Ahmed Kalkan

Ahmed Kalkan

Web sitesi adresi: http://Ümraniye Kalemder
Salı, 19 Ocak 2021 19:01

Peygamber, İman,ve Halife

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 


DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -6-
PEYGAMBER, İMAM
VE HALİFE
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
?????
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
PEYGAMBER, İMAM
VE HALİFE
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-6-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, El-hamdu lillâh, ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ rasûlillâh.
Peygamberler… İnsanları küfürden, şirkten kurtarmaya çalışan önderler. Onlardır diğer insanları vahiyle buluşturan, onlardır yaratılış gayesini hatırlatan, onlardır örnek bir şahsiyet, model bir kahraman, onlardır kâmil insan, mürşid-i kâmil. Topluma yön veren, toplumun önüne düşen, bedelin en ağırını kendilerinin ödediği Allah’ın seçtiği güzel insanlar…
Son peygamber Hz. Muhammed’den (s.a.s.) başka bir peygamber gelmeyecek, ama onların yolunu takip eden imamlar, halifeler olacaktır.
“Gerçek şu ki sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse Bana ibâdet/kulluk edin.” (21/Enbiyâ, 92). Mü’minler olarak hepimiz Allah’ın huzurunda tek ümmet inancını ve şuurunu koruyup korumadığımız hususunda hesap vereceğiz. İslâm ümmeti, tektir, birdir; küfür ümmeti ise sayısız denecek kadar çok olabilir. Tek ümmet inancının saptırılmadan devam etmesi, tek imamın varlığına bağlıdır. Esasen imâmet, bir ümmet sorunudur. Ümmet olmadan imâmet de olmaz. İmâmetin ihyâsı, ümmetin varlığına bağlanmıştır. Çünkü İslâm’da tek ümmet ve tek imam esastır (Mustafa Çelik, İslâmî Hareket Fıkhı, c. 4, s. 42).
İmâmet; “din ve dünya işlerinde Rasûlullah’a niyâbeten (vekil olarak) başkanlık, devlet reisliği” diye tanımlanmıştır. “Dinin uygulanması, dinin sınırlarının korunması konusunda, ümmetin tümünün kendisine uyması vâcip olmak üzere Râsûlullah’ın halîfeliğini yapmak” diye de ifade edilmiştir (Abdülkadir Udeh, İslâm ve Siyasî Durumumuz, s. 121-122). Mâverdî de şöyle diyor: “İmâmet; dinin bekçiliği ve dünya siyaseti konularında peygamberliğe halef olarak konulmuş ve kabul edilmiş bir müessesedir.” (İmam Mâverdi, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye)
İmamsız ümmet, başsız beden gibidir. Organizmanın canlılığı, ruhu ne ise; ümmet için imam da odur. İmamsız toplum, bir cesetten farksızdır. Ümmetin başına gelenler, imâmetin başına gelenlerle doğru orantılıdır. Kur’an’da ümmet ile imâmet kavramları birbiriyle yakın irtibat halindedir. Allah İbrâhim’i (a.s.) insanlara imam yapmıştır (5/Mâide, 45). O imamların başıdır. Aynı zamanda o, imamların kendisinden geldiği bir ümmettir (16/Nahl, 120). Dolayısıyla Hz. İbrâhim’in şahsında imâmet ve ümmet kavramları birlikte gündeme gelmişlerdir. O yüzden rahatlıkla şu
hükme varılabilir: Ümmet; tek bir imama bey’at ederek bağlı olan mü’minler topluluğudur. İmama bağlı olmadan ümmet teşekkül edemez. Ümmetsiz imam, imamsız ümmet olmaz.
Ümmet ve imam kavramlarını hayata geçirmek için haydi, önce gerçek Müslüman olup, sonra cemaat olmaya. Cemaatten ümmete, ümmetten başında imam olan devlete…
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Temmuz 2011, Ümraniye

- 9 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -6-
PEYGAMBERLİK VE PEYGAMBERLER

Nebî ve Rasül; Anlam ve Mâhiyeti

Kur’ân-ı Kerim’de Nebî ve Rasül Kavramı

Peygamberlerin Özellikleri

İnsanların Peygamberlere İhtiyacı

Peygamberlerin Gönderiliş Gâyeleri

Peygamberlerin Dâvetlerinin Özellikleri

Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır?

Son Peygamber

Mütenebbî/Sahte Peygamber

Peygamberlerin Sıfatları

Kur’ân-ı Kerim’de İsmi Geçen Peygamberler

Peygamberlere İman

Peygamberlere İman, Onları Örnek ve Önder Kabul Edip Onlara İtaat Etmek İçindir

Peygamberlere Vâris Olabilmek

Nebî ve Rasûl Kelimeleri Arasında Fark Var mıdır?
“Hatırlayın (ey İsrâil oğulları!) Verilen nimetlere karşılık, ‘Ey Mûsâ! Bir tek yemekle dayanamayız, bizim için Rabbine duâ et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın’ dediniz. Mûsâ ise (onlara): ‘Daha iyiyi daha kötü ile değiştiriyor musunuz?! O halde mısıra (şehre) inin. Herhalde istedikleriniz sizin için orada vardır.’ dedi. İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak nebîleri/peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir.” 1
Nebî ve Rasül; Anlam ve Mâhiyeti
“Nebî” sözlükte haber getiren, haberci demektir. Nebe’ fiilinin fâil ismidir. “Nebe’”, kendisiyle ilim meydana gelen, çok faydalı ve
1] 2/Bakara, 61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 10 -
önemli haber demektir. “Nebî”, önemli ve faydalı, aynı zamanda
sağlam bir haber getiren elçi demektir. Bazılarına göre nebî kelimesi,
yükseklik anlamına gelen “nübüvvet” kelimesinden türemiştir.
Buna göre “nebî”, her bakımdan yüksek bir makam sahibi,
insanlara doğru ve önemli haber getiren kimse demektir.
“Rasûl” kavramı “risl” kökünden türemiştir. “Risl” sözlükte; yerine
getirmek üzere gitmek, yumuşaklık ve kolaylık üzere göndermek
demektir. “Rasûl”, hem gönderilen mesaj, hem de mesaj yüklenip
götüren anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da daha çok ikinci
anlamda geçmektedir. Allah (c.c.) insanlar arasından bazılarını seçer
ve onları özel bir görevle gönderir. Bu gönderme işine “irsâl”,
gönderilen elçiye “rasûl”, rasûllerin görevlerine de “risâlet” denir.
İslâm literatüründe “nebî” ile “rasûl” aynı anlamı ifade ederler.
Kur’an her iki kelimeyi de aynı anlamda kullanmaktadır.
Türkçe’de ise, Farsçadan gelen “peygamber” kelimesi daha
yaygın olarak kullanılmaktadır. Her üç kelime de “Allah’ın elçisi”
anlamına gelir. Nebî’nin çoğulu “enbiyâ” ve “nebiyyûn”dur.
Kur’an’da, nebîlerden/peygamberlerden çokça bahseden 21.
sûrenin adı: “Enbiyâ” sûresidir. “Rasûl” veya “mürsel”, haber ve
mesaj götüren anlamında elçi demektir. “Rasûl”ün çoğulu; rusül,
mürsel’in çoğulu ise; mürselîn’dir.
Rasûller tıpkı nebîler gibi Allah’ın seçtiği elçilerdir. Ancak
nebîler, haber getiren anlamında yalnızca insanlardan seçilirken;
rasûller hem insanlar arasından, hem de insan dışındaki varlıklardan
seçilebilir. Rasûle aynı zamanda mürsel de denilmektedir.
“Rasûl”, risâlet görevini Allah ile insan arasında yürüten kimsedir.
Rabbimizin mesajlarını bir plana bağlı olarak, yumuşaklıkla, ürküntüye
yer vermeden yerine ulaştıran elçidir.
Rasûller haberci anlamında elçi oldukları için bazen şuursuz
varlıklar arasından da seçilmiş olabilirler. Şuursuz elçilere yağmur
ve rüzgâr, şuurlu rasûllere melekler ve nebîler örnek olarak verilebilir.
“Allah, meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah,
işitendir, görendir.”2 Kur’an, rüzgârın aşılayıcı elçi olarak gönderildiğini
ifade etmektedir.3 Elçi, bir işle görevlendirilen ve görevi konusunda
yetkisi olan kimsedir. O, kendisini gönderen makama karşı
sorumludur. Hangi iş için gönderilmişse, o işi yapmaya memurdur.
Nitekim rüzgârın veya yağmurun elçi olarak gönderilmesi, onların
belli bir işlevi yerine getirmeleri ile sınırlıdır. Rüzgâr aşılayıcı,
yağmur yeryüzünü diriltici bir fonksiyon gösterir; onların elçilikleri
bunlarla sınırlıdır.
2] 22/Hacc, 75
3] 15/Hicr, 22
PEYGAMBER
- 11 -
Nebî, Allah’ın kendisine vahyettiği şeyleri insanlara aktaran,
onları bu vahye inanmaya ve itaat etmeye davet eden kişidir. Onlar
insanları, vahiyle terbiye eden terbiyecidirler. Onlar, Allah tarafından
seçildikleri için, en temiz insanlardır. İnsanlık için örnek
kişilerdir. Onlar, Allah’ın kendilerine vahyettiği şeyi canlı olarak
yaşıyorlardı. Peygamberler, aldıkları vahyin canlı örnekleridir. Her
nebî, kendi döneminin insanları için, Allah tarafından seçilmiş
örnek (numûne) idi. Nebîler, Allah’a hakkıyla kulluk yaparlar ve
ubûdiyyetin (kulluğun) nasıl yapılması gerektiğini gösterirler.
Allah’ın insanlar arasından seçtiği elçiler de belli bir mesajı insanlara
ulaştırmak, bazı şeyleri haber vermek ve aldıkları vahiyle
insanlara örnek olmak üzere görevlidirler. Risâlet, bir anlamda
nübüvvettir ve Allah’ın insanlara haber ulaştırma yoludur. İnsanları
hidâyete götürmenin, onları dünya hayatında yaşantılarını
düzenlemenin, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmanın, onları
âhiret hayatına hazırlamanın bir yoludur.
Risâlet, insanları Allah’ın vahyi ile terbiye etmenin sistemidir.
İnsanlık bu kurum sayesinde Allah’a kulluğu ve fıtratındaki güzelliği
keşfedebilir. Rasûller, aldıkları vahiy ve yüklendikleri görevle;
insan fıtratının derinliklerindeki güzellikleri, iyilikleri ve Hakk’a
bağlılığı pratik hayata geçirirler; insan hayatından çirkinlik ve kötülükleri
uzaklaştırmaya çalışırlar.
Kur’ân-ı Kerim’de Nebî ve Rasül Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “nebî” kelimesi, tekil ve çoğul olarak 75
defa, “nübüvvet” 5 defa geçer. Bu sayı, aynı kökten fiillerle toplam
160’a çıkar. “Rasül” ve “mürsel” kelimeleri ise Kur’an’da toplam
383 yerde kullanılır. Buna aynı kökten fiiller de eklenince bu
sayı 513’e yükselir. Nebîlerin soyları, ahlâkları, hayatları ve yürekleri
pak ve aydınlıktır. Onlar selâm üzerine doğar, selâm ile ölürler.4
Yani, onlar her türlü kirden ve pislikten, isyandan ve sapıklıktan
korunmuşlardır. Emniyet ve güven, itimat ve barış onların karakteridir.
Çevrelerine selâm (güven ve barış) ortamı sunarlar. “Ve
selâmün ale’l mürselîn = Gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!”5
Peygamberler, insanları cennet ve Allah’ın nimetleriyle müjdelemek,
cehennem ve Allah’ın azabıyla korkutmak için gönderilmişlerdir.
6 En güzel biçimde yaratılan insan,7 irâde sahibidir. Tüm
4] 19/Meryem, 15, 33
5] 37/Saffât, 181
6] 5/Mâide, 19; 7/A’râf, 184, 188; 11/Hûd, 2, 12; 4/Nisâ, 165
7] 95/Tîn, 4
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 12 -
davranışlarından mes’uldür. Allah’ın verdiği nimetlere karşı şükretmek
ve O’na ibâdet etmekle yükümlüdür. İnsan, tek başına, nasıl
şükredileceğini, nasıl kulluk yapılması gerektiğini bilemez; bu
görevlerini yerine getirme noktasında birçok engelle ve zorluklarla
karşılaşır. O yüzden insanın bir mürşide, rehber ve kılavuza
ihtiyacı vardır. İşte bu mürşid ve rehber, peygamberdir. 8
İnsanlar arasından seçilmiş rasûllerin görevleri, diğer elçilerden
farklıdır. Şu âyet onların işlevini en güzel bir şekilde açıklamaktadır:
“Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye
eden (temizleyen), size Kitabı ve hikmeti öğreten ve size bilmediklerinizi
öğreten rasûller gönderdik.”9 Rasûller, açık deliller ile gelirler. Yanlarında
ilâhî adâletin ölçüsü vardır. Kitab’ı ve onunla gelen gerçekleri
mü’minlere öğretirler. Gücün, kuvvetin ve malın nasıl kullanılacağını
bildirirler. Allah (c.c.), bu anlamda insanlardan kimin
peygambere yardım edeceğini, kimin onun dâvetine uyup uymayacağını
imtihan etmektedir. 10
Allah (c.c.) bazı peygamberlere, nasıl yaşayacaklarını, hangi
prensiplere göre hareket edeceklerini ve ibâdetlerini nasıl yerine
getireceklerini bildiren şeriatler göndermiştir.11 Ama bütün peygamberler,
insanlara yalnızca Allah’ın dini olan İslâm’ı anlatmakla
görevli idiler. Allah’ın rasûlleri arasında da bir ayrım yoktur; Hepsi
de seçilmiş, şerefli elçilerdir.12 Mü’minler, peygamberlerin tümüne
iman ederler. Peygamberlere itaat etmek Allah’a itaat etmektir.13
Peygamberler bir şeye hüküm verdikleri zaman mü’minler “işittik
ve itaat ettik” derler. Son Peygamber’e iman eden mü’minler,
O’nun herhangi bir konuda verdiği hükme itirazda bulunmazlar
ve O’nun verdiği hükme teslimiyetle rızâ gösterirler. 14
Mü’minler, Allah’ı sevdikleri için son Peygamber’e uyarlar, onu
tâkip ederler.15 Peygamberler, insanlar için seçilmiş en güzel örneklerdir.
16 Mü’minler, Peygamber’in getirdiği her şeyi almak, yasakladığı
her şeyden de kaçmak zorundadırlar.17 Son peygamber
olan Hz. Muhammed (s.a.s.), mü’minleri sever, onların üzerine
8] 5/Mâide, 16
9] 2/Bakara, 151
10] 57/Hadid, 25
11] 42/Şûrâ, 13
12] 2/Bakara, 285
13] 4/Nisâ, 59, 64
14] 24/Nûr, 51; 33/Ahzâb, 36
15] 3/Âl-i İmrân, 31
16] 33/Ahzâb, 21
17] 59/Haşr, 7
PEYGAMBER
- 13 -
titrer, sıkıntıya düşmelerinden dolayı üzülür.18 Bütün peygamberler
rahmet; Son Peygamber de âlemlere rahmettir. 19
“Kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab’ı
ve hikmeti getirip size bilmediklerinizi öğreten bir Rasül gönderdik.” 20
“İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah,
müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında
anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber
hak yolu gösteren kitapları indirdi.” 21
“Gönderilen peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman
etti, mü’minler de iman ettiler. Onlardan her biri Allah’a, O’nun meleklerine,
kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. (Biz de onun için) Allah’ın
peygamberlerinden hiç birini ayırmayız (hepsine inanırız). Onlar ‘işittik,
itaat ettik; ey Rabbimiz mağfiretini niyaz ederiz, dönüş yalnızca sanadır’
dediler.” 22
“Hiç bir beşerin, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden
sonra (kalkıp) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun’ demesi
mümkün değildir. Bil’akis (şöyle demesi gerekir ve der:) Okumakta ve
öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.” 23
“İçlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve
inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir
peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur.”
24
“Biz her peygamberi, ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi
için gönderdik.” 25
“Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda
seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın
(onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” 26
“Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki, insanların,
peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah
azizdir, hakîmdir.” 27
18] 9/Tevbe, 128
19] 21/Enbiyâ, 107
20] 2/Bakara, 151
21] 2/Bakara, 213
22] 2/Bakara, 285
23] 3/Âl-i İmrân, 79
24] 3/Âl-i İmrân, 164
25] 4/Nisâ, 64
26] 4/Nisâ, 65
27] (4/Nisâ, 165)
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 14 -
“Ey Rasül! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan
O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.
Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.” 28
“İşte o peygamberler, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. Sen de
onların yoluna uy.” 29”Şüphesiz her ümmete bir peygamber gelmiştir.
Peygamberleri geldiğinde, aralarında adâletle hükmolunur. Onlara
asla zulmedilmez.” 30
“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri
için) her kavme bir peygamber gönderdik.” 31
“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona; ‘Benden başka
ilâh yoktur; o halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” 32
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasülü’ne dâvet edildiklerinde,
‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim Allah’a ve Rasülü’ne itaat
eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bedbahtlıktan kurtulanlar
onlardır.” 33
“O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle
birlikte bir yol tutsaydım! Ne yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim.’
Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan
saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip, sonra) yapayalnız ve yardımcısız
bırakmakta.” 34
“Andolsun, size, Allah’ı ve âhiret gününü umanlara ve Allah’ı çokça
zikredenlere Allah’ın rasûlü’nde güzel bir örnek vardır.” 35
“O peygamberler ki Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ederler,
Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar.” 36
“Muhakkak ki Biz, peygamberlerimizi açık delillerle/mûcizelerle gönderdik.
İnsanlar, aralarında adâleti hâkim kılsınlar diye, o peygamberlere
kitap ve ölçü/nizam indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet
ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın dinine ve peygamberlerine
görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir,
daima üstündür. “ 37
28] 5/Mâide, 67
29] 6/En'âm, 90
30] 10/Yûnus, 47
31] 16/Nahl, 36
32] 21/Enbiyâ, 25
33] 24/Nûr, 51-52
34] 25/Furkan, 27-29
35] 33/Ahzâb, 21
36] 33/Ahzâb, 39
37] 57/Hadîd, 25
PEYGAMBER
- 15 -
Peygamberlerin Özellikleri
Peygamberler, “nübüvvet/peygamberlik” kurumunu hayata
geçiren elçilerdir. Onlar, Allah’tan aldıkları dini, insanlara öğretirler.
Her türlü zorluğa katlanarak insanları tevhîde, kurtuluşa
dâvet ederler. Bu dâvetleri için insanlardan hiç bir karşılık beklemezler.
Kendilerini dinlemeyen inkârcıların ve haddi aşanların kınama
ve eziyetlerine aldırmazlar. Peygamberleri, insanı ve insanla
ilgili her şeyi bilen Allah seçer. İnsanlar kendi istekleriyle peygamber
olamazlar. Peygamberleri insanlar kendi aralarından seçselerdi,
şüphesiz en uygununu değil; belki en kuvvetlisini, kendilerine
hoş geleni veya makam sahiplerini, üstünlük taslayan zorbaları
seçerlerdi.
İnsanlara önderlik etmeye kalkışan nice bilginler, filozoflar,
nice sultanlar, onları bölmüşler, onları lâyık olmadıkları halde
kendilerine itaate çağırmışlar, hatta zorlamışlardır. Üstünlük ölçüsü
olarak renkleri, zenginliği, sosyal statüleri temel almışlardır.
Peygamberler ise insanları yalnızca Allah’a ve takvâya çağırmışlardır.
Allah (c.c.) bütün insanlara peygamberler göndermiştir. Bütün
peygamberler de, insanlara tevhid dinini anlatmıştır. Hiç bir peygamber
diğer nebîleri yalanlamamış; bir sonra gelen bir öncekini
doğrulamıştır.
Peygamberler insanları en doğru yola, ahlâka, şerefe, insanlığa,
dünya ve âhiret mutluluğuna dâvet etmişlerdir. Kendileri en
yüce ahlâka sahip oldukları gibi, insanları da o üstünlüğe çağırmışlardır.
Onlar, insanların hayatına güzellikleri, adâleti, yardımlaşmayı
hâkim kılmaya çalışmışlardır. Zulmü, haksızlığı, sömürüyü,
cehaleti, düşmanlığı, ahlaksızlığı kaldırmaya gayret etmişlerdir.
Onlar, peygamber olarak gönderildikleri toplumun öncüsü idiler.
Kavimlerine hem vahyi öğretiyor, hem de din ve dünya işlerine
ait sorunlarını çözüyorlardı. Peygamberler birer beşer/İnsandırlar.
Hepsi de Allah’ın kullarıydı. Ancak onların peygamber olmalarına
sebep olacak üstün özellikleri vardı. Bu özellikleri (sıfatları) sebebiyle,
diğer insanlardan farklılaşıyorlar ve risâlet (peygamberlik)
görevini yükleniyorlardı.
Nübüvvet kurumu Allah’a aittir. Rabbimiz, yarattığı insanın
tüm ihtiyaçlarını ve zayıf taraflarını bildiğinden dolayı, onun için
gerekli ilâhî bilgileri, şeriatleri ve prensipleri nübüvvet yoluyla
göndermiştir. Bu kurum, Rab ile O’nun kulları arasında haberleşmenin
yoludur. Bu haberleşme Allah’tan insana doğru “vahy” ile;
insandan Allah’a doğru “duâ ve ibâdet” ile olmaktadır.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 16 -
İnsanların Peygamberlere İhtiyacı
Nübüvvet, insanın yeryüzündeki konumunu, görevlerini, geliş
yerini ve varacağı yeri, gücünü ve kapasitesini gösterir, öğretir. Bu
durum, insanlık için bir okul gibidir. Hayatın nasıl yaşanacağını
insan bu okulda öğrenir. Nübüvvet, insanlar için bir “örneklik” kurumudur.
İnsanın Allah karşısındaki konumunu bu kurum tanıtır.
İnsanın nasıl olması gerektiğini bu kurum canlı örnekler halinde
ortaya koyar. Vahy, insanları hayal olan bir hayata değil, önlerinde
canlı olarak kendi cinslerinden (beşer) peygamberlerin gösterdiği
somut örneğe dâvet eder.
İnsan, fıtrattan/yaratılıştan getirdiği birtakım duygulara sahiptir.
İrâdesiyle bu duygularını istediği gibi yönlendirir. Kendisine
verilen nefis, iyi şeyleri de isteyebilir; kötü şeyleri de. Toplu
olarak yaşayan insanlar belli kurallara bağlı olmazsa; huzur olmaz,
haklar yerini bulmaz. İnsan, tutkularının esiri olarak haddi aşabilir,
mal ve dünyalığa haksız yere sahip olmak isteyebilir, diğer insanlara
hükmetmek, onları sömürmek isteyebilir. Bu aşırı davranışlar
ise insanlar arasında düşmanlığa ve huzursuzluğa sebep olur. Bu
karışıklığın çaresi topluma adâletin yerleştirilmesidir. Peki bu nasıl
olacaktır ve bunu kim gerçekleştirecektir?
Adâletin sağlanması için birtakım ölçülere, kurallara ve prensiplere
ihtiyaç vardır. Bu ölçüleri koyan, insan mı olmalı, yoksa insandan
daha farklı bir üstün güç mü? Bu ölçüleri insan kendisi koyarsa,
şu ihtimaller akla gelebilir: Bu ölçüleri koyan, diğer insanlar
üzerinde haksız, bazen de sınırsız otorite kurar. Ölçüyü koyanlara,
kendi koydukları ölçü genellikle uygulanmaz. Konulan ölçülere
uymak zorunda olanlar arasından daha güçlü birisi çıkar, o ölçüleri
tanımaz ve kendisi yeni ölçüler koymak ister. İnsanlar hiç bir
zaman mutlak adâlet ölçülerini bulamazlar. Çünkü insanın zayıf
tarafları ve kapasitesinin yetersizliği söz konusudur.
İnsanlar için ölçü koyan öyle birisi olmalı ki, bütün bu sorunlar
olmasın. O, insanı tamamen bilen ve insandan güçlü biri olsun.
Ölçüye uyanlara mükâfat, uymayanlara ceza verebilsin. Gücü ve
kudreti tartışılmaz ve hükmünde asla yanılmasın. Hiçbir noksanı
bulunmasın, mutlak ve gerçek adâlet sahibi olsun. Böyle birisi elbette
insanlar arasından çıkmaz. Bu sıfatları ancak âlemlerin rabbi
Allah taşımaktadır. O Allah, insanın dünya ve âhiret mutluluğunu
sağlayacak ilâhî prensipleri, yeryüzünün halifesi olarak yarattığı
insanlar arasından seçtiği peygamberleri aracılığıyla bildirmektedir.
PEYGAMBER
- 17 -
Peygamberlik kurumu olmasaydı, şüphesiz insanlar doğru
yolu bulamazlardı. İnsan, beşer olması dolayısıyla kendi aklı ve
irâdesiyle nasıl hareket edeceğini, nasıl kulluk yapacağını bilemez.
Üstelik zayıf tarafları vardır, hırs ve aşırı isteklere sahiptir. Bu şekilde
yaratılan insanın sürekli “irşâd” edilmesi gerekir. Kendisine
doğru yol gösterilmeli, iyi ve kötü şeyler anlatılmalı, fenalıklardan
sakındırılmalı, hayırlı olan şeylere ve kulluğa teşvik edilmeli. İnsana,
hiç şaşırmayacağı, mutlak doğru olan prensipler verilmeli. Peygamberler
bu anlamda insanları irşâd eden mürşidlerdir. Öyleyse
nübüvvet, ilâhî irşâd kurumudur.
Risâlet veya nübüvvet, Allah’ın insana olan rahmetinin bir
tecellisidir. Başıboş bırakılan insan tek başına, ne hidâyeti ne de
güzel davranışları bulabilir. İnsan, kendi kendine ilâhî güzelliklere
ulaşamaz. Yaratılışı gereği bir rehbere, üstün nitelikli bir imama/
öndere muhtaçtır. Peygamberler, bu manada insanların önderleridir.
Peygamberler, yeryüzünde canlı vahiylerdir. Allah’ın kullarından
istediği insan tipinin somut örnekleridir. Risâlet/peygamberlik
görevi çalışılarak, okuyarak elde edilebilecek bir makam değildir.
Allah (c.c.) kulları içerisinden üstün niteliklere sahip kimseleri elçi
olarak seçer ve onlar vasıtasıyla insanlara mesajını gönderir. Elçilerinin
diğer insanları vahiyle terbiye etmesini ister.
Son Rasûl de diğer şerefli elçiler gibi, yalnızca mektup getiren
postacı benzeri, yani sadece mesajı (vahyi) getirip haber veren
kimse değildir. O, vahyi getirip haber verir, onu tebliğ etmek için
çaba sarf eder ve o vahyi bizzat uygular. Daha doğrusu vahyin
hedefini bizzat yaşayarak gösterir. Mü’minler O’na bakarak müslümanlığı
nasıl yaşayacaklarını ve Allah’ın kendilerinden ne istediğini
öğrenirler. Rasûl, Allah’ın mesajını insanlara ulaştırırken her
türlü eziyet ve sıkıntıya göğüs gerer. Gerekirse vahyin düşmanları
ile mücadele de eder.
Peygamberler, insanlar arasında en emin/güvenilen insanlardır.
Ahlâk ve davranış bakımından üstün özellikleri vardır. Onlarda
herhangi bir ahlâk düşüklüğü, çirkin bir davranış, veya günah işlemek
yoktur. Onlar Allah’ın vereceği mükâfâtın müjdecisi, azgınlara
vereceği cezanın da korkutucusudurlar (beşîr ve nezîrdirler)38.
İnsanların sorunları ancak onların getirdiği ölçülerle çözülebilir.
İnsanlık ancak onların getirdiği mesaj ile gerçek huzura, insanlığa
ve kurtuluşa ulaşabilir.
38] 6/En’âm, 48
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 18 -
Dünya hayatını nasıl yaşayacağımız konusundaki prensipler
Allah tarafından, peygamberleri ile bize bildirilmeseydi, insanların
hepsi bugünkü İslâm dışı görüşlere sahip olanlar gibi; kendi
kafalarına, yani kendi hevâlarına uyacaklar ve sayısız uydurma
dinlerin peşinden gitmek zorunda kalacaklardı. 39
Peygamberlerin Gönderiliş Gâyeleri
1- Allah’a Dâvet: İnsanoğlunun dünyaya gönderilmesindeki
asıl gâye, Kur’an’ın da bize bildirdiği gibi, Yaratıcı’sını tanıyıp
O’na hakkıyla kulluk etmektir. “Ben cinleri ve insanları ancak Bana
kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.”40 İşte peygamberlerin gönderiliş
sebeplerinin başında, bu kulluğun nasıl yapılacağı, en açık bir
şekilde insanlara öğretmek gelmektedir. Aslında Allah’a inanmak,
her doğan insanın fıtratında var olan bir gerçektir.41 Her insan,
fıtratında, kendinden yüce, güçlü ve kuvvetli birine inanmayı
ihtiyaç olarak hisseder. Bazıları bu yüce varlığı, “tabiat güçleri”
olarak algılarken, diğer bazıları, kendi elleriyle yapıp taptıkları
“put” olarak telakki eder. Gönderilen her peygamber, kendi
kavmini bu yüce gerçeğe dâvet etmiş, onlara, inanılması gerekli
olan Zât’ı bildirmiştir. “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki,
ona; ‘Benden başka ilâh yoktur; o halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş
olmayalım.”42; “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan sakının’ diye
(emretmeleri için) her kavme bir peygamber gönderdik.” 43
Tarih de açıkça ortaya koymuştur ki, insan, tek başına doğru
bir şekilde Yaratıcı’sını tanıyamamakta, O’na kulluk yollarını bilememektedir.
Gönderilen peygamberler arasındaki devrede bile
insan, pek çok bâtıl ve hurâfelere tapmış, herhangi bir fayda ve
zararı olmayan putlara, cansız varlıklara, yıldızlara vs. İbâdet etmiştir.
Gönderilen her peygamber, ümmetini Allah’a dâvet etmiş,
bu konuda büyük gayretler sarfetmiş, onlara gerçek Mâbud’u
anlatmıştır. Bütün peygamberler, hayatları boyunca bunun mücadelesini
vermiştir. Hz. Nûh’un 950 sene gece-gündüz, gizli-açık
bir şekilde, bütün yolları deneyerek kavmini hidâyete çağırdığını,
ancak toplumun buna yanaşmadıklarını44 örnek verebiliriz.
2- Allah’ın Emirlerini Tebliğ: Peygamberlerin gönderiliş amaçlarından
bir diğeri, dini tebliğdir. Eğer onlar gelmeseydi biz,
39] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 487-489; 506-508
40] 51/Zâriyât, 56
41] Buhâri, Cenâiz 92; Ebû Dâvud, Sünnet 17; Tirmizî, Kader 5
42] 21/Enbiyâ, 25
43] 16/Nahl, 36
44] 29/Ankebût, 14; 71/Nûh, 9, 21
PEYGAMBER
- 19 -
ibâdete ait meseleleri bilemez, Allah’ın emir ve yasaklarını hiçbir
zaman alamaz ve mükellefiyetlerimizi kavrayamazdık. Namaz,
oruç, zekât, hac gibi görevlerimizi; içki, kumar, zina, ihtikâr/karaborsa
ve faiz gibi haramları bilemezdik. Bütün bunları ve bunlara
benzer birçok meseleleri peygamberler vasıtasıyla öğrenmiş
bulunuyoruz.
Hayat ve medeniyetle beraber insan düşüncesinin de ilerlediği
öne sürülür. Asırlar içerisinde ve nesiller boyunca insanda meydana
gelen değişikliğe rağmen, ilk insanla bugünkü insan, insan
olma bakımından müşterek, hatta aynı mâhiyete sahiptir. İlk insanlarla
günümüz insanının ortak ihtiyaçları ve ortak kaderleri
vardır. İnsanda değişmeyen bu ihtiyaçların çözümü için, insanlığın
ebedî kurallara bağlanması ve öyle tanzim edilmesi bir zarûrettir.
Bu ihtiyacın, durmadan değişen ve olgunlaştığı kabul edilen akıl
ve ilim yoluyla değil; mutlak ve ebedî esaslara sahip olan din yoluyla
tanzim edilmesi gerekmektedir.
İlâhî emir ve yasakları insanlara ulaştıracak bir insana ihtiyacın
varlığı inkâr edilemez. Ve aynı zamanda bu elçinin bir insan
olması da gereklidir. Allah da bu elçileri insanlardan seçmiştir. Seçilen
bu peygamberler, bu yüce görevi tamamen yerine getirmiş,
hiçbiri insanları Allah’a dâvetten geri kalmamışlardır. “O peygamberler
ki Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ederler, Allah’tan korkarlar ve
O’ndan başka kimseden korkmazlar.”45; “Ey Rasül! Rabbinden sana indirileni
tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun.
Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu
hidâyete erdirmez.” 46
3- İnsanları Doğru Yola Dâvet: İnsan, kendisinde bulunan birtakım
özelliklerden dolayı, zaman zaman “sırât-ı müstakim” dediğimiz,
doğru yoldan sapabilir. Ancak ona, bu sapmasını haber
vererek, onun yeniden fıtratına dönmesine, iyilikleri yakalayıp
onları işlemesine yardımcı olacak birtakım uyarıcılar gelmiştir. İşte
bunlar, Allah’ın kendilerini seçip görevlendirdiği peygamberlerdir.
Evet, gelen her peygamber, etrafındaki insanları uyarmış, yanlış
yolların kötülüğünü izah etmiş, onları sırât-ı müstakime yönlendirmeye
çalışmıştır. “Elif Lâm Râ. (Bu Kur’an,) Rablerinin izniyle insanları
karanlıklardan nûra/aydınlığa, yani her şeye gâlip (ve) övgüye lâyık olan
Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” 47
45] 33/Ahzâb, 39
46] 5/Mâide, 67
47] 14/İbrahim, 1
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 20 -
4- İnsanlara Örnek Olmak: Peygamberlerin gönderiliş
gâyelerinden birisi de, her konuda insanlara örnek olmalarıdır.
Nebîlerin fıtratları temiz, rûhî yönden pek yüksek, irâdeleri ise,
çok güçlüdür. Kur’an da Rasulullah’a, diğer peygamberlerin yolunu
takip etmesini emretmekle, aynı zamanda diğer insanları
da bu konuda uyarmıştır. “İşte o peygamberler, Allah’ın hidâyet ettiği
kimselerdir. Sen de onların yoluna uy!”48 Buradan da, her konuda
peygamberlere uymanın ve onları örnek almanın, insanlar için bir
emir olduğunu anlıyoruz.
Her şeyden önce, peygamberlerin kendi hayatları, hakikaten
çok büyük bir ahlâkî temizlik ve dürüstlük örneğidir. Bunlar, insanlara
dinî ve ahlâkî hakikatleri bildirmekten, onlara her bakımdan
faydalı olmak ve hizmet etmekten başka bir şey düşünmemişler,
hiçbir menfaat hırsı gütmemişlerdir. Onların hayatlarını ve
davranışlarını düşünürken, insan gerçekten heyecan duymaktadır.
Sonra onların din ve ahlâk namına getirdikleri ölmez prensiplerin
doğruluğu, asırlar sonra dahi meydandadır. Kur’an, “onların hepsi
de sâlih kimselerdendi.” 49 demekle, peygamberlerin bütünü hakkında
değer hükmünü bildirmiştir.
Allah, olgunluk ve fazilette, onları birer örnek ve numûne
kılmıştır. Çünkü onlar, akıl yönüyle mükemmel, hedef ve yöneliş
yönüyle tertemiz, şeref ve rütbe yönüyle de bütün insanlardan üstündürler.
“Andolsun, size, Allah’ı ve âhiret gününü umanlara ve Allah’ı
çokça zikredenlere Allah’ın rasûlü’nde güzel bir örnek vardır.”50 Peygamberler,
bütün insanlık için, en güzel birer önder, en güzel birer
örnektirler. Herkes, onlara uymak ve onların metodlarını tâkip
etmekle yükümlüdür.
5- İnsanları Bâki Âleme Yönlendirme: İnsanoğlu, yaratılışı
gereği dünyaya karşı aşırı bir şekilde sevgi beslemektedir. Hz.
Peygamber’den rivâyet edilen şu hadiste de, onun bu yönüne dikkat
çekilmiştir: “Şâyet insanoğlunun bir vâdi dolusu altını olsa, yine o,
iki vâdi dolusu olmasını arzu eder. İnsanoğlunun ağzını (aç gözlülüğünü)
topraktan başkası doyurmaz.”51 Ahiret hayatı, peygamberler olmaksızın
aklın hakikatini anlayamayacağı, gaybe âit işlerdendir. İşte
peygamberler, devamlı olarak dünyaya meyilli olan insanları, bu
âleme doğru yönlendirmeye çalışmışlardır.
Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde, dünya hayatının bir
48] 6/En’âm, 90
49] 6/En'âm, 85
50] 33/Ahzâb, 21
51] Buhârî, Rikak 10; Tirmizî, Menâkıb 32, 64
PEYGAMBER
- 21 -
aldanma metâı olduğu,52 insanlar için çok süslü gösterildiği,53 oyun
ve oyalanmadan ibaret olduğu,54 dünyadaki nimetlerin geçici olup
asıl bitmeyen ve tükenmeyenlerin âhiret yurdunda olacağı 55 üzerinde
durulmuştur.
Günümüzde şu gerçeğin görülmemesi mümkün değildir:
Âhiret inancının olmadığı toplumlarda, huzur ve mutluluktan söz
etmek hiç de kolay değildir. Zira insanoğlunun hemen yarısını teşkil
eden çocuklar, yalnız cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı
görünen ölümlere karşı dayanabilirler ve bu ümitle sevinçli bir
şekilde yaşayabilirler. İnsanlığın azımsanamayacak bir bölümünü
teşkil eden ihtiyarlar, uhrevî hayatla yakınlarında bulunan kabre
karşı tahammül gösterebilirler. Toplumun önemli bir kesimini
oluşturan gençler, delikanlılar aşırı bir şiddette olan duygularını,
nefislerini, hevâ ve isteklerini; tecavüzlerden, zulüm ve haksızlıklardan,
ancak cennet düşüncesi ve cehennem korkusuyla dizginleyebilirler.
Böyle mutlu bir toplumu da ancak, getirmiş oldukları
prensiplerle insanları istikamete götüren peygamberler kurabilmişlerdir.
6- Dünya-Âhiret Dengesini Sağlama: Peygamberler, dünya
ve ukbâ dengesini kurmak için gelmişlerdir. Onların getirdiği
muvâzene/denge ile insanoğlu, ifrat ve tefritten kurtulacak ve istikameti
bulacaktır. Ne papazlar ve ruhbanlar gibi bütün dünyayı
terkedip manastırlara çekilme, ne de her şeyiyle dünyaya dalıp
ona kul-köle olma değil; sürekli orta yolu bulma ve yaşama ki, bu
da ancak vahyin aydınlık dünyasında elde edilebilecek bir nasiptir.
Yoksa akıl ve vicdanla böyle bir denge kurulamaz.
İslâm’da insanın dünyadan tamamen çekilmesi ve kendini
sadece namaza oruca vermesi istenmediği gibi; aynı zamanda
kendini tamamen maddeye kaptırıp onun arkasından devamlı
koşması da tavsiye edilmemiştir. Bilakis, dünya-ukbâ uygunluğu,
dünyanın âhirete bir tarla kılınması tavsiyesinde bulunulmuştur.
Mü’minin dünya ve âhiret mutluluğunu beraber istemesi,56 Karun
gibi sadece dünyaya takılıp kalınmaması,57 ama bununla birlikte,
çeşitli nimetlerden istifade edilebilmesi58 de, yine İslâm’ın, dolayısıyla
bütün peygamberlerin prensipleri arasındadır.
52] 3/Âl-i İmrân, 185; 13/Ra'd, 26; 31/Lokman, 33
53] 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 14; 57/Hadîd, 20
54] 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36
55] 4/Nisâ, 77; 16/Nahl, 96; 35/Fâtır, 5
56] 2/Bakara, 200-201
57] 28/Kasas, 81
58] 7/A'râf, 31-32, 15
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 22 -
7- İtiraz Kapısını Kapatma: Peygamberlerin gönderiliş sebeplerinden
biri de, insanların âhirette Allah’a karşı herhangi bir
itirazlarının olmasını önlemektir. “Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak
peygamberler (gönderdik) ki, insanların, peygamberlerden sonra Allah’a
karşı bir bahaneleri olmasın. Allah azizdir, hakimdir.”59 Yani iman ve
itaat edenlere, âhirette ecir ve sevap ile müjde vermek; küfür ve
isyan edenlere, cehennem azâbını haber verip çekindirmek üzere
elçiler gönderilmiştir ki, azâbı gördükleri zaman mâzeretleri
kalmasın: “Eğer Biz, bundan önce onları helâk etseydik, muhakkak ki
şöyle diyeceklerdi: ‘Ey Rabbim! Bize bir peygamber gönderseydin de, şu
aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce âyetlerine uysaydık!”60 Peygamber
gönderilmemiş olsaydı, demek ki insanlar, bunu bahane edeceklerdi:
“Vaktiyle bize bunları bildirseydin, hükümlerini, şeriatını,
kanunlarını bildiren bir peygamber gönderseydin de, bilmediklerimizi
öğrenip onlara tâbi olsaydık ve felâketler başımıza gelmeseydi
ne olurdu; bize bir elçi gönderseydin de böyle alçak ve rezil
olmadan önce, senin âyetlerine uysaydık” diyebileceklerdi. İşte bu
mâzeret kapısını Allah, peygamber göndermekle kapatmıştır.
Kıyâmet gününde Allah, bütün insanları toplayacak, her
peygamberi de aynı zamanda kendi ümmetine tebliğde bulunduğuna
dair şâhit olarak getirecektir: “Kıyâmet gününde, her ümmete
bir şâhit getirdiğimizde halleri ne olacaktır? O gün, inkâr edip peygambere
isyan edenler, yerle bir olmayı isterler. Allah’tan hiç bir sözü
gizleyemezler.”61 Yine onlar, kıyâmet gününde, cehenneme atılmadan
önce, o korkunç âkıbete götürülürken, kendilerine işlemiş oldukları
suçlardan sorulur da, onlar, bunu itiraf ederler: “Cehennem,
öfkeden parçalanacak bir hale gelir. Cehenneme her topluluk atıldığında,
zebâniler onlara: ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye soracaklardır.
Onlar da: ‘Evet, uyarıcı gelmiş, fakat biz yalanlamıştık ve Allah hiçbir şey
indirmedi; siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ demiştik diye cevap
verirler. ‘Eğer dinlesek veya düşünseydik, alev alev yanan cehennemin
ehlinden olmazdık’ derler. İşte böylece günahlarını itiraf ederler. Kahrolsun
alev alev yanan o cehennem ehli!” 62
Her peygamber, insanları inandırmak ve inanmayanların da
bahanelerine meydan vermemek için bazı mûcizelerle gelmiştir.
Artık bundan böyle kimsenin itiraza hakkı yoktur. Allah, inanmamızı
istediği hakikatleri, peygamberleriyle gayet açık bir şekilde
gözler önüne sermiştir. Zaten bu da, onların gönderiliş
59] 4/Nisâ, 165
60] 20/Tâhâ, 134
61] 4/Nisâ, 41-42; 16/Nahl, 89
62] 67/Mülk, 8-11
PEYGAMBER
- 23 -
gayelerinden biridir. Ayrıca önemli bir nokta da, Allah, “Biz, peygamber
göndermedikçe azab edici değiliz.”63 buyurmaktadır. Demek
ki, peygamberler gönderildiği için mizan ve terazi kurulacak ve
kimsenin mâzeretine (daha doğrusu bahanesine) bakılmadan
herkesin hesabı sorulacaktır.
8- İnsan Fıtratına Uygun Olan Gerçek Din Duygusunu Öğretme:
İlk insanla beraber ortaya çıkan din, çağlar boyunca inanların
rûhunu tatmin etmiş, meraklarını gidermiştir. Dinin bu vasfı,
kaynağının sağlamlığındandır. Günümüz dünyasında da, bütün
eski dönemlerde olduğu gibi, insanların büyük çoğunluğu Allah’a
inanmakta ve tüm varlıkları O’nun eseri olarak kabul etmektedir.
Din, insanlığın en önemli gereksinimlerindendir.
İnsanlar, ilâhî ve uhrevî hakikatleri, kendi akıllarıyla idrâk edemezler.
Zira aklın kapasitesi sınırlıdır. Akıl, insanları çeşitli yollara
götürebilir. Büyük hakikatlere dair söz söylemek iddiasındaki filozofların,
insanlığa ne kadar değişik, hatta birbirini yalanlayan, zıt
yollar çizdikleri bilinir ve bilinmesi gerekir. Allah, lütfu ile zaman
zaman yeryüzünün çeşitli bölgelerinde, ilâhî tebliği alıp kavimlerine
ulaştıracak insanlar seçmiştir. Zira, hayatın, yaşayış tarzının,
ilâhî tâlimata göre tanzim edilmesi gerekmektedir. İnsan fıtratı
da, bu evreni var eden bir yaratıcıya ibâdet etmekle donatılmış
gibidir ki, bunu, Kur’ân-ı Kerim, şu âyetiyle kullara ifade etmektedir:
“Sen, yeryüzünü, hanîf (tevhid eri, Allah’ı birleyici) olarak dine, yani
Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında
değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu
bilmezler.”64 insanlar, fıtraten sağlam, fikir ve düşünce yönüyle
düzgün oldukları müddetçe, dine yönelmeleri devam edecektir.
Çünkü insanın duygu ve düşüncelerinin yöneldiği en kıymetli şey,
dindir. Aynı zamanda onu, diğer yaratıklardan ayıran en belirgin
öğe de din ve onu yaşamadır. İşte peygamberler de, insanların
muhtaç oldukları gerçek dini getirerek, onların bu ihtiyaçlarını en
güzel bir şekilde karşılamışlardır.
9- İnsanlara, Doğru Kuralları Gösterme: Nübüvvet görevlerinden
birisi de, Allah’tan almış oldukları dosdoğru kurallar vasıtasıyla,
hem bu, hem de öbür dünyada insanları saâdete götürecek,
faziletli davranışlara yönlendirmektir. İnsanların tek başlarına,
iyi şeylerin tamamını kavrayıp onların gerektirdiği doğrultuda
hareket etmeleri söz konusu değildir. Zira insanların arzu, istek
ve menfaatleri farklı farklıdır. Buna en büyük delil, bugünkü
63] 17/İsrâ, 15
64] 30/Rûm, 30
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 24 -
dünyanın içinde bulunduğu durumdur. Pek çok zulüm işlenmesine,
haksızlıklar yapılamasına, insan hakları çiğnenmesine rağmen
birçokları, medeniyetin zirvesinde olduğunu pek rahat bir şekilde
söyleyebiliyorlar. İşte bundan dolayıdır ki, peygamberlerin risâleti,
toplumu düzeltip insanları Allah’a kul olma noktasına getirecek
kuralları açıklamak ve yine toplumu felâkete sürükleyip Allah’ın
gazabını gerektirecek, kötü hareketlere dikkat çekmektir.
Kur’ân-ı Kerim’i incelediğimizde, her peygamberin, kendi dönemindeki
insanları doğruya sevk edip, kötü şeylerden sakındırdığını
görürüz. Hz. Nûh, insanları putlara tapmaktan sakındırmış,
tutmaları gereken yolu göstermiş,65 Hz. İbrahim, kavmiyle büyük
mücadeleler vermiş, akıl yönünden değişik metodlar kullanarak
doğruları göstermeye çalışmış66, Hz. Sâlih, kavmini kötü şeylerden
ve kötü kimselere uymaktan sakındırmış67, Hz. Lût, kavmi arasında
yaygın olan livâtadan (homoseksüellikten) vazgeçirmeye çalışmış
ve bu uğurda çetin mücadeleler vermiş,68 Hz. Şuayb, ölçü
ve tartıda eksiklik yapan kavmini bu davranışlarından caydırmaya
uğraşmıştır.69 Netice itibariyle her peygamber, kavmiyle buna
benzer nice mücadelelerde bulunmuştur. “Şüphesiz her ümmete
bir peygamber gelmiştir. Peygamberleri geldiğinde, aralarında adâletle
hümolunur. Onlara asla zulmedilmez.” 70; “Muhakkak ki Biz, peygamberlerimizi
açık delillerle/mûcizelerle gönderdik. İnsanlar, aralarında adâleti
hâkim kılsınlar diye, o peygamberlere kitap ve ölçü/nizam indirdik.” 71
10- Ahlâk Eğitimini Gerçekleştirme: İnsan için hem iyilik, hem
de kötülük yolu açıktır. “Biz, ona her iki yolu da (hayır ve şerri) göstermedik
mi?”72;“Gerçekten de nefis, kötülüğü emreder.”73 Ancak insan,
arzu ve isteklerini yönlendirme, sınırlama ve frenleme gücüne
sahiptir. “Rabbinin azametinden korkup kendini şehevî arzulardan koruyana
gelince, onun da varıp kalacağı yer mutlaka cennettir.”74 Fakat
her insan, nefsine hâkim olamayabilir. Demek ki insanda, bir şeyi
emreden veya yasaklayan gizli bir güç vardır. Kötülüklere karşı insanı
dizginleyen en önemli faktör, Allah’a inanma ve yaptıklarının
hesabını verme düşüncesidir. Ahlâk eğitimi de diyebileceğimiz bu
65] 7/A’râf, 59-64; 10/Yûnus, 71-73...
66] 6/En’âm, 76-79, 80-83; 21/Enbiyâ, 58-67...
67] 7/A’râf, 73-79; 11/Hûd, 61-68...
68] 7/A’râf, 80-82; 11/Hûd, 77-80...
69] 7/A’râf, 85-86; 11/Hûd, 84-85...
70] 10/Yûnus, 47
71] 57/Hadîd, 25
72] 90/Beled, 10
73] 12/Yûsuf, 53
74] 79/Nâziât, 40-41
PEYGAMBER
- 25 -
davranışları en iyi, peygamberler vermiştir. Onlar, getirdikleri kanunlarla,
insanlar arası münasebetleri en iyi bir şekilde ayarlamaya
çalışmışlar, onları güzel ahlâka yönlendirmişler ve bu konuda
en güzel birer örnek olmuşlardır. Kur’ân-ı Kerim de, peygamberimizin
bu yönüne dikkatleri çekmiş, O’nun yüce bir ahlâkla yaratıldığını
vurgulamıştır.75 Ayrıca peygamberimiz de, kendisinin,
“güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini”76 ifade etmiştir. 77
Peygamberlerin Dâvetlerinin Özellikleri
1- Rabbânîlik: Kur’an’da peygamberlik, Allah’ın kulları arasından
seçtiği şahıslara verdiği bir lütuf ve rahmet olarak takdim
edilir. İnsanların kendi istek ve çabalarıyla bu unvânı elde etmeleri
mümkün değildir. Peygamberlerin, Allah tarafından bu görev
için tercih edildiğini,78 onların seçkin79 kişiler olduğunu belirten
âyetlerin yanında; Allah’ın, peygamberliği dilediği kimselere vereceğini
ifade eden âyetler de vardır.
Hiçbir peygamber, düşünüp taşınıp kendi aklına göre, “şöyle
bir sistem ortaya koyayım” diyerek işe başlamamıştır ve başlamaz.
Doğrudan doğruya Allah, insanlar içinden bir kimseyi peygamber
yapmayı diler. Vakti gelince, tamamen peygamberlik için yaratılmış
bu seçkin insana, peygamberlik vazifesini duyurur, o da peygamberliğini
ilân eder. Nübüvvet, Allah’ın istediğine verdiği bir
görevdir. O, ne akıl, ne çalışma, ne çok ibâdet ve ne de verâset
yoluyla ulaşılacak bir şey değildir. Onların getirmiş olduğu her şey,
vahiyden ibarettir. Onlardan her biri, şöyle der: “Ben yalnızca bana
vahy olunana uyuyorum.” 80
Bulundukları çevre şartları, ekonomik ve sosyal hâdiseler, onların
konumlarını asla değiştiremez. Onlar, bildikleri yolda hedeflerine
varmaya çalışırlar. Vazifelerini yaparlarken de, muhâtaplarının
kabul veya reddi onları pek bağlamaz. Onların vazifesi, sadece
tebliğ edip anlatmak ve ilâhî emirleri tatbik etmekten ibarettir.
Muhâliflerin dedikleri, söyledikleri veya yaptıkları, onların tavırlarını
değiştirmez. Mesajlarını, çarpıtmadan, eğip bükmeden net
bir şekilde toplumlarına iletirler. Dâvâları adına tâviz vermeleri,
kat’iyyen düşünülemez. “Ayı bir eline, güneşi diğer eline koysalar,
peygamberler, bu dâvâlarından kesinlikle vazgeçmezler.”
75] 68/Kalem, 4
76] Ahmed bin Hanbel, II/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk, 8
77] Muhittin Akgül, Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber, s. 28-36
78] 3/Âl- İmrân, 33; 7/A’râf, 144...
79] 27/Neml, 59; 38/Sâd, 47
80] 6/En’âm, 50; 7/A’râf, 203...
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 26 -
2- Tevhide Çağrı: Bütün peygamberlerin tebliğ ettiği din olan
İslâm’da temel nokta, tevhid bayrağı altından toplanmaktır. Bunun
da esası, kelime-i tevhiddir. “...Yalnız Allah’a kulluk edelim ve
O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayalım...”81 Bütün peygamberlere baktığımızda,
hepsinin temel gayelerinin, insanları Allah’ın varlığına
ve birliğine çağırdıklarını görürüz. Her peygamber, çevresindekilere
şunları söylemiştir: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için
O’ndan başka ilâh yoktur.” 82
Bütün peygamberlerin dâvetlerindeki esas tema, temel vurgu,
insanları sadece Allah’a kulluğa ve O’na inanıp teslim olmaya
yöneliktir. “Andolsun Biz, her ümmet/millet içinde; ‘Allah’a kulluk edin;
tâğuttan (ona itaatten) kaçının’ diyen bir rasül gönderdik.”83 Bunlardaki
söz birliği ve hepsinin tevhid hakikatiyle gelmesi de, yine peygamberlik
kurumuna ait bir özelliktir. Onun içindir ki, Allah Rasülü:
“Ben ve benden evvel gelen bütün peygamberlerin söylediği en faziletli
söz: ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke lehû”(Bir tek olan ve hiç ortağı
bulunmayan Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur) sözü veya bu anlama gelen
sözdür.”84 buyurmuştur.
3- Ücret İstememe: Peygamberlerin, yaptıkları hizmetler karşılığında
insanlardan hiçbir beklentileri yoktur. Diğer insanların
böyle bir şeyi arzulamaları mümkün olabilir. Ancak Kur’an, peygamberlerin
böyle bir istekte bulunmadıklarını söylemektedir.
Onlardan her birinin, bu konudaki yegâne sözü: “Ben sizden hiçbir
ücret/karşılık istemiyorum. Benim ücretim/mükâfatım ancak Allah’a
aittir.”85 cümlesi olmuştur. Onlar, bunun karşılığını Allah’tan beklerler.
Nasihatleri ve irşadları karşılığında, insanlardan bir övgü de
beklemezler. Yegâne istekleri, Allah rızâsı ve âhiret sevabıdır.
4- Kavimlerinin Diliyle Gelme: Allah, insanlara olan merhametinden
dolayı, gönderdiği her peygamberi, insanlar ondan, anlaşılması
gerekli olan şeyleri kolaylıkla kavrayabilsinler ve anlasınlar
diye, kendi kavminin diliyle göndermiştir. Allah’ın âdeti, sünneti
böyledir. Öteden beri, her peygamber, gönderildiği ümmetin ve
özellikle içlerinde oturduğu topluluğun dili ile gönderilmiştir. Tâ
ki, tebliğine emredilmiş olduğu şeyleri kavmine anlatsın, anlattırsın.
Çünkü bir peygamberin peygamberliği, gerek kavmine ait olsun
ve gerek daha başkalarını da kapsasın, mutlaka o peygamber,
öncelikle kavmini dâvet edecek ve ilk işi onlara peygamberliğini
81] 3/Âl-i İmrân, 64
82] 5/Mâide, 72, 117; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85...
83] 16/Nahl, 36
84] Muvattâ, Kur’an 32, Hacc 246
85] 10/Yûnus, 72; 11/Hûd, 29, 51...
PEYGAMBER
- 27 -
anlatmak olacaktır. Bu ise, onların en iyi, en kolay anlayabilecekleri
kendi dilleriyle açıklamaya bağlıdır. Şayet Kur’an, başka bir
dille indirilseydi, peygamberin de içlerinde bulunduğu ve ilk önce
hitap edeceği kavmi anlamayacaktı. Kur’an, bu durumu şöyle dile
getirir: “Eğer Biz bu Kur’ân’ı, yabancı bir dille indirseydik, iman etmeyenler,
mutlaka diyeceklerdi ki, ‘âyetleri uzun uzadıya açıklamalı değil miydi?
Arap bir peygambere yabancı dil, öyle mi?”86 Peygamberler, içinden
çıktıkları toplumlarının diliyle gönderilmeseydi, diğer kavimlere
tebliğ etmek ve mesajı umûmileştirmek için, ilk neşredenler yetişmeyecek
ve bundan dolayı, hiçbir topluluk hakkında Allah’ın kesin
delili gerçekleşmeyecekti. “Allah, her peygamberi kendi kavminin
diliyle göndermiştir.” 87
5- Hedef ve Gâyenin Açıklığı: Bütün peygamberler, insanların
fıtratlarına uygun bir şekilde hareket eder, onlara akıllarının
alabileceği sadelikte hitap ederlerdi. Çünkü dâvetçinin, konuşmalarında,
sohbetlerinde sözünün muhâtapları tarafından anlaşılır
netlikte ve sadelikte olması gerekir. Aksi takdirde dediği anlaşılmaz,
sözleri hedefini bulamaz. “(Ey peygamber!) Sen, insanları Rabbinin
yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde
mücadele et.” 88
İnsanlar, çoğu hususta birbirinden farklıdır. Zekâ ve ilimleri
farklı olduğu gibi, karakter ve duyguları da farklıdır. Ayrıca düşünce
ve tasavvurlarında farklı oldukları gibi, eğilim ve yönelişlerinde
de farklılık gösterirler. Bütün bu farklılıklar, dâvet ve dâvetçilerin,
onları etkileyecek ve karakterlerine münasip düşecek bir şekilde
giriş yapmalarını mecburi kılmaktadır. Bu noktayı çok iyi bir şekilde
bilen peygamberler, gayet açık ve net bir şekilde, aktaracakları
şeyleri aktarmış, insanların anlamakta güçlük çekecekleri bir metottan
uzak durmuşlardır. Tekellüfe/zorluğa girilmemiş,89 en kolay
ve açık deliller ileri sürülmüş,90 anlatılacak şeylerde bir kapalılık
bırakılmamıştır. 91
6- İhlâs ve Samimiyet: İhlâsı, “yapılan bir şeyi Allah için yapma
ve bunu Allah’tan başkasının görmesini istememe” şeklinde tanımlayabileceğimiz
gibi, “yapılan bir harekette, diğer insanların
değerlendirmelerini gözardı etme ve onların düşüncelerinden kaçınma”
diye de tarif edebiliriz. İşte peygamberler, bütün işlerinde
86] 41/Fussılet, 44
87] Ahmed bin Hanbel, V/158
88] 16/Nahl, 125
89] 38/Sâd, 86
90] 2/Bakara, 258
91] 12/Yûsuf, 108
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 28 -
ihlâsa erdirilen şahsiyetlerdir. İhlâs ve samimiyetin zirvesini onlar
tutmuştur. Kur’an, onların bu yönlerini bazı peygamberlerin
şahsında şöyle anlatmaktadır: “Kitab’da Mûsâ’yı da an! Gerçekten o,
ihlâsa erdirilmiş bir rasûl, nebî idi.”92 Hz. Yusuf için: “Şüphesiz o, ihlâsa
erdirilmiş kullarımızdandır.”93 Ve Hz. Peygamber’e ise: “Şüphesiz ki
Kitab’ı sana hak olarak indirdik. (O halde sen de) dini O’na has kılarak,
ihlâs ile Allah’a kulluk et!”94; “De ki: ‘Ben dinimde ihlâs ile (dini O’na has
kılarak) ancak Allah’a ibâdet ederim.” 95
Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır?
Bir peygamberin peygamberliği, onun gösterdiği mûcizelerden
anlaşılır. Bütün peygamberlerin bir mûcizesi vardır. Peygamberlerin
peygamberliklerini ispat etmeleri için Allah’ın izni ile göstermiş
oldukları hârikulâde (olağanüstü) olaylara mûcize denir.
Peygamberlerde görülen mûcizelerin benzeri, başkaları tarafından
gösterilemez. Mûcize, Allah’ın bir fiili olup, peygamberlere
nisbet edilmesi mecazîdir. Peygamberler, kendiliklerinden ve istedikleri
mûcizeyi gösteremezler. Peygamberin, bi’setinden (peygamber
olarak gönderilmesinden) kısa bir süre önce zuhur eden
hârikulâde hallere irhasat; daha evvel zuhur eden olağanüstü hallere
de keramet denir.
Son Peygamber
Allah son peygamber olarak Hz. Muhammed’i (s.a.s.) göndermiştir.
Ondan sonra artık peygamberlik kapısı kapanmıştır. Yani,
bir daha peygamber gelmeyecektir. Peygamberlerin en üstünü
ve en faziletlisi Hz. Muhammed’dir. “Biz Seni âlemlere rahmet olarak
gönderdik.”96;“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’i
överler/salât getirirler). Ey iman edenler! Siz de O’nu övün, O’na salât ve
selâm getirin.” 97
Müslümanların örnek alması gereken kişi, tek önderimiz Hz.
Muhammed’dir. Müslümanlar yaşayış tarzını, en ufağından en büyüğüne
bütün hal ve hareketlerini O’nu örnek alarak düzenlerler.
Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Ey inananlar! And olsun ki, sizin
için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler
için Resulullah en güzel örnektir.” 98
92] 19/Meryem, 51
93] 12/Yûsuf, 24
94] 39/Zümer, 2
95] 39/Zümer, 14; M. Akgül, a.g.e. s.37-40
96] 21/Enbiyâ, 31
97] 33/Ahzâb, 56
98] 33/Ahzâb, 21
PEYGAMBER
- 29 -
Peygamber’e itaat Allah’a itaattir. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:
“(Ey Muhammed) de ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah
da sizi ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder. De ki
Allah’a ve Peygamber’e itaat edin. Yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah, inkâr
edenleri sevmez.” 99
Mütenebbî/Sahte Peygamber
Mütenebbî: Son peygamber olarak Hz. Muhammed’in (s.a.s.)
gelmesi ve O’ndan sonra başka peygamberin gelmeyecek olmasına
rağmen, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den sonra peygamberlik iddiasında
olan kimselere verilen isimdir. Bunlara yalancı peygamber
de denir. Bu kişiler; ya deli, ya şöhret düşkünü veya basit çıkar
peşinde koşan insanlardır.
İlk mütenebbi, Peygamberimiz zamanında ortaya çıkan
Müseylimetü’l-Kezzab’tır. Bu yalancı peygamber, Hz. Ebu Bekir’in
halifeliği zamanında yapılan savaşta öldürülmüştür. Son zamanların
sahte peygamberlerinden Hindistan’da Sör Seyyit Ahmet
nice fitnelere sebep olmuş bir İngiliz ajanıdır. Yine 20. asrın
mütenebbîlerinden Reşad Halife de, Amerika’daki bir mescidde
meçhul birisi tarafından öldürülmüştür. Ankara’daki İskender Evrenesoğlu
(İskender el-ekber), içinde Demirel’den, bazı bakanlardan
isim isim bahseden Allah’tan “kitap” getirdiğini iddia eden
meczup insanlar da cahil halkı kandırarak bu tür komik iddialarda
bulunabilmektedir.
Peygamberlerin Sıfatları
1-) Sıdk; Doğruluk demektir. Peygamberler, hem sözlerinde
hem de işlerinde doğru sözlüdürler. Asla yalan söylemezler. “Kitapta
İbrahim’i de an. O, dosdoğru (sıddîk) bir nebî idi.”100 Yine bütün peygamberlerin
doğru olduklarını, örneklendiren benzer âyetlerde,
Hz. İsmâil,101 Hz. İdris,102 Hz. Yusuf103 için sıdk sıfatı verilir; diğer
peygamberlerin de sâdık oldukları başka ifadelerle anlatılır.
2-) Emanet; Güvenilir olmak demektir. Peygamberler güvenilir
insanlardır. Peygam-berler asla emanete hıyanet etmezler. “Bir
peygamber için, emanete hiyanet etmek olur şey değildir.”104 Mekke
müşrikleri Peygamberimize “Muhammed’ül-emin” diyorlardı.
99] 3/Âl-i İmrân, 31-32
100] 19/Meryem, 41
101] 19/Meryem, 54
102] 19/Meryem, 57
103] 12/Yusuf, 46
104] 3/Âl-i İmrân, 161
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 30 -
Peygamberimizin en azılı düşmanı olan bu müşrikler, en değerli
eşyalarını Peygamberimize emanet ediyorlardı.
3-) Fetanet; Peygamberler, insanların en zekileri ve en akıllılarıdır.
4-) İsmet; Günah işlememek demektir. Peygamberler büyük
günah işlemezler. Ancak, insan olduklarından dolayı “zelle” denilen
çok küçük hatalar yaparlar. Kur’an bu hataları bazen zelle kelimesi
ile bazen zulüm kelimesiyle, bazen de zenb/günah kelimesi
ile ifade eder. Bu hatalar derhal Allah tarafından düzeltilir.
5-) Tebliğ; Bildirmek demektir. Peygamberler Allah’tan almış
oldukları emirleri mutlaka insanlara bildirmişlerdir. Hiçbir şeyi
gizlememişler; hiçbir şey ilave etmemişlerdir. “O peygamberler ki
Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ederler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan
başka kimseden korkmazlar.” 105
Bütün peygamberler, tebliğ görevini yapmak için büyük meşakkat
ve çilelere göğüs germişlerdir. Hatta bazıları bu uğurda
canlarını feda etmişlerdir. Peygamberler, gördükleri tüm kötülükleri
mutlaka elleriyle veya dilleriyle düzeltmeye çalışmışlardır.
Peygamberler âdil kimselerdir. Adalete ters hiçbir iş yapmazlar.
Peygamberler, görevlerinden azl olunmazlar. Peygamberlik çalışmakla
elde edilmez. Allah, onu dilediğine vermiştir. Peygamberler
seçilmiş, seçkin insanlardır; soyları temizdir. Güzel ahlak sahibidirler.
Yaratılışları ve suretleri de güzeldir. Allah’tan başkasından
korkmazlar. Bütün bunlarla birlikte, peygamberler, beşerdir, yani
bizim gibi insandırlar. İnsanlar için tabii olan yeme-içme, evlenme,
uyuma, yanılma, unutma, hastalanma... gibi hususlar peygamberler
için de mümkündür. Fizikî bünye ve ihtiyaçları itibariyle diğer
insanlardan farksızdırlar. 106
Kur’an’da İsmi Geçen Peygamberler
Peygamberlik makamı Hazreti Âdem ile başlayıp Hazreti Muhammed
Mustafa ile son bulmuştur. Bu iki peygamber arasında ne
kadar peygamber gelip geçtiğini Allah’tan başka hiç kimse bilemez.
Bütün peygamberler Kur’an-ı Kerim’de açıklanmamıştır. “Bir
kısım peygamberleri sana anlattık, bir kısmını ise anlatmadık.”107 Fakat
her ümmete (topluma) peygamber gönderildiği ifade edilmektedir.
Kur’an’da ismi geçen 25 peygamber vardır. Bu peygamberler
105] 33/Ahzâb, 39
106] bk. 25/Furkan, 20; 13/Ra’d, 38
107] 4/Nisâ, 164
PEYGAMBER
- 31 -
şunlardır:
Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, Lut, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub,
Yusuf, Şuayb, Harun, Mûsâ, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl,
Yunus, İlyas, Elyasa, Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed Mustafa
(s.a.s.).
Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de ismi geçtiği halde peygamber olup
olmadıkları hakkında bilgi bulunmayanlar vardır. Bunlar: Uzeyir,
Lokman ve Zülkarneyn’dir.
Peygamberlere İman
Bilindiği gibi, peygamberlere inanmak imanın esaslarından biridir.
Peygamberlerin birini bile inkâr eden kişi dinden çıkar. Yüce
Allah, her topluma İslâm’ı tebliğ için peygamberler göndermiştir
ki, Allah’ı bilsinler ve O’ndan başkasına kulluk etmesinler. Allah,
kendilerine peygamber göndermediği bir topluma azab etmez.
“Biz bir peygamber göndermedikçe azab etmeyiz.”108 Peygamberlere
imanla alakalı olarak Kur’an-ı Kerim’de birçok âyet vardır. “Allah’a
ve peygamberlerine iman eden ve peygamberlerden hiç birisi arasında
(kendisine iman etme bakımından) fark gözetmeyen kimselere gelince,
işte onların mükâfatını Allah kıyamette verecektir. Allah çok bağışlayıcı
ve merhametlidir.” 109
“O kimseler ki, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olurlar.
Allah ile peygamberlerinin arasını açmak isterler. Ve ‘peygamberlerden
bir kısmına inanırız, bir kısmını inkâr ederiz!’ derler. Böylece iman ile küfür
arasında bir yer tutmak isterler.” 110Kendilerine peygamber gönderilen
toplumların çoğu, peygamberlerini yalanlamış ve onlara
uymamışlardır. Bugün olduğu gibi, geçmişte de peygamberlerine
tâbi olan insanlar çok az olmuştur. Mesela Hz. İsa’ya on iki kişilik
“havâriler” dediğimiz kimseler inanıp tâbi olmuştur. Diğer insanlar,
tâbi olmadığı gibi onu öldürmek istemişlerdir.
Bütün peygamberlerin getirdiği dinin adı İslâmiyet idi. Ne
Hz. İsa’nın dini hıristiyanlık; ne de Hz. Mûsâ’nın dini yahudilikti.
Hz. İsa’nın da Hz. Mûsâ’nın da, bütün peygamberlerin de dini
ancak İslâm idi ve bütün peygamberler müslüman idiler. Bu gerçek,
Kur’an’ın dilinden şöyle ifade edilir: “İbrahim ne bir yahudi, ne
de bir hıristiyandı. Fakat Allah’ı bir tanıyan gerçek bir müslümandı. Ve
108] 17/İsrâ, 15
109] 4/Nisâ, 152
110] 4/Nisâ, 150; Peygamberlere imanla ilgili diğer âyetler için, bkz. 2/Bakara,
4-5; 4/Nisâ, 14-15, 59, 80; 7/A’râf, 35. Peygamberlere itaat etmeyelere
azab ile ilgili bkz. 6/En’âm, 11; 13/Ra’d, 32; 5/Mâide, 33; 3/Âl-i İmrân, 32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 32 -
müşriklerden de değildi.”111; “Mûsâ da kavmine şöyle dedi: Ey kavmim,
siz gerçekten Allah’a iman ettiyseniz O’nun birliğine teslim olmuş müslümansınız.
Artık Allah’a tevekkül edin.”112; “Hani havarilere (Hz. İsa’ya
bağlı olanlara): ‘Bana ve peygamberlerime iman edin’ diye ilham etmiştim
de onlar, ‘iman ettik, bizim hakiki müslümanlar olduğumuza şahid ol’
demişlerdi.” 113
Görüldüğü gibi, Allah tarafından gönderilen bütün dinlerin
adı İslâm, peygamberlerinin ve onlara tâbi olanların da adı müslüman
idi. Fakat sonradan, bu saf ve temiz olan isim (İslâm), çeşitli
isimler adı altında değiştirilmiştir. İslâm, her asır ve her peygamberin
dinidir. Fakat çoğu peygamberin şeriatı ayrıdır. Buna göre din
(İslâm) geniş, şümullü bir kavram; şeriat ise, bu dinin içerisinde her
bir peygamberin tâkip ettiği yoldur.
Bu ümmet ile geçmiş ümmetlerin şeriatları ayrı olabilir; fakat
bizim ile onlar arasında müsavi (aynı) olan bir kelime vardır ki o
özdür, temeldir, hiç bir zaman ve hiç bir şarta göre değişmez. Bu
gerçeği Yüce Allah şöyle beyan ediyor: “De ki, ey ehl-i kitap, hepiniz
bizimle sizin aranızda müsavi olan bir kelimeye gelin; şöyle diyerek:
Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim; O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım.
Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler tanımayalım.” 114; “Senden
önce gönderdiğimiz her peygambere: ‘Benden başka ilah yoktur, Bana
kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”115; “Andolsun ki her ümmete; ‘Allah’a
ibâdet edin ve tâğutlardan kaçının’ diye peygamberler gönderdik.” 116
İşte, Hz. Adem’den kıyamete kadar her insanın ve her cinnin,
hatta bütün kâinatın uyması gereken kural ve gerçek budur.
Mü’min bilir ve inanır ki, geçmişte ne kadar nebi ve rasül varsa,
onlara uyanlarla beraber müslüman idiler. Onlar Allah’tan başkasına
kulluk etmiyorlardı.
Tevhid dininin (İslâm’ın) son halkasını Hz. Muhammed (s.a.s.)
teşkil etmektedir. Artık Rasülullah gönderildiğinden itibaren,
Rasülullah’sız bir din, Rasülullah’sız bir akide ve inanç olamaz. Öyleyse,
yeryüzünde Allah’a bağlanmak isteyenlerin ve müslüman
olarak kalmak isteyenlerin rehberi, kılavuzu Rasülullah’tan başkası
olamaz. Zira Rasül’e itaat Allah’a itaattır. Bu konuda Yüce
Allah şöyle buyuruyor: “Kim Rasül’e itaat ederse, muhakkak ki Allah’a
itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, bu seni üzmesin. Zira seni onlara
111] 3/Âl-i İmrân, 67
112] 10/Yunus, 84
113] 5/Mâide, 112
114] 3/Âl-i İmrân, 64
115] 21/Enbiyâ, 25
116] 16/Nahl, 36
PEYGAMBER
- 33 -
koruyucu ve gözetici olarak göndermedik (ancak tebliğci olarak gönderdik).”
117
Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede Rasülüne itaat edenin Allah’a
itaat etmiş olduğunu, Rasül’e isyan edenin de Allah’a isyan etmiş
olduğunu haber veriyor. Bunun sebebi, Rasülullah’ın (s.a.s.) kendi
hevâ ve hevesinden konuşmaması ve Allah’ın dinini tebliğ etmesidir.
118 Rasülulah, hiç bir zaman Allah adına kendi kafasından bir
şey konuşmaz; kendisine vahyedileni bildirir. Onun için Allah ile
Rasülü’nün hükümleri arasında ayrılık, zıtlık, farklılık olamaz.
İslâm akidesi açısından peygamberlik kurumu gerçekten büyük
değer taşır. Bu müessese, akidenin ikinci yarısıdır. Peygambere
iman, tevhid kelimesinin ikinci kısmıdır. Peygamberlik inancının
tezahürleri pratik hayatta mutlaka görülmelidir. Normalde her
insan, peygamberlere inandığını söyleyebilir. Fakat bu akide gerçeklere
dayandırılırsa görülür ki, mü’min olduklarını iddia eden
pek çok insan bu bağdan kopmuştur. Rasüllere iman olsun, diğer
iman esaslarına iman olsun, her zaman kulluk ve itaat gerektirir.
İtaat ve kullukla beslenmeyen bir iman, iman olarak kalamaz.
Günün birinde tamamen söner veya yön değiştirir. Bunun içindir
ki, itaat imana bağlı kılınmıştır. Böylece, Allah’a inanan kimse,
Rasül’e bağlanmak zorundadır. Rasül’e bağlanmayanlar, Allah’a
da bağlanmamışlardır.
Kur’an-ı Kerim, peygamberler ve itaat konusunu şöyle açıklıyor:
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve
sizden olan ulu’l-emre (emir sahiplerine) de. Eğer bir hususta çekişirseniz,
onu Allah’a ve Rasülüne götürünüz. Eğer Allah’a ve ahiret gününe
inanmışsanız; bu hem hayırlı ve hem de netice itibariyle en güzeldir.”
119“Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem
tayin edip, sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir
sıkıntı duymadan (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar.”
120“Biz peygamberleri ancak itaat olunsunlar diye gönderdik.”
121“Allah’a ve O’nun rasülüne itaat edin ve onların emirlerine ve yasaklarına
aykırı hareket etmekten sakının. Eğer itaat etmekten yüz çevirirseniz,
bilin ki, Peygamberimiz’e düşen sadece açık bir tebliğdir.” 122
Bu âyetlerde mü’minlerin, Allah ile beraber Rasülü’ne
de itaat etmeleri şart koşuluyor. Rasül’e itaat etmeden İslâm
117] 4/Nisâ, 80
118] Bk. 53/Necm, 3-4
119] 4/Nisâ, 59
120] 4/Nisâ, 65
121] 4/Nisâ, 64
122] 5/Mâide, 92; Ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 132; 47/Muhammed, 33
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 34 -
yaşanamaz. Zira, “Rasüller sadece kendilerine itaat edilsin diye izn-i ilahi
ile gönderilmişlerdir.”123 İtaat, imanın ve İslâm’ın şartı ve hudududur.
İman edip de Allah’a ve Rasül’e itaat etmemek boş bir iddiadan
başka bir şey değildir. Bu yalan, tâğutla hükmetmek isteyen her
yalancının iddiasıdır. Çünkü, münâfıkların alâmeti, devamlı surette
itaatten kaçınmaktır. Zira Yüce Allah münâfıklar hakkında şöyle
buyurur:“Onlara Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin denildiği
zaman, senden büsbütün kaçtıklarını görürsün.”124 İtaat, bir akide meselesidir.
Mü’min, akidesini sağlam temeller üzerine oturtmalıdır.
İslâm’ın ve imanın hududunu çok iyi bilmelidir. 125
Peygamberlere İman, Onları Örnek ve Önder
Kabul Edip Onlara İtaat Etmek İçindir
Peygamberlerin en büyük ve en önemli görevleri, insanların,
hakkında ihtilâfa düşerek kendi imkânlarıyla hakkı bulamayacakları
alanlarda ihtilâflarını çözümleyici hükümler getirmeleridir:
“İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah,
müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında
anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber
hak yolu gösteren kitapları indirdi.” 126 İşte bunun için Yüce Allah,
her bir kavim için bir nezîr/uyarıcı göndermiştir.127 Peygamberlere
iman, onların çağrısını kabul etmek, onların izinden gitmek, “olsa
da olur, olmasa da” kabilinden insanların tercihine bırakılmış bir
tutum değildir. İnsanlar, peygamberlere iman etmekle, onların
izinden gitmekle yükümlüdürler. Aksini yaptıkları takdirde her
peygamberden ümmeti hakkında şâhitlik etmesi de istenecek ve
bu şehâdet, onların kesinleşmiş ceza ve azaplarını daha bir pekiştirici
anlam taşıyacaktır. “Allah yolunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti.
Dinde size güçlük vermedi. Babanız İbrahim’in milletine/dinine (uyun).
Sizi daha önceden ve bunda (Kur’an’da) ‘müslümanlar’ diye adlandırdı
ki Peygamber size şâhit olsun; siz de insanlar üzerine şâhitlik edesiniz.
O halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güvenin. O’dur
sizin Mevlânız. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.”128 Böylece
peygamberler, ümmetlerine karşı, peygamberlere iman edenler
de diğer insanlara karşı şâhitlik edecek ve hakkında şehâdet ettikleri
kimselerin peygamberlerin gösterdikleri yoldan gidip gitmedikleri
hususunda beyanda bulunacaklar; ya da bulunmaları
123] 4/Nisâ, 64
124] 4/Nisâ, 61
125] Ahmed Kalkan, Akaid Ders Notları, 80-83
126] 2/Bakara, 213
127] 35/Fâtır, 24
128] 22/Hacc, 78
PEYGAMBER
- 35 -
istenecektir.
Peygamberlere uymakla yükümlü olmanın yanında, insanın
başka sorumlulukları da vardır: Peygamberlerin mesajını yaymak,
bu mesajı insanlar arasında uygulanan yegâne din ve şeriat haline
getirmek yolunda, peygamberî metod istikametinde cihad etmek,
gereken gayreti gösterip hakkıyla mücadele vermek.
Peygamberlerin gösterdiği yoldan başka yolda gitmenin, dünya
hayatında sayılamayacak kadar çok olumsuz sonucu ve cezasından
ayrı olarak, âhirette de büyük bir cezası vardır. Bu ceza o
kadar büyük olacaktır ki, kâfirler dünyada iken peygamberlerin
izinden gitmediklerinden, kendilerinden farklı hiçbir meziyetleri
olmayan, haktan uzak sapık önderlere uyduklarından dolayı,
-faydasını göremeyecekleri bir zamanda- pişman olacaklar ve pişmanlıklarını
dile getireceklerdir. Bu durumu Yüce Rabbimiz şöyle
tablolaştırmaktadır: “...O gün kâfirlere çok zordur. O günde zâlim, ellerini
ısırıp: ‘Keşke peygamberle birlikte yol almış olsaydım!’ der. ‘Eyvah
bana, keşke filanı dost edinmeseydim. Andolsun ki o, bana geldikten
sonra beni haktan saptırdı.’ Şeytan insanı yardımsız ve zelil bırakandır.”129
İşte bu dünyada şeytanın ardından giderek peygamberlerin yolunu
terk edenler, âhirette bu dünyada iken uydukları kimselerden
uzaklaşmak isteyecekler; böylelikle azaptan kurtulmayı deneyeceklerdir.
Ancak bunun da kendilerine bir faydası olmayacaktır. 130
Allah, insanlara insan olarak, kendi aralarından peygamberler
göndermiş ve onların yolundan gitmelerini, peygamberlerine
her hususta itaat etmelerini emretmiştir. Peygamberlerin izinden
gitmeyenlere uymak, ya da onların izinden gidilmeyen hallerde
baştakilere, ileri gelenlere itaat, Allah’ın yolundan sapmak için
gösterilecek geçerli bir mâzeret değildir. Yüce Rabbimiz, peygamberlerin
yolundan sapmak için gösterilecek hiçbir mâzereti kabul
etmeyecektir. Peygamberlerin getirdikleri yola aykırı yol izleyenlere
itaat, -kim olursa olsunlar- meşrû bir itaat değil; “Yaratan’a
isyanı gerektiren hususlarda yaratılmışa itaat yoktur” şeklindeki nebevî
düstur ile ve “mârufu emredip münkeri nehyetmek” ilkesi gereğince
böylelerini hizaya getirmek gerekir; Onların sapıklıklarının
peşinden gitmek değil. Peygamberlerin dışında, uyulan kimsenin
büyük yanılgılara düştüğü önemli bir husustur. Uyulan kimselerin
peygamberlerin yolundan gitmemeleri halinde kimlikleri, sıfatları,
nitelikleri, makamları, yakınlıkları ne olursa olsun, uyanlara
âhirette hiçbir fayda sağlayamayacakları, ebedî azaptan
129] 25/Furkan, 26-29
130] Bk. 2/Bakara, 165-167
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 36 -
kurtaramayacakları herkes tarafından gayet açık ve net bir şekilde
bilinmelidir. “Yüzleri ateşte (bir taraftan bir tarafa) çevrileceği o
günde diyeceklerdir ki: ‘Ne olaydı, biz Allah’a ve Rasûl’e itaat etseydik!’
Ve diyecekler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz başkanlarımıza, efendilerimize
itaat ettik de, onlar da bizi saptırdılar. Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver
ve onları en büyük lânet ile lânetle!” 131
İşte âhirette durum böyle olacaktır; peygamberlerden başkalarının
yolunu izleyenler için. Peygamberler ise, kendilerine itaat
eden ümmetlerine hatalarının affedilmesi için şefaatçi olacaklardır.
Dünyada her iki tür önderliğin ve bu önderliğe tâbi olmanın
farklı sonuçları olduğu gibi; âhirette de aynı farklılık sözkonusu
olacaktır; hatta daha da geniş boyutlarda...
Gerçekten akıl sahibi olanlar, peygamberlerden başkalarının
yolundan gitmeyi düşünmek, akıllarının en ücra köşesinden geçirmek
şöyle dursun; bu hayırlı ve biricik doğru yoldan gitmeyenleri
gafletlerinden uyandırmak için peygamberlerin açtıkları yolda,
gösterdikleri istikamette ve onların metoduyla mücadele eder, cihad
ederler...
Peygamberlerin ve –günümüz için söyleyecek olursak- son
peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirmiş olduğu şeriate aykırı
bir hüküm ya da hükümleri, düzen ya da düzenleri, kurum ya
da kurumları, değer ya da değerleri alternatif olarak göstermek,
kabul etmek, onlara çağırmak; bunlar insanlara hükmetmekte
iseler, bunları kabul edip rızâ göstermek, izâleleri için çalışmamak,
onlara gereken tepkiyi göstermemek; bütün bunlar peygamberin
getirdiği şeriatı reddetmek anlamına geleceğinden, iman ile
bağdaşamaz. Yani, böyle bir tutum, anlayış ve davranış küfürdür.
Çünkü İslâm’ın ve Kur’an’ın üzerinde hassasiyetle durduğu “peygamberlere
iman” ilkesine ve kelime-i şehâdetin ikinci bölümü
olan “Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın Rasûlü” olduğunu kabul ve
ikrar etmeye aykırıdır.
Peygamberlere iman, onlara karşı belli bir edeple edeplenmeyi
de gerektirir. Onların dâvetlerini kabul etmek, onların izinden
gitmek, uymakla yükümlü olduğumuz bütün hususlarda, yani
peygamberlik makamları gereği, kendilerine has olan hususlar dışında
kalan bütün alanlarda onlara uymak, bu edebin en önemli
yanıdır.
Peygamber Efendimiz’e karşı –hayatta iken- ümmet fertleri
131] 33/Ahzâb, 66-68 ve yine bk. 7/A’râf, 38
PEYGAMBER
- 37 -
seslerini yükseltmemekle132 yükümlü oldukları gibi, vefatından
sonra da kayıtsız şartsız ona uyarak, hükmüne teslim olarak, önüne
geçmemekle yükümlüdürler.133 Hiçbir zaman kendilerini ona
tercih edemezler. O kendilerine öz canlarından daha yakındır.
Onun zevceleri, mü’minlerin anneleridir.134 Bu bakımdan onun hanımları,
mü’minler için bir kadının saygı ve ihtiram noktasının en
zirvesindedirler. Mü’min bir kimsenin onlara annelik nazarından
başka türlü bakması mümkün değildir. 135
Mü’minin Allah’ın peygamberlerine ve özellikle de son peygamber
Hz. Muhammed Mustafâ (s.a.s.)’ya karşı konumu şudur:
Katıksız, şeksiz, şüphesiz tam bir tasdikin yanında; ona tam anlamıyla
uymanın mutlak bir farz olduğunu kabul etmeli; hükümlerini
tam bir tasdik ve teslimiyetle karşılayarak dünyada hidâyet
üzere olmanın, âhirette de vaad olunan cennete girmenin onun
sünnet-i seniyyesine tâbi olmakla mümkün olacağına tam bir
yakîn ile inanmalı ve bunu amelî hayatında da ortaya koymalıdır.
Onun dışında hiçbir yol gösterici ve önder aramamalı; kendisini,
kendisine emir verenleri ve emri ve sorumluluğu altındakileri hep
onun gösterdiği yol ile getirdiği şeriat ile uyguladığı ve söylediği
sünnet ile ölçüp değerlendirmelidir. Kendisinde ve çevresinde bu
ölçülere aykırı gördüklerini ilk fırsatta ve en güzel yolla düzeltme
yoluna gitmelidir. 136
Peygamberlere Vâris Olabilmek
İnsanları ıslahın bedeli ağır, fiyatı çok yüksektir. Bu yüksek fiyatı
ödeyecek bir varlık vardır ki o da Yüce Allah’tır (c.c.). Rabbi
ile irtibatı zayıflamış veya kopma noktasına gelmiş, yahut da tamamen
kopmuş olan insanları tebliğ ve dâvetleriyle irşad eden
bu güzel insanlar, ücretsiz gönül erleridir. Ücretleri tamamen
Rabbimiz’e aittir.
İlk peygamber Hz. Âdem’den, son peygamber Hz.
Muhammed’e (s.a.s.) kadar gelmiş olan peygamberler bugün yine
tüm tazelikleriyle insanları irşad etmekte, onları Yüce Allah’ ımızla
barıştırmanın mücadelesini vermektedirler. Gerek hayatları ve
gerekse temiz sicilleri bizzat Rabbimiz tarafından açıklanmış olan
bu gönül erleri kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de sık sık anlatılır ve tüm
insanlığa numune olarak gösterilir.
132] 49/Hucurât, 2
133] 49/Hucurât, 1
134] 33/Ahzâb, 6
135] 33/Ahzâb, 53
136] M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 59-91
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 38 -
Her biri Allah’ın yolu dediğimiz sırât-ı müstakimin kenarlarında
bir nevi nöbet tutmakta ve bu mübarek yoldan çıkmak ve
sapmak isteyenlere güzel usulleriyle, temiz tavırlarıyla engel olmaktadırlar.
Gün olmuş insanlar kendi içlerinden bazı büyükleri rab edinmişler,
bu sapıtmış kimselere Hz. Nuh gönderilmiş... Gün olmuş
insanlar dünyaya meyletmiş, köşk ve saraylarda, yüzme havuzları
olan villalarda zevk ve sefaya dalmışlar, Rabbimiz Hz. Sâlih’i
görevlendirmiş. Yine gün olmuş insanlar cinsî sapıklığa düşmüş,
nikâh yoluyla meşrû olan kadın ve kızları dışlayarak hemcinsleriyle
düşüp kalkmaya başlamışlar, derhal Hz. Lut görevlendirilmiş.
Saltanat ve müstekbir yaşayışlarıyla yoldan çıkmış olanlara Hz. Süleyman;
Allah’a göklerin hâkimiyetini verip yeryüzü egemenliğini
vermeyen Firavun’a Hz. Mûsâ; ölçü, tartı ve adâlet mekanizmasını
tahrip eden bir topluma Hz. Şuayp; köleliğin, insanı sömürmenin
ve sınıfsal bir toplumun yapısını ortaya koymanın zirvesini yaşayan
bir topluma Hz. Yusuf; akla ve hayale gelebilecek tüm kötülükleri
hayatlarına geçirmiş olan bir başka topluluğa ve hak yol
arayışında olan tüm insanlığa ise Hz. Muhammed (s.a.s.) gönderilmiştir.
Gönderilmiş olan tüm peygamberler, sırât-ı müstakimde yürüyen
yolcuları, Allah adına kollamak ve sapmalara karşı ikaz ve
irşad görevlerini noksansız olarak ifa etmişlerdir. Allah’ın selâmı
hepsinin üzerine olsun.
Batının kendi toplumsal problemlerini çözmek için geliştirdiği
formül ve çözüm yollarını olduğu gibi aynen müslüman bir ümmete
uygulamak için baskıcı ve dayatmacı zihniyete karşı çıkmak,
bir iman borcudur. Bu borcu ödemek durumunda olan her İslâm
tebliğcisi ve dâvetçisi bir peygamber vârisidir/olmalıdır.
Sözgelimi, fâize yenik düşmüş bir toplumu, kapitalist sisteme
karşı reaksiyoncu bir seviyeye getirmeye çalışan, İslâm’ın bölünmez
bir bütün olduğunu söyleyerek bunu icabında hayatıyla ödeyen
bir müslüman, peygamber vârisidir.
“Alimler peygamberlerin vârisleridir.” buyuran Rasûlullah
Efendimiz’e tam manası ile vâris olmak meselesine gelince;
Kur’ân’ı öğrenip öğreten, insanları İslâmî yaşayış esasları üzerinde
eğiten, nefisleri şirkten ve diğer hastalıklardan temizlemek
mücadelesini sürdüren, bütün bunları gerçekleştirmek için ilim,
amel, kesin tavır ve numûne olmayı ihmal etmeyen, tefsir, hadis,
fıkıh halkaları kurarak, insanları sohbet ve dersleriyle yetiştiren
PEYGAMBER
- 39 -
insanlar, peygamberin vârisleridir. 137
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin
hayatından bazı enstantaneler, kesitler sunar. Bundaki temel
amaç, o örnekleri müslümanlar güncelleştirsin, benzer konumdaki
örnekleri yaşayışlarına geçirsinler; böylece peygamberlerin bıraktığı
mirası bölüşsünler. O miras, öyle büyük bir hazinedir ki, o
birikimle hem dünyanın hem âhiretin tüm güzel kapıları açılacak,
her hastalığa nebevî reçeteler şifa verecek, her probleme nebevî
çözümler çare olacaktır. Nu mutlu peygamber vârislerine!
Nebi İle Rasül Arasında Fark Var mıdır?
(Geleneğin Yanlışından Modern Küfre/Sahte
Peygamberliğe)
Nebi ve Rasul kavramları müteradif, yani eşanlamlı ifadelerdir.
Kur’an’da “nebî” ve “rasûl” kelimeleri peygamberler için
kullanılmıştır. Ancak klâsik anlayışa göre, ikisi arasında şöyle bir
fark olduğu belirtilir: Rasul, kendisine kitap ve şeriat gönderilen
peygambere denir. Nebi ise, kendisine kitap ve şeriat gönderilmeyip,
kendisinden önceki rasulün kitap ve şeriatını insanlara tebliğ
eden peygambere denir. O halde her rasûl aynı zamanda nebîdir,
ama her nebî rasûl değildir. Çağımızda bazı yalancı peygamberler
ve onları savunanlar da bu farkları tersine çevirirler.
Modern mütenebbiler, sahte peygamberliklerinin dine ters
düşmediğini güya kanıtlamak için, nebî ile rasül kavramı arasında
olduğunu kabul ettikleri farktan yola çıkarlar. Nebî, kitap verilenlere;
rasül ise, bu mesajı taşıyanlara verilen ad olduğunu ileri sürerler.
Hindistan’da Sör Seyyit Ahmet’in başını çektiği modernist
akım, bunu iddia eder. Bunlara göre, her nebî aynı zamanda rasüldür;
fakat her rasül nebî değildir. Nebî, hem kendinden önceki kitapları
doğrulayıcı, hem de aldığı yeni kitabı insanlara ulaştırıcıdır.
Her kitap verilen nebî bir elçidir/rasüldür; fakat her elçiye/rasüle
kitap verilmemiştir. Kur’an’dan uydurma deliller bulmaya çalışan
bu sahtekârlar, Peygamberimiz’in (s.a.s.) “hâtemu’l enbiyâ/nebîlerin
sonuncusu” 138 olduğunu kesin biçimde ifade edildiğini görüp bir
teville bunu çürütemedikleri için, sahte peygamberlerini, nebî değil
de rasül olarak isimlendirirler. Nebî ve rasülle ilgili geleneksel
yanlışı tersinden başka bir yanlışla sürdüren bu kimseler, yalancı
peygamberlik kurumunu yeniden işletmeye çalışırlar. Hâlbuki
Kur’an, nebî ile rasül arasında bir fark gözetmiyor.
137] Abdullah Büyük, Müslümana Mesajlar, 79-80
138] 33/Ahzâb, 40
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 40 -
Kur’an’a Göre Nebî ile Rasül Arasında Fark Yoktur. Nebî, peygamberlerin
haber alma, vahiy alma vasıflarına, rasül ise, alınan
mesajın elçiliğini yapma, aktarma vasıflarına işaret etmektedir.
Tıpkı adâletli davranmayı ve takvâlı olmayı şahsında birleştiren
mü’min gibi. Yani nasıl bir mü’minin aynı anda âdil ve muttakî olması,
çelişki arzetmiyorsa, bir peygamberin de aynı anda nebî ve
rasül olması da tenâkuz teşkil etmez. Nebî ile rasül arasındaki fark,
sadece kelime anlamları itibarıyladır. Yoksa şeriat alıp almaması,
kitap alıp almaması açısından aralarında anlam farkı yoktur. Geleneksel
bazı iddialara göre, Hz. İsmail gibi peygamberler sadece
nebîdir; kendilerinden önceki rasülü tekrar ederler. Oysa Kur’an,
Hz. İsmail için, hem rasül, hem de nebî sıfatlarını kullanmaktadır:
“Kitap’ta İsmail’e dair anlattıklarımızı da an. Çünkü o sözünde duran rasül
nebî idi.”139 Hz. Hârun için de Kur’an, Hz. Mûsâ ile beraber her ikisine
rasül demektedir: “Fir’avn’a giderek (ona) deyin ki: ‘Biz âlemlerin
Rabbinin rasûlüyüz.” 140
Geleneksel görüşün nebî’yi önceki kitabın ve rasülün mukallidi
durumuna indirgemesi çok yanlıştır. Çünkü birçok âyette nebî
kavramına kitap nispet edilmiştir. “Allah, nebîlerden şöyle söz almıştı:
‘Bakın, size kitap ve hikmet verdim, şimdi yanınızda bulunanı doğrulayıcı
bir rasûl geldiğinde, ona mutlaka yardım edeceksiniz; bunu kabul
ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti. Kabul
ettik dediler. O halde şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım
dedi.”141 Bu âyetten kesin olarak anlaşılmaktadır ki, nebî,
kitap ve şeriat olmayan biri değildir. Yine Kur’an’da kendilerine
kitap verildiği muhkem olarak Kur’an’da anlatılan peygamberleri
nebî olarak vasfetmektedir. “Nebîlerden söz almıştık. Senden,
Nuh’tan, İbrâhim’den, Mûsâ’dan, Meryem oğlu İsâ’dan sağlam bir söz
(misak) almışızdır.”142 Dolayısıyla Kur’an, nebî ile rasül arasında kitap
alıp almamak açısından bir ayrım yapmamaktadır. Kur’an, bazı
nebîlere kitap verildiğini belirttiği gibi, rasüllere de kitap verildiğini
açıklar: “Andolsun Biz rasüllerimizi açık delillerle gönderdik. Ve
onlarla beraber Kitab’ı, mizan’ı/nizâmı indirdik ki, insanlar adâleti yerine
getirsinler.”143 Görüldüğü gibi âyet-i kerimede rasül kavramına
kitap nispet edilmiştir. Bu da gösteriyor ki, Kur’an, nebî ile rasül
arasında kavramsal fark gözetmemektedir. Fakat peygamberlerin
genel Kur’anî tanımı nebîdir; rasül, gönderilmekle (irsâl) ve tebliğle,
görevin icrâsıyla ilgili bir kavramdır.
139] 19/Meryem, 54
140] 26/Şuarâ, 16
141] 3/Âl-i İmrân, 81
142] 33/Ahzâb, 7
143] 57/Hadîd, 25
PEYGAMBER
- 41 -
Kur’an, Hz. İsmail, Hz. Mûsâ ve Hz. Muhammed’e (s.a.s.) aynı
âyetlerde hem nebî, hem rasül demektedir.144 Hâtemiyetin (son
nebî olmanın) sadece nebîlik için söz konusu olduğunu, rasüllük
için söz konusu olmadığını iddia etmek, hastalıklı kalplere sahip
olanların bir tahrif çabasından ibarettir. Kur’an nebî ile rasül arasında
bir ayrım gözetmediği gibi, şu peygamberler nebî; şunlar
da rasüldür diye Kur’an’ın bir beyanı da yoktur. Nebî, genellikle
peygamberlerin haber alma, vahiy alma yönünü, rasül ise genellikle,
alınan vahyin elçiliğini yapma yönünü ifade eden kavramlardır.
Her peygamber vahiy almıştır (nebî); ve aldığı vahyi tebliğ
etmiştir (rasül). Bu iki vasfı bünyesinde bulundurmayan birine
de peygamber denemez. Yani kalbine indirilen vahyin elçiliğini
(rasüllüğünü), insanlara iletimini üstlenmeyen birine nebî denemeyeceği
gibi, vahiy almayan (nebî olmayan) birine de rasül
denemez. Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra bir insan, kavramsal
anlamda ister rasül olduğunu, isterse nebî olduğunu iddia etsin,
yalancı peygamberdir, müseylimetü’l kezzâbtır. Çünkü nebî de rasül
de ıstılâhî açıdan peygamberliğe delâlet etmektedir. Her nebî
rasüldür; her rasül de nebîdir. 145
144] 19/Meryem, 54, 51; 7/A'râf, 157; 33/Ahzâb, 40
145] F. Zülaloğlu, Nebî İle Rasül Arasındaki Fark, Haksöz 66
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 42 -
Peygamber ve Peygamberlikle İlgili Âyet-i Kerimeler
Peygamber Anlamındaki Nebî ve çoğulu Enbiyâ ve Nebiyyûn/Nebiyyîn Kelimelerinin
Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 75 Yerde:) 2/Bakara, 61, 91, 136,
177, 213, 246, 247, 248; 3/Âl-i İmrân, 21, 39, 68, 80, 81, 84, 112, 146, 161, 181;
4/Nisâ, 69, 155, 163; 5/Mâide, 20, 44, 81; 6/En’âm, 112; 7/A’râf, 94, 157, 158; 8/
Enfâl, 64, 65, 67, 70; 9/Tevbe, 61, 73, 113, 117; 17/isrâ, 55; 19/Meryem, 30, 41,
49, 51, 53, 54, 56, 58; 22/Hacc, 52; 25/Furkan, 31; 33/Ahzâb, 1, 6, 7, 13, 28, 30,
32, 38, 40, 45, 50, 50, 50, 53, 53, 56, 59; 37/Sâffât, 112; 39/Zümer, 69; 43/Zuhruf,
6, 7; 49/Hucurât, 2; 60/Mümtehıne, 12; 65/Talâk, 1; 66/Tahrîm, 1, 3, 8, 9. Peygamberlik
Anlamındaki Nübüvvet Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
5 Yerde:) 3/Âl-i İmrân, 79; 6/En’âm, 89; 29/Ankebût, 27; 45/Câsiye, 16; 57/
Hadîd, 26.Elçi/Peygamber Anlamına Gelen Rasûl ve Çoğulu Rusul Kelimelerinin
Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 332 Yerde:) 2/Bakara, 87, 87, 98, 101,
108, 129, 143, 143, 151, 214, 253, 279, 285, 285, 285; 3/Âl-i İmrân, 32, 49, 53,
81, 86, 101, 132, 144, 144, 153, 164; 172, 179, 179, 183, 183, 184, 194; 4/Nisâ,
13, 14, 42, 59, 59, 61, 64, 64, 69, 79, 80, 83, 100, 115, 136, 136, 136, 150, 150,
152, 157, 164, 164, 165, 165, 170, 171, 171; 5/Mâide, 12, 15, 19, 19, 32, 33, 41,
55, 56, 67, 70, 70, 75, 75, 83, 92, 92, 9, 104, 109, 111; 6/En’âm, 10, 34, 61,
124,130; 7/A’râf, 35, 37, 43, 53, 61, 67, 101, 104, 157, 158, 158; 8/Enfâl, 1, 1, 13,
13, 20, 24, 27, 41, 46; 9/Tevbe, 1, 3, 3, 7, 13, 16, 24, 26, 29, 33, 54, 59, 59, 61, 62,
63, 65, 70, 71, 74, 80, 81, 84, 86, 88, 90, 91, 94, 97, 99, 105, 107, 120, 128; 10/
Yûnus, 13, 21, 47, 50, 74, 103; 11/Hûd, 59, 69, 77, 81, 120; 12/Yûsuf, 110; 13/
Ra’d, 32, 38, 38; 14/İbrâhim, 4, 9, 10, 11, 13, 44, 47; 15/Hıcr, 11; 16/Nahl, 35, 36,
113; 17/İsrâ, 15, 77, 93, 94, 95; 18/Kehf, 106; 19/Meryem, 19, 51, 54; 20/Tâhâ,
47, 96, 134; 21/Enbiyâ, 25, 41; 22/Hacc, 52, 75, 78; 23/Mü’minûn, 32, 44, 44, 51,
69; 24/Nûr, 47, 48, 50, 52, 52, 54, 54, 56, 62, 62, 63; 25/Furkan, 7, 27, 30, 37, 41;
26/Şuarâ, 16, 27, 107, 125, 142, 162, 178; 28/Kasas, 47, 59; 29/Ankebût, 18, 31,
33; 30/Rûm, 9, 47; 33/Ahzâb, 12, 21, 22, 22, 29, 31, 33, 36, 36, 40, 53, 57, 66, 71;
34/Sebe’, 45; 35/Fâtır, 1, 4, 25; 36/Yâsin, 30; 38/Sâd, 14; 39/Zümer, 71; 40/
Mü’min, 5, 22, 34, 50, 51, 70, 78, 78, 83; 41/Fussılet, 14, 43; 42/Şûrâ, 51; 43/
Zuhruf, 29, 45, 46, 80; 44/Duhân, 13, 17, 18; 46/Ahkaf, 9, 35; 47/Muhammed,
32, 33; 48/Fetih, 9, 12, 13, 17, 26, 27, 28, 29; 49/Hucurât, 1, 3, 7, 14, 15; 50/Kaf,
14; 51/Zâriyât, 52; 57/Hadîd, 7, 8, 19, 21, 25, 25, 27, 28; 58/Mücâdele, 4, 5, 8, 9,
12, 13, 20, 21, 22; 59/Haşr, 4, 6, 6, 7, 7, 7, 8; 60/Mümtehıne, 1; 61/Saff, 5, 6, 6, 9,
11; 62/Cum’a, 2; 63/Münâfıkun, 1, 1, 5, 7, 8; 64/Teğâbün, 6, 8, 12, 12; 65/Talâk,
8, 11; 69/Haakka, 10, 40; 72/Cinn, 23, 27; 73/Müzzemmil, 15, 15, 16; 77/
Mürselât, 11; 81/Tekvîr, 19; 91/Şems, 13; 98/Beyine, 2. Gönderilmiş Rasûl/Peygamber
Anlamına Gelen Mürsel ve Çoğulu Mürselûn/Mürselîn Kelimelerinin
Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 35 Yerde:) 2/Bakara, 252; 6/En’âm, 34, 48;
7/A’râf, 6, 75, 77; 13/Ra’d, 43; 15/Hıcr, 57, 61, 80; 18/Kehf, 56; 25/Furkan, 20;
26/şuarâ, 21, 105, 123, 141, 160, 176; 27/Neml, 10, 35; 28/Kasas, 7, 65; 36/Yâsin,
3, 13, 14, 16, 20, 52; 37/Sâffât, 37, 123, 133, 139, 171, 181; 51/Zâriyât, 31. Elçilik/
Peygamberlik Anlamına Gelen Risâlet ve Çoğulu Risâlât Kelimelerinin Geçtiği
Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde:) 5/Mâide, 67; 6/En’âm, 124; 7/A’râf, 62,
68, 79, 93, 144; 33/Ahzâb, 39; 72/Cinn, 23, 28.Peygamberlere İman ve Peygamberlik
Konularındaki ÂyetlerPeygamberlere İman Etmek: 2/Bakara, 98, 136-
137, 177, 253, 285; 3/Âl-i İmran, 84; 4/Nisâ, 64, 136, 150, 152, 171; 5/Mâide, 12,
32, 99, 109, 111; 6/En’âm, 34, 86-87, 89, 130; 7/A’râf, 53; 10/Yûnus, 103; 17/İsrâ,
15, 55; 18/Kehf, 106; 21/Enbiyâ, 6-9; 42/Şûrâ, 13; 44/Duhân, 5.Mü’minler, Peygamberler
Arasında Ayrım Yapmazlar: 2/Bakara, 135-137, 285; 3/Âl-i İmran,
84; 4/Nisâ, 150-152.Peygamberlerin Bazılarına Üstün Özellikler Verilmiştir: 2/
Bakara, 253; 17/İsrâ, 55.Allah, Peygamberliği Dilediği Kimseye Verir: 3/Âl-i
İmrân, 74; 6/En’âm, 88; 14/İbrahim, 11; 16/Nahl, 2; 17/İsrâ, 55; 28/Kasas, 68; 40/
Mü’min, 15; 62/Cum’a, 4.Peygamberleri Yalanlayanlar: 3/Âl-i İmrân, 137; 6/
PEYGAMBER
- 43 -
En’âm, 11, 42-45; 7/A’râf, 94-96, 101; 10/Yûnus, 13, 47; 12/Yûsuf, 13, 47; 12/
Yusuf, 110; 13/Ra’d, 42; 14/İbrahim, 9, 46; 16/Nahl, 26, 36; 17/İsrâ, 76-77; 19/
Meryem, 42-45; 23/Mü’minûn, 44; 25/Furkan, 39; 30/Rûm, 47; 35/Fâtır, 26; 37/
Saffât, 72-74; 38 Sâd, 1-4, 11-14; 39/Zümer, 25-26; 40/Mü’min, 5-6, 22, 83; 43/
Zuhruf, 6-8, 24-25; 50/Kaf, 12-14; 58/Mücâdele, 5-6; 64/Teğâbün, 5-6; 69/Hakka,
9-10.Peygamberlere Düşmanlık Edenler: 2/Bakara, 98; 13/Ra’d, 42.Peygamberlerin
Şeriatlerinin Çeşitli Olmasının Hikmetleri: 5/Mâide, 48. Peygamberlere
Mûcize ve Kitap Verilmiştir: 16/Nahl, 44; 57/Hadîd, 25.Peygamberler,
Kıyamet Gününde Ümmetleri Üzerine Şahit Olarak Bulunacaklardır: 16/Nahl,
84, 89; 17/İsrâ, 71; 28/Kasas, 75.Peygamberleri İnkâr: 4/Nisâ, 136, 150-151; 6/
En’âm, 89, 148; 10/Yûnus, 74; 16/Nahl, 63; 17/İsrâ, 94-96; 43/Zuhruf, 6-7; 51/
Zâriyât, 52-53.Bütün Peygamberlere Selâm: 37/Saffât, 181.Her Ümmete Peygamber
Gönderilmiştir: 4/Nisâ, 41; 10/Yûnus, 47; 15/Hıcr, 10; 16/Nahl, 36; 26/
Şuarâ, 208-209; 28/Kasas, 47; 30/Rûm, 47; 35/Fâtır, 24; 37/Saffât, 72-74; 43/
Zuhruf, 6.Peygamberlere İtaat: 4/Nisâ, 64, 70; 7/A’râf, 35.Kıssaları/Hikâyeleri
Anlatılan ve Anlatılmayan Peygamberler: 4/Nisâ, 164; 6/En’âm, 83-87, 89; 21/
Enbiyâ, 48-91; 40/Mü’min, 78. G- Peygamberlerin Görevleri ve ÖzellikleriPeygamberler,
Beşîr ve Nezîrdir (Rahmet Müjdecileri ve Azap Habercileridir): 2/
Bakara, 213; 4/Nisâ, 165; 6/En’âm, 48; 18/Kehf, 56; 34/Sebe’, 34; 53/Necm,
56.Peygamberler, Kendilerine Kesinlikle Kulluk İstemezler: 3/Âl-i İmrân, 79-
80; 21/Enbiyâ, 90; 27/Neml, 45; 33/Ahzâb, 7-8.Peygamberler, Kendiliklerinden
Hiçbir Şey Getirmezler: 40/Mü’min, 78.Peygamberler, Eziyetlere Sabrederler:
6/En’âm, 34; 14/İbrahim, 12; 33/Ahzâb, 69; 35/Fâtır, 4; 46/Ahkaf, 35.Peygamberler,
Allah’ın Hidâyet Ettiği Kimselerdir: 6/En’âm, 90; 19/Meryem, 58.Yalancı
Peygamberler: 6/Enâm, 93.Peygamberlerin Gönderilmesi, Allah’ın Zulüm İle
Yok Edici Olmadığındandır: 6/En’âm, 131; 7/A’râf, 6; 26/Şuarâ, 208-209; 28/
Kasas, 47; 34/Sebe’, 34.Peygamberler de, Sorguya Çekilecektir: 7/A’râf, 6-7;
33/Ahzâb, 7-8.Bütün Peygamberlerle Alay Edilmiştir: 13/Ra’d, 32; 15/Hıcr, 11-
12; 21/Enbiyâ, 41.Peygamberler, Allah’ın İzni Olmadan Mûcize Gösteremezler:
13/Ra’d, 38.Peygamberler, Kendi Kavimlerinin Dilleriyle Gelirler: 14/İbrahim, 4.
Peygamberlerin Görevleri Tebliğdir: 16/Nahl, 35; 29/Ankebût, 18; 33/Ahzâb,
7-8, 39.Peygamberler, Beşerdir/İnsandır: 17/İsrâ, 94-95; 21/Enbiyâ, 8; 22/Hacc,
75; 25/Furkan, 20.Şeytan, Peygamberler Üzerinde Etkili Olamaz: 22/Hacc, 52-
53.Peygamberler, Güzel Amel ile Emredilmişlerdir: 23/Mü’minûn, 51.Bütün
Peygamberlerin Getirdiği Ortak Prensipler: 6/En’âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/
Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A’lâ, 14-15, 18-19.Peygamberler
Mâsumdurlar: 38/Sâd, 48-49.Peygamberler, Emaneti Korurlar: 3/Âl-i
İmrân, 161. Peygamberler, Allah’a ibâdete Dâvet Ederler: 3/Âl-i İmrân, 79-80;
21/Enbiyâ, 90; 27/Neml, 45; 33/Ahzâb, 7-8.Peygamberleri Yalanlamak ve Onlara
İsyan:Peygambere İsyân: 4/Nisâ, 14, 42, 80, 115; 5/Mâide, 56; 8/Enfâl, 27;
9/Tevbe, 61, 63; 22/Hacc, 78; 33/Ahzâb, 36; 72/Cin, 23.Peygamberleri Yalanlayanların
Kötü Sonları: 3/Âl-i İmrân, 137; 6/En’âm, 11, 42-45; 7/A’râf, 94-96,
101; 10/Yûnus, 13, 47; 12/Yusuf, 110; 13/Ra’d, 42; 14/İbrahim, 9, 46; 16/Nahl, 26,
36; 17/İsrâ, 76-77; 19/Meryem, 59; 22/Hacc, 42-45; 23/Mü’minûn, 44; 25/Furkan,
39; 30/Rûm, 47; 35/Fâtır, 26; 37/Saffât, 72-74; 38/Sâd, 1-4, 11-14; 39/Zümer,
25-26; 40/Mü’min, 5-6, 22, 83; 43/Zuhruf, 6-8, 24-25; 50/Kaf, 12-14; 58/
Mücâdele, 5-6; 64/Teğâbün, 5-6; 69/Hakka, 9-10. Peygambere Karşı Gelmek
ve Çok Soru Sormak, Yok Oluş Sebebidir: 5/Mâide, 101-102.Peygamber Gönderilmeyen
Toplumlara Azap Edilmez: 17/İsrâ, 15; 26/Şuarâ, 208-209; 28/Kasas,
59. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.):Peygambere Biat Etmek: 48/Feth,
10, 18.Peygambere İtaat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 31-32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 64, 69-
70, 80; 5/Mâide, 92; 7/A’râf, 157-158; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 24/Nûr,
51-52, 54, 56; 33/Ahzâb, 36, 71; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/Mücâdele,
13; 59/Haşr, 7; 64/Teğâbün, 12. Peygamberin ve Mü’minlerin Yolundan AyrıKUR’AN
KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 44 -
lanlar: 4/Nisâ, 115; 28/Kasas, 85.Peygamber Güzel Ahlak Örnekleri Vardır: 33/
Ahzâb, 21; 68/Kalem, 4Peygamberimiz’e Salevat Getirmek: 33/Ahzâb, 56.Peygamberimiz
Rahmettir: 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/
Duhân, 6.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1- İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 245-284
2- İtikad Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 93-102
3- Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 89-93
4- Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. s. 93-103
5- İslâm’da İnanç Esasları, Heyet, İFAV Y. s. 161-210
6- İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 254-271
7- İslâm’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. 133-155
8- İslâm’da İnanç Konuları ve İtikadi M. Süleyman Uludağ, Marifet Y. s. 185-208
9- İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y. s. 103-144
10- İlmihal, İslâm Araştırmaları Merkezi Y. c. 1, s. 106-117
11- Yahudileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 96-99
12- İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. 59-91
13- İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 31-47; 59-70
14- İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 113-116
15- Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 4, s. S.
16- Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 243-330
17- Merak Ettiklerimiz, Adem Tatlı, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 143-162
18- İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y. s. 11-150
19- İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. s. 72-77
20- Psikoloji Açısından Hz. Peygamber’in İbadet Hayatı, Habil Şentürk, Bahar
Y. s. 12-25
21- Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 132-137
22- Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 89-100
23- Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y. s. 41-59; 64-74
24- Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 505-514
25- Kuram ve Eylem , M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. II, s. 107-221
26- Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 177-223
27- Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. 93-126
28- Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 253-266
29- İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 140-151
30- İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 487-489; 506-508;
525-528
31- Müslümana Mesajlar, Abdullah Büyük, Suffe Y. s. 79-83
32- Peygamberler, Seyyid Kutub, Ravza Y.
33- Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
34- Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
35- Peygamberler Tarihi I-II, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
36- Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
37- Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayın
38- Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
PEYGAMBER
- 45 -
39- Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
40- Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
41- Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
42- Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
43- Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
44- Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
45- Peygamberlerin Hayatı, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
46- Peygamberlerin Kıssaları, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
47- Peygamberlerin Mucizeleri, H. İbrahim Acıpayamlı, Tuğra Y.
48- Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın
Birliği Y.
49- Peygamberler Tarihi, İsmail Yiğit, Kayıhan Y.
50. Dâvet Öyküleriyle Peygamberlerimiz, Münire Daniş, Timaş Y.
51- Nebîler Silsilesi I-IV, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y.
52- Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygam. ve Tevhid Mücadelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz,
İ. L. Çakan, Nesil/Ensar
53- Kur’an’da Peygamber, Muhittin Akgün, Işık Y.
54- Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara,
Gonca Y.
55- Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
56- Kur’an’ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
57- Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, Mevdudi,
Pınar Y.
58- Kitab-ı Mukaddes ve Kur’ân-ı Kerim’de Nübüvvet, Basılmamış Doktora Tezi
59- Müşriklerin Vahye ve Rasullere Karşı Aldığı Tavırlar, Cengiz Duman, Haksöz
46-47 (Ocak 95)
60- Nebi ile Rasül Arasındaki Fark, F. Zülaloğlu, Haksöz 66 (Eylül 96), s. 29-33

- 47 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -6-
İMAM

İmam; Anlam ve Mâhiyeti

Kur’ân-ı Kerim’de İmam Kavramı

Hadis-i Şeriflerde İmam Kavramı

İmâmet-i Kübrâ

İmâmet Sisteminin Temel Özellikleri

İmâmetin Önemi

İzinden Gidilen Önderler; Takvâ İmamları ve Küfür İmamları

Zâlim ve Fâsığın İmameti

Zâlim ve Fâsık İmama Karşı Kıyam Hakkı

Cemaat/Teşkilât İmamlığı

Namaz İmamlığı
“Bir zamanlar Rabbi İbrâhim’i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince; ‘Ben seni insanlara imam/önder yapacağım’ demişti. ‘Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)’ dedi. Allah: ‘Ahdim zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)’ buyurdu.” 1
İmam; Anlam ve Mâhiyeti
“İmam” kelimesinin sözlük anlamı; önde olan, kendisine uyulan, önder, lider demektir. “İmam” kelimesi, anne demek olan “el-ümm” kelimesinden türemiştir. “Ümmet” kavramı da aynı köke dayalı olarak; bir köke, bir öze, bir anne gibi asıla bağlı olan mânâsına gelir.
“İmam”, bir anlamda “ümmet”in önderidir. “İmam”, kendisine uyulan bir liderdir. Bir kök durumundadır ve arkasında bir cemaat vardır. Bu cemaat de bir imamın/önderin peşinde olduğu için “ümmet” adını almaktadır. Ümmetsiz imam, imamsız ümmet olmaz.
İslâm hukukunda “imâmet”, dünyayı din ile idâre etmekte peygamberliğe vekâlet etmektir. Müslümanların işlerini yönetmek için Rasûlullah’a vekil olana da imam denir. “İmam”,
1] 2/Bakara, 124
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 48 -
müslümanların özel bir seçim sistemi olan “biat”ı ile seçilen, ümmetin
(müslüman toplumun) din ve dünya siyasetini idare etmek
üzere seçilmiş müslüman önderlere denir. Bu mânâda ‘imam’,
İslâm’la yönetilen bir ülkenin müslüman başkanıdır. Bu imama
“ulu’l-emr”, “halîfe”, “emîru’l-mü’minîn” de denilir. Mü’minler,
kendi zamanlarında müslümanların serbest biatıyla (özel seçimiyle)
iş başına gelen imama tâbi olmak durumundadırlar. Böyle bir
imama biat etmeden ölen müslümanlar hata etmiş olurlar.
Namaz kıldırmak için önde olanlara da, “namaz imamı, namazda
önder” denmiştir. Çünkü o da namazda önde bulunmaktadır
ve arkasında bir cemaat (bir ümmet) namaz için toplanmaktadır.
Namazda ümmet durumunda olan cemaat, ümm (ana, kök,
asıl, önder) durumundaki imama yani cemaatin liderine uymaktadırlar.
İnsanların kendilerine uyup ilimlerinden ve ictihadlarından
faydalandıkları büyük âlimlere de “imam” denilmiştir. Çünkü insanlar,
herhangi bir meselede onların fikirlerinin etrafında toplanmakta
ve onların ictihadının rehberliğinde sorunlarına çözüm
bulmaktadır. Mezhep imamları bu mânâdadır. İmam A’zam, İmam
Şâfii, İmam Ahmed bin Hanbel gibi.
Ayrıca hadis ilminde otorite olan, en bilgili, hadis ilminde
peşinden gidilen büyük âlimlere de hadiste “imam” denilmiştir.
İmam Buhârî, İmam Müslim gibi.
Peygamberimiz’in kızı Hz. Fâtıma (r. anhâ) ile Hz. Ali’nin (r.a.)
soyundan gelen önderlere de “imam” adı verilmektedir. Bu temiz
soydan silsile yoluyla gelen önderlere ‘Ehl-i Beyt imamları’ denilmektedir
ki sayıları on iki tanedir.2 İmam Ali, İmam Câfer-i Sâdık,
İmam Zeynelâbidin gibi.
Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma ilmi olan kıraat ilminde üstün
bir yeri olan âlimlere de “kıraat imamları” denilmiştir.
Dikkat edilirse, bunların tümünde bir önderlik ve peşinde olan
bir cemaat olgusu (ümmet) sözkonusudur. “İmam”, özet olarak,
bir topluluğa önder olan demektir. Günümüz Türkiye’sinde, imam
kavramının diğer bütün anlamları kaybolmuş ve yalnızca namaz/
câmi imamlığı mânâsı kalmıştır. O da, çoğunluğun kafasında basit
karşılığı olan bir kavramdır.
Görünen o ki, bugün paramparça olan İslâm ümmetini ilimde,
siyasette ve toplumsal hayatta bir araya toplayacak müslüman
2] Bk. Buhârî, Ahkâm; Müslim, İmâre 9, hadis no: 1821
İMAM
- 49 -
imamlara -önderlere, rehberlere- ihtiyaç vardır. Müslümanların biatıyla
(özel ve serbest tercih ve onaylamasıyla seçilmiş) halifelere
de ‘imam’ denildiğini tekrar hatırlayalım. Müslümanlar, bu şekilde
seçilmiş bir imamın önderliğinde her tür işlerini ve ibâdetlerini
daha iyi yerine getirirler, yaşadıkları coğrafyayı daha iyi ıslah ve
tanzim ederler.
Müslümanlar, her devirde bol miktarda meydanda olan “küfür
ve şirk” imamlarını çok iyi tanımalı, onların peşinden gitmemelidir.
Onların kurduğu düzenlere, ortaya koydukları dünya görüşlerine
ve hayat anlayışlarına karşı dikkatli olmalıdır. 3
Kur’ân-ı Kerim’de İmam Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’in adlarından biri de ‘Ümmü’l Kitab’dır. Yani
kitapların anası, kaynağı, kökü.4 Kur’ân-ı Kerim, aynı zamanda
‘İmâmü’l Mübîn’dir. Yani apaçık önder, yol gösterici, birleştirici,
önde olandır. ‘İmam’, Yâsin Sûresinde, kaderin yazıldığı yer,
Levh-i Mahfuz anlamında kullanılmıştır.5 Kur’an’da; takvâ sahiplerine
önder olma isteği ve bu konudaki duâ övülmüştür.6 Demek
ki imam (lider, önder) olmak bir nimet ve bir şereftir.
Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’e (a.s.), ‘insanların imamı’ sıfatını
vermektedir. İbrâhim (a.s.), büyük peygamberlerdendir ve Tevhidin
babası sayılmaktadır. O bu mânâda bütün insanların önderidir.
Yahûdiler ve hıristiyanlar günümüzde bile İbrâhim’i (a.s.) severler.7
İbrâhim (a.s.) soyundan gelen peygamberler de insanlığa birer
imamdır. 8
‘İmam’, etrafında bir topluluk (ümmet) toplayan, onları peşinden
götüren, onlara yol gösteren insandır. İmam makamında
olan önderler, insanları hidâyete ve kurtuluşa götürdükleri gibi,
peşine takılanları ateşe sürükleyenler de vardır.9 Bunlar, “eimme-i
küfr”dür, küfrün imamları, kâfirlerin önderleridir. Fazîletli insanlara,
mü’minlere, takvâ sahiplerine imam olmak ne kadar şerefli
bir rütbe ise, inkârcılara ve günahkârlara imam olmak da o kadar
şerefsiz ve aşağılık bir iştir. Kıyâmet günü bütün insanlar, kendilerine
yol gösteren veya peşinden gittikleri, izini takip ettikleri
imamlarıyla (önderleriyle) beraber diriltilecek ve o şekilde hesaba
3] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 302
4] 43/Zuhruf,1-4
5] 36/Yâsin, 12
6] 25/Furkan, 74
7] 2/Bakara, 124
8] 21/Enbiyâ, 73
9] 9/Tevbe, 12; 28/Kasas, 41
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 50 -
çekileceklerdir. 10
“İmam” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de tekil olarak 7, çoğul olarak
da 5 olmak üzere toplam 12 yerde geçmektedir. İmam kelimesi,
bu âyetlerde şu anlamlarda kullanılmıştır:
a- İyilik önderleri: Kur’an’da “imam” kavramı, daha çok önder,
iyilik önderleri anlamında kullanılır. Bazı peygamberler imam
olarak vasıflandırılır,11 bazı iman edip takvâ sahibi kimselerin
muttakîlere imam olmak için duâ ettikleri vurgulanır.12 Tüm bu
âyetlerdeki kullanım, iyilik önderleri anlamındadır.
b- Kötülük önderleri: Kur’an, küfrün imamlarıyla savaşılmasını
emreder.13 Yine, bazı yöneticiler, insanları ateşe çağıran imamlardır.
14 İnsanlara önderlik edenlerin bir kısmı, onlara kötülük yaparak
dünyada huzursuz eden ve âhirette cehenneme sürükleyen
kimseler olabilir. Meselâ, Firavun, kötülük timsali önder olarak
gösterilir.15 Bu âyetlerdeki imam kavramı, kötülük önderi anlamındadır.
Görüldüğü gibi imam kavramı, genel olarak hak önderleri
anlamında kullanıldığı halde, küfrün lider ve önderleri için de
kullanılır. “İmam” lafzı mutlak (genel) anlamda kullanıldığı zaman,
bâtıl imamlara kullanılmaz. Kur’an’da küfür imamlarının
anlatılması, hep kayıtlı olarak (“küfür imamları” şeklinde) gelmiş,
mutlak bir ifade ile (sadece “imam” şeklinde) kullanılmamıştır.
Kâfirler imam/önder olamayacaklarından, kâfirlerin önderlerine
mutlak olarak “imam” ismi verilemez; ancak “kâfirlerin imamları”
şeklinde kullanılır.
c- Kitap ve peygamber: Kur’an’da “imam” kavramına, önder
anlamının yanında, kitap ve peygamber mânâsı da verilir. 16
d- Levh-i Mahfuz: İmam kelimesinin Kur’an’da diğer bir anlamı,
Levh-i Mahfuz’dur.17 Levh-i Mahfuz; Allah tarafından takdir
olunmuş şeylerin yazılı olduğu mânevî levha, kitap demektir.
e- Yol: İmam kelimesi, bir âyette de yol anlamına kullanılmıştır.
18 Yola imam denilmesi, yolun uyulup izlenmesiyle ilgilidir.
10] 17/İsrâ, 71-72
11] 2/Bakara, 214
12] 25/Furkan, 74
13] 9/Tevbe, 12
14] 28/Kasas, 41
15] 28/Kasas, 39-41
16] 17/İsrâ, 71
17] 36/Yâsin, 12
18] 15/Hıcr, 79
İMAM
- 51 -
“Bir zamanlar Rabbi İbrâhim’i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam
olarak yerine getirince; ‘Ben seni insanlara imam/önder yapacağım’ demişti.
‘Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)’ dedi. Allah: ‘Ahdim
zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)’ buyurdu.” 19
“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa,
küfrün imamlarına/önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin
(diye bir şeyleri) yoktur. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son
verirler.” 20
“Rabbin tarafından gelmiş açık bir delile dayanan ve kendisini Rabbinden
bir şâhidin izlediği, ayrıca kendisinden önce, bir imam/önder ve bir
rahmet olarak Mûsâ’nın Kitab’ı (elinde) bulunan kimse, (inkârcılar gibi)
midir? Çünkü bunlar, ona (Kur’an’a) inanırlar...” 21
“Eyke halkı da gerçekten zâlim idiler. Fakat Biz, onlardan da intikam
aldık. Bu yerlerin ikisi de (Eyke ve Hicr) açık bir imam/yol üzerindedir.” 22
“Her insan topluluğunu, imamları/önderleri ile birlikte çağıracağımız
günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa
uğramamış olarak amel defterlerini okurlar.” 23
“Ona (İbrâhim’e), İshak’ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya’kub’u
lütfettik; her birini sâlih insanlar yaptık. Onları, emrimiz uyarınca doğru
yolu gösteren imamlar/önderler yaptık ve kendilerine, hayırlı işler yapmayı,
namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, Bize ibâdet eden
kimselerdi.” 24
“Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak
eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine imam/önder
kıl!’ derler.” 25
“Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara (güçsüz düşürülenlere)
lütufta bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım, onları vârisler kılalım
(ötekilerin yerini aldıralım).” 26
“Onları (Firavun ve askerlerini) (insanları) ateşe çağıran imamlar/öncüler
kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.” 27
“Sabrettikleri ve âyetlerimize yakînî olarak (kesin bir şekilde) iman
19] 2/Bakara, 124
20] 9/Tevbe, 12
21] 11/Hûd, 17
22] 15/Hıcr, 78-79
23] 17/İsrâ, 71
24] 21/Enbiyâ, 72-73
25] 25/Furkan, 74
26] 28/Kasas, 5
27] 28/Kasas, 41
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 52 -
ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/rehberler
yaptık.” 28
“Şüphesiz ölüleri ancak Biz diriltiriz. Önden gönderdikleri işleri ve bıraktıkları
eserleri yazarız. Zâten Biz, her şeyi apaçık bir imam/kitap (olan
Levh-i Mahfûz’da) sayıp yazmışızdır.” 29
“Ondan önce de bir rahmet ve imam/rehber olarak Mûsâ’nın kitabı
vardır. Bu (Kur’an) da, zulmedenleri uyarmak ve muhsinlere/iyilik yapanlara
müjde olmak üzere Arap lisânıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.” 30
Hadis-i Şeriflerde İmam Kavramı
“İnsanlar üzerinde olan büyük imam, çoban (gibi)dır. (Çobanın sürüden
sorumlu olduğu gibi) O da halkından sorumludur.” 31
“Kim imama bey’at etmeden ölürse, câhiliyye ölümü (gibi bir ölüm)
ile ölür.” 32
“Üç kişi sefere çıktıkları zaman içlerinden birini emir tâyin etsinler.”
“Üç kişi, yeryüzünde bir çölde oldukları vakit, içlerinden birisini emir
tâyin etmemeleri onlara helâl olmaz.” 33
“Kim Bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim Bana isyan ederse
Allah’a isyan etmiş olur. Kim Benim emîrime itaat ederse Bana itaat etmiş;
kim de Benim emîrime isyan ederse Bana isyan etmiş olur.” 34
“Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tâyin olunan vâli/yönetici, başı siyah
kuru üzüm gibi Habeş’li bir köle olsa bile, sizin aranızda Allah’ın kitabını
uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.” 35
“Müslüman bir kimseye, kendisine ma’siyet (Allah’a isyan, günah hususlar)
emredilmediği müddetçe, hoşlandığı ve hoşlanmadığı (her) hususta
(İslâm devleti yöneticisini) dinleyip ona itaat etmesi gerekir. Eğer
ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!” 36
“Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 37
28] 32/Secde, 24
29] 36/Yâsin, 12
30] 46/Ahkaf, 12
31] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre, hadis no: 1705; Ebû Dâvud, İmâre 1;
Tirmizî, Cihad 7, hadis no: 1705; Ahmed bin Hanbel, 2/54
32] Müslim, İmâre 58, hadis no: 1851
33] Ebû Dâvud, Cihad 87; Ahmed bin Hanbel, 2/177
34] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 33; Nesâî, Bey’at 26
35] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 37; Nesâî, Bey’at 27
36] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839; Tirmizî, Cihad 29, hadis
no: 707; Ebû Dâvud, Cihad 96; Nesâî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no:
2864; Ahmed bin Hanbel, 6/111
37] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
İMAM
- 53 -
“Üç kişi vardır ki, kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmaz, onlara
bakmaz, onları tezkiye etmez/temize çıkarmaz. Hem onlara elîm bir azap
vardır. Bunlar: 1- Kırda fazla suyu olup da onu yolcuya vermeyen, 2- İkindiden
sonra bir kimseye bir mal satan ve o malı ‘(kendim) şu kadara aldım’
diye Allah’a yemin ederek, gerçek bunun aksine olduğu halde müşteriyi
kendisine inandıran, 3- Bir imama, yalnız dünyalık için bey’at eden, dünyalık
verirse sözünde duran, vermezse durmayan kimselerdir.” 38
“Bir kimse imama bey’at eder de ona şaklayan elini ve kalbinin semeresini
verirse, elinden geldiği takdirde hemen ona itaat etsin! Başka biri
gelir de onunla çekişirse sonradan çıkana itaat etmeyin!” 39
“Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar,
sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı vakitlerinden
geciktirecekler.” Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a
sordu: “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?” Rasûlullah şöyle
buyurdu: “Ey Ümmü Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!” 40
“Sizden kim yaşarsa çok ihtilâf görecektir. Size vâcip (gerekli) olan
Benim sünnetim ve hidâyette olan râşid halîfelerimin sünnetine uymanızdır.
Bu sünnetlere tutunun ve azı dişlerinizle ısırırcasına bunlara sıkı
sıkı sarılın. Dinde sonradan uydurulan işlerden (bid’atlerden) sakının. (Din
ve ibâdet olarak) Sonradan çıkarılan şey bid’attir. Ve her bid’at dalâlettir/
sapıklıktır.” 41
“Nübüvet hilâfeti otuz senedir. Sonra krallık olur.” 42
“Sizin aranızda Allah’ın, olmasını dilediği kadar nübüvvet olacak, sonra
peygamberliği kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra nübüvvet
metodu üzerine hilâfet olacak; o da Allah’ın olmasını istediği kadar olacak.
Sonra hilâfeti, kalkmasını dileyince kaldıracak. Sonra ısırıcı krallık olacak.
O da Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak. Sonra ısırıcı melikliği,
kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra zorba/zâlim krallık olacak. O
da Allah’ın, olmasını dilediği kadar olacak. Onu da kalkmasını dilediği
zaman kaldıracak. Sonra nübüvvet metodu üzere hilâfet olacak.” 43
“Benî İsrâili peygamberler yönetirdi. Bir peygamber vefat ettiği zaman
38] Buhârî, Ahkâm 48; Müslim, İman 173; Tirmizî, Siyer 35, hadis no: 1595; İbn
Mâce, Ticâret 30, hadis no: 2207
39] Müslim, İmâre 46; Ebû Dâvud, Bey’at 25; İbn Mâce, Fiten 9; Nesâî, Bey’at 25;
Ahmed bin Hanbel, 2/161
40] Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no:
2865
41] Tirmizî, İlim 16, hadis no: 2676; Ebû Dâvud, Sünnet 5; İbn Mâce, Mukaddime
6, hadis no: 42; Dârimî, Mukaddime 6
42] Ebû Dâvud, Sünnet 8; Tirmizî, Fiten 48, hadis no: 2226
43] Ahmed bin Hanbel, 4/273
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 54 -
yerine (başka) bir peygamber geçerdi. Şu muhakkaktır ki, Benden sonra
peygamber yoktur. Ama halîfeler gelecek, hem de çok olacaklardır.”
Ashâb: “O durumda bize ne emredersin?” diye sordular. “Birinciye
ve ondan sonra gelene yaptığınız bey’atı tutun! Onlara haklarını verin.
Çünkü Allah halka, gözetmelerini istediği şeyden soracaktır.” 44
Câbir bin Semûre’nin (r.a.) rivâyetine göre Rasûlullah şöyle buyurdu:
“On iki halîfe olacak.” Râvi Câbir diyor ki; Sonra, bir kelime
dedi ki, ben onu işitemedim. Babama: “Ne söyledi?” diye sordum.
O da; “Hepsi Kureyş’den” dedi.” 45
“Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı
hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak
Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.” 46
“Müslümanların idare işini üzerine alıp da onlar için çalışmayan ve
hayır istemeyen hiçbir âmir yoktur ki, onlarla (müslümanlarla) birlikte cennete
girebilsin.” 47
“İslâm’ın tutunulması gereken kulpları (yapılması gereken emirleri) tek
tek çözülecek; her bir kulp koptukça insanlar önlerindekilere benzeyecekler.
O kulpların ilki hüküm (hâkimiyetin Allah’ın olması, Kur’an’la hükmedilmesi),
sonuncusu da namazdır.” 48
Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?” diye sorulunca:
“Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.” 49
Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) Ahmes’li bir kadın şöyle bir soru sormuştur:
“Câhiliyyeden sonra Allah’ın getirdiği bu iyi ve uygun işin
(İslâm’ın) bekası ne kadar sürer?” Hz. Ebû Bekir (r.a.): “İmamlarınız
sizi (İslâmî) istikamet üzere doğru tuttuğu müddetçe” diye
cevap vermiştir. 50
Hz. Ömer bin Hattab (r.a.) şöyle diyor: “İmamları (yöneticileri)
ve rehberleri istikamet üzere oldukları müddetçe, insanlar istikamet
üzere olmaya devam edecektir.” 51
Selman’dan (r.a.) rivâyet edilmiştir ki, Halîfe Ömer İbn Hattab
44] Buhârî, Enbiyâ 5; Müslim, İmâre 44, hadis no: 1842; İbn Mâce, Cihad 42, hadis
no: 2871; Ahmed bin Hanbel, 2/97
45] Buhârî, Ahkâm; Müslim, İmâre 9, hadis no: 1821
46] Buhârî, Ahkâm 8
47] Müslim, İman 229, hadis no: 142
48] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257; Hâkim, el-
Müstedrek, 4/92
49] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî,
Fiten 13, hadis no: 2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17
50] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 25; Dârimî, Mukaddime 23
51] et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/292; Beyhakî, Sünen
İMAM
- 55 -
(r.a.), Selman’a (r.a.), “halîfe ile melik/kral arasındaki farktan sorduğunda
Selman (r.a.) şu cevabı vermiştir: “Müslümanların arazisinden
bir dirhem veya daha az veya daha çok toplarsan, sonra da
onu lâyık olmayan yere koyarsan (sarf edersen) işte sen bu halinle
kralsın demektir. Halîfe ise, halka adâletle davranandır, aralarında
adâletli ve düzgün bir şekilde taksimat yapandır, erkeğin ev
halkına ve ananın çocuğuna olan şefkati gibi halkına şefkat ve
merhamet eden ve Allah’ın kitabıyla hükmedendir”. Kâ’b, bu cevap
üzerine şöyle dedi: “Bu mecliste halîfe ile melikin arasını ayırt
edecek kimseyi zannetmiyordum. Fakat Allah Selman’a cevabı ilham
etti.” 52
İmâmet-i Kübrâ
İslâmî topluluğun dinî ve siyasî liderliğine imâmet-i kübrâ
denilir. Bu anlamda “hilâfet” kavramı kullanıldığı gibi, başlangıçtan
itibaren ve özellikle şiî müslümanların bu kavram yerine
“imâmet”i kullanmasından sonra “imâmet” kelimesi de kullanılmaya
başlanmıştır. Aynı zamanda bu makama, namaz kıldırma
vazifesi demek olan imamlıktan (imâmet-i suğrâ/küçük imâmet)
ayırt etmek için “İmâmet-i kübrâ” da denilmiştir.
Şiî müslümanların dışında ve özellikle ehl-i sünnete göre
imâmet-i kübrâ, itikadı ilgilendiren bir konu değildir. Sadece kulların
fiillerine ait muâmelâtla ilgili meselelerdendir. Rasûlullah’ın
vefatını müteâkip ashâbın imam/halîfe seçtikleri ve İslâm ümmetinin
imamsız bir zamanının geçmesine rızâ göstermedikleri
tevâtüren sâbittir. Nitekim Hz. Ebûbekir, meşhur ilk hutbesinde
buna işaret ederek diyordu ki; “Haberiniz olsun ki, Muhammed
(s.a.s.) vefat etmiştir ve bu dini ayakta tutacak bir reise (imâmet-i
kübrâya) mutlaka ihtiyaç vardır.” Muhtemel bir zararın defedilmesi
ve ümmetin çeşitli maslahatı bakımından da imam/halîfe seçilmesinin
vâcip olduğunda icmâ edilmiştir. Bu nedenle herkes Hz.
Ebûbekir’in sözünü yürekten kabul etmiştir. 53
Taftazânî, şunları da söylemektedir: “İmâmet-i kübrâ meselesi,
itikadî esaslardan olmayıp fıkhı ilgilendiren bir meseledir. Fıkıh
kitaplarımızda zikredilmiştir ki; millet için, dini yaşatacak, sünneti
ayakta tutacak, mazlumları koruyacak ve haklıyı haksızdan ayıracak
bir başkana/imama mutlaka ihtiyaç vardır.54 İmamın seçimi
ise; “ehl-i hall ve’l-akd”in seçmesi ile olur. Diğer bir görüşe göre;
daha evvelki imam tarafından bir tavsiye ile beraber halkın ileri
52] et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/306; Târihu’l-Hulefâ, es-Süyûtî, s. 140
53] Taftazânî, Şerhu'l-Makasıd II/271
54] Taftazânî, a.g.e. II/27
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 56 -
gelenlerinin bey’atından ibârettir. Bu iki görüş arasında gerçekte
büyük bir ayrılık yoktur. Bu ihtilâf, ilk halîfelerin tesbit tarzından
ileri gelmektedir.
İmamda Aranan Şartlar: İmamın mükellef, müslüman, hür ve
erkek olmasından başka şu şartları da taşıması gerekir:
1- İlim: İmâmete aday gösterilecek kimse, Allah’ın insanlara
bildirdiği kanunlarını tam mânâsıyla bilip derinliğine nüfuz edecek
kadar âlim olmalıdır.
2- Adâlet: İmamlığa aday olacak kimsenin âdil olması gerekir.
Bu makam, adâletle iş görmesi gereken bütün diğer makamları
idare ve kontrol eden bir makamdır. O halde imamın her şeyden
evvel âdil olması gerekir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin,
zâlilmlerin ta kendisi olduklarından55 imamların, Allah’ın
hükmünü gereken titizlikle uygulamaları şarttır. Yine adâlet, fıskın
(fâsıklığın) zıddı olduğundan, âdil olması gereken imamın,
günahlarda ısrar eden veya büyük günah işleyen birisi olmaması
gerekmektedir.
3- İktidar ve ehliyet: Dinin korunması, düşmanla savaş, Allah’ın
hükmüne uygun çeşitli kanunların çıkarılması, İslâm’a uygun hükümlerin
konulması ve şer’î cezaların (hadlerin) tatbik edilmesi
gibi birçok hususta imamın, zamanında karar vermesi ve bu kararı
yerinde tatbik edebilecek ehliyete ve fevkalâde bir siyâsî basîrete
sahip olması gerekir. Bazı eserlerde ayrı birer sıfat olarak zikredilen
cesaret, ictihad ve rey sahibi olması da iktidar ve ehliyetin
içinde değerlendirilebilir. 56
4- Bünyesinin sağlam ve ârızasız olması: İmâmet makamına
gelecek kimsenin delilik, körlük, sağırlık, dilsizlik, iki el ve ayağının
yokluğu gibi noksanlıklardan berî ve duyularının sağlam olması
lâzımdır. Çünkü bu noksanlıklar, imamın üzerine aldığı işleri
başaramamasının sebeplerindendir. Bu bakımdan eğer bu eksiklikler,
şahsın sadece görünüşünü ilgilendiren cinsten ise, o zaman
bu şart, bir kemal şartı olur.57 Meselâ körlük, sağırlık, dilsizlik sebebiyle
imam azledilir; fakat ağır işitmek ve kekemelik sebebiyle
azledilemez.
İmâmet makamına gelecek kimsenin Kureyş’li olmasına gelince;
“İmamlar Kureyştendir” hadis-i şerifi ile ileri sürülen bu şartı,
bazı âlimler, meselâ Ebûbekir Bâkıllâni gibi ilim adamları
55] 5/Mâide, 45
56] Taftazânî, a.g.e. II/271
57] İbn Haldun, Mukaddime I/342-343
İMAM
- 57 -
kabul etmemişlerdir.58 Bu hususta İbn Haldun’un görüşü şudur:
“Halîfenin/imamın Kureyş’ten olmasının şart koşulmasının asıl sebebi,
Kureyş’in devleti idare ve koruma kudretine sahip olduğu
ve çekişmeleri ortadan kaldırabildiği içindir. Şâri’, hüküm ve kaideleri
yalnız bir kavim, bir asır ve sadece bir toplum için ortaya
koymamıştır. Müslümanların idaresi başında bulunacak kavmin,
devleti idare ve koruma kuvvetine sahip ve kendi zamanında diğer
kavimlerden üstün olması şarttır. Şâri’in maksadı herhalde işte
budur. Bu açıklamalardan halîfeliğin, her asırda Kureyş’e mahsus
olacağı değil; her ülkenin o zamanda devleti idare etme kudretine
sahip olan kavmin elinde olacağı anlaşılır ve o kavim devletin
başına geçer.” 59
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden
olan ulu’l-emre (emir sahiplerine) itaat edin.”60 Bu âyet-i kerimeye göre,
imama/halîfeye itaat farzdır. Yalnız, bu itaat imamın Allah’ın emrine
uyması ile kayıtlanmıştır. “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara
itaat edilmez.” 61; “Ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!”
62
Eğer halîfe Allah’ın emrine uymazsa, kendisi ikaz edilir; dinlemezse
azledilir. Nitekim Hz. Ebûbekir (siyasetin düsturu sayılan)
meşhur ilk hutbesinde bu hususu şöyle açıklar: “Ben, sizin en hayırlınız
olmadığım halde başınıza geçmiş bulunuyorum. Eğer doğru
yolda yürürsem bana yardım ediniz; doğrudan saparsam bana
gerçek yolu gösteriniz. Doğruluk emânet; yalan ise hıyânettir.
İçinizde zayıf bir kimse, hakkını kendisine vererek rahatlatıncaya
kadar nazarımda kuvvetlidir. Kuvvetli de, başkasının hakkını ben
kendisinden alıncaya kadar yanımda zayıftır. Hiç biriniz Allah yolunda
cihadı terketmesin; çünkü cihadı terkeden kavmi Cenâb-ı
Allah zillete düşürür. Bir kavimde de kötülükler yayıldımı, Allah
onları genel belâlarla terbiye eder. Ben Allah ve Rasûlüne itaat
ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Eğer Allah ve Peygamberine
itaat etmezsem sizin de bana itaatiniz gerekmez!”63 Taberînin bu
naklinden de anlaşıldığı gibi, imâmet makamında olan kimseye
Allah ve Rasûlüne bağlı olduğu müddetçe itaat edilir. Allah’a karşı
isyan eden bir kimseye itaat etmeme, İslâm’da çok meşhur ve bilinen
bir prensiptir. 64
58] Bk. İbn Haldun, Mukaddime, 345
59] İbn Haldun, Mukaddime, I/345-347
60] 4/Nisâ, 59
61] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
62] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
63] et-Taberî, Târihu'r-Rusül ve mülûk, IV/1829
64] Geniş bilgi için bkz. El-Mâverdî, el-Ahkâmu's-Sultâniyye, terc. Ali Şafak, s.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 58 -
İmâmet Sisteminin Temel Özellikleri
Kur’an’da imâm ve imâmetle ilgili âyetler, ahkâmla ve Allah’ın
indirdiğiyle hüküm konusunu içeren âyetlerle birlikte değerlendirildiğinde,
bu konudaki hadis-i şerifler ve İslâm âlimlerinin görüşleri
ışığında şu gerçekler ortaya çıkar:
1- İslâm, yönetim sahasında mükemmel bir sistem getirmiştir.
Bu, İslâm’ın her zamana ve her yere uygun olduğunu, evrensellik
ve kapsamlılığını bize gösterir. Bu düzen ebedîdir ve kıyâmete kadar
da tatbiki mümkündür. Bu ümmetin sonra gelenlerine yaraşacak
sistem, önce gelenlerine yaraşan ve “asr-ı saâdet” örneğinde
ortaya çıkan sistemden başkası değildir.
2- İmâmetin vâcip oluşu, Kitap, sünnet, icmâ ve şer’î kurallarla
sâbittir. Bu ümmetin temsilcileri olmaları, bu önemli konuda ümmetin
vekili olmaları bakımından “ehl-i hal ve’l-akd”e yöneltilen
bir farz-ı kifâyedir. Ehl-i hal ve akd bu işte zayıflık gösterirse, bu
vâcibin yerine getirilmesi için gücü yeten her müslüman gayret
göstermedikçe kendilerini vebalden kurtaramaz ve gücü yetip de
bu faâliyeti göstermeyen herkes günahkâr olur.
3- “İslâm, hüküm alanında bir düzen getirmemiştir. ‘İslâm devleti’
diye bir şey olmaz. Müslümanlara câhiliyye düzenlerinden
farklı bir İslâm devletini kurmak farz kılınmamıştır” diyenlerin
iddiâsı kesinlikle bâtıldır, geçersizdir.
4- İmâmet vesiledir; gâye değildir. Gâye, Allah’a ibâdet/kulluk
yaparak O’nun rızâsını kazanmaktır. İmâmet ümmetin hayır ve
adâlet üzere kalmasını, hakkın hak, bâtılın da bâtıl olarak kabul
edilip bunun geçerli kılınmasını sağlamaya bir vesiledir. O ümmet
ki, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanır; O’nun
indirdikleriyle hükmetmek için Kur’an’a uygun düzenin oluşması
için gayret eder. Kendisinin ve toplumunun, İslâmî değişim ve
dönüşümü için tüm gayretlerini seferber eder; bu gayretlerini de,
beşerî metotlara göre değil; Allah’ın çizdiği hudûda ve Rabbânî
usûle göre ortaya koyar.
5- İmâmetin hedeflerinin en önemlisi, dini korumak, dünyayı
da din ile yönetmektir. Bu ise, imamın boynuna takılan görevlerin
en önemlisidir. Zira din ile siyaseti/yönetimi ayıran ve dünyayı
bu dinin dışında yöneten mü’min olamaz.65 Dini siyasetten ayırıp
“din başka, devlet başka” deyince; devlet dinsiz, din de devletsiz/
güçsüz kalacaktır.
5-25; Ahmet Yaşar, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 143-144
65] 5/Mâide, 44
İMAM
- 59 -
6- İzzet, şeref ve İslâm ümmetinin ayakta kalışı, ancak Allah’ın
kitabı ve Rasûlü’nün sünnetinin hükmüne dönmekle mümkündür.
Dini koruyup müslümanlara izzet ve şereflerini iâde etmek, İslâmî
hilâfeti/imâmeti oluşturup onun uygulanmasına çalışmakla gerçekleşebilir.
7- İmâmete geliş usûlü, Kur’an ve sünnet ilkeleri çiğnenmemek
şartıyla ümmete bırakılmıştır. Râşid halîfelerin iş başına geliş
şekilleri ve bey’atın yapılış tarzı örnek alınmalı ve bu örnekler
çağa uyarlanabilmelidir.
8- İmâmete dayalı sistemde 3 ana esas dikkate alınmalıdır.
Bunlar; “bey’at” denilen İslâm’a has özel seçim sistemi, “adâlet”
denilen Allah’ın indirdiğiyle hükmetme66 ve zerre kadar haksızlık
yapmama gayreti, “istişâre” denilen emin ve ehil kimselerle,
işinin uzmanı ve dinini yaşayan takvâ sahibi güvenilir kişilerle danışarak
onların öneri, eleştiri ve tavsiyelerini dikkate alma şeklindeki
uygulamadır.
9- İmamı seçme yetkisine sahip olanlar, “ehl-i hal ve’l-akd”
diye isimlendirilen ümmetin en âlim ve seçkinleridir. Demokrasilerde
olduğu gibi seçime bütün insanlar direkt olarak katılamaz.
Şûrâ’ya da bundan dolayı, en uygun ve en akıllı olanlar seçilir.
Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi milletvekili olabilmek için insanları
iknâ etmeye (kandırmaya) ve bu uğurda boş yere ve çokça
para harcamaya ve propaganda yapmaya gerek de yoktur.
10- İmâmet, verâset yoluyla (babadan oğula) intikal etmez.
İslâm, bir ırka, bir soy ve kabileye ayrıcalık verme anlayışını kabul
etmez. Krallıkla imâmetin bir farkı da; birinde soy, diğerinde ehliyet/
yetenek ve en uygun olanı belirlemenin öne çıkmasıdır.
11- Bey’at, imâmete lâyık bir imamın bulunduğu vakit müslümanın
boynuna borçtur. Aksine bir tavır, kişinin câhiliyye ölümü
ile ölmesini sonuçlandırabilir. Keyfî ve indî gerekçelerle bey’atı
bozmak da, meşrû imamın meşrû her emrine en küçük bir itaatsizlik
de haramdır.
14- Devrim yoluyla ve zorla imâmete geçmek, şer’î bir yol değildir.
İmâmet, ümmetin bey’atı olmaksızın gerçekleşmez.
15- İmam adayının o makama ehil olabilmesi için imâmete ait
şartları taşıması gerekir.
16- İmamın, mevcut insanların en faziletlisi olması şart değildir.
Zaten bunu tesbit de mümkün olmayabilir. Evlâ olan,
66] 5/Mâide, 45
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 60 -
faziletlilerden biri olması, müslümanlara en faydalı ve en uygun
olanının seçilmeye çalışılmasıdır.
17- Ümmetin maslahatıyla ilgili olarak imamın üzerinde birçok
görev vardır. Bunları imamın yerine getirme zorunluluğu ve
sorumluluğu vardır. Fakat bu görevleri yerine getirebilmesi için
kendisine yardım edilmesi, kendisinin ümmet üzerindeki haklarındandır.
18- Âdil imama karşı çıkmak ve fitneyi uyandırmak haramdır,
büyük günahlardandır. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmettiği
ve ma’siyeti emretmediği müddetçe imama itaat vâciptir. Şeriata
ters düşen yerde, Allah’a isyan kabul edilecek durumlarda
itaat ise haramdır. İmamların otoritesi, Kitap ve sünnete uygun
davranmasına bağlıdır. Allah’a itaat ettiği müddetçe kendilerine
itaat edilir. Allah’a karşı geldiklerinde de kendilerine karşı gelinir.
Yaratıcı’ya isyanda mahlûka itaat yoktur. Kim isyanda onlara itaat
ederse, günah hem emredene ve hem de emri uygulayanadır.
19- Şûrâ, meşrû ve gereklidir. İmamın seçilmesi ânında şûrânın
olması vâcip olduğu gibi, halkın işlerinin düzenlenmesinde de
şûrâ gereklidir. Bu, halkın direkt veya dolaylı seçimiyle oluşabilecek
“Danışma Meclisi” şeklinde seçilecek milletvekillerinden veya
İslâm’a ters düşmeyen çağın anlayış ve ihtiyaçlarına uygun farklı
şekillerde istişâre meclisinden oluşabilir.
20- İslâm hukuk sistemi ve yönetim tarzı, geçmişte ve bugün
uygulanan beşerî sistemlerin tümünden farklı özelliklere sahiptir.
Güttüğü amaç, gâyeye götüren araçlar, vesileler, hedefler,
dayandığı kaynak/referans, ulaşmak istediği hedef... yönünden
sayılamayacak farkı vardır. O, beşerî düzenlerden çok ayrı bir
sistemdir. Onunla beşerî hüküm, rejim ve kanunları kıyaslamak
mümkün değildir. 67
İmâmetin Önemi
İmamsız ümmet, başsız beden gibidir. Organizmanın canlılığı,
ruhu ne ise; ümmet için imam da odur. İmamsız toplum, bir cesetten
farksızdır. Ümmetin başına gelenler, imâmetin başına gelenlerle
doğru orantılıdır. Kur’an’da ümmet ile imâmet kavramları
birbiriyle yakın irtibat halindedir. Allah İbrâhim’i (a.s.) insanlara
imam yapmıştır.68 O imamların başıdır. Aynı zamanda o, imamların
67] Süleyman ed-Demirci, El-İmâmetu’l-Uzmâ, İslâm’da Devlet Başkanlığı, s.
491-493
68] 5/Mâide, 45
İMAM
- 61 -
kendisinden geldiği bir ümmettir.69 Dolayısıyla Hz. İbrâhim’in şahsında
imâmet ve ümmet kavramları birlikte gündeme gelmişlerdir.
O yüzden rahatlıkla şu hükme varılabilir: Ümmet; tek bir imama
bey’at ederek bağlı olan mü’minler topluluğudur. İmama bağlı
olmadan ümmet teşekkül edemez. Ümmetsiz imam, imamsız ümmet
olmaz.
“Gerçek şu ki sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim.
Öyleyse Bana ibâdet/kulluk edin.”70 Mü’minler olarak hepimiz
Allah’ın huzurunda tek ümmet inancını ve şuurunu koruyup korumadığımız
hususunda hesap vereceğiz. İslâm ümmeti, tektir, birdir;
küfür ümmeti ise sayısız denecek kadar çok olabilir. Tek ümmet
inancının saptırılmadan devam etmesi, tek imamın varlığına
bağlıdır. Esasen imâmet, bir ümmet sorunudur. Ümmet olmadan
imâmet de olmaz. İmâmetin ihyâsı, ümmetin varlığına bağlanmıştır.
Çünkü İslâm’da tek ümmet ve tek imam esastır. 71
İmâmet; “din ve dünya işlerinde Rasûlullah’a niyâbeten (vekil
olarak) başkanlık, devlet reisliği” diye tanımlanmıştır. “Dinin uygulanması,
dinin sınırlarının korunması konusunda, ümmetin tümünün
kendisine uyması vâcip olmak üzere Râsûlullah’ın halîfeliğini
yapmak” diye de ifade edilmiştir.72 Mâverdî de şöyle diyor:
“İmâmet; dinin bekçiliği ve dünya siyaseti konularında peygamberliğe
halef olarak konulmuş ve kabul edilmiş bir müessesedir.”73
İbn Hümam; “Mü’minlerin, kendi içlerinden imam seçmelerinin
sebebi, İslâm’ın hükümlerini hakkı ile edâ etmek içindir.”74 diyerek
önemli bir noktaya işaret ediyor. İmam Ebû Muin en-Nesefî
de bu konuda şöyle der: “Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan
imamı görmeden bir günün geçmesi câiz değildir. İmam, devlet
başkanı olan halîfedir. İmâmetin hak olduğunu kabul etmeyen
kimse kâfir olur. Çünkü dinî hükümlerden bir kısmının farz olması,
ancak imamın varlığına bağlıdır. Cuma namazı, bayram namazı
ve yetimleri evlendirmek... gibi. İmamı inkâr eden kimse, farzları
inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de kâfir olur.” 75
Siyerle ilgili kaynaklarda Rasûl-i Ekrem’in vefatından sonra
sahâbenin, daha Rasûlullah’ı defnetmeden önce imam/halife seçme
hususunda titiz davrandığı kaydedilir. İbn Âbidin, bu konuyla
69] 16/Nahl, 120
70] 21/Enbiyâ, 92
71] Mustafa Çelik, İslâmî Hareket Fıkhı, c. 4, s. 42
72] Abdülkadir Udeh, İslâm ve Siyasî Durumumuz, s. 121-122
73] İmam Mâverdi, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, s.
74] Kemâleddin İbn Hümam, Kitabü’l-Müsâyera, s. 265
75] İmam Ebû Muîn en-Nesefî, Bahrü’l Kelâm fî Akaidi’l-ehli’l-İslâm
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 62 -
ilgili şunları zikreder: “Rasûlullah (s.a.s.) pazartesi günü vefat etmiş,
çarşamba günü defnedilmiştir. Bu arada ashâb-ı kiram, her
şeyden evvel müslümanların başına bir halife seçmekle meşgul olmuşlardır.
Bu sünnet, bugüne kadar devam edegelmiştir. Bir imam
vefat ettimi, onun yerine başkası seçilmedikçe defnedilmez. İmamın,
müslüman ve hür/özgür olması şarttır. Zira kâfir, müslüman
üzerine velî olamaz. Köleden de halife olmaz. Çünkü onun kendine
velî olmaya bile gücü yokken, nasıl başkasına velî olabilir? Sabî
ve köle de deli gibidir. İmam, muktedir, yani hükümleri yürütebilir,
mazlumun hakkını zâlimden almağa, sınırları ve memleketi korumağa,
asker sevkine vs. gücü yeter olmalıdır.” 76
Kâfirlerin (tâğutî güçlerin); Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil/
alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere koydukları
hükümleri reddetmek farzdır. Onların, mü’minler üzerinde velâyet
hakkının bulunmayacağı hususu kesindir.77 Dolayısıyla mü’minler;
kâfirlerin veya mürtedlerin istilâsına/işgâline uğrarlarsa, zor gücüyle
başlarına geçen bu yönetimi kabul etmezler. Onlara karşı
cihadın farz-ı ayın olduğunu bilirler. Nitekim İmam Serahsî; “Cihaddan
maksat; müslümanların emniyet içerisinde bulunmaları,
din ve dünya işlerini yürütme imkânına kavuşmalarıdır”78 diyerek,
hassas bir noktaya işaret eder. İşgal altında iken dahi; mü’minlerin
(müstevlîlerin liderine itaat etmeyip) kendi içlerinden bir imam
seçmeleri vâciptir. Nitekim İbn Âbidin bu konuyu şu şekilde izah
etmektedir: “Eğer görev verecek sultan yoksa veya kendisinden
görev alacak bir yetkili bulunmazsa (ki bazı müslümanların yaşadığı
bölgelerde olduğu gibi) o bölgelerde gayr-ı müslimler hâkim
olmuşlar, müslümanlar bir bakıma azınlıkta kalmışlar veya müslümanlar
mahkûm durumda, gayr-ı müslimler ise hâkim durumdadırlar.
Kurtuba’da (İspanya’da) bugün (yazarın yaşadığı tarihlerde)
olduğu gibi. Bu durumda ne yapılmalıdır? Gerekli (vâcip) olan,
müslümanların kendi aralarından birine bu görevi (imâmeti) vermeleridir.
Onda ittifak etmeleri vâciptir. Onu kendilerine imam/
idareci olarak seçerler, o da kadı tâyin eder. Böylece kendi aralarında
vuku bulan hâdiselerin yargı organlarına (mahkemeye)
aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine Cuma namazı
kıldıracak bir imam nasbederler. İnsanın mutmain olduğu,
kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde
amel edilmelidir.79 Kâfir oldukları; kendi ikrarları ve beyyine
ile sâbit olan işgalcilerin tâyin ettiği kadı kabul edilemez. Çünkü
76] İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtar al’d-Dürri’l-Muhtar, c. 2, s. 384
77] 4/Nisâ, 141
78] İmam Serahsî, el-Mebsût, c. 10, s. 3
79] İbn Âbidin, a.g.e. c. 12, s. 145
İMAM
- 63 -
velâyet hakkı, kat’i nasslarla sâbittir. 80
“İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden
bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.”81 Bu âyeti tefsir
ederken Elmalılı Hamdi Yazır şunları söyler: “Ümmet, öne düşen,
çeşitli insan gruplarını toplayan, kendilerine uyulan bir topluluk
demektir ki, hepsinin önünde “imam” bulunur. Cemaat ile namazlar,
bu muntazam ve hayırlı sosyal tertibin görüntüsünü ifade
eden gözle görülür şeklidir. Bu şekilde hayra dâvet ve emr-i bi’lma’ruf,
nehy-i ani’l-münker yapacak bir ümmet ve imâmet teşkili,
müslümanların imandan sonra ilk dinî farîzalarıdır. (Farîza; İslâm
açısından yapılması mecburî olan, farz, Allah’ın emri demektir.)
Bu farîzayı yerine getirebilen müslümanlar âyetin açık hükmü gereğince
kâmil (tam) kurtuluşa ererler.” 82
Devletsiz toplum, toplumsuz birey olmaz. Fert olarak insanın
yaratılış maksadı “Allah’a kulluk”tur. Bu gâyenin gerçekleşebilmesi
için ferdin canı, malı, dini, aklı, nesli ve şerefi korunmalıdır.
Korunma ancak düzen içinde olur; düzen ise devlettir, kanun
hâkimiyetidir. Yönetimsiz devlet, başkansız yönetim olmayacağına
göre, devlete bir başkan gereklidir. İslâm’da bu başkana, halîfe
ve emîru’l-mü’minîn sıfatlarının yanı sıra, imam denilmiştir. Birçok
hadis-i şerif, müslümanlara, İslâm devletinin müslüman ve
ehil başkanını tanımalarını, ona bey’at ve itaat etmelerini; bey’at
“şartlı” itaat sözü ve vekâlet mâhiyetinde olduğu için, imam, şartlara
riâyet etmediği veya liyâkat vasfını kaybettiği takdirde ona
itaat etmemelerini (değiştirip yerine lâyık olanı getirmelerini) emretmektedir.
Her sosyal hareket gibi, İslâmî hareketin de rehberlere ve
baş rehbere (imam/önder) ihtiyacı vardır. Hareket, İslâmî olunca,
İslâm’ın hayata hâkim kılınması gibi bir hedefe yönelince rehberlerin
de İslâm âlimi, İslâm’ı iyi bildiği kadar iyi yaşayan kimseler olması
zarûret haline gelmektedir. Tesbihin başlangıç ve bitiş yerini
belirleyen, tesbihi boncuk dizisinden ayırıp “tesbih” yapan şeyin
adına “imâme” denir. Tesbih bile imâmesiz olmadığına göre, ümmetin
imamsız olması elbette mümkün değildir.
“İpi kopan tesbihim,
Dağılmış tane tane;
Acı ama tesbihim
80] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 182-183
81] 3/Âl-i İmrân, 104
82] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 2, s. 407
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 64 -
Hani nerde imâme?”
İzinden Gidilen Önderler; Takvâ
İmamları ve Küfür İmamları
Allah, Kur’an’da imam kelimesini genelde peygamberler ve
kitap için kullanmakla birlikte; Kitabı ve peygamberleri kendisine
örnek edinerek dâvânın yaşanması ve yaşanılır kılınması için öncülük
eden muttakî önderlere karşı cephe oluşturarak, insanların
hidâyeti anlamasını ve hidâyete tâbi olmasını engelleyebilmek için
mücâdele edenleri de Allah küfür imamları/önderleri diye belirlemiştir.
İmam ve Ümmet Münâsebeti: Kur’an’da “imam” kavramının
“ümmet” kelimesi ile yakın ilişkisini görmekteyiz. Biri anlaşılmadan
ve gerçekleşmeden, diğerinin de anlaşılması ve gerçekleşebilmesi
mümkün değildir. Zira ümmetin oluşumunda onlara belli
bir düşünme, davranış ve yapı kazandıran imamdır/önderdir. İşte
bu sebeple, Allah her topluma, bir imam ve rehber olan peygamber
göndermiştir ki, toplumu karanlıklardan aydınlığa çıkarsın.83
Onlara, Kitapla yol göstersin, ışık tutsun, o toplum içerisinde kendisine
iman edenlerin karşılaştıkları problemleri çözümlesin. Tek
kelimeyle hakka, hidâyete yöneltsin; onların dünyalarını mâmur
ettiği gibi, âhirette de kurtuluşlarına sebebiyet verecek aydınlık
ve nurlu yolu (sırât-ı müstakîmi) göstersin. Allah, bozulmaya
yüz tutmuş, kokuşmuş câhilî toplumlara peygamberler gönderir.
Ellerinde kılavuz ve rehber (imam) olarak Kitab vardır. Rasüller,
toplumlarını o Kitaba iman etmeye ve onunla amel etmeye çağırırlar.
İman edenlere, Kitabı ve onun hikmetini öğretirler. Onları
birtakım kötü davranış ve düşüncelerden, nefsin kötü arzularından
arındırarak onlara rehberlik ederler. Dâvet etmiş oldukları
doğrularla insanları fiilî olarak eğitirler; bu bilince dayalı sahih
davranışlarda bulunan sâlih bir toplumu, müslüman bir ümmeti
oluştururlar.
Artık o toplumun önünde imam olan peygamber ve ellerinde
Allah’tan gelen Furkan vardır. O Furkan olan Allah’ın kitabıyla/
hükmüyle hakkı bâtıldan ayırmaya çalışırlar. Zâlim, fâsık, müşrik
ve kâfirleri cehennemle korkutarak, geçmiş toplumların başına
gelen belâ ve musîbetlerin kendi başlarına da gelebileceğini
hatırlatarak, kendilerine yüklenilen dâvet görevini yerine getirmeye
çalışırlar. İman edenleri, ihsanda/güzel davranışlarda bulunmaya
ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeye çağırır; hakka,
83] 2/Bakara, 257
İMAM
- 65 -
hayra yönelen ve başkalarının da hakka yönelebilmesi için Allah’a
dâvet eden, iyilikleri emredip kötülükleri yasaklayanları cennetle
müjdelerler. Bu görevlerini yerine getirirken, dâveti reddeden bir
toplum oluşur ki; bunların da öncüleri, imamları/önderleri vardır.
Bu önderleri, halkı hakka ve hayra karşı örgütlerler. Bunların bir
ideolojileri, ellerinde ise arzularından kaynaklanan bir kitapları,
prensipleri ve ilkeleri vardır. Onunla düşünce ve davranışlarını
ayarlamaya çalışır, örgütlü bir toplum oluşturmaya çalışırlar. Bu
toplumun adı ise “câhiliyye” veya “küfür toplumu”dur.
Günümüzde Kur’an’ı yaşam biçimi olarak kabullenmeyip
başka sistemleri (komünizm, faşizm, kapitalizm, demokrasi, Kemalizm
vs.) onun yerine ikameye çalışanlar ile bazı meselelerde
Kur’ân’ı kabullenip hatta bazı ibâdetleri de şeklen (namaz, oruç,
hac gibi) yerine getirmelerine rağmen, toplumsal yapıyı düzenlemede
Kur’an dışı sistemlerden birini kabullenen toplumlar işte
bu câhiliyye toplumu kategorisine girerler. Örgütlü câhiliyye toplumu,
İslâm’a ve müslümanlara, kademeli olarak savaş başlatır ki;
hem kendi sistemini ayakta tutabilsin, hem de kendisini yok etmeye
yönelik tüm düşünce, oluşum ve örgütlenmeleri yok edebilsin.
Ancak, bu mücâdelesinde hassas davranması gerekir. Eğer o
toplumda din, geleneksel anlamda kabul görüyor ve kısmen yaşanıyorsa,
orada ruhban, Bel’am ve Sâmirîleri kullanarak davranışlarını
dine dayandırıyor intibâı vererek topluma dindar gözükmesi
gerekir ki, otoritesini meşrûlaştırabilsin. Âyetleri ruhban, Bel’am
ve Sâmirîlerine te’vil ve tahrif ettirerek, gerçekleri saptırarak,
mücâdeleci müslümanları bozguncu ve bölücü olarak, terörist
olarak gösterebilsin. Bunu sağladıktan sonra, oradaki müslümanlara
uygulayacağı işkence, mahkûmiyet veya yargısız infazlarla
mücâdelenin önünü kesebilsin. Kendisinin müsaade ettiği din
anlayışını ise te’vil ve tahrif mantığı ile bu psikolojik ve bedensel
işkencenin de verdiği korku ile toplumda kabul görüp taraftar
bulmasını sağlayabilsin.
İşte böyle bir ortamda; âhiret bilinci kalplerine yerleşmiş olan
müslüman dâvâ erleri sabrı kuşanarak, küfür toplumu içerisinde
yeniden bir ümmet oluşturabilmek için sorumluluk bilinci ile bir
araya gelmek zorunluluğu hissederler. Ancak bu şekilde, Allah
Teâlâ’nın rahmeti ortaya çıkmış olur. “Sabrettikleri ve âyetlerimize
yakînî olarak (kesin bir şekilde) iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle
doğru yola ileten imamlar/rehberler yaptık.” 84
Evet, bir yanda câhiliyye toplumu içerisinde insanları hidâyete,
84] 32/Secde, 24
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 66 -
doğru yola dâvet edip yönelten bir imam veya peygamber; diğer
yanda ise peygambere veya muttakî imamlarlarla beraber Kur’an’a
tâbi olanları engellemeye çalışan ateş önderleri, ateşe dâvet eden
imamlar. “Onları (Firavun ve askerlerini) (insanları) ateşe çağıran imamlar/
öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.”85 Onlar
kıyâmet günü yardım görmeyeceklerdir. Çünkü onlar insanların
hidâyeti anlamalarına engel olmuşlardır. Onlar kitabı te’vil ve tahrife
yönelerek, insanların vahyi anlamalarını engellemiş ve sapmalarına
sebebiyet vermişlerdir. Peki ya onları destekleyerek yanlarında
yer alanlar, onların zulüm ve işkencesinden korkarak uymak
mecburiyetinde oldukları anlayışıyla hareket edenler, kendilerini
sorumluluktan kurtarabilecek mi?
“Rabbim, bizi saptıranlar bunlardı, bunlar bizim hakkı anlamamıza
ve hakkı yaşamamıza engel olmuşlardı, bizi bunlardan ayır,
bunlardan ayrı değerlendir. Biz, güçsüzlüğümüz sebebiyle onlarla
birlikte olmuş, İslâm’a ve müslümanlara karşı yapılan savaşta
bu sebeple onların yanında yer almıştık” diyerek davranışlarının
doğru olduğunu savunabilecekler mi? Hayır! Bu bahanelerin hiçbir
faydası olmayacak. Çünkü onlar zâlimlerle birlik olup hakka
birlikte karşı çıkmışlar, âhireti bir kenara bırakarak dünya nimetlerini
tercih etmişlerdir. Yardımcı oldukları, yolunda yürüdükleri
imamları/önderleri olan o zâlim müstekbirlerle birlikte ateşe gireceklerdir.
Âhirette insan toplulukları imamları/önderleriyle birlikte
çağrılacaktır.
“Her insan topluluğunu, imamları/önderleri ile birlikte çağıracağımız
günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse, onlar, en küçük bir
haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okurlar.”86 Evet, o gün insanlar
ellerine tutuşturulan kitabı okuyacaklar. “Eyvah, bu kitaba
ne olmuş, büyük küçük her şeyi en ince ayrıntısına kadar saymış,
dökmüş. Yazıklar olsun bize!” diyecekler,87 ama artık faydası yok;
orada haksızlığa uğratılmadan bizzat kazandıkları şeyler sebebiyle
ateşe atılacaklardır.
Kur’an’da imam kelimesi ile kastedilen şeyin sadece peygamberlerin
değil, rasûllerle birlikte kitabın da imam olduğunu,88 insanlara
önder ve rehber olduğunu, onların yollarını aydınlatıp
hayatlarını belli bir plan çerçevesinde programladığını görürüz.
Peygamberler görevlerini yerine getirip ümmetini/toplumunu
oluşturduktan sonra onlar toplum içerisinde tâyin edilmiş bir
85] 28/Kasas, 4128/Kasas, 41
86] 17/İsrâ, 71
87] 18/Kehf, 49
88] 11/Hûd, 17
İMAM
- 67 -
vakte kadar kalırlar, sonra Allah onları toplumlarından çekip alınca,
artık orada önder ve rehber (imam) olarak kitap vardır. İnsanlar
artık o kitaba sarılırlar, onunla problem ve ihtilâflarını halleder,
onunla toplumsal yaşamlarını düzenlerler. Belli bir süre böyle devam
eder, zamanla nefislerini ön plana çıkaranlar olur, aralarında
ihtilâflar baş gösterir. Kimileri bağy edip Allah’ın hidâyetinden,
aydınlık yolundan saparlar. İhtiraslar çoğalır, dünyaya meyleder,
âhireti unuturlar. Bu sebeple ayrılık ve fitne zuhur eder, dinden
sapmalar çoğalır. Onlar artık din, kitap tanımazlar. Onların ahit ve
antlaşmaları da olmaz. Orada can, mal, akıl, nesil ve din emniyetleri
de kalmaz. Orada her şey onların hevâlarına/arzularına göre
ayarlanır.
Eğer güçlü iseler, birtakım değerleri ayaklar altına alırlar, ezmeye,
sömürmeye ve yok etmeye çalışırlar. Artık öylesi ortamlarda;
peygamberi kendisine örnek edinen, Kitabı rehber (imam)
edinen mü’minler için ağır sorumluluk başlar, o sorumluluklarını
yerine getirmeye çalışmaları gerekir: “Eğer antlaşmalarından sonra
yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün imamlarına/önderlerine
karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şeyleri) yoktur. (Onlara
karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.” 89
Peygamberin çizgisini tâkip eden tevhidî topluluk, içinde yaşadıkları
câhilî toplumun önderlerine karşı uyanık ve dikkatli olmak
zorundadır. Zira, onlar gücü ellerine geçirdikleri zaman, ekini
ve nesli ifsad ederler.90 Bunu gerçekleştirirken ne söz/ahit, ne de
antlaşma tanırlar. Artık orada insanların hürriyetleri ellerinden
alınır ve insanlar tâğûtî otoritenin kulu haline getirilirler. Orada
zulüm ve haksızlık yaygınlaşır. Küfrün imamları/önderleri, otoritelerini
süreklileştirebilmek için, insanların bilinçsizleştirilmeleri
ve sorumluluk duygularını kaybetmeleri gerekir. Bu tâğutlar, fikir
ve düşünce hürriyetini kendi ölçülerine göre belirler, birtakım tabular
oluştururlar. Bilinçsizleştirdikleri yığınların kaybolan değer
yargılarının yerine, küfrün imamları/önderleri, kendi değer yargılarını
enjekte ederler ve bunları toplumun sahiplenmesini isterler.
Böyle bir toplumda, bilinçli kimselere haksızlık karşısında
susmayan inançlı insanlara çok büyük görevler düşer. Zira Allah,
insanları bilinçlenmeye ve akletmeye çağırır. Allah, kullarını, kullara
kul olmaktan kurtarıp sadece kendisine kulluk yapmalarını
sağlayarak gerçek hürriyetlerine kavuşmalarını ister. İşte bu sebeple,
küfrün önderleri olan müstekbirler, fırsatını buldukları an
89] 9/Tevbe, 12
90] 2/Bakara, 205
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 68 -
müslüman dâvâ erlerini ve onların imamlarını yok etmeye çalışırlar.
Rabbimiz ise, müslümanların Kur’an’ı kendilerine imam (rehber)
edinmelerini istemektedir.
Kur’an bize rehberlik ederek küfrün önderlerine karşı sürekli
bir mücâdele içerisinde olmamızı öğütler; onlarla savaşmamızı
emreder.91 İşte bu savaş, yani cihad, organize olmuş imamlı bir cemaatle
olur. Toplum, müttakî bir topluluktur. İmamları ise takvâ
sahiplerinin önderidir. Onlara takvâda öncülük eder. Bu toplumda
bütün hesaplar âhiret üzerine yapılır, âhireti kazanmanın
mücâdelesi verilir. “Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bize
gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine
imam/önder kıl!’ derler.” 92
İmam, bir rehber ve önderdir; insanlara öncülük eder. İmâmet
ise bir makamdır, rehberlik ve önderlik makamı. İmâmet, Âdem’le
başlamış ve Rasûlullah’a kadar kesintisiz olarak vahiyle birlikte
devam etmiştir. Rasûlullah’tan sonra ise bu makam, O’nun getirdiği
Kitab (Kur’an)’a vâris olan, Kitabı yaşayıp toplumda yaşanılır
kılabilmek için mücâdele veren imamlar tarafından sürdürülecektir.
İşte bu imamlar, Rasûl’ün getirdiği şeriatı uygulamada ve dini
insanlara tebliğ etmede O’nun halefidirler. Bu makama getirilen
insanın Kur’an’ı kendisine rehber, Rasûlullah’ı ise örnek edinerek
muttakî olması gerekir. Peygamber’in soyundan da gelse zâlim
olanlar bu makama gelemezler. 93
Firavunî sistemlerin temeli, zora ve zulme dayanır. Orada insanlar
gruplara, partilere ayrılarak güçsüzleştirilerek birlikleri yok
edilir. Bu sistemlerin zulüm ve sömürülerinden kendilerini korumaya
çalışanlar, Firavunların/küfür önderlerinin kendilerine müsaade
etmiş oldukları yasalar çerçevesinde hareket ederler. Bu sebeple
orada güç ve inisiyatif Firavunların elindedir, onu diledikleri
gibi kullanırlar. Tüm mücâdeleci hareketleri kontrolleri altında
tutarlar.
Allah ise zayıf bırakılmış, ezilen ve sömürülen müstaz’af halka
seslenerek onları birlik olmaya, yeniden imâmeti diriltmeye ve
müstekbirlere karşı mücâdeleye dâvet ediyor, kendilerine lütufta
bulunarak onları yeniden önderler yapacağını, ezilmiş ve sömürülmüşlükten
kurtaracağını ve ne yapmaları gerektiğini anlatarak
uyarıyor. “Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara (güçsüz düşürülenlere)
lütufta bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım, onları vârisler
91] 9/Tevbe, 12
92] 25/Furkan, 74
93] 2/Bakara, 124
İMAM
- 69 -
kılalım (ötekilerin yerini aldıralım).” 94
“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman
Allah’a ve Rasûlüne icâbet edin. Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi
arasına girer ve siz O’na götürülüp toplanacaksınız.” 95
İman edenler, imanlarının gereği olarak Allah’ın ve Rasûlünün
çağrısına dikkat etmeliler. Bu çağrının gösterdiği hedefin gerçekleşebilmesi
için gerekli güç ve çalışmayı ortaya koymalılar. Zira bu
çağrı iman edenlere hayat bahşedecek bir dâvettir. İmâmet kurumunun
yeniden gerçekleşebilmesi için imamlı cemaatlerini oluşturmaları
gerekir. Zira Allah’ın huzuruna götürüldükleri âhiret
gününde bu ağır sorumluluk gerektiren görevlerini yerine getirmemenin
ne anlama geldiğini bilirler.
Her imam, kendi cemaatini oluştururken, İslâm’ın karşısında
insanlar da oluşacaktır. Bu insanlar da küfrün imamlarıdır. İnsanları
kendi küfür yollarına dâvet ederken, kendi küfrî toplumlarını
oluştururlar. Artık orada iki ayrı topluluk oluşmuştur. Bir yanda insanları
Allah ve O’nun dinine çağıran imam ve beraberinde oluşan
“İslâm toplumu”, diğer yanda, insanları ateşe (cehenneme) çağıran
küfür imamları ve beraberinde oluşan “câhiliyye toplumu”.
Bu iki toplumun da inandıkları bir rabbi, bir dini vardır. Bu
topluluklar, âhirete imamlarıyla birlikte giderler. Peygamber’i,
O’nun getirdiği Kur’an’ı ve Kitap’la insanlar arasında hükmeden
Peygamber’in halefi olan imamları kendisine rehber edinenler
âhirette O’nunla beraber cennete girerler. Allah, Kur’an ve
Peygamber’i tanımayan veya bunları tanıdığını iddia etmesine
rağmen, Kur’an’ı yaşam biçimi olarak kabullenmeyip kendi yanlarından
sistem belirleyerek insanları onunla idare edenleri önder
ve rehber edinenler de âhirette o imamlarıyla birlikte ateşe girecekler,
cehenneme atılacaklardır.
Her ümmetin peygamberi Allah huzurunda şâhidlik edecek96
ve “Yâ Rabbi, Senin dinini, Senin mesajını insanlara ulaştırdım, onlara
Kitap’ta belirlediğin hayat şeklini ve bana öğrettiğin doğru
düşünme ve uygulama biçimini öğrettim” diyecektir. Rasûlullah’ın
ümmeti, sadece kendi bulunduğu dönemde yaşayıp da dâvetini
kabullenerek onun gereklerini yerine getiren insanlarla sınırlı
değildir. Bu ümmet, O’nun risâlet döneminde başlayıp kıyâmet
gününe kadar getirmiş olduğu dine girerek ona uygun amellerle
94] 28/Kasas, 5
95] 8/Enfâl, 24
96] 4/Nisâ, 41
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 70 -
imanını doğrulayarak onun göstermiş olduğu yolda yürüyen ve
o dinin sürekli yaşanılabilmesi için dâvet ve cihad görevini yerine
getiren insanların tamamından oluşmaktadır.
Biz de, bizim için çizilmiş olan bu yolda imamlarımızı hangi
ölçüye göre tesbit etmiş olduğumuza, kimleri imam olarak tanıdığımıza
dikkat edelim. Dikkat edelim ki, âhiretimizi kurtarmaya
çalışmış, görevimizi yapmış olabilelim; âhirete imamımızla birlikte
gideceğimizi unutmayalım. Onlar bizim hakkımızda orada
şâhidlik edeceklerdir.
Kur’an’da belirlenen imamlı cemaatimizi oluşturarak, âhirette
kurtuluşumuzu sağlayacak davranış içerisinde olalım. Bu ümmetin
kıyâmete kadar devam edebilmesi için bizden sonra gelen nesillere
bu kurumu sapasağlam, tertemiz bir vaziyette bırakalım ki,
kurtuluşa erenlerden olabilelim. “İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu
emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa erenler,
işte bunlardır.”97; “Muhakkak ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben de sizin
Rabbinizim; o halde Bana ibâdet edin.” 98
İşte Allah’ın tarif ettiği ideal toplum. İslâm’ı kendine din olarak
seçmiş, Allah’a iman ederek yalnız O’nu Rab edinmiş, kulluğunu
sadece O’na yaparak başka hiçbir şeyi ortak tanımayan, sahte
rableri reddederek onların yaşam biçimlerini ve ideolojilerini kabul
etmeden, kıble edinilen çeşitli şeylere yönelmeyip sadece Rabbimizin
belirlediği kıbleye yönelen, Kur’an’da tarif edilen, özellikleri
belirtilen şahsı kendisine imam edinerek, başkalarını önder ve
rehber edinmeyen muttakî toplum; işte kurtulacak olan cemaat
de budur. 99
Zâlim ve Fâsığın İmâmeti
Yüce Allah, kulu ve elçisi olan İbrâhim’i (a.s.) ateşten koruduğu
gibi, evlâtlarını da korumuş ve onlara peygamberler arasında üstün
mevki ve mertebe de vermiştir. Kur’ân-ı Kerim Hz. İbrâhim’in
önderliğinden ve evlâtlarından şöyle bahsediyor: “Bir zamanlar
Rabbi İbrâhim’i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine
getirince; ‘Ben seni insanlara imam/önder yapacağım’ demişti. ‘Soyumdan
da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)’ dedi. Allah: ‘Ahdim zâlimlere
ermez (onlar için söz vermem)’ buyurdu.”100 Allah Teâlâ, sevdiği kulu
İbrâhim’i herkesin tâbi olduğu bir imam/önder yaptığını beyan
97] 3/Âl-i İmrân, 104
98] 21/Enbiyâ, 92
99] C. Tayyar Soykök, Kur'an'da İmam ve İmamet, Haksöz, sayı 62, 64
100] 2/Bakara, 124
İMAM
- 71 -
ediyor. Çünkü İbrâhim (a.s.), Yüce Allah’ın sınavlarını tümüyle ve
en güzel şekilde kazanmıştı.
Yüce Allah, kulu ve elçisi olan İbrâhim’i (a.s.) ateşten koruduğu
gibi, evlâtlarını da şirk ve haramlardan korumuş ve onlara peygamberler
arasında üstün mevkî ve mertebe de vermiştir. Yüce
Allah, sevdiği kulu İbrâhim’i herkesin tâbi olduğu bir imam/önder
yaptığını beyan ediyor.101 Çünkü İbrâhim (a.s.), Allah’ın sınavlarını
kazanmıştı. Allah’ın kendisini insanlara imam kılacağını beyan
edince, İbrâhim (a.s.) kendi soyundan da imamlar isteyince, Allah
“zâlimler imamlık/önderlik hakkına sahip olamazlar” karşılığını
vermiştir. Hiçbir zâlim, imam olamaz, kendisine uyulan önder
olamaz, buna hakkı yoktur. Allah’ın imâmet ahdine hiç bir zâlim
eremez.
Bu konuda Fahreddin Râzi şöyle der: “Onlar (zâlimler), Allah’ın
emirlerinin kendilerine emanet edildiği kişiler olamaz. Kendilerine
uyulamaz. Dolayısıyla imam (önder, lider) olamaz. Böylece
fâsığın imâmetinin bâtıl olduğu bu âyetin delâleti ile sâbit olmuştur.
Efendimiz buyuruyor ki: “Yaratana isyan konusunda hiçbir
mahlûka itaat yoktur.”102 Ve yine bu âyet-i kerime gösteriyor ki, fâsık
hâkim olamaz. Hüküm mevkiine geçtiği zaman, onun verdiği hükümler
uygulanamaz. Şehâdeti kabul edilmez ve Rasûlullah’tan
naklettiği hadis benimsenemez. Fetvâ verirse fetvâsına itibar edilmez.
Namaz için öne geçirilemez.” 103
Görüldüğü üzere imamlık veya diğer bir adıyla önderlik, sıradan
basit bir görev değildir. Babadan oğula geçen veya soy sop takip
eden bir verâset malı olmadığı gibi, zâlim, fâcir, fâsık, münâfık
ve müşrik gibi kimselerin de gelip oturduğu bir makam değildir.
İmamlık; iman, amel, şuur ve yaptırıcı güce sahip olanların hakkıdır.
Bu üstün meziyetlere sahip olmayanlar babası ve atası ne
olursa olsun, o yüce makama getirilemez. İslâm, bir saltanat ve
hükümdarlık dini değildir. İslâm, hak ve adâlet dinidir. Kim o mertebeye
ulaşırsa onun hakkıdır.
İmamlığı sadece bir devlet başkanı olarak düşünmek doğru değildir.
İmamlık; risâlet imamlığı, hilâfet imamlığı, devlet imamlığı,
cemaat imamlığı ve namaz imamlığı şeklinde geniş bir muhtevâya
sahiptir. Hangi şekliyle olursa olsun, o makamlara geçecek şahsın
zâlimlik, fâsıklık ve benzeri sıfatlardan uzak kalarak tam bir
adâlet sıfatına sahip olması şarttır. Allah Teâlâ’nın İbrâhim’e (a.s.)
101] 2/Bakara, 124
102] Müslim, İmâre, 38, hadis no: 1839
103] İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, c. 2, s. 536
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 72 -
söylediği “zâli1m. ler.e imamlık ahdim erişmez” ifadesi, sadece İbrâhim
nesline münhasır değildir. Her dönemde geçerli bir kuraldır.
Zâlimlik ve fâsıklık yaparak Allah’ın dinini hafife alan herkes için
geçerli bir ölçüdür bu. Dün de, bugün de, yarın da olsa zâlimler,
bu yüce makama getirilemez. Şirk, en büyük zulüm104 olduğu için,
müşrik bir kimse büyük bir zâlimdir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen
zâlimlerin ta kendisi105 olduğundan Allah’ın indirdiği dışında,
O’na ters yasa veya hükümle hükmetmek, insanları yönetmek
zulüm olduğu gibi bu yönetici de zâlimin ta kendisidir.106 Zulmün
zıddı, adâlettir. Allah adâletle davranmayı emretmektedir.107 Bütün
bunlarla birlikte nefsine uyduğundan, câhillik ve başka sebepler
yüzünden adâletten ayrılan kimse de zâlimdir. Ve zâlimlerin
imam/önder/lider olma hakkı yoktur. 108
İslâm siyâset tarihinde hiçbir fakîh, kâfirin imâmetini/yöneticiliğini
tartışmamıştır. Çünkü Kur’an’la sâbittir ki, kâfirlerin
mü’minler üzerinde velâyet hakkı yoktur: “Allah kâfirlere mü’minler
üzerine asla velâyet hakkı tanımamıştır.”109 Tartışılan konu, fâsık ve
zâlimin imâmeti ve yöneticiliğidir.
Bu konuda Hâricîler’i bir kenara bırakırsak, birbirine zıt iki görüş
vardır orta yerde. 1- Mürcie’nin görüşü: Bunlar, “olan” olması
gerekendir, deyip statükoyu savunanlardır. Bunlara göre, eğer birileri
herhangi bir yolla yönetimi ele geçirmişse bunun ele geçiriliş
tarzına bakılmaz. O yönetici zâlim ve fâsık olsa da meşrû addedilir.
2- Mu’tezile: Bu kesim de fıskı ve zulmü görülen bir yöneticinin
yönetimi gayr-ı meşrûdur. O meşrû olmadığı gibi, o yönetimde
görev yapan hâkimlerin -isterse Allah’ın indirdiğiyle hükmetsinlerhükümleri
meşrû değildir.
Bu noktada İmam Âzam, daha dengeli bir tavrı benimsemiştir.
Zâlim ve fâsığın yöneticiliğini kabul etmemekle birlikte, sosyal
faâliyetlerin yürütülmesi gerektiğini kabul ederek, eğer kendisi
âdilse zâlim imamın/halîfenin kadısının (hâkiminin) hükmünü
kabul etmiş, sorumluluğu ferdin kendisinden başlatmıştır. İmam
Âzam, zâlim ve fâsık bir yönetimde görev alma konusuna bireysel
açıdan yaklaşıyordu. Eğer fâsık bir rejimde fert, bulunduğu makamda
İslâm’ın ahkâmını icrâda bir engelle karşılaşmıyorsa onun
o makamda bulunmasına cevaz veriyordu. Ancak, ferdin fâsık ve
104] 31/Lokman, 13
105] 5/Mâide, 45
106] 5/Mâide, 45
107] 16/Nahl, 90
108] Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, s. 46-49
109] 4/Nisâ, 141
İMAM
- 73 -
zâlim olması durumunda bunu meşrû saymıyordu. Tekrar başa dönerek,
sorumuzu soralım: İmam Âzam’ın zâlim ve fâsığın imamlığı/
yöneticiliği konusundaki net görüşü ne idi? Bu sorumuza Mekkî
ve Kerderî’nin ortaklaşa aldıkları İmam Âzam’ın bir ictihadında
cevap buluyoruz:
“Fey’i (İslâm devletinin gayr-ı müslimlerden aldığı vergiyi)
meşrû olmayan yollarda harcayan, ya da zulümle hükmeden ve
Allah’ın emirlerini terkedip yasaklarını irtikâp eden kimsenin
imamlığı/yöneticiliği bâtıldır. Onun vereceği emirler ve hükümler
geçersizdir.” Bazıları, İmam Âzam’ın “fâsık imamın ardında namaz
kılınabilir ve eğer âdil ve sâlih ise yönetici zâlim de olsa o
yönetimin Kur’an ile hükmeden kadısının hükmü geçerlidir” görüşleriyle;
“zâlim ve fâsık’ın yöneticiliği gayr-ı meşrûdur; onun hükümleri
geçersiz, ona yapılan biat bâtıldır” ictihadı arasında bir
çelişki olduğu zehâbına kapılmıştır.
İmam Âzam’ın namaz için fâsığın imâmetine, zâlim bir yönetimde
kadılık yapan âdil birinin meşrû hükmünü tenfîze cevaz
verişinden yola çıkanlar “yanlıştan yanlış gelir” mantığıyla onun
fâsık ve zâlimin imâmetini/yöneticiliğini de kabul ettiğini sanmışlardır.
Yani, “zâlim imamın/yöneticinin hükmü ne ise, onun tâyin
ettiğinin hükmü de aynıdır” demişlerdir. Bazıları bu zanlarından
dolayı Ebû Hanife’yi tâviz vermekle suçlarken, bazıları da yine bu
yanlış anlayışı kendi bâtıl görüşleri olan zulümle uzlaşma çarpıklığına
dayanak göstermişlerdir. İkisi de yanlış.
Hanefî mezhebinin ünlü imamlarından Ebûbekir Cessas’tan
dinleyelim: “İnsanlardan bazıları Ebû Hanife’nin fâsığın
imâmetine ve hilâfetine “olur” verdiğini ve halîfeyle hâkimin arasını
ayırarak onun hükmünü câiz görmediğini zannederler. Bunu
kelâmcılardan Zürkan adında biri söylemiştir. Kuşkusuz bu lakırdı
asılsızdır. Ebû Hanife’ye göre halife ile onun atadığı hâkim arasında
(yönetme hakkı ve meşrûiyet açısından) bir fark yoktur. Yönetime
gelişleri ve getirilişleri (hâkimin kendisi âdil ve sâlih de olsa)
gayr-ı meşrûdur. Çünkü her ikisinin meşrûiyetinin şartı da âdil olmaktır.
Fâsığın hilâfeti ve hâkimliği meşrû olmadığı gibi, şâhitliği
de kabul edilmez. Eğer Peygamber’den rivâyet ettiği hadis varsa
o da alınmaz.” 110
Ebû Hanife şöyle der: “Ümmetin malını meşrû olmayan yollarda
harcayan, ya da zulümle hükmeden ve Allah’ın emirlerini terkedip
yasaklarını irtikâp eden kimsenin yöneticiliği bâtıldır. Onun
110] Cessas, Ahkâmu’l-Kur’an, I/86 Cessas, Ahkâmu’l-Kur’an, I/86 Cessas,
Ahkâmu’l-Kur’an, I/86
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 74 -
vereceği emirler ve hükümler geçersizdir.”
Cessâs, “Zâlimler ahdime nâil olamazlar.”111 âyetinden hüküm çıkarırken
şunları söyler: “Bu âyetin delâletiyle fâsığın imamlığının/
yöneticiliğinin bâtıl olduğu anlaşıldı. Fâsık ve zâlim biri halife olamaz.
Hatta bu karakterde olanlar, herhangi bir biçimde yönetim
makamına gelseler, fıskları yüzünden halkın kendilerine uymaları
gerekmez. Bu konuda Rasûlullah şöyle buyuruyor: “Allah’a isyanda
kula itaat yoktur.” Bu hadis de delâlet eder ki; fâsık biri hâkim olamaz;
hükmettiği zaman verdiği hüküm yerine getirilmez, şâhitliği
kabul edilmez, Peygamber’den rivâyet ettiği hadis alınmaz, müftü
olup fetvâ verdiğinde fetvâsına uyulmaz.” 112
İbn Abbas, bu konuda şöyle der: “Zâlime verilen söze (biat)
vefâ gerekmez. Eğer ona verdiğin sözü yapmayınca zulme uğrayacaksan,
o zaman sözünü yerine getir.” Hasan Basrî ise şu açıklamayı
yapar: “Zâlimlere verilmiş ahid yerine getirilmez. Allah
âhirette onu yerine getirmeyen kişiyi sorumlu tutmayacağı gibi,
ecrini de artırır.” 113
İmam Âzam’ın zâlim ve fâsığın (kâfirin değil) yöneticiliği konusunda
hem böylesine pratik, hem de ideal bir yaklaşımı benimsemesi,
üzerinde durulması gereken bir konu. İmam bu yaklaşımıyla
olayı ferdin kendisinde başlatmış, kişiyi kendi yaptığı
eylemlerle karşı karşıya bırakmıştır. Böyle yapmakla “olan” ile
“olması gereken” arasındaki tercihte bocalayan birçok insana çıkış
yolu göstermiştir. Bu yol, anarşiye meydan vermeden zulme karşı
çıkmanın yoludur. Bu yol, toplum için ferdin önceliklerini, fert
için toplumun önceliklerini ihlâl etmeden yaşayabilmenin adıdır.
Bu yol, zâlim ve fâsık yöneticileri aklamak için kendilerince meşrû
birtakım mâzeretler uyduranların mâzeretlerini iptal eden yoldur.
Ümmetin tepesine musallat olan zorbaların elinden ümmeti
kurtarmak için bulunmuş dengeli bir mücâdele metodudur. İmam
Âzam, insanlara, zâlim ya da mazlum olmaktan başka seçenek
bırakılmayan ortamlarda, dengeli bir çözüm, meşrû ve pratik bir
çıkış yolu göstermiştir. 114
Zâlim ve Fâsık İmama Karşı Kıyam Hakkı
İmam Âzam, zâlim ve fâsık yönetime karşı müslümanların
silâhlı başkaldırısını emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker
111] 2/Bakara, 124
112] Cessâs, a.g.e., I/86
113] Cessâs, a.g.e., I/85
114] Mustafa İslâmoğlu, İmamlar ve Sultanlar, s. 239-242
İMAM
- 75 -
farîzasının bir parçası olarak görmüştür. Bu konuda İmam Ebu
Hanife ilk değildir. Emevîler, hilâfeti ellerine geçirdiğinden beri
silâhlı kıyamı savunan sahâbe ve ulemâ eksik olmamıştır.
Sahâbeden Hicr bin Adiyy ve arkadaşları bu görüşteydiler ve
yönetim tarafından katledildiler. Hz. Âişe ve Abdullah bin Mes’ud
gibi ünlü isimler de bu çıkışları desteklediler. Hz. Hüseyin, zâlim
ve fâsık yönetime karşı kıyâmın (hurûç ale’s-sultan) farziyyetine
inanıyor ve bu uğurda şehâdeti göğüslüyordu. Hz. Ebûbekir’in
torunu Abdullah bin Zübeyr de aynı inanç uğrunda mücâdele vermiş
ve şehid edilmişti. İbn Eş’as ayaklandığında tâbiînin en ünlü
âlimleri onun bu çıkışının şer’î olduğunu ilân ederek halkı yönetime
karşı onu desteklemeye çağırıyorlardı. Bu cümleden olarak İbn
Ebî Leylâ, eş-Şa’bî, Ebu’l-Bahterî ve Said bin Cübeyr’i sayabiliriz.
Zamanlarının en ünlü fakîhleri olan bu zatlar İbn Eş’as kıyâmının
içinde yer almışlar, bizatihî yardımcı olmuşlardır.
Hasan Basrî de kıyamları meşrû görmekle birlikte, başarılı olmasını
şart koşmuş, başarılamaması durumunda çok kan dökülür
gerekçesiyle kıyamların içinde bizzat yer almamıştır. Ancak,
yönetimin verdiği maaşı reddetmiş, işledikleri zulümleri bir bir
saymış, bunun gıybet olacağını söyleyen bazılarına “zâlimin zulmünü
dile getirmek gıybet değildir” demiştir. Bu dönemde, her
tarafta zâlimler tarafından oluk oluk müslüman kanı akıtılırken
âlimlerden bazılarının “ilim” adı altında fer’î meselelerle halkı
oylamasına içerleyen Hasan Basrî hayretini şöyle dile getirecektir:
“Ne garip! Müslümanların kanlarının köpek kanı gibi akıtılmasına
aldırmayanlar, pire kanının hükmünü soruyorlar.”
İmam Zeyd ile İmam Muhammed ve İbrahim’in kıyamlarında
İmam Âzam’ın sergilediği tavır oldukça nettir. Kıyâmını Bedir
Zaferi’ne benzettiği İmam Zeyd’e elinden gelen her türlü yardımı
yapması, onu çağının diğer fakîhlerinden ayıran en önemli
boyutudur. Bu olaylarda verdiği fetvâ ve sergilediği tavırlardan
anlaşılan o ki İmam Âzam, İmam Zeyd ile İmam Muhammed ve
İbrahim’e biat etmişti. İmam, İbrahim bin Hasan’ın kıyâmında
“boynumuza ipler takılsa yine de sözünden dönenlerden olmayacağız”
diyordu. Basra’lı tâbîsi Ebû İshak’a: “İbrahim’in safında
cihad eden kardeşinin aldığı sevap, senin kâfirlerle giriştiğin savaşta
aldığın sevaptan üstündür” diyordu.
İmam Âzam’ın zâlim ve fâsık yönetimler karşısında gösterdiği
bu tavır konusunda çağdaşlarından fakîh Evzaî şöyle der: “Ebû
Hanife’nin tüm ictihadlarına tahammül ettik. Ne ki, bu kez zâlim
ve fâsık yöneticiye karşı silâhlı kıyâmı kabullenerek, üzerimize
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 76 -
kılıçla geldi. Emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker’in vücûbuna inanıyordu.
Kendisine bu konuda hüküm soranlara Rasûlullah’ın şu
hadisini naklediyordu: “Şehidlerin en erdemlisi Hamza bin Abdulmuttalib
ve zâlim yöneticiye iyiyi emredip kötüden sakındırdığı için öldürülen
kimsedir.” 115
İmam Âzam, bu ictihadının altını kanıyla imzalamış, Allah da
onun adını yüceltmiş ve ebedîleştirmiştir. İmam Âzam’ın bu konudaki
ictihadlarını ve tavrını çok net bir biçimde özetleyen Hanefî
mezhebinin ünlü imamı Ebûbekir el-Cessâs, yöneticilerin zulmüne
ve fıskına karşı hassâsiyetini yitiren kimi tâvizkâr âlimleri eleştirerek
şunları söyler: “Geçmişte ve günümüzde câhil ve lüzumsuz
bazı hadisçiler hâriç İslâm ümmetinin âlimlerinden hiçbiri böyle
bir durumda silâhlı kıyâma karşı çıkmadı. Bu câhil ve lüzumsuzlar,
bağî olan topluluğun öldürülmesini, emr bi’l-ma’ruf nehy
ani’l-münker’in silâhla yapılmasını hoş görmeyip ona karşı çıktılar.
Allah’ın şu âyetini işittikleri halde silâhla emr bi’l-ma’ruf nehy
ani’l-münker’i fitne sayıp azgın zorbaların öldürülmesini kerih
gördüler: “Saldırganlık yapanlarla Allah’ın hükmüne boyun eğinceye kadar
savaşın.”116 Âyetin lafzı, savaş işinin kılıç, ya da başka silâhlarla
olmasını gerekli kılıyor.
Bazıları, sultanın zulmüne, fıskına, Allah’ın öldürülmesini haram
kıldığı canlara kıymasına, karşı konulamayacağını, ancak sultanın
dışındaki yöneticilere de silâhsız olarak sözle, ya da başka
bir biçimde karşı konulabileceğini söylemekle ümmete düşmanlardan
daha beter kötülük ettiler. Çünkü onların bu gibi fetvâları
insanları zorbaları öldürmekten, zâlim ve günahkâr yöneticiye
karşı koymaktan alıkoydu. İnsanlar ne zaman zâlim yöneticilere
ma’rufu emredip -velev ki silâhla olsun- münkerden nehyetmediler,
işte o zaman tüm İslâm topraklarını kesif bir zulüm bulutu
kuşattı. Din de gitti, dünya da gitti elden ve birçok zındıka akım
türedi.” 117
Cemaat/Teşkilât İmamlığı
Resmî veya gayr-ı resmî cemaatler, sivil toplum kuruluşları
olduğu için, toplumu İslâmî anlamda değiştirme ve dönüştürme
çabaları yönünden kaçınılmaz birlikteliklerdir. Dâvâyı benimsemiş
müslümanlardan oluşan bir cemaatin veya bunların oluşturduğu
teşkilâtın imamı/lideri, insanları Allah rızâsı idealine, müslümanca
faâliyet ve özellikle dâvetçi/tebliğci kimliği kazandırmaya yönelik
115] Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an, I/87
116] 49/Hucurât, 9
117] Cessâs, a.g.e. II/320-321; M. İslâmoğlu, a.g.e., s. 246-249
İMAM
- 77 -
çalışmaları organize eden kimsedir. Cemaat imamının liderliğinin
kabulü ve ona itaat, dinin bu konudaki tavsiyesi doğrultusunda
gönüllü bir tercihe dayanmaktadır. Bu imamlıkta, insanları belli
ideallere inandırarak ve gönüllerini kazanarak sevk ve idare etme
kural ve yeteneği geçerlidir.
Cemaat liderliği, “belirli grupları veya toplulukları mecburî
olmayan yöntemlerle, planlanan hedeflere doğru yönlendirme
tekniği”dir. Çünkü liderlik; hem kendini yetiştirme ve yenileme,
hem de başkalarını etkileme ve sürükleme becerisidir. Gerçek ve
başarılı imam/lider, bir yandan kendisini ve cemaatini iyiye doğru
değiştiren, bir yandan yeni ve yeterli stratejiler geliştiren, bir yandan
da farklı karakter ve yetenekteki insanları aynı hedefe doğru
sevk ve idare eden kimsedir. Özellikle İslâmî cemaat ve hareketlere
imamlık/liderlik yapacak şahsiyetler, bu “başkanlık”, “ağabeylik”,
“hocalık” makamını, bir nimet ve ganimet değil; ilâhî bir emânet
ve büyük bir mes’ûliyet kabul ederler/etmelidirler. Bu çeşit yapılanmaların
başında imam konumundaki kişilerde şu özelliklerin
bulunması gereklidir:
1- Sağlam Bir İman ve İstikamet: Müslümanlara başkanlık
yapacak kimselerin bâtıl düşüncelerden uzak, kâmil/sağlam bir
imana ve en azından haramları terkettirip farzları yaptıran bir
takvâya sahip olması gerekir. Dinî konularda ve İslâmî yaşayışta
titiz ve dürüst olmayan kişiler, ahlâkî zaafları terkedip kendini
düzeltemeyen şahsiyetler, cemaatleri üzerinde itimat ve itibar/
saygınlık telkin edemezler. “(Nefsin kötü arzularına ve İslâmî hayatın
zorluklarına) Sabrettikleri ve âyetlerimize yakînî olarak (kesin bir şekilde)
iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/
rehberler yaptık.”118 Bu âyet, anlatılan gerçeğe dikkatimizi çekmektedir.
“Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bizi takvâ
sahiplerine imam/önder kıl!’ derler.”119 Takvâ sahiplerine önder olmak,
takvâda da önder olan bir yaşayış gerektirecektir.
2- Zihnî Yetenek ve Kültür: İmamlık yapacak kimselerin süper
zekâya sahip olmaları şart değildir. Ancak, İslâm’ı, çağı ve çevreyi
yorumlamada ve uygulamada, hatta gerektiğinde özel yöntemler
ve orijinal fikirler ortaya koyabilme hususunda yeterli ve yetenekli
olmalıdır. İslâm’ı ve hareketi hazmedip özümsemiş, düşünen, değerlendiren,
mukayese ve muhâkeme eden, fikir üreten bir kafa
yapısına sahip bulunmalıdır.
3- Sosyal Kabiliyet: İnsanlara ve özellikle muhâtabı olduğu
118] 32/Secde, 24
119] 25/Furkan, 74
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 78 -
cemaat ve teşkilat mensuplarına, onların ilgi ve bilgi seviyelerinden
yaklaşamayan, onları kendi ayarlarında ve kendi diyarlarında
idare etmesini ve bununla beraber dâvâ istikametinde sürüklemesini
başaramayan kimseler imam olamazlar, başkanlık ve
ağabeylik yapamazlar. Çünkü imamlık/liderlik, başkaları yoluyla
iş başarmaktır. Çok çalışmak ve her işi yapmaktan ziyade; iyi bir
organizatör olmak, uygun işe uygun adam seçip o işi severek yaptırmaktır.
Her işe kendisi koşan, her şeyi bizzat kendisi yapmaya
çalışan lider başarılı olamaz. Lider; otoritesini kullanarak organize
yapan, uygun görev bölümü hazırlayan, arkasından takip ve
değerlendirmeyi unutmayan ve sonunda eksikleri tamamlayan ve
boşlukları dolduran ve ikinci bir girişimde aynı hataları tekrarla(t)
mayan kişidir.
4- İstişâre ve Adâlet: Her çeşit imamlık/yöneticilik için Kur’an’ın
temel prensiplerinden ikisidir istişâre ve adâlet. “İş (yönetim) hakkında
onlarla istişâre et, onlara danış, Kararını verdiğin zaman da artık
Allah’a tevekkül et, O’na dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp
güvenenleri sever.”120; “Onların işleri, aralarında şûrâ/danışma iledir.” 121;
“Allah size, emânetleri mutlaka ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında
hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder.”122; “Muhakkak ki
Allah, adâleti, ihsânı/iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder.”123 İstişâre
edilecek insanlarda bulunması gereken vasıfların başında iki husus,
vazgeçilmez şarttır: O konuda ehil/uzman olmak ve emîn/güvenilir
olmak.
5- Kararlılık, Cesâret ve Metânet: İmamlık yapacak kişiler, gereken
her hususta o konunun uzmanlarıyla, kendi yardımcıları ve
çevresindeki yakınlarıyla istişâre yapmalı, ortaya atılan fikir ve
önerileri dikkate almalı ve sonunda kendisinde hâsıl olan vicdanî
kanaatine göre verdiği kararı uygulamada cesaret ve ciddiyet
sahibi olmalıdır. “Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a tevekkül et,
O’na dayınıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.”124
Karar vermede tereddüt gösteren ve kararı geciktiren veya sık sık
karar değiştiren tipler, başarılı olamaz. İmam, kendisinin bir otorite
olduğunu/olması gerektiğini unutmamalı, cesaretle bazı kararlar
alıp uygulamaya koymak zorunda olduğunu unutmamalıdır.
Kararsız, korkak ve özgüveni olmayan liderler, beklentiye cevap
veremez, çevresinden gereken saygıyı duyamazlar.
120] 3/Âl-i İmrân, 159
121] 42/Şûrâ, 38
122] 4/Nisâ, 58
123] 16/Nahl, 90
124] 3/Âl-i İmrân, 159
İMAM
- 79 -
6- Problem Çözmede Mârifet: Liderler, ânî ve yeni problemleri
çözmede, zorlukları ve olumsuzlukları yenmede girişimci ve
becerikli olmalıdır. Problemleri, tehdit ve tehlike derecesine göre
sıraya koymada, problem çözümünde orijinal ve yeni metodlar
uygulamada keşfedici bir karaktere sahip bulunmalıdır. Sıkıntı ve
saldırılar karşısında yılgınlığa ve şaşkınlığa kapılmamalıdır. En zor
anlarda bile çevresine ümit ve gayret aşılamalı, onların hırs ve heyecanını
diri tutmalıdır. Sık sık paniğe kapılan, pısırıklık psikolojisinden
kurtulamayan tipler, imamlık/liderlik yapamazlar. Altından
kalkamayacağı sorunları, varsa bir üst makama iletmeli, kendinden
daha tecrübeli insanlardan yardım istemelidir. “Onlara (İslâmî
cemaat ve hareketle ilgili) güven veya korkuya dair haber gelince hemen
onu yayarlar (Bu tür haberlerin psikolojik veya stratejik yarar veya zararını
hesaba katmazlar). Hâlbuki o haberi Rasûl’e veya aralarında emir ve yetki
sahibi kimselere götürselerdi, onların arasında olayın içyüzünü anlayanlar
o haberin ne anlama geldiğini (ve yayılıp yayılmaması gerektiğini) bilirlerdi.
Allah’ın size lütuf ve merhameti olmasaydı, (böyle rastgele haber ve
yorum yaymaktan dolayı) pek azınız hâriç şeytana uyup giderdiniz.” 125
7- İletişim ve Hitâbet: İnsanları etkilemede, onları kudsî hedeflere
yönlendirmede hitâbetin büyük önemi vardır. İnsanları
yönetme ve çalışmaları organize etmede iletişim, temel unsurlardan
biridir. Bunun için de konuşma düzgünlüğü, çekiciliği, güzelliği
ile ifade tarzı/üslûp, hayatî öneme sahiptir. Konuşmaların
“dinle beni”si, yazıların “oku beni”si olmalı, sıkıcı değil; çekici ve
câzip olup, uyuyanı uyandırmalıdır. Konuşma konuları önceden
planlanmalı, toplumun/cemaatin karşısına hazırlıksız çıkılmamalıdır.
İletişim araçlarından yararlanmasını bilmelidir. Hz. Mûsâ’nın
konuşma kabiliyetini ve ifade yeteneğini artırması için Allah’a şu
duâsı, mesajın gerekli etkisi açısından hitâbetin önemini vurgulamaktadır:
“Rabbim! Ruhuma/gönlüme genişlik ver. Kolaylaştır işimi. Çöz
düğümü dilimden; ki anlasınlar sözümü.” 126
8- İktisat, Kanaat: İmamlar, her türlü israfı önleyici tedbirleri
almak zorundadır. Malî kaynakların ve maddî imkânların çarçur
edilmesinin önüne geçtiği gibi; eleman ve ekip israfına da, zaman
ve imkân israfına da izin vermemelidir. Üç kişinin başarabileceği
işe beş kişi görevlendirmek, ekip israfı; hatiplik ve ağabeylik yapacak
kapasitedeki insana afiş astırmak da eleman israfıdır. Güncelliğini
yitirmiş konuları konuşmak ve yazmak, zaman israfıdır. Cemaatin/
ümmetin parası, emânet bilinciyle değerlendirilmeli, kaliteli
işler ve ürünler ucuz maliyete getirilmeye çalışılmalıdır. İhtiyaçla
125] 4/Nisâ, 83
126] 20/Tâhâ, 25-28
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 80 -
lüks karıştırılmamalıdır. Reklâm ve vitrine ayrılacak bütçe, çalışma
ve eylemlerin önüne geçmemelidir. Ayrıca, töhmet ve zan altında
kalmamak için, her şeyin kuruşu kuruşuna hesabı tutulmalı, bu
konuda şeffaf olmalıdır. “Allah, israf edenleri sevmez.”127 İsraf, aşırılık
demektir; bu tavır da tepkiyi doğurduğundan itaat ve emre uymayı
imkânsız hale getirir: “İsraf edenlere itaat etmeyin!”128; “Gereksiz
yere saçıp savurma. Böylesine israf edip saçıp savuranlar, şeytanların
kardeşleri/dostlarıdır.”129 Plansız, programsız, hazırlıksız, ekipsiz, takipsiz
işler başarısız ve bereketsiz olacağından sonuçta zaman ve
imkân israf edilmiş sayılacak ve tabii, hizmetin neticesi hezimet ve
iflâsla noktalanacaktır.
9- Hürmet ve Muhabbet: İmamlık yapacak kişiler, hem olgun
ve ağırbaşlı, hem de herkese kibar ve saygılı olmalıdır. Başkalarını
sevmeyen, kendisi de sevilmeyen kişilerde hayır yoktur.
Hürmet etmeyen, kendisine hürmeti hak edemez. Sevmeyen
sevilmez. Tabii, lâkayt, laçka ve lâubali tipler, gırgır, geveze ve
hafif meşrep kimseler de saygıya ve itaate lâyık olamaz. İmamın,
ciddî, ama asık suratlı değil; sempatik ve güleryüzlü ama sırıtkanlıktan
uzak bir portresi olmalı. Herkesle ve her kesimle rahat
diyalog kurabilen, her gruptan müslümanla iyi ilişkiler geliştirebilen,
başkalarıyla asgarî müştereklerde uzlaşabilen, ama kendi
doğrularından ve değerlerinden tâviz vermeyen bir kabiliyet ve
karakter taşımalıdır. 130
Namaz İmamlığı
Halîfeye imam adının verilmesi, ittîbâ ve iktidâr bakımından
namaz kıldıran imama benzetilmesinden dolayıdır. Rasûl-i Ekrem
ve dört râşid halîfe, namaz kıldırma işini mecbur kalmadıkça
başka bir kimseye bırakmamışlar, kendileri namazda da imam olmuşlardır.
Hatta iki imam/halîfe, namaz imamlığı esnâsında şehid
edilmişlerdir. Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin imamlık yaparken öldürülmeleri,
Muâviye bin Ebû Süfyan’ın önlem almasına sebep olmuş
ve namaz kıldırırken başında silâhlı nöbetçiler bekletmeye başlamıştır.
Bazen de, belki bu gerekçeyle imamlığı başkasına yaptırmış
ve zaman zaman namazlarını câmideki parmaklıkla çevrilmiş
korumalı kısımda (maksûrede) kılmıştır. Abbâsiler döneminde halifeler
vakit namazlarında imamlık yapmayı tamamen terketmiş
ve bu işe resmî görevliler tâyin etmişler, Cuma namazı kıldırma
127] 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31
128] 26/Şuarâ, 151
129] 17/İsrâ, 26-27
130] Ahmet Akgül, Dâvâ Erlerine Mesaj ve Metod, s. 25-31
İMAM
- 81 -
ile yetinmişler; çok geçmeden o görevi de kadılara bırakmışlardır.
Fıkıhta imam; cemaatin önüne geçip onlara namaz kıldıran
kimseye denir. İmamın yapmış olduğu göreve de imâmet denir.
İmamlık faziletli bir görevdir. Peygamber Efendimiz ve kendisinden
sonra gelen râşid halîfeler bu görevi büyük bir özenle yapmışlardır.
Gelişi güzel herkes bu görevi yapamaz. İmam olabilmek için
birtakım şartlar vardır. Bunlar:
1- Müslüman olmak. Müslüman olmayanlar imam olamaz.
Fâsık ve bid’at sahibi kimselerin imam olması ise tahrimen mekruhtur.
2- Erkek olmak. Kadının imam olması câiz değildir. Ancak, kadının
kadınlara imam olması, kerâhetle câizdir. Bu durumda imam
olan kadın öne geçmez, cemaat olan kadınların sağında bulunur.
3- Akıllı olmak. Akıl hastasının imamlığı câiz değildir.
4- Ergenlik çağına ermiş olmak. Büluğ/ergenlik çağına ermemiş
olan çocuğun büyüklere imam olması câiz değildir. Ancak,
kendisi gibi çocuklara imam olabilir.
5- Özürlü olmamak. İdrarı tutamamak, devamlı olarak burundan
veya yaradan kan gelmesi gibi durumlar birer özürdür. Bu
gibi özürleri olan kimseler imam olamazlar. Ancak, aynı cins özre
sahip olanlara imam olabilirler. Özürleri farklı ise imam olması
câiz değildir.
6- Namaz sahih olacak kadar ezbere düzgün Kur’an okumasını
bilmek. Okuma yazma bilmeyenlere “ümmî” denir. Ümmî kendisi
gibi olanlara imam olabilir. Ümmînin ümmîye imamlığı câizdir.
Kur’an’ı iyi okuyamayanların, iyi okuyanlara imam olması sahih
değildir.
İmamlığa geçmede fazilet sırası: Evde ev sahibinin namazı kıldırması,
daha uygundur. Cemaatle namaz kılacaklar arasında ev
sahibi, görevli bir imam veya İslâm devletinde yetkili âmir yoksa,
sırasıyla şunlar imam olur:
1- Namazın hükümlerini, yani İslâm fıkhını en iyi bilen,
2- Kur’ân-ı Kerim’i en güzel, tecvid kurallarına ve mahreçlerine
uygun şekilde okuyan,
3- En fazla günahlardan sakınan, takvâda en ileri olduğu kabul
edilen,
4- En yaşlı olan,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 82 -
5- Ahlâkı en güzel olan,
6- Yüzü daha çok nurlu olan,
7- Sesi en güzel olan,
8- Elbisesi daha temiz olan.
Bütün bu hususlarda eşit olurlarsa aralarında kur’a çekilir, ya
da cemaat onlardan birisini imamlığa seçer. 131
İyi niyetli halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan
câmilere Diyânet hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı
devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına
engel olmaktır. Câmiler, Diyanet eliyle devlet dairesi haline
gelmiştir; İmamlar da namaz kıldırma memuru. İşgal edilen bu
mekânlar, mü’minler için zararlı mıdır, tartışılmalı, ama devlet
için öylesine faydalı yerlerdir ki, devlet bu yerlerin kendi kontrolünde
olmak şartıyla sayılarının artmasından memnun bile
oluyor. Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı
mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan zorla toplanmaya
çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz.
Bu konuda Abdurrahman Dilipak’a kulak verelim: “Şimdi modern
din adamı adına, Kemalist imam görüntüsü altında İslâm’a
ve müslümanlara karşı bir tehdit odağı oluşturulmak isteniyor.
İslâm’da din adamı, ruhban sınıfı yok, ama bu düzen içinde bunlar
var. Bu tip insanlar, sadece Cuma namazında imama ihtiyaç
duyuyor olsa gerekir. Ömürleri boyunca İslâm’a ve müslümanlara
saldırdıktan sonra, bir maaş karşılığı susturulmuş imamların öncülüğünde,
ne olur ne olmaz, yarın âhirette belki lâzım olur diye,
biraz da Allah’ı kandırmak istercesine müslümanların kendileri
hakkında iyi şahitlik yapmasını isterler. Müslüman mezarlığına
gömülmek, garip bir tutkudur onlar için. Bu iş için, fazla baş ağrıtmayan,
ölülerin arkasından kırkıncı günlerinde şen şakrak mevlitler
okuyacak bir aydın imama ihtiyaçları vardır.
Câmilerimizin sosyal mimarisini kaybettik. Câmi, eski hali ile
hayatı kuşatan bir mekândı. İbâdet, bizim dinimizde kapsamlı
bir kavramdır. Günümüzdeki şekliyle câmiler, dinin hapsedildiği,
ya da hapsedilmek istendiği hapishaneler gibidir... İmamlar da
bu hapishanelerin gardiyanları. Kimileri, buraya gelen insanları
avlayarak onları din adına uyuşturarak kendi çıkarları yönünde
kullanmak istemektedirler. Ucuz bir oy deposu, ucuz bir fedâiler
mangası!
131] Abdullah Yücel, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 142
İMAM
- 83 -
Câmiler, şimdi sadece beş vakit namazın cemaatle kılındığı
mescidlerdir. Câmi günlük hayattaki ekonomik, sosyal, kültürel
fonksiyonunu büyük ölçüde yitirdi. Câmiler birbirinin dertleri ile
dertlenmeyen, hatta birbirini tanımayan yaşlı insanların gelip
gittikleri bir yer haline getirilmek istenmektedir. Cemaat imamın,
imam cemaatin jurnalcisi olacaktır! Ne müthiş bir komplo. Namaz
dışında câmilerin kapısına artık kilit vuruluyor. Câmi, müslümanların
meşveret yeri olmaktan çıktı. Hutbeler ve vaazlar sivil karakterli,
dinin özünden alınan ilhamlarla günün problemlerine
çözüm getiren şeyler değil. Çoğu câmide okunan hutbe ve vaazları
bir başka şekli ile bir kilise papazının ya da budist bir râhibin
vaazlarında duyabilirsiniz. On emir”den ibaret ya da hıristiyanlaştırılmış,
sadece kişisel ahlâka indirgenmiş bir din.
Câmi, ilk zamanlarda siyasî, sosyal, kültürel bir merkezdi. Giderek
İslâmî yapı içinde mimarî bir üslûp kazanarak kurumlaştı.
Şifâhâneleri, aş evleri, medresesi, öğrencilerin ve gariplerin barınacağı
bir yer, buluşma ve müşâvere yeri, kütüphanesi ve vakfiyeleri
ile hayatın en can alıcı noktalarında yer alırdı. Câmi her
şeydi. Bugün ise, bütün bu boyutlarından yalıtılmış, tek boyutlu
soluk bir renktir sadece. Şükürler olsun ki, bu durum giderek pozitif
yönde değişmekte, câmi yeniden aslî yapısına doğru bir evrim
süreci içinde bulunmaktadır.
Câminin siyasî merkezlerin güdümünde rûhâniyetini yitirmesiyle,
müslümanlar câmi dışında bizzat hayatın içinde örgütlenmeye,
câminin fonksiyonunu kendi evlerine, işlerine, sosyal hayatlarına,
kültür dünyalarına taşıma gayretine girmişlerdir. Şunda kuşku
yok ki, câmilerin biraz daha dejenere edilmesi ile bu dejenerasyona
teslim olan mekânlar ve kişiler İslâm toplumundan tecrit edilecek
ve dırar mescidi kavramı yeniden uyanacaktır.
İmamlara bunca maaşı niye veriyorlar dersiniz? Çok sevdikleri
için, dine imana hizmet olsun diye mi? Yoo, onlara maaş verenler,
onların ellerine kendi bildirilerini tutuşturup okutmak için... Bunda
da çok başarılı değiller. Ama yine de güçlü bir oto sansür, oto
kontrol mekanizması var.
İmamlık bir meslektir artık. İmam-Hatip okulları Meslek liseleri
değil mi? Bir İmam-Hatip öğretmenine soruyorsunuz: “Hangi
derse giriyorsunuz?” Cevap veriyor: “Meslek dersleri öğretmeniyim.”
Sormak gerek: “Müslümanlık ne zamandan beri meslek
oldu, ya da din?! O kardeşimize kızmamak gerek. Bu işin raconu
böyle. Resmî yazışmalarda İmam-Hatip Lisesi bir meslek okulu;
ama sıra maaş ödemeye gelince, normal lise statüsünde ödüyorlar.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 84 -
Ne kurtarsak kâr hesabı. Tam ikiyüzlü bir politika. İmam-Hatip Liselerinde
kız öğrencilerin başlarını örtmeleri resmen yasak. Tabii,
Heybeliada papaz okulu talebelerine güçleri yetmez, hınçlarını
bizimkilerden alıyorlar. Niye örgütlediler İmam-Hatip okullarını?
Aydın din adamı yetiştirmek için. Ölülerini yıkayıp Allah önünde
kendileri hakkında yalancı şahitlik yapsınlar diye. ama olmadı...
Tutmadı. 132
Din ıstılahında imam “devlet başkanı” demektir. Din ve dünyayı
ayrı düşünen inanç sonucu devletin başındakilere değil de sadece
câmide namaz kıldıranlara bu isim münhasır olmuştur. Hâlbuki
imam “otorite” demektir. Devletin başı, hem idarî işlerde, hem de
dinin diğer sahalarında en üst makamdaki zat demektir. Cumâ’yı
o, ya da onun vekili kıldırır. Onun adına hutbe okunur. Böyle iken
bugün imam, beşinci sınıf devlet memuru sayılmaktadır.
İmam ve müezzine “din görevlisi” demek çok sakıncalıdır. Dinimizin
bu şekilde görevlendirdiği birileri yoktur. İslâm’da kim
daha ehil ise, o kişi müslümanların önüne geçer, imam olur ve
namaz kıldırır. Namaz dışında da bu kimseler, cemaatin her türlü
işinde istişâre edeceği, sözünü dinleyeceği selâhiyetli kimselerdir.
İmam, devletin memuru statüsünde değil; halkın ve cemaatin içerisinde
ilmiyle, ahlâkıyla, irfânıyla sivrilmiş örnek alınacak şahıs
demektir. Aynı zamanda o Peygamber’in vekilidir/olmalıdır. Mihrap,
Peygamberin hakkıdır. Hz. Peygamber’den sonra ise O’nun
vekillerine emânet edilmiştir. İmam olan şahısların bu sorumluluğu
takdir edebilecek ve taşıyabilecek kabiliyet ve kapasitede
olmaları gerektiği gibi, cemaatin de imamı, Peygamber’in vekili
mevkiinde görüp ona itaat ve saygıyı elden bırakmaması gerekmektedir.
İmamı, sadece namaz için görevlendirilmiş bir “namaz
kıldırma memuru” gibi görmek din ile devlet, din ile dünya işlerini
birbirinden ayrı gören laik bir anlayışın ürünüdür. Bu anlayış
ile namazın gerçek mânâsına erebilmek, hiç de mümkün olmayacaktır.
Mihrâbın ve bu mevkînin hakkını verebilecek gerçek imamlar
yetiştirmek, bu ümmetin boynuna borçtur. Ümmetin kurtuluşu,
ancak, ehil âlimler ve imamların yetiştirilmesiyle gerçekleşecektir.
Cenâze ve mevlit peşinden koşmayan, nikâh ve hatim paralarına
tenezzül etmeyen ehl-i Kur’an, hamele-i Kur’an imam ve müezzinler
tasavvur ettiğimiz takdirde ve bunun tedbirlerini aldığımız
zaman din ve dindara bakış da bugünkü halinden çok farklı olacaktır.
132] Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, s. 36-37
İMAM
- 85 -
Namaz kılanların imamlığa geçecek kişiyi seçmeleri haklarıdır.
Mescit ehli, devamlı namaz kıldıracak kişiyi kendileri seçer. Eğer
ihtilâf ederlerse, çoğunluğun seçtiği namazı kıldırır. Kişinin, cemaat
istemediği takdirde imamlığa yeltenmesi doğru değildir. “Üç
kişinin namazları kabul olmaz. Bunlardan birisi, cemaat istemediği halde
imamlık yapmak iseteyen kişidir...”133; “Üç kişi vardır ki, namazları kulaklarını
aşmaz: Kerih gördükleri halde bir cemaate imamlık yapan kişi...” 134
İmamlık, cemaatle namazda bir esastır. İmam olacak kişi, namaz
kılanların rızâsı esasına göre seçilir. Namaz imamlığı, “din
adamları” denilen bir gruba tahsis edilen dinî bir makam değildir.
Herhangi bir müslüman bu vazifeyi üstlenebilir. Ancak, kişinin
ehliyetli olup olmadığı esas alınarak ona en lâyık olan tesbit
edilmelidir.
Bu imamlık anlayışı, bütün işlerinde bir idârecinin bulunmasının
gerekliliğini ilham eder. Bu kişiler tavsiye ve nasihatlerle onu
korurlar. Yine onlar, tâbi olanlarına Allah’a itaat konusunda insanlara
uydukları güzel bir örnek olurlar. Müslümanlar, siyasî, sosyal
ve cihadla ilgili işlerinde imamlığı/yöneticiliği ihmal ettiği takdirde
bütün işlerinde aksamalar ortaya çıkacaktır. Çünkü zulmü
önlemek, adâleti yaymak, dinî vecîbeleri yerine getirmek, Allah
yolunda cihad gibi bütün faâliyetler (ahkâm ve muâmelât) durur.
Dinde sadece fertle ilgili farzlar kalır. Namaz için imam seçimindeki
prensip neyse, imam/yönetici seçimindeki prensip de odur.
Sahâbe de konuyu böyle değerlendirmiş, son zamanki hastalığında
Hz. Ebûbekir’i namaz imamlığına geçiren Peygamberimiz’in
bu uygulamasından yola çıkarak, yönetici anlamındaki imamlık
konusunda da Peygamber’in onu işaret ettiği sonucu çıkarmış
ve o şekilde uygulamıştır. Yönetici anlamındaki imam da, namaz
imamlığında olduğu gibi, cemaatin/toplumun rızâsı (bey’ati) ve
onlarla müşâvere ile seçilir. İnsanlar bu konuda ihtilâfa düşerlerse
hak sahibi, müslüman cumhurun/çoğunluğun seçtiği/bey’at ettiği
kişidir.
Bir müslüman seçildiği zaman, artık ona, namaz imamına
uyulduğu gibi uyulur. Namaz imamı yanılınca, imamın arkasındakiler,
nasıl ve hangi usûlle imamı düzeltiyorlarsa, aynı şekilde
imam/halîfe yanıldığı, yanlış davranışlarda bulunduğu zaman düzeltilmesi
gerekir. Meselâ imam, namazın rekâtlarını ziyâde ederse
ona uyulmaz; tesbih ve tekbir gibi bir usûlle hatırlatılır, doğru
olana sevkedilir. Hz. Ömer de devlet başkanı iken Cuma namazı
133] Ebû Dâvud
134] Tirmizî
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 86 -
kıldırdığında hutbede cemaate soruyordu: “Ben Haktan ayrılırsam
ne yaparsınız?” Cemaatten ses yükseliyordu: “Kılıçlarımızla
düzeltiriz.” Hz. Ömer: “Bana bu şuurda cemaaat verdiği için
Allah’a hamd u senâlar olsun!” diye şükrediyordu.
Cemaatle namaz, yöneticiler için de bir eğitim ve genel yönetim
sahasında sâlih gâyeler için bir enerjidir. Cemaatle/toplumla
istişâre etmek, onların hesap sormalarına karşı hesap vermek, onlara
nasihat etmek, onların tercih ve eleştirilerine kulak vermek
için halife anlamındaki imamın, namaz imamlığını da yapması gerekli
görülmüştür. Zaten namaz, mü’minin hayatında prototiptir.
Mü’minlerin her işi, her şeyi namaza benzemeli, namazdaki gibi
ibâdet bilinciyle yerine getirilmelidir.
İmam, namaz için tâyin edilen vakitten geç kaldığı zaman
beklenmez. Cemaat, onun yerine namaz kıldıracak başka bir kişiyi
öne geçirir. Hz. Peygamber, namaza çıkmakta gecikince sahâbe
böyle yapardı.135 Cemaatin imam üzerindeki haklarından biri de,
imamın cemaatten daha yüksekte durmamasıdır. “Kişi, bir cemaate
imamlık yaptığı zaman, onlardan yüksek bir yerde durmasın.”136 Cemaatin
haklarından bir diğeri de, imamın duâsında sadece kendisine
duâ etmemesi, cemaatini de duâsına katmasıdır. “Üç şeyi yapmak,
hiç kimseye helâl değildir. Bunlardan birisi de, kişinin bir cemaate imamlık
yapıp duâsında sadece kendisine duâ etmesidir. Eğer böyle yaparsa onlara
hıyânet etmiş olur.” 137
Yine başka bir hak, cemaati sıkıntıya sokarak namazı fazla
uzatmamasıdır. Bu, uyulması gereken bir prensiptir. “Bir adam Hz.
Peygamber’e (s.a.s.) gelerek şöyle dedi: ‘Ben, falan kimse namazı
uzattığından dolayı sabah namazlarından geri kalıyorum’ Râvi der
ki: ‘Ben Peygamber’in o gün kızdığı kadar hiçbir nasihatinde kızdığını
görmedim.’ Hz. Peygamber bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! İçinizde nefret ettirenler var. Sizden biriniz namaz kıldırdığı
zaman uzun kıldırmasın. Arkasında zayıf veya ihtiyaç sahipleri olabilir.” 138
Cemaat imama uyar, onun arkasında saf bağlayarak namazı
kılar ve bütün hareketlerinde ona tâbi olur. Hiç bir durumda
imamdan önce hareket etmez, onu takip eder. “Ey insanlar! Muhakkak
ki Ben sizin imamınızım. Rükû, secde, kıyâm ve selâmda Beni
geçmeyin.” 139
135] Ebû Dâvud
136] Tirmizî ve Ebû Dâvud
137] Müslim
138] Müslim
139] Müslim
İMAM
- 87 -
Müslümanın gördüğü her cemaatte, kendisine diğer sosyal ilişkilerde
ve özellikle İslâmî devletin yöneticisiyle (imamla) ilişkileri
açısından bir eğitim ve bütünlük vardır. Meselâ, namazda, imamın
hemen arkasında ehliyetli (muttakî ve ilim sahibi) kişiler vardır/
olmalıdır. İmam hata yaptığı zaman ona hatırlatır, âyetleri karıştırdığı
zaman onu düzeltirler. İmamlık makamı boş kaldığı zaman,
imam bir özürden dolayı devam edemeyeceğinde onlar bu görevi
üstlenirler. “Benim arkamda sizden, akıllı ve yanlışları düzeltme gücüne
sahip olanlar dursun.”140 Bu durum, büyük imamlık için de geçerlidir.
Namaz, müslümanlara, yöneticilerinin etrafını sâlih, ilim sahibi ve
ehil kimselerle çevirmeyi öğretir. Onlar danışma meclisini, istişâre
heyetini oluştururlar. İmamlarını nasihatleriyle yönlendirir, genel
işlerde onu vekil kılarlar, yanıldıklarında onu hemen düzeltirler.
Neredeyse imâmet-i suğrâ (namaz imamlığı) ile imâmet-i
kübrâ (devlet başkanlığı)nın hükümleri aynıdır. Bu durum, dinin
tekâmülüne ve hayatın bütün safhalarındaki hükümlerinin muntazamlığına
ve her işin ibâdet olmasına delildir. Bu, onun tek kaynağı
olmasındandır; dünya ile âhiretin, din ile hayatın bir bütün
kabul edilip ayrılmaması ile ilgilidir. Din, müslümanın hayatının
bütününe hitap eder. Onda hayatın özel ve genel değerleriyle
ibâdet ve hükümleri arasında ayrılık yoktur. Dinin eğitim anlayışı,
insanı her yönüyle kuşatır, kendisini, ortağı olmayan tek bir
Allah’a teslim etmek, namazın ve diğer ibâdetlerin, hayatın ve
ölümün; âlemlerin Rabbı olan Allah’a âit olması için tek metodda
şekillenir. 141
İmam denilince, sözlük anlamına da uygun olarak, çevresine
önderlik ve öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imamın,
hem namaz ibâdetinin, hem de her türlü hayırlı hizmetin yerine
getirilmesinde toplumuna önderlik etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz
ve davranışlarıyla insanların takdirini kazanması beklenir. Tabii,
her şeyden önce, imâmet-i kübrâ için olduğu gibi, namaz imamının
da müslüman olması gerekir. Bazılarının, “bu da mevzû mu
edilir, tabii ki imamların hepsi müslümandır” diyecekleri büyük
ihtimaldir. Ama günümüzde imamlarda aranacak ilk şart, onların
her çeşit şirkten arınmış, sadece Allah’tan korkan muvahhid birer
müslüman olmalarıdır. İmamlar ve cemaatler, gereği gibi muvahhid
mü’min olsalar, nihâi tercihlerini Allah’tan ve âhiretten
yana yapsalar, her şey bir başka olacaktır.
Mü’minlerin imamı/lideri, ancak mü’minlerden olur. Herhangi
140] Müslim
141] Hasan Turâbi, Namaz, s. 141-148
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 88 -
bir kâfirin mü’minlere yönetici olma hakkı yoktur. “Allah kâfirlere
mü’minler üzerine asla velâyet hakkı tanımamıştır.”142 Ümmetin ekserisi,
müslüman olduğu halde fâsık veya zâlim olan birisinin de imam
ve yönetici olma hakkına sahip olmadığı görüşündedir. Bu anlayış,
Kur’an’da “imam” ve “itaat” kavramıyla ilgili âyetler değerlendirildiğinde
tercih etmek zorunda olduğumuz bir tavırdır. Kur’an’da
kâfirlerin, ancak kâfirlere imam olduğu, kendisine uyanları ateşe/
cehenneme ulaştıracağı ifade edilir. Fâsık ve zâlimlerin de, ancak
kendileri gibi imamları olacaktır. Çünkü insanlar nasıl iseler, öyle
idarecilere/imamlara müstahak olacak ve o şekilde yönetileceklerdir.
Mü’min imamlar ise, imamların imamı Hz. İbrâhim örnekliğinde
ortaya konulur. O, put ve putçulara karşı tek başına bir ümmettir.
Ve aynı zamanda ümmetin imamıdır. O’nun İshak, İsmail gibi
oğulları, Ya’kub, Dâvud, Mûsâ, İsa, Muhammed (salevâtullahi
aleyhim ecmaîn) gibi torunları imamdır. Kur’an, apaçık bir imam/
rehber olduğu gibi, yol (hidâyet yolu, sırât-ı müstakîm) da imamdır.
İmam hakkındaki Kur’an’ın bu tanımlarından yola çıkarak
diyebiliriz ki; iyilik imamı, peygamberlerin izinden ayrılmayan,
Kur’an’ın ahkâmını inanarak uygulayan ve İslâm hidâyeti üzere,
sırât-ı müstakîm yolunda önder kişidir. Bu özellikleri taşımayan
kimse, mü’minlerin imamı olamaz; olsa olsa, küfür imamı/önderi
olabilir.
İslâm’ın toplumsal hükümlerini yaşayabilmek, bulunduğumuz
yere İslâm’ı hâkim kılabilmek için imamın mevcûdiyeti, başta
gelen esaslardandır. “Cemaat mi, arasından imamı çıkarır, yoksa
imam mı kendi cemaatini yetiştirir, oluşturur?” sorusuna, her iki
açıdan cevap vermek mümkündür.
Günümüzde İslâmî ve ideal anlamda cemaat bile olamayan
müslümanların, aralarından imam çıkarmaları ve imamsız devlete
tâlip olmaları gerçekleşmeyecek bir düşten ibârettir. Rüyanın gerçek
olması için önce cemaat ve ümmet bilincine sahip olmalı ve
içimizden bizi çekip çevirecek bir imam çıkarması için dil ve fiil ile
duâ etmeliyiz: “Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü
aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine
imam/önder kıl!’ derler.” 143
Selâm olsun hidâyet imamlarına ve hidâyete tâbi olan
muttakîlere! Yazıklar olsun toplumu hidâyetten engellemeye çalışan
önderlere ve onların izindekilere!
142] 4/Nisâ, 141
143] 25/Furkan, 74
İMAM
- 89 -
Selâm olsun, imamların unutulduğu ortamlarda ortaya çıkarak
cemaatlerini oluşturmaya ve imâmet müessesesini gerçekleştirmeye
çalışanlara!
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 90 -
Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kur’ân-ı Kerim’de “İmam” ve Çoğulu “Eimme” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i
Kerimeler (12 âyet): 2/Bakara, 124; 9/Tevbe, 12; 11/Hûd, 17; 15/Hıcr, 79; 17/
İsrâ, 71; 21/Enbiyâ, 73; 25/Furkan, 74; 28/Kasas, 5, 41; 32/Secde, 24; 36/Yâsin,
12; 46/Ahkaf, 12.
B- İmam Kelimesinin Farklı Anlamları:
a- Önder, Rehber, Lider: 2/Bakara, 124; 11/Hûd, 17; 25/Furkan, 74; 46/Ahkaf, 12.
b- Kitab, Levh-i Mahfûz: 36/Yâsin, 12
c- Yol: 15/Hıcr, 79
d- Liderler: 9/Tevbe, 12; 21/Enbiyâ, 73; , 17/71; 28/Kasas, 5, 41; 32/Secde, 24.
Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
1. Buhârî, Salât 5-7, 60; Ezan 51, 54; Meğâzî 53, 82, Hudûd, 86, Edeb 74;
Ahkâm 1, 4, 8, 48; Enbiyâ 5; Menâkıbu’l-Ensâr 25.
2. Müslim, Mesâcid 289-290; Salât 178; İmâre, 9, 33, 37, 38, 44, 46, 58; İman,
173, 229.
3. Tirmizî, Fiten 13, 48, 75; Menâkıb 19, 33; Salât 174; Mevâkît 39, 149;
Cihad 7, 29; Siyer 35; İlim 16.
4. Nesâî, İmâmet 3-4, 39, 41; Bey’at 25, 26, 27, 34.
5. İbn Mâce, Fiten 8, 9, 20; Mukaddime 6, 11, Ezan 3; İkamet 46-48, 78;
Ticâret 8, 30; Cihad 40, 42.
6. Ebû Dâvud, Salât 32, 40, 60-62, 63, 134; Büyû’ 37; İmâre 1; Cihad 87, 96;
Bey’at 25; Sünnet 5, 8; Melâhim 17.
7. Müsned-i Ahmed, I/21, 23, 55, 84, 118, 119, 152, 209, 333, 375; II/54, 97,
161, 177, 232, 336; III/129, 183, 428, 457, 475; IV/21-22, 118, 148, 203-204,
273, 405, 461; V/29-30, 71, 251, 301; VI/111, 405.
8. Dârimî, Mukaddime 6, 23.
9. İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257.
10. Hâkim, el-Müstedrek, 4/92.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 233-253
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 109-122
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 403-429 ; Eser
Y. c. 1, 490-520
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 246-276
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 528-584
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1,
s. 220-241
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 408-520
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c.
1, s. 379-444
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 304-367
10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 231-248
11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 125-136
12. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 34-38
13. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 168-
182
14. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s.9-43
15. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 256-283
İMAM
- 91 -
16. El-İmâmetü’l-Uzmâ, İslâm’da Devlet Başkanlığı, Süleyman ed-Demirci,
terc. İbrahim Cücük, Ravza Y.
17. Tek Başına Bir Ümmet, Necmettin Şahiner, Beyan Y.
18. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
19. İmamet ve Rehberiyyet Reçetesi, Murtaza Mutahhari, çev. Ünal
Çetinkaya, Endişe Y.
20. İmamet ve Rehberiyet Felsefesi, Muhammed Beyşehri, çev. Ünal
Çetinkaya, Endişe Y.
21. İmam En Büyük Önder, Ensari Kirmani, çev. İrfan Keser, Endişe Y.
22. İmamiye Şiasında On İkinci İmam ve Mehdi İnancı, Mustafa Öz, Marm.
Ün. İl. Fak. Vakfı Y.
23. İslâmî Siyaset Teorisi ve Sorunlar, Heyet, Ekin Y.
24. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
25. Ulemâ ve Dinî Otorite, Derleme, İnsan Y.
26. Mehdilik ve İmamiye, İbrahim Süleymanoğlu, Nil A.Ş. Y.
27. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y.
28. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (M. Sabri Küçükaşçı) T.D.V. Y. c. 22, s. 178-190,
201-207
29. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Abdullah Yücel) Şâmil Y. c. 3, s. 142-144
30. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Nureddin Yıldız) Risale Y. c. 2, s. 236-240
31. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda, c. 4, s. 37-47
32. İlmî ve Siyasî Tahliller, Molla Mansur Güzelsoy, Fıtrat Y. s. 15-35
33. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 180-183
34. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 534-537
35. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.127-135
36. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 301-302
37. Tartışılan Sorular, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 69-79, 127-130
38. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
İhtar Y. s. 55-69
39. İbâdet mi Âyin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 95-103
40. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y. s. 86-105
41. İslâmî Hareket, İlkeler ve Sorunlar 2, Muhammed Fadlullah, Ekin Y. s.
197-207, 271-284, 93-103
42. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
43. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 193-244
44. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. s. 50, 60-64
45. Teşkilat ve Teşkilatçılık, H. Mustafa Genç, Akabe-Biat Y. s. 123-148
46. Dâvâ Erlerine Mesaj ve Metod, Teşkilatçılık, Ahmet Akgül, Doğuş Y. s. 23-33
47. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 193-218
48. İslâm ve Siyasî Durumumuz, Abdülkadir Udeh, terc. M. Beşir Eryarsoy,
Pınar Y.
49. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
50. Ahkâmu’s-Sultâniyye, İmam Mâverdi, Bedir Y.
51. Namaz, Hasan Turâbi, Risale Y.
52. Ümmet ve İmâmet Soruşturması, Tevhid Dergisi, sayı 18, 19, 20, Haz,
Tem, Ağustos 1991
53. Kur’an’da İmam ve İmamet, Cafer Tayyar Soykök, Haksöz, sayı 62, 64
(Mayıs, Temmuz, 1996)

- 93 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -6-
HİLÂFET - HALİFELİK

Halife Kelimesinin Anlamı ve Mâhiyeti

Kur’an’da Halife Kavramı

Halife’nin Anlam Sahası

“Yeryüzü” Halifeliği

“Allah’ın Halifesi” Olur mu?

Genel Hilâfet/Umumî İstihlâf

Özel Hilâfet/Hususî İstihlâf

Devlet ve Toplulukların İstihlâfı/Halife Kılınması

Bireylerin İstihlâfı/Halife Kılınması

Halifelik Makamı ve Halifenin Yükümlülükleri

“Halife”liğin Siyasi Boyutu; İslâm Devlet Başkanı Olarak Halife

Halifenin Görevleri

Râşid Halifeler

Halifeliğin Kaldırılması

Ardından Ağıt Yakmak İçin Değil; Muhteşem Dönüşünü Hızlandırmak İçin HİLÂFET
“Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,’ dedi. Onlar ‘Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim’ dedi.” 1
Halife Kelimesinin Anlamı ve Mâhiyeti
Halife kelimesi, h-l-f (halefe) kökünden türemiştir. Halefe, geride kaldı, sonradan geldi anlamındadır. Halife, selefin yerini alan, sonradan gelen (nesil), istihlâf edilen, birinin yerine bırakılan demektir. Aynı zamanda bu kelimenin kapsamı içinde vekâlet ve yöneticilik de vardır. Hilâfet, halife olmak, halifelik, reislik, başkanlık, birinin yerine geçmek, onun adına iş yapmak ve onu temsil etmek anlamına gelir. Istılahta ise; “Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra, Ona halef olarak mü’minlere emîr olmak” şeklinde tarif edilmiştir. Bey’at sonucu mü’minler adına tasarruf yetkisine sahip olan ve
1] 2/Bakara, 30
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 94 -
ahkâmın tatbikini sağlayan kimseye halife denir. 2
Halife’nin çoğulu halâif ve hulefâ’dır. İstihlâf ise, birini halife
(temsilci/ardçı) kılmak anlamındadır. H-l-f (halefe) kökünden türeyen
kelimeler Kur’an’da çokça (127 yerde) geçer. Ama konumuzla
direkt ilgili olarak halife kelimesi Kur’an’da 2 yerde,3 halife’nin çoğulu
halâif 4 yerde,4 Hulefâ kelimesi de 3 yerde5 geçer. İstihlâf kelimesi
ise Kur’an’da 4 âyette6 zikredilir. Yine konuyla dolaylı ilgili
half kelimesinin de 2 âyette7 geçtiği görülmektedir.
Kur’an’da Halife Kavramı
“Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’
dedi. Onlar: ‘Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde
fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’
dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi.” 8
“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi
deneyip sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur.
Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan, merhamet
edendir.” 9
“İnsanları yeryüzünde halîfe (hâkim) kılan O’dur. İnkâr edenin inkârı
kendi aleyhinedir. İnkârcıların inkârı, Rableri katında yalnızca kendilerine
gazabı arttırır. İnkârcıların inkârı, hüsrandan başkasını artırmaz.” 10
“Darda kalanın duasına, kendisine yakardığı zaman karşılık veren, başındaki
sıkıntıyı gideren ve insanları yeryüzünün halifeleri yapan Allah,
kendisine eş koşulan bütün varlıklardan üstün ve yücedir.” 11
“Onu (Nuh’u) yalancı saydılar. Ama biz, onu ve gemide beraberinde
bulunanları kurtardık. Onları halifeler kıldık / ötekilerinin yerine geçirdik.
Âyetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Uyarıları dinlemeyenlerin sonlarının
nasıl olduğuna bir bak!” 12
“Andolsun ki sizden önce, peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği
halde (yalanlayıp) zulmettiklerinden dolayı nice toplumları helâk
2] Râgıp el-İsfehânî, el-Müfredât, s. 105-106
3] 2/Bakara, 30 ve 38/Sâd, 26
4] 6/En'âm, 165; 10/Yûnus, 14, 73; 35/Fâtır, 39
5] 7/A'râf, 69, 74; 27/Neml, 62
6] 6/En'âm, 133; 7/A'râf, 129; 11/Hûd, 57; 24/Nûr, 55
7] 7/A'râf, 169; 19/Meryem, 59
8] 2/Bakara, 30
9] 6/En'âm, 165
10] 35/Fâtır, 39
11] 27/Neml, 62
12] 10/Yûnus, 73
HALİFE
- 95 -
ettik; zaten onlar iman edecek değillerdi. İşte Biz suçlu kavimleri böyle
cezalandırırız. Sonra da, nasıl davranacağınızı görmeniz için onların ardından
sizi yeryüzünde halifeler kıldık (onların yerine sizi getirdik).” 13
“(Hûd, kavmine dedi ki:) ‘Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin
için güvenilir bir elçiyim. Sizi uyarmak üzere aranızdan bir adam aracılığıyla
Rabbinizden size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah’ın sizi
halifeler kılıp Nuh kavmi yerine getirdiğini ve yaratılışça onlardan daha
üstün kıldığını hatırlayın. Başarıya erişebilmeniz için Allah’ın nimetlerini
anın.” 14
“(Hz. Hûd, kavmine şu uyarıda bulundu:) ‘Ben, ancak benim de sizin
de Rabbimiz olan Allah’a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el
koymamış bulunsun. Rabbim, elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz,
şüphesiz ben size bana emanet edilen mesajı bildirdim. Rabbim
sizden başka bir kavmi istihlâf eder, yerinize getirir. Ona hiçbir şey de
yapamazsınız. Doğrusu Rabbim her şeyi koruyandır.” 15
Âd kavminden sonra gelen Hz. Salih, Semûd kavmine Allah’ı
tanıma ve O’na kulluk etme çağrısını yaptıktan sonra, şunları söyledi:
“Allah’ın sizi Âd kavmine halifeler yaptığını, onların yerine getirdiğini,
ovalarında köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde
yerleştirdiğini hatırlayın. Allah’ın nimetlerini anın. Yeryüzünde bozgunculuk
yaparak karışıklık çıkarmayın.” 16
“Firavun kavminin ileri gelenleri, “Mûsâ’yı ve kavmini yeryüzünde
bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye mi koyveriyorsun,
dediler. Firavun, onlara şu cevabı verdi: ‘Onların oğullarını
öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz, onları ezecek üstünlükteyiz.’
Hz. Mûsâ ise kavmine şöyle seslendi: ‘Allah’tan yardım isteyin ve
sabredin. Yeryüzü, şüphesiz Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı
kılar. Sonuç, Yüce Allah’tan korkup günahtan sakınanlarındır.’ Kavmi ona
şu karşılığı verdi: ‘Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet
çektik.’ Hz. Mûsâ şunları söyledi: ‘Rabbinizin düşmanlarınızı yok etmesi
ve yeryüzünde sizi istihlâf etmesi, onların yerine geçirmesi umulur. O zaman
nasıl davranacağınıza da bakar.”17 Yüce Allah, Firavun ve yandaşlarına
sıkıntılar verdi; onları sınadı, sonunda yok etti. “Hor görülen
o kavmi (yahudileri), bereketli kıldığı yerin doğularına ve batılarına mirasçı
kıldı. Allah’ın İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık böylece
yerine geldi. Firavun ve kavminin yaptığı ve yükselttikleri yıkıldı.” 18
13] 10/Yûnus, 13-14
14] 7/A'râf, 68-69
15] 11/Hûd, 56-57
16] 7/A'râf, 74
17] 7/A'râf, 127-129
18] 7/A'râf, 130-137
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 96 -
“Onların peşinden öyle bir half (nesil) geldi ki, bunlar namazı bıraktılar;
nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını
çekecekler.” 19
“Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını
alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek Kitab’a vâris olan birtakım kötü
half (nesil) geldi. Onlara,ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar.
Peki, Kitap’ta Allah hakkında haktan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine
dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap’takini okumamışlar
mıydı? Ahiret yurdu Allah’tan korkup günahtan sakınanlar için
daha hayırlıdır. Hâlâ aklınız ermiyor mu?” 20
“Rabbin zengindir, rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir kavmin soyundan
getirdiği gibi, sizleri yok eder, dilediğini istihlâf eder, sizin yerinize
getirir. Size vadedilen, mutlaka yerine gelecektir. Siz O’nu âciz bırakamazsınız.
De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Doğrusu ben de yapacağım.
Sonucun kimin için hayırlı olduğunu göreceksiniz. Zulmedenler iflâh
olmaz, kurtulamazlar.” 21
“Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere, onlardan öncekileri
halef (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzünde istihlâf edeceğine
(halifeler yapacağına), onlar için râzı olup beğendiği dini temelli
yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir.
Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Bundan
sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir. Namaz kılın,
zekât veren, Peygamber’e itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr
edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayın. Varacakları yer
ateştir. Ne kötü dönüş yeridir.” 22
“Ey Dâvud! Şüphesiz seni, yeryüzünde halife (hükümran, iktidar sahibi)
kıldık. Öyleyse, insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese
uyma. Yoksa seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu, Allah’ın yolundan
sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır.” 23
Halife’nin Anlam Sahası
Allah, yeryüzünü îmar etmek, insanları Allah’ın kanunlarına
göre yönetmek üzere yarattığı Âdem ve neslini halife olarak yaratacağını
belirtiyor. “Yeryüzünde bir halife yaratacağım”24 ifadesinden
Hz. Âdem yaratılmadan önce yeryüzünün yaratıldığını
19] 19/Meryem, 59
20] 7/A'râf, 169
21] 6/En'âm, 133-134
22] 24/Nur, 55-57
23] 38/Sâd, 26
24] 2/Bakara, 30
HALİFE
- 97 -
öğreniyoruz. Hz. Âdem yeryüzünde halife olarak yaratıldı. Papazların
dediği “Hz. Âdem cennette yasak meyveyi yemeseydi şimdi
biz cennetteydik” sözünün yanlış olduğunu haber veriyor.
Allah meleklere yeryüzünde halife var edeceğini bildirmekle,
insanı yeryüzünün hâkimi ve yaratıkları arasında hükmedecek biri
yapacağını belirtmiştir. Âyetteki “halife” kelimesinde hâkimiyet
anlamı vardır. Yeryüzünde halife olmak, yeryüzünün hâkimi ve
yöneticisi olmak demektir. “Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halife
yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet.”25 Âyetten
de anlaşıldığı gibi burada “halife”, hüküm veren; yöneten anlamında
kullanılmıştır. Bu nedenle insanlar arasında hak ve adaletle
hükmetmesi Hz. Dâvud’dan istenmektedir. “Yani ey Dâvud, seni
hükümdar yaptık ki iyiliği emredesin ve kötülükten sakındırasın.
Böylece senden önceki peygamber ve sâlih önderlere halef olasın”
“Sonra da, sizin nasıl davranacağınızı görmek için onların ardından sizi
yeryüzünde halifeler kıldık.”26 “Yani onların yerine artık siz hükmedeceksiniz.”
Halife kelimesiyle, nesil nesil birbirini takip edecek
ve nesillerden her birinin diğerine halef olacağı bir canlı türü kastedilmiştir.
Yine Hz. Nuh ve kavmi için de şöyle buyrulur: “Onları
(yeryüzünde) halifeler kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğduk.”
27
Bu âyetlerde “halife” kelimesi, sözlük anlamı olan; başkasının
yürüttüğü bir işi, ondan sonra yüklenip yürüten anlamındadır. Ancak
devralınan iş, hâkimiyetle ilgili bir iştir. Nitekim Hz. Âdem için
“halife” kelimesinin kullanıldığı âyetten hemen önceki âyette:
“Allah, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”28 buyurulmaktadır.
Demek ki Hz. Âdem’in halife kılındığı şey, yeryüzünün hâkimiyet
ve yönetimiyle ilgili bir iştir. 29
“Yeryüzü” Halifeliği
Kur’an’da ya yalın veya “arzda halife” terkibi halinde geçen
halife kelimesini bu bütünlükte değerlendirdiğimizde, insanlar
yeryüzünde ömür süren, orayı imar ve ıslah eden, orada iskân
eden yeryüzü halifeleri anlamında kullanıldığı anlaşılır; onlar birbiri
ardından gelen nesillerdir.30 Bu anlamda, beşeriyetin yeryüzündeki
kaderini ve Allah’a vereceği hesabı anlatan Bakara sûresi
25] 38/Sâd, 26
26] 10/Yûnus, 14
27] 10/Yûnus, 73
28] 2/Bakara, 29
29] İbn Teymiyye, Mecmuatu Fetâvâ, 35/42-46
30] 43/Zuhruf, 60; 19/Meryem, 59
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 98 -
30. âyetteki halife insan, yeryüzünün halifesi olacak, orada iskân
edecek, kan dökecek, ama Rabbinden isimler öğrenecek ve yaptıklarının
hesabını verecek bir nesildir. 31
Arz üzerindeki bütün güçler, bütün tabiat yasaları insana boyun
eğmiş ve insan, bunları kendi yararına kullanmak kabiliyetinde
yaratılmıştır. Yeryüzündeki diğer yaratıklar insana boyun
eğdirilmiştir. İnsan, dünya üzerindeki canlıların hiçbirinin yapamayacağı
işleri yapmaktadır; bu özellikleri, insanın halife olarak
yaratılmasından dolayıdır.
“O ki, sizi yeryüzünün halifeleri kıldı.”32; “Onların ardından sizi yeryüzünde
halifeler kıldık, nasıl davranacağınıza bakalım diye.”33 Âyetlerde
“yeryüzünün halifeleri” ve “yeryüzünde halifeler” ifadeleri geçmekte
ve insanın halife kılınarak bir imtihana tâbi tutulduğu belirtilmektedir.
İmtihansa elbette irâde sahibi olmayı gerektirmektedir.
İrade, seçme özgürlüğü demek olduğundan insanın istediği
şekilde hareket edebileceği ortaya çıkar. İrade sahibi bir varlığın
iyilik yapabileceği gibi, kötülük de yapabileceği kolayca anlaşılır.
Şu halde, irade sahibi olma “halife” kelimesinin kapsamı içindedir
ve melekler insanın fesat çıkarıp kan dökeceğini buradan anlamış
olabilirler. Öte yandan, halife’nin irade sahibi olması, belli bir
hâkimiyet gücünü elinde bulundurması demektir.
“Allah’ın Halifesi” Olur mu?
Allah’ın bir halifesi olamaz. Nitekim Hz. Ebu Bekir’e “Ey
Allah’ın halifesi!” denildiğinde, “Ben Allah’ın halifesi değilim;
ben ancak Rasûlullah (s.a.s)’ın halifesiyim ve bu bana yeter”34 demiştir.
İbn Teymiyye’ye göre, tanım gereği; ölen, orada hazır bulunmayan,
ya da işinde âciz olan biri için halife söz konusudur.
Allah hakkında ise bu tür durumlar mümkün değildir. Allah’ın ne
bir benzeri, ne de dengi mümkündür. Âlemlerden müstağni olan
Allah’ın halifeye/vekile ihtiyacı yoktur. İbn Teymiyye, vahdet-i vücutçuların
insanı ulûhiyet makamına yükseltmek istediklerini, bu
yüzden İbn Arabi’nin “insanın Allah’ın halifesi” olduğunu iddia
ettiğini söyler. Vahdet-i vücutçular, insanın birtakım mertebelerle
Allah’la bütünleşebileceğini iddia ederken, “Allah’ın halifesi” gibi
görünüşte Kur’anî bir dayanak ileri sürerler. 35
Aynı şekilde hilâfet makamına geçtiğinde Hz. Ömer’e de,
31] Bk. 27/Neml, 62; 35/Fâtır, 39; 6/En’âm, 135
32] 6/En’âm, 165
33] 10/Yûnus, 14
34] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/10-11
35] M. Sait Şimşek, Kur'an Kıssalarına Giriş, s. 168-169
HALİFE
- 99 -
“Allah’ın halifesi” şeklinde hitap edilmesi kendisine teklif edilmiş,
kendisi bunu reddetmiştir. “Allah’ın halifesi” şeklinde bir ifadeye
ne bir âyet ve ne de sahih herhangi bir hadiste rastlıyoruz.
Âyetteki “halife” kelimesiyle nesil nesil birbirini takip edecek ve
nesillerden her birinin diğerine halef olacağı bir canlı türü kastedilmiştir.
Bu görüş, aynı zamanda İbn Kesir (H. 99), Taberi (H. 200),
Maturidi gibi nice âlimlerin kabul ettiği bir yorumdur. Bu görüş,
“halife” kelimesinin kelime anlamına da aykırı değildir. Çünkü
“halife” kelimesi, hem ism-i fâil ve hem de ism-i mef’ûl olarak alınabilir.
İsm-i fâil olarak alındığında, başkasının yerine geçen; ism-i
mef’ûl olarak alındığında da başkası ona halef olan anlamındadır.
Halife’nin, hâkim olan ve yöneten şeklindeki tefsirine gelince, yukarıdaki
bütün anlamlarla birlikte zikredilmesi gereken bir görüştür.
Hz. Âdem’in devraldığı iş, yönetme işidir. 36
Oysa Allah’ın temsil edilebilir bir varlık olarak algılanması,
Hz. İsa’yı enkarne olmuş (et giymiş -Allah’ın oğlu-) biçimi olarak
gören Hıristiyanlara ait bir düşünce idi. İslâm’ı istismar ederek,
İslâm’ın öngörmediği usullerle işbaşına geçen zâlim yöneticiler,
İslâm’ı kullanarak dini siyasete âlet etmek için “Allah’ın halifesi”,
“Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” vasıflarını kendileri için uygun
bir ünvan olarak gördüler. Kötülük ve adâletsizliklerini örtbas etmek
için kendilerine tanrısal bir statü vermeleri, müstekbirlerin
geleneksel tavrı olsa gerek. Bunlar, ilâhî tayinle iktidar oldukları
iddiasını sürekli tekrarlamışlardır. Firavunlar, zaman zaman kendilerini
tanrının oğlu (Ra tanrısının, güneşin oğlu), hatta zaman
zaman da tanrının kendisi olarak sunarlar. Japon imparatorlarına
yirminci asra kadar hâlâ “güneşin oğlu” deniliyordu. İnsan, tarih
boyunca, ilâhî adalete aykırı olarak, hak etmediği vasıflara sahip
çıkmaktadır. Bu olumsuz tavrı gösterenler arasında, vahye muhatap
olmuş ama onun kadrini kıymetini bilememiş ve tahrif etmiş
yahudi ve hıristiyanlar, ümmî Kureyşliler de vardı.
Yahudi ve hıristiyanlar: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.”37
sözü ile Allah tarafından seçilmiş ırk görüşünü savunurlar. Fil
olayının sonucunu kendi üstünlüklerine yoran Kureyşliler de,
kendilerinin Mescid-i Haram’a daha lâyık olduklarını ileri sürerek38
hak etmedikleri bir imtiyazla39 bütün kabilelerin Kureyş’e
ta’zimini sağlamaya çalışmışlardır. Görüldüğü gibi zulüm iktidarları
kendi meşruiyetlerini garanti altına almak için insan fıtratında
36] M. Sait Şimşek, a. g. e., s. 177
37] 5/Mâide, 18
38] 8/Enfâl, 34
39] 9/Tevbe, 19
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 100 -
vazgeçilmez bir olgu olarak yer alan Allah’a inanma eğilimini kullanarak
Allah adına hareket ettikleri iddiasıyla, mazlumları etki ve
yetki altına almaya çalışmışlardır. Câhilî zihniyet, kendi iddialarına
göre risâletten önce Allah’ın yakınlarıdır.40 Risâletten sonra Emeviler
döneminde ise Allah’ın halifesidir. İslâm düşüncesinin değişime
uğradığı tarihin daha geç dönemlerinde ise “zıllullah”tır;
yani Allah’ın gölgesi. Artık sultanın yaptığı zulümden vazgeçmesi
isteniyorsa o zaman yapılacak tek şey vardır: Oturup dua etmek!
Çünkü her haliyle yeryüzünde Allah’ın gölgesi olan sultana isyan
en büyük günahtır(!)
Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in kabul etmediği Allah’ın halifeliği
sıfatına zulümlerine meşrûluk vermek için zâlim yöneticiler can
simidi gibi sarılıyorlar. Rasûlullah için Kur’an ısrarla “kul” vasfını
verdiği, Allah’ın halifesi gibi ifadeler O’nun için bile söylenmediği
halde, Emevilerden itibaren sözde halifeler için, Rasûlullah’ın halifesi,
mü’minlerin emîri, müslümanların halifesi gibi sıfatlar yeterli
gelmiyor, cılız kabul ediliyordu. Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri
ilan edilen bu müstağni liderler, Allah’ın kulluğuna değil; vekilliğine
soyunuyor. Ortaya koydukları siyasete/pratiğe göre de dini
yorumlayıp zulümlerine kılıf geçiriyorlar. Böylece dokunulmazlıkları
olan küçük yeryüzü ilahlıkları, rahatlıkla sömürü düzenlerini
devam ettirecek; ama asla eleştirilemeyeceklerdir. Çünkü sultaları
Allah’ın takdiridir(!) Cebr ve İrcâ akidesi imdatlarına yetişir. 41
İlk dönem İslâm tarihinde halife’nin kavramsal olarak yerleşmediğini
ve öncü sahabenin bu kelimenin Allah’a nisbet edilmesine
kesinlikle karşı çıktığını görüyoruz. İlk dönem İslâm öncüleri,
Rasül’ün ve Kur’an’ın yönetim için kavramlaştırdığı “emr” kelimesini
kullanmışlar, kendilerini “emîr” olarak görmüşlerdir. Kur’an,
yöneticilere “Ülü’l-Emr” ve “Veliyyü’l-Emr”42 terkibini tercih eder.
Kur’an, halife kelimesini açık bir şekilde arza izafeten kullanıyor;
Allah’a izâfeten hiçbir yerde kullanmıyor. Bakara sûresi 30.
âyetten sonraki âyetlerdeki, meleklerin yorumlarında ve reel hayatta
gördüğümüz gibi, (yaratıcısını överek tesbih edeceğine) yeryüzünde
fesat/kargaşa çıkaran, kan döken biri Allah’ın temsilcisi
olabilir mi? Bir temsilci, temsil ettiğinin dışına çıktığı zaman temsilci
olmaktan çıkacağına göre, belli bir irâdî alanda istemlerini
gerçekleştirme, tercihte bulunma yeteneğine sahip insan gerçeği,
“Halifetullah” ile nasıl uzlaştırılacaktır? 43
40] 8/Enfâl, 34; 9/Tevbe, 19
41] Fevzi Zülaloğlu, Allah’ın Halifeleri miyiz? Haksöz, Aralık 92, s. 16-17
42] 4/Nisâ, 83
43] Bak. 10/Yûnus, 14
HALİFE
- 101 -
Adı sanı anılmadan nice çağlar gelip geçtikten sonra yeryüzü
için yaratılan ve yeryüzünün hâkim ve yöneticisi konumuna getirilen
insan, nasıl hareket edeceği konusunda denenmektedir. Oysa
Allah’ın temsilcisi olarak görülen birinin özgür bir iradesi olmasından
bahsedemeyiz. Böyle bir statüye sahip birinin yapıp ettiklerinden
dolayı sorgulanması da söz konusu olamaz. Çünkü yapıp
ettikleri Allah adına, Allah’ı temsilendir. Hâlbuki insan için izzet
ve üstün bir şeref aranıyorsa, bu, Allah’a kulluk ve takvâdır. 44
“Halifetü’l-Arz” (Yeryüzünün efendisi, yöneticisi) insanın kendisi
için Allah’ın takdir ettiği bir konumu, bu ifadeyle anlatılıyor.
Yasak meyveyi yiyen insan, kendi farkına varmış, böylece içgüdüye
bağlı istekten; itaat ve isyana kabiliyetli, irâde/istem hürriyetine
kavuşmuştur. Böylece “yeryüzünün halifesi” payesini almaya
hak kazanmıştır.
Bazı âyetlerde halife kelimesi, başkasının yürüttüğü bir işi
ondan sonra yüklenip yürüten anlamındadır. Ancak, devralınan
hâkimiyetle/egemenlikle ilgili bir iştir. “Allah, yerde ne varsa hepsini
sizin için yarattı.”45 Demek ki insanın halife kılındığı şey, yeryüzünün
hâkimiyet ve yönetimiyle ilgili bir iştir. “Ey Dâvud! Biz
seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar
arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevesine /keyfe uyma; sonra seni
Allah’ın yolundan saptırır.”46 Yani ey Dâvud, seni hükümran kıldık
ki adaleti yerine getirerek, iyiliği emredip kötülükten sakındırarak,
senden önceki peygamber ve sâlih önderlere halef olasın. Bu
hilâfet, siyasi erkle kayıtlı değildir; eşyanın tümünün âdil kullanımını
öngörür. “Sonra onların ardından sizi yeryüzünde halifeler yaptık
ki nasıl davranacağınızı görelim.” 47
İnsana, kâinatta Allah’ın biçtiği konum yerine; hak edilmeyen
bir statüye kaydırarak yer aramak, eşyada var olan dengeyi tersine
çevirmek demektir. İnsan, ancak insana temsilci/halife olur.
Ontolojik denge açısından eşitliğe sahip olmayan insanla Allah
arasında müşterek bir vekâlet sistemi yoktur. O halde Allah’ın vekil/
halife edinmesinden söz etmek mümkün değildir. 48
Genel Hilâfet/Umumî İstihlâf
Kur’an’da halife ve istihlâf kelimeleri, biri genel, diğeri özel
olmak üzere iki anlamda kullanılır. Bütün insanların yeryüzünün
44] Bak. 3/Âl-i İmran, 79
45] 2/Bakara 29
46] 38/Sâd, 26
47] 10/Yûnus, 14
48] Fevzi Zülaloğlu, a.g. y., s. 20-21
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 102 -
halifesi olması, yeryüzündeki her şeyin emir ve istifadelerine sunulması,
mülkiyetin kendisine emanet edilmiş olması, yeryüzünü
yönetip ıslah ederek ona sahip çıkması demektir.
Bakara sûresi 30. âyetteki “yeryüzünde var edilen halife”nin, kimin
halefi/ardçısı, ve kimin temsilcisi olduğu konusu çok tartışılmıştır.
Bu konuda meleklerin, cinlerin veya Allah’ın temsilcisi olduğu
iddia edilmiştir. Ayrıca insan nesillerinin birbirinin yerine geçtiği,
insanın yeryüzünde hâkim ve yöneten olduğu görüşleri ileri sürülmüştür.
Hiçbir âyette, halife kelimesi Allah’a izafe edilmemiştir;
yani “Allah’ın halifesi” tabiri Kur’an’da geçmez. Yalın halde veya
“arz” kelimesiyle tamlama yapılarak kullanılmıştır. Konumuzla ilgili
âyetin49 hemen öncesindeki âyette Allah, yeryüzünde olanların
hepsini insan için yarattığını belirtir.50 Şu halde insanın istihlâfı, yeryüzüne
hâkimiyet ve orasını yönetmekle ilgilidir. Böylece insana,
sınırsız değil ama geniş bir egemenlik alanı verilmiştir.
Özel Hilâfet/Hususî İstihlâf
a- Devlet ve Toplulukların İstihlâfı/Halife Kılınması:
Bu istihlâf, Allah’ın bir ümmete, başkalarından sonra hâkimiyet
ve istiklâl vermesi, birçok toplumları onun idaresi altında birleştirmesidir.
Devlet ve toplulukların istihlâfı bağlamında, Hz. Nuh’un
ve kavminin durumu şöyle belirtilir: “Onu yalancı saydılar. Ama biz,
onu ve gemide beraberinde bulunanları kurtardık. Onları halifeler kıldık/
ötekilerinin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Uyarıları
dinlemeyenlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bak!” 51
Hz. Hûd, peygamber olarak gönderildiği Âd kavmini şöyle
uyarıyordu: “Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir
bir elçiyim. Sizi uyarmak üzere aranızdan bir adam aracılığıyla Rabbinizden
size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah’ın sizi halifeler kılıp
Nuh kavmi yerine getirdiğini ve yaratılışça onlardan daha üstün kıldığını
hatırlayın. Başarıya erişebilmeniz için Allah’ın nimetlerini anın.”52 Hz.
Hûd, ayrıca onlara şu uyarıda bulundu: “Ben, ancak benim de sizin
de Rabbimiz olan Allah’a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el
koymamış bulunsun. Rabbim, elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz,
şüphesiz ben size bana emanet edilen mesajı bildirdim. Rabbim
sizden başka bir kavmi istihlâf eder, yerinize getirebilir. Ona hiçbir şey de
yapamazsınız. Doğrusu Rabbim her şeyi koruyandır.” 53
49] 2/Bakara, 30. ayet
50] Bak. 2/Bakara, 29
51] 10/Yûnus, 73; ayrıca bak. 7/A'râf, 59-64
52] 7/A'râf, 69; ayrıca bak. 7/A'râf, 65-72
53] 11/Hûd, 56-57; ayrıca bak. 11/Hûd, 58-61
HALİFE
- 103 -
Âd kavminden sonra gelen Semûd kavmine Hz. Salih, Allah’ı
tanıma ve O’na kulluk etme çağrısını yaptıktan sonra, şunları söyledi:
“Allah’ın sizi Âd kavmine halifeler yaptığını, onların yerine getirdiğini,
ovalarında köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde
yerleştirdiğini hatırlayın. Allah’ın nimetlerini anın. Yeryüzünde
bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.”54 Ama onlar, bu uyarıları
dinlemedikleri için feci sonları geldi çattı.55
Sihirbazlar Hz. Mûsâ’nın mucizesini görüp Allah’a inandıktan
sonra, “Firavun kavminin ileri gelenleri, “Mûsâ’yı ve kavmini yeryüzünde
bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye mi koyuveriyorsun,
dediler. Firavun, onlara şu cevabı verdi: ‘Onların oğullarını
öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz, onları ezecek üstünlükteyiz.’
Hz. Mûsâ ise kavmine şöyle seslendi: ‘Allah’tan yardım isteyin ve
sabredin. Yeryüzü, şüphesiz Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı
kılar. Sonuç, Allah’tan korkup günahtan sakınanlarındır.’ Kavmi ona şu
karşılığı verdi: ‘Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet
çektik.’ Hz. Mûsâ şunları söyledi: ‘Rabbinizin düşmanlarınızı yok etmesi
ve yeryüzünde sizi istihlâf etmesi, onların yerine geçirmesi umulur. O zaman
nasıl davranacağınıza da bakar.” 56 Yüce Allah, Firavun ve yandaşlarına
sıkıntılar verdi; onları sınadı, sonunda yok etti. “Hor görülen
o kavmi (yahudileri), bereketli kıldığı yerin doğularına ve batılarına mirasçı
kıldı. Allah’ın İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık böylece
yerine geldi. Firavun ve kavminin yaptığı ve yükselttikleri yıkıldı.” 57
Hz. Peygamber’e ve kavmine de, Allah’ın uyarılarını dinlemeleri
konusunda, benzer hatırlatmalar yapılır: “Rabbin müstağnî ve
rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi,
sizleri yok eder, dilediğini istihlâf eder, sizin yerinize getirir. Size vadedilen,
mutlaka yerine gelecektir. Siz O’nu âciz bırakamazsınız. De ki: Ey kavmim!
Elinizden geleni yapın! Doğrusu ben de yapacağım. Sonucun kimin için
hayırlı olduğunu göreceksiniz. Zulmedenler iflâh olmaz, kurtulamazlar.” 58
Allah’a ve peygamberine itaat çağrısı ve peygamberin yalnızca
tebliğ/bildirim görevi olduğu, herkesin kendine yüklenenden
sorumlu olacağı anlatıldıktan sonra, şunlar belirtilir: “Allah, içinizden
iman edip salih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef (güç ve
iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için
râzı olup beğendiği dini temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene
çevireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi
54] 7/A'râf, 74
55] 7/A'râf, 75-79
56] 7/A'râf, 127-129
57] 7/A'râf, 130-137
58] 6/En'âm, 133-134
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 104 -
Bana ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan
çıkmış) kimselerdir. Namaz kılın, zekât veren, Peygamber’e itaat edin ki,
size merhamet edilsin. İnkâr edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını
sanmayın. Varacakları yer ateştir. Ne kötü dönüş yeridir.” 59
Bu âyetler, iktidar değişiminin, iktidarın işleyişinin ve amacının
temel değişkenlerini açıkça belirtir: İman, sâlih amel, yalnız
Allah’a ibâdet ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmama; dinin yerleşmesi,
korkuların güvene dönüşmesi; namaz ve zekâtın yerine getirilmesi,
Peygamber’e itaat; inkârcıların yoldan çıkışları, cehenneme
varışları.
b- Bireylerin İstihlâfı/Halife Kılınması:
Bu tür istihlâf, devlet başkanları için söz konusudur. Bireylerin
istihlâfı bağlamında Hz. Dâvud örnek verilir: “Ey Dâvud! Şüphesiz
seni, yeryüzünde halife (hükümran, iktidar sahibi) kıldık. Öyleyse, insanlar
arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma. Yoksa seni Allah
yolundan saptırır. Doğrusu, Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü
unutmalarına karşılık çetin azap vardır.”60 Bu âyet, iktidar sahiplerinin
kendi arzu ve heveslerine, istek ve tutkularına göre değil; adalet
esaslarına göre yönetmelerini açıkça vurguluyor. Bilindiği üzere
Hz. Dâvud, dinî ve siyasî otoriteleri birleştiren, hem bir peygamber,
hem de İbranilerin başında bir hükümdardı. 61
Bireylerin istihlâfı için, ayrıca imam62 ve melik63 kelimeleri de
kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de halife kavramı, yalnızca Hz. Dâvud
için siyasi bir içerikle kullanılmıştır. Devlet ve toplulukların istihlâfı
ise, ancak siyasi iktidar ve nesil değişikliği çevresinde siyasi-sosyal
bir anlam kazanır. İslâm siyasi tarih ve edebiyatında halife kelimesi,
bu kavramlarla bağlantılı olarak terimleşmiştir. 64
Halifelik Makamı ve Halifenin Yükümlülükleri
Bakara, 30. âyette belirtilen meleklerin, halifenin yaratılış
hikmetini öğrenmek amacıyla sordukları soru “halife” kelimesini
biraz açmaktadır. Onların sorusundan halifenin üç önemli özelliği
belli olmuştu. Bunlardan birisi, meleklerin merak sorusunun
yorumuyla anlaşılabilecek bir özelliktir. Onlar, “Halifenin yaratılmasından
maksat kulluksa, biz en güzel şekilde yapıyoruz; öyleyse
59] 24/Nur, 55-57
60] 38/Sâd, 26
61] Bak. 2/Bakara, 246-250
62] 2/Bakara, 124
63] 5/Mâide, 20
64] Kur'an'da Siyasi Kavramlar, V. Akyüz, s. 130 ve devamı
HALİFE
- 105 -
başka bir halifenin yaratılmasının hikmeti nedir? Öyle anlaşılıyor
ki, yaratılacak halife de tıpkı melekler gibi Allah’ı tesbih edecek,
yani O’na ibâdette bulunacak ve yönetim hakkı olacak. İkinci
özelliği yeryüzünde yaşayacak olması. Bunu âyetin başında bizzat
Rabbimiz söylüyor. Üçüncü özelliği ise, yer için yaratılacak halifenin
orada fesat çıkaracak ve kan dökecek olmasıdır.
Melekler, halifenin yaratılış hikmetini anlamak için, “yeryüzünde
fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?”65 diye sorarlar.
Allah, halife insanı bu olumsuz özelliklerle nitelemelerinden
dolayı onları yalanlamadı. “Hayır, siz yanılıyorsunuz, benim
halifem böyle bir şey yapmayacak” demedi. Buna karşı “Ben sizin
bilmediklerinizi bilirim” dedi.
Bütün bunlar, yeryüzü halifesinin Hz. Âdem ve onun soyundan
gelecek bütün insanlar olduğunu gösterir. Şurası kesindir ki
Hz. Âdem yeryüzüne indikten sonra ne fesat çıkardı ve ne de kan
döktü. Bu kötü fiilleri ilk olarak kendi oğullarından birisi yaptı.
Onun soyundan gelen niceleri tarih boyunca sayısız fesat çıkardılar,
haksız yere başkalarının kanını akıttılar. Öyleyse kast edilen
Hz. Âdem ve onun soyundan gelenlerdir. Kur’an’ın ifadesinden
anlaşıldığına göre Allah, bütün Âdemoğullarını yeryüzüne halife
olarak gönderdi. Şu âyet, bu açıdan oldukça dikkat çekicidir:
“Sonra, nasıl yapıp davranacaksınız diye sizleri gözlemek için, onların ardından
sizi yeryüzünde halifeler yaptık.”66 Kendilerine verilen nimetin
değerini bilmeyen ve nimet verene şükretmeyen, elçilere karşı
çıkan nice topluluklar cezalandırıldı, helâk edildi. Onların yerine
Rablerini tanıyan, şükretmesini bilen yeni kuşaklar halife olarak
gönderildiler. Onlar, Allah’ın hükmüyle hükmederler, yüklendikleri
emaneti hakkıyla taşırlar.
Hz. Âdem’in şahsında halife olarak yaratılıp dünyaya gönderilen
insan, bu özelliğini ancak halifeliğin gereğini yaparsa
koruyabilir. Halifeliğin gereği de şüphesiz ki dağların, yerin ve
göklerin taşımaktan korktuğu “emânet”i taşımaktır. Halifeliğin
değeri bununla ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda başta bütün
peygamberler halifedir. Onlar en kutsal yük olan emaneti taşıma,
Allah’ın hükümlerini uygulama ve ümmetlerine anlatma yönüyle
kendilerinden önceki peygamberlerin halefleridirler. Peygamberleri
dinleyen, ilâhî davete kulak verip, Allah’ın koyduğu ölçülere
göre yaşayan bütün sâlih insanlar da, bu mübarek yükü taşımada
kuşaktan kuşağa birbirlerinin yerine halife olmuşlardır. Yine
65] 2/Bakara, 30
66] 10/Yûnus, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 106 -
Allah’ın adıyla yaşayan, Allah’ın indirdikleriyle hükmeden, gücünü
ve otoritesini Allah’ın adı yüce olsun diye kullanan bütün otorite
sahipleri de bu halifelik sıfatına lâyıktır.
Allah, başta Hz. Âdem olmak üzere bütün insanları kendi
hükümlerinin uygulayıcıları olsunlar diye yarattı. Bütün insanlar
doğuştan birer halife adayıdır. Kim bu emaneti hakkıyla taşımış
veya taşıyorsa, onun halifelik sıfatı devam ediyor demektir.
Allah’ın hükmüne uymayıp, O’nun dininden yüz çevirenler, yani
ilâhî emaneti taşımayanlar ise o kutsal ve üstün halifelik sıfatını
koruyamayanlardır. 67
İnsan, yeryüzünün hâkimi, yöneticisidir; ama bu farazî ve sembolik
bir liderlik ve hâkimiyettir; Allah’a itaat etse de, karşı çıksa
da böyledir. Çünkü Allah’ın meşîetinin/ dilemesinin dışına çıkamaz.
Ama itaat ederse kendisi ve kendi saadeti için itaat etmiş
olur; irâde ve kaynaklandığı ‘benlik’ emanetini yerinde kullanmış
olur. İşte bu emaneti yerinde kullandığında fesat çıkaran değil;
selâmeti, sulhü gerçekleştiren bir halife olur. Şu halde, insan yeryüzünün
halifesidir ve bu halifelik yeryüzünde hükmetmektir. Bu
şekilde, insan toplulukları, nesiller birbirlerinin yerini alırlar, yani
birbirlerine halef olurlar; bir topluluk emanete ihanet ettiğinde
Allah onun yerine başka birini getirir, yani ona başka bir topluluğu
halef kılar ve onları yeryüzünün halifeleri yapar. Şu halde, halifeyi
yalnızca birinin yerine geçen anlamında kullanmak, kavramın
muhtevasını büyük ölçüde daraltmak olur. 68
Kur’ân-ı Kerim’de konu ile ilgili âyetlerden anladığımıza göre
Allah Teâlâ, genel anlamda bütün insanları yeryüzünün halifeleri
olarak yaratmıştır. Yeryüzündeki bütün yaratıklar, insanoğlu
için yaratılmış, onun hizmetine sunulmuştur; insan yeryüzünün
efendisi ve halifesidir. Bu halifelik gereği bütün insanlar ilk
plânda Allah’a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak O’nun
hâkimiyetini kabul etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İnsanın yeryüzü
halifeliği, onun yönetim ve davranışlarda Allah’ın hükmünü
uygulaması demektir. Bu uygulamalarda Allah’ın kanunları mutlak
ölçüdür. İnsan, yeryüzünde halifeliğini ifa ederken bu ölçünün
dışına çıkamaz, bu hükümlere aykırı hareket edemez. Çünkü
Allah, yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği insana mutlak bir
serbestlik vermiş değildir. İnsan için birtakım kurallar ve sınırlar
çizmiş ve bunları aşmamasını istemiştir.
Zürriyetlerini temsilen halife kılınan ilk insan Hz. Âdem ve eşi
67] H. K. Ece, Hz. Adem, Denge Y., s. 49-50
68] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 522
HALİFE
- 107 -
için bile birtakım sınırlamalar söz konusudur.69 Bu hududa uymak,
insanın yeryüzü halifeliğinde, bu yüce makamda kalabilmesinin
temel şartıdır.70 Bu ölçülerin dışına taşanlar ise, ateş azabına düşmekle
tehdit edilir. Diğer bir deyişle; insanlardan istenen, halifelik
gereklerini yerine getirmeleridir. Bu ise, Allah’ın belirlemiş olduğu
sınırlar içerisinde kalmakla mümkün olur. Bu anlamda bütün
insanlar, Allah’ın yeryüzünde halife tayin ettiği kimselerdir. Tüm
insanların bu şekilde görevlendirilmiş olmalarına “umûmî hilâfet”
diyoruz. Hz. Âdem’in soyundan gelen herkes bunun kapsamı içerisindedir.
İnsan, halifeliğinin sonucu olarak yüklenmiş olduğu
“emanet”in gereklerini yerine getirmekle yükümlüdür.
Allah, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenleri, yerlerine başkalarını
istihlâf etmekle, başkalarını halife yapmakla tehdit ediyor.
Buna göre halifelik makamında, yalnızca bu makamın gerektirdiği
yükümlülükleri yerine getirenler kalabiliyor. Yalnız bu kişilerin
bu makamda kalabilmelerine de “husûsi hilâfet” adını veriyoruz.
Tarih boyunca bu anlamda toplumlar birbirlerinin yerine geçmiş
ve halifelik onlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Allah’ın halife
yapacağına ve onları yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile söz
verdiği kimseler, 71 O’nun dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları
tağutların tasallutundan kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
İster genel, isterse özel anlamda olsun hilâfet, “Allah’ın dinini
hâkim kılmak” özünü taşır. Bu öz, hilâfetin sosyal alanda
da hissedilir olup, gerçekleşmesiyle ve teşkilâtlanmasıyla siyasî
bir görünüm kazanır. Allah, Hz. Dâvud’a kendisini yeryüzünde
halife kıldığını bildirmekle birlikte ona; insanlar arasında hak ile
(Allah’ın hükümleri ile) hükmetmeyi72 emretmiştir. Hz. İbrahim
de kendisinin insanlara imam (halife) kılındığı haberini Allah’tan
alınca, soyundan geleceklerin de bu makama yükseltilmelerini
istemiş, Allah ise bu ahdinin zâlimler hakkında sözkonusu olmayacağını73
bildirmiştir. Anlaşılmaktadır ki halifelik, Allah’ın
hâkimiyetinin her alanda bütün açıklığıyla ortaya çıkması demektir.
Bütün insanlar bununla görevlidir. Böyle bir makama yükselmek
isteyen, daha doğrusu bu makamdan düşmek istemeyen
toplum da ona göre davranmak zorundadır. Bu tür toplumun en
yüksek temsilcisi ise, yeryüzündeki halifelerin kendi hür iradeleriyle
seçtikleri “halife”dir. Halife, bu emaneti yüklenebilecek
69] Bak. 2/Bakara, 35
70] Bak. 2/Bakara 38
71] 24/Nur, 55
72] 38/Sâd, 260
73] 2/Bakara, 214
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 108 -
nitelikte olmalıdır. Çünkü emanetlerin ehil kimselere verilmesi,
Kur’an’ın emirleri arasındadır. 74
“Halife”liğin Siyasi Boyutu; İslâm Devlet Başkanı
Olarak Halife
Siyasi anlamda “halife”: Bey’at sonucu mü’minler adına tasarruf
(yönetme) yetkisine sahip olan ve Allah’ın indirdiği ahkâmın
adalet ve istişare ile tatbikini sağlayan kimse demektir.
Hilâfetin akdî temeli, ümmetin halifeyi seçme hakkı bulunduğu
esasına dayanır. Halife, özel bir seçim olan bey’atla seçilir.
Ehl-i Hal’ ve’l-Akd denilen ümmetin seçkin temsilcileri tarafından
bey’atla seçilerek görev alır. Bu kurumun; halife küfre meyleder,
açıkça fısk olan işleri yapar, yönetimi hakkıyla icra edemeyecek
duruma düşerse halifeyi azletme (hal’ etme) yetkisi vardır. Halife,
şeriatı, bu seçkin temsilcilerden oluşan organla istişare ederek icra
eder. Bu organ, aynı zamanda şûrâ organıdır.
Halifelik, bütün ümmetin bağlılığını gerektirecek şekilde, dini
ve müslümanları, tüm insanî özellikleri korumak, sosyal hayatı
idare etmek konusunda Hz. Peygamber’e halef olmak demektir.
İslâmî devlet yönetiminde olmazsa olmaz olan temel esaslar:
Bey’atla başa geçen halifelik/imamlık, adalet (Allah’ın indirdikleriyle
hükmetmek) ve şûra prensipleridir.
Halifenin Görevleri
Allah’ın hükümlerini tatbik etmek,
Namazları, özellikle Cuma ve Bayram namazlarını kıldırmak,
Zekât ve diğer vergileri toplamak,
Kadıları (hâkimleri) ve valileri tayin etmek,
İslâm devletinde yaşayan fertlerin malını, canını, dinini,
ahlâkını, neslini korumak,
İslâm devletinin sınırların korumak, cihadı tanzim etmek,
Orduları hazırlamak, seferberlik emri vermek, komutan tayin
etmek ve gerekirse
komutanlık yapmak,
İslâm devleti içinde zulme uğrayanlara veya ihtiyaç sahibi
olanlara yardım etmek,
74] Bak. 4/Nisâ, 58; Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 2, s. 424
HALİFE
- 109 -
İslâm devletinde yaşayan fertler arasındaki ihtilafları çözmek
ve fitneleri engellemek.
Hz. Peygamber, hayatta olduğu sürece peygamberlik görevinin
yanı sıra devlet başkanlığını da şahsında toplamıştı. Bu nedenle
Hz. Peygamber hayatta iken, kurulan ilk İslâm devletinin
başkanını belirlemek gibi bir problemle karşılaşılmış değildi. Diğer
taraftan Peygamberimiz, kendisinden sonraki halifeyi belirleyen
herhangi bir söz de söylememişti. Durumun böyle olması nedeniyle
Hz. Ebu Bekir (r.a.) halife seçilene kadar bazı farklı görüşlerin
ortaya çıktığını görüyoruz. Ancak bu durumlar geçici ve oldukça
kısa bir süre için sözkonusu olmuş; bir müddet sonra unutulup
gitmiştir. Yani bu görüş ayrılıkları Hz. Peygamber’in vefatından
sonra Hz. Ebu Bekir halife seçilinceye kadar devam etmiş ve onun
seçilmesiyle son bulmuştur. Hz. Ebu Bekir, halife seçildikten sonra
yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“İnsanlar! Sizin en iyiniz olmadığım halde başınıza getirildim.
İyi davranırsam bana yardımcı olun; saparsam düzeltin beni.
Doğruluk emanet, yalan ihânettir. İçinizdeki güçsüz, hakkını alıncaya
kadar benim yanımda güçlüdür. İçinizdeki güçlü de, Allah’ın
izniyle hakkı ondan alınıncaya kadar benim yanımda zayıftır. Sizden
kimse cihadı terk etmesin; çünkü onu terk eden bir kavmi,
muhakkak Allah zillete düşürmüştür. Allah’a ve Rasûlüne itaat
ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a âsi olursam, bana itaatiniz
gerekmez!”
Hilâfet kurumunda bu ilk mesaj, bir yandan onun kişiliğini ve
görev anlayışını dile getirirken; bir yandan da, “hilâfet”in hangi
temellere dayandığını ve varlık gayesini açıklamaktadır.
Râşid Halifeler
Rasül-i Ekrem’den sonra, müslümanların devlet ve hükümet
reisine “Rasûlullah’a halef olan” anlamında “halife” denmiştir.
Bu halifelerin ilk dördü hemen her yönüyle örnek halifelerdir.
Bunlara hulefâ-i râşidîn/râşid halifeler denir.
Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra gelen ilk dört halifenin
hilâfet süreleri, Saâdet Asrının ikinci dönemini teşkil eder. İslâm
hukukçularının büyük bir çoğunluğu, bu dönemdeki uygulamalara,
alınan kararlara büyük bir önem verir ve bunları İslâm hukukunun
kaynakları arasında görürler. Çünkü onların uygulamaları Hz.
Peygamber’e zaman itibariyle en yakın olmak, O’nun eğitiminden
geçmiş olmak, vahyin nüzulüne tanık olmak, sünneti yakından
tanımak gibi ayırıcı özellikler nedeniyle önem taşır, başkalarının
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 110 -
fikir ve düşüncelerine göre üstünlük arz ederler. Hakkında nass
bulunmayan konularda Râşid Halifelerin uygulamaları oldukça
değerlidir. Bunun nedeni ise, onların hem veliyyü’l-emr olarak
mü’minlerin kendilerine itaat etmekle yükümlü olmaları; hem
de İslâm’ın özünü en iyi kavramış bulunmalarıdır. Bununla ilgili
verilecek örnekler pek çoktur. Meselâ, Hz. Ebu Bekir’in zekât
vermeyenlerle ilgili olarak aldığı kararlar, Hz. Ömer (r.a.)’in Irak
topraklarıyla ilgili görüşleri ve bunları etrafındakilere de delilleriyle
birlikte açıklayıp kabul ettirmesi, Hz. Ali’nin (r.a.) Hâricilerle
savaşmak ile ilgili tutumları kendi konumlarında olduğu gibi, sonra
bunlardan çıkarılan sonuç ve hükümlerle ilgileri bakımından
oldukça önemlidir.
Çünkü bütün bunlarla ilk defa karşılaşılıyordu ve bunların
İslâmî bir çözüme bağlanmaları gerekli idi. Yine Hz. Peygamber’in
(s.a.s.) vefatından hemen sonra onun yerine geçecek devlet başkanını
belirlemek konusu ortaya çıktı. Hz. Ebu Bekir’den sonra
gelen diğer üç halife de farklı şekillerde belirlendi. Onlar ile ilgili
durumlar İslâm hukukunda devlet başkanının başa geçiş yollarının
farklı olabileceği görüşünü belirledi. Bu konuda kesin ve açık
bir hükmün bulunmayışı, bu tabii sonucu doğurmuştur. Bu ise
İslâm’ın, her çağda her toplum için uygulanabilir olmasının kanıtları
arasındadır. Hulefâ-i Râşidîn’den sonra Muaviye’nin hilâfete
geçmesiyle birlikte, hilâfetin tarihinde saltanatın egemenliği de
başlamış olur. Artık, 4 halifeden sonra kâmil anlamda halifelik değil;
eksik halifelik veya ismi halifelik olan saltanat başlamış oldu.
Emevîlerden toplam 14 halife/sultan işbaşına geçti. Emevilerden
sonra Abbasilerin uzun saltanat dönemleri başlar. Abbasilerden
de toplam 37 halife/sultan hüküm sürmüştür. Abbasilerden sonra,
1924’teki ilgâsına kadar hilâfet Osmanlılarda kaldı. 29 halife/padişahın
idaresindeki Osmanlılardaki hilâfet de ondan öncekilerden
pek farklı değildi. Hilâfet kurumu, 23 Mart 1924’de T.B.M.M.’nin
431 nolu kanunuyla tam 1293 yıl devam ettikten sonra şimdilik
tarihe terkedilmiştir.
Hilâfetin akdî temeli, ümmetin halifeyi seçme hakkı bulunduğu
esasına dayanır. Halife, özel bir seçim olan bey’atla seçilir.
Ehl-i Hal’ ve’l-Akd denilen ümmetin seçkin temsilcileri tarafından
bey’atla seçilerek görev alır; bu kurumun halife küfre meyleder,
açıkça fısk olan işleri yapar, yönetimi hakkıyla icra edemeyecek
duruma düşerse halifeyi azletme (hal’ etme) yetkisi vardır. Halife,
şeriatı, bu seçkin temsilcilerden oluşan organla istişare ederek icra
eder. Bu organ, aynı zamanda şûrâ organıdır.
Halifelik, bütün ümmetin bağlılığını gerektirecek şekilde, dini
HALİFE
- 111 -
ve müslümanları, tüm insanî özellikleri korumak, sosyal hayatı
idare etmek konusunda Hz. Peygamber’e halef olmak demektir.
İslâmî devlet yönetiminde olmazsa olmazlardan biri bey’atla başa
geçen halifelik/imamlık, adalet (Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek)
ve şûra prensipleridir.
Kur’ân-ı Kerim’de: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e
itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan (müslüman) emir sahiplerine (ülü’lemre)
de itaat edin. Eğer bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu (ihtilaf
konusunu Allah’a ve Rasûlüne havâle edin. Eğer Allah’a ve âhiret gününe
inanıyorsanız (böyle yapın). Bu hem hayırlı, hem netice bakımından daha
güzeldir. Sana indirilene de Senden evvel indirilmiş olan (kitap)lara da
iman ettiklerini boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı ki; onu inkâr
etmeleriyle emrolundukları halde, yine tâğutun huzurunda muhakeme
edilmelerini arzu ediyorlar. Şeytan da onları uzak bir sapkınlıkla büsbütün
saptırmak ister.”75 Mü’minlerin kime, hangi şartlarda ve nasıl
itaat edecekleri, neyi kesinlikle reddedecekleri burada açıkça izah
olunmuştur. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.), “Kim ülü’l-emre itaatten bir el
kadar ayrılırsa, kıyamet gününde Allah’a, fiili (ameli) hususunda lehinde
hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Kim de boynunda (ülü’l-emre)
beyatı olmayarak ölürse, câhiliyye ölümü ile ölür.”76 buyurduğu rivâyet
edilmiştir. İslâmî eserlerde “halife”, “imam”, “ülü’l-emr” kavramları
hep aynı mâhiyeti beyan için kullanılmıştır.
Hanefi fıkıh bilginlerinden İbn Hümam, mü’minlerin kendi
içlerinden halife/imam seçmelerinin sebebi, İslâm’ın hükümlerini
edâ etmek içindir demektedir.77 İmam Nesefî de bu konuda şunları
söyler: “Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan halifeyi/imamı seçilmiş
görmeden bir günün geçmesi câiz değildir. İmam, devlet başkanı
olan halifedir. İmametin/hilâfetin hak olduğunu kabul etmeyen
kimse dinden çıkar. Çünkü dinî hükümlerden bir kısmının farz
olması, imamın varlığına bağlıdır. Cuma namazı, bayram namazı
ve yetimleri evlendirmek gibi... İmamı inkâr eden kimse, farzları
inkâr etmiş olur.78 Tarihî kaynaklarda, Rasül-i Ekrem’in (s.a.s.) vefatından
sonra sahabenin Rasülüllah’ı defnetmeden önce halife
seçme hususunda titiz davrandığı kayıtlıdır.
Kâfirlerin, tâğutî güçlerin; Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil
olmak ve onların yerine geçmek üzere koydukları hükümleri
reddetmek farzdır. Onların, mü’minler üzerinde velâyet hakkının
bulunmayacağı hususu kat’idir. Dolayısıyla mü’minler; kâfirlerin
75] 4/Nisâ, 59-60
76] Müslim, 2/1478, hadis no: 1851; ayrıca Buhârî, Ahkâm, 8/105
77] İbn Hümam, Kitabü'l-Müsâyere, s. 265
78] Nesefî, Bahrü'l-Kelâm fi Akaidi'l-Ehli'l-İslâm
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 112 -
veya mürtedlerin istilasına uğrarlarsa, kuvvetle başlarına geçen
bu yönetimi kabul etmezler. Onlara karşı cihadın farz-ı ayn olduğunu
bilirler. Nitekim İmam Serahsi; “Cihaddan maksat; müslümanların
emniyet içerisinde bulunmaları, din ve dünya işlerini
yürütme imkânına kavuşmalıdır” der. İstilâ altında iken dahi
mü’minlerin müstevlilerin liderine itaat etmeyip kendi içlerinden
bir halife/imam seçmeleri vâciptir. 79
Halifeliğin Kaldırılması
İslâm; insanlara tevhid esaslı bir dünya görüşü sunduğu gibi,
tevhid esasına dayanan bir yaşam ve yönetim biçimi de sunar.
İslâm’da yönetim biçimi, devlet düzeninde hâkimiyetin kayıtsız
şartsız Allah’a ait olması ve İlâhî hükümlerin esas alınmasına dayanır.
İslâm devletinin başında, Müslüman ahalinin bey’at ettiği âlim
ve âdil bir halife bulunur. Halife; İslâm devletinin ve Müslümanların
birliğinin sembolü ve imamıdır. (Bu gün dünyanın bütün
devletlerinde devlet başkanı ya da cumhurbaşkanı bulunmaktadır).
Ancak, İslâm devleti, halifeden ve hilâfet makamından ibaret
değildir. Halifenin, İslâm hukukunda belirlenmiş yetki ve görevleri
vardır. İslâm ahkâmının devlet eliyle tatbikinden ve tatbikinin takibinden
sorumludur. Kanunların üstünde bir yetkisi olmadığı gibi,
kendisi de İslâmî kanunlara bağlıdır ve İslâm’ın kendisine verdiği
yetkinin dışına çıkamaz. Bütün bunlar İslâm hukukunda belirlenmiş
ve bilinen hususlardır. Nitekim halifenin İslam literatüründeki
anlamı; Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarını tatbik etmekle mükellef
olmak, bu işle vazifeli olmak demektir. Dolayısıyla İslâm hukukçuları
bu kavramı, genellikle Rasûlullah’ın (s.a.s.) devlet başkanlığı
makamına geçme ve toplumu İslâmî kurallara göre sevk ve idare
etmede O’na halef olma anlamında kullanmışlardır.
Müslümanların, devletsiz ve başsız olamayacağı hakikatinden
dolayı, Rasulullah (s.a.s.) daha defnedilmeden Hz. Ebubekir (r.a.)
halife seçilmiş ve Müslümanların bey’atını aldıktan sonra vazifeye
başlamıştır. Hz. Ali’ye (r.a.) kadar ehliyet ve bey’at üzere devam
eden hilâfet, Muaviye tarafından hile ve zor karışımı taktiklerle
ele geçirildi ve saltanata dönüştürüldü. Kılıç zoruyla kabileler ve
kavimler arasında el değiştirdi, onu elinde bulunduran hanedan
içinde babadan oğula intikal etti. Yavuz Sultan Selim, 16. yüzyılın
başında Mısır seferinden sonra Halifeliği Osmanlılara taşıdı ve o
tarihten 1924 yılına kadar da Osmanlılarda kaldı.
79] Kelimeler Kavramlar, s. 181-182
HALİFE
- 113 -
Hilâfetin iki temel özelliği vardır; ehliyet ve bey’at. Halife
olacak kişide bu iki temel özellik aranır, halifeliğe ehil olmalı ve
Müslüman teba tarafından bey’at verilmelidir. Ancak Muaviye ile
birlikte bu iki temel özellik ortadan kaldırıldı, zor kullanımıyla
birlikte saltanat ve hanedanlığa dönüştürüldü. Osmanlılarda halifeliğin
aynı hanedan içinde babadan oğula geçmesi, deli olanların
bile halife olması ve kardeşin kardeşi öldürüp halifeliğini ilan
etmesi, hilâfetin aslından ne kadar uzaklaştığını, daha doğrusu
saptırıldığını göstermektedir.
Mustafa Kemal; hilâfeti tümden lağvedip batı standartlı laik
cumhuriyet rejimini oluşturmak istiyordu. Hilâfetin gelmiş olduğu
nokta ve halifelik makamında oturanların yanlış icraatlarından
değil, aksine İslâm’a, İslâmî yönetime ve müesseselerine karşı olduğundan
ve batıya aşırı derecede hayranlık duyduğundan dolayı
bu düşünceye sahipti.
Bunu doğrulayan belgeler çoktur. Örneğin; 1907 yılında daha
26 yaşında bir subay iken Bulgar asıllı Türkolog Manolov’a; “Bir
gün gelecek hayal sandığınız bütün bu devrimleri başaracağım”
demiş ve konuşmasında saltanat ve halifeliğin kaldırılacağını, kıyafetten
yazı harflerine kadar siyasi ve sosyal alanda değişikliklerin
yapılıp tamamen Batıya yöneleceklerini ifade etmiştir.
Aynı şekilde, 1919 yılında Erzurum’da iken yakın arkadaşları
arasındaki konuşmasında; Türkiye’nin yönetim şeklinin Cumhuriyet
olacağını söylemişti.
Mustafa Kemal bir yandan bu düşüncelere sahipken, öte yandan
ortamın buna hazır olmadığının hesabını yapıp Müslüman
halkın İslâmî duyarlılığını dikkate alarak son derece sinsi ve kurnazca
hareket ediyor, her vesileyle halifeye bağlılık ve sadakatini
ilan ediyor, gittiği yerlerde minberlere çıkıp bir vâizden daha ateşli
bir şekilde İslâmî nutuklar atıyordu. O yıllardaki bütün gezilerine
katılan ve o zaman Vakit gazetesinde muhabir-yazar olarak
çalışan Naşit Hakkı Uluğ, Mustafa Kemal’in bu tutumu hakkında
şu tespitlerde bulunuyor: “Mustafa Kemal, Saltanatın kaldırılmasından
sonra dahi, Cumhuriyet kurma kararını ve Halifeliğin
kaldırılması konusu üzerinde fikirlerini tekrarlamayı sakıncalı
buluyor ve devlet şeklini, ağzına “Cumhuriyet” sözünü almaksızın,
“Ulusal Egemenlik” formülü içinde her an Cumhuriyete doğru
yürüyen bir yöne sevk ediyordu. Onun bu gidişatının hedefini
sezen muhafazakârlar (Meclis içindeki şeriat ve hilafet isteklileri)
zaman zaman Mustafa Kemal’i konuşturmak istiyorlardı. Mustafa
Kemal ise bu sorulara zamanın icabına göre cevaplar vererek
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 114 -
karşısındakileri idare ediyordu.”
Konuyla ilgili önemli bir olay şöyledir: Sultan Vahdettin’in
İstanbul’dan ayrılmasının ardından 18 Kasım 1922 günü meclis
başkanı Rauf Orbay’ın teklifleri sonucu TBMM’de halife seçimi
için müzakereler başlamıştı. Bu müzakerelerde bir halifenin seçilmesi
ve ona biat edilmesi gerektiği vurgulanmıştı. İşte bu arada
Mustafa Kemal yine kurnazca bir manevra yapmış ve “Arkadaşlar!
Mevzubahis olan meseleyi çok münakaşa etmek, çok tahlil
etmek mümkündür. Fakat zannediyorum ki münakaşat ve tahlilatta
(tartışma ve değerlendirmelerde) ne kadar ileri gidersek meseleyi
halletmekte o kadar münakaşat ve teahhürata (tartışma ve
gecikmelere) uğrarız. Benden önce kürsüyü terk eden Yusuf Ziya
Bey, halife olacak zatın vazife ve salahiyetlerinin ne olacağından
bahis buyurdular. Zannediyorum ki ondan önce bir halife intihap
etmek (seçmek) daha mühimdir. Sonra seçeceğimiz halifeye hilafetini
tebliğ edeceğiz… Binaenaleyh bu gün söylenen şeylerin
hepsini halletmemiz mümkün değildir” diyerek sözde bir halifelik
seçimi yapmak ve halifeye hiçbir yetki ve vazife verdirtmemeye
çalışmıştı. Bu konuşmayla; “Biat” ve “Halifenin Yetkileri” meselesini
gündemden çıkarmış, dikkati daha çok halifelik makamına çevirerek:
“Fakat Türkiye’nin vazifesi Makam-ı Hilafeti kurtarmaktır.
Bu bizim için bir dava-yı mahsustur (özel bir davadır)….” demiş
ve hem meclis yoluyla kendi fikirlerini gerçekleştirmenin önünde
oluşacak bir engeli ustaca savmış, hem de Hilafeti savunma
pozisyonuna girip meclis havasına hâkim olmuştu. Neticede bir
seçim yapılmış, oylamaya katılan 162 üyeden 148’i Abdülmecid’e
oy vermişti. 19 Kasım 1922 tarihinde Mustafa Kemal, TBMM riyaseti
başlığıyla ve “Halife-i Müslimin” hitabıyla Abdülmecid’e bir
telgraf çekip biatlarını iletmişti.
Evet! Peygamber’den (s.a.s.) sonra Hz. Ebubekir (r.a.) ile başlayan
Halifelik, Muaviye ile birlikte saltanata tebdil edilmiş, ancak
İslâm ahkâmını esas alan sistem ve müesseseler ortadan kaldırılmamıştır.
Halifelik makamına oturan kişi ile devlet idaresindeki
zevat, eğer isterse İslâm’ı hakkıyla tatbik edebilir, İslâm adâletini
toplum içinde tesis edebilirdi. Buna herhangi bir mâni, devlet
düzeni içinde yasal bir engel yoktu. Nitekim Ömer b. Abdülaziz
halife olduğunda (ki Muaviye’den çok sonra idi) İslâm ahkâm ve
adâletini tatbik etmiş, onun zamanında zekâtlar (dağıtılacak yerler
bulunmadığı için) çoğu kere devlet hazinesinde kalmış ve İslâm
âlimlerinin çoğu onu hülafa-i raşidin’den (Raşit Halifelerden) kabul
etmişlerdir.
Sıkıntı; Muaviye ile başlatılan saltanat geleneği ve buna
HALİFE
- 115 -
paralel olarak devlet düzenine sokulan bid’atler neticesinde,
ehil olmayan insanların başa geçmesi sonucu İslâm ahkâm ve
adâletinin hakkıyla uygulanmaması idi. Osmanlı padişahları her
ne kadar İslâm Halifesi unvanına sahip olsalar da, bu geleneği sürdürmüşlerdir.
Ancak, Mustafa Kemal bunlara değil, İslâm’ın öngördüğü devlet
düzenine tümden karşı çıkmış, İlâhî kanunların hâkimiyetini
reddetmiş, beşerî kanunların hâkimiyetini istemiştir. Bu nedenle
Batı standartlı laik Cumhuriyet fikrini benimsemiştir. Yaptığı devrimlerin
tümü bu doğrultuda olmuş ve bu fikrin gerçekleştirilmesi
için yapılmıştır. Eğer iddia edildiği gibi İslâm ahkâmına ve İslâm
devlet düzenine karşı değil de Osmanlı padişahlarının yanlış ve
gayri İslâmî uygulamalarına karşı olmuş olsaydı, yeni kurulan meclisi
bu yönde yapılandırırdı ve İslâm ahkâmını esas alırdı, ayrıca
İslâmî müesseseleri ve İslâm’ın toplumdaki sosyal düzenini, gerçekleştirdiği
devrimlerle birer birer ortadan kaldırmaz ve İslâm’ı
yasaklı hale getirmezdi.
Hâlbuki Ankara’da meclisi kurup uygun ortam oluşturduktan
sonra halifeliği kaldırdığı gibi, İslâmî bütün müesseseleri, İslam’ın
sosyal hayattaki kural ve kaideleri, Kur’an ve İslâm kültür külliyatının
kendisiyle yazılmış olduğu Arap alfabesini ve hatta Müslümanların
İslâmî gelenekten kaynaklanan kılık ve kıyafetlerini bile
yasakladı.
Şimdi konumuz olan Halifeliğin kaldırılmasına dönelim:
Mustafa Kemal; kurtuluş savaşını yürütmek üzere geçici olarak
kurulduğunu söylediği Ankara’daki TBMM’yi kurduktan ve
yasama, yürütme, yargı yetkilerini bu meclise verdirdikten sona,
fikirlerini hayata geçirmek için en önemli zemin ve basamağı zaten
oluşturmuştu. Yetkilerin kendisinde toplandığı meclis içinde
süratli bir şekilde ortam oluşturdu ve ikna edebildiği insanları etrafına
toplayarak etkinlik kurmaya çalıştı. Çoğunluğu âlim, molla
ve şeyhlerden oluşan ilk meclisi, muhalif gördüğü bu kişilerden
hızla temizledi. Ancak fikirlerini adım adım, ürkütmeden, İslâm’a
ve hilafete de toz kondurmadan meclise onaylattırarak hayata
geçirdi. Saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyetin ilanından sonra
artık meclis onun istediği noktaya gelmiş, etkinliği artmış ve arzu
ettiği ortam oluşmuştu. Artık Laik Cumhuriyetin önündeki en büyük
engel olan hilafet müessesesini kaldırmanın zamanı gelmişti.
Çünkü bu kaldırıldıktan sonra yeni cumhuriyet için Avrupa’dan
alınacak yeni hukuk sistemi getirilecek ve İslâm hukuku tamamen
terk edilecekti.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 116 -
Bu amaçla Mustafa Kemal; kendisiyle birlikte hareket eden
üyeler vasıtasıyla meclisi harekete geçirdi. Hilâfet kaldırılacaktı.
Hâlbuki bundan bir buçuk yıl önce saltanat kaldırılırken, İslâm
ve Hilâfet etrafındaki endişeleri bertaraf etmek için: “Makam-ı
Hilâfet bizim için en âlî makamdır (en yüksek makamdır) ve
Türk’ün başında ebediyyen bir Halife-i İslâm bulunacaktır” demişti.
Hilâfetin kaldırılacağı fısıltıları duyulunca gazetelere de manşet
olmuş ve toplum içinde gündem oluşturup yoğun bir tartışma
atmosferi içine girilmişti. Bu, bilinçli yapılmıştı. Başta meclis olmak
üzere toplum da buna alıştırılıyordu. Neticede meclis içinde yeteri
kadar üye ikna olmuş ve hilâfet makamı tartışılır hale sokulmuştu.
Ve Meclis, Hilâfeti gündemine alarak toplandı. Meclis içinde
etkili olan bazı üyeler Hilâfetin kaldırılması üzerine hararetli
konuşmalar yaptılar. Özellikle İslâm Hukuk Profesörü ve İlâhiyat
Fakültesi Dekanı olan Seyyid Bey’in, Mustafa Kemal’in istediği istikamette
uzun bir konuşma yapıp Hilâfetin şer’î değil, dünyevî
olduğunu vurgulaması ve kaldırılmasını ısrarla istemesi mecliste
etkili oldu. Netice itibariyle oylama yapıldı ve iki oy hâricinde
meclis üyeleri tarafından hilâfetin kaldırılması kabul edildi. Tarih
03 Mart 1924.
İslâm ve Müslümanlar açısından hayatı karartan kara bir gün
olan bu tarihte, kapkara bir devrim gerçekleşiyordu. Böylece İslâm
devlet düzeninin temel taşlarından biri olan ve İslâm ümmetinin
birliğini sembolize eden hilâfet makamı kaldırılmış oldu. Ümmet
anlayışı reddedildi, ulus anlayışı tercih edildi.
Hilâfetin kaldırılmasının İslâm ümmeti üzerinde olumsuz büyük
tesirleri olmuştur. Her ne kadar Osmanlı devletinde hilâfet
sembolik bir makam haline getirilmiş ve halifeler görevlerini ifa
etmiyor idiyseler de. Bu kara devrimle İslâm ümmetine ve İslâm
âlemine çok büyük bir darbe indirilmiş ve telâfisi imkânsız büyük
zararlar vermiştir. Ümmet bilinci kırılmış, İslâm âleminin birliği yönündeki
duygular kararmıştır. İslâm âleminde ümmet anlayışının
kalkması ve ulus anlayışının yerleşmesinde ve günümüzde İslâm
âleminin ulus devletler şeklinde parçalanıp dağılmasında, bu kara
devrimin etkisi inkâr edilemez boyuttadır. 80
80] M. Ali Nur
HALİFE
- 117 -
Ardından Ağıt Yakmak İçin Değil; Muhteşem Dönüşünü
Hızlandırmak İçin HİLÂFET
İslâm’ın hiçbir kurumu, sadece belirli zamanlarda yaşanıp bir
daha hayata dönemeyecek ceset değildir. Yine, hiçbir esası, insanları
fikir ve hayal dünyasında gezintiye çıkaran felsefî ütopya şeklinde
kabul edilemez. İslâm, her şeyiyle bir hayat nizamıdır. Evrenseldir,
her coğrafyada ve her zaman diliminde tatbik edilebilecek
yapıdadır. “Halifelik de, tarihî bir kurum olarak ne kadar câzip ve
muhteşem olursa olsun, bugünkü ve yarınki insana vereceği fazla
bir şey yoktur” diyen kimse, İslâm’ı anlamamış demektir. Hilâfet,
Rasûlullah’ın âhirete irtihâlinden 1924 yılına kadar tam 1293 yıl
müslümanları kendi etrafında toplayan mıknatıslı bir sancak olmuştur
ve daha nice yıllar aynı görevi üstlenecektir.
Câhiliyye egemenliklerini tarihte defalarca çöpe atarak mazlumları
kurtaran risâlet ve (Son Rasûl’den sonra da) hilâfet kurumu,
modern câhiliyye zulmü altında kıvranan dünya için yegâne
alternatiftir. Batı uygarlığı adındaki ihtiyar cadının maskesi düşmekte,
sırıtan makyajı arkasındaki çirkin suratı, kendi âşıkları tarafından
bile görülebilmektedir. Kendi gayrı meşrû çocuğu Komünizm
karşısında bile kaç defa köşeye sıkıştırılıp başındaki hakeme
sayı saydıran, yapay hormonlarla beslenip yasak doping ilaçlarıyla
maça çıkan bu şikeci boksör, gerçek rakibiyle karşılaşmaktan
korktuğu için, onun ringe çıkamayacağına sarhoş ettiği seyircileri
inandırmak istiyor.
Batının kanlı makasıyla lime lime doğranıp 46 parçaya ayrılmış
güzelim kumaşın hiç kesilmemiş gibi birleştirilmesinin kolay olmadığının
elbet farkındayız. Ama ihtiyar ninelerimiz, yaşlı annelerimiz
yaklaşık bu sayıdaki kumaş parçalarını birleştirerek nasıl güzel
seccâde oluştururdu. Yeter ki kumaş sağlam olsun, terzi ustaysa,
o parçaları birleştirmesini becerir. İş, terzilerin yetişmesinde. Kendi
önündeki kesik parçaları, kullanışlı güzel elbiseye çevirmesini
bilen terziler, içlerinden birini terzibaşı olarak seçecekler, çok da
zor değil hani. Üç tane sıfırın önüne geçen 1’in o sıfırları “bin”
yapması gibi bir bereket görülecektir, önünde “imam”ı olan toplumlarda.
İnleyen nağmeler coşan şarkılara dönüşecek, işinin ehli
orkestra şefinin yönetiminde. Söndürülüp seksen senedir yakılmayan
lambanın düğmesini açmak gibi bir şey. Karanlıkta düğmenin
yerini bulmaktır önemli olan. Bunun için de kafa gözüyle birlikte
gönül gözü de açık olanlara iş düşecektir.
Katolikleri papa, Ortodoksları patrik, Yahûdileri hahambaşı
topluyor, temsil ediyor, yönlendiriyor. Bir tek İslâm âlemi başsız!
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 118 -
Hem de dinleri “üç kişinin bile, yolculukta dâhi, içlerinden birini
lider seçmelerini” emrettiği halde. Lidersiz/halifesiz ümmet,
başsız ceset gibidir. Önce ümmet içinde hayra dâvet eden emr-i
bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan özel ümmet çıkmalı81 ki,
onlar yolu açsın. Sonra ümmet, ümmet bilinci ve sorumluluğunu
kuşansın.82 Müslümanlar tek ümmet, yani evrensel bir âile olduklarını,
birbirleriyle ilişkilerinde ispatlasın.83 Müslümanlara “böl,
parçala, yut” taktiğiyle tavır alanlar, “Birleşmiş Milletler” şemsiyesine
ihtiyaç duyuyor, Avrupa Birliğini tek devlet çatısı haline
dönüştürüyor, her vesileyle müttefik ve koalisyon ortakları arıyorlar.
Müslümanların “hilâfet” konusunu gündeme getirmelerine
ise “cısss!” diyorlar. Müslümanlar, dünyaya müslümanca nizam
vermeyi düşünmesinler diye, Amerika’nın başı çekerek Türkiye
modelini örnek(!) göstererek yön verdiği “Büyük Ortadoğu” projeleri
gündeme getiriliyor; “memlekete komünizm gerekiyorsa
onu da biz getiririz” anlayışıyla. Neo Osmanlı tartışmaları başlıyor,
“Hasta Adam”ın son demlerindeki “Jöntürkler”e, yani “Yeni
Osmanlılar”a nazîre olarak.
Amerika, 11 Eylül’den sonra daha belirginleşen tavrı ve kendi
başı Buş oğlu Buş’un ifâdesiyle “Haçlı Seferleri”ni tekrar başlatarak
“yeni dünya düzen(sizliğ)i” projesini uygulamak için,
Ortadoğu’nun işgâlini her alana yaymaya çalışıyor. Bir yandan da
stratejik destek için İslâmî hareketlere karşı “ılımlı İslâm”, “yumuşatılmış
İslâm”, “resmî, düzene uygun İslâm”, “başörtüsüz İslâm”,
“lâ’sı olmayan, her şeyle uzlaşan, herkesi hoş gören İslâm” şeklinde
içi boşaltılmış ve Amerikanlaştırılmış İslâm’lar pazarlamaya çalışıyor
kuklaları eliyle. “Paranın dini imanı olmaz”, “din devlete
karışmaz”, “laiklik ve demokrasi İslâm’la çatışmaz” gibi sloganlar
Amerikancı İslâm’ın (elbette bu Allah’ın katında tek gerçek din
olan İslâm değildir, muharref dindir) gerçek İslâm’ı yok etmesi için
kukla yönetici ve yönlendiricilerini seferber ediyor. Savaşlardan,
işgallerden çok daha tehlikeli bir durumdur; “müslümanım” diyen
etkin güçler tarafından dinin tahrifi, hakla bâtılın karıştırılıp
hak diye sunulması.
Halifeliğin ihyâsı demek, Dünya İslâm Devleti demek. Müslümanların
birbiriyle kardeş olduklarını kavraması demek. Aynı
coğrafyada yaşayan, aynı ülkenin, aynı mezhebin insanlarının
bile bin bir gruba ayrıldığı bir ortamdan kurtulup tüm dünya
müslümanlarının tevhid çizgisinde birleşmesi demek. Irkçılıktan,
81] 3/Âl-i İmrân, 104
82] 3/Âl-i İmrân, 110
83] 21/Enbiyâ, 92
HALİFE
- 119 -
ulusçuluk/milliyetçilikten, ulus-devlet anlayışından ümmetçiliğe
geçiş, vatandaşlık anlayışından Allah’a kulluk şuuruna hicret demek.
İslâm, sadece toplumun anladığı anlamda bir din değil; aynı
zamanda sosyal ve siyasal nizamdır da. Hilâfet adı verilen bu nizam,
1924’lere kadar yaşandı, yine yaşanabilir. Dünya, teknoloji
ve özellikle iletişim araçlarıyla çok küçüldü; şimdi çok daha kolay
uygulanabilir çok uluslu, çok katılımlı, çok ve zengin kültürlü, tek
halifenin (ya da hilâfet komisyonunun) şûrâ ile ve Allah’ın indirdiği
gerçek adâlet ilkeleriyle yönettiği bir Büyük İslâm Devleti.
Düşünebiliyor musunuz iki milyar nüfuslu, 46 ulus-devletin birleşmesinden
oluşmuş, başında halifesi olan bir Dünya İslâm Devleti...
Rüyâsı bile insanı mutlu ediyor, hayaline bile can kurban. Böyle
bir gücün karşısında kim durabilir? Global zulüm, ABD adlı vahşi
kovboy ve İsrail adlı haydutlar çetesi böyle bir güç karşısında ne
yapabilir? Böyle bir yapının ekonomisini, dünyaya verdiği huzuru
düşünün...
Umudu, hedefi, ideali olmayan kimse, dâvâ adamı olamaz.
Dâvâsı olmayan eyyamcı tip, reel politik oltalarına takılan tâvizci,
günlük işler arasında kaybolan ve yozlaşmaya, olumsuz değişime
açık, sürüleşmeye aday boş vermişlerden oluşur. Böyle kimselerin
bırakın mensup olduğunu düşündüğü din ve dâvâya, kendine bile
faydası olmayacaktır. Bunlar olsa olsa popstar yarışmalarına katılabilir,
biraz yaşlıysa o programlara seyirci ve seçici olarak takılabilir.
Müslümanın hedefi, ideali büyük olmalı; hele bizim nesil
gibi yenilgileri, kayıpları büyük ise. Müslüman, sadece bulunduğu
ülkede değil; tüm yeryüzünden fitneyi (zulmü ve en büyük zulüm
olan şirki) kaldırmaya çalışmakla yükümlüdür.84 Müslümanların
tüm yeryüzünde halife olduğu85 ve hâkimiyet anlamında bu halifeliği
uygulama imkânına kavuşmak için iman ve amel-i sâlihle ilgili
tüm görevlerini yerine getirmesi, sadece Allah’a kulluk/ibâdet
edip O’na hiçbir şeyi şirk koşmaması gerektiği86 Kur’an’ın mesajıdır.
“Hilâfet” derken; Emevî, Abbâsî, Fâtımî veya Osmanlı tipi saltanatçı
ve nâkıs hilâfet değil; hulefâ-i râşidîn (dosdoğru yolda olan
dört halife) tarzı hilâfeti kast ettiğimizi belirtelim. Hilâfet; İslâm
birliği, daha doğrusu müslümanlar birliği demektir. İdeal olan tek
devlet, tek lider anlayışının hayata geçmesi olmakla birlikte; geçiş
döneminde (hatta kalıcı olarak) bu “tek”lik, olmazsa olmaz değildir.
Önemli olan tek güç olmak, hedef birliği içinde organize
84] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
85] 2/Bakara, 30
86] 24/Nûr, 55
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 120 -
olabilmektir. Bu, kolektif şekilde federatif biçimde de olabilir.
Önemli olan bey’at denilen özel bir seçim usûlüyle işbaşına gelip,
şûrâ prensibini ihmal etmeden, insanlara tek adâlet ölçüsü olan
Allah’ın indirdikleriyle hükmetmektir. Hilâfet düşüncesi, artık bir
daha hayata geçemeyecek hayâlî bir düşünce değildir. Kâinâtı,
içindekileri ve yaratıkların işleyiş kanunlarını yaratan zâtın kitabı
olan Kur’an’ın projeleri hayata geçirilebilecek projeler, kurtuluş
reçeteleridir. Hiçbiri ütopik ve ayağı yere basmayan uçuk teori ya
da artık devri geçmiş eskinin değeri değildir. Miladî 7. asrın başlarında,
medeniyet ve dünyevî etkinlikten uzak bir yörede yükselen
nebevî mesaj, o devirde hemen hiç kimsenin hayal bile edemeyeceği
en büyük devrim ve en güzel toplumsal değişimi çok kısa
bir zamanda gerçekleştirmedi mi? Bırakın, Allah’ın yardım vaad
ettiği Kur’anî projelerin hayata geçirilmesini, kâfirlerin bile planlı
ve gayretli çalışmalarıyla 20. asrın başlarında çoğu yahûdinin dahi
hayal edemediği bir vampir devlet, asrın ilk yarısı bitmeden Ortadoğunun
kalbine saplanmış hançer şeklinde ortaya çıkmadı mı?
Birbirleriyle aynı asırda iki defa dünya savaşı veren Avrupa ülkeleri,
savaşın üzerinden altmış sene geçmeden tek devlete doğru hızla
gitmekte. Avrupa Birliğinin bugünkü şeklini savaş sonrasında,
yani elli-altmış sene önce hayal eden kaç kişi çıkardı? Sahi, çeyrek
asır önce İran’da ne oldu, nasıl oldu İslâm Devrimi, bütün dünyaya
ve hatta şiî olmayan müslüman âleme rağmen?! Kimlerin hayal
bile edemediğini, kim nasıl gerçekleştirdi?
Örneği direkt konumuzla ilgili verelim: 1900’lerin başında halifeliğin
kaldırılıp yeni bir dirilişe kadar tümüyle tarihe terk edileceğini
kaç kişi hayal edip dillendirebiliyordu dersiniz? Okullarda
okutulan tarihe bakarsanız, Yavuz’un Mısır’a gidip müslümanlarla
savaşarak kılıç zoruyla hilâfeti Osmanlılara getirmesi de, bir
Osmanlı paşasının eline fırsat geçtiği ilk anda, meclisten kanun
çıkartarak “dünya müslümanlarının sosyal ve siyasal liderliği”ni,
böylesi önemli bir gücü tarihe gömmesi de zafer olarak anlatılır.
Her ikisi de devrimdir. Her ikisi de yavuzluktur. Peki, “yavuz hırsız”
kimdir, orası meçhul.
Hilâfet bir hayal değil, Kur’ânî bir gerçekliktir. Kur’an bizim
yeryüzünün halifesi olmak için yaratıldığımızı vurgular.87 Allah’ın
takdir ve dilemesi, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunup,
onları önderler yapmak, vârisler kılmaktır (28/Kasas, 5). İman
edip sâlih ameller işleyenleri, tüm yeryüzünde güç ve iktidar sahibi
olarak etkin şekilde halife yapmak, Allah’ın vaadidir.88 Hilâfetin
87] 6/En’âm, 165
88] 24/Nûr, 55
HALİFE
- 121 -
gerçekleşeceğine, Dünya İslâm Devletine inanmamak, belki de
Allah’ın vaadine inanmamakla eş tutulabilir. Liyâkat kesbedenlere
bir meyvedir hilâfet. Mekke’de çalışıp gayret eden ve şirkin
her çeşidini terk edip sadece Allah’a kulluk edenlere Medine’de
devlet kapısının kendiliğinden (Allah’ın lütfu ve meyvesi olarak)
açılıverdiği gibi. Daha beş-on sene önce Yâsir’lere, Sümeyye’lere
sorsanız hayal bile edilecek şey değildi bu. Hedefler, önce hayal
edilir, sonra ideal, daha sonra da gerçek olur; eğer gerekli çaba
gösterilirse...
Global/küresel sömürüye, çağdaş Haçlı Seferlerine, yönlendirilen
Bir”leş”miş Milletlere, tek devlet haline gelen Avrupa Birliğine
ve organize ittifaklara karşı, müslümanların ayrı ayrı küçük
ulusal devletler halinde (özellikle onlara hayran, kukla yöneticiler
de başlarındayken) dayanmaları, şimdiki sınırlı özgürlüklerini bile
korumaları mümkün gözükmüyor. Örnek aramaya gerek var mı?
Bosna, Çeçenistan, Afganistan, Irak. Sırada bekleyen Suriye, İran...
İslâm âlemi için, özellikle yarınki birleşmiş küfür cephesine karşı,
hilâfetten başka bir çözüm sözkonusu değildir; tabii onların
içinde eriyip yok olmayı, onlardan birine dönüşmeyi çözüm görmüyorsak.
Bu gerekçelerle Avrupa Birliğine katılmaya ve onların
içinde erimeye karşı çıkan kaç müslüman kaldı, orası da ayrı bir
problem.
“Hilâfet” demek; laiklik, demokrasi ve muhâfazakârlık gibi
tuzaklardan kurtulup Kur’anî ilkelere sarılmak demek. Yol uzun,
aşılması gereken dağlar yüksek olabilir. Ama unutmayalım; zorluklar,
başarının değerini arttıran süslerdir. Hedefin zorluğudur
insanı kahraman yapan. Sınavın zorlu olmasıdır kişiye dünyada
devleti, âhirette Cenneti armağan ettiren.
“İmkânsız”, ancak inançsızların sözlüğünde bulunabilecek bir
kelimedir. İman imkândır, hem de en büyük imkân. “İmkânsız”
kelimesini müslümanın diline tercüme ettiğimizde, sâlih amel ve
kulluk bilincini kuşanarak Allah’a daha yaklaşıp O’nun yardımını
kavlî ve fiilî olarak daha çok istemek anlamına gelecektir. Başkalarının
imkânsız dediği şey; müslüman için, olsa olsa “biraz zaman
alabilecek şey” anlamına gelir. Nefsini (hevâsını) dizginleyip
Hakk’a ibâdet ve itaat gıdâlarıyla benliğini güçlendiren, takvânın
sağladığı imkânlarla Allah’a yaklaşıp O’nun yardımına muhâtap
olan kimse için İlâhî emir ve tavsiyelerin hiçbiri “zor” ve hele
“imkânsız” gelmeyecektir.
En büyük engel, sahte kurtarıcılar, sahte halifeler. Keşke
Almanya’da, işi çocukların evcilik oyununa benzeten işçilerin kâğıt
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 122 -
üzerindeki devleti hiç olmasaydı, hiç İsa ve Mehdi’ler çıkmasaydı,
cihad zannedilen terör olayları yapılmasaydı, “ihlâs” gibi güzel
kelimeler ihlâssız kimselerce yıpratılmasaydı, Allah adı kullanılarak
insanlar kandırılmasa, politikacılar dini istismara yeltenmeseydi...
Sakın bütün bunlar, sırât-ı müstakîm yolcularının yolunu
tıkamak için yol kesen yolsuzlar ve yolunu bulmak isteyen o yolun
yolcularının insanımızı yoldan çıkarma yolu olmasın!
İmtihan için yaratılan insanoğlu, denemenin gereği olarak birtakım
yükümlülükleri yerine getirecek, bazı güçlükleri göğüsleyecek,
bazı zor gibi görünen ibâdetleri yapacak, nefsinin çok arzu
etmesine rağmen, sınavın bir gereği olarak bazı isteklerinden vazgeçecektir.
Kolaylık-zorluk kavramı, psikolojik ve sübjektif bir kavramdır.
Bazen pek basit ve çok kolay görülen bir şey, bir insan için
dağları aşmak kadar zor gelebilir, bazen de çoğu insan açısından
çok zor kabul edilen bir şey, birisine kolay gelir. Bunlar, her şeyden
önce kalpleri elinde bulunduran Allah’a âit bir tasarruftur. Tabii,
bu rasgele olmaz. Bunun da bir İlâhî kuralı, sünnetullah dediğimiz
Allah tarafından konulmuş ölçüsü vardır: Muhakkak zorlukla beraber
bir kolaylık vardır.89 Kim takvâ sahibi olur, Allah’tan korkarsa,
Allah ona işinde kolaylıklar verir.90 İnsanlara emr-i bi’l-ma’ruf
ve nehy-i ani’l-münker yapan, onlara öğüt veren kişileri Allah, en
kolaya yöneltip onda başarılı kılacaktır.91 Bu konudaki İlâhî sünnet,
iman-takvâ-infak konusunda görevini yapanlara kolaylığın
ihsân edilmesidir.92 Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp
Hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, o da İlâhî kudret
eliyle en zora yöneltilecektir. 93
İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min
inanır ki, Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar
İlâhî hikmet ve sünnetullah dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların
kolaylaştırılmasının adı İslâm’dır. Şeytan olumlu bir şeyi
terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan zordan kaçmaya meyillidir.
Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice insan sebat ve ısrar
ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya başkalarının
zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
Toplumu ve hele koca bir ümmeti ilgilendiren büyük değişiklikler,
tedrîc denilen bir süreci gerekli kılar. Bir katın merdivenlerini
birer ikişer adımlamadan tümünü birden atlamaya kalkan
89] 94/İnşirâh, 5
90] 65/Talâk, 4
91] 87/A'lâ, 6-9
92] 92/Leyl, 5-7
93] 92/Leyl, 8-10
HALİFE
- 123 -
insan, aceleciliğinin cezâsını belki sakatlanarak çekecek, artık basamakları
birer birer bile çıkamayacak hale gelecektir. Konuyla
ilgili günümüzde tüm müslümanların yapması gereken, öncelikle
dünyadaki tüm müslümanları farklı mezhep ve ictihadlarına rağmen
Allah için sevmek, birbirleriyle hangi alanlarda ilişki kurabileceklerse
kurmaya çalışıp ümmet bilincine ulaşmak olmalı. Hacda
hem halkın ve hem de âlimlerin yararlanacağı dünya müslümanlarının
bilinçlenip birleşmesi için organizeler yapılmalı. Farklı ülkelerdeki
müslüman âlim ve aydınların, yazar ve çizerlerin arasında
ciddî ilişki ve iletişim oluşturulmalı. Müslümanlar, kâfirlerin
çizdiği coğrafî sınırları reddetme tavrı olarak farklı ülkelerdeki
mü’minleri, yani kardeşlerini ziyâret etmeli. İnternetten, dış ticaretten
yararlanmalı, farklı ülkelerden gelin ve dâmatlar edinerek
akrabâlık bağı oluşturmalı, dışpolitikayı en az iç politika kadar
tâkip etmeli. Müslüman gençler mutlaka Kur’an kültürü ile birlikte
Arapça ve İngilizce’yi çok iyi öğrenmeli. Müslüman imamlar,
hatipler, hocalar, öğretmenler, yazarlar resmî hutbe, resmî söylem,
resmî program yerine İslâm âleminin ortak sorunlarını ve Kur’anî
çözümleri gündeme getirmeli. Vatandaşlık yerine İslâm kardeşliği
vurgulanmalı. Vatanın müslüman için İslâm’ın hâkim olduğu her
yer olduğu söylem ve eylemle ortaya konulmalı. Var olan un, yağ,
şeker bir araya getirilip güzel helvalar yapılmalı.
Mehdi bekleyen insanlar, çözümü Hz. İsa’nın gökten inip
kendilerini kurtarması olarak görüp görevlerini kuşanmaktan kaçanlar
bilsinler ki, kurtuluş, aralarından bir önder (imam, halife)
çıkarıp onunla birlikte Kur’an’ın emrettiği şekilde cihad etmekle
mümkün olacaktır. Sünnetullah budur. Böyle bir lider, namaz
imamı gibi toplumun önünde (gerisinde değil), dünyevî riskin en
büyüğüne tâlip olacak şekilde ve toplumun kardeşi, içlerinden
biri olacaktır. Hicret örneğindeki Büyük Önder gibi, gemiyi en son
terk eden kaptan olmayı seçecektir. Tek başına ümmet94 olmakla
birlikte, aynı zamanda insanlara imam/önder olan 95 İbrâhim
gibi putlarla ve putçularla mücâdelenin bedelini gerekirse ateşe
atılarak ödemekten çekinmeyen birisi olacaktır. Takıyye yapması,
bazı ruhsatları kullanması câiz olmayan, müslümanların izzet ve
onuruna halel getirmeyen, çok net olarak İlâhî mesajı insanlara
ulaştıran örnek şahsiyet olacaktır lider/halife. O öne geçip yürüyecek,
arkasından ümmet yürüyecektir.
“Allah, içinizden iman edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri
halef (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halife
94] 16/Nahl, 120
95] 2/Bakara, 124
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 124 -
kılacağına, onlar için râzı olup beğendiği dini temelli yerleştireceğine
ve korkularını güvene çevireceğine dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana
kulluk eder, hiçbir şeyi Bana şirk/ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr
eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir. Namaz kılın, zekât verin,
Peygamber’e itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr edenlerin, Bizi
yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayın. Onların varacakları yer ateştir.
Ne kötü dönüş yeridir.” 96
Bu âyetler, iktidar değişiminin, iktidarın işleyişinin ve amacının
temel değişkenlerini açıkça belirtir: İman, sâlih amel, yalnız
Allah’a ibâdet ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmama; dinin yerleşmesi,
korkuların güvene dönüşmesi; namaz ve zekâtın yerine getirilmesi,
Peygamber’e itaat.
Allah, başta Hz. Âdem olmak üzere bütün insanları kendi hükümlerinin
uygulayıcıları olsunlar diye yarattı. Bütün insanlar doğuştan
birer halife adayıdır. Kim bu emaneti hakkıyla taşımış veya
taşıyorsa, onun halifelik sıfatı devam ediyor demektir. Allah’ın
hükmüne uymayıp, O’nun dininden yüz çevirenler, yani ilâhî emaneti
taşımayanlar ise o kutsal ve üstün halifelik sıfatını koruyamayanlardır.
Kur’an-ı Kerim’de konu ile ilgili âyetlerden anladığımıza göre
Allah Teâlâ, genel anlamda bütün insanları yeryüzünün halifeleri
olarak yaratmıştır. Yeryüzündeki bütün yaratıklar, insanoğlu
için yaratılmış, onun hizmetine sunulmuştur; insan yeryüzünün
efendisi ve halifesidir. Bu halifelik gereği bütün insanlar ilk
plânda Allah’a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak O’nun
hâkimiyetini kabul etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İnsanın yeryüzü
halifeliği, onun yönetim ve davranışlarda Allah’ın hükmünü
uygulaması demektir. Bu uygulamalarda Allah’ın kanunları mutlak
ölçüdür. İnsan, yeryüzünde halifeliğini ifa ederken bu ölçünün
dışına çıkamaz, bu hükümlere aykırı hareket edemez. Çünkü Allah,
yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği insana mutlak bir
serbestlik vermiş değildir. İnsan için birtakım kurallar ve sınırlar
çizmiş ve bunları aşmamasını istemiştir.
Allah, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenleri, yerlerine başkalarını
istihlâf etmekle, başkalarını halife yapmakla tehdit ediyor.
Buna göre halifelik makamında, yalnızca bu makamın gerektirdiği
yükümlülükleri yerine getirenler kalabiliyor. Yalnız bu kişilerin
bu makamda kalabilmelerine de “hususi hilâfet” adını veriyoruz.
Tarih boyunca bu anlamda toplumlar birbirlerinin yerine geçmiş
ve halifelik onlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Allah’ın halife
96] 24/Nur, 55-57
HALİFE
- 125 -
yapacağına ve onları yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile söz verdiği
kimseler,97 O’nun dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları
tâğutların tasallutundan kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
İster genel, isterse özel anlamda olsun hilâfet, “Allah’ın dinini
hâkim kılmak” özünü taşır. Bu öz, hilâfetin sosyal alanda da
hissedilir olup, gerçekleşmesiyle ve teşkilâtlanmasıyla siyasî bir
görünüm kazanır. Allah, Hz. Davud’a kendisini yeryüzünde halife
kıldığını bildirmekle birlikte ona; insanlar arasında hak ile (Allah’ın
hükümleri ile) hükmetmeyi98 emretmiştir. Hz. İbrahim de kendisinin
insanlara imam (halife) kılındığı haberini Allah’tan alınca, soyundan
geleceklerin de bu makama yükseltilmelerini istemiş, Allah
ise bu ahdinin zâlimler hakkında sözkonusu olmayacağını99 bildirmiştir.
Anlaşılmaktadır ki halifelik, Allah’ın hâkimiyetinin her alanda bütün
açıklığıyla ortaya çıkması demektir. Bütün insanlar bununla
görevlidir. Böyle bir makama yükselmek isteyen, daha doğrusu bu
makamdan düşmek istemeyen toplum da ona göre davranmak
zorundadır. Bu tür toplumun en yüksek temsilcisi ise, yeryüzündeki
halifelerin kendi hür iradeleriyle seçtikleri “halife”dir. Halife,
bu emaneti yüklenebilecek nitelikte olmalıdır. Çünkü emanetlerin
ehil kimselere verilmesi, Kur’an’ın emirleri arasındadır. 100
Hilâfet, bir şiardır, bir semboldür müslümanlar için, hatta
nâmus ve izzet meselesidir. Tüm işgal altındaki şehirlerimizin ve
tüm müslümanların, hatta tüm mazlumların kurtuluşu için, dünya
ve âhiret nimeti için paroladır hilâfet.
“Sahi, aslan nerede düşmüştü ve nereden kalkacaktı?” Özellikle,
olaya hamâsetle yaklaşmaya devam eden ulusalcı ve asabiyecilere
soruyor ve pratik cevap istiyorum.
“İpi kopan tesbihim, dağılmış tane tane;
Acı ama tesbihim, hani nerde imâme?”
97] 24/Nur, 55
98] 38/Sâd, 260
99] 2/Bakara, 214
100] Bk. 4/Nisâ, 58
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 126 -
Halife - Hilâfet Konusuyla İlgili Âyetler
a- Halîfe Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 2/Bakara, 30;
38/Sâd, 26.
b- Halîfe Kelimesinin Çoğulu Halâif ve Hulefâ’ Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i
Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 6/En’âm, 165; 7/A’râf, 69, 74; 10/Yûnus, 14, 73;
27/Neml, 62; 35/Fâtır, 39.
c- Halife Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Diğer Âyet-i Kerimeler (+Toplam
Yerde) 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 129, 169, 169; 9/Tevbe, 118, 120; 11/Hûd, 57; 19/
Meryem, 59, 64; 24/Nûr, 55, 55; 34/Sebe’, 39; 57/Hadîd, 7.
d- Halife Kavramıyla İlgili Konular: 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 133, 165; 7/A’râf,
69, 74, 129, 169; 10/Yûnus, 14, 73; 11/Hûd, 57; 19/Meryem, 59; 24/Nûr, 55; 27/
Neml, 62; 35/Fâtır, 39; 38/Sâd, 26.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 112-117
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 259-260
3. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 62
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 117-118
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 255-260; 272-275
6. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 244, 373
7. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c.
1, s. 164-166
8. Min Vahyi’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s.
151-166
9. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sabuni, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 81-84
10. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 75-97
11. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 17, s. 539-540, c. 15, s. 299-300
12. İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 2. s. 422-438
13. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, s. 122-123
14. Hz. Adem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 36-50, 56-65
15. Hz. Adem (İlk İnsan) Mustafa Erdem, T. Diyanet Vakfı Y. s. 127-130
16. Terimler Sözlüğü (Kitabü’t-Târifât), Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 101
17. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 130-135
18. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 519-523
19. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 180-184
20. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y. s. 219-220
21. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 75-76
22. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 167-177
23. İslâm’da İmamet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
24. İslâm’da Mülk ve Hilâfet, Şahin Uçar, İz Y.
25. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, İnsan Y.
26. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
27. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
28. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
29. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
30. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Alem Y. / Araştırma Y.
31. Hilâfetin İlgasının Arkaplânı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, İnsan Y.
HALİFE
- 127 -
32. Hilâfet-i İslâmiyye ve T. B. M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
33. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
34. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
35. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
36. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
37. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlânı ve Lütfi Fikri Dâvâsı,
1-2, Murat Çulcu, Kastaş Y
38. Halifeliğin Kaldırılması ve Lâiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

 
Pazartesi, 18 Ocak 2021 15:59

Kitap Kur'an okuma yazma

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -5-
KİTAP, KUR’AN,
OKUMA VE YAZMA
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
?????
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
KİTAP, KUR’AN,
OKUMA VE YAZMA
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-5-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
“Oku!” diye başlayan bir Kitab’ın mensûbuyuz. Neyi okumaktan ziyade nasıl okumamız gerektiği anlatılır Alak sûresinde. Rabbimizin ismiyle ve izniyle okumamız istenir. Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız bilgiden Allah’a sığındığını” unutmayalım. Mideyi nasıl zararlı gıdalarla doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de aynı durum sözkonusudur. Beynin ve gönlün hastalanması, midenin hastalığından elbette çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa, özümsenip hazmedilmeyen kitaplar ve okuma da kafanın ve gönlün hastalanmasına sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür. Bir kısmı düşünceyi,bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler. Beslemeyen bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir. Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bilgiyi ölçme ve değerlendirmenin, bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla önemi olduğunu unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak, bazen ciddi zararlara sebep olabilir. Her kitabı değil, bizim için faydalı olacağına inandığımız güzel kitapları seçerek okumalıyız. Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek ya da güvenilen bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde okumak en güzelidir.
Okumak, sadece boş zaman işi değildir. Okumayı boş zaman işi kabul edenler, onu çekirdek çitlemek, pul koleksiyonu yapmak türünden çok basit görmüş ve teferruat saymış olurlar. Okuma dürtüsü, bilgi ve hikmet sevgisinden kaynaklanmalıdır. O zaman okumak, bir zahmet değil; bir lezzet halini alacaktır. Bu zevki tadan biri, okumayınca rahatsız olur, sanki bir tarafının eksildiğini hisseder. Kitaplar sadece bilgiyi öğretmezler, aynı zamanda hayatı da öğretirler.
Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına reğmen, kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en sâdık taşıyıcıları olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan bilgi taşıma araçlarının hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır. Her alanda ve her şeyde olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap konusunda aramak, okurların başta gelen görevidir.
Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü ruhumuzu ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde düşünmeli ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.
Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için olmalı, ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı Kur’an’ı, hayata tatbik edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak gâyesiyle okumalıyız.
Bu kitap, sizi kulluk görevlerini yapmaktan, sözgelimi, Kur’an’ı anlayarak okumaktan engelliyorsa, yırtıp atın bu kitabı. Rabbinizin kitabını sevdirecekse, onu tavsiye edecek, onu daha uygun şartlarda okumaya çalıştıracaksa insanları, okuyun, okutun. Ama esas olarak Kur’an’ı okuyun, Allah’ın dinini Allah’tan, birinci elden alıp öğrenelim. Haydi okumaya… Kur’an’ı sanki yeni iniyor gibi, sanki şahsımıza nâzil oluyor gibi, Allah bizden ne istiyor, diye merak edip O’nun mesajını her sözden üstün tuttuğumuzu ispat edecek bir okuyuşla haydi okumaya…
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Temmuz 2011, Ümraniye

- 9 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -5-
KUR’AN

Kitab; Anlam ve Mâhiyeti

Kur’an; Anlam ve Mâhiyeti

Zalike’l- Kitab (Bu Kitap) Ne Demektir?

Kur’an Hakkında Kısa Bilgi

Kur’an Konuları

Kur’an’da Kur’an

Bu Kitab’ı Kim Göndermiştir?

Bu Kitap Niçin Gönderilmiştir?

Bu Kitap Neyi Anlatmaktadır?

Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilgi

Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır

Bu Kitabı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
“Kendisinde hiçbir şüphe olmayan bu Kitap, müttakîler için (takvâya, sorumluluk bilincine sahip olanlara) hidâyet kaynağı (rehber-kılavuz) ve yol göstericidir.” 1
Kitab; Anlam ve Mahiyeti
Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan “kitab” 255 yerde geçmektedir. Türkçedeki ‘kitap’ anlamı yanında; yazılı şey, yazı, yazılan ve yazdırılan anlamlarına da gelir. “El-Kitab”: Allah’ın Kitabı demektir. Kur’an ıstilâhında Kitab; Allah tarafından yazdırılan şey anlamında kullanılır ve bu anlamda imanın temel konularından biri de Kitaplara imandır.
Kur’an’ın “kitab”la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği anlaşılır:
Genel anlamda vahy, 2
Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı, 3
1] 2/Bakara, 1-2
2] 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
3] 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 10 -
Bütün kâinat,
İnsan,
Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür), 4
Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket. 5
Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel
kitap vardır: Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat
kendisi. Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
kolaylaştıran bir nurdur/ışıkdır. Evren ve insan adlı kitapların
gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy
kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir.
Kur’an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak
anmaktadır. Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve
insan da âyetler topluluğudur.6 Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya
ait ilimler olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı
olmadan lâyıkıyla anlaşılabilir.
Kur’ân; Anlam ve Mahiyeti
Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın özel adıdır. Kur’an’da, Kur’an için
birkaç isme daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur’an adı geçmektedir.
Bu ad Kur’an’da 70 defa geçer. Kur’an kelimesi için iki
ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri, okumak anlamındaki kıraat;
ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki karn köküdür.
Kur’an, ilk emri olan “ikra’” yani oku anlamındaki kelimeyle aynı
kökten bir isim taşıyarak okumaya ve ilme en büyük değeri verdiğini
belirttiği gibi, neyi ve nasıl okumamız gerektiğini de gösterir.
Birçok inceliği ve gerçeği topladığı için de toplamak mânâsındaki
bir köke dayanması ayrı bir hikmet sergiler.
“Bu o Kitaptır ki, kendisinde hiçbir şüphe yoktur. Müttakîler için rehberdir,
kılavuzdur (Hûden).” 7
Bu âyet, Kur’an açıldığında Fâtiha’dan sonra ilk okunan âyettir.
Kur’an’ı eline alan okuyucu için elinde tuttuğu Kitabın ne olduğu,
ne işe yarayacağı ve kime fayda vereceğinin açıklanmasıyla başlamaktadır.
Bu Kitap, “lâ raybe fîh”, kendisinde şüphe bulunmayan
bir Kitaptır. Allah’tan (c.c.) geldiği kesindir. Kitabı okuyan kişinin
ilk öğrenmesi gereken onun bir Allah kelâmı olduğunu şeksiz ve
şüphesiz kabul etmesidir. Allah’tan geldiği konusunda meydana
4] 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
5] 17/İsrâ, 13-14
6] 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
7] 2/Bakara, 2
KUR’AN
- 11 -
gelebilecek bir “acaba?” endişesi, Kitap ile kul arasındaki irtibatı
zayıflatacağından, öncelikle bu konudaki endişenin giderilmesi
ve tam bir güvenle Allah ile konuşuyormuşçasına Kitapla uyum
sağlanılmalıdır. Zira tüm Kitap boyunca birçok açıklama yapılacak,
yol gösterilecektir. Ona yaklaşan kişinin, Kitabı bu bakışla değerlendirmesi
gerekir.
Rayb kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de toplam 17 yerde geçer.8 Bu
kelimenin kökü, değişik kullanım biçimleriyle Kur’an’da toplam
36 yerde geçer. Rayb; r-y-b kökünden şu anlamda kelimeler geliyor:
Râbehû-rayben: Şüpheye düşürmek, şüphe vermek; Rayb: Zan,
şüphe, töhmet; İrtâbe: Şüphe etti, itham etti. Âyette geçen “Lâ
raybe fih (onda şek, şüphe yoktur)”un anlamı, “Bu Kitabın Allah’tan
olduğunda en ufak bir tereddüt bile geçersizdir” şeklinde olmalıdır.
Zira Kitabı eline alan bir okuyucu ilk önce bu Kitabı kimin
yazdığını ve nereden geldiğini merak eder. İşte bu şüphe, daha
ilk cümlede ortadan kaldırılıyor. Bu Kitap açık, apaçık bir hakikat
olarak işte elimizin altındadır.
“Lâ raybe fih” ifâdesiyle Kitabın “hak” olduğu; “Hûden” ifâdesiyle
“ne işe yarayacağı”, “li’l-muttekıyn” ifâdesi ile de “kime” yarayacağı
açıklanmış oluyor.
Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
Kur’an’da 317 yerde geçer. Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin
kökü “d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır.9 H-d-y
kökünden şu anlamlarda kelimeler geliyor: Hidâyet: Doğru yolu
bulmak, yoluna girmek. Hûden (li): Yol tarif etmek, yol göstermek;
Ehdâ: Mekke’ye kurbanlık sevketmek; Hâdâ: Hediyeleşmek, sulh
yapmak; İhtedâ: Doğru yolu buldu, doğru yol üzerinde durdu;
Hâdî: Yol gösteren, boyun, aslan; Hâdiye: Önde olan; Hûdâ: Yol
gösterme, itaat ve kulluk; Hedy: Saygıdeğer kişi, hal ve gidiş. Bu
kitabın ne işe yarayacağının “Hûden” lafzı ile anlatılışı genel bir
yol gösterme ve rehberlik-kılavuzluk fonksiyonuna işaret etmektedir.
Ayrıca şu veya bu konuda diyerek kısıtlama yapılmayarak
sadece yol göstericidir denilmesi, akla gelebilecek her alanı kapsamaktadır.
Arapçada, devenin önünde yularını tutup ona çölde
yol gösteren kişiye “Hâdî” denilmektedir. Bu Kitab’ın yol gösterişi
genel ve temel esaslardadır. O her şeyin genel rotasını çizer. Temel
8] Rayb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde:) 2/Bakara, 2,
23; 3/Âl-i İmrân, 9, 25; 4/Nisâ,87; 6/En’âm, 12; 10/Yunus, 37; 17/İsrâ, 99; 18/
Kehf, 21; 22/Hacc, 5, 7; 32/Secde, 2; 40/Mü’min, 59; 42/Şûrâ, 7; 45/Câsiye,
26, 32; 52/Tûr, 30.
9] Hidâyet konusu ve hidâyetle ilgili âyetler için Bk. 1/Fâtiha, 6; İhdinâ’ssırâta’l
müstekîm âyeti.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 12 -
yönleri belirtir. Meselâ; doğu, batı, kuzey, güney gibi temel yönleri
bildirir. Rasûller, güneybatı, kuzeydoğu vb. ara yönleri gösterir.
Bunlar doğrultusunda muttakî fakih de daha iç yönleri bulabilir.
Bu Kitabın kime yararlı olacağı ise li’l-muttekıyn (Allah’tan sakınanlar
için) ifâdesi ile açıklanır. V-k-y kökünden şu kelimeler gelmektedir:
Vekaa: Sakınmak, korkmak, korumak, düzene koymak;
İttikaa: Korku, saygı; et-takvâ: Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından
kaçınma; Muttekıy: Allah’tan sakınan; Takıyye: Korkmak,
gerçek durumunu gizlemek. Bu kitap Allah’tan sakınan, O’nun
koyduğu kuralları çiğnemekten çekinen ve bu hissi taşıyan kişilere
fayda verecektir. Diğerleri için ise sadece okunan, ezberlenen,
araştırılan, bilgi sahibi olunan bir Kitap konumunda kalacaktır.
Bu kitabın gerçekten Hûden olabilmesi, onu eline alan kişinin
niyet ve hisleri ile gerçekleşebilecektir. Zira burada canlı olan okuyucudur.
Niyeti ne ise, ameli de ona göre olacaktır. Kitabı eline almaktan,
okumaktan maksadı ne ise, yararı da ona göre olacaktır.
Bu Kitabın fayda verişi kişinin kasdına göre değişmektedir.
Eğer kasdı kafasında önceden edindiği bir fikre delil bulmaksa,
kasdı beğenmediği ve uymak istemediği bir ilkeyi, kuralı değiştirmekse,
kasdı bilgi sahibi olmaksa, kasdı Bu Kitabı sermaye yapıp
üzerinden geçinmekse, bu niyetler ona zarar vermeyecek; bu
kasdı taşıyana zarar verecektir. Kasdı Allah’tan sakınmak, kalbi
titreyerek gerçekten hayatına onunla yön çizmekse Bu Kitap işte
bu kişiye Hûden olacak, fayda verecektir. Bütün bunlar Bu Kitaba
hiçbir zarar vermeyecek, o tazeliğini ve zindeliğini daima koruyacak,
ona yaklaşanlar eskiyecek, gelip geçecek; Bu Kitap ebedîyete
kadar yaşayacaktır.
“Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir. Sonra derileri de kalpleri
de Allah’ın zikriyle yumuşar. İşte Bu Kitap Allah’ın insanlar için gönderdiği
bir rehber (Hûden)dir. Allah onunla dilediğini hidâyete erdirir. Kimi de
Allah saptırırsa ona hidâyet edecek yoktur.” 10
Kur’an’ın önsözü durumundaki Fâtiha’dan sonra, Kitab’ı ilk
açan okuyucu için; “Bu Kitap kendisinde şek ve şüphe bulunmayan
bir Kitaptır. Müttakîler için rehberdir, kılavuzdur (Hûden).”11 açıklaması
yapılarak okuyucunun Kitap hakkında endişe etmemesi gerektiği
âdeta teyid edilmiştir. Lâ raybe fih denilerek Kitabın varlığı; Hûden
denilerek de kitabın ne amaçla gönderildiği anlatılmaktadır. Böylece
Kitabı eline alan mü’min, Allah’tan olduğu kesin olan Bu
10] 39/Zümer, 23
11] 2/Bakara, 2
KUR’AN
- 13 -
Kitab’ı rehber-kılavuz edinerek yolunu bulabilecektir.
Devam eden ikinci âyette yapılması gerekenler topluca özetlenmiştir.
Gayb diye ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini
aşan birkaç konuya kesin iman edecek, Salât şeklinde anılan amellerden
ilkiyle bazı görevleri yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak
şeklinde ifâde olunan inandığı ve bağlandığı bir dine hizmet için
çaba ve gayretlerini ilkiyle bu esasları başkalarına da götürecektir.
Bunlara ilk kendisinin inanmadığını, devam edegelen tarihî
mücâdelenin izleyicisi olduğunu hatırlaması için kendinden öncekilerle
de irtibatını kuracak, son olarak inzal olunan Bu Kitab’a,
Kitabın indiği şahsa (Hz. Muhammed (s.a.s.) ve önceden inzal olan
Kitaplara ve Rasûllere de iman edecektir. Bütün bu inanç, amel ve
gayretleri hayatın ikinci ve ebedî bölümü olan Âhiret için yapacak,
onun varlığına sanki görüyormuşçasına inanacaktır. Eğer böyle
yaparsa hayatın dünyadaki bölümünün imtihanını başaracak ve
kurtulmuş olacaktır.
Kur’an’da Kur’an
Kur’an, kendisini bir kılavuz, rehber olarak tanıtıyor. Kur’an,
insanlara hayatları boyunca takip etmeleri gereken esasları, yasaları
gösteren ve onları teşvik eden bir kitaptır. Kur’an, akleden
insanlar için bir öğüt ve hatırlatmadır. Kur’an’ı, kendi dilinden tanımaya
çalışalım:
“Elif Lâm Râ; Bunlar, gerçeği açıklayan Kitab’ın âyetleridir. Biz, onu
anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Biz, bu Kur’an’ı sana
vahyederek en güzel kıssaları anlatıyoruz. Oysa daha önce sen bunlardan
habersizdin.” 12
“Bu, Allah’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve hamde
lâyık olan, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah’ın yoluna çıkarman
için sana indirdiğimiz kitaptır.” 13
“Kur’an, âlemler için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.” 14
“Bu Kitap, hiç şüphesiz müttakîler için rehberdir.” 15
“Bu Kur’an, onunla uyarılsınlar, tek bir ilâh bulunduğunu bilsinler ve
akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir.” 16
“De ki, Kur’an’ı Rûhul Kudüs (Cebrâil) Rabbinin katından mü’minlerin
12] 12/Yûsuf, 1-2
13] 14/İbrahim, 1-2
14] 68/Kalem, 52
15] 2/Bakara, 2
16] 14/İbrahim, 52
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 14 -
imanlarını pekiştirmek, müslümanlara doğruluk rehberi ve müjde olmak
üzere hak olarak indirmiştir.” 17
“Bu Kur’an, insanlara bir açıklama, müttakîlere yol gösterme ve bir
öğüttür.” 18
“Doğrusu size Allah’tan bir ışık ve apaçık bir Kitap gelmiştir. Allah,
rızâsını gözetenleri onunla selâmet yollarına eriştirir ve onları, izni ile karanlıklardan
aydınlığa çıkarır, onları doğru yola iletir.” 19
“O halde Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Allah’ın sana
indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Onların
heveslerine uyma. Eğer yüzçevirirlerse bil ki, Allah, bir kısım günahları yüzünden
onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktırlar.” 20
“Biz sana onu böyle Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda tehditleri
türlü biçimlerde açıkladık. Belki sakınırlar veya onlara bir öğüt olur.” 21
“Andolsun, bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü şekillerde açıkladık.
Ama insanların çoğu inkâr ederek yüzçevirirler.” 22
“Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna hak ile bâtılın arasını ayıran ölçüyü
indiren ne yücedir!” 23
“De ki, bu, mü’minlere doğruluk rehberi ve şifâdır.” 24
“Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik.” 25
“Rabbinizdin size indirilen Kitaba uyun; ondan başka veliler edinerek
onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.” 26
“O gün zâlim kişi ellerini ısırıp ‘keşke Peygamber’le beraber bir yol
tutsaydım, vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim, and
olsun ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve
yardımcısız bırakıyor.’ der. Peygamber: ‘Ey Rabbim, doğrusu kavmim/toplumum
bu Kur’an’ı terk etmişti.’ der.” 27
“Benim Kitabımdan yüzçeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve
Kıyâmet günü de onu kör olarak haşrederiz. O zaman, ‘Rabbim, beni
17] 16/Nahl, 102
18] 3/Âl-i İmran, 138
19] 5/Mâide, 16
20] 5/Mâide, 49
21] 20/Tâhâ, 113
22] 17/İsrâ, 89
23] 25/Furkan, 1
24] 41/Fussılet, 44
25] 17/İsrâ, 106
26] 7/A'râf, 3
27] 25/Furkan, 27-30
KUR’AN
- 15 -
niye kör olarak haşrettin? Oysa ben gören bir kimseydim’ der. Allah: ‘İşte
böyle, âyetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun (önemsememiştin,
arkana atmıştın) bugün de öylece unutulursun’ der.” 28
“Gerçekten, indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta insanlara
açıkladıktan sonra, onu gizleyen kimselere hem Allah lânet eder, hem de
bütün lânet edenler lânet ederler. Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler
hâriç. Onların tevbesini kabul ederim.” 29
“Gerçekten, Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizlemede bulunup da
onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak
ateştir. Allah, Kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlarından
arındırmaz. Onlara elem verici bir azap vardır.” 30
“Kur’an’ı işlerine geldiği gibi bölenlere de azâbı indirmişizdir. Onlar
Kur’an’ı bölüp ayıranlardır. Rabbine and olsun ki mutlaka yaptıklarının
hesabını hepsine soracağız. Sana emrolunanı açıkça söyle ve müşriklerden
yüzçevir!” 31
“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık;
Kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta
olduklarınızdan asla gafil değildir.” 32
“Onlar Kur’an’ı düşünmezler mi, yoksa kalpleri mi kilitli?” 33
Bu Kitab’ı Kim Göndermiştir?
Şu âyetlere dikkatle göz atalım: “Bu Kur’an, Allah’ındır. O’ndan
başkasına nispet edilemez. Ancak o daha önceki inen Kitapları tasdik
edici ve hükümleri açıklayıcı, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Bunda hiç
şüphe yoktur.”34 “Onlar hâlâ Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu ve mânâsını
düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı muhakkak
ki içinde birbirini tutmayan çok söz ve ifâdeler bulurlardı.”35 “Bu
Kur’an, sana, hükmünde hikmet sahibi olup her şeyi bilen Allah katından
veriliyor.”36 “Bu Kur’an, Rahmân, Rahim tarafından indirilmedir.”37 O, bir
şair sözü değildir, bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz.
28] 20/Tâhâ, 124-126
29] 2/Bakara, 159-160
30] 2/Bakara, 174
31] 15/Hicr, 90-94
32] 2/Bakara, 85
33] 47/Muhammed, 24
34] 10/Yûnus, 37
35] 4/Nisî, 82
36] 27/Neml, 6
37] 41/Fussılet, 2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 16 -
O âlemlerin Rabbından indirilmedir.”38 “Eğer o peygamber bazı sözler uydurup
bize isnat etmeye kalkışsaydı, biz onu kuvvetle yakalar ve ondan
intikam alırdık. Sonra da onun kalp damarlarını keserdik. O vakit, sizden
hiçbir iniz ona siper de olamazdınız.”39 “Kur’an’ı şeytanlar getirmedi;
Kur’an’ı indirmek onlara uygun düşmez; hem de buna güçleri yetmez.” 40
Bu Kitab’ın Allah’tan geldiğinde şüphesi olanlara lâ raybe fîh
ifâdesini teyid için yukarıdaki âyetlerle tafsilatlı açıklamalar yapılmaktadır.
Kur’an’ın Allah kelâmı olmadığı, olamayacağı yolundaki
itirazlar şu noktalarda toplanıyordu: Onun bir şair sözü olabileceği,
Onun bir kâhin sözü olabileceği, Onun bir şeytan ilhamı ve
vesvesesi olabileceği, Peygamberin uydurması olduğu. Yukarıdaki
âyetlerde bu iddialara bir bir cevap verilerek reddedilir. Ve doğru
olan ortaya konur. İnanan inanır; inanmayan inanmaz. “Bu Kur’an,
bir Peygamberin (Allah’tan) getirdiği sözdür.” 41
Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde yaşıyordu. Onlardan biriydi.
Ancak ona vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi açıklıyor, insanları
buna çağırıyordu. Ona iman edenler, karşı çıkanlar oluyordu.
Rasûl (s.a.s.) bu şekilde toplum içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13 yılını
Mekke’de; 10 yılını Medine’de geçirdi. Kur’an bu süre içerisinde
peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile birlikte Bu Kitap tamamlanmış
oldu.
Kur’an’daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz
bize Kitabın indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılmayacağı
gerçeğini öğretir. Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş,
yönlendirmiş Kitaptır. Onu masa başı kitabı olarak ele almak yanlış
sonuçlara götürür.
İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir.
Onu anlayacak, hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme
dönüştürecek insandır. Bu Kitap’ta insanın düşünce, duygu,
irade ve ünsiyet gibi yeteneklerini harekete geçirici âyetler vardır.
Bu yeteneklerini kullanan insan, toplum içinde diğer insanları da
etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle Allah’tan gelen
vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda feda edecektir.
Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş
olacaktır. Mücâdele, Allah’ın sözünün Şeytanın sözüne galebe
çaldığı, İlâhî vahyin toplumda “ekber” hale geldiği âna kadar devam
edecek, sonra dünyadaki tüm toplumlarda da bu İlâhî hedef
38] 69/Haakka, 41-43
39] 69/Haakka, 44-47
40] 26/Şuarâ, 210- 211
41] 69/Haakka, 40
KUR’AN
- 17 -
gerçekleşinceye kadar sürecektir. İşte Allah’ın kitabı Kur’an, bütün
bunları yapacak insana-topluma hitap etmektedir. İnsan bu
mücâdele içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal noktasına ulaşacaktır.
Bu Kitap Niçin Gönderilmiştir?
“Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle
zulumattan nura, her şeye galip ve hamde lâyık olan Allah’ın yoluna
çıkarmak için onu sana indirdik.”42 “O (Kur’an) sizi zulumattan nura çıkarmak
için apaçık âyetler olarak kuluna (Peygamber’e) indirilmiştir.”43 “O bir
peygamber gönderdi; Allah’ın açıklayıcı âyetlerini sizlere okuyor ki iman
edip salih amel işleyerek zulumattan nura çıkasınız.” 44
Bu Kitab’ın niçin gönderildiğini açıklayan birçok âyetten bazıları
bunlar. Buna göre Kitabın inzal amacının şu esaslar üzerine
kurulduğu söylenebilir:
Âyetlere göre şeytanın egemenliği altına giren herhangi bir
durum zulumat (karanlıklar) olarak vasıflandırılmaktadır.
Rasûller bu zulumattan nura çıkışı gerçekleştirmek (dönüşümdeğişim)
için seçilmişlerdir. Kitap ve âyetler bu ihracın (çıkışın) sağlanması
için gönderilmişlerdir.
3- Bu çıkış, Allah’ın izniyle Kur’an ve salih amelle, yani çaba
ile gerçekleşecektir. “Zulumattan nura çıkarmak için” ifâdesi bu
Kitabın niçin gönderildiğini en veciz bir şekilde açıklamaktadır.
Kur’an’a göre, aslolan toplumun karanlıklardan aydınlığa çıkmasıdır.
Faziletli toplumun inşa edilmesidir. Bu arada fertler de bu
mücâdele esnasında yetişip ahlâkî faziletlerle donanacaklardır. 45
Zulumât, karanlıklar demektir. Zulüm kelimesi de aynı kökten
gelmektedir. Dolayısıyla Nur kaynağından gelen aydınlığı kendine
veya başkalarına engelleyip karanlıkları tercih, bir zulümdür aynı
zamanda. O yüzden “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zâlimlerin
ta kendileridir.”46 Nur, tek olduğu halde; karanlıklar, yanlışların sayısı
kadar çoktur. Allah, yeryüzünü maddî ışık kaynağı güneşten
mahrum yaratmadığı, bir an olsun mahlûkatını ışıksız bırakmadığı
gibi; gönlümüzü ve yolumuzu aydınlatan nur’dan da bizi mahrum
bırakmamış, elçi ve Kitap göndermiştir. Karanlık, fıtrî değil;
ârızîdir. Karanlıklar, ışık kaynağıyla irtibatın kesilmesi olduğundan
42] 14/İbrahim, 1
43] 39/Zümer, 39
44] 65/Talâk, 11
45] İhsan Eliaçık, İtikad Üzerine, Şafak Y., s. 20
46] 5/Mâide, 45
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 18 -
zâlim insanın nur düşmanlığının neticesi oluşturduğu zindanlardır.
Zindan; ışıktan, nurdan uzak yaşansın diye insanın kendi eliyle ördüğü
duvarlardır. Âhiretteki cezanın sebebi, dünya hayatını kendine
ve başkalarına zindan etmektir. İnsan, asr-ı saadetteki insanı
mutlu eden kuralları değil de; zindanı, zindanları tercih ediyorsa,
kendisi bilir. Ama başkalarına zindan hayatı yaşatmaya kimsenin
hakkı yoktur. Saadet asrı insanının saadetine benzer bir mutluluğu,
burada başlayıp orada bitmeyen mutluluğu, insana çok gören
tâğutlar tarafından binâ edilmiştir zindanlar. “Allah, mü’minlerin
dostudur, onları karanlıklardan nura (aydınlığa) çıkarır. İnkâr edenlere
gelince, onların dostları da tâğuttur. O, onları nurdan (aydınlıktan) alıp
karanlığa götürür.”47 Zâlim insan, ışığa karşı gözlerini kapatmış, karanlıklar
içinde yaşamayı tercih etmiş, Allah’ın “gözleri vardır, onlarla
(görülmesi gerekeni) görmezler.”48 dediği körlüğü seçmiş, kendine de
yazık (zulüm) etmiş insandır. Zâlimlerin en büyükleri olan tâğutlar
ise, gören göze düşman olan, başkalarını da körlüğe zorlayan ışık
(nur) düşmanı vahşilerdir.
Karanlıklar, korkuyu meydana çıkarır. Bu korku, yanlış bir korkudur.
Allah korkusu, yani takvâ değil; vehimlerden oluşan korkudur;
fobidir, aç kalmaktan, insanlardan... kısacası korkulmaması
gerekenlerden korkmaktır. Karanlıklar, şeytanların faaliyetleri için
uygun bir ortam oluşturur. Karanlıklar, insanın önünü ve ilerisini
(istikbalini) görmesine engeldir. Yolda ne gibi tehlikelerin olduğunu
görüp bilemez karanlıkların insanı. Işığın yardımını reddettiğinden,
nurla, göz nuruyla görerek işini yapamaz; yapıp ettiklerini
ancak el yordamıyla yapar, körebe gibi tuttuğunu yakalar. Fili de
tuttuğu yeriyle tanır ve tanıtır.
Aydın insan, münevver insan, câhiliyye karanlıklarını reddedip,
bir adı da “Nur” olan Allah’ın Kitabıyla nurlanıp başkalarını aydınlatmaya
çalışan insandır. Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil;
olsa olsa kara karanlıkların kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların
nuru boğduğu vahşi bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin
hayatıdır. “Kim benim zikrimden (Kur(an’dan) yüz çevirirse şüphesiz
onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz.
O: ‘Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten
görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz
geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun.
Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız.
Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.” 49
47] 2/Bakara, 257
48] 7/A'râf, 179
49] 20/Tâhâ, 124-127
KUR’AN
- 19 -
Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
“Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret
kabul eder ama, yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez.
Kitapsız toplumdur câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir.
Öldükten sonra sorulacak sorulardan birinin “Kitabın ne?”
sorusu olacağı hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını
mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şâhitlik eder.”50
“Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz “falan gazete”, “filânın
nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”... diyebilir.
Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden
onları itiraf edecektir. “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme
ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa tümüyle yaşayışımıza yön veren
gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak, inandığını yaşamaktır. Ateşin
yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz.
Bu Kitap Neyi Anlatmaktadır?
Tüm peygamberler ve Allah’tan getirdikleri kitapların ana fikri
insanoğlunu ulûhiyeyyet ve ubûdiyyet konusunda aydınlatmaktır.
Hz. Âdem ve Havvâ’nın yeryüzüne indirilişinden bu yana binlerce
sene geçmiş ve insan nüfusu altı milyara ulaşmıştır. Bu rakam şu
anda diri olanların sayısıdır. Geçmişte yaşayıp ölenler de eklenince
milyarları bulmaktadır. Allah, yeryüzünü hiçbir zaman rehbersiz
ve kılavuzsuz bırakmamış, daima elçilerle kitaplar göndererek insanlara
yol göstermiştir. Kitaplar bu rehberliğin yazılı metinleridir.
Allah’ın insanlara çağrısı ve onlar için gösterdiği hayat tarzı kitaplara
kaydedilerek insanoğlunun elinde vesika olarak bulunması
sağlanmıştır. Ancak bu rehberlik en son “Bu Kitap” ile sona ermiştir.
Bir daha Nebî seçilmeyecek, yazılı metinlerden oluşan Kitap
gönderilmeyecektir. Artık insanlık son Rasûlün (s.a.s.) getirdiği
Kitapla yükümlü olacaklardır.
Bu Kitabı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
Kur’an okuyor veya dinliyor olmamız, tek başına, bizi aldatmasın.
O İlahi Kelâm’ı okurken, dinlerken, üzerinde düşünürken,
sahih bir niyet taşıma gereği de unutulmasın. Bilelim ki Kur’an’a
gerçekten muhatap olmamız, doğru bir niyetle, samimiyet ve
ihlâsla ona yönelme şartına bağlanmış bulunuyor.
Bizatihi Kur’an’ın tarifiyle, âlemlerin Rabbinden gelen;51 in-
50] 36/Yâsin, 65
51] 56/Vâkıa, 80
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 20 -
sanları hidâyete erdiren ve hakkı bâtıldan ayıran;52 sonsuz hikmetler
yüklü;53 sonsuz derecede kerim;54 bir Ezelî Kelâm’dır Kur’an.
“Onun ahlâkı Kur’an’dı”55 diye tarif edilen Ümmî Nebî (s.a.s.) kendi
hayatıyla, Kur’an’ın bu sıfatlara hakkıyla mazhar olduğunun en
birinci delilidir. Keza, ondan aldıkları hidâyet dersiyle bütün insanlık
tarihine manidar ubudiyet örnekleri sunan sahabiler de. Ve
herbiri ondan aldığı hakikat nuruyla kemale eren milyonlarca asfiya
ve salih kullar ile hayatları onunla nurlanan yüz milyonlarca
mü’min de onun tüm bu özellikleri hakkıyla taşıdığının şahidi ve
delilidir.
Fakat bizatihi Kur’an, muhâtabı olan bizleri, kendisine sahih
bir niyet ve sağlam bir itikad ile samimiyet ve ihlâs içinde muhatap
olma konusunda uyarır. Meselâ Al-i İmran sûresinin yedinci
âyetinde, kalbinde ‘kaypaklık’ taşıdığı halde ‘saptırma ve fitne
için’ onu okuyanların varlığına dikkat çeker. Bir sonraki âyette
ise, hidâyet bulduktan sonra kalbimizi eğriltmenin mümkün olduğunu
bildiren bir duâyla yüz yüze geliriz. Böylesi dehşetli bir
tehlikeye karşı insan, acziyet ve tevâzu içinde Rabbine sığınma
durumundadır: “Ey Rabbimiz! Bize doğru yolu gösterdikten sonra kalbimizi
kaydırma, bize katından bir rahmet ver. Gerçekten her şeyi veren
Sen’sin.”56 Tüm bu hususlar şunu açıkça gösterir:
Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır.
Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Hâlikı namına bir ezelî
konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi
olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve
mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla onu okumak, okumaların en
güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek,
tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat,
hayatların en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken
husus, eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle
okunmasıdır.
Kur’an’dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek
hususlar şunlardır: İyi niyet, istiâze, Kur’an’a temiz olarak
dokunup yaklaşmak, Kur’an’a kulak verip susmak, onu tane tane,
özümseyerek okumak.
Kur’an’a yönelirken dikkat edilecek ilk husus, recmedilmiş
52] 2/Bakara, 185
53] 36/Yâsin, 2
54] 56/Vâkıa, 77
55] Müslim, Musâfirîn, B. 18, Hds. 139; Ebû Dâvud, Tatavvu, B. 26, Hds. 1342;
Nesâî, K. Leyl, B. 2, Hds. 1601; Dârimî, Salât B. 165, Hds. 1342
56] 3/Âl-i İmran, 8
KUR’AN
- 21 -
şeytana karşı, Rabbimize sığınmaktır: “Kur’an okumaya başladığın
zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”57 İlk iş budur. Neden? Çünkü
Kur’an’ın defaatle ders verdiği üzere, şeytanı şeytan kılan şudur:
O, kendince bir ‘üstünlük’ vehmi üreterek Allah’ın yarattıklarını
iyi-kötü, eksik-mükemmel ayrımına tabi tutmuştur. Bu şekilde,
hem kendine bir üstünlük vermiş, hem de Allah’ın kudretine kusur
ve noksan yüklemeye kalkışmıştır. Kendince açtığı bu yoldan
yürüyerek, nefis ve esbab şirkine zemin hazırlamış; böylece, Rabbine
karşı isyan ve inkâr cür’etini bulmuştur. İnsanı nefisperest olmaya
sevkeden de, esbabperestliğe meylettiren de odur. Bütün
kötülüklerin, bütün bâtıl düşünce ve hayat tarzlarının gerisinde
şeytanın bir dahli vardır. Bu bakımdan şeytandan istiâze etmek,
tüm kötülüklerden uzaklaşma anlamını taşır.
Kur’an’ı böylesi bir sığınma içinde okumak, onu bütün menfiliklerden
Allah’a sığınarak okuma anlamını barındırır. Şahsi bir
menfaat için okuma da bu anlama dâhildir; bir dünya menfaati
için okumak da. Onu okurken nefsin aldatmalarından uzak durma
da bunun içindedir; dünyevî bir ideolojinin gözlüğünü takmak da.
Ona şöhret için muhatap olmak da bunun içindedir; kendi aklına
güvenip, aklını doğrulama mercii, Kur’an’ı ise aklın kölesi kılmak
da. Zaten istiâze’nin bir esprisi, acziyetin kabulüdür. Acziyetini kabul
etmeyip sadece kendisine güvenen kimse, başkasına sığınmaz.
Dolayısıyla istiâze eder etmez, şeytanın bacağını Allah’ın izniyle
kırmış oluruz. Kendisi bir üstünlük vehmiyle Allah’a isyan eden,
Kur’an’da belirtildiği üzere kibirlenerek kâfir olan şeytanın ürettiği
en büyük tuzak, bizde de böyle bir üstünlük vehmi ve bir kibir
hali uyandırmak; nefsimizi okşayarak, enâniyetimizi kamçılamaktır.
“Şeytanlar ene’nin gaga ve pençesiyle akılları havaya kaldırıp
insanı dalâlet derelerine atıyorlar.” İstiâze sâyesinde, bu tehlike,
yolun daha başında bertaraf edilmektedir.
İkinci bir husus, ona ‘temiz’ olarak yönelmektir. “Temizlerden
başkası ona (Kur’an’a) dokunamaz.”58 Yani ‘ancak temiz olanlar ona
dokunabilir.’ Bu âyetle emredilen bu temizlik, iki yönlü bir hazırlık
niteliğindedir. En basit anlamıyla, bu temizlik şartı, insana sıradan
bir kitap ve sıradan bir hitap ile yüz yüze olmadığını hatırlatır. O
âna dek iştigal olunan ve muhtemelen nefsânîlik ve dünyevîlik
karışmış hallerden arınma tâlimi yapılır. Böylece, kalpler ve akıllar,
Rabbin pak, saf, temiz, bozulmamış, münezzeh, mukaddes ve ulvi
Kitab’ına lâyıkınca muhatap olmaya hazırlanır. Bu arınma gerçekleşmeden
o muhâtabiyetin sağlanması zaten mümkün değildir.
57] 16/Nahl, 98
58] 56/Vâkıa, 79
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 22 -
Onun nuruna açılmamız, ancak dünyevîlik ve nefsânîliklerden temizlenmemizle
mümkün olacaktır.
Âyette geçen ‘dokunma’yı bu açıdan da dikkate almak gerekir.
Bu ifâde, dünyevî kirlerden, nefsânî vehimlerden âzâde olamayan
bir insanın, okusa bile onun hakikatini kavrayamayacağını da ihsas
eder. Temiz bir kalple, selim bir fıtratla ona muhatap olmayan,
o hakikat okyanusundan maalesef hissesiz kalmaktadır.
Kur’an’a yaklaşım konusunda bir üçüncü husus: “O Kur’an okunduğunda
ona kulak verin ve susun ki rahmet edilesiniz.”59 Bu âyette,
‘okuma’ ve ‘dokunma’nın yanına, iki husus daha eklenir: ‘Dinleme’
ve ‘susma.’ Dinlemek, tüm Kur’an’da en çok sözkonusu edilen
insanî fiillerden biridir. Anlamanın ilk şartı odur. Kur’an okunurken
dinlemeyen biri, onu nasıl anlayabilir ki? Yine dinleme, saygılı
olmanın ve ciddiye almanın işaretidir. Kulun edebine yakışan
da budur. En küçük bir âmiri konuşurken dahi dinlemeye memur
olan insan, bütün âlemlerin Rabbi, bütün yaratıkların yaratıcısının
kelâmı karşısında nasıl dinlemez, nasıl susmayıp konuşmayı sürdürür?
Âyette zikredilen ‘dinleme’ ve ‘susma’ yalnız şu maddî kulağımıza
ve dilimize ait değildir. İstenen, aynı zamanda, her vakit
şeytanı dinleyen nefsin, hep gelip geçici zevklerin zebûnu olan
hevâ ve hevesin susmasıdır. Ayrıca, semavî bir hitap karşısında
dünyevî fikriyat ve felsefelerin asıl tutulmamasıdır. Hüdâ’nın karşısına
dehâ (!) ile çıkmamaktır. Bütün bir felsefe tarihinin ana tavrı
olan, vahye sırtını çevirip yalnızca kendi aklıyla hakikatı bulma
iddia ve inadında olmamaktır. Bilakis, bizi yaratan, bize bu sûreti,
bu sîreti, bu fıtratı, bu aklı ve tüm bu duyguları veren; bizim yüz
yüze olduğumuz, her bir mevcudundan gerek gözümüzle, gerek
dilimizle, gerek fikrimizle, gerek kalbimizle istifâde ettiğimiz şu
kâinatı da yaratan bir Rabbin bir âlet olarak yarattığı aklı o şekilde
kullanmaktır. Onu sürücü değil, binek; hâkim değil, hizmetkâr
yapmaktır.
Diğer bir husus, tüm bu şartlara azamî derecede riâyet gayretiyle
okumaya başladığımız Kur’an’ı, her bir harfine hakkını vererek,
tane tane okumaktır. “Kur’an’ı tertil ile tane tane oku.”60 Her
sûresi, her âyeti, her kelimesi ve her harfi böylesine i’cazlı ve îcazlı
bir Kitab, ancak ve ancak tane tane okunur. Düşüne düşüne, sindire
sindire okunur. Onu hızla okuyup geçmek, dil kıpırdarken aklı,
kalbi ve pek çok duyguyu hissesiz bırakmak demektir. “Kur’an’ı tertil
59] 7/A'râf, 204
60] 73/Müzzemmil, 4
KUR’AN
- 23 -
ile tane tane oku” buyrulması; sözkonusu özümsemenin usûlünü
de bildirmektedir. Hızlıca okunup geçilen hangi şey özümsenir ki?
Tane tane okuma, okunan şeyi özümseme, sindirme, benimseme
ve hayatının her anını ona göre yaşama niyetini yansıtır. Nitekim,
Kur’an, nûrânî sırlarını, “fıtratımın kemâli sensiz olamaz” diyerek
ona ciddiyetle muhatap olanlara açmaktadır. 61
“Gerçekten bu Kur’an, insanları en doğru yola iletir. (Bildirdiği) hayırlı
amelleri yapan mü’minlere kendileri için pek büyük mükâfatın olduğunu
da müjdeler.”62 İnanmak ve kanunlarına göre yaşamak mecburiyetinde
olduğumuz Kur’an nedir?
Kur’an; Allah’ın insanlığa son peygamber ve önder olarak
gönderdiği Hz. Muhammed’in, Cebrâil isimli melek aracılığı ile
Yüce Rabbimizden vahiy yoluyla alıp insanlığa sunduğu hayat nizamıdır.
Hayatın başlangıcı ve sonucunu açıklayan âyetleri, sunduğu
hayat kanunları, felâket ve mutlulukla neticelenen yaşayış şekillerine
ait tarihî belgeleri, kâinatla ilgili ilmî mûcizeleri ve Hakk’ı,
bâtıllardan ayırıcı düsturları ile Kur’ân-ı Kerim bütün akıl sahipleri
için hidâyet kaynağıdır.
Kur’an; kâinat nizamının son bulacağı zamana kadar yaşayacak
bütün insanların muhtaç olacakları itikadî, ictimaî, iktisadî,
hukukî ve ahlâkî en üstün hayat kanunlarını ihtiva eden bir Hak
Kitaptır. Kur’an; bütün insanlığın bilginleri, aydınları, teknokratları,
sosyologları, hukukçuları, edebiyatçıları, ahlâkçıları ve devrimcileri
ile bir araya gelseler dahi bir benzerini meydana getiremeyecekleri
İlahî kanunlar manzumesidir. Kur’an; lafızları ve
insanlığı kuşatıcı hayat düsturları ile ilâhî, edebî ve ebedî bir Hak
Kitap olduğu içindir ki, zaman aşımı, mekân değişimi onu eskitemez,
yürürlükten düşüremez. O, her zaman yeni, her dem taze,
her devirde eksiksiz ve mükemmeldir. Bunlara rağmen, yaşadığımız
câhiliyye toplumunda Kur’an’ın sunduğu hayat düsturlarına
göre yaşanılması, egemen güçlerce engellenmekte, otoritesi
yıkılmaya çalışılmakta ve o, nesillerimize bir mâzi ve ölü kitabı
şeklinde tanıtılmak istenmektedir.
Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor,
tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır.
Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da
fertlerin irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön vermiyorsa
onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul
edilen bu ana kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak şu
61] M. Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakalem Y., s. 15 vd.
62] 17/İsrâ, 9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 24 -
soruları kendimize yöneltebiliriz:
Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü
sınırsız, ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın hayatımızdaki
rolü nedir? Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını ihtivâ
ettiğine inandığımız Kur’ân-ı Kerim’in kişisel ve sosyal hayatımızdaki
etkinliği nedir? Kur’ân-ı Kerim vicdanların hâkim düzeni ve
pratik hayatın tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali, istikbali
bilen Allah’ı fiil ve hayatımızda biricik ma’bud; ortaksız ilâh tanımamız
mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın haram
kıldıklarını helâl kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve
sosyal kurumları meşrû tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî
yasaları yürürlükten düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri
yüceltmek ise Allah’a şirk koşmaktır.
Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı,
sadece putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul
eder olmuşlardır. Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve
ictimaî hayatı tanzim edecek emir ve yasaklarını içeren Kur’ân-ı
Kerim, düzenleyicisi olması gereken günlük hayattan çekilmiştir.
Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık
kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu
olanı, Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe
ve puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine ve
arzularına göre iş yapacaklar (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk koşmak
olacak).” 63
Allah’ın yanı sıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem
azâbına uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki,
ilk mü’minler ilâhlar edinme anlamına gelebilecek davranışlardan
şiddetle kaçınıyorlardı. Bu sebepledir ki Kur’an’la bildirilen
helâllar ve haramlarla çelişen inançları, gelenekleri ve uygulamaları
hemen bırakıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim’in yasalarına uymayı
Allah’ı ma’bud tanımanın gereği görüyorlardı. Bu şuurlarından
ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da “Namaz kılınız” emri gelince
bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı. “Zekât veriniz” emri
gelince, şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi bir iman zevki ve
vicdan neşesi haline getirmişlerdi. “Savaşınız” buyruğu ise bütün
mü’minleri iman saflarında savaşmaya hazırlamıştı.
Allah’ı biricik ma’bud; ortaksız ilâh kabul etmeyi, O’nun kitabı
Kur’an’ın düsturlarına göre yaşamak mânâsına anlayan ilk
mü’minlerin hayatından iki örnek verelim:
63] İbn Mâce, Hadis no: 4205
KUR’AN
- 25 -
Asrımızın câhiliyyeti gibi karanlık bir câhiliyyet hayatı yaşayan
miladi 6.-7. asır Araplarında alkollü içkiler her dudağın sevgilisi,
her merasimin protokol gereğiydi. Böyle bir cemiyetin insanı olan
Ebû Büreyde şöyle nakleder: “Bir gün oturmuş içki içmeye başlamıştık.
Ben bir ara kalktım, Peygamber’in huzuruna çıktım, selâm verdim ve orada
içkinin haram edildiğini bildiren âyetin indirildiğini öğrendim. Derhal
arkadaşlarımın yanına döndüm ve alkollü içkileri içme yasağını bildiren
âyetleri “... artık bu iptilâdan vazgeçersiniz değil mi?”64 cümlesine kadar
okudum. Arkadaşlarım hemen kadehlerindeki içkileri döktüler, küpleri
devirdiler ve ‘Vazgeçtik ya Rabbi! Vazgeçtik ya Rabbi!’ dediler.” 65
Kur’an’ın bu yasağından sonra Medine yolları günlerce içki
aktı. Artık İslâm toplumunun içki diye bir problemi kalmamıştı.
Annemiz Hz. Aişe (r.a.) de şöyle anlatıyor: “Allah’a yemin ederim ki
ben Allah’ın Kitabına iman ve onu tasdik etme bakımından Ensar kadınlarından
daha gayretlisini görmedim. Nur sûresinin ‘Başörtülerini yakalarına
vursunlar (başlarını, saçlarını, kulaklarını, gerdanları ve sinelerini
sımsıkı örtsünler)’66 anlamındaki âyeti nâzil olup da erkeklerin herbiri evlerine
dönerek karısı, kızı, kızkardeşi ve akrabasına Allah’ın indirdiği âyeti
okuyunca onların herbiri Allah’ın Kitabına iman ve onu doğrulamak için
örtülerine büründüler. Bu âyetin nüzûlünü takip eden sabah örtülerine
bürünmüş olarak Hz. Peygamber’in arkasında namaza durdular. Örtülerine
sımsıkı büründükleri için sanki başlarında kargalar varmış gibiydiler.” 67
Kısaca kadın ve erkek, Peygamber devrinin her mü’mini,
Kur’an’ın ferdî ve ailevî hayatı tanzim eden her emrini, sosyal,
iktisadî ve hukukî münâsebetleri düzenleyen her düsturunu aynı
iman ve şuurla derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı yaşanan bir nizam
haline getiriyordu. Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce emir
ve yasaklarını tatbik etmemek; şanlı Peygamber’in önderliğinde
yaşamamak, imanı anlamsız kılmak, hayatı gayesiz bir mâceraya
sürüklemek, âhiret saâdetini putperestliğe feda etmektir. Biz de
bugün kişilerin putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıldığı modern
câhiliyette yaşıyoruz. Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan
kurtulmak için ashâbın Kur’an’a yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece
Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe kavuşup yükselmek için Kur’an’ı
harfiyyen ve aynı heyecanla hayatımıza geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun
Kitabı Kur’an’a uyun. O’nun emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten de sakının
ki merhamet olunasınız (da dünya ve âhirette mutluluğa eresiniz.)” 68
64] 5/Mâide 90
65] İbn Kesir, 5/Mâide 90 âyetinin tefsiri
66] 24/Nûr, 31
67] İbn Kesir, 24/Nûr, 31 âyetinin tefsiri
68] 20/Tâhâ, 98; 6/En'âm, 155; Ali Rızâ Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., 1/88-
92
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 26 -
Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilgi
Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın özel adıdır. Kur’an’da, Kur’an için
birkaç isme daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur’an adı geçmektedir.
Bu ad Kur’an’da 70 defa geçer. Kur’an kelimesi için iki
ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri, okumak anlamındaki kıraat;
ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki karn köküdür.
Kur’an Nedir?
Allah’ın kendisine hitap ettiği en son peygamber, Hz. Muhammed
(s.a.s.); insanlığa gönderilen son kitap ise Kur’ân-ı Kerîm’dir.69
Kur’an, İslâm’ın ortaya koyduğu her tür inanma, düşünme ve
davranma biçimlerini belirleyen tek temel dayanaktır. Hz. Peygamber,
bu dayanağa istinaden ve onun doğrultusunda hareket
etmiş, insanlara ulaştırmakla görevli olduğu bu mesajı öncelikle
hayatında kendisi uygulayarak fiilî hâle getirmiştir. Bu hususta
Hz. Âişe’nin şu tanıklığı yeterli ve anlamlıdır: “Allah Resulü’nün
ahlâkı, Kur’an’dı.”70 Bundan daha doğal bir sonuç olamazdı; zira
genelde bütün elçiler, özelde de Hz. Peygamber, aldığı haberi/mesajı
sadece duyurmakla görevli bir postacı değildir. Aldığı mesajı
öncelikle kendi hayatına dinamik bir şekilde yansıtabilmelidir ki
ancak o zaman söylediği ile eylediği arasındaki uyum gün gibi
âşikâr olabilsin. Dolayısıyla “Kitab”ı, “peygamber”den kopuk ve
ayrı bir metin olarak algılamak, en başta bu metnin kendisine
ihânet olacaktır. Peygamber, insanlar için hem bir “uyarıcı”, hem
de “en iyi model”dir. 71
Kur’an’ın Tanımı
Allah’ın, Hz. Peygamber’e indirdiği Kur’an ile ilgili olarak çeşitli
tanımlar yapılmıştır. Âlimler tarafından yapılan bu tanımlardan
herbiri Kur’an’ın belirli yönlerini vurgulamaktadır. Bunlar arasından
en kapsamlı olan tanım şudur: Kur’an; Hz. Muhammed’e vahiy
yoluyla indirilmiş, mushaflarda yazılmış, Hz. Peygamber’den
bizlere tevâtür yoluyla nakledilmiş, okunmasıyla ibâdet edilen,
benzerini getirmekten insanların âciz kaldığı Allah kelâmıdır.
Bu tanımda yer alan temel özellikleri şimdi ayrıntısıyla ele alalım:
Allah’ın Kelâmı: Kur’an’ın en önde gelen bu niteliği, hiç şüphesiz
onun sahip olduğu hakikatlerin ve bilgilerin kaynağına
69] 33/Ahzâb, 40
70] Buharî, Edeb 309; Müslim 1/514, 746; Hâkim, 2, 342
71] 33/Ahzâb, 21
KUR’AN
- 27 -
işaret etmektedir. Bu da ona inanmanın en temel gerekçesidir. Yaratan
tarafından söylenmiş bir söz elbette ki diğer bütün sözlerin
üstündedir ve bu özelliğinden dolayı bir kutsallık kazanır. Zira yaratan,
diğer bütün lütuf ve ihsanlarına ilâveten, yarattığı insana
tenezzül buyurarak söz söyleme lütfunda bulunmuş ve bu vesileyle
de insan diğer yaratıklar arasında bir imtiyaza sahip olmuştur.
Kur’an’ın, Allah’ın Kelâm’ı oluşunda dikkat edilmesi gereken bir
husus da onun bir beşer tarafından uydurulmadığı, dolayısıyla da
ihtivâettiği hakikatlerin herhangi bir beşerin ortaya koyabileceğinin
çok ötesinde olduğudur. Kur’an’a, peygamber de olsa hiçbir
insanın sözü karışmamıştır, karışamaz da: “Eğer o (peygamber), bize
birtakım sözler isnat etmiş olsaydı onu sağ elinden yakalardık ve şah damarını
koparırdık ve hiçbir iniz onu koruyamazdı.” 72
Hz. Muhammed’e İndirilmiş: Bu ifade Allah’ın, daha önce başka
peygamberlere indirmiş olduğu kitapları (Tevrat, Zebûr, İncil
gibi) dışarıda tutarak yalnızca Peygamber Efendimiz’e indirilen
vahyin Kur’an olarak isimlendirileceğini vurgulamaktadır. 73
Mushaflarda Yazılmış: Mushaf terimi iki kapak arasında toplanmış
sayfalar anlamına gelir ki Kur’an’ın elimizde tuttuğumuz
kitap biçimini ifade eder. Kur’an, Hz. Peygamber’den sonra kitap
hâline getirilmiş; ezberlenmesinin yanı sıra yazıya da geçirilerek
günümüze kadar ulaştırılmıştır.
Tevâtür Yoluyla Nakledilmiş: Bir haber veya sözün, bir araya
gelerek yalan söylemeleri mümkün olmayan çok sayıda kimse tarafından
aynı şekilde aktarılmasına tevâtür denir. Kur’ân-ı Kerîm,
mushaflarda yazılı olmasının yanı sıra ayrıca ezberlenmiş ve insanlarca
kuşaktan kuşağa şifâhen/sözlü olarak da aktarılmıştır.
Kur’an, bu özelliğiyle yeryüzünde hiçbir kitaba -ne İlâhî, ne de
insanî hiçbir kitaba- nasip olmayan bir ayrıcalığa sahiptir.
Okunuşuyla İbadet Edilen: Kur’an, insan hayatının her alanıyla
ilgili temel ilkeleri ortaya koyarak bunların uygulanmasını talep
eder. Bununla birlikte Kur’an bir ibâdet dilidir de aynı zamanda.
Onun içindir ki namazın, namaz olması Kur’an’dan bir parçanın
-kişinin güç yetirebildiği kadarının- 74 okunmasıyla mümkündür.
Kur’an dışında bir şeyin okunması bu şartı yerine getirmez.
İnsanları Âciz Bırakan: Kur’an, hem lâfız hem mana hem de bu
ikisinin oluşturduğu nazım/düzen/armoni itibarıyla bir bütünlük
72] 69/Haakka, 44-47
73] 2/Bakara, 185; 10/Yûnus, 37; 17/Isrâ, 73-75
74] 73/Müzzemmil, 20
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 28 -
oluşturur. Gerek indiği dönemde gerekse sonraki dönemlerde
ne lâfız ne de mânâ açısından onun benzeri bir kitap meydana
getirilmemiştir, getirilememiştir. Kendisinin İlâhî kaynaklı olduğunu
iddia ederken Kur’an, bir sûresinin benzerini getirmelerini
isteyerek hasımlarına meydan okumuş, bunu yapamadıklarını ve
de yapamayacaklarını kesin bir dille ifade etmiştir.75 Kur’an’ın bu
özelliği, onun en son kitap oluşunu ve Kıyâmete kadar da bu şekilde
devam edeceğini göstermektedir.
Kur’an’ın Diğer İsimleri
Kur’an’ın altmış kadar ismi olduğu belirtilir. Bunların hepsi
Kur’an’da mevcut olan ve genelde Kur’an’ın özelliklerinin anlatıldığı
kullanımlardan çıkarılmıştır.
Belli başlıcaları şunlardır:
Kitab: “Elif. Lâm. Mim. Bu kitab ki, kendisinde hiç şüphe yoktur;
muttakîler için bir kılavuzdur.” 76
Tenzîl (İndirilme): “Şüphesiz bu, âlemlerin Rabbi tarafından
tenzîldir.” 77
Vahiy (Bildirim): “Bu bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.” 78
Kelâmullah (Allah’ın Kelâmı): “Ve müşriklerden biri senin korumana
başvurursa onu koruma altına al, olur ki böylece kelâmullahı işitir.” 79
Zikr (Hatırlatma): “Muhakkak ki Zikr’i Biz indirdik ve şüphesiz onun
koruyucuları da Biziz, Biz.” 80
Furkan (Hakkı bâtıldan ayıran): “Bütün insanlığa bir uyarıcı olsun
diye kuluna furkânı indiren ne yücedir!” 81
Hüdâ (Rehber, kılavuz, hidâyet): “Muhakkak Rabbinizden size
apaçık bir kanıt, bir hüdâ, bir rahmet geldi.” 82
Rahmet: “Muhakkak ki bu (Kur’an), hidâyet ve inananlar için rahmettir.”
83
Şifâ: “Ey insanlar! İşte Rabbinizden size bir öğüt, kalplerdekiler için
75] 2/Bakara, 23-24; 11/Hûd, 13; 17/Isrâ, 88; ayrıca Bk. 15/Hicr, 9
76] 2/Bakara, 1-2
77] 26/Şuarâ, 192
78] 53/Necm, 4
79] 9/Tevbe, 6
80] 15/Hicr, 9
81] 25/Furkân, 1
82] 6/En’âm, 157
83] 27/Neml, 77
KUR’AN
- 29 -
bir şifâ ve inananlar için bir hidâyet ve rahmet geldi.” 84
Mev’iza (Öğüt): “Gerçek şu ki biz size apaçık âyetler, sizden önce
geçip gitmiş toplumlardan bir ders ve müttakîler için bir mev’iza indirdik.” 85
Hikmet: “Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.”86
Rûh: “İşte sana da kendi buyruğumuz altında rûhu vahyettik.” 87
Ahsenü’l-Hadîs (Sözün en güzeli): “Allah, sözün en güzelini, birbirine
benzer, ikişerli bir Kitap hâlinde indirdi. Rablerinden korkanların,
ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar.
İşte bu Allah’ın rehberidir. Dilediğini bununla yola iletir. Ama Allah kimi
sapkınlığında bırakırsa artık ona yol gösteren olmaz.” 88
Belâğ (Duyuru): “Bu, onunla uyarılsınlar; O’nun yalnız tek tanrı olduğunu
bilsinler ve sağduyu sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara yapılmış
bir duyurudur.” 89
Beyân (Açıklama): “Bu, insanlara bir açıklama, korunanlara yol gösterme
ve öğüttür.”90
Burhân (Delil): “Ey insanlar, size Rabbinizden delil geldi ve size apaçık
bir nur indirdik.” 91
Emr (Buyruk): “Bu, Allah’ın size indirdiği buyruğudur. Kim Allah’tan
korkarsa onun kötülüklerini örter ve onun mükâfatını büyütür.” 92
Hablullah (Allah’ın ipi): “Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın;
Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
idiniz, kalplerinizi uzlaştırdı. Onun nimetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz
ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, sizi ondan kurtardı. Allah
size âyetlerini böyle açıklıyor ki yola gelesiniz.” 93
Hâdî (Rehber, kılavuz): “Gerçekten bu Kur’an en doğru yola iletir
ve iyi işler yapan mü’minlere, kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler.”
94
84] 10/Yûnus, 57
85] 24/Nûr, 34
86] 33/Ahzâb, 34
87] 42/Şûrâ, 52
88] 39/Zümer, 23
89] 14/Ibrâhîm, 52
90] 3/Âl-i Imrân, 138
91] 4/Nisâ, 174
92] 65/Talâk, 5
93] 3/Âl-i Imrân, 103
94] 17/Isrâ, 9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 30 -
Hikmet: “Bunlar üstün hikmettir! Ama uyarılar fayda vermiyor.” 95
en-Nebeü’l-Azim (Büyük haber): “De ki: “O, büyük bir haberdir.” 96
Nûr (Aydınlık): “Artık Allah’a, Elçisine ve indirdiğimiz nûra inanın.
Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” 97
Risâlet (Mesaj): “Onlara bir âyet gelince: ‘Allah’ın elçilerine verilenin
aynısı bize de verilmedikçe katiyen inanmayız!’ dediler. Allah, risâletini
koyacağı yeri bilir. Suç işleyenlere Allah katında bir aşağılık ve yaptıkları
hileye karşı çetin bir azap erişecektir.” 98
Tafsîlü’l-Kitab (Kitabın açıklaması): “Bu Kur’ân, Allah’tan başkası
tarafından uydurulacak bir şey değildir. Ancak kendinden öncekinin
doğrulaması ve kitabın açıklamasıdır. Onda asla şüphe yoktur. Âlemlerin
Rabbi tarafından indirilmiştir.” 99
Tasdîku’l-Kitab (Kitabı doğrulayan): “Elbette onların
hikâyelerinde akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’ân uydurulacak
bir söz değildir; ancak kendinden öncekinin doğrulaması, her şeyin
açıklanması; inananlar için bir kılavuz ve rahmettir.” 100
Tezkira (Hatırlatma): “Kur’an korunanlar için bir hatırlatmadır.” 101
el-Urvetü’l-Vüskâ (Sağlam kulp): “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk,
sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu inkâr edip Allah’a inanırsa
muhakkak ki o, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitendir,
bilendir.” 102
Kur’an’ın bu isimlerinde iki önemli hususiyet dikkati çekmektedir.
İlk dört maddedeki isimler Kur’an’ın mâhiyeti, tabiatı ve yapısını
nitelerken daha sonrakiler onun muhtevası hakkında bilgi
vermektedir. Başka bir ifadeyle, ilk dört madde Kur’an’ın kaynağı
ve nasıl bir hitap olduğuyla, diğerleri ise onun insanlar üzerinde/
arasında gerçekleştirdiği işlev ve görevleriyle ilişkilidir
Kur’an Hakkında Özet Bilgi
Kur’an; âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed
(s.a.s.)’e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir.
Kur’an’ın diğer isimlerinden bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan,
95] 54/Kamer, 5
96] 38/Sâd, 67
97] 64/Teğâbün, 8
98] 6/En'âm, 124
99] 10/Yûnus, 37
100] 12/Yûsuf, 111
101] 69/Haakka, 48
102] 2/Bakara, 256
KUR’AN
- 31 -
Mushaf, Kitabu’l-Mübin, Kelâmullah, Nur, Hüdâ, Şifa, Mev’ize...
Bazı müfessirler, Kur’an veya Kitaba sıfat olarak gelen tabirleri de
sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.
Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nâzil olmuştur.
Kitab’ın hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur’an, bölüm olarak
114 sûreye ayrılır. Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli
sayfalık bir sûre olduğu gibi, bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de
âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en uzun sûre de iki yüz seksen
altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir. Bir sayfalık bir
âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur’an, sayfa adedine
göre de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur’an, toplam
otuz cüzdür. Her cüz de kendi içinde dört hizb’e ayrılır. Her hizb,
beş sayfadır.
Kur’an Konuları
Kur’an’ın dış yapısıyla ilgili bu bilgileri verdikten sonra içyapısına,
konularına geçebiliriz. Kur’an, ülûhiyet ve ubudiyet konularını
içerir. Rabbimiz ve sıfatları, yaratıklar, özellikle de insan ve
onun Rabbiyla ve diğer yaratıklarla ilişkileri Kur’an’ın ana konusudur.
Kur’an, Rabbimizın bize mesajları olduğu için, konuları da kul
ile Rab arasındaki ilişkiler bağlamında, kulun varlık âlemindeki
konumu, kendisini yaratan Rabbin özellikleri, insanın ilişki içerisinde
olduğu ve olabileceği her şeyi içermektedir. Kısaca maddeler
halinde sıralayacak olursak:
• Allah Teâlâ,
• İnsanlar,
• Tabiat ve evren,
• Rasûller, Nebîler ve iyi kulların örnekliği,
• Toplum ve Tarih,
• Göremediğimiz, fakat etkilendiğimiz varlıklar (melek,
cin),
• Kötülük örnekleri, isyancı kullar (şeytan, Fir’avun, Karun,
Ebû Leheb, kâfirler, müşrikler, zâlimler, fasıklar,
münâfıklar...),
• Helâklar, Kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem,
• Allah’ın gönderdiği kitaplar ve konuları,
• İnsandan yapması istenen emirler, tavsiyeler; yapmaması
istenen yasaklar, uyarılar ve sakındırmalar,
• Dünya, evren ve hayatla ilgili hükümler.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 32 -
Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde yaşıyordu. Onlardan biriydi.
Ancak ona vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi açıklıyor, insanları
buna çağırıyordu. Ona iman edenler, karşı çıkanlar oluyordu.
Rasûl (s.a.s.) bu şekilde toplum içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13 yılını
Mekke’de; 10 yılını Medine’de geçirdi. Kur’an bu süre içerisinde
peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile birlikte Bu Kitap tamamlanmış
oldu.
Kur’an’daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz
bize Kitabın indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılmayacağı
gerçeğini öğretir. Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş,
yönlendirmiş Kitaptır. Onu masa başı kitabı olarak ele almak yanlış
sonuçlara götürür.
İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir.
Onu anlayacak, hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme
dönüştürecek insandır. Bu Kitap’ta insanın düşünce, duygu,
irade ve ünsiyet gibi yeteneklerini harekete geçirici âyetler vardır.
Bu yeteneklerini kullanan insan, toplum içinde diğer insanları da
etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle Allah’tan gelen
vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda feda edecektir.
Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş olacaktır.
Mücâdele, Allah’ın sözünün Şeytanın sözüne galebe çaldığı,
ilâhi vahyin toplumda “ekber” hale geldiği âna kadar devam edecek,
sonra dünyadaki tüm toplumlarda da bu ilâhi hedef gerçekleşinceye
kadar sürecektir. İşte Allah’ın kitabı Kur’an, bütün bunları
yapacak insana-topluma hitap etmektedir. İnsan bu mücâdele
içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal noktasına ulaşacaktır.
Kur’an, Hz. İsa’dan 610 yıl sonra yeni ve son bir Rasûl (s.a.s.)
ile başlayan zulumattan nura çıkış hareketinin kılavuz kitabıdır.
23 yıl süren bir devrim hareketinin yol gösterici metinlerinin
(âyetlerinin) bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Bu açıdan Kur’an
23 yıllık bir toplumsal değişme mücâdelesi içinde anlaşılabilir.
Âyetlerin inmesiyle beraber Rasûlullah harekete geçmiş, içinde
yaşadığı toplumu bu âyetlerle değiştirmek için gece gündüz çalışmıştır.
Nihâyet çağrısı kendi doğup büyüdüğü Mekke’de değil;
Medine’de yankı bulmuştur. Orada toplumun lideri olarak Peygamberliğine
devam etmiş, 10 yıl içinde insanlık için örnek bir
toplum modeli kurulmuştur. Bu esnada yüzlerce âyet nâzil olmuş,
ilk günden son güne kadar harekete sürekli Kur’an rehberlik etmiş,
Rasûlullah da uygulamış, âyetlerin pratiğe geçirilmesinde
Kur’an’ın mücessem bir ifâdesi olmuştur.
Kur’an, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesidir. Diğer
KUR’AN
- 33 -
mûcizeler, belirli bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan sınırlı
sayıdaki insanın şahid olduğu olağanüstülükler olduğu halde;
Kur’an, her coğrafyada, Peygamberden sonra her tarih diliminde
yaşayanlar için apaçık görülen bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle
mûcizedir, benzerinin yazılamayacağı için mûcizedir, problemlere
çözüm getirip ölümcül hastalıklara şifa olduğu için mûcizedir, evrensel
hakikatleri ihtiva etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi
gerekmeyen, eskimeyen ve en âdil kanunları içermesi yönüyle
mûcizedir.
Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm insanları
her yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış
yolları göstermesi yönüyle mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle,
okunuşunda ruhları arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi
ile ruhları huzura kavuşturan, gönülleri titreten nağmeleriyle
mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en çok ve en kolay ezberlenen
kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının derinliğiyle
mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm olması, bıktırmaması, okundukça
güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle,
gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş,
en köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı
oluşturmuş, pratikte muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene
nimetlerini sunan bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını
açan, hazinelerini saçan gökten inen muazzam bir sofradır. Göklere
doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah’ın uzattığı
kopmaz bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük devrim, Kur’an’ın
gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden
tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş,
değiştirmiş, dönüştürmüştür.
Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil’in samimi arkadaşı, eli
silâhlı katil adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi
dirilmiş, dinlediği Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını
toprağa diri diri gömen Ömer, Kur’an sâyesinde insanları ihya
eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet ve
adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında tek tek yaşanan
bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni
de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine
saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet
ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın
gerçekleştirdiği inkılâp sâyesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada
at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet olmuşlar.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 34 -
Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp
Çağ Açan Sadece Kur’an’dır
Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu
gibi, câhiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki
en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden
gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara dayanarak
değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan
olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan, aynı
zamanda ilk peygamberdir. Ulu’l-azm denilen büyük peygamberler
de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte
ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest
çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid
çağını yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa
(a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük
inkılâbçı da Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı
kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte Kur’an’ın
oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet; inkılâbçı insanın adı da
müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb denilemeyecek
basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları
değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin
adına devrim; küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya
dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.
Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi
niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde,
niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor?
Yani Kur’an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir
ama, Kur’an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a
bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir. Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama
Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a sahabe gibi yönelmiyor.
Çeşme, bindört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun
hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda
yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama
çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken
büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları
farkeden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa,
karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini
ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır;
KUR’AN
- 35 -
referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini,
kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya
hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir.
Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez.
“Kur’an şifadır.”103 Hem ferdî hastalık, problem, stres ve
buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza. Aynı zamanda devlet
yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle olduğu
sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir
vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır.
Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Halikı namına bir ezelî
konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi
olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve
mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla onu okumak, okumaların en güzelidir.
Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek,
tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus,
eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle okunmasıdır.
Kur’an’dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek
hususlar şunlardır: İyi niyet, istiaze, Kur’an’a temiz olarak
dokunup yaklaşmak, Kur’an’a kulak verip susmak, onu tane tane,
özümseyerek okumak.
Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla
emrolunmuştur. İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı
mü’minin ilk vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri
“oku” iken O’nu okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min,
asgari olarak günde beş defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan
doğruya bir bağlantı kuracaktır. İslâm’ın iman, ahlâk, iktisat,
hukuk vs. düsturlarını teşkil eden Kur’an âyetlerini, Rabbinin
huzurunda, Rabbinden indirildiği şekliyle okuyarak ve dinleyerek
Allah’a ibâdet edecektir. Kur’an’ı okumak, mü’min için ne derece
lüzumlu ise, öğrendiklerini korumak ve unutmamak da o nisbette
zarûrîdir. Kur’an’ı okumaktan asıl gaye, onu anlamaktır.
İslâm, ana kanunlarını teşkil eden Kur’an’ın anlaşılmasını belirli
bir zümrenin tekeline bırakmamıştır. Kur’an, her bir kişi için
gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından
anlaşılacak kadar açıktır. “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması;
103] 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 36 -
üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır. O halde bir düşünen (ibret
alan) var mı?”104 Kur’an’ı biraz olsun anlayarak okumuş olmak için,
Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini ihtivâ eden meal ve
tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz. Bir sayfa metin,
akabinde de okunan sayfanın meal ve tefsirini okumalıyız. Ayrıca,
çeşitli konulardaki Kur’an âyetlerini açıklayan ilmî eserleri de ciddi
bir gayretle takip etmeliyiz. Kur’an’ı okumanın, onu anlamak
için olacağı gerçeğini kavrayamayan birçok mü’min, Kur’an’ı yıllarca
okudukları, defalarca hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere
rağbet etmedikleri için, Kur’an’ın mana zenginliklerinden feyz
alamamışlar, ellerindeki Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir. Biz,
bu duruma düşmemeliyiz.
Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten
onu yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır.
Artık Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan)
sakının ki merhamet olunasınız.”105 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden
yararlanmak ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak
için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la
amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” 106
Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği
gibi; inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan
da özlenen faydalar sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden
(Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve
geçim sıkıntısı vardır.” 107
Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor,
tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır.
Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da
fertlerin irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön vermiyorsa
onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul edilen
bu ana kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak şu soruları
kendimize yöneltebiliriz:
Tefsir, Te’vil, Tercüme ve Meal
Tefsir, İlâhî muradı kesin olarak beyan ettiği için çok daha
hassâsiyet ve itinâ gerektiriyor. Aynı zamanda tefsiri yapanı derin
ve ağır bir sorumluluk altına sokmuş oluyor. Bu yüzden, Hz.
Peygamber’den veya sahâbeden sahih bir rivâyetle menkul
104] 54/Kamer, 17
105] 6/En'âm, 155
106] Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
107] 20/Tâhâ, 124
KUR’AN
- 37 -
olmayan haber ve izahlara itibar edilmemelidir.
Te’vil, muhtemel mânâlardan birini tercih etmek olduğuna
göre, burada te’vili yapanın tercihi önem kazanıyor. Şüphesiz
ki, âyeti te’vil eden kişinin bilgi ve kabiliyeti, İlâhî kelâma ve
Hz. Peygamber’in sünnetine vukufu, Arap dili ve edebiyatına
hâkimiyeti, bağlı bulunduğu mezhebi, hatta yaşadığı çevrenin
sosyo-ekonomik ve politik yapısı, kurumsal faktörler... onun tercihinde
etkili olacaktır. Burada beşerî bir tercih sözkonusu olduğu
için, tercümesinin de daha rahat ve endişeden uzak olarak yapılabileceği
söylenebilir.
Herbiri Kur’an ilimlerinin birer dalı olan Tefsir, Te’vil ve Tercüme;
bunların üçü de, İlâhî mesajın insanlara en güzel şekilde
anlatılıp kavratılmasını hedeflemektedir.
Tefsir
Bir şeyi iyice açıklamak, keşfetmek anlamında “el-Fesr” masdarından
tef’il babında bir kelime. Istılâhta beşerî takat oranında,
Allah Teâlâ’nın muradına delâlet etmesi yönünden Kur’ân-ı
Kerim’i inceleyen bir ilimdir.
Konusu, Kur’an âyetleridir. Gâyesi, iki cihanda selâmete
ve mutluluğa ulaşmak için Allah Teâlâ’nın kitabını yine O’nun
murâdına uygun bir şekilde anlamak, anlatmak ve yararlı hükümler
çıkarmaya kudret kazanmaktır.
Tefsir ilminin şerefi: Bu ilmin şerefi, bilinen bir gerçektir. Allah
Teâlâ; “Dilediğine hikmeti verir, hikmet verilen kimseye çok şeyler
verilmiştir”108 buyurur. İbn Abbas (r.a.)’dan gelen bir rivâyete göre
âyet-i kerimede geçen “hikmet” kelimesi, Kur’an’ın nâsihini,
mensûhunu, muhkem ve müteşâbihini, ilk ve son inen âyetlerini,
helâl ve haramını, mesellerini bilmek anlamındadır. Âlimlerin
icmâ’ına göre Tefsir ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Bu itibarla
Tefsir ilmi Şer’î ilimlerin en yücelerindendir. Mevzû, gâye ve kendisine
duyulan ihtiyaç yönünden de ilimlerin en şereflisidir. 109
Tefsire olan ihtiyaç: Kur’ân-ı Kerîm’in tefsirine büyük bir ihtiyaç
vardır. Vakıa, Kur’ân-ı Kerîm bir belâğat mûcizesidir, birçok
meseleleri, hükümleri pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat
ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine kadar açık bir
tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes gereği gibi
anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun
108] Bakara, 269
109] Mennâ' el-Kattan, Mebâhis Ulumi'l-Kur'an, Beyrut, 1408/1987, s. 327
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 38 -
içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında
birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.
Bununla beraber, herhangi bir mesele, birçok meselelerle ilgili
olabilir. Mütehassıs olmayanlar bu ilgiyi göremezler. Bu meseleleri
bir arada düşünmeye ve mütalâaya muktedir olamazlar. Müfessirler
ise, her meseleyi izah eder ve o mesele ile ilgili olan diğer
meseleleri de ortaya koyar. Artık bu hususta bilinmesi gereken
maddeler bir tablo halinde gözler önüne serilir. Böylece mütalâa
sahipleri fazla araştırmalardan kurtulmuş olur; az zamanda çok
bilgi sahibi olurlar. Bir de herkes, Kur’an lafızlarının, ibarelerinin
inceliklerini anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen
bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise,
lafızlara ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki,
mecazî ve kinayeli mânâlarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler,
Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece
Kur’an’ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla ortaya
çıkarmış olur.
Tefsirler başlıca iki kısma ayrılır:
1- Rivâyet tefsirleri: Bu tefsir, selefden nakledilegelen eserlere
dayanan tefsir-i naklîdir ki, buna et-Tefsir bi’l-me’sur veya Bi-
Tariki’r-Rivâye Tefsir de denir. Bu tefsirlerde âyetlerin mânâları,
nüzûl sebepleri, nâsıh ve mensuh olanları gösterilir. Böylece
rivâyet yolu ile yapılan tefsirlerin başlıca kaynakları, Hadis-i Şerif
kitapları ile Siyer ve Tarih kitaplarıdır. Bunlara muhalif, aklın hükmüne
aykırı olan rivâyetlere itimat edilmez.
2- Dirâyet Tefsirleri: Buna rey ile tefsir de denir. Bu tefsirde
müfessir, âyet hakkında açıklayıcı bir nakil bulamayınca reye başvurur.
Yani ictihad eder, ve Lugat, Belâğat gibi lisan ilimlerinden
yararlanır. Müfessir bunu yaparken, müfessirde aranan bazı şartları
taşıması tabiidir. Gerek rivâyet ve gerekse dirâyet sahasında
oldukça faydalı birçok tefsir te’lif edilmiştir.
Terceme: Bu kelimenin kökü dört harfli (rubâî) “Terceme” fiilidir.
Cevheri bu kelimenin “Raceme”den geldiğini söylemektedir.
Lügat mânâsı bir çok manaya gelmekle birlikte; bir kelâmı, bir
dilden başka bir dile çevirmek, demektir. IstIlâhi mânâsı ise, bir
kelâmın mânâsını diğer bir lisanda dengi bir tabir ile aynen ifade
etmektir. Tercüme yapılırken, kelâmın bütün mânâ ve maksatlarına
itina gösterilmesi icab etmek gerekir. 110
110] Cevherî, Sıhah, 5/1928; Zebidî, Tâcu’l-Arûs, 8/211; Menâhil, 2/16; Zehebî, et-
Tefsîr ve’l-Müfessirîn, 1/23; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 215-216
KUR’AN
- 39 -
Terceme iki kısımda incelenebilir:
1) Harfî veya lafzî terceme: Aslına benzemesi gözetilen, başka
bir deyimle eş anlamlılardan birinin yerine konulmasını hedefleyen
tercemedir. Lafızları çeşitli yönlerden incelenmesini gerektiren
zor bir terceme türüdür. Kur’an için mümkün değildir. Çünkü
bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler benzerini meydana getiremezler.
Aksi taktirde Kur’an’ın belâğat hususiyetleri ve i’cazı
kaybolur.
2) Mânevî veya tefsiri terceme: Nazmında ve tertibinde aslına
benzemesi gözetilmeyen tercemedir. Bunda asıl gaye, mânânın
güzel bir şekilde ifade edilmesi olduğu için uygulaması kolaydır.
Üstelik harfi tercemeye tercih edilmiştir.
Kur’an’ın Tercemesi yapılabilir mi? Bu hususta âlimler farklı
görüşler ileri sürmüşlerdir. Fakat hepsinin ittifak ettikleri nokta
Kur’an’ın harfi tercemesinin yapılamıyacağıdır. Buna karşılık tefsiri
tercemenin yapılacağına izin verilmiştir. Çünkü bu tün terceme,
lafzın mânâsını daha geniş bir sözle mümkün olduğu kadar
ifade etmektedir. Üstelik bu terceme aslının da aynı sayılmamaktadır.
Yalnız yapılan tercemenin Kur’an’ın yerine geçmeyeceği ve
Kur’an’ın değer hükmünü taşımayacağı da bilinmelidir. Kur’ân-ı
Kerim’in zengin olan Avrupa lisanlarına yapılan tercümeleri bile
asıl mânâyı ifade etmekten çok âcizdir. 111
Meal
Yaşadığımız ülkede Kur’ân-ı Kerim tercümesi yerine, daha çok
“meal” lafzı kullanılmaktadır. Özellikle son zamanlarda yapılan
Kur’an tercümelerinin hemen hepsi “meal” diye isimlendirilmişlerdir.
Meal kelimesi, “döndü, aslına rucû etti” anlamına gelen
âle fiilinden türemiştir.112 Meâl; “Evl” kökünden mimli masdardır.
Bir şeyin varacağı yer ve gâye mânâsında ism-i mekân da olur.113
Mânâsı ise, “bir şeyin hülâsası, zübdesi, neticesi”, âkıbeti ve dönüp
varacağı yer (masîr) demektir. “İşte dayanamadığın işlerin te’vili/
içyüzü budur.”114 Bu âyette geçen te’vilin aslının “meal” olduğu ve
bu mânâda kullanıldığı da söylenmiştir. 115
Meal kelimesi lügatte “evl” kökünden mimli mastardır. Bir
111] Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 217-218; Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları,
222-223
112] İbn Teymiyye, Meccmeu' Fetâvâ, 13/291; Mennâ' el-Kattan, Mebâhis fî
Ulûmi'l-Kur'an, 325
113] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I (Mukaddime, 30; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, I/33
114] 18/Kehf, 80
115] Mennâ' el-Kattan, 326
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 40 -
şeyin varacağı yer ve gâye mânâsına mekân ismi de olur. Bir şeyin
koyulaşıp katı hale gelmesine de meal denir. Istılâhta ise, bir sözün
mânâsının her yönüyle aynen değil de, biraz noksanıyla ifade
edilmesine meal denir. İşte Kur’ân-ı Kerim’in tercemesi için kullanılan
meal kelimesi, onu aynen terceme etmeye imkan olmadığını,
daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcud olduğunu belirtmek
içindir. Arapça bilmeyen müslümanlara, mümkün mertebe
Allah’ın kelâmını kendi dilleriyle anlatmak ve müslüman olmayanlar
arasında İslâm’ı yaymak için Kur’ân-ı Kerimin tercemesi zaruridir.
Salahiyetli veya salahiyetsiz şahısların yaptıkları tercemelerde,
fahiş hatalar yapıldığı gözönünde bulundurulacak olursa,
müslümanlar tarafından doğruya en yakın bir şekilde, Kur’an’ın
bütün dillere tercemesi şartı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Bunun da selâhiyetli heyetler tarafından yapılması gereklidir. 116
Buraya kadar serdedilen mâlumattan, Kur’an’ın bütün özellik
ve inceliklerini, mânâ ve maksatlarını edâ ederek tercümesinin
mümkün olmadığı anlaşılıyor. Bu durumu ileri sürerek Kur’an’ın
başka dillere çevrilmesine itiraz edenler olabilir. Nitekim böyle de
olmuştur. Ancak, unutmamak gerekir ki, Kur’an sadece Araplara
nâzil olmamıştır. Hz. Peygamber evrensel bir mesaj sunmuştur.
Onun bu misyonu, Kur’ân-ı Kerim’de “âlemlere rahmet”,117 “tüm insanlara
beşîr/müjdeleyici ve nezîr/uyarıcı”118 olarak gönderilmiş olmak
gibi ifâdelerle belirtilmektedir. Tebliğ ettiği Kur’an’ın da bütün
beşeriye indirildiğini beyan eden pek çok âyet mevcuttur. 119 Dolayısıyla,
Kur’an’daki emir ve yasaklar, kural ve kaideler, hüküm
ve hikmetler Araplar kadar, dilleri farklı olan diğer müslümanları
da, hatta bütün insanları da ilgilendirmektedir. O halde Kur’an,
Arapların dışındaki müslümanların onu anlayıp kavramalarıy, emir
ve yasaklarına şuurlu bir şekilde uymaları, kıssa ve hikmetlerinden
ibret almaları... diğer insanların da üzerinde düşünüp tedebbür
etmeleri, tahkik ve tedkiklerde bulunmaları... için, eksik ve yetersiz
de olsa onların dillerine tercüme edilmeli; ancak bunun “meal”
olduğu da belirtilmelidir.
Kur’ân-ı Kerim, sadece Türkçe değil; hiçbir dile aynen çevrilemez.
Her ne kadar Farsça, Fransızca, İngilizce gibi bazı diller, kelime
hazinesi açısından zengin iseler de, yine de Kur’an’ın tüm mânâ
ve maksatlarıyla bu dillere tercüme edilmesi mümkün olmamakta,
116] Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 220-221
117] 21/Enbiyâ, 107
118] 7/A'râf, 158; 34/Sebe', 28; 35/Fâtır, 24
119] Bk.2/Bakara, 158; 6/En'âm, 19; 17/İsrâ, 82, 89; 18//Kehf, 54; 30/Rûm, 58; 39/
Zümer, 27; 41/Fussılet, 44
KUR’AN
- 41 -
bu açıdan bu diller de yetersiz kalmaktadır. Buna rağmen, hemen
hemen tüm bu dillere yapılan çevirilere “Kur’an tercümesi” denmiş,
sadece içinde yaşadığımız toplum, Kur’an’a duyduğu sevgi
ve saygının bir gereği olarak tercümeye “meal” deme nezâket ve
inceliğini göstermiştir. 120
Kur’ân-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercemeleri
Kur’anı Kerim Hz.Peygamber Aleyhisselam’a indirilirken
bir yandan da çeviriliyordu. Aynı zamanda değişik dillere sahip
uluslar Müslüman olduklarında onlar kendi dillerine çeviriyordu.
Selman-ı Fârisî Farsça’ya çevirmişti. İlk tercümeler Farsça ve Türkçe
dillerindeydi. Batı’da Latince olarak tercümenin tarihi 1143’tür. Bu
türcüme 1543’te basılmıştır. Bugün bütün dünya dillerinde Kur’an
tercümesi bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’in İslâm’ın ilk devrinden
itibaren başka dillere tercüme edildiğine dair örneklere rastlamaktayız.
Kur’ân-ı Kerim hemen hemen bütün Avrupa dillerine
terceme edilmiştir. Doğu ve Afrika dillerinin de çoğuna tercüme
edilen Kur’an’ın hemen her dilde meali vardır.
65 dilde 2 bin 672 adet basılmış Kur’ân-ı Kerim tercümesi var.
Sırasıyla Farsça, Türkçe ve Urduca tercümeler, tespiti yapılan tercümelerin
yaklaşık yüzde 95’ini oluşturuyor. Bu oran Türkçe meal
çalışmalarının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koyuyor.
Türkçe Mealler
En eski elyazması Türkçe meal Şirazlı Hacı Devletşah oğlu
Muhammed’in istinsah ettiği (1333) mealdir ve Türk-İslam eserleri
Müzesi’ndedir. Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki bir nüsha Harezm
Türkçesinde yapılmıştır.
Osmanlı Türkçesiyle yazılmış ve kelime kelime yapılmış olan
tercemelerin, muhtelif kütüphanelerimizdeki sayısının 60’a vardığını
biliyoruz. Latin harfleriyle yapılmış meallere gelince, sayıları
hayli çoktur ve gittikçe artmaktadır. Günümüzde yayınlanan Türkçe
meal sayısının 2010 yılı itibarıyla 200’e yaklaştığını ifade edebiliriz.
Türkçe yazılmış veya Türkçeye tercüme edilip yayınlanmış
tefsir sayısının da 50 civarında olduğunu belirtelim.
Bu kaynağın herkes tarafından okunup anlaşılması için çabalar
her dönemde sürüyor. Bu yüzden pek çok kişi Kur’an meal ve
tefsiri yazdı. Kesin olmayan bilgilere göre Türkiye’de 2000 yılı itibarıyla,
son 50 yılda 115 farklı kişi, 115 farklı meal kaleme aldı
ve piyasaya sürdü. Mustafa Nejat Sefercioğlu, İslâm Tarih, Sanat
120] Hidâyet Aydar, Kur'ân-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi, s. 73-75
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 42 -
ve Kültür Araştırma Merkezi’nin (IRCICA) 1998′de tamamlanan
bir araştırmasından yola çıkarak “Kur’an Bibliyografyası” isimli bir
kitap yazdı. En çok basılıp satılan meal olarak, rekor, aslında özel
olarak meal şeklinde yazılmayan, tefsirinden alıntı olarak basılan
Elmalılı Hamdi Yazır’ın mealindedir. İlk basıldığı haliyle ve farklı
kişilerin sadeleştirip farklı yayınevlerince basılan günümüz diliyle
Elmalılı meali bir milyondan fazla sattı. Yarım milyonu deviren
meallerin sayısı da azımsanamaz. İşaret Yayınları’nın bir yetkilisi,
Muhammed Esed’in “Kur’an Mesajı” mealinin 500 binden çok
sattığını söylüyor. Yaşar Nuri Öztürk’ün “Kur’an-ı Kerim Meali
(Türkçe çeviri)” kitabı 150 baskı yaptı. Bu da 500 bin civarında
bir satışa tekabül ediyor. Prof. Suat Yıldırım ve Prof. Süleyman
Ateş’in mealleri de çok satanlardan. Diyanet İşleri Başkanlığı da
farklı kişilere meal yazdırıyor. Bir heyet tarafından kaleme alınan
ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından çıkarılan “Kur’an-ı Kerim Meali”
ve yine Diyanet tarafından bastırılan Prof. Dr. Halil Altuntaş
ile Dr. Muzaffer Şahin imzalı aynı adlı eser de çok satanların başında.
Türkiye’de yılda tahminen 650 – 700 bin adet meal okuyucuyla
buluşuyor.
Kur’ân’ın Tedrîcî Olarak İnzâl Edilmesi
Kur’an, peyderpey, parça parça indirilmiştir. Kur’an, Hz.
Peygamber’in yirmi üç yıllık risaleti süresince âyet âyet, bazen
birkaç âyet, bazen de kısa sûreler hâlinde, ama aralarında mutlaka
zaman boşlukları bulunarak nâzil olmuştur. Bunun önemli
bir yönü bulunmaktadır; zira Kur’an’ın bu şekilde indirilişi, bizlere,
onun anlaşılması ve uygulanmasına dair bir yöntem/usul de
sunmaktadır.
Kur’an, Hz. Peygamber’e ilk defa Ramazan ayında,121 mübârek
bir gecede,122 Hira mağarasındayken indirilmeye başlanmıştır.
Hz. Peygamber’e inen ilk âyetler Alâk Sûresi’nin ilk âyetleridir.123
Kur’an’ın bu ilk inişinin -yaklaşık olarak- hicretten önce on üçüncü
yılda (ki milâdî Temmuz veya Ağustos 610 tarihine denk gelmektedir),
Hz. Peygamber kırk yaşlarında iken gerçekleştiği belirtilir.
Kur’an’ın peyderpey indirilişinde, önemli hikmetler mevcuttur.
Kur’an’ın peyderpey indirilişine, bizzat Kur’an’ın kendisi tanıklık
etmektedir:
“Kâfirler ‘Kur’an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi ya!’ derler.
121] 2/Bakara, 185
122] 49/Duhân, 3; ayrıca Bk.97/Kadr, 1
123] Buharî, Bed’ü’l-vahy, 1
KUR’AN
- 43 -
Oysa Biz onu kalbine iyice yerleştirelim diye indirdik ve böyle belli bir düzen
içinde ağır ağır okuduk.” 124
“Biz bunu (Kur’an’ı) hakikatle indirdik ve o da sana hak olarak indi.
Biz seni yalnızca bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca
onu insanlara yavaş yavaş okuyasın diye bir okuma/kur’an olarak bölüm
bölüm ayırdık ve parça parça indirdik” 125
“Parça parça inene (Kur’an’a) ant olsun!” 126
“(Kur’an’ın) parçalar hâlinde indirilişini tanıklığa çağırırım. Eğer bilirseniz
bu büyük bir yemindir. O gerçekten değerli bir okumadır/kur’andır.
Sağlam korunan kelâm içindedir. Ona ancak arındırılmış olanlar dokunur.
Âlemlerin Rabbinden indirilmedir!” 127
Bu âyetler hem Kur’an’ın Hz. Peygamber’in yirmi üç yılı bulan
peygamberliği süresince peyderpey (müneccemen) vahyedilmiş
olmasındaki tarihî gerçeği, hem de bununla birlikte kendi içinde
tutarlı bir bütün olduğunu128 ve dolayısıyla ancak bir bütün olarak
ele alınırsa, yani her bölümü diğer bütün bölümler gözönünde
bulundurularak okunursa tam olarak anlaşılabileceğini ifade etmektedir.
Kur’an’ın Muhtevâsı ve İşlevi
Bütün peygamberlerin getirdiği din, İslâm/Teslimiyet olduğundandır
ki onlara uyanları da Allah “Müslüman/Teslim olan” diye
adlandırmıştır: “Ve Allah uğrunda gösterilmesi gereken çabayı gösterin.
O sizi seçti ve din konusunda üzerinize bir zorluk yüklemedi. Atanız
İbrâhim’in milletini/inancını izleyenler olarak, elçinin size, sizin de bütün
insanlara tanık olmanız için sizi önceden Müslüman/Teslim olanlar diye
isimlendirdi. Öyleyse namaz kılın ve zekât verin ve sımsıkı Allah’a bağlanın.
Sizin efendiniz odur. O ne yüce Efendi, ne yüce Yardımcıdır.” 129
Allah’ın, Müslümanlar olarak adlandırdığı kimselerin oluşturduğu
topluluğun, çevresinde halkalandığı inanç merkezi (ümmet)
de ortaktır: “Gerçek şu ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir; çünkü
hepinizin Rabbi benim. Öyleyse bana kulluk edin.”130; “Muhakkak ki bu
sizin ümmetiniz bir tek ümmettir, çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse
Benden sakının.” 131
124] 25/Furkân, 32
125] 17/Isrâ,105-106
126] 53/Necm, 1
127] 56/Vâkıa, 75-80
128] 4/Nisâ, 82
129] 22/Hac, 78
130] 21/Enbiyâ, 92
131] 23/Mü’minûn, 52
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 44 -
Farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yaşamalarına rağmen,
kendilerini Allah’a teslim edenlerin, içinde yaşadıkları şartlar
gereği getirilen özel durum ve uygulamalar dışında (“Biz herbiriniz
için bir yol/sistem (şir’a) ve bir hayat tarzı/yöntem (minhac) belirledik.
Eğer Allah dileseydi hepinizi bir tek topluluk yapardı, ama size indirdikleri
aracılığıyla sizi sınamak için böyle diledi. O hâlde hayırlı işlerde yarışın!
Hepinizin dönüşü Allah’adır; o zaman Allah farklı olduğunuz hususları
size bildirecektir.”132 Tek Allah inancına dayanan bütün dinler, Hıristiyanlık
ve yahûdiliğin sonradan tahrif olmasıyla birlikte, aslı
itibarıyla hak dindir, evrensel bir bütünlüğe ve ortak bir yapıya
sahiptir: “O, sizin için dinden Nûh’a emrettiğini ve sana vahyettiğimizi,
İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya emrettiğimizi teşrî buyurdu. Dini tastamam
yerine getirin ve bu konuda ayrılığa düşmeyin.” 133
Allah’ın bütün peygamberleri aracılığıyla gönderdiği ve adına
İslâm dediği bu dinin temel ilkelerini de yine Allah kendisi açıklamaktadır.
Bu ilkeler kurtuluşun temel ve yegâne şartıdır. Bu şartlar
peygamberlere gelen bütün vahiylerin ortak paydasıdır. Bu
sebeple Kur’an’ın getirmiş olduğu her türlü mesaj, emir, nehiy ve
açıklama, bu şartlar altında ele alınabilir. İşte bütün inananların
ortak olarak üzerinde birleştikleri şartları Kur’an bize şöyle açıklar:
“Hiç kuşku yok ki (bu ilâhî kelâma) inananlar ile Yahûdi inancının
takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden her kim Allah’a ve âhiret
gününe inanır ve (bu inanca) uygun ve doğru işler yaparsa elbette onların,
Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Ve onlar
üzülmeyeceklerdir de.” 134
Kur’an’ın Bölümleri
Âyet: Sözlükte işaret, delil, alâmet anlamlarına gelen âyet
kelimesi Kur’an’da mûcize, alâmet, ibret, delil ve benzeri anlamlarda
kullanılır. Kâinatta bulunan her şey bir âyettir; zira Allah’ın
varlığına ve yüceliğine işaret eder. Kur’an’ın en küçük birimi de
âyettir; zira o da Allah’ın mesajını göstermektedir. Bazı sûrelerin
başında bulunan müstakil harflerin (hurûf-ı mukattaa) âyet sayılıp
sayılmamasından ve iki âyeti birbirinden ayıran durakların
tespitindeki değişik yaklaşımlardan dolayı Kur’an âyetlerinin sayısı
hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlere göre
âyetlerin sayısı, 6204, 6214, 6219 şeklinde farklılık göstermektedir
ki, elimizde mevcut olan Kur’ân-ı Kerîm mushafları 6236 âyetten
oluşmaktadır. Bir sûrenin içindeki âyetlerin sıralanışı/tertibi Hz.
132] 5/Mâide, 48
133] 42/Şûrâ, 13
134] 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
KUR’AN
- 45 -
Peygamber’in talimatına dayanmaktadır.
Sûre: Sözlükte yüksek rütbe, mevki, yüksek bina, etrafı surlarla
çevrili şehir anlamlarına gelen sûre kelimesi Kur’an’ın, en az
üç âyetten oluşan, farklı uzunluklara sahip her bir özel bölümüne
verilen addır. Kur’an’da 114 sûre bulunmaktadır. En uzun sûre
286 âyetli Bakara, en kısası ise 3 âyetli Kevser’dir. Mushaflarda ilk
sûre Fâtiha, son sûre de Nâs’dır. Sûrelerin isimleri tevkıfî (Hz. Peygamberin
emri ve işaretine bağlı) olmadığından bazen bir sûrenin
birden fazla ismi bulunmaktadır.
Cüz: Altı yüz sayfalık Kur’an mushafının yirmi sayfalık her bir
bölümüne denir. Kelime anlamı parça, bir bütünü oluşturan bölüm
demektir. Kur’an otuz cüze bölünmüştür.
Aşr veya Rukû‘: Her bir sûrenin içinde bir pasaj tarzında konu
bütünlüğüne sahip olan ve âyet sonundaki duraklarda “ayn” harfiyle
gösterilen kısa bölümlerin adıdır. Yaklaşık onar âyetten oluşurlar.
Kur’an İlimlerine Dair Kimi Kavram ve Terimler
Kur’an’ın inişinden itibaren, ona inananlar bu İlâhî kelâmı
anlamaya ve hayatlarında canlı kılmaya çabalamışlardır. Ancak
Kur’an’ın inişinin üzerinden zaman geçtikçe Kur’an’ın indiği dönemde
yaşayan insanların karşılaşmadığı kimi anlama sorunları
ortaya çıkmaya başlamıştır. Her kuşak kendinden önceki nesillerin
Kur’an’a dair anlayış ve yorumlarını öğrenmiş ve kendinden sonrakilere
aktarma ihtiyacı duymuştur. Kur’an’ın indiği dönemde yaşayan
insanlar (sahabe) elbette bu inişe tanıklık etmiş; hangi şartlarda
hangi âyetlerin indiğini, dolayısıyla âyetlerin delâlet ettiği
anlamların neler olduğunu herhangi bir sorun yaşamadan anlamışlardır.
Zaten Kur’an, onların kullanageldikleri ve hiçbir sûrette
yabancılık çekmeyecekleri bir dil formunda nâzil olmuştur. Ancak
yıllar geçtikçe ve farklı din ve milletlerden insanlar İslâm’a girdikçe
İslâm toplumunda çeşitli görüşler ortaya çıkmaya ve bunlar tartışma
konusu yapılmaya başlanmıştı. Bu etkiyle insanlar sorunları
çözmek üzere Kur’an’a başvurmak durumunda kalmış; ancak her
düşünce sahibi kendi düşüncesini Kur’an’da bulmaya ya da kendi
görüşünü Kur’an’a dayanarak benimsetmeye kalkışmıştı. Bu ve
benzeri sebeplerden ötürü sahabeden itibaren her çağda yaşayan
ilim adamları Kur’an’la ilgili çalışma ve araştırmalar yapmaya
ve bu çalışmalarını belirli bir yönteme göre ortaya koymaya çaba
göstermişlerdir. Yapılan bu çalışmalara Ulûmu’l-Kur’an/Kur’an
Ilimleri denmiş, bu ilimlerde takip edilen yönteme de Usûl-i Tefsir/
Tefsir Yöntemi adı verilmiştir. Şimdi Kur’an İlimlerine dair birtakım
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 46 -
kavram ve terimlere değinelim:
Sebeb-i Nüzûl: Kur’an âyetlerinin iniş sebebi demek olan bu
ifade, Kur’an’ın peyderpey inen parçalarının, belirli bir olgu veya
olay üzerine belirli bir maksadı elde etmek üzere indirildiğini işaret
etmektedir. Kur’an’ın ahkâm (hukukî hükümler) ve ahlâka ait
olan âyetlerinin çoğu, sebeb-i nüzûl adı verilen ortamlarda inmiştir.
Kur’an’ın yirmi üç yıllık bir süre zarfında bölük bölük, âyet âyet
inmesindeki çeşitli hikmetlerden biri de yeni oluşmaya başlamış
bir İslâm toplumunun, gelen vahiyleri özümsemesini kolaylaştırmak
ve bu suretle insanları tekâmülî bir tarzda yavaş yavaş, tedricen
eğitmek ve biçimlendirmektir. İşte sebeb-i nüzûl, vahyin hangi
durumlarda nasıl bir tavır aldığını göstermektedir ki bu da âyetler
arasındaki münasebetleri anlamamızı kolaylaştırıcı bir etkiye sahiptir.
Âyetlerin inişiyle ilgili olarak bahsedeceğimiz iki kavram daha
bulunmaktadır:
1. Mekkî âyetler: Hicretten önce inen ve genellikle iman ve
ahlâkla alâkalı olan âyetlerdir.
2. Medenî âyetler: Hicretten sonra inen ve genellikle ibâdet,
hukuk ve diğer semavî din mensuplarıyla münasebet gibi konuları
ele alan âyetlerdir.
Bu ayrımın bilinmesi hangi hükümlerin hangi olgu ve şartlara
göre nâzil olduğunu öğrenmeyi sağlar ki bu da Kur’an metnini
daha iyi anlamamıza yardımcı olur.
Muhkem ve Müteşâbih: Âl-i Imrân Sûresi’nin yedinci âyetinde
Kur’an âyetleri iki kısma ayrılmıştır:
1. Muhkem: Kelime mânâsı sağlamlaştırılmış, berkitilmiş demek
olan muhkem, mânâsı ve lâfzı itibarıyla herhangi bir şüpheye
yer bırakmayacak şekilde belirgin ve belli olan anlamına gelir.
2. Müteşâbih: Sözlükte birbirine benzeyen, benzeşen anlamına
gelir. Müteşâbih âyet ise ya lâfız ya da mana yönünden başkasına
benzemesi sebebiyle anlaşılmasında kapalılık bulunan, bu
sebeple ilk anlaşılan mânâsı kastedilmeyen âyetler demektir.
Bu durumda muhkem, lâfzın zahirî anlamı itibarıyla yoruma ihtiyaç
duymazken müteşâbih, ilk bakışta anlamı kapalı geldiği/göründüğü
için ancak muhkeme başvurarak anlaşılabilir. Müteşâbih
âyetleri, genellikle, gayb âlemiyle ilgili olan durum ve olguların
sembolik ve benzetme yoluyla anlatımı şeklinde ifadelendirmek
daha uygun bir anlayış olacaktır. Allah’ın sıfatları ile âhiretteki
KUR’AN
- 47 -
mükâfat ve azap durumlarını anlatan âyetler müteşâbih grubuna
girer. Örneğin, bize cennet ve cehennemden bahseden âyetler, tamamıyla
bizim bildiğimiz ve idrâk dünyamıza dâhil olan olgu ve
olaylardan yola çıkarak yapılan tasvir ve anlatımları içermektedir.
135
Hurûf-ı Mukattaa: Kelime anlamı bölünmüş, ayrık harfler demek
olan hurûf-ı mukattaa, Kur’an’ın yirmi dokuz sûresinin başında
bulunan ve elifbâ (alfabe) harflerinin tek olarak kullanılmasıyla
ya da ikili, üçlü, dörtlü veya beşli bir kompozisyon çerçevesinde
bir araya gelmesiyle oluşan; harflerin sesleriyle değil, kendi adlarıyla
“Nûn”, “Yâ. Sîn”, “Elif. Lâm. Mîm”, “Tâ. Sîn. Mîm.”, “Elif.
Lâm. Mîm. Râ.”, “Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.” şeklinde okunan harfsembollerdir.
Bu harfler hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
Bu tür bir kullanımın o dönemki Arap şiir/söz söyleme geleneğinde
mevcut olduğu, hatibin/şairin muhatabın dikkatini söze/
şiire çekmek gayesiyle eserine alfabenin bir veya birkaç harfiyle
başladığı bize kadar ulaşan bilgiler arasındadır. Dolayısıyla Arap
diliyle inen bir kitabın diğer durumlarda olduğu gibi burada da
Arap edebiyat kültüründen faydalanması kadar tabiî bir şey düşünülemez.
Ayrıca şunu da hemen belirtelim ki hurûf-ı mukattaa
hakkında ileri sürülen her türlü düşünce ve yorum nihâyetinde
birer içtihattır. Bu harflerin aslını ve esasını Allah bilir.
Kur’an’ı Okumak ve Anlamak
Kur’an’ı okumaktan bahsederken burada onu Arapçasından
ezbere veya yüzüne okumayı kastetmiyoruz. Elbette yerine getirene
bu tarz bir okuyuşun faydası vardır. Ancak bizim burada
üzerinde durduğumuz husus, Kur’an’ın anlaşılması olduğundan
dolayı Arapça bilmeyen ya da Arapça bilgisi Kur’an’ı orijinal metinden
okuyup anlayacak bir düzeyde olmayan kişinin bu okuyuşu
bizim konumuz dışında kalmaktadır. Dolayısıyla bundan sonra
kullanacağımız “Kur’an’ı okumak” ifadesiyle onun mushaftan,
yani Arapçasından anlamaksızın yüzünden veya ezbere okunmasını
değil, anlamının okunmasını kastettiğimiz önemle akılda tutulmalıdır.
Kur’an, anlaşılmak için okunur. Zira Allah’ın, Resûlullah’a
Kur’an’ı indirmesinin amacı onu insanlara duyurması ve iletmesidir.
136 İnsanlar da kendilerine duyurulan ve iletilen bu mesajı
anlamakla yükümlüdürler.137 Zira hayatlarını Allah’ın istediği is-
135] 13/Ra‘d, 35; 47/Muhammed, 15
136] 16/Nahl, 44, 64; 5/Mâide, 15,19; 14/Ibrâhîm, 4
137] 2/Bakara, 219, 221, 243, 266; 24/Nûr, 61; 7/A’râf, 176; 10/Yûnus, 24; 16/Nahl,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 48 -
tikamette düzenlemekle sorumlu tutulan insanlar bunu ancak
kendilerinden isteneni anladıkları zaman yerine getirebilirler. Bu
yüzden Kur’an okumak farzdır: “Bir de Kur’an’ı okumakla emrolundum.”
138
Rasûlullah (s.a.s.) “Muhakkak ki ileride kapkaranlık geceler
misâli fitneler olacak!” buyurdu. “Onlardan kurtuluşun yolu nedir,
Ey Allah’ın Resûlü?” denildi. Buyurdu: “Allah’ın kitabı! Onda sizden
öncekilerin olayları, sizden sonrakilerin haberleri ve sizin de hükmünüz
vardır. O, kesin çizgidir; şaka değildir. Her kim kibirlenerek onu terk ederse
Allah onun belini kırar. Her kim ondan başka hidâyet ararsa Allah onu
saptırır. O Allah’ın sapasağlam ipidir. O, apaçık bir nurdur. O hikmetli
bir hatırlatmadır. O dosdoğru yoldur. Hevalar onun sâyesinde kaymaz.
Görüşler onun sâyesinde dağılmaz. Âlimler ona doymazlar. Onun çokça
tekrarı usanç vermez. Hayretengiz yönleri tükenmez. Her kim onun
ilmiyle ilimlenirse ileri gider. Her kim onunla amel ederse ecirlenir. Her
kim onunla hükmederse adalet eyler. Her kim ona tutunursa doğru yolu
bulur.” 139
Kendini Kur’an’a Açmak
Kur’an’ı okumaya niyetlenen kişinin ondan faydalanması için
öncelikle kendisini Kur’an’a açması gerekir. Bu da ancak kendisine
yapılan uyarı ve hatırlatmaya kulak veren için sözkonusudur:
“Sen ancak uyarıyı/hatırlatmayı izleyeni ve gıyaben Rahmân’dan korkan
kişiyi uyarabilirsin.”140 Bu sebeple, Kur’an okumaya yönelen kimsenin
onu okumakla neyi amaçladığını çok iyi belirlemesi gerekir.
Kur’an’ı anlamak için okumalıyız; kendi düşünce ya da emellerimizi
destekleyeceğini umduğumuz âyetleri bulmak için değil.
Kur’an’ı Yaşamak, Kur’anla Yaşamak
Kur’an okumaktan maksat onu anlamak, onu anlamaktan
maksat ise onu yaşamak, pratiğe dökmek, “yap” dediklerini yapmak,
“yapma” dediklerinden de kaçınmaktır. Okuyup anladığımız
hâlde eğer onu uygulamaz isek Peygamber’in Kur’an’da zikredilen
şu sitemine maruz kalanlardan oluruz: “Ve (o gün) Resul şöyle
diyecek: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilecek bir şey olarak gördü.”
141
44; 38/Yâsîn, 29; 4/Nisâ 82; 47/Muhammed, 24; vd.
138] 27/Neml, 92
139] Ahmed b. Hanbel, 1, 91; Dârimî, Fezâilü'l-Kur'ân, 1; Tirmizî, Sevâbü'l-
Kur'ân 14, 2908
140] 36/Yâsîn, 11
141] 25/Furkan, 30
KUR’AN
- 49 -
Huzurun Kaynağı Kur’an
Kur’an anlamamız için kolaylaştırılmıştır. Bunu bize haber veren
bizzat Allah’tır.142 Anlaşılması için kolaylaştırılan Kur’an, hayata
aktarıldığı ve canlı kılındığı durumda insana mutluluk ve huzur
verir; sıkıntı ve darlık değil: “Kur’an’ı sana, bedbaht olasın diye
indirmedik. Yalnızca saygısı olana, yeri ve yüce gökleri yaratan
Allah katından bir öğüt, bir uyarıcı olsun diye indirdik.” 143
Kitaplara İman
“O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, sana indirilene (Kur’an’a) ve senden
önce indirilenlere (İlâhî Kitaplara) iman ederler. Onlar âhirete de yakînî
olarak, kesin bir şekilde iman ederler.”144
Kitaplara iman
“O takvâ sahipleri ki, onlar sana indirilene de, senden önce indirilene
de iman ederler.”145
İman esaslarından biri de Kur’an’a ve Kur’an’dan önceki kitap
ve suhuflara (küçük kitaplara) inanmaktır. O kitaplar ki Allah
tarafından Rasullerine gönderilmiş ve Rasuller de hiçbir kapalılık
bırakmadan o kitaplardaki hükümleri insanlara tebliğ etmişlerdir.
Bu kitaplarda Allah insanlara emirlerini, yasaklarını, mükâfatını
ve azâbını açıklamıştır.
Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine
inanırız. Ancak, Kur’ân-ı Kerim hâricindeki kitaplar sonradan
insanlar tarafından bozulmaya uğramışlardır. Bu sebeple biz onların
bozulmuş haline değil bozulmamış haline inanıyoruz.
Mü’minlerin Kur’an’a ve önceki kitaplara inanması, Hz.
Âdem’den kıyâmete kadar insanların tek bir dini, tek bir Rabbi olduğunu
ispatlıyor. Onun için de bu inanç büyük bir değer taşır. Bu
akîde, mü’minlerin ruhlarından kötü taassubu kökünden söküp
attığı için büyük öneme sahiptir. Bu akîde sahibi her mü’min, hak
olan geçmiş bütün din ve peygamberlere inanır.
Bu inanca sahip olan insanlar, peygamberden peygambere
intikal eden tek dini (İslâm’ı) bulmuş olurlar. Böylece sağlam bir
akîdeye sahip olduktan sonra Kur’an’a uymaları ve onu pratik hayatlarında
yaşamaları kaçınılmaz bir görevdir. Çünkü hayat tarzını
142] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 19/Meryem, 97; 44/Duhân, 58
143] 20/Tâhâ, 2-4; ayrıca Bk.13/Ra’d, 28; Kur’an Anlaşılsın Diye, Heyet, Yekder Y.,
s. 10-39
144] 2/Bakara, 4
145] 2/Bakara, 4
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 50 -
ancak Kur’an tesbit eder. Müslümanlar Allah’ın indirdiği kitaba
göre hayatlarını düzenler. Kur’an’ın dışındaki bütün hayat modelleri
yanlıştır ve sapıklıktır. Eğer Kur’an ölçüsüne göre değil de,
insanların akıllarına göre hayat modelleri tesbit edilmeye çalışılırsa,
o zaman ne kadar insan kafası varsa o kadar da hayat modeli
ortaya çıkar. Bu modellerin hiçbir i vahye dayanmadığı gibi, aynı
zamanda herbiri değersizdir. Mü’minin hayat modeli, onu yaratan
Allah tarafından çizilmiştir. Mü’min ondan başkasını kabullenemez.
Bu gerçeği Allah Teâlâ şöyle ifâde ediyor: “Kim İslâm’dan
başka bir din (yol) ararsa, o istediği din kendisinden kabul olunmayacaktır.
Ve o, âhirette de ebedî hursân/zarar çekenlerdendir.”146
Mü’minler bilmelidir ki, İslâm dille söylenen laflardan ibâret
olmadığı gibi, sadece kalple tasdik edilen bir inanç da değildir.
İslâm, Allah’ın dinine teslimiyet demektir. Bu teslimiyet pratik
hayatta bizzat görülmelidir. Yukarıdaki âyette görüldüğü gibi,
mü’minin dini sadece İslâm’dır; İslâm’ın ana kaynağı da Kur’an’dır.
Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapları tasdik eder, fakat
onlarla amel etmeyi emretmez. Kur’an geldikten sonra artık önceki
kitapların hükmü tamamen neshedilmiştir (kaldırılmıştır).
Allah Teâlâ hiçbir insanı tebliğsiz bırakmamıştır. Her topluma
kendi dinini bildirmiştir. Beşer hayatını peygamberlerine gönderdiği
kitaplarla tanzim etmiştir. Her topluma itikad, şeriat, ahlâk ve
edeplerini gösteren hak kitaplar göndermiştir.
Tarih boyunca kimileri bu kitapları alıp kabul etmişler, kimileri
de reddetmişlerdir. Kimileri ise alıp kendilerine göre değiştirmişlerdir.
Bugün yahûdilerde bulunan Tevrat ve hıristiyanlarda
bulunan İncil tamamen değişikliğe uğratılmıştır. Birçok kısımlar
çıkartılmış, birçok kısımlar da ilave edilmiştir. Dolayısıyla önceki
İlâhî kitapların aslı kalmamıştır. Allah Teâlâ da onları neshetmiştir.
Öyleyse bu kitaplara tabi olan hiç kimse hak yolda (İslâm’da)
değildir. Hatta bir defasında Hz. Ömer’in elinde Tevrat sayfalarını
veya Tevrat’ın tefsiri kabul edilen rivâyetleri içeren Mişna kitabını
gören Rasûlullah (s.a.s.): “Ey Ömer, vallahi Hz. Mûsâ da aramızda
olsaydı bana uymaktan başka bir şey yapmazdı.”147 diyerek onun elindeki
Tevrat (veya onun yorumunu içeren) sayfalarını yok etmesini
buyurmuştur.
Öyleyse Mü’min de Kur’an’dan başka hiçbir kaynağa bağlanamaz.
Çünkü Kur’an geldikten sonra -ister değiştirilsinler, ister
146] 3/Âl-i İmran, 85
147] Ahmed bin Hanbel, III, 378
KUR’AN
- 51 -
değiştirilmesinler- hiçbir hükmüne uyulmaz. Onların hükmü kalmayıp
nesholunmuşlardır.
Allah’ın peygamberlerine indirdiği kitaplar büyüklüklerine
göre iki kısımda incelenirler: Suhuflar (Küçük Kitaplar) ve Büyük
Kitaplar.
Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-)
Allah tarafından gönderilen kitaplardan bazıları birkaç sayfadan
meydana gelen küçük kitaplardır. Bunlara sahifeler (sayfalar)
anlamına gelen “suhuf” denilir.
Kur’ân-ı Kerim’de açıklanan bazı öğütlerin “es-suhufu’l-ûlâ (ilk
suhufta/sayfalarda)” mevcut olduğu148 bildirilmiştir. Yine benzer
öğüt ve hükümlerin İbrâhim ve Mûsâ’nın suhufunda/sayfalarında149
da bulunduğu bildirilerek suhuf denilen küçük ebatlı İlâhî
kitapların mevcûdiyeti Kur’ân-ı Kerim’de ifâde edilmiştir. Sayfalar
halinde kayda geçirildiği için Kur’an, Kur’an’a da suhuf der.150 Bununla
birlikte hangi peygambere ne kadar suhuf verildiği açıklanmamıştır.
Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’in soyundan İshak, Yakup,
Süleyman, Yusuf, Zekeriyya, Yahya Peygamberler’e kitap verildiğini
belirtir.151 Hadislerde de suhuf hakkında fazla bilgi yoktur.
Bazı rivâyetlerde Hz. Âdem’e 10, Hz. Şit’e 50, Hz. İdris’e 30, Hz.
İbrâhim’e 10 sayfa (suhuf) verildiği nakledilirse de, bu konuda kesin
bilgi ifâde eden sahih hadisler mevcut değildir.
Peygamberlerin sayısını bilemediğimiz gibi suhuf ve kitapların
tümünü ve hangi peygamberlere ne miktarda verildiği de Kur’an
ve sahih sünnette tüm ayrıntılarıyla bildirilmemiştir. Peygamberlere
indirilen küçük-büyük bütün kitaplara (suhuf ve büyük kitaplara)
icmâlî olarak iman şarttır.
Büyük Kitaplar
Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği büyük kitaplar dört tanedir.
Bu kitaplar şu peygamberlere gönderilmiştir:
1 Tevrat (’ın bir bölümü, İsrâiloğullarına indirilen kitapların
-Ahd-i Atîk’in- ilk 5 kitabı): Hz. Mûsâ’ya,
2 Zebûr: Hz. Dâvud’a,
3 İncil: Hz. İsa’ya,
4 Kur’ân-ı Kerim: Hz.Muhammed’e indirilmiştir.
148] 20/Tâhâ, 133; 87/A’lâ, 18
149] 87/A’lâ, 19
150] 80/Abese, 13; 98/Beyyine, 2
151] 4/Nisâ, 54; 6/En’âm, 89; 57/Hadîd, 26
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 52 -
Zebûr, Tevrat ve İncil’in aslı bozulmuş, insanlar tarafından tahrif
edilip değiştirilmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapların
hükmünü nesh etmiş, yani ortadan kaldırmıştır.
Kitapların Gönderiliş Amacı
Kitapların gönderiliş amaçlarının başında insanların dünya ve
âhiret mutluluğunu sağlamak gelir. İnsanı yaratan Allah, insanın
hayatı boyunca takip edeceği itikat, ibâdet, ahlâk, emir ve yasakları
içine alan kitap ve sahifeleri ilk insandan itibaren göndermiştir.
Bu kitaplar sayesinde insanlar hidâyeti, dünya huzuru ve âhiret
saâdeti gibi pek çok gerçeği anlamışlardır.
Vahy ve Vahyin Çeşitleri
“Vahy”in sözlük anlamı: Bir şeyi gizli ve çabuk bildirmek demektir.
Vahyin terim anlamı: Allah Teâlâ tarafından doğrudan
doğruya, ya da elçi melek vasıtası ile peygamberlere bildirilen ve
kesinlik ifâde eden bilgilere vahiy denir.
Vahyin Çeşitleri
1) Sâdık Rüya: Allah dilediği bilgileri doğru bir bilgi ile peygamberlerine
bildirmiştir. Peygamberlerin rüyalarında gördükleri
şeyler aynen gerçek çıkmıştır. Peygamber Efendimize de zaman
zaman vahiy böyle gelmişti.
2) İlham Yoluyla Vahiy: Allah’ın dilediği şeyleri peygamberin
kalbine koyması şeklindeki vahiy çeşididir.
3) Perde Arkasından Vahiy: Allah ile peygamber arasında bir
vasıta olmadan ve söyleyeni görmeden Allah kelâmının işitilmesidir.
4) Melek Aracılığı İle Gelen Vahiy: Allah Teâlâ’nın, bildirmek
istediği bilgileri bir melek ile peygamberine bildirmesi şeklidir. Bu
melek Cebrâil (a.s.)’ dir.
Kitab; Anlam ve Mâhiyeti
Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan “kitab” Kitabımızda
255 yerde geçmektedir. Türkçedeki ‘kitap’ anlamı yanında; yazılı
şey, yazı, yazılan ve yazdırılan anlamlarına da gelir. “El-Kitab”:
Allah’ın Kitabı demektir. Kur’an ıstılahında Kitab; Allah tarafından
yazdırılan şey anlamında kullanılır ve bu anlamda imanın temel
konularından biri de Kitaplara imandır.
Kur’an’ın “kitab” la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği
anlaşılır:
KUR’AN
- 53 -
Genel anlamda vahy152
Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı153
Bütün kâinat
İnsan
Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür)154
Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket155
Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel
kitap vardır: Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat
kendisi. Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
kolaylaştıran bir nurdur (ışık). Evren ve insan adlı kitapların
gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla
insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur’an,
bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak anmaktadır.
Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da
âyetler topluluğudur.156 Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler
olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan
layıkıyla anlaşılabilir.
Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri
Kur’an; âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed
(s.a.s.)’e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir.
Kur’an’ın diğer isimlerinden bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan,
Mushaf, Kitabu’l-Mübin, Kelâmullah, Nur, Hüdâ, Şifa, Mev’ize...
Bazı müfessirler, Kur’an veya Kitaba sıfat olarak gelen tabirleri de
sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.
Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nâzil olmuştur.
Kitab’ın hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur’an, bölüm olarak
114 sûreye ayrılır. Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli
sayfalık bir sûre olduğu gibi, bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de
âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en uzun sûre de iki yüz seksen
altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir. Bir sayfalık bir
âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur’an, sayfa adedine
göre de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur’an, toplam
otuz cüzdür. Her cüz de kendi içinde dört hizb’e ayrılır. Her hizb,
beş sayfadır.
152] 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
153] 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
154] 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
155] 17/İsrâ, 13-14
156] 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 54 -
Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimizin en büyük mûcizesidir.
Kur’ân-ı Kerim Allah’ın koruması altındadır. O’nun bir kelimesi
bile değiştirilmemiştir ve değiştirilemeyecektir. Dünyanın bir
ucundaki Kur’an (Mushaf) ile diğer ucundaki Kur’an aynıdır. Allah,
Kur’an’da şöyle buyuruyor: “O’nu Biz indirdik, O’nun koruyucusu elbette
Biziz.”157
Kur’ân-ı Kerim’in Peygamberimize gönderilmesi 23 senede tamamlanmıştır.
Kur’ân-ı Kerim, Hz. Ebû Bekir zamanında yazılı sayfalar
birleştirilerek mushaf haline getirilmiş, Hz. Osman zamanında
çoğaltılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de 114 sûre vardır. Kur’ân-ı Kerim,
yeryüzünde en çok okunan, ezberlenen ve yazılıp basılan kitaptır.
Kur’an’ın âyetleri ruhları coşturur, kalplere huzur verir. Kur’an,
insanları dalâlet ten hidâyete, karanlıklardan nûra, bâtıldan hakka
kavuşturur. Kur’ân-ı Kerim baştan sona hikmet hazinesidir.
O’nun delilleri açık ve ikna edicidir. Haberleri doğru, hükümleri
sağlamdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Bu yüzden
Kur’ân-ı Kerim’de çelişki veya hatalar bulunmaz. Kur’ân-ı Kerim
insanlar için bir rehber, bir yol göstericidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de
şöyle buyurmaktadır: “Bu kitapta asla şüphe yoktur. O müttakîler
(Allah’tan korkanlar) için yol göstericidir.”158; “Sana indirdiğimiz bu kitap
mübârektir; âyetlerini düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar.”159
Kur’ân-ı Kerim’deki sûreler Mekkî ve Medenî olmak üzere ikiye
ayrılır. Mekkî sûreler; Peygamberimiz Medine’ye hicret edene
kadar nâzil olan sûrelerdir. Medeni sûreler; hicretten başlayarak
Peygamberimizin vefatına kadar nâzil olan sûrelerdir.
Mekkî sûrelerde daha çok inancı kuvvetlendirici âyetler nâzil
olmuştur. Medenî sûrelerde ise, daha çok ahkâm âyetleri, yani dinin
dünyada nasıl yaşanacağını gösteren âyetler nâzil olmuştur.
İlk inen âyetler Alak sûresinin ilk 5 âyetidir. Son inen âyet ise
(müfessir ve araştırmacıların çoğunluğuna göre) Mâide sûresinin
3. âyetidir. Kur’ân-ı Kerim Fâtiha sûresi ile başlar, Nâs sûresi ile
sona erer.
Kur’ân-ı Kerim’in birçok ismi daha vardır. Bu isimlerden bazıları
şunlardır: Furkan (hak ile bâtılı ayıran), Hüdâ (hidâyet veren),
Hakîm (hüküm koyan), Nûr, Şifâ, Rahmet, Zikir...
Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Hiç kimse Kur’ân-ı Kerim’in
157] 15/Hıcr, 9
158] 2/Bakara, 2
159] 38/Sâd, 29
KUR’AN
- 55 -
dengi bir kitap meydana getirememiştir ve getiremeyecektir.
Kur’ân-ı Kerim bu konuda birçok âyette insanlara ve cinlere meydan
okumaktadır: “Bu Kur’an gibi bir kitap meydana getirmek için bütün
insanlar ve cinler bir araya gelseler ve birbirlerine yardım etseler, yine
O’nun bir eşini meydana getiremezler.”160
Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı
Kur’an’lara…
160] 17/İsrâ, 66
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 56 -
Kur’an-ı Kerim İle İlgili Âyet-i Kerimeler
Kitab Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 255 Yerde -ktb kökü ve
türevleri toplam 322 Yerde-) 2/Bakara, 2, 44, 53, 78, 79, 85, 87, 89, 101, 101,
105, 109, 113, 121, 129, 144, 145, 146, 151, 159, 174, 176, 176, 177, 213, 231,
235; 3/Âl-i İmrân, 3, 7, 7, 19, 20, 23, 23, 48, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 78, 78, 78,
79, 79, 81, 98, 99, 100, 110, 113, 119, 145, 164, 184, 186, 187, 199; 4/Nisâ, 24,
44, 47, 51, 54, 103, 105, 113, 123, 127, 131, 136, 136, 140, 153, 153, 159, 171;
5/Mâide, 5, 5, 15, 15, 15, 19, 44, 48, 48, 57, 59, 65, 68, 77, 110; 6/En’âm, 7, 20,
38, 59, 89, 91, 92, 114, 114, 154, 155, 156, 157; 7/A’râf, 2, 37, 52, 169, 169, 170,
196; 8/Enfâl, 68, 75; 9/Tevbe, 29, 36; 10/Yûnus, 1, 37, 61, 94; 11/Hûd, 1, 6, 17,
110; 12/Yûsuf, 1; 13/Ra’d, 1, 36, 38, 39, 43; 14/İbrâhim, 1; 15/Hıcr, 1, 4; 16/Nahl,
64, 89; 17/isrâ, 2, 4, 13, 14, 58, 71, 71, 93; 18/Kehf, 1, 27, 49, 49; 19/Meryem, 12,
16, 30, 41, 51, 54, 56; 20/Tâhâ, 52; 21/Enbiyâ, 10; 22/Hacc, 8, 70; 23/Mü’minûn,
49, 62; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 35; 26/Şuarâ, 2; 27/Neml, 1, 28, 29, 40, 75; 28/
Kasas, 2, 43, 49, 52, 86; 29/Ankebût, 27, 45, 46, 47, 47, 48, 51; 30/Rûm, 56; 31/
Lokman, 2, 20; 32/Secde, 2, 23; 33/Ahzâb, 6, 6; 26; 34/Sebe’, 3; 35/Fâtır, 11, 25,
29, 31, 32, 40; 37/Sâffât, 117, 157; 38/Sâd, 29; 39/Zümer, 1, 2, 23, 41, 69; 40/
Mü’min, 2, 53, 70; 41/Fussılet, 3, 41, 45; 42/Şûrâ, 14, 15, 17, 52; 43/Zuhruf, 2, 4,
21; 44/Duhân, 2; 45/Câsiye, 2, 16, 28, 29; 46/Ahkaf, 2, 4, 12, 12, 30; 50/Kaf, 4;
52/Tûr, 2; 56/Vâkıa, 78; 57/Hadîd, 16, 22, 25, 26, 29; 59/Haşr, 2, 11; 62/Cum’a,
2; 68/Kalem, 37; 69/Haakka, 19, 19, 25, 25, 25; 74/Müddessir, 31, 31; 78/Nebe’,
29; 83/Mutaffifîn, 7, 9, 18, 20; 84/İnşikak, 7, 10; 98/Beyyine, 1, 4, 4, 6.
Kitab Kelimesinin Çoğulu Kütüb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
6 Yerde:) 2/Bakara, 285, 4/Nisâ, 136; 21/Enbiyâ, 104; 34/Sebe’, 44; 66/
Tahrîm, 12; 98/Beyyine, 3.
Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara, 185;
4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101; 6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/Yûnus, 15,
37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91; 16/Nahl, 98; 17/isrâ, 9, 41,
45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 2, 113, 114; 25/Furkan,
30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm, 58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin,
2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer, 27, 28; 41/Fussılet, 3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf,
3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24; 50Kaf, 1, 45; 54/Kamer, 17, 22, 32, 40;
55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/
Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân, 23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
D- Kur’an’la İlgili Konular
Kur’an’a İman: Bakara, 2, 41, 97, 99, 129, 137, 176, 185,285; Al-i İmran, 4, 7,
87; Nisa, 136, 140, 162; Maide, 15, 48; En’am, 92, 153, 157; A’raf, 2-3, 52; Enfal,
41, Tevbe, 111...
Kur’an’ı ve Âyetlerini İnkâr: Bakara, 98; Al-i İmran, 4, 19, 21-22; Nisa, 56; Maide,
10; En’am, 21, 27, 39, 49, 93, 124, 157; A’raf, 36-37, 40, 177, 182; Enfal,
54; Yunus, 17, 69-70, 95; Hud, 18; Nahl, 56, 62, 116; Taha, 100-101; AnkEbût,
23, 47, 49, 68...
Âyetleri Satmak: Bakara, 41, 174-176.
Âyetleri Gizlemek: Bakara, 159-160, 174-176.
Kur’an Sorumluluğuna Ulaşmak: Haşr, 21.
Kur’an, Kafirler İçin Hasrettir: Haakka, 50.
Kur’an’ın İnmesi, Mazeret gösterilmemesi İçindir: En’am, 156-157
Cinlerin Kur’an Dinlemeleri: Ahkaf, 29-31; Cin, 1-2, 13, 19.
Kur’an Dinlemek:A’raf, 204; Enfal, 20-22
Kur’an Âyetleri, Mü’minlerin İmanını Artırır: Enfal, 2; Tevbe, 124-125; Nahl,
102; Furkan, 73; Secde, 15; Zümer, 23; Zariyat, 55.
KUR’AN
- 57 -
Kur’an Âyetleri, Kafirlerin Küfrünü Artırır: Tevbe, 124-125; İsra, 41, 46, 60, 82;
Hacc, 72; Şuara, 5-6, 198-201; Yasin, 45-46, Casiye, 9.
Kur’an Okurken Allah’a Sığınmak: Nahl, 98.
Kur’an Okumak: Neml, 92; AnkEbût, 45; Fatır, 29-30, Hadid, 16-17; Müzzemmil, 4.
Kur’an’a Sarılmak: Zuhruf, 43-44.
Kur’an’a Tabi olmak: Enfal, 20-22.
Kur’an Allah Katındandır: Bakara, 2; Al-i İmran, 7; Nisa, 82, 166; Yunus, 37;
Hud, 1, 35; Ra’d, 1; Kehf, 2, 29; Furkan, 6; Şuara, 192, 210-212; Neml, 6; Kasas,
45-46; AnkEbût, 50; Secde, 2-3; Yasin, 5; Zümer, 1; Mü’min, 2-3; Fussılet, 2, 42;
Şura, 3 ...
Kur’an’ın İ’cazı; Kur’an Eşsizdir ve Aciz Bırakır: Bakara, 23-24, 62; Enfal, 31;
Yunus, 38-40; Hud, 13-14; Nahl, 103; İsra, 88; Şuara, 210-212; Lokman, 27;
Fussılet, 41-42.
Kur’an’ı Cebrail İndirmiştir: Bakara, 97; Nahl, 102; Şuara, 193-194; Tekvir, 15-24.
Kur’an, Ramazan Ayında İnmiştir: Bakara, 185.
Kur’an, Kadir Gecesinde İnmiştir: Duhan, 2-3; Kadr, 1.
Kur’an, Şeytan Sözü Değildir: Tekvir, 25-26.
Kur’an, Kâhin Sözü Değildir: Haakka, 42.
Kur’an, Peygamber Sözü Değildir: Haakka, 40, 44-47.
Kur’an, Şiir Değildir: Yasin, 69; Haakka, 41.
Kur’an Sözlerinde Bozukluk Yoktur: Kehf, 1.
Kur’an’ın Manasında Çelişki Yoktur: Kehf, 1; Zümer, 28.
Kur’an, Hak Olarak İnmiştir: Bakara, 252; İsra, 105; Fatır, 31; Zümer, 2, 41;
Casiye, 6; Haakka, 51.
Kur’an’ın Geleceği, Önceki Kitaplarda Bildirilmiştir: Şuara, 196-197; Ahkaf, 10.
Kur’an, Hz. Muhammed’e Verilmiştir: Bakar, 99, 119, 151; Nisa, 163; Hıcr, 87;
Nahl, 44; Kehf, 1; AnkEbût, 47; Şura, 52; Haakka, 40; Müzzemmil, 5.
Kur’an Kolaylaştırılmıştır: Meryem, 97; Kamer, 17, 22, 32, 40; A’la, 8.
Kur’an’ın Arapça Olması: Yusuf, 2; Ra’d, 37; Nahl, 103; Meryem, 97; Taha, 113;
Şuara, 193-194; Zümer, 28; Fussılet, 3, 44; Şura, 7; Zuhruf,2-3; Duhan,58; Ahkaf,
12.
Kur’an’ın Koruyucusu ve Öğreticisi Allah’tır: Hıcr,9; İsra, 86-87; Kıyame, 16-19
Kur’an, Korunmuştur ve Değişmez: En’am, 115; Yunus, 15-17; Hıcr, 9; Kehf,
27; AnkEbût, 48-49; Zuhruf, 5; Vakıa,77-78; Haakka,40;Abese,13-16;Buruc, 22,
A’la, 6-7
Kur’an, Parça Parça İnmiştir: Nahl, 89; İsra, 82, 106; Taha, 4; Furkan, 32-33;İnsan,
23
Kur’an Hidâyettir: Bakara, 2, 185; Al-i İmran, 138; A’raf, 52, 203; Yunus, 57;
Yusuf, 111; İbrahim, 1; Nahl, 64, 89; Neml, 2, 77; Lokman, 2-3; Zümer, 23; Fussılet,
44; Şura, 52; Casiye, 11, 20.
Kur’an Şereflidir: Vakıa, 75-77; Kalem, 52; Abese, 13-14.
Kur’an’a Temiz Olanlardan Başkası El Süremez: Vakıa, 79.
Kur’an, Hak İle Batılı Ayırır: Bakara, 185; Al-i İmran, 4; Nahl, 64; Furkan, 1;
Şuara, 2; Neml, 1, 76, 78; Tarık, 11-14; Beyyine, 3.
Kur’an, Öğüttür: Bakara, 231, Al-i İmran, 138; En’am, 90; A’raf, 2; Yunus, 57;
Yusuf, 104; Taha, 2-3; Nur, 34; AnkEbût, 51; Yasin, 69; Sâd, 87; Kaf, 45; Zariyat,
55; Haakka, 48; Müzzemmil, 19; Müddessir, 54-55; İnsan, 29;Abese,11-
12;Tekvir, 27-28
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 58 -
Kur’an, Kendinden Önceki Kitapları Tasdik Eder: Al-i İmran, 3; Nisa, 47; Maide,
48; En’am, 92; Yunus, 37; Yusuf, 111; Fatır, 31; Ahkaf, 12.
Kur’an Hikmet Doludur: Al-i İmran, 58; Yunus, 1; Ra’d, 37; Lokman, 2; Yasin,
2; Zuhruf, 4.
Kur’an, Beyandır, Açıklar: Bakara, 118, 221-222; Al-i İmran, 138; En’am, 97-98;
Yusuf, 1; Hıcr, 1; Nahl, 89; İsra, 89; Kehf, 54; Hacc, 16; Nur, 34, 46; Kasas, 2; Sâd,
67-68, 88; Fussılet, 2-4; Duhan, 2; Talak, 11.
Kur’an, Nurdur: Nisa, 105; Şura, 52; Teğabün, 8.
Kur’an, İlahi Kanundur: Nisa, 105; Maide, 48; En’am, 115; A’raf, 3.
Kur’an, Şaka ve Eğlence Değildir: Tarık, 14.
Kur’an Şeriatı: Maide, 48; En’am, 151-153
Kur’an, Feyiz Kaynağıdır: En’am, 155; Sâd, 29.
Kur’an, Muhammed Ümmetine Mirastır: Fatır, 32.
Kur’an, En Doğruya Götürür: İsra, 9; enbiya, 106; Zuhruf, 43; Cin, 2.
Kur’an, Mü’minlere Mükafat, Kafirlere Azap Haberi Verir: İsra, 9-10
Kur’an, Mü’minleri Kafirlerden Korur: İsra, 45.
Kur’an İnzardır, Korkutur: En’am, 51; Kehf, 2, 4; Meryem, 97; Furkan, 1; Yasin,
6, 70; Fussılet, 4; Şura, 7; Ahkaf, 12.
Kur’an Müjdedir, Sevindirir: Kehf, 2-3; Meryem, 97; Neml, 2; Fussılet, 4; Ahkaf, 12.
Kur’an zikirdir: Taha, 99-100; Enbiya, 10, 50.
Kur’an Şifadır: Yunus, 57; İsra, 82; Fussılet, 44.
Kur’an Rahmettir: A’raf, 203; Yunus, 57-58; Yusuf, 111; Nahl, 64, 89; İsra, 82;
Neml, 77; Kasas, 86; AnkEbût, 51; Lokman, 2-3; Duhan, 6; Casiye, 20.
Kur’an, Bütün İnsanlara Tebliğdir: İbrahim, 52.
Kur’an’daki Secde Âyetleri: A’raf, 206; Ra’d, 15; Nahl, 50; İsra, 107; Meryem,
58; Hacc, 18; Furkan, 60; Neml, 25; Secde, 15; Sâd, 24; Fussılet, 37; Necm, 62;
İnşikak, 21; Alak, 19.
Kur’an-ı Kerim İle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
(Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, AkçağY.)
-İlk rakam: Cilt; sonraki rakam: Sayfa numarasıdır.-
1. Kur’an’ın Faziletine Dair: 3, 224-225
2. Kur’an En Büyük Mûcize: 12, 388
3. Kur’an’a Temiz Olanların Dokunmasıyla İlgili Hususun Mahiyeti: 4, 288-
289
4. Kur’an’dan Bir Tek Âyeti İnkar Edenin Durumu: 17, 314
5. Kur’an’ı Ezberledikten Sonra Unutan: 3, 242
6. Kur’an’dan Öğrenilen Sûrelerin Unutulmasının Cezası: 15, 318-319
7. Kur’an, İslâm’ın Anayasasıdır: 1, 338
8. Kur’an Öğrenip Öğreten: 16, 540-54
9. Kur’an Öğretimine Ücret Alınır mı? 11, 349; 16, 250-251; 17, 247.
10. Kur’an’da Geçen Malca ve Kuvvetçe Güçlü Olan Kavimler: 12, 376
11. Kur’an, Her şeye Ehemmiyeti Nisbetinde Yer Verir: 14, 482-483
12. Kur’an, İki Büyük Dairenin Mühim Meselelerini Açıklar: 14, 483
13. Kur’an’da İnsanların Maymuna Çevrildiğini Belirten Âyetler ve Evrim
Farkı: 11, 147
14. Kur’an-ı Kerim’in İcazı: 12, 390-391
KUR’AN
- 59 -
15. Kur’an İlimleri Kıyamete Yakın Yok Olacak: 17, 548
16. Kur’an’ı İnkar Edenlere Cevap: 12, 391-393
17. Kur’an’ın Hz. Peygamber’i Uyarması: 1, 345
18. Kur’an’da Hz. Muhammed Ümmetinin Tebcili: 3, 262-263
19. Kur’an’da Mesleki Ihzariyeler: 14, 484
20. “Kur’an Hakkında Münakaşa Küfürdür” den Maksat Nedir? 5, 271
21. Kur’anda, Hadiste Olmayan Hususların Çözümünde Âlimler Ne Yapmalı?
1, 312-314
22. Kur’an-ı Kerim ve İtaat: 5, 62-66
23. Kur’an’ın Kalbi Yasin: 4, 209
24. İhlas Sûresi Kur’an-ı Kerim’in Üçte Biri Demektir: 17, 490
25. Kıyamet Günü Kur’an’ın İnsan Şeklinde Gelişi: 17, 490
26. Kur’an-Sünnet Münâsebeti: 1, 337-338
27. Kur’an Şifadır: 11, 332, 334; 17, 449
28. Kur’an ve Hadis Arasındaki Fark: 1, 349
29. Kur’an ve Hadise Uymaya Dair: 2, 328
30. Kur’an ve Hadisin Sübut Yönü: 1, 351
31. Kur’an ve İlim: 1, 407-411
32. Kur’an ve Kadınlarla İstişare: 16, 159-160
33. Kur’an ve Sünnete Sarılma Bölümü: 2, 327
34. Kitabullah İle Hükmetmeyi Terk Halinde: 17, 540
35. Kur’an’ı Yazma ve Öğretmenin Ücreti: 14, 506
36. Kur’an’dan Başka Şeyi (Hadis vs.) Reddedecek İnsanlar: 2, 333-334
37. Koltuğuna Oturup Kur’an’dan Başka Bir şey Tanımayınız Diyenler: 2,
233-234
38. Kur’an’ın Tertibi Bölümü: (Cem Edilmesi, İstinsahı...) 4, 477-493
39. Kur’an’ın Tilaveti ve Kıraati Bölümü: 4, 430-476
40. Kur’an’ı Hizb ve Evrad Kılma: 4, 453-455
41. Kur’an Nasıl Okunur?: 8, 431
42. Kur’an Okuyanın Ahiretteki Durumu: 17, 489
43. Kur’an Tilavet Etmek: 3, 229
44. Kur’an’ı Hafi ve Cehri Okumak: 3, 234-235
45. Kur’an’ın Kıraatini Sesle Güzelleştirmek: 3, 239; 4, 433-436; 17, 88
46. Kur’an’ı Güzel Sesle Okuyanı Cenab-ı Allah Dahi Dinler: 17, 91
47. Kur’an’ı Kekeleyerek Mahir Olarak Okumak: 3, 238
48. Kur’an’ı Lahn ve Terci’ İle Okumak: 3, 233
49. Kur’an’ı Teğanni İle Okumak: 4, 434
50. Kur’an Tilavetine Verilen Sevap: 3, 230
51. Kur’an Okuyunca Cennette Derecenin Yükselmesi: 3, 237
52. Kur’an’ı Okurken ve Namaz Kılarken Sesin Alçaltılıp Yükseltilmesi: 4, 66
53. Kur’an’ın Kıraati Anında Ağlamanın Dışındaki Hareketler Bid’attır: 4,
449
54. Kur’an’ı Okuma Şekli: 17, 89
55. Kur’an Okurken Manaya Nüfuz Edilmesi: 4, 450
56. Kur’an Okuma Zamanları: 12, 271
57. Kur’an Okuyan Kimsenin Vasfı: 17, 91
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 60 -
58. İnsanlar, Kur’an’la Olan İlgi Derecesine Göre Değişik Evsaftaki Topraklara
Düşen Yağmura
59. Benzetilmiştir: 2, 336-337
60. Kur’an, Kıyamete Yakın Bir Gecede Kaldırılacak: 17, 549
61. Kur’an’ın Terci’ İle Okunmasının Yasak Oluşu: 4, 437-438
62. Ashabın Kur’an Okuyuş Şekli ve Zamanları: 12, 271
63. Kur’an Tilavetinde Hz. Peygamber ve Ashab Ağlardı: 4, 448-449
64. Kur’an Okumada Hz. Muaz’ın takip Ettiği Usul: 12, 271
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. KİTAB, EL-KİTAB
2. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 227-242
3. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
34-38
4. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 23-36
5. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 91-111
6. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 134-146
7. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 51-61
8. İslâm İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 111-121
9. Akaid ve Şeriat, Mahmut Şeltut, Yöneliş Y. c. 1 s. 88-113
10. İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y. s. 83-101
11. İslâm Nizamı, A. Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 1 s. 49-53; 88-92; c. 2 s. 218-223
12. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 405-411
13. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. 182-183
14. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 251-
15. İbâdet mi Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 108-121
16. Hak Yolda Yürürken (Davet İçin Yol Azığı), Mustafa Meşhur, Fecr Y. s.
17-30
17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 15-22
18. Kur’an ve Hayat, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 87
19. Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. I, s. 44-46
20. Kur’an Araştırmaları, 1, 2, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı Y.
21. Kur’an Araştırmaları I, II, Muhammed Kutub, (Terc. Akif Nuri) Fikir Y.
22. Kur’ani Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tuba Y.
23. Kur’an Ansiklopedisi, El-İtkan Fi Ulumi’l-Kur’an, I-II, Suyuti, Hikmet Neşr.
24. El-İtkan Fi Ulumi’l-Kur’an, Celaleddin Suyuti, Ravza Y.
25. Kur’an’a Bakış, Ali Şeriati, Fecr Y.
26. Kur’an’a Muhatap Olmak ve Engelleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
27. Kur’an Çalışmalarında Yöntem, Mustafa Müslim, Fecr Y.
28. Kur’an Işığında Düşünmek, Ebû Haşim Hicazi, Fıtrat Y.
29. Kur’an Bilgisi, M. Sadeddin Evrin, Doğuş Matbaası, Ankara
30. Kur’an Bilgisi, Cavit Yalçın, Vural Y.
31. Kur’an’a Doğru, Mahmut Şeltut, (terc. M. Beşir Eryarsoy), Bir Y.
32. Kur’an’a Giriş, Hasan El Benna, İslâmoğlu Y.
33. Kur’an’a Hizmet İçin Kur’an Hamilinin Adabı- , İmam Nevevi, Türdav Y.
34. Kur’an’a Yönelirken, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
KUR’AN
- 61 -
35. Kur’an’a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat
36. Kur’an Bilinci, Abdullah Ali, Denge Y.
37. Kur’an’da Kur’an, Ejder Okumuş, Dünya Y.
38. Kur’an Kur’an’ı Tanımlıyor, Muhammed Çelik, Şule Y.
39. Kur’an Bize Ne Diyor? Hikmet Taşkın, Madve Y.
40. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y.
41. Kur’an Çalışmalarında Yöntem, Mustafa Müslim, Fecr Y.
42. Kur’an Çerçevesinde, Haşimi Rafsancani, Endişe Y.
43. Kur’an’da İnsan ve Medeniyet, Ramazan El-Buti, Risale Y.
44. Kur’an’da Ölçü ve Ahenk, Abdürrezzak Nevfel, İnkılab Y.
45. Kur’an’da Dini ve Ahlâki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
46. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
47. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y.
48. Kur’an’da İslâmi Düşünce, Seyyit Ali Hamenei
49. Kur’an’da İslâmi Düşüncenin Genel Yapısı, S. Ali, Bir Y.
50. Kur’an’ın Harika Mesajları, 1, 2, Haluk Nurbaki, Damla Y.
51. Kur’an’ı Anlamak Farzdır, Abdullah Yıldız, Şemseddin Özdemir, Pınar Y.
52. Kur’an’ın İkna Hususiyeti, Muhammed Çelik, Çağlayan Y.
53. Kur’an’ın Bütünlüğü Üzerine -Kur’an’ın Kur’an’la Tefsiri- , Halis Albayrak,
Şule Y.
54. Kur’an Işığında Düşünmek, Ebû Haşim Hicazi, Fıtrat Y.
55. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
56. Kur’an’la Birlikte Düşünmek, İsmail Kazdal, Birleşik Y.
57. Kur’an’la Parıldayan Gerçekler, Nuray Oktay, Zariflik Birliktir Y.
58. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, (terc. Cahit Koytak) İşaret Y.
59. Kur’an Nedir, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
60. Kur’an Nedir, Ahmed Nedim Serinsu, Şule Y.
61. Kur’an Nizamı, Süleyman Ateş, Dergah/ Yeni Ufuklar Y.
62. Kur’an Niçin İndirildi? Muhammed Ahmed Abdüsselâm, Fecr Y.
63. Kur’an’ın İnsan-Biçimci Dili, Nadim Macit, Beyan Y.
64. Kur’an Sempozyumu, Heyet, Zaman Gazetesi Y.
65. Kur’an Sembolizmi, Sadık Kılıç, Kılıç Y.
66. Kur’an-Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Y.
67. Kur’an Kültürü ve Ehemmiyeti, Muzaffer Can, Cantaş Y.
68. Kur’an Okulu, Muhammed Bagır Es-Sadr, Bir Y.
69. Kur’an Üzerine Makaleler, Rudi Paret, Bilgi Vakfı Y.
70. Kur’an ve Sünnet, Soruşturma 2, Sor Y.
71. Kur’an-Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Y.
72. Kur’an ve Sünnet Üzerine, Hikmet Zeyveli, Bilgi Vakfı Y.
73. Kur’an ve Mesajı, John Davenport, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
74. Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y.
75. 1. Kur’an Haftası Kur’an Sempozyumu: Kur’an’ın Aydınlığına Doğru,
Heyet, Fecr Y.
76. 1. Kur’an Sempozyumu, Heyet, Bilgi Vakfı Y.
77. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler ve İlmi Gerçekler, Haluk Nurbaki, Damla Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 62 -
78. Kur’an “Temel İlkeler” , T. B. İrving, İlke Y.
79. Kur’an Tarihi, İsmet Ersöz, Ravza Y.
80. Kur’an Tarihi ve Kur’an Okumanın Edepleri, Ahmet Cevdet Paşa, Kültür
Bas. Y. Birliği
81. Kur’an-ı Kerim Tarihi, Muhammed Hamidullah, Marmara Ün. İlahiyat
Fak. Y
82. Muhtasar Kur’an Tarihi, Ahmed Cevdet Paşa, özel yayın
83. Şiada ve Sünni Kaynaklarda Kur’an Tarihi, Ekin Y.
84. Kur’an-ı Kerim’den Nasiplenme, Nail Çivrili, Şahsi Y.
85. Kur’an-ı Kerim’den Dersler ve Öğütler, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
86. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajı, 1, 2, Süleyman Ateş, Kur’an Okulu Y.
87. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar
Neşriyat
88. Kur’an-ı Kerim Hakkında Bilmediklerimiz, Arif Arslan, Adım Y
89. Kur’an-ı Kerim Nasıl Bir Kitaptır? İsmail Cerrahoğlu, Altınkalem Y.
90. Kur’an-ı Kerim Cevap Veriyor, Abdüsselâm Erzen, Terazi Y.
91. Kur’an-ı Kerim’in Hedefleri, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Y.
92. Kur’an-ı Kerim Meleğin Vahyidir, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Y.
93. Kur’an İlimleri ve Kur’an-ı Kerim Tarihi, Abdurrahman Çetin, Dergah Y.
94. Kur’an İlimleri, Subhi Es-Salih (terc. Said Şimşek), Hibaş Y. (Esra Y)
95. Kur’an İlimleri, Muhammed Ali Sabuni, İnsan Y.
96. Kur’an-ı Kerim ve Kur’an İlimlerine Giriş, Suat Yıldırım, Ensar Neşriyat
97. Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Osman Keskioğlu, T. Diyanet Vakfı Y.
98. Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim, Ahmet Okutan, özel yayın
99. Kur’an-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Heyet, İnkılab
100. 19 Meselesi ve Edip Yüksel’e Cevaplar, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
101. Kur’an-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Mahmut Toptaş, İnkılab Y.
102. İnsanlar da Kayar, Emine Şenlikoğlu Özkan, Mektup Y.
103. Kuran Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y.
104. Kur’an’ı Nasıl Okuyalım? Muhammed Kutub, Bir Y. ;
105. Kur’an-ı Kerim’in Nüzulü ve Kıraati, İsmail Karaçam, Nedve Y.
106. Kur’an’ı Nasıl Okumalı ve Okutmalı? Osman Zümret, Özel Y.
107. Kıraat İlminin Talimi, Necati Tetik, İşaret Y.
108. Kur’an’ı Okuma Adabı, Fikri Aksoy, Din Kültürü Neşriyat
109. Kur’an Okumanın Mükafatı ve Sûrelerin Fazileti, Bayram Altan, Kılıç Y.
110. Kur’an’ın Faziletleri, İbn Kesir (terc. Mehmed Sofuoğlu), Türdav Y.
111. Kur’an-ı Kerim’in Faziletleri ve Okunma Kaideleri, İsmail Karaçam, Mar.
İl. F. V. Y.
112. Kur’an-ı Kerim’in Fazileti Hakkında Kırk Hadis, Aliyyül Kari, Bahar Y.
113. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Y.
114. Kur’an’ı Anlamak İçin Temel Prensipler, Mevdudi, İMKO Y.
115. Kur’an’ı Anlama’nın Anlamı, Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
116. Kur’an’ı Anlama Metodu, M. Hüseyin Beheşti, Kıyam Y.
117. Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, Dücane Cündioğlu, Kitabevi Y.
118. Kur’an’ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazali, Şule Y.
119. Kur’an’ı Anlamak ve Yaşamak, Muhammed Savval, Işık Y.
KUR’AN
- 63 -
120. Kur’an’ı Anlamak 1, 2, İsmail Kazdal, Kur’an Okulu Y.
121. Kur’an’ı Anlamak Farzdır, Abdullah Yıldız, Şemseddin Özdemir, Pınar Y.
122. Kur’an’ı Anlama Yolu, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
123. Kur’an’ı Anlamak, Cemaleddin Kasımi, İz Y.
124. Kur’an’ı Nasıl Anlayalım? Mevdudi, Bir Y. ; İşaret Y.
125. Kur’an’da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y.
126. Kur’an’ı Anlamada Siyakın Rolü, Mustafa Ünver, Sidre Y.
127. Kur’an’ın Anlaşılmasında Esbab-ı Nüzul’ün Rolü, Ahmed Nedim Serinsu,
Şule Y.
128. Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, (Muhk-Müt., Nesh) M. Sait Şimşek,
Yöneliş Y.
129. Kur’an-ı Kerim’de Muhkem ve Müteşabih, M. Fatih Kesler, Osmanlı Y.
130. Kur’an’ın Müteşabihleri Üzerine, Muhsin Demirci, Birleşik Y.
131. Kur’an’ın Nasih ve Mensuh Âyetleri, Ahmet Gürkan, Yeni İlahiyat
Kitabevi Y.
132. Kur’an’da Temsili Anlatım, Veli Ulutürk, İnsan Y.
133. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y.
134. Kur’an Sembolizmi, Sadık Kılıç, Kılıç Y.
135. Kur’an Mûcizesi -Müsbet İlimlerde- Hikmet Özdemir, Gonca Y.
136. Kur’an Mûcizesi, Muhammed M. Şaravi, Esra Y.
137. Kur’an Mûcizesi, Faruk Yılmaz, Furkan Y.
138. Kur’an Mûcizeleri, Haluk Nurbaki, Mayaş Y.
139. Mûcizeler Mûcizesi Kur’an, Ahmed Deedat, İnkılab Y.
140. Kur’an-ı Kerim Mûcizesi, Malik bin Nebî, T. Diyanet Vakfı Y.
141. Sonsuz Mûcize Kur’an, İsmail Karaçam, Çağ Y.
142. İslâm’ın En Büyük Mûcizesi Kur’an, Muhammed Mahmud Es-Savvaf,
Emin Y.
143. Kur’an’da Edebi Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
144. Kur’an’da Edebi Mûcize, Abdullah Aymaz, -özel yayın-
145. Kur’an’da Edebi Tasvir, Seyyid Kutub, Çigi Y.
146. Kur’an-ı Kerim ve Fenni Keşifler, Suat Yıldırım, D.İ.B. Y.
147. Kur’an ve Peygamberimiz’in Çağımızı Aşan Mesajları, M. Avni Özmansur,
Altınkalem Y.
148. 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Halil Çiçek, Timaş Y.
149. Kur’an Yorumunda Çağdaş Yönelimler, J. M. S. Baljon, Fecr Y.
150. Kur’an’a Bilimsel, Filolojik, Pratik Yaklaşımlar, J. J. G. Jansen, Fecr Y.
151. Kur’an’a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat
152. Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y.
153. Kur’an’da Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
154. Kur’an-ı Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y.
155. Kur’an ve İlimler, Safvet Senih, Nil Y.
156. Kur’an ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.
157. Kur’an’ın İlmi Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
158. Kur’an’ın Matematik Sırları, Haluk Nurbaki, Damla Y.
159. Kur’an’dan Tekniğe, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
160. Kur’an’dan İcatlara, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 64 -
161. Kur’an’da İlmi Mûcizeler, Abdülmecid Zindani, Kayıhan Y.
162. Kur’an’a Göre Uzayda Hayat Var, Rauf Pehlivan Gür, Gonca Y.
163. Kur’an ve Kainat Âyetleri, Safiye Gülen İnkılab Y.
164. Kur’an ve Kainat Âyetleri -Allah, Kainat ve İnsan- Fethullah Han, İnkılab Y
165. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
166. Kur’an’ın Zihin İnşası, Seyyid Abdüllatif, Pınar Y.
167. Kur’an-ı Kerim Tarihi ve türkçe Tefsirler Bibliyografyası, M. Hamidullah,
Yağmur Y.
168. Tefsir Üzerine, İbni Teymiyye, Pınar Y.
169. Tefsir İlminin Temel Meseleleri, Cemaleddin El-Kasımi, İz Y.
170. Tefsirde İsrailiyyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.
171. Kur’an-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi, Hidâyet Aydar Kur’an Okulu Y.
172. Kur’an-ı Kerim Tefsirlerinde Hurafe ve Bid’atlar, M: Hüseyin Ez-Zehebi,
Saba Y.
173. Peygamberimiz’in Kur’an’ı Tefsiri, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
174. Kur’an Tefsirinde Fıkhi Tefsir Hareketi ve İlk Fıkhi Tefsir, Mevlüt Güngör,
Kur’an Kitaplığı
175. Kur’an Tefsirinde Yeni Bir Metod, Emin Huli, Kur’an Kitaplığı
176. Günümüz Tefsir Problemleri, M. Said Şimşek, Esra Y.
177. Kur’an Tercümesi Meselesi, Mustafa Sabri Efendi, Bedir Y
178. Kur’an Tercümeleri, Salih Akdemir, Gün Y.
179. Cumhuriyet Dönemi Kur’an Tercümeleri (Eleştirel Yaklaşım), S. Akdemir,
Akid Y.
180. Büyük Tefsir Tarihi, Tabakatü’l-Müfessirin, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
181. Tefsir Usulü, İsmail Cerrahoğlu, D.İ.B. Y.
182. Hadislerin Kur’an’a Arzı, Ahmet Keleş, İnsan Y.
183. Kelimeler Kavramlar 1- 2, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
184. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y
185. Çarpıtılan, Değiştirilen, İnkar Edilen Kur’ani Kavraml., R. Yılmaz,
MücahedeY.
186. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Müstansır Mir, İnkılab Y.
187. Ana Konularıyla Kur’an, FazlurRahman, Fecr Y.
188. El-Mucemü’l-Müfehres Li Elfazı’l-Kur’ani’l-Kerim, Muhammed Fuad
Abdülbaki, Çağrı Y.
189. Kelime ve Konularına Göre Alfabetik Kur’an Fihritli, Recep Aykan, Pınar Y.
190. Konularına Göre Kur’an (Sistematik Kur’an Fihristi), Ömer Özsoy, Fecr Y.
191. Konularına Göre Kur’an-ı Kerim Fihristi, Nevzat Yüksel, Bayrak Y.
192. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Abdülvehhab Öztürk, Timaş Y.
193. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Bedrettin Çetiner, Marm. Ünv. İlahiyat Fak. Vakfı Y.
194. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Muhammed El Arabi, El-Azzuzi, Sönmez Y.
195. El-Müfredat Fi Garibi’l-Kur’an, Rağıb El-İsfahani, Kahraman Y.
196. Terimler Sözlüğü, -Kitabu’t-Ta’rifat, Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y.
197. El Vücuh Ve’n- Nezair, Mukatil b. Süleyman, İlmi Neşriyat
198. İki Kur’an Sözlüğü, Cemal Muhtar, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Y.
199. Kur’an Lügatı, Zeliha Topaloğlu, Nil A.Ş.
200. Kur’an-ı Kerim Lügatı, Mahmut Çanga, Timaş Y.
KUR’AN
- 65 -
201. Kur’an-ı Kerim Sözlüğü, Abdülvehhab Öztürk, Şamil Y.
202. Kıraat ve Tecvid Istılahları, Nihat Temel, Mar. Ün. İlahiyat Fak. V. Y.
203. Umdetül Huffaz; Kur’an Kelimeleri Sözlüğü, Mesud İbni İbrahim Halebi,
Hizmet Kit.
204. Âyetlerle Cep Kitapları Serisi (20 Kitap), Said Köşk, Anahtar Y.
205. Hadis-i Şerifler Işığında İlahi Kelamın Müdafaası, İmam Buhari, İz Y.
206. Sözün Özü (Kelam-ı İlahi’nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tıbyan Y.
207. Nüzulünden Günümüze Kur’an ve Müslümanlar, Zeki Duman, Fecr Y.
208. Kainatı Aydınlatan Kur’an-ı Kerim’den İnciler, Mehmet Fikri Seyhan,
Şahsi Y.
209. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç
Kitabevi Y.
210. Yüce Kitabımız Hz. Kur’an, Tayyar Altıkulaç, T. Diyanet Vakfı Y.
211. Son İlahi Kitap Kur’an-ı Kerim, Osman Keskioğlu, D. İ. B. Y.
212. İslâm’da Kur’an, Tabatabai, Bir Y.
213. İcazü’l-Kur’an, Nedim Yılmaz, Fatih Yayınevi Neşriyat
214. Garp İlminin Kur’an-ı Kerim Hayranlığı, İ. Hami Danişmend, Dergah Y.
215. Âyetler Işığında Reçeteler, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
216. Âyetlerden İşaretler, Abdülkadir Es-Sufi, Yeryüzü Y.
217. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
218. Esbab-ı Nüzul, Abdülfettah El-Kadi, Fecr Y.
219. Esbab-ı Nüzul, El-vahıdi, İhtar Y.
220. Vahiy Gerçeği, M. Zeki Duman, Fecr Y.
221. Muhammedi Vahiy, M. Reşid Rızâ, Fecr Y.
222. Yemin Olsun ki, Sadık Kılıç, İhtar Y.
223. İncilerden Üç Sûre, Muhammed Mahmud Es-Savvaf, Emin Y
224. Gözardı Edilen Kur’an Hükümleri, Cavit Yalçın, Vural Y.
225. Ahkam-ı Kur’aniye, Konya’lı Mehmed Vehbi, Can Kitabevi
226. Cassas ve Ahkamu’l Kur’an’ı, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı
227. Fert ve Topluma Kur’an’ın Mesajı, Vehbe Zuhayli, Risale Y.
228. Yeniden Kur’an’a Dönüş, Salih Çavuşoğlu, Hanif Y.
229. Soruşturma 2, Kur’an ve Sünnet, Heyet, Sor Y.
230. Temel Kaynaklardan Yararlanmada Yöntem, Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
231. Kur’an’a Hicret, Adil Akkoyunlu, Çıra Y.
232. Ramazan ve Kur’an, Mehmet Pamak, İlkyay Y.
233. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 156-161; 182-183
234. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 80-81
235. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Yay. s. 30-34 (*308-315)
236. İtikat Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 20-60
237. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 105
238. Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. Kavramlar: Kur’an: 1, s. 44-46
239. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 251-
240. Kur’an’da Kur’an, Ejder Okumuş, Dünya Y. s. 11-13
241. Kur’an’ın Faziletleri, İmam Nesai, Hüner Y.
242. Kur’an’ı Yeniden Düşünmek, Kazım Dönmez, Rağbet Y.
243. Kur’an ve İslâm Üzerine, Ömer Rızâ Doğrul, Ağaç Kitabevi Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 66 -
244. Kur’an’a Hicret, Adil Akkoyunlu, Çıra Y.
245. Kur’an En Büyük Mucize, Said Alpsoy, Gelenek Y.
246. Kitab’a Vâris Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Y.
247. Yeniden Kur’an’a Yönelmek, Doç. Dr. Bahattin Dartma, Rağbet Y.
248. Kur’an Nedir? Prof. Dr. Ahmet Nedim Serinsu, Şule Y.
249. Kur’an’ı Nasıl Anlayalım, Ebû’l Ala Mevdudi, İşaret Y.
250. Kur’an’ı Nasıl Okuyalım, Prof. Muhammed Kutub, İşaret Y.
251. Kur’an’ı Anlamanın Anlamı, Dücane Cündioğlu, Kaknüs Y.
252. Kur’an’ı Anlamak Farzdır, Şemseddin Özdemir/ Abdullah Yıldız, Pınar Y.
253. Kur’an’ın Zihni İnşası, Seyyid Abdullatif, Pınar Y.
254. Kur’an’dan Nasıl Yararlanılır, Ebû’l Hasan Ali En-Nedvi, Şule Y.
255. Sahabenin Kur’an Anlayışı, Dr. Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
256. Kur’an’ı Anlamaya Giriş, Şemseddin Özdemir/ Abdullah Yıldız, Pınar Y.
257. Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, Dücane Cündioğlu, Kaknüs Y.
258. Temel Kaynağımız Kur’an, Fevzi Zülaloğlu, Ekin Y.
259. Kur’an Surelerinin Sıralanışındaki Sırlar, İmam Suyuti, Rağbet Y.
260. Kur’an’da İnsanlık Öğretisi, Şehid Murtaza Mutahhari, Ağaç Kitabevi Y.
261. Kur’an’da İnsan Tipleri ve Davranışları, Dr. H.Emin Sert, Bilge Y.
262. Ana Konularıyla Kur’an, Prof. Fazlur Rahman, Ankara Okulu Y.
263. Kur’an Dili ve Retoriği, Mustafa Öztürk, Kitabiyat Y.
264. Kur’an’a Giriş, W. Montgomery Watt, Ankara Okulu Y.
265. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko Izutsu, Yeni Ufuklar Neşriyat
266. Kur’an ve Tarihselcilik, Dr. Şevket Kotan, Beyan Y.
267. Kur’an’a Bakış, Dr. Ali Şeriati, Fecr Y.
268. Kur’an’a Giriş, Abdullah Draz, Kitabiyat Y.
269. Kur’anı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazali, Şule Y.
TEFSİR KONUSUNDA YARARLANILABİLECEK KAYNAKLAR
Türkçe Tefsirler
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. 16 cilt
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. 7 cilt
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Y. 8 cilt
4. Et-Tefsiru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Yayınları 7 cilt
5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. 16 cilt
6. Tefsir-i Kebir (Mefâtihu’l Gayb), Fahreddin Râzi, Akçağ / Huzur Y. 24 cilt
7. Tefsir-i Kebir, Mukatil bin Süleyman, İşaret Y. 4 cilt
8. Kur’an Yolu, Türkçe Meal Tefsir, Heyet, D.İ.B. Y. 5 cilt
9. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. 3 cilt
10. Besairu’l Kur’an, Ali Küçük, 20 cilt
11. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, İz Y. 7 cilt
12. Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen
Y. 8 cilt
13. El-Esas fi’t-Tefsir, Said Havvâ, Şamil Y. 16 cilt
14. Tefsîru’s-Sa’dî, Abdurrahman es-Sa’dî, Guraba Y. 5 cilt
15. Muhtasar Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. 6 cilt
KUR’AN
- 67 -
16. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. 10 cilt
17. El-Mizan fî Tefsiri’l-Kur’an, Tabatabâî, Kevser Y.
18. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y.
19. Kur’ân-ı Kerim Şifâ Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. 8 cilt
20. el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Kurtubî, 20 cilt
21. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat 12
cilt
22. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. 30 cilt
23. Beyânu’l-Hak, M. Zeki Duman, Fecr Y. 3 cilt
24. Celâleyn Tefsiri, Celâleddin Suyûti, Sağlam Y. 3 cilt
25. Et-Tefsirü’l-Münir, Vehbe Zuhayli, Risale Yayınları
26. Kur’an’a Bakışlar Zeynep el-Gazali, Uysal Kitabevi Y.
27. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y.
28. Vedahu’l Burhan, Muhammed Ebû’l-Hasan En-Nisaburi, Tevhid Yayınları
2 cilt
29. Nesefi Tefsiri, İmam Nesefi, Ravza Yayınları 8 cilt
30. Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraktar Bayraklı, Bayraklı Y.,
22 c.
31. Büyük Kur’an Tefsiri, Ali Arslan, Arslan Yayınları / Okusan 16 cilt
32. İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Celal Yıldırım, Anadolu Yayınları
33. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat 8 cilt
34. Furkan Tefsiri, Hicazi, İlim Y./Vahdet Y.
35. Yaşayan Kur’an Türkçe Meal/Tefsir, R. İhsan Eliaçık, İnşa Y. 3 cilt
36. Ruhu’l-Beyan, İsmail Hakkı Bursevi, Erkam Y.
37. Taberi Tefsiri, Taberi, Hisar Yayınevi
38. Tefsiru’l Kur’an, Ebû’l-Leys Semerkandi, Sezgin Neşriyat / Hizmet
Kitabevi
39. Ebûssuud Tefsiri, Ebûssuud, Boğaziçi Y.
40. Ebû Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları
41. İbn Kayyim Tefsiri, Polen Y.
42. Talat Koçyiğit, İsmail Cerrahoğlu, Kur’ân-ı Kerim Meal ve Tefsiri, D.İ.B. Y.
43. Tanrı Buyruğu Kur’ân-ı Kerim’in Tercümesi ve Tefsiri, Ömer Rızâ Doğrul,
İnkılâp Y. 1-2
44. Tibyan Tefsiri Ayntabi Mehmed Efendi, Terc: Ahmed Davudoğlu, Huzur
Y. 4 cilt
45. Şemseddin Yeşil, Füyuzat, Yeşil Yayınevi
46. Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Mustafa İslâmoğlu, I-II, Düşün Y.
47. Kelâmullah Allah’ın Kelâmı, Meâl-Tefsir, Mehmet Türk, EDAV Y. (Konya)
48. Kur’an’ın Tümünü Kapsamayan, Bazı Sûre ve Âyet Tefsirleri
49. Kur’an’ın Konulu Tefsiri, Muhammed Gazali, Şûrâ Y. (var)
50. Celal Yeniçeri, Uzay Âyetleri Tefsiri, Erkam Yayınları (var)
51. İbni Teymiyye, Müşkil Âyetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları (var)
52. Fâtiha Tefsiri ve Namaz, Ömer Temizel, Şahsi Y. (var)
53. Fâtiha Üzerine Mülâhazalar Hikmet Işık, Nil Y. (var)
54. Fâtiha’nın Kırk Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. (var)
55. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. (var)
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 68 -
56. Fâtiha ve En’am Sûreleri Tefsiri, Suat Yıldırım, Nil A. Ş. (var)
57. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. (var)
58. Sorularla Fâtiha Sûresi, Zabit Durmuş- Ali İçipak, Yenda Y. (var)
59. Fâtiha Sûresi, Âzad, Bir Y. (var)
60. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Sadreddin Konevi, İz Yayıncılık
61. Fâtiha Sûresi, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
62. Fâtiha Şuuru, Mustafa Çelik, Fütüvvet Y. (var)
63. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
64. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebûlleys Semerkandi, Sezgin Neşriyat
65. Rahmân ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla, Harun Yahya, Araştırma Y.
66. Kur’an Okulu, Heyet, Hanif Y.
67. Âyet Yorumları, Ali Şeriati, Kıyam Y.
68. İki Sûre İki Yorum, Ali Şeriati, Endişe Y.
69. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaş, Birleşik Dağıtım Ankara
70. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y. 1 (2 var) (küçük boy,
koyu kahverengi)
71. Ahmed Davudoğlu, Kur’ân-ı Kerim Meâli ve Tefsir-i Tibyân Tefsîri,
Akpınar Y.
72. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. (var)
73. Bakara Sûresi Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. (var)
74. Âyet-el Kürsî Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. (var)
75. Tefsir-i Sâvî (4 cilt), Ahmed Savi, Eser Neşriyat
76. Tefsir-ül İbn-i Abbas, Abdullah İbni Abbas, Eda Neşriyat
77. Tefsiru Ebdei’l-Beyan Li Cemî’-i Âyi’l-Kur’an, Muhammed Bedreddin, Nil
A.Ş. Y.
78. Kelimâtu’l-Kur’an Fî Tefsîri’l-Beyan, M. Mahluf, Esma Y.
79. Abdullah Parlıyan, Özlü Tefsir (var)
80. Tevbe Sûresinin Gölgesinde Cihad Dersleri, Abdullah Azzam, Buruc Y.
81. Kur’an Araştırmaları, Muhammed Kutub, Fikir Y. 2 cilt (1 var)
82. Eûzü Besmelenin Ve Fâtiha’nın İlginç Nükteleri, Eşref İba, Şahsî Y.
83. Besmelenin Şerhi, Abdülkerim bin İbrahim Cîlî, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
84. Besmele Tefsiri, Hacı Bektaş Veli, Kültür Bakanlığı Y.
85. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebûl Leys Semerkandi, Hizmet Kit.
86. Asım Yılmaz, İşaratu’l Furkan ve Tevhid-i Beyan
Türkçeye Tercüme Edilmemiş Bazı Arapça Tefsirler
1. Mecmuâtu’t Tefâsîr (Hâzin, İbn Abbas, Nesefî, Kadı Beydavî Tefsirleri),
Çağrı Y. İst. 1979
2. Keşşâf an Hakaikı Kavâmidi’t Tenzîl, Zemahşerî, Kahire, 1953
3. Mir Muhammed Kerim el-Baküvi, Keşfu’l-Hakayık
4. Abdürrazzâk, Tefsir
5. Cemaleddin Kasımî, Tefsir
6. Ebû Tâlib el-Mekkî, Tefsiru’l Müşkil
7. Beğavî Tefsiri, Meâlimu’t-Tenzil
8. Mâverdi, Mâverdi Tefsiri
9. İmam Vahidî, Tefsiru’l-Veciz
10. Muhammed Emin Şankitî, Edvâu’l-Beyan Tefsiri
KUR’AN
- 69 -
Bazı Mealler
1. Ahmet Ağırakça, B. Eryarsoy, Meal, Buruc Y.
2. İnsanlığa Son Çağrı, Meal, Hamdi Döndüren, Çelik Y. 2 cilt
3. Son Mesaj, Mustafa Yıldız, Çıra Y.
4. Allah’ın Kelâmı (Meal-Tefsir), Mehmet Türk, Edav Y.
5. Kısa Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Mahmut Kısa, Armağan Kitaplar
6. Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, Mustafa İslâmoğlu, Düşün Y.
7. K.K. ve Açıklamalı Meali, Heyet, T. Diyanet Vakfı Y.
8. K.K. Yüce Meali, S. Gümüş, Y. Çiçek, M. Demirci, İpek Y.
9. Nüzul Sırasına Göre K.K. Türkçe Anlamı, Ali Bulaç, Birim Y.
10. K.K. ve Özlü Tefsir, Tefsirlerin Özü, Abdullah Parlıyan, Konya Kitapçılık
11. K.K. Meali, H. Altuntaş, M. Şahin, D.İ.B. Y.
12. K.K. ve İzahlı Meal-i Âlîsi, Ali Fikri Yavuz, Sönmez Neşriyat
13. Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Meali, (Fatiha, Bakara), Abdülaziz Bayındır,
Sül.Vakfı Y.
14. Feyzü’l Kur’an, K.K. Açıklamalı Meali, Hasan Tahsin Feyizli, Server
Neşriyat
15. Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Çeviri), Yaşar Nuri Öztürk, Yeni Boyut Y.
16. Kur’an Türkçe Çeviri, Sadık Türkmen, Sistem Y. 2 cilt
17. K.K. ve Kelime Meali, Medine Balcı, Ebrar Y. 2 cilt
18. K.K. Türkçe Anlamı ve Kelime Meali, Halil Uysal, Kitap Kent Y.
19. K.K. ve Türkçe Meali, Hasan Karakaya, Kerim Aytekin, İkra Y.
20. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, T.D.Vakfı Y., Heyet
21. Suat Yıldırım, Kur’an-ı Hakim ve Açıklamalı Meali, Işık Yayınları
22. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Tefsirî Meal, Ahmet Tekin, Kelam Y.
23. Açıklamalı K.K. Meali, Tercümânu’l Kur’an, Mevdudi, İnkılab Y.
24. Kur’an-ı Kerim Meali, Şaban Piriş
25. Kur’ân-ı Kerim Meali, Talât Koçyiğit, Hüner Y.
26. Yaşayan Kur’an, Türkçe Meal-Tefsir, İhsan Eliaçık, İnşa Y.
27. Kur’an’a Bakışlar, Meal-Tefsir, Zeynep Gazali, Uysal Kitabevi Y.
28. Kur’ân-ı Kerim Yüce Meali, S. Gümüş, Y. Çiçek, M. Demirci, İpek Y.
29. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Mustafa Hizmetli, Erguvan Y.
30. Kur’ân-ı Kerim Meali ve Yüce Tefsiri, Hacı Murad, Doğuş Y.
31. Aziz Kur’an Çeviri ve Açıklama, Muhammed Hamidullah, Beyan Y.
32. Kur’an Mesajı Meal-Tefsir, Muhammed Esed, İşaret Y.
33. Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmet Ağırakça, M. Beşir Eryarsoy,
Buruc Y.
34. Nüzul Sebepli Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Ahmet Ağırakça-Beşir
Eryarsoy, İst. 1987
35. Kur’an-ı Kerim’in Türçe Anlamı, Ali Bulaç, Bakış Y.
36. Yüce Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsir Notları, (3 cilt), Ebû’l-A’lâ Mevdudi,
Merve Y.
37. Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, Hasan Basri Çantay, Çantay Kitabevi Y./
Risale Y.
38. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
39. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Heyet, Hikmet Neşriyat
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 70 -
40. Kur’an-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi, Mahmud Ustaosmanoğlu, Yasin Y.
41. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklama, İsmail Mutlu, Nesil Basım Yayın
42. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Heyet, Marm. Ün. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
43. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
44. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, İsmail Mutlu, Yeni Asya Gazetesi
Neşriyat
45. Kur’an-ı Kerim ve İzahlı Meali, Ahmed Davudoğlu, Çile Y./Timaş Y./
Merve Yayın Paz. / Çelik Y. /Seha Neşriyat
46. Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmed Davudoğlu, Şelale Y./Temel Neşriyat/
Cevher Y./Bahar Y.
47. Elmalılı Meali, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Azim Dağıtım Y./İhtar
Y./Huzur Y./İslamoğlu Y./Eser Neşriyat
48. Kur’an-ı Kerim ve Meali, İsmail Kurt, Huzur Y.
49. Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Türkçe Meali, İ. Atasoy, Ü. Şimşek, M. Paksu,
İ. Mutlu, Ş. Döğen, C. Uşşak, İst. 1989
50. Kur’an-ı Kerim ve Türçe Anlamı (Meal), Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay,
D.İ.B. Y.
51. Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Abdullah Aydın, Aydın Y.
52. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Ali Arslan, Okusan Yayıncılık
53. Kur’an’ı Anlamaya Doğru, Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmet
Tekin, Özel Y.
54. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Hasan Rızâ, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
55. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, İsmail Hakkı İzmirli, Eren Y.
56. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlatımı, Bekir Sadak, Ötüken Neşriyat
57. Kur’an-ı Kerim Meali, Ziya Kazıcı, Çağrı Y.
58. Kur’an-ı Kerim Meali, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Basım Yay./Akçağ Y.
59. Kur’an-ı Kerim Meali, Ali Arslan, Devran Y.
60. Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsiri, Ayntabi Mehmed Efendi, İst. 1956
61. Kur’an, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Ank. 1957
62. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Tefsirli Meal-i Âlîsi, Enver Baytan, İst. 1986
63. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (Meâni-i Kur’an, İzmirli İsmail Hakkı,
İst. 1977
64. Kur’an-ı Kerim Türçe Meali, H. Karakaya, K. Kabakçı, M. Süslü, K.
Seyidhanoğlu, K. Aytekin, İst. 1981
65. Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Celal Yıldırım, İst. 1982
66. Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Talat Koçyiğit-İsmail Cerrahoğlu, Ank.
1985
67. Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Anlam), Ziya Kazıcı, Necip Taylan, Çağrı Y.
68. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Ali Özek , Hayreddin
Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İ. Kâfi Dönmez, Sadreddin
Gümüş, Ank. 1993/S. Arabistan Krallığı, Medine
69. Kur’an-ı Kerim, Ş. Oral, Y. Z. Ersal, M. Runyun, A. S. Yücesoy, A. Güven,
M. A. Köksal, M. Ş. Özmen, K. Edip Kürkçüoğlu, H. Atay ve Y. Kutluay
(3 cilt), Ank. 1973
70. Kur’an-ı Kerim’in Konularına Göre Ayrılmış Türkçe Anlamı, Ahmet
Okutan, İst. 1967
71. Türkçe Kur’an-ı Kerim, Osman Nebioğlu, İst. 1957
72. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, H. E. Çalışkan, Güneş Gaz. Y.
KUR’AN
- 71 -
73. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Akpınar Y.
74. Kur’an Tercümesi, Muhammed bin Hamza, İst. 1976
75. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Abdullah Tüzüner, İst. 1973
76. Kur’an-ı Kerim Meali, Enver Baytan, Baytan Y.
77. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Abdülbâki Gölpınarlı, Remzi Kitabevi Y.
78. Fuyuzat; Kur’an-ı Mübin’in Mealen Tefsiri, Şemsettin Yeşil, İst. 1964
79. Kur’an-ı Kerim ve Türçe Anlamı (Meal) (3 cilt), Hüseyin Atay ve Yaşar
Kutluay, D.İ.B. Y.
80. Kur’an-ı Kerim, Besim Atalay, İst. İ962
81. Kutsal Kur’an Türkçe Meali, Sadi Irmak, İst, 1962
82. Kur’an-ı Kerim Meali, Y. N. Öztürk, Yeni Boyut Y.
83. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Yüce Meali, Ayntabî Mehmed Efendi,
Huzur Y.
84. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Açıklaması, Osman Keskioğlu, Eren Y.
85. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Ş. Taha, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
86. Kur’an ve Açıklamalı Meali, Heyet, Nesil Basım Yayın
87. Kur’an Meali, Ahmet Varol, Ozan Y.
88. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Tefsirli Meal-i Âlîsi, Hasan Rızâ, Baytan Y.
89. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Mustafa Hizmetli, Birleşik Y.
90. Nüzul Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali, Mesut Okumuş, Birleşik
Dağıtım Ankara Y.
91. Kur’an-ı Kerim ve Kürtçe Meali, Abdullah Varlı, Şahsi Y.
92. İngilizce Kur’an-ı Kerim Meali, Heyet, İlmi Neşriyat
93. Kur’an-ı Kerim’in Mealen Manzum Açıklaması, A. Adnan Sütmen, Üçdal
Neşriyat
94. Tanrı Buyruğu Oku, Kur’an Nazım Çeviri, Rızâ Çiloğlu, İst. 1987
95. Kur’an-ı Kerim, Süleyman Tevfik Özzorluoğlu, İst. 1932
96. Lafzen ve Meâlen Kur’an-ı Hakim’in Tercümesi, Ali Rızâ Sağman, İst.
1980
97. Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Süleyman Ateş, Kılıç Y./Yeni Ufuklar
Neşriyat/Şura Y.
98. Kur’an-ı Hakim ve Öztürkçe Meali, Dabbetu’l-Arz Profesör 1400 (Alevi
Dedeleri), Ank. 1995
99. İslâm’ın Mukaddes Kitabı Kur’an-ı Kerim, Türçe Tercüme ve Tefsiri, Hacı
Murat Sertoğlu, İst. 55
100. İniş Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali, Y.N.Öztürk, Yeni Boyut Y.
101. Mevzularına Göre Âyetü-i Kerimeler ve Mealleri, (2 cilt), Şamil Y.

- 73 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -5-
OKUMA VE YAZMA

Kırâat/Okuma; Anlam ve Mâhiyeti

Yazma

Alfabe; Yazının Temel İşaretleri

Okuma-Yazma Kavramıyla İlgili Diğer Yakın Kavramlar

Namazda Okumak; Kıraat

Kur’an’ı Okumak (ve Ona Tâbi Olmak); Tilâvet

Tertîl

Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Nasıl Anlamalıyız?

Kur’ân-ı Kerim’de Okuma, Yazma ve İlim

Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim

Kalem

Kitab

Bilgisizlik Olarak Cehâlet (Cehl)

Günümüz İnsanı ve Okuma
Kırâat/Okuma; Anlam ve Mâhiyeti
Okuma: Yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlamak, kıraat etmek, tilâvet etmek; yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve öğrenmek demektir. Okumanın hayatımızdaki yerini ve önemini bilmeyen yoktur. Ama, günümüzde ekonomik problemler, kapitalist düzenin çalışma şartları, televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ve eğlenceye dayalı araçlar, boş vakitlerin okuyarak değerlendirilmesine engel olmaktadır. Okumayı bilmek yetmemekte, okumaktan zevk almamız da gerekmektedir. Gerekli gördüğümüz yerleri not alarak, tartıp tartışarak, düşünüp üreterek tekrarlayıp yankılaştırarak, benimseyip sindirerek, genişletip tazeleyerek, gözleyip örnekleştirerek, hayatta nasıl bir yer aldığını ve nasıl uygulanacağını değerlendirerek okumalıyız. Açlık yemekle giderildiği gibi, bilgisizlik de okumakla giderilir. Okumak bir gâye değil, bir araçtır. Niçin okuduğumuzu, okuduktan sonra bizde nasıl değişiklik olması gerektiğini değerlendirmemiz gerekir. Bir kitabı okuduktan sonra, eskisinden daha akıllı, daha şuurlu hareket edebilmeliyiz.
Okuma eylemi, çok kapsamlı ve oldukça karmaşık bir eylemdir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 74 -
İstenilen sonucu elde edebilmek için göz ve beyin arasında dikkatli
bir işbirliği gerekir. Yani sayfada yazılı olan harflerin anlattığı
fikirlerin tamamen kavranması şarttır. Aynı zaman okuma amaçlarımız
da farklılık gösterir. Değişik okuma tekniklerine ve hızlı okumaya
âşina olmak çok önemlidir. İlgili yazının uzunluğu, zorluğu
ve konusuna göre doğru tekniğin seçilmesi gerekmektedir. Okumada
kullanılan başlıca üç teknik; taramak, gözden geçirmek ve
detaylı okumadır. İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken
bütün akıl, bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir.
Gözlerin kelimeler üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve
düşünülmesi gereken yerler vardır. Altı çizilmesi, notlar alınması
gereken yerler bulunabilir. Bütün benliği vererek açık bir zihinle
okumanın gereği, fikir veren ciddi kitaplarda daha fazla ortaya
çıkar.
Kitap, size istediğiniz zaman ders vermeye hazır bir öğretmendir.
Büyük insanlarla oturup sohbet etmenin, onlarla konuşmanın
yolu “okumak”tır. Bir kitabı dikkatle okumak, onun yazarıyla saatlerce
sohbet etmek demektir. Kitaplar, insanlar, ülkeler ve asırlar
arasında bilgi alışverişini sağlayan araçlardır. Değerli kitaplar, insana
düşünmeyi de öğretir. Okumak, anlama yeteneğini geliştirir,
duyguları güzelleştirir, sezgi gücünü arttırır, olayları ve insanları
anlamakta, problemleri çözmede yol gösterir. Mesleğinde, bulunduğu
konumda yükselmek, başarılı olmak isteyenlerin yapması
gereken en önemli işlerden biri okumak olmalıdır.
Sadece kitap değildir okunması gereken. İnsan, tüm eşyayı,
tüm varlığı, tüm olayları, hayatı ve öteki hayatı, duyguları, her
şeyi okumalı, okuyabilmelidir. Eşyanın dilinden anlayacak şekilde,
yabancı ve yerli dile sahip olmalıdır. “Oku!” emrinin yöneldiği şey,
tek bir şey değildir. Ama, okunacakların içinde kitap, kitapların
içinde de “O Kitab” baş sırayı alır.
Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız bilgiden
Allah’a sığındığını” unutmayalım. Mideyi nasıl zararlı gıdalarla
doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de
aynı durum sözkonusudur. Beynin ve gönlün hastalanması, midenin
hastalığından elbette çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen
gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa, özümsenip hazmedilmeyen
kitaplar ve okuma da kafanın ve gönlün hastalanmasına
sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür. Bir kısmı
düşünceyi,bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler. Beslemeyen
bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir.
Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bilgiyi ölçme
ve değerlendirmenin, bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla
OKUMA VE YAZMA
- 75 -
önemi olduğunu unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak,
bazen ciddi zararlara sebep olabilir. Her kitabı değil, bizim
için faydalı olacağına inandığımız güzel kitapları seçerek okumalıyız.
Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek ya da güvenilen
bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde
okumak en güzelidir.
Okumak, sadece boş zaman işi değildir. Okumayı boş zaman
işi kabul edenler, onu çekirdek çitlemek, pul koleksiyonu yapmak
türünden çok basit görmüş ve teferruat saymış olurlar. Okuma
dürtüsü, bilgi ve hikmet sevgisinden kaynaklanmalıdır. O zaman
okumak, bir zahmet değil; bir lezzet halini alacaktır. Bu zevki tadan
biri, okumayınca rahatsız olur, sanki bir tarafının eksildiğini
hisseder. Kitaplar sadece bilgiyi öğretmezler, aynı zamanda hayatı
da öğretirler.
Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına
reğmen, kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en
sâdık taşıyıcıları olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan
bilgi taşıma araçlarının hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile
kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır. Her alanda ve her şeyde
olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap konusunda aramak, okurların
başta gelen görevidir.
Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü
ruhumuzu ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde
düşünmeli ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.
Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için
olmalı, ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı
Kur’an’ı, hayata tatbik edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak
gâyesiyle okumalıyız.
Kur’an’ın ilk iki sûreye okumanın ve yazmanın
önemini vurgulayarak
başladığını biliyoruz.1 Zaten okumak anlamına gelen
“Kur’an” kelimesinin
bu kitaba ad olması bir tesadüf değildir.
Henüz vahyin ve mücâdelenin ilk yıllarında, geceleyin kalkıp
Kur’an okuma ve bunun metodu konusunda özlü bilgiler veren
Müzzemmil sûresinin ilk âyetlerinin uygulamasıyla ilgili olarak
aynı sûrenin son âyeti, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bir topluluğun
geceleyin Kur’an okuduğunu bizlere haber vermektedir.2 Bir
âyet-i kerimede hem okumak için hem de insanlara okutmak için
1] 96/Alak, 1-6; 68/Kalem, 1-2
2] 73/Müzzemmil, 1-8, 20
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 76 -
Kur’an’ın parça parça indirildiği ifade edilir.3 Bu âyette “insanlara
okuman için” ifadesinden, Rasûlün başkalarına Kur’an öğretmesinin
istendiği açıkça anlaşılmaktadır.
Kur’an’da, okumayı emreden çok sayıda âyet vardır. Bu
âyetlerin uygulanıp hayata geçirilmesi ile ilgili olarak belirtmemiz
gereken bir hususa dikkat çekmek istiyoruz. Mekke’deki
mücâdelenin, Rasûlün önderliğinde bir avuç arkadaşı tarafından
gizlice yürütüldüğünü dikkate alırsak, bu âyetlerin gereği olarak
resmî birtakım eğitim kurumları görme beklentisine girmemiş
oluruz. Zira Mekke mücadelesinin tarzı gereği eğitim kurumları
da sivil
ve gizli bir özellik arzetmektedir. “Erkam’ın evi” örneğinde
olduğu gibi, bu iş için, daha çok, dikkat çekmeyen emniyetli
yerler seçilmiştir. Yine dönemin hassasiyeti gereği Rasul (s.a.s.),
Mekke’de okuma-yazmaya ağırlık verme yerine daha çok sohbet
şeklindeki bir eğitime önem vermiştir. Zira başka çalışmalara zaman
yoktu. Müslümanlar çok kısa zamanda Kur’an’ı ve mücâdeleyi
öğrenmek zorundaydı. Dahası Rasul, göstermelik şekilciliğe değil,
bilakis eğitimin muhtevâsına önem veriyordu. Dolayısıla bu zor
şartlar altında insanların eğitilmesi, bireysel ve sosyal bir değişimin
gerçekleşmesi çok daha önemliydi. Nasıl ve ne şekilde bir eğitim
uygulanacağı ise şartların elverdiği ölçüde insanın inisiyatifine
bırakılmıştı. Neticede bu gibi durumlarda sözlü eğitim, yazılı eğitime
oranla zaman kazandırma ve takibatlarda risk önleme açısından
daha müsaitti ve bu sebeple tercih edilmişti. Yazılı eğitime ve
kurumlaşmaya ise Medine döneminde geçilmiştir.4
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e Kur’an’dan, önce ‘ikra” âyeti inmiştir.
Oysa, daha henüz Rasûl’ün elinde okuyacağı bir şey yoktu. Öyleyse,
Rasûl’e daha ilk başta okuması emredilen neydi? Bu konuda,
birkaç seçeneği belirtmeyi
uygun görüyoruz.
1. Bilginler
‘Kur’an’ın bir gecede indirildiğini, ‘inzalini’ belirten
âyetler konusunda ayrılıklara düşmüşlerdir. Bu noktada, genellikle
kabul edilen görüş, Kur’an’dan ilk âyetin Kadir gecesi indiği, daha
doğrusu, Kur’an’ın Kadir
gecesi inmeğe başladığı şeklindedir. Bu,
yanlış bir görüş değildir. Çünkü, Kur’an’a dikkatle bakanlar, gerek
Kitap, gerekse Kuran kelimesinin, bütün olarak Kitap
ve Kur’an
için kullanıldığı gibi, Kur’an’ın bir bölümü
için de kullanıldığını
görürler. Şu halde, Kur’an’ın bir tek kelimesi bile Kur’an’ın bütünü
yerine geçmektedir. Kur’an âyetleri, kelimeleri, hattâ harfleri
birbirleriyle iç içe bir örgü halindedir. Bu bakımdan, bir âyetin,
3] 17/İsrâ, 106
4] Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 176-177
OKUMA VE YAZMA
- 77 -
hattâ bir kelimenin tam olarak anlaşılabilmesi için Kur’an’ın bütünüyle
anlaşılması gerekir. Bunu, Yunus Emre bir deyişinde, “dört
kitabın manâsı saklıdır
bir ‘elifte”, bir diğer deyişinde, “dört kitabın
manâsı Lâilâhe illallah” şeklinde ifade etmekte, aynı zamanda,
üzerinde büyük tartışmalar olan “Lâ ilâhe illâllah
diyen Cennet’e
girer” 5 hadisini de gâyet güzel açıklamış olmaktadır. Bu noktada,
Hz. Ali’nin de şöyle bir sözü vardır: “Kur’an hamd sûresinde
toplanmıştır, hamd sûresi besmelede toplanmıştır, besmele başında
b harfinde toplanmıştır, b altındaki noktada toplanmıştır,
ben
o noktayım.” Sufîler, Kur’an’ın ilk kez toplu halde Peygamber’in
kalbine indirildiğini, sonra da yerine
ve zamanına göre parça parça
indirildiğini belirtir ler ki, bu da yaptığımız açıklamalarla aynı
anlama gelmektedir.
Şu halde, ‘ikra’ = Kur’an’ diyebiliriz.
2. Peygamber’ den okuması istenen kâinat da olabilir. Gerçekten,
kâinat
da Allah’ın âyetlerinden oluşmakta, Kur’an da Allah’ın
âyetlerinden oluşmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz
gibi,
Kur’an Kâinatın durulmuş ve sözle, ya da yazıyla ifade edilmiş
biçimidir; insan da ‘küçük kâinattır’,
şu halde insanı da okumak
gerekmektedir. Temelde,
bu açıklamayla, yukarıdaki açıklama birbirini
tamamlamaktadır.
3. Bu “ikra” emrinden şu çok önemli gerçeği ortaya
çıkarıyoruz:
İlk çağlarda insanlar, kutsal metinlerini yazıya dökmenin,
onlara karşı bir saygısızlık olacağına inanırlardı.
Bu yüzden, eski
kutsal metinler ağızdan ağıza aktarılırdı.
İnsanlar yazmaya başladıktan
sonra, ezberleme
ve sözlü aktarım güçleri zayıfladı. Eskiden
beri, geleneğin,
eğitim ve öğretimin en etkili aktarım aracı
esasen sözlü aktarımdır. Sözlü geleneğin çok büyük bir toplam
oluşturan dizeleri, yüzlerce yıldan beri kuşaktan kuşağa aktarılmış
ve korunmuştur).6 Bu gerçeği
İslâm da vurgulamış ve bir yandan
Peygamber’in ümmîliği
üzerinde dururken, bir yandan da ona
“yaz” değil,
“oku” emrini vermiştir. Okumak, illâ kitap okumak
demek
değildir; okumak öncelikle ezberden okumayı
ifade eder. Bu
yüzden, Hz, Peygamber’e bir kitaptan
okuması emredilmiyordu;
ruhundan, kalbinden okuması
emrediliyordu; çünkü, ortada yazılı
bir kitap yoktu
okunacak. İslâm’da hadisler de ağızdan ağza aktarılmış
ve ancak 160-150 yıl sonra kâğıda geçirilmiştir. Gerçi İslâm
yazmayı yasaklamaz, teşvik de eder. Fakat, aslolan yazmak değil,
okumaktır. Bu bakımdan, İslâm’ da Kur’an’ın belki yazılmasından
çok, ezberlenmesi üzerinde
durulmuştur. Ama, ne zaman ki yazı
okumanın önüne geçmiş, modern medeniyet hep yazı üzerinde
5] Sahih-i Müslim, hadis no: 43, 44, 45
6] Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, Yeryüzü Y. İst. 1980
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 78 -
durmuş,
o zaman sözlü aktarım ve kalpten okuma önemini
yitirmiş,
bilginlerin pek çoğu ‘ilim’ değil, Kur’an’ın diliyle, “kitap yüklü
eşekler” haline gelmişlerdir.7
Yazma
Yazı: İsteklerimizi anlatmak için kullandığımız sözlerin, birtakım
şekiller halinde gösterilmesidir. İnsanların birbirleriyle iletişim
kurmak için kullandıkları, dil denen sistemin belli işaretlerle
belirleyen ikinci bir sisteme yazı diyoruz. Yazı, sözün resimleşmiş
(şekillenmiş, simgelenmiş) biçimidir. Yazı, alfabe denen ve seslerin
yerini tutan işaretlerden oluşur. Yazı, zihnimizde oluşan sözlerin
kâğıt üzerine dökülmüş şeklidir.
Yazının insanlık tarihindeki önemi hayli büyüktür. Peygamberlerin
bir kısmına Kitap verilmiş, bir kısmı da önceki Peygamber’e
gönderilen kitapla hükmetmiştir. Kitaplarda yazı vardır. Ve genel
kabule göre ilk peygamber Hz. Âdem’e de küçük kitap (suhuf)
verilmiştir.
Yazma: Harfleri, heceleri veya fikir anlatan işaretleri yan yana
getirip istenilen şeyi anlatan şekiller ortaya koymaktır. Söz uçar,
yazı kalır. Bir atasözünde: “Âlim unutmuş, kalem unutmamış”
denir. Yazıyı boşluğa dağılan sözlerden üstün kılan unsurlardan
biri, insanı geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki bütün kitapların ve
defterlerin yakılması halinde birçok şeye yeniden başlamak gerekecektir.
Dolayısıyla yazı, geçmişten büyük hazineler devralmamızı
ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar. Güzel yazmak için; iyi
düşünmekle beraber, anlatım açık, cümleler kısa, kelimeler yerli
yerinde, cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, istenen konunun
düşünceleri kafada iyice yoğrulmuş, gereksiz kelime tekrarlarından
arınmış olmalıdır.
Peygamberimiz Zamanında Yazı ve Yazılı Eğitim: Mekke’de
yazılı bir eğitime ağırlık verilmemiş; daha çok okuma, teşvik edilmişti.
Medine artık müslümanların özgür vatanı idi, yetki ellerine
geçmiş ve devlet olmuşlardı. Nasıl ibâdetlerini evde yerine getirme
zorunluluğundan
kurtulup mescid edinmiş ve orada cemaat
olarak açıktan ibâdet etme hürriyeti elde etmişlerse, eğitimi ve
öğretimi de mescidde açıktan icra edecek hale gelmiş ve kurumlaşmışlardı.
Daha Medine’nin ilk iki yılında, gelmiş olan Bakara
sûresinde, alış verişte yazışma ve kâtiplerden bahsediliyor,
iş akitlerinin
yazılması emrediliyor.8 Tıpkı gayr-i müsiimlerle yapılan söz-
7] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., 72- 73
8] 2/Bakara, 282-283; 24/Nûr, 33
OKUMA VE YAZMA
- 79 -
leşmede olduğu
gibi, yazılı hukuka bile adım adım geçiliyordu.
Hepimizin
çok iyi bildiği gibi Bedir esirlerinin okuma yazma öğretmeleri
karşılığında serbest bırakılması bu gelişmelerin bir parçasıdır.
Hatta, esirlere verilen bu görev, Rasulün (s.a.s.) daha önceden
başlatmış olduğu atılımın sadece bir uzantısıdır. Vatandaşların
(müslümanlann) eğitimi o kadar önemli ki müslüman olarak gelen
Mekkeli kadınların imtihan edilmesi emrediliyordu. Toplumsal
düşünce ve inancın korunması açısından bu samimiyet denemesi
çok ileri bir adımdır (60/Mümtehine, 10). Sahabenin dolayısıyla
müslümanlann eğitimi
konusunda Allah Rasülünün bu kadar titiz
olmasının en büyük teşvik edicisi Kur’an’ın ilmi ve öğrenmeyi
emreden âyetleriydi şüphesiz (Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda
Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 177).
Alfabe; Yazının Temel İşaretleri
Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya yarayan işaret sistemine
“yazı” denir. Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir. Dilde kullanılan sesleri
gösteren işaretlere de “harf” adı verilir. Bir dildeki harflerin
belli bir sıraya göre dizilmesine ise “alfabe” denilir.
Alfabelerin Ana Özelliği: Her kavim ve ulus, inandığı kutsal kitabın
yazıldığı alfabeyi kullanmaktadır. Tarihte de böyle olmuştur.
Dünyada hiçbir kavim ve ulus yoktur ki, din değiştirmeden alfabe
değiştirmiş olsun. Alfabe değişikliği, toplumun tümüyle değişmesini
ve tarihiyle bağlarını toptan koparmasını gerektireceğinden
dolayı komünist ülkeler, ihtilal yapanlar (ve Rusya, komünizm
rejimine geçince) bile alfabe değiştirme cesaret ve cür’etini göstermemişler,
böyle bir girişimi köklerine, tarih ve kültürlerine bir
ihânet olarak kabul etmişlerdir.
Çin alfabesi beş bin karakterden, daha doğrusu resim-kelimeden
oluşmaktadır. I. Dünya Savaşı sırasında James Yen adında bir
Çinli, bu alfabeyi sadeleştirerek bin karaktere indirdiği bir alfabe
ile okuma yazma öğretmede devrim sayılacak gelişmeye öncülük
etti. Hâlâ Çinliler, binlerce harfden oluşan alfabe kullanmaktadır.
Japonya’nınbazı kabilelerinde de, bin harften fazla harfi olan
alfabe kullanıldığı halde, bu yazılarını değiştirmeyi akıllarının
uçlarından bile geçirmemektedirler. Kutsal kitaplarının yazılı bulunduğu
bu alfabeyi terk etmeyi, önce dinlerine ve kültürlerine
bir ihânet olarak görmekte, bu alfabeleriyle teknik gelişmelerde
Batıdan hiç de geri kalınmayacağını da ispat etmektedirler.
Türklerin Tarihten Beri Kullandığı Alfabeler: Türkler de tarihlerinde
birkaç din değiştirmişler, yeni bir dini kabulleriyle beraber,
o dinin yazılı metinlerinin veya kutsal kitabının yazısını/alfabesini
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 80 -
de kabul etmişlerdir. Bu alfabeler şunlardır: Göktürkçe, Uygurca,
İslâm alfabesi, Latin alfabesi.
Türkler, İslâmiyet’i seçmeleriyle birlikte kabul ederek kültür birikimlerini
o yazıyla eserlere geçirdikleri alfabeyi (elifbâyı) 900 yıl
kadar benimseyip kullanmışlardır. Bu yazıya, bazıları yanlış olarak
“Arap yazısı” demektedir. Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in sadece o yazıyla
doğru olarak yazılabildiğinden ve bütün Müslümanların ortak yazısı
olduğundan, bu yazı çeşidine Kur’an yazısı veya İslâm alfabesi
denilmesi daha doğru olur. Türkler bu yazıyı öylesine benimseyip
kabullenmişlerdi ki, bu yazıya Osmanlıca denmeye başlanmış, değişik
stiller (hat, yazı çeşitleri) katarak, yazıyı daha da zenginleştirmişler,
nâdîde hat ve hattatları kültür dünyasına kazandırmışlardı.
Türkleri, İslâm kültüründen ve Kur’an’dan koparmak isteyen
düşmanları, bunun yazı değişikliğiyle en kolay bir şekilde gerçekleşeceğini
biliyorlardı. Bundan dolayı, Osmanlı Devletine akıl vererek
Türklerin diğer kurum ve hayat tartında olduğu gibi, yazıda
da Batıyı taklit etmesini tavsiye ve telkin ediyorlardı. Defalarca
yetkililer tarafından reddedilmesine rağmen, sık sık Osmanlı devleti
ve halkının yüzlerce senedir kullandığı alfabeyi atıp Batının
yazısını kabul etmesini teklif etmişlerdi. Komünizm ihtilaliyle bile
kendi yazısını değiştirmeyen Rusya, 1870 yıllarından itibaren defalarca
elçiler göndererek Türkler için yeni Batı alfabe taslakları
sunmuşlardır. Fakat, eski hayat tarzındaki bunca değişikliğe ve
Batının nice bâtılına kapılarını açmakta tereddüt etmeyen son dönem
Osmanlı yönetimi, yazısını/alfabesini değiştirecek kadar bir
teslimiyete düşmemiş, bu teklifleri hep reddedebilmiştir.
Latin Alfabesinin Kabulü: Harf devriminden bu yana Türkçe
konuşup yazan her insan, Atatürk devrimlerini benimsemeyen
Müslümanlar dâhil, herkes (ilk zamanlar devlet zoruyla, sonraları
artık çaresiz normal karşılayarak) Latin alfabesini kullanmaya ve
giderek benimsemeye başlamıştır. Bu alfabeye bazıları Türk alfabesi
demektedir. Bu, tümüyle yanlıştır. Çünkü ne eski Türkler böyle
bir alfabe kullanmışlar, ne de bu alfabenin Türk ve Müslümanlarla
bir ilgisi olmuştur. Bu yazı çeşidi Batılı ülkelerin kullanageldikleri
bir alfabedir. Latin alfabesi, Batıyı her alanda taklit eden, eskiyle
ve özellikle İslâm’la bağları kökünden koparmak için devrimler
yapan yeni Türkiye Cumhuriyeti rejimince 1 Kasım 1928 tarihinde
ve 1353 sayılı kanunla kabul ve tesbit edilmiştir. Bu kanuna göre
Türk alfabesi olarak kabul edilen Latin alfabesinin Türkçe uygulamasında
29 harf vardır. Bu yazı sisteminde her ses için ayrı bir harf
ve her harf için de yalnız bir ses ilkesi göz önünde tutulmuştur.
OKUMA VE YAZMA
- 81 -
Başka bir medeniyetin alfabesinin kabulü, o uygarlığa teslimiyetin
bir sembolü kabul edilebilir; teslimiyetin ve onda erimenin
bir göstergesi. Alfabe ve medeniyet değişikliği, tüm tarihin, kültürün,
çağdaş insanı eskiye ve İslâm’a bağlayan nice köprülerin
yıkılması anlamına gelir.
Evet, dünyada din değiştirmeksizin alfabe değiştiren tek kavim
olarak Türkler gösterilmektedir. Harf devrimi ve diğer devrimlerle
birlikte, ortak bir medeniyeti paylaştıkları tüm kavimlerden
laiklik ve kurumlardaki kıyafet gibi birçok konuda farklı bir yol
izlenmiştir. Tüm Arap ülkeleriyle birlikte, İranlılar, Hintliler, Afganlılar,
Pakistanlılar, Malezya, Endonezya gibi ülkelerdeki Müslümanlardan,
tüm Müslüman Afrikalılardan, onların medeniyetlerinden
kesin çizgilerle farklılaşılmış; eski bağ ve ilişkilerin terk
edilmesine, bir de yazı değişikliği gibi aşılması mümkün olmayan
duvarlar örülmüştür. Ülkemiz, bunun yanında, Batılılar tarafından
da sürekli dışlanmış, onların bu ülkeden şikâyetleri de bir türlü
bitmek bilmemiştir.
Bu yazı değiştirmede gerekçe bellidir: Batı uygarlığına girmek,
eskiyle bağları koparmak ve eski harflerin zorluğu, yeni harflerin
kolaylığı.
Yazıyı değiştirmekle, Batının teknik ve bilimsel gelişmelerine
ne kadar ayak uydurduğumuz her zaman tartışılmış, ama Müslümanlarla,
İslâmî eserlerle ve Kur’an’la bağımızın kolayca koptuğunu
herkes rahatlıkla görebilir. Eski harflerin zorluğu ve yeni
harflerin öğrenilmesinin kolaylığı ise tam bir yutturmaca ve aldatmacadan
başka bir şey değildir.
Latin alfabesini kullanan ülkelerle yazı birliği oluşturup onların
gelişmelerinden yararlanmak iddiasının gerçekliği ise çok
götürmektedir. Öncelikle belirtelim ki, Batıdan alındığı halde, bu
alfabe, Batının kullandıklarıyla bile tam uyum sağlamaktadır. A, e,
ı, i gibi birçok harf Batıda değişik şekilde okunup seslendirilmektedir.
Batıda kullanılan birçok harf, kullandığımız bu alfabede
yer almamaktadır: Q (q), W (w), X (x) gibi. Yine, iki, hatta üç sesli
harfin veya bir sesli bir sessiz harfin yan yana gelip değişik bir ses
meydana getirmesinin Türk alfabesinde bulunmayışı gibi problemler
söz konusudur. Ayrıca, kullandığımız bu alfabedeki birçok
harfi, Batılı hiç tanımamaktadır: Ç, ğ, ö, ş, ü gibi. Latin harflerinin
Batıdaki kullanımında bu harflerin bilinmemesinden dolayı, bilgisayarlarda,
özellikle internet üzerinden iletişimlerde bu harflerin
yazımı büyük çapta problem olmaktadır. Batılılar nice harfi de
bizdekinden çok değişik telaffuz etmektedir. Renault yazıp reno
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 82 -
okumaktalar. Bizim Cek diye yazıp okuduğumuz ismi, onlar Jack
diye yazmaktalar. Bu tür örnekleri çoğaltmak kolay. Söz gelimi bir
Arap, eğer ille Latin alfabesiyle yazacaksa veya bir Batılı bir kelimeyi
yazıya geçirecekse, Türklerin yazıya geçirdiğinden çok farklı
olacaktır bu. Meselâ şeyh kelimesi shaıkh şeklinde yazılmakta,
ama şeyh diye okunmakta…
Devlet zoruyla da olsa, rejimin politikası gereği, okuma-yazma
oranı Türkiye’de % 90’ların üzerine çıkmış olabilir, ama halkın
kültür seviyesi acaba nasıldır? Okuma-yazma bilenlerin kaçta kaçı
acaba hayatta gazeteden başka bir eseri hiç okumamış, mektup
yazmada bile zorlanıp dilekçelerini hep arzuhalcilere yazdırmaktadır?
Bu anketi kim yapacaktır? Çinliler ve Japonlar, alfabe değiştirmedikleri
(alfabeleri gerçekten çok zor ve çok fazla harfli olduğu)
halde, niye Türkiye’den daha geri değiller? Türkiye, alfabesini
değiştirdiği halde, niye yeterli kalkınma yapıp ilerleyemedi? Halkın
kültür seviyesinde niye ciddi gelişmeler olmadı; geçim ve seçimden
başka bir şey konuşmayan ve anlamayan duruma düştü?
Kullandığımız Latin alfabesi, Türkçe kelimeleri doğru olarak,
eksiksiz biçimde karşılayamamakta ve iddia edildiğinin aksine
eski harflerden daha kolay belletilememektedir. Bunlardan daha
acısı, Kur’an, bu harflerle okunamamakta ve yazılamakta, dilimize
Arapça ve Farsça’dan girmiş binlerce kelime yanlış yazılmakta,
yanlış okunmakta, dilimiz de küçük düşürülmektedir.
Kur’an yazısında, dolayısıyla 900 senedir kütüphanelerimizi
dolduran eserlerde bulunan harfler, tam olarak Türkçeye yeni
harflerle aynen yazılıp aktarılamamaktadır. Çünkü eski alfabemizde
bulunan nice harfin tam karşılığı yeni alfabede bulunamamaktadır:
Se, ha, hı, zel, dat, ayın, kaf, lâm, vav; eski alfabemizdeki
bu harfler, yeni yazıda tam karşılıkları olmayan harflerdir. Ayrıca
birçok eski harfin karşılığı tam olarak tesbit edilemekte, eski alfabedeki
birkaç harf, aralırnad okunuş farkları olduğu halde, yeni
alfabede tek harfle gösterilmekte, telaffuz ve anlam karışıklığına
götürmektedir. Örnek verecek olursak:
Elif ve ayın harfleri a harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
karışmaktadır.
Te ve tı harfleri, t harfiyle harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
karışmaktadır.
Se, sin ve sat harfleri, s harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
karışmaktadır.
Ha, hı ve he harfleri, h harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
OKUMA VE YAZMA
- 83 -
karışmaktadır.
Dal ve dat harfleri, d harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
karışmaktadır.
Zel, ze, zı ve dat harfleri, z harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
karışmaktadır.
Kaf ve kef harfleri, k harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
karışmaktadır.
Ayrıca, eski alfabede kef harfinin dikey çizgisine sağa doğru
iki tane eğik çizgi eklenerek veya kef harfinin içine üç nokta
konularak gösterilen nazal n (yani genizden gelen n sesi hiçbir
harfle artık yazılamamakta, vav sesinin kalın ve yuvarlaklığı “v”
sesiyle verilememekte, he harfinin göbekten geliyormuşçasına
değişik fonetik özelliği “h” harfiyle tümden kaybolmakta, ha, hı
ve ayın harflerinin boğazdan çıkan değişik telaffuzları yeni alfabe
sâyesinde tarihe karışmaktadır. Yine, uzatma işaretlerinin aynı zamanda
inceltme işareti olarak da kabul edilmesiyle, önceki harfin
uzun mu, yoksa ince mi okunacağının karıştığı ve bilgisayarlardaki
zorluk da eklenerek artık bu işaretin tümden kaldırılması, Arapça
ve Farsça’dan dilimize girmiş yüzlerce kelimenin hecelerinin uzun
okunamayışı ile telaffuzun ve şivenin bozulması gibi problemler
eklenebilir. Türkçe’deki ince ve kalın “e”leri de bu alfabe ile ayırt
etmek mümkün olmamaktadır.
Kur’an, Latin alfabesiyle doğru bir şekilde yazılıp okunamadığı
gibi, Kur’an terimleri, dinî tabir ve kavramlar da doğru bir
şekilde okunmak, kökü bilinmez, anlaşılmaz hale gelip kolayca
unutulması veya anlamlarının yozlaştırılması sağlanıyordu. Eski
yazı denildiği halde, Kitab’ımızın yazısı olduğu için eskimeyen ve
eskimeyecek olan bu yazımuz, sağdan sola doğru yazıldığından,
gözün yapısına uygunluk arzediyor, gözü bozmuyordu. Onun için,
eski Türklerde ve hâlâ İslâmî alfabeyi kullanan kavimlerde gözlük
takana (veya lens kullanmak zorunda kalana) fazla rastlanmaktadır.
Ayrıca, şimdiki harflerin şekillerinin sert ve donukluğuna, bu
harflerle sanat ve üstün beceri gösterilememesine karşılık; Kur’an
harflerinin güzel yazılması, hârikulâde tablolar ve sanat eserleri
meydana getiriyor, hattatların ve kâtiplerin kabiliyeti güzel bir estetik
oluşturuyor, okuyanları ve hatta sadece harflere bakanları
tabii zevke gark ediyor ve sanat gösterisine dönüşüyordu.
Var mısınız, günlük işlerimizde kendi yazımızı kullanalım, en
azından kendi aramızda hilâl/kamerî takvimini kullanalım, kendi
medeniyetimize uygun kıyafetleri kuşanalım! Gücümüz yettiğince
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 84 -
ve kendi çapımızca devrimleri devirelim…
Okuma-Yazma Kavramıyla İlgili
Diğer Yakın Kavramlar
İlim
Kur’an’ın, 854 yerde ilimden bahsetmesi, bilmeye, öğrenmeye
verdiği önemi gösterir. Ayrıca Allah, Kur’an’ın bilgiye dayalı bir
kitap ve yol göstermek için bir rahmet olduğunu ifade ediyor9.
Bilmeksizin zan ile konuşmayı yasaklıyor (3/Âl-i İmran, 66; 4/Nisâ,
157). Bilenlerle
bilmeyenlerin bir olmayacağından (39/Zümer, 9),
Allah’tan en çok âlimlerin korkacağından (35/Fâtır, 28), iman edenlerle,
kendilerine ilim verilenlerin derecelerinin yükseleceğinden
(58/Mücâdele, 11) bahsediyor. “Rabbım ilmimi artır, de” (20/Tâhâ,
114) âyetiyle de mü’minin ruhuna şiddetli bir ilim ateşi yakıyor.
Ancak ilmi, amaçsız bir şekilde kendi başına bir değer olarak alıp
kutsamıyor. Onun salt bir bilgi yığını olarak biriktirilmesini yeterli
bulmuyor, bir gâyeye hizmet etmesini ve topluma aktarılmasını
da istiyor. İşte tebliğ ve inzarın böyle bir fonksiyonu vardır.
Tebliğ ve inzâr
Kur’an, tebliğ kelimesinden yaklaşık 25 defa çeşitli şekillerde
bahsediyor. Açıkça “sana indirileni tebliğ et” diyerek bunu
farz
kılıyor.10 Ayrıca Kur’an 130 defa inzardan ve uyarıdan bahsediyor.
Rasulün tebliğci, uyarıcı ve müjde-leyici (mübelliğ, münzir ve beşir)
olduğunu zikrediyor.11 Tebliğ ve inzar deyince
yüzeysel olarak gerçeği,
insanlara bir defa duyurmakla tebliğin tamamlandığı gibi bir
anlayış, şimdiye kadar düşüncelerimize
hakim oldu. Ancak Kur’an,
olayı bu kadar yalın olarak ele almıyor. Inatlaşmış inkârcıların ve
iman etmeyecek olanların tekrar uyarılmasına gerek görmezken,
Allah’tan korkan ve Kur’an’a uyan kimselerin uyarılmasını (inzar)
istiyor.
12 Uyarılan kimse Allah’tan korkuyor ve Kur’an’a tabi oluyorsa
niçin uyarılacak, bu sorunun cevabını bulmamız gerekiyor.
Hem bu âyet Mekkîdir ve imanla ilgilidir.
İşte buradaki “Korkan
ve tabi olan” kimsenin uyarılmasından
maksat o kimsenin eğitilmesidir.
Dolayısıyla bu tür kimseler için tebliğ ve uyarı bitmemiştir,
devam etmektedir. Diğer bir deyişle tebliğ, anlık bir olay değil,
düzenli bir süreçtir
ve eğitimcinin yaptığını yapmaktadır. Bu sebeple
kendisinin
davetçi olduğunu hissedenler aynı zamanda iyi
9] 7/A’râf, 52
10] 5/Mâide, 67
11] 26/Şuarâ, 115, 13/Ra'd, 7; 14/İbrâhim, 52; 24/Nûr, 52
12] 36/Yâsin, 6-11
OKUMA VE YAZMA
- 85 -
birer eğitimci
olmak zorundadırlar.
Dâvet, Tezkir ve İrşad
İnsanları, İslâm anlamında hayra çağırmayı Allah emretmektedir.
Ancak bu çağırıyı zihinsel ve kültürel derinliği olmayan, yüzeysel
ve yalın bir tellallık olarak algılamak, kavramı anlamından
saptırmak olur. Çünkü Allah bu çağrının hikmetle ve güzel öğüt
(va’z)le yapılması gerektiğini söylüyor.13 Burada hikmet ve mev’ıza
kelimelerinin muhtemel aniamiarı-nı kısaca belirtmek gerekirse,
bu iki kelimenin, muhatabın gönlüne ve dimağına işleyen bir eğitim
ve öğretimden bahsettiği muhakkaktır. Çünkü Bakara ve Ali
İmran sûrelerinde kitabın ve hikmetin öğretilmesinden bahsediliyor,
Peygamberin
de bunun için gönderildiği açıkça söyleniyor.14
Dolayısıyla dâvet kavramının eğitimden ayrı düşünülmesi mümkün
değildir.
Tezkir kavramında da böyle bir öğütten ve eğitimden bahsedildiğine
inanıyoruz. Sen müzekkirsin (öğüt veren), öğüt vermek
fayda verecekse öğüt ver, öğüt mü’minlere fayda verir bu sebeple
öğüt ver ve Kur’an’la öğüt ver 15 âyetlerinde anlatılmak istenen,
eğitimin ve eğitim yönteminin ta kendisidir. Özellikle mü’minlere
fayda
verecek “Kur’an’la öğüt” bunu çağrıştırmaktadır.
Hatta, öğüt almak anlamında kullanılan tezekkür kelimesi
öğrenmek
anlamında kullanılmaktadır. “De ki hiç bilenlerle bilmeyenler
bir olur mu? Ancak akıl sahipleri tezekkür eder (öğüt
alır).” 16âyetinde geçen tezekkür öğrenme anlamındadır.
Çünkü
konu bilmek ve bilmemektir. Zaten kelimelerin
Türkçe anlamı
üzerinde düşünüldüğü zaman öğüt vermek öğretmek, öğüt almak
da öğrenmek anlamına gelir.
Aynı şekilde Kur’an, iyilik ve doğruluk anlamına gelen
Rüşd’ün,17 öğrenilmesinden ve öğretilmesinden bahsediyor.18 Dolayısıyla
Kur’an, mürşid kavramını, kişiye doğruyu öğreten eğitimci
anlamında kullanmaktadır. Yine Allah, Rasûlü aracılığı ile
mü’minlere İmanı sevdirdiğini, inkârı ve isyanı kötü gösterdiğini
belirtiyor. Buna uyanları da Raşidier olarak niteliyor.19 Dolayısıyla
Allah ve Rasûlü onların mürşidi oluyor.
13] Nahl/125
14] 2/Bakara,
129, 151; 3/Âl-i İmran, 164
15] 88/Ğâşiye, 21; 87/A'lâ, 9; 51/Zâriyât, 55; 50/Kaf, 45
16] 39/Zümer, 9
17] 2/Bakara, 256
18] 18/Kehf, 66
19] 49/Hucurât, 7
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 86 -
Tefekkuh ve Tefekkür
Bu kavramları Kur’an, bilgiyi öğreten açısından değil, kendisine
bilgi sunulan kimselerin anlaması ve düşünmesi açısından
kullanıyor
ve edilgen kalıplarda zikrediyor. Tefekkür, ye-tefakkahu
veya yefkahu şeklinde.20 Sonraki dönem İslâm âlimleri sıkça kullandıkları
fıkıh ve fakih, fikir ve mütefekkir
kelimelerini Kur’an’ın
bu ifadelerinden alarak kavramlaştırmışlardır. Benzer şekilde
Kur’an, irfan kelimesini bizim kullandığımız kalıpta kullanmamış,
örf-mâruf şeklindeki kalıplarda
kullanmıştır. Her iki kelimeyi de
kişiler için “tanınan” ve soyut ifadeler için “âdet olmuş uygulamalar”
anlamında kullanmıştır.21 Bazen aynı kelimeyi iyilik anlamında
kullanırken,22 bazen de bilmek anlamında
kullanmıştır.23
Sonraki dönemlerde
irfan kelimesini kavramlaştıranlar, daha çok
bu anlamda meşhurlaştırmışlardır. İlim-irfan görmüş” deyimine
bakılırsa daha çok terbiye anlamına kullanıldığını farkederiz.
Daha sonraları tâlim ve terbiyenin kullanılması, bundan hareketle
olmalı diye düşünüyoruz.
Tedris, Maarif, Tâlim-Terbiye
Terbiye kavramına Kur’an’da “Rabb” kelimesinin dışında rastlayamıyoruz.
Ancak Araplar, bu kelimeyi “çocuğu büyütüp
beslemek,
doyurmak vs.” anlamında kullandıkları için terbiye kelimesinin
İslâm ümmeti tarafından bu anlamda kavramlaştırıldığını
görüyoruz. (Mevarid, Rabb kelimesi). Edeplendirme anlamında
tedip kelimesinin herhangi bir türevini
de zikretmez Kur’an. Ancak
Medrese, Müderris ve Tedris kavramlarının aynen olmasa bile
türevlerinin Kur’an’da kullanıldığını görüyoruz. Kitabı okumak ve
öğrenmek anlamında
Kur’an’da 7 âyette geçmektedir. “Kur’an’ı
indirdik ki Kitap sadece bizden önceki iki gruba indirildi, biz onların
kitabını
okumaktan fdiraset) habersizdik” demeyesiniz”.24 Hicri
II. asırdan itibaren kurulup gelişen eğitim kurumlarının adı olan
medrese, okutulan ders ve müderris kelimeleri hep bu mastardan
türetilmiştir.
Tanzimattan itibaren medreseden ayrı olarak açılan modern
okulların ve eğitim işlerinin tanziminden sorumlu bakanlığın kurulmasında
farklı kavramların kullanıldığını görüyoruz. Söz konusu
bakanlık önce Mekâtib-i Umumiye Nezâreti (1846), daha sonra
20] Muhammed Fuad Abdulbâki, Mucemül Müfehres li-Elfâzı’l Kuran
21] 2/Bakara, 146; 7/A'râf, 46
22] 2/Bakara, 235
23] 2/Bakara, 89; 7/A'râf, 199
24] 6/En'âm, 156
OKUMA VE YAZMA
- 87 -
da Maarif-i Umumiye Nezâreti (1856) adları ile anılmıştır. Cumhuriyetle
birlikte ise Tâlim-Terbiye ve Eğitim-Öğretim kelimeleri
yaygın olarak kullanılmıştır.
Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri
Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye yönelik olarak Kur’an’ın
söylemi konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bunlara
tekrar girmeden
eğitime yönelik teklif ettiği ilkeleri de kısaca
ortaya koymak
gerekir. Çünkü ilâhi kitap, insanın eğitimini
belirsizliğe terk
etmemiştir. Ancak bu ilke ve kurallar, daha çok genel bir nitelik
arzetmekte, teknik düzenleme işlemlerini
insan düşüncesine bırakmaktadır.
Şimdi bu ilkelere kısaca göz atalım:
Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve düşünmeyi öngören
ilâhi vahiy; bilmeden konuşmayı,25 yapmadıklarını
söylemeyi 26yasaklıyor;
insanın bildiklerini uygulamasını istiyor ve uygulamayan
kimseleri kınıyor.27 Dolayısıyla eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor.
Öğretmedikçe sorumlu tutmuyor.28 İnsanın sorumluluğu ile
bilgilendirilmesini
doğru orantılı olarak görüyor. Kolaylaştırmayı
emrediyor,
zorlaştırmayı çirkin buluyor29; yumuşak muâmeleyi
emrediyor,30 muhâtabın seviyesine
göre ve anlayacağı bir dille öğretilmesi
gerektiğini öneriyor.31 Affedici olmayı, ceza
ve sert muameleye
tercih ediyor.32
Faraziyeler üretmekten sakındırıyor,33 hedefi olmayan salt
bir eğitim kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun vadeli hem de
kısa vadeli hedefleri gözönünde bulunduruyor,
fakat uzun vadeli
olanları ön plana çıkarıyor.34 Bu nedenle inançlı bir eğitim ve öğretim
öneriyor,35 seküler ve dinsiz bir eğitimi reddediyor.36 İnançlı
bir eğitimde, ferdin ve âlemin, kısaca tabiatın parçalanmasını
kabul etmiyor, bütünleştirici
ve tevhidi bir dünya görüşü kazandırmayı
hedefliyor.37 Bu tevhidi bilinçle Allah’tan başka kimseden
korkmayan, kendine güven kazanmış, şahsiyetli bir fert ve ümmet
25] 3/Âl-i İmran, 66
26] 61/Saff, 2
27] 62/Cum'a, 5
28] 17/İsrâ, 15
29] 22/Hacc, 78
30] 3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44
31] 2/Bakara, 233, 286; 41/Fussilet, 44
32] 57/Hadîd, 199
33] 5/Mâide, 101, 102
34] 25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet, 20, 21
35] 96/Alak, 1
36] 38/Sâd, 26
37] 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 88 -
yetiştirmeyi amaçlıyor.38
Yöntem olarak telkin, soru-cevap,39 tartışma,40 tekrar, kıssa,
meseller ve örneklemeye
sıkça baş vuruyor. Dahası eğitimcinin
örneklik etmesi ve kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor.
41 Tümden gelim ve tüme varım metodlarının her ikisini de
kullanıyor.42
Kur’an’ın Çocuk Eğitimi ile İlgili Hükümleri
Bu tür ilkeleri çoğaltmak mümkün, ancak yazımızın sınırlarını
zorlamak istemiyoruz. Zira konumuzu daha çok çocuk eğitimi
ilgilendiriyor.
Dolayısıyla bu bilgiler ışığında kısaca çocuk eğitimine
değinmemiz gerekiyor. Çünkü Kur’an’ın çocuk eğitimiyle
ilgili de
birçok hükmü vardır şöyle ki:
Her şeyden önce Kur’an’ın tesbit etmeye çalıştığımız eğitimle
ilgili genel prensipleri çocuklar için de geçerlidir. Zira Allah
yetişkinlere
karşı yapmadığımız şeyleri söylememizi nasıi abes olarak
telakki ediyorsa çocuklara karşı da benzeri bir tutuma girmek
haydi haydi abestir. Yani çocuklara karşı da tutarlı olmak zorundadır
eğitimci. İster ebeveyn olsun, ister öğretmen olsun farketmez.
Allah Teâlâ yetişkinleri bile uyarmadan sorumlu tutmuyorsa
ve cezalandırmıyorsa, sorumluluğu olmayan çocuklar, nasıl cezalandırılır
ve dövüiür? Hatta genel bir ilke olarak Allah’tan başkasından
korkmayı yasaklayan Kur’an’ın hükmüne rağmen
çocuklar
nasıl korkutularak eğitilir? Dolayısıyla dayak nasıl cennetten çıkarılır?
Büyüklere bile yumuşak muameleyi emreden Kur’an’ın bu
hükmü, çocuklar için daha da öncelikli
olarak geçerlidir. Büyüklerin
gücüne göre sorumluluk yükleyen
Kur’an, çocukların seviyesine
göre yük yüklemeye de aynı şekilde öncelik vermiş olur. Zira
kolaylaştırmaya çocukların,
büyüklerden daha çok ihtiyacı vardır.
Özel olarak da Kur’an, çocukların eğitimine yönelik hükümler
koymuştur. “Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyunuz.” 43âyeti, bunun
en bariz örneğidir. Mallarımızı Allah yolunda harcamamız nasıl
imtihansa, çocuklarımızı, Allah yolunda yetiştirmemiz de, aynı
şekilde imtihandır.44
38] 5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara, 150
39] 26/Şuarâ, 70-75
40] 56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125
41] 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
42] 10/Yûnus, 31; 2/Bakara, 255
43] 66/Tahrîm, 6
44] 8/Enfâl, 28
OKUMA VE YAZMA
- 89 -
Ayrıca Allah, Lokman (a.s.)’ın dilinden çocuğa öğüt verme konusunda
çok ciddi bir örnek sunmaktadır. Allah’a ortak koşma,45
namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten me-net, başına gelene
sabret,46 insanlardan yüz çevirme,
şımararak yürüme, çünkü Allah
kibiriileri sevmez,47 yürümende ve konuşmanda mutedil ol.”.48
Allah, terbiye konusunda iman, amel ve ahlâk eğitimini
bütünlük
içinde sunmaktadır. Anne-babaya itaati öğütlerken,
çocuğun
şirk koşmasını dayattıkları zaman onlara bile
itaat etmemesini
isteyerek,49 çocuğa sınırlı bağımsızlık ve şahsiyet kazandırmaktadır.
Ancak ebeveynine
karşı üf bile demeyecek vefalı bir insan
olarak yetiştirilmesi
ve merhamet duygusunun kazandırılması çok
önemli bir hedef olarak önümüze konmaktadır,.50
İşte Rasûlün, çocuk eğtimindeki hassasiyetinin altında
Kur’an’ın bu hükümleri yatmaktadır. Benzeri bir duyarlılıkla bizler
de benzeri ibretleri yakalar ve uygulayabiliriz.51
Namazda Okumak; Kıraat
Kıraet, ‘harflerin ve kelimelerin ‘tertîl’ üzere birbirlerine
ulanması’
demektir. Bu yüzden, ağızdan tek bir harfin çıkmasına ‘kıraet’
denmez.52 Kıraet temelde
dilin irâdeye dayalı bir eylemidir.
Akıllı ve konuşan bir insanın ağzından, seslerin kendilerine özgü
yerlerine
göre çıkmasıdır. Bu nedenle, Cebrail’in eylemine ‘kıraet’
denmez; İlâhî eylem de bir kıraet değildir. Aynı şekilde, insanın
dışındaki, sözgelimi, bir mikrofondan, taştan veya teypten çıkan
sesler de kıraet olmaz; bu sesler ister doğrudan kendilerinden çıksın,
isterse bir insan sesinin yansımaları olarak çıksın farketmez.
Bir kitabı sessiz okumak ‘kıraet’ olmadığı gibi, bir çalgıda çınlayan
ses de kıraet değildir. Şu kadar ki, bu, teypte
çalınan (okunan
değil) Kur’an’ın dinlenmeyeceği anlamına
gelmez. Ama, teypte
Kur’an’ı çalmak bir ‘kıraet’ değildir.53
Öte yandan, Kıraet, Kelâm’ı rastgele söylemek, ağızdan çıkarmak
değil, düzenli ve güzel bir biçimde, harfleri ve sözleri
birbirine ekleyerek çıkarmaktır; çıkarma
işlemi gizli olarak da
yapılabilir, açık olarak da yapılabilir. Gizli ve açığın ‘hafî, celî, sir,
45] 31/Lokman, 13
46] 31/Lokman, 17
47] 31/Lokman,
18
48] 31/Lokman, 19
49] 31/Lokman, 14, 15
50] 17/İsrâ, 23, 24
51] Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 178-185
52] Müfredat, 402
53] Hak Dini Kur'an Dili, IV; 2361
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 90 -
cehr’ gibi dereceleri
vardır. Kur’an, namazda ne sesin çok fazla
yükseltilmesini,
ne de duyulamayacak derecede kısılmasını değil,
bu ikisi arasında orta bir yol tutulmasını emreder.
54 Bunu, Hz.
Peygamber, gündüz namazlarında
(öğle ve ikindi) kendi duyacağı
kadar, sabah,
akşam ve yatsı namazlarında ise daha sesli okumak
sûretiyle tesbit etmiş ve uygulamıştır.55 56
Kıraat, okumak demektir, Namazda kıraat ise; namaz kılanın
kendisi işitecek şekilde, diliyle harflerini çıkararak Kur’ân-ı Kerîm
âyetlerinden bir miktar okuması demektir. Kıraat, namazın bir rüknü
olarak farzdır. Okuyanın kendisinin bile işitemeyeceği okuma,
kıraat sayılmaz. Ancak imama uyan kimse bundan müstesnâdır.
Nâfile ve vitir namazının bütün rekatlarında, farz namazların
ise herhangi iki rek’atinde kıraat farzdır. Kur’ân-ı Kerîmde şöyle
buyurulur: “O halde Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun”.57 Buradaki
emir vücub içindir. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:
“Kıraatsiz namaz olmaz”.58
Farz olan kıraat miktarı Ebû Hanîfe’ye göre, en az altı harfli
bir âyet kadar olmalıdır. “Sümme nazara (sonra baktı)”,59 “Lem
yelid (O doğurmamıştır, baba değildir)” 60âyetleri gibi. Bu ikinci
âyetin aslı “lem yevlid” olduğu için aslî harfler altıya tamamlanır.
Ebû Yusuf’a, İmam Muhammed eş-Şeybânî’ye ve Ebû Hanîfe’den
başka bir rivâyete göre, namazda kıraat, farkı olan her rek’atte en
az kısa üç âyet veya böyle üç âyet miktarı uzun bir âyettir. İhtiyata
uygun olan da budur.61
Kıraatin, dört rek’atlı farz namazlarda ilk iki rek’atte ifası farz
değil vâcip hükmündedir. Hz. Ali’nin62; “ilk iki rek’atteki kıraat,
son iki rek’atteki kıraat yerine geçer” dediği nakledilir. Abdullah
54] Isra: 110
55] Rasûl-i Ekrem'in namaz kıldırırken sesini fazla yükselttiği,
bunun üzerine
müşriklerin Kur'an'a ve onu indirene, getirene
küfrettiği ve İsrâ sûresi
110. âyetin indiğine dair rivâyetler vardır: Örnek olarak bk. Sünen-i
Tİrmizî Tercemesi, c. 5, hadis no: 3352, 3353. Rasûlullah'ın akşam, yatsı
ve sabah namazlarında
cehrt, gündüz namazlarında yanındaki kişinin
duyacağı
kadar 'içten' okuduğu mezhepler yanında kabul edilmekle beraber
değişik rivâyetler de yok değildir -Bk. İbn Mâce, h. no: 829, 830-
56] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 68-69
57] 73/Müzzemmil, 20
58] Müslim, Salât, 42; Ebû Dâvud, Salât, 132, 167
59] 74/Müddessir, 21
60] 112/İhlâs, 3
61] el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', Beyrut 1328/1910, I, 110; İbnü'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, Kahire, t.y., I, 193, 205, 222, vd.; ez-Zeylaî, Tebyînü'l Hakâik,
l, 104, vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, Mısır, ty., I, 415
62] ö. 40/660
OKUMA VE YAZMA
- 91 -
b. Mes’ud 63 ve Hz. Aişe,64 farz namaz kılanın son iki rekatte dilerse
Kur’ân-ı Kerim okuyacağını, dilerse tesbihle meşgul olabileceğini
belirtmişlerdir. Fâtiha, başka bir sûre veya uç âyetin okunması
da böyledir.65
Namazda Fâtiha Sûresi’ni okumak Hanefî fakîhlere göre farz
değil vâciptir. Gizli veya açık okunan namazlarla, imam veya cemaatin
okuması hükmü değiştirmez. Hz. Peygamber, namazını
yanlış kılan (musî’) sahâbeye, namazın kılınış şeklini tarif ederken
kıraatle ilgili olarak; “Sonra, Kur’ân’dan ezberinde olan, sana kolay
geleni oku” 66 buyurmuştur.
Çoğunluk İslâm hukukçuları namazda Fâtiha’nın okunmasını
farz kabul ederler. Onlar “Kur’ân’dan kolayınıza gelen yeri okuyun”
âyetini Fâtiha olarak tefsir ederler. Çünkü hadislerde şöyle
buyurulmuştur; “Fâtiha okunmadıkça namaz olmaz”67, “Ümmü’l-
Kur’ân’ı (Fâtiha) okumayan kimsenin namazı yeterli olmaz”68,
“Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın” 69
Hanefiler bu konuda aşağıdaki delillere dayanırlar:
a. Kur’ân’dan kolayına gelen yeri okuma emri mutlaktır. Bu
emir, Kur’ân adı verilen herhangi bir yerden en az kıraatla gerçekleşir.
Diğer yandan, namaz dışında Kur’ân okumanın farz olmadığı
icmâ ile sabittir. Durum böyle olunca namazda kıraatın farz
olusu kesinleşmiş bulunur.
b. Namazda Fâtiha’nın okunmasını bildiren hadisler âhâd haber
türündendir. Farz oluşu kesin Kur’ân delili ile sabit olan bir
hükmün üzerine âhâd haberle ziyade yapmak câiz değildir. Bununla
Fâtiha’nın okunması vacip olarak sâbit olur. O’nu terketmek
tahrîmen mekruhtur. Yanılarak terkeden veya geciktiren sehiv
secdesi yapar
c. Namazını yanlış kılan sahabeye Hz. Peygamber; “Namaza
kalktığın zaman, tam olarak abdest al, sonra kıbleye yönelerek
63] ö 32, 652
64] ö. 57/676
65] ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1985, I/646
66] Buhâri, Husûmât 4, İsti'zân 18, İstitâbe 9, Eymân 15; Müslim, Salâ, 45; Ebû
Dâvud, Salât 144, Tatavvu' 17, Vitr 22; Tirmizî, Salât 110, Kur'ân 9; Nesâî,
İftitâh 7, 37, Tatbik 77; İbn Mâce, İkame 72; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
I/40, 43, II/437
67] Müslim, Salât 42; Ebû Dâvud, Salât 132, 167; Tirmizî, Salât 116; Ahmed bin
Hanbel, II/307, 428, 443
68] Tirmizî, Mevâkît, 29, 116
69] Buhârî, Ezân 18, Edeb 27, Ahad 1
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 92 -
tekbir getir, sonra Kur’ân’dan bildiğinin kolay gelenini oku” 70 buyurmuştur.
Eğer Fâtiha’nın okunması farz veya rükun olsaydı, bunun
yanlış namaz kılan bu sahâbeye Hz. Peygamber’in bildirmesi
gerekirdi.
d. Ubâde b. es-Sâmit (r.a)’ten 71 rivâyet edilen; “Fâtiha’yı
okumayan kimsenin namazı yoktur.” 72hadisi, faziletin yokluğu
anlamına gelir Namazın sahih olmadığını ifade etmez. Nitekim;
“Mescid’e komşu olanın namazı mescidde kılmadıkça geçerli değildir”
hadisinde de; “fazileti eksik olur” anlamı vardır.73 Ancak
Dârekutni’nin naklettiği bu hadis zayıftır.
Hanefîlere göre, ne Fâtiha’nın ve ne de başka sûrelerin başındaki
besmeleler âyet değildir. Sadece, 27/Neml Sûresi’nin otuzuncu
âyetindeki besmele bir âyettir. Enes (r.a)’ten 74şöyle dediği nakledilmiştir:
“Rasûlullâh (s.a.s), Hz. Ebû Bekir,75 Ömer 76 ve Osman 77
ile birlikte namaz kıldım. Bunlardan hiçbirisini besmele çekerken,
işitmedim”.78
Tek başına namaz kılan kimse Sübhânekeden sonra gizli olarak
eûzü besmele okur ve her rek’atte Fâtiha’dan önce besmeleyi
tekrar eder. Fâtiha bitince “âmin” der. Anlamı: “Ey Rabbimiz, duamızı
kabul buyur” demektir.79
İmama Uyan Cemaatin (Muktedî) Kıraati:
Hanefîlere göre, imama uyan için kıraat yoktur. Dayandıkları
deliller şunlardır:
a. Kitap. Âyette şöyle buyurulur: “Kur’ân-ı Kerîm okunduğu
zaman onu dinleyiniz ve susunuz ki merhamet olunasınız”.80 Ahmed
b. Hanbel, bilginlerin, bu âyetin namaza ait olduğunda görüş
birliği içinde bulunduklarını belirtir. Âyet; “dinleme” ve “susma”yı
emretmektedir. Birinci sabah, akşam ve yatsı namazları gibi sesli
(cehrî) okunan namazlara âittir. Susma ise, açık veya gizli okunsun.
Bütün namazları kapsamına alır Buna göre namaz kılanların sesli
70] Buharî, Husûmât 4, İsti'zân 18, İstitâbe 9, Eymân 15; Müslim, Salât 45; Ebû
Dâvud, Salât 144; Tirmizî, Salât 110, Kur'ân 9; Nesaî, iftitah 7, 37
71] ö. 34/654
72] Müslim, Salât 42; Ebû Dâvud, Salât 132, 167; Tirmizî, Salât 116
73] ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, I/365, 366; ez-Zühaylî, a.g.e., I/647
74] ö. 91/717
75] ö.13/634
76] 23/643
77] ö. 35/655
78] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 264, 273, 275, 278
79] ez-Zühaylî, a.g.e., I, 646, 647
80] 7/A'râf, 204
OKUMA VE YAZMA
- 93 -
namazda dinlemeleri, sessiz kılınanlarda ise susmaları vacip olur.
Bu prensibe uymamak tahrimen mekruhtur.
b. Sünnet. hadiste şöyle buyurulur: “Kim imanın arkasında namaz
kılarsa, imamın kıraati onun da kıraatidir.”.81 Bu hadis, gizli
ve açık okunan bütün namazları kapsamına alır. Başka bir hadiste
söyle buyurulur: “İmam, kendisine uyulmak için öne geçirilmiştir.
Bu yüzden, o tekbir alınca siz de alınız. Okuduğu zaman ise
susunuz”.82
Hz. Peygamber bir gün ikindi namazını kıldırırken, arkasında
cemaatten bir adam “Sebbihi’sme Rabbike’l-a’lâ” sûresini okumaya
başladı. Rasûlullah (s.a.s), namazın sonunda cemaate dönerek,
okuyanın kim olduğunu sordu. Bir adam kendisinin okuduğunu
söyleyince Hz. Peygamber: “Ben, sizden bazılarınızın benimle
münâkaşa ettiğinizi sandım” 83 buyurdu. Bu hadis, gizli okunan
namazda cemaatın kıraatte bulunmaması gerektiğine delâlet
eder. Sessiz kılman namazda böyle olunca, sesli okunan namazlarda
öncelikle gerekli olur.
c. Kıyas. Cemaat üzerine kıraat gerekseydi, diğer rükünlerde
olduğu gibi, namaza imam rukuda iken yetişen (mesbûk) kıraatten
sorumlu tutulurdu. Ama rükû’da yetişen kimse o rek’ate yetişmiş
sayılır. Böylece, cemaatin kıraati, cemaate sonradan yetişenin
(mesbûk) kıraatine kıyas yapılmıştır 84
Hanefilerin dışında kalan çoğunluk İslâm hukukçularına göre,
namazda kıraat olarak Fâtiha’nın okunması gerekir. “Fâtiha okumayanın
namazı yoktur”, “Kendisinde Fâtiha okunmayan namaz
yeterli olmaz”, “Namazı ben nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılınız”
hadisleri bunun delilleridir.85 Her namazın ilk iki rek’atında
Fâtiha’dan sonra bir sûre okunması ise sünnettir. İmama uyan
kimse, gizli okunan (sırrı) namazda Fâtiha ve bir sûre okur. Mâlikî
ve Hanbelîlere göre sesli okunan (cehrî) namazda hiçbir şey okumaz.
Şâfiîlere göre ise, cehrî’de yalnız Fâtiha’yı okur. Ahmed bin
Hanbel’in, açıklık kazanan görüşüne göre, cemaat, imamın ilk ara
verişinde, Fatihâ’nın yarısını, ikinci arada ise geri kalanını okur. Bu
ikisi arasında, imamın okuyuşunu dinler.86
81] İbn Mâce, İkâme 13
82] Buharî, Salât 18, Ezân 51, 74, 82, 128, Taksîru's-Salât 17; Müslim, Salât 77, 82
83] Müslim, Salât 48
84] el-Kâsânî, a.g.e., l, 110 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., l, 648
85] bk. İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, ty., I, 119 vd.; İbn Kudâme, el-
Muğnî, 3. baskı, Kahire, ty., I, 376-491, 562-568; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb,
Matbaatü'l-Bâbî el-Halebî, I, 72
86] ez-Zühaylî, a.g.e., I, 649
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 94 -
İslâm bilginleri, namazda Arapçanın dışında bir dille yapılacak
kıraatin yeterli olmadığı konusunda görüş birliği içindedirler.
Çünkü Kur’ân’ın dili Arapçadır, Âyetlerde; “İşte böylece, Biz onu
Arapça bir Kur’ân olarak indirdik”.87 “Şüphesiz Biz, kâfirlerin: ‘Bu
Kur’ân’ı, Muhammed’e bir adam öğretiyor’ dediklerini çok iyi biliyoruz.
Kendisine isnatta bulundukları bu adamın dili yabancıdır.
Kur’ân ise açık, fasîh arapçadır”88; Kur’ân-ı Kerîm lafız ve mânâsı
ile mûcizedir. Lafızlar terceme ile değiştirilirse Kur’ân, nazım özelliğini
kaybeder. Bu sebeple terceme, ne Kur’ân ve ne de benzeri
(misil) sayılmaz. Ancak, O’nun tefsîri sayılabilir. Tefsîr, tefsir edilenden
başkadır. Bu arada, bazı Hanefîler’e göre Fâtiha’yı okumaktan
âciz olan kimse, 89
Kıraat, bilindiği gibi, okuma demektir. Kıraathane de okuma
evi, okuma yeri anlamına gelir. Eskiden kahvehanelere kıraathane
denilirdi. Gazete ve dergilerin, kitapların okunduğu yerlerdi
de onun için bu ad veriliyordu. Bir nevi kültür merkezi görevi
üstlenen kahvehanelerde kitap okunması, meddah hikâyelerinin
anlatılması, şiir söylenmesi, bu yerlerin “kıraathane” ismiyle anılmasına
da sebep olmuş, bu isim, günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.
İsim olarak hâlâ kahvehanelere kıraathane denilmekle
birlikte, içinde kitap ve dergi okunan kahvehane yok gibidir.
Bugünkü haliyle tam bir tembelhane, kumar ve bira içimi gibi büyük
günahların açıkça işlendiği yerler olarak görev yapmaktadır
kahvehaneler.
Kur’an’ı Okumak (ve Ona Tâbi Olmak); Tilâvet
Tilâvet kelimesi, Arapça “t-l-v-” kökünden türemiş bir mastardır.
Sözlükte; bir kimseye uyup ardından gitmek, tâbî olmak;
okumak gibi anlamlara gelmektedir.90 Tilâvet, her sözü okumak
için kullanılırsa da, genel olarak tilâvet denilince, Kur’an-ı Kerîm’i
okumak anlaşılır olmuştur. Kur’an’ı ve bir kitabı okumakla birlikte
mânâyı düşünmek de bu kelimenin taşıdığı anlamlar içinde bulunmaktadır.
91
Kur’an-ı Kerîm’de bu kök, belirtilen her iki anlamda da kullanılmaktadır.
Meselâ, Şems sûresi, 2. âyetinde “Ve’l-kameri izâ
telâhâ” ifadesinde, uymak, tabi olmak, izlemek anlamındadır:
87] 20/Tâhâ, 113
88] 16/Nahl, 103
89] Fâtiha'yı öğreninceye kadar Arapçadan başka bir dille geçici olarak tercümesini
okuyabilir (el-Kâsânî, a.g.e., I, 112. (Hamdi Döndüren, Şamil İslâm
Ansiklopedisi
90] Âsım Efendi, Kâmus, IV, 886-887
91] Râgıb, Müfredât, 99
OKUMA VE YAZMA
- 95 -
“Onu (güneşi) izlediği zaman aya yemin olsun”.92 Müfessirler bu
âyeti, “ayın güneşi izlediği zaman” şeklinde yorumlamışlardır.93.
Bakara sûresi, 44. âyetinde de; “tetlûne’l-kitâb” ifâdesinde, okumak
anlamındadır: “Kendinizi unutursunuz da insanlara iyililikle
mi emredersiniz? Halbuki siz Kitab’ı (Tevrât’ı) okuyup durursunuz.
Artık akletmez misiniz?”.94 Bakara sûresi, 121. âyetindeki
“yetlûnehû hakka tilâvetih” ifadesi de hem gerçek anlamda, gönüllerine
sindirerek, anlayarak okumak, hem de “tam mânâsıyla
tâbi olmak” anlamlarında yorumlanmıştır.
Kur’an-ı Kerîm’de tilâvet; Kur’an, Allah’ın âyetleri, Kitab,
Allah’ın haram kıldıklarının okunması, Peygamberlerin kıssalarının
aktarılması gibi konularla ilgili olarak geçmektedir.95 Tilâvet;
Kur’an’ı, Kitâb’ı ve Allah Teâlâ’nın âyetlerini okumakla birlikte,
bunlar üzerinde iyice düşünmek, gereğince amel etmek anlamlarını
da içermektedir. Bu bakımdan kıraat, genel bir anlam ifade
ederken, tilâvet daha özel bir anlam taşımaktadır. Onun için her
tilâvet kıraattir, fakat her kıraat tilâvet değildir, denilmiştir.96
Tilâvet denilince, yukarıda belirttiğimiz anlamlarla birlikte genel
olarak Kur’an’ın tilâveti, okunmasının anlaşıldığını söylemiştik.
Âlimler, Kur’an’ın tilâveti konusuna büyük önem vermişler ve bunun
için uyulması gereken birtakım âdâb ve kurallar sunmuşlardır.
Kur’ân tilâvetinin insanın ruhuna işlemesi ve onu yükseltmesi için,
insanın Kur’an karşısındaki durumunu çok iyi anlaması gerekmektedir.
Tilâvetin mânevî yönü ile ilgili birtakım hususlar bulunmaktadır.
Bunları şöylece özetleyebiliriz: Kelâmın büyüklüğünü ve ulviyetini
anlamak, okunan kelâmın beşer sözü olmadığını Allah’ın
olduğunu idrâk ederek, O’nun büyüklüğünü kalbinde hissetmek;
kalp huzuru ve nefsin dedikodularını terketmek; düşünmek, anlamak,
Kur’an’ı anlamaya engel olan hallerden sıyrılmak, Kur’an
okuyan kimsenin O’nun bütün hitaplarında kendisinin kastedildiğini
kabul etmek, vb. gibi konular.97
Kur’an-ı Kerîm’de secde âyetleri bulunmaktadır ve bunların
sayısı da 14’tür. Bunlara tilâvet secdesi adı verilmektedir. Kur’an’ı
okuyan veya işiten kimsenin, bu yerler geldiğinde secde etmesi
92] 91/Şems, 2
93] bkz. Müfredat, 100
94] 2/Bakara, 44
95] bkz. 2/Bakara, 252; 6/En'âm, 151; 7/A'râf, 175; 10/Yûnus, 15; 26/Şuarâ, 69;
28/Kasas, 45
96] Müfredât, 100
97] bu konuda daha geniş bilgi için bkz. İsmail Karaçam, Kur'an-ı Kerîm'in Faziletleri
ve Okuma Kâideleri, 434-454
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 96 -
gerekmektedir. Ebû Hanîfe’ye göre Kur’an’ı okuyan ve dinleyen
üzerine tilâvet secdesi vaciptir. bu secde namazın içinde, dışında
yalnız veya bir imama uymak sûretiyle cemaat halinde de yapılabilir.
98
Tilâvet, ‘Te-Lâ’ fiil kökünden gelir. ‘Gerek cismen, gerekse yaptıklarına
uymak sûretiyle birinin ardına düşmek, ardından gelmek,
demektir. Türkçe’de kullanılan
ve ‘ikinci derecede’ anlamına gelen
‘tali’ kelimesi de ‘te lâ’dan türemedir.99 ‘Ve’l-kameri izâ telâhâ’
âyetinde, ‘ay onu(güneşi) izlediği zaman’ 100 anlamı
verilmiştir. Burada
‘izlemek’, güneşten sonra doğduğu,
nurunu güneşten aldığı
gibi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır.
Ragıp el-İsfahanî, ‘güneşin
yolunda gittiği,
ışığını ondan aldığı’ şeklinde tefsir etmektedir. İ.
Kuteybe de, ‘güneşi izlediği zaman’ şeklinde yorumlamıştır.
101
Bu âyetin dışında, Kur’an’da tilâvet, ‘Allah’ın haram ettikleri,
Zülkarneyn, Adem’in iki oğlu’ gibi kıssalar, Kur’an, Allah’ın
âyetleri ve Kitapla ilgili olarak geçer; yani ‘kitabı tilâvet, Allah’ın
âyetlerini tilâvet’ gibi.102 Tilâvet, ‘Kur’an’ı, Kitab’ı veya
Allah’ın
âyetlerini okumakla birlikte, üzerlerinde düşünmek,
bir hadiste
buyurulduğu gibi, azapla korkutulan
âyetler okunurken Allah’a
sığınmak, müjdelerle ilgili âyetlerde hamdetmek, âyetlerin gereklerini
yapmak,
haramları anlayıp inanmak ve işlememek, emirleri
ise yerine getirmek’ anlamlarını da içerir. Bu yönüyle, Kıraet genel
bir anlam ifade ederken, Tilâvet daha
özel bir anlam ifade
eder. ‘Her tilâvet kıraettir, fakat,
her kıraet tilâvet değildir.’ ‘Onu
tilâvetin hakkı olan bir tilâvette tilâvet ederler’ 103 âyetinde bu
gerçek ifade edilmekte, Kitab’ın ilmine vâkıf olma ve Kitapla
amel etme durumu açıklanmaktadır. “Şeytanların
tilâvet ettiklerine
uydular” 104âyetinde,
şeytanlardan hem ins, hem cin şeytanları
kastedilmektedir.
Kur’an, vahy’i açıklarken belirttiğimiz
gibi, şeytanların da kendi adamlarına vahyde bulunduklarını,
yani, birbirleriyle anlaşabilecekleri bir dilde konuştuklarını,
şeytanların
fısıldama ve vesvese sûretiyle vahyde bulunduğunu, insandan
olan şeytanlarınsa gizli
gizli toplantılarda Allah’ın vahyine
karşı fısıldaştıklarını anlatır. İşte, bu âyette belirtilen ‘şeytanların
tilâveti’
böyle bir tilâvettir; kendi vahylerindeki emir ve yasakları
98] Erdoğan Pazarbaşı, Şamil İslâm Ansiklopedisi
99] Müfredat, 75
100] 91/Şems, 2
101] Tefsîru Ğarib'il-Kur'an, s. 529
102] 6/En'âm, 151; 27/Neml, 92; 28/Kasas, 45; 2/Bakara, 252; 7/A'râf, 175; 26/
Şuarâ, 69; 10/Yûnus, 15 vs.
103] 2/Bakara, 121
104] 2/Bakara, 102
OKUMA VE YAZMA
- 97 -
fısıldamaları, gizli gizli birbirlerine ve adamlarına
aktarmaları ve
kendilerine tilâvet olunan kişilerin de, gerek tilâvet sözcüğünün
anlamında yer aldığı, gerekse,
‘uydular’ kelimesiyle de belirtildiği
gibi, bu emir ve yasakları yerine getirdikleri bildirilmektedir, Bu
âyetteki tilâvet kelimesini İ. Cerir et-Taberî ‘rivâyet etme’
anlamında
kullanmıştır.105 Yaptığımız açıklamada
bu anlam da vardır;
insandan ve cinden olan şeytanlar
birbirlerine kendi işleriyle ilgili
olarak rivâyette, yani aktarımda bulunmaktadırlar.106
Tertîl
Tertîl kelimesi, Arapça “rtl” kökünden “tef’l” ölçüsünde bir
mastardır. Sözlükte; sözü güzel, yerinde ve düzenli söylemek, bir
şeyi doğru yapmak, düzenlemek, sıralamak, açık açık hakkını vererek
açıklamak gibi anlamlara gelmektedir.107 Aralarında çok az
açık bulunan ve gâyet düzgün görünen dişler için de “sağr retl”
ifadesi kullanılır.108 Bir metni okurken yavaş yavaş, acele etmeksizin,
tâne tâne, her bir harfin edâsının, nazmının ve mânâsının
hakkını vermek sûretiyle okumaya da tertl denmektedir. Kur’an
okunuşuyla ilgili olarak, kelimeleri ağızdan kolaylıkla ve düzgün
bir biçimde çıkarmak anlamındadır.109 Kıraatta tertîl; yavaş yavaş,
acele etmeden, harfleri ve hareketleri dizilmiş inci taneleri gibi
açık bir şekilde, mana ve hikmeti düşünerek metni tâne tâne okumak
anlamında kullanılmaktadır.110
Kur’an tertîl üzere nâzil olmuştur. Hz. Peygamber; “Allah,
Kur’an’ı indirildiği şekilde okuyanı sever” sözleriyle Kur’an’ı tertîl
ile okumayı teşvik etmişlerdir.111 Nitekim Kur’an-ı Kerîm’deki
“Kur’an’ı açık açık, tâne tâne (tertîl ile) oku” 112 âyet-i kerîmesi
de bu konuyu açık bir şekilde anlatmaktadır. Âlimler bu âyetle
ilgili olarak bazı yorumlarda bulunmuşlardır. Fahreddin Râzî,
“Kur’an’ı tertîl ile okumak; mânâsını anlayarak, âyetlerin içerdiği
gerçekleri iyice düşünerek okumaktır. Allah’ın azametini belirten
âyetleri, bu azameti gönlünde hissederek, tehdîd ve müjdeyi içeren
âyetleri de, ümit ve korku duygularıyla dolup taşarak okumaktır”
113 demektedir. Gazâlî de, Kur’an okumaktan maksadın,
105] Nakl. İbn Kuteybe, a.g.e., s: 59
106] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 69
107] bkz. Râgıb, Müfredât, 273
108] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5426
109] İbn Kuteybe, Tefsîru Garîbi'l-Kur'an, 262
110] Kurtubî, Tefsîr, I, 17
111] İbnü'l-Cezerî, en-Neşr, I, 207
112] Müzzemmil, 73/4
113] bkz. Râzî, Tefsîr, XXX, 174
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 98 -
mânâsını anlamak ve üzerinde düşünmek olabileceğini; bunun
için de Kur’an’ın tertl üzere okunmasının gerekli olduğunu vurgulamıştır.
114 Bu açıklamalar ışığında Kur’an’ın tertîl ile okunmasını;
onun anlamını düşünerek, harflerin çıkış yerlerine ve tecvide
dikkat ederek, anlamına göre sesi yükseltip alçaltarak, bir hadiste
belirtildiği gibi, hitap ifade eden yerlerde karşıdakine hitab eder
gibi bir ses tonuyla, durulacak yerde durup, geçilecek yerde geçerek,
ağır ağır, Kur’an’ın gerçek amacını hem duyup, hem de dinleyenlere
duyurarak okumaktır, şeklinde açıklayabiliriz.115
Âlimler, Kur’an-ı Kerîm’i sür’atlice okuyup, çok okumanın mı,
yoksa ağır olarak okuyup az okumanın mı daha üstün olduğu konusunu
tartışmışlar, bir kısmı “Tertîl ve tedebbür ile az okumak
diğerinden daha üstündür” demişlerdir. İbn Abbas ve İbn Mes’ud
bu görüşü savunmaktadırlar. Bu görüşün sahiplerine göre, kıraatten
maksat; Kur’an’ı anlamak, düşünmek, içindekileri bilmek
ve onunla amel etmektir.116 Buhârî, Sahîh’inde Kur’an’ın tertîl ile
okunmasının gerekliliğine ve sür’atli olarak okumanın mekruh olduğuna
dâir bir bab açmış ve bu şekilde okumanın hoş olmadığını
Abdullah b. Mes’ud’dan rivâyet ettiği bir hadisle açıklamıştır.117
İbn Kayyim, İbn Mes’ud’dan şu rivâyeti nakleder: “Alkame, İbn
Mes’ud’dan Kur’an okurdu, sesi güzel bir kimse idi. İbn Mes’ud
ona “Anam babam sana feda olsun, Kur’an’ı tertl ile oku, çünkü
tertîl onun süsüdür” dedi. Yine İbn Mes’ud: “Şiir söyler gibi
Kur’an okumayın, çürük hurma atar gibi dağıtmayın. O’nun incelikleri
üzerinde durun, kalbinizi onunla harekete geçirin”.118 Bu
konuda İbn Abbas’tan da şöyle bir rivâyet nakledilmektedir: İbn
Abbas’a Ebû Hamze: “Ben süratli Kur’an okuyan bir kimseyim.
Çoğu zaman bir gecede Kur’an’ı bir veya iki defa okurum” deyince,
İbn Abbas: “Benim ağır ağır bir sûre okumam, bana senin bu
yaptığından daha güzel geliyor. Eğer sen bu işi yapacaksan, kulakların
duyacağı ve kalbin anlayacağı bir kıraatle oku” demiştir.119
Süratli okuyup, çok okumanın daha fazîletli olduğunu söyleyenler
de kim ne kadar fazla Kur’an okursa, o kadar çok sevap kazanacağını
belirten hadisi 120 hareket noktası yapmışlardır. Üçüncü bir
görüş daha vardır ki, o da konuyu insanın tabiat ve alışkanlığı
ile değerlendirenlerin görüşüdür. Yani Kur’an’ın kıraatini sür’atli
114] bkz. Gazâlî, İhyâ, I, 289
115] bkz. Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, 71
116] İbn Kayvim el-Cevziyye, Zâdü'l-Meâd, I, 88
117] Buhârî, Sahîh, VI, 109 vd
118] İbn Kayyim, Zâdü'l-Meâd, 1, 89
119] İbn Kayyim, Zâdü'l-Meâd, I, 89
120] bkz. Şerhu Sahîhi't-Tirmizî, XI, 34
OKUMA VE YAZMA
- 99 -
veya ağır şekilde okumaya alışmış olan kimseler, alıştıkları şekilde
okumalarıdır.121
Kur’an-ı Kerîm’de “r-t-l” kökü dört defa ve hepsi de “tef’îl” ölçüsünde
geçmektedir. İkisi Furkan sûresi, 4. âyetinde “ve rattili’l-
Kur’âne tertîlen” şekillerinde geçmektedir. Furkan, 32’de, inkâr
edenlerin Hz. Peygamber’e, Tevrat ve İncil’de olduğu gibi, Kur’an-ı
Kerîm’in de parça parça değil de, hepsinin birden indirilmesi gerektiği
yolundaki sözlerini anlatan âyetin devamında “Biz onu senin
kalbine iyice yerleştirmek için böyle (parça parça indirdik) ve
onu tane tane (ayırarak) okuduk” 122 ifâdesinde, Kur’an’ın parça
parça indirilmesinin sebep ve hikmetleri anlatılmakta, Müzzemmil,
4.’de de, daha önce açıkladığımız gibi, Kur’an’ın tertîl ile; açık açık,
tane tane okunması istenmektedir.123 Bu Kur’an ifâdelerinden anlaşıldığına
göre, “tertîl” kavramı hem Kur’an’ı kalbe iyice yerleştirmek
amacıyla bölümlere ayırmak, açıklamak,124 hem de onun
mânâsını düşünmek, anlamak ve yaşamak amacına yönelik olarak
ağır ağır, dura dura okumak anlamlarını ifâde etmektedir.125
Tertîl, Kıraet’in bir şeklidir. ‘Ra-Te-Le’ fiilinden ‘tef’îl’ babında
masdardır. ‘Bir şeyi doğru yapmak, dosdoğru
düzenlemek, kusursuz
bir düzen içinde, açık açık hakkını vererek açıklamak demektir.
Aralarında pek az açık bulunan ve gâyet düzgün görülen ön dişlere
‘sağr retl denir.126 Yani, ‘tertîl’, ‘şeyleri aralarında az bir açıklıkla
oldukça düzgün bir şekilde düzene koymak’
anlamını taşımaktadır.
Kur’an’ın okunuşuyla ügili olarak, ‘kelimeleri ağızdan kolaylıkla
ve düzgünce çıkarmak’
anlamını verir.127 Allah, “Kur’an’ı tam
bir tertîl
üzere oku” 128 buyurmaktadır. Bu, Kur’an’ı anlamını düşünerek,
harflerin çıkış yerlerine ve tecvide dikkat ederek, anlama
göre sesi yükseltip alçaltarak,
bir hadiste belirtildiği gibi, hitap
ifade eden yerlerde
karşıdakine hitap eder bir ses tonu vererek,
durulacak
yerlerde durup geçilecek yerlerde geçerek, ağır ağır ve
Kur’an’ın gerçek amacını hem duyup, hem de dinleyenlere duyurarak
okumak demektir.
121] geniş bilgi için bkz. İsmail Karaçam, Kur'an-ı Kerîm'in Fazîletleri ve Okunma
Kâideleri, 189-191
122] 25/Furkan, 32
123] 73/Müzzemmil, 4
124] bkz. Sâbûnî, Safvetü't-Tefâsir, II/573
125] Bkz. Sâbûnî, III/728; Erdoğan Pazarbaşı, Şamil İslâm Ansiklopedisi
126] Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5426
127] İbn Kuteybe, a.g.e. 262
128] 73/Müzzemmil, 4
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 100 -
Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Nasıl Anlamalıyız?
Kur’an’ı Anlamak Farzdır; Kur’an, Anlaşılması Zor Bir
Kitap Değildir
Allah’ın insanlığa sunduğu en son ve mütekâmil din olan
islâm’ın ana kaynağı Kur’an’ın önündeki en büyük engel, onun
ortalama insanlar tarafından anlaşılması zor hatta imkânsız bir
kitap olduğu tarzındaki “zan”dır. Maalesef bugün, müslümanlar
arasında doğrudan Kur’an’la muhatap olmanın günah olduğu,
Kur’an meâli ya da tefsirini okumanın mahzurlu olduğu, dahası
Kur’an’ı kendi başına okuyanın sapıtacağı veya küfre düşeceği
tarzındaki kanaatler-kasıtlı ya da kasıtsız olarak-hayli yaygınlaştırılmış
bulunuyor. Bu yüzdendir ki, günümüz müslümanı ile inandığı
dinin esasını açıklayan Kitab-ı Mübin arasına konulan kalın duvarlar
bir türlü aşılamamaktadır. Kur’an’i bir temele dayanmayan
birçok sözde dinî, mezhebî, tasavvufî yaklaşım, bâtıl anlayış ve
hurâfenin müslümanlar arasında bu denli yaygınlaşmasının biricik
nedeni, Kur’an’dan kopuk olmak, Kur’anî kültüre sahip olmamak
ve Kur’anî bakış açısından yoksun bulunmaktır.
Kur’an, ısrarla kendisinin Allah katından bütün insanlar ve
inananlar için rehber, yol gösterici, uyarıcı, açıklayıcı, kolaylaştırılmış
bir kitap olarak, bir rahmet olarak gönderildiğini hatırlatır
dururken; O’nun zorlaştırılmış, kapalı, şifrelerle dolu veya sadece
uzmanların çözüp anlayabileceği bir kitap olduğunu söylemek,
gaflet değilse ihânettir. Kur’an’ın kapağını açıp da birkaç sayfa
okuyan bir müslüman, Allah’ın kitabının ne kadar kolay anlaşılır,
ne kadar cezbedici ve ne kadar kuşatıcı bir kitap olduğunu hemen
farkedecektir. Kur’an’ın Arapça’dan herhangi bir dile yapılan
çeviri ya da meâlindeki kapalılık, hata, dil yanlışı veya isabetsizlikler,
Kur’an’ı okumamanın veya O’nu anlamaya çalışmamanın
mâzereti olamaz. Üstelik, meâl, tercüme veya tefsirlerdeki- bir
yerde doğal karşılanması gereken- beşerî hatalarda, öyle sanıldığı
kadar büyük ve düzeltilemez yanlışlar değildir. Kaldı ki, bu engelleri
aşmak da yine Kur’an’la doğrudan muhatap olması gereken
müslümana düşmektedir. Ancak, görünen o ki, müslümanlar
arasında yaygınlaştırılan anlayış, bu tür meâl ya da terceme yanlışlarına
karşı ihtiyatlı olmak değil, tam tersine şudur: “Sakın ha,
doğrudan Kur’an’la muhatap olmayın; onu her önüne gelen anlayamaz;
binâenaleyh, onu anlamak için mutlaka bir aracıya başvurmak
zorundasınız.” İşte Kur’an’la müslüman arasındaki en büyük
engel budur ve kafalardaki bu betonlaşmış zihniyeti yıkmadan da
müslümanların iflah olması mümkün değildir. İslâm dünyasının ve
Türkiye müslümanlarının içinde bulundukları düşünce tembelliği,
OKUMA VE YAZMA
- 101 -
zihin kirliliği, karamsarlık, üretimsizlik, bağnazlık, kısırlık, parçalanmışlık,
rezalet ve sefalet bu granitleşmiş zihniyetin bir sonucu
olarak “Kur’an’ın terkedilmiş bırakılmasından” kaynaklanmaktadır.
Kur’an’ın kapalı, muğlak, ne dediği anlaşılmayan ya da aracısız
anlaşılması mümkün olmayan bir kitap olması Allah’ın sünnetine
ve adaletine ters düşer.
Bir kere İslâm, Allah ile insanlar arasındaki bütün put, vesen,
ilâh, sihirbaz, cibt, rahip vs. türünden ne kadar aracı ve vasıta varsa
hepsini ortadan kaldırmak için gelmiştir. Allah, kendisi ile kulu
arasında hiçbir engeli kabul etmez.
“Dikkat edin! Katıksız din yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başka
veliler edinenler, “Biz bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar
diye ibâdet ediyoruz” derler. Doğrusu Allah, hiçbir yalancı
kâfiri doğru yola iletmez.” 129
Bu yüzdendir ki Allah, yüce kitabında doğrudan “insanlara”
ve “inananlara” hitab eder; uzmanlara, aracılara veya din adamları
sınıfına değil. Kur’an sayfalarını şöyle bir karıştıran herkes, bu
gerçeği kolayca farkeder. Bu gerçek, hiçbir zaman, bir başkasının
bilgi, tecrübe ve araştırmalarından yararlanmamak anlamına gelmez.
Ancak, tekrar hatırlatalım ki, Kur’an’ın doğrudan muhatabı
birey olarak insandır.
İkincisi; Allah âdildir ve asla kullarına zulmetmek istemez. Dolayısıyla,
Kur’an’ın bizim anlayış seviyemizin üzerinde, ağır ve kavranılması
güç bir kitap olduğunu söylemek, hâşâ Allah’a zulüm
izafe etmek olur. Bu tür iddialarda bulunanların şu Kur’an beyanlarından
habersiz oldukları âşikârdır:
“Allah kimseye gücünü aşan bir sorumluluk yüklemez.”
130“Allah sizi zorlamak istemez; Allah sizi arıtıp üzerinize olan
nimetini tamamlamak ister ki, şükdesiniz.” 131“Tâ, Sin. Bunlar,
Kur’an’ın ve apaçık olan kitab’ın âyetleridir.” 132“O,size Kitab’ı
açıklamış olarak indirmiştir.” 133“Allah, dinde sizin için bir zorluk
kılmamıştır.” 134
Üçüncü olarak, insanları dünya ve âhiret mutluluğuna
129] 39/Zümer, 3
130] 2/Bakara, 285
131] 5/Mâide, 6
132] 27/Neml, 1
133] 6/En’am, 114
134] 22/Hacc, 78
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 102 -
kavuşturmak, onların yanlışlara düşmesini önleyip iyi ve güzel
davranışlarda bulunmasını sağlamak, insan ve toplum hayatını
a’dan z’ye düzenlemek amacıyla gönderilmiş olan bir dinin herkesçe
“anlaşılabilir” ve “kavranabilir” ilkeler ve kurallar ortaya
koyması, tabiatının gereğidir. Kur’an, insanları irşat ve uyarmak
için geldiğine göre, mesajı ve içeriği kapalı, anlaşılmaz ve soyut
olamaz.
Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?
Kur’an’ı nasıl okumak, onunla nasıl ilişki kurmak gerektiğine
dair
çok sayıda âyet vardır. Bu âyetlerde bir hidâyet kitabı olan
Kur’an’ı özüne ve amaçlarına uygun olarak okumanın yolları gösterilmiştir.
Söz konusu yollar, aynı zamanda onun tefsirinin de
yöntemine ilişkin
köşe taşlarını da belirleyecek bir yeterliliktedir.
Kullarına karşı engin bir rahmet kaynağı olan Rabbimiz mehametinin
bir tezahürü olarak indirdiği Kur’an’da yorumlama kılavuzu
yerine geçecek köşe taşları mesabesindeki ilkeleri de beyan etmiştir.
Bize düşen, arınmak ve arındırmak, vahiyle yenilenmek yenilemek
için kılavuza uygun düşecek
tutumlar içerisine girebilmektir.
Kur’an’da Nâsih ve Mensuh Var mıdır?
Nesh, bir şeyi yerinden yok etmek mânâsındadır. Bir şeyin yerine
başkasını yerleştirmek demektir. Güneş gölgeyi nesh etti, onun
yerine geçti. İhtiyarlık gençliği nesh etti de aynı manaya gelir.
Neshin şer’î ıstilâh olarak mânâsı, herhangi bir hükmün
hilâfına diğer bir delilin o hükmü kaldırması veya değiştirmesidir.
Nâsih, hükmü kaldıran; mensuh, hükmü kalkan âyettir.
Kur’an’da nâsih ve mensûh var mıdır, yok mudur; çok mühim
bir bahistir. Biz burada bu bahsi aydınlatmak istiyoruz.
Her şeyden evvel şu noktayı belirtmek isteriz ki, Kur’an’ı
Kerim’den herhangi bir âyetin neshedilmiş olduğuna dair bir tek
hadis-î şerîf rivâyet edilmemektedir.
Hz. Peygamber, böyle bir şeyden bahsetmediğine göre, bunun
nereden çıkmış olduğunu anlamak çok kolaydır. Demek ki,
Asr-ı Saâdet’ten sonra, birbirini tutmadığı görülen iki âyet karşısında
kalanlar, bunlardan birinin diğerini neshetmiş olduğunu
sanmışlardır. Halbuki Kur’an’ı Kerîm, nasıl tefsir edilmesi gerektiğini
anlatan kaideleri beyan ederken bütün kitapta birbirine
uymayan, birbirini tutmayan iki âyet bulunmadığını belirtmiştir.
Diğer bir âyet-i kerîmede, Kur’an’ın âyetleri arasında hiçbir ayrılık
OKUMA VE YAZMA
- 103 -
bulunmadığını anlatarak, “...Bu Kur’an Allah’tan gayrısı tarafından
olsaydı, elbetteki, içinde birçok ayrılıklar ve âhenksizlikler bulacaklardı.”
135 diyor. Madem ki Kur’an içinde hiçbir ayrılık, hiçbir
âhenksizlik yoktur, nâsih ve mensûh’un da bulunmaması icab eder.
Çünkü, nâsih ve mensûhun temeli, âyetler arasında uygunsuzluklar
bulmaktır. Çünkü, nâsih ve mensuhun temeli, âyetler arasında
uygunsuzluklar bulmaktır.
Nesih meselesini Kur’an’a dayamak isteyenler, Bakara süresi
106. âyetini delil olarak sunmuşlardır. “Biz bir âyeti nesheder, yahut
unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut eşini getiririz.”
Bu âyetin, daha önceki şeriatlerin neshinden bahsettiği son
derece âşikârdır. Çünkü nesihten başka “insâ”dan, yani unutturulan
âyetlerden bahsediyor. Bu ise Kur’an’a uymaz; Bilakis
Kur’an’ın saklanmış ve korunmuş olduğu bildirmekten başka A’lâ
süresinde Hz. Peygamber’e “Biz sana Kur’an’ı okutacağız ve sen
asla unutmayacaksın” deniliyor. Esasen Kur’an’ı Kerim’in âyetleri
vahy oldukça hemen yazıldığı için, onun unutulmasına imkân
yoktur. Buna mukabil, İslâm’dan önceki dinlerden ve şeriatlerden
mühim kısımların unutulmuş olduğu şüphe götürmez. Onun için
Kur’an, bu âyetle, daha önce gönderilen şeriatlerin neshedilmiş,
fakat ondan daha hayırlısının İslâm dini ile gönderilmiş olduğunu
bildirmektedir.
Elhasıl, Kur’an’ı Kerim kendi âyetlerinden bazılarının neshedilmiş
olduğuna dair vûcuda getirilen nazariyeleri doğrulayacak
hiçbir âyeti ihtivâ etmemektedir.
A-Yöntemin Temel İlkelerini Kur’an’dan Çıkararak
Okumalıyız
Yönteme dair Kur’an’da geçen iki temel kavramdan söz edeceğiz.
Şüphesiz tefsir usûlüne ilişkin olarak ilâhî kelâmın dile getirdiği
çok sayıda
kelime ve kavramdan bahsetmek mümkündür.
Diğerlerinin bu ikisi
etrafında dönmesinden dolayı, onlara uzun
uzadıya değerlendirmeyeceğiz,
Kur’an’ı Kur’an ile tefsirde belki
de en belirleyici rol üstlenen iki kavramdan söz etmek mümkündür:
Muhkem, müteşâbih ve buna bağımlı
olarak anlaşılması gereken
te’vil kavramı.
135] 4/Nisâ, 82
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 104 -
B- Kur’an’ı, Tefsir Usûlü’nün Anahtar Terimlerini Bilerek
Okumalıyız
Muhkem – Müteşâbih Meselesi
Bu meseleyle ilgili anahtar âyet-i kerime şudur: “Sana Kitab’ı
indiren O’dur. O’nda kitabın anası/temeli olan muhkem âyetler
vardır. Diğerleri de müteşâbih âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik
olanlar, fitne çıkarmak ve bunları kendilerine göre yorumlamak
için İlâhî kelâmın müteşâbih âyetlerinin peşine düşerler. Oysa
Allah’tan başka kimse onun tevilini/kesin anlamını bilemez. İlimde
derinleşenler ise, “Biz ona inandık; (ilâhi kelâmın) tümü Rabbimizdendir.”
derler. Bunları ancak temiz akıl sahipleri düşünür ve
anlarlar.”.136
Muhkem, açık olup mânâsının anlaşılması için bir başka şeye
ihtiyaç göstermeyen, kendi başına kolayca anlaşılabilen âyetlerdir.
Müteşâbih ise, mânâsı kapalı olan, doğrudan doğruya lafzından
ne murad edildiği anlaşılmayıp başka bir âyetle tefsir edilen, birbirine
benzer çeşitli anlamlara gelebilen âyetlerdir.
Muhkem âyetler, farzları, emir ve nehiyleri, helal ve haramı,
vaad ve va’di açıklayan âyetlerdir. Müteşâbih âyetler ise, bunların
dışında birbirlerini tasdik eden âyetler ile kıssa ve darbı meselleri
ihtivâ eden âyetlerdir.
Şatıbî, müteşâbih unsurların Kur’an’da çok az olduğunu
söyler ve buna delil olarak da yukarıdaki âyeti gösterir. Âyette
geçen “onda ümmü’l kitab olan muhkem âyetler vardır.” ifadesinden,
muhkemlerin büyük çoğunlukta olduğu sonucunu çıkarır.
“Ümmü’l Kitab,” kitabın anası demektir; bir şeyin anası ise o
şeyin büyük çoğunluğunu ve tamamına yakın kısmını teşkil eder.
Ümmü, aynı zamanda asıl, esas manalarına da gelir.
Kur’an sadece insanlar arasında meydana gelen anlaşılmazlıkları
ortadan kaldırmak ve onların problemlerine çözüm getirmek
için gelmiştir. Müşkil ve açık seçik olmayan bir şey, sadece yeni
açmazlara ve şaşkınlıklara sebep olur ve asla hidâyet ve beyan
özelliği taşımaz. Oysa ki şeriat, ancak bir beyan ve hidâyettir. Dolayısıyla
bu da, müteşâbihin çok olmadığının bir delili olur. Öyle ki,
eğer bizzat nass (delili), şeriatta müteşâbih unsurların bulundurduğunu
göstermeseydi, müteşâbihlikten söz etmeye imkân bile
olmayacaktı. Ancak, nass ile varlığı bildirilen bu müteşâbih unsurlar,
mükellefe (sorumluya) iman ve tasdik ötesinde bir hüküm
136] 3/Âl-i İmrân, 7
OKUMA VE YAZMA
- 105 -
getirmemektedir ve bu durum gâyet açıktır.
Muhkem: Kur’an’ın muhkem oluşu her şeyden onun korunmuşluğu
ve tahkim kılınışı ile alakalıdır. Rabbimiz mesajını cin ve
insan şeytanlarından hem indiriliş sürecinde hem de daha sonra
korumuştur. Muhkemdir Kur’an. Çünkü hükümleri sağlamlaştırılmıştır;
yerinde sökülüp atılması imkânsız
kayalar gibidir. İlâhî
ahkamın yerinden edilmesi, özüne müdahale edilmesi soyut ve
somut güçlerin başarabileceği bir iş değildir.
Rabbimiz âyetlerindeki mesajını beşerin elinde oyuncak olmaktan,
her türlü tasavvurun meşrulaştıncı aracı olmaktan korumuştur.
Bu nedenle Kur’an, kendi bütünlüğünde göreceliğe, hakikatin
birbiri ile çelişen
çoğulculuğuna elvermeyecek bir mahiyet
taşımaktadır. Kimi kötü niyetli insanların İlâhî mesajı emellerine
alet etme gayreti göstermeleri, Kur’an ile değil ancak ve ancak
Kur’an’a rağmen ve onun dışında olabilir.
Kur’an tarihi boyunca
-ki on dört asırdır mesajın bulandırılmasına yol açan iyi ve kötü
niyetli saptırma gayretleri vardır- görülen bu türden çabalar, İlâhî
vahyin özüne ilişkin hiçbir tesirde bulunamamıştır.
Tevhid mücadelesinin sapmasını önleyecek açıklıkta ilkeler
koyan Yüce Rabbimiz, arınmak isteyenler için mesajını muhkem
kılmıştır. Bu bağlamda Kur’an’ın tüm mesajı muhkemdir: “Elif-
Lâm-Râ. (Bu) İlâhî bir kitaptır ki, âyetleri her şeyden bütünüyle haberdar
olan hikmet sahibi Allah tarafından (kendi bütünlüğünde)
muhkem kılınmış/birbiri ile izah edilerek açık ve anlaşılır kılınmış
ve mufassalen/ayrıca birbiriyle bağlantılı olarak etraflı bir biçimde
dile getirilmiştir.”.137 Kur’an’ın, her tür cin ve insan şeytanın
“İslâmî mücâdeleyi saptırarak başarısını gölgeleme gayretlerini
boşa çıkaracak evsafta oluşunu” vurgulayan diğer âyetler için bkz.
22/Hacc, 52; İlâhî vahyin göreceliğe elvermeyecek açıklıkta oluşunu
vurgulayan âyet için bkz. 47/Muhammed, 20.
Müteşâbih: ‘Ş-b-h’ kök harflerinden türeyen bir ismi fail olan
müteşâbih; kısaca
aralarında tenakuz ve çelişki olmayan şeylerin
bir biri ile benzeşen
karakterde olması demektir. Kur’an’ın bütün
sûrelerinde yer alan âyetleri mesajın özü itibariyle birbirine benzer;
aralarında her hangi bir çelişki, uyumsuzluk yoktur. İlâhî vahiy,
farklı konular üzerinden,
farklı sahnelerde mesajını dillendirmiş
olsa da tüm âyetleri arasında açık ve anlaşılır bir denkliği esas almıştır.
Bu nedenle tüm âyetler -muhkemler de dahil- müteşâbihtir.
Müteşâbihin kapalı, muhkemin
kapalı manalar ihtivâ ettiği önyargısı
doğru değildir. Eğer müteşâbihler, mânâsı kapalı âyetlerden
137] 11/Hûd, 1
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 106 -
müteşekkil olsaydı, “tüyleri diken diken eden, kalpleri yatıştıran
duyarlılığa” nasıl yol açacaktı?
“Allah sözlerin en güzelini, müteşâbihen/birbiri ile uyumlu,
kendi içinde tutarlı, her türlü ifadesini çeşitli çeşitli biçimlerde tekrarlayan
bir İlâhî kelâm şeklinde indirir. Rablerinden korkanların
ondan tüyleri ürperir; (fakat) sonunda Allah’ın rahmetini hatırlayınca
kalpleri ve tenleri yumuşar, sakinleşir.” 138
Kur’an’ın mesajı itibariyle kendi bütünlüğü içinde ihtilafsız
-tertîl ve tertip esasına göre- tutarlı,
mesajı birbiri ile uyumlu ve
çelişkisiz bir kitap oluşunu vurgulayan diğer âyetler için bkz. 4/
Nisâ, 82 (İhtilafsız); 25/Furkan, 32 (Tertîlen/tertipli; tutarlı bir bütün
oluşturacak şekilde);
10/Yûnus, 37; 18/Kehf, 1; 32/Secde, 2; 39/
Zümer, 28; 98/Beyyine, 3 (Suhufun mutahhara/arı-duru, kirlilik
bulaşmmamış); 80/Abese, 11-16 (mutahhar/arı-duru, kirlilik bulaşmamış).
Müteşâbihin Te’vîli: Te’vil; bir şeyin gerçekleşme zamanı, âhiri,
nihai anlamı demektir.
Tefsirde yorum anlamına gelen bu kelime
Kur’an-ı Kerim’de terim
olarak müteşâbihle ilişkilendirilmiştir. 3/
Âl-i İmrân sûresi, 7. âyete göre, “müteşâbihin te’vilini/nihai anlamını
Allah’tan başkası” bilemez. Müteşâbihin terim anlamını
izah ve te’vili bu bütünlük içinde
kavramaya çalışmadan önce
âyeti okuyalım: “... İlâhî kelâmın özü (temeli) olan mukemler/açık
ve kesin hükümlü
mesajlar ile müteşâbihleri/benzetmeler içeren
mesajlardan oluşan bu İlâhî kelâmı sana bahşeden O’dur. Fitne
çıkarmak/kalpleri
hakikatten sapmaya meyilli olanlar, sırf kafaları
karıştıracak şeyler
bulmak için ona (keyfî) anlamlar yüklemek için
müteşâbihleri gündeme getirirler. Oysa onların te’vül’ni Allah’tan
başkası bilemez.
Bu yüzden bilgide derinleşenler şöyle derler: ‘Biz
ona inanırız tümü (muhkemler de müteşâbihler de) Rabbimizin
katındandır. Derin
kavrayış sahipleri dışında kimse bundan düşünüp
öğüt almaz.” 139
Bu âyette müteşâbih, gaybın/görünmez alemin bilgisinin insan
zihnine kavratılması için yüksek teşbihlerle izah edilmesi bağlamında
geçmektedir. Müteşâbihin ilk bakışta öne çıkan; “benzeşmek,
birbirine
uyumlu olmak” mânâsı, kavramsal bir mahiyet
kazanarak genişlemiştir.
Böylece müteşâbihin terim anlamı şöyle
bir mahiyet kazanmış
olmaktadır:
Müteşâbih; Yüce Allah’ın sınırlı kavrama yeteneğine
sahip olan
138] 39/Zümer, 23
139] 3/Âl-i İmrân, 7
OKUMA VE YAZMA
- 107 -
insanoğluna, görünmez âlemin bilgisini yüksek teşbihlerle
beyan
ettiği âyetlerdir. Eğitimde de kullanılan “bilinenden bilinmeyene,
somuttan soyuta” yöntemi insanoğlunun sınırlı kavrama yeteneğini
harekete geçirmek için neredeyse tek yoldur. Yani Allah’ın
zatını tanıtan sıfatları, cennet, cehennem, melekler v.b. konular
ancak teşbihlerle -müteşâbih olarak- beyan edilebilirdi. Gayb âleminin
başka türlü de -mesela, soyuttan somuta, bilinmeyenden
bilinene
doğru- açıklanması, tanıtılması idrâk alanı sınırlı beşeri
noksanlıklar
taşıyan insanlara izah edilmesi mümkün de değildir.
Tanımdan da anlaşılacağı gibi, kapalılık müteşâbih âyetlerin
Kur’ân’î lafızlarında değil, yüksek benzetmelerle insan zihinine
yaklaştırılmak
istenen konuların sınırları aşan boyutundadır. Bir
örnekle izah edecek olursak; cennet Rabbimizin teşbihlerle biz
mü’minlere anlattığı akidevî bir konu olup, çok sayıda âyette ondan
söz edilmiştir.
Bu söz edişler müteşâbih/benzetmeli bir mahiyet
taşımakta ve bizim
kalplerimizde İlâhî kelâmın murad ettiği
kadarı ile sınırlı bir inanç oluşturmaktadır. Öte yandan Ahiret hayatında
bir mutluluk yurdu olarak mü’minlere va’dedilen cennetin
bilgisi Kur’an’da anılanlarla
sınırlı değildir. Fakat insan olarak
dünyada kavrayabileceklerimiz
de bize anlatılanlarla sınırlıdır.
Şimdi bu durumda bize anlatılanların ardına düşmek boşuna
bir çaba olmaktadır. İşte gözün kulağın ve kalbin sorumlu olduğu
bu boş çaba içerisine düşenler müteşâbih’in te’vilini araştırmaya
kalkmakla
suçlanmaktadırlar. Müteşâbih’in te’vilinin peşine düşenlerin
ise, “halis niyet taşımayan fitneciler” olduğu beyan edilmiştir.
C- Amacına Uygun Olarak Okumalıyız
İlâhî mesajın temel amcacı, “muttakileri hidâyete erdirmek”tir.
Rabbani bir tebyin olan Kur’an, kalbini hak söz ile arınmaya açık
tutan
ve kendine alçak gönüllü olmayı ahlâk edinen kimseler için
hidâyet kaynağıdır. Yoksa O, her insanın sadrına şifa verecek değildir.
Bu nedenle Kur’an’ı her okuma ve anlama çabası hidâyetle
sonuçlarımayabilir.
Bunda şaşılacak bir şey yoktur.
Kur’an ile kimlerin hidâyete erebileceğini aşağıdaki birkaç
âyetin mealinden okuyalım: “(Şu) söylenen her sözü (dikkatle)
dinleyen ve onların en güzeline
uyan (kullarım)a (müjdeler vardır,
çünkü) onlar Allah’ın hidâyetine mazhar olmuşlardır ve onlar gerçekten)
akıl iz’an sahipleridir.” 140
140] 39/Zümer, 18
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 108 -
“Kur’an insanoğluna bir rehber (hüden), bu rehberliğin apaçık
bir delili (beyyine) ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü
(furkan) olarak (ilk defa) bu Ramazan Ayı’nda indirilmiştir...”.141
Kur’an’ın bir hidâyet kitabı olduğunu ve “ancak takvâ sahipleri
için rehber olabileceği” ısrarla vurgulayan çok sayıda âyet vardır,
bunlardan bazıları için bkz. 2/Bakara, 1 -3; 3/Âl-i İmran, 101; 6/
En’âm, 104; 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 107; 16/Nahl, 104; 17/İsrâ, 9;
45/Câsiye, 29-30 vd.
Kur’an’ın temel amacı, insanları hidâyete sevk etmektir. Bu
nedenle
onun bir hidâyet kitabı olduğunu unutarak okumak, insanı
yanıltıcı
sonuçların handikaplarına düşürecektir. Mesela, onu
bilimsel gelişmeler hakkında bilgi vermek zorunluluğu ile karşı
karşıya bırakmak,
Kur’an’ın hidâyet kitabı olduğunu unutmak demektir.
Geçmişte
bu tür bir yanılgı ile Kur’an’a yaklaşanlar, dünyanın
düz olduğunu ve dönmediğini İlâhî kelâma onaylatmak gibi
bir handikapa düşmekten
kendilerini kurtaramamışlardır.
Tefsir’deki yetkinliğinden kuşku duymadığımız Fahruddin
Razi, 27/Neml, sûresi 61. âyette geçen “yeri sizin döşek kıldık”
şeklindeki nimet
vurgusunu, dönemin bilimsel anlayışını belirleyici
kılarak tefsir edince ortaya bugün için gülünüp geçilecek bir
yorum çıkmıştır. Razi
döşek meselinin çağrışımlarını, yeryüzünün
küre şeklinde olduğunu
ama dönmediğini -sakin olduğunu- ispatlamak
için kullanarak şöyle demiştir: “Eğer hareketli olsaydı, mutlak
mânâda o yeryüzü bizim için bir döşek olmazdı. Çünkü yüksekten
atlayan bir kimsenin bu durumda yer yüzüne düşmemesi
gerekirdi. Zira yeryüzü kayıp gitmektedir. Bu insan da boşlukta
kalmaktadır.”.142
“Döşek meseli” aslında Yüce Allah’ın insanoğluna nimetlerini
hatırlatmaktan ibarettir. Bu ve benzer âyetlerin mesajının amacı
dışında
yorumlanması son derece yanlıştır. Şükür gerektiren bir
çok İlâhî lutfun hatırlatıldığı diğer âyetlerin mesajı gibi bu da kendi
gâyesi ve bütünlüğü -bağlamı- içinde tefsir edilmelidir. Bu sebeple,
yeryüzünün beşiğe benzetildiği 43/Zuhruf sûresi, 10. âyeti
de aynı şekilde “dünyanın
hareketli olduğuna, döndüğüne kanıt
olarak kullanılmamalıdır. Çünkü “bilim”in verileri her zaman için
“yanlışlanabilir” tartışılabilir, hipotetik materyaller ihtivâ etme kabiliyetini
haizdir. Bundan daha fazla değer vermek, Kur’an’ı ikincil
kaynak durumuna düşürür; bilimi birincil-belirleyici, etkin kaynak
141] 2/Bakara, 185
142] Fahruddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir Mefatihu'l-Gayb, Ankara, 1988, cilt: 2, s.
113-114
OKUMA VE YAZMA
- 109 -
mesabesine çıkarır. Ki, bu durumda
İlâhî olanın beşeri olan tarafından
kuşatılması, belirlenmesi durumu
ortaya çıkar.
Böyle bir yanılgı ile günümüzde Kur’an’ı tefsir etmeye kalkanlar
da abesle iştigal anlamına gelecek uğraşlar içine girebilmişlerdir.
Nasıl
dünyanın düz oluşuna ilişkin hakim bir yargıyı,
Kur’an’dan delillendirmeye kalkmak yanlışsa, hipotetik-zanni
yargılar içeren ve her zaman “yanlışlanabilir” bîr mahiyet taşıyan
kimi moda düşünce ve kanaatleri -meselâ dünyanın döndüğü ve
yuvarlak olduğu gibi- İlâhî vahye onaylatmaya çalışmak da yanlıştır.
Bu tür yanlışları Kur’an’ı bilimsel yorumlama kaygısı güden
“modern
bâtınîler” çokça yapmaktadırlar. Örneğin, cehennemin
bir bölümü
ve sıfatı olan “sekar”a, bilgisayar diyecek kadar modern
bilim karşısında kompleksli hareket eden bazı yorumcuların
düştüğü durum,
en az dünyanın düz olduğunu söyleyenlerinki kadar
traji-komik bir vehâmet düzeyini imlemektedir.143
Yahut da İlâhî kelâmın amaçları arasında yer almayan “insanlığın
aya gidebilme imkânı” hakkında Kur’an’ı konuşturmaya kalkanlar,
zorla kendisinden bilgi devşirmeye çalışmakla nevalarını
Yüce Allah’a onaylatmaya çalışarak aslında zanni olanla yakînî
olanı kuşatma
altına almak gibi abes bir görev üstlenmiş olmaktadırlar.
Kısacası, ona olmayan anlamlar yüklemek veya gâyesi
dışında bilgiler sağmak
maksadı ile okumak son derece yanıltıcı
sonuçlara yol açacaktır.
Bu da Kur’an’ın moda bir akımın, bir
felsefi görüşün, bir ideolojinin
yedeği, onaylayıcısı durumuna
indirgemek mânâsına gelecektir. İşin vehameti ve traji-komikliği
ise, aradan zaman geçmesi ile anlaşılacaktır.
Orta çağda Katolik
Kilisesi’nin bu ikrah ile dayattığı, “dünyanın
düz ve kainatın merkezi
olduğu” inancı bugün ne kadar komik karşılanmakta ise, hipotetik/
bilimsel bir dille ifade edilmesi gereken rnoda bir düşüncenin
dînî bir ifade ile i’tikad haline getirilmesi gelecekte
o kadar
komik karşılanabilecektir.
Her zaman yanlışlanabilir doğrular içeren bilimsel konuların
dînî ifadeler aracılığıyla kutsanmaya çalışılması veya mü’minlerde
varolan kompleksleri giderme gâyesi ile Kur’an’ın enstrümantal/
araç durumuna
düşürülmesi son derece yanlıştır. Çünkü bir hidâyet
kitabı olan Kur’an’ın hipotetik bilgiler verme gâyesi yoktur. İlâhî
kelâmın gâyesi;
Allah’ın mütevazi, arınmak isteyen kullarına yol
göstermektir.
143] Y. N. Öztürk, Kur'an'daki İslâm, İstanbul, 1993, s. 21
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 110 -
Özetle, Kur’an’ın amacı; ona gönül veren mü’minler için, insanların
etkilerine açık olan itikadı ve amelî alanları sürekli yeniden
onarmayı öğreten hükümler va’z etmektir. Buna ek olarak
yeryüzünde adaleti ikame
etme görevini icra ederken karşılaşılan
sorunlara ‘Ahiretin önceliği ilkesi’nden hareketle çözümler bulmayı
mü’minlere öğretmektir.
1-Allah’ın Adı ile ve Arınmak İçin Okumalıyız
a) Besmele ile Başlamak Farzdır: Kendi yaşamının farkında
olup, kaderini tayinde söz sahibi kılınmış
bir varlık olan insanoğlu
bilinçli olduğu oranda beşeri zaaflarından
arınabilmektedir. Bu
nedenle eylemlerini bir alışkanlık eseri değil
de belli bir şuurla
yapması insanların tekamülü için elzemdir. İlâhî vahyi önyargılardan
arınarak okumak gerekir. Salt “Allah’ın adı ile” O’nun rızasını
kazanmak maksadı ile girişilen çabalar, mesajın doğru kavranmasında
başarılı olabilecek bir mahiyet taşımaktadır. Zaten Allah’ın
adı ile başlamayan, İlâhî vahyin ölçüleri anlamlandırılmayan
hiçbir
fikri arınma ve hiçbir amel İslâmîlik vasfını hak edemez.
Değil mi
ki İlâhî vahiy, ilk hitabını “Yaratan Rabbînin adı ile oku!” şeklinde
yapmıştır? Öyleyse O’nun adı ile başlama bilinci taşımayan
hiçbir
fehm-fıkh ve eylemlilik çabası Rabbânî rızâya ulaşamayacaktır.
Övülmeye değer bulunan bu bilinçlilik hali, İlâhî vahyin ilk
hitabında
şöyle dillendirilmiştir: “Oku! insanı bir alaktan Yaratan
Rabbinin adı ile oku! Çünkü Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” 144
Allah’ın adı ile okumak, O’nun rızasını ve memnuniyetini
arzulayarak
mücadeleyi biçimlendirmek anlamına da gelmektedir.
Bu noktada
Kur’an okumaları eğer şer odaklarını memnun etmeyi
amaçla” yarak yapılıyorsa, İlâhî rızadan hiçbir iz taşımayan
sonuçların hası olmasına engel olmak mümkün olmayacaktır. Bu
nedenle aşağıdaki âyette beyan edildiği üzere, niyetin halis olması
gerekmektedir; Allah’ın
adını yüceltmeyi amaçlamayan okuma
hiçbir şekilde İlâhî vahyin
bütüncül mesajını doğru takdir edemeyecektir:
“Ama (hem gece hem de gündüz) Rabbinin adını an! Ve
bütün varlığınla kendini O’na ada!” 145
Önyargılardan arınarak, Allah’ın rızasını kazanmak için
Kur’an’ı okumak, istiâze ile/şeytani olan her tür güç odaklarından
İlâhî vahyin
esenliğine sığınarak mümkündür. Hem şeytani güçleri
hem de Rabbi memnun etme amacı taşıyan Kur’an okumaları,
yarım gönüllü
münafıkların işidir. Günümüzde bu tür münafıklar,
144] 96/Alak, 1-3
145] 73/Müzzemmil, 8
OKUMA VE YAZMA
- 111 -
Kur’an’ın aslına nüfuz edemedikleri için mânâsında, meal ve tefsirinde
reform yapma, İlâhî vahyin te’vili ile tahrif yapmaya yönelmektedirler.
Çünkü
onlar her işlerinde olduğu gibi vahyi te’vil
etmede de Allah’a istiâze’de bulunmamakta, tâğutlara sığınmaktadırlar.
Oysa sığınmaya değer tek güç Allah’tır: “Şimdi Kur’an
okuyacağın zaman, hemen o kovulmuş şeytandan istiâze yap:
Allah’a sığın (Eûzü-Besmele çek). Gerçekte onun İmana erişenlerin
ve Rablerine güven bağlamış olanların üzerinde bir nüfuzu/
etkisi
yoktur. Onun yalnızca kendisini izlemeye istekli olanlar üzerinde
ve bir de ona tanrısal nitelikler yakıştıranlar üzerinde etkisi
vardır.”
146
Kur’an’ı Her Türlü Vesvese ve Önyargıdan Arınarak Sırf Allah
İçin Okumak: Kur’an’ın ilk cümlesi “Oku” emriyle başlar; ancak,
şöyle devam eder; “Yaratan Rabbinin adıyla...” 147Yani besmele
ile... Allah adına, O’nun rızasını kazanmak için, O’nun lütfu ve keremi
ile, O’nun yardımı ve inâyetiyle, O’nun koruması ve gözetimi
altında...
Buna ilâveten, Kur’an okurken şeytan iğvâsı ve vesvesesinden
Allah’a sığınmak gerekir; “Kur’an okumak istediğin zaman kovulmuş
şeytandan Allah’a sığın.” 148
Kafası ve gönlü şeytani vesveselerle dopdolu ve karmakarışık
hale gelmiş, günahkâr, kibirli ve nefsinin esiri olmuş kimseler
Kur’an’ın mânâlarını anlamakta güçlük çekerler, hatta anlamayazlar.
Kalb, şeytani vesveselerden, dünyevi düşünce ve endişelerden
kurtulduğu nisbette Kur’an’ı anlamak kolaylaşır.149
Kur’an’a yönelirken kurtulmamız gereken tek şey, şeytani vesvese
ve iğvâlar değildir. Kafamızdaki betonlaşmış önyargılardan
ve kalıplaşmış sabit fikirlerinden de kurtulmak zorundayız. Bu
tür beşerî zaafların cenderesinden kurtulup en azından özgür bir
kafa ile Kur’an’a yaklaşma arzusu taşımadan, onu okuyup anlamayı
amaçlayan bir gönül hazırlığı yapmadan bir kitabın kendine
özgü engin ve parlak niteliklerini kavramak mümkün olmaz.
2) Tâğutları İnkâr Ederek Okumalıyız
“Günümüzde birtakım çevrelerin sistemlerin düzenlerin onayını
alabilmek için veya zâlimlerden “aferin” alabilmek için, ya
da özgüvenden
yoksun kompleksli kişiliğini doyurmada dünyayı
146] 16/Nahl, 98-100
147] 96/Alak,1
148] 16/Nahl, 98
149] İhya, 1/807
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 112 -
ahirete tercih
eden bir ahlâkı tercih ettiği için Kur’an’ı yorumlamaya
kalkan Samiriler vardır. Böyle kimselerin Kur’an’ı doğru
anlama ve doğru tebliğ etmeleri mümkün değildir. Çünkü Onlar
Kur’an’ı Allah’ın adı ile değil tâğutun adı ile okumakta, yorumlamakta,
hatta tefsirleri ile tahrif etmeye kalkmaktadırlar.
Tâğuttan yardım dilemek için, zâlimlerin rızasını elde etmek
için Kur’an’a yapılan tüm müracaatlar telafisi imkânsız yanlışlara
yol açacak, İlâhî mesajın bir kısmının ya neshi/hükmünün ortadan
kaldırılmak
istenmesi ile ya da müstekbirlerin hatırı için tahrif
edilmesi sonuçlanacaktır. İslâmî bir dâva, tâğutlardan müdâhane/
yağcılık ve ilkesizlik yaparak onların gönüllerini alma anlamına
gelecek hiçbir yardım almamalı, İlâhî mesajı da onların gözlüğü
ile okuyup yorumlamaya
kalkmamalıdır. “Saray uleması” diye
geçmişte ünlenen Samiri kılıklı bir takım “dîn!” uzmanlarının
Allah’ın bizim için seçip râzı olduğu İslâm’ı zâlimlerin hizmetlerine
sunabilmek için çeşitli çabalar
içerisinde oldukları tarih boyunca
vaki olmuştur. Böyle kimselerin
varlığı fitne/sınama vesilesi olarak,
Kıyamet’e kadar da devam edecektir.
Furkanın/doğru ile yanlışı ayırdetmenin ölçülerini lütfeden
İlâhî kelâm, zâlimlerin yanlışlarını onaylama, fasıkların günahlarına
fetva çıkarma aracına indirgendiğinde tabii ki, sonuçta Kur’an
anlaşılamayacaktır. Çünkü Kur’an, sadece kalplerini arınmaya açık
tutan, mütevazi, Rablerine karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler
için bir hidâyet
kaynağıdır. Muttakiler için Kur’an’ın genel
mesajı Arapça bilmeseler de meal, tefsir okumasalar da, ilkesel
ve amelî yol göstericiliğe
İlâhî rızayı kazanmaya elverecek açıklıktadır.
Çünkü yeryüzünde
her zaman İslâm’ı yaşayan sünnet ile
hayatına hakim kılmış bir zümre mutlaka var olmuş, Kıyamet’e
kadar da var olmaya devam edecektir.
Tâğutu inkâr etmeden iman etmek nasıl mümkün değilse,
tâğut adına Kur’an’a başvurmak da fehm-fıkh çabalarında istenmeyen
neticelerin
hasıl olmasına yol açacaktır. Aslında Kur’an, bütün
boyutları
ile açık ve anlaşılır bir mahiyet taşımaktadır. Fakat
asıl sorun, müstağnilerin,
müstekbirlerin, zâlimlerin kısaca arınmak
değil saptırmak için pazarlıklı bir şekilde Kur’an’ın açacağı
kapıların önünde bekleşen
kötü niyetli kimselerden ve onlara
içerden izinsiz yardım yapmaya
kalkan işbirlikçilerin “Allah’ın adı
ile” olmayan çabalarından kaynaklanmaktadır.
Tâğutların râzı olduğu bir mücadele nasıl İslâmîlik vasıflarından
uzak ise, İlâhî rızayı elde etmede bulanık niyetler taşıyan her okuma
da Kur’an’ı yanlış anlamaktan, yanlış yerlerde araçlaştırmaktan
OKUMA VE YAZMA
- 113 -
asla kurtulamayacaktır. Rabbimiz çok sayıda âyette bu tehlikeye
dikkat çekerek loyalist/bağımlı, yamalıkçı, eklemlemeci, entegrist
kişilerin muhtemel saptırmalarına karşı bizleri uyarmakta, mücadelenin
‘ tagutu inkâr”la başlaması gerektiğini beyan etmektedir:
“O halde tâğuta/şeytani güç ve düzenlere (uymayı) reddedenler ve
Allah’a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam mesnede/
urvetü’l-vüskaya tutunmuşlardır. Zira Allah her şeyi işitendir, her
şeyi bilendir.” 150
Burada Peygamberimizin “müstekbirlerin hatırı için mustaz’afların
kalbini kırmakla sonuçlanabilecek eğilimleri”nin eleştirildiği
80/Abese
Sûresi âyetleri hatırlanmalıdır. Eğer bu eğilime
Rabbani izin çıkmış
olsaydı, İslâmi mücadele ana caddesinden, asıl
ekseninden sapabilecekti.
Öte yandan bundan daha kötüsü İlâhî
vahyin sağladığı olanakları
zâlimlerle ilişkilerde, heba etmek de
mümkündür.
Bu sebeple Kur’an’ın mesajının gönüllerde meydana getirdiği
kazanımların yok olmasına yol açabilecek, haksızlığı körükleyici,
sömürüye
çanak tutucu, zulmü meşrulaştırıcı tutumlardan kaçınmak
şarttır.
Aksi takdirde Rabbani mesaj, “mücadelede kazanılanın
masada kaybedilmesi” mânâsına gelebilecek ilişki biçimlerinin
meşrulaştırıcı aracı durumuna düşürülmüş olacaktır. Ki bu tür anlama
ve yorumlama
şekilleri ile, İlâhî mesajın doğru kavranması/
fıkhedilmesi imkânsızdır.
Kur’an ile olan ilişkide niyetin sonucu
nasıl da belirlediğini aşağıdaki âyetleri mealinden okuyalım: “Ve
(gerçeği anlamamalarından ötürü onlara) Kur’an okunduğu zamanlar
seninle Ahiret’e inanmayacaklar arasına görünmeyen bir
perde çekeriz. Ve kalplerine, kalplerine onu kavramalarına engel
olacak bir örtü koyarız ve kulaklarına da bir tıkaç. Ve bu yüzden
Kur’an okunurken ne zaman Rablerinden tek ilâh olarak söz etsen
nefretle sırtlarını dönüp giderler. Seni dinledikleri zaman, Biz onların
aslında neye kulak kesildiklerini ve kendi aralarında görüştükleri
zaman, bu zâlimlerin (birbirlerine): ‘(Eğer Muhammed’e
uyarsanız), düpedüz büyülenmiş bir adama uymuş olacaksınız.’
dediklerini
çok iyi biliyoruz.” 151
3) Müdâhanesiz Okumalıyız
Tâğutlarla ilişkiyi belirleyen bir diğer ilke de, “müdâhane etmemektir.
Müdâhane; şer güçlerin ilgisini, sevgi ve hoşnutluğunu
elde etmek için yağcılık yaparak ilkesiz davranmaktır. Bu ilkesizlik
hali ile yapılan Kur’an okumaları, “Allah’ın adaleti ikame etme
150] 2/Bakara, 256
151] 17/İsrâ, 45-47
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 114 -
emri”ne hizmet edeceğine, bir kısım âyetlerin içinin boşaltılmasına,
bir kısmının tahrifine ve neshine/hükmünün ortadan kaldırılmasına
yol açabilecek tehlikeleri özünde barındırmaktadır.
Bize göre Kur’an’ın kimi konularını kimileri ile rekabete sokmak,
birbirleri ile üstünlük yarısına sokmak müdâhanedir. Fariza
veya tavsiye içeren âyetleri birbirleri içerisinde kıymetlendirme
hiyerarşisine tabi tutmak,
anlatım kolaylığından çok etkisiz kılma
çabasından başka bir şey değildir. Mesela, ilim öğrenmek de, tesettürü
başörtüsü ile taçlandırmak da gereklidir. Fakat bunların
birinin diğerinden daha üstün ve öncelikli olduğunu iddia etmek
gayba taş atmaktır. Çünkü hagisinin Allah katında
diğerinden
daha öncelikli olduğunu O’ndan başkası bilemez.
Aynı şekilde Allah’ın bazı âyetlerinin “yasama ruhu, fiilî yasama
ayırımları ile, devir değişti” türünden bahanelerle neshine yol
açabilecek
tutumlar içerisine girmek, Kur’an’ı Allah’ın adı ile değil,
tâğutun adı ile okumaktan ileri gelmektedir. Ki, bu tutum Kitab’ı
ikincil kaynak durumuna düşürmekte, seküler aklı birincil kaynak
durumuna
yükseltmektedir. İlkeyi değil, icâbât-ı vakt-i hal’i (reel
politiği veya
mevcut durumun geçici, dönemsel şartlarını) kutsallaştıran,
müstekbirlerin hatırı için mustazafların gönlünü kırmaya
yol açan bu tür tutumlar, Kur’an mesajının yanlış anlaşılmasına ve
yanlış yaşanmasına
yol açacaktır. Aşağıdaki âyetler zâlimlerle olan
ilişkilerde Kur’an talebelerinin takınması gereken onurlu tutuma
dair Rabbani buyrukları
özetlemektedir. Bu tür saptırıcılara karşı
nasıl uyarıldığımızı ve tehlikelerin her zaman varolacağını, Peygamberimizin
şahsında dile getiren İlâhî vahyin mesajından okuyalım:
“Gerçek şu ki, yalnız senin Rabbin, kimin kendi yolundan
saptığını
blîlir ve yalnız O’dur, kimin doğru yolda olduğunu bilen.
O halde kâfirlerin arzu ve özlemlerine uyma. Onlar senin (kendilerine
müdâhane yapmanı/yağcılık yapacak derecede yumuşak davranmanı
isterler ki, kendileri de sana yumuşak davransınlar. Ayrıca
yemin edip duran alçağa uyma, yahut iğrenç dedikodular yapan
iftiracıya, yahut iyiliğe mani olana, (yahut) günahkar zorbaya, yahut
ihtiraslarına esir olmuş zâlime ve bütün bunların ötesinde (insanlara)
hiçbir faydası dokunmayana.” 152
4- Arınmak İsteyenlere Öncelik Vererek Okumalıyız
“İçlerinden seni dinleyenler vardır. Biz onların kalpleri üzerine
anlamamaları için örtüler, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Her
mucizeyi görseler de ona yine inanmazlar. Seninle tartışmak için
152] 68/Kalem, 7-13
OKUMA VE YAZMA
- 115 -
sana geldiklerinde o Kâfirler derler ki; bu öncekilerin masallarından
başka bir şey değildir.” 153
Arınmak gibi
hiçbir niyet taşımayan -üstüne üstlük mücadeleyi
ekseninden saptırmaya
çalışan- müstekbirleri kale alan bir yorumlama
yöntemi, İlâhî vahyin neshi ve tahrifi ile, İslâm dâvâsının yolundan
sapması ile sonuçlanabilecektir. Çünkü kendilerini arınmaya
muhtaç hissetmeyen,
gurur ve kibir küpü bir kalp ile Kur’an’ın
açacağı kapıların önüne
gelen bu kimseler, aslında gereğince
iman etmek için değil, saptırmak
için gelmişlerdir. Mü’minlerin bu
kimselerin kalıplarına ve dış görüntülerine aldanarak atacakları
her adım, İslâm dâvâsının sapmasına ve Kur’an’ın temiz gönüllere
gidecek mesajının tarihte ve günümüzde
zâlimlerin hoşuna gidecek
şekilde İlâhî mesajının önünün tıkanmasına
yol açacaktır.
Tarihte İlâhî vahyi tâğutların istekleri, şirk kültürlerinin etkisi
ile yorumlayan
işbirlikçi Sâmirî’lerin örnekleri çoktur. Geçmiş vahiyler
bu şekilde
asıl amacından, mihverinden sapmış ve onların
şahitlikle görevli ümmetleri geçici olanın büyüsüne kapılarak saf,
an, duru olan Rabbani
mesajı bu nedenle bulandırarak sonraki
nesillere aktarmışlardır. Bu duruma en iyi örnek, Yahudiler ve
Hristiyanlardır. Hristiyanlar Yunan pagan kültürü ile zihinleri talan
edilmiş ve Roma uygarlığının hakim putperest paradigmasının
etkisi altında yaşayan geniş kitlelerin cazibe merkezi olabilmek
için onların yanlışlarını önce sineye çekmişlerdir. Daha
sonra da
sineye çektikleri şirk tezahürlerini İsa Peygamberin şahsında
yeniden
üretmiş, yeniden canlandırmışlardır. Aynı şekilde benzer bir
yanlışı da kapitalistleşme sürecinde yapmışlardır. Sanayi devrimi
ile birlikte
başlayan, 1789 Fransız Devrimi ile perçinlenen süreçte,
“sınırsız maddî olanaklar elde etme, sonsuz büyüme amacı ile hareket
eden” talancı liberal dünya görüşü, her tür mistik tasavvuru
önünde engel
olarak görmüştür.
Halen de içinde yaşadığımız bu dönemin miladı olan Fransız
Devrimi’nin laik-seküler idealleri ile Hristiyanlığın hayata çekidüzen
vermeyi
amaçlayan nasslarına sokağa çıkma yasağı konulmuştur;
dini bir çok görüntü vicdanlara ve mabedlere hapsedilmiştir.
Tabii ki Hristiyanlığın seküler politikaların emrine verilme süreci
başlamamıştır. Maalesef Yunan pagan kültürünün şirk unsurlarını,
M.S. 325 yılında başlayan konsiller zinciri ile, gerçek dinin tahrifinde
kullanmaktan çekinmeyen Katolik Kilisesi, yeni dönemde de
liberal
dünya görüşünün “Allah’a alan tahsis etme emeli”ne karşı
direnememiş, sessizliğe bürünerek durumu sineye çekmiştir.
153] 6/En’âm, 25
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 116 -
Bireylere sınırsız
bir hareket alanı açan, hiçbir güce karşı sorumluluk
bilinci uyandırmayan bu dünya görüşü Birinci ve İkinci Dünya
talan savaşlarını
örgütlemiştir.
Rabbimiz önyargı ile İlâhî bildirime yaklaşanlar için hakikatin
kapılarını
kapatmıştır. Çünkü niyetleri annmak değil, saptırmaktır.
Öyleyse müstekbirlerin kabulünü kolaylaştırmak gâyesi ile de olsa
İlâhî hakikat dili eğip bükerek değil, olanca çıplaklığı ve olanca
açıklığı ile dillendirilmelidir. Çünkü kendini kendine yeterli görüp
kibire kapılanlar, haksız yollarla elde ettikleri menfaatlerinin ve
statülerinin sarsılacağı hiçbir hakikati
kabule yanaşmayacaklardır.
Eğer zâlimler, tevhid ve adaletin yegane
teminatı olan İlâhî
hakikatin kapılarına dayandılarsa bilinmelidir ki bu, saptırmak
içindir desteklemek için değil. Yüce Allah ve mesajı karşısında
takınılması gereken alçak gönüllü tutum yerine, istiğnayı ahlâk
edinen yeryüzünün mağrur putperestleri, yaşadıkları müddetçe
İlâhî vahyin saf kaynağını asıl mihverinden, kendi bütünlüğünde
kopararak bozmaya çalışacaklardır. İsrâ Sûresi’nden konu ile ilgili
ufkumuzu açan uyarıcı bir kaç âyet okuyalım: “(Ey Muhammedi)
onlar (yolunu şaşırmış kimseler), Bizim adımıza,
vahyettiğimizden
başka bir şey ortaya atasın diye, seni ayartarak vahyettiğimiz
gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışmaktalar, öyle
ki, bunu başarabilselerdi,
seni kendilerine hemen dost edinirlerdi.
Eğer sen(in
imanını) berkitmemiş olsaydık, belki de onlara biraz olsun eğilim
gösterecektin. O zaman sana hayatta da, ölümünden sonra da kat
kat (azap) tattırırdık ve Bize karşı sana yardım edecek kimseyi de
bulamazdın!”.154 Rasûlullah’ın Müstekbirler’in saptırma amacıyla
tezgâhladıkları oyunlara karşı Rabbimiz’den tarafından korunduğu,
birçok âyette tekrar edilmiştir.155
İlâhî vahyin ebedi mutluluğun anahtarlarını veren hatırlatma
ve öğütlerinden, sadece arınmak isteyenlerin bir nasibi vardır.
Yoksa kötü niyetle Kur’an’ın mesajına yaklaşanların ondan bir
hayır elde etmeleri mümkün değildir. Öyleyse tâğutların rızasını
elde etmek amacı ile Kur’an’ı emellerine alet eden okumalardan
dolayı, Allah’ın adı ile, annmak için vahye gönül veren biz
mü’minler moralimizi bozmamalıyız.
Çünkü aşağıdaki âyetler,
Peygamberimizi bile kuşatacak kadar amellerini süsleyen bu tür
saptırıcıların her zaman bulunacağını
beyan etmektedir: “İstiğnâ
edene/kendini kendine yeterli görüp Allah’a muhtaç olduğunu
154] 17/İsrâ, 73-75
155] bkz. 2/Bakara, 120, 145; 5/Mâide, 48-49; 6/En’âm, 150; 10/Yûnus, 93; 13/
Ra’d, 37; 18/Kehf, 27-28; 28/Kasas, 49-50, 87; 42/Şûrâ, 24; 68/Kalem, 8-10;
69/Hakka, 44-48.
OKUMA VE YAZMA
- 117 -
itiraf edecek tevazuya sahip olmayanlarla gelince, sen bütün
ilgiyi
ona gösterdin. Halbuki, onun arınmaktan geri kalmasından
sen sorumlu değilsin. Ama sana büyük bir istekle geleni ve (Allah
) korkusu ile (yaklaşanı) sen görmezden geldin! Elbette bu (mesaj)
lar yalnızca birer hatırlatma ve öğütten ibarettir. Kim istekliyse
O’nu hatırlayıp öğüt alabilir.” 156
Sözün özü, Kur’an mağrur ve iflah olmaz müstekbirleri değil,
mustad’aflan kollayan bir bilinçle okunmalıdır. Geçmiş yüzyıllardaki
ve günümüzdeki örneklerini incelediğimizde görüleceği üzere,
“yeryüzündeki
küçük dağları ben yarattım edası” ile dolaşan
kibir müptelası zâlimleri celbetmek için, Kur’an’ın mesajında her
hangi bir oynama yapmak doğru değildir. Aksine Kur’an’ı okurken
ve hayata müdâhil kılarken, mustazafları kollayan bir tebliğ
usûlü takip
etmeliyiz.
İlâhî vahyin korunmuş kaynağı olan Kur’an’ı kolaylaştırmak,
inceltmek
adına yapılan yumuşatma çabaları terk edilmelidir. İlkeyi
yumuşatmak
yerine da’vet’te “ruveydâ/yavaş yavaş, planlı bir
şekilde, sevgi ile düşmanın kalbini feîh etme ilkesi”ni hatırlayıp
işletmek daha
doğru bir tutumdur.
Tâğut olduğu basiretli her mü’mince hemen takdir edilebilecek
güçlerin rızasını elde etmek için Kur’an okumak, her sûrenin
başında
yer alan “besmele ilkesi”ne aykırıdır. Ki bu ilke birincil derecede
önemli olup, besmelesiz Kur’an okumak hem şeklen hem
de öz itibariyle
haramdır.
D- Sürekli Olarak Okumalıyız
İnsanoğlu unutkan bir varlık olduğu için sürekli hatırlamaya
muhtaçtır.
Bu nedenle, İlâhî vahyin insan benliğinde amaçlanan
tesiri uyandırabilmesi için, onunla sürekli hemhal olunmalıdır. İnsanlara
asli görevlerini, varoluş gâyelerini hatırlatan Kur’an sürekli
okunmalı,
başucu kitabı yapılmalıdır ki, amaç hasıl olabilsin.
Yoksa ikinci dereceden
bir kaynakmış gibi, arada sırada başvurulan
bir kitap durumuna
düşürülmesi mü’minler için olacak şey değildir.
Çünkü Kur’an öncelikle müslimler, sonra da bütün insanlık
için müzekkirdir/İlâhî bir hatırlatmadır.
Sürekli okumanın bir hikmete binaen olması da şarttır. Yoksa
bilinçsiz
bir şekilde öylesine okumak, her hangi bir faydaya haiz
olmaktan
uzaktır. Bu nedenle İlâhî kelâmı, Rabbimizle iletişim
kurmanın,
O’nun buyruklarını öğrenmenin en sağlam en sahih
156] 80/Abese, 5-12
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 118 -
yolu olduğu
için tüm yaşamımızı kuşatacak şekilde okumalıyız. Bu
iletişimin amacı, “salt malumat edinmek için değil, bir derin bilinç,
bir yerleşik
inanç ve dünya üzerine ondan kaynaklanan ahiret
ekinleri ekmek”
için olmalıdır.
1- Kur’an Tezkire’dir
“Gerçek şu ki; bu (Kur’an) muttakiler için bir tezkiredir.”.157
Bu âyette de beyan edildiği üzere, biz muttakiler kalplerimizi
Allah’ın arındırmasına açık tutup, O’na karşı sorumluluk bilinci taşımanın
bir gereği olarak, şer odakları ile mücadele için savunma
ve taarruz yöntemlerini öğrenmek için Kur’an’i sürekli okumalıyız.
Çünkü İlâhî Kelâm, Allah’ın özellikle gayba iman eden muttaki
kullarına
öğüt vermek, asli görevlerini hatırlatmak için gönderilmiş
bir zikir kaynağıdır. Gayba iman etmeyen kâfirlerin ondan
okumak sûretiyle amaçlanan verimliliği alması, mümkün değildir.
Kur’an’ın bir tezkire/Rabbani buyrukları hatırlatma elçisi oluşunu
vurgulayan diğer âyetler için bkz. 20/Tâhâ, 3; 69/Hakka, 48; 74/
Müddessir, 49; 76/İnsan, 29; 80/Abese, 11.
2- Kur’an Zikrullahtır
Kur’an Allah’ın hatırlanması, hatırlatılması için bir bilinçlenme,
bir arınma ve arındırma kaynağıdır. Şan ve şeref anlamına da
gelen zikr, her şeyden önce Rabbimizin gönüllerimize şifa verecek
olan öğütlerini hatırlatan bir elçiliktir. Kalpler ancak ve ancak bu
zikir ile tatmin olur, dinginleşir, huzura erer, doyuma erişir. “Onlar
ki, imana ermişler ve Allah’ı zikir ile kalpleri huzur ve doyum bulmuştur.
Çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Allah’ı
anarak
huzura erişir.” 158
Kur’an, rahman ve rahim olan Allah’ın öğüt ve uyarıları ile
doludur.
Bu öğütlere tabî olanlar, kendisi ile dünyâ ve Ahiret’te
şereflenir,
onurlanır, vesveseci cin şeytanlarının süsledikleri günahlara
ve zikri örtbas etmek isteyen velveleci insan şeytanlarına
karşı karşı direnme
gücü bulur.
“... Onlar Rahman’ın zikrini/insanlara asli sorumluluklarını hatırlatan
uyarılarını ört bas ederler; gizleyip saklarlar.”.159 “... Unutmayın
ki o (Kur’an) bütün insanlığa bir zikirden/asli sorumlulukları
hatırlatıcı öğütlerden ibârettir.”.160 Kur’an’ın zikrullah oluşunu
vurgulayan diğer âyetler için bkz. 7/A’râf, 2; 12/Yûsuf, 104; 15/Hicr,
157] 60/Haakka, 48
158] 13/Ra’d, 28
159] 21/Enbiyâ, 36
160] 6/En’âm, 90
OKUMA VE YAZMA
- 119 -
9, 16; 16/Nahl, 44; 19/Meryem, 97; 20/Tâhâ, 99; 21/Enbiyâ, 10; 25/
Furkan, 29; 29/Ankebût, 51; 36/Yâsin, 11, 69; 38/Sâd, 1, 8, 49, 87;
41/Fussilet, 41; 68/Kalem, 51-52; 81/Tekvîr, 27.
E- Gâyeli Okumalıyız
1- Hikmetlerini Tefekkür Ederek Okumak
Kur’an’ı öylesine, her hangi bir kitabı okuyor gibi okumak
amaçlanan
verimin kazanılmasını imkânsız hale getirecektir. Çok
sayıda âyet sonunda Rabbimiz “Neden tefekkür, tedebbür, tezekkür
etmiyorsunuz?”
buyurarak, gâyeli okuyuşa dikkatlerimizi çekmektedir.
Bu sebeple Kur’an’ı tezekkür için, Rabbimize, kendimize ve
çevremize
karşı sorumluluklarımızı hatırlamak için, tedebbür için;
işin inceliğini kavramak, iyiden iyiye düşünmek, bazı şeylerin kıyas
ile sonucunu önceden kestirecek basiret ölçüleri edinmek maksadı
ile okumalıyız.
Hakikatin kaynağının Kur’an olduğunu takdir edecek olanlar,
sadece
ulu’1-elbâb/akıl sahipleridir: “Bu (Kur’an) bütün insanlığa
bir mesajdır. Öyleyse artık onunla uyarı bulsunlar ve bilsinler ki,
tek ilâh O’dur; ve ulu’l-elbâb/sağduyu sahipleri de bunu akıllarında
tutsunlar.”
161
Kâinat âyetleri ile Kur’an arasında irtibat kurmak için okumalıyız.
İkisini birbirine kırdırmak için yoğun çaba sarfeden bilimi
seküler ideolojilerine alet eden tabiat bilimcileri kevnî âyetler ile
İlâhî vahyin hakikatlerini kapıştırmak için bıkmadan usanmadan
çalışmaktadırlar. Biz İbrahim (a) gibi kevnî olan ile vahyî olanı
dengeli bir şekilde okumayı
becerecek bir basirete sahip olmalıyız.
“Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında
Allah’ı anar (ve ) göklerin ve yerin yaratılışları üzerinde tefekkür
ederler/iyice inceden inceye düşünürler. (Ve şöyle derler):
‘Ey Rabbimiz! Sen bunlan(ın hiç birini) anlamsız amaçsız yaratmadın.
Sen yücelikte sınırsızsın, sübhansın. Bizi ateşin azabından
koru!” 162
Öyleyse şunu söyleyebiliriz: Yüzeysel okuyanlar Kur’an’dan
gerekli
faydayı sağlayamazlar. Kafa yormadan, derin bir kavrayışı
amaçlamadan, işin inceliğine vakıf olma gâyesinden uzak olarak
okumak, İlâhî vahyin mesajını doğru anlamayı engelleyecek
olumsuz tutumlar olarak anılabilir.
161] 14/İbrâhim, 52
162] 3/Âl-i İmran, 191
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 120 -
Aşağıdaki âyetlerde beyan edildiği üzere, Kur’an’ı gereğince
anlamak,
iyice kavramak için “derin bir tefekkürle, halis bir niyetle,
arınmak isteyen bir kalple” İlâhî vahyin mesaj kapılarını tıklatmak
gerekmektedir.
“Öyleyse, onlar bu Kur’an üzerinde hiç düşünmezler mi? Yoksa
kalpleri üzerinde kilitler mi var?” 163Gereğince idrâk etmek isteyenler
için Kur’an’ın mesajının anlaşılması
Rabbimiz tarafından
kolaylaştırılmıştır; (tabii ki, sadece müddekkirler/sahiden idrâk
etmek isteyenler için): “Bu nedenle biz bu Kur’an’ı zikr için/akılda
kolay tutulması için, kolaylaştırdık.” 164Gereğince idrâk etmek
isteyenler için Kur’an’ın kolaylaştırıldığı defalarca vurgulanmıştır;
bkz. 54/Kamer, 22, 32, 40. Derin tefekkür sahipleri, Kur’an’ın
lafzı ile mânâsı arasındaki uyumunu idrâk edebilirler; tedebbür,
tefekkuh ve tezekkür sahipleri için mesajın çelişkisizliği, âhengi,
icazı onun Allah’tan indirildiğine dair bir kanıttır: Bk. 4/Nisâ, 82.
Yeryüzündeki
ve Kâinattaki eşsiz dengelerin varlığı da tezekkür
edilmesi/üzerinde düşünülmesi gereken
bir konudur: 27/Neml, 62.
2- Sorumluluklarımızı İdrâk Etmek İçin Okumak
İlâhî vahyin mesajını okumanın temel gâyesi, hidâyete ermek,
yani sâlih ameller işlemeye hazır bir benlik kazanmak, arınmak,
bilgilenmek, bilinçlenmek olmalıdır. Rabbimizin öz benliklerimizde
oluşturmayı hedeflediği gâyenin gerçekleşmesi imkânsız değildir.
Fakat basit, yüzeysel ve sıradan bir iş de değildir. Çünkü
Kur’an “kavlün sekiyi” dir. Yani ağır sorumluluklar yükleyen bir
mesajın kaynağıdır: “Ey örtülere bürünen! Gece biraz ilerleyince
kalk! Gece yarısı -gece yarısı biraz önce ya da sonra- (kalk) ve
Tertîlen/ağır ağır (derin bir bilinç, düzenli ve gâyeli bir okuyuşla),
duyarak-hissederek Kur’an okul Biz sana kavlen sektyli/sorumluluğu
ağır bir mesajı tevdi edeceğiz.” 165 F- Bilinçlenmek İçin Okumalıyız
Bilinçli bir şekilde, ibret almak için, basiretli bir gözle okumalıyız.
Kur’an’dan ahiret gününe iman etmeyenler ders alamazlar.
Müddessir Sûresi’ndeki Rabbani beyan’a göre, İlâhî vahy’in
mesajının
sadece, öte dünya gerçeğine iman edenler için “faydalı
öğüt” niteliği vardır: “Asla onlar öte dünya(ya inanmazlar ve on)
dan korkmazlar. Aslında
bu (Kur’an) bir öğüttür Ve dileyen herkes
ondan ders alabilir. Ama o (öteki dünyaya inanmaya)nlar, Allah
dilemedikçe ondan ders almazlar. Çünkü o (Kur’an’ı indiren Rab),
163] 47/Muhammed, 24
164] 54/Kamer, 17
165] 73/Müzzemmil, 1-5
OKUMA VE YAZMA
- 121 -
takvâ ve mağfiretin kaynağıdır.” 166 Kur’an’ı gereğince anlayanlar,
iyi niyetle okuyup, bütün benlikleri ile kulak ve gönül verenlerdir.
Kur’an gerçeği gördüğü halde kabule
yanaşmayan, ön yargılarının
esareti altında olup, kötü niyetli bir şekilde İlâhî vahye yaklaşanların
hakikate karşı körlüklerini inatlaştıran bir işlev görür.
Kur’an’a başvurma amacının, okuma niyetinin anlama-idrâk etme,
ve gereğince kavramaya
ilikin sonucu nasıl belirlediğine ilişkin hakikati
dile getiren bir grup âyet için bkz. 5/Mâide, 64-68; 6/En’âm,
25, 39; 7/A’râf, 176; 9/Tevbe, 125; 17/İsrâ, 41, 45, 46, 82; 18/Kehf,
57; 22/Hacc, 72; 23/Mü’minûn, 63, 71; 26/Şuarâ, 200-203; 41/Fussilet,
44; 56/Vâkıa, 79. Kur’an’dan ancak ulu’l-ebsâr/derin kavrayış
sahipleri ders alır: 59/Haşr, 2; 69/Haakka, 50.
Bizi Âlim Yapacak Bir Okuyuş Hedeflemeliyiz
“Yoksa siz, gece boyunca secde ederek yahut ayakta durarak/
kıyam ederek kendini Allah’a ibadete adayan, ahirete öncelik veren
ve Rabbinin rahmetim dileyen kimse (ile kendinizi bir mi tutuyor)
sunuz? De ki! Hiç bilenlerle (alimlerle) bilmeyenler (cahiller)
bir olur mu? Ancak yalnızca akıl- izan sahipleri bunun farkındadır.”
167
Gece az uyumak övülmüş bir sâlih ameldir. Yüce Allah cennetini
hak eden takvâ sahiplerin özellikleri arasında “az uyuyup çok
ibadet ve zikirle meşgul olmayı” saymıştır: “Gecenin az bir kısmında
uyurlardı.
Bağışlanmak için kalplerinin derinliğinden gelerek
yalvarırlardı.”
168
Yukarıda meallerini verdiğimiz âyetler de göstermektedir ki,
gece
kıyamı huşû ile Kur’an okuyup arınmak ve arındırmak için
gereken
bilincin kazanılmasında asla ihmal edilmemesi gereken
olanaklar
sunmaya namzettir.
İnsanları birbirinden üstün kılan hasletin ne olduğunu, tabii ki
en sarih bir şekilde Rabbimizin beyanlarından öğrenebiliriz. Gece
kıyamının yüreklerimize katkısını unutmayalım. Çünkü, gece yapılan
ibadet özgüven aşılar, kalbe dinginlik kazandırır. İnsan ve cin
şeytanlarına karşı cihadımızda bilinç hazırlığı sağlar, bizi diğer
insanlarından üstün kılar. Bu nedenle Kur’an’ı huşû ile okumak,
İlâhî merama uygun bir şekilde mesajı kuşanmak, yerinden oynatılamaz
bir kaya gibi kalbimize yerleştirmek için bu imkândan
yararlanmak gerekmektedir.
166] 74/Müddessir, 53-56
167] 39/Zümer, 9
168] 51/Zâriyât, 17-18
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 122 -
Bizzat kendi öz benliğimizden gelen kötülük çağrılarına ve
dışımızdaki
şer güçlerin bizi sürüklemek istedikleri cehennem
çukurlarına
karşı silâhlanmak, hazırlıklı olmak zorundayız. Bu hazırlığın
yöntemlerinden
biri de düzenli Kur’an okuyuşu ve ibadetle
taçlandırılmış gece kıyamıdır.
G- Huşû İle Okumalıyız
“Onların bu elçiye indirilen (Kur’an’ı) anlamaya başladıkları zaman
gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün, Çünkü ondaki hakikatin
bir kısmını tanırlar, (ve) ‘Ey Rabbimiz!’ derler. Biz inanıyoruz,
öyleyse bizi hakikate şahitlik yapanlarla birlikte tut!”.169 Kur’an’ı
ağlayarak secdelere kapaklanacak bir duyarlılıkla okumak, övülmüştür:
17/İsrâ, 107-109; 19/Meryem, 58; 32/Secde, 15-16).
Kur’an’ı anlamak gözlerden yaşların boşandığı bir duyarlılığa
yol açıyorsa, anlamlıdır. Yoksa arınmayı ve arındırmayı amaçlamayan,
salt mekanik bir bilgilenme aracı olarak görülmesi,
mü’minlerle müşrikler
(müslümanlarla-şarkiyatçılar/oryantalistler)
arasında varolması gereken farkları ortadan kaldırır; ki bu farkın
ortadan kalkması demek,
Kur’an’ın sıradanlaştırılması demektir.
İlâhî olma vasfı olan bir kitap, her şeyden önce insan ile yaratıcı
arasındaki temel ilişki biçimi olan “imtihan” araçlarını düzenler.
Yoksa
insanlar arasında -hele hele mü’minler arasında- bir bilgi
yarışının müsabaka alanı olarak görülemez. Böyle bir muamele
İlâhî vahye ihanet anlamına gelir.
Duygu ve duyarlılık dolu bir gönülle Kur’an’ın bize açacağı
kapılara
dayamalıyız tüm kalbimizi. Çünkü mü’minlerin Kur’an’ı
okudukları
ve dinledikleri zaman takınması gereken tutum “İmanın
kökleşmesi,
kalplerin korku ile titremesi, ümit ile yatışması
“dır. Enfal Sûre-si’nden bir âyet ile, bu örnek gösterilen duyarlılığa
dikkatlerimizi yoğunlaştıralım:
“Mü’minler ancak o kimselerdir ki,
her ne zaman Allah’tan söz edilse kalpleri korku ile titrer; Ve kendilerine
her ne zaman O’nun âyetleri ulşatırılsa inançları güçlenir,
Rablerine tevekkül ederler/güven
hisleri ile dolarlar.”.170
Kur’an’ı okumak da dahil tüm eylemlerimizi Allah’a tevekkül
ederek, sadece O’na güvenip dayanarak yapmalıyız; bu konuda
Yusuf Peygamberin örnek gösterilen tevekkülü için bkz. 12/Yûsuf,
85-86.
1- Huşû ile Okumanın Vakitleri
169] 5/Mâide, 83
170] 8/Enfâl, 2
OKUMA VE YAZMA
- 123 -
Cahiliyyenin karanlığını bir meşale gibi ışık huzmeleri saçarak
âyetleri ile aydınlatan Rabbimiz huşû ile Kur’an okumanın övülen
bir vakti olarak geceye dikkatlerimizi çekmektedir. Çünkü gece
zamanın idrâkine varmamızı sağlayıcı işaretlerle doludur.
“Rahman’ın has kulları ki, onlar yeryüzünde tevazu ve vekar
içinde yürürler ve ne zaman kötü niyetli, dar kafalı kimseler kendilerine
laf atacak olsa (sadece) ‘selâm!’ derler. Onlar ki, gecenin
derinliklerinde
secdeye vararak ve kıyama durarak Rablerini anarlar.”
171 Yüreklere çöreklenmiş olan cahiliyye alışkanlıklarından
arınmak ve gündüz yapılacak mücadeleye hazırlık için, gecenin
uygun bir vakit
olduğunu belirtilmiştir. Peygamberimiz gibi öncü
mü’minlere tavsiye
edilen gece kıyamı ile ilgili âyetlerde vurgulandığına
göre bu vakitler,
öz benliğimizi ve çevremizi Kur’an ile
irşad etme eğitimi için huşû ile göreve kendini vermek için çok uygundur.
Bu olanaktan Kur’an’ı gereğince okuyup, gündüze hazırlanmak
için, hem fert olarak
hem de toplu olarak yararlanmalıyız.
Gece “Kur’an ile” Rabbimize ibadet etmek; benliğimizin kötülüğe
çağıran vesveselelerine karşı yenilmez bir iman donanımı
kazandıracaktır.
Çünkü geceleyin rukular, secdeler tüyleri diken
diken eden kalpleri yumuşatıp yatıştıran, gönülleri dinginleştiren
bir muhteva
kazanmaya gündüzden daha uygundur.
Zor zamanda mücadeleyi üstlenen Peygamberimiz ve öncü
mü’minler, gecenin üçte birini veya daha azını, bazen daha çoğunu
kıyam
halinde, uyanık geçiriyor, ibadet ediyor, gündüzü planlıyorlardı.
Müzzemmil Sûresi’nden öğrendiğimize göre, gecenin bazı
vakitlerinde
kalkıp düzenli, planlı bir şekilde Kur’an okuyup namaz
kılmak; gündüzün meşakkatlerine ve her taraftan saldıran
şeytani tuzaklarına karşı, iman ettiğimiz değerlere uygun hareket
edebilme azmini yakalayabilmek
ve bizi bekleyen ağır sorumluluklara
hazırlık için şarttır.
Kur’an Okumak İçin En Uygun Zamanı Seçmek: Kur’an’ı, geneği
gibi, duygulanarak okuyabilmek ve üzerinde yeterince düşünüp
kavrayabilmek için en uygun zaman, mekân ve ortam seçilmelidir.
Öyle ki, göz, kulak ve dil ile kafa, gönül ve kalp arasında
tam bir harmoni ve uyum sağlanmış olsun. Bu konstrasyonu sağlamadan
Kur’an atmosferine girmek, onu hissetmek ve anlamak
çok zor olacaktır.
Bu yüzden Allah Teâlâ, Kur’an dâvetçisine “gece kıyamı” nı
171] 25/Furkan, 63-64
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 124 -
tavsiye eder ve dil ile kalp arasında sağlanması gereken uyuma
dikkat çeker: “Ey örtüsüne bürünen! Birazı hâriç gece kalk! Veya
bunu artır ve ağır ağır Kur’an oku! Doğrusu biz sana (sorumluluğu)
ağır bir söz indireceğiz. Gerçekten gece kalkmak, (kalp ve
uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kırâate daha elverişlidir.
Çükü gündüz senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.” 172
Görüldüğü gibi, Kur’an’ı huşû içinde okumaya, üzerinde derin
derin düşünmeye en müsait ortamın gece vakti olduğunu yine
Kur’an beyan ediyor. Herkesin uykuya daldığı, insan zihninin en
uyanık ve zinde olduğu, sessiz, sakin ve riyasız bir ortamda gece
kıyamında bulunup ibâdet etmek ve uzun uzun Kur’an okumak...
Müzzemmil 6’da geçen “eşeddü vat’en” ibaresinin anlamı bu olmalıdır.
“Gerçekten gece vakti, kalp ile dil arasında tam bir harmoni
oluşturmak için çok elverişli bir ortamdır. Bu ortamda kul ile
Allah arasına başka bir engel giremez; dolayısıyla kişi, diliyle ne
söylüyorsa kalbinin sesi de aynı şeyi söyler. Yine aynı âyette geçen
“ekvamü kıylen” ifadesi de şu anlama gelir; gece vakti, Kur’an’ı
sakin, huşû içinde ve yüreğinde duya duya okumaya, dolayısıyla
onu en iyi bir şekilde anlamaya çok uygun bir zamandır. 173Gündüz
vakti ise, meşgalelerin çokluğu ve dikkati dağıtan, zihnî çabayı
zayıflatan etkenlerin çeşitliliği nedeniyle okuma, anlama ve
kavramaya pek fazla uygun bir zaman dilimi değildir.
2- Makam-ı Mahmûda Erişmeyi Hedefleyen Bir Okuyuş
İsra Sûresi’nde buyurulduğuna göre Teheccüd Namazı, nefsi
tekamül
ettirir; makam-ı mahmuda yükseltir: “Ve gecenin bir vaktinde
kalkıp kendi isteğinle yaptığın nafile (ilave) bir eylem olarak
teheccüd namazı kıl! Ki, böylece Rabbin seni belki makam-ı mahmuda
(övgüye değer bir konuma) yükseltir.” 174
Mü’miminleri makam-ı mahmuda yükseltenin gece yakarışı
olduğunu,
Kur’an’ın sarih beyanlarından anlamaktayız. Allah’a
ibadeti amaçlamayan bir Kur’an kıraati asla maksada erişebilme
kudretini kendinde bulamayacaktır. Bu sebeptendir ki, İlâhî övgüye
mazhar olmanın
yollarından biri olarak Kur’an’da teheccüd
namazı önerilmiştir.
Aynı zamanda bir Kur’an tilavetini de içeren
teheccüd namazı, bütün mü’minler için farz değildir. Ancak peygamberler
gibi toplumlara
dinin şahitliğini yaparak öncü olmaya
azmetmiş mü’minler için, “zorunluluk derecesinde” bir ibadet
şeklidir. Çünkü sabikûnun orta yolda gidenlerden ve geriden
172] 73/Müzzemmil, 1-7
173] Tefhimü’l-Kur’an, 6/457
174] 17/İsrâ, 79
OKUMA VE YAZMA
- 125 -
gelenlerden her bakımdan farklarının olması gerekmektedir.
Gece kıyamında Kur’an’ı düzenli bir şekilde gâyeli olarak okumak,
tek başına olabileceği gibi, mü’minlerden bir grupla toplu
olarak da yapılmalıdır. Peygamberimizin hem tek başına
hem de
mü’minlerle birlikte Kur’an’ı geceleyin tertîlen okuduğuna Kur’an
şahittir: Tek başına kıraate örnek olarak bkz. 52/Tûr, 49; 73/Müzzemmil,
18. Mü’minlerle birlikte yapılan
kıraate örnek olarak bkz.
73/Müzzemmil, 20.
Böyle yüce bir gâye ile Kur’an’a gönül vererek okuyanların yâr
ve yardımcısı Yüce Allah olacağından, İlâhî vahyin mesajını doğru
anlamanın teminatı da sağlanmış olacaktır. Çünkü gece kıyamında
huşû ile ibadet edip, düzenli bir şekilde Kur’an okumak, İlâhî
vahyin hidâyete yönelten işlevinden yararlanmanın birinci şartı
olan “takvâ”nın aşkın bir göstergesidir.
H- Bütüncül Okumalıyız
“Allah’ın indirdiği vahiyden bazı kısımları gizleyenler ve bunu
az bir kazanç karşılığı değiştirenlere gelince: Onlar karınlarını
ateşle
doldururlar. Ve Kıyamet Günü Allah onlarla ne konuşacak,
ne de (günahlarından) onları arındıracaktır. Şiddetli azap onları
beklemektedir.”
175
Geçmiş yüzyıllarda -Kur’an’dan önce- İlâhî vahye muhatap
olanların
temel yanlışlarından biri yukarıdaki âyette “Kitab’ı bölmek”
şeklinde ifade edilmiş ve bu tutum sahipleri ebedi azap ile
tehdit edilmişlerdir.
Kur’an; Rabbimiz tarafından beyan edilen,
tefsir edilen bir kitaptır. Bu nedenle bir yerde genel olan bir hüküm,
başka bir tahsis
edilebilmekte, bir âyette kapalı gibi duran hususlar
başka âyetlerde
mufassalen, musarrafen açıklanabilmektedîr.
Açıklamalar bazen aynı sûre içerisinde yer alırken, bazen de
Kur’an’ın tüm sûreleri içindeki
genel mesaja yayılmış olabilmektedir.
Bu durumda arınmak için, sâlih niyetlerle Kur’an’a gönül
verenlerin tek bir âyetin ilk anda akla
gelen anlamından hüküm
çıkarmak yerine, mesajın bütünlüğünde mündemiç olan öğütlerin
tümüne dikkat ederek karar vermesi gerekmektedir.
Bu konuyu
önceki konularda, musarraf, müfesser, mufassal
başlıkları ile
açıklamıştık.
Kur’an’ı atomik/parçacı bir şekilde okuma çabaları “Bektaşi
mantığı” diye önlenmiştir. Bu mantık “hakikatin bir kısmını öne
çıkarırken
diğer kısmını işine gelmediği için görmezden gelmeye
175] 2/Bakara, 174
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 126 -
çalışmak”-
diye özetlenebilir.
İnsan yaşamını tüm yönleri ile tevhid ve adaletin gerektirdiği
bir ölçüye göre kuşatmak isteyen İlâhî kelâmın mesajına karşı
düşmanlar
hem içerden -dost gibi gözükenler eli ile- hem de
dışarıdan olabilir.
Her iki düşman da, 3/Âl-i İmrân sûresi, 7. âyet
bağlamında izah etmeye çalıştığımız gibi, müteşâbih’in te’vili’ni
fitne konusu yapabilmek
için Kur’an’ın bütüncül mesajını göz
önünde tutmadan yoruma gidebilir. Oysa Rabbimiz bu âyette,
mesajın yanlış anlaşılmasının önüne geçmenin yollarından birini
açıklamakta ve “müteşâbih âyetlerin
muhkem âyetlerin temeli
üzerine bina edilerek anlaşılması gerektiğini”
beyan etmektedir.
Tek bir müteşâbih âyette geçen bir kelime
üzerinden fitne çıkarmak
maksadı ile yapılan atomik/parçalayıcı
tefsir çabaları hem iyi
niyetli olamaz; hem de iyi niyetli olsa bile vehametle sonuçlanmaktan
kendini kurtaramaz. Geçmişte Kitap Ehli’nin düştüğü bu
duruma biz mü’minlerin -Kur’an talebelerinin- de düşmemesi için
İlâhî vahyin mesajını hikmetleri ile birlikte bütüncül olarak okumak
zorundayız.
Hiçbir İlâhî hükmü diğeri ile üstünlük yarışma, -örneğin ilim
öğrenmek,
başörtüsünden daha öncelikli bir farzdır demek gibidiğeri
ile rekabete sokmamalıyız. Tüm ilâh mesajı bir bütünün
ayrılmaz parçaları ile görmeliyiz. Bu bağlamda Kur’an konularını
“i’tikad, ibadet,
şeriat-muâmelât” diye ayırmak ifade kolaylığı açısından
olmalıdır.
Yoksa Rabbimiz mesajını böyle ayırımlara tabi
tutmamıştır. Biz hiçbirini ötekinden ayırmamalıyız. Öyle ki, bütünün
parçalarından biri olmadığında eksik kalacağını, özgünlüğünü
-acebenliğini- yitireceğini
bilmeliyiz. itikad olmadan ibadet ve
şeriat ahkamı, şeriat olmadan
da ahlâkî ilkeler yetimdir, öksüzdür.
Öte yandan tâğutların rızasını elde etmek veya tembelliğe
mazeret
üretmek için Kur’an’ın bütünlüğünü parçalamak isteyen
kimselerin
-sınav devam ettiği müddetçe, Kıyamet’e kadar- her
zaman varolacağı
muhakkaktır.
Öyleyse bu tür durumlara hazır olmak lazımdır. Hazırlığımızı
da sağdan ve soldan yaklaşan insan şeytanlarının düşürebileceği
tuzaklara
karşı uyanık, tedbirli olmak sûretiyle yapmalıyız. Bilmeliyiz
ki, yeryüzünde İlahlık taslayan ve gücü elinde bulunduran insan
şeytanlarının
kalbini kazanmak için yağcılık yapacak gönüllü
münafıklar her zaman ümmet içersinde bulunacak, Kitab’ın bütünlüğünü
tâğutlar lehine bozmaya çalışacaklardır.
Bu tür kimselere karşı Rabbimiz, Rasûlullah’ın şahsında
bizleri uyarmaktadır: “O halde (ey peygamber! Sırf kâfirler
OKUMA VE YAZMA
- 127 -
hoşlanmıyorlar diye ve) onların ‘Niçin ona gökten bir hazine indirilmedi,
ya da niçin onunla (gözle görülür) bir melek gelmedi?’
diye söylenmelerinden
ötürü yüreğin daralıyor diye, sana vahyedilen
mesajın bir kısmını göz ardı etmen hiç doğru olur mu?
Unutma ki, sen sadece
bir uyarıcısın; Allah ise her şeyin üzerinde
gözetleyici olarak bulunuyor.” 176 İlâhî vahyin gönülleri aydınlatan
mesajını, “alimlerin hoşuna gitsin
diye”dünyevi menfaatler karşılığında
satanlar; onun bütünlüğünü göz ardı eden çabalar peşine
düşerek bunu yapmaktadırlar. Günümüzde
de Kur’an’ı zâlimlerin
hizmetine âmâde bir kitap haline getirmek
isteyenler, fitne çıkarmak
maksadı ile âdeta didik didik ederek onda çelişki aramakta,
fitne konusu yapılabilecek unsurlar bulabilmek
için çırpınmaktadırlar.
Biz mü’minlere düşen; bu tür durumlara düşmemek için,
Kur’an’ı bütüncül okumalı, parçacı yorumlardan kaçınmalı, İlâhî
rızayı elde etmek gâyesi ile Kitab’a yaklaşmalıyız; İlâhî vahyin bir
kısmını diğerine
kurban etmek” gibi şeytanların süslü gösterebileceği
uçurumların
cazibesine kapılmamalıyız. Şeytanların sağdan
yaklaşabileceğini bilerek hareket etmeliyiz. 2/Bakara sûresi, 86.
âyette beyan edildiği
üzere, garrâya/dünya hayatının cazibesine
kapılarak Kur’an’ı yorumlamaya
kalkmamalıyız; yoksa sonuç ebedi
mutluluğumuz açısından bir felaket olabilir!
Kur’an’ı mesajın bütününü göz önüne alarak okumak gerekir.
Fitne
çıkarmayı amaçlamayan iyi niyetli bir okuyucu bilmelidir ki,
İlâhî vahyin bir bölümünde gözüken kapalılık, ya başka bir yerde
giderilmiştir;
ya da konu şahitliklikle ilgili ise Rasûlullah’ın amelî
tanıklığına
bırakılmıştır. Haddi zatında parçacı okuyuş, çoğunlukla
kötü niyetli
hasedçiler -reformistler, tutarsızlık arayan ve mesajı
saptırmak isteyen kâfirler- tarafından yapılan bir iştir.
“Kitab’ın bir kısmına iman edip diğer kısmını göz ardı etmek,
bir kısmını diğerinin hükmünü iptal etmenin gerekçesi kılmaya
çalışmak”
gibi alçakça emeller taşıyanların, düştükleri zelil duruma
ilişkin Bakara Sûresi’nden bir âyet daha okuyalım: “... Yoksa
siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında zilletten
ve Kıyamet
Günü en acıklı azaba uğratılmaktan başka bir şey olmayacaktır.
Zira Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” 177
Dünya hayatının câzibesine kapılarak, ilâhi mesajın bir kısmını
-Tevrat’ın, İncil’in kendi içindeki kimi hakikatleri veya onların bîr
176] 11/Hûd, 12
177] 2/Bakara, 85
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 128 -
uzantısı oları Kur’an’ı- inkâr veya tahrif etmeye çalışmak sûretiyle
kazanç elde etmeye çalışacak kötü niyetli fitnecilerin geçmişte
varolduğunu
ve Kıyamet’e kadar da varolabileceğini Kur’an’ın
kimi âyetlerinin sarih beyanlarından
anlamaktayız; bkz. 2/Bakara,
41, 113; 3/Âl-i İmran, 7, 119; 5/Mâide, 44, 66, 68; 15/Hicr, 88-91.
Allah’ın kendilerine haksızlık yapacağından korkacak kadar iman
ilkelerine uzak olup dünya menfaatlerini önceleyenler, Kitab’ın
âyetleri arasında ayırım yaparlar: 24/Nûr, 46-51.
Kendi iç bütünlüğünde hiçbir çelişki ve tutarsızlık barındırmayan
Kur’an’ı Yüce Allah müşriklerin bütün tenkitlerine rağmen
tenzlien-tertîlen/yavaş yavaş, planlı bir şekilde indirmiştir. Bu nedenle
onun kıraati de nüzûlüne uygun olmalıdır. İlâhî kelâm yirmi
üç yıllık bir süreçte
indirildiği halde âyetleri arasında tam bir tutarlılık
ve tam bir iç bütünlük oluşturacak ilişki vardır.
Kur’an’ın yavaş yavaş indirilmesi onun mesajının muhataplarınca
özümsenmesini, yüreklere işleyen bir yaşam alanın kazanmasını
sağlamıştır.
İşte bu sebeptendir ki, İlâhî vahyi tam olarak
anlamak isteyenler
aceleci davranmamalıdır. Bir sonuç çıkarmadan
önce mesajın tümünü incelemeli, bir parça hakikatin diğer
âyetlere yayılan umûmi anlam örgüsü içindeki yerini doğru tespit
etmelidirler.
İlâhî kelâmda münferit gibi gözüken meselelerin bile mesajın
bütünlüğü
içinde bir yeri vardır. Bu bütünlüğü göz ardı ederek
yapılan kıraat, hikmetten yoksun sonuçlara yol açabilme ihtimali
taşımaktadır.
Hikmetle kıraat etmek ise tefhim ve tefsir ise konuları
bütünlük içinde ele almayı, hepsini ortak bir potada eritmeyi
gerektirir.
İşte bu nedenlerle Kur’an’ı mekanik bir şekilde, lalettayin sıradan
bir iş yapıyormuş gibi kıraat etmek doğru değildir. İlâhî vahyin
mesajını
kalbimizde duyumsamadan, gönlümüzde özümsemeden,
huşûsuz bir sekile papağan gibi tekrarlamaktan kaçınmak gerekir.
Bunun yerine mesajın kulaklara ve yüreklere işleyen mesajının
elfâzından ve meânisinden gerekli faydayı elde etmek için ağır
ağır, planlı bir şekilde
hazmederek okunması gerekmektedir.
Kur’anın kimi konulara ilişkin yaklaşımlarını bütünü göz önüne
tutmadan, tez canlılıkla, duygusal ve tepkisel bir şekilde açıklamaya
kalkmak aşağıdaki âyette yasaklanmaktadır: “Öyleyse (bil
ki) Allah, var olan her şeyin ötesinde yüceler yücesidir.
Mutlak
ve nihai egemenlik sahibi, mutlak ve nihai gerçektir. Dolayısı ile
Kur’an’ın vahyi bütünüyle sana ulaştırılmadan önce onun hakkında
(görüş bildirmekte) tezlik gösterme, fakat (daima) ‘Ey Rabbim!
OKUMA VE YAZMA
- 129 -
Benim ilmimi arttır’ de!” 178
İ- Tertîlen Okumalıyız
“Biz bu (Kur’an ‘ı) hak ile/batıl bulaştırmadan indirdik ve o da
sana
hak ile/hiçbir değişikliğe uğramadan ulaştı. Çünkü biz seni
yalnızca
bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca onu
insanlara
yavaş yavaş (Alâ müksin) okuyasın diye, bir Kur’an/temel
bir okuma metni olarak bölüm bölüm açıkladık, âyet âyet
tenzîlen/planlı bir şeklîde, safha safha indirdik.” 179Tertîl ve tenzîle
ilişkin açıklamalara geçmeden önce Kur’an’ın kaynağı
ve oradan
indiriliş süreci hakkında ön bir bilgi vermek istiyoruz:
1- Kaynağından Tertîlen-Tenzîlen İnmiş Bir Kitap Olarak
Kur’an
Kur’an; levh-i mahfuzda, meleklerden oluşmuş bir güvenlik
kuşağı
ile cin şeytanlarının kötü emellerinden beri kılınmış olan
ümmül-kitaptan/ana kitaptan Rasûlullah’ın kalbine indirilmiştir.
“Şüphesiz bu İlâhî mesaj âlemlerin Rabbi tarafından tenzîlen/yavaş
yavaş indirilmiştir; onunla mutlak güvenilirlik derecesinde
olan bir
vahiy inmiştir; senin kalbine ki, (Ey Muhammed onunla) uyaran
kimselerden biri olasın.”.180 Kuran’ın kaynağının ilk mekânından
yavaş yavaş inişi ile ilgili diğer âyetler için bkz. 85/Burûc, 21-22.
Nüzûl Zamanı
İndiriliş zamanı itibari ile Kur’an; Ramazan ayının son on
günü içinde yer alan, bin aydan hayırlı bir değer biçilmiş Kadir
Gecesi’nde indirilmiştir. Nüzul/iniş zamanı ile ilgili âyetler için bkz.
2/Bakara, 185; 44/Duhân, 1-3; 89/Fecr, 1-2; 97/Alak, 1-5.
Yüce Rabbimiz Kur’an’ı yavaş yavaş, planlı bir şekilde indirmiştir.
Bu nedenle onun nüzûl şeklini dikkate alan “bütüncül bir okuma
sünneti “oluşturmak, biz mü’minlerin Allah’ın mesajına karşı
sorumlulukları
arasında yer almaktadır.
Rabbimiz gönülleri aydınlatan mesajını peyderpey, planlı ve
düzenli
bir şekilde indirmiştir. Ki bu sayede kalpler iyice ona aşina
olsun,
sıcak bir yakınlık kesbetsin, gönüllerde taht kuracak biçimde
pekişebilsin. Bu sebeple tertîlen indirilen İlâhî vahyin yine
aynı şekilde,
merhale-tedric olgusuna dikkat ederek okunması
gerekmektedir.
Aksi takdirde yanlış anlamaların önünün almak
mümkün olamayacaktır.
178] 20/Tâhâ, 114
179] 17/İsrâ, 105-106
180] 26/Şuarâ, 192-194
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 130 -
Yukarıdaki âyetin bir tefsiri bağlamında okunması gerektiğini
düşündüğümüz
Kıyâme sûresi âyetleri, tenzîl ve tertîle ilişkin olarak
yol gösterici bir muhteva içermektedir. Bu âyetlerde Rabbimiz
Kur’an’ın hıfzı ve tebyini esnasında acele etmemeyi, bilinçli planlı
bir şekilde hareket etmeyi Rasûlullah’ın şahsında vahye gönül
veren tüm mü’minlere emretmiştir: “Dilini hızla oynatıp durma.
Çünkü onu (senin kalbine) yerleştirmek
ve okutturmak Bizim işimizdir.
Böylece onu telaffuz ettiğimiz
zaman kelimelerini (bütün
zihnini vererek) takip et; sonra onun anlamını açıklamak da Bize
düşer.”.181 Bu âyet herkesten çok peygamberimiz Muhammed
(s.a.s.) ile ile alakalıdır. Yeni gelen vahyi an önce ezberlemek için
Allah’ın elçisi Muhammed (s.a.s.) acele ediyor, duygusal davranıp
unutmaktan korkuyordu. Vahyi indiren Yüce Allah Peygamberimizin
onu kolayca ezberde tutmasını da sağlayacak lutuflarda
bulunmuştur. Bu hakîkat Kıyâme Sûresi’nin alıntıladığımız
âyetlerinden başka, bir de Tâhâ Sûresi’nde dile getirilmektedir.
Öncelikle Peygamberimizin
Kur’an’ı ezberlemesi ve vahyin onun
kalbinde korunmasını anlatan âyetlerin bize de söyleceği yönteme
dair çok hikmetli bir mesajı vardır: 20/Tâhâ, 114.
Yukarıdaki âyette belirtildiği üzere Rasûlullah’a yüklenen
“bütün benliğini vererek Kur’an okuma” görevi, bizim de Allah’ın
vahyine karşı vazifemizdir. Rabbimizin vahiy ile gönüllerde meydana
getirmek
istediği amaçların hasıl olabilmesi ancak bu vazifeyi
yerine getirmekle
mümkündür.
Hem gereğince Kur’an okumalarımızda hem de İslâmî
mücadelenin
başarısını arzulamada, hem de kâfirlere muntakîm
olan Allah’ın vaîd ettiği dünyevi ve uhrevi azabın başlarına getirilmesinde
acele etmemek,
sabırlı olmak mü’minler olarak takınmamız
gereken vakarlı tutumlar arasında yer almaktadır.
İnsanoğlu aceleden yaratılmış bir varlıktır; her şeyin hemen
olmasını
isteyen bir karaktere sahiptir. Fakat biz mü’minler, hem
vahyin
mesajını kavrarken, hem de hayatımıza rehber olacak
tanıklıklar
ortaya koyarken acele etmememiz gerekir. Çünkü aceleye
getirilemeyecek,
ciddi sorumluluklar yükleyen bir İlâhî vahiy
karşısında sabır
ve metaneti kuşanmak gerekir. Ciddi bir şekilde
anlamak ve kavramak, amellerimizin sıhhatinin de teminatı olacaktır.
Hikmetli bîr derinlikten yoksun, bütünlükten uzak Kur’an
kıraati “yüzeysel olma zaafı”ndan kurtulamayacağı için, onu
gereğince kavramaktan söz edilemez. Bu nedenle Kur’an yüzeysel
değil derin, ciddiyetten uzak bir basitliğe indirgeyerek değil
181] 75/Kıyâme, 16-19
OKUMA VE YAZMA
- 131 -
hikmetli bir şekilde okunması gerekir.
Tenzîl ve tertîl esası üzere indirilen Kur’an’ın kıraati aynı şekilde
nüzûlüne uygun olması gerekiyorsa, tatbikinde de aynı ölçüler
geçerlidir.
Allah’ın va’d ve vaîdinin acele istenmemesi, sınava talip
olması
gereken mü’minlere yakışan bir tutum değildir. Adaletin
yegane teminatı
olan ve işlerin sonunu belirlemede hiçbir otorite
boşluğu oluşturmayan
kudreti sonsuz Yüce Allah’ın takdirlerinin
acele ile yerine getirilmesini beklemek doğru değildir. İslâmî
mücadelenin öncüleri olan mü’minler, tertit ile sabır arasındaki
ilişkiyi unutmadan hesaplarını
daima gözden geçirmek durumundadırlar.
Özetle; tenzîl ve tertîle İslâm’ı yaşamlaştırırken, yeryüzünü
Allah’ın
boyası ile boyarken de dikkat etmek gerekmektedir.
Allah’ın mü’minlere va’dettiği fetih-nusret/zafer ve yardımı da
aceleye gelmez.
Kâfirlere vaîd ettiği dünyevi-uhrevi azap da aceleye
gelmez. Bu durumda sabır; hem Kur’an’ın kıraatinde hem de
tatbikinde sürekli mü’minin başında bulunması gereken metanet
tacı olmaktadır. Mü’minler yakışan ahlaki tutum; acele etmeden
sabırlı bir şekilde, özümseye özümseye Kur’an’ı okumak ve sonuçların
gerçekleşmesini metanetle beklemektir; bize bu metaneti
tavsiye eden âyetler için bkz. 21/Enbiyâ, 37-44.
2- Tenzîlin Hikmetleri
“Gerçek şu ki, bu Kur’an’ı sana safha safha indiren Biziz.”.182
Tenzîl; bir şeyi yavaş yavaş, acele etmeden, hazmederek huşû ile,
bilinçli, planlı bir şekilde yapmak, iç bütünlük oluşturacak şekilde
indirmek
anlamına gelmektedir.
Kur’an’ın kaynağının “Tenzil” kelimesinin muhtevası bağlamında
dile getirildiği çok sayıda âyet vardır. İlahi mesaj âlemlerin
rabbi, yeri ve yüce gökleri yaratan, aziz/kudret sahibi, rahîm/rahmet
kaynağı, hakîm/hikmet sahibi, günahları bağışlayan, tevbeleri
kabul eden intikamı çetin, lütfu sınırsız, hamîd/en güzel övgülere
layık olan Allah tarafından safha safha indirilmiştir. 17/İsrâ, 106;
20/Tâhâ, 4; 25/Furkan, 25; 26/Şuarâ, 192; 32/Secde, 2; 36/Yâsin, 5;
39/Zümer, 1; 40/Mü’min, 2; 41/Fussilet, 2, 42; 46/Ahkaf, 2; 56/Vâkıa,
80; 69/Haakka, 43.
Kâfirlerin, müşriklerin bütün ısrarlarına rağmen rahmeti sonsuz
rübbimiz Kur’an’ı bir defada değil, yavaş yavaş, safha safha
indirmiştir.
Bizim de ilk nesil mü’minler gibi İlâhî vahyin bu
182] 76/İnsan, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 132 -
karakterini göz önünde tutmamız, onu düzenli ve hikmetli bir
yöntemle okuyup anlamamız gerekmektedir.
İlâhî vahyin yirmi üç yıllık tedriç ile indirilmiş olmasının bakışta
akla
gelen hikmeti, şeriatın maksatlarının ve gâyelerinin iman
edenlerce iyice anlaşılıp kavranmasıdır. Sâlih amellerin kaynağı
olan Kur’an vahyin iyice kavranması ise uygulamanın sıhhati ve
Kıyamet’e kadar gelecek mü’minler için takip edilebilir örneklikler
oluşturabilmek için şarttır. Bu durumda Kur’an’ın indirilirinden
yüzyıllar sonra yaşayan biz mü’minler için tenzîlin safha safha olmasının
hikmeti de ortaya çıkmış olmaktadır:
Acele etmeden, yüzeyselliğin handikaplarına düşmeden,
derin
bir tefekkür, engin bir tefekkuhla Kur’an mesajını idrâk etmeye
çalışmak.
İnsanlığın ne yapacağını bilemez, şaşkın bir durumda kalmaması
için, âlemlerin rabbi Allah tarafından tenzîlen/parçaları
birbiri ile uyumlu
bütünlük oluşturacak şekilde, kontrollü olarak
yavaş yavaş indirilmiştir.
Kur’an’ın peyder pey, aralıklı olarak indirilmesinin
bir çok hikmeti vardır. Mesela tenzîlen indirilmiş olmasının
hikmetlerinden biri, insanların -öncelikle mü’minlerin- İlâhî
vahyin yol gösterici mesajlarına ihtiyacını
yangın bir yürekle hissetmesi
içindir. Diğer bir hikmet de, birdenbire
derin hakikatleri
kavramaktan aciz olan biz insanların mesajı iyice kavrayacak bir
sürece ihtiyacımız olduğu içindir.
Tenzîlin çok sayıda hikmetinden söz edebiliriz. Bir tanesini
daha anarak diğerlerini “ilimde derinleşenler”in selim akıllarının
engin kavrayışına bırakalım: Kur’an salt bir bilgi kaynağı değil, eylem
ve talimatlar dizgesi olduğu için, hayata geçirilmez malumatlar
yerine, yaşanılabilir hakikatlerin menşei olduğu için tenzîlen/
yavaş yavaş indirilmiştir.
“Kur’an indirilmiştir.” Öyleyse onu kutsama adına, göklere
çıkararak
-daha doğrusu geri gönderme cüretini göstererek- aşırı
tazim gösterisi yapmak doğru değildir. Çünkü İlâhî vahyin ‘mesajı
hayalın tam ortasına, yaşamın merkezine onu dönüçtürmek, ıslah
etmek için indirilmiştir. Bu nedenle Rabbani mesajın gönülleri
aydınlatan mesajından
faydalanmak için onunla iletişim kurmak
gerekir.
Kur’an’ı biçimsel ve mahiyet itibari ile ulaşılmaz bir yükseklikte
tutmaya gayret etmek, yüceltmek değildir; ince bir tahkirle,
örtük bir alçaltına girişimidir. Söz konusu girişim iyi niyetli ama
cahil kimseler eli ile olabileceği gibi kasıtlı bir şekilde de olabilir.
OKUMA VE YAZMA
- 133 -
Kur’an’ın kasıtlı bir şekilde indirilmiş olduğu yeryüzü ile -yani
hayat
ile- bağını koparmaya çalışanlar, Allah’ın mesajının sorumluluk
doğurmayan gerçek üstü bir alana ait olduğu vehmini yaymaya
çalışmaktadırlar.
İşte şirkde zaten bu yaklaşım şeklinde ortaya
çıkmaktadır.
Âfâkî bir ilâh tasavvuru görüntüsü altında, İlâhî mesajın tevhid
ve adalet asasının etki gücünü akıllarınca kırmaya çalışmaktadırlar.
Çığırtkanlık
yaparak her fırsatta çıkardıkları velveleler,
göz boyayıcı sihirler
ile İlâhî vahye gönül veren mü’minlerin önüne,
hem asli hüviyeti
ile hem de sağdan yaklaşarak çıkan şeytan
ve dostlarının hileli tuzaklarına karşı uyanık olmak zorundayız.
Günümüzde şeytan bir kesim üzerinde “bâtıl bir kutsiyet” şekli
oluşturarak etkili olmaktadır. Kur’an’ın yücelttiklerini iddia eden
bir kesim onu “anlaşılmaz, ulaşılamaz”
bir mevkiye çıkarmakla
azaltmaktadırlar. Bu bir tür aşağılamadır.
Çünkü, Kur’an’ın sadece
teberrüken/sevap kazanmak amacı ile okunabileceğini, anlamak,
ondan hüküm çıkarmak maksadı ile İlâhî vahye gönül vermeyi günah
saymaktadırlar.
(Kur’an-ı Kerim’i anlamak maksadı ile okumayı haram kabul
eden bir zihniyet yaşadığımız coğrafyada varlığını halen devam
ettirmektedir. Neredeyse tüm tercüme ve meal çalışmalarını
tahkir
eden bu zihniyet, sadece kendi anlayışlarını doğrulayan çabaları
meşru kabul etmektedir. Tam İlmihal adlı, 1248 sayfalık kitaplarının
da bir tür Kur’an tercümesi, meali, tefsiri olduğu gerçeğini
görmezden gelen bu zihniyet sahipleri, kendileri dışında gelişen
Kur’an’ı anlama çabalarını “dinsizlik” ve “cahillik”le itham etmekte
ve konu ile ilgili şu ibretlik
iddiaları ileri sürmektedirler:
“Kur’an-ı Kerim’in hakiki mânâsını anlamak, öğrenmek isteyen
bir kimse, din âlimlerinin kelâm ve fıkıh ve ahlak kitaplarını
okumalıdır.
Bu kitapların hepsi, Kur’an-ı Kerim’den ve hadisi şeriflerden
alınmış ve yazılmışlardır.
Kur’an tercümesi diye yazılan
kitaplar, doğru mana veremez. Okuyanları bunları yazanların fikirlerine,
düşüncelerine ve maksadlarına esir eder ve dinden ayrılmalarına
sebep olur.” Gümüş M. Sıddık, Tam İlmihal, Seâdet-i Ebediyye,
82. Baskı, Hakikat kitabevi, İstanbul,
2000, s. 46-25. mektup.
Yukarıdaki alıntı yaptığımız pasajda dile getirildiği gibi,
Kur’an’ı tercümelerden yanlış anlama
ihtimali vardır. Doğrudur.
Fakat aynı tehlike Tam İlmihal’den din öğrenilmeye kalkışıldığında
yok mudur? Belki meallerden daha fazla bu tür kitaplar zararlıdır.
Çünkü mealler
bütün zaaflarına rağmen tefsir kitaplarından
bile Kur’an’a daha yakındır; çünkü konusu doğrudan Kur’an’dır.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 134 -
Bir çok ihya önderi’ne küfürler dolu, sözde İslâm ilmihali olan bu
kitap
aynı zamanda bir Kur’an meali, tefsiri işlevi gördüğü gerçeğini
kim inkâr edebilir? İslâm’ı çok iyi bilmeyen halkın Kur’an
mealleri ile yanlış bilgilendirilme riski ne kadarsa, Tam İlmihal’le
de o kadardır; 1248 sayfalık bir kitap ne kadar anlaşılır bir mahiyet
taşıyor ki, Kur’an tercümeleri-mealleri de o kadar anlaşılır bir
mahiyet taşısın? Kısaca, yanlış anlama riski tercümeler kadar Tam
İlmihal için de söz konusudur.
Peki Kur’an’a “anlaşılmaz” damgası vurulduğunda neler olmaktadır?
Olan; “her adıma uygun bir fetva ısmarlamak ve gönül
rahatlığı ile faiz işlemleri yapmak, mankenleri yarı-çıplak bir vaziyette
televizyon programlarına çıkarıp, -harama bakmayı yasaklayan
âyetlerin meallerini
anlayamayacakları için- onlardan zekata
konu olacak servetler kazanmak”tır.)
Bu bakış açısının çok ciddi neticeleri olmaktadır. Kur’an’ı bir
hidâyet kılavuzu değil de, sevap kazanma aracı olarak görenler
artık bütün davranışlarını fetvalarla meşrulaştırma cihetine
gitmektedirler. Kendilerinin
İlâhî vahyin saf, tertemiz mesajının
gereklerini “biz kimiz onu anlamak
kim” diyerek, güya yüceltme
görüntüsü altında, Rabbani buyrukların
hayat damarlarına kasdetmektedirler.
Kendileri sağdan yaklaşan şeytanın vesveselerine
aldanan, garrâya kapılarak bâtıl bir kutsiyet havası
estiren din bezirganları,
beraberlerinde sürükledikleri milyonlarca insanın daha
önce yaptıkları sâlih amellerinin değer bakımından hubûtuna/sıfırlanmasına
yol açmaktadırlar.
Şeytan sağdan da yaklaşır, soldan da. Bu sebeple “dindarlık
görüntüsü
altında” doğru yoldan çelmek için önümüze çıkan
müşriklerin
oyunlarını bozmak, Kur’an’ın hayatın kalbine “indirilmiş”
bir kitap
olduğu gerçeğini unutmamak lazımdır.
Yanlış kutsiyet anlayışlarının aldatmasına kanmamalıyız.
Kur’an’ı şekil olarak yükseklerde tutmak yeterli değildir. Yüceltmek,
onun insan
hayatına yön vermek maksadı ile indirildiği hakikatini
daima göz önünde tutmak, mesajın rehberliğinde hayatımızı
idame etmektir. Kur’an yücelere aittir diye, aşağılarda/dünya
hayatında etkinlik kurmasına
izin vermemek, siyasetten, eğitimden,
sokaktan, giderek hayattan
kovarak bunun adını da “saygı”
koymak, büyük bir aldanma, aldatmacadır. Çünkü Kur’an; yüceler
yücesi bir makamdan aşağılık dünya hayatında yaşanan rezillikleri
törpülemek, ıslah etmek ve gerekirse
değiştirmek-dönüştürmek
için “indirilmiştir.”
OKUMA VE YAZMA
- 135 -
Münezzel Oluşunun Hikmetleri
Kur’an, kalemle yazmayı öğreten, vahiyle insanoğlundan arınmak
isteyenlere yol gösteren Yüce Allah tarafından sırası geldikçe,
planlı ve düzenli bir şekilde safha safha indirilmiştir. Öyleyse
okuyuşumuzda
bu nüzûl şeklini göz önünde tutmalıyız. Yani iniş
ortamındaki
canlılığa ve çözümü amaçlanan sorunun konu ile ilgili
bağlamına
dikkat ederek, acele etmeden, yüzeyselliğin tuzaklarına
düşmeden
Kur’an’ı okumalı, anlamalı, kavramalı ve amelî
cihetini de aynı şekilde düzenli bir şekilde gözetmeliyiz.
Tenzille ilgili -aynı kökten türetilmiş bir ismi mef’ul olan- bir
başka kelime de Münezzel’dir. İki âyette geçen ketime tenzil’in
kaynağı olan Yüce Allah’ın vahiy üzerindeki tartışılmaz otoritesini
ve belirleyiciliğini vurgulamaktadır. O hidâyet amacı ile indirdiği
vahyi bir defada
değil, peyderpey tebyin etmeyi takdir etmiştir.
Kur’an’ın Yüce Allah’ın takdiri ile, şükrü gerektiren büyük bir nimet
olarak bir defada değil safha safha, gerektikçe indirildiğini
vurgulayan
âyet için bkz. Enam: 6/114. Bu kelime bir de İsa peygamber
ve arkadaşlarının Allah’tan
kendilerine lütfetmesini istedikleri
“sofra” ile alakalı olarak geçmektedir: Maide: 5/11 5. Ki
“sofranın indirilmesi”, her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu,
her şeyin belli
bir ölçü ile, planlı bir şekilde O’nun kudret elinden
çıktığını ifade etmektedir.
Öte yandan tenzîl ve tertîle uygun Kur’an tefsiri, bütün
âyetleri iniş sırasına göre okumak demek de değildir. Eğer öyle olsaydı
Yüce Rabbimiz Kur’an’ı nüzûl sırasına göre toplar ve o şekilde
okunmasını emrederdi.
İlâhî kontrol altında olduğunda kuşku
bulunmayan Kur’an’ın cem’i -ki yukarıda alıntıladığımız Kıyâme
sûresi âyetlerinde cem’in Rabbani
denetiminin mahiyetine ilişkin
önemli ipuçları vardır- bize mütevatir olarak gelen mushaf sıralamasına
göre oluşturulmuştur. Öyleyse “hangi âyetin hangisinden
önce indirildiğini kesin olarak bilmek gerektiği”
şeklindeki bir varsayım,
bunu “onsuz olmaz” denilebilecek kesinlikte
öne süremez.
Fakat yine de elimizde kesin karineler varsa ve güçlü
dayanaklara
sahip ictihadlar yapabilecek verilere sahipsek âyetlerin nüzûl sırasını
bilmek çok faydalı olacaktır. Bu durumda hangi âyetin hangisinden
önce indirilmiş olduğunu bilmek tabii ki, ufuk açıcı etkilere
haiz olacaktır. Fakat resmî bir nüzûl sırasının tespitinin de, sübutu
ve delaleti kati nasslarla mümkün olmadığının bilinmesi lazımdır.
Özetle, bizim vurgulamak istediğimiz hakikat, “Kur’an’ın peyder
pey -safha safha, aşama aşama- indirilmiş olduğu ve her tür
tefsirin bu gerçeği unutmaması gerektiği”dir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 136 -
3- Tertîl’in Hikmetleri
“Kâfirler: ‘Kur’an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi
yal’diyorlar. Oysa, Biz onu böyle tutarlı bir bütün oluşturacak
şekilde,
terülen/belli bir düzen içinde ağır ağır vahyediyoruz ki,
onunla senin kalbini pekiştirelim.”.183
Tertîl kelimesi Kur’an’da iki âyette geçmektedir. Birisi alıntıladığımız
âyet, diğeri ise 73/Müzzemmil, 4. âyettir. Düzenli, planlı
bir nüzul sonucunda ulusan Kur’an’ın bu sıfatını sabır,
acele, tenzil,
tedriç gibi kelimelerin muhtevası desteklemektedir. Birden
bire indirilmeyen
Kur’an’ın iniş biçimine uygun olarak, acele etmeden,
sindire sindire, palanlı bir şekilde
-hikmetlerine vakıf olmak
maksadıyla- okunması gerekir. Aşağıdaki âyette Kur’an vahyinin
bütünlüğünü göz önünde tutmadan acele ile karar vermek,
görüş bildirmede göstermek yasaklanmaktadır: 20/Tâhâ, 114.
Acele etmeden, bir bütünlük ve hedef gözeterek Kur’an
okumanın
gereğine işaret edilen bir başka kavram da tertîldir.
Kur’an bir defada değil, safha safha indirilmiştir ve bu biçime uygun
bir kıraat, tefsir, tebyin ve tefekkuh da teşvik edilmiştir.
İlâhî mesajı doğru kavramak ve doğru yaşamak konusunda
dikkat edilecek hususlara ilişkin olarak tertîl kelimesinin yol gösterici
muhtevasından
yararlanmak istiyoruz.
Tertîl, bir şeyi yavaş yavaş, acele etmeden, planlı-uyumlu bir
şekilde
yapmak demektir. Rabbimiz Kur’an’ı tertîlen/programlı,
parçaları
arasında eşsiz bir uyum oluşturacak şekilde indirmiştir.
Kur’an’ın indiriliş sıralaması ve tasnifinde Rasûlullah’ın doğrudan
bir dahli yoktur. Bir defada değil de sırası geldikçe yavaş
yavaş indirilen
Kur’an’ın nüzûlüne uygun olarak da okunması
gerekmektedir. Yani planlı, programlı, sabırlı, düzenli bir şekilde.
Kur’an’ı okurken acele etmemek, onu ağır ağır okumanın da ötesinde
yüzeysel değil derinlikli bir şekilde kıraat etmek demektir.
Tertîl Kur’an’ın bir parçasının diğerleri ile irtibatını kurmak,
yaşadığımız
coğrafyanın içinde bulunduğu şartları dikkate alarak,
tedrici göz önünde bulundurarak okumaktır. İslâmî mücaledelenin
ilk örneği olan Rasûlullah’ın Asr-ı Saadet’te gerçekleştirdiği
Sünnet’te, tertîlin, tedricin uygulanışı ile alâkalı çok sayıda örnek
vardır. Örneğin, Mekke döneminde fiilî bir kıtal cihadına izin vermeyen
Yüce Allah şartların değişmesi ile birlikte Medine döneminde
yaşayan müslümanlara adaletin
ikamesi ve doğru yol üzerinde
183] 25/Furkan, 32
OKUMA VE YAZMA
- 137 -
müşriklerin kurdukları barikat engellerinin bertaraf edilmesi için
kıtal cihadını teşvik etmiştir.
Tertîlen Kıraatin Vakti
Gece kalkıp çalışmayı, ibadet etmeyi öğütleyen Müzzemmil
Sûresi âyetlerinde ‘Kur’anı tertîlen okumak’ emredilmektedir. Bu
uyarı sadece mekanik bir plan yapmayı değil; aynı zamanda İlâhî
vahyin mesajını yüreklere
işleyen bir özümseme ile okunmasını
da gerektirmektedir. Programlı
okuyuşta, acele etmeden huşû ile
hareket etmek esastır. Kur’an’ı huşû ile kıraat etmede ise gecenin
önemli bir yeri vardır. Rabbimiz gecenin
sağlayacağı olanaklara,
çok sayıda âyette dikkatimizi çekmekte, sessizliğin imkânlarından
yararlanmayı özendirmektedir.
Gecenin derin düşünüş ve hikmetli engin bir kavrayışa
ulaşabilmek
için uygun bir vakit olduğunda kuşku yoktur. Bize
Kur’an’ın anlaşılması
ve yaşanması noktasında örnek şahitlikler
bırakan Rasûlullah ve arkadaşlarının bu olanaktan yararlanmaları
övgü ile Kur’an’da zikredilmiştir. Gece, İlâhî bir nimettir; Rabb’e
yaklaşmak, kendini görev
olarak planlanacak işlere vermek için,
gündüzden daha çok olanaklar
sunmaktadır.
Gecenin sağladığı olanakların farkında olan Peygamberimiz
bazen yalnız başına, bazen de mü’minlerle toplu olarak kalkıp
ibadet etmiş, Kurân’ı “tertîl üzere” okumuş, üzerinde tefekküre
dalmış, kavrayışını derinleştirip, öğrendikleri ile ertesi gün yapacaklarını
planlamıştır.
K- Amel Etmek İçin Okumalıyız
Kur’an’ı yaşamsal sorunlarımızı çözmek amacı ile okumalıyız.
Çünkü Rabbimizin rehberliğinde çözüm kaynağı, Kur’an’dır.
Hidâyetin ön şartı, salt bilgilenmek değildir. Bilginin takvâ sahibi
olabilmek için, kendi özümüzde ve çevremizde yer alan şeytani
unsurlara karşı
cihad usullerini öğrenmek için bir değeri vardır.
Bu sebeple aşağıdaki âyete göre, “Allah yolunda üstün gayret
göstermek”, dosdoğru yola iletilmenin şartlarından biri olarak
gösterilmektedir:
“Dâvâmız uğrunda cihad edenleri/üstün gayret
gösterenleri,
Bize varan yollara mutlaka yöneltiriz. Allah kuşkusuz
muhsinlerle/iyilik yapanlarla beraberdir.” 184
1- İnanç ve Eylem İçin Bilgilenmek
“Elif-Lâm-Mîm. İnsanlar (sadece) ‘inandık’ demeleriyle
184] 29/Ankebût, 69
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 138 -
bırakılacaklarını
ve sınava çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Evet
andolsun ki, Biz kendilerinden öncekileri de sınadık; o halde (o
halde bugün
yaşayanlar da sınanacak ve) elbette Allah, doğru
davrananları ortaya çıkaracak ve yalancıların da kimler olduğunu
gösterecektir.” 185
Yeryüzündeki büyük sınavda Rabbimiz, rahmetinin bir tezahürü
olarak biz insanlara nübüvvet vahyi ile rehberlik etmektedir.
Bu şuurla
başvurulması gereken sonsuz rahmet sahibi Yüce
Allah’ın kelâmı, bir “inanç kılavuzundur. Hakikatin yakînî kaynağı
olan Kur’an; kesin bir inanç, derin bir bilinç ve can veren bir eylem
için, uygulamaya
geçirmek maksadı ile okunmalıdır.
İlâhî vahyin gönülleri aydınlatan mesajı felsefi spekülasyonların,
sonu gelmez kelâmi mülahazaların aracı olarak kullanılmamalıdır.
Aksi takdirde İlâhî iradenin amaçladığı bir verimliliğe yol
açması bir yana, Kur’an ifsada sürükleyen şeytanın sağdan yaklaşımlarının
aracı
durumuna indirgenmiş olur; ki bu durum basiret
ehli tarafından dünyada, Rabbimiz tarafından ahiret gününde
ona değer vermekten çok ihanet anlamı taşıyan bir tutum olarak
nitelenmekten asla kaçıp kurtulamayacaktır.
İnançlarımızın kaynağı olan Kur’an’a, “önceden sınırları belirlenmiş
tezlerin onaylayıcı aracı olarak yaklaşmak” biz mü’minlere
yakışmaz. Bilgiyi sömürü ajanlığı için kullanan müsteşriklere/şarkiyatçılara
uygun düşecek tavır/tutumlardan kaçınmak, İlâhî vahye
karşı üstümüze düşen vazifelerdendir. Bu nedenle salt akademikentelektüel
bilgilenme maksadıyla
okunan Kur’an’dan maksada
muvafık verim elde edilemez.
İmtihan şuuru ile okunmayan Kur’an’dan öğrenilecek bilgiler,
sırtımızda
yük olmaktan, bize hiçbir değer kazandırmayan şeyler
taşımaktan
öte bir anlam ifade etmeyecektir. Hayata ilişkin
sorunlarımızın
temel çözüm kaynağı olan Kur’an “sadra şifa” olması
için okunmalıdır.
Malumatfuruşçuluk için, bilgi hamallığı için
değil.
Alîmu’l-habîr olan Allah, salt bilgisini-kültürünü artırmak için
İlâhî vahye başvuranlar için hidâyet etme sözü vermemiştir. Geçmişte
İlâhî vahye muhatap olduğu halde, ona gerektiği değeri
vermeyen Kitap Ehli’nden ilmi ile amel etmeyenler “entel eşek
meseli” ile Cum’a Sûresi’nde anılmaktadır: “Tevrat’ın/İlâhî vahyin
yükü ile onurlandırılmış iken bunu taşıyamamış olanların durumu,
sırtına kitaplar yüklenmiş (ama onlardan habersiz bulunan)
185] 29/Ankebût, 1-3
OKUMA VE YAZMA
- 139 -
eşeğin durumuna benzer. Allah’ın mesajlarını yalanlamaya
şartlanmış
olanların durumu ne acıdır. Çünkü Allah rehberliğini
böyle
zâlim bir halka ihsan etmez.” 186
Yüreklerimize çöreklenmiş şirk alışkanlıklarını yok etmek,
şeytanın körüklediği küfrün ateşinin izlerini silmek için sürekli
Kur’an’a başvurmalıyız.
Şu dünya hayatının geçici heveslerine kapılıp
kalmamak için, Kur’an’ın aşkın dilinin elçiliğinde Allah’tan
yardım dilemeliyiz.
2- Gereğince Okumanın Anlamı
Gereğince takdir ederek okumalıyız. Gereğince takdir etmek
nedir?
Onu zanna ve vehime dayanan beşeri kuruntuların meşrulaştırıcı
aracı kılmamaktır. Arınmak ve ma’ruf olanın yaygınlaştırılması
için okumaktır. Öğrendikleri ile amel etmeyen veya amel
etmek için değil,
spekülasyon üretmek için Kitab’a başvuran kimseler
belki İlâhî mesajı
kısmen anlayabilirler; ama asla engin bir
kavrayışla onu idrâk edemezler.
Dolayısı ile öğrendikleri onları
hidâyete sevk etmez; ya dalâletlerini
ya da vehimlerini derinleştirmekten
başka bir işe yaramaz.
Aşağıdaki âyetlerde belirtildiği üzere, Kur’an hidâyete ermek,
arınmak, arındırmak, uyarılmak, uyarmak için okunmalıdır.
“O kitap ki, mü’minler için bir yol gösterici ve bir müjdedir. O
mü’minler ki, salatta/namazda devamlı duyarlıdırlar; arınmak için
infak ederler/sahip olduklarını Allah yolunda feda ederler ve ahirete
de canı gönülden iman ederler.” 187
“... Kulları arasından yalnızca ulemâ/gereğince anlama kavrama
gayreti içinde olanlar, Allah’tan (hakkıyla) korkar-çekinirler.
(Çünkü
yalnızca onlar bilirler ki) Allah sonsuz bir kudret sahibidir,
çok bağışlayıcıdır. Allah’ın vahyine (seksiz şüphesiz) uyanlar,
namazlarında
dikkatli ve devamlı olanlar ve kendilerine verdiğimiz
rızıktan gizli-açık ihtiyaç sahipleri için harcayanlar: İşte ancak
bunlar (dünyada
ve ahirette) kesintiye uğramayacak bir kazanç
umabilirler.” 188
Kur’an’a gereğince ilgi göstermek, “İlâhî mesajın gönülleri
ısıtan aydınlığına kalbimizi tamamıyla açmak” demektir. Salt bir
fehm/anlama çabası, Rabbani mesajı kavramak ve hayatın kalbine
onun aydınlık
meşalesini dikmek için yeterli değildir. Çünkü İlâhî
186] 62/Cum’a, 5
187] 27/Neml, 2-3
188] 35/Fâtır, 28-29
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 140 -
vahye gönül
vermeyen biri bile, Kur’an’dan bir şeyler öğrenebilir,
bir şeyler çıkarıp anlayabilir. Fakat şeriatın maksatlarını gerçekleştirecek
verimlilik,
onu ancak “bir inanç kaynağı, bir eytem talimatı’
olarak okumakla mümkün olabilir.
Kur’an’ı önceki ümmetlerin yaptıkları gibi, gereğince amel
etmekten
başka maksatların meşrulaştırıcı aracı kılmamak gerekir.
Ona gerçek anlamına uygun bir kavrayışı amaç edinerek, tam
anlamıyla
uygulamak gâyesi ile başvurmak lazımdır.
İlâhî kelâmı gereğince okuyup anlayabilmek için, arınma niyeti
ile tevazu tacını takmak, takvâyı kuşanmak lazımdır. Kur’an’ın
mesajındaki derin hikmetleri kavramak için tam anlamıyla nüfuz
etmeyi gâye edinen bir okuma yöntemi gerekir.
Bu yöntemle İlâhî mesajı kavramak, ona malumatfuruşçuluk
için değil uygulama düşüncesi ile başvurmak demektir. Aşağıdaki
âyet İlâhî mesajı gereğince okumanın, gönülden teslim olanlarca
yapılabileceğini
beyan etmektedir: “Kendilerine İlâhî kelâmı
emânet ettiklerimiz (ve) ona gereği gibi uyanlar -işte onlardır
(gerçekten) iman edenler; kâfirlere gelince- işte
onlardır asıl kaybedenler.”
189
Hikmetin temel kaynağı olan Kur’an’ın rehberliğinde oluşmamış
her tür yorumlama şekline mesafeli yaklaşmak zorundayız.
Değil mi ki, hayatı ve içinde yer alan her tür olguyu İlâhî vahyin
klavuzluğunda anlamlandırmak
gerekir? Öyleyse anlayışlarımızı,
bütün anlama çabalarımızı,
tüm tefekkür gayretlerimizi, de İlâhî
vahyin biricik korunmuş kaynağı
olan Kur’an’ın yönlendirmesine
açık tutmak boynumuzun borcu olsa gerek.
Bu bağlamda Kur’an’ın ruhundan onay alması mümkün olmayan
tarihselcilik, tarih üstücülük gibi dışardan yorumlama yöntemlerinin
hiçbir
değeri yoktur. Anlamı metnin dışına arayan tarihselcilik
de, anlamı metinin içinde ve içinde yaşanılan dünyanın
verilerinde arayan tarih üstücülük
de, bir birlerine zıt gözükmelerine
rağmen aynı kapıya çıkan sonuçlar
vermektedirler. Çünkü
her ikisi de anlamanın merkezine insanı koymakta, bu bakımdan
aşağıdan yukarıya doğru bir yorumlama usûlü ile konulan ele almaktadırlar.
Her ne kadar, bir tür risalet vehmi ile, “tarih
üstücü
rnealcilik” anlamın yukarıdan aşağıya doğru yağdığını iddia etse
de netice itibariyle durum bu meyandadır.
Kısaca Kur’an’ın denetiminde, İlâhî vahyin rehberliğinde oluşmayan
tüm geleneksel ve modern yorumlama biçimleri neticeleri
189] 2/Bakara, 121
OKUMA VE YAZMA
- 141 -
itibariyle asıl olan fer’, belirleyici olması gerekenin belirlenen, etkin
olması gerekenin
edilgen olması gibi zulümlere yol açmıştır;
açmaya devam etmektedir.
Bir imtihan alanı olan dünyada, tabii
ki denenme konularımız arasında
İlâhî vahyin insanlara iletilmiş
tek korunmuş kaynağı olan Kur’an’a, hayatımızda nasıl bir yer
verdiğimiz de vardır. Her mü’minin, Kitapla ilişkisini bu bilinçle
kurması da beklenmesi gereken bir şeydir.
Kur’an’ı doğru anlamanın yolu, tefsir/yorumlama usûlünün de
doğru olmasına bağlıdır. Yöntemin de Kur’anî olması gerektiğini
“hikmet” kavramı çerçevesinde dile getirmiştik. Buraya kadar
aktarmaya
çalıştığımız gibi, Yüce Allah’ın biz insanlara bahşettiği
bir bilgi,
İnanç-bilinç ve eylem klavuzu olan Kur’an’da, tefsir
yöntemine ilişkin temel yaklaşımlarımızın neler olması gerektiği
açıkça beyan edilmiştir. Bu köşe taşları oturtulmadan girişilen tefhim,
tefsir, tefek-kuh çabaları vehametle sonuçlanmaktan kendini
kurtaramayacaktır.
Tabii ki, Kur’an tek kaynak değil temel kaynaktır. Onaylı
gönderme
yapılarak bize önemsetilen Sünnet ve ilk muhataplarla
mesajın bağlantısını koparmak, Kur’an’ın doğru anlaşılmasını
mümkün kılacak
yolların kapanmasına neden olacaktır. Bu sebeple
her tür ikincil derecede kaynağın, her tür bilgilenme aracının
Kur’an’ı temel alarak değerlendirmeye tutulması gerekir.
Aceben/ilginç bir kitap olan Kur’an’dan orijinal, duyulmamış,
şaşırtan
bilgiler çıkarmak için yararlanmak mümkündür. Ancak
elde edilen bu ma’lûmât, mesajın bütünlüğü ve gâyeleri göz
önünde tutulmadan
kullanılmaya kalkıldığında bir işe yaramayacaktır.
Asıl amacı insanlardan takvâ sahiplerine hidâyet etmek
olan İlâhî vahyin kalpleri
aydınlatan, gönülleri ısıtan mesajına salt
bir ma’lûmât muamelesi yapmak doğru değildir.
Özetle; küfrün karanlığında kalarak ölüme terkedilmiş kalpleri,
ışık saçan bir meşale gibi aydınlatarak yeniden hayat veren
Kitabımızı,
“sorunlarımızın nihai çözüm kaynağı” gözü ile okumalıyız.
İlâhî kökeni unutmadan, beşeri yöntemlere bel bağlamadan
okumamız gereken İlâhî vahyin can veren mesajlarını günlük
hayatımızın her anında varoluşumuzun gâyelerini hatırlamak ve
hatırlatmak için okumalıyız.
Kur’an’ı belli bir plan ve program
içinde, duyarlı bir şekilde, takvâyı kuşanmış bir yüreğin duyarlılığını
taşıyarak okumalı, Yüceler Yücesi Rabbimizin katından “indirilmiş”
Kitab’a gönül vermeli, ona başvurmalı, onun yoluna baş
koymalıyız. (Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, Ekin Y., s.
356-394.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 142 -
Kur’an’ı Tertîl üzere, Dura Dura Okumak
Kur’an-ı Kerim’i ağır ağır, dura dura, acele etmeden okumak,
onu anlamanın en önemli prensiplerinden biridir. Alel acele, âdet
yerini bulsun diye ve bir an önce bitirmek endişesiyle Kur’an’ın
mesajını anlamadan yapılan kıraat veya hatim, okuyucuya hiçbir
fayda 4’de “Kur’an’ı tam bir tertîl üzere oku!” emri ile, yüce kitabının
tane tane, yavaş yavaş ve hazmedilerek okunmasını istemiştir.
Üstelik sağlamaz.
Nitekim Allah Teâlâ, Müzzemmil, âyette geçen “rettil” emri,
daha sonra gelen “tertîlâ” mastarıyla kuvvetlendirilerek bu
tertîlin en güzel bir tarzda yapılması emredilmiştir.
Tertîl üzere okumak; Kur’an’ı dosdoğru ve güzel bir tarzda,
açık açık, hakkını vere vere, sesin mana ile ilişkisini ayarlayarak,
yerine göre şiddetli, yerine göre yumuşak bir tonla ruhî ve mânevî
bir uyum içinde, yani anlayıp yaşayarak okumak demektir.
İsrâ sûresinde de aynı prensibe dikkat çekilmiştir; “Biz onu
Kur’an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (âyet âyet, sûre
sûre)ayırdık; yine onu peyderpey indirdik.” 190
Rasûlullah bu tavsiye gereğince, gerek namazda, gerekse diğer
zamanlarda Kur’an’ı ağır ağır,dura dura okur, hızlı okumaktan
ısrarla kaçınırdı. Öyle ki; onun tertîl üzere okuduğu kısa bir
sûre, daha uzun bir sûre okuyanınkinden çok daha fazla sürerdi.
Her âyetin sonunda bir miktar durur, beklerdi; onu bir sonraki
âyete eklemezdi. 191
Tilâvetin Hakkını Vermek: Anlayarak Okumak
Bakara sûresinin 121. âyeti şöyledir: “Kendilerine kitap verdiğimiz
kimseler, onu gereği gibi/tilâvetinin hakkını vererek okurlar.”
Bu âyette sözü edilen tilâvetin (okumanın) hakkını vermekten
ne anlaşılmalıdır ?
Tilâvetin hakkını vermek; Kur’an’ın anlamını, hükümlerini düşünerek,
hissederek, sindire sindire ve yavaş yavaş kırâat etmek
demektir.
Mü’min, Allah’ın kitabını adeta Rabbi ile sohbet ediyormuşcasına
okumalıdır. Kur’an’daki emirlere uymaya, yasaklardan kaçınmaya
azmetmeli, yeri geldiğinde dua etmeli, yalvarmalıdır.
Kur’an’ı gereği gibi okumak, İmam Gazâli’nin belirttiği gibi,
190] 17/İsrâ, 106
191] Sıfatu Salâti-n Nebî, 77, 104
OKUMA VE YAZMA
- 143 -
“bütün gayret ve dikkatini harflerin mahreçlerini çıkarmaya yöneltip
mânâsını düşünmemek” demek değildir. 192 Tam tersine,
âyetlerin anlamlarını düşüne düşüne, anlayarak, hissederek
ve yaşayarak okumaktır. Bu bağlamda, Dehlevî’nin el-Fevzü’l-
Kebir’inde (s. 26) zikrettiği şu söz oldukça anlamlıdır: İnsanlar tecvid
kaidelerini ezberledikleri zaman, Kur’an tilâvetindeki huşûdan
alıkonulurlar.
Bakınız, Mehmet Âkif, Kur’an’ın sadece lafzına önem verip de
O’nun mânâısnı anlamaya yanaşmayan geleneksel alışkanlığımıza
nasıl isyan ediyor:
“Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kur’an’ın;
Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mânânın.
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına,
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle bilin!
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”
Kur’an’ı Huşû İçinde ve Duygulanarak Okumak
Kur’an, huşû içinde, duygulanarak, hüzünlenerek, ürpererek,
gözyaşları içinde okunabilmelidir. Zaten Kur’an iyi anlaşılıp hissedilerek
okunduğunda huşû duymamak, ürpermemek mümkün
değildir;
“Rasûl’e indirileni duydukları zaman, kavradıkları gerçekten
dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün.” 193
“Rablerinden korkanların bu kitaptan tüyleri ürperir. Sonra
hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır.”
194
“Ağlayarak yüzüstü kapanırlar. Kur’an onların huşûunu arttırır.”
195
Rasûlullah Kur’an okurken çok duygulanır ve çok ağlardı. O,
zaman zaman ibn Mesûd’a Kur’an okutur ve dinlerken göz yaşlarını
tutamazdı.
“İbn Mes’ud anlatıyor: Resûlüllah bana; “Kur’an’ı bana oku!”
192] İhyâ, c. 1, s. 806.
193] 5/Mâide,83
194] 39/Zümer, 23
195] 17/İsrâ, 109
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 144 -
dedi. Ben hayretle; ‘Sana indirilmiş bulunan Kur’an’ı mı sana okuyayım?’
diye sordum. Bana; “Evet, ben onu kendimden başkasından
dinlemeyi seviyorum!” dedi. Ben de ona Nisâ sûresini okumaya
başladım. Ne zaman ki; “Her ümmete bir şâhid getirdiğimiz ve
ey Muhammed, seni de bunlara şâhid kıldığımız vakit durumları
nasıl olacak?” mealindeki âyete 196 geldim. “Dur!” dedi. Durdum
ve dönüp Rasûlullah’a baktım. Bir de ne göreyim, iki gözünden de
yaşlar akıyordu.” 197
Kur’an’ı Uygulamaya Dönük Olarak Okumak
Kur’an’ı bir müsteşrik (oryantalist) edasıyla salt bilgilenmek
için veya mezhebî ve hizbî bir yaklaşımla kendi önyargılarına gerekçeler
bulmak için okumanın, okuyucuya bir fayda sağlaması
mümkün değildir. Kur’an, okunup anlaşılsın ve uygulansın diye
indirilmiştir. O’nu bilgi hamallığı olsun diye, mâlumâtfürûşluk
yapmak için veya sırf sevap kazanmak amacıyla okuyup ezberlemenin
bir anlamı yoktur.
Hz. Peygamber, Kur’an’ı “uygulamak” amacıyla okuyanları
yücelterek onların bu eylemlerini takdir ve teşvik etmiş; Kur’an’ı
hayata aktarmayanları ise “münâfık” olarak tanımlayıp Ebû Cehil
karpuzuna benzetmiştir.
“Kur’an’ı okuyan ve okuduklarını uygulayan mü’min kişi, tadı
güzel, kokusu da güzel portakal meyvesi gibidir. Kur’an’ı okumayan,
fakat onunla amel eden mü’min kişi ise, tadı güzel, fakat
kokusu olmayan hurma meyvesi gibidir. Kur’an’ı okuyan, fakat
buyruklarıyla amel etmeyen münâfık gibi hareket eden de, kokusu
güzel, fakat tadı acı reyhane otu gibidir. Kur’an’ı okumayan ve
amel etmeyen münâfık gibi davranan da, tadı acı ve kötü, kokusu
yine tiksinilen acı Ebû Cehil karpuzu gibidir.” 198Esasen, herhangi
bir bilginin değeri ve kıymetinin, tatbikatla ortaya çıkması gibi;
Kur’anî bilgilerin, emir ve yasakların, ilke ve prensiplerin değeri,
anlamı ve kadrü kıymeti de uygulamayla anlaşılacaktır.
Merhum şehid Seyyid Kutub’un ifade ettiği gibi; “İlk nesillerin
dimamizmi ve bereketi, Kur’an’ı uygulamak amacıyla okumalarından
kaynaklanıyordu. Onlar Kur’an’a, kültürlerini geliştirme, bilgi
edinme, haz duyup tatmin olma gibi maksatlarla yanaşmazlardı.
Onlar Kur’an’ı Allah’ın öğrenmek üzere okurlar ve her emri de,
savaş alanında, aldığı günlük emri hemen uygulayan bir ordu gibi
196] 41. âyet
197] Buhâri, Fedâilu’l Kur’an 32, 33, 35; Müslim, Müsâfirûn 247; Tirmizî; Tefsir,
hadis no: 3027; Ebû Dâvûd, İlm 13
198] Buhâri, Fedâilü’l Kur’an, 82
OKUMA VE YAZMA
- 145 -
duyar duymaz yerine geitirirlerdi. İşte bu, uygulamak üzere öğrenme
şuurudur.” 199 Sahabenin bu konudaki tutumunu Abdullah
ibn Mes’ud şöyle anlatır: “Biz Kur’an’ı on âyet on âyet alırdık ve
aldığımız on âyeti anlayıp hayatımıza aktarmadan diğer on âyeti
almaktan kaçınırdık. Kur’an insanlara, onunla amel etsinler diye
nâzil olmuştur. İlk nesiller Kur’an’ı amel etmek için okudular. Sizin
herhangi biriniz ise, Kur’an’ı başından sonuna kadar okur; tek
bir harfini dahi bırakmaz; halbuki onunla amel etmeyi tamamen
terketmiştir.” 200 Kur’an ancak onu yaşayan, onun mücadelesini
veren, karşılaştığı sorunları onunla çözmeye çalışan, her fırsatta
ona başvuran, yanlışlarını onunla düzelten, doğrularını ondan öğrenip
pekiştiren, kısaca Yaşayan Kur’an olmaya çalışan insanlarca
anlaşılabilir. Kur’an’ı yaşayıp anlattıkça öğrenir, öğrenip yaşadıkça
anlatırsınız. Kur’an’ı okudukça imanınız güçlenir, imanınız güçlendikçe
de, yaşar ve mutmain olursunuz. “Uğrumuzda cihad edip
çaba sarfedenlere biz yollarımızı gösteririz 201
Kur’an’ı Tekrar Tekrar Okumak ve Onunla İrtibatı
Kesmemek
İnsan unutkan bir varlıktır. İnsan kelimesi, “unutmak-nisyan”
kelimesi ile aynı kökten türemiştir. Dolayısıyla insan, öğrendiği
şeyleri, verdiği sözleri, geçmişteki olayları genellikle unutur. En
kötüsü de Rabbini ve O’ndan gelen gerçekleri, öğütleri, uyarıları
unutma eğiliminde olmasıdır. Şeytanın görevi de insana Rabbini
ve emirlerini unutturmaktır.
Şu halde insanoğlu sık sık uyarılmaya, hatırlatırlatılmaya ihtiyaç
duyar. Bazı gerçekler, bazı emir ve yasaklar tekrar tekrar hatırlatılmalı
ve insanlar sıkça ikaz edilmelidir ki, hatalar, yanlışlar
tekrarlanmasın. Zaten Kur’an’ın bir adı da zikr ve tezkira‘dır ki,
hatırlatma ve öğüt anlamına gelir.
Bu yüzden Kur’an sık sık okunmalı, Kur’an’la irtibat kesilmemelidir.
Vahyin unutulması ve Kitab’ın uzun süre terk edilmesi,
imanın zayıflamasına ve kalbin katılaşmasına yol açar; “İman
edenler için hâlâ vakit gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın zikrine
(Kur’an’a) ve inen Hakk’a huşû duysun ve bundan önce kendilerine
Kitap verilmiş, sonra da üzerlerinden uzun zaman geçmekle
kalpleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.”
202
199] Yoldaki İşaretler, s. 10
200] İhyâ, 3/13
201] .(29/Ankebût, 69
202] 57/Hadîd, 16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 146 -
Kur’an’ı Yeniden Hayat Rehberi Edinmek
Kur’an’ı okuyup anlama ve uygulama sorumluluğunu en güzel
bir şekilde yerine getirerek bize örnek teşkil edenler, hiç şüphe
yok ki, Allah Rasulü ve O’nun kutlu arkadaşları, takipçileriydi.
Kur’an’ı bir “hayat kitabı” olarak algılayan, onu dâvetlerinin
ekseni haline getiren ve hayatlarına aktaran ashâb-ı kiram ve
selef-i sâlihin, ondan aldıkları feyz ve bereketle başarıdan başarıya
koştular. Onlar, inen Kur’an âyetlerini hemen alıyor, ezberliyor,
yazıyor, yaşamlarını ona göre düzenliyor, çevresindeki insanlara
onu anlatarak gönüllerini fethediyorlardı. Yani müslümanlar, ilk
dönemlerde bütün güçlerini Kur’an’dan almışlardı. İslâm, Kur’an
etrafında yayılmış, odak noktasını Kur’an’ın teşkil ettiği o muazzam
kültür faaliyeti, İslâm toplumunu kısa zamanda dünyanın en
medenî, en huzurlu ve en mükemmel bir toplumu haline getirmişti.
Kur’an’dan aldıkları güçle asırlarca hükümran olmuş muazzam
imparatorlukla-rı dize getirmiş; sosyal adaleti, hakkı ve hukuku
gözeten örnek sistemler kurarak o günden bu güne bütün toplumlar
için model teşkil etmişlerdir.
O ilk nesilleri eğiten, yetiştiren, başarılı kılan mükemmel okul
Kur’an’dı. Ashabı ashab yapan, İslâm toplumunu ayakta tutan
Kur’an’dı. Onlar Kur’an’a sarılarak kâmil insanlar haline geldiler.
Hayatlarının her alanında onun ilkelerini ayakta tutarak başarılı
oldular ve örnek İslâm medeniyetinin temellerini attılar.
“Din bilginlerimiz, Kur’an’dan, yaşanan pratik bir hayat nizamı
çıkaracaklarına, onun yalnız dil ve üslûp özellikleri üzerinde
durdular. Fesâhat ve belâğat yönünden eşsiz bir eser olduğunu
belirterek ki, bunda şüphe yoktur; daha çok gramer bakımından
ondan yararlanma yoluna gittiler. Tefsirlerimizin büyük bir kısmı,
onu metin çözümlemesi için bir malzeme olarak kullandı. Onun
hayata uygulanmasından ibaret olan fıkıh, bir müddet sonra teferruat
içinde kaybolup gitti. Kısaca el birliğiyle Kur’an’ı hayatımızdan
uzaklaştırdık. Kur’an’dan uzaklaşınca da hayattan uzaklaştık.”
Günümüz müslümanları, Kur’an’ı yeniden hayatın içine sokmadıkça
onu bir “hayat rehberi” olarak kabul edip “anlamak ve
uygulamak için okumaya” yönelmedikçe ve hayatlarını Kur’an’ın
ölümsüz ilkeleri doğrultusunda yeniden düzenlemedikçe, içinde
bulundukları kaos, bunâlim ve sıkıntılardan kurtulamayacaklardır.
Kur’ân’ı Nasıl Okuyalım?
İnanmayanlar fazla ilgilendirmiyor bizi... İnandığını söyleyen
OKUMA VE YAZMA
- 147 -
bazı Müslümanlar da marjinal (sıra dışı) bir söz manzûmesi olarak
görüyorlar Kitabı... Kulak verilmeyen, dinlenmeyen; sadece
Mushaf’a (sahifelerine) saygı duyulan bir söz...
Bırakın büyükleri, üç yaşındaki bir çocuk, akıl hastası bir insan
bile bir şey söylese kulak kabartırız... Kur’an konuştuğunda; “bize
ne diyor?” diye dediğini merak eden, anlamaya çalışan kaç Müslüman
gösterebilirsiniz sağınızda, solunuzda?..
Yabancı dilde bir şarkı dinler gibi, Onu anlamadan dinlemek;
dinlemek değildir!... Ölü gözlerle bakmak; bakmak değildir. İşe
yaramaz, tarihî bir eşya gibi ilgilenmek; ilgilenmek değildir. Hiçbir
ev eşyasına dahi bu denli ilgisiz kalmıyor Müslümanlar.
Müslümanın
hayatında, Kur’an’ın yeri son sıralarda. Müslüman’la barışacağı,
kucaklaşacağı günü hasretle bekliyor Kur’an. Korkarım ilgisizliğe
mahkûm edilmenin dâvâcısı olarak çıkacak
Kitabımız yarın
karşımıza. Şefaatçi değil; şikâyetçi olacak! Dâvâcı olacak bizden.
Sanık
sandalyesine oturup hesap vereceğiz Yaratan’ın huzurunda...
Hasan Ali en-Nedvi, “Muhammed İkbal’in Mesajı” adlı eserinde
anlatıyor: Her gün sabah namazından sonra Kur’an okumaya
karar vermiştim.
Babam, beni görür ve ne yaptığımı sorardı.
“Kur’an okuyorum”
diye cevap verirdim. Tam üç sene hep bu suali
sormuş, ben de aynı cevabı vermiştim. Bir gün dedim ki: “Baba
bu soruların mânâsı ne? Hep aynı şeyi
soruyorsun; cevap veriyorum;
ertesi gün tekrar soruyorsun?” Bunun üzerine babam dedi
ki: “Oğlum, demek istiyorum ki; Kur’an’ı sana inmişçesine oku!”
İşte o günden itibaren Kur’an’ı anlamaya ve Ona tam yönelmeye
başladım. Şu söylediklerim, Onun nurlarından aldıklarımda. Ve
nazmettiğim şiirlerim, Onun incilerinden dizdiklerimdir.” 203
Müslüman, sen Kur’an okurken, ne okuduğunu düşünüyor
musun?
Sana inmişçesine; anlayarak, düşünerek ve yaşamak
amacıyla
okuyor musun? Hayatımızın her ânında bir uyarıcı, her
zaman, her yerde, en güvenilir, en güzel bir rehber O bize. Bunu
düşünüyor
musun?
Kur’an’la ilgilenmekten anladığımız, bundan başkası değil.
Güzel sesle, mahreçle okunan ama anlaşılmayan, düşünülmeyen,
yaşanmayan Kur’an’dan kimseye bir fayda yoktur. İmam
Gazali’nin tespiti ne kadar güzel! Şöyle diyor: “Ey insanlar! Sizden
öncekiler Kur’an’ı Kerim’i, Allah Teâlâ tarafından gönderilen
203] Ebu'l Hasen Ali El Haseni En Nedvi, Muhammed İkbal'in Mesajı, çev. Y. Işıcık,
s. 45
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 148 -
bir mektup (hayatın anayasası) bildiler. Gece
okur, düşünürler;
gündüz Ona uyarak iş yaparlardı. Siz ise, Ondan ders (almayarak
sadece) okutmakla meşgul oluyorsunuz. Mahreci (ses ve harflerin
ağızdan çıkış tarzını) ve irabı (kelimelerin
düzgün okunuş
şekli) düzeltiyorsunuz. Emirlerini ise basit ve kolay tutuyorsunuz
(önemsemiyorsunuz).
Muhakkak bilmek lâzım ki; Kur’ân-ı Kerim’den maksat; Onu
okumak değil; Ona uyarak iş yapmaktır. Okumak (ve ezberlemek)
ise, akılda tutmak içindir. Akılda tutmak da yapmak içindir. Emirlerine
uymadan Kur’ân-ı Kerim’i okuyan; efendisinden mektup
(emirnâme) alıp yapması (ve yapmaması) gereken işler bildirilen
bir kölenin, bir yere oturup mektubu yüksek sesle okuması ve
fakat emirlerinden hiçbirini yapmaması gibidir. Şüphesiz, azarlanmaya
ve cezalandırmaya müstahak olur...” 204
Evet, imam Gazali böyle diyor. Ve ne kadar güzel bir tespitte
bulunuyor. Bizler de Kur’an okurken, okuduklarımızı anlıyor ve
yaşıyor muyuz? Yoksa -anlamadan- irabına, mahrecine ve sesin
güzelliğine dikkat ederek -sadece- okuyor muyuz Rabb’imizin
emir ve yasaklarını içeren mektubunu? Peygamberimiz (s.a.s.),
şöyle buyuruyor: “Dikkat edin; Anlamadan
yapılan ibâdette hayır
yoktur. İncelikleri kavranmayan ilimde ve tedebbür etmeden
(düşünmeden, anlamadan) Kur’an okumada da hayır yoktur.” 205
Kur’an, boynunu bükmüş; Büyük Şairimiz Mehmet Akif’in
şiir diliyle
ifade ettiği acı gerçeklerin geçerliğini yitireceği günü
bekliyor... Şöyle diyor Akif: “İbret olmaz bize; her gün okuruz ezbere
de! Yoksa bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde? Lafzı muhkem
yalnız, anlaşılan Kur’an’ın, Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz
mânânın; Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına; Yahut üfler,
geçeriz bir ölünün toprağına. İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla
bilin, Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!” Peygamberimiz
(s.a.s.)’in İbn Abbas’a duâsı: “Ey Allahım, bunu dinde
fakih (anlayış, idrâk, şuur sahibi) kıl. Kur’an’ın tevilini de (inceden
inceye araştırıp derinlemesine bilgi edinme, anlama ve yorumlamasını)
öğret.”.206 Ne güzel duâ! Rabb’im, bize de bu özellikleri
nasip buyursun.
Kur’an’ı bırakıp da, daha yararlı ve daha güzel bilgiler içerdiğini
zannedip başka sözlere, yazılara rağbet edenler, düşünemiyorlar
mı ki; yaratılmışların sözü, Yaratanınki gibi olmaz. Herkes
204] İmam Gazali, Kimya-yı Saâdet, Bedir Y., s. 168
205] Mevdudi, Modern Çağda İslâmî Meseleler, ter. Y. Işıcık, s. 25
206] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, 2/101
OKUMA VE YAZMA
- 149 -
yanılır,
hata eder, aldanır. Ama Allah (c.c.) asla!
Yeryüzü insanlığının bugün sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik,
kültürel, ahlâkî, itikadî çöküntülerin, bütün sıkıntı ve problemlerinin
sebebi; Kur’an’dan ayrı düşüştür. Yaratana itaat ve kulluğu
terk ediştir.
Nasuh bir tevbe ile insanlık, yeniden Kur’an’a dönmedikçe;
Kur’an ile kucaklaşıp barışmadıkça; fert ve toplumların hayatlarına
vahiy hâkim olmadıkça; yapay tedbirlerle insanlığın sıkıntıları
ve problemleri bitmeyecek, gözyaşları dinmeyecek, yüzü
gülmeyecektir.
Gülmüyor işte. Gülmesi de mümkün değil!
Yeryüzünde güven, huzur, barış ve esenlik isteyenler; önce
kendileri Kur’an’la barışsınlar. Görecekler, bütün problem ve sıkıntıların
nasıl kolayca çözüldüğünü. Aksi halde, İnsanlar bekledikleri
mutluluğu, kâbusa dönen düşlerinde
bile göremeyeceklerdir.
207
Kur’ân-ı Kerim’de Okuma, Yazma ve İlim
Okumak anlamında K(a)-r-e kelimesi ve türevleri, Kur’ân-ı
Kerim’de toplam 88 yerde geçer. Yazmak anlamında K(e)-t-b kelimesi
ve türevleri ise toplam 322 yerde zikredilir. Tilâvet kelimesinin
kökü olan T-l-v ve türevleri toplam 3 yerde kullanılır. Kalem
ve çoğulu Aklâm kelimesi toplam 4 yerde geçer. İlim kelimesi ve
türevleri de toplam 854 yerde zikredilir. İlm’in zıddı cehâlet (c-h-l)
kelimesi ve türevleri toplam 24 yerde kullanılır.
“Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile) oku!
O, insanı bir alaktan yarattı.
Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en cömerttir.
O, kalemle (yazmayı) öğretendir.
İnsana bilmediklerini öğretendir.” 208“Nun. Kaleme ve satır satır
yazdıklarına andolsun.” 209“Bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere)
sorunuz.” 210”Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde
bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar, ‘Biz hamdinle Sana tesbih ve
Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan
dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara ‘Sizin
207] Âdil Akkoyunlu, Kur’an’a Hicret, Çıra Yayınları: 95-98
208] 96/Alâk, 1-5
209] 68/Kalem, 1
210] 16/Nahl, 43
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 150 -
bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi211”Allah Âdem’e bütün isimleri,
(eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları
önce meleklere arz edip, ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların
isimlerini Bana bildirin’ dedi.” 212”Melekler, ‘Yâ Rab! Seni noksan
sıfatlardan tenzih eder, kemâl sıfatlar ile tavsif ederiz ki, Senin
bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm
(her şeyi bilen) ve hakîm olan (her yaptığında hikmetler olan) ancak
Sensin’ dediler.” 213
“Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde
çıkarmıştır.” 214“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik
de onlar bunu yüklenmekten
çekindiler, (sorumluluğundan)
korktular. Onu insan
yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir.”
215“Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onun
doğruluğunu araştırın. Yoksa bir topluluğa câhilce sataşırsınız da
sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” 216“Utanmalarından
dolayı,
câhil, onların zengin olduklarını sanır.
Sen onları simalarından tanırsın.”
217
“Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cehâletle işlenip de sonra
tez elden tevbe edenlerin tevbesidir.” 218
“Ssizden kim, cehâletle bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe
edip de kendini ıslah ederse...” 219
“Sonra şüphesiz Rabbin câhillik sebebiyle kötülük yapan, sonra
da bunıın ardından tevbe edip (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır).”
220
“Bir zamanlar Musa kavmine ‘Allah, bir sığır kesmenizi emreder
dedi. ‘Bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. ‘Câhillerden
olmaktan
Allah’a sığınırım’ dedi” 221
“Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzre toplayıp birleştirirdi;
o halde sakın câhillerden olma?” 222
211] 2/Bakara, 30
212] 2/Bakara, 31
213] 2/Bakara, 32
214] 16/Nahl, 78
215] 33/Ahzâb, 72
216] 49/Hucurât, 6
217] 2/Bakara, 273
218] 4/Nisâ, 17
219] 6/En’âm, 54
220] 16/Nahl, 119
221] 2/Bakara, 67
222] 6/Enâm, 35
OKUMA VE YAZMA
- 151 -
“Rabbim, ilimce herşeyi kuşatmıştır.” 223
“O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben
sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim.” 224“Eğer sen onların
hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder
ve câhillerden
olurum dedi.” 225
“...Allah’ın dilemesi müstesna yine de inanacak değillerdi. Fakat
çokları
cehâlet segiliyor.” 226“Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi
bizim için de bir tanrı
yap!’ dediler. Musa, ‘Gerçekten siz câhil bir
toplumsunuz’
dedi.” 227“...Ben, iman edenleri kovacak değilim;
çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi câhillik yapan
bir topluluk olarak görüyorum.” 228
“De ki: ‘Rabbim ilmimi arttır.” 229“...Yeryüzünde tevâzu ile yürürler
ve câhil kimseler kendilerine laf attığında ‘Selâm!’ derler.” 230
“De ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 231
“İlim, ancak Allah katındadır.” 232
Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim
“İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ,
cennet yollarından birini açar. Melekler, ilim tahsil edene karşı memnuniyetleri
ve tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde
ve yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah’tan
rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibâdet eden kimseye üstünlüğü, ondördündeki
dolunayın görünen diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.
Âlimler, peygamberle-rin vârisleridir. Peygamberler ne altın ne de
gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır.
Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir.” 233
“Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa,
geri dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır.” 234”İlim aramak,
her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim öğretmeye
kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
223] 6/En’âm, 80
224] 11/Hûd, 46
225] 12/Yûsuf, 33
226] 6/En’âm, 111
227] 7/A’râf, 138
228] 11/Hûd, 29
229] 20/Tâhâ, 124
230] 25/Furkan, 63
231] 39/Zümer, 9
232] 46/Ahkaf, 28
233] Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17,
hadis no: 223
234] Tirmizî, İlm 2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 152 -
takan adama benzer235
“Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur’an’dan bir âyet öğrenmen
senin için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır.
Yine sabahleyin evinden çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya
olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen (senin için) bin rekât nafile namazdan
daha hayırlıdır.” 236
“Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile
tartılır.”237
“Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü’minin
kendisi ona daha lâyıktır.” 238”Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek
için, ne câhillerle münakaşa etmek ve ne de meclislerin seçkin
köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu yasağa rağmen
kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır).” 239
“Allah kim hakkında hayır dilerse, onu dinde fakîh (derin anlayış
sahibi) kılar.” 240
“Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak,
bir âbid(i aldatmak) tan daha zordur.” 241
“Rasûlullah (s.a.s.)’a biri âbid (ibâdetle çokca meşgul) ve diğeri
âlim (ilimle çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun
üzerine Rasûl-i Ekrem: “Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim
en aşağı mertebede olanınıza üstünlüğüm gibidir.” buyurdu.
Sonra şunları söyledi: “Allah, melekleri, göklerin ve yerin halkı,
hatta yuvalarındaki karıncalar ve balıklar, insanlara hayır (faydalı
şey) öğreten kişiye dua ederler.” 242
“İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden
dolayı kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve
kendisine dua eden sâlih evlâttan kesilmez.”243
“Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan
duadan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana
235] ." (İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
236] İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219
237] Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. 2, s. 400
238] Tirmizî, Kitabu'l-İlm, 19, hadis no: 2827
239] İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
240] S. Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; S. Müslim, İmâre 53, hadis no: 175; İbn Mâce,
Mukaddime 17, hadis no: 220-221
241] Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222
242] Tirmizî, Kitabu'l-İlim 19, hadis no: 2825
243] Sahih-i Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631; S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis
no: 1393
OKUMA VE YAZMA
- 153 -
sığınırım.” 244
“İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın
çoğalması kıyamet alâmetlerindendir.” 245
“Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin
ruhlarını kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca
insanlar, câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara
meseleler sorulacak; onlar da bilgileri olmadığı halde fetva
verecekler. Onlar bu sûretle hem kendileri sapıklığa düşerler, hem
de halkı sapıtırlar.” 246
“Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol
yağmura benzer. Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer
ki, onun bir kısmı toprağı suya doyurur ve çayırda bol ot
yetişir. Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar, gölcük
olur da Allah onunla insanları yine faydalandırır; ondan hem
kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Bu
yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isabet eder ki, kıraç ve
kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah’ın
dinini anlayıp da Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet
ve ilimden faydalanan ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse
ile; bunu duyduğu vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve
Allah’ın benimle gönderilen hidâyetini kabul etmeyen kimse
böyledir.” 247Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz’i anlatırken şöyle
ifade eder: “Rasûlullah (s.a.s.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu:
“...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır. Burada
hazır bulunanlarınız, burada bulunmayanlara (yeni nesillere)
bunu tebliğ etsin. Olabilir ki, hazır olan kimse, bunu daha iyi
anlayan bir kimseye tebliğ etmiş olur.” 248
Kalem
Bir yazı âleti olan kalem Yunanca’da “sulak yerde yetişen kamış,
hasır otu, Hint kamışı” mânâlarına gelen kalamos ile Latince
kalamustan Arapça’ya ve oradan Türkçe’ye geçmiştir. Pek çok anlamı
yanında hat sanatında farklı yazılan da (aklâm-ı sitte) ifade
etmektedir. Ayrıca Farsça’dan geçen kilk ve hâme kelimeleri
de
Türkçe’de kalem karşılığında kullanılmıştır.
244] Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711
245] S. Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
246] S. Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
247] S. Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; S. Müslim, Kitabu'l-Fedâil 5, hadis no: 15
-2282-
248] S. Buhâri, İlm 10, hadis no: 9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 154 -
Tarih öncesi çağlardan itibaren coğrafî bölgelere ve kullanılan
yazı malzemesinin türüyle yapısına göre farklı biçimde kalemler
geliştirilmiştir. Günümüze ulaşmış
en eski yazı örneklerinden
anlaşıldığına
göre kil tablet, kurşun ievha, bal mumu
veya sert bir
zemine kazılan yazılar için kemik, demir ve bronz gibi malzemelerden
yapılmış, sivri uçlu tığ kalemler (Yun. graphis, Lat. stylus)
kullanılmıştır. İstanbul Arkeoloji Müzesi ile British Mu-seum’da çeşitli
devirlere ait değişik malzemeden
yapılmış tığ kalem örnekleri
sergilenmektedir. Milâttan önce III. bin-yıldan itibaren Mısırlılar,
Yunanlılar ve Romalılar
yazı malzemesi olarak papirüs, parşömen
veya beyazlatılmış tahta kullanmaya
başladıklarında bunların
üzerine mürekkeple ve ucu bıçakla sivriltilmiş, eğri kesilmiş kamış
kalemle yazmışlardır. Romalilar’dan başlamak üzere diğer milletlerin
de kamışla beraber metalden ve kuş tüyünden yapılmış
kalemleri XIX. yüzyıla kadar kullandığı bilinmektedir. XII. yüzyıldan
sonra Avrupa’da kâğıt sanayiinin,
ilim ve tekniğin gelişip yayılmasıyla
beraber yazı alet ve malzemelerinde de büyük ilerlemeler
kaydedilmiştir. XVIII. yüzyılın başlarında Avrupa’da, 1840’lı
yıllardan
itibaren Osmanlı coğrafyasında demir uçlu yazı aletlerinin
kullanımı yaygın
hale gelmiştir. Ancak hattatlar yazının tabiatına,
hareket ve cereyanına daha uygun olması sebebiyle kamış
kalemi Avrupa yapımı metal uçlu yazı aletlerine tercih etmişler,
bu kalemle yazma geleneğini
günümüze kadar sürdürmüşlerdir.
Hat sanatında kullanılan en iyi cins kamış
kalem (kalem-i ney),
Hazar denizi sahilleri
ile Dicle nehri kenarındaki Vâsıt (Kut) şehri
çevresinde yetişen kamışlardan
elde edilmiştir; bu sonuncusu kalem-
i Vâsıtî diye tanınır. Eskiçağ’larda Cnidus ile Asya’da Anaetic
gölü çevresinde
de iyi tür kamışın yetiştiği bilinir. Kalem
için tabii
sertlikte, daire çemberi 15-25 mm. ve boğum mesafesi en az 20-25
cm. tutan silindir biçimindeki kamışlar makbul sayılır. Kamışın içi
boydan boya nâl denilen liflerle dolu olduğundan ilk açışta bunlar
çekilip çıkartılır. Sarımsı beyaz
renkli ham kamışlar sazlıktan kesildiği
haliyle kalem olarak kullanılamayacağından
belli bir sıcaklıkta
kurumaları için at gübresi içinde bekletilerek sertleştiri-lir, cinsine
göre değişik kahverengi tonlarına,
hatta siyaha dönerler. Tabii
sertliği dolayısıyla bu şekilde ıslah edilmesi icap etmeyen, üzeri
kendiliğinden benekli, menevişli (kaplan postu) bir cins kamış
kalem de vardır. Eskiden açılmamış kalem
tek veya çift boğumlu
olarak satılırdı.
Çatlak kamış açılırken kırıldığından sağlamlığını
tecrübe için 8-10 cm. yükseklikten
sert bir yere bırakılırdı, çatlak
ve zayıf ise zırıltılı bir ses çıkararak düştüğü
yerde kalır, sağlam ve
iyi cins kamış
ise dolgun ve tannan bir ses vererek sıçrar.
OKUMA VE YAZMA
- 155 -
Kalem açılıp da kullanılmaya başlandıktan
sonra ağzı zamanla
bozulduğundan yeniden açılması icap eder. Ancak mushaf gibi
büyük kitapları yazarken kalemi yeniden açmak mahzurlu olur.
Kalem tekrar
açılırken ağzının genişliği mikronla ölçülecek
kadar
ilkinden farklı olsa bu, bilhassa
nesih ve rikâ” gibi ince yazılarda
büyük
bir estetik kusur doğmasına sebep olur. Bu sebeple uzun
metinlerin ince hatla yazılmasında ağzı kolay aşınmayan bir kaleme
ihtiyaç duyulmuştur. XIX. yüzyılın
ilk yarısında İstanbul’dan
Hicaz’a giden
hattatlar, Endonezya’daki Cava adasından
hacca
gelenlerin elinde cava kalemini
görüp benimsemişlerdir. Bunlar,
yerde dallanan palmiye tipi bir ağacın lifleri
arasından sarmalı
olarak çıktıktan sonra sertleşip düzgünleşen abanoz gibi siyahımsı,
içi dolu, ince çubuklardır. İnceliği
dolayısıyla yazarken tutmak
zorlaştığından
ucu açıldıktan sonra başka bir kamış kalemin boşluğuna
yerleştirilip elde
rahat tutulacak kadar kalınlaşması sağlanır.
Sertliği sebebiyle kullanılması ve açılması güç olan cava kalemini
ilk defa Çömez Mustafa Vâsıf ve öğrencisi Kazasker Mustafa İzzet
efendiler nesih hattı ile yazdıkları eserlerde deneyip beğendikten
sonra diğer hattatlarca da bu kalem benimsenmiştir.
Yazının kalınlığı arttıkça kalemin ağzını da ona göre açabilmek
için kargı kalemi denilen ney kalınlığındaki kamışlardan veya
bambu kamışlarından faydalanılır. Ancak
celî yazmaya bunların
da yetmediği olur. O takdirde istenilen büyüklükte tahtadan
yapılan
celî kalemi kullanılır. Ağaç veya tahta kalem adı da verilen bu
cinsin ağız kısmı oyularak iki ucu çıkıntılı bırakılmak
sûretiyle, celî
yazıyı çizgi şeklinde yazan çeşidi yapılmıştır. İnsan eli çok büyük
celî yazıları yazabilecek kalemi kullanmaktan
âciz kaldığında ise
böyle yazılar
satranç (kareleme) usûlüyle küçükten büyütülerek
hazırlanmıştır.
Yeni açılacak kalemin boğum yeri bir parmak altından kalemtıraş
ile kesilip çıkartılır.
Bu yapılmazsa kalem şakkı düz olmaz,
eğri gidebilir. Daha sonra kalem sol elin içine yatırılıp orta boşluğu
ve cidarı
badem biçiminde görünene kadar yukarıdan aşağıya
meyilli olarak kesilir. Alttaki sivrilik yontulup inceltilir. Dil gibi
uzadığı için kalem dili denilen bu yassı kısmın iki kenarı istenilen
kalem ağzı genişliğine
göre alınır. İki taraftan aynı miktarda
alınmazsa görünüşü dengesiz olur. Kalemin dışını kaplayan sırçalı
kısım mürekkep
tutmayacağı için sadece ağız kısmından
bir parça
kalemtıraş yardımıyla giderilerek bu sağlanır. Kalemin dil ve ağız
kısımları aynı hizada bırakıldığı gibi
ağız kısmı daha genişçe yontulursa
çakşırlı kalem denilen bir cins ortaya çıkar.
Kalemin dili
uzunsa süratli yazmaya yardımcı olur, kısa bırakılırsa ağır yazılır.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 156 -
Yontma işlemi bittikten sonra kalemin
ağız kısmının elde veya
makta üstünde
kamış boyuna paralel olarak birkaç
santimetre
uzunluğunda düz bir hat halinde çatlatılarak iki yakaya ayrılmasına
şakk-i kalem denir. Küçük bir depo vazifesi gören bu çatlağa
mürekkep dolarak
yazarken aşağıya doğru devamlı akar. Şakkedilen
kalem ağzının yazandan
tarafa kalan yakasına ünsî, diğerine
de vahşî adı verilir. Kalem şakkedilirken vahşî taraf biraz daha
geniş bırakılır. Kalem
ağzının kesilip düzeltilmesi (katt-ı kalem)
işlemi de makta üzerindeki kamışın
kalem yuvası (yatağı) denilen
yive tesbit edilmesiyle yapılır. Vahşî tarafın uzun, ünsî tarafın
kısa kalacak şekilde eğri olarak kattedilmesi sırasında duyulan
çıtırtı
ile kesim tamamlanmış olur. Yeni kattedilmiş kalemle yazılar
çok keskin
yazılır, kullandıkça ağzı bozulacağı için harfler pürüzlü
olarak çıkmaya başlar.
Düz kattedilen kalemle yazılan yazılar
metanetli olur. çok eğri maktaa vurulmuş
kalemin yazılan zayıf
fakat halâvet-lidir. İkisinin ortası hepsinden iyisidir. Hat sanatında
eğri kattedilmiş kalemle yazmanın Yâküt el-Müsta’sımî ile başladığı
kaynaklarda ifade edilmektedir. Kalemin
ağzı eğri kesilmekle
elde tabii duruş şekli olan yazandan tarafa yatık olması
da sağlanır.
Ta’lik kalemi sülüse nazaran
daha az eğri ağızlıdır. Nesih kalemi
ondan da az. rik’a kalemi ise düze yakın
eğriliktedir.
Kalemi ağzındaki eğrilik kâğıda tamamıyla
intibak edecek
(buna kalemin secdesi
denir) şekilde tutup yukarıdan aşağıya
dik
olarak hareket ettirmekle harflerin
ince, sağdan sola yürütmekle
de kalın
kısımları yazılır. Sülüs ve nesihte harf şekilleri kalem
kâğıttan kalkmadan tutuş istikametine göre çıkarılır. Ancak ta’likteki
harf incelikleri kalemin ağız kısmı kâğıda
yarı yarıya değdirilerek
yapılır. Harflerin
ölçüleri nokta ile tesbit edildiği, bu da
kalemin ağız genişliğine bağlı olduğu için kalem hat sanatında
estetiği sağlayan
en önemli unsurdur.
Hattat kalemi elinde fazla sıkmadan tutar. Yazma işi bitince
kalemin ağzı sol elin şahadet parmağına sürülerek veya yalanarak
temizlenir. Aksi takdirde içindeki
zamk dolayısıyla mürekkep
kurur ve akıntıya mani olur. Bu durumda kalemin ağzı başparmak
üzerine bastırılıp çıtlatılarak
donmuş mürekkep temizlenir.
Kalemler divit veya kubur adı verilen hokkalı mahfazalarda
veya kalemdan (kalemlik)
denilen sade veya sanatlı kutular içinde
saklanır. Kalemdanın boyu ekseriya
30-40 cm. olduğundan boğumu
en uzun kamış kalemler bile içine rahatlıkla sığabilir. Yüksekliği
10 cm., genişliği de 15 cm. civarındadır. Ayrıca sol tarafında ahşaba
gömülü olarak bir veya iki hokka yeri bulunur. Birkaç santimetre
derinliği
bulunan üst kat bir tutmaçla çekilip kaldırıldığında
OKUMA VE YAZMA
- 157 -
kalemdanın zemin katı meydana çıkar. Her iki kademe de kalem
ve diğer yazı aletlerini muhafaza için kullanılır. Hatta tomar haline
getirilmiş aharlı kâğıtlar bile burada saklanabilir. Kalemdan
dikdörtgen prizma biçiminde olup kapaklıdır. Kapaklar bazılarında
düz ve keskin çizgilidir, muhaddeb (dışbükey)
olanlarına sandık
biçimi kalemdan denilir. Kalemdanın fildişi, sedef ve bağa ile imal
edilenlerine de rastlanılmakla beraber çoğunluğu ahşaptır. Altın
ve cazip
renkler kullanılarak bunlara işlenen desenlerin üzerine
rugan (lak) tabakası çekildiği için ruganî veya edirnekâri diye anılırlar.
Silindir biçimli oluşundan dolayı kubur denilen kalem mahfazaları
dibine doğrudan yahut döndürülerek yerleştirilen
hokka,
kalemlik kapağı üstüne ba-zan konulan rıhdan ile kişinin yanında
taşıyabileceği, 25-45 cm. arasında boyu ve 5-6 cm. çapı olan çok
yönlü bir yazma vasıtasıdır. Ruganî ve fildişi oyma sanatlı kubur ve
kalemdan örnekleri Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenmektedir.
Kullanılmaktan dolayı küçülüp de istifade
edilemeyecek hale
gelen kalemin herhangi bir yere atılmaması, ayak altı olmayan
bir yerde toprağa gömülmesi bir gelenektir. Her kalem açılışında
çıkan ve eskilerin “bürâde-i kalem” dedikleri yongalar da biriktirilip
aynı şekilde gömülürdü.
Ayrıca hayatları boyunca açtıkları
kalemlerin yongalarını saklayarak öldüklerinde
gasil suyunun
bunlarla ısıtılmasını
vasiyet eden birçok hattat vardır (M. Uğur
Derman, TDV İslâm Ansiklopedisi)
Kitab
Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan “kitab” 255 yerde
geçmektedir. Türkçedeki ‘kitap’ anlamı yanında; yazılı şey, yazı,
yazılan ve yazdırılan anlamlarına da gelir. “El-Kitab”: Allah’ın Kitabı
demektir. Kur’an ıstilâhında Kitab; Allah tarafından yazdırılan
şey anlamında kullanılır ve bu anlamda imanın temel konularından
biri de Kitaplara imandır.
Kur’an’ın “kitab” la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği
anlaşılır:
Genel anlamda vahy 249
Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı 250
Bütün kâinat
İnsan
249] 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
250] 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 158 -
Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür251Her
ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket 252Kur’an’a
göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır:
Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat kendisi.
Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
kolaylaştıran bir nur (ışık)dur. Evren ve insan adlı kitapların gerektiği
şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla
insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur’an, bu üç kitabın
belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak anmaktadır. Kur’an,
bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur
253. Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler olmaksızın
çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan layıkıyla
anlaşılabilir.
Kitab “Ke-te-be” fiil kökünden türetilmiştir. Bu fiilin masdan
olan el-ketb deriyi deriye veya bir tabakayı
diğer tabakaya iple
bağlamak demektir. Bu anlamda “ketebtü’s-Sekae torbayı bağladım”
denilir. Terim olarak,
‘harf leri birbirine yazıyla bitiştirmek
anlamına gelir.
Bu bağlamda, ‘harflerin sözle de birbirine
bağlanması’na işaret eder. Bu bakımdan, arzdan çıkan seslerin
bir
tertip halinde olması durumunda, bu seslere de ‘kitap’ denilebilir,
yazılması şart değildir. Onun için, Allah’ın Kelâmı’na yazılı olmasa
da ‘kitab’254. Çünkü, Kur’an’da sürekli olarak geçen ‘kitap’ sözcüğü,
her zaman Kur’an’ın yazılı şeklini ifade etmez; Allah’ın kelimelerinin
bir düzen içinde birlik göstermesi
“yazma” demektir.
Evren bütünüyle, Allah’ın “ol” emriyle meydana gelen bir kelimeler
düzenidir. Evrenin bilgisi Allah’ın ezelî ilminde saklıydı;
sonra, Allah her bilgiye “ol” dedi
ve onlar da bir ‘kelime’ olarak
varoldular. Bu anlamda,
evren bu kelimelerden oluşan bir kitap
halini aldı. Allah evrendeki varlıkların görevlerini, kısaca, evrenin
işleyiş kanunlarını yazdı, bu işleyiş konusundaki hükmünü ortaya
koydu; bundan böyle ne olup biteceğini de belirledi. Böylece,
Allah’ın ezelî bilgisinden meydana getirdiği Ana Kitap’ta hiç bir
şey eksik bırakılmadı.
(Aslında, evrenin her an Allah tarafından
yeniden
yaratıldığı ve bu yaratmalar arasında bağ olduğu
için bir
devamlılık ortaya koyduğu bazı İslâm filozof
ve ariflerince belirtilmiştir.
Biz konunun anlaşılması
için ‘geçmiş zaman’ kullandık,
bunu ‘geniş zaman’la da ifade ve her zamana teşmil edebiliriz255.
251] (18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
252] 17/İsrâ, 13-14
253] 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
254] denilir (Müfredat, s. 423; Külliyat-ı Ebl'1-Beka, s. 307
255] Muhammed İkbal, İslâm'da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, Ç. A. Asrar
Bir y. İst. 1984, s. 75. Abdülkerim Suruş, Evrenin Yatışmaz Yapısı, Ç. Prof.
OKUMA VE YAZMA
- 159 -
“Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla
uçan hiç
bir kuş yoktur ki, sisin gibi bir ümmet
olmasınlar. Biz Kitap’ta hiç
bir şeyi eksik bırakmamışızdır.” 256“Mutlaka O’nun bilgisiyle düşen
bir yaprak, yerin
karanlıklarındaki bir tanecik, yaş ve kuru
hiç bir şey yoktur ki, apaçık bir Kitap’ta olmasın.”.257 Yaratılışla
birlikte yazılan, ‘hükmolunan her şey vakti gelince ortaya çıkar;
evrenin tümünde ne olup ne bitiyorsa, kesinlikle bu yazıya göre
olup bitmektedir.
“Yerde ve kendi öz nefislerinizde başınıza bir
şey gelmesin ki, biz onu yaratmadan önce, bir Kitap’ta bulunmuş
olmasın.” 258
Demek ki, Kitab’ın aslı, anası evrendeki her varlık
ve meydana
gelen her olaydır. Kur’an buna “Kitap, Ümül’Kitap, Levh-i Mahfuz”
gibi adlar verir ki, hemen
hemen hepsi de aynı anlamdadır.
Evren bu Ki-tab’ın açılmış biçimidir, her geçen.an bu Kitap’tan bir
kelimeyi daha ortaya koymaktadır. Allah, insanlık tarihi
boyunca
zaman zaman bu Kitab’ı, insanlar arasından
seçtiği elçileri aracılığıyla
harflerden oluşan kelimeler,
kelimelerden oluşan âyetler
ve âyetlerden oluşan sûreler halinde gâyet toplu olarak insanlara
göndermiştir.
Bu bağlamda, Tevrat, İncil, Kur’an gibi İlâhî
Kitaplar
evrenin sayfalara sığdırılmış toplu bir açıklamasıdır
denilebilir.
Evrendeki her şey, olmuş olacak her olay bu kitaplarda da öz ve
toplu olarak vardır.259 Şimdi, bu temel bilginin ışığında, Kitab’ın
bu gerçek
ve aslî anlamıyla ilgili olarak, diğer yan anlamlarına
da
kısa bir göz atalım:
1. Kitab, yukarıda da belirttiğimiz gibi, yazılı sayfalar anlamına
gelir: “Eğer sana kâğıt üzerine yazılı
bir kitap indirmiş olsaydık
da, onu elleriyle tutsalardı...” 260
2. Kitap, önce dileyip, sonra meydana getirme anlamını
da içerir:
“Allah, ‘Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz’
diye yazdı.” 261
3. Kitap, ‘hükmetmek, farz kılmak’ anlamına gelmektedir:
“Yakınlığı
olanlar (ülü’l-erham) Allah’ın kitabın
birbirleri konusunda
H. Hatemt, İnsan yay, İst, 1984; Mevlâna Celaleddin er-Rumî, Mesnevi,
terceme ve şerh, A. Baki Gölpınarlı, İnkilâp ve Aka. İst. 1981 c. I-II, s: 138-
139
256] 6/En'âm, 38
257] 6/En'âm, 59
258] 57/Hadîd, 22
259] Hak Dini Kur'an Dili, III, 1920; Said Nursi, Sözler, Otuzuncu Söz, Ene ve Zerre
Risalesi
260] 6/En'âm, 7
261] 58/Mücâdele, 21
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 160 -
daha hak sahibidir.”262. “Üzerinize oruç yazıldı” .263 “Muhakkak
namaz mü’minlerin üzerine vakitli olarak yazıldı.”
264
4. Kitap, ‘kılmak, arasına katmak’ anlamındadır: “Bizi
şâhitlerden yaz.” 265
5. Kitap, ‘Allah tarafından gönderilmiş bir delil’ anlamına da
gelmektedir: “İnsanlardan, Allah hakkında hiç bir ilmi, hidâyeti ve
nur saçan bir kitap olmadığı halde mücadele eden vardır.” 266
6.“Muhakkak onlardan bir grup vardır ki, Kitab’da olmayan
bir şeyi, siz Kitab’da sanasınız diye dillerini
Kitab’a eğip büker.”267.
Bu âyette, birinci kitap, genel olarak Allah’ın kitabı
anlamındadır;
yani, Levh-i Mahfuz, Ümm’ül-Kitap veya
evren kitabı, ya da
Kur’an, Tevrat ve İncil gibi İlâhî
Kitap anlamındadır. İkinci kitap,
âyet Yahudilerle ilgili olduğu için Tevrat’ı kasdetmekte, yani, ‘aslında
Tevrat’ta olmadığı halde’ denmektedir. Üçüncü kitap ise,
Yahudiler’in Allah’ın Kitabı, ya da Tevrat yerine kendi elleriyle
yazdıkları ve “Kitab’ı elleriyle yazanların
vay haline” 268âyetinde
ve benzer daha başka âyetlerde anlatılan kitaptır.
7. Kitap, ‘yazma, yazışma, mektup’ anlamlarına da gelir: “Ellerinizin
altında bulunanlardan yazışmayla (akd) yapmak isteyenlerle,
eğer kendilerinde bir hayr görürseniz yazışın.”.269 “Bu mektubumu
götür.” 270
8. Kitap, Allah’ın hükümlerinin, ‘ahkâm’ın bütünü
anlamında
‘Şeriat’ demektir.
9. Kitabın bir önemli anlamı daha vardır ki, insanların
dünya
hayatındaki amellerinin yazılmasından oluşmaktadır. Kur’an’da
“söylediklerini yazacağız.” 271ve “onun için Kıyamet günü bir kitap
çıkarırız
da, “oku kitabını (deriz).”272 buyurulmaktadır.
İnsanlar kitaplarını Dîn Günü dünya hayatındaki
amellerine
göre ya önlerinden, ya sağlarından, ya da sol ve arkalarından alacaklar
ve öncüler, sağdakiler (yemîn ashâbı) ve soldakiler (şimal
262] 8/Enfâl, 75
263] Bakara: 183
264] 4/Nisâ, 103
265] 3/Âl-i İmran, 53
266] 22/Hacc, 8
267] 3/Âl-i İmran, 78
268] 2/Bakara, 79
269] 24/Nûr, 33
270] 27/Neml, 28
271] 19/Meryem,
79
272] 17/İsrâ, 13-14
OKUMA VE YAZMA
- 161 -
ashâbı) olmak
üzere üçe ayrılacaklardır.“Hayır hayır, muhakkak
facirlerin kitabı siccindedir. Bilir misin siccin nedir? Açık, sağlam,
yanlışsız, belirgin,
rakamlı bir kitaptır. Hayır, hayır, muhakkak
iyilerin kitabı ılliyyindedir. Bilir misin ılliyyîn nedir? Açık, sağlam,
yanlışsız, belirgin, damgalı, rakamlı bir kitap” 273âyetleri bu konuda
gerçekten
ilginçtir. İnsanların dünya hayatında kazandıkları
bir kitap halinde onların Ahiret’teki yerlerini hazırlamakta ve
oluşturmaktadır; ya kat kat derinlikler,
ya da kat kat yükseklikler
meydana getirmektedir
sahipleri için. İnsanların her sözü ve her
davranışı harf harf ve kelime kelime Ahiret’teki makamlarını ‘yazmakta’,
inşâ etmektedir.
Evreni ve evrendeki her türlü olayları, Allah’ın bütün bilgisini
harfler ve kelimeler olarak içeren ve Allah’tan geldiği biçimde
korunan son Kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Nitekim, Kur’an’da ‘Ana
Kitab’ın Kur’anla eş anlamda kullanıldığı âyetler çoktur: “Bu apaçık
Kitabın âyetleridir; muhakkak onu Arapça Kur’an olarak indirdik.”
.274 “Bunlar Kur’an’ın ve apaçık Kitab’ın âyetleridir.” 275
Kur’an’da “apaçık kitap” olarak geçen kitap, genel
anlamıyla
Kitap’tır. Bu kitap’tan Allah’ın murad ettiği bilgiye sahip olanlar,
göz açıp kapayıncaya kadar
yüzlerce kilometrelik bir uzaklıktan
herhangi bir nesneyi getirebilirler. “Yanında Kitap’tan bir ilim bulunan
kimse de, ‘sen gözünü yummadan ben onu sana getirebilirim’
dedi.”
276
İlâhî kitaplar insanlara yol göstericidir; öncüdür, rahmettir,
iman edenler için hidâyet kaynağıdır. İnsanların
ihtilâf ettikleri
her konuda hükmün kendilerine göre verilmesi için gönderilmişlerdir.
‘Mizan’ ve ‘demir (otorite) le birlikte insanların hayatını düzenlemek
üzere
gönderilmişlerdir. İnsanların karanlıklardan ışığa,
zulümden
adalete ulaşmaları için gönderilmişlerdir 277 278
Bilgisizlik Olarak Cehâlet (Cehl)
Fıkıh usulü eserlerinin, İslâm hukukunda sorumluluk
ve hakların
genel teorisini ele almayı hedeflediği
söylenebilecek olan “elmahkûm
fih-bih” bölümünde sorumluluğun temel ilkeleri açıklanırken,
öncelikle kişinin ne ile yükümlü olduğunu
bilmesi şartı
üzerinde durulur. Bu şart, İslâm’da
kişinin sorumlu tutulması için
273] 83/Mutaffifîn, 7-9, 18-19
274] 12/Yûsuf, 1-2
275] 27/Neml, 1
276] 27/Neml, 40
277] 2/Bakara,
213; 57/Hadîd, 25; 14/İbrâhim, 1; 16/Nahl, 64; 46/Ahkaf, 12
278] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 30-34
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 162 -
yükümlülüğünün
kendisine bildirilmiş olması gereğini ifade eden
tebliğ ilkesinden kaynaklanır. Peygamber gönderilmedikçe
kimseye
azap edilmeyeceğini, müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberlerin
gönderildiğini
279 bildiren âyetler ve benzeri naslar
bu ilkenin
dayanağım oluşturur.
Tebliğ olmadan sorumluluğun bulunmayacağı ilkesi
hemen
hemen bütün âlimlerce kabul edilmiştir.280 Burada sorumluluğun
temel şartı olan ‘bilme’den maksadın, daima bilfiil bilgi sahibi
olma değil, bilgiye
yahut bilme imkânına sahip bulunma olduğuna
dikkat edilmelidir.281 Nitekim Molla Hüsrev 282 cehâleti ıstilâh
olarak, bilinebilecek durumda olan dini esasları bilmemektir şeklinde
tanımlamaktadır.
Fakihler, dini hükümlerden haberdar olmama halinde
bunlarla
yükümlü olunmayacağı ilkesinin uygulamasmda kural olarak
darul-İslâmda bulunmayı bilgi karinesi, darul-harpte bulunmayı
da bilgisizlik karinesi olarak kabul etmişlerdir.283
Dâru’l-İslâmda bulunan kişi bakımından namaz kılmanın farz
ve namuslu kadınlara iftira etmenin haram olması gibi dinin kesin
hükümlerini bilmeme başlı başına günah sayıldığı için, böyle bir
kişinin bu tür hükümleri bilmemesi mâzeret olarak kabul edilmemiştir.
Öte yandan Şehabeddin el-Karafi 284 dinî vecibelerin nasıl
yerine getirileceğine ilişkin bilgileri
edinmeyi ihmal etmenin bir
çeşit masiyet olduğuna,
dolayısıyla bu çerçevedeki temel bilgileri
öğrenmemiş olmanın da mâzeret sayılamayacağına işaret eder.
İslâm ülkesinde yaşayan kişi için çoğunluğun
bilgisi dışında kalamayacak
dinî hükümleri bilmemenin mâzeret sayılamayacağı bir
kuraldır.
Fiili imkânsızlık durumunda bunun bazı istisnaları
meşru bir
mâzeret sayılmıştır. Ancak bazı yazarların
belirttiği gibi 285 bunlar
da esasen birer istisna değil,
‘bilme imkânı bulunmadıkça sorumlu
tutmama’ ilkesinin bir gereği sayılmalıdır. Kesin delillerle
sabit olmayan ve geniş kitleler arasında yaygın olarak bilinmeyen
279] 17/İsrâ, 15; 4/Nisâ, 165; Gâmidî el-Abdelî - A, B. Sadi, Akidet’ül-Muvahhidin,
151
280] İbn Teymiye, Fetevâ, 20/37-38; Al-i Perme, 22-56
281] Abdulaziz Buhârî, Keşful-Esrar, -Metin- 3/1455, 1466-1467, -Hâmiş- 3/1466;
Murtaza Mutahharî, Adl-i İlâhî, 346
282] v. 885-/1480
283] Ahmet Özel, Ülke Kavramı, 177-178
284] v. 684/1285
285] Abdülkadir Udeh, Ceza Hukuku, 1/620-621
OKUMA VE YAZMA
- 163 -
hükümler hakkındaki bilgisizlik ise hemen bütün âlimlerce Dâru’lİslâmda
bulunanlar bakımından
da mâzeret olarak kabul edilmiştir.
Cehlin mâzeret sayılması hallerinde dikkat edilmesi gereken
bir husus, davranışa bağlanan hukuki sonucu bilmemenin değil,
davranışın yasak olduğunu bilmemenin
özür kabul edilişidir.
Cehlin sorumluluğa etkisi konusundaki temel yaklaşımlar yukarda
özetlendiği şekilde olmakla birlikte
detaylar incelendiği
takdirde bu yaklaşımlarda fakihlerin kendi dönemlerindeki şartların
belirleyici bir rol oynadığı ve birçok somut olayda farklı değerlendirmeler
yapıldığı dikkat çekmektedir.
Cehle bağlanan fıkhi sonuçlar, kelâmcıların metodunu
esas
alan eserlerde ‘sorumlulukta bilgi şartı’ konusu işlenirken ele alınmakla
beraber fukaha metoduna
göre kaleme alınan eserlerde
ağırlıklı olarak ‘ehliyet arızaları’ başlığı altında incelenmiştir. Hanefi
âlimlerinin öncülüğü ile fıkıh usulü eserlerinde önemli bir yer
tutan ehliyet teorisine göre ehliyet arızaları
semavi ve müktesep
olmak üzere iki kısma ayrılır. Birincisi insanların irâdesi dışında
oluşur, ikincisi ise onların irâdesine bağlı sebepleri ifade eder ki
bu ikinci grup içinde cehl de yer almıştır. Ancak
bu çerçevede söz
konusu edilen durumların tamamı
ehliyeti ortadan kaldırıcı veya
daraltıcı Özellikte
değildir. Abdülaziz el-Buhari’nin 286 belirttiği
gibi bazı arızalar ehliyeti etkilememekle beraber ilgili kişiler bakımından
bazı hükümlerde değişiklikler meydana getirdiklerinden
bu teori içinde yer almıştır 287. “
Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır.”
288 mealindeki
âyette de ifade edildiği gibi cehl sonradan
oluşan bir özellik olmamakla birlikte insanın gerçek hüviyetini aşan
ve küçüklük hali gibi bazen bulunup bazen bulunmayan olumsuz
bir durum olduğu için ‘arıza’ olarak nitelendirilmiş ve kişinin kendi
çabası ile bilgi sahibi olup bu olumsuz özelliği giderme imkânına
sahip bulunması sebebiyle müktesep arızalar
arasında sayılmıştır289.
Cehâletin İnsan ve Toplum Üzerindeki Etkisi
Mâzeret, yapılması yahut sahip olunması gereken bir hususta
öyle yapmamayı veya olamamayı tecviz eden gerekçe(ler)dir. Biz
burada konumuz itibariyle İslâmî nasları bilmemekten doğan gerek
itikadî ve gerekse amelî yanlışlıkları ya da sapmaları doğuran
286] v.730/1330
287] Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1382-1383, 4/262-263, 330; ayrıca bkz. Pezdevî, Keşf
Pezdevi, 4/262-263
288] 16/Nahl, 78
289] İbn Melek, Şerh'ul-Menar, 972-973; Aktaş, Cehâlet, 94-99
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 164 -
nedenlerin geçerli olup olmadığını değerlendirmeye ve bunların
mâzeret teşkil edip etmeyeceğini ortaya koymaya çalışacağız.
Cehâleti Bilerek Tercih Etmek
Allah (c.c.), Kur’an’ı insan için göndermiştir. Onu imana, iyiye
ve doğruya çağırmış; her türlü kötülükten
sakındırmıştır. Ancak
insanı bu konuda zorlamamıştır. İnanç ve irâde hürriyeti içerisinde
insanlar,
inanç, söz ve fiil itibariyle farklı durumlar sergilemişlerdir.
İnsanlardan kimisi yapıp ettikleriyle iyi,kimisi de kötü nitelik kazanmıştır.
Allah, Kur’an’da insanları ırkları, renkleri, cinsiyetleri
ve fiziksel yapıları
itibariyle değil, inançları ve ahlâkî yönleriyle
değerlendirmiştir.
Akıl kelimesinin anlamlarından biri olarak bağlamayı
dikkate
alarak gerçeklerle bağlantı kurmak olarak niteleyebileceğimiz
akletme, insanoğlunun diğer yaratıklardan ayrıldığı mümeyyiz
vasfıdır. Doğru yola girmenin akletme ile sıkı bir ilişkisi vardır.
Burada önemli olan kulun akıllı olmasından çok bu aklı kullanıp
kullanmadığıdır. Çünkü Kur’an, aklım
kullanmayanları aklı bulunmayanlara
benzetir. Esasen akletmek ile iman etmek arasında sıkı
bir ilişki vardır.
Kur’an’da akl kelimesinin sadece fiil olarak yer alması, onun
dinamik bir uygulama alanına sahip olduğunu gösterir. Kur’an’da
“akl” fiili, insanlar tarafından yapılabilen, yapılması gereken ve
ihmal edilmesi kınanan bir zihin faaliyetine işaret ediyor. Aklın
fiil olarak geçtiği her yerde bu eylem daima olumlu karşılanmaktadır.
Buna göre akıl bir kabiliyettir.
Bir malzeme, bir veri değildir.
Akıl salt bir kabiliyet olunca onun, verisiz hiç bir muhakeme yapamayacağı
ve hiçbir sonuç üretemeyeceği gerçeği ortaya çıkar.
Tıpkı program yüklenmemiş bir bilgisayar
ya da işlerlik kazandırılmayan
‘okur-yazar’lık özelliği gibi.
Ancak Kur’an’ın bu buyruğuna rağmen, bugün, insanımız
Kur’an’da sadece fiil şeklinde geçen akıl kelimesini “ heva” kelimesinin
grameri içinde kullanmaktadır. Bu demektir ki insanlar
akletmenin yerine hevayı koymuşlardır. Ya da Kur’an’nı akletmeye
teşvik ettiği hemen her yerde kınamış olduğu taklidi.
Oysa bu kavramların her birinin alanı ve fonksiyonu
apayrıdır.
Bunlardan, akıl ile ilme sahip çıkmak
şarttır. Zira cehâletle, ne hak
ile rehberlik etmek ne de adaleti müesses hale getirmek mümkündür.
Fert olarak herkesin akletmesi ve buna göre davranmasının
yanında bir de ulus olarak (kavim) akletmek gerekir. Akledilecek
OKUMA VE YAZMA
- 165 -
ki hem ferdi ve hem de toplumsal irâde 290 ile doğrular tercih edilebilsin
ve bu yolda bir süreç izlensin.
İrade sahibi olmak, Allah’ın (c.c.) insanoğluna bahşettiği
üstün
bir özelliktir. Bu, şey veya şeyler arasından
baskı altında kalmadan
birini seçme yetisine sahip olmaktır. Belki de insanoğluna
emanetin veriliş
gerekçesi de budur. Onlar kendilerine verilen akıl
sayesinde ve kendilerini kuşatan fıtrî yapı, çevre ve şartların da
desteğiyle bilgi ve beceri itibariyle sıfır noktada yaratılmış olma
yani ‘hiçbir şey bilmez’ özelliklerini bertaraf edeceklerdir. Böylece
kendilerini hayata hazırlayacaklardır. Kendilerini bekleyen ancak
böylesi olanaklarla doğru bir şekilde keşfedemeyecekleri, künhüne
esaslıca vakıf olamayacakları akıbetlerinden yana ise ‘Kitap’ ile
muttali olacaklardır.
Nitekim bilgi eylemlerin anlamlı ve meşru kabul
edilebilmesinin ilk şartıdır.
Fakat Âdemoğlu kendisindeki bu özellikleri (akıl-irâde) kullanmaz
yahut birine ihale edip onların bu özellikleri kendi yerine
kullanmalarına terk ederse ya da bizzat kendisi, biraz da koşulların
etkisiyle bu özelliklerini farklı alanlarda kullanır ise bu durumda
böylesi birinin arzu edilen veya edilmesi gereken neticeye
ulaşması düşünülemez.
Buna göre, insan sırf İslâm toplumunda yahut İslâm’ın egemen
olduğu bir coğrafyada yaşadığı için diğer bir ifade ile kendi
şuur ve irâdesini kullanması neticesi olmaksızın böylesi bir ortamın
ferdi olmak hasebiyle ‘hükmen müslüman’ olmakla, yani
kendisinden
sadır olan fiilî bir iman olmadan Allah’ın vadettiği
mükafaatlara nail olması olanaksızdır.291
Esasen insanoğlu özgür irâde sahibi bir varlıktır. Muhatap olduğu
şeylere karşılık verme, irâdasini dilediği
şekilde tayin etme
olanağına sahiptir. Bu noktada
iki yönlü bir olgudan sözedilebilir.
Biri, kendine
rağmen ve belki onun adına ortaya konulan şeyler.
İkincisi de kişinin karşısında bulduğu ve tepki göstermesi istenen
şeylere müteveccih kendi irâdesini
devreye sokarak şöyle veya
böyle herhangi bir tercihte bulunması.
Kişi devraldığı yahut karşılaştığı şeylere karşı hür irâdesini
devreye sokmak durumundadır. Nitekim emanetin arz edilmesi
de ondaki bu istidadına binaendir. O bu kabiliyetini etkin kılarak
önündekine karşı bir tepkide bulunacak ve bu tavrına göre de bir
290] 2/Bakara, 113-119; 20/Tâhâ, 79; 37/Sâffât, 27-30; 39/Zümer, 39-41
291] İbn Teymiye, Feteva 26/30-32; Al-i Ferrac, 86 vd.; Mutahharî, Adl-i İlâhî,
350-351
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 166 -
sonuçla karşılaşacaktır. Diğer bir ifadeyle özgür irâde sahibi fertlerden
oluşan toplum, kendine ait teşekkül
eden irâdesini Allah’ın
(c.c.) kendisine tevdi ettiği
emanete karşı faal bir şekilde kullanma
olanağına
sahiptir. Muhatap olduğu bu hususa karşı tavrını ister
olumlu, isterse olumsuz bir şekilde ortaya koyacaktır.
Bu tavır, sözgelimi
Yunus’un (a.s.) kavmi gibi olumlu olursa292, bu zaten İlâhî
irâdenin de dilemiş olduğu
bir vaziyettir. Yok, eğer durum bunun
aksine cereyan etmişse, bu da artık öz irâdeleriyle seçmiş oldukları
bir yoldur, Bu durumda da artık, her yeni gelen peygamberin geldiği
kavmine nispet ettiği sıfat
gibi bir vasfa mahkûm oluverirler.
Artık Allah (c.c.) dilemiş ise helâk edilmekte veya bunlara, tayin
edilen
bir ecele binaen belirli güne kadar mühlet verilmektedir.
Bu bağlamda günümüz açısından Allah’ın kitap ve elçiler göndermiş
olması ve fertlerin/ toplumun da, hadiste kendisinden sorumluluğun
kaldırıldığı bildirilen kişilerden müteşekkil olmaması
hasebiyle, özelde son elçinin mesajı bağlamında bilmemekten
yana mazur sayılamazlar. Kaldı ki insanların kendisinden
yana
mesul tutulacağı ve ilelâhire tahrif edilmeden baki kalacağı bildirilen
bu anlaşılır kitabın geliş gerekçesi de insanlara bunu ilan
etmektir.293
Bu anlamda söz konusu ilan çerçevesinde şahit-şehadet kavramları
bağlamında insanları bilgilendirdiğini,
böyle iken insanların
herhangi bir özürleri söz konusu olmasın diye kitap ve bununla
beraber elçiler göndermiş olduğunu, bu elçilerin tebliğleri
hususunda insanlara karşı Allah’ın şahitleri ve bizim de Allah’ın
yanında, peygamberlerin dini tebliğ ettiklerine
dair şahitler olduğumuzu
bildirir. Nitekim Rasûlullah’ın Veda Haccında ‘haberiniz
olsun tebliğ ettim mi?’ diye buyurması herhalde buna işarettir.
Esasen fertlerin sorumluluklarının bilincinde ve tevhid esaslarını
bilerek iman etmesi, neleri kabul, neleri redderek iman ettiğinin
farkında olması gerekir.
Çünkü bilinmeyen bir şey tasdik edilemez.
Bilinecek
ki inanılan bu kitabın temel prensiplerine aykırı
hususlar yine bu kitaptandır, zannıyla tasdik edilmesin.
Analarından birşey bilmez olarak doğan çocuklar,
doğup büyüdükleri
çevre ve toplumun eğilimlerine
göre atalarının kendilerine
tâlim ettiği çerçevede
bir bilgilenme yoluna girmektedirler.
Bu noktada çocuk, öğretilenlere karşı sadece alıcı pozisyonundadır.
Ancak atalarından ve toplumdan - çevreden edinilerek
292] 10/Yûnus, 98; 37/Sâffât, 148
293] 7/A'râf, 172; 67/Mülk, 10; 43/Zuhruf, 44; 5/Mâide, 19; 28/Kasas, 46; 32/Secde,
2-3
OKUMA VE YAZMA
- 167 -
inanılan bu bilgilerin her zaman için doğru
ve yanlıştan arı olduğu
söylenemez. Kaldı ki bu safhada, henüz, bir benimsemeden de
bahsedilemez. Mamafih yine de hayatını idame için doğru veya
yanlış algıladığı bu dökümanı almak durumundadır.
Çünkü hiç bir
inanmış fert yaratıldığı gibi kalkış
olamaz. Zira iman yaratılışın
üzerine kişinin bilinçli
kazanımı, kendi elinin emeği, alın teriyle
ulaştığı asgari bilgi ve bilinç düzeyidir. İşte fert ancak sağlıklı bir
süreç içersinde ulaştığı bu düzey ile sapıklıktan
kurtularak hidâyet
üzere ve ona tâbi olanlardan
olmaktadır.
Başka bir açıdan insanın, sosyal bir varlık olarak hayatını devam
ettirebilmesi için doğuştan getirdiği zarurî bir bilgiye sahip
olmaması hasebiyle kesbî bir bilgi sahibi olmak zorunluluğu vardır.
Esasen insanî bilgi ile hayvanı bilgi arasındaki temel fark ve
onun ahlâkî bir varlık olmasının da esası bu kesbî özelliğidir.
294
Bu anlamda Rabbimiz, biz insanoğlunu bir tabiat kanunu olarak
sıfır bilgi düzeyinde yaratmış ve ancak
bizden bunu bu düzeyden
takatimiz nisbetinde ötelere taşımamızı istemiştir. Aynı
zamanda bizi, bizleri kuşatan özellik ve şartlar itibariyle böylesi
bir süreci yaşamaya da ehil kılmıştır. Esasen sözgelimi İsa (a.s.) gibi
295 mûcizevî bir şekilde birtakım farklı özelliklerle dünyaya gelen
insanların bu durumları ile, normal yapı içerisindeki bir insanın
sahip olduğu özelliklerle doğmayan ve - veya imkânlara sahip
olamadan hayat sürmekte olan bir insanmki aynıdır. Çünkü birinci
durum bilinen tabiat kanunlarına muhalif olduğundan mucize
sayılırken ikinci durum da aynı şekilde bir hikmete binaen ya
özelliklerden mahrumiyet şeklinde ya da sahip olunan olanaklar
bağlamında semavî bir araz olarak değerlendirilmektedir.
Dolayısıyla
normal özellik ve imkânlar içersinde bir hayat seyreden
fertlerin- toplumların bilgilenerek hayata hazırlanmak şeklindeki
gerekli süreci yaşamamaları kendileri için mükteseb bir araz olarak
mâzeret olamamaktadır.296 Buna göre deli veya bütün olanaklardan
mahrum olarak dağ başında yaşayan
bir fert için mâzeret
kabul edilen cehâletin, bu durumda olmadığı halde cehâleti bilerek
seçen kimseler
için mâzeret kabul edilmesi söz konusu bile
olamamaktadır Nitekim ulema da cehâletin mazeretlik boyutunu
hep özel istisnai
durumları dikkate alarak ifade etmektedir.297
Özetle istisnaî durumlar kendi özelinde
ve genel durumlar ise
294] Bilgi Özcan, 79- 89, 96, 127, 133, 164; Özgültekin, 83-84
295] 3/Âl-i İmrân, 46
296] Bkz. Nesefi, Keşf'ul-Esrar, 2/477; Faruk Aktaş, Kitaba Varis Olanlar II, 53
297] Örnek olarak bkz. er-Remeli, Nihâyet’ul-Muhtac, -bab'u hükm'i tarik'issalat-
2/418, -Kitab'ur-ridde- 7/395; ayrıca bkz. Mihne, 11-12,298
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 168 -
yine kendi bağlamında değerlendirilmek durumundadır. Kaldı ki
istisnaî-özel durumlar genel geçer bir kısım kuralların varlığını
işaret
ediyor olsa gerektir.
Bu nedenle sosyal hayatın uç noktalarından alınan
istisnaî örnekler,
hele dini öğrenme sürecini yaşayan
ve pratiği de buna bağlı
olarak gelişen ayrıca evveliyatı malum ve o esnadaki konumu
belli olan sahabenin hayatından gösterilen eksantrik fenomenlerden
hareketle kural belirlemek 298 çok da isâbetli olmasa gerektir.
Değilse aynı yayınevinin yayımladığı
diğer bir kitapta cehâletin
mâzeret olmadığı yönündeki ifadeler 299 ile kişiler kendileriyle çelişkiye
düşmüş olacaktır.
Sözgelimi Ömer (r), Aişe (rh) ve İbn Abbas’ın (r) âyetlerde geçen
“eben”, “haraç”, “fatıres-semavat” “ğîslin”, “hannan”, “evvah”
ile “fadih”in ne anlama geldiğini
bilmemesi300, onların tevhidi
de bilmediğine, dinin
mantalitesinden haberdar olmadıklarına
mı alamet sayılmalıdır. Yahut bunların hepsinin hadiste bahsi
geçen cariye 301 misali olduğunun alameti midir. Ya da Peygamberin,
onların dinin özünü anlayıp anlamadığına
aldırış etmeden
İslâm’ını kabul ettiğini mi ortaya koyar.
Oysa Ashab hâlis Arap idi. Onlar üstün üslupların
zevkine varıyor
ve Rasûlullah’a (s.a.s.) gelen âyetleri anlıyorlardı. Nitekim
Kur’an da mesajını, günlük hayatlarında kullandıkları ‘dil’e ve
bu dildeki kavramlara
yükleyerek veriyordu. Kur’an’dan herhangi
bir şeyin mânâsını anlamada güçlük çektiklerinde onu hemen
Rasûlullah’tan soruyorlardı. Esasen Kur’an, hüda ve kılavuz kitap
olarak anlaşılsın için inmişti.
Soruyorlardı çünkü hayat düsturlarını ondan alıyorlardı.
Bilmediklerinde
ondan öğrenme yoluna gidiyorlardı.
Onların yanlış
anladığı fark edildiğinde ise O veya O’nun terbiyesinden geçmiş
şahsiyetler
düzeltme yoluna gidiyorlardı. Mesela fecirden ak iplik
kara iplikten seçilinceye kadar âyeti inince Adiy b. Hatem’in yaptığı,
buna bir örnektir. O, biri beyaz diğeri siyah iki ipliği yastığının
altına koyar şafak vakti çıkarıp bakardı. Bunlar birbirinden ayırd
edilecek olduysa vaktin girdiğine hükmederdi. Rasûlullah (s.a.s.)
bunu duyunca onun bilmezliğine kinaye olarak ‘yastığın pek de
enlidir.’ deyip durumu düzeltme
yoluna gitmişti. Bunun gibi Ebû
298] Bkz. Ahmed Ferid, Cehâlet Özürdür, 36, 39-40, 81 vd.; Hakkı Aydın, Hukuku
Bilmeme (I 251-254; agm., Hukuku Bilmeme (II, 45, 50, 57, 58, 61
299] el-Kaysi, Mealim 31, "Kuşkusuz toplumun sahih akideyi batıl akidelerle karıştırmasının
esas sebebi cehâlettir. Bu ise özür değildir." 35, 58, 96
300] İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, 155; Zemahşeri, Keşşaf, 3/595
301] Canan, Kütüb-i Sitte, 2/232-233
OKUMA VE YAZMA
- 169 -
Hureyre’nin necaset kelimesini yanlış anlamasını düzeltmiştir.
Keza “kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın”âyetinden
istinbad sadedinde savaştan kaçan mücahidlere Ebû Eyyub el-
Ensari, bu tarz anlamanın yanlış olduğunu, âyetin esasen şöyle
şöyle anlaşılması gerektiğini
ifade etmiştir.302
Buna göre, bilinebilecek durumda olan dinî esasları
bilmemek
veya bilebilecek kabiliyette olan bir kimsenin bilgisizliği ya da akıl
ve idrâk sahibi bir kimsenin dinî esasları bilmemesi diye tarif edilen
cehâlet, faraza mâzeret olsa idi o zaman bu insanların,
kendilerinden
kaynaklanan sebeplerden neşet etmiş bu cehâletten dolayı
bilinen duruma geldikleri için mazur görülmeleri gerekecekti.
Değil mi ki malum
durum cehâletlerinden kaynaklanmıştır.
Şu halde insanlar yanlışa doğru diye inanmışlar ise bunun
kendilerini bağlayıcı olması gerektir. Değilse
kimse -bir hinlik söz
konusu değilse- yanlışa, yanlış olduğunu bilerek, farkında olarak
doğru diye inanmaz. Aksine inanılan her yanlışa doğru olduğu
zannıyla iman edilmiş, teslim olunmuştur. Bu nedenledir ki yanlış
olana doğru diye sarılmış hiç kimse
sırf bu sebeple cerh edilemez.
Çünkü o bunu, doğru olduğunu sanarak samimiyetle kabul etmiştir.
Nitekim birilerinin yanlış olduğuna inanılan kabulleri,
onların
bu hususları kasten benimsedikleri veya iddialarında ciddi olmadıkları
gibi izahlarla değil, aksine bunları, doğru olduğu kanaatiyle
kabul ettikleri
esas alınarak gerektiği şekilde bertaraf edilmeye
çalışılmaktadır. Ancak bunun, onların dürüstlüklerine
bir halel
getirdiği de düşünülmemektedir. Sözgelimi
geçmişte muhaddisler,
‘yanlışa’ doğru diye itikat ettikleri için bidatçı olarak nitelenen
kimselerden,
hadis almakta mahzur görmemişlerdir.303 Çünkü
bunlar da sonuçta yanlışı yanlış olduğunu bile bile kabul eden
kimseler değildirler. Esasen ahlâkî yönden
dürüst olduktan sonra
kimse iddiaları cihetiyle olduğundan farklı şekilde itham edilmediği
gibi bu dürüstlük de, vaki iddiaların, şâyet gerçekten yanlış
ise doğruluğunu gerektirmemiştir. Buna göre birileri cehâleti sebebiyle
yanlışa doğru diye inanmış yahut bu yanlışı aynı sebeple
işlemekte ise bunların bu tutumlarından
sorumlu olacakları açıktır.
Çünkü zaten sapmaların tezahürü de bu şekildedir.
Esasen burada konu, farkında olarak içine düşülen
ya da
tercih edilen vaziyet değildir. Ve zaten bu ikinci durum tartışma
konusu bile olmamıştır. Oysa bilindiği gibi dinin usul- temel ve
302] Bkz. İbn Kesir, Tefsir, 3/768
303] Bkz. Tecrid-i Sarih, 1/327-332 -Mukaddime-; krş. Sakallı, T., Hadis, 131
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 170 -
furu- ayrıntı diye birtakım prensipleri vardır.304 Ve bunlardan temel
prensiplere -özellikle günümüzde- yabancı kalmak söz konusu
değildir. Çünkü iradî bir tercihten ibaret olan Din’e örfen değil,
ancak bu usulü kabul ile dahil
olunabilir.
“Bugün bütün dünyada, gerek imanı ve küfrü tanımakda, gerekse
ibâdetleri doğru yapmakda, câhillik
özür değildir. Dinini
bilmediği için aldanan cehennemden
kurtulamayacaktır. Allah-u
Teala bugün dinini dünyanın her tarafına duyurmuş, imanı, helâli,
haramı farzları öğrenmek pek kolaylaşmıştır. Bunları, lüzumu
kadar öğrenmek farzdır” 305
“Velhâsıl akıllı olana özür ve bahane yoktur. Eğer câhil, İslâm
dinini işitmeyip nazar ile sahih marifet elde ederse, hakikaten
mü’min olup, cennetlik olur. Eğer imandan ve küfürden birini
elde etmezse, mazur
olup, hükmen mü’min kılınıp cennet ehli
olur. Küfür itikad ederse mazur olmaz. Kâfir olur, cehennem
ehli
olur. Zira ehliyetnamesi olduğu açıktır.”306
“Bir kimse cehâleti sebebiyle küfür olduğunu bilmeyerek
kendi
arzusuyla kelime-i küfrü söylese o kimse daire-i İslâm’dan çıkar
ve küfrün bataklığına dahil olur. Buhara ve Semerkand imamları
ittifak ettiler
ki câhil tav’an (isteyerek) kelime-i küfrü söylese kâfir
olur. Zira cehil mâzeret sayılmaz. Fetva da bu kavil üzeredir.”307
“Artık bugün hiçbir millet din hususundaki cehâletinden dolayı
mazur sayılamaz... Binaen aleyh Allahu Teala kendi fazl ve keremi
ile insanlara peygamberler
göndermiş ve bu veçhile insanlar
hakkında
‘Hüccet-i ilâhiye’ tamam olmuş artık kimsenin ‘ne yapayım,
Allah’ı bilemedim Allah’a dair bilgi edinemedim’
demeğe
mecali kalmamıştır.” 308
“Mükellef (sorumlu olabilecek durumdaki kişi) Allah’tan başkasına
ibâdetinde yahut Allah’tan başkasına
kurban, O’ndan
başkasına adak vesair Allah’a mahsus olan ibâdetlerden biriyle
Allah’tan başkasına
yaklaşmak kastıyla yaptığı şeylerden dolayı,
Müslim’in Ebû Hüreyre’den onun da Rasûlullah’tan (s.a.s.)
rivâyet ettiği hadise binaen mazur görülemez. Ancak İslâmî olmayan
bir ülkede olup kendisine davet ulaşmamışsa bu durumda
bizzat cehâletten dolayı değil kendisine mesaj ulaşmamış olması
304] Bkz. Al-i Ferrac, 259 vd.; krş. Ferid, 57
305] Hüseyin Hilmi Işık, Seadet-i Ebediyye, 51, 362, 474; aynı ifadeler için bkz.
Kadızade, Amentü Şerhi, 47-48; krş. Ferid, 24, 27-28, 41, 43, 88
306] Kadızade, 22
307] M. Zahid Kotku, Ehli Sünnet, 251; Emali şerhi 46. madde
308] Ö. Nasuhi Bilmen, İlmihal, 1, 9
OKUMA VE YAZMA
- 171 -
nedeniyle
mazur görülür... Nebi (s.a.s.) kendisinin mesajını
duymuş
olanla İslâm ülkesinde yaşayıp da Rasûlü işitmiş olan hiçbir
kimseyi mazur görmemiştir. Dolayısıyla
kimse cehâletinden dolayı
imanın temel ilkelerinden
yana câhil diye mazur görülemez.”309
“Biz kırsal kesim Arablarından birçoğunun ebeveyni,
akrabası,
kabirler yanında kurban kesmek, kabir ehliyle tevessül etmeyi
onlara adak adamayı, kederlerin giderilmesi ve hastaların şifa
bulması hususunda
kabir ehlini, ölüleri vasıta aracı kılarak yardım
dilemeyi âdet edinmiş ve bu hal üzere ölmüştür.
Ancak onlara tevhidin,
La ilâhe illallah’ın mânâsını anlatacak kimse de ulaşmamış
ve adağın, duanın
ibâdet olduğunu bunların sadece Allah için yapılabileceğini
öğretecek kimse gelmemiş. İşte bu durumdaki
kişilerin
cenazelerinde yürümek, cenaze törenlerine katılmak, üzerine
salât okumak, onlar için dua ve istiğfar etmek, haclarını kaza
etmek ve onlar için sadaka vermek doğru mudur?
Cevap: Yukarda vasfedilen haliyle ölen kişinin cenazesine katılmak,
üzerine salât okumak, onun için dua ve istiğfar etmek,
haccını kaza etmek ve adına
sadaka vermek câiz değildir. Çünkü
zikredilen ameller şirk amelleridir... Ayrıca haklarında söz konusu
edilen, işledikleri amelleri kendilerine anlatacak
kimsenin gelmediği
noktasında ise hiç mazur değildirler. Çünkü anlatılan konularda
Kur’an âyetleri
gâyet açıktır. Öte taraftan aralarında ilim ehli
de mevcuttur. Bu haliyle içinde oldukları şirk haline dair sorma
öğrenme- araştırma imkânları da var iken buna rağmen onlar
bundan yüz çevirmiş, içinde oldukları hale râzı olmuşlardır.”310
İnsan, eğitimin meydana getirdiğinden başka bir şey değildir.
Zira insan, kabiliyetlerini kendi kendine
geliştirme yeteneğine sahip
değildir. Kabiliyetlerini
geliştirmek için mutlak sûrette eğitime
muhtaçtır.
İnsanları, önceden saptanmış kurallar çerçevesinde
toplum yaşayışında yerlerini almak üzere belli amaçlara göre yetiştirme
sürecinden 311geçirirken kendisinin felahına yardımcı olacak
türden ne kadar çok bilgi verilmişse yahut bu kişi toplumsal
çevresinde bu yöne müteveccih motivasyonlar almışsa kendisine
mal edeceği-ettirileceği mantık o denli Allah’ın (c.c.) olmasını istediği
mantığa uygun düşecektir. Çünkü
fert birtakım fıtrî özelliklere
sahip olarak doğmakla
beraber genelde yaşadığı çevrenin
309] Abdulaziz b. Abdullah b. Baz, İlmi Araştırmalar Fetva, Davet ve İrşad Dairesi
Genel Başkanı, Fetva Tarihi, H. 22.12.1405, sayı: 9257, bkz. Gâmidî, 458-
459
310] Fetva Tarihi, 18/3 H. 1401, sayı: 3547, bkz. Gamidi, 362, 456, 457
311] İlhan Yıldız, Yaygın Eğitim, 301, 308; Mehmet Kocatepe, Eğitim,
15-17
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 172 -
ürünüdür. Elbette çevre duvarını yıkan örnekler olmuştur 312 ve
olmaya da devam edecektir. Ancak toplumsal anlamda
bu çevre,
ferdi ne yöne kanalize ederse o da genel anlamda tayin edilen bu
yöne kanalize olacaktır.
Sözgelimi Ömer’in (r.a.) sınamak niyetiyle
kendisinden
koyun satın almak istediği çocuğun takındığı sağlıklı
tavır ve verdiği cevap, Kur’an’ı okumamış olsa bile onun öğretilerinin
etkilediği atmosferde yaşıyor
olmasından neşet etmiştir.313
Esasen sünnetullah insanın müspet veya menfi geliştirdiği
tavrı baz alarak gerçekleşmektedir. Bu anlamda değişmeyi belirleyen
sebeplerin faili hür irâde sahibi fertlerden oluşan toplumdur.
Nitekim Kur’an, değişim-helâk çerçevesinde toplumları yok eden
sebepleri hatırlatmaya ve onlardan ibret alarak kendilerini kontrol
etmelerini sağlamaya yönelik ortak
anlamlar taşıyan muhtelif
kavramlar kullanır.
Dinin insanın tutum ve davranışlarını, insanlar-arası ilişkileri
ve toplumsal hayatı belirleyen temel bir kurum olması ve de topluma
bir zihniyet ve değerler
sistemi ile bilinç düzeyi kazandıran
bir kurum olması hasebiyle bunun (dinin) neşet ettiği inancın da
topluma yansıması gereği söz konusudur. Sosyal tezahürü olmayan
saf bir din olayından bahsetmek, hele İslâm özelinde olası olmadığına
göre, bir dine mensup olan fert, dinin dünya hakkındaki
değerler manzumesini kabul etmek ve davranışlarını buna göre
ayarlayarak kendisine sağladığı formu pratize etmek durumundadır
314 şeklindeki iddiası, hem çeliştiği
genel geçer Kur’an mantığına
315 binâen ve hem de Esed’in ifadesiyle ‘b’as ve ahireti inkâr
günahı sâlih amellerine ağır basacak ve Allah’ın, kâfirin amelini
kabul etmeyecek’ 316 olması sebebiyle kabul edilemez).
İslâmda inanç temellerini incelemek ve bilmek her ferdin temel
vazifesidir. Bu, toplumu oluşturan bütün fertlerin müçtehid
olması ya da bu seviyeye çıkması ve nihâyet bunu gerçekleştirmiş
olması gerektiği
anlamında değildir elbette. Ancak herkesin delil
ve burhan olmaksızın bir şeyi kabul etmemesi gerektiği de açıktır.
312] Bunun bir örneği Ebû Zerr'dir. Bkz. Tecrid, 9/239-243
313] Seyyid Abdullatif, Zihni İnşa, 18; krş. M. Ebû Zehra, İmam, 15, 127
314] Bkz. Murat Sülün, İman-Amel, 186, 276, 301, 332, 358, 425, ancak Sülün'ün
belirttiği, iman etmemiş kişinin amelinin kendisine fayda vereceği (188,
401, 406; ayrıca bkz. Mutahhari, Adl-i İlâhî, 372-379, 423-425
315] bkz. 2/Bakara, 62; 3/Âl-i İmran, 22; 4/Nisâ. 150-151; 5/Mâide, 5; 6/En'âm,
88; 9/Tevbe, 17, 54; 11/Hûd, 16; 14/İbrâhim, 18; 16/Nahl, 97; 17/İsrâ, 19; 21/
Enbiyâ, 94; 24/Nûr, 55; 27/Neml, 4-5, 89; 32/Secde, 18-19; 42/Şûrâ, 22; 47/
Muhammed, 1, 32; 90/Beled, 19
316] 7/A'râf, 31; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 104; 21/Enbiyâ, 101; 34/Sebe’, 65; 36/Yâsin,
11; 47/Muhammed, 3., 9. notlar
OKUMA VE YAZMA
- 173 -
İslâm, baba ve atalarının inançlarına
körükörüne bağlılığı yererek,
kulak, göz ve kalbin sorumluluğundan yana uyarıda bulunmaktadır.
Başka bir ifade ile fertler, Allah’ın (c.c.) doğru yolun bulunması
tavsiyesine karşılık daha önce bilmedikleri
şu anki sahip oldukları
envai türlü bilgileri edinmişlerse bunun sorumluluğunun
kendilerine ait olduğunu bilmek durumundadırlar. Çünkü bu durumda
irâdelerini İslâmî ilkeleri öğrenmeye yönelik
harcamadıklarından
dolayı bu noktada söz konusu
ilkelere câhil kalmaktadırlar.
Oysa mükellef, muhatap olduğu duruma dair bilgiyi, peşine
düşmek-sormak sûretiyle öğrenmek zorundadır. Sorarak
öğrenme
imkânına sahip olduğu halde bunu yapmamışsa bunun sorumluluğu
kendisine aittir.317 İşte cehâleti bilerek tercih etmiş olmak,
bu demeye gelse gerektir318. Öyle ya mükellef, kendi gayreti,
yönelmesi olmadıkça Allah’ın, bil-biliniz 319 tarzında ifade
edilen
buyruklarındaki hususları ve hatta diğer bütün direktiflerini, nasıl
bile bilecektir? Oysa bilindiği
gibi Mekke insanı da bilgisizce
“biğayri ilm” 320 evlâtlarını öldürmekte ve çeşitli haramlar ihdas
etmiş durumda idi. Keza kendilerini biğayri ilm saptıran önderler
vardı.321 Ancak bu bilgisizlikleri ve de bilgisizlerin kendilerini saptırıyor
oluşu onlara bir yarar sağlamamış ve bununla “muhtedîn”
322 olamamışlardı. Böyle iken onlar da kendilerini doğru yol üzere
zannetmekte ve bu nedenle doğru yol arayışı içerisinde olmamışlardı.
Esasen ‘teklif-i mâ lâ yutak’ olamaz, ancak kişilerin müsait oldukları
zamanlarında farklı şeylere harcamış
oldukları vakit, güç
ve enerjilerinin tükenmiş olması nedeniyle sunulan teklife takat
edemeyişleri farklı olmaktadır.323 Çünkü Allah’ın gönderdiği kitabına,
verdiği akıl ile zamanında çalışmamış, bunun yerine farklı
şeylerin bilgisiyle donanan ve de emeğini
o uğurda harcayan insanın
sorumluluğu ayrıdır.
İşte bu tür insanlar, kıyamet sahnesinde
şâyet, biz akledip işitir olsaydık, buranın sakini olmazdık324, kalkanına
sığınmış ve cehâleti bilerek tercih etmiş insanlardır.
Buna göre cehâletin/bilgisizliğin mâzeret oluşu, hakkında
317] Bkz. Ebû Hanife, 72; Elmalılı, 3/489; Mustafa Sabri, İlâhî Adalet, 124-125
318] Krş. 50/Kaf, 37; Elmalılı, 2/245; Aydın, Hukuku Bilmeme (II, 49 vd.
319] 2/Bakara, 196, 223, 235; 5/Mâide, 92, 98; 8/Enfâl, 28; 28/Kasas, 50; 47/Muhammed,
19; 57/Hadîd, 20
320] 6/En'âm, 140 ve 148; 7/A'râf, 28, 30, 131; 21/Enbiyâ, 24, 39; 27/Neml, 61; 28/
Kasas, 57; 30/Rûm, 56 vd.; 31/Lokman, 20
321] Bkz. 6/En'âm, 144; 16/Nahl, 24, 25; 31/Lokman, 6
322] 6/En'âm, 140; 18/Kehf, 5
323] Krş. Bebek, 66; Elmalılı, 2/240-241; Said, Bilgi, 33
324] 67/Mülk, 10; krş. 43/Zuhruf, 78-80
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 174 -
bilginin bulunmadığı konularda olması ön şartıyladır. Oysa Allah’ın
dini ve O’nun istekleri hususunda
böyle bir durum söz konusu
değildir. Çünkü
O’nun kitabı, kendi metoduyla insanoğluna durmadan
seslenmekte, hayra çağırmakta ve anlaşılmayı
beklemektedir.
“Yani zulümle suçlanamayız. Çünkü onlar uyarıcıların
uyanlarına
kulak asmadılar. Ve helâk oldular.
Onları uyarmak ve helâk
olmadan önce kendilerini
doğruya çağırmak yolunda hiç bir çaba
sarfedilmemiş olsaydı, o zaman helâk edilmeleri zulüm olurdu.” 325
Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde Elmalılı (V. 1942) ise şöyle
diyor: “Bu bilgisizlikleri onlar için aslında
müşriklikte ısrar etme
açısından bir mâzeret olmamakla beraber, okuyup yazmaları mektep
ve medreseleri olmayan, okuma yazma bilmeyen bir kavim
olduklarından dolayı arap müşriklerinin çoğunluğuna
nazaran
bu habersiz oluşlarında bir mâzeret olma şüphesi bulunabilirdi...
Onun inişi işitildikten
sonra onu öğrenme ve öğretme ile meşgul
olmayıp hükümlerinden habersiz kalmanın bir mâzeret teşkil etmeyeceğini
kesin olarak anlatmak gibi bir hikmeti de ihtivâ etmektedir.”
326 Esasen Kur’an, toplumda oluşan olumsuzluklara
karşı tarafsız kalınmasına bile itiraz etmektedir327. Çünkü anlaşılıyor
ki, toplum hayatında yapılması mutlaka gerekli olan sosyal
görevler yapılmadığı zaman, fatura sadece kötülüklerin sahiplerine
değil, orada yaşayanların tamamına kesilmektedir. Bunun da
ötesinde Kur’an, yeryüzünün herhangi bir parçasında
meydana
gelen olayı da tüm yeryüzünün olayı
olarak görmekte ve daima “,
arz” kelimesini kullanmaktadır. Bu nedenle cehâleti bilerek tercih
etmiş yani sorumluluğu bile bile üstlenmiş olmamak için Kur’an’ın
özellikle üzerinde durduğu ataları taklit
hususu, onlardan tevarüs
edilen değerlerin sorgulanması
noktasında aklını kullanmayanların
konumunda
olmamak hususunda dikkatli olunması gerektiği
ve Kur’an’ın bunu ısrarla vurguladığı bilinmelidir.
328
Kur’an kıssaları mahiyetleriyle beraber, kullar bunlardan ibret
alıp kendi durumlarını bu zaviyeden
gözden geçirsinler emrini de
havidir. Bu anlamda
Kur’an kıssaları da bir mânâda ahkâm âyetlerinin
işlevini görmektedir. Bu nedenle insanın, kıyamet
sahnesi
şeklinde cereyan eden tasvirleri de dikkate alarak Kur’an’m mesajına
kulak vermesi gerekir.
329
325] Mevdudi, Tefhim, 4/61, 181, 472; krş. Muhammed Kutub, Akide, 238 vd.
326] Elmalılı, 3/489, 6/En’âm, 156
327] 7/A'râf, 164, 165; 8/Enfâl, 33; İbn Teymiye, Siyaset, 103-104
328] 46/Ahkaf, 5; 10/Yûnus, 35-36, 66
329] Der Râh-ı Hak, 176; Mevdudi, Firavun, 86-87
OKUMA VE YAZMA
- 175 -
Bilindiği gibi İslâm-teslim olmak, irâdeye bağlı bilinçli bir eylemdir.
Kur’an’m bütün mesajı insanın iradî eylemleriyle oluşturacağı
yaşamını düzgün bir çizgide tutmaya yöneliktir. Bu nedenle
insanlar hem bireysel hem de toplumsal yönden sorguya çekileceklerdir.
Bu sorgulamanın bireysel olan yönü uhrevi, toplumsal
yönüyse dünyevi olmaktadır. Kur’an’-ın ifadeleri, bireyleri içgüdüleriyle
değil, sahip oldukları
hür irâdeleriyle yaptıklarından sorumlu
varlıklar
halinde kabul etmektedir. İşte yolunu seçme hakkıyla
doğan birey, uyumlu ya da uyumsuz rollerden
birini tercih
ederken her halükârda rolünden yana davranışlar sergilemeye çalışmak
durumundadır.
Özetle iki boyutlu insanın hangisini tercihi,
kendi
hür irâdesinde somutlaşmaktadır.330
“İslâm insanı mütemadiyen, öğrenme ve öğretmeye
teşvik eder.
Böyle olmasına rağmen, bir müslümanın öğrenmemesi mâzeret
sayılır mı? Hayır hiç bir zaman ‘cehâleti’ sebebiyle iyiliği kötülükte,
itaati isyanda arayan bir kimse mazur değildir. Ancak yeni
müslüman
olmuş, henüz öğerenecek zamanı bulamamışsa, o, mazurdur.
Bundan başkası mazur olamaz. Nitekim Allahu Teala, bilmiyorsanız
zikir ehline
sorunuz buyurmuşlardır.” 331
“Ahkâm-ı şer’iyeye cehil, dâr-ı İslâm’da özür olmadığından
bir kimse ma’siyetin, ma’siyet olduğunu
bilmeyerek işlemesinden
azabından halas olması lazım gelmeyeceğine bu âyet delalet
eder. Çünkü; Fahr-i Razi’nin beyanı veçhiyle bir kimse ma’siyetin,
ma’siyet olduğunu bilmese velakin öğrenmeye muktedir
oldukça
o ma’siyetin ikabından kurtulamaz. Mesela Yahudi, yehudiyetin
küfür olduğunu bilmeyerek
Yehudiyette devam ettiğinde onun
hakkında cehil özür olmaz. Zira; din-i İslâmın zuhuruyla edyân-ı
sâirenin butlanını tahkik etse öğrenebileceğinden
tahkik etmediğinden
dolayı mazur olmaz.” 332Bunun gibi İslâm kültürünün egemen
olmadığı diğer bir ifade ile Hıristiyan ve Yahudilerin ya da
İslâm’dan habersiz insanların yaşadığı bölgelerde oryantalistlerin
tahrif ederek 333 tanıttığı ve dolayısıyla özünden farklı ve yanlış
330] 6/En'âm, 49; 35/Fâtır, 42; Said, Yasalar, 54, 61-62, 75; agm., Bilgi,
76-77
331] Altıntaş, Câhiliyye, 57-58,63; ayrıca bkz. Enbiya: 21/7; Gazali, Kimya-yı Saadet
I-II, 101-102; Razî, 4/192, 204-206, 11/40, 103-104, 145, 18/299, 348,
23/12; el-Hemmam, el-Feteva el-Hindiyye, 2/276-277; Kutub, Fi Zilal,
2/247-250, 327,343-345, 397-398, 464, 3/226-227, 377-380, 5/142, 457-458,
464 vd., 6/204, 350-354, 507-512, 530-536, 7/90, 8/401-406, 460-462, 9/48,
58-60, 86-90, 12/534, 13/316; Rıza, el-Menar, A'raf: 7/172-173 tefsiri; Gamidi,
456 vd.; Bilmen, Tefsir, 2/117 vd.
332] Vehbi, 2/862
333] Sözgelimi müsteşriklerin hazırlamış olduğu ve türkçeye uzun bir süreçte
tercüme edilmiş olan, üstelik adına da islâm Ansiklopedisi dedikleri ciltlerce
kitap bunun bir örneğidir. Ayrıca bkz. Paret, 19, 53-71, 101-104, 134-
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 176 -
bir şekilde algılandığı İslâm’a karşı lakayt ve dahası düşman olan
insanlar mazur olmuyorsa 334 eğer bu durumda dosdoğru şekline
ulaşma imkânları olduğu halde bunu değerlendirmeyen
insanlar
mazur olabilir mi acaba?
Diğer bir açıdan, “fetret” ehlinden olsa bile insanlar yapıp ettiklerinden
dolayı müstehak oldukları
sıfatla nitelenirler. Bunun
gibi dünya ahkâmı itibariyle
durumlarına uygun muhatap oldukları
hukuk
ile sorumlu tutulurlar. Bu böyle iken fetrette bile
olsa
kişi bir adım ileri atarak kendi tercihi ve rızasıyla
tevhidi tebdil ve
tağyir etmişse, keza kendi irâdesiyle dinin şirk diyerek reddettiği
bir itikadı benimsemiş,
küfür-şirk dediği bir ameli işliyorsa onun
bundan sorumlu tutulacağı, mazur görülemeyeceği aşikârdır.335
Risâlet gelmeden yani fetret döneminde de eşya ve olayların
değer hükmü olarak “iyi-güzel=hüsn ve kötü-çirkin= kubh” olduğunu
akıl nimeti vasıtasıyla bilebilmek mümkün olduğu halde 336
Allah (c.c.) insanoğlunu sırf bununla muahaze etmeyip ilaveten
bir de uyarıcı ve müjdeleyici bir elçi göndermeyi
gerekli görmüştür.
Ancak bu dönemde bile insanlar
yaptıklarından dolayı ahiret
ahkâmı açısından
bir anlamda İslâm’ın ‘kanunilik ilkesi’nin bir gereği
olarak mazur olmakla beraber dünya ahkâmı açısından niteleme
itibariyle mazur sayılmamaktadırlar.
337 Başka bir ifade ile
Allah, biz hükmedici değil,
bunun yerine azap edici değiliz demiştir.
338 Nitekim
ilk şirkin Nuh (a.s.) kavminde başladığı bilinmektedir.
Ama aynı zamanda bu elçinin hitap ettiği o insanları
müşrik
diye nitelediği de malumdur. Bu nedenle
kişiler her ortamda yapıp
ettikleriyle alakalı İslâm’ın değer hükmüyle muhâtaptır.339 Öte
taraftan yine kişi, fetrette bile olsa kendi rıza ve tercihiyle İslâm’a
göre küfür ve şirk olan bir tasarrufta bulunmuş
ise bu tasarrufu
kendisini bağlayıcı olmakta ve fetret hali kendisi için bir özür teşkil
etmemektedir.
Bu bağlamda olmak üzere gelen elçi sorumlu oldukları
hususları
kendilerine beyan ettikten daha doğru bir ifade ile
135; Ekinci-Gilchrist, 53-55, 60,78-82, 94
334] Krş. Süleyman Dünya, İman-Küfür Sınırı, 186-188; Razi, 7/431-432
335] İbn Habib, el-Munammak, 174; Nesefi, Keşf'ul-Esrar, 2/456 vd.; krş. Tecrid,
Menakıb, n. 1435, 9/234 vd.; İbn Hişam, 1/116; ayrıca bkz. Nesefi, Tefsir,
2/125
336] İbn Teymiye, Feteva, 8/428 vd., 11/676 vd.; Ali-i Ferrac, 17 vd.; Mevdudi, Tefhim,
7/132-134
337] Krş. -Tevrat- Levililer 5/17; -İncil- Romalılara 2/13, 3/20, 5/13, 7/7
338] 17/İsrâ, 15; Ali Ferrac, 44, 53, 55, 280, 281; bu durum çoğu zaman birbirine
karıştırılmaktadır. Örnek olarak bkz. Ferid, 37-39, 75-79, 95, 98, 103
339] Krş. 9/Tevbe, 6; İbn Kayyım, Zad'ul-Mead, 4/226
OKUMA VE YAZMA
- 177 -
gündemlerine soktuktan itibaren 340 iman etmeyenler bu davranışlarından
ötürü sorumlu tutularak hesap vermek durumunda
bırakılmaktadırlar.
“Bir peygamberin davetini işitip küfür ve şirkte
ısrar edenler cehennemde azap olunacaktır. Bunda hiç bir niza
ve ihtilaf yoktur.” 341
Buna göre Son Peygamber’in gelişinden bu yana günümüzde
ve de gelecekte mesajın gündemde oluşu,
daha doğru bir ifade ile
tahrif edilmemiş olarak dileyenin rahatlıkla ulaşabilme olanağına
sahip olması
hasebiyle bir fetret döneminden bahsetmek olası
değildir.342 Çünkü her ne sebeple olursa olsun İslâm
düşüncesini
öğrenmek yerine başka şeylerin peşine
düşen insanların burada
cehâleti bilerek tercih ve öte şeylerin de bilerek âlimi olmaları realitesi
söz konusudur. Bu nedenle böylesi sebeplerden kaynaklanan
bilgisizliği, fetret olarak izah etmek imkânsızdır.
Nitekim fukaha
fetret deyince genelde İsa (a.s.) ile Rasulü Ekrem arasındaki zamanı
kastederler. Bu sürede
gelip geçenlere ehli fetret demişlerdir.343
Öte yandan fetret dönemlerinde yaşamış insanların
yaptıkları
ve inandıklarıyla hesaplarını Allah’a verecekleri, Allah’ın ise
onlara ne yapacağı hususunda
ahkâm kesmenin gereği olmadığı
açıktır. Ancak
şu bilinmektedir ki içinde yaşanılan bu dönem
fetret dönemi değildir. Aksine bir düşünce, İslâm’ın evrenselliğini
iptal mânâsına geleceği gibi artık elçi gelmeyecek ve Muhammed
son elçidir şeklindeki İslâm’ın temel hükümlerinden birini
geçersiz kılarak yeni bir peygamber beklemek gerektiği sonucunu
doğuracaktır. Şu halde bu dönemin fetret dönemi olmadığım
çünkü Kur’an’ın tahrif edilmediğini ve hükmünün iptal edilmediğini
bilmek lazım. İnsanlar onu kulak ardı etmiş, öğrenmeye
gayret göstermemiş
yahut gerek görmemişse bunun kendileri için
mâzeret sayılması doğru olmasa gerektir. Çünkü bu kitabın ölçülerini
ve temsilcisinin hayatının güzelliğini
esas alması gerekirken
bunun yerine başka şey-kişiler koyan birinin mazur olduğunu söylemek
olası
değildir.
Konuyla ilgili kaynaklarda peygamberin mesajının
ulaştığı
kimselerin cehâletinin mâzeret olup olmadığından
öte peygamber
mesajı ulaşmamış, bundan
haberdar olamamış kişilerin bile
mazur sayılıp sayılamayacağı tartışması yapılmaktadır344; Kuşku-
340] Krş. Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1466-1467
341] Tecrid, Cenaze, n. 665, 4/543
342] Krş. –İncil- Yuhanna 15/22
343] Tecrid, Cenaze, h. no: 665, 4/544; fetret için bkz. Aktaş, Cehâlet, 256-271
344] Bkz. Maturidi, Tevhid, 79 vd., 248 vd.; Hanifi Özcan, Çoğulculuk,
47, 57, 80,
88, 96
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 178 -
suz Allah’tan mesaj almayan-alamayan ya da kendisine mesajın
ulaşmadığı insanların, üzerinde bulundukları hale binaen sorumlu
tutulmaları ilâhî adalete uygun düşmeyecektir. Zira bilindiği gibi
Allah (c.c.) kendisi hakkındaki doğru bilgiye (tevhid), insanların
akıllarıyla yapacakları muhakeme sonucu ulaşmalarını şart koşmamış
yahut mükellefiyeti sırf buna yüklememiş; aksine aynı
zamanda
elçiler de göndermiş ve mesuliyeti bunların risaletlerinden
haberdar olup olmamaya bağlamıştır. Esasen risaletten habersiz
bir toplum bırakılmamıştır. Ancak süreç içerisinde tahrifatın yapıldığı
da bir realitedir. İşte bu tahrifatın
yapıldığı bölgelerde doğanyaşayan
ve bu tahrifata varis olan kimselerin çevrelerinde bulduklarından
ötürü sapıklıkta olmaları, -bu sapıklıklarının kendileri
için ‘doğru’ kabul edildiği
anlamında değil fakat sorumluluğun
şartları olan akıl ve risaletten ikincisinden sağlıklı bir şekilde haberdar
olamadıkları
için- kendilerini ahiret ahkâmı açısından sorumlu
kılmamaktadır.
Öte yandan nihaî referansı İlahî Hikmet’te
mündemiç, kötülük(ğ)ün varlığıda yadsınamaz.Nitekim araştırmacıların
çeşitli açılardan değerlendirdiği 345bu problemi kimileri
Tanrının yokluğuna gerekce saymıştır.346 Ancak kudret, adalet ve
merhamet sahibi Allahın kullarını bunun tasallutuna terk etmediği
de ayrı bir realitedir. Zira ‘kötülük’ denilenin, bunu gerektirecek
çapta olmadığı bir yana, Kadir Adil ve Rahim olan Allah’ın insanoğlunu
maruz kaldığı böylesi şeylere terk etmediği,aksine çeşitli
vasıtalarla temasını sürdürdüğü de mâlumdur. Kaldı ki kötülüğün
varlığı,terbiye,uyarı,disiplin,imtihan,ceza vs.açılardan kullar
için bir bakıma gereklidirde.Ancak yinede ferdin mesajla sağlıklı
buluşmasına engel teşkil ediyorsa bununda mesuliyete mani bir
durum oluşturacağı ve dolayısıyla ahiret ahkamı açısından cezaya
müstehak kılmayacağı anlaşılmaktadır. -Allah’u a’lem-). Bu durum
günümüz şartlarında ve özellikle bölge coğrafyası açısından değerlendirildiğinde
insanlara tebliğin ulaştığı, herkesin peygamberin
mesajından haberdar olduğu, cehâletlerinin bunu önemsemeyişlerinden
yahut edindikleri kanaat önderlerine tabi olmaktan
kaynaklandığı görülmektedir.347
Durum - Mekân Açısından Cehâlet
Cehâletin-bilmemenin iki ayrı ortamı vardır. Biri, İslâm’ın egemen
olduğu ülke olan Dâru’l-İslâm, diğeri İslâm’ın dışında bir
345] BKZ.Werner,13vd.
346] bkz. C. Sadık Yaran, Kötülük,10,36-37; Mutahhari, Adl-i İlâhî, 81
347] Mustafa Akman, Kur'an'da Câhil Câhiliye Cehâlet, Buruc Yayınları, s. 164-
189
OKUMA VE YAZMA
- 179 -
inancın- hayat tarzının egemen olduğu ülke olarak dâru’l-harbdir.348
Dâr, lugatlarda yerleşme mekânı olarak tavsif edilir.349 Bunların
birincisinde
söz konusu şeyin (bilmemek) mâzeret olmadığı
noktasında
konuyla ilgili hiçbir ihtilaf varid değildir. “Dâru’l-İslâmda
bilmemek mâzeret değildir.”.350 “Bize göre bilmemek özür değildir.
Akıl bilgiye götüren
bir vâsıtadır.”.351
Dâru’l-İslâmda bilgisizliğin özür sayılmadığı bir kaidedir. Çünkü
Dâru’l-İslâmdaki kişilerin bilgi sahibi oldukları farzedilmektedir.
Bu nedenle müslüman bilmesi gereken hususları bilmemekle
mazur sayılmaz.
Dolayısıyla şer’i hükümlere bilgisizlik - cehâlet
iddiasıyla kimse muhâlefette bulunamaz. Çünkü burada
cehâlet
özür sayılamaz.
Buna göre İslâm diyarında oturan herkesin farzları
da, yasakları
gösteren genel esasları da bilmesi gerekir. Onları bilmemek
özür sayılmaz. Ancak delili
kesin olmayan hususlar bunun dışındadır.
Aslında bu gibi delili kesin olan hususları bilmemek suçtur. Suç
ise başka bir suçu meşru kılmaz.
Fakihlerin cumhuru, İslâm ülkesi olmayan memleketlerde
İslâmî hükümler hakkındaki cehâletin şer’î teklifleri kaldıracak derecede
kuvvetli bir mâzeret olduğunu kabul etmiştir. Sözgelimi;
bir kimse Dâru’l-harbte müslüman olsa ve İslâm diyarına göçmese;
bu yüzden de namaz, oruç ve zekât gibi farzları
bilmediği için
yerine getirmese, öğrendiği zaman
onları kaza etmekle mükellef
olmaz. Bu son kaideye
İmam Züfer 352 muhalefet etmiştir. O, kişi,
İslâm’ı kabul etmekle bütün hükümlerini üzerine
almış demektir.
Öyleyse onları yerine getirmelidir. Bilmediği için vaktinde eda etmemekte
mazurdur.
Fakat öğrenince mükellef olduğu vecibeleri
kaza
etmesi gerekir espirisinden hareketle öğrenince onları kaza
etmesi vacip olur, demiştir.
İmam Züfer’in bu yaklaşımının aksine, fukahanın çoğunun
yaklaşımı şöyledir: Dâru’l-harb, şer’î hükümlerin
bilinmesine elverişli
değildir. Hükümlerin kaynakları orada meşhur olacak şekilde
herkese ulaşmamıştır. Oradaki bilgisizlik, delili bilmemektir. Delil
üzerinde cehâlet ise teklifi düşürür. Çünkü Dâru’l-harbde müslüman
olan kimseye hitap, teveccüh
etmez.353
348] Zeydan, Fıkıh, 145, agm., Fert ve Devlet, 23-24
349] İbn Manzur, 4/298; Elmalılı, 2/138 vd.
350] Damad, Mecme'ul-Enhür, 1/147 -Geçmiş namazların kazası bâbı-
351] Ziyauddin Gümüşhanevi, Ehli Sünnet, 55 ve 160
352] v.158/775
353] Bkz. Molla Hüsrev, 34S; Aydın, Hukuku Bilmeme I/271-272
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 180 -
Esasen Dâru’l-harbde müslümanlarm İslâmî hükümler
hakkında
bilgi sahibi oldukları farzedilemez. Çünkü Dâru’l-harb şer’i
hükümlerin öğrenildiği, bilinebileceği
yer değil, aksine onların
öğretümediği, bilinmediği
bir yerdir. Başka bir ifade ile Dâru’lharb,
İslâmî hükümlerin yayılıp tanındığı bir memleket değildir.
Ancak yine de “aslında İslâm diyarı olup sonra dâru’l-harbe
dönüşen memleketlerin halkı, bilmemelerinden
dolayı mazur
sayılamazlar.”.354
Dâru’l-harbte müslüman olup da emirleri yerine getirmeyen
kişi hakkında Ebû Hanife 355 ve İmameyn’in görüşü şöyledir: “Bu
husustaki dini hitap-delil o kimseye kavuşmadığından, bilgisizliği
özür sayılır. Çünkü bu durumda kendisi kusurlu değildir.
Bilgisizlik,
delilin kendisinin kapalı ve gizli kalmasından ileri gelmiştir...
Dâru’l-harb üzerinde tebliğ velâyeti kesik olduğundan, şer’i hitap
oradaki mükelleflere takdiren ulaşmış sayılmaz... Buna mukabil
Dâru’l-İslâmda bir kimsenin bu husustaki bilgisizliği
özür kabul
edilmez. Çünkü Dâru’l-İslâmda bulunmakla
onun hakkında hükmen
bu ilim sabittir. Bilgisizliği kendi şahsi kusuruna dayandığından
özür sayılamaz.”.356 Ancak mezhep imamları, darul-harpte
İslâm’a giren kimsenin, müslümarüara farz olan hükümleri, güvenilir
bir yolla öğrenmesi halinde, yapması gerekeni terkte ve terk
etmesi gerekenleri yapmada mazur sayılamayacağında müttefiktirler.
Buna göre “cehâlet, kitap ve sünnet nass’ı ile sabit olan hükümler
hakkında bir mâzeret teşkil etmez.” 357
Buradaki temel espiri şudur: Bir şeyi bilmekten öte, o şeye ulaşabilme
olanağının olup olmadığı daha
önemlidir. Bu nedenle söz
konusu mevzuda bilgisizliğin,
mükellefin kendi kusuru olup olmaması
çok önemlidir. Çünkü vücup için bilfiil bilgi değil de hükmü
bilme imkânının bulunması yeterlidir. Dâru’l-İslâmda bu imkân
var olmasına karşın Dâru’l-harbde yoktur.
Nitekim beşerî kanunlar da bilfiil bilme yerine bilebilme olanağına
sahip olmayı esas almışlardır. Bu kanunlara göre hükümlerin,
sözgelimi resmi gazetede
yayınlanması gibi bilinen neşir
yoluyla neşr edilmesi durumunda artık bu hükümlerin herkes tarafından
bilindiği kabul edilir. Dolayısıyla kanunu bilmemekle hiç
kimse mazur görülmemektedir. Buna göre kaide şudur: Kanunun
354] Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, 415
355] v. 150/767
356] Özel, 178
357] Ebû Zehra, Fıkıh Usulü, 301
OKUMA VE YAZMA
- 181 -
bilinmemesi itirâzı kabul olunamaz.
Başka bir ifade ile çağdaş kanunlar da, kanun hakkında bilgi
edinme imkânı ile yetinmekte, bilfiil bilgi sahibi olmayı şart koşmamaktadır.
Milletin her ferdi için bilgi edinme imkânı hâsıl olunca
cehâlet özür sayılmamakta ve dolayısıyla kişi, bilfiil bilgi sahibi
olmasa bile, biliyor farzedilmektedir.
Anlaşıldığı gibi bilgisizliğin kişinin kendi kusurundan
dolayı olması
durumunda bunun özür olamayacağı
açıktır. Bunun yanında
esas olan, doğrudan
doğruya bilmek değil, bilebilme imkânının
varolmasıdır.
Nitekim Fakih Kâsani 358de buna dikkat çekmekte ve
Dâru’l-İslâmı ilim yurdu olmakla nitelemekte ve buna bağlı olarak
da bilmemenin
mâzeret olamayacağını belirtmektedir.359
Dikkat etmek lazım; bilmemek-cehâlet ayrı, bilmeye
çalışmamak
ayrıdır. Gene bilmek için imkân olduğu halde câhil kalmak
bambaşkadır. Bu, doğrudan
kişinin kendi kusurudur. Ve zaten
başlı başına bir suçtur.360
“Şu kadar var ki ilmin-bilginin gerçekten var olması
şart değildir.
Aksine ona ulaşma imkânının var olması yeterlidir. Bu ise
Dâru’l-İslâmda mümkündür. Çünkü o şer’î ahkamın bilindiği, darulilimdir.
Bu imkân Dâru’l-harbte bulunmaz. Çünkü orası darulcehâlet,
İslâmdan yana bilgisizlik yurdudur. Yalnız bu, iman, şükr-i
nimet, küfrün haramlığı, küfran ve sair benzer konularda farklıdır.
Çünkü bu ahkâm şeriatın
vacib kılmasıyla kayıtlı değildir. Aksine
bu, bize -hanefiler- göre mücerred akılla vacibdir. Bu ibareyi Ebû
Yusuf 361 Ebû Hanife’den 362 rivâyet etmiştir. Ebû Yusuf şöyle dedi:
Ebû Hanife şöyle diyordu: “Yaratıklardan hiç kimse için yaratıcısına
dair bilgi hususunda cehâlet mâzeret değildir. Çünkü bütün yaratıklara
Rabbi bilme ve onun tevhidi noktasında vücubiyet vardır.
Bilmekle mükelleftirler... Farzlara gelince bunlara dair bilgiye sahip
olamaz, bu bilgi ona ulaşmaz ise bu durumda onun hakkında
hükmi delil kaim olmaz. Sorumlu olmaz... dâru’l-harbde Allah’a
iman konusunda bilmemek
bir mâzeret değildir.” 363
Burada vasatın/ortamın esas alınması prensibi söz konusu olduğundan
dolayı kişinin aklını kullanmak gibi kendi imkânlarıyla
ulaşabileceği hususlar yine mâzeret sayılmamaktadır. Sözgelimi
358] v.587/1191
359] Kâsani, 7/132
360] Bkz. eş-Şafii, er-Risale, 197-198; M. Ebû Zehra, Suç ve Ceza, 1/425-436
361] v.182/798
362] v.150/767
363] Kâsani, 7/132
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 182 -
Allah’a iman etmek
noktasında kişi aklını kullanmak sûretiyle
imana
ulaşabilir denilerek bu hususta da cehâlet, mâzeret kabul
edilmemektedir.364
Buradaki temel husus şu olmaktadır. Dâru’l-harb diye tesmiye
edilen vasatta sadece İslâmî değerlerin o bölgeye ulaşması cihetiyle
bazı istisnalar söz konusudur.
Orada gayri İslâmî bir yönetimin
egemen oluşundan kaynaklanan bir durum mevcuttur. Söz
konusu otorite orada İslâm’ın yayılmasına, anlatılmasına mani olmakta
bu nedenle İslâmî hükümler bilinememektedir. Bu anlamda
böylesi bir yerde değil
bilfiil bilmek, bilebilme olanağına sahip
olmak dahi söz konusu değildir. Esasen cihadın gerçek sebebi
de
budur. Çünkü o (cihad), bir bakıma İslâm’ın mesajını ulaştırmak,
önündeki engelleri kaldırmak ve İslâm’ın hâkimiyetini tesis etmek
demektir.365
Bu anlamda Mekke’de, müslüman olmanın değil, ama Allah’ın
dininin anlatılmasının önünde ciddi mânâda engeller bulunmadığından
cihada gerek duyulmamıştır.
Çünkü orada dinin elçisi
mesajını her halükârda kitlelere iletebiliyordu. Gündeme sokup
kamuoyu oluşturabiliyordu. Öyle ki uzak yerlerden bile mesajını
duyup merakla dinlemeye yahut kabule
gelenler olmakta idi366.
Bu nedenle insanların, merak
etmişlerse ve de kendilerini saptıran
önderlerinin
hegamonyasından kurtulup peşine düşmüşlerse öğrenme
imkânları mevcuttu. Nitekim kurulan panayırlarda
“gece
sohbeti halkaları, tertiplemeleri, problemlerin çözümü, karmaşık
meselelerin sağlıklı biçimde halledilmesi ve bütün bunlar için
oturumlar düzenlemelerde ele geçmez olanaklar sağlıyordu.”.367
Buna binâen Rasûlullah (s.a.s.) da gerek bu dönemlerde gerekse
hac döneminde gelmiş olan halkın çadırlarını
dolaşıp yaygın eğitim
çerçevesinde mesajını anlatıyordu.
368
Keşful-Esrar’ın yazarı konuyu şu şekilde değerlendirmektedir:
Dâru’l-İslâmda yaşayan kişiye hitap, ya tebliğ sûretiyle gerçekten
ya da bu ortamda yaygınlığına
binaen takdiren ulaşmış sayılır.
Nitekim o da bu ülkenin bir ferdidir. Onun inkârı taannüt
ve cehâlettir. Cehâletin taannüt (inat) şeklinde olmayanı mâzeret
sayılmaz. Taannütle beraber olanı ise hiç mâzeret sayılamaz.
Dâru’l-harbten hicret etmemiş müslümanın cehâleti kendisi
364] Ayrıca bkz. Udeh, 1/400-404
365] Draz, 64-65; Said, Şiddet, 32, 35, 46, 49, 55-56, 69-70
366] Bkz. Buhârî, Menâkıb, b. 9 n. 28, 7/3317; Tecrid, Menâkıb, n. 1436, 9/239 vd.
367] Derveze, Hayat, 1/193, 263, 3/179
368] Yıldız, 330, 335; M. Ali Kapar, Asr-ı Saadet, 2/341
OKUMA VE YAZMA
- 183 -
için mâzerettir. Öyle ki bunlar onu bağlamaz
bile. Çünkü inmiş
emirler onun açısından gizli
sayılır. Dolayısıyla hakkındaki cehâlet
özür sayılır. Kaldı ki onun bunda bir kusuru (ihmali) bile yoktur.
Çünkü bu cehâlet bizzat delilin ortada olmayışından kaynaklanmıştır.
Nitekim hitap da ilkin inerken böyledir. Kendisine ulaşmamış
olan kişi mazurdur. Küba ehli kıssası ile içkinin haram kılmışıyla
ilgili rivâyetlerde olduğu gibi. Ancak hitap, İslâm ülkesinde
yaygınlaşınca şüphesiz şeriat sahibince tebliğ tamamlanmış sayılır.
Kim bu andan sonra câhil kalırsa
kesinlikle bu tamamiyle kendi
kusuru ve ihmali sonucunda olup delilin gizli oluşundan dolayı
olmamaktadır.
Bu nedenle mazur olamaz. Tıpkı şehirde
su bulunmasına
rağmen peşine düşmeyip teyemmüm
ederek namaz kılanın
durumu gibi. Bunun namazı
câiz değildir.
Esasen Dâru’l-harb, cehâlet ve ahkâmın kaybolma ülkesidir.
Bu nedenle orada yaşayanın cehâleti hadleri
kaldırmada bir şüphe
olarak kabul edilebilir. Ne ki zina hakkındaki cehâleti kaale
alınamaz. Çünkü zina bütün dinlerde haramdır. Onun haramlığına
dair bilgi şer’î hitabın- ulaşmasına bağlı değildir. Ta ki onun
nezdinde haramlığı kesinleşmiş olsun. Bu nedenle böylesi bir şüphe
haddin iskatına vesile olamaz. Keza zımminin, içkinin haram
olduğuna dair cehâleti de böyledir. Çünkü o, İslâm ülkesinin bir
ferdidir. Ve içkinin haram olduğu ilkesi de her tarafta
yaygındır.
Bu yüzden onun bu konudaki cehâleti hadler açısından şüphe sayılamaz.
Acaba işitmiş midir diye tereddüde sebep sayılamaz. Bilakis
onun bilgisizliği onun öğrenme isteyişindeki ihmalkârlığından
kaynaklanmış olup ve bu da mâzeret sayılamaz.
Dâru’l-harbteki
hicret etmemiş müslümanın şeriat konusundaki cehâleti özürdür.
Öyle ki bir müddet orda kalsa namaz kılmasa da oruç tutmasa da
keza namaz kılıp oruç tutması gerektiğini bilmese
de bunları kaza
etmesi gerekmez. Şüphesiz nazil olmuş hitap onun açısından gizlidir.
Çünkü hitap ona ne işitmiş olması sûretiyle gerçekte ve ne de
yayılmış
olması ve şöhreti dolayısıyla takdiren ulaşmamıştır.
Bilindiği
gibi Dâru’l-harb, İslâm ahkâmının yayılıp şöhret bulduğu bir
ortam değildir. Bu sebeple
hitaba dair cehâlet mâzerettir. Çünkü
o delili aramada
kusur etmemiştir. Aksine buradaki cehâlet bizzat
delillerin gizli kalmış olmasından kaynaklanmıştır.
Şöyle ki onlara
yapılan tebliğin kesik olması
sebebiyle orada yayılamamıştır.
Anlatılanlardan anlaşılmıştır ki şüphesiz hitabın/mesajın hükmü,
muhatap ondan haberdar olmadıkça
kesinleşmez. Çünkü
onun, ondan haberdar olmadan
ona inanması gücünü aşar. Bu
sebepten dolayı mazur görülür. Fakat hitap İslâm beldesinde yaygıntaştığında
artık dinin sahibince tebliğ kesinlikle tamamlanmış
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 184 -
demektir. Çünkü onun, herkese teke tek tebliğ etmesi, gücünü
aşar. Şüphesiz onun yapabileceği,
daveti yaymak (gündeme sokmak)
tır. Nitekim Peygamber (s.a.s.), çevredeki krallara mektup ve
elçiler göndermek sûretiyle kendisini herkese tebliğci yapmıştır.
Öyle ki o şöyle diyordu: “Âgâh olun. Ben tebliğ
ettim mi? Allah’ım
sen şâhid ol!” Bundan şu anlaşılır:
Tebliğ, hitabın şöhret bulması
ve yayılmasıyla tamam olur. Kim de onun şöhret bulmasından
sonra câhil kalırsa bu tamamıyla onun kendi kusurundan kaynaklanmıştır.
Yani o, bu sebepten dolayı câhil kalmıştır. Çünkü hitap,
gizli kalışının aksine şöhretinden
dolayı rahatlıkla bulunabilecek
hale gelmiştir.
Bu nedenle biz, Dâru’l-İslâmda bir zımmi müslüman
olduğunda bir müddet geçtiği halde vacip olduğunu
bilmediğinden
namaz kılmayacak olursa onun bunları kaza etmesi gerekir
demiştik. Çünkü o, hükümlerin şüyu bulduğu beldededir. Keza o
insanların
toplanmalarını görmekte ve ayrıca İslâm’ın ahkâmını
sorma imkânına sahiptir. Kaldı ki sormamak ve öğrenmemek ondan
kaynaklanan bir kusurdur. Bu nedenle o mazur görülemez.
Şöyle ki şehirde su bulunmasına rağmen, olmadığı zannıyla su
talep etmeyip (aramayıp) teyemmüm ederek namaz kılan kişinin
namazı geçerli değildir. Çünkü o normalde suyun bulunduğu bir
yerdedir. Ve onu temin etmemekle
de kusurludur369.
Günümüzde İslâm’ın ilkeleri, insanlardan ne istediği,
nelerden
sakınmaları gerektiği hususu âleme yayılmış durumdadır. Kimse
bu bilgilere, söz konusu
mesaja ulaşamadığını iddia edemez. Yahut
kimsenin
buna ulaşması noktasında bir bahane, bir mâzeret
ileri sürmesi mümkün değildir. Yaşadığımız coğrafyada bu inancı
tercih edip de, öğrenmek için gayret gösterdiği halde ulaşamayan,
öğrenme imkânı
bulamayan tek kişiden bahsedilemez. Bilindiği
gibi öğrenmemekten dolayı veya bilmek için gayret göstermemekten
dolayı bilmemek ayrıdır, gayretine rağmen öğrenememiş,
istediği halde imkân bulamamış
dolayısıyla bilememiş ve câhil kalmış
olmak bambaşkadır.
Şâyet bu böyle olmasaydı, İmam Şafii’nin 370dediği gibi bu durumda
cehâlet, ilimden daha üstün olurdu. Zerkeşi’nin 371 nakline
göre o şöyle demiştir: “Eğer câhil cehlinden ötürü mazur sayılsaydı
bilgisizlik ilimden üstün tutulmuş olurdu.”.
372 Öyle ya bilen,
öğrenmiş olan mükellef olacak, noksanından sorumlu tutulacak,
ötekisi mazur görülecek,
affedilecek. Bu, İslâm’ın temel ilkelerine
369] Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1455, 1466-1467; Nesefî, Keşf'ul-Esrar, 2/456
370] v.204/-819
371] v.794/1392
372] Dönmez, Cehâlet, 7/220
OKUMA VE YAZMA
- 185 -
terstir.
Çünkü fert öğrenmek istemiyor, kendisinde ve içinde olduğundan
yana bir kaygı duymuyor; hatta bunu kendince bir bahane
kabul edip kalkan olarak kullanıyor ise onun bu tavrına prim
verilmesi düşünülemez.
Kaldı ki işledikleri amellerden yani kendi elleriyle yapıp ettiklerinden
dolayı insanların felah yahut helâke duçar olduklarına ve
kesbettikleri sıfatlarıyla muahaze edildiklerine dair gelen naslarda
kısacası kıyamet sahnelerinde insanların bunları bilerek yahut
bilmeyerek hak ettiklerine bakılmamasma rağmen
bu durumda
olan kimselerin aynı akibete maruz
kaldıkları belirtilmektedir.
Öte yandan din, herhangi bir kişi yahut kavmin tekeline terk
edilmemiştir. Çünkü bu, tevarüs edilen bir makam değildir. Bu
nedenle bir kavim sebepleri ne olursa olsun dini değerlerini ve
yaşantısını değiştirmiş
ise bunun kendileri için cehâlet mâzereti
olarak
kabul edilmesi düşünülemez. Çünkü geçmişlerden
geriye
kalan doğru ölçüler, doğru bir şekilde inanıp pratize edilmedikçe
bunların kabul edilmişliğinden
bahsedilemez.
Şu husus da unutulmamalıdır ki peygamberler gereken nasihat
ve tebliğde bulunmuş ve kitaplarda da şükretme ve küfretmenin
yolları açık açık kaydedilmiştir.
Bu iki yola gidilmemesinin sonuçları
da bütün çıplaklığı ile gözler önüne serilmiştir. Bu nedenle
“Senin zikrini unuttular ve böylece yıkıma uğrayan
bir kavim oldular”
373 âyetinin de ışığında kişiler nerede
bulunursa bulunsunlar,
hangi ‘dar’da yaşıyorlarsa
yaşasınlar içinde bulundukları durumun
hükmünü
alırlar. Diğer bir ifade ile İslâm, fertleri fiil-fail
ayırımı yaparak değil, herkesi fiiline göre değerlendirmektedir.
374
Yalnız bu hükmetmeyi, azabetmek hususundan ayrı tutmaktadır.
Yani mesaj, gerçek anlamda ikame edilmeden ve insanlar da
çeşitli vesilelerle
bilgilendikleri bu İslâm’a karşı olumsuz- ilgisiz
bir tavır sergilemedikleri sürece azap etmemekte ve fakat değer
hükmünü vermekten de imtina etmemektedir.
Kaldı ki son mesaj
bağlamında böylesi bir durum da söz konusu olamaz; çünkü ilk
nesil olarak sahabe kendilerinden sonra gelecek insanlara, hiçbir
konuda, cehâletlerini affettirecek bir mâzeret bırakmadılar.
Bir başka husus ise İslâm’ın kendi sahasında bile fertlerinin duyarlı
olmasını isteyerek başka düşüncelerin
insanlarına benzemekten
sakındırmakta oluşudur.
Gerçekten bir dinin mensubu, bir felsefî sistemin inançlısı, bir
373] 25/Furkan, 17-19; bkz. 6/En'âm, 44, 70; 7/A'râf, 51; 37/Sâffât, 28, 34
374] Bkz. 9/Tevbe, 6; Al-i Ferrac, 44 vd., 234-235; Aktaş, Cehâlet, 271-280
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 186 -
örfün bağlısı kişi, tamamen veya kısmen
farklı bir dinin, bir felsefenin,
bir örfün prensipleriyle
kaynaşır, mensublarıyla münasebetlerini
sürdürür
ve onları taklid ederse, kendi dini, sistemi
ve örfü
ile olan bağlarını zaafa uğratmış olur. Bu zaaf giderek büyür ve
kaynaşılan prensiplere, taklid olunan kişilere muhabbete ve bağlılığı
doğurur.
Bu kaçınılmaz bir gerçektir. Bunun içindir ki İslâm
dini, bâtıl din ve ideolojilerin bağlılarının mü’minler üzerinde müessir
olmaması ve onları karanlık
inanç ve amellere sürüklememesi
için teşebbühün/benzemenin her çeşidini yasaklamıştır.
Durum böyle iken fertlerin kendilerinden kaynaklanan
sebeplerden
dolayı yanlışa düşmelerini mâzur görmesi düşünülemez.
Bu bağlamda kendi sahasında yaşamayan fertlerin içinde bulundukları
durumu tavsif etmekle beraber birtakım özel hükümlere
bağladığı görülmektedir.375
Günümüz İnsanı ve Okuma
Nüfusu 7 milyon civarında olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama
100.000 tirajla basılırken; 75 milyonluk Türkiye’nin 1.000 veya
2.000 olarak basılır. Gelişmiş ülkelerde kişi başına kitaba harcanan
para, yılda ortalama 100 ABD doları iken, Türkiye’de 10 doların
altındadır. Amerika’da 72 bin, Almanya’da 65 bin, İngiltere’de 48
bin, Fransa’da 39 bin, Brezilya’da 13 bin, Türkiye’de ise sadece 6
bin 31 çeşit kitap basılıyor. Japonya’da yılda toplam olarak 4 milyar
200 milyon adet kitap basılıyor. Türkiye’de ise yalnızca 23 milyon.
Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7,
Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Türkiye’de her
100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor. Birleşmiş Milletler İnsanî
Gelişim Raporu’nda, kitap okuma oranında Malezya, Libya ve Ermenistan
gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında Türkiye, 86.
sırada. Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965’e göre
14 kat arttı. Ama yüksek öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı
1965’in de altında kaldı.
Türkiye’de dergi okuma oranı: % 4, kitap okuma oranı: % 4,5,
gazete okuma oranı: % 22, radyo dinleme oranı: % 25, televizyon
izleme oranı: % 94. Türkiye’de yaşayan insanlar, her akşam ortalama
4 saat televizyon karşısında. Bu saatlerin toplamı ayda 15 gününe
(bir iş günü sekiz saat hesabıyla) tekabül eder. Sanki hayatı
yaşamıyor, sadece seyrediyor insanımız. Üstelik seyrettiği hayatla
yaşadığı hayat arasında hiçbir bağlantı yok. Televizyonda izlenen
aileler, müslümana yabancı, İslâm kültürüne ve inancına tümüyle
375] Mustafa Akman, Kur'an'da Câhil Câhiliye Cehâlet, Buruc Y., 189-202
OKUMA VE YAZMA
- 187 -
uzak. Tv. Programları, tümüyle zamanı kemiriyorlar.
Okunan kitaplar içinde Kur’ân-ı Kerim’in oranını merak edip
araştıran bile çıkmamış. Elbette müslümana yakışacak oranda olduğu
söylenemez. Bu kadar az kitap okunan ülkede, kitap okuyanların
ne tür kitap ve dergi okudukları da, çok satanlar listelerinden
ve hangi kitapların kaç baskı yaptığından belli oluyor. Hayatında
onlarca kitap okuyanlar, hâlâ Kur’an meali ve tefsiri okuyacak zaman
bulamıyorlar. Okul kitabından, Ahmed’in, Mehmed’in, hatta
John’un, Mary’nin kitabını okumaya fırsat bulanlar, Allah’ın
kitabını okuma ihtiyacı hissetmedilerse, bu insanlara ne denir?
“Kitapsız” diye bir kelime var, dilimizde, hakaret olarak kullanılan.
Allah’ın kitabını hayatın merkezine koymayan, hayat kitabı
edinmeyen, onu okumayan, hayatına geçirmeyen, onsuz yaşayan
insanlar için kullanılır bu ifade. Şimdi tam günümüz insanını tanıtıyor
bu kelime. Bu tür insanlar, kabirde ya da âhirette: “Kitabın
ne?” sorusuna, büyük ihtimalle “filan gazete, filan tv. kanalı, falanın
romanı, filanın nutku” gibi cevaplar verecekler istemeseler de.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 188 -
Âyet-i Kerimelerde Okuma, Yazma ve İlim
A. Ka-ra-e Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Kur’an
Kelimesiyle Beraber Toplam 88 Yerde:) 7/A’râf, 204; 10/Yûnus, 94; 16/
Nahl, 98; 17/İsrâ, 14, 45, 71, 93, 106; 26/Şuarâ, 199; 69/Haakka, 19; 73/
Müzzemmil, 20, 20; 75/Kıyâmet, 18; 84/İnşikak, 21; 87/A’lâ, 6; 96/Alak,
1, 3.
B. Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara,
185; 4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101; 6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/
Yûnus, 15, 37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91; 16/Nahl,
98; 17/isrâ, 9, 41, 45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ,
2, 113, 114; 25/Furkan, 30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm,
58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin, 2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer, 27, 28; 41/Fussılet,
3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf, 3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24;
50Kaf, 1, 45; 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/
Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân,
23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
C. K-t-b Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Kitab Kelimesiyle
Beraber Toplam 322 Yerde:) 2/Bakara, 79, 79, 178, 180, 183, 183, 187,
216, 246, 246, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 283; 3/Âl-i
İmrân, 53, 154, 181; 4/Nisâ, 66, 77, 77, 81, 127; 5/Mâide, 21, 32, 45, 83; 6/
En’âm, 12, 54; 7/A’râf, 145, 156, 156; 9/Tevbe, 51, 120, 121; 10/Yûnus, 21;
19/Meryem, 79; 21/Enbiyâ, 94, 105; 22/Hacc, 4; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 5;
36/Yâsin, 12; 43/Zuhruf, 19, 80; 52/Tûr, 41; 57/Hadîd, 27; 58/Mücâdele, 21,
22; 59/Haşr, 3; 68/Kalem, 47; 82/İnfitâr, 11.
D. Kitab Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 255 Yerde:) 2/Bakara,
2, 44, 53, 78, 79, 85, 87, 89, 101, 101, 105, 109, 113, 121, 129, 144, 145,
146, 151, 159, 174, 176, 176, 177, 213, 231, 235; 3/Âl-i İmrân, 3, 7, 7, 19,
20, 23, 23, 48, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 78, 78, 78, 79, 79, 81, 98, 99, 100,
110, 113, 119, 145, 164, 184, 186, 187, 199; 4/Nisâ, 24, 44, 47, 51, 54, 103,
105, 113, 123, 127, 131, 136, 136, 140, 153, 153, 159, 171; 5/Mâide, 5, 5,
15, 15, 15, 19, 44, 48, 48, 57, 59, 65, 68, 77, 110; 6/En’âm, 7, 20, 38, 59, 89,
91, 92, 114, 114, 154, 155, 156, 157; 7/A’râf, 2, 37, 52, 169, 169, 170, 196;
8/Enfâl, 68, 75; 9/Tevbe, 29, 36; 10/Yûnus, 1, 37, 61, 94; 11/Hûd, 1, 6, 17,
110; 12/Yûsuf, 1; 13/Ra’d, 1, 36, 38, 39, 43; 14/İbrâhim, 1; 15/Hıcr, 1, 4; 16/
Nahl, 64, 89; 17/isrâ, 2, 4, 13, 14, 58, 71, 71, 93; 18/Kehf, 1, 27, 49, 49; 19/
Meryem, 12, 16, 30, 41, 51, 54, 56; 20/Tâhâ, 52; 21/Enbiyâ, 10; 22/Hacc, 8,
70; 23/Mü’minûn, 49, 62; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 35; 26/Şuarâ, 2; 27/Neml,
1, 28, 29, 40, 75; 28/Kasas, 2, 43, 49, 52, 86; 29/Ankebût, 27, 45, 46, 47, 47,
48, 51; 30/Rûm, 56; 31/Lokman, 2, 20; 32/Secde, 2, 23; 33/Ahzâb, 6, 6; 26;
34/Sebe’, 3; 35/Fâtır, 11, 25, 29, 31, 32, 40; 37/Sâffât, 117, 157; 38/Sâd, 29;
39/Zümer, 1, 2, 23, 41, 69; 40/Mü’min, 2, 53, 70; 41/Fussılet, 3, 41, 45; 42/
Şûrâ, 14, 15, 17, 52; 43/Zuhruf, 2, 4, 21; 44/Duhân, 2; 45/Câsiye, 2, 16, 28,
29; 46/Ahkaf, 2, 4, 12, 12, 30; 50/Kaf, 4; 52/Tûr, 2; 56/Vâkıa, 78; 57/Hadîd,
16, 22, 25, 26, 29; 59/Haşr, 2, 11; 62/Cum’a, 2; 68/Kalem, 37; 69/Haakka,
19, 19, 25, 25, 25; 74/Müddessir, 31, 31; 78/Nebe’, 29; 83/Mutaffifîn, 7, 9,
18, 20; 84/İnşikak, 7, 10; 98/Beyyine, 1, 4, 4, 6.
E. Kitab Kelimesinin Çoğulu Kütüb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 6 Yerde:) 2/Bakara, 285, 4/Nisâ, 136; 21/Enbiyâ, 104; 34/Sebe’,
44; 66/Tahrîm, 12; 98/Beyyine, 3.
F. Tilâvet Kelimesinin Kökü Olan T-l-v ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i
Kerimeler (Toplam 63 Yerde:) 2/Bakara, 44, 102, 113, 121, 121, 129, 151,
252; 3/Âl-i İmrân, 58, 93, 101, 108, 113, 164; 4/Nisâ, 127; 5/Mâide, 1, 27;
6/En’âm, 151; 7/A’râf, 175; 8/Enfâl, 2, 31; 10/Yûnus, 15, 16, 61, 71; 11/Hûd,
OKUMA VE YAZMA
- 189 -
17; 13/Ra’d, 30; 17/İsrâ, 107; 18/Kehf, 27, 83; 19/Meryem, 73; 22/Hacc, 30,
72, 72; 23/Mü’minûn, 66, 105; 26/Şuarâ, 69; 27/Neml, 92; 28/Kasas, 3, 45,
53, 59; 29/Ankebût, 45, 48, 51; 31/Lokman, 7; 33/Ahzâb, 34; 34/Sebe’, 43;
35/Fâtır, 29; 37/Sâffât, 3; 39/Zümer, 71; 45/Câsiye, 6, 8, 25, 31; 46/Ahkaf,
7; 62/Cum’a, 2; 65/Talak, 11; 68/Kalem, 15; 83/Mutaffifîn, 13; 91/Şems, 2;
98/Beyyine, 2.
G. Kalem ve Çoğulu Aklâm Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 4
Yerde:) 3/Âl-i İmrân, 44; 31/Lokman, 27; 68/Kalem, 1; 96/Alak, 4.
H. İlim Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 854 Yerde
-Ilm kelimesi 105 Yerde-): 2/Bakara, 13, 22, 26, 29, 30, 30, 31, 32, 32, 32,
33, 33, 42, 60, 65, 75, 77, 78, 80, 77, 95, 101, 102, 102, 102, 102, 102, 102,
103, 106, 107, 113, 115, 118, 120, 127, 129, 137, 140, 143, 144, 145, 146,
151, 151, 151, 158, 169, 181, 187, 184, 188, 194, 196, 197, 197, 203, 209,
215, 216, 216, 220, 224, 223, 227, 230, 231, 232, 232, 232, 233, 235, 235,
235, 239, 239, 244, 244, 246, 247, 247, 251, 255, 255, 256, 259, 260, 261,
267, 268, 270, 273, 280, 282, 282, 282, 283; 3/Âl-i İmrân, 7, 7, 18, 19, 19,
29, 34, 35, 36, 48, 61, 63, 66, 66, 66, 66, 71, 73, 75, 78, 79, 92, 115, 119,
121, 135, 140, 142, 142, 154, 164, 166, 167, 167, 167; 4/Nisâ, 11, 12, 17,
24, 25, 26, 32, 35, 39, 43, 45, 63, 70, 83, 92, 104, 111, 113, 113, 127, 147,
148, 157, 162, 166, 170, 176; 5/Mâide, 4, 4, 4, 7, 34, 40, 49, 54, 61, 76, 92,
94, 97, 97, 97, 98, 99, 104, 109, 109, 110, 113, 116, 116, 116, 116; 6/En’âm,
3, 3, 13, 13, 33, 37, 50, 53, 58, 59, 59, 59, 60, 67, 80, 81, 83, 91, 91, 96, 97,
100, 101, 105, 108, 114, 115, 117, 117, 119, 119, 124, 128, 135, 139, 140,
143, 144, 148; 7/A’râf, 7, 28, 32, 33, 38, 52, 62, 62, 75, 89, 109, 112; 123,
131, 160, 182, 187, 187, 187, 188, 200; 8/Enfâl, 17, 23, 24, 25, 27, 28, 34,
40, 41, 42, 43, 60, 53, 60, 61, 66, 70, 71, 75; 9/Tevbe, 2, 3, 6, 11, 15, 16,
28, 36, 41, 42, 43, 44, 47, 60, 63, 78, 78, 78, 93, 94, 97, 97, 98, 101, 101,
103, 104, 105, 106, 110, 115, 123; 10/Yûnus, 5, 5, 18, 36, 39, 40, 55, 65,
68, 79, 89, 93; 11/Hûd, 5, 5, 6, 14, 14, 31, 31, 39, 46, 47, 49, 79, 79, 93;
12/Yûsuf, 6, 6, 19, 21, 21, 22, 34, 37, 40, 44, 46, 50, 51, 52, 55, 68, 68, 68,
73, 76, 76, 77, 80, 81, 83, 86, 86, 89, 96, 96, 100, 101; 13/Ra’d, 8, 9, 19, 33,
37, 42, 42, 43; 14/İbrâhim, 9, 38, 52; 15/Hıcr, 3, 4, 21, 24, 24, 25, 38, 53,
86, 96, 97; 16/Nahl, 8, 19, 23, 25, 27, 28, 38, 39, 41, 43, 55, 56, 70, 70, 70,
74, 74, 75, 78, 91, 95, 101, 101, 103, 103, 125, 125; 17/İsrâ, 12, 25, 36, 47,
54, 55, 84, 85, 102, 107; 18/Kehf, 5, 12, 19, 21, 21, 22, 22, 26, 65, 65, 66,
66; 19/Meryem, 43, 65, 70, 75; 20/Tâhâ, 7, 52, 71, 71, 98, 104, 110, 110,
114, 135; 21/Enbiyâ, 4, 4, 7, 24, 28, 39, 51, 65, 74, 79, 80, 81, 110, 110; 22/
Hacc, 3, 5, 5, 8, 28, 52, 54, 54, 59, 68, 70, 70, 71, 76; 23/Mü’minûn, 51, 84,
88, 92, 96; 24/Nûr, 15, 18, 19, 19, 21, 25, 28, 29, 31, 32, 33, 35, 41, 41, 58,
59, 60, 63, 64, 64; 25/Furkan, 6, 42; 26/Şuarâ, 34, 37, 38, 49, 49, 112, 132,
155, 188, 197, 197, 220, 227; 27/Neml, 6, 15, 16, 25, 40, 42, 52, 61, 65, 66,
74, 78, 84; 28/Kasas, 13, 13, 14, 37, 38, 50, 56, 57, 69, 75, 78, 78, 80, 85;
29/Ankebût, 3, 3, 5, 8, 10, 11, 11, 16, 32, 41, 42, 43, 45, 49, 52, 60, 62, 64,
66; 30/Rûm, 6, 7, 22, 29, 30, 34, 54, 56, 56, 59; 31/Lokman, 6, 15, 20, 23,
25, 34, 34, 34; 32/Secde, 6, 17; 33/Ahzâb, 1, 5, 18, 40, 50, 51, 51, 54, 63;
34/Sebe’, 2, 3, 6, 14, 21, 26, 28, 36, 48; 35/Fâtır, 8, 11, 28, 38, 38, 44; 36/
Yâsin, 16, 26, 36, 38, 69, 76, 79, 81; 37/Sâffât, 41, 158, 164, 170; 38/Sâd,
69, 81, 88; 39/Zümer, 7, 9, 9, 26, 29, 39, 46, 49, 49, 52, 70; 40/Mü’min, 2,
7, 19, 42, 57, 70, 83; 41/Fussılet, 3, 12, 22, 36, 47, 47; 42/Şûrâ, 12, 14, 18,
24, 25, 35, 50; 43/Zuhruf, 9, 20, 61, 84, 85, 86, 89; 44/Duhân, 6, 14, 32, 39;
45/Câsiye, 9, 17, 18, 23, 24, 26; 46/Ahkaf, 4, 8, 23; 47/Muhammed, 16, 19,
19, 26, 30, 31; 48/Fetih, 4, 18, 25, 25, 26, 27, 27; 49/Hucurât, 1, 7, 8, 13,
16, 16, 16, 18; 50/Kaf, 4, 16, 45; 51/Zâriyât, 28, 30; 52/Tûr, 47; 53/Necm, 5,
28, 30, 30, 30, 32, 32, 35; 54/Kamer, 26; 55/Rahmân, 2, 4; 56/Vâkıa, 50, 61,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 190 -
62, 76; 57/Hadîd, 3, 4, 6, 17, 20, 25, 29; 58/Mücâdele, 7, 7, 11, 14; 59/Haşr,
22; 60/Mümtehıne, 1, 10, 10, 10; 61/Saff, 5, 11; 62/Cum’a, 2, 7, 8, 9; 63/
Münâfıkun, 1, 8; 64/Teğâbün, 4, 4, 4, 11, 18; 65/Talâk, 12, 12; 66/Tahrîm,
2, 3; 67/Mülk, 13, 14, 17, 26, 29; 68/Kalem, 7, 7, 33, 44; 69/Haakka, 49;
70/Meâric, 24, 39; 71/Nûh, 4; 72/Cinn, 24, 26, 28; 73/Müzzemmil, 20, 20,
20; 74/Müddessir, 31; 76/İnsan, 30; 77/Mürselât, 22; 78/Nebe’, 4, 5; 81/
Tekvîr, 14; 82/İnfitâr, 5, 12; 84/İnşikak, 23; 87/A’lâ, 7; 96/Alak, 4, 5, 5, 14;
100/Âdiyât, 9; 102/Tekâsür, 3, 4, 5, 5.
I. İlm’in Zıddı Cehâlet (c-h-l) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i
Kerimeler (Toplam 24 Yerde): 2/Bakara, 67, 273; 3/Âl-i İmrân, 154; 4/Nisâ,
17; 5/Mâide, 50; 6/En’âm, 35, 54, 111; 7/A’râf, 138, 199; 11/Hûd, 29, 46;
12/Yûsuf, 33, 89; 16/Nahl, 119; 25/Furkan, 63; 27/Neml, 55; 28/Kasas, 55;
33/Ahzâb, 33, 72; 39/Zümer, 64; 46/Ahkaf, 23; 48/Fetih, 26; 49/Hucurât, 6.
İlim Konusundaki Âyet-i Kerimeler
1. Allah’tan Başkasının Bilgisi Sınırlıdır: Bakara, 30-33, 255; Yusuf, 76;
Lokman, 34.
2. İnsana Bilmediğini Öğreten Allah’tır: Bakara, 32; Nisa, 113; Mâide, 110;
Haakka, 51; Alak, 5.
3. Firâset ve İlham: Hıcr, 75; Nahl, 68; Muhammed, 17.
4. Allah’tan İlim İstemek: Tâhâ, 114.
5. Âlimlerin Üstünlüğü: Al-i İmran, 7, 18; Nisa, 162; İsra, 107; Hacc, 54;
Şuara, 197; Ankebût, 43;Fâtır, 28; Zümer, 9; Mücadele, 11.
6. Câhillerden Yüzevirmek: Bakara, 67; Mâide, 50; En’am, 35; A’raf, 199;
Hûd, 46.
7. İlim ile Amel Etmek (Bilgiyi Hayata Uygulamak): Mâide, 105; Cum’a, 5.
8. Bilmediğini Sorarak Öğrenmek: Nahl, 43; Enbiya, 7.
9. Çok Soru Sormaktan Sakınmak: Mâide, 101-102; Mücadele, 12.
10. Allah’ın Adı ile Okumak: Alak, 1-3.
11. Öğrenmek: Bakara, 129, 151; Kehf, 60, 82; Ahzab, 34.
12. Kalemin İlim Yönünden Değeri: Kalem, 1; Alak, 4.
13. Yakıyn, İlmin Dereceleri: Vâkıa, 95; Haakka, 51.
14. Bildiğini Öğretmek: Bakara, 129, 151; Tevbe, 122; Abese, 2-4.
15. Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: Bakara, 159, 174.
16. Bilmeden Hüküm Vermenin Kötülüğü: En’am, 119, 144; Hacc, 8; Lokman,
20; Mü’min, 83.
17. İnsanın Bilemeyeceği Şeyler: Ra’d, 8; Lokman, 34.
18. Bilinmeyen Bir Şeyin Ardına Düşmekten Sakınmak: İsra, 36.
19. Allah, Her Şeyi Bilir: Bakara, 29, 33, 231, 244, 255-256, 282; Al-i İmran,
5, 29; Nisa, 24, 111; Mâide, 7, 99; En’am, 3, 13, 59, 73, 101; Hûd, 5; Ra’d,
8-10; İbrahim, 38; Nahl, 19, 23; Tâhâ, 7, 98; Enbiya, 110; Hacc, 7, 76;
Mü’minun, 92; Neml, 6; Kasas, 69; Ankebût, 45, 52, 61; Lokman, 16, 23,
34; Secde, 6; Ahzab, 1; Sebe’, 1-2; Fâtır, 38, 44; Yâsin, 81; Zümer, 7, 46;
Mü’min, 3, 19; Fussılet, 47; Şûrâ, 12, 24-25; Zuhruf, 84; Feth, 4; Hucurat,
1, 8, 13; Hadid, 3-4, 6; Mücadele, 7; Haşr, 22; Teğâbün, 4, 11, 18; Tahrim,
2; Mülk, 13-14; İnsan, 30.
OKUMA VE YAZMA
- 191 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Namazda ve Namaz Dışında Kur’an Okumanın Hükmü, Abdullah Tunca,
Marifet Y.
2. Kur’an Okuma Âdâbı, İmam Nevevî, Tevhid Y.
3. Kur’ân’ı Okuma Âdâbı, Hâfız Fikri Aksoy, Şahsî Y.
4. Kıraat İlminin Ta’limi, Necati Tetik, İşaret Y.
5. Kırâat ve Tecvîd Istılahları, Nihat Temel, İFAV Y.
6. Kur’ân-ı Kerim’in Fazîletleri ve Okunma Kaideleri, İsmail Karaçam,
Marmara Ün. İlâhîyat F. Vakfı Y.
7. Kurân-ı Kerim’in Nüzûlü ve Kırâati, İsmail Karaçam, Nedve Y.
8. Kur’an’ı Nasıl Okuyalım, Muhammed Kutub, İşaret Y.
9. Kur’an’ın Faziletleri (Fezâilu’l-Kur’an), İbn Kesir, mütercim Mehmed
Sofuoğlu, Türdav Y.
10. İmam Şâfiî’nin Kur’an Okumaları, Gıyasettin Arslan, Rağbet Y.
11. Tarihte Dil, Yazı, Bilim ve Toplum, H. Sabahattin Payzın, 1992, İzmir,
Şahsî Y.
12. Yazının Hikâyesi, Hasan Ali Ediz, Doğan Kardeş Y.
13. Eski Türklerde Yazı, Kâğıt, Kitap ve Kâğıt Damgaları, Şinasi Tekin, K.
Tuba Çavdar, Eren Y.
14. İslâm Yazısına Dair, Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
15. Medeniyet Âleminde Yazı ve İslâm Medeniyetinde Kalem Güzeli, 1-3, M.
Bedreddin Yazır, D.İ.B. Y.
16. Hat Sanatımız, Tarihçesi Malzeme ve Âletler Meşkler, Muhiddin Serin,
Kubbealtı Neşriyat
17. Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, Muhittin Serin, İstanbul 1999
18. Eski Çağ’da Yazı Malzemeleri ve Kitabın Oluşumu, Nuray Yıldız, Ankara
2000
19. Antikçağ’da Kitap, H. Blanck, trc. Zehra Aksu Yılmazer, Ankara 2000
20. Osmanlı Hat Sanatı, M. Uğur Derman,
Berlin 2001
21. Eski Yazıları Okuma Anahtarı, Mahmud Yazır, Vakıflar Genel Müdürlüğü Y.
22.
23. Atatürk ve Harf Devrimi, M. Şakir Ülkütaşır, Türk Dil Kurumu Y.
24. Türkiye’de Kitap Okuma Alışkanlığı, Servet Bayram, İstanbul Ticaret
Odası Y.
25. Okuma Becerisi, İlgisi ve Alışkanlığı Üzerine Psiko-Sosyal Bir Araştırma,
Üstün Dökmen, M.E.B. Y.
26. Tefekkür ve Edebiyat, Hekimoğlu İsmail, Türdav Y.
27. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı (Cemal Doğan), Birleşik Y.
28. Kur’an’da Beden Dili, Necati Kara, Bilge Y.
29. Kur’an’ın İnsan-Biçimci dili, Nadim Macit, Beyan Y.
30. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
31. Kur’an’da Cehâlet Câhil Câhililiye, Mustafa Akman, Buruc Y.
32. İslâm Hukuku Açısından Cehâlet, (Uzr b’il-Cehl), Al-i Ferrac, Terc.
Mustafa Akman, Kayıhan Y.
33. Kitab’a Vâris Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Y.
34. Kur’an’da Cehâlet Kavramı, Faruk Aktaş, Ekin Yay., İst. 2001.
35. Lisan ve İnsan, Yusuf Alan, TÖV Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 192 -
36. Kur’an-ı Kerim ve İletişim, Abdurrahman Kasapoğlu, Nursan Y.
37. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T.D.V. Y.
38. İnsan İlişkilerinde 4x4’lük İletişim, Oğuz Saygın, Hayat Y.
39. İletişim, Stuart Sillars, çev. Nüzhet Akın, M.E.B. Y.
40. Anlayarak Hızlı Okuma, Adil Maviş, Hayat Y.
41. Çok Hızlı Okuma Teknikleri, F. Richaude, M. Gauquelin, F. Gauquelin,
Nil Y.
42. Dil ve Diksiyon Yazılı ve Sözlü Anlatım Bozuklukları, Sıddık Akbayır,
Akçağ Y.
43. Söz ve Diksiyon Sanatı, Nüzhet Şenbay, YKY.
44. Konuşma Sanatı, Diksiyon, Yavuz Özdem, Kariyer Y.
45. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
46. Örnekleriyle Kompozisyon Bilgileri, Aylâ Abak, Hazar Y.
47. Güzel Konuşma Yazma, Sâlih Sarıca, Mustafa Gündüz, Fil Y.
48. Türkçe (Güzel Konuşma, Okuma ve Yazma) Öğretim Rehberi, Nusret
Alperen, M.E.B. Y.
49. Elifbe’den Alfabeye Türkiye’de Harf ve Yazı Meselesi, Rekin Ertem,
Dergâh Y.
50. Tanzimattan Cumhuriyete Alfabe Tartışmaları, Hüseyin Yorulmaz,
Kitabevi Y.
51. Oku Oku Budur Sonu, İhsan Ünlüer, Çağdaş Y.
52. Mefhumlardan Tefekküre, Hayri Bilecik, Hülbe Y., s. 90-93
53. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y. s. 150-377
54. Kur’an’da Cehâlet, Câhil, Câhiliye, Mustafa Akman, Buruc Y.
55. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
56. Bilgi Bilinci, Ekrem Sağıroğlu, Denge Y.
57. Bilginin Gücü, M. Said Çekmegil, Timaş Y.
58. Bilim ve Yeni Bilim, Bünyamin Duran, Nesil Y.
59. Çağdaş Bilimin Saplantısı, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
60. Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, Korkut Tuna, İst. Ün. Ed. Fak. Y.
61. Batıda İlmî Skandallar, Ali Çankırılı, Adım Y. / Feza Y.
62. İlim ve İdeoloji, Sadettin Elibol, Birlik Y.
63. Modern Bilimin Arka Plânı, İlhan Kutluer, İnsan Y.
64. Bilimin Öteki Yüzü, Bougenaya, M. Karabaşoğlu, Senai Demirci, İz Y.
65. İslâm Bilimi Tartışmaları, Mustafa Armağan, İnsan Y.
66. Bilginin İslâmileştirilmesi, İsmail Farukî, Risale Y.
67. Müslümanın Bilgilenme ve Değerlendirme Metodu, Mehmet Sümbül,
Ümmet Y.
68. Bilgi Çağı, Hasan Tekeli, Simavi Y.
69. İslâm Düşüncesinde Allah-Âlem İlişkisi, Halife Keskin, Beyan Y.
70. İlim ve Bilim, Abdülfettah Şahin ve heyet, T.Ö.V. Y.
71. İslâm’da Bilginin Temelleri, Şakir Kocabaş, İz Y.
72. Din ve Bilim, Cafer Sadık Yaran ve heyet, Sidre Y.
73. İslâm’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, Mehmet Bayraktar, Rehber Y./T.
Diyanet Vakfı Y.
74. Bilimden Damlalar, Ömer Öztürkmen, Ötüken Neşriyat
OKUMA VE YAZMA
- 193 -
75. Tasavvuf ve Modern Bilim, Mehmet Bayraktar, Seha Neşriyat
76. İlim Uğrunda, Abdülfettah Ebû Ğudde, Ebru Y.
77. İslâmiyet’te ve Hıristiyanlık’ta İlim Anlayışı, Polat Has, T.Ö.V. Y.
78. Ta’limü’l-Müteallim Tercümesi, Burhaneddin Zernuci, Furkan Kitabevi
79. Ta’limü’l-Müteallim (İlim Öğrenme Âdâbı), Abdullah Naim Şener,
Sönmez Neşriyat
80. Müslüman İlim Öncüleri 1-2, Şaban Döğen, Yeni Asya Gaz. Neşriyat
81. Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
82. Allah, İlim ve İnsan, C. Ceressy Morrison, Şelâle Y.
83. Allah ve Modern İlim, 1-2, Abdürrezzak Nevfel, Hikmet Y.
84. İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, Türdav A.Ş. Y.
85. İmanla Gelen İlim, Halûk Nurbaki, Damla Y.
86. İslâm İlimleriyle Tanışma, Murteza Mutahhari, Endişe Y.
87. İslâm ve İlim, Seyyid Hüseyin Nasr, İnsan Y.
88. İslâm ve İlim, Şaban Döğen, Gençlik Y.
89. İslâm ve İlim, Enver Yılmaz, Nizam Y.
90. İslâm ve Bilim, Derleme, Seha neşriyat
91. İlimlerin Özü, Nevî Efendi, İnsan Y.
92. İlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
93. Âlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
94. Bilgi Toplumu, Mustafa Temiz, Seha Neşriyat
95. Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile Türk İslâm Bilginlerinin Yeri, Lütfi
Göker, M. E. B. Y.
96. Değişim Sürecinde İnanç-Bilim İlişkisi, İslâmî Araştırmalar Dergisi, c. 11,
sayı 1-2, 1998
97. Bilgi, Bilim ve İslâm, Heyet, 1-2, İSAV Y. / İlmî Neşriyat
98. Bilgi Üzerine Söyleşi, Paul Feyerabend, Metis Y.
99. İhvân-ı Safâ Felsefesinde Bilgi Problemi, İsmail Yakıt, Üçdal Neşriyat
100. Maturidi’de Bilgi Problemi, Hanifi Özcan, Marm. Ün. İlâhîyat Fak. Y.
101. Âmidî’de Bilgi Teorisi, Emrullah Yüksel, İşaret Y.
102. İlmî Tavır ve Ötesi, Seyit Ahmet Arvasi, Burak Y.
103. Uzay Âyetleri Tefsiri, Celâl Yeniçeri, Erkam Y.
104. Kur’an ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.
105. Kur’an-ı Kerim’de Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
106. Kur’an Bilim, M. Harun Osmanoğlu, Gül-San Y.
107. Kur’an-ı Kerim ve Tabiat İlimleri, Ahmet Yüksel Özemre, Furkan Y.
108. Kur’an ve İlimler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
109. Kur’an’dan İcatlara, Şaban Döğen Nesil Basım-Yayın
110. Kur’an’ın İlmî Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
111. Kur’an-ı Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y,
112. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Halûk Nurbaki, T. Diyanet
Vakfı Y.
113. Bilim Açısından İmanın 6 Şartı, Halûk Nurbaki, Nesil Basım-Yayım
114. Bilimden İmana, Cevat Babuna, Babıali Kültür Yayıncılğı
115. İlimlerden Açılan Pencere, Sinan Bengisu, Zafer Y.
116. Bilim ve Uygarlık Açısından İslâm, Vahidüddin Han, İşaret Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 194 -
117. İlim ve Âlim, Heyet, Ankara Fazilet Y.
118. İslâm ve Bilim, Derleme, Seha Neşriyat
119. İslâm ve Bilim, Pervez Hoodbhoy, Cep Kitapları Y.
120. İslâm ve İlim, Necmettin Erbakan, Furkan Basın Y.
121. Ortaçağ İslâm Dünyasında Bilim ve Teknik, Zeki Tez, Dicle Ün. Y.
122. İlim ve Din, A. Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi
123. Bilim ve Teknoloji Ansiklopedisi, John David Yule, Remzi Kitabevi
124. Bilim Tarihi, Mehmet Bayraktar, Koza Eğitim Y.Akıllar, Beyinler ve Bilim,
John Searle, Say Y.
125. Bilim Tarihi, Feyzullah Akben, Gün Y.
126. Bilim Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi Kitabevi
127. Beşerî Bilim Teorileri, Julien Freund, Türk Tarih Kurumu Y.
128. Bilim Kutsal Bir İnektir, Anthony Standen, Şule Y.
129. Bilimin Arka Yüzü, Adrian Berry, Tübitak Y.
130. Okulsuz Toplum, Ivan Illıch, Birey Toplum Y.
131. Bilimsel Bilginin Sosyolojisi, Barry Barnes, Vadi Y.
132. Bilimin Öncüleri, Cemal Yıldırım, Tübitak Y.
133. Bilim ve Din, Bertrand Russel, Cem Y.
134. Din ile Bilim, Bertrand Russel, Say Y.
135. Çocukluk ve Gençlik Çağında İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer
Özyılmaz, Pınar Y. 2003
136. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y. İst. 2001
137. Hz. Muhammed ve Öğretim Metodları, Abdulfettah Ebû Gudde, Umran
Y. İst. 1998
138. Hz. Peygamber ve İlim, Yusuf el-Kardavî, Şule Y. İst, 1993
139. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, Heyet, İSAV, İlmî Neşriyat,
İst. 1995
140. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi 2, İSAV, Ensar Neşriyat, İst. 1996
141. Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y., İst, 1996
142. Aile Okulu, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1991
143. Ailede Eğitim, Hüseyin Ağca, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1993
144. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, T. Diyanet Vakfı Y.
2. Bs. Ank, 1991
145. Türkiye’de Din Eğitimi ve Öğretimi, İslâm Medeniyeti Vakfı, İst. 1993
146. İslâm’ın ve İlmin Işığında Çocuk Eğitimi, H. Hüseyin Korkmaz, Feza Y. 93;
Tuna A.Ş. Y. İst. 95
147. Kur’an’da Çocuk Eğitimi, İbrahim Canan, Nesil Y., İst. 1996
148. Rasûlullah’a.Göre Âilede ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan,
Yeni Asya Y. İst. 79; Türdav
149. İslâm’da Temel Eğitim Esasları, İbrahim Canan, Yeni Asya Y., İst. 1980
150. Din Eğitimi ve Öğretimi (İman-İbadet), Halis Ayhan, DİB Y. Ank. 1985
151. Çocuğumuzu Nasıl Eğitelim, Bakiye Marangoz, Mektup Y. , İist 1988
152. Çocuk Eğitim Rehberi, Ana-Babanın El Kitabı, Nurhan Şener, Toker Y., 2.
Bs., İst. 1976
153. İslâmî Hayatta Âile ve Çocuk Terbiyesi, Ayşenur Zehra, İttihad Y., İst.
1993
154. Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst. 1993
OKUMA VE YAZMA
- 195 -
155. Sınıfta Pozitif Disiplin, J. Nelsen, L. Lott, S. Glenn, Hayat Y. İst. 1999
156. SOS! Ana Babalara Yardım, Lynn Clark, Ph. D., Evrim Y., İst. 1996
157. Her Yönüyle Çocuğunuz, Şule Bilir, Pelin Bilir Adıyaman, Alkım Y., İst.
158. Yaratıcı Bir Çocuk Yetiştirme, Cynthia MacGregor, Papirus Y., 2. Bs. İst. 1997
159. Sevgi Eğitimi, Veysel Sönmez, Anı Y., 5. Bs. Ank. 1997
160. Çocuğunuz ve Oyun, Arnold Arnold, Fitzhugh Dodson, Denge Y., İst. 1998
161. Eğitimi Zor Çocukların Psikolojisi, Alfred Adler, Baha Matbaası, İst. 1965
162. Çocuklar Nasıl Öğrenir, Ahmet Rahmi Ercan, Alkım Y. Ankara
163. Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Yengeç Kitabı, Salzmann, Çocuk
Vakfı Y., İst. 1991
164. Fî Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 116-117
165. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 265-272
166. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 62
167. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 119-123
168. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 276-284
169. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 262-332
170. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c.
1, s. 164-166
171. Min Vahyi’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s.
166-170
172. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sabuni, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 82-83
173. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 97-101
174. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, 125-126; c. 2, 221-222
175. İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3. s. 133-137
176. İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehâlet) (I), Hakkı
Aydın, ATA.Ü.İ.F.D., sy. 12, Erzurum 1995.
177. ‘İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehâlet) (II), Hakkı
Aydın, Cumhuriyet Ü.İ.F.D., sy. 1, Sivas 1996.
178. İslâmiyet’in Eğitimimize Getirdiği Değerler, Nevzat Ayasbeyoğlu, MEB Y.
179. İlim - İslâm Münâsebeti, Mehmed Aydın, İsav, Bilgi, Bilim ve İslâm
180. Eğitime Giriş ve İslâmiyet’in Eğitime Getirdiği Değerler, Halis Ayhan,
181. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, Ankara 1990
182. Öğretimde Program, İlke ve Yöntemler, N. Kemal Önder, İstanbul 1992
183. Asr-ı Saadetle Yazı ve Vahiy Katipleri, Mustafa A’zami, Trc: Durak Pusmaz,
Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadetle İslâm, Beyan
Yay., İst. 1994.
184. Kur’an’ın Zihni İnşası, Seyyid Abdullatif, Trc: Mehmed Kürşad Atalar,
Pınar Yay., İst. 1995.
185. Kitab’a Varis Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Yay., İst. 2004.
186. Kur’an’da Cehalet Kavramı, Faruk Aktaş (Mustafa Akman), Ekin Yay., İst. 2001.
187. Bütün Yönleriyle Cahiliyye, Ramazan Altıntaş, Konya 1990.
188. İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet) Hakkı Aydın,
(I), ATA.Ü.İ.F.D., sy. 12, Erzurum 1995.
189. İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet) (II) Hakkı
Aydın, Cumhuriyet Ü.İ.F.D., sy. 1, Sivas 1996.
190. Hüccetullahü ‘l-Baliğa, Ahmed Şah Veliyyullah Dihlevi, Trc: Mehmet
Erdoğan, İz Yay., İst. 1994.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 196 -
191. Fevz’ul-Kebir fi Usuli’t-Tefsir, Dihlevi, Trc: Mehmed Sofuoğlu, Çağrı Yay.,
İst. 1980.
192. İslâm Hukukunda Suç ve Ceza, Ebu Zehra, Trc: İbrahim Tüfekçi, Kitabevi,
İst. 1994.
193. İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, Mehmet Erdoğan, M.Ü.İ.F.V.
(Hav) Yay,, İst. 1994.
194. Cehalet özürdür Bid’atçı Tekfircilere Reddiye, Ahmed Ferid, Trc: Mustafa
Yiğit, Guraba Yay., İst. 1996.
195. Rasûlullah (s.a.s.) Döneminde İlköğretim Kurumları ve İşlevleri, Şakir
Gözütok, Dini Araştırmalar (Dergisi), c 1 sy. 2, Eylül-Aralık 1998.
196. İslâm ‘da Sembolik Dil,Sadık Kılıç, İnsan Yay., İst. 1995.
197. İslâm ‘da Bilginin Temelleri (Emr Kitabı), Şakir Kocabaş, İz Yay., İst. 1997.
198. Hz. Muhammed’ın Mekke Döneminde Uyguladığı Yaygın Eğitim,
Mehmet Kocatepe, İttifak Kültür Serisi, (Bursa 1997) Konya 1999.
199. İslâm Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, Ahmet
Özel, Marifet Yay., İst. 1982.
200. Kur’an’da İlim ve Cehalet Kavramları, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi),
Ömer Özgültekin, H.Ü.S.-B.E., Urfa 1996.
201. İslâmi Mücadelede Bilginin Gücü, (Oku Kalemle Öğreten
Rabbin En
Büyük Kerem Sahibidir.) Talat Sakallı, Trc: Abdullah Kahraman, Pınar
Yay., İst. 1997.
202. Cahiliyye Kelimesinin Mana ve Menşei, Süleyman Tülücü, ATA.Üİİ.F.D.,
sy. 4, Ankara 1980.
203. İslâm Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, Abdulkadir Udeh, Trc: Akif Nuri,
İhya Yay., İst. 1976.
204. Kuran’da Cahillik ve İlim, Veli Ulutürk, İlim ve Sanat Dergisi, sy. 16,
Kasım-Aralık 1987.
205. Hz. Peygamberin Mekke Dönemi Yaygın Eğitim Çalışmaları, İlhan Yıldız,
Y.Y.ÜİF.D. sy. 2 Aralık 1998.
206. Kur’an’da Cehalet Kavramı, Faik Yılmaz, Y.Y.-Ü.İ.F.D., sy. 2, Van, Aralık 1998.
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

 
Cuma, 15 Ocak 2021 09:56

Fatiha Süresi

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

-ahmed kalkan-
Fatiha Sûresi
Tefsiri
“İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
CİLT -5-
AHMED KALKAN
“İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -5-
Ocak 2016 / İstanbul
Mar’ ruf Yayınları:
Editör:
Tashih:
Kapak & Mizanpaj:
Baskı:
4
Mehmed Bilir
Ma’ ruf Yayınları
Ehl-i Dizayn
STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
Bağcılar/İStanbul
Tel: 0212 446 8846
Sertifika No:12266
MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
Adres:
Tel:
E-Posta:
Web:
İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd. Işık Sk.
No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
(0216) 344 0 342
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
www.marufyayinlari.com
Fatiha Sûresi Tefsiri
İçindekiler
Önsöz 13
Fâtiha Sûresi 20
Fâtiha Sûresinin Düşündürdükleri 22
Fâtiha Sûresinin Kısa Tefsîri 23
Fâtiha Sûresinin Lisan-ı Hali 33
“Besmele: Tâğutun Adıyla Değil; Allah’ın İsmiyle ve İzniyle” 35
Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen Besmele Kur’an’dan Bir Âyet Midir? 35
Hanefilerin Delilleri 40
Besmelenin Namazda Okunmasının Hükmü Nedir? 42
Fâtiha’nın Namazda Okunması Farz Mıdır? 43
Cumhurun Delilleri 44
Hanefîlerin Delilleri 44
İmama Tâbi Olan Müslüman, Fâtiha’yı Okuyacak Mı? 47
İstiâze 49
Kur’an ve İstiâze 50
Şeytandan Kurtuluş, Allah’a Sığınmakla Sağlanır 51
Sığınan, Kendisine Sığınılan ve Kendisinden Sığınılan 53
Günümüzde İstiâze Anlayışı 55
Allah’a Sığınma Tarzı Nasıl Olmalı? 59
İstiâze Şuurunun Bize Kazandıracağı Anlayış ve Davranışlar 62
“Besmele: Tâğutun Adıyla Değil; Allah’ın İsmiyle ve İzniyle” 64
Hamdele 68
Kur’an’da Hamd Konusu 68
Hamd, “Övgü” ve “Şükür” Kelimelerinden Daha Zengin Anlamlıdır 70
Hamd, Allah’a Aittir; Çünkü... 71
Hamd, Tüm Organlarla ve Özellikle Kalple Yapılır 72
Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Hamdetmeyen Bir Toplum Olduk 74
Hamd, Hayata Gülümsemektir 75
İbâdetlerimiz ve Hamd 76
Her Nimetten Sonra, Her Vesileyle Hamd, Sürekli... 77
Hamd – İman İlişkisi 79
Hamd Bilinciyle Hayata Bakış 80
Hamd ve Günümüz İnsanı 81
Hamd Şuurunun Müslümana Kazandırdıkları 82
 رَبِّ اْلعَالَِ ي ن َ Rabbi’l-Âlemîn 84
Rab 84
Rab 91
Âlem 92
Rabbi’l-Âlemîn 93
On Sekiz Bin Âlem 94
Allah’ın Âlemlerin Rabbi Olması İle Ortaya Çıkan Sonuçlar 98
O Aynı Zamanda Rahîmdir 101
Akıllar Denk Olsaydı?! 103
Rahîm 103
1) Kötülüklerden Korumak 105
2) Sıkıntıya Girmek 106
Rahmet 106
A) Yumuşaklık 106
B) Allah’ın Merhameti 106
C) Azaptan Kurtarmak 107
D) Sıkıntıdan Sonra Gelen 107
E) İlahî Vahiy Rahmettir 107
F) Şefkat Bir Rahmettir 108
G) Hz. Muhammed Bir Rahmettir 109
H) Af Bir Rahmettir 111
I) Rahmet Kurtuluşa Götürür 111
J) Şeytandan Koruma Rahmettir 111
Rahmân Kavramının Diğer Mânâları 112
A) Yaratmak 112
B) Öğretmek 113
C) İzin Vermek 113
D) Sevgi Yaratmak 113
Rahîm Kavramının Mânâları 113
A) Dölyatağı 114
B) Sevgi (Akrabalık) Bağı 114
Rahmân İle Rahîm Sıfatları Arasındaki İlişki 115
Rahmetin İki Çeşidi; Rahmân ve Rahîm 119
Kur’an’da Rahmet 121
Hadislerde Allah’ın Rahmeti 124
Hastalık, Sakatlık ve Bazı Musibetler De Rahmettir 126
Rahmet, Tüm Evreni Kuşatmıştır 127
Rahmetin İki Büyük Yansıması: Kur’an ve Peygamber 128
Rahmet Sıfatının Kuldaki Tecellîsi; Merhamet 131
Rahmân’ın Merhametten Mahrum Kulları 133
Rahmân ve Rahîm Sıfatlarının Düşündürdükleri 134
Din Gününün Sahibi 138
Allah Mâliktir 139
Allah, Hem Mâliktir, Hem Meliktir 140
Mâlikü’l-Mülk 147
Mal-Mülk Allah’ındır 151
Mülk ve Melekût; Eşyanın İki Yüzü 160
Din Günü 163
Ümit - Korku Dengesi 164
Din Gününün Tek Sahibi Allah’tır 167
Kur’an’da Din Günü 168
Din Günü Şuuru, Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri 171
كَيَّ إِ İyyâke (Ancak Sana) 180
نعْبُد Na’budu (İbâdet Ederiz) 181
Kur’an’da İbâdet 183
İbâdetle İlgili Bazı Âyetler 186
Abd (Kul) ve İbâdet 190
‘Abede’ Kavramı 191
1) Bilmek 191
2) Birlemek, Tevhid 191
3) İtaat Etmek 192
4) İbâdet Etmek 192
İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm Organların Allah’a Yönelmesidir 195
İbâdet, Fıtrattır 196
İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır 201
Allah’a İbâdet 204
Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir 206
Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur? 207
Allah’tan Başkasına İbâdet 208
Putlara, Heykellere İbâdet 210
Tâğuta İbâdet 213
Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet 216
Şeytana İbâdet 218
Cinlere İbâdet 220
كَيَّ وإِ ve İyyâke (Ancak Senden) 222
 نَسْتَعِ ي نُ Nesteîn (Yardım İsteriz, Duâ Ederiz) 222
İstiâne 223
Duâ 225
Duâ ve Dâvet 226
Duâ İbâdettir 231
Duâ, Ruhun Gıdası ve İlâcıdır 234
Niçin Duâ Ederiz? 236
Duânın Önemi 239
Duânın Amacı 244
Duâ Edilmek, Yalnızca Allah’ın Hakkıdır 257
Duâ Ederken Dikkat Edilecek Hususlar 259
Duânın Psikolojik Cephesi 261
Duânız Olmasa?! 265
Sözlü ve Fiilî Duâ 268
Duâ Etme Şekli ve Duâ Âdâbı 271
Allah’ın İsimleriyle (Esmâü’l-Hüsnâ) Duâ Etmek 274
Duâda Zaman ve Mekân 275
Duâsı Kabul Edilen Kimseler 276
Kimler İçin Duâ Edilmez? 276
Duâların Kabul Edilmesi 277
Duâda Tevessül 279
Duânın İstismar Edilmesi 283
Hiçbir Muska Câiz Değildir. Çünkü; 286
Duâda Neler İstemeliyiz? 287
Kur’ân-ı Kerim’in Dilinden Duâ Örnekleri 288
Kur’an’da Peygamberlerin ve Sâlih Kimselerin Duâları 297
Rasûlullah’ın (s.a.s.) Hayatında Duâ 298
Sünnet Olan Duâlar 302
 إهْدِنَ Bize Hidâyet Ver, Yol Göster, Bizi Ulaştır 303
 الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ Sırât-ı Müstakîme, Dosdoğru Yola 303
Hidâyet 304
Kur’an’da Hidâyet 306
Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet 308
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam 310
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait 312
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir 314
Hidâyette Kulun Rolü 317
Hidâyet Türleri 324
Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak 324
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak 325
Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu) 328
Sırât-ı Müstakîm/Dosdoğru Yol 333
İstikamet ve Sırât-ı Müstakîm 334
Kur’an’da Sırât-ı Müstakîm 338
Sırât-ı Müstakîm’in Kur’ân-ı Kerim’deki Tanımları 338
Nimet Verilenler 342
Gazap 344
Allah’ın Gazâbına Uğrayanlar 344
Yahûdilerin Gazaba Uğrama Nedenleri 346
İsrâiloğullarının Karakteri / Yahûdileşme
Alâmet ve Özellikleri 348
Dalâlet 354
Dalâletin Kur’an’daki Anlamları 354
Dalâlette Olanlar 356
Dalâlette Olanların Özellikleri 357
Dalâlet Önderleri 358
Dalâlete Düşme Sebepleri 359
Dalâletin Sonuçları 360
Hıristiyanların Sapma Nedenleri 364
Sırât-ı Müstakîmin Gerekleri 368
İnsanın Asıl Sırat Köprüsü Dünyadadır 369
Yol ve Yolculuk Üzerine Düşünceler 371
Fâtiha Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar 377
Fatiha Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 399
Fatiha Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 413

İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
!

ithaf
Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
yapan tâvizsiz davetçilere…

• 13 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Önsöz
Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
ufukta görülemedi.
Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
yaşayışa ulaşılamamıştır.
Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
14 •
Ahmed Kalkan
çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
etme yetkisine sahip bulunur.
Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
çalışmışlardır.
Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
yola iletir.” (5/Mâide, 16)
Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
(s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
dilimlerinin adı çağ olamaz.
Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
• 15 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
“Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
(iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
• 16 •
Ahmed Kalkan
götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
Kur’ân 14, hadis no: 2908)
Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
“Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
47, hadis no: 269)
Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
(Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
“Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
(25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
“Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
• 17 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
“falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
“Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
ateşe uzatmaz.
İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul sırasına
göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi, bizim de benzer
aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya, bireyden
cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını öğretmesi açısından
da en faydalı okuyuş biçimidir.
Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
tereddütlerimiz kalmaz.
Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
için istişareden yararlanılır.
“Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
• 18 •
Ahmed Kalkan
Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
selâm olsun!
* * *
• 19 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
 لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
 بسم الله الرحمن الرحي
كَ نعْبُدُ  ۞ إِ يَّ   ۞ مَاِلكِ يوْمِ الدِّي نِ  ۞ الرَّ حَْنِ الرَّحِي ِ „ الَْمْدُ لَِّ رَبِّ اْلعَالَِ ي نَ
‹ مْ غَيْ ِ ‘ أَْنعَمْتَ عَلَيْ ِ   ۞ صَِاطَ اَّلذِي نَ  الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ  ۞ اهْدِنَ „ كَ نَسْتَعِ ي نُ  وَإِ يَّ
„ مْ وََل الضَّاِّل ي نَ ‘ اْلَغْضُوبِ عَلَيْ ِ
ب سِْ adıyla : الَّلِ Allah’ın : الرَّ حَْن : Rahmân  الرَّحِي : Rahîm مَْدُ الْ hamd :
لَِّAِllah : içindir رَبِّ Rabbi : „ اْلعَالَِ ي ن : âlemlerin الرَّ حَْنِ Rahmân’dır :  : الرَّحِي ِ
Rahîm’dir مَاِلكِ : mâlikidir يوْمِ gününün :   الدِّي ن Din : كَ إِ يَّ yalnız Sana :
نعْبُدُ ibâdet ederiz : كَ وَإِ يَّ ve : yalnız Senden „ نَسْتَعِ ي نُ yardım dileriz :  اهْدِنَ bizi
ilet (bize hidâyet ver) : الصَِّاطَ yola :  اْلُسْتَقِي َ doğru : صَِاطَ yoluna :   اَّلذِي نَ
أَْنعَمْتَ nimet verdiklerinin : م‘ عَلَيْ ِ kendilerine : ‹ غَيْ ِ değil : مْ‘ اْلَغْضُوبِ عَلَيْ ِ
gazaba uğrayanların : „ وََلالضَّاِّل ي نَ ve sapıtanlarınkine :
“Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
O, Rahmân ve Rahîmdir. Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir.
Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım
isteriz (ey Allah’ım). Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster. Kendilerine nimet
vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların
ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!” (1/Fâtiha, 1-7)
Dinin özünü öğrenmek istiyorsan; işte Fâtiha.
Yalnız Allah’a kul ol; denilmeden rûhuna el-fâtiha!
• 20 •
Ahmed Kalkan
Fâtiha Sûresi ve Mesajı
Fâtiha Sûresi
İndiği Yer: Mekke.
Mushaf tertibine göre sırası: 1. sûre
Nüzul Sırası: 5; Fâtiha sûresi, Mekkî’dir ve yedi âyettir. Mekke devrinin
ilk yıllarında ve tamamı bir defada inmiştir. Besmele’nin sûreden olup
olmadığı ihtilâflıdır. Bu sûre, bütün olarak inen ilk sûredir. Kur’an’ın giriş
kapısı olması sebebiyle Fâtiha ismini almıştır.
Âyet sayısı: 7
Kelime sayısı: 25 (Kelimelerin bitişik ve ayrı yazılmasına göre 27 olarak
sayanlar da vardır.) 1
Harf sayısı: 123 (142 olarak sayanlar da vardır)
Fâsılası: Nûn ve mim harfleridir.
Fâtiha’nın Anlamı: Fâtiha, açmak, açıklığa kavuşturmak, açılacak şeylerin
başı, sıkıntı ve meşakkati gidermek, başlamak anlamındaki “feth” kökünden
türemiş bir isim olup karşıtı “hatime”dir. Bir şeyin evveli, baş tarafı,
başlangıcı, giriş” mânâsında kullanılır. Fâtiha, bir yere girerken açılan ilk
kısım anlamında kullanılır. İlk açılan yer anlamıyla Fâtiha sûresi, Kur’an’ın
başlangıcını temsil etmektedir. Feth kökünden alınırsa “fethetmek” mânâsına
gelmektedir. Fâtiha, Kur’an’ın girişi olduğu için başlangıçtır; insanların
gönüllerini fethedip zafere ulaştırdığı için de sondur. Bu anlamıyla
Fâtiha, Kur’an’ın bâtıla karşı verdiği mücadelenin zaferini ifade etmektedir.
Ayrıca, insan gönlünün açılış kapısını da teşkil etmektedir. Gönlün kapısı
1 Kelimelerinin adedi, "Teysir" isimli tefsirde beyan edildiğine göre, Fâtiha sûresinin kelimelerinin sayısı,
25; harflerinin sayısı ise, 123'tür.
"Aynu'l-Meânî" isimli eserde ise, Fâtiha sûresinin kelimeleri 27; harflerinin sayısı ise, 142’dir. İhtilâfın
sebebi, besmele-i şerîfe'ye itibâr edilmeksizin, munfasıl kelimelerin, yazılış veya müstakil telaffuzlarına
itibar edilir. Veya telaffuz edilen harflere veya yazılan harflere itibârda ihtilaf vardır. Ve bunların dışındaki
konularda ihtilaf vardır.
• 21 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
açılıp içeri girilince oradaki şirk temizlenmekte ve bu temizlikle de zafere
ulaşılmaktadır. “Fâtihatü’l-Kitab” tamlamasının kısaltılmış şekli olan bu
Fâtiha’ya, Allah kelamının başında bulunduğu yahut namazda ilk okunan
sûre veya tümüyle ilk inen sûre olarak Fâtiha sûresi denilmiştir. Bir bakıma
Kur’an’ın önsözü olduğu için “açıcı” anlamına gelen Fâtiha adı almıştır.
Diğer İsimleri: Sûrenin yirmiden fazla adı vardır. Kitab’ın özünü, İslâm’ın
temel esaslarını özlü bir biçimde içerdiğinden ona Ümmü’l-Kur’an
(Kur’an’ın anası, özü) ve El-Esâs denilmiştir. Sûre, hem Mekke ve hem de
Medine’de iki sefer indiğinden, her namazda en az iki kere okunduğundan
ve sürekli tekrarlanan bir sûre olduğundan Es-Seb’ul-Mesânî (tekrarlanan
yedili) ismi ile anılmaktadır. Onun bu ismi 15/Hicr sûresi, 87. âyetinde tescil
edilmiştir. Fâtiha sûresi, ihtiva ettiği bu temel esaslarıyla saâdet için yeterli
olduğundan El-Kâfiye (yeten), maddî-mânevî tüm hastalıklar için şifâ
kaynağı olduğundan Eş-Şâfiye (şifâ veren) isimleri ile de anılmıştır. Hazine
anlamına gelen Kenz, Duâ, Ümmü’l-Kitab, Salât, Vâfiye, Şifâ, Şükür, el-
Hamd (halkın dilinde Elham) gibi isimler de verilmiştir.
Konusu: Sûre, Allah’ı hamd ve senâ ile tevhidin temeli ulûhiyeti, din
gününden bahsederek âhireti, kulluk göstergesi olan duâ ve ibâdet i, nimet
verilenlerden bahsederek nübüvveti, onların yolunda kalma duâsı ile hidâyeti,
gazaba uğramış sapıklar ve yollarından uzak kalma isteği ile tevhid
düşmanlarından ayrılmayı ve tüm bunlar hakkında Allah’ın yardımını isteyerek
kaza ve kadere rızâyı işlemektedir. Dinin temel esaslarını içermesinden
dolayı Fâtiha sûresi, Kur’an’ın bir özetidir.
Fazîleti: “Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yediyi ve şu büyük Kur’an’ı
vermişizdir.” 2 âyetinde Fâtiha sûresi anılmıştır.
Sûrenin fazileti ile ilgili birçok rivâyet mevcuttur. Bunlardan birisi
şöyledir: “Bu sûrenin benzeri ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne ZEbûr’da ve ne de
Kur’an’da vardır.”3
2 15/Hicr, 87
3 İbnu'l Cevzî, Zâdü'l-Mesîrî, I, 10; Kurtubi, el-Câmiu' li Ahkâmu'l-Kur'an, I, 108; Ahmed bin Hanbel ve
Tirmizî bunu rivayet etmişlerdir. Tirmtzî, ayrıca “Sahih ve hasen bir hadistir” demiştir.
• 22 •
Ahmed Kalkan
“Sana öyle bir sûre öğreteceğim ki o, Kur’an’daki sûrelerin en büyüğüdür.
İşte o ‘El-hamdu lillâhi Rabbi’l-âlemîn’ diye başlayan Fâtiha sûresidir. O
Seb’u’l-Mesânî (tekrarlanan yedi)dir. Ve bana verilen yüce Kur’an’dır.”4
Namazda okunması sebebiyle bir ismi de “Es-Salât” olan Fâtiha hakkında
hadis-i kudsî kabul edilen bir hadis rivâyetinde şöyle buyrulmuştur:
“Namazı kulumla aramda ikiye ayırdım. Bir yarısı Benimdir, diğer yarısı kulumundur.
Kuluma istediği verilecektir. Kul: ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır’
dediği zaman Allah: ‘Kulum Bana hamd etti, senâda bulundu’ der. Kul:
‘Allah, Rahmân ve Rahîmdir’ deyince, Allah: ‘kulum Beni övdü’ der. Kul: ‘Din
gününün sahibi, hükümdarıdır’ dediği zaman, Allah: ‘Kulum Beni yüceltti’
der. Kul: ‘Ancak Sana kulluk/ibâdet eder, yalnızca Senden yardım dileriz’
dediği zaman, Allah: ‘Bu Benimle kulum arasındadır, artık kulum ne isterse
verilecektir’ der. Kul: ‘Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna.
Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil’ dediği zaman
Allah: ‘İşte bu, yalnızca kulum içindir; kulumun isteği yerine gelecektir’
der.” 5
Müslim, Sahih’inde İbn Abbas’tan naklen şöyle diyor: “Cebrâil (a.s.),
Rasûlallah’ın (s.a.s.) yanında otururken yukarıdan bir ses duydu. Cebrâil
başını kaldırarak şöyle dedi: ‘Gökten bugüne kadar hiç açılmayan bir kapıdan
yeryüzüne ilk defa gelen bir melek indi.’ Bu melek Rasûlallah’a (s.a.s.)
selâm vererek, ‘Senden evvel hiçbir peygambere verilmeyen iki nurla seni
müjdeliyorum. Birisi Fâtihatü’l-Kitab, diğeri Bakara sûresinin son âyetleridir.
Sen onlardan bir harf de okumuş olsan, onlar sana verilmiştir.’ dedi. 6
Fâtiha Sûresinin Düşündürdükleri
Hz. Peygamber’e bir bütün olarak inen ilk sûre olan Fâtiha sûresi, bizlere
en güzel duâ ve yakarış örneği sunmaktadır. O, kulun yaratıcısına sunduğu
en özlü bir dilekçedir. Şöyle ki, besmele ile dilekçenin sunulduğu makam
belirtilmekte; Hamd ile o yüce makamın sahibi övülmektedir. Rahmân ve
4 Buhârî, Tefsir 1/1; Ebû Dâvud,;Nesâî; Cem’u’l-Fevâid, c. 2, s. 287
5 Müslim, Salât 38, 40; Ebû Dâvud, Salât 132
6 İbn Cevzî, Zadü'l-Mesîrî, c. 1, s. 10; Âlûsî, Ruhu’l-Meânî Tefsiri, c. 1, s. 40; Fahreddin Razi, Tefsiru'l-Kebir,
c. 1, s. 137; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c 1, s. 106; Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri,
Şamil Y., c. 1, s. 10-11
• 23 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Rahîm kelimelerinin verdiği ümit ile din gününün sahibi ifâdesinin verdiği
korku arasında yüce huzura çıkıyor, tüm âcizliğimiz ve güçsüzlüğümüzle
kul olarak kendimizi takdim ediyoruz. Daha sonra isteklerimizi arzediyor
ve “âmin” (duâmızı, dilekçemizi kabul buyur) diyerek imzalamış/mühürlemiş
oluyoruz.
Fâtiha sûresi, Kur’an’ın bir özetidir. Tevhid, âhirette cezâ ve mükâfat,
sadece Allah’a ibâdet, sırât-ı müstakîm yani hidâyet ve saâdet yolu, geçmiş
toplulukların ibret alınacak kıssalarını konu edinen Kur’an’ın bu ilk sûresinde
bütün bunlara temel teşkil eden hususlar vardır. Böylece her namazda
Fâtiha’yı okuyan bir müslüman, namazın her rekâtında Kur’an’ın bir özetini
okumuş olmakta, Kur’an’a tabi olacağına dair Allah’a söz vermektedir.
Fâtiha Sûresinin Kısa Tefsîri
“Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yediyi ve şu büyük Kur’an’ı vermişizdir.”
7 âyetinde Fâtiha sûresi anılmıştır. Sûrenin kısa tefsirini verelim:
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.
 بِ سِْ الَّلِ الرَّ حَْنِ الرَّحِي
“Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla.” (1/Fâtiha, 1) başlarım.
„ الَْمْدُ لَِّ رَبِّ اْلعَالَِ ي نَ
“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” (1/Fâtiha, 2)
Er-Rabb: Mâlik, mutasarrıf demektir; yalnız Allah’ın adıdıdr. El-âlemîn:
âlem’in çoğuludur. Allah’tan başka bütün varlıklar demektir. Hamd yalnız
O’nadır. Her şeyde mutlak rububiyet O’nadır. O bütün kâinatın terbiyecisi,
hâkimidir. Azamet, şeref, ululuk, yaratıcılık, O’na aittir. Hamdi O’na has
kılarak, O’nun büyüklüğünü, eksiklerden uzak olduğunu, övülmeye layık
olan yegâne gücün ancak Allah olduğunu vurguluyoruz. O’nu övmekle,
O’ndan kaynakla-nan her şeyi de kabul etmiş, övmüş ve ona rızâ göstermiş
oluyoruz.
7 15/Hicr, 87
• 24 •
Ahmed Kalkan
Çeşitli özellik ve güzelliklerde insan olarak yaratılışımıza, O’nun peygamberlerinin
yegâne önderler oluşuna, kitabının yegâne düstur oluşuna
rızâ ve boyun eğmiş oluyoruz. Tüm hamdler, övgüler Allah’a, Rabbe, Rahmâna,
Rahîme, Din gününün sahibine, yegâne mabudadır. Hamd âlemlerin
Rabbinedir. Çünkü O’dur insan, cin, melek ve bizim bilemediğimiz başka
canlı cansız âlemlerin sahibi, onların rızık vericisi, koruyucusu, yöneticisi,
yetiştiricisi, eğiticisi. Her şey yaratıldığı en güzel fıtratında kalabilmek için
O’nun Rabliğine muhtaç. O’nun terbiyesine ve eğitim-öğretim ilkelerine
muhtaç. Âlemlerin her zerresinde O’nun terbiyesi, düzenlemesi var. O’nun
çekip çevirmesi ile her şey yerli yerinde duruyor, ahenk ve uyum içinde
varlığını sürdürmekte.
 الرَّ حَْنِ الرَّحِي ِ
“O, Rahmân ve Rahîmdir.” (1/Fâtiha, 3)
Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Hamd, Rahmân ve Rahîm olan
zatadır. Çünkü birbiriyle iç içe, birbirine muhtaç bir şekilde ve O’nun
kudretini izhar etme adına yaratılmış olan tüm âlemler O’nun rahmetiyle
en güzel bir biçimde yaratılmışlar ve varlıklarını da en sağlıklı bir şekilde
O’nun rahmeti ile sürdürebilmektedirler. Dünyada bütün yaratıklara,
mü’min-kâfir bütün insanlara merhamet eden; âhirette yalnız mü’minlere
merhamet edip bağışlayan O’dur.
  مَاِلكِ يوْمِ الدِّي نِ
“Din gününün sahibidir.” (1/Fâtiha, 4)
Mâlik; sahip demektir. Melik şeklinde okunabilir; o zaman hükümdar
anlamına gelir. Din, bu âyette cezâ (ödül ve cezâ) demektir. O’ndan başka
kimsenin hükmünün geçmediği Din günü, âhirette hesaba çekilme günüdür.
O günde amellere cezâ ve mükâfat vermek sadece O’na mahsustur. En
güzel isimler ve sıfatlar O’nundur. Rahmân ve Rahîm isimlerini anarken
O’nun engin rahmeti içerisinde kaybolmuş, gevşemiş, sonsuz bir umuda
kapılmış olabiliriz. Bu yüzden umut ve korku dengesini yakalayabilmemiz
için “din gününün sahibi”ni hatırlıyoruz. Hamdimiz ve hamdimiz doğrultusunda
gerçekleştireceğimiz davranışlarımızdan o gün sorgulanacağımı•
25 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
zın bilinç ve ürpertisi içerisinde din gününü hatırlıyor, o günün yegâne sahibinin
huzurunda duruyoruz.
„ كَ نَسْتَعِ ي نُ  كَ نعْبُدُ وَإِ يَّ  إِ يَّ
“Yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” (1/Fâtiha, 5)
Yalnız Sana kulluk ve itaat eder, ancak Sana boyun eğeriz; zira Sen her
türlü yüceliğe layıksın. Senden başka hiçbir güç kulluğa ve ihtiyaçlara cevap
veremez. Dilediğimiz her şeyi yalnızca Senden dileriz; zâten Senden
başka yardımcı da bulunmaz. “Yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden
yardım dileriz.” Din, bu iki cümle üzerinde oturmaktadır. Kur’an’ın sırrı
Fâtiha ise, Fâtiha sûresinin sırrı da bu iki cümledir. Bu itiraf, kul ile Rab
arasındaki canlı bağlantıdır. İbadet, müslümanın Allah’ın ölçülerine uygun
olarak yaptığı her kutlu eylemin adıdır. İbadet, bir kulluk göstergesi ve yaratılış
gâyesidir. İlk âyetlerle ulaştığımız ruhi hazırlık ve dilimizle yaptığımız
hamdü senalardan sonra, şimdi de tüm her şeyimizi O’na has kılıyor,
O’na adıyoruz; “Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım
ve ölümüm âlemlerin Rabbı Allah içindir.”8 Bu adağımızda kalabilmek, sözümüzde
durabilmek için O’nun yardımını diliyoruz. Çünkü biz ne kadar
gayret edersek edelim, O’na yaraşır bir şekilde kullukta bulunamayız. Hatta
O’nun yardımı olmadan hiçbir şey yapamayız. İşte bu yüzden O’nun yardımına
başvuruyoruz. Ama sadece O’nun yardımına. “Sadece Sana ibâdet
ederiz” derken, şirk kokusu taşıyan tüm herşeyden uzak kalacağımızı; “Sadece
Senden yardım dileriz” derken de, kendi güçsüzlüğümüzü itiraf ederek
kendimizi O’na havale ediyor, yegâne güven kaynağımızın Allah olduğunu
ilan ediyoruz. Önce kulluğumuzu sunuyor, sonra yardımını istiyoruz.
Kul olarak biz, bize düşenleri yapmaya çalışıyor, sonra da O’na sığınıyor,
tevekkülümüzü sadece O’na has kılıyoruz. Ancak bundan sonra isteklerimizi
sıralıyoruz:
 الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ  اهْدِنَ
“Bize hidâyet et; bizi doğru yola ilet.” (1/Fâtiha, 6)
Bizi Kur’an yoluna, İslâm yoluna ilet. Sana yaklaştıracak, bize hürriyetimizi
kazandıracak yolu. Sen kimi dilersen onu hidâyete erdirirsin. Bizi dosdoğru
yolunda iman üzere sabit kıl, cennete gidenlerden eyle. Sırât-ı müstakîm,
yani doğru yol hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.): “Doğru yol Allah’ın
8 6/En'âm, 162
• 26 •
Ahmed Kalkan
kitabıdır, İslâm’dır.”9 buyurmuştur. Biz, sırât-ı müstakîmde olduğumuz için
Allah’a hamd ederken; o yolda devamlı kalabilmek için Allah’ın yardımına,
hidâyetine muhtaç olduğumuzu beyan ediyoruz. Zâten sûredeki tüm cümleler
istimrarı (devamlılığı) ifâde etmektedir. Hamdler sürekli O’na, ibâdet
ve tâatler de kesintisiz O’nadır.
Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, âlet, araç, akl-ı selim,
Peygamber ve Kitaptır. Müstakim yolda kalabilmemiz kesintisiz olarak
bunlara sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle
irtibatlı olmak, Peygambere bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar,
o yolda sapmadan kalmak için de önemlidir. Öte yandan, müslüman
daha ileriye, en ileriye taliptir. Zarardan kurtulmak için mü’minin iki günü
birbirine denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli,
hidâyet yolunda mesâfe kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde, ön
safta yer almaya gayret etmelidir. İşte duâmızla biz, hidâyetimi-zin artırılmasını
da istiyoruz Rabbimizden.
„ مْ وََل الضَّاِّل ي ن ‘ اْلَغْضُوبِ عَلَيْ ِ ‹ مْ غَيْ ِ ‘ أَْنعَمْتَ عَلَيْ ِ   صَِاطَ اَّلذِي نَ
“Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazab edilmiş olanların
ve sapmışların yoluna değil.” (1/Fâtiha, 7)
Yani peygamberler, sıddıklar, şehidler, sâlih mü’minlerin yoluna ilet.10
Onlar ne güzel arkadaştır, ne güzel mü’minlerdir. Zâten en büyük nimet;
dindir, hidâyettir, Kur’an’dır, risâlettir, kullukta sadâkattir, O’nun yolunda
sâlih kullardan olup, fi sebîlillâh şehid olarak ölebilmek, daha doğrusu
ölümsüzleşebilmektir. İşte tüm bunlara erenlerin yolunda olmayı istiyoruz.
Tabii ki, onların yolunda olmak için gerekenleri yaparak bu isteğimizdeki
samimiyetimizi ortaya koymalıyız.
Yahûdiler ve hıristiyanların11 veya İslâm’dan sapanların yoluna değil.
Gazaba uğramışlar, yahûdiler başta olmak üzere her toplumun âsileri ve
azgınlarıdır. Sapanlar ise, hıristiyanlar ve cehâlet içerisinde helâk olan herkestir.
Bilerek azgınlık gazab sebebi; bilgisizce azgınlık ise dalâlet sebebidir.
O halde, güçlü bir ilim donanımı ile sağlıklı ve sağlam bir iman sahibi olup
9 Tirmizî, Fezâilü'l-Kur'an 14; Ahmed bin Hanbel, IV/1
10 Bk. 4/Nisa, 69
11 Tirmizî, Tefsir 2; 5/Mâide, 60, 77
• 27 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
sergileyeceğimiz sâlih davranışlarla gazabdan ve azabdan kurtulmaya çalışmalıyız.
Yahudi ve hıristiyanlar: Kitabla, Peygamberle, mûcizelerle; bütün
bunlara rağmen sapanlar. Dinde ifrat ve tefrit uçurumlarına yuvarlananlar,
aşırı gidenler. İlim adamlarını dinlemeyen birincilere karşılık; onları kutsayan
ve putlaştıran ikinciler. Yanlış yorumlarla, dinin emirlerini değiştirip
eksilten yahudilere karşılık; dinin emirlerini çoğaltıp ruhbanlığı hortlatan
hıristiyanlar. Dinde atmalar yapanlara karşılık; katmalar yapanlar. Âhireti
dünyaya değişen maddeci bilimcilere(!) karşılık; maddeden tamamen el
etek çeken ruhçu cahiller. Onların özellikleri Kitabımızda çokça anlatılır
ki, yahudileşme ve hıristiyanlaşma temayülü gösterilmesin. Zira bu eğilim,
ümmet için şirk ve küfür eğilimi gibi tehlikeli sapmalardır. Gazaba uğradığı
ve dalâlette olduğu için onları helâk ettiğin gibi bizi de helâk etme. Doğru
yoldan sapan azgınlardan değil; Rasülünün dosdoğru yolundan gidenler
kıl. Bizi hevâ ve hevesine uyan, büyüklenen, haktan sapan münafıklardan
ve kâfirlerden ayır, onlardan duâların en güzeli ile Sana sığınıyor, Sana duâ
ediyor ve yardımını bekliyoruz. Âmin; duâmızı kabul et.
Bu sûrede Allah’tan nelerin istenmesi gerektiği, ayrıca istemenin usûl
ve âdâbı da öğretilmektedir. Buna göre, istemenin şartları, önce ne istediğini
bilmek, sonra ona gerçekten ihtiyacı olduğunu belirtmek, daha sonra
da onu elde etmek için yapılması gerekeni yapmaktır. Böylece gerçek duâ,
nimeti hayal ve arzu etmek değil; o nimete ulaşmanın doğru yoluna girmek
ve o yolda sebat edip ilerlemektir. Fâtiha sûresi, mü’min insana kesin
bir düstur ve şaşmaz bir formül halinde hidâyetle ibâdet in önemini ve
ebedî nimetin elde ediliş yöntemini bildirmektedir. Böylece sûreyi okuyan
mü’min, sadece Allah’a kul olduğunu ifâde ve ikrar ettikten sonra, kendisiyle
yaratıcısı arasında hiçbir aracı bulunmadan doğrudan doğruya O’na seslenir.
Ebedî saâdete ve nihâyetsiz nimetlere ulaştıran doğruluk ve dürüstlük
yolunda İlâhî lutfa nâil olmuş iyilerin izini takip ederek ilerlerken; gazaba
uğramışların, şaşırmış ve sapmışların durumuna düşmemek için Allah’tan
hidâyet ve yardım ister.
Allah’la kul arasında bir tür sözleşme ve antlaşma olarak da değerlendirilen
Fâtiha sûresi, Allah-insan ilişkisinin mahiyetini ortaya koyar ve bunun
hangi kurallara bağlı olarak sürdürüleceğini öğretir.
• 28 •
Ahmed Kalkan
Ayrıca, sözkonusu ilişkinin tek taraflı olarak kulun gayretiyle değil;
mutlaka Allah’ın hidâyet ve yardımıyla sağlanacağını vurgular. Sûrenin ilk
yarısı, kulun Allah’a hamd ve övgüsünü, ikinci yarısı da onun Allah’tan isteklerini
dile getirir.
Bütün tefsirlerde besmele’nin başandaki “be” harfinin iltisak (Allah ile
insan arasında ilişki ve bağlantı) anlamı taşıdığına önemle dikkat çekilmiştir.
Bu bağlantının bir tarafında ulûhiyyet ve rubûbiyyet; diğer tarafında
insaniyet ve ubûdiyet makamı vardır. Fâtiha sûresinin de bu şekilde iki bölümden
oluştuğu görülür. Övgü ve ta’zim cümlelerinden meydana gelen ve
ulûhiyyete dair olan ilk bölümde Allah’ın insanlara yönelik iltifatının en
çarpıcı ifâdeleri olmak üzere “Rabb” (yapıp yaratan, yetiştirip geliştiren, terbiye
eden), Rahmân ve Rahîm isimleriyle, O’nun mutlak hâkimiyet ve hükümranlığının
âhirette de devam edeceğini belirten “mâlik-i yevmi’d-dîn”
ifâdesi yer almıştır. Bütün bu nitelikleri dolayısıyla hamd (her türlü övgüler,
güzellikler, yetkinlikler) O’na mahsustur.
Duâ ve niyaz üslûbunun hâkim olduğu ikinci bölümde insanların Allah’a
bağlılıklarının temel unsurları olmak üzere “ibâdet” ve “istiâne” kavramları
yer almaktadır. Ulûhiyet bölümünde ifâde edildiği üzere, insanların
bu dünyadaki inanç ve amellerine göre âhiretteki durumlarını Rahmân
ve Rahîm olan Allah’ın şaşmaz adâleti belirleyeceği için yalnız O’na ibâdet
etmek ve sadece O’ndan yardım dilemek (istiâne) gerekir. İnsan bu beyanı
ile kulluğunu, tevhid inancını, tevekkül ve teslimiyetini, ihlâs ve kararlılığını
Allah’a arzetmiş olur. Bu seviyeye ulaşan bir iman ve aynı ölçülerle
düzenlenen bir amel ve hayat çizgisi “sırât-ı müstakîm”dir. Ömür boyunca
bu çizgiyi takip etmenin zorluğu sebebiyle insan, bu yolda sürçebilir ve sonuçta
kötülüklere rızâ göstermeyen Allah’ın öfkesine mâruz kalmış olan
sapmışların yoluna kayabilir. “Bizi doğru yola ilet” sözleriyle başlayan duâ
cümleleri, bu büyük tehlike karşısındaki aczinin ve kendi kendine yeterli
olmadığının bilincine varan insanın; âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm
olan Allah’a sığınarak hidâyetiyle kendisini desteklemesi şeklindeki niyazını
ifâde etmektedir.
Sûredeki ifâdeler çoğul sigasıyla olup müslümanlar için toplum hayatının
ve toplumsal dayanışmanın önemini, cemaat ve ümmet şuuruyla birlik
ve beraberlik içinde “sırât-ı müstakîm” üzere hareket etmeleri gereğini
ortaya koyar. Bu amaca yönelik olarak cemaatle kılınan namazda imamın
• 29 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
kıraatinin (özellikle Hanefî fıkhında) aynı zamanda cemaatin kıraati yerine
geçmesi Fâtiha’daki bu kapsamlı ifâde özelliğinden dolayıdır.
Fâtiha sûresi, önce Allah’ı en belirgin nitelikleriyle tanıtmakta ve insanı
sağlam bir imanla O’na yöneltmekte, yaratıcıya ve yaratılmışlara karşı sorumluluk
duygusuyla hareket etmeyi dinin ve dindarlığın temeli olarak belirlemektedir.
Sûrenin, insanoğlunu yaratıcısıyla ve diğer insanlarla uyum
içinde yaşatmak şeklindeki evrensel hedefi gerçekleştirmeyi gâye edindiği
dikkate alınırsa, onun Kur’an’ın ve dinin özü olduğu daha iyi anlaşılır.
Bir yoruma göre, Bakara sûresi, Fâtiha sûresinin açıklamasıdır. Başta
Al-i İmran sûresi olmak üzere diğer bütün sûreler de Bakara sûresinin tefsiridir.
Nitekim Fâtiha’da Allah’tan hidâyet istenir; onu takip eden Bakara
sûresi, bu Kitab’ın muttakileri hidâyete erdirmek amacıyla gönderilmiş olduğunu
bildiren âyetle başlar. Fâtiha’nın Kur’an’ın bir özeti olduğu kabul
edilirse, onun bütün Kur’an sûreleriyle ilişkili bulunduğunu düşünmek
mümkün olur.
O yüzden, sûrenin asıl tefsir ve açıklaması Kur’an’ın kendisidir. Fâtiha’yı
iyice anlamak isteyen Kur’an’a yönelsin, O’nu okuyup anlamaya çalışsın.
Zâten Kur’an Ümmü’l-kitab’daki “Bizi hidâyete eriştir” duâsına verilen bir
cevaptır. Fâtiha ise o cevabın özeti. Allah’ın evrendeki yasası ise, bir şeyin
önce özetini çıkarmak, sonra onu açıp detaylandırmaktır. Büyük bir ağacın
tohumları gibi. Fâtiha işte o büyük ağacın tohumu mesabesindedir. Çekirdek,
ağaç demek değildir; ama çekirdeksiz de ağaç olmaz. Çünkü gövdesi,
dalı, yaprağı, meyvesi ve tüm özellikleriyle ağaç o çekirdekte gizlenmiştir.
Ne var ki, insan çekirdekle yetinmez; çünkü çekirdek onun ihtiyaçlarına
cevap vermez. Öyleyse o çekirdeği gönlümüze, zihnimize ekip meyvelerini
dermeye bakalım.
Fâtiha’nın Kur’an’daki en büyük sûre olduğu, Bakara sûresinin son âyetleriyle
birlikte “iki nur” diye anıldığı ve geçmişte hiçbir peygambere benzerinin
verilmediği, şifâ niyetiyle okunduğu takdirde tesirinin görüleceğine
dair hadisler vardır. Fâtiha’nın faziletiyle ilgili rivâyetlere hadis mecmualarının
yanında, tefsir kitaplarında da geniş yer verilmiştir. Bu sûrenin her
türlü hayırlı faaliyetlerin başında veya sonunda, çeşitli vesilelerle tertip edilen
meclislerde, merasimlerde, kabirlerde vb. yerlerde duâ niyetiyle okunması,
zamanla müslümanlığın en köklü şiarlarından biri haline gelmiştir.
• 30 •
Ahmed Kalkan
Fâtiha Sûresinin bir adı da ‘salât’tır. Salât duâ anlamındadır. Duâ ise,
kul ile Allah arasında iletişimi sağlayan bağ demektir. Çünkü mü’minler,
beş vakit namazda ya da namaz hâricinde bu sûreyi tam bir bilinç ile/şuurlu
olarak ve mânâsını da zihninden geçirerek okurken Allah ile tam bir vuslat;
belki de samimi niyetiyle, irâdesiyle, zihnî faaliyetleriyle, kalbi ve diliyle
Rabbiyle irtibat halindedir. Bu yüzden bu sûrenin, bir adının da salât/duâ
olması ismiyle müsemmâ olduğunu ifâde etmektedir.
Fâtiha sûresi muhtevâsı itibariyle üç bölümden oluşturulmuştur:
Birinci bölümde kul, bilerek, iman ederek ve nefsinde hissederek Allah’a
hamd ve şükretmekte; O’nu, zâtına âit Rahmân ve Rahîm vasfıyla övmekte;
hesap ve ceza günü de denilen ‘din günü’nün tek hâkimi ve yegâne yöneticisi
olduğunu ikrar ederek gönlünde daha da yüceltme arzusundadır...
İkinci bölümde, Ezelî Sözleşme olarak da bilinen “Elestü bi Rabbikum?”
hitabının muhâtabı olarak “Ben sizin Rabbiniız değil miyim?” sorusuna:
“belâ” yani, “evet” diyerek12 kulluğunu ikrar ve itiraf eden mü’minin, ne
söylediğini bilerek, inanarak ve içinde duyarak: Rabbimiz! “Biz yalnız Sana
ibâdet ediyoruz ve yalnız Senden yardım diliyoruz;” Senden başkasına asla,
ne kulluk ederiz ne de kimseden yardım dileriz! Bu sözlerle Allah ile ezeldeki
sözleşmesini/ahdini vurgulu bir biçimde tekrar etmektedir.
Üçüncü bölümde ise, takvâ sahibi bir kulun, bu iman ve ikrarını hayatı
boyunca; hatta son nefesine kadar aynı şekilde sürdürebilmesi için Rabbinin
özel teveccühüne, rahmet ve yardımına ihtiyacının olduğu bilgi ve
bilinciyle Allah’tan hidâyet dilemesi; nebîlerin, sıddîklerin, şehidlerin ve
sâlihlerin13 yolu ve yaşama biçimi olan ‘Sırât-ı Müstakim’de sâbit kadem
kılmasını niyaz etmesidir.
Bizim kültürümüzde Fâtiha sûresi denilince hemen akla ölüler gelir. Bu
münasebetle her ölünün mezar taşına: “Ruhuna Fâtiha” ibaresini yazdırmak
oldukça yaygın bir gelenektir.
Toplumumuzdaki hâkim inanca göre, en azından üç İhlâs bir Fâtiha
okuyup sevabını geçmişlerinin ruhuna bağışlamak, hayattaki yakınları için
12 7/A’râf, 172-173
13 4/Nisâ, 69
• 31 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ölülere karşı âdeta bir vecibedir, en azından yapılması gereken bir insanlık
görevidir...
Biz, toplum olarak Kur’ân-ı Kerim’i, genelde indiriliş amacına uygun
tarzda öğrenip bilgi edinmek ve hayatımıza uygulamak için değil de anlamadığımız
halde, ibâdet ve sevap kastıyla lafzını okuruz. Sonra da, “...
bundan hâsıl olan ecr u mesûbatı evvelen bizzat...” der ve Hz. Peygamber’in
ruhundan başlayarak ulemânın, sulehânın ve bilcümle İslâm ümmetinin...
ruhlarına, daha sonra da kendi geçmişlerimizin ruhlarına bağışlarız.
Bizde devam eden bu geleneğe ve yaygın anlayışa göre Fâtiha sûresi,
sanki hayattakiler için değil, ölüler için indirilmiş ve o mânada okunması
icap eden bir sûredir.
Hâlbuki, bütün olarak ne Kur’an’ın ne de Fâtiha sûresinin indiriliş
amacı ölülerdir. Asıl amaç hayattaki insandır; onun hidâyetinden/kılavuzluğundan
yararlanarak Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına uygun bir dünya hayatı
yaşamaktır.
İşte Müslümanların Kur’an hakkındaki bu yanlış telakkisinin, Kur’ân-ı
Kerim’in ruhu ve özü/özeti diyebileceğimiz Fâtiha sûresinin de mânâsına
uygun düşmeyen bir tarzda değerlendirilmesine sebep olduğu açıkça görülmektedir.
Yukarıda da değindiğimiz gibi bu sûre, namazların her rekâtında veya
namaz dışında bilinçli/şuurlu olarak ve mânâsını da bilip zihninden geçirerek
okuyan mü’min ile Allah arasında önemli bir bağ kurup yeni bir
sözleşmenin/ahdin yapılmasını sağlamaktadır.
Ölüm olayı ve ölülerin söz konusu olduğu ortamlar sebebiyle Fâtiha’nın
okunması ise, ölümü hatırlayıp aynı âkıbetin yarın, belki de daha yakın bir
zamanda bizim de başımıza geleceği düşüncesiyle imanımızı hatırlayarak
Yüce Mevlâ’mız ile hemen, orada yeniden iletişim kurup ezeldeki sözleşmeyi
yenilemek için olmalıdır...
Fâtiha’nın yukarıda verdiğimiz anlamından da anlaşılacağı gibi kişi, bu
sûreyi şuurlu olarak okurken Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd ediyor, kendisine
yönelik sayısız nimetleri sebebiyle O’na şükrediyor, ulûhiyyet ve rubûbiyyet
sıfatlarıyla O’nu övüyor.
• 32 •
Ahmed Kalkan
O’nun yüce, eşsiz ve emsalsiz bir İlâh, saygı değer, şerefli bir Rab olduğunu
gönülden ifade ediyor. Her şeyin ancak O’nun Rahmân vasfı ve merhametiyle
varlığını devam ettirebildiğini ikrar ve ifade ediyor. Dünya hayatı
sona erdikten sonra kurulacak olan hesap gününde Mülk’ün ve Emr’in
sahibinin yine Allah olduğunu, O’nun izni ve dilemesi olmadıkça hiç bir
şefaatin ve şefaatçinin olamayacağını bilgi ve bilinçle söylüyor…
İşte bu bilgi ve imanın sonucu olarak da âdeta şöyle demek istiyor: Allah’ım!
Seni, başka hiç bir varlıkta bulunmayan bu üstün ve yüce sıfatlarınla
tanıyorum. Âlemlerin, tüm yaratılmışların olduğu gibi benim de dünya
hayatındaki varlığım, varlığımın devamı, ölümüm ve her şeyimin Senden
olduğuna şeksiz ve şüphesiz olarak inanıyorum. Âhirette beni tekrar dirilterek
dünya hayatında yapıp ettiklerimle hesaba çekip, amellerimi değerlendirecek
yegâne hâkimin Sen olduğunu kalpten tasdik ediyorum. Senin
eşinin, denginin ve benzerinin olmadığına imanım tamdır…
O halde niçin Senden başka bir rabler edinip de önlerinde eğileyim ki?!
Ben Senden başka tanrı tanımıyorum... Aklını kullanmayan düşüncesiz,
dinsiz ve inkârcıların yaptıkları gibi nefsî arzularım da dâhil, yaratılmış hiç
bir varlığa katiyen kulluk etmiyorum ve etmeyeceğim! Bu yüzden ey Rabbimiz!
“Biz, sadece Sana ibâdet ediyor ve sadece Senden yardım diliyoruz!”
Bu ifadeleriyle mü’min, ezelde, Elest Bezminde Allah’la kendisi arasında
akdedilmiş olan kulluk sözleşmesini ve sadece O’na ubûdiyetteki, kulluktaki
kesin kararlılığını tekrarlayıp yinelemiş olmaktadır. Sonra da: Rabbimiz!
Bu iman ve bu kararlılığımızla birlikte hayatımızı, yakîn/ölüm gelinceye kadar
sürdürebilmemiz için Senin hidâyetine, desteğine ve korumana ihtiyacımız
var. Bizi nefsimizin, çevremizin ve şeytanın eline bırakma, anlamında
dua etmektedir: “Bizi, Doğru Yola; gazap ettiğin fasıkların ve yoldan sapmış
olan kâfirlerin değil, özel nimet verdiğin Nebilerin, Sıddîklerin, Şehitlerin ve
Salihlerin yoluna Sırat-ı Müstakime ilet!”
Bizce Fâtiha Sûresinin ölü ile değil, ölüm ile ilişkisi işte bu olmalıdır.
Sevabı, yani bu sûreyi okumanın karşılığı ise, bu sûreyi uyanık bir kalp ve
bilinçle okuyan kimsenin Allah ile sözleşmesini yenilemiş olmasıdır… Sevap
ise, tamamen Allah’a ait bir şeydir. Kime, ne kadar bahşedeceğini O
bilir. O’nun lütfunun ve ihsanının sınırı elbette yoktur!
• 33 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
O halde, Fâtiha sûresi, sâdece namazda değil, Allah’ı zikretmek gerektiği
her an ve her yerde bu bilgi ve bilinç ile okunmalıdır. 14
Fâtiha Sûresinin Lisan-ı Hali
1- Fâtiha önsözdür, Kur’an’ın mukaddimesidir. Vahye açılan kapıdır.
Başlangıçtır Fâtiha, anahtardır, giriş, sunuş ve sonuçtur. Dilekçedir, duâdır,
sözleşme, anlaşma ve antlaşmadır, Rab’le kulun diyalogudur.
2- Fâtiha sûresi, tüm özellik ve güzellikleriyle, Kur’an’ın özetidir. Hz.
Ali der ki: “İlimler hazinesi Kur’an, Fâtiha sûresinde; Fâtiha da besmelede
özetlenmiştir.”
3- Cin ve meleklerin, canlı-cansız tüm âlemlerin Rabbi Allah da, ey küçük
âlem olan insan, senin Rabbin kim? Düşünce ve davranışlarında seni
yönetip terbiye eden O’ndan başkası olabilir mi?
4- Bu sûre ile Rabbimiz, bizim kendisini nasıl övüp şükredeceğimizi,
duâ edeceğimizi öğretmiştir. Öyleyse Fâtiha’yı duâlarımızın başında ve sonunda
dilimizden eksik etmeyelim.
5- Tüm övme ve övülmeler Allah’a hastır. O’nun nizamının hakkıdır
tüm övme ve övülmeler. Peki, nasıl olur da hamdi, övgüyü sadece Allah’a
has kılan bir mü’min, söz ve davranışlarıyla Allah’ın nizamından başka herhangi
bir düzeni, bir düşünceyi, bir sistemi övüp medhedebilir?
6- Din gününde, yani kıyâmet gününde güven içerisinde olmak istiyorsan,
din gününün sahibi olan Allah’ın dininden hiç ayrılma. Ne yaparsan
yap, yaptığının karşılığını göreceksin o günde.
7- Kulluk; ibâdet, boyun eğmek, bağlanmak demektir. Peki ey müslüman,
tüm hareket ve davranışlarında sen kime bağlısın, kime boyun eğiyor
ve kime kulluk ediyorsun? Şâyet Allah’ın emirleri doğrultusunda, Allah
içinse tüm yaptıkların, gerçek bir kulsun sen. Değilse...
14 Zeki Duman
• 34 •
Ahmed Kalkan
8- Allah’ın yardımı olmadan, lâyıkıyla O’na ibâdet de edemeyiz. O’nun
yardımına lâyık olmak ise kul olmaya bağlıdır. Kul olmayanlara, gerektiği
gibi kulluk yapmayanlara gelmez Allah’ın yardımı.
9- Müslüman da olsa her insan yanılabilir, yoldan çıkabilir. Onun için
sürekli sırât-ı müstakîmi, yolların en doğrusunu Allah’tan istemeli ve o yolda
devamlı kalmayı dilemeliyiz.
10- Dosdoğru yola ulaştıran düstur, içerisinde hiç şek-şüphe olmayan
ve muttakiler için hidâyet rehberi olan Kur’an’dır. Sırât-ı müstakîm, ancak
Kur’an’a sarılmakta ve onu yaşamakta-dır. Cennetin yolu sırât-ı müstakîmde
olmaya; sırât-ı müstakîmde olmak ise, sâlih amellerin adamı olmaya
bağlıdır.
11- Bunca günah ve hatalarımızın, bizde Rabbimizden istemeye yüz
bırakmadığını düşünmüş olabiliriz. Onun için biz de başta peygamberler
olmak üzere ümmet olarak “biz” diye duâ ettik. Ümmet dini olan İslâm’da
ben-sen yok, biz; fertler yok, cemaat vardır. Öyleyse her Fâtiha okuyuşumuzda
ümmetin bir ferdi, İslâm’ı yaşama ve yaşatma konusunda İslâm’ın
bir şûbesi olduğumuzu unutmayalım.
12- Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihler kendilerine nimet verilenlerdir.
15 Öyleyse onların yolunda, onları örnek alarak nimetlere ehil
kişiler olmaya gayret etmeliyiz. Şu geçici dünyada bunca nimetler içerisinde
yüzen kâfirler bizi aldatmasın. O nimetler geçicidir, cennet nimetleriyle
karşılaştırma bile yapılamaz. Onların âhiret nimetlerinden alacakları hiçbir
şey yoktur.
13- Allah’ın lânet ve gazâbına uğramış, azâbını hak etmiş tüm lânetlilerin
gidişat ve yollarından uzak duralım, sonra da Fâtiha’yı okuyalım.
Lânetlenmiş yollarda yolumuzu kaybettiğimiz durumda Fâtiha okumak
anlamsızdır.
14- Müslüman! Her Fâtiha’yı okuyuşunda Rabbinin huzurunda durduğunu,
Rabbinle konuştuğunu ve Rabbinden istediğini unutma. O’na yaraşır
kul olmaya çalış.
15 4/Nisâ, 69
• 35 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
15- “Fâtiha’sız namaz olmaz”16 hadisine göre namazda Fâtiha okumak
vaciptir. Hanefiliğin dışındaki diğer mezheplere göre ise farzdır. Buna göre
bir günde 40 rekâtlık namazda kırk kere Fâtiha’yı tekrarlıyoruz. Namaz bizi
hazırlayan, yetiştiren mektep olduğuna/olması gerektiğine göre, Fâtiha’sız namaz;
namazsız da hayat olmaz. Aslında tekrar sanılan bu her bir okuyuş, bizi
değişik bir açıdan hesaba çeken bir uyarıdır. Fâtiha’ya uymayan her yanlış
söz ve davranıştan uzaklaşmak için yeni bir alarm ve ikazdır.
16- Fâtiha’nın sonunda, okuyan ve dinleyenin “âmin” demesi sünnettir.
Âmin, duâmızı kabul buyur Allah’ım, demektir. 17
“Besmele: Tâğutun adıyla değil;
Allah’ın ismiyle ve izniyle”
- 1. Âyet -
 بِ سِْ الَّلِ الرَّ حَْنِ الرَّحِي
ب سِْ adıyla : الَّلِ Allah’ın : الرَّ حَْن : Rahmân  الرَّحِي : Rahîm
“Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla.” (1/Fâtiha, 1)
Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen
Besmele Kur’an’dan Bir Âyet midir?
Sûre başlarında yazılı bulunan besmelenin, Kur’ân’dan bir âyet olup
olmadığı üzerinde ihtilâf edilmiştir. el-Mushafu’l-imâm (ilk ve esas Kur’ân
nüshası) yazıldığı zaman Berâe Sûresi dışında kalan sûrelerin başına besmele
yazılmıştı. O ana nüshadan İstinsah edilen bütün nüshalarda da sûre
başlarına besmele yazılmıştır.
16 Dârimî, Salât 36; İbn Mâce, İkame 11; Tirmizî, Mevâkît 69, 115, 116
17 İslâm Ansiklopedisi, T.D.Vakfı Y. c. 12, s. 252-253; Ali Akpınar, Namaz Duâları ve Sûreleri, s. 77 vd.
• 36 •
Ahmed Kalkan
Sahâbîler, Mushaftan olmayan bir şeyi Mushafa yazmazlardı. O zaman
Kur’ân’da nokta ve öteki işaretler de yoktu. Daha sonra konulan nokta ve diğer
işaretler, Kur’ân’ın metninden ayrılsın diye, metin mürekkebinden ayrı
mürekkeple yazılmıştı.
Ebû Dâvud’un ibn Abbâs’tan rivayetine göre: “Peygamber (s.a.s.), kendisine
‘Bismillahirrahmanirrahim’ ininceye dek bir sûreyi diğerinden ayırmayı
veya bir rivayete göre sûrenin bittiğini bilmezdi.”18 Ümmü Seleme’nin
de “Peygamber’in (s.a.s.), besmeleyi Fâtiha’dan bîr âyet olarak okuduğunu
söylediği rivayet edilir.19 Ebû Hüreyre’nin rivayetinde ise Peygamber (s.a.s.):
“Fâtiha’yı okuduğunuz zaman ‘bismillâhirrahmânirrahîm’i de okuyun. Çünkü
Fâtiha Kur’ân’ın anası, Kitabın anası, yedişerli iki (es-Seb’u’l-mesânî)dir.
Bismillâhîrrahmânirrahîm de onun âyetlerinden biridir.” 20
İbn Abbas’ın (r.a.) nakline göre Rasûlullah (s.a.s.), namaza besmele ile
başlardı. 21
Enes’den (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.s.) namazda nasıl okuduğu soruldu. O
da, Rasûllah (s.a.s.), namazda çok uzun okurdu, diyerek besmele ile başladı
ve: Fâtiha sûresini okuduktan sonra da ‘Rasûlullah’ın (s.a.s.) okuduğunu
ben de size aynen okudum’ dedi. 22
Enes (r.a.): “Birgün Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzurundaydık. Rasûlullah
bir ara hafifçe uyudu. Uyanınca tebessüm etti. Biz, ‘seni tebessüm ettiren
nedir?’ diye sorunca Rasûllah (s.a.s.): “Şu anda bana bir sûre nazil oldu”
diyerek, “Bismillâhirrahmânirrahîm İnnâ a’taynâke’l-kevser…” (Kevser)
sûresini okudu.”23 der.
Şâfiîlere göre bu hadis, besmelenin bütün sûrelerden bir âyet olduğuna
işaret eder. Çünkü Resullah (s.a.s.), onu Kevser sûresi ile beraber okumuştur.
18 Ebû Dâvud, Salât 122
19 el- Fethurrabbani, 3/189
20 Dârekutnî, Salât, Bâbu Vucûbi Kırâat-i Bismillâh
21 Timizî
22 Buhârî, Enes’den rivâyet etmiştir.
23 Müslim; Nesâî; Tirmizî ve İbn Mâce. Tirmizî: “Sahih ve hasen hadistir” demiştir. Cem’u’1-Fevâid, c. 2, s.
285
• 37 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Şâfiîlerin naklî delilleri kadar aklî delilleri de vardır, imam Şâfiî’nin
yazmış olduğu Kur’an-ı kerimde besmele, Fâtiha’nın başında yazıldığı gibi,
Berâe sûresinin dışında bütün sûrelerin başında da yazılmıştır. Bu nüshanın
çoğaltılarak diğer şehirlere gönderilen sûretlerinin hepsinde de sûrelerin
başında besmele yazılıdır.
İmam Şâfiî (r.a.) ve benzeri büyüklerin Kur’ân-ı Kerim’den olmayan şeyleri
sûre aralarına yazmayacakları bilinmektedir. Hatta onlar, Rasûlullah’ın
(s.a.s.) zamanında olmayan bir şeyin Kur’an’da bulunmasını istemedikleri
için Kur’an’ı aşır halinde, sûreleri ve isimlerini harekeli olarak yazmazlardı.
Böyle bir titizlikle yazılan Kur’an-ı Kerim’lerde besmelenin Fâtiha’nın
ve diğer sûrelerin başlarında yazılması, onun her sûreden bir âyet olduğunu
gösterir.
İşte bu kanıtlara dayanan İmam Şâfiî, Besmele’yi Fâtiha’dan bir âyet
saydığı gibi, diğer sûrelerdeki besmeleleri de Kur’an’dan birer âyet kabul
etmiştir.24
Hz. Peygamber’in, Besmele çekmeden Fâtiha okuduğu hakkında da
hadisler vardır. Hz. Âişe’nin: “Allah’ın Elçisi (s.a.s.) namaza tekbir ile, okumaya
da (Elhamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn) ile başlardı”25 sözleridir. Enes İbn
Mâlik de şöyle demiştir: “Peygamber’in (s.a.s.), Ebû Bekir’in, Ömer’in ve
Osman’ın arkasında namaz kıldım. Bunlar (Elhamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn)
ile başlardı, namazın ne önünde, ne de sonunda (Bismillâhirrahmânirrahîm)
demezlerdi.”26 “Onlardan hiçbirinin, (bismillâhirrahmânirrahîm)
dediğini duymadım.”27 “Onlar okumaya (elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn) ile
başlardı. 28
Ebû Hureyre, Peygamberimiz’den şu hadisi nakletmiştir: “Yüce Allah buyurdu
ki: Namazı benimle kulum arasında ikiye ayırdım. Yarısı benim için,
yarısı kulum içindir. Kulumun dilediği, kendisine verilecektir. Kul, ‘Elhamdu
lillâhi rabbi’l âlemin’ dediği zaman Allah: Kulum bana hamdetti, der. Kul,
‘er-Rahmâni’r-rahîm’ dediği zaman Allah: Kulum benim şerefimi andı, der.
24 Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., c.1, s. 29
25 Müslim. Hz. Aişe'den.
26 Müslim, Salât 52; Nesâ'î, Iftitâh 20
27 Buhârî; Müslim, Salât 51, Enes bin Mâlik'ten.
28 Dârimî, Salât 34
• 38 •
Ahmed Kalkan
Kul, ‘mâliki yevmi’d-dîn’ dediği zaman Allah: Kulum işini bana havale etli,
der. Kul, ‘iyyâke na’budu ve iyyâke neste’în’ dediği zaman Allah: Bu, benimle
kulum arasında (bir sır)dır. Kulumun istediği kendisine verilecektir, der. Kul,
‘ihdinâ’s-sırâta’l-mustakîm...’ dediği zaman Allah: Kuluma dilediği verilecektir,
der.”29 Burada Hz. Peygamber (s.a.s.), Fâtiha’nın âyetlerini sayarken besmeleyi
zikretmemiştir.
Malîkilere göre hadisteki “Namazı ikiye ayırdım” cümlesinde geçen “namaz”
dan maksat, Fâtiha sûresidir. Fâtiha sûresi okunmadan kılınan namazın
sahih olmaması sebebiyle hadiste ona namaz ismi verilmiştir. Eğer
besmele, Fâtiha sûresinden bir âyet olsaydı, bu hadis-i kudsîde zikredilirdi.
Malîkilere göre, Besmele Fâtiha sûresinden bir âyet olsaydı, Fâtiha sûresindeki
“Rahmân ve Rahîm” kelimelerinin tekrarlanmaması lâzım gelirdi.
Bu sûrenin “Rahmân ve Rahîm Allah’ın ismiyle. Hamdolsun âlemlerin
Rabbi olan Allah’a. Rahmân ve Rahîm...” şeklinde dizilişi demek olurdu ki,
bu da Kur’an’ın edebî üslûbuna aykırı olurdu.
Besmelenin sûrelerin başında yazılması ve herhangi bir şeyin başlangıcında
okunması, Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünnetine uymak ve bereket içindir.
Onun sûrelerin başında tevatürle yazılması Kur’an’dan olduğuna tevatürî
bir delil sayılmaz.
Kurtubî, bununla ilgili olarak: “Şâfiî ve Mâlik’in görüşlerinden en sahihi,
İmam Mâlik’indir. Zira Kur’an âyetleri âhad haberlerle tespit olunamaz.
Kur’an âyetlerinin tespit yolu, ihtilaf kabul etmeyen kâfi tevâtürle olur.” der.
Ahkâmu’l Kur’an sahibi İbnu’l-Arabî ise: “Âlimlerin besmelenin
Kur’an’dan sayılıp sayılmayacağı hakkındaki münakaşaları, onun Kur’an’dan
sayılmayacağına kâfi bir delildir. Zira Kur’an âyetleri münakaşa kabul etmez.
Nitekim sahih haberler besmelenin Neml sûresinin dışında Fâtiha’dan
da, herhangi bir sûreden de bir âyet olmadığına işaret eder. Bizim mezhebimiz
(Mâlikî) diğer mezheplere aklın kabul edeceği bir tarzda tercih edilir.
Medine-i Münevvere’de, Rasûlullah (s.a.s.) zamanından İmam Mâilk (r.a.)
dönemine kadar besmeleyi Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’in sünnetine it-
29 Ebû Dâvûd, Salât 132; Tirmizî, Tefsir; Nesâî, İftitâh 23; İbn Mâce, Edeb 52; Müslim, Süfyan bin
Üyeyne'den, o da Ulâ bin Abdurrahman'dan, o da Ebû Hüreyre den nakletmiştir. Geniş bilgi için: Kurtubî,
Tefsir. c. 1, s. 94; Cessas, Ahkâmu'l-Kur’âniyye, c. 1, s. 9
• 39 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
tibâen hiçbir şahıs okumamıştır. Bu da diğer mezheplerin görüşünü redde
kâfidir. Bizim mezhebin görüş sahipleri, besmelenin nafile namazlarda
okunmasına müstehab demişlerdir. Besmelenin okunması hakkında vârit
olan hâdis ve rivâyetler, nâfile namazlarda kıraatinin müstahab olduğuna
işaret eder.”30 demektedir.
İmam Mâlik, bu delillere dayanarak Neml suresinin 30’uncu âyeti dışındaki
besmelenin, âyet olmadığı kanâatine varmıştır. Ona göre besmelenin
sûre başlarına yazılması, Hz. Peygamber’in böyle emretmesi ve her işe
besmele ile başlanmasını buyurması yüzünden olabilir. Gerçi besmelenin,
sûre başlarına yazılması mütevatir olarak nakledilmişse de sûre başlarındaki
besmelenin Kur’ân’dan birer âyet olduğuna dair tevâtür yoktur.
Peygamberimizin, namazda besmeleyi okumadığına dair hadisler de,
okuduğuna dair hadisler de vardır. Fakat okuduğuna dair hadisler daha
kuvvetlidir. Kendisinin ve sahâbîlerinin, namazda besmeleyi gizli okuduğuna
dair hadisler de mevcuttur. Bu rivâyetlerden, Hz. Peygamber’in, namazlarında
bazen besmeleyi açık, bazen gizli okuduğu anlaşılır.
Hanefîlere göre besmelenin Kur’ân’a yazılması, onun Kur’ân olduğunu
gösterirse de her sûreden bir âyet olduğunu göstermez. Besmelenin,
namazda Fatiha ile bareber açıktan okunmadığına dair hadisler de onun,
Fâtiha’dan bir âyet olmadığına delildir. Sûre başlarında bulunan besmele,
müstakil bir âyettir, sûreye dâhil değildir. Yalnız Neml Sûresinin ortasında
geçen besmele, o sûrenin bir âyetidir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Mülk Sûresinin otuz âyet olduğunu söylemiştir.
Kurrâ’ ve âyet sayıcılar, “Mülk Sûresinin, besmele hâriç otuz âyet olduğunda
birleşmişlerdir. Yine Hz. Peygamber, Kevser Suresinin üç âyet olduğunu
söylemiştir. Kevser Sûresi de besmele hâriç, üç âyettir. Eğer besmele bu sûrelere
dâhil olsaydı, Mülk Sûresinin otuz bir, Kevser Sûresinin de dört âyet
olması lâzım gelirdi.
Besmelenin âyet olup olmadığı, âyet ise sûrenin bir parçası olup olmadığı
hakkındaki bu görüş farkları yüzünden besmelenin namazda okunması
meselesinde de görüş ayrılıkları doğmuştur:
30 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, c. 1, s. 103
• 40 •
Ahmed Kalkan
İmam Mâlik, besmeleyi âyet kabul etmediği için farz namazlarda ne
açıktan, ne de gizli olarak besmele okunmasını câiz görmemiştir. İmam Şâfiî
ve İmam Ahmed de besmeleyi, her sûreye dâhil bir âyet gördükleri için
açık okunan namazlarda açıktan, gizli okunan namazlarda gizliden besmele
okunmasının farz olduğunu söylemişlerdir. Ebû Hanife ise besmeleyi
müstakil âyet kabul ettiği için Fâtiha’dan önce gizli olarak besmele çekmenin
sünnet olduğunu söylemiştir.
Hanefilerin Delilleri
Hanefilere göre besmelenin Kur’an’da yazılışı ve ondan bir âyet oluşu,
her sûreden bir âyet oluşuna işaret etmez. Nitekim besmelenin gece namazlarında
sesli okunmamasını emreden hadisler, onun Fâtiha’dan olmadığını
gösterir. Hanefiler, Neml sûresinin dışında Kur’ân-ı Kerim’den tam bir âyet
olduğuna ve sûreleri birbirinden ayırmak için nâzil olduğuna hükmetmişlerdir.
Hanefîlerin görüşünü teyid eden delillerden bir kısmı şunlardır:
Ashâb-ı kiramdan nakledilen: “Biz, besmele nâzil olana kadar sûrelerin
başlangıcını ve sonunu bilmiyorduk.”31 sözleri ile İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyet
edilen: “Rasûlullah (s.a.s.), besmele nâzil olana kadar sûrelerin birbirinden
ayırılmasını bilmiyordu. Ancak, besmele nâzil olunca bildi.” 32 sözleri
Hanefîlerin görüşünü takviye ediyor.
İmam Ebû Bekr er-Râzi 33 ise bu konuda şöyle demektedir: “Âlimler,
besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olup olmadığı konusunda görüş ayrılığına
düşmüşlerdir. Kûfe kıraat âlimleri onu Fâtiha’dan bir âyet sayarken, Basra
kıraat âlimleri saymamışlardır. İmam Şâfiî, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet
olduğuna, onu terkedenin namazını iâde etmesi gerektiğine hükmetmiştir.
Ebu’l Hasan el-Kerhî ise, besmelenin namazlarda açıktan okunamayacağını
söyler. Şeyhin bu sözü, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olmadığına işaret
eder. Bizim mezheb âlimlerinin görüşüne göre besmele, sûrelerin başında
bir âyet değildir. Çünkü onu namazlarda açıktan okumuyorlar. Besmelenin
31 Ebû Dâvud; el-Camiu li Ahkâmi’l Kur’an, c. 1, s. 95
32 Hâkimin Müstedrek’inde Ebû Dâvud'un İbn Ayaş’tan sahih bir senetle rivâyet ettiği yazılıdır.
33 Ebû Bekr er-Râzi, Ahkâm Âyetlerinin müfessiri Cessas’tır.
• 41 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Fâtiha sûresinden olmaması, başka sûrelerden de olmadığına da işaret eder
kanaatindedirler.
“Yalnız İmam Şâfiî, besmelenin her sûreden bir âyet olduğunu söylemiştir.
Bu görüşü İmam Şâfiî’den başka hiçbir âlim söylememiştir. Zira selef
arasındaki görüş ayrılığı da besmelenin Fâtiha sûreninden bir âyet olup
olmadığı şeklindedir. Nitekim hiçbir âlim, besmelenin sûrelerin başından
bir âyet olduğunu kabul etmemiştir.” diyerek sözlerine şöyle devam eder:
“Rasûlullah’dan (s.a.s.) rivâyet edilen “Kur’an’da 30 âyetli bir sûre vardır ki,
okuyucu affolununcaya kadar şefaat eder. Bu sûre Tebarekellezî bi yedihil
mülk’tür” hadis-i şerifi, besmelenin sûrelerin başından bir âyet olmadığına
işaret eder. Kıraat âlimleri ile diğer âlimler Tebâreke sûreninin besmele
dışında 30 âyet olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Eğer besmele
sûreden bir âyet olsaydı, Tebareke’nin 31 âyet olması lâzım gelirdi. Bu da,
Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyet edilen hadise aykırı düşerdi. Yine bütün beldelerin
kıraat ve Fıkıh âlimleri Kevser sûresinin 3, İhlâs sûresinin 4 âyet
olduğunda ittifak etmişlerdir. Eğer besmele bu sûrelerden bir âyet olsaydı,
Kevser sûresinin 4, İhlâs sûresinin 5 âyet olması lâzım gelirdi.” 34
Yukarıda naklettiğimiz mezheb görüşlerinden tercih edilecek olan Hanefî’nin
görüşüdür. Zira baştan sona birbirine muârız olan iki görüşün (Şafiî-
Mâlikî) ortasıdır. Şafiîier, besmelenin Fâtiha’dan, hatta her sûreden bir
âyet olduğunu savunurlarken Mâlikîler de, Fâtiha’dan da Kur’an’dan da bir
âyet olmadığını iddia ederler.
Dikkatli bir gözle, sâlim bir zekâ ile besmelenin Kur’an-ı kerimde
tevâtüren yazılışına baktığımız zaman, hiçbir âlimin bugüne kadar ona
karşı çıktığı ve inkâr ettiği görülemez. Nitekim ashâb-ı kirâmın Kur’ân-ı
Kerim üzerinde nasıl titizlikle durdukları, hatta her harfi üzerinde dahi inceden
inceye araştırma yaptıkları bilinmektedir. Bu da göstermektedir ki,
besmele, Kur’ân-ı Kerim’den bir âyettir. Her sûreden ve Fâtiha’dan bir âyet
değildir. Sûrelerin arasını ayırmak için gönderilmiştir. Bu görüşü Abdullah
bin Abbas’dan (r.a.) “Rasûlullah (s.a.s.), besmele gönderilene kadar sûrelerin
başlangıç ve sonlarını bilmiyordu. Ancak besmele gönderilince bildi.”
hadisi de teyid etmektedir.
34 Cessas, Ahkâmü'l-Kur'an, c. 1, s. 9-11
• 42 •
Ahmed Kalkan
Besmelenin her sûrenin başından bir âyet olmadığını. Belâgat kaidelerinden
de çıkarmak mümkündür. Çünkü Araplar sözlerinin çok belîğ olması
için ifade ve imlâlarının başında değişik üslublar kullanırlardı. Eğer
besmele her sûrenin başından bir âyet olsaydı, bütün sûreler tek bir üslubla
başlardı. Bu ise Kur’an’ın edebî üslûbunun mûcizellğine ters düşerdi.
Mâlikîlere göre, besmelenin Kur’an’dan bir âyet olduğu tevâtüren sâbit
değildir. Öyleyse Kur’an’dan değildir. Bu görüş imam Cessas’ın dediği gibi
açık ve tercih olunabilecek bir görüş değildir. Zira “bir âyetin Kur’an’dan
oluşunun tevatüren rivâyet edilmesi gerekir” şeklindeki delil geçersizdir.
Bizim için Rasûlullah’ın (s.a.s.) yazılmasını emretmesi ve emrinin tevâtüren
bize ulaşması kâfidir. Ümmet, “Kur’an’da yazılı olan her şey Kur’andır”
diye ittifak etmiştir. Besmele, Kur’an’da müstakil bir âyettir. Sûrelerin ve
kitapların başında yazılması ve okunması hayır ummak içindir. Bütün bu
açıklamalar, besmele hakkında gelen bütün nassların mânâlarını toplar.35
Besmelenin Namazda Okunmasının
Hükmü Nedir?
Fakihler besmelenin namazda okunması konusunda birkaç görüşe ayrılmışlardır.
a) İmam Mâlik’e göre besmele yalnız farz namazlardaki Fâtiha ve diğer
sûrelerin başında gizli ve açık olarak okunmaz. Farz dışındaki sünnet ve
nâfile namazlarda isteyen okuyabilir.
b) Ebû Hanife’ye göre besmele namazlardaki her rekâtta Fâtiha sûresinden
önce okunur. Diğer sûrelerin başında okumak ise güzeldir. 36
c) İmam Şâfiî’ye göre besmelenin gizli okunacak yerde gizli, açık okunacak
yerde açık okunması farzdır.
35 Daha fazla bilgi edinmek isteyenler Ibnü'l Arabî’'nin Ahkâmü'l Kur’an’ına, Kurtubî’nin tefsirine,
Fahreddin er-Râzi'nin Mefâtihu'l Gayb’ına ve Cessâs'ın Ahkâmu'l Kur’an’ına bakabilirler. Ed-Dâru Kutnî
de besmelenin Kur'anda bir âyet olduğunu gösteren bütün delilleri bir araya toplamıştır. Muhammed Ali
Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., c. 1, s. 32-38
36 Cessas, age, c. 1, s. 15; Kurtubî, age., c. 1, s. 98
• 43 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
d) İmam Ahmed bin Hanbel’e göre besmele namazda gizil okunur. Açık
okunması sünnet değildir.
Adı geçen imamların besmele hakkındaki görüş ayrılıklarının sebepleri
birinci hükümde delilleriyle beraber açıklanmıştır. Bu hususta selefin görüşleri
arasında da ayrılık vardır.
İbn Cevzi, Zâdü’l Mesir’inde: Âlimler arasında besmelenin Fâtiha’dan
olup olmadığı konusunda görüş ayrılıkları vardır. Bununla ilgili olarak
Ahmed bin Hanbel’den rivâyet edilen iki görüş bulunmaktadır. Birisi, besmelenin
Fâtiha’dan olduğunu, dolayısıyla namazda okunmasının farz olduğunu
söyleyenlerin görüşüdür. Diğeri ise Fâtiha’dan olmadığını, bundan
dolayı namazda okunmasının sünnet olduğunu söyleyenlerin görüşüdür.
Bu görüşe yalnız İmam Mâilk (r.a.) karşıdır. Hatta ona göre besmelenin farz
namazlarda okunması müstehab bile değildir.
“Besmelenin namazda açıktan okunması da âlimler arasında ihtilâf
konusu olmuştur. Âlimlerin bir kısmı Ahmed bin Hanbel’in “Besmelenin
namazda açıktan okunması sünnet değildir” görüşünü nakletmişlerdir. Bu
görüş Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve İbn Mes’ud’un (radıyallahu anhum)
sözlerine dayanır. İmam Sevri ve İmam-ı Azam’ın görüşleri de bu yoldadır.
İmam Şâfiî’ye göre de besmelenin namazda açıktan okunması sünnettir. Bu
da Muaviye, Âtâ ve Tâvûs’un rivâyetine dayanır.”37 demektedir.38
Fâtiha’nın Namazda Okunması Farz Mıdır?
Fakihler, Fâtiha’nın namazda okunması konusunda iki görüşe ayrılmışlardır:
a) Cumhura39 (Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî) göre; Fâtiha’nın namazda okunması
sıhhatinin şartıdır. Fâtiha sûresini bilip de okumayan bir kimsenin
namazı sahih olmaz.
37 İbni Cevzî, age., c. 1, s. 7-8
38 Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yayınları, c. 1, s. 38-39.
39 Cumhur kelimesi; Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Tefsir, Kelam ve ilh.. gibi ilim dallarındaki alimler topluluğunun
çoğunluğuna verilen isimdir.
• 44 •
Ahmed Kalkan
b) İmam Sevri ve İmam-ı Azam Ebû Hanife’ye göre namaz Fâtiha okunmaksızın
da sahih olur. Namazda Kur’an’dan 3 kısa âyet veya 1 uzun âyetin
okunması ise farzdır.
Cumhurun Delilleri
Cumhur, Fâtiha’nın namazda okunmasının farz olduğunu birçok delille
isbat etmişlerdir.
Birinci delil: Ubâde bin Sâmid’in Rasûlullah’tan (s.a.s.) naklettiği şu hadis-
i şeriftir: “Fâtiha’yı okumayanın namazı geçerli değildir.” 40
İkinci delil: Ebû Hüreyre’nin Rasûlullah’tan (s.a.s.) naklettiği: “Kim namaz
kılar da Ümmü’l-kitab’ı (Fâtiha’yı) okumazsa o namaz noksandır, noksandır,
noksandır. Tamam değildir.” 41 hadis-i şerifidir.
Üçüncü delil: Ebû Said el-Hudrî’nin naklettiği şu hadis-i şeriftir: “Rasûlullah
(s.a.s.), bize namazda Fâtiha sûresi ile bildiğimiz diğer bir sûre veya
bir sûreden birkaç âyetin okunmasını emretti.”
Cumhura göre bu hadis-i şerifler, Fâtiha sûresinin namazda okunmasının
farz olduğuna delâlet eder. Zira Rasûlullah’ın (s.a.s.) birinci delildeki
hadis-i şerifi namazın sıhhatli olmayacağına delâlet ettiği gibi; Ebû Hureyre’den
nakledilen ve Rasûlullah tarafından üç defa tekrar edilen “o namaz
noksandır” ifadesi de Fâtiha okunmadan kılınan namazın noksan ve fâsit
olacağını gösterir. Öyleyse Fâtiha’nın namazda okunması farzdır ve namazın
sıhhatinin şartlarındandır.
Hanefîlerin Delilleri
İmam Sevrî ile Hanefî mezhebinin fakihleri, namazın Fâtiha okunmadan
da sahih olacağını Kitap ve Sünnetten çıkardıkları delillerle savunurlar.
Kitaptan aldıklan delile göre Cenâb-ı Hakk’ın: “Şüphe yok ki Rabbin, senin
gecenin üçte ikisinden biraz eksik, yarısı, üçte biri kadar ayakta durmakta olduğunu
ve senin maiyetinde bulunanlardan bir zümrenin de (böyle yaptığını)
40 Cem’u'l Fevâid, c. 1, s. 197. Bu hadis-i şerif İmam Mâlik’in Muvattâ’sı dışında Kütüb-i sittenin hepsinde
nakledilmiştir.
41 İmam Mâlik; Tirmizi; Nesai; Cem’u’l Fevâid, c. 1, s. 197
• 45 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
biliyor. Geceyi, gündüzü Allah saymaktadır. O, bunu sizin sayamayacağınızı
bildiği için size karşı (ruhsat tarafına) döndü. Artık Kur’an’dan kolay geleni
(ne ise onu) okuyun...”42 âyeti, namazda bir miktar okunmasının farz olduğunu
gösterir. Âyetteki “okuyun!” emri, namazdaki okumaya işarettir. Hiçbir
âlim “Bu âyet, gece namazlarındaki okumaya mahsustur” dememiştir. Öyleyse
âyetteki “Okuyun” emri yalnız gece namazında okuma değil, bütün
namazlarda okunmasının farz olduğunu ifade eder. 43 Hadis-i şeriflerden
aldıkları delil ise, Ebû Hureyre’den nakledilen şu hadise dayanır: “Bir gün
Mescid-i Nebevi’ye bir kişi gelerek namaz kıldı. O kimse namazdan sonra
Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek selâm verdi. O kimsenin selâmını aldıktan sonra
Rasûlullah (s.a.s.), “Geri dön, namazını yeniden kıl. Zira sen namaz kılmadın”
buyurdu. O kimse tekrar namaz kılıp Rasûlullah’a (s.a.s.) gelince, onu
yine namaz kılması için geri çevirdi. Bu şekilde üç defa geri çevrilen kimse
Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek: “Seni hak yolu üzere gönderenin ismi ile yemin
ederim ki, bundan daha güzel bir şekilde namaz kılmasını bilmiyorum.”
deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Sen namaz kılmak istediğin zaman
güzelce bir abdest al. Sonra kıbleye dönerek tekbir getir. Sonra da Kur’an’dan
ne biliyorsan onu oku. Daha sonra belini tam eğerek rükû yap. Rükûdan kalkarak
dik dur ve daha sonra secde yap. Secdeden kalkarak normal bir oturuşla
otur. Daha sonra tekrar secdeye git. Secdeden sonra doğruca ayağa kalk.
Benim bu tarif ettiklerimi bütün namazlarında uygula.”44 buyurdu.
Hanefi fakihleri, Ebû Hureyre’den nakledilen, bu hadisindetki namaz
kılan için “Kur’an’dan ne biliyorsan onu oku” emr-i Peygamberîsini delil
getirerek, namazda Kur’an’ın neresinden olursa olsun okunmasını, kılanlar
için serbest bırakmışlardır. Bu hadis Hanefîlerin görüşünü kuvvetlendirdiği
gibi, “Artık Kur’an’dan kolay geleni okuyun” âyeti de Kur’an’dan belli
bir sûre veya âyetin okunmasına değil, sadece namazda herhangi bir âyetin
okunmasına işaret eder.
Ubâde bin Samid’in rivâyet ettiği hadis, Hanefi âlimlerine göre, namazın
bâtıl olduğuna değil, sünnet üzere kılınmadığına işaret eder. Onlar,
Fâtiha’sız kılınan bir namazın kerâhetle sahih olduğuna hükmederler.
Bu hadis-i şerifi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) şu hadis-i şerifine benzetirler: “Evi
42 73/Müzzemmil, 20
43 Cessas, age, c. 1, s. 18
44 Sâyis, Ahkam ayetlerinin tefsiri, C. 1, S. 13. Cessas. Age. C. 1. S 20.
• 46 •
Ahmed Kalkan
mescide yakın (komşu) olanın namazı ancak mescidde olur.” Buradan anlaşılan,
mescidde kılınmayan namazın kabul olunmayacağı değil, sadece o
namazın mükemmelinin mescidde kılınacağıdır.
Ebû Hureyre’den rivâyet edilen hadiste geçen ve üç defa tekrarlanan
“O namaz noksandır” cümlesi bizim aleyhimize değil, lehimize bir delildir.
Çünkü “noksandır” kelimesi namazın batıl olduğunu göstermez. Aksine,
namazın noksan olarak kabul olunduğuna işaret eder. Eğer câiz (kabul)
olunmasaydı ona «namazın noksandır» denilmezdi. Zira blrşeyin eksik
oluşu, onun yokluğuna delalet etmez.
Buraya kadar kısa ve öz olarak cumhurun ve Hanelilerin delillerini aktardık.
Konuya derin bir nazarla bakıldığı zaman, cumhurun görüşünün
delil bakımından daha kuvvetli olduğu görülür. Çünkü Rasûlullah’ın (s.a.s.)
ve sahâbe-i kirâmın gerek farz, gerekse nâfile namazlarda Fâtiha’yı okumaya
devam etmeleri Fâtiha’sız bir namazın câiz (doğru) olmadığına işaret
eder. Sahih ve sarih hadis-i şerifler bu yoldadır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) Fâtiha
ile ilgili söz ve fiili, onun farz oluşuna kâfi delildir.
Cumhurun görüşünü kuvvetlendiren delillerden biri de Müslim’in
Ebû Katade’den naklettiği şu hadis-i şeriftir: “Rasûlullah (s.a.s.) bize öğle
ve ikindi namazlarını kıldırırdı. Birinci ve ikinci rekâtlarda Fâtiha ile diğer
sûrelerden birer sûre okurdu, öğle ve ikindi namazlarının birinci rekâtlarında,
ikinci rekâtlarından daha uzun okurdu ve çoğu defa sesini bize duyuracak
kadar yükseltirdi. Sabah namazını da aynen böyle kılardı.”
Konuyla ilgili olarak Taberî: “Rasûlullah (s.a.s.), namazın her rekâtında
Fâtiha’yı okurdu. Eğer namazda Fâtiha okunmazsa namaz câiz olmaz. Ancak
namazda Fâtiha’nın âyet ve harf sayısından noksan olmamak kaydıyla
diğer bir sûrenin okunması da caizdir.” 45 der.
Kurtubî ise, “Bu delillerden en sahihi, imam Şâfî, İmam Ahmed bin
Hanbel ve İmam Mâilk’in son görüşleridir. Herkes Fâtiha’yı namazın her
rekâtında okumalıdır. Zira Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Fâtiha’yı okumayanın namazı
geçersizdir” hadis-i şerifi umumu ifade etmektedir. Ömer bin Hattab,
Abdullah bin Abbas, Ebû Hüreyre, Ubâde bin Samid, Übey bin Kâ’b, Ebû
Eyyûb el-Ensârî ve Ebû Said el-Hudrî (r.anhum) gibi büyük sahâbîler de
45 Taberi. Camiü'l Beyan. C. 1.
• 47 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Fâtiha’yı okumayanın namazı geçersizdir” hadisine dayanarak Fâtiha’nın
namazın her rekâtında okunmasının farz olduğuna hükmetmişlerdir.
Mü’minlere düşen, her zaman ve her yerde önderlerimiz olan sahabîlere
uymaktır.” 46 demektedir.
İmam Fahreddin er-Râzî’nin görüşü de şöyledir: “Rasûlullah’ın (s.a.s.)
hayatı boyunca Fâtiha’yı namazda okuması, onun tarafımızdan namazda
okunmasını farz kılıyor. Zira Cenâb-ı Hakk’ın Rasûlüne uyma hususunda,
“...Ona tâbi olun ki doğru yolu bulmuş olasınız.” 47 emri vardır. İmam-ı
Azam, Muğîre bin Şube’den rivâyet edilen, Fıkıh ve Hadis ilmi terminolojisinde
“haber-i vâhid” diye vasıflandırılan “Rasûlullah (s.a.s.), bir gün bir
kavmin tahâret yerine giderek abdest aldı. Başının ön kısmına ve mestlerinin
üstüne mesh etti” hadis-i şerifine dayanarak, “başın bir miktar” (dörtte
bir) mesh edilmesi, namazın sıhhat şartındadır.” diye iddia ediyor. Hâlbuki
Fâtiha’nın namazda okunması konusunda ilim adamlarının “Rasûlullah’ın
(s.a.s.) hayatı boyunca Fâtiha’yı namazda okuduğuna dair tevatüren naklettikleri
hadis-i şeriflere rağmen İmam-ı Âzam Ebû Hanife’nin ‘Fâtiha’nın
namazda okunması, onun sıhhat şartlarından değildir’ demesine hayret
ediyorum.” 48
İmama Tâbi Olan Müslüman, Fâtiha’yı Okuyacak mı?
Âlimler, “Bir müslüman imama rükûda yetiştiği takdirde Fâtiha’yı okumasına
lüzum yoktur” görüşünde ittifak etmişlerdir. Zira imamın okuması
yeterlidir.
Yine âlimler, imam kıyamda iken ona yetişen bir kimsenin Fâtiha’yı
okuyup okumaması konusunda birkaç görüşe ayrılmışlardır.
a) İmam Şâfiî ile imam Ahmed bin Hanbel imamın arkasında namaz
kılan kimsenin, imam gizli veya açık okusa da Fâtiha’yı gizilce okumasının
farz olduğuna hükmetmişlerdir.
46 Kurtubi, Age, c. 1. s. 119
47 7/A’râf, 158
48 Fahreddin er-Razi, Tefsiru Kebir, c. 1. s. 147
• 48 •
Ahmed Kalkan
b) İmam Mâilk ise, “Kıraatin gizli olması lâzım gelen namazlarda, imama
tâbi olan kimsenin gizlice okuması, gece namazları (sabah, akşam, yatsı)
gibi açık okunacak namazlarda ise okumaması lâzımdır” diye hükmetmiştir.
c) İmam-ı Azam Ebû Hanife de “Kıraatin gizli veya açık olduğu namazlarda,
imama tâbi olan kimse, onun arkasında okumaz” demiştir.
Şâfiî ve Hanbelîler; Rasûlullah’ın (s.a.s.) üçüncü hükümdeki “Fâtiha’yı
okumayanın namazı geçerli değildir” hadis-i şerifine dayanarak görüşlerini
savunurlar. Bu hadis-i şerif imamı ve tâbi olanı kapsayan umumi bir ifadedir.
Dolayısıyla açık veya gizli okunacak namazlarda Fâtiha’yı okumayanın
namazı sahih olmaz.
İmam Mâlik ise: “Namazdaki kıraat gizli olacak türden ise Şâfiî ile Ahmed
bin Hanbel’in dayandıkları hadls-i şerife istinaden imama tâbi olan
kimsenin namazda Fâtiha sûresini okuması farzdır. Namazdaki kıraat açık
olacak türden ise; “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size
merhamet edilsin.”49 âyetine istinâden de imama tâbi olanın Fâtiha’yı okuması
yasaktır diyor.
Kurtubî, İmam Mâlik’den şu görüşü nakleder: “Kıraatin açık olması lâzım
gelen namazlarda, imama tâbi olan kimse Kur’an’dan hiçbir şey okumaz.
Kıraatin gizil olması lâzım gelen namazlarda ise Fâtiha sûresini okur.
Eğer okumayı terk ederse hiçbir şey lâzım gelmez.”
Ebû Hanife de konuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “Kur’an okunduğu
zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.”50 âyeti ile “Namazda
imamın okuması, kendisine sayıldığı gibi, tâbi olanlara da sayılır.” hadis-i
şerifine istinâden kesinlikle Kur’an’dan hiçbir şey okunmaz.” 51
Sözlerine devamla Rasûlullah’tan (s.a.s.) şu hadis-i şerifi nakleder:
“İmam, kendisine tâbi olunması için imam olur. İmam tekbir aldlğı zaman
siz de tekbir alın, okuduğu zaman sükût edin ve dinleyin.” 52
49 7/A’râf, 204
50 7/A’râf, 204
51 İbn Ebi Şeybe, Ebû Hureyre’den rivâyet etmiştir.
52 Abd İbn-i Hamid Cabir'den; Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., 1/39-44
• 49 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Kur’an’a başlamak için şeytanı taşlamak ve şerden uzaklaşmak”
 لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
“Kur’an okumak istediğin zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın (Seni
şeytanın vesveselerinden korumasını Allah’tan iste; ‘Eûzü billahi mineşşeytanirracim’
de).” (16/Nahl, 98)
İstiâze
İstiâze: Eûzü çekmek, “Eûzu billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm” demektir.
İstiâze kelimesi, sığınma, bağlanma, güvenme ve korunma istemek anlamlarına
gelir. Şeytandan ve her türlü şerlerden Allah’ın korumasına ve yardımına
sığınmaya istiâze denir.
Eûzu billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm: “Kovulmuş şeytanın şerrinden,
her türlü kötülüğünden Allah’a sığınırım.” anlamına gelir; “Şeytanın âhiret
ve dünya işleriyle ilgili hususlarda bana zarar vermesinden veya yapmakla
emrolunduğum şeylerden beni alıkoymasından Allah’a sığınır ve O’nun
yardımıyla korunurum.” İstiâze, insanların kötülüklerden korunabilmeleri
için bütün İlâhî emir ve yasaklara uyarak, söz ve işleriyle Allah’a sığınma
istemelerini ifade eder.
Bir imtihan yeri olan dünya hayatında insanın en büyük düşmanı şeytandır.
O, insanı aldatmaya, doğru yoldan saptırmaya çalışmaktadır. Bunu
gerçekleştirmek için de gizli açık her yola başvurur. Bu nedenle mü’min,
şeytanın oyunlarına karşı daima uyanık olmalı, aklını kullanarak Kur’an’ın
gösterdiği yoldan gitmelidir. İnsana yaraşan, daima Rabbine sığınması, koruyucusunun
O olduğunu bilmesidir.
• 50 •
Ahmed Kalkan
Kur’an ve İstiâze
Allah’a sığınmak anlamında “istiâze” ve bu kelimenin kökü olan “âze”
ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 17 yerde geçmektedir.53 “Allah’ı sığın”
anlamında “isteız” 4 yerde 54 geçmekte, “ben sığınırım” anlamında “eûzü”
kelimesi 7 yerde,55 “ben sığındım” anlamına gelen “uztü” 2 yerde56 kullanılır.
Yine “sığınırlar” anlamındaki “yeûzûne” kelimesi 1 yerde,57 “ondan sığınıyorum”
mânâsına gelen “üîzühâ” 1 yerde58 ve yine “sığınırım” anlamında
kullanılan “meâz” kelimesi de iki yerde59 geçer.
Kur’an okunduğunda O’ndan yeterince yararlanmak, öncelikle şeytan
ve her çeşit şeytanî düşünceden Allah’a sığınmakla mümkündür. Allah
Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kur’an okumak istediğin zaman, kovulmuş şeytandan
Allah’a sığın (Seni şeytanın vesveselerinden korumasını Allah’tan iste;
‘Eûzü billahi mineşşeytanirracim’ de).” 60
Kur’an, Allah’ın insanlara gönderdiği tâlimatıdır. Şeytan, Kur’an okuyan
kişiyi, Kur’an’ı anlamaktan, doğru yorumlamaktan ve onunla amel etmekten
vazgeçirmek için var gücüyle uğraşır. Kalbine vesvese sokarak Kur’an
üzerinde düşünmekten onu alıkoymaya çalışır. Kur’an okumaya istiâze ile
başlayarak, Kur’an’ı yanlış anlamaya, yanlış yorumlamaya, O’nun iniş gayesi
dışında bir okumaya sevkedecek her türlü şeytanî düşünce, akım ve yaklaşımdan
Allah’a sığınıyoruz. Allah’ın kelâmını okuduğu veya bildiği halde
Ondan yararlanamayan şeytanî özelliklerden de Allah’a sığınıyoruz.
Şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak, Kur’an tilâvetine zemin hazırlamak
için bir mukaddimedir. Böylece okuyan, samimi bir kalb ve açık bir
zihinle Kur’an’ı okumağa başlar.
53 İstiâze Kelimesinin Türediği A-v-z ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde:) 2/
Bakara, 67; 3/Âl-i İmrân, 36; 7/A’râf, 200; 11/Hûd, 47; 12/Yûsuf, 23, 79; 16/Nahl, 98; 19/Meryem, 18; 23/
Mü’minûn, 97, 98; 40/Mü’min, 27, 56; 41/Fussılet, 36; 44/Duhân, 20; 72/Cinn, 6; 113/Felak, 1; 114/Nâs, 1.
54 7/A’râf, 200; 16/Nahl, 98; 40/Mü’min, 56; 41/Fussılet, 36
55 2/Bakara, 67; 11/Hûd, 47; 19/Meryem, 18; 23/Mü’minûn, 97, 98; 113/Felak, 1; 114/Nâs, 1
56 40/Mü’min, 27; 44/Duhân, 20
57 72/Cinn, 6
58 3/Âl-i İmrân, 36
59 12/Yûsuf, 23, 79
60 16/Nahl, 98
• 51 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Bilindiği gibi, namaz kılmadan önce, vücut ve gönül Allah’ın huzuruna
çıkmaya hazırlanmalı, bunun için de abdest alınmalıdır. Namaz için abdest
ne ise, Kur’an okumak için de istiâze odur. Cafer b. Sâdık, “Kur’an
okunmak istendiğinde ve diğer ibâdetlerden önce istiâze’nin emredilmesinin
sebebi, dilini gıybet, yalan ve dedikodu gibi kötü işlerle kirleten insanın
istiâze ile onu temizlemesi, böylece her türlü noksanlıklardan uzak olan
Rabb’inin kelâmını temiz bir lisanla okumasıdır.” demiştir.
Ayette hitabın Peygamber Efendimiz’e yöneltilmiş olması ve “Kur’an
okumak istediğin zaman” ifadesinin bulunması, şeytandan sığınmanın sadece
Peygamberimiz’e has olduğunu ve bunun sadece Kur’an okunacak zamanlarda
olacağını ifade etmez. Hitap, Peyğamberimiz’in şahsında bütün
müslümanlaradır. Kur’an okunduğunda böyle bir ihtiyaç söz konusu ise,
diğer ameller için elbette buna çok daha ihtiyaç vardır. 61
Şeytandan Kurtuluş, Allah’a Sığınmakla Sağlanır
Allah, insanlara görülen ve görülmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün
kötü ve korkunç şeylerden Kendisi’ne sığınmalarını emrediyor. “Eğer seni
şeytan (vesvese vererek) dürter kışkırtırsa hemen Allah’a sığın.” 62
Allah, insanlara himayesine iltica etmelerini bildirmiş oluyor. Bu ifadeden
Allah’ın himayesine sığınmayı gerektiren pek çok kötülüklerin var
olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.
Kötülüğün kaynağı ister bizzat şeytan, isterse onun oyuncağı haline
gelmiş bir kısım insanlar olsun, bu kötülüğü defetmenin mümkün olduğu
bilinmelidir. Şeytandan kurtuluş, tüm yaratıkların yaratıcısı ve Rabbi
olan Allah’a sığınmak, O’nun hayat nizamı olan İslam Dininin emir ve
yasaklarına uymakla mümkündür.
İnsanlar ona tutunarak semâya doğru yükselsinler diye Allah’ın gökten
indirip bize uzattığı ipine (Kur’an’a) dört elle sarılarak yapışmamız
gerekiyor. Kopması mümkün olmayan Allah’ın ipini bırakıp, boynumuza
ve beynimize kement gibi geçirilmek için hazırlanmış şeytanın ipini,
61 Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 3, s. 211
62 41/Fussılet, 36
• 52 •
Ahmed Kalkan
yularını istemediğimizi ilan etmeliyiz. İşte bu özgürlük ilanının adı ve
andı, istiâzedir. Rabbimiz’ın Daru’s-selâma (cennete) dâvetiyesi olan Kitab’ı,
istenildiği gibi okumazsak, dâvete icâbet edemeyiz. Ana vatanımıza,
baba yurdumuza hicretimizi gerçekleştirmemiz, vuslata ermemiz için
zor sınavlardan başarıyla geçmemiz gerekiyor. İşte, insan ve cin şeytanlarıyla
kıyasıya mücadelenin zafer parolasıdır istiâze.
Allah’a güvenip bağlananlara, hayat görüşü ve yaşama biçimi olarak
İslam’a yönelenlere şeytanın hâkimiyeti ve ciddi bir etkisi olamaz. Çünkü
bu nitelikteki mü’minler, Kur’an’ı hayatlarında uygulamak için okumuşlar
ve Allah’ın emirlerine teslim olarak O’na sığınmışlardır. Her yere kolayca
sızabilen şeytan, bu nizama sığınanlara yaklaşamaz. Zaman zaman vesvese
verse de kendi buyruğu altına alamaz onları. Bunun için, mü’minler, Allah’ın
askerleridir; şeytanın askerleri olmazlar. Kur’ânî anlamdaki istiâze,
şeytandan, onun temsilcisi olduğu tüm kötülüklerden Allah’a sığınmayı,
O’na inanmayı ve Allah’ı her şeye kadir bir ilâh tanıyıp buna göre kulluk
vazifesine sarılmayı ifade etmektedir.
İnsanoğlu, fıtratı gereği nefsanî ve hayvanî duygulara sahiptir. Bu duyguları
açıkça ve gizli olarak kötü yolda tahrik eden düzenler, tâğutlar, insan
ve cin şeytanları her zaman var olagelmiştir. Bunların her türlü kötülüklerinden
uzak kalmak ve korunmak, ancak Allah’ın bildirdiği esaslara uyarak
O’na sığınmakla mümkündür. Bu konuda insana düşen görev, her şeyden
önce düşmanlarını tanımak ve onları kendinden uzaklaştırmaktır. Ancak,
insanın bu mücadeleyi kazanması için Allah’ın yardımına ihtiyacı vardır.
Allah, mü’minlere bu savaşı kazanabilmeleri için, takip edecekleri metodu
göstermiştir. 63
“Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a
sığın. Çünkü O işitendir, bilendir.”64 “Mü’minlere ve Rablerine güvenip
dayananlara o şeytanın bir gücü yoktur. Onun gücü, sadece kendisini dost
tutanlara ve Allah’a ortak koşanlaradır. O sadece onları kandırabilir.”65 “Sen
onların sana yaptığı kötülüğü, en güzel şeyle sav. Kötülüğe iyilikle karşılık ver.
Biz onların seni ne kötü sıfatlarla vasıflandıracaklarını biliyoruz. Ve de ki:
63 Y. Çiçek, F. Yıldız, İstiâze Şeytan, Bir Y., s. 11-13
64 41/Fussılet, 36
65 16/Nahl, 99-100
• 53 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Rabbim, şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım ve onların yanımda
bulunmalarından Sana sığınırım Rabbim.” 66
İlgili ayet ve hadislerden anlaşılan istiâze; İnsanın Allah’a sığınmak istemesi,
O’nun rahmetine iltica etmesi, İslam’ın esaslarına teslim olarak tüm
kötülüklerden korunma isteğini diliyle söylemesi, kalbiyle bu anlayışta olması
demektir.
Sığınan, Kendisine Sığınılan ve
Kendisinden Sığınılan
İstiâze’de üç öge vardır: “Sığınan”, “Kendisine sığınılan” ve “kendisinden
sığınılan”. Sığınan ve sığınmaya muhtaç olan sadece bir şahıs değildir.
Bütün yaratıklar O’na sığınmaya muhtaçtır. Peygamberlerin de sık
sık Allah’a sığındıklarını, bu konuda da bize örnek olduklarını Kur’an’dan
öğrenmekteyiz. Sığınmaya ihtiyacımız olduğunu kabul etmek, âciz ve zayıflığımızı,
âciz olmayan birinin yardımına ihtiyacımız olduğunu kabullenip
itiraf etmek demektir. Bu anlayış da bizi, yaratılış amacımız olan kulluk ve
ibâdet şuuruna ulaştırır.
Kendisine sığınılan ve sığınılması gereken yüce varlığın, sadece Allah
olduğunu biliyoruz. O’nun hak dini, O’nun emir ve yasakları, insanlığı tüm
kötülüklerden koruyan ilâhî bir sığınaktır.
Kendisinden kaçınılan, kötülüğünden sakınılması gereken varlığın şeytan
ve onun temsilcisi bulunduğu tüm şerler olduğu, şeytanın cinlerden
olduğu gibi, insan cinsinden de olabileceği Kur’an’dan anlaşılmaktadır.
İnsanların, Allah’a sığınmaları, O’nun emirlerine bağlı kalarak, yasaklarından
kaçınarak, azgın ve kovulmuş şeytandan ve her türlü kötülük ve günahlardan
uzaklaşmalarıyla mümkündür. Allah’ın istekleri doğrultusunda
yaşayış ve kötülüklerden kaçış; Allah’a sığınıştır. Bunun için insan, daima
Kur’an’a yönelmeli, O’ndaki gerçekleri Allah’ın istediği şekilde yerine getirmelidir.
66 23/Mü'minûn, 96-98
• 54 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’ın bildirdiği ilâhî kuralları yerine getirirken, onu Allah’ın dininden
uzaklaştıran bir duygunun, düşüncenin, varlığın, sistemin şeytan veya
onun temsilcisi durumundaki şeytanî bir kötülüğün olabileceği bilincinde
bulunmalıdır.
Kur’an okurken, namaza başlarken istiâze terkedilmez. Çünkü şeytan
bu ibâdetleri de hakkıyla yaptırmamak için peşimizi namazda ve kıraatte
bile bırakmaz.
İnsanların, her türlü kötülüklerden korunabilmeleri için, Allah’a sığınma
isteklerini ifade eden istiâze kavramı, günümüzde büyük önem taşımaktadır.
Çünkü asrımızda insanlar, her zamankinden daha çok şeytanî
tahriklerle karşı karşıya bulunmaktadırlar. İslam’ın bildirdiği gerçeklerin
unutulduğu günümüzde, insanlar iyiyi ve kötüyü ayırt edemez hale gelmişlerdir.
Bu durum onların işini daha da zorlaştırmaktadır. Çünkü kötülüğe
açılan pek çok kapılar yanında iyiliğe açılan tek bir kapı vardır. Bu kapı da
hakka, hakikate açılan İslâm kapısıdır. İnsanları her yönden kaplamış olan
şerlerin zifiri karanlığı, Kur’an ve sünnet ışığı ile yok edilmedikçe, insanlığın
kötülüklerden kurtulması ve Allah’a sığınması mümkün olamaz.
Kur’an ve sünnetten, istiâze’nin, anlam yönüyle iman ve onun gereği
olan sâlih amelleri kapsayan bir terim olduğunu öğrenmekteyiz. İnsanların
yaşantı şekilleri, onların sahip oldukları inanç, duygu ve düşünceleri
ile yakından ilgilidir. İslam’ın iyi olarak bildirdiğini iyilik; kötü olarak
bildirdiğini de kötülük kabul etmek öncelikle bir iman işidir. İslam’a göre
nelerin iyilik, nelerin kötülük olduğunun bilinmesi ve iyiliklerin yapılıp,
kötülüklerden sakınılması da bir uygulama (amel) meselesidir. İstiâze bilinci,
referansını Allah’tan almayan, O’nun ilkelerine ters şeylerin kötü ve
şeytanî olduğuna inanmayı ve bu inanca uygun yaşamayı gerektirir. Yine,
istiâzenin tevhidî yönü, kelime-i tevhiddeki “lâ ilâhe” diye reddedilen kısım
istiâze ile paralellik arzetmesinden anlaşılır. Besmele de “illâllah” demektir.
Öyle şeytani düzende ve öyle zâlimlerin işgalindeki ortamda imtihan
oluyoruz ki, Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi taşlar bağlanmış, köpekler
salıverilmiş. Salıverilmiş de ne kelime?! Üstümüze üstümüze saldırtılmış.
İşte istiâze, taşları yerinden oynatmak, azgın köpekleri bağlamaktır.
• 55 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Günümüzde İstiâze Anlayışı
Günümüz insanının istiâze anlayışı ve inancı üç bölümde özetlenebilir:
a- Allah tarafından, iyilik ve kötülük olarak bildirilen hüküm ve değerleri
kabul etmeyip, Allah’a ve O’nun dininin hükümlerine sığınmayı reddedenler.
Bunlar, şeytanın oyuncakları, şeytanın askerleri, şeytanın kul ve
köleleri, şeytana tapanlar ve ins şeytanlarıdır.
b- Sözle, yani dilleriyle Allah’a sığındıkları halde, yaptıkları işleriyle
şeytanın peşinden gidip, pek çok kötülüğü işleyenler. Bu durumdaki insanlar,
gerçek anlamıyla Allah’a sığınmış değillerdir; O’na sığınmış olduklarını
zannedenlerdir.
c- Allah’ın bildirdiği ve yapılmasını emrettiği İlâhî emirlerin tümünü
iyilik (hayır), yasaklarını da kötülük (şer) kabul edip, bu inancın gereğini
yerine getirenler. Bu özelliğe sahip olanlar, gerçek anlamda Allah’a sığınmış
ve kötülüklerden korunmuş olanlardır.
Kur’an’daki âyetlerde ve Peygamberimizin mübârek sözlerinde, insanların
kaçınmak zorunda oldukları kötülükler açık olarak ortaya konulmuştur.
Günümüzde, insanları, her türlü kötülüklerden korumak için öncelikle
onlara bu kötülükleri tanıtmak gerekmektedir. Çünkü şeytanın ve onun
temsilcisi olanların hilelerinden biri de kötülüğü, iyilik gibi göstermeleridir.
Âyet ve hadislerde bildirilen kötülüklerden en önemlileri: Şirk, şeytan,
kibir ve büyüklenme, cehâlet, vesvese, şehvet, hevâ, hased, şüphecilik, zulüm,
gazab, cinler, tüm korkunç şeyler, sihir, büyü, büyücü kadınlar, korkaklık,
cimrilik, kötü ömür, fitne, kabir azâbı, âcizlik, tembellik, cehennem
azâbı, deccal fitnesi, yoksulluk sefaleti, zenginlik gurur ve şımarıklığı, iyiliklerin
azlığı, bâtıl inançlar... gibi kötülüklerdir. 67
Şeytanın taktiklerinden biri de, küçük günahları, mekruhları önemsiz
göstermek, sünnetleri, vacibleri olmasa da olur dedirtmektir. Şeytanın bu
tâvizlerle açtığı gediğin giderek nasıl genişlediği çevremizdeki nice örnekten
kolay anlaşılacaktır. Küçük görülen bir mekruh veya haram, kalpte siyah
bir leke oluşturur. Sonra, önemsenmediği ve başka benzerleri de işlendiği
67 Y. Çiçek, F. Yıldız, a. g. e, s. 33
• 56 •
Ahmed Kalkan
zaman, bu mânevî leke, büyüye büyüye bütün kalbi, bütün bünyeyi kaplar.
“Hiçbir küçük günah yoktur ki, önemsiz görüldüğü müddetçe büyüyüp
büyük günah olmasın; Hiçbir büyük günah yoktur ki, tevbe çeşmesindeki
gözyaşı suyuyla küçülüp yok olmasın.” Sağlıklı bünyeye giren küçücük,
gözle görülemeyen mikroplar, önemsenmez ve temizlenmezse, mikropların
nasıl çabuk büyüyüp vücudun tümünü mahvettiklerini biliriz. Kanser,
kangren gibi hastalıkların önceden tedbir alınınca hastalıktan kurtuluşun
kolay olması, geciktikçe çözümün imkânsızlaşması, mânevî mikrop ve hastalıklara
da örnek olması açısından önemlidir.
Bir meyvedeki küçük bir çürüğün önemsenmemesi, çürüğün temizlenmemesi
sonucunda meyvenin tümünün kısa zamanda ne hale geldiğini hepimiz
biliriz. Yine, bir çürük meyvenin, içinde ilişkide bulunduğu ve aynı
mekânı paylaştığı diğer sağlam meyvelere nasıl zarar verdiğini de bilmeyenimiz
yoktur. Mânevî alanda da durum bundan farklı değildir. İslâm’ın
kendilerinden Allah’a sığınılmasını istediği kötülükler, işlendiği takdirde
şeytanın, insana hâkim olmasını sağlar. Bu kötülükler şeytanın giriş yollarıdır.
Bunlarla şeytan kime yaklaşırsa, ya da kim şeytanın yeryüzündeki
temsilcisi olursa, o kişi, artık hakikati göremez. Çünkü Allah’ın nuruyla
bakamadığından basireti, firaseti kalkar, bakar kör olur. Tabii, dünyada
görülmesi gereken hakkı göremeyenler, gerçek hayatta da kör olarak haşrolunacaktır.
İnsanı kötülüklere sevkeden sebepler, genel olarak, insanın içindeki
(dâhilî) sebepler ve dışındaki (hâricî) sebepler olarak iki bölümde incelenebilir.
İç sebepler: İnsan, arzu edebilen, herhangi bir şeye ilgi duyabilen sosyal
bir varlıktır. Bu arzu ve ilgiyi tahrik eden etkenler, düşünceler ve hâtıralardır.
Bunlar insanı ya iyiliğe, ya da kötülüğe çağırırlar. Genelde, onu iyiliğe
çağıran duygu ve düşüncenin sebebine melek; kötülüğe çağıran sebebe ise
şeytan denilmiştir. Şu halde, insanı içinden tahrik edip, onu Allah’a isyana
sevkeden her türlü duygu ve düşünce şeytanîdir.
İnsanlığı kötülüğe sevkeden dış sebepler ise pek çoktur. Bunların başında,
Allah’tan ve O’nun dininden uzaklaştıran insanlar, sistemler, görüşler ve
bunların temsilcileri gelir.
• 57 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
İnsanı, içten veya dıştan, tahrik ederek Allah’a isyana sevkeden her şey,
mü’min için bir zarar unsurudur. Bunun için o, kendisini Allah’a isyana
sevkeden gizli ve açık düşmanlarıyla savaşmakla emrolunmuştur. İşte bu
savaşta insanın ilk kullanacağı silâhı istiâze’dir. Kur’an’daki şu ayetler bu
gerçeği ifade eder: “Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Rasûlünün
haram kıldığını haram saymayan, dinini din edinmeyen kimselerle,
küçülüp (boyun eğerek) elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.”68
“Şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman tutun.”69 “Sana gelen her
kötülük de kendi (işlediğin günah yüzü)ndendir.” 70
İnsan, dünyada iyilikle kötülüğün savaşını yaşar. Bu savaş, karanlıkla
aydınlık gibidir. Biri galip olursa, diğeri bulunmaz. Bu savaşa insan, düşmanını
iyi tanıyarak başlamalıdır. Burada bilinmesi gereken hakikat, insanın,
içindeki düşmanla savaşının, dışındaki düşmanla savaşından daha önemli
olduğudur. Çünkü içteki şeytanî duygu ve düşünceler yok edilmeden dış
düşmanla savaşılamaz. Ayrıca insan, dıştaki düşmanla savaşında ölürse şehid
olur. Allah’ın bir emrini yerine getirdiği için de sevâbını alır. Fakat iç
düşmanıyla mücadelesinde yenilirse, müslüman olarak ölememe ihtimaliyle
karşılaşır. Bu durum ise, Allah’a sığınılacak çok büyük bir kötülüktür.
Hz. Peygamberimiz’in (s.a.s.): “Allah’ım, ölüm ânında şeytanın beni istilâ
ederek yaptıklarımı boşa çıkarmasından, senin doğru yolundan (dininden)
yüz çevirmiş olarak ölmekten Sana sığınırım.” buyurarak Allah’a sığınması
bu hakikati bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır.
Her asırda olduğu gibi, günümüzde de insanlığın uğradığı en büyük felaketler,
kendi içinden gelen ve zihnine hâkim olan kötülüklerdir. İnsanın,
iç dünyasındaki bozukluk, imansızlık, iradesizlik, yanlış düşünce, aldanış,
şüphecilik ve vesvesecilik insanî özelliklerin yok olmasına yol açmıştır. Bu
günkü toplum fotoğrafımız, kişisel görüntüde nefret, bencillik, stres, bunalım,
cinayet, intihar... toplumsal manzaramızda tek kelimeyle fesat, düzen
açısından ise...
İnsanın kalbinde ve düşüncesindeki kötülükler, ya yanlış itikadlardan
veya kötü işlerden oluşur. Kim, yaptığı işleriyle şeytanın peşinden giderse,
dili ile Allah’ı ansa da o, şeytanın yolundadır. Bu duruma düşmüş insanla-
68 9/Tevbe, 29
69 35/Fâtır, 6
70 4/Nisa, 79
• 58 •
Ahmed Kalkan
rın gizlice itaat edip dostluk kurdukları şeytandan gelen vesveseyi yok edebilmeleri,
Allah’a imanla mümkündür. Peygamberimiz’e gelip, “Ey Allah’ın
Rasûlü, içimizde (vesveseden) olduğuna inandığımız bazı şeyler buluyoruz.
Onları size söylemeyi uygun bulmuyoruz.” diyen sahabilere Rasûlullah’ın
“Bu, imanın açık belirtisidir.” buyurması bu gerçeğin isbatıdır. Gerçek
anlamda Allah’a iman, şeytanın içinize attığı vesveseyi kabullenmenize engel
olan imandır. Şeytanın vesvesesini küçük görmemek, Allah’ın azâbına
sebep olmasından korkmak, kişinin imanının açık belirtisidir. Şeytan ve
onun işi olan tüm kötülüklerden kaçınılmadıkça, Allah’a itaat edilmiş olunamaz.
Mü’minin görülebilen ve görülemeyen pek çok düşmanı vardır. O
halde bu düşmanlar, insanı hak yoldan uzaklaştırmaya kasd ettikleri zaman
insan, her şeye galip olan mutlak Rabb’e sığınmalıdır. Çünkü Allah, emirlerine
uyup yasaklarından kaçınmayı kötülükleri yok etmek için bir vesile
kılmıştır. Allah, insanın açlığını ve susuzluğunu gidermek için yemeyi ve
içmeyi nasıl sebep kılmışsa, ilâhî emirlerin gereğini de insanların mutluluğuna
bir sebep kılmıştır.
İnsanlığın fikir ve yaşantısının karanlıklardan kurtulması, sapıklık dalgalarından
korunması, ancak âlemlerin Rabbi Allah’ın yardımıyla mümkün
olur. Allah’ı Rab olarak tanımayanlar, O’nun emirlerini anlamak istemeyenler,
kendi arzu ve heveslerinin gereğini yerine getirmek için hiç bir
ölçü tanımayanlar, hakka, gerçeğe saygı duymazlar. Kötüyü iyi zannederler.
Onların bu tarzdaki yaşayışları, gerçeği görmelerine engeldir. İslâm âlimlerinin
şu sözü bu konuya açıklık getirmektedir: “Yediği, içtiği haram olan
bir insan, iyiliği ve kötülüğü ayıramaz.” Bâtıl peşinde koşanlar, hangi asırda
olurlarsa olsunlar Kur’an’dan hidâyet alamazlar.
İnsanları, Allah tarafından emrolundukları şeyleri yapmaktan alıkoyacak,
onları Allah’ın emrinin hilafına sevkedecek tuzaklar, günümüzde her
zamankinden daha fazladır. Öyleyse Allah’a nasıl sığınmalıyız? O’na sığınış
tarzımız nasıl olmalıdır? 71
71 Y. Çiçek, F. Yıldız, a. g. e, s. 37
• 59 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Allah’a Sığınma Tarzı Nasıl Olmalı?
Allah’a nasıl ve hangi tarzda sığınmamız gerektiğini Kur’an’dan öğreniyoruz:
“Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürterse (hemen) Allah’a
sığın. Çünkü O işitendir, bilendir.”72 İnsan, ne zaman şeytanî bir tahrikle
karşılaşırsa, hemen Allah’a sığınmalıdır. O kötülüğün doğuracağı cezadan
sakınarak Allah’ın dinine iltica etmelidir. Allah’ın nimetinin büyüklüğünü,
azâbının şiddetini düşünerek hayatında kötülüğe yer vermemelidir. Allah’a
sığınış tarzı budur. Allah, gönülden kendine bağlananları bilir. Kendisine
sığınmak için söylenen her sözü işitir. İnsanın görüş ufkunun genişlemesi,
Allah’a teslimiyetle olur.
Allah’a gerçekten sığınan insanların belirgin özellikleri, âyetlerde açık
olarak belirtilmiştir. Allah’a sığınan insan, O’nun dininden ve hükümlerinden
habersiz, cahil olamaz. Kendisine vesvese dokunduğu zaman Allah’ın
emir ve yasaklarını hatırlar, hemen gerçeği görür. Vesvese karşısında bilinçli
olarak Allah’ın nizamına sığınır. Allah’a gerçekten sığınan insanın özelliklerinden
biri de, Allah’a tam bir teslimiyet içinde bağlanarak, bildiği ilâhî
emri her durumda kesin olarak uygulamasıdır.
Allah’a sığınmayı kabullenmeyen insanların en belirgin özelliği de kibirliliktir.
Büyüklenme ve cehaletle birlikte, diğer özellikler de hased, taassub,
gazab ve kindir.
İslam’ı değiştirmek ve yok etmek isteyenlerin her türlü fitne ve kötülüğünden,
Allah’ın ilâhî nizamına sığınmak gerektiğini “Muavvizeteyn/koruyucu
sûreler” adı verilen “Felak ve Nâs” surelerinden öğreniyoruz. “De
ki: ‘Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,
düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit
kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!”73; “De ki: ‘İnsanların
kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında) pusuya çekilen cin ve insan
şeytanının şerrinden insanların Rabbine, insanların Melikine (mutlak
sahibi ve hâkine), insanların ilâhına sığınırım!” 74
72 7/A’raf, 200
73 113/Felak, 1-5
74 114/Nâs, 1-6
• 60 •
Ahmed Kalkan
Şeytandan Allah’a sığınmak, Allah’ın adını anmak, O’ndan yardım dilemek
demektir. Hayat, şeytanın vesvesesine karşı uyanık durmakla İslamî
bir anlam kazanır. Eûzü besmele bir hayat görüşüdür. Dünyayı ilâhî vahye
göre yorumlamaktır. Hayatı, eşyayı ve kendini, tarihin derinliklerinden gelen
Âdem–şeytan, vahy, risalet, hidâyet, dalâlet kavramları ışığında cevaplamaktır.
“Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.” Şeytan nereden kovulmuştu?
Cennetten. Nereye gelmişti? Yeryüzüne. Kiminle gelmişti? Atamız Âdem
ve anamız Havvâ ile. Ne yapacaktı burada? Allah’ın doğru yolu üzerine oturacak
ve insanları “iğvâ” ederek saptırmaya çalışacaktı. Ne zamana kadar
sürecekti bu mücadele? Kendisine verilen mühlet dolana, yani yeryüzü imtihanımız
bitip Kıyâmet kopana kadar...
Görüldüğü gibi, İslâm’a göre, dinlerin kaynağı ikidir: Allah’tan gelen ve
şeytandan gelen. Allah’tan gelen “vahy”dir. Bununla “hak din” oluşur. Şeytandan
gelen ise “vesvese”dir, bununla da “izm”ler oluşur. İnsan ya Allah’tan
yana olur, ya da şeytandan yana. İşte eûzü besmele bu tercihin açıklanmasıdır.
Allah’ı kabul ederek, ona göre bir sistemin tercihi ile şeytanı kabul edip
onun kışkırtıcı, isyancı, büyüklük taslayıcı sistemi arasındaki tercih. Her
ikisi de din olacaktır. Bu iki din arasındaki mücadele, mühlet dolana kadar
devam edip gidecektir. Bu mücadelenin sonucunu Kur’an haber veriyor:
Hizbullah (Allah taraftarları, Allah’ın askerleri) galip gelecek; Hizbüşşeytan
ise hüsrana uğrayacaktır.75 Ne mutlu Allah’ın safındakilere! Yazıklar olsun
şeytanın askerlerine!..
Peygamberimiz tüm duâlarında eûzü besmeledeki ruh ve anlamı yaşatmıştır.
Onun yaptığı duâlar genellikle şu iki cümleden biri ile başlamaktadır.
“Eûzü bike” (sana sığınırım) veya “es’elüke” (senden isterim). Peygamberimiz,
Allah’a şeytandan sığınmakta ve O’ndan birtakım hayırlar
istemektedir. Bununla, hayatın Allah, şeytan ve kişi arasında devam eden
ilişki olduğu açıklanmış oluyor. Efendimiz “Allah’tan bağışlanma, nur,
dünya ve âhirette afiyet, ayıplarını gizlemesini, korkulardan emin kılmasını,
şeytana karşı korumasını, fazlını, keremini, nusretini, mustaz’aflara yardım
etmesini... istiyor. Şeytandan, küfürden, kötü ahlâk ve kötü heveslerden, cehennemden,
kabir fitnesinden, her şeyin ve her canlının şerrinden, nefsinin
75 5/Maide, 56; 58/Mücadele, 19
• 61 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
şerrinden, âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, yoksulluk ve
borca batmaktan, kederden, çok yaşlılıktan, yangın ve sel felaketinden... Allah’a
sığınıyor ve bu şekilde duâlar yapmamızı öğütlüyor. 76
Eûzü besmelede iki şey vurgulanır: 1- Düşman şeytandan Dost Allah’a
sığınma, 2- Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adı ile başlama. Birini dışlama,
öbürüne sığınma. Çünkü hayatın mânâsı bundan ibârettir. Ya Allah’tan gelen
vahyi din edinir, ona göre yaşar, düşünür, konuşursun. Ya da şeytandan
gelen fücur ilhamını din edinir ona göre konuşur, yaşarsın. Bunun dışında,
Allah’ın dinini yaşarken şeytanın vesvesesine karşı uyanık olursun. 77
Şeytandan istiâze etmek, yalnızca tek bir kötüden ve tek bir kötülükten
uzak durmak anlamıyla sınırlı kalmaz; tüm kötülüklerden uzaklaşma anlamını
taşır. Kur’an’ı böylesi bir sığınma içinde okumak, onu bütün menfiliklerden
Allah’a sığınarak okuma anlamını barındırır. Onu şahsî bir menfaat
(basit dünyevî çıkar) için okumama da bu anlama dâhildir; bir dünya ehlinin
menfaati için okumama da. Onu okurken nefsin aldatmalarından uzak
durma da bunun içindedir; dünyevî bir ideolojinin gözlüğünü takmama
da. Ona şöhret için muhatap olmama da bunun içindedir; kendi aklına güvenip,
aklını doğrulama mercii, onu ise aklın kölesi kılmama da.
Zaten, istiâze’nin bir esprisi, acziyetin kabulüdür. Acziyetini kabullenmeyip
kendisine güvenen, başkasına sığınmaz. Başkasına sığınma, ancak
acziyetini görenlerin işidir. Allah’a sığınma ise, O’ndan başka tüm şeylerin
kendisine sığınılmaya lâyık olmadığını bilip görmeyi gerektirir. Allah’a sığınan,
başka her şeyin mahlûk olduğunu biliyor ve kendileri birer yaratık
olarak korunmaya muhtaç bulunan şeylerin sığınılmaya lâyık olmadığını
görüyor demektir. Bu bakımdan şeytandan istiâze, imanın ve ubûdiyetin
ayrılmaz bir parçasıdır. Şeytandan ne kadar istiâze ediyorsak, acziyetimizi
o derece kabul ediyor ve Rabbimizin koruma ve rahmetini o derece görüyoruz
demektir.
Dolayısıyla, istiâzeye niyet eder etmez, şeytanın bacağını Allah’ın izniyle
kırmış oluruz. Kendisi bir üstünlük vehmiyle Allah’a isyan eden,
Kur’an’da belirtildiği üzere “kibirlenerek kâfir olan” şeytanın ürettiği en büyük
tuzak, bizde de böyle bir üstünlük vehmi ve bir kibir hali uyandırmak;
76 Buhâri, Deavât, 35-46
77 İ. Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, Bengisu Y., s. 20-23
• 62 •
Ahmed Kalkan
nefsimizi okşayarak enaniyetimizi kamçılamaktır. “Şeytanlar, ene’nin gaga
ve pençesiyle akılları havaya kaldırıp insanı dalâlet derekelerine atıyorlar.”
İstiâze sâyesinde, bu tehlike, yolun daha başında bertaraf edilmektedir. 78
Kur’an okumaya, Fâtiha’dan, besmele’den de önce istiâze ile başlanır;
Muavvizeteyn sureleri ile Kur’an sona erer. Muavvizeteyn, korunma, sığınma
yollarını gösteren iki sure demektir, Felak ve Nas surelerine denir. Yani
Kur’an’a başlarken ne kadar istiâze bilincine ihtiyaç varsa, Kur’an’ı kaparken
de o kadar sığınmaya ihtiyaç vardır. Başlangıçta istiâze, kapanışta istiâze.
Başla son arasında uyum. Dikkat etmemiz gereken bir husus da; Kur’an’a
başlarken cinlerden olan şeytandan Allah’a sığınırken, Kur’an okumayı
sona erdirirken “mine’l- cinneti ve’n-nâs” cin ve insan şeytanlarından Allah’a
sığınmamız gerektiğidir.
Hz. Peygamber’in istiâze duâsını okuduğuna dair pek çok hadis rivâyet
edilmiştir. Bu ifadelerden bazıları “Eûzü billâhi’s-Semîı’l-Alîmi mine’ş-şeytânirracîm”,
“Esteıyzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm” şeklindedir. Yine istiâze,
“neûzü billâh”, “meâzallah” şeklinde de kullanılır. Tuvalet veya banyoya
girerken, kapıya yaklaşınca, “eûzü billâhi mine’l hubsi ve’l-habâis” denilir
veya eûzü çekilir.
İstiâze Şuurunun Bize Kazandıracağı
Anlayış ve Davranışlar
Yapılması gerekeni yaptıktan sonra Allah’a sığınmalı ve O’ndan yardım
istenmelidir. Şeytandan ve onun ilke ve yönlendirmelerinden uzaklaşmadığımız
sürece Allah’a sığınmanın hiçbir anlamı yoktur. Dille şeytana düşman
olurken, diğer tüm uzuvlarımızla şeytana dostluk ve bağlılık, istiâze
şuuruyla bağdaşmaz.
İstiâze, “hicret”tir; Şeytanî özelliklerden Rahmânî vasıflara; Basit, geçici
ve hayvanî olduğu kadar şeytanî zevklerden, sonu acıyla bitecek yapay duygulardan,
şeytanî sanal lezzetlerden ebedî saâdetlere hicret. İstiâze şuuruna
sahip bir mü’min, Kur’an’da övülen o mutluluk çağının zirve kahramanları
olan ashab’a ashab olup, sonu fetihle biten hicret için yol arkadaşlığına hazırlanabilir.
78 Metin Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakâlem Y., s.17-18
• 63 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Kul ne yaparsa yapsın, Allah’ın dilemesi ve yardımı olmadan hiçbir şey
olmaz. Öyleyse O’nun yardımına müstahak olarak O’ndan istemeliyiz.
Şeytandan Allah’a sığınan, şeytanî özellik ve vasıflardan da Allah’a sığınmış
demektir. “Şeytan” azgın ve haktan uzak demektir. Azgınlıktan ve
hakka uzak olmaktan kurtulup, gerçek kul olmaya, Hakkın adamı olmaya
çalışmalıyız.
Şeytan azılı tarihî düşmanımızdır. Onu iyi tanımalı ve hilelerine karşı
uyanık olmalıyız. Cinlerden olduğu gibi, insanlardan da şeytanların olduğunu
ve her yerde her zaman onlarla karşılaşabileceğimizi unutmamalıyız.
Evden çarşıya, işten okula, sofradan tuvalete, mescidden cepheye kadar her
yerde düşmanımızla karşılaşabiliriz.
Şeytanın kovulma ve lânetlenme sebebini değerlendirmeli ve aynı durumlara
düşmemek için gayret etmeliyiz. Biliyoruz ki şeytan, Allah’ın emrine
kibirlenip isyan etti ve o yüzden kovuldu, lânetlendi. Onu, ne sahip
olduğu ilmi kurtarabildi, ne de zekâsı. Öyleyse vahyin ışığında bir akıl ve
ilimle hikmetleri yakalamaya ve yaşamaya çalışmalıyız.
Şeytana lânetle yetineceğimize, ona uymayarak, onu mahvedecek şekilde
Allah’ı çokça anarak onu yenmeli ve kahretmeliyiz. Unutmayalım ki,
şeytan ve askerleri, kendi misyonlarını yapıyor. Biz, dünyadaki görevimizi
yerine getirirsek, şeytana da uymamış oluruz. 79
Tuvalete girerken, şeytandan korunmak için eûzü çekmeliyiz de; televizyonun
düğmesini açarken eûzü, kaparken de en azından istiğfar çekmeli
değil miyiz? Caddeye, çarşıya, dolmuşa adım atarken, iş başında, aş başında,
gafletle geçen dakikalar, saatler, hatta günler içindeki tüm şerlerden,
istiâzedeki sığınak dışında kimin kalesine sığınabiliriz? Kur’an okurken istiâze
gerekir de, beşerî kitaplar, gazeteler okunurken gerekmez mi dersiniz?
İstiâze, müslüman için şeytana ve taifesine, şeytan dostları ve askerlerine
karşı uyanıklık ifadesi olmaktadır. İstiâze, mü’min için sanki düşmana
karşı sürekli kullandığı, dilinde ve gönlünde taşıdığı bir silâh gibidir.
79 Metin Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakâlem Y., s.17-18
• 64 •
Ahmed Kalkan
Allah’ı tek Rabb, tek Melik ve tek İlâh kabul ederek O’na sığınanlara,
Allah’ın yardımı erişecektir. Unutulmamalıdır ki, insanlığın saâdeti, şuurlu
bir iman ve her türlü kötülüklerden Allah’ın dinine sığınıp sakınmalarıyla
mümkün olacaktır. “En iyi koruyan Allah’tır ve O merhametlilerin en merhametlisidir.”
80 “O, ne güzel dost, ne güzel vekildir.” 81
“Besmele: Tâğutun adıyla değil;
Allah’ın ismiyle ve izniyle”
- 1. Âyet -
 بِ سِْ الَّلِ الرَّ حَْنِ الرَّحِي
“Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla” (1/Fâtiha, 1)
Besmele: Tâğutun adıyla, onayıyla değil; Allah’ın ismiyle ve izniyle
bir işe başlandığını ve yapılan tüm işlerde her şeyden önce Allah’ın rızâsının
amaç edildiğini gösteren bir simgedir.
Bu âyeti oluşturan temel sözcüklerden ikincisi, isimdir.82 Tek başına anlaşılır
bir mânâ taşıyan, canlı ve cansız soyut ve somut varlıklara ad olan
kelimeye isim denir.83 Kur’an okumaya Rabbin adıyla, yani Allah’ın ismiyle
başlanmalıdır. Çünkü hem Kur’an’ı vahyeden, hem de insana onu anlama
yeteneği bahşeden Allah’tır.84
Besmele: “Bismillâhirrahmânirrahîm” sözünün kısaltılmış şekline denir.
Hayırlı ve helâl bir işe başlarken, Allah’ın adını anmak ve bu adla işe
başlamak için besmele çekilir. Bismillâhirrahmânirrahîm: “Rahmân ve
Rahîm Allah’ın adıyla (başlarım)” anlamına gelir.
80 12/Yûsuf, 64
81 8/Enfâl, 40; 3/Âl-i İmrân, 173
82 İsim kelimesi, sözlükte “yükselmek, yücelmek, bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet”
gibi anlamlar taşıyan s-m-v kökünden türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, XIV, 397-403).
83 Bk. M. İsmail İbrâhim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l A’lâmi’l Kur’âniyye, s. 253
84 Bk. 56/Vâkıa, 77-80; 55/Rahmân, 1-4 vb.
• 65 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Kur’ân-ı Kerim’in ilk nâzil olan âyet-i kerimesi, “Yaratan Rabbinin adıyla
(besmele çekerek) oku!”85 meâlindeki âyettir. Bu “Rabbinin ismiyle oku”
emri, sadece Önderimiz, Peygamberimiz için değil; bütün mü’minleredir.
Mü’minler, meşrû (şer’î, mubah) herhangi bir işe başlarken besmeleyi
unutmazlar. Çünkü bilirler ki, “besmeleyle başlanmayan herhangi bir işte
bereketsizlik ortaya çıkar.” 86 Kur’an okurken, hayvan keserken, abdest alırken,
namaz kılarken, avcılık yaparken... besmeleyi ihmal etmezler.
Bir müslüman besmele çekmekle, “nefsim veya başka bir varlık adına,
tâğut adına değil; Allah adıyla, O’nun rızâsı için ve O’nun izniyle başlıyorum.”
demek ister. O’nun Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellî etmesini
beklediğini, böylece hem dünya hem de âhiret saâdeti dilediğini ifade
etmiş olur. Giriştiği işe güç yetirebilmesi için gerekli olan kudretin yüce Allah
tarafından ihsan edilmesini temenni ettiğini belirtmiş olur. Kendisinin
devamlı olarak O’nun yardımına muhtaç olduğunu bildirmiş, böylece ezelî
kudretin yardımını celbetmiş olur. Besmele çeken mü’min, “O’nun müsaadesiyle
bu işi yapıyorum. Çünkü bu başladığım işin tamamlanmasında
gerekli olan kuvvet O’nun tarafından bana verilmiştir. O bana bu kuvveti
vermezse, ben bu işi tamamlayamam” demek ister. 87
Helâl ve hayırlı bir işe başlarken Allah’ın adını anmak, her müslümanın
üzerinde titizlikle durması gereken görevlerindendir. Kur’ân-ı Kerim’de
buna işaret eden pek çok emir vardır.88
İlk inen âyette besmele çekmek emredildiği gibi, mushaf olarak tertip
edilen Kur’ân-ı Kerim’in ilk âyeti de besmeledir.
“O (mektup) Süleyman’dandır, ve o “bismillâhirrahmânirrahîm”le (Rahmân
ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) (başlamakta)dır.” 89
“(Nuh) dedi ki: ‘Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da bismillâh
ile/Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek merhamet
edendir.” 90
85 96/Alak, 1
86 İbn Mâce, Hadis no: 1894
87 Şâmil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 1, s. 226, 227
88 2/Bakara, 200; 4/Nisâ, 103; 73/Müzzemmil, 8 gibi
89 27/Neml, 30
90 11/Hûd, 41
• 66 •
Ahmed Kalkan
“Atalarınızı andığınız gibi, hatta daha çok, daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı
zikredin/anın.” 91
“Namazı kıldıktan sonra da, ayakta, otururken ve yanlarınız üzerinde
yatarken (daima) Allah’ı zikredin/anın.” 92
“Rabbinin adını an. Bütün varlığınla, ihlâsla O’na yönel.”93
“Sabah akşam Rabbinin adını an.” 94
Arapça cümle yapısı itibariyle besmeleden önce “ba”nın ilgili bulunduğu
mahzuf bir fiil vardır. Bu, besmele ile başlanacak herhangi bir fiildir:
“Bismillâh diye başlıyorum”, “Allah’ın ismiyle kalkıyorum, okuyorum, hayvan
kesiyorum...” gibi. Böylece Allah ile kul arasında sevgiye dayalı olan
derûnî münasebeti ifade eden besmele, İslâm’ın bir sembolü ve her iyiliğin
anahtarıdır. Kişi ile Allah arasındaki bu ilişki, sadece Allah’tan yardım istenip
O’ndan medet umulacağını95 idrâk etmektir. Kendisi âciz olan, korunmaya
muhtaç kimselerin başkalarını koruması mümkün olmadığını
bilip her şeye kaadir Allah’ın kapısını çalmaktır besmele. Besmele, bütün
iyiliklerin, tüm güzelliklerin O’ndan olduğunu kabul edip O’nun müsaade
ettiği şeylerin O’nun adıyla yapılması sâyesinde daha da güzelleşeceğini
anlamaktır.
Besmele, Allah’la yapılmış bir sözleşme gibidir. Allah, Rahmân ve
Rahîm sıfatlarıyla bize merhametle muâmele edeceğini vaadediyor; biz de,
imtihan için bize verilen irâdeyi istismar etmeyeceğimizi ve O’nun ilkelerine
bağlı kalacağımızı besmeleyle kabullenmiş oluyoruz. Besmele, Allah’ın
tesbit ettiği kulluk programını kabul etmektir. Besmele çeken kul, şöyle demiş
olur: “Yâ Rabbi, şu an, kulluk maddelerinden birini işleyeceğim. Senin
ismini anıyor ve iznini istiyorum.”
O yüzden haramlara besmele çekilmez. Besmeleden maksat, yapılan
işte bereketin artmasını taleptir. Haram veya mekruh bir fiilin çoğalması
ve bereketi istenemez. Haram meclislerde, meyhane ve kumarhane göre-
91 2/Bakara, 200
92 4/Nisâ, 103
93 73/Müzzemmil, 8)
94 76/İnsan, 25
95 1/Fâtiha, 5
• 67 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
vi yapan kahvehanelerde otururken, faizli işlemlerde bulunurken, yalan ve
kandırma içeren ticari ilişkilerde, haram sayılan programlar izlerken besmele
çekilmez. Haram olduğu tartışmalı olan hususlarda ve harama yakın
mekruhlarda da besmelenin çekilmesi, vebali büyütür.
En doğrusu, Allah’ın isminin anılamayacağı bu tür davranış ve eylemleri
terk etmektir. Unutulmamalıdır ki, haram olan eylemlerde besmele
çekilmez. Kâmil bir müslüman da, besmele çekemeyeceği bir işi yapmamaya
özen gösterir. O yüzden, besmele insanı eğitir, terbiye eder, kötülüklerden
uzak tutar. Çünkü besmele çeken bir kimse, ağzından çıkan ifade
ile yaptığı eylem arasında bir paralellik kurmak zorunda olduğunu, eliyle
dilinin birbirini yalanlamaması gerektiğini düşünür. Besmele, kötülük ve
haramları işlemeye hakkımız olmadığını bize hatırlatır. 96
Besmele’den sonraki âyette geçen kelimelerin anlamlarını biraz daha
yakından tanıyalım:
“Her hâline hamdet. İstisnâ; küfür ve dalâlet.”
- 2. Âyet -
„ الَْمْدُ لَِّ رَبِّ اْلعَالَِ ي نَ
الَْمْدُ hamd : لَِّAِllah içindir : رَبِّ Rabbi : „ اْلعَالَِ ي ن : âlemlerin
“Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir, O’nun içindir.” (1/Fâtiha, 2)
96 Alak sûresi, 1. Âyetin tefsirinde besmele, geniş şekilde ele alındığından, burada özet bilgiyle yetiniyoruz.
Geniş bilgi almak isteyenler oradaki açıklamalara bakabilirler. Ayrıca, Fâtiha’nın 3. Âyeti olan “errahmâni’r
rahîm” âyetini işlerken besmelede geçen bu kelimelerin açıklamasını geniş bir şekilde göreceğiz.
• 68 •
Ahmed Kalkan
Hamdele
Hamd: Hamd, sözlükte iyilik, güzellik, üstünlük ve erdemlilikle niteleme
(medhetme) ve övme mânasına gelir. Terim olarak, bütün medih
türlerini içerip sevgi ve tâzimle Allah’a yönelen övgü ve şükrü ifade eder.
Hamd, Allah’a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini, O’na şükürlerini
bildirmeleri demektir. “El-hamdü lillâh” sözüne “hamdele” denir.
(El-hamdu lillâh): Hamd; tâzim yönüyle güzel bir şekilde Allah’ı (c.c.)
methetmektir. Kurtubi, Arap dilinde hamdin anlamı, mükemmel bir sûrette
methetmektir. Hamd kelimesinin başına “el” eki takılması hamd çeşitlerinin
hepsini ihtiva etmesi içindir. Bütün çeşitleri ile mutlak methin tümüne
lâyık olan yalnız Cenâb-ı Hakk’tır. Yermenin aksi olan hamd, şükür
kelimesinden daha şümullüdür.
Şükür, bir nimet karşılığında yapıldığı halde Hamd, ister nimet olsun
ister olmasın yapılır. Meselâ, yiğitliğini ve ilmini methettim denilir. Şükür
ise ancak bir ihsânın (iyiliğin) karşılığında yapılır. Hamd, dille yapılır. Şükür
ise kalp, dil ve âzâlarla yapılır.
Taberî, hamd ile şükrün aynı anlamı ifade ettiklerini söyler. Zira hamd,
bir kimseden bir iyilik görülmeden de, onun vasıfları sebebiyle yapılır. Şükürde
iyilik yapan, yaptığı iyilikten dolayı senâ edilir, 97 der.
Kur’an’da Hamd Konusu
Kur’an’da hamd, hepsi Allah’a nisbet edilmiş olarak 43 yerde geçmektedir.
Ayrıca, 17 âyette de esmaü’l-hüsnadan “hamîd” ismi yer almaktadır. Bir
yerde de hamd edenler anlamında “hâmidûn” kelimesi kullanılır. Peygamberimiz’in
ismi olan ve hamd kökünden türeyen “Muhammed” kelimesi,
4; “Ahmed” ise 1 yerde geçer. Peygamberimiz’in âhiretteki makamı olan,
“makam-ı mahmûd”, yine 1 yerde kullanılır. Bir âyette de yuhmedû kelimesi
kullanılır. Dolayısıyla “hamd” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de
toplam olarak 68 yerde geçmektedir.98 Kur’an’ın ilk âyeti olan “El-hamdü
97 Lisânu’l-Arab, Hamd maddesi
98 “Hamd” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler: 1/Fâtiha, 2; 2/Bakara, 30, 267; 3/Âl-i İmrân,,
144, 188; 4/Nisâ, 131; 6/En’âm, 1, 45; 7/A’râf, 43; 9/Tevbe, 112; 10/Yûnus, 10; 11/Hûd, 73; 13/Ra’d, 13; 14/
• 69 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
lillâhi rabbi’l-âlemîn” (Kâinatın rabbi, yani yaratıcısı ve geliştiricisi olan Allah’a
hamdolsun) cümlesi Kur’an’da 7 yerde geçmektedir. “El-hamdü lillâh”
cümlesi ise 23 yerde tekrarlanır. El-hamdü lillâh cümlesiyle başlayan 5 sûre
vardır.99
Namazın esasını Allah’a hamd oluşturduğundan Kur’an, bazı yerlerde
namaza hamd ismi verir.100 Mü’minlerin dâvâ, dâvet ve duâlarının sonu da
şudur: Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.101 Zaten ilkte de, sonda da
hamd, Allah’a mahsustur.102 Her şey Rabbine devamlı hamdediyor.103 İnsan
ve cinlerin kâfirleri dışındaki tüm yaratıklar Allah’a hamdetmektedirler.104
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile,
övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”105 “Göklerde ve yerde hamd O’na
mahsustur.”106 Hamd ve şükür, nimetleri arttırır: “Hatırlayın ki, Rabbiniz
size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük
ederseniz hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.” 107 Bütün
bunlara rağmen, insanoğlu ise çok zâlim ve çok nankördür.108 “Kullarımdan
şükreden ne kadar az!” 109
“El-hamdü lillâh (hamd Allah’a mahsustur) de. Fakat onların çoğu düşünmezler.”
110 “Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten
ötürü bir velîye/dosta da ihtiyacı olmayan Allah’a hamd ederim (el-hamdü
lilâh) de ve tekbir getirerek O’nun şânını yücelt (‘Allahu Ekber’ de).”111
El-hamdü lillâh.
İbrâhim, 1, 8, 39; 15/Hıcr, 98; 16/Nahl, 75; 17/İsrâ, 44, 52, 79, 111; 18/Kehf, 1; 20/Tâhâ, 130; 22/Hacc, 24,
64; 23/Mü’minûn, 28; 25/Furkan, 58; 27/Neml, 15, 59, 93; 28/Kasas, 70; 29/Ankebût, 63; 30/Rûm, 18; 31/
Lokman, 12, 25, 26; 32/Secde, 15; 33/Ahzâb, 40; 34/Sebe’, 1, 1, 6; 35/Fâtır, 1, 15, 34; 37/Sâffât, 182; 39/
Zümer, 29, 74, 75, 75; 40/Mü’min, 7, 55, 65; 41/Fussılet, 42; 42/Şûrâ, 5, 28; 45/Câsiye, 36; 47/Muhammed,
2; 48/Fetih, 29; 50/Kaf, 39; 52/Tûr, 48; 57/Hadîd, 24; 60/Mümtehıne, 6; 61/Saff, 6; 64/Teğâbün, 1, 6; 85/
Bürûc, 8; 110/Nasr, 3.
99 1/Fâtiha, 6/En'am, 18/Kehf, 34/Sebe' ve 35/Fâtır sûreleri.
100 20/Tâhâ, 130; 50/Kaf, 39
101 10/Yûnus, 10
102 28/Kasas, 70
103 17/İsrâ, 44
104 13/Ra'd, 13
105 17/İsrâ, 44
106 30/Rûm, 18
107 14/İbrahim, 7
108 14/İbrahim, 34
109 34/Sebe' 13
110 29/Ankebut, 63
111 17/İsrâ, 111
• 70 •
Ahmed Kalkan
Hamd, “Övgü” ve “Şükür” Kelimelerinden
Daha Zengin Anlamlıdır
“Hamd”i, “övmek” diye tek kelimeyle ifade etmek yeterli olmaz. Türkçede
yine övmek olarak bildiğimiz medih (methetmek) herhangi bir güzellik
ve nimeti bizzat kendisinin kaynak ve sahip olup olmamasına bakmadan
ve yüceltme duygusu taşımadan övmektir ki, hamdin yerini tutmaz. Her
hamdde bir medih yönü olmasına rağmen; medihte hamd yoktur.
Her durumda hamdin övüldüğü halde; övgü, medih (met etmek) bazen
kınanmış bir eylem olur. Allah’ın Elçisi; ” Yüzünüze karşı medh edenlerin,
övenlerin yüzlerine toprak saçın.”112 buyurarak böyle medhi kınıyor. Ama
insanlara teşekkürü ve Rabb’a şükrü, nankörlükten (ki küfürle aynı kökten
türemiştir.) kurtulmak için ısrarla tavsiye ediyor: “İnsanlara karşı hamdetmeyen
(teşekkür etmeyen), onlara nankörlük yapan insan, Allah’a karşı da
hamdetmez.”113 Demek ki medh (övgü) ile hamd başka başka şeylerdir.
Hamdin şükürden daha genel ve daha zengin anlamı vardır. Hamd,
en geniş anlamda şükürdür. Hamd etmek yerine “şükretmek” diyemeyiz.
Çünkü biz, ancak kendimize yapılan bir iyiliğe karşı şükreder ve teşekkür
ederiz. Hamdetmek için ise, iyiliğin sadece bize ulaşması gerekli değildir.
Şükretmek, kişiye ulaşan bir iyiliğin, bir nimetin karşılığıdır. İyiliğin başkasına
ulaşmış olması da hamdetmek için yeterlidir. Çünkü hamd, kişisel ve
basit menfaatler karşılığı ifade edilen bir övme değildir. Evrensel ve küllî
değerlere duyulan hayranlığın bir ifadesidir. Kişisel yararlarımıza ters düşen
durumlarda da hamd edilebilir ve edilmelidir. El-hamdü lillâh diyerek,
kişi kendi adına Allah’a hamdettikten başka, O’nun nimetine kavuşan bütün
varlıklar adına da aynı vazifeyi yerine getirmiş olur. Allah’a hamd, her
hal ve şartta; şükürse bize ulaşan nimetler karşılığında yapılır. Bu yüzden,
fazlalaşmasını istediğimiz şeyler için şükrederiz.
“Hamd”, Yaratıcı dışında hiçbir şahıs ve kuvvete yöneltilmeyecek bir
şükür türüdür. Hamd, nimetleri sınırsız ve sonsuz olan kudrete yapılır ki,
o da Allah’tır. Onun için Allah’a hamdetmek, Allah’a şükretmekten daha
faziletli, daha üstündür.
112 Müslim, Zühd 69; Ebû Dâvud, Edeb 9
113 Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35
• 71 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Allah’a hamd etme ve şükr etmenin bir bakıma iç içe girdiği ve bir
bakıma da birbirinden ayrıldığı noktalar vardır. Şükür; nankör olmayan,
Allah’ın nimetlerinin farkında olan, sâdık ve kadirşinas insanların özelliğidir.
Şükre muvaffak olan insanların sayısı da çok değildir. Allah’ın sayısız
nimetleri vardır. “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksan, onları sayamazsın,
saymaya gücün yetmez.”114 Sâdi-i Şirazi, Gülistan’ında; “Bir insan, her nefesinde
Allah’a karşı iki şükür borçludur.” der. Bir soluk alıp vermede hayatını
iki defa bağışlayan, iki defa can veren Allah’tır. Böyle bir Allah’a elbette dilinle,
halinle, kalbinle, kalıbınla, teşekkür etmen icap eder. Bundan dolayı
gerçek anlamda hamd ve şükürde bulunanlar çok azdır. “Kullarımdan şükreden
ne kadar az!” 115
Hamd, Allah’a Aittir; Çünkü...
İnsan dünya hayatında ya mutluluk ve huzur içinde; ya da kederle sıkıntılar
içindedir. Eğer saâdet ve selâmetteyse, bu durum, mutluluk sebeplerini
Allah’ın yaratması ve ortaya çıkarmasıyla mümkün olmuştur. Böylece,
Allah, Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla tecelli etmiştir; hamde lâyık yalnız
O’dur. Eğer kul, sıkıntı içindeyse, bu sıkıntı ve keder, ya Allah’tan, ya da
insanlardan gelmiştir. Allah’tan ise, Allah’ın dinini yaşama ve yaşatma mücâdelesinden
dolayı ise, O, bu musibetlere karşı, sonsuz nimetler verecektir.
Eğer insanların zulmünden dolayı ise, O, zâlimden mazlumun intikamını
alacağını vaad etmiştir. Son iki durumda, Allah’ın Rahîm, Müntekım ve
din gününün sahibi gibi sıfatları tecellî eder; hamde lâyık yalnız O’dur. O
yüzden insan, ister Allah’ın nimetleri sâyesinde mutluluk içinde; ister belâlarla
imtihan içindeyken olsun, daima Allah’a hamd içinde yaşamalı, her
durumda Allah’a hamdetmesini bilmelidir.
Hamdi Allah’a has kılarak, O’nun büyüklüğünü, eksiklerden uzak olduğunu,
övülmeye lâyık olan yegâne gücün ancak Allah olduğunu vurguluyoruz.
O’nu övmekle, O’ndan kaynaklanan her şeyi de kabul etmiş, övmüş
ve ona rızâ göstermiş oluyoruz. Çeşitli özellik ve güzelliklerde insan olarak
yaratılışımıza, O’nun Peygamberinin yegâne önder oluşuna, kitabının yegâne
düstur oluşuna râzı olmuş ve boyun eğmiş oluyoruz.
114 14/İbrahim, 34; 16/Nahl, 18
115 34/Sebe' 13
• 72 •
Ahmed Kalkan
Hamd, Tüm Organlarla ve Özellikle Kalple Yapılır
Dünya nimetlerinden çok âhiret nimetleri, maddî nimetlerden çok
mânevî nimetler için hamdetmemiz gerekir. Allah’a hamdetmek, bize her
iyiliği, her nimeti ihsan eden Allah’a karşı, bu ihsan ve nimeti vermesi yüzünden,
yalnız sözle değil; fiil ile de ta’zim etmektir. Bu hamd işi de kalp,
dil ve organlarla yapılabilir. Yani, hamd yalnız dil ile yapılan bir şey değil;
gönül ve bütün organlarla yapılan bir görevdir.
Kalp ile yapılanı, nimetlerin en önemlisi olan imanı bize tattıran ve sevdiren
Allah’ı zikretmek (hatırlamak), O’nun sıfatlarını tefekkür etmek, düşünmek,
imanda kemâle ulaşma yollarını aramaktır. Dil ile yapılan, Allah’ın
bu sıfatlarını anlatmak, sık sık, Allah, şükür, hamd... kelimelerini kullanarak
zikirle meşgul olmak, hakkı söylemektir. Organlar ile yapılanı, onları
Allah’ın yolundan ayırmamaktır. Allah’ın emir ve yasaklarına mümkün
olduğu kadar dikkat ederek kulluk görevini yerine getirmek fiilî hamddir.
Küfür ve dalâlet dışında her olay, her fiilî durum karşısında Allah’a
hamdedilmelidir. Kerim Elçi Peygamberimiz “Elhamdü lillâh alâ külli hâl”
(Her durum karşısında Allah’a hamdolsun) buyururlardı. Bu da ancak her
organın yaratılış gayesine uygun olarak kullanılmasıyla mümkün olur. Kişinin
iç dünyası ile ve iç dünyasına da hamdetmesi gerekir. Buna tatbikî
hamd denir. Her çeşit fazilet ve erdemleri elde etmek, İslâm ahlâk esaslarını
öğrenip uygulamak, bu çeşit hamdin vâsıtasıdır.
Yalnız, unutmamak lâzımdır ki, her duruma hamdeden mü’min, küfür
ve dalâlete, haramlara hamdedip el-hamdü lillâh demez. “Faizler artmış,
yaşadık, elhamdü lillâh!” nasıl bir turşu ve inanç salatasıysa; meselâ
Mısır’da Firavun’un anıtkabirini, yani kutsal(!) mezarını ziyaret ederken
“elhamdü lillâh” ile başlayan Fâtiha’yı orada okumak gibi bir acayipliğe
düşmez. “Müslümansan kilisede işin ne? Hıristiyansan Meryem heykelinin
üzerine niçin pisledin?” denilen kuşa benzemez. Sormazlar mı bu insana;
müslümansan Firavunların mezarında işin ne? Gâvursan bu okuduğun
Fâtiha da neyin nesi?!
Hamd, maddî nimetlere yapıldığı gibi, daha çok mânevî nimetlere karşı
yapılır. Nimetlerin en büyüğü de imandır. Kitab’ımızın hamdle başladığını
unutmamak, iman ve hidâyet gibi nimetlere sahip olduğumuzu, başka
• 73 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
problem ve eksiklerin çok da önemli olmadığını, dilimizle ve tebessümümüzle
hamdi devamlı taşıyarak gösterebiliriz.
Bir insan, kendi haberi olmadan birinin sürekli kendi iyiliği için çalıştığını
öğrense acaba ne yapar? Herhalde, önce kendisine bu iyiliğin niçin
yapıldığını öğrenmek ister. Sonra, bu yapılanlara kayıtsız kalmaz; en azından
teşekkür eder. İşte hamdin bir anlamı da budur. Allah, bize bizim haberimiz
olmadan iyilikler, güzellikler veriyor. Ama biz, gaflet içinde yaşadığımızdan
bunların farkında değiliz. Her şey biz insanlar için ayarlanmış,
uygun hale getirilmiş, emrimize verilmiş. Fakat insanoğlu bunların gelişi
güzel, rastgele yapıldığını zannediyor. Bu uyumu, bu muazzam düzeni ve
bunun sanatkârını fark etmek, Allah’a sonsuz teşekkürü gerektirir. Bunun
içindir ki, Kur’an hamd ile başlamıştır.
Kur’an’ın ilk sayfasından başlayan bir okuyucu Allah’a hamd ederek
âyetleri okumaya başlar. Yani önce hamd, övgü. Allah’ın büyüklüğü karşısında
kendi küçüklüğünü hatırlayarak; İnsanlardan bir insan, okuyuculardan
bir okuyucu, mü’minlerden bir mü’min olduğunu hatırlayarak; Bir
“dâhi” olduğunu zannederek değil. Eğer hamdi olmazsa bir hiç olacağını
düşünerek. Kur’an’ı okumaya başlayan kişi, önce bu tür duygular atmosferinde
işe başlamalıdır. Hamd üzerinde düşünme, bu veya benzeri duyguları
meydana getirecektir. Çünkü hamd insanın Rabbini ve haddini/kendini
bilmesidir. Yaradılışı düşünerek, satırlardaki ve sadırlardaki âyetleri tefekkür
ederek, evrendeki tüm yaratıkların hamd ve tesbih orkestrasına kulak
vererek Allah karşısındaki konumunu tesbit etmesidir. Hamd bir itiraftır,
âcizlik ve kulluk itirafı.
İnsanların ve cinlerin kâfirleri hâriç, doğadaki her şey Allah’ı övmekte,
O’na hamdetmektedir.116 İnsanoğlu ibâdete, hamde meyilli yaratılmıştır.
Birisini veya birilerini övmeye, onlara bağlanıp ibâdet etmeye hayatı boyunca
ihtiyaç duyacaktır. Suyun, çukur bulduğu yere doğru akmaya başlaması
gibi, insan da Allah’ı unutursa, birilerine doğru akmaya, ona ibâdet
etmeye, bağlanmaya, övüp yüceltmeye başlar. Çünkü insan, sadece sınav
olmaktadır ve yalnız Allah’a ibâdet/kulluk etmek için yaratılmıştır. İbâdetini
Allah’a etmezse, başkasına edecektir. Zira onun mayasında bu vardır. 117
116 Bak. 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 13
117 İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, Bengisu Y., s. 32
• 74 •
Ahmed Kalkan
Bunca Nimet, Bunca Şikâyet;
Hamdetmeyen Bir Toplum Olduk
Kitabımızın ilk âyeti “Elhamdü lillâh” diye başladığı halde; hamdi, şükrü
unutan bir toplum olduk. Hamdetmek, şükretmek için nimetlerin farkında
olmak lazımdır. Günümüz insanı ise, bunca varlık içinde, öylesine
nankör ve âsî ki... Çok şikâyetçiyiz. Toplum ve fert olarak karamsar ve aç
gözlülüğün ıstıraplarıyla kıvranıyoruz. Şikâyetlerin başında geçim sıkıntısı
var. Bu tabir, eskiden pek bilinmezdi. İnsanımız bugüne göre daha fakirdi.
Fakirdi, ama gönlü zengindi. Kanaat denilen bir hazineye sahipti dedelerimiz.
Dillerden şükür, zikir taşardı. “Kim benim zikrimden yüz çevirirse,
şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı, geçim sıkıntısı olacak ve biz onu kıyamet
günü kör olarak haşredeceğiz.”118 Hamd zikirdir. Zikirden yüz çevirmenin
dünyadaki cezası geçim sıkıntısı, âhiretteki cezası da nimetleri ve nimet
vereni dünyada göremediği için kör olarak haşrolmak. Çözüm ise zikir ve
şükürde: “Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi)
arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok
şiddetlidir! diye bildirmişti.” 119
Gül bahçesine girsek, herhalde güllerin güzelliğinden, mis gibi kokulardan
önce, elimize değil ama gözümüze dikenler batacak. İslamî geleneğimizde
“nasılsınız?” sorusuna cevap “elhamdü lillah” idi. Şimdi, beylik
bir “iyiyim”den sonra başlıyor şikâyetler... Hoca talebeden, talebe hocadan,
koca karısından, kadın kocadan, baba evlattan, evlat babadan, herkes
toplumdan, hatta müslümanlardan, cemaat veya cemiyetlerden... şikâyet.
İyi de, olayların güzel tarafları yok mu? Güzel bakmayı unutmaktan kaynaklanıyor
bazı kara tablolar. Güzel bakan güzel görür. Güzel gören güzel
düşünür. Rivâyete göre; Medine çevresinde Rasulullah ashabıyla yürürken
yol kenarında bir köpek leşi görürler. Sahâbe, manzaranın ve kokusunun
çirkinliğinden bahsetmeye başlayınca, Efendimiz, güzel bakmakla ilgili güzel
bir ders verir: “Görmüyor musunuz, dişleri inci gibi, ne güzel!” Problem
gözlüklerimizde. Kara gözlükleri çıkarıp, olaylara ve varlıklara Allah’ın nuruyla
bakabilmeliyiz. Basarla gözükmeyen nice güzellikler basiretle görülebilecektir.
Yani kalıp gözü olumsuz baksa bile, kalp gözü Mutlak Güzel’in,
varlıklara ve eşyaya yansıyan güzelliklerini müşâhede eder. Her şey Rab-
118 20/Tâhâ, 123
119 14/İbrahim, 7
• 75 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
bine devamlı hamdediyor.120 Gül açıyor, bülbül ötüyor, güneş gülümsüyor,
yani varlıkların hamdi hal dillerinden anlaşılıyor. İnsanoğlu ise çok zâlim
ve çok nankör.121 Dikkat edilmelidir ki, âyette geçen nankör anlamına gelen
kelime ile küfür kelimesi aynı kökten gelmektedir.
Hamd, Hayata Gülümsemektir
Hamd insanı iyimser yapar. Eşyanın, kendi halimizin güzel yanlarını
gösterir. Kabir ve hasta ziyareti, kendimizdeki nimetleri görmeye katkı
sağlar. Akraba ve fakir insanları ziyaretin de hamde katkısı vardır. Hamdi
artırdığı için hadis-i şeriflerde bu ziyaretlerin önemi vurgulanmıştır. Dünyevî
konularda bizden daha fakir, daha zayıf kimselerle kendimizi kıyaslamak,
bizi hamd ve şükre götürür. Dilimiz hamdettiği gibi, yüzümüz de
her an hamdetmeli. Yüzün hamdi-şükrü tebessümdür. Nimetlerin ve nimet
sahibinin farkında olmanın getirdiği mutluluk ve huzurun gönülden yüze
yansımasıdır bu. Önderimiz, tüm şemail kitaplarının nakline göre devamlı
mütebessim idi. Tebessümle sırıtma ve kahkaha çok farklı şeylerdir. Ekrem
Elçi’nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık, yahudilerin
hainlikleri, münafıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca yüke
rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı.
Efendimiz’in gözünden akan yaşlar, insanlarla değil; sadece Rabbıyla
başbaşa olduğu, secdelerle süslü gecelerin incileriydi. “Eğer benim bildiğimi
bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız!”122 buyuran o büyük zâtın insanların
içinde, çevresine huzur ve saâdet dağıtan tebessümü, hamdinin dışa
yansımasıydı. O’nu örnek alması gereken mü’min, içinden duâ, haşyet,
takvâ, İslâm’ın derdi, müslümanların durumları ve bunları düşünmenin,
tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama insanlara gülümseyen,
hamdettiği yüzünden belli olan bir çehre aydınlatmalı zalumlerin kararttığı
çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli müslümanın. Bir müslümana surat
asmanın karşımızdakine hakaret ve kul hakkına tecavüz olduğunu bilmeli,
kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli.
120 17/İsrâ, 44
121 14/İbrahim, 34
122 Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Küsûf 1
• 76 •
Ahmed Kalkan
İnsan, diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de devamlı hamdetmeli.
Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boşvermiş tavır, vur patlasın çal
oynasın anlayışı mü’minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık ve ümitsizlik
taşıyan bunalımlı bir yüz de o derece çirkin kabul edilmeli. İslâm,
insana huzur verir. Aldığı ilâhî prensipleri yaşayıp, çevreye hâkim kıldığı
için Hz. Peygamber, öylesine huzur ve mutluluğu etrafına yayıyordu ki,
toplumun ve çağının yüzünü güldürdü. Câhiliyye düzenini muazzam bir
inkılâbla deviren Peygamber nizamının ve o çağın adı “asr-ı saâdet”, yani
mutluluk çağıdır. Müslüman, dünyada da haseneler içindedir; etrafındaki
güzelliklere karşı gözü kör değildir. Yaratılanı sever, Yaratan’dan ötürü.
İçinde yarım bardak su olan kabın öncelikle dolu tarafını görür. Elbette,
boş tarafını görmezden gelmez; gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını
önce kendisi doldurmaya çalışır. Devamlı karanlıklardan şikâyette bulunup
kendi içini ve çevresini de karartmaz; bir mum olsun bulup yakmaya, gücü
ve imkânı oranında içini ve ortamını aydınlatmaya çalışır.
Eğer bir gün dünyaya ait çok büyük bir derdiniz olursa Rabbinize dönüp
“Bizim büyük bir derdimiz var” demeyin. Bilakis derdinize dönüp “Bizim
çok büyük bir Rabbimiz var” deyin.
İbâdetlerimiz ve Hamd
Ne Türkçede, ne başka herhangi bir dilde “hamd” kelimesinin tam karşılığı
yoktur. Hamd bir özgün Kur’an kavramıdır. Hamd, bütün anlamıyla
Allah’a aittir. Çünkü övülmeğe lâyık her şey Allah’tandır. Zikir, şükür ve
dolayısıyla dua ögelerini içeren hamd, tıpkı besmele gibi, müslümanların
hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Her gün kılınan 5 vakit namazda
kırk defa tekrarlanan Fâtiha sûresi hamd ile başladığı gibi, namazın girişinde
okunan Sübhâneke’de, rükûdan kalkarken okunan tahmidde hamd
kelimesi kullanılır. Tahiyyât’ın ilk cümlelerinde, “Salli” ve “Bârik” duâlarında,
Kunut’ta, namazdan sonra çekilen tesbihlerde, ardından okunan tevhid
cümlesinde, bayramlarda ve diğer bazı dinî merâsimlerde getirilen tekbirlerde
senâ ve şükür manalarıyla birlikte hamd kavramı tekrarlanmaktadır.
Hac ibâdetinin îfâsı sırasında her fırsatta tekrar edilmesi istenen telbiye’de
de hamd yer almaktadır.
• 77 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Efendimiz, Kurtarıcımız, Allah’a hamd ile başlanmayan her işin eksik
ve bereketsiz olduğunu açıklamış123 ve aksıran her mü’minin “el hamdü lillâh”
demesini emretmiştir.124 Hamdetmeyi içeren duâları okumanın, günahların
bağışlanmasına vesile olacağını ve hamdin en faziletli zikirlerden
biri olduğunu açıklamıştır. Yine hamdi içeren zikirlerin sadaka yerine geçeceğini
haber vermiş, duânın en faziletlisinin el-hamdü lillâh sözü olduğunu
belirtmiştir. 125
Hz. Peygamber’den rivâyet edilen ve (besmeleyle birlikte) hamd ile başlamayan
her önemli işin hayırsız ve bereketsiz olacağını belirten hadisin
ve fiilî sünnetin etkisiyle olacaktır ki, İslâmî gelenekte bütün ciddi işlerin
başında besmele çekilip hamdedilir. Bitiminde de bütün başarı ve nimetleri
lutfeden Allah’a yine hamdedilip şükürde bulunulur. Rasülü Ekrem’in
tavsiyeleri ve uygulamalarından olmak üzere konuşmalara, zikir ve dualara
hamd cümlesiyle başlamak, yemeğe besmele ile başlayıp hamd ile bitirmek,
aksırdıktan sonra hamdetmek gerekir.
Cuma hutbesinin her iki bölümü de hamd cümleleriyle başlar. İslâmî
eserlerin ilk cümlelerini genellikle besmele ve hamdele oluşturur. Bir yazıda
hamdeleye yer verilmemesi, o yazının önemli olmadığının bir işareti
sayılmıştır. O yüzden müslümanların bütün resmî yazışmaları ile önemli
akidlerinde besmeleden sonra hamdele zikredilirdi. Ayrıca, hamdele, müslümanların
uykuya yatma, uykudan kalkma gibi günlük faaliyetlerinin başında
ve sonunda zikredilen bir duâ cümlesi haline gelmiştir.126
Her Nimetten Sonra, Her Vesileyle Hamd, Sürekli...
Devamlı karşılaştığımız için önemi üzerinde düşünülmeyen alışılmış
nimetlerin akabinde de hamd edilir ki, insanın Rabbı ile irtibatı, ilişkisi, iletişimi
canlı tutulsun ve yapılanlar ibadet olsun. Yemekten sonra hamd edilir
ki, yediğimiz nimetleri ihsan eden, o gıdalara lezzet katan, bize ağız tadı
veren, açlığımızı bunlarla gideren, gıdaları enerjiye dönüştüren Yaratıcı’yı
görmezden, bilmezden, hatırlamazdan gelmeyelim, nankör olmayalım.
123 Ebû Dâvud, Edeb 18; İbn Mâce, Nikâh 19
124 Buhâri, Edeb 126
125 Buhârî, Ezan 155, İman 19; Müslim, Tahâret 1, Müsafirîn 84
126 İslam Ans, Diyanet Vakfı Y. c.15, s. 448
• 78 •
Ahmed Kalkan
Bu konuda sünnet, yemek sonrası sofradan kalkmadan herkesin kendisinin
hamdetmesi. Olayı merâsim havasına koyup, bir aracının, bir hocanın
veya içlerinden birinin hamdetmesi değil. Sünnette meşhur olan hamd
ifadesi de şöyle: “El-hamdü lillâhi’llezî et’amenâ ve sekaanâ ve cealenâ mine’l-
müslimîn (Bizi doyuran, susuzluğumuzu gideren ve bizi müslümanlardan
kılan Allah’a hamd olsun).”
Su, çay veya meşrubat içtikten sonra hamdetmeyi de unutmamalı.
Duâya başlarken ve bitirirken, derse, sohbete, kitleye konuşmaya başlarken
ve bitirirken hamdetmeli. Başlangıçta hamd ile Allah’ın nimeti hatırlanıp,
O’nun yardımı istenirken; bitişte de verdiği güce ve güzelce tamamlanan
nimete karşı şükür makamında hamd edilmelidir. “Onların duâ, dâvet ve
dâvâlarının sonu ‘El-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn’dir.”127 Okumayı bitirdikten,
uykudan uyandıktan, elbise giydikten sonra Rasulullah’ın hep hamdettiğini
biliyoruz. Tuvalet ve banyodan sonra “El-hamdü lillâhi’llezi ezhebe
anni’l-ezâ ve âfânî min zâlik (Benden eziyeti gideren ve böylece bana âfiyet
veren Allah’a hamdolsun)” denilmesi tavsiye edilmiştir.
Hapşırma (aksırma) da hamd için bir vesiledir. Aksırdıktan sonra “elhamdü
lillâh” denilmesi, yanımızda bulunan insanların bize hayır duâda
bulunmalarına sebep olacak olan önemli bir sünnettir. Aksıran tahmid’de
bulunur. Yanındaki müslüman “teşmit” eder, yani “yerhamuke’llah” (Allah
sana merhamet etsin) der. Aksıran da “yehdînâ ve yehdîkümu’llah” (Allah
bize ve size hidayet etsin.) diye mukabelede bulunur. “Biriniz hapşırır ve
hamdederse, ona teşmitte bulunun. Allah’a hamdetmezse teşmitte bulunmayın.”
128; “Allah hapşırmayı sever, esnemeden hoşlanmaz. Öyleyse sizden biri
hapşırır ve Allah’a hamdederse, bunu işiten her müslüman üzerine “yerhamuke’llah”
(Allah sana merhamet etsin) demesi haktır (bir vazifedir). Ancak,
esnemeye gelince, işte bu, şeytandandır. Biriniz namazda esneyecek olursa,
imkân nisbetinde kendini tutsun ve hah diye ses çıkarmasın. Zira bu, şeytandandır,
şeytan kendisine gülüyor demektir.” 129
Görüldüğü gibi her vesileyle hamd, Allah’ı hatırlayıp ona şükür tavsiye
edilmiş, hayatın tüm alanlarını Allah doldurmuştur. Müslümanın Allah’tan
127 10/Yûnus, 10
128 Buhâri, Edeb 127; Müslim, Zühd 53
129 Buhârî, Edeb 125, 128, Bed'ül halk 11; Müslim, Zühd 56
• 79 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
uzak, O’ndan gafil hiçbir zamanı ve hiçbir hali olmaması istenmiştir. Böylece
her yapılan eylemin ibâdet olması sağlanarak kulluk bilinci perçinlenmiştir.
Kemal derecesinde bir hamdin üç basamağı vardır. Erişilen nimetin Allah’tan
geldiğini bilmek, O’nun verdiğine rızâ göstermek ve nimetinin gücü
bedeninde bulunduğu sürece O’na isyan etmemek. Her ciddi eylem, her
nimet üç ibâdet ister. Bunlar zikir, fikir ve şükürdür. Başta zikir (besmele),
ortada -iş esnasında- fikir (tefekkür, Allah’ın nimet ve ihsanını düşünüp
O’nun rızâsını istemek) ve sonunda şükür (el-hamdü lillâh demek).
Hamd – İman İlişkisi
Allah Teâlâ, insanlara devamlı yardımını bahşeder, rahmet ve keremini
bol bol ihsan buyurur. Bu, O’nun lutuf ve kereminin sonsuzluğundandır.
Hamdi yalnız Allah’a has kılmak, O’nun ulûhiyetini idrak ederek, O’ndan
başka hiçbir ilâh bulunmadığını kabul edip inanmaktır. Varlıklar âlemîne
olan mutlak hâkimiyetini kabul etmek, her şeyin en sonunda Allah’a varacağını
idrâk etmektir. İbâdet ve itaatle Allah’a yönelmek, aynı zamanda
Allah’a hamdetmektir.
Hamd, Allah’ı hakkıyla tanımak ve O’na tâzimdir. O yüzden imanla,
tevhidle yakından ilgilidir. Bu sebepten olsa gerektir ki, hamd ve şükrün
zıddı nankörlüktür. Nankörlük, nimeti ve nimet vereni örtüp görmezlikten
gelmek, inkâr etmek demektir. “Nankör” kelimesi Kur’an’da “küfür” kelimesiyle
aynı kökten gelen ve benzer anlamı paylaşan sözcükle karşılanır.
Dolayısıyla hamd, imandır; nankörlük de küfür.
Hamd imanın bir gereğidir. Gerçek anlamda hamd, iman, ilim ve sâlih
amelle yapılandır. İnsan, diliyle söylediği hamdi ve onun gerçek anlamını,
kalbiyle de tasdik edince, bu hamd, imanının kuvvetlenmesini sağlar. Hamdi
sadece Allah’a tahsis etmek, insanın O’nun emir ve yasakları doğrultusunda
yaşamasını sağlar. Allah’a hamd, Allah’ın rahmetinin ve nimetlerinin
genişliğine imanı da ifade eder. Bütün bunlar gösteriyor ki, hamd ile iman
arasında kopmaz bir bağ vardır.
• 80 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın her türlü nimetini bolca tadan günümüz insanının çoğunluğu,
O’na bolca hamdetmesi gerekirken; aksine Allah’a şirk koşacak derecede sapıklık
veya isyan içindedir. Bunun en başta gelen sebebi de, Kur’an’ın getirdiği
gerçeklerin ve bildirdiği hikmetlerin akıllara ve vicdanlara ilham kaynağı
olamayışıdır. Kur’an’ın ilâhî hükümlerine teslim olan akıllar, hakikati
anlar. O’nun eşsiz hikmetinin sesine kulak veren vicdanlar ancak doğruyu
bulurlar ve gerçeği görürler.130
Hamde lâyık olan hiç şüphesiz yalnız yüce Allah’tır. Hiçbir insan Allah’a
hamdetmese bile, O, kendisini her saniye tesbih ve senâ etmekte olan bu
kâinatta, haliyle hamdedilmekte ve bütün mahlûkatın lisanıyla övülmektedir.
Âhirette de hamd Allah’a mahsustur.
Hamd Bilinciyle Hayata Bakış
Farkında olmadığımız, önemsiz görüp üzerinde düşünmediğimiz öylesine
büyük ve öylesine çok nimetler içinde yüzüyoruz ki... Her şeyden önce,
insan olarak yaratılmışız. Ot veya it olarak yaratılabilirdik. Tabii, insan olarak
yaratıldığımız halde, ot gibi düşüncesiz, kaygısız hayat da sürebilir; dört
ayaklılardan daha aşağı olabilirdik. İnsan olarak, yaratıkların en şereflisi
olarak yaratıldık. Annemizi, babamızı, doğduğumuz memleketimizi biz
seçmedik.
Herhangi bir kentin fuhuş ortamında, batakhanelerinde veya çok fakir
bir ülkenin çölünde, dağında ya da ormanında yarı aç yarı tok, çelimsiz,
kültürsüz, daha da kötüsü dinsiz imansız olabilirdik. Elsiz, ayaksız, dilsiz,
kulaksız veya görme özürlü olabilirdik. Daha da kötüsü, hakkı duymayan,
gözleri perdeli, kalbi mühürlü olabilirdik. Felçli, sakat, yatalak değiliz.
Uyuşturucu bağımlısı, alkolik, kumarbaz, hilebaz, düzenbaz, ahlâksız...
olabilirdik.
Bütün bu nimetler, zenginlik değil de; dünyada bile mutluluk sağlamayan
emanet paraların veznedarları olan kapitalistlerin para hamallığı mı
zenginlik? Gözlerinizi bir milyon dolara satın almak isteyen olsa verir misiniz?
Demek ki, ne kadar pahalı, ne kadar kıymetli varlıklara sahipmişiz! Ya
aklınızın değeri? Kaça satardınız? Bütün bunların üstünde imanınızı deği-
130 Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 40
• 81 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
şebileceğiniz bir değer olabilir mi? Müslümanca mutluluğun, huzurun, kanaat
denilen hazinenin, sabır denilen hazzın, dâvâ yolunda çekilen çilenin,
infak etme, verme lezzetinin, ibâdetlerden aldığımız zevkin, bereketin, ağız
tadının, gönül şenliğinin, hele ebedî mükâfatın, cennetin değeri, bedeli?!
Bütün bunlara hamdedilmez, şükredilmez de ne yapılır?
Hamd ve Günümüz İnsanı
İnsanların bir kısmı Allah’a hamd etmezken, bir kısmı da hamd konusunda
gâfil görünmektedirler. Günümüzde insanları Allah’a hamdetmekten
alıkoyan pek çok sebep/bahane vardır. Doymak, tatmin olmak bilmeyen,
reklâm ve kötü örneklerle kamçılanan dünya hırsı, tâğûtî yönetimler,
kapitalist ve emperyalist dünya düzeni, kolay yollardan zengin olma isteği,
ümitsizlik, kötümserlik... hamdi unutturucu sebepler arasında sayılabilir.
Kanaat etmemek, kendini kendinden daha fakirlerle değil; daha zenginlerle
karşılaştırmak, maddeci dünya görüşünün sonucunda tüketim toplumunun
bireyi olarak hep şikâyetçi olmak da insanı hamd ve şükürden alıkoyan
sebeplerdendir. Bütün bu sebeplerle birlikte cehâlet ve gafleti de belirtmeliyiz.
İnsanların, Allah’ın kendilerine verdiği sayısız nimetlere karşı hamdetmeyişleri
bu tür sebeplerle ilgilidir. Bütün bunların çözümü için, insanın
iyimser, kanaatkâr, tokgözlü, diğergâm, hamdeden, şükreden özellikler kazanması
gerekir. Bu kalitede bir toplum inşâsı için de, tevhidî imana dayalı
bir altyapı şarttır. Allah’ın nimetlerine hamd, öncelikle o nimetleri bilmekle
mümkün olur. Nimeti bilenler, bu nimetlerle Allah’a ibâdet edilmesi gerektiğinin
şuurunda olup, böylece Allah’a hamd edebilenlerdir.
Günümüzde bir kısım insanlar da, Allah’a hamdetmeyi “Allah’a hamdolsun”
demekten ibâret saymaktadırlar. Oysa gerçek anlamda hamd, sahip
olunan nimetleri Allah yolunda ve Allah’ın istediği şekilde kullanmakla
olur. Bütün varlıklarda Allah’ın nimetleri vardır. Her insanda Allah’ın sayısız
nimetleri mevcut olduğu gibi, kişilere bazı belâlar da isâbet edebilir.
Belânın bulunmaması nimet; nimetin bulunmaması da bir belâdır. İşte,
Allah’a mutlak hamd, O’nun bütün nimetlerine karşı olmalıdır. Bu da, her
nimetin ve her şeyin sahibi Allah’a, yine Allah’ın istediği şekilde hamdetmekle
mümkün olur.
• 82 •
Ahmed Kalkan
Dille hamd, “El-hamdü lillâh” demektir. Kalble hamd, Allah’ın büyüklüğünü,
nimetlerini tefekkür etmek ve O’nunla beraber olabilmektir.
Kalıpla (vücut organlarıyla, el ve ayakla...) yapılan hamd, nimetleri Allah
yolunda ve Allah’ın istediği şekilde kullanmakla yapılır. Nimetlerin sahibini
unutmayan, kendisinin emanetçi ve veznedar olduğunu bilen insan,
emânete ihânet etmez. Sahibi o nimet ve emânetleri niçin verdiyse, nasıl
davranmasını istediyse, O’nun tâlimatları doğrultusunda o görevleri yerine
getirir.
Hamd Şuurunun Müslümana Kazandırdıkları
Hamd şuuru, bize şu anlayış ve davranışları kazandırır (kazandırmalıdır):
Hamd, Allah’ı tanıma, O’na ta’zim ve duâ etmedir. O’na inanıp ibâdet/
kulluk etmedir. O yüzden hamd, imanî bir kavramdır. Düşünülerek yapılan
hamd, bizdeki kulluk şuurunu canlı tutar. İnsanların Allah’a muhtaç olduklarını,
Yüce Allah’ın ise, her şeyden müstağnî olduğunu, kimsenin hamdine
Allah’ın ihtiyacı olmadığını günümüz insanı iyice kavramalı ve gerektiği
gibi iman etmelidir.
Hamd, nimetşinaslık, kadirşinaslıktır. “Küfür”le aynı kökten gelen nankörlüğün
zıddıdır. En küçük bir iyilik yapana bile teşekkür etmeyi insanlık
görevi biliyoruz. Hâlbuki, bizi ve bize iyilik yapanı yaratan, yapılan iyiliği,
nimeti yoktan var eden, iyilik yapana bu güzel özelliği veren ve sevdiren,
bizi o iyilikten zevk alacak şekilde vücuda getiren, her şeyin gerçek sahibi
Allah’tır. Öyleyse her şeyden önce, O’na hamd etmeliyiz. Bize hediye getirmede
aracı olan postacıya teşekkür edip, hediyeyi postalayan gerçek ikram
sahibini unutmak uygun olur mu?
Sabahlara kadar, gözyaşıyla ıslattığı secde yerinden kalkmayan En Çok
Hamdeden’e (Rasûlullah’a), hanımı; “Geçmiş ve gelecek günahların mağfiret
olduğu halde, kendini sıkıntıya sokacak kadar niye ibâdet ediyorsun?”
diye sorduğunda, şu cevabı almıştı: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” Peki,
bizim, bunca nimete bunca isyanla cevap verirken, şükreden, hamdeden
bir kul olmaya ihtiyacımız yok mu?
• 83 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu hamd
ile, övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”131 buyruluyor. Allah’ın bütün
mahlûkatını kuşatan nimetleri, özellikle insanoğlunu daha çok kucaklamaktadır.
Diğer varlıklardan daha çok nimetlere muhâtap olduğumuz halde;
bir taş kadar, bir çiçek, bir böcek kadar hamdetmeden, nasıl yaratıkların
en şereflisi olacağız?
Fâtiha’ya, namaza başlarken, duâ ederken, yemekten, içmekten sonra,
aksırdıktan, uyandıktan, tuvaletten sonra, konuşmaya başlarken ve bitirdikten
sonra, arabaya bindikten ve kazasız belâsız indikten sonra... El-hamdü
lillâh demeli, böylece en güzel, en kısa duâyı yapmış olmalıyız.
Hamd, ruhları Allah’a bağlayan mânevî bir bağdır. Gerçek anlamda
hamd, Allah’la kul arasında hiçbir engele müsaade etmez. Hamd, insanı
Allah’la devamlı irtibatı olan bir varlık haline getirir. El-hamdü lillah’ı sık
sık şuurluca günlük konuşmalarımıza, güncel davranış ve eylemlerimize
katık ederek, Allah’la bağımızı her dem tazelemeli ve kuvvetlendirmeliyiz.
Unutmamalıyız ki, bu bağ, bu hat koptuktan sonra, hat kopukken telefonla
ses karşıya ulaşmadığı gibi, Allah’a ulaşmaz niyazımız, ricamız.
Hamdetmek, şükretmek; iyimser olmaktır. Hayata güzel ve olumlu
pencereden bakabilmektir. Mutlu olabilmek, mutluluk elbisesi giymektir
hamd. Şikâyetçi ve karamsar karakterlerin kararttığı karanlık insanların
dünyasını ancak hamd şuuru aydınlatabilir. Hamdedenlerden kıldığı için
hamd olsun O Hamîd’e.
Ve âhıru da’vânâ eni’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn: Dâvâmızın sonu
âlemlerin Rabbi Allah’a hamdetmektir.
“Tek rab, âlemlerin Rabbi Allah’tır.
Kullara kul olan, ne kadar alçak;
Rablik taslayan kul, ne kadar küstahtır.”
131 17/İsrâ, 44
• 84 •
Ahmed Kalkan
„ رَبِّ الْعَالَِ ي نَ Rabbi’l-âlemîn
Rab
Rab, lügatta terbiye mânâsındadır. Terbiye ise herhangi bir şeyi eğitmedir.
Herevî’ye göre bir şeyi ıslah edene (düzeltene) veya tamamlayana “onu
terbiye etmiş” derler. Bunun için devamlı kitaplarla uğraşanlara “Rabbâniyyûn”
denir. 132
Rab kelimesi, terbiye kökünden türetilmiştir. Allah (c.c.) insanları eğitir
ve yönetir. Rab; mâlik (sahip), muslih (düzeltici), efendi ve itaat olunan
gibi birçok mânâlara gelir. Meselâ, “şu develerin rabbi” denildiğinde “develerin
sahibi” anlaşılır.
Rab kelimesi Allah’ın (c.c.) dışında izafesiz kullanılmaz. Bir hadis-i şerifte
kölelere hitaben Rasûlullah (s.a.s.); “Sizden biriniz bir diğerine ‘Rabbine
sofra hazırla, abdest aldır’ veya biriniz efendisine ‘Benim rabbim’ demesin,
‘efendim’ desin.” 133 buyurmuştur.
Rab, ma’bud (tapılan) mânâsına da kullanılmaktadır. Şair şöyle der:
“Tilkilerin üstüne pislediği rab midir? Andolsun tilkilerin üstüne pislediği
zelil olmuştur.” 134
Rab kelimesi, aynı zamanda efendi, itaat olunan mânâlarına da kullanılır.
Nitekim Allah (c.c.); “Ey zindan arkadaşlarım (rüyalarınıza gelince:)
Biriniz efendisine (rabbine) şarap içirecek...”135 buyurmaktadır.
Rab kelimesi, ayrıca düzeltici, ıslah edici mânâlarına da gelir. Kur’an’da
Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına alan, yöneten, terbiye
eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik olan Allah anlamına gelmektedir.
Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare eden, koruyup gözeten, hâkimiyeti
altında bulunduran ve gerçek Rab olan Allah’a, O’nun rubûbiyet bağına,
mutlak tevhid ve tam bir kulluk şuuru ile bağlanmayı da ifade etmektedir.
Allah’tan başkasının hükmünü hüküm edinmemek, O’nun dinini her
132 Kurtubi, Câmiu’l-Ahkâm, c. 1, s. 133
133 Buhari ve Müslim, Ebû Hüreyre’den
134 Kurtubi, Tefsir, c. 1, s. 137
135 12/Yusuf, 41
• 85 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
şeyden üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak hâkimiyetine teslim
olmuş bilmek, Allah’ı gerçek Rab olarak tanımak demektir.
Rab kelimesi Arapça bir kelime olup, Kur’an’da Allah lafzından sonra
en çok kullanılan isimdir; 970 defa zikredilir. Lugavi olarak terbiye etmek,
ıslah etmek, mutlak otoriteye sahip olmak, efendisi olmak, sorumluluğunu
yüklenmek, başkanlık yapmak, malik ve sahip olmak, sözü dinlenmek, itaat
edilmek, üstünlüğü ve otoritesi kabul edilmek gibi anlamlara da gelir.
Dini bir terim olarak rabb kelimesi bütün alemi yaratan, malik ve sahip
olan, terbiyenin bütün gereklerine malik ve her şeye sahip olan Allah
anlamına gelmektedir. Allah’ın isimlerindendir. Rabb, sadece terbiye eden
(mürebbî) anlamında olmayıp, yardım etmek, yol göstermek, tasarruf etmek,
korumak, her şeye hakim olmak, emretmek ve yasaklamak, sakındırmak
gibi terbiyenin bütün gereklerine sahip olabilmeyi de ifade etmektedir.
Bunun için rabb denilince, sadece terbiye ve malik olma durumları değil;
her şeye sahip olan ebedi ve sonsuz kudret sahibi Allah anlaşılmalıdır. Bu
özelliğinden dolayı rabb kelimesi, Allah’tan başka varlıklar için, bir şeye
izafe edilmeden tek olarak kullanılamaz.
Rab kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de gerek lugat anlamıyla gerekse terim anlamıyla
birçok âyette karşımıza çıkmaktadır:
Kefil, Kefâlet Sahibi Anlamında: “Onlar benim düşmanımdır. Yalnız
alemlerin rabbı (benim dostumdur). Beni yaratan ve bana yol gösteren O’dur.
Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek
O’dur. Ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur. Rabbim, bana
hüküm (yüksek bilgi, olgun hareket) ver ve beni sâlihler (zümresin)e kat.”136
Terbiye Eden, Efendi Anlamında: “Evinde bulunduğu kadın onu kendine
çağırdı, kapıları sıkı sıkı kapadı ve “gelsene” dedi. Yusuf: “Günah işlemekten
Allah’a sığınırım, O, benim efendimdir; bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar
şüphesiz başarıya ulaşamazlar.” dedi.”137
136 26/Şuarâ, 77-83
137 12/Yusuf, 23
• 86 •
Ahmed Kalkan
Egemen Güç, Otorite Sahibi: “Sizin en üstün rabbiniz benim”138;“Onlar,
Allah’tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler,
Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı.
Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu
şeylerden de münezzehtir.” 139
Rubûbiyet Tevhidi: Rubûbiyet tevhidi genel olarak Allah’tan başka bir
rabb olmadığına inanmak ve Allah’ı rabliğinde tevhid etmektir. İbn Kayyim
el-Cevziyye rubûbiyet tevhidini “yaratma ve hâkimiyetin ancak Allah’a
mahsus oluşu” şeklinde tanımlamaktadır.
Levâmihu-l Envâr’da Rubûbiyet tevhidi ile ilgili olarak şunlar geçmektedir:
“Rubûbiyet tevhidi demek, yaratan, rızık veren, dirilten, öldüren, yok
eden sadece Allah’tır. Ondan başkası değildir.”
Tevhid-i rubûbiyeti şu şekilde özetlemek mümkündür: Allah’tan başka
yaratan, rızık veren, varlıkları sevk ve idare eden bir rab yoktur. Çünkü o
her şeyi yaratmıştır ve O’ndan başka da yarattıkları üzerinde bir emir sahibi
yoktur.
Bu konuda önemli husus şudur ki, genel olarak müşrikler Allahu Tealâ’ya
rubûbiyet noktasında şirk koşmamaktadırlar. Zira onlar da Allahu
Tealâ’nın âlemlerin yaratıcısı olduğunu biliyorlardı. Nitekim Allahu Tealâ
şöyle buyurmaktadır: “Eğer sen onlara, ‘gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan
elbette: ‘Onları çok güçlü ve her şeyi bilen Allah yarattı’ derler.” 140
Câhiliyye ehlinin büyük bir çoğunluğu Allah’ın varlığına inanan kimselerden
oluşmaktadır. Câhiliye insanı, yaratılış konusunda Allah’ın ortağı
olmadığına ve kadere, âhiret gününe, o günde ceza ve mükâfat verileceğine
inanırlar, insanların kulluk yapmakla mükellef olduklarını, yaptıkları
amellerden sorgulanacaklarını, hayır yapmışlarsa hayır, şer yapmışlarsa şer
ile cezalandırılacaklarını bilirlerdi. Melekleri “Hameletu’l-Arş”, “Hafeze” ve
“Mukarrabin” olmak üzere kısımlara ayırıyorlardı. Kulların Allah’a karşı
ibâdet etmekle mükellef oldukları inançlarına binâen abdest ve gusül alırlar
ve namaz kılarlardı. Ebû Zerr ve Kus bin Said el-Eyadi’nin câhiliye döne-
138 79/Nâziât, 24
139 9/Tevbe, 31
140 43/Zuhruf, 9
• 87 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
minde namaz kıldıkları sâbittir. Güneşin doğuşundan batışına kadar oruç
tutuyorlardı. Aşure günlerinde oruç tutmak âdetleriydi. Zekât verip itikâfa
girerlerdi. Hatta Hz. Ömer (r.a.) câhiliyye döneminde nezir yaptığı itikâfı
hakkında nasıl bir tutum sergileyeceğine dair Peygamberimiz’e bir soru
sormuştur. Misafirperverlik yapıp fakirlere sahip çıkarlar, sıla-i rahim’de
(akraba ziyaretlerinde) bulunurlardı.
Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Dedim ki Ey Allah’ın Rasûlü, İbn Cüd’an
câhiliye devrinde sıla-i rahimde bulunur, fakirlere yedirirdi. O bundan fayda
görecek mi? Rasûlullah (s.a.s.) şu cevabı verdi: “(Hayır!) İyiliklerinin ona
bir faydası olmayacaktır. Çünkü o bir gün bile ‘Yâ Rabbi, kıyâmet günü günahlarımı
bağışla’ dememiştir.”
Câhiliye Arapları hac ibâdetini yerine getirirler, haram ayların hürmetine
inanırlardı. Kısas yaparlar, diyet verirlerdi. Zina ve hırsızlık gibi suçlara
gereken cezaları uygularlardı. Hatta hırsızlık yapanların ellerini kesiyorlardı.
Kişinin kendi annesiyle, kızıyla, halasıyla, teyzesiyle evlenmesini haram
görüyorlardı. Üç talakla boşanıyorlar, ihrama girip hac ve umre ibâdetini
yaptıktan sonra Safâ ile Merve arasında yedi kere sa’y yapıyorlardı. Ölülerini
yıkayıp kefenliyorlar, üzerlerine cenaze namazı kılıp öyle defnediyorlardı.
Misvak kullanıyorlar, koltuk altı ve diğer temizliklerini yerine getiriyorlar,
Hz. İbrahim’in sünnetini ihyâ etme adına çocuklarını sünnet ettiriyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.) Mekkeli müşrikleri Hz. İbrahim’in dinine dâvet ettiğinde
onlar kendilerinin Hz. İbrahim’in dini üzerinde olduklarını iddia
ediyorlar, ibâdet ettikleri putlarına yaratma ve emir noktasında bir pay
ayırmıyorlar, fakat Allah’a yaklaşmak amacıyla putlarına ibâdet ettiklerini
söylüyorlardı:“Biz onlara (putlara) ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye
ibâdet ediyoruz.” 141
Bununla beraber Mekkeli müşrikler, yetki ve otoriteyi Allah’a tahsis etmiyorlar,
kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları kanunlarla toplumlarını
yönetmeye kalkışıyorlardı. Bu açıdan bakıldığında Mekkeli müşriklerin
çağımızın müşrikleri ile bir farklarının olmadığı âşikârdır. Zira Mekkeli
müşrikler de günümüzün laikleri gibi Allah’ın varlığına ve birliğine inanıyorlar,
ancak bu inanışla beraber yaşam biçimlerine, devlet yönetimleri-
141 39/Zümer, 3
• 88 •
Ahmed Kalkan
ne Allah’ı karıştırmıyorlardı. Mekkeli müşrikler de Hz. İbrahim’in dinine
tâbi olduklarını iddia ediyorlar, bununla beraber günümüzde Hz. Muhammed’e
iman ettiğini iddia eden laikler gibi onlar da muvahhid Müslümanlara
karşı savaş açıyorlardı. Yine çağımızın laikleri gibi onlar da birtakım
amelî ibâdetlerde bulunuyorlardı. Günümüzün laik ve demokratları da bir
taraftan kendileri bazı ibâdet türlerini yerine getirirlerken, sistemlerine zarar
vermediği sürece toplumlarının da birçok ibâdeti yerine getirmesine
izin verirler. Fakat her iki müşrik taifesi de yetki ve otoriteyi Allah’tan gasp
ederek, kendilerinin tekeline alma bakımından ortaktırlar. Câhiliye döneminin
müşrikleri ile günümüzün laikleri bu açıdan fikir, itikad ve düşünce
bazında bütünüyle aynı konumdadırlar. Sadece isimleri farklıdır. Onların
ismi müşriktir. Bunların ismi ise laik ve demokrattır. Mâlum olduğu üzere
isim müsemmâyı değiştirmez. Dolayısıyla günümüzün laik demokratlarına
çağdaş müşrikler demek, kanunlarını icra ettikleri parlamentolarına çağdaş
Dâru’n-Nedve demek yerinde olacaktır.
Aslen tarih boyunca gelip geçmiş müşrik ve mürtedler sağlıklı bir şekilde
tanınmazsa, günümüzün müşrik ve mürtedlerini doğru tanımak da
mümkün olmayacak, bunun doğal neticesinde ise küfür ve iman hükümleri
de birbirine karışacaktır.
Tarihin akışıyla beraber birçok İslâmî kavram tahrife uğradığı gibi, rab
kavramı da bu süreçte büyük bir tahrife uğramış, gerçek ve aslî anlamı kaybettirilmiştir.
Bugün rab denildiği zaman, insanların zihninde âdeta hiçbir
şey oluşmamakta, sadece “rabbimiz Allah’tır” şeklinde içeriği bütünüyle
boş, kendileri açısından anlamsız ifadeler dillendirilmiş olmaktadır. Bunun
doğal sonucunda ise halk, hayatlarının her alanında Allah’tan başka rabler
edinirler, ancak bunun farkına dahi varmazlar.
Bilinmelidir ki, rabb kavramının Kur’an’da karşımıza çıkan en önemli
anlamlarından bir tanesi yönetici, emir ve otorite sahibi demektir. Naziat
Suresi’nde geçtiği üzere Firavun’un rablik iddiası da tamamen bu yöndedir.
“(Firavun dedi ki:) Ben sizin en yüce Rabbinizim.” 142 Said Havva bu âyetin
tefsirinde şöyle demektedir: “Anlaşıldığı üzere o toplumda Firavunla
beraber ibadet edilen birçok put varmış. Fakat Firavun kendisini onlardan
142 79/Nâziât, 24
• 89 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
daha üstün görmekte ve böylece egemenliğin Allah’a mahsus olduğunu kabullenmemektedir.”
Tarih boyunca küfürde haddi aşan hiçbir kimse genel olarak kendisinin
âlemlerin rabbi, yaratıcısı ve terbiye edicisi olduğunu iddia etmeye kalkışmamıştır.
İnsanlık tarihinde hemen hemen hiçbir Allah’ın kulu kendisinin
(hâşâ) Allah olduğu iddiasını ortaya atmamıştır. Zira herhangi birisi çıkıp
insanlara rableri ve yaratıcıları olduğunu iddia etse idi, o zaman herkes tarafından
reddedilecekti. Çünkü böyle bir iddianın kesinlikle kabul görmesi
söz konusu bile değildir. Çünkü böyle bir iddia sahibine insanlar direkt
olarak itiraz ederler ve “sen de bizim gibi bir insansın. Sen de bizim gibi
bir anne ve babadan doğmasın. Adın bizim adımız gibidir” diyerek iddia
sahibini reddeder, hatta onunla dalga bile geçerlerdi. Bununla beraber gerek
Firavun’un gerekse Firavun’dan önce ve sonra yaşayan tüm Firavunların
bu noktada temel iddiaları yönetim, otorite ve idare noktasındadır. Bakınız
Kasas Suresi’nin 28. âyetinin açıklamasında Fahruddin Râzi şöyle demektedir:
“Firavun kendisinin ilâh olduğunu söylemektedir. Bu hususa gelince,
bil ki, bununla kastedilen, Firavun, kendisinin göklerin, yerin, denizlerin,
dağların ve insanların zatlarını ve sıfatlarını yarattığını iddia etmemiştir.
Çünkü bunun imkânsız olduğunu bilmek için pek zeki olmaya gerek yok.
Dolayısıyla bu hususta şüphe etmek, aklının noksanlığına delil olur. İlâh
ise, ibâdet edilendir. O halde Firavun, bir yaratıcının olmadığını ileri sürerek,
insanların mükellefiyetlerinin, sadece meliklerine itaat etmeleri ve
onun emirlerini dinlemeleri olduğunu söylüyor. İşte Firavun’un ulûhiyyet
iddiası ile kastedilen, çoğu kimsenin sandığı gibi, onun, göklerin ve yerin
yaratıcısı olduğunu iddia etmesi değil, mâbud olduğunu iddia edişidir. Biz,
özellikle, Tâhâ sûresinde, “Siz ikinizin Rabbi kim, Ey Mûsâ?”143 âyetinin tefsirinde,
Firavun’un Allah’ı bildiğini ve bu sözü, kavminin câhil ve ahmaklarına
yutturmak için söylediğini anlatmıştık.”
Yine aynı şekilde Nâziât Sûresi’nde Firavun’un rablik iddiasını Fahreddin
er-Râzi şöyle tefsir etmektedir: “Firavun’un bu sözünün anlamı şudur:
‘Halkım üzerinde benden başka hiç kimsenin bir emir ve yasak koyma hakkı
yoktur.”
143 20/Tâha, 49
• 90 •
Ahmed Kalkan
İşte bugün en büyük sorun bu noktada oluşmaktadır. İçinde yaşadığımız
toplum Kur’anî kavramlardan ve geçmiş dönemde yaşayan Firavun
ve Nemrutlardan habersiz olduğu için günümüz Firavun ve Nemrutlarını
tanıyamamaktadır. Bu cehâlete binâen tarih boyunca hiçbir Firavun’un Allah
olduğu yönünde bir iddiası olmamasına karşılık günümüzde toplum
içerisinde hoca ve âlim geçinen kimseler Firavunları halka bütünüyle yanlış
tanıtmışlar, Firavunların sanki her şeyin yaratıcısı olduklarını iddia ettiklerini
insanlara anlatmışlardır. Bu tavırlarıyla da Firavunluğun ve Nemrutluğun
açık olan kapısının kapalı olduğu imajını vermişlerdir.
Burada diğer bir husus ise şudur: Kur’an’a baktığımızda Firavun’un
sadece iki kere ilâhlık ve rablik iddia ettiğini görmekteyiz. Bunlardan ilki
Kasas Suresi’nde ikincisi ise Nâziât Suresindedir. Bununla beraber günümüzün
Firavunları sabah-akşam rablik iddiasındadırlar. Beşerî kanunların
hâkim olduğu parlamentolarında gece-gündüz kanun çıkarmaları, televizyon
karşısına geçerek halkı, toplumu en iyi kendilerinin idare edebileceklerini
iddia etmeleri apaçık olarak rablik iddiasından başka bir şey değildir.
Bilinmelidir ki, geçmişte yaşamış Firavunlar mertçe ortaya çıkıp düzenlerini,
düşünce sistemlerini, otoritelerini sürdürmek için iddialarını
ortaya koyuyorlardı ve dinî esasları istismar etmiyorlardı. Buna karşılık günümüz
Firavunları toplum içinde hâkimiyetlerini ve otoritelerini korumak
için böyle rablik ve ilâhlık iddiasında bulunmuyor, bulunamıyorlar. Zira
bugün hangi idareci ortaya çıkıp “sizin en iyi rabbiniz benim” derse toplum
tarafından bütünüyle dışlanır. Bunu çok iyi bilen çağdaş Firavunlar böyle
bir iddiada bulunmayıp kendilerini Müslüman gibi sunmaktadırlar.
Bilindiği gibi rab kavramı Kur’an’ın en önemli kavramlarından bir tanesidir.
Hatta “Allah” kelimesinden sonra Kur’an’da Allah’ın ismi olarak en çok
tekrarlanan rab kelimesidir. Allahu Tealâ kitabına “Hamd âlemlerin rabbi
olan Allah’a mahsustur”144 diyerek başlarken, “Ben insanların Rabbine sığınırım”
145 diyerek bitirmekte, girişte ve bitişte rab kavramını zikretmektedir.
Bununla beraber Kur’an’ın ilk inen âyetinde de rab kavramı karşımıza çıkmaktadır:
“Yaratan rabbinin adıyla oku”146
144 1/Fâtiha, 1
145 104/Nâs, 1
146 96/Alak, 1
• 91 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Rab kavramının Kur’an’da bu kadar çokça zikredilmesinin üzerinde
durmak gerekir. İşin aslını, tekrarın hikmetini ve sırrını ancak Allahu Teâlâ
bilir. Ancak bununla beraber dünya gezegeninde insanların çoğunun hadlerini
aşarak rablik iddiasında bulunmaları, bu kavramın neden bu kadar
önemli olduğunu ve çokça zikredildiğini bizlere göstermektedir. Allahu
Teâlâ insanların genelde hadlerini aşarak yönetme ve idare etmede söz sahibi
olacaklarını, kendilerini otorite kabul edeceklerini, buna paralel olarak
kendi kafalarından uydurdukları kanunlarla insanları sevk ve idare etmeye
çalışacaklarını ve böyle rablik iddiasında bulunacaklarını bildiği için Kitabında
devamlı sûrette bizlere kendi rabliğini hatırlatmaktadır. Diğer bir
ifadeyle Allahu Teâlâ bizlere devamlı sûrette şöyle seslenmiş olmaktadır:
“Ey kullarım! Sizin gerçek rabbiniz, kanun koyucunuz, idare ediciniz, otorite
sahibiniz ancak ve ancak Benim. Sakın ola ki, Bana ait bu vasıfları kendi
üzerinizde görerek rablik iddiasında bulunmaya kalkışmayın ve yine Bana
ait bu vasıfları kendiniz gibi bir beşere tahsis ederek Benden başkasını rab
edinmeyin.” 147
Rab
Kur’ânî bir terim olarak Rab; varlıklar âlemîni yaratan, terbiye ederek
geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine
mâlik ve her şeye sahip olan Allah anlamına gelmektedir. Allah’ın
umumi isimlerindendir. Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan
isimdir; 968 defa geçer. Nüzul sıralamasında ilk âyette kullanılan isim/sıfat,
Rab ismi olduğu gibi, Kur’an’ı açtığımızda bizi ilk karşılayan Fâtiha’nın
başlangıcında da yine O’nun onlarca ismi arasından seçilerek başa alınan
Rab ismidir.
“Rab” kelimesi, terbiye eden ve yetki sahibi anlamında Arapça bir isimdir.
Bu kelime aynı zamanda, ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak,
kemâle erdirmek, efendi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, başkanlık
yapmak, mâlik ve sahip olmak, sözü dinlenmek, itaat edilmek, üstünlüğü
ve otoritesi kabul edilmek gibi anlamlara da gelir.
147 Alaaddin Palevi
• 92 •
Ahmed Kalkan
Rab, sadece terbiye eden (mürebbî) anlamında olmayıp, yardım etmek,
yol göstermek, tasarruf etmek, korumak, her şeye hâkim olmak, emretmek
ve yasaklamak, sakındırmak gibi terbiyenin bütün gereklerine sahip olabilmeyi
de ifade etmektedir. Bunun için rab denilince, sadece terbiye ve mâlik
olma durumları değil; her şeye sahip olan ebedî ve sonsuz kudret sahibi
Allah anlaşılmalıdır. Bu özelliğinden dolayı rab kelimesi, Allah’tan başka
varlıklar için, bir şeye izâfe edilmeden tek olarak kullanılamaz.
Burada yaratıcımız, kendisini tanımak isteyenlere “Rab olan Allah” biçiminde
tanıtıyor. Allah, tek Rabbimizdir, yani O bizi yaratıp da bırakıvermedi.
Yarattığı bütün varlıkları terbiye ediyor, tekâmüle erdiriyor. Devamlı,
yeniden yaratıyor, geliştiriyor. Prensip ve kanunlarıyla iyiye, hayra, güzele
yönlendiriyor. Varlıklarda, özellikle canlılarda gördüğümüz tekâmül ve değişim,
O’nun rabliğinin göstergesidir. Bu âyette O’nun rabliğinin büyüklüğünü
gösteren bir açıklama da var: “Âlemlerin Rabbi olan” O’nun rabliği,
O’nun tek İlâh olmasının en vazgeçilmez vasıflarından birisidir.
Âlem
Alâmet ve nişan koymak anlamındaki a-l-m kökünden türemiş olan
âlem, Yaratıcının varlığına delâlet eden, O’nun bilinmesini sağlayan şeylere
denir. Âlem terimi, maddî ve mânevî bütün varlıkları kapsar; tabiat
âlemi, akıl âlemi, İslâm âlemi gibi. Kur’ân-ı Kerim’de âlem kavramının çoğulu
olan âlemîn kelimesi birçok yerde kâinat ve insan topluluklarını ifade
etmek için kullanılmıştır. Rabbi’l-âlemîn tâbiri ise, Allah’ın canlı ve cansız
tüm varlıkların sahibi olduğunu ifade eder.
(El-Âlemîn): Âlemîn, bir cins isim olan âlem kelimesinin çoğuludur.
Aslında âlem kelimesi de çokluk ifade eder ve aynı kökten gelme bir tekil
biçimi yoktur. Raht ve enâm kelimeleri gibi.
Ebûssuud Efendi bu kelimeyle ilgili olarak “Âlem, hatem ve galip kelimeleri
gibi, onunla bilinen şeyin ismidir. Yüce Yaratıcımızı tanıtan, gösteren
varlıklardan her birisine âlem denir” der.
İbn Cevzi’ye göre, “Âlem kelimesi, Arap diline vâkıf olanlara göre Allah’ın
(c.c.) yarattığı ilk varlıktan son varlığa kadar bütün mevcûdâta veri•
93 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
len isimdir. Mütefekkirlere göre yerde, gökte ve kâinatta bulunan varlıkların
hepsine âlem denir.”
Âlem kelimesinin kökü hakkında iki görüş vardır. Birincisi lügatcıların
(dil bilginlerinin) görüşüdür. Buna göre âlem kelimesi “ilim” kelimesinden
türemiştir, ikincisi de mütefekkirlerin görüşüdür. Bu görüşe göre âlem kelimesinin
kökü, “alâmet” kelimesidir. 148
Kâinattaki her varlık ayrı ayrı yönetici, yaratıcı ve hâkim olan Allah’ı
(c.c.) gösterir, O’na işaret eder. İbn Abbas’a göre “âlemîn”den kasıt insanlar,
cinler ve meleklerdir. 149
Ferrâ ve Ebû Ubeyde’ye göre ise insanlar, cinler, melekler ve şeytanlardan
meydana gelen akıl sahibi dört sınıfa “âlem” denir. Zira bu kelimenin
“âlemîn” biçimindeki çoğul şekli Arap dilinde özellikle akıl sahipleri için
kullanılır.150
Âlimlerin bir kısmı ise insanlar, cinler, melekler, hayvanlar, bitkiler ve
cansız varlıklar gibi mahlûkatın her sınıfının birer âlem olduğu görüşündedir.
Fâtiha sûresinde “Rabbi’l-âlemîn” ifadesinin kullanılması bütün bu
sınıfları ihtivâ ettiği içindir.
Rabbi’l-âlemîn
Tüm âlemleri yaratan, geliştiren ve ihtiyaçlarını gideren Allah’tır.
“Âlemlerin Rabbi” ifadesi İslâm’ın evrenselliğini de vurgulamaktadır. Rabbimiz,
herkesin, tüm insanların, tüm varlıkların Rabbidir. Tüm yaratıklar
aynı Rabbin kullarıyız. Bu ifade, varlıklarla ortak dil, ortak eylem sahibi
olduğumuzu vurgulamış oluyor. Tüm varlıklar O’na kulluk/ibâdet ediyorlar,
O’nu rab kabul ediyorlar.151 İşte evrenle, tüm yaratıklarla uyum ve kardeşliğimiz,
aynı Rabbin kanun ve otoritesine (rabliğine) boyun eğdiğimiz,
O’nu âlemlerin Rabbi olarak benimsememizde açığa çıkıyor. İşte tevhid,
işte evrensellik!
148 İbn Cevzi, a.g.e., c. 1, s. 12
149 Ebu Hayyan, el-Bahru’l- Muhît, c. 1, s. 18
150 Kurtubî, a.g.e., c. 1, s. 138
151 17/İsrâ, 44
• 94 •
Ahmed Kalkan
“Âlemlerin Rabbi”: Evrende büyük bir nizam, uyum ve yardımlaşma
göze çarpmaktadır. Karada, denizde, dağda, ormanda yaşasın; bazı canlıların,
diğer canlılar aleyhine aşırı üremeleri söz konusu değil. Bütün canlılar,
intizamlı şekilde çoğalıyorlar. Erkek-dişi oranları da, bütün hayvanların
yaşadığı yerlerde en uygun tarzda. İnsanların erkek ve dişi oranları da, akıl
almaz şekilde her ülke ve her yerleşim biriminde birbirine oranlı. Büyük bir
düzen göze çarpıyor. Gökte eksiklik, aksaklık yok; yerde, “tabiat kanunları”
denilen, bizim “sünnetullah” demeyi tercih ettiğimiz Rabbin kanunları
tıkır tıkır işliyor. Dünya, içindekilerle birlikte en güzel misafirhane olarak
yaratılıp insanın hizmetine verilmiş. Problemler, fesat ve fitneler, Allah’tan
ve O’nun yolundakilerden kaynaklanmıyor. Tam tersine Allah’ı tanımayanlar,
O’nun düzenini bozmaya çalışıyorlar. “İnsanların bizzat kendi işledikleri
yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, fesat çıktı ki Allah yaptıklarının
bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” 152
On Sekiz Bin Âlem
Kur’anda geçen “Rabbu’l-âlemîn” tâbirinde, eski âlimler bunu on sekiz
bin âlem olarak açıklar ve halk arasında da “on sekiz bin âlem” deyimi yaygındır.
Bu ifade kesretten kinâyedir, yani çokluk ifade eder. Varlıkları canlı,
yarı canlı ve cansız olarak üç âlem şeklinde düşünebileceğimiz gibi, bunlardan
her birini de binlerce, milyonlarca alt birime ayırabiliriz. Hatta her bir
insan bile tek başına bir âlem sayılır.
Farklı sınıflandırmalarla âlemlerin sayısı da değişir. Meselâ, varlık âlemini
“gayb ve şahâdet âlemi (görünmeyen ve görünen âlem)” şeklinde sınıflandırdığımızda
on sekiz bin âlem ikiye, iki ana gruba iner.
Yani Arap edebiyatında 7, 70, 700, 7.000, 70.000 veya 18.000, 28.000 gibi
sayısal ifadeler çokluğu ifade etmek içindir. Hâlbuki âlimlerimizin çoğuna
göre her bir insan her bir hayvan her bir bitki veya her bir melek her bir cin
bir âlemdir. Hatta her bir hücre başka hücrelere benzememesi dolayısıyla
bir âlemdir. İşte Allah “âlemlerin Rabbidir” veya “ey rasûlüm! Seni âlemlere
rahmet olasın diye gönderdik” gibi Kur’ânî ifadeler tamamıyla tüm kâinatı
152 30/Rûm, 41
• 95 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ve içindeki her bir hayat sahibini, hatta cansız zannedilen tüm yaratıkları
da içerisine almaktadır.
Âlem; cihan, kâinat, dünya ve Allah’tan gayrı her şey mânâlarına gelir.
Ayrıca halk ve topluma da âlem denir. “On sekiz bin âlem” tabiri Fâtiha
Sûresindeki “Rabbi’l-âlemîn” ifadesinin tefsirlerinde geçer. Tefsirlerimizde
âlemlerin sayısı on sekiz bin ile yirmi sekiz bin arasında değişir. Klasik değerlendirmede,
kâinata âlem-i ekber (büyük âlem), insana da âlem-i asğar
(küçük âlem) denmektedir. Kâinat ile insan arasında çok yakın bir irtibattan
dolayı da kâinata insan-ı ekber tabir edilir. İnsana küçük âlem denmesindeki
sebep, kâinatta ne varsa insanın maddî ve mânevî dünyasında da az
çok o şeyin var olmasıdır.
Demek ki kâinatta insan, dünya, gezegenler, yıldızlar ve galaksiler gibi
bir görünen âlemler var, bir de görünmeyen âlemler vardır.
Meselâ sadece yıldızlara ve yıldız topluluğu olan galaksilere bakalım.
Kâinattaki galaksilerin durumu büyük bir çayırda bir çimen yaprağının
durumundan farklı değildir. Dünyanın en güçlü optik teleskopu olan ve
Amerika’da bulunan Mount Palomer Rasathanesindeki 200 inçlik Hale Teleskopunun
gözlem sahası içine 800 milyon galaksi girmektedir. Ya bütün
kâinatta ne kadar galaksi var? Belki yüz milyar, belki daha fazla. Bu konuda
tahmin yürütmek bile imkânsız. Çoğunluğu 100 milyar civarında yıldız bulunduran
bu sayısız galaksiler içinde bin milyardan fazla yıldızı bulunanlar
da vardır. Bu yıldızların her birisi güneşten binlerce kat büyüklüktedir.
Bir de yeryüzüne inelim. Yeryüzünde bulunan canlı ve cansız sayılan
her bir tür varlık birer âlem: Ağaçlar, çiçekler, böcekler, kuşlar, balıklar vesaire
bütün varlıklar birer âlem. Ya görünmeyen âlemler. Dünyada mevcut
olup da göremediklerimiz: “Âlem-i ziya (ışıklar âlemi), âlem-i hararet (ısılar
âlemi), âlem-i hava, âlem-i kehriba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i
esir...”
Dünyada olmayan âlemler: Ölen insanların ruhlarının bulunduğu
Berzah âlemi, ruhanî varlıkların, meleklerin ve cinlerin bulunduğu ruhlar
âlemi. Göremediğimiz, işitemediğimiz gayb âlemi. Âhiret âlemi: Cennet,
Cehennem ve binlerce âlemler... Ruhlar âlemi ile şehâdet âlemi (görebildiğimiz
âlem) ve misâl âlemi.
• 96 •
Ahmed Kalkan
Şimdi âlemleri nasıl tasnif edeceğiz? Sayısını nasıl tespit edeceğiz? 18
bin mi, 18 milyon mu, 18 milyar mı? Demek ki sayısını ancak Allah bilir.
“On sekiz bin âlem” tabiri kesretten kinaye, yani çokluğu ifade etmektedir.
153
Cenâb-ı Hak bu hadsiz-hudutsuz kâinatı hadsiz, hesapsız âlemlerin iç
içe bulunduğu bir gül goncası gibi yaratmıştır. Biz farkındayız veya değiliz;
milyarlarca âlem birbiri içinde, birbirine yakın veya birbiriyle temas halinde.
Meselâ ışık âlemi, harâret âlemi, hava âlemi, enerji âlemi, elektrik âlemi,
cezbe âlemi, esîr âlemi, misâl âlemi ve berzâh âlemi birbiri içinde veya
birbirine yakın bulunmalarına rağmen aralarında sürtüşme ve yer darlığı
yoktur. Hepsi ihtilâlsiz küçük bir yerde bir arada bulunabilmektedirler. Pek
geniş gaybî âlemlerin de bu yerkürede bir arada bulunduklarını söylemek
mümkündür. Hava âlemi ve su âlemi, insanlık âlemi ile iç içedir. Işığın geçmesine
cam engel değildir. Röntgen ışını, katı cisimlerden rahatlıkla geçebilmektedir.
Demirin içine harâret akar; akla bilgi nûru nüfûz eder; melek
rûhu engel tanımaz; elektriğin cereyânı akışkan maddelerden akar gider.
Bu kesif şehâdet âleminde rûhânîler, cinler, melekler, insanlar, hayvanlar ve
bitkiler âlemi ayrı ayrı şartlar içinde; ayrı ayrı âlemlerde; ama aynı kürede
bir arada yaşayabilmektedirler.
“On sekiz bin âlem” tâbiri İslâm literatürüne çokluktan kinâye olarak
girmiştir. Yoksa sayı ile on sekiz bin adet âlem var demek değildir. Bu tabir
genellikle tefsirlerde Fâtihâ Sûresindeki “Rabbi’l-âlemîn” âyetinin tefsîrinde
geçmekte; tefsirler, bu âyetteki “âlemîn”, yani “âlemler” lâfzını on sekiz
bin sayısı ile tefsir ederek, Cenâb-ı Hakk’ın böyle hadsiz âlemlerin Rabbi
olduğunu ifâde etmeye çalışmaktadırlar.
Rakam üzerinde net ve sahih bir nass olmadığından, rakama takılıp
kalmamakta fayda vardır. Günümüzde artık rakamlar için sonsuzluk kavramını
keşfeden matematik ilmi, bizi, bu âyetin tefsirinde de hiç olmazsa
“sonsuz âlemlerin” var olduğu neticesine götürmelidir. Göklerdeki sadece
günümüze kadar müşâhede edilebilen sekiz yüz milyon galakside bulunan
katrilyonlarca dev yıldızın her birisini; yerdeki kuşlar, kurtlar, böcekler, sinekler,
balıklar, bitkiler, ağaçlar dâhil milyonlarca cins mahlûkatın her birisini;
ve nihayet milyarlarca insanın her birisini birer âlem olarak kabul
153 Mehmed Paksu
• 97 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
edecek olursak; yalnız şu cümlede bile “on sekiz bin” sayısından kat kat
fazla sayısız âlemin varlığı üzerinde tefekkürümüzü yoğunlaştırmış oluruz.
Burada önemli olan, böyle sayısız âlemlerin her birisinin idaresinin, terbiyesinin
ve tedbîrinin Cenâb-ı Hak tarafından tanzim edildiğini bilmemiz
ve itikat etmemiz; yani tevhid inancını rencide edecek düşüncelere idrâkimizde
ve zihnimizde yer vermememizdir.
Bir kısım tefsirlerde geçen bu on sekiz bin âlem ifadesi, o müfessirlerin
kendi keşiflerine, delillerine ve meşreplerine dayanarak yazdıkları bir
mânâdır ve çokluğu ifade etmek amacıyla kullanılmıştır.
Her bir galaksi, belki her bir yıldız aslında birer âlemdir. Galaksiler açısından
bakıldığında yüz milyarlarca, yıldızların sayıları açısından değerlendirildiğinde
ise kentrilyonlarca âlem olduğu söylenebilir.
Yeryüzündeki her bir bitki ve hayvan türü de birer âlemdir. 1995 yılında
1.500 bilim adamının Birleşmiş Milletler Çevre Programı “UNEP”
için yaptığı tahminlere göre dünyada 14 milyon tür bulunduğu ve bunun
sadece 1.7 milyonu bilimsel olarak tanımlandığı ve isimlendirildiği belirtilmiştir.
Henüz tanımlanamayan türlerin çoğunun ise mikroorganizmalar ve
mantarlar olduğu düşünülmektedir. Bilim Teknik dergisinin 1988 yılındaki
bir sayısında ise bilim adamları tarafından toplam 1.762.000 türün tanımlanmış
olduğu bilgisine yer verilmiştir. Ancak bu rakamlara tropik ormanlarda
30 milyon türü olduğu sanılan böceklerin dâhil edilmediği notu da
eklenmiştir. Bu bilgileri dikkate aldığımızda milyonlarca bitki ve hayvan
türü sayısınca farklı âlemlerin varlığı ilmen görülmektedir. Tüm bu farklı
âlemleri idare ve terbiye eden bir Yaratıcı’nın “Rabbü’l-âlemîn” unvanı ise,
milyonlarca tür aynasında görkemli bir şekilde görülmektedir.
Başka bir açıdan ise, her bir insan küçük bir âlemdir. Dolayısıyla şu gün
için altı milyardan fazla farklı âlem ve bu âlemlerin terbiye edicisi, Rabbi
olan Allah’ın varlığı söz konusudur.
“Rabbü’l-âlemîn” tabiri “doğrudan doğruya her âlem Cenâb-ı Hakk’ın
rubûbiyetiyle idare, terbiye ve tedbir edilir” anlamına gelir. Galaksilerden
yıldızlara, yeryüzündeki bitki ve hayvan türlerinden her bir insana kadar
her şey Cenâb-ı Hakk’ın terbiye, idare ve kontrolü altındadır.
• 98 •
Ahmed Kalkan
Bu perspektiften bakılmaya çalışıldığında on sekiz bin rakamı çok küçük
bir sayı olarak kalacaktır. Cenâb-ı Hak yalnız on sekiz bin âlemin değil,
belki katrilyonlarca, kentrilyonlarca farklı âlemlerin Rabbidir, denilebilir.
Âlemler on sekiz bin ile sınırlı değildir. Allah’ın âlemleri çoktur. Arapçada
yedi, yetmiş, yedi yüz ve yedi bin tabirleri gibi 18 bin âlem ve 28 bin
âlem gibi tabirler kesretten kinâyedir. Çokluğu ifade etmek içindir.
Âlemler ayrıca, âlem-i mânâ, âlem-i âhiret, âlem-i melekût, âlem-i
sahve, âlem-i rûhânî gibi binlerce âlem daha vardır. İnsanlık ilmen terakki
ettikçe nice âlemler keşfedecektir. Âhirette de Allah’ın cennette ve cehennemde
ve bunların dışında nice âlemleri vardır. Elbette bu hususları ancak
Allah bilir. Allah’ın işlerini ve âlemlerini elbette Allah bilir. Bize de Allah’ın
büyüklüğüne iman düşer. Biz aklımızla ve duygularımızla Allah’ın işlerini
sınırlayamayız, idrâk edemeyiz. “Onlar Allah’ı (Allah’ın kudret ve azametini)
hakkıyla bilemediler.” 154
Allah’ın Âlemlerin Rabbi Olması
ile Ortaya Çıkan Sonuçlar
1- Âlemlerin Rabbi olan Allah, bir ve tektir, O’ndan başka Tanrı yoktur.
Çünkü birden çok tanrının oluşu ile düzen ve güzellik bozulurdu. Allah,
Rab oluşuyla kâinattaki düzeni ve güzelliği sağladığı ortaya çıkar.
2- Allah’ın yaratmasının sürekli olduğu için bütün varlıkları koruyup
gözetmesinin devam ettiği ortaya çıkar.
3- Allah, âlemlerin Rabbi olmasıyla terbiye eder ve böylece eğitmek için
kurallar gönderir, din gönderir ve insanın dünyada nasıl yaşayacağını bildirir.
4- Allah’ın Rab olması, O’nun ilminin ve kudretinin sonsuz olduğunu
gösterir. Çünkü kontrol ve gözetleme bilgi ve güç ile olur.
154 39/Zümer, 67
• 99 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
5- Allah’ın Rab olması, O’nun bizimle ilgilendiğini, bize nimetler verdiğini
bizi sevdiğini, duâmıza cevap verdiğini ortaya koyar. Bundan dolayı
Allah’a şükretmemiz gerektiği ortaya çıkar.
6- Allah’ın âlemlerin Rabbi olması İslâm dininin evrensel olduğunu
gösterir. Çünkü İslâm, yahûdiler gibi Allah’ı bir ırka, bir kavme tahsis etmez.
Allah, herkesin rabbidir.
Allah, âlemlerin Rabbidir. Her varlığın geçek sahibi Allah’tır. Varlıkların
tümünü yaratan, eğiten, geliştiren, besleyen yegâne Rab Allah’tır. Allah’tan
başka ma’bud kabul edilecek hiçbir varlık olamaz. Sevilerek kendisine ibâdet
ve itaat edilecek tek rab ve ma’bud ancak Allah’tır. Rubûbiyet ve ülûhiyet
sadece O’nun hakkıdır. İnsanlığın ilerlemesi ve medenîleşmesi, Rabbini
tanımasıyla mümkündür. Allah’ı tek ve gerçek Rab olarak tanımak; O’nun
emir ve hükümlerine göre yürümek, Allah’a güvenerek başkalarının arzusunu
O’nun emrinden üstün görmemek, O’nun hükümlerine uymayan
her düşüncenin ve her işin bâtıl olduğuna inanmak demektir. Allah’ın yegâne
rab olduğuna inanmak; her işi yönetip tanzim edenin, yine her şeye
sonsuz kudretiyle gâlip olanın ancak Allah olduğunu kabul etmek demektir.
İnsana yakışan, bütün evrenin ve kendisinin yaratıcısı, sahibi, rızık vericisi,
yetiştiricisi olan Allah’ı tek rab kabul edip O’na ibâdet ve itaat etmektir.
Allahım! Yalnız Senden yardım diler, yalnız Sana kulluk ederiz. Seni
sığınak, barınak, tutamak bilir “yâ Allah” deriz. Şeytandan Sana sığınır “e’ûzu
billâh” deriz. Her işe Seninle başlar “bismillâh” deriz. Nimet verdiğinde
gönülden şükrederiz. Versen de alsan da “el-hamdu lillâh” deriz. Hayran
kaldığımızda “mâşâAllah”, pişman olduğumuzda “estağfirullah” deriz. Sevindiğimizde
“Allahu ekber”, üzüldüğümüzde “innâ lillâh...” deriz. Bir işi
arzu ettiğimizde “inşâAllah”, bir işi başardığımızda “bi-iznillâh” deriz. Güçlük
karşısında “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, söz verdiğimizde “vallah ve
billâh” deriz. 155
155 M. İslamoğlu, Allah, s. 149
• 100 •
Ahmed Kalkan
Rahmân; dünyada herkese geniş merhamet.
Rahîm; âhirette her mü’mine sınırsız nimet.
Ya Rahmân, sen rahîmsin, bizi affet!
- 3. Âyet -
 الرَّ حَْنِ الرَّحِي ِ
Rahîmdir :  أَلرَّحِي Rahmândır : أَلرَّ حَْنِ
“O, Rahmândır, Rahîmdir.” (1/Fâtiha, 3)
Allah Rahmândır
“Rahmân”, rahmetten sıfat mânâsı ifade eden Allah’ın yüce isimlerinden
biridir. Çok merhamet sahibi anlamındadır. Rahmân, tam mânâsıyla
Türkçe’ye veya başka bir dile tek kelimeyle tercüme edilemez. Esirgemek,
acımak, bağışlamak, affetmek vs. bu kelimeyi tam anlamıyla karşılayamaz.
Çok merhametli diye noksan bir şekilde tefsir edilebilirse de tam tercüme
edilemez. Rahmân, Allah’ın hem sıfatı, hem de bir özel ismidir. Er-Rahmân:
Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran,
sevdiğini, sevmediğini ayırt etmeyerek bütün varlıklara sayısız nimetler
ihsan buyuran demektir.
Rahmân sıfatı, peygamberler dâhil, hiçbir insan için kullanılamaz.
Çünkü karşılıksız ve kayıtsız şartsız rahmet ve merhamet ifade eden Rahmân
sıfatını, insanın fıtrî yapısı kaldıramaz. Çünkü insan, böyle bir merhameti
gösterme gücüne, yarâdilışı icabı sahip bulunamaz. Dostları kadar
düşmanlarına, kendisine inananlar kadar kendisini inkâr edenlere de rahmet
ve merhamet gösterebilmek ancak ulûhiyetin şânındandır.
• 101 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
O Aynı Zamanda Rahîmdir
Er-Rahîm: Çok merhamet edici, verdiği nimetleri iyi kullananları
daha büyük ve ebedî nimetler vermek suretiyle mükâfatlandırıcı demektir.
Kur’ân-ı Kerim’in 115 âyetinde büyük çoğunluğu çok bağışlayıcı anlamına
gelen ğafûr sıfatı ile birlikte olmak üzere rahîm sıfatı kullanılmıştır.
Bu da Allah’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu gösterir.
Er-Rahmân ism-i şerifinden Allah Teâlâ’nın ezelde bütün yaratıkları
için hayır ve rahmet irâde buyurduğu anlaşılıyordu. Er-Rahîm ism-i şerifi
ise, yarattıkları arasında irâde sahipleri için kat kat rahmet-i İlâhiyyeyi ifade
eder. Yani, insandan başka her varlık kendisi için tayin edilen sınır içinde
kendisine verilen nimetlerden yaratılışı sevki (içgüdü) ile faydalanır ve
o sınırdan dışarı çıkmazken; irâde sahibi olan insanlar için terakki imkânı
verilmiştir. Bu imkân, fıtrî nimetleri arttırma ve ebedîleştirme imkânıdır.
Çiğneyip geçtiğimiz ottan, rüzgâr dalgalarına kadar her şey, bizim hayır
ve mutluluğumuza yarayan nimet hazinesidir. Yine, yaratılışımızda, başka
varlıklara verilmeyen birçok yeteneğin verilmesi ve tabiat kanunlarının âzat
kabul etmez köleler gibi bize bağlı ve emrimize hazır olması, hep o şânı büyük
Rahmân’ın lütuf ve ihsanlarının eseridir. Her şeyde, tabii kendimizde
de gizlenmiş olan bu sayısız nimetleri meydana çıkarmak ve onlardan faydalanmak
için çalışacağız. Bütün yeteneklerimizi işleteceğiz. Bu takdirde
gayretlerimizin boşa gitmeyeceğini bize müjdeleyen işte bu, Er-Rahîm
ismidir. Çünkü bu isme göre, her gayret, bir mükâfatla karşılanacaktır.
Er-Rahmân, Er-Rahîm isimleri iki türlü rahmet ifade eder. Er-Rahmân
isminin ifade ettiği rahmet, hiçbir şarta, hiçbir gayret ve irâdeye bağlı olmayarak
ihsan edilen rahmettir. Bu öyle geniş bir rahmettir ki, bütün varlıkları
kaplar. Bunda çalışan çalışmayan, suçlu itaatli, imanlı imansız ayırt
edilmez.
Er-Rahîm isminin ifade ettiği rahmet ise, Rahmân’ın lütfu olan rahmeti
iyiye kullanarak çalışanlara bir mükâfat olmak üzere verilen rahmettir ki,
en az bire on’dur. Çalışanın ihlâsındaki kuvvete göre Allah’ın daha fazla ve
hatta sınırsız ve hesapsız mükâfatları da vardır. İşte, gayr-ı meşrû arzulara
kapılmamanın, kötülükten korunmanın önemi bu yüzdendir. İyi bilmek ve
unutmamak lâzımdır ki, ister dünya için, ister âhiret için olsun çalışanlarla
• 102 •
Ahmed Kalkan
çalışmayanlar eşit muâmele görmeyeceklerdir. 156 Rahmân olan Allah (c.c.)
mü’mine iki göz verip de kâfire tek göz vermemiştir. Ellerimiz, dillerimiz,
ayaklarımız mü’min kâfir ayrımı olmaksızın aynıdır. Rahmân olan Allah
havayı kimsenin tekeline bırakmamıştır. Mü’minle kâfir bunlardan her
hangi bir ayrıma tabi olmadan yararlanıyor, bazı insanların kör, topal, sağır
olarak yaratılmaları da hem kendilerine hem başkalarına rahmet olabilir.
Biz bunu çoğu zaman bilemeyebilir, fark edemeyebiliriz. Asıl olan sıhhattir.
Hastalık ârızîdir, geçicidir. Sağlık bizim için rahmettir. Ama hastalık da birçok
rahmete vesile olabilir.
Düşünelim ki doktor, hastalarına baklava dağıtırken iki tanesine baklava
vermiyor. O iki hasta yalvarıyor yırtınıyor ama doktor vermiyor. Dışarıdan
birisi doktorun haksızlık yaptığını, o iki hastaya bir kastı olduğunu
zannediyor. Doktordan durumu sorduklarında ise o ikisinin şeker hastası
olduğu veya tatlı şeylerin o hastalar için zararlı olduğu belli oluyor.
Kehf Sûresi’nde Allah (c.c.) “Mûsâ âleyhisselamla bir sâlih kulun yolculuğunu
anlatır. Mûsâ (a.s.) ile o sâlih zat (Hızır olduğu rivâyet ediliyor)
bir gemiye binerler. O sâlih zat gemide hasar meydana getirir. Mûsâ (a.s.)
“Niçin gemiye zarar verdin” diye sorduğunda cevap vermez. Uzun bir yolculuktan
sonra yaptıklarının hikmetini Mûsâ’ya açıklar. “Gemi fakirlerin idi.
Arkadan gelmekte olan bir kral (korsan) o gemiyi gasp edecekti. Ancak ben
onu ayıplı hale getirince gasp etmedi.”157 der.
Körler vakfını kuranlar, verem, kanser hastaneleri ve araştırma merkezlerini
kuranlar ve buralara mal bağışlayanlar genelde kendisi veya ailesi
bu tür hastalıklara tutulan kişilerdir. İşte Allah böylece bilinmeyen yerden
bize ve tüm insanlığa yardımcı olmakta ve böylece bu zengin hastaların
bağışları neticesinde bu daldaki bilgi de gelişmektedir.
Ayrıca isyanın faydası da yoktur.
İki körden ikisi de tedavi yollarından ümidi kesince birisi “Allah’a şükür
ki kulağım duyuyor, halkın ve Hakkın kelamını işitiyorum. Gözlerimle
haramı görmüyorum diyor ve rahat ediyor. Diğeri ise isyan ediyor ve iki
dünyasını da karartıyor.
156 A. Osman Tatlısu, Esmâü'l-Hüsnâ, Yağmur Y., s. 37
157 18/Kehf, 79
• 103 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
İnsanlık, isyanla değil, verilen emanetleri verildiği doğrultuda kullanarak
dünyada gönül rahatlığı, âhirette Rabbin rızâsını ve cennetini elde
etmeye çalışmalıdır.
Akıllar Denk Olsaydı?!
“Mademki Allah Rahmân’dır, dünyada kullar arasında ayırım yapmaz,
niçin akıllar insanlarda eşit değil?” diyorlar.
Eğer akıllar ve bedenî güçler bütün insanlarda eşit olsaydı, ilim gelişmez,
keşifler yapılmazdı. Evlerin planı, rengi, bahçeler, yollar aynı tip ve
aynı renk olur, hayat çekilmez hale gelirdi.
Güreşler, koşular, bilgi yarışları yapılmaz, heyecan, zevk, neşe denen
şey olmazdı. Çünkü güçler ve akıllar eşit. Herkes aynı saniyede aynı metreyi
koşacak, rekorlar, rekabetler olmayacaktı. Bir güle bakan binlerce kişi aynı
kelimelerle aynı vezinde aynı şiiri yazacaktı.158
Rahîm
Âhirette mü’minle kâfiri ayırt eden, mü’mine Cenneti veren Allah (c.c.)
Rahîm ismi celâliyle rahmet edecektir.
Rahîm, mazlumların son sığınağıdır. Bu dünyada insanların haklarını
yiyen, Hakka karşı gelen, halka zulmedenler para, makam ve unvanlarıyla
dünyada cezalarını çekmeden giderlerse de âhirette mallar evlatları, orduları
servetleri onlara fayda vermeyecektir.
Rahîm ismi zâlimler, kâfirler için tehdit, mü’minler ve mazlumlar için
ise teselli ve sığınaktır. Rahmân ve Rahîm’e iman eden bir insan, Allah’ın
yeryüzüne indirdiği rahmetten yararlanır ve yaratıklara rahmet nazarıyla
bakar. Civcivini korumak için aslana karşı duran tavuk, yavrusu için kartala
kanat çırpan serçedeki rahmet bizde de vardır.
158 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 67
• 104 •
Ahmed Kalkan
O madenimizi işletirsek insanları imansızlaştırıp Cehenneme atılmasına
sebep olan ateistlere, insanların elinde avucunda ne varsa sömüren kapitalistlere
karşı çırpınır ve bir çıkış yolu buluruz.
Yaratılmışlara rahmet nazarıyla bakacağız. Rahmân’ın rahmetinden
ümit kesmeyeceğiz. Allah Rahîm’dir diyerek tembelliğe de düşmeyeceğiz.
Çünkü O, aynı zamanda din gününün sahibidir.159
Yüce Allah’ın Rahmân ve Rahîm sıfatları bize eğitimde önemli ipuçları
vermektedir. Aynı zamanda bu iki kavram Kur’an ahlâkının iki anahtar
terimdir. Yüce Allah merhamet sıfatından insanlara da bir cüz verdiği için,
Kur’an ahlâkı ile ahlâklanacak kişiler, eğitimciler, ana babalar, halkın, öğrencilerin
ve çocukların meselelerini merhamet dairesi içinde ele almalı ve
çözümlemelidirler. Yukarıdakilerin aşağıdakilere revâ görecekleri muâmelenin
başı ve sonu merhamet olmalıdır. Siyasetin, eğitimin ve iş hayatının
temelleri merhamet üzerine kurulmalıdır. 160
Rahmân-Rahîm kavramlarının kökü ra-hi-me fiilidir. Bu kelimeden
rahmet, merhamet, Rahmân ve Rahîm kavramları türemiştir.
(Ra-hi-me) merhamet, inâyet, lütuf, rahmet, şefkat, rikkat sahibi olmak,
cezasını hafifletmek, cezasını affetmek, salıvermek, esirgemek, kıyamamak
mânâlarına gelir. Bir kimseye (Rahimekellâhu) demek, “Allah sana
merhamet etsin” demektir. Bu kavramın diğer bir mânâsı da, insanların
birbirlerine karşı anlayış göstermeleri, birbirini sevmeleri ve birbirine saygı
duymalarıdır.
(Rahm) ise, döl yatağı, akrabalık, hısımlık, birbirine benzerlik, (rahmet)
ise, acıma, rikkat, şefkat, insan anlayışı, duygusallığı, şefkati ve merhameti
demektir. Bu durumda (Rahîm) merhametli, şefkatli, acıyıcı; (Rahmân) da
çok çok merhametli anlamlarına gelmektedirler. (Rahmân), sadece Allah’a
ait merhameti ifade etmektedir.
İsfehânî, rahmet, Rahîm ve Rahmân kavramlarının mânâsını ve aralarındaki
ilişkiyi şöyle anlatmaktadır: Rahmet, merhamet olunana iyiliği
gerekli kılan bir kalp yumuşaklığıdır. Rahmet, ihsandan soyutlanmış sade-
159 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 67-68
160 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/96.
• 105 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ce kalp yumuşaklığı için kullanıldığı gibi, rikkatten ayrı tek başına iyiliği
de ifade etmektedir. Meselâ, (Allah filana merhamet eylesin) derken, iyilik
Allah’a isnat olunmuştur. Bu ifadeden sadece iyilik/ihsan murat edilmiştir,
kalp yumuşaklığı değil. Başka bir ifadeyle iyilik, Allah’a isnat edilir, ama
kalp yumuşaklığı edilmez. Allah’tan olan rahmete, lütuf ve ihsan denir. İnsanlar
için ise rahmet, kalp yumuşaklığı ve şefkat manasına gelmektedir.
Hz. Peygamber şöyle demiştir:
Allah merhameti, yani sıla-i rahimi yaratınca, ona şöyle dedi: “Ben
Rahmân’ım, sen de rahimsin. İsmini Benim ismimden türettim. Sıla-i rahim
yapana, Ben de sıla-i rahim yaparım. Sıla-i rahmi kesenin ben de neslini keserim.”
Demek ki rahmet, iki ana mânâyı kapsamına almaktadır: Kalp yumuşaklığı161
ve ihsan. Rikkati (kalp yumuşaklığını) Allah, insanın yaratılışına
koymuş, ihsanı da kendine özgü kılmıştır. Bundan dolayı, Rahmân ismi
sadece Allah’a, Rahîm ise başkasına da isnat edilebilir.
Şimdi Kur’an’a göre, Rahmân ve Rahîm isimlerinin ne anlama geldiğini
açıklayabiliriz:
Ra-hi-me kavramının çeşitli anlamları bulunmaktadır. Buna göre:
1) Kötülüklerden Korumak
“Bir de onları her türlü kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden
korursan, muhakkak ki ona merhamet etmiş olursun. Bu en büyük kurtuluştur.”
162
Melekler, insanlar için Allah’a yalvaracaklardır. Bu yalvarışın üçüncü
basamağını yukarıdaki âyette görmekteyiz. Melekler, Allah’ın insanları kötülüklerden
korumasını, O’nun rahmet edici özelliğine bağlamaktadırlar.
Kötülüklerden arınmak, aynı zamanda insanlar için büyük kurtuluştur.
İnsanı koruyup kurtuluşa erdirme faaliyeti, Kur’an’da, rahmetine mazhar
etme mânâsını ifade etmektedir. Böylece kötülüklerden koruma da merhametin
kapsamına girmektedir.
161 Râgıp el-İsfehani, el-Müfredât, s. 191
162 40/Mü'min, 9
• 106 •
Ahmed Kalkan
2) Sıkıntıya Girmek
Bu anlamda ra-hi-me kavramı, psikolojik bir özellik taşımaktadır. Allah
kuluna acıyınca, onun iç sıkıntısını giderir. Bu da kulu için büyük bir
ihsandır:
“Eğer onlara acıyıp, içinde bulundukları sıkıntıyı giderseydik…” 163
Yüce Allah’ın kuluna acımasını, merhametinin özünü teşkil etmektedir.
Rahmet
“Rahmet” şeklinde kullanıldığı zaman bu kavram, şu anlamlara gelmektedir:
A) Yumuşaklık
İnsanların birbirine yumuşak davranması, Allah’ın rahmetinin bir gereği
olmaktadır: “O vakit Allah’tan bir rahmet gereği onlara yumuşak davrandın).”
164
İnsanların yumuşaklık özelliğini kazanmaları büyük bir erdemdir. İnsanın
sosyal mânâda en büyük ürünü, toparlayıcı ve birleştirici olmasıdır.
165
B) Allah’ın Merhameti
“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: ‘Selâm size!
Rabbiniz merhamet etmeyi kendine yazdı, yani kendine özgü kıldı.” 166
Âyette geçen Allah’ın nefsi ifadesi Allah’ın zatı mânâsına, yazdı ifadesi
de kullarına rahmet etmeyi kendisine görev ve ilke edindi anlamına gelmektedir.
163 23/Mü'minûn, 75
164 3/Âl-i İmran, 159
165 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Y., c. 1, s. 114
166 6/En'âm, 54
• 107 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Bu rahmetin gereği olarak Allah’ın ne yaptığının cevabını, bir üstteki
âyetin devamında bulmaktayız: “Gerçek şu ki: Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük
yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah ederse, bilsin ki Allah
çok bağışlayan, çok acıyandır.” 167 Demek ki ‘affetmek’ ve ‘acımak’ sıfatları
Allah’ın rahmetinin bir gereği olup tevbe edip kendini düzeltmeye karar
veren insanı affedip bağışlamak, Allah’ın rahmetinin eseridir.
C) Azaptan Kurtarmak
“Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi
yalanlayıp iman etmeyenlerin kökünü kestik.” Rahmet denen değeri meydana
getiren özlerden biri, belâyı ortadan kaldırmak veya belânın içinden çekip
çıkarmaktır. Cezayı hak edenlerle etmeyenleri ayırıp, hak edene yakışan
muâmelede bulunmaktır.
D) Sıkıntıdan Sonra Gelen
İnsanların yaptıklarından dolayı başlarına bazı sıkıntılar gelir. Bu sıkıntılar,
tabiat kanunları gereği olabileceği gibi, sosyal ve psikolojik nedenlerden
dolayı da olabilir. Deprem, kıtlık, salgın hastalık, sosyal hayattaki
ilişkilerin bozulması gibi olaylar, insanlara büyük sıkıntılar verebilir. Yüce
Allah bu sıkıntının ardından, o insanlara esenlik, yani ferahlık verir. İşte sıkıntının
kalkıp peşinden esenliğin gelmesine, “rahmet” denmektedir. Buna
şu ayeti örnek olarak verebiliriz:
“Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet tattırdığımız
zaman, bir de bakarsın ki ayetlerimiz hakkında onların bir tuzağı
vardır.”168
E) İlahî Vahiy Rahmettir
Yüce Allah’ın insanları bilgilendirmesi, onlara rehber ve şifa olacak bilgiyi
göndermesi bir rahmettir. Kur’an kendini bir rahmet olarak tanımlamaktadır:
“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerindekine bir şifa,
mü’minler için bir rehber ve rahmet gelmiştir.” 169
167 7/A'râf, 72
168 10/Yunus, 21
169 10/Yunus, 57
• 108 •
Ahmed Kalkan
Bu ayette Kur’an’ın dört önemli özelliği sıralanmıştır: öğüt, şifa, rehber
ve rahmet. Konumuz rahmet olduğu için ayetteki rahmet kavramı üzerinde
duracağız. Ayetteki rahmet, İlâhî bilginin insanın ruhunu aydınlatan nurudur,
cehalet bulutlarının kararttığı gönül ekranını temizleyip aydınlatan ve
aklın önünden cehalet perdesini kaldıran bilginin ışığını temsil etmektedir.
Bu bilgi insanları kemâle erdirmekte, yüceltmekte ve inceltmektedir. Bu
özelliği ile rahmet ismini almaktadır. Yağmur bir rahmettir. Suyun yeryüzüne
bir değişim, yeşillik ve bereket getirdiği gibi, İlâhî bilgi de insanların
gönüllerine ve sosyal hayata aynı değişimi, aynı bereketi ve aynı gelişimi
temin etmektedir; ki bu da rahmettir.
Bilgi, ferdin ve toplumun hayatına bir farklılık getirmekte, onu zenginleştirmekte
ve problemlerini çözmektedir. Ferahlık, zenginleşme ve çözüm,
aslında rahmetin hücre yapısını teşkil etmektedirler. İnsanları bilgilendirdikçe,
onlara ilahî rahmetin içine sokuyoruz demektir. İnsana ferahlık, yani
sevinç :etıren bilgi, rahmetin ta kendisidir. Bu konuda Allah şöyle buyurur:
“De ki: “Allah’ın lutfu ve rahmetiyle, işte yalnız bunlarla sevinsinler.
Bu onların toplayıp durduklarından daha değerlidir.” 170Ayet, ilahî lütuf ve
rahmetin, yani ilahî bilginin, dünyevî olan maddî değerlerden daha üstün
olduğuna işaret etmektedir. Kur’an denen ilahî bilginin üstünde başka bir
değerin olması mümkün değildir. Onu öğrenip ona sahip olmakla, insan
sevinmeli ve ferahlık duymalıdır. Çünkü o bilgi, insan ruhunun sevinci, ferahlığı,
saadeti ve rahatlığıdır. Nerede sevinç, ferahlık, mutluluk ve rahatlık
varsa, orada ilahî rahmet var demektir.
F) Şefkat Bir Rahmettir
Ana-babanın çocuklarına karşı gösterdikleri şefkatin adı rahmettir.
Yüce Allah, ana-babanın şefkatine karşılık, çocuklarından da aynı muameleyi
onlara göstermelerini istemektedir: “Ana babana rahmetten oluşan
tevazu kanatlarını ger.”171
Âyette cenâh (kanat) kavramı kullanılmak suretiyle bir benzetme yapılmaktadır;
şöyle ki: Kuş, yavrularını nasıl kanatlarının altına alır ve onları
170 10/Yunus, 58
171 17/İsrâ, 24
• 109 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
himaye ederse siz de ana-babanıza, onları kanatlarınız altına almak ve himaye
etmek suretiyle şefkat gösterin; merhamet edin.
Ayette geçen rahmet kavramını, şefkat mânâsına alabiliriz. Bu durumda
âyet: “Şefkatten oluşan tevazu kanatlarını ger” anlamına gelmektedir.
İdarecilerin halka, işverenlerin işçilere, öğretmenlerin öğrencilere, çocukların
anne-babalarına şefkatle muâmele ettiği bir toplum, İlâhî merhamet
ve lutfu celp eder.
G) Hz. Muhammed Bir Rahmettir
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”172 Hz. Peygamber
rahmettir, ama Rahmân değildir. Bir insan olması sebebiyle Yüce Allah Hz.
Peygamber’e Rahmân değil, rahmet sıfatını vermiştir. Rahmâniyetin bir
parçası olan rahmet, insana izafe edilebildiği için, Hz. Peygamber’in rahmet
olduğu bildirilmiştir.
Yukarıda, âlem kavramının kâinatın bütününü ifade ettiğini söylemiştik.
Burada ise âlemler kavramı Hz. Peygamberle birlikte kullanılarak,
onun âlemlere rahmet olduğu belirtilmektedir. Peki Hz. Peygamber hangi
âlemlere rahmettir?
“Allah âlemlerin rabbi’dir” ifadesindeki âlemîn kelimesi, daha farklı bir
mana kazanmaktadır. “Hz. Muhammed âlemlere rahmettir” ifadesinde ise,
âlem’e daha dar bir mânâ yüklenmektedir. Burada âlemler ibaresi ‘insanlar’
ile ‘cinler’i kapsıyor; dolayısıyla Hz. Peygamber’in akıl, irade ve sorumluluk
taşıyan varlıklara rahmet olduğunu ifade ediyor olabilir. Hz. Peygamber’in
rahmetinin nerelerde tezahür ettiğinin veya işlevini nasıl gerçekleştirdiğinin
cevabını şu âyette bulabiliriz: “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi
okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi
öğreten resul gönderdik.” 173
Yağmur rahmettir, çünkü temizleyicidir. Peygamber de rahmet olduğu
için insanların gönüllerini temizlemektedir. Bu ayet, Hz. Peygamber’in rahmet
olmasını, rahmet olma işlevini izah etmektedir. O, insana bilmediklerini
öğreterek cehalet bulutunu temizlemekte, kitabı ve hikmeti öğreterek
172 21/Enbiyâ, 107
173 2/Bakara, 151
• 110 •
Ahmed Kalkan
de ruhlarını arındırmaktadır. Bilgiyi insanların gönlüne yağmur damlaları
gibi indirerek oradaki manevî kirleri temizlemektedir. Bu da onun rahmet
olma özelliğinin tezahürüdür.
Hz. Peygamber affedici olduğu ve insanlara Allah’tan af dilediği için de
rahmettir: “Şu halde onları affet; bağışlanmaları için Allah’a duâ et.” 174
Affedici olmak büyük bir erdem, ama başkasının affı için dua etmek
daha da büyük bir erdemdir. Bu iki erdem bir araya gelince rahmet meydana
gelmektedir.
İnsanların düştüğü sapıklıktan kurtuluş yolu bulamadıkla bir dönemde,
onlara hakikatin yolunu gösterdi, Allah katında ödüllendirilmenin yollarını
tanıttı, helâl ve haram kavramlarını öğretti; taklidin, inat ve kibrin kötülüklerini
ve tahribatını gösterdi. İyinin ne olduğunu, doğruya nasıl ulaşılacağını,
hak kavramının yollarına nasıl girileceğini ve hakkın bayrağının
nasıl ayakta tutulacağını öğretti; akılla gönlü birleştirdi, aklı en büyük olarak
öne çıkararak bilginin uğruna neler yapılacağını gösterdi. Bütün bunlar
Hz. Peygamber’in maddî ve mânevî bir rahmet olduğunun tezahürleridir.
Hz. Peygamber rahmettir; çünkü onun bulunduğu yerde, Allah halkı
toplu halde helâk etmez: “Hâlbuki sen onların içindeyken Allah, onlara azap
edecek değildir. Onlar istiğfâr ederken, affedilmeleri için duâ ederken de Allah
onlara azap edici değildir.”175 Yüce Allah, daha önceki peygamberlerin
dönemlerindeki halkın tamamını helâk etmiştir. Bu kanunu, Hz. Muhammed’in
rahmet olması nedeniyle kaldırmıştır. Peygamber olması nedeniyle
toplu helâkin kaldırılması, onun rahmet olduğunun en önemli delilidir.
İnsanların problemlerini çözdüğü, müjdelediği, uyardığı, Allah’ın izniyle
Allah’a çağırdığı ve aydınlatıcı bir ışık olarak gönderildiğinden176 dolayı
da Hz. Peygamber bir rahmettir.
174 3/Âl-i İmrân, 159
175 8/Enfâl, 33
176 33/Ahzâb, 45-46
• 111 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
H) Af Bir Rahmettir
Rahmet Allah’a izafe edilince af şeklinde tercüme edilebilir: “De ki: “Ey
kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin!
Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan
ve çok merhamet edendir.” 177
Aleyhine haddi aşmak, günah işlemek demektedir. Günahkârlık psikolojisi
içinde olan insanın en önemli özelliği, affedilip edilmeyeceğini kestirememesi
ve bu nedenle de ümitsizliğe düşmesidir. Allah’ın rahmetinden
ümidinizi kesmeyin ifadesindeki rahmet kavramı af yerine kullanılmıştır.
Af, günahları temizlemesi sebebiyle yağmuru andırdığı için Allah ona rahmet
ismini vermiştir.
I) Rahmet Kurtuluşa Götürür
İlâhî rahmet bir kurtuluştur. Mü’minler, kâfirlerin belâsından Allah’ın
rahmeti sayesinde kurtulabilirler: “Bizi rahmetinle o kâfir kavimden kurtar.”
178
Hz. Mûsâ’nın toplumu, duâlarında kurtuluş ile rahmeti bir araya getirmiş,
kâfirler topluluğunun zulmünden ancak ilahî rahmet sayesinde kurtulabileceklerinin
bilincini sergilemişlerdir. Baskıdan, zulümden ve entrikalardan
kurtulma bir rahmettir. Bu, rahmetin sosyal manasıdır.
J) Şeytandan Koruma Rahmettir
İnsanların çok azı şeytanın etkisi altında kalmadan hayatını sürdürebilir.
Şeytan, -etkilemeye gücü yetmediği- bu kimselere muhles (şeytanın
şerrinden kurtulmuş) adını vermektedir.179 İhlâs sahibi kimseleri etki alanına
alamayacağını itiraf eden şeytan, insanların çoğunu etkileyeceğini de
Allah’a karşı ifade etmiştir.
177 39/Zümer, 53
178 10/Yunus, 86
179 38/Sâd, 82-83
• 112 •
Ahmed Kalkan
Bu durumda Yüce Allah, fazlı ve rahmeti gereği ihlâs sahibi kişi ve diğerlerini
şeytana tâbi olmaktan korumaktadır. Bu konudaki âyet şöyledir:
“Onlara güven ve korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar.
Hâlbuki onu, Peygamber’e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi,
onların arasında işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.
Allah’ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna şeytana uyup
giderdiniz.” 180
Bu ayetten şu çıkıyor; yanlış haber yaymak, işi uzmanına danışmamak
bir şeytan işidir. Bunu yapanlar da şeytana tâbi olmaktadırlar. Yüce Allah’ın
lütuf ve rahmeti devreye girerek insanları şeytana tâbi olmaktan korumaktadır.
Bu mana, ra-hi-me ile rahmeti bir araya getiren öz anlam olmaktadır.
Rahmet kavramı, bu manayı Rahîme’den emmektedir.
Yumuşaklık, azaptan korumak, ferahlık, ilahî vahiy, şefkat, peygamberlik,
af, kurtuluş, şeytana karşı koruma mânâlarıyla rahmet, ‘Rahmân’ kavramının
mânâ örgüsünü meydana getirmektedir.
Rahmân Kavramının Diğer Mânâları
Yukarıda ra-hi-me ve rahmet kavramlarına verdiğimiz manaların hepsi,
Rahmân isminin özünde vardır. Yukarıda değindiğimiz anlamların dışındaki
diğer anlamlan şöyledir:
a) Yaratmak
Yüce Allah, Rahmân isminin gereği olarak yaratır. Kâinat, Rahmân’ın
yaratmasıdır:“Rahmân’ın yaratışında hiçbir bozukluk göremezsin.”181 Bu
mânâsıyla Rahmân, ‘rab’ sıfatına bağlanmaktadır; çünkü rab kelimesinin
mânâlarından biri de ‘yaratmak’tır.
180 4/Nisâ, 83
181 67/Mülk, 3
• 113 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
b) Öğretmek
Öğretme eylemiyle Rahmân ismi, rab sıfatına bağlanmaktadır:
“Rahmân, Kur’an’ı öğretti; insanı yarattı, ona beyanı öğretti.” 182
c) İzin Vermek
Bakara, 254. âyeti ve aşağıda zikredeceğimiz ayetlerden anlaşılacağı
üzere alış-verişin, dostluk ve şefaatin olmadığı o günde, -kimse konuşamayacak-
sadece Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseler
konuşabilecektir: “O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu
kimseden başkasının şefaati fayda sağlamaz.”183; “Rahmân’ın izin verdiklerinden
başkaları konuşamaz, konuşan da doğruyu söyler.” 184
Bu iki âyet Bakara, 254. âyetinin istisnasını belirlemektedir. Zira Bakara,
254. âyetindeki “şefaatin olmadığı” ifadesi, Tâhâ ve Nebe’ sûresinin,
Kendilerine izin verilenler hâriç ifadeleriyle tahsis edilmiştir. Buna göre,
Rahmân’ın izin verdikleri mahşerde konuşacak veya şefaat edecektir. Bu
izin verme işi, Allah’ın Rahmân sıfatının gereğidir.
d) Sevgi Yaratmak
İman edip birbirine karşı iyi davranışta bulunanlar, Rahmân ismini
harekete geçirmekte ve ondan sevgi alıp dönmektedirler: “İman edip, iyi
davranışta bulunanlara gelince, onlar için Rahmân bir sevgi yaratacaktır.”185
Yaratmak, öğretmek, izin vermek ve sevgi koymak gibi faaliyetler, ihsan
manasına gelen Rahmân kelimesinin anlamlandır. Bu eylemler ihsan kavramının
mânâlarını da kapsamaktadır.
Rahîm Kavramının Mânâları
Rahmân ve Rahîm kavramları aynı kökten gelmelerine rağmen, ifade
ettikleri eylem bakımından aralarında fark vardır. Daha sonra izah edeceğimiz
bu farklılıkları ortaya koyabilmek için, burada Rahîm sıfatının ne
anlama geldiğini açıklamak istiyoruz.
182 55/Rahmân, 1-4
183 20/Tâhâ, 109
184 78/Nebe’, 38
185 19/Meryem, 96
• 114 •
Ahmed Kalkan
A) Dölyatağı
Çocuğun yaratıldığı dölyatağına rahim denir. Çoğulu (erhâm)dır. Aşağıdaki
âyetlerde erhâm (rahimler) kelimesi, çocuğun yaratıldığı dölyatağı
için kullanılmıştır: “Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren Allah’tır.”
186“De ki: “Allah onların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin
Rahîmlerde bulunan yavrularını mı haram (Her dişinin neye gebe kalacağını,
Rahîmlerin neyi eksik, neyi ziyade edeceğini Allah bilir. Onun katında her
şey ölçü iledir.” 187
Çocuğun yaratıldığı dölyatağına niçin rahim denmiştir? İnsan yavrusunun
döllendikten sonra hayatını sürdürebileceği, normal sıcaklıkta ve o
dönem için en uygun beslenme ortamı olduğu için ona Rahîm denmiştir.
Anne rahmi, çocuğu bütün etkilerden korur, ona sağlıklı bir ortam hazırlar.
Merhamet de, insanlara annenin rahmi gibi sosyal ve psikolojik bir ortam
hazırlar. Merhamet, ferdin ruhsal yapısını ve toplumsal hayatı dış etkilerden
korur. Bu yönüyle anne rahminin işlevlerini görür. İnsanlığı yeniden
dölleyeceksek, rahmet ve merhamet denen sosyal hayatın döl yatağında
yaşatıp doğurmak zorunluluğu vardır. İnsanın insan olma şeklini Yüce Allah
bize anne rahminde vermektedir. İnsanlar da, insan olma olgunluğunu
merhamet denen sıcak alaka ve yakınlıkta elde edeceklerdir. Çocuğun anneye
en yakın olduğu yere Rahîm dendiği gibi, insanın insana en yakın olduğu
değer de merhamettir. Allah’ı kula en yakın yapan sıfatlardan ikisi de
Rahmân ve rahirridİT. Annenin rahmi gibi bizleri merhamet besleyecek ve
insan olarak yenileyecektir. Anne rahmi çocuğu sarmaş dolaş eder. Rahmet
ve merhamet de insanların sarmaş dolaş olmasını ister. İlahî rahmetin kapsayıcılığını
dikkate alırsak, rahmet ve merhametin bu özelliği ortaya çıkmış
olacaktır.
B) Sevgi (Akrabalık) Bağı
Kökü rahmet olan rahim kavramını, “sevgi bağı” mânâsına gelen (erhâm)
kelimesi anlamına da alabiliriz:
186 3/Âl-i İmran, 6
187 13/Ra'd, 8
• 115 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Allah’ın kitabına göre, akrabalar birbirlerine daha uygundur. Şüphesiz
Allah, her şeyi bilendir.” 188
“İktidarı ele geçirirseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık
bağlarını kesmeye mi çalışacaksınız?” 189
Bu âyetlerde, rahim’in çoğulu olan erhâm kelimesi, akrabalık bağlan
anlamına gelmektedir. Biz buna kısaca, “sevgi bağları” diyebiliriz. Merhameti
yaşatırsak birlik ve beraberliği de yaşatmış oluruz. Merhametin olmadığı
yerde insanları birbirine bağlayacak güçlü bağlar bulamaz ve oluşturamazsınız.
Rahmet ve merhametiyle Yüce Allah, kullarına ne kadar güçlü
bağlarla muamele ettiğini ifade etmektedir. İşte bu bağlar, bu sıcaklık, bu
kuşatıcılık ve bu koruyuculuk, Allah’a hamdedilmesini gerekli kılmaktadır.
190
Rahmân ile Rahîm Sıfatları Arasındaki İlişki
Rahîm kelimesi, rahmet kavramlarının mânâlarını kapsamına almaktadır.
Rahmân, bütün varlıkları kapsamına alırken ve işin başlangıcını ilgilendirirken,
Rahîm daha çok işin sonunu ilgilendirmektedir.
Rahmân’ın bu dünyada, Rahîm’in âhirette işlerliği devam etmekte ve
edecektir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, âhirette konuşmaya ve şefaat etmeye
izni Rahmân verecektir. “Allah mü’minlere karşı çok merhametlidir”191 âyetinin
kapsamına, âhiretle birlikte dünya da girmektedir.
Rahîm ismi, Rahmân’a göre daha dar anlamlı olmasına rağmen, beşere
de atfedilmektedir: “Andolsun ki kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir
ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere
karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” 192
188 8/Enfâl, 75
189 47/Muhammed, 22
190 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Y., c. 1, s. 121-122
191 33/Ahzâb, 43
192 9/Tevbe, 128
• 116 •
Ahmed Kalkan
Rahîm sıfatı bu ayette, Hz. Peygamber için de kullanılmıştır. Peygamber
Rahmân olamaz, ama Rahîm olabilir. Rahmân’ın rahmeti bir şarta bağlı
değil iken, Rahîm’in rahmeti şarta bağlı olarak gerçekleşir.193
Kullarının bütün ihtiyaçlarını karşılamak ve bunu hiçbir şarta bağlı
kılmadan yapmak, Rahmân’ın rahmetidir. İmanı ve günahkârın tevbe ve
istiğfar etmesini şart koşarak rahmet etmek de, O’nun Rahîm olmasının
gereğidir. Onun için Rahîm sıfatı tek başına kullanılmaz, çeşitli sıfatlarla
birlikte kullanılır. Fâtiha’da Rahmân’dan, başka âyetlerde ise Ğafûr sıfatından
sonra gelmesi gibi.
Rahmân’ın rahmeti yüce nimetler, Rahîm’in rahmeti ise nimetlerin
incelikleriyle ilgilidir; Rahmân’ın kullanılışı özel, ilgi alanı ise geneldir.
Rahîm’in ise kullanılış alanı genel, ilgi alanı özeldir. İşte Allah böyle katmerlenmiş
bir rahmet sıfatıyla vasıflanmıştır. Bu vasıflar, insanlardan ümitsizlik
duygusunu silmek ve onun yerine sonsuz bir iyimserlik duygusunu
koymak için yeterlidir.194
Rahmân; varlıklara hem eşit muamelede bulunur hem de rızkını, yani
rahmetini genel olarak verir. Kullarının psikolojik durum ve davranışlarına
bakmadan muamelede bulunur. Ama Rahîm olma yönüyle, nimetlerinin
daha özel yönleriyle ilgilenir, merhametinin daha küçük hücrelerini gündeme
getirir ve bazı özellikler arar.
Tüm varlıklara yaratılış gayelerine göre kabiliyetler veren, insanlara
rahmetiyle yardım eden Rahmân’a karşı insanın görevi, O’na iman ve tevekkül
etmektir.
Hamd, Allah’a mahsustur. Peki, nasıl bir Allah’a? Âlemlerin rabbi, Rahmân-
Rahîm olan Allah’a. Yaratan, besleyip büyüten ve eğiten, rahmet ve
şefkati çok olan Allah’a hamd edilmelidir. Yüce Allah, varlık âlemi ile, özellikle
insanlarla ilişkisini bu isimleriyle anlatmaktadır. Yaratır ama başıboş
bırakmaz. Rahmetini merhametiyle beraber onlara ihsan eder ve onlara
öyle muâmelede bulunur.
193 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 52
194 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini İslâm Dini, c. 1, s. 54
• 117 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Yüce Allah Rahmânlığını, kâinatın âhenk içinde işleyen kanunları ile
göstermekte ve insana öğretmektedir: “O ki, birbiriyle âhenk içinde işleyen
yedi göğü yaratmıştır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin.
Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar
tekrar çevir bak; göz aciz ve bitkin halde kendine dönecektir.” 195
Yüce Allah varlıklar âlemi ile rab, Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla ilişki
kurarken, terbiye ve gelişmeyi Rubûbiyyet sıfatına yüklemiş, rahmeti
Rahmâniyete, merhameti de Rahîmiyyete tahsis etmiştir. İnsan şahsiyetinin
gelişip dönüm noktasına ulaşabilmesi için Allah’ın terbiyesi, rahmet ve
merhameti şarttır. Eğitilmemiş, rahmet ve merhamet edilmemiş insanın
olgunlaşması ve gelişmesi mümkün değildir.
Bu âyetler insanlık âlemine şu gerçekleri sunmaktadır: İnsanın en çok
ihtiyaç duyduğu veya temel ihtiyaçlarından en önde gelenleri terbiye, rahmet
ve merhamettir. Rahmet ve merhamete dayanmayan eğitim, övgüye
layık değildir. Hal böyleyken, rahmetsiz ve merhametsiz bir dünya oluşmakta
ve eğitimde bu değerler bertaraf edilmektedir. Rahmetsiz ve merhametsiz
bir dünya, kaba, ruhsuz, sevdasız, taşlaşmış ve saldırganlaşmış bir
dünyadır.
Artık Fâtiha sûresinin bu ayetleri, dudaklarımızdan davranışlara, gönüllere
ve hayata inmelidir. Terbiye, rahmet ve merhametin olmadığı toplumlarda,
mutluluğu ve kurtuluşu aramak hayalden başka bir şey değildir.
Rahmet ve merhametin olduğu yerde, aç insanların iniltisi olmaz, yalnız
kalanların feryat sesi duyulmaz, yetimlerin çaresizliğinden eser kalmaz.
Zira böyle bir toplumda insanlar, Allah’ın Rahmân ve Rahîm sıfatlarından
gıdalanmış, Allah’ın rahmet ve merhamet iplerini yeryüzüne indirmiş
ve yeryüzünü bir cennete çevirmişlerdir. Bu insanları Allah da övecektir.
Onun içindir ki, Fatiha suresinin ilk ayetleri, rubûbiyyet, rahmâniyyet ve
rahîmiyyet sıfatları ile açılmakta, besmele bu isimlerle başlamaktadır.
Rahmet ve merhametiyle varlıklara muâmele eden Allah’ın bu uygulamasını,
insanlar yeryüzünde barındırmaz olmuştur. Zulüm, kahır, hakkaniyetsizlik,
merhametsizlik yeryüzünde kol gezmektedir.
195 67/Mülk, 3-4
• 118 •
Ahmed Kalkan
Merhametin çiçeklerine hasret kalınmıştır. İnsanlar, tanrı edindikleri
hevâ ve heveslerine, rahmet ve merhameti kurban etmişler, etmeye de devam
etmektedirler. Merhameti, nefis tanrısına kurban edenlere Allah hayat
hakkı tanımayacaktır. Nefis tanrısının istediği en büyük kurban merhamettir.
Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır: “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.
Onu müttakîlere (şirkten ve haramlardan sakınanlara), zekâtı verenlere ve
âyetlerimize iman edenlere yazacağım.” 196
Zekâtı verenler ifadesinden kasıt, fakirlerin elinden tutan fedakâr insanlardır.
Fedâkâr insanlar merhamet doludur. Sakınanlar da, takvayı ifade
etmektedir. Kendini koruyan insan, Allah’ın rahmetine hak kazanmaktadır.
Nefsin hazcı isteklerine aldırış etmeden, yanlıştan, kötüden, çirkinden, faydasızdan,
suç işlemekten, isyandan ve şeytandan kendini koruyan insanlar,
Allah’ın rahmetini yeryüzüne indirmektedirler.
Ayetlerimize inananlar ifadesinden Allah’ın vahyini kabul eden, inkâr
psikolojisine düşmeyen insanlar kastedilmektedir.
Yüce Allah, yukarıdaki âyette üç grup insana rahmetini yazmakta, yani
onlara rahmetini farz kıldığını beyan etmektedir. Bu üç grup insanın yanında
olmayan insanlar, Allah’ın rahmetini daraltmaktadırlar, günahkâr
olmalarının esas sebebi de budur. İnsanların elinden tutmayan, kötüden
sakınmayan ve doğru iman etmeyen insanlar, ilahî rahmete sırtlarını dönmektedirler.
İşte insanlar esas günahı, İlâhî rahmeti daraltmalarıyla işlemiş
olmaktadırlar.
Yüce Allah’ın insanlara vahiy göndermesi, peygamber görevlendirmesi,
onları azaptan koruması, mutluluk vermesi, şefkat dağıtması, affetmesi,
şeytana tâbi olmalarını engellemesi, yaratması, öğretmesi, şefaat için izin
vermesi, merhamet etmesi, Rahmân ve Rahîm sıfatlarının gereği olmakta
ve onların manalarını doldurmaktadırlar. Yukarıda saydığımız mana ve
eylemler, Allah’tan kullarına doğru olmakta ve insanların birbirlerine karşı
tavırlarını belirlemektedir. 197
196 7/A'râf, 156
197 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Y., c. 1, s. 122-125
• 119 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Rahmetin İki Çeşidi; Rahmân ve Rahîm
“Rahmân” kullardan bir benzerinin çıkması mümkün olmayan;
“Rahîm” ise, bir benzerinin çıkması mümkün olabilen nimetleri verebilen
demektir. Bu bakımdan birincisi Allah’a hastır, başka hiç kimseye
isim olarak verilemez. Rahîm ise, hem O’na, hem de başkasına denilebilir.
Yine, Rahmân, nimetlerin en büyüğünü; Rahîm ise, en dakîkini (ince,
hassas) verebilen demektir. Rahmân, dünya ve âhirette; Rahîm ise sadece
âhirette merhamet edendir. Rahmân, tüm yaratılmışlara; Rahîm ise sadece
mü’minlere merhamet edendir. Yani, Rahmân, dünyada mü’min, kâfir,
münâfık herkese acıyıp rahmet eden; Rahîm ise âhirette sadece mü’minlere
merhamet eden demektir.
Bir araya gelen bu iki sıfat, Allah’ın rahmetinin varlıkların tümüne
ve bütün tecellîlere/yansımalara şâmildir. Rahmân ve Rahîm sıfatları,
rahmetin bütün anlamlarını, özelliklerini ve sonsuz genişliğini ifade etmektedir.
Cenâb-ı Allah bütünüyle rahmet sahibidir; Rahmet, acıma şefkat
ve rikkat sahibi. Yarattıklarının hayatı için gerekli her şeyi Kendi üzerine
almıştır. Onlara sürekli ihsanda bulunur. Yaratma, rızıklandırma ve nimetlendirme
O’nun Rahmân ve Rahîm oluşunun sonucudur. “Kendi üzerine
rahmet’i yazdı.”198 “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.”199; “Ey Rabbimiz! Senin
rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe eden ve Senin yoluna gidenleri
bağışla, onları cehennem azâbından koru!” 200
Varlıklar, meydana gelirken Rahmân’dan doğan rahmet sâyesinde vücuda
gelirler. Rahîm’den doğan rahmet sâyesinde de büyüyüp ondan faydalanırlar.
Bunun için “Dünyanın Rahmân’ı, âhiretin Rahîm’i” kavramı
meşhur olmuştur. Gerçi Allah, hem dünyanın, hem de âhiretin Rahmân
ve Rahîmidir. Rahmân sıfatı açısından yaratıklar yaratılmış; fakat hiçbirinin
bu konuda fikri sorulmamıştır. Bu açıdan Rahmân’daki rahmetin gerçekleşmesi
bir şarta bağlı değildir. Rahîm’deki rahmetin tahakkuk etmesi
ise kulların dünyada iman ve amel etmeleri şartına bağlıdır. Rahmân’daki
rahmet sâyesinde her yaratılan varlıkta fıtrî ve cebrî olarak bu rahmetin bir
esintisi vardır. Eğer Rahîm sıfatı da böyle olsaydı, dünyada hiç kimsenin
iman, amel, çalışma, bir şeyleri icat etmesi, hayırlı eylemler yapması gibi
198 6/En'âm, 12
199 7/A'râf, 156
200 40/Mü'min, 7
• 120 •
Ahmed Kalkan
şeylere gerek kalmazdı. Böylece dünya hayatı durgunluğa düşeceği gibi,
âhiret hayatı da hüsrâna uğrardı. Yaratılıştan mevcut rahmetle yetinilseydi,
insanlar her yönleriyle durgunluğa girerek, nasıl olsa rahmet geliyor diye
bir taş veya bir hayvan seviyesinde kalırlardı. Rahmâniyetin rahmeti sadece
Allah’a ait iken, Rahîmiyetin rahmetinden bir parça da kullara verilmiştir.
Böylece o durgunluk durumu ortadan kaldırıldığı gibi, bir ananın yavrusuna
merhameti gibi durumlar da sağlanmaktadır.
Cenâb-ı Hak, eşyayı yoktan var ederken âdeta bize demiş oluyor ki, “isteseniz
de istemeseniz de Rahmâniyetimle sizi yaratıyorum. Sizin için gerekli
olan şeylerle varlık ve hayatınızı devam ettiriyorum. Rahmâniyetimle
var ettikten sonra, Rahmâniyetimin kemâlini göstermek için, size Rahîmiyetimle
de bir irâde veriyorum. İrâdenizi kullanmanıza ve kullandığınız
irâdenin çapına göre de öteki âlemde size mükâfat vereceğim. Siz, irâdenizi
kullanmakla bir şekle gireceksiniz. Bu şekil, âhiret âleminde bir kısım nimetlerden
istifade etmeye hazırlanmak demektir. Yeter ki sizler, kendi hevâ
ve hevesinize uyarak, benim rızâ dairemin dışına çıkmayın. Aksi takdirde
orada cezanızın daha ağır olacağını düşünün.”
Düşünmeli ve ona göre davranmalıyız ki, Allah’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin
ışığında bizim mazhar olduğumuz lütuflarla, yaptığımız işlerin
birbirine münasip olması gerekir. Allah’ın bizi muhatap olarak kabul etmesine
mukabil, bizim bu iltifatları değerlendirip değerlendirmediğimiz
yönüyle kendimizi devamlı sorgulamalıyız. Rahmân ve Rahîm sıfatlarının
engin ve sınırsız merhameti kuşattığı gibi; bir de küçük bir tekdir, ikaz ve
uyarının bulunduğunu da unutmamalıyız.
Besmelede ve Fâtiha sûresinde “Allah” lafzıyla bütün güzel isimleri
kendinde toplayan zâtın tasarrufunu takdim etmesinden çekinen ve irkilen
insana Yaratıcımız, er-Rahmân ve er-Rahîm isimlerini zikrederek onlara
yakınlık ve güven vermiş oluyor. Sanki bu isimlerle insanın kulağına
şu mânâlar fısıldanıyor: O kadar korkup ürkme. İşin temelinde merhamet
vardır. O, rahmetiyle sizi yaratmış ve yine rahmetiyle hayatınız için gerekli
olan her şeyi hazırlamıştır. Ancak, sadece dünya sizi tatmin edemez. Sizin
için Cemâlullah’ı temâşâ ve bir cennet de lâzımdır. O, Rahîmiyetiyle sizlere
bunu da verecektir. Bir korkudan sonra insanın içinde sıcak bir ünsiyet
meydana getiren bu iki sıfat ne kadar önemli ve bu iki ismin zikredilmesi
ne kadar gereklidir. 201
201 H. Işık, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Nil A.Ş. Y., s. 157
• 121 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Kur’an’da Rahmet
Kur’an’da rahmet kelimesi, türevleriyle birlikte 339 yerde geçmektedir.
“Rahmân” kelimesi 57 yerde202, “Rahîm” kelimesi de 115 yerde203 tekrar edilir.
Rahmet; rahmet edilene bağış ve lütfu gerektiren bir kalp yumuşaklığı
ve acımadır.204 Rahmetin, Allah için kullanıldığı durumlarda bağış ve lütuf;
kul için kullanıldığı durumlarda ise hem bağış ve lütuf, hem de kalp yumuşaklığı
birlikte kastedilir. Kalp yumuşaklığı, beşerî bir eksikliği de içerdiğinden
Allah’a izâfe edilmemiştir. Allah, rahmetini bağış ve lütuf olarak
ortaya koyar.
Rahmet, Allah’ın ilk ve en belirgin vasfıdır. Azap ve gazap istisna ve
şartlı iken; rahmet ve lütuf genel ve istisnasızdır. “Azâbımı dilediğime isabet
ettiririm. Rahmetime gelince, o, her şeyi topyekün sarıp çevrelemiştir.”205
Ayrıca Allah, merhamet edenlerin en merhametlisi (Erhamu’r Râhımîn)
dir.206 Kur’an’ın Allah’ın rahmetini aklımıza ve düşüncemize nakşetmesinin
amacı, bizde merhamet duygusunu uyandırmak içindir. Rubûbiyet ile diğer
sıfatlar için sık sık yapılan değinilerin amacı da budur. “Onlar ki, bollukta ve
darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutkunurlar, insanları affederler. Allah
da güzel davrananları sever.”207 Şu âyette Cenâb-ı Hakk’ın rahîm sıfatıyla
mü’minlere merhameti açıkça görülür: “O, sizi karanlıklardan nura çıkarmak
için üzerinize melekleriyle birlikte rahmetini gönderir. Allah mü’minlere
çok merhamet eden (rahîm) dir.” 208
202 Rahmân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 57 Yerde): 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 163, 13/Ra’d,
30; 17/İsrâ, 110; 19/Meryem, 18, 26, 44, 45, 58, 61, 69, 75, 78, 85, 87, 88, 91, 92, 93, 96; 20/Tâhâ, 5, 90, 108,
109; 21/Enbiyâ, 26, 36, 42, 112; 25/Furkan, 26, 59, 60, 60, 63; 26/Şuarâ, 5; 27/Neml, 30; 36/Yâsin, 11, 15,
23, 52; 41/Fussılet, 2; 43/Zuhruf, 17, 19, 20, 33, 45, 81; 50/Kaf, 33; 55/Rahmân, 1; 59/Haşr, 22; 67/Mülk, 3,
19, 20, 29; 78/Nebe’, 37, 38.
203 Rahîm Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 115 Yerde): 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 37, 54, 128,
143, 160, 163, 173, 182, 192, 199, 218, 226; 3/Âl-i İmrân, 31, 89, 129; 4/Nisâ, 16, 23, 25, 29, 64, 96, 100, 106,
110, 129, 152; 5/Mâide, 3, 34, 39, 74, 98; 6/En’âm, 54, 145, 165; 7/A’râf, 153, 167; 8/Enfâl, 69, 70; 9/Tevbe,
5, 27, 91, 99, 102, 104, 117, 118, 128; 10/Yûnus, 107; 11/Hûd, 41, 90; 12/Yûsuf, 53, 98; 14/İbrâhim, 36; 15/
Hıcr, 49; 16/Nahl, 7, 18, 47, 110, 115, 119; 17/İsrâ, 66; 22/Hacc, 65; 24/Nûr, 5, 20, 22, 33, 62; 25/Furkan, 6,
70; 26/Şuarâ, 9, 68, 104, 122, 140, 159, 175, 191, 217; 27/Neml, 11, 30; 28/Kasas, 16; 30/Rûm, 5; 32/Secde,
6; 33/Ahzâb, 5, 24, 43, 50, 59, 73; 34/Sebe’, 2; 36/Yâsin, 5, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 32; 42/Şûrâ, 5;
44/Duhân, 42; 46/Ahkaf, 8; 48/Fetih, 14; 49/Hucurât, 5, 12, 14; 52/Tûr, 28; 57/Hadîd, 9, 28; 58/Mücâdele,
12; 59/Haşr, 10, 22; 60/Mümtehıne, 7, 12; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1; 73/Müzzemmil, 20.
204 Râgıb, Müfredât
205 7/A'raf, 156
206 12/Yûsuf, 64, 92; 21/Enbiyâ, 83; 23/Mü'minûn, 109, 118
207 3/Âl-i İmrân, 134
208 33/Ahzâb, 43
• 122 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın rahmeti, insanın elde edip biriktirebileceği her türlü değerden
daha üstün ve güvenilirdir.209 O halde, kurtuluşu ümid etme bakımından,
ibâdet ve ameline güvenmekten; Allah’ın rahmetini ümid etmek daha iyidir.
Bu konuda en doğru yol, hem müslümanca ibâdet ve amel sergilemek,
hem de amellerimize değil; Allah’ın rahmetine güvenmektir.
Rahmet; incelik, ihsan, bağışlama, acıyıp esirgeme demektir. Allah’ın
kullarına acıması, onlara sevgi, şefkat ve merhametle muâmele etmesi anlamında
Kur’ânî bir tâbirdir. Allah Teâlâ, kullarına rahmet ve şefkatle davranmayı
Kendisine vâcip kıldığını açıklamıştır: “Rabbiniz, sizden her kim
bilmeyerek fenalık yapar da arkasından tevbe eder ve nefsini düzeltirse, ona
rahmet etmeyi Kendi üzerine almıştır. O, bağışlayan ve merhamet edendir.”210
Rahmet, bütün yaratıkların iyiliğini isteyip onlara yardım etme arzusu duymaktır.
Allah, şânına yakışır bir acıma ve şefkat ile muâmele eder. 211
209 3/Âl-i İmrân, 157
210 6/En'âm, 54
211 Allah’ın Rahmetiyle İlgili Âyet-i Kerimeler
a. Allah'ın Rahmeti: 2/Bakara, 64, 207, 218; 3/Âl-i İmrân, 107; 4/Nisâ, 83, 113; 6/En'âm, 12, 16, 133; 7/A'râf,
63; 11/Hûd, 28, 43, 63; 12/Yûsuf, 53; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 16, 58, 65...
b. Allah Dilediğine Rahmet Eder: 2/Bakara, 105; 3/Âl-i İmrân, 74; 12/Yusuf, 56; 29/Ankebût, 21...
c. Allah'ın Mü'minlere Rahmeti: 2/Bakara, 157, 178; 4/Nisâ, 175; 6/En'âm, 54; 7/A'râf, 52, 72, 154; 9/Tevbe,
21, 71; 11/Hûd, 58, 66, 94; 33/Ahzâb, 43...
d. Allah'ın Rahmetini İstemek: 2/Bakara, 218, 286; 3/Âl-i İmrân, 8, 159; 7/A'râf, 23, 149, 151; 10/Yûnus, 86;
17/İsrâ, 24, 28, 57; 18/Kehf, 10; 21/Enbiyâ, 83...
e. Allah, Kendisine İtaat Edene Rahmet eder: 3/Âl-i İmrân, 132; 24/Nûr, 56.
f. Allah, Kendi Yolunda Savaşanlara Rahmet eder: 3/Âl-i İmrân, 157; 4/Nisâ, 96.
g. Allah, Kendisinden Korkanlara Rahmet Eder: 6/En'âm, 155; 49/Hucurât, 10; 57/Hadîd, 28.
h. Allah, İyilik Yapanlara Rahmet Eder: 7/A'râf, 56.
i. Allah, Kur'an Okuyana Rahmet Eder: 7/A'râf, 204.
j. Allah, İnfak Edenlere Rahmet Eder: 9/Tevbe, 99.
k. Allah, Tevbe Edenlere Rahmet Eder: 17/İsrâ, 8, 54; 27/Neml, 46.
l. Allah'ın Rahmeti Boldur: 3/Âl-i İmrân, 73; 7/A'râf, 156; 10/Yûnus, 58; 35/Fâtır, 2; 57/Hadîd, 9.
m. Allah'ın Rahmeti Dünyada Herkesi Kuşatır: 7/A'râf, 156.
n. Allah'ın Rahmeti Her Şeyi Kuşatmıştır: 7/A'râf, 156; 40/Mü'min, 7.
o. Allah, Âhirette Kâfirlere Rahmet etmez: 7/A'râf, 49.
p. Yağmur Rahmettir: 7/A'râf, 57; 25/Furkan, 48; 27/Neml, 63; 30/Rûm, 46, 50; 42/Şûrâ, 28.
q. Kur'an Rahmettir: 7/A'râf, 203; 10/Yûnus, 57-58; 12/Yûsuf, 111; 16/Nahl, 64, 89; 17/İsrâ, 82; 27/Neml, 77;
28/Kasas, 86; 29/Ankebût, 51; 31/Lokman, 3; 44/Duhan, 6; 45/Câsiye, 20.
r. Peygamberimiz Rahmettir: 9/Tevbe, 61; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhan, 6.
s. Allah'ın Rahmetine Vesile Aramak: 5/Mâide, 35; 17/İsrâ, 57.
t. Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesilmez: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 55-56; 39/Zümer, 53
u. Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesenler: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 56; 29/Ankebût, 23; 41/Fussılet, 49.
v. Allah'ın Rahmetini İnkâr (Nankörlük) Etmek: 10/Yûnus, 21; 11/Hûd, 9; 23/Mü'minûn, 75; 30/Rûm, 33,
36; 41/Fussılet, 50; 42/Şûrâ, 48.
• 123 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Hayatın kaynağı da bu İlâhî rahmettir. Yaratılışı düşünecek olursak,
insanı oluşturan sperm ve yumurta, çok sağlam, dış etkenlerden korunmuş
Rahîm denilen çok müsait bir ortamda birleşerek gelişir. Hayatın ilk kıpırtısı,
ancak böyle bir rahmet ortamında başlayabileceği için ona, aynı kökten
türemiş olan Rahîm ismi verilmiştir. Dünyaya gelen her canlı yavrusu
ancak, Allah’ın verdiği nimetler ve ana babasının sevgi ve merhametiyle
gelişip büyüyebilir. Eğer bu merhamet duygusu olmasa, hayatın devamı
mümkün olmazdı. Allah’ın “Benim rahmetim her şeyi içine almıştır.”212 âyeti
bu gerçeği ifade etmektedir. Kadının döl yatağına rahmet kökünden Rahîm
denildiğini söylemiştik. Aynı Rahîmden çıkanlar arasındaki yakınlığı ifade
için ruhm kelimesi kullanılır. “Ruhm yönünden daha yakın.”213 Sıla-i Rahîm
Kur’an’da şiddetle emredilmiştir. Gerek anne-baba, gerekse aynı Rahîmden
çıkanlara karşı rahmetle davranmak, rahîm olmak gerekir. “Ülü’l-erhâm”,
yani Rahîm yönünden birbirlerine yakın olanlar Allah’ın kitabında birbirleri
üzerinde hak sahibidirler: “Rahm sahipleri Allah’ın Kitabı’nda birbirlerine
daha lâyıktır.” 214
Sevdiklerimizden veya tanıdıklarımızdan birinin ya da herhangi bir
yaratığın sıkıntı ve ıstırap içine düşmüş olduğunu öğrenince içimizde bir
üzüntü duyar ve onun haline acırız. İşte merhamet, kalbimizde böyle bir
teessür ile başlar, bu teessürün zorlamasıyla o zavallıyı sıkıntıdan kurtardığımız
zaman sona erer. Sade acımak yeterli değildir. Acıyı giderip ferahlık
vermeye gücü yetmek de gerekir. “Filanca merhametlidir” demek, “acınacak
olaylar karşısında müteessir olur, kederlenir” demektir. Eğer o acıyı gidermeğe
gücü yoksa, sade kederlenmekle kalır, başka bir yardım yapmak
elinden gelmez. Bu durum ise noksan bir merhamettir. Fakat, “falanca merhametlidir,
düşkünlere el uzatır, onlara yardım etmekten, iyilik yapmaktan
zevk alır” demek, merhamet anlamının tam bir ifadesidir. Merhamet, iyilik
yapmayı istemek ve yeri gelince yapabilmek demektir. Makbul olan ve
herkesin sevdiği ve övdüğü meziyet budur. Bu ifadeye göre, merhamette
bir teessür ve infial vardır. Hâlbuki Allah, infial ve değişmeden münezzehtir.
Çünkü bu haller yaratıkların özellikleridir. Onun için er-Rahmân ismi,
hayrı irâde etmek (dilemek) mânâsı ile tefsir edilmiştir.İrâde bir infial değil;
belki bir işi yapmak veya yapmamak şıklarından birini tercih etmek
demektir.
212 7/A'raf, 156
213 18/Kehf, 81
214 8/Enfâl, 75
• 124 •
Ahmed Kalkan
Rahmetin zıddı gazaptır. Halkın isyanı ve verilen nimetleri kendi istekleri
ile kötüye kullanmaları sonucunda, ikinci derecede tecelli eden rabbânî
bir hikmettir gazap. İsyan edenlere karşı gazâbın hükmü olan cezalandırma
olmasaydı, sonunda itaat ile isyanın, imanla küfrün, nankörlük ile şükrânın
farkı olmaması gerekirdi. Bu da hikmete uymayan bir eksiklik olurdu.
Hadislerde Allah’ın Rahmeti
Hz. Peygamberimiz’in hadislerinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet sıfatı açıklanmış,
O’nun kullarına ve bütün yaratıklara olan merhametine yer verilmiştir.
İnsanlarda ve bütün canlılarda bulunan acıma ve merhamet duygusunun
Allah’ın Rahmân sıfatından bir cüz olduğunu Allah elçisi şöyle
ifade buyurmuştur: “Şüphesiz acıma, merhamet duygusu Rahmân’dan bir
cüzdür.”215 Başka bir hadiste rahmetin bütün yaratıkları kapsamak üzere
Arş’ta asılı bulunduğu belirtilir.216 Bir hadis-i kudsîde; “Şüphesiz rahmetim
gazâbımdan öne geçmiştir.”217 Diğer yandan insanların merhametli davranışının
Cenâb-ı Hakk’ın da merhametine sebep olduğu şöyle ifade buyrulur:
“Güçsüzlere merhamet edenlere Rahmân olan Allah da merhamet
eder.”218 “Allah insanlardan ancak merhametli olanları bağışlar.”219 “Merhamet
etmeyen kimseye merhamet olunmaz.” 220
Canlılar, İlâhî rahmetin çeşitli tecellîleri olan ve saymakla bitirilemeyecek
nice nimetler sâyesinde hayatiyetlerini devam ettirirler. “Allah Teâlâ,
rahmetini yüz parçaya ayırdı. Doksan dokuzunu yanında bıraktı, bir parçasını
yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle bütün yaratıklar
birbirine merhamet eder. Hatta yavrulu bir kısrak (dişi at), yavrusunun daha
rahat emebilmesi için bu sâyede ayağını kaldırır.” 221 hadisi, rahmet cevherinin
aslında bir bütün olduğunu, sadece insanlara değil, bütün yaratıklara
verildiğini gösterir. Buna göre, Allah’ın gerçek rahmetinin büyüklüğünü
düşünmek gerekir.
215 Buhârî, Edeb 13; Tirmizî, Birr 16
216 Müslim, Birr 17
217 Buhârî, Tevhid 15, 22; Müslim, Tevbe 14-16
218 Ebû Dâvud, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16
219 Buhârî, Cenâiz 32; Müslim, Cenâiz 9
220 Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65
221 Buhârî, Edeb19, Rikak 18; Müslim, Tevbe 17; Tirmizî, Deavât 100
• 125 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Kalbinde merhamet duygusu taşıyan bir insan, içinde İlâhî bir cevher
taşıyor demektir. Merhameti olmayan kişi, bu İlâhî nimetten nasipsiz kalmıştır.
Hz. Peygamber’in, çocukları sevip okşamasına hayret eden ve on çocuğundan
hiçbirini öpmediğini övünerek söyleyen bedevîye; “Şayet Allah
senin kalbinden merhameti söküp almışsa, ben sana ne yapabilirim? Merhamet
etmeyene merhamet edilmez.”222 buyurması da bunu gösterir. Yine Allah
rasûlü şöyle buyurmuştur: “Allah, merhametli olanlara rahmetle muâmele
eder. Siz yeryüzündekilere merhametli olun ki, göktekiler de size rahmet etsinler.
Rahîm (akrabalık bağı) Rahmân’dan bir bağdır. Kim onu korursa Allah
onunla (rahmet bağı) kurar. Kim onu koparırsa, Allah da ondan (rahmet
bağını) koparır.” 223
İbâdetler, özellikle oruç ve zekât, merhamet duygusunu arttırır. Müslümanın
merhameti bütün mü’minleri, bütün insanları, hatta bütün canlıları
içine almaktadır. Çünkü İslâm, Yaratıcıya hürmet, yaratılana şefkat
ve merhamet temeli üzerine bina edilmiştir. Rahmet peygamberi; “İnsanlara
merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.”224 buyurur. Küçüklere,
güçsüzlere, yardıma muhtaç olanlara, hayvanlara... rahmet ve şefkatle
davranmak Peygamberimiz’in en önemli özelliklerinden ve ümmeti olan
bizlere tavsiye ettiği şeylerdendir. “Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize
saygı göstermeyen bizden değildir.”225 “Merhamet edenlere Allah
da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere -bütün canlılara- merhamet edin ki,
göktekiler de size merhamet etsin.” 226
Allah, bütün varlıkları rahmetiyle var etmiş ve ezelden beri bütün
muâmeleler rahmet üzerine akıp gelmiştir. O yüzden Allah insanları temiz
bir fıtrat üzerine yaratmış ve onlara sınırsız, hesapsız nimetler vermiştir.
Verdiği bu nimetleri arttırma ve ebedîleştirme yollarını bildirdiği gibi, o
nimetleri kötüye kullanma yüzünden zarar ve ziyana uğrama tehlikelerini
de göstermiştir. Bu suretle fayda ve zarar yollarını açarak, bu yolların başında
insanı serbest bırakmıştır. Fakat indirdiği kitaplar, gönderdiği peygamberler
vasıtasıyla faydalı yola gidenlerin, rızâsıyla karşılaşacaklarını,
zararlı yola sapanların gazâbına uğrayacaklarını da önceden haber vererek
222 Buhârî, Edeb 18
223 Ebû Dâvud, Edeb 4941, 4/285; Tirmizî, Birr 16, hadis no: 1924, 4/323
224 Müslim, Fezâil 66
225 Tirmizî, Birr 15
226 Ebû Dâvud, Edeb 58
• 126 •
Ahmed Kalkan
hayırlı yola teşvik etmiştir. İnsanın ileride, ebedîyet âleminde karşılaşacağı
ceza ve ihsanın, meydana gelmesinden önce bildirilmesi ne büyük lütuftur.
Rahmân olan Allah, mü’mine iki göz verip de kâfire tek göz vermemiştir.
Ellerimiz, dillerimiz, ayaklarımız mü’min kâfir ayrımı olmaksızın aynıdır.
Rahmân olan Allah, havayı kimsenin tekeline bırakmamıştır. Mü’minle kâfir
bunlardan herhangi bir ayrıma tâbi olmadan yararlanıyor.
Hastalık, Sakatlık ve Bazı Musibetler de Rahmettir
Dünya bir tiyatro sahnesidir. Hepimize kader, farklı roller dağıtmış.
Âhirete göre bir-iki saat sayılan şu dünya sahnesinde, rolümüzü beğenmeyip
ille zengin, güzel ve yakışıklı role özenmek usta oyuncuya yakışmaz.
Bize hangi rolün daha iyi gideceğini bizi bizden iyi tanıyan Yönetmen takdir
etmektedir. Doğru olan, bize verilen rolü en güzel oynamak ve göz perdelerimiz
kapanınca alkışları hak etmek, Yüce Senarist ve Rejisörden ödül
almaktır.
Bazı insanların kör, topal, sağır olarak yaratılmaları da hem kendilerine,
hem başkalarına rahmet olabilir. Biz bunu çoğu zaman bilemeyebilir,
fark edemeyebiliriz. Asıl olan sıhhattir. Hastalık ârızîdir, geçicidir. Sağlık
bizim için rahmettir. Ama hastalık da birçok rahmete vesile olabilir. Düşünelim
ki doktor, hastalarına baklava dağıtırken iki kişiye baklava vermiyor.
O iki hasta rica ediyor, yalvarıyor ama doktor yine vermiyor. Dışarıdan birisi
doktorun haksızlık yaptığını, o iki hastaya bir kastı olduğunu zannediyor.
Doktordan durumu sorduklarında ise o ikisinin şeker hastası olduğu
veya tatlı şeylerin o hastalar için zararlı olduğu belli oluyor.
Kehf sûresinde Allah (c.c.), Mûsâ (a.s.) ile bir sâlih kulun yolculuğunu
anlatır. Mûsâ (a.s.) ile o sâlih zat bir gemiye binerler. O sâlih zat gemide hasar
meydana getirir. Mûsâ (a.s.): “Gemiye niçin zarar verdin?” diye sorduğunda
cevap vermez. Uzun bir yolculuktan sonra yaptıklarının hikmetini
Hz. Mûsâ’ya açıklar: “Gemi fakirlerin idi. Arkadan gelmekte olan bir kral
(korsan) o gemiyi gasp edecekti. Ancak ben onu ayıplı hale getirince gasp
etmedi” 227 der.
227 18/Kehf, 71, 79
• 127 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
İsyanın zaten faydası da yoktur; zararı ise hem dünyada, hem âhirette
görülecektir. Allah’tan gelen hastalık ve benzeri sıkıntılara çare aramakla
birlikte sabreden, hamdini kesmeyen kişiye ise bu rahatsızlıklar, dünyada
olgunluk, âhirette ise büyük mükâfat sebebi olacaktır. O yüzden hastalık
da rahmettir. Hastanın isyan etmeksizin, çaresini aradığı halde bulamadığı
için çektiği sıkıntıları, inlemeleri, günahlarına keffâret olabilir. Musibetler
de insana rahmet olabilir; günahlarına mukabil dünyevî cezalarla insan
esas azaptan kurtulmuş olabilir. İnsanlık, isyanla değil; verilen emanetleri
verildiği doğrultuda kullanarak dünyada gönül rahatlığı, âhirette Rabbin
rızâsını ve cennetini elde etmeye çalışmalıdır.
“Mâdem ki Allah rahmândır, dünyada kullar arasında ayrım yapmaz,
peki niçin insanların akılları eşit değil?” diyor bazıları. Eğer akıllar ve bedenî
güçler bütün insanlarda eşit olsaydı, ilim gelişmez, keşifler yapılmazdı.
Evlerin plânı, rengi, bahçeler, yollar aynı tip ve renk olur, hayat çekilmez
hale gelirdi. Spor karşılaşmaları, güreşler, koşular, bilgi yarışları yapılmaz,
heyecan, zevk, neşe denen şey olmazdı. Çünkü güçler ve akıllar eşit. Herkes
aynı saniyede aynı metreyi koşacak, rekorlar, rekabetler olmayacaktı. Bir
güle bakan binlerce kişi, aynı kelimelerle aynı vezinle aynı şiiri yazacaktı. 228
Rahmet, Tüm Evreni Kuşatmıştır
Kâinattaki her yaratılış, meydana gelen her olay, her şey rahmetin eseridir.
Bu bakımdan, öncelikle esas olan rahmet’tir. Allah tüm kâinatta rahmetiyle
tecellî halindedir. Bu rahmet her varlığı, kâfir-mü’min her insanı,
melek-cin her yaratığı kapsar. İlâhî rahmetin gereği yaratmadır; rızıklandırma,
nimetlendirme, yaşatma, güç-kuvvet, beceri, göz-kulak, el-ayak vs.
vermedir. Bu, Allah’ın Rahmân oluşudur. Bunun için Rahmân, sadece Allah’tır.
Kâinatta olup biten ne varsa her şey, Allah’ın yarattığı olarak güzeldir.
“Her şeyin yaratılışını güzel yaptı.”229 Bu da rahmetin gereğidir. O’nun
rahmetinin her şeyi kuşatmış olmasının sonucudur.
Tekvinî (yaratılış) düzlemden teşrîî (yasama) düzleme, sebepler âlemine,
emir-yasaklar dünyasına indiğimizde rahmet özel bir konum kazanır.
Allah bazı şeyleri yasaklar, bazı şeyleri de emreder. Yasak ve emirler, irâde
228 Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c.1, s. 66
229 32/Secde, 7
• 128 •
Ahmed Kalkan
sahibi varlıklar, yani insanlar ve cinler içindir. Bu düzlemde rahmet, adâlet
elbisesi giyer ve herkes yaptığının karşılığını alır, kimseye en ufak bir
biçimde zulmedilmez. Kâfirler de yine rahmetten yararlanır, hiçbir zaman
rızıktan mahrum bırakılmazlar. Yaptıklarının karşılığını alırlar. Mü’minler
de dünyada yaptıklarının karşılığını görürürler. Yani rahmet adâlet, adalet
rahmettir. Şu kadar var ki, hayat yalnızca dünya hayatı olmayıp; dünya,
gerçek hayat olan âhiretin bir ekim zamanından ibârettir. Bu bakımdan,
Allah, insanları iman ve İslâm fıtratı üzere yarattığı ve onlara akıl, kalp,
muhâkeme gücü, düşünme, tefekkür gibi yetenekler verdiği halde, âhiret
hayatları azap hayatı olmasın diye elçiler gönderir, kitaplar indirir. Bazılarını,
(isteyen ve lâyık olanları) imana muvaffak kılar. Bu da hem rahmet,
hem de adâlettir.
Rahmetin İki Büyük Yansıması:
Kur’an ve Peygamber
Kur’an hidâyet ve rahmettir.230 Allah’ın Rahmân oluşu, Kur’an’ı öğretmesiyle
yakından ilgilidir.231 Kitap gibi, nübüvvet de bir rahmettir; İslâm
da bir rahmettir.232
Allah’ın, rahmet olarak gönderdiği Kitaba iman edip, Allah’a ve Rasûlüne
itaat edenlere amellerinin karşılığı, adâletin gereği dünyada verileceği
gibi, âhirette de verilecektir. Bu ise bütünüyle Allah’ın rahmetindendir. Allah,
onları imana muvaffak kılmış olup, günahlarını bağışlayacak ve âhirette
rahmetiyle muâmele edecektir. Kâfirlere ise, rahmetin ve adâletin gereği
yaptıklarının karşılığı dünyada verilir. Mü’minlere Allah, fazlından fazlasını
da ihsan eder. Mü’minlere olduğu gibi âhirette kâfirlere de dünyada
yaptıklarının karşılığı ödenir. Bu bakımdan, azap da, mükâfat da rahmet’e
bürünmüş adâletin veya adâlete bürünmüş rahmetin bir sonucudur. Fakat
Allah’ın mü’minlere yaptıklarının karşılığını fazlasıyla ödemesi mahzâ rahmettir
ve O’nun fazlındandır. “Allah’a ve Rasûl’e itaat edin, umulur ki rahmet
olunursunuz.” 233
230 16/Nahl, 89; 7/A'râf, 203
231 55/Rahmân, 1-4
232 11/Hûd, 28; 6/En'âm, 157
233 3/Âl-i İmrân, 132
• 129 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Allah’ın rahmeti muhsinlere yakındır.”234 “Eğer bizi bağışlamaz ve bize
rahmet etmezsen kaybedenlerden oluruz.” 235
Allah’ın Rahmân ve Rahîm isimlerinin ana tecelligâhı Hz. Muhammed
Mustafa (s.a.s.)’dır. Bu bakımdan, Hz. Allah “Seni ancak âlemlere rahmet
olarak gönderdik.”236 buyurmuştur. Eğer O’nun rahmet oluşu, yalnızca peygamberliği
dolayısıyla mü’minlere has olsaydı, “âlemler” lafzı kullanılmazdı.
Çünkü âlemler içinde günahsız olan meleklerin de bulunması ihtimal
dâhilindedir. Şu halde O’nun rahmet oluşu Rahmân isminin tecellî merkezi
olarak bütün evren içindir. Onunla insanlar iman etmiş, İslâm’a girmiş ve
kurtuluşa ermiştir. Bu bakımdan, âhirette her peygamber, ümmeti üzerinde
şâhid olacakken, O, bütün peygamberler üzerinde şâhid olacaktır. 237
Dikkat edilirse, çocuğun dünyaya gelişi, annesi için ciddi bir imtihandır.
Onu büyütmek de onunla eş güçlükte bir imtihandır. Anne, çocuğu için
her türlü rahatı feda eder. Bunun gibi daha birçok örnek verilebilir. Eğer
hayat, zorluklardan ve imtihanlardan yoksun ise, hiç kimse hayatta kendini
rahat hissetmez. Onlar olduğu için mutluluklar vardır ve bu ise Allah’ın
rahmetidir. Bu rahmettir ki acıda zevki tattırır. Zıtlardaki uyumu tefekkür
edince, meselâ Allah yolunda çekilen çilede, fânî dünyanın hiçbir yalancı
zevkinde bulunmayan lezzeti fark ederiz.
Bazı ateistler, dünyadaki adâletsizlikleri, işkenceleri, düzenlerin ve egemen
güçlerin zulümlerini göstererek, -hâşâ- “Allah var olsaydı, bunlar olmazdı!”
diyor. Tabii, bunu söyleyenler, Allah’ı, Allah’ın her şeyi insanların
maslahatına uygun güzellikte ve nizam içinde yarattığını bilemeyen, İlâhî
rahmeti, Allah’ın Rahmân ve Rahîm olduğunu, dünyanın imtihan ve ekim
yeri olduğunu anlayamayanlar olduğu için bunları söylüyorlar. Dünyadaki
fesadın sebebi inançsız insanlardır. Allah, bu zâlimlere bazen fırsat vermekte,
azâbını âhirete ertelemektedir ki “Rahîm” ve “din gününün sahibi” sıfatlarının
gereği olan adâlet yerini bulsun. “İnsanların bizzat kendi işledikleri
yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu ki Allah yaptıklarının bir kısmını
onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” 238
234 7/A'râf, 56
235 7/A'râf, 23
236 21/Enbiyâ, 107
237 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 434-436
238 30/Rûm, 41
• 130 •
Ahmed Kalkan
Mü’minin dünyadaki en önemli toplumsal görevi, imanını topluma
yansıtmasıdır. Buna sâlih amel denir. Kâfir ve münâfıkların yeryüzünün
düzenini bozmaya (fesat) kalkmalarına dur demek, kötülüğü yasaklamak
zorundadır müslüman. İşte, fesadı ve fitneyi yeryüzünden kaldırmak için
çalışmaya “cihad” denir. Müslümanlar bu cihadı terk ettikleri için, inançsızlar
suçu atacakları bir mercî bulup, yukarıdaki sözleri söyleyebiliyorlar.
Fesat ne kadar küfür gereği ise; ıslah, yani sâlih amel de o kadar imanın
gereğidir. Ve sâlih amel, Hz. Mûsâ’nın asâsı gibi, fesatları silip yok eder. Bunun
için müslüman asâya, cihad araç ve gereçlerine ve daha önce de cihad
ruhuna sahip olmalıdır: “Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın
oluncaya kadar onlarla savaşın. (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların
yaptıklarını çok iyi görür.” 239
Varlıkların terbiye ve tekâmülüne, yani oluşa, Yaratıcı tarafından rahmet
ve merhametin hâkim kılınması, İlâhî iradenin tavrıdır. Hal böyle
iken, dünya planında ortalığı dolduran merhametsizlik, kahır ve zulüm
ne oluyor? Cevabı bulmak hiç de zor değildir. Onlar, İlâhî irâdenin ortaya
koyduğu manzarayı, kendisine verilen hürriyet imkânını kötüye kullanan
insanın çarpıtmaları ve karartmalarıdır. Âlemlerin rabbi, rahmetinin bir
uzantısı olarak yeryüzü sofrasını, sözgelimi, beş milyar insanın rahatlıkla
gıdalanacağı bir bolluk ve bereketle kurmuştur. Sofranın etrafını çeviren
insanlardan, diyelim ki bir milyarı doymazlık illetine tutularak ve çeşitli
hile ve kurnazlıklarla nimetlere el koyuyorlar. Sonuç kaçınılmazdır: Diğerleri
ya aç kalacak, ya gereğince yiyemeyecektir. Al sana kahır, al sana zulüm,
al sana mutsuzluk ve perişanlık... Ve şimdi soralım: Suç, yeryüzü sofrasını
kurup donatanın mıdır, yoksa, bahsettiğimiz iğrenç kurnazlığa tenezzül
eden insanın mı?
Allah, varlığı, rahmetinin eseri olarak var ettiğine göre, varlık ve oluşu
rahmeti boğarak seyreden, sadece kaos ve mutsuzluk görür. Kur’an, esrarlı
üslûbuyla bu noktaya dikkat çekerken şöyle diyor: “Rahmân’ın yaratışında
ve yarattıklarında herhangi bir çelişme, kaos ve düzensizlik göremezsin.”240 Bu
demektir ki, varlık ve oluşa rahmet tavrı üzerine bakan; mutluluk, güzellik
ve düzenden başka şey göremez. Çünkü Rahmân, onu öyle yaratmıştır. 241
239 8/Enfâl, 39
240 67/Mülk, 3
241 Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 421
• 131 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Kâinat nizamının işleyişini sağlayan hayat unsurlarının her birine
düzenli mükemmelliği sağlayan yetenekler verilmemiş olsaydı, bu hayat
unsurları da olmazdı. Kur’an, bunun böyle olmasının kâinatın her yanını
kuşatan İlâhî rahmetten dolayı olduğunu anlatıyor. Her nesnenin tertibinde
bir denge, bir uyum vardır. Bu düzen ve âhenk, rahmet-i İlâhînin bir
tecellîsidir. Bize yaşamak nimetini ihsan eden Kudret, nimetlerin en kıymetlisi
olan güzellik nimetiyle bizi donatmayı gerekli görmüştür. Bir yanda
içimizde güzellik duygusu var edilmişken, öte yandan onun gözlemleyeceği
güzel nesneler var edilmiştir. İlâhî rahmetin, her yerde işleyiş halinde olduğu
inancına bizi götüren de, bu nizamdır.
Rahmet Sıfatının Kuldaki Tecellîsi; Merhamet
Aramızdaki merhametli insanlar, Allah’ın rahmet sıfatına mazhar olmuşlardır.
(Mazhar, bir şeyin göründüğü yer demektir.) Allah’ın merhameti,
içimizdeki merhametli insanlardan sezilir. Eğer dünyada merhametli
insanlar olmasaydı ve merhamet denilen anlamdan ortada hiçbir iz bulunmasaydı
Allah’ın rahmeti bilinmez ve merhamet hakkında hiçbir fikir edinilemezdi.
İnsanlardaki merhamet sıfatı, Allah’ın rahmet sıfatına tümüyle benzemez.
Allah’ın hiçbir sıfatının benzeri yoktur. O bütün sıfatlarında tektir,
eşsizdir. İnsanlardaki merhamet, Allah’ın merhametini bildiren bir iz, bir
nişandır. Bir şeyin izi o şeyin ne benzeridir, ne de ondan bir parçadır. Yalnız
ona delâlet eden bir gölge veya bir yankıdır. Asıl merhamet, Allah’ın merhametidir.
Yani merhamet kelimesinin gerçek anlamı, Allah ile beraber bulunan
anlamdır. İnsanlara merhametli denilmesi hakikat anlamıyla değil,
mecaz mânâsı itibariyledir. Allah’taki merhametle insanlardaki merhamet
arasındaki münasebet, yalnız kelime benzerliğinden ibârettir.
İnsanların hayatı, kudreti, bilgisi sınırlı olduğu gibi, merhametleri de
sınırlıdır. Merhametli insanları bir sıraya koymak ve her birinin konumunu,
derecesini tâyin etmek mümkün olsaydı, bunun için elimizde bulunması
gereken ölçü ne olabilirdi? Şüphesiz bu özelliğin kuvveti ve yaygınlığı.
Hayırseverlilikte en yüksek duygu sahibi, hayır yapmakta en geniş kudret
sahibi kim ise, en önde o bulunacak ve herkesin, hatta merhamette yarışanların
bile takdir ve hürmetlerini üstüne toplayacak olan da o olacaktır.
• 132 •
Ahmed Kalkan
Şimdi, bu en merhametli farz ettiğimiz zâtın merhametini inceleyelim:
Bu adam, birçok hayır kurumları meydana getirmiş, hastahaneler, çeşmeler,
yollar, köprüler, mescidler, kurslar, okullar yaptırmış olsun. Bu kimse,
nice fakir ve kimsesiz çocukları himayesine almış, onları hayırlı birer uzman
olacak şekilde yetiştirmiş olabilir. Birçok felâketzedeye yardım etmiş,
sermayesizlere sermaye, evsizlere ev, işsizlere iş bulmuş... Peki, yardım ettikleri
acaba ne kadar tutar, bir memleketi doldurur mu dersiniz?
Bu faâliyeti ne kadar geniş kabul edersek edelim, sayısı rakamlara sığmayan
yaratılmışlar üzerinde tâ ezelden sonu gelmeyen müddetler boyunca
ve bütün yaratıklara tecellî edip duran Allah’ın merhameti karşısında
çok sönük kalacaktır. Sonra, insanlar, yaptıkları iyilikten mutlaka kendilerine
ait bir menfaat beklerler. İsim yapmak, şan ve şöhret kazanmak veya
sevap ve mükâfat dilemek gibi bir hedef, bir amaç gözetir. Dünyevî veya
uhrevî bir karşılık bekler. Çünkü noksanlıkları, ihtiyaç ve âcizlikleri böyle
icap ettirmektedir. Bu ise, cömertlik değil; bir çeşit karşılıktır. Hakiki cömertlik,
minnetsiz, garazsız, karşılıksız olarak yapılan iyiliktir. Buna da insanlar
muktedir değildir.
Allah her yönüyle eksiksiz ve kâmil bulunduğu için, zâtına ait beklediği
herhangi bir şey, bir kemâl yoktur. O yüzden, O’nun cömertlik ve rahmeti
herhangi bir kemâlin beklentisi için olması imkânsızdır. Mutlak ve hakiki
merhamet edici ancak O’dur. Daha doğrusu, merhametli dediğimiz şahısların
kendilerini yaratan O olduğu gibi, ellerindeki nimetleri yaratan da O’dur.
O nimetlerden muhtaçlara vermek üzere gönüllerinde arzu uyandıran da
yine O’dur. Bütün bunları sahibine verdikten sonra, ortada kalan şey, yalnız
hayır sahiplerinin irâdesi, yani hayır yapmaya vicdanlarında karar vermiş
bulunmalarıdır. Fakat bu da yine Allah’ın verdiği özgürlüğün bir sonucudur.
Ama onlar Allah’ın verdiği bu özgür irâdeyi kötüye kullanmayıp iyi niyete
sarf etmişlerdir. Mükâfata hak kazanmaları da işte bu yüzdendir. 242
242 A. O. Tatlısu, Esmâül Hüsna Şerhi, Yağmur Y., s. 39
• 133 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Rahmân’ın Merhametten Mahrum Kulları
Rahmân “safat-ı müşebbehe”dir. Rahmeti Allah’ın zâtına nisbet eder.
Sadece özneye işaret eder. O öznenin nesnesine ilişkin hiçbir şey söylemez.
Öznenin merhametle dolup taştığını söyler. Öznedeki bu merhametin aslî
ve zâtî olduğunu söyler. Özneden sâdır olan her bir işin özünde bu vasfın
bulunduğunu belirtir. Yani O’nun bizzat merhametli olduğunu ifade eder.
Zati sıfatlar, öznenin zatından nesnenin cevherine tecelli eder. Bu tecelli
“ontolojik” bir hakikat olur; tıpkı “kadın rahmi” gibi. İşbu yüzden Allah
Rasulü “İnne’r-Rahme şecnetun mine’r-Rahmân: Anne rahmi Rahmân’dan
bir daldır” buyurmuştur.
Rahîm mübalağa ile ism-i faildir. Özneye bir eylem fiil formuyla nisbet
edilirse, onun o fiili bazen yapıp bazen yapmadığına, bazen terk edip bazen
terk etmediğine delalet eder. Fakat bir özneye fiil ism-i fâil formuyla nisbet
edilirse, o öznenin o fiili sürekli yaptığına, hatta “meslek” edindiğine delâlet
eder. Rahîm ismi, “merhamet Allah’ın mesleğidir” vurgusunu içerir. Kûfe
dil okulu “İsm-i fâil süren fiildir” der; Doğrudur. Allah’ın Rahîm olması,
rahmetinin sürekli, bitimsiz, kesintisiz olduğunu gösterir. Rahîm sırf bir
ism-i fâil değil, bir mübâlağa veznidir. Bu durumda Rahmân, Rahîm ile
birlikte şu mânâya gelir: O, zâtında merhametle dolup taşan, işinde merhametle
dolup taşan; Özünde merhametin sonsuz kaynağı, işinde merhametin
sonsuz fâili…
Eğer insan Allah’ı tanısa ve anlasaydı, kendi kartvizitinin başına da
Rahmân ve Rahîm olandan yansıyan bir şefkat ve merhamet yansırdı.
Eğer bu şefkat ve merhamet yansımamışsa, bu nasıl Müslümanlıktır,
bu kime Müslümanlıktır? Müslüman olmak, Allah’a kayıtsız şartsız teslim
olmaktır. Allah, zâtını sonsuz şefkat ve merhametin kaynağı olarak tanıtacak,
fakat O’na kayıtsız şartsız teslim olduğunu söyleyen bir Müslümana
O’nun sonsuz şefkat ve merhametinden bir pay yansımayacak… Şefkat ve
merhameti din kardeşlerinden dahi esirgeyecek. Bu, hastalıklı bir tavırdır.
Allah’ın sonsuz şefkat ve merhamet pınarından bir yudum içmeyip de kendini
O’na tam teslim olmuş sayanların yüreklerinde kardeşlerine dahi yer
yoksa, Allah onlara neden yardım etsin? Bir kimsenin kendi imanı için ne
dediğinin hiçbir önemi yok. Önemli olan Allah’ın o kimsenin imanı için ne
dediğidir.243
243 M. İslamoğlu
• 134 •
Ahmed Kalkan
Rahmân ve Rahîm Sıfatlarının Düşündürdükleri
Er-Rahmân ve er-Rahîm isminin zevkini duyan gönüllere yeis ve
ümitsizlik giremez. Müslüman, ne kadar darlık ve ıstırap içine düşerse
düşsün, Allah’ın mutlaka onu selâmete çıkaracağına emindir. Çünkü kesinlikle
bilir ki, O merhametlilerin merhametlisi, kerimlerin ekremidir. Allah’ın
bu sıfatlarına gönülden inanan insanda, ciddi anlamda bunalım,
stres, karamsarlık ve kötümserlik bulunamaz. Çağımızda gittikçe yaygınlaşan
intihar fâciasının ümitsizlikten, bunun da çok defa Rahmân ve
Rahîm sıfatlarının sahibi bulunan Allah’a imansızlıktan ileri geldiği bilinen
bir gerçektir.
Âhirette mü’minle kâfiri ayırt eden, mü’mine cennetini veren Allah,
Rahîm ismiyle rahmet edecektir. Rahîm, mazlumların son sığınağıdır. Bu
dünyada insanların haklarını yiyen, Hakka karşı gelen, halka zulmedenler
para, makam ve unvanlarıyla dünyada cezalarını çekmeden giderlerse de,
âhirette malları, evlatları, orduları, servetleri onlara fayda vermeyecektir.
Rahîm ismi, kâfirler ve zâlimler için tehdit; mü’minler ve mazlumlar için
ise teselli ve sığınaktır.
Fâtiha sûresinin girişinde, Allah’ın, âlemlerin rabbi olduğu tanıtılırken,
tevhid inancının evrenselliğine işaret edilmişti. Rabbimiz, yalnızca âlemlerin
rabbi, yetiştiricisi, eğiticisi, öğreticisi, onlar üzerinde otorite sahibi
olmakla kalmıyor; aynı zamanda onlara karşı engin merhamet de taşıyor.
Allah’ın, Kitab’ını “rahmet” olarak nitelemesi de bu noktada çok önemlidir.
Rabbimiz, Kitab’ı göndermekle neyi dilemektedir? İnsanların yeryüzünde
mutlu bir şekilde yaşamalarını, sıkıntı çekmemelerini, anlaşmazlıklarını
hak ölçüye göre çözmelerini... Kullarına karşı bu merhameti, acıması ve
sevgisi, Kitab’a “rahmet” adını vermesine neden olmuştur. İşte bu yönleri
dolayısıyla burada, tevhid inancının sevgi yönüne, insanî yönüne değinilmektedir.
Tevhid toplumu, “kin, garaz, haset, zulüm” üzerine kurulu değildir.
Bu toplumda, Rabbimiz Rahmân-Rahîm olduğundan, O’nu rab olarak
kabullenen insanlar da birbirlerine karşı merhamet doludurlar. İlişkileri
bu düzlemde cereyan eder. “Muhammed, Allah’ın elçisidir. Onunla birlikte
olanlar, kâfirlere karşı sert; birbirlerine karşı merhametlidirler.” 244
244 48/Fetih, 29
• 135 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Ancak âlemlere rahmet olarak gönderilen245 Peygamberimiz (s.a.s.)’in
sıfat ve ahlâkından biri de ümmetine merhameti ve şefkati idi. “Andolsun
size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız
ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”
246 Rasûlullah (s.a.s.)’in ümmetini ateşten uzaklaştıracak şeyleri
göstermesi, onun şefkatinin bir eseridir. Bunu, şu güzel temsille dile getirmiştir:
“Benimle ümmetim bir ateş yakan ve ateşine kelebek ve çekirgeler
düşmeye başlayınca onları men etmeye çalışan kimse gibiyiz. Ben sizi ateşe
düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Siz, benim elimden kurtulup
ateşe düşmeye çalışıyorsunuz.”247 Rasûlullah bir gün torunlarını öpüp
okşarken bir bedevî huzuruna gelmişti. Evlât şefkatinden mahrum olan bu
adam, gördüğü manzaraya duyduğu hayretini gizleyemedi ve: “Benim on
çocuğum var. Bunlardan hiç birini öpmüş değilim” dedi. Peygamberimiz:
“Şayet senin kalbinden Cenâb-ı Hak, merhameti söküp almışsa ben ne yapayım?”
buyurdu ve ilâve etti: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” 248
Efendimiz, kendi nefsi için hiç kızmaz; ancak Allah’ın haramları çiğnendiği
zaman kızardı. Dâvetçi de böyle olmalı, nefsi için kızmamalıdır.
Bir seferinde de ashâb-ı kiram, Hz. Peygamber’in va’z u nasihatini pür
dikkat dinlerken, O’nunla görüşmek isteyen yaşlıca bir zat kalabalık arasından
Rasûllah’a yaklaşmaya gayret ediyordu. Rasûllah’ın sohbetini bölen bu
ihtiyara yol açmada biraz ağır davranan ashâbın bu tavrı gözünden kaçmayan
rahmet ve merhamet peygamberi, derhal onları ikaz etti: “Küçüklerimize
şefkat, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” 249
Kin ve düşmanlık, dâvet açısından asla kazandırıcı, neticeye götürücü olamaz.
O yüzden dâvetçi, kin ve husumetine mağlup olmayacak, muhatabına
karşı buğz değil; muhabbet ve merhamet besleyecektir. Ama bu sözlerimizden
Rasûlullah’ın “Amellerin en hayırlısı, Allah için sevmek ve Allah için buğz
etmektir.”250 hadisini inkâr ettiğimiz mânâsı çıkarılmamalıdır. Veya Allah için
buğzun da bu hadiste ifade edildiği şekilde gerekliliği karşısında kalpte buğz
ile şefkat ve merhameti te’life uğraşmanın tenâkuz olacağı zannedilmemelidir.
245 21/Enbiyâ, 107
246 9/Tevbe, 128
247 Müslim, c. 5, s. 911
248 Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65
249 Tirmizî, Birr 15
250 Ebû Dâvud, Sünnet 2; Ahmed bin Hanbel, V/146
• 136 •
Ahmed Kalkan
Hayır, günah ve ma’siyette bulunanlara karşı aynı anda hem rahmet ve şefkat
beslemekle, hem de Allah için buğzda bulunmak arasında hiçbir tenâkuz,
teâruz yoktur. Ancak, Allah için buğz ile, nefs ve heveslerine uyularak
yapılan buğzu birbirine karıştıranlara göre böyle bir tenâkuz vardır. Önce
“Allah için buğz nedir?” bunu bilmek gerekir.
Allah için buğz, bir müslümanın, ma’siyetler içerisinde bulunan bir
kimseye hatası, isyanı dolayısıyla, nefsinde onun şahsına karşı hiçbir tiksinti
bulunmaksızın buğz etmesidir. Yani onun ma’siyetine, isyanına, gafletine
öfke ve kin beslemesidir. Elbette ma’siyet ve isyana karşı yapılan buğz, bunları
işleyenin şahsına duyulan şefkat, merhamet ve acımadan ileri gelmektedir.
Bu demek olur ki, Allah için duyulan buğz ile sevgi ve merhamet arasında
zannedildiği gibi tezat ve tenâkuz değil; tam bir uyum ve kaynaşma
vardır. Çok sevdiği oğluna zarar veren, onun felaketine sebep olacak kötü
insanlara veya kötülüklere bir baba kızar. Nasıl bu kızması oğluna duyduğu
sevgiden doğarsa; aynen öyle, dinde veya nesepte kardeşimize merhametimiz,
onun helâkine ve âhiret zararına sebep olan ma’siyet ve günahlarına
buğzu gerektirir. Bu buğz, merhametin sonucudur.
Müslüman dâvetçi, şahsı ve nefsi için kin ve düşmanlık beslememeli,
öfkesini yenmeyi bilerek bütün bir insanlığa şefkat ve merhamet duymalı,
onların hidâyeti için çalışmalı, nasihat etmelidir. Onları İslâm’a dâvet etmesi
şefkatinin, merhametinin bir eseridir. Çünkü dâvet kabul edilirse, ihtimal
ki onların cehennemden kurtuluşu ve Allah rızâsına kavuşmaları gibi en
büyük faydalar söz konusudur. Dâvetçi kendi nefsi için istediğini onlar için
de ister. Kendisi için istediği en büyük şey ise iman ve hidâyettir. O, onlar
için de bunu arzu eder. Hangi ölüm, sapıklık ve Allah’a karşı isyandan daha
büyüktür? Dâvetçi, dâvetiyle isyankâr azgınları helâk ve hüsrandan kurtarmak
için çalışır.
Merhamet, câhillerden gelecek her türlü zorluğa karşı sabırlı olmayı kolaylaştırır.
İnsandaki acıma duygusu, gafil ve câhillerden çıkacak her türlü
engele karşı direnmeyi öğretir. Dâvetçi onlara, oynayan çocuklar nazarıyla
bakar. Küçük çocukların işi oyun, onların seviyesi bilgiden mahrumluk,
faydalı veya zararlı olacak şeyleri kavrayamamaktır. Bunun için dâvetçi,
onlara nasihat ederken, onların yüz çevirmelerine, kendisine zorluk çıkartmalarına
ve eziyet vermelerine şaşmaz. Nasıl ki, bir çocuğa öğüt verir, ateşe
ve tehlikeli bir şeye dokunmaktan men edersin de o da bağırır, öfkelenir,
• 137 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
hatta bazen sana eziyet bile verir. Aynı şekilde dâvetçi de muhâtaplarının
engellerine şaşmaz.
Rasûl-i Ekrem, Kureyş’e karşı dâvet görevine çok ağır şartlar altında
devam etmiştir. Onların eziyetlerine tahammül ederek şöyle demiştir: “Ey
Allah’ım, kavmime hidâyet ver; çünkü onlar bilmiyorlar.” Kaba davranmak,
etrafındakilerin dağılmasına sebep olur. Merhametten mahrum katı kalpli
bir dâvetçi, çalışmasında muvaffak olamaz. Söyledikleri doğru da olsa insanlar
ona meyletmez. Bu, insan doğasının icabıdır. İnsanlar fıtraten katı,
sert ve sıkıcı davranışlardan nefret ederler. Böyle kimselerin sözleri kabul
görmez. Çünkü bir nasihati kabul etmek, kalbin nasihat eden kimseye yönelmesine
bağlıdır. Bu yönelme sert tabiat ve katı kalple elde edilemez. “Allah’tan
bir rahmet sebebiyle sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen katı
kalpli ve sert davransaydın, şüphesiz onlar etrafından dağılıverirlerdi.” 251
O’nun Rahmân sıfatının dünyada mü’min-kâfir herkese merhamet etmesi,
Rahîm sıfatının ise âhirette adâleti gereği sadece mü’minlere merhamet
edip kâfirlere azap etmesi olduğunun bilincinde olarak, cennet ve
cehennemi hatırlayıp ümit ve korku arasında Kur’an’a yönelmeli, böylece
hayat bulmalı, dirilmeli ve hayatımızı O’na vakfetmeye, O’na adamaya çalışmalıyız.
Rahmân ve Rahîm’e iman eden bir insan, Allah’ın yeryüzüne indirdiği
rahmetten yararlanır ve yaratıklara rahmet nazarıyla bakar. Civcivini
korumak için aslana karşı duran tavuk, yavrusu için kartala kanatları ve
gagasıyla karşı duran serçedeki rahmet bizde de vardır. O madenimizi işletirsek,
insanları imansızlaştırıp onların cehenneme atılmasına sebep olan
tâğutlara ve ateistlere, insanların elinde avucunda ne varsa sömüren kapitalistlere
ve zâlimlere karşı tavır alır, kahramanlara ve sâlihlere yakışan bir
çıkış yolu buluruz.
Rahmân, O’nun dünyadaki tecellîsi, Rahîm ise âhiretteki tecellîsi.
Rahmân ve Rahîm derken, hem dünyayı hem âhireti hatırlıyoruz. Dünyamızın
da âhiretimizin de O’nsuz olamayacağını düşünüyoruz. Dünyanın
âhiretten ayrı değil; âhiretin tarlası, hazırlık safhası olduğunun bilincinde,
dünyada da O’nunla, O’nun ölçüleriyle olmaya gayret ediyoruz.
251 3/Âl-i İmrân, 159
• 138 •
Ahmed Kalkan
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gönül vârisi olan kâmil insan, bir rahmet
taşıyıcısı olmalıdır. Öyleyse biz de yaratılmışlara rahmet nazarıyla bakmalıyız.
Rahmân’ın rahmetinden ümit kesmemeliyiz. O Rahîm’dir diyerek
tembelliğe de düşmemeliyiz. Çünkü aynı zamanda O, din gününün (ceza ve
ödül günü olan âhiretin) sahibidir.
Din günü yakında gelecek;
Hesaba çekilmezden önce
Kendini hesaba çek!
- 4. Âyet -
  مَاِلكِ يوْمِ الدِّ ي نِ
Din Gününün :   يوْمِ الدِّ ي نِ Mâlikidir, sahibidir : مَاِلكِ
Mâlik-i Yevmi’d-Dîn: “(Allah), Din gününün mâliki (cezâ gününün gerçek
sahibi)dir.” (1/Fâtiha, 4)
Din Gününün Sahibi
“Mâlik-i yevmi’d-dîn” tamlaması, hesap gününde adâlet dağıtan anlamını
taşır. Kur’an, din kelimesini genelde hesap karşılığı olarak kullanır.
Kıyâmet gününe hesap günü denmesinin sebebi budur.
“(Allah), Din gününün mâliki (gerçek sahibi)dir.”252 meâlindeki âyet, Allah’ın
ezelî ve ebedî olan “Hak mâlikliğini ve melikliğini” vurgulamaktadır.
“Bunlar benim!” diyerek büyüklenip mülküne güvenerek, kimseye vermezken
küçük bir şeye bile sahip olamaz hale düşenlere ilâhî bir ihtardır. Ayrıca
âyet, insanların sahip bulundukları her türlü mal ve üstünlüklerin bir gün
yok olacağını, nihayet asıl sahibine döneceğini de ifade etmektedir. Çünkü
o gün, başka idareci, başka memleket ve hükümet bulunmayacaktır. Bu gün
252 1/Fâtiha, 4
• 139 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
din gününü inkâr ederek yokluğa güvenenler, o gün bundan da mahrum
olacaklardır. Nitekim bu durumu Kur’an çok canlı olarak bildirmektedir.
“Tek bir çığlık. Birden bire gözleri açılıverecektir. ‘Eyvah bize!’ derler; işte bu,
ceza ve hesap günüdür. Onlara, ‘İşte bu, yalanladığınız hüküm günüdür’ denilir.”
253
Din gününü yalanlayanların, böyle hayret ve şaşkınlık içinde kalacakları,
önceden bir türlü inanamadıkları bu günü pişmanlıkla karşılayacakları
belirtiliyor.
Mâlik-i yevmi’d-dîn ifâdesindeki mülk ve mülkiyet; bir şey üzerinde tek
başına söz sahibi olma gücü; tasarrufa konu olan şey üzerinde sırf sahibine
ait olmak üzere tasarruf, yetki ve iktidar anlamında bir terimdir. Arapça
“milk” mastarından bir isimdir. Yevm: Süresi değişik olan vakit bölümlerine
ıtlak edilebilen bir zaman birimidir. Güneşin doğuşuyla batışı arasındaki
vakte de “yevm” denir. Burada, birinci mânâ tercih olunmalıdır. Din:
Arapçada yerine göre bir işin karşılığı, muhâsebe, hüküm, siyaset, sultan
(otorite), âdet, hal, şeriat, kahr gibi anlamlara gelir. Allah’ın din gününün
sahibi vasfı, “cezâ gününün mâliki” şeklinde açıklanır. Bu vasıf, herkesin
yaptığının karşılığını alacağı günde, Allah’ın her şey ve herkes üzerinde tam
bir hâkimiyet ve sahipliğini ifâde eder. Bu isim, yalnız bir âyette geçer.254
Fakat aynı mânâ, başka tarzda da ifâde olunmuştur. 255
Allah Mâliktir
Görünen, görünmeyen, dünyadaki ve âhiretteki, bildiğimiz ve bilmediğimiz
bütün varlıkların Yüce Sahibi ve Hükümdarıdır. O, hiçbir şeye muhtaç
değildir her şey ve herkes O’na muhtaçtır. Biz, sadece emanetçiyiz. Sahip
olduğumuzu zanettiğimiz şeylerin gerçek sahibi değiliz. Her şey emanet.
Melik ve Mâlik olan Rabbimiz, işte o var olan her şeyin gerçek sahibidir.
253 37/Saffât, 19-21
254 1/Fâtiha, 4
255 82/İnfitâr, 19; 6/En’âm, 73; 40/Mü’min, 16 vb.
• 140 •
Ahmed Kalkan
Her şeyin tek hükümdarı ve sahibinin Allah olduğunu bilen bir kişi,
hiçbir yaratılmışa boyun eğmez. Alçak gönüllü davranır, adâletten ve merhametten
ayrılmaz. Sahip olduğu nimetleri başka insanlara karşı gösteriş
aracı olarak kullanmaz. Mala-mülke fazla değer vermez. Malın esiri olmaz.
O Mâlikü’l-mülktür. Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır.
Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O’nun bu tasarrufuna
itiraz ve tenkide hakkı yoktur... Dilediğine verir, dilediğinden alır.
Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.
Allah, hem Mâliktir, hem Meliktir
Allah el-Melik’tir; yani “Mülkün, kâinatın sahibi, mülk ve saltanatı devamlı
olan”dır. Yüce Allah Melik’tir. Yani mülk sahibi, bütün eşyanın ve yaratılanların
tek mâlikidir. Bütün varlıklar üzerinde emretme, istediği gibi
tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı olmaksızın sahip olma O’na mahsustur. Yarattıklarına
emretme, sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini
de aziz etme kudretine sahip olan yalnız yüce Allah’tır. O, yarattığı mülkünde
ve orada olanların hepsinde yegâne hükümdardır. Sonsuz kudretiyle
onları idaresi altında tutan tek varlık Allah’tır.
Melik ve Mâlik kelimesi, me-le-ke fiilinden gelir. Me-le-ke, Mâlik ve
sahip olmak demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı, hem de kuvvetli
olmayı çağrıştırır. Sahip ve Mâlik anlamında ‚melik, Mâlik, melîk’ kelimeleri
kullanılır. Masdarı olan mülk veya milk, üzerinde sahip ve tasarrufta
bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf,
hem insanlar, öncelikle insanlar, hem de mallar üzerinde tasarruftur.
Nitekim, Allah Teâlâ için insanların meliki denirken, O’nun insanlar
üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat, yukarıda
belirttiğimiz gibi, şirk koşan insanlar, Allah’ın melikliğini, yeryüzünde ve
dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve yeryüzündeki servetleri,
yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için gasbetmeğe çalıştılar. İblis
de, Âdem’i önce bu noktada kandırdı: “Dedi: Ey Âdem! Seni sonsuzluk ağacına
ve tükenmez bir mülke götüreyim mi?” 256
256 20/Tâhâ, 120
• 141 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Demek ki, insan Allah’ın hâkimiyeti altında değil, arzuları doğrultusunda
sınırsızca yeryüzünün meliki ve mâliki olmak isteğindedir. Nitekim,
tüm diğer Firavunlar gibi, Hz. Mûsâ’nın Allah’ı tek Rab, ilâh ve melik olarak
kabul etmeye çağırdığı Mısır Firavun’u da Mısır mülkünün kendisine ait olduğu
iddiası içindeydi.257 Melik ya da mâlik olma, mâlik olunan şey üzerinde
istenildiği biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak
melik ancak ve ancak Allah’tır; çünkü, Kur’an’da mülkün yalnızca Allah’a
ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat Allah’ın mülküdür ve
Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Allah âdil, hak ve tek İlâh
olduğu için kâinatta dengesizlik ve haksızlık olmaz.
İnsan yeryüzünde halife (adayı) olduğu, yani Allah’ın hükmünü yeryüzünde
hâkim kılması için gayret edeceği için, kendisine yeryüzü mülkü
üzerinde izafî bir meliklik ve mâliklik yetkisi tanınmıştır. Bu yetki, hiçbir
zaman mutlak anlamda olmadığı ve insanın keyfine bırakılmadığı gibi, Allah’ın
yeryüzündeki hayatının gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde,
yeteneklerde ve mesleklere sahip olacak şekilde yarattığı insanlar da, önce
bütün olarak bu meliklik ve mâliklik yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, herkesin
belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf, hiçbir zaman mutlak
değil, sınırlı ve Allah’ın tanıdığı alanda sadece bir emanettir. Öte yandan,
tek tek insanların nasıl mülk sahibi olacaklarını ve mülklerinde nasıl tasarruf
edeceklerini belirten kuralları da Allah insanlar arasından seçtiği elçiler
aracılığıyla bildirmiştir: “Göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah
içindir.“258; “De ki: Allah’ım, mülkün sahibi; mülkü dilediğine verir, mülkü
dilediğinden alırsın.” 259
Allah, gerek meliklik, gerekse mâliklik olarak mülkü dilediğine verir,
dilediğinden alır. O, yeryüzünde insanlar üzerindeki tasarrufu, yani meliklik,
yöneticilik olarak mülkü, öncelikle, elçilerine vermiştir. Aynı zamanda,
mülk ile ilim ve hikmet bir arada bulunmak durumundadır. Bunlar da
en fazla Allah’ın elçilerinde mevcuttur; öyleyse ilim ve hikmet, melikliğin
şartlarındandır. “(Yusuf dedi:) Rabbim, bana gerçekten mülkten verdin ve
bana olayların te’vilini (yorumunu) öğrettin.” 260; “Allah ona (Dâvud’a) mülk
ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti.” 261
257 43/Zuhruf, 51
258 5/Mâide, 18
259 3/Âl-i İmrân, 26
260 12/Yusuf, 101
261 2/Bakara, 251
• 142 •
Ahmed Kalkan
Allah, bazen elçilerini hem peygamber, hem melik/devlet başkanı kılar;
Hz. Dâvud’un ve Hz. Muhammed’in durumlarında olduğu gibi... Bazen de,
peygamberin yanısıra, başka melikler de var eder. Nitekim, İsrailoğulları
için aynı anda birden fazla ve birbiri peşi sıra nebîler geldiği gibi, bu nebîlerin
yanısıra, onların emrinde melikler de bulunabiliyordu: “Mûsâ kavmine
demişti ki: Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; O içinizde
nebîler varetti, sizi melikler yaptı.“262 Bu âyette, İsrâiloğulları’nın hizmetçi,
binek ve kadın sahibi olmakla “melik” diye adlandırıldıkları belirtilmişse
de, İsrâiloğulları içinde nebîlerin yanısıra, meliklerin bulunduğu da açıktır.
“Nebîlerine, ‘bize bir melik gönder’ dediler... Nebîleri onlara, ‘Allah, Tâlût’u
size melik gönderdi’ dedi. ‘O bizim üzerimizde nasıl melik olabilir? Biz melikliğe
ondan daha lâyığız, ona geniş mal da verilmemiştir’ dediler: (Nebîleri
de), ‘Allah onu sizin üzerinize seçti, onun bilgisini ve gücünü artırdı.’ dedi.” 263
Buraya kadar açıkladığımız melik kelimesi, öncelikle yönetici ve tabii
olarak, Allah adına gerek insanlar üzerinde, gerekse yeryüzünde Allah’ın
varettiği servet üzerinde tasarrufu elinde bulunduran kişi anlamında kullanılmıştır.
Kur’an, dünya hayatının geçimliği dediği servet için “mülk” deyimini
kullanmaz. Yenilen, içilen, sahip olunulan, kısaca kendileriyle dünya
hayatı sürdürülen şeylere çoğunlukla “mal” veya “metâ” tabirini kullanır.
Allah yeryüzündeki melikliğini, kendi seçtiği ve kendilerine ilim ve
hikmet verip, te’vil öğrettiği kişiler aracılığıyla yerine getirir. Bunun dışında,
bu melikliği gasbetmeye çalışanlara ve diledikleri biçimde insanlar ve
yeryüzünün servetleri üzerinde tasarrufta bulunanlara da melik denilir.
Kur’an, bunlara da mülkün Allah tarafından verildiğini vurgular. Ama, bu
Allah’ın kendi melikliği için seçtiği insanlara verdiği bir mülk verişi değil;
insanlar hak ettiği için gerekli gördüğü bir mülk veriştir. İnsana belli bir
irâde verildiğinden ve insan yaptıklarından sorumlu olduğundan eylemlerinin
sonucunu mutlaka görür. Temelde Allah’ın irâdesi, yeryüzünde kendi
mülkünün, yani kendi melikliğinin hâkim olması şeklindedir ve bunun için
dilediği insanları seçerek, onlar aracılığıyla melikliğini gerçekleştirmek ister.
İnsanları Allah’ın hükmüyle yönetmesi için gönderdiği peygamberlerin
seçimini de hiçbir zaman insanların keyfine bırakmaz. Çünkü, O mülkünde
dilediği gibi tasarruf eder. Ama, insanlar Allah’ın irâdesi doğrultusunda
262 5/Mâide, 20
263 2/Bakara, 246-247
• 143 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
değil de, kendi keyfî irâdeleri doğrultusunda gider ve Allah’ın seçtiklerinin
melikliğini kabul etmezlerse, bu kez Allah başlarına hak ettikleri meliği getirir.
Nitekim, bu anlamda Firavun da, İbrahim’le Allah hakkında çekişen
ve kaynaklarda Nemrut diye geçen kişi de meliktir.
Mülkle ilgili olarak Kur’an’da geçen bir diğer önemli kelime “melekût“-
tur. Aslında bütün varlıklar Allah’ın “ol” emriyle meydana gelmişlerdir.
Acaba Allah’ın “ol” dediği şey nedir? Allah neye “ol” demektedir? Demek
ki, varlıkların gerek salt nuranî, gerekse cismî ve gerekse şeytan veya cinler
gibi ateşten varlıklar olarak ortaya çıkmadan önce bir asılları, bir kökleri
vardır. Bu asıllar da nurdur, ışıktır. Bu nur veya ışık Allah’ın nurundandır.
Allah ise göklerin ve yerin nurudur. Şu halde, eşyanın hakikati denilen
ve Hak’tan kaynaklanan, Allah’ın nuruyla varlık kazanan ve ilm-i İlâhide
ezelde var olan asıllara, varlık köklerine Allah “ol” deyince varlıklar ya
maddesiz nuranî varlıklar, ya güneş gibi maddî-nuranî, ya da maddî varlıklar
haline gelmektedirler. İşte, varlıkların biçim giymeden âyân-ı sâbite (arketipler)
olarak bulundukları durum bir âlem olarak tasavvur edilip, adına
“melekût âlemi” denilmiştir. Bu âleme Allah’ın dilediği kulları (peygamberleri)
bakabilir ve ilmel-yakîn halindeki imanlarını ayn’el-yakîn haline
getirebilirler; gaybı şehadete çevirebilirler. Nitekim, Kur’an’ı Kerim’de, “İşte
böyle, İbrahim’e göklerin ve yerin melekût’unu gösteriyoruz.” buyurulmakta264;
müşriklerin bu âleme bakmaları ve ibret almaları, Allah’ın birliğini
görmeleri çağrısında bulunulmakta ve her şeyin melekût’unun Allah’ın
elinde olduğu vurgulanmaktadır.
Öte yandan “melik” kelimesinin hükümdar, yani devlet başkanı anlamında
kullanılması da söz konusudur. İslâm devletlerinin hükümdarları
genellikle “melik” ünvanını taşımazlardı. Kur’ân-ı Kerim’de bu kelime Allah
için kullanılmadığı zamanlarda, yabancı ülkelerin hükümdarlarını ifade
etmekteydi. Melik kelimesi, İslâm tarihinde ilk olarak Emevî devletinin
kurucusu Muaviye tarafından kullanılmıştır. Ancak bu kelime, Asr-ı saâdetten
Hulefâ-i râşidîn döneminin sonuna kadar icrâ edilen şeklin dışında,
İslâm’a aykırı bir idareyi zihinlere getirdiği için Muâviye’nin bu “melik”
ünvanını alması iyi karşılanmamış ve hatta bazı âlimler tarafından şiddetle
kınanmıştır. 265
264 6/En'âm, 75
265 Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 4, s. 133-134
• 144 •
Ahmed Kalkan
“De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden
mülkü çekip alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil edersin; gerçekten
Sen, her şeye kaadirsin.”266
Gönülden gelen bir yakarış... İfade biçiminde dua tonu var... Manevi
parıltısında yalvarış özü hâkim. Apaçık evren kitabına dikkat çekişinde,
şefkat ve yumuşaklıkla insanın duygularını coşturma var. Allah’ın irâdesi ve
insanların işleri ile evrenin işlerinin yürütülmesini beraberce zikredişinde
büyük bir gerçeğe işaret vardır. Hem evrene hem de insana egemen olan tek
ulûhiyet gerçeğine... İnsanın ihtiyacının, Allah’ın idaresinde bulunan büyük
evrenin ihtiyacının bir parçasından başka birşey olmadığı gerçeğine...
Yalnız Allah’a boyun eğmenin, insanın ihtiyacı olduğu gibi tüm evrenin ihtiyacı
da olduğu... Bu ilkeden sapmanın insanı, kuralların dışına çıkma ile
cahilliğe ve sapıklığa düşüreceği gerçeğine işaret var!
Bu, tek ulûhiyet gerçeğinden kaynaklanan bir gerçektir... Tek bir İlâh.
Öyleyse her şeye sahip olan da yalnız O’dur. Ortaksız olarak “Mülkün sahibi”
O’dur. Sonra O, kendi mülkünden dilediğine dilediği kadarını verir.
Allah’ın kendisine mülk verdiği kişi ancak emanet olarak onu sahiplenebilir.
Mülkün gerçek sahibi, dilediğinde dilediği kimseden mülkünü geri
alır. Hiçbir insanın gönlünce tasarruf yetkisi bulunan kalıcı bir mülkiyet
olamaz. Ancak kendisine emanet edilen bir mülkiyetten söz edilebilir ki o
da asıl mülk sahibinin şartlarına ve direktiflerine bağlı kalma zorunluğudur.
Mülkü emanet olarak alan kişi, mülkün asıl sahibinin şartlarına aykırı
bir harcamada bulunduğu zaman bu harcaması geçerli olmaz ve müminler
dünyada buna engel olmak zorundadırlar. Bu kişi ahirette de, mülkü
canının istediği şekilde kullandığından ve asıl sahibinin şartlarına aykırı
hareket ettiğinden dolayı ayrıca hesaba çekilecektir...
Aynı şekilde dilediğini onurlandıran, dilediğini de güçsüz düşüren
O’dur. Kimse O’nun hükmünü yanlış göremez, O’nu saptırmaya yeltenemez
ve verdiği kararı bozamaz. O, yüce Allah’tır ve her şeyin sahibidir... Bu özel
niteliği Allah dışında hiç kimsenin üstlenmesi asla doğru olmaz.
Allah’ın bu egemenliği, bütünü ile iyiliğin kendisidir. Çünkü O, bu hâkimiyetini
doğruluk ve adâlet ile yürütür. Doğruluk ve adâlet ile mülkü
dilediğine verir, dilediğinden alır. Hak ve adâlet ile dilediğini onurlandırır,
266 3/Âl-i İmrân, 26
• 145 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
dilediğini güçsüz kılar. Tüm durumlarda O’nun murad ettikleri gerçekten
hayırdır. Her zaman bu iyiliğin gerçekleşmesi üzerindeki mutlak irâde ve
mutlak kudret Allah’ındır. “İyilik senin elindedir. Senin her şeye gücün yeter.”
İnsanın tüm işleri üzerindeki bu hâkimiyet, onların işlerini iyilik temeli
üzerinde programlama, Allah’ın kâinat ve hayat üzerindeki mutlak ve büyük
hâkimiyetinin bir parçasından başka birşey değildir: “Geceyi gündüze
dönüştürür, gündüzü geceye dönüştürür. Diriden ölüyü çıkarır, ölüden diriyi
çıkarırsın. Dilediklerine hesapsız rızık verirsin.” 267
Bu birbiri içine giren gizli hareketi, bu büyük gerçeği ifade eden tasvir
insanın kalbini, duygularını, gözlerini ve duyu organlarını doyurmaktadır...
Gecenin gündüze, gündüzün geceye çevrilişi, ölüden dirinin, diriden
ölünün çıkarılışı olgusu... Kalbin, dikkatlerini ona yönelttiğinde ve orada
fıtratın gerçek ve engin sesine kulak verdiğinde şüphesiz ve tartışmasız olarak
Allah’ın kudretine işaret ettiğini kavrayacağı hareket.
Tüm evrenin ve her canlının yapısında varolan bir hareket. Gizli, engin,
tatlı ve dehşet yerici bir hareket. Kur’an’ın bu kısa işareti, o büyük hareketi
insanın kalbine ve beşerin aklına göstermektedir. Her ye gücü yeten, onları
yoktan vareden, onlara merhamet eden ve işlerini proğramlayan Allah’ın
eliyle dokunan hareket. İnsanlar nasıl olur da işlerini merhametle proğramlayan
Allah’tan ayrı bir proğram yapmaya kalkışabilirler? Hakîm ve Habîr
olan Allah’ın düzene koyduğu bu evrenin birer parçaları oldukları halde,
nasıl olur da kendilerine canlarının istediği düzenler seçebilirler?
Sonra hepsinin rızkı Allah’ın elinde olduğu ve hepsi de O’na muhtaç
olduğu halde, nasıl bir kısmı bir kısmını kul yapabilir, bazıları bazılarını
Rabler edinebilirler?
“Dilediğine sınırsız rızık verirsin” Bu, insanın kalbini büyük gerçeğe;
Tek bir ulûhiyet, tek bir gücün etkinliği, tek bir hâkimiyet bir tek asıl sahip
olduğu ve bir tek zatın hüküm verme yetkisi olduğu gerçeğine yöneltmektedir.
Sonra her şeye hâkim, mülkün sahibi, onurlandıran, güçsüz bırakan,
hayat veren, öldüren, bağışta bulunan, mahrum bırakan, evrenin ve insanın
işlerini sürekli olarak adâlet ve iyilikle düzene koyan Allah’ın dışında hiçbir
267 3/Âl-i İmrân, 27
• 146 •
Ahmed Kalkan
kimseye bağlanılmayacağı gerçeğine çekmektedir. 268 Âl-i İmrân Sûresinin
26. ve 27. ayetleri kendilerinden önceki ve hemen sonraki âyetlerle güzel
bir uyum teşkil eder. 19. âyetten itibaren İslâm düşmanlarına bir uyarı ve
tehdit yer alır ve 25. âyette müslümanlar düşmanlarının ceza gününde yaptıklarının
karşılığını göreceği konusunda temin edilirler. Allah bu âyetlerde
onları tekrar temin etmek için müminler ve Allah’a itaat eden kullar, açlık
ve zorluklar çekerken, kâfirlerin ve Allah’a isyan edenlerin dünyada bolluk
içinde yaşadığı görüldüğünde, insanın aklına gelen, fakat henüz sorulmamış
olan bir soruyu cevaplandırıyor.
Soru şöyledir: İki grubun bu zenginlik ve yoksulluğu arasındaki dengesizliğin
altında yatan hikmet nedir? Bu bölümün nâzil olduğu dönemde (H.
3. sene) Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashâbı her taraftan o kadar baskıya mâruz
kalıyorlardı ki insanların zihninde bu soru oluşuyordu. Sorunun cevabını
bu ayetler ihtiva eder; tüm otorite, güç, zenginlik ve servetin sahibi olan
Allah, bunlardan bir kısmını istediği kişilere verir. Onlar, bu dengesizlikten
tedirgin olmazlar. Çünkü O, Hakîm’dir (Hikmet sahibi) ve Alîm’dir (her şeyi
bilendir). Bundan başka Allah serveti dilediğine verir, dolayısıyla zenginlik
bir şeref ve dostluk kriteri değildir. Bu nedenle bunu takip eden ayetlerde
müslümanların zengin kâfirlerle dostluk kurmaları yasaklanmaktadır. 269
Ey Melik olan, bütün varlıkların sahibi, tek ve mutlak Sultanı Allah’ım.
Sen bütün mevcûdâtı, yaratan, yöneten, terbiye eden, koruyan, hayat ve
sonsuz rızıklar veren eşsiz Meliksin, mutlak yöneticisin. Herkes Sana muhtaç,
Sen ise hiçbir şeye muhtaç değilsin.
“De ki: İnsanların Rabbine sığınırım; insanların melikine, insanların
(gerçek) İlâhına.” 270
Göklerin ve yerlerin gerçek Sultanı, Sultanlar Sultanı Allah’ım. Senden
başka bütün idarecilerin idaresi eksik, kusurlu ve geçicidir. Gerçek, ezelbbed
Sultanı Sensin. Kullarını ve evreni en güzel, en kolay ve en âdil şekilde
idare edersin. Zorluk biz âciz kullarınadır. Sen bütün noksan sıfatlardan
münezzehsin. Senin için âlemlerin idaresi ile atomların yönetimi ve bir kulunun
idaresi aynı kolaylıktadır.
268 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, 3/Âl-i İmrân, 26-27. âyetlerin tefsiri
269 Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, İnsan Y., c. 1, s. 248-249
270 114/Nâs, 1-3
• 147 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Ey Sultanlar Sultanı ve Bütün Mülklerin Sahibi Güzel Allah’ım. Sen,
Sana tam kulluk yapan sâlih kullarını arza halife kılarsın. Onları liderlere
önder, sultanlara sultan edersin. Sen dilediğine dilencilik, dilediğine de
sultanlık verirsin. Sen “hesap gününün meliki ve mâliki”sin.271 Kudretin,
mülkün, lutuf ve ikramların sonsuzdur.
Mâlikü’l-Mülk
“Mülkün, her varlığın sahibi.”
Ey Mâlikü’l-Mülk olan, mülkün tek sahibi ve yöneticisi olan Allah’ım,
Bütün mevcudatın tek hükümdarı ve sahibi Sensin. Mülkünde istediğin
gibi tasarruf edersin. Kimse Sana karışamaz.
Bütün mevcûdâtının olduğu gibi bizim de Sahibimiz ve Sulatanımız
Sen’sin. Elimizin, ayaklarımızın, bütün bedenimizin, canımızın, ruhumuzun,
hatta “Ben” dediğimizin, benliğimizin gerçek sahibi Sensin. Sen,
sonsuz merhamet, adâlet ve şefkat sahibi bir Mâlikü’l-Mülk’sün. Herkese
sonsuz merhamet, sonsuz adâlet ve şefkat edersin. Her icraat, emir ve hükmünde
onlarca hikmet ve güzellik vardır.
“De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden
mülkü çekip alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil edersin; gerçekten
Sen, her şeye kaadirsin.”272 Makro âlemden, mikro âleme ve oradan
da normo âleme kadar her şeyin ezelî ve ebedî tek sahibi Sensin. Melekler
ve ruhaniler âleminin, gökleri ve yeri kuşatan Kürsü’nün, Kürsüyü kuşatan
Arşın ve bizim bilemediğimiz, ilmimizin eremediği, Sadece Senin bildiğin
O muhteşem âlemlerin Muhteşem tek Hükümdarı ve Sahibi Sensin.
Sen Mâlikü’l-Mülk’sün. Senin mülkünü anlamada biz kullarının aklı
yetersizdir. Sen “Ol” deyince her şey olur. Sen “Ol” deyince yeni yeni galaksiler,
uzaylar kurulur. Sen “Ol” deyince altın, inci, elmas, gümüş ve zebercetten,
“eni gökler ve yerler genişliğinde” cennetler kurulur.
271 1/Fâtiha, 4
272 3/Âl-i İmrân, 26
• 148 •
Ahmed Kalkan
“O gün onlar (kabirlerinden) fırlayıp çıkarlar. Allah’a karşı hiçbir şeyleri
gizli değildir. (Buyrulur ki:) ‘Bugün mülk kimindir?’ (Şöyle cevap verilir:)
“Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” 273
Sen Mâlikü’l-Mülk olarak, fâni dünyada, geçici mülkü dilediğin kuluna
verirsin. Dilediğine geçici sultanlık, dilediğine de dilencilik verirsin. Kullarının
gerçek mülk sahibini anlamaları için, hem fâni dünyanın zenginlerine
bakıp ibret alması hem de dilencilerine bakıp haline şükretmesi lâzım.
Bizler fâni dünyadaki, Senin malını Senin yolunda vermekte zorlanırız.
Oysa Senin malını Senin yolunda versek, Sen o mülkü ölümsüzleştirecek ve
Cennet’te birine karşılık binler, trilyonlar vereceksin.
Her şeyin tek sahibi Allah’tır, her ne varsa O’nundur. Her şey üzerinde
mutlak tasarruf yetkisi sadece O’na aittir. O halde O’ndan başkasına kulluk
edilmez.
Mâlikü’l-Mülk, mülkün ebedî sahibi demektir. Cenâb-ı Hakk’ın mülk
üzerinde hem sahipliği, hem de hükümdarlığı vardır. Mülkünü dilediği gibi
tasarruf eder ve aynı zamanda onda geçerli olan yasaları koymak sûretiyle
dilediği gibi hükmetme hakkı da O’na âittir. Bu hususta hiçbir ortağı, dengi
ve yardımcısı yoktur. Mülk denilince dünyası ve âhireti ile kâinatın tümü
anlaşılır. Bizzat insan da O’nun kulu olarak, mülküne dâhildir. Allah Teâlâ
mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf
eder. Hiçbir kimsenin O’nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur.
Dilediğine verir, dilediğinden alır. 274
Şu an bulunduğumuz yerden etrafımıza baktığınızda gördüğümüz her
şeyin Sahibi vardır. Oturduğunuz koltuk, Sahibinin var ettiği atomlardan
oluşmaktadır. Saksıda duran çiçek, Sahibinin ona sağladığı imkânlarla (güneş,
su vs.) büyümektedir. Pencereden görünen deniz ve içindeki tüm canlılar
Sahibi dilediği için orada bulunmaktadır...
Ve hatta kendi bedenimiz; o da bizden tamamen bağımsız olarak bizi
var edenin kontrolündedir. Tüm uzuvlarımız, damarlarımız, sinir sistemimiz,
hücrelerimizin her biri Sahibimizin ilminin ve üstün sanatının eser-
273 40/Mü’min, 16
274 3/Âl-i İmran, 26
• 149 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
leridir. Bu sayılanların hiçbiri bizim sahip olmayı düşünüp tasarladığımız,
sonra da var ettiğimiz şeyler değildir.
Biz dünyaya gözümüzü açtığımızda hem kendi bedenimizdeki kusursuz
sistemle, hem de içinde bulunduğumuz dünyayla ve hatta tüm evrenle
karşılaştık. Ancak bundan önce bunların hiçbirine sahip değildik ve bundan
sonra da kendi irâdemizle bunlara sahip olmamız mümkün değildir.
Elbette bu gerçek, sadece bizim için değil, tüm insanlar için de geçerlidir.
O halde her şeyin mülkü, onları Yaratana aittir; yani her şeyin yaratıcısı ve
sahibi olan Allah’a...
Bu açık gerçeğe rağmen insan körleşir ve O’nun varlığını gözardı ederek
elindeki her şeyin kendisine âit olduğu zannına kapılır. Tüm âcizliğine rağmen
kendini üstün görme yanılgısı içinde olan insan, büyüklenir ve inkâra
kalkışır. Fakat bu inkâr yalnızca kendisine zarar verir; çünkü Hz. Mûsâ’nın
söylediği gibi; “Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile
şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür.” 275
“Mâlikü’l-mülk: “Dünya ve âhiretin mülkü, yalnız Kendisine âit olan”
demektir. Yalnız bir Medenî âyette 276 geçer. Kur’an; sıfat, masdar ve fiil şekilleriyle
hükümranlığı Allah’a tahsis etmeye büyük önem vermiştir. Başından
sonuna kadar, O’nun bu vasfını hatırlatmıştır. Onun “Hükümrân”
olarak tanıtılmasına bazı felsefî düşünceler bir anlam vermeyebilirse de,
beşerî realitenin başka türlü olduğunu anlatmaya çalışacağız.
Hükümdar kültü, özellikle eski dünyanın hemen her tarafında rastlanan
bir tezâhürdür. Anlaşılan insanlık, hükümranlıkla Ulûhiyette birbirinden
ayrılmaz iki kavram bulmaktadır. Denebilir ki, hükümdarlar kendilerini
halklarına kabul ettirmek için, bir ilâhî kaynağa dayanıyor göstermişlerdir.
Yahut hâkim olanların, raiyyelerini kendilerinin kulları, kendilerini
de onların tanrısı gibi görmek istedikleri söylenebilir. Başka şeyler de düşünülebilir.
Şimdi serdedeceğimiz tarihî gerçeklere bakarak, biz daha çok,
birinci ihtimalin, yani insanların tanrılıkla hükümranlığı ayrılmaz kabul
etmelerinin bir vâkıa olduğunu kabul ediyoruz.
275 14/İbrâhim, 8
276 3/Âl-i İmrân, 26
• 150 •
Ahmed Kalkan
İnsan, taptığı Tanrının hükümran olmasını, hükmünü yürütmesini
beklemektedir. Kendisine hükmeden beşerî varlıkların hükümranlığına,
ancak ilâhî bir esasa ve izne dayandıkları düşüncesiyle, tâbi olmak istemektedir.
Eski Mısırlılar nezdinde Firavun, tanrının oğludur. Yaşadığı sürece,
tanrı Horus ile eşit tutularak, tanrı sıfatıyla kendisine tapınılması gerekirdi.
Çinlilere göre Tanrı “Cihan hükümdarı”dır; yerdeki kral, semâvî Hükümdarın
temsilcisidir. Kral ancak, bu unvanla halka emretme yetkisini haklı
gösterebilir. Sümerlerde, hükümdarlık gökten iner; kral, Tanrı Anu’dan iktidarını
alır. İşte bundandır ki, yalnız hükümdar halkı temsilen Onu çağırabilir,
sıradan adamlar değil. Babil ve Asur’daki siyasî rejim, daima bir teokrasidir.
Bütün iktidar bir tanrıdan veya tanrılardan gelmektedir. Orta Asya
ve kuzey kutup bölgesi kavimlerinde tanrı, “hân”, yani kâinatın hükümdarıdır.
Moğollarda da böyledir. Fakat tanrı, âlemi doğrudan doğruya değil;
yerdeki temsilcileriyle, hanlarla idare eder. Mengü Han, Fransa kralına
yolladığı mektubunda: “Ebedî Tanrının emri böyledir; Gökte bir tek ebedî
Tanrı vardır, yerde de yalnız bir hüküm bulancaıktır: Tanrının oğlu Cengiz
Han”. Ural Altay bölgesinde, Tatarlarda Yüce Semâvî Tanrı, “Han” yani
Hükümdardır. Brahmanlar, kralı takdîs ederlerdi. Hindistan’daki Semâvî
Tanrı Varuna hükümdardır; Hükümdar-Tanrı’dır. Zerdüştlükteki tek Tanrı
Ahura-Mazda da, “Hükümran Tanrı”dır. Bazı Afrika topluluklarında kral
mukaddes veya ilâhî telâkki edilir. Eski Yunan’da Zeus’da da hükümranlık
vasfı vardır, krallar otoritelerini ondan alırlar. İtalya’da Jupiter, mutlak
hükümdar idi. Japonya’da, Mikado güneş tanrıçasının soyundan gelmedir,
hem kral, hem baş râhiptir; ilâhî nesnenin cisimleşmiş şeklidir. Bir Japon,
bütün hallerde Mikado’nun (kralın) irâdesine itaat etmeye mecburdur. Mikado
kültü, halen Japonya’da mevcuttur.
M.Ö. 6. yılda, yahûdiler Filistin’de Galile (el-Halil) bölgesinde Roma
idaresine karşı ayaklanırlar; zira Tanrı, onların tek Hükümdarıdır. Çünkü
yahûdiler, Allah’ı Kral olarak nitelerler. Kezâ yahûdiler, krallarının Tanrı
ve halk tarafından seçilmesi gerektiğine inanırlardı. İsrail’de kral, ilâhî bir
kuvvete sahip olup Yahova tarafından yahut Yahova’nın işaretiyle halk tarafından
seçilmiştir (Kur’an’da 2/Bakara, 247’de Tâlût’un, onlara Allah tarafından
kral olarak gönderildiği bildirilir). “İmparatora tapınma (Sezarizm),
Roma devletinde bütün din mensuplarının imparatora ve yurda bağlılıklarını
sağlayan bir inanma ve tapınma sistemidir. Sistem, Jül Sezar’ın
ölümünden sonra kurulmuştur. İlk Hıristiyanların işkence görmeleri, bu
tapınmaya katılmamaları yüzünden olmuştur. Hz. İsa, kendisini yahûdi•
151 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
lerin kralı olarak kabul ediyordu. Onu tanrılaştıran hıristiyanlar, kendisini
“insanlığın ve kâinatın hükümdarı” olarak görürler. Çokça, rûhânîleştirilen
“Allah’ın melekûtu”, hıristiyanlıkta en önemli yeri işgal eder. Pater duâsında:
“Melekûtun gelsin” denir. Hıristiyanlarda “Semâvî Peder”, her şeyden
önce Mâlik/Meliktir, yani Kraldır.
Bu dünya turundan sonra, insanın “Hükümran” olan bir Allah’a ve yalnız
O’na kulluk etmek üzere yaratıldığını anlamamak mümkün değildir.
Mutlak ve Gerçek Hükümdarı (el-Melikü’l-Hakk) bulamayınca, uydurduğu
tanrılara bu vasfı verdiği görülmektedir. Bu vasıfla tecellî etmeyen
Tanrının da unutulduğu gerçeğini hatırlayacak olursak, Allah’ın Kendisini
hükümranlıkla nitelemesinin hikmetini anlamamız çok kolay olacaktır.” 277
Mal-Mülk Allah’ındır
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” 278; “Göklerin ve yerin mülkü
O’nundur.” 279; “Mülk O’nundur.” 280
Bu âyetler ve benzerleri mülkün, hükümranlığın Allah’a âit olduğunu,
gerçek mülk sahibinin O olduğunu vurgulamaktadır. Allah, mülkünü yönetme
hakkını, yeryüzünde halîfe tâyin ettiği insana vermiştir. “Allah’a ve
Rasûlüne iman edin ve (O’nun) sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği
şeylerden (Allah için) infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve (Allah
rızâsına) infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır.” 281 Bu âyetten
anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah’ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak
mala sahip olsa da; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü
Allah’a âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. İnsanın mala halîfe kılınması,
iki anlama gelebilir: Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın
yönetiminin kendisine bırakılmasıdır.
277 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 130-132
278 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 17, 18, 40, 120; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14
279 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 7/A'râf, 158; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 44; 42/Şûrâ, 49; 43/
Zuhruf, 85; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9
280 6/En'âm, 73; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 6; ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 26; 17/İsrâ, 111; 22/Hacc, 56; 25/Furkan,
26; 40/Mü'min, 16; 64/Teğâbün, 1
281 57/Hadîd, 7
• 152 •
Ahmed Kalkan
Yahut başkasından kendisine geçmesi, kendisi başkasının yerine geçip
mala sahip olmasıdır. Mal denilen şey, böyle insandan insana geçen, insanların
mülkiyetini birbirinden devraldıkları bir şey olduğu için âyette “cealeküm
müstahlefîne fîh; başkasının yerine geçirildiğiniz, başkasının ardından
size verilen şey” diye nitelendirilmiştir.
Şimdi insan, mülkiyeti geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda
harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah’ın malını harcamakta; O’nun
adına, O’nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna
göre, neden Allah’ın malını, Allah’ın emrettiği yere harcamaktan çekinir,
niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber’in (s.a.s.)
şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım,
malım’ der. Yiyip tükettiğinden, ya da giyip eskittiğinden, ya da sadaka
verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan ötesi başkasının eline
geçecektir).” 282
Dünya ve içindekiler Allah’ındır. Oturmuş olduğumuz ev, binmiş olduğumuz
arabalar, uçaklar, tarlalarımız, bahçelerimiz, ev eşyalarımız, stoktaki
mallarımız kısacası kendimiz de dâhil her şey Allah’ındır. Allah Teâlâ
zenginliğinin ve imtihanının gereği insanlara mal vererek zenginleştirir ve
onlardan şükür ve infak etmelerini bekler.
Bir zaman sonra tasarruf yetkisi kendisinde olması hasebiyle vermiş
olduğu malları bir şekilde geri alır (yangın, deprem, hırsızlık, iflas, vs.) ve
kulunun sabrını ölçer. Eğer zenginseniz bilin ki mallarınızı ticari bir zekânızla
kazanmadınız. Allah öyle diledi ve zengin oldunuz. Eğer fakirseniz
yine bilin ki ticarî zekâsızlıktan fakir olmadınız. Allah (c.c.) öyle diledi ve
siz fakir oldunuz. Allah (c.c.) bir kuluna zenginlik ya da fakirlik dilemişse
gerekli sebepleri de yaratır.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Hak Melik olan Allah pek yücedir. Ondan başka ilâh yoktur; Kerîm olan
Arş’ın Rabb’idir.”283
282 Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
283 23/Mü’minûn, 116
• 153 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Oldukça kudretli, mülkünün sonu olmayan (Allah)ın yanında doğruluk
makamındadırlar.” 284
“De ki: ‘Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden
mülkü çekip alırsın…” 285
Allah, gerçek mülk sahibidir. O’nun bu sıfatı, yücelik, büyüklülük ve üstünlük
sıfatlarındandır. Her şeye egemen olan, bütün işleri bir düzen içinde
yürütüp idare eden O’dur. Kulları üzerinde mutlak tasarruf sahibidir. Emir
ve yasaklar koymak, sonra da bunlara uyanları ödüllendirmek, uymayanları
da cezalandırmak O’nun hakkıdır. Yer ve gökler O’nundur. Bütün her
şey O’nun mülküdür. İnsanlar O’nun kulu ve kölesidirler, daima O’na muhtaçtırlar.
286
Melik ismi, gerçek anlamda her yönüyle yalnız Allah içindir. Bu sıfat,
Allah’ın diğer bütün kemâl sıfatlarının var olmasını zorunlu kılar. Çünkü
gerçek bir melik olan varlığın hayat, kudret, irâde, görme, işitme ve konuşma
gibi sıfatlara sahip olmaması düşünülemez. Emretmeyen ve yasaklamayan,
ödüllendirmeyen ve cezalandırmayan, veren veya vermeyen, aziz
veya zelil kılmayan, ikram ve ihsanda bulunmayan, intikam alamayan veya
affedemeyenn, alçaltamayan veya yükseltemeyen, emir ve yasaklarını kullarına
tebliğ edecek peygamberler gönderemeyen bir varlık nasıl melik olarak
nitelenebilir ki? Gerçek melik olan bir varlıkta, bu sıfatlardan hangisi
bulunmaz ki?
Görünen o ki, Allah’ın isim ve sıfatlarını inkâr edenler, kendi melikliklerini
Allah’ın melikliğinden daha mükemmel ve üstün görmektedirler.
Bunlar kendileri için kabul ettiklerini Allah için kabul etmemektedirler.
Oysa gerçek meliklik sıfatı, emrinde bulunan şeyler üzerinde tasarruf edebilmeyi
zorunlu kılar. Bu varlıkta olan her şey Allah tarafından yaratılmıştır.
Bu yüzden O’nun eksiksiz ve mükemmel melikliği başkasına dayanmaz.
Buna karşılık her varlık O’na dayanır. Var olmaları, O’nun yaratması ve dilemesine
bağlıdır.
284 54/Kamer, 55
285 3/Âl-i İmrân, 26
286 Teysiru’l-Kerîmi’r-Rahmân, c. 5, s. 620
• 154 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın gerçek mülk sahibi olması, O’nu övmekle yakından ilgilidir.
Bu yüzden “Mülk de O’nun, hamd de O’nun”287 denilmiştir. Allah’ın hamd
ve mülk sahibi olması konusunda insanlar üç kısma ayrılmışlardır. Peygamberler
ve onların izinden gidenler, mülk ve hamdin yalnız Allah’a ait
olduğunu kabul ettiler. Bunlar, Allah’ın mutlak Kaadir olduğunu, hüküm
ve hikmet sahibi olduğunu ve bütün kemâl sıfatların O’nda bulunduğunu
kabul etmişler, O’nu her türlü eksiklikten ve varlıklara benzemekten tenzih
etmişlerdir.
Allah, gerçek Rab, gerçek Melik ve gerçek İlâhtır. O, Rab oluşu ile bütün
varlıkları yaratmış, Melik oluşu ile hepsine üstün gelmiş, İlâh oluşu ile de
onlara kendisine ibâdet etmelerini emretmiştir. Bu üç kavramın içerdiği
derin anlamları, yücelik ve ululuğu iyi düşünmemiz gerekir. Allah bu üç
kavramı en güzel bir ifade ve üslup ile Nâs sûresinde birlikte zikretmiştir:
“İnsanların Rabb’i, İnsanların Meliki/Mâliki ve İnsanların İlâhı”. Bu üç
tamlama, imanın bütün temellerini ve Allah’ın güzel isim ve sıfatlarının
anlamlarını kapsamaktadır. Bu üç ifade, el-Esmâü’l-hüsnâ’nın anlamlarını
şöyle kapsar:
İnsanların Rabb’i kavramı Allah’ın şu isim ve sıfatlarını kapsamaktadır:
Kaadir, Hâlik, Bâri’, Musavvir, Hayy, Kayyûm, Alîm, Semî’, Basîr, Hasen,
Mün’im, Cevâd, Mu’tî, Mâni’, Dâr, Nâfi’, Mukaddim, Muahhir, Mudıll ve
Hâdî. Allah bu ve benzeri birçok isim ve sıfatı hakkıyla hak edendir.
İnsanların Meliki/Mâliki kavramı, Allah’ın emreden, yasaklayan, aziz
veya zelil kılan gibi kulları üzerinde dilediği şekilde tasarruf sahibi olduğunu
belirten isim ve sıfatları kapsar. Allah’ın gerçek Melik/Mâlik olduğunu
belirten isim ve sıfatlar şunlardır: Azîz, Cebbâr, Mütekebbir, Hakem, Adl,
Hâfıd, Râfi’, Muizz, Mudıll, Azîm, Celîl, Kebîr, Hasîb, Mecîd, Velî, Müteâlî,
Mâlikü’l-mülk ve Muksit. Tüm bu isim ve sıfatlar, Allah’ın mülk sahibi oluşuna
ve dilediği şekilde tasarruf yetkisine sahip olduğuna işaret etmektedir.
İnsanların İlâhı kavramı ise, Allah’ın bütün celâl ve kemâl sıfatlarını
kapsar. Güzel ve yüce isim ve sıfatların tamamı bu ifadenin kapsamına girer.
Böyle bu üç isim (Rab, Melik/Mâlik, İlâh) esmâ-i hüsnânın bütün anlamlarını
kapsamış olmaktadır.
287 64/Teğâbün, 1
• 155 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Allah’ın bu isimlerle kendisine sığınanları koruması, himayesine alması,
insan ve cinlerin şerlerine ve vesvese vermesine mâni olması haktır. 288
Allah bizim tek Rabb’imiz, Mâlik’imiz ve İlâh’ımız olduğuna göre, sıkıntı
ve musibet zamanlarında O’na sığınmaktan başka çaremiz yoktur. Bizim
O’ndan başka bir sığınağımız, barınağımız ve mâbudumuz yoktur. Bu
yüzden sadece O’na duâ edilmeli, yalnız O’ndan korkulmalı ve O’na umut
bağlanmalıdır. O’ndan başka kimse gerçek anlamıyla sevilmemeli, boyun
eğilmemeli ve itaat edilmemelidir. Yalnız O’na güvenip dayanılmalıdır. Zira
umut bağladığın, korktuğun, duâ ettiğin, kendisine güven duyup dayandığın,
seni terbiye eden, işlerini üstlenip onları bir düzene koyan ve idare
eden Rabb’indir. O’ndan başka Rab yoktur. O, aynı zamanda senin ve bütün
varlıkların gerçek Mâlik’idir. Biz de dâhil bütün varlıklar O’nun mülküdür.
Rabb’imiz ve Mâlik’imiz olan, aynı zamanda bizim gerçek ve tek İlâh’ımız
ve mâbudumuzdur. O’na ibâdet etmekten, kulluk yapmaktan uzak durmamalıyız.
Bizim O’na olan ihtiyacımız, hayata ve ruha olan ihtiyacımızdan
daha fazladır. O, hepimizin ve bütün varlıkların gerçek İlâh’ıdır. O’ndan
başka ilâh yoktur.
Gerçek bir Rabb’e, Mâlik’e ve İlâh’a sahip olduğunun bilincinde olanlar,
O’ndan başkasına sığınmaz, O’nun dışında kimseden yardım istemez
ve O’nun himayesinden başka himaye aramazlar. Allah, gerçek Rab, Melik/
Mâlik ve İlâh olmakla, kendisine iman edenlerin tek koruyucusu, hâmîsi,
yardımcısı, destekleyicisi ve dostudur. Onların bütün işlerini üstlenmiş ve
himayesine almıştır. Kul, sıkıntı ve felâket anlarında, düşmanlarıyla karşılaştığı
anlarda nasıl Rabb’ine, Melikine/Mâlik’ine ve İlâh’ına sığınmasın
ki!? 289
El-Melik: Her şeyin hâkimi demektir. El-Melik; Bütün kâinatın sahibi
ve mutlak sûrette hükümdarı anlamındadır. “De ki: İnsanların Rabbine sığınırım.
İnsanların melikine, insanların (gerçek) İlâhına.”290 Allah’ın ‘Melik’
sıfatı O’nun var olan her şeyin sahibi olduğu anlamına gelir. Bizim gördüğümüz
ve göremediğimiz varlıkların her birinin içinde yaşadığı âlemlerin
yaratıcısı ve tek sahibi O’dur. Yaşadığımız evrenin ezelî ve ebedî hükümdarı
da O’dur.
288 İbn Kayyim, Bedâiu’l-Fevâid, c. 2, s. 249
289 İbn Kayyim, Fevâid, c. 2, s. 248
290 114/Nâs, 1-3
• 156 •
Ahmed Kalkan
Tüm yıldızlar, insanlar, hayvanlar ve bitkiler, göremediğimiz âlemlerde
yaşayan cinler, şeytanlar, melekler ve daha bilemediğimiz bütün varlıklar
Allah’ın emri altındadır. Sayısız âlemin mülkünü elinde bulunduran ve buralarda
hüküm süren olağanüstü düzenin hayat bulmasını sağlayan yalnızca
âlemlerin Rabbi olan Allah’tır.
Sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcı’ya tâbi olduğunu bilen bir insanın,
kendisini başıboş görmesi mümkün değildir. Her şeyden haberdar, her
şeye güç yetiren, her şeyi gören ve işiten bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını
bilen bir insan, O’na karşı sorumlu olduğunu da bilmelidir. Nitekim
mü’minlerin içinde bulundukları bu düzenin tek bir sahibinin olduğunu
bilmeleri, onları doğal olarak yaptıkları her işte, her şeye ve herkese hâkim
olan, her dilediğini yerine getiren Allah’a yöneltir. “Hak hükümdar olan Allah
yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur’an’ı (okumada)
acele etme ve de ki: ‘Rabbim, ilmimi arttır.”291 “Hak Melik olan Allah pek
yücedir, Ondan başka ilâh yoktur; Kerim olan Arş’ın Rabbidir.”292;“O Allah
ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır; Mü’min’dir;
Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk
koştuklarından çok yücedir.” 293
Mülk ve milk masdarları, kuvvet mânâsında müşterektirler. Ancak,
mülk, milki de gerektirir; dolayısıyla her melîk mâliktir; fakat her mâlik
her zaman hüküm sahibi, yani melîk değildir. Mülk: İnsanlar üzerinde emir
ve nehiyle tasarruftur, şuurlu varlıklar üzerinde hüküm ve hükümet etmeye
mahsustur. Bundan dolayı, “insanların meliki”, fakat “eşyanın mâliki” denir.
Beşerî mânâda mülkün değeri, idare olunanlara ve idarecideki zâtî vasıflara
göre büyür veya küçülür. Allah’ın mülküne ise, hiçbir hükümranlık
yaklaşamaz. Zira O, bu hükümranlığa, memleketini (yarattığı tüm mülkü)
ve oradaki insanlar da dâhil bütün varlıkları, yoktan var etmekle hak sahibidir.
Öte yandan, bu hükümranlığın, Kendisinden alınması da söz konusu
değildir. Allah öyle bir Meliktir ki, buyurma, yok etme, öldürme, diriltme,
azaplandırma, mükâfatlandırma gibi işlerde istediği gibi, ne ortağı ne Kendisini
engelleyebilecek olanı olmaksızın, istediği hususta istediği gibi tasarruf
eden gerçek Meliktir. Böylece, anlaşılıyor ki, O hakiki ve mutlak tek
291 20/Tâhâ, 114
292 23/Mü’minûn, 116
293 59/Haşr, 23
• 157 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Meliktir. Beşerî hükümdarlar hakkında mülk, mecâzîdir. Allah bu durumu,
hasr ifâdesiyle “lehu’l-mülk; O’nundur mülk”294; “Ellezî bi yedihi’l-mülk; hükümranlık
elinde olan”295 gibi, birçok âyette bildirmektedir.
Dikkati çeken bir durum da, -bu gerçeğe rağmen- insanların İlâhî hükümranlığı,
kendilerince bilinen hükümdarlık kavramı ile karıştırmamaları
için, Allah’ın mülkünü belirten tâbirlerin mücerred olarak getirilmemesidir.
Bunlar muzâf kılınmak veya tavsif edilmekle, nasıl bir mülk karşısında
bulunulduğu gösterilmiştir: “Mâlik-i yevmi’d-dîn; Din gününün Mâliki/
sahibi (veya Melik’i)”296; “el-Melikü’l-Hakk; Hakiki Hükümdar”297; “el-Melikü’l-
Kuddûs; Her türlü eksiklikten münezzeh Hükümdar”298; “Melikü’n-nâs;
Bütün insanların hükümdarı”299; “Mâlikü’l-mülk; Mülkün mutlak sahibi”300.
Bu son vasfın geçtiği pasajda O, ancak Ulûhiyetin sahip olabileceği birçok
sıfatla (hayat vermek, öldürmek vb. nitelenmiştir. Bundan ötürü, et-Taberî:
“Dünya ve âhiretin mülkü, yalnız Kendisine âit olan” diye tefsir etmiştir.
Melîk ismi, yalnız bir Mekkî âyette, “Melîk Muktedir” 301 terkibiyle gelmiştir.
“Tam Kudretle Güçlü olan Hükümdar” anlamına gelen bu vasıf, özel isim
durumundadır.
Mâlikü’l Mülk: Mülkün ebedî sahibi: Cenâb-ı Hakk’ın mülk üzerinde
hem sahipliği, hem de hükümdarlığı vardır. Mülkünü dilediği gibi tasarruf
eder ve aynı zamanda onda geçerli olan yasaları koymak sûretiyle dilediği
gibi hükmetme hakkı da O’na âittir. Bu hususta hiçbir ortağı, dengi ve yardımcısı
yoktur. Mülk denilince dünyası ve uhrâsı ile kâinatın tümü anlaşılır.
Bizzat insan da O’nun kulu olarak, mülküne dâhildir.
Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır. Mülkünde dilediği
gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O’nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide
hakkı yoktur. Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve
yardımcıya ihtiyacı yoktur.
294 35/Fâtır, 13
295 67/Mülk, 1
296 1/Fâtiha, 4
297 20/Tâhâ, 114; 23/Mü’minûn, 116
298 59/Haşr, 23; 62/Cum’a, 1
299 114/Nâs, 2
300 3/Âl-i İmrân, 26
301 54/Kamer, 55
• 158 •
Ahmed Kalkan
Mâlik-i Yevmi’d-Dîn: Din gününün sahibi. “Din gününün mâlikidir.” 302
İnsanların öldükten sonra dirilecekleri, biraraya gelerek hesaplarını verip,
âkıbetlerini görecekleri gün, din günüdür. O gün insanın başkalarıyla, hatta
kendi anesi, babası, eşi ve çocuklarıyla bile ilgilenmeye ne hali, ne fırsatı
vardır. Din gününün şiddeti ve olağanüstü korkusu, herkesi kendi derdine
düşürür. Allah o diriliş gününü diğer adıyla din gününü Kur’an’da şöyle
tarif etmektedir: “Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü
sana bildiren şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeyle güç
yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır.” 303
O gün dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği ilişkiler Allah’ın
azâbı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki dünyevî yakınlıkların,
soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır. Tek değer, kişinin
imanıdır. Hiç kimse, kimseye yardım edemez. Ancak öyle bir irâde yardım
edebilir ki Cennetin sonsuz nimetlerine de, cehenemin çılgın yanan ateşine
de, görevli meleklere de hâkim olsun... Bu, insanın Allah dışında yardım
beklediği tüm kapılarının kapanmış olması demektir. İçinde bulunduğu bu
zor durumdan onu ancak Allah kurtarabilir. O da yine Allah’ın dilemesine
bağlıdır.
Kişi din gününün tek sahibi olan Allah’ın huzurunda ilk yaratıldığında
olduğu gibi yalnızdır. Dünyadaki yaşamı süresince her yaptığı, her düşündüğü
Allah tarafından gözler önüne serilir. En ufak bir ayrıntı dahi unutulmaz.
Allah azamet ve şânına yaraşır bir ortam yaratır ve yarattığı kullarından
hesap sorar. Ancak, kimi dilerse rahmetiyle kurtarır. İnkârcıların kahredici
bir pişmanlığa sürüklendiği bu günde mü’minler, sevinçli ve coşkuludurlar.
“... O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük
düşürmeyecektir...” 304 Çünkü Allah, “elçilerine ve iman edenlere, hem dünya
hayatında hem de şâhitlerin (şâhitlik için) duracakları gün yardım edeceğini”
305 vaad etmiştir. İşte o günün sahibi, yalnız Allah’tır ve emir O’nundur.
İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak)
bakıp duruyorlar. Derler ki: “Eyvahlar bize; bu, din günüdür. Bu, sizin
302 1/Fâtiha, 4
303 82/İnfitâr, 17-19
304 66/Tahrîm, 8
305 40/Mü’min, 51
• 159 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
yalanladığınız (mü’mini kâfirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.” 306;
“O gün, yalanlayanların vay haline. Ki onlar, din gününü yalanlıyorlar. Oysa
onu, ‘sınır tanımaz, saldırgan’, günahkâr olandan başkası yalanlamaz.” 307
Bu vasıf, Allah’ın hâkimiyet ve sahibiyetinin âhirete tahsis edildiği intibaını
vermektedir. Kur’ân-ı Kerim’in başka birkaç âyeti de, bu kabildendir:
“Sûra üfleneceği gün, hükümranlık O’nundur.”308; “O gün emir yalnız Allah’ındır.”
309 gibi. Müfessirler âyette geçen Allah’ın âhirete ait hükümranlığını şu
şekilde açıklamışlardır:
Maksat, o günün ehemmiyetini bildirmek, o günü ta’zim etmektir.
2) Dünya hayatında zâhiren, hem mülk hem de milk Allah’tan başkaları
için de doğrudur. Ama o gün, bunlar zâhirî bakımdan da zâil olacaklardır.
Onun mâlikiyet ve melikiyeti tam bir zuhurla açığa çıkacaktır.
3) İlk ferdinden son ferdine varıncaya kadar, bütün insanlar o gün bir
araya toplanacaktır. İnsanların İlâhî hükümranlık hakkında tek bildikleri
husus vardır. Fakat o gün; bu hükümranlık, başka zamanlarda anlaşıldığından
son derece fazla olarak, topyekün insanlar tarafından bir anda müşâhede
olunacaktır.
4) Allah Teâlâ’nın hikmeti, bu dünyada sebepleri koymayı dilemiş, insanı
da bu nizama uymakla yükümlü kılmıştır. Hikmet; izzet ve kudrete
gâliptir. Dolayısıyla sebepler dairesi, itikad dairesine gâliptir. Bu iki zıt kavramdan
ortaya çıkan âhenk sâyesinde mü’min, bir taraftan Allah’ın izzetini
unutmaktan kurtulurken, öbür taraftan yaşayış planında sebepler düzenini
ihmal etmekten kurtulmaktadır. Din gününde, Allah’ın izzetini perdeleyen
bu nizam kaldırılıp her şeyin mâhiyeti, içyüzüyle ortaya çıkacaktır. İtikad
dairesi, sebepler dairesine gâlip geleceği, bütün hüküm ve mülkün Allah’a
âit olduğu tam bir şekilde ortaya çıkacağı içindir ki, böyle bir tahsis vârid
olmuştur. 310
306 37/Sâffât, 19-21
307 83/Mutaffifîn, 10-12
308 6/En’âm, 73
309 82/İnfitâr, 19
310 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 127-128
• 160 •
Ahmed Kalkan
Mülk ve Melekût; Eşyanın İki Yüzü
Mülk: Bir şeyin (veya hâdiseni) dış yüzü, görünen ciheti demektir. Melekût
ise: Bir şeyin (veya hâdisenin) iç yüzü, görünmeyen ciheti, hikmet
tarafıdır. Ruhlara ve nefislere mahsus gayb âlemidir. Mülk âlemini idare
eden İlâhî kanunlardır, saltanat ve rubûbiyet demektir.
Yemek yiyen adam ve otlayan koyun. İkisi de gıdalarını görür ve ağızlarına
alırlar, ama biri dudaklarını yerlere sürterek, diğeri eliyle. Bu insanın
şerefindendir, ama iş bu kadarla kalırsa insanın gerçek üstünlüğü tam
olarak ortaya çıkmaz. Asıl fark, “mülk” dediğimiz bu görünen olayın arkasındaki
melekûtiyetten, yani iç yüzden doğar. İnsan, yediği yemekteki
vitaminden, kaloriden haberdar; hayvan ise ağzına ne götürdüğünün bile
farkında değil. Bir İlâhî ilhamla, gıdasını tanır, o kadar. Demek ki, hayvana
melekûtiyet ciheti kapalı. Eşyanın sadece dış yüzlerini görüyor, o da çok
sathî olarak...
Mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insanlığı Yaratıcımız bize ihsan
ettiğinden, mülk ve melekût âlemi gibi geniş bir nimet sofrasını, akıl ve yetenek
ellerimizin yetişeceği oranda bize açmıştır. Sadece mü’minlerin değil;
bütün bir insanlık âleminin istifadesine sunulan maddî ve mânevî nimetler
ve insanın aklını kullanarak bu nimetlerden faydalanabileceği sözkonusudur.
Sıkça sele mâruz kalan bir bölgede baraj inşâ ediliyor ve ortalığı kasıp
kavuran, evler yıkıp ocaklar söndüren aynı selden bu defa elektrik üretiliyor,
yuvalar aydınlatılıyor. İşte bu selin mülk ciheti tahriptir, melekûtu ise
ışık ve aydınlık. Bir zamanlar petrole herkes hor bakardı, bir beldede sızıntısına
rastlansa hemen kapatılırdı. Adı da ona göre verilmişti: Katran. Şimdi
ise o katran bütün teknolojinin vazgeçilmez temeli oldu ve ülkeler onun
yüzünden savaşlara giriyorlar. Demek ki, önceki petrolün mülk cihetine
bakılıyordu, tıpkı aynanın arka yüzüne bakma gibi. Şimdi ise o mülkün altındaki
parlak ve kıymetli melekûta varıldı ve petrol artık başlara taç oldu.
İşte insanı hayvandan ayıran en önemli özellik, akıl sahibi olması, yaşadığı
mülk âleminin iç yüzünü de düşüNebîlmesi, bir derece keşfedebilmesi, anlayabilmesi
ve ondan istifade edebilmesi.
İnsan, bu âlemin küçük bir misâli olduğuna göre, bütün varlık âleminde
hüküm süren hakikatleri küçük bir ölçüde, ama daha berrak bir şekilde
insanda da okumak mümkün. İnsanın görünen kısmı mülk âleminden,
• 161 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
görünmeyen cihetleri ise melekûtiyetten haber verir. Bir bakıma, insanın
iç organları da melekûtiyetten sayılır. Bir cevizin de kabuğu mülk, içi melekûttur.
Bir damla suda kaynaşan milyarlarca mikrop, bir gram toprakta
oynaşan yine milyarlarca bakteri de melekûtiyetten haber verirler; su ve
toprak ise mülk âlemindendir. Fakat melekûtiyet denildiği zaman, daha
çok, eşyada câri olan kanunlar, bedenlerde hükmeden ruhlar ve hâdiselerin
iç yüzünde saklı hikmetler hatıra gelir. Madde âlemi, görünsün görünmesin,
mülk olarak kabul edilir. Yerin her yanını kaplamış çekim kuvveti,
semâyı hıncahınç doldurmuş melekler, karanlık dehlizleri, mağaraları yurt
edinmiş cinler âlemi, her hâdisenin hfızedildiği levh-i mahfûz, onun küçük
bir misâli olan insan hâfızası, arş, âlem-i misâl bütün bunlar, hep melekûtiyet
âleminden.
Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalp,
birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünkü insan mülk cihetiyle kalbe zarf
olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur. Mazruf, zarfa konulan şeye deniliyor.
Mülk âleminde insan kalbi, bedenin içinde yer almıştır. Yani beden
zarftır, kalp ise mazruftur, bedene yerleştirilmiştir. Melekût cihetinde ise
kalp zarf olur, beden mazruf. İnsanın melekût ciheti mânevî kalbidir, ruhudur,
aklıdır. Her canlıda olduğu gibi insanda da esas olan ruhtur, beden ise
onun hizmetine verilmiş bir ordu gibi. Ruhun bir sıfatı olan hayat, bedenin
içini de dışını da kaplamış. Diğer bir sıfatı: İlim. İnsan bu sıfat ile bedeni
bütünüyle bilir, içine alır.
Ruhun bir özelliği; sevgi. İnsanoğlu saçını da sever, elini de; gözünü
de sever, midesini de. Demek ki sevgi sıfatı bütün bunları kuşatmış, içine
almış durumda. Kâinatın da melekûtiyet ciheti, yani onda hükmeden kanunlar
manzûmesi her varlığı kaplamış, hükmü altına almış bulunuyor. Ve
her şey melekûtiyetten idare ediliyor.
Melekûtun bir başka mânâsı da hâdiselerin bilemediğimiz hikmet
yönü. Meselâ, hastalığın mülk ciheti, yani görünen veçhesi ıstıraptır, acıdır,
elemdir. Melekûtiyet ciheti ise günahlara keffâret olması, insanı mânen
yüceltmesi, kalbini dünyadan âhirete, halktan Hakk’a çevirmesi gibi nûrânî
meyveler. Hastalığın çirkin görülen ciheti aynanın renkli yüzüne benziyor;
mânevî faydaları, uhrevî meyveleri ise aynanın parlak yüzü gibi. Zâten o
parlak yüzdeki güzellik de arka yüzdeki karışık renklerden, koyuluktan, siyahlıktan
doğmuyor mu? İşte hastalığın bu mülk ciheti çirkin göründüğü
• 162 •
Ahmed Kalkan
içindir ki, mikroplar ona sebep kılınmış ve insanların şikâyetleri bunlara
yönelmiştir. Bazı olayları veya eşyayı, İlâhî kudret doğrudan yaratıyor. Zira
bunların mülkleri de melekûtları da parlak ve güzel görünüyor, itirazlara,
şikâyetlere konu olmuyorlar. Ama hikmetini insan aklının idrâk edemediği,
görünüşte çirkin, fakat gerçekte güzel olan olaylar için sebepler yaratılıyor
ve iş o sebepler eliyle icrâ ediliyor. Sebepleri takdir eden de, neticeyi
yaratan da Allah; ama İlâhî hikmet birçok icraatlara sebepleri perde kılmış.
Hayat gibi, hem mülk hem de melekût ciheti parlak olanlarda ise kudretin
faâliyeti doğrudandır, sebepler vâsıtasıyla değil.
İnsanın mâruz kaldığı musîbetler, belâlar ve felâketlerin de kabirle başlayan
ebed yolculuğunda ne büyük bir lütuf olduğu ölümden sonra anlaşılacak.
Ama kâmil bir mü’min, “kaderin her şeyi güzeldir” diyerek o melekûtu
bu mülk âleminde hisseder. “Ölmeden önce ölmenin”, daha doğru
bir şekilde “öldükten sonra da en güzel şekilde yaşamanın” sırrına ermekle
belâlarda sefâyı yakalar ve musîbetlerden kendi ebedî mutluluğu adına
âzamî derecede istifâde eder. İmanın iki dünya saâdetine vesîle olmasının
bir yönü de bu olsa gerek.
Güneş ve ay’ın yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da iç
yüzleri ışıklıdır. Güzellik iki kısımda incelenir, birisi “hüsn-i bizzat”, yani
zâtında güzel. Diğeri ise “hüsn-i bi’l-gayr”, yani neticeleri güzel. Güneş ve
ay parlaktır, ışık sahibidir, yani bizzat güzeldir. Bulutlar ve gece ise ilk bakışta
karanlık görünürler, ama bulutları aşarsanız güneşe varır, geceyi delerseniz
gündüze kavuşursunuz. Yani bunların da içyüzleri güzeldir.
İşte bu örnek gibi, sağlık bizzat güzeldir, hastalık ise neticesi itibarıyla.
Yemek bizzat güzeldir, perhiz yapmak ise neticesi itibarıyla. Gül bizzat
güzeldir, gübre ise neticesi itibarıyla. Mülk ciheti çirkin zanedilen eşyanın
ve olayların melekût cihetiyle güzel oldukları bu cümlede veciz bir şekilde
ders verilir.
Melekûtun bir başka ciheti: Eşyanın bir sûreti, bir de hakikati var. Sûret
mülk ciheti, hakikat ise melekûtiyet cihetidir. Bütün hakikatler İlâhî isimlere
dayandığına göre melekûtiyet ciheti doğrudan doğruya esmâ-i İlâhiyeye
bakar. İlmî bir yazının mülk ciheti harflerdir, melekûtu ise mânâsı. İşte o
mânâdır ki, yazarına “âlim” dedirtir. Yani yazının melekût ciheti “âlim” ismine
bakar, ona dayanır. Semâ büyük bir sayfa; her bir yıldız bir harf gibi. O
• 163 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
sayfayı dikkatle okuyanlar “Aziz, Cebbâr, Kaadir, Kayyûm” gibi İlâhî isimlere
hemen intikal ederler. Kâinat kitabını okuyup tefekkür eden ve imanını
amele dökebilenlere ne mutlu! 311
Din Günü
“Din günü” kavramı, “gün” anlamına gelen “yevm” kelimesiyle; “itaat,
hesap, ceza (yapılan işin tam karşılığının verilmesi)” gibi anlamlara gelen
“ed-dîn” kelimesinden oluşur. Din günü: Yapılan işlerin tam karşılığının
verilip görüleceği hesap günü anlamına gelir. Bu tanımda geçen “gün” kelimesi,
bir gün ve gecenin toplamı olan yirmi dört saat anlamında olmayıp,
zaman bölümlerinden herhangi birini ifade etmektedir. Buradaki “gün”; ay,
yıl, asır, çağ gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz herhangi bir zaman birimi
olabilir. “Bugün dünya, yarın âhiret” sözünde olduğu gibi. Kur’an’da geçen
ifadelerden yola çıkılarak âhiretteki bir günün bin veya elli bin sene olduğu
anlaşılmaktadır. “Din” kelimesi ise burada, hesap, ceza, karşılık anlamlarına
gelir.
“Din günü” kavramının ifade ettiği başlıca anlamlar şunlardır:
Hayrın hayır, şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”.
Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”.
İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
görüleceği “Hesap günü”.
Din gününden kastedilen, âhirettir, hesap günüdür. Kur’an’ı, Kur’anî
kavramları, öncelikle Kur’an’la tefsir etmek en doğru yoldur. Din gününün
ne olduğunu başka âyetler açıklamaktadır: “Sonra din gününün ne olduğunu
nereden bileceksin? O gün, kimsenin hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı
bir gündür. O gün emir yalnız Allah’a aittir.”312 Din günü: “Bütün
iyi ve kötü işlerin Hak ölçüsünden geçerek son tahakkukunu bulacağı ve
birbirinden tamamen ayrılacağı son zamandır.” Gelecekte, yapılan işlerin
tam karşılığının verileceği son gün demektir.
311 Alâaddin Başar, Nur'dan Kelimeler, Zafer Y., c. 1, s. 130-136
312 82/İnfitâr, 17-18
• 164 •
Ahmed Kalkan
Görüldüğü gibi, Din günü, Kıyâmet gününü ifade etmektedir. Kıyâmet
gününün, öldükten sonra dirilme, durup bekleme, sual, hesap, mîzan, sırat
ve ceza gibi durum ve mertebeleri vardır. Şu halde Din günü, dinin mâlum
olan mühim günü demektir ki, bundan da âhiret ve kıyâmet günü anlaşılmaktadır.
Bu günde herkes, dünyada yaptıklarının karşılığını mutlaka
görecektir.
Ümit - Korku Dengesi
Allah, Sadece Rahmet Sahibi Değil; Aynı Zamanda Âdildir de: Fâtiha
sûresinde, Allah’ın Rahmân ve Rahîm oluşunun ardından, hemen O’nun
“din gününün sahibi” olduğu bildiriliyor. Böylece Rahmân ve Rahîm sıfatları,
herkesin yaptıklarının hesabını vereceği günün unutulmasına yol
açmayacaktır. Her insan kesin olarak bilmelidir ki, Allah, sadece Rahmân
ve Rahîm değil; aynı zamanda âdildir de. Allah, Rahmân ve Rahîm isimleriyle
bizi önce ümitlendiriyor. “Mâlik-i yevmi’d-dîn” ile de korkutuyor.
Cennete gitme ümidi ile ceheneme düşme korkusu arasında işlerimizi ve
niyetlerimizi düzeltmemiz hatırlatılmış oluyor. Allah’ın her şey üzerinde
mutlak kudrete sahip bulunması dolayısıyla, dilediğini cezalandırmak
O’nun kudretinde ve irâdesindedir. Şu halde, din günü, âkıbetimizin hüsran
veya saâdet içinde olmasının Allah’ın kudreti dâhilinde bulunduğuna
inanmamızı ifade etmektedir. Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, din günü,
umumi ceza ve Rabbânî adâletin günü olacaktır. O günde bizim adımıza iş
görenler olmayacak. Parayla kapılar açılmayacak. Rüşvetler, mallar, çocuklar
fayda etmeyecek. Dünyevî bir şey zaten yanımızda bulunmayacak. 313
Dünyevî mahkemelerden bile korkan insanlara büyük mahkeme ve büyük
sorgu hatırlatılmakta ve insan uyarılmaktadır. O büyük mahkemenin
tek hâkimi vardır. O günün tek mâliki ve melikinin Allah olduğu vurgulanmaktadır.
Fâtiha’nın ilk iki âyeti Allah, Rab, Rahmân ve Rahîm isimlerini tanıtıyor.
Yediklerimizi, giydiklerimizi, sevdiklerimizi, beden ve ruhumuzu yaratan,
yaşatan ve yöneteni bize bildiriyor.
313 Bak. 26/Şuarâ, 88
• 165 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, Allah’a hamd etmemizi istedikten
sonra, ceza gününün sahibi olduğunu hatırlatıyor. Kur’an’ın temel üslûbudur
bu: Ümit ve korku; Cennet ve cehenem; rahmet ve gazab... İki gerçekle
karşı karşıya bırakır irâde sahibi insanı. İnsan bunlardan birini tercih eder
yaşayışıyla. Allah, bu zıtların birbirini dengelemesini ister. Ümit-korku
dengesi hayatımıza yön vermelidir. Bu, aynı zamanda bize tebliğin metodunu
da öğretiyor. Önce inanan - inanmayan herkese sevindirici, müjdeleyici
olacağız. Sonra mü’minleri ayırıp, iman kardeşliği sebebiyle dost ve
öncelikli kabul edecek; fakat herkese devamlı açıklayıcı, anlatıcı, kurtuluşa
dâvet edip felâketi gösterip uyarıcı olacağız. Bunlardan anlamayanlar için
korkutucu, sakındırıcı ifadeler kullanacağız.
Kur’an, üç boyutlu, üç zamanlıdır. İfade ve mesajı bu üç zaman dilimini
kuşatır. Kur’an, coğrafyalar üstü, yani evrensel olduğu gibi, aynı zamanda
çağlar üstüdür, tüm zamanların kitabıdır. Kur’an, hali ve halimizi anlatırken
mâzîyi (geçmişi) hatırlatır. Aynı zamanda insanı geleceğe hazırlar. İstikbâli
göz önüne serer. İstikbâl denilince çoğu kimsenin aklına gençlikten sonra
yaşanan dünyevî dönem gelmektedir. Bu, ileriyi görememektir, uzun vâdeli
değil; küçük düşünmek ve küçülmektir. İstikbâl göklerde değil; köklerdedir;
yani fıtratta ve kaynak Kitap’ta. İnsan, Kur’an’ın mesajından beslenerek
bu üç zamanı yaşarsa zamâne insanı olmaktan çıkar; diri diri yaşar ve her
yaptığı ibâdet değeri kazandığından canlı Kur’an olur. Bu şuurdaki insan,
din günü bilinciyle hesaplı yaşar, büyük mahkemede hesaba çekilmeden
kendi nefsini hesaba çeker.
Bir ömür boyu sürecek maaş karşılığında birkaç saat çalışma zahmetine
kim katlanmaz? Aynen bunun gibi, âhiret hayatıyla karşılaştırıldığında
çok kısa olan şu fâni dünyada, milyar dolarlara değişilmeyecek
şerefli kulluk görevini terketmek akıllılık mıdır? İnsan, çok aceleci
ve unutkan. Allah da çok merhametli ve bizi uyarıyor ve bize din gününü
hatırlatıyor. İstikbâl için yatırım yapmalıyız. Orada lâzım olacak azığı buradan
hazırlayıp göndermeliyiz. Din günü şuuru bize bunları kazandırır.
İlk ferdinden son ferdine varıncaya kadar, bütün insanlar o gün bir araya
toplanacaktır. İnsanların İlâhî hükümranlık hakkında tek bildikleri husus
vardır. Fakat o gün; bu hükümranlık, başka zamanlarda anlaşıldığından
son derece fazla olarak, topyekün insanlar tarafından bir anda müşâhede
olunacaktır.
• 166 •
Ahmed Kalkan
Allah Teâlâ’nın hikmeti, bu dünyada sebepleri koymayı dilemiş, insanı
da bu nizama uymakla yükümlü kılmıştır. Hikmet; izzet ve kudrete gâliptir.
Dolayısıyla sebepler dairesi, itikad dairesine gâliptir. Bu iki zıt kavramdan
ortaya çıkan âhenk sâyesinde mü’min, bir taraftan Allah’ın izzetini unutmaktan
kurtulurken, öbür taraftan yaşayış planında sebepler düzenini ihmal
etmekten kurtulmaktadır. Din gününde, Allah’ın izzetini perdeleyen
bu nizam kaldırılıp her şeyin mâhiyeti, içyüzüyle ortaya çıkacaktır. İtikad
dairesi, sebepler dairesine gâlip geleceği, bütün hüküm ve mülkün Allah’a
âit olduğu tam bir şekilde ortaya çıkacağı içindir ki, böyle bir tahsis vârid
olmuştur. 314
İnsanların öldükten sonra dirilecekleri, bir araya gelerek hesaplarını
verip, âkıbetlerini görecekleri gün, din günüdür. O gün insanın başkalarıyla,
hatta kendi anesi, babası, eşi ve çocuklarıyla bile ilgilenmeye ne hali,
ne fırsatı vardır. Din gününün şiddeti ve olağanüstü korkusu, herkesi kendi
derdine düşürür. Allah o diriliş gününü diğer adıyla din gününü Kuran’da
şöyle tarif etmektedir: “Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü
sana bildiren şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeyle
güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır.” 315
O gün dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği ilişkiler Allah’ın
azâbı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki dünyevî yakınlıkların,
soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır. Tek değer, kişinin
imanıdır. Hiç kimse, kimseye yardım edemez. Ancak öyle bir irâde yardım
edebilir ki Cennetin sonsuz nimetlerine de, cehenemin çılgın yanan ateşine
de, görevli meleklere de hâkim olsun... Bu, insanın Allah dışında yardım
beklediği tüm kapılarının kapanmış olması demektir. İçinde bulunduğu bu
zor durumdan onu ancakAllah kurtarabilir. O da yine Allah’ın dilemesine
bağlıdır.
Kişi din gününün tek sahibi olan Allah’ın huzurunda ilk yaratıldığında
olduğu gibi yalnızdır. Dünyadaki yaşamı süresince her yaptığı, her düşündüğü
Allah tarafından gözler önüne serilir. En ufak bir ayrıntı dahi unutulmaz.
Allah azamet ve şânına yaraşır bir ortam yaratır ve yarattığı kullarından
hesap sorar. Ancak, kimi dilerse rahmetiyle kurtarır. İnkârcıların kahredici
bir pişmanlığa sürüklendiği bu günde mü’minler, sevinçli ve coşku-
314 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 127-128
315 82/İnfitâr, 17-19
• 167 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ludurlar. “...O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük
düşürmeyecektir...”316 Çünkü Allah, “elçilerine ve iman edenlere, hem dünya
hayatında hem de şâhitlerin (şâhitlik için) duracakları gün yardım edeceğini”
vaad etmiştir. İşte o günün sahibi, yalnız Allah’tır ve emir O’nundur.
İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibârettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak)
bakıp duruyorlar. Derler ki: “Eyvahlar bize; bu, din günüdür. Bu, sizin
yalanladığınız (mü’mini kâfirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.”317 “O
gün, yalanlayanların vay haline. Ki onlar, din gününü yalanlıyorlar. Oysa
onu, ‘sınır tanımaz, saldırgan’, günahkâr olandan başkası yalanlamaz.” 318
Din Gününün Tek Sahibi Allah’tır
Âhirete, din günü denilmesinin bir sebebi de, âhiretin dinin temel
esaslarından olmasıdır. Allah ve âhiret inancı, tevhidin tüm esaslarını
içermektedir. Allah, âhiretin sahibi olduğu gibi; dünyanın da sahibi, mâliki
ve meliki (yöneticisi)dir. Ama burada “Din, ceza gününün mâliki” denmiştir.
Bunun sebebi: Bu dünyada bir kısım insanların mâliklik ve meliklik iddiasında
bulunmalarına Allah’ın fırsat vermiş olmasındandır. O’nun dünyanın
sahibi ve yöneticisi olduğuna karşı gelen bazı çatlak sesler olabilir.
Ama O’nun âhiret gününün sahibi oluşuna orada itiraz eden kâfir, müşrik
hiçbir kimse olamayacaktır. Âhirette mülk ve milk, sahiplik ve otorite yalnız
ve yalnız O’na aittir. “Kimindir o gün hükümranlık? Elbette kahhâr olan
tek Allah’ındır.”319; “O gün iş tamamıyla Allah’ındır.”320 Elbette âhiretin de
dünyanın da sahibi sadece Allah’tır. Yoksa, âhiretin sahibi ve yöneticisi ile
dünyanın sahibi ayrı ayrı güçler değildir. Ne var ki, O’nun dünyanın sahibi
oluşu, bazı küfür çevrelerince tartışılsa bile, âhiret mâlikliği tartışmasız ve
itirazsızdır.
Gerçek mü’min ise, O’nun dünya mâlikliği karşısındaki tartışma ve
itirazları ortadan kaldırmakla görevlidir.
316 66/Tahrîm, 8
317 37/Sâffât, 19-21
318 83/Mutaffifîn, 10-12
319 40/Mü'min, 16
320 82/İnfitâr, 19
• 168 •
Ahmed Kalkan
Yüce Allah’ın her şeyin tek yaratıcısı ve sahibi olduğunu bildiren pek
çok gerçek vardır. Örneğin, kâinatın yapı taşı olarak bilinen atom ve hayat
binasının ana maddesi olarak kabul edilen hücre. Atom, bunca küçüklüğüne
rağmen büyük bir mûcize; Hücre, bunca görülmezliğine rağmen bir
başka mûcize. Şüphesiz bu kâinat, her dilden okunan, her vesile ile anlaşılan
apaçık bir gerçekler kitabıdır. Evrenin herhangi bir noktasına dikkatlice
bakmak, Allah’a ve din gününe, yani âhirete inanmak için yeterlidir. Allah’ın
okunan kitabı olan Kur’an’da din günü anlatılırken, görünen kâinat
kitabından da bazı sayfalar gözler önüne serilmiştir. Böylece öldükten sonra
dirilme işi, kıyâmet günü ve âhiret hayatı, en gerçekçi ve doğru bir şekilde
anlatılmıştır. Şimdi, konuyla ilgili Kur’an âyetlerini ve kıyâmet gününün
Kur’an’da geçen diğer isimlerini görelim.
Kur’an’da Din Günü
Din Günü anlamında “yevmu’d-dîn ifâdesi, Kur’ân-ı Kerim’de toplam
olarak 13 yerde geçer. 321 Din günü kavramının dışında da Kur’an’da kıyâmete
ve âhirete ait pek çok isim zikredilmiştir. 322
321 Din Günü Anlamındaki Yevmu’d-Dîn İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 13 Yerde:) 1/Fâtiha,
4; 15/Hıcr, 35; 26/Şuarâ, 82; 37/Sâffât, 20; 38/Sâd, 78; 51/Zâriyât, 12; 56/Vâkıa, 56; 70/Meâric, 26; 74/
Müddessir, 46; 82/İnfitâr, 15, 17, 18; 83/Mutaffifîn, 11.
322 Din günü gibi, kıyâmet günü anlamına gelen ve Kur'an'da geçen diğer önemli ismler şunlardır: Es-
Sâatü: Allah tarafından bilinen ve kararlaştırılmış olan zaman demektir (30/Rûm, 12, 14, 55). El-Yevmü'l
Hakk: Hak günü, doğruluk günü demektir (78/Nebe', 39). Yevmü'l Ma'lûm: Geleceği kararlaştırılmış
belirli ve muayyen gün demektir (56/Vâkıa, 50). El- Vaktü'l Ma'lûm: Geleceği belli olan, Allah katında
kararlaştırılmış bulunan vakit demektir (38/Sâd, 80-81). El-Yevmü'l Mev'ûd: Vadedilmiş, yani olacağına
söz verilmiş gün anlamındadır (85/Burûc, 2). El-Yevmü'l Âhir: Son gün, dünya hayatından sonra gelecek
olan hayat demektir (58/Mücâdele, 22). Yevmü'l Âzife: Yakında gelecek olan musibetler ve felâketler
günü anlamına gelir (40/Mü'min, 18). Yevmü'n Asîr: Zor ve müşkül bir gün demektir (54/Kamer, 8; 74/
Müddessir, 8-9). Yevmü'n Azîm: Büyük bir gün anlamındadır (6/En'âm, 15). Yevmü'l Ba's: Ölümden sonra
yeniden dirilme günü anlamına gelir (26/Şuarâ, 87). Yevmü't-Teğâbün: Aldanmadan duyulan üzüntü
ve esef günü anlamına gelir (64/Teğâbün, 9). Yevmü't-Talâk: Buluşma ve kavuşma günü demektir (40/
Mü'min, 15). Yevmü't-Tenâd: İnsanların korku ve dehşetten bağrışıp çağrışacakları gün (40/Mü'min, 32).
Yevmü'l Cem': Toplanma günü, yaratılmışların toplanacağı gün demektir (42/Şûrâ, 7). Yevmü'l-Hısâb:
Hesap günü demektir (38/Sâd, 16, 26). Yevmü'l Hasr: Hasret günü, yapılan işlerden dolayı pişmanlık
duyup hasret çekme günü anlamlarına gelir (19/Meryem, 39). Yevmü'l Hurûc: Dirilip kabirden çıkma
günü anlamındadır (50/Kaf, 41-42). Yevmü'l Fasl: Hak ve bâtılın ayırt edileceği hüküm günü demektir
(44/Duhân, 40; 77/Mürselât, 14, 38). El-Kaari'a: Çarpıcı belâ, âlemin tahribi zamanında varlıkların
birbirlerine şiddetle çarpmalarından dolayı, insanların akıllarını alacak ve ödlerini patlatacak olan büyük
hâdise demektir (101/Kaaria, 1-5). El- Ğâşiye: Perde günü, her şeyi sarıp kaplayan gün anlamındadır (88/
Ğâşiye, 1). Et-Tâmmetü'l-Kübrâ: Büyük musibet ve felâket günü demektir (79/Nâziât, 34-35). En-Nebeü'l-
Azîm: Büyük haber günü demektir (78/Nebe', 1-2). El-Hākka: Zaruri olarak gelip gerçekleşecek olan sâbit
saat ve zaman demektir (69/Hākka, 1-3). El-Va'ad: Vâde günü demektir (70/Meâric, 42-44). El-Vâkıa:
• 169 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Din günü ile ilgili Bazı Âyetler: “Allah, din gününün (mükâfat ve ceza
gününün) sahibidir.”323 Bu âyet, Allah’ın ceza ve öldükten sonra dirilme gününün
tek sahibi olduğunu, itaatkâr olanlarla, günahkâr olanların ortaya
çıkarılıp yaptıklarının karşılığını göreceklerini belirtiyor. Allah dünyada
zulüm yapanlara hemen cezalarını vermiyor. Ancak, zâlimlerin zulmüne
râzı olmadığını beyan etmiş, bu emre uymayanlardan mutlaka intikam alacağını
açıkça bildirmiştir. İşte, “din gününün mâliki” âyetinden kastedilen
mânâ budur. Yani zerre miktarı iyilik yapan mükâfatını, yine en küçük kötülük
yapan da cezasını görecektir.
“(Şeytana) tâ ceza gününe kadar lânetim üzerinedir.”324 Yani ceza günü
gelince, o da lâyık olduğu ebedî azâba kavuşmuş olacaktır. Âyetler, “din günü”
nün, yapılan işlerin karşılığının görüleceği “ceza günü” anlamına geldiğine
işaret ediyor. Kıyâmet gününe kadar lânete uğramış kişiler, ebedî
azâbı hak etmiş olanlardır. Bunun için, şeytan da âhiret âleminde, lânetin
üzerinde azâba uğrayacak, Allah’ın emrini uygun görmemenin ebedî cezasını
çekecektir. Ayrıca âyetler, dünya hayatında, Allah’ın hükümlerini beğenmeyip
uygun bulmayanlara, yani şeytanlaşanlara ilâhî bir ikaz niteliği
taşımaktadır.
“(İbrahim a.s.), ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur.”325
Âyet, Allah’ın her şeye kadir bir ma’bud olduğunu ifade ediyor. Hz. İbrahim,
bir peygamber olduğu için, günahtan mâsumdur. Fakat bu âyette,
insanlığa bir fazilet dersi verilmek isteniyor. Din gününe gerçekten inanmanın,
günahlardan korunup, Allah’ın rahmetine ilticâ etmekle mümkün
olacağı, insanlara böylece öğretilmiş oluyor.
“Vah bize, bu ceza günüdür!’ dediler. Bu, (daha önce) yalanlamakta
olduğunuz hüküm günüdür.” 326 Bu âyetler, din gününü yalanlayarak ona
inanmayanların, o günde nasıl üzüntüler içinde kalacaklarını haber veriyor.
Dünyada iken âhiret hayatını inkâr edenler, o âleme sevkedildiklerinde,
bunun bir gerçek olduğunu görüp anlamış olurlar.
Vuku bulacak gün, yani olacağı muhakkak olan gün demektir (56/Vâkıa, 1-2). Emrullah: Allah'ın emri,
hükmünün geçerliliği anlamına gelir (40/Mü'min, 78; 82/İnfitâr, 19). Yevmü'l Kıyâmeh: Kıyâmet günü,
ölülerin dirilip kalkacağı gün demektir (75/Kıyâme(t), 1-40).
323 1/Fâtiha, 4
324 38/Sâd, 78
325 42/Şûrâ, 82
326 37/Saffât, 20-21
• 170 •
Ahmed Kalkan
Kur’an, kendine özgü üslûbuyla, bu hâdisenin mutlaka olacağını ifade
etmiştir. İşte o gün, yaratıklar arasında Allah’ın hükmünün tecellî edeceği
gün olacaktır.
“Ceza günü ne zaman?’ diye sorarlar. O gün onlar ateşte yakılacaklardır.
(Kendilerine:) ‘Fitnenizi (fesatçılığınızın cezasını) tadın! Acele isteyip durduğunuz
şey budur işte!’ (denilecek).”327 Âyetler, koyu bir cehâlet içinde kalıp,
apaçık örnekleri kavrayamamış kimselerin âhiret inançlarını açıklıyor. Onların
“ceza günü ne zaman?” sözlerindeki maksatlarını bildiriyor. Bilmek
ve öğrenmek için değil, alay etmek için sorduklarını belirtirken, onların bu
sorularına gereken cevabı da veriyor. Din gününü yalanlayanların, kıyâmet
gününde ateşe atıldıkları anki durumları anlatılıyor.
“Ve diyorlardı ki: ‘Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra,
biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?’ De ki, öncekiler ve
sonrakiler. Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır. Sonra
siz ey sapık yalancılar, elbette bir ağaçtan, bir zakkum ağacından yiyeceksiniz.
Onunla karınlarınızı dolduracaksınız. Üzerine de kaynar su içeceksiniz.
Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte ceza
gününde onların ağırlanışı bu şekilde olacaktır.” 328
“Onlar ki, namazlarına devam ederler. Mallarında belli bir hisse vardır.
İsteyene ve mahruma. Ceza gününü tasdik ederler.”329 Bu âyetler, Allah’a ve
âhiret gününe iman etmenin, insan hayatındaki önemini belirtiyor. Şu âyet
de âhireti yalanlayanların bazı temel özelliklerini açıklıyor: “(Onlar da) dediler
ki: ‘Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere
dalanlarla birlikte dalardık. Ceza gününü yalanlardık.” 330
“Ceza günü oraya (ateşe) girerler. Onlar ondan (hiçbir yere kaçıp) kaybolacak
değillerdir. Ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin! Ve
yine ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin! (O gün,) kimsenin
kimseye yardım edemeyeceği bir gündür. O gün emir yalnız Allah’a aittir.” 331
327 51/Zâriyât, 12-14
328 56/Vâkıa, 47-56
329 70/Meâric, 22-26
330 74/Müddessir, 43-46
331 82/İnfitâr, 15-19
• 171 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Onlar ceza gününü yalanlamaktadırlar. Onu ancak saldırgan ve günaha
düşkün kimse yalanlar.” 332
Kur’an’da din günü anlamında “âhiret” ve “kıyâmet” kelimeleri de kullanılır.
333
Din Günü Şuuru, Kıyâmetin ve
Ölümün Düşündürdükleri
İnsan, teklifsiz, başıboş ve kendi keyfine bırakılmamıştır. Onun yapacağı
işler ve yapmaması gerekenler, İlâhî hükümlerle bildirilmiştir. Dünyada
irâdesiyle Allah’a kulluk etmesi için ona her türlü imkân sağlanmıştır. Allah’ın
kendisine verdiği, maddî mânevî tüm imkânları O’nun istediği gibi
kullanan kimse, dünyada ebedî hayatı kazanmış olur. Aksini yapan kişi de
bu ebedî hayatın mutlu sonucunu elde edemez. Bunun içindir ki, her insanın
âhiret hayatı, dünyadaki ömrüne göre değil; dünya hayatında yaptığı
işlerine göre olacaktır.
Ebû Hureyre (r.a.)’den, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğu rivâyet
edilmiştir: “Yedi kimseyi Allah, kendi zıllinden (gölgesinden) başka bir gölge
olmayan kıyâmet gününde kendi gölgesi altında barındıracaktır. Bunlar; 1-
İmâm-ı âdil (adâletli müslüman devlet başkanı, idareci), 2- Rabbine itaat ve
ibâdet eden genç, 3- Gönlü mescidlere bağlı olan kimse, 4- Birbirlerini Allah
için seven ve yine Allah için buğz eden iki kimseden her biri, 5- Makam ve
332 83/Mutaffifin, 11-12
333 Din Günü Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a. Âhirete İman: 2/Bakara, 4, 46, 62, 123, 177; 3/Al-i İmran, 9, 25; 6/En'âm, 113; 7-A'râf,147; 9/Tevbe, 18-
19, 44; 10/Yunus, 45; 16/Nahl, 22; 18/Kehf, 110; 27/Neml, 3; 31/Lokman, 4; 42/Şûra, 7; 70/Meâric, 2, 26.
b. Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: 42/Şûra, 20.
c. Kıyâmet Alâmetleri: 27/Neml, 82; 34/Sebe', 14; 44/Duhan, 9-14; 75/Kıyâme, 7-9; 18/Kehf, 92-97; 21/
Enbiyâ, 96-97; 43/Zuhruf, 61; 47/Muhammed, 18.
d. Kıyâmetin Kopma Zamanı Bilinemez: 7/A'râf, 187-188; 11/Hûd, 104; 16/Nahl, 77; 21/Enbiyâ, 1.
e. Kıyâmetin Kopması ve Tekrar Dirilmenin Dehşeti: 17/İsrâ, 58; 18/Kehf, 47; 20/TâHâ, 105-108; 21/
Enbiyâ, 104; 22/Hacc, 1-2; 24/Nûr, 37; 27/Neml, 88; Tûr, 9-10; 77/Mürselât, 8-10...
f. İlk Defa Yaratan Kudret, Tekrar Diriltecektir: 17/İsrâ, 49-52; 19/Meryem, 66-67; 22/Hacc, 5; 23/
Mü'minûn, 84-85; 30/Rûm, 19; 56/Vâkıa, 57, 62; 75/Kıyame, 37-40; İnsan, 28; 79/Nâziât, 27...
g. Dirilmeyi İnkâr: 6/En'âm, 2, 29-31; 10/Yunus, 7-8; 11/Hûd, 7; 11/Ra'd, 5; 16/Nahl, 38; 17/İsrâ, 49-52; 19/
Meryem, 66-67; 23/Mü'minun, 81-83; 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffat, 16-18; 56/Vâkıa, 47-50, 57, 60-62, 83-
87; 64/Teğabün, 7; 75/Kıyame, 3-6; İnsan, 27-28; 79/Nâziât, 10-14...
h. Din Gününün (Kıyâmet Gününün) Tek Hâkimi Allah'tır: 1/Fâtiha, 4; 6/En'âm, 73; 20/Tâhâ, 111; 22/
Hacc, 56; 25/Furkan, 26; 43/Zümer, 67; 40/Mü'min, 16; 78/Nebe', 37; 82/İnfitar, 19.
• 172 •
Ahmed Kalkan
güzellik sahibi bir kadının isteğine rağmen “ben Allah’tan korkarım” diyerek
haram işlemeyen erkek, 6- (Gönül hoşnutluğu ile) infak ettiğinden sol elinin
haberdar olmayacağı kadar gizli olarak sadaka veren kimse, 7- Tenhada (lisanen
veya kalben) Allah’ı zikredip de gözü yaşla dolup taşan kişi.”334
Kıyâmet günü evlât ve malın fayda vermediği, ancak doğruların doğruluğunun
fayda verdiği bir gündür. Geleceğinde hiç şüphe olmayan bu günde,
insanlar kabirlerinden çıkarak Allah’ın huzurunda toplanacak ve hiçbir
kimse -Allah’ın izin verdikleri müstesnâ- bir diğerine fayda veremeyecektir.
İnsanların kendi organları yaptıklarına şâhitlik edecektir.335 Kısacası bu
günün, çok korkunç anları ve özellikleri vardır. Kıyâmet gününde insanın
kendi yaptıklarından başka her şeyden, kesin olarak ümidini keseceği anlaşılıyor.
Kur’an âyetlerinde ve hadis-i şeriflerde, kıyâmet tasvir edilirken, yer ve
gök nizamının bozulmasından ve bunların mahvolup toz haline gelmesinden
bahsedilmiştir. “O gün arz (yer) başka bir arz olup değişecek; gökler de
değişecek...”336 Bu âyetten de anlaşıldığına göre kıyâmet, âlemin nizamının
bozulmasının ve dünyadaki mevcut hayatın mahvolmasının ismidir. Ondan
sonra yeni bir hayat başlayacak, bu yeni hayatın nizamı kurulacaktır.
Kıyâmet inancı, dinin iman esaslarındandır. İnsanların davranışlarına yön
vermede büyük etkisi olduğu içindir ki, İslâm, bu inancı kendi mensuplarının
gönüllerine tam ve kâmil bir şekilde yerleştirmek istemiştir.
Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin belirttiği din gününe ve kıyâmet gününün
bildirilen çeşitli durumlarına, ne yazık ki insanların pek çoğu, gerektiği
şekilde samimi olarak inanmamaktadır. Dilleri ile “kıyâmet günü haktır”
derken, kalpleri o günden gâfil bulunanlar, dilleriyle inanmış, ancak davranışlarıyla
o günü yalanlamış olanlardır. Şu da unutulmamalıdır ki, kıyâmeti
davranışlarla yalanlamak, yani sanki bu gün hiç gelmeyecekmiş gibi her
türlü günah ve kötülükler işlemek, dil ile yalanlamak gibidir. Kıyâmetin
vuku bulacağı şüphesizdir. Çünkü bunu Allah haber vermiştir. Kıyâmeti
inkâr etmek küfürdür. Kıyâmetin ne zaman meydana geleceğini Allah,
kullarına bildirmemiştir. O er geç vuku bulacaktır. Şu kadar ki, onun olacağı
zamanı kimse tayin edemez. İnsana düşen görev, böyle bir günün gele-
334 Buhârî, Bed'ul Ezân, 384, Tecrîd-i Sarih Ter. c. 2, s. 617
335 41/Fussılet, 20-21
336 14/İbrâhim, 48
• 173 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ceğini bilmek, ona inanmak ve o gün için hazırlanmaktır. Zaten bir hadis-i
şerifte ifade edildiği gibi, insan ölünce kendi Kıyâmeti kopmuş demektir.
Din gününe iman etmek, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmak, hesap
ve ceza meselelerini kabullenmek, İslâm dininin inanç esaslarının bir
bölümüdür. Allah’ın tek bir ilâh olduğunu kabul etmenin hemen ardından
bunlara inanmak gereklidir. İslâm’da ulûhiyet gerçeği ile âhiret hayatının
hakikati birleştirilip tek temel üzerine oturtulmuş, böylece itikadî, amelî, ve
ahlâkî değerler birleştirilerek bir bütün haline getirilmiştir.
İslâm tasavvurunda hayatın mânası, insan ömrünün teşkil ettiği şu kısa
zaman değildir. Hatta bu hayatın anlamını, ne bir kavmin ve toplumun yüz
yıllar süren ömrü, ne de bütün insanların süregelen hayatı ifade edebilir.
İslâm tasavvurundaki hayat, şu görünen dünya hayatını içine aldığı gibi,
Allah’tan başka kimsenin bilmediği âhiret hayatını da içine almaktadır.
Mekân itibarıyla da, üzerinde insanların yaşamakta olduğu şu yeryüzünü
içine aldığı gibi; âhiret yurdunu da ihtiva etmektedir. Yine âlemleri kucaklarcasına
şu görünen kâinata şâmil olduğu gibi, her türlü gerçeklerini Allah’tan
başka kimsenin bilmediği “gayb” âlemini de kapsamaktadır. O gayb
âlemi, ölüm ânı ile başlayıp âhiret hayatıyla son bulur. Mâhiyet itibarıyla
hayat, dünya hayatındaki şu bilinen yaşayışı kapsadığı gibi, ikinci hayat dediğimiz
âhiret yaşayışını da içine almaktadır.
İşte din gününe iman etmek, böylesine zamanın sonsuz mesafesini,
mekânın Hûdutsuz ufuklarını, hayat ve âlemlerin bitmeyen derinliklerini
ve yüceliklerini ifade etmektedir. Bu inanç, kesinlikle kişinin dünya görüşünü
değiştiren ve davranışlarını etkileyen bir inançtır. Her asırda olduğu
gibi günümüzde de en önemli hususlardan biri, din gününe iman etmek
konusudur. Bunun içindir ki, Kur’an, tevhid inancıyla beraber bu inanç
üzerinde ısrarla durmuş, Hz. Peygamber de pek çok sözleriyle bu inancın
önemini belirtmiştir. Her konuda hakkı bildiren Allah, hak olan âhiret konusunda
da önemle duruyor. Eğer insan yaptıklarından sorumlu olmasaydı,
o zaman iyilik ve kötülüğün farkı ortadan kalkmış olur, insan yaşayışı
tamamen maksatsız ve gayesiz hale gelir, her iş neticesiz kalırdı. Oysa insan,
maksatsız ve gayesiz olarak yaratılmamıştır. Her insan, kendi irâdesiyle
yaptıklarının karşılığını görmeyecek olsaydı, o zaman iyilik ve kötülük aynı
şey olur, günah ve sevâbın anlamı kalmazdı.
• 174 •
Ahmed Kalkan
İnsanlar, bu dünya hayatında da az çok yaptıklarının karşılığını görürler.
Bununla beraber şunu da unutmamalıdır ki, pek çok zâlim günahkârlar,
kötülük yapan insanlar, bu dünyada rahat yaşarlar da, birçok iyi insan
musibetlere mâruz kalır. Çünkü bu dünya, yapılan işlerin asıl karşılığının
görüleceği yer değildir. İşte tüm işlerin karşılığının verileceği ve rabbânî
adâletin tecellî edeceği an din günüdür. 337
Allah’ın kâinat için koyduğu bazı kanunlar vardır. Adına Sünetullah
dediğimiz bu tabiat kanunlarından biri “ceza=karşılık kanunu”dur. Yapılan
hiçbir hareket karşılıksız değildir. Ateş yakar, ekilen tohum biter, olgunlaşan
meyve yere düşer... Yani kâinatta neyi düşünsek, nereye göz atsak,
Allah’ın koymuş olduğu bu “karşılık kanunu”nu görürüz. Atasözlerinde de
“eden bulur”, “eşen düşer”, “her koyun kendi bacağından asılır”, “ne ekersen
onu biçersin” gibi ifadeler, karşılık kanunu için örneklerdir.
Karşılık kanunu, en büyük adâlettir. Çünkü insan, daha önceden bildiği
esaslara uyup uymamanın neye mal olduğunu bilmekte, seçimini hür irâdesiyle
ona göre yapma imkânına sahip olmaktadır. Bu ilâhî kanuna göre,
herkes amellerinin karşılığını görecek, hiç kimse başkasının günahını çekmeyecektir.
338 Bununla birlikte, ister hayır, ister şer olsun, yapılan en küçük
iş karşılıksız kalmayacaktır.339 Bu da insanın, bahane bulma duygusunu yok
edecek; “kendim ettim, kendim buldum” şeklinde bir neticeye varmasına
yol açacaktır. Kâinatta her şeyin bir karşılığı olduğu gibi, yapılan hiçbir kötülük,
kimsenin yanına kâr kalmayacaktır. Hal böyle iken, bütün karşılıkların
görülebilmesi için, dünya hayatı elbette kâfi değildir. O zaman şöyle bir
durumla karşı karşıya kalırız: Bir tarafta karşılık kanunu, diğer tarafta dünya
hayatının buna kâfi gelmeyişi. Burada, “imtihan edilme” söz konusudur.
Bu açıdan bakıldığında “karşılık kanunu”, âhirete inanmanın zarûretini de
ortaya koyar. Yani her şeyin bir karşılığı olacağına göre, dünya hayatının da
bu karşılıklar için kâfi gelmediğine göre, mutlaka bir karşılık zamanı olmalıdır.
İşte Fâtiha’da Allah bu “karşılık günü = din günü”nün tek sahibi olduğunu
belirtmektedir. Burada “din”, yapılan bir işin, kendi cinsinden karşılığı
mânâsını ifade eder. Bu karşılık kanunu sebebiyle, dünyada da hesaba
çeken Allah’tır; âhirette de hesaba çeken Allah’tır. Allah, karşılıkları imhal
eder, ama ihmal etmez. (Karşılığını erteleyebilir, istediği vakitte verir; ama
337 Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, Bir Y., s. 61
338 6/En'âm, 164; 17/İsrâ, 15; 53/Necm, 38
339 99/Zilzâl, 7-8
• 175 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ihmal etmez.) Allah’ın bu “karşılık kanunu”, bütün ilmî disiplinlerce kabul
edilmektedir. Burada problem, işin ilâhî boyutunun gözardı edilmesidir. 340
Nübüvvet, yani peygamberlik, Allah’ın insanlık tarihine yönelik bir müdâhalesidir.
O, bu müdâhaleyi kullarına olan rahmet ve şefkatinden dolayı
Rahmân ve Rahîm isminin bir tecellîsi olarak yapıyordu. Din günü demek
olan âhiret ise, Rabbimiz tarafından insanlığın geleceğine bir müdâhaledir.
O, bu müdâhaleyi İlâhî adâletini gerçekleştirmek için yapar. Fâtiha’da Rahmân
ve Rahîm isimlerini bildiren âyetten hemen sonra gelen “din gününün
mâliki” âyeti, insanın tarihiyle istikbâlinin bağlantısıdır. Mâziyi unutmadan
istikbâle hazır olması için, içinde yaşadığı anda ne yapması gerektiği
de, bundan sonraki âyette hatırlatılmaktadır: “Ancak Sana ibâdet ederiz. Ve
ancak Senden yardım isteriz.” 341
Dünya, âhiretin habercisi, âhiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan adlı bu
ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür sonsuz yolculuğunu.
Çünkü ölüm, bir başka hayatın besmelesidir. Nübüvvet, insanlığın
geçmişinin; âhiret ise geleceğinin tarihidir. Kur’an da, bu tarihin akacağı
yatağın İlâhî projesi. İnsan, bu projeye bakarak tarihi değiştiriyor ve tarihi
tarihe bu projeyle taşıyor.
Âhiret olmasaydı, insan insan olamazdı. İnsana irâde verildiği gün âhiret
de verildi. Eğer seçiminin ödül ve cezasını görmeyecekse yaratıklar arasındaki
bunca ayrıcalığın gerekçesi ne ola ki? İşte bu nedenle âhiret, seçme
hürriyetinin, irâde ve şuurun doğal sonucudur. İnsanın seçiminin Allah
tarafından kaale alındığının, değerlendirildiğinin bir delilidir. İnsanı yaratan,
onu yeryüzüne halife seçip irâde veren ve kendi ruhundan ruh üfleyen
Allah’ın, en güzel kıvamda yarattığı kulunun istikbâliyle ilgilenmediğini
düşünmek abes olacaktır. Boşuna mı yaratıldı şu muazzam makine ve yaratılanların
en muhteşemi olan insan? Boş yere, abes bir iş olarak mı yaratıldı
evren ve içindekiler? Cennet niçin yaratıldı? Cehenem lüzumsuz mu?
Âhiret, Allah’ın “vaad” ve “vaîd”inin, yani ödül ve cezasının bir gereğidir.
Suyu getirenle testiyi kıranı mahlûk bile bir tutmazken Hâlık’ın bir
tutması O’nun mutlak adâletine nasıl sığar? Eğer “şunu yaparsan ödüllendirilir,
bunu yaparsan cezalandırılırsın” deniliyorsa elbette sonuçta “iyi”
340 A. Özbek, Kur'an'da Tevhid Eğitimi, Esra Y., s. 26
341 1/Fâtiha, 5
• 176 •
Ahmed Kalkan
olanla “kötü” olanın ayrılıp, yapana ödülü, yapmayana cezası verilecektir.
Bu nedenle âhiret, adâlet-i İlâhînin kaçınılmaz sonucudur. Âhirete inanmamak
adâlete inanmamak, adâleti istememek demektir.
Âhirete iman, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik bir illete
dönüşmesini engeller. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna inanan, kendisini
koyvermez. Onun için, ölüm bir bitiş değil; bir intikaldir. Bu nedenle
âhirete iman eden kâmil bir mü’min, hayatta bir kez ölür. Âhirete inanmayan
kâfirse her ölümü hatırlayışta ölür. Bu nedenle âhireti inkâr edenler,
mümkün olduğunca ölümü hatırlamak istemezler. Kendilerine ölümün
hatırlatılmasından rahatsız olurlar ve beklenenden daha fazla tepki gösterirler.
Bir de müslümanların ölümü güler yüzle karşıladıklarını, onunla sık
sık selâmlaştıklarını düşünelim. İslâm medeniyetinde mezarlar şehirlerin
ortasına yapılırdı. İslâm, insanların ölümü sık hatırlamaları için mezar ziyaretini
Nebî’nin diliyle özendirmişti. 342
“Ölümse, Gel dese; Tak tak tak, Mu-hak-kak.”
“Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanmadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o Mûsâlla taşında.”
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
342 M. İslamoğlu, İman Risalesi, 285
• 177 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Hicranlı hayatın ne de son mâtemidir bu!
Dünyada sevilmiş ve seven nâfile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri sanki memnun yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.” 343
Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem istikbâline
(âhirete) götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır. Bu nedenle mü’min,
her ânında üç zamanı birden yaşayan insandır. Bu, ona süreklilik ve sorumluluk
duygusu verir. Kur’an’daki kıyâmet, Cennet, cehenem, mahşer, mîzan
ve sorgu sahneleri, mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek
için istikbâline açılan birer penceredir.
“Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibârettir.”344 Oyuncaktan hoşlanan
çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına
verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler,
çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
Din günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür ve bizi oraya hazırlar.
Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek şehâdet râbıtası yapmalıyız.
Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece âhiret azığı değil; dünyada kaybettiğimiz
izzeti, insanlık onurumuzu da kazandıracak ve ölüm korkusunu
yenen, ölümle sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak bu sâyede haklarımızı
söke söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini öğrenir ve canlı
şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahûdi, teknik imkâna sahip
milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu sürdüren
çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır. Ölümden korkan gayr-ı müslim,
en çok ölümden korkmayanlardan korkar. Müslümanın müslümanca
yaşayamadığı her ortamda müslümanca ölme imkânı her an vardır.
Her asırda olduğu gibi, günümüzde de bir kısım insanın, kıyâmet gününe
iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi uzak bir ihtimal
görmeleridir. İnanmayanların görüşüne göre hayat, sebepsiz, hedefsiz ve
gayesiz bir hareketten ibârettir.
343 Sırasıyla: Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Yahya Kemal
344 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
• 178 •
Ahmed Kalkan
Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir hedef ve hedefin gerisinde
de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde bu dünyaya getirilir, yine aynı
şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, ceza ve hesap gününe döndürülmüş
olur. Dünya hayatı da, her insan için bir imtihandır. İnsanların bütün bu
gerçekleri bilip bunların gerisinde kudret ve hikmet sahibi Yüce Yaratıcı’yı
düşünmesi gerekir. İşte bu bilgi ve düşünce insanı âhiret inancına götürür.
İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine
erişeceği bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve durmaksızın
ilerler. Ne geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin feryadına bakar.
Korkanların korkusu, sevenlerin de sevgisi bunu önleyemez. Hayatı sadece
dünya hayatından ibâret görmek, çok ilkel bir düşüncedir. Kur’an, düşüncesi
gelişmemiş bu tür kişilerin sözlerini ve durumlarını şöyle dile getirir:
“Onlar derler ki: ‘Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yok! Tekrar dirilecek
değiliz.” 345
İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek, ondan
her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar için iyilik ve
adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen emek ve uğraşıların hepsi,
âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek
gönülden bu güne inananların yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve
bozgunculuklara göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraber- kendilerini,
câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu, Allah’a ve âhiret
gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının zayıf oluşundandır.
Her asırda, âhireti inkâr edenler veya bu güne, inanılması gerektiği şekilde
inanmamış olanlar, devamlı günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin
çıkmasından korkanlar ve her şeye kadir Yaratıcının huzurunda hesap
vermek istemeyenlerdir. İşte bunun için de öldükten sonra dirilmeyi ve
âhireti hayal zanederler.
Din gününe inanmak ve bu inancın gereğini yapmak, kötülüğe koşan
her nefis için bir gem, günahı seven her insan için de bir engeldir. Bütün
insanlığa hitap eden Kur’an, bu günün olmasını imkânsız görenlere en kesin
ve doğru cevabı verir: “İnsan, kendini bir nutfeden nasıl yarattığımızı
345 6/En'âm, 29
• 179 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi.”346 İnsanın yaratılışındaki hayret
verici durumlar, organlarının yapısındaki çeşitli özellikler, onun tekrar
diriltilmesinden çok daha önemli ve dikkat çekicidir. Allah’ın sanat ve kudretindeki
bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler, öldükten sonra dirilmeyi
artık nasıl inkâr edebilirler? Ne yazık ki ünsiyet etmediği her şeyi
inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer o yılanı yüzüstü ve hem de sür’atle
yürür görmese, ayaklardan başka şey üzerinde yürümeyi kabul etmezdi.
Hatta insan, dünyayı görmeden, dünyadaki acayip haller ona anlatılsa, onları
bile çoktan inkâra kalkardı. Şu halde, din gününü yakînen tasdik etmemek,
bu kavramı anlamaktaki noksanlıktan ileri gelmektedir. Görünmediğinden
dolayı, din gününe inanmayanlar, ilim adına cehâlet gösterenlerdir.
“Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır, siz hiç düşünmüyor
musunuz?” 347
Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya kulluk/
ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında oyuna dalan, gülüp
eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne kadar olabilir? Gençler, üniversite
imtihanına verdikleri önemi, esas sınava, büyük imtihana verseler,
din günü bilinci nasıl hayata yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri
için hazırlayıp biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler,
örnek müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan
korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü
Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”348 Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı
yerde din günü bilinci yeterince yok demektir. Ana vatanımız, baba
diyarımız Cennet olduğuna göre, biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı
karşılamak için bu diyarda gurbete çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan
azığı unutup, buradaki görevimizi ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla
oyalanmak ne kadar mantıklılıktır?
Ne mutlu, din günü bilincine sahip, ölüme ve ölüm ötesi hesaba hazır
olan ve ölümden korkmayan, ölümle dostluk kurabilen canlı şehidlere!
346 36/Yâsin, 77
347 6/En'am, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 65
348 59/Haşr, 18
• 180 •
Ahmed Kalkan
“(Ey Rabbim,) Ancak Sana ibâdet eder, ancak Senden yardım isteriz.”
“Ey kâfirler tapmam sizin taptıklarınıza... Sizin dininiz size; benim
dinim bana!”
“Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Hâlâ akıllanmayacak
mısınız?”
- 5. Âyet -
„ كَ نَسْتَعِ ي نُ  كَ نعْبُدُ وَإِ يَّ  إِ يَّ
yardım isteriz : „ نَسْتَعِ ي نُ ve yalnız Senden : كَ وَإِ يَّ ibâdet ederiz : نعْبُدُ Ancak
Sana : كَ إِ يَّ
“(Ey Allah’ım,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz
(duâmızı ancak Sana yaparız).” (1/Fâtiha, 5)
كَيَّ إِ İyyâke (Ancak Sana)
“İyyâke” zamir ve tümleçtir. Tümleçlerin, Arapça cümle kuruluşunda
aslında fiilden sonra gelmesi gerekir. Bu tümleç görevi yapan zamir, fiilden
sonra gelseydi, anlam şöyle olurdu: “na’büdüke (Sana ibâdet ederiz).”
Başa geçtiği için sınırlama ifade eder: “Ancak Sana...” Dolayısıyla bu ifade,
iki cümle yerine kullanılmıştır. Bu cümlelerden biri, Allah’a ibâdet, O’na
teslimiyet ve kulluk; ikincisi, Allah’tan başkasına ibâdet etmemek, teslim
olmamak, kulluk yapmamak. Tevhid, özetle bu iki ifadeden ibârettir. Fâtiha’nın,
Kur’an’ın bir özeti olduğu gibi; Kur’an’ın en önemli konusu olan tevhidin
özetini de bu “iyyâke na’büdü” ifadesi karşılamaktadır. İman; kabul
ve reddir; sevgi ve buğzdur. Tâğutu reddetmek ve Allah’a iman etmektir (2/
Bakara, 256). Tevhidî iman; Lâ ilâhe illâllah’ın bir açılımıdır. İşte “iyyâke
na’büdü” bütün bunları içerir, tevhidin özünü vurgular.
• 181 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Ancak Sana ibâdet ederiz” ifadesiyle anlamaktayız ki tevhid, sadece fikir
ve görüşten ibâret, hatta salt inançtan ibâret değildir. Tevhid, ibâdettir;
sadece Allah’a ibâdet ve bütün şekil ve muhtevâsıyla ibâdet. Tevhid, insanın
pratik hayatını kuşatmalı, kalbinde başlayıp tüm kalıbına yön vermeli ve
hayata yansımalıdır. İbâdet halinde pratize edilemeyen, etkisiz bir şekilde
kafa veya kalbe hapsedilen bir düşünce ve duygu değildir tevhid; Sadece
Allah’a kulluktur, ibâdettir. Hayat da ibâdetten ibârettir.
نعْبُد Na’budu (İbâdet ederiz)
İbâdet kelimesi, “abede” fiilinin masdarı olup “itaat etmek, boyun eğmek,
tevâzu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmek” anlamlarına gelir.
İbâdet kelimesinin türediği “abd” kökü, şu anlamlara gelir:
a- Hürün karşıtı olan köle,
b- Boyun eğmek ve itaat etmek,
c- Kulluk etmek, ilâh tanımak, tapmak,
d- Bir şeye bağlanıp, ondan ayrılmamak.
Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere ibâdet kelimesinin ifade ettiği
esas mânâlar; “kişinin yüksek ve üstün birine karşı baş eğmesi, itaat etmesi,
kendi hürriyetinden ferâgat ederek onun karşısında her türlü isyanı terk
etmesi, tam bir bağlılıkla ona boyun eğmesidir.” İşte bu durum, kulluk ve
itaattir. İbâdet, itaat etmenin bir çeşididir. Bu itaate müstahak olan da, hiç
şüphesiz gerçek ma’bud olan Allah’tır. Çok ibâdet edene âbid; kendisine
ibâdet edilene de ma’bûd denir.
Kur’ânî bir terim olarak ibâdetin genel anlamdaki tanımı şudur: “Yapılması
sevap olan, Allah’a yakınlık ifade eden, yalnız O’nun emirlerini yerine
getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yapılan, her türlü harekete
ibâdet denir.”
Demek ki İslâmî mânâsıyla Allah’a ibâdet: “İnsanın rûhen ve bedenen,
gizli ve açık bütün mevcûdiyetiyle yalnız Allah’a yapmış olduğu şuurlu (bilinçli)
bir tâat ve kurbettir.”
• 182 •
Ahmed Kalkan
“İbâdet” kavramı, “kurbet” (yakınlık) ve “tâat” (sevap olan şeyler) kavramlarının
anlamını da içermektedir. Dolayısıyla ibâdet eden insan, hem
Allah’a yaklaşmış, tanıyıp kulluk etmiş, boyun eğmiş ve hem de O’na itaat
etmiş olur. Meselâ namaz kılan bir insan, Allah’a tâat, ibâdet ve kurbet
görevlerini yapmış olur. Namazın kabul olması için de “iman”, “ihlâs” ve
“niyet” in bulunması gerekmektedir. Korku ve ümit içinde hem zâhir, hem
bâtında sonsuz bir alçak gönüllülük ile sınırsız bir ta’zimi ihtiva eden ibâdet,
“kibir” ve “riyâ” kabul etmez.
“İbâdet”, boyun eğmenin, itaat etmenin, saygı göstermenin ve kulluğun
en son noktasıdır. İbâdet, insanın Allah’ın râzı olduğu şeyi yapması, yerine
getirmekle yükümlü olduğu fiilleri emrolunduğu şekliyle hayata geçirmesi,
hiçbir şey gözetmeden Allah’a kulluk etmesi ve bunu, sadece O’na boyun
eğip itaat etmek için yapmasıdır.
İtaat büyük bir makamdır. İbâdet/kulluk yapan “âbid/abd” (kulluk yapan/
kul), itaat ve ibâdetle Allah’a bağlandığı için şereflenir. Allah Teâlâ,
peygamberi Muhammed (s.a.s.)’i, makamların en şereflisi olan “risâlet”
makamında “kul” kelimesi ile isimlendirmiştir.349 O yüzden şehâdet kelimesinde
bile “Rasûl” kelimesinden de önce; daha önemli ve daha şerefli
olduğu için “abdühû” (O’nun kulu) ifadesi kullanılır. Çünkü peygamberlik,
Hz. Muhammmed’in (s.a.s.) diğer insanlara yönelik ilişki ve görevini ifade
ederken; “abd/kul” ifadesi, onun Rabbiyle ilişkisini ve bağını anlamlandırır.
Allah’la irtibatın, diğer insanlarla ilişkiden daha şerefli olduğu da açıktır.
Biz de, şeref ve fazilet istiyorsak, bunun Allah’la bağımızı güçlendirmekten
geçtiğini, yani ancak ibâdet ve kulluk görevlerimizde derinleşmekle makamımızı
yükseltebileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.
İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların günlük
hayatta yaşanması olduğundan, Allah katında tâat kabul edilen her davranışın
bilfiil uygulanmış, yapılmış olması gerekir. Yoksa, yalnız istek halinde
kalıp, davranış sahasına çıkmayan duygu ve düşünceler, Allah’a yakınlık
anlamına gelen kurbet ve tâat olsalar da, ibâdet değillerdir. Bunun içindir
ki, ibâdetlerin başı olan imanın da, sadece kalple tasdiki yeterli olamayacağından,
hiç olmazsa dil ile ikrar edilerek açıklanması gerekli görülmüştür.
Bunun yanında, niyetsiz, sadece görünürde yapılan işler de ne olursa olsun,
349 Bak. 57/Hadid, 9; 17/İsra, 1; 18/Kehf, 1
• 183 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ibâdet sayılmazlar. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz olmadığı gibi, niyetsiz aç
durmak da oruç değildir. O halde kötü niyetle veya Allah’a itaat ve yakınlık
kastından başka bir maksatla yapılan işler, ibâdet olamazlar.
Lisanımızda çokça kullanılan “tapınmak ve tapmak” kelimeleri, ibâdet’in
değil; yalnızca tâat’in karşılığı olabilir. Hatta tapmak ve tapınmak
kelimelerinden az çok, ne yaptığını bilmemek gibi bir şuursuzluk mânâsı
anlaşıldığı için, bu kelimeleri “puta tapmak” , “haça tapmak” gibi yerlerde
kullanırız. Oysa kulluk etmek, şuur bakımından tapmak kelimesinden
daha iyi ve anlamlıdır. Şu halde ibâdet terimi, bir tâat mertebesini ifade etmektedir
ki, en hususi anlamı “ibâdet”, en genel anlamı ise “kulluk” mânâsına
gelen “ubûdiyet”tir. İbâdet, Allah’ın râzı olduğu şeyi yapmak; ubûdiyet
ise, Allah’ın yaptığına râzı olmaktır, diye de tanımlanmıştır.
Kur’an’da İbâdet
İbâdet kavramı, Kur’an’da en çok kullanılan kavramlardan birisidir. Bu
kavram, Kur’an’da isim, fiil ve masdar şeklinde 256 defa geçer. “A b d” kökü
ve türevleri ise 275 yerde kullanılır. 350 Genel olarak, Allah’a veya Allah’tan
başkalarına ibâdeti ifade etmekte kullanılmıştır. Sadece Allah’a ibâdet emredilirken,
O’na ortak koşmak ve başkalarına ibâdet etmek, Kur’an’da şiddetle
yasaklanmıştır.
350 İbâdet Kelimesinin Kökü Olan A-b-d Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 275
Yerde:) 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 21, 23, 83, 90, 133, 133, 138, 172, 178, 178, 186, 207, 221; 3/Âl-i İmrân, 15,
20, 30, 51, 64, 79, 182; 4/Nisâ, 36, 118, 172, 172; 5/Mâide, 60, 72, 76, 117, 118; 6/En’âm, 18, 56, 61, 88, 102;
7/A’râf, 32, 59, 65, 70, 73, 85, 128, 194, 206; 8/Enfâl, 41, 51; 9/Tevbe, 31, 104, 112; 10/Yûnus, 3, 18, 28, 29,
104, 104, 104, 107; 11/Hûd, 2, 26, 50, 61, 62, 84, 87, 109, 109, 109, 123; 12/Yûsuf, 24, 40, 40; 13/Ra’d, 36;
14/İbrâhim, 10, 11, 31; 15/Hıcr, 40, 42, 49, 99; 16/Nahl, 2, 35, 36, 73, 75, 114; 17/İsrâ, 1, 3, 5, 17, 23, 30, 53,
65, 96; 18/Kehf, 1, 16, 65, 65, 102, 110; 19/Meryem, 2, 30, 36, 42, 44, 49, 61, 63, 65, 65, 82, 93; 20/Tâhâ, 14,
77; 21/Enbiyâ, 19, 25, 26, 53, 66, 67, 73, 84, 92, 98, 105, 106; 22/Hacc, 10, 11, 71, 77; 23/Mü’minûn, 23, 32,
47, 109; 24/Nûr, 32, 55; 25/Furkan, 1, 17, 17, 55, 58, 63; 26/Şuarâ, 22, 52, 70, 75, 92; 27/Neml, 15, 19, 43,
45, 59, 91; 28/Kasas, 63, 82; 29/Ankebût, 16, 17, 17, 17, 36, 56, 56, 62; 30/Rûm, 48; 34/Sebe’, 9, 13, 39, 40,
41, 43; 35/Fâtır, 28, 31, 32, 45; 36/Yâsin, 22, 30, 60, 61; 37/Sâffât, 22, 40, 74, 81, 85, 95, 111, 122, 128, 132,
160, 161, 169, 171; 38/Sâd, 17, 30, 41, 44, 45, 83; 39/Zümer, 2, 7, 10, 11, 14, 15, 16, 16, 17, 17, 36, 46, 53, 64,
66; 40/Mü’min, 15, 31, 44, 48, 60, 66, 85; 41/Fussılet, 14, 37, 46; 42/Şûrâ, 19, 23, 25, 27, 27, 52; 43/Zuhruf,
15, 19, 20, 26, 45, 59, 64, 68, 81; 44/Duhân, 18, 23; 46/Ahkaf, 6, 21; 50/Kaf, 8, 11, 29; 51/Zâriyât, 56; 53/
Necm, 10, 62; 54/Kamer, 9; 57/Hadîd, 9; 60/Mümtehıne, 4; 66/Tahrîm, 5, 10, 10; 71/Nûh, 3, 27; 72/Cinn,
19; 76/İnsân, 6; 89/Fecr, 29; 96/Alak, 10; 98/Beyine, 5; 106/Kurayş, 3; 109/Kâfirûn, 2, 2, 3, 3, 4, 4, 5, 5.
• 184 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’da ibâdet kelimesi, daha çok nefislerin sadece Allah için başka
kayıtlardan kurtarılması, yalnız O’nun ibâdetine tahsis edilmesine işaret
etmektedir. Yani insan, sevgide, korkuda, ümit ve tevekkülde, itaat edip boyun
eğmede Allah’a hiçbir varlığı ortak koşmayacaktır. Çünkü ibâdet, sevginin,
bağlılığın ve korkunun en güzel ifadesidir. Nitekim dinin bütününü
de bu esaslar oluşturur. İbâdet terimi, bu açıdan incelendiğinde, kulun, ibâdet
ettiği ilâh (Allah)’ı kemâl derecesinde sevmesi ve tevâzu göstermesi ve
bütün bunların ancak Allah için olması gerekmektedir. 351
“Ancak Sana ibâdet ederiz.”352: “Ederim” değil; “ederiz”. Cemaate işaret
vardır bu ifadede. Aynı Rabbin kulu olan, O’nun kanunlarına boyun eğen
ve O’na tesbih ve ibâdet eden tüm tabiatla, tüm yaratıklarla ortak dili konuşmak,
vahdete ermek, beraberce ibâdet etmek var bu ifadede. Kendi iç
dünyamızla, tüm organlarımızla, inanç, düşünce ve eylemlerimizle beraber
ibâdet etmek var bu ifadede. Tevhid, ancak muvahhid bir toplum içinde
gerçek anlamını bulur. Tevhidî bir toplumla beraber hareket edilerek olgunlaşılır,
insan olunur. Tevhid kafilesinden ayrı hareket etmekle, güzel
olan hiçbir yere varılamaz.
Fâtiha’nın bundan önceki âyetlerinde Allah’ın sıfatları özetlendi. Allah,
bu âyete kadar kendini bize tanıttı. “Peki, böyle özelliklere sahip Allah’a
karşı nasıl davranmamız gerekir?” sorusuna bu âyet cevap vermiş oluyor:
“Sadece Allah’a ibâdet”. Fâtiha’da bundan önceki âyetler, sanki bize bu âyetteki
ifadeyi söyletmek içindir. Ayrıca, Allah’ı bu âyete kadar anlatılan isim
351 Kur’an’da ibâdet konusuyla ilgili âyetler:
a. İbâdet Etmek: Hicr, 99; Hacc, 77; Furkan, 77; Neml, 91; Ankebut, 17, 36; Ahzab, 35; Yasin, 60-61; Mü'min,
14.
b. İbâdet (Kulluk) Yalnız Allah'a Yapılır: Fatiha, 5; Bakara, 21-22, 83; Nisa, 36; En'am, 3, 102, 162; Yunus, 3;
Hud, 2, 123, Nahl, 52; İsra, 23, Meryem, 65; Zümer, 2, 66; Fussılet, 37-38.
c. İnsanlar ve Cinler, İbâdet İçin Yaratılmıştır: Zariyat, 56-57; Cin, 16-17.
d. Allah'a Kulluk Etmenin Misali: Rum, 28.
e. Kibirlenerek Allah'a Kulluk/İbâdet Etmekten Çekinmek: Nisa, 172-173; A'raf, 146-147, 207; Nahl, 48;
Fussılet, 37- 38.
f. Herkes Allah'ın Huzuruna Kul Olarak Varacaktır: Meryem, 93.
g. Allah'ın İbâdete İhtiyacı Yoktur: Ankebut, 6.
h. Peygamberler Allah'a İbâdete Dâvet Ederler: Al-i İmran, 79-80; Enbiya, 90; Neml, 45; Ahzab, 7-8.
i. Cenneti Kazanmak İçin Kulluk: Tevbe, 111.
j. İbâdeti İhlasla, Samimiyetle Yapmak: A'raf, 29; Tevbe, 112; Zümer, 2, 11, 14; Mü'min, 14, 65.
k. İbâdette İhsan: Bakara, 112.
l. Münafıklar İbâdeti Gösteriş İçin Yaparlar: Nisa, 142; Tevbe, 107.
m. Gece İbâdeti: Furkan, 64; Müzzemmil, 1-4, 6-7, 20, 41, 46; İnsan, 26.
352 1/Fâtiha, 5
• 185 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ve vasıflarıyla tanıyıp O’nu tek ilâh ve tek rab kabul eden kuluna Allah,
senli-benli ifade kullandırıyor; Allah’ın vasıflarını tanıyıp O’na ibâdet, Allah’la
samimiyeti ve sıcak bir bağı oluşturuyor: “Ona kulluk ederiz” değil;
“Sana...” Bu âyete kadar üçüncü tekil şahıs ifadesi ve zamiri kullanılırken,
burada ikinci tekil şahıs ifadesi kullanıyoruz.
Önce ibâdet, sonra istiâne. İlk adım öncelikle kuldan başlamalı. Sünetullah,
ilk başlangıcı bizden bekliyor. Allah’ın kanunu böyle istiyor. Bu
konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden bolca örnekler sunmak
mümkün. (“Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.”353 ,
“Bana bir adım yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.”354, “Allah’tan sakınırsanız,
sizin için furkan kılar.”355, “Allah’tan korkanlara Allah çıkış yolu verir.”356,
“Sözünüzde durursanız, Ben de...”, “İman edip sâlih amel işlerseniz...”) Önce
bizden duâ, sonra Allah’tan icâbet, önce kul sebebe yapışacak, sonra Allah
verecek.
Hakkıyla ve ölünceye dek ibâdet için Allah’ın yardımına ihtiyacımız
olacak. Her an yaşantımızı ibâdet halinde değerlendirmek için “...sadece
Sen’den yardım isteriz.” 357
“Sadece Sana ederiz, kulluğu, ibâdeti...”358 meâlindeki âyette, kulun, ibâdeti
sadece Rabb’ine ait kılıp, nefsini ancak Allah’a teslim etmesinin gereği
vurgulanmaktadır. Allah’tan başkasına gösterilen “itaat ve kulluk”, o varlığı
sahte bir ma’bud yapar. Bu ma’bud ya şeytandır, ya da kendilerini tâğut kılan
azgın kişilerdir. Yahut da Allah’ın kitabını hiçe sayarak insanları icad ettikleri
hayat düsturlarına ve yaşayış tarzlarına sevkeden önderlerdir. İslâmî
anlamda ibâdet ise, Allah’a kayıtsız şartsız itaat etmek demektir. Şeytana
ibâdet etmeyi yasaklayan Allah, insan ve cin şeytanlarına kayıtsız şartsız
itaatin onlara kulluk/ibâdet demek olduğunu belirtmiş oluyor.
353 47/Muhammed, 7
354 Hadis-i Kudsî
355 8/Enfâl, 29
356 65/Talâk, 2-3
357 1/Fâtiha, 5
358 1/Fâtiha, 5
• 186 •
Ahmed Kalkan
İnsanların, şeytanın teşviki ile yapageldikleri ibâdetlerinin yönü olan
putlar ve hayalî/sanal kuvvetler, yani Allah’tan başka tapınılan tüm varlıklar,
birer sahte ma’buddur. Çünkü Kur’an, Allah’tan başka hiçbir hak ma’bud
olmadığını en açık bir şekilde bildirirken; insanların, Allah’tan başkasına
tapmalarını ve onları ilâh kabul etmelerini de, şirk ve büyük günah sayıyor.
İbâdetle ilgili Bazı Âyetler
“(Ya Rabbi,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz.”
359
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 360
“Allah’a ibâdet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” 361
“(Ya’kub) oğullarına: ‘Benden sonra neye ibâdet/kulluk edeceksiniz?’ demişti.
‘Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek İlâh’a
kulluk edeceğiz, ibâdet edeceğiz. Biz O’na teslim olanlarız’ dediler.” 362
“Sizin şu karşısında durup taptığınız heykeller de nedir? ‘Babalarımızı
onlara tapar bulduk (da onun için biz de onlara tapıyoruz)’ dediler.” 363
“De ki: Allah’ı bırakıp size ne zarar, ne de yarar vermeye gücü yetmeyen
şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, işitendir, bilendir. (O’na ibâdet etmeniz
gerekmez mi?)” 364
“Hahamlarını ve râhiplerini Allah’tan ayrı rablar edindiler; Meryem oğlu
Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti.
O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden
münezzehtir.” 365
359 1/Fâtiha, 5
360 51/Zâriyât, 56
361 4/Nisâ, 36
362 2/Bakara, 133
363 21/Enbiyâ, 52, 53
364 5/Mâide, 76
365 9/Tevbe, 31
• 187 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Tevbe eden, ibâdet eden, hamd eden, seyahat eden, rükû eden, secde
eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah’ın (yasak) sınırlarını koruyan
(onları çiğnemeyen) mü’minleri müjdele.” 366
“İnsanlardan kimi de Allah’a bir yönden (dinin bütününe inanmadan)
ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse, onunla huzura kavuşur (sevinir)
ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner (dini kötüleyerek ondan
vazgeçer).” 367
“Ey mü’minler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibâdet edin, hayır işleyin
ki umduğunuza eresiniz.” 368
“Ey iman eden kullarım, Benim arzım geniştir, bana kulluk/ibâdet edin.”
369
“İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinerek: ‘biz
bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ diyenlere (gelince):
Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü verecektir.”
370
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdele
kullarımı.”371
“Hayır, yalnız Allah’a ibâdet/kulluk et ve şükredenlerden ol.” 372
“Allah’tan başkasına ibâdet/kulluk etmeyin. Ben, sizin büyük bir günün
azâbına uğramanızdan korkuyorum.” 373
“Andolsun Biz, her millet içinde: ‘Allah’a ibâdet/kulluk edin, tağut(a tapmak)
dan kaçının’ diyen bir rasûl/elçi gönderdik.” 374
366 9/Tevbe, 112
367 22/Hacc, 11
368 22/Hacc, 77
369 29/Ankebût, 56
370 39/Zümer, 3
371 39/Zümer, 17
372 39/Zümer, 66
373 46/Ahkaf, 21
374 16/Nahl, 36
• 188 •
Ahmed Kalkan
“De ki: ‘Ey kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin:
Yalnız Allah’a ibâdet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Birimiz diğerini
Allah’tan başka rab edinmesin.” 375
“Allah, kimlere lânet ve gazab etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar ve
tâğuta tapanlar yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür.” 376
“De ki: Ben Allah’tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan men olundum.”
377
“Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahmân’a kul olarak gelecektir.” 378
“Siz, Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz?
Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Aklınızı kullanmıyor
musunuz siz?” 379
“Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız cehennem odunusunuz. Siz (odun
gibi) oraya gireceksiniz.” 380
“İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek
var. Onlar, kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan
uzağız. Sizin (taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah’a
inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.”
381
De ki: Ey kâfirler! ‘Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim ibâdet
ettiğime tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz
de benim ibâdet ettiğime tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size; benim dinim
bana!” 382
375 3/Âl-i İmrân, 64
376 5/Mâide, 60
377 6/En'âm, 56
378 19/Meryem, 93
379 21/Enbiyâ, 66-67
380 21/Enbiyâ, 98
381 60/Mümtehıne, 4
382 109/Kâfirun, 1-6
• 189 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: ‘Benden başka hiçbir
ilâh yoktur. Bana kulluk/ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” 383
“Bir zaman İbrahim şöyle demişti: ‘Rabbim, bu şehri güvenli kıl. Beni ve
oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” 384
“Siz Allah’tan başka birtakım putlara tapıyorsunuz. Yalan uyduruyorsunuz.
Sizin Allah’tan başka taptıklarınız size rızık veremezler. Siz rızkı Allah’ın
yanında arayın. O’na kulluk/ibâdet edin ve O’na şükredin. Hepiniz O’na döndürüleceksiniz.”
385
“Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de aya
secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer kulluk ediyorsanız
(böyle yapın).” 386
“De ki: ‘Ben dinimi yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na ibâdet/kulluk ediyorum.”
387
“Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk/ibâdet et.” 388
Âyetlerin ortaya koyduğu ilk gerçek “sadece Allah’a ibâdet edip, O’ndan
başkasına ibâdet etmemektir.” İslâm, ibâdeti sadece Allah’a ait kılmayı emrederken,
O’na herhangi bir şeyi ortak koşma yasağını da getiriyor. İnsanlığın
tanıdığı veya tanıyabileceği Allah’ın dışında her çeşit ma’bud edinme
çeşidini içine alan kesin bir yasak koyuyor.
“Yalnız Sana kulluk eder; yalnız Senden yardım dileriz.”
Hamd, âlemlerin rabbi, Rahmân-Rahîm ve din gününün sahibi olan
Allah’a mahsustur. Rab, rahman, rahim ve mâlik sıfatlarının kâinatla ve
içindeki beşerî âlemle olan ilişkilerinin başlangıçta doğurduğu borcun karşılığı,
hamdetmektir. Hamd sadece Allah’a ait olduğu gibi, kulluk/ibâdet de
O’na aittir.
383 21/Enbiyâ, 25
384 14/İbrahim, 35
385 29/Ankebût, 17
386 41/Fussılet, 37
387 39/Zümer, 14
388 15/Hicr, 99
• 190 •
Ahmed Kalkan
Demek ki Fâtiha sûresi, 1-4. âyetlerdeki sıfatların önünde hamd, arkasında
ibâdet ve yardım dileme yer almaktadır. Allah yaratan, besleyip
büyüten, rahmet ve merhamet edip sahip çıkan bir varlık olması hasebiyle
hamde, ibâdete ve sadece kendisinden yardım talep edilmesine layıktır.
Hamdedilmek, kulluğun sadece O’na tahsis edilmesi ve sadece O’ndan yardım
ve destek beklenilmesi O’nun hakkıdır.
Şimdi 5. âyette geçen kavramların analizini yaparak şu sonuçlara varmamız
mümkündür: “Sadece Sana kulluk ederiz.”
Fahruddîn Râzî ve Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin Allah’a nasıl hamdedileceğini
öğrettiğini söylemektedirler. “Sadece Allah’a kulluk etmek ve sadece
O’ndan yardım dilemek, Allah’a hamdetmektir” diyen bu âlimler, âyeti
âyetle tefsir etmişlerdir. Onların tefsirine katılmamak mümkün değildir.
Bize göre ‘kulluk’ kavramının içi, ‘hamd’ ile doldurulmaktadır. Rab,
rahmân, rahîm ve mâlik sıfatlarına sahip olan Allah, hamdedilmeye, yani
ibâdet edilmeye lâyık bir varlıktır. Yaratma, eğitme, rahmet, merhamet ve
sahip çıkma sıfatlarıyla insanlar âlemi ile ilişki kuran Allah, şirk koşulmadan
ibâdet edilmeye layık bir hüviyete sahiptir.
“İyyâke: Sadece Sana” ibâresi hasr ifade eder. Başka bir deyişle “ve sadece
Senden yardım dileriz” ifadesine denk düşmekte ve Allah’tan başka varlıkların
tapınma bakımından kutsallığını dışlamaktadır. Cümlenin başına
gelmesinin sebebi, kulluktan önce sahte tanrıları dışlamanın zorunlu olduğunu
göstermektir.
Abd (Kul) ve İbâdet
“Na’budu” kelimesinin kökü “abede”dir. İbâdet, ubûdiyyet, âbid ve
ma’bûd kelimeleri de ondan türemiştir.
Emrini tutmak, ibâdet etmek, tapınmak, çok muhterem tutmak, perestiş
etmek, köle etmek, esir etmek, boyun eğdirmek, tâbi kılmak, hükmü
altına almak, ıslah etmek, tekâmül ettirmek, ilerletmek, işe yarar hale getirmek,
mûteber hale getirmek, kendini vermek manalarına gelmektedir.
• 191 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
‘Abede’ Kavramı
(‘abede) kavramının Kur’an’da çeşitli mânâları olup bunları şöyle sıralayabiliriz:
1) Bilmek
“Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.”389
Hâzin bu âyette geçen “liya’budûni” kelimesine, “liya’rifûnî=Beni bilsinler”
mânâsını vermektedir. Çünkü Allah, cin ve insanları yaratmasaydı, O’nun
varlığı bilinmeyecekti. Böylece Hâzin, Allah’a ibâdeti bilgiye dayandırmakta
veya bilgi ile kulluğu aynîleştirmektedir. Ona göre kulluk, bilmek demektir.
Muhammed Esed de aynı fikri savunmaktadır. Ona göre, bütün akıl
sahibi varlıkların yaratılmasındaki temel amaç, onların Allah’ın varlığını
tanımaları ve bundan dolayı kendi var oluşlarını bilinçli olarak O’nun irâdesi
ve planı ile uyumlu hale getirme isteği duymalarıdır.
İşte bu iki aşamalı tanıma ve isteme kavramlarıdır ki, Kur’an’ın “kulluk”
olarak tanımladığı şeye derin anlamını verir.
2) Birlemek, Tevhid
İbn Abbas’a göre Kur’an’da ibâdet kavramı, birlemek anlamına gelmektedir.
Tevhid inancı olmadan kulluk yerine getirilemez. Nesefî de İbn
Abbas’ın görüşünü naklederek, tevhid ile abd kavrammı birleştirmektedir.
Hâzin ile Nesefî’nin görüşlerini bir araya getirirsek şöyle bir sonuca varabiliriz:
Bilgiden kalkan ve tevhidde konaklayarak insanı Allah’a yaklaştıran
gönül oluşumuna, kulluk denmektedir. Demek ki kulluk için bir-mek, birlemek
için de bilmek gerekiyor.
389 51/Zâriyât, 56
• 192 •
Ahmed Kalkan
3) İtaat Etmek
İbn Abbas “ya’budu” kelimesine “yutî’u” mânâsını vermektedir. Kulluk
yapabilmek için itaat şarttır. İtaat edilmeyen varlığa kulluk edilmiş olmaz.
Demek ki insanlar ve cinler, Allah’ı bilmek, birlemek ve itaat etmek için
yaratılmışlardır. Bilgi, insanının uğruna yaratıldığı bir değerdir. Var olmanın
temelinde sadece Allah’a ibâdet etmek vardır. Bilgisiz, tevhidsiz ibâdetin
bir şeye yaramayacağı da bir gerçektir.
4) İbâdet Etmek
(abede), dini Allah’a has kılarak yapüıdığında ibâdet, Allah dışında bir
varlığa yapıldığında ise ‘şirk’ olduğu için tapınmak’ta. Fâtiha, 5. âyetteki
“iyyâke na’budu=yalnız Sana ibâdet ederiz” ifadesi, başka âyetlerde şöyle
geçmektedir: “Allah size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir.”
390; “Rabbin, sadece Kendisine kulluk etmenizi emretti.” 391
Fâtiha, 5. âyette başa gelen “iyyâke=sadece Sana” ifadesi, bu iki âyette
istisnadan sonra gelmektedir. Mana ağırlığı ve tahsisin vurgusu bakımından
aralarında hiçbir fark yoktur. Yusuf, 40 ve İsrâ, 23’te Allah emrederken,
Fâtiha, 5’te kul kendisi ifade etmektedir. Her üç âyetteki ifadenin amacı,
şirki dışarıda bırakıp, şirksiz bir ibâdetin yapılmasıdır.
Şirkten uzak bir kulluk veya ibâdet nasıl yapılabilir? Bu sorunun cevabını
şu âyetlerle verebiliriz: “De ki: ‘Ben, dini Allah’a hâlis kılarak O’na
ibâdet etmekle emrolundum.”392; “De ki: ‘Ben dinimde ihlâs ile ancak Allah’a
ibâdet ederim.” 393
Şirkten uzak bir ibâdet, dini Allah’a tahsis ederek, yani dininde ihlâs
sahibi olarak yapılan ibâdettir. Bu âyetler, Fâtiha, 5. âyetteki “iyyâke=sadece
Sana” demenin neyi ifade ettiğini açıklamatadır. “Sadece Sana” demek;
dini Allah’a tahsis ederek ve ihlâs sahibi olarak demektir. Bu tarz bir ibâdet,
tevhid inancının eyleme dönüşmesi, tek İlâh inancının davranışlara
yansımasıdır. Bütün davranışlarında Allah’ın yanında olduğunu hissetmesi
390 12/Yusuf, 40
391 17/İsrâ, 23
392 39/Zümer, 11
393 39/Zümer, 14
• 193 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ve O’na yönelmesidir. Kulluğu güzelleştiren de bu tarz olan yöneliştir. İbadetteki
ihlâs ve dini Allah’a tahsis etme olgunluğu, sadece Allah’a yönelme
ile doruk noktasına çıkmaktadır. Kulluğun bu güzelliğini Allah şöyle ifade
etmektedir: “Biz Dâvud’a Süleyman’ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu.
Doğrusu o, daima Allah’a yönelirdi.” 394
Dini Allah’a tahsis ederek ve sadece Allah’a yönelerek yapılan ibâdet,
şirki dışlayan ve insanı şirkten uzak tutan bir ibâdet olmaktadır. Allah, dini
Allah’a has kılarak ibâdet etmesini Hz. Peygamber’e niçin emretmiştir?
İnsanın başka varlıklara ibâdet etme ihtimali var mıdır? İnsanlar şeytana,
putlara ve kendi nefislerine tapınabilirler mi?
“Ey Âdemoğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmamnızdır,
demedim mi? Bana kulluk ediniz, doğru yol budur demedim
mi?” 395
Bu âyetlerin birincisi, şeytana tapılma ihtimaline karşı insanları uyarmaktadır.
Bu uyarısını, şeytanın insanların düşmanı oduğu gerçeğine dayandırarak
yapmaktadır. Doğru yolun sadece Allah’a ibâdet etmek olduğu
bilincini de vermektedir. Âyetlerin birincisi şirki yasaklıyor, ikincisi doğru
tapınmanın bilgisini veriyor. Ayrıca olumsuzdan olumluya giden bir metodla,
tapınmanın eğitimi veriliyor. Hem şeytana hem de Allah’a tapınmanın
imkânsızlığının bilinci kazandırılıyor. Bu bilinç verilmeden, Yalnız
Sana ibâdet ederiz ifadesinin gündeme gelmesi mümkün değildir.
“Hevâ ve hevesini tanrı edineni gördün mü?”396 Bu âyete göre insan, kendi
nefsini/ nevasını tanrı edinebilmektedir. İnsan aklını ve gönlünü nefsinin
emrine verirse, nefsini tanrı edinmiş olur. Demek ki sınırsız arzu ve
hevesler, insanın içindeki psikolojik yönelişi tam bir denetim altına alabilir.
Böyle bir denetim altında, bütün eylemlerimizi nefsin emirlerine göre yaparsak,
nefsi tanrı edinmiş oluruz. Nefsin kullan, beyin, gönül ve davranışlardır.
Şirkin kökleri, insanın nefsinden beslenmektedir. Terk edilmesi ve
farkına varılması en zor olan şirk, hevânın tanrı haline gelmesidir.
394 38/Sâd, 30
395 36/Yâsin, 60-61
396 45/Câsiye, 23
• 194 •
Ahmed Kalkan
Onun içindir ki kul “iyyâke na’budu=yalnız Sana kulluk ederiz” derken,
nefsini tanrı edinmekten de sıyrılmış olmaktadır. Kendi benliğini tanrı
edinmekten sıynlamayan insan bu ifadeyi kullanamaz. Şeytan ve kendi nefsinin
dışında kalan canlı ve cansız varlıklara, yani putlara tapınma ihtimâli
de vardır. Bu hususta pek çok âyet vardır:
“Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap verdiler.”
397
“İbrahim’in şöyle dediğini hatırla: ‘Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve
oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” 398
İnsan tabiattan herhangi bir varlığı tanrı edindiği gibi, kendi eliyle yaptığına
taptığı da olmuştur. Bazen tabiat olaylarının zararından korunmak
bazen de faydasını elde etmek için onlara tapınma yolunu seçmiştir.
Allah, tarihte insanların yaşadıkları şirkin çeşitlerini ve tonlarını bize
anlatarak, şirkin kötülüğüne karşı bilincimizi açmakta ve tevhid inancı için
gönlümüzde bir yer oluşturmaktadır. Çünkü şirkten temizlenmeyen gönüle
tevhid inancının girip yerleşmesi imkânsızdır. Böylece Allah, eğitime eskimeyen
bir metod kazandırarak, yanlışlardan temizlenmeyen bir beyin ve
gönüle, doğrulan kazandırmanın ve yerleştirmenin imkânsızlığına dikkat
çekmiştir. Bir demirin pasını silmeden oraya boya sürülürse, o boya tutmayacak
ve kısa zamanda içindeki pası kusacaktır. İnsanın gönlündeki şirk
pasını silmeden oraya tevhid inancının boyasını sürmek kalıcı olmayacaktır.
Zamanla o pas kendini dışa vurup, boyayı yok edecektir. İşte bu gerçeğe
dikkat ederek hareket etmek, din eğitiminin ana metodlarından biri olmalıdır.
399
397 26/Şuarâ, 71
398 14/İbrahim, 35
399 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, c. 1, s. 136-138
• 195 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm
Organların Allah’a Yönelmesidir
Bazı insanlara göre ibâdet, kuru bir inanç kabul edilirken, bazılarına
göre de sadece belirli hareketleri yapmaktan ibâret sanılmaktadır. Bazıları
insanlara iyilik yapmanın ibâdet yerine geçeceğini düşünüyor. Bazıları kalp
temizliğinin yeterli olduğunu (bunun ibâdet yerine geçeceğini) söyleyip
kendini kandırıyor. Yine bir kısım insanlar, Allah’a ibâdetin gâyesini tam
olarak anlayamadıklarından, yaptıkları ibâdetlerinde, ya şuursuzca davranırlar,
ya da ibâdeti dünyevî fayda açısından değerlendirirler. Bütün bunların
yanında, pek çok insan da, Allah’ın ve O’nun dininin dışında birtakım
varlıklara, sistemlere ibâdet ederek onlara kul olmuştur.
İbâdeti, sadece dış görünümündeki şekillerde değerlendiren kimseler,
ibâdetlerde titiz davranmayı, ilk anda bir nevi dar görüşlülük yahut şekilcilik
olarak kabul edebilirler. Ancak, daha derin ve etraflıca düşünülüp araştırılırsa,
pek çok gerçeklerin farkına varmak mümkün olur. İbâdet, Allah
ile her an ilişki kurmaya bir vâsıtadır. İbâdet, ruhun ve bedenin ölçülü ve
disiplinli bir hale gelişini sağlar. Güzel ahlâkı yansıtan hareketleri içeren,
ruhumuzun Allah’a yabancılaşmasını önleyerek O’nu bize unutturmayan,
ibâdettir.
İnsanın, ruhundaki gizli duygularını dışa vurmak için, zâhirî şekilleri
kullanma eğilimi vardır. Bu gizli duyguları anlatmak için, zâhirî şekillere
başvurmadan insan, ruhî duygularını tatmin edemez. Duygularını bu şekillerle
ifadelendiren insan, hissen ve ruhen bir bütünlük kazanır. Bu haliyle
de rahat edip huzura kavuşur.
İslâm dini, bütün ibâdet kurallarını bu fıtrî esas üzerine kurmuştur. Bunun
için işi, ne sadece içten gelen niyetlere, ne de ruhî duygulara terk etmemiş,
aksine ibâdetlere ait yönelişlerde, dış ile içi (zâhir ile bâtını) tam bir
uyum içerisine sokarak huzur ve mutluluk temin edilmiştir. Bu cümleden
olmak üzere mü’min, namazda kıbleye yönelir, hacda belirli bir yerde ihrama
girer, bir kıyafete bürünür, orucunu tutarken yemez, içmez... Böylece
her ibâdetiyle bir hareket, her hareketiyle de bir ibâdet icrâ eder. İslâm dini
bu yöntemiyle nefsin zâhiri ile bâtınını birleştirip, kuvvetler arasını denkleştirir.
Bunun sonucunda kendi mefkûresine uygun olarak insan fıtratına
tam bir uyum bahşeder.
• 196 •
Ahmed Kalkan
İbâdet, Fıtrattır
İslâm dini, yeryüzüne getirdiği bütün gerçekçi kurallarla, insan fıtratında
mevcut olan ibâdet duygusunu, en doğru bir şekilde geliştirerek bu ihtiyaca
cevap verir. Böylece el ile tutulup gözle görülen veya gizli bir kuvvetin
varlığını, değişik varlıklarda görerek onlara tapanları da yanlış inançlardan
ve tapınmalardan kurtarır. Bu özelliğinden dolayı Allah’tan başka ilâh kabul
etmek suretiyle putlara tapan bir toplumda, bu yanlış inancı ve ibâdet şeklini,
bir daha dirilmeyecek şekilde tarihe gömen tek din İslâm’dır. İnsanları,
hür irâdeleriyle Allah’a yönelten, onların birbirlerine kul köle olmalarını
önleyen, onları her türlü yanlış tapınmalardan kurtarıp Allah’a götüren hiç
şüphesiz bu hayat nizamı olan İslâm’ın kendisidir. İslâm’ı benimseyip ona
mensup olanların belirgin özellikleri vardır. Bunların en önemlilerini şöylece
belirtebiliriz: Allah’ın varlığına, birliğine, tek ilâh olduğuna inanmak.
O’ndan gelen bütün hükümlerin gerçek ve doğru olduğunu kabul etmek.
Allah’ın bildirdiği İlâhî hükümler doğrultusunda yaşayarak Allah’a ibâdet
etmek ve O’na kul olmak. Rasûlün ahlâkı ile ahlâklanmak.
Allah’ı tek rab bilerek O’na kulluk etmek, insanı tevhid inancına ve bu
inancın gereğine götürür. Bu iman ve şuura sahip olan insanlardan oluşan
bir toplum, yeryüzündeki her çeşit şirk odaklarını dağıtır.
Din, sadece vicdanlara hapsedilen kuru bir inanç değildir. Aksine
din, bütün hayatı kapsayan, hayatî olaylar arasındaki bağı temin ederek
bütün yaşayışı en köklü ve sağlam esaslara bağlayan İlâhî bir nizamdır.
Bu nizam, Allah’ın birliği esasına dayanır. İnsanî ilişkilerin en sağlamı bu
inançtan doğar. Yine bu inanç insanlık hayatının her alanına ışık tutar.
Kur’an’a müracaat edilerek incelendiği zaman, ibâdetin, insan hayatının
tümünü kapsayan bir terim olduğu anlaşılır. Sadece belirli hareketleri ve
işleri ibâdet kabul edip, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümleri
ve bunları uygulamayı ibâdet kabul etmemek, Kur’an’daki ibâdet anlayışına
ters düşer. İbâdet, bir şekil ve formaliteden ibâret de değildir. Aksine, bir
din edinme, bir sisteme bağlanma ve günlük hayatta yaşanan bir doktrine
uyma meselesidir. Bu özelliklerinden dolayı Kur’an’da en çok önem verilen
bir konu olmuştur.
• 197 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
İslâm, başlangıçtan nihâyete kadar, ibâdeti hayata yaymayı en büyük
gaye edinmiş bir dindir. İslâm’ın siyasî ve iktisadî nizamında, ceza hukukunda,
medenî ve aile hukukunda ve bu dinin içine almış olduğu diğer konularda,
başka bir hedef yoktur. Kur’an’ın gaye olarak tayin ettiği bu hedefe,
insanlar, ancak Allah’ın hükümlerine uygun olarak yaşadıkları zaman ulaşabilirler.
Günümüz insanları, ibâdetin, Allah’ın koyduğu bütün emirleri kapsadığı
gibi, kişiyi Allah’a yönelten her hareketi, her işi de içine alan bir terim
olduğunu bilmelidirler. İnsanoğlu, kalbini Allah’a yönelttikçe hayatında
yaptığı her hareketin ibâdet haline dönüşmesi mümkündür. İslâm dini, Allah’ın
varlığını ve birliğini beyan etmeye çok büyük önem vermiş, hiçbir
yönden şirk şâibesi taşımayan bir ibâdet esası ortaya koymuştur. Bunun
için hiçbir varlığın, tüm varlıkların yaratıcısı gibi olamayacağını ısrarla belirtmiştir.
Yine İslâm, yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki bağın gerçeğini
de belirtmeye özen göstermiştir. Her varlık gibi, insanla Allah arasında da
bir bağın var olduğunu, bunun da “ulûhiyet” ve “ubûdiyet” esaslarından
ibâret bulunduğunu kesinlikle belirtmiştir. İşte bu gerçek, Kur’an’da şöyle
ifade edilir: “Allah’a ibâdet edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yok.”400 Bütün
peygamberlerin kesinlikle belirttiği gerçek: “Allah’ın tek bir ilâh olduğu ve
O’na ibâdetle kulluk edilmesi”dir.
Her asırda olduğu gibi günümüzde de her türlü şüphe ve bilgisizlikten
kurtulmak için, bu gerçeğin aydınlık esaslarına sarılmak yeterli olacaktır.
Çünkü insan şuurunun istikrarı, düşünce ve davranışın doğruluğu, Allah’ın
bütün âlemlerin tek Rabb’i; tüm yaratıkların da O’nun kulu olduğu gerçeğinin
kavranmasına bağlıdır. Allah ile olan alâkada, insanların hepsinin eşit
olduğu da kesinlikle bilinmelidir. Hiç biri O’nun ilâhlığına ortak değildir,
olamaz. Bundan dolayıdır ki, İslâm’da, kulluğun tabii belirtisi olan takvâ ve
amel-i sâlih (iyi işler)den başka bir şeyle, Allah’a yaklaşmak, hiçbir insan
için mümkün değildir.
Doğruyu kabullenmenin ve doğru olmanın biricik yolu, bütün insanların
tek ma’bud olan Allah’a yönelmeleri ve O’na kulluk etmeleridir. İnsanlığın
huzur ve mutluluğu, hâkimiyeti Hûdutsuz, saltanatı ebedî olan Allah’a
yönelmededir. İşte, insanların Allah’a karşı durumu budur.
400 7/A'râf, 59
• 198 •
Ahmed Kalkan
Allah yaratan, insanlar ise diğer varlıklar gibi yaratılandır. O rabdir.
İnsan ise kuldur. Allah’a kul olmak, insanı kullara kulluktan kurtarır. Allah’a
kulluktan kaçınanlar kendileri gibi kulların kulu olurlar, ya da nefislerinin,
arzu ve isteklerinin kulu durumuna düşerler. Bazıları “vatandaş”
vb. sıfatları süslü göstererek “kul” kavramını (Allah’a kulluğu) aşağılamaya
çalışıyorlar. Bunlar, câhil ve gâfil kâfirlerdir.
Tarihin çeşitli dönemlerinde olduğu gibi, günümüzde de bir kısım insanlar,
yaratıklardan herhangi birine bütünüyle bağlanarak onun huzurunda
öyle tapınmalar yapıyorlar ki, bütün şuurlarını o tapınmaya bağlayarak
ilerisini göremez oluyorlar. Hak ma’budu ve hakiki ibâdeti unutturan, onları
şirke düşüren kötülüğün kaynağı, Allah’tan başka varlıklara tapmak,
onların koyduğu kurallara uyarak onlara ma’bud ve ilâh muâmelesi yapmaktır.
Yeryüzünün her çeşit putları, haksız ve bâtıl ma’budları hep bu tür
düşünce, davranış ve his sonucu ortaya çıkmıştır. Fakat şu bir gerçektir ki,
bütün mevcûdiyetini fânilere, Allah’tan başka varlıklara ve O’nun dininin
dışındaki sistemlere bağlayanlar, tehlikeye adaydırlar. Sadece Allah’a ibâdet
edilmelidir. Çünkü ibâdet O’nun hakkıdır. Allah’a ibâdet edenlerdir ki,
O’ndan başkasından korkmaz ve ümit etmezler de sadece O’na kul olurlar.
Gönüller Allah’tan başkasına bağlandığı zaman insanlar korku kaynağı ile
ümit kaynağını ayrı ayrı görürler. O zaman bir de bakarsınız ki bir tarafta
dilber sevgi ma’budları, diğer tarafta da kahraman korku ma’budları dizilmiştir.
İkisi arasında kalan zavallı insan, bu hal içinde çırpınır, tapınır
ve bunu da bir ibâdet sanır. Yaratıklardan hiç biri rab olamaz. Her şeyin
mutlak Rabbi Allah’tır. O’na ibâdet edilmelidir. Çünkü ibâdet ve ubûdiyet
Allah’ın hakkı, insanın da vazifesidir.
Günümüzde birtakım insanların, hevâ ve heveslerini, her türlü menfaat
ve çıkarlarını kendileri için ilâh edindiklerini görmekteyiz. Kur’an, Allah’ın
İlâhî dinini bırakarak, değişik arzu, istek ve menfaatlerini, davranışlarının
tek kaynağı yapan ve böylece bunları put mevkiine çıkarıp hevâ ve
hevesinin kölesi olan insanları, hayret verici bir canlılıkla ortaya koyuyor:
“Gördün mü o kimseyi ki, hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinmiş...”401 Yani,
gerçeği kabul etmemiş, düşünememiş, keyfi ne isterse onu ma’bud edinmiş,
böylece kendi zevkinin sevdasına düşmüş. Çünkü hevâ ve diğer nefsî duy-
401 45/Câsiye, 23
• 199 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
gular, gözü kör, kulağı sağır ederek kalbi hissiz bırakır. Bu duruma düşen
kişi, âlim de olsa ilmine rağmen gerçeği duyamaz olur.
Kur’an’ın, bu canlı tasviri karşısında, artık her insan, neye ibâdet ettiğini
ve kimin kulu olduğunu kendisi anlayabilir ve anlamalıdır. Şunu unutmamalıdır
ki, gerçek kulluk, her türlü bâtıl din ve ma’budlardan kaçınıp sadece
Allah’a yönelmek demektir. Çünkü insan, Allah’ı ma’bud tanıyıp O’na
kulluk yapmak için yaratılmıştır. İşte yaratılış sebebi. Allah’tan başkasına
sarf edilen ömürler, kaybedilmiş demektir. İbâdet, kulun kendi isteğine bırakıldığı
için, ihtiyârî (seçme özgürlüğü olan) işlerdendir. Ancak her insan,
Allah’a ibâdetle yükümlüdür. İrâdesini Allah’a yönelterek hareket eden kişi
sâlih kullardan olur. 402
İbâdetin ruhu ve şartı, tevhid ve ihlâstır. Allah’ın birliğine iman etmedikçe
O’na ibâdet edilemez. Allah’a gerçekten ibâdet edenler de O’ndan
başka ma’bud tanımazlar. Allah’tan başkasını O’na ortak koşarak tapmak
ise Allah’ı tanımamaktır. Din, tevhid ve ihlâsla Allah’a ibâdet etmekten ibârettir.
Gerçekten de insanoğlunun maksadı ne ise, ma’bûdu da odur. Allah,
kendisinden başka ilâh olmayan tek bir İlâh olunca her türlü ibâdetin
sadece O’na yöneltilmesi tabiî ve mantıkî sonuç olmaktadır. İbâdet konusu
direkt olarak akîde konusuna bağlıdır. Akîde, bu dinde vicdan içinde gizlenmiş,
sınırları belli olmayan yüzeysel bir şey değildir. Her düşüncede, her
eylemde kendisini gösteren bir potansiyeldir.
Allah, insanlara ibâdet edecekleri belirli yollar çizmiştir. Bu yollarda
ruhun yeri vardır; kalbin huşûsunda, tevâzu ile Allah’a itaatte... Aklın yeri
vardır; Allah’ın yarattıkları ve O’nun âyetleri hakkında tefekkürde... Bedenin
yeri vardır; kıyamda, rükûda, secdede, oturuşta, çeşitli yönlerden itaatle
hareketlerde... Böylece ibâdet, Allah’ın sevdiği ve râzı olduğu insanın bütün
hayatını kuşatan bir iş olur. “De ki: şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim,
hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” 403
Câhiliye döneminde de görülmüştür ki, akîde sapınca, zarûrî olarak
ibâdet de sapıyor. Ancak akîde düzgün olunca ibâdetin sahih konumuna
oturması mümkün oluyor. Çeşitli sebeplerden ötürü akîde ve ibâdet konusunda
sapmalar oldu.
402 Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Dingünü İbâdet, Bir Y., s. 126
403 6/En'âm, 62
• 200 •
Ahmed Kalkan
Haddinden fazla ta’zim (büyükleme) belli bir şahsa veya cisme yönelme
kalbin âfetlerinden bir âfettir. Zamanla ta’zim kutsamaya, sevgi de ibâdete
dönüşüyor. Yalnızca sevgi ve ta’zim bir sapma değildir. Fakat sevgi ve
ta’zimde aşırılık, kutsamaya götüren, derken ibâdete ileten bir sapma oluyor.
İbâdet konusunda câhiliyenin sapmasını İbn Abbas (r.a.) açıklarken,
Kur’an’da geçen Vedd, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesr putları hakkında der ki:
“Bunlar, Nuh kavminin sâlih adamlarının isimleridir. Bunlar ölüp gidince
şeytan onların kavmine ‘bunların heykellerini meclislerinize dikin ve o
heykellere bunların adlarını verin’ diye fikir verdi. Onlar da bunu yaptılar
ve amaçları bunlara tapınmak olmadığından ibâdet etmediler. Fakat bu nesiller
ölüp gidince ve bunların o kişilerin hâtıralarını canlı tutmak için heykellerinin
dikildiği bilgisi silinip yok olunca geriden gelen nesiller bunlara
tapmaya başladılar.” 404
Beşeriyet, hâlâ bu sapmanın değirmeninde dönüyor ve bu onları şirk
türlerinden bir türe sokuyor. Putlara tapmanın şekillerinde değişmeler olsa
da putperestlik kaybolmamıştır. Bereket umarak türbelere el sürmeyi, kesin
kabul olur inancıyla türbenin yanında duâ etmeyi, türbede yatandan
yardım istemeyi, ölü veya diri beşerden sıkıntıları için imdat dilemeyi, bez
bağlayıp mum dikmeyi, türbenin etrafında tavaf eder gibi dönmeyi... ibâdet
konusunun neresine koyacağız? Kutuplara, abdallara Allah’ın, kendi
mülkünde tasarruf yetkisi verdiğine, bu nedenle mürid şeyhinden şefkat ve
merhamet isteyip tazarrûda bulunursa işleri şeyhin müridin yararına çevireceğine
ve onu tehlikeden koruyacağına, kabirdeki sorulara şeyhin müridi
yerine cevap vereceği anlayışına ne isim verilmeli?
Arap yarımadasının müşrikleri şöyle diyorlardı: “Biz, bunlara bizi Allah’a
daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.”405 Yani, biz bunların
zatları için değil; fakat onların Allah katındaki itibarları için ibâdet ediyoruz
diyorlardı. İslâm, beşer ile Rabbi arasındaki bütün aracıları kaldırmak
ve kul ile Rab arasındaki direkt bağı kurmak için geldi.
404 Buhârî
405 39/Zümer, 3
• 201 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Rabbiniz (şöyle) buyurdu: Bana duâ edin, size icâbet edeyim.”406 “Kullarım
Beni sana soracak olursa, işte Ben pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman
duâ edenin duâsına cevap veririm.”407 İslâm, dini sadece Allah’a ait kılmak
için geldi.
İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
İbâdet, hayat yolunun bütünüdür. Namaz, oruç gibi ibâdetler, insanın
azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır. Azık bittikçe ve yolcu,
önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve azık aldığı duraklardır
namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve yolu geniş kapsamlıdır;
insanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri birtakım taabbudî sembollerle
sınırlı değildir. Bu semboller -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan
ibâdetin sadece bir parçasıdır. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım,
ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabbu’l âlemîn Allah
içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.”408 Namaz ve kurban, sembolleri temsil
ediyor; fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye kadar hayatın tümünün,
hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan Allah’a yöneltilmiş bir ibâdet
olmasıdır. Yani ibâadet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.”
(51/Zâriyât, 56) Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete hasredildiğine
göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî farzlar doldurabilir
mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması durumunda
gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm’da vardır. Şeklî ibâdetler namaz da olsa, zekât,
oruç veya hac da olsa, belirli bir süreyi kapsar. Ya da kişi nâfilelerle bu süreyi
arttırabilir. Fakat hayatın bütün alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak
Allah’ın nurdan yarattığı melekler ibâdet edebilir.409 Yoksa insanoğlu bütün
vakitlerini klasik ibâdetlerle geçiremez. İnsanın usanan bir bedeni, dağılan
bir aklı vardır. Bu yüzden usanmaksızın gece-gündüz Allah’ı tesbih edemez.
Zaten Allah da onu bununla mükellef kılmamıştır. Allah, her kişiye ancak
gücünün yettiğini yükler. Allah onu bu yapıda yaratmıştır; onun gücünün
sınırlarını biliyor, güç yetiremeyeceği şeyi teklif etmiyor.
406 40/Mü'min, 60
407 2/Bakara, 186
408 6/En'âm, 162-163
409 21/Enbiyâ, 20; 66/Tahrîm, 6
• 202 •
Ahmed Kalkan
Bununla beraber, onun bütün hayatı Allah için olmalıdır. Zira Allah,
onu sadece ibâdet için yaratmıştır. Peki, bu, istenilen ibâdetler sadece şekilsel
ibâdetlerde kalırsa gerçekleşebilir mi? Bu, ancak ibâdetin mânâsının
genişleyip yeryüzündeki insanın bütün eylemlerinin ona dâhil olmasıyla
gerçekleşir. Bu da her türlü amelin tevhide bağlanıp, tevhidin de bütün gerektirdikleriyle
hayat tarzı olduğunda mümkündür.
Siyaset ibâdettir... Allah’ın şeriatını tatbik olduğunda, yeryüzü gerçeklerine
göre Rabbânî adâlet tatbik olduğunda, insanları tek bir ilâha kulluk
ettirdiğinde, tâğutlardan kurtarıp hürriyete kavuşturduğunda siyaset ibâdettir.
İktisadî dinamizm ibâdettir... Para, helâl kazançtan elde ediliyorsa; para
ve mal biriktirilip, bunlarla hayra dâvet ve şerle savaş oluyorsa; kazanılan
para temiz işlere harcanıyorsa o meşrû iş, iktisadî birikimler ve para ibâdettir.
Sanat etkinlikleri de ibâdettir... Meşrû olan sanat türleriyle Hakka dâvet
ve kötülüklerle savaş olduğunda, Rabbânî anlayış gereğince yeryüzünü
îmar ve Allah isminin yüceltilmesi için insanları çalışmaya ve güzele teşvik
ettiğinde.
Kısaca, Rasûlülllah (s.a.s.)’ın ibâdetin insan hayatındaki büyük küçük
her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi “hatta eşinin ağzına
koyduğu bir lokma bile” ibâdettir.
Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber hedefleyen bir iştir. İster klasik
ibâdet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın icra edip yürüttüğü
hayatî faâliyetler olsun.
İbâdetleri ma’bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının yanında,
gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yeme-içmeyi, kızmayı,
ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani hayatın kendisini ibâdet
haline getirmesine neden hayret etmeli? İlâhî sınırlar korunduğu zaman
hayatın her birimi gerçek kimliğini kazanır. Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.
• 203 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibâdet edebilirler. İslâm dışındaki hemen
her din de, ibâdeti, tapınmayı kendi mâbedlerine has kılar. Günümüzdeki
farklı tapınmalar için de bu geçerlidir: İnsanların ibâdet ihtiyacını tatmin
için arenalar, stadyumlar, müzikholler, türbeler, anıtlar, anıtmezarlar
inşâ edilmiş, insanlar tapınmak için belirli vakitlerde buralarda sevdikleri
uğruna kendilerinden geçmekte, ayılıp bayılmakta, huşû içinde tapınmaktadırlar.
Hatta bu sahte ilâhların önünde kendinden geçen insanlardaki
huşû ve gönülden bağlılık nice müslümanın namaz gibi en önemli ibâdetinde
bile yok.
Müslüman, ibâdet etmek için mutlaka mescid ve câmi aramaz; Her
yerde ibâdetini yapabilir. Tüm arz mesciddir müslüman için. “Benim için
yer(yüzü) tertemiz ve mescid kılındı. Namaz vakti gelince, kişi bulunduğu
yerde namazını kılar.”410 “Mescidlerimiz işgal altında!” demiş olsak, bazılarımızın
aklına yalnız İsrail işgali altındaki Mescid-i Aksâ gelecek. Veya Allah’ın
değil; tâğutların emrinde memur olan bazı bel’amların güdümündeki
mescidler (Aslında nice câmiler, devlet dairesi haline gelmekte, hatta kiliseleştirilmekte,
nice imamlar papazlaştırılmakta veya bel’amlaştırılmakta).
Ama bizim kastımız, daha geniş; Evet, mescidlerimiz işgal altında ve putlarla
dolu. Yeryüzü mescidi, putlardan, tâğutlardan ve putçu düzenlerden
temizlenme çabası olmadıkça müslümanların ibâdetleri sıhhatli olmaz ve
gerçek ibâdet, gerçek kurtuluş gerçekleşmez. “Mescidler Allah’a aittir. Orada
Allah ile beraber bir başkasına dâvet, duâ etmeyin.” 411
Bazı insanların sandığı gibi, ibâdet sadece âhiret için değildir. Zira bu
din, dünya hayatındaki insanın işini ıslah etmek için de inmiştir. Akîdesini
olsun, şeriatını olsun, ibâdetini olsun, onun dünyadaki her şeyini düzene
koymak için gelmiştir.412 Bundan dolayı bu dinde dünya ile âhiret her konuda
birbirine bağlıdır. İnsanlar, dünya hayatında çalışan organları, âhirete
bağlı kalpleriyle dinin gölgesinde yaşarlar. “Şüphesiz namaz, fahşâdan (her
çeşit aşırılık ve ahlâksızlıktan) ve kötülükten men’ eder.”413 Dünyada kötülüklerden
menediyor, âhirette ise mükâfat var. Mü’min, Allah rızâsı için namaz
kılar. Aynı zamanda fahşâdan, fuhuştan ve kötülükten de alıkonarak dünya
hayatını ıslah etmiş olur.
410 Buhârî, Salât 56; Müslim, K. Mesâcid 4
411 72/Cin, 18
412 Bak.57/Hadîd, 25
413 29/Ankebût, 45
• 204 •
Ahmed Kalkan
Orucun farz kılındığını bildiren âyetin sonunda da “umulur ki korunursunuz”
denilir.414 Dünyada korunup (takvâ sahibi olup), yeryüzünde
hayatınızı ıslah edersiniz, âhirette ise mükâfata erişirsiniz. Zekâtın emredildiği
âyetlerde415 geçen temizleme, çoğaltıp arttırma, zenginin fakire bağışlaması,
zekâtın belirlenen sınıflara dağıtılması dünyada yapılır; âhirette
ise mükâfat vardır. Hacc sûresi, 27-28. âyetlerde belirtilen maslahatlar da
böyle. Böylece ibâdet aynı anda hem dünya, hem de âhiret için oluyor.
Bir başka yönden Lâ ilâhe illâllah’a bütün gerektirdikleriyle yapışan bir
müslümanın hayatında âhiretten kopuk sadece dünya için bir amel yoktur.
Hatta insanların sadece bedenî, hatta hayvanî, sadece dünyalık gördükleri
cinsel ilişki bile buna dâhildir. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s.) buyuruyor ki:
“Sizden herhangi birinizin cimâ yapmasında sevap vardır.” Dediler ki: Ey
Allah’ın Rasûlü! Bizden herkes eşine ona duyduğu şehvetten dolayı gider,
böyleyken nasıl ona sevap olur? Cevaben buyurdu ki: “Ne dersiniz, şâyet
harama gitseydi günah olmayacak mıydı? İşte, helâle gittiğinden ona sevap
vardır.”416 Bu sebeple eşler arasındaki sevişmeler bile aynı anda hem dünyevî,
hem de uhrevî bir iş (yani ibâdet) oluyor. 417
Allah’a İbâdet
Allah’a ibâdetin anlamı: Kur’an’da 82 âyette “Allah’a ibâdet”ten söz edilmiştir.
İnsan, Allah’a ibâdet için yaratılmıştır.418 Bütün peygamberler, insanları
Allah’a ibâdet etmeye dâvet ettikleri gibi,419 kendileri de O’na ibâdet
etmişlerdir.420 Kur’an’da hem “ey insanlar” hitâbıyla,421 hem de “ey mü’minler”
hitâbıyla422 Allah’a ibâdet etmek emredilmiş ve ibâdetin ihlâsla,423 hiçbir
şeyi ortak koşmadan yalnız Allah’a yapılması istenmiştir.424 Allah’a ibâdetten
bahseden âyetlerdeki ibâdet kavramı, genel olarak tevhid, itaat, duâ, Allah’ı
414 2/Bakara, 183
415 9/Tevbe, 60, 103; 70/Meâric, 24-25
416 Sahih-i Müslim
417 Mehmet Kubat, Kur'an'da Tevhid, Şafak Y., s.132 ve 164
418 51/Zâriyât, 56
419 2/Bakara, 83; 3/Âl-i İmrân, 64; 5/Mâide, 72...
420 13/Ra'd, 36; 21/Enbiyâ, 73; 39/Zümer, 11, 14
421 2/Bakara, 21
422 22/Hac, 77
423 98/Beyyine, 5
424 4/Nisâ, 36
• 205 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
bilmek, O’na boyun eğmek, iman etmek ve sâlih amel işlemek anlamlarını
ifade eder.
Kur’an’da ibâdet kavramı; Allah’ın varlığını ve birliğini ikrar etmek,
peygamberlerine ve peygamberleri ile gönderdiği İlâhî vahye iman etmek,
O’na boyun eğerek itaat etmek, İslâm’ın helâl ve haram, emir ve yasak bütün
hükümlerini tatbik etmek, Allah’ın râzı olduğu şeyleri yapmak ve hükmüne
râzı olmak, nimetlere şükretmek, musibetlere sabretmek, insanların haklarına
riâyet edip onlara şefkat ve merhamet etmek anlamlarını ifade eder.
Buna göre Kur’an’da ibâdet kavramı; iman, ahlâk, namaz, oruç, hac,
zekât, cihad, evlenme, boşanma, helâl-haram, miras, ticaret, ahde vefâ,
yemin, keffâret, ukubat... kısaca Kur’an’ın başından sonuna kadar bütün
hükümlerini uygulamayı, emir ve yasaklarına riâyeti, sınırlarını korumayı
içine alır.
Fıkıh Usûlü kitaplarında Kur’an hükümlerinin itikad, ibâdet, ahlâk,
muâmelât, ukubat şeklinde kısımlara ayrılması, anlatımı kolaylaştırmak
içindir. Yoksa, ahlâkî ve amelî hükümler, “ibâdet” kavramının mânâlarından
tamamen ayrı demek değildir. Çünkü Kur’an’ın amelî ve ahlâkî bütün
hükümlerini uygulamak, Allah’a kulluk etmektir. Bu itibarla Kur’an hükümlerinin
hepsi “ibâdet” kavramına dâhildir. Uygulama itibarıyla ibâdetleri
dört kısma ayırabiliriz:
İman, ihlâs, niyet, tefekkür, mârifet, sabır, takvâ, havf ve recâ gibi kalbî/
bâtınî ibâdetler,
Namaz, oruç, zikir, tesbih, tehlil, tekbir, tahmid, duâ, insanlara iyi muâmele,
ana-babaya iyilik, sıla-i rahim gibi vücut organlarıyla yapılan ibâdetler,
Zekât, sadaka, fakirlere ve yakınlara her çeşit yardım, Allah yolunda
infak gibi mal ve servetle yapılan ibâdetler,
Hacca gitmek, malı ve canı ile Allah yolunda cihad etmek gibi hem mal,
hem de bedenle yapılan ibâdetler.
• 206 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da, yasakladığı şeylerden
kaçınmak da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir. Çünkü ibâdetin temel anlamı,
Allah’a boyun eğerek itaat etmektir. İtaat de iki şekilde olur: Emirlere
uymak ve yasaklardan kaçınmak.
Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir
Kelime-i şehâdet, oruç, hac, zekât gibi İslâm’ın rükûnları hep namazda
mevcut. Namaz, bir tevhid ve şehâdet eylemidir. Namaza çağrılırken şehâdetler
haykırılır; namazın içinde şehâdet kelimeleri vurgulanır. Okunan
duâ ve âyetler hep şehâdet kelimesinin açılımlarıdır. Namazda yeme içme
olmaz; namazda oruçluyuzdur. Zekât, namazda mevcuttur: Ömrün, vaktin
zekâtı namazla yerine getirilir. Hac, Kâbe’yi ziyaretle gerçekleşir; namazda
da Kâbe’ye yönelinir. Namaz hacdır; namaz miractır. Namaz duâdır; Namaz
zikirdir. Namaz Kur’an okumak; namaz Allah’la konuşmaktır. Kâinat
kendi halleriyle namaz kılmaktadır. Meleklerin bazısı devamlı kıyamda,
bazısı rükû ve secde halinde ibâdet etmekteler. Dağlar, namazdaki kıyam
halinde dimdik durmaktalar. Bitkiler, ağaçlar secde halindeler; ağaçlar, başları
ve ağızları sayılan kökleriyle topraktan gıda almaktadırlar; Bitkilerin
de kökleri, yani başları yerdedir. Hayvanlar rükû halinde iki büklüm eğik
yaşamaktalar. İnsanın namazı ise, bütün yaratıkların ibâdetini kendisinde
toplamaktadır. Namaz, aynı zamanda tekbir, tesbih, hamd, şükür, zikir,
Kur’an kıraâatı gibi hemen tüm ibâdet çeşitlerini de içermektedir.
Hayatımızın her safhası namaza benzemeli. Namazdaki ruh ve heyecanı
namaz dışına taşımalı, her eylemimizi namaz gibi, bizi Allah’a yaklaştıran
gerçek ibâdete çevirmeliyiz. Bu anlayış, namazın da, gerçekten ikame edilen
namaz olmasını sağlar. İnsanı kötülük ve fahşâdan alıkoymayan namaz,
hadis-i şerifteki ifadeyle, yarın paçavra gibi suratımıza çarpılabilir. Allah’ın
böyle bir namaza ihtiyacı olmadığı hadiste belirtilmektedir. Namazın bizim
günlük hayatımıza yön veren, bize ihtiyacımız olan teçhizatı, mühimmatı
sağlaması gerektiği “huşû” ve “ikame” ifadeleriyle de vurgulanır. İkame etmek,
namazı ayağa kaldırmak, dosdoğru kılmak demektir. Namazı ikame
etmekle, hayatımızdaki kötülükler de kalkacak, aynı şekilde tüm eylemlerimiz
de namaza benzeyecektir.
Ashâb da böyle değerlendirdi namazı. Peygamberimiz, vefatına yakın
şiddetli rahatsızlığında kendisi cemaatin önüne geçip imamlık yapamadığı
• 207 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
zamanlar, Hz. Ebubekir’i namaz kıldırmak için görevlendirdi. Sonra devlet
başkanı seçiminde ashâb bu olayı dikkate alarak “değil mi ki Peygamberimiz
namazda Ebubekir’i başımıza geçirdi; namaz gibi olması gereken
hayatımızda da o başımıza geçmeli” dediler. Onlar dini böyle anlamışlardı.
Sadece namaz değildi ibâdet olan. Ve namaz prototip ibâdetti. O yüzden
namazdaki imamlığa “imâmet-i suğrâ” (küçük imamlık); devletin başındaki
imamlığa (başkanlığa/önderliğe) “imâmet-i kübrâ” (büyük imamlık)
denilir. Bu olay da göstermektedir ki, hayatımızdaki davranışlarımız namazın
mesajına benzerken; liderimiz, devlet başkanımız da imama benzemeli;
imamda aranan şartlar yöneticide de aranmalı. İmam, namazda
yanıldığında öncelikle imama yakın olanlar, değilse cemaatin fertlerince
usûlüne uygun nasıl uyarılması gerekirse, her konumdaki liderler ve yöneticiler
de öyle uyarılmalı.
Allah, en güzel biçimde yarattığı ve yeryüzünde halife yaptığı, bütün
yaratıklardan üstün kıldığı, göklerde ve yerde ne varsa hepsini hizmetine
sunduğu ve sayısız nimetler verdiği insanı, kendisine ibâdet etmesi için yaratmıştır.
İnsanın bu görevini yerine getirebilmesi için ona akıl, fikir ve kabiliyet
vermiştir. Peygamberler ve kitaplar göndermek suretiyle bu görevini
nasıl yapacağını da bildirmiştir. Allah, insanı ibâdet etmesi için zorlamamakla
birlikte, ısrarla kendisine ibâdet etmeyi emretmiş, ibâdet edenlere
mükâfat, etmeyenlere ise ceza vaad etmiştir.
Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur?
Bir eylemin Allah’a ibâdet olabilmesi için şu özelliklerin bulunması
gerekir: İnanç, meşrûiyet, usûl ve niyet.
Bir fiilin ibâdet olabilmesi için iman başta gelen şarttır. İkinci şart ise,
o yapılan işin tâat cinsinden olması lâzımdır. Çünkü ibâdet kelimesi itaat
anlamına gelir. Yani dinin yapılmasını güzel gördüğü bir emir veya meşrû
gördüğü mubah bir iş olması gerekir. Üçüncü şart ise, yapılan işin Allah’ın
istediği, Rasûl’ün uyguladığı biçimde yapılması gereğidir. Dördüncü şart
da niyettir. Allah’ın rızâsı için yapılması, bir meşrû işi ibâdet seviyesine çıkarır.
Allah’a yaklaşmak ve O’na itaat etmek gibi yüksek gayeler, bir eylemi
ibâdete dönüştürür.
• 208 •
Ahmed Kalkan
İmansız ve ihlâssız amel, ibâdet olmaz; böyle bir ibâdet boşa gider.425
Haramlar, dinin yasakladığı eylemler, hiçbir zaman Allah’a ibâdet olmaz.
Yapılan meşrû eylemin usûlü (metodu) da önemlidir. Meselâ, namazı Allah’ın
istediği tarzda, Peygamberimiz’in kıldığı şekilde değil; başka şekilde
kılarsak, o, ibâdet olmaktan çıkar. İbâdette niyet şarttır. Peygamberimiz
(s.a.s.), “Ameller, ancak niyetlere göredir.”426 buyurmuştur. Bu nedenle Allah’a
kurbet ve itaatten başka bir maksatla yapılan fiiller, “ibâdet” olmaz. Meselâ
niyetsiz aç durmak oruç değil, niyetsiz Kâbe’ye gitmek de hac değildir.
Allah’tan Başkasına İbâdet
Kur’an’da 53 âyet-i kerimede “Allah’tan başkasına ibâdet”ten söz edilmiştir.
Allah Teâlâ, cin ve insanları kendisini tanıyıp ibâdet etmeleri için
yaratmıştır.427 Fakat, imtihanın gereği olarak onları bu konuda zorlamamıştır.
Bu sebeple cin ve insanlardan, bir tek ilâh olarak Allah’ı tanıyıp kabul
edenler ve sadece O’na ibâdet edenler olduğu gibi; canlı ve cansız varlıkları
Allah’a ortak edip onlara ibâdet edenler de vardır. Allah, ilk insan Âdem
(a.s.)’den itibaren insanlara elçiler ve kitaplar göndermek sûretiyle cin ve
insanları Allah’tan başkalarına ibâdet etmemeleri konusunda uyarmıştır.
“Andolsun Biz, her ümmet/toplum içinde Allah’a ibâdet edin, tâğut(a ibâdet)
ten kaçının diye bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet
etti, onlardan kimine de dalâlet hak oldu.” 428
Allah’tan Başka Tapılan Varlıklar: Allah’tan başkasına tapanlar, sadece
cinler ve insanlardır. Tapılanlar, yani mâbud, rab ve ilâh edinilen varlıklar
ise; ibâdet kavramının geçtiği âyetlerde Allah’tan başkaları,429 Allah’tan başka,
insanlara fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyenler,430 işitmeyen, görmeyen
ve insanlara hiçbir şey kazandırmayanlar,431 Allah’tan başka tapınılan
putlar/evsân,432 heykel şeklindeki putlar/asnâm,433 sahte tanrılar/ilâhlar,434
425 5/Mâide, 5
426 Buhârî, Bed'ül-Vahy 1, Itak 6, Talak, 11, İman, 23; Müslim, İmâre 155
427 51/Zâriyât, 56
428 16/Nahl, 36
429 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 104...
430 5/Mâide, 76; 10/Yûnus, 18
431 19/Meryem, 42
432 29/Ankebût, 17
433 14/İbrâhim, 35; 26/Şuarâ, 70, 71
434 43/Zuhruf, 45
• 209 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
heykeller,435 tâğut,436 şeytan,437 ataların taptığı şeyler,438 Allah’a ortak koşulanlar,
439 cinler,440 insanlar,441 melekler,442 Allah’tan başka dost tutulanlar,443
Allah’tan başka ilâh diye isimlendirilen putlar,444 kâfirlerin taptığı şeyler,445
elle yontulup yapılanlar446 olarak zikredilmişlerdir.
Allah’tan Başkasına İbâdetin Anlamı: Allah’tan başkasına ibâdet; insan,
cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler, veliler, sâlih
kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve rab kabul etmek, onlara Allah’a
isyan konusunda itaat etmek, boyun eğmek, duâ edip yalvarmak, kurban
kesmek, kulluk etmek, secde etmek, eğilip saygı göstermek, Allah yerine
mâbud edinilen kimselerin emir ve yasaklarına, helâl ve haramlarına, prensip
ve sistemlerine uymak anlamlarına gelir.
Allah’tan başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul etmemek
anlamına gelmez. Kur’an’ın indirildiği zaman Mekke müşrikleri Allah’ın
varlığını, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul ediyorlar, ama bir tek ilâh
olduğunu kabul etmiyorlardı. Kendilerini Allah’a yaklaştırır ve şefaatçi olur
ümidiyle ilâhlara tapıyorlardı. Kur’an’da bu husus, şöyle bildirilmektedir:
“...Allah’tan başka evliyâ (dostlar) edinen kimseler, biz bunlara sırf bizi Allah’a
yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz (demektedirler).”447 “Hâlbuki insanı
Allah’a yaklaştıran iman ve sâlih ameldir.”448 “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar
da fayda da vermeyen şeylere ibâdet ediyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim
şefaatçilerimizdir’ diyorlar...”449 Demek ki Allah’a ibâdet edebilmek için
Allah’ın varlığını, yeri göğü yaratttığını, rızık verdiğini kabul etmek yeterli
değildir. Allah’ı bir tek ilâh olarak kabul etmek, O’ndan başka canlı ve cansız
hiçbir varlığa tapmamak ve tâğutu reddetmek demektir.
435 21/Enbiyâ, 53
436 5/Mâide, 60; 39/Zümer, 17
437 36/Yâsin, 60; 19/Meryem, 44
438 11/Hûd, 62, 87, 109; 14/İbrâhim, 10
439 10/Yûnus, 28
440 34/Sebe', 41
441 23/Mü'minûn, 47
442 34/Sebe',40; 43/Zuhruf, 19-20
443 39/Zümer, 3
444 12/Yûsuf, 40
445 37/Sâffât, 161
446 37/Sâffât, 95
447 39/Zümer, 3
448 34/Sebe' 37
449 10/Yûnus, 18
• 210 •
Ahmed Kalkan
Putlara, Heykellere İbâdet
İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen Putları ve
Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara İbâdet Etmek: Kur’ân-ı Kerim’in andığı
şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır.
Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda
mütâlaa edilebilirler:
1- İnsan, hayvan veya bunların karışımı bir şeklin; içinde bir sembolü,
bir ruhu, bir örnekliği temsil ettiği anlayışıyla ağaç, taş ve madenden yapılarak,
temsil ettiği varsayılan sembolün kutsanması biçimindeki putçuluk.
Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen
veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir.
Birinci maddede ele aldığımız putçuluk olayında putlar, tapanların nazarında
tabiat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için, putperestler
bu güç ve kuvvetin, tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu
bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsânesi vardır.
Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu vs. yi temsil
eder.
İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik İslâm’dan önce
Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun
tüm çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci kısımda anlatmaya
çalıştığımız putperestlik yaygındı.
Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara ibâdet etmenin kötülüğünü
en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna,
yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini aşılama sadedinde delil üstüne delil
sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de,
bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” 450
“De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki) ben,
sizin Allah’tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız sizi öldürecek
450 37/Sâffât, 95-96
• 211 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
olan Allah’a ibâdet ederim. Bana mü’minlerden olmam emredildi.”451 Âyette
geçen “Allah’tan başkasına ibâdet” , putlara duâ etmek ve yalvarmak anlamındadır.
Nitekim peşinden gelen âyette, “Yüzünü Allah’ı birleyici olarak
dine çevir ve müşriklerden olma!”452 denildikten sonra, “Allah’tan başka sana
ne fayda, ne de zarar vermeyecek olan şeylere yalvarma/duâ etme. Eğer böyle
yaparsan, o zaman sen zâlimlerden (müşriklerden) olursun.”453 buyrulmuştur.
“De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibâdet etmekten
men olundum.”454 Bu âyetteki “duâ”ya, “ibâdet” anlamı verilebilir.
Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı göstermek anlamını ifade
eder. Putlara ibâdet, ister musibet ve sıkıntılı anlarda onlara yalvarmak,
duâ etmek; ister ilâh diye ta’zim göstermek olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir
davranış şirk,455 hak yoldan sapmak ve hidâyete erenlerden olamamaktır.456
Allah’tan başkasına tapanlar cahil kimselerdir. “Ey cahiller! Allah’tan başkasına
ibâdet etmemi mi bana emrediyorsunuz?” 457
Kur’an’da Allah’tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası dokunmayan,
458 rızık vermeyen,459 insan eli ile yapılan,460 işitmeyen ve görmeyen,461
bir şey yaratamayan,462 insanların ilâh diye isimlendirdikleri boş isimler,463
uydurma tanrılar,464 heykeller465 ve putlar466 olarak nitelendirilmişlerdir.
İbrahim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında durup
ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı onlara
ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrahim), ‘Doğrusu siz de, babalarınız da apaçık
451 10/Yûnus, 104
452 10/Yûnus, 105
453 10/Yûnus, 104
454 6/En'am, 56; 40/Mü'min, 66
455 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 18
456 6/En'âm, 56
457 39/Zümer, 64
458 10/Yûnus, 18
459 16/Nahl, 73
460 37/Sâffât, 95
461 19/Meryem, 42
462 46/Ahkaf, 4
463 53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40
464 37/Sâffât, 86
465 21/Enbiyâ, 52
466 14/İbrâhim, 35
• 212 •
Ahmed Kalkan
bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi. (...) İbrahim (a.s.), büyük bir put hâriç
diğer putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza
kim yaptı? Muhakkak bunu yapan zâlimlerden biridir’ dedi. (...) (İbrahim’e),
‘Ey İbrahim! Bu işi ilâhlarımıza sen mi yaptın?’ dediler. İbrahim, ‘Hayır, işte
şu büyükleri yapmış. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi. (...) (Kavmi), ‘Ey
İbrahim! Sen de bilirsin ki, bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine İbrahim,
‘Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibâdet
ediyorsunuz? Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı
kullanmıyor musunuz? (dedi.)”467 “Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve
sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 468
Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları469 heykellerin (temâsîl),
insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple heykelleri ilâh edinip
onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan medet ummak, ahmaklık ve
akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına, uydurma ilâhlara, putlara ve heykellere
tapanlar, kendilerini felâkete sürüklemiş, dünya470 ve âhirette Allah’ın
azâbını hak etmiş olurlar.471 Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve
Allah’tan başka ibâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme)
gireceksiniz”472 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan başka dilediğinize
ibâdet edin!”473 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir. 474
Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine ibâdet edenleri
inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır. “(Müşriklerin taptıkları
ilâhlar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara düşman/karşı olacaklardır.”
475
“Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!” diyor
şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere ibâdet etmeleri;
onları Allah katında kendilerine şefaatçi ve yardımcı olur, kendileri-
467 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
468 19/Meryem, 42
469 14/İbrâhim, 35
470 11/Hûd, 109
471 21/Enbiyâ, 98
472 21/Enbiyâ, 98
473 39/Zümer, 15
474 37/Sâffât, 22-34
475 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
• 213 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ni azaptan korur inancı ile ilâh edinip tapmak, saygı göstermek, duâ edip
yalvarmak, sıkıntı anlarında onlara sığınmak anlamlarını ifade etmektedir.
Put, sadece Arapların câhiliye döneminde taptıkları basit ve alelâde
şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi, muhtelif
câhiliye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan, tahtadan heykellerden
ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibâret
değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını
kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak
ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak,
oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın
evrensel boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en
büyük problem olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda
olabilecek tüm tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini kapsar.
Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının
amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir. Bu putları hayatın amacı
kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. Fakat insanları
kendilerine fayda ve zararı olmayan taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete
sevkeden sebepler nelerdi? İnsanlar niçin putlara tapmışlar ve tapmaya devam
ediyorlar? Bu konuda Kur’an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir:
39/Zümer, 3; 10/Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer,
44; 30/Rûm, 13.
Tâğuta İbâdet
“Andolsun biz, her millet içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’
diye bir elçi gönderdik.”476 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda Allah’ın karşısına
konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu âyette ise, tâğuta
ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi istenmiştir:
“Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”477 Şu
âyette de, tâğuta ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında
yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği
ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı
kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”
478
476 16/Nahl, 36
477 39/Zümer, 17
478 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36.
• 214 •
Ahmed Kalkan
Nedir tâğut? “Tâğut” kelimesinin kökü “tuğyan”dır. Tuğyan, isyanda
haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde hareket etmek,
büyüklenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana, putlara, Allah’tan başka
tapılan her varlığa, insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara,
hayır yolundan men edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette
önderlik edenlere, gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara,
insanların Allah’a ibâdet etmelerine ve İslâm’ı yaşamalarına engel olanlara
denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun, Allah’tan başka
tapınma konumunda olan her şey; kanunlarında Allah’ın dinine karşı sınırı
aşan zâlim yönetici ve Allah’ın indirdiği hükümlerin gayrisiyle hükmeden
idareci; İslâm şeriatına uymayan bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon,
âdet, gelenek ve görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan
hoşnut olup ona bağlanan, tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye
sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.
Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda şu
sonuca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah ve
Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye
çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen her kimse veya her
nesnedir. Allah ile bağlantısı olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan
her çeşit düşünce, sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden
almayan her idare, Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine
düşman olan her şey tâğuttur. 479
Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o kimseye
ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi, tâğut kelimesini
şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı azan, isyan eden, kulluk haddini
aşarak kendisi için ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre
ve idareye denir. Tâğut, Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü
üstünlük, otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü
yerine getirir; kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine
itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi
ve ona tapması tâğut için bir ibâdettir. 480
Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının karşısına
konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri, emir ve yasakları, helâl
479 Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
480 Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, s. 66 ve 84
• 215 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ve haramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yerine önder
seçilen, Kur’an düşüncesi, inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç,
hayat ve yönetim biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve
uyulan her insanın, her sistemin ortak adı ve sembolüdür.
Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder, kâhin
gibi canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına gelecek şekilde itaat
etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine Allah’tan başkalarının hükümlerini
kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu, insanı şirke,
küfre götürür.
Günümüzde, kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca
giden bazı kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri,
sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen
bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları,
işaretleri, bayrakları, gelenek ve görenekleri yücelttikleri ve bu sayılan değerler
uğruna mallarını, namuslarını, ahlâklarını fedâ ettikleri, böylece bu
değerlere kulluk ve ibâdet ettikleri ortadadır. Bu şahısların tâğutun ortaya
koyduğu nefsanî, şehvanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve
şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda
yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış
olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına
tamamen zıt olan sistemleri kabul ederek onların hükümlerini tatbik
ettikleri de inkâr edilemez. Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi?
Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan
en küçük çapta ayrılmayanlar, Allah’ın Kitabına ve Rasûlünün sünnetine
kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına
kulak verenlerden daha iyi putperest olur mu? Bunlar apaçık müşrik olduklarını
kendileri bile ilân ediyorlar. Bu tür insanlar; ister namaz kılsın, ister
oruç tutsun, ister haccetsin ve isterse sabahlara kadar Allah diyerek tesbih
çeksinler. Ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan
kurtaramaz, kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz;
onlar tevbe edip, her türlü puta ve tâğuta kulluk/ibâdetten vazgeçmedikleri
müddetçe... 481
481 Mehmet Kubat, a.g.e. s. 138
• 216 •
Ahmed Kalkan
Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz. Tevhid’in
şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek, onları tanımamaktır.
Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: “Artık kim tâğutu reddedip
Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa yapışmış olur.” 482
Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet
Allah’a şirk koşmanın bir çeşidi de Allah’ın izin vermediği alanlarda
insanlara itaattir. Oysa ibâdette esas olan Allah’a itaat, Peygamberine itaat
ve müslümanlardan olan emir sahiplerine itaattir.483 Ne var ki, insanoğlu,
çoğu zaman kendi cinsinden olan beşerden bazı kimselerin birtakım üstün
özelliklere sahip olduklarını düşünerek onları rab konumuna getirmiş ve
böylece onlara ibâdet etmiştir.
Kur’ân-ı Kerim, yahûdi ve hıristiyanların, ulûhiyet ve rubûbiyet makamına
Allah’tan başkasını koyarak kullukta ona yöneldiklerini, oysa itaat ve
ibâdetin sadece Allah’a has kılınması gerektiğini şöyle dile getiriyor: “(Ehl-i
kitap), bilginlerini ve râhiplerini Allah’tan ayrı rabler edindiler. Meryem oğlu
Mesih’i de (rab edindiler). Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet
etmeleri emredilmişti. O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların ortak koştukları
şeylerden münezzehtir.”484 Yahûdi ve hıristiyanların, bilginlerini ve râhiplerini
rab edinmeleri, onlara ibâdet etmeleridir. İbâdetleri ise, onların,
Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl, helâl kıldığı şeyleri haram kılmalarını
kabul edip itaat etmeleridir. Yahûdi ve hıristiyanlar, Allah’ın emrine, hakkın
hükmüne değil; onların irâdelerine tâbi oldular; onlara Allah’a tapar gibi
taptılar. Hatta Allah’ı bırakıp onlara taptılar. Allah’ın emrine, Kitabın sözüne,
hakkın gerektirdiğine açıktan açığa muhâlif olan hususlarda Allah’a
isyan ettiler; onların arzularına ve emirlerine itaat ettiler. Allah’ın haram
kıldığı şeyleri, onların emriyle helâl kıldılar. Allah’ın “yapmayın” dediği
şeyleri yaptılar; “yapın” dediğini yapmâdilar. Bunun hilâfına onların emir
ve yasaklarına, hevâ ve heveslerine tâbi oldular. 485
482 2/Bakara, 256
483 4//Nisâ, 59
484 9/Tevbe, 31
485 Elmalılı, IV, 2511; Bu konuyla ilgili olarak Adiy b. Hâtem'le ilgili hadis için Bak. Tirmizî, Tefsir 10
• 217 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Buna göre âyetteki râhipleri ve bilginleri rab edinip ibâdet etmek, Allah’ın
helâlini haram, haramını helâl saymaları konusunda onlara itaat etmek
anlamına gelmektedir. Yoksa onlar, bilginleri için oruç tutuyor, namaz
kılıyor değillerdi. Demek ki herhangi bir insanın, ister bilgin olsun ister
yönetici, Allah’ın emir ve yasağına, helâl ve haramına ters düşen emir ve
hükümlerine gönülden katılmak, onu hüküm/kanun koyucu olarak kabul
etmek, ona itaat ederek Allah’ın hükmüne muhalefet etmek; onu Allah’tan
başka rab edinmek ve ona ibâdet etmek demektir.486 “Yaratıcıya isyan etme
konusunda yaratılana itaat edilmez.”487 Hakkı bâtıl, bâtılı hak yapmaya çalışanlar,
ilim haysiyetinden yoksun birer tâğutturlar. Bu şekilde davranışlar,
şirk, küfür ve Allah’tan başkalarını rab edinmek ve onlara tapmaktır.488 Allah’ın
kitabına yetki tanımaksızın helâl ve haram sınırlarını belirleme yetkisini
kendisinde görenlerin nefislerini ilâve rab ittihaz ettiklerini ve onlara
kanun koyma yetkisi tanıyanların da onları rabler edindiklerini yukarıdaki
âyet ve hadislerden öğrenmiş oluyoruz.
Kur’an’ın on dört asır önce getirdiği en büyük prensiplerden biri de,
hangi makam ve mevkide olursa olsun, insana değil; yalnız Allah’a ibâdet
edilmesi prensibidir. İslâm, beşeriyeti saâdete erdirmek, zulmü ortadan
kaldırmak, inSana kulluk etmeye sevkeden istismarı yok etmek yolunda
birleşilmesi gerekli olanı belirterek yahûdi ve hıristiyanlara bakın nasıl hitap
ediyor: “De ki: Ey Kitap ehli, gelin aramızda birleşebileceğimiz bir kelime
üzerinde toplanalım: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiçbir şeyi
ortak koşmayalım. Bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmeyelim!” 489
Kur’ân-ı Kerim, kula kulluğu ortadan kaldırmak ve sadece Allah’ kulluğu
tesis etmek üzere gönderilen Kitap olduğu için, insanların Allah’ı bırakıp
hemcinslerinden olan insanlara ibâdet/kulluk etmesini önlemek amacıyla
çeşitli deliller serdetmiş, bu konuda geniş açıklamalar yapmıştır:
“Hiçbir insana yaraşmayacak/yakışmayacak bir şey varsa, Allah’ın kendisine
Kitap, hikmet ve nebîlik vermesinden sonra onun insanlara: ‘Allah’ı
bırakın da bana kul olun’ demesidir. Tam aksine o; ‘Kitabı öğrendiğiniz ve
okuduğunuz yönüyle Allah’a kul olun’ der. O, size: ‘melekleri ve peygamberi
486 Elmalılı Tefsiri, Eser Y., IV, s. 2512
487 Buhâri, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 39, 46
488 Elmalılı, IV, s. 2513, 2514
489 3/Âl-i İmrân, 64
• 218 •
Ahmed Kalkan
ilâh edinin’ diye emretmez. Siz müslüman olduktan sonra size hiç imansızlığı
emreder mi o?”490 İstisnâsız bütün peygamberler: “Ey kavmim, Allah’a ibâdet
edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.”491 buyurmuşlardır.
Tarihe ibret nazarıyla baktığımız zaman çok değişik ve çeşitli şirk görüntüleri
içerisinde insanların bazı bilge kimseleri veya kimi peygamberleri
ilâh kabul ettiklerini görüyoruz. Meselâ, bazı kimseler tarafından peygamber
olduğu iddia edilen ve en azından yüce vasıflara sahip bilge bir kimse
olduğu herkesçe kabul edilen Buda, sağlığında ilâhlık iddia etmemiş, bilâkis
insanları Allah’ı tek ilâh edinmeye çağırmış olduğu halde, tâbîleri onu
ölümünden sonra ilâh edinmiş ve ona tapmışlardır.
Aynı şekilde Hz. İsa (a.s.) sağlığında kendisinin, Allah’ın kulu olduğunu
ilân etmiş ve insanları da sadece Allah’a kul olmaya çağırmış olduğu halde,
vefatından hemen sonra, bizzat kendi kavmi tarafından ilâh kabul edilerek
Allah’a şirk koşulmuştur. İslâm bu tür bir sapıklığın önüne geçmek için deliller
getirmiş ve bunun şirk olduğunu her fırsatta vurgulamıştır. Kur’an,
kullara kulluğu ortadan kaldırarak yeryüzünde hâkimiyeti sahte ilâh ve
rablerin elinden çekip alarak sadece Allah’a vermek için delil üstüne delil
getiriyor ve bu noktanın son derece önemli olduğunu insanlara ısrarla vurguluyor.
492
Şeytana İbâdet
Yüce Allah, insanlara şeytana ibâdet etmemelerini, kendisine ibâdet
etmelerini emretmektedir: “Ey Âdemoğulları! Ben size, ‘Şeytana ibâdet etmeyin.
Zira o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana ibâdet edin. En doğru
yol budur’ diye tavsiye etmemiş miydim?493 Şeytana ibâdet, vesvese verdiği,
süslü gösterdiği şeylerde ve Allah’a isyan olan konularda kendisine itaat ve
ittibâ etmektir. Allah, insanlara, “şeytanın adımlarına uymayın.”494 “Çünkü
490 3/Âl-i İmrân, 79-80
491 7/A'râf, 59, 65, 73, 85; 12/Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2; 16/Nahl, 36
492 M. Kubat, a.g.e. s. 132
493 36/Yâsin, 60-61
494 2/Bakara, 168, 208
• 219 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
şeytan, insana apaçık bir düşmandır.”495 “Onu düşman edinin.”496 buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerim, ister insanlardan olsun, isterse cinlerden, tüm şeytanların497
insanları şirke düşürdüğünü bizlere hatırlatır. Sebe’ kraliçesi hakkında
bilgi edinmeye gönderilen Hüdhüd, Hz. Süleyman’a döndüğünde
şunları haber verir: “Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini
gördüm. Şeytan, onlara işlerini süslemiş de onları doğru yoldan çevirmiş,
bu yüzden yola gelemiyorlar.” 498
Kur’an, şeytanın insanlar üzerinde, onların irâdelerini ortadan kaldıracak
bir güce sahip olmadığını, ancak insanların şirk koşmaları ve böylece
onların sapmaları noktasında vesvese verdiğini açıkça bildirmiştir. “Görmedin
mi biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları oynatıp duruyorlar.”499
“Fakat kalpleri katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü gösterdi.”500 “O
(şeytan)lar bunlar (insanlar)ı yoldan çıkardıkları halde, bunlar doğru yolda
olduklarını sanırlar.” 501
Şeytan, insanlara fuhşu ve münkeri emreder.502 İnsana vesvese verir.503
İnsanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları saçar.504 İnsanlara, yaptıkları
kötülükleri süslü gösterir.505 Boş şeyler vaad eder.506 Gerçekleri unutturur.507
Tuzak kurar.508 İnsanı saptırmak ister.509 Onu doğru yoldan meneder.510 Bu
sebeple insanın, şeytanın vesvesesine aldanıp ona uymaması gerekir; uyarsa
ona ibâdet etmiş olur.
495 17/İsrâ, 53
496 35/Fâtır, 6
497 6/En'âm, 112
498 27/Neml, 24
499 19/Meryem, 83
500 6/En'âm, 43
501 43/Zuhruf, 37
502 2/Bakara, 268; 24/Nûr, 21
503 7/A'râf, 20; 20/Tâhâ, 120
504 5/Mâide, 91
505 6/En'âm, 43; 8/Enfâl, 48)
506 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
507 6/En'âm, 68
508 4/Nisâ, 76
509 4/Nisâ, 60
510 27/Neml, 24; 29/Ankebût, 38
• 220 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’da içki, kumar, putlar, heykeller, şans okları, talih oyunları, şeytanın
işi olarak ifade edilmiştir.511 Demek ki, Allah’ın haram kıldığı, yasak
ettiği şeyleri yapanlar, şeytana itaat etmiş olmaktadırlar. Kur’an, bu itaati,
şeytana ibâdet olarak ifade etmiştir. İbrahim (a.s.), babasına: “Ey babacığım!
Şeytana itaat etme; çünkü şeytan, Rahmân’a isyan etmişti”512 demiştir.
İnsanı, Allah’tan başkasına, putlara ve benzeri şeylere ibâdet etmeye ve onları
şirke, küfre ve isyana teşvik eden, şeytan ve şeytanlaşan insanlardır. Âsî
kimseye itaat eden, âsîdir. Şeytana ve küfrü, şirki ve kötülükleri emredenlere
itaat edenler, Allah’a isyan etmiş, şeytana ibâdet etmiş olurlar.
Şeytana ibâdet konusunu açıklamaya çalışırken, satanizmden, yani direkt
olarak şeytana tapınma dininden uzunca bahsetmeyi, toplumu çok az
ilgilendirdiği için gereksiz görüyoruz. Yeni dinler edinerek, bunalımlarına
güya çözüm arayan, düzenin ve toplumun kurbanı bazı marjinal gençlerin,
yenilik ve moda olsun, değişiklik olsun diye, düzen ve toplum şeytanından;
gerçek şeytanın kucağına sığınıp ona sahiden tapınmaya yöneldiklerini
gözlüyoruz. Satanizm denilen bu şeytan severlik ve kötülükçülüğün aslında
pek de yeni bir din olduğu da söylenemez. Özellikle Suriye topraklarında
günümüze kadar varlığını devam ettiren Yezidîlik de bir satanizmdir.
Cinlere İbâdet
Cinler, Allah’ın kendisine ibâdet etmeleri için dumansız saf ateşten yarattığı
varlıklardır.513 İnsanlar gibi ibâdet ve isyan edebilme yeteneğine sahiptirler.
Bu sebeple müslüman ve kâfir, sâlih ve fâsık olanları vardır. Zaten
İblis de cinlerdendir.
Sebe’ sûresinde cinlere ibâdetten söz edilmiştir: “O gün, kâfirlerin hepsini
mahşere toplar, sonra meleklere, ‘Bunlar size mi ibâdet ediyorlardı?’ der.”514
Bu soruya melekler, “(Ey Rabbimiz!) Seni tenzih ederiz. Onlar değil; Sen
bizim velîmizsin. Hayır, onlar (bize değil) cinlere ibâdet ediyorlardı. Çoğu
onlara iman eden kimselerdi.”515 şeklinde cevap vermişlerdir. Cinlere ibâdet,
511 5/Mâide, 91
512 19/Meryem, 44
513 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 15
514 34/Sebe', 40
515 34/Sebe' 41
• 221 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
onlara sığınmak, korkulardan, mal ve canların kaybından onlara ilticâ etmek
ve onlardan yardım talep etmektir. Âyette geçtiği şekliyle cinlere iman
ise, muhafaza ve sığınma hususunda onların gücüne inanmaktır.516 “İnsanlardan
bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı, cinler de onların
azgınlıklarını artırırlardı.”517 Bu âyet, insanların cinlere ibâdetlerinin, onlara
sığınmak olduğunu ortaya koymaktadır.
Yüce Allah, sadece kendisine ibâdet edilmesini emretmiş, kendisinden
başkalarına ibâdet edilmesini şiddetle menetmiştir. Ancak, imtihan gereği
olarak, insanları ve cinleri bu konuda zorlamamıştır. Bu sebeple cin ve
insanlardan, Allah’a ibâdet edenlerin yanında, O’nun dışındakilere ibâdet
edenler de vardır. Allah’tan başkalarına ibâdet; sadece putlara, heykellere,
ateşe, aya, güneşe, mezara tapmaktan ibâret değildir. Kur’an’ın hilâfına hareket
eden insanların buyruklarını isteyerek kabul edip bunları uygulamak
da Allah’tan başkalarına ibâdet etmektir. Allah’tan başkalarına ibâdet, şirk
ve küfürdür. 518
“(Ey Rabbim,) Ancak Sana ibâdet eder, ancak Senden yardım isteriz.” 519
“Ey kâfirler tapmam sizin taptıklarınıza... Sizin dininiz size; benim dinim
bana!” 520
“Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Hâlâ akıllanmayacak
mısınız?” 521
Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na secde
ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a ibâdet ölçüsünde
yapanlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan kullara ve tâğutlara, putlara,
ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!
“Ağlayın, su yükselsin, belki kurtulur gemi.
Anne, seccâden gelsin; bize duâ et, e mi?”
516 Dört Terim, 87
517 72/Cin, 6
518 İsmail Karagöz, Kur'an'da İbâdet Kavramı, Şûle Y., s. 78
519 1/Fâtiha, 5
520 109/Kâfirûn, 1-2, 6
521 21/Enbiyâ, 67
• 222 •
Ahmed Kalkan
„ كَ نَسْتَعِ ي نُ  وَإِ يَّ
“(Ey Allah’ım,) ancak Senden yardım isteriz (duâmızı ancak Sana yaparız).”
(1/Fâtiha, 5)
كَيَّ وإِ Ve iyyâke (ancak Senden)
Âyetin birinci bölümündeki gibi yine tekrarlanan “iyyâke” zamir ve
tümleçtir. Tümlecin başa geçtiği için hasr, yani sınırlama ifade eder: “Ancak
Sana...” Duâ da bir ibâdet olduğu ve aynen ibâdet kavramında olduğu gibi,
yalnız Allah’a hasredilmesinin tevhid için şart olduğundan ötürü aslında
sona gelmesi gereken tümleç, başa geçmiştir. „ كَ نَسْتَعِ ي نُ  وإِ يَّ Ve iyyâke nesteîn
ifadesi, iki cümle yerine kullanılmıştır. Bu cümlelerden biri, Allah’tan yardım
istemek, Allah’a duâ etmek; ikincisi, Allah’tan başkasına duâ etmemek,
İlâhî yardımı başkasından istememektir ki, tevhidin temel ilkelerinden biri
bu anlayış ve tavırdır.
„ نَسْتَعِ ي نُ Nesteîn (yardım isteriz, duâ ederiz)
“Yalnız Senden yardım dileriz.”
Yalnız Allah’a kulluk ediyor olmanın, ifadesi veya isbatı, yalnız O’ndan
yardım dilemektir. Sadece Allah’a kulluk ettiklerini söyledikleri halde, insanlardan,
türbelerden, mezarlardan ve diğer tabiat varlıklarından yardım
dileyenler vardır. Bu durum, tevhid inancının gönüle yerleşmediğini, gönlün
şirkten tam temizlenmediğini göstermektedir.
İsti’âne kavramı, yardım mânâsına gelen (avn) kelimesinden türemiştir.
Bu kalıptan alınınca, “yardım dilemek” mânâsını ifade etmektedir. “İyyâ-ke
nesta’în = yalnız Senden yardım dileriz” ifadesi, tevhid inancının sağlam
olduğunu ve gönüle tam anlamıyla yerleştiğini isbat etmektedir.
Varlıkları yaratıp terbiye eden, onlara rahmet ve merhamet eden ve
sahip çıkan varlık, yardım istenmeye lâyıktır. Bu sıfatlara sahip olmayan
diğer varlıklardan yardım istenmez, istenirse şirke düşülmüş olur. Yalnız
Allah’a kulluk etmek ve yalnız O’ndan yardım dilemek, hamdin içindeki
mânâyı doldurmaktadır. Allah’ı bilmek ve birlemek, O’na itaat ve ibâdet
• 223 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
etmek ve yalnız O’ndan yardım dilemek, hamd ibâdetinin içeriğini teşkil
etmektedir.522
“İstiâne”: “Avn” kelimesinden türemiş olup, yardım dilemek anlamına
gelir. İstenerek veya istenmeden yardım etmeye “iâne” denir. Fâtiha sûresinde
geçen “nesteıyn” kelimesi, “yardım isteriz” anlamındadır. “Ve iyyâke
nesteıyn”: ‘Ancak Sen’den yardım isteriz’ demektir.523 Allah’tan yardım istemeye
duâ denir.
İstiâne
“Nesteıynu: İstiâne ederiz” demektir. İstiâne, yardım dilemektir. Onu
vermeye de iâne (yardım) denir. Muâvenet ve teâvün de karşılıklı yardım
demektir. Bundan dolayı istiâne (yardım dileme) ile bunları birbirinden
ayırmalıyız. Çünkü burada “hasr” denilen tahsis, yardım dileme hakkındadır.
Bu yardım dilemenin ne gibi konularda olduğu zikrolunmamıştır.
Böyle olan yerlerde de üç mânâ ihtimali vardır:
1- Bağlı olduğu şeyi göz önünde bulundurmaksızın bizzat yardım dileme
işini kasdetmektir ki genel olsun, özel olsun yardım dilemek denilen işi
“biz ancak Sana yaparız” demek olur.
2- Bağlı olduğu genel bir hususu takdir ederek her konuda, her işte yardım
dilemeyi kasdetmek. Bu iki mânâ mealde birleşir. Fakat önceki mânâ
daha beliğ, bu mânâ ise açık olur.
3- Özel bir karineye dayanarak yardım dilemenin bağlı olduğu özel şeyi
varsayarak falan konuda yardım dilemeyi kasdetmektir. Burada ise ibâdet
karinesiyle bu üçüncü ihtimal akla gelebilirse de sözün kısaltma ve tahsis
sûretiyle tevhide yönelik olması ve hepsi Allah’a has olan hamdin açıklanması
yönünde söylenmiş bulunması buna engeldir. Ve İbn Abbas’dan da
(r.a.) rivayet edildiği üzere genel yardım dilemeyi gerektirir ki, bu da birinci
veya ikinci şekillerden birisi ile olur.
522 Bayraktar Bayraklı
523 İstiâne ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde:) 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 45, 153; 7/A’râf,
128; 12/Yûsuf, 18; 21/Enbiyâ, 112.
• 224 •
Ahmed Kalkan
O halde müfessirlerin açıkladığı gibi mânânın özeti: “Ey Rab! Biz gerek
Sana ibâdet ve itaatimizde ve gerek diğer işlerimizin hepsinde ancak Senden
yardım dileriz, Senden başka kimseden yardım dilemeyiz, Seni tanımayan
kâfirler başkasından yardım dilerler. Biz ise ibâdetimizde katıksız ve
içtenlikle bütün işlerimizde ancak Senden yardım dileriz” demektir.
Beydavî’nin belirttiğine göre “yardım” iki çeşittir: Birisine “gerekli yardım”,
diğerine “gerekli olmayan yardım” denilir. Gerekli olan yardım, onsuz
fiilin meydana gelmesi mümkün olmayandır. İşi yapan kimsenin gücü, düşüncesi
ve işin yapılacağı âletin ve maddenin bulunması gibi ki, bunlar toplandığı
zaman insan güç ve kuvvet sahibi olur da kendisine gerçekten teklif
yapmak sağlıklı olur. Gerekli olmayan yardım da işin meydana gelmesini
kolaylaştıran şeylerdir.524 Bu taksim şekli Usûl ilminde kudret-i mümekkine
ve kudret-i müyessire adı altında yapılır.
Önce bu âyet bize gösteriyor ki, bütün yardımlar Allah’ındır, fakat istek
bizimdir. Ve buna çalışıp kazanma veya cüz’î irâde de denilir ki, asıl
kuvvet ve güç yetirmek bu istek ile yardımın birleştiği zamandır. Bu da işin
meydana gelmesi ile beraber olur. Bundan dolayı felsefenin rahatsız edici
teorilerine boğulmaksızın “İyyâke nesteıynu”den şunu anlıyoruz ki, bize bir
istek yetkisi verilmiştir. Bu şekilde bizden birisi isteğimizle, diğeri isteğimiz
dışında iki iş meydana gelir ve her ikisi de bizden meydana geldiği
ve bizimle ayakta bulunduğu için (özetle onun yeri biz olduğumuz için)
bizim işimiz sayılır ve bize isnad edilir. Meselâ nefes alan biz, uyuyan, ölen
biz olduğumuz gibi yiyen, içen, oturup kalkan, şunu bunu kımıldatan veya
yatıştıran da biz oluruz. Ve bunlardan isteğimizle olanların yakın sebebi
biziz. Fakat bütün sebebi ve tam sebebi biz değiliz. Çünkü biz bunda gerekli
yardıma muhtacız. Meselâ benim elim ile irâdem arasındaki gerçek ilişki
kurulmamış olsaydı, istediğim zaman elimi oynatamayacaktım. Nitekim
bazı organlarımı öyle oynatamıyorum. O halde yaratıcı biz değiliz; yaratma
olayı yalnızca en yakın sebebe bağlı değil, bütün sebeplerin biraraya
gelmesine ve toplamına bağlıdır. Demek ki, isteğimizle yaptığımız işler, bir
isteyen ve yapan kimse ile bir yaratıcı fâil arasındaki bağlılığın toplamını
ifade eder. Bütün cisimlerin yalnız kendine ait özelliği hareketsizlik olduğu
gibi ruhun özelliği de bir faaliyet ve hareket isteğidir. Yaratıcıya ait faaliyet
ise Yaratıcı Yüce Allah’ındır. Araba ilerliyor, makine işliyor deriz. Bunlar
524 El-Beydavi, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil: 1/9.
• 225 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
zorla ve mecburi olarak yapılan işler olduğu halde işin yeri onlar oldukları
için ilerlemeyi ve işlemeyi onlara isnad ederiz. Bizim nefes almamız, kan
dolaşımımız gibi hareketlerimiz de böyledir. Kurulmuş bir makine, işlemek
için başlangıçta bir çalıştırmaya muhtaçtır. Bunu ise cansız makine kendisi
yapamaz veya isteyemez. Canlı bir makinist veya şoför yapar ve ancak
canındaki bir istekle yapar, canı ister ki, eli makinenin anahtarını tutsun
da hareket etsin. Makinistin canı bu isteği bu iradeyi yaptığı anda, bir de
bakarsın, hareket yok iken yaratılmış olur ve makine de işlemeye başlamıştır.
Bu şekilde işleyen, o hareketin yeri olan o makinedir. İşleten o hareketi
isteyen makinisttir. Yaratan o hareketi baştan sona kadar yoktan var eden
Allah Teâlâ’dır. Her işimizde bu üç derece apaçık görünen bir gerçektir. Artık
ne cebriye veya maddeciler gibi insanı ruhsuz bir makine farzettirmeğe
çalışmalı, ne de onu ruh ve maddenin yaratıcısı olan Allah Teâlâ gibi farzettirmeye
(saymaya) uğraşmalıdır.525
Duâ
Seslenmek, çağırmak, yardıma çağırmak, Allah’a yalvarmak, O’ndan
dilekte bulunmak, O’na yakarmak.526
‘Duâ’ kelimesi, ‘dâvet ve da’va’ gibi aynı kökten gelmektedir. ‘Dâvet’ veya
da’vâ’ sözlükte, çağırmak, seslenmek, yakarmak, yardım isteğinde bulunmak,
isimlendirmek, sığınmak ve ilgi kurmak gibi anlamlara gelir.
‘Duâ’ sözlükte, küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, aciz olandan güçlü
olana doğru meydana gelen bir istek ve niyazda bulunmadır. Küçüğün
büyükten olan ricası, söz, fiil ve davranış olarak yalvarmak, samimi istek ve
içtenlikle olur.
Kavram olarak ‘duâ’, kulun Allah’a sığınma ve yakarışını, Allah’ın yüceliği
karşısında kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve tazim (yüce bilme)
duyguları içerisinde lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder.
525 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
526 M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 417
• 226 •
Ahmed Kalkan
Duâda asıl hedef kulun kendi durumunu Allah’a arzetmesi (sunması)
olduğuna göre, bu, kul ile Allah arasındaki bir ilişkidir. Bu ilişkide kul, kendini
yaratan ve rızık veren Rabbine halini arzeder, acizliğini, güçsüzlüğünü
dile getirir, hatalarını ve eksikliklerini iletir; bunun karşısında o Yüce
Makam’dan yardım, bağış, af ve merhamet, güç ve destek ister. Bu durum,
kulun Allah’a bir bağlılığı, bir teslimiyetidir. 527
Duâ ve Dâvet
‘Dâvet’ ve ‘duâ’ kelimeleri Kur’an’da bazen farklı anlamlarda, bazen de
birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Kimi âyetlerde ‘dâvet’, bir çağrı, bir
nida, bir seslenme manasında geçtiği gibi, aynı kelime fiil ve isim olarak
‘duâ-yakarış, yardım isteği manasında da kullanılmaktadır.
‘Dâvet; aynı zamanda isimlendirme diyebileceğimiz bir şekilde de geçmektedir.
Müşrikler, kendi elleriye yaptıkları putlarına ilâh demektedirler,
onları ilâhımız diye çağırmaktadırlar. Sonra da bu şekilde adlandırdıkları
putlarından yardım istemektedirler. “O’ndan başka çağırdıklarınız (duâ ettikleriniz)
ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de.” 528
Dikkat edilirse burada ilâh diye çağrılan putlardan bir şey isteme aynı
kelime ile ifade edilmektedir. Bu çağrının arkasında bir duâ, yani yalvarıp
yakarma, yardım isteme anlayışı yatmaktadır.
Biz ‘dâvet’ kelimesini sözlük anlamıyla, ‘duâ’yı ise bir ibâdet, bir kulluk
eylemi, bir sığınma ve yardım isteği olarak almak istiyoruz. Buna göre çağrı
Allah’tan insana doğru olursa ‘da’vet’, kuldan Allah’a doğru olursa ‘duâ’ dememiz
uygun olacaktır.
Şöyle de düşünebiliriz: Sonsuz güç ve kudret sahibi Yüce Rabbimiz
kendi yarattığı kulundan bir şey istemez, O’na muhtaç değildir. Allah’ın insandan
bir yardım istemesi akıl ve din dışıdır. Böyle bir şey düşünülemez
bile. Öyleyse Kur’an’da geçen ‘dâvet’ (Allah’ın duâsı) kullarını hidâyete bir
çağrıdır, bir uyarıdır ve kulluk yapmaları için onları bir teşviktir.
527 Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, s. 150
528 7/A’râf, 197; Ayrıca bk. 22/Hacc, 73
• 227 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Yaratılmış olan, çok sınırlı gücü bulunan ve her zaman başkasına ve
başka şeye muhtaç olan, aciz ve zelil bir kulun Allah’tan bir şey istemesi
de elbette diğer insanlardan istemesi gibi olamaz. Onun, Allah’tan bir şey
istemesi aşağıdan yukarıya doğru, aciz olandan güçlü olana doğru bir yakarıştır.
Ta’zîm (yüce sayma) anlayışı, samimiyet ve boynu bükük bir halde
olmalıdır. Hatta Rabbin çağrısına uyup ta mü’min olanlar, Hz. Peygambere
bile kendi aralarında seslendikleri gibi seslenemezler, O’nu sıradan bir insan
gibi çağıramazlar.529
Duâ kelimesi, “çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek”
mânâsındaki da’vet ve da’vâ kelimeleri gibi masdar olup, “küçükten büyüğe,
aşağıdan yukarıya iletilen talep” anlamında isim olarak da kullanılır. İslâmî
literatürde ise, kulun Allah’ın yüceliği karşısında aczini itiraf etmesini, sevgi
ve ta’zim duyguları içinde lütuf ve yardım dilemesini ifade eder.
“Rabb’iniz (şöyle) buyurur: Bana duâ edin, duânızı kabul edeyim. Bana
kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme
gireceklerdir.” 530
Her şeyi yaratan Allah olduğundan bütün yaratıklarda O’na doğru bir
yöneliş vardır.531 Yaratılmış varlıkların en üstünü ve değerlisi de insandır.532
Allah insanı yaratıp onu kendi varlığından haberdar etmiştir. Bu da insanın
özü itibari ile Allah’ı tanıma ve O’na inanma yeteneği ile donatıldığını
gösterir.533 Ayrıca Kur’an’da, insana Allah’ı Rab olarak tanıma özelliğinin
verildiğinden söz edilir.534 Bu özelliğinden dolayı insan, Rabb’inden uzak
kalamaz ve O’na her zaman ihtiyaç duyar.
İnsan, bu ihtiyacını ancak Allah’a kulluk ederek karşılayabilir. Çünkü
onun yaratılış gâyesi ve esas görevi Allah’a kulluktur. 535 Kulluk faâliyetlerinin
en önemlilerinden biri de duâdır.
529 Hucurat: 49/1-2 ; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, s. 151
530 40/Mü'min, 60
531 Bak. 6/En’âm, 102; 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 13 vb.
532 Bak. 95/Tîn, 4
533 Bak. 30/Rûm, 30
534 Bak. 7/A'râf, 172-173
535 Bak. 2/Bakara, 21; 51/Zâriyât, 56
• 228 •
Ahmed Kalkan
Duânın ana hedefi, insanın halini Allah’a arzetmesi ve O’na niyazda
bulunması olduğuna göre, duâ kul ile Allah arasında bir diyalog anlamını
taşır. Bir başka söyleyişle duâ; sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve
sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Duâ, insanın kendi kendine
yetmediğinin ifadesidir. İstisnasız, mü’min olan ve olmayan her insan
duâ eder. Çünkü duâ ruhun ihtiyacıdır. Her insan, ruh ve beden ikilisinden
oluştuğu için her ruh sahibi varlık için duâ gereklidir. Ama, duâ edilmeye
tek yetkili ve hak sahibi varlık Allah olmasına rağmen, insanlar farklı mercîlere
duâ edebilirler. Fakat herkesin tartışmasız bir şekilde kabul etmesi
gereken bir gerçek vardır, o da; duâ edilen varlığın hiçbir konuda acziyet
göstermemesi için sonsuz bir güce sahip olması gerekir. Değilse bu vasıflara
sahip olmayan bir varlığa duâ etmenin bir anlamı olmaz. “Sana fayda da
zarar da veremeyecek Allah’tan başkasına duâ etme/yalvarma. Öyle yaparsan
şüphesiz zâlimlerden olursun.”536 “Ey insanlar! Bir misal verilmektedir,
şimdi onu dinleyin. Sizin Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız bir araya gelseler
bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar.
İsteyen de, istenen de âciz!” 537
Birçok duâ örnekleri yanında, duâ kelimesinin kökü olan “D ‘a v” ve
türevleri, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 212 yerde kullanılır.538 Cenâb-ı Allah,
mü’min kullarına namaz kılmayı emrederek en az günde 40 defa Fâtiha
sûresini okutmak sûretiyle “Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım
dileriz.”539 âyetini tekrar ettiriyor. Hiç şüphesiz herhangi bir şeyi sırf nakarat
olsun diye Rabbimiz bizlere tekrar ettirmez. Ama bunu tekrar ettiriyorsa,
mutlaka çok önemli olduğundan dolayıdır. Bu âyetin önemi nereden kay-
536 10/Yûnus, 106
537 22/Hac, 73
538 Duâ Kelimesinin Kökü Olan D-a-v ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 212 Yerde:) 2/
Bakara, 23, 61, 68, 69, 70, 171, 186, 186, 186, 221, 221, 260, 282; 3/Âl-i İmrân, 23, 38, 38, 61, 104, 153; 4/
Nisâ, 117, 117; 6/En’âm, 40, 41, 41, 56; 6/En’âm, 52, 63, 71, 71, 108; 7/A’râf, 5, 29, 37, 55, 56, 134, 180, 189,
193, 193, 194, 194, 195, 197, 198; 8/Enfâl, 24; 10/Yûnus, 10, 10, 12, 12, 22, 25, 38, 66, 89, 106; 11/Hûd, 13,
62, 101; 12/Yûsuf, 33, 108; 13/Ra’d, 14, 14, 14, 36; 14/İbrâhim, 9, 10, 22, 39, 40, 44; 16/Nahl, 20, 86, 125; 17/
İsrâ, 11, 11, 52, 56, 57, 67, 71, 110, 110, 110; 18/Kehf, 14, 28, 52, 57; 19/Meryem, 4, 48, 48, 48, 91; 20/Tâhâ,
108; 21/Enbiyâ, 15, 45, 90; 22/Hacc, 12, 13, 62, 67, 72; 23/Mü’minûn, 73, 117; 24/Nûr, 48, 51, 63, 63; 25/
Furkan, 13, 14, 14, 68, 77; 26/Şuarâ, 72, 213; 27/Neml, 62, 80; 28/Kasas, 25, 41, 64, 64, 87, 88; 29/Ankebût,
42, 65; 30/Rûm, 25, 25, 33, 52; 31/Lokman, 21, 30, 32; 32/Secde, 16; 33/Ahzâb, 4, 5, 37, 46, 53; 34/Sebe’, 22;
35/Fâtır, 6, 13, 14, 14, 28, 40; 36/Yâsin, 57; 37/Sâffât, 125; 38/Sâd, 51; 39/Zümer, 8, 8, 38, 49; 40/Mü’min,
10, 12, 14, 20, 26, 41, 41, 42, 42, 43, 43, 49, 50, 50, 60, 65, 66, 74; 41/Fussılet, 5, 31, 33, 48, 49, 51; 42/Şûrâ,
13, 15; 43/Zuhruf, 49, 86; 44/Duhân, 22, 55; 45/Câsiye, 28; 46/Ahkaf, 4, 5, 5, 31, 32; 47/Muhammed, 35,
38; 48/Fetih, 16; 52/Tûr, 28; 54/Kamer, 6, 6, 8, 10; 57/Hadîd, 8; 61/Saff, 7; 67/Mülk, 27; 68/Kalem, 42, 43;
70/Meâric, 17; 71/Nûh, 5, 6, 7, 8; 72/Cinn, 18, 19, 20; 84/İnşikak, 11; 96/Alak, 17, 18.
539 1/Fâtiha, 5
• 229 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
naklanıyor? Hemen belirtelim ki, bu âyetin önemi, kulluğun sadece Allah’a
yapılmasını ve yardımın sadece Allah’tan talep edilmesini istemesinden ve
emretmesinden kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de yardımın sadece Allah’tan
olabileceğine dair birçok âyet vardır.
“Yardım ancak güçlü ve hakîm olan Allah katındandır.” 540
“Allah’tan başka dost ve yardımcınız yoktur.” 541
“Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter.” 542
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O’ndan başka giderecek
yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir
güç) yoktur. O hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Çünkü O bağışlayan
ve pek merhamet edendir.” 543
İbn Abbas (r.a.)’dan: O der ki, bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’ın terkisinde
idim. Buyurdu ki; “Evlât, sana birkaç söz belleteyim: Allah’ı (yani emir ve yasaklarını)
gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki O’nu karşında bulasın.
(Bir şey) istediğin vakit Allah’tan iste, yardım dilediğin vakit Allah’tan
dile. Şunu bil ki, bütün yaratıklar elbirliğiyle sana bir fayda vermek isteseler,
Allah’ın sana yazdığından fazla bir şey yapamazlar. Aynı şekilde tüm yaratıklar
elbirliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah’ın sana takdir ettiği zarardan
fazlasını yapamazlar. Kalemler (işleri sona erip) kaldırılmış, sayfalar
da (üzerlerindeki yazılar tamam olup) kurumuştur.” 544
Görüldüğü gibi, yardımın sadece Allah’tan olabileceğine ve sadece O’na
duâ edip yardım isteneceğine dair apaçık nasslar olduğu halde, günümüzde
birtakım kimselerin darda kaldıkları bazı anlarda “meded ya filân baba,
meded ya şeyh” gibi tabirlerle Allah’tan başkasından yardım istediklerini
müşâhede etmekteyiz. Hatta bazen de “himmet et ya filân” demek sûretiyle
Allah’tan başkasına yönelmektedirler. (Himmet: Azim, gayret, enerji, istek,
arzu, meyil, kalbin bütün kuvveti ile herhangi bir varlığa yönelmek, meyletmek
demektir) Bu şekilde yöneldikleri varlıklar ister hayatta olsun, isterse
vefat etmiş olsun fark etmez. Böyle davranışlar tevhide aykırıdır, şirktir.
540 3/Âl-i İmrân, 126
541 9/Tevbe, 116
542 4/Nisâ, 45
543 10/Yûnus, 107; Bu konuda ayrıca Bak.8/Enfâl, 10; 42/Şûrâ, 31, 29/Ankebût, 22; 2/Bakara, 107
544 Tirmizî
• 230 •
Ahmed Kalkan
Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin bile darda kaldıkları anlarda dini sadece
Allah’a has kılarak, bütün şirk koştukları şeyleri unutarak sadece o an Allah’a
yalvardıkları zikrediliyor: “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a
has kılarak O’na yalvarırlar. Ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca,
kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O’na hemen şirk koşarlar.
Zevklensinler bakalım, yakında bileceklerdir.”545 “İnsanlar bir darlığa uğrayınca
Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, katından onlara bir
rahmet tattırınca içlerinden birtakımı kendilerine verdiklerimize nankörlük
ederek Rablerine şirk koşarlar. Zevklenin bakalım, yakında göreceksiniz.” 546
Bu âyetlerde de belirtildiği gibi, insanın darda kaldığında o an her şeyi
unutarak sadece Allah’a yalvarması fıtratın kanunu olup, yardımın sadece
Allah’tan olduğu ve Allah’tan isteneceğini gösteren mûcizevî fıtrî delillerden
biridir. Âyetlerde Allah, insanları kurtardıktan sonra onların şirk koşmaya
başladıklarını ifade ediyor. Tabii bu nankörlük (küfür)dür. Çünkü
gerçekte insanları kurtaran Allah olduğu halde onlar kurtulduktan sonra
bunu Allah’tan başkasına bağlıyorlar. Meselâ, “o anda filan olmasaydı ben
şimdi hayatta değildim” veya “o an şeyhim himmet etmeseydi perişan olmuştum.”
diyerek Allah’ı unutuyorlar.
“Hak duâ, ancak Allah’a yapılır. O’ndan başka duâ ettikleri şeyler, onların
isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. (Onların karşılaması) ancak (kuyu
başında durup su) ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse
gibidir. Hâlbuki (suyu avuçlayıp ağzına koymadıktan sonra) su onun ağzına
girecek değildir. Kâfirlerin duâsı böylece boşa gitmiştir.” 547
Allah’ı bırakıp da kendilerine yalvardıkları kimseler hiçbir şey yaratamazlar.
Çünkü onların kendileri yaratılmışlardır.” 548
“Allah’ın dışında yalvardığınız kimseler sizin gibi kullardır. Eğer doğru
sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler bakalım.” 549
545 29/Ankebût, 65-66
546 30/Rûm, 33-34
547 13/Ra'd, 14
548 16/Nahl, 20
549 7/A'râf, 194
• 231 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“De ki: Allah’ı bırakıp da (ilâh olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne
var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler. Onların
yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile
ararlar. O’nun rahmetini umarlar ve azâbından korkarlar. Çünkü Rabbinin
azâbı sakınmaya değer.” 550
Yine Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’inde Felak ve Nâs sûrelerini indirerek
bizlerin, yaratıkların birtakım şerlerinden nasıl ve kime sığınacağımızı açık
bir şekilde beyan etmiştir.551
Kur’ân-ı Kerim’de duâ ile ilgili hükümler ve çok sayıda duâ örnekleri
vardır.552
Alexis Carrel’e göre duânın aslında; ruhun maddî olmayan dünyaya
doğru bir çekilişi, bir gerilimi olduğu gözlenmektedir. Bir başka deyimle
denebilir ki duâ; ruhun Allah’a doğru yükselişi ve O’na açıkça ibâdet durumudur.
Duâ, hayat denilen mûcizeyi yaratan varlığa karşı aşk ve ilticâ ifadesi,
O’nunla ilişkiye geçme gayretidir. Muhammed İkbal’e göre duâ, kâinatın
dehşet verici sessizliği içinde insanoğlunun kendisine bir cevap bulabilmek
için hissettiği derin hasret ve şiddetli arzunun ifadesidir.
Duâ İbâdettir
Duânın özü, kişinin kendisini Allah’ın karşısında acziyet içerisinde hissedip
O’na yönelmesi ve taleplerini O’na arzetmesidir. Zaten ibâdet, bir varlığa
boyun eğmek, O’nun karşısında küçülmek, O’na itaat etmek mânâlarını
içerir. Kısacası duâ ile ibâdet mana olarak aynı şeyleri ifade etmektedir.
Biz her ne kadar duâ ile ibâdeti birbirinden ayrı iki olaymış gibi görüyorsak
da aslında bu ikisi özde aynı şeydir. İbâdet olarak bildiğimiz namaz, oruç,
zekât, hac gibi Allah’ın emirleri aslında duânın harekete dönüşmüş şeklidir.
550 17/İsrâ, 56-57
551 Bak.113/Felak ve 114/Nâs sûreleri
552 Kur’ân-ı Kerim’de Duâ ile İlgili Hükümler:
a. Duâ etmek: A'raf, 55-56, 205-206; Ra'd, 14; Kehf, 28; Secde, 16; Mü'min, 60.
b. Duâda Aşırı Gitmekten Sakınmak: A'raf, 55, 180, 205; Taha, 8.
c. Duânın, Allah'ın Güzel İsimleriyle Yapılması: A'raf, 180; İsra, 11; Taha, 8.
d. Allah, Duâları Kabul Eder: Bakara, 186; Şura, 26.
e. Bedduâ: İsra, 11.
• 232 •
Ahmed Kalkan
Bilindiği gibi Kur’an’da da geçen şekliyle Arapçada, namazın adı salât’tır.
Fakat bu salât kelimesinin aynı zamanda duâ mânâsına gelmesi çok manidardır
ve bir tesadüf değildir. Salât kelimesinin hem namaz, hem duâ
mânâsına gelmesini şöyle izah etmek mümkündür:
Namaz, tüm ibâdetleri bünyesinde toplayan ve insanla Allah arasındaki
ilişkiyi en net ve sık bir şekilde (günde en az beş defa) sağlayan ibâdettir.
Zaten duâ da Allah ile kul arasındaki bir diyalog idi. Yani her ikisi de kulu
Allah’a bağlaması yönüyle aynı kapıya çıkıyor. Rasûlüllah (s.a.s.) bu konuda
şöyle buyuruyor: “Duâ ibâdetin ta kendisidir.”553 Çünkü duâ ile kişi ihtiyacını
teminde aczini idrâk etmiş, bunu ancak her şeye kadir olan Rabbinin
temin edeceğinin şuuruna ermiş ve bu sebeple O’na sığınmış olmaktadır.
Esasen ibâdet de bundan başka bir şey değildir. Yine Rasûlüllah (s.a.s.) “duâ
ibâdetin özüdür (iliğidir)”554 buyurmak sûretiyle duâ ile ibâdetin özde aynı
şey olduklarına dikkat çekmiştir. Biz bu özü kulluk olarak ifade edebiliriz.
Bu aynı zamanda insanın yaratılış amacı olmaktadır: “Ben cinleri ve insanları
ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.” 555
Kur’an’a ve Önderimizin hayatına baktığımızda duâ olgusunun merkezî
bir konum arzettiğini görürüz. Yüzlerce âyet, insanın Rabbiyle bağlantı
kurması ve iletişime geçmesi diyebileceğimiz duâ örneklerinden oluşmaktadır.
Aynı şekilde hadis külliyatında duânın önemine dikkat çekilmekte ve
pek çok güzel duâlar bu eserleri süslemektedir.
Müslümanlar olarak Allah ile her an can u gönülden bir ilişki ve sürekli
irtibat halinde olmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde acaba Allah
ne kadar gündemimizde yer alıyor? Hesaplarımızda O’nun yeri neresi,
O’nu hesaba katıyor muyuz? Yoksa mevcut durumu kanıksayıp “zaten biz
buna müstahakız, kâfirler çok güçlü, Allah da bize yardım etmiyor, o halde
iş olacağına varır” deyip her şeye boş mu veriyoruz? Hatta daha da ileri
gidip “Allah herhalde böyle olmasını istiyor” diyenler gibi tembelliğimizin,
miskinliğimizin, atâletimizin faturasını da -hâşâ- Allah’a mı çıkarıyoruz?
553 Tirmizî, hadis no: 3247; Ebû Dâvud, Kitabu'd-Duâ, hadis no: 1479
554 Tirmizî, Deavât 1
555 51/Zâriyât, 56
• 233 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Bu sorulara vereceğimiz cevaplar ve yapacağımız nefis muhâsebesi,
belki de sorunlarımıza yeni ve çözümleyici bakış açıları getirecek, ne olduğumuzu,
neyi nereye kadar yapabileceğimizi, kimden neleri isteyebileceğimizi
yeniden bizlere hatırlatacak ve bizleri yeniden harekete geçirecektir.
Bizler kul olarak üzerimize düşeni yapmalı, gereken gayreti göstermeli,
sebepler âleminde yapılacakları yaptıktan sonra ellerimizi açıp O’na yalvarmalı,
halimizi O’na arz etmeliyiz. Çünkü O şöyle buyuruyor: “Bizim uğrumuzda
gayret gösterenleri Biz yollarımıza iletiriz.” 556
Belki dayatılan eğitim anlayışı ve hayat tarzının etkisiyle, belki de içinde
yaşadığımız şartların baskıcı karakteri sebebiyle müslümanlar olarak
bazılarımız da çoğu kez rasyonalist bir anlayışla meselelere yaklaşabiliyor.
Sorunları tanımlarken ve çözmeye çalışırken gözetilmesi gereken hususları
gözardı edebiliyor. Çoğunlukla, yapılan şey, amellerin/eylemlerin neticesini
hemen almak ve somut bir şekilde görmek arzusu. Çoğu kez, bir işin
sadece maddî boyutu yerine getirerek -ki bunun da yeterli yapıldığı şüphe
götürür- sonuca gitmeye çalışılıyor. Oysa bütün yapılanlardan sonra Allah’a
yalvarmak ve yapılan ameli kabul edip tesirini halk etmesi için O’na
niyazda bulunmak da gerekmektedir. Kendisinden “sabır ve salâtla yardım
talep etmemizi” bizzat Allah öğütlüyor.557 Yani, hem sabır ve direnme olacak,
hem de duâ ile yardım talep edilecek.
“Duâlarımız kabul edilmiyor herhalde” diyerek karamsarlığa saplanmak
da yanlıştır. İçinde bulunduğumuz şartların zorluğu ve zâlimlerin
zulmü, bizi kesinlikle yıldırmamalı ve hiçbir zaman bizi duâdan alıkoymamalıdır.
Allah, kendi ifadesiyle duâ edenin dileğine karşılık vereceğini söylüyor.
Allah’ın güzel isimleri arasında “Mücîb” i de zikreden Hz. Peygamber
şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir günah, yahut sıla-i rahmi kesme gibi bir
ma’siyet olmadıkça kulun Allah’a yapmış olduğu duânın karşılığında Allah
ona ya istediğini verir, ya eşdeğerde bir belâyı ondan uzaklaştırır, ya da onun
için âhirette daha iyisini hazırlar.” 558
556 29/Ankebût, 69
557 2/Bakara, 153
558 Tirmizî; Rudani, hadis no: 9223
• 234 •
Ahmed Kalkan
Duâ, Ruhun Gıdası ve İlâcıdır
Duâ; keyfiyetine, şiddetine ve güçlü söylenişine bağlı olarak ruh ve cismimizi
etkiler. Duâ eden çehrelerde önceleri var olan vurdumduymazlık,
eksiklik, kıskançlık ve kötülük duyguları; yerlerini iyiliğe, başkalarına yardım
etmeye, hayırlarını istemeye terk eder. Duâ ortamında insan, kendini
olduğu gibi görür. Hırsını, hatalarını, yanlış düşüncelerini, kibir ve gururunu
belirleyerek ahlâkî görevlerini yerine getirmeye hazır bir duruma ulaşır.
Gerek ihtiyaçlar ve hatalar sebebiyle Allah’a başvurmak, gerekse nimetleri
sebebiyle O’nu hatırlamak ve anmak kişide psikolojik bakımdan bir rahatlık,
huzur ve mutluluk doğurduğu gibi, ahlâkî arınmaya ve yücelmeye de
yol açmakta, gelişim safhalarındaki takılma ve sapmaların önlenmesinde
ve şahsiyetin tamamlanmasında yapıcı bir fonksiyon icra etmektedir. Duânın
en güzel faydalarından biri de Allah inancının kalplerde kökleşmesini
sağlamasıdır. Duâ bir yükseliştir. Her duâ ruhtan bir filizin yeşermesi, boy
sürmesidir. Duâ, fânî maddeden mânâ sonsuzluğuna doğru bir sıçrayıştır.
Duâ, hesaplaşma ile birlikte ruhun nur denizlerinde yıkanmasıdır; temizlenmesi
ve güçlenmesidir. Duâ, bir yeniden doğuştur. Duâ, sessiz inilti, gürültüsüz
feryattır. Duâ, en mânâlı sessizliktir. 559
İnsanın ilâh edindiği varlıkta aradığı vasıflardan biri de, onunla bir
münâcaat gerçekleştirebilmektir. İnsanın, en mahrem bir şekilde kendisini
açacağı varlık, Allah’tır. Hiç kimseye söyleyemediğini O’na söyler. Ancak
gaye, sadece “açılmak”tan ibâret tek taraflı bir konuşma sürdürmek değil;
karşıdakinden cevaplar, mutmainlikler, feyizler de alabilmektir. Böylece
sıbğa (fıtrat, boya)sının özlemini gideren, ebedîlik karışık bir sohbete, fâni
dünyada nâil olmaktır. Allah, O’dur ki, insanın diliyle yaptığı duâları işitir.
Diliyle yapmasa bile, haliyle ifade ettiğini bilir. Hatta kalbinin en derin köşelerinde
yatan arzularına da muttalî olur ve bütün bunların gereğini yerine
getirebilir.
Allah, kulunun duâ etmesini ister; bunu yapmazsa kendisine değer vermeyeceğini
bildirir.560 Kendisini unutmuş, yabancı ellere düşmüş olanların
hidâyete ermeleri için, “yalvarsınlar diye” musibetler gönderir.561 “Beni
559 Hasan Eker, Duâ Bilinci, Denge Y. s. 13-15
560 25/Furkan, 77
561 7/A'râf, 64
• 235 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
çağırın, Bana duâ ederek Benden isteyin, duânıza icâbet edeyim.” der.562
“İçten yalvararak, gizli gizli Rabbinize niyaz edin, O duâda aşırı gidenleri
sevmez.”563 Hikmeti gerektirirse, kulunun faydasına göre istenileni verir. 564
Kur’an, makbul kulların duâ etmeleri üzerine Allah’ın, onların dileklerini
gerçekleştirmiş olmasının örnekleriyle doludur. Hz. İbrahim’in Mekke
hakkındaki duâsı;565 yaşı geçkin olduğu halde ona oğul vermesi;566 Hz.
Zekeriya’nın böyle bir dileğini yerine getirmesi;567 Hz. Mûsâ’nın Firavun
aleyhindeki duâsı;568 Hz. Eyyub’un duâsı;569 Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ve
mü’minlerin duâları570 vb. Allah’ın çaresiz kalana icâbet ettiğini insanlar,
hatta müşrikler bildikleri için, mecbur kalınca O’na yalvarırlar.
Kur’an, insanlardaki bu özelliği, çarpıcı tablolarla sergilemektedir.
Dehşetlerin kendisini kuşattığı anda kalbine ve aklına bulaşmış olan pisliklerden
insan sıyrılır ve Allah’ın kendisi üzerine yarattığı fıtratı, asâletiyle
ortaya çıkar. Öyle anlarda insan; sığınağının, koruyucusunun yalnız Allah
olduğunu, muhâkemesiz olarak şimşek hızıyla çakan bir sezgiyle farkeder,
âdeta bir refleksle O’na yalvarır. Etkisine mâruz kaldığı şokun âni tesiriyle
bir bellek kaybına uğramışçasına, koştuğu bütün ortakları unutmuştur. Fakat
unutkan ve nankör insan, felâketi atlatınca “daha önce sızlanan, yakaran
kendisi değilmiş gibi”571 döner, bu kere de Allah’ı unutur.
Sıkıntıların parlattığı fıtrat, hevâ ve hevesin zulüm ve taşkınlıklarıyla
yeniden kirlenir. Ancak, Allah’a verdikleri ahde sâdık kalan mü’minler değişmezler.
Kur’an’ın birçok âyeti, anlattığımız özellikleri tasvir eder.572
“Bir fırtına çıkıp onları her taraftan dalgaların sardığı, çepeçevre kuşatıldıklarını
sandıkları anda ise, Allah’ın dinine sarılarak, ‘Bizi bu tehlikeden kurtarırsan,
andolsun ki, şükredenlerden oluruz.’ diye gönülden O’na yalvarırlar. Allah
562 40/Mü'min, 60
563 7/A'râf, 55
564 2/Bakara, 216; 6/En'âm, 41; 17/İsrâ, 11
565 14/İbrâhim, 35-41
566 37/Saffât, 100-101
567 19/Meryem, 2-6
568 10/Yûnus, 88
569 38/Sâd, 41
570 17/İsrâ, 80; 8/Enfâl, 8, 9
571 10/Yûnus, 12
572 6/En'âm, 40-41, 63, 64; 10/Yûnus, 12, 21, 22, 23; 17/İsrâ, 67; 29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32
• 236 •
Ahmed Kalkan
onları kurtarınca hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara başlarlar. Ey
insanlar! Dünya hayatı boyunca yaptığınız taşkınlık, sadece kendi aleyhinizedir.
Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size gösteririz.”573 Bâtıl ve uydurma
tanrılar, tapanların kendilerinden beklediği en önemli özelliklerden
olan icâbetten (duâyı kabul ederek, dileği yerine getirmekten) de mahrumdurlar.
“Kendisine kıyâmet gününe kadar icâbet etmeyecek, Allah’tan başka
şeylere yalvarandan daha sapık kim olabilir? Çünkü yalvardıkları şeyler, yalvarışlarından
habersizdirler.” 574
Niçin Duâ Ederiz?
İnsan kendini müstağnî görmeye, yani kendini kendine yeterli görmeye
başladığı zaman, Allah’tan uzaklaşmaya başlamış demektir. Çünkü duâ
insanın kendi kendine yetmediğinin göstergesidir. “Gerçek şu ki, insan kendini
müstağnî (kendine yeterli) görünce azar, tâğutlaşır.” 575
İnsanın kendi kendine yeterli olmadığı, her an başka bir şeye muhtaç
olduğu apaçık bir gerçektir. Müstağnîlik duygusu, sadece psikolojik ve nefsî
bir duygudur. Yoksa, gerçekte insan müstağnî bir varlık değildir. Meselâ; insan
biraz para ve varlık sahibi olduğu zaman, bir an paranın sarhoşu olarak
tıpkı Karun gibi “Bunu ben bilgimle kazandım”576 veya daha avamî bir ifade
ile “ben bu malı kafamı çalıştırarak kazandım” der. Bunun Allah’ın bir lütfu
olduğunu unutur. İşte bu Karun mantığıdır. Fakat aynı insana bir müddet
sonra bakarsınız iflâs etmiş, her şeyini kaybetmiş ve dün kapısında çalıştırdığı
insanlara muhtaç hale gelmiş olabilir. İşte bu duruma gelmiş insana
şunu söylemek lâzım: “Bu malı mâdem kafanı çalıştırarak sen kazanmıştın,
o günlerde kendini bir şey zannediyordun, Allah’ın razzâk olduğunu
unutmuştun. Haydi, tekrar kafanı çalıştır da o kaybettiğin malı tekrar getir,
şimdi kafan çalışmıyor mu?
Görüldüğü gibi, insanın müstağnîliği, sadece şımarıklıktan kaynaklanıyor.
O sürekli yaratıcısına muhtaç olan, O’nsuz yapamayan ve O’nsuz bir
değeri olmayan bir varlıktır. Allah’ı kendi varlığının dışına taşırmaya çalışan
insan, Allah’ın karşısında bir “hiç”tir; bir “şey” değildir. “De ki: Duânız
573 10/Yûnus, 22-23
574 46/Ahkaf, 5; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 319-320
575 96/Alak, 6-7
576 28/Kasas, 78
• 237 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”577 Gerçek böyle olduğu halde,
yani insan istese de istemese de zorunlu olarak Allah’a muhtaç olmakla beraber
amaç; bu “muhtaç”lığı bilinçli olarak fark edip yaşamak, şuur haline
dönüştürmektir. İnsan kendini Allah karşısında ne kadar muhtaç hissederse
Allah’a o kadar yakın olur. Alexis Carrel: “Duâyı açıklamak zorundayım.
Duâ yoksulluk ve aşktır” derken herhalde bunu kasdetmiş olmalı.
Demek ki insan, duâsız bir hayatın Allah katında değeri olamayacağından
hareketle kendine değer katmak, varlığını anlamlı kılmak ve Allah
katında bir “hiç” yerine, bir “şey” olmak için duâ etmeli. Yoksa bizim duâmızla
Allah’ın değeri artmaz; sadece bizim değerimiz artar. Çünkü O’nun
değerli oluşu kendi zatındandır. Değerli olması bir başka şeye bağlı değildir.
İnsan, duâsıyla değerlidir. İnsan Allah ile tanışık olmanın, dost olmanın
ve O’na kul olmanın şerefi için duâ etmeli, duâ ile iç içe olmalıdır. Yoksa
insan, Allah ile arasındaki ilişkiyi tamamen koparıp atsa geriye kıymetli
hiçbir şey kalmayacaktır. İnsan, Allah ile beraber ancak bir değer ifade eder
ve insan Allah’a yakın olduğu derecede insandır.
İşte bu nedenle de; duâyı asıl geldiğimiz yer ile bizim aramızda doğal bir
bağlantı aracı olarak algılamak ve onu, varlığımızın oluşumunda etkin olan
herhangi bir faâliyetimiz gibi kabul etmek zorundayız. Bir başka deyişle,
duâyı ruh ve cismimizin doğal bir pratiği, bir faâliyeti gözüyle bakmalıyız.
Sosyal hayatımızda emir, tavsiye ve ricalarını pek yerine getirmediğimiz,
bu konuda önem vermediğimiz bir kimseye günün birinde işimiz düşse,
kendisine gidip işimizi halletmesini rica etsek, o bize şöyle demez mi?
“Hangi yüzle geldin? Sen benim dediklerimi yerine getirdin mi ki, ben de
seninkileri yerine getireyim?”
“Ey İman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım
eder. Ayaklarınızı sâbit tutar.”578 Allah’a yardım etmek, O’nun dini konusunda
isteklerini yerine getirmektir. Biz Allah’ın dinini yaşar ve hayatımızı
O’na göre tanzim edersek, İslâm yolunda çalışırsak Allah da bizi gözetir.
Allah’ın helâllerini helâl, haramlarını da haram kabul etmez ve yaşamımızı
rast gele sürdürürsek, duâlarımızı hangi yüzle yapacağız? Bu, hiç samimiyetle
bağdaşır mı?
577 25/Furkan, 77
578 47/Muhammed, 7
• 238 •
Ahmed Kalkan
Dünya hayatında, günü geldiği halde borcumuzu ödemediğimiz bir
şahsın kapısının önünden geçmeyiz. Hatta onun evine, dükkânına yakın
yerlerde dahi dolaşmayız, kaçınırız, belki karşımıza çıkar diye. Kulluk borcumuzu
ödemediğimiz ve isteklerini yerine getirmediğimiz bir zâtın mülkünde
dolaşırken de benzer duygular içinde mahcûbiyet duymalı ve duâ
edip bazı isteklerde bulunmak için O’nunla aramızı devamlı sıcak tutmalıyız.
Bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “... İnsan Allah
yolunda uzun seferlere katlanır. Saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza
bulanmış ‘Ya Rab! Ya Rab!’ diyerek ellerini gökyüzüne açar. Hâlbuki yediği
haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duâsı
nereden kabul edilecek?”579 Yine çoğu zaman yaptığımız gibi, sadece sıkışık
anlarımızda ve çaresiz kaldığımızda el açıp ‘yâ Rabbi!..’ diyoruz. Diğer
zamanlarda Allah’a ihtiyacımız yok zannediyoruz. Hâlbuki insanın Allah’a
muhtaç olmadığı bir saniyesi bile yoktur. Nedense insan sanki sadece darda
kaldığı anlarda Allah’a muhtaç olduğunu zannederek duâ eder. Oysa o her
an muhtaç olduğunun şuurunda olmalıdır. İşte bu noktada şuuru yakalamış
olmak, hayatın rahat zamanlarında da duâ etmeyi gerekli kılar.
Zaten duânın aynı zamanda bir ibâdet ve kulluk olduğunu söylemiştik.
Kulluk ise süreklidir. O halde duâ sadece dar zamanların eylemi değildir.
“Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et.”580 Rahat olduğumuz zamanlarda
yapacağımız duâlar darda kaldığımız zaman yapacağımız duâların
kabul edilmesini kolaylaştırır. “Kim zor ve sıkıntılı zamanlarında duâlarının
kabul edilmesini istiyorsa, rahat zamanlarında çok duâ yapsın.”581 “Genişlik
zamanında duâ etmek kadar Allah’a hoş gelen bir şey yoktur.” 582
Sosyal hayatımızda normal zamanlarda hiç arayıp sormadığımız bir
dostumuza işimiz düşse ve yanına gidip halini hatırını sorduktan sonra
niçin geldiğimizi söylesek, o bize, “işin düştü de geldin, şayet işin olmasaydı
gelip sormayacaktın” demez mi? Biz sıkışmadıkça Allah’a el açıp duâ
etmesek veya Allah’ı hatırlamasak Allah bize aynı şeyleri söylemez mi? Kulum,
işin düştüğü için beni hatırlıyorsun değil mi? Yoksa hiç hatırlama-
579 Sahih-i Müslim
580 15/Hicr, 99
581 Tirmizî, Deavât, hadis no: 3382
582 Tirmizî
• 239 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
yacaktın.” “İnsana bir darlık gelince yan yatarken, oturur veya ayakta iken
bize yalvarır. Biz darlığını giderince, başına gelen darlıktan ötürü Bize hiç
yalvarmamış gibi geçip gider. İşte böyle haddi aşanlara yapmakta oldukları
şeyler süslü gösterildi.”583 “İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve
kendine yönelir. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.”584
“İnsanın başına bir sıkıntı gelince Bize yalvarır. Sonra katımızdan ona bir
nimet verdiğimiz zaman ‘bu bana bilgimden dolayı verilmiştir’ der. Hayır, o
bir imtihandır. Fakat çokları bilmez.” 585
Evet, biz bu şekildeki çelişkilerimizin ve nankörlüklerimizin farkına varır
ve hayatımızdan gidermeye çalışırsak Allah ile ilişkilerimiz daha sağlıklı
olur. Duâ etmeye yüzümüz olur ve Rabbimiz karşısında ikiyüzlü olmaktan
kurtulmuş oluruz. Gerçi Rabbimiz sırf merhamet ve şefkatinden dolayı bizi
böyle de kabul ediyor. Böyle yaparsanız duâ etmeyin demiyor. Ama böyle
davranmak Rabbimize yakıştığı halde -çünkü O en büyüktür ve affetmek
büyüğün şânındandır- ikiyüzlü ve nankör davranmak bize hiç yakışmıyor.
“Kullarım sana, Beni sorduğu vakit, de ki: Ben yakınım. Bana duâ edenin
duâsını, Bana duâ ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım
da Benim dâvetime uysunlar ve Bana inansınlar. Umulur ki doğru yolu bulurlar.”
586 “Rabbiniz buyurdu ki; ‘Bana duâ edin, sizin için (duânızı) kabul
edeyim. Şüphesiz Bana ibâdet (duâ) etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler
alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.” 587
Duânın Önemi
Her konuda Rabbine muhtaç, aciz ve güçsüz olan kula düşen görev,
güçsüzlüğünü bilerek Rabbine duâ etmesi, Rabbe yakışan da kulunun içten
yaptığı duâyı dilerse kabul etmesidir.
583 10/Yûnus, 12
584 41/Fussılet, 51
585 39/Zümer, 49
586 2/Bakara, 186
587 40/Mü'min, 60
• 240 •
Ahmed Kalkan
Mü’minlerin Allah’a duâ etmelerini emreden bizzat Rabbimizdir.
Kur’an şöyle diyor: “Rabbiniz dedi ki: ‘Bana duâ edin, size icabet edeyim
(karşılığını vereyim). Doğrusu Bana ibâdet etmekten büyüklenenler (müstekbirler)
boyun bükmüş olarak Cehenneme gireceklerdir.” 588
Bazı insanlar kendilerini Allah’tan müstağni görürler, Allah’a muhtaç
olmadıklarını düşünürler. Onlar, kendilerini güçlü sanan kibirli kimselerdir
(müstekbirlerdir). Böyle kimseler Allah’a duâ etmeyi lüzumsuz sayarlar,
buna ihtiyaçları olmadığını sanırlar. Âyette, duâ ile ibâdet kavramlarının
beraber anılması da önemlidir. Buna göre duâ, ibâdetin bir parçasıdır ve
birbirlerini bütünlerler.
Rabbimiz (c.c.) kullarına yakın olduğunu, duâ edenlerin duâlarına
karşılık vereceğini, insanların O’nun çağrısına uymaları gerektiğini haber
veriyor.589
Kur’an’ın birçok âyetinde Peygamberimize sorulan sorulara ‘söyle ki,
de ki’ sözüyle başlayan cevaplar verilmektedir. Ancak bu âyette, ‘kullarım
sana Benden sorarlarsa Ben onlara yakınım’ buyurmaktadır. Diğer âyetlerde
olduğu gibi ‘de ki’ sözü kullanılmamıştır. Buradaki yakınlık ‘duâ’ ile açıklanmıştır
ki, bu duâ’nın arada bir aracı olmaksızın ‘Allah’a yapılması gerektiğine
bir işarettir. Kul, normal zamanlarda bir takım araçlara ihtiyaç duysa
bile duâ zamanı Allah ile kul arasında hiç bir aracı yoktur. Tıpkı ibâdette
olduğu gibi.
Allah (c.c.) kendisine ibâdet ve duâ eden kullarına yakındır. Bu yakınlık
elbette mecâzî olup, Allah’ın kulun ibâdet ve duâsına önem verdiğini,
bunları boşa çıkarmayacağını, duâ ve ibâdette bulunan kulun derecesinin
yüksekliğini ifade eder. Allah (c.c.), duâ eden, kendisinden isteyen, kendisine
başvuran, acizliğini, yetmezliğini idrak eden, bağışlanma dileyen kulunu
sevmektedir. Çünkü duâ etmek, bir anlamda Rabbe itaat ve boyun eğmektir,
O’nun yüceliğine iman etmektir, O’nun her şeye gücünün yettiğini
itiraf etmektir.
Kulun bu şekilde davranması iman ve teslimiyettir. Duâ etmeyen kullarına
karşı Allah’ın sitemi şöyledir: “De ki: ‘Sizin duânız olmasaydı, Rabbim
588 40/Mü’min, 60
589 2/Bakara, 186
• 241 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azabı)
kaçınılmaz olacaktır.” 590
Hak dini yalanlayan kimseler duâ etmekten de kaçınırlar. Çünkü öyleleri
yakaracak, çağıracak başka ilâhlar bulurlar. Hallerini onlara arzederler,
yalancı ilâhların onların imdadına koşmalarını beklerler. İman edip te
Allah’a yakaran kulların dereceleri ise Allah’ın dilediği yere kadar yükselir.
Duâ eden kulun kalbi Allah’tan başka bir şeyle meşgul olursa, duâsı
amacına ulaşmaz. Nefsin istekleri, Allah’ın dışındaki sevgiler ve amaçlar,
duâyı hedefinden uzaklaştırır. Duâ’nın ihlâs, samimiyet, alçak gönüllü bir
halde olması gerekir. Kişi, kendi arzularına esir olduğu müddetçe Allah’a bu
anlamda yaklaşamaz, arzular sürekli engel olurlar. Kur’an şöyle emrediyor:
“Rabbinize yalvara yalvara ve içten duâ edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.
Düzene konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesat) çıkarmayın;
O’na korkarak ve umut taşıyarak duâ edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti
iyilik yapanlara pek yakındır.” 591
Bu şekilde yapılan bir duâ Allah’a yakınlık aracıdır ve ibâdetlerin en
üstünüdür. Peygamberimiz (s.a.s.) ‘duâ ibâdetin iliğidir (özüdür)’ buyurmuştur.
592 Yine Peygamberimiz (s.a.s.) ‘Duâ ibâdetin kendisidir’ diyerek 40/
Mü’min, 60. âyeti okudu.593
İslâm’da duâ’nın önemine ve ibâdet olarak faziletine ait sayısız hadis
vardır. Bu hadislerde duâ etmenin önemi, ne zaman nasıl ve hangi yöntemlerle
duâ edileceği, kimlerin duâsının kabul olunacağı, hangi kelimelerle
duâ etmenin daha iyi olacağı, duâ’nın kulun hayatına getireceği şuuru, rahatlığı,
duâ ile Allah’ın yapacağı bağışları bulabiliriz. 594
Duâ mü’minler için ibâdettir. Allah’ı Rabb bilip O’nun önünde secdeye
kapananlar, ihtiyaçlarını Allah’a bildirirler ve O’ndan yardım dilerler. 595
590 25/Furkan, 77
591 7/A’râf, 55-56
592 Tirmizí, Deavât 1, Hadis no: 3371
593 Ebû Dâvud, Salât, Hadis no: 1479; İbn Mace, Duâ 1, Hadis no: 3828; Ahmed bin Hanbel, Müsned: 4/267,
271, 276; Tirmizí, Tefsir 42, Hadis no: 3247
594 Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, s. 151-153
595 1/Fâtiha, 5
• 242 •
Ahmed Kalkan
Duâ etmeyi önemsemeyenler, ibâdeti önemsemeyenlerdir. Bu gibi
kimselerin müstekbir oldukları yukarıda geçmişti. Ancak kibirliler, yani
kendilerini üstün makamda görenler, Allah’tan bir şey istemeye tenezzül
etmezler. Böyle bir anlayış şüphesiz ki sapıklığın ve azgınlığın ta kendisidir.
Esasen insan güçsüz olduğu için başkasının yardımına muhtaçtır. Sıkıştığı
zaman birilerinden yardım ister. Ancak insanın öyle ihtiyaçları olur
ki, başkalarının onu karşılaması mümkün değildir. İşte böyle bir noktada
Allah’a inanmayan inkârcılar ve O’na ortak koşan müşrikler bile ortak koştukları
tanrılarını bir tarafa atar ve Âlemlerin Rabbi Allah’tan yardım isterler:
“İnsana bir zarar dokundu mu, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken
Bize duâ eder. Zararı üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine
dokunan zarar için Bize duâ etmemiş gibi döner gider.” 596
İlk insandan günümüze kadar bütün insanların hayatında ibâdet ve duâ
olayı gündemdedir. Din ve ibâdet konularında geçtiği gibi, insan hak veya
batıl mutlaka bir dine inanır. Allah’a inananlar Allah’ın, Allah’ı unutanlar
ise ilâh diye inandığı bir şeyin önünde ibâdet eder, ona sığınır, ondan yardım
ister, ya da ondan korkar. Duâ etmek te bu tapınmanın bir parçasıdır.
İster müslüman olsun, ister gayri müslim olsun; kimileri rahata kavuşunca,
kendini güçlü hissedince duâ etmekten kaçınır. Bu gibilerin hayatında
duâ’nın yer almaması işin aslını değiştirmez. Onlar da dara düşünce sığınılacak
ve yardım istenecek bir melce (kucak) ararlar.
İslâm’a göre ise duânın ibâdet olarak apayrı bir yeri vardır. İslâm’a göre
duâ, bir psikolojik rahatlama aracı değildir. Hele hele bazılarının zannettiği
gibi, işleri görünmeyen bir ilâh’a havele etmek hiç değildir. Duâ, bir korkunun,
bir endişenin, bir ürpertinin sonucunda bir sığınma, o ürpertiden
kurtuluş arzusu da sayılamaz. Eski dinlerde olduğu gibi kızgınlığından ve
kötülüğünden kurtulmak üzere ilâhlara el açmak da değildir.
Duâ bir iman, bir aksiyon, bir çaba ve uyanıştır. Allah’ı ve O’na ait hâkimiyeti,
ilâhlığı tanıma, itiraf etmedir. Hayatın amacını idrâk etme, yaşayışı
programa koyma, ilerisi için hazırlık yapma, Din için çalışmaya (cihada)
azmetme, toparlanma ve eksikliklerini gidermedir.
Duâ, Allah’ın makamından sürekli bir istemedir. Bu isteme mü’min için
itikat, bir şiar (müslüman olmanın işareti), bir hayat hedefidir. Mü’min öz-
596 10/Yunus, 12; 39/Zümer, 49
• 243 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
lediği İslâmí hayata duâ ederek kapı açmaya çalışır. O, Allah’ın bitmez-tükenmez
hazinelerini, iyi bir mü’min olma uğruna ister, onların yeryüzüne
inmesini niyaz eder.
Duâ mü’min için, yüce idealleri, dünya ve içindekilerden daha değerli
şeyleri bulabilmenin, onlara ulaşmak için çaba göstermenin aracıdır. İnsanların
yaşaması için araç kılınan ‘dünya ve ondan bir şeye sahip olmak’
tekamül (ileriye gitme) değildir. İnsan için tekâmül, bunun da ötesinde
yüce hedeflerdir.
Duâ, mü’mini ayrılığın yalnızlığından, yalnızlığın sıkıntısından kurtarır.
Duâ, mü’minin, muhabbetinin, saygısının ve teslimiyetinin eyleme
dönüşmüş şeklidir.
Mü’min, duâ etmeden önce duâya hazırlanır. Yani o önce fiilí duâda
bulunur. İbadetini noksansız yapmaya çalışır. Varacağı hedef için gerekli
çalışmaları yapar. Tehlikelere karşı yeteri kadar tedbir alır. Emredileni yapar,
yasaklanandan kaçar. Bundan sonra da amelin kabulü için duâ eder,
gücünü aşan konularda Allah’tan yardım diler, eksikliğinin tamamlanması,
hatasının affi için Allah’a sığınır, tevbe eder. Allah’a bağlılığını ve sevgisini
duâ ile ortaya koyar.
Duâya hazır olma noktasında Peygamberimizin tavrı örnektir. O, her
konuda yılmadan, usanmadan, kınayanların kınamasından korkmadan
ısrarlı bir şekilde çalıştı, mücadele için lazım olan şartları yerine getirdi.
Hatta ayakları şişinceye kadar ibâdete gece gündüz devam etti. Rabbinin
rızası dışında hiç bir iş yapmamaya özen gösterdi. Peygamberlik görevini
hakkıyla yerine getirdi ve sonra da ellerini açıp her an, belki günde yetmiş
defa Rabbine duâ etti. Duâ ile Rabbine halini arzetti.
Mü’min, her konuda üzerine düşen görevi yaptıktan sonra duâya da
başvuracaktır. Kısaca, duâ etmeye yüzü olacaktır. Hiçbir şey yapmadan, çalışmadan,
tehliklere karşı tedbir almadan, toplumun ve nefsin ıslahı için bir
şey yapmadan, günahlardan korunmadan; ‘Rabbim, şunu yap, bunu hallediver,
istersen affet, düşmanı kahret, ortalığı düzelt, ihtiyaçlarımızı gider’
demek duâ değildir. Böyle yapmanın duânın ihlâsıyla bir ilgisi yoktur. 597
597 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 153-155
• 244 •
Ahmed Kalkan
Duânın Amacı
Müslümanın duâsında kısaca üç önemli amaç olabilir:
1- Günahlarının affını isteme. Mü’min, elinden geldiği kadar günahlardan
kaçınır. Ancak yine de hatalı olduğunu düşünerek sürekli affını ister,
çaresizliğinden dolayı Allah’tan merhamet talebinde bulunur.
2- Ümit ve arzu. Mü’min, hakkıyla ibâdet edebilme hidâyette olabilme
ve Allah’ın yardımına ulaşabilme arzusunda olur.
3- Allah’tan yardım, izzet lütuf, rahmet, başarı isteklerinde bulunur. Bütün
bu istekleri de gerekli çabayı gösterdikten sonra ortaya koyar. Mü’min,
emirleri yerine getirir, yasaklardan kaçar, kulluğunu en samimi bir şekilde
yapmaya çalışır. Sonra da yukarıda sayılan şeyleri Rabbinden ister. Mağfirete
ulaşmayı, cezadan ve gazaptan kurtulmayı, Allah’ın rızasını hak etmeyi
arzu eder.
Duânın belli bir zamanı yoktur. Ancak hadislerde geçtiği gibi, gecenin
son üçte birinde, farz namazların sonunda, savaş esnasında, ezan ile kaamet
arasında, yağmur yağarken, secdede iken, seher vakitlerinde598, Cuma
saatinde, oruçlu orucunu açtığı zamanda, Kurban bayramı arefesinde, Kadir
gecesinde yapılacak duâlar daha makbûldür ve kabul edilme ihtimalleri
daha fazladır.
Kur’an’daki duâ âyetleriyle, Peygamberimizin duâlarıyla, ya da büyüklerden
bize ulaşan (me’sur) duâlarla duâ etmek mümkün olduğu gibi, kendi
dilimizle, içimizden geldiği gibi duâ etmemiz de mümkündür. Kendi halimizi
ve isteklerimizi en iyi yine kendimiz dile getirebiliriz. Duâ dilinin
Arapça olması da şart değildir.
Allah’ın güzel isimleriyle (esmâu’l hüsna) ile duâ etmek Kur’an’ın emridir.
599
Bazı kimselerin duâları peşinen kabul edilir. Bunlar mazlumlar, misafirler
ve çocuğuna duâ eden babalardır.600
598 2/Âl-i İmran, 17
599 7/A’râf, 180
600 Ebû Dâvud, Salât, hadis no: 1536; İbn Mâce, Duâ 11, Hadis no: 3862; Tirmizî, Birr 7, Hadis no: 1905
• 245 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Aslında mü’minlerin ihlâsla yapacakları bütün duâlar kabul edilir.
Mü’min böyle duâların karşılığının nasıl verildiğini bilemez ama Kur’an
duâ edenlere Allah’ın karşılık vereceğini müjdeliyor.601
Duâ hakkında Alexis Carrel’ın dediğini hatırlatalım: ‘Duâ yoksulluk ve
bağlılıktır.’ Buna bilgi, hikmet, teslimiyet ve cehd’i de biz ilâve edebiliriz. 602
Duânın ana hedefi, insanın halini Allah’a arzetmesi ve O’na niyazda
bulunması olduğuna göre, duâ kul ile Allah arasında bir diyalog anlamını
taşır. Bir başka söyleyişle duâ; sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve
sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Duâ, insanın kendi kendine
yetmediğinin ifadesidir. İstisnasız, mü’min olan ve olmayan her insan
duâ eder. Çünkü duâ ruhun ihtiyacıdır. Her insan, ruh ve beden ikilisinden
oluştuğu için her ruh sahibi varlık için duâ gereklidir. Ama, duâ edilmeye
tek yetkili ve hak sahibi varlık Allah olmasına rağmen, insanlar farklı mercîlere
duâ edebilirler. Fakat herkesin tartışmasız bir şekilde kabul etmesi
gereken bir gerçek vardır, o da; duâ edilen varlığın hiçbir konuda acziyet
göstermemesi için sonsuz bir güce sahip olması gerekir. Değilse bu vasıflara
sahip olmayan bir varlığa duâ etmenin bir anlamı olmaz.
“Sana fayda da zarar da veremeyecek Allah’tan başkasına duâ etme/yalvarma.
Öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun.” 603
“Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin. Sizin Allah’ı
bırakıp da yalvardıklarınız bir araya gelseler bir sinek bile yaratamayacaklardır.
Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar. İsteyen de, istenen
de âciz!” 604
Cenâb-ı Allah, mü’min kullarına namaz kılmayı emrederek en az günde
40 defa Fâtiha sûresini okutmak suretiyle “Ancak Sana kulluk eder ve ancak
Senden yardım dileriz.”605 âyetini tekrar ettiriyor. Hiç şüphesiz herhangi
bir şeyi sırf nakarat olsun diye Rabbimiz bizlere tekrar ettirmez. Ama bunu
tekrar ettiriyorsa, mutlaka çok önemli olduğundan dolayıdır. Bu âyetin
önemi nereden kaynaklanıyor?
601 40/Mü’min, 60
602 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 155
603 10/Yûnus, 106
604 22/Hacc, 73
605 1/Fâtiha, 5
• 246 •
Ahmed Kalkan
Hemen belirtelim ki, bu âyetin önemi, kulluğun sadece Allah’a yapılmasını
ve yardımın sadece Allah’tan talep edilmesini istemesinden ve emretmesinden
kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de yardımın sadece Allah’tan
olabileceğine dair birçok âyet vardır.
“Yardım ancak güçlü ve hakîm olan Allah katındandır.” 606
“Allah’tan başka dost ve yardımcınız yoktur.” 607
“Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter.” 608
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O’ndan başka giderecek
yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir
güç) yoktur. O hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Çünkü O bağışlayan
ve pek merhamet edendir.” 609
İbn Abbas’dan (r.a.): O der ki, bir gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) terkisinde
idim. Buyurdu ki; “Evlât, sana birkaç söz belleteyim: Allah’ı (yani emir ve yasaklarını)
gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki O’nu karşında bulasın.
(Bir şey) istediğin vakit Allah’tan iste, yardım dilediğin vakit Allah’tan
dile. Şunu bil ki, bütün yaratıklar elbirliğiyle sana bir fayda vermek isteseler,
Allah’ın sana yazdığından fazla bir şey yapamazlar. Aynı şekilde tüm yaratıklar
elbirliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah’ın sana takdir ettiği zarardan
fazlasını yapamazlar. Kalemler (işleri sona erip) kaldırılmış, sayfalar
da (üzerlerindeki yazılar tamam olup) kurumuştur.” 610
Görüldüğü gibi, yardımın sadece Allah’tan olabileceğine ve sadece O’na
duâ edip yardım isteneceğine dair apaçık nasslar olduğu halde, günümüzde
birtakım kimselerin darda kaldıkları bazı anlarda “meded ya filân baba,
meded ya şeyh” gibi tabirlerle Allah’tan başkasından yardım istediklerini
müşâhede etmekteyiz. Hatta bazen de “himmet et ya filân” demek suretiyle
Allah’tan başkasına yönelmektedirler. (Himmet: Azim, gayret, enerji, istek,
arzu, meyil, kalbin bütün kuvveti ile herhangi bir varlığa yönelmek, meylet-
606 3/Âl-i İmrân, 126
607 9/Tevbe, 116
608 4/Nisâ, 45
609 10/Yûnus, 107; Bu konuda ayrıca bk. 8/Enfâl, 10; 42/Şûrâ, 31; 29/Ankebût, 22; 2/Bakara, 107
610 Tirmizî
• 247 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
mek demektir) Bu şekilde yöneldikleri varlıklar ister hayatta olsun, isterse
vefat etmiş olsun fark etmez. Böyle davranışlar tevhide aykırıdır, şirktir.
Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin bile darda kaldıkları anlarda dini sadece
Allah’a has kılarak, bütün şirk koştukları şeyleri unutarak sadece o an Allah’a
yalvardıkları zikrediliyor: “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a
has kılarak O’na yalvarırlar. Ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca,
kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O’na hemen şirk koşarlar.
Zevklensinler bakalım, yakında bileceklerdir.” 611; “İnsanlar bir darlığa uğrayınca
Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, katından onlara bir
rahmet tattırınca içlerinden birtakımı kendilerine verdiklerimize nankörlük
ederek Rablerine şirk koşarlar. Zevklenin bakalım, yakında göreceksiniz.” 612
Bu âyetlerde de belirtildiği gibi, insanın darda kaldığında o an her şeyi
unutarak sadece Allah’a yalvarması fıtratın kanunu olup, yardımın sadece
Allah’tan olduğu ve Allah’tan isteneceğini gösteren mûcizevî fıtrî delillerden
biridir. Âyetlerde Allah, insanları kurtardıktan sonra onların şirk koşmaya
başladıklarını ifade ediyor. Tabii bu nankörlük (küfür)dür. Çünkü
gerçekte insanları kurtaran Allah olduğu halde onlar kurtulduktan sonra
bunu Allah’tan başkasına bağlıyorlar. Mesela, “o anda filan olmasaydı ben
şimdi hayatta değildim” veya “o an şeyhim himmet etmeseydi perişan olmuştum.”
diyerek Allah’ı unutuyorlar.
“Hak duâ, ancak Allah’a yapılır. O’ndan başka duâ ettikleri şeyler, onların
isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. (Onların karşılaması) ancak (kuyu
başında durup su) ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse
gibidir. Halbuki (suyu avuçlayıp ağzına koymadıktan sonra) su onun ağzına
girecek değildir. Kâfirlerin duâsı böylece boşa gitmiştir.”613
“Allah’ı bırakıp da kendilerine yalvardıkları kimseler hiçbir şey yaratamazlar.
Çünkü onların kendileri yaratılmışlardır.” 614
611 29/Ankebût, 65-66
612 30/Rûm, 33-34
613 13/Ra'd, 14
614 16/Nahl, 20
• 248 •
Ahmed Kalkan
“Allah’ın dışında yalvardığınız kimseler sizin gibi kullardır. Eğer doğru
sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler bakalım.” 615
“De ki: Allah’ı bırakıp da (ilâh olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne
var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler. Onların
yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile
ararlar. O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin
azabı sakınmaya değer.” 616
Yine Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’inde Felak ve Nâs sûrelerini indirerek
bizlerin, yaratıkların birtakım şerlerinden nasıl ve kime sığınacağımızı açık
bir şekilde beyan etmiştir. 617
Bir insanın Allah’a iman ettiğini gösteren önemli alametlerden bir tanesi
de duâdır. Duâ eden insan, kendisinin aciz ve zayıf bir kul olduğunu,
istediklerini kendi başına yerine getiremeyeceğini ve bunları ancak kendisine
Allah’ın verebileceğini kabul etmiş olur. Duâ, Allah’a kul olmanın en
saf, en temiz, en samimi ifadelerindendir. Kur’an’da da mü’minlerin temel
vasıflarından birinin “sabah akşam sabrederek Allah’a duâ etmek” olduğu
şöyle haber verilir: “Sen de sabah akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine
duâ edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek
gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz,
kendi “istek ve tutkularına (hevâsına)” uyan ve işinde aşırılığa gidene
itaat etme.” 618
Ancak duânın ne demek olduğunu ve nasıl yapıldığını iyi bilmek gerekir.
Çünkü Kur’an dışı kaynaklardan (örneğin, geleneklerden, anne-babadan,
çevreden) öğrenilen duâ anlayışı, çoğu kez Kur’an’da tarif edilen gerçek
duâ kavramına uymamaktadır. Bu nedenle Kur’an’da bu konuda verilen
bakış açısını ve ruh halini iyi kavramak gerekmektedir.
Duânın gerçekten istenerek ve Allah’a karşı insanın acizliğinin ve fakirliğinin
kavranarak yapılması gerekir. Bu durumda yapılacak bir duâ,
Kur’an’da tarif edilen “için için ve yalvara yalvara” tanımına uygun olacak-
615 7/A'râf, 194
616 17/İsrâ, 56-57
617 Bk. 113/Felak ve 114/Nâs sûreleri
618 18/Kehf, 28
• 249 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
tır. Allah bir âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Rabbinize yalvara yalvara ve
için için duâ edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.” 619
Kur’an’da mü’minlerin duâları anlatılırken gizli bir şekilde ve son derece
samimi bir ruh haliyle duâ ettikleri haber verilir. Hz. Zekeriya bu konuda
örnek verilen peygamberlerden biridir: “(Bu) Rabbinin, kulu Zekeriya’ya
rahmetinin zikridir. Hani o, Rabbine gizlice seslendiği zaman; demişti ki:
“Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu;
ben sana duâ etmekle mutsuz olmadım. Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım
adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısır (kadın)dır. Artık
bana Kendi katından bir yardımcı armağan et.”620 Bir başka âyette ise duânın
“umut ve korku” dolu yapılması gerektiği haber verilir: “Onların yanları
yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla duâ ederler...” 621
Mü’min, hem Allah’a karşı içli, saygı dolu bir korku duyacak, hem de
O’nun rahmetini ve nimetini ümit edecektir. Allah, samimi bir biçimde,
Kendi rızâsı aranarak yapılan bir duâyı kabul eder. Kur’an’da, bu konuda
bildirilen âyetler şöyledir: “Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak
ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevap
veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman
etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.” 622; “Rabbiniz dedi ki:
“Bana duâ edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibâdet etmekten büyüklenen
(müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir.”
623
İnsan, duâ ederken Allah’ın kendisine icabet edeceğinden emin olmalıdır.
Allah’ın her yeri çepeçevre sarıp kuşattığının farkında olup, buna içtenlikle
iman eden bir mü’min, Allah’ın kendisini her an, her cepheden görüp
duyduğunun bilinciyle duâ eder. Coşkulu bir beklenti içinde, bir an dahi
olsun ümitsizliğe kapılmadan, duâsına icabet edilmesini bekler. Allah’ın
adâletine olan kesin inancı sebebiyle, aceleci ve ümitsiz bir tutum sergilemekten
kaçınır. Kur’an âyetlerinin rehberliğinde kendini yönlendiren bir
mü’minin zihninde, duâsının karşılığını görememek yönünde en ufak bir
şüpheye yer yoktur.
619 7/A’râf, 55
620 19/Meryem, 2-5
621 32/Secde, 16
622 2/Bakara, 186
623 40/Mü’min, 60
• 250 •
Ahmed Kalkan
Duâyı, Allah’ın yardımından kesinlikle kuşkuya düşmeden, kabul olacağına
kesin olarak iman ederek dile getirmek gerekir. Aksi bir tutum içinde
bulunan, yani Allah’ın icabetine karşı kuşku ile yaklaşan kişi ise, daha
başlangıçta Kur’an mantığı ile ters düşer. Çünkü duânın özünde, tam bir
inanmışlık ve içtenlikle Allah’a yönelme yatar. Hz. Salih’in âyette haber verilen,
“... Şüphesiz benim Rabbim yakın olandır (duâları) kabul edendir.”624
sözüyle ifade ettiği gibi, mü’min Allah’a karşı tam bir güven içinde olmalıdır.
Ancak bu icâbet, mutlaka insanın istediği şeyin aynen gerçekleşeceği
anlamına gelmez. Çünkü bazen insan gerçekte kendisi için zararlı olan bir
şeyi de Allah’tan talep ediyor olabilir. Bu durumda Allah ona o istediğini
vermek yerine daha hayırlı ve güzel olan bir başka şeyi verir.
Allah her zaman samimi bir duâya icabet eder. Ancak bu icabet, her
zaman insanın talebinin aynen yerine getirilmesi demek değildir. (Nitekim
“icâbet“, “cevap vermek” anlamına gelir.) Çünkü insan, “... Olur ki hoşunuza
gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için
bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” 625 hükmüne göre, aynı örnekteki
çocuk gibi, neyin iyi neyin kötü olduğunu her zaman ayırt edemeyebilir.
Ve bu yüzden farkında olmadan “İnsan hayra duâ ettiği gibi, şerre de duâ
etmektedir. İnsan, pek acelecidir” 626 âyetine göre, belki gerçekte zararlı olan
bir şeyi istiyor olabilir.
Bu nedenle insan Allah’tan, öncelikle O’nun rızasını, O’nun rahmetini
talep etmelidir. Allah’tan kendisini eğitmesini, olgunlaştırmasını dilemelidir.
Bunun nasıl olacağını Allah daha iyi bilir. Nitekim peygamberlerin
duâları da bu şekildedir. Hz. Süleyman’ın “... hoşnut olacağın salih bir amelde
bulunmamı ilham et” 627 şeklindeki duâsı, örnektir.
Bunun yanı sıra, mü’min, Allah’ın Kur’an’da övdüğü ve hedef olarak
gösterdiği her türlü nimeti Allah’tan isteyebilir. Bu konularda yaptığı duâsında
ise son derece samimi ve içten davranmalı, istediği herşey için Allah’a
624 11/Hûd, 61
625 2/Bakara, 216
626 17/İsrâ, 11
627 27/Neml, 19
• 251 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
duâ etmekten çekinmemelidir. Çünkü insanın neler istediğini bilen, bunun
da ötesinde o isteği onun içine koyan, zaten Allah’tır.
Allah duâlara icabet edendir. Mü’minlerin samimi duâlarını asla cevapsız
bırakmaz. Geçmişte peygamberlerin duâsı ile helâk edilen kavimler bu
konuda bir örnektir: “(Peygamberler) Fetih istediler, (sonunda) her zorba
inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti.”628
Kur’an’da bunun daha pek çok örneği verilmektedir. Allah duâları karşılığında
pek çok peygamber ve sâlih mü’mini sıkıntıdan kurtarmış ve nimetlendirmiştir:
“Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: ‘Şüphesiz
bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.’
Böylece onun duâsına icâbet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona
katımızdan bir rahmet ve ibâdet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini
ve onlarla birlikte bir katını daha verdik. İsmail, İdris ve Zü’l-Kifl, hepsi sabredenlerdendi.
Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar sâlih kimselerdi.
Balık sahibi (Yunus’u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı
kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar
içinde: ‘Senden başka ilâh yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden
oldum’ diye çağrıda bulunmuştu. Bunun üzerine duâsına icabet
ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte Biz, iman edenleri böyle kurtarırız.
Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: ‘Rabbim, beni yalnız başıma
bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın.’ Onun duâsına icabet ettik, kendisine
Yahya’yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten
onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize duâ ederlerdi. Bize
derin saygı gösterirlerdi.” 629
Duâ eden insan, Allah’ın kendisini gördüğünü, duyduğunu kavramış, O’na
olan saygı ve korkusunu ortaya koymuş ve O’nun önünde kulluğunu açıkça
kabul etmiş olur. Bu nedenle duâ büyük bir ibâdettir. Dolayısıyla duâ, yalnızca
duâ sırasında istenen şey için değil, başlı başına bir ibâdet olduğu için de yapılır.
İnsanı duâ etmeye yönelten her türlü istek, bu ibâdetin vaktinin geldiğinin
göstergesidir. İnsanın istekleri sürekli olduğu için, duâsı da sürekli olmalıdır.
İnsanın yoğun bir konsantrasyon yaşayacağı belli vakitler -örneğin, Kur’an’da
sabah namazı sonrasındaki duâya ve gece vaktine dikkat çekilir- olabilir.
628 14/İbrahim, 15
629 21/Enbiyâ, 83-90
• 252 •
Ahmed Kalkan
Ama gün içinde de mü’minin sürekli duâ halinde olması gerekir. Her
iş, her olay Allah’ın kontrolünde geliştiğine göre, herşeyde Allah’a yönelmek
ve O’ndan istemek gerekmektedir. Mü’min herhangi bir iş üzerindeyken de
yaptığı işte başarılı olmak ve yapılan iş sayesinde Allah’ın rızasını kazanmak
için duâ edebilir. Nitekim Kur’an’da Hz. İbrahim’in bu tür bir duâsı
örnek gösterilmektedir: “İbrahim, İsmail’le birlikte Evin (Kabe’nin) sütunlarını
yükselttiğinde (ikisi şöyle duâ etmişti): “Rabbimiz bizden (bunu) kabul
et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin.” 630
Mü’min, “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler”
631 âyetinde tarif edildiği gibi, her durumda Allah’a duâ edebilir, O’na
dönüp-yönelebilir. Nitekim Kur’an’da mü’minlerin bu özelliği sık sık övgüyle
anlatılmaktadır: “Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden
(Allah’a) yönelen biriydi.” 632; “Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti;
Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.”
633; “Sen onların söylediklerine karşı sabret ve Bizim güç sahibi kulumuz
Dâvud’u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah’a) yönelen biriydi.”
634; “... Gerçekten, Biz onu (Eyüb’ü) sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu.
Çünkü o, (daima Allah’a) yönelen biriydi.” 635
Duânın önemini kavramak için, şu âyet yeterlidir: “De ki: “Sizin duânız
olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız;
artık (bunun azabı da) kaçınılmaz olacaktır.” 636
Bu arada Kur’an’da sık sık vurgulanan önemli bir noktaya dikkat etmek
gerekir. Kur’an’da bildirildiğine göre, Allah’tan başka ilahlar edinenler
(müşrikler) de kimi zaman Allah’a duâ etmektedirler. Ancak bu kişilerin
duâsı ile mü’minlerin duâsı arasında büyük bir fark vardır. Mü’minler, her
zaman ve her durumda Allah’a yönelirler. Sıkıntı ya da rahatlık karşısında
tavırları değişmez. Sürekli olarak Allah’a karşı olan acizliklerini bilir ve duâ
halini korurlar. Müşrikler ise, hayatlarının büyük kısmında Allah’ı unutmuş,
O’ndan yüz çevirmiş durumdadırlar. Böyle zamanlarda Allah’tan baş-
630 2/Bakara, 127
631 3/Âl-i İmran, 191
632 11/Hûd, 75
633 16/Nahl, 120
634 38/Sâd, 17
635 38/Sâd, 44
636 25/Furkan, 77
• 253 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ka taptıkları varlıkların peşinde koşar, onlara yönelirler. Ancak büyük bir
zorlukla ve sıkıntıyla karşılaştıklarında Allah’ı hatırlar ve O’na karşı acizliklerini
kabullenip duâ ederler. Sıkıntı halinde yaptıkları bu duâ samimidir;
ancak sıkıntı geçtikten sonra tekrar eski hallerine dönerler. Allah’a duâ etmiş,
Allah’tan medet ummuş olduklarını unutur ve nankörlük ederler.
Kur’an’da, bu müşrik tavrının pek çok örneği verilir: “İnsana bir zarar
dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize duâ eder;
zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara
Bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları
böyle süslenmiştir.” 637
“İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve yan çizer; ona bir şer
dokunduğu zaman ise, artık o, geniş (kapsamlı ve derinlemesine) bir duâ sahibidir.”
638
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman, gönülden katıksızca yönelmiş olarak
Rabbine duâ eder. Sonra ona kendinden bir nimet verdiği zaman, daha
önce O’na duâ ettiğini unutur ve O’nun yolundan saptırmak amacıyla Allah’a
eşler koşmaya başlar. De ki: “İnkârınla biraz (dünya zevklerinden) yararlan;
çünkü sen, ateşin halkındansın.” 639
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman, Bize duâ eder; sonra tarafımızdan
ona bir nimet ihsan ettiğimizde, der ki: “Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla
verildi.” Hayır; bu bir fitne (deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar.” 640
“İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, ‘gönülden katıksız bağlılar’ olarak,
Rablerine duâ ederler; sonra kendinden onlara bir rahmet tattırınca hemencecik
bir grup Rablerine şirk koşarlar.” 641
Bazı âyetlerde ise denizde çaresizlik içinde kalmış insanların örneği
verilir: İnsanlar, batmak üzere olan bir gemide olduklarında son derece samimi
bir şekilde duâ etmekte, Allah’tan bağışlanma ve kurtuluş dilemek-
637 10/Yûnus, 12
638 41/Fussılet, 51
639 39/Zümer, 8
640 39/Zümer, 49
641 30/Rûm, 33
• 254 •
Ahmed Kalkan
tedirler. Burada yaptıkları duâ samimidir, çünkü Allah’tan başka taptıkları
herhangi bir varlığın (örneğin, aileleri, kavimleri, liderleri vb.) kendilerini
kurtaramayacağını anlamış ve yalnızca Allah’a yönelmişlerdir. Ancak Allah
onları boğulmaktan kurtarıp karaya çıkardığında hemen müşrik tavrını
yeniden gösterir ve Allah’ı unuturlar. Kur’an’da onların bu tavırları şöyle
bildirilir:
“Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz
zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla
sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar
onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken,
dinde O’na gönülden katıksız bağlılar (muhlisler) olarak Allah’a
duâ etmeye başlarlar: ‘Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak
sana şükredenlerden olacağız.’ Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen
haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız,
ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz
Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.” 642
“Onları kara gölgeler gibi dalgalar sarıverdiği zaman, dini yalnızca O’na
“halis kılan gönülden bağlılar” olarak Allah’a yalvarıp yakarırlar (duâ ederler).
Böylece onları karaya çıkarıp-kurtarınca, artık onlardan bir kısmı orta
yolu tutuyor. Bizim âyetlerimizi gaddar, nankör olandan başkası inkar etmez.”
643
“De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki,
siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak duâ etmektesiniz: Andolsun,
bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz.” De ki: “Ondan ve
her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız.”
644
Oysa mü’minlerin yapması gereken her ortamda duâ halini sürdürmek,
Allah’tan başka dost ve yardımcı olmadığını kavrayarak Allah’a güvenmektir:
“Öyleyse, dini yalnızca O’na halis kılanlar olarak Allah’a duâ (kulluk)
642 10/Yûnus, 22-23
643 31/Lokman, 32
644 6/En'âm, 63-64
• 255 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
edin; kafirler hoş görmese de.” 645; “De ki: “Ben gerçekten, yalnızca Rabbime
duâ ediyorum ve O’na hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) şirk/ortak koşmuyorum.” 646
Mü’min duâ ettiği, Allah’tan yardım dilediği zaman gerçek mutluluğu
ve huzuru yakalar. Kendi gücünün hiçbir şeye yetmediğini, ancak gücü
herşeye yeten Rabbimizin kendisini koruyup-gözettiğini hisseder. Bu, insan
için en büyük mutluluktur. Bu nedenle duâ bir zevktir ve cennette de
sürecektir. Kur’an’da, mü’minlerin cennette de duâ halinde olduğu şöyle haber
verilir: “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da, Rableri onları
imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle donatılmış cennetlere
yöneltip-iletir (hidâyet eder). Oradaki duâları: “Allah’ım, Sen ne yücesin”-
dir ve oradaki dirlik temennileri: “Selam”dır; duâlarının sonu da: “Gerçekten,
hamd alemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” 647
Duâ mü’minler için ibâdettir. Allah’ı Rabb bilip O’nun önünde secdeye
kapananlar, ihtiyaçlarını Allah’a bildirirler ve O’ndan yardım dilerler. 648
Duâ etmeyi önemsemeyenler, ibâdeti önemsemeyenlerdir. Bu gibi
kimselerin müstekbir oldukları yukarıda geçmişti. Ancak kibirliler, yani
kendilerini üstün makamda görenler, Allah’tan bir şey istemeye tenezzül
etmezler. Böyle bir anlayış şüphesiz ki sapıklığın ve azgınlığın ta kendisidir.
Esasen insan güçsüz olduğu için başkasının yardımına muhtaçtır. Sıkıştığı
zaman birilerinden yardım ister. Ancak insanın öyle ihtiyaçları olur
ki, başkalarının onu karşılaması mümkün değildir. İşte böyle bir noktada
Allah’a inanmayan inkârcılar ve O’na ortak koşan müşrikler bile ortak koştukları
tanrılarını bir tarafa atar ve Âlemlerin Rabbi Allah’tan yardım isterler:
“İnsana bir zarar dokundu mu, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken
Bize duâ eder. Zararı üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine
dokunan zarar için Bize duâ etmemiş gibi döner gider.” 649
İlk insandan günümüze kadar bütün insanların hayatında ibâdet ve duâ
olayı gündemdedir. Din ve ibâdet konularında geçtiği gibi, insan hak veya
batıl mutlaka bir dine inanır.
645 40/Mü’min, 14
646 72/Cinn, 20
647 10/Yunus, 9-10; H. Yahya, Kur’an’da Temel Kavramlar, Vural Yayınları, 138-146
648 1/Fâtiha, 5
649 10/Yunus, 12; 39/Zümer, 49
• 256 •
Ahmed Kalkan
Allah’a inananlar Allah’ın, Allah’ı unutanlar ise ilâh diye inandığı bir
şeyin önünde ibâdet eder, ona sığınır, ondan yardım ister, ya da ondan korkar.
Duâ etmek te bu tapınmanın bir parçasıdır. İster müslüman olsun, ister
gayri müslim olsun; kimileri rahata kavuşunca, kendini güçlü hissedince
duâ etmekten kaçınır. Bu gibilerin hayatında duâ’nın yer almaması işin aslını
değiştirmez. Onlar da dara düşünce sığınılacak ve yardım istenecek bir
melce (kucak) ararlar.
İslâm’a göre ise duânın ibâdet olarak apayrı bir yeri vardır. İslâm’a göre
duâ, bir psikolojik rahatlama aracı değildir. Hele hele bazılarının zannettiği
gibi, işleri görünmeyen bir ilâh’a havele etmek hiç değildir. Duâ, bir korkunun,
bir endişenin, bir ürpertinin sonucunda bir sığınma, o ürpertiden
kurtuluş arzusu da sayılamaz. Eski dinlerde olduğu gibi kızgınlığından ve
kötülüğünden kurtulmak üzere ilâhlara el açmak da değildir.
Duâ bir iman, bir aksiyon, bir çaba ve uyanıştır. Allah’ı ve O’na ait hâkimiyeti,
ilâhlığı tanıma, itiraf etmedir. Hayatın amacını idrâk etme, yaşayışı
programa koyma, ilerisi için hazırlık yapma, Din için çalışmaya (cihada)
azmetme, toparlanma ve eksikliklerini gidermedir.
Duâ, Allah’ın makamından sürekli bir istemedir. Bu isteme mü’min için
itikat, bir şiar (müslüman olmanın işareti), bir hayat hedefidir. Mü’min özlediği
İslâmí hayata duâ ederek kapı açmaya çalışır. O, Allah’ın bitmez-tükenmez
hazinelerini, iyi bir mü’min olma uğruna ister, onların yeryüzüne
inmesini niyaz eder.
Duâ mü’min için, yüce idealleri, dünya ve içindekilerden daha değerli
şeyleri bulabilmenin, onlara ulaşmak için çaba göstermenin aracıdır. İnsanların
yaşaması için araç kılınan ‘dünya ve ondan bir şeye sahip olmak’
tekamül (ileriye gitme) değildir. İnsan için tekâmül, bunun da ötesinde
yüce hedeflerdir.
Duâ, mü’mini ayrılığın yalnızlığından, yalnızlığın sıkıntısından kurtarır.
Duâ, mü’minin, muhabbetinin, saygısının ve teslimiyetinin eyleme
dönüşmüş şeklidir.
Mü’min, duâ etmeden önce duâya hazırlanır. Yani o önce fiilí duâda
bulunur. İbadetini noksansız yapmaya çalışır. Varacağı hedef için gerekli
çalışmaları yapar. Tehlikelere karşı yeteri kadar tedbir alır. Emredileni ya•
257 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
par, yasaklanandan kaçar. Bundan sonra da amelin kabulü için duâ eder,
gücünü aşan konularda Allah’tan yardım diler, eksikliğinin tamamlanması,
hatasının affi için Allah’a sığınır, tevbe eder. Allah’a bağlılığını ve sevgisini
duâ ile ortaya koyar.
Duâya hazır olma noktasında Peygamberimizin tavrı örnektir. O, her
konuda yılmadan, usanmadan, kınayanların kınamasından korkmadan
ısrarlı bir şekilde çalıştı, mücadele için lazım olan şartları yerine getirdi.
Hatta ayakları şişinceye kadar ibâdete gece gündüz devam etti. Rabbinin
rızası dışında hiç bir iş yapmamaya özen gösterdi. Peygamberlik görevini
hakkıyla yerine getirdi ve sonra da ellerini açıp her an, belki günde yetmiş
defa Rabbine duâ etti. Duâ ile Rabbine halini arzetti.
Mü’min, her konuda üzerine düşen görevi yaptıktan sonra duâya da
başvuracaktır. Kısaca, duâ etmeye yüzü olacaktır. Hiçbir şey yapmadan, çalışmadan,
tehliklere karşı tedbir almadan, toplumun ve nefsin ıslahı için bir
şey yapmadan, günahlardan korunmadan; ‘Rabbim, şunu yap, bunu hallediver,
istersen affet, düşmanı kahret, ortalığı düzelt, ihtiyaçlarımızı gider’
demek duâ değildir. Böyle yapmanın duânın ihlâsıyla bir ilgisi yoktur. 650
Duâ Edilmek, Yalnızca Allah’ın Hakkıdır
O halde duâ sadece Allah’a yapılmalı, araya başka biri aracı olarak sokulmamalıdır.
Nitekim namazın her rekâtında tekrar ettiğimiz Fatiha Sûresi’nde:
“Sadece Sana ibâdet eder ve sadece Senden yardım dileriz.”651 buyurulur.
Kullardan istenecek yardım, onların güçleri dahilinde olan bir şey olmalıdır.
Güçlerinin yetmediği bir şey onlardan istenemez. Hatta kulların
güçlerinin dahilinde olan bir şeyin yapılmasını kendilerinden istediğimiz
zaman bile asıl sebebin Allah olduğunu, O’nun dilemesi olmadan o şeyin
gerçekleşmesinin mümkün olmadığını bilmek gerekir. Allah insana şahdamarından
daha yakındır ve O’nun insana merhameti, bir annenin çocuğuna
merhametinden çok fazladır. Bir âyette şöyle buyurur: “Kullarım sana
beni sorunca, haber ver ki, ben şüphesiz onlara yakınım. Bana duâ edenin
650 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 153-155
651 1/Fâtiha, 5
• 258 •
Ahmed Kalkan
duâsını kabul ederim.”652 Duâ yalnız Allah’a yapılır; istek ve yardım sadece
Allah’tan istenir. Allah’tan başkasından bir yardım ve istekte bulunan, müşriktir.
Hatta ölümlerinden sonra kabirleri başında veya uzaktan peygamberlere
ve salih kullara duâ edip yakaranlar, aynen yıldızlara sığınan ve meleklerle
peygamberleri rabler edinenler gibi Allah’tan başkasına duâ eden
müşriklerdir. Ancak melekler mü’minler için duâ ve istiğfar etmektedirler.
Hz. Peygamber’den nakledilen rivâyetlerde “Yâ Rabbi, Yâ Rabbi” diye
duâya başlanır, bazılarının yaptığı gibi “Ya Hannân, ya Mennân” denilmez.
Yine cahil halkın büyük bir kısmı Allah’tan başkasından yardım dilemeyi
öyle bir hale getirmişlerdir ki, kabirler Allah’a duâda birer şirk aracı yapılmıştır.
Oysa Rasûlullah dahi, “Ey Allahım, benim kabrimi kendisine ibâdet
edilen bir put haline getirme... Peygamberlerin kabirlerini mescid edinen
kimselere Allah’ın gazabı şiddetlidir... Benim kabrime ikide bir gelip orayı
bayram yerine çevirmeyin.”653 diye uyarmıştır Halkın, Telli Baba, filân baba,
falan şeyhin kabrinde kuyruğa girerek onlardan yardım dilemesi şirkten
başka birşey değildir, bid’attir. Mü’minler, aynen müşriklerin ve bid’at ehlinin
yaptığı gibi ölüye yakarmaz, onlardan birtakım ihtiyaçların karşılanmasını
istemez, kabir başında yapılan duânın evde yapılandan üstün olduğuna
inanmaz, bu kimselere yemin ederek Allah’tan talepte bulunmazlar.
“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir.” derler.654 Dinin esası da budur. Salât,
Arapça’da duâ anlamına da gelir: “Ey peygamber, Mü’minlere selât et, çünkü
senin duân onlar için huzur ve sükûnettir.”655 Duâda istenene kavuşma ve
korkulandan kurtulma isteği vardır. Bu da ancak Allah’tan istenir.
İslâm bilginleri bid’at duâ şekillerini şöyle tespit etmişlerdir: Ölü ya da
gaip birinden yardım dilemek. Ey efendi hazretleri bana mağfiret et, tövbemi
kabul et, demek şirktir. Peygamber ve salihlerden, ölmüş veya gaip birine
benim için Allah’a duâ et’, demek bid’attir. Ölülerden medet umulmaz.
Kabirleri ziyarette ölülere ancak selâm verilebilir, onlara Kur’ân okunur. Allah’a,
Allah’ım senden filancanın yanındaki makamı hakkı için şunu şunu
istiyorum; diye duâ etmek, nehyedilmiştir. Çünkü, “Yardım Allah’tandır.”656;
652 2/Bakara, 186
653 İmam Mâlik, Muvatta, Kasru's Salât fi's-Sefer 85; Ebû Dâvud, Menasik 100
654 3/Âl-i İmrân, 173
655 9/Tevbe, 103
656 8/Enfâl, 10
• 259 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“İnsanlar (mahşerde) toplandıkları zaman kendisine duâ edilenler, onlara
düşman olurlar ve onların kendilerine olan duâlarını inkâr ederler.” 657
Duâ Ederken Dikkat Edilecek Hususlar
Duânın muhteviyatı, Allah’tan istenen meseleyle ilgili olmalıdır. Meselâ
yemek duâsı ayrıdır yolculuğa çıkıldığında yapılacak duâ ayrıdır... Birçok
konuda Hz. Peygamber’den (s.a.s.) nakledilmiş duâlar mevcuttur. Kur’ân-ı
Kerim’de geçmiş peygamberlerin duâları zikredilir. Duâ bu me’sur duâlarla
yapılabileceği gibi, kişinin kendi gönlünden kopanın anlatımı da olabilir.
Ancak belli davranışlarda; meselâ kabir ziyaretlerinde, yemeklerden sonra,
helâya girerken, yeni bir elbise giyerken, yolculuğa çıkarken... Hz. Muhammed’den
(s.a.s.) nakledilmiş duâlarla duâ etmek hem sünnet, hem de daha
güzeldir.
Duâ eden kişi gönülden etmeli, duâsında iyi şeyleri isteyerek kendisi de
o doğrultuda çaba sarfetmelidir. Kişi duâsında samimiyetini tavırlarıyla da
ortaya koymalıdır. Meselâ duâsında Allah’ın emirlerine itaat eden samimi
bir müslüman olmayı ifade ediyorsa, hareketleriyle de böyle bir müslüman
olma çabası içerisinde olmalıdır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
“Bilin ki, Allahu Teâlâ, kendisinden gâfil bir kalbin duâsını kabul etmez.” 658
Şüphesiz ki Allah insanın kalbinden geçenleri ve ihtiyaçlarını bilir.
Ancak dil ile duâ etmenin insanın kendisinin eğitilmesi konusunda etkisi
vardır. Ayrıca duâ Allah’ın bir emrinin yerine getirilmesidir, bir ibâdettir.
Kur’ân-ı Kerim’de Hak Teâlâ kendisine nasıl duâ edileceğini kullarına
öğretir, resûllerinin duâlarını bize haber verir. Mü’minler önce bu duâlara
bakmak ve böyle duâlarla Allah’ı zikretmek durumundadırlar. Gerçekten
bilmediğimizi ve en güzelini öğreten Allah’tır. “... Ey Rabbimiz unutur veya
hata edersek bizi sorumlu tutma... ” 659
657 46/Ahkaf, 6; M. Sait Şimşek, Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 1, s. 417-418
658 Tirmizî, Deavât 64
659 2/Bakara, 286
• 260 •
Ahmed Kalkan
Eyüp Aleyhisselâm, “Ya Rabbi, gerçekten benim başıma bela geldi. Halbuki
sen merhametlilerin merhametlisisin.“660; Zekeriya (a.s.), “Rabbim, beni
yalnız bırakma...“661; Âdem (a.s.), “Ey Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik.
Eğer sen bizi affetmez ve bize acımazsan mutlaka zarara uğrayanlardan oluruz.”
662 diyerek duâ etmişlerdir. “Beni müslüman olarak öldür ve beni salih
kullarına kat...” 663 duâsı Yusuf ’un (a.s.); “Senden başka hiçbir ilah yoktur.
Seni tenzih ederim. Ben zâlimlerden olmuştum.” duâsı da Yûnus’un (a.s.)
duâsıdır.
İmam Ahmed b. Hanbel’in Ebû Saîd el-Hudrî’den (r.a.) rivâyet ettiği bir
hadîste: “Duânın karşılıksız kalmayacağı, bilâkis üç şeyden birinin mutlaka
meydana geleceği; ya kabul ya âhirete bırakma yahut eda edilen duâ oranında
günahın affedileceği” beyan buyurulmuştur.
Hz. Muhammed (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ümmetimden yetmiş bin kişi
sorgusuz sualsiz Cennet’e girecektir. Bunlar, rukye talep etmeyen, dağlayarak
tedavi yapmayan, olayları uğursuzluğa yormayanlar ve Rablerine tevekkül
eden kimselerdir.“664 Yani mü’minler ancak “Bize Allah yeter. ” demelidir.
Rukye, okuyup üfleyerek tedavi demektir. Bütün peygamberler en kötü
durumlarda yalnız Allah’a sığınmışlardır. Bunu da namazla yapmışlardır.
Çünkü duâ esas olarak namazdadır ve devamlılığı vardır.
Müslüman müslüman kardeşi için duâ edebilir. Rasûlullah, “Kim bir
hidâyete çağırırsa, o hidâyete tabi olanların mükafatının aynısı onların mükafatından
hiçbir eksilme olmaksızın bu kimseye de verilir.” buyurmuştur.665
Ebeveyn, kendilerine duâ eden çocuklarının amelinden istifade eder: “İnsanoğlu
öldüğü zaman artık ameli kesilmiştir. Yalnız şu üç şey bunun dışındadır:
Sadaka-i cariye, faydalanılan ilim ve duâ eden salih evlât.“666 Rasûlullah,
ümmetinden kendisine duâ etmelerini istemiştir. Cenâb-ı Hak, “O’na
salât ve selâm getirin” 667 diye emretmiştir. Mü’min, Allah’tan peygamber
için vesîleyi isterse kıyamette o kimseye onun şefaati haktır. Rasûlullah um-
660 21/Enbiyâ, 83
661 21/Enbiyâ, 89
662 7/A'râf, 23
663 12/Yusuf, 101
664 Buhârî, Tıb: 18; Müslîm, İman: 371, 372.
665 Müslim, İlm: 16; Ebû Dâvûd, Sünnet: 6; Tirmizî, İlm: 15.
666 Müslim, Vasiyyet: 14; Ebû Dâvud, Vesâyâ: 14.
667 33/Ahzâb, 56
• 261 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
reye giden Ömer (r.a.)’e: “Bizi de duândan unutma kardeşim.” demiştir.668
Rasûlullah her zaman ümmetini sadece Allah’a kulluğa çağırmıştır. Hanefi
fukâhâsı: “Bir yaratık aracılığıyla Allah’tan bir şey istenemez” demiştir. Hz.
İbrahim, “Doğrusu benim Rabbim duâyı işiticidir.“669 demiştir. Hz. Peygamber:
“Biriniz duâ edeceği zaman Allah’a hamd ve senâ ile başlasın, Rasûlüne
salâvât getirsin ve bundan sonra artık dilediği duâyı yapsın.” buyurmuştur.670
Sâlih ameller vesîlesiyle talepte bulunmanın örneklerinden birisi mağaraya
sığınan üç kişinin duâsıdır. Bunlardan her biri yalnızca Allah’ın rızâsını
gözettiği önemli bir amelini zikrederek duâda bulunmuştu. Çünkü böyle
bir amel, Allah’ın, sahibinin duâsının kabulünü gerektirecek bir sevgi ile
sevdiği ve razı olduğu bir şeydi. Birisi ana-babasına yaptığı iyiliği zikrederek;
diğeri tam iffeti delâletiyle; öteki ise emanete gösterdiği riâyet ve iyilikseverliği
ile duâda bulunmuştu.671 İbn Ömer’in meşhur duâsı şöyledir: “Yâ
Rabbi, Senden beni İslâm’a erdirdiğin gibi ondan beni uzaklaştırmamanı ve
müslüman olarak canımı almanı diliyorum.” 672
Duânın Psikolojik Cephesi
Tatmin edilmemiş sonsuz istek ve arzularımız şuur altına atılarak bizde
umulmayan zamanlarda çeşitli buhranlara, iç sıkıntılarına yol açar. Duâ ile
en gizli, en mahrem duygularımızı dile getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi
kuvvetlendirir, korkularımızı hafifletiriz. Duâ, içimize eşsiz bir rahatlık verir,
gerginliklerimizi giderir. Duâ ile kendimizi Allah’a daha yakın hissederiz.
Duâsız bir insan, ışıksız bir mahzene benzer. Duâsız insan, yalnızlığın
karanlık hapishanesi içinde çırpınan bir zavallıdır. Duâ ile benlik duvarlarını
aşabiliriz. Çünkü duâ, engel ve uzaklık tanımaz. Zaman ve mekânlar
ona engel olamaz. Duâ ile sonsuz aczimizi yüce Allah’ın sonsuz kudretine
bağlama saâdetine ereriz. Duâ ile ruh gücümüzü kanatlandırırız. Duâda iç
varlığımız aydınlanır. Duâda kendi gücümüzle değil; Allah’ın sonsuz gücüyle
iç ve dış düşmanlarımıza meydan okuruz.
668 Ebû Dâvûd, Vitr: 23; Tirmizî, Daavât: 109; İbn Mâce, Menâsik: 5.
669 14/İbrahim, 39
670 Ebû Dâvûd, Salât: 358; Tirmizî, Daavât: 65.
671 Buhârî, Hars 13
672 M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 417-418
• 262 •
Ahmed Kalkan
İbâdet yapmamak ve duâ etmemekten dolayı ruhları aç kalan nice
insanlar vardır ki, uygarlığın bütün lüks ve konforu, ellerindeki servet ve
imkânlar onları mutlu edememiştir. Huzurdan yoksun olan bu zavallılar,
vicdanlarıyla baş başa kalmaktan korkarlar. Onların çılgınca eğlence ve
kahkahaları iç varlıklarında tutuşan yangını maskelese bile, kendilerini için
için kemirmekten asla kurtaramaz. Hatırdan hiç çıkarmamak gerekir ki,
ruhun da beden gibi birçok ihtiyacı vardır. Bu hususları gözden uzak tutan
yanlış düşünce ve tavırlar, bugün insanlığı buhranlara sürüklemekte,
kıvrandırmakta, onu gönül huzurundan yoksun bırakmakta ve felâketine
yol açmaktadır. İçimiz iman nuruyla parlamadıkça, ruh yaralarına merhem
olan İlâhî emirler yerine getirilmedikçe, ibâdet ve duâlarla içimizi aydınlatmadıkça
ne içimizin kasveti kaybolur, ne de dünya ve âhiret mutluluğuna
kavuşabiliriz. 673
Duâ, Allah ile kul arasında bir iletişimdir. Duâ etmek için yalnız Allah’a
doğru kendini yöneltmeye doğru bir çaba gerekir. Bu çaba; zekâ ve aklın
itmesiyle değil, sevgiyle ve gönülle olmalıdır. Meselâ, Allah’ın büyüklüğünü
derinden düşünmek duâ sayılmaz. Fakat bu derin düşünce, aşk ve imandan
bir öz ile yoldaş olarak gerçekleşiyorsa, işte o zaman duâ olur. 674
Duâ; ruhun, kalbin ve gönlün, kısacası insanın mânevî varlığının Allah’a
yönelişidir. Duâ esnâsında insanın, bu yönelişe engel olan hususlardan
ilgi ve alâkayı kesip duâ için hazır hale gelmesi gerekir. Duâ, çağırmak, dâvet
etmek anlamında olduğu için, iç dünyamıza Rabbimizi dâvet edeceğimiz
zaman, dâvetten önce, gelecek misafirin rahatsız olacağı şeylerden iç
mekânımızı temizlememiz gerekiyor. İçimizde O’na aykırı duygular olmaması
gerekir. Meselâ, parayı her şeyden çok seven bir insan, bu putu içinde
taşıdığı müddetçe Allah’ı kalbine nasıl yerleştirecek ve O’na gönülden teslimiyetle
nasıl duâ edecek?
Evimize çok saygı duyduğumuz bir kimse geleceği zaman tedirgin oluruz.
Bu tedirginliği “acaba gereken hürmeti, saygıyı gösterebilecek miyiz?
Rahat ettirebilecek miyiz? Bu konuda bir yanlışlık yapar mıyız?” diye yaşarız.
İşte Rabbimiz gibi, varlığımızın kendisine fedâ olduğu ve karşısında
bir “hiç” olduğumuz varlık karşısında duâ ederken aynı his ve duyguları
duymamız gerekir.
673 Abdullah Aymaz, Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet, Çağlayan Y., s. 72
674 Alexis Carrel, Duâ, Yağmur Y.
• 263 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Duânın hakikati, kulun Rabbinden yardım dilemesidir. İstenilen varlık,
her zaman isteyenden üstündür. Kul, isteyen makamında olduğu için, zillet
ve perişanlığını Allah’a arz etmeli ve duâ ederken bu makamda olduğunu
unutmamalıdır. Yoksulluğunu sevgi ve saygıyla Allah’a sunmalıdır.
Genellikle felsefî, bilimsel ve düşünsel çaba, araştırma, tahlil ve incelemeler
sonucu elde edilemeyen şeyler; sevgi ile, sevdiğimize bağlanma ile
ve içten gelen bir coşku ve samimiyetle elde edilebilir. Güçlü iman, “yapar”.
Anahtarı bizde olmayan her kapı, ancak sevginin, inanç ve ihlâsın mûcizevî
gücünün saldırıya geçmesiyle kırılabilir, açılabilir. İmkânsız olan şey, sevgi
emredince teslim olmak zorunda kalır. Sevginin, muhabbetin, fedakârlık
ve samimiyetin anlamını iyi kavrayanlar için Allah’ı tanımak çok kolaydır.
Nasıl? Bir gülün kokusunu algılamanın rahatlığıyla!.. Allah’ın huzurunda
olduğumuzu hissedebiliriz ki, her yer O’nunla dopdoludur. O her yerde
vardır. 675
Cibril hadisinde Rasûlullah (s.a.s.) “ihsân”ı tarif ederken, “ihsân; Allah’ı
görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.”
676 buyuruyor. Bir insan, Allah ile ilişkilerinde ihsan derecesine ulaşmışsa,
o makamın hisleriyle dolmuş ve coşmuşsa, duânın hükmüne vâkıf
olmuş demektir. Çünkü duâ eden insan, dâvet edeceği varlığı her an yanında
hatta şah damarından daha yakın hissediyorsa, O’nu maddî dilinden
ziyade sevginin ve imanın diliyle “Yâ Rabbi, Sen zaten benim halimi
görüyorsun. Gördüğün bir şeyi tekrar Sana dilimle anlatmak benim için
edepsizlik olur. Ama, duâ etmemi istediğin için gönlümle ve dilimle duâ
ediyorum. Artık gereğini Sen bilirsin. Senden gelen her şeye râzıyım” der.
Yanlış anlaşılmasın; ihsan derecesine ulaşmış kimselerin artık ellerini kaldırıp
da dilleriyle Allah’a duâ etmeleri gerekmediği söylenmiyor. Şüphesiz
Rasûlullah (s.a.s.), ihsan makamında olduğu halde, o, hayatının her bölümünde
ölene kadar ellerini açıp diliyle duâ etmiştir. Burada sevgi ve imanla
kurulan fizikötesi bir halin öneminden bahsedilmektedir.
İnsan, yeryüzünde sürdürdüğü hayatında hangi konumda olursa olsun,
-zengin, fakir; yüksek makamların sahibi, makamsız; çevresi geniş veya
kimsesiz- her an duâya muhtaç bir varlıktır. Bu, her yönümüzle sınırlı ve
zayıf bir yaratık olmamızın sonucudur.
675 Ali Şeriati, Duâ, Birleşik Dağıtım, Ankara Y., s. 61-62
676 Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, Hadis no: 8
• 264 •
Ahmed Kalkan
Tüm insanlar, duâya aynı oranda muhtaçtır. Ama herkes için duâların,
isteklerin mâhiyeti farklı olabilir. Biz, fakir kimselerin zenginlerden daha
çok duâya muhtaç olduklarını zannedebiliriz. Aynı şekilde çevresi kalabalık,
adamları çok olan kimselerin, yalnız insanlardan daha az duâya ihtiyaç
duyabileceklerini de sanabiliriz. Eğer biz böyle düşünüyorsak, duâyı anlamamış
sayılırız.
Meselâ; fakir bir insan düşünün. Ellerini açmış, Allah’ın “Razzâk” ismini
anarak rızkının genişletilmesini istiyor. Bu noktada zengin insanın duâ
etmesine gerek yok diyebiliriz. Hâlbuki bu noktada, zengin insan da ellerini
açıp “Ya Rabbi, beni Karun gibi şımartma. Bana vermiş olduğun nimetlerin
şükrünü edâ etmeyi bana nasip ve müyesser kıl” diye duâ etmelidir. Görüldüğü
gibi, her ikisi de duâya muhtaç. Hatta bize duâya daha az ihtiyacı
var gibi gözüken zenginlerin, belki de fakirlerden daha çok ihtiyacı vardır.
Çünkü varlıkla imtihan edilmek, yoklukla sınanmaktan daha zor ve tehlikelidir.
Çünkü, “insan kendini müstağnî (kendini kendine yeterli) gördüğü
zaman azar, tâğutlaşır.” 677
“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan fakirler sizsiniz. Zengin ve övülmeye
lâyık olan ancak Allah’tır.”678 Ebû Zer (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah
(s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah azze ve celle buyurdu ki: ‘Ey kullarım!
Hepiniz açsınız; ancak Benim yedirdiklerim müstesnâ. O halde sizi yedirmemi
isteyin ki, yedireyim. Ey kullarım! Benim giydirdiklerim dışında hepiniz
çıplaksınız; o halde sizi giydirmemi isteyin ki, giydireyim. Ey kullarım! Sizin
öncekileriniz ve sonrakileriniz, cinleriniz ve insanlarınız, yüksek bir yerde
toplansalar da hepsi Benden (ayrı ayrı şeyler) isteseler, Ben onlardan her birine
isteğini versem; bu, Benim yanımdaki (hazine)lerden ancak denize daldırılan
bir iğnenin (sudan) eksilttiği kadar eksiltebilir.” 679
Demek ki insan ne kadar güçlü ve zengin olursa olsun, Allah karşısında
kendini yoksul görmeli. Zaten insan, kendini yoksul görmezse başkasından
istemenin bir anlamı olmaz. Kudsî hadiste Cenâb-ı Allah’ın “Hepiniz
açsınız ve çıplaksınız. Ancak Benim yedirdiklerim ve giydirdiklerim hâriç”
demesi dikkat çekici bir husustur. Çünkü nice zenginler vardır ki, hâlâ halkı
sömürmenin yollarını aramaktalar. Aç olmasalar böyle davranırlar mı?
Yine nice gardırop dolusu elbiseleri olmasına ve üzerinde giysisi olmasına
677 96/Alak, 6-7
678 35/Fâtır, 15
679 Buhârî, Müslim
• 265 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
rağmen, orası burası çıplak insanlar var. Çünkü giyinirken Allah’a ihtiyaç
duymadan hevâlarına göre giyiniyorlar.
İnsan Allah’ın karşısında devamlı sûrette şu duyguları hissetmeli: “Yâ
Rabbi, beni Sen var ettin. Varlığımı Senin sâyende sürdürüyorum. Sen bana
her şey veriyorsun. Verdiklerinin ve iyiliklerinin sayısı, bilemeyeceğim kadar
çok. Ama bunların karşısında ben Sana yeterince kulluk yapamıyorum.
Ben çok günahkâr ve isyankâr bir kulunum. Aslında yanına varmaya da
utanıyorum. Yanına gelecek yüzüm yok. Fakat Senden başka gidecek bir
yerim de yok. Kapına geldim, beni geri çevirme, yanında bana da bir yer
ver ve beni bağışla...”
Evet, duâ için asıl hazırlık ruhî hazırlıktır; ruhî ve kalbî mânâda bir
yöneliştir. Yoksa fizikî olarak bedeni kıbleye yöneltip elleri açmak ve alışılmış
cümleleri otomatik olarak söylemek duâ edenin sadece basit bir dış
görünüşüdür. Dili, ezberlediği klişeleşmiş duâ metinlerini otomatik olarak
bilinçsizce seslendirirken o, mânevî varlığıyla bir başka işin peşinde, maddî
hayatın içinde olabilir.
Duâ anlatılmaz, duâ yazılmaz! Duâ, kulun Allah ile diyaloga geçmesidir.
Duâ, yalnız dilde gerçekleşen bir olay değildir; onun gerçek yeri ruhtur.
Duâ sözden ziyade histir, coşkudur.
Duânız Olmasa?!
Duâ, insanın halini Allah’a arz etmesi, O’na niyazda bulunması, Rabb’ine
doğru yönelip O’nunla diyalog kurmasıdır. Duâ, insanın kibirlenme ve
istiğnâdan vazgeçip Allah’ın mutlak kudretini, adâletini ve merhametini
kavramasından doğan bir boyun eğmedir. O, insanın kendi ihmallerini
ikmâl eden bir ikbâl kapısı değildir. Kur’an’daki duâ örneklerinin büyük
bir bölümünün, dünyevî nimet ve menfaatlerden ziyade bağışlanma, hidâyet
ve Allah yolunda yardım isteme niteliğinde olması680, değinilen gerçeği
desteklemektedir. Şu halde insan, kendi sorumluluğunu bütünüyle
yerine getirdikten sonra karşısına çıkabilecek engellerin aşılması hususunda
Allah’tan yardım isteyebilir. Kişinin duâyı, bir sihir tekniği gibi
algılamaması ve uygulamaması gerekir. (Zaten sihir de bir kandırmadan,
aldatmaya çalışmaktan başka bir şey değildir).
680 Bak. 1/Fâtiha, 5-7; 7/A'râf, 155-156; 11/Hûd, 47; 40/Mü'min, 7-9 vb.
• 266 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’da, insanın çaresizlik içinde ve zor şartlarda duâya başvurması
üzerinde ısrarla durulur. Dinî yönelişin belirgin veya zayıf hale geldiği
durumlar açıklanırken aynı zamanda bu yönelişin, insan tabiatında fıtrî ve
genel bir motif olarak bulunduğu ortaya konulur. Âyetlerin beyanına göre
insan bir tehlike ve sıkıntıya düşerse, bütün samimiyetiyle Allah’a yönelir;
bıkmadan usanmadan duâ edip iyilik ve başarı ister. Fakat kendisini emniyet
içinde ve başarılı gördüğü durumlarda duâ isteği zayıflar, kendi güç ve
yeteneğine güvenip Allah’tan yüz çevirir.681 Buradan şöyle bir sonuca varılabilir.
Din duygusu zayıfladığı zaman insan hayatında olumsuz gelişmeler
görülebilir. Bunu önlemek için insan şuurunda dinî inanç ve duygunun
mümkün olduğu kadar canlı ve etkili bir halde bulunması gerekir. Bu da
duâ ve ibâdetle sağlanır. Bu yüzden Kur’an’da insanların Allah’a duâ etmeleri
istenmiş ve bu duâ O’na kulluk etme belirtisi olarak kabul edilmiştir.682 Şu
halde duâ ve ibâdette amaçlanan şey, insan şuurunda Allah inancının canlı
ve devamlı kalmasını sağlamaktır.
Duâ ederken bazı şeklî ve ahlakî şartlara uyulması gerekir. Bunlardan
en önemlisi, duâ eden kimsenin Allah’a huşû içinde yalvarması, aynı zamanda
edepli, istekli ve ümitli olmasıdır. 683 Ayrıca insan, duâyı duyarlı
bir kalple yapmalı, isteğini sade ve kesin bir dille belirtmeli, Allah’tan beden
ve ruh sağlığı, dünya ve âhiret mutluluğu istemeli, bir de duânın kabulü
için acele etmemelidir. Duâ sözcükleri mümkün olduğunca âyet ve hadislerden
seçilmelidir. Özellikle örnek duâ metni mâhiyetindeki bazı sûre
ve âyetler684, duâ olarak okunabilir. Bunların başında da kulun taleplerini
ve en içten dileklerini benzersiz bir üslûpla dile getiren Fâtiha sûresi gelir.
Bu özelliğinden dolayı anılan sûre, bütün Müslümanların en çok okudukları
duâ metni haline gelmiştir. Ayrıca Hz. Peygamberin duâ ederken en çok:
“Ey Rabb’imiz! Bize bu dünyada iyilik ver, âhirette de; bizi ateşin azabından
koru.”685 anlamındaki âyeti okuduğu ve Müslümanlara da bu âyeti
okumalarını tavsiye ettiği belirtilir.686 Peygamber uygulaması ve tavsiyesi
681 Bak. 10/Yûnus, 12; 17/İsrâ, 11, 67; 31/Lokman, 31; 41/Fussilet, 49-51 vb.
682 Bak. 40/Mü'min, 60
683 Bak. 7/A'râf, 55-56, 205-206 vb.
684 Bak. 2/Bakara, 285-286; 3/Âl-i İmran, 8-9, 16, 53, 191-194; 14/İbrâhim, 35-41; 20/Tâhâ, 25-35 vb.
685 2/Bakara, 201
686 Bk. Buhârî. De'avât 55; Müslim, Zikir 23
• 267 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
nedeniyle Fâtiha sûresi gibi bu âyet de, bütün Müslümanların namazda ve
namaz dışında her vesileyle okudukları duâ âyetleri arasında yer almıştır.
Kur’an’da yer alan duâ âyetleri ile Hz. Peygamber’in aynı mâhiyetteki
hadisleri, hem Allah ve Peygamber sözü olmaları hem de mânâlarının
zengin ve kapsamlı oluşu nedeniyle Asr-ı saâdetten itibaren Müslümanlar
tarafından büyük ilgi görmüş ve bu ilgi me’sur duâların derlendiği birçok
kitabın telif edilmesine yol açmıştır. 687
Duâ konusunun daha iyi anlaşılması için, onun gerçek mâhiyetinin ve
önemli vasıflarının açıklanması şarttır. Kur’an’da duâ edene Allah’ın karşılık
vereceği bildirilir.688 Bunun için prensip olarak duânın fayda verdiğine
inanmak gerekir. Ancak buradan Allah her isteneni yerine getirir
şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. Çünkü Allah, sünnetullaha (varlık
ve oluşa egemen kıldığı ilkelere) ters düşmeyen duâları kabul eder. O’nun
kendi yasalarına aykırı davranması beklenemez. Bunun için, kimden gelirse
gelsin Allah, kendi yasalarına ters düşen talepleri reddeder. 689
İslâm ölçülerine uyan gerçek bir duânın iki önemli vasfı vardır. Bunlardan
biri teşebbüs diğeri de tevekküldür. Duânın değerinin olması ve
hedefini bulması için, önce gayretin kuldan gelmesi gerekir. Zira insandan
istenen, İlâhî düzenin gerekleri içinde elinden geleni yapmasıdır. İnsanın
kendi güç ve kapasitesi oranında sebeplere sarılıp işin gereğini yerine
getirmesi, o sebeplerin Yaratıcısına karşı fiilî bir duâdır. Teşebbüs dediğimiz
de budur. Kim yaparsa yapsın böyle bir duâ çoğu kez karşılıksız
kalmaz. Demek ki Allah’ın kâinatta koymuş olduğu düzenin (sünnetullah
dediğimiz değişmez kanunların) gereklerine göre davranmak, bir tür fiilî
duâ olmaktadır. Bu, aynı zamanda Allah’ın rahmet kapısını çalmaktır. Fakat
cevap O’na aittir.
Arzu edilen şeyi elde etmek için teşebbüs gerekli olmakla birlikte tek
başına yeterli değildir. Bir de işin tevekkül boyutu vardır. Teşebbüsün son
sınırına gelince tevekkül alanına girilir. Bu yüzden teşebbüsten sonra güven
içinde Allah’a iltica etmeye tevekkül denir. İşte duâ, bu iki esası kendinde
toplayan bir ibâdettir.
687 Bk. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, IX, 537-538
688 Bk. 2/Bakara, 186 vb.
689 Bk. 11/Hûd, 45-47, 74-76 vb.
• 268 •
Ahmed Kalkan
O, maddî hayat için gerekli olan teşebbüsle mânevî hayat için gerekli
olan iman ve tevekkülü dengeli biçimde yürütme işlemidir. Bunun için
teşebbüs ve tevekkül, İslâm’da duânın iki yönü ve birbirinden ayrılmaz bütünüdür.
Çağımızda Batı âlemi teşebbüse ağırlık verdiği için maddî alanda büyük
bir ilerleme sağladı ve tekniğin zirvesine ulaştı. Ancak tevekkül yönünü
ihmal ettiğinden bu üstünlük insanlığa gerçek bir mutluluk getiremedi.
Doğu âlemi de tevekkülü yanlış yorumlayarak teşebbüsü ve gayreti gevşetti,
sonunda Batı’nın uydusu haline geldi.
Duâ, insanın Allah’tan bir şey istemesi, O’nu anması ve yardıma çağırmasıdır.
O hamd, şükür, zikir, tesbih, istiâne ve istiâze gibi eylemleri kapsayan
dinî duygu ve yönelişin ifadesi, kulluk makamlarının da en önemlisidir.
Bu yüzden Kur’an’da insanın, ancak Allah’a olan yönelişi ile değer kazanacağı
belirtilmiş, “Duânız olmasa Rabb’iniz size ne diye değer versin.”690 denilmiştir.
Öyleyse insan, Allah’a yönelmeli, daima O’nun ilgi ve rahmetini
çekecek bir başvuru içinde olmalıdır.
Tabii ki duâ kadar onun makbul olması da önemlidir. Bunun için Hz.
Peygamber: “Allah’ım! Ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, fayda
vermeyen ilimden ve kabul olmayacak duâdan Sana sığınırım.”691 diyerek
Rabb’ine yalvarmıştır.
“Ey Rabb’imiz, bu duâmı kabul buyur: Hesabın görüleceği gün, beni,
anamı-babamı ve bütün mü’minleri bağışla.” 692
Sözlü ve Fiilî Duâ
Dille duâ vazifelerimizden sadece biridir. Sebeplere yapışmadan sadece
dille yapılan duâ ile yetinmek, sünnetullahı, Allah’ın kanununu bilmemek
ve ona uymamak demektir. İslâm’ın yeryüzüne hâkim kılınması, sadece
duâ etmekle olacak olsaydı, insanlar içerisinde duâsı en çok kabul edilmesi
gereken Hz. Peygamber (s.a.s.)’di. O bu kadar eziyetlere katlanmaksızın
690 25/Furkan, 77, 324
691 Bk. Tirmizî De'avât 69
692 14/İbrâhim, 40-41; Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Yayınları: 321-
325
• 269 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
duâ ederdi ve görevini tamamlardı. Yani o Mekke günlerini yaşamaya gerek
yoktu. Fakat O böyle yapmadı. Önce üzerine düşen sorumluluğu fiilî olarak
yerine getirdi. Arkasından da ellerini açıp duâ etti. Allah da O’nu mahcup
etmedi.
Biz bu noktadan hareketle duâyı iki kısma ayırabiliriz: Fiilî duâ, Sözlü
duâ. Fiilî duâ, kişinin herhangi bir arzusu karşısında elinden gelen her
şeyi tamamen yapmasını ifade eder. Meselâ, hastasına Allah’tan şifa dileyen
kimsenin, öncelikle tıbbın gerektirdiği şeyleri, imkânları çerçevesinde yerine
getirmesi gerekir. Bunu yerine getirmedikçe, ellerini açıp Allah’tan şifa
dilemesi yeterli olmayacaktır. Çünkü Allah yeryüzündeki her şeyi birtakım
sebeplere bağlamıştır. Gerçi Cenâb-ı Hak, bazen sebepsiz de yaratır, sebepsiz
de verebilir; ama bunu beklemek, Allah’ın hayata koyduğu kanunlara
aykırıdır. Biz o sebepleri yerine getirmekle mükellefiz.
Sözlü duâ ise, kişinin elinden geleni yaptıktan sonra Allah’tan yardım
istemesidir. Fiilî duâ her zaman sözlü duâdan önce gelir. Ama ikisini birbirinden
ayrı düşünemeyiz. Çünkü fiilî duâ bedenin eylemi ise; sözlü duâ
da ruhun eylemidir. Zaten insan bu beden ve ruh ikilisinden oluşan bir
varlıktır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Hayatımı kudret elinde
tutan zat’a (Allah’a) yemin ederim ki, iyiyi emredecek, kötülüğü yasaklamaya
çalışacaksınız veya Allah, size kendi katından bir azab gönderecektir. Sonra
O’na duâ edeceksiniz, fakat duânız kabul olunmayacaktır.” 693
Görüldüğü gibi, fiilî duâ yapmadan, sözlü duânın kabul edilme ihtimali
yok gibidir. Duâ, Allah’tan bir “şey” istemektir. Fakat bu “şey” düşünme, bilim,
sorumluluk, irâde, zahmet, iş, emek ve eziyetin yerini alan bir “şey” olmamalıdır.
Belki bizzat kendisi bu sorumluluğun içindeyken, insan, zaman
zaman ihtiyaç duyduğu bir şeyi elde etmeye yönelik bir duâda bulunabilir.
İşte o zaman, bu “şey”i ister ve alır. 694
İslâm, duâyı insanlar, sorumluluktan veya işten kaçsınlar diye emretmemiştir.
İslâm’ın emrettiği duâ, tüm hazırlıklardan ve işten sonra yapılan
duâdır. Ancak tüm hazırlıkları eksiksiz yerine getirdikten sonra “artık bu
iş tamamdır” deyip de duâdan uzaklaşmak yanlıştır. İşler ancak duâ ile tamam
olur.
693 Tirmizî; Tac Terc. 5/687
694 Ali Şeriati, a.g.e. s. 156
• 270 •
Ahmed Kalkan
Duâyı, sorumluluktan kaçan, tembel, acz içerisinde olan insanların ellerinden
alarak sorumluluğun bilincinde olan ehil insanların ellerine verirsek,
o zaman duâ bir anlam ve aksiyon kazanacaktır. Duâ mert çehrelerde
güzellik kazanır. Hz. Ali gibi, gereken yerde kılıçla duâ etmesini bilmeliyiz.
Onun kılıcı savaş alanında ölüm yağdırırken; dili Allah karşısında âcizliğin
tercümanı oluyor, gözleri de Allah için yaş döküyordu. 695
Fitne, fesat ve zulmün toplumu sardığı, fertleri ifsad ettiği zamanlarda;
önce duâya sarılmak acziyetin, tembelliğin, korkaklığın ve sorumluluktan
kaçtığımızın ifadesidir. Özellikle bugün “müslümanım” diyen insanların
Allah’ın dâvâsı için pek fazla bir şey yapmadıkları halde, hatta bazılarının
tüm mesailerini dünyevî işlere harcadıkları halde, bunların ellerini açıp
“Allah’ım, bize sahip gönder!” dediklerine şâhit oluyoruz. Hâlbuki ortadaki
durumu sahiplenmesi gerekenin bizler olduğumuzun farkında değiliz.
İçinde yaşadığımız hayatta olup biten şeyler bizleri ne kadar ilgilendiriyor?
Gözlerimizle şahit olduğumuz olaylara herhangi bir şekilde sözlü veya
fiilî müdâhale imkânı varken, rahatımızı bozmamak ve kendimizi riske
atmamak için, hep kalb ile buğz(!), dışarıya yansımayan içimizle müdâhale(!)
etme yolunu mu tercih ediyoruz? Cadde ve sokaklarda olup bitenleri
evlerimizin pencerelerinden veya televizyonlarımızın ekranlarından seyrettikten
sonra da kalkıp “Yâ Rabbim...” diye duâ ederek problem ve fitnenin
kalkmasını mı bekliyoruz? Bu ne biçim duâ anlayışı? Rasûlullah (s.a.s.)
böyle mi yapıyordu? Hayır, şüphesiz O önce tebliğ ediyor, sonra arkasından
“Ya Rabbim! Onlar bilmiyorlar, onlara hidâyet ver!” diyordu. Yine savaş
öncesi tüm hazırlıklarını bitiriyor, sonra duâ ediyordu. İşte Hendek savaşı...
Bir-iki ay önce Allah rasûlü hendeklerin kazılmasını, ekinlerin vaktinden
önce biçilmesini, meyvelerin, hurma yapraklarının toplanmasını, cadde ve
sokaklarda barikatlar kurulmasını emretti. Bizzat kendisi de taş ve toprak
taşıdı. Tüm hazırlıkları tamamladı. Bu şekilde fiilî duâyı tamamlayınca arkasından
sözlü duâ yaptı, Allah’tan yardım talep etti. Allah da onlara zaferi
bahşetti.
Bazen, müslüman kardeşlerimiz birbirlerine “bana duâ et” diye ricada
bulunuyorlar. Müslümanların birbirlerinden duâ talep etmeleri güzel bir
şey, yüce dinimizin tavsiyesidir. Ama duâ talep eden kardeşlerimiz acaba
sorumluluklarını yerine getirip getirmediklerine, yani fiilî duâ konusunda-
695 Ali Şeraiti, a.g.e., s. 170
• 271 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ki hallerine bakıyorlar mı? Fiilî duâları herkesin bizzat kendisinin yapması
lâzımdır. Ancak böyle olursa kendimizin veya bir başka kardeşimizin bizim
hakkımızda yaptığı duânın bir anlamı ve geçerliliği olabilir. Yoksa, görüldüğü
gibi, sadece dille yaptığımız duâlarımız kabul edilmiyor.
Meselâ, asr-ı saâdette bir Uhud dersi var. Uhud savaşında müslümanların
zaferi nasıl kaçırdıklarını ve kısmî mağlûbiyetin ne şekilde geldiğini
biliyoruz. Acaba o savaşta Allah Rasûlü (s.a.s.) ve müslümanlar duâ etmedi
mi ki, bu hale geldiler? Hayır, mutlaka duâ etmişlerdi. Ama sözlü duâdan
önce yerine getirilmesi gereken sorumlulukları yerine getirmede problemler
olmuştu. Peygamberimiz’in geçide yerleştirdiği ve her ne pahasına
olursa olsun buradan ayrılmayacaksınız dediği elli okçu görevlerini yarıda
bırakıp mevzîlerini terk etmişlerdi; Sebep buydu.
Allah’ın yardımı kulun gücünün bittiği yerde gelir. Biz, Allah’ın yardımını
talep ederken, bunun için duâ ettiğimizde sahip olduğumuz gücümüzü
sonuna kadar kullanıp kullanmadığımıza bakalım. 696
Duâ Etme Şekli ve Duâ Âdâbı
Rasûlullah (s.a.s.) duâ eden bir adamın, duâ sırasında, Allah’a hamd
etmediğine ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’e salât u selâm getirmediğine şâhit olmuştu.
Hemen: “bu kimse acele etti” buyurdu. Sonra adamı çağırıp: “Biriniz
duâ ederken, Allah Teâlâ’ya hamd ve senâ ederek başlasın. Sonra Peygamber’e
salât okusun. Sonra da dilediğini istesin.” buyurdu. 697
Duâya hemen muradını söyleyerek değil; Allah’ın adını anarak, Allah’a
hamd ederek Rasûlüne (s.a.s.) salât u selâm getirerek başlamak gerekir.
Hamdele ve salveleyi Arapça okuyamayanlar Türkçe şöyle derler: “Hamd,
âlemlerin rabbi Allah içindir. Peygamberimiz (s.a.s.)’e, O’nun ailesine ve
tüm sahâbelerine salât ve selâm olsun.” Ayrıca, duâya başlamadan önce tevbe-
istiğfar edilmesi ve duâya kişinin kendisiyle başlaması tavsiye edilmiştir.
Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kişinin yaptığı duâlar içinde en hayırlısı
şudur: ‘Ey Allah’ım, Senden dünya ve âhirette âfiyet istiyorum.” 698
696 Hasan Eker, a.g.e., s. 48 vd.
697 Tirmizî, Deavât 66; Ebû Dâvud, Salât 358; Nesâi, Sehv 48
698 İ. Canan, Kütüb-i Sitte, 17/504
• 272 •
Ahmed Kalkan
“...Allah’tan avuçlarınızın içiyle isteyin, sırtlarıyla istemeyin. Duâyı tamamlayınca
avucunuzu yüzünüze sürün.” 699
Duâ esnasında gözü göğe dikmemeli ve gaflet ile duâ etmemelidir. Hz.
Peygamberimiz buyurmuştur ki: “Bazı kimseler, namazda gözlerini göğe dikerek
duâ etmekten vazgeçsinler. Yoksa, Allah onların gözlerini kör eder.” 700
Duâ esnasında ısrar ile duâ etmek ve duâyı üç defa tekrarlamak da duânın
kabul edilmesine dair gözetilmesi gereken şartlardandır. İbn Mes’ud
(r.a.) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.) duâ ettiği zaman üç kere tekrar
ederdi. Allah’tan bir şey istediği zaman üç kere isterdi. 701
Duâ ettikten bir müddet sonra, yerine gelmediğini görünce “duâ ettim
de duâm kabul edilmedi” dememek lâzımdır. Rasûlullah (s.a.s.): “Acele edip
‘duâ ettim, kabul edilmedi’ demedikçe her birinizin duâsı kabul edilir.” buyuruyor.
702 Duâ ederken Allah’ın kabul edeceğinden emin olarak yapmak
gerekir. Hz. Peygamber: “Allah’a duâyı size icâbet edeceğinden emin olarak
yapın. Şunu bilin ki, Allah gafletle oyalanan kalbin duâsını kabul etmez.”703
Duâ yapıp bitirdikten sonra “âmin” demek gerekir.
Allah’a duâ ederken veya zikrederken, yani gerçek anlamıyla ibâdet halinde,
sesi yükseltmek doğru değildir, dinimizce hoş görülmemiştir. Çünkü
kendisine duâ ettiğimiz, zikrettiğimiz, yani ibâdet ettiğimiz varlık, içimizden
geçirdiğimiz düşünceleri dahi bilen, haberdar olan ve işiten bir varlıktır.
O halde bize bu kadar yakın olan bir varlığa seslenirken sesi yükseltmek,
bağırıp çağırmak; ihlâsın sınırlarından gösterişe, duâ Hûdutlarından şikâyet
ve dâvâya geçen bir tecavüzü gösterir. 704
Hz. Peygamber’e Allah’ı sormuşlardı. Cevaben Allah buyurdu ki: “Kullarım
sana Beni sorduklarında: Ben muhakkak ki yakınım, Bana duâ ettiğinde
duâ edenin duâsına icâbet ederim.“705 Duâ ederken seslerini aşırı şekilde
yükseltenleri gören Rasûlullah, şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar! Kendinize
699 Ebû Dâvud, Salât, 358
700 Müslim, Salât 26
701 Müslim, Cihad 39
702 Buhârî, Müslim
703 Tirmizî; K. Sitte, İ. Canan, 3/531
704 Bak. 2/Bakara, 186; 31/Lokman, 19; 7/A'râf, 55; 17/İsrâ, 110; 7/A'râf, 205
705 2/Bakara, 186
• 273 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
gelin. Çünkü siz bir sağırı veya uzaktaki birini çağırmıyor, ancak herşeyi işiten
ve çok yakın bulunan birine duâ ediyorsunuz. Sizin kendisine duâ ettiğiniz
size bineğinizin boynundan daha yakındır.“706 Kul, duâsında Allah ile
arasında hiçbir engel hiçbir vasıta bulunmadığını böylece bilir; duâ ederken
yalnızca Allah’ı düşünür. Kalp başka birşey ile meşgulken duâ etmek
manasızdır. “Âmin” diye bağırıp çağırmak da manasızdır. İnsan duâ ederek
Allah’a yöneldiğinde, dileği, Allah’tan istediği şeylerin gerçekleşmesine yardımcı
olacak sebeplerin yaratılmasıdır. Yani kul eylemiyle yakınlaşmazsa,
ettiği duânın mânâsı olmaz. Tembelliği huy edinmiş biri rızık için duâ edebilir,
ama önce çalışması lâzımdır... Duâda riya olmaz. Duânın hemen kabul
edilmesinde acele edilmez. Hiçbir duâ boşa gitmez. En güzel sözlerden
biri “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh“tır.
Gönülden, gizlice, bağırmadan, samimiyetle duâ edilir. “Rabbınıza gönülden
ve gizlice yalvarın. Doğrusu o, aşırı gidenleri sevmez.“707 Secîli, kafiyeli,
yazılı duâlarda riya vardır. Başkalarına duâ ediyor görüntüsü vermek
de böyledir. Bu şekilde ağlayarak duâ edenin gözyaşları öteki insanları etkilemek
içindir ve duâsı riyadır. Özel olarak komutlu duâ da böyledir. 708
“Duâ dilinin Arapça olması gerekir” diye bir şart yoktur. Ana dili
Arapça olmayan müslümanlar mutlaka Arapça ifadelerle duâ yapmak zorunda
değillerdir. Çünkü insan Allah’a duâ ederken halini ve ihtiyaçlarını
arz ediyor demektir. Bu münasebetle insan ne dediğini, neye duâ ettiğini,
ne istediğini bilmeli. Eğer ana dili Arapça olmadığı halde Arapça biliyorsa
mesele yok; duâsını varsın Arapça yapsın. Ama Arapça anlamıyorsa, bir
yerlerden ezberlediği ve mânâsını da bilmediği Arapça cümleleri tekrar
etmesi anlamsız ve bilinçten uzak bir hareket olacaktır. Duâlarımızı yaparken
anladığımız dili kullanmamız daha uygun olur. Eğer toplulukla beraber
duâ ediyorsak insanların anladığı dili kullanarak duâlarımıza şuur katmaya
çalışmış oluruz. Duâ dili, mutlaka Arapça olmalıdır gibi bir anlayış yanlıştır.
Duâda söylediği kelimelerin anlamını bilmeden insan, gönülden duâya
katılamaz.
706 Buhârî, Cihad 131; Deavât 51, Tevhid 9; Ebû Dâvûd, Vitr 26; Ahmed bin Hanbel, IV, 394, 402, 418;
Müslim, IV, 2076
707 7/A'râf, 55
708 M. Sait Şimşek, a.g.e., c. 1, s. 418
• 274 •
Ahmed Kalkan
Duâ ederken ayrıntılardan kaçınıp özlü ifadeler kullanmak gerekir.
Günlük hayatımızda istek ve ricalarımızı bir üst yetkili makama arz ederken
dilekçe yazarız. Yazılan bu dilekçelerin kısa ve özlü ifadelerle yazılmış
olması esastır. En azından işin âdâbı budur. Allah’a yaptığımız duâlar da, isteklerimizi
Allah’a ileten bir dilekçe gibidir. Duâların özlü olmasına dikkat
etmek gerekir. Yani az kelimelerle çok mânâ ifâde edecek tarzda duâ etmeliyiz.
Hâşâ Cenâb-ı Allah anlamaz gibi ayrıntılara girmek, izaha kalkışmak
yakışmaz. Hz. Âişe’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.s.) lafzı
kısa olup çok mânâları içine alan (cevâmiu’l-kelîm) duâları sever, diğerlerini
terk ederdi. 709
Duâ ederken secî yapmaktan kaçınmak gerekir. Secî yapmak; nesirde
kafiyemsi ses benzerlikleri meydana getirmektir. Bir diğer ifade ile, bir
şey söylerken cümlelerin sonlarını kulağa hoş gelecek şekilde birbirleriyle
uyum içinde bitirmektir. Duâ ederken böyle bir çabadan kaçınmak gerekir.
Çünkü bu bir zorlamadır. Kişi, gayretlerini, Allah’a ihlâsla yönelmek,
O’nun karşısında acz ve yoksulluğu duymaya çalışmak yerine, cümleleri
uyum içinde şiirimsi bir hava vererek söylemeye sarf edecektir. Bu ise duâda
amaçtan sapmadır. Secî yapmada doğallık yoktur. Hem, mânâ yönünden
kısırlık getirebilir. Ancak, kendiliğinden gerçekleşen secînin mekruh
olmayacağı kabul edilmiştir. Nitekim hadiste bunun örnekleri vardır. Biri
şöyledir: “Ey Kitabı indiren, hesabı çabuk gören, hizibleri dağıtan Allah’ım...”
710.
Allah’ın İsimleriyle (Esmâü’l-Hüsnâ) Duâ Etmek
Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor: “En güzel isimler Allah’ındır. O’na o
isimlerle duâ edin. O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları terk edin.
Onlar yaptıklarının cezasını görecektir.”711 Duâ eden kimse, isteklerine uygun
düşecek şekilde Allah’ın isimlerini kullanarak duâ etmelidir. Meselâ;
rızkın genişletilmesi, açlıktan ve geçim sıkıntısından kurtulmak isteniyorsa
“Razzâk” ve “Kerim” isimleriyle Allah’a duâ edilir. Eğer duânın konusu günahtan
bağışlanma ise “Rahmân”, “Rahîm”, “Ğafûr” ve “Afüvv” isimleriyle
duâ edilir. Yine, zâlimlerin ve İslâm düşmanlarının cezalandırılması talep
709 Ebû Dâvud, Duâ, hadis no: 1479
710 Kütüb-i Sitte, 11/506
711 7/A'râf, 180
• 275 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ediliyorsa “Kahhâr”, “Müntakim” isimleriyle duâ edilir. Bu kelimeler, âdeta
bir kapının anahtarı gibidir. Biz, duâ edeceğimiz zaman isteğimize uygun
isimlerle Allah’ın kapısını çalıp, bu anahtarlarla açmaya çalışalım.
Tabii, bu noktada Allah’ın güzel isimlerini (esmâü’l-hüsnâ) mânâlarıyla
birlikte şuurlu bir şekilde bilme zorunluluğu ortaya çıkıyor. Allah, mü’minlerin
velîsi (dost ve yardımcısı) olduğuna göre, bir mü’min olarak bu isimleri
bilmemek önemli bir eksikliktir. 712
Duâda Zaman ve Mekân
Duâ bir çeşit ibâdettir. Hatta ibâdetin özüdür, rûhudur. İbâdet, hayatta
olduğu müddetçe insanın her an aslî görevi olduğuna göre, duânın da belli
bir vaktinin olmaması gerekir. Yani, her zaman duâ zamanıdır. Duânın yasak
olduğu bir zaman yoktur. Ancak, bir kısım âyet ve hadislerde bazı vakit
ve durumların duânın kabul edilmeye daha uygun olduğu belirtilmiştir.
“Onlar (takvâ sahipleri) seher vakitlerinde bağışlanma dilerler.” 713
Hadis-i şeriflerden duânın kabule yakın olduğu diğer zamanları da şöyle
sayabiliriz: Gecenin son üçte biri, gece yarısı, secde edilen zaman, farz
namazların arkasından yapılan duâ, ezan okunduğu vakit, cihad (savaş)
esnasında, Cuma günü Cuma namazı anlarında meçhul bir zaman, oruçlunun
iftar vakti, ezanla kamet arasındaki vakit, arefe günü, kadir gecesi.
Duânın yapılamayacağı bir zaman olmadığı gibi, yapılamayacağı bir
mekân da yoktur. Her mekân duâ mekânıdır. Sokakta, çarşıda, otomobilde,
trende, büroda, okulda, işyerinde, mutfakta, yatakta duâ edilebilir. Fakat,
dağlarda, ormanlarda, ya da odanın sessizliğinde daha iyi duâ edilebilir.
Tüm mekânlar duâ mekânı olmasına rağmen, sessiz mekânlar duâ için en
elverişli, en uygun mekânlardır.
712 Hasan Eker, a.g.e. s. 17 vd.
713 51/Zâriyat, 18
• 276 •
Ahmed Kalkan
Duâsı Kabul Edilen Kimseler
Rasûlullah (s.a.s.) buyuruyor: “(Allah’ın kabul ettiği) üç müstecab duâ
vardır. Bunların kabul edilmeye mazhariyetleri hususunda hiçbir şüphe yoktur:
Mazlumun duâsı, misafirin duâsı, babanın evlâdına duâsı” 714
Yine Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kabul edilmeye mazhar olmada
gâib kimsenin gâib kimse hakkında yaptığı duâdan daha süratli olanı yoktur.”
715 Bu hadise göre, Allah’ın derhal kabul buyuracağı duâlardan biri de,
bir mü’minin, başka bir mü’min kardeşi için gıyabında yapacağı duâdır.
Bu hususta Müslim’in rivâyet ettiği şu hadis daha açıktır: “Müslüman
kimsenin, kardeşi için gıyâbında yaptığı duâ kabul edilir. Duâ edenin başucunda
ona müvekkel bir melek vardır. ‘Kardeşi için hayır duâ yaptıkça bu melek:
Âmin, istediğin şeyin bir misli de sana olsun.’ der.” Başka bir hadis-i şerif
şöyledir: “Üç kişi vardır ki duâları reddedilmez (kabul edilir). Âdil imam
(adâletten ayrılmayan müslüman devlet başkanı), iftarını yaptığı zaman
oruçlu ve zulme uğrayanın duâsı.” 716
Kimler İçin Duâ Edilmez?
İslâm’ın tamamını, bir kısmını veya bir hükmünü inkâr eden veya hafife
alan, alaya alan kimseler müslüman sayılmayacaklarından böyle kimselere
hayatlarında “Allah râzı olsun” gibi duâ türünden şeyler söylenmez.
Ancak “Allah sana hidâyet etsin” şeklinde duâlar yapılabilir. Yine bu tür
insanlar vefat ettiklerinde “Allah rahmet etsin” de denilmez. Bunların cenaze
namazları kılınmaz. Bilindiği gibi, cenaze namazı ölüye yapılan duâdan
ibârettir. Cenaze namazı, bazılarımızın zannettiği gibi, her ölene kılınmaz;
müslümana cenaze namazı kılınır. “Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan
sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar için mağfiret dilemek Peygamber’e
ve mü’minlere yaraşmaz.” 717
714 Tirmizî, Ebû Dâvud, İbn Mâce
715 Buhâri, Müslim, Tirmizî
716 Tirmizî, Cennet 2
717 9/Tevbe, 113; Ayrıca Bak. 19/Meryem, 47 ve 9/Tevbe, 114
• 277 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Duâların Kabul Edilmesi
Rasûlullah buyurdu ki: “Acele etmediği müddetçe her birinizin duâsına
icâbet olunur. Ancak, şöyle diyerek acele eden var: ‘Ben Rabbime duâ ettim,
duâmı kabul etmedi.”718 Bir başka rivâyette de Efendimiz şöyle buyurur:
“Bir müslüman günah ve sıla-i rahmi (akrabalarla münasebeti) koparmak
suçu olmadan Allah azze ve celle’ye duâ ederse, Allah şu üç şeyden birini
ona mutlaka verir: Ya onun duâsını çabucak kabul eder ya da duâsını onun
için âhirette azık yapar veya duâsı nisbetinde ona kötülüklerin gelmesini önler.”
Orada bulunanlar: ‘öyleyse çok duâ edelim’ dediklerinde, Allah Rasûlü:
“Evet, Allah çok duâyı kabul edendir.” 719
Duâyı terk etmeye sevk edecek bir aceleciliği Rasûlülllah hoş görmez.
Duâya kulluğun bir gereği olarak bakıp devam etmek gerekir. Tüm ibâdetlerin
mutlaka karşılığı olduğu gibi, duânın da karşılığı olacaktır. Meselâ;
namaz kıldığımızda dünyada karşılığını, mükâfatını almamız gerekiyor
mu? Esas karşılığını âhirrette ümid ediyoruz. Duâ da böyledir. Dünyada
kabul edilmese bile, karşılıksız kalacak değildir. Âhirette sevâbın takdir
edilmesi bir karşılıktır ve duânın kabulü mânâsındadır. O halde hayatımız
boyunca duâ etmeye devam etmeliyiz.
Usûlüne uygun yazılmayan bir dilekçe dahi, yazıldığı makam ne kadar
basit olursa olsun kabul edilmezken, şartlarına riâyet edilmeyen duâ nasıl
tutsun? Duâyı ihmal etmek doğru olmadığı gibi, duâları usûlüne uygun
yapmamızın da gerektiğini hatırdan çıkarmamalıyız.
Duâ, Allah’a çıkarılmış dâvettir. Duâ, insanın kendi kendine yetmediğini
bilmesidir. Duâ, insanın iki ayaklı bir yürek olup tepeden tırnağa
“istemek” kesilmesidir. Duâ, var gücünü, olanca çabasını harcayıp bitiren
insanın Allah’a saldığı “imdat” sayhasıdır. Yürekten “bittim yâ Rab!” diyene
“dayan, yettim kulum!” diyecektir Allah. Var mı biten, gerçekten var gücünü
harcayan, tüm çabasını ortaya koyan ve tükendiği yerde “bittim yâ
Rab!” diyen? Kim o? Hiç kuşkunuz olmasın ki, onun imdadına yetişilecek
“Allah’ın yardımı ne zaman?” diyen ve yardımı hak edene “Allah’ın yardımı
elbet pek yakındır” diyen bulunacaktır.
718 Buhârî, Müslim
719 İbn Kesir Terc. 3/718
• 278 •
Ahmed Kalkan
Kuldan istemenin bile âdâbı, erkânı, bir usûlü varken; Allah’tan istemenin
bir âdâbı, bir usûlü olmasın mı? Ettiğimiz duâlar, Allah’a gönderdiğimiz
mektupsuz zarflara benziyor. Zarf var, fakat mazruf yok. Bu şu demektir:
Ceset var fakat ruh yok, kabuk var fakat öz yok, maske var fakat yüz yok.
Yaşarmayan bir göz, kızarmayan bir yüz, hissetmeyen bir öz, eyleme
dönüşmeyen binbir söz ile Allah’a yazılan dâvetiyeler nasıl varsın yerine?
Yanmayan, özlemeyen, sızlamayan, inlemeyen, duymayan bir yüreğin feryadı
mı olur?
Taş kesilmiş sevgi fukarası yürekler “duâ” gibi muhteşem bir mesajı
hangi enerjiyle iletirler adresine? Sesini sahibine dahi duyuramayan, sahibinin
sesini duymaktan âciz olan bir yürek, öteleri sarsacak bir sayhayı
nasıl koyverir gök kubbeye? Oysa ki duâ, güftesi sevgi, bestesi mahrûmiyet
ve ıstırap olan bir özge şarkıdır. Bu şarkıyı söyleyecek olanın mazlum
olması yetmez, kendi mazlûmiyeti zâlimlerin zulmüne yakıt olmamış biri
olmalıdır. Kendi omuzlarını zâlimlerin yükselmesi için basamak kılmamış
olmalıdır.
Bu şarkıyı terennüm edecek birinin, olanla olması gereken arasındaki
farkı iyi bilmesi şarttır. Eğer bunu bilirse, duâyı bir çocuğun annesinden
ısrarla isteyişi gibi isteyecek, İlâhî kapının eşiğine başını koyarak ısrar edecek,
tekrar edecektir; tıpkı her gün onlarca kez okuduğu Fâtiha’da olduğu
gibi...
Duâ, Allah’a çıkarılmış bir dâvetiyedir demiştik. Dâvet edenin bir adresi,
bir âidiyeti bulunmalıdır ki, icâbet edecek olan onu orada bulsun. Bu
adres, insanın Allah karşısındaki esas duruşudur. Allah karşısında esas duruşunu
bozan, ya da esas duruşu olmayan, dâvet edip de adresinde bulunmayan
sorumsuz gibidir. Kim inanır onun duâsında samimi olduğuna? Diyelim
ki adresinde bulundu. Bu kez de, dâvetine tecellî ve inâyetiyle icâbet
edecek Allah’a sunacak bir yüreği olmalı. Mekânsız’a yürekten özge mekân
olur mu? Deniz dibine dönmüş, çöplükten beter hale gelmiş, eline geçen
dünyalığı içine attığı bir mahzene dönmüş bir yüreğe konuk edilir mi O?
Tıpkı şairin dediği gibi:
Sür çıkar ağyârı dilden ta tecellî ede Hak,
Padişah konmaz saraya hâne mâmur olmadan.
• 279 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımı başlar. Gücünüzün bittiği
noktada olup olmadığınızı kontrol ettiniz mi? Eğer hâlâ gücünüz varsa, o
bitinceye kadar koşmanızı, soluğunuzun tükendiği noktada hiç ummadığınız
bir yerden önünüze kapı açılacağını düşündünüz mü?
Tâif dönüşü Muhammed (s.a.s.) son tedbiri de tükenmiş bir halde kan
revan içinde doğduğu toprakların varoşlarına gelip dayanmış, fakat girememişti.
İşte o an gücünün bittiği andı. Gidecek bir kapısı, başvuracak bir
dayanak, sığınak, tutamak ve barınağı kalmamıştı. Aklın tedbirinin bittiği
yerde muhabbetin kollarına bırakmıştı kendisini ve bir duâ yapmıştı. Bu
duâ öyle bir sevgiyle yapılmıştı ki, doğrudan hedefini bulmuş ve nübüvvet
sürecinin gün dönümü olmuştu.
Ufuk insan’ın Mekke’ye bakan yamaçlardan birinde yaşlı gözlerle yaptığı,
tarihin akışını değiştiren ufuk duâ şöyleydi:
“Allah’ım! Kuvvetimin tükendiğini Sana arz ediyorum. Gücümün azaldığını,
insanların gözünde küçük düştüğümü Sana şikâyet ediyorum! Ya
Erhame’r-râhimîn! Sensin ezilmişlerin Rabbi! Sensin benim Rabbim! Beni
kimlerin eline bıraktın? Bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi? Yoksa
dâvâmı ipotek edecek bir düşmana mı? Eğer Sen bana gücenmedinse, kesinlikle
bunlara aldırmıyorum. Lâkin iyiliğin beni rahatlatacaktır. Senin nuruna
sığınırım, karanlıkları aydınlatan nuruna... Gelecek azâbından, bana ulaşacak
öfkenden kaçıp kurtulacak bir sığınak arıyorum. Sana sığındım, yeter ki
râzı ol. Güç ve kuvvet Sendendir, yalnız Senden.” 720
Duâda Tevessül
Tevessül; aracı kılmak mânâsında olup, kendisiyle herhangi bir gayeye
ulaşmak için aracı kılınan sebebe de vesile denilir. Vesile edinilen şey, amel
ve şahıs olmak üzere iki kısma ayrılır: Amel ile tevessül; şahıs ile tevessül.
Amel ile tevessül: Bir kimse sâlih bir amelini vesile edinerek Allah’a
duâ edip herhangi bir dilekte bulunabilir. Hz. Allah şöyle buyuruyor: “Ey
iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun
720 İbn Hişam, Sîre II/29-30; Mustafa İslâmoğlu, Akit, 7. 2. 2000
• 280 •
Ahmed Kalkan
yolunda cihad edin ki kurtuluşa erebilesiniz.”721 Bu âyet, mücerret iman ile
yetinmeyip, Allah’tan korkmayı, fena ahlâktan ve fena amelden sakınmayı
emretmekte; Allah’a yaklaşmak için, haramlardan kaçmanın yanında
farzları yerine getirmeyi, bunun da ötesinde güzel işler yaparak kendimizi
Allah’a sevdirmeyi tavsiye etmektedir.722 Bu âyetteki “vesile” kelimesini “Allah’ın
râzı olacağı ameller” olarak anlamak gerekir.
Şahıs ile tevessül: Allah’ın sevdiği bir kul olarak bilinen bir kimseyi vesile
edinerek Allah’tan talepte bulunmak mânâsına gelir. Bu da üç şekilde
olabilir:
1. Vesile kılınan Hz. Peygamber (s.a.s.) ise, çoğunluk bunu câiz görmüştür.
2. Peygamberimiz’in dışındaki bir şahıs ise; bunu da iki kısımda ele almak
gerekir:
a- O an için hayatta olan sâlih ve muttakî birini vesile edinerek Allah’tan
talepte bulunmak. Bu da o şahsı alıp birlikte duâ etmek şeklinde
olur. Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer dönemlerinde, bu iki zatın; Peygamberimiz’in
amcası Hz. Abbas’ı önemli duâlarında yanlarında bulundurdukları
ve onunla tevessül ettiklerine dair rivâyetler vardır.723 Fakat, bu rivâyetlerde
dikkatimizi çeken nokta, bu iki halifenin, o an için vefat etmiş olan Hz.
Peygamber’i vesile edinerek (“onun -yüzü- hürmetine”, “onun yüzü suyu
hürmetine” diyerek) duâ etmiyorlar da, Rasûl’e o gün için en yakın olan
ve hayatta olan amcasına tevessül ediyorlar. Vesile edilecek kişinin hayatta
olup olmaması önemli olmasaydı, o iki güzide sahabe, o gün vefat etmiş
olan Rasûlûllah’a tevessül ederlerdi. Ama böyle yapmâdilar. Bu noktanın
gözden kaçırılmaması gerekir. Dolayısıyla, bugün hayatta olup da sâlih ve
muttakî olduğu, Allah’a yakın olduğu zannedilen şahıslarla birlikte biz de
duâ edebiliriz. Buna kimse itiraz edemez. Çünkü sâlih ve muttakî kimselerin
duâlarının kabul edilmeye daha yakın olduğunu Kur’an’dan öğreniyoruz:
“Allah, ancak müttakîlerin (yaptığı şeyi) kabul eder.” 724
721 5/Maide, 35
722 Bak. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y., III/1669
723 Bu konudaki hadisler için, Bak. S. Buhâri, Tecrid, III/287 ve s. 228
724 5/Mâide, 27
• 281 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
b- Vefat etmiş olduğu halde, Allah dostu ve Allah’a yakın olduğu zannedilen
bir şahsı vesile edinerek Allah’tan talepte bulunmak: Bu şekilde ölmüş
birini vesile edinerek duâ edilebileceği konusunda Kur’an’da da, sünnette
de en küçük bir delil yoktur. Kur’an’da Rabbimiz duâ mâhiyetinde yüzlerce
âyet vahyederek bize duânın nasıl yapılacağını da öğretmiştir. Bu âyetlerin
hiçbirinde Allah ile kul arasına bir şey konularak duâ ettirilmemiş,
doğrudan doğruya Allah’a duâ yapılacağı gösterilmiştir. Peygamberimiz’in
duâlarına baktığımızda, onun duâlarını hep vasıtasız, herhangi bir şeyin
“yüzü hürmetine” olmaksızın, direkt Allah’a yaptığını görmekteyiz. Şüphesiz
Rasûlüllah bizim için örnektir. Biz, dinimizi onun örnekliğinde öğrenmek
zorundayız. Yine Peygamberimiz’in hayatında ona iman etmiş, onunla
beraber yaşamış ve Kur’an’da Allah’ın övgüsüne mazhar olmuş sahâbilerin
de duâ ederken, ölmüş herhangi bir şahsı (buna Rasûlullah da dâhildir)
vesile edinerek duâ ettiklerini görememekteyiz. Bu konuda hiçbir rivâyet
yoktur. Meselâ; Sahâbilerin, Rasûlullah’ın vefatından sonra, “Onun yüzü
(suyu) hürmetine...” diyerek duâ ettiklerini bilmiyoruz.
Kısacası, vefat etmiş şahısları vesile edinerek duâ etmek Kur’an ve sünnetin
ruhuna uymamaktadır. Hayatta olanlarla birlikte duâ etmek de nihayet
bir ruhsattır. Yoksa, duânın gereklerinden biri değildir. Elmalılı bu
konuda şöyle der: “Duâ hakkındaki Bakara 186. âyetinde cevap, tashih edilmeden
doğrudan doğruya buyrulmuş, vasıta kaldırılmış, yakınlık da duânın
kabulü ile açıklanmıştır ki, bunda büyük bir nükte vardır: Cenâb-ı Allah,
duâda kulu ile kendisi arasına bir aracının girmesini istemiyor ve sanki
şöyle diyor; ‘kulum vâsıtaya duâ vaktinin dışında muhtaç olabilirse de, duâ
vaktinde Benimle onun arasında vâsıta yoktur, Ben ona yakınım.” 725
Sâlih kimselerin adını anarak, onları vesile edinerek duâ yapmanın
daha doğru olduğunu iddia edenlerin bu konuda ileri sürdükleri gerekçe
şudur: “Biz günahkâr insanlarız. Bizim dışımızda Allah’a yakınlık sağlamış,
O’nun yanında hatırı sayılan kimseler vardır. Bizler dünya hayatında bir
büyüğün yanına işimizi yaptırmaya giderken nasıl ki onu tanıyan, onun
da sevdiği kişilerle gittiğimizde işimizin gerçekleşme şansı daha yüksekse,
aynı şekilde Allah’tan herhangi bir talepte bulunurken de tek başına gitmektense
O’nun sevdiği kullarıyla gitmek daha iyi olur. Ayrıca, meselâ, bir
cumhurbaşkanıyla görüşmek istediğimizde nasıl onunla direkt görüşemi-
725 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 2/Bakara, 186. âyetin tefsiri
• 282 •
Ahmed Kalkan
yor ve önce sekreteri, yardımcısı gibi kimseleri geçerek ona ulaşıyorsak,
kâinatın yöneticisi olan Allah ile de direkt görüşmek olmaz. Mutlaka arada
Ona yakın olan, Onun sevdiği birilerinin olması gerekir. Biz tek başına müracaat
edemeyiz.”
Bir defa Cenâb-ı Allah’ı, herhangi bir varlıkla kıyaslamak yanlıştır.
O’nun eşi ve benzeri yoktur. Dünyadaki devlet başkanlarının sekreteri ve
yardımcısı olduğu halde Allah’ın yardımcısı ve sekreteri yoktur, O tektir.
Yine dünyada halk ile devlet başkanı arasındaki ilişkilerde resmiyet geçerli
olduğu halde, insanlar ile Allah arasında resmiyet yoktur. Bir insan, aynı
anda çok sayıda, meselâ milyonlarca kişinin derdini dinleyemez. Onun
için sıra ve randevu ile onları kabul edip çok uzun zaman içinde ancak
onlarla görüşebilir. Hatta onların tümüne de sıra gelmeyebilir. Görüştüklerinin
taleplerini dinleyebilse de çözüm getirmeye gücü yetmez. Allah için
böyle bir acziyet sözkonusu olamaz. Sonra, insanların kendilerinin günahkâr
olduğunu, dolayısıyla tek başına Allah’ın huzuruna gidemeyeceklerini
söyleyerek mutlaka tevessüle gerek duymaları sadece duygusal bir zandır,
bir felsefedir. Hâlbuki Cenâb-ı Allah günahkârların günahlarını itiraf edip
tevbe etmelerinden çok hoşlanıyor. Rasûl-i Ekrem, şöyle buyuruyor: “Kulun
tevbe etmesi ile Allah’ın hoşnutluğu ıssız bir çölde devesini kaybedip sonra
onu bulan sizden birinizin sevincinden daha fazladır.” 726
Dinde sadece iyi niyet duyguları yeterli değildir. İyi niyetle birlikte yapılan
işin şeklinin de dinin ölçülerine uyması gerekir. Yukarıda ifade ettiğimiz
“Ben çok günahkârım. Allah’ın yanına bu halimle tek başıma gidemem...”
gibi duygular görünürde Allah karşısında tevâzu ve zilleti ifade ediyor.
Evet bu duygular zâhirde ve kuru mantıkla insana güzel gelebilir. Ama
bu duygulardan hareketle sanki Allah’ın huzuruna çok günahkâr olanlar
tek başına gidemezmiş gibi bir sonuca varılmaktadır. Hâlbuki Cenâb-ı Allah,
Kitabının hiçbir yerinde “çok günahkâr iseniz tek başınıza değil; sevdiğim
kişilerle beraber tevbe ve duâ edin” demiyor. Rasûlullah’tan da, bu
konuda bize herhangi bir şey ulaşmamıştır. Görüldüğü gibi, sadece zanlarımızla
hareket ediyoruz. Hâlbuki din, zanlar üzerine değil; nasslar üzerine
kurulur.
726 Riyâzu’s-Sâlihîn, s. 53
• 283 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Biz, Allah’a yakın olmayı arzu ediyorsak, bu, Allah’a yakın olmuş herhangi
bir kişiye, bedenen yakın olmakla gerçekleşmez. Allah’a yakın olmuş
kimseler nasıl yaşıyorlarsa biz de ancak onlar gibi yaşamak sûretiyle Allah’a
yakın olabiliriz. Âlimler, müttakîler, kendilerine tâbi olanlara Allah’ın
râzı olacağı yolu ve yaşamı gösterirler. Onlar da gösterilen bu hayatı amele
dönüştürürse kendileri de Allah’a yakın olurlar. Yoksa mücerred onların
yanında bulunmakla bu gerçekleşmez. Kaldı ki, Peygamber dışında hiçbir
kimsenin Allah’a yakın olduğunu, O’nun dostu/velîsi olup O’nun rızâsını
kazandığını kesin olarak bilemeyiz. Bu, sadece bir tahminden ibârettir, bir
zandır. “Zan da hakikatten bir şey taşımaz.”727 Şüphesiz Allah’a yakın bildiğimiz
şahıslar da bu yakınlıklarını Allah’ın râzı olacağı amellere borçludurlar.
Yani Allah’a sâlih amel işleyerek yakınlık kazanmışlardır. Peygamberimiz,
kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar. Çünkü ben, senin için
Allah’tan bir şeyi savamam.”728 Görüldüğü gibi, Allah’a yakın olmak için,
Peygamberimiz’in kızı dahi olmak yetmiyor. Mutlaka Allah’ın râzı olacağı
ameller içinde olmak gerekiyor.
Kısacası, Kur’an ve sünnetin bizden yapmamızı istediği en uygun ve en
güzel duâ, herhangi bir kimseyi vesile edinmeksizin, direkt Allah’a yalvararak
yapmamız gereken duâlardır.
Duânın İstismar Edilmesi
Daha önce de söylenildiği gibi, duâ kulun kendisini sürekli Allah’a
muhtaç hissedip, Allah’ın huzurunda zillet ve yoksulluk duyguları içinde
elini açıp O’nunla diyaloga geçmesi ve O’na ihtiyaçlarını arz etmesidir.
Rasûlüllah’ın bir rahatsızlık duyduğu zaman, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini
yatmadan önce okuduğu, ellerine üfledikten sonra vücudunu baştan ayağına
kadar meshettiği ve bunu üç defa tekrar ettiği rivâyet edilmektedir.729
Yine, Hz. Âişe (r.a.) “Rasûlüllah, ehlinden biri hastalandığı zaman Muavvizeteyn’i
(Felak ve Nâs sûrelerini) okur, üflerdi. Ben de O hastalandığı zaman
Ona aynısını yaptım.” diyor. 730
727 53/Necm, 28
728 Buhâri, Müslim, Tirmizî
729 Hak Dini Kur'an Dili, 9/6351
730 Buhâri; Müslim; -Tac Terc. 3/742-
• 284 •
Ahmed Kalkan
Hiçbir rivâyette Peygamberimiz’in, duâ cümlelerinin herhangi bir
şeye yazılıp boyuna veya vücudun herhangi bir yerine asılmasını tavsiye
ettiğini görmemekteyiz. Ancak, ne zaman başladığını bilmemekle birlikte
Rasûlullah’tan yillâr sonra, duâların herhangi bir cisme yazılarak muska
şeklinde vücudun herhangi bir yerinde (genellikle boyunda) taşıma uygulamasının
başladığını biliyoruz. Bu mesele, âlimler arasında tartışmalı
olup, böyle bir uygulamaya câiz diyen birtakım âlimler olmakla birlikte,
cevaz vermeyen âlimlerin delilleri daha kuvvetlidir. Kadı Ebûbekir, Tirmizî
şerhinde şöyle diyor: “Kur’an âyetlerinin yazılarak insan üzerinde taşınması
Rasûlullah’tan bize ulaşmış bir sünnet değildir. Sünnet olan, hasta kimseye
okunmasıdır, boyuna asılması değil.” 731
Sünnet olmayan ve bazı âlimlerin de cevaz vermediği âyet ve duâların
(veya belirsiz işaretlerin) yazılıp muska şeklinde taşıma uygulaması, daha
sonraki dönemlerde birtakım kötü niyetli insanların istismarına yol açmış
ve bu insanlar tarafından kazanç yolu haline getirilmiştir.
Hayatlarını hevâları istikametinde sürdürürken Allah’a pek ihtiyaç
duymayan, Allah’ın hayatına müdâhale etmesine müsaade etmeyip istediği
gibi yaşayan insanlar bile, satılan bu muskaları alıp çeşitli durumlarda bu
muskaların veya Allah’ın kendilerini korumasını bekliyorlar. Bilindiği gibi,
duâ bir çağrıdır, dâvettir. Bir varlığa ne kadar çok ihtiyaç hissediyorsanız
onu o kadar çağırırsınız (duâ edersiniz). Duâ, boyuna asılmakla yapılmaz.
Duâ, hissetmektir; duymaktır. Tamamen ruhun bir eylemidir. Duâ olayını
maddîleştirmek doğru değildir. Duâyı muskacılık şeklinde uygulamanın
bir başka sakıncası da şudur: Muska taşıyan kimseler başlangıçta şifayı Allah’tan
beklemiş olsalar bile, zamanla bu duygular, takınılan muskaya yönelerek
o cisim kutsallaştırılıyor. Sanki şifanın Allah’tan değil de; o cisimden
kaynaklandığına dair duygular oluyor ki, bu çok tehlikeli ve tevhide aykırı
hususlar içermektedir. Hatta, bazen insanlar arasında, birbirlerine muska
verip de, “al bunu tak; bu çok iyi bir muskadır. Ben çok faydasını gördüm.”
gibi ifadelerin sarf edildiğini çoğumuz biliriz. Böylece o cisimler kutsallaştırılmaktadır.
731 A. Rızâ Karabulut, Ruhlar Âlemi, s. 103
• 285 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Kısacası; biz duâ olayının Kitap ve sünnetin ruhuna uygun bir şekilde
asr-ı saâdette Peygamberimiz’in uyguladığı şekilde ve istismar etmeden ve
istismarcılara fırsat vermeden icrâ edilmesini tavsiye ediyoruz.
Yusuf el-Karadavî’nin muska konusunda yazdıklarından kısa bir alıntı
yapalım: “Tevhid inancı, Allah’ın kâinatta yarattığı sebeplere başvurmayı
reddetmez. Ancak, tevhid inancına ters düşen; belâyı defetmek veya belâ
gelmeden ondan korunmak maksadıyla Allah’ın câiz görmediği gizli sebeplere
sığınmaktır. Meselâ, mavi boncuk takmak veya asmak şirktir. Araplar,
câhiliye döneminde cinlerin şerrinden korunmak veya göz değmesini önlemek
amacıyla mavi boncuk takarlardı. İslâm, bu inancı ortadan kaldırdı.
Ve Allah’tan başka hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin zarar ve musibetleri
kaldıramayacağını onlara tebliğ etti. İmam Ahmed bin Hanbel, şu hadisi
nakleder: “Kim temîme (nazar için boncuk) takarsa, Allah, onun işini tamamlamasın.
Kim bir ved’at (katır boncuğu) takarsa, Allah onu korumasın.”
Başka bir rivâyette, “Kim temîme (nazar boncuğu) takarsa müşrik olur.”
Temîme takmanın anlamı: Nazar boncuğunun hayır getirip şerri defedeceğine
inanarak kalbini ona bağlamaktır. Bunun şirk olmasına gelince,
zararı defetmek için Allah’tan başkasına yapılan bir istek vardır. Hâlbuki
Allah şöyle buyurur: “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, hiç kimse
onu gideremez. Ve eğer sana bir hayır ihsan ederse, zaten O her şeye kadirdir.”
732 Halkın muska çeşitlerine isim verdiği “camia”, “hirz”, “hicap” ve bunlara
benzer şeyler; mavi boncuk kabilinden olup şirke götüren büyük suçlardandır.
Güç yetiren her müslümana, bunları kaldırıp atmak vâciptir.
Muska, sadece Allah’ın âyetleri veya yüce isim ve sıfatları ile yazılmışsa,
yasaklanan muskalar arasına girer mi, yoksa onlardan istisna edilip takılması
câiz mi? Bu konuda selef ihtilâf etmiş, kimi ruhsat vermiş, kimi de
men etmiştir. Bizim tercih ettiğimiz görüş ise, ileri süreceğimiz delillerden
dolayı, Kur’an âyetleri yazılmış olsa da, bütün muskaların câiz olmadığıdır.
732 6/En'âm, 17
• 286 •
Ahmed Kalkan
Hiçbir Muska Câiz Değildir. Çünkü;
1- Muskaların her çeşidi yasaklanmıştır. Bu konudaki hadisler, âyetle
yazılan muskaları istisna etmemiştir.
2- Sebeplerin önünü kapatmak ilkesi (seddü’z-zerîa): İçinde Kur’an
yazılan muskaların takılması câiz görülürse, diğer muskaların takılmasına
kapı açılır. Şer kapısı açıldı mı, bir daha kapanması zor olur.
3- İnsanları Kur’an’a önem vermemeye sevk eder. Çünkü böylece insanlar,
yazılan âyetleri pis yerlerde, tuvalette, cünüp, hayız ve benzeri durumlarda
üzerlerinde bulundururlar.
4- Muskacılıkta Kur’an’la istihzâ etme ve onun amacına ters faâliyet
gösterme durumu da vardır. Çünkü Allah, insanları karanlıktan çıkarıp
nûra kavuşturmak ve en doğru yola iletmek için Kur’an’ı indirdi. Nazardan
koruması, kadınlara ve çocuklara muska veya tılsım olarak asılması için
indirmedi.
Üfürükçülük: Tevhid inancına ters düşen hususlardan biri de üfürükçülüktür.
Câhiliye devrindeki insanlar, cinlerden yardım bekleyerek, bazı
musibet ve felâketleri önlemek amacıyla, Arapça olmayan anlamsız bazı
kelimeleri, ağızlarında geveleyip dururlardı. İslâm geldi, bunları yasakladı.
Nitekim hadis-i şerifte: “Şüphesiz üfürükçülük, mavi boncuk, muska, her
türlü sihir ve tılsım şirktir.” 733 buyurulmaktadır.
Rivâyete göre; Bir gün Abdullah bin Mes’ud, hanımının boynunda bir
ip gördü. Bu nedir?” deyince, hanımı: “sıtma için okunmuş bir iptir.” dedi.
İbn Mes’ud, ipi çekerek kopardı, attı. Sonra şöyle dedi: “Andolsun ki, Abdullah
ailesi şirkten uzaktır. Rasûlullah’tan işittim, buyurdu ki; “Şüphesiz
üfürükçülük, nazar boncuğu, muska, sihir ve tılsım şirktir.” Hanımı dedi ki:
“Gerçekten gözüm atıyordu, filan yahûdiye tedavi için gidip geliyordum.
Gözümü afsunladı; atması durdu. Abdullah bin Mes’ud dedi ki: “Bu, şeytanın
işidir. Şeytan eliyle dokunuyor, afsunladığı zaman elini çekiyor. Hâlbuki
Rasûlullah’ın okuduğunu okusaydın, sana kâfi idi. Allah’ın rasûlü şu
duâyı okurdu: “Ağrıyı kaldır ey insanların rabbi! Şifa ver, Sen şifa verensin.
733 Ebû Dâvud, İbn Mâce
• 287 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Şifandan başka şifa yoktur. Hiçbir ağrıyı ihmal edip bırakmayacak şekilde
şifa ver.” 734
Duâda Neler İstemeliyiz?
Herkes, ihtiyacına göre Rabbinden dilediğini ister. Fakat, istediğimiz
şeyin hayırlı olup olmadığını belirlememiz gerekir. Dünyevî isteklerimizin
hayırlı olduğundan emin değilsek; isteklerimizin hayırlısının verilmesini,
hayırlıysa verilmesini ifade etmeliyiz. Dünyalık hayırlardan önce ve daha
çok, âhiretteki hayır ve güzellikleri istememiz tavsiye edilir. Öncelikle Allah’tan
affımızı, mağfireti, iki dünyadaki âfiyeti istemeliyiz.
Tavsiye edilecek duâların başında şu da vardır: “Allah’ım, Senin Peygamberin
Senden hangi hayırları istediyse; ben de o hayırların tümünü
Senden isterim. Yine, Peygamberin Senden hangi şerlerden sığındıysa,
ben de o şerlerin tümünden Sana sığınırım. Sen, yegâne duâ edilen ve
duâlara icâbet edensin. Güç, kuvvet; sadece, yüce ve ulu Allah’ındır. Başka
güç ve kuvvet kaynağı yoktur.” Yine, nasıl duâ edip, neleri istememiz
gerektiğini Allah, Kur’an’ında göstermektedir. Rasûlullah (s.a.s.) da güzel
duâlarıyla bizim için örnektir. Biz, neyi ve nasıl istememiz gerektiğini de
Kur’an ve sünnetten öğrenmeliyiz. Onun için Kur’an ve Sünnetteki bazı
duâ örneklerini öğrenmekte fayda vardır.
Fâtiha, Kur’an’ın özeti olduğu gibi; Fâtiha sûresindeki duâ da, duâların
en kapsamlısı ve güzel bir özetidir. Namazda ve namaz dışında bu duâyı da
bolca etmeliyiz: “(Yâ Rabbi,) Bize hidâyet ver, bize doğru yolu göster: Kendilerine
lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların
ve sapmışların yolunu değil.” 735
734 Yusuf El-Karadavî, Tevhid'in Hakikati, Saff Y., s. 70-75
735 1/Fâtiha, 6-7).
• 288 •
Ahmed Kalkan
Kur’ân-ı Kerim’in Dilinden Duâ Örnekleri 736
“(Allah’ım,) Ancak Sana kulluk/ibâdet eder ve ancak Senden yardım isteriz.
Bize hidâyet ver, bizi dosdoğru yola eriştir. Kendilerini nimete erdirdiğin
kimselerin; gazaba uğramayanların, sapmayanların yoluna eriştir.”737
“Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah’ın temellerini yükseltiyor
(şöyle diyorlardı:) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz
Sen işitensin, bilensin.” “Ey Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden
de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibâdet usullerimizi göster,
tevbemizi kabul et; zira tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak
Sensin.” 738
“Rabbimiz, bize dünyada da iyilik, güzellik (hasene) ver. Âhirette de iyilik,
güzellik ver. Bizi cehennem azâbından koru.” 739
736 Kur’ân-ı Kerim’den Bazı Duâ Örnekleri:
a. Hidayet İçin Duâ: Fatiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
b. Hayırlı Nesil İçin Duâ: Bakara, 128-129; Al-i İmran, 38-41; A'raf, 189; İbrahim, 40; Furkan, 74; Ahkaf, 15.
c. Tevbenin Kabulü İçin Duâ: Bakara, 128, 199, 285-286.
d. Günahların Affı İçin Duâ: Al-i İmran, 16-17, 193; İbrahim, 41; Furkan, 65.
e. Allah'ın, Azaptan Koruması İçin Duâ: Bakara, 201; Al-i İm. 16, 191-192; Furkan, 65.
f. Kıyamet Gününde Selâmet İçin Duâ: Al-i İmran, 194; Şuara, 87-89
g. Yıldırım Çarpmasına Karşı Duâ: Ra'd, 13.
h. Salihlerle Dostluk İçin Duâ: Şuara, 83; Neml, 19.
i. Allah'tan Hayır İstemek: Şuara, 84.
j. Allah'tan Cennet Nimeti İstemek: Şuara, 85; Hadid, 21.
k. Allah'ın Salih Amel Nasip Etmesi İçin Duâ: Neml, 19; ahkaf, 15.
l. Sahabenin Binek ve Yol Duâsı: Zuhruf, 13-14.
m. Allah'ın Şükür Nasip Etmesi İçin Duâ: Neml, 19.
n. Etmesi İçin Duâ: Neml, 19.
o. Yağmur Duâsında İstiğfar Etmek: Nuh, 10-12.
p. Meleklerin Mü'minler İçin Duâsı: Mü'min, 7-9; Şura, 5.
q. Nuh a.s.'ın Mü(minler İçin Duâsı: Nuh, 28.
r. Peygamberimiz'e Salevat Getirmek: Ahzab, 56.
s. Tebliğde Etkili Söz İçin Musa a.s.'ın Duâsı: Taha, 24-28.
t. Allah'tan İlim İstemek: Taha, 114
u. Gücün Dışında Birşeyle Veya Unutmaktan Dolayı Allah'ın Sorumlu Tutmaması İçin Duâ: Bakara, 286.
v. Allah'ın Rahmetini İstemek: Bakara, 218, 286; Al-i İmran, 8, 159; A'raf, 23, 149, 151;
w. Yunus, 86; İsra, 24, 28, 57; Kehf, 10; Enbiya, 83; Mü'minun, 109, 118; Neml, 19; Zümer, 9; Mü'min,7
x. Kâfirlere Karşı, Allah'ın Yardımını İstemek: Bakara, 286; Enfal, 45; Yunus, 85-86; Mü'min, 56;
Mümtehıne, 5.
737 1/Fâtiha, 5-7
738 2/Bakara, 127-128
739 2/Bakara, 201
• 289 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir
millete karşı bize yardım et.” 740
“…İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş Sanadır.” “Allah
her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı
(hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya
düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin
gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği
işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın.
Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”741
“Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize
katından bir rahmet ver. Şüphesiz sen çok bağışlayansın. Rabbimiz, sen mutlaka
insanları asla şüphe olmayan bir günde toplayacaksın. Allah sözünden
dönmez.” 742
“Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azâbından
koru.” 743
“Orada Zekeriyya, Rabbine duâ etti ve dedi ki: Rabbim! Bana tarafından
hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duâyı hakkıyla işitensin.”744
“Rabbimiz, indirdiğine inandık. Peygamber’e uyduk. Bizi şâhit olanlarla
beraber yaz.” 745
“Rabbimiz, bizim günahlarımızı ve işimizde taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımızı
sâbit tut. Kâfir toplumuna karşı bize yardım eyle.” 746
“Bir kısım insanlar, mü’minlere: “Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı
asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların imanlarını
bir kat daha arttırdı ve dediler ki: Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!” 747
740 2/Bakara, 250
741 2/Bakara, 285-286
742 3/Âl-i İmrân, 8-9
743 3/Âl-i İmrân, 16
744 3/Âl-i İmrân, 38
745 3/Âl-i İmrân, 53
746 3/Âl-i İmrân, 147
747 3/Âl-i İmrân, 173
• 290 •
Ahmed Kalkan
“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit)
Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler
(ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih
ederiz. Bizi cehennem azâbından koru!” “Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, kimi
cehenneme koyarsan, artık onu rüsvay etmişsindir. Zâlimlerin hiç yardımcıları
yoktur.” “Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, “Rabbinize inanın!” diye imana
çağıran bir dâvetçiyi (Peygamberi, Kur’an’ı) işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz!
Bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle
beraber al.” “Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaadettiklerini de
ikram et ve Kıyâmet gününde bizi rezil-rüsvay etme; şüphesiz sen vaadinden
caymazsın!” 748
“Rasûle indirileni duydukları zaman, tanış çıktıkları gerçekten dolayı
gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: Rabbimiz! İman ettik,
bizi (hakka) şahit olanlarla beraber yaz.”749
“Rabbimiz, Biz kendimize zulmettik/yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve
bize merhamet etmezsen mutlaka biz ziyana uğrayanlardan oluruz.” 750
“Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce de şöyle derler: Ey Rabbimiz!
Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma!” 751
“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve bizi müslümanlar olarak vefat ettir.”
752
“Pişman olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce dediler
ki: Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsan mutlaka ziyana uğrayanlardan
olacağız!” 753
“Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla. Bizi rahmetin içine koy. Sen merhametlilerin
en merhametlisisin.” 754
748 3/Âl-i İmrân, 191-194
749 5/Mâide, 83
750 7/A'râf, 23
751 7/A’râf, 47
752 7/A'râf, 126
753 7/A’râf, 149
754 7/A'râf, 151
• 291 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti. Onları o
müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: Ey Rabbim! Dileseydin onları da
beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği
(günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından
başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola
iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların
en iyisisin! (Hz. Mûsâ’nın, kavmini temsilen seçip Allah’ın huzuruna getirdiği
kimseler, Allah ile kendi arasındaki konuşmayı işitince, onunla yetinmediler
ve: “”Ey Mûsâ, Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız”” dediler.
Bunun üzerine orada şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp düştüler. Hz. Mûsâ,
Allah’a yalvardı da bu âfet kaldırıldı.)” “Bize, bu dünyada da iyilik yaz âhirette
de. Şüphesiz biz sana yöneldik. Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu
azâbıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı
verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” 755
“Rabbimiz, bizi zâlimler yanında bir fitne unsuru kılma, onlarla bizi imtihan
etme. Rahmetinle bizi şu kâfirler topluluğundan kurtar.” 756
“(Nuh) dedi ki: Ey Rabbim! Ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten
Sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen,
ben ziyana uğrayanlardan olurum!” 757
“(Yusuf) dedi ki: Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden
daha iyidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve
cahillerden olurum!” 758
“Ey Rabbim! Mülkten bana (nasibimi) verdin ve bana (rüyada görülen)
olayların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da
âhirette de benim velîmsin, sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni
sâlihler arasına kat!” 759
755 7/A’râf, 155-156
756 10/Yûnus, 85-86
757 11/Hûd, 47
758 12/Yusuf, 33
759 12/Yusuf, 101
• 292 •
Ahmed Kalkan
“Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli
kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!” 760
“Rabbim, beni ve zürriyetimi namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz, duâmı
kabul buyur. Rabbimiz, hesabın görüleceği gün beni, anamı, babamı ve
mü’minleri bağışla.” 761
“Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve şöyle de:
Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara
(öyle) rahmet et!” 762
“Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla;
çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana tarafından, hakkıyla
yardım edici bir kuvvet ver.” 763
“Rabbimiz, katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster ve bizi
başarılı kıl.” 764
“Hiçbir şey için “Bunu yarın yapacağım” deme.” “Ancak Allah dilerse (yapacağım
de). Unuttuğun zaman Allah’ı an ve de ki: Umarım Rabbim beni,
doğruya daha yakın olana eriştirir.” 765
“Rabbim, benim göğsümü aç. İşimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz ki
sözümü anlasınlar.” 766
“Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan
önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve de ki: Rabbim, benim ilmimi
artır.” 767
“Eyyub’a gelince; Hani o Rabbine şöyle niyaz etmişti: Başıma bu dert geldi
(Sana sığındım). Sen, merhametlilerin en merhametlisisin.” 768
760 14/İbrâhim, 35
761 14/İbrahim, 40-41
762 17/İsrâ, 24
763 17/İsrâ, 80
764 18/Kehf, 10
765 18/Kehf, 24
766 20/Tâhâ, 25-28
767 20/Tâhâ, 114
768 21/Enbiyâ, 83
• 293 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Zünnun’a (Yunus’a) gelince; … Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî küntü
mine’z-zâlimîn: Sen’den başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten
ben zâlimlerden oldum.”769
“Zekeriyyâ’yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni
yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).” 770
“(O peygamber) dedi ki: Rabbim! beni yalanlamalarına karşılık bana
yardımcı ol!” 771
“(Rasûlüm!) De ki: Rabbim! Eğer onlara vaad edilen tehdidi (azâbı)
mutlaka göstereceksen;” “Rabbim, (bu durumda) beni zâlimler topluluğunun
içinde bulundurma.” 772
“Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!” “Onların
yanımda bulunmalarından da sana sığınırım, Rabbim!” 773
“Zira kullarımdan bir zümre şöyle demişlerdi: Rabbimiz! Biz iman ettik;
öyle ise bizi affet; bize acı! Sen, merhametlilerin en iyisisin.” 774
“(Rasûlüm!) De ki: Bağışla ve merhamet et Rabbim! Sen merhametlilerin
en iyisisin.” 775
“Rabbimiz, bizden cehennem azâbını uzaklaştır. Doğrusu onun azâbı sürekli
ve acıdır. Orası şüphesiz kötü bir yer ve kötü bir duraktır.” 776
“Rabbimiz, bize gözümüzün aydınlığı olacak eşler ve zürriyetler bahşeyle
ve bizi takvâ sahiplerine imam, önder kıl.” 777
769 21/Enbiyâ, 87
770 21/Enbiyâ, 89
771 23/Mü’minûn, 39
772 23/Mü’minûn, 93-94
773 23/Mü’minûn, 97-98
774 23/Mü’minûn, 109
775 23/Mü’minûn, 118
776 25/Furkan, 65-66
777 25/Furkan, 74
• 294 •
Ahmed Kalkan
“Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” “Bana, sonra gelecekler
içinde, iyilikle anılmak nasip eyle!” “Beni, Naîm cennetinin vârislerinden
kıl.” 778
“(İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme.” 779
“Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki
mü’minleri kurtar.” 780
“Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden kurtar.” 781
“(Süleyman) onun(karıncanın) sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: Ey
Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye
ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların
arasına kat.” 782
“Mûsâ dedi ki: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım).
Beni bağışla! Allah da onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok merhametli
olan ancak O’dur.” 783
“(Mûsâ) Korka korka, (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı ve şöyle dedi:
Rabbim! Beni zâlimler güruhundan kurtar.” 784
“Bunun üzerine (Mûsâ) onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra
gölgeye çekildi ve şöyle dedi: Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra
(lütfuna) muhtacım.” 785
“(Lût) dedi ki: Rabbim, şu fesatçılar güruhuna karşı bana yardım eyle!”
786
“Arş’ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini
hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler. Mü’minlerin de bağışlanmasını
778 26/Şuarâ, 83-85
779 26/Şuarâ, 87
780 26/Şuarâ, 118
781 26/Şuarâ, 169
782 27/Neml, 19
783 28/Kasas, 16
784 28/Kasas, 21
785 28/Kasas, 24
786 29/Ankebût, 30
• 295 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
isterler (ve derler ki): Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.
O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem
azâbından koru!” “Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, zevcelerinden,
nesillerinden iyi olanları da kendilerine vaadettiğin Adn cennetlerine koy.
Şüphesiz azîz ve hakîm olan sensin!” “Bir de onları, her türlü kötülüklerden
koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan muhakkak ki onu rahmetine
mazhar etmiş olursun. Bu en büyük kurtuluştur.” 787
“Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle
taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay
sürer. Nihayet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: Rabbim!
Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve râzı olacağın yararlı iş
yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben
sana döndüm. Ve elbette ki ben müslümanlardanım.” 788
“Rabbimiz, biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik. Fakat
onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azab ver. Onları büyük
bir lanete uğrat.” 789
“Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce
gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı
hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”
790
“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir
örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp
taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya
kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” Şu
kadar var ki, İbrahim babasına: “Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim.
Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” demişti.
(O mü’minler şöyle dediler:) Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana
yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.” “Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için deneme
konusu kılma, bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegâne galip ve hikmet sahibi,
ancak sensin.” 791
787 40/Mü’min, 7-9
788 46/Ahkaf, 15
789 33/Ahzâb, 67-68
790 59/Haşr, 10
791 60/Mümtehıne, 4-5
• 296 •
Ahmed Kalkan
“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz
sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri
utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar.
Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nurları aydınlatıp gider de
şöyle derler: Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü
sen her şeye kadirsin.” 792
“Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman
eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla, zâlimlerin de ancak helâkini
arttır.” 793
“Rabbim, beni, anamı, babamı, mü’min olarak evime gireni, mü’min erkek
ve kadınları bağışla. Zâlimlerin de sadece helâkini artır.” 794
“De ki: Ben ağaran sabahın Rabbine sığınırım; Yarattığı şeylerin şerrinden.
Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden. Ve düğümlere üfürüp büyü
yapan üfürükçülerin şerrinden. Ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden
sabahın Rabbine sığınırım!” 795
“De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine, İnsanların Melikine (mutlak
sahip ve hâkimine), İnsanların İlâhına. O sinsi vesvesenin şerrinden, O ki
insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar. Gerek cinlerden, gerek insanlardan(
olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım!)” 796
“Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur. Şüphesiz Sen işitensin, bilensin.” 797
792 66/Tahrîm, 8
793 66/Tahrîm, 28
794 71/Nûh, 28
795 113/Felak, 1-5
796 114/Nâs, 1-6
797 2/Bakara, 127
• 297 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Kur’an’da Peygamberlerin ve
Sâlih Kimselerin Duâları
Hz. Âdem ve Eşinin Duâsı: 7/A’râf, 23, 189
Hz. Nûh’un Duâsı: 11/Hûd, 47; 71/Nûh, 26-28
Hz. Eyyûb’un Duâsı: 21/Enbiyâ, 83
Hz. Yûnus’un Duâsı: 21/Enbiyâ, 87
Hz. Yusuf ’un Duâsı: 12/Yûsuf, 101
Hz. Şuayb’ın Duâsı: 7/A’râf, 89
Hz. Mûsâ’nın Duâsı: 7/A’râf, 126, 151, 155, 156; 10/85-86, 88; 20/Tâhâ,
25-28; 28/Kasas, 16
Hz. Süleyman’ın Duâsı: 27/Neml, 19
Hz. Zekeriyyâ’nın Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 38; 21/Enbiyâ, 89
Hz. Lût’un Duâsı: 26/Şuarâ, 169; 29/Ankebût, 30
Hz. İbrahim’in Duâsı: 14/İbrâhim, 35-41; 26/Şuarâ, 83-89; 37/Sâffât,
100
Hz. İbrâhimve İsmail’in Duâları: 2/Bakara, 127-129; 23/Mü’minûn, 93-
94, 97-98, 118
Ashâb-ı Kehf ’in Duâsı: 18/Kehf, 10
Havârîlerin ve Hz. İsa’nın Ümmetinin Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 53; 5/Mâide,
83
Rahmân’ın Kullarının Duâsı: 25/Furkan, 65-66, 74
Allah Yolunda Çarpışanların Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 147
Temiz Akıl Sahiplerinin Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 191-194
• 298 •
Ahmed Kalkan
Cennettekilerin Hamd ve Duâları: 7/A’râf, 47; 35/Fâtır, 35; 39/Zümer,
74; 66/Tahrîm 8
Meleklerin İstiğfâr, Salât ve Duâları: 40Mü’min, 7-9
Kur’an’ın Mü’minlere Tavsiye Ettiği Duâlar: 1/Fâtiha, 5-7; 2/Bakara,
201, 250, 285-286; 3/Âl-i İmrân, 8, 9, 16; 17/İsrâ, 80, 108, 111; 20/Tâhâ, 114;
23/Mü’minûn, 109; 46/Ahkaf, 15; 59/Haşr, 10; 60/Mümtehıne, 4-5; 113/Felak,
1-5; 114/Nâs, 1-6.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) Hayatında Duâ
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayatına baktığımız zaman, duânın onun hayatının
her noktasına serpiştirilmiş bir eylem olduğunu görüyoruz. Duâ, onun
hayatında âdeta bir hayat tarzına dönüşmüştür. O, yatarken, kalkarken, yemekten
sonra, tuvalete girerken ve çıkarken, elbise giyerken ve çıkarırken,
bineğe binerken, hasta iken, sıhhatli iken, sefere çıkarken, seferden döndükten
sonra, sevinçli ve üzücü olaylar karşısında, namazın içinde, namazdan
sonra, bir cenaze esnasında, birinin yeni elbise giydiğini gördüğünde,
evden çıkarken, eve girerken, hoşuna giden bir mal gördüğünde, belâya uğrayanları
gördüğünde, gök gürültüsü işittiğinde... Bunlar gibi daha hayatın
birçok alanında duâ ile iç içe yaşıyordu. Rûhun gıdasının duâ olduğundan
O, rûhunu gıdasız bırakmıyordu.
Şimdi Peygamberimiz’in genel olarak yaptığı duâlardan örnekler verelim:
“Allah’ım! Ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, fayda vermeyen bilgiden
ve kabul olunmayacak duâdan sana sığınırım.” 798
“Allah’ım! Bize dünyada da bir hayır, âhirette de bir hayır ver. Bizi cehennem
azâbından koru.” 799
“Allah’ım, dinimi doğru kıl; o benim işlerimin ismetidir. Dünyamı da doğru
kıl; hayatım onda geçmektedir. Âhiretimi de doğru kıl; dönüşüm orayadır.
798 Tirmizî, Nesâi
799 Buhâri, Müslim, Ebû Dâvud
• 299 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Hayatı benim için her hayırda artma (vesilesi) kıl. Ölümü de her çeşit şerden
(kurtularak) rahata kavuşma kıl.” 800
“Allah’ım, yeterince helâlinden vererek beni haramından koru. Lutfunla
ver. Başkasına muhtaç etme.” 801
“Allah’ım! Âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, düşkünlük derecesine
varan ihtiyarlıktan, cimrilikten Sana sığınırım. Keza, kabir azâbından da
Sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden de Sana sığınırım.” 802
“Ey Rabbim, hatamı, bilmezliğimi, bütün işimdeki israfımı ve Senin,
benden daha iyi bildiğin kusurlarımı ört. Ey Allah’ım, hatalarımı, bilerek ve
bilmeyerek yaptığım kusurlarımı ve şaka şeklinde olan eksiklerimi ve bende
olan bütün kusurları affet. Ey Allah’ım, benim peşin, açık ve gizli yaptığım her
şeyi affet. Önce yaptıran ve sonra bıraktıran Sensin. Sen her şeye kadirsin.”803
“Ey Allah’ım! Ben Senden doğru yolu, takvâyı, iffet ve istiğnâyı (insanlara
muhtaç olmamayı) dilerim.” 804
“Ey Allah’ım! Sana teslim oldum. Sana inandım. Sana dayandım. Sana
döndüm. Senin kudretinle mücadele ettim. Ey Allah’ım, beni saptırmaman
için Senin kuvvet ve şerefine sığınırım. Senden başka ilâh yoktur. Sen, ölmeyen
dirisin. Cinlerle insanlar ise hepsi ölüme mahkûmdurlar.” 805
“Ey Rabbim! Bana yardım et; aleyhime yardımda bulunma. Beni muzaffer
kıl; başkasını bana muzaffer kılma. Benim için düşmana tuzak kur;
aleyhime tuzak kurma. Beni doğruya yönelt ve hidâyeti bana kolaylaştır. Taşkınlık
gösterene karşı bana yardım et. Ey Rabbim, beni, Seni çok zikreden,
Sana çok şükreden, Senden çok korkan, Sana çok itaat eden, Sana karşı huşû
ve tevâzûda bulunan, Sana çok çok dönüp yalvaran kul eyle. Ey Rabbim, tevbemi
kabul et. Günahımı yıkayıp temizle. Duâmı kabul et. Hüccetimi sâbit kı.
Lisanıma doğruluk, kalbime hidâyet ver. Kalbimin kirini gider.” 806
800 Müslim
801 Tirmizî
802 Buhâri, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud
803 Buhâri, Müslim
804 Müslim, Tirmizî
805 Müslim
806 Tirmizî, Ebû Dâvud
• 300 •
Ahmed Kalkan
“Ey Allah’ım, Seninle günahlarımız arasında perde olmak üzere haşyet
ihsan et. Cennetine ulaştıracak itaat ve ibâdeti nasip kıl. Dünya musibetlerini
bize kolaylaştıracak yakînî iman (kesin inanç) ver. Hayatımız boyunca
kulaklarımız, gözlerimiz ve kuvvetimizden bizi faydalandır. Öldükten sonra
da onların yaptıklarından faydalanmamızı devam ettir. İntikamımızı yalnız
bize zulmedenlere karşı kıl. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et.
Dinimizde bizi musibete uğratma. Dünyayı, yönelip de meşgul olduğumuz
şeylerin en büyüğü kılma. Bilgimizin de son noktası dünyadan ibâret olmasın.
Başımıza da şefkat ve merhametten yoksun kimseleri Mûsâllat etme!” 807
“Ey Allah’ım! Bana öğrettiğin şeylerden beni faydalandır. Faydalı olacak
şeyleri bana öğret ve ilmimi arttır. Her hal üzerine hamd Allah’a mahsustur.
Cehennemliklerin hal ve sıfatlarından Allah’a sığınırım.” 808
“Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi, dininin üzerinde sâbit kıl.” 809
“Allah’ım, Senden dünya ve âhirette âfiyet istiyorum.” 810
“Ey Allah’ım, Senden her işte sebât, takvâya azîmet, nimetine şükür, güzel
ibâdet, doğru bir lisan ve temiz bir kalp dilerim. Senin bildiğin bütün şeylerden
sana sığınırım. Senin bildiğin hayrı diler ve Senin bildiğin günahlardan
Sana sığınırım. Muhakkak ki, Sen bütün gizli olanları çok iyi bilensin.”
“Ey Allah’ım, bana Seni sevmeyi ve sevgisi Senin nezdinde bana faydalı
olacak kimseleri sevmeyi nasib et. Ey Allah’ım, sevdiğim şeylerden bana
verdiklerini Senin sevdiğin hususlarda kullanmakta bana kuvvet ver. Ey Allah’ım,
sevdiklerimden alıp götürdüğün şeyleri de, Senin sevdiğin hususlarda
(faydalı olmak için) bana kuvvet ver.” 811
“Ey Allah’ım, tembellikten, fazla ihtiyarlıktan, günah işlemekten, borçlanmaktan,
kabir imtihanından ve azâbından, ateşin fitnesinden ve azâbından
Sana sığınırım. Yine, zenginlik fitnesinin şerrinden ve mesih deccal fitnesinden
sana sığınırım.” 812
807 Tirmizî
808 Tirmizî
809 Tirmizî
810 Tirmizî
811 Tirmizî
812 Buhâri, Müslim
• 301 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Ey Allah’ım, hatalarımı kar ve dolu suyu ile yıka. Beyaz elbisenin kirini
temizlediğin gibi kalbimi hatalardan temizle. Doğuyu Batıdan uzaklaştırdığın
kadar beni de hatalardan uzak kıl.” 813
“Ey Allah’ım, işlediğim ve işlemediğim amellerimin şerrinden Sana sığınırım.”
814
“Ey Allah’ım, kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden,
kalbimin şerrinden ve menîmin şerrinden Sana sığınırım. 815
“Ey Allah’ım, fakirlikten, (hayır ve tâat) azlığından ve zilletten Sana sığınırım.
Birine zulmetmekten ve zulme uğramaktan da Sana sığınırım.” 816
“Ey Allah’ım, şikaktan (hakka karşı koymaktan), nifaktan ve kötü ahlâktan
Sana sığınırım. Ey Allah’ım, Sana açlıktan sığınırım; Çünkü o, insandan
ayrılmayan çok kötü bir şeydir. Hıyanetten de Sana sığınırım; Zira o, görünmeyen
kötü ve gizli bir günahtır.” 817
“Ey Allah’ım, rahmetini niyaz ederim. Bir an bile beni nefsimle baş başa
bırakma. (Din ve dünyaya ait) bütün işlerimi ıslah et. Senden başka bir ilâh
yoktur.” 818
“Allah’ım, ben nefsime çok zulmettim. Günahları da ancak Sen mağfiret
edersin. İlâhî katından bir mağfiretle beni affeyle. Şüphesiz ki Sen çok mağfiret
edici ve pek merhametlisin.” 819
“Allah’ım! Gücümün zayıflığını, tâkatimin ağırlığını, insanlar arasında
horlanmamı Sana şikâyet ederim. Sen, merhamet edenlerin en merhametlisisin.
Sen mustaz’afların Rabbisin. Sen, benim Rabbimsin. Beni kime havâle
ediyorsun? Uzakta olup bana hücum edene mi? Yahut işlerimi kendisinin
eline verdiğin düşmana mı? Eğer Senin, üzerimde gazâbın yoksa gerisine
aldırmam. Yalnız, âfiyetin, benim için daha geniş ve daha elverişlidir. Karan-
813 Buhâri, Müslim, Ebû Dâvud
814 Müslim, Ebû Dâvud
815 Tirmizî, Nesâi, Ebû Dâvud
816 Ebû Dâvud, Nesâi
817 Ebû Dâvud, Nesâi
818 Ebû Dâvud
819 Buhâri, Müslim
• 302 •
Ahmed Kalkan
lıkların kendisiyle aydınladığı, dünya ve âhiret işlerinin kendisiyle düzeldiği
vechinin nuruna sığınırım. Gazâbının üstüme gelmesinden, öfkenin bana inişinden
Sana sığınırım. Rızânı alana kadar eşiğine yüz sürmeye râzıyım. Güç
ve kuvvet yalnız Senin elindedir.” 820
Sünnet Olan Duâlar
Uykudan önce: “Ey Allah’ım senin adınla ölür ve dirilirim.”
Uyandıktan sonra: “Bizi uyku gibi bir ölümle öldürdükten sonra dirilten
Allah’a hamd olsun. Dönüş ancak O’nadır.”
Sabahleyin: “Allah’ım senin yardımınla sabaha çıktık, senin yardımınla
akşamladık, senin yardımınla yaşıyor, senin yardımınla ölüyoruz. Kabirden
kalkış sanadır.”
Akşamleyin: “Allah’ım, senden dünya ve âhirette selâmet isterim. Allah’ım,
senden dînim, dünyam, ehlim ve malım hakkında beni bağışlamanı
ve selâmete çıkarmanı isterim. Allah’ım, benim ayıplarımı örtüver. Korktuklarımdan
emin kıl. Allah’ım, Önümden arkamdan, sağımdan solumdan ve
üzerimden gelecek belâları defederek beni koru. Altımdan gelecek ani belâlardan
senin azametine sığınırım.”
Evden Çıkarken: “Allah’ın ismiyle Allah’a güvendim. O’nun gücünden
başka hiçbir güç yoktur.”
Ezandan sonra: Ezanı tekrarlamak, salât ve selâm etmek ve “Allah’tan
başka ilâh yoktur o tektir ortağı yoktur, Muhammed kulu ve Rasûlüdür, Rab
olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, peygamber olarak Muhammed’e râzı oldum”
demek.
Sıkıntılarda: “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksanlıklardan
tenzih ederim. Muhakkak ben zalimlerden oldum.” demek sünnettir.821
820 Rasûlullah'ın Tâif'ten taşlanarak dönerken yaptığı duâ; İbn Hişam, Sîre II/29-30
821 M. Sait Şimşek, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/419;
• 303 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Kur’an’ı hayata geçirmek;
İşte dosdoğru yol, hidâyet.
Kur’an dışı hayat sürmek;
Gazâbı hak etmek ve dalâlet.
- 6. Âyet -
 الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ  إهْدِنَ
Dosdoğru yola :  الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ Bize hidâyet ver, bizi ulaştır  : إهْدِنَ
“Bize hidâyet ver, bizi dosdoğru yola ulaştır.” (1/Fâtiha, 6)
 إهْدِ نَ Bize Hidâyet Ver, Yol Göster, Bizi Ulaştır
Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına
gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan
kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik
demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye
erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra
ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti
buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden
biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
 الصَِّاطَ الُْسْتَقِ ي َ Sırât-ı Müstakîme, Dosdoğru Yola
Kur’ân-ı Kerim’de 32 âyette geçen bu tamlama, yol anlamındaki sırât’la;
doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki müstakîm kelimesinin birleşmesinden
oluşmaktadır. Kur’an’ın, hedefe götürücü ve erdirici yol olarak gördüğü
yol, sırât’tır. Sırât, lügatte cadde, anayol, işlek ve büyük yol anlamına gelir.
“Es-sırât”: “Allah’ın yolu” demektir. Müstakîm ise, hiçbir yerinde meyil
• 304 •
Ahmed Kalkan
ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru demektir. Sırât-ı müstakîm:
Dosdoğru olan yol anlamındadır. Sırât-ı müstakîm (doğru yol): İki nokta
arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından Cennet noktasına en
kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek yolun adıdır.
Hidâyet
Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan,
onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip
açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere
yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid
nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün
diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar
çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını
vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir.
Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik
düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak
sapmaktır. “İhdinâ” kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun
tabir: “bize hidâyet et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre:
“İhdinâ” kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye
de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir. Yani hidâyet, tek
kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla
gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir değildir. Bu
bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık anlamına gelen
“dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına
nispetle daha gerçek mânâ ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da
yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin
edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”822 Yolun doğrusunu
göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi
hidâyete iletirdi.” 823
822 6/En'âm, 71
823 16/Nahl, 9
• 305 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır.
Yalnız göstermek, dinin anladığı mânâda hidâyeti ifade etmez.
Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır.
O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha sûresi 5.
âyetindeki “ihdinâ” kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette
sebatımızı nasib et” anlamı vermişlerdir.
“İhdinâ” derken hidâyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu bildiğimizi
de itiraf etmiş oluyoruz. Allah (c.c.), Rasûlüne: “Sen sevdiklerine hidâyet
veremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet verir”824 buyurarak hidâyeti
Rasûlü’nün bile veremeyeceğini bildirir.
Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler.
“Muhakkak sen Sırat-ı Mustakyım’e yol göstermektesin.”825 Rabbimiz vahiyle
peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nuruna davet eder, yol gösteririz.
Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar da nur vermiyor, sadece
gözü perdelenenlerin nurunu açıyor. Hidâyet gönül işidir. Kişinin kafasına
tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz. Böylesi hidâyete ermiş gibi görünür
ama gönülden inkâr eder. Yine kişinin kafatası açılarak içinden iman
sökülemez, o bir gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur.
Bizim tebliğimiz bir kişinin hidâyetine sebep olursa bu bizim için yeryüzü
dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu bize biraz ters gibi
gelebilir. Ama yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı insanın
haksız yere akıtılmış bir damla kanına denk olmaz.
Dinimizin insana verdiği değer bu!...
Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin
bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken826 öldürülenin
mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Hâlbuki uygar sayılan Avrupalının,
Amerikalı’nın gözünde bir varil petrol, Hıristiyan olmayan milyarlarca
insanlardan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı kulüpte, aynı
pakt’ta olmamak için “Gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil” diyoruz.
827
824 28/Kasas, 56
825 42/Şûra, 52
826 [43] Maide 32
827 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
• 306 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’da Hidâyet
Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber,
aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir.
Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
Kur’an’da 317 yerde geçer.828 Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü
“d-l-l” ve türevleri ise toplam 191 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet
yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir.
Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
828 A- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a. Hidâyet, Allah'tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
b. Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A'raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe', 50; Müddessir, 55-56; İnsan, 29-30;
Tekvir, 29.
c. Allah, Kâfirlere ve Münafıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,6
d. Allah'ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
e. Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En'am, 39; Yunus, 25; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35,
46; Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
f. Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En'am, 125; A'raf, 179.
g. Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra'd, 31, Nahl, 9; Secde, 13.
h. Allah'ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
i. İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A'la, 3; Leyl, 12-14.
j. İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
k. Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
l. Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
m. Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76; Neml, 92; Zümer, 41.
n. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
o. Allah'ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir, 55; İnsan, 29; Tekvir,
27-28.
p. Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
q. Hidâyet İçin Dua: Fâtiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
r. B- Dalâlet (Sapıklık) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
s. Allah Dilediğini Saptırır: En'am, 39; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
t. Allah'ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143; Maide, 41, Ra'd, 33; Nahl, 37;
İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29; Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
u. Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş Gibi Daraltır:
En'am, 125.
v. Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
w. Peygamberin ve Mü'minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
x. Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A'raf, 30.
y. Allah'ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A'raf, 178, 186.
z. Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml, 92; Sebe', 50; Zümer, 41.
aa. Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fâtiha, 5-7.
• 307 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl,
zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve 87/A’lâ, 3 âyetlerinde
bu tür hidâyetten bahsedilir.
2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz
ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”829 âyetinde
olduğu gibi.
3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları
bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah
hidâyetlerini artırır.”830 “Allah, iman edenlere hidâyet etti.”831 âyetlerinde olduğu
gibi.
4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi
buna hidâyet etti.”832 âyetinde olduğu gibi.
İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak
sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak
ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”833 “Her millet için hidâyet eden
(yani, dâvet eden) vardır.”834 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir.
Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür
hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”835 (Hitap özellikle
Hz. Peygamber’edir) gibi âyetler işaret eder.
Allah’ın; zâlimler, kâfirler, fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her
âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti”
söz konusudur.
Cennete koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü
kısma giren hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir:
829 21/Enbiyâ, 73
830 47/Muhammed, 17
831 2/Bakara, 213
832 7/A'râf, 43
833 42/Şûrâ, 52
834 13/Ra'd, 7
835 28/Kasas, 56
• 308 •
Ahmed Kalkan
“İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine
apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğa, Allah nasıl hidâyet
eder?” 836 “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.”837 “Onların hidâyetleri
sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet eder.” 838
Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip varacakları
yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an, sâlih amelle hidâyet
arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün
neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.839 Başka bir ifadeyle hidâyet,
tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih
amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
eriştirir.”840 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı
görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir, doğru yola
eriştirir ve durumlarını düzeltir.”841 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve
sâlih amel işleyenlerdir. 842
Hidâyet, Yön Bulmak; İman,
Yönü Bulduran Kuvvet
İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle
karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak
yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti
836 3/Al-i İmran, 86
837 2/Bakara, 258
838 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
839 20/Tâhâ, 82
840 10/Yûnus, 9
841 47/Muhammed, 5
842 Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
• 309 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından
istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları
hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın
saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda
dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
olmasındandır. Yoksa, kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen
belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim, insanlarda hidâyet ve
iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i
isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.
843 Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür.844 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
bir ticareti/kazancı845 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 846
Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar meclisinde
Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda doğru yola
gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz,
ama onu Allah, kitabında bildirmiş, bu sûretle kat’i olarak mâlum
olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda
bile, nice mühim ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî
iman, Allah’ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda
her türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince her
ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada gördüğü,
işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi göstererek ezelî
iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat
kat hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti
de daima artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.
İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 847
843 2/Bakara, 10
844 2/Bakara, 18
845 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
846 2/Bakara, 16
847 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-248
• 310 •
Ahmed Kalkan
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”848 diye duâ ediliyor. Dalâlette
bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek;
hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde
yükselmeyi istemek anlamındadır. Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten
ayırma demektir. Şu âyette buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz,
bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma.”849 Nice âlim ve âbid
vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış,
ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
bir hayat önemlidir ama, müslümanca ölmek çok daha önemlidir.
“Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”850 Biz, her an hidâyette kalabilmek,
doğru yoldan sapmamak için Allah’ın yardımına muhtacız. Zaten
sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler,
sürekli O’na; ibâdetler, tâatler, ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber
ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara
sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle
irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar,
o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye,
en ileriye tâliptir. Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine
denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet
yolunda mesafe katetmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya
gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den hidâyetimizin artırılmasını
da istiyoruz. 851
Bu âyetten hemen önce “Ancak Senden yardım isteriz.” denilmişti. İşte,
bu duânın nasıl yapılacağını göstermek için duâya başlanıyor: “Hidâyet eyle
bizi doğru yola...” Bu talep ve duâ, istiânenin öneminin ve genişliğinin tatbik
sahasını gösteriyor. Duâ ve isteğe ne sûretle başlayacağımızı, Allah’tan
ne istememiz gerektiğini, bizim için en büyük ve en değerli şeyin ne olması
gerektiğini öğretmek için böyle duâ etmemiz telkin edilmiş oluyor.
848 1/Fâtiha, 6
849 3/Al-i İmran, 8
850 2/Bakara, 132
851 Bak. 35/Fâtır, 32
• 311 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“İhdinâ” (Bizi hidâyete erdir) ifadesi, ne istediğimizi anlatmaya yetebilirdi.
Ama bununla yetinilmedi. Nereye hidâyet edilmesi, hangi yola Allah’ın
bizi iletmesini istediğimiz de “es-sırâta’l-müstakîm” ifadelerinde açıklanmış
oldu: “Dosdoğru yola. Öyle yol ki...”
“Niçin “bana hidâyet et” değil de; “bize hidâyet et” diye çoğul edatı kullanıldı?”
denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Duâ, daha genel olduğu zaman,
kabul edilmeye daha yakın olur. “Müslümanlar arasında duâsı kabul
olunacak mutlaka birisi vardır. Allah, birisinin duâsını kabul edince, diğerlerinin
duâsını geri çevirmez” denilmiştir. Peygamber Efendimiz, “Allah’a,
kendisiyle isyan etmediğiniz dillerle duâ edin.” buyurdu. Sahâbe: “Yâ Rasûlallah,
hangimizin öyle dili vardır?” deyince de, O: “Birbirinize duâ edersiniz.
Çünkü sen onun lisanı ile, o da senin lisanınla Allah’a isyan etmemiştir.”
buyurmuştur. Kul, sanki şöyle der: “Senin Rasûlünün ‘cemaat, birlik rahmet;
ayrılık ise azabtır.’852 buyuruyor. Sana hamdetmek isteyince de, bütün
hamdleri dile getirerek “el-hamdü lillâh” dedim. İbâdeti dile getirdiğimde,
bütün herkesin ibâdetini dile getirerek “iyyâke na’büdü (ancak Sana ibâdet
ederiz)” dedim. Yardım talebinde bulununca da, herkesin yardım talebini
söyleyerek “ve iyyâke nesteıyn (ancak Senden yardım isteriz)” dedim. Şüphesiz
hidâyeti istediğimde, onu herkes için isteyerek “ihdinâ (bize hidâyet
ver)” dedim.” Ayrıca, çoğul zamiri kullanılan bu ifade tarzında, müslümanların
cemaat halinde olmaları gerektiğine işaret vardır. Onlar toplu halde
bir şeye karar verirlerse, bu doğru ve Allah katında değeri olan bir hüküm
olur. Toplu haldeki bu müslümanlara Allah, yeryüzünü vâris kılıp, onları da
yeryüzünde halifeler kılmıştır. 853
“İhdinâ” derken, hidâyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu bildiğimizi
de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne: “Sen sevdiklerine hidâyet
veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”854 buyurarak hidâyeti
Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir. Peygamberler ancak hidâyete vesile
olurlar, insanlara yol gösterirler. “Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme yol
göstermektesin.”855 Rabbimiz vahiyle peygamberlerine yol göstermiştir. Biz
de o vahyin ışığında yürüyoruz.
852 Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/278
853 35/Fâtır, 39; 21/Enbiyâ, 105
854 28/Kasas, 56
855 42/Şûrâ, 52
• 312 •
Ahmed Kalkan
Peygamberler ve onların tebligâtı hidâyettir. 856 Peygamberlerde örnekleşen
hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu da Kur’an tarafından
beyan ediliyor. 857
Peygamberlerce gösterilen hidâyete varışı engelleyen negativitelerin
başında zulüm gelir. Kur’an birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip
etmez” diyor.858 Engellerden biri de nankörlüktür.859 Fısk (bozuk, rezil yaşayış)
da hidâyete ulaşmayı engeller.860 Kur’an; yalancılık ve israfın da hidâyete
varmayı engellediğini beyan ediyor. 861
Kur’an, hidâyetle tebliğ (gerçeği duyurup göstermek) ilişkisi üzerinde
ısrarla durmaktadır. Ve Kur’an’ın bu konuda açık beyanı şudur: Tebliğ bir
cebrî (baskıya dayalı) hidâyet yolu değildir. O halde hiç kimse: “Şu benim
gösterdiğim en doğrusudur ve bu yüzden sizi bunu kabule zorlayacağım”
diyemez. Bu öylesine açık bir gerçektir ki, Son Peygamber’e bile: “Sana düşen
sadece tebliğdir.” 862; “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin.” 863; “Sen insanları,
imana girinceye dek zorlayacak mısın?” 864 denilebilmiştir.
Allah, hidâyetini istediği kişiyi, İslâm’a ve huzura ısıtır, gönlünü bu işe
çevirir. 865
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder, yol gösteririz.
Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor, veremiyor;
sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet
gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür, ama gönülden inkâr eder. Yine, kişi-
856 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; Âl-i İmrân, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En’âm, 91, 154; 7/A'râf,
154; 10/Yûnus 57, vs.
857 29/Ankebût, 69
858 bk. 3/Âl-i İmrân, 86; 5/Mâide, 51; 6/En’âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7;
62/Cumua, 5)
859 bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
860 bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkûn, 6
861 bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
862 Âl-i İmrân, 20
863 28/Kasas, 56
864 10/Yûnus, 99
865 6/En’âm, 125; Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 182
• 313 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
nin kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir
gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir
kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip
olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama, yeryüzü, insan
için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir
damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir
cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız
yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı
kurtarırsa, ihyâ ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış,
ihyâ etmiş gibi olur.”866 Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir
kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken867
öldürülenin mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen
Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan
milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı
zihniyet ve aynı paktta olmamak için “gazaba uğrayanların ve sapıkların
yoluna değil” diyoruz. 868
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”869 “Ne zaman
Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için
korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”870 Yeryüzündeki hayatında insanın
önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol,
diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına
karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını
göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın
insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle
O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir.
Bu hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından
seçtiği elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan
için yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları
peşinde koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için
Allah, elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
866 5/Mâide, 32
867 5/Mâide, 32
868 M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
869 20/Tâhâ, 50
870 2/Bakara, 38
• 314 •
Ahmed Kalkan
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için,
öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması
gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın
içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle
bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini
okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış
ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır.
Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör
olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her
türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular
üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman
etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara vaad eder,
içlerine kuruntular eker. “Elbette Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’
dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara
emredeceğim.’ (İblis) Onlara vaad eder, ümit verir.”871 İşte, şeytanın vaadine,
verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar
‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler... Elçilerin getirdiklerine
inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar.
Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak bir dalâl” denir.
İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece vaad
eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına, arzularına,
hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları dünyalarını sürdürebilmek
için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı şekiller olabildiği
gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım
“bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme,
eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar,
Allah’la ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri
putlara dönüşür. 872
871 4/Nisâ, 118-120
872 Bak. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
• 315 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve çıkış yolu
arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin okuduğu âyetlerle,
kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler, tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde
arınmaya koyularak hüdâya tabi olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ”
denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar
da denilen bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların başını çok
ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur idi. Hâlâ Hâriciye’de
ve basında dönmelerin ciddi etkinlikleri vardır.) İhtidânın başlangıcı elçilere
ve Allah’tan getirdiklerine inanmak ve okudukları âyetlerle kalplerini
arıtma uğraşısı içine girmektir. “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse,
şüphe yok, ihtidâ etmişlerdir.”873 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe
yok, ihtidâ etmişlerdir.”874 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip
uzak bir dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete
sürükleyenlere karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği
gün, “keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz,
doğrusu biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar
yolu saptırdılar.” 875
Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine kulak verir
ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa, Allah
da onların hidâyetini artırır, onları sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah,
İhtidâ edenlerin hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”876 İhtidâlarında
sâbit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların
sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim
Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”877
Allah’ın hidâyete erdirdiği insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete
düşebilirler. Dalâlet, doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek,
ister bilmeyerek, ister unutarak, ister kasten olsun. Sırât-ı müstakîmde
olmamak veya sırât-ı müstakîmi bilmemek de dalâlettir.
873 2/Bakara, 137
874 3/Âl-i İmran, 20
875 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bak. 7/A'raf, 38-39
876 47/Muhammed, 17
877 64/Teğâbün, 11
• 316 •
Ahmed Kalkan
Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
üzere olacağını söylemektedir.878 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size
Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi
lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi
aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”879 “Allah kimi saptırırsa,
artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 880
Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama, yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani
Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri
istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten,
yani hidâyete götüren imamlar olarak Rasûller göndermesi, temelde yine
Allah’ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır;
yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için
gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları
hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır:
“Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 881
“Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”882 Buna karşılık;
“Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet
eder.” 883
878 Örnek olarak bak. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
879 10/Yûnus, 108
880 13/Ra'd, 33
881 21/Enbiyâ, 73
882 42/Şûrâ, 52
883 28/Kasas, 56
• 317 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 884
“Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
885
Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup gitmek”
anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri, küfürleri, iftiraları,
hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir. Böylece onların hiçbir
değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir bakıma yarar getirmeyecek,
tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında Allah’a koştukları
eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları
şeyler kendilerinden kaybolup gitti.” 886
Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği
hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene
“işte Kur’an!”887 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
Hidâyette Kulun Rolü
Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla
kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan,
tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah’a
inanan her mü’min Allah’ın iradesinin her türlü iradenin üstünde olduğuna;
Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel bulunamayacağına kesin
olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların,
kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de,
yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti de
veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu
sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak istemeyeni Allah zorla
hidâyete sürükler mi?
Daha açık bir ifade ile, Yüce Allah, kulları arasında ayırım yaparak kimilerini
kayırır ve kimilerini cezâlandırmak için başka şeylere yönelir mi?
Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin olarak ina-
884 10/Yûnus, 43
885 6/En'âm, 116
886 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 141-142
887 2/Bakara, 2
• 318 •
Ahmed Kalkan
nan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında bir ayırım yapmadığına;
O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. “Kim yararlı iş işlerse
kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara karşı
zâlim değildir.” 888 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullara asla
zulmetmez.” 889
Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her bir canlıya
kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle yapıp, yol göstermiştir.”
890 Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle, kâinatın
sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer canlılardan
daha farklı bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol göstermiş
ve onu irâde hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz ona eğri ve
doğru iki yol göstermedik mi?” 891
Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru yolu çeşitli
sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine karşı -ki bu,
insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek
kendi doğru yolunu, yönünü insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise
elçilerle gelen bu yol pusulasına karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda,
ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını tüketmektedirler. Bu durum, yeryüzü
sisteminin Allah tarafından alabora edilip ortadan kaldırılacağı ve yerine
bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni bir düzen oturtulacağı
Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü Allah insanları bu konuda
serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer varlıklarla farkı kalmazdı.
“Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 892
Kur’an’ın insanlara verdiği en büyük ders tevhiddir. Tevhid, yâni Allah’ın
birliği... Ne zâtında, ne sıfatlarında, ne mülkünde ne icraatında ortağı
bulunmaması. Kur’an’ın bu dersini dinleyenler, putları bırakmış Allah’a
dönmüş, teslisi (üç ilâh safsatasını) atıp tevhide ermişlerdir.
Fâtiha’nın ilk âyetinde “Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi” olduğu haber
verilir. Sema ve arz birer âlem olduğu gibi, dünya ve âhiret, gece ve gündüz,
canlılar ve cansızlar da ayrı birer âlem... Keza, her bir insan, hayvan ve bitki
888 41/Fussılet, 46
889 3/Âl-i İmran, 82
890 87/A'lâ, 3
891 90/Beled, 10
892 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
• 319 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
de birer küçük âlem. Bütün bu âlemlerin başlangıçlarını, ilk tohumlarını
yaratan ve onları rahmet ve hikmetiyle, irâde ve kudretiyle safha safha terakki
ettirerek son ve mükemmel şekline erdiren Allah’tır. Bütün bu âlemler
O’nun mülkü olduğu gibi, onlarda cereyan eden her türlü hâdiseyi, ister
hayır, ister şer olsun, yaratan da O’dur.
Zeminin yüzünde gece ve gündüzü O yarattığı gibi, gözlerde, uykuyu
ve uyanıklığı ve nihayet insan kalbinde dalâlet ve hidâyeti yaratan da O’dur.
Zira, O’ndan başka yaratıcı yoktur.
Basar, yâni gözün görmesi gibi, basiret de Allah’ın büyük bir ihsanı.
Birincisi ile insanın maddî gözü açılıyor ve insan dağlarla, ovalarla, yıldızlarla
münasebet kuruyor. Diğeri ile de insanın kalp gözü açılıyor. Maddî
olmayan o göz ile, maddeden münezzeh olan Allah’ın varlığı görülüyor ve
O’na iman ediliyor. Ve kalp kâinatı çok gerilerde bırakacak bir vüs’ate, bir
genişliğe kavuşuyor.
İşte, gözde görmeyi yaratmak Allah’a mahsus olduğu gibi, kalpte imanı
ve hidâyeti yaratmak da yine O’na mahsus. O halde Allah’ın dilediğine hidâyet
vereceğine dair âyetleri okurken, öncelikle meselenin tevhid yönünü
dikkate alacak, her hayır gibi hidâyetin de O’nun elinde olduğuna iman
edeceğiz.
“Doğrusu, lütuf muhakkak Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve
Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.” 893 Âyetin sonunda Vâsi’ ve Alîm isimlerinin zikredilmesi
ne kadar mânâlıdır. Evet, Allah Vâsi’... Yâni O’nun rahmeti, ilmi,
inâyeti insan idrâkinin kavrayamayacağı kadar geniş ve her şeyi kaplamış...
Ve O, her şeyi hakkıyla bilen mutlak Alîm. Öyle ise lütfu, ihsanı, keremi ve
hidâyeti kime vereceğini O bilir. Bu veriş rastgele değil, bir ilim ve hikmet
iledir. Bu hakikati ders veren bir diğer âyet: “Doğrusu sen sevdiğine hidâyet
veremezsin. Fakat Allah kimi dilerse ona hidâyet verir. Ve hidâyete erecekleri
en iyi O bilir.” 894
Evet, bizim başka varlıklar hakkındaki bilgimiz çok sınırlı... Canlı ve
cansız her şey bütün faaliyetlerini Allah’ın ilim ve murakabesi altında sürdürüyor.
Şu uçan kuşu seyredelim. Kim bilir yuvasından nasıl bir his ile
893 3/Âl-i İmrân, 73
894 28/Kasas, 56
• 320 •
Ahmed Kalkan
ayrılmıştı... Şimdi havada süzülürken nasıl bir zevk ve huzur duyuyor?
Uçuşan diğer kuşları hangi gözle seyrediyor? Yerdeki binaları, insanları,
arabaları nasıl değerlendiriyor? Acaba karnı ne derece tok yahut aç? Akşam
yaklaşınca, yuvasına doğru yol alırken hangi hislerle dolu olacak? Yuva
yaptığı çatıyı gördüğünde içinden neler geçecek? O günkü mesaisini bitirmiş,
diğer kuşlarla havada son birkaç tur daha atarken o küçük ve temiz
kalbi nasıl bir hazla dolacak? Bunlar ve benzeri nice haller o kuşun ruhunu
sarmış durumda. O, kendi iç âleminin bütün incelikleri ile ancak ve ancak
Yaratıcısı’nın, Rabbinin nazarı, himayesi, rahmeti ve murakabesi altında...
Bir ceylan, bir kelebek, bir karınca bu kuştan farklı mı? Her biri kendi
âleminde ayrı bir ömür sürmekte... Bedeni, kâinatla irtibat kurarken, ruhu
ve hissiyatı, bilemeyeceğimiz bir keyfiyetle, Allah’a teveccüh ve tevekkül etmekte...
Bir de şu taksi şoförünü düşünelim. Kim bilir nereye gidiyor? Hangi
derdin sahibi? Hangi hedef için yanıp tutuşuyor? İleride neler almayı plânlıyor?
Yoksa sürdüğü arabanın taksitlerinin çilesini mi çekmekte? Beden
sıhhati nasıl? Ruh huzuru ne âlemde? Düşkünlere karşı kalbi katı mı, yumuşak
mı? Rabbine teveccühü ne derece? Nefsine ne ölçüde güveniyor?
İnsan durmadan düşündüğüne göre, geçmiş günlerde neler düşündü ve şu
anda ne düşünüyor?
İşte meçhûlümüz olan böyle sayısız meseleler onun hususî dünyasını
meydana getirir. Biz o dünyanın cahiliyiz, Allah ise mâliki ve âlimi.
İşte kullarını böyle her halleri ile bilen Allah, hidâyete erecekleri de en
iyi Kendisinin bileceğini yukarıdaki âyetle haber veriyor.
Hidâyet ve dalâletle İlgili âyet-i kerimeler bir yönüyle de mü’minin
ruh terbiyesi ile ilgili... Bilindiği gibi mü’minin ruhu havf ve recâ (korku ile
ümit) sınırları arasında terakkisini sürdürür. Bu sınırları tecavüz ettiğinde
zarara düşer yahut mahvolur. Havf, Allah’tan korkma, O’nun azabından
kendini kesin şekilde emin bilmeme hâli... Recâ ise, Allah’ın rahmetinden
daima ümitvar olma, günahlarının O’nun affını hiçbir zaman aşamayacağını
düşünerek yeise, ümitsizliğe düşmeme durumu.
Kur’ân-ı Kerim, “Allah’ın dilediğini dalâlete götürebileceğini” beyan
etmekle mü’mine, yaptığı iyi amellerle övünmemesini ve onlara güvenme•
321 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
mesini öğüt verir. Diğer taraftan, kötü halleri ve günahları için de yeise
düşmemesini, “Allah’ın dilediğini hidâyete/doğru yola sevk edebileceğini”
hatırlatır.
Konunun bir de kader yönü var. Ona da kısaca temas edelim: Bir âyet
meali: “Bir de müşrikler (Allah’a eş koşanlar) dediler ki: Allah dileseydi ne biz
ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık. Ve O’nsuz hiçbir şeyi
haram kılmazdık. Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Buna karşı
peygamberin vazifesi ancak açık bir tebliğ değil mi?” 895
“Her şeyin kader ile takdir edildiği” bir hakikat. Ama, bu takdir edilenlerden
birisi de insana cüz’î irâde verilmesi ve onun emir ve yasakları işlemekte
serbest bırakılması... Bu da bir takdir... Buna göre, insan ister İbadet
etsin, ister isyan yolunu tutsun, her İki halde de kader dairesi içinde... Bu
incelik, çoğu zaman gözden kaçıyor yahut yeterince anlaşılmıyor.
Cenâb-ı Hak, taşların cansız, bitkilerin yarı canlı olmalarını dilemiş;
hayvanlar âlemini ise his dünyasına kavuşturmuş. Bunların hepsi kader dairesinde...
İnsana gelince, onu mahrukatı içinde en güzel şekilde yaratmış...
Ona akıl, kalp, vicdan gibi nice ihsanlarda bulunmuş ve onu bir imtihana
tâbi tutmuş... Kendisine birtakım emirlerde bulunmuş ve önüne bir takım
yasaklar koymuş. İnsanı bu emir ve yasaklara uyup uymamakta serbest bırakmış.
Dilemiş ki, bu hürriyet içinde, gaflete dalmayan ve Rabbini unutmayan
kullarına, meleklerden daha üstün dereceler versin ve onları ebedî
saâdetlendirsin. Nefis ve şeytana tâbi olarak Rabbini unutanları ise azabına
uğratsın. İşte bu da bir takdirdir. Bu takdire karışmak kula yaraşmaz.
“Allah dikseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi” sorusunu başka sorular
da takip eder. Meselâ, “Allah dileseydi bütün cansızları yarıcanlı yapabilirdi”
yahut “Allah dileseydi bütün ağaçlara görme, işitme verebilirdi”
veya “Allah dileseydi bütün hayvanları akıllı yaratabilirdi” gibi... Elbette,
Allah, dileseydi bütün bunları yapabilirdi. Ama dilememiş...
İnsan nevini, hepsi itaat üzere olan meleklerden ayrı bir mahiyette yaratmayı
dilemiş ve öyle yaratmış. Müşriklerin iddiasının zikredildiği aynı
sûrede şu âyet-i kerime de yer alıyor: “Allah dileseydi elbette hepinizi binek
ümmet yapardı. Fakat, O dilediğine dalâlet, dilediğine hidâyet verir ve mu-
895 16/Nahl, 35
• 322 •
Ahmed Kalkan
hakkak surette hepiniz bütün yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız.”896 Bu
âyet-i kerimede birçok ders bir arada veriliyor: Allah, insanları melekler
gibi bir tek ümmet olarak yaratmayı dilememiş. Allah’ın irâdesi mutlak...
Ve insan bütün yaptıklarından sorumlu...
İnsan Allah’ın takdir sahasında ileri geri konuşarak haddini tecavüz
edeceğine, kendi irâdesine bırakılan işleri, istikamet üzere yapmaya çalışmalı...
Zira, o ancak bunlardan sorumlu...
“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır. Dilediğini de hidâyete eriştirir. (Ey Resulüm)
Artık onlara üzülerek kendini harab etme. Allah onların yaptıklarını
şüphesiz bilir.”897 Hidâyete erecekleri de dalâlete düşecekleri de en iyi Allah
bilir... “Hâdî”, Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi. “Hidâyeti yaratan, doğru yolu gösteren
ve insanı o yolda muvaffak kılan” mânâsına geliyor...
Taşlara göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyet yaratmıyor.
“Kalpleri Allah ‘ı anmak hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun. İşte
bunlar apaçık dalâlettedirler (sapıklıktadırlar).” 898
Kulun kendi cüz’î irâdesini hayra yahut şerre yöneltmesi ile kalbinde
hidâyet yahut dalâlet yaratılıyor. Bu hakikati, hiçbir vesveseye fırsat vermeyecek
kadar açıkça ders veren bir âyet-i kerime: “Muhakkak ki, Allah,
bir kavme verdiğini, onlar nefislerindekini bozmadıkça, değiştirmez.” 899 Bir
başka âyet: “Onlar öyle kimselerdir ki, hidâyet karşılığında dalâleti (sapıklığı)
satın almışlardır. Ticaretleri kendilerine bir kazanç sağlamadığı gibi, doğru
yolu da bulamamışlardır.” 900 Bu âyet-i kerimeden kulun, dalâlete kendi irâdesiyle
müşteri olduğunu açıkça anlıyoruz.
Hidâyet ve dalâletle ilgili âyetlerin her birinde bu hakikati görebiliriz.
Bunlardan bir kısmını zikredelim:
“Allah zâlimler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 901
896 16/Nahl, 93
897 35/Fâtır, 8
898 39/Zümer, 22
899 13/Ra'd, 11
900 2/Bakara, 16
901 2/Bakara, 258
• 323 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Allah kâfirler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 902
“Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 903
Bu üç âyet-i kerimeden kalpte dalâlet yaratılmasının üç sebebini öğreniyoruz.
Hepsi de insanın kendi irâdesiyle ilgili: Zulüm, inkâr ve fısk.
Bir diğer âyet-i kerime : “... İnkâr edenler ise, ‘Allah bu misâlle neyi murad
etti?’ derler. O, bu misâlle birçoğunu saptırır, birçoğunu da doğru yola
getirir. Onunla saptırdığı ancak fâsıklardır ki, onlar Allah ‘a olan ahitlerini
kabulden sonra bozarlar; Allah’ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi ayırırlar
ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar.”904 Bu âyet-i kerimelerden de, dalâlete
düşen fâsıkların üç sıfatını öğrenmiş bulunuyoruz.
Hidâyete gelince o, Allah’ın büyük bir İhsanı olmakla beraber, buna
mazhar olmak da bazı şartlara bağlı. Bu şartların birincisi:
“Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve müttakîlere, Allah’a karşı gelmekten
sakınanlara doğru yolu gösteren (hidâyet kaynağı) bir kitaptır.”905 âyet-i
kerimesiyle “ittika” yâni “Allah’a karşı gelmekten sakınma” olarak beyan
ediliyor.
“De ki, hakikaten Allah dilediğini şaşırtıyor, kendisine gönül verene de
hidâyet buyuruyor.”906 âyetinde de hidâyet için kulun Hakk’a gönül vermesi,
cüz’î irâdesini hayra sarfetmesi şart koşuluyor.
Hidâyet ve dalâlete dair bütün âyetler Allah’ın Rahmân ve Rahîm olduğu,
Kur’ân-ı Kerim’in muttakîlere hidâyet olmak üzere inzal edildiği ve
Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) âlemlere rahmet olarak gönderildiği göz
önüne alınarak mütalâa edildiğinde, meselenin hiç de itiraza veya istismara
elverişli olmadığı açıkça görülecektir. 907
902 2/Bakara, 264
903 9/Tevbe, 24
904 2/Bakara, 26-27
905 2/Bakara, 2
906 13/Ra'd, 27
907 Alaaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 118-125
• 324 •
Ahmed Kalkan
Hidâyet Türleri
İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının
ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder. İkinci safhada beş
duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de devam eder ve içgüdü yanıldığında
duyuların hidâyeti onları düzeltir. Üçüncü hidâyet ise, muhakeme,
yani akıl hidâyetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve
onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip
olmasıdır. Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken ilk iki hidâyetin
topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik malzeme her zaman
için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin
ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz
etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet
gündeme gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan
istediği hidâyet, işte budur. 908
Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti
izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı hidâyettir.909 Peygamberlerde
örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu
da Kur’an tarafından beyan ediliyor. 910
Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu hidâyeti ulaştırmak
istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları değerlendirmemesi,
bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir. Komşumuzun evi yanarken, yangını
söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan
da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir
seyirci kalmak. Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
ile, başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 911
908 Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
909 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf,
154; 10/Yûnus, 57...
910 29/Ankebût, 69
911 bak. 33/Ahzâb, 67
• 325 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da şöyle uyarılır:
“İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan sonra
onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler
lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini
açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri
çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.” 912
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip şaşıranlar
olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını âyetlerden bulalım:
“Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da şaşırmışlığı/
sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah’tan başka veli
edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı.”913 Bu âyette dikkati
çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları yolun doğru ya
da eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne ölçünün Allah
tarafından belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani O’nun indirdiklerine
uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna da, tahmin etmekle
değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek, doğruyu, güzeli arayıp
tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor: “Sözü dinleyip de
en güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine yol gösterdiği kimselerdir
ve onlar, temiz akıl sahipleridir.”914 Bir de bunun karşıtına bakalım: “Onlar
sadece zanna ve nefislerinin arzusuna, canlarının istediğine uyarlar; oysa,
andolsun ki onlara Rablerinden hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”915 “Hevâ
ve hevesini ilâh edinen, bir ilim üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın dalâlette,
şaşkınlıkta bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği
kimseyi gördün mü? Artık onu Allah’tan başka kim yola getirebilir? Siz, yine
de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?” 916
912 2/Bakara, 159-160
913 7/A'râf, 30
914 39/Zümer, 18
915 53/Necm, 23
916 45/Câsiye, 23
• 326 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah, kendi rızâsını
gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları izniyle karanlıklardan
aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”917 “Bunlar, namaz kılan, zekât
veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol gösterici kılavuz
ve müjdedir.”918 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri, imanlarına karşılık
Rableri doğru yola eriştirir.”919 “Güven, iman edip imanlarına zulüm katmayanlarındır.
İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu bulanlardır.”920 Dikkat
edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten bir güç olarak verilmesine
karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah, insanı
fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte, ya da
şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık içinde;
daha doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi özetleyecek
olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında
zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip
etmez.” diyor.921 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda
sanmak;922 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak;923 Allah’ı
zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten yüzçevirmek;924 dünya hayatından
başka bir beklentisi olmamak;925 babalarını, atalarını üzerinde
bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne sürdürmek;926 zâlimlerden ve
nankörlerden olmak;927 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit olduktan
ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.928 Hidâyetin
önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 929
917 5/Mâide, 16
918 27/Neml, 2
919 10/Yûnus, 9
920 6/En'âm, 82
921 Bak. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7;
62/Cum'a, 5
922 7/A'râf, 30
923 45/Câsiye, 23
924 59/Haşr, 19
925 2/Bakara, 200
926 2/Bakara, 170
927 3/Âl-i İmran, 86
928 3/Âl-i İmran, 86
929 Bak. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
• 327 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi engeller.930
Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor.
931 Şeytana tâbi olmak,932 Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara
uymak,933 Allah’tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek,
934 bütün bunlar hidâyetin engellerindendir.
Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü
dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,935 Allah’ın rızâsını gözetmek,936
Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak,937 işlediği hata
ve günahlardan dönmek, tevbe etmek,938 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine
uymak,939 iman edip imanına zulüm katmamak,940 sâlih amel işlemek,
namaz kılmak, zekât vermek,941 hidâyete yönelmiş olmak,942 Allah’tan başkasından
korkmamak,943 yalnızca Allah’a teslim olmak,944 düşünmek, ibret
almak. 945
Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında sâbit
kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir kul için dünyada,
âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü iman her
hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve âhiretin
mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka
saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez.
Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak
ile ölür. Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
930 bak. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
931 bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
932 22/Hacc, 4
933 4/Nisâ, 115
934 2/Bakara, 150
935 39/Zümer, 18
936 92/Leyl, 19-20
937 36/Yâsin, 21
938 20/Tâhâ, 82; 122
939 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
940 6/En'âm, 82
941 27/Neml, 2
942 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
943 2/Bakara, 150
944 3/Âl-i İmran, 20
945 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
• 328 •
Ahmed Kalkan
Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları
görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah’a karşı küfran
ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını
terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak
yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle
dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen,
dalâlet yolunu tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
azgınların sonu da budur.
Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan
şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı
yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır.
Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp
beraber olabilmek Allah’ın büyük lütfu ve hidâyetidir. 946
“Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
“Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
Hidâyet Konusunda Sünettullah
(Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
“Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”947 Yüce Allah’ın
Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm) evrensel, sağlam
ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli gerçek yol (hidâyet) de odur.
Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol
belli olduktan sonra Rasûl’e karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir
yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir
gidiş yeridir orası!” 948 Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi,
terk edilmesi ve varsa sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine
tutunursa zarar eder. Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da ondan
çeker ve o kişi zâlimlerden olur. “...Sana gelen ilimden sonra eğer onların
946 A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
947 2/Bakara, 120
948 4/Nisâ, 115
• 329 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir
yardımcı olur.” 949 “Sana gelen ilimlerden sonra onların keyiflerine uyarsan,
o takdirde sen mutlaka zâlimlerden olursun.”950 Rasûlullah’a “ilim” diye gelen,
Allah’ın yolu ve İslâmî emirlerden “şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal,
yahûdi ve hıristiyanların heveslerine uysan, o takdirde zâlimlerden olursun.
Hitap Rasûlullah’a, maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı
olan hevâ ve heveslerine tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır.
Mü’minler bilmeliler ki, sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına
uymak, insanları bâtıl tehlikelere düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük
bir zulümdür.
“Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
üzülmeyeceklerdir.”951 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani kendisiyle
kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye yönelenlere,
âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden kaçırdıklarına
da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle yol bulanlar, ne gelecekten
korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara
hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad
eder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği
kolaylaşır. Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir.
“...Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz
ve sıkıntıya düşmez. Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz
çevirirse, onun için dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”952 Hidâyetine/
Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat bir yaşantıyla
(bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya kadın, mü’min
olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş bir hayatla yaşatırız.
Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.”953
Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle beraber mü’minliktir.
Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş sayılmaz. Onun yaşadığı “tertemiz,
güzel hayat” ise, herhangi bir sıkıntının olmadığı bir hayattır. Çünkü
bu, İbn Kesir’in de tefsirinde dediği gibi, hangi yönden olursa olsun, bütün
rahatlık şekillerini kapsar.
949 2/Bakara, 120
950 2/Bakara, 145
951 2/Bakara, 38
952 20/Tâhâ, 123-124
953 16/Nahl, 97
• 330 •
Ahmed Kalkan
Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin kendisiyle faydalandığı temiz
yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi gibi, “sıkıntı” da ondan
bu dünyada giderilmiştir. Zira, Allah’ın hidâyetine uyan kimse, O’nun rızâsını
gözetir. Allah’ın kendisi için taksimine de, azımsamadan kanaat eder.
Çünkü o Allah’ın kendisine bahşettiği din nimeti sâyesinde bahtiyardır,
mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir. Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden
sonra, onun, dünyaya ve dünyanın geçici metâına/faydasına
değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi, eline geçince terk etmeksizin
ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı olmaması, kesinlikle onun
rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması demektir.
Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah geçim
sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.”954
Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır. Yüz çevirmekten
maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak ve hidâyeti başkasından
ummaktır. Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren için, dünyada geçim
sıkıntısı vardır. Çünkü âyette geçen “dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir.
Bu da dünyaya ve dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras,
azalmasından korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir
şey yoktur. Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte nimet
içinde olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği yerde otursa da
göğsü dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti, kalbini imar etmedikçe
saâdeti de rahat bir geçimi de fark edemez. Bu, dünyadaki durum.
Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah, Allah’ın
âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet günü kör olarak
haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun
için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyâmet günü, onu kör olarak
haşrederiz.”955 Allah’ın hidâyetinden, âyetlerinden gözünü yuman, onu
unutmuş ve terk etmiş demektir. Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten
geldiği gibi, yaptığına uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir.
Çünkü cezâ, yapılanın cinsinden olur.
Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan ve ona doğru
954 20/Tâhâ, 124
955 20/Tâhâ, 124
• 331 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş kılar. “Kim Rahmân’ın
zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız; artık o, onun arkadaşı
olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını
sanırlar.” 956
“O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun ki, bizi
hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden
bunun yolunu bulamazdık.”957 Görülüyor ki, hidâyete, doğru yola gitmek
için, Allah’ın bize müdâhale etmesi gerekiyor. “Hidâyeti, duâ ve niyazla
Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet edici O’dur.”958 İbrahim (a.s.): “Rabbim bana
hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak sapıklar topluluğundan olacaktım.”959
der.
Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet olduğu
içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu Kur’an, insanları
en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”960 Peygamberimiz de rehberlik
görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini ifade etmiştir: “Allah, beni,
âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.” “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet
ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir
kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur.
Suyu tutar da Allah onunla halkı faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar,
ekin ekerler. Bu yağmur, başka bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır.
Ne suyu tutar, ne de çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın
benimle gönderdiğinden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye
karşı başını kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen
kimse böyledir.” 961
“Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye hidâyet
verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır.”
962
956 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar Y., s. 44 vd.
957 7/A'râf, 43
958 14/İbrahim, 21
959 6/En'âm, 77
960 17/İsrâ, 9
961 Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
962 Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
• 332 •
Ahmed Kalkan
Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin
okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduâda bulunuverseniz!”
dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”963
buyurdular.
Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir.
“Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz.
Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”964 “İhdinâ’s-sırata’l müstakim:
Bizi dosdoğru yola ilet” 965
Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan
ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse,
hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih
amel işlemelidir.
“Rabbim Allah’tır” de, sonra dosdoğru ol;
Sırât-ı müstakîmdir, budur en doğru yol.
- 6-7. Âyetler -
„ مْ وَلاَ الضَّاِّل ي ن ‘ الَمغضُوبِ عَلَي ِ ‹ مْ غَي ِ ‘ أَنعَمت عَلَي ِ   صَِاطَ اَّلذِي نَ
dَeğil: ‹ غَيْ ِ kendilerine : م‘ عَلَيْ ِ nimet verdiklerinin : أَْنعَمْتَ   اَّلذِي ن yoluna : صَِاط ve sapanlarınkine : „ وََلالضَّاِّل ي نَ gazaba uğrayanların : مْ‘ اْلَغْضُوبِ عَلَيْ ِ
“Bize sırât-ı müstakîmi/dosdoğru yolu hidâyet et/göster. Kendilerine
nimet verdiklerin kimselerin yolunu, gazaba uğramışların ve dalâlettekilerin/
sapmışların yolunu değil!” (1/Fâtiha, 6-7)
مْ ‘ أَْنعَمْتَ عَلَيْ ِ   صَِاطَ اَّلذِي نَ
963 Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
964 29/Ankebut, 69
965 1/Fâtiha, 6
• 333 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Kendilerine nimet vererek lütuf ve ikramda bulundukların yoluna,
Kur’an’ın diğer bir âyetinde belirtildiği gibi; peygamberlerin, sıddîkların,
şehidler ve sâlihlerin yoluna (bizi ulaştır). Kendilerine nimet verilen kimseler
hakkında şöyle buyrulur:
أَْنعَمَ الّلُ   وَمَن يطِعِ الّلَ وَالرَّسُولَ فَأُوَْلئِكَ مَعَ اَّلذِي نَ ¯ وََلَدَْينَاهُْ صَِاطًا مُّسْتَقِي
وَحَسُنَ أُوَلئِكَ رَفِيقًا „ دَاء وَالصَّالِِي نَ º وَال شُّ َ „ وَالصِّدِّيقِ ي نَ „ م مِّنَ النَِّبيِّ ي نَ ‘ عَلَيْ ِ
“Ve onları sırât-ı müstakîme/dosdoğru bir yola iletirdik. Kim Allah’a ve
Peygamberi’ne itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetine eriştirdiği peygamberler,
sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle birliktedirler. Ne iyi arkadaştır onlar. Bu,
Allah’ın büyük lütfudur.” 966
„ مْوَلاَ الضَّاِّل ي نَ ‘ الَمغضُوبِ عَلَي ِ ‹ غَي ِ
Gazaba uğrayanların ve dalâlette olan/sapanların yoluna değil. Nimet
kelimesi ve bunun kökü olan “n a m” kökü, değişik kullanımlarla Kur’an’da
toplam 144 yerde geçer. Mağdûb kelimesi ise Kur’an’da sadece Fâtiha sûresinde
geçer. Ama bu kelimenin kökü olan “ğ d b” değişik kullanımlarla toplam
24 yerde zikredilir. Dalâlet kelimesinin kökü “d l l” ve türevleri Kur’ân-ı
Kerim’de toplam 188 yerde geçer.
 الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ
Sırât-ı müstakîm/Dosdoğru yol
Kur’ân-ı Kerim’de 32 âyette geçen967 bu tamlama, yol anlamındaki
sırât’la; doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki müstakîm kelimesinin birleşmesinden
oluşmaktadır. Kur’an’ın, hedefe götürücü ve erdirici yol olarak
gördüğü yol, sırât’tır. Sırât, lügatta cadde, anayol, işlek ve büyük yol anlamına
gelir (Sırât kelimesi, değişik kullanımlarla Kur’an’da toplam 45 defa zikredilir).
“Es-sırât”: “Allah’ın yolu” demektir. Müstakîm ise, hiçbir yerinde
meyil ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru demektir.
966 4/Nisâ, 68-69
967 Sırât-ı Müstakîm İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde:) 1/Fâtiha, 6; 2/Bakara, 142, 212;
3/Al-i İmran, 51, 101; 4/Nisâ, 68, 175; 5/Mâide, 16; 6/En'âm, 39, 87, 126, 153, 161; 7/A'râf, 16; 10/Yûnus,
25; 11/Hûd, 56; 15/Hıcr, 41; 16/Nahl, 76, 121; 19/Meryem, 36; 22/Hacc, 54; 23/Mü'minun, 73; 24/Nûr, 46;
36/Yâsin, 4, 61; 37/Sâffât, 118; 42/Şûrâ, 52; 43/Zuhruf, 43, 61, 64; 48/Fetih, 2, 20; 67/Mülk, 22.
• 334 •
Ahmed Kalkan
Sırât-ı müstakîm: Dosdoğru olan yol anlamındadır. Sırât-ı müstakîm
(doğru yol): İki nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından
Cennet noktasına en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek
yolun adıdır.
İstikamet ve Sırât-ı Müstakîm
İstikamet: Hangi yaşta ve hangi seviyede olursak olalım, hiç birimiz
aldanmaktan veya aldatılmaktan hoşlanmayız. Bu sebeple her insan, kendi
idrâki ölçüsünde doğru ve doğruluktan yanadır. Hayatlarını yalan, hile ve
sahtekârlık üzerine kurmuş olan kimseler dahi, suç ortakları ile olan münasebetlerinde
menfaatleri icabı, doğruluğa büyük değer verirler.
Evet, ama doğruluk nedir? İslâm kültüründe insanî ve ahlâkî yaşayışa
esas olan doğruluğun zirvesi, istikamettir. “İstikamet”i; Arapçadaki kökü
“kavm” veya “kıyâm” ve aynı kökten türemiş olan “kaaim” ile birlikte mütâlaa
etmeliyiz. “Kavm”, “kıyâm”: Ayak üzere kalkıp durmak, bir işe başlamak,
doğru ve mûtedil olmak, zulme karşı ayaklanmak anlamına gelir. “Kaaim”:
Ayakta duran, bir nesne üzerine sâbit ve devamlı olan demektir. Bu kelimelerle
irtibatı olan “istikamet” ise; doğru ve mûtedil olmak, bir nesneye baha
ve kıymet takdir ve tayin eylemek mânâlarına gelir.
İstikamet kelimesini türemiş olduğu kelimelerle, bunların ihtivâ ettiği
mânâları mantıkî bir sıra içinde şöyle özetleyebiliriz:
1- Dilimizde kısaca “doğruluk” diye bilinen “istikamet” kelimesinin
lügat mânâlarından biri; herhangi bir şeyin değerini, kıymetini en iyi ve
en doğru şekilde takdir ve tâyin etmektir. Buna göre, doğrulukta istikamet
seviyesine erişmek isteyen bir kimsenin önce, doğruluğun ne olduğunu anlaması,
sonra da, ona kıymet biçecek ölçüde, imanla desteklenmiş bir akl-ı
selime sahip olması gerekir. İmanla desteklenmiş akıl diyoruz; zira, kendisini
ve kâinatı yaratanı idrâk edememiş, değer hükümlerini kazanamamış
bir akıl, beşerî ihtiras ve menfaatlerin kuklası olmaktan başka ne işe yarar!?
2- “İstikamet” kelimesinin kökünde; ayağa kalkıp durmak ve bir işe
başlamak mânâları da vardır. Bu iki anlamı birincisi ile telif edersek; istikamet
sahibi olmak isteyen kimse, önce onun değerini kavramalı, sonra da
• 335 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
karar verip idrâk ettiğini günlük hayatında yaşama gayreti içine girmelidir,
diyebiliriz. Zira yaşanarak hal edilmeyen değerler, birer fantezi olmaktan
öteye geçemezler.
3- “İstikamet”e esas olan mânâlardan biri de; sebat ve devamdır. Böyle
bir değere tâlip olan insanın, asla doğruluktan ayrılmaması ve önüne çıkacak
zorlu engellere rağmen, istikametin gereklerini yerine getirmede sebatkâr
ve devamlı olması lâzımdır. Aksi takdirde hedefine nasıl ulaşır?
4- “İstikamet”in en güçlü mânâsı; doğru olmaktır. Ancak, bu müstesnâ
değere esas olan doğruluk, herkesin kendi idrâkine bağlı kalmamalı; iman,
ahlâk, vicdan ve akl-ı selime muvâfık olmalıdır. Zira bu seviyeye erişmemiş
bir doğruluk anlayışı, sadece fikirde ve sözde kalır, davranış haline gelemez.
5- Sözlüklerde “istikamet” tarif edilirken, doğruluktan hemen sonra
“mûtedil olmak” mânâsının zikredilmiş olması da son derece mühimdir.
Bu, itidalsiz bir istikametin kemâle erişemeyeceğine işarettir. O halde, itidalle
bağdaşmayan ifrat-tefrit, şiddet ve taassuptan yakasını kurtarıp “her
şeyin hayırlısı, ortasıdır” fehvâsınca orta yolu bulamayan bir insan, ne kadar
doğru olsa da, istikamet zirvesine yükselemez, diyebiliriz.
6- Türkçe’de “istikamet”; doğrultu, yön mânâsına da kullanılmaktadır.
Meselâ, cihadda askerlere; “istikamet, karşı tepeler!” veya benzeri bir
ifadeyle, yön ve hedef tâyin edilmesi gerekir. İstikamet gösterilmeden hücuma
kaldırılacak birlikler, kısa zamanda dağılır ve hücum gücünden çok
şey kaybederler. Belki de bu sebepten Cenâb-ı Hak: “...Sizin ilâhınız bir tek
ilâhtır. Onun için, hepiniz O’na istikamet edin/yönelin...”968 buyurur ve iman
eden her insana tek istikamet tâyin eder.
İslâm’da istikametten gâye tevhiddir. Aksi halde, Allah her yerde mevcut
iken; ırkları, dilleri, mizaç ve seviyeleri birbirinden farklı milyonlarca
insanın, namazlarında, günde beş kere aynı kıbleye, aynı istikamete yönelmelerinin
farz oluşunu nasıl izah edebiliriz? İslâm tefekküründe, kısmen
zâhirî olan bu istikametin bir üst derecesi, belki de gâyesi; gönül Kâbemize
yöneliş ve bize bizden yakın olan Rabbimizi kendi özümüzde hissediştir.
Ancak, bu anlamda bir istikamet, her kişinin değil; er kişinin kârı olsa gerektir.
968 41/Fussılet, 6
• 336 •
Ahmed Kalkan
Nitekim, “O halde (Rasûlüm) sen beraberindeki tevbe edenlerle birlikte,
emrolunduğun gibi istikamet et/dosdoğru ol!...”969 İlâhî hitabına muhâtap
olan Rasûlullah Efendimiz, bu âyeti kast ederek: “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı”
970 buyurmuşlar. Zira emrolunduğu üzere istikamet etme seviyesi, Allah’a
kayıtsız şartsız bir teslimiyetin ifâdesiydi. Öyle ki, bu seviyede Cenâb-ı
Hak’tan başkasına meyledilemez ve O’nun emirlerine aykırı bir tercih de
yapılamazdı. Şüphesiz, her haliyle istikametin zirvesinde olan Rasûlullah’a:
“Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı” dedirtecek kadar zor gelen, İlâhî emrin kendisini
ilgilendiren tarafından ziyâde; çok sevdiği ümmetine âit kısmıdır. Zira
O, bizi bizden daha iyi tanıyor ve bizim için endişeleniyordu.
Sırât-ı Müstakîm: İslâm kültüründe ilmin gâyesi tevhid; amel ve ibâdetin
zirvesi, istikamettir. İstikamete erişenlerin yoluna da sırât-ı müstakîm
denir. Sözlüklerde sırât, yol, müstakîm de doğru diye belirtilmiştir, ama
bu “doğru”yu, düz bir hat olarak düşünemeyiz. Zaten, yuvarlak bir dünya
üzerinde böylesine müstakîm bir doğru çizmek de mümkün değildir. O
halde, istikametin türediği kök olan “kavm” veya “kıvam” kelimelerinin,
“ayağa kalkıp durmak” mânâsından hareketle “müstakîm”e; “aşağıdan yukarıya
yükselen doğru”dur, diyebiliriz. Bu durumda sırât-ı müstakîme de;
“dünya durağından mânen yükselerek Allah’a ulaşan en doğru ve en kısa
yol” mânâsını vermek mümkün olur. Bu anlamda bizi yücelere doğru yükseltmek
için Allah’ın gökten uzattığı ipi olan hablullaha/Kur’an’a sımsıkı yapışmak971
istikamet için, sırât-ı müstakîm için temel şarttır.
Sırât-ı müstakîm, bir zirvedir ve böylesine bir zirveye, elbette ki beşer
idrâkiyle ulaşılamaz. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah kimi dilerse,
onu sırât-ı müstakîme iletir”972 buyurulmuş ve bu seviyeye ancak, Cenâb-ı
Hakk’ın lütfuyla erişilebileceği açıkça beyan edilmiştir. O halde ne yapabiliriz,
bize düşen nedir? Bu soruların cevabını Fâtiha sûresinde buluyoruz.
Bu sûre, farz olan günlük beş vakit namazın her rekâtında okunur. Beş vakit
namazda, kırk rekât bulunduğuna göre, günde en az kırk defa okuduğumuz
bu sûrede Cenâb-ı Hak, istikamet ve tevhid yolunda mutlaka riâyet edilmesi
gereken üç önemli esası, açıkça beyan ediyor:
969 11/Hûd, 112
970 Tirmizî, Tefsir 57
971 3/Âl-i İmrân, 103
972 24/Nûr, 46
• 337 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Birincisi; bizleri, nefsimiz dâhil her türlü tehlikeden koruyan, hatalarımızı
bağışlayan, âlemlerin Rabbi ve hesap gününün mutlak sahibi Allah’a,
bahşettiği her türlü nimeti, O’nun rızâsı dâhilinde kullanmak sûretiyle şükretmektir.
973
İkincisi; ihtirasların yol açtığı her türlü kulluk ve kölelikten kurtulup;
“Ancak Sana kulluk/ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz”974 diyecek
seviyede bir teslimiyettir.
Üçüncü esas; hangi merhale ve makamda olursa olsun, kulun, kendisinde
bir varlık görmemesi ve bulunduğu her hali Hak’tan bilip; “Bizi sırât-ı
müstakîme; nimete erdirdiğin kimselerin, gazaba uğramayanların, sapmayanların
yoluna eriştir!”975 niyâzından bir an dahi gâfil olmamasıdır.
Bu esaslara sımsıkı sarılıp istikamet etme gayreti içinde olanlar, Kur’ân-ı
Kerim’de bakın nasıl müjdeleniyorlar: “Rabbimiz Allah’tır’ deyip de sonra istikamet
edenlere, hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.”976
Bu âyette sırât-ı müstakîm; Cenâb-ı Hakk’ın nimete erdirdiği kimselerin,
gazaba uğramayanların, sapmayanların yolu olarak târif ediliyor. Acaba,
böylesine yüceltilen insanlar kimlerdir?
Bu sorunun cevabını da yine Cenâb-ı Hak’tan öğreniyoruz: “Allah’a ve
Rasûl’e itaat edenler; Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar,
şehidler ve sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır.” 977
973 1/Fâtiha, 1-4
974 1/Fâtiha, 5
975 1/Fâtiha, 6-7
976 46/Ahkaf, 13
977 4/Nisâ, 69; Hayri Bilecik, Mefhumlardan Tefekküre, Hülbe Y., s. 99 vd.
• 338 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’da Sırât-ı Müstakîm
Kur’ân-ı Kerim’de 32 âyette geçen Sırât-ı müstakîm’in Kur’an’daki öteki
isimleri şunlardır: a- Es-sırâtu’s seviyy: Düz yol978 b- Sevâu’s-sırât: Yolun
doğrusu979 c- Sebîlu’r- Reşâd: Murada erdiren yol. 980
Sırât-ı Müstakîm’in Kur’ân-ı Kerim’deki zıddı (karşıtı): Sırât-ı cahıym:
Cehennem yolu’dur.981 Kur’ân-ı Kerim’de ayrıca ve açıkça bir sırât-ı Cennet’ten
söz edilmediğine göre, sırât-ı müstakîm “Cennet yolu” anlamını da
taşıyor demektir.
Sırât-ı Müstakîm’in Kur’ân-ı Kerim’deki Tanımları
a- İlâhî nimete ermişlerin yolu: “Bizi doğru yola hidâyet et; kendilerine
nimet verdiklerinin yoluna...”982 Kendilerine Allah’ın nimet verdikleri ise bir
başka âyette meâlen şöyle açıklanmaktadır: “Allah’a ve Rasûl’e itaat edenler;
Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlihlerle
beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır.” 983
b- Allah’ın yolu (sırâtullah): “...Ve elbette sen, doğru yola çağırıyorsun,
göklerin ve yerin sahibi Allah’ın yoluna.” 984
c- İslâm dini: “Sen onları doğru bir yola (İslâm’a) çağırıyorsun. Ama âhirete
inanmayanlar (bu senin çağırdığın) yol (İslâm)dan sapıyorlar.” 985
d- Allah’a kulluk: “Ey Âdemoğulları, ben size şeytana tapmayın; o, sizin
için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu dosdoğru yoldur (sırât-ı
müstakîm) diye bildirmedim mi?” 986
978 20/Tâhâ, 135; 19/Meryem, 43
979 38/Sâd, 22
980 7/A'râf, 146; 40/Mü'min, 38, 39
981 37/Sâffât, 23; 4/Nisâ, 168-169
982 1/Fâtiha, 6-7
983 4/Nisâ, 69
984 42/Şûrâ, 52-53
985 23/Mü'minûn, 73-74
986 36/Yâsin, 60-61
• 339 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
e- Sünnetullah: “Allah, kimi doğru yola iletmek isterse, onun göğsünü
İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş
gibi dar ve tıkanık kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında bırakır.
İşte Rabbinin sırât-ı müstakîmi, dosdoğru yolu budur.” 987
f- Hz. İbrahim’in dini (Haniflik): “De ki; Rabbim, beni sırât-ı müstakîme
(doğru yola) iletti. Dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine.” 988
g- Adâlet: “...Aramızda hak ile hükmet, zulmetme. Bizi yolun ortasına
(adâlete) götür.”989 “Gerçekten Rabbin, doğru bir yol üzerindedir (O âdildir,
katında kimse zulme uğramaz).” 990
Tefsirlere baktığımızda “es-sırâtu’l-müstakîm”den maksadın ne olduğu
hakkında şu rivâyetleri görürüz: Allah’ın yolu, doğru yol, uygun yol, Allah’ın
kitabı, iman ve imana bağlı olan şeyler, İslâm ve İslâm şeriatı, Peygamberimiz’in
ve ashâbının büyüklerinin yolu, cennet yolu, sırât köprüsü
(cehennem köprüsü), ifrat ve tefrit arası mûtedil (dengeli, orta) yol. Âyette
söz konusu edilen doğru yol (sırât-ı müstakîm), hakka ulaştıran yoldur.
Hakka ve doğruya ulaştıran yol ise, peygamberlerin yoludur. Bütün peygamberler
insanları aynı yola dâvet etmişlerdir. Bu nedenle söz konusu edilen
yol ile kast edilenin, Peygamberimizin yolu olduğunu söyleyenler de
elbette isâbet etmişlerdir. Müfessirlerden bazıları, bununla Kur’an’ın, bazıları
da İslâm’ın kast edildiğini söylemişlerdir. Kuşkusuz İslâm da, Kur’an da
Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ve kendisinden önceki peygamberlerin yoludur.
Bu nedenle bu görüşlerin tümü arasında herhangi bir çelişki ve ihtilâf söz
konusu değildir.
Cadde, ana yol, büyük yol anlamlarına gelen “sırât”, İslâm terminolojisinde
ayrıca, Cehennem çukurlarının üzerinden geçip Cennet’e uzanan,
‘kıldan ince, kılıçtan keskin’ yol olarak da geçer. Bu yol, yani ‘kıldan ince,
kılıçtan keskin’ olan yol, bir bakıma, yalnızca Cehennem çukurlarından geçen
değil; insanın dünya hayatına gelişiyle başlayan yoldur. İnsanın, daha
doğrusu mü’minin yeryüzündeki hayatı sırattır. Bu hayatı yaşama, sırattan
geçmektir.
987 6/En'âm, 125-126
988 6/En'âm, 161
989 31/Sâd, 22
990 11/Hûd, 56
• 340 •
Ahmed Kalkan
Bu yol, bir yerde Cehenneme uzanırken; bir yerde de Cehennemi aşıp
Cennete varır. Dosdoğru yol, yani sırât-ı müstakîm tektir. Dünya hayatında
insanların bu yol üzere olmaları gerekir. Geniş bir yoldur bu. İnsanların
dünya hayatları ve âhiretteki gerçek mutlulukları için her türlü gerekli imkânı
ve araç-gereci kendinde barındıran bir yoldur. Fakat bu yol, aynı zamanda
‘kıldan ince, kılıçtan da keskince’ bir yoldur. Allah elinden tutmazsa
insan, her an bu yoldan kayıp bozuk yollara sapabilir. Her adım başında
oturmuş kötü yol dâvetçileri vardır. “Her yolun başına oturup da, tehdit ederek
iman edenleri Allah’ın yolundan çevirmeye ve onu eğriltmeye çalışmayın.” 991
İnsan, her adım başında bu yoldan (sırât-ı müstakîm) sapabilir. Bu bakımdan,
bir insan, ömrünün sonuna kadar dosdoğru yolda yürürken, son
anlarında kâfir ölebilir. Yine, ömrünün sonuna kadar başka yollardayken,
son anlarında dosdoğru olan yola girebilir. Bu bakımdan, peygamberler,
örneğin Hz. Yusuf, “Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihlere kat”992
diye duâ etmiştir. İşte, ömür boyu Allah’ın yolunda kalabilmek ve özellikle
bu yol üzerindeyken can verebilmek için her an Allah’a duâ etmek gerekir:
“Rabbimiz, hidâyete ulaştırdıktan sonra kalplerimizi eğriltme ve katından
bize rahmet bağışla.”993 diye yalvarmak gerekir. “Ey kalpleri evirip çeviren,
kalplerimizi dinin üzerinde sâbit kıl!”994 diye, hem dille, hem davranışlarla
niyaz etmek gerekir. İşte, dünya hayatında “sırât-ı müstakîm” üzerinde
olan insanlar, ‘kıldan ince, kılıçtan keskince’ yolu geçen insanlar, âhirette
de cehennemin üzerindeki “sırât”tan geçip, cennete ulaşacaklardır. Dünya
hayatında, Allah’ın yolu dışındaki yollarda yürüyenler; âhirette cehenneme
uzanan yola girip, ateşin içinde yuvarlanacaklardır: “Toplayın o zâlimleri,
onların eşlerini ve Allah’ın dışında taptıklarını. Götürün onları cehennemin
yolu (sırâtı)na.” 995
Çok değişik yollar vardır; kısa, uzun, dar, geniş, eğri, dolambaç, düz,
yolcusuna sıkıntı veren, rahat yolculuk sağlayan, hedefe götüren, hedeften
uzaklaştıran... Fakat bütün bu yollardan hedefe gitmeye en uygun olanı hiç
itirazsız düz (kısa), geniş, rahat ve amaçlanan hedefe götürme özelliklerine
sahip olanıdır. Fâtiha’nın bu âyetinde kul, Allah’tan bir istekte bulunur; bir
991 7/A'râf, 86
992 12/Yûsuf, 101
993 3/Âl-i İmran, 8
994 Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13
995 37/Saffât, 22-23; Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 129-130
• 341 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
yolcu olarak kendisine dosdoğru yolu göstermesini, böyle bir yola ulaştırmasını
ister. Kulun isteği sadece doğru olan herhangi bir yol değildir. Kul,
dosdoğru bir yol ister. Yolculuktan amaç, bir yere gitmek değil midir? O
halde, kim yolunun dar, uzun, dolambaçlı ve bozuk olmasını ister? Kim
varacağı yere gitmeyen veya çıkmaz sokaklar gibi devamı bulunmayan bir
yolda yolculuk yapmak ister? Kulun isteğindeki titizliğinin nedeni işte budur.
İstenilen yol dosdoğru olan yoldur. Âyetteki ‘yol’dan ne kast edildiğine
gelince:
Bazı hadislerde insan bir yolcuya, dünya ise yolculuk sırasında bir süre
dinlenmek için oturulan hana/otele benzetilir. Bu hanın biri giriş, diğeri
çıkış için iki kapısı vardır. Dünya hayatı, sonu ebedî geleceğe, yani âhirete
çıkan bir yoldan ibârettir. “Sizden her birinize bir şeriat ve bir yol belirledik”
996 “De ki, şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah’ı
birleyen İbrâhim’in dinine iletti. O, şirk/ortak koşanlardan değildi.”997 Bu ve
diğer bazı âyetlerden de anlaşılıyor ki, “yol”dan maksat din, yani inanç ve
hayat tarzının dayandığı esaslar ile bu esasların oluşturduğu yaşam şeklinin
kendisidir. Bu durumda dosdoğru yola iletilme isteğinden, “Beni dinlerin
inanç ve hayat tarzlarının en doğrusuna, doğruluğu konusunda hiçbir şüphe
taşımayanına sahip ve mensup kıl!” anlamı kastedildiği anlaşılır. Sırât-ı
müstakîm; İslâm, Kur’an ve Rasûlullah’ın yolu ve bunların dayanağı Allah’ın
bildirdiği vahiydir. Fâtiha sûresinin söz konusu âyetinden, kulun Allah’tan,
kendisini Allah tarafından tayin olunan bir hayat tarzına iletmesini istediği
anlaşılır. Bu isteğinde ve ısrarında da haklıdır. Çünkü insanlık tarihi, insanın
bireysel ve toplumsal hayatını kuşatan sistem arayışlarıyla doludur. Filozoflar,
bilim adamları ve düşünürler... tarafından oluşturulan sistemlerin
tamamı insanlığı huzur ve saâdete kavuşturacağı iddiasıyla ortaya çıkmış;
uygulama imkanına kavuşanlarsa hep zulme ve sömürüye neden olmuş,
arkalarında perişan insanlar veya darmadağın toplumlar bırakarak tarihin
sayfalarına gömülmüştür. Bu nedenle, insanın bireysel ve toplumsal hayatın
şeklini ve yönünü tayin edecek esaslar belirleme gayretinin Kur’ân-ı
Kerim tarafından dayanaksız bir çaba olarak nitelendirilmesi998 oldukça anlamlıdır.
Böylesi bir gayretin çözümsüz olduğunun belirtilmesi de oldukça
gerçekçidir. Çünkü bu konu insanın ilmini, güç ve yeteneklerini aşar.
996 5/Mâide, 48
997 6/En'âm, 161
998 68/Kalem, 36-41; 53/Necm, 28
• 342 •
Ahmed Kalkan
Bu iş, âlemlerin rabbi Allah’a ait olup insanların bireysel ve toplumsal
hayatlarında gerçek huzur ve saâdeti sağlayacak bir sistemin sahibi ancak
O’dur. “De ki: Yol gösterme ancak Allah’ın yol göstermesidir.”999 “Asıl doğru
yol, Allah’ın yoludur’ de!”1000 “Yolu doğrultmak Allah’a aittir.” 1001
Dosdoğru yolun, dosdoğru inancın ve hayat tarzının ne olduğu
Kur’an’da bildirilip gösterilmiştir: “Biz ona hayır ve şerri, her iki yolu da göstermedik
mi?”1002 “Onları (peygamberleri) emrimizle doğru yolu gösteren önderler
yaptık.”1003 “Şüphesiz ki bu Kur’an, insanları en doğru yola götürür.” 1004
İbn Mes’ud (r.a.), konuyla ilgili olarak şunu naklediyor: “Hz. Peygamber
bir gün yere düz bir çizgi çizdi ve ‘Bu Allah’ın yoludur’ dedi. Daha sonra
bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizerek ‘Bunlar ise diğer yollardır.
Her biri üzerinde yanlışa dâvet eden birtakım şeytanlar vardır’ buyurdu. Arkasından
da şu âyeti okudu: “Şu emrettiğim yol, Benim dosdoğru yolumdur.
Hep ona uyun! Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki sizi O’nun yolundan
saptırmasın. (Azâbından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor.”
1005
Nimet Verilenler
Fâtiha sûresinde, insanlar için gerekli olanın herhangi bir yol olmayıp
sadece sırât-ı müstakîm olduğu belirtildikten sonra, konu daha da somutlaştırılarak,
bu yolun yolcularının ortak vasıfları açıklanır: “Nimet verilenler.”
Bu, hem kulun istemesi gereken şeyi, hem de sırât-ı müstakîme mensup
olmanın insana neler kazandıracağını açıklayan bir âyetttir. Nimete
sahip olanların kimler olduğu ise, daha sonra vahyolunan bir başka âyette
şöylece açıklanır:
“Ve onları sırât-ı müstakîme/dosdoğru bir yola iletirdik. Kim Allah’a ve
Peygamberi’ne itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetine eriştirdiği peygam-
999 6/En'âm, 71
1000 2/Bakara, 120
1001 16/Nahl, 9
1002 90/Beled, 10
1003 21/Enbiyâ, 73
1004 17/İsrâ, 9
1005 6/En'âm, 153; İbn Mâce, Mukaddime 1
• 343 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
berler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle birliktedirler. Ne iyi arkadaştır onlar.
Bu, Allah’ın büyük lütfudur.”1006 Şurası açık ve kesindir ki, hiçbir şahsın veya
grubun insanlar için oluşturduğu yaşam biçimi, bu âyette belirtilen insanlık
zirvelerinden değil birini, yakın bir şeklini dahi sağlayamamıştır. Allah’ın
yolunu, O’nun insanlar için belirlediği hayat tarzını takip edenler ise insanlığın
zirvesi olan bu şahsiyetlerden biri ve yakın arkadaşları olur. Ne büyük
mükâfat ve ne güzel bir nimettir bu!
Fâtiha sûresinden öğreniyoruz ki, mü’minlerin Allah’tan ilk ve en
önemli isteği hidâyettir. “Nesteıyn”de ilk hedefimiz Allah’ın yardımı oluyor.
Allah’ın yardımını celbeden bir apaçık yola hidâyet isteği, yardım dilemelerin
en mühimi ve en önde geleni olduğu anlaşılıyor. En önemli yardımın da
O’nun doğru yoluna hidâyet olduğu böylece belirtilmiş oluyor.
“Bizi dosdoğru olan yola (sırât-ı müstakîme) ilet! Nimet verdiğin kimselerin
yoluna. Kendilerine gazap edilmiş ve sapmışların yoluna değil!”1007 5. ve
6. âyetlerde insanlar için gerekli olan şey, kısa fakat oldukça açık bir şekilde
bildirilmişti. 7. âyetle de olmaması, örnek alınmaması gereken olumsuz bir
örnek zikredilerek, hem yanlışın ne olduğu gösteriliyor, hem de bu örnekten
hareketle insanlığı ne gibi inanç ve davranışların sırât-ı müstakîmden
ayırıp ebedî azâba sürükleyeceği açıklanıyor. Bu olumsuz örneğin mensuplarının
iki önemli vasfı bildiriliyor: 1- Gazaba uğrayanlar; 2- Sapmış olanlar.
Tefsirlerde, gazaba uğrayanların yahûdiler, sapıtanların ise hıristiyanlar
olduğu belirtiliyor. Bu görüşlerin doğru olduğu da açıktır; çünkü bu konuda
Rasûlullah’tan naklolunan rivâyet vardır: “Yahûdiler, kendilerine gazap
edilmişler; hıristiyanlar da sapıklardır.”1008 Yahûdi ve hıristiyanların gazaba
uğrama ve sapıtma nedenlerine gelince; bununla ilgili çok sayıda âyet vardır.
Bu âyetlerin her birinde yahûdilerin gazaba uğrama, hıristiyanların da
sapıtma nedenleri ayrıntılarıyla açıklanmaktadır.
1006 4/Nisâ, 68-69
1007 1/Fâtiha, 6-7
1008 Tirmizî, Tefsiru'l-Kur'an, 1-2
• 344 •
Ahmed Kalkan
Gazap
Gazap; kızmak, öfkelenmek, kızgınlık, intikam alma ve cezalandırma
isteği anlamlarına gelir. Nefsin hoşa gitmeyen bir şey karşısında intikam
arzusuyla heyecanlanması; infiâle kapılmak, öfke, hışım, hiddet, düşmanlık
ve saldırıya meyleden haline gazap denilir.
Allah’ın Sıfatı Olarak Gazap Etme: Allah Teâlâ’ya mahsus olan sıfatlardan
rahmet ve gazap, mahlûkatın sıfatları gibi değildir. Allah’ın tüm vasıfları
ve isimleri her yönüyle mükemmelliği içerdiğinden, beşerî olumsuzluk
ve eksikliklerden münezzehtir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.”1009 O, tüm
noksanlıklardan münezzehtir. Allah’ın rahmet ve gazab sıfatları, Kur’ân’ın
birçok âyetinde zikredilmekte ve Allah’ın gazâbına uğrayarak helâk edilen
bazı kavimlerden ibret için bahsedilmektedir. Bütün bunların yanında, Allah’ın
rahmeti gazâbından daha büyüktür. Bir kudsî hadiste Allah şöyle buyurur:
“Rahmetim, gazâbımı geçmiştir (kuşatmıştır).” 1010
Allah’ın Gazâbına Uğrayanlar
a- Allah’a İsyan Eden Yahûdiler: Bıldırcın ve kudret helvası gibi daha
iyi olan Allah’ın nimetlerini daha kötüyle değiştiren yahûdiler için şöyle
buyrulur: “... Üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın
gazâbına uğrâdilar. Bu musîbetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini
inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle
geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir.” 1011
“... Allah’ın indirdiklerini inkâr edip kendi canlarına karşılık satın aldıkları
şey (azap) ve o sebeple de gazap üstüne gazaba uğramaları ne kadar
kötü! Ayrıca, kâfirler için ihânet edici bir azap vardır.” 1012
“Allah’tan gelmiş olan bir ipe ve insanlar tarafından ortaya konan bir ipe
(sisteme) sığınmaları müstesna, onlar (yahûdiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar,
kendilerine zillet (damgası) vurulmuş, Allah’ın gazâbına/hışmına
1009 42/Şûrâ, 11
1010 Buhârî, Tevhid 15, 22, 28, 55; Müslim, Tevbe 14-16
1011 2/Bakara, 61
1012 2/Bakara, 90
• 345 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
uğramışlar, miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Bunun sebebi, onların, Allah’ın
âyetlerini inkâr etmiş ve haksız yere peygamberleri öldürmüş olmaları, ayrıca
isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarıdır.” 1013
b- Putperest Yahûdiler (Altın Buzağıya Tapanlar): “Buzağıyı (tanrı)
edinenlere, mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık
erişecektir. İşte Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.” 1014
c- Şirk Koşanlar; Putperest Âdîler (Âd Kavmi), 1015
d- İrtidat Edenler, 1016
e- Maymunlaşan, Domuzlaşan ve Tâğûta Tapanlar, 1017
f- Allah Hakkında Kötü Zanda Bulunan Münâfık ve Müşrikler, 1018
g- Allah Hakkında Tartışmaya Girenler, 1019
h- Mü’minleri Öldürenler, 1020
i- Cihaddan Kaçanlar, 1021
k- Yalancı ve İftiracılar, 1022
l- Yeme İçmede Taşkınlık ve Nankörlük Edenler, 1023
m- Rasûlullah’a Eziyet Edenler. 1024
1013 3/Âl-i İmrân, 112; Ayrıca, Bak. 1/Fâtiha, 7; 5/Mâide, 60; 20/Tâhâ, 86; 58/Mücâdele, 14
1014 7/A’râf, 152
1015 7/A’râf, 71-72
1016 16/Nahl, 106
1017 5/Mâide, 60
1018 48/Fetih, 6
1019 42/Şûrâ, 16
1020 4/Nisâ, 93
1021 8/Enfâl, 16
1022 24/Nûr, 8-9
1023 20/Tâhâ, 81
1024 Buhâri, Megâzî 24; Müslim, Cihad 106
• 346 •
Ahmed Kalkan
Gazap Edilenleri Dost Edinmek: “Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir
topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan.
Bilerek yalan yere yemin ediyorlar. Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır.
Gerçekten onların yaptıkları çok kötüdür!”1025 Âyette Allah’ın gazab ettiği
yahûdileri kendilerine dost edinenlerin münâfık olduğu bildirilmektedir.
“Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazap ettiği bir kavmi dost edinmeyin.
Zira onlar, kâfirlerin kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden) ümit
kestikleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir.” 1026
Kur’an’ın özü ve özeti olan Fâtiha sûresinde “Bizi dosdoğru yola ilet;
Nimet verdiklerinin yoluna. Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların
yoluna değil.”1027 buyurulmaktadır. Allah haddi aşanlara, isyancılara,
dini inkâr edenlere gazap üstüne gazap göndermiştir. Bunların kıssaları
Kur’an’da gayb haberleri şeklinde bildirilmiştir. Gazap edilenler, daha çok,
yahûdiler ve yahûdileşenlerdir. Allah’ın gazâbı, tarihteki inkârcı ve isyancıların
başına türlü şekillerde gelmiştir. Onları yakalayıveren bir çığlık, bir
yer sarsıntısı, ebâbil kuşları, kasırga, dağ gibi deniz dalgalarında boğulma...
Yahûdilerin Gazaba Uğrama Nedenleri
Yahûdiler; Allah’a karşı nankör olurlar. Kendilerini yaratan, varlıklarını
devam ettiren, rızıklarını veren, durumlarını gözeten ve kendilerine nimetler
bahşeden, sıkıntılarını sona erdiren, Firavun’un zulmünden kurtaran...
olmasına rağmen, Allah’ı bırakıp, başkalarına yönelir, başkalarının belirlediği
hayat tarzlarına göre yaşamayı tercih eder, İlâhî hükümleri dikkate
almazlar. 1028
Allah’a verdikleri söze sâdık kalmazlar. İlâhî hükümlere göre yaşayıp
sadece Allah’a kul olma ve böylelikle yalnızca O’na ibâdet etme sözlerini
yerine getirmezler.1029 Allah’a kul olmanın gereklerinden olan iyiliği emredip
kötülüğe engel olma görevini terk ederler.1030 Allah’a itaat konusunda
1025 58/mücâdele, 14-15
1026 60/Mümtehine, 13
1027 1/Fâtiha, 5-7
1028 2/Bakara, 61; 7/A'râf, 160-162
1029 2/Bakara, 246; 5/Mâide, 12-13; 7/A'râf, 165
1030 5/Mâide, 79
• 347 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
hainlik yaparlar. Allah’a itaati terk ederler.1031 Dost olunması yasaklanan
kâfirlerle dostluk kurarlar.1032 İmandan yüz çevirirler.1033 Peygamber’e âsi
olup başka rehberler edinirler.1034 Puta taparlar.1035 Peygamberleri yalanlarlar
veya öldürürler.1036 Allah’ın emirlerine karşı kayıtsız kalıp İlâhî emirlere
uymamak için kaytarmanın yollarını ararlar.1037 Fâiz yerler.1038 Fesat çıkarırlar.
1039 Allah’ın kendilerine verdiği nimetler üzerinde hak sahibi olanların
haklarını vermeyerek cimrilik yaparlar: Yoksulu, düşkünü, öksüzü, yetimi,
güçsüzü, sakatı... korumazlar. 1040
Dünyayı asıl kabul ederek âhireti dikkate almazlar. Sadece maddeyi
ölçü alarak âhireti hesaba katmadıkları için de sorumsuz bir hayat tarzını
benimserler.1041 İnsanların mallarını haksız şekilde gasbederler, ticarî dalaverelerle
ve diğer bazı usullerle halkı sömürürler.1042 Dinlerine karşı lâkayt
davranır, dinin ciddiyetini dikkate almazlar.1043 Allah hakkında yanlış ve
kötü zanlarda bulunurlar.1044 Bütün olumsuz özelliklerine rağmen; kendilerini
Allah’ın seçkin kulları olarak niteler, cennetlik olduklarına inanırlar.1045
Peygamberden inanmayacakları ve yapmayacakları şeyleri isterler.1046 Bazı
meleklere düşman olurlar.1047 Din adamlarını, kendisine itaat edilmesi zorunlu
kişi (rab) edinirler.1048 Allah’a olan ahitlerine veya insanlarla olan antlaşmalarına
uymazlar.1049 Allah’ın seçkin kullarından birisi olan Hz. Meryem’e
iftira atarlar.1050 Kendilerine sırât-ı müstakîmi gösteren kitaplarını
tahrif eder, yanlış gidişlerini meşrû gösterecek şeyler yaparlar. 1051
1031 5/Mâide, 13, 32
1032 5/Mâide, 80-81
1033 2/Bakara, 63-64, 74; 7/A'râf, 148; 45/Câsiye, 16-17
1034 Mâide, 20-26; 7/A'râf, 138-140
1035 2/Bakara, 51-52, 92-93; 7/A'râf, 148-152, 155-156; 20/Tâhâ, 83-97
1036 5/Mâide, 70-71; 17/İsrâ, 4
1037 2/Bakara, 67-73
1038 4/Nisâ, 161
1039 5/Mâide, 64
1040 4/Nisâ, 53
1041 2/Bakara, 96
1042 3/Âl-i İmrân, 75; 4/Nisâ, 161; 9/Tevbe, 34
1043 4/Nisâ, 137
1044 3/Âl-i İmran, 181; 5/Mâide, 64
1045 2/Bakara, 94, 111-112; 4/Nisâ, 49-50; 5/Mâide, 18; 62/Cuma, 6-8
1046 4/Nisâ, 153
1047 2/Bakara, 97
1048 9/Tevbe, 31
1049 8/Enfâl, 56-57
1050 4/Nisâ, 156-157; 19/Meryem, 27-34
1051 2/Bakara, 75-79, 95, 174; 3/Âl-i İmran, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43
• 348 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’da Yahûdilerin gazab edilme sebebi olarak sayılan bu özellikler
hangi toplumda varsa, onlar Allah’ın gazâbını hak ediyorlar demektir.
İsrâiloğullarının Karakteri /
Yahûdileşme Alâmet ve Özellikleri
Allah’a vermiş oldukları ahdi/sözü bozmak, 1052
Maymunlaşmak, 1053
Kör ve sağır kesilmek, 1054
Başka tanrılara da inanmak ve onları da güçlü görmek, 1055
Yalnız Allah’a güvenip sadece O’ndan korkmamak, 1056
Altın buzağıya (altına, elleriyle yaptıkları heykele ve buzağıya) tapmak, 1057
Güzel nimetlere nankörlük, 1058
Cihad ve savaş görevinden kaçmak, ölümden korkmak, 1059
Fesat/bozgunculuk, 1060
Allah’ın hükümleriyle hükmetmemek, 1061
Peygamberleri yalanlamak ve öldürmek, 1062
“Gözümüzle görmeden inanmayız” demek, 1063
1052 2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155; 5/Mâide, 3, 60
1053 2/Bakara, 65; 7/A'râf, 166
1054 5/Mâide, 70-71
1055 2/Bakara, 93
1056 10/Yûnus, 84; 26/Şuarâ, 61-62
1057 2/Bakara, 51-54; 7/A'râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92
1058 2/Bakara, 61
1059 5/Mâide, 21-26; 2/Bakara, 46, 95, 246, 249; 59/Haşr, 14
1060 5/Mâide, 64, 81; 7/A'râf, 163; 17/İsrâ, 4-7
1061 5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum'a, 5
1062 2/Bakara, 87
1063 2/Bakara, 55
• 349 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
İkrar ettikten hemen sonra inkâr etmek, 1064
Kitab’ı değiştirmek, 1065
Tahrif etmek; Kelimeleri konuldukları yerden değiştirip anlamlarını
çarpıtmak, 1066
Hakka bâtılı karıştırmak, 1067
Ketmetmek; Açıklamaları gereken bilgileri gizlemek, 1068
Alçak dünyanın metâını, âhirete tercih etmek, 1069
Hayırlıyı hayırsızla değiştirmek, 1070
Ahireti dünyayla değiştirmek, 1071
İsyankârlık ve aşırı gitmek, 1072
“İşitittik ve isyan ettik” diyecek kadar küstahlaşmak, 1073
Gerekli gördükleri her yalanı söyleyebilmek, 1074
Devamlı harp ve fitne çıkarmaya çalışmak, 1075
Firavun’un işbirlikçisi kapitalist Karun’a özenmek, 1076
Rüşvet alıp vermek, 1077
1064 2/Bakara, 63-64; 4/Mâide, 12
1065 2/Bakara, 211, 41-42, 59, 75, 79
1066 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A'râf, 162
1067 2/Bakara, 42
1068 2/Bakara, 159, 174; 3/Âl-i İmran, 187; 5/Mâide, 15; 6/En'am, 91
1069 7/A'râf, 169
1070 2/Bakara, 61
1071 2/Bakara, 86
1072 2/Bakara, 61, 65; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 160-161; 5/Mâide, 78; 6/En'am, 146
1073 4/Nisâ, 46
1074 5/Mâide, 40-42
1075 5/Mâide, 64
1076 28/Kasas, 79
1077 5/Mâide, 42, 62
• 350 •
Ahmed Kalkan
Fâiz yemek, 1078
Başkalarının malını haksız yere yemek, 1079
Bâtıl yollarla insanların mallarını yemek, 1080
Cimrilik (Kendi malında), 1081
Müsrif olmak/savurganlık (Doğa ve diğer insanlar konusunda), 1082
Nankörlük, 1083
Dünyaya çok hırslı/düşkün olmak ve dünyayı aşırı sevmek, 1084
Zâlimlik, 1085
Kasvet/Kalp katılığı, kalbin taşlaşması, 1086
Kalbin perdelenmesi, kılıflanması, 1087
Kalbin mühürlenmesi, 1088
Kalbindeki sapma dolayısıyla kör ve sağır duruma gelmek, 1089
Sûret-i haktan gözükerek başkalarına iyiliği emredip kendi nefsini dışta
bırakmak, 1090
İyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini yapmamak, 1091
1078 3/Âl-i İmran, 161; 4/Nisâ, 161
1079 3/Âl-i İmran, 161
1080 3/Âl-i İmran, 75; 4/Nisâ, 161; 9/Tevbe, 34
1081 4/Nisâ, 53
1082 5/Mâide, 32
1083 2/Bakara, 40, 47, 122; 5/Mâide, 20; 10/Yûnus, 93
1084 2/Bakara, 96; 4/Nisâ, 53; 7/A'râf, 169
1085 2/Bakara, 92
1086 2/Bakara, 74
1087 2/Bakara, 88
1088 3/Âl-i İmran, 155
1089 5/Mâide, 78
1090 2/Bakara, 44
1091 5/Mâide, 79
• 351 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Aşırılık, haddi aşmak ve küfre koşmak, 1092
Şeytana tâbi olmak, 1093
Putlara ve şeytana inanıp tâğuta tapınmak, 1094
Mü’minleri de saptırmaya çalışmak, 1095
Mü’minlere inanmamak, 1096
Kendi yanlış dinlerine dâvet etmek, 1097
Mü’minleri imanlarından sonra küfre döndürmeyi istemek, 1098
Allah’ın nurunu söndürmek istemek, 1099
Mü’minlerin aleyhine müşriklerle dostluk kurmak, 1100
Hâinlik yapmak, 1101
Antlaşmalara uymamak, 1102
Bir insanın (Hz. İsa’nın) tanrılığını iddia etmek, 1103
Kur’an’ı hasetliğinden ve mevki hırsından dolayı inkâr etmek, 1104
Münâfıklık ederek insanlara rastlayınca “inandık” demek, 1105
1092 5/Mâide, 41
1093 2/Bakara, 102
1094 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 60
1095 4/Nisâ, 44
1096 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 43
1097 2/Bakara, 135, 136; 3/Âl-i İmran, 72, 73
1098 2/Bakara, 109
1099 9/Tevbe, 32-33
1100 5/Mâide, 80-81
1101 5/Mâide, 13, 32
1102 8/Enfâl, 56, 57
1103 5/Mâide, 72, 75, 116, 117
1104 2/Bakara, 89-91, 101; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 54; 6/En'am, 91
1105 2/Bakara, 76
• 352 •
Ahmed Kalkan
Kendi yorumlarını (elleriyle yazdıklarını) Allah’tan gelen vahiy gibi sunarak
gerçek vahye engeller çıkarmaya çalışmak, 1106
Kendilerinden olmayanlara karşı sorumlulukları olmadığı iddiasıyla
insanları aldatmaktan geri durmamak, 1107
Âhireti de kimseye bırakmamak; Sayılı birkaç gün azaplarını/cezalarını
çektikten sonra doğru cennete gönderileceklerine inanmak, 1108
Rasül’e uymayan bir topluluğa ve yalana kulak vermek. “Peygamber,
hoşunuza giden bir şey söylerse kabul edin; yoksa reddedin” demek, 1109
Göre göre, bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr etmek, 1110
Bilginlerini tanrı edinmek, 1111
Tekrar tekrar dinden dönmek, 1112
Allah’ın rahmetinden kovulmak, 1113
Lânetlenmek ve Allah’ın gazabına uğramak, 1114
Dostlukları olmaz. 1115
Bu özelliklerinin içinde günümüzde nice “müslümanım” diyenlerce
aynen uygulanan şu yahûdi karakterlerine dikkat çekmek gerekmektedir:
Irkçılık ve taassup, üstün ırk oldukları iddiası, 1116
Materyalizm ve dünyevîleşme, maddeyi putlaştırma, altına ve heykele
tapma, 1117
1106 2/Bakara, 79
1107 3/Âl-i İmran, 75
1108 2/Bakara, 80
1109 5/Mâide, 41
1110 Âl-i İmran, 70
1111 9/Tevbe, 31, 34
1112 4/Nisâ, 157
1113 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 156, 157
1114 5/Mâide, 3, 60
1115 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80, 82; 60/Mümtehine, 13
1116 5/Mâide, 18; 2/Bakara, 80
1117 2/Bakara, 51-54; 7/A'râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92
• 353 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Eşlerini kıskanmama, domuz gibi yaşadıklarından domuza çevrilmeleri,
1118
Maymunca taklitçilik ve şahsiyetsizlik özelliklerinden maymuna çevrilmeleri,
1119
Dâvâları için her yolu meşrû görmeleri, yalan söylemeleri, 1120
Sözlerinde durmamaları, 1121
Sihirle uğraşma, 1122
Ahlâkî dejenerasyon, 1123
Toplumda fesâdı, fuhşu yaygınlaştırma, 1124
Bilginlerini tanrı edinmek, 1125
Dini tahrif, 1126
İmanda pazarlık, Allah’ı açıkça görmediçe inanmayacağız” demek, 1127
Dinlerini paramparça etmek, hizipçilik ve tefrika, 1128
Gerçeği bile bile inat, 1129
Allah’ın hükümleriyle hükmetmemek. 1130
1118 5/Mâide, 60
1119 2/Bakara, 65; 5/Mâide, 60; 7/A'râf, 166
1120 5/Mâide, 13, 32, 41
1121 2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155; 5/Mâide, 3, 60
1122 2/Bakara, 102
1123 3/Âl-i İmran, 188
1124 5/Mâide, 64
1125 9/Tevbe, 31, 34
1126 2/Bakara, 59, 75, 79; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A'râf, 162
1127 2/Bakara, 55
1128 6/En'âm, 159
1129 3/Âl-i İmran, 70
1130 5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum'a, 5
• 354 •
Ahmed Kalkan
Dalâlet
‘Dalâl veya dalâlet’ masdarları sözlükte; kaybolmak, telef olmak, şaşırmak
ve yanılmak anlamlarına gelir. Somut olarak, ‘çölde seyahat ederken
yolunu şaşırmak’ mânâsına gelse de asıl anlamı, bilerek veya bilmeyerek
doğru yoldan az veya çok ayrılmak, sapmak, ya da azmak demektir. Bu
mânâdan hareketle mecazî olarak ‘dalâlet’ akla, duyulara, gerçeğe aykırı ilkeleri
benimsemek karşılığında kullanılmaktadır.
Dalâlet, ‘hidâyetin ve rüşd’ün zıddı olup, kasden ya da unutarak doğru
yoldan ayrılmak demektir. ‘Dalâlet’in bir başka tanımı şöyle yapılabilir:
Maksada ulaştıran yolu bulamamak, istenen sonuca götürmeyen bir yola
girmek, ya da arzu edilen sonucu kazandıran her türlü yoldan ve metodlardan
ayrılmaktır. ‘Dalâlet’ gerçekte, maddî ve görülen bir yoldan sapma
olduğu halde, daha sonra din ve akıl yolundan sapmak anlamına kullanılmaya
başlanmıştır. Bu nedenle ‘dalâlet’ daha çok dinden sapmayı, ‘dalâl’ ise
akıl ve sözdeki sapmayı ifade eder.
Dalâletin Kur’an’daki Anlamları
Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de 188 yerde geçmektedir.
Hidâyetin ve imanın karşıtlığını, inkârcıların hidâyet karşısındaki durumlarını
ifade etmede önemli bir Kur’an kavramıdır. Kur’an’da daha çok
küfür ve inkârı kapsayan sapıklık olarak kullanılmaktadır. Ancak Kur’an
dalâlet kavramını ya da türevlerini birkaç mânâda daha kullanmaktadır ki,
bu anlamların kelimenin kök mânâsıyla yakın ilişkisi vardır.
1- Saptırmak anlamında: ‘İdlâl’ şeklinde geçmekte ve başkasını saptırmak,
doğru yoldan alıkoymak, gerçek yolu kaybettirmek mânâlarına gelmektedir.
Şeytanın ağzından Kur’an’da şöyle söyleniyor: “Onları mutlaka
saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım.”1131 Kur’an, ayrıca
Firavunun ve altından buzağı yapıp İsrailoğullarına ‘işte sizin ilâhınız
budur’ diyen Samirî’nin birer saptırıcı olduğunu vurguluyor.1132
2- Şaşırmak anlamında: Bu anlam inançsızlar hakkında kullanıldığı
gibi, peygamberler hakkında da kullanılmıştır. “Seni şaşırmış (dâll) bulup
1131 4/Nisâ, 199
1132 20/Tâhâ, 79, 85
• 355 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
da yol göstermedik mi?”1133 Bu âyette Peygamberimizin peygamberlikten
önceki durumuna işaret edilmektedir. Bu dönemde Hz. Muhammed (s.a.s.)
İlâhî vahyden habersizdi, şer’î hükümleri ve peygamberlik görevini bilmiyordu.
Kur’an, Peygamberimizin yaptığı tebliğle hiçbir zaman yanılmadığını
ve sapmadığını söylemektedir. 1134
3- Boşa çıkarmak anlamında: Şu âyette olduğu gibi: “Dediler ki; ‘biz yerde
yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacakmışız?’
Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.”1135 Burada geçen
‘dalâl’ kelimesi yok olup gitmek, kaybolmak anlamındadır. Allah’a iman etmeyen,
üstelik insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışanlar iyi amelde
bulunsalar bile onların bütün yaptıkları boşa çıkacak, dalâl olacaktır.1136
Dalâlet, aslında bir sapmadır, yitip-kaybolmadır, bir helâk olmadır. 1137
4- Azap anlamında: Kur’an cehennemlikleri ‘dalâl’ içinde olmakla tarif
etmektedir ki bu da onlara tattırılan azaptan başkası değildir. 1138
5- Hüsran anlamında: Tevhid düşmanlarının tarih boyunca İslâm’a ve
onu tebliğ edenlere karşı hile ve tuzakları hep boşa çıkmıştır, bu tuzakların
sahipleri yaptıklarının karşılığında hüsrâna uğramışlardır. Kur’an bunu bir
yerde ‘dalâl’ kelimesiyle ifade ediyor.1139 İki âyette de yine hüsran anlamında
geçiyor. 1140
6- Yanılmak anlamında: “Yusuf ’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum”
diyen Hz. Ya’kub’a oğulları şöyle dediler: “Allah adına hayret, sen
hâlâ geçmişteki yanılgındasın.”1141 Yine kardeşlerinin Yusuf ’u ve kardeşini
(Bünyamin’i) çok seven babalarına karşı benzer bir yanılgıda olma suçlaması
yapılıyor.1142 Her iki âyette de ‘dalâl’ kelimesi kullanılıyor. Miras taksiminde
hak sahiplerine karşı haksızlık yapılmamasını ikaz eden âyette de
aynı kelime ‘hata’ anlamında geçmektedir. 1143
1133 93/Dûha, 7
1134 53/Necm, 2
1135 32/Secde, 10
1136 18/Kehf, 104
1137 71/Nûh, 14
1138 54/Kamer, 47-48
1139 40/Mü’min, 25
1140 12/Yusuf, 30, 36; 36/Yâsin, 24
1141 12/Yusuf, 94-95
1142 12/Yusuf, 8
1143 4/Nisâ, 176
• 356 •
Ahmed Kalkan
7- Sapkınlık anlamında: ‘Dalâlet’ aynı zamanda aklî sapmalar hakkında
da kullanılmaktadır. Nitekim dalâlet; dinî olarak sapmayı ifade ediyorken,
dalâl ise daha çok akıl yönünden sapmayı, şaşırmayı anlatır. ‘Dâll’, sapıtmış,
şaşırmış, yoldan çıkmış; bunun çoğulu olan ‘dâllîn’ ise sapıtanlar, şaşırmışlar
anlamındadır. “…Kim imanı küfre değişirse, artık o, dalâlete düşmüş
(doğru yoldan sapıtmış olur).”1144 İster mü’min ister inkârcı olsun, “Allah’ın
ve Rasûlünün emirlerine karşı gelenler sapıklığa düşerler.”1145Allah’a şirk koşan
müşrikler de derin bir dalâlet/sapıklık içerisindedirler. 1146
Dalâlette Olanlar
Yine Kur’an’ın ifadesini göre şu gibi kimseler de dalâlete düşmüşlerdir:
Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberini ve âhiret gününü
inkâr edenler,1147 Peygamberin çağrısına kulak asmayanlar, ya da O’nunla
alay edenler,1148 Kur’an’ın İlâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyenler,1149 Kıyâmetin
kopacağından şüphe edip bu konuda ileri geri tartışmaya girişenler,1150
Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayanlar; çocuklarını, geçindirememe endişesiyle
öldürenler,1151hüküm verirken Allah’ın hükümlerine itibar etmeyip
kendi hevâlarından hüküm verenler,1152 Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler,
1153 Kalbinde nifak hastalığı bulunan münâfıklar1154 ve ehl-i kitap1155 doğru
yoldan sapmış kimselerdir.
1144 2/Bakara, 108
1145 33/Ahzâb, 36
1146 4/Nisa, 116
1147 4/Nisâ, 136
1148 25/Furkan, 41-42; 46/Ahkaf, 32
1149 41/Fussilet, 52; 62/Cum’a, 2
1150 42/Şûra, 18
1151 6/En’âm, 140
1152 6/En’âm, 56; 38/Sâd, 26
1153 7/A’râf, 179
1154 Münâfikun, 6
1155 5/Mâide, 60, 77
• 357 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Dalâlette Olanların Özellikleri
Allah’ın hidâyetine uymak insanın fıtratına daha uygunken, dalâleti
tercih edenler, akıl ve duyularını yerli yerinde kullanmayıp da sapıklığa
düşenler ve başkalarını da saptıranlar şüphesiz zâlim kimselerdir. Onlar
akıllarını kullanıp gerçeği görecekleri yerde, hevâlarına (doğru olmayan
arzularına) uyarlar. 1156
Birtakım kişiler ve kötülük odakları insanları hidâyetten uzaklaştırıp
dalâlete düşürebilirler. İnsan, yaratılışı gereği itaat etmeye de isyan etmeye
de meyillidir. Aklını iyi kullanan, Allah’tan gelen hidâyet sebeplerini iyi
anlayan, yani Kitabı ve Peygamberi idrâk eden, Allah’ın her taraftaki âyetlerini
düşünen kimseler doğru yolu bulurlar. Bunlardan uzak kalıp dalâlete
sürükleyici kişilerin peşinden gidenler ise sapıtırlar. Kur’an’ın açıklamasına
göre şeytan, yardımcılarıyla birlikte insanları sapıklığa götürmeye çalışır.
1157
Firavun gibi cürüm (günah) işleyenler ve onun yanındaki mele’ sınıfı
(aristokratlar) kendilerine uyanları saptırırlar. Firavun, Kur’an’ın üzerinde
çok durduğu tipik bir tâğut (azgın, azdırıcı ve isyancı) kişiliktir. Yeryüzünde
azıp-sapmanın (tuğyânın), kibirlenmenin, cürüm işlemenin, kendi hevâsını
ilâh haline getirmenin, zulmün ve sapıtmanın en açık örneğidir. Kendisi
sapıklıkta olduğu gibi, üzerinde hâkimiyet/egemenlik kurduğu kitleleri de
kendisi gibi sapıklığa götürmenin gayretinde idi. Şüphesiz her devirde firavun
tipli insanlar çıkabilir, kendileri dalâlette oldukları gibi diğer insanları
da hidâyetten ayırmak için çaba gösterebilirler. Allah’ın âyetlerine sırt
dönen bu azgınlar, kurdukları şeytanî sistemlerle, oynadıkları oyunlarla bu
hedeflerine ulaşmaya çalışırlar.
İnsanların kendi elleriyle yaptıkları ve kutsal saydıkları putlar ve benzeri
(heykeller) de sapıklığa sebep olurlar. 1158
1156 4/Nisâ, 44; 43/Zuhruf, 40
1157 20/Tâhâ, 177, 121; 25/Furkan, 29; 7/A’râf, 16-17; 4/Nisâ, 199 vd.
1158 14/İbrâhim, 36
• 358 •
Ahmed Kalkan
Dalâlet Önderleri
Hidâyette olmayan, Allah’ın çizdiği çizginin dışında yaşayan ve İslâmî
ilkelere dikkat etmeyen çoğunluğa veya topluluklara uymak da kişiyi sapıklığa
götürebilir. İnsan için ölçü çoğunluğun ne yaptığı değil, inancının
ve hayat anlayışının Hakk’a uygun olmasıdır. Bu konuda Cenâb-ı Hak şöyle
buyurur: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna (çoğunluğa) uyacak olursan,
seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz,
yalandan başka (söz) de söylemezler. Muhakkak senin Rabbin, evet O, kendi
yolundan sapanı en iyi bilendir, yine O doğru yolda gidenleri de en iyi
bilendir.”1159 İnsanları saptıran bir başka grup da, kişilerin peşine gittikleri
önderleridir. İster dinî anlamda olsun, ister siyasî anlamda olsun; toplumun
önündeki kişilere ‘imam’ veya ‘önder-lider-başkan’ denir. Önder konumundaki
kişiler sapıklık üzerinde iseler, peşlerinden gidenler de onlar gibi olurlar.
Bir önderi (imamı) körü körüne taklit veya takip etmek, onun yanlışlarını
da kabul etme tehlikesini beraberinde getirir. Kitleler genellikle bir
liderin, bir önderin peşinden giderler, onun izini izlerler, onun görüşlerini
çoğu zaman kayıtsız şartsız kabul ederler. Firavun gibi düşünen önderler,
peşlerinden gelenleri tıpkı kendileri gibi dalâlete götürürler.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ümmetin hakkında en çok
korktuğum (şey) saptırıcı imamlardır (önderlerdir).”1160 Müslüman ümmet
hakkında böyle bir korku duyulursa, küfür öncülerinin1161 peşinden/izinden
gidenler hakkında daha fazla endişe etmek gerekir. Çünkü küfür önderleri
insanları -Kur’an’ın deyişiyle- ‘cehenneme çağırırlar.’1162 Allah (c.c.)
bütün insanları mahşer meydanına hesap vermek üzere, dünyada iken peşlerinden
gittikleri imamlarıyla (önderleriyle) birlikte getirecektir.1163 İnkârcılar
o gün şöyle diyecekler: “Yâ Rabbi! Biz büyüklerimize ve imamlarımıza
(yöneticilerimize) itaat etmiştik. Onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.”1164
Bu saptırıcılar kendi günah yüklerini taşıdıkları gibi, saptırdıkları kimselerin
günahlarını de taşıyacaklar. Buna karşı toplumu saptıran kimselere
gönüllü olarak uyanların günahlarında ise bir eksilme olmayacaktır.1165
1159 6/En’âm, 116-117
1160 Dârimî, Rikak 39, hadis no: 2755; Tirmizî
1161 9/Tevbe, 12
1162 28/Kasas, 41
1163 17/İsrâ, 71
1164 33/Ahzâb, 67; 7/A’râf, 38-39
1165 16/Nahl, 25
• 359 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Dalâlete Düşme Sebepleri
Bazı insanların hidâyetten yüzçevirip dalâlete sapmalarının birtakım
sebepleri vardır. İnsanın yetiştiği ortam ve aldığı eğitim elbette önemlidir.
Ancak insanın irâdesi kendi elindedir. O dilediği yolu ve inancı seçebilir.
Onun, bâtıl ve Kur’an’ın dalâlet dediği yolları seçmesine bazı sebepler etki
edebilir. Özellikle müslümanların dalâlete düşmelerine, dinde sonradan
ortaya çıkan bid’atlerin rolü vardır. Bid’atler, dinî kılıfla sunulduğu için
çoğu insan bunu anlamaz. Bid’atleri hayat haline getirenler de günün birinde
İslâm inancının dışına çıkarlar.
Din’de tefrika (ayrılık) çıkarmak da sapıtmanın bir başka nedenidir.
Din’de ayrılık çıkarmak, şüphesiz İslâm’ı kendi kafasına göre anlayıp, kendi
anladığını din sanmak, diğer anlayışları din dışı sayıp onlara sırt dönmek,
onları düşman bilmektir. Kur’an, önceki ümmetlerin bu hataya düştüklerini
haber veriyor: “Dinlerini parçalayıp grup grup olanlar var ya, senin onlarla
hiç bir ilişkin yoktur.”1166 Dinlerini parçalayıp fırka fırka (parti parti)
olanlar, kendi ellerinde olanla, yani kendi fikirleriyle, kendi anladıklarıyla,
gruplarına ait üstünlüklerle, kendilerinin daha doğru yolda olduğu iddiasıyla
övünüp durmaktadırlar.1167 Dinlerini parçalamanın başka bir anlamı
da, dinin hükümlerinin bir kısmını almak, bir kısmını bırakmaktır. Böyle
yapanlarla, kendi hizbinin (grubunun) anladığı şeyi din zannedenler arasında
fark yoktur. Her biri bir liderin, bir önderin peşine takılır, bir grup
bulur, grubunu en üstün sayar, diğer grubu yanlışta görür. Hatırlatmak gerekir
ki mezhepli olmak, İslâm’ın akîdesine uygun düşen bir gruba mensup
olmak, bir cemaatle beraber çalışmak, bir hizbin prensipleriyle hayırlı bir
iş yapmak üzere bir araya gelmek yanlış değil: grupçu, mezhepçi, partici
olmak hatadır ve insanı dalâlete kadar götürebilir. Bu hatadan kurtulmanın
yolu Kur’an’a, yine O’nun istediği gibi topyekûn sarılmaktan geçer. 1168
İslâm’ı, O’nun güzelliklerini, O’nun insana kazandırdıklarını, İslâm’a
uymakla elde edilebilecek kazançları, Allah’ın vereceği mükâfatı (vaad) ve
vereceği cezayı (va’id) bilmeyenler, bu gibi konularda cahilce hareket edenler
hidâyetten saparlar.1169
1166 6/En’âm, 159
1167 30/Rûm, 32
1168 3/Âl-i Imrân, 103
1169 6/En’âm, 144; 22/Hacc, 8-9
• 360 •
Ahmed Kalkan
Bilgisizlik insanı hem doğru olandan ayırır hem de kişiyi belli konularda
taassup sahibi yapar. Kişinin bilmediğini bilmemesi ise daha büyük
bir kayıptır. Böyleleri kendi hevâlarına uyarlar, bildikleri az şey üzerinde
inatla dururlar, sapıklıkta olsalar bile kendilerini kolay düzeltemezler. Elde
edilen bilginin yanlış kullanılması da insanı dalâlete düşürebilir. İlim, insanlara
gerçeği göstermesi ve hakikate ulaşmasında bir ışık olması gerekirken;
insanlar bilgiyi gereğince kullanmıyor. Hatta çoğu zaman Allah’tan
gelen hidâyet, yani İslâm’ın ilkeleri bilimsel gerçeklere ters diye iddia edilmekte,
böylece onlardan yüz çevrilmekte. Günümüzde bilim hayli gelişmiş
olmasına rağmen, gayri Müslimlerin elindeki bilim, vahyi kaynak olarak
kabul edip ona teslim olmadığı için insanlığın çoğu Kur’an’ın dalâlet dediği
çizgidedir. Çağın da bilgi çağı değil; bilgi kirliliği çağı olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz.
Kimileri de insanlara hükmetmek, onların sırtından geçinmek, ya da
başka amaçlar için din’den öğrendiği bilgileri yanlış yerde ve kendi çıkarı
kullanır, hem kendi sapar hem de başkalarını saptırır.
İnsanın kalbinden ‘âhiret’ inancı kaybolduğu an, o derin bir sapıklığa
düşer. Âhiret inancı şüphesiz insana hayat gerçeğini öğreten en önemli bilgidir.
1170 Lehve’l hadis’e (boş, işe yaramaz, insanı Allah’tan ve O’na itaatten
uzaklaştıran her türlü söz ve meşguliyete) müşteri olanlar da hidâyetten
uzaklaşırlar.1171 Bu gibi sözler ve uğraşılar kişiye bir fayda sağlamaz, ama
onu Allah’tan ve kulluk görevlerinden uzaklaştırır, onu dalâlete düşürür.
Dalâletin Sonuçları
Dalâlete düşenlerin kalpleri kasvetlidir (katıdır). Onların kalpleri fıtrî
özelliklerini yitirmiş, hidâyete kapalı, şirke, küfre, şüpheye ve sapıklığa
açıktır. Öyle kalplere hikmeti ve hidâyeti anlatmak zordur.1172 “Allah, kime
hidâyet verirse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da
kalbini göğe yükseliyormuş gibi daraltır, sıkar…”1173 Dalâlette olanların kalpleri
daykdır/dardır. Dalâlette olmanın, hidâyeti bırakıp da dalâleti satın al-
1170 34/Sebe’, 8
1171 31/Lokman, 6
1172 7/A’râf, 179; 13/Ra’d, 30-31 vd.
1173 5/Mâide, 13
• 361 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
manın (2/Bakara, 16) âhiretteki cezası elbette Cehennem’dir.1174 Görüldüğü
gibi dalâlet, doğru yoldan, Allah’ın yolundan ayrılıp başka yollara sapmak,
bâtıl dinleri kabul etmek, Allah’ın emrine aykırı yaşamaktır. Bu sıfat, inkârcıların
ve müşriklerin bir sıfatıdır. Bu kavram, onların hidâyetten ayrılarak
yanlış yola girdiklerini, çıkmaz bir sokağa saptıklarını, gerçeğe aykırı hareket
ettiklerini, kendilerini kurtuluşa götürmeyecek bir tercih yaptıklarını
en güzel bir biçimde ortaya koymaktadır.
Allah’ın dâvetine kulak asmayıp O’nun âyetlerini inkâr edenler, kendilerini
maksada götürecek yolu kaybedip azâbı ve tükenişi kazandıracak olan
sapıklığı alırlar. Dalâlete düşmek bir anlamda azmak, haddi aşmaktır. Böyle
yapanlar Hakk’ın karşısına çıkmış ve kendi aleyhlerine azap kazanmış olurlar.
İnsanları Allah’ın dininden yüz çevirtip sapıklık yollarına sürükleyecek
kişiler, sistemler ve araçlar, eski dönemlere oranla günümüzde çok daha
fazladır. Bugün bir sürü siyasî sistem, hayat felsefesi, akımlar ve çalışmalar
insanları dalâlete dâvet etmektedir. Eğitim ve medya araçları dalâleti
daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır. Mü’minler, İslâm’ın dalâlet (sapıklık)
dediği hayat anlayışlarını davranış ve fikirleri iyi tanımalı ve kendilerini
iki dünyada da kurtaracak İslâmî kimliklerini korumalılar. Her namazda
okuduğumuz ve Fâtiha Sûresinde yer alan şu duâyı pratik hayatta da gerçekleştirmek
gerekir: “Yâ Rabbi! Bizi dosdoğru yola ilet; kendilerine nimet
verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve dâllîn olanların (sapıtmışların)
yoluna değil.” 1175
İnsanlar mizâç itibariyle birbirlerinden farklı oldukları gibi, kavrama ve
öğrenme kabiliyetleri yönünden de oldukça farklıdırlar: Bir insanın aklı ile
tesbit ettiği ve “tek kurtuluş yolu” olarak sunduğu teorileri, diğer bir insan;
tamamen “saçma” olarak nitelendirebilir. Hatta insanın aklî muhâkemesini
işletmeyip, hakikati bulmada, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmada gaflete
düşmesi de mümkündür. Bütün bu ihtimaller olmasaydı, aklı ile hareket
eden ve “hakikati bulduğunu” ileri süren herkese inanmamız gerekirdi.
Hâlbuki görünen odur ki, herkes kendi aklını beğenmekte, tesbit ettiğini
ileri sürdüğü doğruların dışında kalan her şeyi reddetmektedir. Dolayısıyla
sırat-ı mustakîmin (doğru yolun ve hakikatin) ölçüsü insan aklı olamaz.
İşte bu noktada karşımıza hidâyet ve dalâlet kavramları çıkmaktadır.
1174 26/Şuarâ, 91-97; 17/İsrâ, 97 vd.
1175 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 120-126
• 362 •
Ahmed Kalkan
Allah Teâlâ; Hz. Âdem’i (a.s.) ve Hz. Havvâ’yı yeryüzüne indirdiği zaman
şöyle buyurmuştu: “Hepiniz oradan inin. Sonra size Benden bir hüdâ
(hidâyet) gelir de; kim Benim hüdâma tâbi olursa, artık onlara hiçbir korku
yoktur. Onlar mahzun (üzüntülü) olacak da değildirler.” 1176 Yeryüzünde insan
için iki yol vardır. Birincisi: Allah Teâla (c.c.)’ya iman etmek ve hayatını
İslâm’a göre düzenlemek (hidâyete tâbi olmak). İkincisi: Hevâ ve heveslere
tâbi olup, dalâlet üzere yaşamak! Bu iki yolun dışında üçüncü bir yoldan
söz etmek mümkün değildir.
Dalâlete düşmenin birçok sebebi vardır. Dünyevî ihtirasa kapılmak ve
âhireti unutmak, her türlü felâketin başlangıcıdır. Tâgûtî güçlere itaat etmek
ve onların ideolojilerine tâbi olmak, dalâleti satın almaktır. Nitekim
Kur’ân-ı Kerim’de: “O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke
Allah’a itaat etseydik; peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara tâbi
olanlar da o gün) ‘Ey Rabbimiz! Gerçekten biz reislerimize (liderlerimize) ve
büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar (fe’edallûne’s-sebiylâ)’
diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize) azaptan
iki katını ver. Onları büyük bir lânetle rahmetinden kov!”1177 buyurulmuş ve
tuğyan eden güçlere itaatin getireceği manzara çizilmiştir.
Kelime-i Şehâdeti ikrar ve tasdik eden her mü’min; Allah Teâlâ’nın sınırlarını
çizdiği şeriata tâbi olmak durumundadır. Zira sırat-ı mustakîm
(dosdoğru yol) budur. Mâlum olduğu üzere; namaz ibâdetini edâ ederken
mutlaka okuduğumuz Fâtiha sûresinde; “Bizi doğru yola, kendilerine nimet
verdiklerinin yoluna kavuştur. Gazaba uğrayanlarınkine, dalâlette olanlarınkine
değil!” diye yalvarır ve “âmin” deriz. Şimdi Muhammed Ali Sâbunî’nin
Ahkâm Tefsiri isimli eserinden “velâd-dâlliyn” ibâresinin mânâsını öğrenelim:
“Dâllin’den (sapıklardan) kasıt hristiyanlardır. Nitekim Cenâbı Hak:
“De ki: ‘Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan evvel
hakikaten hem kendileri sapmış hem birçoğunu saptırmış ve (hâlâ da) doğru
yoldan ayrılıp sapagelmiş bir kavmin hevâ ve (heve)sine uymayın.”1178 emri
ile bize bunu bildirmektedir. İmam Fahruddin Râzî, konuyla ilgili görüşünü
şöyle ifade eder: Müfessirlerin bazısı gazaba uğrayanlardan maksadın;
görünür amellerinde hata yapan her şahıs, sapıklardan muradın da,
1176 2/Bakara, 38
1177 33/Ahzâb, 66-68
1178 5/Mâide, 77
• 363 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
itikadında hata yapan herkes olduğu görüşünü tercih etmektedirler. Çünkü
gazâba uğrayanları yahûdilere, sapıkları da hıristiyanlara tahsis etmek esasa
aykırıdır. Çünkü Allah Teâlâ’yı inkâr etme, O’na bazı şahıs ve güçleri
ortak etmek din olarak hıristiyanlıktan ve yahûdilikten daha çirkin, dolayısıyla
onlardan korunmak daha evlâdır. Alûsî, Fahruddin-i Râzî’nin bu
görüşünü reddederek şöyle diyor: “Gazaba uğrayanlar” ile “sapıklar” sözlerinden
açık olarak yahûdi ve hıristiyanların kasdedildiği sahih hadisle rivâyet
edilmiştir. Bu rivâyet varken, buna aykırı bir görüşe dönülemez. İmam
Kurtubi de şöyle demektedir: Müfessirlerin birçoğuna göre “gazaba uğrayanlar”
ile yahûdilere, “sapıklar” ile de hıristiyanlara işaret edildiği, Hatem
oğlu Adiyy’in müslüman oluşu sırasındaki hadiste tefsir edilmiştir. Ebu
Hayyan’ın bu hadisle ilgili görüşü şöyledir: Eğer hadis-i şerif ’in Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.)’den nakli sahih ise, ona dönmek (onunla amel etmek) farz olur.
Bana göre; Fahruddin Râzî’nin görüşü, hadisi reddetmek anlamını taşımaz.
Aksine onun hükmünü genelleştirerek yahûdilik, hıristiyanlık ve diğer tüm
İslâm dışı inançları içine alan bir ifade ile bütün kâfir ve münâfıkları âyetin
şûmulüne almıştır.1179
Şurası muhakkaktır ki, hidâyetten ayrılan bir kimse, mutlaka dalâlete
düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra
sapıklıktan başka ne kalır?” (Fe mâ zâ ba’de’l hakkı illâ’d-dalâl1180 buyurulmuştur.
Mesele bu açıdan ele alındığı zaman dalâlete düşmenin, neleri beraberinde
getireceği kolayca anlaşılır.
İnsanın sadece aklî melekelerini kullanarak dalâletten kurtulması
mümkün değildir. Vahye tâbi olmayan kimse hidâyet nimetine kavuşamaz.
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e hitaben: “İşte Biz sana da
böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki (vahiyden evvel) Kitap nedir,
iman nedir, sen bilmezdin. Fakat onu Biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan
kime dilersek, ona hidâyet veririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolun
rehberliğini yapıyorsun”1181 buyurulmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vahiy gelmeden
önce, Kitabın ve imanın mâhiyetini bilmeyişi, mücerred aklın (bu
noktada) sınırını çizmektedir. Bu sebeple akıl, vahyi kavramak için bir vasıtadır.
Bu incelik unutulmamalıdır. Aklı putlaştıranlar, dalâlete düşerler. 1182
1179 Muhammed Ali Sabûni, Ahkânı Tefsiri, İst. 1984, c. I, sh. 22-23.
1180 10/Yunus, 32
1181 42/Şûrâ, 52
1182 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Y., 109-113
• 364 •
Ahmed Kalkan
Hıristiyanların Sapma Nedenleri
Hıristiyanlar; Hz. İsa’yı bir kul olarak değil; yüce bir varlık olarak niteleyerek
şirke girerler.1183 Teslis inancını oluşturarak, Allah’ın birden fazla olduğuna
inanırlar.1184 Allah’ı bir yaratık, bir insan gibi düşünerek O’na çocuk
isnat ederler.1185 Allah’ın kendilerine bildirdiği kolay dinle yetinmeyip dini
kendileri için zorlaştırarak ruhbanlığı oluştururlar.1186 Allah’a olan sözlerine
sâdık kalmazlar.1187 Çeşitli yöntemlerle insanların mallarını gasbederler.
1188 Din adamlarını, kendisine itaat edilmesi zorunlu kişi (rab) edinirler.
1189 Allah tarafından kendilerine Lutfedilen sırât-ı müstakîmin rehberi
olan kitaplarını tahrif ederek yanlış gidişatlarını tahrif ettikleri bu kitapla
meşrû gösterirler. 1190
Allah, mü’minleri ehl-i kitap gibi olmaktan sakındırır ve bunu da peygamberliğin
daha ilk günlerinde gerçekleştirir. Bu, elbette ki konunun öneminden
ileri gelmektedir. Ayrıca, Fâtiha sûresinin risâletin ilk günlerinde
vahyolunduğu dikkate alınacak olursa, Allah Teâlâ’nın; henüz karşılaşmadıkları
ve ilişkilerinde problemler çıkmadığı bir zamanda ehl-i kitap gibi
olmaktan sakındırmak sûretiyle, Rasûlullah ile diğer müslümanları, onlarla
olan irtibat dönemine hazırladığı anlaşılır. Bazı âyetlerde ise bu sakındırmanın
açıkça emredildiği görülür: “Kendisi için doğru yol belli olduktan
sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola
giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.”1191
“Ey iman edenler! Yahûdilerle hıristiyanları dost edinmeyin! Zira onlar birbirinin
dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah,
zâlimler topluluğuna yol göstermez.” 1192
Fakat ne yazık ki, bütün bu ihtarlara, nasihat ve korkutmalara rağmen,
insanı ebedî saâdete ulaştıran yoldan ayrılma, sırât-ı müstakîmden sapma
ve aynen yahûdi ve hıristiyanlarda olduğu gibi bu sapmayı Allah emretmiş-
1183 3/Âl-i İmrân, 79-80; 5/Mâide, 17,72, 116-117; 19/Meryem, 37-39
1184 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 73, 116-117
1185 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30
1186 57/Hadîd, 27
1187 5/Mâide, 14
1188 9/Tevbe, 34
1189 9/Tevbe, 31
1190 3/Âl-i İmrân, 78; 5/Mâide, 13
1191 4/Nisâ, 115
1192 4/Nisâ, 115
• 365 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
çesine haklı ve meşrû gösterme... suçuna bu ümmet de bulaşmıştır. Üstelik
bu süreç Rasûlullah’tan kısa bir zaman sonra başlar ve sistemleşip günümüze
kadar devam eder.
Fâtiha sûresi, insanları yahûdilerle hıristiyanlarda açığa çıkan sapma
ve yanlışlıklara düşmekten sakındırarak biter. Böylelikle insanlara sırât-ı
müstakîme dâhil ve bunda dâim olmaları tâlimâtı verilir. Yine bu sûreyle,
kulun Allah’a olan duâsının nasıl olması gerektiğiyle ilgili pratik bir örnek
de verilmiş olur. Bütün bunların sonunda kula, burada verilen ilkelere itaat
kararlılığı içerisinde, içten yaptığı duâsının kabul olunacağı inancıyla
“âmin” demek düşer; çünkü Allah, kendisine içten gelerek yapılan samimi
duâları kabul eder, geri çevirmez. 1193
Sırât-ı müstakîm, istikamet üzere olan yol demektir. İstikamet; doğruluk,
dürüstlük, her çeşit işte i’tidal (denge) üzere bulunma, adâlet ve doğruluktan
ayrılmayıp yasaklardan sakınmak, İslâm’ın doğru yolu üzerinde
yürüme demektir. Dinin emrettiği vazifeleri, emrolunduğu gibi yapmaya
çalışan bir müslüman dosdoğru bir insandır. İstikametin karşıtı, hıyânettir
ki; doğruluğu bırakıp hak ve hukuka tecavüz etme, verilen sözde durmama
ve ahde riâyet etmeme demektir. Rasûl-i Ekrem bu konuda; “Allah’a iman
ettim’ de ve dosdoğru ol.”1194 buyurdu. “Yâ Rasûlallah, İslâm hakkında bana
öyle bir söz söyle ki, onu senden sonra hiçbir kimseye sormayayım” diye
soran Süfyan bin Abdullah Es-Sakafî’ye de öyle cevap verdi: “Allah’a iman
ettim’ de, ondan sonra istikamet üzere yaşa/dosdoğru ol!” 1195
Mü’min, Allah’a gereği gibi iman ettikten sonra; gerek itikadda, gerekse
amelde dosdoğru olmak zorundadır. İmanda istikamet üzere olmak; şirkten,
küfürden, irtidaddan, ilhaddan, bid’at ve hurâfelerden tamamen uzaklaşmak,
onlarla her türlü ilişkiyi kesip bunları bütünüyle reddetmek demektir.
Davranışta istikametin önemini, “Emrolunduğun gibi dosdoğru hareket
et!”1196 âyetinde görüyoruz. Hz. Peygamber, Hûd sûresinin, özellikle bu sûredeki
“dosdoğru ol!” emrinin kendisini ihtiyarlattığını, saçlarını ağarttığını
belirtmiştir.
1193 Celâlettin Vatandaş, Esenlik Yurdunun Çağrısı, Pınar Y., s. 158 vd.
1194 Müslim, Kitabu'l-İman 13
1195 Tirmizî, Kitabü'z-Zühd 47
1196 11/Hûd, 112; 42/Şûrâ, 15
• 366 •
Ahmed Kalkan
İslâmî hareketin bel kemiği durumundaki müslüman gençliğin de günümüzde
en önemli problemi istikamettir. Bazen çok radikal; bazen çok
uzlaşmacı, bazen takvâ; bazen gevşeklik ve zikzaklar, yalpalamalar çağımız
insanının, müslüman olduğunu söyleyenlerin dosdoğru olamadığının göstergesidir.
Müslümanlar için gerçek gaye; Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Bu, dünya
ve âhiret mutluluğu demektir. Hedefe en kısa ve sağlam yoldan kavuşmak
ise, bütün müslümanların ortak arzusudur. Genel anlamda insanı, özel
mânâda da müslümanı, İlâhî hoşnutluğa ve gerçek mutluluğa aday kılan
Allah, peygamberi aracılığı ile kendisine giden doğru ve en kısa yolu tanıtmıştır.
Bu yol, hiç şüphesiz ki en doğru yoldur (sırât-ı müstakîm). Allah, bu
yolu İlâhî rızâya ve mutluluğa kavuşmak için vesile kıldığını ve ona uymak
gerektiğini çeşitli âyetlerle açıklamıştır. Bunlardan biri: “İşte benim doğru
yolum bu, ona uyun! Başka yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın.
(Azâbından) korkarsınız diye (Allah) söze böyle tavsiye etti.” 1197
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “İstikamet üzere olunuz. Eğer istikametli
olursanız, o ne güzel bir şeydir. Amellerinizin en hayırlısı da namazdır.
Ve kâmil mü’minden başkası namazı muhâfaza edemez.”1198 İstikamete ve
kurtuluşa ermek için huşû içinde namaz kılmanın şart olduğunu unutmamak
gerekiyor. İstikamet üzere olmayı beceren muvahhid mü’minleri Allah
şöyle över: “Şüphesiz bizim Rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra dosdoğru
bir istikamet tutturanlar (yok mu), artık onlar için korku yoktur ve onlar
mahzun da olmayacaklardır. İşte onlar Cennet halkıdır. Yapmakta olduklarına
karşılık olmak üzere, içinde ebedî olarak kalıcıdırlar.”1199 “Şüphesiz bizim
Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu),
onların üzerine melekler iner (ve derler ki:) Korkmayın ve hüzne kapılmayın,
size vaad olunan Cennet’le sevinin. Biz, dünya hayatında da, âhirette de sizin
velîleriniziz. Orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir. Ve istemekte
olduğunuz her şey de sizindir. Çok bağışlayan, çok merhamet edenden (Allah’tan)
bir ağırlanma olarak!” 1200
1197 5/En'âm, 153
1198 İbn Mâce, Kitabu't-Tahâre 4
1199 (46/Ahkaf, 13-14
1200 41/Fussılet, 30-32
• 367 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Fâtiha sûresini namazlarımızda defalarca okuyarak duâ ediyoruz: Gazaba
uğrayan yahûdilerin yaptıkları Allah’a isyan, Allah’a iftira, peygambere
ihanet, fuhuş, hırsızlık, hakkı gizleme, ateşle insanları yakarak işkence etme
gibi suçları çağdaş metotlarla tekrarlayanların yolunu bize verme yâ Rab!
İman, İslâm, kitap, peygamber, iffet, namus, izzet, adâlet, doğruluk, sadâkat
gibi kelimeleri hayatından çıkaran ve yerine bunların zıddını koyarak
insanları sapıtanların yolunu da bize verme yâ Rabbi diyoruz. Burada hiç
unutmamamız gereken husus şudur: İstiâne konusunu işlerken de gördüğümüz
gibi, kavlî/sözle duâdan önce fiili duâ gelmelidir. Çağdaş sapıklar ve
tâğutlarla, düzenbazlar ve onların düzenleriyle mücâdele etmeksizin onların
yolunu dille reddetmenin fazla bir anlamı olmayacaktır. Vaşington’a
giden uçağa bindiği halde, “yâ Rab, beni Mekke’ye ulaştır” diye duâ etmek
bir netice vermeyeceği gibi, bu istek sünnetullah’a da terstir ve Allah’la alay
etmek demektir.
Bu sûre, bize ayrıca İslâm’da tebliğ metodunun nasıl olması gerektiğini
de öğretir: Biz tâğuttan önce Allah’ı; küfürden önce İslâm’ı tanımalı ve tanıtmalıyız.
Sonra da tâğutun ve küfrün mantığını ve nasıl yıkılacağını yine
Kur’an’dan öğrenmeliyiz. Rabbimiz altı âyette kendisini ve kendi rızâsına
giden yolu bize tanıttıktan sonra bu yoldan sapanlardan olmamamız konusunda
bizi uyarıyor.
Dünyada devlete, âhirette Cennete çıkan bu sırât-ı müstakîmi Rabbimiz’den
istiyoruz. Gazaba uğrayanlarla sapıkların yolunu istemiyoruz. Yâ
Rabbi, diye milyonlarca kere duâ ediyor, âmin diyoruz. Mekke’ye, Kudüs’e
gidecek olursanız, önce araştırırsınız: Hangi şirket, hangi yoldan, kaç liraya,
kaç günde getirip götürür diye bilgi ve broşür edinirsiniz. Allah da (c.c.)
şöyle demiş oluyor: Siz şimdi doğru yolu; dünyada devlete, âhirette Cennete
götürecek sırât-ı müstakîmi mi istiyorsunuz? Buyurun: “Elif Lâm Mîm. İşte
bu Kitap, O’nda hiç şüphe yoktur. Müttakîler için doğru yolu gösterendir.” 1201
1201 2/Bakara, 1-2; Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 77-78
• 368 •
Ahmed Kalkan
Sırât-ı Müstakîmin Gerekleri
Sırât-ı Müstakîm’de olmak isteyenler açısından neler gerekli olmaktadır?
Bu soruya cevap vermeye çalışalım:
Sırât-ı Müstakîm’in gereklerini iki ana bölümde ele almak doğru olacaktır:
Sırât-ı müstakîmde olabilmenin gerekleri,
Sırât-ı müstakîmde devam edebilmenin gerekleri.
Hiç şüphesiz, her aklı başında insan kabul eder ki, istemekle ya da “ben
doğru yoldayım” demekle doğru yolda olunamaz. Bu oluş için gereken şartlar
yerine getirilmediği takdirde söz; kuru bir iddia ya da yalancı bir avunmadan
öte bir mânâ ifade etmez. Bu sebeple, nerede olduğumuzu yanılmadan
tesbit edebilmemiz ve görünüşe aldanmamamız gerekmektedir. Bunun
için de sırât-ı müstakîmde olabilmenin şartlarını önce bir tesbit etmeliyiz.
1- Sırât-ı Müstakîm’de Olabilmenin Gerekleri: Şartları, öncelikle âyet
ve hadislerden yararlanarak çıkarmalıyız:
a- İman 1202
b- Yöneliş: İkinci gereklilik; sırât-ı müstakîmde olmayı arzu etmek, bu
konuda yegâne hidâyet ediciye yönelmektir. 1203
c- Sünnet
d- Gönül Genişliği 1204
2- Sırât-ı Müstakîm’de Devam Edebilmenin Gerekleri
a- Takdir ve Şükür 1205
1202 22/Hacc, 22; 3/Âl-i İmran, 101; 4/Nisâ, 175; 16/Nahl, 104; 72/Cinn, 14; 4/Nisâ, 66-68
1203 13/Ra'd, 27; 29/Ankebut, 69; 5/Mâide, 16
1204 59/Haşr, 10; Buhâri, Edeb 73; Müslim, İman 111; 16/Nahl, 125
1205 7/A'râf, 43; 72/Cinn, 15-16; 2/Bakara, 5
• 369 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
b- Teyakkuz: Teyakkuz, tehlike ya da düşmana karşı uyanık ve hazırlıklı
olmak demektir. Gaflet etmemektir.
c- Dikkat ve Titizlik: Elindeki nimeti takdir eden kişi; çevrenin tutum
ve karşı çıkmasına aldırmamak, ne pahasına olursa olsun her hâl u kârda
nimeti elden çıkarmamaya dikkat göstermek görevindedir. 1206
d- Kıskanmamak: İlâhî nimetlerde tükenme korkusu bulunmadığı için
kıskançlık da câiz değildir. “Yalnız benim olsun” ya da “yalnız ben olayım,
yalnız ben kurtulayım” gibi sakat ve bencil düşünceye yer yoktur. 1207
e- İlâhî İrâde ile İrtibat (Duâ) 1208
“Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize
katından bir rahmet ver. Şüphesiz bağışı çok olan Sensin Sen.” 1209
“Ey kalpleri halden hale değiştiren Allah’ım, benim kalbimi dinin üzere
dâim ve sâbit kıl!” 1210
“Bizi sırât-ı müstakîm’e ilet (ve onda dâim ve sâbit kıl!).” 1211 Âmin. 1212
İnsanın Asıl Sırat Köprüsü Dünyadadır
“Şüphesiz Biz ona (insana), doğru yolu gösterdik. İster şükreder, ister küfreder.”
1213 Soğuk ve sıcak, siyah ve beyaz, gece ve gündüz birbirlerine zıttır.
Tevhid ve şirk, iman ve küfür, mü’min ve kâfir de birbirlerine zıttır. Tıpkı
bunlar gibi, Allah yolu ile şeytan yolu, İlâhî nizamla beşerî nizam da birbirlerine
zıttır. Ve kâinatta her şey zıddıyla kaimdir. Bu zıtların yerlerinin değiştirilmesi,
dengenin bozulmasıdır. Hakkı bâtılın yerine, bâtılı da hakkın
yerine geçirmek, her şeyin alt üst olmamasına sebep olur.
1206 11/Hûd, 112; 5/Mâide, 105; 15/Hıcr, 40
1207 Taberâni, El-Mu'cemu's-Sağîr, II/50; Feyzu'l-Kadir, II/421; Kenzu'l-Ummâl, III/269
1208 40/Mü’min, 60
1209 3/Âl-i İmrân, 8
1210 Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13
1211 1/Fâtiha, 6
1212 İ. L. Çakan, Sırât-ı Müstakîm ve Yolcuları, Şamil Y., s. 153 vd.
1213 76/İnsan, 3
• 370 •
Ahmed Kalkan
Geçici âlemle, ebedî âlemin arasında sıkı bir münâsebet vardır. Her insan,
gideceği ebedî âlemin azığını, hazırlığını, hesabını, kitabını bu âlemde
yapar. Bu insana, baskı uygulanmadan, zorlanmadan iki yol gösterilir. Bu
iki yolda yürümede serbest bırakılır. Yolların vasıfları, çıkış ve bitiş yerleri
tek tek izah edilir. Hür irâdesini kullanarak, doğruyu tercih etmesi istenir.
Yürüyeceği yolun doğru yol olması, geçerli olabilecek yol olması şart koşulur.
Ve insan, anlatılanları dinledikten sonra kararını verir: Ya Allah’ın yolu,
ya da bâtılın yolu. Rabbimizin yolunun, doğru olan yolun adı: “sırât-ı müstakîm”
dir. Dünya, imtihan yeri olduğu için, bu yolda yürümek isteyenlerin
yolculuğunda dikkat edeceği hususlar vardır. Şâyet dikkatli bulunmazsa
ikaz ve irşadlara kulak vermezse, bu yoldan ayrılmış olması, başka yollarda
yolculuğunu sürdürmesi an meselesidir. Sırât-ı müstakîmin sağında ve solunda
birtakım bâtıl ve tehlikeli yollar olduğu gibi, bizzat bu yolda yürüyen
insanların önüne geçen, sağından, solundan kendisine yaklaşıp bâtıl yola
kaydırmak isteyen şeytan adlı düşman da vardır. 1214
Şeytanın âcil görevi, Allah yolunun yolcularını bu yoldan uzaklaştırıp
diğer bâtıl yollara kaydırabilme mücâdelesidir. Hadis rivâyetine göre, kıldan
ince, kılıçtan keskin bir köprü olan1215 “sırat köprüsü”, imanı ve ameli
geçerli olacak kullar için, üzerinde evlerin, sarayların yapılabileceği kadar
da geniş bir yol ve köprüdür. Yine, sırât’ın aşağısı ateştir, kavurucu bir ateş.
Ancak, bu köprünün üzerinden geçecek olan mü’minlerin taşıdıkları nur,
ateşi etkisiz hale getirebilecektir. Bilindiği gibi nûr ve nâr da birbirine zıttır.
Sırât köprüsü, değişik bir şekilde, fakat taşıdığı anlam itibarıyla dünyada
da vardır. Allah’ın yolu olan sırât-ı müstakîmle, cehennem üzerine
kurulmuş olan sırât köprüsü birbirine bağlıdır. Dünyadaki sırat, dünyanın
şartlarına; âhiretteki sırat da o âlemin şartlarına göre tanzim edilmiştir.
Fakat taşıdıkları hüviyet, maksat ve anlam aynıdır. Sırât köprüsü incedir;
sırât-ı müstakîm de ince bir yoldur. O yolda yürümek, sanıldığı kadar kolay
değildir. İnsanın önüne konulan yüzlerce yolu terk ederek, reddederek
sırât-ı müstakîmi tercih etmek, her kişinin kârı değildir. Üstelik o yollar,
insana daha câzibeli, daha gösterişli ve süslü, hevâ ve şeytanın teşviki ile
güzel gösterilen yollardır.
1214 7/A’râf, 16
1215 Tâc, 5/394
• 371 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Allah’ın yolunda yürüyen insanların yolculuklarına engel olmak isteyenler
o kadar çoktur ki, bu yolda yürümek, ateşten bir gömlek giymektir.
Elde ateş tutmaktadır bu yolda yürüyen; ateşi atsa sönecek; tutsa elini yakacaktır.
Fakat bu ateşin tutulması gerekmektedir. Zira ateş imandır, cennetin
bedelidir.
Sırâtın altında cehennem vardır. Sırât-ı müstakîmin sağında ve solunda
da ateşe atılmaya sebep olacak işlerden, yollardan oluşan bir hayat vardır.
Dünyanın âhirete giden bir yol olması gibi, sırât ve sırât-ı müstakîm de,
birbirine bitişen bir yoldur. Dünyada sırât-ı müstakîmde yürümeyenlerin
âhiretteki sırâtı geçmeleri mümkün değildir.
Yol, Allah’ın yolu, yolcular da Allah’ın kulu olduğu müddetçe, bu kervanı
hiçbir ses ve hiçbir kimse durduramayacaktır. Bâtıl dinler ve düzenler,
hak yolun altındaki ateşlerdir. Allah yolundan ayrılmak demek, dünya ve
âhireti yakacak bu ateşi tercih demektir. 1216
Yol ve Yolculuk Üzerine Düşünceler
“Bu dünyada bir garip gibi yaşa; yolcu gibi ol!”
Dünya iki kapılı bir han/otel; insan da yolcu. Hidâyet ve dalâlet adlı
iki yol var; birinin son durağı cennet, diğerinin de ateş. Yolcuyu yoldan,
yolu yolculuktan, yolculuğu menzilden ayrı değerlendirmek yanlıştır. Yolu
bilmeyenlerin, yoldan çıkmış ve bâtıl/yanlış yolda olanların hak yolun yolcusunu
anlamaları çok zordur. Yol hikâyesi okumak, kişiyi yolcu yapmaya
yetmez. Yolcuyu anlamanın en kesin ve kestirme yolunun yola çıkmak ve
yolcu olmaktan geçtiğini bilmeyenler, “dosdoğru yol”u ve “o yolun yolcuları”
nı anlayamaz. Sırât-ı müstakîm adlı o yol, insanlık tarihiyle yaşıttır ve
dünyanın sonuna kadar, yolun en sonuna kadar yolcuları bitmeyecektir.
Ömür biter, yol bitmez; ama her yol cennete gitmez.
Kutlu yolun sâdık yolcuları, yolunu kesmek isteyen eşkıyâlara karşı yol
silâhlarını yanlarından ayırmazlar; onlar, tüm şartlarda yürüyen kervanın
yolcularıdır. Onlar bilirler ki, yolcu yolunda gerek.
1216 Abdullah Büyük, Müslümana Mesajlar, Ribat Y., s. 337 vd.
• 372 •
Ahmed Kalkan
Neticeye ulaşmak isteyen bir yolcunun, tüm dikkatini diğer yolculara
veya yoldan çıkanlara değil; yola vermesi gerektiğinin şuurundadır güzel
yolcu.
Yolculuk yapmak yerine, yola yatan, bir engele takılıp düştüyse kalkmak
için çabalamayan, yolun kendi bulunduğu şeridinin dışındaki şeritlerden
gidenlere çelme takıp tekme atan, yoluna devam etmeyi bırakıp yol, yolcu
ve menzil üzerine nutuk atanlar, doğru yolun dosdoğru yolcuları olma vasfını
kaybetme riskleri büyük olan, yoldan çıkmaya aday kimselerdir. Çıktığı
yolda kurallara uygun şekilde yarışan, yol arkadaşlarıyla yardımlaşabilen,
yola gelmeyen insanlara acıyıp yolun genişliğini ve güzelliğini onlara da
göstermeye çalışarak yolculuğunu bitiş noktasına kadar sürdüren insan,
yolun sonunda ödül almaya hak kazanacaktır.
“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol;
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”1217
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak;
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak.”1218
Dönülmez ufkun akşamlarına gelmeden ve yol yakınken, dosdoğru
yolun doğru yolcusu olarak yola düşmek, yola koyulmak yakışacaktır âhiret
yolcusuna. Yolda yorulmak normaldir, hatta yalpalayıp sendelemek de.
Ama düşe kalka da olsa yola devam gerek; yola yatıp yolu kapamak, diğer
yolculara da ihânettir. Yolu tıkamaktansa yoldan çıkıp başkalarına yol açmak,
menziline ulaşmak isteyenlere yol vermek, hiç değilse diğer yolcuların,
o yola baş koyanların bedduâsından kurtulmak demektir.
Başkalarını yola getirmek için, yola çağıranın öncü ve yolcu olması,
yola düşmesi şarttır. Yol göstermek için, yolu, yoldaki engelleri bilmek
ve yol haritasına sahip olmak da gerekecektir. Doğru yolu bulmak ve yoldan
çıkmamak için, rehbere ve yoldaki işaretlere uymanın olmazsa olmaz
önemde olduğu unutulmamalıdır. Dünya gurbetinde yol alan kişinin ana
vatanı ve baba ocağı cennete ulaşmaması için, kırk harâmîler yol başlarını
1217 Mehmed Âkif Ersoy, Safahat
1218 Necip Fâzıl Kısakürek, Çile
• 373 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
tutmuş, yolları kesmiş olsa da, yolsuzluk içinde yollanıp yolunu bulanlar,
yolu şaşırtmaya çalışsa da, yolcunun azığında takvâ var ise çıkış yolu ihsân
edecek, sırât-ı müstakîme hidâyet edecektir yolun sahibi.
Tüm yolsuzlukların ve yoldan çıkmanın sebebi, hak yoldan sapmaktır.
Her şeyin yolu yordamı olur da sonucu cennete çıkacak güzel yolun düzeni,
işaretleri ve kuralları olmaz mı? Asgarî ve âzamî hız belirtilmez mi? Çok yavaş
gidenin, doğru yolda zikzaklar çizen, hangi şeritte gittiği belli olmayan
yolcunun kazaya uğrama riski gibi; aşırılıkları seven sürat tutkunu insanların
da ulaşmak istedikleri yere sağ sâlim erişmeleri zordur. Sırat köprüsü
gibi uzun ince yolun, yolunca geçilmesi için, yoldaş ve yol arkadaşlarının
aynı yolun gerçek yolcularından seçilmesi gerektiğini unutmamalı yolcu.
Kalabalık yolda arabamıza yolcu çağırmaktır tebliğ. “Kalabalık yol” dedim.
O kadar çok araba var ki yolda… Kimi süslü-püslü, nefse hoş gelecek
görüntülerle döşenmiş, kimi modern mi modern. Bazı arabalar süratiyle,
bazıları kalabalık yolcularıyla aday yolcuları cezbediyor. Arabanın nereye
gittiği, çoğu yolcunun umurunda bile değil, kimi arabaların zikzak çizmesi,
bir km. ileri, 2 km. geri gitmesi de.
Arabalarına çeşitli yöntemlerle çağıranlar da çok. Otogarlardaki çığırtkanlar
gibi bazıları. Yaka-paça zorla kendi arabalarına bindirecekler neredeyse
yolcu adaylarını. Yarı yolda indirecek mi, kazaya kurban mı edecek,
şoför ehliyetsiz mi, hepsinden önemlisi araba hangi istikamete gidiyor, belli
değil.
Bazıları da yolun kapalı olduğunu, nice insanın yoldan geri döndüğünden
yola çıkarak tahminle karışık değerlendiriyor. Aslında kapalı olan, yoldan
kaçmaya çalışanın alıcıları. Yol almak isteyene yol açık, bahaneyi bırak
sen de yola çık.
Üzerinde Washington, ya da İsrail yazdığı halde “bu araba Mekke’ye gider”
diyen çığırtkanlar mı ararsınız, soyguncu şeytanla işbirliğinden sâbıkalı
şoförler mi, hepsi mevcut.
Bütün bunlar ve benzerleri sizi korkutmasın. Siz de arabanızı hazırlayın;
daha doğrusu Nuh’un gemisinin servis otosu için yolcu çağırmaya
çalışın. Aman ha unutmayın; ilk işiniz çok yolcu almaktan önce, tertemiz
arabaya leke sıçrat(tır)mamak.
• 374 •
Ahmed Kalkan
Sürat yapılmayacak yerdeki sürat, yoldakilerin üzerine çamur sıçratabilir
mümkün ki. Az önce çamura boyadığımız kişiyi hangi yüzle arabanıza
çağırabilirsiniz ki?! Yoldaki insanların niceleri yolcu olduğunun farkında
bile değil; istikametlerinin farkında olmadıkları gibi. Sanki kör ebe oyunu
oynuyor; önüne kim geçtiyse onu şoför olarak seçebiliyor. Körlere kılavuzluk
çok zor değildir, ama kör olduğunun farkında olmayan bakarkörlere,
sarhoşlara rehberlik ve onları gitmeleri gereken yere yönlendirmek zorun
da zorudur.
Yolda kalmışları, yoldan çıkanları, yanlış araba ve kötü şoför seçenleri
iknâ etmek kolay olmasa gerek. Başka şoför ve arabalarla uğraşıp boşa vakit
geçirme. Ezanı oku, ezandaki tevhidî dâvetle kurtuluş gemisine çağır
insanları. “Kurtuluş gemisi” dedim; bu, senin-benim derneğimiz, vakfımız,
radyomuz, dergimiz, partimiz, tarikatimiz, cemaatimiz… değil. Belki o
hüsn-i zanla biniyoruz o arabalara ve sırât-ı müstakîm yolcusu olduğumuz
konusunda hiç şüphemiz yok; olsun! Yolcuları veya yolcu olmadığını sanan
yolcu adaylarını başka bir beşerî tabelaya / çalışmaya değil; Allah’a dâvet
etmeliyiz, sadece Allah’a, O’nun yoluna (İslâm’a), O’nun kitabına; O’nun
peygamberinin yaptığı gibi.
“Şüphesiz bu Benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. (Başka) yollara uymayın.
Zira o yol sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte (kötülükten) sakınmanız
ve takvâlı olmanız için Allah size bunları emretti.” 1219
“Sadece Bana ibâdet ve kulluk edin. Dosdoğru yol budur.” 1220
“De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana
uyanlar aydınlık bir yol (basîret) iüzerindeyiz (kör bir saplantı içinde değiliz).
Allah’ı (ortaklardan) tenzih ederim. Ve ben şirk koşanlardan değilim.” 1221
Dünya hayatının nazenin yolcuları! Sizler için açılmış nice yollar var.
Fakat, bu yolların sadece birinden gitmeniz istenmiş sizden. Dünya hayatı
bir labirent gibi... Çıkış yolu bir tane... Aramak, bulmak lâzım. Bunun için
de labirenti kuşbakışı görebilecek yerde durmak gerek. Deneme yanılma
yoluyla da belki çıkış yolu bulunabilir. Fakat süreli bir arama içinde buna
1219 6/En’âm, 153
1220 36/Yâsin, 61
1221 12/Yusuf, 108
• 375 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
vakit yok. Öyleyse “yolcu yolunda gerek” uyarısına kulak verip, bizim için
açılmış doğru yolda, yola devam etmeliyiz. Gereksiz meşguliyetlerle yerimizde
saymak ciddi bir zaaf. Yolculuğumuzda tahribat oluşturacak tavırlara
göz yummak da bir fâcia. Gideceğimiz yolun tahrip olması bizim yürüyüşümüzü
zorlaştıracaktır. Hele yol kesicilerin güçlenmesine izin vermek
yolculuğu sekteye uğratacaktır. Onlarca yolsuzluğun yaşandığı dünyada,
ana yola (sırât-ı müstakîme) açılacak zeminler oluşturmalıyız. Şairin dediği
gerçeği haykırmalıyız. “Yol onun, varlık onun; gerisi hep angarya/ yüzüstü
çok süründün ayağa kalk ......”
Yol açmak... Ulaşılamayan nice köylere, nice insanlara, nice cevherlere...
Önder olmak, öncü olmak. Bize dosdoğru yolu açanın da bizden istediği
bu değil mi? İyi bir işte “çığır” açanların, arkasından gelenler kadar sevap
kazandığı müjdesini alıyoruz; tabii bunun tersi de mümkün.
Elbette merkeze ulaştıracak yolları açmak her zaman kolay olmuyor.
Bazen kazma kullanmak yeterli iken, bazen de buldozer ya da dinamit kullanmak
gerekebiliyor. Hiçbir yol açma görevlisi, karşılaştığı dağ gibi engellere
gelince “buraya kadar!” dememiştir, deme hakkı yoktur. Çözüm
bulmuş, meydan okumuş: “Dağlar seni delik delik delerim, kalbur alır toprağını
elerim” demiş, tünel açmış, köprü kurmuş; şehirleri kasabalara, kasabaları
köylere bağlamış, insanı insana kavuşturmuştur.
Bütün bu işleri beceren dünya hayatının nazenin yolcuları! Hemcinslerinizi
yoldan çıkarmaya çalışan, Yaradan’a götüren yolu tahrip eden yolsuzlara
karşı kullanacak kazmanız, buldozeriniz, dinamitiniz yok mu? “Yolcu
yolunda gerek”, eğleşmek size göre değil.
Yol açanların aynı zamanda yolculuğu kolaylaştıracak yürüyüş tarzı
geliştirmeleri gerekir. Zira sırat-ı müstakîm adlı ana yolun sahibi o yolun
yolcularına yolu kolaylaştırmıştır. Seçtiği yol önderi de “kolaylaştırın, zorlaştırmayın”
uyarısında bulunmuştur.
Açtığınız yollarda yürüyen yolculara, kendilerinin de yol açma sorumluluğunun
olduğunu; en azından açamıyorlarsa da, yolda yatıp eğleşerek
arkadan gelenleri oyalamamaları gerektiğini hatırlatın. Çoğu idealist yolcular
realist yolculara takılıp hızlarını yavaşlatmışlardır. Bu durumda yola
devam ederken yoldaşımızı da doğru seçmemiz gerekliliği ortaya çıkıyor.
• 376 •
Ahmed Kalkan
Yola çıkarken yalnız kalma tehlikesini de göze almalıyız. Eğer çevremiz,
korkaklar, tembeller ve zoru göze alamayanlardan müteşekkil ise bu tehlike
ile her zaman karşı karşıyayız. Ama yola sebatla devam edersek, A mıntıkasında
olmasa da, B mıntıkasında kendimize göre yoldaş bulma ümidi
vardır. Zira, dosdoğru yolun sahibi bizzat kendisinin yoldaşımız olacağını
vaad ediyor.
Her şeye rağmen yoldaşınızı çok iyi seçmek zorundasınız. Duygusallığa,
zaafa yer yok bu yolculukta. Yolcu ve yoldaş yolunda gerek.
Bugün yolunda gitmiyorsa işler, yolsuzlukla uğraşanlar ve bunların yolsuzluğuna
göz yumanlardadır suç. Küçük bir tahribatın onarılmaması gayya
çukurlarının oluşmasına sebebiyet verecektir. Yoldan sorumlu sorumsuzların
ihmali nasıl kazalara sebebiyet veriyorsa, ana yolun sahibine yapılan
haksızlıklara göz yumanların âkıbeti nasıl olacak?! Sırât-ı müstakîm
adlı doğru yol da bir tanedir, sahibi de. Kimse ortak olmaya çalışmasın. Bu
yolsuzluğu savunacak avukatlara da söz yok orada. Yoldaşlık ana yolun sahibine
göre değilse bu yoldaşlık külfet. Yolun sonunda hesaptan kurtulmak
için yoldaşını bile feda eder yolcu. Fakat nihai sonda yoldaş yoldaşa hiç
bir şey yapamaz. Ve o gün geldiğinde... Ana yolun sahibinin diğer yolları
ortadan kaldırdığı, yolcuları tek bir merkezde topladığı gün, o gün geldiğinde...
eğleşen insanlar yarışı kaybettiklerini anlayacaklar; kazanmak için
yeni arayışlar içine girecekler, ama... artık o engele ne kazma, ne buldozer,
ne dinamit...
Yolcu yolunda gerek...
Dosdoğru yolun sahibine doğru giderken her birimiz dönüşü olmayan
bir yola giriyoruz. Dünya yollarına benzemiyor. Bütün yollar Roma’ya çıkmıyor.
Bütün yolcularda Roma’ya gitmiyor.
Ey doğru yolun doğru yolcuları! Gerek yaya, gerek koşarak, gerek bineklerle
yola devam edin, ama sakın ha yolda çakılıp kalmayın, yolda yatıp
eğleşmeyin. Parsanın payı sadece size ait. Haydi koşun... Yolcu yolunda gerek.
Ne kadar yol koştunuz, ne de çabuk yoruldunuz? Daha gidilecek çok
yol var. Haydi yola!
Yolda giderken yürüyüşünüze de dikkat edin. Anayolun sahibi öyle istiyor.
Yolsuz yolcular gibi mağrurluk, zâlimlik, ayağınıza takılanı ezmek yok
bu yürüyüşte. Başı havada gitmek de yok. Yolda kalmışa iyilik yapacaksın,
• 377 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
yolcuya hakkını vereceksin, sağına soluna bakıp senden önceki yolcuların
bıraktıklarına bakıp tefekkür edeceksin. Ve anayolun sahibini her handa
zikredeceksin. Zira güzel yolculuğun referansı bu.
Yol ağzında, yol ayrımındayız; bitmek bilmeyen dünyevî işleri yoluna
koyma uğraşıları, bizi ana yolumuzdan etmemeli, burada misafir ve yolcu
olduğumuzu unutmamalıyız. Yoldan kalmamalı, yolumuza/hedefimize
bakmalıyız ki, yolumuzu gözleyenlerin gözleri yolda kalmasın.
Yol açıklığı ver yâ Rab! Bizi yolumuzdan etmek isteyenlere fırsat verme.
Bizi kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru yola hidâyet et;
yoldan sapmış ve gazaba uğramışların yoluna değil Allah’ım!
Dinin özünü öğrenmek istiyorsan; işte Fâtiha.
Yalnız Allah’a kul ol; denilmeden rûhuna el-fâtiha!
Fâtiha Sûresine Toplu Bakış ve
Günümüze Çıkarımlar
 بسم الله الرحمن الرحي
كَ نعْبُدُ  ۞ إِ يَّ   ۞ مَاِلكِ يوْمِ الدِّي نِ  ۞ الرَّ حَْنِ الرَّحِي ِ „ الَْمْدُ لَِّ رَبِّ اْلعَالَِ ي نَ
‹ مْ غَيْ ِ ‘ أَْنعَمْتَ عَلَيْ ِ   ۞ صَِاطَ اَّلذِي نَ  الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ  ۞ اهْدِنَ „ كَ نَسْتَعِ ي نُ  وَإِ يَّ
„ مْ وََل الضَّاِّل ي نَ ‘ اْلَغْضُوبِ عَلَيْ ِ
ب سِْ adıyla : الَّلِ Allah’ın : الرَّ حَْن : Rahmân  الرَّحِي : Rahîm مَْدُ الْ hamd :
لَِّAِllah : içindir رَبِّ Rabbi : „ اْلعَالَِ ي ن : âlemlerin الرَّ حَْنِ Rahmân’dır :  : الرَّحِي ِ
Rahîm’dir مَاِلكِ : mâlikidir يوْمِ gününün :   الدِّي ن Din : كَ إِ يَّ yalnız Sana :
نعْبُدُ ibâdet ederiz : كَ وَإِ يَّ ve : yalnız Senden „ نَسْتَعِ ي نُ yardım dileriz :  اهْدِنَ bizi
ilet (bize hidâyet ver) : الصَِّاطَ yola :  اْلُسْتَقِي َ doğru : صَِاطَ yoluna :   اَّلذِي نَ
أَْنعَمْتَ nimet verdiklerinin : م‘ عَلَيْ ِ kendilerine : ‹ غَيْ ِ değil : مْ‘ اْلَغْضُوبِ عَلَيْ ِ
gazaba uğrayanların : „ وََلالضَّاِّل ي نَ ve sapıtanlarınkine :
• 378 •
Ahmed Kalkan
“Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
O, Rahmân ve Rahîmdir. Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir.
Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım
isteriz (ey Allah’ım). Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster. Kendilerine nimet
vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların
ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!” (1/Fâtiha, 1-7)
Fâtiha Sûresi, önce gerçek anlamıyla hamd u senâya lâyık olan tek zât
olan Allah’ı dile getirir. Her şeyin O’nun eğitim ve terbiyesinden geçtiğini
hatırlatarak O’nun bütün evrenin tek yaratıcısı, tek Rabbi olduğu belirtilir.
O’nun rahmetini ifade eden güzel isim ve sıfatlarıyla vasfeder, o sıfatların
istismar edilmemesi için âhireti, ödül-ceza gününü gündeme getirir. Sonra
sadece O’nun önünde eğilip boyun bükülmesi, mutlak olarak sadece O’na
kulluk, ibâdet ve itaat edilmesi gerektiğini, O’nun dışında bu özelliklere
kimsenin hakkı ve liyâkati olmadığını gündeme taşır. İbâdet ve itaat için
gerekli olan yardımı ve sorumlulukların gereği ve dünyada yaşamanın sonucu
birçok sıkıntının giderilmesi ve ihtiyaçların karşılanması için yardım
talebenin, duânın yalnız O’na yapılması, bu yardımların en önemlisi sayılan
hidâyete erdirme ve hidâyette sâbit kılma talebini hatırlatır. Bu güzel
isteği en imrendirici, en ideal modellerle, örnek şahsiyetlerle verir ki; bu
kendilerine en güzel nimet verilmiş olanlardır. Nimeti de nerede ve hangi
özelliklerde aramamız gerektiği bildirilmiş olur. Tarihin hak-bâtıl mücadelesinden
ibaret olduğu, günümüz ve yarınlar açısından da bu hakikatin
değişmeyeceği gazap edilmiş ve sapıtmış insanların bu güzel modellerin
yoluna engel olmaya çalışacakları işaretiyle ortaya konulur. Azıp sapmış
insanların yolunu takip etmememiz hatırlatılırken bu konuda da Allah’tan
yardım istenmesi öğretilir.
Allah ile kul arasında bir tür sözleşme ve antlaşma olarak da değerlendirilen
Fâtiha sûresi Allah-insan ilişkisinin mâhiyetini ortaya koyar ve
bunun hangi kurallara bağlı olarak sürdürüleceğini öğretir. Ayrıca söz konusu
ilişkinin tek taraflı olarak sadece kulun gayretiyle değil; aynı zamanda
mutlaka Allah’ın hidâyet ve yardımıyla sağlanacağını vurgular. Sûrenin ilk
yarısı kulun Allah’a hamd ve övgüsünü, ikinci yarısı da onun Allah’tan İsteklerini
dile getirir.
Fâtiha sûresi, İslâm’ın tanımıdır. Fâtiha sûresinden yola çıkarak İslâm
dininin tanımı şu olmaktadır: “Gazaba uğratmadan, sapıklığa düşürme•
379 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
den, doğruca ve selâmetle Allah’a ve Allah’ın nimetlerine götürüp el-hamdü
lillâh dedirten ve bu temiz nimetlere tam selâmetle ermiş, gerçekten
mutlu ve övülmüş, İlâhî gazaba/öfkeye uğramamış ve sapıtmamış kimseler
tarafından takip edildiği tarih tarafından görülmüş ve tecrübe ile bilinen
büyük, düz, doğru, hak yol ve istikamet yoludur.” Bu dini kabul etmenin,
dindarlığın başlangıcı, ilk önce Allah Teâlâ’yı Allah’ın tanıttığı gibi tanımak
ve ona “İyyâke na’budu ve iyyâke nestain” diyerek Allah’tan başka ilâh olmadığına
tam bir şekilde söz verip antlaşma yapmak ve İlâhî emir ve yasaklara
riayet etmektir.
Demek ki istemek ve dindarlık bizden; din, şeriat ve doğru yolu göstermek
Allah’tandır. Ve bu hidâyet (doğru yolu göstermek) iki çeşittir. Biri
ilmî olan irşad, diğeri fiilî (pratik) olan Cenâb-ı Hakk’ın kuluna yardım
etmesidir. Yüce Kur’ân, ilmî irşadı istemenin cevabıdır. Fiilî olarak başarılı
kılmayı istemenin cevabı da, hayatı boyunca bütün davranışlarında hidâyet
kitabı olan Kur’an’a uymaktadır.
İşte İslâm dini böyle bir Allah kanunudur. Fâtiha bunu tanımlarken
mânâsını ispatlamak için gözlem ve tarihin şâhid olduğu nimet verilenlerin
olumlu yolu ve gazap edilmiş ve sapmışların olumsuz yolunu, yani tecrübeyi
göstermiş ve başka delil ve vesikaya bile ihtiyaç bırakmamıştır.
Bunda şüphe edenler, gözlem ve tecrübe ile sâbit olan örneği son peygamber
Muhammed Mustafa (s.a.s.) ile ashâbının bu sayede nâil oldukları
Allah nimetlerinin büyüklüğünü tarihte gözleri kamaşa kamaşa okuyabilirler.
Hidâyet esaslarını, doğruluk ve içten sevgi ile uygulayacak olan toplumların
tecrübe ile sâbit olan aynı sonuçları elde edeceklerinden şüphe
etmek için hiçbir gerekçe yoktur. İlim ve fen adına böyle bir şüphe ortaya
atmak, dün beni aydınlatan güneşin yarın aydınlatamayacağını iddia etmek
gibi, tümevarım kanununu inkâr etmektir. Fakat ilim ve fende, tecrübe ve
tümevarım kanununa pek büyük önem veren Avrupalılar bu önermeyi yerinde
yapmayarak fikirleri karıştırıyorlar. Çünkü İslâm dininin mâhiyetini,
kendi öz kaynağından araştırmıyorlar da; çöküş içinde yuvarlanan şimdiki
müslümanlarda arıyorlar. Hâlbuki gerçek, şimdiki zaman ile geçmiş zamanın
karşılaştırmasından çıkacaktır.
• 380 •
Ahmed Kalkan
O zaman görülür ki o doğru yol üzerinde gerçekten yürüyenlerle yürüyemeyenler
arasında büyük fark vardır. Doğru yoldan sapanlar ve tümüyle
yoldan çıkanlar vardır. Demek ki din, hak kanunudur, fakat din adına yapılanların
çoğu noksandır ve doğru değildir. İlim ve fendeki her hak kanunu
da böyle değil midir? Meselâ iyi matematik bilen bir adam günlük işlemlerinde
o hesabı yapmaya üşenir de bildiğini uygulamazsa kabahat matematiğindir
denebilir mi? Ve meselâ pis mikropların zararlarını bilen kimse
sokaklarda gezdiği ayakkabılarla oturduğu veya yattığı odanın içine kadar
girmeyi alışkanlık haline getirirse, sonunda etkisinde kalacağı felaketten
koruyucu hekimlik ilmini sorumlu tutmaya hak kazanabilir mi? İnsanlar
kendilerini hakkın kanununa uydurmakla yükümlü iken, o hak kanununu
kendilerine uydurmaya çalışırlarsa kusur o kanunun değil, o insanın
olur ve zararına da kendisi katlanır. Allah’ın gazabı, bunu bilerek yapanlar
içindir. Bilmeyerek yapanlar da sapıklardır. Bunlar da sonunda o âkıbete
mahkûmdur. Ne yazık ki, asrımız insanlarında özellikle din hususunda
Hakk’ın kanununu kendilerine uydurmaya çalışma gibi ahmaklıklar gözlenebiliyor.
İlim, fen ve sanayideki bu kadar ilerlemelere rağmen bütün dünyada
insanlığın sıkıntılarının genel bir şekilde gittikçe artmasının sebebi de
budur. Bu sıkıntıları, ancak doğru yolda yürümek kesebilir.
Kur’an’ın ana konusu da tevhiddir. Fâtiha sûresi de tevhidin esaslarını
içeren bir sûredir. Tevhid genel olarak üç kısımda ele alınır: Allah, nübüvvet
ve meâd (âhiret). İlk üç âyet, Allah’tan, O’nun sıfat ve özelliklerinden
bahseder. Dördüncü âyet (“Mâlik-i yevmi’d-dîn”) âhiretten; 7. âyet de nübüvvetten
bahsetmektedir: “Kendilerine nimet verilenler”in başında peygamberler
gelmektedir.1222 Bu sûrenin mealinden bile rahatça anlaşılabileceği
gibi, sûre bütün önemli konuları direkt veya dolaylı ele alıyor; Kur’an’ın bir
özeti ve önsözü olarak açılış sûresi şeklinde başa geçiriliyor. İleriki sûrelerde
genişçe açıklanan esaslar, bu sûrede özetlenmiş, işaret edilmiş veya
çağrışım yoluyla göz önüne getirilmiştir.
Fâtiha’da temel ilkeler açık bir şekilde ortaya konmuştur. Kur’an’ın bütününde
sunulan mesajın özüdür Fâtiha. Fâtiha, açan demektir. Vahye açılan
kapı demektir Fâtiha. Vahyin tümünün anlaşılabilmesi için bu sûrenin
çok iyi kavranması gerekir. Kur’ân’a Fâtiha ile başlanır. Namaza Fâtiha ile
girilir. Her hayırlı iş bu pırlanta anahtarla açılır ve açılan kapılar arkasın-
1222 4/Nisâ, 69
• 381 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
daki karanlıklarda bu ışık kaynağı ile aydınlanır. Bu itibarla ona her şeyin
başı, esası, anahtarı mânâsında “Fâtiha” denilir.
Fâtiha sûresini, işlediği konu itibarıyla üç bölüme ayırabiliriz:
Tevhid inancının işlendiği âyetler (Besmeleyle ilk dört âyet)
Tevhid inancının uygulanmasının işlendiği âyet (5. Âyet)
Tarih boyunca Tevhid mücadelesinin işlendiği son iki âyet
“Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla.” (1. âyet)
Besmele, İslâm’ın bir şiarı/sembolü ve her iyiliğin anahtarıdır; helâl
olan bir işin göstergesidir besmele; çünkü haramlara besmele çekilmez.
Kur’an’ın ana konusu ve temel vurgusu, insanla Rabbi arasındaki kulluk-
ilâhlık münasebetidir; Rubûbiyet ve ubûdiyet alâkasıdır. Besmele de bu
alâkayı ifade eden kulluk ilânıdır. Bu ilişki, Rahmân ve Rahîm olan Allah
ile kul arasında sevgiye, merhamete dayalı olan derûnî münasebeti ifade
ederken, kulun da itaat ve teslimiyetini göstermektedir. Yapılan bir iş Allah
adıyla yapılınca hem işi yapan, hem yapılan iş bir anlam kazanıyor. Besmele,
eylemlere bilinç katıyor, yapılan iş, Allah’ın ismiyle ve O’nun izniyle
yapılmış oluyor. Böylece insan, İslâm dışı her şeyden soyutlanmış, uzaklaşmış
oluyor. Besmele, bütün iyiliklerin, tüm güzelliklerin O’ndan olduğunu
kabul edip O’nun müsaade ettiği şeylerin O’nun adıyla yapılması sâyesinde
daha da güzelleşeceğini anlamaktır.
Bir müslüman besmele çekmekle, “nefsim veya başka bir varlık adına,
tâğut adına değil; Allah adıyla, O’nun rızası için ve O’nun izniyle başlıyorum.”
demek ister.
Kur’an’a besmele ile başlarken, kullarına rahmet, acıma, lütuf ve bağışlaması
sonsuz olan Allah’ı hatırlıyoruz. Kur’an’ın nüzûlünün bu sonsuz rahmetin
bir yansıması olduğunu düşünüyor ve bu büyük nimeti anarak O’na
hamdimizi, şükrümüzü vurguluyoruz. Sadece Kur’an okurken değil; insan
ve evren kitaplarını okurken, hayat mektebinde öğrencilik ve öğretmenlik
yaparken de besmele şuuruna uygun davranmalıyız. Tüm eylemlerimizin
dünyada O’na yaraşır, âhirette de O’nun rızâsını kazandırır özelliklerde olmasına
gayret etmeliyiz.
• 382 •
Ahmed Kalkan
Besmele, Allah’la yapılmış bir sözleşme gibidir. Allah, Rahmân ve
Rahîm sıfatlarıyla bize merhametle muâmele edeceğini vaad ediyor; biz de,
imtihan için bize verilen irâdeyi istismar etmeyeceğimizi ve O’nun ilkelerine
bağlı kalacağımızı besmeleyle kabullenmiş oluyoruz. Besmele, Allah’ın
tesbit ettiği kulluk programını kabul etmektir. Besmele çeken kul, şöyle demiş
olur: “Yâ Rabbi, şu an, kulluk maddelerinden birini işleyeceğim. Senin
ismini anıyor ve iznini istiyorum.”
Haramlara besmele çekilmez. Allah’ın isminin anılamayacağı haram
davranış ve eylemleri terk etmek zorunda kalır besmele şuuruna sahip bir
mü’min. Unutulmamalıdır ki, haram olan eylemlerde besmele çekilmez.
Kâmil bir müslüman da, besmele çekemeyeceği bir işi yapmamaya özen
gösterir. O yüzden, besmele insanı eğitir, terbiye eder, kötülüklerden uzak
tutar. Çünkü besmele çeken bir kimse, ağzından çıkan ifade ile yaptığı eylem
arasında bir paralellik kurmak zorunda olduğunu, eliyle dilinin birbirini
yalanlamaması gerektiğini düşünür. Besmele, kötülük ve haramları
işlemeye hakkımız olmadığını bize hatırlatır.
Bismillâh, “Önce Allah” deyip, O’na danışmak, yapacağımız herhangi
bir işte Allah’ın onayını istemektir. Allah’ın adını her şeyin önüne geçirip
yüceltmektir. Müşriklerin putlar adına yaşamaları ve onlar adına iş yapmalarına
karşılık, biz Allah adına yaşayacağımıza, O’nun adıyla iş yapacağımıza
söz vermiş oluyoruz. Bu yüzden, dilimiz “Allah’ın adıyla” derken,
diğer organlarımız da aynı şeyi söyleyebilmelidir. Bu ise, her şeyimizle
O’nun ölçülerine uygun olarak yaşamakla mümkündür. Aksi takdirde dilimiz
“Allah’ın adıyla” derken; elimiz, ayağımız şeytan veya Allah’ın dışında
başkaları adına iş yaparsa bu, tevhidle bağdaşmaz.
Bir mü’min, her eyleminin başına besmeleyi yerleştirmekle laik mantığa
en büyük protestoyu yapmış olur. Besmele, insanın Allah’la iş yapması,
Allah’ı işine karıştırmasıdır. Dolayısıyla besmele; ateizmi, materyalizmi, laisizmi
reddir. Bu manada besmele, İslâmî dünya görüşünün anahtarı mesabesindedir.
Laik dünya görüşü “besmelesiz” olmaktır. Laik olmakla olmamak
arasındaki fark, besmeleli olmakla olmamak arasındaki fark kadardır.
Besmeleli yapılan iş, meşrûiyetini Allah’tan alır ve meşrû işlere besmele
çekilir. Besmelesiz işlerse şeytana lâyıktır.
• 383 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
İslâm kültürü, bir kimsenin her işe Allah adı ile başlamasını gerektirir.
Eğer bu bilinçli bir şekilde ve samimiyetle yapılırsa şu üç güzel sonucu
doğuracaktır: Birincisi, bu, kişiyi kötülükten uzak tutacaktır. Çünkü, Allah
ismi onun, kötü bir niyeti veya yanlış bir davranışı O’nun adını anarak yapmaya
hakkı olup olmadığı konusunda düşünmesini sağlayacaktır. İkincisi,
kişi meşrû bir işe başlarken Allah’ın adını anarsa, onun her hareketi tabiatıyla
Allah’ın rızasına uygun yapılmış olur. Üçüncüsü, o kişi Allah’ın yardım
ve nimetiyle karşılaşacak ve şeytanın aldatmalarından korunacaktır. Çünkü
kim Allah’a yönelirse Allah da ona yönelir.
“Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (2. âyet)
Hamd, nimet veren olması hasebiyle nimet veren zât’a ta’zimi ifade
eden bütün fiilleri yapmaktır. Allah, hamd edin demeyip, hamdin Allah’a
ait olduğunu beyan etmiştir. Aksi takdirde, kullara güçlerinin yetmeyeceği
şeyi onlara emretmek olurdu. Fakat “el-hamdu lillâh” deyince bunun anlamı,
insanlar yerine getiremeseler de hamd Allah’ın hakkıdır, demek olur.
Fâtiha sûresinin besmele’den sonraki ilk âyetinde, her türlü övgünün,
âlemlerin Rabbi Allah’a özgü olduğu belirtilir. Öyleyse iyiliği, güzelliği ve
mükemmelliği ifade eden kıymet ne olursa olsun, “iman ve övgü” bu özellikleri
sergileyen nesnelere değil, onlarda bunca güzelliği işleyen Allah’a
olmalıdır. Allah, yarattığı evrenin güzelliğinin ve ihtişamının insan tarafından
tasdik edilmesini istemekte; hak ettiği övgüyü ve teşekkürü de ona bir
sorumluluk olarak yüklemektedir. Gerçekten de bunca nimetlerin karşılığı
nankörlük olmamalıdır. Çünkü bütün varlıklar Allah’ı yüceltmekte, O’nun
varlığını, birliğini ve sonsuz cömertliğini belgelemektedir.
Hamdin şükürden daha genel ve daha zengin anlamı vardır. Hamd,
en geniş anlamda şükürdür. Hamd etmek yerine “şükretmek” diyemeyiz.
Çünkü biz, ancak kendimize yapılan bir iyiliğe karşı şükreder ve teşekkür
ederiz. Hamdetmek için ise, iyiliğin sadece bize ulaşması gerekli değildir.
Şükretmek, kişiye ulaşan bir iyiliğin, bir nimetin karşılığıdır. İyiliğin başkasına
ulaşmış olması da hamdetmek için yeterlidir. Çünkü hamd, kişisel
ve basit menfaatler karşılığı ifade edilen bir övme değildir. Evrensel ve küllî
değerlere duyulan hayranlığın bir ifadesidir. Kişisel yararlarımıza ters düşen
durumlarda da hamd edilebilir ve edilmelidir. El-hamdü lillâh diyerek,
kişi kendi adına Allah’a hamdettikten başka, O’nun nimetine kavuşan bü•
384 •
Ahmed Kalkan
tün varlıklar adına da aynı vazifeyi yerine getirmiş olur. Allah’a hamd, her
hal ve şartta; şükürse bize ulaşan nimetler karşılığında yapılır. Bu yüzden,
fazlalaşmasını istediğimiz şeyler için şükrederiz.
Hamd, maddî nimetlere yapıldığı gibi, daha çok mânevî nimetlere karşı
yapılır. Nimetlerin en büyüğü de imandır. Kitab’ımızın hamdle başladığını
unutmamak, iman ve hidâyet gibi nimetlere sahip olduğumuzu, başka
problem ve eksiklerin çok da önemli olmadığını, dilimizle ve tebessümümüzle
hamdi devamlı taşıyarak gösterebiliriz.
Fâtiha sûresi aynı zamanda bir duâdır. Duâ, bize doğru yakarış şeklini
öğretmesine işaret etmek bakımından Allah’a hamd ile başlıyor.
İstek ve arzumuzu birdenbire hiçbir giriş yapmadan ortaya koyamayız.
Başlamanın en iyi yolu, duada yöneldiğimiz zatın yüce konumunu, nimetlerini
ve üstünlüklerini sergilemektir. Bu nedenle duamıza, Allah’a hamd ile
başlarız. Çünkü O, bizim koruyucumuz ve tüm üstünlüklerin mükemmele
eriştiği varlıktır. O’nun Yüceliğini kabul ettiğimizi ve O’nun bize verdiği
sayısız nimetlere karşı şükretttiğimizi göstermek için Allah’ı ta’zim ederiz.
Şu noktaya da dikkat edilmelidir: “Hamd Allah’adır” ve “Hamd yalnızca
Allah içindir.” Bu ayrım çok önemlidir: Çünkü bu, O’nun yaratıklarından
herhangi birine ibâdet etme durumunu ortadan kaldırır. Yaratıklardan
hiçbiri hamde lâyık olmadığı için, hiçbiri ibâdete de lâyık değildir. Hiçbir
insan, hiçbir melek, hiçbir peygamber, hiçbir ilâh, hiçbir yıldız, hiçbir put,
kısacası O’nun yarattıklarından hiçbiri, bizatihi (kendi başına) iyi niteliklere
sahip değildir. Eğer yaratıklardan biri iyi bir niteliğe sahipse, bu Allah
tarafından verilmiştir. O halde bağlılık, ibâdet ve şükür O’nun yaratıklarına
değil, bu nitelikleri Yaratan’a lâyıktır.1223
Hamdetmek, şükretmek; iyimser olmaktır. Hayata güzel ve olumlu
pencereden bakabilmektir. Mutlu olabilmek, mutluluk elbisesi giymektir
hamd. Şikâyetçi ve karamsar karakterlerin kararttığı karanlık insanların
dünyasını ancak hamd şuuru aydınlatabilir. Hamdedenlerden kıldığı için
hamd olsun O Hamîd’e.
1223 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
• 385 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Elhamdü lillâh” diyen insan, sahip olduğu nimetle yetinerek daha çok
kazanma hırsını frenler. Çünkü hamd, şükrü de içine almaktadır. Hamd ve
şükür, kişinin yeterlilik duyduğunu ifade etmekte ve onu harekete geçirmektedir.
“Rabbi’l-alemîn” diyen insan, elde edemediklerine karşı hırsını ve elde
ettiklerine karşı cimriliğini disipline etmiş olur. Böylece şehvet ve lezzetlerin
peşinden koşmanın belası da ondan uzaklaşmış olur. Çünkü her şeyi
yaratan, besleyip büyüten ve terbiye edenin Allah olduğunu söyleyecek kadar
asil bir ruha sahip olan insan, hırslı ve cimri olamaz. Kendini aşağılayacak
şehvetin peşinden koşamaz.
“Rahman, rahim ve mâliki yevmi’d-dîn” diyen insan, bu bilinciyle gazab
ve öfkesini yenmiş olur. Yüce Allah’ın, rahman sıfatı gereği çalışana vereceğini
bilen insan, başkasına çeşitli nimetlerden dolayı haset etmez. Başkalarına
sahip oldukları nimetlerden dolayı haset etmeyeceğinden, düşmanlık
duygulan da beslemez. Çünkü bu insan bilir ki, Allah rahmetini layık olanlara
verir. Rahîm diyen insan, Allah’ın merhametinin farkındadır. İnsanlara
karşı daima merhametli davranır. Merhamet onun ahlâkî erdemlerinden
biri haline gelir, Başka bir ifadeyle, Allah’ın merhamet sıfatını anan insan,
kendi merhamet duygusunu kabartıp dalgalandırmış olur. Allah’ın rahmeti
ve merhameti onun ruhuna yansımış olur.
Arapça”Rab” kelimesi şu anlama gelir: a) Melik ve Mâlik, b) Kefil olan,
Rızık veren, İhtiyaçları karşılayan, Koruyucu, c) Hükümran, Kanun koyan,
Yöneten ve Düzenleyen. Allah, tüm bu anlamlarıyla âlemlerin Rabbi’dir.
Kur’an’da Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına alan, yöneten,
terbiye eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik olan Allah anlamına
gelmektedir. Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare eden, koruyup gözeten, hâkimiyeti
altında bulunduran ve gerçek Rab olan Allah’a, O’nun rubûbiyet bağına,
mutlak tevhid ve tam bir kulluk şuuru ile bağlanmayı da ifade etmektedir.
Allah’tan başkasının hükmünü hüküm edinmemek, O’nun dinini her
şeyden üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak hâkimiyetine teslim
olmuş bilmek, Allah’ı gerçek Rab olarak tanımak demektir.
• 386 •
Ahmed Kalkan
Allah’tan başka hiçbir rabbin, otorite kaynağının olmadığı, O’nun bütün
evreni, bilinen ve bilinmeyen, makro ve mikro planda bütün âlemleri
yaratmakla kalmayıp ihtiyaçlarını giderdiğini, eğitip terbiye ettiğini açıklıyor
bu âyet. O’ndan başka rab yoktur. Tek Rab O olduğu için, onlar üzerinde
tek yetki sahibi de O’dur. Bilginleri, din adamlarını, İsa’yı (a.s.) rab
edinenler şirk koşmuşlardır.1224 Demek ki, kim olursa olsun, aşırı yüceltip
Allah’a eş, benzer kabul etmek, o kimseyi rab yerine koymaya kalkmaktır.
O, bütün insanların Rabbidir,1225 bütün âlemlerin Rabbidir.1226 “De ki: ‘Allah
her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka rab mi arayayım?”1227 Tevhid anlayışı
evrenseldir. Çünkü tevhidin öngördüğü Rab, bütün varlıkların Rabbidir.
Sakat veya sağlam, gözü olan-olmayan nice varlıklara rızık veren O’dur.
İnsanın hizmetine sunulan sayısız nimetler bize Rabbimizi tanıtıyor. Bütün
âlemler, tüm varlıklar; Rabbini tanıyor, O’na itaat ve kulluk ediyor.1228 Bizim
de fıtratımızda Rabbi tanıyıp kabul etmek ve O’na ibâdet etmek var. Kur’an
bize Rabbimizi tanıtıyor.
İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki rab
taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula kulluk ve rab kabulü,
çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız ve güçsüz kişi, bazen özgür
irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla kandırılarak, bazen tâğutların
zorlamalarıyla piyasadaki rablerden birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada
tedâvülde bulunan çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun,
fuhuş tanrısına, futbolcudan tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi
var: Herkes istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir. Allah’a gerçekten
inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde güç ve otorite vehmediyorlarsa,
başka bir Rabbe boyun eğmezler; kendileri rablik taslarlar.
Kur’an’da nehyedilen rablik, Allah’a mahsus olan bir sıfatı O’nun dışında
başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde Allah’ı dışarıda
bırakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul, Allah dışında bir Rabbi
kabulle eş tutulmuştur. Ancak mutlak mürebbî olan Allah’ın ilkeleriyle terbiyecilik
yapmak, isterse bu terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten
1224 9/Tevbe, 31
1225 114/Nâs, 1
1226 1/Fâtiha, 2
1227 6/En’âm, 64
1228 41/Fussılet, 11
• 387 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
ibâret maddî bir terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah’la iddialaşmak
yoksa orada terbiye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz. 1229
“Âlemlerin Rabbi”: Evrende büyük bir nizam, uyum ve yardımlaşma
göze çarpmaktadır. Karada, denizde, dağda, ormanda yaşasın; bazı canlıların,
diğer canlılar aleyhine aşırı üremeleri söz konusu değil. Bütün canlılar,
intizamlı şekilde çoğalıyorlar. Erkek-dişi oranları da, bütün hayvanların
yaşadığı yerlerde en uygun tarzda. İnsanların erkek ve dişi oranları da, akıl
almaz şekilde her ülke ve her yerleşim biriminde birbirine oranlı. Büyük bir
düzen göze çarpıyor. Gökte eksiklik, aksaklık yok; yerde, “tabiat kanunları”
denilen, bizim “sünnetullah” demeyi tercih ettiğimiz Rabbin kanunları
tıkır tıkır işliyor. Dünya, içindekilerle birlikte en güzel misafirhane olarak
yaratılıp insanın hizmetine verilmiş. Bütün bunlar Allah’ın âlemlerin Rabbi
olmasının birer örneği.
“O, Rahmândır, Rahîmdir.” (3. âyet)
O Rahmândır, rahmeti çoktur, merhameti bitmez tükenmez. O Rahîmdir,
rahmeti süreklidir. Allah’ın Rahmân olması, Rahmet olan Kur’an’ı1230
öğretmesiyle çok ilgili bir konudur. “Rahmân Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı.”
1231 Rabbimizin Rahmân ve Rahîm olması, O’nu Rab kabul eden insanların
da birbirlerine karşı merhametle dolu olmalarını gerektirir. Aralarındaki
ilişkinin merhamet üzerine olması icap eder.
Mutlak mânâda en mükemmel şekliyle merhamet sadece Allah’ta vardır.
Bu iki sıfat da gerçek mânâda sadece Allah’a aittir. Allah’ın rahmeti her
şeyi kuşatmıştır. Hamd, Rahmân ve Rahîm olan zâtadır.
Rahmet, Allah’ın hâkim, kuşatıcı ve değişmez tavrıdır. Bunun en açık
belirtisi, inkârcıları hemen cezalandırmayıp onlara fırsat tanıması, günahkârların
tevbelerini kabul etmesi, Hesap gününde herkese yaptığının tam
karşılığını vermesidir. Bunun için cennet O’nun rahmetinin eseri, cehennem
ise adâletinin tecellisidir. Ancak Allah’ın rahmeti, gazabından fazladır
ve her şeyi kuşatır. Bu rahmetin dışında kalan hiçbir varlık yoktur. Yeter
ki insan, İlâhî rahmete mazhar olmak için Allah’ın rahmet kapısını çalsın.
1229 12/Yûsuf, 23
1230 16/A’râf, 64
1231 55/Rahmân, 1-3
• 388 •
Ahmed Kalkan
“Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir.” (4. âyet)
Din günü, yani âhiret, bir mü’minin hiç aklından çıkarmaması gereken
bir konudur. Yaptığı bütün eylemlerini âhireti hesaba katarak yapar veya
terk eder. Çünkü o inanır ki, yaptığı bütün amellerden hesaba çekilecektir.
1232
Allah din günün sahibi olduğu gibi, aynı zamanda dünya hayatının
da tek sahibi, tek egemen gücüdür: “Yerin ve göklerin mülkü (egemenliği)
O’nundur. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde (egemenliğinde) ortağı yoktur.
Her şeyi yaratmış ve belli bir ölçü koymuştur.”1233 Tevhid toplumunda mülk/
egemenlik yalnız Allah’a aittir. Kaynağı İlâhî olmayan hiçbir egemenlik,
hiçbir otorite meşrû değildir, mü’minleri bağlamaz. Otorite yalnızca Allah’ındır.
Çünkü her şeyin Rabbi O’dur; göklerin ve yerin mülkü O’nundur
ve O, mülkünde/egemenliğinde ortak tanımaz.
Bu dört âyette tevhid dininin üç temel ilkesi karşımıza çıkıyor: Evrensellik,
rahmet ve adâlet. Allah Teâlâ, sûrenin başında Rahmân ve Rahîm
olduğunu belirtip çok merhametli olduğunu ifade etmekle bizi sevindirimişti.
Ne varki insanlar her zaman sevginin yönlendirmesiyle yetinmiyor,
Allah’ın sevgisini istismar edebilen insanlar da çıkıyor. İnsan eğitiminde
sevdirmenin yanında cezalandırmanın da yeri vardır. Yüce Allah “din gününün
sahibi olduğunu” hatırlatmakla azap ve cezasını da hatırlatmış oluyor.
Allah’ın merhameti bol olduğu gibi azâbı da çetindir. Bu İlâhî dengeyi
gözeterek ümit ve korku arasında yaşamalıyız.
Allah’ın, din (hesap) gününün sahibi olduğunun belirtilmesiyle, O’nun
merhamet ve bağışlayıcılık özellikleri hiç kimsenin, O’nun Kıyamet Günü’nde
gelmiş ve geçmiş bütün insanları toplayacağı ve herkesten yaptıklarının
hesabını soracağı gerçeğini unutmasına neden olmayacaktır. Bu nedenle
bir müslüman, Allah’ın sadece merhametli değil, aynı zamanda âdil
olduğu gerçeğini de hiç bir zaman unutmamalıdır. Bununla birlikte Allah,
dilediğini bağışlama ve dilediğini cezalandırma yetkisine sahiptir. Çünkü
O’nun her şeye gücü yeter. Bu nedenle âkıbetimizi iyi veya kötü kılma yetkisinin
O’nun elinde olduğu konusunda kesin bir inanca sahip olmalıyız.
1232 99/Zilzâl, 7-8
1233 25/Furkan, 2
• 389 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Kişi ve toplum hayatında yaşanan olumsuzlukların temel sebeplerinden
biri de, insanların âhiret inancından ve Din günü bilincinden yoksun
olmalarıdır. Eğer iyiliğin ödüllendirileceği, kötülüğün de cezâlandırılacağı
gerçeği zihinlerden silinirse, insanların günahlı bir hayat sürmeleri kaçınılmaz
olur.
İşte Din gününde, insanın yaptığı bütün işler (ameller) tartılıp değerlendirilecek,
onların gerçek kıymeti belirlenecek ve insanın gerçek kişiliği
bütün netliğiyle ortaya çıkacaktır. Tabii ki bütün bunlar yapılırken hiç kimseye
adaletsiz davranılmayacak ve kimsenin hakkı yenmeyecektir. Öyleyse
insan, Allah’a döneceği, sonra herkesin kazancının kendisine eksiksiz geri
verileceği ve hiç kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı o Gün’ü aklından çıkarmamalıdır.
“Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım
isteriz (ey Allah’ım).” (5. âyet)
İbadet: Kulun Allah’a boyun eğmesi, itaat etmesi, O’na karşı küçüklüğünü
kabul etmesi demektir. Allah’ın sevdiği, emrettiği, kabul ettiği ve râzı
olduğu bütün gizli-açık amel ve sözler ibâdettir. Bunlardan bazıları; iman,
islam, ihsan, dua, korkmak, umut etmek, tevekkül etmek, ummak, gönülden
saygı duymak, yönelmek, yardım istemek, sığınmak, yardımına çağırmak,
kurban kesmek, adak adamak, hükmüne teslimiyet göstermek, namaz
kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, tevbe-istiğfar etmek vs.
dir. İbadet türlerinden herhangi birini Allah’tan başkasına veya Allah ile
beraber bir başkasına yapmak şirktir.
Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifade eden, yalnız O’nun emirlerini
yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yapılan, her türlü
harekete ibâdet dendiği için hayat yolunun bütünüdür ibâdet. Namaz, oruç
gibi ibâdetler, insanın azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır.
Azık bittikçe ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji
ve azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve
yolu geniş kapsamlıdır. İnsanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri
birtakım taabbudî sembollerle sınırlı değildir.
• 390 •
Ahmed Kalkan
Bu semboller -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan ibâdetin sadece
bir parçasıdır. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım
ve ölümüm ortağı olmayan Rabb’ul âlemîn Allah içindir. O’nun hiçbir
ortağı yoktur.”1234 Yani ibâadet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.”
1235 Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete hasredildiğine
göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî farzlar doldurabilir mi?
Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması durumunda gerçekleşir.
Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da, yasakladığı şeylerden kaçınmak
da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir.
Arapça “İbadet” kelimesi üç anlamda kullanılır: a) Tapma ve bağlılık; b)
Boyun eğme ve itaat etme; c) Hükmü altına girme ve kulluk yapma. Burada
bu üç anlama da gelir; yani: “Biz yalnız Sana ibâdet ederiz, yalnız Senin
kulların ve köleleriniziz.” “Yalnız Sen’le bu tür bir ilişki içindeyiz” ve “Bu üç
anlamıyla da Sen’den başka hiç kimseyi mâbud kabul etmiyoruz.”
İman eden ve İslâm’ı din edinen bir insan için en önemli iş, inancın
gereğini, yani “ubûdiyyet görevini” yerine getirmektir. Çünkü, insan olarak
yaratılmanın amacı ve özgür bir hayata doğmanın tabii sonucu, Allah’a
ibâdettir.
Allah’ın belirlediği ve râzı olduğu şeyleri yapmak ibâdet; O’nun yaptığına
râzı olmak da ubûdiyyettir. Bunun için, “Allah’ın buyruklarına uymak,
yasaklarından sakınmak ve rızasını kazanmak niyetiyle yapılan her işe”
ibâdet denir. Görüldüğü gibi ibâdet, İslam’ın doğruluk ve değer ölçülerine,
Kuran’ın belirleyici ve birleştirici ilkelerine göre yaşamaktır.
İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların günlük
hayata taşınması olduğundan, Allah katında sevap kabul edilen her iş,
yapılmış olmayı gerektirir. Yalnız istek halinde kalıp davranış alanına çıkmayan
duygu ve düşünceler taat olsalar da ibâdet değillerdir. Bunun içindir
ki ibâdetlerin başı olan imanda bile sadece kalbin tasdiki ile yetinilmemiş,
ayrıca dil ile ikrar da gerekli görülmüştür. Bunun yanında niyetsiz yapılan
1234 6/En'âm, 162-163
1235 51/Zâriyât, 56
• 391 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
işler de ne olursa olsun ibâdet sayılmaz. Bu durumda niyetsiz yatıp kalkmak
namaz olmadığı gibi, niyet etmeden aç durmak da oruç değildir.
Türkçede çokça kullanılan “tapmak ve tapınmak” kelimeleri, “ibâdet”in
tam karşılığı olamaz. Bunlar, daha çok, şuursuzca bir itaati belirtmek için
“puta tapmak” ve “Haç’a tapmak” gibi yerlerde kullanılırlar. Hâlbuki “ibâdet”
kelimesi, niyet ve şuur bakımından “tapmak” kelimesinden çok farklı
bir anlama sahiptir. Bunun için “Sana ibâdet ederiz” yerine, sadece Türkçe
olsun diye “sana taparız” demek, doğru değildir. Zirâ Allah’a inanıp O’nun
dışında diğer bir takım varlıklara tapmak tevhid değil, şirktir. İşte bu gerçeğe
dikkat çekmek için, insanın Allah’a hitabını dile getiren bu ayette, “Sana
ibâdet eder senden yardım isteriz” denmemiş, “yalnız Sana ibâdet/kulluk
ederiz ve sadece Senden yardım dileriz” denmiştir ve bununla, şirkten ısrarlı
biçimde sakınmak gerektiği mesajı verilmiştir. Çünkü tevhidin ihlâl edilmesinin
ve bölücü ayrılmaların temel nedeni, şirke açık olmaktır.
Kuran’da ibâdet kavramı, Allah’a imandan O’nun iradesine uygun olan
her türlü ahlâkî ve doğru davranışa (sâlih amele) kadar bütün iradeli eylemleri
ifade etmektedir. Şu halde ibâdet, sadece belli zaman ve mekâna
bağlı, nasıl yapılacağı kesinleşmiş ritüellerden ibaret değildir. Bu doğru
davranış, günlük hayatın bütün alanlarında gerçekleşebilir.
İbâdet, Allah ile insan arasındaki mânevî bağı korur, insanın Allah’a
olan saygısını diri tutar, kişiyi kötülüklerden uzaklaştırıp kendine yabancılaşmasını
ve toplumdan kopmasını önler. Görüldüğü gibi yapılan ibâdetlere
Allah’ın ihtiyacı yoktur, bunlara ihtiyacı olan, insanın kendisidir. Hemen
hatırlatalım ki ibâdetler önemini işlevlerinden alırlar; onlar, kişinin ıslah
çizgisinde kalmasını sağladıkları oranda anlamlı ve önemlidir. Değinilen
işlev sıfır noktasına indiği andan itibaren bu önem de ortadan kalkar.
Allah’tan başkasına ibâdet; insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar,
bilginler, veliler, sâlih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve
rab kabul etmek, onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun eğmek,
duâ edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde etmek, eğilip saygı
göstermek, Allah yerine mâbud edinilen kimselerin emir ve yasaklarına,
helâl ve haramlarına, prensip ve sistemlerine uymak anlamlarına gelir. Allah’tan
başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul etmemek anlamına
gelmez.
• 392 •
Ahmed Kalkan
O yüzden, Allah’a ibâdet edebilmek için Allah’ın varlığını, yeri göğü
yaratttığını, rızık verdiğini kabul etmek yeterli değildir. Allah’ı bir tek ilâh
olarak kabul etmek, O’ndan başka canlı ve cansız hiçbir varlığa tapmamak
ve tâğutu reddedip ona kulluk yapmamaktır.
“İyyâke na’budu = yalnız Sana ibadet ederiz” demekle, insan kibrini
ortadan kaldırır ve böylece şirkten kurtulmuş olur. Gönlündeki şirk tortularını
bu ifadeyle fırlatıp atar. Böylece gönlünü gizli ve aşikâr şirkten temizlemiş
olur. Allah’ın huzurunda acizliğini ve O’na karşı kulluğunu ifade
etmekle kendi gururunu, yani kibrini ayaklar altına almış olur. Çünkü
kibir, Allah’a kulluk yolunu tıkamakta, insanın kendi kendine tapmasına
sebep olmaktadır.
“Ve ancak Senden yardım isteriz, sadece Sana duâ ederiz.” Bu âyetin önemi,
kulluğun sadece Allah’a yapılmasını ve yardımın sadece Allah’tan talep
edilmesini istemesinden ve emretmesinden kaynaklanmaktadır.
Duâ, kişinin kendi acziyetini kabullenmesi ve duâ edip yardım istediği
zâtın her şey kadir bir güç olduğuna inanmasıdır. İnsanın kendi kendine
yeterli olmadığı, her an başka bir şeye muhtaç olduğu apaçık bir gerçektir.
Müstağnîlik duygusu, sadece psikolojik ve nefsî bir duygudur. Yoksa,
gerçekte insan müstağnî bir varlık değildir. İnsanın müstağnîliği, sadece
şımarıklıktan kaynaklanır. O, sürekli yaratıcısına muhtaç olan, O’nsuz yapamayan
ve O’nsuz bir değeri olmayan bir varlıktır. Allah’la irtibatı kesik
olan insan, Allah’ın karşısında bir “hiç”tir; bir “şey” değildir. “De ki: Duânız
olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”1236 Gerçek böyle olduğu halde,
yani insan istese de istemese de zorunlu olarak Allah’a muhtaç olmakla beraber
amaç; bu “muhtaç”lığı bilinçli olarak fark edip yaşamak, şuur haline
dönüştürmektir.
Demek ki insan, duâsız bir hayatın Allah katında değeri olamayacağından
hareketle kendine değer katmak, varlığını anlamlı kılmak ve Allah
katında bir “hiç” yerine, bir “şey” olmak için duâ etmeli. Yoksa bizim duâmızla
Allah’ın değeri artmaz; sadece bizim değerimiz artar. Çünkü O’nun
değerli oluşu kendi zatındandır. Değerli olması bir başka şeye bağlı değildir.
İnsan, duâsıyla değerlidir. İnsan Allah ile tanışık olmanın, dost olmanın ve
1236 25/Furkan, 77
• 393 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
O’na kul olmanın şerefi için duâ etmeli, duâ ile iç içe olmalıdır. Yoksa insan,
Allah ile arasındaki ilişkiyi tamamen koparıp atsa geriye kıymetli hiçbir şey
kalmayacaktır. İnsan, Allah ile beraber ancak bir değer ifade eder ve insan
Allah’a yakın olduğu derecede insandır.
İnsan, kendi sorumluluğunu bütünüyle yerine getirdikten sonra, istediği
neticeye ulaşmayı engelleyebilecek şeylerin aşılması hususunda Allah’tan
yardım isteyebilir.
İbadetten maksat, âtıl kalmak değil, aktif olmaktır. Hayata olumlu biçimde
katılıp yapılması istenen vazifeleri yapan insan, Allah’ın yardımına
mazhar olma liyakatini kazanır. İşte açıklamasını yaptığımız âyette önce
“Yalnız sana kulluk ederiz.” Sonra da “Sadece senden yardım dileriz.” buyurularak
bu gerçeğe dikkat çekilmiştir. Öyleyse bir şeyi elde etmeden önce,
onu bize kazandıracak vasıtalara başvurmamız gerekir. Çünkü Allah’tan
göreceğimiz yardım ve destek buna bağlıdır.
İnsanın Allah’a hitabını dile getiren bu ayette, “ben” yerine “biz” lafzı
kullanılır. Bu ifade tarzı, insanın sözü dinlenen bir kişi olmasının, onun
vahdet (birlik) şuuruna erişmesi ve bunu gerçekleştirmesiyle mümkün
olabileceği mesajını verir. Şu halde Müslümanların, Allah’tan görecekleri
yardım ve destek, kendi aralarında birliği sağlayıp birleştirici gücü bulmalarına
bağlıdır. Çünkü vahdet, Müslümanların, İslam’ın temel esasları etrafında
birleşip bütünleşmelerini ve kurtarıcı birliğe kavuşmalarını sağlayan
temel vasıtalardan biridir. Tefrikanın zaafı ve çirkinliği, vahdetin (birliğin)
gücü ve güzelliği ile yok edilebilir. Bunun içindir ki her mü’min şahsiyet,
kendi benliğinde bütün insanlığın bir temsilcisi olma şuurunu taşımalı ve
Allah’la münasebetinde bu şuuru sürekli canlı tutmalıdır.
İlâhi irade, yeryüzünde İslam’ın hakimiyetini sağlayacak bir toplumun
bulunmasını gerekli gördüğünden Kuran, tevhid ilkesine bağlı, adalet ve
doğruluk üzerine kurulmuş bir ahlâk toplumunu varlık alanına çıkarmayı
gaye edinmiştir. Zaten İslami yaşayışın, açık bir hayat gerçeği olarak ortaya
konulması, böyle bir toplumun varlığına bağlıdır.
İslam ümmeti (toplumu), dini bütünüyle kabul eden, İslam’a aktif biçimde
bağlanıp onu uygulayan, farklı etnik yapıları kendi sosyal düzeni
içinde bir araya getiren evrensel bir toplumdur.
• 394 •
Ahmed Kalkan
Burada millet olma şuurunu veren temel özellik, her şeyin üstündeki
İslam kardeşliğidir. Demek ki Müslümanların arzu edilen İslami hayatı
gerçekleştirebilmeleri, yeterli kollektif takva gücünü elde edip bütün imkânlarını
İslam için birleştirmelerine bağlıdır. Aksi halde İslami hükümlere
dünyevi hâkimiyet kazandırılamaz ve İslam’ı bütün etkinliğiyle hayata taşımak
mümkün olmaz.
Bu ayet, vahdeti sağlayan ve İslam toplumunun oluşmasında çok önemli
bir işleve sahip olan kurumların gereğine de işaret etmektedir. Bilindiği gibi
hiçbir inanç ve görüş, kendine özgü kurumları oluşturmadan kalıcı olamaz
ve sosyal bir sistem haline gelemez. Dinin pratik anlatımı, sosyal bir boyut
kazanmadıkça da vahdet sağlanamaz. Bu nedenle Müslümanlar İslam’ı
önce kendi benliklerinde hayat ve şahsiyet haline getirmelidir. Ancak bununla
yetinmeyip ayrıca İslam inancının yaşanmasına ve sosyal bütünleşmenin
sağlanmasına etkili olan kurumları da mutlaka hayata geçirmelidir.
Kur’an, bir taraftan uluhiyyetin tekliğini ilan eder diğer taraftan da
kulluğun birlik ve beraberliği, yani vahdeti gerektirdiğine dikkat çeker. O,
bütün Müslümanlardan tevhid yolunda yürümelerini, ayrılığa düşmemelerini,
İslam’ı tüm ilgilerinin merkezi yapıp onu hayata taşımak için birlikte
çalışmalarını ister. Çünkü Müslümanların İslam çizgisinde yaşama imkânı
bulmaları buna bağlıdır.
Vahdetin yolu ve disiplini Kur’an’dır. Tefrika da bu asıl kaynağa aykırılığın
ifadesidir. Tefrikanın temelinde ise, hâkim ve zâlim güçlerin, Müslüman
toplumlar üzerinde sürdürdüğü siyasi egemenlik yatmaktadır. Nitekim bugünkü
siyasi harita, İslam toplumlarının siyasi gücünün parçalanmışlığını
yeterince gözler önüne sermektedir.
Vahdet (birlik) fikri, teoride çok geniş bir kamuoyu desteğine sahip bulunmakla
beraber Müslümanlar arasındaki birlik teşebbüsleri pratikte başarısız
kalmaktadır. Bugünkü haliyle de böyle kalmaya mahkûm görülüyor.
Bunun böyle olmasının temel nedeni, Müslüman ülkelerden hiçbirinin, diğerlerini
İslam’ın hâkim kılınması konusunda bir dayanışma ve kaynaşma
içine sokacak güçte olmamasıdır. Müslümanların dağınıklığı ve bu dağınıklıktan
kaynaklanan zaafları, onları kendi dışlarında oluşan politikalardan
birini kabul etmeye zorlamaktadır.
• 395 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
Bu durum karşısında yapılması gereken iş, Kuran’ın vahdet çağrısına
uyarak etkili biçimde teşkilatlanmaktır. Eğer bu oluşum gerçekleştirilebilirse
hem Müslümanlar birleşme ve dayanışma imkânına kavuşurlar hem
de güçlü çıkar gruplarının etkisinden kurtulmuş olurlar. Aksi halde Müslümanlar,
İslam’ı hayata sokmak istemeyen hâkim güçlerin kuşatmasından
kendilerini kurtaramazlar. Şu halde: “(Ey Rabbimiz!) Yalnız Sana kulluk
ederiz ve sadece senden yardım dileriz” diyerek Allah’a yalvaran Müslümanların,
söylediklerini yapmayan kitlelerin durumuna düşmemeleri için, Kuran’ın
ilke ve hedeflerinde fiilen birleşmeleri gerekir. 1237
“Ve iyyâke nesta’în = ve yalnız Senden yardım dileriz.”
Sadece Allah’a sığınan ve yardım dileyen kimse, kendini yetersiz gördüğü
için, kendini beğenme psikolojisinden kurtulmuş olur. Kibir ve kendini
beğenme gibi olumsuz duygulardan sıyrılan insan, Allah’tan bekleyeceği
şeyler için dua etmeye yönelir.
“Senin yardımını diliyoruz, çünkü senin âlemlerin Rabbi olduğunu, her
şeye kaadir olduğunu ve her şey üzerinde hükümran olduğunu biliyoruz.
Bu nedenle, istek ve ihtiyaçlarımızın karşılanması için yardımını isteyerek
Sana yöneliyoruz.”
“Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster.” (6. âyet)
Sınırsız rahmet sahibi Allah’ın sayısız nimetleri yanında, O’nun “ceza
günün sahibi” olduğu da vurgulanıyor. Durum böyle olunca, kul, hayrı ve
kurtuluş çarelerini araştırmakla mükellef olmuştur. Kulun, bu durumda
kendisini doğru yola iletecek ve sırât-ı müstakîmi gösterecek bir kılavuza
mutlak sûrette ihtiyacı vardır. Bu rehberliği yapmaya onun yaratıcısından
daha uygunu yoktur. Öyleyse O’na sığınmalı, O’na dayanmalı ve “yalnız
Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım isteriz” diyerek O’na yönelip seslenmelidir.
Lutfu ile, kendisini doğru yola, yani hakkı hak bilerek ona tâbi
olmayı ihsan ettiği kimselerin yoluna iletmesini istemelidir.
Fâtiha sûresinden öğreniyoruz ki, mü’minlerin Allah’tan ilk ve en
önemli isteği hidâyettir. “Nesteıyn”de ilk hedefimiz Allah’ın yardımı oluyor.
Allah’ın yardımını celbeden bir apaçık yola hidâyet isteği, yardım di-
1237 Fahreddin Yıldız
• 396 •
Ahmed Kalkan
lemelerin en önemlisi ve ilk sırasında olduğu anlaşılıyor. En önemli yardımın
da O’nun doğru yoluna hidâyet olduğu böylece belirtilmiş oluyor.
Mevdûdi diyor ki: Bizim istediğimiz “doğru yol”, “senin nimet verdiğin ve
desteklediğin kimselerin takip ettikleri yoldur.” Bu, “nimet verilen kimselerin”,
yeryüzünün geçici nimetlerinden yararlandıkları halde sapan ve Allah’ın
gazabına uğrayan kişiler olmadıklarını göstermek içindir. Gerçekten
kendilerine nimet verilen kimseler doğru yaşayışları nedeniyle kurtuluşa
erenlerdir. Bundan da anlaşılacağı üzere “nimetler” kelimesi ile zalimlerin,
Firavunların, Nemrudların ve Karunların bile yararlandıkları ve bugün de
doğru yoldan sapan, birçok kötü işlerle uğraşan kimselerin yararlandıkları
bu dünyanın geçici faydaları değil, doğru bir şekilde yaşamanın ve Allah’ın
rızasını kazanmanın sonucu olarak bahşedilen hakikî ve sürekli nimetler
kastedilmektedir.
“Bizi dosdoğru yolu göster” diyoruz. Yani, “Hayatın her safhasında bizi
doğruluğa iletecek yolu bize göster, bizi hatalardan, kötü akibetlerden koru
ve sonunda bizi başarıya ulaştır.”
Bu, kulun Kur’an okumaya başlamadan önce Allah’tan istediği şeydir.
Kul Allah’a kendisini hayatın her döneminde bilgi eksikliğinden kaynaklanan
şüphe ve kararsızlık labirentlerinden koruması ve doğru yola iletmesi
için dua eder. Kul aynı zamanda Rabb’inden, bunca sapık yol arasından
kendisine hayatta doğru yolu göstermesini diler.
“İhdina’s-sırâta’l-mustakîm = Bizi doğru yola ilet.” Dikkat edilirse, kişi
sadece kendini düşünme yerine, başkalarını da düşünmekte ve duasına
diğer insanları da katmaktadır. Bu tarz bir dua, insana bencilce davranmamanın
erdemini vermekte ve öğretmektedir. Kendisi için yaptığı duaya
başkalarını da katma eylemi, kâmil insan olmanın üst basamaklarına tırmanmanın
göstergesi olmanın yanı sıra, ferdî şuurun sosyal şuura dönüşümünün
de ifadesi olmaktadır. Başkalarının iyiliğini düşünmek, din eğitimi
ile sağlanmak istenen önemli bir gelişmişlik düzeyidir. İnsanları, sadece
kendilerini düşünen fertler olmaktan çıkarıp, onların sosyal şuura katılan
bireyler olmalarını temin etmek, eğitim açısından önemli bir basandır. Bu
tip bir bilinç, insanın gönlünden şeytanı çıkarıp, oraya insanı koyma gücünün
elde edildiğinin göstergesi olmaktadır. Şeytanı gönlünden çıkarıp,
oraya insan sevgisini koyma erdemi, Fâtiha sûresinin pedagojik etkinliğine
işaret etmektedir.
• 397 •
Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
“Kendilerine nimet vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin
yolunu, gazaba uğramışların ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!”
(7. âyet)
Kendilerine nimet verilenler peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerdir.
1238 Allah’ın nimetleri iki çeşittir:
Genel nimet: Mahlûkatı yaratması, onlara rızık vermesi, onların dünyada
hayatlarını belirli bir zaman devam ettireceği ve ihtiyaçlarını elde edebilecek
yollar göstermesi gibi nimetlerdir.
Özel nimet: Hak eden kullarına hidâyet etmesi, onları imanla eğitmesi,
imanda muvaffak kılıp sebat etmelerine yardımcı olması gibi hidâyetle ilgili
hususlardır. Hayırda başarılı kılıp şerden korumasıdır. Bu nimet, yalnız Allah’a
O’nun istediği gibi yönelen, şirkin her çeşidinden kaçıp yalnız Allah’a
kulluk ve ibâdet edenler içindir.
“Kendilerini nimetlendirdiklerinin yoluna.” Fâtiha sûresinin bu ayetini
duaya dönüştüren insan, hangi insan tipini örnek alması gerektiği bilincini
kazanmış demektir. Bu ifade, eğitimin gelişigüzel yapılmadığının, amacının
belli olduğunun bir göstergesidir. Fâtiha’yı iyi anlayan insan, model
insanların kimler olacağının farkındadır. O model insanlar, ilahî eğitimden
geçmiş, belli sıfatlar kazanmış ve Allah katında belli bir yere gelmişlerdir.
Eğitimde örnek alma ve örnek edinme olguları çok önemli bir yer tutmaktadır.
Özellikle gençlerin kimleri model aldıkları bilinirse, o toplumun değer
anlayışı, gelişmişliği ve manevî olgunluğu iyice tesbit edilebilir.
“Gazaba uğrayan ve sapıtmışlann yoluna değil.” Bu ifade, müslüman bir
insanın, olumsuz ve çıkmaz olan yolların neler olduğunu bildiğini göstermektedir.
Hayatın olumsuz yönlerini insana anlatmak, tanıtmak ve bu bilinci
kazandırmak, eğitimin en başta gelen görevlerinden biridir. Allah’ın
kimlere gazap ettiğini ve kimlerin sapık yola düştüğünü bilen bir insan,
bilinçli ve ahlâkî davranışı kazanmanın büyük bir yüzdesini halletmiş demektir.
Bu bilinç olmadan, ahlâkî davranış, tesadüfîlikten kurtulamaz. Sosyal
ahlâk da, tesa-düfî davranışlar üzerine oturamaz ve sürekliliğini sağlayamaz.
1239
1238 4/Nisâ, 69
1239 Bayraktar Bayraklı
• 398 •
Ahmed Kalkan
“Kendilerine nimet verilenlerin yoluna” denilerek, Allah nimeti kendisine
nisbet etmiş, tüm nimetlerin, tüm hayırların Kendisinden olduğuna
işaret etmiştir. Devamında “gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna
değil” denilerek gazaba uğramak ve sapıklık gibi şer olan şeyleri Kendisine
değil; bunları hak edene nisbet etmiştir. Hayır ve şerri yaratan Allah’tır;
fakat şer insanlardandır. Hayır ve şerri yaratan ancak Allah’tır. Fakat hayra
rızâsı olduğu halde, şerre yoktur. Kaldı ki hayır ve şer dediğimiz, yapılan
işin, işlenen fiilin Allah’ın emir ve rızâsına uygun olup olmamasıyla ilgili.
Yani, fiilin kendisiyle değil; sıfatıyla alâkalı. Konuşma, görme, işitme, yürüme...
hepsi birer fiil, Hayır olsun şer olsun bütün bu fiilleri yaratan Allah’tır.
İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Zaten Allah’ın birliğine
iman eden bir insan, O’nu bütün bu işlerin, bu fiillerin tek yaratıcısı
olarak bilmiş olmuyor mu?
Allah için yapılan her amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir.
Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak kullanırsa,
hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Bunlardan herhangi birini seçmek
ve yapmak, kulun yetkisindedir. Eğer kötülüğü yapmak imkânına sahip olmasaydı,
elbette yapamazdı. Şu halde yaratılan, aslında hayır ve şer değil;
bunların yapılmasına elverişli imkânlardır.
Daha önce Allah’ın lutfuna mazhar olup da kıymetini bilmeyerek hidayete
ermişken tekrar dönerek gazabına uğrayanların ve şaşkın sapıkların
yoluna iletmemesini istiyor her Fâtiha’yı okuyan mü’min. Çünkü bunlar
haktan sapan veya hakka ulaşmak istedikleri halde ona ulaşamayan kimselerdir.
Bir yönüyle bu bâtıl insanların yoluna tâbi olmama konusunda
Allah’ın yardımını isterken, diğer yönüyle istikameti bozacak bu durumdan
sakınıp Hıristiyan ve yahûdilerin izinden gitmeyeceğine, onlara tâbi
olmayacağına dair Allah’a söz vermektedir. Kendisinin de gazab edilmeye
yol açacak veya sapıttıracak bir çizgi üzerinde olmaması, atmalar ve katmalarla
dini kendi inanç ve amellerinde tahrif edecek hususlardan kaçınması
gerektiğini değerlendirecektir.
* * *
Fâtiha Sûresi ile İlgili Sınav Soruları
(Cevaplanması gereken toplam 50 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
üzerinden 2 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
1) Güç ve kudret sadece Allah’a mahsustur. Âlemleri yaratan, düzenleyen
ve yöneten tek ve mutlak varlık Allah’tır. Yaratılan her şeyin varoluş ve
hayat sebebi sadece O’dur. Bu nedenle; aşağıdakilerden hangi kavram, sadece
Allah’a has kılınıp başka hiç bir kimseye ya da varlığa yöneltilemez?
a- şükür b- rica c- hamd d- minnet
2) Câhiliyye devrinde ve modern çağda müşrikler, bazı putları ve güçleri
Allah’a yaklaştırmada ve Allah’ın yardımını talep etmede aracı olarak
düşünüp inanırlar. “Ancak Sana ibâdet eder, kulluk yaparız ve ancak
Senden yardım isteriz.” âyetinden yola çıkarak, aşağıdaki şıklardan hangisi
yanlıştır?
a- Kulluk ve ibâdet sadece Allah’a yapılır.
b- Yardım sadece Allah’tan istenir, duâ sadece O’na yapılır.
c- Allah’a ulaşmak için aracı kullanılamaz, aracı olunamaz.
d- Duâ ederken, bir büyük zâtın “yüzü suyu hürmetine” demek, Peygamberimiz’in
sünnetidir.
3) Fâtiha sûresinde “Din günü” kavramıyla ifade edilen “âhiret”le ilgili
olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a- Âhiret inancı, hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde de mevcuttur.
b- Reenkarnasyon, Hindu dininden geçen, ruhların, insan ölünce başka
bedenlere geçeceğine inanılan, temelde de âhireti ve yeniden dirilişi
inkâr anlayışıdır.
c- Dünya ayrı, âhiret ayrıdır. Din ve âhiret işleriyle dünya işlerini birbirine
karıştırmamak gerekir.
d- Kur’an’da âhirete sadece inanmak yeterli görülmemekte, ona kesin
bilgi, şuur ve şehadet, yani yakînî iman istenmektedir.
4) Özellikle siyasî otorite ve yöneticinin tuğyanını başkalarına ulaştırarak,
Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek
üzere hükümler koyan şahıslara ve düzenlere ne ad verilir?
a- tâğî b- müfsid c- kâfir d- tâğut
5) Fâtiha sûresinin yirmiden fazla adı vardır. Meselâ; Kitab’ın özünü, İslâm’ın
temel esaslarını özlü bir biçimde içerdiğinden ona Ümmü’l-Kur’an
(Kur’an’ın anası, özü) ve El-Esâs denilmiştir. Fâtiha sûresinin diğer adları
olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a- Es-Seb’ul-Mesânî (tekrarlanan yedili)
b- Esâsu’l-Kur’an (Kur’an’ın aslı, esası)
c- El-Kâfiye (yeten)
d- Eş-Şâfiye (şifâ veren)
6) Fâtiha sûresi hakkında, aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a- Fâtiha, Kur’an’ın önsözü mesabesindedir, Kur’an’ın mukaddimesidir.
b- Fâtiha, Kur’an’ın yarısıdır. Üç ihlâs’la birlikte okumak, bir Kur’an
hatmi yerine geçer.
c- Vahye açılan kapıdır, başlangıçtır, anahtardır.
d- Dilekçedir, duâdır, sözleşme, anlaşma ve antlaşmadır, Rab’le kulun
diyalogudur.
7) Sırât-ı müstakîm konusunda, aşağıdaki yargılardan hangisi doğrudur?
a- Cennetin yolu sırât-ı müstakîmde olmaya; sırât-ı müstakîmde olmak
ise, sahih iman ve sâlih amel sahibi olmaya bağlıdır.
b- Sırât-ı müstakîm, ehl-i sünnet yolu ve ehlullah denilen Allah dostları
mutasavvıfların yoludur.
c- Şeytan, sırât-ı müstakîmde olanlara hiç yaklaşamaz, onlara vesvese
verip kışkırtamaz.
d- Hıristiyanlık ve yahûdiliğin asılları da, hiçbir zaman sırât-ı müstakîm
çizgisinde değildi. Bu dinler, baştan beri İlâhî yoldan sapılarak
oluşmuştu.
8) Sözlükte; küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, âciz olandan güçlü
olana doğru meydana gelen bir istek ve niyazda bulunmadır. Kavram olarak
ise, kulun Allah’a sığınma ve yakarışını, Allah’ın yüceliği karşısında
kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve tazim (yüce bilme) duyguları
içerisinde lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder. Bu Kur’an
kavramının adı nedir?
a- tevbe (istiğfâr) b- takvâ (ihsân) c- istiâne (duâ) d- salât (namaz)
9) Gazap edilmiş olan yahûdileşenlerin özellikleri hakkında, aşağıdakilerden
hangisi yanlıştır?
a- Irkçılık ve taassup, üstün ırk olduklarını iddia etmek
b- Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyip bilginlerini tanrı edinmek
c- Dinlerini paramparça etmek, hizipçilik ve tefrika
d- Antlaşmalarına ne pahasına olursa olsun uymak, yanlış da olsa
sözlerini yerine getirmek
10) Hıristiyanların sapma nedenleri hakkında, aşağıdaki ifadelerden
hangisi yanlıştır?
a- Hıristiyanlar; Hz. İsa’yı bir kul olarak değil; yüce bir varlık olarak
niteleyerek şirke girerler.
b- Teslis inancını oluşturarak, Allah’ın birden fazla olduğuna inanırlar.
Allah’ı bir yaratık, bir insan gibi düşünerek O’na çocuk isnat ederler.
c- Allah’ın kendilerine bildirdiği kolay dinle yetinip dini kendileri için
zorlaştıracak özelliklerden, meselâ dünyayı terk etmekten kaçınırlar,
işin hep kolaylığına kaçarlar.
d- Din adamlarını, kendisine itaat edilmesi zorunlu kişi (rab) edinirler.
Allah tarafından kendilerine lutfedilen sırât-ı müstakîmin rehberi
olan kitaplarını tahrif ederek yanlış gidişatlarını tahrif ettikleri bu kitapla
meşrû gösterirler.
11) Aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- Allah’ın verdiği nimete karşılık, nimetin artması için hamd edilir.
b- Hayırlı bir işe başlarken, çoğunlukla da o işi bitirince hamd edilir.
c- Hamd, şikâyetçilik ve nankörlüğe karşı bir ilaçtır.
d- Her şey, bütün varlıklar Allah’a hamd etmektedir.
12) “Varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî
ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her
şeye sahip olan” anlamına gelen Allah’ın ismi, hangi kavramdır?
a- Allah b- Rahman c- Din gününün sahibi d- Rab
13) “Benim .............. her şeyi içine alıp kuşatmıştır” meâlindeki 7/A’râf
sûresi 156. âyette geçen bu ifadede, boş bırakılan kelime hangisidir?
a- azâbım b- rahmetim c- affım d- rızkım
14) Sözlükte; itaat etmek, boyun eğmek, tevâzu göstermek, bağlanmak
ve hizmet etmek anlamlarına gelen kavram aşağıdakilerden hangisidir?
a- istiâze b- istiâne c- ibâdet d- hamdele
15) Ferdî ibâdetlerle yetinmeyip tebliğ, mesaj ve dâvetin öne çıktığı,
dolayısıyla İslâm’ın topluma ve hayata ulaştırılmasının öneminin ifâdesi
olarak, şeytanı kaçıran ibâdet, aşağıdakilerden hangisidir?
a- Namaz b- Kur’an okumak c- Salevat getirmek d- Ezan okumak
16) “Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran,
sevdiğini sevmediğini, inananı inanmayanı ayırt etmeyerek bütün
varlıklara sayısız nimetler ihsan buyuran” Allah’ın bu özelliklerine ne isim
verilir?
a- Rahmân b- Rab c- Rahîm d- Mâlik
17) Besmelenin dinî hükmü nedir? Yani bir işe başlarken besmele çekmek
dinin hangi hükmüne girer?
a- Farz b- Vâcip c- Sünnet d- Yapılan işe göre değişir
18) Kıyâmet konusunda, aşağıdaki anlayışlardan hangisi yanlıştır?
a- Kıyâmetin ne zaman kopacağını Peygamberimiz dâhil hiçbir kimse
bilmez; sadece Allah bilir.
b- Önemli olan, kıyâmetin ne zaman kopacağı değil; kıyâmet ve sonrasına
neler hazırladığımızdır.
c- Kendi ölümümüz küçük kıyâmet sayılır.
d- Kıyâmet alâmetlerini bilip saymak dinin önemli esaslarındandır.
19) Duâ ile ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi doğrudur?
a- Duâ dili Arapçadır. Başka dille yapılan duânın kabul edilmeme ihtimali
büyüktür.
b- Duâ ederken secî yapmak, kafiyeye benzer uyumlu kelimeler kullanmak
güzeldir.
c- Sadece sözle duâ olmaz. Sebeplere yapışmak, yani fiille duâ yapmak
da şarttır.
d- Duânın kabul olması için Allah’ın bir velî kulunu, evliyâdan birini
vesile yapmalıdır.
20) Kâfirlerin de dünyada rızıktan mahrum bırakılmamaları Allah’ın
hangi sıfatının gereğidir?
a- Rab b- Rahmân c- Rahîm d- Ma’bud
21) Besmele ile ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a- İlk inen âyet, besmele ile okumayı emretmektedir.
b- Besmele Kur’an âyetidir. Neml sûresindeki âyette besmele geçmektedir.
c- Kur’an’da bir sûre (Tevbe sûresi) besmeleyle başlamaz. Diğer sûreler
besmele ile başlar.
d- Hayvan keserken tam olarak “bismillâhirrahmanirrahim” denilmesi
gerekir.
22) Aşağıdakilerden hangisi, Allah’ın bir sıfatı değildir?
a- Evrenin, bütün varlıkların ve tüm insanların Rabbıdır.
b- Hesap ve hüküm gününün hâkimidir.
c- Din büyüklerinin vâsıtasıyla kendisinden yardım istenilendir.
d- Çok merhamet eden ve âhirette mü’minlere nimetler verendir.
23) “İnsanların kötülüklerden korunabilmeleri için bütün İlâhî emir
ve yasaklara uyarak, söz ve işleriyle Allah’a sığınmayı istemelerini ifâde
eden kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a- istiâze b- istiâne c- duâ d- besmele
24) Aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
a- Hamd ile şükür aynı anlamdadır.
b- Hamd, sadece nimetlere karşı yapılır. Şükür ise her zaman yapılmalıdır.
c- Elhamdü lillâh sözüne hamdele denir.
d- Bir kimse aksırınca (hapşırınca) ona karşı elhamdü lillâh denir.
25) Din günü ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- “Din gününün sahibi” ifadesinden insanın ve kâinatın boşuna yaratılmadığı
ve iyi kötü her amelin karşılığının görüleceği anlaşılır.
b- Din günü, Allah’ın ödül ve cezâsının bir gereğidir. Din gününe, âhirete
inanmamak, İlâhî adâleti istememek demektir.
c- Din gününe, âhirete inanmak, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa
ve kronik bir hastalığa dönüşmesini engeller.
d- Din günü inancı, insanın dünyayı önemsemeyip sadece âhirete değer
vermesi bilincini oluşturur.
26) “De ki ........... olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” 25/Furkan
sûresi, 77. âyetinde geçen bu ifadede boş bırakılan yere hangi kavram
gelmelidir?
a- duânız b- ibâdetiniz c- hamdiniz d- merhametiniz
27) Herhangi bir eylemin Allah’a ibâdet olabilmesi için aşağıdaki
gruplardan hangisi bütünüyle doğrudur?
a- İnanç (iman) ; tâat (meşrûluk) ; usûl (metod; Sünnete uygunluk) ;
niyet (maksat; Allah rızâsı).
b- İman (yakîn) ; takvâ (Allah korkusu) ; sabır (sabretmek) ; şükür
(şükretmek).
c- Din (İslâm) ; ihlâs (samimiyet) ; ümid (umut; Cennet beklentisi) ;
takvâ (sakınma; Allah korkusu).
d- İnanç (iman) ; salât (namaz) ; savm (oruç) ; sadaka (zekât).
28) Kur’an’da “Allah” lafzından sonra en çok geçen Allah’ın ismi hangisidir?
a- Rab b- Rahmân c- İlâh d- Rahîm
29) Besmele’nin tam doğru anlamı nedir?
a- Esirgeyen, bağışlayan Allah’ın adıyla.
b- Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla.
c- Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlıyorum.
d- Çokca merhamet eden Allah’ın adıyla okuyorum.
30) Kur’an’a başlarken yapmamız gereken istiâze ile şeytandan Allah’a
sığınıyoruz. Şerrinden Allah’a sığındığımız şeytan hakkında, aşağıdaki
ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- Şeytan, hem cinlerden; hem de insanlardan olur.
b- Şeytan vesvese vermekle kalmaz; insana dediğini yaptırmak için
baskı yapar.
c- İnsanı içinden tahrik edip, onu Allah’a isyana sevk eden her türlü
duygu ve düşünce şeytanîdir, şeytandandır.
d- Şeytanın mü’minler üzerinde fısıldamanın (sessizce günaha teşvik
etmenin) dışında bir gücü ve egemenliği yoktur.
31) “Çok merhamet edici, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük
ve ebedî nimetler vermek sûretiyle mükâfatlandırıcı” anlamına gelen
güzel isim aşağıdakilerden hangisidir?
a- Allah b- Rahmân c- Rahîm d- Din gününün sahibi
32) Seçeneklerden hangisi, “din günü” kavramının ifâde ettiği anlamlardan
biri değildir?
a- Allah’ın bütün kullarına merhametinin görüleceği “Rahmet günü”
b- Hayrın hayır; şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”
c- Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Cezâ günü”
d- İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
görüleceği “Hesap günü”
33) Ancak Senden yardım isteriz” âyetinde belirtildiği şekilde duâ, sadece
Allah’a yapılır. Yalnız Allah’a yapılan duâ konusunda vesile (onun
hürmetine demek) konusunda aşağıdaki hükümlerden hangisi tam doğrudur?
a- Ameller ve Peygamberimiz dâhil, hiçbir şeyi Allah’â duâ ederken
vesile yapamayız.
b- Amellerle vesile yapılabilir; ama hiçbir insanla vesile yapılamaz. Bu
kesinlikle şirktir.
c- Sahâbeler, Peygamberimiz öldükten sonra da Peygamberimiz’le vesile
yapmışlardır.
d- Hiçbir insanı vesile yapmamak en uygun, en emin yoldur.
34) Besmele, eski ümmetlerin de bildikleri ve kullandıkları bir ifâdedir.
Kur’ân-ı Kerim bu konuda Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önce iki peygamberin
besmelesini örnek veriyor. Bu peygamberler kimlerdir?
a- Hz. Nuh ve Hz. Süleyman
b- Hz. Âdem ve Hz. Süleyman
c- Hz. Âdem ve Hz. İbrâhim
d- Hz. Nuh ve Hz. Mûsâ
35) Seçeneklerden hangisi, Allah’tan başkasını rab kabul etme şirki
anlamına gelmez?
a- Yatırlara kurban kesmek, onlara duâ etmek.
b- Din adamlarının helâl kıldığını helâl kabul etmek.
c- Namaz, oruç gibi ibâdetleri terk etmek.
d- Önderleri, din büyüklerini sevmede ve onlara bağlanmada aşırı gitmek.
36) Sözlükte; iyilik, üstünlük ve erdemlilikle niteleme (medhetme) ve
övme anlamına gelir. Terim olarak ise; “bütün medih türlerini içerip sevgi
ve ta’zimle Allah’a yönelen övgü ve şükrü ifade eder.” Bu tanım, hangi kavramı
karşılamaktadır?
a- Rab b- İstiâze c- Hamd d- İstiâne
37) İstiâze ile ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a- Kur’an okumaya besmeleden de önce istiâze ile başlanır.
b- Tuvalete ve banyoya girmeden önce besmele çekilmeyip sadece istiâze
yapılır.
c- Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sâreleri istiâze ile ilgili sûrelerdir.
d- İstiâze, sadece “eûzü billâhi mineşşeytânirracîm” denilerek yapılır.
Başka kelimelerle yapılmaz.
38) İslâm’dan önce müşrik Araplar, işlerine başlarken besmele yerine
ne söylerlerdi?
a- Bismikellât
b- Bismillâh
c- bismi’l Lât ve’l Uzzâ
d- bismi’l Hubel ve’l Menat
39) Kur’ân-ı Kerim’de, ancak Allah’a ibâdet edilmesi gerektiği ifâde
ediliyor. Bazı insanların Allah’tan başka ibâdet ettiği varlıklar sayılmaktadır.
Aşağıdakilerden hangisi Kur’an’da tapınılan bir varlık olarak direkt
söylenmemiştir?
a- para b- tâğut c- şeytan d- putlar
40) Kur’an’da Allah’tan başka rabb kabul edilen veya bu iddiada bulunan
kimselerden bahsedilmektedir. Seçeneklerden hangisi bu anlamda
Kur’an’da geçmez?
a- Ebû Cehil b- Fir’avn c- Râhipler d- Hz. İsa
41) “Besmele ile başlanmayan her iş ........... ” Bu hadis-i şerifteki boş
bırakılan yere ne gelmelidir?
a- Yarım ve eksiktir.
b- Şeytan işidir.
c- Günah ve yanlıştır.
d- Bereketsiz ve güdüktür.
42) Allah’a ibâdetin tanımı, aşağıdakilerden hangisidir?
a- Allah’ın farz kıldığı İslâm’ın beş şartına (namaz, oruç, hac, zekât ve
kelime-i şehâdet getirmeye) ibâdet denir.
b- Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifâde eden, yalnız O’nun rızâsını
kazanmak niyetiyle yapılan her türlü harekete ibâdet denir.
c- Allah’ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesi, sevgi ve ta’zim
duyguları içinde Allah’tan lütuf ve yardım dilemesine ibâdet denir.
d- Kulların Allah’a karşı memnuniyet ve sevinçlerini, O’na şükürlerini
bildirmelerine ibâdet denir.
43) Lutf ile olan rehberliğe, yol gösterip kılavuzluk yapmaya, hayra
ulaştırmaya ve hayırda muvaffak kılmaya Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a- sırat-ı müstakim b- hidâyet c- takvâ d- felâh
44) Sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik
düşmek; Doğru yoldan bile bile veya iğfâle kapılarak sapmaya Kur’an terminolojisinde
ne ad verilir?
a- hidâyet b- fücur c- dalâlet d- fısk
45) Fâtiha sûresindeki “Bizi doğru yola hidâyet et; kendilerine nimet
verdiklerinin yoluna...” (1/Fâtiha, 5-6) âyetlerinde ifâde edilen Allah’ın nimet
verdikleri kimseler”den kast edilenler kimlerdir?
a- Malca zengin olanlar, rûhen sağlıklı olanlar ve bedenen sıhhatli
kimseler
b- Evliyâlar, ermişler, gavslar, kutublar ve Allah dostları
c- İlim verilen âlimler, cihad edenler, takvâ sahipleri ve dâvâ adamları
d- Peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih insanlar
46) Sırât-ı müstakimde olabilmenin gereklerini âyetlerden yola çıkarak
tespit ettiğimizde iman, hidâyet sahibine yönelmek, sırât-ı müstakimden
olmayı arzu etmek ve Rasûlullah’ın sünnetine uymanın yanında;
diğer yol arkadaşları olan mü’minlerle ilgili bir şart daha vardır. Bu şart,
seçeneklerden hangisidir?
a- Gönül genişliği (Tüm müslümanlara sevgi)
b- Yaratılanları, Yaratan’dan ötürü sevmek (Tüm yaratıkları sevmek)
c- Ashab sevgisi (Asr-ı saâdetteki müslümanlarla gönül birliği)
d- Yol arkadaşlarına karşı muhabbet (Cemaat üyeleriyle dayanışma)
47) “Sırât-ı müstakîm”le bağlantılı olarak; doğruluk demek olan kelime,
İslâm kültüründe insanî ve ahlâkî yaşayışa esas olan doğruluğun zirvesi
anlamına gelen kavram nedir?
a- sâdık b- istikamet c- hidâyet d- fazilet
48) Rab konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- Allah’tan başka rab yoktur. Tek Rab O olduğu için, onlar üzerinde
tek yetki sahibi de O’dur. Bilginleri, din adamlarını, İsa’yı (a.s.) rab
edinenler şirk koşmuşlardır.
b- Kim olursa olsun, aşırı yüceltip Allah’a eş, benzer kabul etmek, o
kimseyi rab yerine koymaya kalkmaktır. Hâlbuki sadece Allah, rabdir,
bütün insanların, tüm âlemlerin Rabbidir.
c- İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki
rab taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. İnançsız ve güçsüz
kişi, bazen özgür irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla kandırılarak,
bazen tâğutların zorlamalarıyla piyasadaki rablerden birine veya
birkaçına boyun eğer.
d- Rab, eğitmek, terbiye etmek demek olduğundan; Allah’ın dışında
terbiye edip eğiten bir kişiyi kabul eden ve herhangi bir eğitimcinin
terbiyesini kabul eden, Allah dışında bir rab kabul etmiş olur.
49) Fâtiha sûresi, Kur’an’ın bir özetidir. Kur’an’ın ana konusu; Allah,
Allah’la kâinat ve özellikle de Allah-insan ilişkileridir. Bunlar, Fâtiha’nın
da temel konularıdır. Değişik bir ifâdeyle; Fâtiha, “O”, “O’nun günü”,
“O’nun gülü” ve “O’nun yolu”nu anlatır. Besmeleden başlayıp er-Rahîm’e
kadar: O ; Mâlik-i yevmi’d-dîn: O’nun günü ; İhdina’s-sırâta’l-müstakîm
ise: O’nun yolu’nu ifade eder. O’nun kulluğu ve O’nun gülleri’ni anlatan
Fâtiha’nın âyetleri, seçeneklerden hangisinde doğru gösterilmiştir?
a- İyyâke na’büdü: “O’nun kulu/kulluğu”; ve iyyâke nesteıyn: “O’nun
gülü/gülleri”ni anlatmaktadır.
b- İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteıyn: “O’nun kulu/kulluğu”; Sıratallezîne
en’amte aleyhim: “O’nun gülü/gülleri”ni anlatmaktadır.
c- İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteıyn: “O’nun kulu/kulluğu”; Ğayri’l
mağdûbi aleyhim velâddâllîn: “O’nun gülü/gülleri”ni anlatmaktadır.
d- Sırâtallezîne en’amte aleyhim: “O’nun kulu/kulluğu”; Ğayri’l mağdûbi
aleyhim velâddâllîn: “O’nun gülü/gülleri”ni anlatmaktadır.
50) “............. şeytanın şerrinden Allah’a ........... Rahmân, rahîm Allah’ın
.......... Hamd âlemlerin ........... Allah’a mahsustur. O, ......... rahîmdir. ..........
sahibidir. Ancak sana ............. ederiz ve yalnız senden ........... isteriz. Bize
.......... yolu göster. Kendilerine ............ verdiklerinin yolunu; gazaba uğramış
ve ....... olanların yolunu değil!”
Boş bırakılan yerlere sırasıyla seçeneklerden hangisi gelmelidir?
a- Kovulmuş; sığınıyorum; ismiyle; yaratıcısı; Rahmân; din gülünün;
ibâdet; duâ; dosdoğru; nimet; dalalette
b- Kovulmuş; sığınırım; adıyla; rabbi; Rahmân; din gününün; ibâdet;
yardım; dosdoğru; nimet; dalâlette
c- Kovulmuş; sığınırım; adıyla; rabbi; Rahmân; din gününün; ibâdet;
yardım; dosdoğru; nimet; hidayette
d- Kovulmuş; sığınırım; adına; rabbi; Rahmân; din gününün; ibâdet;
yardım; dosdoğru; hidâyet; delâlette
Cevap Anahtarı
1 C 11 A 21 D 31 C 41 D
2 D 12 D 22 C 32 A 42 B
3 C 13 B 23 A 33 D 43 B
4 D 14 C 24 C 34 A 44 C
5 B 15 D 25 D 35 C 45 D
6 B 16 A 26 A 36 C 46 A
7 A 17 D 27 A 37 D 47 B
8 C 18 D 28 A 38 C 48 D
9 D 19 C 29 B 39 A 49 B
10 C 20 B 30 B 40 A 50 B
Son Söz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
için…

 

Cuma, 15 Ocak 2021 09:46

Müddessir Süresi

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

 

-ahmed kalkan-
Müddessir Sûresi
Tefsiri
“İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
CİLT - 4 -
Ocak 2016 / İstanbul
Mar’ ruf Yayınları:
Editör:
Tashih:
Kapak & Mizanpaj:
Baskı:
4
Mehmed Bilir
Ma’ ruf Yayınları
Ehl-i Dizayn
STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
Bağcılar/İStanbul
Tel: 0212 446 8846
Sertifika No:12266
MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
Adres:
Tel:
E-Posta:
Web:
İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd. Işık Sk.
No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
(0216) 344 0 342
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
www.marufyayinlari.com
AHMED KALKAN
“İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -4-
Müddessir Sûresi Tefsiri
İçindekiler
Önsöz 09
Müddessir Sûresi 21
İnzâr / Uyarı 36
Kur’an’da İnzâr Kavramı 37
Mü’minlerin Uyarılması 39
Uyarının Fayda Etmediği Kâfirler 41
Çağdaş Dâvetçi/Uyarıcının, İnzârın Fayda Edip Etmediğiyle İlgili Konum Tespiti 43
Bütün Toplumlar Peygamber Aracılığıyla Uyarılmıştır 44
Elçi Gönderilmeyen, Uyarı Yapılmayan Toplumlar Helâk Edilmezler 46
Toplumun Önderleri Toplumdan Sorumludur 48
Kâinat Ekber Değil! 56
Allahu Ekber; En Büyüklük İlânı! 57
Bu Âyet Hakkında Âlimlerin Görüşleri: 64
Bu Âyet Hakkında Âlimlerin Görüşleri: 72
Bu Âyet Hakkında Âimlerin Görüşleri: 75
Rasûlullah’ın Nehy Edildiği Darbe; Minnet 81
İmanını Minnet Edenler 83
Bu Âyet Hakkında Âlimlerin Görüşleri: 86
Rabbinin Emirlerini Tutmada Sabır 86
İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele De Sabrı Gerektirir 92
Pek Zorlu Bir Gün 95
Sûr; Kıyâmetin ve Haşrin Başlangıcı 100
İsrâfil (a.s.); Allah’ın Emriyle Sûr’a Üfürüp
Kıyâmeti Başlatacak Melek 105
Siz De Mi Hâlâ Kıyâmetin Kopmadığını Sanıyorsunuz? 106
Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet 114
Kıyâmet ve Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe
Ulaştırır/Ulaştırmalıdır 125
Bu Âyetlerin Nüzul Sebebi 127
Kâfir/İnkârcı Kişiyle Beni Başbaşa Bırak! 128
Velid Bin Muğîre 129
İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır! 155
Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri İslâmî
Hayat Çirkin ve Zor Bir Yaşamdır 155
Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü Mü, Hevâ Mı? 158
Bu Âyetlerin Nüzul Sebebi 164
Âyetlerin Muhtevâsı 166
Hüküm ve Hikmetler 168
11-30. Âyetler 168
Planlı Küfür ve Saptırma 170
Korkunç Azap 184
“Sekar” Bilgisayar Mı Demek? 187
Kur’an-Bilim İlişkisi ve Bilimsel Tefsir 190
Bilimsel Tefsir Ekolü 192
Nüzul Sebebi 204
On Dokuz; Eski Bir Hurûfîlik ve Hurâfe 207
On Dokuzculuk; Hem Çağdaş, Hem Hurâfe 211
Mealci Hurûfîlik’ten Rasullük İddiası’na Edip Yüksel ve On Dokuzculuk 212
Kur’an’daki İlginç Rakamlar ve Uyumlu Oranlar 214
On Dokuzculuk Zihniyeti Bâtıldır 216
Hıristiyanlar ve 13 Rakamının Uğursuzluğu 216
Bahâîler ve 19 216
Bâbîlik ve 19 216
Meleklerin Özellikleri 226
Meleklerin Görevleri 226
Meleklerin Sayıları 227
Dört Grup İnsan 228
Allah’ın Saptırması ve Yol Göstermesi 230
On Dokuzculuk Nedir? Kendi Açıklamalarıyla On Dokuz ve Kur’an 237
Kur’an’da 19 Nasıl Geçiyor? 237
Kur’an’a Göre 19’Un Fonksiyonları 238
Müddessir Sûresi ve 19’Un Bulunma Tarihi 239
Büyüklerden Biri 242
Kur’an’daki ‘19’ Mûcizesi 243
Bu Konudaki Diğer Tespitler İse Şöyledir: 247
Müddessir Sûresindeki Diğer Mûcizeler 248
Atatürk ve 19 250
İşte Atatürk ve 19 251
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Yeminleri 257
Kur’an’da Leyl/Gece ve Subh/Sabah Kelimeleri 259
Allah’ın Geceye ve Sabaha Yeminini İfade Eden Diğer Âyetler 260
İnsanın Sorumluluğu 266
Allah’ın Lütfuna Mazhar Olanlar 272
Hüküm ve Hikmetler 287
31-39. Âyetler: 287
Şefaatin Mâhiyeti 303
Şefaat Kavramının Yozlaştırılması 304
İnkârcıların Gülünç ve Garip Halleri 314
Kâfirlerin Peygamber’den Mucize İstemeleri ve Kur’an’ın Verdiği Cevaplar 318
Allah’ın Dilemesi 326
Genel Tespitler 329
Müddessir Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar 331
Müddessir Sûresinin Getirdiği Başlıca Prensipler 336
İmanını Minnet Edenler 355
Rabbinin Emirlerini Tutmada Sabır 357
İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele De Sabrı Gerektirir 360
Müddessir Sûresi 1-10. Âyetlerle İlgili Hüküm ve Hikmetler 364
19, Bir Mucize Olabilir Mi? 401
Kıyâmetin Vakti 402
Kur’an Eksik Mi? 402
İnsanın Sorumluluğu 409
Müddessir Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 444
Müddessir Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 460
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
!

ithaf
Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
yapan tâvizsiz davetçilere…

• 9 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Önsöz
Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
ufukta görülemedi.
Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
yaşayışa ulaşılamamıştır.
Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
10 •
Ahmed Kalkan
çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
etme yetkisine sahip bulunur.
Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
çalışmışlardır.
Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
yola iletir.” (5/Mâide, 16)
Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
(s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
dilimlerinin adı çağ olamaz.
Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
• 11 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
“Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
(iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
• 12 •
Ahmed Kalkan
götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
Kur’ân 14, hadis no: 2908)
Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
“Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
47, hadis no: 269)
Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
(Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
“Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
(25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
“Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
• 13 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
“falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
“Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
ateşe uzatmaz.
İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul sırasına
göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi, bizim de benzer
aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya, bireyden
cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını öğretmesi açısından
da en faydalı okuyuş biçimidir.
Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
tereddütlerimiz kalmaz.
Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
için istişareden yararlanılır.
“Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
• 14 •
Ahmed Kalkan
Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
selâm olsun!
* * *
• 15 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
 لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
 بسم الله الرحمن الرحي
وَِثيَاَبكَ فَطَهِّرْ ۞ وَالرُّجْزَ فَا جْ هُرْ ۞ وَلاَ ‚ فَأَنذِرْ ۞ وَرَبَّكَ فَكَبِّ ْ Š ۞ قُ ْ Œ ا اْلُدَّثِّ ُ ’ أَيُّ َ يَ
عَلَ ‚ النَّاقُورِ فَذَِلكَ يوْمَئِذٍ يوْمٌ عَسِي ٌ ¡ فَِإذَا نقِرَ فِ ي ‚ ۞ وَِلرَبِّكَ فَاصْبِ ‚ تسْتَكْثِ ُ §نُ نْ ¨تَ ْ
§ وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا وَجَعَلْتُ لَُ مَالا مَْدُودًا وََبنِ ي نَ ² ذَرْ نِ ي ‚ يسِي ٍ ‚ غَيْ ُ µ اْلكَفِرِي نَ
ِتنَا عَنِيدًا  يطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ ۞ كََّ إَِّنهُ كَنَ لاَي ¿ هِيدًا ۞ ثُ َّ ¨ ودًا ۞ وَمََّدْتُ لَُ تَ ْ Âشُ ُ
قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ¿ ۞ سَأُرْهِقُهُ صَعُودًا ۞ إَِّنهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ ۞ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ۞ ثُ َّ
۞ إِنْ Œ ۞ فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِْرٌ يؤْثَ ُ ‚ وَاسْتَكْبَ َ Œ أَدْبَ َ ¿ عَبَسَ وََبسََ ثُ َّ ¿ نظَرَ ثُ َّ ¿ ۞ ثُ َّ
وَلا تذَرُ ۞ لوَّاحَةٌ Ð سَأُصْلِيهِ سَقَر وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ لا تبْقِ ي
لاَّ قَوْلُ اْلبَ ش�َ هَذَا إِ
مْ إِلاَّ ’ ا تسْعَةَ عَ ش�َ وَمَا جَعَلْنَا أَصَْابَ النَّارِ إِلاَّ مَلَِئكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَ ُ Ø لِلْبَ ش�َ عَلَيْ َ
۞ وَلا  انً ¨ آمَنُوا إِي َ µ دَادَ اَّلذِي نَ Œ أُوُتوا اْلكِتَابَ وَيَ زْ µ كَفَرُوا ليَسْتَيْقِنَ اَّلذِي نَ µ فِتْنَةً للَّذِي نَ
مْ مَرَضٌ وَاْلكَفِرُونَ ’ قُلُوبِ ِ ¡ فِ ي µ أُوُتوا اْلكِتَابَ وَاْلُؤْمِنُونَ وَِليَقُولَ اَّلذِي نَ µ بَ اَّلذِي نَ تَŒيَ ْ
دِي مَنْ يشَاءُ وَمَا يعْلَُ ’ ذَا مَثلا كَذَِلكَ يضِلُّ الَّلُ مَنْ يشَاءُ وَيَ ْ ’ مَاذَا أَرَادَ الَّلُ بِ َ
ا لاِحْدَى ’ جُنُودَ رَبِّكَ إِلاَّ هُوَ وَمَا يِ هَ إِلاَّ ذِكْرَى لِلْبَ ش� ۞ وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ ۞ إِن ََّ
۞ لَنْ شَاءَ مِنْكُْ أَنْ يتَقَدَّمَ
ا للْبَ ش�َ Œ نذِي ً Œ ذْ أَدْبَ َ يْلِ إِ ۞ وَاللَّ مَرِ ۞ كََّ وَاْلقَ ‚بَ ِ اْلكُ
جَنَّاتٍ ¡ ۞ فِ ي § ا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ ۞ إِلاَّ أَصَْابَ اْليَمِ ي نِ ¨ أَوْ يتَأَخَّرَ كُُّ نفْسٍ بِ َ
۞ § سَقَرَ قَاُلوا لْ نكُ مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ ¡ ۞ مَا سَلَكَكُْ فِ ي § رِمِ ي نَ í يَتَسَاءَُلونَ ۞ عَنْ اْلُ جْ
۞ وَكُنَّا نكَذِّبُ بيَوْمِ § وضُ مَعَ ا خْ لَاِئضِي نَ ï ۞ وَكُنَّا نَ خُ § وََلْ نكُ نطْعِمُ الِْسْكِ ي نَ
ا لُمْ عَنْ ò ۞ فَ َ § ا تنْفَعُُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ ò ۞ فَ َ § اْليَقِ ي نُ نَتَ أَ ô ۞ حَ تَّ µ الدِّي نِ
يدُ كُُّ Œ مْ حُُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ ۞ فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ ۞ بلْ يُ ِ ’نَّ ُ
أََ ۞ ك § التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِي نَ
افُونَ الاخِرَةَ ۞ كََّ إَِّنهُ تذْكِرَةٌ ï صُُفًا مُنَ ش�َّ ةًَ ۞ كََّ بلْ لا يَ خَ ² مْ أَنْ يؤْتَ Ø امْرِئٍ مِنْ ُ
نْ شَاءَ ذَكَرَهُ ۞ وَمَا يذْكُرُونَ إِلاَّ أَنْ يشَاءَ الَّلُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ ò ۞ فَ َ
اْلَغْفِرَةِ
• 16 •
Ahmed Kalkan
وَِثيَاَبكَ : ve elbiseni فَطَهِّرْ : temizle وَالرُّجْزَ : pislikten فَا جْ هُرْ : uzak dur §ن نُْ ¨ وَلا ت َْ
: başa kakma ‚ تسْتَكْثِ ُ : çok görerek وَِلرَبِّكَ : ve Rabbin için ‚ فَاصْبِ ْ : sabret فَِإذَا
نقِرَ : çünkü üfürüldüğü zaman النَّاقُورِ ¡فِ ي : boruya فَذَِلكَ : işte يوْمَئِذٍ : o gün
يوْمٌ : bir gündür ‚ عَسِي ٌ : oldukça zor µ عَلَ اْلكَفِرِي نَ : kâfirlere ‚ غَيْ ُ : hiç değildir
‚ يسِي ٍ : kolay ² رْ نِ ي ذَ : Bana bırak وَمَنْ خَلَقْتُ : kendisini yarattığımı وَحِيدًا : tek
olarak وَجَعَلْتُ : ki Ben verdim لَُ : ona مَالا : mal مَدُْودًا : alabildiğine § وََبنِ ي نَ
: ve çocuklar ودًا Âش ُُ : göz önünde وَمََّدْتُ : döşedim ve serdim, : لَُ
kendisine هِيدًا ¨ت َْ : bir döşeyiş ¿ثُ َّ : sonra يطْمَعُ : tamah eder أَنْ أَزِيدَ : daha
arttırayım كََّ : !hayır إَِّنهُ : çünkü o كَنَ : kesildi ,oldu تنِاَ  لا يَ : âyetlerimize
karşı عَنِيدًا : inatçı سَأُرْهِقُهُ Ben onu sardıracağım صَعُودًا : o sarp yokuşa : إَِّنهُ
çünkü o فَكَّرَ : düşündü وَقَدَّرَ : ve ölçtü biçti (karar verdi) فَقُتِلَ : kahrolası
كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : karar verdi ¿ثُ َّ : yine قُتِلَ : kahrolası كَيْفَ : ne biçim
قَدَّرَ : verdi arark ¿ثُ َّ : sonra نظَرَ : baktı ¿ثُ ّ : sonra عَبَسَ : surat astı وََبسََ : ve
yüَzünü ekşitti ¿ثُ َّ : sonra da Œ أَدْبَ َ : sırt döndü ‚ وَاسْتَكْبَ َ : ve büyüklük tasladı فَقَال : böylece dedi إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ :başka değil (ancak) سِْرٌ : bir sihirden
Œ يؤْثَ ُ : nakledile gelen إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ : başka değil قَوْلُ : sözünden : اْلبَ ش�َ
insan سَأُصْلِيهِ : Ben onu sokacağım سَقَرَ : Sekar’a : وَلا تذَرُ bırakmaz Ð : لا تبْقِ ي
Sekَar’ın سَقَرُ : ne olduğunu مَا : bilir misin لوَّاحَةٌ : وَمَا أَدْرَاكَ : kavurandır للْبَ ش� :ِ insan derisini اØ عَلَيْ َ : üzerinde vardır تسْعَةَ عَ ش�َ :ِ terk de etmez on
dokuz وَمَا جَعَلْنَا : yapmadık أَصَْابَ النَّارِ : bekçilerini cehennem : إِلاَّ
(yapَّtık) ancak مَلَِئكَةً : meleklerden وَمَا جَعَلْنَا : yapmadık مُْ’ عِدَّ تَ : sayılarını إِلا : (yaptık) ancak : فِتْنَةً µ اَّلذِي نَ kesin bir bilgiyle inansın diye : ليَسْتَيْقِنَ
küfürde ısrar edenler için كَفَرُوا µ للِذَِّ ي نَ : bir fitne iman edenlerin آمَنُوا µ : اَّلذِي نَ
artsın diye دَادَ Œ وَيَ زْ : kendilerine Kitap verilenler أُوُتوا اْلكِتَابَ : kendilerine
أُوُتوا اْلكِتَابَ µ اَّلذِي نَ : kuşkuya kapılmasın diye بَتَ Œ وَلا يَ ْ : imanları  انً ¨ : إِي َ µ اَّلذِي نَ
مْ مَرَضٌ ’ قُلُوبِ ِ ¡فِ ي şöyle desin diye وَليَِقُولَ : ve iman edenler وَالُْؤْمِنُونَ : Kitap
verilenler Allah ne anlatmak istedi مَاذَا أَرَادَ الَّلُ : ve kâfirler : وَالكَْفِرُونَ
kalplerinde hastalık olanlar مَنْ يشَاءُ : Allah الَّلُ : saptırır يضِلُّ : işte böyle
• 17 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
كَذَِلكَ : bu misalle ذََا مَثلا ’بِ : (dileyeni) dilediğini دِي ’ وَيَ ْ : hidâyete erdirir
مَنْ يشَاءُ : (dileyeni) dilediğini وَمَا يعْلَُ : وَمَا يِ هَ : O (Allah) هُوَ : ancak (bilir) لاَّإِ : Rabbinin ordularını جُنُودَ رَبِّكَ : kimse bilmez hayır, hayır! : كََّ
insanlar için للْبَ ش�َ : bir öğüttür ذِكْرَى : ancak لاَّإِ : ve o değildir sabaha
وَالصُّبْحِ : dönüp gittiğindeŒبَ َ إِذْ أَدْ : geceye وَاللَّيْلِ : andolsun Ay’a وَاْلقَمَرِ : bir
uyarıcıdır اŒ نذِي ً : büyüklerden ‚ اْلكُبَ ِ : biridir لِاحْدَى : gerçekten o ا’ : إِنَّ َ
ağardığında ذَا أَسْفَرَ : للْبَ ش�َ إِ : insanlar için اءَ لَنْ شَ : isteyenler için : مِنْكُْ
sizden أَنْ يتَقَدَّمَ : öne geçmek أَوْ يتَأَخَّرَ : rehin alınmıştır رَهِينَةٌ : kazandıkları
karşısında ا كَسَبَتْ ¨بِ َ : her nefis كُُّ نفْسٍ : geride kalmak جَنَّاتٍ ¡ : فِ ي
cennetlerde يَتَسَاءَلوُنَ : yemîn ashâbı (iyiler) § أَصَْابَ اْليَمِ ي نِ : hâriç, ancak : إِلاَّ
sizi sürükleyen ne? مَا سَلَكَكُْ : suçlular, günahkârlar hakkında § رِمِ ي نَ í عَنْ اْلُ جْ
: soruştururlar namaz kılanlardan § مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ : değildik : لْ نكُ dediler قاَلوُا
: sekara/Cehenneme سَقَر ¡ وضُ : فِ ي ï وَكُنَّا ن خَُ : dalıp giderdik § مَعَ ا خْ لَاِئضِي ن :َ dalıp
gidenlerle beraber وَكُنَّا نكَذِّبُ : ve yalanlardık µ بيَوْمِ الدِّي نِ : üdin günün ô حَ تَّ
نَ  أ تََ : gelinceye kadar § اْليَقِ ي نُ : kesin olan onlara ne oluyor ki ا لُمْ ò : فَ َ
şefaatçilerin şefaati§ شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ : fayda vermez ا تنْفَعُُمْ ò : عَنْ التَّذْكِرَةِ : فَ َ
öğütten § مُعْرِضِي نَ : yüzçeviriyorlar مْ’نَّ ُ
أََك : onlar gibidir حُُرٌ : yaban eşekleri
كُُّ امْرِئٍ : isterler يدُ Œ بلْ يُ ِ : aslandan سْوَرَةٍ مِنْ قَ : kaçtı (kaçan) فَرَّتْ : ürkmüş مُسْتَنْفِرَةٌ : كََّ : açılmış مُنَ ش�َّ ةًَ : sayfalar صُُفًا : verilmesini ² أنَْ يؤُْ تَ : onlardan
مْØ مِنْ ُ : her biri gerçekten إَِّنهُ : hayır! كََّ : âhiretten الاخِرَة : korkmuyorlar بلْ افُونَ ï لا يَ خَ : hayır, hayır! öğüt aldı (alır) ذَكَرَهُ : diledi (dileyen) شَاءَ : kim ki
نْòفَ َ : bir öğüttür تذْكِرَةٌ : o Kur’an وَمَا يَذْكُرُونَ : öğüt almazlar إِلاَّ : (alırlar)
ancak أَنْ يشَاءَ الَّلُ : (Allah’ın dilediğini) diledi Allah bağışlamak O’na
yaraşır وَأَهْلُ اْلَغْفِرَةِ : sakınılmaya lâyık أَهْلُ التَّقْوَى : O’dur
• 18 •
Ahmed Kalkan
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla
“Ey bürünen, (1)
Kalk; artık uyar! (2)
Ve Rabbini tekbir et, yücelt!” (3)
Ve elbiseni temizle (Öz-benliğini temiz tut). (4)
Pislikten uzak dur. (5)
Çok görerek başa kakma (Allah için yaptığın iyiliği çok görme. İyilik yapmayı
kendine kazanç aracı kılma). (6)
Ve Rabbin için sabret! (Sabırla Rabbine yönel). (7)
Sûra (boruya) üfürüldüğü zaman, (8)
İşte o gün, oldukça zor bir gündür. (9)
Kâfirlere hiç kolay değildir. (10)
Kendisini tek olarak yarattığımı Bana bırak! (11)
Ki Ben ona alabildiğine mal verdim. (12)
Ve göz önünde çocuklar. (13)
Ve sayısız fırsatlar serdim önüne. (14)
Sonra da arttırmamı umar. (15)
Hayır, hayır! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. (16)
Onu sarp bir yokuşa sürükleyeceğim. (17)
Çünkü o düşündü ve karar verdi. (18)
Kahrolası! Ne biçim karar verdi. (19)
• 19 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi. (20)
Sonra baktı. (21)
Sonra surat astı ve yüzünü ekşitti. (22)
Sonra da sırt döndü ve büyüklük tasladı. (23)
Böylece: ‘Bu, nakledile gelen bir sihirden başka değil’ dedi. (24)
‘Bu, insan sözünden başka değil.’ (25)
Ben onu Sekar’a sokacağım. (26)
Sekar’ın ne olduğunu bilir misin? (27)
Bırakmaz da terk etmez de. (28)
İnsan derisini kavurandır. (29)
Üzerinde on dokuz vardır. (30)
Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Sayılarını da küfürde
ısrar edenler için sadece bir fitne kıldık ki, kendilerine kitap verilenler kesin
bir bilgiyle inansın; iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine kitap verilenler
ve iman edenler kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar
ile kâfirler de şöyle desin: ‘Allah bu misalle ne anlatmak istedi?’ İşte Allah,
dilediğini böyle saptırır, dilediğini böyle hidâyete erdirir. Rabbinin ordularını
O’ndan başka kimse bilmez. Ve o, insanlar için sadece bir öğüttür. (31)
Hayır; andolsun Ay’a, (32)
Dönüp gittiği zaman geceye, (33)
Ağardığı zaman sabaha (34)
Gerçekten o, büyüklerden biridir. (35)
İnsanlar için bir uyarıcıdır. (36)
• 20 •
Ahmed Kalkan
Sizlerden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için. (37)
Her bir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır. (38)
Ancak ashâb-ı yemîn hâriç. (39)
Cennetlerde soruştururlar. (40)
Suçlular hakkında. (41)
Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir? (42. Âyet)
Derler ki: ‘Namaz kılanlardan değildik. (43. Âyet)
Ve yoksula yedirmezdik. (44. Âyet)
Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik. (45. Âyet)
Din gününü de yalanlardık. (46. Âyet)
Kesin olan bize gelip çatıncaya değin. (47. Âyet)
Artık, şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda vermez. (48. Âyet)
Buna rağmen, onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? (49. Âyet)
Ürkmüş yaban eşekleri gibi. (50. Âyet)
Aslandan kaçan. (51. Âyet)
O kadar ki her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini isterler. (52.
Âyet)
Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar. (53. Âyet)
Hayır, hayır; gerçekten o bir öğüttür. (54. Âyet)
Artık kim dilerse ondan öğüt alır. (55. Âyet)
Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya lâyık
O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır.” (56. Âyet) (74/Müddessir, 1-56)
• 21 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Müddessir Sûresi ve Mesajı
Müddessir Sûresi
İndiği Yer: Mekke
Mushaf tertibine göre sırası: 74. sûre
Nüzul Sırası: 4; Müzzemmil sûresinden sonra nâzil olmuştur (Alâk sûresinden
sonra nâzil olmuştur. Kur’an’ın sûre olarak ilk nâzil olan sûresi
olduğu rivâyet edildiği gibi, Müzzemmil sûresinden sonra nâzil olduğu da
rivâyet edilmektedir. Ancak, ilk nâzil olan âyetlerin, Alak sûresinin birinci
bölümünü oluşturan âyetler olduğu ittifakla kabul edilmiştir).1 Bu surenin
ilk yedi âyeti Mekke döneminin henüz başlarında nâzil olmuştur. Buhârî,
Tirmizî ve Müsned-i Ahmed’de Hz. Cabir bin Abdullah’tan bu âyetlerin
Allah Rasûlü’ne nâzil olan ilk âyetler olduğu bile rivâyet edilmektedir.
Âyet sayısı: 56
Kelime sayısı: İki yüz elli beş
Harf sayısı: bin on. Fâsılası elif, he, nûn, dal ve ra harfleridir. Sûre adını,
birinci âyette geçen ve “bürünüp sarınan” anlamına gelen “müddessir”
kelimesinden almıştır.2
Bu sûreye Peygamber’e (s.a.s.) nitelik olarak zikredilen bu vasıf ile başladığından
ötürü Müddessir sûresi adı verilmiştir. Müddessir, uyumak ya
da ısınmak amacıyla elbisesine sarınıp bürünen kimse demektir.3 Adını ilk
âyetinde geçen, örtüye bürünen anlamındaki “müddessir” kelimesinden
almıştır.
‘Alak sûresi peygamberliği, Müddessir sûresi de risâletin misyonunu
başlatan ilk sûre olmuştur.
1 İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'ani'l-Azim, İstanbul 1985, VIII, 277-278
2 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr.
Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Y., V/417
3 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yay., 15/205.
• 22 •
Ahmed Kalkan
Müddessir sûresinde genel olarak risâlet, kıyamet, meleklere değini,
müşriklerin asılsız iddialarına reddiye ve onları azapla uyarma gibi konular
yer alır. Dine dâvette, izlenmesi gereken yöntem belirtilir.
Peygamber’den (s.a.s.), tebliğ görevini açıkça yapması, vazifesi gereği
yaşantısını her bakımdan temiz tutması, bütün dünyacı çıkarları bir tarafa
bırakması, insanların ıslahı için ihlâsla çalışması, güçlük ve zorluklara karşı
da sabırlı olması istenir.
Hakikati inkâr edenler, özellikle de inkârcı liderler şiddetli bir azapla
uyarılır.
Allah’a karşı nankörlük tavrı sergileyen inkârcı insanın, zihinsel yapısı
ve eksik şahsiyeti yansıtılır.
Cehennemin korkunçluğu ve ona müstehak olanların genel karakteri
ortaya konulur. İnsanı felakete sürükleyen boş gururun tasviri yapılır.
İnkâr ve sapmanın asıl sebebinin, dünyevîleşme (sekülerlik) olduğuna
dikkat çekilir.
Kuran’ın öğüt ve uyarı içeren bir duyuru olduğu, dileyenin ondan öğüt
alabileceği dile getirilerek insanın sorumluluğu vurgulanır.
Sûre, zihnini ve kalbini Kuran’a açık tutan insanın, onun kesin bilgisinden
ve sürekli bereketinden yararlanabileceğini; Yüce Allah’ın da mağfiretin
tek kaynağı olduğunu belirten âyetlerle son bulur.4
Bu sûrede açık ve âşikâr olarak dâvet ve uyarı görevini yerine getirmesi
Peygamber’e emredilmiş, izlemesi gerekli metod ortaya konulmuş, kâfirler
kıyamet günü ile ikaz edilmiş;
Peygamberle ve Kur’an’la alay, inkâr, ardını
dönme ve tehdit gibi tavırlar içinde olanlar ayıplanıp kınanmış, her insanın
kendi yaptığından sorumlu olduğu vurgulanmıştır. Bundan başka ilk kez
bu sûrede “melâike” ve “Ehlu’l-Kitâb” lafızları zikredilmiştir. İlk âyetlerinin
yalnız başına nâzil olması ve bunların nüzûlünün erken dönemle bağlantısından
ötürü, Müddessir sûresinin dördüncü sûre olarak tertip edilmiş
olma ihtimali büyüktür. Zira bu sûredeki âyetler, Peygamberin risâletinden
4 Fahrettin yıldız, Tefsir Notları
• 23 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
epeyce bir zamanın geçmesinden sonra meydana gelmiş olabilecek
bazı
sahne ve tavırları ihtiva etmektedir.
Âyetlerin üslûp ve içeriği, (sûrede) İslâm’a dâvette Allah’ın Peygamber’e
gösterdiği metod, insanlarla ilişkiye geçme ve onları çağırma, kuvvetli
delillerle
ikaz etme gibi hususlar şeklinde Allah’ın bildirdiği bu metod, eşsiz
ve yüce bir özelliğe sahiptir.
Allah bütün her şeyden, kendi dışındaki bütün
değersiz ve küçük şeylerden yücedir.
O’ndan başka unsurları rab edinerek
yüceltmek yakışıksız bir iştir. Sadece O’nu tazim etmek gerekir. Görevde
sabır ve sebat etmek, onu başarmayı sağlayan iki faktördür. Allah’a ve güzel
ahlâka dâvet eden kimsenin, başa kakma, bir bedel ve karşılık bekleme gibi
olumsuz vasıflar olmaksızın, kendilerini Allah’a adamaya, güzel ahlâka ve
hayır işlemeye çağırdığı kimseler için çok iyi bir örnek ve temiz, her tür
fuhşiyât, günah ve çirkinliklerden, hoş olmayan görüntüden uzak olması
gerekmektedir.
Peygamber’in hayatını (siyerini) ve O’nun (hayatına dair) en doğru tabloları
ihtiva eden Kur’an âyetlerini inceleyen kimse Peygamber’in (s.a.s.)
bu metodu takip ettiğini görecektir. Bu metod; O’nun çağrısında başarılı
olması, ilk iman eden arkadaşlarının
kendisini destekleme ve çevresinde
toplanmada son derece samimi olmaları, iman etmeyenlerin kendisine saygı
duymaları ve O’nu takdir etmeleri; bunun yanında O’nun ahlâkî meziyetlerini
inkâr edememelerini sağlayan en güçlü etken olmuştur.
Görüldüğü gibi, bu metod Peygamber için çizilmiş ise (de); onun ihtiva
ettiği (mesaj), ümmet içerisinde önderlik, yönlendirme, irşad ve ıslah
fonksiyonlarını üstlenen her ıslah, dâvet ve mevki sahibi için de geçerlidir.
Müzzemmil ve Müddessir sûrelerinin giriş kısımlarındaki benzerlik ve
uyum dikkat çekicidir. İlk bölümde Peygamber’in büyük görev için hazırlanması,
ikinci bölümde de insanları dâvet edip uyarması emredildiği zaman
(uyması gerekli) metod anlatılmıştır.5
Bu sûrenin ilk âyetlerinde Allah’ın peygamberinden hoşlandığı
sîretin
ilkeleri vardır. Sûrede Hz. Peygamberin hayatından bir kesit ele alınmış,
ona dini tebliğ görevini
yerine getirmesi, inkârcı kâfirleri uyarması ve bu
konuda karşılaşacağı sıkıntılara
katlanması emredilmiştir.
5 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Y., 1/86-88
• 24 •
Ahmed Kalkan
Kıyamet günün sıkıntılarından söz edilmiş, Kur’an’a sihir ve beşer sözü
diyerek onu reddeden müşriklerin yakıcı cehenneme sürüklenecekleri
haber
verilmiştir. Meleklerden ve kitap ehlinden, cehennemin görevlilerinden
söz edilmiştir. Sûrede ayrıca kâfirlerin cehenneme girmelerinin sebebi hakkında
müminlerle aralarında geçen bir konuşmaya yer verilmiş ve inkârcı
kâfirlerin haktan yüz çevirmelerinin sebepleri anlatılarak sûre sona ermiştir.
Sûre Peygamber’e (s.a.s.) dâvetinin başlangıç dönemlerindeki birtakım
irşadları, şirkin önderlerinden birisine birtakım tehditleri ve cehennemin
niteliklerini ihtivâ etmektedir.
Sûre Peygamber’i (s.a.s.) Rabbine dâvet etmek, kâfirleri uyarıp korkutmak,
günahkârların eziyetlerine karşı da sabretmek yükümlülüğünü belirterek
başlamaktadır: “Ey örtünüp bürünen...” (1-7. âyetler). Daha sonra
dehşetli halleri dolayısıyla oldukça çetin ve korkunç bir gün olan kıyamet
gününün niteliklerini ele almaktadır: “Çünkü o boruya üfürüldüğü zaman...”
(8-10. âyetler).
“Ey elbisesine bürünen. Kalk, uyar.” (1. ve 2. âyetler). Yani müşrikleri,
putpereslikleri üzerine kalmalarının sonucuyla korkut.
“Rabb’ini tekbir et (Onun büyüklüğünü an).” (3. âyet). Her övgü, sena ve
ululuğu Allah’ın zâtına nisbet et. Allah’ı tekbir etmek, ezanda, namazlarda
ve cihad alanlarında “Allahu ekber” demektir ve bu İslâm’ın şiarıdır.
“Elbiseni temizle.” (4. âyet). Buradaki temizlikten maksat, cisim ve elbise
temizliğinin birlikte yapılmasıdır. Temizlik İslâm ahlâkıdır. “Pislikten kaçın
(maddî ve manevî kirlerden arın).” (5. âyet). “Bütün iğrenç olan şeylerden sakın.
Verdiğini çok bularak başa kalkma.” (6. âyet). “Ver ama karşılık bekleme.
Rabbinin rızasını kasdet. Rabbin için sabret.” (7. âyet). Sana erişen musibetlere
Allah için katlan!
Müşrikler hesap günü ile korkutulduktan sonra, vahyi sihir olarak niteleyen
ve dâvete karşı gelen müşriklerin önde gelenleri zikredilmiştir. Zengin
ve makam sahibi bir adam, maddî ve edebî konumundan ötürü vahîd
olarak isimlendirilmiştir. “Benimle şu adamı yalnız bırak ki ben onu vahid
(tek) olarak yarattım. Kendisine geniş bir servet ve gözü önünde duran oğul•
25 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
lar (verdim).” (11-13. âyetler). Bu liderin horlanması, bunun gibi olan herkesi
içermektedir.
Daha sonra bir kişiyi en güçlü ve en ağır bir şekilde tehdit etmeye koyulmaktadır.
Söz konusu kişi Kur’ân-ı Kerim’in Yüce Allah’ın sözü olduğunu
kabul etmekle birlikte daha sonra önderlik ve başkanlık için onun bir
sihir olduğunu iddia edip bu sebeple cehennem ateşine atılmayı hak eden
Velid b. Muğire’dir: “Baş başa bırak Beni tek başına yarattığım ...” (11-26.
âyetler).
Buna uygun olarak cehennem ateşinin nitelikleri sayılmakta, cehennem
bekçilerinin sayılan ve bunun hikmeti ile cehennemin insanlara görünmesi
söz konusu edilmektedir: “Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi?...”
(27-31. âyetler)
Yüce Allah’ın aya, geceye ve sabaha, cehennemin en büyük musibetlerden
birisi olduğuna dair yemin etmesi ise durumun dehşetini, vehametini
daha da arttırmaktadır: “Ama öyle yapmıyorlar. Andolsun Aya...” (32-37.
âyetler)
Sûre her kişinin kazandıklarından sorumlu tutulacağını ve kendi günahlarından
kurtulamayacağını açıklayarak müminlerin kurtulacağını
müjdeleyip kâfirleri de azap ile korkutarak her iki kesim arasında gerçekleşecek
karşılıklı konuşmayı tasvir etmektedir: “Her nefis kazandıkları karşılığında
rehin alınmıştır...” (38-48. âyetler)
Sûre müşriklerin öğütten, hatırlatmaktan ve imandan yüz çevirme sebeplerini
açıklayarak sona ermektedir: “Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviricidirler...”
(49-56. âyetler)
“Onu Sekar’a (cehenneme) sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu nerden
bileceksin?
(Geride bir şey) koymaz, bırakmaz (her şeyi yakıp yok eder). Durmadan
deriler
kavurur. Üzerinde on dokuz vardır.” (26-30. âyetler). Bu sayı,
azgın, sapkın ve fir’avnlari yola getirmekle yükümlü olan azab meleklerinin
sayısıdır.
• 26 •
Ahmed Kalkan
Ardından Kur’an nazmı, dünya yaşamında en bâriz olan şeyi; geceyi ve
onun gitmesini,
sabahı ve onun aydınlanmasını ve iyiyi kötüden ayırması
için insanı çeşitli yükümlülüklerle sınamasını hatırlatmaya devam etti.
“Hayır, andolsun Aya. Dönüp gitmekte olan geceye. Ağaran sabaha ki. O
(cehennem)
büyük (belâ)lardan biridir. İnsanlar için uyarıcıdır. Sizden hayırda
ileri gitmek
veya geri kalmak dileyen kimseler için (uyarıcıdır).” (32-37.
âyetler). İleri gitmek ve geri kalmak, güçsüzlük ve kalkınma ile ilintilidir.
Kör bir rastlantı
değildir. Bu yüzden bunun ardından şöyle buyrulmaktadır:
“Her can kazandığı ile (Allah katında) rehin alınmıştır. Yalnız sağın
adamları (kitapları sağdan verilenler) hâriç. Onlar cennetler içinde, suçlulardan
sorarlar: Sizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi? (Onlar da) derler ki: Biz
namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik.” (38-44). Yani siz ektiğinizi
biçtiniz. Yamuk adımlar, doğru sonuca ulaştırmaz.
“Artık onlara
şefaatçilerin şefaati fayda vermez.” (48. âyet). Fakat müşrikler,
bu inatçı direnişe neden başvuruyorlar? Neden İslâm’dan bu kadar
nefret ediyorlar? Bu bir büyüklenmedir! Onlardan her biri, inanması ve
yaratanını tanıması için kendisini, ben filan oğlu filana gönderilen Allah’ın
elçisiyim, diyen bir melek konumuna
koymak istiyor! Vahyin Muhammedi
risâleti tahsis ederek seçişi ise bu kabul edilemez. “Böyle iken onlara ne
oluyor ki Öğütten yüz çeviriyorlar? Yaban eşekleri gibi. Aslandan ürkmüş.
Hayır, onlardan her kişi, kendisine, açılan sayfalar verilmesini
istiyor.” (49-
52. âyetler)
İnsanların kendilerinde var olan sezgileri, hakkı gizleme ve hakkı savunanları
küçümseme
konusunda neden olmaya devam ediyor. Peygamberler
bu durumda ne yapıyorlar?
Onlar sadece Allah’ı, O’nun âyetlerini, nimetlerini
ve haklarını hatırlatıyorlar. Bu durumda hidâyeti bulanlar kurtuluyor
ve ihanet edenler helâk oluyorlar. “Hayır! (İyi bilsinler ki) o (Kur’ân) bir
ikazdır. Dileyen onu düşünür, öğüt alır.” (54-55. âyetler). Kim Allah’ı seçerse
ancak kendini kurtarmış olur.
Alak Sûresinin ilk âyetleri nâzil olduktan sonra vahiy kesilmişti (fetretü’l-
vahy). Rasûlüllah (s.a.s.), buna çok üzülmüş ve âdeta ne yapacağını şaşırmıştı.
Cabir İbn Abdullah (r.a.), vahyin gelmediği o dönemden söz ederken
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle söylediğini rivâyet eder: “Bir gün yolda
yürüyordum. Âniden gökten bir ses işittim. Başımı kaldırdığımda, daha önce
• 27 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Hira mağarasında gördüğüm o meleği, yerle gök arasını dolduran bir kürsüde
oturur vaziyette gördüm. Dehşete kapılarak, hemen eve döndüm. ‘Beni
örtün, beni örtün’ diye bağırıyordum. Evdekiler beni örttüler. Bunun üzerine
Allah tarafından bu; ‘Yâ eyyuhâ’l-müddessir / Ey örtüsüne bürünen’ âyetiyle
başlayan sûre nâzil oldu.” 6
Mekke müşriklerinin Peygamber’e (s.a.s.) karşı tavır koyarken içinde
bulundukları açmazı ilginç bir şekilde ortaya koyan diğer bir rivâyet de
şöyledir:
Hac günleri gelmiş, tüm Arap yarımadasından topluluklar Mekke’ye
gelmeye başlamıştı. Mekkeli müşrikler telaş içerisinde, insanları Hz. Peygamber’den
(s.a.s.) nasıl uzak tutacaklarının yollarını arıyorlardı. Kendileri,
Kur’ân-ı Kerim’in etkileyici İlâhî üslûbu karşısında çaresiz kaldıkları için, bu
İlâhî mesajı duyan insanların etkilenip Peygamber’e uyacaklarından endişe
ediyorlardı. Bunun üzerine Mekkeli müşriklerin ileri gelenlerinden olan
Ebû Leheb, Ebû Süfyan, Velid İbn Muğire, Nadr İbn Haris gibi şahsiyetler
Dâru’n Nedvede toplandılar. Aralarında şu konuşma geçti. “Hac günleri
geldi. Arap kabilelerinin elçileri gelmeye başladı. Üstelik onlar, hakkında
bir şeyler duydukları Muhammed’in söylediklerini soruşturup duruyorlar.
Siz ise, onun hakkında farklı farklı şeyler söylüyorsunuz. Kimi deli, kimi
kâhin, kimi de şairdir diyor. Ancak her Arab bilir ki, bunların hepsinin bir
tek kimsede bulunması mümkün değildir. Onun için, herkesin kullanacağı
tek bir kelime üzerinde karara varalım. Onlardan birisi kalkıp; “şairdir diyelim”
dedi. Velid buna itiraz ederek şöyle dedi: “Ben birçok şâir dinledim.
Muhammed’in hiç bir sözü onlara benzemiyor” “Öyleyse kâhindir diyelim”
dediler. Velid; “kâhin bazen doğru söyler, bazen de yalan söyler. Muhammed
asla yalan konuşmaz” diyerek yine itiraz etti. Bu defa “akıl hastasıdır”
diyelim dediler. Velid tekrar itiraz ederek şöyle dedi: “Akıl hastaları insanlara
saldırır. Muhammed asla böyle bir şey yapmadı”.
Velid ayrılarak evine gitti. Oradakiler Velid’in şirkten döndüğünü zannettiler.
Bunun üzerine Ebû Cehil, doğruca Velid’in evine giderek ona;
“Abdu’ş-Şems! Sana neler oluyor! Kureyş bir şeyde ittifak ediyor, sen karşı
çıkıyorsun. Onlar da senin, delil getirerek dininden döndüğünü zannettiler”
dedi. Velid; “Benim bu iş için de ihtiyacım yoktur” dedi ve ekledi: “Ben
6 Buhârî, Bed’u’l-Vahy 4, Bed’u’l-Halk 3238; Tefsir 4922-4926, 4954, Edeb 6214; Müslim, İman 257/161;
Tirmizi, Tefsir 3325
• 28 •
Ahmed Kalkan
iyice düşündüm, o neden bir sihirbaz olmasın? Çünkü onun, babayla oğulun,
kardeşle kardeşin, karıyla kocanın arasını açtığını, onları birbirinden
ayırdığını duydum ve onun mutlaka bir sihirbaz olduğuna karar verdim”.
Bu sözü Mekke’de yaydılar. Bunu duyan halk; “Muhammed sihirbazdır”
diye bağırmaya başladı. Rasûlullah (s.a.s.), bu söylenenleri duyunca üzüntü
içerisinde eve döndü ve elbisesinin içine büzülerek yattı. Bunun üzerine;
‘Yâ eyyuhâ’l-müddessir / Ey örtüsüne bürünen’ âyeti nâzil oldu.7
Bu olay, Mekke müşriklerinin ve sonraki çağlarda hayatlarını İslâm
düşmanlığına adamış inkârcıların içinde bulundukları çelişkili ruh yapılarını
ortaya koyması açısından ilginçtir. Görüldüğü gibi Velid bin Muğire;
“Muhammed asla yalan konuşmaz” dediğinde bunu, oradaki herkes susarak
onaylamıştı. Bu, aynı zamanda Peygamber’in (s.a.s.) getirdiği İlâhî
mesajın da tasdik edilmesi anlamını taşır. Bir kimsenin yalan söylemesinin
imkânsızlığını kabul etmek, söylediklerine inanmayı zorunlu kılar. O halde,
müşriklerin inkârlarında ısrar etmelerinin sebebi nedir? Bir kimse, zâhiren
ne kadar katı bir şekilde inkârda bulunursa bulunsun; Allah’ın takdir
ettiği dünyevî ve uhrevî gerçeklerin somut olarak kuşatması altında olduğu
hissinden kendini asla kurtaramaz. Öyleyse o, Allah’a karşı, bir ölçüde bilinçli
bir başkaldırı içindedir. Kâfirlerin birtakım dünyevî çıkarlardan dolayı
inkâr edip isyanda bulunmaları, onların birer bilinçli kâfir ve zâlim olmalarına
sebep olmuş; bu da İslâm’la aralarına onu anlamalarını engelleyen
bir perde oluşturmuştur.
Onların, küfürlerinde ısrar edişlerinin sebebi, İslâm’ın gerçekliği hakkındaki
şüphelerinden kaynaklanmıyordu. Riyâset ve zenginlikleri, böbürlenmelerine,
kendilerini diğer insanlardan üstün görmelerine sebep oluyordu.
Toplumun akıllarınca en şereflileri kendileri olduğuna göre, Allah
Teâlâ’nın peygamberlik gibi yüce bir görevi kendilerinden birine vermesi
gerekirdi.
Câhiliyye yaşamının pisliklerinin körelttiği akılları, Muhammed (s.a.s.)
gibi zenginliği ve riyâset iddiası olmayan mütevâzi birine risâletin verilmesini
idrâk edemiyordu. Ona karşı olan haset ve kıskançlıkları, sapıklıklarında
inat etmelerine sebep oluyordu. Bu, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifade edilir:
7 Bu rivâyetler için bk. el-Kurtubi, el-Câmi Li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1967, XIX, 59-61
• 29 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Hayır! (Onların inanmamaları, anlamadıklarından değil) her biri kendilerine
ayrı ayrı sahifeler (İlâhî vahy) verilmesini istiyor.” (52. âyet)
Sûre daha başlangıçta, insanları şirkin ve zulmün karanlığından, zorbaların
tahakkümünden kurtarıp hidâyete ulaştırmak için Cenâb-ı Allah’ın
peygamber olarak seçtiği o nezih kulun şahsında bütün mü’minlere sesleniyor:
“Kalk ve insanları uyar” (2. âyet). Bu hitap kıyâmete kadar mü’minlerin
kulağında çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan,
büründüğü örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları
Allah’ın dinine döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda
karşılaşılacak meşakkatlere hazır olmayı emrediyor.
Bu işe başlamadan önce, bedenî ve ruhî bir ön hazırlığın olması gereklidir.
Allah Teâlâ, bu terbiyeyi ihtiva eden emirleri verirken vurguladığı
noktalar, bir müslümanın cihad yolculuğunda yaşaması gereken hayatın
üzerine bina edileceği temel unsurları da bize sunmaktadır: “Rabbini yücelt!
Elbiseni temizle! Azaba götürecek şeylerden sakın! Yaptığın iyiliği çok
görerek başa kakma! Rabbin(in rızası) için (müşriklerin eziyet ve sıkıntılarına
şimdilik) sabret!” (3-8. âyetler).
Daha sonra, inkârcıların Allah Teâlâ’nın verdiği nimetlere karşılık nankörlük
göstererek, açık delillere inadla direnmeleri zikredilip kâfirler için
çok çetin bir gün olan diriliş gününde yaptıkları herşeyin hesabının kendilerinden
sorulacağı haber veriliyor: “Ben onu sarp yokuşa (cehennemdeki
saûd azabına) sardıracağım” (17. âyet).
Bundan sonra gelen âyetlerde, kâfirler, Peygamber’i (s.a.s.) yalanlarken
yapmış oldukları akıl dışı hesaplar kınanarak, İlâhi lânetle lânetlenmektedirler.
Onlar, Peygamber’e (s.a.s.) akıllarınca bir sıfat yakıştırıp Kur’ân-ı Kerim’i
de insan sözü olarak nitelediler. Bu tipler için öteki kâfirlerden farklı
olarak özel bir cehennem hazırlanmıştır: “Ben onu Sekar’a sokacağım” (26.
âyet). Allah Teâlâ, kasem ederek O’nun azâbını kimsenin yalanlayamayacağını
cehennemin, yaşayışında geri kalan veya ileri gidip azgınlaşan kimseler
için bir uyarı aracı olduğu vurgulanarak, Âhirette cennetle ödüllendirilenlerin,
cehennemliklere, bu duruma düşmelerine neyin sebep olduğu
yolundaki sorusuna verilen cevaplar gözler önüne serilmek sûretiyle gaflet
içerisinde olanlar uyarılmak isteniyor. Onlar bu soruya şöyle cevap verirler:
“Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksullara bir şey yedirmezdik” (Mu•
30 •
Ahmed Kalkan
hammed hakkında kötü sözler söylemeye) dalanlarla birlikte dalardık. Ta ki
ölüm bize gelinceye kadar (bu halde kaldık)” (43-47. âyetler). İnkârcıların
İslâm’a karşı cinneti andıran davranış biçimlerinin tutarsızlığı anlatılır ve
onlar için hiçbir kurtuluş ümidinin olmadığı belirtilerek, Kur’an’ın, aklını
kullanabilenler için bir öğüt olduğu ve insanların ondan öğüt alıp almamakta
serbest davranabilecekleri bildirilir: “Kim dilerse ondan öğüt alsın”
(55. âyet). Sûreyi, Allah Teâlâ, İslâm’a karşı büyük cürümler işleyenlerin
hidâyete eremeyecekleri; doğru yola iletilenlerin ise buna lâyık oldukları
için, İslâm’la nimetlendirildikleri gerçeğini bütün çıplaklığı ile ortaya koyan
şu âyet-i kerime ile bitiriyor: “Allah dilemedikçe de öğüt al(a)mazlar.
İşte o (öğüt alan, Allah tarafından) korunmaya da lâyık olandır” (56. âyet).8
- 1. Âyet -
Œ ا اْلُدَّثِّ ُ ’ أَيُّ َ يَ
ا’ أَيُّ َ يَ : ey Œ اْلُدَّثِّ ُ : bürünen
“Ey bürünen, içine kapanan!” (1. âyet)
Ey, içine kapanıp yatan, uzlete çekilen kişi. Ey peygamberlik elbisesi
giyen!
Müddessir kelimesinin türetildiği tedessera fiili, “alta alınan şey” ile
ilgilidir. Hatırlanacağı gibi Müzzemmil’in türetildiği tezemmele de “üste
alınan şey” ile ilgiliydi. “Erkek devenin dişi deveyi altına alması”na tedessera’l
fahlu’n-nâkate” denilir. Tedessera’r-raculu ferasehû, “adam atına bindi”
demektir. Mecâzen sahibi sırtına bindiği için, ed-desr “çok mal” demektir.
Yine hadiste geçen “zehebe ashâbu’d-dusûri bi’l-ucû (Mal sahipleri ecrin tamamını
alıp götürdü)” hadisi de bu anlamı teyit eder.9
Müddessir sözcüğü bu âyette, “herhangi bir örtüyle örtünmüş olan peygamber”
anlamına gelir. Ancak “dsr” kökü hem hakiki hem de mecazî an-
8 Ömer Tellioğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 324-326
9 Mekayıs; Müfredât, M. İslamoğlu
• 31 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
lamlar taşıdığı için müddessir sözcüğü lafzi ve hakiki anlamıyla, “Peygamber’in
(s.a.s.), kendisini yorgan ve benzeri bir örtüyle örtmesini”; mecazî
anlamıyla da, “onun peygamberlikten önceki yalnızlık halini” ifade eder.
Şu halde bu âyet, Peygamber’e (s.a.s.), inzivâ zamanının geçtiğini bildirip;
artık insanları uyarma ve hakikati onlara açıkça duyurma vaktinin geldiği
mesajını verir.
Müddessir: Elbisesine bürünen. “Tedsera: Disâr giydi” demektir. Disâr
ise, bedenle teması olan elbisenin üstüne giyilen kıyafettir.10 Rasûlullah
(s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ensar, iç elbise, diğer insanlar ise onun üstüne giyilen
elbisedir.” 11 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Müddessir
kelimesinin aslı mütedessir olup “disâr” denilen örtüye bürünen demektir.
Disâr; entari, cübbe, kaftan, ihram gibi “şiâr”ın üstüne giyilen veya örtülen
dış giysi veya bürgü demektir. Şiâr ise gömlek, don, peştemal gibi vücuda
değen iç çamaşırıdır.
İkrime’nin açıklamasına göre, “Peygamberlik ve nefsî olgunluklara
bürünüp giyinmiş olan” demektir. Bu mânâlarla bu hitap Müzzemmil gibi
Peygamberliğin ilk duyurulmasında şöyle bir kinaye ile uyanık olmaya dâveti
hissettirir: Ey o bürünen, ey o kendisine verilmiş olan hakikati halkın
bakış ve görüşüne sunmayan Muhammed! O bürünmek, uyumak, rahat
etmek zamanı geçti. Uyanmak, görünmek, o hakikatı açıklamak, zahmetler
çekmek, sıkıntılara katlanmak, halka doğruyu göstermek, etrafı temizlemek
için yükümlülükler ve ağır yükler yüklenerek büyük bir kararlılıkla
kalkıp hareket etmek zamanı geldi.”12
Bu âyet hakkında âlimlerin görüşleri olarak; Abdullah b. Abbas ve Katade’ye
göre “Ey elbisesine bürünüp uyuyan nebi” şeklindedir. İkrime’ye
göre “Ey nübüvvet yükünü üstlenip ona bürünen nebi” şeklindedir.13
Müzemmil’in başında söylenenler burada da geçerlidir. Allah’ın Rasûlü
eve döndüğünde ya “Zemmilûnî” demiş, üstü örtülmüş veya “Dessirûnî”
demiş ve üstü örtülmüştü. “Ey örtüsüne bürünen! Ey başını yorganının altına
çeken! Gizlenen, saklanan, rahata meyleden” gibi kinaye mânâlara da
10 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118.
11 Buhari, Megazi: 56; Müslim, Zekât: 139.
12 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/415-416.
13 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/475.
• 32 •
Ahmed Kalkan
muhtemel olan bir kelime olarak Rasûlullah anlatılıyor. Bu, “ey elbisesini
giyip namaz için doğrulmaya çalışan, namaza davranan! Ey Risâlet elbisesini
giyinen! Risâlet yükünü yüklenen!” mânâlarına da gelmektedir.
Ey vahyin sorumluluğunun ağırlığından korkup titreyerek, dinlenmek
ve uyumak isteyerek örtüsüne ve elbisesine bürünen ey o kendisine verilmiş
olan hakikati halkın bakış ve görüşünden gizlemeye çalışan Muhammed! O
bürünmek, uyumak, rahat etmek zamanı geçti. Uyanmak, görünmek, o hakikatı
açıklamak, zahmetler çekmek, sıkıntılara katlanmak, halka doğruyu
göstermek, etrafı temizlemek için yükümlülükler ve ağır yükler yüklenerek
büyük bir kararlılıkla kalkıp hareket etmek zamanı geldi.
Âlimlerin çoğuna göre vahyin kesilmesinden (fetretu’l-vahiy’den) sonra
ilk inen âyetler, bu surenin ilk 7 âyetidir.
Ey Muhammed! Yatağından azimli ve kararlı bir şekilde kalk, işe başla.
Artık senin için uyku vakti geçmiştir. Tüm insanlara İslâm’ı tebliğ et. İman
etmedikleri takdirde daha önceki azgın kavimlerin helâk oldukları gibi
Allah’ın azabına uğrayacaklarını hatırlat. İman edenleri cennetle müjdele,
inkâr edenleri ise cehennem azâbıyla korkut.
Ey örtünen, bürünen peygamber! Kim örtmüştü Rasûlullah’ın üstünü?
Hatice annemiz örtmüştü belki, çevresi örtmüştü veya arkadaşları, şehri
örtmüştü. Hâlbuki mesaj alandı Rasûlullah. Kur’an’la tanışan, onun getirdiği
hayatı kendisine din kabul eden birisi olarak ortaya çıkmıştı Rasûlullah,
ama bunu sadece kendi hayatında uygulamış, ya da sadece kendi şahsında,
kendi hayatında sergilemişti bunu. İşte bu sûre bunun topluma yansımasını
emredecek, Rasûlullah’ın kendi şahsında uyguladığını dışa taşımasını,
taşırmasını isteyecekti.
Öyleyse “Ey gece kıyam eden! Ey gece Allah’tan mesaj alıp gündüz ne
yapacağını bilemeyen Peygamber! Ey Müzemmille Nebî olup, nübüvvet elbisesini
giyip, şimdi de Müddessir’le de onu dışa taşıması gereken Peygamber!
Gece kıraat etmesi gerektiğini anlayan, bunu kendisine din kabul eden,
ama bunu sadece kendi dünyasında, kendi hayatında yapan kişi!” “Kalk da
uyar.”
• 33 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Şöyle de anlaşılabilir bunun mânâsı: “Ey bürünüp yatan! Ey bunun korkusunu
çeken! Ey kendisine güvenemeyen! Ey ne yapacağı konusunda atak
davranamayan kişi! Ey köşesine çekilen kişi! Kalk ve uyar! Kalk ve inzar et!”
Rasûlullah, ilk vahye muhâtap olduğunda bu durumdaydı; bilemiyordu,
kıvranıyordu, korkuyordu. “Ben bu işin üstesinden nasıl gelirim? Bunu
insanlara nasıl ulaştırırım? İnsanlar beni dinlemez!” diye korkuyordu. Hiç
kimsesi yoktu, yalnızdı, kimsesizdi, güçsüzdü, parasızdı, malsızdı. Ya da
bilge değildi, filozofluğu yoktu. Eski dilleri bilmezdi, okur-yazarlığı yoktu.
Ne yapacağını, nereden başlayacağını bilmiyor, köşesine çekilmiş üzerini
örttürmüş bekliyordu. Cenâb-ı Hakk diyor ki: “Ey örtünüp bürünen! Kalk
ve uyar! Veya ey İslâm’ın görüntüsü, örnek şahıs olarak, insanlara İslâm’ın
görüntüsü olarak peygamberlik elbisesini giyen! Bu örnekliği üzerine kisve
edinen peygamber! Kalk, bu örneklik kisvenle görün! Onunla kıyam et!
Azimle işine başla!”
“Kalk ve uyar.” “Kalk!” Bir kıyam emridir bu. Kalk borusunun çalmasıdır.
Ama bazen ayağa kalkarak, bazen sürünerek, bazen yedirerek, bazen
gizlenerek İslâm’ın emirlerini icrâ etme, ayağa kaldırma emridir.
Kalk ve azmet! Kalk ve işe başla! Kalk ve inzar et! Kalk ki uyarabilesin!
Anlıyoruz ki uyarının yolu, kalkmaktan geçmektedir. Uyarabilmenin yolu,
kıyamdan geçmektedir. Eğer biz kalkmamışsak, kalkamamışsak, yani kıyamı
gerçekleştirememişsek, uyarının anlamı yoktur. Kalkamamışsak uyarmamız
da mümkün olmayacaktır. Kalkınca uyarılır. “Kalk!” ve arkasından
“uyar!” deniliyor.
Kıyam neydi? Kıyam gece kalkıp vahiyle bütünleşmekti. Gece vahiyle
beraber olmaktı, Allah’la diyalog içinde olmak, Allah’ın dediklerini anlamaya
çalışmaktı. Müzzemmil’de anlatıldığı gibi gece kalkıp tertîlle (yavaş
yavaş, hazmedip içselleştirerek Kur’an okumayı gerçekleştirmekti. İşte eğer
bizler bu kıyamı gerçekleştirebilirsek, gece kalkıp Allah’ın âyetleriyle birlikte
olmayı gerçekleştirebilirsek, enerjimizi vahiyden alırsak işte o zaman
insanları uyarabileceğiz demektir.
Eğer Rasûlullah, peygamberlik yükünü yüklendiği için insanları uyarmak
zorundaysa, biz de eğer peygamberin ümmeti olma yükünü, şerefini,
izzetini, teklifini yüklenmişsek, işte bunu omzumuzda hissederek biz de
• 34 •
Ahmed Kalkan
kıyam edecek ve arkasından insanları uyaracağız. Nerede? Nişanda, düğünde,
dernekte, dükkânda, okulda, çarşıda, pazarda, panayırda, yani dış
dünyamızda insanları uyaracağız. Bir de kendi iç dünyamızda yapacağız
bunu; kendimizi uyaracağız, ehlimizi uyaracağız.
Sanki Müzzemmil ile ferdî planda kulluk anlatılırken, Müddessir ile de
sosyal kulluk anlatılıyor. “Ey Müslüman kişi, sen kendin kıyam edip, kendi
kendini inzar ettiğin gibi, başka insanların kıyamı için de zemin hazırlamalısın!
Onlara da hakkı, hakikati duyurmalısın! Sen kendin cehennemden
korunduğun gibi onların da cehennemden korunmalarını sağlamalısın!”
diyor Rabbimiz.14
- 2. Âyet -
فَأَنذِرْ Šقُ ْ
Šق ُْ : klak فَأَنذِرْ : uyar (artık)
“Kalk; artık inzâr et/uyar!” (2. âyet)
Kalk ve uyar ki, iyilik ayağa kalksın! Kalk, meydanlara çık, insanları
uyar. Bu âyette Peygamber’den (s.a.s.) kalkıp insanları uyarması istenir.
Çünkü artık örtünme ve gizlenme zamanı geçmiştir. Şimdi çıkıp insanları
uyarma ve İslâm gerçeğini onlara duyurma vaktidir.
Şimdi biz bu âyeti okuduğumuzda şu mesajı anlarız: Yatağına uzanmış,
uyuyan uyuşuk insanlar, kalkın ve insanları uyarın. Uyuyan başkasını
uyaramaz. Önce siz uyanın ki, başkasını uyarabilesiniz. Arapların dilinde
“nezîru’l-uryan” (çıplak uyarıcı), eskiden beri bilinen bir tabirdir. Bir topluluğa
çok önemli bir tehlikenin geldiğini haber vermek için koşarak gelen
biri, uzaktan sesini duyuramadığında, elbisesini soyunur ve böylece tehlikenin
geldiğini duyururmuş.
14 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
• 35 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
İşte Peygamber efendimiz de (s.a.s.), bir nezîru’l-uryan gibi feryad u figan
ediyor, ev ev dolaşıyor, canların ve tenlerin cehenneme gitmemesi için
her insanın ayağına kadar gidiyor, onları İslâm’a çağırıyor.
Bazen de toplu
halde insanları İslâm’a çağırıyor. “Kalk, uyar” emri Muhammed aleyhisselâmın,
peygamber olarak tevhid dinini
ve Allah’ın mesajlarını insanlığa tebliğ
etmekle görevlendirilişinin ilânıdır. Rasûlullah Efendimiz bu emri aldıktan
sonra insanları tevhid dinine çağırmaya başlamış, son nefesine kadar da bu
görevini sürdürmüştür. Biz de aynı şekilde
insanlarla teker teker ilgileneceğiz.
Her yerde ve her zaman diliminde insanlara İslâm’ı anlatacağız.
Sûre daha başlangıçta, insanları şirkin ve zulmün karanlığından, zorbaların
tahakkümünden kurtarıp hidâyete ulaştırmak için Cenâb-ı Allah’ın
peygamber olarak seçtiği o nezih kulun şahsında bütün mü’minlere sesleniyor:
“Kalk ve insanları uyar” (2. âyet). Bu hitap kıyamete kadar mü’minlerin
kulağında çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan,
büründüğü örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları
Allah’ın dinine döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda
karşılaşılacak meşakkatlere hazır olmayı emrediyor.
Mevdûdi, bu âyetin açıklamısında der ki: Bu, Nuh’a (a.s) nübüvvetin
verildiği zaman verilen emir ile aynı yapıdadır. Nasıl ki ona “Kendilerine
dayanılmaz bir azap gelmeden evvel kavmini korkutup uyar.” 15 denilmişti.
Burada da “Ey üstüne örtü çekerek yatan, kalk! Çevrende gaflet içerisinde
bulunan insanları uyar, onları o muhakkak karşılaşacakları korkunç
son hakkında korkut. Eğer aynı yol üzerinde devam ederlerse bu korkunç
âkıbetle karşılaşacaklar. Onlara de ki: “Siz sağır ve kör bir sultanın saltanatında
yaşamıyorsunuz ki ne yaparsanız yapın, size hiçbir hesap sorulmasın.”
16
Seyyid Kutub da şöyle açıklar: Sûre, Peygamberimizi ağır ve son derece
önemli bir görevi üstlenmeye çağıran yüce bir sesleniş ile söze giriyor. Bu
görev insanlığı uyarma, onu dünyada kötülükten, ahirette cehennemden
kurtarma, henüz fırsat elde iken onu doğru yola iletme görevidir. Bu görev
o günlerde bir insana -bu insan bir peygamber de olsa- yüklenebilecek son
derece ağır ve zor bir görevdi. Çünkü o günlerin insanlığı öylesine sapık,
öylesine günahkâr, öylesine inatçı, öylesine söz dinlemez, öylesine azgın,
15 71/Nuh, 1
16 Mevdûdi, tefhimu’l Kur’an
• 36 •
Ahmed Kalkan
öylesine gözü kara, öylesine kaypak ve öylesine haktan, hakikatten uzaklaşmış
idi ki, onu hakkın sesini dinlemeye çağırmak dünyadaki yükümlülüklerin
en ağırı, en sıkıntılısı niteliğinde idi.
Evet, “Ey örtüye bürünerek saklanan Muhammed, kalk da uyar.” Peygamberlik
misyonunun en belirgin görevi olarak “uyarmak” farkında olmadan
sapıklık akıntısına kapılıp giden gafillere “kendilerini bekleyen yakın
bir tehlikeyi haber vermektir. Bu uygulama, Yüce Allah’ın kullarına yönelik
rahmetinin açık bir göstergesidir. Sebebine gelince; kullar yoldan sapmakla
Yüce Allah’ın görkemli egemenliğinde bir eksilme meydana getiremeyecekleri
gibi, doğru yola girmekle de O’nun sınırsız mülküne herhangi bir
katkıda bulunamazlar. Buna rağmen Yüce Allah’ın onları âhiretin acıklı
azabından, dünyanın mahvedici kötülüklerinden kurtarmak için gösterdiği
yoğun ilgi, Peygamberleri aracılığı ile onları af dilemeye çağırması ve
onları keremi ile affederek cennetine koyması O’nun engin merhametinin
gereğinden başka bir şey değildir. 17
İnzâr / Uyarı
İnzâr; adakta bulunma anlamına gelen “ne-ze-ra” kökünden türemiş bir
kavramdır. “İnzâr”ın kelime anlamı, bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber
verip sakındırmak, uyarmak, tenbih, ikaz, ihtar, dikkatini çekmek, korku
verip uyanık kılmak demektir. İnzâr, korkulu bir şeyden sakındırmak için
uyarmak, yani, “ileride şu fenalık var, sakın!” diye doğru yolu göstermektir.
Sevinç haberi vererek müjdelemek demek olan “tebşir” in zıddıdır. İnzâr
kelimesinin “korkutmak”la ilgisi varsa da, Türkçe’de bir kelime ile ifade etmek
gerektiğinde “uyarı” diye tercüme edilmesinin daha uygun olduğunu
görüyoruz.
İnzâr işini yapan, yani bir tehlikeyi haber vererek başkasını uyaran
kimse ya da nesneye “nezîr” veya “münzir” denir. Nitekim kabile çatışmalarının
yoğun olduğu cahiliyye döneminde, baskına gelen düşmanları
görerek kabilesini bundan haberdar eden kimseye “nezîr” denmiştir. Avı
uyardığı için, yayın tınlama sesine ve ölümün uzak olmadığını hatırlatan
uyarıyı yaptığı için, ağarmış olan saça da “nezîr” tabiri kullanılmıştır.
17 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
• 37 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Kur’an’da İnzâr Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de inzâr kelimesi, türevleriyle birlikte 130 yerde geçer.18
Kur’anî bir kavram olarak “inzâr”, Cenâb-ı Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla
kullarını uyarması, onları kötü âkıbetten sakındırmasıdır. “İnzâr”
görevini ifa etmeleri sebebiyle peygamberlere de “nezîr” ve “münzir” denir.
Âlemlerin Rabbi olması hasebiyle kullarını en iyi tanıyan ve onlara nasıl
hitab edilmesi gerektiğini en iyi bilen Allah Teâlâ, insanlık tarihi boyunca,
hak yoldan saparak şirk ve inkâr bataklığına saplanan kavimleri “inzâr”
etmeleri için, zaman zaman “nezîr”ler göndermiş ve bunların uyarılarına
kulak asmayanları, kendilerinden sonrakilere ibret olacak şekilde cezalandırmıştır.
“Âd kavminin kardeşini an ki, o, Ahkaf ’da kavmini uyarmıştı. Kendinden
önce ve sonra uyarıcılar gelmiş olan kavmine; ‘Allah’tan başkasına
kulluk etmeyin. Ben, sizin, büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum’
demişti.” 19 Kur’an’da çoğunlukla inzâr kelimesi ile ifade edilen uyarı,
bazan cehennem azabı ve bazan da eski kavimlerin başlarına gelen helâk
hatırlatılarak yapılır. “Görmedin mi, Rabbın ne yaptı Âd kavmine; ülkelerde
benzeri yaratılmamış olan İrem’e; vadilerde kayaları yontan Semûd’a; kazıklar
sahibi Fir’avn’a! Ki, hepsi ülkelerinde azgınlık ederek fesadı yaymışlardı.
Bunun için Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı.” 20
İnzâr/uyarma görevi, yalnız Allah’ın ülûhiyetine inanan bir eylemin
toplumsal anlamda başlamasıdır. İnzâr (uyarma), hayatî önemi olan bir
haberin dost-yabancı demeden herkese açıkça duyurulmasıdır. Kavramda,
gizlilik yerine açıklık ana ögedir. Dolayısıyla muhataplar sınırlı değildir;
uyarı görevinin iletilmesi tüm insanlara yöneliktir. Uyarıda önemli olan
tevhiddir, Allah’ın ülûhiyetidir. “(İnsanları) uyarın ki, Ben’den başka ilâh
18 Uyarma anlamındaki “inzâr” kelimesinin kökü “n-z-r” ve türevlerinin geçtiği âyet-i kerimeler (toplam
130 yerde): 2/Bakara, 6, 6, 119, 213; 4/Nisâ, 165; 5/Mâide, 19, 19; 6/En’âm, 19, 48, 51, 92, 130; 7/A’râf, 2, 63,
69, 184, 188; 9/Tevbe, 122; 10/Yûnus, 2, 73, 101; 11/Hûd, 2, 12, 25; 13/Ra’d, 7; 14/İbrâhim, 44, 52; 15/Hıcr,
89; 16/Nahl, 2; 17/İsrâ, 105; 18/Kehf, 2, 4, 56, 56; 19/Meryem, 39, 97; 21/Enbiyâ, 45, 45; 22/Hacc, 49; 25/
Furkan, 1, 7, 51, 56; 26/Şuarâ, 115, 173, 194, 208, 214; 27/Neml, 58, 92; 28/Kasas, 46, 46; 29/Ankebût, 50;
32/Secde, 3, 3; 33/Ahzâb, 45; 34/Sebe’, 28, 34, 44, 46; 35/Fâtır, 18, 23, 24, 24, 37, 42, 42; 36/Yâsin, 6, 6, 10,
10, 11, 70; 37/Sâffât, 72, 73, 177; 38/Sâd, 4, 65, 70; 39/Zümer, 71; 40/Mü’min, 15, 18; 41/Fussılet, 4, 13; 42/
Şûrâ, 7, 7; 43/Zuhruf, 23; 44/Duhân, 3; 46/Ahkaf, 3, 9, 12, 21, 21, 29; 48/Fetih, 8; 50/Kaf, 2; 51/Zâriyât, 50,
51; 53/Necm, 56, 56; 54/Kamer, 5, 16, 18, 21, 23, 30, 33, 36, 37, 36, 39, 41; 67/Mülk, 8, 9, 17, 26; 71/Nûh,
1, 2; 74/Müddessir, 2, 36; 77/Mürselât, 6; 78/Nebe’, 40; 79/Nâziât, 45; 92/Leyl, 14. (Ayrıca; n-z-r kökünü
paylaşan, fakat “nezretmek, adamak anlamındaki âyetler -toplam 5 yerde-: 2/Bakara, 270; 3/Âl-i İmrân,
35; 19/Meryem, 26; 22/Hacc, 29; 76/İnsan, 7.)
19 46/Ahkaf, 21
20 89/Fecr, 6-14
• 38 •
Ahmed Kalkan
yoktur.” 21; “Bu, insanlar için bir tebliğdir, bununla uyarılsınlar ve bilsinler ki
‘O, tek bir ilahtır ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar” 22; “Bu Kur’an
bana, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedildi.” 23; “İnsanları, onlara
azabın geldiği gün ile uyar.” 24
Rasûlullah (s.a.s.)’in İslâm’ı tebliğ için risalet görevine ilk defa “inzâr”la
başlamış olduğunu da Kur’an’dan öğreniyoruz: “Ey örtüye bürünen! Kalk,
inzâr et.” 25 Bu emirden sonra, Peygamberimiz (s.a.s.) “inzâr” görevine başlamış
ve “Sen ilk olarak en yakın hısımlarını/akrabalarını inzâr et” 26 emri
uyarınca, önce yakın hısımlarını uyarmıştır. Rivâyete göre “En yakın hısımlarını
uyar” âyeti nâzil olunca, Hz. Peygamber, Safâ tepesine çıkıp çevresindeki
insanları çağırmıştı. Halkın toplandığını gören Allah elçisi; “Ey
Abdülmuttalib oğulları! Ey Fihr oğulları! Ey Lüeyy oğulları! ‘Şu dağın arkasında
size saldırmak isteyen bir süvari birliği var’ desem, beni tasdik eder misiniz?”
diye sorar. Onlar da “evet” derler. Bunun üzerine; “Ben sizi önünüzdeki
azapla uyaran bir nezîrim.” der. Ebû Leheb: “Bundan böyle hüsranda
olasın!” diye beddua eder. 27
Bundan sonra Rasûlullah (s.a.s.), hayatının sonuna kadar inzâr görevini
eksiksiz bir şekilde yapmıştır. Bir yandan müşrikleri hak yola dâvet
ederek inanmayanları ahiret azabıyla inzâr etmiş, diğer yandan kendisine
inananları, her türlü günaha karşı uyarmıştır. Bu tür inzârlar, Kur’an’da büyük
bir yer tutar:
“Ey ehl-i kitab! Peygamberlerin arası kesildiğinde, size açıklayıp duran
elçimiz gelmiştir. Tâ ki; ‘bize ne müjdeci, ne de uyarıcı gelmedi’, demeyesiniz.
İşte size hem müjdeci hem de uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye kaadirdir.” 28
“Eğer yüz çevirirlerse de ki; ‘İşte sizi Âd ve Semûd’u çarpan yıldırım gibi
bir azabla inzâr ettim.” 29
21 16/Nahl, 2
22 14/İbrahim, 52
23 6/En'âm, 19
24 14/İbrahim, 44
25 74/Müddessir, 1-2
26 26/Şuarâ, 214
27 Buhâri, Tefsir Sure 111/1-2
28 5/Mâide, 19
29 41/Fussılet, 13
• 39 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Sizi, yakın gelecekteki azabla uyardık. O gün kişi, elleriyle sunduğuna
bakar. Kâfir de; ‘keşke toprak olsaydım’ der.” 30
Tüm bunlara rağmen, inkârcılar ve inanmak istemeyenler yine de
inanmaz, karanlığı aydınlığa tercih ederler. “Kâfirleri inzâr etsen de etmesen
de birdir, inanmazlar.” 31; “Göklerde ve yerde bulunanlara bir bakın!’ de.
Ama inanmayacak bir millete âyetler ve inzârlar fayda vermez.” 32; “Onları
uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. Sen, ancak zikre
(Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahman’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte
böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.” 33
Mü’minlerin Uyarılması
“Sen, ancak görmeden Rab’lerinden korkanları ve namaz kılanları uyarırsın.”
34; “Sen ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahmân’dan korkan
kimseleri uyarabilirsin. İşte böylesini mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.”
35; “Kulları içinden ancak bilginler, Allah’tan korkar” 36; “Sen ancak, huşu
sahibi, Allah’tan korkanları uyarırsın.” 37 Kur’an-ı Kerim, huşu sahibi, Allah’tan
korkan kimseler için bir öğüttür. 38
Allah’a iman edenler, kâfirlerin uyarılmasından farklı inzâr ediliyor:
“Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar. Ondan başka ne
bir dost ne de bir şefaatçileri vardır. Umulur ki sakınırlar.” 39
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan
ateşten koruyun. Onun başında iri gövdeli, sert tabiatlı, Allah’ın kendilerine
emrettiği şeylere karşı gelmeyen ve emredileni yapan melekler vardır.” 40
30 78/Nebe', 40
31 2/Bakara, 6
32 10/Yûnus, 101
33 36/Yâsin, 10-11
34 35/Fâtır, 18
35 36/Yâsin, 11
36 35/Fâtır, 28
37 79/Nâziât, 45
38 20/Tâhâ, 3
39 6/En'âm, 51
40 66/Tahrim, 6
• 40 •
Ahmed Kalkan
“Bir de öyle bir fitneden sakınınız ki, içinizden yalnızca zulmedenlere isabet
etmez. Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.” 41
“Öyle bir günden sakınınız ki, o günde kimse, kimse için bir şey ödeyemez,
şefaatı kabul edilmez, fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.” 42
Gerçekten iman edenler için, ayrıca herhangi bir dünyevî cezaya gerek
kalmaksızın, her türlü kötülüğe karşı caydırıcı olarak bu “inzâr”/uyarılar
yeterlidir.
“Hiç şüphesiz kâfirleri ha korkutmuşsun, ha korkutmamışsın; onlara göre
birdir. Onlar iman etmezler.” 43 Bu âyette geçen inzârın kalpleri mühürlü
kâfirlerin inzâr edilmesinin faydasızlığı o kâfirler içindir. Âyette “Senin
korkutmanla korkutmaman birdir” denmiyor. Eğer tebliğin tesirsiz kalırsa
tereddüt etme, şüpheye düşme! Hata, senin tebliğ ettiğin nur gibi âyetlerde
değil; o âyetlere gözlerini yumanlardadır. Güneşli havada gözlerini yumarak
giderken kanala veya çukura düşen kişi kabahati güneşe bulamaz. Gözlerini
kapayan kişi için güneşin doğmasıyla batması aynıdır, fark etmez.
Sen, insanların yollarının cehennem çukuruna doğru gittiğini, düşerlerse
çıkamayacaklarını onlara söyle, o yoldan onları çevirmeye çalış, cennete
giden yola gitsinler. Bu küfür yolunda yürürlerse ailelerde iffet, insanlarda
merhamet, mahkemelerde adalet, toplumda huzur kalmaz.
Senin bu korkutmalarına rağmen ateş çukuruna doğru koşuyorlarsa bu
onların yaptıkları kötülükler nedeniyle Allah’ın onların akıllarını, kulaklarını,
gözlerini kapatmasındandır. Allah, Yâsin suresinin 10. âyetinde bu
âyetin bir kısmını tekrarladıktan sonra 11. âyette Kur’an’a uyan Rahman’a
iman eden kişilerin uyarıya kulak vereceklerini haber verir.
Günümüzde “ben Allah’tan korkmam, Allah varsa beni çarpsın” diyen
kâfirler, ormanlar kralı aslan’ın yelesine konup sonra da “hani aslan, neredeyse
karşıma çıksın, ben aslandan korkmam” diyen sinek gibidirler. Aslandan
korkmak için ceylan olmak lazım. Aslan hakkında bilgisi olmayan
ondan korkmaz. İki yaşındaki çocuk korkmadan elektrik cereyanına elini
41 8/Enfâl, 25
42 2/Bakara, 48
43 2/Bakara, 6
• 41 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
uzatırsa bu onun cesaretine işaret etmez, cehaletine işaret eder. “Allah’dan
ancak âlim kulları korkar.” 44
Uyarıların, sert ve katı olması gerekmez. Bilakis yumuşak uyarılar ve
tavırlar, daha etkili ve güçlü olabilir. Cenâb-ı Hak, “Fir’avn’a gidin, çünkü o
azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar.” 45 buyurarak,
dikkatimizi bu noktaya çekmektedir. Korkulacak tek varlık ise, ancak Allah’tır.
Mü’minler, uyarı görevlerini yerine getirirlerken, kendilerini kınayacak
kişilerden korkmayacaklardır.46 “Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri
tebliğ ederler/duyurlar; Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden
korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.” 47 Uyarı, öncelikle
akrabaya 48, sonra yakın çevreden yayılarak bütün insanlara olacaktır. 49
Uyarının Fayda Etmediği Kâfirler
Âyette geçen kâfirlerden maksat, küfrün kalplerinde kök saldığı için
iman yeteneğini yitirecek noktaya gelmiş inatçı inkârcılardır; yoksa genel
kapsamıyla herhangi bir küfür içinde olan tüm kâfirler değildir. İnanmak
istemeyen, tüm alıcılarını kapatanlar, hidâyet için gerekli yolları ve arayışları
terk edenleri uyarıp uyarmamak, onlar için aynıdır, fark etmez. Yoksa,
âyette, bütün kâfirler için uyarı fayda vermez denilmiyor. Kâfirlerden,
İslâm dâvetini başından beri karşısına alan, kalplerini hakka, düşünmeye,
yani İslâm’a kapatanlar; reddetmek bile olsa, bilinçli olarak reddetmeye
yanaşmayanlar kimselerdir. Bunlar, tutumunda ısrar eden, inatçı bir tavır
takınanlardır. Ne kendisinin, ne de başkasının takınılan tavrın doğruluğu
veya yanlışlığı konusunda herhangi bir düşünce deneyimine veya pratik bir
diyaloga girmesine müsaade etmeyen kesimdir. Hemen bundan sonra gelen
âyette açıklandığı üzere, kendi tavır ve davranışları yüzünden kalpleri
mühürlenen, gözlerinde perde olan insanlardır. İşte teşvik ve ikazın, korkutmanın
fayda vermediği grup budur. Bunlar, Allah’ın âyetlerini dinlemeye,
çağrıldıkları şeyi düşünmeye hazır değillerdir. Basiretlerini kullanmaya,
Allah’ın yüceliğini takdir etmelerini isteyen etrafını kuşatmış koca kâinat
kitabının âyetlerini okumaya, evreni ibretle incelemeye hazır değillerdir.
44 35/Fâtır, 28; Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 90-91
45 20/Tâhâ, 44
46 bk. 5/Mâide, 54
47 33/Ahzâb, 39
48 26/Şuarâ, 214
49 14/İbrahim, 44; 10/Yûnus, 2
• 42 •
Ahmed Kalkan
Biz, peygamber’in bu grubun hidâyete gelmesi için birçok defa, değişik
vasıtalar ve yöntemler kullanarak insanüstü bir gayretle çabaladığını,
karşılaştığı nankörlük, inkâr, psikolojik ve manevî komplekslere rağmen
bu çabasından geri durmadığını biliyoruz. Peygamber, İslâm’ın ana ilkelerinden
hareketle dâvet eylemini gerçekleştiriyor, bu yolda her çeşit meşrû
vasıtaya başvuruyordu. Hz. Peygamber, bütün insanların, bu arada yukarıda
özellikleri belirtilen inatçı inkârcıların da imana gelmesi ve hidâyete
tabi olmasını hırsla istiyordu. Allah, rasûlünü teskin etmek için, onun tebliğ
görevini yaptıktan sonra, hidâyetin peygamberin elinde olmadığını hatırlatarak
neticenin olumsuz olduğuna üzülmemesi gerektiğini bildirmek
için bu âyetleri indiriyordu. İbn Kesir, bu âyetin bunun üzerine indiğini
Abdullah İbn Abbas’tan rivâyet eder.50 ‘Öyleyse Ey Peygamber, sen kendini
mahvedecek şekilde onların uğrunda hebâ etme. Kendilerine hakkı tebliğ
et; yüz çevirirlerse onlar için üzülme. Yüz çevirmeleri seni mahvetmesin,
ümitsizliğe de düşürmesin. Senin için ancak tebliğ vardır. Hesap bize âittir.
Ve sen ancak bir uyarıcısın’ anlamında söyleniyordu: “O kâfirleri uyarsan
da uyarmasan da (azap ile) onları korkutsan da korkutmasan da müsavidir;
çünkü onlar iman etmezler.” 51
Peygamberimiz, risâlet görevini yapmak için, kalkması ve uyarması/
korkutması52 gerekiyordu. Uyarıya, yakınlarından, yakın akrabalarından
başlaması53 gerekiyordu. “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ
et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun.”54 emrini
tüm içtenliği ve tüm kapsamıyla yerine getiriyordu. Ama Peygamber’in
tüm insanları ateşten kurtarmak için, kendini harap edecek şekilde çabası,
dünyevî açıdan somut bir sonuç getirmemiş, başarılı netice sağlamamıştır.
Çünkü karşısındaki toplum, tavır ve tutumlarıyla, kalp ve duyularıyla düşünmeye
ve inanmaya karşı kendilerini kilitliyor; kendilerini büyüklük taslama
çıkmazına atıyorlardı. Bu yüzden, uyarının kendilerine fayda etmeyeceğini
bildiren âyetler, peygamber’in onlara karşı konumunu belirliyordu.
Artık Peygamber, sonuçsuz kalacağını kesin bildiği bir çağrıyla zamanını
harcamamalı, bu alandaki enerji ve çabasını başka bir tarafa aktarmalıdır.
Davasını, gönlünü bu mesaja kapatmayan başka insanlara yönelmelidir.
50 İbn Kesir, Çağrı Y. 2/180
51 2/Bakara, 6
52 74/Müddessir, 2
53 26/Şuarâ, 214
54 5/Mâide, 67
• 43 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Kalplerini imana açan, gözlerini sırat-ı müstakime diken ve faydalı sözlere
kulak veren başka topluluklara çağrıda bulunmalıdır.
Çağdaş Dâvetçi/Uyarıcının, İnzârın Fayda
Edip Etmediğiyle İlgili Konum Tespiti
Bu günkü insanın, dünkü insandan farkı olmadığı gibi, çağdaş küfrün
durumu ve sapıklığı da, dünkü küfrün durumuyla aynıdır. Küfrün genel
karakteri, kâfir toplulukların ana özellikleri değişmemiştir. Buna göre müslümanın,
içinde yaşadığı toplumları bilinçli bir şekilde incelemesi gerekir.
Orada yaşayan insan tiplerinden hangisine girdiklerini belirlemesi gerekmektedir.
Ortam ve tebliğ tavrını vahyin ışığı altında belirleyerek, Peygamber
dönemindeki muhataplarla kendi muhataplarını kıyaslayarak durum
tespiti yapmalıdır. Bu tespitten sonra artık o insanlara karşı Kur’anî bir tavır
koymalıdır. Eğer, karşı karşıya bulunduğu topluluklar, düşünce ve eylem
olarak inatçı bir tutum takınıyor, akletmek ve görmek istemiyorlarsa onlarla
diyaloga geçmek, boşuna harcanan bir enerji olabilir. Petrol çıkmayacağı
belli olan yere sondaj zahmet ve israfına defalarca girmemeli; petrol çıkma
ihtimali yüksek olan yerlere sondaj salmalı, çıkan petrolleri rafine ederek
arındırma görevini ihmal etmemelidir.
Tabii, insanların dâvete duyarsız olup olmadıklarını, kalp ve diğer alıcılarını
kapatıp kapatmadıklarını tespit etmek için; yeterli, verimli, kapsamlı
bir şekilde, usul ve metodlara riâyet edilerek gerçek dinin gerçek şekilde
tebliğinin ulaştırılmasının şart olduğu unutulmamalıdır. Yani, doğru bir
şekilde uyarı yapılmadan muhatapları damgalandırmak yanlış olur; bunun
bilincinde ve bu aşamalardan sonra muhatapları tasnif etme gereğini
dâvetçi müslüman aklından çıkarmamalıdır. Eğer muhatap kitle, düşünce
yoluyla akide meselelerine, hatta hayatla ilgili konulara yatkın değillerse,
akıllarını kullanmak istemiyorlarsa, doğrudan bir diyaloga hazır değillerse,
müslüman, onlarla iman arasındaki engeli, var olan psikolojik duvarı yıkmak
için başka yollar aramalıdır. Ondan sonra, insan ve düşünce önündeki,
iman ve müslümanca anlayış ve hayat önündeki engelleri yok ettikten sonra
onlarla yeniden bir diyaloga girmeyi denemelidir.
Kâfirlerin hakka karşı tutumları, onlara tebliğ yapmamıza engel değildir.
Âyette “kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için eşittir” denilir;
“senin için birdir” denilmez. Yani, hem peygamber, hem peygamberin vâ•
44 •
Ahmed Kalkan
risi olan tebliğciler, kâfirlere uyarı görevini yapmak zorundadır; kâfirleri
uyarıp uyarmamaları kendileri açısından aynı değildir. Zâten biz, onların
kalplerinin mühürlü olup olmadığını da bilemeyiz. Fir’avn’a, Ebû Cehil’e
bile hem de defalarca tebliğ edilmesi peygamberlerin görevleri arasındaydı.
Tabii ki, onlar kadar küfürde azgın bile olsalar, günümüzdeki keferelere de
İslâm tebliğ edilmelidir. Fakat bu tebliğler insanların hidâyetine sebep olmayabilir.
Bu sonuca üzülmememiz, yılgınlığa, ümitsizliğe kapılmamamız
gerekir. Çünkü bunlar hakkı ve kurtuluşu istemeyen gruptan olabilir.
Bütün Toplumlar Peygamber Aracılığıyla Uyarılmıştır
Yaptıkları hangi davranışın gelecekte kendileri için fayda, hangisinin
zarar getireceği, toplumlar tarafından kesin bir şekilde bilinemez. Toplumun
nelere muhtaç olduğu, ihtiyaçlarının hayvanlara ilham edildiği gibi
edilseydi, o zaman insan türü olmazdı. Ya arı ve karınca gibi bir başka hayvan
türü, veya melekler gibi olurlardı. Oysa insanlar imtihan olunmaktadır
ve Allah, dikkat edeceği şeyleri onlara bildirmektedir. “Kısa ve doğru yolu
Allah gösterir.”55; “Bize yollarımızı göstermişken neden Allah’a dayanmayalım?”
56; “Biz ona yolu gösterdik.” 57
Toplumların, tercih ve seçimlerinde dikkat edecekleri fayda ve zararın
ölçüsü, ilahî yasalardır. Bu yasalara bakarak; hangi şeylerin kendileri için
iyi, hangilerinin kötü olduğunu öğrenip hareket edeceklerdir. Bu nedenle
Allah, her topluma yasalarını açıklayan elçiler göndermiştir. “Her toplumun
bir yol göstericisi vardır.” 58; “Her toplum içinde mutlaka bir uyarıcı geçmiştir.”
59; “Andolsun Biz her toplum içinde Allah’a kulluk edin, tâğuta kulluktan kaçının
diye bir peygamber gönderdik.” 60; “Andolsun senden önce, evvelki (toplum)
ların kolları içine de elçiler gönderdik” 61 Bu elçiler, Allah’ın yasalarına
uyulmasını isteyerek emredilen davranışlardaki güzellikleri ve yasaklanan
çirkinlikleri açıklarlar. Yaptıkları davranışların sonunda nasıl bir karşılık
göreceklerini toplumlarına bildirirler.
55 16/Nahl, 9
56 14/İbrahim, 12
57 76/İnsan, 3
58 13/Ra’d, 7
59 35/Fâtır, 24
60 16/Nahl, 36
61 15/Hıcr, 10
• 45 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Eğer, elçiler gönderilmeseydi helâk edilenler Allah’a: “Bize önce bir elçi
gönderseydin inanırdık, senin âyetlerine uyardık. Neden bizi hiç uyarmadan
cezalandırdın?” deyebilirlerdi. İşte, kimsenin Allah’a karşı bahanesi
kalmasın diye Allah elçiler göndermiştir. “Kendi elleriyle yaptıkları (günahları)
yüzünden başlarına bir felaket geldiği zaman: ‘Ey Rabbimiz, bize bir elçi
gönderseydin de âyetlerine uyup mü’minlerden olsaydık’, diyecek olmasalardı
(seni göndermezdik. Bu bahanelerine fırsat vermemek için seni gönderdik.)”
62; “Bunları müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak (gönderdik) ki, elçiler geldikten
sonra insanların Allah’a karşı bahaneleri kalmasın.” 63; “Ey kitap ehli, elçilerin
arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği sırada size elçimiz geldi,
size gerçekleri açıklıyor ki, (yarın kıyamette:) ‘bize bir müjdeleyici ve uyarıcı
gelmedi’ demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı geldi.” 64
Nitekim Allah’a ortak koşanlar böyle söylediklerinde Allah, elçiler gönderdiğini
belirterek, bu iddialarını reddetmiştir: “Şirk koşanlar: ‘Allah dileseydi
ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka bir şeye tapmazdık ve O’nsuz
hiçbir şeyi haram kılmazdık’ dediler. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı.
Elçilere düşen, yalnız açıkça tebliğ etmek değil midir? And olsun biz, her toplum
içinde, Allah’a kulluk edin, tağut(a kulluk etmek)ten kaçının diye bir elçi
gönderdik.” 65
Kur’an yirmi beş elçiden bahseder: Âdem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim,
Lut, İshak, İsmail, Yakub, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Musa, Harun, Yunus,
Davud, Süleyman, İlyas, Elyasa, Yahya, Zekeriyya, Zülkifl, İsa ve Muhammed
(s.a.s.). Bütün elçiler bunlardan ibaret değildir. “Andolsun Biz, senden
önce de elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık, kimini de anlatmadık.”
66 âyeti, Kur’an’da adı zikredilmeyen elçilerin de olduğunu söyler.
En son gönderilen elçi, Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Kur’an bize ondan
sonra elçi gönderilmeyeceğini söyler: “Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.”
67 İslâm’dan sonra etkili ve kapsamlı bir dinî hareketin olmaması
bu sözü kuvvetlendirir. Öte yandan yeni bir elçiye gerek de yoktur.
62 28/Kasas, 47; Taha, 134
63 4/Nisâ, 165
64 5/Mâide, 19
65 16/Nahl, 35-36
66 40/Mü’min, 78
67 33/Ahzab, 40
• 46 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’a baktığımızda bir peygamberin dört şey için gönderildiği görülür:
Daha önce kendilerine herhangi bir peygamberin gönderilmediği topluma
gönderilir. Bir önceki elçinin talimatı unutulmuş, tahrif edilmiş, gösterdiği
yolun takip edilmesi mümkün değilse yeni elçi gönderilir.
Önceki elçilerin vaaz, telkin ve talimatı eksik kaldığı, toplumları yeteri
kadar hidâyet bulamadığından, dinin tamamlanması için yeni elçi gönderilir.
Bir elçiye yardımcı olmak için, yeni elçi gönderilir.
Bu durumlar gözden geçirildiğinde, Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra,
yeni bir peygamber gönderilmesine ihtiyaç olmadığı görülür. Zira o, yeryüzündeki
bütün toplumlara gönderilmiştir. Getirdiği mesaj (Kur’an) korunmuştur.
Getirdiği mesajda tamamlanacak herhangi bir şey yoktur. Yardımcıya
da ihtiyacı yoktur. Olsaydı, yaşadığı zamanda gönderilirdi.68
Diğer taraftan, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber olması ve
Kur’an’ın en son vahiy olması, müslüman olduğunu ileri sürenlere, açıkça
çok ciddi bir sorumluluk yüklemektedir. Mesajın, onu duymayanlara iletilmesi,
peygamberden sonra müslümanların görevidir.
Elçi Gönderilmeyen, Uyarı Yapılmayan
Toplumlar Helâk Edilmezler
Evren, harika güzelliği ve âhengi ile bir yaratıcıya işaret ederek, insanların
fıtratlarında mevcut olan yaratıcıyı kabul etme duygusunu harekete
geçirir. İnsanların akılları da iyilik ve kötülük arasında bir ayırım yapabilir.
Ancak, bunlar (fıtrat ve akıl), çeşitli nedenlerle fonksiyonlarını yerine getirmeyebilirler.
Evrene serpiştirilmiş âyetlere (iman delillerine) dikkat edilmeyebilir.
İnsanların sağlam fıtratları, saptırıcı faktörlere maruz kalabilir.
Cinlerden ve insanlardan olan şeytanlar, insanların bünyelerinde yer alan
zaaf noktalarına dayanarak, onları saptırır. Akıl, insanı, arzu ve isteklerin,
zaafların ve şehevî ihtirasların baskısı altında bırakabilir.
İnsanların fıtratlarının ve akıllarının evrende yer alan âyetleri, yani hidâyet
delillerini ve iman belirtilerini araştırıp hayatlarını dayandıracakları
68 Mevdûdi, Tefhimü’l Kur’an, İnsan Y., c. 4, s. 480-481
• 47 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
bir sistemi belirlemesi, sonuçta hak ve doğruluk üzere bulunmayı gerçekleştirmesi
mümkün görülmediğinden, sorumlu kabul edilmesi ona yapılmış
bir haksızlık olarak değerlendirilebilir. Fıtratlar ve akıllar sapabildiğinden,
onlara fonksiyonlarını hatırlatan bir uyarıcı gerekir. Uyarıcı olmadan
fıtratların ve akılların insanları doğruya götürememesi nedeniyle, onları
cezalandırmanın zulüm olduğu söylenebilir.
Allah insanların fıtratlarını dıştan gelen sis tabakasının etkisinden,
yozlaşmadan, sapıklıktan kurtarmak, aklını arzu ve isteklerin, zaafların ve
şehevî ihtirasların baskısından kurtarmak amacıyla onlara peygamber göndermeden,
âyetlerini açıklamadan sorumlu tutmayı dilememiştir.69 “Biz
hiçbir kenti helâk etmedik ki, onun uyarıcıları olmasın (helâk etmeden önce
mutlaka uyarıcı gönderdik.)(Uyarıcılar) uyarırlardı. Biz zulmedici değildik.”
70; “Bu böyledir. Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk
edici değildir.” 71; “Biz elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.” 72
Âyetlerden Allah’ın elçi göndermediği bir takım toplumlar bulunabileceği
anlaşılmamalıdır. Aksine, âyetler şunu vurgulamaktadır: Eğer Allah
elçi gönderip uyarmadan kentleri helâk etseydi, o kentlerin halkına zulmettiği
değerlendirmesi yapılabilirdi. Allah ise zulümden münezzehtir.
Bundan dolayı elçiler gönderir, insanları uyarır, onlara hak yola gelmeleri
için fırsat verir, süre tanır, yola gelip gelmeyeceklerine bakar. Bütün bunlara
rağmen yola gelmezlerse, o zaman cezayı hak ederler. “Ey cin ve insan topluluğu,
içinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınıza
dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi? ‘Kendi aleyhimize şahidiz’ dediler. Dünya
hayatı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler” 73 Âyet,
insan ve cin topluluklarına elçi gönderildiği vurguluyor. Aksi takdirde insanların
cezalandırılması âdil kabul edilmeyebilir. Çünkü bu durumda insanlar,
doğru yola uymalarını gerektiren bilginin kendilerine ulaşmadığı,
bu nedenle de cezalandırılmamaları gerektiği özrünü (veya bahanesini) ileri
sürebilirler. “Dediler ki: ‘Rabbinden bize bir âyet (mucize) getirmeli değil
mi?’ Onlara önceki kitaplarda bulunan delil gelmedi mi? Şâyet onları ondan
önce bir azap ile helâk etseydik: ‘Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de, böyle
alçak ve rezil olmadan önce senin âyetlerine uysaydık’ derlerdi.” 74
69 Seyyid Kutub, Fi Zılâl, c. 3, s. 67
70 26/Şuarâ, 208-209
71 6/En’âm, 131
72 17/İsrâ, 15
73 6/En’âm, 130
74 20/Tâhâ, 133, 134
• 48 •
Ahmed Kalkan
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de, kendilerinin ve atalarının
uyarılmadığı bir topluma gönderilmiştir. “Babaları uyarılmamış, bu yüzden
kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için (seni gönderdik).”
75 Ancak, peygamberimiz’in uyarısı, bütün insanlığı da içine alır. O’ndan
sonra uyarıcı gelmeyeceği için, bütün toplumlar O’nun mesajını kendilerine
hidâyet kaynağı kabul edip, rehber edinmelidirler. Şu da bir gerçek ki,
O’nun mesajının bütün insanlara eksiksiz bir şekilde açıklanması, O’ndan
sonraki müslümanların görevidir. Bu yapılmadan, O’nun dâvetini hiç işitmemiş,
işitse bile, kasıtlı bir tarzda saptırılmış olarak işiten toplumların
helâk olmalarını beklemek, sünnetullahın anlaşılmaması demektir. Zira
toplumların helâki ile ilgili sünnetullahın hükmü çerçevesine, dâvetle karşılaşan
ve uyarılan toplumlar girer: “Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri
zulüm ile helâk edici değildir.” 76
Toplumun Önderleri Toplumdan Sorumludur
Toplumların inanıp inanmamasında, başlarında bulunan liderlerinin
büyük etkisi vardır. Toplumda yüksek makam sahibi insanlar lider olurlar
ve insanların çoğu; iyi de olsa, kötü de olsa bu liderlere uyarlar. Bu nedenle
onların kötü amelleri kendileriyle sınırlı kalmaz, bilakis bir topluluğun
bozulmasına sebep olur. İyi amelleri de kendileriyle sınırlı kalmaz ve birçok
insanın da kurtuluşuna vesile olur. İşte bu nedenle, yani hem kendi
günahları, hem de başkalarını doğru yoldan saptırmaları yüzünden cezalandırılırlar.
İyi amel işlediklerinde de, sadece kendi işledikleri iyi amelleri
nedeniyle değil; iyiye yönelttikleri diğer insanlar nedeniyle de mükâfatlandırılırlar.
77
“Rabbimiz bunlar bizi saptırdılar. Bunlara bir kat daha ateşten azap
ver!” 78 “Rabbimiz, bunu bizim önümüze kim getirdiyse, onun ateşteki azabını
bir kat daha artır!’ dediler.” 79; “Ey peygamber kadınları! Sizden kim açık
bir edepsizlik yaparsa, onun azabı iki kat yapılır. Bu Allah’a göre kolaydır.
Fakat sizden kim Allah ve elçisine itaata devam eder ve iyi işler yaparsa, ona
da ödülünü iki kat veririz ve onun için bol bir rızık hazırlarız. Ey peygamber
75 36/Yâsin, 6
76 6/En’âm, 131; Nuri Tok, Kur'an'da Sünnetullah ve Helâk Edilen Toplumlar, Etüt Y., s. 47
77 Mevdûdi, Tefhimü’l Kur’an, İnsan Y., c. 4, s.410
78 7/A’raf, 38
79 38/Sâd, 61
• 49 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
kadınları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz.” 80 Çünkü peygamber hanımları,
diğer kadınlara örnektir. Onların ufak hatası, başkalarının tamamen
yolu şaşırmalarına neden olur.
Kur’an, kıyamet günü olacakları tasvir ederken, toplumları saptıran liderler
ve onlara uyanlar arasında geçen tartışmaları da anlatır: “Kıyamet
koptuğu günde ‘Firavun ve ailesini azabın en çetinine sokun!’ (denilir). Ateşin
içinde birbirleriyle tartışırlarken, müstaz’aflar (zayıf olanlar, ezilenler), müstekbirlere
(büyüklük taslayanlara, sömürenlere) dediler ki: ‘Biz size uymuştuk.
Şimdi siz şu ateşin ufak bir parçasını bizden savabilir misiniz?”81; “Zayıf
düşürülenler, büyüklük taslayanları: ‘Siz olmasaydınız elbette biz iman eden
insanlardan olurduk’ diyorlardı. Büyüklük taslayanlar da zayıf düşürülenlere
dediler ki: ‘Bize hidâyet geldiği zaman sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, zaten
siz kendiniz suç işliyordunuz. Zayıf düşürülenler, büyüklük taslayanlara:
‘Hayır, gece gündüz dolap (kurar, kötülük aşılardınız). Allah’a nankörlük etmemizi,
O’na eşler koşmamızı emrederdiniz’ dediler.”82; “Rabbimiz, azdırdıklarımız
şunlar. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.” 83
Toplumun önde gelenleri, insanların ilahî mesajı kabul etmemeleri için,
her türlü yola başvururlar. Güçlü olduklarından, insanların çoğu onlardan
korkar ve elçiye ilgi göstermezler. Böylece gerçekler gizlenmiş olur: “Ve her
yolun başında oturup da tehdit ederek (insanları) Allah yolundan çevirmeye
ve o (Allah yolu)nu eğriltmeye çalışmayın.” 84; “Kavmin inkâr eden ileri gelenleri
dediler ki; ‘Eğer Şuayb’a uyarsanız, muhakkak siz ziyana uğrarsınız.”;
“Fir’avun ve adamlarının, kendilerine kötülük yapmasından korktukları için
kavminin içinde Musa’ya yalnız (genç) bir kuşaktan başkası inanmadı. Çünkü
Firavun, yeryüzünde çok büyüklenen ve çok aşırı gidenlerdendi.” 85; “Hahamlardan
ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve
(insanları) Allah yolundan çevirirler.” 86
80 33/Ahzab, 30-32
81 40/Mü’min, 46-47
82 34/Sebe’, 31-33
83 28/Kasas, 63
84 7/A’râf, 86
85 10/Yûnus, 83
86 9/Tevbe, 34
• 50 •
Ahmed Kalkan
Oysa bu liderlerin, toplumun ıslahı için çalışmaları gerekirdi. Ayrıca
toplumda bulunan ve gerçekleri görebilen insanların da toplumu gittiği
kötü yoldan çevirmeleri için çalışmaları gerekirdi: “Sizden önceki nesillerde
akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri
gerekmez miydi?” 87; “Baksana şunlara, Allah’ın nimetini nankörlüğe
çevirdiler, kavimlerini de helâk yurduna kondurdular.” 88; “Rabbaniler (âlimler)
ve hahamların, onları günah söz söylemekten ve haram yemekten men
etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür.” 89
Bu son âyet, toplumların manevî önderleri olan âlimlernın da toplumun
geleceğinden sorumlu olduğunu göstermektedir. İbn Kesir’e göre,
Rabbanilerden maksat, onların aralarında yetki sahibi olan bilginlerdir.
Bunlar, toplumda kötülüklerin yayılması karşısında suskun durmamalı, insanları
yaptıkları şeylerin kötülükleri hakkında ikaz etmelidirler. Allah’ın
âyetlerini insanlara en açık bir şekilde anlatmalı, bunu yaparken de hiçbir
şeyden çekinmemelidirler. Hidâyetin ve manevî gücün kaynağı olması
beklenen âlimlerin bozulması, bir toplumun bozulmasındaki son adımdır.
Bunların bozulmasının takip ettiği tabii yol, hakikati ya egemen güçlerin
ve zenginlerin isteklerine taviz vererek değiştirmeleri şeklinde olur; ya da
genel olarak toplumun inatçı arzuları (hevâları) ile uzlaşmaya götüren hafif
anlayışla olur. Her iki durumda da âlimler önce baskı altında kalır ve taviz
verirler, (işte her şey, bu tavizle başlayarak) sonunda anlayışları hafifleşir,
şuurları kararmaya başlar; ya para veya yaranmak, ya da her ikisini de elde
edebilmek için, uzlaşmaya giderler.90
Kur’an, dini iyi bilenlerin çeşitli nedenlerle gerçeklerin üzerini örtmelerini
ve âyetleri tahrif etmelerini ağır bir dille kınamaktadır. “Allah’ın indirdiği
kitaptan bir şeyi göz ardı edip saklayanlar ve onun değerini az bir şeye
satanlar; onların yedikleri karınlarında ateşten başka bir şey değildir. Allah
kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı bir
azap vardır.” 91; “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, biz kitapta insanlara
açıkça belirttikten sonra gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lanet eder,
87 11/Hûd, 116
88 14/İbrahim, 28
89 5/Mâide, 63
90 Nuri Tok, Kur'an'da Sünnetullah ve Helâk Edilen Toplumlar, Etüt Y., s. 58-60
91 2/Bakara, 174
• 51 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
hem de tüm lanet edebilenler lanet ederler.” 92; “Allah, kendilerine kitap verilenlerden:
‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz’ diye
söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü sırtlarının ardına attılar ve ona karşılık
birkaç para aldılar. Ne kötü şey satın alıyorlar.” 93; “Onlardan bir grup var
ki, Kitap’ta olmayan bir şeyi siz, Kitap’ta sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip
büker (sözlerini kitabın sözü imiş gibi göstermek için dillerini bükerek okur,
onları kitabın sözlerine benzetmeğe çalışır)lar ve ‘Allah’ın katındandır’ derler.
Oysa o, Allah katından değildir. Bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.” 94
- 3. Âyet -
‚ وَرَبَّكَ فَكَبِّ ْ
yücelt ‚ فَكَبِّ ْ : ve Rabbini : وَرَبَّكَ
3’üncü âyette, Peygamber’e (s.a.s.), “Rabb’ini yücelt”mesi emredilir. İslâm,
yeryüzündeki her insan için yeni bir yaşantıdır. İslâmî yaşantının merkezinde
de “tevhid inancı” yer alır. Bunun için insan, öncelikle Allah’ın her
şeyden büyük ve yüce olduğunu bilmeli, O’nun büyüklüğünü her fırsatta
dile getirmelidir. Bu da, büyüklüğün sadece Allah’ın şanı olduğuna kalben
inanmak, bu gerçeği açıkça dile getirmek ve ona uygun davranmakla gerçekleşir.
Bu âyet, hem tevhid eksenli inanç sisteminin insan hayatında ne kadar
önemli ve gerekli olduğuna, hem de insanın öncelikle ulûhiyyet gerçeğini
çok iyi kavraması gerektiğine işaret eder. Burada asıl amaç, kalpte diri bir
“ulûhiyyet” inancı, zihinde de “ubûdiyyet” bilinci oluşturmaktır.95
Ey Muhammed! Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış
etmeden açık açık “Benim Rabbim hepsinden daha büyüktür.” de. Rabb’ine
kulluk ederek ve ihtiyaçlarını sadece O’ndan isteyerek yücelt.
92 2/Bakara, 159
93 3/Âl-i İmran, 187
94 3/Âl-i İmran, 78
95 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
• 52 •
Ahmed Kalkan
Sadece O’nu büyük tanı ve noksan sıfatlardan uzak tut. O Yüce mabudunu
tekbir ve tesbihte bulun, O’nun birliğini, ortak ve benzerden uzak
olduğunu zikrederek ibadet ve itatte bulun. Sadece O’nun ulu ve büyük olduğunu
söyle. Her ne olay olursa olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile
büyükleme görevini bırakma. Büyüklüğün ancak O’nun şanı olduğunu ve
O’na karşı her şeyin küçük ve değersiz bulunduğunu kalben tanıdığın gibi,
söz ve fiilinle de anlat, ilan et. Zira Allah’tan daha büyük hiç kimse yoktur.
Âlûsi şöyle der: “Sadece Rabbini tekbir et. Tekbir, inanarak ve dille söyleyerek,
Yüce Allah’ı büyüklük ve ululukla nitelemektir.”96
Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) kâfirlere aldırış
etmemesi için onu uyarmak maksadıyla, bu cümle “enzir/korkut” emrinden
sonra zikredildi. Çünkü mahlûkatın perçemleri Allah’ın elindedir.
Dolayısıyla Rasûlullah’ın mahlûkattan birine aldırış etmesi ve Allah’tan
başkasından korkması yakışmaz. Çünkü her büyük, Yüce Allah’ın azameti
ve büyüklüğü altında ezilmiştir.”97
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Rivâyet olunur ki, bu âyet
inince Rasûlullah (s.a.s.) “Allahu ekber” demiş;98 Hz. Hatice de tekbir almış,
sevinmiş ve bunun vahy olduğunu iyice anlamıştı. Burada “Rabbeke”nin
önce söylenmesi “sadece Rabbini” mânâsını ifade etmek içindir. “Fekebbir”
kelimesinin başındaki “fâ” harfi, bir şarta karşılık olma mânâsını ifade ederek
önce gelen kısmın sonra gelen kısma bağlı olduğunu anlatır. Buna göre
mânâ şöyle demek olur: Ve Rabbini, ancak Rabbini büyükle. Her ne olay
olursa olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile büyükleme görevini bırakma.”
99
Tekbir, bir peygamberin bu dünyada yerine getireceği ilk ve en baş vazifesidir.
Bu vazife gereğince Allah’ın dışında bütün büyüklük taslayanları
bir kenara iterek, cahil insanlara bu kâinatın yüceliğinin ancak ve ancak
Allah için olduğunu, O’nun dışında kimsenin buna lâyık olmadığını bildirirler.
Onun içindir ki İslâm’da Allahu Ekber (Allah en büyüktür) en önemli
kelimedir. Ezana başlarken bunu ilân ederiz. Namaza da bununla başlarız.
96 Alusi, Ruhu’l-Meani: 29/116.
97 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
98 Alusi, Ruhu’l-Meani: 15/143.
99 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/416.
• 53 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Otururken kalkarken “Allah en büyüktür” deriz. Bir hayvanı keseceğimiz
zaman “Allah’ın adıyla, Allah en büyüktür” deriz. Tekbir nârası bütün müslümanlar
için en bâriz bir nişan ve slogandır. Çünkü bu ümmetin peygamberi
de ilk vazifesine Allahu Ekber diyerek başlamıştı.
Burada lâtif bir tenkid vardır ki onu anlamak gerek. Bu âyetin nüzul
zamanı anlatılırken de denildiği gibi bu, Allah Rasulü’ne peygamberlik vazifesini
yerine getirmesi için verilen ilk emirdi. Şurası açıktır ki, böyle bir
vazifeyle emir öyle bir toplum ve öyle bir şehirde verilmişti ki o sadece
şirkin merkezi değil, oradaki herkes müşrikti. Daha önemlisi Mekke, bütün
Arap yarımadasının müşriklerinin en büyük tapınağı idi. Kureyşliler de
bu mabedin bekçileri idiler. İşte böyle bir yerde yapayalnız tek başına Tevhid’in
bayrağını yükseltmek çok tehlikeli bir işti. Onun için “Kalk ve uyar!”
emrinden hemen sonra “Rabbinin yüceliğini ilân et” buyrulmuştur. Yani şu
anlam çıkıyor: “Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış
etmeden açık açık “benim Rabbim hepsinden daha büyüktür!” de. Bu çağrıya
karşı koyanların Allah’a karşı hiçbir ehemmiyeti yoktur. Allah yoluna
girenler için en büyük cesaret verici şey, Allah’ın büyüklüğü bir kimsenin
kalbine girdikten sonra o kimsenin Allah’ın rızası için bütün bir dünyayı
karşısına almaktan çekinmeyeceği gerçeğidir.100
Şimdi de Peygamberimizin kendine dönülerek başkalarını uyarma görevinin
arkasından Rabbinin büyüklüğünü dile getirmeye çağrılıyor: “Rabbinin
büyüklüğünü dile getir.” Sadece Rabbini büyük bil. Yüceltmeye lâyık
olan tek büyük O’dur. Bu direktif, tevhide dayalı imanî düşüncenin anlamını
belirler.
Herkes, her şey, her değer ve her gerçek küçüktür. Büyük olan sadece
Allah’tır. Tek ve eşsiz olan Allah’ın büyüklüğünü ve yüceliği karşısında bütün
kütleler, bütün hacimler, bütün güçler, bütün değerler, bütün olaylar,
bütün gelişmeler, bütün anlamlar, bütün şekiller küçülür, sönük ve belirsiz
kalır.
Peygamberimizin insanlığı uyarma görevini omuzlarken, bu görevin
sıkıntılarını, baskılarını ve zorluklarını bu bilinçle, bu düşünce ile göğüslemeye
yönlendiriliyor.
100 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
• 54 •
Ahmed Kalkan
Çünkü kendisini uyarma görevine atayan Rabbinin tek “büyük” olduğu
gerçeğine bağlanınca bütün komplolar, bütün kaba güçler, bütün engeller
gözünde küçülecektir. İslâm’a dâvet görevinin sıkıntıları ve zorlukları bu
düşünceyi, bu bilinci sürekli biçimde taze tutmayı gerektirecek kadar ağırdır.
101
“Rabbini büyükle! Rabbini yücelt! Büyüklüğün, yüceliğin ancak Rabbinin
şanından olduğunu, küçüklüğün, horluğun, hakirliğin Allah’tan başkalarına
ait olduğunu ilân edip tüm dünyaya haykır! Ama önce kendin kabul
et bunu! Sadece buna iman değil, bunu amel, söz, fiil, tavır olarak ortaya
koy!” denilmektedir.
İşte İslâm’ın ortaya konulmasının bel kemiği budur. Kıyamın şartı ve
hedefi budur. Dikkat ederseniz namazın kıyamına kalkınca da: “Allahu Ekber”
diye başlıyoruz. Büyüklük ancak Allah’a aittir. Kibriyâ sadece Rabbimize
aittir, O’nun dışında herkes küçüktür. Allah Ekberdir, Kebirdir, Kibriyâ
sıfatı sadece O’nundur. Bunu anladıkça, küçücük olmalı insan. Allah’ın karşısında
küçüldükçe küçülüp âciz olduğunun, kul olduğunun farkına varmalı
her an. İşte Allah karşısında kişinin mutlak takınması gereken tavır
budur.
Diliyle “Allahu Ekber” deyip hayatıyla bunu yalanlamak hiçbir değer
ifade etmeyecektir. Diliyle her gün, her namazında “Allahu Ekber” dediği
halde “Filan spor en büyük, başka büyük yok!” diye bağıran kişi, Allah’ı büyükleme
konusunda çok gâfil demektir. Çünkü ilâhlaştırılanlar büyüktür,
büyük kabul edilir. Kişi neyi İlâh kabul etmişse onu kendinden büyük kabul
ettiği için sözünü dinler.
Öyleyse Allah büyüktür, başka büyük yok! Hangi konuda? Her konuda.
Ekonomik sorunların çözümünde mi? En büyük Allah! Allah’a sorulacak,
Allah’a baş vurulacak. Siyasal bakış açısı geliştirmede Allah en büyük. Sosyal
ilişkilerde, kılık-kıyafet konusunda, hukukla ilgili hususlarda Allah en
büyük. Aklınıza ne geldiyse Allah en büyük… Hayatın tüm problemlerinin
çözümünde Allah en büyük, başka büyük yok! Kur’an’da şöyle buyuruyor
Rabbimiz: “Göklerde ve yerde azamet (büyüklük, yücelik) O’nundur, O, güçlüdür,
Hakîmdir.” 102
101 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
102 45/Câsiye, 37
• 55 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Göklerde ve yerlerde kibriyâ, göklerde ve yerlerde büyüklük sadece
O’na aittir. Allah en büyüktür. Allah tek büyüktür, başka büyük yok. Hangi
konuda? Her konuda. Her hususta, her konuda ve her konumda en büyük
Allah’tır. Ekonomik sorunların çözümünde, eğitim problemlerinin
halledilmesinde, hukuk belirleme konusunda, özetle her konuda Allah en
büyük. İnsanla alâkalı, varlıklarla alâkalı aklınıza ne geldiyse her konuda
Allah en büyüktür. Çünkü Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır, Allah
tek İlâhtır.
İnsanların hayatında ilâhlaştırılanlar yüceltenlere göre en büyüktür.
Kişi neyi ilâh kabul etmişse onu kendisinden daha büyük kabul ettiği için,
sözü dinlenecek varlık, yasaları uygulanacak varlık bildiği için onu ilâh kabul
eder ve onun sözünü dinler. Meselâ aşırı yücelttiği şeyhini, büyük ve
küçük tâğutları, kendisinden büyük ve sözü dinlenecek varlık bildiği için
ilâhlaştırır gâfil insan.
Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür, kibriyâ sadece O’na aittir. Çünkü
kâinattaki tüm varlıkları yoktan yaratan O’dur. Her şeyi meydana getiren
O’dur. Hayatı yaratan O’dur.
Eğer yeryüzünde Allah’tan başka büyükler kabul eder ve onlara itaat
etmeye kalkarsanız, onları ilâh makamına koyarak onların kanunlarını uygulamaya
çalışır, “Efendim bunlar sanat büyükleri, bunlar ilim büyükleri,
bunlar hukuk, bunlar siyaset büyüklerimiz, bunlar devlet ve yönetim büyüklerimiz,
bunlar hikmet, bunlar tevbe, bunlar sığınma ve şefaat büyüklerimiz”
diyerek Allah dışında kendinize birtakım büyükler bulur da Allah’a
yapılması gerekenleri onlara yapmaya kalkışırsanız, o zaman Allahu ekber
dememiş olursunuz. Bilesiniz ki o zaman Allah Azîz ve Hakîmdir, sizden
intikam almasını, sizi yerin dibine batırmasını da bilir.
En büyük Allah, tek büyük Allah’tır. Şöyle biraz yükseğe çıkın. Meselâ
şöyle bir uçağa binip 1000-2000 metre gökyüzüne yükselin, içinde yaşadığınız
şu şehrin ne kadar küçüldüğünü göreceksiniz. Biraz daha yükselin,
değil insanların, şehrin bile karınca kadar küçüldüğünü göreceksiniz. Aya
gidin, yıldızlara gidin, daha ötelere, gidebildiğiniz kadar gidin. Dünyanın
bir nokta bile kalmadığını hissedeceksiniz.
• 56 •
Ahmed Kalkan
Şimdi böyle minnacık bir dünyanın içinde, minnacık bir şehrin içinde,
minnacık bir evin içinde kendi yerinizi, kendi varlığınızı bulmaya çalışın.
Böyle küçüldükçe küçülen bir dünyanın içinde, bir şehrin içinde, minnacık
bir evin içinde kendinizi bir şey zannedip nasıl kibirlenebiliyor, bazı şeyleri
gözünde nasıl büyütüyorsun?
Unutmayın ki daha ötelerin de sahibi, kürsînin de, arşın da sahibidir
Allah. Ne kadar küçüldük değil mi? Bir noktanın trilyonda biri bile kalmadı
değil mi dünya? Öyleyse Allah büyük, başka büyük yok! Allah büyük,
âlemler küçüktür. Allah büyük, dünya küçüktür. Allah büyük, biz küçüğüz.
Peki biz ne zaman büyürüz? O “Büyük”le diyalog kurunca, O büyüğün büyüklüğü
ile irtibata geçince, büyükler büyüğüne kulluğa yönelince, büyükler
büyüğünün desteğini kazanınca, büyükler büyüğünün safında olunca.
Öyleyse Allah’ı büyükleyelim ve Allah’la beraber olmaya çalışalım.
Hayatın her alanında Allah’ı söz sahibi kabul ederek Allah’ı büyükleyelim.
Hayata Allah’ı karıştırmamaya çalışan tüm şeytanları ve şeytan sistemlerini
reddederek Allah’ı tekbir edelim. Malda ve canda Allah’ı söz sahibi
kabul ederek, Allah için maldan ve candan geçerek Allah’ı tekbir edelim.
Hayatımızın tümünü O’nun emrine vererek Allah’ı büyükleyelim. Kazanma,
harcama, çocuklarımızın eğitimi, hukuk konusunda ve tüm konularda
yeryüzünde büyüklenen tüm müstekbirleri, tüm sahte tanrıları ve tanrıçaları
küçülterek Allah’ı büyükleyelim. 103
Kâinat Ekber Değil!
Maddî âlemlerin büyüklüğü, manevî büyüklük yanında cılız kalır.
Buhârî’nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerifteki cennet büyüklüğü de şükrümüzü
daha arttıracak cinstendir: “Cehennemden en son çıkacak ve cennete en
son girecek olan (günahkâr mü’mine) verilecek ona özel cennetin büyüklüğü,
dünya büyüklüğünün iki (veya diğer rivâyette, on) misli kadar yer olacaktır.”
104 Diğer mü’minlere verilecek cennetlerin büyüklüklerini ve tüm cennetin
(tabii -Allah muhâfaza- cehennemin) büyüklüğünü tahmin etmek, bizim
sınırlı hayalimiz için kolay olmuyor.
103 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
104 Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi, c. 2, s. 844-846
• 57 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Büyüklük kavramı, özellikle maddî cisimler için izafîdir / görecelidir.
Köyünden dışarı hiç çıkmamış bir çobanın büyüklük anlayışı ile, gök cisimlerinin
ve fezanın büyüklüğünü yaklaşık olarak da olsa rakamlarla söyleyebilecek
bir bilgin’in değerlendirmesi aynı olmayacaktır. Bir çocuğun
gözünde babası, dev gibi büyük birisidir. Bir karınca gözünde, bir sinek
veya böcek çok büyük bir devdir. Bizim anlayışlarımız da buna kıyaslanmalı.
Kim bilir meleklerin büyüklükleri ne kadardır? Ama şurası unutulmamalı
ki, çok önem atfettiğimiz arabamız, evimiz, arsamız, fabrikamız... hiç
de büyük değil; hele ekber hiç mi hiç değildir. Evrenin muhteşem büyüklüğü,
bizi hayrete düşürebilir, ama bu konuda takılıp kalmak da çok yanlıştır.
Uzay, kimilerinin zannettiği veya yanlış ifadelendirdiği gibi sonsuz, sınırsız,
uçsuz-bucaksız değildir. Tüm yaratıklar gibi sınırlıdır, sonludur; bazı
şeylerden büyük sayılsa bile en büyük değildir.
Gök cisimlerinin, evrenin büyüklüğü, bize onları yaratanın büyüklüğünü,
kudretini, ilmini... anlatmalı, yaratıklardan Yaratan’a uruc edip bağlanabilmeyi
hatırlatmalıdır. “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine
yatarken (her vakit) Allah’ı zikredip anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı
hakkında tefekkür ederler, derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) ‘Rabbimiz!
Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından
koru.!” 105; “İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle
türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince)
korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.” 106 İnsan, yaratılandan
Yaratan’a nüfuz edemeyince, gözlemi tefekküre ulaşamayınca, ilmi
imanla bütünleşemeyince; ibadet etme ihtiyacını Allah’tan başka hayranlık
duyduğu varlıklara yöneltip bazı cisim ve canlıları putlaştırma ahmaklığına
düşmüştür. Bu putlaştırmalar içinde gök ve gök cisimleri büyük yer tutar.
Allahu Ekber; En Büyüklük İlânı!
“Kelimelerin en güzeli dört tanedir: ‘Sübhânallah, ve el-hamdü lillâh ve
lâ ilâhe illâllah ve Allahu ekber” 107 Bu şiarlara, hadisteki sırasıyla; tesbih,
tahmîd, tehlîl ve tekbir denilir. Tekbir, namaz kılan bir mü’minin günlük
hayatında en fazla tekrar ettiği “mesânî”dir (şiar/slogan).
105 3/Âl-i İmran, 191
106 35/Fâtır, 28
107 Buhârî, Eymân 19
• 58 •
Ahmed Kalkan
Bütünüyle dinin özü, bu kısa ifâdede toplanmıştır. En fazla tekrar ettirilen
bu şiar olduğuna göre İslâm’ın dünya görüşü, bu ifâdenin zâviyesinden
olmalı değil midir?
Tekbir’in Anlamı: ‘Tekbir’ sözlükte, yüceltmek, büyük tanımak, ululamak
demektir. “Ve de ki: ‘Hamd (övgü), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan
ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’a
aittir.’ Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et (büyük tanı)” 108
Allah’ın “ekber” oluşu, “a’lâ” ve “a’zam” oluşunu da içine almaktadır.
Son ikisi, âdeta ilkinin açıklaması gibidir. İslâm’ın insanlık tarihi boyunca
söylediği kadîm şiarı, ne kadar özlü, ne kadar mânâlıdır. Kısaca “en büyüklük”
ilânı olan özlü mesaj iliklerimize kadar işlemeli iken başka gündemler,
başka mesajlar bizleri oyalayıp duruyor. Bu dinin Şâri’ tarafından tâyin ve
tesbit edilmiş tekrarlanan âyetler, bizim gündemimizin birinci maddesini
teşkil etmeli iken, biz bu vurguları görmezlikten gelebiliyoruz.
K-b-r kökünden büyüklük ifade eden kelimeler geliyor. “Ekber”, en
büyük olan, “ekâbir” onun çoğulu, “mütekebbir” büyüklenen, “müstekbir”
kendini büyük gören, büyüklük taslayan, “tekebbür” kibirlenmek, “kebâir”,
büyük günahlar. Namazlarda söylenen diğer büyüklük ifâde edici tekrarlar
da bu ifâde ile söylenmiş olmaktadır. Şimdi Kur’an’ın büyüklük ve büyüklenme
ile ilgili âyetlerine bakalım:
1- Allah’ın Büyüklüğü: “Muhakkak ki Allah Aliyyu’l Kebîrdir.” 109; “Gayb
ve şuhûd âlemini bilen Kebîru’l Müteâldir.”110; “Hukm (hüküm), Aliyyu’l Kebîr
olan Allah’ındır.”111; “Allah, her mütekebbir cebbarın kalbini mühürler.” 112;
“Rabbini büyükle!” 113; “Rabbinin ismini an.” 114
2- Şeytanın Büyüklenmesi: “İblis secdeye yanaşmadı, büyüklendi ve kâfir
oldu.” 115
108 17/İsrâ, 111
109 22/Hacc, 62
110 13/Ra’d, 19
111 40/Mü’min, 12
112 40/Mü’min, 15
113 74/Müddessir, 3
114 96/Alak, 3
115 2/Bakara, 34
• 59 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
3- Yeryüzünde Kâfirlerin Büyüklenmesi: “Âyetlerimizi yalanlayarak
büyüklük taslayanlar ateşe atılacaklardır.” 116; “Firavun ve melei (ileri gelenleri),
âyetlerimize karşı büyüklendiler.” 117; “Firavun yeryüzünde büyüklendi ve
halkını gruplara ayırdı.” 118; “Ben sizin en yüce rabbinizim dedi.” 119
4- Rasûl’e Karşı Büyüklenme: “Bu Kur’an iki şehirden birindeki bir büyük
adama indirilmeli değil miydi dediler.” 120; “Kabul ettikleri halde haksızlık
ve büyüklenmelerinden ötürü inkâr ettiler.” 121; “O’dur ümmî bir rasûlü içlerinden
gönderen.” 122
5- İnsanların Birbirine Karşı Büyüklenmesi: “(İblis:) ‘Ben onlardan
hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu topraktan’ dedi.” 123
Tüm hastalıkların kaynağı “büyüklenme”dir. Büyüklenenlerin ilki şeytandır,
ilk günah, büyüklenme günahıdır. Şeytanın yolundan gidenler de
onun işini meslek edinerek büyüklenirler. Bu nedenledir ki, her namazda
Allah’ın “en büyük” olduğunu tekrarlarız. Demek ki gün boyunca büyüklenme
eğilimleri ve tavırları ile yüz yüzeyiz. Namaz kılan bir müslüman da
yüzlerce defa Allah’ın en büyüklüğünü ikrar ettiği halde, bu sözleri söylerken
bel büküp (rükû), yere burnunu sürttüğü (secde) halde, hâlâ büyüklenme
eğilimleri varsa, ne söylediğini ve ne yaptığını bilmiyor demektir.
Yeryüzündeki fesâdın kökünde büyüklenme vardır. Fesadı çıkaran
kâfirlerdir. Müslümanlar arasında anlaşmazlık sebebi de çoğunlukla büyüklenme
(benlik/egoizm)dir. Tüm istenmeyen durumların kaynağında
“benlik” vardır. Benlik, büyüklenmeyle oluşur. Kâfir benliğini ortaya kor,
büyüklenir, küfrüne sebep olur. Müslüman da din kardeşine karşı benlik
yapar, büyüklenir, ayrılığa neden olur. Her ikisinin kaynağı da büyüklenmedir.
Mü’min bu hastalıkları “Allahu ekber” kılıcı ile keser atar. En büyüğün
Allah olduğunu ilân eder. Alnını her gün 80 defa yerlere eğip secde
ederek bunu gösterir.
116 4/Nisâ, 5
117 23/Mü’minûn, 46
118 28/Kasas, 4
119 79/Nâziât, 24
120 43/Zuhruf, 31
121 27/Neml, 14
122 62/Cum’a, 2
123 38/Sâd, 56
• 60 •
Ahmed Kalkan
Bununla şunları ilân etmiş olur: 1- “Ene rabbukümu’l-a’lâ” diyen Firavunlara
meydan okur. 2- “Sellimû teslîmâ” (tam bir teslimiyetle) rûhuyla
Allah’a kendini adar. 3- Gününün her ânında “lâ”yı yaşamış, şimdi “illâ”nın
en yakınına ulaşmıştır. 4- Kibirliliğin göstergesi olan “burnu havada olma”-
yı, “burnunu yere sürterek” kırmış olur.
Yahûdiler de Rasûlullah’a karşı büyüklendiler. Aslında rasûl olduğunu
bildikleri halde “senden de peygamber mi olurmuş?!” diyerek bunu kibirlerine
yediremediler. Oysa Allah onların “ümmî” diye hor gördükleri insanlar
içinden bir rasûl göndermişti. O ümmî idi; ancak, ona itaat edilmeliydi.
Çünkü Allah böyle istemişti. Kalbinde hastalık bulunanlar hemen kendini
gösteriverdi. Büyüklük hastalıklarını açığa vuruverdiler.
İmam Gazzâli, kibirliliğin sebepleri olarak kendini beğenme (ucup),
kin (hıkd), çekememezlik (haset) ve gösterişi (riyâ) sayar. Kibrin sebeplerinin
ilim, amel, ibâdet, asâlet, güzellik, servet, kuvvet, çevre edinme gibi nedenler
olduğunu anlatır. Bunlardan kurtulmak ve tedâvi olmak için “Allahu
Ekber” sözü ne güzel bir ilâç, rukû ve secde ne güzel bir tedâvidir.
Görüldüğü gibi, her şey Allah’ın “en büyüklüğü” etrafında dönmektedir.
Bu nedenle İslâmî bir devrimin dünyaya ilân edeceği temel çağrı bu
büyüklüğün tanınması ve O’na teslim olunmasıdır. 124 Biz müslümanlar, sevindiğimizde,
üzüldüğümüzde, şaşırdığımızda, şok olduğumuzda, hayran
olduğumuzda hep tekbir getiririz: Allahu ekber! Çünkü “Allah en büyüktür”
mânâsına gelen tekbirin işlevi de, anlamı kadar büyüktür. Seviniyorsak
sevincimizi Allah’ın büyüklüğüne bağlarız. Üzülüyorsak, kendimizi Allah’ın
en büyük oluşuyla teselli ederiz. O’ndan bağımsız bir saâdet ve felâket
tasavvur etmediğimiz için safâ halinde de, cefâ halinde de “Allahu ekber”
deriz. Şaşırdığımızda, Allah’ın en büyük oluşunu hatırlar ve bizi şaşırtan
şeyin Allah için çok basit, sıradan bir şey olduğunu bir kez daha hatırlarız.
Şok olduğumuzda, bizi şok eden olayın Allah katında daha büyüklerinin
olduğunu dile getirmek için tekbir getiririz. Hayran olduğumuzda, hayretimizi
esere değil; o eserin sahici müessirine, sanata değil; asıl sanatkâra
yönelttiğimizi tekbirle ifâde ederiz.
Namaza “Allahu ekber”le başlar ve her rekâtta beş kez bunu tekrarlarız.
Namaz ki; o, Allah karşısında kulun esas duruşunu temsil eden ibâdetler
124 İ. Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, s. 13-27
• 61 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
mecmuasıdır. Allah’ın en büyük olduğunu itiraf ederek başlamayan bir
ibâdet, insanı kula kulluktan nasıl kurtarabilir? “Allahu ekber!” demekle,
kula ve eşyaya kulluğu reddettiğimizi ifâde etmiş olur ve O’na kulluğumuzu
secdeyle zirvesine taşırız. İşte tekbirin insanı getirdiği son nokta bir aşk
hareketi olan secdedir. 125
Şüphesiz âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) her şeyden yücedir ve büyüktür.
‘Kibriyâ’ yani her türlü yücelik ve büyüklük O’nun Rabliğinin gereğidir.
Mü’minler, iman ederek bu büyüklüğü tasdik ederler. Onlar Allah’ın
büyüklüğü (kibriyâsı) karşısında istikbar edip büyüklük taslamazlar, kibir
göstermezler. Mü’minler, Allah Teâlâ’nın kendilerine hidâyet lutfetmesinden
dolayı Allah’ı ‘tekbir’ ederler, ‘Sen en büyüksün’ derler. Büyüklük (kibriyâ)
kelimesi neyi ifade ediyorsa, büyüklükten ne kast ediliyorsa hepsinin
Allah’a ait olduğunu ilân ederler. İşte ‘tekbir’, Allah’ın her şeyden üstün, ulu,
azamet sahibi ve büyük olduğunu söylemenin adıdır.
‘Tekbir’le ifâde edilen Allah’ın en büyük oluşu, sıradan bir cümle değildir.
Farklı ilâhlara inanan kimseler, tapındıkları tanrıları büyük bilirler.
Birtakım zorbaların, diktatörlerin, tâğutların önünde secde edenler, ya da
onlara itaat edenler; onları çok büyük, en büyük tanırlar. Kimileri kendilerine
hükmeden güç odaklarını, iktidar seçkinlerini, devlet erkini en güçlü
ve büyük zanneder. Kimileri de süper güç olarak adlandırdıkları A.B.D. gibi
zâlim ve emperyalist devletleri, her şeyi gören, her şeye gücü yeten kaadir-i
mutlak kabul eder. Rabbimiz mü’minlere ‘Allahu ekber’i öğreterek, bütün
bu hatalı “büyük” anlayışından, “büyüklük” ve “büyüklenmek” yanlışlığından
onları kurtarmıştır. En yüce olan; eşi ve benzeri olmayan, her şeyi yoktan
var eden, sonsuz güç sahibi, her an diri ve canlı olan, ezelî ve ebedî olan
Allah’tır.
‘Allahu ekber’ bir iman ifadesidir. Bir din seçiminin sözle dile getirilmesi,
bir kulluk bildirimidir. İman eden insan, bu cümleyi söyleyerek kimi
büyük tanıdığını, kime ibâdet edeceğini ilân eder. Mekke’de ilk inen bu sûrenin
âyetlerinde şöyle denildiğini görüyoruz: “Ey bürünüp örtünen; Kalk
(ve) bundan böyle uyarıp korkut; Rabbini ‘tekbir’ et (yücelt); Elbiseni de temizle…”
126
125 D. Ârif Çevikel, Allahu Ekber
126 74/Müddessir, 1-4
• 62 •
Ahmed Kalkan
İslâm bu ilk mesajla, insanlara kimin ‘büyük’ tanınması gerektiğini haber
veriyordu. Ya çıkarları olduğu için, ya korktukları, ya da baba mirası
olduğu için yalancı ilâhları ‘ekber’ tanıyan insanlara bundan daha güzel bir
mesaj olamazdı. Bu ilân/duyuru karşısında, ‘büyüklüğü’ başka şeye veren
insanların sarsılmaması mümkün değildi. ‘Allahu ekber’ yüce bir gerçeği
haykırıyordu ve işitenleri ürpertiyordu.
Bilindiği gibi, müslümanların şiarı (özel sembolü) sayılan ‘ezan’ın ilk
sözleri ‘Allahu ekber’dir. Mü’minler, her ezan okuyuşta, bu gerçeği işiten
kulaklara, hisseden yüreklere, bütün canlılara ve ufka kadar bütün yeryüzüne
ulaştırırlar, haber verirler. İnsan dışındaki bütün yaratıklar Allah’ın
büyüklüğünü zaten bilirler, O’na itaat ederler, teslimiyet gösterir ve O’nu
devamlı tesbih edip zikrederler. Ancak, hevâsını ve başka yalancı güçleri
tanrı edinen bazı insan taslakları, bu gerçeğe yüreklerini kapatırlar. Okunan
ezanlar bu kapalı yürekleri ölümsüz gerçeğe açma çağrısıdır, çabasıdır.
Mü’minler namaza da ‘tekbir’ ile, ‘Allahu ekber’ diyerek başlarlar. Böylece,
insanın gönlüne girebilecek bütün sevgileri, bütün yücelikleri, bütün
değerli sanılan şeyleri bir tarafa atar, hepsini elinin tersiyle arkaya fırlatır
ve öylece, büyük olan, en büyük olan Rabbinin huzuruna kul olmanın bilinciyle
ve teslimiyetiyle dururlar. ‘Allahu ekber’ sözü, kulun Allah’ı tasdik
etmesinin, O’na teslim olmasının, O’na karşı kul olduğunun bilincine varmasının
açıkça gösterilmesidir. Başkalarının inandığı bütün büyüklük (istikbar/
kibriyâ) anlayışlarının reddedilmesidir.
Namazın rükünlerinin her birinin arasında da Allahu ekber denilir.
Böylece bu muazzam gerçek, sık sık vurgulanır. Bu vurgu, mü’min tarafından
öncelikli olarak kendi nefsine karşı yapılır ki, nefis elindeki imkânlarla
büyüklük duygusuna kapılmasın. Sonra da başkalarına duyurulur. Bayramlarda
ve hac zamanı söylenilen ‘teşrik tekbirleri’ de biraz daha uzun
cümlelerle aynı şeyi ifade etmektedir.
Allah’ın dışında herhangi bir varlığa ‘en büyük’ diye hitap etmek şüphesiz
İslâm’ın ölçüleriyle bağdaşmaz. Bu niteleme, ister sevgiden isterse
korkudan kaynaklansın, farketmez. En büyük olma sıfatı, nitelik, nicelik,
makam, güç ve kudret kaynağı olarak Allah’a aittir. Mecâzen de olsa bir
başkasına, ‘falanca kişi veya şey en büyük, başka büyük yok’ demek Islâm
inancına terstir. Hiç bir makam, hiç bir güç, hiç bir sevgi ve korku Allah’a
• 63 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ait olanla benzer ölçüde veya yanyana düşünülemez. Bir şeyi Allah gibi görenler,
bir şeyi Allah’ı sever gibi sevenler, ya da Allah’a ait bir sıfatı yaratılmışlara
verenler, -iman iddialarına rağmen- şirke düşerler. 127
Allah’ın en büyük olduğunu kendine ve her şeye ilân eden kimsenin
gözünde ve kalbinde başka bir büyük olamaz. Bazıları parayı, otomobili,
kadını, dünyevî makamı/koltuğu, apartmanları, kendini, çocuklarını... büyük
görür, giderek bunları veya bunlardan birini tutku halinde fanatik şekilde
sever. Mü’minin gözünde ve gönlünde ise büyütülmeye, büyüklüğünü
kabul etmeye değer tek varlık vardır; Allah. “İnsanlardan bazısı, Allah’tan
başkasını Allah’a endâd (eşler ve benzerler) edinir de onları, Allah’ı sever gibi
severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler (onların Allah’ı sevmesi her
şeyden, her sevgiden daha fazladır).” 128
- 4. Âyet -
وَِثيَاَبكَ فَطَهِّرْ
temizle فَطَهِّرْ : ve elbiseni : وَِثيَاَبكَ
“Ve elbiseni temizle.” (4. Âyet)
Elbiseni, kendini, seni üzerindeki giysiler gibi yakından sarmış olan cemaat
ve topluluğu maddî mânevî her türlü pislikten temizle. Irzını koru.
Kalbini ve çevreni şirk ve isyandan iman ve itaat ile arındır. Namaz gibi
ibadetlere en temiz elbiselerle devam et. Kılık kıyafetine dikkat et. Çünkü
mü’min temizdir, paktır. Pis şey taşımak ona yakışmaz. Ayrıca, Allah’a karşı
saygı göstermekten de geri durma.
Dikkat edersek, “Alâk, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir” sureleri
ile
bizler dâvetçi ve tebliğci olarak yetiştiriliyoruz. Kim tarafından? Rabbimiz,
yani bütün âlemleri olduğu gibi biz insanları da terbiye edip yetiştiren, eğiten
Allah (c.c.) tarafından yetiştiriliyoruz.
127 Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 693-694
128 2/Bakara, 165
• 64 •
Ahmed Kalkan
Rabbimiz, Efendimizin şahsında bizlere de “elbiseni
temiz tut” diyor.
Yani tebliğci; iç dünyasını şirkten, küfürden, inkârdan temizleyecektir.
Dış
dünyasını da pisliklerden yani görünen pisliklerden temizleyecektir.
Çünkü
içimiz gibi dışımızın da, görüntümüzün de temiz olması önemlidir, insanlar
dış görüntüye de dikkat ederler.
Bu âyet hakkında âlimlerin görüşleri:
1) Abdullah b. Abbas, İkrime, Katâde, Dahhâk ve İbrahim en-Nehâî’ye
göre elbiselerini, günah işleme ve ihanette bulunma manevi kirlerinden temizle,
demektir. Katâde diyor ki: Araplar ahdi bozan adama “elbisesi kirli”,
verdiği sözü yerine getirene ise “elbisesi temiz” derler.
2) Abdullah b. Abbas’a göre güzel ameller işle, davranışlarını düzelt, demektir.
3) Muhammed b. Sirin ve İbn Zeyd’e göre ise elbiselerini su ile yıka ve
onları necasetten arındır, demektir.
Taberî bu son görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş, ancak mânevî
kirlerden arın, şeklindeki görüşün, selefin çoğunluğunun görüşü olduğunu
bildirmiştir.129
İbn Zeyd diyor ki: “Müşrikler temizlenmezlerdi. Onun için Yüce Allah,
Rasûlüne temizlenmesini ve elbisesini temizlemesini emretti.”130
İbn Abbas diyor ki: “Yüce Allah, elbiseyi kalpten kinaye olarak zikretti.
Yani “kalbini günah ve isyanlardan temizle” buyurdu. İbn Abbas, Gıylan’ın
şu sözünü şahit getirdi: “Allah’a hamdolsun, ben hiç günahkâr elbisesi giymedim.
Hainliğe de bürünmem.”131
Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Araplar, herhangi bir kimsenin
ayıplardan ve kötü sıfatlardan temiz olduğunu anlatmak istediklerinde “Filanın
elbisesi temizdir.” derler. Bir kimse kötü ahlâk taşıyorsa ona da “Filanın
elbisesi pistir.” derler.”132
129 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları: 8/475-476.
130 Muhtasar-ı İbn Kesir, 3/568; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
131 Taberi, Tefsir: 29/91; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
132 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
• 65 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Fahreddin Râzi şöyle der: “Bu kinayenin güzel oluşunun sebebi şudur:
Elbise insandan ayrılmayan bir şey gibidir. Dolayısıyla, Araplar elbiseyi,
insandan kinaye yaptılar ve: Şeref elbisesinin; iffet de eteğinin içindedir.”
dediler.”133
Kurtubî de şunları söyler: Yüce Allah’ın: “Elbiseni temizle!” buyruğu ile
ilgili sekiz türlü açıklama yapılmıştır.
1- Elbiseden maksat, ameldir.
2- Kalptir,
3- Nefistir,
4- Cisim (beden)dir,
5- Aile halkıdır,
6- İnsanlardır,
7- Dindir,
8- İnsanın üzerine giydiği elbiselerdir.134
Mevdûdi diyor ki: “Bunlar çok kapsamlı kelimelerdir ve anlamları çok
geniştir.
Birinci anlamı şudur: “Elbiselerini pislikten temiz tut.” Çünkü beden ve
elbisenin temizliği ile ruhun temizliği birbirlerinin gerekleridir. Temiz bir
ruh, pis bir beden ve pis bir elbise içerisinde kalamaz. Allah Rasûlü insanoğluna,
beden ve giysi temizliği talimlerini tafsilatlı olarak vermiştir. Öyle
ki değil sadece o zamanki cahiliyye Arapları, bugünkü en uygar toplumlar
bile bu seviyede sayılamaz. Hatta dünyadaki bazı dillerde taharet kelimesi
bile bulunmamaktadır. Hâlbuki İslâm’da hadis ve fıkıh kitapları “Tahâret
Bahsi” ile başlarlar. Bu kitaplarda temizlik ve necislik arasındaki farklar anlatılır
ve nasıl temiz olunur, nasıl taharet alınır, detaylarıyla izah edilir.
133 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/192; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat,
7/120.
134 Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yay., c. 18, s. 163-164
• 66 •
Ahmed Kalkan
Bu ifadenin ikinci anlamı da şöyledir: “Kendi giysilerinizi temiz tutun.”
Ruhbâniyette dinî kutsallığın ölçütü bir kimsenin temizlenmeden kirli olarak
kalmasıdır. Eğer birisi temiz ve düzgün giyinirse onu dünyaperest olarak
nitelerler. Oysaki insan fıtratı pislikten nefret eder. Az buçuk bir duygu
sahibi insan temiz ve intizamlı insanları sever. Aynı şekilde Allah yolunda
davet eyleminde bulunan bir kimse görünüşte de nazif ve pâk olmalıdır ki
insanlar ondan iğrenmesin. Böyle insanlarda hiç bir kirlilik olmamalıdır ki
diğer insanlara ağır gelmesin, onları nefret ettirmesin.
Üçüncü anlam da şudur: Yani, “Giysilerinizi ahlâkî ayıplardan da temiz
tutunuz.” Bu demektir ki giysileriniz temiz ve düzgün olmalıdır, ama
bir kibirlenme, bir gösteriş ve bir şan-şöhret vesilesi olmamalıdır. Elbise;
bir insana diğer bir insanı tanıtan ilk şeydir. Karşıdaki insan bir kimsenin
elbisesini görerek bu kişinin nasıl birisi olduğunu tahmin edebilir. Reislerin
elbiseleri, ağaların elbiseleri, dinî liderlerin elbiseleri, kibirli insanların
elbiseleri, berduşların ve hafif meşreplilerin elbiseleri vs. bütün bu elbiseler
sahiplerinin mizaçlarını ortaya koyar. Allah’a davet eden kimseler bu yukarıda
saydıklarımız gibilerinden fıtraten farklıdırlar. Bu yüzden de giysileri
de farklı olmalıdır. Bu kişiler öyle bir giysiye bürünmelidir ki onu gören
herkes bu kişinin şerefli bir insan olduğunu ve bu kişinin kalbinde hiç bir
kötülük bulunmadığını fark etsin.
Dördüncü anlam da şöyledir: Yani “uçkurunu temiz tut, ona sahip ol.”
Bu deyim, Urduca da aynen Arapça’da olduğu gibi kendini ahlâki kötülüklerden
uzak tutmak ve en güzel ahlâkla donatmak için kullanılır. İbn
Abbas, İbrahim Nehâî, Şa’bi, Atâ, Mücahid, Katâde, Said bin Cübeyr, Hasanü’l-
Basri ve diğer büyük müfessirler bu âyetin anlamında aynı yorumu
yapmışlar yani “Ahlâkınızı temiz tutun ve her türlü kötülükten ve çirkin
işlerden kendinizi arındırın” manasını vermişlerdir. Arapça deyimlerde, bir
kişi diğer birisi için “elbisesi temizdir” ve “görünüşü temizdir” dediğinde
bundan güzel ahlâk sahibi bir insan kastedilir. Bunun tersine “elbisesi kirlidir”
denildiğinde de o kimsenin ilişkilerde iyi bir insan olmadığı ve sözüne
itibar edilmeyen biri olduğu kastedilir.”135
“Elbiselerini temizle.” “Elbise temizliği” Arap dilinde dolaylı olarak kalp,
ahlâk ve davranış temizliği anlamını taşır. Amaç elbiselerin örtülüğü öz
135 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/469.
• 67 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
kişiliğin, bu kişiliği oluşturan tüm özelliklerin ve niteliklerin temizliğidir.
Temizlik, peygamberliğin doğasının en ayrılmaz sıfatı olduğu gibi yüceler
âlemi ile ilişki kurabilmenin de vazgeçilmez şartıdır. Bunların yanı sıra
uyarmanın ve duyurmanın şartları ile baş edebilmek için, çeşitli akımlar,
çeşitli arzular, çeşitli kanallar ve dehlizler arasında çağrı görevini yürütebilmek
için de temizlik gereklidir. Dava adamı görevini yaparken kendisini
çeşitli kirlerle, pisliklerle, tortularla ve lekelerle sarılmış, kuşatılmış bulacaktır.
Bu olumsuz şartlar ortasında kirlenmeden kirlileri kurtarabilmek
için, lekeliler ile ilişki kurarken lekelenmemek, üzerine çamur sıçratmamak
için her bakımdan tam anlamda temiz olmaya ihtiyacı vardır. Bu direktif
peygamberliğin, çağrı işlevinin, çeşitli ortamlarda, çeşitli toplumlarda, çeşitli
şartlarda ve kalplerde bu görevi yürütmenin şartlarına yönelik ince ve
derin anlamlı bir vurgulamadır.136
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ve giysilerini, elbiseni artık
temizle. Giysi ve elbise, bazen bunları giyen kişinin kendisinden, bunların
temizliği de giyenin temizliğinden kinaye olur. Nitekim, “Filân kişinin
eteği temizdir.” denildiği zaman onun iffetli ve ahlâkının temiz olduğu anlatılmak
istenir.
Bu âyetteki “siyab” (giysi) kelimesi nefisten veya kalpten kinaye olmak
üzere birçok tefsirci “Elbiseni temizle” âyetini “kendini veya kalbini günahtan,
haksızlıktan temiz tut, yaptığın uyarıları kabule engel olacak kirli huylardan
sakın, öğütlerinin kabul edilmesini sağlayacak olan güzel ahlâk ile
ahlâklan” diye manevî ve ahlâkî temizlik ile tefsir etmişlerdir. Fakat kinaye,
hakikî mânânın da kastedilmesine engel olmadığı için, bu şekilde bir tefsir
aynı zamanda gerek bedenin gerek elbisenin maddi temizliğinin emredilmiş
olmasına aykırı olmaz. Çünkü “tahâret” ve “nezâfet” kelimeleri dilimizde
temizlik mânâsına gelmekle birlikte taharet, nezafetten daha genel
olarak maddî ve manevî temizliği kapsar. Bununla beraber burada bundan
başka bir mânâ daha vardır ki o da “siyâb” kelimesinin bir şeyi yakından
bürüyen, kuşatan şeyden ve zarftan kinaye ve mecaz olmasıdır. Yani “seni
üzerindeki giysiler gibi yakından sarmış olan cemaat ve topluluğunu, ilk
önce etrafındaki kimseleri temizle” demek olur ki bu mânâ “Önce en yakın
akrabalarını uyar.”137 âyetinin mânâsına da uygun düşer.
136 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
137 26/Şuarâ, 214
• 68 •
Ahmed Kalkan
Hem bunda Hz. Peygamber (s.a.s.)’in maddî ve manevî nefis temizliği
öncelikle anlatılmış olacağından onun nefsindeki temizliğini hatırlatmaya
gerek kalmaz.”138
“Siyab” lafzan “elbise”, mecâzen elbisenin örttüğü “beden”dir. Bu âyet,
maddî temizliği, bir sonraki âyet de mânevî temizliği emreder. Namaz abdesti,
bu emrin neticesi olsa gerektir. Bu âyetler hem misyon hem vizyon
inşâ etmektedir.139
Vücudumuzu dış âlemden koruyan, saklayan giysidir. Elbise, kişinin
vücut hatlarını örtecek, kişiyi örtücü olan şeydir. Allah diyor ki, “Elbiseni
de temizle.”
İşte bu âyetten dolayı diyorlar ki, İslâm öncesi ne müşriklerde, ne ehl-i
kitap arasında elbise temizliği diye bir şey söz konusu değildi. İlk defa elbise
temizliğini gündeme getiren İslâm’dır.
Elbise, iffet ve namus mânâsına da gelir. Meselâ Türkçe’de kullanılan,
“Eteği kirli”, “Eteği temiz” veya “Uçkuruna düşkün” gibi sözler, elbiseyle
ilişkin ama namus ve iffeti çağrıştıran ifadelerdir. “Öyleyse ey peygamberim
ve ey peygamber yolunun yolcusu Müslümanlar! Elbiselerinizi temizleyin!
Yani eteklerinizi temiz tutun! Uçkurlarınıza sahip çıkın! Namuslarınıza,
iffetlerinize sahip olun! Namussuz ve iffetsizler olmayın!” anlamına
gelecektir bu emir.
Elbise, kişinin ahlâk ve faziletini anlatır. Elbiseyle ahlâk ve fazilet kastedilir.
Hani “Üzerime bu güne kadar fısk ve fücur elbisesi giymedim!” veya
“Dalkavukluk, dangalaklık, kisvesine bürünme!” diye bir laf kullanılır. İşte
bu da elbise mânâsına gelmektedir ve bu konuda da Rabbimiz bizden temizlik
istemektedir. Ahlâk temizliği ve fazilet örnekliliğinize dikkat edin
denilmektedir.
Elbiseni helâl olan bir kazançtan yapmaya çalış. Helâl ve temiz olmayan
bir kazançtan olmasın elbisen. Çünkü sen o elbisenin içinde Rabbine
kulluk yapacaksın. Haramdan kazanılmış bir elbiseyle yapılan ibâdeti Allah
138 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/416-417.
139 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
• 69 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
kabul etmez. Anlıyoruz ki elbisenin temiz olması demek, paranın, kazancın
temiz olması demektir.
Elbise, siyab, bizzat kişinin kendisi anlamına gelir. Yani kişinin dışı
söylenir de, içi kast edilir. Elbiseni temizle emri, kendini temizle anlamına
gelir. Her türlü maddî ve manevî, görünür ve görünmez pisliklerden kendimizi
temizlememiz, arındırmamız isteniyor bizlerden.
Kişinin karısı, kızı için de elbise, libas sözü kullanılır. Öyleyse elbiseni
temizle, elbiseni temiz tut demek, karının, kızının namusunu, iffetini koru,
onları namuslu, iffetli hale getir anlamına gelecektir. Çünkü bakıyoruz Bakara
sûresinde kadınlarımız için Rabbimiz “libas” kelimesini kullanıyor:
“Hanımlarınız sizin için örtüdür, siz de onlar için elbisesiniz.”140
a. Elbise kişiyi örter ve onu dış etkenlerden korur. Kadınlarınız da sizi
örtüp haramdan korumaktadırlar. Sizler de kadınlarınızı örtüp onları haramlara
düşmekten korursunuz.
b. Kadınların kocaları, kocaların da kadınları için elbise olmaları, temiz
olmaları ve sahibine has olmaları anlamını da ihtiva etmektedir. Elbise,
temiz olmalıdır. Kadın temiz olmalıdır, kadın afife, erkek de iffet sahibi
olmalıdır. Kadın sadece kocasına, kocası da sadece karısına ait olmalıdır.
Kadının başkalarına gitmesi de, erkeğin başkalarına uzanması da mümkün
değildir.
c. Elbisenin insan vücuduna yakınlığı neyse, karı-kocanın da birbirlerine
yakınlığı da odur. Kadın kocasına, koca da karısına tıpkı elbisenin
vücuda yakınlığı gibidir. Libas, esasen onların bizi haramdan korumaları,
bizim de onları haramdan korumamız demektir. Onların bizi Allah’a kulluğa
yönlendirmeleri, bizim de onları kulluğa yönlendirmemiz demektir.
Müslümanlar dinlerini hanımlarıyla tamamlarlar. Hanımlar da kocalarıyla
tamamlarlar. Onlar onlara örtü, onlar da onlara örtüdür. Hayatı birlikte yaşarlar
ve birlikte Allah’a kulluğa harcarlar.
Eğer kadınlarımız bizim için örtü olacaklarsa o zaman onları çok iyi
eğitmek zorundayız. Bizi örtecek, bizi koruyacak biçimde onları eğitmek
zorundayız. Hem kendimizi eğitmeli, hem de kadınlarımızı eğitmeliyiz.
140 2/Bakara, 187
• 70 •
Ahmed Kalkan
Yani verdiğimiz kararlarda, uygulamalarımızda, cennet yolunda ne onlar
bize ayak bağı olmalılar, ne de biz onlara ayak bağı olmalıyız. Demek ki
kadınlarımızı, kızlarımızı da temizlemek zorundayız. Bu Müslüman olarak
bizim yapmamız gereken en temel görevlerimizden biridir. Bir hadisin
beyanına göre yarın cennetin kapısında şöyle bir yazı yazılacak: “Buradan
deyyûslar giremez!” “Deyyusa Allah kıyâmet günü nazar etmez141; deyyus
cennete girmez.142 Ne demektir deyyûs? Namusunu kıskanmayanların,
karısına, kızına birinin yan gözle bakmasına göz yumanların, karısına birisinin
farklı bakmasına tahammül edenlerin, Cennete giremeyeceklerini
anlıyoruz. Öyleyse Allah için evlenmek üzere kızlarımızı verdiklerimize,
eğitmek üzere onları kendilerine teslim ettiklerimize biraz dikkat etmeliyiz.
Aslında kendimiz eğitmemiz gerekirken mademki bunu yapmıyor, götürüp
birilerine teslim ediyoruz, bu teslim ettiklerimizin dinine, imanına, namusuna
iffetine dikkat etmek zorundayız.
İslâm’ın elbiseye de karıştığını anlıyoruz buradan. Zaten İslâm’ın karışmadığı
bir konu yoktur. Bizimle ilgili her konuya karışır İslâm.
Elbise bir de kişinin onunla büründüğü çevresi demektir. “Öyleyse ey
peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, çevrenizi temizleyin,
etrafınızı temiz tutun,” diyor Rabbimiz. “Ortamı temiz tutun, çevrenizde
pisler, pislikler varsa, ahlâksızlar, hayâsızlar varsa, hıyânet ve cinâyet şebekeleri,
cehalet içinde olanlar varsa, işte onlardan da kendinizi çekip çevirin
şöyle, bulaşmayın onlara,” diyor Rabbimiz.
“Elbiseni temiz tut.” Yani, amelini ıslah et! Ahlâkını güzelleştir. Veya bir
başka mânâsıyla, o ortamı düşünürsek elbiseni kısalt, elbiseni sığa ve topla,
mânâsınadır. Yani, “kolları sıvayıp etekleri toplayarak işe giriş! İşe başla!”
anlamına gelecektir. “Peygamberim! Eteklerin sağa-sola dolaşıp durmasın.
Çamur mu karacaksın? Defter mi düreceksin? Para mı kazanacaksın? Din
mi duyuracaksın? Tebliğ mi yapacaksın? Cihada mı gideceksin? Hadi durma
ne yapacaksan eteklerini topla! Kolları sıva ve işe başla! İşe koyul” diyor
Rabbimiz.143
141 Nesâî, Zekât 69, h. no: 5, 80
142 Taberânî
143 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an
• 71 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
- 5. Âyet -
وَالرُّجْزَ فَا جْ هُرْ
uzak dur فَا جْ هُرْ : pislikten : وَالرُّجْزَ
“Pislikten uzak dur.” (5. Âyet)
Yani, mânevî tüm pisliklerden uzak dur. Ricz “azap ve necâset”, rucz
“put ve şirk” mânasına gelir. “Fehcur” hecera’nın emridir. Hecera’nın emri
ile hâcera’nın emri arasındaki fark şudur: Birincisinin amacı bir şeyden tamamen
alâkayı kesip uzaklaşmak için yola çıkmak, ikincisinin amacı bir
şeye kavuşmak için yola çıkmaktır.144
Putlara ibadetten, kabalıktan, her türlü ahlâksızlıktan, azaba, maddî
ve mânevî hastalıklara, musibetlere sebep olacak günahtan, temiz olmayan
hallerden uzak durmaya devam et, müşriklerin ahlâkından uzak dur,
temizlikten, taharetten, ibadet ve itaatten ayrılma. Sakın bu pis şeylere yaklaşma.
O müşriklerin ahlâkı ile ahlâklanma. Aksi takdirde harama, şirke ve
küfre girersin. Yaşantınla İslâm’a örnek ol. İnsanlar senin şahsında İslâm
ahlâkını görsünler.
Rucz’un anlamları hakkında Fahreddin Râzi şöyle der: Âlimler, “rucz”
kelimesi hakkında şu izahları yapmışlardır:
1) El-Utbî şöyle der: “er-ruczu” azab anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı
Hak, “Eğer bizden o azabı (ricz’i) kaldırırsan...”145 âyetinde ricz kelimesini
azab anlamında kullanmıştır. Cenâb-ı Hak, şeytanın hile ve tuzaklarını,
İlâhî azaba sebep olduğu için “er-ruczu, er-riczu” diye adlandırmıştır,
yine aynı mânâdan dolayı, putlarda “er-riczu, er-ruczu” adını almışlardır.
Binâenaleyh, bu görüşe göre bu âyet, her türlü masiyyetten sakınmanın farz
olduğuna delâlet etmiş olur. Bu görüşe göre burada şu iki ihtimali mânâ
verilebilir:
144 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
145 7/A’râf, 134
• 72 •
Ahmed Kalkan
a) Cenâb-ı Hakk’ın, “Ve’r-rucze fehcur” cümlesinin anlamı, “Seni, azaba
ve isyana götürecek olan her şeyi terk et” şeklinde olur ki, kelâmın takdiri,
yani, “neticesi azab olan şeyleri terk et.” şeklindedir.
b) “Bir şeyi, yakınındaki ve kendisine bitişik olan şeyin adıyla adlandırmak”
üzere, azaba götüren şeye, “rucz”, yani “azab” adı verilmiştir.
2) Rucz, çirkin ve kazurat olan şeyleri ifade eden bir kelime olup, bu
kelime, buna göre rics (pislik, murdar) anlamını taşımış olur. O halde, ifâdesi,
“Mekârim-i ahlâk, iyi huylar” hususunda efrâdını câmi, küllî, genel
bir ifade olmuş olur. Buna göre, Hz. Peygamber (şahsında bütün mü’minler)
e sanki, “kabalığı, sefihliği ve bütün çirkin şeyleri bırak, bu tür şeylere
başvuran o müşriklerin huylarıyla huylanma...” denilmek istenmiştir ki, bu
mânâ, Cenâb-ı Hakk’ın, Mûddesir, 4. âyetini, “Elbiseni temiz tut” ifâdesini
“huyunu güzelleştir, nefsini günah ve çirkin şeylerden arındır” şeklinde tefsir
edenlerin yorumuna uygun düşer.146
Bu âyet hakkında âlimlerin görüşleri:
1) Abdullah b. Abbas, Mücahid, İkrime, Katade ve İbn Zeyd bu âyetin
ilk kelimesindeki ra harfini ötreli olarak yani “Rucz” şeklinde okumuşlar
ve bundan kastın putlar olduğunu söyleyerek âyeti şöyle izah etmişlerdir:
“Sen, putlara ibadet etmekten ve onlara hizmette bulunmaktan kaçın.”
2) İbrahim en-Nehâî ve Dahhâk bu âyetin ilk kelimesindeki ra harfini
esreli olarak yani “Ricz” şeklinde okumuşlar ve bundan kastın çok günah
işleme olduğunu söyleyerek âyeti şöyle izah etmişlerdir: “Sen, seni azaba
götürecek günahları işlemekten kaçın.”147
İbn Zeyd şöyle der: “Rücz, putperestlerin tapmış oldukları sahte ilâhlardır.
Yüce Allah Rasûlullah’a, onlardan uzak durmasını, onlara gelmemesini
ve yaklaşmamasını emretti.”148
Fahreddin Râzi de şöyle der: “Rücz, recs gibi kötü pisliğin adıdır. Nitekim
Yüce Allah mealen: “Pislikten, putlardan sakın.”149 buyurmuştur. Yüce
146 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 22/244.
147 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/476.
148 Taberi, Tefsir: 29/93; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
149 22/Hacc, 30
• 73 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Allah’ın “Ve’r-rucze fehcur.” Âyeti, bütün güzel ahlâkı kapsayan bir sözdür.
Sanki Rasûlullah’a (s.a.s.) şöyle denilmiştir: Kabalıktan, beyinsizlikten ve
çirkin olan her şeyden uzak dur. O müşriklerin ahlâkı ile ahlâklanma. Burada
“uzak dur” emrinden maksat, “uzak durmaya devam et” demektir.
Nitekim müslüman “Bizi doğru yola ilet.”150 der. Bu, müslümanın, doğru
yolda olmadığı manasına gelmez. Aksine bu, “Bizi doğru yolda sabit kıl.”
demektir.”151
Mevdudi diyor ki: “Pislikten kasıt, her türlü pisliktir. Akidedeki pislik,
düşüncedeki pislik, ahlâkî pislik, ameldeki pislik, beden ve elbisedeki pislik
ve yaşantıdaki pislik vs. Yani çevrende, toplumda her türlü pislik yaygın
haldedir, işte bundan kendini temiz tut. Kimse; “Bu, başkalarına bir şeyler
anlatıyor ama kendisi bile yaşantısında bu pisliklerden arınmış değil”
dememelidir. Bu yüzden senin yaşantında bütün bunlardan hiç bir iz bile
olmamalıdır.”152
Seyyid Kutub da şöyle diyor: “Çirkin davranışlardan uzak dur.” Peygamberimiz,
peygamber olmadan önce bile müşriklikten ve azaba çarpılmayı
gerektirecek iğrençliklerden uzak durmuştu. Sağlıklı fıtratı bu tür bir sapıklığı,
böylesine lekeli bir inanca kapılmayı, bu çeşit ahlâk bozukluklarını ve
kirli gelenekleri reddetmişti. Onun hiçbir cahiliye uygulamasına katıldığı
görülmemiştir. Buna rağmen kendisine niçin bu direktif veriliyor? Amaç
barış ve uzlaşma kabul etmez bir farklılığı, bir saf ayrımını açık açık duyurmaktır.
Çünkü İslâm yolu ile müşriklik akımı, hiçbir noktada buluşmayan
iki ayrı yoldur. Bunun yanı sıra bu direktifle söz konusu iğrençliğin kirinden
uzak durma yönünde duyarlı bir bilinç oluşturma amacı da güdülmüştür.
Ayetin orjinalinde geçen “rics” sözcüğü aslında “azab” anlamındayken
zamanla azaba uğramayı gerektiren davranışlar anlamını kazanmıştır.153
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ve o pislikleri artık savıp
uzaklaştır. “Rücz” ve “ricz” kelimeleri pislik ve azap mânâsına geldiği gibi
burada put ve heykel demek olduğunu da açıklamışlardır.”154
150 1/Fâtiha, 6
151 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/193; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:
7/120-121.
152 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/470.
153 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
154 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/417.
• 74 •
Ahmed Kalkan
“Kötülüklerden de uzak dur.” Yani kötülük yapma, kötülük yapanlarla
beraber olma, kötülük çarşılarında gezme, kötü arkadaşlarla birlikte
olma.
Peygamber efendimizin bir hadisi atasözü haline gelmiştir. “İslinin yanında
oturanda is, misklinin yanında oturanda misk kokar.”155 Kötülerin yanına
ancak, onları kurtarmak için gidilecektir.156
- 6. Âyet -
‚ تسْتَكْثِ ُ §نُ نْ ¨ وَلاَ تَ ْ
§ن نُْ ¨ وَلا ت َْ : başa kakma ‚ تسْتَكْثِ ُ : görerek çok
“Çok görerek başa kakma (Allah için yaptığın iyiliği çok görme. İyilik
yapmayı kazanç kapısı haline getirme).” (6. Âyet)
Allah için yaptığın iyiliği çok görme. “el-memnun”, yardım edenin yardım
alana iyiliğini hatırlatması, bir tür baş kakıncı yapması. Zemahşeri’ye
göre; “çok görerek verme, verdiğini çok sanarak verme” veya “daha çoğunu
umarak vermemezlik etme” anlamına gelir. Bu âyet istiksârı yasaklar. İstiksâr:
Bir kimsenin daha fazlasını alma beklentisiyle vermesidir. Bu mantığı
“kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” sözü iyi özetler.157
Ey Muhammed! İnsanlara yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Bir
iyilik yaptığın, bir lütuf ve ihsanda bulunduğun zaman, verdiğin kimseden
karşılığında daha çoğunu almak maksadıyla yapma. Dünya ticareti ve maksadını
gözeterek veya gösteriş ve iki yüzlülük yaparak iyilik etme; sırf Allah
için iyilik et, başkasından bir karşılık bekleme. Çünkü cömert kişi, verdiği
çok da olsa onu az görür. Fakir olmaktan korkmayan kimse nasıl verirse,
sen de öyle ver. Yapmış olduğun amelinden dolayı Rabbine karşı sitemde
bulunma ve amelini gözünde büyütme. Zira, amelin, Rabbinin sana verdiği
nimetler karşısında çok büyük bir şeydir. Ey Muhammed, sen nübüvvetini
insanların başına kakarak ondan dolayı insanlardan ücret alıp malını ço-
155 Buhâri, Büyû’ 38; Müslim Hicr 146; Ebû Dâvud, Edeb 16
156 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yay., 8/101
157 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
• 75 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ğaltmaya kakma, çokça hayır işlemekten gevşeme, sıkı dur. Allah rızası için
Allah’ın istediği şekilde karşılık beklemeden iyilik et. İnsanların kabalıklarına,
nankörlüklerine, kalleşliklerine sabret. Mükâfatı yalnızca Allah’tan
bekle. Şüphesiz Allah senin ecrini eksiltmeyecek, bilakis artıracaktır.
Bu âyet hakkında âimlerin görüşleri:
1) Abdullah b. Abbas, Damre b. Habib, Ebu el-Ahves, İkrime, İbrahim
en-Nehâî, Dahhâk, Katâde, Tâvus ve Mücahid âyeti şu şekilde izah etmiştir:
“Ey Muhammed, sen daha fazlasını sana versinler diye hediye verme.”
Yani, verdiğin şeyden daha büyük bir karşılık bekleme. Dahhâk diyor ki:
“Verdiğin hediye karşılığında daha fazla bir şey almak faiz gibi gözükse de
helaldir. Ancak bu, özellikle Rasûlullah’a yasaklanmıştır.”
2) Hasan-ı Basri ve Rebi’ b. Enes âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Yapmış
olduğun amelinden dolayı Rabbine karşı sitemde bulunma ve amelini gözünde
büyütme. Zira, amelin, Rabbinin sana verdiği nimetler karşısında
çok büyük bir şeydir.”
Taberi bu görüşü tercih etmiş ve bundan önceki âyetlerin, Rasûlullah’a,
Allah’a ciddi bir şekilde yalvarmasını ve gördüğü eziyetlere karşı sabretmesini
emrettiklerini, bu âyetin de o âyetlerle uyumlu bir şekilde yorumlanmasının
doğru olacağını söylemiştir.
3) Mücahid âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Ey Muhammed, sen çokça
hayır işlemekten gevşeme, sıkı dur.”
4) İbn Zeyd âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Ey Muhammed, sen nübüvvetini
insanların başına kakarak ondan dolayı insanlardan ücret alıp malını
çoğaltmaya kakma.”158
Kurtubî diyor ki: “Çok görerek minnet etme” buyruğunun anlamı ile ilgili
on bir açıklama vardır:
1- Başkasından ötürü taşıdığı yükümlülükleri çok gören kimse gibi sen
de yüklenmiş olduğun peygamberliğin ağırlıkları dolayısıyla Rabbine karşı
minnet
etme!
158 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/477.
• 76 •
Ahmed Kalkan
2- Daha iyisini elde etmek ümidiyle sakın herhangi bjr bağışta bulunma!
Bu açıklamayı İbn Abbas, İkrime ve Katâde yapmıştır. ed-Dahhâk dedi
ki: Allah
bunu Rasûlüne haram kıldı. Çünkü o edeplerin en değerlisi, ahlâkın
en üstünü ile emr olunmuştu. Ancak bunu ümmetine mubah kılmıştır.
Mücahid de böyle demiştir.
3- Yine Mücahid’den şöyle dediği nakledilmiştir: Sakın hayırdan daha
çok şeyler istemek noktasında zaafa düşme! Bu anlamın delili de İbn
Mes’ud’un: Hayırdan daha fazlasını istemek hususunda zaafa
düşme!” şeklindeki
kıraatidir.
4- Yine Mücahid ve er-Rabî’den şöyle dedikleri nakledilmiştir: Daha çok
hayır işlemek hususunda zaafa düşecek şekilde yaptığın iş gözünde büyümesin.
Çünkü esasen bu da Allah’ın sana ihsan etmiş olduğu nimetlerdendir.
İbn Keysân dedi ki: Sen amelini çok görerek, onu kendinden görecek
hale
gelme! Çünkü senin amelin Allah’ın sana bir minneti (lütfu)dur. Çünkü
kendisine
ibadet edesin diye bunu senin önünde yol olarak açan O’dur.
5- el-Hasenu’l-Basrî dedi ki: Sen amelinle Allah’a karşı minnet ederek
onu çok görme!
6- Peygamberliğinle ve Kur’an ile insanlara minnet ederek, onlardan bir
ecir alıp böylelikle çok mal sahibi olma yoluna gitmeye kalkışma!
7- el-Kurazî dedi ki: Sen başkasına şirin gözükmek maksadıyla malını
verme!
8- Zeyd b. Eşlem dedi ki: Bir kimseye bir bağışta bulunacak olursan,
Rabbin için onu ver.
9- Dua ettim de duam kabul olmadı, deme!
10- Bir itaatte bulunarak, onun sevabını isteme! Bunun yerine bunun
mükâfatını
bizzat Allah verinceye kadar sabret.
11- İnsanlara karşı riyakârlık olsun diye hayır işleme! 159
159 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yay., 18/170-171
• 77 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Karşılık bekleyerek vermenin yasaklanmasındaki
hikmet, bağışın, iffet ve kemalden dolayı, karşılık beklemeden
olmasıdır. Zira Rasûlullah (s.a.s.) en üstün edeb ve en yüce ahlâk ile
memurdur.”160
Mevdudi diyor ki: “Metinde “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma”
diye geçen cümlenin anlamı çok geniştir. Bir kelime ile tam olarak tercüme
edemeyiz.
1) Bir anlamı şudur: “İhsanda bulun, bağış yap, cömert ol, iyi muamelede
bulun. Bunların hepsini sadece ve sadece Allah rızası için yap. Bunları
yaparken hiçbir dünyevî menfaat bekleme. Diğer bir söyleyişle: “Allah için
ihsan et, kendi menfaatini sağlamak için ihsanda bulunma” demektir.
2) İkinci anlamı şudur: “Senin Rasüllüğün aslında büyük bir ihsandır
ve senin aracılığın ile insanlara hidâyet ulaşmaktadır. Bu yüzden başka insanlara
ihsanda bulunuyoruz diyerek bir gösterişe kapılma ve bundan kişisel
bir çıkar gütme” demektir.
3) Üçüncü anlamı da şu olabilir: “Senin yaptığın bu hizmet çok büyüktür.
Ama sakın ben büyük bir iş yapıyorum gibi düşüncelere kapılma. Bu
Rasüllük vazifesini yerine getirmek için canını ortaya koyarak Allah’a bir
iyilikte bulunmakta olduğunu zannetme.”161
Seyyid Kutub da şöyle diyor: “Yaptığın iyiliği çok görüp başa kakma.”
Peygamberimiz yeni görevi sırasında çok özverilerde bulunacak, çok şeyini
feda edecek, hesaba gelmez emek, çaba ve enerji harcayacaktır. Fakat Allah
Ondan özverilerini çok görmemesini, büyütmemesini ve başa kakmamasını
istiyor. Fedakârlıklarının hesabını tutan insanlar bu dâvâyı yürütemezler.
Bu dâvâ bağlılarından o kadar çok fedakârlıklar ister ki insan ancak yaptıklarını
hemen unutursa bu istekleri göğüsleyebilir. Hatta gerçek dâvâ adamı
bu yoldaki özverilerini hiç aklına bile getirmemelidir. O kadar kendini
Allah’a adamış olmalıdır ki, bütün emeklerini ve gayretlerini Yüce Allah’ın
kendine yönelik lütfu ve bağışı olarak algılamalıdır. Gerçekten bu yoldaki
çabalar Allah’ın kullarına sunduğu bir ayrıcalıktır. Yüce Allah tarafından
seçilmiş olmanın ve bu yolda çalışma başarısına erdirilmenin göstergesidir.
160 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/121.
161 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/470
• 78 •
Ahmed Kalkan
Buna göre bu uğurda çalışma fırsatına kavuşmak; Yüce Allah’a şükretmeyi
gerektiren bir seçilme, bir ayıklanma, bir onurlandırılmadır; yoksa
başa kakılacak ve gözde büyütülecek bir angarya değildir. 162
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Burada da iki mânâ açıklanmıştır.
Birisi, menn, başa kakmak mânâsına olarak, “yaptığın işi, hizmeti,
iyiliği çok sayarak başa kakma, yaptığın işle nazlanma” demek olur. Birisi
de menn, iyilik ve lütuf mânâsına olarak, “bir iyilik yaptığın, bir lütuf ve
ihsanda bulunduğun zaman, verdiğin kimseden karşılığında daha çoğunu
almak maksadıyla yapma” demek olur. Yani on para sadaka verip de yirmi
paralık hizmet ve saygı bekleyenler gibi dünya ticareti ve maksadını gözeterek
veya gösteriş ve iki yüzlülük yaparak iyilik etme; sırf Allah için iyilik et,
başkasından bir karşılık bekleme. Bu mânâ İbnü Abbas’tan nakledilmiştir.
Bu iki mânâda “Testeksir” cümlesi, hâl ve durum bildirir, “Müsteksiran”
demektir. Sonundaki “râ” harfi merfu olmayıp “başa kakma” olumsuz
emrine cevap olarak cezimli olsaydı, “yaptığın iyiliği başa kakma ki çoğaltasın,
çok hayır ve mükâfata eresin” demek olurdu. Fakat kırâet-i aşere’de
bu okunuş şekli yoktur. Bununla beraber bir sıralanma ve bir önceki cümleye
bağlılık kast edilmeden şu mânâ da olabilir: Yaptığın hizmeti başa kakma,
daha çok hayırlara ereceksin.”163
Bu 6. âyette, insandan, yaptığı iyiliği çok görmemesi ve onu kendine kazanç
aracı kılmaması istenir. Bu âyetin, iki mânâya gelebileceği belirtilmiştir.
Birinci ihtimale göre âyet: “Yaptığın iyi işleri çok görme”; ikinci ihtimale
göre de: “Bir kazanç elde etmek için iyilik yapma ve iyiliği kendine kazanç
aracı kılma” anlamına gelir. Âyetin beyanına göre insan, yaptığı iyiliği çok
görüp başa kakmamalı, gösteriş veya çıkar için değil, sırf Allah rızâsını gözeterek
iyilik yapmalıdır.
Asırlar önce vahyedilmiş olan bu âyet, güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeden
evrensel boyutlu bir tespitte bulunmaktadır. Bu, iyiliği kazanç
aracı kılan ve Allah’a kulluk duyarlılığını sömüren insanların ortaya çıkmasına
fırsat vermemektir. İnsanlık, bütün çağlarda tamahı tanımıştır. Fakat
açgözlülük ve dünyevîleşme, hiçbir çağda bugün olduğu kadar ciğer sökücü
bir hırs haline gelmemiştir. Dünya menfaatini çoğaltmaktan başka amaç-
162 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
163 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/417-418.
• 79 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ları ve inançları olmayan kişiler, her gün daha da artan bir hırsla, hiçleşen
hedeflere doğru koşuyorlar. Onlar, bir iyilik yapsalar bile bunu çok görüp
yaptıkları iyilik karşılığında ömür boyu hizmet ve hürmet bekliyorlar. Ama
kendileri, amaçsız bir koşuda olduklarının farkında bile değiller. Dileriz
insanlık, en kısa zamanda Kuran’ın bu çağrısını duyar da Allah için iyilik
yapma ve iyilikte yarışma başarısını yakalar.164
Az verip çok şey bekleme! Yaptığın iyiliği çok görüp iyilik yaptığın kimsenin
başına kakma! Veya daha iyisini beklediğinden dolayı sen insanlara
iyilikte bulunayım deme! Yani “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez”
mantığıyla hareket etme! Ben bunu bir kere arabama bindirirsem, bu bana
araba hediye edecek, diye bir beklenti içine girme! Hareketlerini bunun
üzerine kurma!
Yaptığın işi çok görerek başa kakma! Veya sen çok iyiliğe lâyıksın zannederek
hareketini öylece düzenleme! Yaptığın iyiliklerden ötürü karşındakini
minnet duygusu altında tutma! Az verip çok şey bekleme! Hem
toplumsal planda, hem de Allah’a karşı görevlerinde öyle davranma! Meselâ
namazımızı kılıyoruz, abdestimizi alıyoruz, elbette Allah bizi cennete
koyacaktır değil mi, diyerek az yaptığın kulluğun karşılığında tam kulluğun
gereği olan cenneti garanti görme!
Bir böyle, bir de sosyal ilişkiler içinde karşındakine iki âyet anlattın diye
iki çay içirmesini bekleme! Ya da aferin demesini bekleme! Tebliğ ettim,
duyurdum diye hemen karşındakilerin hayatlarını değiştirmelerini bekleme!
Çünkü o insanlar senden başkalarını dinliyorlar, senin okuduğun
kitabı değil, başkalarının kitaplarını okuyorlar, başkalarının hitaplarından
bilgileniyorlar. Bir anda senin anlattıklarını kabule yanaşmalarını bekleme,
sabırla anlat onlara, diyor Rabbimiz.
“Öyleyse amelinle nazlanma! Ya Rabbi, senin için şöyle yaptım, böyle
uğraştım diyerek yaptıkların konusunda öğünmeye kalkışma. Bir de Allah’ın
emirlerini, tekliflerini çoğumsayarak hayırda zaaf gösterme!” mânâsına
geliyor. Hayırda yarışacağız, hayır konusunda zaaf göstermeyeceğiz.
Malda hayır, eylemde hayır, amelde hayır peşinde olacağız. Allah’ın bizden
istediği bütün bu hayırları çok zannederek bu kadarını da nasıl yapabilirim?
diye zaafa düşmeyeceğiz.
164 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
• 80 •
Ahmed Kalkan
Rasûlullah’tan ve onun şahsında bizlerden bunu istiyor Rabbimiz. Allah
senden hayır istemişse, bilesin ki onlar senin yapabileceğin cinsten hayırlardır.
Senin gücünün yetmediği hayırları istemez Allah. Senin gücünü,
kuvvetini, tâkatini bilir Allah. Öyleyse içki içmemedeki hayrın, zinaya yaklaşmamadaki
hayrın, gayret etmedeki veya sakınmadaki hayrın, hep gücün
nispetinde emredilen hayırlar olacaktır.
Bir de bu ifadenin Rasûlullah’a özgü bir mânâsı var: “Sakın nübüvvet
konusunda insanlardan ecir/ücret bekleme! Bu konuda bir beklentin olmasın
ha sakın!” demektir. Yani, “ben bu insanlara İslâm’ı duyuruyorum,
nübüvvetin gereğini yapıyorum, bana bunun karşılığında ücret vermeliler”
beklentisine girme! “Ben bu insanlara din anlatıyor, dâvâyı ulaştırıyorum;
öyleyse bunlar bana bal yedirsinler, baklava ikram etsinler!” demeyeceğiz.
Bir şey yapıyorsak, karşılığını insanlardan değil, sadece Rabbimizden beklemeliyiz.
165
Minnet büyük günahlardandır. Minnet kendisine yardımda bulunanı
incitecek şekilde ona hatırlatmaktır. Şöyle ki, “sana iyilikte bulundum. Seni
güçlendirdim” gibi başa kalkıcı sözler söylemek. Bazıları minneti şöyle tarif
etmişler. Minnet: Kişinin, kendisine infak ettiği kişiyi incitecek ve ona
eziyet verecek sözlerde bulunmaktır. Minnetin kebâirden oluşunun delilleri
Sahih-i Müslim’de sâbit olan rivâyetlerdendir: “Muhakkak o -minnet
eden- Allah’ın kendisine bakmadığı, temizlemediği ve kendisine elim azap
verdiği üç kişiden biridir.” 166 Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki, “Üç kişi var ki
Allah (c.c.) kıyâmet günü onların yüzüne bakmaz; anne babasına isyan eden
ve onları aşağılayan, erkeğe benzeyen kadın, ırzını kayırmayan deyyus. Üç
kişi cennete girmez, anne babaya karşı gelip onları küçük gören, sürekli içki
kullanan ve verdiğini başa kalkan kişi.”167 Minnet, yaptığımız hayırları yiyip
bitiren bir darbedir. Dün de bugün de ağzımızda sakız gibi çiğnediğimiz
bir bombadır.‘Ben yaptım, ben olmasaydım olmazdı, hep ben yapıyorum’.
Ve daha nice minnet edici, kendi kendimizi öne çıkaracak sözler. Yaptıklarımızı
sadece Rabbimiz için yapan bir ağ kurmalıyız. Ve dâvet ettiklerimizi,
yetiştirdiklerimizi de sadece Allah rızasını hesap ederek faaliyet yapan
kimse haline getirmeye çalışmalıyız. Yaptığında veya yapacağında etrafına
bakmadan heyecanla Rabbinin rızası için yapan bir nesil oluşturmak.
165 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an
166 Nesai rivayet etmiştir.
167 Zuheyli, Et-Tefsir El-Munir Fil-Akıdeti veş-Şeriati vel-Minheci
• 81 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
N. Fazıl’ın İfadesi ile; ‘Kim var, dendiğinde, sağa sola bakmadan, ben
varım diyen bir gençlik.’ 168 Yaptığımız hayırları anlatmaktan iki büklüm olduğumuz
bir dünya ve bir hizmet anlayışı yaşıyoruz. Gelin bunu bırakalım.
İhlâsı merkeze alalım. Merkezde Allah rızası olsun. Hayırlarımıza ABD ve
Emperyalistlerin, İblisin ve hevâmızın şerrine fırsat verecek darbeler vurmayalım.
İçimizi kemiren minnet hastalığı düşmanımızın bizi kalbimizden
vurmasına benzer. Fert dünyamızı, aile dünyamızı, sosyal hayatımızı ve İslâmî
yapımızı yıktık. Gelin tevbe edelim. Bu darbe öyle büyük olmasaydı,
daha risâletin başında sevgili elçi Hz. Muhammed (s.a.s.) bundan nehy edilir
miydi? Ona bu ilk ders verilir miydi?
Rasûlullah’ın Nehy Edildiği Darbe; Minnet
“Minnet edip çokça başa kakma”169 âyetini tam anlamaya çalışalım. İki
fiil var âyette. Biri nehiy diğeri ona cevap olarak geniş zamanlı. Kur’an’ı baştan
sona gramer yönüyle tahlil yapan M. Dervişî şöyle diyor: Birinci kelime
nehiy, ikincisi ise onun halini belirtir. Buna göre âyetin anlamı şudur.
‘Çokça başa kakarak minnet etme’ 170 Yazar ikinci kelimeyi, nehye cevap kabul
etmiş: ‘Yaptığını çokça söyleyip minnet etme.’171Türkçe mealler genelde
aynı mânâyı verirler: ‘Verdiğini çok bularak başa kakma.’172 ‘Verdiğinden
daha fazlasını almak için kimseyi minnet altında bırakma. Yaptığın iyiliği
çok sanarak, başa kakma, karşılık bekleme, nazlanma.’173 Elmalılı’nın yorumu;
‘Çok sanarak menetme. Burada da iki mânâ açıklanmıştır. Birincisi;
başa kakmanın mânâsı olarak: Yaptığın işi, hizmeti, iyiliği, çok sayarak başa
kakma, ameline nazlanma, demek olur. Diğeri de: menn, in’am ve ita mânâsına
olarak: Bir iyilik, bir yardım ve herhangi bir şeyi verdiğinde, başkasından
bunun karşılığı olarak fazlasını bekleme. Yani on para sadaka verip
de yirmi paralık hizmet veya hürmet bekleyenler gibi dünya ticareti veya
maksadı gözeterek ya da gösteriş, riyaiçin iyilik etme; aksine, Allah için iyilik
et, başkasından bir ecir bekleme...’174Muhammed Esed, ‘İyilik yapmayı
kendine kazanç aracı kılma.’175 şeklinde yorum yapıyor.
168 N. F. Kısakürek Gençliğe Hitabem Çile Yayınları Çile Şiir kitabı
169 74/Müddessir, 6
170 Muhyiddin Dervişî, İ’rab El-Kur’an El-Kerim 8.cild 74/6 ayetin i’rabı
171 M. Dervişî, a.g.e.
172 Prof. Ziya Kazıcı ve Prof. Dr. Necip Taylan
173 Ahmet Tekin, Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru
174 Elmalı Hamdi Yazır, Hakk Dini Kur’an Dili, c. 8, s. 5451
175 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı İşaret Yayınları 3. cild Müddessir Suresi tefsiri
• 82 •
Ahmed Kalkan
Allah, yeni bir görevin başında olan ve dünyayı değiştirecek bir hareketin
önderine ders veriyor. Fakir, kimsesiz, yetim Muhammed (s.a.s.) önder
olacak. “Seni yetim görüp korumaya almadı mı? Seni şaşkın görüp doğru yola
iletmedi mi? Seni fakir bulup zengin kılmadı mı?” 176 Kur’an’ı okuduğumuzda
görürüz; Rasûlullah’a, Rabbimizin kendisine yaptığı iyilikler hep hatırlatılmaktadır.
Niçin acaba? Bu hatırlatmalarda temel kasıt ve hedef, minnet
hakkının sadece ve sadece Allah’a ait olduğunu belirtmekti. Sakın ola ki sen
seçildiğin için, insanlara önder olduğun için ve daha nice nimetlere ulaştığın
için iç dünyanda kendine ait bir şeyler biçme. Tüm bunlar Rabbine
aittir. Böyle bir şey yaptığın takdirde tüm bu nimetlerin sahibine vefasızlık
yapmış olursun. Sana vefasızlık yakışmaz. Onun için Rasûlullah ısrarla kul
olduğunu belirtiyor. Allah (c.c.) onun kulluğunu hatırlatıyor. “De ki ben
de ancak sizin gibi bir beşerim; bana vahy olunuyor ki sizin Rabbiniz olan
Allah tek ilâhtır...” 177Âyette ‘innemâ’ edatı kullanılır. Bu edat hasr ifade eder.
Kendisinin dışında olan her şeyi o cinsten nefy eder. Sadece kendisini isbat
eder. Bu anlamda âyet, “Ben sadece bir insanım/beşerim, başka değilim...”
178 Âyet, Rasûlullah’ı bize anlatırken kendisine de anlatılıyor. Sakın insanların
başında başka iddialarda bulunma. Böylece minnet etme. Allah’a ait
sınırlara ulaşacak yakıştırmalardan uzak dur. Sana inanan da böyle inansın.
Rasûlullah’ın ilk dersi Rabbini tanımaktı. Ve Rabbinin kulu olmakla şereflenmiş
olmaktı. Onun için daha ilk sûre ona, onu embriyodan, yapışkan bir
hücreden yaratan Rabbi tanıtılıyor. O da sıradan bir kul olarak tanıtılıyor.179
O hep kul olarak yaşadı ve kul olarak öldü. Rasûl, bir kul. Onun için de hiç
minnet etmedi, başa kakmadı. Huneyn savaşından sonra ganimetler dağıtılırken,
Mekkeli akrabalarına, kalplerini İslâm’a ısıtmak için fazlaca ganimet
verdi. Münâfıklar ortalığı karıştırdılar. Bunun üzerine Rasûlullah onlara bir
hutbe verdi.
“Ey Ensar topluluğu! Ben size geldiğimde siz dalâlette iken Allah sizi
doğru yola iletmedi mi? Siz fakir iken sizi zenginleştirmedi mi? Birbirinize
düşman idiniz, Allah sizin kalplerinizi birbirinize ısındırıp birleştirmedi mi?”
buyurdu. Onlar da: ‘Evet öyle’ dediler. Rasûlullah: “Cevap vermeyecek misiniz
ey Ensar topluluğu?” diye sordu. Onlar: ‘Ne diyelim ey Allah’ın Rasûlu?
176 93/Duhâ, 6-8
177 18/Kehf, 110. âyet
178 18/Kehf, 10
179 96/Alâk, 1-11
• 83 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Ne ile cevap verelim? Minnet Allah’a (c.c.) aittir. Buyurdu ki: “Vallahi dileseydiniz:
‘Bize kovulmuş olarak geldin seni himaye ettik. Fakir olarak geldin
seni sevdik, sana destek olduk. Korkuyordun seni güvence altına aldık. Kimsesizdin
sana yardım ettik’ deseydiniz doğru söylemiş olurdunuz. Ve tasdik
edilirdiniz.” Onlar: yine: ‘Minnet Allah’a ve Rasûlüne aittir.’ dediler. O (s.a.s.
dedi ki; “Nefislerinizde bana karşı -ey Ensâr- dünya malı için kırgınlık mı
buldunuz? Ben o mallarla (yeni) müslüman olmuş bir kavmi ısındırdım, sizi
ise Allah’ın taksim ettiği İslâm’a terk ettim! Râzı olmaz mısınız? Ey Ensar
topluluğu, insanlar evlerine koyun ve deve ile dönüp sizler ey ensar topluluğu,
evlerinize Allah’ın peygamberiyle dönmeye râzı olmaz mısınız? Nefsim elinde
olana yemin ederim ki bütün insanlar bir vadide, ensar bir başka vadide yürüse,
ben ensarın vadisini takip ederim. Hicret olmasaydı ben ensardan biri
olurdum. Allah’ım ensara, oğullarına, ensarın oğullarının oğullarına merhamet
et!” dedi. Ensar ağlamaya başladı. Öyle ki ağlamaktan sakalları ıslandı.
Ve: ‘Rab olarak Allah’a teslim olarak Peygamberinden râzı olduk’ dediler...”
180 İşte, kendi kendisine darbe vurmak istemeyen bir önder ve O’na tâbi
olanlar. İki taraf da imtihan oldular. Ve imtihanlarını başarılı olarak verdiler.
İmtihanı bulundukları ortamda kavradılar. İki taraf da minnet edip
birbirinin başına kakmadı. Minnetle yaptıklarını boşa çıkarmadılar. Onlar
hedeflerine Allah’ı yerleştirmişlerdi. O hedefi hiç kimse bozamayacaktı. Bu
samiyete ne kadar muhtacız.
Ashâb bu şuuru yakalamıştı. Çünkü onların imanı imtihan oldu hep.
Ve onlar bu imtihanı kazandılar. Ancak bazıları vardı ki müslümanlıklarını
minnet ettiler. Kur’an onları bize haber veriyor.
İmanını Minnet Edenler
“Müslüman oldular diye sana minnet ederler. De ki Müslüman oluşunuzu
başıma kakmayın. Bilakis Allah size İslâm’ı nasip etmekle size iyilikte bulundu
ve minnet hakkı O’na aittir. Şayet sâdıklardansanız bilin ki Allah size
imanı hidâyet etmekle size iyilikte bulundu.”181 Kimdir bu insanlar? Şimdi o
sıcak sahneyi takip edelim:
180 Muhammed Gazali, Fıkh es-Sünne, Risale Yay., Çeviri, Resul Tosun, Kaynak Eserler Yay.
181 49/Hucurat, 17
• 84 •
Ahmed Kalkan
1- “A’râbîler dedi ki biz iman ettik. De ki siz iman etmediniz. Lâkin ‘müslüman
olduk (teslim olduk)’ deyin. Henüz iman kalbinize girmedi. Şayet
Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz amelleriniz boşa çıkmaz. Şüphesiz Allah
çok bağışlayan ve çok af edendir.” 182 Bunlar ‘A’râbîlerdir.’ Örnek somuttur. O
günün canlı bir örneği. Ancak vasıfları geneldir. İmanın kalbe girmesi ve
bunun tezahürü Allah (c.c.) ve Rasûlüne itaat. Evet itaat. Allah ve Rasûlüne
teslimiyetin adı. İslâm’ın baş döndürücü ilerlemesi karşısında imtihanını
verememiş iman anlatılıyor. Bunun somut örneği bedeviler. Birçok ayette
geçer bu topluluklar. Özellikle Tevbe suresinde çok geçer. 183 Buradaki anlamıyla
beraber ele alırsak sadece bedeviler değil kast edilen, daha geniş
bir anlam var. Ancak müfessirler genelde bedeviler olduğunu söylemişler.
Mevdudi, bedeviler için -Medine yakınındaki çölde yaşayan Araplar- diyor.
184 Derveze biraz farklı alarak kabile isimlerini vermiş. İki gurup bedevilerdir
bunlar. Tebuk savaşına katılmak istemeyen iki gurup. Bunların Gatafan,
Esed ve Gıfar kabileleri olduğu söylenir. 185
2- Onların minnetine karşılık onlara minnet etmeyen müminler örnek
gösterilmiş. “Mü’minler o kişilerdir ki Allah’a ve Rasûlüne iman ederler ve
sonra hiç bir şüphe duymazlar. Mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad
ederler. İşte sâdık olanlar onlardır.” 186 Minnet edenlerin sâdık olmadığını
anlatıyor. Dolaysıyla minnet olayının imanla irtibatını yokluyor. İkide bir
yaptıklarını başa kakanlar ve yapmamak için sebepler arayanlar imanlarını
sorgulamalılar. Sadâkatlerini gözden geçirmeliler. Allah (c.c.) âdeta onlara
kızarak şöyle buyuruyor. “De ki siz mi Allah’a dininizi öğretmeye kalkışıyorsunuz?
Allah göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. O her şeyi bilendir.” 187 Sakın
bir şeyler saklamaya kalkışmayın. Belki Rasûlullah’ı da kandırabilirsiniz.
Başınızdakileri kandırabilirsiniz, ama Allah’ı asla kandıramazsınız. O halde
kalbinize dönün ve imanınızı sorgulayın. Samimiyetinizi gözden geçirin.
Bizim gücümüz kişiliğimize bağlıdır. Rabbimize olan samimiyetimize
bağlıdır. Onun için, dinin ihlâsla Allah’a has kılınması istenmiş. “Onlar
ancak muhlisler olarak samimiyetle hanif tevhid ehli) olarak Allah’a kulluk
182 49/Hucurat, 14
183 9/Tevbe, 90, 97, 98, 99, 101, 120
184 Mevdudi, Tefhim El-Kur’an, c. 2, s. 242
185 İzzet Derveze, et-Tefsir El-Hadis c. 7, Tevbe Sûresi Tefsiri; Ayrıca M. Esed; Kurtubi, a.g.e.
186 49/Hucurat, 15
187 49/Hucurat, 16
• 85 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
yapmakla emrolundular. Başkasıyla değil. Namazı kılmak ve zekâtı vermekle,
işte güçlü din budur.” 188 Bunun da ilk yolu tüm nimetleri Allah’a has
kılmakla olur. Sadece bizi yarattığı için değil. Sadece bizi yaşattığı için değil.
Sadece bize nimetler, mal mülk verdiği için değil. Bilakis bize iman ve İslâm
nimetini öğreten Rasûlü (s.a.s.) gönderdiği için dahi O’nun minnetini ödeyemeyeceğiz.
O halde onun dinine hizmet ederken kendimizi çok önemli
bir şeyler yapmış olmakla vasıflayıp yaptıklarımızı heder etmeyelim. Kendimize
gece darbeleri düzenlemeyelim. “Şüphesiz Allah mü’minlere, onların
kendilerinden bir elçi göndermesiyle onlara büyük iyilikte bulundu. Onlara
kitabı ve hikmeti öğretir ve onları temizler...” 189
- 7. Âyet -
‚ وَِلرَبِّكَ فَاصْبِ ْ
وَِلرَبِّكَ : ve Rabbin için ‚ اصْبِ فَ : sabret
Ve Rabbin için sabret! (Sabırla Rabbine yönel)” (74/Müddessir, 7)
Verdiğin şeylerden dolayı karşılık bekleme. Allah’ın emirlerini yerine
getir, yasaklarından kaçın ve Allah yolunda başına gelen her türlü işkence
ve eziyetlere Rabbin olan Allah’ın rızası için sabret, fedakârlıkta bulun. Sana
verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden birçok musibet ve eziyetlerle
karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile sana düşman olacak. Bütün Arap
Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama ne olursa olsun Rabbinin hatırı
için bunlara sabret, üzülme ve bu vazifeyi sebat ve karar ile yerine getir.
Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu davadan vazgeçirmek
için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda ısrarla devamını
sürdür. Mükâfatı, muvaffakiyeti Hak Teâlâ’dan bekle.
188 98/Beyine, 5
189 3/Âl-i İmran, 164; Yalçın İçyer
• 86 •
Ahmed Kalkan
Bu âyet hakkında âlimlerin görüşleri:
1) Mücahid ve İbn Zeyd âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Ey Muhammed,
sen, davetin karşılığında çekeceğin sıkıntılara, Rabbinin rızası için sabret.”
2) İbrahim en-Nehâî, âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Verdiğin şeylerden
dolayı karşılık bekleme. Onların karşılığında Rabbine sabret, fedakârlıkta
bulun.”190
Rabbinin Emirlerini Tutmada Sabır
“Rabbin için sabret” Fahreddin Râzi şöyle der: Bu âyetle ilgili olarak şu
izahlar yapılabilir:
1) “Bağışta bulunup, iyilik yaptığında, başa kakmayı ve yaptığın işi büyütmeyi
bıraktığın için sabret” yani, “Rabbinin rızasını gözettiğin için, böylesi
davranışları bırak.”
2) “Malını verip tasadduk ettiğinde, karşılık bekleme. Bu beklememe,
Rabbinin rızası için olsun.”
3) “Bu sûrenin başında sana bazı şeyler emrettik, bazı şeyleri yasakladık.
Binâen aleyh Rabbinin emrinden ötürü, o emredilenleri yap, nehyedilenleri
terk et.” Buna göre, sanki şöyle denilmek istenmiştir: Bu âyetten
önce, bir takım şeylerin yapılması, bir takım şeylerin de yapılmaması mükellefiyeti
yer almış; bu âyette ise, o şeylerin yapılıp yapılmamasının gerekçesi
açıklanmıştır ki bu da, Allah Teâlâ’nın rızasını elde etmedir.
4) Daha önce, Mekke müşriklerinin bir araya gelerek, Hz. Muhammed
(s.a.s)’in durumunu görüştüklerini, içlerinden Velid b. Muğire’nin kalkıp
evine gittiğini, bunun üzerine oradakilerin, “Velid herhalde dinini terk etti
(müslüman) oldu” dediklerini. Bunun üzerine Ebû Cehil’in onun yanına
giderek, “Atalarının dinini terk etmesin diye, sana verilmek üzere Kureyş
aralarında mal topladı” dediğini anlatmıştık. Bu demektir ki Velid, elde
edeceği bu maldan ötürü küfrünü sürdürmüştür. Bu sebeple, Hz. Muhammed
(s.a.s)’e, “O, işte o maldan ötürü bâtıl din ve inancını sürdürdü. Sen
190 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/477.
• 87 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ise, başka bir şey için değil, sırf Hak rızası için hak dinde sabr u sebat et”
denilmiştir.
5) Bu âyet, müşrikler için bir ta’rîzdir. Buna göre Hz. Muhammed
(s.a.s)’e, “Puttan değil, Rabbinin yüceliğini ilan et; elbiseni temizle ve müşrikler
gibi, bedeni ve elbisesi pis olma. Kötülük yapmayı ve eziyet vermeyi
terk et. Kâfirlerin yaptığı gibi, sakın bunlara yaklaşma. Kâfirlerin, Velide
bir miktar mat verip de, o azıcık malı gözlerinde büyütmeleri gibi, sen de
verip, verdiğin şeyleri gözünde büyütme. Mal ve makam gibi, dünyevi gaye
ve maksatlardan ötürü değil de, sırf Rabbine tâat olan niyetlerle, Rabbin
için bunlara sabret” denilmek istenmiştir.191
“Rabbin İçin sabret!” Yani Rabbin, efendin, mutlak mâlikin için farzları
edâ ve O’na ibâdet etmek üzere sabret, diren! Mücahid: ‘Sana yapılan
eziyetlere
katlan’ diye açıklamıştır. İbn Zeyd; ‘Sana büyük bir iş yükletilmiştir.
Bu da Araplarla ve acemlerle (Arap olmayanlarla) savaşmaktır. O halde
Allah için buna sabret!’ Şöyle de açıklanmıştır: ‘Sen, Yüce Allah için kaza ve
kaderin emri altında sabret, katlan!’
‘Belâlara sabret’ diye de açıklanmıştır. Çünkü O, dostlarını ve seçtiklerini
sınar. Emir ve yasaklarına sabret’ diye açıklandığı gibi, ‘ailenden ve
vatanından
ayrılmaya sabret’ diye de açıklanmıştır. 192
Mevdûdi diyor ki: “Sana verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden
birçok musibet ve eziyetlerle karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile
sana düşman olacak. Bütün Arap Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama
ne olursa olsun Rabbinin hatırı için bunlara sabret ve bu vazifeyi sebat ve
karar ile yerine getir. Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu
davadan vazgeçirmek için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda
ısrarla devamını sürdür.
Bir kimse eğer Allah’ın, Rasûlüne nübüvvet davasına başlar iken verdiği
ilk emirleri, bu kısa cümleleri ve onun manalarını düşünecek olsa bir Rasûle
risaletine başlarken bundan daha iyi bir tavsiyede bulunulamayacağına
kalbi şahit olacaktır. Burada Nebi’nin misyonunun ne olduğu, kendi hayatında
izleyeceği tavır, ahlâk ve muamelatın nasıl olduğu, ayrıca bu vazifeyi
191 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 22/249.
192 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/173-174
• 88 •
Ahmed Kalkan
ifa ederken hangi niyet ve fikirle bunu yapacağı talimatı verilerek, bu vazifeyi
yerine getirirken hangi sorunlarla karşılaşacağı ve bunlara karşı nasıl
bir tavır takınacağından haber verilmiştir. Bugün taassupları yüzünden
gözleri körleşmiş olanlar, bu sözleri onun sara nöbeti esnasında söylediğini
ileri sürüyorlar. Biraz bu âyetler üzerinde, bunlar bir saralının sözleri mi,
yoksa Allah kulunu risâlet ile görevlendirerek bu emirleri vermiş mi, bir
düşünsünler.193
“Rabbin için sabret.” Sabır, bu dâvâ ile ilgili her yükümlülük sırasında,
ya da her direnme gerektiren zorluk karşısında tekrarlanan bir direktiftir.
Sabır bu çetin savaşın, insanları Allah’a çağırma savaşının en vazgeçilmez
azığı ve cephanesidir. Bu savaş aynı anda iki ayrı cephede verilecektir. Cephelerden
birinde nefsin ihtiraslarına ve gönüllerin arzularına karşı savaş
verilirken öbür cephede ihtiraslarının şeytanları tarafından güdülen, kişisel
arzularının dürtüleri tarafından itilen davanın düşmanları ile savaşılacaktır.
Bu savaş sürekli, kesintisiz ve çetin bir savaştır. Tek azığı, tek cephanesi.
Yalnız Allah’ın rızasını amaçlayan, O’nun vereceği ödülden başka hiçbir
şeyde gözü olmayan sabırdır.194
Bu âyette, mü’min benlikten, “sabırla Rabb’ine yönelmesi” istenir. Hayat,
sıkıntılarla doludur. Mü’minin hayatında da mutlaka sıkıntılı anlar
olacaktır. Bunun için Rabb’imiz, sabrımızı ve samimiyetimizi ölçmek için,
bizi çeşitli sıkıntılarla imtihan edeceğini haber vermiştir. Demek ki insanın
hayatında sıkıntı, vazgeçilmez bir gerçektir ve onu tabii karşılamak gerekir.
Burada önemli olan, beklenmedik zamanda kapımızı çalacak olan sıkıntıları,
sabırla karşılamak; gülerken de ağlarken de taşkınlık etmeden tam bir
mü’min tavrı sergileyebilmektir.
Hz. Muhammed, peygamber olmadan önce mütevazi ve güvenilir bir
insan olarak yaşantısını sürdürüyor, sosyal hayatta belirli bir görevde bulunmuyordu.
Fakat o, peygamber olduktan sonra toplumu her bakımdan
değiştirecek potansiyele sahip önemli bir şahsiyet haline geldi. İşte bu aşamada
ondan, “kalkıp insanlığı uyarması, vazifesi ve konumu gereği yaşantısını
her bakımdan temiz tutması, dünya çıkarlarını bir tarafa bırakması,
insanları ıslah etmek için ihlâsla çalışması, güçlük ve zorluklara karşı da
sabırlı olması” istenmiştir.
193 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/471.
194 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
• 89 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
İnsan, Kuran’ı şuurla okumalı ve onu sabırla uygulamalıdır. İnsanın Kuran’a
alışması ve İslâm’la buluşması buna bağlıdır. İnsan ömrü, hızla akan
bir nehir gibidir. O, sonsuzdan gelir ve yine sonsuza gider. Eğer insan kalbini
Rabbine açarsa kafasını karıştıran, yolunu dolaştıran, şeytanı konuşturan,
ruhunu öldüren ve nefsini güldüren tüm olumsuzluklardan kurtulur.
Kur’an’ın çağrısına dikkatle kulak veren insan, kendini toplar, dişini
sıkar ve işini Rabbinin beğeneceği şekilde yapar. Yarınsız bugünün ve ekmeksiz
öğünün bir kıymeti olmadığı gibi, İslâm’sız hayatın da hiçbir anlamı
yoktur. Öyleyse insan, sayılı nefesleri tükenmeden önce haddini bilmeli,
Rabbini tanımalı ve görevlerini en iyi biçimde yapmaya çalışmalıdır. “Mal
mülk ve çocuklar, dünya hayatının süsleridir. Ürünü kalıcı olan dürüst ve
erdemli davranışlar ise, karşılığı bakımından Rabbinin katında daha değerli
ve daha verimlidir.” 195
İş karşıya intikal etti mi, durum karşıya ulaştı mı o zaman da Rabbin
için sabret peygamberim! Rabbin için dayan! Rabbin için diren, sabret!
Bıkma! Usanma peygamberim! Ama bunu da Rabbin için yap! Sabretmen
de Rabbin için olsun! Yani çaresizliğinden dolayı değil, insanlar hoş görsünler
diye değil, “ne sabırlı adam!” desinler diye değil, Rabbin öyle istediği
için yap. Bir başka âyette Rasûlullah’a şöyle deniyordu:
“Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız
gelene kadar yalanlanmalarına ve sıkıştırılmalara katlandılar. Allah’ın sözlerini
değiştirecek yoktur, andolsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.”196
Peygamberim, yalanlanan sadece sen değilsin! Senden önce de pek çok
peygamberler yalanlanmıştır. Pek çok peygamberler de işkencelere maruz
kalmışlardır. Hal böyleyken sana ne oluyor ey peygamberim, sen niye kendi
kendini kahrediyorsun? Niye yalanladılar, dinlemediler, alaya alıyorlar
diye mahvoluyorsun? Ne oluyor sana? Düşün ki senden önceki peygamberleri
de yalanladılar, dalga geçtiler, ama onlar tüm yalanlamalara, tüm inkâr
edişlere karşı göğüs gerdiler, sabrettiler, direndiler, dayandılar. Yani onlar
hep öyle sabrettiler de bu sabırlarının sonunda onlara bizim yardımımız
geldi. Yardımımız gelene kadar onlar sabrettiler.
195 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
196 6/En’âm, 34
• 90 •
Ahmed Kalkan
Bu peygamberler kendilerine yardımımız gelene kadar sabretmişler,
dayanmışlar, direnmişler, yılmamışlar, durmamışlar, dönmemişler, yollarına
devam etmişlerdir.
Öyleyse Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur. Yeryüzünde Allah’ın
koyduğu yasalarını değiştirecek yoktur. Allah’ın kelimelerinde değişme olmaz.
Burada Allah’ın kelimelerinden ve bu kelimelerin değişmeyeceğinden
maksat, doğruyla yanlış, hakla bâtıl, imanla küfür, Allah yolu taraftarlarıyla
şeytan yolu taraftarları arasında süregelen savaşın kanunudur. Hakla bâtıl
arasındaki çatışma yasasıdır. Allah’ın yeryüzünde koyduğu bu yasa hiç değişmeden
devam etmektedir.
Bir de bu yasaya göre hak sahibi, iman sahibi, takva sahibi kimselerin
bu konudaki sabırları, sadâkatleri, dirençleri ve Allah’a olan tevekkülleri
ve güvenlerini ispat etmeleri için uzun bir süre imtihana tabi tutulmaları,
çeşitli eleklerden geçirilmeleri gerekmektedir. Böylece bu denemelerden,
bu potalardan geçirilirken hem istenmeyen cürufları atılacak, hem yüce
hasletleri geliştirilecek, hem de en sonunda kazandıkları bu silâhlarla küfür
cephesi karşısında dayanabilme ve zaferi elde edebilme noktasına geleceklerdir.
İşte bu değişmeyen bir yasadır. Her dönemde Müslümanlar bu
yasadan geçirileceklerdir. İşte bu yasa gereği yardıma ehil hale gelen Müslümanlara
Allah’ın yardımı gelecektir. Yine bu yasaya göre Müslümanlar
hiçbir zaman kendilerine düşeni yapmadıkları sürece kendilerine Allah’ın
yardımı gelmeyecektir. Mü’minler kendilerini değiştirmedikleri sürece Allah
onları asla değiştirmeyecektir. İşte Allah’ın kelimelerinde değişme olmaz
ifadesinin mânâsı, anlayabildiğimiz kadarıyla budur.
Kâfirler iman cephesine karşı hep savaş açacaklar, kâfirler Müslümanlardan
asla razı olmayacaklardır; bu bir yasadır. Allah yolunun yolcuları bu
kâfirlerin tutumlarına karşı, yalanlamalarına karşı sabredecekler, yani her
şeye rağmen Allah’ın dediğini yapmaya çalışacaklar, kulluktan vazgeçmeyecekler,
yollarında, dâvâlarında şüpheye düşmeyecekler, yılgınlık göstermeyeceklerdir;
bu da bir yasadır. Nihâyet onlara Allah’ın yardımı gelecektir, bu
da bir yasadır. Tarih boyunca bu hep böyle olagelmiştir. Allah’ın yasalarını
asla değiştirecek yoktur. Bu yasalara uygun hareket eden kullarına Allah’ın
vaad ettiği yardımı değiştirecek yoktur.
• 91 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Ey Rasûlüm, “Peki, acaba bugün ben de Allah’ın istediği gibi sabretsem
bana da gelir mi Allah’ın yardımı?” deme sakın. Veya “bugün bizler
de sabretsek acaba Allah bize de yardım eder mi?” demeyin ey mü’minler!
Elbette Allah’ın yardımı gelecektir. Çünkü Allah’ın kelimelerini, kanununu,
düzenini bozacak, değiştirecek kimse yoktur. Değişme olmaz bu konuda.
Dünküler sabredince nasıl Allah’ın yardımı gelmişse, sizler de sabrettiğiniz
takdirde size de gelecektir.
Burada deniliyor ki: “Li Rabbike”: Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz:
1. “Li ecli Rabbik” anlamınadır bu. Yani Rabbinden dolayı, Rabbin dedi,
Rabbin istedi diye sabret peygamberim!
2. “Li emri Rabbik” anlamınadır. Yani Rabbinin emri olarak, Rabbinin
fermanı olarak sabret!
3. “Li sevâbi Rabbik” demektir. Rabbinden sevap beklemekten kaynaklanarak,
mükâfatını, sonucunu sadece Rabbinden umarak sabret peygamberim!
4. “Li va’d-i Rabbik” Veya “Rabbinin vaadinden dolayı sabret!” mânâlarına
gelecektir.
Peki, nedir Allah’ın vaadi ki onun için sabredeceğiz? Allah’ın vaadi, bu
dinin dünyada kemale erdirileceği, Müslümanların yeryüzüne hâkim olacağı
ve Allah’ın nûrunu tamamlayacağı konusundaki vaadidir. İşte bunun
için sabredeceğiz. İşte bunun için her şart altında Allah’a kulluğa devam
edeceğiz. İşte bunun için Rabbimizin istediğini icra konusunda direnecek,
dayanacak ve döneklik yapmayacağız.
5. “Alâ tâatihî ve ferâizihî fasbir.” Öyleyse ey peygamberim! Kesinlikle
her şart altında Allah’ın senden istediği itaate ve senden istediği farzlara,
vaciplere sabret. Onları yerine getirme konusunda asla yılgınlık gösterme.
6. Bir de “Ale’l ezâ ve’t-tekzib fasbir.” Bu ifade, eziyetlere ve yalanlamalara
karşı sabret, dayan, diren mânâlarına gelmektedir.
• 92 •
Ahmed Kalkan
Zaten sabır, tüm dünya alkışlasa da, tüm insanlar boyun büküp, emre
âmâde olsalar da, ya da insanlar hep karşı gelip taş yağdırsalar da, tüm dünya
düşman kesilse de kişinin durumunda değişiklik yapmamasıdır. Allah’a
yaptığı kulluğun değişmemesidir. Her şeye rağmen kişinin sabredip Allah’a
kulluğuna devam etmesidir sabır. Çünkü biz insanlar için değil, Allah için
Müslümanız. Öyleyse insanlar için değil, Allah için kulluğumuza sabredecek
ve devam edeceğiz. İşte burada bize de öğütlenen budur. İnsanlar toplansalar,
onu tehdit etseler veya ona kadın-kız verseler, onu paraya-pula,
ikrama boğsalar da sabreden, direnen, dayanandır peygamber. Biz de öyle
olmaya çalışacağız inşallah. Hiçbir tehdit, hiçbir satın alma taktiği bizi Rabbimizin
istediği gibi yaşamaktan vazgeçirmemelidir.
Sen Rabbin için sabret! Kâfirler bazen çok olacaklar, sabret! Müslümanlar
meskenet içinde olabilirler, sabret! Gardiyanların işkencesi altında
olacaksın, sabret! Ekmekleriniz ellerinizden alınacak, evlâtlarınız öldürülecek,
kızlarınız hayâsızlaştırılacak, inkârcılar, kâfirler galip gelebilecekler,
sabret! Kurulu düzene başkaları hâkim olabilecek, sabret! Bunların tamamı
geçicidir unutma! Yani her şartta, her konumda, en uygunsuz konumda
bile, kişi Allah’ın dediği kulluğu yapmaya devam ederek sabredecektir.
İşte sabır budur. Değilse boyun bükmek değildir sabır. “Ne yapalım,
başka çaremiz yokmuş, kaderimiz böyleymiş” demek sabır değildir. Her
şarta uyum sağlamak sabır değildir. Baskı karşısında yolundan dönüvermek
sabır değil, zillettir. 197
İslâmî Hareket Mücadeleyi;
Mücadele de Sabrı Gerektirir
Allah’a iman ve O’nun yolunda mücadele etmek, insanı sabredenler
arasına dahil eder. Sabır, dinimize ve kendimize karşı gelişen tüm olaylara
karşı direnmek, böylece rûhen ve bedenen huzur bulmaktır. Dünyada en
çok sabra ihtiyacı olan ise, mücadele içerisinde olan İslâmî hareketin neferleridir.
Allah, kendi yolunda mücadele edip sabredenleri ödüllendirir, toplumda
önder ve rehber kılar. “Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle iman
ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/ön-
197 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an
• 93 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
derler kıldık.” 198 Toplumsal değişimin gerçekleşmesi için mücadele etmek,
her müslümanın görevidir. Bunun içinse sabır ve azim gereklidir. Allah,
sabretmeleri ve mücadeleyi sürdürmelerinin neticesi olarak mücadeleci insanların
içinden topluma önder ve örneklik yapabilecek İslâmî mücadeleyi
sürdürecek imamlar çıkarır. Mücadele etmek, aynı zamanda sabretmektir;
mücadelesizlik ise sabırsızlığa teslim olmaktır. Mücadele etmek, peygamberlerin
yolunu devam ettirmek ve onların başına gelen belâ ve musibetlere
tâlip olmaktır. Evinde rahat içerisinde çocuklarıyla ve ferdî ibadetleriyle
meşgul olup, ibadetlerin toplumsal yanını bir kenara bırakıp belâ ve musibetlerden
kaçmak ise, bu yolun dışına çıkmaktır.
Mücadele yolu; sabrı, direnmeyi, zorluklara katlanmayı ve acıyı yüklenmeyi
gerektirirken, diğer yol ise rahatı ve refahı seçmektir. Birinci yol,
örnek olmaları için gönderilen peygamberlerin yolu iken, ikinci yol peygamberlerin
yasakladığı ruhbanların, râhiplerin yoludur. Belli bir gayeyi
gerçekleştirmek isteyenlerin sürekli hareket içerisinde olmaları gerekir.
Hareket, sabretmeyi, belâ ve musibetlere katlanmayı, onlara karşı direnmeyi,
hedefini gerçekleştirebilmek için kararlı olmayı gerektirir. Bu sebeple,
hareket içerisinde olmak, yola koyulmak sabırsız olmaz.
Sabrın en güzel belirti ve etkisi, insanı darbelere karşı yenilgi ve teslimiyet
psikozuna itmemesi ve sürekli mücadele azmi vermesidir. Bir dâvâ
erinin, gereğince inanmış olarak, azimle ve başarmak için girişmediği bir
mücadele, yolun ortasında zorluklardan kurtuluş için kaçma fikrini zihinlerde
üretebilir. Yaşadığı her olay karşısında bir silâh kazanmış gibi sabrı
kuşanan, doğruluğu meslek edinen, hayatın problemleriyle mücadele ederek
bu sayede güç kazanan, sabrı sayesinde yenilmeyen bir ruha sahip olan
dâvâ erlerinden oluşan İslâmî bir hareket, önündeki engelleri kaldırarak
hedefe doğru ilerleyecek ve nihayetinde başarılı olacaktır. Sabır, ayakları
sağlamlaştırırken; sabırsızlık ise kaydırır. Sabır, sayısı az bir toplumu zafere
ulaştırırken; sabırsızlık ise sayısı çok olan bir toplumu hezimete uğratır.
Bedir, Huneyn ve Uhud savaşları bunun açık örnekleridir.
Şu halde sabır, insanın kendi kapasitesini tanıması, yapısında var olan
olumlu ve olumsuz yönlerinin farkına daha iyi varmasıdır. Sabır, insanın
içinde var olan, fakat fark edemediği gizli güçlerini açığa çıkarmasının adıdır.
Bir başka deyişle sabır, insanın kendi benliğini bulması, özünü keşfedip
anlamasıdır. Sabır insanı Allah’a yaklaştıran en güzel eylemdir.199
198 32/Secde, 24
199 C. T. Soykök, a.g.y., s. 49
• 94 •
Ahmed Kalkan
- 8. Âyet -
ورِ النَّاقُ ¡ ا نقِرَ فِ ي ذَ إِفَ
boruya النَّاقُورِ ¡فِ ي : (çünkü) üfürüldüğü zaman : فَِإذَا نقِرَ
“Sûr’a (boruya) üfürüldüğü zaman” (8. Âyet)
Ey Muhammed! Sen sabret, çünkü önlerinde, yaptıkları eziyetin akibetini
görecekleri, senin de sabrının karşılığını alacağın korkunç bir gün
vardır. Öldükten sonra dirilme, haşr ve hesap için Allah’ın emriyle İsrafil
tarafından boru şeklindeki Sûr’a ikinci kez üfürüldüğü zaman... Sana eziyet
eden o inkârcılar o gün azaplara, felaketlere tutulacaktır.
Nâkûr: İçine üfürülecek olan Sûr’dur. Arap dilinde nekara ses mânâsınadır.
Sûr’dan, insanların korkudan öleceği korkunç bir ses çıktığı için ona
nâkûr denilmiştir. Yüce Allah, işin korkunçluğunu ve şiddetini açıklamak
için, üfürmeyi nakr, Sûr’u da nâkûr ile ifade etti. Çünkü Arap dilinde nakr,
ses manasına gelir. Ses şiddetlendiğinde korkutucu olur.200
Zuhrî, âyette zikredilen “Nâkûr” kelimesinin borazan şeklinde bir şey
olduğunu söylemiştir.201
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Nâkûr”: Sûr gibi ağızla
üflenerek çalınan boruya denir. Nakr, vurmak ve didiklemek mânâlarına
geldiği gibi boru çalmak mânâsına da gelir. Zira boru çalındığı zaman içinden
hava sıkıştırma ile didiklenmiş olacağı gibi, dışından da o ses, çarptığı
kulakları didikleyeceği için boruya “minkâr” gaga, didikleme âleti mânâsıyla
ilgili olarak nakur denilmiştir. “Boru çalınmak” örf ve âdette kervanın
veya askerin yola çıkması için hareket kumandası demek olduğu gibi,
“borusu ötmek” de, emir ve kumandasının dinlenmesinden kinaye olması
nedeniyle, boruyu çalmak, ahiret yolculuğuna çıkmak için “Çünkü o Sûra
üfürülüş zorlu bir kumandadır.” 202 İlâhî emrinin ortaya çıkması demektir.
“Fe izâ nukıra fi’n-nâkûri”: O sûra üflendiği zaman” âyetinin başındaki “fâ”
200 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118, 121.
201 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/478.
202 37/Sâffat, 19
• 95 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
harfi sebep bildiren bir harf olarak âyetin mânâsı, “çünkü sûra üfürülünce,
o boru çalınınca” demek olur. Burada üfürmeden maksadın ilk üfürme olduğu
açıklanıyor.”203
Ebu Said el-Hudri’den Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ben nasıl rahat
edebilirim ki Sûr sahibi Sûr’u ağzına almış, alnını yere eğmiş ve kulağını
dinlemeye vermiş Sûr’a üfleme emrini beklemektedir.” Bunun üzerine sahabiler:
“Ey Allah’ın Rasûlü, bize neyi emredersin?” dediler. Rasûlullah da
onlara: “Allah ize yeter. O ne güzel vekildir. Biz Allah’a tevekkül ettik.” deyin.”
buyurmuştur.204
Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Bu mübârek âyetler, Rasûl-i Ekrem’in
sabrına vesile olacak gelecekteki olayları bildiriyor. Sûr’a üfürülünce inkârcılar
için ne müthiş, müşkül bir günün meydana gelmiş olacağını ihtar ediyor.
Bir nice nimetlere kavuşmuş olan bir nankör şahsın daha fazla nimetlere
erişmek tama’ında bulunduğunu kınamak için beyan buyurmaktadır.”205
Muhammed Ali es-Sâbunû diyor ki: “Yüce Allah sanki şöyle der: Onların
eziyetlerine sabret. Önlerinde, yaptıkları eziyetin âkıbetini görecekleri,
senin de sabrının karşılığını alacağın korkunç bir gün vardır. Bunun içindir
ki Yüce Allah daha sonra şöyle buyurdu:”206
Pek Zorlu Bir Gün
8’inci âyet, Allah’ın bu dünya için belirlediği süre sona erince, kâinat
nizamının bozulacağına dikkat çekiyor. Bu âyette yer alan nâkûr, ağızla üflenerek
çalınan boru “sûr” demektir.
Buradaki “nâkûr” sözcüğü, diğer âyetlerdeki “sûr”a tekabül ettiğinden
boruya üflemek, sûr’a üflemek anlamına gelmektedir.
Kuran’ın beyanına göre sûr’a iki kez üflenir. Birinci üfleyişi duyan yaratıklar,
korkudan bayılıp düşerler; sadece Allah’ın diledikleri bu durumdan
etkilenmezler. İkinci üfleyişte ise, herkesin aklı başına gelir, insanlar kalkarlar
ve hesaplarının görülmesini beklerler.
203 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/418.
204 Tirmizi, Tefsir: 39; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 3/73.
205 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meali Alisi ve Tefsiri, İpek Yayınları: 8/261-262.
206 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/121
• 96 •
Ahmed Kalkan
Âyette yer alan nakûru (sûru), insanların kullandıkları bir âlet gibi algılamak
doğru değildir. Bu sözcük, ahiret seferi ve hesap vakti için verilen
ilahi emrin gerçekleşmesini ifade etmektedir. Onun gerçek mahiyetini Allah
bilir.207
- 9. Âyet -
‚ فَذَِلكَ يوْمَئِذٍ يوْمٌ عَسِي ٌ
فَذَِلكَ : işte يوْمَئِذٍ : o gün يوْمٌ : bir gündür ‚ عَسِي ٌ : oldukça zor
“İşte o gün, oldukça zor bir gündür.” (9. âyet)
İşte o Sûr’a üfürüleceği gün şiddetli ve korkunç bir gündür, kolay değildir.
O gün korku artar ve bu iş kâfirlere zor olur. Ey müşrikler! Ne yaparsanız
yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza erebilirsiniz, ama o Kıyâmet
günü Sûr’a üflendiğinde o kötü sonunuzdan nasıl kurtulabileceksiniz bakalım?
Allah Teâlâ bu âyetlerde Kıyâmet gününün çetin bir gün olduğunu beyan
etmiştir.208
Ebussuud diyor ki: “O günün korkunçluğu ve kötülüğünün şiddetinin
aşırı olduğunu bildirmek için Fezalike ismi işareti kullanılmıştır.”209
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Yevmeizin: O gün.” Yani “o
öyle olduğu gün” demektir. Biz bunun mânâsını açıklarken “o gün” demekle
yetiniyoruz.”210
Mevdûdi diyor ki: “Bu sûrenin ilk âyetleri, Allah Rasûlü’nün risâletini
açıkça ilan etmeye başlamasından sonra nâzil olmuştur. Bu, İslâm’ın açıkça
tebliğinden sonraki ilk hacc zamanıydı. Kureyş’in ileri gelenleri bir araya
207 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
208 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/478
209 Ebussuud Tefsiri: 5/205; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/121
210 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/418
• 97 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
gelerek gelen hacılara, onları Kur’an-ı Kerim ve Muhammed (s.a) hakkında
yanlış düşüncelere sevkedecek propaganda yapılmasını kararlaştırmışlardı.
İşte bu âyetlerde kâfirlerin bu planlarının yorumu yapılmaktadır. En önce
buyrulmaktadır ki, “Ne yaparsanız yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza
erebilirsiniz, ama o Kıyâmet günü Sûr’a üflendiğinde o kötü sonunuzdan
nasıl kurtulabileceksiniz bakalım?”
Sûr’un üfürülmesinin gerçek mâhiyeti bizim anlayış kapasitemizin
dışındadır. Kur’an’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Sûr’un Allah’ın emriyle ilk
üfürülüşünde herkes ve her şey yok olacaktır. Sonra (bu sonranın ne kadar
olduğunu ancak Allah bilir) Sûr ikinci kez üfürülecek ve yaratılışın başından
sonuna gelip geçmiş herkes hayata döndürülerek Haşr Meydanı’nda
toplanacaktır. Kısaca, Sûr’un ilk üfürülüşünde tüm kâinat yıkılacak ve ikinci
üfürülüşünde değişik şekilde ve farklı kanunları olan yeni sistem yaratılacaktır.
211
- 10. Âyet -
‚ يسِي ٍ ‚يْ ُ نَ غَ µ كَفِرِي عَلَ اْل
kolay ‚ يسِي ٍ : hiç değildir : ‚ غَيْ ُ kâfirlere µ : عَلَ اْلكَفِرِي نَ
“Kâfirlere hiç de kolay değildir.” (10. âyet)
O gün kâfirler için zor bir gündür, kolay değildir. Çünkü onlar zorlu bir
hesaba çekilecekler, yüzleri kararacak, gözleri korkudan gömgök oldukları
halde haşredilecekler ve herkesin önünde rezil olacaklardır. Bu şiddet kâfirler
için sürekli olacak ve bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.
Mü’minler ise kolaylığa nail olacaklardır. Allah’ın yardımı ile cennetlere,
nimetlere kavuşacaklardır.
211 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, İnsan Yay., c. 6, s. 471; 6/En’âm, an. 47
• 98 •
Ahmed Kalkan
Sâvî der ki: “Bu âyet gösteriyor ki, o gün, mü’minler için kolaydır. Çünkü
Yüce Allah, onun zorluğunun kâfirlere ait olduğu kaydını koydu. Bu
âyette kâfirler için daha fazla tehdit ve gazap; mü’minler için de müjde ve
teselli vardır.”212
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bir önceki âyette “pek zor”
denildikten sonra “kolay değil” demek ilk bakışta gereksiz gibi görünür. Fakat
zorluk iki türlüdür: Birisi, önce çok zor olmakla beraber, gittikçe kolaylaşır,
yenilebilir. Birisi de, gittikçe zorlaşır, hiç kolaylaşmaz. O günün herkes
için zor olacak olduğu bildirilmek üzere “Asîr” denildikten sonra “Ğayru
yesîr” buyrulmuştur.”213 “O gün” kâfirler için zorlu bir gündür. Bir sonraki
ayette kolaylığın en zayıf gölgesi bile dışlanarak “zorluk” imajı pekiştiriliyor.
“Kâfirler için hiç de kolay değildir.” O gün, kâfirler için katıksız zorluktan
ibarettir. Bu zorluğun arasına kolaylığın kırıntısı bile karışmaz. Sözkonusu
zorluğun ayrıntısına girilmiyor. Tersine kavram belirsiz ve bilinmez bırakılıyor.
Bu da bunalım, sıkıntı ve ızdırap imajlarını güçlendiriyor. Aslında
kâfirler Sûr’a üflenmeden, o son derece çetin günle yüz yüze gelmeden önce
uyarılmaya ne kadar muhtaçtırlar! 214
Mevdûdi diyor ki: “Bu sözden, o günün iman edenler için çok kolay bir
gün olacağı anlaşılmaktadır. O günün şiddeti ise inkâr edenler için olacaktır.
Ayrıca şu anlam da gizlidir ki bu şiddet kâfirler için sürekli olacak ve
bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.”215
“Kâfirlere…” Bu, kâfir teriminin Kur’an’da geçtiği ilk yer olduğundan
(yukarıdaki sûreden önce yalnızca 96. surenin ilk beş âyeti nâzil olmuştu),
buradaki -ve dolayısıyla Kur’an’ın tümündeki- kullanılışı, doğal olarak,
Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğinden önce Arapların konuşmalarında
kullanıldığı anlama dayanmaktadır.
Yani kâfir terimi, klasik dönem sonrası birçok Müslüman âlimin ve
Kur’an’ın bütün Batılı mütercimlerinin yaptığı gibi, basitçe, Kur’an’da ortaya
konulan ve Hz. Peygamber’in öğretilerince geliştirilen temel ilkeleri
ve hukuk sistemini reddeden şeklinde özel ve sınırlı bir anlama sahip olan
212 Sâvî: 4/265.
213 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/418
214 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Yay., c. 15, s. 362
215 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/471
• 99 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“inançsız” veya “inkârcı” terimleri ile özdeşleştirilemez; tersine, kâfir terimi
daha geniş ve daha genel bir anlam taşımalıdır. Kâfir isim-fiilinin (ve küfr
masdar isminin) kök-fiilinin kefera, “(herhangi bir şeyi) örttü” olduğunu
gözönüne alırsak kâfir’in anlamını daha kolay kavrarız. Hadîd sûresi, 20.
âyette toprağı işleyen kimseden, kâfir (olumsuz bir anlam yüklenmeden),
“örten kimse”, yani ekilen tohumu toprak ile örten kimse olarak söz edilmiştir.
Aynı şekilde gecenin yeryüzünü karanlık ile “kapladığı”ndan (kefera)
bahsedilmiştir.
Soyut anlamıyla hem bu fiil, hem de ondan türetilen isimler, mevcut
olan bir şeyi “gizleme” veya doğru olan bir şeyi “inkâr etme” anlamındadır.
Bu nedenle, Kur’an’daki kullanımında -“toprağı işleyen” anlamında kullanıldığı
bir yer216 dışında- kâfir, kelimenin en geniş ve derunî anlamıyla “hakikati
inkâr eden (veya “kabul etmeye yanaşmayan”) kimse”yi anlatır: Bu
inkârın, yüce hakikatin -yani Allah’ın varlığının- bilinmesiyle yahut İlâhî
kelâmda telaffuz edilen bir doktrin veya sistemle yahut gerçekliği âşikâr
olan ahlâkî bir önermeyle, ya da gördüğü yardımları itiraf ve dolayısıyla
teşekkür etme ile ilgili olup olmadığı önemli değildir.217
Çok sık karşılaşılan el-kâfirûn (“hakikati inkâr edenler”) terimine karşılık,
ellezîne keferû ifadesinde geçmiş zaman kipinin kullanılması, bilinçli
bir niyetin varlığını gösterir. Bu sebeple, en uygun karşılık olarak, “hakikati
inkâra şartlanmış olanlar” şeklinde çevrildi. Bu çeviri, birçok müfessir,
özellikle de Zemahşerî tarafından (ki bu âyeti yorumlarken, “küfürlerinde
bilinçli olarak ısrar edenler” ifadesini kullanır) desteklenmektedir. Kur’an’ın
başka bir yerinde218 bu insanlar, “kalpleri olup da gerçeği kavrayamayan,
gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitemeyenler” olarak anılırlar.
Küfr (“hakikatin inkârı”) ve kâfir (“hakikati inkâr eden kimse”) gibi terimlerin
bir açıklaması için bk. 74/Müddessir sûresi, âyet 10.219
9 ve 10’uncu âyetlerde, Kıyâmet gününün, hakikati kabul etmeyenler
için pek zor bir gün olacağı bildirilir. Kuran’da, Kıyâmete ait pek çok isim
zikredilir. Bunlardan biri de, bu âyette geçen yevmün asîr dir. Yevmün asîr,
“zor ve ıstıraplı bir gün” demektir. Bu zor günün dehşeti, Kuran’da şöyle
216 57/Hadîd, 20
217 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 1205
218 7/A’râf, 179
219 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 5
• 100 •
Ahmed Kalkan
dile getirilir: “Çağrı sesinin, insanı, aklın tasavvur edemeyeceği bir şeye çağıracağı
gün, onlar kederli gözlerle rüzgârın dağıtıp savurduğu çekirgeler gibi
mezarlarından kalkacaklar. Çağrı sesine doğru şaşkınlıkla koşacaklar; (işte o
vakit) hakikati inkâr edenler: ‘Bu ne felâket bir Gün’dür !’ diye haykıracaklar.”
220
Bu âyetlerde, Kıyâmet gününün, inkârcılar açısından pek zor bir gün
olacağı özlü biçimde ve insanların alışageldikleri kavramlarla ifade edilmiştir.
Bundan maksat, inkârcı ve inatçı kimseleri uyarıp onları içine düştükleri
kötü durumdan kurtarmaktır.221
Ayetlerde, insanların kıyamet gününde diğer hayat için haşrolunacakları
zaman kâfirlerin karşılaşacakları zor ve çetin tavra işaret vardır. Görüldüğü
gibi, bu âyetler uyarma ve tehdit tarzındadır.
Sanki bu âyetler, destekleme ve tatmin amacıyla Allah’ın, Peygamber’e
sabrı emretmesini takip etmekte onu pekiştirmektedir. Peygamber’e düşen;
asaletini inkâr edenlerin
tavırlarına sabretmesidir.
Öyle ki âhiret gününde bunların hesapları çok çetin olacaktır. Bu (durum),
sûrenin âyetlerinin birbiriyle nazım, konu ve nüzul yönünden bağlantılı
olduğu yönünde bizim ortaya attığımız görüşün doğruluğunu ortaya
koymaktadır. 222
Sûr; Kıyâmetin ve Haşrin Başlangıcı
Sûr; Kıyâmet sâati geldiği an dört büyük melekten biri olan İsrâfil’in
(a.s.) üfleyeceği bir araçtır. Kur’ân-ı Kerîm’de Sûr’un nasıl bir şey olduğu
açıklanmaz. Yalnız, “Sûr’a üfürüldüğü gün, Allah’ın diledikleri bir yana göklerde
olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah’a boyun eğmiş olarak gelirler”
223 âyeti Sûr’un varlığına bir delildir. Bunun dışında Hz. Peygamber’den
nakledilen bazı hadisler onun mahiyetini ayrıntılı bir şekilde açıklar.
Ebû Ya’lâ el-Mavsılî’nin Müsned adlı hadis kitabında Ebû Hüreyre
(r.a.)’den nakledilen bir hadis-i şerif Sûr’u açıklar: Ebû Hüreyre der ki: Bir
220 54/Kamer, 6-8
221 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
222 İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları, 1/88
223 27/Neml, 87
• 101 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
gün Peygamber (s.a.s.) bizimle oturuyor sohbet ediyordu. Etrafında sahabelerden
büyük bir topluluk vardı. Bize şöyle dedi: “Yüce Allah gökleri yarattıktan
sonra, Sûr’u yarattı. Ve onu İsrâfil (a.s.)’a verdi. İsrâfil ağzını Sûr’a
dayamış ve gözlerini de Arş’a dikmiştir. Sûr’a üfürmesi için verilen emri beklemektedir.”
Ebû Hüreyre diyor ki; ben, “Ey Allah’ın Rasûlü, Sûr nedir?” diye
sordum. O da, “Boynuza benzeyen bir âlettir” diye cevap verdi. Ben yine,
“O nasıl bir şeydir” diye sordum. O da, “O, çok büyük bir şeydir. Beni hakkı
tebliğ etmek üzere gönderen Yüce Allah’a yemin olsun ki, yerler ve gökler
onun yanında küçük kalır. Hepsi onun içine sığabilir” diye cevap verdi... Bu
hadis-i şerif uzayıp gidiyor. Ayrıntısıyla her şeyi açıklıyor. Bu hadise göre:
Sûr’a üfürülüş üç kez olacak. Birinci üfürüşte korku ve dehşetten bütün yaratıklar
sarsılacak. İkinci üfürülüşte bütün kâinat alt üst olup, bütün canlılar
ölecek. Allah yeni bir düzen (âhiret yurdu) kurup hesap günü gelince,
üçüncü bir üfürülüşle bütün ölülerin ruhlan bedenlerine girerek yeniden
dirilecekler. Ve ardından hesap, kitap, mizan, şefaat, sırat, Cennet, Cehennem...
Kıyâmet olayları olacak.
Kur’ân-ı Kerîm Sûr’un üfürülüşü ânında yaşanacak dehşeti, Tekvîr, İnfitar,
İnşikak ve daha başka sürelerde genişçe haber vermektedir:
“O gün güneş dürülür, yıldızlar kararıp dökülür, dağlar yürütülür, en değer
verilen on aylık develer terk edilir, denizler kaynatılır.” 224
“Gök yarılır, yıldızlar etrafa saçılır, denizler akıtılır.” 225
“Gök yarılıp Rabbinin emrine boyun eğer, yer uzatılır, içinde olanları atıp
tamamen boşalır ve Rabbine boyun eğer.” 226
“Büyük bir gürültü koparır, o gün insanlar ateş etrafında çırpınıp dökülen
pervaneler gibi olur, dağlar atılmış renkli yüne benzer.” 227
“Yer dehşetle sarsılır, ağırlıklarını dışarıya, çıkarır ve insan, “ne oluyor”
diye korkusunu dile getirir.” 228
224 81/Tekvîr, 1-4, 6
225 82/İnfitar, 1-3
226 83/İnşikak, 1-4
227 101/Karia, 1-5
228 99/Zilzâl, 1-3
• 102 •
Ahmed Kalkan
“O gün bir sarsıntı sarsar, peşinden bir diğeri gelir kalpler titrer, insanların
gözleri yere döner ve ‘biz ufalmış kemik olduğumuz zaman eski halimize
mi döneceğiz (yoksa)? O takdirde bu zararına bir dönüştür’ diye düşünecekler.
Tek bir çığlıkla hepsi bir düzlüğe dökülecekler.” 229
“Sûr’a üfürüldüğü gün herkes bölük bölük gelecek, gökler kapı kapı açılacak,
dağlar yürütülüp serap olacak.” 230
“Yıldızların ışığı giderilecek, gök yarılacak, dağlar pamuk gibi atılacak.”
231
“Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği zaman
insan “kaçacak yer neresi” diyecek, ama sığınak yoktur o gün.” 232
“Aslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler.” 233
“Yeryüzü ve dağlar sarsılır, dağlar yumuşak kum yığını hâline gelir.” 234
“Gökyüzü erimiş maden gibi olur, dağlar da atılmış pamuğa döner; hiçbir
dost dostunu soramaz.” 235
“Sarsıntıyı gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hâmile kadın
çocuğunu düşürür, insanlar adeta sarhoş gibidir. Onlar sarhoş değildir ama
Allah’ın azabının şiddeti onları o hâle koyar.” 236
Ölü bedenlere ruhların verileceği üçüncü üfürülüş ânında ise, “Gözleri
dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak, o çağırana koçarak kabirlerinden
çıkarlar. Kâfirler ‘bu ne zorlu bir gün’ derler.” 237
229 79/Nâziât, 6-14
230 78/Nebe', 18-20
231 77/Mürselât, 8-10
232 75/Kıyâmet, 7-11
233 74/Müddessir, 50-51
234 73/Müzzemmil, 14
235 70/Meâric, 8-10
236 22/Hacc, 1-2
237 51/Kamer, 8-9
• 103 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini
zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, söz verilmiş
olan gündür.” 238
Yukarıda bahsedilen uzun hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz’e; “Sûr’a
üfürüldüğü gün, Allah’ın diledikleri müstesnâ, göklerde olanlar da yerde olanlar
da korku içinde kalırlar. Hepsi boyunları bükülmüş olarak O’na gelirler”
239 âyetindeki “Allah’ın diledikleri müstesnâ” kelâmı ile kastedilen kişilerin
kimler olduğu Ebû Hüreyre tarafından soruldu. Rasûlüllah cevaben, “Onlar
şehidlerdir. Çünkü şehidler Yüce Allah’ın katında diridirler. Allah onları,
Kıyâmet gününün dehşetinden, korku ve endişesinden korumuştur. O günün
korku ve endişesi, sadece iman etmeyen âsi ve günâhkâr kullar içindir” karşılığını
verdi. Peygamberimiz daha sonra Kıyâmet ve sûr konusunda özetle
şu bilgileri verdi: “Bütün canlılar öldükten sonra ölüm meleği Azrâil Allah’ın
huzuruna çıkar ve ‘Ey Allah’ım, yaşamasını dilediğin kimselerden başka, yerde
ve gökte canlı olarak yarayan bütün varlıklar öldü’ der. Allah ise, geride
kalanları herkesten daha iyi bildiği halde, ölüm meleğine: ‘Geride canlı kalan
kimse var mıdır?’ diye sorar. Azrâil, ‘Ey Allah’ım, ölmeyen ve daima diri olan
Zât-ı Celâlin kaldı. Sen bâkisin ve dirisin. Bir de kalmasını dilediğin Arş’ı
ayakta tutan melekler, Cebrâil, Mikâil ve ben kaldım’ cevabını verir. Daha
sonra Allah’ın emriyle geride kalan melekler de ölür, Azrâil’e dönen Yüce Allah:
‘Ey meleğim, sen de diğer yaratıklarım gibisin. Bütün yaratıklarım öldü,
sana ihtiyaç kalmadı. Yaratan ve öldüren benim. Artık sen de öl’ buyurur ve
Azrâil de ölür. Sonra Yüce Allah: ‘Bugün mülk kimindir?’ diye seslenecek ama
cevap verecek hiç bir canlı olmayacak; cevabı Allah kendisi verecektir. ‘Bugün
mülk, tek ve her şeye gücü yeten Allah’ındır?” 240
(Sûr’un üfürülüşü ve İsrâfil (a.s.)’ın sûr’a üfürmesini anlatan uzun bir
hadis Tefsîr kitaplarında konu ile ilgili âyetlerin açıklanmasında zikredilmiştir.
Bu hadisin bazı cümleleri sahih hadis kitaplarında konu ile ilgili
anlatılan bahislerde geçmekle beraber, bazı cümleleri ifade ve mânâ bakımından
peygamber sözü olmayacak derecede münker kabul edilmiştir. Bu
hadisin tek râvisi olan İsmail b. Râfi’ Medine’nin kıssacılarındandır.
238 70/Meâric, 43-44
239 27/Neml, 87
240 Ebû Ya'lâ el-Mavsılî, Müsned
• 104 •
Ahmed Kalkan
Ahmed bin Hanbel ve Ebû Hâtim er-Râzî gibi hadis tenkidçileri hadislerinin
münker olduğunu, hatta metrûk bir râvi tarafından rivâyet edildiğini
söylemişlerdir.) 241 Yüce Allah, yerleri ve gökleri değiştirecek, yeni bir
âlem yaratacak, her yer dümdüz olacak. Allah’ın seslenmesiyle bütün varlıklar
tekrar eski haline gelecek; yerin altındakiler altta, üstündekiler üstte
olmak üzere dirilme anını bekleyecekler. Allah’ın emriyle gökler kırk gün
yağmur yağdıracak, her taraf sularla kaplanacak. Ardından Allah cesetlere
yeniden dirilmelerini emredecek. Cesetler bitkilerin yeşermesi gibi yerden
çıkacak. Bu arada Cebrâil ve Mikâil de yeniden diriltilecek. Ardından Allah
bütün ruhları çağıracak. O gün mü’min ruhlar ışık hâlinde, kâfirlerinki ise
karanlık halde gelir. Allah bu ruhları Sûr’a doldurup İsrafil’e emreder. İsrafil
emri yerine getirir ve Sûr’u üfler. Sûr’dan çıkan ruhlar yerle gök arasını
doldurur; ardından Allah, her ruhun kendi cesedine girmesini emreder.
Ruhların cesetlere girmesinden sonra yer yarılır ve herkes kabrinden çıkıp
İlâhî huzura doğru yürümeye başlar. “Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi
yayılmış olarak o çağırana kabirlerinden koşarak çıkarlar.” 242
Buna göre Sûr, İsrâfil (a.s.)’ın Kıyâmet anında canların toptan öldürülmesi,
kainatın düzeninin bozulması, ardından yeni bir âlemin kurulması ve
nihâyet canlıların tekrar dirilmeleri için toplam üç kez üfleyeceği, mahiyetini
bilmediğimiz, dünyadaki âletlere benzemeyen, ancak hadislerde boru
diye tanımlanan bir âlettir. 243
“Sûrun sahibi (İsrâfil aleyhisselâm), sûr denen borusunu ağzına dayamış,
yüzünü çevirmiş, kulağını dikmiş, üfleme emrini beklerken (yani kıyamet bu
kadar yaklaşmış iken) ben nasıl tereffühle (refah ve ferah bir yaşayışla) (dünya
nimetlerinden) istifade edebilirim?” buyurmuşlardı. Bu, sanki ashabına
çok ağır gelmişti. “Peki, biz ne yapalım -veya ne diyelim- ey Allah’ın Rasûlü?”
diye sordular. Onlara: “Hasbünallah ve ni’me’l-vekîl (Allah bize yeter, o
ne güzel vekildir!), Allah’a tevekkül ettik. -belki de “tevekkülümüz Allah’adır!”
demişti- deyin!” diye emir buyurdular.” 244
241 İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, 3/274-282
242 54/Kamer, 8
243 Fedâkâr Kırmızı, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 450-451
244 Tirmizî, Kıyamet 9, hadis no: 2433
• 105 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Rasûlullah’a (s.a.s.) sûr’dan sorulmuştu: “Bu, içine üflenen bir boynuzdur!”
diye cevap verdi.” 245
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.): “İki sûr arasında kırk
vardır!” buyurmuştur. Bunun üzerine oradakiler: “Ey Ebu Hureyre! Kırk
gün mü?” diye sordular. Fakat o: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. Tekrar:
“Kırk ay mı?” dediler. O yine: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. “Kırk yıl
mı?” dediler. O yine: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi ve (Rasûlullah’ın
hadisine devam etti:) “Sonra Allah semâdan su indirecek ve insanlar yerden
sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hâriç hepsi çürür. Bu çürümeyen,
acbu’zzeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden
yaratılış bundan terkib edilecektir.” 246
İbn Abbas (r.a.) “O boru öttürülünce” 247 âyeti ile ilgili olarak dedi ki:
“Bu, sûrdur. (Kur’an’da bir başka) Sûrede geçen “râcife”, birinci nefha (üfleme),
“râdife” de ikinci nefhadır.” 248
İsrâfil (a.s.); Allah’ın Emriyle Sûr’a
Üfürüp Kıyâmeti Başlatacak Melek
Sûr’a üfleyecek olan melek; dört büyük melekten birisi olan İsrâfil Kıyâmet
günü Sûr’a üflemekle vazifeli melektir. Kıyâmet günü Allah’ın emri ile
iki defa Sûr’a üfleyecektir. “Sûr’a üflenince, Allah’ın dilediği bir yana, göklerde
olanlar, yerde olanlar hepsi düşüp ölür. Sonra Sûr’a bir defa daha üflenince
hemen ayağa kalkıp bakışıp dururlar.” 249
İsrâfil’in birinci üflemesi ile yer ve gökteki bütün canlılar ölecek ve dünya
hayatı sona erecektir. İkinci defa üflemesiyle de bütün canlılar dirilecek
ve âhiret hayatı başlayacaktır. Sûr’un ilk üflenişine “nefha-i ûlâ”; ikinci üflenişine
“nefha-i sâniye” denilir. İsrâfil (a.s.)’a Sûr’a üfüreceği için Sûr Meleği
de denilmiştir.
245 Ebu Davud, Sünnet 24, hadis no: 4742; Tirmizî, Kıyamet 9, hadis no: 2432
246 Buhârî, Tefsir, Zümer 3, Amme 1; Müslim, Fiten 141, hadis no: 2955; Muvatta, Cenaiz 48, hadis no: 1, 239;
Ebû Dâvud, Sünnet 24, hadis no: 4743; Nesâî, Cenaiz 117, hadis no: 4, 111
247 74/Müddessir, 8
248 Buhârî, Rikak 43 (muallak olarak)
249 39/Zümer, 68
• 106 •
Ahmed Kalkan
Peygamber (s.a.s.)’e Sûr’un mâhiyeti sorulunca şöyle demiştir: “Üfürülen
bir boynuzdur.” 250 Peygamber (s.a.s.); “İsrâfil Sûr’u tutmuş hazır bir
şekilde kendisine ne zaman üfürmek için emredileceğini bekliyor” 251 buyurmuştur.
Levh-i Mahfuz’da Allah’ın yazılı irâdelerini okumak ve bu irâdelerin
yerine getirilmesiyle görevli olan mukarreb meleğe bildirmek de İsrâfil
(a.s.)’ın görevlerindendir. İsrâfil (a.s.)’in ve diğer meleklerin kadrinin yüceliğinden
dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.) bazen onların ismi ile duâ etmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) gece namazına kalktığında şöyle duâ ederdi; “Ey Allah’ım,
Cebrâil, Mikâîl ve İsrâfil’in Rabbi, göklerin ve yerin yaratıcısı, gaybı ve
şehâdet âlemini bilen. Sen kullarının arasındaki ihtilaflar hakkında hüküm
sahibisin. Beni izninle ihtilaf edilen şeylerde hakka kavuştur. Sen dilediğini
sırât-ı müstakim’e kavuşturursun.” 252
Siz de mi Hâlâ Kıyâmetin
Kopmadığını Sanıyorsunuz?
Nedir Kıyâmet? Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, kıyâm etmek, doğrulmak
ve dirilmek anlamında olan Kıyâmet; İslâmî literatürde, evrenin
düzeninin bozulması, her şeyin altüst olarak yok olması ile, ölen tüm insanların
yeniden dirilerek ayağa kalkması olayına verilen addır. Kıyâmet,
cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var
olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Bir kaostur, yıkımdır Kıyâmet.
Mânevî yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi, tek yönlü maddî ihtiyaçlarının
hizmetinde bir insan, Kıyâmeti yaşıyor demektir. İnsanın Kıyâmeti,
inancın Kıyâmeti, hakikatin Kıyâmeti... Hem namazda kıyâmı, hem
de namaz gibi görev olan küfre ve şirke karşı kıyâmı gerektiği gibi yerine
getirmeyenlerin âkıbetidir Kıyâmet. “Kıyâm et” emrini uygulamayanların
dünyevî cezâsıdır “Kıyâmet”.
Hadis rivâyeti olarak değerlendirildiği halde, hadis olmadığını tesbit ettiğimiz,
ama anlamına katılarak bu konuya uygun yorumladığımız bir söz
vardır: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanacaklar.” Sanal bir hayatta, yaşadı-
250 Ahmed bin Hanbel, II/196
251 Taberî, Câmiu'l-Beyân, 7/211; İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, 3/276
252 Müslim, Müsafîrûn 200; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 207
• 107 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ğını sananların rüyalarıdır bugünün dünyası. İnsan, içinde yaşadığı çevreyi
katletti, mahvetti; kendisi de o çevrenin, o doğanın bir parçası olduğunu
düşünmedi; kendisi de mahvoldu. İçinde yaşadığı toplumu ve kendini (fıtratını,
mânevî hayatı) insanın kendi eliyle imhâ etmesi Kıyâmet değil de
nedir?
Kur’an’ın Kıyâmetin dehşetinden sık sık bahsetmesinin temel hikmeti,
yaşadığımız hayatı sorgulamak, Allah’ın var ettiği dünya ve içindekilerin
âniden elimizden çıkabileceğini, her nimetin bir sonu olduğunu, ölümün
yakın olduğunu hatırlayıp Allah’a karşı sorumluluklarımızı kuşanmaktır.
Kur’an’a göre, Kıyâmetin ne zaman kopacağını, Allah’tan başka hiç
kimse bilemez. Bu bilemeyenlere Peygamberimiz de dâhildir. Kıyâmet, ansızın
kopacaktır. “Sana Kıyâmetten sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’
derler. Onu zikretmek, ne zaman geleceğini bilmek nerede, sen nerede?”253;
“Sana Kıyâmet sâatinden, onun ne zaman gelip çatacağından soruyorlar.
De ki: ‘Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası
açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.’
Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak
Allah’ın katındadır’ ama insanların çoğu (bunu) bilmezler.” 254
Kıyâmetin alâmetleri, değişik biçimde ortaya çıkmıştır, ama farkında
olmadan Kıyâmeti yaşayan kimsenin bunları anlaması kolay olmayacaktır.
Kıyâmetin hâlâ alâmetlerini bekleyenler, onun ansızın kopacağını bilmeyenler
veya bilmek istemeyenlerdir. Kur’an’ı okuyanlar bilirler ki, onun
alâmetleri çoktan gelmiştir. “Onlar, Kıyâmet zamanının ansızın gelip çatmasından
başka bir şey mi bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir/
belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?”255 Ansızın
kopacak Kıyâmetin Kur’an’da belirtilen tek alâmeti olarak değerlendirilen
ayın yarılması da gerçekleşmiştir. Kur’an, Kıyâmetin yaklaştığını ve alâmet
olarak ayın yarıldığını çok net biçimde ve mâzî sîgasıyla açıklar: “Kıyâmet
yaklaştı ve ay yarıldı.” 256
253 79/Nâziât, 42-43
254 7/A'râf, 187
255 47/Muhammed, 18
256 54/Kamer, 1
• 108 •
Ahmed Kalkan
Kıyâmetin kopmasına bir göz açıp kapama kadar bir zaman kalmıştır,
hatta belki bundan daha da yakındır: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a âittir.
(Kıyâmet) sâatinin durumu ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan
başkası değildir.” 257
Bütün bu Kur’ânî hakikatlere rağmen, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den Kıyâmetin
alâmetleri hakkında çok sayıda rivâyet, hadis kitaplarını doldurmuştur.
Bunların tümünü, sahih olmadıkları iddiâsıyla reddetmek doğru
olmasa gerektir. Ama bu hadislerin Kur’an’a arzedilmesi gerekir. Kur’an’ın
bazı âyetlerinin müteşâbih olduğunu biliyoruz.258 Müteşâbih, anlam yönüyle
birbirine benzeyen, mânâsı kapalı, birçok anlama gelebilen, yorumunda
güçlük çekilen demektir. Âlimlerin çoğu, Kur’an’da bahsedilen Kıyâmet ve
ahvâlini müteşâbih olarak değerlendirirler. Kıyâmet alâmetleri olarak hadis
rivâyetlerinde belirtilen hususlar da müteşâbihtir. Müteşâbihlerin tek
bir tefsiri olmaz, farklı te’villeri/yorumları olabilir, esas anlamını da ancak
Allah bilir.259
Hadis rivâyetlerinin zâhirine takılıp kalan ve Kur’an’ın Kıyâmet konusundaki
mesajını göz ardı eden Osmanlı’nın son devir mollaları, olanca
zulüm ve tuğyânı, sadece “Kıyâmet alâmeti” olarak değerlendirmiş, son
alâmetlerden olduğu yaklaşımıyla “başımıza taş yağması yakındır” diyerek
eli-kolu (ve dili) bağlı gibi beklemeye başlamıştır. Halbuki Kıyâmetin çok
yakın olduğunu ve alâmetlerinin geldiğini zâten Kur’an çok önceden belirtmişti.
Küçük-büyük alâmetlerin ortaya çıkıp çıkmadığını tartışmak yerine,
Kıyâmet kopmadan -ki bugün bile kopabilir, kopmayacağını hiçbir Kur’an
talebesi/bağlısı iddiâ edemez- Kur’an’ın yüklediği bireysel ve toplumsal görevimizi
yerine getirmek gerekir. Hadis rivâyetlerinde Kıyâmet alâmetleri
olarak belirtilen müteşâbihlere dalıp onları zâhirlerine göre değerlendirerek,
büyük alâmetlerinin çıkmadığı anlayışıyla Kıyâmeti çok uzaklara ertelemek,
“kalplerinde eğriliğin bulunması” ve “fitne çıkarma”260 riski ile karşı
karşıya gelmek demektir.
Kimilerinin hadis zannettiği meşhur bir söz vardır: “İzâ mâte’l-insânu
fekad kamet Kıyâmetuhû; İnsan öldüğü zaman, onun Kıyâmeti kopmuş-
257 16/Nahl, 77
258 3/Âl-i İmrân, 7
259 3/Âl-i İmrân, 7
260 3/Âl-i İmrân, 7
• 109 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
tur.” Diğer insanların Kıyâmeti artık onu ilgilendirmeyecektir. Ölüm de her
an gelebileceğine göre, Kıyâmetin zâhirî alâmetlerinin tümünün çıkmadığını
sanıp Kıyâmetin daha kopmayacağını düşünmek, şeytanın vesvesesine
kapılmaktır. Zâten ölüm, küçük bir Kıyâmet olduğu gibi, uyku da küçük
bir ölümdür: Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i
kerimede, “Allah ölümleri ânında nefisleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında;
üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir ecele
kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.” 261 buyurulmaktadır.
Demek ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefis/rûh,
bedenden kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında değildir.
Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.”
Ölüm de, insan rûhu için yeryüzündeki sürenin dolması ve rûhun
bedenden sıyrılmasıdır.
Hayatın aslı, rûhun hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat,
dünya hayatıdır; ama bu hayat içinde rûhun/gönlün hayatı da yaşanabilir.
Bu ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün
olur. Rûhî/mânevî hayattan uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar
aslında birer ölüdürler. Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları
için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için,
kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî
mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici nefeslerle
gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerîm’de, “Ey iman edenler! (Rasûlullah,)
sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına
koşun...” 262 buyurulur. Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir
hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın “rûhun ve kalbin hayat derecesi”
olduğunu, buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak
için olsa gerektir.
Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, rûhun hayatı olduğu gibi; insanın
asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde
“ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten
maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle
tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan
göçmekten ibârettir.
261 39/Zümer, 42
262 8/Enfâl, 24
• 110 •
Ahmed Kalkan
Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve
“sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini
giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta
ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta
artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu
değildir. Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azâba, ateşe dirilmedir;
dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir
canlılığa adım atarlar.
Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır,
eğer bilselerdi.” 263 şeklinde ifade etmektedir. Peygamberlerin getirdiği hayat
verici nefeslerle dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, ölüdürler, kabirdedirler
(Kıyâmetleri çoktan kopmuştur onların). Kur’an’da: “Sen ölülere duyuramazsın!”
264; “Sen kabirdekilere duyuracak değilsin!”265 buyrulur. Böylelerinin
ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla kalplerinin duyma (sem’a) ve
görme (basar) güçleri yok olmuştur. Peygamber (s.a.s.)’in çağrılarını duymadıkları
gibi, çevrelerinde mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak
cilvelenen sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya
hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat etmezler; yeryüzünde
gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda düşünmezler, kâinatın
muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir şey ifade etmez. Böylesi diriltici
unSûrlar karşısında kaskatı ölü kesilenler için son dirilme çaresi, artık
ölümdür.266
Hayat; iman, hicret, cihad ve şehâdettir. Kâfirler gibi canlı cenâze olmak,
hayat süren leş konumunda bulunmak değildir. Esas hayat, rûhun
hayatıdır, imanın can kafesinde ölü gibi kalması değil, sahibini ve toplumu
diriltmesidir. Hayat, Allah’ın ve Rasûlünün bizi çağırdığı esaslara uymaktır.
Bugün yaşananlar, bu ölçüler içinde hayat sürmek değil; ölü olduğunu bile
hissetmeyecek kaosu, Kıyâmeti yaşamaktır. Maddî hayat yönüyle ölenler,
öldüklerinin, yani kendi Kıyâmetlerinin koptuğunun farkındadırlar. Ama
mânen ölmüş, kendi Kıyâmeti kopmuş kimseler, öyle dehşetli bir Kıyâmet
içindedirler ki, kendilerini canlı sanmaktalar. Toplumun mânevî Kıyâmeti,
o toplumdaki bireyleri de kuşatır: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o,
263 29/Ankebût, 94
264 30/Rûm, 52
265 35/Fâtır, 20
266 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y. s. 237
• 111 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirâyet ve hepsini
perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 267
İnsan, bazı ölüleri yaşıyor zanneder, bazı yaşayanları ölü zannettiği
gibi. “Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‘ölüler’ demeyin. Bilâkis onlar
diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız..” 268; “Bil ki sen, ölülere
işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana, sağırlara da dâveti duyuramazsın.”
269
Hadis külliyâtları, Kıyâmet’ten önce ortaya çıkacak alâmetlerden söz
eden çok sayıda hadis rivâyeti ihtivâ eder. Âhir zaman olarak tanımlanan
Kıyâmet öncesi donemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması,
İslâmî kurallara gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terk edilmesi,
ahlâksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren Kıyâmet alâmetlerinin
tümünün ortada olduğunu, çoktan insanı kasıp kavurduğunu görüyoruz.
Hadis rivâyetlerinde Kıyâmet alâmetleri olarak sayılan, yukarıdaki ifadelerin
dışında şunları görüyoruz: İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları,
insanların ölümü temenni etmeleri (ve intihar arzusu), İkisi de hak
iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması, İslâmî
ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin artması, depremlerin çoğalması, zamanın
yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması (zamanın bereketinin gittiği
bir koşturmaca ve elektrik aydınlığı ile gecenin gündüz gibi olması),
cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi, yahûdilerle müslümanların
savaşmaları (Filistin’de fiilen ve dünyanın her tarafında fikren), zinânın
açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin
azalması (özellikle çarşı pazarda)... Bütün bunların yaşanılan vak’a olduğundan
yola çıkarak Kıyâmetin de koptuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bunlar,
toplumsal âfetlerdir. Bu problemler, toplumların Kıyâmetidir. Bu özellikler,
huzursuzluğun, fitnenin, kaosun, kokuşmuşluğun belirtileridir. Bunları
yaşayan toplum, Kıyâmet dehşeti yaşıyordur. Kıyâmet dehşetiyle bin kere
ölmüştür de cenâzesini kıldıran yoktur. Kıyâmetin ne zaman kopacağını
bilmeyen, hatta kendi yaşadığı zamanda bile Kıyâmetin kopmayacağından
emin olmayan bir peygamber, toplumun Kıyâmetini çok belîğ bir şekilde
anlatmış olur bu alâmetlerle. Osmanlı, son demlerinde, ölüm döşeğindeki
“hasta adam”a benzetilirdi; şimdi onun devamını adam yerine koyan olma-
267 8/Enfâl, 25
268 2/Bakara, 154
269 27/Neml, 80
• 112 •
Ahmed Kalkan
dığına göre çoktan öldü o. Osmanlı, “Kıyâmet alâmeti” olarak dillendirilen
bu toplumsal mikropları, tedbirsizlikten dolayı bünyesine bulaştırdığı için
hastalandı. Onun çocuğu bu belâlara ilâç diye sarıldığı için Kıyâmeti her an
yaşamakta. Gerçek Kıyâmetin dehşeti bir anlık iken; toplumsal Kıyâmet,
her an dehşet saçmaktadır.
Kıyâmetin büyük alâmeti olarak kabul edilenler de, Kur’an’a arzedilerek,
müteşâbih olduğu unutulmadan te’vil edilebilir. Bu, Kur’an mesajına
daha uygun olur. Âl-i İmrân 55. ve Mâide, 117. âyetine göre Hz. İsa’nın
bedeninin öldüğü açıkça belirtilmiştir. Ama Hz. İsa’yı başkaları öldürmemiş,
Allah onu eceliyle vefat ettirmiştir. Yükseltilen onun mânevî derecesi,
Allah’ın katına çıkan, onun rûhudur.
Zâten bütün peygamberlerin ruhları Allah’ın huzuruna çıkar, O’ndan
ikram görür. Hz. İsa’nın vefatını haber veren âyetleri, âhad haberlere dayanarak
te’vil etmek yerine, bu hadisleri te’vil etmek daha doğrudur. Bu
hadisler şöyle te’vil edilebilir: İsa’nın rûhu, yani ümmeti mahvolmadı, daha
yaşayacaktır. Fakat Kıyâmetten önce bu rûh, yani İsa ümmeti, İslâm’a dönecektir.
Bu hadislerden, hıristiyanların bir gün müslüman olacakları değerlendirilebilir.
Said Nursi bu kanaattedir.270 Meşhur müfessirimiz Elmalılı
Hamdi Yazır da yaklaşık bunu söylemektedir.271 Yalnız, Kıyâmet alâmetleri
konusunda ihtiyâtı elden bırakmamalı, bu ve benzeri her çeşit yorumların
da beşerî çıkarımlar olduğu, yanlış olma ihtimalinin bulunduğunu hatırdan
çıkarmamalıdır. Her şeyin en doğrusunu bilenin Allah olduğu ve gayb
bilgisinin ve özellikle Kıyâmet ilminin sadece O’na âit olduğu unutulmamalıdır.
Bir peygamberin dini (O’nun tebliğ ettiği esaslar) yaşadıkça, kendisi
mânen yaşamaktadır. İsa (a.s.)’nın fikriyâtını yahûdiler öldürememişlerdir.
Bilâkis onun tebliğleri yayılmış, yahûdiliğe egemen olmuştur. Onun
rûhunu temsil eden ümmeti, bir gün ismen olmasa bile, mânen Hz. Muhammed
(s.a.s.)’in fikriyâtını benimseyecek, onları uygulayacaktır. Bunlar,
görünürde hıristiyan olsalar bile, uygulamada İslâm’ın özüne mensup olacaklar
veya bunlar, tamamen hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a döneceklerdir.
Bu, “güneşin batıdan doğması”dır. Nitekim, giderek ivme kazanan bir hızla
Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın sesi soluğu duyulmaya başlamıştır, Afrika
270 Bkz. Şualar, 5. Şua, s. 459-471; Lem'alar, s. 112
271 Bk. Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1112-1114
• 113 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ve Amerika’da İslâm süratle yayılmaktadır. Bush adındaki deccalın Sharon
deccalına yardım için Ortadoğuda müslüman avına çıkmasının asıl sebebi
budur. İslâm, olduğu gibi anlatıldığı, hele örnek olacak şekilde yaşandığı
takdirde, dünyanın her yerinde ve Batıda tek Hak dinin hâkim duruma geçeceği
şüphesizdir. Bu gün değilse yarın; işte bu, Hz. İsa’nın rûhunun dirilmesi,
onun mesajının hâkim olması, onun Muhammed ümmetine tabi olması
(hizmet etmesi), haçın kırılıp domuzun öldürülmesi demektir. İslâm,
Kıyâmete kadar bâkî olacak hak dindir. Onun güçlenmesine yardım eden,
bu uğurda canını fedâ etmeğe hazır olan her müslüman, İsa’dır, Mesih’tir,
Mehdîdir, İmamdır. İslâm düşmanları ve onların hakkı bâtıl, bâtılı da hak
gösteren araçları (özellikle televizyonun bu amaçla kullanılışı) da Deccâl ve
onun silâhlarıdır.
Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. “Kıyâmet ne zaman
kopacak? Onun alâmetleri nelerdir?” diye sormak yerine; “ölüme, Kıyâmete,
ondan sonrasına hazır olup olmadığımızı” kendi kendimize sormamız
gerekmez mi? Dünyaya bir daha gelip de eksik ve hatalarımızı telâfi etme
şansımız olmadığına göre, yaşadığımız günün her ânını değerlendirmeli ve
“gün bu gündür!” diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız.
İsa veya Mehdi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri, kurtarıcılara
havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Biz, İslâm’ı yaşayıp çevremize
hâkim kılmaya çalışalım. Gerisi bizi fazla ilgilendirmemelidir. Allah
da zâten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor. Her şuurlu müslümanın hidâyete
götüren, hidâyet veren anlamında en büyük “mehdî” olan Kur’an’a
uyması kurtuluş için yeterlidir. Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze
durumundakilere İsa nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir.
Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı,
böylelikle hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. O zaman
“deccal”lar da bize zarar veremeyecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize
bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olduğunuz müddetçe dalâlette olanlar (sapıklar)
size zarar veremez.” 272
Kıyâmetin ikinci aşaması; ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa
kalkması, kıyâm etmesidir. “Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”
adındaki kalk borusunu, “kıyâm et” emrini veren dâvetçi İsrâfiller, inşâAllah
272 5/Mâide, 105
• 114 •
Ahmed Kalkan
toplumu İsa nefesleriyle yeniden diriltecek ve Allah’ın izni ve yardımıyla
topluma ba’su ba’de’l-mevti yaşatacaklardır. Hz. İsa, rûha önem verilmeyen
yahûdileşmiş bir topluma rûhî özellikleri yeniden ihyâ etme yönüyle çeşitli
mûcizelerle geldi: Bazı ölüleri Allah’ın izniyle diriltme, hastaları iyileştirme,
körlerin gözlerini açma, dilsizi konuşturma gibi.
İşte günümüz toplumunda da bu rûhî özellikleri ihyâ eden İsa nefesli
müslümanlara ihtiyaç var. Böylece emperyalistlerin katı kapitalist etkileriyle
ruhları, rûhî/mânevî özellikleri bombardıman edilen insanların ölümcül
kalpleri ve ruhları dirilsin; ruh maddenin önüne çıksın, böylece tatmin olsun.
Hasta kalpler ve mânevi/rûhî hastalıklar iyileşsin. Hakkı göremeyen
gözler açılsın, basîret ve ferâset sahibi olan insanlar eşyaya Allah’ın nûruyla
bakabilsin. Sadece görünenleri değil, perdenin arkasındakileri de görebilsin.
Hakka kilitli dilleri açılsın, bülbül gibi şakısın. Bunların yerine gelmesi
için Hz. İsa’nın gökten inmesini beklemeye lüzum yok. Hz. İsa’nın nefesine,
Hz. Mûsâ’nın asasına, Hz. Muhammed’in Kur’an’ına mirasçı sensin. Kurtuluş
istiyorsan, kurtarıcı beklemekten vazgeç; vazifeni yap. Hem sen kurtul,
hem toplum kurtulsun ey İsa nefesli müslüman!
Son söz: Her şeyin en doğrusunu bilen yalnız Allah’tır. 273
Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet
Kur’ân-ı Kerim’de Kıyâmet kavramına çok yer verilir. Değişik kelimelerle
Kıyâmetten bin civarında âyette konu edinilir. Kıyâmetle ilgili temel
kavram mâhiyetindeki kelimelerin kısa bir dökümünü vermek, bu konuda
ufuk açıcıdır: “Kıyâmet” kelimesi, toplam 70 yerde zikredilir. Aynı anlamdaki
“sâat” sözcüğü ise toplam 48 yerde geçer. “Âhir (yevmu’l-âhır)” kelimesi
28 yerde, “âhiret” kelimesi ise 115 yerde kullanılır. Âhirette hesaba
çekilmek ve Kıyâmet günü ve hesap günü anlamındaki “hesap (hısâb) ve
“yevmu’l-hısâb” kelimeleri toplam 39 yerde ifâde edilir. Yeniden diriliş anlamında
kullanılan “ba’s” kelimesi ve türevleri toplam 67 yerde kullanılır.
Kıyâmetin kopması ve her yaratığın ölümünden sonra, yeniden dirilişle
birlikte mahşerde toplanmak anlamındaki “haşr” kavramı ve türevlerinin
toplam 43 yerde zikredildiği görülür.
273 Ahmed Kalkan, Vuslat, Sayı 25, Temmuz 2003
• 115 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
İslâm inancının üç temel esasından birini oluşturan Kıyâmet veya âhiret
konusu yüzleri aşan, çok değişik ve müstakil sûrelerde ele alınmıştır.
Burada, toplum hayatında büyük önem taşıyan mes’ûliyet duygusunun telkin
edilmesinin bir hedef teşkil ettiği şüphesizdir. Ayrıca, “Herkes yarın için
ne hazırladığının bilincini taşımalıdır.” 274 âyetinde ifâdesini bulan geleceği
düşünme ve ebedî hayatın mutluluğunu sağlama uğruna faâliyet gösterme
ilkesinin hâkim rol oynadığını da söylemek gerekir.
Kur’ân-ı Kerîm’de zaman zarfı olan “yevme”, “yevmeizin” kelimeleriyle
oluşup Kıyâmeti tasvir eden âyetlerin sayısı 400’e yakındır. Bunların yetmişi
“yevmu’l-kıyâmeh” şeklindedir. Ayrıca, Kur’an’ın altmış yedinci sûresi olan
Mülk sûresinden itibâren yer alan 48 sûrenin büyük ekseriyetinin en belirgin
muhtevâsı “Kıyâmet” konusudur. Bunlardan başka “Kıyâmetin kopma
zamanı” demek olan “sâat”, “dünyanın sonu” anlamına gelen “ukbâ”275,
“mutlaka gerçekleşecek olan realite” mânâsındaki “vâkıa”, “kimini alçaltan,
kimini yükselten olay” anlamındaki “hâfida-râfia,276 “yeniden diriltmek,
dirilterek hesap meydanında toplamak” mânâsındaki “ba’s” ve “haşr”277 kelimeleriyle
bunlara benzer kavramlar Kıyâmet için kullanılmıştır. “Dönüş,
dönüş yeri, çıkarıldığı yer” anlamına gelen ve bir âyette yer alıp bir yoruma
göre Kıyâmet mânâsında olan “meâd” kelimesi de,278 özellikle kelâm ve felsefe
kitaplarında Kıyâmet yerine kullanılmıştır.
“Onlar ki, namazlarına devam ederler. Mallarında belli bir hisse vardır.
İsteyene ve mahruma. Cezâ gününü tasdik ederler.”279 Bu âyetler, Allah’a ve
âhiret gününe iman etmenin, insan hayatındaki önemini belirtiyor. Şu âyet
de Kıyâmeti, âhireti yalanlayanların bazı temel özelliklerini açıklıyor: “(Onlar
da) dediler ki: ‘Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik.
Boş şeylere dalanlarla birlikte dalardık. Cezâ gününü yalanlardık.” 280
“(Allah), Din gününün mâliki (cezâ gününün, âhiret hayatının gerçek
sahibi)dir.” 281
274 59/Haşr, 18
275 Ukbe'd-dâr; 13/Ra'd, 22, 24, 35, 42
276 56/Vâkıa, 1-3
277 22/Hacc, 5; 50/Kaf, 44
278 28/Kasas, 85
279 70/Meâric, 22-26
280 74/Müddessir, 43-46
281 1/Fâtiha, 3
• 116 •
Ahmed Kalkan
“Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki:
‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ (Bundan) Sonra onların:
‘Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden
başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler
ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı.” 282
“Rablerinin karşısında durdurulduklarında onları bir görsen: (Allah:)
‘Bu, gerçek değil mi?’ dedi. Onlar: ‘Evet, Rabbimiz hakkı için’ dediler. (Allah:)
‘Öyleyse inkâr edegeldikleriniz nedeniyle azâbı tadın!’ dedi.” 283
“Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır. Öyle
ki, sâat (Kıyâmet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına
yüklenerek: ‘Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar
olsun bize…’ derler. Dikkat edin, o işleyip yüklendikleri ne kötüdür!” 284
“Üzerinde Allah’ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısk’tır
(yoldan çıkıştır). Gerçekten şeytanlar, sizinle mücâdele etmeleri için kendi
dostlarına gizli çağrılarda bulunurlar. Onlarla itaat ederseniz şüphesiz siz de
müşriklersiniz.” 285
“Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine
göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın
sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz
yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların
dostları kıldık.” 286
“Kimine hidâyet verdi, kimi de sapıklığı hak etti. Çünkü bunlar, Allah’ı
bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar.”
287
“Sâatin (Kıyâmetin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar.
De ki: ‘Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini O’ndan
başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir geliş-
282 6/En’âm, 22-24
283 6/En’âm, 30
284 6/En’âm, 31
285 6/En’âm, 121
286 7/A’râf, 27
287 7/A’râf, 30
• 117 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ten başkası değildir.’ Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar.
De ki: ‘Onun ilmi yalnızca Allah’ın katındadır. Ancak insanların çoğu
bilmezler.” 288
“O gün, onların tümünü bir arada toplayacağız, sonra şirk katanlara:
‘Yerinizden ayrılmayınız; siz de, şirk koştuklarınız da’ diyeceğiz. Artık onların
arasını açmışızdır. Şirk koştukları derler ki: ‘Siz bize ibâdet ediyor değildiniz.
Bizim ile sizin aranızda şâhid olarak Allah yeter. Gerçekten biz, sizin ibâdetinizden
habersizdik.’ İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana
çekilmiş olacak ve onlar asıl-gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülecekler.
Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar.” 289
“(Kıyâmetin) Geleceği günde, O’nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez.
Artık onlardan kimi ‘bedbaht ve mutsuz’, (kimi de) mutlu ve bahtiyardır.”
290
“(Ey Muhammed,) Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından
habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.
Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine dönüp çevrilmez.
Kalpleri (sanki) bomboştur.” 291
“Göklerin ve yerin gaybı Allah’a âittir. (Kıyâmet) Sâatin(in) emri de yalnızca
(süratli) göz açıp kapama gibidir veya daha yakındır. Şüphesiz, Allah
her şeye güç yetirendir.” 292
“O şirk koşanlar, şirk koştuklarını gördükleri zaman: ‘Rabbimiz, seni bırakıp
bizim taptığımız ortaklarımız bunlardır’ diyecekler. (Onlar da bunlara:)
‘Siz gerçekten yalan söyleyenlersiniz’ diye sözü (geri çevirip) fırlatacaklar.
O gün (artık) Allah’a teslim olmuşlardır ve uydurdukları (yalancı ilahlar) da
onlardan çekilip uzaklaşmıştır.” 293
“Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş) görürsün;
onları bir arada toplamışız da, içlerinden hiç birini dışarıda bırakmamışızdır.
288 7/A’râf, 187
289 10/Yûnus, 28-30
290 11/Hûd, 105
291 14/İbrâhim, 42-43
292 16/Nahl, 77
293 16/Nahl, 86-87
• 118 •
Ahmed Kalkan
Onlar senin Rabbine sıra sıra sunulmuşlardır. Andolsun, siz ilk defa
yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz. Hayır, bizim size bir kavuşma zamanı
tesbit etmediğimizi sanmıştınız değil mi?” 294
“(Kâfirlere:) ‘Benim ortaklarım sandığınız şeyleri çağırın’ diyeceği gün;
işte onları çağırmışlardır, ama onlar, kendilerine cevap vermemişlerdir. Biz
onların aralarında bir uçurum koyduk.” 295
“Biz o gün, bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına bırakıvermişiz.
Sûr’a da üfürülmüştür, artık onların tümünü bir arada toparlamışız.” 296
“Andolsun Rabbine, biz onları da, şeytanları da mutlaka haşredeceğiz,
sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş olarak hazır bulunduracağız.”
297
“Ve onların hepsi, Kıyâmet günü O’na, ‘yapayalnız, tek başlarına’ geleceklerdir.
298
“Sûr’a üfürüleceği gün, biz suçluları/günahkârları o gün, (yüzleri kara,
gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.” 299
“Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: ‘Benim Rabbim, onları darmadağın
edip savuracak. Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır. Orada ne bir
eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.” 300
“O gün, kendisinden sapma imkânı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahman
(olan Allah)a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey
işitemezsin.” 301
“O gün, Rahman (olan Allah)’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut
olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.” 302
294 18/Kehf, 47-48
295 18/Kehf, 52
296 18/Kehf, 99
297 19/Meryem, 68
298 19/Meryem, 95
299 20/Tahâ, 102
300 20/Tahâ, 105-107
301 20/Tahâ, 108
302 20/Tahâ, 109
• 119 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz
çeviriyorlar.” 303
“Hayır, onlara apansız gelecek de, böylece onları şaşkına çevirecek; artık
ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne onlara süre tanınacak.” 304
“Biz, Kıyâmet gününe âit duyarlı teraziler koyarız da artık, hiç bir nefis
hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye)
getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz.” 305
“Bizim, göğü kitabın sayfalarını katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya
başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iâde edeceğiz. Bu, bizim
üzerimizde bir vaiddir. Elbette, Biz yapıcılarız.” 306
“Hayır, onlar Kıyâmet sâatini yalanladılar; biz Kıyâmet sâatini yalan
sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık. (Ateş,) Onları uzak bir yerden
gördüğünde, onlar bunun gazablı öfkesini ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına
bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu
isteyip çağırırlar.” 307
“Sûr’a üfürüleceği gün, Allah’ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde
olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve her biri ‘boyun bükmüş’ olarak
O’na gelmişlerdir.” 308
“O gün (Allah) onlara seslenerek: ‘Bana ortak olarak öne sürdükleriniz
nerede?’ der. Üzerlerine (azab) sözü hak olanlar derler ki: ‘Rabbimiz, işte bizim
azdırıp-saptırdıklarımız bunlar; kendimiz azıp saptığımız gibi, onları da
azdırıp saptırdık. (Şimdiyse) Sana (gelip onlardan) uzaklaşmış bulunmaktayız.
Onlar bize tapıyor da değillerdi. Denir ki: “Ortaklarınızı çağırın.’ Böylelikle
çağırırlar, ama kendilerine cevap vermezler ve azabı görürler. Hidâyet
bulmuş olsalardı ne olurdu. O gün (Allah) onlara seslenerek: ‘Gönderilen (elçilere)
ne cevap verdiniz?’ der.” 309
303 21/Enbiyâ, 1
304 21/Enbiyâ, 40
305 21/Enbiyâ, 47
306 21/Enbiyâ, 104
307 25/Furkan, 11-13
308 27/Neml, 87
309 28/Kasas, 62-65
• 120 •
Ahmed Kalkan
“Kıyâmet sâatinin kopacağı gün, suçlu günahkârlar umutsuzca yıkılırlar.
(Allah’a eş koştukları) Ortaklarından kendilerine şefaatçi olan yoktur; onlar,
ortaklarını inkâr ediyorlar.” 310
“Kıyâmet sâatinin bilgisi, şüphesiz Allah’ın katındadır. Yağmuru yağdırır;
rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse
de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdârdır.” 311
“İnsanlar, sana Kıyâmet sâatini sorarlar; de ki: ‘Onun bilgisi yalnızca Allah’ın
katındadır.’ Ne bilirsin; belki Kıyâmet sâati pek yakın da olabilir.” 312
“Onlar: ‘Eğer doğru sözlü iseniz, bu vaad (ettiğiniz azap) ne zamanmış?’
derler. De ki: ‘Sizin için belirlenmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir an ertelenebilirsiniz,
ne de (bir an) öne alınabilirsiniz.” 313
“Demişlerdir ki: ‘Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim
diriltip kaldırdı? Bu, Rahmân (olan Allah)’ın vaad ettiğidir, (demek ki) gönderilen
(elçi)ler doğru söylemiş.” 314
“Onlar, yalnızca tek bir çığlıktan başkasını gözetmezler, onlar birbirleriyle
çekişip dururken o kendilerini yakalayıverir. Artık ne bir tavsiyede bulunmağa
güç yetirebilirler, ne âilelerine dönebilirler.” 315
“Sûr’a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine
doğru (dalgalar halinde) süzülüp giderler.” 316
“İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibârettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak)
bakıp duruyorlar.” 317
“Derler ki: ‘Eyvahlar bize; bu, din günüdür.’ ‘Bu, sizin yalanladığınız
(mü’mini kâfirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.” 318
310 30/Rûm, 12-13
311 31/Lokman, 34
312 33/Ahzâb, 63
313 34/Sebe', 29-30
314 36/Yâsin, 52
315 36/Yâsin, 49-50
316 36/Yâsin, 51
317 37/Sâffât, 19
318 37/Sâffât, 20-21
• 121 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Ve onları durdurup tutuklayın, çünkü sorguya çekileceklerdir.” 319
“Siz, O’nun dışında dilediklerinize ibâdet edin.” De ki: “Gerçekten hüsrana
uğrayanlar, Kıyâmet günü hem kendilerini, hem yakınlarını hüsrana
uğratanlardır. Haberiniz olsun; bu apaçık olan hüsranın kendisidir.” 320
“Kıyâmet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu
görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi
yok?” 321
“Kıyâmet sâatinin ilmi O’na döndürülür. O’nun ilmi olmaksızın, hiç bir
meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiç bir dişi, gebe kalmaz ve doğurmaz da.
Onlara: ‘Benim ortaklarım nerede?’ diye sesleneceği gün, dediler ki: ‘Sana
arzettik ki, bizden hiç bir şâhit yok.” 322
“Ki Allah, hak olmak üzere Kitabı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; belki
Kıyâmet sâati pek yakındır.” 323
“Onlar, hiç şuurunda değilken kendilerine apansız geliverecek olan Kıyâmet
sâatinden başkasını mı gözlüyorlar?” 324
“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan
(Allah) ne yücedir. Kıyâmet sâatinin ilmi O’nun katındadır ve O’na döndürüleceksiniz.”
325
“De ki: ‘Allah sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor, sonra kendisinde hiç bir
kuşku olmayan Kıyâmet günü O sizi bir araya getirip toplayacaktır. Ancak
insanların çoğu bilmezler.” 326
319 37/Sâffât, 24
320 39/Zümer, 15
321 39/Zümer, 60
322 41/Fussılet, 47
323 42/Şûrâ, 17
324 43/Zuhruf, 66
325 43/Zuhruf, 85
326 45/Câsiye, 26
• 122 •
Ahmed Kalkan
“Artık onlar, Kıyâmet sâatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını
mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra
öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar? 327
“O gün, o çığlığı bir gerçek (hak) olarak işitirler. İşte bu, (dirilip kabirlerden)
çıkış günüdür.” 328
“O yaklaşmakta olan yaklaştı.” 329
“Gözleri zillet ve dehşetten düşmüş olarak, sanki yayılan çekirgeler gibi
kabirlerinden çıkarlar. Boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken,
kâfirler derler ki: ‘Bu, zorlu bir gün.” 330
“(Çünkü o gün) Suçlu günahkârlar, simalarından tanınır da alınlarından
ve ayaklarından yakalanırlar.” 331
“Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar darmadağın olup ufalandığı, toz duman
halinde dağılıp savrulduğu Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman...” 332
“Ve diyorlardı ki: ‘Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra,
biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?’ De ki, öncekiler ve
sonrakiler. Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır. Sonra
siz ey sapık yalancılar, elbette bir ağaçtan, bir zakkum ağacından yiyeceksiniz.
Onunla karınlarınızı dolduracaksınız. Üzerine de kaynar su içeceksiniz.
Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte cezâ
gününde onların ağırlanışı bu şekilde olacaktır.” 333
“Vâkıa (kesin bir gerçek olan Kıyâmet) vuku bulduğu zaman, Onun vukuuna
(gerçekleşmesine artık) yalan diyecek yoktur.” 334
327 47/Muhammed, 18
328 50/Kaf, 42
329 53/Necm, 57
330 54/Kamer, 7-8
331 55/Rahmân, 41
332 56/Vâkıa, 4-7
333 56/Vâkıa, 47-56
334 56/Vâkıa, 1-2
• 123 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“O yaklaşmakta olan yaklaştı. Onu Allah’ın dışında ortaya çıkaracak
başka (hiç bir güç yoktur).” 335
“Derler ki: ‘Eğer doğru söylüyorsanız, şu tehdit (ettiğiniz azap) ne zamanmış?’
De ki: ‘(Bununla ilgili) Bilgi ancak Allah’ın katındadır. Ben ancak
apaçık bir uyarıcıyım.” 336
“O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında
koşarken görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar
(olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.” İşte ‘büyük kurtuluş ve
mutluluk’ budur. O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere
derler ki: “(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp-yararlanalım.”
Onlara: “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmaya
çalışın” denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sûr çekilmiştir; onun iç yanında
rahmet, dış yanında o yönden azab vardır.” 337
“Ey iman edenler, Allah’a kesin (nasûh) bir tevbe ile tevbe edin. Olabilir
ki, Allah sizin kötülüklerinizi örter ve altından ırmaklar akan cennetlere
sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük
düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşar-parıldar. Derler
ki: “Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz Sen, her şeye güç
yetirensin.” 338
“Gözleri ‘korkudan ve dehşetten düşük’, kendilerini de zillet sarıp kuşatmış.
Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye dâvet edilirlerdi.” 339
“Artık sûr’a tek bir üfürülüşle üfürüleceği. Yeryüzü ve dağlar yerlerinden
oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça
parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan Kıyâmet) artık vuku
bulmuş (gerçekleşmiş)tur. Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, ‘sarkmış za’fa
uğramıştır.” 340
335 53/Necm, 57-58
336 67/Mülk, 25-26
337 57/Hadîd, 12-13
338 66/Tahrîm, 8
339 68/Kalem, 43
340 69/Haakka, 13-16
• 124 •
Ahmed Kalkan
“Artık kitabı sağ-eline verilen kişi, der ki: ‘Alın, kitabımı okuyun. Çünkü
ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı sanmış (anlamış)tım.’ Artık o, hoşnut
bir yaşama içindedir. Yüksek bir cennette.” 341
“Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: “Bana keşke kitabım verilmeseydi.
Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” 342
“Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün; Dağlar da (etrafa uçuşmuş)
rengârenk yün gibi olacak.” 343
“(Böyle bir günde) Hiç bir yakın dost bir yakın dostu sormaz.” 344
“Şüphesiz, size vaad edilen gerçekleşecektir.” 345
“Yıldızlar ‘örtülüp (ışıkları) silindiği’ zaman, Gök yarıldığı zaman, Dağlar
kökünden sökülüp savurulduğu zaman, Ve Rasûller de (şâhitlik için) belli
bir vakitte getirildiği zaman...” 346
“Bu ayırma gününü sana ne bildirdi? O gün, yalanlayanların vay haline.
Biz, öncekileri helak etmedik mi? Sonra arkadan gelenleri onların izinde yürüteceğiz.
İşte Biz, suçlu günahkârlara böyle yapıyoruz. O gün, yalanlayanların
vay haline!” 347
“Sûr’a üfürüleceği gün, artık siz dalga dalga geleceksiniz. O sırada gök
açılmış ve kapı kapı olmuştur. Dağlar yürütülmüş, artık bir serap oluvermiştir.”
348
“Şüphesiz o hüküm (fasl) günü, belirlenmiş bir vakittir.” 349
“Şüphesiz, size vaad edilen gerçekleşecektir.” 350
341 69/Haakka, 19-22
342 69/Haakka, 25-27
343 70/Meâric, 8-9
344 70/Meâric, 10
345 77/Mürselât, 7
346 77/Mürselât, 8-11
347 77/Mürselât, 14-19
348 78/Nebe', 18-20
349 78/Nebe', 17
350 77/Mürselât, 7
• 125 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“O ne zaman demir atacak?’ diye, sana Kıyâmet sâatini soruyorlar.
Onunla ilgili bilgi vermekten yana, sende ne var ki… En sonunda o (ve onunla
ilgili bilgi), Rabbine âittir.” 351
“Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar; Annesinden ve babasından.” 352
“O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır.” 353
“O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır; Güler ve sevinç içindedir.” 354
“Artık o gün hiç kimse (Allah’ın) vereceği azap gibi azaplandıramaz.
Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz.” 355
“Yer, o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı, Yer, ağırlıklarını dışa atıp çıkardığı
Ve insan: ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman; O gün (yer), haberlerini anlatacaktır.
Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir.” 356
Kıyâmet ve Âhiret Anlayışı Bizi
Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
Bugün yaşadığımız toplumda Kıyâmet ve âhiret inancı, bir mit ve hurâfeler
yığını olarak yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği her tür dinamizm,
coşkunluk ve aşktan fersah fersah uzaktadırlar. Avamdan, ya da ehl-i
dünyadan birisi yaşadığı hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince Kıyâmete
ve âhirete inanmaktadır ve büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar
‘dünyadadırlar’ ama, ‘dünyadan ve dünyevî’ değildirler. Dünyada, bütün
ömürleri boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler. Yani onlar, niçin yaratıldıklarını,
nasıl yaşayacaklarını ve buna bağlı olarak sonlarının nereye ulaşacağını
bilen insanlardır. İnsan, şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi
351 79/Nâziât, 42-44
352 80/Abese, 34-35
353 80/Abese, 37
354 80/Abese, 38-39
355 89/Fecr, 25-26
356 99/Zelzele (Zilzâl), 1-5
• 126 •
Ahmed Kalkan
gereken; nasıl yaşayacağı ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz
şeye, fazla uzak gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü “Dünya” kelimesi, denâ’dan
gelir ve ‘yakınlaştırılmış şey’ demektir. Demek ki dünya, insanın akıl ve idrâk
tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına getirilen şeyin
(dünyanın) tabir caizse bizi kuşatması ve etkilemesi gerçeği, bilincimizi,
son varış yerimizden (âhiretten) başka yöne çevirir. Bu son gidilecek yer,
‘daha sonra’ geldiğinden; bize ‘uzak’ gibi gelir. Hâlbuki bu, ‘yakın’ olanın
(dünyanın) sebep olduğu yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani,
son, âhiret bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi
yanıltması nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu düşünmek
ve her ânımıza bir muhâsebe yapmak durumundayız.
Müslüman birey, kendi bilinç ve dimağını devamlı diri tutmak zorundadır.
Bir taraftan cahilî yaşamın, diğer taraftan nefsin/şeytanın öne sürdüğü
zaaf ve oyalanmalar arasında kalan birey, cihadın her şeyden önce
bunlara karşı verilmesi gereken bir mücadele olduğunu bilmelidir. Bunun
sağlanabilmesi ise ancak yaşanılan dünyadan ve hayattan daha yüksek,
yüce ilkelere, hedeflere bağlanmakla mümkündür. Bu ilke ya da hedef, günlük
yaşamadan ve denîlikten uzak ve yüce olduğu ölçüde bu hayatı anlamlı
kılabilecektir. Hangi düzeyde olursa olsun, müslüman birey için mücadele
zorunlu olduğundan, mücadeleye liyakat için fertlerin dimağlarını her zaman
diri tutacak donanımlara, eskimeyen kaynaklara ihtiyacı vardır. İşte
bu kaynakların başında âhiret inancı gelir. Kişi, dünyanın geçici zevklerinden,
korku ve umutsuzluktan, hedef sapmalarından ve hilâfet görevini
unutmaktan, ancak bu inanç ile uzaklaşabilir. İnsanoğlu nisyâna (unutmaya)
meyillidir ve nisyan arttıkça isyan ve sapma da artar. Dahası, insanın
gönlünde iki ayrı (üstelik zıt) ilkenin, idealin ya da duygunun bulunması
mümkün değildir. Bir yandan hilafet görevini yerine getirmeye çalışmak,
özgürlük ve adalet için mücadele etmek, bir yandan da dünyanın ve şeytanın
geçici oyunları, hileleri karşısında aldanmak, korkmak ve zavallı yaşam
biçimlerine istek duymak, bir müslümanın şahsında birleşemez. “Dünya
hayatını âhiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim
Allah yolunda savaşır da öldürülür ya da galip gelirse, biz ona yakında büyük
bir mükâfat vereceğiz.”357 Allah’ın yolunda mücadele, -alanı ve biçimi
ne olursa olsun- ancak dünya hayatının satılmasından sonradır. Sağlam bir
irade ve direnme duygusuna sahip olmayan insanların, düşmanın güç ve
357 4/Nisâ, 74
• 127 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
oyunları karşısında kısa zamanda umutsuzluk ve korkuya düşmesi mümkündür.
Hâlbuki sorgulama, tahkir edilme, işkence görme ve nihâyet şehidlik
ile kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını; aksine cennetlere ve bunun
ötesinde temiz ve özgür bir ruha sahip olacağını ve Rabbinin huzuruna bu
tertemiz haliyle çıkacağını bilen bir insan için, korku son derece ârızî bir
şeydir.
- 11. Âyet -
وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا ² ذَرْ نِ ي
² رْ نِ ي ذَ : Bana bırak وَمَنْ خَلَقْتُ : kendisini yarattığımı وَحِيدًا : tek olarak
“Kendisini tek olarak yarattığımı Bana bırak!” (Bir tek Benim yarattığımı
/ tek başıma yarattığımı / kendisini yarattığımda yapayalnız olan
kimseyi; Malsız ve evlâtsız olarak yarattığımı) Bana bırak, Beni onunla
baş başa bırak; Bırak Beni ve yarattıklarımı tek başına. Bana bırak yalnız
yarattığım o kişi(yle uğraşma)yı.” (11. âyet)
Bu âyetlerin Nüzul Sebebi
Ebu’l-Kasım el-Hızâmî kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayete göre el-Velîd
İbnu’l-Muğîra el-Mahzûmî bir gün Hz. Peygamber’e (s.a.s.) geldi; Efendimiz
(s.a.s.) ona Kur’ân okudu ve sanki biraz (kalbi İslâm’a) yumuşadı. Onun
bu durumu Ebû Cehil’e ulaşınca yanına geliyor ve: “Ey amca, kavmin sana
vermek üzere mal topluyorlar. Muhammed’e gitmişsin ve onun tarafındaki
mala talip olmuş, ondan bir şeyler istemişsin.” dedi. el-Velîd: “Kureyş beni
iyi bilir ki malı en çok olanlarındanım” diye cevap verdi. Ebû Cehil: “O
halde Muhammed hakkında öyle bir şey söyle ki senin onu inkâr ettiğini ve
ondan hoşlanmadığını kavmin bilsinler.” el-Velîd: “Ne söyleyeyim? Vallahi,
içinizde şiiri benden iyi bilen kimse yoktur, recezi, kasideyi benden daha
iyi bilen bulunmaz. Vallahi onun söyledikleri bunlardan hiçbirine benzemiyor.
Vallahi, onun söylediğinde bir tatlılık var, onun apayrı bir lezzeti
var, altındaki her sözü yıkıyor ve hepsinin üstüne çıkıyor, hiçbir söz onun
üstüne çıkamıyor.” Diye düşüncelerini anlattı. Ebu Cehil ısrar etti: “Kav•
128 •
Ahmed Kalkan
min, sen onun aleyhinde bir şey söylemeden senden râzı olmayacak.” O da:
“Bırak beni biraz düşüneyim” dedi, sonra da: “Bu nakledilen bir büyüdür,
başkalarından
(Müseylime’den ve Bâbillilerden) naklediyor” dedi ve bunun
üzerine “Bırak Beni ve yarattıklarımı tek başına.”358 âyet-i kerimesi nâzil oldu.
359 Bu el-Velîd ibnu’l-Muğîra kendisinin de babasının da “el-Vahîd” (biricik)
olduğunu, kendisinin de babasının da Araplar içinde bir benzerinin
olmadığını söylermiş.360
Bu rivayet bu sûrenin bir defada toptan nâzil olmadığını gösterir. 361
Kâfir/İnkârcı Kişiyle Beni Başbaşa Bırak!
Bu âyetler, servetle şımarıp Allah’ın emirlerine ve Kur’an’ın delillerine
inatla karşı çıkan zengin insan tipine ait bir tabloyu gözler önüne sermektedir.
Rivâyete göre bu zengin adam, “Eğer Muhammed’in anlattıkları doğru
ise cennet ancak benim ve benim gibiler için yaratıldı.” diyen Velid bin
Muğîre’dir. Bu yüzden âyetler, onun sözlerini yalanlayacak ve emelini boşa
çıkaracak şekilde nâzil olmuştur. Hemen hatırlatalım ki, sebebin hususi olması,
âyetlerin hüküm ve mesajının umumi olmasına engel değildir. Bunun
için âyetler, servetine ve gücüne güvenip inkâr yolunu seçen her insanı kuşatıcı
ve uyarıcı niteliktedir.
“Beni tek başıma yarattığımla baş başa bırak.” Veya; “Yalnız yarattığımı
Benimle baş başa bırak.” Her iki şekilde de anlaşılabilir. Vahîden tümleci
zernî’yi de halaktu’yu da nitelediği için hem “tek başına, yalnız yarattığım”,
hem de “tek başıma yarattığım” anlamlarını verir.
Ey Muhammed! Kâfirlerin o toplantısında senin aleyhine bir propaganda
ile seni hacılara büyücü olarak tanıtacak o adamı, annesinin karnında
hiçbir şey olmadığı halde tek başına, yardımcıya ihtiyaç duymadan
yarattığım o bedbaht Velid b. Muğire’yi Bana bırak, Bana havale et. Onun
işi Bana aittir. Senin üzülmene gerek yok. O doğduğu zaman onun ne malı
vardı, ne çocuğu; ne gücü vardı, ne de kuvveti. Onun yaratılması hususunda
Allah’a ortak koştuğu ilahlar da ortalıkta yoktu. Velid sonra beni inkâr
358 74/Müddessir, 11
359 Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl, s. 319-320
360 Râzî, Mefâtihu’l Gayb, c. 30, s. 198; Âlûsi, Rûhu’l Meânî, c. 29, s. 123
361 Âlûsî, age. c. 29, s. 121
• 129 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ederek âyetlerimi yalanladı. Ben onun hakkından gelirim, intikamımı alırım,
onun işi bana aittir, lâyık olduğu cezayı ona Ben veririm. Yaptıklarından
dolayı senin üzülmene gerek yok.
Velid bin Muğîre
O, Kureyş’in ileri “gelenlerindendi. Bunun içindir ki Velid, “Biricik”
ve “Kureyş’in gülü” diye lakaplanmıştı. Allah ona, dünya nimeti olarak
bol mal ve çocuk verdi. Onu rızka boğdu. Malı, fışkıran nehir gibi oldu.
Velîd’in Tâif ’te bir bahçesi vardı ki, yaz-kış meyvesi hiç kesilmezdi. Buna
rağmen o, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etti ve inkârla karşılık verdi.
O nimetlere, Allah’ın âyetlerini inkâr ve iftira ile mukabele etti. İşte onun
hakkında Kalem sûresinde ve Müddessir sûresinde âyetler indi.
Bu âyetler Velid bin Muğîre hakkında inzâl oldu. Bu âyetlerde Allah
onu şiddetle kınadı ve “Onu Bana bırak” diyerek “Sekar”la (Cehennemle)
tehdit etti. Bu tehdit çok tesirli bir üsluptur. Nitekim Kalem suresinde geçen,
“Alabildiğine yemin eden, aşağılık... kimseye itaat etme... Biz yakında
onun burnuna damga vuracağız.”362 mealindeki âyetler de onun hakkında
inmişti. Velid, Rasulullah’a (s.a.s.) eziyet edip tuzak Kur’an kişi idi. Çünkü
Kureyş’in ileri gelenleri Rasûlullah’ı susturamayıp onu susturacak ve dâvetinin
nurunu söndürecek çareleri bulmakta zorluk çekince Velid’e başvurdular.
O da Rasûl’e sihirbaz lakabını takmalarını ve kölelerine ve çocuklarına
Mekke’de ona bu şekilde seslenmeleri için emretmelerini tavsiye etti.
Onlar da, “Muhammed sihirbazdır” demeye başladılar. Rasûlullah (s.a.s.)
buna çok üzüldü. Bunun üzerine Velid’i korkutma ve tehdit ihtiva eden
âyetler indi ki bu, onun kibrini kırmada daha tesirli olsun.”363
“Kendisini tek olarak (vahîden) yarattığımı…” Bu cümlenin iki anlamı
olabilir. İki şekilde de doğrudur:
1) “O doğduğu zaman mal, evlât, makam, liderlik vs. ile doğmuş değildi.”
362 68/Kalem, 10-16
363 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 122
• 130 •
Ahmed Kalkan
2) “Onu yaratan, yalnızca Benim.” Ben onu yarattığım anda, onun ilâhlık
vermeye çalıştığı ve de onların hatırları için Tevhid’e karşı çıktığı sahte
ilâhların hiçbiri Benim ortağım ya da yardımcım değildiler. Bana şirk
koşulan varlıkların, olmayan tanrılığının yaratmada hiçbir katkısı olmuş
değildir.”364
Sen onu yalnız Bana bırak. Benim ondan alacağım intikam, kim olursa
olsun başkasının intikamına ihtiyaç bırakmayacak şekilde olacaktır. İkinci
anlamı da şöyle
olur: Onu tek başına yaratan Benim. Bu hususta kimse
Bana ortak olmamıştır.
Bundan dolayı onu helâk edecek olan da Benim,
onu helâk etmek için başka birisinin yardımına ihtiyacım yoktur. Ben onu
annesinin karnında yapayalnız, tek başına, malsız ve evlâtsız olarak yarattım.
Sonra ona nimetler ihsan ettim, o nankörlük edip kâfir oldu. Bununla
şânı yüce Allah, tek başına yarattığı gibi,
yine tek başına dirilteceğini kendisine
delil olarak göstermeyi murad etmiştir.
Bir diğer açıklama da şöyledir: “Vahîd: Biricik, tek başına” babası bilinmeyen
kimsedir, el-Velid, kavminin nesebinden olmamakla bilinen birisi
idi. Daha önce Yüce Allah’ın: “Câhil ve kaba, üstelik soysuzlukla damgalanmış
olan”365 âyetinde belirtildiği gibi. O da el-Velid’in niteliği hakkındadır.
366
O, kavmi arasında; “el-Vahîd: biricik” diye de adlandırılırdı. İbn Abbas
dedi ki: el-Velîd şöyle derdi: “Ben el-Vahîd oğlu el-Vahîdim (eşsiz
ve benzersizim).
Araplar arasında benim bir benzerim yoktur. Babam el-Muğîre’nin
de bir benzeri yoktu. Ona da “el-Vahîd” deniliyordu.” Bunun üzerine
yüce Allah şöyle buyurdu: “Başbaşa bırak Beni kendi kanaatine göre
vahîd
olanla; “tek başına yarattığım kimse ile.” Yoksa Yüce Allah, onun biricik ve
eşsiz
olduğu hususunda onun bu iddiasını tasdik etmek anlamında bunu
söylemiş
değildir.
Âyette şu iki vurgu yapılmaktadır: a) Anasının karnında âciz ve tek başına
bir durumda yarattığım o şahsı Bana bırak, senin onunla uğraşmana
gerek yok, Ben onun cezasını
veririm, b) Beni tek başıma onunla baş başa
bırak; Ben onun hakkından gelir ve gereken cezayı veririm. 367
364 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, c. 6, s. 471
365 68/Kalem, 13
366 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Yay., c. 18, s. 175
367 Bk. Şevkânî, c. 5, s. 376
• 131 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Ayrıca, “vahîden” kelimesi şu anlamları da düşündürür:
Kıyâmet gününde o insanlar tek başına kalacaklar. Nasıl ki dünyaya
tek başına geliyorlar. Mahşer gününde de tek başına kalacaklardır.
Malı ve
evlâdı ona fayda vermeyecektir. Bu dünyaya teker teker gelen insanlar yine
teker teker gidecekler.
Her insan yaratılış yönüyle eşi ve benzeri olmayan bir tek (özel, orijinal)
yaratıktır. Parmak çizgisinden karakter yapısına kadar herkesi ayrı
yaratan Allah’ın gücünü, ilmini, sanatını insanda görüp
secdeye kapanmalı.
“Ey insan! Üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan ne? Ki
O, seni yarattı, sana düzen içinde bir biçim verdi ve seni i’tidâl (denge, ölçü)
üzeere kıldı. Dilediği bir sûrette seni tertip etti (düzene koydu).” 368
İnsan muazzam bir makine olduğu kadar, muazzam bir sanat. Rûhî
fonksiyonları birbirine benzemediği gibi; şekilleri, yüzleri, gözleri, kokuları,
sesleri bile birbirine tümüyle benzeyen iki insan yoktur. Zevkleri, karakterleri,
kabiliyetleri farklı olduğu gibi, fizikî yönde de benzer yön kadar
benzemeyen yönler... Allah, fabrikadan çıkan arabalar gibi birbirinin aynısı
ve kopyası olan iki şeyi yaratmayı sanatının büyüklüğüne münâsip görmez.
Her yarattığı orijinaldir.
Hz. Ömer’in de bulunduğu bir mecliste sohbet edilirken, orada bulunanlardan
biri: “Şu satranca şaşıyorum. Satranç tahtasının eni de boyu da
birer arşından fazla değilken, insan onun üzerinde binlerce oyun oynasa,
bir oynadığı oyun diğerine hiçbir zaman benzemez. Küçücük bir tahtada
binlerce değişik kombinezon oluşur” demişti. Hz. Ömer bu söze cevap olarak
şöyle dedi: “Bundan daha fazla hayret edilecek şeyler var. Meselâ insanın
eni bir karış, boyu bir karıştan ibâret olan yüzünde kaşlar, gözler, burun
ve ağız gibi âzânın yerleri kesinlikle değişmediği halde, bütün dünyada
yüzleri tamamen birbirine benzeyen iki insan bulamazsın. Şu ufacık deri
parçası üzerinde bu sayısız değişiklikleri, bu sınırsız sanatı gösteren Allah
ne büyük kudret ve hikmet sahibidir!”
368 82/İnfitâr, 6-8
• 132 •
Ahmed Kalkan
İnsanın hiç taklit olunamayacak imzası parmak basmasıdır. Parmak
uçlarındaki çizgiler insan sayısı kadar değişiklik arzeder. Gözler ve kokular
da öyle. Her insanın gözü, kokusu farklıdır. Bu kadar küçük yerde görünen
benzerlikler yanında benzemeyen özellikleri sığdırmak, ancak acının içine
tat ve lezzet koyan, zıtlarda bile âhengi sağlayan Allah’a mahsustur. Burada
“tek olarak” mânâsına gelen “vahîden” kelimesi, hem yaratanın hem de yaratılanın
durumunu gösterebilir. Yani “Allah’a” veya “insana” yönelik olmasına
göre iki anlama gelebilir. Eğer vahid sözcüğü Allah’a yönelik ise âyet,
“Bir tek Benim yarattığım o kişiyi bana bırak” mânâsına gelir ve Allah’ın
yaratıcı olarak tek ve eşsiz olduğu gerçeğini dile getirir. Şâyet vahid, insana
yönelik bir sözcük olarak kabul edilirse o takdirde âyet, “Tek başına yapayalnız
yarattığım o kişiyi bana bırak” anlamına gelir. Bu mânâyı, insanın
hayata yalnızlık içinde başlayıp onu aynı şekilde bitireceğini dile getiren
âyetler de desteklemektedir.
Şu âyet gibi: “Andolsun sizi ilk defa nasıl yaratmışsak, onun gibi yapayalnız
ve teker teker huzurumuza gelirsiniz.”369 Bununla kıyâmetin de yaratılış
gibi özellikle her fert için ayrı bir safhasının olduğuna işaret edilmiş demektir.
Allah, her şeyin mutlak ve tek yaratıcısıdır. Âyetin özel bir olay ve
şahısla ilgili olarak inmesi hüküm ve uyarmanın vasıflara göre genel olmasına
engel de değildir. Bu âyetin iniş sebebinin Velid b. Muğire el-Mahzumi
olduğu rivayet ediliyor. Burada onun Kalem sûresinde geçtiği gibi soysuz,
piç olduğuna îmâ ve “vahîd = tek başına” nâmıyla anıldığına işaret olduğu
söylenmiştir.
Her iki durumda da insanın Allah’a kaçınılmaz bağımlılığı gerçeğine
dikkatimiz çekilmektedir. “Benim kendisinin Yaratıcısı ve Rabbi olduğumu
unutan insana ne yapılacağına karar vermeyi yalnız Bana bırak” anlamı da
âyetten anlaşılır. Âyet, bir taraftan insanın, kendi varlığını Allah’a borçlu
ve O’na bağımlı olduğuna; diğer taraftan da hakikati inkâr edenlere karşı
beşerî bir cezalandırma yapılamayacağına işaret eder. Kâfir/inkârcı insana,
inançsızlığı nedeniyle ne yapılacağına Allah karar verir.370
369 6/En'âm, 94
370 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 418-419; Fahrettin Yıldız,
Tefsir Dersi Notları 1, s. 96
• 133 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Rasûlullah bu noktada zorlanıyordu. Çünkü insanlar müstekbirlik yaparak
Allah’ın Resûlü’nü dinlemiyorlardı. Kabullenmiyorlardı İslâm’ı. Yola
gelmiyorlardı… Onlara yaklaşılmıyordu bile, yanlarına varılamıyordu.
Hatta bu dönemde Rasulullah yakınlarını eve çağırmıştı da, Ebû Leheb
konuşmasına bile izin vermemişti. Derdini anlatmasına bile fırsat tanımamıştı.
Allah diyor ki: “Sen, o ve benzerlerini Bana bırak! Takma sen onları
kafana!”
“Şu yapayalnız, hiçbir şeye mâlik olmayarak yarattığım kimseyi sen
Bana bırak! Yani ana karnındayken, malı, mülkü, çevresi, kredisi, evi, barkı,
hanımı, akrabası, çoluk-çocuğu, bilgisi, ilmi, irfanı, gücü, kuvveti olmadan
yapayalnız, kendi başına yarattığım kimseyi sen Bana bırak!”
Allah’a karşı küstahlık taslayıp kibirlenen, O’na O’nun istediği gibi iman
edip sâlih amellerle bunu ispatlamayanlar başta olmak üzere hepimiz düşünelim:
Ana rahmindeki durumumuzu göz önüne getirelim. Basit bir damla
su. Eli yok, ayağı yok, aklı yok, fikri yok, gücü yok, kuvveti yok… Varlığından
bile haberdar olmayan, kendisini bile korumaktan âciz bir varlık değil
miydik? Veya dünyaya geldiğimiz günü bir tahmin edelim. Neyimiz vardı?
Aklımız yoktu, bilgimiz yoktu, malımız, gücümüz, çevremiz, itibarımız,
makamımız yoktu. Hiçbir şeysiz, yapayalnız, güçsüz, görüşü olmayan, konuşamayan
âciz bir varlıktık. Bu yaratılışı hatırlatarak “İşte öyle yarattığımı
sen Bana bırak!” diyor Allah.
Bu hepimizi ilgilendiren bir tehdit unsurudur. Ne oluyor! Yapayalnızdık,
kimsesizdik, hiçtik, bir şeyimiz yoktu. Allah da bizi var etmek için
kimseye sormamış, danışmamış, kimseden yardım da almamış. Öyleyse
ne bu gurur ve Allah’tan uzaklaşma? Kim tarafından yaratıldık? Kimlere
minnet duygusu içindeyiz? Kimin ekmeğini yediğimiz halde kimlerin kılıcını
sallamaya çalışıyoruz? Kim var etti bizi? Kime kulluk ediyoruz? Ne bu
hâlimiz? Şair şöyle diyor: “Hatırından çıkmasın uryan cihana geldiğin, /
Nice kim geldin yine anın gibi gitmen gerek.” Yani dünyaya çıplak geldiğini
unutma! Ama nasıl geldiysen öyle git. Günâhsız geldin, âciz olduğunu bile
bile geldin, malın-mülkün yoktu geldin, yine aynen öyle gitmeye çalış. 371
371 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 18, s. 148-149
• 134 •
Ahmed Kalkan
- 12. Âyet -
وَجَعَلْتُ لَُ مَالا مَْدُودًا
وَجَعَلْتُ : ki Ben verdim لَُ : ona مَالا : mal مَدُْودًا : çok, bol (alabildiğine)
“Ki Ben ona alabildiğine mal verdim. / Ona bol bol mal verdim. / Ardı
arkası gelmeyen servetler vermiştim. / Ki, geniş maddî imkânlar vermiştim
ona. / Ve hayatına geniş bir ufuk açtığım” (12. âyet)
O bir şeye mâlik olmayan nankör Velid b. Muğire’ye Mekke’den Taif ’e
kadar alabildiğine uzanan çok ve bol araziler, yaz-kış meyvesi eksilmeyen
bağlar, bahçeler, develer, atlar, koyunlar, dinarlar verdim.
“Ve hayatına geniş bir ufuk açtığım”: Lafzen, “(Her şeyi) kendisi için
(genişçe) yaydığım” yani, “öteki canlılara verilenden çok daha fazla güç ve
yetenek verdiğim.”
Memdûd: Beydavi diyor ki: “Memdûd, çok ve bol demektir. Velid ziraatçılık,
hayvancılık ve ticaretle uğraşırdı.”372 İbn Abbas diyor ki: “Velid’in
malı Mekke’den Tâif ’e kadar uzanırdı.” Mukatil diyor ki: “Velid’in, yaz kış
ürünü kesilmeyen bir bağı vardı.”373
Velid b. Muğire’nin serveti; Mücahid ve Said b. Cübeyr’e göre bin dinar,
Süfyan-ı Sevri’ye göre dört bin dinar parası vardı. Numan b. Salim’e göre
“memdûd” kelimesiyle sahip olduğu araziler kast edilmektedir. Ömer’e (r.a.)
göre her ay devam eden geliridir.374
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Hem ona uzun uzadıya
uzatılmış mal verdim yani çok mal, servet, arazi ve çiftlik gibi geniş yahut
gelişip boy atarak ya da ticaretle arttırılmış, uzatılmış mal verdim. Velid’in
Mekke ile Tâif arasında çeşitli türde malları ve Tâif ’te yaz-kış meyveleri eksik
olmayan bostanı ve milyoner denilecek kadar parası bulunduğuna dair
rivayetler gelmiştir.”375
372 Beydavi Tefsiri, c. 2, s. 492; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 122
373 Tefsir-i Kebir, c. 30, s. 198; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 122
374 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları, c. 8, s. 479
375 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 419
• 135 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Velîd, Kureyş’in ileri gelenlerinden olup çok sayıda oğulları vardı ve oldukça
zengindi; buna rağmen Allah’ın kendisine lütfettiği nimetlere şükredecek
yerde hem Allah’a hem de Peygamber’e karşı nankörlük etmiş, İslâm’ı
boğmak isteyenlere öncülük edenlerden olmuştu.
Âyet, Velîd bin Mugîre hakkında inmiş olsa da amacı genel olup şu
mesajı vermektedir: Nimete karşı şükretmek, nimet
sahibine minnettar
olmak en yalın ahlâkî ödevlerden biri, akıl ve adâlet gereğidir.
Sıradan birinin
alelâde yardım ve iyiliğine bile minnettar olup teşekkür ederken
varlığımızı,
hayatımızı, sahip olduğumuz, yararlandığımız her türlü maddî ve
mânevî nimet ve imkânları lutfeden Allah’a minnettar olmamak, şükretmemek,
ibâdet ve İtaat etmemek büyük bir nankörlüktür. Özellikle Allah’ın
varlığını ve birliğini
tanımamaktan da öte giderek inkâr, şirk ve zulüm hareketlerine
öncülük etmek;
bütün nankörlüklerin ve haksızlıkların en ağırı,
en vahimidir. 376
- 13. Âyet -
ودًا Â ش ُُ § وَبَنِ ي نَ
§ وََبنِ ي نَ : ve çocuklar ودًا Âش ُُ : göz önünde
“Ve göz önünde çocuklar. / Yanından ayrılmayan oğullar vermiştim.
/ Bir de (cömertliğimin) şahitleri olan çocuklar. / Ve (sevginin) şâhitleri
olarak çocuklar.” (13. âyet)
Velid b. Muğire’ye kendisiyle birlikte Mekke’de yaşayan, toplantı yerlerinde
onunla birlikte bulunan, çalışmak için şuraya buraya gitme ihtiyacı
duymayan, hiç bir zaman yanından ayrılmayan, önemli işlerde şahitliklerine,
görüşlerine ve bilgilerine başvurulan, yalnızlığını gidereceği, kendisine
destek olacağı, güçlü, kuvvetli on erkek evlâdı verdim.
376 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu, c. 5, s. 420
• 136 •
Ahmed Kalkan
Mevdûdi diyor ki: “Velid bin Muğire’nin on-on iki oğlu vardı. Onlardan
biri olan Halid bin Velid tarihte en meşhur olanıdır.
Bunlar için “şuhûd” kelimesi kullanılmaktadır. Bunun birkaç değişik
mânâsı olabilir.
1) “Onların kendi geçimlerini temin için çalışmaya ya da sefer etmeye
ihtiyaçları yoktur. Çünkü onların varlıkları yüzünden evlerinde her şey
vardı. Bu yüzden bunlar her zaman babalarının yanında yardım için dururlardı.”
2) “Oğullarının hepsi şöhretli ve nüfuzlu kişilerdi ve babalarıyla beraber
toplantılara iştirak ediyorlardı.”
3) “Bunların her konuda şehâdetleri kabul görür, itimat edilirdi” şeklinde
olabilir.”377
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Şûhûd: Şâhid kelimesinin
çoğuludur. Yani hepsi yanında hazır, göz önünde, çalışmak için şuraya
buraya gitme ihtiyacı duymayan, meclis ve lokallerde babalarının yanında
hazır bulunan oğullar verdim. Yahut, önemli işlerde şahitliklerine, görüşlerine
ve bilgilerine başvurulan oğullar verdim demektir. Rivayete göre Velid
b. Muğire’nin hepsi mevki sahibi kişilerden olmak üzere on veya on üç
oğlu vardı. Fakat bilinenleri yedidir. Velid b. Velid, Halid b. Velid, Umâre
b. Velid, Hişam b.Velid, As b. Velid, Kabis b. Velid, Abdişems b. Velid. Denildiğine
göre bunlardan Halid, Hişam ve Velid müslüman olma şerefi ile
şereflenmişlerdir. Zemahşerî, “Bunlardan üçü müslüman oldu: Halid, Hişam
ve Umâre” diye zikretmiştir.378 Âlûsî de şöyle der: Umâre’nin Bedir’de
veya Habeş’te Necaşî tarafından öldürüldüğü ihtilâflıdır. İki rivâyet de kâfir
olarak öldürüldüğü hususunda birleşmiştir.379 Müslüman olduğuna dair
Sa’lebî’nin Mukatil’den yaptığı rivayet sahih değildir. İbn Hacer bunun hata
olduğunu yazmıştır. Bu hatayı Zemahşerî de yapmış ve onun peşinden gidenler
de bu hususta ona uymuşlardır. Bunların Velid b. Velid’i ise İslâm’la
şereflenenler arasında zikretmemeleri şaşılacak bir iştir. Oysa bütün hadisçiler
onun müslüman olduğunda görüş birliğine varmışlardır.” Evet, Velid
377 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, c. 6, s. 471
378 Zemahşeri, Keşşaf, c. 4, s. 182
379 Alusi, Ruhu’l-Meani, c. 29, s. 153
• 137 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
b. Velid’in de sonradan müslüman olduğunda ihtilâf görülmüyor. Fakat
Umâre’nin durumu ihtilâflıdır. Bu dört oğulun dışında kalanlar hakkında
ise bir bilgimiz yok.”380
Mücahid’e göre Velid bin Muğire’nin on oğlu vardı.381 Müfessirler diyor
ki: “Velid’in on oğlu vardı. Ne seferde ne hazarda ondan ayrılmazlardı. Onlarla
yalnızlığını giderir ve sayelerinde güçlü ve kuvvetli olurdu. Onlardan
üçü yani Halid, Hişam ve Velid müslüman oldular.”382
Yüce Allah nimet alâmetlerinden olan mal ve çocukları zikrettikten
sonra tekrar dönerek ona lutfettiği dünya nimetlerini genel olarak zikretti:
- 14. Âyet -
هِيدًا ¨ وَمََّدْتُ لَُ تَ ْ
وَمََّدْتُ : döşedim ve serdim, لَُ : kendisine هِيدًا ¨ت َْ : bir döşeyiş
“Ve sayısız fırsatlar serdim önüne. / Ve onu bir (bebek gibi) eleyip belemiştim.
/ Ona ne büyük imkânlar sağlamıştım / Yaydıkça yaydığım -iyi
imkânlar sağladım- / Her işini yoluna koydum. Ki, geniş maddî imkânlar
vermiştim ona. / Kendisi için (nimetleri) yaydıkça yaydığım (halde) / Ve
hayatına geniş bir ufuk açtığım.” (14. âyet)
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ona büyük imkânlar verdim,
mal ve oğullardan başka, birçok sebep ortaya çıkararak mevki, saygınlık
ve şans açıklığı verdim. Velid, Kureyş içinde ileri gelen saygın kişilerden
sayılırdı. “Vahîd: Biricik” ve “Reyhânetü’l-Kureyş: Kureyş’in gülü, rızkı”
takma adlarıyle anılırdı.”383
380 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 419-420
381 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, c. 8, s. 479
382 Bazı tefsirciler Zemahşeri’ye uyarak, müslüman olanların Halid, Umâre ve Hişam olduğunu söylerler.
Doğru olan Velid’dir. Umâre kâfir olarak ölmüştür. Bk. Şihab Haşiyesi, c. 8, s. 274
383 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 420
• 138 •
Ahmed Kalkan
12-14’üncü âyetlerde, Allah’ın inkârcı insana verdiği nimetlerden söz
edilir. Yüce Allah ona bol miktarda mal vermiş, gözü önünde bulunan ve
çevresinde dolaşan oğullar bahşetmiş, bütün imkânları onun önüne sermiştir.
Fakat o kimse, 15-16’ncı âyetlerde de belirtildiği gibi kendisine bunca
nimet verilmiş olmasına rağmen daha fazlasını ister; Allah’ın âyetlerine
karşı da inatçı kesilir. Oysa, nimetin şükrünü edâ etmeden Allah’tan onu
arttırmasını beklemek boşunadır. Çünkü Yüce Allah’ın bu konudaki hükmü
şöyledir: “Bana şükrederseniz, muhakkak ki size kat kat fazla veririm;
yok eğer nankörlük ederseniz, bilin ki Benim azâbım gerçekten çok çetindir.”
384
Allah, Peygamber ve Peygamber yolunun yolcularına burada diyor ki:
“Sen onu Bana bırak!” Ne özellikleri varmış bu kişinin? Neler vermiş Allah
ona? Mal-ı memdûdu varmış o kişinin. Böyle uzun uzadıya malı, mülkü,
arazisi, çiftliği ve daha neleri, neleri vardı onun. Tüm bu sahip olduklarını
Ben verdim ona, diyor Rabbimiz.
Peki, kim bu adam? Kimi anlatıyor Rabbimiz burada? Aslında seni,
beni, bizi... Tüm piyasadaki zenginleri… Malları, mülkleri, paraları, pulları,
arazileri, çiftlikleri, yazlıkları, kışlıkları bulunanlar. Uzun uzadıya
mal-mülk sahipleri anlatılıyor. Bir düşünün; meselâ on yaşımızda neyimiz
vardı? Çocukken, bebekken neye sahiptik? Neydik? Gücümüz neydi? Fırsatımız,
imkânımız neydi? Paramız, pulumuz neydi? Diplomamız, statümüz
neydi? Şimdi kendimizde ne görüyoruz? Yokluğu ne çabuk unutuyoruz?
Eğer şu anda nice imkânlara sahipsen, unutma ki bütün bunları sana
Allah verdi ve sahip olduğun her şey aslında sana Allah’ın emanetidir. Şu
anda aklım var diyorsan, onu sana veren Allah’tır. Şu anda malım var, evim,
arabam var diyorsan onları sana veren O’dur. Ekonomik gücüm, siyasal gücüm,
diplomam, doktoram var diyorsan bunları da sana veren O’dur. Sahip
olduğun, benim dediğin neyin varsa hepsini sana veren O’dur. Bağın, bahçenin,
evin, barkın, dükkânın, tezgâhın, paranın, pulun, çoluk-çocuğun
gerçek sahibinin kendimiz olduğunu zannetmeyelim. Hocalığımızın, bilgimizin,
tecrübemizin, çevremizin, kredimizin sahibi biziz zannetmeyelim.
Bunların tümünü bize veren Allah olduğunu hiçbir zaman hatırımızdan
çıkarmamalıyız.
384 14/İbrâhim, 7
• 139 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Memdûdâ” kelimesi, yaklaşık olarak “kesîra” demektir. Yani daima, sürekli,
kesintisiz, ay be ay geliri gelen demektir. Yapayalnız yarattım, tuttum
ona mal verdim, ben verdim onu! Ay be ay gelen o gelirini takdir eden
benim. Niye unutuyor bunu bu nankör insan?
Sonra ortada gezip dolaşan evlâtlar, çocuklar verdim ona. Üç tane, beş
tane, on üç tane çocuk verdim ona. Bunlar söylenince bu kim? denecektir
o zaman. Bu kimsenin bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak Halid Bin Velid’in
babası Velid bin Muğire veya başka birisi olduğunu söylemişler. Ama bizler
de öyle değil miyiz? Allah bize de çoluk-çocuk vermedi mi? Bizim malımızı,
mülkümüzü de Allah vermedi mi? Burada anlatılan o dönemde onlar
olabilir, ama bu dönemde de biziz. Başka ne vermiş Allah ona? “Bir de ona
döşedim de döşedim” diyor Rabbimiz. Yani ona fırsat, güç, kuvvet, akıl, şan,
şeref, makam, mevki, riyâset, saltanat verdim. Bize de sahip olduğumuz
tüm imkânlarımızı, tüm fırsatlarımızı veren Allah’tır. 385
İslâm’a göre insanın var oluşunun asıl gâyesi, Allah’a kul olmanın şuuruna
ermesi ve bunun gereğini yerine getirmesidir, ibâdettir. Kur’an’da
çocuklar çok defa, ebeveynine aslî gâyelerini unutturan ve onları Allah’tan
uzaklaştıran engeller arasında gösterilmiştir. Buna göre birçok insan, fazla
mal ve evlât sahibi olmayı hayatın tek gâyesi saymak sûretiyle Allah ile
olan münâsebetini tehlikeye düşürmektedir. Bu sebeple çeşitli âyetler insanı
uyarmakta ve asıl gözetilmesi gereken hedefi göstermektedir.386 Her ne
kadar insanlar fazla mala ve çocuğa sahip bulunmakla kendi kendilerine
yeterli, dolayısıyla güçlü ve üstün olacakları zannına kapılıyor ve bunu başkalarına
karşı bir üstünlük sebebi olarak görüyorlarsa da,387 Kur’an’a göre
bu yanılgıya düşenler için mal ve çocuk da bir “fitne”dir388 ve “apaçık bir
düşman”dır. 389 Bundan dolayı İslâm’da, kişinin çocuk sahibi olması büyük
sorumluluk gerektiren bir durum olarak değerlendirilmiştir. Nitekim
ana-baba ile çocuk arasındaki ilişkiler hem ahlâkî hem de hukukî yönden
belli esaslara bağlanmıştır. Buna göre çocuğun varlığı ciddiye alınmalı, iyi
bir insan ve ihlâslı/samimi bir Müslüman olarak yetişmesi için her türlü
gayret ve fedâkârlık gösterilmelidir.
385 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 18, s. 150-151
386 Meselâ bk. 18/Kehf, 46; 34/Sebe’, 37; 63/Münâfıkun, 9
387 57/Hadîd, 20
388 8/Enfâl, 27-28; 34/Sebe’34-35
389 23/Mü’minûn, 55-56; 64/Teğâbün, 14
• 140 •
Ahmed Kalkan
Çocuğun dünya ve âhiret mutluluğunu gözetmek, onu dünyaya getiren
insanların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur. İslâm, bu
hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar. “Ey iman edenler! Kendinizi
ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun”
390 meâlindeki âyeti yorumlayan müfessirler, çocukların ve diğer âile
fertlerinin gözetiminden ve terbiyesinden âile reisi olan babanın sorumlu
olduğu konusunda ortak görüş belirtirler.391 Hz. Peygamberimiz de, “Hepiniz
çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz”392 meâlindeki
hadisinde aynı şekilde babanın büyük sorumluluğuna dikkat çeker. Anne
de sorumluluğa ortaktır; âilenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakımı ve
yetiştirilmesi onun sorumluluk alanına girmektedir.393 Çocuğun, kendisine
söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifâde edebildiği
yaşlardan itibaren dinî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda
ilk öğretilecek şey; tevhid inancıdır. Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza
önce ‘lâ ilâhe illâllah’ cümlesini öğretin” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir.
394
Onların anlayacağı bir dil ve üslûpla Allah inancı anlatılması gerektiği
gibi, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte dozu ayarlanmış bir tarzda
Allah korkusunu da aşılamak, böylece değer yargılarına ters düşen davranışlar
karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak
olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da
geliştirilmesi gerekir. Onlara namazın öğretilmesi ve âile reisinin de bunda
devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredilmiştir.395 Hz. Peygamber’in
de çocuklara yedi yaşında namazın öğretilmesi, kıldırılmaya başlanmasını,
on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye
eden hadisleri396 bu konuda Müslüman ebeveyne ve eğitimcilere ışık tutmaktadır.
Bunlarla birlikte, çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru
bilgilere ihtiyacı unutulmamalıdır.
390 66/Tahrîm, 6
391 Bk. Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 30, s. 46; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’an, c. 4, s. 390-393
392 Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
393 Buhârî, Rikak 17; Müslim, İmâre 5
394 İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd,
Beyrut, 1403/1983, s. 158
395 20/Tâhâ, 132
396 Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizî, Mevâkît 182
• 141 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Mal-Mülk Allah’ındır: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” 397; “Göklerin
ve yerin mülkü O’nundur.” 398; “Mülk O’nundur.” 399
Bu âyetler ve benzerleri mülkün, hükümranlığın Allah’a âit olduğunu,
gerçek mülk sahibinin O olduğunu vurgulamaktadır. Allah, mülkünü yönetme
hakkını, yeryüzünde halîfe tâyin ettiği insana vermiştir. “Allah’a ve
Rasûlüne iman edin ve (O’nun) sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği
şeylerden (Allah için) infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve (Allah
rızâsına) infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır.” 400 Bu âyetten
anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah’ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak
mala sahip olur; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah’a
âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. İnsanın mala halîfe kılınması, iki
anlama gelebilir: Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın yönetiminin
kendisine bırakılmasıdır. Yahut başkasından kendisine geçmesi,
kendisi başkasının yerine geçip mala sahip olmasıdır. Mal denilen şey, böyle
insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirinden devraldıkları
bir şey olduğu için âyette “cealeküm müstahlefîne fîh; başkasının yerine
geçirildiğiniz, başkasının ardından size verilen şey” diye nitelendirilmiştir.
Şimdi insan, mülkiyeti geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda
harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah’ın malını harcamakta; O’nun
adına, O’nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna
göre, neden Allah’ın malını, Allah’ın emrettiği yere harcamaktan çekinir,
niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber (s.a.s.)’in
şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım,
malım’ der. Yiyip tükettiğinden, ya da giyip eskittiğinden, ya da sadaka
verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan ötesi başkasının eline
geçecektir).” 401
“Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten,
salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük
ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar, dünya hayatının metâı-
397 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 17, 18, 40, 120; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14
398 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 7/A'râf, 158; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 44; 42/Şûrâ, 49; 43/
Zuhruf, 85; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9
399 6/En'âm, 73; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 6. Ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 26; 17/İsrâ, 111; 22/Hacc, 56; 25/Furkan,
26; 40/Mü'min, 16; 64/Teğâbün, 1
400 57/Hadîd, 7
401 Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
• 142 •
Ahmed Kalkan
dır. Nihâyet varılacak güzel yer, Allah’ın huzurudur.”. (Rasûlüm!) De ki: ‘Size
bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için rableri yanında,
içinden ırmaklar akan ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin
üstünde) Allah’ın rızâsı/hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.”
402 3/Âl-i İmrân, 14. âyette sayılan dünya nimetleri ve dünya güzelliğinin
insana sevdirildiği ifâde edilmiştir. Bu davranış tabiîdir, dünyevîdir. Âl-i
İmrân, 15. âyette bunlardan daha güzeli gösterilmiştir, çünkü evvelkiler ne
kadar güzel olursa olsun geçicidir, ikinciler ise devamlıdır.
Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar,
bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler.
Hâlbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar
ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe
yaramaz: “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah,
bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının
kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 403
Rivâyet edildiğine göre, Mekke’den hicret arzusunda bulunan bazı Müslümanların
eş ve çocukları, kendilerinin perişan duruma düşeceklerini öne
sürerek babalarını hicretten alıkoymak istediler. Fakat hicretle kazanılan
yüksek mertebeleri öğrenen Müslümanlar, eş ve evlâtlarını cezâlandırmak
isteyince bu âyet inerek, onların affedilmesini ve kusurlarından geçilmesini
emretti. Buna rağmen, mal ve çocukların beklenmedik yer ve durumlarda
kişiyi günaha sokup âhiret hazırlığından alıkoyabileceğine işaret edilmiştir:
“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da
vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür
ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat
ise Allah’ın yanındadır.” 404
Bazı babalar, kendi inanç ve amelleriyle cennete gidemeyeceklerine
kendileri de inandıkları için, çocuklarına elif-be öğretmek ve arkalarından
Fâtiha okumalarını ve onlar yüzünden cennete gidivereceklerini umarlar.
Şu âyet, inanılması gerekenlere gerektiği gibi inanmayan ve Kur’an’ı kendisi
için okuyup amel etmeyen, çocukları yüzünden kolayca cennete gidivere-
402 3/Âl-i İmrân, 14-15
403 9/Tevbe, 85
404 64/Teğâbün, 14, 15
• 143 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ceklerini umanlar için önemli bir cevaptır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı
gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği
günden çekinin...” 405
- 15. Âyet -
يطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ ¿ثُ َّ
¿ثُ َّ : sonra يطْمَعُ : tamah eder أَنْ أَزِيدَ : daha arttırayım
“Sonra da artırmamı umar. / Üstelik, daha, daha arttırmamı arzu
ederdi. / Şimdi de kalkmış hırsla daha fazlasını istiyor. / Böyleyken hâlâ
daha çoğunu vermemi bekliyor. O, daha da artırmamı bekler. / Buna rağmen
o, hâlâ ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor!” (15. âyet)
Velid b. Muğire bunlara rağmen hâlâ doymadı. Bütün bu bol nimetten
sonra iman etmeyip inkârda ısrar ettiği halde, utanmadan malını ve çocuklarını
artırmamı, ona cenneti vermemi aç gözlülükle istiyor! Ne kadar
büyük bir ihtiras, ne derece çirkin bir nankörlük, ne büyük bir bencillik!
Fahreddin er-Râzi diyor ki: “Buradaki “Sümme: Sonra” lafzı, inkâr ve
hayret içindir. Nitekim arkadaşına şöyle dersin: Seni evimde misafir ettim.
Sana yemek verdim. İkramda bulundum. Sonra da sen bana sövüyorsun”406
Yani bütün bu ikram ve ihsana rağmen nankörlük ve inkâr etti. Velid, bu
ihsandan dolayı Rabbine şükredeceği ve bu ihsana karşılık iman ve itaat
edeceği yerde, bunun tam tersini yaptı ve buna nakörlük ve inkâr ile karşılık
verdi.407
Mevdûdi diyor ki: “Onun hırsı hâlâ gitmemişti.” Bunun bir mânâsı şu
olabilir. Yani o kadar çok varlık sahibi iken bile hâlâ kendisine daha başka
nimetlerin de ikram edileceğini umuyordu.
405 31/Lokman, 33
406 F. Râzi, Tefsiru’l Kebir, c. 30, s. 199; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s.
123
407 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 123
• 144 •
Ahmed Kalkan
İkinci mânâsı -ki Hasan Basri ve diğer büyüklere göre böyledir- “Eğer
Muhammed’in dediği gerçekse ve ölümden sonra bir hayat olacaksa ve orada
bir cennet hayatı sözkonusu ise, o cennet de benim için olacak” diyordu.
408
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sonra daha çok vereyim
diye açgözlülük eder. İşte o, öyle açgözlü birisi. Hatta demiş ki: “Eğer Muhammed
doğru söylüyorsa cennet benim için yaratılmış demektir.” 409
“Hâlâ daha çoğunu vermemi bekliyor.”
Gözü bir türlü doymuyor, şükretmiyor, kendisine verilenlerle yetinmiyor.
Belki de sûrenin sonuna doğru okuyacağımız “Aslında bunların her
biri, kendisine okunmaya hazır kutsal sayfalar inmesini istiyor”410 âyetinde
sözü edilenlerden biridir de kendisine vahiy indirilmesini, kutsal kitap verilmesini
istiyor. Çünkü Peygamberimize peygamberlik verildi diye O’nu
kıskananlardan biri idi.
Adam bu aşırı ihtirası yüzünden sert bir dille azarlanıyor, paylanıyor.
Çünkü ne bir iyilik ne bir ibâdet ne bir şükür yapmış ki, sahip olduğundan
fazlasını istemeye yüzü olsun.
“Sonra da bu nankör insan tamah eder ki, Allah ona daha da versin.” Bu
verdiklerine daha da ziyâde edilsin ister. Daha çok verilsin, daha fazla verilsin
ister. Yâni öyle hırslı, öyle bencil ve harîs ki, her şey kendisinin olsun ister.
Her şey kendisine verilsin ister. Hep ikrama boğulan kendisi olsun, hep
cennete gidecek olan kendisi olsun, ya da daha çok malı mülkü, imkânı,
fırsatının olmasını ister. Yani doyumsuzdur adam. Doyumsuz olduğu için
hep kendisine artırılmasından yanadır. Ama hayır, hayır! Mümkün değil:
“Hayır; hayır; çünkü o, Bizim âyetlerimize karşı son derece inatçıdır. Onu
sarp bir yokuşa sardıracağım.”
Mal, karakteri zayıf insanları çabuk bozar. Siyaset de öyledir. Ama sağlam
karakter sahibi kişileri mal bozamaz. Bunların elinde mal, hayra vesîle
olur. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Abdurrahman ibn Avf gibi kişileri servet
408 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, c. 6, s. 472-473
409 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 420
410 74/Müddessir, 52
• 145 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
bozmamış; onlar, servetlerini, dâvâlarının yayılmasına vâsıta kılmışlar, Hz.
Ebû Bekir, fakirlik sınırına varıncaya dek malını Allah yolunda harcamıştır.
İşte bu rûhu yaşatmaya çalışan nice şuurlu müslüman da, fakir düşünceye
kadar mallarını Allah yolunda infak etmeyi prensip edinmişlerdir.
Tamahkâr insanın elindeki mal ve evlât, kendisine azaptır. Çünkü öyleleri
hep malın korunmasını düşünür. Düşündükçe tamahları artar, düşmanları
da çoğalır. Vicdânen rahatsız olurlar. Çünkü Allah’ın, kişiye malı
ile azâb etmesi, malının kendisini huzursuz edip dertlere sokmasıdır. Evlâdıyla
azâb etmesi de, evlâdının kendisine karşı gelmesiyle, çeşitli dertlere ve
musîbetlere düşmesiyledir. İnsan çeşitli şekillerde evlâdından çeker.
Şimdi insan şöyle düşünmeli: Acaba sadece karnını doyurabilen orta
halli bir insan mı mutludur, yoksa çok yerde apartmanları, bahçeleri, arsaları,
otomobilleri olan zengin mi? Sanıyorum orta halli, kanaatkâr insan
daha mutludur. Çünkü onun taşıyacağı yükü yoktur. Ötekinin her apartmanı,
her arabası, kendisine ayrı ayrı derttir, yüktür. Otomobilinin bozulması,
kaza yapması, çalınması; bahçesinin sulanmaması, ürün vermemesi;
apatmanının kiracısız kalması veya kiracının kirayı ödememesi, ayrı ayrı
dertlerdir. Malı, mal olarak düşünenler için bu böyledir. Ama malı Allah’ın
rızâsını kazanmak için bir vâsıta, Allah’ın emâneti bilenler için mal dert olmaz.
Onlar ellerinde oldukça malı Allah uğrunda harcarlar. Ellerinden çıkarsa
“veren de Allah, alan da Allah” der, üzülmezler. İşte böyle “İyi insanlar
için helâl mal, ne güzeldir!” Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Malın
içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin; giyip eskittiğin;
ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir.” 411
Kâfir ve münâfıkların mallarının ve çocuklarının çokluğuna imrenilmemelidir.
Allah’ın o mal ve çocuklarla o kimselere mümkün ki, dünyada
azâb edecektir. Yani çokça parası ve çocukları olanlar, mümkün ki bunlarla
cehennem gibi azâb olmaktadırlar: “Onların malları da, evlâtları da seni
imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azâb etmeyi ve kâfir
olarak canlarının çıkmasını istiyor.” 412
411 Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26; S. Ateş,
Kur’an Ansiklopedisi, KUBA Yay., c. 13, s. 34-38
412 9/Tevbe, 55
• 146 •
Ahmed Kalkan
64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın
bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular.
Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan
alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar
yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak,
işte o andan itibaren anlıyoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya
başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa
babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek
bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar.
Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme
doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta
hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya
başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine
yazık etmesi der.
Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle,
bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk
yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve
çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette
yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmekdir.
Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu,
Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış
bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik
olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme
pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya
sunmasını beklerler. Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı
Allah’ın hududunu çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara
bulaşmaktadır. Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine
hanımın, kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir.
Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak,
tebliğ edecek nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları,
sonra da hanım ve çocuklarıdır.
Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla
da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak
verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır.
Onlarla hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın
• 147 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk
programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır.
Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz,
oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle
bizi sürekti denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız
ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız.
Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil,
mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize Allah’ı,
âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı kaybettik
demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun gibi,
bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek, emânet
bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı imtihan
sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir.
Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da buna
rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette bin onlardan sorumlu tutulacak
değiliz. Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu.
Bu büyük peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok
uğraştı, tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu
ve bazı insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik
kullandıkları için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir. 413
İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir.
Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük,
zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen
bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı
ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır.
İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması
ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü,
zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine
oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın
insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir.
Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme
endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı
ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi
çok zor olur.
413 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 7, s. 298-300
• 148 •
Ahmed Kalkan
Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında,
âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek vaad
edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir sınav
olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Halbuki, varlık,
sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer
deneme (fitne) aracıdır. 414 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve
belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar.
Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır.
Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını
kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı
Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları
bunu bilmiyorlar.” 415
Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı güzellikleri
insanların hizmetine sunması, bir imtihan sebebidir. Ancak iman
eden kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın
katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için
hazırladıkları daha çok, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.416 Dünya nimetlerinin
fitne/deneme olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır.
O, insanın iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin
boyutlarını kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an,
varlığı âyetler (ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu
bağlamda fitne olarak nitelendirir.
Sûrenin bu bölümlerinde İlâhî mesaja karşı ortaya konulan evrensel
(geleneksel) bir tavır sergilenmektedir. Bu, Allah’ın âyetlerine karşı büyüklük
taslama ya da tepeden bakma veya küçümseme diyebileceğimiz
“istikbâr” ve bunun dayanağı olan maddî imkânlardır. Bu çerçevede oluşan
tavra şunun için evrenseldir diyoruz. Zaman, mekân ve toplumsal yapı
farklılığına rağmen Mûsâ (a.s.) – Firavun kıssasında da aynı mücadeleyi
görmekteyiz. Mûsâ’nın (a.s.) getirdiği İlâhî mesaja karşı Firavun’un tavrı öz
olarak bu bölümde tasvir edilenden farklı değildir. Kurmayları, orduları,
mâlî imkânları ve Mısır’a egemen olmakla büyüklenen, İlâhî mesajla birlik-
414 21/Enbiyâ, 35
415 39/Zümer, 49
416 20/Tâhâ, 131
• 149 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
te kavmini de küçümseyen 417 ve statükonun değişmesinden endişelenerek
418 İlâhî vahy’e “sihir” (aldatmaca) 419 damgasını vuran odur.
Müddessir Sûresindeki anlatımda şahıs isimlerinin zikredilmeyerek,
olayın tasvirinde zamirlerin kullanılması konunun evrensel boyutunu
vurgulamaktadır. Kur’an bu tavrını hemen her âyetin nüzul sebebi, tarihî
şahsiyetler ve zihniyetlerin anlatımı hakkında uygular. Bu tavır; zamana,
mekâna, toplumsal yapıya ve kişilere bağımlı olmaksızın her çağda ortaya
konulabilen bir tavırdır. Her an, herhangi bir müstekbir, İlâhî mesaj’a karşı
bu olumsuz tavrı takınabilir, nitekim takınmaktadır da. Kur’an’da tasvir
edilen bu konudaki farklılıklar, sadece anlatımda dekor olarak kullanılan
öğelerdir.
Bu bölümde, enine boyuna düşünme, planlama, kaş çatmalar ve somurtmalar
sonuç olarak “müstekbirliğe” ulaşmaktadır. “İstikbâr”, anlık
duygusal bir patlamanın sonucu değildir. Bilakis bilinçli bir süreç ve planlama
sonucu ortaya çıkan, kâfirin kalıcı bir vasfıdır. Dolayısıyla bu anlatımlar
“müstekbirlik” bilincini göstermesi açısından çok önemlidir. Ve Müddessir
Sûresinin 10’uncu âyetini hatırladığımız zaman “küfür” ile “istikbâr”, ayrılmaz
bir bütün oluşturmaktadır.
Kur’an’da “istikbâr”ın, anlık bir tavır olmadığının, aksine bilinçli ve
kalıcı bir düşünce ve davranış biçimi olduğunun tesbiti önemlidir. Çünkü
her dönemdeki câhiliyyede gücünü maddî mikânlardan, atalarından ve
kavminden alan kişilerin kendi kendini büyük görmesi, övünmesi, burnu
havada ve gururlu olması ve bu durumunu sürekli koruması son derece
doğaldı. İster kişi, ister toplum olsun, kendisinden başkası büyüklüğüne ve
yüceliğine dokunmadığı ve onu zedelemediği sürece yaşayabilir. Başkaları
ancak tâbi olmakla yükümlüdür. Nitekim kavmini küçümseyen Firavun’a
kavminin tâbi olmaktan başka çıkar yolu yoktu! 420 Tâ ki İlâhî mesaj gelinceye
kadar.
417 Hz. Mûsâ-Firavun mücadelesine değinen şu âyetlere bakınız: 28/Kasas, 36-40; 10/Yûnus, 23-50; 43/
Zuhruf, 46-54; Ayrıca bk. A. Kalkan, Kavram Tefsiri, Firavun ve Mûsâ (a.s.) maddeleri
418 40/Mü’min, 26
419 28/Kasas, 46-54
420 43/Zuhruf, 46-54
• 150 •
Ahmed Kalkan
İşte İlâhî mesaj geldiği an, statükonun köklü bir değişikliğe uğrayacağı
kaçınılmazdır. Allah’ın kutsal büyüklüğünü, yüceliğini tüm insanlara hatırlatan
Peygamber karşısında, elçinin getirdiği İlâhî mesaja karşı koymak
için kâfir, tüm bilincini zorlamakta, plan kurmakta ve sonuca ulaşmak istemektedir.
Böylece statükosunu (mevcut düzenini) koruyabilme çabası
içindedir. 421
- 16. Âyet -
ِتنَا عَنِيدًا  كََّ إَِّنهُ كَنَ لاَي
كََّ :!hayır نَّهُ إِ : çünkü o كَنَ : kesildi ,oldu تنِاَ  لا يَ : âyetlerimize karşı : عَنِيدًا
inatçı
“Hayır, hayır! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır, O âyetlerimize
inatla karşı çıkıyor. / Yağma yok! Çünkü o âyetlerimizi inatla inkâra,
yalanlamaya kalkıştı. / Hayır, öyle yağma yok! Çünkü o, âyetlerimize
karşı son derece inatçıdır. / Öyle yağma yok! Mademki o âyetlerimizi
inatla (inkâra) saplanmıştır. / Evet, o, kendini âyetlerimize karşı bilerek,
inatla şartlandırmıştır.” (16. âyet)
Hayır, öyle değil, öyle şey yok, yağma yok, onun ümit ettiği şeyler gerçekleşmeyecektir.
O günahkâr, inkârcı aç gözlü kâfir Velid b. Muğire bu
arzusundan vazgeçsin! Onun mal ve çocukları arttırılmayacak, cennete
de gitmeyecektir. Çünkü o Allah’ın âyetlerine ve rasûlüne iman etmemede
inatçı bir inkârcıdır. O nimetleri veren şahsın birliğini gösteren delillere
veya Kur’ân âyetlerine karşı inada kalkıştı. Bu ise nankörlüktür. Verilen
nimeti inkâr etmek onun artmasına değil, kesilmesine sebeptir. Hal böyle
olunca, o inatçı bedbaht nasıl daha fazlasını ister?!
“Hayır, hayır! O âyetlerimize inatla karşı çıkıyor.”
421 M. Ali Baltaşı, İlk Mesajlar, Araştırma Yay., s. 115-116
• 151 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Âyetin orijinalinde geçen “kellâ” sözcüğü bir paylama, azarlama edatıdır.
O, gerçeği gösteren kanıtlara ve imana erdiren gerçeklere inatla karşı
çıkmış, İslâm çağrısının önüne dikilmiş, Peygamber’e savaş açmış, kendi
hakka karşı çıktığı gibi, başkalarını da hak yoldan alıkoymuş, Kur’an ve İslâm
hakkında asılsız iddialar ortaya atmıştır.
“Evet, o, kendini âyetlerimize karşı bilerek, inatla şartlandırmıştır”: Lafzen,
“o, inatçı kesildi (kâne)”. ‘Anede fiilinden türetilen ‘anîd ismi, “doğru
olan bir şeyi, doğruluğunu bildiği halde reddeden veya karşı çıkan kimse”-
yi gösterir (Lisânu’l-‘Arab). İnsanın muhâlifliği ve inatçılığı unsuru, kâne
yardımcı fiilinin kullanılması ile yansıtılmaktadır. Kâne fiili, geçmiş zaman
kipinde olmasına rağmen, burada sürekli olarak tekrarlanan bir olguya işaret
etmektedir. Bu nedenle, geçmiş zaman kalıbı içinde ifade edilen 18-25.
âyetlerin geniş zaman olarak çevrilmeleri gerektiği kanaatindeyim.422 Bu
durumda, evrensel boyut daha da somutlaşır ve tüm çağlara yansır. “Hayır,
hayır! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçı kesilir.”
Kellâ: Bu edat men ve vazgeçirme ifade eder.423 Elmalılı Muhammed
Hamdi Yazır diyor ki: “Kellâ: Reddetme edatıdır. Bir sözü, bir iddiayı veya
bir ümit ve isteği reddeder. Biz bunun yerinde, “hayır öyle değil, öyle şey
yok, yağma yok” gibi deyimler kullanıyoruz. “Hayır” ifadesini yerine göre,
“Lâ, belâ, bel” kelimeleri yerinde de kullandığımızdan tam karşılığı denemese
de yakınıdır. Burada onun aşırı istek ve ümidini kesme mânâsını ifade
eder. Sebebi, çünkü o, bizim âyetlerimize inatçı kesildi. O nimetleri veren
şahsın birliğini gösteren delillere veya Kur’ân âyetlerine karşı inada kalkıştı.
Bu ise nankörlüktür. Verilen nimeti inkâr etmek onun artmasına değil,
kesilmesine sebeptir.”424
Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Rasûl-i Ekrem’in doğruluğunu, peygamberliğini
kalben anlamış olduğu halde sırf inadından dolayı lisanen
inkâra cüret gösterdi. Ne büyük bir sapıklık!
Mukatil diyor ki: “Bu âyet-i kerimenin inmesinden sonra, Velid’in servetinde,
çocuklarında noksanlık görülmüştür.” 425
422 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İşaret Yay., s. 1205
423 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 123
424 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 420
425 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İpek Yayınları, c. 8, s. 265
• 152 •
Ahmed Kalkan
Onu sarp bir yokuşa sardıracağım, çünkü o bizim âyetlerimize karşı
pek inatkâr davranıyor. Buradaki “Âyâtinâ”dan maksat:
a. Kur’an-ı Kerîm’dir. Yâni bizim kendisine hayat programı olarak gönderdiğimiz
kitabımızın âyetlerine karşı pek inatçı davranıyor. Kitaba iman
ve teslimiyet göstermiyor, müstekbirce tavır alıyor.
b. Bir hak olan hakikat olan her şeydir. Bizden gelen her hakka karşı
vurdumduymaz davranıyor.
c. Burada anlatılan kulluk örneği Rasûlullah Efendimiz’dir. Ona karşı
da inatçı davranıyor. Peygamberin örnekliğini reddediyor. Kullukta peygamber
modeline yanaşmıyor. Peygamberi tanıma ve Peygamberin yolundan
gitme, peygamber gibi yaşama konusunda pek inatçı davranıyor. Hakka
istinat etmeyen imanın devamcısı anlamına inatçı davranıyor bu adam...
Yani öyle bir tavır içinde ki adam, Kur’an ne derse desin, o bildiğini okuyor.
Kitaba rağmen, Peygambere rağmen o kendi kendine yol bulmaya çalışıyor.
Kitabı ve peygamberi yok farz ediyor, gelmemiş sayıyor. Ama böyle kitabı
ve peygamberi tanımadan da hayatını sürdürebileceğini zanneden kişiyi
Allah sarp bir yokuşa sardıracağını, hayatı zorlaştıracağını belirtiyor. 426
- 17. Âyet -
سَأرُْهِقُهُ صَعُودًا
o sarp yokuşa صَعُودًا : Ben sardıracağım onu : سَأُرْهِقُهُ
“Ben de onu sarp yokuşa süreceğim. / Onu sarp bir yokuşa sürükleyeceğim.
(Dikine azâba sardıracağım) / (Bu yüzden) Ben onu sarp bir
yokuşa sardıracağım. / (Bu nedenle) onu acı veren çetin bir yokuşa süreceğim!”
(17. âyet)
O inkârcı Velid b. Muğire’yi, Cehennemde sarp bir yokuşa, ‘Saûd’ adlı
ateşten bir dağa tırmanmaya, güç yetirilemeyen zor bir azâba mecbur edip
426 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 18, s. 152
• 153 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
süreceğim, onu tâkati kesen dikine bir azâba sardıracağım. Dağa doğru çıkan
kimsenin kuvveti zayıf düştüğü gibi, bu azaptan dolayı da onun gücü
zayıflayacaktır.
İrhak: Zorluk yükseltilmek, çetin bir şey ile mükellef tutmak demektir.
Saûd: İnişli ve yokuşlu yer ve Akabe’ yani: Yokuş ve dağ içindeki yol
mânâsınadır. “Saûd” zor bir yokuş, çetin bir geçit demektir veya cehennemde
bir dağ demektir. Böyle bir musibete, bir nevi meşakkate uğratmak, çıkılması
pek zor olan bir dağa çıkmakla mükellef olmaya benzetilmiştir. 427
Kurtubî şöyle der: “Saûd, üzerinde yükselmek, güç olan düz kaya demektir,
Bunun üzerine doğru yükselen şahıs, en üstüne çıktığı zaman cehenneme
yuvarlanır. Duracağı yere varıncaya kadar bin sene aşağı iner.” 428
“(Bu nedenle) onu acı veren çetin bir yokuşa süreceğim!”: Sa‘ûd (lafzen,
“yukarı çıkmak” veya “yokuş tırmanmak”) terimi urhikuhû (“onu dayanması
için zorlayacağım, süreceğim”) fiili ile birlikte kullanıldığında aşırı
derecede zor, acı veren veya sıkıntılı bir işi anlatır. Yukarıdaki bağlamda,
insanın bu dünyada mânevî/ahlâkî ve rûhî hakikatleri “Allah’ın mesajlarını”
bilinçli olarak ihmal etmesinin kaçınılmaz sonucu olan ve onun öteki
dünyadaki rûhî gelişmesini engelleyecek olan fıtrî safvetin kaybına -ve dolayısıyla,
bireysel ve sosyal bunalımlara- bir işarettir. 429
Ebû Said el-Hudri’den Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Saûd, ateşten
bir dağdır. Kâfir yetmiş yıl ona tırmanır, sonra onunla beraber uçar. Ve o
kâfir devamlı olarak böyle yapar.” 430; “Cehennemde bir yokuşa çıkması teklif
olunur ki, ona elini koydukça erir, kaldırınca yerine gelir. Ayağını koyunca
erir, kaldırınca yerine gelir.” 431
Rabbimiz diyor ki; onları zor bir yokuşa süreceğim, yollarını zorlaştıracağım
onların. Cennet yolunda, kulluk yolunda yürümek zorlaştıracak,
küfür yolunu ona kolaylaştıracaktır.
427 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İpek Yayınları, c. 8, s. 265
428 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Burûc Yay., c. 19, s. 82
429 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İşaret Yay., s. 1205
430 Tirmizi, Cehennem 2; Tefsir 74/2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 75
431 Âlûsi, Ruhu’l-Meâni, c. 15, s. 153-154
• 154 •
Ahmed Kalkan
Nitekim başka bir âyette bu konu şöyle anlatılıyor: “Allah kimi doğru
yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyet’e açar, kimi de saptırmak isterse,
göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece, iman etmeyenleri
küfür bataklığında bırakır.” 432
Kalpleri İslâm’a açılan, İslâm yolu kolaylaştırılan mü’minlere karşılık
kimilerinin kalbi de İslâm’a kapatılmaktadır. Allah kimi de saptırmak, dalâlette
bırakmak isterse, adam kendisi dalâleti tercih eder, Allah da onu dalâlette
bırakmak isterse birinci insanın zıddına onu göğsünü o kadar daraltır
ki, o kadar sıkıntılara sokar ki sanki gökyüzüne yükseliyormuş gibi içinde
büyük darlık hisseder.
Sapıtmak isteyen, saptırmak isteyen kimselerin kalplerinde de öyle bir
darlık, öyle bir huzursuzluk yaratır ki Allah, gökyüzüne tırmanıyormuşçasına
atmosfer tabakasını geçiyormuşçasına sıkıntı ve isteksizlik hisseder.
Gönlünü İslâm’dan ve kulluktan soğutuverir Allah onun. Hoşlanmaz dinden,
nefret eder Kitab’dan, sevmez namazı, beğenmez tesettürü, memnun
değildir İslâm’dan, idama gidiş bilir mescide gidişi. Ve bunlar zorlaştırılırken
tüm günahlar, tüm kötülükler de kolay hale getirilecektir onun için.
Demek ki yolun zorluğu o yolun fıtrata ters olmasındandır. Allah, fıtratına
uygun olmayan zor bir yola giren kimseye bu yolu kolaylaştırarak
onun cehenneme yuvarlanmasına imkân sağlıyor.
Yine burada zorlaştırılacak olan önceki mü’minlerin zıddına hayatlarının,
rızıklarının hayat programlarının zorlaştırılmasıdır. Kur’an’da bu
husus şöyle anlatılır: “Benim zikrimden (Kitabımdan) yüz çeviren bilsin ki
onun dar bir geçimi, sıkıntılı bir hayatı olur ve kıyamet günü de onu kör olarak
haşr ederiz.” 433
432 6/En’âm, 125
433 20/Tâhâ, 124; Ali Küçük, Besairu’l Kur’an, c. 18, s. 153-154
• 155 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır!
İslâm, hayata/fıtrata rağmen gelmiş bir din değildir. Onun amacı insana
dünyayı dar etmek de değildir. Bilakis, hayata hayat vermek için gelmiştir.
Dinin gâyesi, insanın fıtratını zorlamaksızın dünya ve âhiret saâdetini
te’mine mâtuftur. Din, insanı yeniden inşâ eden, ahlâkî tekâmülünü gerçekleştirmesine
zemin hazırlayan bir hakikattir. İnsanı gerilimlerden uzak
tutarak ihtiyaçlarının giderilmesini öngörür. Fıtrat dini İslâm, bu yapısı ile
“kolaylık” üzere inşâ edilmiştir; kolaylık/yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında
vardır.
İslâm, kolaylık üzere binâ edilmiştir; yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında
vardır. Ancak bu, bir başıboşluğu, her şeyin câiz ve serbest olabileceğini
ifâde etmez. Elbette ki bu kolaylığın da bir sınırı vardır. Kur’ân-ı Kerim’de
yer yer şu ifâdelere rastlamaktayız: “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a
ve Rasûlüne itaat ederse, onu orada ebediyyen kalmak üzere zemîninden
ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de
Allah’a ve Rasûlüne isyan eder, sınırlarını aşarsa, onu da orada ebedî kalmak
üzere ateşe sokar.” 434; “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını
aşarsa, şüphe yok ki kendine zulmetmiş olur.” 435
Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri
İslâmî Hayat Çirkin ve Zor Bir Yaşamdır
İnsanı en iyi tanıyan, onun gücünün neye yeteceğini bilen merhametli
Allah, ona kolay dini vermiş, kaldırabileceği yükü yüklemiştir. Allah’a teslim
olmuş müslüman bir kula da Allah’a itimat, güven ve tevekkül yakışır.
“Sen bunları yapabilirsin, gücün yeter, bunlar kolaydır, senden zorluk istemiyorum”
deniyorsa, “hayır, yapamamam, zor!” demek, her şeyden önce
bir isyan ve yalanlamadır. Sırât-ı müstakîm, dosdoğru yol demektir; Peygamberlerin,
sıddıkların, şehid ve sâlihlerin 436 yoludur. Bu dosdoğru İslâmî
yolda yolculuk kolaydır, ayağı kaymadan nice insan bu yoldan yürümüştür.
Ayrıca bu yolda tehlikelere karşı uyarılar, işaretler, yardımlaşmalar, İlâhî
ikram ve ihsanlar vardır.
434 4/Nisâ, 13-14
435 65/Talâk, 1
436 4/Nisâ, 69
• 156 •
Ahmed Kalkan
Diğer yollar sapıklıktır, dolambaçlı, zigzaglarla dolu ve kaygandır, zordur.
Yaşadığımız ülke dâhil, hemen bütün dünyada yürürlükteki kapitalizm,
insanların hayatını zorlaştırmaktan başka bir şey getirmemiştir. Tüketim
ve israf toplumu, bunalım toplumuna dönüşmüştür. Herkes daha çok
tüketmek için, daha çok kazanmaya, dolayısıyla daha zor bir hayata kendini
mahkûm ediyor. Bu, kırılması mümkün olmayan bir kısır döngüdür.
İslâm’ın dışındaki tüm düzenler, dünya görüşleri ve ideolojiler birer
şirk düzenidir. Şirk ise, büyük bir zulümdür. “Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür.”
437 İslâm dışı düzenler ve uygulamalar zorbalık ve zulümdür, ağır
yüktür. Haksız vergiler, hortumlar, adâletsiz hukukî düzenlemeler, halkın
sırtındaki ağır yükler. Toplumdaki bütün bireylerin şikâyet ve huzursuzluğu,
zorlukların isbatıdır. İnsanların hayatını kolaylaştırma vaadiyle ortaya
çıkan materyalizm ve kapitalizm hayatın düzenini bozmuş, insanların
fıtratını dejenere etmiş ve ihtiyaç kavramını alabildiğine genişletip bitmek
tükenmek bilmeyen yarış içinde insanları tüketim araçlarının, teknolojik
aygıtların kölesi yapmış, maddî-mânevî zorluk üstüne zorluklar üretmiştir.
İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min inanır ki,
Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah
dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının
adı İslâm’dır. Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan
zordan kaçmaya meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice
insan sebat ve ısrar ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya
başkalarının zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
Sevgi dağları deldirir, olmazları oldurur. Esas sevgi, Allah sevgisi ve Allah
için olan sevgidir. Dini, imanı sevdiren de Allah’tır. “Allah, size imanı
sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip çekici kıldı ve size küfrü, fıskı ve isyânı
çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş/irşâd olmuş olanlardır.” 438 İman
sevgisi, dünyadaki her zorluğu kolay ve güzel kılan esrârengiz bir güçtür.
Zorlukların en büyüğü, fedâkârlığın en yücesi, candan geçmektir. Ama Allah
sevgisiyle dolu bir mü’min şehâdeti kolaylıkla arzular ve bu arzusuna
ulaşmak için gözüne güzel gelen ölüm de ona kolaylaştırılır: “Sizden biriniz
437 31/Lokman, 13
438 49/Hucurât, 7
• 157 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden
ancak o kadar acı duyar.” 439
Günümüzde İslâm’ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili zorluk, dinin
ve dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin
ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız
engeller koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin
yaşanması zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet işaretleriyle topluma
dayatılınca kısır döngü şeklinde hayatın her alanı da zorlaştırılmış oluyor.
Kolaylık, gerçek din için geçerlidir. Dini parçalara ayırmak veya infak,
sâlih amel ve takvâ gibi esasları ihmal etmek, sünnetullah gereği kolaylık
yolunu terketmektir. Din, bir bütün olarak kolaydır. İlâve veya eksiltmelerle
değiştirilen, atma ve katmalarla dejenere ve tahrîf edilen bu din Allah’ın
râzı olduğu, tamamlanmış İslâm dini olmaktan çıktığı için kolaylık da kaybolur.
Namaz kılmayan kimsenin, fahşâ ve münkerden uzaklaşması zordur.
Oruç tutmayanın sabırlı olması ve cihada hazırlanması kolay değildir; aynen
zekât vermeyenin, infak etmesi ve fedâkârlık göstermesinin zor olduğu
gibi. İbâdetlerle güçlenmeyen ve fıtratındaki güzelliği korumayan bir insana
İslâm’ın bazı emir ve yasakları zor gelebilecektir. Temel gıdalarla yeterli
şekilde beslenmeyen, vücut için zarûrî yiyecekleri yemeyen kimse gerekli
enerjiye sahip olamadığı için za’fiyetten dolayı nasıl basit işleri yapmakta
zorlanırsa, mânevî/rûhî gıdalarını almayan kimse de mânevî ve psikolojik
za’fiyetinden ötürü, aslında hiç de zor olmayan görevleri yerine getirmekte
zorlanacaktır.
Allah’a kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar içinde kıvranıyorlar,
farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, bâtıl kendilerine
şirin, din de zor geliyor. Kula kulluk ve kendi gibi ya da daha aşağılarına
boyun eğmek, insan fıtratına ve onuruna ters nice zorlukları bu
insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve bunalımlar, psikolojik rahatsızlıklar,
ahlâkî problemler, maddî kayıplar, hastalıklar, bitmeyen şikâyetler...
hep gayri İslâmî yönelişlerin bu dünyadaki zorluklarıdır. Şeytan, güzel
amelleri zor göstermeye çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları
kolay zannettirir.
439 Tirmizî, Fezâilu'l-Cihâd 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16
• 158 •
Ahmed Kalkan
İçki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı halde, şeytan
içkiyi güzel ve kolaylık gibi sunabilir. Fâhişelik ve onlarla zinâ etmek, AIDS
gibi riskleriyle, maddî-mânevî pislik ve sıkıntılarıyla hiç de kolay bir şey
olmasa gerektir.
“Lâ râhate fi’ddünya.” İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak bir kolaylık
içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve her yerdeki tüm
insanlar için geçerlidir. Yoksa, cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın
zorluklarını ya Allah için çekecek ve bu zorlukları kolaylık ve güzelliklere
çevirecek ve âhiret sermayesi yapacak, ya da gayri meşrû bir amaç uğruna
zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada
zor bir hayat onu bekleyecektir.
Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü mü, Hevâ mı?
Allah Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min
kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı
dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötülük ve fahşâdan
uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışacak, lüzumunda sabır
yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın
zorlukları yenilecek, âhiret saâdetindeki güzellik, kolaylık ve saâdetlere
erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî
yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet,
hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir.
Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu
şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder,
insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip
onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak ister.
Mü’min şeytana ve hevâsına kanmayacak, imtihanını kazanma gayreti
içinde Allah’a kul olmanın, başka tüm kulluklardan daha kolay ve daha
güzel olduğunu unutmayacaktır. İslâm’ın hükümleri ne zordur, ne de çok
basit. Müslüman da en küçük görevi zor kabul edip kaçan basitlikte ve
tembellikte bir insan değildir. “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Devin
yükü ağırdır, ama kaldıramayacağı kadar değildir. Dev için o yük kolay bir
yüktür, ama seviyesi küçük olanlar için o yük, kaldırılamayacak kadar zor
kabul edilebilir; bu konudaki problem, eşyanın içyüzüne vâkıf olamayan,
kandırılıp yönlendirilebilen âciz alıcılarla bakmakta, yani serabı su, suyu
• 159 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
da serap zannetmektedir. Mü’min, Allah’ın nûruyla bakar, kalp ve iman
gözünü devreden çıkartmaz. Bilir ki, kâfirler, bakmasını bilmeyen bakar
körlerdir. “...Onların gözleri vardır, fakat onlarla görmezler, onlar gâfillerin
tâ kendileridir.”440; “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler
kör olur.” 441
Sahip olduklarından veren, takvâya sarılan, güzelliği benimseyen kişi
ve toplumlar için hayat kolaylaştırılır; onların yüsre ulaşmaları rahatlıkla
sağlanır. Kur’an, bu konuyu ifâde ederken “yüsrün teysîri” deyimini kullanıyor
ki bu yüsrü yüsr ile elde etmeyi sağlamak demektir. Kolayı sevip
aramak yetmez, kolayı elde etme kolaylığını da yakalamak lâzımdır. İşte,
Kur’an bu sırra dikkat çekiyor.442 Cimrilik yolunu seçen, insanlarla hiçbir
madde ve gönül alışverişinde bulunmayan, güzelliği yalanlayıp gerçek güzele
sırt çeviren kişi ve toplumlar ise zora, zorluğa sürülür. Kur’an burada
“usrün teysîri” deyimini kullanıyor ki, zorluğu kolay zannettirmek demek
olur. İnsanoğlu, kuruntu, gaflet ve yanlış bilgilerin tutsağı haline gelince,
zoru kolay sanabilir ve hiç farkında olmadan başına binlerce sıkıntı ve
problem sarabilir. 443
İnsanın hevâsı/nefsi, arzu ve hevesleri, doğrunun ölçüsü olmadığı gibi,
kolaylığın ölçüsü de olamaz. “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/
farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür.
Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür.
Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.” 444 Dünyada insan nefsinin hoşuna giden
çok şey vardır. Nefis onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak
uğruna yanlış yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir. Nefis
çoğu zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme noktasında
tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha da azgınlaşması,
Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği şeyleri yapması için
şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol üstlenir.
440 7/A’râf, 179
441 22/Hacc, 46
442 92/Leyl, 5-7; 87/A'lâ, 8
443 Bk. 92/Leyl, 8-10
444 2/Bakara, 216
• 160 •
Ahmed Kalkan
İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu
birtakım güçlüklerin, ya da zor zannedilen bazı görevlerin olması normaldir.
Aslında Din’in teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz
insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez. 445 Ancak, yeryüzünde bulunuşunun,
var olmasının sebebini anlamayıp, kendi hevâsına göre yaşamayı
seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar. Nitekim müşrikler, kendilerinin
Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır bir teklif olarak kabul etmektedirler.
446
Eski ümmetler, başlarında peygamberler olduğu halde, çok büyük zorluklarla
imtihan olmuşlardı. Habbâb İbnu’l-Eret (r.a.) anlatıyor: “Rasulullah
(s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip
(müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: “Bize yardım etmiyor
musun, bize duâ etmiyor musun?” dedik. Şu cevabı verdi: “Sizden önce öyleleri
vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra
getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı,
demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar
onları dininden çeviremiyordu. Allah’a kasem olsun Allah bu dini
tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San’a’dan kalkıp Hadramût’e
kadar gidecek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu
için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.” 447
Allah, eski ümmetlerin bu zor imtihanları gibi imtihana tâbi tutulmamamız
ve ağır yüklerden muaf olmamız için Kendisine duâ etmemizi bize
öğretir: “Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme.
Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bizi affet, bizi bağışla,
bize acı!” 448 Hz. Mûsâ şeriatının İsrâiloğullarına yüklediği ibâdetlerin
ağırlığı, Hz. İsa’nın kendi tâkipçilerine tavsiye ettiği dünyayı terk etmeye ve
ondan sonra hıristiyanların icat ettiği ruhbanlık özellikleri gibi durumları,
kaldıramayacağımız veya çok zorlanacağımız imtihanlardan Allah’ın bizi
muaf tutmasını istiyoruz. “Rabbimiz, bizden önce Senin yolundan gidenlerin
sınandığı zor engel ve sınavlarla bizi sınama!” diye duâ etmemiz gerekiyor.
Hak yola tâbi olanların zor sınav ve denemelerden geçirilmelerinin Allah’ın
kanunu olmasına rağmen, bir mü’min bu yolda kendisine kolaylıklar
445 2/Bakara, 286
446 42/Şûrâ, 13
447 Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet 98
448 2/Bakara, 286
• 161 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
göstermesi ve zorluklarla karşılaştığında cesâret ve sabır vermesi, zorlukları
kolaylıklara çevirmesi için Allah’a duâ etmelidir.
Allah, hiç kimseyi, yapması mümkün olmayan bir şeyden sorumlu tutmaz.
449 Bununla birlikte, kişinin neyi yapıp neyi yapamayacağına kendisi
karar veremeyeceği de açıkça anlaşılmalıdır. Belirli bir kimsenin, neyi yapabilip
neyi yapamayacağına karar verecek olan Allah’tır. Aynı şekilde, bir
şeyin kolay veya zor olduğuna hükmetmek; şeytanın ve insan hevâsının/
nefsinin kararına bırakılmamalıdır. Allah bizim için zorluk dilemediği, kolaylık
istediği için,450 Allah’ın bize emrettiği tüm hükümler kolaydır. Ama,
nasıl birçok zorluğu ve çirkinliği bulunan haramları şeytan süslediği,451 kolay
ve güzel gösterdiği gibi; Allah’a ibâdet ve itaati de zor göstermeye çalışır.
Müslümanca yaşamak, ibâdet ve tâatla Allah’a teslim olup O’na yönelmek,
aslında hayatı kolaylaştırmaktır. Fakat insan şeytanla ve günahlarla
imtihan edildiğinden nefsi/hevâsı ona ibâdetleri ve İslâmî hayatı zor gibi
gösterir. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur: “Dünya hayatında onlara sadece
bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha meşakkatlidir/şiddetli ve zordur.
Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.” 452
Zorluklar, başarının değerini arttıran süslerdir. İnsanın en büyük dostu
zorluklardır. Çünkü insanı karşılaştığı zorluklar güçlendirir. Unutmayalım;
bir dolu kova taşımak, iki dolu kova taşımaktan zordur. Yani sadece dünya
kovasını suyla doldurup taşımaya çalışan kimse, âhiret kovasını denge
unsuru olarak yüklenmeyen kimseden çok daha fazla zorlanacaktır. Tek
kanatla uçmaya çalışan kuş gibi istenilen yere doğru uçamayacak, selâmete
ulaşamadan düşüp kalacaktır.
“Rabbi yessir ve lâ tuassir, Rabbi temmim bi’l-hayr (Rabbim! Zorlaştırma,
kolaylaştır. İşimi hayırla tamamlamayı nasib et!)”
17’nci âyette, Allah’ın mesajlarını bilinçli olarak inkâr ve ihmal edenlerin
sarp bir yokuşa sardırılıp kişisel ve sosyal bunalımlara sürüklenecekleri
belirtilir. Âyet, çekilmez hayatı ve dayanılmaz azâbı dile getiren temsilî
bir ibâre niteliğindedir. İslâm’ın ölçülerine uymayan insanlar, dünyada gü-
449 2/Bakara, 286
450 2/Bakara, 185
451 6/En’âm, 43
452 13/Ra'd, 34
• 162 •
Ahmed Kalkan
ven içinde yaşayamaz, âhirette de azaptan kurtulamazlar. Bu âyetler, insan
hayatında inkâr ve isyana yol açan nedenlerden birinin de, dünyaya aşırı
düşkünlük (sekülerlik) olduğuna işaret etmektedir. Dünyevîleşme, insanı
Allah’tan uzaklaştıran en büyük günah ve bütün felâketlerin kaynağını
oluşturan en temel sapmadır. Sekülerleşme, modern dünyada önce Batı’da
ortaya çıkmış, daha sonra da bütün dünyaya yayılmıştır. Dünyacı değerlere
aşırı düşkünlük, geçmişte nasıl acılara sebebiyet verdiyse, bugün de inkârcılık,
sömürücülük, saldırganlık, savurganlık, haksızlık ve ahlâksızlık gibi bir
yığın felâketlere sebep olmaktadır. İşte bu yüzden Kur’an, dünyevîleşmeyi
tercih edenin, hak ve adâlet sınırlarını da ihlâl edeceğine dikkat çekmiştir.
Maskaralık Örneği: Bu pasajı oluşturan âyetlerde, inkârcı kişinin
Kur’an mesajında kusur bulmak için sarfettiği çaba ve sözler dile getirilir.
Rivâyetlere göre bu kişi, Kureyş’in ileri gelenlerinden Velid b. Muğire
el-Mahzumi’dir. Fakat, Kur’an’a “büyü” veya “beşer sözü” diyen sadece bir
kişi değil, Kureyş’in bütün lider takımıdır. Müşrik liderler, çok sayıda insanın
Kur’an’ın etkisinde kaldığını görünce, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gerçekte
Allah’tan herhangi bir vahiy almadığını, sadece büyüleyici ve etkileyici
bir belâgatla (sihirle) yandaşlarını peşinden sürüklediğini iddia ediyorlardı.
İşte yukarıdaki âyetlerde, inkârcıların Kur’an mesajına yönelik çaba
ve sözlerinden bir kesit sunulmaktadır.
Âyetlerin beyanına göre, inkârcı ve inatçı kişi, Kur’an hakkında ne diyeceğini,
onu nasıl çürüteceğini düşünür, zihninde ölçer biçer ve hesaplar
yapar. Görüşüne yeni dayanaklar bulmak için çevresine bakar. Sonra çatık
kaşlarla ve asık bir suratla küstahça böbürlenip Allah’ın âyetlerine sırt çevirir.
Sonunda, Kur’an’la ilgili şu kararı verir: “Bu Kur’an, sadece öğretile
gelen bir sihirdir; insan sözünden başka bir şey değildir.” 453
453 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 97
• 163 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Œ أَدْبَ َ ¿ عَبَسَ وََبسََ ثُ َّ ¿ نظَرَ ثُ َّ ¿ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُ َّ ¿ إَِّنهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُ َّ
سَأُصْلِيهِ سَقَر وَمَا
لاَّ قَوْلُ اْلبَ ش�َ هَذَا إِ نْ إِ Œ سِْرٌ يؤْثَ ُ لاَّ هَذَا إِ نْقَالَ إِ فَ ‚ وَاسْتَكْبَ َ وَلا تذَرُ لوَّاحَةٌ للْبَ ش�َ Ð بْقِ ي أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ لا ت
إَِّنهُ : çünkü o فَكَّرَ : düşündü وَقَدَّرَ : ve ölçtü biçti (karar verdi) : فَقُتِلَ
kahrolası كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : karar verdi yine ¿ثُ َّ : yine قُتِلَ : kahrolası
كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : arark verdi ¿ثُ َّ : sonra نظَرَ : baktı ¿ثُ ّ : sonra : عَبَسَ
surat astı وََبسََ : ve yüzünü ekşitti ¿ثُ َّ : sonra da Œ أَدْبَ َ : sırt döndü ‚ وَاسْتَكْبَ َ : ve
büyüklük tasladı فَقَالَ : böylece dedi إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ :başka değil (ancak)
سِْرٌ : bir sihirden Œ يؤْثَ ُ : nakledile gelen إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ : başka değil : قَوْلُ
sözünden اْلبَ ش�َ : insan سَأُصْلِيهِ : Ben onu sokacağım سَقَرَ : Sekar’a وَمَا أَدْرَاكَ
: misin bilir مَا : ne olduğunu سَقَرُ : ın›Sekar Ð لا تبْقِ ي : bırakmaz لوَّاحَةٌ : وَلا تذَرُ
: kavurandır للْبَ ش�َ :ِ insan derisini terk de
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla...
“Çünkü o düşündü ve karar verdi. (18)
Kahrolası! Ne biçim karar verdi. (19)
Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi. (20)
Sonra baktı. (21)
Sonra surat astı ve yüzünü ekşitti. (22)
Sonra da sırt döndü ve büyüklük tasladı. (23)
Böylece: ‘Bu, nakledile gelen bir sihirden başka değil’ dedi. (24)
‘Bu, insan sözünden başka değil.’ (25)
Ben onu Sekar’a sokacağım.” (26) (74/Müddessir, 18-26)
Sekar’ın ne olduğunu bilir misin? (27)
• 164 •
Ahmed Kalkan
Bırakmaz da terk etmez de. (28)
İnsan derisini kavurandır. (29)(74/Müddessir, 18-29)
Bu âyetlerin Nüzul Sebebi
18-25. Âyetler de el-Velîd ibnu’l-Muğîra hakkında inen âyetler cümlesindendir.
Mücâhid der ki: el-Velîd ibnu’l-Muğîra bazan Hz. Peygamber (s.a.s.)’e,
bazan da Hz. Ebû Bekr’e gelir ve onların sözlerini dinlerdi. Onun böyle yaptığını
gören
Kureyşliler de onun müslüman olduğunu zannettiler de Ebû
Cehil ona: “Kureyş senin Muhammed’e ve Ebû Kuhafe’nin oğluna onların
yemeklerinden yemek için gittiğini zannediyor” demiş. el-Velîd de Kureyş’e:
“Siz soylu ve akıllı insanlarsınız. Siz onun deli olduğunu iddia ediyorsunuz.
Siz onun hiç kehanette
bulunduğunu gördünüz mü?” diye sormuş, onların
“hayır” cevabından sonra: “Siz onun yalancı olduğunu söylüyorsunuz, siz
onun hiç yalanını gördünüz
mü?” diye sormuş, onlar yine “hayır” deyip
“Peki o nedir?” diye sormuşlar. el-Velîd: “O olsa olsa bir büyücüdür, sözleri
de başkalarından öğrenip naklettiği bir büyüdür” diye cevap vermişti. İşte
“Bu, sadece öğretile gelen bir büyüdür.”e454 kadar olmak üzere “Doğrusu o,
düşündü ve ölçüp biçti.”455 diye başlayan âyetler bunun üzerine nâzil oldu. 456
İbnu’l-Cevzî de Mücâhid’den naklen hâdiseyi şöyle anlatır: el-Velîd,
Kureyş’e: Sizinle konuşacaklarım var, Dâru’n-Nedve’de toplanın.” demiş.
Orada
toplanılınca da onlara: “Siz soylu ve akıllı insanlarsınız. Araplar size
gelecekler
ve sizin yanınızdan ayrılırken de farklı farklı şeyler duymuş olarak
ayrılacaklar.
Bir sözde toplanın; bu adam (Muhammed) hakkında ne
diyeceksiniz?” demiş. Onlar: “Şairdir, deriz.” deyince yüzünü ekşitmiş ve:
“Biz şiir işittik; onun sözleri şiire benzemiyor.” demiş. “O kâhindir, deriz.”
demişler. “O zaman onun yanına gelirler ve onun, kâhinlerin konuştuklarını
konuşmadığını görürler.”
demiş. “O delidir, deriz.” demişler. “O zaman
yanına gelirler ve onun deli olmadığını görürler.” demiş. “O büyücüdür, deriz.”
demişler. “Peki, büyücü nedir?”
diye sormuş; “Birbirine buğzeden iki
kişiyi birbirlerine sevdiren ve birbirini
seven iki kişiyi de birbirine buğzetti-
454 74/Müddessir, 24-25
455 74/Müddessir, 18
456 Vahidî, Esbâbu’n-Nüzûl, s. 320
• 165 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ren kişidir.” demişler. Bunun üzerine el-Velîd de: “O bir büyücüdür.” demiş.
Böylece oradan çıkıp dağılmışlar. Onlardan
hangisi Hz. Peygamber’e (s.a.s.)
rastlasa “Ey büyücü!” demiş de bu Hz. Peygamber
(s.a.s.)’e ağır gelmiş ve
bunun üzerine Allah Teâlâ: “Bu, sadece öğretilegelen bir büyüdür”e kadar
olmak üzere “Ey örtüye bürünen.” diye başlayan âyetleri457 indirmiş
458
Bu hâdiseyi Muhyi’s-Sünne (el-Beğavî) biraz daha farklı ve 40/Mü’min,
1-2 âyetlerinin nüzûlü ile ilişkilendirerek şöyle anlatır:
Allah Teâlâ “Hâ Mîm. Bu kitab, Azîz Alîm olan Allah’tan indirilmedir...”
459 âyetleri nâzil olduğunda Hz. Peygamber (s.a.s.) Mescid-i Harâm’a gelerek
orada kalkmış, bu âyetleri okumuş. el-Velîd ibnu’l-Muğîra da orada ve
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kıraatini duyacak yakınlıkta imiş. Hz. Peygamber
(s.a.s.), Velîd’in kendi kıraatini dinlediğini anlayınca âyetleri tekrar okumuş.
Velîd oradan
ayrılıp kendi kabilesi olan Mahzûm oğullarının toplu
olduğu bir yere gelmiş ve onlara: “Vallahi ben biraz önce Muhammed’den
öyle bir söz işittim ki o ne insan sözüdür, ne de cin. Onun söylediğinde bir
tatlılık var. Üstü semereli, altı bol, her sözün üstüne çıkıyor, hiçbir söz onun
üstüne çıkamıyor.” demiş ve onlardan
da ayrılıp evine gitmiş. Onun böyle
konuştuğunu duyan Kureyşliler: “Vallahi Velîd Sâbiî oldu (Muhammed’in
dinine girdi). Velîd onun dinine girdikten
sonra bütün Kureyş onun dinine
girecek demektir.” demişler. Velîd’e “Kureyş’in reyhânesi” derlermiş. Ebû
Cehil onlara: “Ben, sizin yerinize Velîd’e yeterim, onu bu fikrinden caydırırım.”
demiş, Velîd’e gelmiş, üzgün bir şekilde yanına oturmuş. Velîd ona:
“Ey kardeşim oğlu seni neden böyle üzgün görüyorum?”
diye sormuş. Ebû
Cehil: “Nasıl üzgün olmıyayım; baksana Kureyş sen yaşlı olduğun için sana
yardım etmek üzere aralarında mal topluyorlar. Senin, Muhammed’in sözünü
güzel bulduğunu, yanlarındaki fazla maldan nasiplenmek için İbn Ebî
Kebşe (Hz. Muhammed) ve İbn Ebî Kuhâfe (Hz. Ebû Bekr)’in yanına
gittiğini
iddia ediyorlar.” demiş. Buna çok öfkelenen Velîd: “Kureyş benim,
onların
mal ve evlâdca en zenginleri olduğumu bilmiyor mu? Muhammed ve
ashâbı kendi karınlarını doyurmuşlar mı ki (onların artan yiyeceklerinden
ben nasibleneyim)?” demiş, sonra kalkıp kabilesinin oturduğu yere gelmiş
ve onlara: “Muhammed’in deli olduğunu iddia ediyorsunuz.
457 74/Müddessir, 1-24
458 İbnu'l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, c. 8, s. 403-404
459 40/Ğâfir (Mü’min), 1-3
• 166 •
Ahmed Kalkan
Peki, onu boğulurken hiç gördünüz mü? “ demiş; “Allah hakkı için hayır,
görmedik.” demişler. “Onun kâhin olduğunu iddia ediyorsunuz? Hiç
onu kehanette bulunurken gördünüz mü?” diye sormuş; “Allah hakkı için
hayır.” demişler. “Onun şair olduğunu ileri sürüyorsunuz. Onu hiç şiir
okurken gördünüz mü?” diye sormuş; “Allah hakkı için hayır.” demişler.
“Onun yalancı olduğunu ileri sürüyorsunuz, hiç onun yalanını
tecrübe ettiniz
mi?” diye sormuş; “Allah hakkı için hayır. O halde o nedir?”
demişler.
Kendi kendine şöyle bir düşünmüş, kaşlarını çatmış, yüzünü ekşitmiş ve:
“O, olsa olsa bir büyücüdür. Görmüyor musunuz; kişi ile ailesinin, çocuklarının
ve kölelerinin arasını açıyor. O bir büyücüdür, söylediği de başkalarından
öğrenip naklettiği bir büyüdür.” demiş işte bunun üzerine bu âyet-i
kerimeler
nâzil olmuş. 460
Âyetlerin Muhtevâsı
11-26. Âyetler: Bu bölümde Muğire oğlu Velid’in ismi anılmadan Allah’ın
nimetlerle donattığı ama bunlara karşılık onun Hakk’a karşı gelerek
düşman olduğu kişinin zihni yapısı yansıtılmaktadır. Çünkü o bir yandan
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ve Kur’an’ın doğru olduğuna inanıyorken, öte
taraftan kendi kavminin arasındaki makam ve mevkiini tehlikeye sokmak
istemiyordu. Bu yüzden iman etmemişti. Ve bir süre kendi içinde bocalamadan
sonra sadece iman etmemekle yetinmeyerek kavmini de iman etmekten
caydırmak için bunun bir büyü olduğunu ilan etmişti. İşte burada
onun bu âşikâr çirkin yüzü ortaya serilerek bu şahsın bütün bunlara rağmen
hala daha nimetler beklediği anlatılmaktadır. Oysaki nimetlere değil
cehenneme müstahaktır artık.
Bu İlâhî fermana göre Allah Rasûlü tebliğ vazifesine ve Kur’an’ın peş
peşe nazil olan sûrelerini anlatmaya başladığı zaman öyle bir telaş başladı
ki muhâlifler bu panikte şiddetle karşı koymaya başladılar. Bir kaç ay böyle
geçtikten sonra hac mevsimi gelmişti. Mekke’dekiler bu sefer: “Hac için
bütün Arabistan’dan kafileler gelecek ve eğer Muhammed (s.a.s.) bunları
ziyaret ederek bu hacılara Kur’an okursa, bu emsalsiz ve etkili kelamı duyan
hacılar tarafından Arabistan’ın en ücra köşelerine kadar İslâm’ın çağrısı yayılır
ve sonra da kim bilir neler olur” diyerek telaşa düştüler. Bunun üzerine
Kureyşin ileri gelenleri bir toplantı yaparak gelen hacılara Hz. Muhammed’e
460 Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yay., c. 2, s. 920-922
• 167 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
(s.a.s.) karşı propaganda yapılması kararını aldılar. Görüş birliğinden sonra
toplantıda bulunanlara Velid bin Muğire şöyle dedi: “Muhammed hakkında
bir fikir etrafında toplanalım, ihtilafa düşmeyelim. Yoksa birbirimizi yalancı
çıkarmış ve sözlerimizin bir kısmı öbür kısmını yalanlamış olur. O zaman
itibarımız kaybolur. Bir şey üzerinde birleşelim ki herkes Muhammed
için hacılara aynı şeyi söylesin.” Bunun üzerine bazıları: “Onun bir kâhin
olduğunu söyleyelim” dediler. Velid, “Hayır, Tanrıya andolsun ki o bir kâhin
değildir. Kâhinleri gördük. Muhammed’in okuduğu şeyler öyle kâhin
mırıldanışı ve tekerlemeleri cinsinden değil” dedi. Bazıları, “Öyleyse deli
olduğunu söyleriz” dediler. Velid, “Hayır, o bir deli değil ki. Deliliği gördük,
biliyoruz. Hâlbuki Muhammed’in durumu deliliğin insanda meydana getirdiği
baygınlık, titreyiş ve vesveseye benzemiyor” dedi. Kureyşliler “Peki
öyleyse şair olduğunu söyleyelim” dediler. Velid, “Hayır, o bir şair de olamaz.
Biz şiirin her çeşidini biliriz. Bu sözler ise şiir değildir” dedi. Kureyşliler
“Öyleyse büyücü olduğunu söyleyelim” dediler. Velid, “Hayır, o büyücü
değil. Biz büyücüleri ve yaptıkları büyüleri gördük. Muhammed’in sözleri
büyücülerin okuyup üfürmelerine ve düğüm düğümlemelerine benzemiyor”
dedi. O zaman Kureyşliler Velid’e, “Ey Abduşşems! Peki ama ne söyleyelim?”
deyince Ebu Cehil, Velid’e, “Sen kendi görüşünü söylemezsen bu
insanlar senden razı olmayacaklar” dedi. Velid onlara, “Tanrıya and olsun
ki onun sözlerinde bambaşka bir tatlılık var. Sözlerinin başlangıcı sağlam
bir hurma ağacına, sonları da o ağacın meyvelerine benzer. Muhammed
hakkında bu dediklerinizin herhangi birini söylerseniz bunun doğru olmadığı
anlaşılır” dedi. Kureyşliler Velid’in bu söylediklerini kabul ederek
dağıldılar. Sonra bu karar gereğince hacca gelen halkı bekleyip önlerine
çıkarak rast geldikleri herkese Muhammed’den sakınmasını söylemeye ve
onun bir sihirbaz olduğunu ve sihrinin bütün aileleri parçaladığını anlatmaya
başladılar. Ama bütün bunların sonucu sadece onların yapabildikleri
şey onun ismini baştanbaşa bütün Arap yarımadasına duyurmak oldu.461
27-48. Âyetler: Cehennemin korkunçluğu beyan edilerek cehennem
bekçilerinin sayısı, bu sayının bir imtihan olduğu, hangi karaktere sahip
olanların cehenneme müstehak olacakları açıklanmaktadır. Cehennem ehline
şefaatin fayda vermeyeceği de bildirilmektedir.
461 Siret-i İbn Hişam, c. 1, s. 288-289; Ebû Cehil'in Velid'e kendi görüşünü söylemesinde ısrar etmesi olayını
İkrime'nin rivayetinden İbn Cerir kendi tefsirinde nakletmiştir.
• 168 •
Ahmed Kalkan
Hüküm ve Hikmetler
11-30. Âyetler
Yüce Allah’a davetin başarısının insana ait olumlu birtakım unsurlara
ve ilâhi korumaya ihtiyacı vardır. İnsanın sahip olması gereken olumlu
unsurları
sûrenin baş tarafında söz konusu edilen nefsin ve aklın şirkten,
putçuluktan arındırılması, en üstün ahlâkî niteliklere sahip olup cömertlik
ve sabrın da bu hususta desteğinin alınmasıdır.
Burada ise ilâhi koruma ve kollamanın söz konusu edilmesine sıra
gelmiştir. Şanı Yüce Allah rasûlünü müşriklerin eziyetine karşı koruyup,
himaye etti, onu teselli etti. Şirkin en büyük engeli olan Velid b. Muğire’yi
-başkasına ibret olsun diye- tehdit etti.
Velid kalbinden Peygamber’in (s.a.s.) doğru söylediğine inanıyor ve buna
kanaat getiriyordu; fakat liderlik, başkanlık ve mevki sevgisinde nefsinin
arzusunu tatmin etmesi ve Mekke’de bulunan müşriklere katılmayı tercih
etmesi sebebiyle dili ile yalanladı.
Şanı Yüce Allah’ın ona mal ve evlât vermesine, onu türlü refah ve nimetlere
sahip kılmasına rağmen, o yine de mal ve evlâtlarının daha da
artmasını
arzuluyordu. O nimete nankörlük ederek karşılık vermiş, şükür
edecek yerde inkâr etmiş, Kur’an’ı yalanlamış, onun Yüce Allah’ın kelâmı
olduğuna iman etmemiş, onu insanların birbirlerinden aktara geldikleri rivayet
olunan bir söz ve bir sihir olarak nitelendirip, Peygamber’e (s.a.s.) ve
getirdiklerine karşı inat etmişti.
Yüce Allah ona olan nimeti arttırmayı kabul etmedi. Çünkü nimetlere
sahip olanın inkâr etmesiyle birlikte bu durum söz konusu olamaz. Onu
cehennem
ateşine girmekle tehdit etti. Bu arada bunun sebeplerini de söz
konusu
etti. Bu sebepler de onun inat şeklidir. Çünkü o, Peygamber (s.a.s.)
ile Kur’an hakkında düşündü, taşındı. Ne söyleyeceğini zihninde tasarladı
ve hakkı ne ile reddedip çürüteceğine baktı. Müminlere karşı kaşlarını
çattı, yüzünü ekşitti, rengi değişti. Haktan ve imandan yüz çevirerek çekip
gitti. İman etmeyi kibirine/gururuna yedirmeyerek dedi ki: Muhammed’in
(s.a.s.) getirdiği, başkasından nakledip anlattığı bir sihirden başka bir şey
• 169 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
değildir.
Bu ancak yaratılmışların bir sözüdür. Bununla sihir ile aldatıldığı
gibi kalpleri aldatmaya çalışmaktadır.
Fakat o nasıl böyle düşünebildi? Bu sebeple ona lanet edildi. Ölçüp
biçmesi dolayısıyla azaba uğratıldı. Daha sonra ardı arkasına lanetler yağdırıldı
ona. Yüce Allah onun ne olduğunu sana ne bildirdi, diyerek cehennemin
niteliklerini söz konusu etti. Orası yakmadık kemik, et ve kan bırakmaz.
Arkasından ebediyyen bu yakışını tekrarlayıp duracaktır. Cehennem
insanlara açık açık görünecektir. Onların yüzlerini öyle bir yakacak
ki, geceden de simsiyah kesilecektir. Kimse ondan kaçamayacaktır. Çünkü
üzerinde on dokuz bekçi melek vardır. Onlar oraya cehennemlikleri atacaklardır.
Bu on dokuz melek Malik’in dışında on sekiz melektir. Salebi dedi ki:
Bu hiçbir şekilde inkâr olunamaz. Bir tek melek bütün mahlûkatın canlarını
alabildiğine göre; on dokuz meleğin mahlûkatın belli bir kısmını azaplandırabilmesi
daha kolay anlaşılır. Çoğunluk kastedilenin meleklerden on
dokuz kişi olduğu kanaatindedir. On dokuz tür olduğu da söylenmiştir.
Kurtubi dedi ki: Sahih olan -Yüce Allah’ın izniyle- şudur: Sözü edilen
on dokuz melek bunların ileri gelenleri ve âmirleridir. Hepsinin sayısını
ise anlatmaya ifadeler yetmez. Nitekim Yüce Allah: “Rabbinin ordularını
O’ndan
başka kimse bilmez.” (31. âyet) diye buyurmaktadır. Sahih’te de Abdullah
b. Mesud’dan şöyle dediği sabit olmuştur: Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu
ki: “O gün cehennem yetmiş bin dizgini ile getirilir. Her bir dizginden yetmiş
bin melek onu çekecektir.462
18-30. Âyetler: Rivayete göre müşrikler Hz. Peygamber’e ve tebliğ ettiği
Kur’an’a karşı nasıl bir tavır takınmaları gerektiğini Velîd b. Muğîre’ye
sormuşlar, o da düşünüp
taşındıktan sonra Hz. Peygamber’in bir sihirbaz,
Kur’an’ın da önceki sihirbazlardan
intikal eden bir sihir, bir beşer sözü olduğunu
insanlar arasında yaymalarını
tavsiye etmiştir. İşte 18-25. âyetlerde
Velîd b. Mugîre örneğinde Kur’an’a karşı benzer şekilde inkârcı tutum sergileyenler
kınanmıştır.
462 Kurtubi, XIX/80. Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/219-220.
• 170 •
Ahmed Kalkan
Planlı Küfür ve Saptırma
- 18. Âyet -
إَِّنهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ
إَِّنهُ : çünkü o فَكَّرَ : düşündü وَقَدَّرَ : ve ölçtü biçti (karar verdi)
“Çünkü o düşündü ve karar verdi. / O düşündü ve değerlendirme yaptı.
/ Çünkü o, (Kur’an vahyini nasıl çürütebileceğini) düşündü, (zihninde)
ölçtü biçti. / Çünkü o (vahiy hakkında) sığ ve yanlış düşündü, ölçüp biçti.
/ Bakınız, (mesajlarımız hakikati inkâra şartlanmış olan birine aktarıldığında,
onları nasıl çürüteceğini) düşünür ve (onu) hesaplar” (18. âyet)
Bu pasaj, tümüyle vahiy hakkındadır ve üzerinde fikir yürütülen de vahiydir.
Bu âyetler vahye yamuk ve sığ bakan herkesi kapsar. Fakat bu tipin
vahyin nüzul ortamındaki prototipi Velid bin Muğîre’dir. Bu Arap dil ve
belâğat dâhîsi, Kur’an karşısında yaşadığı derin iç çatışma ve tereddütle sabahlara
kadar kıskançlıktan kıvranıyordu.
“…sığ ve yanlış düşündü (fekkera).” Tefkîr, kesinlikle tefekkür’den farklıdır.
Zira tefekkür kullanıldığı 15 yerin tamamında olumluyken, sadece burada
kullanılan tefkîr olumsuzdur. Tefekkür’ü tefkir’den ayıran, birincisinin
ait olduğu kalıp gereği özdeşleşmeyi ve derinleşmeyi gerektirmesindendir.
Zira tefa’ul bâbı “tekellüf ” bâbıdır. Bu yüzden tefkîr’i “sığ ve yanlış düşünce”
olarak çevirmek daha uygundur. 463
Bu âyette söz konusu edilen zihinsel eylem tefekkür değil, gelişi güzel
fikirdir. Tefekkür fikirden farklıdır. Eğer inkârcı tefekkür edebilseydi böyle
yapmazdı. Geleceği ile ilgili inançlar ve prensipler belirledi.
İleride Necm sûresi işlenirken de açıklanacağı gibi, bu gelişi güzel düşünceler
âhiretin yokluğu, eğer varsa bile malı-mülkü ve oğulları sayesinde
ondan yakasını kurtarabileceği, hatta en kötü şartlarda nasıl olsa âhirette
463 Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1191
• 171 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
günahlarının cezasını çektireceği bir kimse satın alabileceği şeklindeki temelsiz
planlarıydı.464
Şüphesiz Velid b. Muğire, Rasûlullah ve Kur’an hakkında bir şeyler uydurmak
için düşündü, taşındı, tefekkür etti, kafasında ölçtü biçti, bir tahmin
yaptı, keskin zekasını işletti ve fikir yürüttü. Sonra kendine göre bir
şeyler hazırladı. Kur’an hakkında ne söyleyecekti? Onu nasıl tenkit edecekti?
Yüce Allah ona beddua ederek şöyle buyurdu:
- 19. Âyet -
فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ
فَقُتِلَ : kahrolası كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : karar verdi yine
“Kahrolası! Ne biçim karar verdi. / Canı çıkası, nasıl da içinde yaşadığı
toplumun tasvibini alacak bir plan yaptı! / Kahrolası, nasıl da ölçtü
biçti! Canı çıkası, nasıl da ölçüp biçti! / Kendini de mahveder, böyle hesaplar
yaparak” (19. âyet)
Allah onun canını alsın, onu kahretsin, ona lânet etsin ve kendi kendine
hazırladığı o ahmakça sözden dolayı onu rezil etsin! Zira o, takdir edilmesi
doğru olmayan şeyi takdir etti. Akıllı kimsenin söylemesi doğru olmayan
şeyi söyledi. Nasıl fena bir takdir ve tayinde bulundu. Nasıl da insafsızca
Kur’an’ın sihir, Rasûlullah’ın ise sihirbaz olduğunu uydurdu?
Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bu ayette Velid ile bir nevi alay
vardır. Zira o, takdir edilmesi doğru olmayan şeyi takdir etti. Akıllı kimsenin
söylemesi doğru olmayan şeyi söyledi.”465
464 Hakkı Yılmaz, Tebyînu’l Kur’an, İşte Kur’an, c. 1
465 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/123.
• 172 •
Ahmed Kalkan
Ebu Hayyan şöyle der: “Araplar bir işi büyük görüp hayret ettiklerinde
“Kaatelehu’llahu: Allah onun canını alsın” derler. Onların bundan maksadı
şudur: O şey, kendisine hased edilecek ve hased edenlerin, onun yok olması
için beddua edeceği bir seviyeye ulaşmıştır. “Keyfe kaddera” ayetindeki
soru, takdiri ne acayip ne gariptir manasına gelir. Bu, Arapların şu sözüne
benzer: Bu ne adamdır! Yani ne büyük adamdır!”466
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Kahrolası, nasıl da ölçtü
biçti.” Arapça’da bu “Kutile” yahut “Kaatelehu’llahu” tabirleri, “kahrolası,
Allah canını alası” gibi asıl itibarıyla beddua olmakla beraber, nazardan
esirgemek şeklinde “yahu ne yaman şey, anası ağlayası” gibi bir değere işaret
olarak övgü yerinde ve bazan da bu mânâda alay etmek ve dalga geçmek
için kullanılır ki, burada, onun düşüncesini beğenenlerin bu yoldaki
övgülerini anlatarak hakaret ve küçümseme mânâsında kullanılmıştır. Yani
dedikleri gibi “kahrolası nasıl da takdir etti ya!...”467
Kutile: Kendini de mahveder: Kutile ifadesi, lafzen, “öldürüldü” yahut
bir beddua olarak “öldürülse” anlamına gelir. Bu ifadenin lafzî çevirisi -ister
bir durum tasviri, isterse temennî olarak alınsın- burada anlamsız olurdu.
Bu nedenle birçok müfessir (ki Taberî de onlardan biridir) onu, “Allah’ın
rahmetinden kovulmuş” olmak, (lu‘ine) yani, kendi fiili veya davranışı yüzünden
ruhsal olarak “öldürülmüş” olmak şeklinde anlarlar. Benim, “kendini
mahveder” şeklindeki çevirimin nedeni budur.468
Bu âyetlerde yer alan ve lafzen “öldürüldü” yahut beddua olarak “canı
çıkası, kahrolası” anlamına gelen kutile sözcüğü, lu’ine yani “Allah’ın rahmetinden
uzaklaştırıldı” şeklinde de mânâlandırılmıştır. Bu yaklaşıma göre
âyet, inkârcı insanın, yanlış kararı ve kötü davranışları yüzünden Allah’ın
rahmetinden kovulmuş, ruhsal olarak öldürülmüş ve kendi kendini mahvetmiş
olduğuna işaret eder. Şu halde inkârcı kişi, Kur’an karşısındaki inatçı
tavrı ve yanlış kararıyla, kendi sonunu kendi hazırlar.
466 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/374; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/124.
467 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/420.
468 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı,
• 173 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
- 20. Âyet -
قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ¿ثُ َّ
¿ثُ َّ : yine قُتِلَ : kahrolası كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : karar verdi
“Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi. / Bir daha canı çıkası, nasıl
da ölçüp biçti! Bir daha kahrolası, nasıl bir değerlendirme yaptı? / Canı
çıkası, sonra yine ne biçim ölçtü biçti! / Evet, o kendini mahveder böyle
hesaplarla!” (20. âyet)
Sonra kahrolası, nasıl da takdir etti ya!.. Allah onun canını alsın, onu
kahretsin, ona lanet etsin ve kendi kendine hazırladığı o ahmakça sözden
dolayı onu rezil etsin! Nasıl da insafsızca Kur’an’ın sihir, Rasûlullah’ın ise
sihirbaz olduğunu uydurdu? Ne parlak düşüncesi var! Sağlam görüşü ne
de güzel!
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sonra kahrolası, nasıl da
takdir etti ya!.. Bu tekrar, hem hakareti vurgulamaya, hem de her iki âyette
geçen takdirin farklı olduğuna işarettir.”469
- 21. Âyet -
نظَرَ ¿ثُ َّ
baktı : نظَرَ sonra : ¿ثُ َّ
“Sonra baktı. / Sonra (etrafına) baktı. / Sonra (etrafı) süzdü / Ve sonra
(yeni dayanaklar bulmak için çevresine) bakar” (21. âyet)
Velid b. Muğire sonra bu meseleye baktı, etrafındakilere bir bakındı.
Kur’an’ın ve Muhammed’in durumunu düşünerek tekrar fikir yürüttü.
469 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/421.
• 174 •
Ahmed Kalkan
- 22. Âyet -
عَبَسَ وََبسََ ¿ثُ َّ
¿ثُ ّ : sonra عَبَسَ : surat astı وََبسََ : ve yüzünü ekşitti
“Sonra surat astı ve yüzünü ekşitti. / Sonra suratını astı ve kaşlarını
çattı. / Kaşını çattı ve surat astı. / Ardından surat astı ve rengi attı. / Sonra
kaşlarını çatarak dik dik süzer.” (22. âyet)
Sonra, yaptığı bir iş hususunda iyice düşünen ve önem veren bir kimse
gibi söylediklerinden sıkılarak yüzünü ekşitti, rengi değişti, kaşlarını çattı,
surat astı.
“Sonra kaşlarını çatarak dik dik süzer”: Yani, duygusal olarak etkilenir,
çünkü delillerinin zayıf olduğuna dair kalbinde bir şüphe vardır. 470
Abese: Kaşlarını çattı. Besera: Yüzü ekşidi ve rengi değişti. Leys şöyle
der: “Bir kimse kaşlarını çattığında abese denir. Kaşlarını çatarken dişlerini
de gösterirse Keleha denir. İşe önem verip o konuda derin düşünürse Besera
denir. Bu düşünce ile birlikte kızarsa Besele denir.”471
İbn Cüzeyy şöyle der: “Büsûr, yüzü ekşitmektir. Bu, ubus’tan daha fazla
yüz ekşitme manası ifade eder.”472 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor
ki: “Besr: Vaktinden evvel acele olmasını istemek, hamlık yapmaktır. Nitekim
meyvenin hamına, hurmanın koruğuna “büsür” denilir. Rağıb, burada
bu mânâdan olduğunu söyler.473 Yani, vakti gelmeden kopmuş ham koruk
gibi ekşidi, surat astı.”474
470 Fahredden Râzi; naklen Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
471 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/201; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neş.,
7/118
472 İbn Cüzeyy, Teshil: 4/161; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/125.
473 Ragıb el-İsfehani, Müfredat: 46.
474 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/421.
• 175 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
- 23. Âyet -
‚ وَاسْتَكْبَ َ Œ أَدْبَ َ ¿ثُ َّ
¿ثُ َّ : sonra da Œ أَدْبَ َ : sırt döndü ‚ وَاسْتَكْبَ َ : ve büyüklük tasladı
“Sonra da sırt döndü ve büyüklük tasladı. / En sonunda (hakikate)
sırtını döndü ve kibir âbidesi kesildi. / Sonra (imandan ve Peygamber’e
tâbi olmaktan, ikbâlinden ve istikbâlinden) yüzçevirdi ve büyüklük taslayıp
zorbalık etti. / Sonunda (mesajlarımıza) sırtını döner ve küstahça
böbürlenir.” (23. âyet)
“Sırtını döndü (edbera)”: İdbâr, istikbâr’ın sebebi ve tevellî’nin sonucudur.
Bu üç hal (tevellî, idbâr, istikbâr), kâfirin küfründe inadının üç aşamasıdır.
Tevellî’ye karşı mü’minin tavrıi’râd’dır. Nisâ 63’ün de gösterdiği gibi
i’râd ilişki kesmeyi değil, kontrollü ilişkiyi ifade eder. Fakat idbâr’a karşı
ilişki kesme (zerhum) önerilmektedir (70/Meâric17, 42).Müstekbirin yeri
ise cehennemdir.475
“Sonra da sırt döndü ve büyüklük tasladı.”: Sonra Allah’a iman etmekten
ve O’nun indirdiğini tasdik etmekten yüz çevirdi. Rasûlullah’a ve getirdiği
emirlere karşı büyüklendi, kibirlendi, hak ve hidayete uymadı.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sonra ardını döndü ve büyüklendi.
Anlamış olduğu haktan yüz çevirdi, imana arkasını, küfre yüzünü
döndürdü ve Allah’tan korkmayıp gururlanarak büyüklük tasladı, hakkı
kabul etmeyi kibrine yediremedi de her şeyi bilen bir kişi edasıyla”476
Sonra, yaptığı bir iş hususunda iyice düşünen ve önem veren bir kimse
gibi söylediklerinden sıkılarak yüzünü ekşitti, rengi değişti, kaşlarını çattı,
surat astı.
475 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1192
476 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/421.
• 176 •
Ahmed Kalkan
- 24. Âyet -
Œ فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِْرٌ يؤْثَ ُ
فَقَالَ : böylece dedi نْ هَذَا إِ : bu إِلاَّ :başka değil (ancak) سِْرٌ : bir sihirden
Œ يؤْثَ ُ : nakledile gelen
“Böylece: ‘Bu, nakledilegelen bir sihirden başka değil’ dedi. / Böylece:
‘Bu, nakledilegelen bir sihirden başka değil’ dedi. (‘Bu ne ki, öteden beri
anlatılan, öğretilen büyüleyici bir sözden ibaret’ dedi.) / Nihayet şöyle
dedi: ‘Bu sadece geçmişten miras kalan bir büyüdür. / Ve: ‘Bu, (eski zamanlardan)
intikal eden büyüleyici bir sözdür!’ der. Ve dedi ki: ‘Bu, ancak
(geçmiş zamanlardan) söyne gelen (etkili) bir kandırmacadır.” (24. âyet)
Veya “göz kamaştırıcı bir büyüdür.” Sihr, nüzul sürecinde ilk kez burada
geçer. Dilde “gizli bir sebeple insanın gözünü ya da gönlünü yanıltan
şey” demektir. Görenin görüleni olduğundan farklı algılamasıdır. Görülen,
aslında görüldüğü gibi değildir. Eğer dişi keçinin memesi dolu dolu görüldüğü
halde sütü az çıkarsa Araplar “anzun meshûrun” derler. Sabahın
alaca karanlığına sehar (seher), seherde yenen Ramazan yemeğine de aynı
kökten gelen “sahur” ismi verilmiştir. Seher, karanlıkla aydınlığın birbirine
karışmış olması halidir ki, hakikatle hayalin, hakla bâtılın, gerçekle gerçekle
yalanın birbirine karıştığı hali çağrıştırır. Sihir, sebebi bilinmeyen herhangi
bir şey olarak da tanımlanmıştır. Yukarıdaki birinci tanım özneyi
(gören), bu ikinci tanım da nesneyi (görülen) esas alan tanımlardır ve ikisi
de birbirini tamamlar. İster özne açısından ister nesne açısından tanımlansın,
sihir her hâlükârda hakikatin zıddı olan zannı ve itmînânın zıddı olan
vehmi ifade eder. Bunlar bazen görenden, bazen görülenden bazen de her
ikisinden kaynaklanır. Meselâ “Eğer onlara gökten bir kapı aralasak da onlar
oraya çıkacak olsalar da ‘herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz sihirlenmiş bir
topluluğuz’ derlerdi.” 477 âyetinde geçen “sihir” gören açısındandır. Çünkü
kaynağı hakikat olduğu halde gören farklı algılamıştır. “Kimi (zaman) söz,
bir büyüdür.”478 Hadisinde de dinleyen açısındandır. Bu anlamda Türkçe’de
“İki söz, bir büyü” atasözün vardır ve tabii ki mecazdır. Şu âyette ise hem
477 15/Hicr, 14-15
478 Buhârî, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
• 177 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
gören hem de görülen açısındandır: “Mûsâ bir de ne görsün: Onların ipleri
ve değnekleri, yaptıkları sihir marifetiyle, ona hızla akıyormuş gibi göründü
(yuhayyelu ileyhi)”. 479 Velid, Allah rasûlünün ömründe sihre örnek gösterecek
bir olağan dışılık bulamayınca “ebeveynle evlâdın arasını ayırıyor”
dedi. Hiç şüphesiz müşrikler bu vahye sözlü bir sihir olarak bakıyorlardı.480
Sonunda Velid b. Muğire dedi ki: “Muhammed’in söylediği Kur’an, sihirbazlardan
öğrenilen ve nakledilen açık, parlak bir sihirden başka bir şey
değildir.”
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu âyette geçen ”Sihrun
yu’ser” tabirinde iki mânâ vardır:
1) “Yü’ser” sözcüğü de, “rivâyet etmek, izinden gitmek, iz bırakmak ve
bir şeyin etkisinde kalmak” gibi anlamlara gelen “e s r” kökünün türemiş
şeklidir. Me’sûr, yani öteden beri öğretilip rivayet olunagelen; sihirbazdan
sihirbaza öğrenile geldiği söylenen bir sihir demektir.
2) Yü’ser, yani diğer sihirlere tercih edilecek, beğenilecek bir sihir demek
olur. Bu, “parlak sihir” mânâsına “sihr-i mübin” demelerine benzer.”481
Bu âyette yer alan “sihir” sözcüğü, “aldatmak, hile yapmak, aklı çelmek
ve ifsat etmek” gibi anlamlar taşıyan “s h r” kökünün türemiş şeklidir. “Aldatıcı
câzibe, bilerek saptırma ve büyü” anlamlarına da gelen sihir, “bir şeyi
tabii durumundan çıkarıp başka bir duruma dönüştürmek” demektir.
Sihir, inkârcıların Kur’an’ı kötülemek için kullandıkları sözcüklerden
biridir. Onlara göre büyücü de, kâhin ve şair gibi başkalarının görmediği
yaratıklara temas kurup insanları tesir altına alan bir kimsedir. İşte, Kur’an
vahyinin insan üzerindeki olağanüstü etkisini gören müşrikler, onun büyülü
sözlerden oluştuğunu sanmışlardır. Ancak onlar da sihrin bir hakikat
değil, bir göz boyama, hayali hakikat gösterme türünden aldatıcı bir câzibe
olduğu kanısında idiler.
479 7/A’râf, 116; 20/Tâhâ, 66
480 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1192
481 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/421.
• 178 •
Ahmed Kalkan
Bu âyetlerde, hakikati inkâra şartlanmış olan kimselerin karakteristik
özelliği ortaya konulmaktadır. Onların en bâriz vasfı, vahiyle bildirilen hakikatleri
“büyü” veya “insan sözü” olarak niteleyip Kur’an’ın Allah kelamı
olduğunu inkâr etmeleridir. Kur’an, bu sözlerin sahibini canlı bir maskaralık
örneği olarak sunmakta ve bu katı şahsiyeti bütün nesillere ibret olsun
diye anlatmaktadır.
Hangi asırda olursa olsun, Kur’an’ı karalamaya yönelik çabaların asıl
hedefi, Müslümanları Kur’an’dan koparıp onları cehâletin ve uyuşukluğun
içine atmaktır. Oysa her asırda, insanlığa muhtaç olduğu hayat soluğunu
bahşedecek olan eşsiz kaynak Kur’an’dır. O, Allah’ın rahmetidir; ancak
Kur’an’ın insana ve hayata yön vermesi için kulun gayretli olması da gerekir.
Rahmetle gayret birleşince gerçek kurtuluşa erilir.482
“Sihir” kelimesinin çevirisinde “büyü” yerine “kandırmaca” (aldatmaca,
düzmece) kelimesi daha uygundur. Çünkü bu kelime ve türevleri hem
mesajın içeriği hakkında, hem de mesajı getiren rasûlün şahsiyeti hakkında
müstekbirlerce sık sık kullanılır. Bu, bir bakıma haberci ile getirdiği haberin
ayrılmaz ve parçalanamaz bütünlüğünden kaynaklanıyor. Birer örnek
verirsek: Saf Sûresinin 6. âyetinde “kendilerine gelen beyyinelere” açık bir
“sihir” diyorlar. Sâd Sûresinin ilk bölümlerinde ise, kendilerine, içlerinden
bir uyarıcının gelmesine şaşıp kalan kâfirlerin uyarıcı için yalancı bir
“sâhir” vasfını yakıştıran ve ardından, ancak Allah’ın ulûhiyetini tanımaya
çağıran dâvete karşı aldanmamalarını sağlamak için halka yapmaları gerekenin
daha doğrusu murat edilenin, ilâhları üzerinde direnmek olduğu
konusunda baskı yapan ileri gelenlerin tasviri vardır.
Diğer yandan “sihir” kelimesinin türetildiği “sehara” fiili şu anlamlarda
kullanılmaktadır: “Sehara fulânen bi’ş-şey’i” onu aldattı, hile yaptı (hade’ahû);
“sehara bi’ş-şerâbi” peşi peşine (dizerek) içti (allelehû); sehara eşşey’e
an vechihî”, çevirdi, döndürdü (sarafehû); sehara eş-şey’e” bozdu, ifsad
etti (efsedehû). 483 Bunlarla birlikte “bâtılı hak sûretinde gösterdi” anlamı
da verilmektedir. Bu kullanımlar toplumda bilinen “büyü” kavramından
daha farklı ve çok boyutlu kapsama delâlet etmektedir. Diğer yandan, bu
geniş kapsamlı “sihr” kavramının geçmişteki izlere dayandırılmak istenmesi
olaya farklı bir boyut kazandırmaktadır.
482 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 96-97
483 Bk. Lisânu’l Arab, Mu’cemu’l Vasît
• 179 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Sihr” kelimesinin “kandırmaca” olarak içeriğinin bu şekilde tanımlanması,
günümüzde statükocular tarafından kullanılan “gerici” kavramını
çağrıştıracak niteliktedir. Müstekbirlerce mevcut düzenlerini korumanın
en etkin yollarından biridir elçiyi ve elçiye tâbi olanları “aldatıcı, kandırıcı”
(sâhir), “aldanmış” (meshûr) ve “aldatılmışlar, kandırılmışlar” (meshûrûn)
şeklinde tanımlamaları. GerçektenTürkçe kullanımda da “kandırma” eylemi,
“bir iknâ etme” ya da “etkileme”yi içerir. Doğal olarak İlâhî vahyin
insanları hidâyete erdirme, yol gösterme, düşündürme ve etkileme gücü ve
hâkimiyeti açıktır. Bunun için müstekbir, bu “İlâhî içeriği” göz ardı edebilmek
için kurnazca ve bilerek tanımlamasını sürdürüyor ve karara varıyor:
“Ve dedi ki: ‘Bu ancak (geçmiş zamanlardan) söylenegelen (etkili) bir aldatmacadır.
Bu ancak beşer sözüdür.” 484
- 25. Âyet -
ِ
لاَّ قَوْلُ اْلبَ ش�َ هَذَا إِ نْإِ
إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ : başka değil قَوْلُ : sözünden اْلبَ ش�َ : insan
“Bu, insan sözünden başka değil.’ (dedi). / (Bu ne ki, olsa olsa beşer
sözü’ dedi.) / ‘Bu, ölümlü beşer sözünden başka bir şey değildir!’ der. Bu
ancak beşer sözüdür (dedi).” (25. âyet)
“O, Allah kelâmı değildir. O insan sözünden başkası değildir. Muhammed
onunla kalpleri aldatıyor. Sihir nasıl büyülenen kimseyi etkilerse, o da
kalpleri etkiliyor’ (der).”
Âlûsi diyor ki: “Bu, birinci cümlenin te’kidi gibidir. Çünkü her ikisinden
de maksat, onun Kur’an veya Allah kelâmı olmadığını söylemektir.
Bunun içindir ki, ilk cümleye vav atıf edatı ile atfedilmedi. Velid’in davranışlarını
ve bu adi sözü çıkarmasının anlatılmasında onunla alay ve onun
haktan uzak olduğuna bir işaret vardır. Velid’in davranışlarının araştırılmasından
anlaşılıyor ki o, bu sözleri, meselenin gerçeğini bilmediği için değil,
484 74/Müddessir, 24, 25; M. Ali Baltaşı, İlk Mesajlar, Araştırma Yay., s. 117-118
• 180 •
Ahmed Kalkan
inat olsun diye ve cahiliyye gururu ile söylemiştir.”485 Kur’an’ı övdüğünü
ve Arapların Rasûlullah’a nisbet ettiği şairlik, kâhinlik ve deliliğin hepsini
(önce) reddettiğini görmüyor musun?!486
Mevdûdi diyor ki: “Bu, kâfirlerin yukarıda değinilen toplantısındaki
hadisenin zikridir. Bunun tafsilatını giriş bölümünde aktarmıştık. Orada
açıkça belliydi ki Velid bin Muğire, Kur’an’ın ilahi bir kelam olduğuna kalben
kani idi. Fakat toplum içerisindeki itibarını kaybetmemek için iman
etmemiştir. O, toplantıda kâfirlerin Allah Rasûlü’ne yakıştırmak istediği
iddiaları reddetmişti. Ne zaman ondan, kendisinin Muhammed’in (s.a.s.)
onunla tanınacağı bir yakıştırmada bulunması istenildiğinde kendi içinde
çelişkiye düşmüş ve bir anlık kafa karışıklığından sonra bu ithamı ileri sürmüştü.
İşte burada bu mantalitenin yapısı gözler önüne serilmektedir.”487
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bundan aldatıcı bir albeni
var” demiş oluyor ve nihayet kararını şöyle veriyordu: Bu, insan sözünden
başka bir şey değil. Böyle deyip kararı bastı. Peygamberliği ve Kur’ân’ın
Allah sözü olmasını inkâr ediverdi ki, işte inatçı kâfirlerin Kur’ân ve Peygamber
hakkında söyledikleri nihayet budur. Bu, Allah’ın indirdiği kelâmı
değil, Muhammed’in kendi söylediği kitabıdır derler. Olay tefsirlerde şöyle
anlatılır:
İlâhî vahyin “beşer sözü” olarak tanımlanması, onu “beşerî bir kaynak”
olarak görmektir. Kâfirler açısından mesaj veya vahiy, “İlâhî” olmadıktan
sonra herhangi bir beşerin olması pek önemli değildir. Çünkü sonuçta
“mesaj” beşerî olacaktır. Bu konu, ilk sûrelerin olduğu kadar daha sonraki
dönem ve çağların bu olaya “mecnun” kavramı çerçevesinde değinilmişti.
Haakka Sûresinin 39 ve 48. âyetleri Kur’an’ın bir şair veya bir kâhin sözü olmadığını,
bilakis Allah’tan geldiğini ve mesajı getiren elçinin bu “söz” üzerinde
herhangi bir müdâhalesininolamayacağını te’yid eder. Tekvîr Sûresi
24. âyette ise Kur’an’ın (gayb), “elçinin kendi kanaatleri olmadığı vurgulanmaktadır.
O âyetteki “danîn” kelimesi, bazı kıraat imamlarınca “zanîn” olarak
okunmaktadır. 488 Konu daha sonraki dönemlerde daha farklı bağlam-
485 Alusi, Ruhu’l-Meani: 29/124; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/125.
486 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/125.
487 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/473.
488 Bk. Ebû Zer’a, Huccetu’l Kıraat
• 181 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
larda değerlendirilmesine rağmen “beşerî kaynak” olma özünü yitirmez.
“Biz onların ‘ona bir beşer öğretiyor’ dediklerini biliyoruz.” 489
Gün geçtikçe verilen mücadelede Kur’an’ın etkinlik ve hâkimiyeti artınca
kâfirler ilginç bir talepte bulunacaklardır. İstekleri Hz. Rasûl’ün başka
bir Kur’an getirmesi veya Onu değiştirmesidir. Ancak bu, kesinlikle Hz.
Rasûl’ün elinde değildir ve o sadece kendisine vahyedilene uymaktadır. 490
Konuya “İlmin kaynağı” açısından bakıldığı zaman, örneklemelerin
belli bir tarih, coğrafya ve toplumla sınırlandırılamayacağı açıktır. Tüm çağlar
için geçerli olan örnekler verilmektedir. Böylece İlâhî mesajın evrensel
boyutu gözler önüne serilmektedir. İnsanlara “yol gösterecek” ilim “İlâhî”
mi olacak, yoksa beşerî mi? Şâir, kâhin, seçkin kişiler ve bizim bilemediğimiz
daha niceleri? Müstekbirlerin bu soruya verdikleri cevap, ilk peygamberden
günümüze kadar değişmiyor. “Bu ancak beşer sözüdür’ (dedi).”
Peygamberlerin sabırlı mücadelelerinin ardından Allah’ın yardımlarıyla
başarıya ulaştıktan sonra “hak” tüm açıklığı ile ortaya çıkmaktadır. Bu
durumda bile “İlâhî vahy”e beşerî bir özellik kazandırma çabaları kendisini
farklı renklerde gösteregelmiştir. Kitap Ehli’nin kendilerine indirilen Tevrat
ve İncil’i tahrif etmeleri, değiştirmeleri, saklamaları bunun en çarpıcı
örneğidir. Hatta Kur’an’da İsa’nın (a.s.) risâleti ve mümtaz şahsiyeti istismar
edilerek Allah’ın ulûhiyeti ve yalnız O’na kulluk konusunda İsa’ya (a.s.) söylemediği
sözlerin söylettirilmesi ve bunun İlâhî bir atmosferde) yapılmasına
Mâide Sûresinin 109-120. âyetlerinde değinilmektedir. 491
Günümüzde de İslâm’ı diğer ideolojilerle bir tutan, beşerî görüşlerle
karşılaştırıp tartışan, Allah’ın râzı olduğu yegâne dini uluorta eleştiren
zihniyet, Kur’an’ı bir beşer sözü görme eğilimindedir. Müslüman olmakla
övünen nice insan da Allah’ın hükmü, emri ve yasakları anlatıldığında,
“evet doğru, inanıyoruz; ama…” demekte, günümüz şartlarının zorluklarından,
durumun çok farklı olduğundan bahsederek o hüküm, emir veya
yasakların uygulanmasının beklenemeyeceği hükmünü çıkarmaktadır. Bu
yaklaşım İlâhî kitabı geçersiz kılan ve onu beşer sözüne indirgeyen bir yaklaşımdır.
489 16/Nahl, 103
490 Bk. 10/Yûnus, 15-16
491 M. Ali Baltaşı, İlk Mesajlar, Araştırma Yay., s. 119-120
• 182 •
Ahmed Kalkan
Şu âyetlere dikkatle göz atalım: “Bu Kur’an, Allah’ındır. O’ndan başkasına
nispet edilemez. Ancak o daha önceki inen Kitapları tasdik edici ve
hükümleri açıklayıcı, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Bunda hiç şüphe
yoktur.” 492; “Onlar hâlâ Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu ve mânâsını düşünmeyecekler
mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı muhakkak
ki içinde birbirini tutmayan çok söz ve ifâdeler bulurlardı.” 493; “Bu Kur’an,
sana, hükmünde hikmet sahibi olup her şeyi bilen Allah katından veriliyor.”
494; “Bu Kur’an, Rahman, Rahim tarafından indirilmedir.” 495; O, bir şair sözü
değildir, bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz. O âlemlerin
Rabbinden indirilmedir.” 496; “Eğer o peygamber bazı sözler uydurup bize isnat
etmeye kalkışsaydı, biz onu kuvvetle yakalar ve ondan intikam alırdık.
Sonra da onun kalp damarlarını keserdik. O vakit, sizden hiç biriniz ona
siper de olamazdınız.” 497; “Kur’an’ı şeytanlar getirmedi; Kur’an’ı indirmek onlara
uygun düşmez; hem de buna güçleri yetmez.” 498
Bu Kitab’ın Allah’tan geldiğinde şüphesi olanlara Bakara Sûresinin başındaki
“lâ raybe fih” 499 ifâdesini teyid için yukarıdaki âyetlerle tafsilatlı
açıklamalar yapılmaktadır. Kur’an’ın Allah kelâmı olmadığı, olamayacağı
yolundaki itirazlar şu noktalarda toplanıyordu: Onun bir şair sözü olabileceği,
Onun bir kâhin sözü olabileceği, Onun bir şeytan ilhamı ve vesvesesi
olabileceği, Peygamberin uydurması olduğu. Yukarıdaki âyetlerde bu iddialara
bir bir cevap verilerek reddedilir. Ve doğru olan ortaya konur. İnanan
inanır; inanmayan inanmaz. “Bu Kur’an, bir Peygamberin (Allah’tan) getirdiği
sözdür.” 500
Kur’an’ın bir beşer sözü değil de; her şeyimizi borçlu olduğumuz O’na
O’nun istediği gibi iman etmemiz gereken Allah’ın kitabı olduğunu şüphesiz
şekilde kabul ettiğimiz zaman, ona uyup onun hükümlerini yayabildiğimiz
tüm alanlara yaymak gerekiyor. Bu görev terk edilince, insanın
pişmanlıkları ve Peygamber’in şikâyetine muhâtap olmak sözkonusu ola-
492 10/Yûnus, 37
493 4/Nisî, 82
494 27/Neml, 6
495 41/Fussılet, 2
496 69/Haakka, 41-43
497 69/Haakka, 44-47
498 26/Şuarâ, 210- 211
499 2/Bakara, 2
500 69/Haakka, 40
• 183 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
caktır: “O gün zâlim kişi ellerini ısırıp ‘keşke Peygamber’le beraber bir yol
tutsaydım, vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim, and olsun
ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız
bırakıyor.’ der. Peygamber: ‘Ey Rabbim, doğrusu kavmim/toplumum bu
Kur’an’ı terk etmişti.’ der.” 501
Alak, Kalem ve Müzzemmil sûrelerinde mal, mülk ve evlâtlarına güvenerek
tâğûtlaştıkları/azıp sapkınlaştıkları anlatılan sembol kişilikler, benzer
nitelikleriyle bu âyetlerde de anlatılmaktadır.
İlk vahiy döneminde bu sembol kişiler muhtemelen Velid bin Muğîre,
Ebûcehil, Abdü’l-Uzza gibi insanlardı. Kur’ân bunların isimlerini açık açık
vermez, isimleri yerine karakterlerini, sıfatlarını zikrederek uğrayacakları
fena akıbeti açıklamakla yetinir. Bu yaklaşım ve konuyu ele alış biçimi, verilen
örneğin her zaman, her çağda ve her yerde geçerli olduğunu gösterir.
Kısacası, Velid b. Muğîreler, Ebûcehiller, Abdü’l-Uzzalar ve bunların
grupları, yandaşları, arkadaşları, ortakları ve işbirlikçileri her zaman vardır
ve kıyâmete kadar da var olacaktır. Uğrayacakları kötü akıbet de hep aynı
olacaktır.
Mesajı genel olmakla beraber, yukarıda nitelikleri sayılan kişinin Velid
b. Muğîre olduğu kabul edilir. Biyografisine bakıldığında gerçekten de
doğduğunda kimsesiz olduğu, hiçbir varlığı olmadığı, sonradan mal-mülk
sahibi olduğu, Mekke ile Taif arasında deve ve koyun cinsinden sürülerce
hayvanı olduğu, Taif ’te yaz-kış meyve veren bahçeleri bulunduğu, ayrıca
yedisi Mekke ve beşi Taif doğumlu olmak üzere on iki evlât sahibi olduğu
görülür ki, bu özellikleri sûredeki anlatıma oldukça uygundur. 502
501 25/Furkan, 27-30
502 Hakkı Yılmaz, Tebyînu’l Kur’an, İşte Kur’an, c. 1
• 184 •
Ahmed Kalkan
- 26. Âyet -
سَأُصْلِيهِ سَقَر
سَأُصْلِيهِ : Ben onu sokacağım سَقَرَ : Sekar’a
“Onu Sekar’a yaslayacağım. / Ben onu Sekar’a sokacağım, Cehenneme
yaslayacağım. / (Cehennemle ilgili Bizden başka seni bilgilendiren mi
var?!) / (Bu nedenle,) onu (öteki dünyada) cehennem ateşine sokacağım!”
(26. âyet)
Kur’an hakkındaki sözlerinden dolayı Velid b. Muğire’yi, ateşinde yanacağı
ve azabını tadacağı ‘Sekar ‘adlı Cehenneme sokacağım, atacağım,
yaslayacağım. Vücudunu cehennem ateşi kaplayacaktır.
26-30. âyetlerde, hak ettikleri uhrevî ceza özetlenmiştir. 26. âyette geçen
«sekar» kelimesi ateşin isimlerinden olup cehennemin ağır cezalık kısımlarından
birini ifade ettiği belirtilir. 503 27-28. âyetler ise sekar hakkında
“hiçbir şeye acımayan, içine atılanları yakan ve insanın derisini kavuran
korkunç bir yer” şeklinde detaylar
vermektedir. “İnsanları kavurur” diye
çevirdiğimiz 29. âyete “İnsanlara görünür”
şeklinde de mâna verilmiştir. 504
Aynı âyet, “Cehennem, orayı hak eden insana kendini gösteren bir tablo,
bir aynadır” şeklinde de anlaşılabilir.
Korkunç Azap
Sûrenin bu bölümünü oluşturan âyetlerde, inatçı kâfirlerin Sekar’a sokulacakları;
sekar’ın, derilerini kavuran, insana doymayan, geriye hiçbir şey
bırakmayan ve ondokuz muhafızı bulunan bir cehennem olduğu haber verilir.
Cehennem bekçilerinin melek olduğu; bunların sayısının, kitap ehli
için doğru bilgi, mü’minler için kesin bir inanç, inkârcılar ve hasta kalpliler
için de bir imtihan vesilesi kılındığı; Allah’ın iman etmek ve bu yolda ileri
gitmek isteyeni doğru yola ileteceği, yoldan çıkmak isteyeni de saptıracağı
belirtilir. Gerçekleri dile getiren bu âyetlerin, inananlara bir öğüt, inkârcılara
da bir uyarı olduğu vurgulanır.
503 bk. Şevkânî, V, 377
504 Zemahşerî, IV, 183
• 185 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
İnsanın, bu dünyada işlediği günahlardan ötürü öteki dünyada göreceği
azabı belirtmek için Kur’an’da kullanılan anahtar kavram, cehennem’dir.
Cehennemin yedi kapısı ve pek çok ismi vardır. Bunlardan birisi de sekardır.
Sekar, “ateşin veya güneş sıcaklığının yüzü yakıp kavurması” anlamına
gelen “skr” kökünün türemiş şeklidir. Bunun için, insanı yakıp kavuran cehennem
ateşine de sekar denir. Peki, sekar nedir?
Âyetlerde belirtildiğine göre sekar, “insana doymayan, önüne gelen her
şeyi yakıp derileri kavuran, geriye hiçbir şey bırakmayan ve ondokuz muhafızı
bulunan bir cehennemdir.” Oraya giren günahkârlar, kendi sorumluluklarının
farkına varıp hakikati gecikmiş olarak kabul ederler, geçmişte
yaptıkları hatalardan ötürü de pişmanlık duyarlar. Ne var ki bu pişmanlık
fayda etmez ve onları korkunç azaptan kurtaramaz. Onlar, büyük ateşe
atılırlar; orada ne ölürler ne de diri kalırlar. Çünkü azap gören inkârcılar,
orada yeni bir hılkate tebdil olunup tekrar edilen yaratma ile yeni boyutlar
kazanırlar.
Cehennem azâbının gerçek mâhiyeti meçhuldür. Onun mâhiyetinin
meçhul olması, hem insan ruhunda büyük bir korku uyandırmakta hem de
azabın korkunç manzarasına dikkat çekmektedir. Burada hedeflenen şey,
insanda potansiyel olarak var olan hakkı kabullenme gücünü, iyiye ve doğruya
yönelmektir.505
İslâ: Ateşte kızdırmak, ateşte yakmak mânâsınadır.506
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu âyet “Ben onu sarp bir
yokuşa sardıracağım.” âyetinden bedel-i iştimâldir ve onun kapsadığı mânâyı
açıklamaktadır.
Sekar: Cehennemin isimlerindendir. Bazıları bunun Arapça bir kelime
olmadığı görüşünü savunmuşlar ise de güneşin, yüzü çalıp kavurması
mânâsına gelen “sakr” kelimesinden türetilerek “yakıcı” mânâsından alındığını
söylemişlerdir.”507
505 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1,
506 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meali Alisi ve Tefsiri, İpek Yayınları: 8/266.
507 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/422.
• 186 •
Ahmed Kalkan
Sekar: “Şiddetli bir ısı ile yakıp kavurmak” anlamındaki sakr kökünden
isimdir. Dört âyette cehennem kelimesi yerine kullanılmış, 74/Müddessir
28-29. âyetlerde “yaktığı şeyi tüketircesine tahrip etmekle birlikte sönmeyip
yakmaya devam eden ve insanın derisini kavuran” şeklinde nitelendirilmiştir.
“Ben, onu Sekar’a sokacağım.” Yani oranın sıcağı ile kavrulsun diye onvı
Sekar’a girdireceğim. (Cehennem’in) Sekar adı: Güneş onu kavurdu,
eritti,
yüzünün derisini yaktı” ifadesinden alınmıştır. “Sekar” kelimesi
marife ve
müenneslik dolayısıyla munsarıf değildir.
İbn Abbas dedi ki: Sekar cehennemin altıncı katıdır Ebu Hureyre’ninrivayetine
göre de Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: !’Musa Rabbine
sordu Ey Rabbim dedi. En fakir kulun hangisidir? O: Sekar’a giren kimsedir,
diye buyurdu.”508 Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir.509
- 27. Âyet -
وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ
Sekar’ın سَقَرُ : Ne olduğunu مَا : bilir misin? : وَمَا أَدْرَاكَ
“Sekar’ın ne olduğunu bilir misin?” (27. Âyet)
Ey Muhammed! Sekar’ın ne olduğunu sana bildiren, ayrıntısıyla anlatan
nedir? O ne kadar büyük, müthiş bir azap yurdudur. Sen aklınla onun
bütün vasıflarını hakkıyla bilir misin? Mâhiyetini ve özünü kavrayabilir misin?
Elbette ki Allah bildirmedikçe sen onun mâhiyetini bilemezsin.
Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bu soru korkutma ve tehdit ifade
eder.”510
508 Deylemî, el-Firdevs, 11, 314
509 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Yay., c. 18, s. 187
510 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 125
• 187 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Sekar” Bilgisayar mı Demek?
Kur’an’ı bilimsel ve teknik tefsir etmenin kendine has örneklerinden biri
de “Sekar” kelimesini “bilgisayar olarak tercüme etmek ve 19 mucizesiyle
bilgisayar arasında bir bağ oluşsun diye kavramların anlamlarını zorlamak,
Allah rasûlünün ve ashâbının hiç anlamadığı bir anlamı Kur’an kelimesine
yüklemektir. “Sekar” kelimesini “bilgisayar” olarak yorumlayan Edip Yüksel,
Hakkı Yılmaz, Harun Yahya (Adnan Oktar) ve Yaşar Nuri Öztürk’ün
ismini sayabiliriz. Konuyla ilgili Hakkı Yılmaz’ın tefsirinden alıntı yapalım:
“Sekar sözcüğüne Rabbimiz 28–30. âyetlerde yeni bir anlam yüklemiştir:
“Sekar, üzerine on dokuz konulmuş, beşer için fevkalâde levhalar yapan,
sürekli tutmayan, yok da etmeyen bir şeydir.” Bu tanıma göre biz bu
nesneye bu gün için “Bilgisayar” diyebiliriz.
“Sekar”ın bu anlama da gelebileceği o gün için Araplarca da Peygamberimizce
de bilinmemekteydi. Sözcüğün bu anlamını bizzat Rabbimiz belirlemiştir.
Bu anlam 27–30. âyetler iyi düşünüldüğünde anlaşılmaktadır. Bu,
bugüne kadar gözden kaçırılmış bir husustur.
“Levvahatün” sözcüğünün kök sözcüğü olan “levh”, tahta demektir. Gemiyi
oluşturan tahtaların her birisi bu sözcükle ifade edilir. Nitekim Kamer
sûresi 13. âyettinde Nuh’un gemisindeki tahtalar için çoğul olarak kullanılmıştır.
Sözcük ayrıca “ister ağaç cinsinden isterse başka bir nesneden olsun,
üzerine yazı yazılan her şey için de kullanılmıştır. Buruc sûresi 22.âyetteki
“fî levhın mahfuz (korunmuş bir levhadadır)” ifadesinde bu anlamıyla yer
almıştır.
Öyleyse “levha” sözcüğü, bu günkü ortama göre, yazı yazılan, bilgi saklanan
her şey, levha, tablet, parşömen, tablo; çağdaş araçlardan ise ekran,
plâk, teyp bandı, CD, disket veya hard disk gibi üzerine kayıt yapılabilen
her türlü araç-gereci ifade edebilir. Sözcüğün “levvâha” şeklindeki kullanılışı
ise isimden türetilerek elde edilen ve mübalağa anlamı kazandırılan
etken isim kalıbında bir kelimedir ve “fevkalâde levhalar yapan” anlamına
gelir.
• 188 •
Ahmed Kalkan
b.) “ Levh” sözcüğü ayrıca “şimşek çakması, parlamak, uzaktan görünme,
yakıp kavurma, deriyi siyahlaştırma, susamışlık” anlamlarına da gelmektedir.
Bu açıklamalar doğrultusunda pasajın 26–30. âyetlerin meali şöyle olmaktadır:
A) Onu (Kur’ân beşer sözüdür diyeni) yakında Sekar’a (cehenneme) yaslayacağım.
Bilir misin, nedir? Sekar (cehennem). O (Sekar/cehennem) , bırakmaz
(baki kılmaz) ve de terk etmez (yok etmez). O (sekar/cehennem), deriler
için yakıp kavurandır. Onun (Sekar’ın/cehennemin) üzerinedir on dokuz.”
Bu ifadeler cehennemi ve cehennemdeki azabı anlatmaktadır. Buna
benzer cehennem tasvirleri aşağıdaki âyetlerde de görülmektedir: “En bedbaht
olan da ondan kaçınacaktır. O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır. Sonra o
en büyük ateşin içinde ne ölecek, ne de hayat bulacaktır.” 511
“Evet, âyetlerimizi inkâr edenleri, kesin, ateşe atacağız. Derilerinin her
yanışında, cezayı tatmaları için, derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Gerçekten
Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” 512
“On dokuz” ifadesine gelince: Kimine göre bu rakam cehennemdeki
görevli meleklerin (zebânîlerin) sayısıdır. Kimine göre haftanın yedi günü
ve senenin on iki ayı (7+12) olmak üzere azaptaki sürekliliğin anlatımıdır.
Bize göre ise bu âyetler müteşabihtir; birbirine benzer birden çok güzel
anlamları vardır. Bu anlamların te’vîli (önceliklenmesi), kendini Kur’ân’a
veren gayretli ilim adamlarını beklemektedir.
B) “26- 30. Âyetler”: “Onu (“Kur’ân beşer sözüdür” diyeni) yakında Sekar’a
yaslayacağım (bilgisayarla yüz yüze getireceğim) . Bilir misin nedir
Sekar (bilgisayar)? O (Sekar/bilgisayar) , bırakmaz (bâki kılmaz) ve de terk
etmez (yok etmez). O, beşer (insan) için fevkalâde levhalar yapandır. Onun
(Sekar’ın/bilgisayarın) üzerinedir on dokuz.”
511 87/A'lâ, 11–13
512 4/Nisâ, 56
• 189 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Levhaları/tabloları insanlar için sağlayan, sürekli göstermeyen ama yok
da etmeyip hafızasında saklayan şey “Bilgisayar”; bilgisayar üzerindeki “On
Dokuz” ise Kur’ân’ın 19 sayısı ile şifrelenişi olabilir.
Bu durumda pasajdan şöyle bir anlam çıkarsamak mümkün hale gelir:
“Kur’ân’a beşer sözü diyenler, yakında üzerine on dokuz konulmuş, beşer
için fevkalâde levhalar yapan, sürekli tutmayan, yok da etmeyen Sekar denilen
şeyle tanışacaklar. Baksınlar, düşünsünler bakalım, Kur’ân beşer sözü
olabilir mi?”
İşte, 26. âyette “yakında” diye ifade edilen gün gelmiş ve insanlar bilgisayarı
bulmuştur. Bilgisayarla birlikte Kur’ân’la ilgili 19 mucizesi gündeme
gelmiştir. Bu öyle bir mucizedir ki, bir beşer tarafından becerilme ihtimali
matematiksel olarak imkânsızdır.” 513
Bu konuda bir alıntı da sözde evrenselci okuma yöntemine dair çok
sayıda tefsir örneği ortaya koyan Yaşar Nuri Öztürk’ten yapalım. Aslında,
bu alıntıda da görüleceği gibi, evrensellikle hiçbir alâkası olmayan
bu yorumlama
şekline “bilimsel bâtınîlik” demek daha doğru olur.
Öztürk’ün, Müddessir Sûresi’nde cehennemin bir bölümünün özelliği
bağlamında geçen, ayetleri yorumlayışı şu şekildedir: “Bütün bunları
dikkate alarak biz şu kanıya varıyoruz. Kur’an’ı rastgele insan sözü sayan
inatçıların gerçeği görmedikleri için itildikleri sekar, bilgisayardır. Elektrik
enerjisi ile çalışır. Ortada hiçbir şeyi görünür halde bırakmaz, fakat hiçbir
şeyi de kapsamazlık etmez.” 514
Şimdi bu modern yorumu Kur’an’ın ilgili ayetleri ile karşılaştırmak için
Müddessir Sûresi’ne bakalım: “Bu, ölümlü insan sözünden başka bir şey değildir,
der. Sekarın ne olduğunu hiç düşündün mü? O, ne yaşatır, ne de ölüme
terk eder. Ölümlü insana (nihai hakikati) gösterir.
Onun üzerinde on dokuz
(güç-gözcü melek) vardır. Çünkü yalnızca
melekî güçleri cehennem ateşinin
gözcüleri kıldık...” 515
513 Hakkı Yılmaz, Tebyînu’l Kur’an, İşte Kur’an, c. 1, s. 112-114
514 Öztürk Yaşar Nuri, Kur'an'daki İslam, İstanbul, 1993, s. 21
515 74/Müddessir,
25-31
• 190 •
Ahmed Kalkan
Bu kadarcık alıntı bile âyetlerin bağlamının tamamen cehennem ile
ilgili olduğunu göstermektedir. Ayetlerin siyak-sibakı/bağlamı açıkça cehennemden
söz ettiği halde Sekarın Bilgisayar olarak yorumlanması,
acaba
hangi akla hizmet etmektedir? Aslında Öztürk’ten yıllar önce bu yorum
19 hurûfîliğine hizmet etmesi için Edip Yüksel tarafından yapılmıştır. 516
Yüksel’in amacı ebcedcilik ideolojisine
Kur’an’ı âlet etmek iken Öztürk’ün
amacı Kur’an’ın “ne kadar bilimsel(!) bir kitap” olduğunu ispat etmektir.
Her ikisi de Allah’ın kelâmını ön yargılarının esiri kılmış, yorumun mesajı
belirlemesini meşru görmüştür.
Bize göre kaynak olarak Kur’an’ın kendisini değil de modernizme ve
çeşitli hezeyanlara göre şekillenmiş bir tefsir yöntemini esas kabul edenler
buna benzer hatalardan kendilerini asla koruyamayacaklardır. Öyleyse
İlâhî vahyi, hidayet etmek üzere indiren Yüce Allah’ın kast etmediği
mânâları
Kur’an’da vehmetmek son derece yanlış olup, bunda ısrar etmek de insaf
ehlinin yapacağı cinsten değildir. 517
Kur’an-Bilim İlişkisi ve Bilimsel Tefsir
26-27’nci âyetlerde yer alan ve Kur’an’ı rastgele insan sözü sayan inkârcıların
itildikleri yer alan sekar, “elektrik” veya “bilgisayar” olarak da yorumlanmıştır.
İslâm kültüründe Kur’an, bilimsel açıdan da yorumlanmış, onun bilimsel
gelişmeleri desteklediği, hatta onu içerdiği ileri sürülmüştür. İnsanlığın,
Kur’an’ın kesin ve doğru bilgisinden, sürekli bereketinden faydalanması
amacıyla yapılan bu tür çalışmaların, iyi niyet mahsulü olduğunda hiç kuşku
yoktur. Ancak, Kur’an-bilim ilişkisi kurulmaya çalışırken âyetleri, zorlama
yorumlarla asıl bağlamından koparıp amacını aşan bir noktaya çekmek,
doğru bir iş değildir.
Tevhid inancını esas alan Kur’an, Allah, evren ve insan ilişkisini bu
prensip çerçevesinde açıklar. Onun temel amacı, olayların ve bilimlerin sistematiğine
girmek değil, insanlara yol göstermektir. Çünkü Kur’an, sadece
gönderildiği çağın insanına değil, daha sonraki bütün çağların insanlarına
516 Edip Yüksel, Müslüman Din Adamlarına 19 Soru, Gösterge yay, İstanbul, t's'iz, s. 59-60
517 Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, Ekin Yayınları,141-142
• 191 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
da hitap eden evrensel bir kitaptır. Kur’an’ın muhatabı insan olduğu için,
başta insan olmak üzere onun ilişkide bulunduğu bütün varlıklarla ilgili
bilgiler, özlü biçimde Kur’an’da mevcuttur. Ancak bunlar, Kur’an’ın gönderiliş
amacına uygun olarak Allah tarafından seçilen bilgiler olup genellikle
temel ilkeler ve prensipler halinde sunulmuştur. Bu temel ilkelere dayanarak
sistem kurma ve bilgi üretme görevi insana bırakılmıştır.
Hal böyle iken, bazı insanlar akıllarını çalıştırıp bilimsel bilgiyi iktisap
etmeye çalışacakları yerde onu hazır olarak Kur’an’da aramaya kalkışmışlar,
Kur’an’a da âdeta bir bilim kitabıymış gibi bakmışlar. Oysa Kur’an’a dikkatlice
bakılırsa onun sadece bilgi kaynağı olmadığı, ayrıca aklı ve iradeyi
doğru kullanmayı gösteren bir kitap olduğu görülür. Demek ki Kur’an, çeşitli
bilgi türlerini şifreli olarak taşıyan bir kitap değil, tam aksine her çağda
insanların hakikati bulmalarına rehberlik edecek son ilahi kitaptır.
Din ile bilimi birbirine girdirmenin veya birbiriyle çatıştırmanın bir
manası yoktur. İnanmak, bilimsel bilgiye güvenmenin dışında metafizik
bir önermenin doğruluğuna, meselâ Allah’ın varlığına kanaat getirmektir.
İman, kalbin eseridir, akıl ve ilim ona destek verir. Bilimin en büyük eksikliği,
bir dünya görüşünün temelini oluşturacak metafizik bir sistemden
yoksun oluşudur. Hâlbuki insanın yaratılışındaki asıl amaç, insanın insanlığını
icra etmesidir. Bu da Allah’a ibâdetle (kullukla) gerçekleşir.518
Ne hikmetse bilimsel teori veya keşif ortaya çıkana kadar ortalıkta
gözükmeyen
Kur’an’ın kendi iç bütünlüğünü ve pasajlardaki bağlamı hiç hesaba
katmayan bilimsel tefsir sevdalıları, bir icadın ardından hemen kaleme
sarılarak “bu Kur’an’da var” demekte, ayetlerle o belki de çok kısa bir süre
sonra yoğun bilimsel eleştiriler alarak, çöpe atılacak olan hipotetik ifadeleri
İlâhî vahyin dili ile meşrûlaştırmaya gayret etmektedirler. İşte bu sözde
evrenselci usûlün
gelip tıkandığı yer, tam anlamıyla ‘yorumun grameri
belirlemesi’,
‘tarih üstücülük” veya ‘âyetlerden yorum sağmak’ gibi tavsifleri
hak eden bir yerdir.
İçinde “ebced/harflere verilen rakam değerleriyle gizli anlamlara ulaşma
gayreti” gibi Bâtınîliğin öğelerini de, “pozitivizmin saldırılarına
karşı
tepkisel bir duruşu” da barındıran bu yorumlar tarih üstücülüğün sadece
bir cephesini ifade etmektedir.
518 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 99
• 192 •
Ahmed Kalkan
Öte yandan ebcedin bilgisayar destekli çağdaş yorumu olan 19’cu
hurûfîlik ise işi iyice çığırından
çıkarmıştır. Matematik destekli bu yeni aşama
Said Nursî’nin temsil ettiği noktadan çok farklı noktalara savrulmuştur.
Rasûlullah’ı ve Kur’an’ın ilk muhataplarının arka planını hiçe sayıp sahih
anlamın sadece metnin içinde olduğu neticesine ulaşmıştır. Bu yorumlama
yöntemi, bize göre tarih üstücülüğün ortak paydalarına sahiptir ve yaşadığımız
coğrafyada haklı olarak “mealcilik” olarak isimlendirilmiştir.
Yine
risalet ile Kur’an arasındaki bağı kopardığı için bu ideolojik
Kur’an meali
okuma yöntemi ‘Allah’ın elçisini postacı durumuna düşürmekle suçlanmıştır.
519
Bilimsel Tefsir Ekolü
Bilimsel tefsir için birbirine yakın tarifler yapılmıştır. Emin el-Hûli onu:
“Kur’an metinlerinin yorumunda ilmî ıstılahları hâkim kılan ve muhtelif
ilimleri ve felsefî görüşleri ondan çıkarmaya çalışan bir tefsirdir.” şeklinde
tarif eder.520 Bazı araştırmacılar, tarifte “felsefi
görüşler” ifadesinin geçmesini
yanlış bulurlar.521 Çünkü burada kastedilen, gözlem ve deneye dayalı
bilimlerdir.
Tefsirde bilimsel ekol, on dokuzuncu asırda Batı’da ortaya çıkan sanayi
ve teknik atılımdan çok daha öncedir. Önceden de Kur’an’ın geçmiş ve gelecek
her türlü bilgiyi ihtiva ettiğini savunanlar vardı. Ancak Batı’da ortaya
çıkan bilimsel atılım ve bu bilim sonucu gerçekleştirilen teknolojinin İslâm
âlemine intikal ettirilmesinden sonra tefsirde bu eğilime büyük rağbet ortaya
çıktı.
Sözkonusu rağbetin temelinde bizim tesbitlerimize göre iki etken bulunmaktadır:
a. Batı, bilimsel ilerlemenin sağladığı teknoloji sayesinde İslâm âleminden
ileriye gitmiş, siyasî ve ekonomik alanda büyük bir başarı elde etmişti.
Daha önce belirgin bir üstünlüğe sahip olan İslâm âlemi, bilimsel ve teknik
519 bu konuda "mealciliği Rasulullah'ın değerini bir indirgeme yöntemi olarak nitelendiren" 19’la ilgili bir
çalışma için bkz. "Hiçbir peygamber bir İletişim aleti değildir." Islamoğlu Mustafa", Üç Muhammed,
Denge yayınları, İstanbul, 2000, s. 129; Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, Ekin Yayınları:137-139.
520 Emin el-Hûlî, Tefsir ve Tefsir'de Edebî Tefsir Metodu, -çev. Mevlüt Güngör. İslâmî Araştırmalar Dergisi,
cilt: 2, sayı: 6,1988-Ankara, s. 37-38
521 Fehd b. Abdirrahman b. Süleyman er-Rûmî, a.g.e. 11, 549
• 193 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ilerlemeye ayak uyduramadığı için siyasi ve ekonomik alanlarda üstünlüğü
Batıya ‘kaptırmış, dahası Batılılar tarafından baskı ve istilalara maruz kalmıştı.
Bunun sonucunda İslâm
âlemi bir aşağılık kompleksine düşmüştü.
Batının sahip olduğu bilim ve teknolojinin, aslında Kur’an’da mevcut olduğunu
söylemek, bu kompleksi tedavi ve kendini tatmin noktasında önemli
bir etken idi.
Batının bilim ve tekniğinin Kur’an’da mevcudiyeti düşüncesini savunanlar
arasında, haddizatında batılıların bu bilim ve teknolojiyi Kur’an’dan
çıkardıklarım; bunları biz bulmayalım diye, bir yandan bizi Kur’an’dan
uzaklaştırdıklarını, fakat kendilerinin Kur’an’ı araştırma
enstitüleri kurduklarını
iddia edenlerin bu tutumu da söz konusu ettiğimiz aşağılık kompleksini
telafi çabalarından başka bir şey değildir.
b. Batının gerçekleştirdiği modern ilimlerin ve bunun sonucunda
ortaya
çıkan teknolojinin İslâm âlemine girişine karşı çıkan ve toplumda önemli
bir direncin oluşmasını sağlayan bir kesim vardı. Bu kesim sözkonusu
karşı çıkışlarına İslâm dinîni gerekçe olarak gösteriyorlardı. Yani bu direniş
dinî bir tavır olarak ortaya çıkmıştı, işte bu direnci kırmak için Batı’nın gerçekleştirdiği
bu sonucun temellerinin Kur’an’da mevcudiyetini ispatlamak
gerekiyordu. Ancak o zaman modern ilimleri tahsil etme ve bilim sonucu
ortaya çıkan tekniği kullanmak bir meşrûiyet kazanacaktı.
Bu iki önemli unsur, tahrik edici unsurlardır. Yoksa Kur’an’da modern
bilimler alanına giren âyetlerin mevcut olmadığını, modern ilimlerle bu
âyetler arasında bağlantı kurmanın tamamen bir zorlama olduğunu anlatmak
istemiyoruz. Ancak modern bilim eğiliminin toplumda aniden revaç
bulması sözkonusu ettiğimiz bu iki etkenden dolayıdır.
Sözkonusu ettiğimiz ekol çok öncelerde ortaya çıktığı gibi, ona muhalefet
de eskidir. Bu eğilime karşı çıkanların başında fakih ve usulcü Ebu
İshak İbrahim b. Musa eş-Şatibî (öl.790/1388) gelmektedir.
“el-Muvafakat”
isimli eserinde bu eğilimi ele almış ve şiddetle ona karşı çıkmıştır. Bu konudaki
görüşü özet olarak şöyledir: İslâm’a ilk muhatap olanlar ümmî idiler.
Ö halde İslâm şeriatı da ümmidir. Şeriatın gözettiği maksatların gerçekleşebilmesi
için en uygun yol da budur. Eğer” İslâm şeriatı Arapların o günkü
seviyelerinde
olmasaydı, o zaman onlar için mucize olmazdı. Kur’an’ın
meydan okuyuşu karşısında: “Bu bizim seviyemizde değil, bizim sözümüze
• 194 •
Ahmed Kalkan
benzemiyor, bizce bilinen türden değil; bizim sözlerimiz bizce biliniyor ve
anlaşılıyor, bu ise bilinmiyor ve anlaşılmıyor...” gibi ifadelerle mazeret belirtmeleri
mümkün olur ve o haliyle Kur’an onları acze düşüren bir mucize
özelliği arz etmezdi.
Şatibî daha sonra Arapların o dönemde bildikleri yıldız ilmî, yağmurun
ne zaman yağacağı ve rüzgârların hareketlerine dair ilim, tarih ve tıp gibi
ilimlerden sözeder. Araplar bu ilimleri biliyorlardı. Islâmca yasaklanan bazı
ilimleri de biliyorlardı. İslâm bu ilimlerden sahih olanları doğruladı ve bâtıl
olan kısımları tashih etti. Bâtıl ilimlerden de uzak durmalarını söyledi.
O, bu konularla ilgili birtakım âyetler getirdikten sonra sözü şu noktaya
getirir: “Birçok insan Kur’an üzerindeki iddiasında sınırı aşmış ve ona
tabiat ilimleri, matematik ilimleri, mantık, ihn-i huruf vb. gibi öncekilerin
ve sonrakilerin bütün ilimlerini yüklemiştir. Sahabe, tabiin ve onları takip
eden nesillerden oluşan selef-i salih, Kur’an’ı ve Kur’an ilimlerini, Kur’an’da
bulunan esrarı en iyi bilen kimselerdi.
Bununla birlikte onlardan hiçbir kimsenin bu iddia doğrultusunda sözettiği
bize ulaşmamıştır. Onlar Kur’an’dan, sadece tevhidin delilleri,
teklifi
hükümler, âhiretle ilgili hükümler ve bunlarla ilgili konuların
isbatına çalışmışlardır.
Eğer onların bu iddia doğrultusunda çabalan ve incelemeleri
olsaydı, meselenin esaszna delâlet edecek şeyler mutlaka bize kadar ulaşırdı.
Böyle bir şey ulaşmadığına göre, bu iddianın onlarda mevcut olmadığı
anlaşılmaktadır. Bu da Kur’an’da onların iddia ettikleri gibi bütün ilimlerin
esaslarının bulunmadığına bir delildir. Evet, Kur’an bazı ilimleri içermektedir,
ancak bunlar Arapların bildikleri ilimlerdir, yahut onların bildikleri
ilimler üzerine kurulu olan ve akıl sahiplerinin taaccüb ettiği, işaretleri
gösterilmedikçe, yolları aydınlatılmadıkça üstün akıl sahiplerinin
dahi
kavrayana ayacağı türdendir. Kur’ an’da bunların dışında başka bir şeyin
bulunması noktasında ise; cevap, hayır olacaktır.”
Şatibî, bu ekol sahiplerinin delil olarak ileri sürdükleri âyetleri ele almakta
ve şöyle demektedir: İddia sahipleri muhtemelen kendilerine delil
olarak şu âyetleri kullanmaktadırlar: “Sana her şeyi açıklayan Kitabı indirdik.”
522; “Kitapta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık”523 Delil olarak kullandık-
522 16 Nah! 89.
523 6 En'am 38,
• 195 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ları âyetlerden maksat müfessirlere göre yükümlülük ve Allah’a kulluk icrasında
gerekli olan hususlarla ilgili şeylerdir. “Kitapta Biz hiçbir şeyi eksik
bırakmadık” âyetinden maksat ise, Levh-i Mahfuzdur.524
Çağımızda bilimsel tefsire en köklü karşı çıkışı Emin el-Hûli yapmıştır-
O “et-Tefsir Maâlimu Hayatihi Menhecuhu’1-Yevm” isimli eserinde Şatibî’nin
itirazlarım naklettikten sonra bilimsel yorumun İmkânsızlığına dair
şu delilleri ileri sürmektedir:
a. Bilimsel tefsir, lügat açısından imkânsızdır. Kelimelerin de canlılar
gibi Ömürleri vardır. Bir kelime zaman içerisinde yeni anlamlar
kazanır.
Kelimelerin geçirdikleri ömür içerisinde ne zaman, hangi anlamı kazandıklarına
dair tarihi bir tesbit yapabilecek olsak Kur’an lafızlarının bu kadar
garip anlamlara hamledilmelerinin mümkün olmadığım görürüz. Kur’an’ın
indiği dönemde lafzın bir anlamı vardır. Hâlbuki o lafza modern zamanda
yüklenen anlam, Kur’an’m indiği dönemde mevcut değildi.
Hûli bununla şunu kastediyor olmalıdır: Modern zamanda ortaya çıkan
buluşları Kur’an’ın indiği dönemde ifade eden bir lafız yoktu. Çünkü
lafızlar, zihinde veya dış dünyada var olan anlamları ifade etmek için kullanılırlar.
Ne zihinde ve ne de dış dünyada var olmayan bir anlamın lafzı
(ismi) olmaz. Modern anlam ve varlıkları ifade eden lafızlar, bu anlam ve
varlıkların ortaya çıkışlarından önce başka anlamlarda kullanılıyorlardı.
Yeni anlamlar bilahare onlara yamanmıştır.
b. Kur’an’ın belağati açısından da bilimsel yorumlama imkânsızdır.
Çünkü belagat, durumun gereğine uygun söz söylemektir. Kur’an’ın ilk muhatapları
bu bilimsel yorumları bilmiyorlardı. Eğer bu bilimsel yorumlar
kastedilmiş olsaydı, durumun gerektirdiğine göre hareket edilmemiş olurdu.
Diyelim ki Kur’an âyetleri, iddia edilen
bu bilimsel yorumlan kastediyordu.
Peki, o dönemde yaşayan insanlar bunları anladılar mı? Eğer anlamış
olsalardı, çeşitli modern ilim sahalarındaki ilmî kalkınmaları, Kur’an’ın
ortaya çıkmasıyla hemen niye başlamamış ve niye, hayatlarını, muhtelif
ilimlerin nazariyelerini açıklayan ve onların inceliklerini anlatan bu âyetler
üzerine kurmamışlardır.
524 Şatibi, el-Muvafakat -Çev. Mehmet Erdoğan-, lstanbuH990.il. 67-78.
• 196 •
Ahmed Kalkan
Gerçekte de bilfiil görüldüğü gibi, eğer o âyetlerden, bu mânâlar anlaşılmamış
ve dilin esas sahipleri, Kur’an’ın ibareleri arasında bunların farkına
varamamışlarsa, onlar nasıl olur da Kur’an’dan murad edilen manalar
olabilirler? Nasıl o kelimeler, bu manaları anlatmış olur?
c. Dinî ve itikadî açıdan da bilimsel yorumlar imkânsızdır. Çünkü
Kur’an insanların dinî ihtiyaçlarına hitap ediyor. O, evren bilimle
uğraşmıyor
ve hedefleri arasında da bu gibi hususlar bulunmamaktadır.
İtikadî
meseleler evrenseldir, değişme kabul etmez. Bilimsel veriler ise, sürekli değişikliğe
uğramaktadır. Kur’an’ı bilimsel
verilerin sonuçlarına göre yorumlayacak
olursak, insanların inançlarıyla oynamış oluruz.
Bir din kitabı ile, muhtelif ilmî gerçekler arasında bağlar kurmaya
çalışan
ve bunu, Kur’an’ın doğruluğuna, i’câzma veya her zaman
için geçerli
oluşuna vs. gibi yönlerine delâlet eden yönlerinden birisi olarak gören birtakım
iyi niyetli kimselerin rağbet ettikleri bu irtibatlandırma konusuna
gelince, belki de bunun zararı, faydasından
daha çoktur.
Ancak eğer bu iyi niyetli kimseler ve onların görüşlerini benimseyenler
için, dinin ilme ters düştüğü iddiasını reddedebilmek maksadıyla
bu yöne
yönelmeleri mutlaka gerekliyse, bu konuda din kitabında,
ilmî bir araştırmanın
ortaya çıkardığı kâinatın önemli sırları, yahut varlığının temel nizamıyla
ilgili ilmî bir hakikate ters düşen sarih bir nassm olmaması, kanaatimce,
onlara yeterlidir. Bir din kitabı
için bu kadarı bile, onun hayattaki
geçerliliğini ve ilme olan uygunluğunu isbata ve bu konudaki tenkitlerden
kurtulmaya yeter.525
El-Hûli’nin eşi ve takipçisi Aişe Abdurrahman, “bilimsel tefsir”i bir
sapma olarak değerlendirmektedir. Ona göre bu eğilim gençlerimizi
büyük
bir tehlike ile karşı karşıya getirebilir: Çünkü; bu eğilime kapılanlar zamanla
Kur’an’m kendilerine tıp, anatomi, astronomi, biyoloji ve benzeri ilimler
alanında bir şey takdim etmediğini görecekler ve o zaman Kur’an’m çağdaş
bir kitap olmadığı ve çağımız insanına hitap etmediği gibi yanlış bir sonuca
varabilecekler.526
525 Emin el-Hûlî,a.g.m.,s,40. Ayrıca bk. Fehrl b. Abdirrahman b. Süleyman er Rumi, ttticahatu't- Tefsir
fı'I-Karni'r-Râbi' Aşar, Suudi Arabistan- 1986, II. 580" 581U.J.O,-Jansen, Kur'an'a Yaklaşımlar, -çev.
Halilrahman Acar, Ankara, 1993, s. 102.
526 bk. İffet garkavî, Kadâyâ İnsaniyye fi A'mali'l-Mufessirîn, Beyrut-1980, s.93.
• 197 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Bilimsel tefsire yumuşak itirazlar yönelten Mısır’ın çağdaş edib ve mütefekkiri
Abbas Mahmud el-Akkad bu konuda özet olarak şöyle demektedir:
Her dönemde müslümanın kendi düşünce ortamı ve problemleri acısından
Kur’an’ı bağımsız olarak tefsir etme hakkı vardır. Aslında olması gereken
de budur. İslâm ümmeti tarihi boyunca yeni medeniyetlerle
karşılaşmış ve
bu medeniyetlerle her karşılaştığında önüne çıkan düşünceler konusunda
Kur’an’m ne dediğini değerlendirmeye çalışmıştır. Bu sırada bu medeniyetlerden
etkilenmiştir de. O halde çağımız Batı medeniyetiyle karşılaştığında
da böyle bir değerlendirme
yapması doğaldır. Bu bağlamda kişiler, bilimsel
sonuçlarla Kur’an âyetleri arasında birtakım bağlantılar kurabilirler. Ancak
bu bağlantıları kurarken ne kendisinin vardığı sonuçlara Kur’an’m bir
emriymiş gibi inanması ve ne de vardığı bu sonuçları dinî bir inançmış
gibi sunması doğru olur. Bilimin nazariyeleri bir tarafa kesin sonuç olarak
tak’dim ettiği birçok meseleleri bile zamanla değişime uğrayabilmektedir.527
Kur’ân’ın bilimsel i‘câzı yaklaşımını destekleyen ilim adamlarında görülen
zaaf noktalarından biri Kur’ân–bilim uyuşmasının izharı konusundaki
acûl ve ânî tutumlarıdır. Öyle gözüküyor ki bu zevat, ilmî tutarlılık ve
düşünsel olgunluğun tersine, üstelik çok aceleci davranarak ve hamasî bir
yaklaşım sergileyerek modernitenin izinde sürüklenip gitmektedir. Bunların,
hakikatin peşinde koşmak yerine bir teoriyi ispatlama arzusundan
kaynaklanan bir dürtüyle, bir an önce sonuçlara atladıkları görülüyor. Mevcut
İslamcı söylem, düşünsel devinim eksikliği ve aceleci yönü göze çarpan
örneklerle doludur. Şahsen benim kişisel uzmanlığım, big-bang teorisi gibi
bilimsel anlamda nihai olarak kanıtlanıp kanıtlanmadığı ya da hâlâ tartışmaya
ve gelişmeye açık olup olmadığı netleşmeyen bir takım teoriler konusunda
kesin hüküm vermek için bana bir yetki ve hak vermemektedir.
Ancak öyle gözüküyor ki, bazı Müslüman ilim adamları Kur’ân-ı Kerim’in
bu gün bilim adamlarınca ortaya konan teorileri on dört asır önce zikrettiğini
açıklama dürtüsüyle hareket ederek Kur’ân-ı Kerim’e başvurmaktadır.
“Bana göre Kur’ân-ı Kerim’de big-bang teorisini destekleyen hiçbir âyet olmasa
bile o, kutsallığından bir şey kaybetmeyecektir. Çünkü Kur’ân, Allah’ın
kelâmıdır.”
527 Mehmet Sait Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri
• 198 •
Ahmed Kalkan
Bu akımda görülen diğer bir problem ise Kur’ân’daki temel önceliklerin
değişmesidir. Bu akıma göre Kur’ân âyetleri en fazla evrenin hakikatleriyle
ilgilenmektedir ve Kur’ân adeta bilimsel kaynaklar içinde başlıca bir kaynaktır.
İnsanın kâinatla ilgili bu hakikatleri kendi çalışmalarıyla keşfedebileceği
açıktır. Aynı şekilde açıktır ki, Kur’ân âyetlerinden çıkarıldığı ileri sürülen
bilimsel fenomenler gerçekte ve çoğunlukla Müslümanlardan önce
ve Kur’ân’ın bilimsel i‘câzını gösterdiği bilinmeden önce gayr-i Müslimler
tarafından keşfedilmiştir. Bütün bunları bir tarafa koysak bile ciddiyetle
üzerinde durulması gereken bir nokta daha vardır: Kur’ân’ın temel konuları
nelerdir? Kur’ân’ın insanoğluna ulaştırmaya çalıştığı esas mesaj nedir?
İlâhî vahiy, insanoğluna yeryüzü, gökyüzü, bitkiler, yağmur, denizler ve
dağları açıklamak için inmemiştir. Tabiat olgularından, daha hususî anlamıyla
âyetlerden, alâmetlerden ve işaretlerden bahseden âyetler anlayabildiğimiz
kadarıyla bu olgulardan daha önemli ve daha büyük hakikatlere
ulaşabilmek için insanın dikkatini bu küçük ve ince hakikatlere çekmeyi
hedeflemektedir.
Bu âyetlerin konulduğu çerçeveyi görmezden gelmek ve onları iniş
gayesinden ve bağlamından koparmak ve Kur’ân’ın nüzûlüne temel olan
önem noktalarını ihmal etmek, bu âyetlerin manalarını bozmak ve onları
hakikî maksatlarının tersine döndürmektir.
Aynı metotla Kur’ân’ın manalarını konu edinen ve el-Kitâb’ın her sahayla
ilgili bütün bilimleri kapsadığını iddia eden mutlak açıklamaların,
İslam geleneğinde güçlü bir dayanağı yoktur. Kur’ân’ın “bütün bilimler için
sabit bir yöntem” olduğunu öne süren açıklamaların, aklı başında, ciddi,
dengeli ve sorumluluk bilinci olan ilim adamlarınca ciddiye alınması
mümkün değildir. Esas itibariyle duygusal açıklamalar üzerine kurulmuş
bu akım kendi hedefiyle çelişik bir noktaya varabilir. Duygusal sâikler olsa
da Kur’ân’ı Kerim, sürekli değişen bilimsel gelişmeye tâbî kılındığında ve
Müslüman ilim adamlarını bilimsel sonuçlara ve keşiflere tâbi olan bir konuma
yerleştirerek onları zelil izleyiciler konumuna indirmek, yeni keşifler
ve bulgularla uyumlu hale getirmek için âyetler yorumlanması gerekmeyen
anlamlarla açıklamaya zorlanırsa bu akım aklı başında âlimler tarafından
ciddiye alınmayacaktır.
• 199 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerim’in temel bilimlerin kaynağı olduğu hususundaki
abartılı iddialar bilgi kaosuna ve bilinç bulanıklığına sebep olabilir.
Daha da kötüsü bilim ve dinin her ikisine zarar verebilir. 528
- 28. Âyet -
وَلا تذَرُ Ð لا تبْقِ ي
terk etmez Ð لا تبْقِ ي : bırakmaz : : وَلا تذَرُ
“Bırakmaz da terk etmez de.” (28. Âyet)
Sekar, içindeki hiçbir şeye acımaz, yok eder. Kâfirlerden hiçbirini bırakmaz,
mutlaka yakar, derileri yenilenir tekrar yakar. Yakıp durduğu kimseleri
artık ebediyyen terk etmez, yakasını bırakmaz. Onlar öyle helak olup
mahvolmuş bir halde de kalmazlar, onlar yine Allah’ın kudreti ile yaşarlar,
azapları devam eder. Cehennem onların takdir edilen azaplarını görmeleri
için yakalarını tutar, onları serbest bırakmaz. Onlar azaptan kaçıp kurtulamazlar.
Ebediyyen azap içerisinde kalırlar.
İbn Abbas diyor ki: “Kan, kemik ve etten hiçbirini bırakmaz. Yeniden
yaratıldıklarında, öncekinden daha şiddetli bir şekilde tekrar yakılırlar.
Ebediyyen bu böyle devam eder.”529
Mevdudi diyor ki: “Bunun iki anlamı olabilir.
1) “Yani, herhangi bir kimse onun içine düştüğünde kül olacak, bununla
kurtulamayacak ve daha sonra yeniden diriltilip tekrar yakılacaktır.”
Aynı husus başka yerde “... orada o ne ölür ne de dirilir” 530 şeklinde beyan
edilmiştir.
528 Kur’ân-ı Kerim'in Bilimsel Tefsiri ve Sakıncaları, Zafer İshak Ensârî (Çev: Ömer Faruk Tokat)
529 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/202; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat,
c. 7, s. 125
530 87/A'lâ, 13
• 200 •
Ahmed Kalkan
2) “O azâbı hak etmiş olanlardan kimse bir yere kaçamayacak ve hepsi
azabı göreceklerdir.”531
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ne geriye bir şey bırakır,
ne yakasını bırakır. Yani o öyle sırnaşık bir Sekar’dır ki, bir kere çattığı bir
şeyi hiçbir zerresi kalmayacak şekilde yok edip tüketir, sonra da yakasını
yine bırakmaz. O yok olan yeni bir yaratılışa çevrilir. O yine evvelki gibi
azap ile çatmaya devam eder.”532
Kurtubî bu âyetleri şöyle açıklar:
“Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi?” Bu, onun niteliklerini mübalağa
yoluyla anlatmaktır. Yani, onun nasıl bir şey olduğunu sana ne bildirdi?
Bu, hakkında soru sorulanı, büyüklüğüne dikkat çekmek içindir. Daha
sonra, Sekar’ın durumunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
“O, hem bırakmaz, hem de terketmez.” O, yakmadık hiçbir kemik, et ve
kan bırakmaz. (Aynı anlamdaki) lafız te’kid olmak üzere tekrarlanmıştır.
Şöyle
de açıklanmıştır: Onlardan hiçbir şey bırakmaz. Sonra yeniden tekrar
yaratılırlar,
bu sefer yine yeniden onları yakarak geriye hiçbir şey bırakmaz
ve bu ebediyyen böylece devam eder, gider.
Mücahid dedi ki: O, içinde bulunanı hayatta bırakmadığı gibi, ölüme
de terketmez. Yaratılışları yenilendiği her seferinde, onları yakar. es-Süddi
dedi
ki: Onlann ne etlerini bırakır, ne de kemiklerini teikeder.533
Orada ne ölebilecekler ne de yaşayabilecekler. Buna ne yaşamak denir,
ne de ölmek. Ne ölüp kurtulacaklar, ne de doğru dürüst insan gibi yaşayabilecekler.
Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde, ama ölümü de bulamadan
ebediyen kalmak ve unutulmak. Onlar için bu azaptan kurtaracak
ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaklar.
Orada, ateşin içinde ölmek de yok, insan gibi yaşamak ta yok. Ölmek
olmadığı gibi yaşamak da yok. Böyle ölümle yaşamak arası kötü bir durum.
Üstelik pislik taraftarları, dünyada da kolayı değil zoru tercih etmişlerdi.
531 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, c. 6, s. 473
532 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 422-423
533 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Yay., c. 18, s. 187
• 201 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Kâfirlik gerçekten çok zor. Hani “takıl bana ve hayatını yaşa!” derler ya,
işte böyle dünyada yaşadıkları pis bir hayatın sonunda takılacak azaba, ama
yaşamak yok. Deniliyor ki adamın canı boğazına gelecek, ne çıkacak, ne de
geri gelecekmiş. Ne ölebiliyor, ne de kurtulabiliyor, işte böyle bir şey. Zaten
insan da günâh mahalli, günâh makamıdır.
O ateş bir şey bırakmaz, adamın suyunu çıkarır ama işi bitirmez. İnsanı
insanlıktan çıkarır ama tamamen de öldürmez. Yandı, kül oldu, bitti
tamam, onu salıvereyim demeyen bir ateştir o.
İnsanın derisini soyan, insanı insanlıktan çıkaran, insana susamış, insana
doymayan, insansamış bir ateş. Hani susamak veya çaysamak var ya,
işte aynen onun gibi insansamış, insana susamış, insana doymayan, “Aman
gelsin; daha çok gelsin!” diyen bir ateştir o. 534
- 29. Âyet -
لَوَّاحَةٌ للْبَ ش�َ
لوَّاحَةٌ : kavurandır للْبَ ش�َ :ِ insan derisini
“İnsan derisini kavurandır.” (29. Âyet)
Bu âyette geçen levvâh kelimesi, “ışık saçmak, bir şeyi görünür kılmak
veya ateşte yakmak” gibi anlamlara gelen l v h kökünün türemiş şeklidir.
Müfessirlerden çoğu, bu veciz ibareyi, “insanın görüntüsünü değiştirir”
veya “insan derisini kavurur” şeklinde yorumlamışlardır. Ancak levvâh
sözcüğünün öncelikli anlamı, “bir şeyi görünür kılmak” olduğundan bu
âyet, “ölümlü insana nihâi hakikati gösterir” şeklinde de manalandırılmıştır.
“Beşere delicesine susamıştır.” Bedende ne varsa yanacaktır, denildikten
sonra, yanısıra derinin de ateşin şiddetinden döküleceği söyleniyor. Görünüşte
bu ifade lüzumsuz gibi gözükmektedir, ama azabın bu şeklini ayrıca
534 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
• 202 •
Ahmed Kalkan
vurgulamanın sebebi, insanın görünüşünün en bariz hususiyetinin onun
yüzündeki ve bedenindeki derisi olduğu içindir. Onun üzerinde oluşacak
en ufak bir lekeden bile utanç duyar. İç organlarında olabilecek bir eksiklik
ya da kusurdan cildinde olan kadar üzüntü duymaz. Çünkü bunu görerek
diğer insanlar da ondan iğrenecek ve toplumsal konumu değişecektir. İşte
bu yüzden, “Bu dünyada onlarla kibirlenip durduğunuz bu güzel çehreler
ve şahane cesetler eğer Allah’ın ayetlerine karşı inatla muhalefete devam
ederseniz -Velid bin Muğire gibi- o zaman bunların derileri yakılacak ve
sonunda kapkara bir kömüre döneceklerdir,” buyurulmaktadır.535
Muhammed Esed, der ki: “Ölümlü insana (nihaî hakikati) gösterir.” Müfessirlerin
büyük kısmı yukarıdaki vecîz ifadeyi “insanın görüntüsünün
değiştirilmesi” yahut “insan derisinin kavrulması” anlamında yorumlamışlardır.
Oysa benim tercih ettiğim çeviri, lâha fiilinin -“göründü”, “ışık
saçtı” yahut “görünür oldu”- birincil anlamına dayanmaktadır. Bu nedenle,
levvâh isim-fiilinin başta gelen anlamı, “[bir şeyi] görünür kılan”dır. Yukarıdaki
bağlamda, günahkârın hakikati gecikmiş olarak kabul etmesiyle
ve aynı zamanda kendi tabiatına, geçmişteki zaaflarına ve bilerek yaptığı
hatalarına pişmanlıkla bakmasıyla ve kendisini bekleyen azaba karşı kendi
sorumluluğunu fark etmesi ile ilgilidir: ki bu da, ne bir hayat ne de ölüm
durumudur. 536
Kurtubi de şu açıklamayı yapar: “O, insan derisini kavurandır.” Değiştirendir.
Bu Safız: Onu değiştirdi”
fiilinden alınmıştır. Kavurandır” lafzı
genel olarak “Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi” buyruğundaki “Sekar”
m sıfatı olarak ref ile okunmuştur. Atiyye el-Avfî, Nasr b. Âsim ve İsa
b. Ömer ise dehşetli halini daha bir anlatmak için ve ihtisas olmak üzere;
diye okumuşlardır. Ebu Rezin dedi ki: Onlann yüzlerini bir defa kavurur ve
geceden daha siyah bir hale getirir. Mücahid de böyle demiştir. Araplar: Soğuk,
sıcak, hastalık, keder onu değiştirdi” derler. Ru’be b. el-Accâc da şöyle
demiştir: “Daha önceleri şişman ve aşırı tokken değiştirdi onu, Yarış için
senin bir atı zayıflatman gibi.” “Aşırı derecede susuzluk” demek olduğu da
söylenmiştir. Susuzluk onu değiştirdi” anlamındadır. Bu durumda buyruk
şu anlamda olur: O insanları yani içinde bulunanları susatandır.
535 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
536 karş. 87/A’lâ, 12-13; Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
• 203 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
İbn Abbas dedi ki: “Kavurandır” lafzı beşyüz yıllık bir mesafeden insanlara
görülendir, demektir. el-Hasen ve İbn Keysan dedi ki: Cehennem açıkça
kendisini görünceye kadar onlara görünür, demektir. Bu anlamıyla bir
benzeri
de yüce Allah’ın: “Azgınlara da cehennem açılıp gösterilir” 537 buyruğu
bunu andırmaktadır.
“Beşer cinsinin derisi” lafzı iki şekilde açıklanmıştır: Birincisine göre
bu cehennemlik olan insan demektir. Bu açıklamayı el-Ahfeş ve çoğu kimse
yapmıştır.
İkinci açıklamaya göre, bu, insan vücudunun derisinin görünen
kısmı demek olan: Ten” lafzının çoğuludur. Bu açıklamayı da Mücahid ve
Katade yapmıştır. ‘ın çoğulu; şekiinde gelir. Bu birinci açıklamaya göre böyledir.
İbn Abbas’ın açıklamasına göre ise bunun -deri ve ten değil- ancak “insanlar”
anlamında olması halinde mana düzgün olur. Çünkü o takdirde
(âyetin diğer lafzı): O şey parıldadı, parıldar” anlamında kullanılmış olmaktadır.
538
- 30. Âyet -
ا تسْعَةَ عَ ش�َ Ø عَلَيْ َ
اØ عَلَيْ َ : üzerinde vardır تسْعَةَ عَ ش�َ :ِ on dokuz
“Üzerinde on dokuz vardır.” (30)
O cehennem ateşinin üzerinde iri cüsseli, sert tabiatlı, Allah’ın emrine
karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyleri yapan zebânîlerden oluşan koruyucu,
görevli on dokuz melek vardır. İbn Abbas şöyle der: “Onlardan birinin
iki omuzu arasında bir yıllık mesafe vardır. Her biri o kadar kuvvetlidir
ki, kamçı ile bir vurmakla yetmiş bin insanı cehennemin dibine atar.”539
537 26/Şuarâ, 91
538 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/187
539 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/126.
• 204 •
Ahmed Kalkan
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Onun başında iri cüsseli, sert tabiatlı,
Allah’ın emirlerine karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyleri yapan melekler
vardır.” 540
Nüzul Sebebi
Berâ’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre Yahudilerden bir cemaat, Rasûlullah’ın
(s.a.s.) bazı ashabından cehennemin bekçilerini sormuşlar. Onlar
da: “Allah ve Rasûlü en iyi bilendir.” demişler. Bunun üzerine Cibril-i Emin
gelmiş ve bu âyet-i kerimeyi indirmiştir.541
Berra dedi ki: “Yahudilerden bir gurup, Nebi’nin ashabından olan bazı
kimselere cehennemin bekçilerinden sordular. Sahabeler de bunu Rasulullah’a
gelip sordular. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.” (İbn Ebi Hatim; Beyhaki,
Ba’s; Suyuti, Esbab-ı Nüzul Lübab-ı Nükul) Câbir b. Abdullah diyor ki:
“Yahudilerden bir kısım insanlar, Rasûlullah’ın sahabilerine gelerek: “Sizin
nebiniz, cehennemin zebânîlerinin kaç tane olduğunu biliyor mu?” diye
sordular. Sahabiler: “Bilmiyoruz. Onu Peygamberimize soralım.” dediler.
Bunun üzerine bir adam Rasûlullah’a gelerek: “Ey Muhammed, bugün senin
ashâbın mağlup edildi.” dedi. Rasûlullah: “Ne ile mağlup edildiler?” diye
sordu. Adam: “Yahudiler onlara: “Sizin nebiniz, cehennemin zebânîlerinin
sayısını biliyor mu?” diye sordular.” dedi. Rasûlullah: “Onlara ne cevap verdiler?”
diye sordu. Adam: “Bilmiyoruz. Onu Peygamberimize soralım.’ dediler.”
diye cevap verdi. Rasûlullah: “İnsanlara bilmedikleri bir şey sorulur,
onlar da ‘Bilmiyoruz. Onu nebimize soralım.’ derlerse mağlup mu olurlar?
Hâlbuki kendileri nebîlerine: ‘Sen bize Allah’ı açıkça göster.’ şeklinde isteklerde
bile bulunmuşlardır. O Allah düşmanları bana gelsinler ben onlara cennetin
toprağının ne olduğunu soracağım. Aslında onun toprağı, un şeklinde
ince bir topraktır.” dedi. Yahudiler Rasûlullah’a geldiler ve: “Ey Eba’l-Kasım,
cehennemin zebânîleri kaç tanedir?” diye sordular. Rasûlullah önce parmaklarının
onunu sonra da dokuzunu göstererek; “Şu ve şu kadardır.” dedi.
Yahudiler: “Evet.” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah onlara: “Cennetin toprağı
nedir?” diye sordu. Yahudiler biraz sustular sonra: “Ey Ebe’l-Kasım o,
540 66/Tahrîm, 6
541 Tefsir-i Meraği; Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meali Alisi ve Tefsiri, İpek Yayınları: 8/266.
• 205 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ekmektir.” dediler. Rasûlullah onlara: “Ekmek undandır.” dedi.542 Yani cehennemin
toprağı ekmek değil, un şeklinde ince topraktır.” demek istedi.
Abdullah b. Abbas diyor ki: “Müddessir 30. âyeti inince Ebu Cehil Kureyş’e
şöyle dedi: “Anneniz sizi kaybetsin (hay ölesiceler). Görüyorum ki,
Ebu Kebşe’nin oğlu, yani Muhammed, cehennem bekçilerinin on dokuz
olduğunu size bildiriyor. Oysa siz cesur ve kalabalık bir topluluksunuz.
Sizden her on kişi, onlardan birini yakalamaktan âciz mi? Bunun üzerine
Ebu’l-Esed el-Cumahi ki çok kuvvetli birisi idi. “Ben sizin için onlardan
on yedisine yeterim. Siz de benim için onların ikisine yetin.” dedi. Bunun
üzerine Yüce Allah Müddessir: 31. âyetini indirdi.”543
Bir rivâyette Ebu Cehil: “Sizden yüz kişi onlardan birini yakalamaktan
âciz mi? Böyle yapar, sonra ateşten çıkarsınız.” dedi.544
Allah Teâlâ’nın ordusu, Ebu Cehil’in sandığı kadar sadece cehennemin
üzerindeki on dokuz zebânîden ibaret değildir. Kaldı ki bu zebânîlerden
her biri çok büyük ve çok güçlüdürler.
Rasûlullah (s.a.s.) yedi kat gökte bulunan “Beyt’l-Ma’mur”u anlatırken
oraya girip çıkan melekler hakkında şöyle buyurmuştur: “Her gün orada
yetmiş bin melek namaz kılar. Oradan bir çıkan bir daha oraya dönmez. Oraya
son girişleri olur.”545
Âyet-i kerimenin sonunda Sekar adındaki cehennem, insanoğluna bir
hatırlatma olarak zikredilmiştir.546
İbn Cüzeyy Zemahşeri’den naklen diyor ki: “Kendilerine kitap verilenler
ve iman edenler kuşkuya kapılmasın.” Bu, önceki cümlenin tekididir. Çünkü
Yüce Allah, kesin olarak bildiklerini anlattıktan sonra, ayrıca kuşkularının
olmadığını anlattı. Böylece “Vela yertâbu: Kuşkuya kapılmasın” sözü, te’kid
ifade etmiş oldu.” Edebiyatçıların itnab dedikleri sanat budur.547
542 Tirmizi, Tefsir: 74.
543 Alusi, Ruhu’l-Meani: 29/126; Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/203; Hazin: 4/177; Muhammed Ali
es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/126.
544 Kurtubi, Camiu li Ahkami’l-Kur’an: 19/76; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat,
7/126.
545 Buhari, Bed’ul-Halk 6; Müslim, İman 264.
546 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları, 8/484-485.
547 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat 7/127.
• 206 •
Ahmed Kalkan
Fahreddin Râzi diyor ki: “Bazı durumlarda kesin inancın olduğunu söylemek,
daha sonra kuşkunun meydana gelmeyeceğini göstermez. Binaenaleyh
bu sözün tekrarlanmasından maksat şudur: Ehl-i Kitapta, daha sonra
hiç şüphe meydana gelmeyecek şekilde kesin bilgi oluşmuştu. Rasûlullah
(s.a.s.) Kureyş’in durumundan, bu hayret verici sayıyı onlara bildirdiğinde
kendisiyle alay edip güleceklerini biliyordu. Dolayısıyla Yüce Allah, bu haberi
anlatmaktan maksadın ne olduğunu daha açık bir ifade ile açıkladı.”548
Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Kelâmcılar şöyle der: “Allah’ın bir
grubu saptırması, diğerini hidâyete erdirmesi, onlardan herbirini sapıklığa
veya hidâyete zorlar demek değildir. Onları hayır ve şer yollarına girmeye
zorlar manasına da gelmez. Hayır, bu tür zorlama ilahi adalete aykırıdır.
Hatta semavi emir ve yasaklardaki hikmete de aykırıdır. Kulun irâde ve
seçme hakkı olduğunu gösteren kesin ve mütevatir şeriat metinleri ile de
bağdaşmaz. İrade ve seçme hakkı, teklif ve sorguya çekmenin sebebidir. Sahabe
ve selef-i salihinin anlayışı böyledir. Bir adam Ali’ye (r.a.) şöyle sordu:
“Senin Suriye halkı ile savaşman, Allah’ın kaza ve kaderi ile midir? Ali (r.a.)
şöyle cevap verdi: “Yazık sana! Herhalde sen bunu zorunlu bir kaza ve kesin
bir kader sandın. Durum öyle olsaydı, sevap ve cezanın manası kalmazdı
ve vaad ve tehdit yapılmazdı. Kuşkusuz Allah, kullarına, onları serbest bırakarak
emirler verdi ve onlara sakındırarak yasaklar koydu. Onları kolay
şeylerle yükümlü kıldı. Zor şeylerle yükümlü kılmadı. Kitaplarını kullara
boş yere indirmedi. Gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki şeyleri boşuna yaratmadı.
“Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Bu yüzden inkâr edenlere ateşten bir
azap vardır.”549 Bu açıklamaların ışığında hidâyet vermenin ve saptırmanın
manası anlaşılır.”550
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu “on dokuz”un ne olduğunu
açıklayan kelime zikredilmiyor. Ancak bundan sonraki âyetten
bunun, o cehennemin korucuları olan melekler yani zebânîler olduğu
anlaşılıyor. İnsanoğlunun ruhî ve ahlâkî kuvvetlerinin analizini yapıp sınıflandırarak
bu sayının sır ve hikmetini açıklamaya çalışmak isteyenler
olmuşsa da, doğrusu bunun akılla bilinebilecek bir ilim işi değil, mutlak
bir iman işi olmak üzere bir sınama için olduğu ikinci âyette özellikle anla-
548 Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb 30/206; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat
7/127.
549 38/Sâd, 27
550 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/127.
• 207 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
tılmıştır. Onun için bunun, kayıtsız şartsız bir iman ile inanılması istenen
mutlak bir İlâhî haber olduğunu tasdik edip “yorumunu ve mânâsını Allah
bilir” demek gerekir. Özet olarak şöyle diyebiliriz: Yüce Allah’ın şimdi sizin
tam olarak bilip anlayamayacağınız ve ilerde ortaya çıkacak öyle kuvvet ve
güçleri vardır ki onların hakikatini ancak kendisi bilir ve sizin ona mutlak
sûrette inanmanız gerekir. İşte size onlardan bir örnek haber veriyor. Bu, şu
anda imanı olmayan ve kalplerinde bir çürüklük bulunanlar için şaşırtıcı
bir sır, bilinmez bir şey gibi gelir. “Böyle kapalı Allah sözü, Peygamber duyurusu
mu olur?” diye alay ve inkâra sapmalarına sebep olabilirse de, kitap
ve peygamberin ne demek olduğunu ve gelecek işinin bugünkü işlere kıyas
edilerek bilinemeyeceğini, bilenlerin kuşkularını kesecek ve iman yeteneği
olanların imanlarını artırarak onları başarı ve kurtuluşa götürecek en
önemli sebeplerden, hatırlatma ve haber verme cümlesinden olduğu için
bunların yorumuna çalışmayarak mutlak bir iman ile inanılması gerekir.”551
On Dokuz; Eski Bir Hurûfîlik ve Hurâfe
Kur’an’daki 19 rakamının merkezî bir vazife gördüğünü ifade eden kitap
ve broşürlere göre; Kur’an’daki çeşitli kelimeler (in harfleri) bilgisayar
vasıtasıyla toplanarak ve çarpılarak, bütün bu kelimelerin 19 sayısı etrafında
döndüğü ve bu sayının Kur’an’ın matematiksel temeli olduğu ispatlanmıştır.
(Onlara göre) Bu matematiksel temel, Yüce Kur’an’ın bir mûcizesi,
bir delili veya onun ilahî orijinli olduğunun bir ispatıdır. Aynı zamanda, bu
konuda Amerika’da bilgisayar yardımıyla bir araştırma yapılıp oradan da
her yere yayıldığı ortaya çıkmıştır. (Yine onlara göre) Kur’an’ın bu mûcizesi
ancak son bir kaç yılda bilinmeye başlanmıştır. Bundan önce ise kimse tarafından
bilinmiyordu.
Bu araştırma şu teze dayanmaktadır: Yüce Allah Kitab’ının 30. sûresi
olan Müddessir’de 19 tane meleğin cehennemde vazifeli olduğuna işaret
etmiştir. Besmelenin harflerinin sayısı 19’dur. Daha sonra çeşitli kelimelerin
harf sayılarını veya onların 19 ile çarpımlarını vererek şu imaj ortaya
konmuştur. Yüce Kur’an 19 sayısı etrafında merkezîleşen bir matematiksel
sistem üzerine dayanmaktadır.
551 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 423
• 208 •
Ahmed Kalkan
Bu bağlamda, ben, yanımda mevcut olan büyük-küçük broşür ve risalelerden
uzun zaman harcayarak geniş bir inceleme yaptım ve sonunda
aklımda iki soru belirdi:
Birinci olarak, Kur’an’da 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 19, 20, 30, 40,
100, 1000 gibi daha başka birçok sayı ve rakamlar da geçmektedir. Haakka
sûresi 17. âyette arşı taşıyan meleklerin sayısı 8 olarak verilmiştir. Öyleyse
Kur’an’ın matematiksel temelini ispat etmek için neden yalnız 19 rakamı
ileri sürülmektedir? Bazıları için 19 rakamının kutsallık anlamına gelip
gelmediğini incelemek gerekir. İkinci olarak, bu fikri Amerika’dan aşıran
insanlar kimlerdir? (İnanç yapıları, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) ve O’nun sünnetini
nasıl gördükleri, O’ndan sonra başka Peygamber’in geldiğine inanmaları…)
Bu problemi aklî ve pratik bakış açısından incelemeden önce, bu iki
soruyu cevaplamak daha yerinde olacaktır.
Rakamların, dünyanın değişik mitolojilerinde büyük önemi vardır.
Günümüzde bile Chearoetc’in eserleri, rakam bilimi (Numerology)’in etkilerini
anlatır. Suriye ve İskenderiye’den yayılmış olan İslâm öncesi bu putperestvari
hurafeler, İslâm toplumuna da yavaş yavaş girmiştir. Hatta o dereceye
kadar ki, ebced hesabı olarak 786 rakamı yazıda besmelenin yerine
kullanılmaya başlanmıştır. Bu hurafeler yavaş yavaş ve tedricen öyle derin
kök salmışlardır ki, bütün sûre ve âyetlerin rakamları (bu esasa göre) hazırlanmıştır,
bugün bile bu rakamlar muskalarda kullanılmaktadır. 19 sayısı
en büyük birim olan 9 ile, en küçük birim olan 1 sayısından mürekkep bir
sayıdır. Bazı insanlar bu sayılara birçok mûcize atfederler, gerçi muvahhid
mü’minler sayıları kutsallaştırmayı asla kabul etmezler, fakat bir gurup cahil
kitle, bazı (sözde) müslüman kurnaz kişiler tarafından tuzağa düşürülüyor,
hatta bugün bile çoğu insan buna inanıyor.
Bugün, Kur’an metinlerindeki 19 sayısına atfedilen önem, Bahâîlerin
misyonervarî gayretlerinin bir ürünüdür. A.B.D.’de yaşayan yüz binlerce
Bahâî vardır. Onların inançlarına göre 19 sayısı, evrenin ve onun bütün
sistemlerinin merkezî çekirdeğini oluşturur. Onlar Kur’an hakkında matematiksel
bir hile üreterek müslümanları etkilemek istiyorlar. Bu konu, dünyanın
en önde gelen dillerinde yayımlanmaya devam ediyor.
• 209 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
19 sayısının üstünlüğüne olan inanç, aşağıdaki gibi tesis edilmeye devam
ediyor: Bahâî dininin kurucusu Ali Muhammed Bab, 1819’da Şiraz’da
bir şia ailesi içerisinde doğmuştu. O, 1850’de bir isyanda asılmıştı. Onun
yolunda olanlar o ölünce üç mezhebe ayrıldılar: 1. Bab’ı doğrudan takip
edenler, 2. Bahalîler denilen Bahaullah Mirza Hüseyin Ali Nuri’yi takip
edenler, 3. Onun büyük kardeşi Yahya Nuri Ezelî’yi (ki ona Ezelî denir)
takip edenler. Ali Muhammed Bab, Kur’an’a rakip olarak “el-Beyan” adlı
bir eser yazmıştır. Bahaullah da “el-Akdes” adlı bir kitap telif etmiştir. Bu
kitap Bahâîler tarafından Kur’an gibi ilahî bir kitap olarak (Divine Book)
kabul edilir. Bahâîlerin inancına göre, Ali Muhammed Bab, insan şekline
bürünmüş bir ilahtır (God İncarnated). Onun doğum yılının 1819 olduğu
söylenir. Bu tarihin rakamları toplanırsa 19 elde edilir: 1 + 8 + 1 + 9 =
19. Bu inançtan sonra, bütün evrenin matematiksel temeli 19 olarak kabul
edilir. Bahâîlerin dini takvimlerinde her biri 19 günden ibaret olan 19 ay
vardır, 19 x 19 = 361’dir. Şemsî yılın kalan dört günü çalınmış günler (cribben
days) olarak deklare edilir. Böylece 365 gün tamamlanır. Ezelî mezhebi,
Yahya Nur Ezeilî’nin erken ölümünden dolayı muvaffak olamadı. Fakat
Bahâî dini hayli yayıldı. Bahaullah, sonra Abdülbaha, daha sonra Abbas
Efendi, en sonra da Şevki birbiri peşine Mehdî ve Mülhem oldular. Bugün
İsrail hükümeti onları himaye etmektedir. İşgal altındaki Filistin’in Akka
şehri de onların merkezidir. Onlar misyonerlik merkezlerini Bahâî Okulu
(Bahâî Hail) denebilecek bir isim altında tesis etmişlerdir, propagandalarını
da gizlice yürütürler. Onların Agra ve Delhi’de merkezleri vardır. Karaçi’de
Business Recorder, Road’da bir Bahâî okulu vardır. Bütün duvarlarda 19
sayısı yazılmıştır. Onlar yazılarına 19 sayısı ile başlarlar ve bütün oturma
yerlerine (bank vs.) görünür bir şekilde 19 sayısı yazılmıştır.
Bahâilerle ilgili ifade ve analizlerden iki sorumuza da cevap bulabiliriz:
Niçin 19 rakamı seçilmiştir ve bu kampanyayı icra edenler kimlerdir? Bu
sorunun pratik içerikleri göz önüne alınırsa, o zaman konu daha iyi anlaşılır.
Dikkatlice düşünülürse, sorunun arkasındaki gizli oyun gün yüzüne
çıkacaktır.
Herhangi bir kitapta herhangi bir rakam, herhangi bir kelime ve herhangi
bir bölüm normal olarak ele alınmışsa, bu onun İlâhî orijinli olduğunu
göstermez. Eğer pirincin rengi beyaz ise, bu, yeryüzünün tuzlu olduğuna
delil teşkil etmez. Bir kimse normal olarak; “bu ölçüyü kim koymuştur
ve bu iddia ile delil arasındaki mantıkî ilişki nedir?” diye sorabilir.
• 210 •
Ahmed Kalkan
Besmelenin harfleri özel bir hatta göre 19’dur. Diğer hat şekline göre
ise 21’dir. Besmeledeki isim kelimesinin “elif ’i yazılmamıştır. Rahmân kelimesi
ise (fa’lân kalıbında) sa’dân, ğufrân ve hayrân kelimeleri gibi, uzun
ünlü (sesli) ile yazılmıştır (elifi yazılmamıştır.) Hâlbuki ilk vahiy olan “İkra’
bismi rabbike” âyetinde ise isim kelimesinin (elif)i yazılmıştır. Yine “Sebbih
isme rabbike” âyetinde elif yazılmıştır. Bütün buna benzer yerlerde elif yazılmıştır.
Kur’an Allah tarafından yazılı olarak vahy edilmemiştir. Bundan dolayı
onun hattından bir dedüksiyon (tümden gelim) doğru olmayabilir.
Bakara ve A’râf sûresinde geçen “bestaten” kelimesinde “sin” harfi Adnan
kabilelerine mensup olanların seslerini ayırdetmek için araya sıkıştırılmıştır.
Aksi takdirde Arap dilinde hiçbir şekilde be-sa-te (sad ile) köküne
rastlanmaz. O zaman bu tür dedüksiyonlar yalnızca cehalet ve ahmaklığa
işaret eder.
Aynı şekilde toplama, çıkarma, çarpma ve bölme yoluyla sadece
Kur’an’da değil, insanlar tarafından yazılan eserlerde de birçok sayısal tuhaflıklar
icat edilebilir. Meselâ; “Hâ mîm”in (ebced) numarası 48’dir. Bu
rakam Hakka sûresinde geçen 8 sayısına bölünecek olursa, 6 rakamı elde
edilir. “Elif lam mîm” de ilk altı sûre içerisinde gelmektedir. Yine Kur’an’da
29 sûre mukattaa (sessiz) denilen 14 harfle başlamaktadır ve bunlar 14
gruptur: 14x14 = 196. Elde edilen bu rakam Ashabı Kehf ’in sayısı olan 7
rakamına bölünecek olursa, Ay’ın kâşaneleri (Mansion) olan 28 sayısı elde
edilir. Bu tarzda, bir kimse, istediği gibi, herhangi bir kitaptan sayısal gariplikler
çıkarabilir. Yanlış anlama ve yanlış kavrama o kadar büyüktür ki, bu
tür matematiksel ve sayısal özellikler, Kur’an’ın İlâhî orijinli olduğu delilini
ispat etmek için hayli ileri gidebilmiştir. İnsanlar, tabiatı icabı, acayipliklere
ve tuhaf şeylere çok düşkündür. Bundan dolayı eğitilmiş ve oldukça akıllı
insanlar (bile), kelime ve sayıların hokkabazlığı ile cezb edilmiş ve çoğu
defa yanlış yönlendirilmişlerdir.552
552 Hâşimî, İslamic Studies, 1981/3, çev: Erdoğan Baş, Altınoluk Dergisi, Eylül 1996, sayı 127
• 211 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
On Dokuzculuk; Hem Çağdaş, Hem Hurâfe
Hurûfîliğin çağdaş bir tezâhürü de 19’culuk akımıdır. Amerika’da yaşayan
(sonra câmide öldürülen) Türk asıllı bir Mısır vatandaşı olan biyokimya
doktoru Reşat Halife’nin bilgisayar analizlerine dayanarak icad ettiği “on
dokuz mûcizesi”, piyasaya ilk sürüldüğünde hayli taraftar buldu kendisine.
Reşat Halife iddiasını, “on dokuz” sayısının Kur’an’ın kodu olduğu tezi üzerine
kurmuştu. Tarihte çıkan her fırka gibi o da delillerini Kur’an’dan getirmeye
çalışıyordu. Ama on dokuz sayısının mûcizeliğinin ispatı yapılırken,
Kur’an’da bu rakamla uyuşmayan bazı sayımlar elde edilince, Kur’an’ın bazı
âyetleri (meselâ Tevbe sûresinin son iki âyeti) inkâr edilmeye, bu âyetlerin
-hâşâ- Kur’an’a sonradan ilâve edildiği gibi çok âdice bir iftiraya varılıyordu.
Hurâfenin mantığı, her yer ve her çağda aynı. Uydurulan hurâfeye uymadı
diye, hurâfeden vazgeçilmek yerine âyetten vazgeçiliyordu. Buna “Kur’an’a
iman etmek” değil; “19’a iman etmek” derler. Hâlbuki sadece bu iki âyetteki
kelimeler değil; nice örnekte görüldüğü şekilde bazı kelimeler yanlış sayılıyor
veya uydurma te’villerle zorlanarak sayı tutmuş gösteriliyordu.
En sonunda bu iddiaları ortaya atan Reşat Halife, ağzından baklayı
çıkardı. O, beklenen “peygamberliğini” ilân ediyordu. “Reşat Halife / Allah”
n Rasûlü” imzasını attığı “Allah’ın Dünyaya Bildirisi” başlıklı bir metin
ile peygamberliğini dünyaya duyurur ve herkesi kendisine inanmaya dâvet
eder. Bu sapık mütenebbî ve bağlıları, bununla da yetinmeyip bazı âyetleri
tahrif etmekten geri durmazlar. Kur’an’ın Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini
ısrarla söylediği kıyametin kopma tarihini, yahûdilerin yaptığı
gibi, hurûf-ı mukattaa’nın cifr hesabındaki toplam rakamsal karşılığı olarak
ilân ederler. 553
553 19’cular, çok ilginç bir şeyi daha yaparlar. Tıpkı, Kadıyânîler’in İngilizlerin Hindistan’daki varlığını;
Bahâîlerin, yine İngiliz ve Rusların İran’daki sömürüsünü meşrûlaştırdığı gibi, bunlar da Türkiye’de
ateizmin taşeronluğunu yapan Kemalizm’in varlığını meşrûlaştırmaya çalışırlar. Bu sapık dine göre,
Kur’ân-ı Kerim’e -hâşâ- Muhammed”in yâveleri diyecek kadar Kur’an’a düşman olan Mustafa Kemal,
Kur’an’ın kodu olan kutsal 19 rakamıyla geleceği haber verilen “mûcizevî” bir müceddiddir. “Şeytanî bir
hilâfete son veren Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını kuşatmış bulunan 19 sistemi Fussılet, 53 âyetinde
belirtilen işaretlerden biridir” diyerek (Edip Yüksel, Müslüman Din Adamlarına 19 Soru, Ozan Y. s. 70)
yer yer sahtekârlık derecesine varan bir çarpıklıkla Atatürk”ün hayatındaki 19 rakamıyla ilişkiyi ortaya
atarlar. (9) Bu tezler ve bu sahtekârlığın eleştirisiyle ilgili olarak bkz. M. İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü,
s. 235-239; Mahmut Toptaş, K. Kerim ve 19 Efsânesi, İnkılâb Y; E. Şenlikoğlu, İnsanlar da Kayar, Mektup
Y; B. Sağlam, 19 Meselesi ve Edip Yüksel’e Cevaplar, Tebliğ Y. ve 19 Meselesini doğrulayan ve Atatürk’ü
savunan eser olarak bkz. Cenk Koray, Kur’an-İslâmiyet, Atatürk ve 19 Mûcizesi, Altın Kitaplar Y.)
• 212 •
Ahmed Kalkan
Değil hadisleri, tüm sünneti “şeytanî öğreti” adı altında acımasızca süpürüp,
ezanda Peygamber Efendimiz’in adının anılmasını “putperestlik”
olarak niteleyebilecek kadar modernist ve “Kur’an’cı”, bilgisayara dayalı bir
öğreti geliştirecek kadar yenilikçi ve devrimci geçinen 19’cular da pekâlâ tarihin
en mistik hurâfe ve hezeyanlarından hiç de aşağı kalmayan bir hurâfenin
ve tahrif akımının mimarı olabilmektedirler. Bu durum, bir kez daha
göstermiştir ki, hurâfecilik ve tahrif, hiçbir zümreye has değildir; bu bir
yahûdileşme mantığıdır. Bu mantığa saplanan insan, kimi zaman sünnet,
kimi zaman gelenek, kimi zaman da çağdaşlık adına âyetleri tahrif, dini
tahrip edebilmektedir.
Mealci Hurûfîlik’ten Rasullük İddiası’na
Edip Yüksel ve On Dokuzculuk
Reşad Halife isimli Mısır kökenli Amerikan vatandaşının Bahâîler’den
aldığı cifr hesabına benzeyen Ondokuz harfine dayalı bir sistemine kendini
kaptıran Edip Yüksel, harflerde varolduğunu vehmettiği gizli anlamın
büyüsüne kapılarak hızını alamayıp, bize mütevâtir bir şekilde -Sâdık Haber’le-
gelen Kur’an’ın bazı âyetlerini inkâr etmeye kadar işi vardırmıştır.
Tevbe Sûresi’nin son iki âyetini çıkararak, Amerika’da Türkçe bir meal de
bastıran Edip Yüksel tıpkı mürşidi Reşad Nuri gibi kendini Rasul ilan etmektedir.
Bu söylem’in belirgin özelliği, Kur’an karşısında Muhammed (s.a.s.)’in
rolünü postacılığa indirgeyip kendilerinin birçok âyetin anlamını ondan
daha iyi anlayıp daha iyi yaşayacaklarını iddia etmektir.
“Only Qur’an / Yalnız Kur’an” sloganı ile ve Rasul kavramının kelime
anlamlarından hareketle, Kur’an’da bu kelimeye takdir edilen kavram anlamının
görmezden gelip, Kur’an’ın tebliğcisi çağdaş taşıyıcıların da Rasul
olabileceğini iddia eden Edip Yüksel, Kur’an’a dilediği gibi -harflerin, rakamların
büyülü dünyasından hareketle- anlam takdir etme hakkını doğurmak
için kendini Rasul ilan etmekten çekinmemiştir.
Vahiy veya birtakım İlâhî işaretler aldıklarını iddia eden bu Modern
Bâtınîler, Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) aklına bile getiremeyeceği
mânâları Kur’an’a takdir etme hakkını kendilerinde görmekte•
213 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
dirler. Böyle bir halet-i ruhiye ile hareket ettiklerinden dolayı, on dokuz’un
kutsallığına dayalı bir sistemi Kur’an’a onaylatmaya kalkmakta, sisteme uymayan
âyetleri inkâr etmekte, çağdaş zihniyetle çelişen İslâm’ın şiarlarını
ve uygulamalarını hafife almakta, hatta topyekûn bir savaş açmaktadırlar.
Tâğutların zulmüne karşı tavır almak yerine ilginç ve orijinal olduğu
düşünülen sorularla medyatik olmanın dayanılmaz büyüsüne kapılan bu
tür çabalar İslâm Ümmeti’nin vicdanında mahkûm edilmiş umduğu başarıyı
hiçbir zaman yakalayamamıştır.
Kur’an’ın temel konularını nasıl anladığı ve nasıl yaşadığına dair bize
vazgeçilmez bir öncülük ve örneklik yapan Peygamberimizin Sünnet’ini
önemsizleştiren “Modern Bâtınîler” aslında, kendilerini Allah’tan daha
çok sorumlu hissettikleri makamların sünnetlerine yer açma telaşındadırlar.
Bu makamlar, kendi hevâları ve kullukla yükümlü hissettikleri tâğutî
otoritelerdir. Çağdaş tahrif çabalarında işin asıl vehâmeti ise; bu kimselerin
kendilerini “Kur’an Merkezli İslâm” projesi ile halka takdim ediyor oluşlarıdır.
Modenizm’in gözlüğü ile Kur’an’a bakan bu sözde evrenselci akım, İlâhî
vahyi gündeme getirirken, onun hayata nasıl tatbik edilmesi gerektiğini
değil; 19 rakamıyla nasıl bağdaştığını zorakî yollarla ispatlamaya çalışarak
Kur’an’ın hidâyet için gönderildiği gerçeğini unutturmak istemektedir.
Biz Rabbimizin üzerimize yüklemiş olduğu sorumlulukla Kur’an’ı istismar
ederek, câri sistemin meşrulaştırılmasında onu fetva aracı olarak
kullanmak isteyen kimselere karşı çevremizi uyarmamız gerektiğine inanıyoruz.
“Dikkat edin! Şeytan sizi Allah’ın adı ile aldatmasın”554 Kur’anî
ilkesini, bıkmadan usanmadan, kötülüğe meyyal olan kendi nefislerimize
ve yüreğini İlâhî vahyin tertemiz öğütlerine açık tutan herkese hatırlatıyoruz.
“Ey İnsanlar! Allah’ın vaadi gerçektir, sakın bu dünya hayatının (geçici
süsleri) sizi ayartmasın ve Allah hakkındaki (kendi ) çarpık düşünceleriniz
sizi saptırmasın, şeytan veya aldatıcı kimseler (asılsız düşüncelerle) sizi aldatmasın.”
555
Kur’an’ı “gramatik tarihsel bir metin” olarak gören ‘Tarihselciler’e karşın,
tarih üstücü sözde evrenselciler onu, “mesajı buharlaştırabilecek bir
metin” olarak görmektedirler. Tarihselciler Kur’an’ın günümüze hitap etme-
554 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
555 35/Fâtır, 5
• 214 •
Ahmed Kalkan
si hususunda lâkayd bir tutum sergilerlerken, Sözde Evrenselciler Kur’an’ın
ma’hûd’u/ilk muhataplarının arka planı -ya da nüzul ortamı- ve Rasûlullah’ın
bize sâdık haberlerle, mütevâtir uygulamalarla aktarılan örnek davranışlarına
karşı lâkayd bir tutum takınmaktadırlar. Şüphesiz her ikisi de
belirleyici olarak “Modern Dünya’nın Verileri”ni takdim etmek sûretiyle
Kur’an’ı ikincil bir kaynak durumuna düşürmüş olmaktadırlar.
19 mûcizesini savunanlara göre 9/Tevbe Sûresinin son 2 âyeti (128. ve
129. âyetleri) Kur’an’a sonradan eklenmiştir. Onlara göre, aslında, orijinal
halinde Tevbe Sûresi 127 âyettir. Zaten onlara göre, Kur’an’ın aslından olmayan
son 2 âyet var kabul edilince, bütün matematiksel hesaplar alt üst
oluyor.
Kur’an’daki İlginç Rakamlar ve Uyumlu Oranlar
Kur’an’da geçen bazı ifadelerin yer aldığı sayı ve oranlar, çarpıcı bazı sonuçları
ortaya koyuyor. Bunları değerlendirdiğinizde, en az on dokuz sayısı
kadar kelimeler arasındaki uyum, enteresan gelebilir.
23 sene boyunca parça parça inen, tamamı 600 sayfa olan Kur’an’da;
“Dünya” kelimesi 115 defa, “Âhiret” kelimesi de 115 defa zikrediliyor.
“İman” ve “Küfr” kelimeleri eşit sayıda 25’er kez geçer. “Adâlet” (Kıst) ve
“Zulüm” kelimeleri 15’er kez geçer. “Güneş” (Şems) ve “Işık” (Nur) kelimeleri
33’er kez geçer. Allah’ın “De” (Kul) hitabı ile, melekler, insanlar ve cinler
için kullanılan “Dediler” (kaalû) kelimesi eşit sayıda 332’şer kere geçer.
“Melâike” kelimesi 88 defa, “Şeytan” kelimesi de 88 defa yer alıyor.
“Hayat” kelimesi 145 defa, “Mevt” (ölüm) kelimesi 145 defa.
“Nef ’” (fayda) kelimesi 50 defa, “Fesad” (zarar) kelimesi de 50 defa.
“Nâs” (insanlar) kelimesi 368 defa, “Rusül” (peygamberler) kelimesi de
368 defa.
• 215 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“İblis” kelimesi 11 defa zikredilmiş, İblis’ten Allah’a sığınmak ifadesi de
11 defa zikredilmiş.
“Musîbet” kelimesi 75 defa, “şükür” kelimesi de 75 defa (İnsan Allah’a
karşı gelmek hâriç her haline şükretmeli).
“İnfak” kelimesi 73 defa, “rızâ” kelimesi de 73 defa (O kimseler ki, Allah
yolunda infak ederler. Allah onlardan râzıdır).
“Zekât” kelimesi 32 defa, “bereket” kelimesi de 32 defa (Zekât malın
bereketidir ve o malı asla eksiltmez).
“Zeheb” (altın) kelimesi 8 defa, “teref ” (lüks içinde yaşama) kelimesi
de 8 defa.
“Sihir” kelimesi 60 defa, “fitne” kelimesi de 60 defa (Sihir vesilesi ile
yeryüzünde fitne çıkardılar).
“Şiddet” kelimesi 114 defa, “sabır” kelimesi de 114 defa,
“Racul” (adam) kelimesi 24 defa, “mer’e” (kadın) kelimesi de 24 defa,
“Salât” (namaz) kelimesi 5 defa direkt emir şeklinde kullanılmış, (beş
vakit),
“Şehr” (ay) kelimesi 12 defa zikredilmiş (12 ay),
“Gün” (Yevm) kelimesi 365 kez geçer.
“Günler” (Eyyam ve Yevmeyn) 30 kez geçer.
“Bahr” (deniz) kelimesi 32 defa zikredilmiş, “Berr” (kara) kelimesi 13
defa zikredilmiş. Buradaki enteresan husus şudur: Kur’an’da 32 defa Bahr
kelimesi sulara, 13 defa zikredilen Berr kelimesi de kuru yani toprak kısmı
olan karalara işaret etmektedir. Biz bu ikisini (32 ve 13) toplarsak 45 eder.
Sonra basit bir denklemle bunları 45 üzerinden bir yüzdelemeye gidecek
olursak, karşımıza 32’nin % 71,1’i; 13’ün de %28,8 ifade ettiği çıkar. Çünkü
yerküre üzerinde suların nisbeti % 71,1’dir. Karaların nisbeti ise % 28,8.
• 216 •
Ahmed Kalkan
On Dokuzculuk Zihniyeti Bâtıldır
Hıristiyanlar ve 13 Rakamının Uğursuzluğu
Fanatik Hıristiyanlar Peygamber efendimiz 571’de doğduğu ve İstanbul
1453’te alındığı için, bu sayıların toplamı olan 13 sayısını uğursuz sayarlar.
Bunun için 13 numaralı odaya girmez, 13 numaralı evde oturmaz ve 13
sayılı, her şeyden kaçarlar.
Bahâîler ve 19
İslâmiyet’i tahrif ve tahrip etmek için çalışan Bahâîler de, 19 sayısını
mukaddes sayarlar. Yılda 19 gün oruç tutarlar. Her Bahâî, 19 günde bir, 19
Bahâîyi davet eder. Genel adalet evi dedikleri meclise 19 kişi seçerler. Bahaullah’ı
peygamber kabul ederler. Her Bahâî bir defaya mahsus olmak üzere
malının 19’da 1’ini vergi olarak cemaate öder.
Bâbîlik ve 19
Bâbîliğe göre de “on dokuz” sayısı mukaddestir. Onlara ait takvime göre
bir yıl on dokuz aya, aylar on dokuz güne bölünmüştür. Dolayısıyla bir yıl
19x19=361 gündür.
Bâbîleri on dokuz kişilik bir kurul yönetir. Ramazan Bayramına “İyd-i
Rıdvan” denir. Bu bayram “19” gündür. Biri kendisine, on sekizi müritlerine
aittir. Her on dokuz günde bir defa su içirmek için bile olsa on dokuz
kişiyi davet etmek lâzımdır.
Bazıları 19 mûcizesi diye bir şey çıkardılar. Bu konuda Diyanet İşleri
eski Başkanlarından Tayyar Altıkulaç diyor ki: “Ben, Reşat Halifenin 19’la
ilgili tebliğini tercüme etmekle hatalı, belki de maksatlı bir teşebbüsün yayılmasına
vasıta oldum. Yanılmayan yalnız Allah’tır. Daha sonra ‘ben Resulullah’ım’,
yani ‘Allah’ın elçisiyim’ diyen Mısırlı Reşat Halife, 19’a uyduramadığı
için Tevbe sûresinin son iki âyetini inkâr etmiştir.
Kur’ân-ı kerimdeki 114 sûreden yalnız 3 tanesi 19 âyettir. Bir tanesi de
19’ un iki katı yani 38 âyettir. Diğer 110 sûre, 19’un katı değildir. 1, 2, 3, 4,
5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13 ve daha başka sayıların katı kadar âyet-i kerime
vardır. Elbette bunlar maksatsız değildir. Fakat her yazıda, her kitapta 19
• 217 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
veya 19’un katı olabilir. Buna herhangi olğanüstü bir mânâ vermek yanlıştır.
Mesela Edip Yüksel, Reşat Halife’nin on dokuzculuk bâtıl dinine girince,
Sadreddin hoca, (Oğlum Edip mürted oldu) demişti. Bunun harfleri
de 19’dur. (Reşat Halife kâfirdir), (19’culuk dini bâtıldır), (On dokuzcular
haindir), (Ve 19’cu süper cahildir) ifadelerinde de 19 harf vardır. Hıristiyanlar,
Bahâîler ve on dokuzcular rakama önem veriyorlar. Bunların hepsi
hurafedir. On dokuzculardan, çeşitli sualler geliyor. Birkaç tanesini de burada
bildirelim
19’cu soruyor: “19 sayısı asal sayıdır. Hiçbir rakama bölünemez, Allah’ın
birliği de bölünemez.” Cevap: 1, 3, 5, 7, 11, 13, 17 rakamları asal değil
mi? Bunlar hangi rakama bölünebilir ki?
Başka bir soruya geçip diyor ki: “74. sûrenin 30. âyetini göz ardı edemezsiniz.”
Cevap: Müddessir sûresinin 30. âyetinde, mealen “Cehennemde
19 melek vardır” buyuruluyor. Beydavî tefsirinde diyor ki: Ebu Cehil bu
âyeti işiterek kavmi arasında maskaralığa kalkmıştı. Kâfirlerden güçlü kuvvetli
bir adam olan Ebu’l-Esed el-Cumahi “Ben o meleklerin 17’sine yeterim.
Siz de ikisinin hesabını görün” demişti. Bunun üzerine sonraki âyetler
nâzil olmuştur.
Kur’an-ı Kerim, en büyük mûcizedir. Bir mûcize olarak 19’cuların çıkacağı,
onların inkârcı olacakları bu âyetle556 mi bildiriliyor acaba?
19’cu, bu âyetten de umduğunu bulamayınca diyor ki: “83. sûrenin 9.
âyetinde “Bu rakamlanmış kitap” ifadesini nasıl görmezlikten gelirsiniz?
Cevap: Bektaşi gibi cümlenin yarısını alıyorsun. Bektaşi “Namaza yaklaşmayın,
sarhoş iken”557 âyetinin ilk sadece cümlesini aldığı gibi, sen de
ifadenin yarısını almamışsın. Mutaffifin sûresi 9. âyeti “Kitâbun merkum
= O yazılmış bir kitaptır” şeklindedir. İfadenin tamamı ise şöyledir: “Siccîn
nedir, bilir misin? O yazılmış bir kitaptır.” 558Tefsirlerde siccin denilen şeyin
kâfirlerin amellerinin yazıldığı kitap olarak bildirilmektedir. Bu siccinin tarifidir,
Kur’ân-ı kerim için söylenmiyor. 19’cunun hilesi açığa çıkınca başka
sorulara geçiyor.
556 74/Müddessir, 31
557 4/Nisâ, 43
558 83/Mutaffifîn, 8, 9
• 218 •
Ahmed Kalkan
- 31. Âyet -
كَفَرُوا µ مْ إِلاَّ فِتْنَةً للَّذِي نَ ’ وَمَا جَعَلْنَا أَصَْابَ النَّارِ إِلاَّ مَلَِئكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَ ُ
أُوُتوا µ بَ اَّلذِي نَ تَŒ وَلا يَ ْ  انً ¨ آمَنُوا إِي َ µ دَادَ اَّلذِي نَ Œ وُتوا اْلكِتَابَ وَيَ زْ أُ µي نَ لِيَسْتَيْقِنَ اَّلذِ
ذَا ’ مْ مَرَضٌ وَاْلكَفِرُونَ مَاذَا أَرَادَ الَّلُ بِ َ ’ قُلُوبِ ِ ¡ فِ ي µ اْلكِتَابَ وَاْلُؤْمِنُونَ وَِليَقُولَ اَّلذِي نَ
دِي مَنْ يشَاءَُ وَمَا يعْلَُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلاَّ هُوَ وَمَا ’ مَثلا كَذَِلكَ يضِلُّ الَّلُ مَنْ يشَاءُ وَيَ ْ يِ هَ إِلاَّ ذِكْرَى للْبَ ش�
وَمَا جَعَلْنَا : yapmadık أَصَْابَ النَّارِ : cehennem bekçilerini إِلاَّ : (yaptık)
ancak مَلَِئكَةً : meleklerden وَمَا جَعَلْنَا : yapmadık مُْ’ عِدَّ تَ : sayılarını : إِلاَّ
(yaptık) ancak فِتْنَةً : bir fitne كَفَرُوا µ للِذَِّ ي نَ : ürdeısraredenleriçinküf :ِليَسْتَيْقِنَ
kesinbirbilgiyleinansındiye أُوُتوا اْلكِتَابَ µ اَّلذِي نَ : kendilerine kitap verilenler
دَادَ Œ وَيَ زْ : artsın diye آمَنُوا µ اَّلذِي نَ : iman edenlerin  انً ¨ إِي َ : imanları بَتَ Œ : وَلا يَ ْ
kuşkuya kapılmasın diye أُوُتوا اْلكِتَابَ µ اَّلذِي نَ : kendilerinekitapverilenler وَالُْؤْمِنُونَ : ve iman edenler وَليَِقُولَ : şöyle desin diye مْ مَرَضٌ ’ وبِ ِ قُلُ ¡ فِ ي µ : اَّلذِي نَ
hastalıkolanlaredkalpleri وَالكَْفِرُونَ : vekafirler مَاذَا أَرَادَ الَّلُ : ne anlatmak
istedi Allah ذَا مَثلا ’بِ َ :ebu misall كَذَِلكَ : işte böyle يضِلُّ : saptırır الَّلُ : Allah
مَنْ يشَاءُ : (dileyeni) dilediğini دِي ’ وَيَ ْ : hidâyete erdirir مَنْ يشَاءُ : (dileyeni)
dilediğini وَمَا يعْلَُ : kimse bilmez جُنُودَ رَبِّكَ : Rabbinin ordularını إِلاَّ :ancak
(bilir) هُوَ : (Allah) O وَمَا يِ هَ : veodeğildir إِلاَّ : ancak ذِكْرَى : bir öğüttür
ِ
للْبَ ش�َ : insanlar için
“Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Sayılarını da küfürde
ısrar edenler için sadece bir fitne kıldık ki, kendilerine Kitap verilenler
kesin bir bilgiyle inansın; iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine
kitap verilenler ve iman edenler kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde
bir hastalık olanlar ile kâfirler de şöyle desin: “Allah bu misalle ne anlatmak
istedi?” İşte Allah, dilediğini böyle saptırır, dilediğini böyle hidâyete
erdirir. Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez. Ve o, insanlar
için sadece bir öğüttür.” (Âyet: 31)
• 219 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Biz o ateşin muhafızlarını hep melekler yaptık. Sayılarını da ancak kâfirler
için bir imtihan kıldık.” Bu âyette geçen “ashab-ı nâr” sonsuza kadar o
ateşin içinde kalıp yanacak olanlar mânâsına değil, o ateşe sahip olup koruyacak
bekçiler, muhâfızlar mânâsına olduğu açıktır ki maksat, kendilerine
“cehennem bekçileri” denilen ve Tahrim sûresinde “Onun başında öyle melekler
vardır ki iri mi iri, çetin mi çetin... Allah kendilerine ne emrettiyse isyan
etmezler ve kendilerine ne emredilmişse onu yaparlar.”559 diye nitelenen ve
başkanları Mâlik olan zebânî meleklerdir. Bu âyette geçen “onların sayısı”
sözünden maksat da, zikredilen “on dokuz” sayısı olduğu açıktır. Yani bunların
sayılarının on dokuz yapılması veya şahısları mı, türleri mi ne olduğu
belirtilmeyerek sade on dokuz sayısıyla bir muamma, bir sır halinde ifade
edilerek haber verilmesi sadece kâfirlere bir belâ ve imtihan içindir. Bunun
faydası da “Liyesteykınellezîne…” diye başlayan bölümde anlatılanlardır.
Biz Cehennem muhâfızlarını, bekçilerini, görevlilerini Allah’ın emirlerine
kayıtsız şartsız itaat eden katı ve sert melekler kıldık. Onları insanlardan
yapmadık ki, onlarla mücadele edip galip gelsinler. Melekler insanlardan ve
cinlerden farklı özelliklere sahiptirler. Tamamen tarafsızdırlar. Pek büyük
bir kuvvet ve heybete sahiptirler. Lazım gelen azapları tatbike güç yetirmektedirler.
Nurdan yaratılmışlardır. Cehennemin sıcaklığından etkilenmezler.
Cehennem ehli onlara karşı muhalefet edecek güce sahip değildir.
Cehennemdeki görevli meleklerin on dokuz olmasını, sadece müşriklerin
sapıklığa ve fitneye düşmeleri için bir imtihan vesilesi kıldık. Nitekim Ebu
Cehil ve Ebul-Esed el-Cumahi gibi kimseler bu sayı ile alay etmişlerdir. Kitap
ehli olan yahudi ve hristiyanlar, bu sayının kendi kitaplarında olduğunu
bildikleri ve Rasûllerin her türlü muhalefete rağmen insanlara ilk bakışta
acaib gelen bir hususu tereddütsüz açıklamakta olduğunu ve böyle bir tavrın
ancak bir peygamberin tavrı olabileceğini bildikleri için Muhammed’in
doğruluğuna ve Kur’an’ın Allah katından olduğuna kesin olarak inansın,
iman edenler de Rasûlleri Muhammed’in doğruluğuna ve Kur’an’ın Allah
katından olduğuna kesin olarak inansınlar, Kur’an’ın bildirdiklerinin Tevrat
ve İncil’e uygun olarak geldiğini Ehli Kitabın kabul ettiğini görmeleri
sebebiyle, Allah ve Rasûlü’ne imanları artsın, ehli kitap ve mü’minlerin, o
meleklerin sayısı hakkında şüpheye düşmemeleri için cehennem meleklerinin
sayısını on dokuz yaptık. Kalplerinde kuşku ve nifak bulunan münafıklarla
Mekke kâfirlerinin, “Bu gariplik ve bid’at örneği olan bu acayip sözle
559 66/Tahrîm, 6
• 220 •
Ahmed Kalkan
Allah ne demek istedi? Bizi niçin on dokuz melekle korkutuyor? Bu sayı az
değil mi?” demeleri için böyle yaptık. Allah, bile bile inkârı seçen Ebu Cehil
ve arkadaşlarını saptırdığı gibi, saptırmak istediği kimseyi iman ve hidâyet
yolundan ayırır. Samimi ve ihlâslı kişilerden hidâyete erdirmek istediğine
de, hidâyet verir. Susturucu delil ve yüce hikmet O’nundur. Rabb’inin ordusunu,
meleklerin adedini, kuvvetini, yaratılış ve kuvvet bakımından ne
derece büyük ve çok olduklarını, Âlemlerin Rabbi Allah’tan başkası bilmez.
Allah’ın size anlattığı Sekar adlı o ateş ve bu sûre, korkup itaat etsinler diye,
insanlar için öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir. Onlar bu azabı
tatmaya müstehak olmadan önce akıllarını başlarına toplasınlar da kendilerini
kurtarmaya baksınlar.
İbn Cüzeyy Zemahşeri’den naklen diyor ki: “Kendilerine kitap verilenler
ve iman edenler kuşkuya kapılmasın.” Bu, önceki cümlenin tekididir. Çünkü
Yüce Allah, kesin olarak bildiklerini anlattıktan sonra, ayrıca kuşkularının
olmadığını anlattı. Böylece “Velâ yertâbu: Kuşkuya kapılmasın” sözü, te’kid
ifade etmiş oldu.” Edebiyatçıların itnab dedikleri sanat budur.560
Fahreddin Râzi diyor ki: “Bazı durumlarda kesin inancın olduğunu
söylemek, daha sonra kuşkunun meydana gelmeyeceğini göstermez. Binaenaleyh
bu sözün tekrarlanmasından maksat şudur: Ehli Kitapta, daha sonra
hiç şüphe meydana gelmeyecek şekilde kesin bilgi oluşmuştu. Rasulullah
(s.a.s.) Kureyş’in durumundan, bu hayret verici sayıyı onlara bildirdiğinde
kendisiyle alay edip güleceklerini biliyordu. Dolayısıyla Yüce Allah, bu haberi
anlatmaktan maksadın ne olduğunu daha açık bir ifade ile açıkladı.”561
Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Kelâmcılar şöyle der: “Allah’ın bir
grubu saptırması, diğerini hidâyete erdirmesi, onlardan herbirini sapıklığa
veya hidâyete zorlar demek değildir. Onları hayır ve şer yollarına girmeye
zorlar mânâsına da gelmez. Hayır, bu tür zorlama ilahi adalete aykırıdır.
Hatta semâvî emir ve yasaklardaki hikmete de aykırıdır. Kulun irâde ve
seçme hakkı olduğunu gösteren kesin ve mütevatir şeriat metinleri ile de
bağdaşmaz. İrade ve seçme hakkı, teklif ve sorguya çekmenin sebebidir. Sahabe
ve selef-i salihinin anlayışı böyledir. Bir adam Ali’ye (r.a.) şöyle sordu:
“Senin Suriye halkı ile savaşman, Allah’ın kaza ve kaderi ile midir? Ali (r.a.)
560 Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/127.
561 Fahreddin Râzi, Mefatihu’l-Ğayb 30/206; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat,
7/127.
• 221 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
şöyle cevap verdi: “Yazık sana! Herhalde sen bunu zorunlu bir kaza ve kesin
bir kader sandın. Durum öyle olsaydı, sevap ve cezanın manası kalmazdı
ve vaad ve tehdit yapılmazdı. Kuşkusuz Allah, kullarına, onları serbest bırakarak
emirler verdi ve onlara sakındırarak yasaklar koydu. Onları kolay
şeylerle yükümlü kıldı. Zor şeylerle yükümlü kılmadı. Kitaplarını kullara
boş yere indirmedi. Gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki şeyleri boşuna yaratmadı.
“Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Bu yüzden inkâr edenlere ateşten bir
azap vardır.” 562 Bu açıklamaların ışığında hidâyet vermenin ve saptırmanın
manası anlaşılır.”563
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Biz o ateşin muhafızlarını
hep melekler yaptık. Sayılarını da ancak kâfirler için bir imtihan kıldık.”
Bu âyette geçen “ashab-ı nâr” sonsuza kadar o ateşin içinde kalıp yanacak
olanlar mânâsına değil, o ateşe sahip olup koruyacak bekçiler, muhafızlar
mânâsına olduğu açıktır ki maksat, kendilerine “cehennem bekçileri” denilen
ve Tahrim sûresinde “Onun başında öyle melekler vardır ki iri mi iri,
çetin mi çetin. Allah kendilerine ne emrettiyse isyan etmezler ve kendilerine
ne emredilmişse onu yaparlar.”564 diye nitelenen ve başkanları Mâlik olan zebânî
meleklerdir. Bu âyette geçen “onların sayısı” sözünden maksat da, zikredilen
“on dokuz” sayısı olduğu açıktır. Yani bunların sayılarının on dokuz
yapılması veya şahısları mı, türleri mi ne olduğu belirtilmeyerek sade on
dokuz sayısıyla bir muamma, bir sır halinde ifade edilerek haber verilmesi
sadece kâfirlere bir bela ve imtihan içindir. Bunun faydası da “Liyesteykınellezîne…”
diye başlayan bölümde anlatılanlardır.
«Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir.» İşte o muammanın asıl sırrı
ve faydası bu hakikata kayıtsız şartsız bir imanla iman etmeyi sağlamaktır.
Cûnûd: «cünd» kelimesinin çoğuludur. Asker, bir adamın yardımcıları,
alay ve ordu mânâlarına gelir. Kuvvet ve sertliği itibariyle daha çok asker
için kullanılır olmuştur. Aslı “Kund” kalıbında “Cund” kelimesinden alınmıştır
ki taşlık, sert araziye denir. Ve o (yani Sekar veya bu âyetler) başka
bir şey değil ancak insanlık için, insanın yararı için bir öğüt, bir hatırlatıcıdır.”
565
562 38/Sâd, 27
563 Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/127.
564 66/Tahrîm, 6
565 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/423-425.
• 222 •
Ahmed Kalkan
Mevdudi diyor ki: “Buradan da “Rabbinin askerlerini ondan başkası
bilmez” cümlesine kadar olan bölüm, konuşma arasında itiraz edenlere
cevap verilen bir ara cümledir. Onlar Allah Rasulü’nden cehennemin
bekçilerinin on dokuz tane olacağını duymuşlar ve bununla alay etmeye
başlamışlardı. “Hem bize Hz. Âdem’den kıyamete kadar dünyada ne kadar
inkârcı ve büyük günah işlemiş insan geçmişse hepsi cehenneme atılacak
diyor, hem de cehenneme dolacak bunca insana azap vermek için sadece on
dokuz görevli bulunacakmış” diyerek Kureyş’in ileri gelenleri dalga geçmeye
başladılar. Ebu Cehil; “Arkadaşlar! Onar onar cehennemdeki bir askerin
üstesinden gelemeyecek kadar aciz miyiz?” dedi. Bunun üzerine Cumha
oğullarından bir pehlivan “On yedisini tek başıma hallederim, geriye kalan
ikisini de artık siz hep beraber hallediverirsiniz” diye alay etmişti. İşte bu
ara cümlede bunların bu sözlerine cevap verilmektedir.
Onların güç ve kuvvetlerini insanî eşdeğerleri ile kıyas etmen senin ne
kadar ahmak olduğunu göstermektedir. Hâlbuki onlar insan değil meleklerdir.
Siz, Allah Teâlâ’nın meleklerden ne güçte mahlûklar yarattığını bilemezsiniz.
Zâhiren, cehennem görevlilerinin sayısını bildirmeye bir gerek yoktur.
Ama denilmektedir ki “Onların sayılarını anlatmakla da küfredenler için,
başka değil, ancak bir fitne ve imtihan kıldık.” Bir kimse eğer zâhiren iman
etmişse, Allah’ın uluhiyyeti ve büyük kudreti ya da vahiy ve risalet hakkında
bir şüphesi varsa bunu duyar duymaz hemen “Allah’ın o büyük hapishanesinden
sayısız cin ve insanın işini görmek için sadece on dokuz şahıs mı
bunlara birer azap verecek?” diyerek küfrünü izhar edecektir.
Bazı müfessirler; Ehl-i Kitab’ın (Yahudi ve Hıristiyan) kitaplarında cehennem
meleklerinin sayısının on dokuz olarak beyan edildiğini söylüyorlar.
Yani, buna göre, onlar bunu duyunca bu Kur’an’ın gerçekten Allah’ın
kelamı olduğuna inanacaklardır. Ama bence, bu çeşit tefsir iki nedenden
ötürü pek doğru değildir. Birincisi, ben dünyada mevcut bulunan Yahudi
ve Hıristiyan dini kitaplarını mütalaa ettim, ama bunların sayısının on dokuz
olduğuna dair bir şeye rastlayamadım. İkincisi, Kur’an-ı Kerim’in birçok
yerinde Ehl-i Kitab’ın kitaplarında bulunan bazı şeyler beyan edilmiş
olmasına rağmen onlar bu sefer “Muhammed bunları bizim kitaplarımızdan
kopye etmektedir” diyorlardı. Bence bu âyetin doğru açıklaması şudur:
“Muhammed (s.a.s.) çok iyi bilmekteydi ki, onun ağzından sözkonusu
• 223 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
olan bu on dokuz cehennem meleğini duyduklarında hemen onu alaya alacaklardır.
Ama buna rağmen O kendine gelen bu vahyi hiçbir korku ya da
tereddüde düşmeden ilan etmiştir. Yapılan hiçbir alaya aldırış etmemiştir.
Belki cahil Araplar bilmiyorsa da Ehl-i Kitap pekâlâ bilmekteydi ki her zaman
peygamberler böyle olmuşlardı. Allah onlara ne vahyettiyse insanların
hoşuna gitse de gitmese de, onlar aynısını aktarıyorlardı. Bu yüzden Ehl-i
Kitap’tan Allah Rasulü’nün bu tavrını görerek yani her türlü muhalefete
rağmen onun ilk bakışta acaib gelen bir hususu tereddütsüz açıklamakta
olduğunu ve böyle bir tavrın ancak bir peygamberin tavrı olabileceğini
farkederek iman etmeleri beklenirdi. Bilinmelidir ki Allah Rasulü müteaddit
kereler benzer tavırda bulunmuştu. En bâriz olanı Mirac hâdisesidir.
Kalabalık bir mecliste, bu hayretengiz olayı duyduklarında muhâliflerin ne
diyecekleri hususunda zerre kadar tereddüt etmeden bu olayı kâfirlere açık
açık anlatmıştı.
Bu husus Kur’an-ı Kerim’in müteaddit yerlerinde beyan edilmiştir. Her
bir imtihandan sonra eğer bir mü’min kişi imanında sebat gösterir, bu konuda
bir şüphe, inkâr ya da itaatsizlikten kaçınır ve din hakkında sözünden
dönme yoluna kaymaz da yakîn, itimat, itaat ve vefa yolunu tutarsa, bu kişide
o zaman iman kökleşir, netleşir. 566
Kur’an-ı Kerim’de geçen bilumum kalp marazlarından maksat, münafıklıktır.
Bu yüzden de bazı müfessirler, bu kelimeyi görerek bu âyetin
Medenî olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü münafıkların ortaya çıkışının
Medine’de olduğu bilinmektedir. Ama bu görüş birçok sebepten dolayı
doğru değildir. İlk olarak, Mekke’de münafığın olmadığı iddiasının yanlış
olduğunu biz Ankebut Sûresi’nin giriş bölümünde ve açıklama notları 1
ve 12, 13, 14, 15’de izah etmiştik. İkincisi, böyle tefsir etmek bence doğru
değildir. Çünkü bu sözün gelişi belirli bir hadise ya da belirli bir durum
üzerine vukubulur. Onlara göre, bu bağlam içindeki bu cümle başka bir
hadise hakkında nazil olmuş ve bu hiç ilgisi olmayan yere, araya sokulmuştur.
Müddessir Sûresi’nin bu kısmının tarihsel arkaplanı, muteber rivâyetler
vasıtasıyla bizce bilinmektedir. Yani Mekke döneminin başlarında belirli
bir hadise üzerine nazil olmuştur. Bütün sözün gelişimi o hadise ile açık bir
ilgi içindedir. Sûre, hadise münasebetiyle nazil olmuştur.
566 Bk. 3/Âl-i İmran: 163; 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 122-125; 33/Ahzâb, 22; 48/Feth, 4.
• 224 •
Ahmed Kalkan
Şimdi cümlenin seneler sonra Medine’de nazil olmasının sonra da buraya
yerleştirilmiş olmasının ne ilgisi var, denebilir. Gelelim buradaki kalp
hastalığından neyin murad edildiğine. Bundan kasıt, şüphedir. Sırf Mekke’de
değil, bütün dünyada önceden günümüze dek birçok insan vardır ki
bunlar katiyetle Allah’ı, ahireti, vahyi, peygamberliği, cennet ve cehennemi
vb. inkâr ederler. Her devirde kimi insanlar; “Allah var mı yok mu? Ahiret
olacak mı yoksa olmayacak mı? Meleklerin, cennet ve cehennemin gerçekten
bir varlığı var mı, yoksa birer efsane mi bunlar? Rasul gerçekten bir
rasul mü, O’na vahiy geliyor mu?” gibi hususlarda şüphe içinde bulunuyor.
Bu gibi şüpheler pekçok insanı küfre götürür. Yoksa bu hakikatleri kesin
olarak inkâr eden ahmaklar, dünyada hiçbir zaman sayıca fazla olmamıştır.
Çünkü zerre kadar aklı olan hiçkimse, bu gibi hususların kesinlikle mümkün
olmadığı, imkân hârici olduğu konusunda kesin konuşamaz.
Bunun mânâsı, “Onlar Allah’ın kelâmını kabul ediyorlardı” demek değildir,
ama “Allah niye bunu söylemiştir?” diye hayret ediyorlardı. Aslında
onlar: “Bir sözde eğer bu gibi akıl ve mantık dışı şeyler söyleniyorsa bunlar
Allah’ın kelamı nasıl olabilir?” demek istiyorlardı.
Allah Teâlâ bazen kelâmında ve buyruklarında öyle şeyler söylemektedir
ki, bunların her biri insanlar için bir imtihan sebebidir. Huyu güzel,
doğruluğu seven ve sağlam düşünce sahibi bir kimse bunu işitince doğru
anlam vererek dosdoğru yolu bulur. Aynı şeyi inatçı, eğri düşünceli ve doğruluk
düşmanı bir insan duyduğunda ise ondan yanlış anlamlar çıkarır ve
doğrudan kaçmak için bunu bahane olarak kullanır. Birinci tip insan, doğruyu
sevdiği için Allah ona hidâyet verir. Çünkü hidâyet isteyen bir kimseyi
saptırmak Allah’ın sünneti değildir. İkinci tip insan ise, hidâyet istememekte
ve sapmayı, sapkınlığı sevmektedir. Bunun için Allah onu dalâlet yoluna
iter. Çünkü doğrudan nefret eden bir kimseye doğru yolu göstermek de
Allah’ın sünneti değildir. (Allah’ın hidâyet vermesi ve saptırması hakkında
tefsirimizin pekçok yerinde izahatlar yapmıştık.567
Allah’ın kâinatta ne kadar mahlûkat yarattığını, onlara ne gibi kuvvetler
verdiğini ve onlara ne gibi görevler verildiğini Allah’tan başka kimse
bilemez. Küçük bir âlemde yaşayan insan, kendi sınırlı seviyesinden etrafındaki
dünyaya bakarak neden Allah’ın yarattığı kâinatın kendi duyu or-
567 Mesela, Bk. 2/Bakara an: 10, 16, 19, 20; 4/Nisâ an: 173; 6/En’âm an: 17, 28, 30.
• 225 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ganlarıyla ya da geliştirdiği aletler ile hissedebildiği kadar olduğunu düşünsün.
Bu onun kendi akılsızlığındandır. Allah’ın yaratmış olduğu bu kâinat
o kadar geniş ve büyüktür ki, sadece onun bir bölümünün bile tam olarak
bilgisini elde edebilmek imkânsızdır. Nerede kaldı, onun küçük beyni bu
âlemi bütün genişliği ve boyutlarıyla alabilsin.”568
31’inci âyette yer alan ve nüzul sırasına göre ilk kez burada geçen melek
kelimesi, “elçilik yapmak, güçlü ve kuvvetli olmak” gibi anlamlar taşıyan e l
k, l e k veya m l k köklerinin birinden türemiş bir isimdir. Bu isim, tekil, ikil
ve çoğul şekilleriyle Kur’an’ın tamamında “seksen sekiz” kez geçmektedir.
Allah tarafından yaratılan ve O’nun buyruklarını yerine getirmekle görevli
olan ruhsal (nurânî) varlıklara melek denir.
Meleklerin mâhiyetleri, neden yaratıldıkları, nasıl oldukları ve sayıları
hakkında ayrıntılı bilgilere sahip değiliz. Kur’an’da melekler, kendilerine
inanılması gereken gaybî varlıklar olarak zikredilir. Akaid kitaplarında da
melekler konusu bir iman ilkesi olarak ele alınıp işlenir.
Meleklerin neden yaratıldığına dair Kur’an’da herhangi bir bilgi yoktur.
Fakat bir hadiste, “meleklerin nurdan yaratıldığı” haber verilmiştir. Meleklerle
ilgili olarak âyet ve hadislerde yer alan ifadeler birlikte değerlendirilirse
onların, hayatta mevcut olan gerçek varlıklar oldukları söylenebilir. Kelam
bilginleri meleklerin, gözle görülemeyecek kadar latif bir yapıya sahip
somut (mütehayyiz) varlıklar olduklarını savunurlar. Bazı İslâm âlimleri
ise, melekler gaybî varlıklardır, onların mâhiyetleri bilinemez; bu nedenle
onlara inanmanın ötesinde bir külfet altına girilmemelidir derler.
Meleklerin mâhiyeti ile ilgili farklı görüşler, onların görülüp görülemeyeceği
tartışmasını da beraberinde getirmiştir. Kur’an’da, meleklerin, Hz.
İbrahim, Hz. Meryem ve Hz. Muhammed tarafından görüldükleri ve onlarla
konuştukları haber verilir. Hadislerde de Rasûlullah’ın (s.a.s.) Cebrâil’e
insan veya aslî sûretiyle gördüğünden söz edilir. Ancak bunun nasıl olduğu
belirtilmez. Belki de bu görme, tasviri imkânsız bir şekilde gerçekleşmiştir.
568 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/474-476
• 226 •
Ahmed Kalkan
Melekler, mâhiyet itibariyle insanın görme duyusunun sınırları dışında
bir yapıda yaratılmış varlıklardır. Bu özelliklerinden dolayı onlara iman,
bir inanç ilkesi olmuştur. Hemen belirtelim ki, gaybi konularda Kur’an ve
mütevatir sünnetin bildirimleriyle yetinip onlara inanmak gerekir. Çünkü
insan, Kur’an ve sadık haber dışında geliştirilen teferruata inanıp inanmamaktan
sorumlu değildir. Bu konuda önemli olan, meleklerin varlığını,
onların Kur’an ve sünnete belirtilen “özelliklerini” ve “görevlerini” kabul
etmektir.
Meleklerin Özellikleri
Melekler, nurdan yaratılmış olup yeme içme, erkeklik dişilik, yorulma
ve usanma gibi insâni özelliklerden uzak varlıklardır.
Allah’ın kendilerine verdiği görevleri yapıp O’na isyan etmezler.
Son derece sür’atli, güçlü ve kuvvetlidirler.
Allah’ın izni ve emriyle, çeşitli şekillere girerler.
Melekler, normal şartlarda gözle görülmezler; ancak peygamberler onları
asli sûretiyle ve girdikleri şekilleriyle görebilirler.
Bilgisi sadece Allah’a ait olan konuları (gaybı) bilemezler; onlar sadece
Allah’ın öğrettiği kadarını bilirler.
Meleklerin Görevleri
Melekler, Allah’ın buyruklarını yerine getiren itaatkâr varlıklardır. Onlara
Allah tarafından verilen görevler, genel olarak şöyle özetlenebilir:
Allah’a secde etmek, O’nu övmek, tesbih ve takdis etmek,
Emrolundukları işleri yapmak,
Peygamberlere vahiy getirip elçilik etmek,
Peygamber (s.a.s.)’i Salât ve selâm ile yüceltmek,
Mü’minlere dünyada hayır duâda bulunmak, ahirette de şefaatçi olmak,
• 227 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Peygamberlere ve mü’minlere destek olup manevi güç vermek; inkârcıları
ise sıkıntıya sokup onlar hakkında takdir edilen cezaları icra etmek,
İnsanları koruyup hizmet etmek,
İnsanların işlerini kaydetmek,
Kâinatın idaresi ve İlâhî kanunların icrasıyla ilgili görevleri yerine getirmek,
Cennet ve cehennem işlerini düzenlemek,
Kur’an ve sünnette özel adlarıyla zikredilen en meşhur melekler, “Cibril-
Cebrâil”, “Mikâil”, “Azrâil” ve “İsrâfil”dir.
Meleklerin Sayıları
Kur’an’da, cehennem işleriyle görevli meleklerin bulunduğu ve bunların
sayısının “on dokuz” olduğu bildirildikten sonra bu sayının, sadece bir
imtihan vesilesi kılındığı belirtilir ve Allah’ın ordularını O’ndan başka kimsenin
bilemeyeceği ifade edilir. Bu ifade, meleklerin sayısının çok fazla olduğuna,
ancak onların sayısıyla ilgili herhangi bir rakam vermenin mümkün
olmadığına işaret eder. Açıklamasını yaptığımız bu âyet, meleklerin
sayısıyla ilgilidir; tabii ki onların gerçek ve kesin sayısını sadece Allah bilir.
Gerek cahiliyye devrinde gerekse daha sonraki dönemlerde melekler ve
onların Allah’la ilişkisi hakkında pek çok batıl itikad ve hurafe üretilmiştir.
Kur’an, bunların hepsini düzeltip melekler hakkında doğru ve sağlam bir
inanç oluşturmayı hedeflemiştir.
Melek inancı, iyilik idealinin, güçlük hayatta uygulanan bir realite haline
gelmesini sağlayan üstün bir değerdir. Çünkü melek inancı, her iyi
duygu, düşünce ve davranışının benimseyip günlük hayatta uygulanması
gerektiği mesajını verir.
• 228 •
Ahmed Kalkan
Dört Grup İnsan
Bu âyette, dört grup insana işaret ediyor.
Bunlardan ilki, kâfirlerdir. İnkârcılar, hakikati kabul etmeye yanaşmayan,
Kur’an’da yer alan ve Peygamber (s.a.s.) aracılığı ile duyurulan temel
ilkeleri reddeden kimselerdir. Cehennem muhafızlarının sayısı, bunlar için
bir sınavdı. Ama onlar âyetin maksadını kavrayamadılar ve bu sayı ile alay
ettiler.
İkincisi, kendilerine kitap verilmiş olanlar (ûtü’l kitap)tır. Bu terkip,
daha önce vahye muhatap olmuş ve kendilerine kitap verilmiş olan topluluklar
(Yahudi ve Hıristiyanlar) anlamına gelir. Bu yüzden ûtü’l-kitap
terkibi, ehl-i kitapla eş anlamdır. Âyette, kitap ehlinin, bu sayıyı duyunca
Kur’an’ın Allah tarafından gönderilen bir vahiy olduğuna kesin olarak
kanaat getirecekleri belirtilir. Bu ifade, anılan sayının, Kur’an öncesi vahiy
metinlerinde de yer aldığı ve kitap ehlinin bunu bildiği izlenimini verir.
Ayrıca, daha önce hiçbir kitap okumamış olan Hz. Muhammed’in bu sayıyı
belirtmesi, bu haberin ona Allah’tan geldiğini gösterir. Tabii ki bütün
bunlar, kitap ehlinin Kur’an vahyi konusunda duyabilecekleri kuşkuların
tamamını ortadan kaldırır. Mekke döneminde inen vahiylerde genel olarak
kitap ehlinden övgü ile söz edilir ve onlar (bu âyette olduğu gibi) mü’minlerle
bir arada zikredilir. Ancak Medine döneminde bu üslup biraz değişir
ve sertleşir. Bunun nedeni, kitap ehlinin Kur’an çağrısına karşı takındıkları
olumsuz ve düşmanca tavırdır.
Üçüncüsü, Mü’minler. Onlar, Allah’ın varlığını ve birliğini, vahiy yoluyla
ve Peygamber (s.a.s.) aracılığıyla bildirilen gerçeklerin bütününü
kabul eden kişilerdir. Gerek bu âyette, gerekse Kur’an’daki bazı âyetlerde
“mü’minlerin imanının artmasından” söz edilir. Kur’an’da yer alan bu ibareler,
kelamcılar arasında imanın artıp artmayacağı tartışmasını doğurmuştur.
İmanın artıp artmayacağı sorusuna verilen cevaplar, imanın öz terkibine
“amel”i dâhil edip etmeme durumuna göre farklılık göstermektedir.
İman, amelden hâriç tutulursa, imanın kendisinde bir artma ve eksilme olmaz.
Fakat amel imana dâhil edilirse, o takdirde imanda artma ve eksilme
olur.
• 229 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Görüldüğü gibi, artma ve eksilme savının temeli, imanın bir başka ögesi
olan ameldir. İman, en ufak bir değişikliğe bile mahal bırakmayan temel
öge olduğundan, imanda değişen şey ameldir. Çünkü artma ve eksilme, sadece
miktar ve sayıya uygulanabilir. İmanın kapsadığı kavramsal saha içinde
de sadece amel, miktar ve sayı kabul eder.
Kur’an, iman ile ameli farklı fakat birbirlerine etkileri kaçınılmaz iki
değer olarak ele alır ve Allah’ın âyetlerinin, mü’minlerin imanını artıracağını
belirtir. Buradaki artma, imanın kendisine değil sıfatına aittir. Yani
imanın kalbe iyice yerleşip kökleşmesi demektir. Şu halde imanın artması,
bilgi ve bilinçle taklit derecesinden tahkik derecesine ulaşması; hiç şüphe
taşımayacak bir güce erişmesi anlamına gelmektedir. İşte Kur’an, imanın
böyle bir güce erişip derin bir bağlılık halini almasını, onun artması olarak
nitelemiştir. Kur’an’da “imanın artması” birçok âyette çok net olarak ifade
edilmiştir.569 Kemâli terketmek, eksilmedir. İnsan, kendisine emredilen şeyi
sürekli ve sebatlı olarak icra ederse, inancı ve bilinci giderek artar ve gelişir.
Âyette belirtilen dördüncü grup da, kalplerinde hastalık olanlardır.
Bunların, münafıklar olduğu söylenmiş ise de bu yaklaşım, hem münafık
olgusunun tarihi sürecine hem de “kalplerinde hastalık bulunanların”, “münafıklardan”
ayrı bir grup olarak belirtildiği âyetlere uygun düşmemektir.
Bunlar, doğru ile yanlış arasında ayırım yapma yeteneğine sahip olmalarına
rağmen, inançsızlığa eğilim duyan yarım gönüllü kimselerdir. Bu ibare,
Mekke’de şiddetli İslâm düşmanlarından ayrı olarak liderlerin etkisinde
kalan, imana eğilim duymakla beraber çeşitli nedenlerle İslâm’a girmekten
geri duran ılımlı insanların varlığına işaret eder. Bunlar, liderlerin etkisiyle
veya başka düşüncelerle İslâm’dan geri duran gönülsüz kimselerdir. Bunların
en bariz vasfı, dünyaya ve çevrelerine tutsak olmaları, kendileriyle
mensup oldukları çevrenin arasını açacağı gerekçesiyle İslâm’ı açıkça kabul
etmeye yanaşmamalarıdır. 570
569 9/Tevbe, 124; 3/Âl-i İmran, 173; 33/Ahzâb, 22; 8/Enfâl, 2; 74/Müddessir, 31; 47/Muhammed, 17; 4/Nisâ,
46
570 Fahrettin Yıldız,Tefsir Dersi Notları 1, s. 101-104
• 230 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın Saptırması ve Yol Göstermesi
Bu âyette yer alan ve “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğruya ulaştırır.”
anlamına gelen ibare, kendini açıklayan ve kayıtlayan diğer âyetlerle
birlikte değerlendirilmezse, yanlış anlamalara neden olabilir. Bunun için,
Allah’ın dilemesiyle ilgili olan âyetler; O’nun yaratıcılığını, kudretini, adaletini
ve merhametini belirten âyetlerin yanı sıra insanın irâdesini, sorumluluğunu
ve yapabileceği işleri dile getiren âyetleri de göz önünde tutarak
anlamaya çalışmak gerekir.
Söz konusu ibarede üç temel kavram yer alır. Bunlar, dalâlet, hidâyet
ve meşîettir. Dalâlet; şaşırmak, sapmak, yanılmak, kaybolmak ve helâk olmak
gibi anlamlar taşıyan d l l kökünün mastar şeklidir. “Bilerek veya bilmeyerek
doğru yoldan ayrılıp sapmaya” dalâlet denir. Bu kavram, İslâmi
terminolojide genellikle “hidâyetin” zıddı (karşıtı) olarak, “inkârı kapsayan
sapıklık” anlamında kullanılır ve Kur’an’da hakkın dışında kalan her şey,
“dalâlet” olarak nitelendirilir. Dalâlet sözcüğünün aslı olan d l l kökü, çeşitli
şekillerde Kur’an’da “yüz doksan bir” kez kullanılır.
Demek ki dalâlet, vahye ve akla aykırı olan ilke ve işleri benimseyip hak
yoldan sapmayı ifade etmektedir. Dalâlet, vahiy kaynaklı hak dinden sapmak
ve ondan mahrum kalmaktır. Bu da, insanın kendisini hakikate ulaştıran
yoldan yüz çevirip sapmasıyla gerçekleşir.
Hidâyet; doğru yola gitmek, irşad etmek ve doğruyu göstermek gibi anlamlar
taşıyan
h d y kökünün mastar şeklidir. “İnsani amaca ulaştıracak yolu göstermeye
ve bu yol için kılavuzluk etmeye” hidâyet, “hak ve doğru olanı benimseyip
hidâyete ermeye de ihtida denir.
İslâmî terminolojide hidâyet kavramı genel olarak, “insana doğru yolu
gösterip açıklama ve ona ulaştırma; mü’minleri ödüllendirip cennete koyma”
şeklinde tanımlanmış ve yorumlanmıştır. Ayrıca bu terim, Allah’ın
bütün varlıkları amaçlarına uygun olarak yaratmasını, onları varlıklarını
devam ettirecek vasıtalara kavuşturmasını, insana bahşettiği akıl gücünün
yanısıra gönderdiği peygamberler aracılığı ile doğru yolu gösterip açıklamasını
da ifade eder. Demek ki hidâyet, insana dünya ve ahiret mutlulu•
231 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ğunu sağlayacak yolu gösterip hak ve doğru olanı benimseyenleri dünyada
Allah’ın yardımına eriştirmekle (tevfikle), ahirette de cennetle mükâfatlandırmaktır.
Hidâyet kavramının aslı olan h d y kökü de, çeşitli kullanım biçimleriyle
Kur’an’da “üç yüz on altı” kez geçmektedir.
Kur’an’da, “Allah’ın dilediği her şeyi yaptığını” belirtmek için irâde ve
meşîet kavramları kullanılır. Burada, sadece “meşîet” kavramına açıklık getirilecek,
“irâde” kavramı da ileride ilk geçtiği âyette açıklanacaktır.
Meşîet; irâde, istek ve dilek gibi anlamlar taşıyan ş y e kökünün mastar
şeklidir. Meşîet, Allah hakkında kullanıldığında, “O’nun yaratmasını, dilemesini,
iyilik, lütuf, bağış ve yardımını” ifade eder. İnsan hakkında kullanıldığında
ise, “arzu ve isteğin yerini bulması” anlamına gelir.
Kur’an’da, “meşîet” ve “irâde” kelimelerinin, hem Allah hem de insanlar
hakkında kullanıldığı görülür. Bu kullanım şekliyle Allah’ın sınırsız irâdesi
(kûllî irâde) ile insana ait olan sınırlı (cüz’î) irâdeye işaret edilir.
İlâhî irâde, mutlak ve muhtardır; hiçbir şeyle sınırlı değildir. Allah, bir
şey yaratmak istediğinde ona sadece “Ol.” der o hemen oluverir. Yüce Allah,
sınırsız irâdesiyle varlık ve oluşun kendince belirlenen hedeflere doğru
yürümesini sağlar. Bunun için Allah dilemedikçe insan bir şey dileyemez.
Zira insanın dilemesi, irâdeli bir varlık olarak yaratılması da Allah’ın dilemesiyle
olmuştur. Ancak bunda insanın seçme özgürlüğüne ve sorumluluğuna
aykırı bir durum yoktur. Çünkü Allah, insanları sapıklığa veya
hidâyete zorlamaz.
İnsan kendi irâdesiyle bunlardan birine ulaşır, iman ve inkâr da buna
bağlı olarak Allah’ın yasaları içinde oluşur. Hemen belirtelim ki insan, Allah’ın
dilemesinden değil, kendi irâdesiyle yaptığı işlerden sorumludur.
Demek ki ilâhi irâde, yaratıcı ve belirleyicidir, ama zorlayıcı değildir. Bu
yüzden İlâhî bir âyet ne denli büyük olursa olsun, insanı iman etmeye zorlamaz.
İrade, insanın imanı veya inkârı kabule hazır olduğu zaman etkili
olur. Ancak inkâr, Allah’ın dilemesiyle vuku bulsa da O’nun rızâsına konu
olamaz.
• 232 •
Ahmed Kalkan
Allah, insanı akıllı ve irâdeli bir varlık olarak yaratmış, hayatın dinamik
yapısı içinde insan irâdesine geniş bir hareket alanı bırakmıştır. Çünkü
O, insanın irâde hürriyetine müdahale etmeyi dilememiş, “İsteyen inanır
isteyen de inkârcı kalır.” demiştir. Şu halde, “Allah dilediğini saptırır dilediğini
de doğru yola ulaştırır.” anlamındaki ibare, Allah’ın insanları sapıklığa
veya hidâyete zorladığını değil, tam aksine insanın kendi irâdesiyle bunlardan
birine ulaşabileceğini belirtir. Allah, kendi irâdesiyle kötülüğe yönelen
kimseyi saptırır, iyiliğe yönelen kimseyi de doğruya ulaştırır. Şâyet Allah
insanları hidâyete zorlasaydı inanmayan kalmaz yahut sapıklığa zorlasaydı
inanan olmazdı. Her iki durumda da insanlar yaptıklarından sorumlu tutulmazlardı.
“Allah’ın dilediğini saptırıp dilediğini hidâyete ulaştırması”, O’nun keyfî
bir tasarrufunu değil; insanın, irâdesini olumlu veya olumsuz yönde kullanıp
kullanmaması sonucu elde ettiği kazanımı ifade eder. İnsan irâdesini
olumlu yönde kullanır, iman ve salih amelle Allah’a yönelir, Kur’an’a ve
Peygamber’e (s.a.s.) tâbi olursa hidâyete erer veya erdirilir. Şâyet hevâsına
uyup isyan eder de kalbini katılaştırırsa sapıklığa düşer. Öyleyse, insanın
Allah tarafından hidâyete erdirilmesi, kişinin hidâyeti benimseme irâdesi
göstermesine bağlıdır. İşte insanın hidâyete erme konusundaki bu önemli
fonksiyonunu dikkate alarak söz konusu ibareleri yerine göre, “Allah yoldan
çıkmak isteyeni saptırır, doğruya ulaşmak isteyeni de doğru yola ulaştırır.”
şeklinde manalandırmak daha isabetli olur. Çünkü insanın hidâyete ermesi
için ona peygamber veya ilâhi kitap aracılığı ile yol gösterilmesi gerekli ise
de bu yeterli değildir. İnsanın hidâyete ermesi için, ayrıca gösterilen yolda
gitmeyi istemesi ve ona yönelmesi de gerekir. İlâve edelim ki bu tür beyan
üsluplar, bir kınama ve uyarma manası da taşımaktadır.
Sonuç olarak bu konuyla ilgili âyetlerin tamamı birlikte değerlendirilirse,
Allah’ın bir insanı sebepsiz yere dalâlete düşürüp onu cehenneme sevkettiğini
söylemenin mümkün olmadığı görülür. Çünkü sorumluluğa konu
teşkil eden işlerde zorlama (cebir) olmadığı âşikârdır. İlâhi irâde yaratıcı ve
belirleyicidir, fakat zorlayıcı değildir. Allah’ın dilemesi, insanların tutum ve
davranışlarına göre tecelli etmektedir. Hidâyeti benimseme eylemi ve buna
samimi olarak yönelme hareketi ise insana aittir. Bunun için, insanın sapıklığı
veya hidâyeti seçmesi, Allah’ın zorlamasıyla değil, kişinin istek, gayret
ve seçeneğiyle gerçekleşmektedir.
• 233 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Dalâlete veya hidâyete sevketme işinin Allah’a nisbet edilmesi, bunun
insanların irâde ve seçeneklerine bağlı olarak tecelli ettiği; bu tecellinin ise
ezelde Allah tarafından bilindiği şeklinde algılanmalıdır. Eğer böyle olmasaydı,
insanın irâdeli yaratılmasının, ona peygamber ve kitap gönderilmesinin
bir anlamı kalmaz; ceza ve mükâfatın da bir dayanağı olmazdı. İşte bu
noktaya dikkat çekmek için âyetlerde yol gösterme ve saptırma, öncelikle
insanın özgür irâdesi ve seçimiyle başlayan bir yönelime bağlanmaktadır.
Âyetin son kısmında yer alan ve “Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir.”
anlamına gelen ibare, cehennem muhafızlarının sayısını sâdece Allah’ın
bilebileceğine ve bunun bir gayb konusu olduğuna işaret eder. Öyleyse insana
düşen görev, onların mâhiyetini, sayısını ve gücünü ancak Allah bilir
deyip vahiyle bildirilen gerçeklere hiç kuşku duymadan inanmaktır. Çünkü
gerek sekar (cehennem) gerekse bu âyetler, insanın menfaati için verilen
öğüt ve uyarıdır. Yüce Allah, bu âyetleri, cedelleşme ve çekişme konusu yapılması
için değil, bir sakınma ve uyanma vesilesi olması için göndermiştir.
Kur’an’ı kendi vahyediliş düzeni içinde ele alıp incelersek, onun nelere
öncelik tanıdığını kolayca görebiliriz. Kur’an, varlık alanına çıkarmak istediği
insanın öncelikle okumasını ve aydınlanmasını, okuyup yazarak bilgi
değerine ulaşmasını ister. Bilgi, iman ve düşünce gibi yüksek değerlerle kişisel
donanımını tamamlayan insana bireysel kıyam emrini verir; sonra da
bu kıyam emrini kişisel boyuttan toplumsal boyuta yöneltir. Kur’an’la ortaya
konulan bu yöntem, kendi iç benliğinde gerekli gelişme ve değişmeyi
gerçekleştiremeyen kişilerin, başkalarını olumlu yönde etkileyemeyecekleri
mesajını verir.
Şu halde, hak davetçisinin insanları doğruya yönlendirebilmesi için,
önce kendi iç donanımını tamamlayıp kıvama ermesi, yaşantısını her yönden
temiz tutması, dünyacı çıkarları bir tarafa bırakıp ihlâsla çalışması, zorluklara
karşı da sabırlı olması gerekmektedir. Zaten bunlar, hem mü’min
bir kişiliğe sahip olmasının hem de başarının gereğidir. Çünkü İslâm, yanlış,
kötü ve kirli olan hiçbir şeyi kabul etmez.
İslâm daveti ilk başta, barışçı bir yöntem izledi. Çünkü bu dönemde davetin
barışçı kalması gerekiyordu. Ancak Kureyş, çeşitli meclislerde Kur’an’ı
konuşuyor, kimileri bu bir kehânettir, kimileri de sihirdir diyordu. Tabii ki
bu söylentiler, Peygamber’in (s.a.s.) çok ağrına gidiyordu.
• 234 •
Ahmed Kalkan
O, evinde giysilerine bürünmüş bir haldeyken bu kez Cebrâil: “Ey örtüye
bürünen peygamber! Artık kalk ve uyar!” emrini getirdi. İşte bu çağrıyla,
davetin ikinci aşamasına geçildi. Hemen hatırlatalım ki ilk nüzul grubunu
oluşturan âyetlerde ağırlıklı olarak ilim ve iman konularının yer aldığı,
ikinci nüzul grubundaki âyetlerde ise daha çok ahlâki ve ameli konuların
işlendiği görülür.
İlk dönem vahiylerinde, Peygamber’in (s.a.s.) öncelikli görevinin insanları
uyarmak (inzar) olduğu sıkça vurgulanır. Bu uyarma, kimi zaman
nesnesi belirtilmeksizin tek başına, kimi zaman da ateş, cehennem, âhiret
cezası ve dünya felâketi gibi nesnelere ima edilerek yapılır. Bununla, insanların
görüş ve yaşantılarındaki yanlışların düzeltilmesi amaçlanır.
Hz. Muhammed’in, Allah’tan mesajlar aldığını ve kendisinin bir peygamber
olduğunu söylemesi, daha ilk günlerden itibaren eleştirilmiş; sonraki
günlerde de hem Kur’an hem de Peygamber (s.a.s.) saldırıya uğramıştır.
İnkârcılar, Kur’an’a “eskilerin masalları”, Peygamber (s.a.s.)’e de “mecnun”
dediler. Ayrıca onlar, Kur’an âyetlerini alay konusu yaptılar.
Kur’an, muhâliflerinin alaylarını ve eleştirilerini çekincesiz olarak nakleder.
Çünkü o, kendisinden emirdir. Ne Kur’an “eskilerin masalı”dır, ne de
Hz.Muhammed iddia edildiği gibi “mecnun”dur. Bu haksız ve mantıksız iddialar,
orta çağ anlayışlarıdır. Bunlar bir yana bırakılmadan gerçeği görmek
mümkün değildir.
Cehennemin on dokuz muhafızı vardır; ama bunlar dünya muhafızlarıyla
karıştırılmamalıdır. Çünkü bu muhafızlar insan değil melektir. On
dokuz muhafız meleğin anılması, inkârcılar için bir sınavdır.
Kur’an’ı yalanlayan, onun âyetlerini alaya alan ve hakkı engellemeye
kalkışan inkârcılar, yarın yaptıklarının hesabını mutlaka verirler; Allah’ın
âdil kararıyla hak ettikleri cezayı görürler.
Samimi mü’min, dünya varlığıyla şımaran, bunu güç ve övünç kaynağı
yapan kimselerin engellemelerine aldırmadan Allah yolunda yürümeye
devam eder.
Davetçi ve önderlerin; kötülük ve pisliklerden (ahlâkî kirlenmişlikten)
âri ve beri olmaları; başa kakmadan ve yüze çarpmadan minnetsiz bir hiz•
235 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
met ortaya koymaları; zorluklar ve sorunlar karşısında da sabırlı, metanetli
ve cesaretli olmaları şarttır.
Doğru bir hayatın gerekli olduğunu kavrayabilmenin bir şartı da bilincin
yenilenmesidir. Şu halde, yeni bir İslâmi hayatın gerekliliğini idrak edip
sürekliliğini sağlamak için, öncelikle bilinç yenilenmesine ihtiyaç vardır.571
Bir önceki âyet indiğinde müşrikler, alay yollu sözlerle kendilerinin kalabalık
bir topluluk olduğunu, dolayısıyla on dokuz bekçinin güç yetirip
onları cehenneme
atamayacağım söylemişlerdi. Ardından gelen bu âyetle
cehennem işlerine
bakmakla meleklerin görevlendirildiği bildirilerek onların
meleklere güç yetirmelerinin
mümkün olmadığına dikkat çekilmiştir.
Aslında inkârcıların hepsi bir araya gelse bir meleğe bile güçleri yetmez.
Âyette on dokuz sayısının verilmesi sadece
bir imtihan vesilesi olarak gösterilmiştir.
“Kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensinler” şeklinde
çevirdiğimiz cümle bazı Ehl-i kitap mensuplarının, bu âyetlerde verilen
bilgileri Tevrat ve İncil’in ruhuna uygun bulduklarını gösterir. Çünkü müşriklerin
aksine, müslümanlar gibi yahudiler ve hıristiyanlar da âhirete iman
ederler.
“Kalplerinde hastalık bulunanlar”ın kimler olduğuna dair iki farklı görüş
vardır:
a) Bunlar münafıklardır; her ne kadar Mekke döneminde münafık yok
idiyse de âyet İleride böyle bir grubun ortaya çıkacağını haber vermiştir.
Nitekim Medine
döneminde önemli bir münafıklar grubu vardı,
b) “Kalplerinde hastalık bulunanlar”
Hz. Peygamber’e iman edip etmeme
hususunda tereddütte kalan müşriklerdir.
572 Müşriklerin “Allah bu misalle
ne demek
istemiş olabilir?” anlamındaki sorusunda geçen “misal”den
maksat, cehennemin
on dokuz görevlisiyle ilgili 30. âyetteki anlatımdır.
Âyetteki “mesel” kelimesi,
“haber, söz, bilgi” şeklinde de yorumlanmıştır.
Müşrikler bu soruyla cehennemin
on dokuz bekçisinin bulunduğunu söyleyen
sözün vahiy olduğuna, yani Allah’ın böyle bir söz söyleyeceğine inanmadıklarım
anlatmak istemişlerdir.573 Zira onlar Kur’an’a inanmadıkları
için Kur’an’ın verdiği bilgiyi
doğru sayarak bu bilgiye dayalı samimi soru
sormaları da mümkün değildir.
571 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 105-107
572 Râzî, XXX, 207; Şevkânî, V, 380
573 İbn Âşûr, XXIX, 317
• 236 •
Ahmed Kalkan
Allah Teâlâ kitapları ve peygamberleri vasıtasıyla insanlara doğru yolu
göstermiştir.
O’nun irşat ve yardımlarından yararlananlar doğru yolu bularak
kurtuluşa
ererler; kendi irâdeleriyle Allah’ın emrine karşı geldikleri ve
nefislerine uydukları
için Allah’ın irşat ve yardımından faydalanamayanlar
da sapkınlıklarına devam
ederek bedbaht olurlar. İşte böylece Allah dilediğini
sapkınlıkta biralar, dilediğine
de doğru yolu gösterir. 574
“Rabbin ordularından maksat genel anlamda Allah’ın irâdesine teslim
olup buyruklarım icrâ eden görünür ve görünmez varlıklar; özel olarak bu
bağlamda cehennemdeki
hizmetleri yerine getiren görevlilerdir. Âyette cehennemin
bekçilerinin
sayısı konusunda Hz. Peygamber’le alay edenlere
cevap verilmekte, gayb âleminden
olan meleklerin sayılarını, güçlerini ve
diğer özelliklerini Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği ifade edilmektedir.
“Rabbinin orduları” tanılaması aynı zamanda
Hz. Peygamber’in şanının
yüceliğine, bu ordulardan bir kısmının onun zaferi
için yardımcı olacaklarına
işaret eder. Âyetin son cümlesi, cehennem bekçileri,
onların sayıları
ve diğer anlatılanların tümünün insanlara Allah’ın gücünü hatırlatmak
ve O’na itaat etmelerini sağlamak için bir öğüt ve nasihat olduğunu ifade
etmektedir. 575
* * *
574 Bu konuda bilgi için bk. 2/Bakara, 26
575 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu, V/421422 (496-498).
• 237 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Bir Ek
On Dokuzculuk Nedir? Kendi
Açıklamalarıyla On Dokuz ve Kur’an
Kur’an’da 19 Nasıl Geçiyor?
19 enteresan özellikleri olan asal bir sayıdır ve Allah’ın birliğini belirten
“Vahid” isminin matematiksel değeri 19’dur. Peki, 19’un önemine asıl
dikkatlerimizi çeken, Kur’an’daki 19’un fonksiyonlarına işaret eden ifadeler
nasıldır? Kur’an’ın 74. sûresi Müddessir (Gizlenen) sûresi 19 sayısına dikkat
çekilen sûredir. Konumuz açısından önemine binaen 19’dan bahsedilen
âyetleri, daha önceki âyetlerden başlayarak okuyalım:
24- “Şöyle dedi: “Bu aktarılarak öğretilen bir büyüden başka bir şey değil”
25- “Bu sadece bir insan sözüdür.”
26- Onu Sakar’a (bilgisayara) salacağım.
27- Sakar nedir bilir misin?
28- Ne bırakır, ne de yüklenir.
29- İnsanlar için tablolar sunandır O.
30- Üzerinde 19 vardır.
31- Ateşe bekçi olarak sadece melekleri atadık. Onların sayısını da, inkârcılar
için bir fitne kıldık. Ta ki; kendilerine kitap verilenler kesin bir bilgiyle
inansın. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar kuşkuya düşmesin. Kalplerinde
hastalık olanlarla, inkârcılar da “Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi”
desinler. Böylece Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya
iletir. Efendi’nin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu insanlara
bir hatırlatıcıdır.
• 238 •
Ahmed Kalkan
32- Hayır Ay’a andolsun
33- Dönüp gittiği zaman geceye
34- Ve ağardığı zaman sabaha
35- Bu gerçekten büyüklerden biridir.
36- İnsanlar için bir uyarıcıdır.
37- İlerlemek ya da geride kalmak isteyenleriniz için.” (74/Müddessir Sûresi,
24-37)
Kur’an’a Göre 19’un Fonksiyonları
Kur’an’da 19 dışında da sayılar geçmektedir. Fakat bu sayıların hemen
hepsi bir ismi nitelemek için kullanılmıştır. Dört ay, yedi gök, bin ay gibi…
Fakat 30. âyette “Üzerinde 19 var” diye 19 vurgulandıktan sonra, 31. âyette
“Onların sayısını da…” denerek, 19’un fonksiyonları anlatılmaktadır. Bu
fonksiyonlar şöyledir:
1- İnkârcılar için bir fitne [Bir bela, aleyhlerine durum oluşturan bir
unsur]
2- Kitap verilenleri [Yahudileri, Hıristiyanları] ikna etme özelliği
3- İnananların kesin bir bilgiyle inanmasını sağlama
4- İnananların ve kitap verilenlerin kuşkularını yok etme
5- Kalplerinde hastalık olanların, inkârcıların anlayamayacağı, bu örneği
hafife alacağı bir durum oluşturma. (Âyette kalplerinde hastalık olanların
ve inkârcıların “Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi?” diye sorduklarını
görüyoruz. Kanaatimize göre bu soru, merak eden insanların sorusu
değildir. Bu soru, sırf karşı çıkmak için inkârcı psikolojisiyle yapılmış, âyeti
hafife alan bir yaklaşımın ifadesidir.)
• 239 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
İnkârcının, Kur’an için “Bu sadece bir insan sözüdür” dediği 25. âyette
anlatıldıktan sonra 31. âyette, 19’un inkârcıya bir fitne olduğu vurgulanıyor.
Görülüyor ki 19, Kur’an’ın insan sözü olduğu iddiasına karşı bir cevaptır.
Bir sayı ve bir cevap… Aynı zamanda bu sayı kuşkuları giderip, kesin
bilgiyle inanılmasını sağlıyor. 19 mûcizesi keşfedilmeden önce, bunun insanlar
için ne kadar inanılmaz olduğunu siz düşünün. 19 mûcizesinin anlaşılması
için 1400 yılı aşkın bir zaman gerekmiştir ve vakti gelince Müddessir
(Gizlenen) Sûresi’nin içinde gizlenen mûcize açığa çıkmıştır. Bu mûcize
açığa çıktıktan sonra gerçekten de Kur’an’ın insan sözü olduğunu söyleyenlere
bu mûcizenin cevap verdiği, nasıl inananların ve kitap verilenlerin kesin
bilgiyle inanmalarına ve kuşkularının giderilmesine katkıda bulunduğu
ve niye 19’un bu fonksiyonlarından Müddessir Sûresi’nin 35. âyetinde “Bu
gerçekten büyüklerden biridir.” diye bahsedildiği anlaşılmaktadır.
Müddessir Sûresi ve 19’un Bulunma Tarihi
Kur’an’ın içindeki 19 koduna, ilk olarak 1974 yılında dikkat çekilmiştir.
Daha sonra birçok araştırmacının katkılarıyla Kur’an’daki bu sistem ile
ilgili birçok mûcize açığa çıkmıştır. Müddessir Sûresi 74. sûredir ve 19 ile
74’ü arka arkaya koyduğumuzda çıkan sayı, aynı zamanda bu mûcizenin
bulunuş tarihidir.
Bu mûcize ile ilgili ilk veriler Amerika’da yaşayan müslümanlarca ortaya
kondu. Mûcizenin ortaya konduğu tarihte, Dünya’daki en yaygın takvim
miladi takvimdir ve bu takvim tam 1974 yılını göstermektedir. Yani Hz.
İsa’nın doğumundan 1974 yıl sonra bu gizlenen mûcize, Kur’an’ın Müddessir
(Gizlenen) sûresinde işaret edilen mûcize açığa çıkmıştır.
Bu mûcizenin bulunduğu tarihte Peygamberimiz’in Mekke’den Medine’ye
hicreti ile başlayan takvim 1393 yılını göstermektedir. Bilindiği gibi
Peygamberimize Kur’an, hicretten 13 yıl önce vahyedilmeye başlanmıştır.
Yani bu mûcize Kur’an’ın vahyedilmeye başlamasından tam 1406 yıl sonra
keşfedilmiştir. Peki, 1406 nedir? Sıkı durun 1406= 19x74’tür.
• 240 •
Ahmed Kalkan
19 Mûcizesinin keşif tarihi 1974
19 Mûcizesinin 19’u ve19’un
geçtiği 74’üncü sûrenin arka
arkaya yazımı
19-74
Kur’an’ın vahyinden kaç
yıl sonra bu mûcizenin
keşfedildiği
19x74 (1406)
Kur’an’daki sayısal mûcizeye işaret eden Müddessir (Gizlenen) Sûresi’nin
kendisi baştan aşağı sayısal mûcizeler ile doludur. 19 mûcizesinin
19’unu, bu mûcizenin anlatıldığı sûrenin (74) arkasına koyduğumuzda oluşan
sayı aynı zamanda 19 mûcizesinin keşif tarihi olan 1974’ü vermektedir.
Acaba inkârcılar buna ne der? Tesadüf. Peki, Kur’an’ın inişinden sonra geçen
1406 yıl aynı 19 ile aynı 74’ün bu sefer çarpımını verir. Peki, inkârcıların
buna cevabı ne olacaktır? Yine tesadüf… Acaba 19 mûcizesinin bulunuş
tarihinin Müddessir (Gizlenen) sûresinde kodlu olduğuna dair vereceğimiz
ilave müthiş delillere inkârcılar yine tesadüf deme yüzsüzlüğünü gösterebilecekler
mi? Müddessir Sûresi’nin ilk iki âyeti şöyledir:
1- “Ey gizlenen
2- Kalk ve uyar.” (74- Müddessir Sûresi, 1-2)
Sûrenin ilk âyeti gizlenene (müddessir) seslenmekte ve ikinci âyeti artık
kalkış vaktinin geldiğini, uyarmaya başlamasını söylemektedir. İşte bu iki
âyet, toplam 19 harftir. Bu iki âyetin sayısal değeri (ebcedi) acaba kaçtır
dersiniz? Duyunca inanmakta zorluk çekebilirsiniz. İşte bu iki âyetin sayısal
değeri tam 1974’tür. Anlamın, matematiğin ve bir mûcizenin gerçekleşmesinin
uyumu ancak bu kadar mükemmel olabilir.
• 241 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Sıra No 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Harf Ya Elif Elif Ya He Elif Elif Lam Mim De
Sayısal
Değer 10 1 1 10 5 1 1 30 40 4
Sıra No 11 12 13 14 15 16 17 18 19
Harf Tse Re Kaf Mim Fe Elif Nun Dhe Re
Sayısal
Değer 500 200 100 40 80 1 50 700 200
Toplam: 1974
Kur’an, indiği dönemde Peygambere seslenirken, anlamsal uyum muhafaza
edilerek, ileride gerçekleşecek olan mûcizenin açığa çıkış tarihi de
kodlanmıştır. Bu mûcize 19 mûcizesidir ve 19 harfle bu mûcizeye işaret
edilmektedir. Bu mûcizenin ortaya çıkış tarihi olan 1974 ise, bu 19 harfin
sayısal değerine eşittir. Ayrıca bu 19 harfin sayısal değeri, 19 mûcizesinin
19’unun ve 19’un anlatıldığı sûre olan Müddessir Sûresi’nin numarası olan
74’ün arka arkaya yazılmış şeklidir.
Müddessir Sûresi’nin birinci âyeti (74, 1) olarak gösterilir. Yine ilginçtir
ki sayısal mûcize açısından önemli bu âyetten itibaren Kur’an’ın sonuna
kadar 741 âyet vardır ve 741 (19x39)’a eşittir.
Muddessir Sûresi 1. âyetin
matematiksel gösterimi
Bu âyetten Kur’an'ın sonuna kadar
olan âyet sayısı
74-1 741=(19x39)
• 242 •
Ahmed Kalkan
Büyüklerden Biri
Büyüklerden biri olarak nitelenen 19 mûcizesinin (35. âyet) büyüklüğü,
bu mûcizenin anlatıldığı Müddessir Sûresi’ndeki matematiksel kodlamalardan
başlayarak kendini göstermektedir.
Müddessir Sûresi’nde, Kur’an’ın insan sözü olduğunu söyleyen kişinin
“Sakar”a atılacağı söylenir. 27. âyette “Sakar nedir bilir misin?” diye sorularak
“Sakar”ın anlamının ne olduğu gündeme getirilir. Daha sonra “Sakar”;
her şeyi kapsayan, insanlar için tablolar sunan bir ceza olarak tarif edilir.
Bu ceza, cehennem olarak düşünülebileceği gibi, inkârcılara cevap olan 19
olarak da düşünülebilir. Cehennemin her şeyi kapsayan, insanlara yaptıklarını
gösteren özelliği gibi, 19’un da tüm Kur’an’ı matematiksel bir sistem
olarak kaplayıp koruyan, tablolar sunarak mûcizesini belli eden, böylece
inkârcıların “Bu sadece bir insan sözüdür.” iddiasına cevap veren özelliği
vardır. “Sakar”a bu iki anlamdan hangisi verilirse verilsin, 31. âyette, 19’un
fonksiyonlarına dikkat çekildiği için sonuç değişmez.
Her durumda “Sakar” kelimesi 19 mûcizesi açısından önemli bir kelimedir
ve Kur’an’da 4 defa geçen bu kelimenin 3’ü Müddessir Sûresi’nde geçmektedir.
Müddessir Sûresi’ndeki bu 3 geçişin de matematiksel olarak kodlandığına
tanık oluyoruz. Müddessir Sûresi’nde “sakar” kelimesi 26., 27. ve
42. âyetlerde geçer. Bu 3 âyetin toplamı ise 95’tir (19x5). Ayrıca bu 3 âyetin
matematiksel değerlerinin toplamı da 1900’dür. 1900 hem (19x100)’e eşittir,
hem de bu 3 âyetin matematiksel değeri ile Müddessir Sûresi’nin numarası
olan 74’ü toplarsak gene 19 mûcizesinin bulunma tarihi ortaya çıkar.
• 243 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Müddessir Sûresi'nde Sakar
kelimesinin geçtiği âyetlerin
numaraları
Toplam
26+27+42 95(19x5)
Müddessir Sûresi'nde geçen Sakar kelimesinin geçtiği âyetlerin
matematiksel değeri
26
556 + 27
683 + 42
661
Toplam
1900(19x100)
Sakar kelimesinin geçtiği
âyetlerin matematiksel
değeri
Müddessir Sûresinin
Numarası Toplam
1900 + 74 1974 (19 Mûcizesinin keşif tarihi)
Kur’an’daki ‘19’ mûcizesi
Kur’an’ın matematiksel mûcizelerinin bir başka yönü ise 19 sayısının,
âyetlerin içine şifresel bir biçimde yerleştirilmiş olmasıdır. Kur’an’da “Onun
üzerinde ondokuz vardır.” (Müddessir Sûresi, 30) âyeti ile dikkat çekilen
bu sayı, Kur’an’ın birçok yerinde şifrelenmiştir. Bunun örneklerinden bir
kısmını şöyle sayabiliriz:
Besmele 19 harftir.
Kur’an 114 (19 x 6) sûreden oluşur.
İlk vahyolan sûre (96. sûre) sondan 19. sûredir.
• 244 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’ın ilk vahyedilen âyetleri 96. sûrenin ilk 5 âyetidir ve bu âyetlerin
toplam kelime sayısı 19’dur.
Vahyedilen ilk sûre (Alak Sûresi) 19 âyete sahiptir ve 285 (19 x 15) harf
içerir.
Son vahyedilen sûre olan Nasr, toplam 19 kelimeden oluşur.
Ayrıca Nasr Sûresi’nin Allah’ın yardımından söz eden ilk âyeti de 19
harftir.
Kur’an’da 114 (19 x 6) besmele bulunur. Bu sayı da 19’un 6 katıdır.
Kur’an’da 113 sûre besmele ile başlar. Başında besmele bulunmayan tek
sûre, 9 numaralı Tevbe Sûresi’dir. Kur’an’da sadece Neml Sûresi’nde iki besmele
bulunmaktadır. Bu besmelelerden biri sûrenin başında diğeri ise 30.
âyette yer alır. Besmele ile başlamayan Tevbe Sûresi’nden itibaren saymaya
başlanıldığında Neml Sûresi’nin 19. sırada yer aldığı görülecektir. 19 sûre
sonra gelen 27 numaralı Neml Sûresi’nin hem başında, hem de 30. âyetinde
besmele vardır. Böylece 27. sûrede iki besmele bulunur. Besmeleleri 114’e
tamamlayan 27. sûrenin 30. âyetidir. Ayrıca sûre ve âyet numaralarını yani
27 ve 30’u topladığımızda 57 (19 x 3) sayısını buluruz.
Tevbe Sûresi’nden (9) Neml Sûresi’ne (27) kadar olan sûre numaralarının
toplamı; (9+10+11+12+13+14+15+16+17+18+19+20+21+22+23+24+
25 +26+27=) 342’dir. Bu da 19’un 18 katıdır.
19 ve 19’un katı olan âyetlerde geçen Allah kelimelerinin toplamı 133
(19 x 7) katıdır.
“Bir” anlamına gelen “vâhid” (i harfi okunurken ekleniyor) kelimesinin
ebced değeri 19’dur. Kur’an’da bu kelime, bir çeşit yemek, bir kapı vs.
gibi farklı kelimeler için kullanılmıştır. “Bir Allah” olarak kullanımı ise 19
keredir.
İlk başlangıç harflerinden (Elif, Lam, Mim; Bakara Sûresi, 1. âyet) son
başlangıç harflerine (Nun; Kalem Sûresi, 1. âyet) kadar olan âyet sayısı
5.263 (19 x 277)’tür.
• 245 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Başlangıç harflerinin bulunduğu ilk sûre ile başlangıç harflerinin bulunduğu
son sûre arasında, başlangıç harflerinin bulunmadığı 38 (19 x 2)
sûre vardır.
“Rahmân” kelimesi ise Kur’an’da 57 (19 x 3) defa geçmektedir.
Kur’an’da bahsi geçen 30 farklı rakam vardır. Kur’an’da geçen tüm bu sayıları
(tekrarlar dikkate alınmadan) topladığımızda çıkan sayı 162.146’dır.
Bu da 19’un 8.534 katıdır:
1+2+3+4+5+6+7+8+9+10+11+12+19+20+30+40+50+60+70+80+99+
100+200+300+1.000+2.000+3.000+5.000+50.000+100.000=162.146 (19 x
8.534)
Bu 30 farklı sayıya ek olarak Kur’an’da 8 tane kesirli sayıdan bahsedilir.
Bunlar 1/10, 1/8, 1/6, 1/5, 1/4, 1/3, 1/2, 2/3’tür. Böylece Kur’an 38 (19 x 2)
farklı sayı içerir.
Kur’an’ın en başından itibaren 19 âyete sahip ilk sûresi İnfitar Sûresi’dir.
Bu sûrenin diğer bir özelliği son kelimesinin Allah olmasıdır. Bu aynı zamanda
Rabbimiz’in “Allah” olarak zikredilen, Kur’an’daki sondan 19. ismidir.
Kaf harfi ile başlayan 50. sûrede 57 (19 x 3) adet Kaf harfi vardır. Başında
K(19 x 5)’tir.
50. Sûre *57 (19x3) Kaf harfi
42. Sûre *57 (19x3) Kaf harfi
50. Sûrede 45 âyet 50+45=95 (19x5)
42. Sûrede 53 âyet 42+53=95 (19x5) kaf harfi bulunan 42. sûrede yine
57 (19x3) adet
Kaf harfi bulunur. 50. sûrenin 45 âyeti vardır. Bunları toplarsak sonuç
95 (19 x 5)’tir. 42. sûrenin 53 âyeti vardır. Bunları toplarsak 42+53 yine 95.
• 246 •
Ahmed Kalkan
Kaf Sûresi’nin ilk âyetinde Kur’an için kullanılan Mecid kelimesinin ebced
değeri 57 (19 x 3)’dir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi sûre içindeki Kaf
harflerinin toplamı da 57’dir.
Kaf Sûresi’ndeki Kaf harflerinin geçtiği âyetlerin numarasını topladığımızda
19’un 42 katı olan 798 sayısını elde ederiz. 42 sayısı ise başlangıç
harfleri arasında Kaf olan diğer bir sûrenin numarasıdır.
Nun harfi sadece 68. sûrenin başında bulunur. Bu sûredeki Nun harflerinin
toplam sayısı 133 (19 x 7)’tür.
Sûre numaraları 19’un katı olan sûrelerin âyet sayılarını (besmele dâhil)
topladığımızda:
SÛRE NO ÂYET SAYISI
19x1 19. Sûre 99
19x2 38. Sûre 89
19x3 57. Sûre 30
19x4 76. Sûre 32
19x5 95. Sûre 9
19x6 114. Sûre 7
TOPLAM =266 (19x4)
Yâ, Sin harfleri Yasin Sûresi’nin başında bulunmaktadırlar. Sin harfi Yasin
Sûresi’nde 48 defa geçmekte iken Ya harfi 237 defa geçmektedir. Bu iki
harfin toplamı 285 (19 x 15)’tir.
Yalnızca tek bir sûre -7. sûre- “Elif, Lam, Mim, Sad” başlangıç harfleriyle
başlamaktadır. Elif harfi bu sûrede 2.529 defa, Lam harfi 1.530 defa,
Mim harfi 1.164 defa ve Sad harfi 97 defa geçmektedir. Bu şekilde 4 harfin
bu sûrede toplam olarak geçtiği yer 2.529 + 1.530 + 1.164 + 97 = 5.320 (19
x 280)’dir.
• 247 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Elif, Lam, Mim harfleri Arapçada en sık kullanılan harflerdir. Bu harfler
birarada 6 sûrenin -2, 3, 29, 30, 31 ve 32- başında yer almaktadırlar ve bu
3 harf, 6 sûrenin her birinde toplam 19’un katı olarak geçmektedir. Sırasıyla
[9.899 (19 x 521), 5.662 (19x298), 1.672 (19 x 88), 1.254 (19 x 66), 817 (19 x
43)]. Bu üç harfin 6 sûrede toplam olarak geçtiği yer 19.874 (19 x 1.046)’tür.
Elif, Lam, Ra başlangıç harfleri 10, 11, 12, 14 ve 15. sûrelerde bulunmaktadır.
Bu harflerin bu sûrelerde toplam olarak geçtiği yer 2.489 (19 x
131), 2.489 (19x131), 2.375 (19 x 125), 1.197 (19 x 63) ve 912 (19 x 48)’dir.
Elif, Lam, Mim, Ra başlangıç harflerinin toplam olarak geçme sıklığı
1.482 (19 x 78)’dir. Elif harfi 605 defa, Lam harfi 480 defa, Mim harfi 260
defa ve Ra harfi 137 defa geçmektedir.
Kâf, Ha, Ya, Ayn, Sad başlangıç harfleri tek bir sûrede -19. sûre- geçmektedir.
Kaf harfi bu sûrede 137 defa, Ha harfi 175 defa, Ya harfi 343 defa,
Ayn harfi 117 defa ve Sad harfi 26 defa geçmektedir. 5 harfin toplam olarak
geçtiği yerlerin sayısı 137 + 175 + 343 + 117 + 26 = 798 (19 x 42)
Bu konudaki diğer tespitler ise şöyledir:
Tüm Kur’an’da;
Etîû (itaat ediniz) kelimesi 19 kere,
Abd (kul), âbid (kulluk eden kişi) ve ibâdet kelimeleri ise toplam 152 (8
x 19) kere geçmektedir. Aşağıda örnek olarak verilen Allah’ın isimlerinden
bazılarının sayısal ebced değeri de 19’un katlarıdır.
Vâhid (Tek) 19 (19 x 1)
Câmi’ (Toplayan) 114 (19 x 6)
İlk vahiy olan 96. sûre sondan 19. sûredir. 19 âyetten oluşur ve bu sûrede
toplam 285 (19 x 15) harf vardır. Vahyin ilk 5 âyetinde ise 76 (19 x 4)
kelime bulunmaktadır. İkinci olarak vahyedilen 68. sûrede vahyolunan ilk
âyetler 38 (19 x 2) kelimeden oluşmaktadır. Üçüncü vahiy olan 73. sûre, 57
(19 x 3) kelimeden oluşmaktadır.
• 248 •
Ahmed Kalkan
Müddessir Sûresindeki Diğer Mûcizeler
Müddessir Sûresi’nin tüm âyetlerinin çok kısa olmasına karşın 19’un
fonksiyonlarını anlatan Müddessir Sûresi’nin 31. âyeti çok uzundur. Bakara
Sûresi’nin 282. âyeti en uzun Kur’an âyeti olmasına rağmen içinde bulunduğu
Bakara Sûresi’nin âyet başına kelime ortalamasının 6 katı kadar
uzundur. Müzemmil Sûresi’nin 20. âyetinde de benzer bir özellik vardır, fakat
o âyet de içinde bulunduğu sûrenin âyet başına kelime ortalamasının 8
katı kadar uzunluktadır. Oysa Müddessir Sûresi 31. âyeti içinde bulunduğu
sûrenin âyet başına kelime ortalamasından 12 kattan daha fazla uzundur.
Böylece bu âyet, 6000’den fazla Kur’an âyeti içinde bulunduğu sûrenin, kelime
ortalamasına oranla en fazla kelimeye sahip âyet olup, özel bir konuma
sahiptir. Böylece Kur’an’da bir sayının (19) fonksiyonundan bahseden tek
âyet olan Müddessir Sûresi 31. âyeti, matematiksel olarak kelime sayısı açısından
da özel bir konuma gelmektedir. Bu özellikten hareketle, bu âyetin
kendi içinde, sûreye göre konumunu, harf ve kelime sayılarını incelediğimizde;
19’un fonksiyonlarından bahseden bu âyetin, 19’a bağlı kodlanışına
tanıklık ederiz. Bu özellikleri şöyle maddeleyebiliriz:
1- Bu âyet 57 (19x3) kelimeden oluşur. 19’un fonksiyonlarından bahseden
bu âyet 19x3= 57 kelimeye sahipken “Üzerinde 19 vardır” diye geçen
bir önceki âyet 3 kelimeye sahiptir. Böylece bu âyetin 19’un 3 katı olmasındaki
3 katsayısı da bir anlam kazanmaktadır.
2- Bu âyetin “… Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi” diye biten kısmında,
19’un fonksiyonlarının anlatımı biter. Âyetin bu kısmı 38 (19x2)
kelimeyken, geri kalan kısmı 19 kelimedir.
3- Müddessir Sûresi’nin ilk 19 âyetinin 57 (19x3) kelime olması, bu sayının
19’un fonksiyonlarından bahseden tek âyete eşit olması da çok enteresandır.
4- 19’un fonksiyonlarını anlatan Müddessir Sûresi’nin 31. âyetine kadar
95 (19x5) kelime geçmesi de Allah’ın 19’lu kodlanışı bu sûrede ne kadar
yoğun kullandığının ayrı bir delilidir.
5- Müddessir Sûresi’nin 30. âyeti 19 sayısının telaffuz edildiği tek âyettir.
Müddessir Sûresi’nin başından bu kelimenin (ondokuz) başlangıcına
• 249 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
kadar tam 361 (19x19) harf geçmektedir. Allah’ın mûcizesi ne kadar detaylı
ve ne kadar büyüktür!
6- Müddessir sûresi 56 tane numaralı âyete ve başında numarasız Besmele’ye
sahiptir. Böylece Müddessir Sûresi 56+1= 57 (19x3) âyettir.
Bu altı maddede belirttiğimiz özellikler kadar iddialı olmasa da iki noktaya
daha dikkat çekmek istiyoruz. Müddessir sûresinin 31. âyeti, Kur’an’ın
19 katı kadar kelimeye sahip olan son âyetidir. Ayrıca Müddessir Sûresi 31.
âyette geçen “Efendinin ordularını kendisinden başkası bilmez” ifadesi 19
harftir.
19'un fonksiyonlarını anlatan Müddessir
Sûresi'nin 31. âyeti kaç kelimedir?
57
(19x3)
19'un fonkisonlarını anlatan Müddessir
Sûresi'nin 31. âyetinin 19'un fonksiyonlarını
anlatan bölümü kaç kelimedir?
38
(19x2)
19'un anlatıldığı Müddessir Sûresi'nin ilk 19
âyeti kaç kelimedir?
57
(19x3)
19'un fonksiyonlarını anlatan Müddessir
Sûresi'nin 31. âyetine kadar sûrenin başından
itibaren kaç kelime vardır?
95
(19x5)
Müddessir Sûresi'nde geçen "Ondokuz"
kelimesine kadar kaç harf vardır?
361
(19x19)
Müddessir Sûresi kaç âyettir?
(Numarasız Besmele dâhil)
57
(19x3)
• 250 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’daki matematiksel mûcizenin üzerine kurulu olduğu 19 sayısına
işaret eden Müddessir Sûresi’nin kendisinin matematiksel mûcizeler ile
dopdolu olduğunu gördük. Bu sûredeki bir ilginç noktaya daha parmak
basmak istiyoruz. Kur’an’daki 19 mûcizesinin keşif tarihi olan 1974 yılının
yakınlarında Dünya’daki en önemli olay nedir diye düşünürseniz, 1969 yılında
Ay’a gidilmesinin bu olaya en yakın, Dünya tarihinin gelmiş geçmiş
en önemli olaylarından biri olduğunu anlarsınız. Ay’a gidiş tarihi 19 mûcizesinin
bulunmasından az bir zaman önce, Kur’an’daki KUM’ların (Kelime
Uyumlarındaki Matematiksel Mûcizelerin) bulunmaya başlanmasından az
bir zaman sonradır. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda 19’un fonksiyonlarını
anlatan Müddessir Sûresi 31. âyetinden hemen sonra 32. âyette
“Hayır, Ay’a andolsun” ifadesiyle Ay’a dikkat çekilmesi anlamlıdır.
Atatürk ve 19
Bir de bu 19 mûcizesinin(!) Atatürk’le ilgili olanı vardır. Bu iddia ile
Atatürk’e ilahi bir kimlik kazandırılmak istenmektedir. Cenk Koray bu konu
hakkında bir kitap yazmıştır. Edip Yüksel’in ve diğer 19’cuların, hayatında
19 sayılarının göze çarpacak kadar bol olduğu Atatürk’ü gerçekten sevdikleri
ve onun âhir zamanda aslî çizgisinden çıkmış dini yeniden ihyâ eden
ilâhî destekli büyük bir zât olduğu hakkındaki kanaatleri dikkat çekicidir.
Meselâ, Harun Yahya ve çevresindeki şahıslar da 19’culuğun şiddetli bir savunucusu
olarak Atatürkçü bir çizgiyi savunmaktadır. Müslümanlar açısından,
putperest Atatürkçülerden daha az zararlı olmadığı kesin olan Harun
Yahya’nın kitaplarına yansıyan Atatürk sevgisi de unutulmamalıdır. Nice
müslüman halkın severek okuduğu Harun Yahya, Atatürk’ü göklere çıkaran
on civarında kitabıyla, öyle anlaşılıyor ki, takıyye yapmıyor, basbayağı
Atatürkçülük’teki samiyetini dosta-düşmana haykırıyor. İşte kitaplarından
bazıları: “Samimi Bir Dindar Atatürk” (Kültür Y., İst. 2002). Atatürk’ün ne
kadar takvâlı bir müslüman olduğu, gündüzleri sâim, geceleri kaim; yani
devamlı oruçlu, geceleri nâfile ibâdetle geçiren samimi bir dindar olduğu,
içki gibi haramlardan nasıl kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir
devlet olduğu… anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böyle
biri olmalı. Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır,
değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak” (Kültür Y., 2002). Zâten
ne kadar aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)madığımız
için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada ve âhirette kur•
251 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
tulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka kitabı: “Gerçek Atatürkçülük”
(Kültür Y., İst. 2001). Tabii ki yetmez; müslüman halk Atatürk’ün vatan ve
millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun Yahya bu boşluğu da doldurur:
“Atatürk’ün Vatan ve Millet Sevgisi, Ne Mutlu Türküm Diyene!” (Araştırma
Y., 2002). Bu konuda başka kitaplar da yazılmalı, Müslümanlardan
hâlâ Atatürk’ü sevmeyenler varsa, sevdirmeli diye düşünüyor olmalı ki
yazar, devam eder kitaplarına: “Atatürk ve Gençlik” (Araştırma Y., 2002).
Atatürk’ün askerî dehâsı yazılmazsa olur mu ya: “Asker Atatürk” (Kültür Y.,
İst. 2002). Atatürk’ü iyi anlayan, onun ne kadar samimi dindar olduğunu
kavrayan insan, tabii ki, onun kurduğu düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu
da unutmamış yazar, müslümanları Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa
dâvet eder; ve döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Önemi” Vural
Y., İst. 2000. Kitabın ismi her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla
da hızını alamayan Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da ihtiyaç
duymuş: “Atatürk Ansiklopedisi” (2 cilt, Araştırma Y.). Anlaşılıyor ki, bu
tür kitapların devamı da gelecek.
İşte Atatürk ve 19
Atatürk, 1881’de 19’uncu yüzyılın bitimine 19 yıl kala doğdu. ( 19 x
99 = 1881 ) Atatürk, 19’uncu yüzyılda 19 yıl yaşamıştır. Atatürk, Selanik’te
doğdu. (Selanik sözcüğünün “ebced” hesabıyla değeri 171’dir. 9 x 19 = 171)
1881, Rumi takvime göre 1297’dir. ( 1 + 2 + 9 + 7 = 19 ) Atatürk’ün nüfus
cüzdanı numarası: 993814 ( 19 x 52306 = 993814 ) Atatürk, 1902’de
Harp Okulu’ndan teğmen rütbesi ile mezun oldu. 19 yıl sonra, 19 Eylül
1921’de son rütbesi verildi, mareşal oldu ve “gazi” ünvanını aldı.Atatürk,
Harp Okulu’nu 20’nci olarak bitirdi. Subaylardan birisi yabancı olduğu için
mezun olan 19 subaydan biri oldu. Atatürk, Harp Akademisi’nin 57’nci dönemine
kaydoldu. (19 x 3 = 57) Atatürk, 19 Nisan 1909’da Hareket Ordusu
ile İstanbul’a girdi. Atatürk, 19 Aralık 1915’te albay oldu. Atatürk, 19 Mart
1916’da tuğgeneral oldu. Atatürk, Çanakkale Savaşı’nda 57’nci Alay’ın komutanlığını
üstlendi. (3 x 19 = 57) Atatürk, Çanakkale Savaşı’nda 19’uncu
Tümen’i komuta etti. Atatürk, 30 Nisan 1919’da 9’uncu Ordu Müfettişliği’ne
atandı, 19 gün sonra Samsun’a çıktı. Atatürk, 19 Mayıs 1919’da 19 kişiyle
birlikte Samsun’a çıktı. (Bazı kaynaklarda, bu tarih 20 Mayıs olarak da geçmektedir.)
Atatürk, Samsun’a çıktığında 38 yaşındaydı. (9 x 2 = 38) Atatürk,
Samsun’da 19 gün kaldı.
• 252 •
Ahmed Kalkan
Atatürk, 4 Temmuz 1919’da Erzurum’a gitti. 19 gün sonra 23 Temmuz’da
Erzurum Kongresi’ni topladı. Atatürk, 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi’nden
114 gün sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gitti. (19 x 6 = 114)
Atatürk, İstanbul’a toplam 19 kez geldi. Atatürk’ün Latife Hanım ile olan
evliliği 912 gün sürdü. (19 x 48 = 912) TBMM’nin ilk kütüğündeki sıra numarası
19’dur. Atatürk, 1938’de vefat etmiştir. (19 x 102 = 1938 --------- 19
ve 38 ; 19 x 2 = 38 , 19 + 38 = 57) Atatürk, vefat ettiğinde 57 yaşındaydı. (19
x 3 = 57) Atatürk’ün cenaze töreninde Chopin’in 19 notalı 19’uncu Marşı
çalındı. Atatürk’e verilen madalyaların toplamı 19’dur. Atatürk, 19.000 TL
nakit miras bıraktı. Atatürk’ün, İstanbul Akaretler Yokuşu’nda oturduğu
evinin numarası 76 idi. (19 x 4 = 76) “Mustafa Kemal Atatürk” sözcüklerinin
harf toplamı 19’dur. Atatürk’ün tarihe geçmiş iki önemli sözü; “Ne mutlu
Türküm diyene” ve “İstikbal göklerdedir” cümlelerinin harf toplamları
19’ar harften oluşmaktadır.
لَنْ
ا للْبَ ش�َ Œ نذِي ً Œ ذْ أَدْبَ َ يْلِ إِ وَاللَّ مَرِ كََّ وَاْلقَ ‚بَ ِ ا لِاحْدَى اْلكُ ’نَّ َ رَ إِ ذَا أَسْفَ وَالصُّبْحِ إِ
¡ فِ ي § ا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ إِلاَّ أَصَْابَ اْليَمِ ي نِ ¨ شَاءَ مِنْكُْ أَنْ يتَقَدَّمَ أَوْ يتَأَخَّرَ كُُّ نفْسٍ بِ َ
§ سَقَرَ قَاُلوا لْ نكُ مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ ¡ مَا سَلَكَكُْ فِ ي § رِمِ ي نَ í جَنَّاتٍ يتَسَاءَُلونَ عَنْ اْلُ جْ
ô حَ تَّ µ وَكُنَّا نكَذِّبُ بيَوْمِ الدِّي نِ § وضُ مَعَ ا خْ لَاِئضِي نَ ï وَكُنَّا نَ خُ § وََلْ نكُ نطْعِمُ الِْسْكِ ي نَ
§ اْليَقِ ي نُ نَ أَتَ
كََّ : !hayır ,hayır مَرِ وَاْلقَ : andolsun Ay’a يْلِ وَاللَّ : geceye Œ ذْ أَدْبَ َ إِ : dönüp
gittiğinde وَالصُّبْحِ : sabaha إِذَا أَسْفَرَ : ağardığında ا’ إِنَّ َ : gerçekten o : لِاحْدَى
biridir ‚ اْلكُبَ ِ : büyüklerden اŒ نذِي ً : bir uyarıcıdır للْبَ ش�َ : insanlar için لَنْ شَاءَ
: isteyenler için مِنْكُْ : sizden أَنْ يتَقَدَّمَ : öne geçmek أَوْ : veya يتَأَخَّرَ : geride
kalmak كُُّ : her نفْسٍ : nefis ا كَسَبَتْ ¨بِ َ : kazandıkları karşısında : رَهِينَةٌ
rehin alınmıştır إِلاَّ : ancak ,hâriç § أَصَْابَ اْليَمِ ي نِ : yemîn ashâbı (iyiler) ¡ فِ ي
جَنَّاتٍ : cennetlerde يَتَسَاءَلوُنَ : soruştururlar § رِمِ ي نَ í عَنْ اْلُ جْ : suçlular/
günahkârlar hakkında مَا سَلَكَكُْ : sizisürükleyen ne? سَقَر ¡فِ ي : Sekar’a/
cehenneme قاَلوُا : dediler لْ نكُ : değildik § مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ : namaz kılanlardan
وََلْ نكُ نطْعِمُ : yedirmezdik § الِْسْكِ ي نَ : yoksula وضُ ï وَكُنَّا ن خَُ : dalıp giderdik مَعَ
• 253 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
§ ا خْ لَاِئضِي نَ : dalıp gidenlerle beraber وَكُنَّا نكَذِّبُ : yalanlardık ve µ : بيَوْمِ الدِّي نِ
din gününü نَ  أ تََ ô حَ تَّ : gelinceye kadar § اْليَقِ ي نُ : kesin olan
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla...
“Hayır; andolsun Ay’a” (32)
“Dönüp gittiği zaman geceye” (33)
“Ağardığı zaman sabaha” (34)
“Gerçekten o, büyüklerden biridir.” (35)
“İnsanlar için bir uyarıcıdır.” (36)
“Sizlerden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.” (37)
“Her bir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” (38)
“Ancak ashâb-ı yemîn hâriç.”
“Cennetlerde soruştururlar.”
“Suçlular hakkında.” (41. Âyet)
“Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir?” (42. Âyet)
“Derler ki: ‘Namaz kılanlardan değildik.” (43. Âyet)
“Ve yoksula yedirmezdik.” (44. Âyet)
“Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.” (45. Âyet)
“Din gününü de yalanlardık.” (46. Âyet)
“Kesin olan bize gelip çatıncaya değin.” (47. Âyet) (74/Müddessir, 32-47)
• 254 •
Ahmed Kalkan
- 32. Âyet -
مَرِ كََّ وَاْلقَ
“Hayır, hayır; andolsun Ay’a” (32. Âyet)
Hayır, öğüt almayacaklar. Parlamakta olan aya andolsun.
Evet, ay şahit olsun!
Hayır, mesele onların düşündüğü gibi değildir, bu hayali bir şey değil
ki, onu alay konusu yapıyorlar. Müşrikler zebanilere asla galip gelemiyeceklerdir.
Vahiy ve Kur’an’la alay eden o kimseler, Sekar’dan öğüt alıp yaptıklarından
ve kötü işlerinden vaz geçsinler! Aya yemin ederim...
Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Buradaki kellâ men ve yasaklama
ifade eder. Bundan sonra Yüce Allah, cehennemin hak olduğuna dair aya
yemin etti.”576
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Burada ve sonraki âyetlerde
geçen kamer, gece ve sabah kelimelerinin kendi mânâlarında ve ilâhî
orduların görüldüğü parıltılara işaret olmaları yanında dünyanın karanlıklara
boğulduğu cahiliyye devri içinde Peygamberlik nurunun doğuşu ve o
gecenin yok olmaya yüz tutuşu ve parlamak üzere bulunan hayır ve hakikat
sabahının yaklaşışı anlarıyla İslâm güneşinin doğuşu anına da dolaylı yoldan
işaret vardır. Hatta asıl ifade edilmek istenen budur.”577
576 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/128.
577 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/427.
• 255 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
- 33. Âyet -
Œ وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَ َ
“Dönüp gittiğinde geceye” (33. Âyet)
Döndüğü an o geceye
Dönüp geldiğinde geceye,
Geçip giden gece şahit olsun.
Gerileyen gece karanlığına,
Dönüp gittiği zaman geceye,
Sona ermekte olan geceye andolsun!
Karanlığı ile geçip gitmekte olan geceye andolsun...
- 34. Âyet -
وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ
“Ağardığında sabaha.” (34. Âyet)
Ve açtığı sıra o sabaha andolsun
Ağarmakta olan sabaha andolsun ki,
Ve ağaracak olan sabah şahit olsun!
Ağarmakta olan şafağa, yaklaşmakta olan sabaha andolsun!Ağardığında
sabaha,Söken şafağa,Ağardığı zaman sabaha,Ve açtığı vakit o sabaha.
• 256 •
Ahmed Kalkan
Aydınlanıp açıldığı, ışığı her tarafa yayıldığında sabaha da yemin ederim
ki,
Esfera: Aydınlandı, açıldı.578
Yüce Allah gece karanlığında dünyayı aydınlatan Ay, aydınlanmak üzere
olan gece, aydınlanıp ışığı her tarafa yayılmış olan sabah üzerine yemin
ederek
bir yandan bu tabiî-İlâhî âyetlere, kanıtlara bir yandan da 36. âyetteki
uyarıcının
önemine dikkat çekerek inkârcıları ikaz etmiştir.
32-34’ncü âyetlerde kamere, geceye ve sabaha yemin edilir. Kur’an’da
pek çok yemin bulunmaktadır. Bunlardan bazısında, evrende bulunan kamer,
leyl, sema, şems ve necm gibi mühim varlıklara, bazında Allah’ın yüce
ismine, bazısında Kur’an’a, bazısında da meleklere, kıyamet gününe ve peygamberlerin
zuhur ettikleri yerlere yemin edilir. Bütün bunlardan maksat,
söylenen sözün önemine, büyüklüğüne ve kesinliğine dikkat çekip muhatabın
zihnini menfi ve muhalif fikirlerden arındırmaktır.
Burada asıl amaç, hayrete ve dikkate değer olayları tefekküre konu yapıp
insanı hidâyete ulaştırmaktır. Çünkü müşahede alanına giren bu varlık
ve oluşlar, insanın sahte bilinçten kurtulup yeniden şuurlanmasına ve onun
iman değerine ermesine vesile olabilir.
Ayın değişen evreleri, gece ile gündüzün yer değiştirmeleri, nasıl Allah’ın
koyduğu yasaların bir sonucu ise, ölüme inkâr günahıyla yakalanan
kimsenin, öteki dünyada azap görmesi de aynı şekilde onun bu dünyada
yaptıklarının tabii bir sonucu olacaktır. Bu açık gerçeğe rağmen hâlâ inkârda
direnmek, anlamsız ve olumsuz bir tavırdır.579
Ay, gerileyip dağılan gece ve söken şafak görüntüleri özleri itibarı ile
duygulandırıcı sahnelerdir. İnsan kalbine çok şeyler söylerler, onun derinliklerine
birçok sırlar fısıldarlar, kuytu köşelerindeki birçok duyguları harekete
geçirirler. Bu âyetler bu kısa işaretle beslendikleri kalplerdeki bu duygu
ve sır yuvalarını okşamakta, kalplerin giriş-çıkış kanallarını iyi bilmenin
ustalığı ile bu yuvaları sıvazlamaktadırlar.
578 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118.
579 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
• 257 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Ayın doğuşunu, yayılışını ve batışını seyredip onun fısıldadığı varlık
sırların hiç pay almayan kalp, az bulunur. Birkaç dakika ay ışığında duran
bir kalp, ışık banyosundan geçmiş gibi yıkanıp arınıverir.
Yine bir kalp düşünelim ki, gecenin çekiliş görüntüsünü seyretmiştir.
Doğan günün ışıkları önünde sessizce gerileyen karanlığı, varlıkların gözlerini
açıp uykudan uyanmalarını izlemiştir.
Bu sahneden etkilenmeyecek, derinliklerinde uçarı heyecanlar depreşmeyecek
kalp az bulunur.
Yine şafağın sökmesini, tanyerinin ağarmasını seyreden bir kalp düşünelim.
Böyle bir kalpde ışıma, açılma, bilinç düzeyinde hal değiştirme
titreşimlerinin meydana gelmemesi pek düşünülemez.
Bu titreşimler, gözlere çarpan gün ışınlarının yanısıra kalplere, gönüllere
dolan ışınları algılamaya son derece elverişli bir duyarlık kazandırır.
Kalplerin yaratıcısı olan yüce Allah bu sahnelerin, çarpıcı nitelikleri ile
kimi olaylarda kalplerde acayip etkiler meydana getirdiklerini, onlara yeniden
yaratılmışlar gibi keskin bir duyarlılık kazandırdıklarını herkesten
iyi bilir.
Ayda, dağılan gece karanlığında ve söken şafakta beliren bu uyanışlar,
ışınalar ve yer değiştirme süreçlerinin arka planında müthiş gerçekler
saklıdır. Bu; gerçekler yaratıcı gücün, hikmetli planın ve evrensel uyumun
varlığını kanıtlar. İşte Kur’an mantı klan ve akılları bu gerçekler aracılığı ile
hayalleri şaşkına çeviren bu eşsiz duyarlılığa yöneltir. 580
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Yeminleri
Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûre yeminle başlar. Allah Teâlâ, 8 yerde kendi
zâtına yemin ederken, iki yerde Kur’an’a, 53 yerde de yarattığı bazı şeylere
yemin eder. Bu yemin edilen şeylere bir göz attığımızda hemen şu ortak
özellikler göze çarpar: Bunlar, herkes tarafından tartışmasız bilinen şeylerdir.
Bu denli bilinmesine ve bu kadar önemli olmasına rağmen insanlar
bunları çoğunlukla kanıksamış, doğru yolu bulmakta bize yardımcı olacak
580 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
• 258 •
Ahmed Kalkan
birer âyet oldukları unutulmuştur. Cenâb-ı Allah, bu şekilde, Araplarca gelişigüzel
kullanılan yeminleri, hidâyet unsurunu ön plana çıkararak hem
âyetlerin anlatım özelliğini arttırmış ve hem de “akletmesini” istediği insanların
bu yaratılan şeyler üzerine dikkatini çekmiş oluyordu.
Allah’ın yemin ettikleri boş şeyler değildir. O yemin edilen şey, daha
sonra belirtilenler için şâhittir. Allah, mahlûkattan bir şeye yemin ettiğinde
o şeyin büyüklüğü, kemâli ve hayret vericiliği dolayısıyla değil; söz konusu
meseleyi isbatlamak için yemin edilen şeyin delil olarak ileri sürüldüğünü
anlamaktayız. Her yemin, kendisinden sonraki konuya delil getirmek içindir.
581
“Fecre andolsun. On geceye andolsun. Çifte de teke de andolsun. Gelip
geçmekte olan geceye andolsun. Bunların her biri akıl sahibi için birer yemine
değmez mi?582; “Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim ki. Bunun ne
büyük bir kasem/yemin olduğunu bilir misin?”583 Âyetlerde Allah’ın belirttiği
gibi, yeminler boş yere yapılmadığı gibi, yemin edilenlerin de dikkat
çekici şeyler olduğu bizzat Allah tarafından belirtilir. “Kur’ân-ı Kerim’de
kendisine kasem edilen eşya üzerinde düşünülecek olursa, bunların, kendilerine
kasem edilmemiş olsaydı bile, te’kid edilmesi gereken ve hadd-i
zâtında takviye ve isbat edecek nitelikte bulunan şeyler olduğu görülür.
“Yeminler ve ardından yeminlere bir cevabın gelmesi, ilk dönem Kur’an
sûrelerinin bir özelliğidir. Kur’an; muhâtaplarına, hiç de yadırgamayacakları,
onların yaygın olarak kullandıkları bir üslûp ile hitap ediyor. Doğadaki
somut olgular üzerine yapılan yeminler, uyumlu kafiyelerle birlikte,
âyetlere hârikulâde bir güzellik veriyor. Yemin ile, vâkıalardaki hikmet ve
gerçeklerin doğru olarak görülmesi sağlanıyor. Onlar hakkındaki yanlış
değerlendirmeler gideriliyor. Böylece yemin edilen vâkıalardaki hikmet ve
gerçeklerin tanıklığında, yemin cevabındaki gerçekler ve hizmetler ortaya
konuyor. Başka deyişle, yemindeki vâkıalar gerçek olduğu gibi, cevaptaki
vâkıalar da gerçektir, hikmetlerle doludur.”584
581 Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. VII, s. 22
582 89/Fecr, 1-5
583 56/Vâkıa, 75-76
584 M. Yaşar Soyalan, Leyl Sûresi, Kalem, sayı 6, Ankara, 1988
• 259 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Yeminlerle başlayan sûrelere baktığımızda yemin edilen şeyler ile daha
sonra gelen konu arasında nâzik bir uyumun olduğu göze çarpmaktadır.
“Kıyâmet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse yemin ederim ki; İnsan,
kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar, öyle mi?
Evet, Bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz
yeter. Fakat insan, önündekini (kıyâmeti) yalanlamak, boyuna kötülük etmek
ister de, ‘Kıyâmet günü ne zamanmış?’ diye sorar.”585 Görüldüğü gibi sûre
başında kıyâmete yemin edilmiştir. Yeminin devamında gelen konu, kıyâmetin
gerçekliği üzerine olmaktadır.
Allah, câhiliyye döneminin yozlaşmış bir anlatım şekli olan yeminleri,
hidâyet içeriğine sahip bir şekle sokarak Kur’an’ın anlatım üslûbunu güzelleştirmiş
ve anlatımını kuvvetlendirmiştir. Ayrıca, câhiliyye Arabının gelişigüzel
kullandığı yeminler daha sonraları bir düzene sokularak toplumu
kaynaştıran bir öge haline getirilmiştir. 586
Kur’an Allah’ın yeminlerini kasem kökünden bir fiile veya yemin edatı
olan bazı harflerle vermektedir. Bir kabule göre, bazı sûrelerin başlarında
yer alan tüm harfler ve harf grupları kasem, yani yemin ifade eder. Bu harflere
yemin 28 sûrededir. Bunların tümü, sûrelerin başlangıcında yer alır
(Sâd, Nûn, Hâ mîm, Elif lâm mîm, Kaf hâ yâ ayn sâd gibi).
Allah’ın yeminleri, yaradılışı ve oluş mûcizesini seyredip de bundan bir
şey çıkaramayan ve oluşun arkasındaki büyük şuuru göremeyen insanı bir
şok etkisiyle, daha iyi bakmaya itmek için kullanılıyor. Burada söz konusu
olan, bir tür, delilin, bizzat kendini ortaya sürmesi ve delile delil arama şaşkınlığının
kınanmasıdır.
Kur’an’da Leyl/Gece ve Subh/Sabah Kelimeleri
Gece anlamına gelen “leyl” kelimesi Kur’an’da 92 yerde kullanılır. Farklı
anlamlarla birlikte toplam 45 yerde geçen subh (sabâh, asbaha) kelimesi,
gündüzün başlangıç vakti olan sabah ve fecr vakti, sabahlamak anlamında
toplam 29 yerde kullanılır. Kuşluk vakti demek olan duhâ kelimesi toplam
7 yerde geçer.
585 75/Kıyâme, 1-5
586 Cengiz Duman, Haksöz, sayı ı 44, Kasım 94
• 260 •
Ahmed Kalkan
“Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde göklerde
ve yerde Allah’ın
yarattığı şeylerde, sakınacak bir kavim için nice ibretler vardır.” 587
“Gece ve gündüzü iki âyet yaptık. Gecenin âyetini sildik, gündüzün âyetini
aydınlatıcı yaptık ki hem Rabbinizin lütfunu arayasınız, hem de yılların
sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz herşeyi açık açık anlattık.” 588
“Gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanan
topluluk” 589
“(O takvâya erenler) ‘Ey Rabbimiz, biz iman ettik. Artık bizim günahlarımızı
mağfiret et ve bizi ateşin azâbından koru’ diyenler, sâdıklar, itaatle
boyun eğenler, infak edenler, seherlerde Allah’tan mağfiret dileyendir.” 590
“Onlar gecenin az bir vaktinde uyurlardı, seher vaktinde istiğfar ederlerdi.”
591
Allah’ın Geceye ve Sabaha Yeminini
İfade Eden Diğer Âyetler
“Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin
ederim ki, halden hale geçersiniz.” 592
“Fecre, on geceye (Hac yapılan Zilhicce’nin on gecesine), çift olana ve tek’e,
herşeyi karanlığı ile örttüğü zaman geceye yemin ederim ki; bunlarda elbette
akıl sahibi için birer yemin değeri vardır.” 593
“Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiği müddetçe
aya, güneşi tam görünen gündüze, aydınlığı örttüğü vakit geceye, gökyüzüne
ve onu bina edene, yere ve onu düzlük yapana, nefse/rûha ve onu en güzel biçimde
şekillendirene, sonra ona fücûru/kötülük duygusunu da takvâyı/sakı-
587 10/Yûnus, 6
588 17/İsrâ, 12
589 3/Âl-i İmrân, 113
590 3/Âl-i İmrân, 16-17
591 51/Zâriyât, 17-18
592 84/İnşikak, 16-19
593 89/Fecr, 1-5
• 261 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
nıp iyi olmayı da birlikte ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden
arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran da ziyan etmiştir.” 594
“Karanlığı ile etrafı örttüğü zaman geceye, açılıp ağardığı vakit gündüze,
erkeği ve dişiyi yaratan güce yemin ederim ki, işiniz pek çeşitlidir.” 595
“Kuşluk vaktine ve kararıp durgunlaştığı zaman geceye yemin ederim ki
Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.” 596
- 35. Âyet -
‚بَ ِ ا لِاحْدَى اْلكُ ’نَّ َ إِ
“Gerçekten o, büyüklerden biridir.” (35. Âyet)
Şüphe yok ki, o (cehennem) elbette büyüklerin biridir.
Şüphesiz o (cehennem ateşi, musîbetlerin) en eşsizidir.
Her halde büyüklerin biridir o Sekar
O sekar, Cehennem, büyük belâlardan, uyarılardan biridir.
Sekar muhakkak büyüklerin (belaların) biridir,
Kuşkusuz o Sekar, büyük belalardan biridir.
Sakar (cehennem) büyük gerçeklerden biridir.
Gerçekten o, büyük (musibet) lerden biridir.
O (cehennem), büyük uyarıcı musibetlerden biridir.
594 91/Şems, 1-10
595 91/Leyl, 1-4
596 93/Duhâ, 1-3
• 262 •
Ahmed Kalkan
Muhakkak işkence ve azap merkezi olan Sekar adlı cehennem, benzeri
bulunmayan büyük musibetlerden ve korkunç belalardan biridir. Onunla
nasıl alay eder ve onu yalanlarsınız?
Yüce Allah bu büyük evrensel gerçekler üzerine yemin ediyor. Bu yeminin
amacı bu büyük gerçeklerin önemlendiren, onların kanıtlayıcı değerlerinden
haber yaşayan gafilleri uyarmak, önlerinde duran gerçeklerin
farkına vardırmaktır. Bu yeminin ikinci aşamadaki amacı da “sakar” cehenneminin,
bu cehennem görevlilerinin, ahiretteki diğer gelişmelerin, insanı
arka plandaki tehlikeler konusunda uyaran müthiş gerçekler olduklarını
vurgulamaktır.
Kuber: Büyük bela, ceza ve musibetler demektir. Ebu Hayyan şöyle der:
“Yüce Allah bu şeyleri şereflendirmek ve bunlarda meydana gelen, Allah’ın
fevkalade yarattığı şeylere ve kudretine ve varlığın onların vücuda getirilmesi
ile ayakta durduğuna dikkat çekmek için onlara yemin etti. Allah, cehennemin,
benzeri bulunmayan büyük musibetlerden biri olduğuna yemin
etti.”597
Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Âyette, güneş ve ayın, Allah’ın
mahluku olduğuna; her ikisinin de gidip gelmelerinde, gece ve gündüzün
bunlardan zuhur etmesinde, Allah’ın emrine bağlı olduklarına, O’nun kudreti
ve ve gücü karşısında secde ettiklerine işaret vardır. Durum böyle iken
insanoğlunun, onları yaratan Allah’ı inkâr edip de bunlara tapması nasıl
güzel olur.”598
Mevdudi diyor ki: “Nasıl ki ay, gece, gündüz Allah’ın kudretinin büyük
işaretleri ise, cehennem de böyle Allah’ın büyük kudretinin bir nişanesidir.
Eğer ayı meydana getirmek, gece ve gündüzü bir düzen içerisinde peşisıra
getirmek mümkünse, niye o zaman cehennemi meydana getirmek gayr-i
mümkün olsun? Çünkü gece ve gündüzü her gün görüyorsunuz. Ama hayret
falan etmiyorsunuz. Oysa ki bunlar da Allah’ın hayretamiz mucizeleridir.
Ve eğer siz bunları görüyor olmasaydınız da bir kimse size bu dünyada
ay denen bir şey vardır, güneş denen bir şey vardır, yükseldiği zaman dünya
ışıldamaya başlar, battığı zaman da karanlıklara gömülür dese o zaman si-
597 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/378; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/128.
598 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/128.
• 263 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
zin gibi kimseler tıpkı bu cehennem hakkında alay etmeniz gibi bununla
da alay edecekti.”599
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Kuşkusuz o Sekar herhalde
büyük olaylardan biridir yani en büyük felaketlerden biridir.”600
Bundan sonra Yüce Allah cehennem hakkında şöyle buyuruyor:
- 36. Âyet -
ِ
ا للْبَ ش�َ Œ نَذِي ً
“İnsanlar için bir uyarıcıdır.” (36. Âyet)
Gocundurmak için beşeriİnsanları ikaz etmek için;
İnsan soyu için bir uyarıdır.
Uyarmak için insanları.
İnsanlar için uyarıp korkutandır.
İnsan için bir korkutucu olarak.
İnsanlar için sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan büyük büyük bir
uyarıcıdır.
Allah’ın, Rasûlü vasıtasıyla bildirdiği Sekar adlı bu cehennem, Rab’lerinden
korksunlar, Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip salih
amel işlesinler diye insanlar için bir uyarıdır. Cehennem ateşi dünya ateşinin
70 misli büyüklüğündedir.
Nezîr (Uyarıcı) kelimesinden neyin kastedildiği hakkında âlimlerin
görüşleri:
599 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/477.
600 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/427.
• 264 •
Ahmed Kalkan
1) Hasan-ı Basri’ye göre cehennemdir.
2) Ebu Rezin’e göre Allah Teâlâ’dır.
3) İbn-i Zeyd’e göre Rasûlullah’tır.601
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İnsanı korkutmak, gocundurmak
için, yahut insanı korkutucu olarak. Bazıları bunun, sûrenin evveline
bağlı olduğunu söylemişlerdir ki, “korkutucu olarak kalk” demektir.”602
Allah’ın, Rasûlü vasıtasıyla bildirdiği Sekar adlı bu cehennem, Allah’ın
istediği ve razı olduğu şekilde iman edip salih amel işleyerek Rabbine yaklaşmak
veya iman etmeyip şink, küfür ve günahlar işleyerek Rabbinin rızasından
geri kalmak isteyen kullar için bir uyarıdır. Onu düşünen, ondan
öğüt alanlar, elbette ki hidâyete ererler, aksine hareket edenler de layık oldukları
felaketlere uğrar dururlar.
- 37. Âyet -
لَِنْ شَاءَ مِنْكُْ أَنْ يتَقَدَّمَ أَوْ يتَأَخَّرَ
“Sizden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.” (37. Âyet)
İçinizden ileri gitmek veya geri kalmak iseiyen kimseleri
İçinizden öne geçmeyi veya arkada kalmayı dileyen herkes için
Aranızdaki ilerlemek isteyenler için de, geriye gitmeyi tercih edenler için
de.
Allah’ın sünneti, nizâmının yasaları ve irâdesi içinde, içinizden imanda,
amelde hayır ve hasenatta ileri gitmek isteyenlerle, şirkte ve inkârda ısrar
ederek geride kalanlar için uyarıcıdır.
601 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/487.
602 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/427.
• 265 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Sizden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.” diye Türkçe’ye
çevrilen bu âyet; “iman edip sâlih/iyi işler yaparak Allah’a yaklaşmak isteyen
veya imandan ve iyi amelden geri kalıp uyarılara kulak vermeyen
kimseler”
olarak yorumlanmıştır.
Ebu Hayyan şöyle der: “Âyetteki “öne geçmek veya geride kalmak”tan
maksat, hayırda öne geçmek ve hayırdan geri kalmaktır. Nitekim Yüce Allah,
mealen: “Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” buyurmuştur.”
603
İbn Abbas diyor ki: “Dileyen Allah’a itaate uyar, dileyen de isyan ederek
itaattan geri kalır.”604 Mevdudi diyor ki: “Bununla insanlar uyarılmaktadır.
Şimdi isterlerse sakınarak doğru yola gitsinler ve isterlerse doğru yoldan
yüz çevirsinler.”605
- 38. Âyet -
ا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ ¨ كُُّ نفْسٍ بِ َ
“Her nefis, kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” (38. Âyet)
Her nefis kazancına bağlıdır
Herkes(in karşılığı) kendi kazandığına bağlıdır.
Herkes işlediği ameller, hak ettikleri karşılığında kendisini rehin etmiştir.
Her insanın (âkıbeti) kendi kazandıklarına bağlıdır.Herkes kazancına
bağlı bir rehindir;Herkes tutumunun ve davranışlarının tutsağıdır.Her nefis,
kazanmakta olduklarına karşılık olmak üzere bir rehinedir.
Her nefs, kazanmış olduğu şeye bağlıdır.
603 18/Kehf, 29; Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/379; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar
Neşriyat, 7/128.
604 Taberi Tefsiri: 29/103; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/128.
605 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/477.
• 266 •
Ahmed Kalkan
Akıl-baliğ olup emir ve yasaklarla mükellef olan her insan ve her cin
dünyada işlediği günahına karşılık Allah katında rehin olarak tutulacaktır.
Her nefis kazancına bağlıdır. Yani Allah katında borçlu olarak kazancına
rehindir. Üzerindeki borçları ve cezaları ödemedikçe bırakılmaz. Mutluluğu
ve felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını
öderse kendisini kurtarır. İnkâr ve isyan ederse cezaya uğratılır.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Her nefis kazancına bağlıdır.
Yani Allah katında borçlu olarak kazancına rehindir. Mutluluğu ve
felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını
öderse kendisini kurtarır. 606
Her nefsin yaptıklarına
karşılık rehin olarak gösterilmesi, sorumluluğun
ferdî olduğunu, her insanın dünyadaki iman ve itaatine göre hesap
gününde ödül veya ceza alacağını, geleceğinin
buna bağlı olduğunu ifade
eder. Kısacası insana ebedî kurtuluşu sağlayacak olan da, onu ebedî felâkete
götürecek olan da benimsediği inancın doğruluğu veya yanlışlığı, amellerinin
İlâhî iradeye uygun veya aykırı oluşudur. İnancı bâtıl,
ameli bozuk olanı
en yakınları bile kurtaramaz; nitekim Hz. Nûh öz oğlunu, Hz. İbrahim
öz babasını kurtaramamıştır. 607
İnsanın Sorumluluğu
Bu âyet, insanın davranış özgürlüğü ve sorumluluğu ile ilgilidir. Bu âyetin
beyanına göre Hesap Günü, her sorumlu can kazancına rehindir; yani
onun göreceği karşılık, kazancıyla mütenâsip olacaktır. Bu gerçek, âyetin
sonunda yer alan rehine sözcüğü ile ifade edilmiştir. Çünkü rehine sözcüğü,
durmak, menetmek, alıkoymak, karşılık ve kefil gibi anlamlar taşıyan r h n
kökünün türemiş şeklidir. Rehine kelimesi burada, “her insanın yaptığının
kefili, yani yaptıklarından sorumlu olduğu” anlamına gelir.
Eğer insan, iyi çalışıp güzel işler yaparak Allah’a olan borçlarını öderse
O’ndan ikram görür ve kendini kurtarır. Aksi halde, eli boş kalır ve hak
ettiği cezayı çeker.
606 Geniş bilgi için Tûr sûresindeki "Herkes kendi kazancına bağlıdır.” (52/Tûr, 21) âyetinin tefsirine bkz.;
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/427.
607 ] Bk. 11/Hûd, 45-46; 9/Tevbe, 114
• 267 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Yüce Allah, dilediğini yapar ve her şeye güç yetirir. Ancak O, rastgele iş
yapmaz; kendi hikmeti ve adaletiyle koyduğu yasaları ihlâl etmez. Bunun
için Allah, insana tanıdığı irade ve özgürlük alanına müdahale etmez. O,
ahlâk alanını kişinin özgür irade ve tercihine bırakır. İşte bu yüzden insan,
kendi iradesiyle yaptığı davranışlardan sorumludur. İnsanın felâhı veya felaketi,
kendi kazancına bağlıdır.608
Her öz, sorumluluğunu ve yükünü kendi omuzlarında taşır. Kendini
nereye koymak isterse oraya koyar. Özünü ya ilerletir, ya geriye götürür. Ya
onurlandırır ya alçaltır. Herkes davranışlarının tutsağı, yaptığı işlerin bağımlısıdır.
Yüce Allah göre göre izleyeceği yolu tanıtmıştır. Duygulandırıcı
evrensel tablolar ve herşeyi yutup yokeden “sakar” cehennemi tabloları karşısında
yapılan bu duyuru son derece etkili ve akılları başlara toplayıcıdır.
Yaptıkları işlerin tutsağı ve davranışlarının bağımlısı olan insan sahneleri
önünde çalışma defteri sağ taraftan verilecek olanların bağlardan çözük
olacakları, kösteklerden arınmış bir özgürlüğün tadını yaşayacakları ilan
ediliyor. Onlar bu rahatlık içinde günahkârlara niçin bu kötü sonla yüzyüze
geldiklerini sorma hakkına bile salıp olacaklardır. 609
- 39. Âyet -
§ يَمِ ي نِ لاَّ أَصَْابَ اْل إِ
“Ancak ashâb-ı yemîn (sağ ehli) hâriç.” (39. Âyet)
Ancak iyiler müstesnâ
Ancak sağ ehli hâriç.
Ancak sağın adamları,
Ancak sağduyulu hareket ederek, Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler,
hayırlı sonuca koşanlar keyiflidir.
608 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
609 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
• 268 •
Ahmed Kalkan
Ancak amel defterleri sağından verilenler hâriç.
Ancak sağdakiler başka.
Yalnız defterleri sağ yanlarından verilenler böyle değildir.
Ancak kitabı, amel defteri, sicili, tutanağı sağdan verilen mü’min ve
bahtiyarlar müstesna. Onlar imanları ve itaatları sayesinde Allah’ın rahmeti
sonucu bağları çözer ve nefislerini azaptan kurtarırlar.
Mevdûdi diyor ki: “Diğer bir ifadeyle sol ehli kendi yaptıkları yüzünden
yalanlanacaklar, sağ ehli ise yaptıkları yüzünden kendilerini kurtaracaklardır.
“Ashâbu’l-Meymene”; Meymene, lügatte “yemîn” (sağ el) veya “yumn”
(uğurlu) anlamlarının her ikisinden de gelebilir. Şâyet yemin kelimesinden
türediğini kabul edersek, Meymene “sağ el” anlamına gelir. Ancak burada
lügavî anlamında değil, “yüksek mertebe” anlamında kullanılmış olabileceğini
belirtmeliyiz. Çünkü Araplar sağ eli, kuvvet ve şerefin sembolü olarak
nitelerlerdi. Nitekim hürmet ettikleri kimseleri, meclislerde sağ köşeye
oturturlardı. Ayrıca bir kimse, başka bir şahsın kendi yanında önemli bir
yeri olduğunu söylemek istediğinde “Fulânun minnî bil-yemîn” (o benim
sağ kolumdur) derdi. Urduca’da da önemli bir adamın yardımcısına “Desterast”
(sağ kolu) denir. Fakat “Meymene” kelimesinin “yumn”den türediğini
kabul edersek, “ashâbu’l meymene” uğurlu, bahtı iyi olan, saâdet sahipleri
anlamına gelir.
“Ashâbu’l-Meş’eme”; Meş’eme, “şum” kelimesinden türemiştir. Uğursuzluk,
talihsizlik demektir. Ayrıca lügatte sol el için “şu’ma” tabiri kullanılır.
Nitekim Araplar “şimâl” (sol el) ve “şu’ma” (uğursuzluk) kelimelerini
aynı anlamda kullanırlar. Araplarda, sol el zayıflığın ve zilletin simgesidir.
Örneğin, sefere çıkan bir kimsenin sol tarafından bir kuş uçtuğu zaman bu
olayı uğursuzluk olarak telakki ederlerdi. Yine Araplar, bir kimseyi mecliste
sol tarafa oturturlarsa eğer, bu o kimseyi aşağı mevkide ve önemsiz gördükleri
anlamına gelirdi. Ayrıca bir kimse, başka bir şahsın kendi yanında
bir yeri olmadığını söylemek istediği zaman “Fulanun minnî bi’ş-şimâl” (O
benim sol kolumdur) derdi. Dolayısıyla “Ashâb’uş- şimâl” bedbaht olanlar•
269 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
dır. Yani Allah, onları zillete düçar etmiştir ve onlar O’nun huzurunda sol
tarafta bulunacaklardır. 610
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ancak amel defterleri
sağdan verilenler bunun dışındadır. Zira bunlar sadece kendi kazançlarına
bağlı kalmayarak ezeli takdirde yüce Allah’ın sırf lütuf ve ihsanından
nasipleri, kısmetleri fazla takdir edilmiş olan mutlu kişilerdir. Çünkü adalet
ve hikmet sahibi olan yüce Allah herkese kazancına uygun bir mükâfat
verir, kimsenin hakkını kaybetmez. Hukuk açısından hepsini eşit kılmış,
kazancına bağlamış olmakla beraber (Allah) yaptıklarından sorumlu tutulacak
bir varlık olmadığı için sırf lütuf ve ihsan açısından hepsinin takdirlerini,
mazhar olacakları şeyleri eşit kılmamış; kimine az, kimine çok vermiş,
kimini de fazla olarak verdiği ihsanından yoksun kılarak onu sadece
kazancına bırakmıştır. İnsanları diğer canlılardan seçkin olarak yaratması
nasıl onların kazancına bağlı değil, sırf bir lütuf eseri ise, insanları çeşitli
mertebelerde yaratması, nebileri ve velileri yüksek derecelere nail olmakla
seçkin kılması, nebilerin bir kısmını bir kısmına üstün tutması ve Hz. Muhammed’in
(s.a.s.) derecesini hepsinden üstün kılması da bu türdendir. Bu
şekilde yüksek mertebelerin bir çoğu çalışıp kazanılmakla elde edilmez. Bu
ise „Doğrusu insan için çalıştığından başkası yoktur.“ 611 mânâsı ile çelişkili
olmaz.
Zira çalışıp kazandığından başkası insanın kendi hakkı değil, sadece bir
lütuftur. Bununla beraber âyette „illâ“ edatı ile yapılan istisnanın muttasıl
olmasına göre, „ashâb-ı yemin“ bunun da bir istisnası sayılmalıdır. Şu halde
bu âyette geçen ashâb-ı yemin Vâkıa Sûresi‘nde geçen ashâb-ı yeminden
daha özel, sabikun yani imanda en ileri gelenler gibi seçkin bir mânâda
demektir. Bunun tefsirini yaparken ashâb-ı yeminden maksat melekler, ihlaslı
mü’minler, müslümanların küçük çocukları, yaratılış sözleşmesinde,
sağ tarafta bulunanlar, yani „Şunları cennet için yarattım, önem vermem,
şunları da cehennem için yarattım, yine önem vermem.“612 kudsi hadisinde
cennet için yaratılmış olanlardır şeklinde çeşitli rivâyetler vardır. Bunların,
müslümanların küçük çocukları olduğuna dair rivâyetin Hz. Ali‘den geldiği
söyleniyor. Bunlar kendi çalışma ve gayretleri olmadan atalarıyla beraber
cennete girecekleri için istisna edilmiş oluyorlar. Bu rivâyet de gösteriyor
610 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, Vâkıa Sûresi Tefsiri
611 53/Necm, 39
612 Kurtubi, Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, 19/87.
• 270 •
Ahmed Kalkan
ki bu istisna, çalışıp kazananlar içinde cennete girecek yok demek değil, fakat
bazılarının kazançlarına bağlı olmadan veya kazançlarının değerinden
fazla olarak sadece bir lütuf eseri ve müstesna bir şekilde cennete gireceklerini
anlatmış oluyor. Gerçi bunda, cennete girmenin sadece bir lütuf eseri
olduğunu gösteren bir mânâ varsa da bu mânâ “Kazandığı hayır kendine”613
düsturunu bozmaz.
Kazançta iyi amele muvaffak kılma da esas itibarıyla yüce Allah‘ın bir
lütfu ve başarı ihsan etmesi demek olacağı için hepsinin de ilâhî lütfun bir
eseri olduğunu söylemek doğru olmakla beraber burada maksat, çalışıp kazanmanın
önemini düşürmek değil, „Kuşkusuz, haklarında bizden en güzel
müjdeler geçmiş olanlara gelince...“614 âyetinin mânâsınca kaderleri kendilerine
yardımcı olan ve çalışmakla elde edilemiyecek mertebeler kendilerine
sırf bir lütuf olarak verilmiş bulunan seçkin özel kişiler istisna edilmek
şartıyla diğer bütün insanların kurtuluş ve felâketlerinin kendi çalışma ve
kazançlarına bağlı bulunduğunu beyan ederek çalışma ve kazancın değerini
göstermektir. Korkutmanın, öğüt vermenin asıl faydası da budur. Dolayısıyla
bu âyette „yemîn“ kelimesi iki mânâda düşünülebilir:
1) Kaderde sağ tarafta bulunmuş, hiç çalışma ve gayretleri olmadan
kaderleri iyi kılınmış kimseler demektir. Meselâ, Hz. Peygamber’in (s.a.s.)
nebîlik ve resullüğü, “Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyor?” 615 âyetinden
de anlaşıldığı üzere çalışmasının hiçbir etkisi olmayan bir bağış, bir
İlâhî rahmettir.
2) „Yemîn“ kelimesinin ahit ve sözleşme mânâsına olmasıdır. Çünkü
yaratılış sözleşmesi ile ilâhî ahde dahil olmuş ve yeminlerini tutmuş olan
kimseler kendi kazançlarından sorumlu ve bundan istifade etmiş olmakla
beraber sonuç itibariyle yalnız kazançlarına bağlı kalmayıp kazandıklarından
çok fazla nimet ve mutluluklara ererler ki bunun misali, bir şahsın tek
başına çalışmasıyla sosyal bir sözleşmeye bağlı olarak toplum halinde çalışması
arasındaki farktır. Zira toplumla yaşayanlar yalnız kendi kazançlarından
değil, toplumlarının değerine ve sözleşmelerine bağlılıklarına göre
birbirlerinin ortak ve karşılıklı mesailerinden yüksek bir biçimde yararlanır.
Dağınık çalışmaların zahmeti çok, verimi az olduğu halde bir ahit ve
sözleşmeye bağlı olarak çeşitli çalışmalarını samimi bir şekilde birleştirmiş
613 2/Bakara, 286
614 21/Enbiyâ, 101
615 43/Zuhruf, 32
• 271 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ve çalışmalarının dağınık ve ortak noktalarına hep bir ruh ile sarılarak toplum
halinde yürümüş olanlar herbiri kendi çalışmasından yararlanmakla
beraber birbirlerinin çalışmalarından da gittikçe artan bir şekilde pay alırlar.
İşte Allah‘a, Peygamberine ve ahiret gününe iman edip de Sekar‘dan
korunarak hak yolunda ruhlarını ve çalışmalarını birleştirmiş olan ve aynı
kıbleye yönelerek yürüyen samimi iman sahipleri kendi kazançlarına bağlanmakla
kalmayıp İlâhî lütuftan benzerlerinden ayrı bir şekilde nasip alan
“ashâb-ı yemîn”dirler.”616
„Hakkın ve erdemin tarafında olanlar“ diye de çevrilebilecek olan „ashâbu‘
l-yemîn“ tamlamasmdaki „ashâb“ „topluluk, arkadaşlar, taraftarlar“,
„yemîn“ ise hem „sağ taraf ‘ hem de mecazî olarak „doğru, gerçek, güç“
anlamlarında kullanılır. Bu deyimi
kısaca „sağcılar“ şeklinde çevirenler
bulunmakla birlikte „sağcılar“ kelimesi günümüzde daha çok siyasal
veya ideolojik anlamlar içeren bir terim olarak kullanıldığından bu çeviriyi
Kur‘an‘ın kasdettiği anlam ve amaca uygun bulmuyoruz. Zira “ashâbu’l-
yemîn” Kur’an’da genellikle iman ve amelleriyle gerçeğin ve erdemin
tarafında olanları ifade eder. Müfessirler bu deyimi, “âhirette amel defterleri
sağ taraflarından verilenler, mü’minler, müslümanların çocukları, melekler,
Hz. Âdem’in sağ tarafında bulunanlar, dünyada hayırlı işler yapanlar,
dürüst, erdemli ve kutsanmış kimseler” gibi farklı şekillerde yorumlamışlardır.
617
Bize göre burada söz konusu olanlar, Allah’ın
iradesine uygun bir inanç
ve amel çizgisi benimseyip hayat boyunca bu çizgide
sebat eden mü’minlerdir.
Nitekim 43-47. âyetlerde sıralanan günahkârların özellikleri, bir bakıma
“ashâbül-yemîn” deyimiyle ne kastedildiğine de işaret etmektedir.
Buna
göre “ashâbu’l-yemîn” hayatlarının sonuna kadar namazlarını kılar,
yoksulu
doyurur, bâtıla dalanlardan uzak durur, ceza gününe İnanırlar. Buradaki
namaz Allah’a iman ve İtaati, yoksulu doyurma yaratılmışlara şefkat
ve merhameti,
imkânları olmayanlarla paylaşmayı; bâtıla dalanlardan uzak
olma, daima hakka İnanma hak ölçülerine göre yaşama, hakkı ve haklıyı
destekleme, haksızın karşısında olmayı; ceza gününe inanma ise hayatının
bütün anlarında, her türlü karar,
tercih ve eylemlerini Allah’ın huzurunda
sorguya çekilip bunların tek tek hesabını
vereceğini bilerek yaşamayı ifade
eder.618
616 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/428-429.
617 Râzî, XXX, 210; İbn Âşûr, XXIX, 325; Esed, III, 1208
618 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
• 272 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın Lütfuna Mazhar olanlar
Bu âyette, erdemli olmayı başarıp defteri sağ tarafından verilenler (ashâbu’l
yemîn)in, kazançlarıyla mütenasip bir ecirle kalmayacakları; onların
ayrıca Allah’ın fazlına mazhar olacakları belirtilir.
Bu âyette yer alan ve nuzül sırasına göre ilk kez geçen ashâbu’l yemîn
terkibi, lafzen sağ tarafta olanlar, mecazen de dürüst, erdemli ve cennetlik
mü’minler anlamına gelir. Gerek Araplar gerekse bir kısım insanlar, sağ tarafı
uğurlu, sol tarafı ise uğursuz sayarlar. Bu yüzden Kur’an muhataplarına,
iyi insanların, cennetlik mü’minlerin amel defterlerinin sağ tarafından;
kötü insanların, cehennemlik kâfirlerin amel defterlerinin de sol tarafından
verileceğini bildirmiştir. Şu halde ashâbu’l yemîn terkibi, kitabı sağ tarafından
verilen ve Allah’ın rızasını kazanıp cennete giren mü’minleri belirtmektedir.
Ayrıca bu terkiple, “hiç kazançları olmadan kaderleri yaver kılınmış
kimselere”; meselâ, risalete ve nübüvvete mazhar olmuş peygamberlere
de işaret edilmiş olabilir. Demek ki yüksek mertebelerin birçoğu sadece
çalışmakla elde edilemez. Peki, bu durum, “insana uğrunda çaba gösterdiği
dışında bir şey verilmeyecektir; zamanı geldiğinde de kendisine çabasının
gerçek anlamı gösterilecek ve sonra ona tam karşılığı verilecektir.”anlamındaki
âyetlere ters düşmez mi? Hayır. Çünkü çalışıp kazandığından başkası,
insanın hakkı değil, Allah’ın ona bir lütfudur. Burada asıl maksat, çalışıp
haketmenin değerini düşürmek değil, sadece çalışmayla erilemeyecek mertebelere,
Allah’ın lütfuyla erilebileceğine dikkat çekmektir. 619
Amel/çalışma defterleri sağ yanlarından verilenlerin her türlü bağımlılıktan,
tutsaklıktan, bağdan ve köstekten uzak olmaları onların iyiliklerini
bereketlendirip kat kat arttıran yüce Allah’ın lütfunun sonucudur. Bu
umutlu sonucun burada açıklanması ve dikkatlere sunulması her türlü kalbi
etkileyecek bir nitelik taşır. Bu açıklama ilk başta yüce Allah’ın âyetlerini
yalanlayan, şimdi ise kendilerini yüz kızartıcı bir pozisyonda gören ve uzun
uzun itiraflarla içlerini döken günahkârların kalplerini etkiler. Oysa dünyada
önem vermedikleri, adam yerine koymadıkları mü’minler şimdi üstün
ve onurlu bir konumdadırlar ve üstün konumlarının rahatlığı içinde kendilerine
“Sakar’a (cehenneme) sürüklenmenizin sebebi nedir?” diye sorarlar.
Gümüş, Kur’an Yolu:V/500-501
619 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
• 273 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Öte yandan bu açıklama dünya da günahkârlardan çok çeken mü’minlerin
kalplerini de etkiler. Şimdi ise kendileri onurlu bir konumda iken
kendini beğenmiş düşmanları o onur kırıcı duruma düşmüşlerdir. Sahne
o kadar canlıdır ki, her iki gurubun kalbinde de şu anda varmış ve her iki
taraf orada yerini almış izlenimini uyandırıyor. Sahnenin bu çarpıcı canlılığı
dünya hayatının defterini bütün dekoru ile birlikte dürmekte, bu hayatı
noktalanmış ve geçip gitmiş bir geçmişe dönüştürmektedir.
Günahkârların uzun ve ayrıntılı itirafları kendilerini “sakar” cehennemine
sürükleyen çok sayıda günahı içeriyor. Onlar mü’minler karşısında
başları eğik ve aşağılanmış bir pozisyonda bu suçlarını kendi dilleri ile itiraf
ediyorlar. 620
Dine dayalı veya dindar siyasi görüşler (Hıristiyan Demokrat v.b.) ve
devleti din esaslarına göre kurmak isteyen (şeriatçı) siyasi programlar da
sağcılığın kapsamı içinde yer alır, denilmiştir.
Kuran-ı Kerim’de de “sağcı” ve “solcu” tabirleri vardır. Yalnız Kuran’da
sağcılar ve solcular diye çoğul olarak geçmektedir. Orijinal şekliyle “ashâb-
ül yemîn” (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar) (Vakıa 56/ 27),
“ashâb-üş şimal” (solcular, sol sahipleri ve solda olanlar) (Vakıa 56/ 41);
bundan başka “ashâb-ül meymene” (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar)
(Beled 90/ 18) ve “ashâb-ül meşeme” (uğursuzlar) (Beled 90/ 19) kelimeleri
geçmektedir. Şimdi bu kelimelerin üzerinde biraz durarak Kuran
anlayışındaki sağcıları ve solcuları tanımaya çalışalım.
Yemîn etmede kullanılan “yemîn” (sağ el) sözcüğü, elin istiare yoluyla
kullanılmasıdır. Bu, sözleşen, yemîn eden ve bu gibi kişilerin sağ ellerini
kullanmalarındandır. Araplar ahitleşme ve sözleşme hususunda sağ elini
arkadaşının sağ eline vurması ve dokundurup sürmesi alakasıyla yemîn etmeye
yemîn adı verildi. Yani böylece sağ el aynı zamanda yemîn etmek ve
yemîn demektir. Yemînin çoğulu “eyman” gelir.
620 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
• 274 •
Ahmed Kalkan
Nitekim şu âyetlerde bu kelime yemîn anlamında kullanılmıştır. “Yoksa
ne hükmederseniz mutlaka sizindir diye sizin lehinize olarak tarafımızdan
verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler (yeminler) mi var?”621
“Ötekiler (münafıklar), sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka
(savaşa) çıkacaklarına dair en ağır yemnleri ile Allah’a yemîn ettiler.”622
Bazı İslam âlimleri “ashâb-ül yemîn”i “Böylece kitabı sağ eline verilen
kimse, kolay bir şekilde hesap verecek”623 âyetine dayanarak, amel defteri denilen
kitapların kıyamet gününde sağ tarafından verilecek olan kimseler
olarak anlamışlardır. Elmalılı bunu naklettikten sonra ashâb-ı yemîn hakkındaki
kendi görüşünü şöyle açıklamaktadır: Ashâb-ı yemîn, yeminine
sadık, sözünü tutan, işine sahip mutlu kişi manasını ifade edebilir ki, mukabili
yemini bozan demektir. Ayrıca bu tabirin, Allah için yeminine sâdık
ve vefakâr anlamında kullanıldığı da söylenebilir. 624
Aslında, Allah, ruhlar âleminde ve görevlendirdiği Peygamberler vâsıtası
ve gönderdiği kitaplar yardımı ile tüm insanlardan söz almıştır, ahit
almıştır. Onun için İlâhî kitapların bu sözleşmenin metinleri olduğunu
söylemek mümkündür. Tevrat ve İncil’e eski ahid ve yeni ahid adı verilmesi
de bunu gösterebilir. Âyette “Onlar o Allah’a verdikleri sözlerini tutmayanlar,
Allah’ın yerine getirmelerini istediği emirleri yerine getirmeyenler
ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlardır. İşte gerçekten zarar edecek olanlar
da onlardır”625 buyrulmuştur. Bu âyetin tefsirinde M. Hamdi Yazır şunları
söylemektedir: İlk yaratılışta “ancak Sana ibâdet ederiz ve ancak Senden
yardım dileriz”626 kavramı üzere akıl ve yaratılış olarak, Allah ile aralarında
yapılmış olan ezeli antlaşmayı, iman ve kulluk antlaşmasını, bu yaratılışa
ait genel kanunu, yukarıda görüldüğü üzere, her iki taraftan antlaşma ile
belgelenip tekit edildikten; bir taraftan kitaplar indirme ve peygamber gönderme
ile takviye, diğer taraftan da kalb ve dil bakımından iman ve ikrar ile
kuvvetlendirdikten sonra bu İlâhî antlaşmayı ve misakı kendi kendilerine
bozmaya ve kaldırmaya, çözmeye kalkışırlar. İman etmemeye ve imandan
çıkmaya çalışırlar. 627
621 68/Kalem, 39
622 24/Nûr, 53
623 84/İnşikak, 7–8
624 Elmalılı, VII, 398
625 2/Bakara, 27
626 1/Fâtiha, 5
627 Elmalılı, Hak Dini, I, 245
• 275 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen bir
kimse, kör olan bir kimse gibi olur mu? Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz
vicdanlı kimseler idrâk ederler. Onlar ki, Allah’ın ahdini yerine getirirler
ve antlaşmayı bozmazlar.”628 Bu “ülu’l elbâb” denilen üstün akıllı kimselerin
devam eden âyetlerde 8 çeşit özellikleri zikredilmiştir. Ancak burada bizim
konu ile ilgili olan “Allah’ın ahdini ifa ederler” ifadesi birinci sırada anılmıştır.
Allah’a verilen söz, yemin ve ahid, Kur’an’da “Rabbin Âdemoğullarından,
onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak:
‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiştir. Onlar da: ‘Evet buna şahidiz, demişlerdir.”
629 İşte bu İlâhî ifadede açıklandığı üzere, Allah Teâlâ’nın rabliğini
itiraf edip hükümranlığını kabul etmek şeklinde kendi öz benliklerinde
taahhüt ettikleri tevhit ahdine vefa ederler. Ve bu misakı, sözleşmeyi bozmazlar.
Vefasızlık edip sözlerinden dönmezler ve yeminlerini bozmazlar. 630
Burada Kuran’ın sağcılar dediği kimseleri daha iyi ve daha kolay anlamak
için biz, başka bir açıklama getirmek istiyoruz. O da “ashâb-ül yemîn”
(sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar) derken “el-yemîn” kelimesinin bilinen
belli bir yemîn olmasıdır. Arapçadaki teknik ifadesiyle bu Marife-bilinen
mâlum bir kelimedir. Bu da insanların yaratılışta Allah’ın koymuş
olduğu düzeni yaşama ve yaşatma konusunda Allah’a verilmiş olan ahit,
söz ve yemîndir. İşte bu söz ve yemîn sahipleri, Allah’ın koyduğu hayat tarzını,
sosyal, siyasî, iktisadî ve ailevî… düzenleri yaşamak ve yaşatmak için
yemînine sahip çıkarak, sözünde duran kimselerdir. Bunlar iman ederler
yani nizama girmeyi ve onun için ve onun içinde çalışmayı kabul ederler;
böylece bunun faydasını hem dünyada görür ve hem de ahirette görürler.
Solcular ise iman değil, “âyetlerimizi inkâr edenler ise işte onlar soldakilerdir.”
631 âyetinde ifade edildiği gibi küfrederler. Allah’ın koyup kurduğu
düzeni kabul etmezler; O’nun emir ve nehiylerini dinlemezler. Onun için
de dünya ve ahirette rezil ve rüsvay olurlar.
Bu sağcılar kesimine lafız ve söz olarak sağcı deyip de anlam olarak
dürüst ve erdemli bir hayat yaşayanlar anlamını verenler de vardır. Bazı
müfessirlere göre bu sağdakiler “iman edip sâlih (doğru ve yararlı) işler
yapmakta” her zaman fazla önde olmayan, ama hata yaptıktan ve günah
628 13/Ra’d, 19–20
629 7/A’râf, 172
630 Elmalılı, V, 140
631 90/Beled, 19
• 276 •
Ahmed Kalkan
işledikten sonra tedricen dürüstlüğe ve erdemliliğe ulaşanlardır.632 Ama
bunlar “önde olanlar” kadar iyi bir hayata sahip olamasalar da nihai kazançları,
onları ötekiler ile aynı ruhi doygunluk seviyesine ulaştırır.633 Buradaki
“önde olanlar” ise âyetteki “sâbikun” grubudur. “ve sizler de üç sınıf
olduğunuz zaman”634 buyrulduktan sonra “ashâb-ül meymene”, “ashâb-ül
meş’eme” ve “es-sâbikun” olmak üzere burada üç sınıf insandan bahsedilmektedir.
Bunlar, sağcılar, solcular ve öne geçenlerdir. Burada hitap her ne
kadar Kur’an’ın indiği zamanki muhataplara ve şimdiki okuyuculara gibi
görünüyorsa da aslında bu ifade tüm insanlığı kapsamaktadır. Yani ilk insandan
itibaren kıyamet gününe kadar bütün insanlar bu üç grup içinde
mütalaa edileceklerdir.635 Medârik, bu üç sınıftan ikisinin cennete, diğer bir
sınıfın da cehenneme gideceğini söylemiştir. 636
Görüldüğü gibi buraya kadar biz, hem bugün halk dilinde kullanılmakta
olan sağcı ve solcu tâbirleri ile Kuran’ın ifade ettiği sağcı ve solcu kelimeleri
üzerinde durup bunları açıklamaya çalıştık. Bugün dilimizde geçerli
olan sosyal, siyasi ve ekonomik anlamdaki “sağcı” ifadesi, XVIII. Asırdan
sonra batıda kullanılmaya başlamış olan kelimenin tercümesinden başka
bir şey değildir. Yani dine inanmakla beraber bunun, insan ürünü düzenlerin
mensubu olan ve sosyal, siyasal ve ekonomik yapıyı değiştirme değil,
onların devam etmesini isteyen bir tip olduğunu söyleyebiliriz. Bizim kanaatimize
göre Türkçemizdeki sağcı ile Kur’an’daki sağcı ifadesi bir birinden
tamamen farklıdır. Kur’an’daki sağcı kelimesinin zamanımızdaki dilimizde
kullanılmakta olan kelimelerden hangisi ile tercüme edebiliriz diye araştırma
yapıp şöyle bir düşündüğümüzde bunu ancak “dinci” kelimesinin karşılayabileceğini
görürüz. Dinci demek her şeye ama her şeye din gözlüğü ile
bakan, İlâhî vahyi ve kutsal emirleri merkeze alan kimse demektir. Hayata
İlâhî buyrukların hâkim olmasını isteyen kişilere bugün “dinci” diyorlar.
Hâlbuki sağcıların genel olarak söylemek gerekirse böyle bir dertlerinin olmadığını
ifade edebiliriz. Zira onlar, liberalizm ve kapitalizm gibi dünya
düzenlerinin, demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve kadın
erkek eşitliği gibi batı değerlerinin arkasında koşturup duruyorlar. Maalesef
müslümanların bugün şuculuk ve buculuktan ileriye giderek İslâm’a
632 Fahreddin Râzi
633 Muhammed Esed, III, 1105
634 56/Vâkıa, 7
635 Mevdudi, Tefhim-ül Kuran, VI, 93
636 H.B.Çantay, K.H. ve Meal-i Kerim, III, 972
• 277 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ve İslâmî esaslara gelemedikleri gibi, sağcıyız diyenler de Batı değerlerini
ellerinin tersiyle itip henüz İlâhî değerlere gelememişlerdir. Ben şeriatın
aleyhindeyim diyen bir müslüman, müslüman olabilir mi? Behey şaşkın,
bu nasıl bir Müslümanlık! Şeriat, Allah’ın emirleri, nehiyleri, buyruk ve tavsiyeleri
demektir. Hiçbir kimsenin kanun koymaya ve bir kural getirmeye
hak ve salahiyeti, güç ve kudreti yoktur. Onun için Batı değerleri ve Doğu
değerleri diye bir şey olamaz. Ama var denirse, biz hayır, yok deriz ve uyum
ve âhenkten ziyade, taazzuv etmiş, organik olarak organizmalaşmış bir düzenden
ziyade bir çelişkiler dünyası var, diye cevap veririz. Toplum adına
ve hayat adına bugün doku uyuşmazlığı içinde, birtakım acılar ve sancılar
çeken krizden krize düşen bir yapıdan, yani bozuk düzenden başka bir şey
yoktur. Bunların demokrasileri de ekonomileri de hep çelişkilerle doludur.
Paralarını kiraya verip oturduğu yerden hiçbir ek emek veya risk ilave etmeden
bedavadan paraya para kazandıranlar, vergi adına zulüm yapanlar,
başkanlarının gözünün içine bakarak o parmak kaldırınca parmak kaldıran,
adına milletvekili denen şu robotların davranışlarını sergileyenler…
Sahi şu çalışan milletvekillerinin dışındaki sadece parmak kaldırma görevlisi
olanların aldıkları maaşları neyin karşılığıdır hiç düşündünüz mü ve bu
paraların helal olduğunu söyleyebilir misiniz?
“Tüm güç, kuvvet, izzet ve şeref Allah’ındır. Kim ululuk, şan ve şeref istiyorsa
bilsin ki, şan ve şeref, ululuk ve değer tümüyle Allah’ındır. 637 Başka
bir âyette “ama asıl şeref, Allah’a, O’nun elçisine ve inananlara aittir. Fakat
ikiyüzlüler bunun farkında değildirler”638 buyrulmaktadır. Yani şeref ancak
Allah’a mahsustur. Hz. Peygamber Risâlet-elçilik görevi, inananlar da iman
etmeleri nedeniyle şereflidirler. Fakat kâfirlerin, fâsık, fâcir ve münâfıkların
şereften bir payları yoktur. 639
Onun için Türkiye’deki sağcılık düşüncesinin İslâmî gerçeklerle uyuştuğunu
söylemek mümkün değildir. Çünkü aralarında değerler farkı bulunmaktadır.
Ekonomileri faiz üzerine oturan, demokrasileri ise Allah’ın
muradının ne olduğuna değil, insan istek ve iradesine dayanan, içtihat ve
icma ile değil, kendi istek ve arzuları ile kanun yapan bir sistemin mensupları
İslâm’a hizmet etmiş olamazlar. Olsa, olsa bunlar, günü kurtarmak için
geçici hevesler peşinde koşmaktan başka bir şey yapmış olmazlar.
637 35/Fâtır, 10
638 63/Münâfikun, 8
639 Mevdudi, VI, 332
• 278 •
Ahmed Kalkan
Kanuniden beri kanun yapan bu kanun mensupları, her geçen gün aşağıya
ve her geçen gün tükenmeye doğru sürüklenmektedirler. O nedenle
yapılacak tek şey, eşyanın tabiatına uygun hareket ederek insan şeref ve
onurunu ön plana alarak Allah’a kullukta birleşip herkesin eşit temsil edildiği
kişiliğini yaşadığı, bir hukuk toplumunu, tüm organları ile uyum içinde
olan, taazzuv etmiş tek bir uzviyet olan, iman, amel ve ahlak toplumunu
yeniden kurmaktır.
Eğer bir gün müslümanlar, Kur’an’ın öngördüğü sağcılık zihniyetine
ererlerse yamalı bohçaya dönüşmüş ve birbirinden kopup parça, parça olmuş
sistemlerin peşinde koşmayı bırakıp merkezde Allah var diyerek, kâinattaki
tevhit birliğine erip bir iman toplumu olarak İlâhî düzeni yeniden
kuracaklardır. Bizim bu husustaki tavsiyemiz tüm müslümanların Kuran ve
sahih sünnet ışığında yeni bir dünya kurmaya çalışanlara köstek değil, destek
olmaları, yolun ortasındaki küçük bir taş parçasını kıyıya uzaklaştırmak
gibi bir katkıda bulunmalarıdır. İyilerin iyilikleri, kötülerin kötülüklerini
silip süpürür. 640
Ashâb-ı yemîn: Amel defterleri sağından verilenler, iyiler, sağduyulu
hareket ederek, Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler, hayırlı sonuca
koşanlar. Allah’ın
iradesine uygun bir inanç ve amel çizgisi benimseyip
hayat boyunca bu çizgide
sebat eden mü’minler anlamına gelir.Yemîn
(yümn, meymene), sağ anlamı kadar, aynı zamanda bereket, saâdet, mutluluk
ve uğurluluk demektir.
Sağ taraf, meclis ve mahfillerde saygı yeridir. Sağ kol da önemli kişi
anlamında kullanılır. Ashâb-ı yemîn (veya meymene): Saygı mevkiinde bulunan
yüksek haysiyet sahipleri, kendilerine ve başkalarına yararı dokunan
bereketli insanlar anlamlarına gelir.
Kıyâmet kopunca insanlar üç kısım olacaklardır: Ashâb-ı yemîn (ashâb-
ı meymene), ashâb-ı şimâl (ashâb-ı meş’eme) ve sâbıkûn (iman ve itaatte
öncü olanlar). 641 Ashâb-ı yemîn (meymene); Beled sûresinde köle âzat
eden, yetimi, yoksulu ve aç insanı doyuran, iman edip sabrı ve merhameti
640 11/Hûd, 114
641 56/Vâkıa, 7-10
• 279 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
birbirine tavsiye eden kimseler olarak tanıtılmıştır. 642 Ashâb-ı meymene,
Vâkıa sûresinde ashâb-ı yemîn olarak ifade edilmiştir. 643
Yemîn, sağ, sağ taraf, uğur, kuvvet ve kasem (and) demektir. Ashâb-ı
meymene ile ashâb-ı yemîn aynı insanlardır. Kıyâmette bunlara amel defterleri
sağ tarafından verilecek 644 ve hesapları kolay olacaktır. 645 Her can
kazandığıyla Allah katında rehin alınacak, ancak ashâb-ı yemîn bundan
hâriç olacaktır. 646 Ashâb-ı yemîn; cennetlerde her türlü nimetler içinde
olacaklardır. 647
Ashâb-ı yemîn; iman edip sâlih ameller işleyen, Allah ve Peygamber’e
itaat eden insanlardır. Âhirette kişiye amel defterinin sağ taraftan verilmesi,
o kimsenin hayırlı âkıbetini ifade eder, sembolik bir anlatımdır.
Sağ, hemen her dilde hayırlı ve önemli şeyler için kullanılır. Arapçada
da, diğer dillerde de bu böyledir. Türkçede de sağ ve sağla ilgili türetilen
kelimeler hep hayrı, olumlu özellikleri ifade eder. Sağ: Hayatta olan, diri,
canlı anlamına geldiği gibi, sağlam, sıhhatli, kavî, metîn, korkusuz, emîn,
hâlis, temiz, iyi, doğru gerçek anlamlarına da gelir. Esenlik, emniyette olmak
anlamında sağ-sâlim denir; çok yaşa, teşekkür ederim yerine sağ ol
tabiri tercih edilebilir. Sağalmak, hastalıktan kurtulup iyileşmek, şifa bulmak
için kullanılır. Sağduyu: Mantıklı ve doğru düşünme özelliği, doğruyu
yanlıştan ayırma husûsiyeti, akl-ı selîm için ifade edilir. Sağbeğeni: Güzeli
çirkinden ayırt edebilme yetisinin en yükseğidir. Sağgörü: Basîret karşılığı
olarak kullanılmaktadır. Sağlam: Hasta veya sakat olmayan; sağlam, sıhhatli
kimse için veya kolayca hasara uğramayan, dayanıklı veya kırık veya
bozuk olmayan ya da sağlığa faydalı, dokunmayan bir şey için kullanılır.
Doğru, gerçek, sahih, güvenilir, kuvvetli şey için de sağlam denilir. Dirilik,
hayat, sıhhat, hasta olmayıp normal olma haline sağlık denilir. Sağlık ve
âfiyetle anlamına sağlıcakla denildiği olur. Doğruluk kuralına uygun olan,
sözün anlatılmak istenene tam karşılık olması, tam uygun düşmesi niteliğine
sağın denir.
642 90/Beled, 13-18
643 56/Vâkıa, 27, 38, 90-91
644 69/Hakka, 19
645 84/İnşikak, 8
646 74/Müddessir, 38-39
647 56/Vâkıa, 27-38; 69/Hakka, 19-24
• 280 •
Ahmed Kalkan
Sağistem ise; iyi niyet, hüsnüniyet demektir. Sağ kol: Önemli mevkiiye
sahip bir kişinin kullanacağı ve yardımına ihtiyaç duyacağı, en güvendiği
has adama ad verilir.
Bütün bunların yanında, ashâb-ı yemîn için “sağcılar” tabiri, kesinlikle
yanlıştır. “Sağcı”, Kur’an’daki anlamla hiç ilgisi olmayacak şekilde, politik
bir anlamda kullanılır ve konumuzla hiç ilgisi yoktur.
Ashâbu’l-Meymene, Ashâbu’l-Meş’eme ve Sağcılık-Solculuk
“Sağcı”, bir yeni kelime olup siyaset ve fikir hayatında muhafazakârlıktan
yana olan, gelenek ve göreneğe, mevcut düzenin değerlerine bağlı
kalan kimse, birey ve toplum (hakiki ve hükmî şahsiyet) demektir. Meselâ
“sağcı yazar” ve “sağcı parti” ifadelerinde olduğu gibi. “Solcu” kelimesi de
yeni bir kelime olup düşünce, siyaset ve ekonomide sol görüşü benimseyip
gelenekçiliği ve muhafazakârlığı reddeden, sosyalizm taraftarı olan (kimse
ve parti…) demek olur. 648
İşte bugün sağcılık ve solculuk, sağcılar ve solcular dediğimizde daha
çok siyasi eğilimleri dile getiren bu iki kelimenin renklerinin tonlarında
her ne kadar zaman, zaman değişmeler meydana gelmişse de asıl bunların
içeriğini dolduran şey, 1789 Büyük Fransız İhtilalinden sonra toplanan 1.
Cumhuriyet Meclisi yani Milli Meclis olmuştur. Bu mecliste başkanlık kürsüsüne
göre sağ taraftaki sıralara ihtilale karşı oldukları bilinen aristokratlar
ve kilise temsilcileri, sol taraftaki sıralara da ihtilali yapan liberal burjuva
temsilcileri oturmuşlardı. İşte bu oturuş durumuna bakarak kralcı aristokrat
ve kilise temsilcilerine (yani eski düzen taraftarlarına) sağcı, ihtilalci
burjuva temsilcilerine (yani yeni düzen taraftarlarına) da solcu denilmiştir.
Böylece siyasi literatür de yepyeni bir kelime ve yeni bir terim kazanmış
bulunmaktadır. Ancak bu tabirlerin zamanımıza kadar devam ede gelen
kaypaklığı, onların menşeinde mevcuddur. Nitekim kralcıların meclisteki
sayıları azalıp burjuvalarla sosyalistlerin siyaset mücadelesi başlayınca, bu
defa burjuvalara sağcı, sosyalist ve komünistlere solcu denilmiştir.
Batı demokrasilerinde sağcılık genel olarak liberal kapitalist siyasi
programlara bağlılığı, yani iktisadi hayatta özel mülkiyet ve özel teşebbüse,
siyasi bakımdan klasik hürriyetlere taraftarlığı ifade eder.
648 Misalli Büyük Türkçe Sözlük
• 281 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Solculuk da muhtelif derece ve şiddetlerde özel mülkiyete, özel teşebbüse
karşı çıkan, iktisadi hayatta devletçi ve kolektivist görüşleri savunan
siyasetlere taraftarlık etmektir, diyebiliriz.
Felsefi bakımdan sağcılık, materyalizme (maddeciliğe ve inkârcılığa)
karşı olmak, madde ile beraber ruhun varlığına, Allah’a ve dine inanmaktır.
Solculuk ise madde dışında ve ötesinde bir değer tanımamak, dini ve Allah’ı
inkâr etmektir. Bu açıdan solculara göre sağcılık gericilik sayılır.
Sosyal değişme ve gelişme açısından, tekâmülcü (evrimci), toplumu ıslahat
ve reformlar yaparak, büyük sarsıntılara uğratmadan kendi şartları ve
kurulu düzenin mantığı içinde değiştirmeye ve iyileştirmeye çalışan görüşler
sağcı sayılır.
(Ama bu, sağcıların Kur’an’ın istediği gibi tevhidî iman edenlere ad verildiği
anlamına kesinlikle gelmez. Batıda ve bu ülkede solcu kâfirler olduğu
gibi, sağcı kâfirler ve müşrikler de az değildir. -A.Kalkan-)
Orijinal şekliyle “ashâb-ül yemîn” (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar)
649, “ashâb-üş şimal” (solcular, sol sahipleri ve solda olanlar)650; bundan
başka “ashâb-ül meymene” (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar)651 ve
“ashâb-ül meş’eme” (uğursuzlar) 652 kelimeleri geçmektedir. Şimdi bu kelimelerin
üzerinde biraz duralım:
“Ashâb-ül yemîn” derken “ashâb” kelimesi “sâhib”in çoğuludur. “Sâhib”
ise ister insan veya hayvan, ister yer ve zaman olsun, bir şeyden ayrılmayandır.
Bu birliktelik ister bedenle olsun –ki bu asıl ve en çok olanıdır- isterse
yardım ve destekle olsun fark etmez, aynıdır.653 Bu kelimeye bazı sözlükler
dostluk, arkadaşlık ve sahip anlamları vermişlerdir. “el-yemîn”e gelince bu
aslında sağ el demektir. Sağ el, sol elden daha kuvvetlidir, onun için sağa bu
ad verilmiştir. El-yümnü, uğur ve bereket manasına olan kelime de buradan
gelir.
649 56/Vâkıa, 27
650 56/Vâkıa, 41
651 90/Beled, 18
652 90/Beled, 19
653 Râğıb, Müfredat
• 282 •
Ahmed Kalkan
Çünkü araplar hayır ve bereketi yemîne (sağa) nisbet ederler. İslam’dan
önceki dönemlerde araplar önemli işlerinde neticenin iyi mi kötü mü, hayırlı
ve uğurlu mu, yoksa hayırsız ve uğursuz mu olacağını anlamak için
kuş uçururlardı. Kuşların uçuş yönlerine ve uçuş biçimlerine bakarak gelecekten
haber verirler ve kehanette bulunurlardı. Gelecek hakkında böylece
yorum yaparlar ve bilgi üretmeye çalışırlardı. Eğer bu kuş sağ tarafa uçarsa
işlerin iyi gideceğine hayır ve uğurlu olacağına hükmederler, eğer sol tarafa
uçarsa o zaman da bunu bir kötülük ve uğursuzluk sayarlardı.
Râğıb, Yüce Allah’ın “ashâb-ül yemîn mâ ashâb-ül yemîn” (sağın adamları,
nedir o sağın adamları!)654 âyeti, saâdet ve bereketlere mazhar olan kişileri
anlatır. Bu da, insanların hayır ve bereketi sağ ile, kötülük ve uğursuzluğu
sol ile ifade etmeleri esasına göre söylenmiştir. “yemîn” kavramı,
aynı zamanda bereket ve saadet için de kullanılır. Yüce Allah’ın “ve emmâ
in kâne min ashâb-il yemîn” (Eğer o, sağın adamlarından ise,)655; “fe selâmün
leke min ashâbi’l yemîn” (Ey sağcı) sana sağcılardan selâm!)656 sözü de bu
anlamdadır, demiştir. 657
Yemin etmede kullanılan “yemîn” (sağ el) sözcüğü, elin istiare yoluyla
kullanılmasıdır. Bu, sözleşen, yemin eden ve bu gibi kişilerin sağ ellerini
kullanmalarındandır. Araplar ahitleşme ve sözleşme hususunda sağ elini
arkadaşının sağ eline vurması ve dokundurup sürmesi alâkasıyla yemin etmeye
yemin adı verildi. Yani böylece sağ el aynı zamanda yemin etmek ve
yemin demektir. Yemînin çoğulu “eymân” gelir. Nitekim şu âyetlerde bu
kelime yemin anlamında kullanılmıştır. “Yoksa ne hükmederseniz mutlaka
sizindir diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar
geçerli kesin sözler (yeminler) mi var?”658 “Ötekiler (münâfıklar), sen hakikaten
kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair
en ağır yemnleri ile Allah’a yemîn ettiler.”659
Bazı İslâm âlimleri “ashâb-ül yemîn”i “Böylece kitabı sağ eline verilen
kimse, kolay bir şekilde hesap verecek”660 âyetine dayanarak, amel defteri de-
654 56/Vâkıa, 27
655 56/Vâkıa, 90
656 56/Vâkıa, 91
657 Bk. Müfredat, yemîn maddesi
658 68/Kalem, 39
659 24/Nûr, 53
660 84/İnşikak, 7–8
• 283 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
nilen kitapların kıyamet gününde sağ tarafından verilecek olan kimseler
olarak anlamışlardır. Elmalılı bunu naklettikten sonra ashâb-ı yemîn hakkındaki
kendi görüşünü şöyle açıklamaktadır: Ashâb-ı yemîn, yeminine
sadık, sözünü tutan, işine sahip mutlu kişi manasını ifade edebilir ki, mukabili
yemini bozan demektir. Ayrıca bu tabirin, Allah için yeminine sâdık
ve vefakâr anlamında kullanıldığı da söylenebilir. 661
Aslında Allah, ruhlar âleminde ve görevlendirdiği Peygamberler vâsıtası
ve gönderdiği kitaplar yardımı ile tüm insanlardan söz almıştır, ahit
almıştır. Onun için İlâhî kitapların bu sözleşmenin metinleri olduğunu
söylemek mümkündür. Tevrat ve İncil’e eski ahid ve yeni ahid adı verilmesi
de bunu gösterebilir. Âyette “Onlar o Allah’a verdikleri sözlerini tutmayanlar,
Allah’ın yerine getirmelerini istediği emirleri yerine getirmeyenler
ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlardır. İşte gerçekten zarar edecek olanlar
da onlardır”662 buyrulmuştur. Bu âyetin tefsirinde M. Hamdi Yazır şunları
söylemektedir: İlk yaratılışta “ancak Sana ibâdet ederiz ve ancak Senden
yardım dileriz”663 kavramı üzere akıl ve yaratılış olarak, Allah ile aralarında
yapılmış olan ezeli antlaşmayı, iman ve kulluk antlaşmasını, bu yaratılışa
ait genel kanunu, yukarıda görüldüğü üzere, her iki taraftan antlaşma ile
belgelenip tekit edildikten; bir taraftan kitaplar indirme ve peygamber gönderme
ile takviye, diğer taraftan da kalb ve dil bakımından iman ve ikrar ile
kuvvetlendirdikten sonra bu İlâhî antlaşmayı ve misakı kendi kendilerine
bozmaya ve kaldırmaya, çözmeye kalkışırlar. İman etmemeye ve imandan
çıkmaya çalışırlar. 664
“Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen bir
kimse, kör olan bir kimse gibi olur mu? Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz
vicdanlı kimseler idrâk ederler. Onlar ki, Allah’ın ahdini yerine getirirler
ve antlaşmayı bozmazlar.”665 Bu “ülu’l elbâb” denilen üstün akıllı kimselerin
devam eden âyetlerde 8 çeşit özellikleri zikredilmiştir. Ancak burada bizim
konu ile ilgili olan “Allah’ın ahdini ifa ederler” ifadesi birinci sırada anılmıştır.
661 Elmalılı, VII, 398
662 2/Bakara, 27
663 1/Fâtiha, 5
664 Elmalılı, Hak Dini, I, 245
665 13/Ra’d, 19–20
• 284 •
Ahmed Kalkan
Allah’a verilen söz, yemin ve ahid, Kur’an’da “Rabbin Âdemoğullarından,
onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak:
‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiştir. Onlar da: ‘Evet buna şahidiz,
demişlerdir.”666 İşte bu İlâhî ifadede açıklandığı üzere, Allah Teâlâ’nın rabliğini
itiraf edip hükümranlığını kabul etmek şeklinde kendi öz benliklerinde
taahhüt ettikleri tevhit ahdine vefa ederler. Ve bu misakı, sözleşmeyi bozmazlar.
Vefasızlık edip sözlerinden dönmezler ve yeminlerini bozmazlar. 667
Burada Kur’an’ın sağcılar dediği kimseleri daha iyi ve daha kolay anlamak
için biz, başka bir açıklama getirmek istiyoruz. O da “ashâb-ül yemîn”
(sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar) derken “el-yemîn” kelimesinin bilinen
belli bir yemîn olmasıdır. Arapçadaki teknik ifadesiyle bu Marife-bilinen
mâlum bir kelimedir. Bu da insanların yaratılışta Allah’ın koymuş olduğu
nizamı yaşama ve yaşatma konusunda Allah’a verilmiş olan ahit, söz
ve yemîndir. İşte bu söz ve yemin sahipleri, Allah’ın koyduğu hayat tarzını,
sosyal, siyasî, iktisadî ve ailevî… sistemi yaşamak ve yaşatmak için yeminine
sahip çıkarak, sözünde duran kimselerdir. Bunlar iman ederler yani nizama
girmeyi ve onun için ve onun içinde çalışmayı kabul ederler; böylece
bunun faydasını hem dünyada görür ve hem de âhirette görürler. Solcular
ise iman değil, “âyetlerimizi inkâr edenler ise işte onlar soldakilerdir.”668 âyetinde
ifade edildiği gibi küfrederler. Allah’ın koyup kurduğu düzeni kabul
etmezler; O’nun emir ve nehiylerini dinlemezler. Onun için de dünya ve
ahirette rezil ve rüsvay olurlar.
Bu sağcılar kesimine lafız ve söz olarak sağcı deyip de anlam olarak
dürüst ve erdemli bir hayat yaşayanlar anlamını verenler de vardır. Bazı
müfessirlere göre bu sağdakiler “iman edip sâlih (doğru ve yararlı) işler
yapmakta” her zaman fazla önde olmayan, ama hata yaptıktan ve günah
işledikten sonra tedricen dürüstlüğe ve erdemliliğe ulaşanlardır.669 Ama
bunlar “önde olanlar” kadar iyi bir hayata sahip olamasalar da nihai kazançları,
onları ötekiler ile aynı ruhi doygunluk seviyesine ulaştırır.670 Buradaki
“önde olanlar” ise âyetteki “sâbikun” grubudur. “ve sizler de üç sınıf
666 7/A’râf, 172
667 Elmalılı, V, 140
668 90/Beled, 19
669 Fahreddin Râzi
670 Muhammed Esed, III, 1105
• 285 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
olduğunuz zaman”671 buyrulduktan sonra “ashâb-ül meymene”, “ashâb-ül
meş’eme” ve “es-sâbikun” olmak üzere burada üç sınıf insandan bahsedilmektedir.
Bunlar, sağcılar, solcular ve öne geçenlerdir. Burada hitap her ne
kadar Kur’an’ın indiği zamanki muhataplara ve şimdiki okuyuculara gibi
görünüyorsa da aslında bu ifade tüm insanlığı kapsamaktadır. Yani ilk insandan
itibaren kıyamet gününe kadar bütün insanlar bu üç grup içinde
mütalaa edileceklerdir.672 Medârik, bu üç sınıftan ikisinin cennete, diğer bir
sınıfın da cehenneme gideceğini söylemiştir. 673
Bugün dilimizde geçerli olan sosyal, siyasi ve ekonomik anlamdaki
“sağcı” ifadesi, XVIII. Asırdan sonra batıda kullanılmaya başlamış olan
kelimenin tercümesinden başka bir şey değildir. Yani dine inanmakla beraber
bunun, insan ürünü düzenlerin mensubu olan ve sosyal, siyasal ve
ekonomik yapıyı değiştirme değil, onların devam etmesini isteyen bir tip
olduğunu söyleyebiliriz. Bizim kanaatimize göre Türkçemizdeki sağcı ile
Kur’an’daki sağcı ifadesi bir birinden tamamen farklıdır. Kur’an’daki sağcı
kelimesinin zamanımızdaki dilimizde kullanılmakta olan kelimelerden
hangisi ile tercüme edebiliriz diye araştırma yapıp şöyle bir düşündüğümüzde
bunu ancak “dinci” kelimesinin karşılayabileceğini görürüz. Dinci
demek her şeye ama her şeye din gözlüğü ile bakan, İlâhî vahyi ve kutsal
emirleri merkeze alan kimse demektir. Hayata İlâhî buyrukların hâkim
olmasını isteyen kişilere bugün “dinci” diyorlar. Hâlbuki sağcıların genel
olarak söylemek gerekirse böyle bir dertlerinin olmadığını ifade edebiliriz.
Zira onlar, liberalizm ve kapitalizm gibi dünya düzenlerinin, demokrasi, insan
hakları, serbest piyasa ekonomisi ve kadın erkek eşitliği gibi batı değerlerinin
arkasında koşturup duruyorlar. Maalesef müslümanların bugün şuculuk
ve buculuktan ileriye giderek İslâm’a ve İslâmî esaslara gelemedikleri
gibi, sağcıyız diyenler de Batı değerlerini ellerinin tersiyle itip henüz İlâhî
değerlere gelememişlerdir. Ben şeriatın aleyhindeyim diyen bir müslüman,
müslüman olabilir mi? Behey şaşkın, bu nasıl bir Müslümanlık! Şeriat, Allah’ın
emirleri, nehiyleri, buyruk ve tavsiyeleri demektir. Hiçbir kimsenin
kanun koymaya ve bir kural getirmeye hak ve salahiyeti, güç ve kudreti
yoktur. Onun için Batı değerleri ve Doğu değerleri diye bir şey olamaz.
671 56/Vâkıa, 7
672 Mevdudi, Tefhim-ül Kuran, VI, 93
673 H.B.Çantay, K.H. ve Meal-i Kerim, III, 972
• 286 •
Ahmed Kalkan
Ama var denirse, biz hayır, yok deriz ve uyum ve âhenkten ziyade, taazzuv
etmiş, organik olarak organizmalaşmış bir düzenden ziyade bir çelişkiler
dünyası var, diye cevap veririz. Toplum adına ve hayat adına bugün
doku uyuşmazlığı içinde, birtakım acılar ve sancılar çeken krizden krize
düşen bir yapıdan, yani bozuk düzenden başka bir şey yoktur. Bunların
demokrasileri de ekonomileri de hep çelişkilerle doludur. Paralarını kiraya
verip oturduğu yerden hiçbir ek emek veya risk ilave etmeden bedavadan
paraya para kazandıranlar, vergi adına zulüm yapanlar…
Tüm güç, kuvvet, izzet ve şeref Allah’ındır. Kim ululuk, şan ve şeref istiyorsa
bilsin ki, şan ve şeref, ululuk ve değer tümüyle Allah’ındır. 674 Başka
bir âyette “ama asıl şeref, Allah’a, O’nun elçisine ve inananlara aittir. Fakat
ikiyüzlüler bunun farkında değildirler”675 buyrulmaktadır. Yani şeref ancak
Allah’a mahsustur. Hz. Peygamber Risâlet-elçilik görevi, iiman edenler de
iman etmeleri nedeniyle şereflidirler. Fakat kâfirlerin, fâsık, fâcir ve münâfıkların
şereften bir payları yoktur. 676
Onun için Türkiye’deki sağcılık düşüncesinin İslâmî gerçeklerle uyuştuğunu
söylemek mümkün değildir. Çünkü aralarında değerler farkı bulunmaktadır.
Ekonomileri faiz üzerine oturan, demokrasileri ise Allah’ın muradının
ne olduğuna değil, insan istek ve iradesine dayanan, içtihat ve icma
ile değil, kendi istek ve arzuları ile kanun yapan bir sistemin mensupları İslâm’a
hizmet etmiş olamazlar. Olsa, olsa bunlar, günü kurtarmak için geçici
hevesler peşinde koşmaktan başka bir şey yapmış olmazlar. Kanuniden beri
kanun yapan bu kanun mensupları, her geçen gün aşağıya ve her geçen gün
tükenmeye doğru sürüklenmektedirler. O nedenle yapılacak tek şey, eşyanın
tabiatına uygun hareket ederek insan şeref ve onurunu ön plana alarak
Allah’a kullukta birleşip herkesin eşit temsil edildiği kişiliğini yaşadığı, bir
hukuk toplumunu, tüm organları ile uyum içinde olan, taazzuv etmiş tek
bir uzviyet olan, iman, amel ve ahlak toplumunu yeniden kurmaktır.
Eğer bir gün müslümanlar, Kur’an’ın öngördüğü sağcılık zihniyetine
ererlerse yamalı bohçaya dönüşmüş ve birbirinden kopup parça, parça olmuş
sistemlerin peşinde koşmayı bırakıp merkezde Allah var diyerek, kâinattaki
tevhit birliğine erip bir iman toplumu olarak İlâhî düzeni yeniden
674 35/Fâtır, 10
675 63/Münâfikun, 8
676 Mevdudi, VI, 332
• 287 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
kuracaklardır. Bizim bu husustaki tavsiyemiz tüm müslümanların Kuran ve
sahih sünnet ışığında yeni bir dünya kurmaya çalışanlara köstek değil, destek
olmaları, yolun ortasındaki küçük bir taş parçasını kıyıya uzaklaştırmak
gibi bir katkıda bulunmalarıdır. İyilerin iyilikleri, kötülerin kötülüklerini
silip süpürür. 677
Hüküm ve Hikmetler
31-39. Âyetler:
Bu âyetlerden aşağıdaki hususlar anlaşılmaktadır:
1- Cehennemin on dokuz bekçi ve zebanisi asla karşı konulamayan meleklerdendir.
Onlar kalabalıklarla karşılarında durulması mümkün olan insan
türünden değildirler.
2- Meleklerden on dokuz adedin söz konusu edilmesi, kâfirlerin fitneye
uğramasına, yani sınanmalarına sebep olmuştur. Zemahşeri dedi ki: Onların
sayı sebebiyle fitneye maruz kalmaları sebep olarak gösterilmemektedir.
Bizzat sayının kendisi sebep olarak gösterilmiştir. Çünkü Yüce Allah:
“Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne kıldık.” diye buyurmaktadır.
Yani biz onların sayısını ancak on dokuz yaptık diyerek, kâfirler
için fitne olmayı, on dokuz sayısının yerine geçirmektedir. Çünkü yirmiden
bir eksik olan bu sayının durumu Allah’a ve O’nun hikmetine itiraz ve
alay edip, hikmeti büemese dahi mü’min gibi boyun eğmeyen kimselerin
bu sayı sebebiyle fitneye düşmeleri söz konusudur. Şöyle denilmiş gibidir:
Bizim onları bu sayıda kılmamız sayı sebebiyle fitneye düşmeyi gerektirecek
bir özelliktir. Bu da mü’minlerin inancının daha bir sağlamlaşması,
kâfirlerin de hayret ve şaşkınlığa düşmesi içindir.678
3- Bu sayının söz konusu edilmesi ile Tevrat ve İncil verilenlerin, Muhammed’in
(s.a.s.) peygamberliğinin doğruluğuna dair kesin inançları
daha da artmış oldu. Çünkü cehennem bekçilerinin belirtilen bu sayısı ellerindekilere
uygun düşmektedir. Aynı şekilde bu böylelikle mü’minlerin
imanının artması sonucunu da vermiştir. Çünkü onlar Allah’ın Kitab’ında
677 11/Hûd, 114; Prof. Dr. Osman Eskicioğlu
678 Zemahşeri, III/288.
• 288 •
Ahmed Kalkan
bulunan hükümleri her tasdik ettikçe iman etmiş olurlar. Sonra da cehennem
bekçilerinin
sayısını tasdik ettikleri için de imanları artmış oldu. Aynı
şekilde bu kendilerine kitap verilip, Muhammed’in (s.a.s.) ashâbından cehennem
bekçilerinin on dokuz olduğunu tasdik edenlerin şüphelerini de
ortadan kaldırır. Yine bu hicretten sonra ortaya çıkacak, kalplerinde şüphe
ve münafıklık
bulunan Medine münafıkları ile Yahudi ve Hristiyanların
kâfir olanlarının şöyle demelerine sebep olmuştur: Allah cehennem bekçileri
için bu alışılmadık sayıyı söz konusu ederek neyi söylemek istemiştir?
Onların bu şekilde bir soru sormalarından, maksat bu Kitab’ın Allah tarafından
gelmiş olduğunu uzak bir ihtimal olarak görmek ve hatta Allah’tan
geldiğini
inkâr etmektir. Yani Yüce Allah bu hayret verici sayıyı söz konusu
ederek
neyi kastetmiştir?
4- Yüce Allah’ın: “İman edenlerin de imanı artsın.” İfadesi, imanın artıp
eksildiğine bir delildir. Yani iman itaat ile artar, masiyet ile eksilir. Çoğunluğun
görüşü budur. İmanın hakikati artma ve eksilme kabul etmez, diyenler
ise âyeti imanın semereleri, etkileri ve gerekleri hakkında yorumlarlar.
Kitab Ehli ile mü’minler hakkında onların kesin inançları ve imanlarının
arttığı kabul edildikten sonra, şüphelerinin söz konusu olmayacağının
belirtilmesi
ise, tekid ve pekiştirme babmdandır. Şöyle denilmiş gibidir:
Onlar
o kadar kesin bir inanca sahiptirler ki, artık bundan sonra şüphe
ve tereddütleri
söz konusu olmaz. Gerçek şu ki; kesin bir inanca sahip olan bir
kimse, bazen delilin herhangi bir önermesinde gaflete düşebilir ve tekrar
şüpheye düşebilir. Yine bu ifadeler ile onların dışındakilerin durumuna
bir
işarette bulunulmaktadır. Şöyle denilmiş gibidir: İşte onların durumu
sapık
ve kâfirlerden şüphe içerisinde olanların durumundan farklı olmalıdır.
5- “İşte Allah kimi dilerse böylece saptırır, kimi de dilerse hidâyete kavuşturur.”
Bundan maksat, zahiren anlaşılan saptırmak ve hidâyetin, Yüce
Allah tarafından yapılan şeyler olduğu değildir. Yüce Allah’ın bazılarını
sapmaya, diğer başkalarını da hidâyete mecbur ettiği de kastedilmemektedir.
Bundan maksat Yüce Allah’ın kulları hakkındaki sünnetlerinden birisini
tespit etmektir. Bu da Allah’ın yaratmış olduğu sebepler ile sonuçlar
arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktır. Sapıtan bir kimse ancak kendisi ve
kendi tercihi ile sapıtır. Hidâyet bulan bir kimse de ancak kendi irâde ve tercihi
ile sapıtır. Bundan sonra Yüce Allah sapıtanlann sapıklığını arttırarak
onları hidâyetin işaret taşlarından uzaklaştırır. Buna sebep ise onların
kötü
seçimleri, istidadları ve inatlarıdır. Diğer taraftan Yüce Allah mü’minlerin
• 289 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
de imanını, onlara hidâyet ve doğruluk yollarını izleme muvaffakiyeti vererek
ve güzel seçimleri sebebiyle arttırır. Kâinatta hiçbir şey, Allah’a rağmen
meydana gelmez. Meydana gelen her bir şey O’nun irâdesi ve dilemesi ile
olur. İsterse O’nun emrettiği ve sevdiği şeylerin aksi olsun.
6- “Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez.” buyruğu cehennem
bekçilerinin sayısının hikmetini de, Onun her bir ordusunun sayısının
hikmetini de ebediyyen Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediğine
bir işarettir. Bu Muhammed’in on dokuzun dışında askeri yok mu, diyen
Ebu Cehil’e bir cevaptır.
Tirmizi’nin rivâyetine göre Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sema
gıcırdadı; gıcırdamakta da hakkı var. Çünkü orada alnın Yüce Allah’a
secdeye konulmadığı dört karışlık kadar bir yer dahi yoktur.”
7- Yüce Allah cehennemi, cehennemin niteliklerini, onun pek büyük
bir belâ ve musibet olduğunu, onun sürekli olarak insanlar için bir korku
ve uyarı olduğunu inkâr eden herkesi “ama öyle yapmıyorlar (öğüt almıyorlar)”
buyruğu ile uyarıp bu durumdan vazgeçmelerini emir buyurmaktadır.
8- Yüce Allah şereflerini yüceltmek ve bunlarda ortaya çıkan hususlara,
bunlardaki Yüce Allah’ın hayret verici kudretine ve bunları var etmekle varlıklar
âleminin ayakta durduğuna dikkat çekmek üzere aya, geceye ve sabaha
yemin etmektedir. Hakkında yemin edilen husus ise Sekar’m (cehennemin)
musibetlerden birisi olduğu, onun insanlar için bir uyarıp korkutucu
ya da uyarıp korkutma özelliğine sahip olduğudur. Hasan-ı Basri der
ki: Allah’a yemin ederim ki O, yaratıkları ondan daha büyük bir musibetle
uyarıp korkutmuş değildir.
9- Cehennem ateşi hayır ve itaate doğru ilerlemek isteyen kimseler ile
geri kalıp şerre ve masiyete doğru gitmek isteyen kimseler için bir uyarıcıdır,
korkutucudur.679
679 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/226-228.
• 290 •
Ahmed Kalkan
- 40. Âyet -
جَنَّاتٍ يتَسَاءَُلونَ ¡فِ ي
“Cennetlerde soruştururlar.” (40. Âyet)
Cennetlerde birbirlerine sual soruyorlar
Onlar cennetlerdedirler, soruşurlar
(Onlar) cennetlerde, hep bir ağızdan soracaklar
Cennetlerde soruştururlar,
Onlar cennettedirler, sorup dururlar.Cennetlerdedirler. Sorarlar,Onlar
cennetlerde ağırlanırlar. Sorarlar.Onlar cennetlerdedirler; birbirlerine sorarlar.
Onlar nitelikleri tam olarak kavranılamayan, dünyadakilerle kıyaslanılamayan
Cennet bahçelerindedirler.
Birbirlerine sorarlar... Ayrıca müslümanların çocukları ve melekler de
günahkârlara sorarlar...
Bu soruyu soranların kimler olduğu hakkında âlimlerin görüşleri:
1) Ali’ye göre müslümanların çocuklarıdır.
2) Abdullah b. Abbas’a göre meleklerdir.
Taberi diyor ki: Allah Teâlâ bu âyette Ashâb-ı Yemin’in günahkârlara:
“Sizi cehenneme sokan nedir?” diye sorduklarını zikretmektedir. Bu da bu
soruyu soranların, çocuklar ve melekler gibi günah işlemeyen kimseler olduklarını
göstermektedir.
• 291 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Çünkü mükellef olan ve günah işlemeye müsait olan insanların suçlulara
bu soruyu sormaları beklenemez. Zira onlar da insanı cehenneme sokan
sebebin, günah işlemek olduğunu bilmektedirler.”680
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Amel defterleri solundan
verilenler, çalışmayanlar yahut tek başına çalışan, kendi keyfince uğraşan
yeminsizler kendi çalışma ve gayretleriyle boğuşurken, amel defterleri sağından
verilen bu ashâb-ı yemin cennetlerdedirler suçluları soruştururlar,
suçluların hallerinden kendi aralarında konuşur, bahseder, birbirlerine sorar
yahut sordururlar.
“Bu soru kınama ve hasret çektirme içindir.” denilmiş ise de, herşeyden
önce hakkı ortaya çıkararak suçlarının mâhiyetine göre şefaat imkânını
araştırmak için görüşüp dertleşme veya bir sorguya çekme olmak, ardından
“Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” 681 ifadesinin gelmesine
daha uygun görünür.
Bu soruşturmanın bu şekilde anlatılıp açıklanması da suçluların hallerini
ve hüküm giymelerinin sebeplerini sorup araştırarak hakkı ortaya
çıkarmanın ve ona göre hayır ve iyi hal için çalışmanın ashâb-ı yeminin
özelliği olduğunu anlatmak, bununla beraber sayılacak olan suçların sahibi
suçluların ahirette şefaat ile de kurtulmalarına ihtimal olmadığını dünyadakilere
hatırlatarak öğüt vermek içindir.”682
680 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/486-487.
681 74/Müddessir, 48
682 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/429-430.
• 292 •
Ahmed Kalkan
- 41. Âyet -
§ رِمِ ي نَ í عَنْ اْلُ جْ
“Suçlular hakkında.” (41. Âyet)
Günahı hayat tarzı edinenlere
Suçlular hakkında.
Mücrimlerden
Suçlulardan
Günahkârlara
Suçlu-günahkârlara
İslâm’a planlı cephe alarak, Müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma,
yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsilerin, suçluların, günahkârların
halini soruyorlar.
Suçlu, günahkâr, kâfir, müşrik, münafık ve mürtedlerin durumunu...
Cennet ehli mü’minler, aralarında çok uzun mesafe olmasına rağmen cehennem
ehli suçlulara kınama amacıyla şöyle derler:
Mevdudi diyor ki: “Daha önce de birçok yerde geçtiği gibi, cennet ehli
ile cehennem ehli arasında binlerce kilometrelik bir mesafede olmasına
rağmen bir aracı olmadan birbirleriyle konuşabileceklerdir. Meselâ Bk.
7/A’râf, 44-50; 37/Sâffât, 50-57.”683
Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bu soru, o suçluları daha çok susturmak,
daha çok kınamak ve kalplerine elem ve hasreti sokmak içindir.
Suçlulara şöyle derler:”684
683 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/478.
684 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/129.
• 293 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
- 42. Âyet -
سَقَرَ ¡ مَا سَلَكَكُْ فِ ي
“Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir?” (42. Âyet)
‘Sizi cehennemde bulunmaya ne şey sevketti?’
‘Sizi, içinizi yansıtan bu ateşe ne soktu?’
Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir?
‘Sizi Sekar’a sokan nedir?’ diye;Nedir sizi Sekar’a sürükleyen?Sakar’a (cehenneme)
girmenizin sebebi nedir? diye.‘Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten
nedir?’
Sizi Sakar’a, cehenneme sokan ne?’ diyorlar.
‘Sizi, içinizi yansıtan bu ateşe ne soktu?’
“Sizi Sekar adlı Cehenneme sokan, sürükleyip iten ve onun ateşini size
tattıran nedir? Hangi suçtan dolayı buradasınız?”
Ebu Hayyan şöyle der: “Onların soruları, kâfirleri kınama ve küçümseme
sorusudur. Yoksa mü’minler, onları cenhenneme sokan şeyin ne olduğunu
bilirler.”685
“Sizi Sekar’a sokan nedir?” Yani bu cehenneme girmenize sebep olan suçunuz
nedir? Bu soru, ashâb-ı yeminin birbirlerine değil de suçlulara doğrudan
veya dolaylı olarak sordukları sorudur. Zemahşerî şöyle der: Bu, ashâb-
ı yeminin birbirlerine sorduğu soruyu açıklamak değildir. Öyle olsaydı
“Onları Sekar’a sokan nedir?” denilmesi gerekirdi. Bu, onların sordukları
kişilerin verdiği cevabı hikâye etmektir.686 Yani, sorulanlar şöyle anlatırlar:
“O suçlulara sizi Sekar’a sokan nedir?” dedik.”687
685 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/380; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/129.
686 Zemahşeri, Keşşaf: 4/187.
687 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/430.
• 294 •
Ahmed Kalkan
- 43. Âyet -
§ قَاُلوا لْ نكُ مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ
“Derler ki: ‘Namaz kılanlardan değildik.” (43. Âyet)
Cevap verecekler: ‘Biz, hem Allah’la bağımızı koparmıştık,
Suçlular, soranlara cevap vererek derler ki: ‘Biz dünyada âlemlerin Rabbi
için namaz kılanlardan değildik.’
“Biz namaz kılanlardan değildik.” Burada “namaz kılmak” tümü ile
“iman etme”yi anlatan dolaylı bir ifadedir. Bu ifade biçimi, bu inanç sisteminde
namazın taşıdığı önemi vurgulamakta, onu imanın göstergesi ve
sembolü olarak tanıtmaktadır. Buna göre namazı inkâr etmek kâfirliğin delili
olmakta, sahibini mü’minlerin safının dışına çıkarmaktadır. 688
Mevdudi diyor ki: “Biz Allah’a, Rasûlü’ne ve Kitabı’na inanarak Allah’a
inananların ilk olarak yerine getirecekleri hakkı yerine getirenlerden değildik.
O hak namazdır. Bundan da iman etmeyen kimsenin namaz kılmadığını
burada iyice anlamalıyız. Dolayısıyla bir kimse eğer namaz ehlinden
ise, kendiliğinden anlaşılır ki o kimse iman ehlidir. Çünkü iman olmadan
namaz kılınmaz. Ayrıca namaz kılanlardan olmamanın da cehenneme gitme
sebeplerinden olduğu açıklanmaktadır. Onun için bir kimse iman etse
ama namazı terkedenlerden olsa, o da cehennemden kurtulamayacaktır.”689
688 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
689 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/478-479.
• 295 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
- 44. Âyet -
§ وََلْ نكُ نطْعِمُ الِْسْكِ ي نَ
“Ve yoksula yedirmezdik.” (44. Âyet)
Hem de yoksulları doyurmazdık.
Ve fukaraya yemek yedirmezdik
Fakirlere yemek yedirmezdik,Düşkün kimseyi doyurmuyorduk.
“Allah’ın bize verdiği nimetlere karşı cimri davranarak miskin, düşkün,
fakir ve yoksullara yemek yedirmez, karnını doyurma çaresi aramaz, sadaka
vermez ve iyilikte bulunmazdık. Allah’ın emrini tanımaz, kullarına acımazdık.”
İbn Kesir şöyle der: “Bu iki âyette kâfirler şunu demek istiyorlar: Rabbimize
kulluk etmedik ve O’nun kendi cinsimizden olan yaratıklarına da
ihsanda bulunmadık.”690
Mevdudi diyor ki: “Buradan, açlık içerisinde olan birisini görüp de,
yemek yedirmeye kudreti olduğu halde ona yemek vermemenin ne kadar
büyük günah olduğu anlaşılmaktadır ki bunun cehenneme gitme sebeplerinden
biri olduğu özellikle vurgulanmıştır.”691
Seyyid Kutub der ki: “Yoksulların karnını doyurmazdık.” Bu günah,
imansızlığın peşinden geliyor. Çünkü iman etmek yüce Allah’ın doğrudan
kendisine yönelik bir ibadetken, yoksulların karnını doyurmak yine Allah’a
yönelik, fakat uygulama alanı kullar olan bir ibadettir. Yoksulların karnını
doyurma ibadetinin Kur’an’da sık sık vurgulanması, Kur’an’ın karşılaştığı
toplumda yardımlaşma duygusunun zayıf olduğunu, o acımasız ortamda
yoksulların gözetilmediğini kanıtlar. Gerçi o toplumun insanları iş öğünmeye,
hava atmaya sıra gelince el açıklığı ile, cömertlikle bol bol övünürlerdi.
Fakat sıra fakirlere yardım eli uzatmaya, gösterişsiz ve içtenlikli merhamete
gelince yan çizerlerdi.
690 Muhtasar-ı İbn Kesir: 3/573; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/129.
691 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/479.
• 296 •
Ahmed Kalkan
- 45. Âyet -
§ وضُ مَعَ ا خْ لَاِئضِي نَ ï وَكُنَّا نَ خُ
“Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.” (45. Âyet)
Üstelik (günaha) dalanlarla birlikte biz de dalardık.
Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.
Batakçılarla dalar giderdik
Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik.
Ve biz bâtıla dalanlar ile beraber dalan kimseler olmuştuk.
(Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk,
Bizim gibi olanlarla birlikte asılsız ve bozguncu konuşmalara dalardık.
(Bâtıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik.
Sapık ve aldanmışlarla birlikte bâtıl şeyler konuşur ve onlarla beraber gereksiz
boş şeylerle uğraşırdık. Boş lakırdılar, boşuna işler, şunun bunun aleyhinde
lehinde gereksiz sözlerle vakit öldüren, keyif ve zevkle ilgili boş şeylere
dalan gâfillerle beraber kendimizden geçer, dalar giderdik. Allah, Kur’an ve
Rasûlullah hakkında bir sürü iftiralarda bulunduk.”
Havd: İbn Cüzeyy şöyle der: “Havd, yakışık almayan batıl ve benzeri
şeyleri çok konuşmak demektir.”692
“Bizim gibi olanlarla birlikte asılsız ve bozguncu konuşmalara dalardık.”
Bu tutum inancı hafife almayı, imana karşı saygısızlığı, onu oyun ve
eğlence yerine koymayı, umursamaz ve önemsemez bir boşboğazlıkla onun
hakkında ulu-orta gevezelik etmeyi simgeler. Oysa iman ve inanç konusu
insan hayatındaki en önemli ve en ciddi konudur. İnsan, gönlünde ve bilin-
692 İbn Cüzeyy, Teshil: 4/162; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/129.
• 297 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
cinde hayattaki diğer her konudan önce bu konuya yer vermelidir. Çünkü
insanın düşüncesi, bilinci, duygu sistemi, değerleri ve ölçüleri bu temele
dayanır. İnsan, hayat yolunda ilerlerken gereken ışığı bu temel kaynaktan
alacaktır. Öyleyse nasıl bu konuda ciddi bir görüş edinmez, nasıl olur da bu
konuyu ciddiye almaz da kendisi gibi lafazanlara uyarak o konuda ileri-geri
konuşmalar yapar, kendisi gibi ciddiyetsizlerle birlikte olarak bu konuyu
eğlenceye alır. 693
- 46. Âyet -
µ بُ بيَوْمِ الدِّي نِ وَكُنَّا نكَذِّ
“Din gününü de yalanlardık.” (46. Âyet)
Din gününü de yalanlardık.
Hepsinden öte biz Hesap Günü’nü yalanlardık
En önemlisi biz din gününü, kıyamet gününü, öldükten sonra dirilmeyi,
haşri, hesap ve cezayı yalanlıyorduk, inanmıyorduk.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Namaz kılmamanın, fakirlere
bakmamanın, dalanlarla beraber dalıp gitmenin asıl sebebi de bu
imansızlık, bu küfürdür.”694
Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Yüce Allah kıyamet gününün büyüklüğünü
ifade etmek için, onu yalanlamalarını sona aldı. Çünkü kıyameti
yalanlama onların en büyük ve en çirkin suçlarıdır.”695
Seyyid Kutub da şöyle diyor: “Hesap verme gününü inkâr ederdik.” İşte
belaların ana kaynağı, merkezi burasıdır. Çünkü insan ahiret gününü, hesaplaşma
gününü inkâr edince elindeki bütün ölçüler bozulur, kafasındaki
bütün değerler alt-üst olur, hayatı şu kısacık dünya ömrü ile sınırlandırdığı
693 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
694 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/430.
695 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/129.
• 298 •
Ahmed Kalkan
için zihnindeki hayat alanı daralır, her şeyin sonucunu şu kısacık hayat alanındaki
gerçekleşmelerle karşılaştırır, bu sonuçlar ruhunu tatmin etmez,
son ve önemli değerlendirme olgusunu hiç hesaba almaz. Bundan dolayı
ahirete ve orada karşılaşacağı sona ilişkin bozuk değerlendirmesinden önce
tüm ölçüleri, elindeki tüm dünya işleri bozulur. Böylece en kötü sonla yüzyüze
gelir. Günahkârlar “biz İşte böyle idik, namaz kılmazdık, yoksulların
karnını doyurmazdık, sorumsuz gevezelere uyarak bu inanç sistemi hakkında
ileri-geri konuşurduk, hesaplaşma gününü inkâr ederdik” diyorlar.
Ne zamana kadar? 696
- 47. Âyet -
§ اْليَقِ ي نُ نَ أَتَ ô حَ تَّ
“Kesin olan bize gelip çatıncaya değin.” (47. Âyet)
Kesin olan bize gelip çatıncaya değin.
Ta ki ölüm hakikati, bizi, gelip buluncaya kadar.
“Yakîn (kesin hüküm olan ölüm) bize gelinceye kadar biz bu sapıklığa ve
kötü işlere dalmıştık. Ancak ölüm gelince ceza gününün hak olduğunu anladık.”
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ta bize o yakın (yani ölüm)
gelene kadar bu halde devam ettik ancak ölüm gelince ceza gününün hak
olduğunu iyice anladık dediler. İşte kendilerini cehenneme sokan suçlarını
böyle haber verirler.”697
Mevdudi diyor ki: “Ölünceye kadar kendi bildikleri yolda ısrar edip
durdular. Ta ki o gafil oldukları gerçek onlara ulaştı. Bu gerçek ölüm ve
âhirettir.”698
696 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
697 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/430.
698 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/479.
• 299 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Sonunda bize ölüm gelip çattı.” Seyyid Kutub da şöyle der: Bütün kuşkuları
dağıtan, bütün şüphelere son veren, işi kestirip atan ölüm.
O kesin akıbetten sonra artık ne pişman olmaya, ne tevbe etmeye ve ne
iyi davranışlar yapmaya zaman ve fırsat kalmaz.
Bu kötü ve alçaltıcı durum sunulduktan sonra günahkârların âkıbetlerinin
değişebileceğine ilişkin bütün umutlar kırılıyor. 699
مْ حُُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ ’نَّ ُ
أََ ك § ا لُمْ عَنْ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِي نَ ò فَ َ § ا تنْفَعُُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ òفَ َ
افُونَ ï صُُفًا مُنَ ش�َّ ةًَ كََّ بلْ لا يَ خَ ² مْ أَنْ يؤْتَ Ø يدُ كُُّ امْرِئٍ مِنْ ُ Œ فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ بلْ يُ ِ
نْ شَاءَ ذَكَرَهُ وَمَا يذْكُرُونَ إِلاَّ أَنْ يشَاءَ الَّلُ هُوَ أَهْلُ ò الاخِرَةَ كََّ إَِّنهُ تذْكِرَةٌ فَ َ
هْلُ اْلَغْفِرَةِ التَّقْوَى وَأَ
onlara ne oluyor ki ا لُمْ òفَ َ : şefaatçilerin şefaati § شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ : fayda
vermez ا تنْفَعُُمْ òفَ َ : yaban eşekleri حُُرٌ : onlar gibidir مْ’نَّ ُ
أََك : yüz çeviriyorlar
§ مُعْرِضِي نَ : öğütten كُُّ امْرِئٍ : عَنْ التَّذْكِرَةِ : isterler يدُ Œ بلْ يُ ِ : aslandan : مِنْ قَسْوَرَةٍ
kaçtı (kaçan) فَرَّتْ : ürkmüş كََّ : مُسْتَنْفِرَةٌ : açılmış مُنَ ش�َّ ةًَ : sayfalar : صُُفًا
verilmesini ² أنَْ يؤُْ تَ : onlardan مْØ مِنْ ُ : her biri gerçekten إَِّنهُ : hayır! : كََّ
âhiretten الاخِرَة : korkmuyorlar افُونَ ï بلْ لا يَ خَ : hayır, hayır! وَمَا öğüt aldı
(alır) ذَكَرَهُ : diledi (dileyen) شَاءَ : kim ki نْòفَ َ : bir öğüttür تذْكِرَةٌ : o Kur’an
Allah diledi (Allah’ın dilediğini) أَنْ يشَاءَ الَّلُ : ancak (alırlar) إِلاَّ : öğüt
almazlar يَذْكُرُونَ : bağışlamak da O’na yaraşır وَأَهْلُ اْلَغْفِرَةِ : sakınılmaya
lâyık أَهْلُ التَّقْوَى : O’dur : هُوَ
699 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
• 300 •
Ahmed Kalkan
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla...
“Artık, şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda vermez.” (48. Âyet)
“Buna rağmen, onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar?” (49. Âyet)
“Ürkmüş yaban eşekleri gibi.” (50. Âyet)
“Arslandan kaçan.” (51. Âyet)
“O kadar ki her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini isterler.” (52.
Âyet)
“Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar.” (53. Âyet)
“Hayır, hayır; gerçekten o bir öğüttür.” (54. Âyet)
“Artık kim dilerse ondan öğüt alır.” (55. Âyet)
“Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya lâyık
O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır.” (56. Âyet) (74/Müddessir, 48-56)
• 301 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
- 48. Âyet -
§ ا تنْفَعُُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ òفَ َ
“Artık, şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda vermez.” (48. Âyet)
İşte bunlara hiçbir şefaatçinin şefaati fayda vermeyecek.
Artık onlara şefaatçilerin şefaati da fayda vermez.
Bu yüzden, Allah’ın izniyle şefaat edecek olan melek, nebi, Rasûl, şehid
ve sâlihlerin şefaatleri onlara fayda vermez. Allah’ın azabını onlardan
savmaz. Onlar için yeryüzü halkı şefaat etse bile bu şefaat kabul edilmez.
Çünkü şefaat sadece mü’minlere fayda verir. Onlar ise imansızdır. Onlar
işledikleri suçların cezası olarak o Sekar’a dalar giderler. Allah’ın izni olmadıkça
kimse kimseye şefaat edemez. Bu yüzden sadece Allah’tan şefaat
istenmelidir.
Bu âyet-i kerimeden, Allah Teâlâ’nın, yaratıklarından bir kısmına, diğerlerine
şefaat etmeleri için izin vereceği hükmü çıkarılmaktadır. 700
Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet ediliyor: “Nebiler, melek
ve mü’minler şefaatçı olacaklardır. Cebbar olan Allah, “Benim şefaatim kaldı.”
diyecektir. Cehennem ateşinden bir avuç alacak onunla, yanıp kararmış
olan kavimleri cehennemden çıkaracak, onlar, cennetin başında bulunan ve
kendisine “Hayat suyu” denilen nehire atılacaklar ve onların vücutları, sel
yataklarında biten dereotu gibi bitecektir.” 701
“Sonra Allah Teâlâ, rahmetiyle dilediğini cehennem ateşinden kurtaracak
sonra meleklere, nebilere ve şehitlere şefaat etmeleri için izin verilecek onlar
da şefaatçi olup cehennemden insanları çıkaracaklar, tekrar şefaatçı olup
tekrar çıkaracaklar tekrar şefaatçı olup tekrar çıkaracaklardır.” 702
“Şehit, ailesinden yetmiş kişiye şefaat edecektir.” 703
700 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları, 8/487.
701 Buhâri, Tevhid 24.
702 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/43.
703 Ebu Davud, Cihad 26.
• 302 •
Ahmed Kalkan
“Her nebiye bir hak verilmiştir. Hepsi de onu dünyada kullanmakta acele
etmiştir. Ben ise bu hakkımı, ümmetime şefaat için geri bıraktım. Ümmetimden
öyle adam vardır ki, insanlardan büyük bir kitleye şefaatçi olur da onlar
cennete girerler. Öyle kimse de vardır ki bir kabile için şefaatçi olur. Öyle
kimse de vardır ki üç kişiye, iki kişiye, bir kişiye şefaatçı olur.”704
Abdullah (r.a.) 74/Müddessir, 42-47 âyetlerini okuduktan sonra elinin
dört parmağını avucuna doğru kapatmış “Siz zikredilen şu dört şeyi yapanlarda
herhangi bir hayır görüyor musunuz? Dikkat edin, cehennemde bu
dört şeyi işleyenler dışında kimse bırakılmayacaktır.” demiştir.705
İbn Kesir şöyle der: “Kim bu şekil sıfatları taşırsa, şüphesiz kıyamet gününde,
hiç kimsenin şefaati ona fayda vermez. Çünkü şefaat ancak, onu
kabul edecek yerde olursa, fayda verir. Ama Allah’a kâfir olarak gelen ise, o
cehennemde ebedi olarak kalacaktır.”706
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Onun için de onlara şefaatçilerin
şefaati fayda vermez. Zira imansız gitmişlerdir. Demek ki o gün
mü’minlere şefaat olacak, bunlar da yalanlamasalar, inkâra sapmasalardı
belki ashâb-ı yemînin onlara şefaati da mümkün olabilecekti. Fakat bu suçları
işlemiş, inkâr ile gitmiş oldukları ortaya çıkan suçlular kendilerini kurtaracak
iş yapmamış oldukları gibi şefaatçilerin hepsi de şefaat edecek olsa
fayda vermez, gerçek değiştirilmez. Onlar işledikleri suçların cezası olarak
o Sekar’a dalar giderler.”707
Mevdûdi diyor ki: “Bunlar, son nefeslerine kadar kendi sapık yollarını
takip edip durdular. Onlar hakkında birisi şefaatte bulunacak olsa da af
edilmeyeceklerdir. Kur’ân-ı Kerim’de birçok yerde şefaatin zikri geçmiş ve
buralarda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde, kimin şefaatçi olabileceği
ve kimin olamayacağı, hangi şartlarda şefaatte bulunacağı ve hangi
şartlarda bulunamayacağı, kim için şefaatin dileneceği ve kimin için dilenemeyeceği,
kimin hakkında bunun faydalı olacağı ve kimin hakkında da
hiçbir fayda vermeyeceği izah edilmiştir. Dünyada yoldan çıkmanın bir ana
sebebi de yanlış anlayış ve yanlış inançtır. Bu yüzden Kur’an, bu meseleyi
hiçbir yanlış anlamaya mahal vermeyecek şekilde çok açık olarak beyan
etmiştir.708
704 Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/20.
705 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları, 8/489.
706 Muhtasar-ı İbn Kesir: 3/573; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/129.
707 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/430.
708 Örneğin Bk. 2/Bakara, 255; 6/En’âm, 94; 7/A’râf, 53; 10/Yunus, 3, 18; 19/Meryem, 87; 20/Tâhâ, 109; 21/
Enbiyâ, 28; 34/Sebe’, 23; 39/Zümer, 43-44; 40/Mü’min, 18; 44/Duhan, 86; 53/Necm, 26; 78/Nebe’, 37-38
• 303 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Şefaatin Mâhiyeti
Allah’ın şefaat için kimlere izin verdiği veya vereceği konusunda kesin
bir şey söylemek mümkün değildir. Çünkü bu Rabbimizin bileceği bir
konudur. Şu kadar var ki, şefaati yardım etmek, birinin zarardan kurtulması
için dua etmek, iyi bir şeye öncülük manasıyla alırsak, mü’minlerin
ve salih insanların diğer kimseler hakkındaki dualarını, şehidlerin ve
çocukların yakınlarına dua etmelerini, peygamberlerin ümmetleri için
yalvarmalarını bu şefaat kapsamı içerisinde düşünebiliriz.
Şefaati, bir kimseyi azaptan kurtarmak için Allah’a aracı olmak şeklinde
düşünürsek; bu, olmayacak bir şeydir. Hiç kimsenin bir başkasını
azaptan kurtarmaya yetkisi olmadığı gibi gücü de yoktur. Birçok hadis-i
şerifte geçtiği gibi Peygamberimiz (s.a.s.) ümmeti için şefaat etmeye izinlidir.
O, mü’minlerin günahlarının bağışlanması için Allah’a dua etmiştir
ve Âhirette yine dua edecektir.709; “Her peygamberin kabul edilen bir duası
vardır. Diğer peygamberler o duayı yapmakta acele ettiler. Ben ise bu duamı
Kıyamet gününde ümmetime şefaat için sakladım. Ona, ümmetimden şirk
koşmayanlar kavuşacaklardır.” 710
“Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.”711 Bunlara benzer
birçok hadiste Peygamberimiz’in şefaat izni olduğunu görmekteyiz. Bu
şefaat elbette onu hak edenler içindir.
İnkâr edenler için şefaat kapısı kapalıdır. Bütün peygamberler, kendilerine
inanan mü’minlere, yani kendi ümmetlerine şefaat etme iznini
alacaklardır. Allah’a şirk koşanlar ise bu şefaatten yararlanamazlar. Onlar,
dünyada iken kendilerine gelen elçileri ve onların haber verdiği Âhireti
kabul etmiyorlardı. O elçileri alaya alıyorlar, Rablerine isyan ediyorlar, ya
da Allah’tan başka ilâhlar ediniyorlardı. Bu nedenle onların orada yardımcıları
ve bir şefaat edicileri yoktur. Onları azaptan kurtaracak, ya da cezalarını
hafifletecek bir velileri de olmayacaktır.
Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/479.
709 Müslim, Cenâiz 102-103, Hadis no: 974
710 Buhârî, Deavât 1; Müslim, İman 334-342, Hadis no: 198-199; İbn Mâce, Sünnet 37, H. no: 4307; Tirmizî,
Deavât 141
711 Ebû Dâvud, Sünnet, Hadis no: 4739; İbn Mâce, Zühd 37, H. no: 4310; Tirmizî, Kıyâme 11, H. no: 2435
• 304 •
Ahmed Kalkan
Peygamberimizin şefaati mü’minlerin bağışlanması, makamlarının
daha da yükseltilmesi için bir duâ ve yakarış olarak gerçekleşecektir. Şefaat
olunacak mü’minlerin de şefaat edilmeye lâyık olmaları şarttır. Şüphesiz
ki Allah’ın affetmeyeceği bir kimse için Peygamber af ve bağışlanma
dilemez.
Şefâat, bir yönüyle de yardımdır; Bir kimseye faydalı olmak, ona iyiliğin
gelmesine aracı olmak, bir kötülüğün ondan uzaklaşmasına yardımcı
olmaktır. Bu şefâat çeşitli şekillerde olabilir. Nitekim Peygamberlerin
tebliği, insanları Hakka daveti bir şefaat olduğu gibi onların, ümmetleri
için dua edip affedilmelerini istemeleri de bir şefâattir. 712
Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
Tevhid akîdesinin anlaşılmasında en önemli kavramlardan birisi de
şefaat kavramıdır. Tevhid ve şirk kavramları yeterince anlaşılmadan şefaat
de anlaşılamaz. İşte bu sebeple şefaat kavramı, kimi istismarcılar tarafından
ustalıkla çarpıtılmakta ve müslümanların temiz duyguları bazı
çevreler yararına sömürülmektedir.
Kur’an’ın genel hatlarıyla anlattığı “tevhid”den habersiz olanların, sadece
şefaat kavramını değil; diğer akîdevî kavramları da anlayabilmesi ve toplumsal
yaşam içerisindeki istenilen yere oturtabilmesi mümkün değildir.
Müslümanların, Allah’ın koymuş olduğu sınırları ve insanların o sınırlar
içerisindeki yerini bilmesi gerekir. İnsanın yapısı, özellikleri ve gücü çok
iyi bilindiği takdirde toplum içerisinde bazı insanların tuğyan edip haddi
aşmaları, müstekbirleşerek Allah’ın sıfatlarına müdahale etmeleri de anlaşılabilecektir.
Kur’an, her dönemde ve her coğrafyada söz konusu olan şirkin temel
özelliklerini açıklamış, şirk tehlikesine karşı bilgili, uyanık ve tedbirli olmamızı
istemiştir. Hüküm/kanun koyucu, rızık verici ve bağışlayıcı olarak
iman ettiğimiz Allah (c.c.), yaratma ve rızık vermede tek ilâh olduğu
gibi, hâkimiyet ve benzeri meselelerde ve her konuda da tek ilâhtır. Şefaat
meselesinde de durum böyledir. Kur’an’ın ilk indiği dönemdeki câhiliyye
toplumunda şefaat hususundaki sapık düşünceler ne yazık ki günümüz-
712 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 607
• 305 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
de de mevcuttur. Kur’an’da şefaat kavramı anlaşılmadan, câhiliyye toplumunun
bu husustaki sapmaları da anlaşılamaz.
Şefaat kelimesinin anlamı, o günkü câhiliyye toplumunda çok iyi biliniyor
ve kullanılıyordu. Müşrikler kendi putlarını Allah’a yaklaştırıcı
olarak kabullendikleri713 gibi, âhiret gününde şefaat edeceklerine ve kendilerini
azaptan kurtaracaklarına da inanıyorlardı. “Onlar Allah’ı bırakıp
kendilerine hiçbir zarar ve fayda veremeyecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar,
Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde
ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların şirk/
ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.”714 Allah katında (Allah’a rağmen,
O’nun izin vermediği) şefaatçiler olduğunu söylemek, Allah’ı gereği
gibi tanıyamamaktan kaynaklanır. Bu davranış, Allah’a iftira etmektir ki,
bu da büyük bir sapıklıktır.
Böyle bir iddia, dünkü câhiliyye toplumunda olduğu gibi, bu günkü
toplumda Kur’an’dan habersiz, gelenek ve hurâfeleri kendisine din edinmiş
kesimlerde de vardır. Kur’an dışı bir geleneği din olarak kabul edip
bunu yaşamaya çalışan bazı insanlar, kurtuluşlarının Allah’a gerçek iman
ve sâlih amellerde değil; sâlih veya velî zannedilen zatlara bağlanmakta
olduğunu, o insanların Allah’ın yanında özel bir konumlarının bulunduğunu,
bu sebeple onların isteklerini Allah’ın geri çevirmeyeceğini iddia
ediyorlar. Kur’an, putlara ve putlaştırılan insanlara güvenmenin şirk olduğunu
değerlendirerek “Allah, onların şirk/ortak koştukları her şeyden uzak
ve yücedir.” buyuruyor. İnsanlara güvenmekten ziyade, sâlih amel işlemeye
dâvet ediyor. “İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse
başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul
olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.” 715; “Ve
öyle bir günden sakının ki, o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez,
kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez, onlara hiçbir
yardım da edilmez.” 716
713 39/Zümer, 3
714 10/Yûnus, 18
715 2/Bakara, 48
716 2/Bakara, 123
• 306 •
Ahmed Kalkan
O gün, öyle dehşetli bir gün ki, herkes kendisini kurtarabilmek için
çırpınıyor, özürler sayılıp dökülüyor, güvenilen kişilerin veya şeylerin de
kendileri gibi âciz olduğu anlaşılıyor. Sapanlar ve saptıranlar birbirlerini
suçluyor, bu yapılan ve söylenilenlerin fayda vermediği anlaşılıyor. Herkes
kazandıklarıyla rehin tutularak hesaba çekiliyor, zerre miktarı hayır ve
şer karşılık görüyor, kimseye orada iltimas geçilmiyor, haksızlık edilmiyor.
İşte bu sebeple Allah Teâlâ bizi o günün dehşetiyle uyarıp korkutuyor. Dünyada
iken o gün için bir şeyler yapmamızı, şefaatçiler edinmeye çalışmanın
faydasız olduğunu, ancak kendi amellerimizle korunabileceğimizi bildiriyor.
“Sizin O’ndan (Allah’tan) başka ne bir şefaatçiniz, ne de bir velîniz vardır.
Hâlâ düşünüp öğüt almıyor musunuz?” 717 Allah o gün hâkimiyetin tümüyle,
tek hâkim olan Allah’a ait olduğunu bildirerek, bu hâkimiyette hiçbir
ortak ve aracının olmadığını, o gün insanların birbirlerinden farklılığının
bulunmadığını, özel statüye sahip hiçbir kimsenin olmadı-ğını belirtiyor.
“O’nun izni olmadan kimse konuşamaz.”718; “Onlar Allah’tan önce söz söyleyemezler.”
719; “O gün öyle dehşetli bir gündür ki, kimse konuşmaya cesaret
edemez; Ancak o gün ruh ve melekler, sıra sıra dizilirler. Rahman’ın izin verdiğinden
başkası konuşamaz. (Rahman’ın izin verdiği) konuşan da doğruyu
söyler.” 720 “Konuşmak” kelimesi ile şefaat kast edilmektedir. Şefaat için
ise iki şart vardır. Birincisi, Allah kime izin verirse o konuşacaktır; ikincisi
ise, konuşan kimse doğru ve gerçek olanı söyleyecektir. Diğer bir husus ise
şöyle belirtilmiştir: “Allah’ın huzurunda, izin verdiği kimselerden başkasının
şefaati fayda vermez. Öyle ki, onların kalplerinden korkuları giderilince denilir
ki, ‘Rabbiniz ne buyurdu?’ Onlar da: ‘Hakkı buyurdu, O çok yücedir, çok
büyüktür’ derler.” 721
Fayda verecek şefaat Allah’ın izin verdiğidir. Kur’an’dan, tevhidden
habersiz insanlar, kendilerine şefaatçi edindiklerinin de Allah’ın azabından
korktuklarını anlayamıyor veya anlamak istemiyorlar. Yukarıda metni
verilen uzun hadis-i şerifte peygamberlerin bile “nefsî, nefsî” diyecekleri,
kendi kurtuluşlarını düşünüp korkacakları bir günde kolay sığınak arıyor-
717 32/Secde, 4
718 11/Hûd, 105
719 21/Enbiyâ, 27
720 78/Nebe’, 38
721 34/Sebe’, 23
• 307 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
lar. Hâlbuki şefaat ancak Allah’tan gelecek izinle olacaktır. Ondan önce de
insanların kendi sınavlarını vermeleri ve korkularının giderilmesi gerekir.
Eğer sınavını başarıyla vermiş, korkuları giderilmemişse, o da kendisi için
yardım bekleyecektir. Zira kazandıklarıyla helâke sürüklenenler için şefaatçi
yoktur. Onlar için çılgın alevli bir azap vardır.722 Çünkü onlar iman
etmemişlerdi, iman edenleri ise hayatlarını isyan içerisinde geçirmişlerdir.
Onlar kazandıklarıyla helâke uğramışlardır.
Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar.
Çünkü ben, senin için Allah’tan bir şeyi savamam.”723 Görüldüğü gibi, Allah’a
yakın olmak için, Peygamberimiz’in kızı olmak bile yetmiyor. Mutlaka Allah’ın
râzı olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.
Âyetlerde geçen Allah’ın şefaat için izin verdiği kimselerin kimler olduğu,
bunların bu izne ulaşmalarının sebebi, verilecek iznin hangi boyutta
olduğu gibi hususlar Kur’an ışığında açıklığa kavuşturulması gereken
hususlardır. Bu meseleler aydınlanmadığı sürece, nice insan “Medet ya
Abdülkadir Geylânî!, Yetiş ya Hızır, yardım et! Ey şeyhim bana şefaat et!”
demeye devam edecektir.
Birinci mesele, Allah tarafından kime şefaat etme izni verileceğidir.
Öncelikle şunu unutmamalıyız ki; “şefaatin tamamı Allah’ındır.”724 Yani
hiç kimsenin böyle bir yetkisi yoktur ve böyle bir cesarette de bulunamaz.
Kime şefaat için izin verip vermeyeceği ise tamamen Allah’a aittir. Şefaat
izni verileceklerden birisi meleklerdir. “Göklerde nice melek var ki, onların
şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah’ın izin vermesi dışında
bir işe yaramaz.” 725
Diğer bir âyette ise, “Onlar şefaat etmeğe mâlik değillerdir. Ancak bilerek
Hakka şehâdet edenler müstesnâdır.”726 denilmektedir. Âyette belirtildiği
gibi, şefaat edebilme yetkisi verilecek insanın, bilinçli bir şekilde hakka
şehadet etmesi, kelime-i tevhidin anlamını bilerek iman etmesi ve ihtiva
ettiği anlamı bilinçli bir şekilde yaşantısına aktarması gerekir.
722 6/En’am, 70
723 Buhâri, Tefsir Şuarâ 2; Cenâiz 98, Menâkıb 13; Müslim, İman 355; Tirmizî.
724 39/Zümer, 44
725 53/Necm, 26
726 43/Zuhruf, 86
• 308 •
Ahmed Kalkan
Şâhit olanın tâğuta, tâğutî sisteme karşı tevhidin mücadelesini yükseltmesi,
kâfir düzenleri reddederek Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılma
çabasını Kur’anî bir üslûpla sergilemesi gerekiyor. “O gün, Rahman olan Allah’ın
kendisine izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati
fayda vermez.”727 Fayda verecek şefaat, kendisine izin verilen, sözünden
hoşnut olduğu, dilindeki şehâdetle tavırları bütünleşen, âlemlerin rabbine
iman ederek tâğutu reddeden, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir
kulpa/tevhide yapışarak Allah’ın dininin mücadelesini verenin şefaatidir.
İkinci mesele; kimlere ve niçin şefaat edileceğidir. Kimlerdir bu aziz
insanlar? Allah’ın merhamet ve ihsanına ulaşacak olan bu insanlar, hangi
amelleri ile bu rahmete ulaşabilmişlerdir? “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından
korkanları Kur’an’la inzâr et/uyar. Onlar için Allah’tan başka ne
bir velî (dost), ne de şefaatçi vardır. Umulur ki, Allah’tan korkup sakınırlar.”728
Allah ilk şefaat edilecek topluluğu ve onların şefaatçilerini açıklıyor. Onlar
ki; âhirete iman etmiş, o gün Rablerinin huzurunda toplanacaklarının
bilincinde ve o günün hesabının dehşetinden korkan insanlardır. Bunlar
Kur’an’la uyarılıyorlar. Kur’an onların dünya hayatındaki yaşantılarını düzenliyor.
Bunlar Kur’an’la şekilleniyor ve bulundukları ortamı da Kur’an’la
şekillendirmeye çalışıyorlar. İşte bunlar, hesabı nasıl verebilecekleri hususunda
korkarak, korktukları şeye uğratılmamak için korunmaya çalışanlar
ve korunarak muttakî (takvâ sahibi) olanlardır. İşte onların velîsi ve şefaatçisi
Allah’tır. Çünkü şefaat izni veren Allah’tır ve şefaat edilecek insanlar da
Allah’ın râzı olduklarıdır.
“(Onlar) Allah’tan önce söz söyleyemezler; ancak O’nun emri üzerine
iş yaparlar. Alah onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir. Onlar
Allah’ın hoşnut olduğundan başkasına şefaat edemezler. Onun korkusundan
titrerler.”729 O gün Allah’tan önce konuşabilecek hiçbir kimse yoktur, onlar
Allah korkusundan tir tir titrerler. Acaba bugün kurtulabilecek miyiz derler.
Değil birilerine şefaat edebileceklerini düşünmek, bu düşünce akıllarının
ucundan bile geçmez. Öncelikle kendi hesaplarını vermeye çalışırlar,
ne zaman ki onların korkuları giderilir; ancak o zaman biraz olsun rahatlarlar;
işte o zaman huzura kavuşturulurlar. Ama onlar o durumdayken bile
727 20/Tâhâ, 109
728 6/En’am, 51
729 21/Enbiyâ, 27-28
• 309 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Allah’ın önüne geçemez, ondan önce söz söyleyemezler. Ne zaman ki Allah
bu durumlarından sonra onlara izin ve emir verir, ancak o zaman iş yaparlar,
alîm olan Allah onların yaptıkları ve yapacakları işi çok iyi bilir. Onlara
orada, kimseye iltimas geçmek için izin verilmez, sadece Allah onlara
ikramda bulunur. Onlar cennete girecek insanlar için aracılık etmeye
memur edilmişlerdir, cennete girecek insanları tesbit etmek için onlara
yetki verilmemiştir. Bu durum ise, Allah’ın bir lütfu ve ikramıdır; onu
dilediğine verir.
Ancak bu insanları biz dünyada iken isimleriyle, falan insandır şeklinde
tanıyamayız. Zira bu yetki Allah’a aittir, tesbit edecek olan da Allah’tır. Filan
velî, falan sâlih insan şefaat edecektir iddiasında bulunmak, Allah adına
konuşmaktır ve Allah’a yalan isnadında bulunmaktır. Allah kıyamet günü
bu görevi vereceği insanı kendisi belirleyecek ve o insan da bu görevi yerine
getirirken Allah’tan bağımsız hareket etmeyecektir; davranışlarını Allah’ın
hoşnut olmasına göre ayarlayacaktır. Şefaat edilecek insanlar da, Allah’ın
kendilerinden râzı olduğu kimselerdir. Onlar, bir Allah’a iman etmiş, dünyada
iken kendi nefsî istek ve arzularına göre değil; Allah’ın Kur’an’da bildirdiği
şekilde yaşamışlardır. Zayıf düşürülmüş olmalarına rağmen imanın
verdiği güçle Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılabilmek için mücadele
etmişlerdir. Bu mücadele esnasında karşılarına çıkan zorlukları aşmasını
bilmiş, yapılan dünyevî teklifleri kabullenmeyip sadece Rablerinin rızâsını
dilemişlerdir. Böylece Allah da onlardan râzı olmuştur. İşte şefaat olunacak
insanlar, işte kurtuluşa erecek insanlar bunlardır. Şefaat etme yetkisi verilecek
olanlar, bu vasıflara sahip olanlara şefaat edecektir.
Üçüncü mesele; şefaate ulaşamayacak insanların kimler olduğudur.
Bu insanları Kur’an bize şöyle tanıtıyor: “Dünya hayatını ve onun güzelliklerini
isteyenlere, orada işlediklerinin karşılı-ğını tam olarak veririz ve onlar
orada hiçbir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte onlar, âhirette kendileri için ateşten
başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları da boşa
gitmiştir. Hâlen yapmakta oldukları şeyler zaten bâtıldır.” 730
Dünyayı ve güzelliklerini arzulayıp onun için çalışıp çırpınanlar, dünyada
yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak alacaklardır. Kazandıklarıyla
Allah’a şükretmeleri, O’nun yolunda infakda/harcamalarda bulunmaları
730 11/Hûd, 15-16
• 310 •
Ahmed Kalkan
gerekirken; ölümü, âhireti unutarak dünyanın geçici zevklerine aldananları
ölüm yakaladığı zaman onlar için ateşten başka bir şey yoktur. Onlar
kazandıklarıyla nefislerine zulmetmiş, kendilerini helâke sürüklemişlerdir.
“Ey Muhammed! Onları yüreklerin ağza geleceği, tasadan yutkunacakları,
yaklaşan kıyamet günü ile inzâr et/uyar. Zâlimlerin ne bir dostu, ne de
sözü dinlenecek bir şefaatçisi olur.” 731
“Ey iman edenler, alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden
evvel, sizi rızıklandırdıklarımızdan infak edin. Kâfirler, onlar kendilerine
yazık edenlerdir.” 732
“Onlar Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Sonuç
gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar, ‘Rabbimizin peygamberleri
şüphesiz bize gerçeği bildirmişti, şimdi bize şefaat edecek var mı ki, şefaat
etsin yahut geriye döndürülsek de yaptıklarımızın başka türlüsünü yapsak’
derler. Doğrusu uydurdukları şeyler onları bırakıp kaçmışlardır.” 733
“Koştukları ortakları, artık şefaatçileri değildir. Ortaklarını inkâr ederler.”
734
“Orada putlarıyla çekişerek, ‘vallahi biz apaçık sapıklık içerisinde idik,
çünkü biz sizi âlemlerin rabbine eşit tutmuştuk, bizi saptıranlar ancak suçlulardır.
Şimdi bizim için ne bir şefaatçi var, ne de yakın bir dost. Keşke geriye
dönüşümüz olsaydı da, iman edenlerden olsaydık’ derler.” 735
Allah’a, birtakım putları ve put edinilen şeyleri ortak koşan müşrikler
için şefaat edilmeyecektir, onlar orada birbirlerini suçlayacaklar, şefaatçi
edinenler ise dünyaya döndürülmeyi arzulayacaklar, yaptıkları yanlışları
bir daha yapmamak için ve yapmaları gerekirken yapmadıkları şeyleri yapabilmek
için. Ancak onlar için bir daha dönüş olmayacaktır. Âyetlerden
anlaşıldığı gibi kâfirler, zâlimler, müşrikler ve müşrik müstaz’aflar için şefaatçi
yoktur. 736
731 40/Mü’min, 18
732 2/Bakara, 254
733 7/A’râf, 53
734 30/Rûm, 13
735 26/Şuarâ, 97-102
736 Cafer T. Soykök, Haksöz 67, s. 35-38
• 311 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez.” 737
“O’nu bırakıp da ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman olan Allah bana bir
zarar vermek istese, onların şefaati bana fayda vermez, beni kurtaramazlar.”
738
“Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden Allah’tır. O’ndan
başka bir velî ve şefaatçiniz yoktur. Düşünüp öğüt almaz mısınız?” 739
Artık iş bitmiş, son söz gerçekleşmiş, suçlarını kendi ağızları ile itiraf
eden günahkârlara yaraşan kesin “son” belirmiştir. Artık bu günahkârlara
aracılık edecek biri bulunamaz. Bulunduğunu varsaysak bile hiçbir şefaatçinin
aracılığı onlara yarar sağlamaz.
Müşrikler âhiretteki bu onur kırıcı ve umut kırıcı tablonun önünden
dünyaya, bu acıklı tablo ile karşılaşmalarını önleyecek fırsatların tablosuna
döndürülüyorlar. Fakat ne görüyoruz? Onlar bu fırsatlara sırt çeviriyorlar,
onlardan yararlanmaya yanaşmıyorlar. Önlerine çıkan kurtuluş imkânlarından,
hidâyetten ve hayırdan bucak bucak kaçıyorlar. Âyetlerde onların
bu gülünç tablosu çiziliyor, alaya ve şaşkınlığa yol açan garip tutumları gözler
önüne seriliyor.740
Yüce Allah kâfirlerin çirkin, âdî davranış ve işlerini anlattıktan sonra
tekrar azarlayıp kınadı:
737 74/Müddessir, 48
738 36/Yâsin, 23
739 32/Secde, 4
740 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an
• 312 •
Ahmed Kalkan
- 49. Âyet -
§ ا لُمْ عَنْ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِي نَ òفَ َ
“Buna rağmen, onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar?” (49.
Âyet)
Şu halde o öğüt ve uyarıdan yüz çevirmekle ellerine ne geçecek?
Durum böyle iken o müşriklere ne oluyor da Kur’an’dan, âyetlerinden
ve onun içinde bulunan tesirli, nasihat ve irşatlarından yüz çeviriyorlar?!
Ondan öğüt ve ibret almıyorlar? Şimdi o öğütten yüz çevirmekte kendilerine
ne fayda var? Bu Kur’ân’dan yüz çevirmekte, o ölüm hatırlatılarak yapılan
öğütten kaçınmalarında kendileri için bir yarar mı var? Öğütten yüz
çevirmekle o kötü sondan kurtulacaklarını mı zannediyorlar?”
49’ncu âyette, Kur’an’dan yüz çevirmenin anlamsızlığı ve öğütten kaçmakla
inkârcıların acı akıbetten kurtaramayacakları belirtilir. Öğütten yüz
çevirmek, Kur’an’ı inkâr etmek yahut onun doğruluk ve değer ölçülerine
göre davranmamak demektir. Aslında bu durum, insanın kendine tanınan
kurtuluş imkânından, hak ve hidâyetten kaçışı anlamına gelmektedir.
- 50. Âyet -
مْ حُُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ ’نَّ ُ
أََك
“Ürkmüş yaban eşekleri gibi.” (50. Âyet)
Onlar ürkek yaban eşeklerine benziyorlar.
O Kur’ân’dan öyle yüz çeviriyorlar ki sanki o müşrikler ürküp kaçan
vahşi eşeklerdir.
• 313 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
- 51. Âyet -
فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ
“Arslandan kaçan.” (51. Âyet)
Amansız avcıdan (kaçan eşeklere)
Böyle iken onlara ne oluyor ki âdeta arslandan ürküp
kaçan yaban eşekleri
gibi öğütten yüz çevirip kaçıyorlar!
Şiddetli korkudan dolayı aslandan veya avcıdan ürküp kaçan yaban
eşekler gibidirler. Kur’an’dan, hak yoldan küfre ve şirke böyle kaçıyorlar.
Kasvera: Aslan demektir. Ezmek ve üstün gelmek manasındaki kasera
kökündendir. Aslan, diğer yırtıcı hayvanlardan kuvvetli ve galip oluğu için,
ona bu ad verilmiştir. Bir görüşe göre kasvera, avcılık eden avcı grubudur.
Ezheri der ki: “Bu kelime, okçular için kullanılan topluluk ismidir. Kendi
cinsinden tekili yoktur.”
Lebid der ki: “Biz klübümüzde bir kere çağırdığımızda, avcılık eden
okçu yiğitler bize gelir.”741
Kasvera kelimesi hakkında alimlerin görüşleri:
1) Abdullah b. Abbas, Ebu Musa el-Eş’ari, Mücahid, İkrime ve Katade’ye
göre okçular demektir.
2) Said b. Cübeyr ve Abdullah b. Abbas’a göre avcılar demektir.
3) Abdullah b. Abbas’a göre erkekler topluluğu demektir.
4) Abdullah b. Abbas’a göre erkeklerin çıkardığı sestir.
5) Ebu Hureyre, İbn-i Zeyd ve Abdullah b. Abbas’a göre arslan demektir.
742
741 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/369; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118.
742 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/490.
• 314 •
Ahmed Kalkan
Seyyid Kutub diyor ki: “O halde onlar niye hatırlatmalara, öğütlere yüz
çeviriyorlar? Yaban eşekleri gibidirler. Arslandan korkup kaçan.” (74/Müddessir,
49-51)
Burada arslanın kükremesini işitince korku içinde her yana kaçan yaban
eşeklerinin tablosu ile yüz yüze geliyoruz. Bu tabloyu Araplar iyi tanır.
Tablo sert hareketli bir görüntüyü canlandırıyor. Bunun yanı sıra tablonun
orijinalindeki ya ban eşekleri yerine korkudan paniğe kapılıp kaçan insanlar
konduğunda komiklik oranı daha da yükselir. Bir de düşünelim ki, bu
adamlar korkuya kapıldıkları için, tehdit altında oldukları için kaçmıyorlar.
Kendilerini insan olmaktan çıkararak yaban eşeklerine dönüştüren bu kaçışlarının
sebebi bir uyarıcının kendilerine Rablerini ve geleceklerini hatırlatmasıdır,
böylece o onur kırıcı ve komik durumdan uzak kalmalarına, o
zorlu ve acıklı akıbetten paçayı kurtarmalarına fırsat hazırlanmasıdır. İşte
adamlar bu kurtuluş fırsatının önünden bucak bucak kaçıyorlar. Ne kadar
tuhaf değil mi?
Yaratıcı sanatkârın fırçası bu tabloyu çiziyor, onu varlığın göğsüne işliyor.
Vicdanlar bu tabloyu seyredince onun içinde olmak istemiyorlar, böyle
bir duruma düşmekten utanıyorlar. Buna karşılık o Allah’ın uyarılarına
sırt çeviren kaçaklar utançlarından saklanacak delik ararlar, bu canlı ve sert
tasvirin dehşeti karşısında yüz çevirmiş olmanın ve korkup kaçmanın zilleti
altında ezilirler.
Onların dış görünüşleri “Arslandan korkup kaçan yaban eşekleri” görüntüsüdür.
Fakat Kur’an onların yakasını bırakmayarak içyapılarının ana
çizgilerini de çiziyor, gönüllerinde kaynaşan kötü duygularım da gün yüzüne
çıkarmayı ihmal etmiyor.
50-51. âyetlerde yapılan benzetme, İnkârcıların Peygamber ve onun
mesajı karşısında
gösterdikleri tepkinin normal bir insandan beklenmeyecek
kadar bilinçsiz, ahmakça, kaba ve edep dışı olduğunu ortaya koyacaktır.
İnkârcıların Gülünç ve Garip Halleri
50-51’inci âyetlerde de, öğütten kaçan inkârcıların gülünç ve garip durumları
tasvir edilir. Kur’an’la verilen nasihati dinlemek istemeyen inkârcılar,
aslandan ürküp kaçan yabâni merkeplere benzetilir.
• 315 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Bu âyetlerde yer alan humur kelimesi, yabani merkepler; müstenfire, ürküp
kaçan; kasvere de, zorlu ve zorba anlamına gelir. Ancak dilbilimcilerin
çoğu, kasvere sözcüğünün aslan mânâsına geldiğini belirtmişlerdir.
Yapılan bu tasvirle, Kur’an’dan yüz çevirmenin, insanı insan olma vasfından
çıkarıp onu olumlu ve asli kimliğinden uzaklaştıracağına dikkat çekiyor:
Çünkü haktan kaçıp felâkete koşmak, akıllı ve onurlu insana yakışan
bir durum değildir. İnkârcı insanın bu duruma düşmesinin temel nedeni
de aklını ve iradesini, haksız arzularının (hevâsının) güdümüne terk etmesidir.
743
Ebu Hayyan diyor ki: “Yüce Allah onları yermek ve ayıplamak maksadıyla,
kaçan eşeklere benzetti.”744
İbn Abbas diyor ki: “Vahşi eşekler aslanı gördüklerinde kaçarlar. İşte
bunun gibi, o müşrikler de Muhammed’i (s.a.s.) gördüklerinde, eşeğin aslandan
kaçtığı gibi ondan kaçarlar. İbn Abbas daha sonra kasvera aslan manasına
gelir, demiştir.”745
Mevdudi diyor ki: “Bu bir Arapça deyimdir. Yabani eşeklerin özelliklerinden
biri de, bir tehlike hissettikleri zaman korkup, öyle kaçarlar ki başka
bir hayvan böyle kaçamaz. Bu yüzden Araplar çok korkarak aklı başından
gitmişcesine kaçan bir kimseyi aslan ya da avcı görmüş yaban eşeğinin kaçışına
benzetmektedirler.”746
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Kasvere: “kasr” kökünden
türetilmiş bir kelime olarak zorlu, zorba demek gibi olup “zorlu avcı alayı”
veya “arslan” mânâlarına geldiği açıklanıyor. Lugatçilerin çoğu kasvere’nin
arslan mânâsına olduğunu söylemişlerdir. Bunun Habeş lügati olduğu da
rivâyet edilmiştir. İşte Kur’ân ile verilen Allah öğüdünden kaçan, onu dinlemek
istemeyen budalalar öyle ürküp kaçıyorlar. Oysa o zavallı vahşi eşeklerin
kaçmaları bir çaresizlik olmakla beraber yine de tehlikeden kaçmaktır.
Onda belki bir kurtuluş, bir fayda düşünülebilir. Öğütten kaçan bu budalalar
ise tehlikeden değil, kurtuluştan, kurtarıcıdan kaçıyor, faydalarını bırakıp
yok oluşa koşuyorlar. 747
743 Fahreddin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
744 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/380; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/130.
745 Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/212; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:
7/130.
746 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/479.
747 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/431.
• 316 •
Ahmed Kalkan
- 52. Âyet -
صُُفًا مُنَ ش�َّ ةًَ ² مْ أَنْ يؤْتَ Ø ئٍ مِنْ ُ امْرِ يدُ كُُّ Œ يُ ِ بَلْ
“O kadar ki her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini isterler.”
(52. Âyet)
Evet, onların her biri kendilerine açık açık sayfalar verilmesini ister.
Öğüt almak bir yana onlardan her biri, kendisine, açılmış sahifeler (İlâhî
vahiy) verilmesini
istiyor.
Kâfirlerin Kur’an’dan kaçmalarının sebebi onun eksik veya yanlış olduğu
değildir. Onun ilahi bir kitap olduğunda aslında bir şüpheleri yoktur.
Bilakis o kâfirlerden her biri, Muhammed’e indirildiği gibi, Allah’tan kendisine
de ayrı ayrı bir kitap inmesini ister. Rasûllere ve nebilere geldiği gibi,
kendisine vahiy gelmesini bekler. Genel bir öğüt ile yetinmek istemiyorlar.
Her biri ziyafete çağrılır gibi özel davetiye ile ayrıca davet edilmesini istiyor.
Katâde diyor ki: İnsanlardan bazıları: “Ey Muhammed, eğer sana uymamızı
istiyorsan, falan ve filanlara sana uymamızı emreden özel bir kitap
getir.” dediler.748
Tefsirlerde anlatıldığına göre Ebû Cehil ve yandaşlarından bir grup Hz.
Peygamber’e hitaben “Allah’tan, her birimizin adına yazılmış olup sana tâbi
olmamızı
emreden bir kitap, bir belge getirmedikçe sana iman etmeyiz”
demişlerdi. Bu âyet onların bu isteklerini dile getirmektedir.749
İbnü’l-Münzir, Süddî’den şöyle dediğini nakletmektedir: (Kureyşliler)
dediler ki: Eğer Muhammed doğru söylüyor ise bizden her birimiz sabah
olunca yastığı altında cehennemden kurtulduğunu ve ondan yana güvenlik
altında olduğunu belirten bir sahife bulsun. Bunun üzerine: “Hatta
onlardan
her biri kendisine açılmış sahifeler verilmesini ister.” buyruğu nâzil
oldu. Bir başka rivâyette de belirtildiğine göre Ebû Cehil ve Kureyş’ten
bir topluluk dedi ki: Ey Muhammed, sen her birimize semâdan üzerinde:
748 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/491.
749 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/423-424. Zemahşerî, 7/188; İbn Âşûr, 29/331
• 317 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Âlemlerin
Rabbinden filan oğlu filana, diye başlayan ve bize sana tâbi olmamızın
emrolunduğu bir mektup getirmedikçe sana asla iman etmeyeceğiz.
750
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Hayır o kadar da değil, aksine
onlardan her kişi kendisine ayrı ayrı dağıtılmış sahifeler halinde öğüt
getirilmesini istiyor. Genel bir öğüt ile yetinmek istemiyor. Her biri ziyafete
çağrılır gibi özel davetiye ile ayrıca davet edilmesini istiyor. Görevine, çıkarına
koşmak için kibirleniyor da her biri “yarın ecelin geldi, şu, şu görevleri
yapıp hazırlanarak gelmeniz duyrulur” diye ayrı bir uyarı ve çağrı bekliyor
veya her biri için bir Peygamber olmasını arzu ediyor ki bu budalalık öncekinden
çok fazladır.”751
Mevdudi diyor ki: “Bunlar, eğer Hz. Muhammed (s.a.s.) gerçekten Allah’ın
gönderdiği birisiyse o zaman Allah’tan, Mekke’nin ileri gelenlerinin
her birinin adına “Muhammed benim peygamberimdir, onun için ona itaat
edin” şeklinde yazılmış birer mektup getirmelidir. Üstelik bu mektubun Allah’tan
geldiğini görerek inanmak istiyorlar. Kur’an’da başka bir yerde yine
bunlar “Allah, Rasullerine verdiği şeyi bize de vermezse inanmayız” 752 demişlerdi.
Diğer bir yerde de “Sen göğe git ve oradan bizim okuyacağımız bir
kitap getir”753 isteğinde bulunmuşlardı.”754
Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Âyetten maksat, onların aşırı derecede
sapıklığa daldığını açıklamaktır. Yüce Allah sanki şöyle buyuruyor:
Onların yüz çevirmelerini, ahmaklıklarını, iyilik ve mutluluklarına vesile
olan şeylerden, vahşi hayvanların kaçtığı gibi kaçmalarını anlatmamı bırak
da daha garip ve enteresan olanı dinle. O da, müşriklerden her birinin,
kendisine vahiy gelen bir Rasûl olmayı istemeleridir. O bedbahtların Rasul
mertebelerine ulaşmaları ne uzak!”755
750 Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l Gayb, c. 30, s. 212; Bahru'l-Muhit, c. 8, s. 381; Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir,
Risale Yayınları, c. 15, s. 231
751 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/431.
752 6/En’âm, 124
753 17/İsrâ, 93
754 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/479.
755 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/130.
• 318 •
Ahmed Kalkan
Kâfirlerin Peygamber’den Mucize İstemeleri
ve Kur’an’ın Verdiği Cevaplar
Kâfirlerin meydan okumaları ve mûcize taleplerini gösteren birçok tablo
Kur’an’da tekrar edilmiştir. 52. âyet bu tür âyetlerdendir ve eğer müfessirlerin
rivâyetleri sahihse -ki sahih olmalarına engel bir durum da yoktur- bu
meydan okuma hareketlerinin ilkini teşkil etmektedir.
Çünkü (bu âyetteki) tablo daha önce de belirttiğimiz gibi başka bir
Kur’an nassı ile teyid edilmiştir. Bu durum, kâfirlerin kendilerine Peygamber’in
(s.a.s.) risâletinin doğru olduğunun teyid edildiği ve O’na tâbi olmanın
emredildiği kitapların indirilmesini istemeleri dolayısıyla olmuştur.
Müteakip âyetler ise onları reddetmiş ve bu olumsuz tavırlarının aslında
âhiretten korkmamalarından kaynaklandığını, Peygamber’in risâleti ve
O’nun kendilerine okuduğu Kur’an’ın bir öğüt olup, dileyenin öğüt alarak
hidâyete ulaşabileceğini açıklamış,
fakat onların (isteklerini) yerine getirmemiştir.
Kur’an kâfirlerin göstermiş oldukları her meydan okuma eyleminde ve
onların her olağanüstü delil taleplerinde öz olarak tıpkı bu âyetlerde olduğu
gibi onları cevaplayıp reddetmiştir.
İfade ve üslûplar farklı olsa da; âyetler kişinin, dâvetin doğruluğu, kendisinin
evrendeki gücü, kâinattaki eşsiz deliller, sonsuz hikmet ve ince tabiat
kanunlarının farkına varması, üstün ahlâka ve fazilete yönelip günah,
azgınlık ve çirkinliklerden engelleyen özelliğini görmesi için; kâfirlerin
meydan okuma isteklerine uyulmadan; düşünülmesi için akıllara, yönelmeleri
için kalplere hitap edilmek sûretiyle; Peygamber’in çağrısının tek bir
Allah’a çağrı ve O’na ibâdet; O’nun dışındakilerini bir tarafa atmak ve sâlih
amel işlemek; küfür, şirk, günah ve çirkinliklerden uzaklaşmak olduğu; bu
özellikleri taşıyan çağrının bazı olağanüstü desteklere muhtaç olmayıp ancak
tefekkür, izan, iyi niyet,
temiz kalp ile hak, hayır ve hidâyete yönelip,
inat ve husûmetten uzak durmak olduğunu;
bazen açıkça bazen de üstü
kapalı olarak açıklamıştır.
• 319 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Nitekim şu âyetler bunu göstermektedir:
“O’na bir melek indirilmeli değil miydi?” dediler. Eğer bir melek indirseydik,
iş bitirilmiş olurdu, artık kendilerine hiç göz açtırılmazdı.”
“Eğer O’nu melek yapsaydık, yine bir adam (insan) yapardık ve onları
yine düştükleri
kuşkuya düşürürdük.”
“Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Fakat onlarla alay edenleri,
alay ettikleri gerçek kuşatıverdi.” 756
“Eğer kendilerine bir mûcize gelirse ona mutlaka inanacaklarına olanca
güçleri ile Allah’a yemin ettiler. De ki: Mûcizeler ancak Allah’ın katındadır.
Hem bilir misiniz, o gelmiş olsa da onlar yine inanmazlar.”
“Gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz, ilkin ona inanmadıkları gibi (sonra
da inanmazlar) ve bırakırız onları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.”
“Biz bunlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her
şeyi toplayıp
karşılarına getirseydik, Allah dilemedikten sonra yine inanmazlardı.
Fakat çokları bilmezler.”757
Kâfirlerin meydan okumalarına verilen bu güçlü cevaplar Peygamber’in
çağrısının olağanüstü desteklere (mûcizeler) muhtaç olmadığı; niyetleri
iyi, vicdanları temiz olanlar,
hak ve hakikatle yönelimleri doğru olan
kimselerin iman etmiş olduklarının anlatımı tarzındadır. Burada; onların
hakka dönüp (Peygamber’in çağrısını) kabul etmeye yöneltici
yeterli hususlar
vardır. Niyetleri çirkin olan, hak ve hakikate meyilleri olmayanlar, ne
kadar açık delil ve mucize görseler de iman etmeyeceklerdir. Eğer herhangi
bir âyetin olması gerekiyorsa orada onlara okunan ve onların islediklerine
tamamen yeterli olan Kur’an vardır. İşte bu şekilde Kur’anî-Muhammedî
çağrı daha öncekilerden ayrılmaktadır. Şöyle ki; İslam, kâfirlerin mucize
isteklerini verine getirmek için olağanüstü olaylar üzerine bina edilmeyip,
akla ve kalbe hitap etmek, kâinatta var olan eşsizlik, nizam
ve büyüklüğe
dikkat çekmek, bu davetin içinde yer alan hak, hayır, iyilik, iyiliği emredip
kötülükten nehyetme, güzel/hoş şeylerin helâl kılınıp açık ve gizli günahla-
756 6/En'âm 8-10
757 6/En'âm 109-111 Ayrıca, bk. 13/Ra’d, 7, 37; 17/İsrâ, 90-97; 29/Ankebût, 51-52
• 320 •
Ahmed Kalkan
rın haram kılınışı, dayanışma ve yardımlaşmaya teşvik, istila ve yağmanın
yasaklanması, insanların hak ve sorumluluklar karşısında eşit ve birbirine
destek olmaları; hak, adalet, özgürlük, güzellik ve iyiliğin hâkim olduğu, bir
insanî toplumun oluşturulması gibi içinde
barındırdığı prensipler üzerine
kurulmuştur.758 Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurdu:
- 53. Âyet -
افُونَ الاخِرَةَ ï كََّ بلْ لا يَ خَ
“Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar.” (53. Âyet)
Yoo! Aksine onlar âhiret endişesi taşımıyorlar.
Hayır! Aslında onlar âhiretten korkmuyorlar.
Hayır, yok öyle şey herkes için ayrı bir öğüt, ayrı bir kitap gelmesine
ihtimal yok. Onlar bu saçma isteklerinden vazgeçsinler! Aslında onlar bu
konuda samimi değillerdir. Onlara apaçık sahifeler verildiğinde Rasûlleri
tasdik edecek değillerdir. Bilakis gerçek şu ki onlar, öldükten sonra dirilmekten,
hesap ve cezadan korkmuyorlar, bilakis onları inkâr eden sapık
kimselerdir. İşte onları Kur’an’dan yüz çevirten asıl sebep budur.
52-53’üncü âyetler, inkârcıların iç yüzlerini, onların inatçı ve uzlaşmış
tutumlarını ortaya koymaktır. Onların hepsi, kendilerine açıklanmış vahiyler,
açık seçik metinler verilmesi gerektiğini iddia ederler ve “Bize (kendi
gözlerimizle) okuyabileceğimiz bir kitap getirmedikçe inanmayız” derler. Bu
haksız talep, içteki hasedi ve menfi bir zihinsel tutumu yansıtmaktadır. Bu
olumsuz tutumun ardında âhiretten korkmamak, öteki dünyada günahkârların
ceza göreceklerine inançsızlık vardır. Görüldüğü gibi, âhiret gerçeğine
inanmayan ve kalplerinde haset besleyen inkârcıların Kur’an’dan kaçmaları,
hiçbir meşru sebebe dayanmamaktadır. Bu âyetlerde, Kur’an’ı kendi emel-
758 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, c. 1, s. 113-115
• 321 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
leri doğrultusunda kullanmak isteyen kötü niyetli kimselere dikkat çekilmektedir.
759
Bu âyete göre onların bu olumsuz tavırlarının asıl sebebi âhirete inanmamalarıdır.
Çünkü âhirette herkes dünyada yapıp ettiklerinden dolayı
sorguya
çekilecektir. Şu halde bu inanç, hayatı bütünüyle sorumluluk bilinci
içinde geçinmeyi
gerektirir; İnkârcılar ise günah kaygısı taşımadan,
sorgu-sual düşünmeden nefislerinin istediği şekilde yaşamaktan vazgeçmiyorlardı.
İşte âyet onlann İslâm ve Peygamber karşısındaki inkâr ve inatlarının
temelinde böyle bir sorumsuzluk psikolojisinin bulunduğunu göstermektedir.
760
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Hayır, yok öyle şey herkes
için ayrı bir öğüt, ayrı bir kitap gelmesine ihtimal yok. Bununla beraber
öyle de olsa yine gelmezler. Doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar. Bu çağrı
ve öğütü kabul etmeyenlere sonunda ceza verileceğine inanmıyor, sonunu
saymıyorlar.”761
Mevdûdi diyor ki: “Onların iman etmemelerinin sebebi, Allah Rasûlü’nün
onların isteklerini yerine getirmediği için değildir. Asıl sebep, onların
âhiretten korkmamaları ve her şeyi bu dünyadan ibaret zannetmeleridir.
Düşünmüyorlar ki bu dünyadan başka bir hayat daha vardır. Orada,
bu dünyada iken sorumsuzca ve aldırış etmeden yaptıklarının hesabını
vereceklerdir. Bunlar Hak ve batılı anlamsız zannediyorlardı. Bu dünyadayken
görüyorlardı ki doğruya uyan bir kimseye her zaman bir fayda temin
etmiyor ve batıla gitmenin neticesi de her zaman zarar getirmiyordu.
Bu yüzden bu konuda düşünmeyi gereksiz görüyorlardı. Hak nedir, batıl
nedir onlar için bir anlam ifade etmiyordu. İşte bu mesele üzerinde ciddi
olarak düşünen kimse, bu dünyanın geçici bir hayat olduğunu bilir ve asıl
ve ebedi hayatın âhiret hayatı olduğunu kabul eder. Doğruya uyanın sonu
orada muhakkak güzel, batıla uyanların ise sonu muhakkak kötü olacaktır.
Kur’an’ın ileri sürdüğü bu mantıkî delilleri ve saf talimatları görerek böyle
bir kimse iman edecek ve aklını kullanarak Kur’an’a göre yanlış olan inanç
ve eylemlerin gerçekten yanlış olduğunu anlamaya çalışacaktır.
759 Fahreddin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
760 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/424-425.
761 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/431.
• 322 •
Ahmed Kalkan
Fakat âireti inkâr eden kimsenin zaten doğruyu aramaya ciddi isteği
yoktur. İman etmemek için her an yeni bir talepte bulunacak ve bir bahane
uyduracaktır. Aynı husus, âyette de şöyle ifade edilmektedir: “Ey Peygamber!
Sana bir kâğıtta yazılmış bir kitap indirseydik de onlar ona elleriyle dokunmuş
olsalardı, kâfir olanlar yine muhakkak ‘Bu apaçık bir büyüden başka
bir şey değildir’ diyeceklerdi.”762
- 54. Âyet -
كََّ إَِّنهُ تذْكِرَةٌ
“Hayır, hayır; gerçekten o bir öğüttür.” (54. Âyet)
Asla! Ama bilsinler ki bu, gerçekten bir öğüttür, uyandır!
Evet, şüphesiz bu bir öğüttür.
Hayır, onların bu gibi istekleri asla yerine getirilmeyecektir. İş onların
zannettikleri gibi değil, korkunç bir âhiret vardır. Kur’an, müşriklerin iddia
ettiği gibi başkalarından alınan bir büyü veya bir beşer sözü değildir. Şüphesiz
bu Kur’an, dünya ve âhiret mutluluğunu yakalamak isteyen kimseler
için tesirli ve yeterli bir öğüttür.
Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Yüce Allah kellâ sözü ile onları
tekrar sakındırdı.”763
762 6/En’âm, 7; Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/480.
763 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/130.
• 323 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
- 55. Âyet -
نْ شَاءَ ذَكَرَهُ òفَ َ
“Artık kim dilerse ondan öğüt alır.” (55. Âyet)
Artık dileyen ondan öğüt alır.
Dileyen ondan öğüt alır.
Artık her kim hidâyeti dilerse ve çaba gösterirse, Allah’ın izniyle
Kur’an’dan öğüt alır ve hidâyetinden yararlanır. Kur’an’ı düşünen, içeriğini
anlamaya ve anladıklarıyla amel etmeye çalışan kimseye Allah, hidâyet
eder.
“Hayır, şüphesiz bu Kur’an bir öğüttür. Dileyen kimse öğüt alır.”
İşte bunlar, bu âyetler, bu Kur’an dileyip öğüt almak isteyenler için, bu
kitapla yol bulmak isteyenler için bir tezkiradır, zikradır. Tezkira, kişinin
sürekli hafızasında canlı tutması ve hiç unutmaması gereken şey demektir.
İşte Kur’an’la yol bulmak isteyenler için öncelikli olarak hatırında canlı
tutulması gereken tezkiradır bu âyetler. Yani bu âyetler asla unutulmaması
gereken zikralardır. Çünkü bu âyetler hayatın kendileriyle düzenleneceği
zikralardır. Ama öğüt almak isteyenler için bir değer ifade eder bu âyetler.
Dileyen Rabbine ancak bu âyetlerle yol bulabilir. Çünkü tezkirasız yol
bulmak mümkün değildir. Tezkirasız Allah’a yol bulmak ve O’na istediği
biçimde kulluk yaparak O’nun rızasını kazanmak mümkün değildir.
Çünkü bu âyetler tezkiradır, haritadır, pusuladır, mihmandardır, yol
göstericidir. Öyle değil mi? Hem bu kitabı tanımayacaksınız, hem kitabın
âyetleriyle beraber olmayacaksınız, hem kitapsız bir hayat yaşayacaksınız,
hem tezkirayla yol bulmaya çalışmayacaksınız, hem haritayı elinize almayacaksınız,
hem pusulaya müracaat etmeyeceksiniz. Yani yol bilenin elinden
tutmayacak, yolu yol bilene sormayacaksınız hem de yol bulacaksınız.
Mümkün mü bu? Öyleyse Rabbine yol bulmak isteyen bu kitapla sürekli
beraber olmak zorundadır. Sürekli tezkirayla hareket etmeye çalışmak zorundadır.
Bunun başka çaresi de yoktur diyor Rabbimiz.764
764 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
• 324 •
Ahmed Kalkan
- 56. Âyet -
هْلُ اْلَغْفِرَةِ لاَّ أَنْ يشَاءَ الَّلُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَ كُرُونَ إِ وَمَا يذْ
“Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya
lâyık O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır.” (56. Âyet)
Ve Allah (uyguladığı kurallar gereğince) dilemeksizin onlar öğüt alamazlar.
Sakınılmaya lâyık olan da O’dur, mağfiret sahibi de O’dur.
Zaten onlar ancak Allah’ın dilemesi durumunda öğüt alabilirler. O, kendisine
karşı sorumluluk duyulmaya ve bağışlamaya en ehil olandır.
Allah onların hidâyete ermelerini dilemedikçe ondan öğüt alamazlar.
Allah hakeden herkesi hidâyete erdirir. O kimseye zulmetmez. Allah, azabının
şiddetinden sakınılmaya ve itaat edilmeye layıktır. Keremi ve rahmetinin
genişliğinden dolayı kendisine inanan ve itaat edenlerin günahlarını
bağışlamak da yalnızca O’na yaraşır.
Enes b. Malik’ten; Rasûlullah (s.a.s.) bu âyeti okudu ve şöyle buyurdu:
“Aziz ve celil olan Allah buyurdu ki: “Ben kendisinden korkulmaya lâyık olanım.
Kim Benden korkar da başka bir ilâh edinmeyecek olursa onu affetmeye
de Ben lâyığımdır.”765
Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bu âyette Rasûlullah (s.a.s.) teselli
edilmekte ve mübarek kalbi, onu rahatsız eden, kâfirlerin yüz çevirmeleri
ve yalanlamalarından rahata kavuşturulmaktadır.”766
Âlûsî şöyle der: “Azabından sakınılmaya ve itaat edilmeye layıktır. Kendisine
inanan ve itaat eden kimseleri bağışlamaya da lâyıktır.”767
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bununla beraber Allah dilemeyince
düşünmezler. Korkulacak olan da, bağışlayacak olan da O’dur.
Azabından korkulup korunulacak olan da O, bağışlayacak da O’dur. O’ndan
korkmayan ne âhirette ne dünyada hiçbir şeyden korkmaz, korunmaz;
765 Tirmizi, Tefsir 74.
766 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/130.
767 Alusi, Ruhu’l-Meani: 29/35; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/130-31.
• 325 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
O’ndan başkası da ne günahları bağışlayabilir, ne koruyabilir. Onun için
her hikmetin başı Allah korkusu, Allah sevgisidir. İmam Ahmed, Tirmizî,
Nesaî, İbn Mâce, Hâkim ve daha başkaları Hz. Enes’ten şöyle rivâyet etmişlerdir:
Hz. Peygamber (s.a.s.) bu âyeti okudu da dedi ki: Rabbiniz şöyle
buyurdu: “Ben korkulacak, korkulup himayesine sığınılacak olanım. Benimle
beraber başka bir ilâh kabul edilmesin. Kim Benden korkar da Benimle bareber
başka bir ilâh tutmazsa onu bağışlayacak olan Benim.“
Hakim-i Tirmizî “Nevâdiru’l-Usûl”de Hz. Hasen’den rivâyet ettiği bir
hadiste şöyle der: Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Yüce Allah buyuruyor
ki, kulum bana iki elini kaldırır dua ederse ben o elleri bağışlamadan geri
çevirmekten hayâ ederim. Melekler: ‘Ey bizim ilâhımız! O, bağışlanacak kişilerden
değil’ dediler. Yüce Allah, “fakat korkulacak olan da, bağışlayacak olan
da Benim. Şahit olun, Ben onu bağışladım.’ buyurdu.”768
Ey Rabbim! Bu kulunu da o koruduğun, bağışlamana erdirdiğin kulların
arasına kat. Sensin koruyacak, Sensin bağışlayacak.”769
Mevdûdi diyor ki: “Bir kimsenin hidâyeti yalnız onun kendi iradesine
bağlı değildir. Ancak Allah eğer ona bunu nasip ederse olur. Diğer bir ifade
ile burada şu gerçek vurgulanmaktadır: Kulun hiçbir eylemi yalnız onun
kendi iradesiyle meydana gelmez. Ancak o fiil Allah’ın iradesi ile tevafuk
ederse gerçekleşir. Bu çok nazik bir meseledir. Bu hususu doğru düzgün anlamamak
yüzünden birçok insana her istediği şeyi gerçekleştirebilme gücü
verilseydi, o zaman bu dünyanın nizamı alt üst olmaz mıydı? Bu nizam,
Allah’ın iradesi diğer bütün iradelerin üzerinde galip olduğu için ayaktadır.
Bir insan bir şeyi, ancak Allah o şeye izin verdiği zaman yapabilir. Aynı şey
hidâyet ve dalâlet için de geçerlidir. Sadece bir kimsenin hidâyet isteği ile
o kimsenin hidâyete ermesi yeterli olamaz. Ona hidâyet, ancak Allah’ın,
onun dilediğini yerine getirmeye karar vermesinden sonra olur. Öte taraftan
dalâlet için de aynı şey geçerlidir. Bir kimsenin dalâlete düşmek istemesi
salt yeterli olmamaktadır. Ancak Allah onun bu sapıtma ve dalâlete
düşme isteğine izin verirse, onun sapık bir yolda ilerlemesi mümkün olur
ve o da türlü türlü yollara sapar. Meselâ bir kimse hırsız olmak isterse, bir
eve girerek istediği şeyi çalması için sırf bu temenni yeterli değildir.
768 Hakim et-Tirmizi, Nevadiru’l-Usul, 138.
769 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/432.
• 326 •
Ahmed Kalkan
Ancak Allah’ın büyük hizmetleri ve onun maslahatına göre bu isteğe
ne vakit, ne kadar ve ne şekilde yapılacağı fırsatı tanınırsa, hırsızlık eylemi
gerçekleşir.
Allah’ın hoşnut olmayacağı şeylerden sakınmanız tavsiyesinde bulunulmaktadır.
Bu, Allah ona muhtaç olduğu için değildir. Siz böyle yapmadığınız
zaman O bir zarar görecek değildir. Aslında bu nasihat, Allah’ın
rızasını aramanın ve O’nun emirlerine karşı gelmemenin, kulları üzerinde
Allah’ın hakkı olduğu içindir.
Bir kimse ne kadar isyankârlıkta bulunmuş ve ne kadar günah işlemiş
olursa olsun, bunlardan vazgeçerek Allah’ın rahmetine sığındığı an, Allah
onu bağışlar. Bu günahları hiçbir şekilde affetmeyerek onu cezalandırma
gibi bir intikam duygusu taşımaması, ancak ve ancak büyük şan sahibi Allah’a
yakışır.”770
Allah’ın Dilemesi
“Allah dilemedikçe de öğüt almazlar…” (56.âyet)
“Allah dilemedikçe (onlar da) dileyemezler; ancak Allah’ın dilediğini
dileyebilirler.” 771 (İlk etapta) İnsanların dilemelerinin Allah’ın dilemesine
bağlı olduğunun belirtildiği beşinci âyet ile insanların mutlak irade sahibi
olduklarının anlatıldığı 37. âyet (“Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen
kimseler için”) arasında bir çelişki veya sınırlama görülmektedir. Bazı
âlim ve müfessirler; “buradaki ifade, insanların ancak Allah’ın kendilerinde
yaratmış olduğu irade kuvvetiyle dileyebileceklerinin anlatımı tarzındadır.
Eğer böyle olmasaydı insanlar irade sahibi olamazlardı” demişlerdir.
Diğer
âlimler ise; “insanların iradesinin Allah’ın iradesine bağlı ve Allah’ın
iradesinin
onların iradelerinin önüne geçmiş olmasından, zahirdeki mutlak
anlamın kastedildiği
(buna göre de) insanların ancak Allah’ın dilediği
şeyleri dileyebileceklerini” söylemişlerdir.
Bu âyet ile insanlarda mutlak olarak tercih ve irade kabiliyetinin olduğunu
ortaya koyan diğer âyetler arasında çelişki/zıtlık görüldüğünden ötü-
770 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/480-481.
771 76/İnsan, 30; 81/Tekvîr, 29
• 327 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
rü bu gibi âyetler; çeşitli kelâmî ekollere mensup âlimler arasında tartışma
konusu olmuştur.
Birinci görüş insanlarda irade ve tercih etme kabiliyetinin anlatımı ile
uygunluk arzetmektedir ki, bu durum daha önce geçen âyetlerde ve bunların
dışındaki
birçok âyette yer almıştır. Aynı zamanda bu (görüş), insanlarda
irade yeteneğinin
olduğunu direkt olarak ortaya koyan âyetten sonraki
âyetin ruhuna da uygundur. Yine
bu, Peygamberlerin gönderilmesi ve âhiret
gününün hikmetine de uygundur ki, bu günde insanlar Allah’ın kendilerine
bahşetmiş olduğu bu irade, tercih etme ve fiiliyata geçirme kuvvetiyle
işlemiş oldukları amellerinin karşılıklarını göreceklerdir. Buradaki
âyetler ile eylemleri ve düşünmeyi insana nispet eden Kur’an’daki âyetlerin
büyük bir bölümü neredeyse bu görüşün kesin doğru olduğunu ortaya
koyan delillerdendir. Buna ilâveten (ilgili) âyet ile; yüz çevirme, inat ve
düşmanlık gibi inkârcıların gösterdiği (olumsuz) tavırlara üzülmemesi için
Peygamber’in teselli edilmesi amaçlanmıştır. Bu husus Kur’an’daki birçok
yerde tekrar edilmiştir. Meselâ;
“Kötü işi, kendisine süslendirilip de onu güzel gören kimse, (kötülüğü)
hiç istemeyen kimseye benzer mi? Allah dilediğini sapıklık içinde bırakır, dilediğini
doğru yola iletir. Bundan dolayı kendini onlar için helâk etme. Allah
onların ne yaptıklarını biliyor.” 772
“Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah dilediğini doğru yola
iletir. O, yola
gelecekleri daha iyi bilir.” 773
“Eğer onların yüzçevirmesi sana ağır geldiyse, yapabilirsen yerin içine
inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara
bir mucize getiresin! Allah
dileseydi, elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp
birleştirirdi, o halde sakın cahillerden
olma!” 774
“Ancak dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek,
sonra da O’na döndürülecekler.” 775
772 35/Fâtır, 8
773 28/Kasas, 56
774 6/En'âm, 35
775 6/En'âm, 36
• 328 •
Ahmed Kalkan
Görülen o ki, âyetler hidâyet (ve dâveti) kabulü, (eylemlerin) sahiplerine
nispet etmiştir.776
54-56. Öğüt ve uyarı olduğu belirtilen şey Kur’an âyetleridir. 55. âyette
samimiyet
ve iyi niyetle öğüt almak, gerçeği bulmak isteyenlerin, aradıklarını
Kur’an’da bulacakları bildirilmiştir. Kuşkusuz her şey Allah’ın dilemesine,
izin ve imkân vermesine bağlıdır. Âyetler uyarıcı olarak Kur’an’ın
gönderildiğini ifade ettiği gibi başka kitap gönderilmeyeceğine, dünya ve
âhiret mutluluğu için Kur’an’ın yeterli olduğuna da işaret etmektedir. 777
56’ncı âyette, Allah dilemedikçe inkârcıların öğüt alamayacakları; azabından
korunulacak ve bağışlayacak tek ilâhın Allah olduğu bildirilir. Burada
asıl amaç, Peygamber’i (s.a.s.) teselli etmek, inanmayanları da kınama
üslubu ile uyarmaktır.
Bu âyette olduğu gibi, Kur’an’da Allah’ın insanla ilgili bazı olayları anlatırken
kendini mutlak fâil olarak ifade etmesi, konuyla ilgili diğer âyetlerden
kopuk olarak ele alınırsa yanlış anlamalara neden olabilir. Bu tür ifadelerde
Allah’ın kendi fiili olarak sahiplendiği şey, insanın özgür iradesiyle
başlayan ve sebep-sonuç ilişkisiyle devam eden kanunudur.
Allah, kâinata ve insanlara egemen olduğuna göre kimse O’na rağmen
bir şey yapamaz. Ama bu, insanın iradesini ve özgürlüğünü ortadan kaldırmaz.
Çünkü Allah, ahlak alanını insanın iradesine ve özgür tercihine
bırakmış; gücünü bu yönde kullanmamıştır. Ayrıca insanın iradeli bir varlık
olarak yaratılması, yine Allah’ın dilemesiyle olmuştur. Allah rast gele iş
yapmaz ve kendi koyduğu kanunu ihlâl etmez.
Kur’an’ın bu konudaki ana mesajı şudur: Allah dilerse kâfiri mü’min,
mü’mini de kâfir yapmaya güç yetirir. Fakat Allah bu alanı insanın iradesine
ve tercihine bırakmıştır. Bu yüzden insan, kendi iradesi ve gücü dâhilindeki
işlerden; imanı veya inkârı seçmesinden sorumludur. Hiç kimse,
asılsız bir kadercilik söylemesiyle, kendisini sorumluluktan kurtaramaz.
776 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, c. 1, s. 111-112
777 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/425.
• 329 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Bu âyetin son kısmında Yüce Allah kendini, Ehlu’t takvâ ve Ehlu’l
mağfire olarak nitelemektedir. Kur’an’ın tamamında sadece bir kere geçen
bu terkip “azâbından korkulup korunulacak olan da bağışlayacak olan da
O’dur” anlamına gelir.
Genel Tespitler
Allah, insanı denemek için yaratmıştır. İnsanın en önemli görevlerinden
biri de, Allah’ın ilmini ve kudretini takdir etmesidir. İşte evren bunun
için dizayn edilmiş, Allah’ın ilmini ve kudretini sergileyen bir âyet olarak
insana sunulmuştur. İlâhi takdire göre gerçekleşen bu düzende, her şey tabii
yasalara göre işlemektedir. Allah’ın bu sistemi yaratması boşuna değildir.
Bunun nedeni, insanın “Allah’a kulluk” etmesidir.
Allah, akıl ve temyiz gücü verdiği her canlıya sorumluluk yüklemiş, bu
sorumluluğun yerine getirilmesi için de sevabı ve cezayı bir teşvik unsuru
yapmıştır.
Her insan, irâdesiyle yaptığı işlerden sorumludur. Bu yüzden insan
yaptığı bütün iyilikleri ve kötülükleri o Gün, karşısında bulur. Görüldüğü
gibi insan, yaptıklarının tutsağı olmakta ve onlarla kendi geleceğini kurmaktadır.
Günahkârları cehenneme sürükleyen kötü eylemler(den bazıları) namaz
kılmamak, yoksulu doyurmamak, ömrü boş şeylerle geçirmek ve âhiret
gerçeğini yalanlamaktır. Hâlbuki Allah, iyilere cennet vaad etmiştir.
Ama inkârcıların Allah’a imanları ve güvenleri yoktur. O’ndan başka güvendikleri
ise boştur.
Ölüme inkâr ve şirk günahı ile yakalananları, hiçbir şefaatçi azaptan
kurtaramaz. Çünkü Kur’an ölçüsüne göre yalnız Allah’ın istediği ve razı olduğu
işleri yapanlara azap edilmez, onlara cennete girme izni verilir. Bunlar,
Allah’a Kur’an’ın önerdiği inanç sistemini ve hayat biçimini yaşama sözü
verip bu sözlerini yerine getiren samimi mü’minlerdir.
• 330 •
Ahmed Kalkan
Hesap gününün mutlak hâkimi Allah’tır; kimler hakkında kimlerin
aracılık yapabileceğine sadece O karar verir. Şefaat, Allah’ın mutlak adalete
dayanan yargılamasında O’nun kanaatini değiştirmeye yönelik bir aracılık
da değildir.
Kur’an’a göre, şefaat izne tâbidir; şefaate nâil olmak için Allah’ın izni
ve rızası gerekir. Öyleyse kendiliklerinden şefaat edebilirler diye bazı insanlar
veya varlıklar putlaştırılmamalıdır. Hangi isim altında olursa olsun,
Allah’tan başkasının insanı azaptan kurtaracağına inanmak, Allah’la insan
arasına aracı koymak, isim değiştirilmiş şirkten başka bir şey değildir. İşte
bu yüzden Kur’an, şefaat konusunu tevhid ilkesiyle irtibatlandırmış; onun
tevhide ters düşecek biçimde algılanmasını önlemek istemiştir.
Allah mutlak güç ve irade sahibidir; kimse O’na rağmen bir şey yapamaz.
Ancak bu gerçek, insanın iradesini ve özgürlüğünü ortadan kaldırmaz.
Çünkü Allah, gücünü bu yönde kullanmamış; ahlak alanını insanın
iradesine ve özgür tercihine bırakmıştır. Ayrıca, insanın iradeli ve özgür bir
varlık olarak yaratılması, yine Allah’ın dilemesiyle olmuştur.
Allah dilediğini hidâyete erdirir, dilediğini de sapıklığa düşürür. O, dilerse
mü’mini kâfir, kâfiri de mü’min yapmaya güç yetirir. Ama o, rastgele
iş yapmaz ve kendi koyduğu kanunu ihlâl etmez. Allah, inanmayı ve inkâr
etmeyi; hidâyete ermeyi ve dalaleti seçmeyi insanın iradesine ve tercihine
bırakmış, insanı da kendi iradesi ve gücü dahilindeki işlerden sorumlu tutmuştur.
Demek ki ilâhi irade yaratıcı ve belirleyicidir, ama zorlayıcı değildir.
Bu yüzden insan, Allah’ın dilemesinden değil kendi iradesiyle yaptığı
işlerinden sorumludur.
Bazı kimseler, batıl inançlarını, çirkin davranışlarını ve yanlış yaşantılarını
meşrulaştırmak için, Kur’an’ı kendi emelleri doğrultusunda kullanmak
isterler. İnsanlara: “Kur’an sizin anladığınız gibi değil bizim düşündüğümüz
ve söylediğimiz gibidir” deyip kafa karıştırırlar. Bunun nedeni, insanın
söze karıştığı her yerde az ya da çok bir sübjektifliğin bulunmasının
kaçınılmaz oluşudur.
Kur’an bir uyarıdır; dileyen ondan öğüt ve ders alır. Eğer insan, yaşamını
Allah’ın buyruklarına göre sürdürürse, özlemini duyduğu sonsuz mutluluğa
kavuşur.
• 331 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Öyleyse yapılacak iş, Allah’a sığınıp Kur’an’a yönelmek; İslâm’ın buyruk
ve yasakları doğrultusunda yaşayıp Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmaktır.
Çünkü insanı koruyacak olan da günahları bağışlayacak olan da sadece
O’dur.778
Müddessir Sûresine Toplu Bakış
ve Günümüze Çıkarımlar
Dikkat edersek, “Alâk, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir” sureleri
ile
bizler dâvetçi ve tebliğci olarak yetiştiriliyoruz. Kim tarafından? Rabbimiz,
yani bütün âlemleri olduğu gibi biz insanları da terbiye edip yetiştiren, eğiten
Allah (c.c.) tarafından yetiştiriliyoruz. Bu ilk nâzil olan dört sûrenin
ilk kelimeleri, tebliğcinin temel görevlerini başlıklar halinde en güzel ve en
veciz şekilde verir: “Oku, yaz, kalk ve uyar!”
İk döneme ait ve kısa olmasına rağmen bu sûre, bir bütün olarak
Kur’an’ın işlediği hemen hemen bütün temel kavramları ortaya koyar: Allah’ın
birliği ve benzersizliği, yeniden dirilme ve nihaî yargılama, ölümden
sonra hayat ve onunla ilgili tasvirler; insanın zayıflığı ve Allah’a kesinlikle
muhtaç oluşu; boş gurura, büyüklenmeye ve bencilliğe karşı zaafı; her
insanın kendi davranış ve eylemlerinden bireysel olarak sorumlu oluşu;
“cennet” ve “cehennem”in keyfî bir ödül veya ceza değil de kişinin yeryüzündeki
hayatının doğal sonuçları olması; bütün sahih dinî tecrübelerin tarihî
devamlılığı prensibi ve sonraki vahiylerle geliştirilecek olan daha başka
düşünce ve kavramlar.
Müzzemmil sûresi duyguyu, ahlâkı inşâ etti. Bu sûre de tebliği, inzârı,
sosyal açılımı. Müzzemmil sûresi “eylem ahlâkı”, Müddessir sûresi “söylem
ahlâkı” inşâ eder. Alak sûresi peygamberliği, Müddessir sûresi de risaletin
misyonunu başlatan ilk sûre olmuştur. Müddessir sûresinde genel olarak
risalet, kıyamet, meleklere değini, müşriklerin asılsız iddialarına reddiye ve
onları azapla uyarma gibi konular yer alır. Dine davette, izlenmesi gereken
yöntem belirtilir.
778 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
• 332 •
Ahmed Kalkan
Bu sûre, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) açıkça tarihin meydanına atılarak
kendini peygamber olarak tanıtmasını ve uyanış hareketini başlatmasını
isteyerek fiilî eylem çağrısında bulunur. Bu sûre ile birlikte Hz. Peygamber
dünyayı sarsan o büyük hareketi için meydanlara çıkmıştır. Bu nedenle sûrenin
özellikle ilk âyetleri Mekke’nin sokaklarını inleten sarsıcı bir meydan
okumayı yansıtır. Peygamber (s.a.s.)’den, tebliğ görevini açıkça yapması,
vazifesi gereği yaşantısını her bakımdan temiz tutması, bütün dünyacı çıkarları
bir tarafa bırakması, insanların ıslahı için ihlasla çalışması, güçlük
ve zorluklara karşı da sabırlı olması istenir.
Kur’an, ilk sûrelerden itibaren, insanın yaratılışına (ve yaratılış amacına),
Allah’ın isim-sıfatlarına (Yaratan Rab, âlemlerin Rabb’i, İlâh, Rahmân,
Rahim, Din Günü’nün mâliki, Ehad, Samed...), O’nun insana bahşetmiş
olduğu nimetlere, kâinat âyetlerine, nihai sorguya/hesap gününe ve cennet-
cehennem olgusuna vurgu yapmakta, insanın yaratılış amacına aykırı
(gayri ahlâkî) tutum ve davranışlarını eleştirmekte, bu tutum ve davranışların
sebep-sonuç ilişkilerine vb. konulara değinmektedir. Dolayısıyla siyasi-
ideolojik bakış açısı ilkin bu temeller üzerine oturtulmalıdır. Zira insanı
göz ardı eden, ona asli konumunu hatırlatmaktan, tutum ve davranışlarının
doğal sonucu olarak karşılaşacağı dünyevi-uhrevi nimetleri ya da hesap gününün
dehşetini dile getirmekten (müjde ve uyarı) uzak bir söylemin nihai
açıdan başarıya ulaşması mümkün değildir.
Vahiy henüz dışa açılmayı (inzar/tebliğ etmeyi) emretmemiştir. Bundan
dolayı da Peygamber Aleyhisselam bir “misyon adamı” olarak ortaya
çıkmamıştır. Yalnız duyurma-bildirme babından hareketle dostlarına duyurmuş
ve kendisine katılmasını istemiştir.
Bu yeni topluluk (ümmet) henüz bir ‘hareket’ değildi. Tevhidi çekirdek,
ahlaki oluşum olabilirdi. Ama bu oluşum henüz bir ‘Tevhidi Hareket’ değildi.
Çünkü henüz misyon açıklamamıştı. Evet, yeni bir din olarak Mekke
gündemine girmişti ama bu dinin dışa açılımı henüz hissedilmemişti.
Mekke’nin oligarşi (seçkinler takımı) güç odakları ve bu güç odaklarının
etkisinde olan koskocaman halk kitlesi bir tedirginlik ve telaş içinde idi.
Özellikle güç odakları/hükmü elinde bulunduran ‘mele’ takımı Muhammed’in
(s.a.s.) getirmiş olduğu bu yeni dinden tedirgin olmuşlardı. Ama
henüz bir tepki de koymamışlardı. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) “bana vahiy
geliyor” sözlerini çok ciddiye almamışlardı. Bu durumun geçici bir heves
• 333 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
mecnunluk alameti, cinlerden bilgi alıp aktarma…. şeklinde olabileceğini
düşünmüşlerdi. Ya da en azından gönülleri böyle istiyordu.
Sanki Müzzemmil ile ferdî planda kulluk anlatılırken, Müddessir ile de
sosyal kulluk anlatılıyor. “Ey Müslüman kişi, sen kendin kıyam edip, kendi
kendini inzar ettiğin gibi, başka insanların kıyamı için de zemin hazırlamalısın!
Onlara da hakkı, hakikati duyurmalısın! Sen kendin cehennemden
korunduğun gibi onların da cehennemden korunmalarını sağlamalısın!”
İlk sûre ve âyetlerin inzâli ile, Hz. Peygamber bir sürece hazırlanıyordu.
Misyon sahibi bir kimlikle ortaya çıkma sürecine. Bu süreç muhtemel
ki beş altı aylık bir süreçti. Bu süreç içerisinde Peygamber Aleyhisselam,
fikri telkinler (âyetlerle bilinçlenme) ve namaz ibadeti ile (Müzemmil sûresinin
bildirdiğine göre özellikle gece/teheccüd namazı ile) kalbi ve iradesini
güçlendiriyordu. Rabbi onu gelecek zor günlere böyle hazırlıyordu. Çünkü
henüz daha zor günler başlamamıştı. Peygamber Aleyhisselam henüz bambaşka
bir kimlikle ve yepyeni bir misyonla Mekkelilerin karşısına çıkmamıştı.
Şu zamana kadar, İslamoğlu’nun da dediği gibi “pasif iyi” idi. Pasif
iyinin “aktif iyi”ye adım atması gerekiyordu. Tabi sadece pasif iyi değildi.
Kimliksiz pasif iyi idi. Bundan böyle “kimlikli aktif iyi” olmalıydı. İşte bu
süreçten sonra gelen Müddessir sûresinin ilk âyetleri “Ey örtüsüne bürünen,
kalk ve uyar…” diyerek aktif iyiliğe adım atmasını istiyordu. Zira O Resul
artık “kimlik ve misyon” sahibi idi. O zaman bunu aktifleştirmesi gerekiyordu.
Aktif olan misyon kayda değerdir. Aktif bir şekilde temsil edilmeyen
misyon, ne kayda değer ki?
Vahiy önce tevhide vurgu yapmıştı. Gerek Alak sûresin ilk beş âyeti;
gerek Fâtiha sûresi ve gerekse diğer sûre ve âyetler tevhide vurgu yapmıştı.
Sonra ilk tevhid eylemi olan namaz kılınmaya başlanmıştı.
Vahiy sadece bir düşünce/tez olarak değil eylemiyle beraber girmişti.
Vahyin ilk ameli-eyleminin namaz olduğunu söylemiştik. Her ne kadar
Mekke müşrik toplumunun Hz. İbrahim’in dininden haberdar olduğunu
ve bazı ibadetlerin (namaz, kacc, kurban vb) İbrahim’in dininden olma
adına yapıldığını görmüş olsak ta, tüm ibadetlerin keyfiyeti-özü-içeriği tamamen
yok edildiği gibi, şekil ve şemaillerini bile değiştirmişlerdi. Vahyin
belirlediği şekil çerçevesinde namaz kılan Hz. Muhammed’i (s.a.s.) Mekke
müşrikleri şaşkınlıkla izliyorlardı.
• 334 •
Ahmed Kalkan
Sadece izlemekle kalmıyor, henüz ciddi bir tepki ve tavır koymamalarına
rağmen ‘psikolojik’ baskı yapmaktan da geri durmuyorlardı. İlk günden
itibaren müşrikler Peygamber Aleyhisselam’a ‘psikolojik savaş’ açmışlardı.
Mekke müşriklerinin daha ilk günlerde ‘psikolojik savaş’ başlattıklarını ilk
inen sûrelerden birisi olan Kalem sûresi haber vermektedir: “Nûn. Kaleme
ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun ki (Rasûlüm) Sen Rabb’inin nimeti
sayesinde mecnun değilsin…” 779
Peygamber Aleyhisselam kendisini daha ilk günlerden itibaren bir kuşatılmışlık
içerisinde hissediyordu. Bu kuşatılmışlık karşısında âdeta defansa
çekilmiş olan peygambere Allahu Teâlâ “artık ortaya çıkmasını, pasif
iyi olmaktan çıkıp aktif iyi olmasını, dipte köşede misyonsuz kalmış ahlak
adamlığı yerine, misyonuyla ön plana çıkan ahlak adamı olmasını istemişti.
“Ey örtüsüne bürünen (Resulüm) artık kalk da uyar.” Buradaki ‘örtü’
üzerine çektiği nesnesel şeyden ziyade Mekke müşriklerinin psikolojik
baskılarından dolayı Peygamber’in girmiş olduğu ‘korku, çekingenlik ve
yalnızlık’ atmosferidir. “Örtü” olan işte bu “atmosferdir”. Ey Muhammed
artık bu atmosferden çık! Çünkü sen yalnız değilsin. Büyük olarak tanıdığın
Rabbin seninle beraberdir. Artık “kalk ve uyar!” İşte Müddesir sûresinin
ilk âyetlerinin mesajı bu idi. Bu mesajı çok iyi anlamış olan Peygamber
Aleyhisselam bundan böyle bir misyon adamı olarak ayağa kalkacak ve ‘en
yakınlarından’ başlayarak tüm insanlığı uyaracaktı.
Bir misyon adamı, bir dâvâ adamı olarak kalkan Hz. Muhammed
(s.a.s.), uyarmaya başlayacaktı. Ama nasıl uyaracaktı, daha doğrusu uyarı
işine nereden başlayacaktı? Rabbi, bu alanda da atması gereken ilk adımı
Habibine öğretmişti; “(Önce) En yakın akrabanı uyar.” 780
‘En yakın akraba’, sosyolojik bir gerçektir. Burada Allah (c.c.) bir yol
bir yöntem öğretiyordu. O da şudur; yola çıkarken insanları birbirine bağlayan
sosyal bağları kullanabilirsin. İnsanı insana bağlayan, insanı ailesine
bağlayan, insanı kabilesine bağlayan insanı şehrine bağlayan, insanı ülkesine
bağlayan… bağları kullanabilirsin. Hatta bu bağlar ‘misyon ve dâvânın
altında tutuluyor ise, misyon ve dâvâyı güçlendiriyorsa, misyon ve dâvânın
yüce hedeflerine ulaşmada bir vasıta, bir atlama taşı görevi görüyor ise,
779 68/Kalem, 1-3
780 26/Şuarâ, 214
• 335 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
bunları kullanabilir ve yaşatabilirsin de. Ama tüm bunlar akidenin gölgesi
altında kalıyor ve akidenin süzgecinden geçiyor ise bu böyledir. Yani vasıta
ve araç ise bu böyledir. Yok, eğer vasıta ve araçlıktan çıkmış ulaşılması
gereken hedef ve amaca dönüşmüş ise o zaman değil kullanmak, aksine
kaçınılması gereken pisliklere dönüşmüş olur.
İşte bu sosyal gerçekten yola çıkarak Hz. Muhammed (s.a.s.), kimliğini
ortaya koyarak alenê ve açık bir şekilde misyonunu ilan etmeye başlar. Peygamber
Aleyhisselam ilk alenî tebliğini/uyarısını yakın akrabalarına yapar.
Daha önce ‘Rab’ kavramı (âyetler vesilesi ile ) Mekkelilerin gündemine
girmişti. Bu açık tebliğle beraber ‘ilah’ kavramı da gündeme girmiştir.
Peygamber Aleyhisselâm artık bir dâvâ ve misyon adamı sıfatı ile kalkmış
uyarmaya başlamıştır. Ve tebliğ yelpazesini genişleterek tüm Kureyş’e
(Mekke halkına) yönelir. Kureyş Allah’ın (c.c,) Rab olduğunu duymuştu.
Bu sefer Allah’ın ilâh olduğunu da duyması gerekiyordu. Ve bunu da safa
tepesine çıkıp tüm Kureyş kabilelerini çağırıp topladıktan sonra yapar.
Bu sûrede ilk defa Allah Rasulü’ne, “Kalk ve halka gitmekte oldukları
yolun sonucundan onları korkut ve dünyada Allah’tan başka yücelttiklerinin
yerine sen yalnızca O’nun yüceliğini haykır!” emri verilmiştir. Bunun
yanında, vazifesi gereği yaşayışının her bakımdan temiz olması ve bütün
dünyevî faydaları bir kenara bırakarak tam bir ihlâs ile insanların ıslahı için
görevini yerine getirmesi emrolunmuştur. Son cümlede ise “Bu görevi yerine
getirirken sana gelecek olan zorluk ve musibetlere karşı da Rabbinin
hatırı için sabret” telkininde bulunulmaktadır.
Bu sûre, insanların uyarılmaları, davet edilmeleri ve temiz-pâk bir görünüş,
hoş-tatlı bir dil ve tevazu ile ortaya çıkması konularında Peygamber’e
(s.a.s.) yönelik emirleri ihtiva eder. Bu sûrede, âyetlerin üslup ve içeriği,
İslâm’a dâvette Allah’ın Peygamber’e (s.a.s.) gösterdiği metod, insanlarla
ilişkiye geçme ve onları çağırma, kuvvetli delillerle
ikaz etme gibi hususların
Allah’ın bildirdiği bu metod, eşsiz ve yüce bir özelliğe sahiptir.
Allah bütün
her şeyden, kendi dışındaki bütün değersiz ve küçük şeylerden yücedir.
O’ndan başka unsurları rab edinerek yüceltmek yakışıksız bir iştir. Sadece
O’nu tazim etmek gerekir. Görevde sabır ve sebal etmek, onu başarmayı
sağlayan iki faktördür.
• 336 •
Ahmed Kalkan
Allah’a ve güzel ahlâka davet eden kimsenin, başa kakma, bir bedel
ve karşılık bekleme gibi olumsuz vasıflar olmaksızın, kendilerini Allah’a
adamaya, güzel ahlâka ve hayır işlemeye çağırdığı kimseler için çok iyi bir
örnek ve temiz, her tür fuhşiyât, günah ve çirkinliklerden, hoş olmayan
görüntüden uzak olması gerekmektedir.
Peygamber’in hayatını ve O’nun (hayatına dair) en doğru tabloları ihtiva
eden Kur’an âyetlerini inceleyen kimse, Peygamber’in (s.a.s.) bu metodu
takip ettiğini görecektir. Bu metod; O’nun çağrısında başarılı olması, ilk
iman eden arkadaşlarının
kendisini destekleme ve çevresinde toplanmada
son derece samimi olmaları, iman etmeyenlerin kendisine saygı duymaları
ve O’nu takdir etmeleri; bunun yanında O’nun ahlâkî meziyetlerini inkâr
etmemelerini sağlayan en güçlü etken olmuştur.
Görüldüğü gibi, bu metod, Peygamber (s.a.s.) için çizilmiş ise de, onun
ihtivâ ettiği mesaj, ümmet içerisinde önderlik, yönlendirme, irşad ve ıslah
fonksiyonlarını üstlenen her ıslah, dâvet ve mevki sahibi için de geçerlidir.
Müzzemmil ve Müddessir sûrelerinin giriş kısımlarındaki benzerlik ve
uyum dikkat çekicidir. İlk bölümde Peygamber’in büyük görev için hazırlanması
ikinci bölümde de insanları davet edip uyarması emredildiği zaman
(uyması gerekli) metod anlatılmıştır.781
Müddessir Sûresinin Getirdiği Başlıca Prensipler
1. Örtüsüne sarılıp yatmakta olan Peygamber’e (s.a.s.) (ve O’nun şahsında
dâvetçi mü’minlere), kalkıp uyarması, Allah’ı tekbîr etmesi, giysisini
temizlemesi, kibirden uzak durması, yaptığı iyiliği çok görerek başa kakmaması
ve Rabbinin yolunda güçlüklere sabretmesi emrediliyor (1-7).
Mü’min temizliğe dikkat etmeli, iyiliklerini çok görüp başa kakmamalı,
Allah yolunda sabretmelidir. Bunlar mânevî temizliğin şartı olduğu gibi başarının
da gereğidir. Zira acele ile, usanç ile bir yere varılamaz. Sabreden,
sonuç
alır.
781 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, 1/ 86-88.
• 337 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
2. Hak dâvetini yalanlayan, hakkı engellemeğe kalkan, dünya varlığı ile
şımarmış kâfirler, yarın Allah’ın Dîvânında, yaptıklarının hesabını verecek,
o mahkemenin kararıyla cehenneme atılacaklardır (11-26). Öylelerinin
dedikodusuna,
engellerine aldırmamalıdır.
3. Cehennemin üzerinde on dokuz muhâfız vardır ama bunları dünyâ
muhâfızlarıyla karşılaştırmamalıdır. Çünkü bunlar insan değil, melektir.
Bu on dokuz sayısının anılması da bir sınavdır. Bununla neyin amaçlandığı
tam kavranamaz. Söylenen gayb haberlerine inanmak gerekir.
4. “Kitap verilmiş olanlar kesinlikle inansınlar diye (bu on dokuz muhâfız
meleğin, cehennemin muhâfızları olduğu belirtilmiştir)” ifadesinden
cehennem
muhafızlarının 19 olduğunun, Hz. Peygamber zamanındaki Kitap
ehli tarafından da bilindiği anlaşılmaktadır.
5. Her can, yaptığı işlerin tutsağıdır. Kişinin amelleri kendisini sarar,
kendisinin
cehennemi olur: “Yaptıklarının kötülükleri onlara göründü ve
alay edip durdukları şey onları kuşattı.” 782
Suçluları bu duruma düşüren kötü eylemler: Âhireti yalanlamak,
yoksula
yardım etmemek, Hakk’ın çağrısıyla alay edip ömrü boş şeylerle
geçirmektir. Kesin bilginin hâsıl olacağı ölüm zamanına kadar onlar ömürlerini
boş şeylerle
geçirmişlerdir. Ancak ashâbu’l-yemîn (amellerinin tutanakları
sağ tarafından
verilmiş olanlar) böyle değillerdir. Çünkü onlar,
kendilerini tutsak edecek
işlerden uzak durur, kendilerine cennet olacak
işler yaparlar. Bundan dolayı onlar cennetlerdedirler.
6. Bu Kur’ân, bir uyarıdır, dileyen öğüt alır. Ancak Allah dilemedikçe
öğüt alamazlar. İnsanın öğüt alabilmesi, Allah’ın dilemesi ve muradı ile
mümkündür. Öyle ise O’na sığınmalı, O’nun rızâsını kazanmalı, O’nun
buyruğu dışına çıkmaktan korunmalıdır. Buyruğu dışına çıkmaktan sakınılacak
ve günahları bağışlayacak ilâh O’dur (4-56). 783
782 45/Câsiye, 33; ayrıca bk. 2/Bakara, 81; 3/Âl-i İmrân, 30; 6/En’âm, 70
783 S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, c. 10 s. 163
• 338 •
Ahmed Kalkan
Daha once inen sûreler gibi bu sûre de en çok “tevhid”e vurgu yapar.
“Kalk, uyar” emri Muhammed aleyhisselâm’ın, peygamber olarak tevhid
dinini
ve Allah’ın mesajlarını insanlığa tebliğ etmekle göreviendirilişinin
ilanıdır.
Rasûlullah Efendimiz bu emri aldıktan sonra insanları tevhid dinine
çağırmaya başlamış, son nefesine kadar da bu görevini sürdürmüştür. “Sadece
Rabbinin büyüklüğünü
dile getir” emri, tevhid dininin en önemli unsuru
olan “Allah’ın birliğine
iman ve O’na kulluk” esasını ortaya koymaktadır.
“Ey bürünen!” (1)
Ey bürünüp yatan!
Ey başını yorganının altına çeken!
Ey yalnızlığa bürünen, sessizliğe çekilen!
Ey vicdanının derinliklerine çekilerek kendini arayan!
Ey insanlık için çıkış yolu arayan!
Ey gizlenen, saklanan, rahata meyleden!
Ey kendisine güvenemeyen!
Ne yapacağı konusunda aktif davranamayan!
Yorganına, işine, dünyevî meşgalelere bürünen!
Ey köşesine, kendi kabuğuna çekilen!
Ey gizlenen, ortaya çıkmayan!
Ey, eskiden olduğu gibi hâlâ yalnız kalmak isteyen kişi! Şimdi yalnızlığından
vazgeç ve bütün dünyanın önüne bir öğretici ve uyarıcı olarak çık.
• 339 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Hepimizin bir örtüsü var; ona bürünmüş, örtünmüşüz. Kimimiz işimizin,
kimimiz eşimizin, kimimiz aşımızın örtüsü altında uyuşmuş durumdayız.
Atmalıyız örtülerimizi, kalkmalıyız ayağa, çıkmalıyız ortaya. Uyanmalı
ve uyarmalıyız insanları. Önce kendimiz atmalıyız örtülerimizi, gereksiz
yüklerimizi. Önce kendimiz aktif olmalıyız. Uzletten çıkmalıyız. Kimimiz
fildişi şatosundan, kimimiz mağarasından, kimimiz dünyevî meşgalesinden,
kimimiz hayallerinden, kimimiz şöhretin dayanılmaz hafifliğinden…
çıkmalıyız.
Evlerimiz mezarlarımız olmamalı; iş, eş, aş, arkadaş kendine bağlayarak
bizi Allah’tan alıkoymamalı, bizi tembelliğe itmemeli. Devlet örtememeli
kimliğimizi, servet örtememeli. Başka kimlikler edinip örtmemeliyiz
üstünü. Müslüman kimliğimiz açığa çıkmalı. Şerefle taşımalıyız bu yüce
bayrağı; tevhid bayrağını.
Sadece kendi içinde kalmamalı güzellik; halka halka yayılmalı. Güzelliği
bulup onunla mânevî hazza erişip toplumu terk etme! Kendi yaşadığın
hakkı, kendi tattığın güzellikleri başkalarına da ulaştır. Yar kabuğunu, çık
kozandan. İn Hira’dan. Hira’dan aldığın mesajı taşı insanlara. Suyu tattın.
Susuzlara su taşı. Susuzları suyla tanıştır. Buz yalamaktan veya buhar yutmaktan
kurtulsun insanlık.
Gece ibadet ede ede dizleri şişen Peygamber’in gece-gündüz uyuya
uyuya gözleri şişen ümmeti olmak yakışmaz bize. Bırakın gündüzleri gaflet
uykusunu, geceleri bile (5-6 saatten fazla) uyumayı yasak etmeliyiz kendimize;
Rasûl ve yakın ashâbının ağır yük yüklendiğinde (çok daha az uyuyarak)
yaptığı gibi. Bayrak yarışında uyunur mu hiç? Bayrak bizim elimizde,
ulaştırmalıyız onu en kısa zamanda en uygun ellere. Cephede uyunur mu
hiç? Her taraftan her çeşit düşmanın her çeşit silahla saldırdığı cephede
yatıp uyumak, oturup keyfine bakmak ne kadar doğru olur? Düşman uyutucu
ve uyuşturucuları da silah olarak kullanabilir. Tanıman lâzım, “ılımlı
İslâm” adlı uyutucuları, futbol, müzik, eğlence adlı uyuşturucuları. Kur’an
sesi seni uyarmaya çalışırken, etraftaki ninnilere kulak verme! At üstünden
örtüleri. Çık yatağından.
• 340 •
Ahmed Kalkan
Örtüye olumlu taraftan bakarsak;
Risâlet kisvesine bürünen, bu ağır görevi yüklenen!
Ey İslâm dâvâsını yüklenen insan!
Ey dâvâ elbisesini giyinen!
Ey örneklik kisvesine bürünen!
Ey isyankârlardan uzaklaşıp dağlara çekilen!
Ey elbisesini giyip namaz için doğrulmaya çalışan, namaza davranan!
Ey takvâ elbisesiyle örtünen insan! Açıklarını kapatan, korunan, hayâ
ve edep sahibi insan! Tesettürüne, elbisesine bürünen, örtüsüne sahip çıkan
kişi!
“Kalk; artık uyar!” (2)
Kalkmayan kaldıramaz, uyuyan uyandıramaz. Öne düşmeyen, insanları
peşinden sürükleyemez. Kalk ve kaldır insanları. Uyan ve uyandır. Ayaklan
ve ayaklandır.
Kalk borusu çaldı, artık uyumak vakti değil. Artık uyanmak, ortalıkta
görünmek, hakikati açıklamak, gündem tayin etmek vakti geldi. Zaman,
ağır bir yük yüklenme zamanı; zahmetler çekmek, sıkıntılara katlanmak,
yükümlülükler altına girip hareket etme zamanı. Halka doğruyu göstermek,
etrafı temizlemek için yükümlülükler ve ağır yükler yüklenerek hareket
etme zamanı.
Buradaki “uyarı”, bir eğitim metodu olmakta, insanların yanlışlarını hatırlatarak,
bu yanlışların varacağı neticeyi bildirme faaliyetidir. Tebliğin en
etkili boyutu, yanlış inanç ve kötü davranışların varacağı neticelerle insanları
bilgilendirmektir.
Rasûlullah, Allah tarafından emredileni bu âyetler ininceye kadar sadece
kendi hayatında uygulamıştı. İşte bu sûre bunun topluma yansımasını
emredecek, Rasûlullah’ın kendi şahsında uyguladığını dışa taşımasını, taşırmasını
isteyecekti.
• 341 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Öyleyse “Ey gece kıyam eden! Ey gece Allah’tan mesaj alıp gündüz ne
yapacağını bilemeyen Peygamber! “Kalk da uyar.”
Rasûlullah, ilk vahye muhâtap olduğunda bu durumdaydı; bilemiyordu,
kıvranıyordu, korkuyordu. “Ben bu işin üstesinden nasıl gelirim? Bunu
insanlara nasıl ulaştırırım? İnsanlar beni dinlemez!” diye korkuyordu. Hiç
kimsesi yoktu, yalnızdı, kimsesizdi, güçsüzdü, parasızdı, malsızdı. Ya da
bilge değildi, filozofluğu yoktu. Eski dilleri bilmezdi, okur-yazarlığı yoktu.
Ne yapacağını, nereden başlayacağını bilmiyor, köşesine çekilmiş üzerini
örttürmüş bekliyordu. Bu beklenti içindeyken; Cenâb-ı Hakk yol gösterdi,
vahyetti: “Ey örtünüp bürünen! Kalk ve uyar!” Kalk, kıyam et! Azimle işine
başla!
“Kalk ve uyar.” “Kalk!” Bir kıyam emridir bu. Kalk borusunun çalmasıdır.
Ama bazen ayağa kalkarak, bazen farklı usûller ile İslâm’ın emirlerini
icrâ etme, ayağa kaldırma emridir.
Kalk ve azmet! Kalk ve işe başla! Kalk ve inzar et! Kalk ki uyarabilesin!
Anlıyoruz ki uyarının yolu, kalkmaktan geçmektedir. Uyarabilmenin yolu,
kıyamdan geçmektedir. Eğer biz kalkmamışsak, kalkamamışsak, yani kıyamı
gerçekleştirememişsek, uyarının anlamı yoktur. Kalkamamışsak uyarmamız
da mümkün olmayacaktır. Kalkınca uyarılır. “Kalk!” ve arkasından
“uyar!” deniliyor.
Ey Müddessir! Müzzemmil’le birlikte söyleyecek olursak, ey gece kalkıp
Kur’an okuyan, ama gündüz ne yapacağını bilemeyen peygamber! Ey Müzzemmil’le
“Gündüz senin için uzun bir uğraş var” mesajını alan, ama bunun
ne demek olduğunu, nasıl bir uğraş olduğunu bilemeyen peygamber!
“Kalk ve inzar et!” Kalk ve uyar! Kalk ve insanların cennet, ya da Cehennem
yolunda olduklarını onlara duyur! “Ayağa kalk! Kıyam et! Muhatap
olduğun dinle beraber ayağa kalk! İnancınla ayağa kalkıp görün! Ya da dini
ayağa kaldır! Kalk ki uyarasın!”
Kıyam neydi? Kıyam gece kalkıp vahiyle bütünleşmekti. Gece vahiyle
beraber olmaktı, Allah’la diyalog içinde olmak, Allah’ın dediklerini anlamaya
çalışmaktı. Müzzemmil’de anlatıldığı gibi gece kalkıp tertîlle (yavaş
yavaş, hazmedip içselleştirerek) Kur’an okumayı gerçekleştirmekti.
• 342 •
Ahmed Kalkan
İşte eğer bizler bu kıyamı gerçekleştirebilirsek, gece kalkıp Allah’ın
âyetleriyle birlikte olmayı gerçekleştirebilirsek, enerjimizi vahiyden alırsak
işte o zaman insanları uyarabileceğiz demektir.
Eğer Rasûlullah, peygamberlik yükünü yüklendiği için insanları uyarmak
zorundaysa, biz de eğer peygamberin ümmeti olma yükünü, şerefini,
izzetini, teklifini yüklenmişsek, işte bunu omzumuzda hissederek biz de
kıyam edecek ve arkasından insanları uyaracağız. Nerede? Nişanda, düğünde,
dernekte, dükkânda, okulda, çarşıda, pazarda, panayırda, yani dış
dünyamızda insanları uyaracağız. Bir de kendi iç dünyamızda yapacağız
bunu; kendimizi uyaracağız, ehlimizi uyaracağız.
Sanki Müzzemmil ile ferdî planda kulluk anlatılırken, Müddessir ile de
sosyal kulluk anlatılıyor. “Ey Müslüman kişi, sen kendin kıyam edip, kendi
kendini inzar ettiğin gibi, başka insanların kıyamı için de zemin hazırlamalısın!
Onlara da hakkı, hakikati duyurmalısın! Sen kendin cehennemden
korunduğun gibi onların da cehennemden korunmalarını sağlamalısın!”
diyor Rabbimiz.784
Kalk ve uyar ki, iyilik ayağa kalksın! Kalk, meydanlara çık, insanları
uyar. Yatağına uzanmış, uyuyan uyuşuk insanlar, kalkın ve insanları uyarın.
Uyuyan başkasını uyaramaz. Önce siz uyanın ki, başkasını uyarabilesiniz.
“Kalk, uyar” emri Muhammed aleyhisselâm’ın, peygamber olarak tevhid
dinini
ve Allah’ın mesajlarını insanlığa tebliğ etmekle görevlendirilişinin
ilânıdır. Rasûlullah Efendimiz bu emri aldıktan sonra insanları tevhid dinine
çağırmaya başlamış, son nefesine kadar da bu görevini sürdürmüştür.
Biz de aynı şekilde insanlarla teker teker ilgileneceğiz. Her yerde ve her
zaman diliminde insanlara İslâm’ı anlatacağız.
Sûre daha başlangıçta, insanları şirkin ve zulmün karanlığından, zorbaların
tahakkümünden kurtarıp hidâyete ulaştırmak için Cenâb-ı Allah’ın
peygamber olarak seçtiği o nezih kulun şahsında bütün mü’minlere sesleniyor:
“Kalk ve insanları uyar” (2. âyet). Bu hitap kıyamete kadar mü’minlerin
kulağında çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan,
büründüğü örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları
Allah’ın dinine döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda
karşılaşılacak meşakkatlere hazır olmayı emrediyor.
784 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
• 343 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
İnzâr/uyarma görevi, yalnız Allah’ın ülûhiyetine inanan bir eylemin
toplumsal anlamda başlamasıdır. İnzâr (uyarma), hayatî önemi olan bir
haberin dost-yabancı demeden herkese açıkça duyurulmasıdır. Kavramda,
gizlilik yerine açıklık ana ögedir. Dolayısıyla muhataplar sınırlı değildir;
uyarı görevinin iletilmesi tüm insanlara yöneliktir. Uyarıda önemli olan
tevhiddir, Allah’ın ülûhiyetidir. “(İnsanları) uyarın ki, Ben’den başka ilâh
yoktur.” 785; “Bu, insanlar için bir tebliğdir, bununla uyarılsınlar ve bilsinler ki
‘O, tek bir ilahtır ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar” 786; “Bu Kur’an
bana, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedildi.” 787; “İnsanları, onlara
azabın geldiği gün ile uyar.” 788
Bu günkü insanın, dünkü insandan farkı olmadığı gibi, çağdaş küfrün
durumu ve sapıklığı da, dünkü küfrün durumuyla aynıdır. Küfrün genel
karakteri, kâfir toplulukların ana özellikleri değişmemiştir. Buna göre müslümanın,
içinde yaşadığı toplumları bilinçli bir şekilde incelemesi gerekir.
Orada yaşayan insan tiplerinden hangisine girdiklerini belirlemesi gerekmektedir.
Ortam ve tebliğ tavrını vahyin ışığı altında belirleyerek, Peygamber
dönemindeki muhataplarla kendi muhataplarını kıyaslayarak durum
tespiti yapmalıdır. Bu tespitten sonra artık o insanlara karşı Kur’anî bir tavır
koymalıdır. Eğer, karşı karşıya bulunduğu topluluklar, düşünce ve eylem
olarak inatçı bir tutum takınıyor, akletmek ve görmek istemiyorlarsa onlarla
diyaloga geçmek, boşuna harcanan bir enerji olabilir. Petrol çıkmayacağı
belli olan yere sondaj zahmet ve israfına defalarca girmemeli; petrol çıkma
ihtimali yüksek olan yerlere sondaj salmalı, çıkan petrolleri rafine ederek
arındırma görevini ihmal etmemelidir.
Tabii, insanların dâvete duyarsız olup olmadıklarını, kalp ve diğer alıcılarını
kapatıp kapatmadıklarını tespit etmek için; yeterli, verimli, kapsamlı
bir şekilde, usûl ve metodlara riâyet edilerek gerçek dinin gerçek şekilde
tebliğinin ulaştırılmasının şart olduğu unutulmamalıdır. Yani, doğru bir
şekilde uyarı yapılmadan muhatapları damgalandırmak yanlış olur; bunun
bilincinde ve bu aşamalardan sonra muhatapları tasnif etme gereğini dâvetçi
müslüman aklından çıkarmamalıdır.
785 16/Nahl, 2
786 14/İbrahim, 52
787 6/En'âm, 19
788 14/İbrahim, 44
• 344 •
Ahmed Kalkan
Eğer muhatap kitle, düşünce yoluyla akide meselelerine, hatta hayatla
ilgili konulara yatkın değillerse, akıllarını kullanmak istemiyorlarsa, doğrudan
bir diyaloga hazır değillerse, müslüman, onlarla iman arasındaki engeli,
var olan psikolojik duvarı yıkmak için başka yollar aramalıdır. Ondan
sonra, insan ve düşünce önündeki, iman ve müslümanca anlayış ve hayat
önündeki engelleri yok ettikten sonra onlarla yeniden bir diyaloga girmeyi
denemelidir.
Kâfirlerin hakka karşı tutumları, onlara tebliğ yapmamıza engel değildir.
Âyette “kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için eşittir.” 789denilir;
“senin için birdir” denilmez. Yani, hem peygamber, hem peygamberin vârisi
olan tebliğciler, kâfirlere uyarı görevini yapmak zorundadır; kâfirleri
uyarıp uyarmamaları kendileri açısından aynı değildir. Zâten biz, onların
kalplerinin mühürlü olup olmadığını da bilemeyiz. Fir’avn’a, Ebû Cehil’e
bile hem de defalarca tebliğ edilmesi peygamberlerin görevleri arasındaydı.
Tabii ki, onlar kadar küfürde azgın bile olsalar, günümüzdeki keferelere de
İslâm tebliğ edilmelidir. Fakat bu tebliğler insanların hidâyetine sebep olmayabilir.
Bu sonuca üzülmememiz, yılgınlığa, ümitsizliğe kapılmamamız
gerekir. Çünkü bunlar hakkı ve kurtuluşu istemeyen gruptan olabilir.
Bu âyetlerde açık ve âşikâr olarak dâvet ve uyarı görevini yerine getirmesi
Peygamber’e emredilmiş, izlemesi gerekli metod da ortaya konulmuştur.
O metod, bu sûrede şöyle belirtilmiştir:
İslâm’a dâvette Allah’ın Peygamber’e
gösterdiği metod, insanlarla ilişkiye
geçme ve onları çağırma, kuvvetli delillerle
ikaz etme (1-2. âyetler) gibi
hususlar şeklinde Allah’ın bildirdiği bu metod, eşsiz ve yüce bir özelliğe
sahiptir.
Allah bütün her şeyden, kendi dışındaki bütün değersiz ve küçük
şeylerden yücedir
(3. âyet). O’ndan başka unsurları rab edinerek yüceltmek
yakışıksız bir iştir. Sadece O’nu tazim etmek gerekir (3. âyet). Görevde sabır
ve sebat etmek, onu başarmayı sağlayan iki faktördür (7. âyet). Allah’a ve
güzel ahlâka dâvet eden kimsenin, başa kakma (6. âyet), bir bedel ve karşılık
bekleme gibi olumsuz vasıflar olmaksızın, kendilerini Allah’a adamaya,
güzel ahlâka ve hayır işlemeye çağırdığı kimseler için çok iyi bir örnek ve
temiz, her tür fuhşiyât, günah ve çirkinliklerden, hoş olmayan görüntüden
uzak olması gerekmektedir.
789 2/Bakara, 6
• 345 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Bu metod Peygamber için emredilse de; onun içerdiği mesaj, ümmet
içerisinde önderlik, yönlendirme, irşad ve ıslah fonksiyonlarını üstlenen
her dâvâ adamı dâvetçi için de geçerlidir.
Bu âyetler ile İslâm’a dâvette yeni bir safha açılmıştır. Allah Teâlâ, Rasûlüne;
artık oturmanın, yatıp uyuma zamanının geçtiğini, İslâm dâvetini
yayması, insanları uyarması gerektiğini bildirmektedir. Müzzemmil sûresi
ilk âyetleriyle müşriklerin çıkaracakları büyük zorluklara hazırlıklı olmak
için bazı rûhî hazırlıkların yapılması gerektiğini bildirmişti. Teheccüdle,
Kur’an’ı tertîl ile okuyarak, namazda kıyâma durarak iç dünyasını
güçlendiren Rasûl, şimdi artık dışa açılmalıydı. Namazda gereği gibi kıyâm
eden Rasûl, namazdaki gibi farz olan toplumsal kıyâmı gerçekleştirmeliydi.
Onun ilk adımı olarak kendisi kıyâm etmeli, kalkmalı, insanları uyarmalıydı.
Aynen örnekleri ve önderleri gibi dâvâ adamı mü’minlerin de görevi
hatırlatılıyor. Önce içini kuvvetlendir, psikolojini sağlamlaştır, enerjini doldur;
sonra tebliğ. Önce mıknatıs gücünü arttır; sonra içinde metal olanları
çek, cazibe merkezi ol.
Bu âyet; o büyük insanın şahsında bütün mü’minlere sesleniyor: “Kalk
ve insanları uyar” (2. âyet). Bu hitap kıyâmete kadar mü’minlerin kulağında
çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan, büründüğü
örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları Allah’ın dinine
döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda karşılaşılacak
meşakkatlere hazır olmayı emrediyor.
Bu işe başlamadan önce, bedenî ve ruhî bir ön hazırlığın olması gereklidir.
Müzzemmil sûresindeki hazırlıkların dışında, burada da tevhidî vurgular
yapılmaktadır. Allah Teâlâ, bu terbiyeyi ihtiva eden emirleri verirken
vurguladığı noktalar, bir müslümanın cihad yolculuğunda yaşaması gereken
hayatın üzerine bina edileceği temel unsurlardır; bu vurgular bizim
için de yapılmaktadır: “Rabbini yücelt! Elbiseni temizle! Azâba götürecek
şeylerden sakın! Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma! Rabbin(in rızası)
için (müşriklerin eziyet ve sıkıntılarına şimdilik) sabret!” (3-8. âyetler).
• 346 •
Ahmed Kalkan
“Ve Rabbini tekbir et, yücelt!” (3. âyet)
Bu âyette Kur’ân’ın mucize niteliğinde bir edebî sanatı vardır: Âyette,
tersten de aynen okunabilmesi demek olan “kalbü’l-müstevi cinası” yapılmıştır.
Âyetin Arapçası “‚ ربّكفكبّ - Rabbeke fe kebbir”dir. Âyetin yazıya temel
olan harfleri ise sırasıyla “R-B-K-F-K-B-R” harfleridir. Bu sıralama ister
sağdan ister soldan okunsun, cümle iki halde de “Rabbeke fe kebbir”
okunur. Bu, gerçekten olağanüstü bir ifade sanatıdır.
Ey Muhammed! Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış
etmeden açık açık “Benim Rabbim hepsinden daha büyüktür.” de. Eğer çok
büyük derdin olursa, Rabbine: ‘Benim büyük bir derdim var’ deme! Bilakis,
derdine dönüp: ‘Benim çok büyük bir Rabbim var’ de! Rabb’ine kulluk
ederek ve ihtiyaçlarını sadece O’ndan iste, yalnız O’nu yücelt. Sadece O’nu
büyük tanı ve noksan sıfatlardan uzak tut. O Yüce mabuduna tekbir ve tesbihte
bulun, O’nun birliğini, ortak ve benzerden uzak olduğunu zikrederek
ibâdet ve itatte devam et. Sadece O’nun ulu ve büyük olduğunu söyle. Her
ne olay olursa olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile büyükleme görevini
bırakma. Büyüklüğün ancak O’nun şânı olduğunu ve O’na karşı her şeyin
küçük ve değersiz bulunduğunu kalben tanıdığın gibi, söz ve fiilinle de anlat,
ilan et. Zira Allah’tan daha büyük hiç kimse yoktur.
Ey yalnızlığa bürünmüş olan! Rabbini tekbir et. Böyle yalnız kalınmaz,
böyle sessiz durulmaz. İnsanlık, vicdanın ve merhametin gür sesine muhtaç.
Meydana atıl, şehirlere gir, insanlarla konuş. Konuş ki Allah’tan başka
büyük olmadığını duysunlar. Onlara anlat ki kendini büyük zanneden
krallar, imparatorlar, zenginler, din adamları küçülsün. Allah’ın kullarını
kendine kul-köle yapan müstekbirlerin tahtları sarsılsın. Allah’tan başka
herkes ve her şey tapınma aracı olmaktan çıksın. İnsanı bağlayan her zincir
kırılsın. İnsanın önüne melekûtun sınırsız derinlikleri serilsin. İnsan özgürleştiçe
özgürleşsin. Allah’a gitmeye mâni olan bütün duvarlar yıkılsın.
Çünkü Allah’tan başka büyük yoktur. İnsanı özgürleştirecek Allah’ın melekûtundan
başka derinlik yoktur (İ.E).
Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) (ve O’nun
izindeki dâvetçi mü’minlerin) kâfirlere aldırış etmemesi için onu uyarmak
maksadıyla, bu cümle “enzir/korkut” emrinden sonra zikredildi. Çünkü
mahlûkatın perçemleri Allah’ın elindedir. Dolayısıyla Rasûlullah’ın (ve
• 347 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
dâvâ adamı muvahhid mü’minlerin) mahlûkattan birini yüceltip Allah’tan
başkasından korkması yakışmaz. Çünkü her büyük, Yüce Allah’ın azameti
ve büyüklüğü altında ezilmiştir.”790
Rabbini büyükle, tekbir getir. Bu âyet, namaza da işaret etmektedir. Namaz,
tekbirle başlar, rükûnları arasında hep tekbir vardır. Müşriklerde rükû,
secde ve namaz bilgisi bulunmasına rağmen, onların namazın/salâtın içini
boşaltarak tamamen formel bir duruma indirgediklerini, Kur’an ise namaz-
takvâ, namaz-mâun/infak, namaz-terk-i fahşâ ve fuhş ve namaz-zikrullah
birlikteliğini kurarak ıslah ettiğini ve böylece onun tevhidî, ahâkî,
ictimâî ve siyasî boyutlarına dikkat çekmiştir.
Âyetin “ve Rabbeke fe kebbir” şeklinde kelimelerin sıralanışı, mânâyı şu
hale getirmektedir: Ve Rabbini, ancak Rabbini büyükle. Her ne olay olursa
olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile büyükleme görevini bırakma.”791
Biz, gerçekten söylenmesi gerektiği gibi, Allahu Ekber diyebilsek, Allah’tan
başka büyük yok diye haykırabilsek, “en büyük filan” sözleri söylenemez, başkaları
başkalarının büyüklüğünü gündeme getiremez. Allah’ı tekbir etmek
deyince, aklımıza ezan, namaz ve cihad gelir. Bu durumlarda “Allahu ekber”
bir şiardır. Öyleyse hayatın her zamanında Allah’ı yüceltip tekbir getirmemiz,
aynı zamanda ezanın simgeleştirdiği tevhidî dâveti yerine getirip topluma
tevhidi ilan etmemiz, namazı ikame etmemiz ve cihadın her çeşidini, Allah’ın
kelimesi yüce olsun diye, “Allahu ekber!” nidâsıyla îfâ etmemiz isteniyor.
Tekbir, bir peygamberin (ve muvahhid bir mü’minin) bu dünyada yerine
getireceği ilk ve en baş vazifesidir. Bu vazife gereğince Allah’ın dışında
bütün büyüklük taslayanları bir kenara iterek, cahil insanlara bu kâinatın
yüceliğinin ancak ve ancak Allah için olduğunu, O’nun dışında kimsenin
buna lâyık olmadığını bildirirler. Onun içindir ki İslâm’da Allahu Ekber
(Allah en büyüktür) en önemli kelimedir. Ezana başlarken bunu ilân ederiz.
Namaza da bununla başlarız. Otururken kalkarken “Allah en büyüktür”
deriz. Bir hayvanı keseceğimiz zaman “Allah’ın adıyla, Allah en büyüktür”
deriz. Tekbir nârası bütün müslümanlar için en bâriz bir nişan ve slogandır.
Çünkü bu ümmetin peygamberi de ilk vazifesine Allahu Ekber diyerek
başlamıştı.
790 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
791 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/416.
• 348 •
Ahmed Kalkan
Burada lâtif bir tenkid vardır ki onu anlamak gerek. Bu âyetin nüzul
zamanı anlatılırken de denildiği gibi bu, Allah Rasulü’ne peygamberlik vazifesini
yerine getirmesi için verilen ilk emirdi. Şurası açıktır ki, böyle bir
vazifeyle emir öyle bir toplum ve öyle bir şehirde verilmişti ki o sadece
şirkin merkezi değil, oradaki herkes müşrikti. Daha önemlisi Mekke, bütün
Arap yarımadasının müşriklerinin en büyük tapınağı idi. Kureyşliler de
bu mabedin bekçileri idiler. İşte böyle bir yerde yapayalnız tek başına Tevhid’in
bayrağını yükseltmek çok tehlikeli bir işti. Onun için “Kalk ve uyar!”
emrinden hemen sonra “Rabbinin yüceliğini ilân et” buyrulmuştur. Yani şu
anlam çıkıyor: “Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış
etmeden açık açık “benim Rabbim hepsinden daha büyüktür!” de. Bu çağrıya
karşı koyanların Allah’a karşı hiçbir ehemmiyeti yoktur. Allah yoluna
girenler için en büyük cesaret verici şey, Allah’ın büyüklüğü bir kimsenin
kalbine girdikten sonra o kimsenin Allah’ın rızası için bütün bir dünyayı
karşısına almaktan çekinmeyeceği gerçeğidir.792
Şimdi de Peygamberimizin kendine dönülerek başkalarını uyarma görevinin
arkasından Rabbinin büyüklüğünü dile getirmeye çağrılıyor: “Rabbinin
büyüklüğünü dile getir.” Sadece Rabbini büyük bil. Yüceltmeye lâyık
olan tek büyük O’dur. Bu direktif, tevhide dayalı imanî düşüncenin anlamını
belirler.
Herkes, her şey, her değer ve her gerçek küçüktür. Büyük olan sadece
Allah’tır. Tek ve eşsiz olan Allah’ın büyüklüğünü ve yüceliği karşısında bütün
kütleler, bütün hacimler, bütün güçler, bütün değerler, bütün olaylar,
bütün gelişmeler, bütün anlamlar, bütün şekiller küçülür, sönük ve belirsiz
kalır.
Peygamberimizin insanlığı uyarma görevini omuzlarken, bu görevin
sıkıntılarını, baskılarını ve zorluklarını bu bilinçle, bu düşünce ile göğüslemeye
yönlendiriliyor. Çünkü kendisini uyarma görevine atayan Rabbinin
tek “büyük” olduğu gerçeğine bağlanınca bütün komplolar, bütün kaba
güçler, bütün engeller gözünde küçülecektir. İslâm’a dâvet görevinin sıkıntıları
ve zorlukları bu düşünceyi, bu bilinci sürekli biçimde taze tutmayı
gerektirecek kadar ağırdır. 793
792 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
793 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
• 349 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Rabbini büyükle! Rabbini yücelt! Büyüklüğün, yüceliğin ancak Rabbinin
şânından olduğunu, küçüklüğün, horluğun, hakirliğin Allah’tan başkalarına
ait olduğunu ilân edip tüm dünyaya haykır! Ama önce kendin kabul
et bunu! Sadece buna iman değil, bunu amel, söz, fiil, tavır olarak ortaya
koy!” denilmektedir.
İşte İslâm’ın ortaya konulmasının bel kemiği budur. Kıyamın şartı ve
hedefi budur. Dikkat ederseniz namazın kıyamına kalkınca da: “Allahu Ekber”
diye başlıyoruz. Büyüklük ancak Allah’a aittir. Kibriyâ sadece Rabbimize
aittir, O’nun dışında herkes küçüktür. Allah Ekberdir, Kebirdir, Kibriyâ
sıfatı sadece O’nundur. Bunu anladıkça, küçücük olmalı insan. Allah’ın karşısında
küçüldükçe küçülüp âciz olduğunun, kul olduğunun farkına varmalı
her an. İşte Allah karşısında kişinin mutlak takınması gereken tavır
budur.
Diliyle “Allahu Ekber” deyip hayatıyla bunu yalanlamak hiçbir değer
ifade etmeyecektir. Diliyle her gün, her namazında “Allahu Ekber” dediği
halde “Filan futbol takımı en büyük, başka büyük yok!” diye bağıran kişi, ya
da devleti, parayı, işi, eşi, aşı gözünde büyüten insan, Allah’ı büyükleme konusunda
çok gâfil demektir. Çünkü ilâhlaştırılanlar büyüktür, büyük kabul
edilir. Kişi neyi ilâh kabul etmişse onu kendinden büyük kabul ettiği için
ona yönelir, sözünü dinler.
Göklerde ve yerlerde kibriyâ, göklerde ve yerlerde büyüklük sadece
O’na aittir. Allah en büyüktür, tek büyüktür, başka büyük yok! Hangi konuda?
Her konuda. Ekonomik sorunların çözümünde mi? En büyük Allah!
Allah’a sorulacak, Allah’a başvurulacak. Siyasal bakış açısı geliştirmede Allah
en büyük; O’nun hükümleri hâkim olmalı. Sosyal ilişkilerde, kılık-kıyafet
konusunda, hukukla ilgili hususlarda, eğitimde, öğretimde Allah en
büyük. Aklınıza ne geldiyse Allah en büyük… Hayatın tüm problemlerinin
çözümünde Allah en büyük, başka büyük yok! Kur’an’da şöyle buyuruyor
Rabbimiz: “Göklerde ve yerde azamet (büyüklük, yücelik) O’nundur, O, güçlüdür,
Hakîmdir.” 794
794 45/Câsiye, 37
• 350 •
Ahmed Kalkan
İnsanların hayatında ilâhlaştırılanlar yüceltenlere göre en büyüktür.
Kişi neyi ilâh kabul etmişse onu kendisinden daha büyük kabul ettiği için,
sözü dinlenecek varlık, yasaları uygulanacak varlık bildiği için onu ilâh kabul
eder ve onun sözünü dinler. Meselâ aşırı yücelttiği şeyhini, büyük ve
küçük tâğutları, kendisinden büyük ve sözü dinlenecek varlık bildiği için
ilâhlaştırır gâfil insan.
Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür, kibriyâ sadece O’na aittir. Çünkü
kâinattaki tüm varlıkları yoktan yaratan O’dur. Her şeyi meydana getiren
O’dur. Hayatı yaratan O’dur.
Eğer yeryüzünde Allah’tan başka büyükler kabul eder ve onlara itaat
etmeye kalkarsanız, onları ilâh makamına koyarak onların kanunlarını
uygulamaya çalışır, “Efendim bunlar sanat büyükleri, bunlar ilim büyükleri,
bunlar hukuk, bunlar siyaset büyüklerimiz, bunlar devlet ve yönetim
büyüklerimiz, bunlar hikmet, bunlar mânevî, sığınma ve şefaat büyüklerimiz”
diyerek Allah dışında kendinize birtakım büyükler bulur da Allah’a
yapılması gerekenleri onlara yapmaya kalkışırsanız, o zaman Allahu ekber
dememiş olursunuz. Bilesiniz ki o zaman Allah Azîz ve Hakîmdir, sizden
intikam almasını, cezalandırmasını da bilir.
Allah büyük, âlemler küçüktür. Allah büyük, dünya küçüktür. Allah
büyük, biz küçüğüz. Peki, biz ne zaman büyürüz? O “Büyük”le diyalog
kurunca, O büyüğün büyüklüğü ile irtibata geçince, büyükler büyüğüne
kulluğa yönelince, büyükler büyüğünün desteğini kazanınca, büyükler büyüğünün
safında olunca. Öyleyse Allah’ı büyükleyelim ve Allah’la beraber
olmaya çalışalım.
Hayatın her alanında Allah’ı söz sahibi kabul ederek Allah’ı büyükleyelim.
Hayata Allah’ı karıştırmamaya çalışan tüm şeytanları ve şeytan sistemlerini
reddederek Allah’ı tekbir edelim. Malda ve canda Allah’ı söz sahibi
kabul ederek, Allah için maldan ve candan geçerek Allah’ı tekbir edelim.
Hayatımızın tümünü O’nun emrine vererek Allah’ı büyükleyelim. Kazanma,
harcama, çocuklarımızın eğitimi, hukuk konusunda ve tüm konularda
yeryüzünde büyüklenen tüm müstekbirleri, tüm sahte tanrıları ve tanrıçaları
küçülterek Allah’ı büyükleyelim. 795
795 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
• 351 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Ve de ki: ‘Hamd (övgü), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve
düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’a aittir.’ Ve
O’nu tekbir edebildikçe tekbir et (büyük tanı)” 796
Biz müslümanlar, sevindiğimizde, üzüldüğümüzde, şaşırdığımızda,
şok olduğumuzda, hayran olduğumuzda hep tekbir getiririz: Allahu ekber!
Çünkü “Allah en büyüktür” mânâsına gelen tekbirin işlevi de, anlamı kadar
büyüktür. Seviniyorsak sevincimizi Allah’ın büyüklüğüne bağlarız. Üzülüyorsak,
kendimizi Allah’ın en büyük oluşuyla teselli ederiz. O’ndan bağımsız
bir saâdet ve felâket tasavvur etmediğimiz için safâ halinde de, cefâ
halinde de “Allahu ekber” deriz. Şaşırdığımızda, Allah’ın en büyük oluşunu
hatırlar ve bizi şaşırtan şeyin Allah için çok basit, sıradan bir şey olduğunu
bir kez daha hatırlarız. Şok olduğumuzda, bizi şok eden olayın Allah katında
daha büyüklerinin olduğunu dile getirmek için tekbir getiririz. Hayran
olduğumuzda, hayretimizi esere değil; o eserin sahici müessirine, sanata
değil; asıl sanatkâra yönelttiğimizi tekbirle ifâde ederiz.
Namaza “Allahu ekber”le başlar ve her rekâtta beş kez bunu tekrarlarız.
Namaz ki; o, Allah karşısında kulun esas duruşunu temsil eden ibâdetler
mecmuasıdır. Allah’ın en büyük olduğunu itiraf ederek başlamayan bir
ibâdet, insanı kula kulluktan nasıl kurtarabilir? “Allahu ekber!” demekle,
kula ve eşyaya kulluğu reddettiğimizi ifâde etmiş olur ve O’na kulluğumuzu
secdeyle zirvesine taşırız. İşte tekbirin insanı getirdiği son nokta bir sevgi,
saygı hareketi olan secdedir. 797
“Ve elbiseni temizle.” (4. Âyet)
Elbiseni, kendini, seni üzerindeki giysiler gibi yakından sarmış olan cemaat
ve topluluğu maddî mânevî her türlü pislikten temizle. Irzını koru.
Kalbini ve çevreni şirk ve isyandan iman ve itaat ile arındır. Namaz gibi
ibadetlere en temiz elbiselerle devam et. Kılık kıyafetine dikkat et. Çünkü
mü’min temizdir, paktır. Pis şey taşımak ona yakışmaz. Ayrıca, Allah’a karşı
saygı göstermekten de geri durma.
796 17/İsrâ, 111
797 D. Ârif Çevikel, Allahu Ekber
• 352 •
Ahmed Kalkan
Rabbimiz, Efendimizin şahsında bizlere de “elbiseni
temiz tut” diyor.
Yani tebliğci; iç dünyasını şirkten, küfürden, inkârdan temizleyecektir.
Dış
dünyasını da pisliklerden yani görünen pisliklerden temizleyecektir.
Çünkü
içimiz gibi dışımızın da, görüntümüzün de temiz olması önemlidir, insanlar
dış görüntüye de dikkat ederler.
“Elbiselerini pislikten temiz tut.” Çünkü beden ve elbisenin temizliği
ile ruhun temizliği birbirlerinin gerekleridir. Temiz bir ruh, pis bir beden
ve pis bir elbise içerisinde kalamaz. Allah Rasûlü insanoğluna, beden ve
giysi temizliği talimlerini tafsilatlı olarak vermiştir. Öyle ki değil sadece o
zamanki cahiliyye Arapları, bugünkü en uygar toplumlar bile bu seviyede
sayılamaz. Hatta dünyadaki bazı dillerde taharet kelimesi bile bulunmamaktadır.
Hâlbuki İslâm’da hadis ve fıkıh kitapları “Tahâret Bahsi” ile başlarlar.
Bu kitaplarda temizlik ve necislik arasındaki farklar anlatılır ve nasıl
temiz olunur, nasıl taharet alınır, detaylarıyla izah edilir.
Elbiseden maksat, ameldir, kalptir, nefistir, bedendir, aile halkıdır, insanlardır,
dindir, insanın üzerine giydiği giysilerdir. Bu âyetteki “siyab”
(giysi) kelimesi nefisten veya kalpten kinaye olmak üzere birçok tefsirci
“Elbiseni temizle” âyetini “kendini veya kalbini günahtan, haksızlıktan temiz
tut, yaptığın uyarıları kabule engel olacak kirli huylardan sakın, öğütlerinin
kabul edilmesini sağlayacak olan güzel ahlâk ile ahlâklan” diye manevî
ve ahlâkî temizlik ile tefsir etmişlerdir. Fakat kinaye, hakikî mânânın
da kastedilmesine engel olmadığı için, bu şekilde bir tefsir aynı zamanda
gerek bedenin gerek elbisenin maddi temizliğinin emredilmiş olmasına
aykırı olmaz. Çünkü “tahâret” ve “nezâfet” kelimeleri dilimizde temizlik
mânâsına gelmekle birlikte taharet, nezafetten daha genel olarak maddî ve
manevî temizliği kapsar. Bununla beraber burada bundan başka bir mânâ
daha vardır ki o da “siyâb” kelimesinin bir şeyi yakından bürüyen, kuşatan
şeyden ve zarftan kinaye ve mecaz olmasıdır. Yani “seni üzerindeki giysiler
gibi yakından sarmış olan cemaat ve topluluğunu, ilk önce etrafındaki kimseleri
temizle” demek olur ki bu mânâ “Önce en yakın akrabalarını uyar.”798
âyetinin mânâsına da uygun düşer. Hem bunda Hz. Peygamber (s.a.s.)’in
maddî ve manevî nefis temizliği öncelikle anlatılmış olacağından onun nefsindeki
temizliğini hatırlatmaya gerek kalmaz.”799
798 26/Şuarâ, 214
799 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/416-417.
• 353 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Siyab” lafzan “elbise”, mecâzen elbisenin örttüğü “beden”dir. Bu âyet,
maddî temizliği, bir sonraki âyet de mânevî temizliği emreder. Namaz abdesti,
bu emrin neticesi olsa gerektir. Bu âyetler hem misyon hem vizyon
inşâ etmektedir.800
Elbise, iffet ve namus mânâsına da gelir. Meselâ Türkçe’de kullanılan,
“Eteği kirli”, “Eteği temiz” veya “Uçkuruna düşkün” gibi sözler, elbiseyle
ilişkin ama namus ve iffeti çağrıştıran ifadelerdir. “Öyleyse ey peygamberim
ve ey peygamber yolunun yolcusu Müslümanlar! Elbiselerinizi temizleyin!
Yani eteklerinizi temiz tutun! Uçkurlarınıza sahip çıkın! Namuslarınıza,
iffetlerinize sahip olun! Namussuz ve iffetsizler olmayın!” anlamına
gelecektir bu emir.
Elbise, kişinin ahlâk ve faziletini anlatır. Elbiseyle ahlâk ve fazilet kastedilir.
Hani “Üzerime bu güne kadar fısk ve fücur elbisesi giymedim!” veya
“Dalkavukluk, dangalaklık, kisvesine bürünme!” diye bir laf kullanılır. İşte
bu da elbise mânâsına gelmektedir ve bu konuda da Rabbimiz bizden temizlik
istemektedir. Ahlâk temizliği ve fazilet örnekliliğinize dikkat edin
denilmektedir.
“Pislikten uzak dur.” (5. Âyet)
Yani, mânevî tüm pisliklerden uzak dur. Ricz “azap ve necâset”, rucz
“put ve şirk” mânasına gelir. “Fehcur” hecera’nın emridir. Hecera’nın emri
ile hâcera’nın emri arasındaki fark şudur: Birincisinin amacı bir şeyden tamamen
alâkayı kesip uzaklaşmak için yola çıkmak, ikincisinin amacı bir
şeye kavuşmak için yola çıkmaktır.801
Putlara ibâdetten, kabalıktan, her türlü ahlâksızlıktan, azaba, maddî
ve mânevî hastalıklara, musibetlere sebep olacak günahtan, temiz olmayan
hallerden uzak durmaya devam et, müşriklerin ahlâkından uzak dur,
temizlikten, taharetten, ibadet ve itaatten ayrılma. Sakın bu pis şeylere yaklaşma.
O müşriklerin ahlâkı ile ahlâklanma. Aksi takdirde harama, şirke ve
küfre girersin. Yaşantınla İslâm’a örnek ol. İnsanlar senin şahsında İslâm
ahlâkını görsünler.
800 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
801 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
• 354 •
Ahmed Kalkan
“Pislikten kasıt, her türlü pisliktir. Akidedeki pislik, düşüncedeki pislik,
ahlâkî pislik, ameldeki pislik, beden ve elbisedeki pislik ve yaşantıdaki pislik
vs. Yani çevrende, toplumda her türlü pislik yaygın haldedir, işte bundan
kendini temiz tut. Kimse; “Bu, başkalarına bir şeyler anlatıyor ama kendisi
bile yaşantısında bu pisliklerden arınmış değil” dememelidir. Bu yüzden
senin yaşantında bütün bunlardan hiç bir iz bile olmamalıdır.”802
“Çirkin davranışlardan uzak dur.” Peygamberimiz, peygamber olmadan
önce bile müşriklikten ve azaba çarpılmayı gerektirecek iğrençliklerden
uzak durmuştu. Sağlıklı fıtratı bu tür bir sapıklığı, böylesine lekeli bir inanca
kapılmayı, bu çeşit ahlâk bozukluklarını ve kirli gelenekleri reddetmişti.
Onun hiçbir cahiliye uygulamasına katıldığı görülmemiştir. Buna rağmen
kendisine niçin bu direktif veriliyor? Amaç barış ve uzlaşma kabul etmez
bir farklılığı, bir saf ayrımını açık açık duyurmaktır. Çünkü İslâm yolu ile
müşriklik akımı, hiçbir noktada buluşmayan iki ayrı yoldur. Bunun yanı
sıra bu direktifle söz konusu iğrençliğin kirinden uzak durma yönünde duyarlı
bir bilinç oluşturma amacı da güdülmüştür. Âyetin orjinalinde geçen
“rics” sözcüğü aslında “azab” anlamındayken zamanla azaba uğramayı gerektiren
davranışlar anlamını kazanmıştır.803
“Ve o pislikleri artık savıp uzaklaştır. “Rücz” ve “ricz” kelimeleri pislik
ve azap mânâsına geldiği gibi burada put ve heykel demek olduğunu da
açıklamışlardır.”804
“Kötülüklerden de uzak dur.” Yani kötülük yapma, kötülük yapanlarla
beraber olma, kötülük çarşılarında gezme, kötü arkadaşlarla birlikte
olma.
Peygamber efendimizin bir hadisi atasözü haline gelmiştir. “İslinin yanında
oturanda is, misklinin yanında oturanda misk kokar.”805 Kötülerin yanına
ancak, onları kurtarmak için gidilecektir.806
“Çok görerek başa kakma (Allah için yaptığın iyiliği çok görme. İyilik
yapmayı kazanç kapısı haline getirme).” (6. Âyet)
802 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/470.
803 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
804 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/417.
805 Buhâri, Büyû’ 38; Müslim Hicr 146; Ebû Dâvud, Edeb 16
806 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yay., 8/101
• 355 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Allah için yaptığın iyiliği çok görme. “el-memnûn”, yardım edenin yardım
alana iyiliğini hatırlatması, bir tür baş kakıncı yapması. Zemahşeri’ye
göre; “çok görerek verme, verdiğini çok sanarak verme” veya “daha çoğunu
umarak vermemezlik etme” anlamına gelir. Bu âyet istiksârı yasaklar. İstiksâr:
Bir kimsenin daha fazlasını alma beklentisiyle vermesidir. Bu mantığı
“kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” sözü iyi özetler.807
Ey Muhammed! İnsanlara yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Bir
iyilik yaptığın, bir lütuf ve ihsanda bulunduğun zaman, verdiğin kimseden
karşılığında daha çoğunu almak maksadıyla yapma. Dünya ticareti ve maksadını
gözeterek veya gösteriş ve iki yüzlülük yaparak iyilik etme; sırf Allah
için iyilik et, başkasından bir karşılık bekleme. Çünkü cömert kişi, verdiği
çok da olsa onu az görür. Fakir olmaktan korkmayan kimse nasıl verirse,
sen de öyle ver. Yapmış olduğun amelinden dolayı Rabbine karşı sitemde
bulunma ve amelini gözünde büyütme. Zira, amelin, Rabbinin sana verdiği
nimetler karşısında çok büyük bir şeydir. Ey Muhammed, sen nübüvvetini
insanların başına kakarak ondan dolayı insanlardan ücret alıp malını çoğaltmaya
kakma, çokça hayır işlemekten gevşeme, sıkı dur. Allah rızası için
Allah’ın istediği şekilde karşılık beklemeden iyilik et. İnsanların kabalıklarına,
nankörlüklerine, kalleşliklerine sabret. Mükâfatı yalnızca Allah’tan
bekle. Şüphesiz Allah senin ecrini eksiltmeyecek, bilakis artıracaktır.
İmanını Minnet Edenler
“Müslüman oldular diye sana minnet ederler. De ki Müslüman oluşunuzu
başıma kakmayın. Bilakis Allah size İslâm’ı nasip etmekle size iyilikte bulundu
ve minnet hakkı O’na aittir. Şâyet sâdıklardansanız bilin ki Allah size
imanı hidâyet etmekle size iyilikte bulundu.”808 Kimdir bu insanlar? Şimdi o
sıcak sahneyi takip edelim:
“A’râbîler dedi ki biz iman ettik. De ki siz iman etmediniz. Lâkin ‘müslüman
olduk (teslim olduk)’ deyin. Henüz iman kalbinize girmedi. Şâyet
Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz amelleriniz boşa çıkmaz. Şüphesiz Allah
çok bağışlayan ve çok af edendir.” 809 Bunlar ‘A’râbîlerdir.’ Örnek somuttur. O
günün canlı bir örneği. Ancak vasıfları geneldir.
807 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
808 49/Hucurat, 17
809 49/Hucurat, 14
• 356 •
Ahmed Kalkan
İmanın kalbe girmesi ve bunun tezahürü Allah (c.c.) ve Rasûlüne itaat.
Evet itaat. Allah ve Rasûlüne teslimiyetin adı. İslâm’ın baş döndürücü
ilerlemesi karşısında imtihanını verememiş iman anlatılıyor. Bunun somut
örneği bedeviler.
Onların minnetine karşılık onlara minnet etmeyen müminler örnek
gösterilmiş. “Mü’minler o kişilerdir ki Allah’a ve Rasûlüne iman ederler ve
sonra hiç bir şüphe duymazlar. Mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad
ederler. İşte sâdık olanlar onlardır.” 810 Minnet edenlerin sâdık olmadığını
anlatıyor. Dolayısıyla minnet olayının imanla irtibatını yokluyor. İkide bir
yaptıklarını başa kakanlar ve yapmamak için sebepler arayanlar imanlarını
sorgulamalılar. Sadâkatlerini gözden geçirmeliler. Allah (c.c.) âdeta onlara
kızarak şöyle buyuruyor. “De ki siz mi Allah’a dininizi öğretmeye kalkışıyorsunuz?
Allah göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. O her şeyi bilendir.” 811
Bizim gücümüz kişiliğimize bağlıdır. Rabbimize olan samimiyetimize
bağlıdır. Onun için, dinin ihlâsla Allah’a has kılınması istenmiştir. 812 Bunun
da ilk yolu tüm nimetleri Allah’a has kılmakla olur. Sadece bizi yarattığı için
değil. Sadece bizi yaşattığı için değil. Sadece bize nimetler, mal mülk verdiği
için değil. Bilakis bize iman ve İslâm nimetini öğreten Rasûlü (s.a.s.) gönderdiği
için dahi O’nun minnetini ödeyemeyeceğiz. O halde onun dinine
hizmet ederken kendimizi çok önemli bir şeyler yapmış olmakla vasıflayıp
yaptıklarımızı heder etmeyelim.813
“Ve Rabbin için sabret!” (7. Âyet)
Verdiğin şeylerden dolayı karşılık bekleme. Allah’ın emirlerini yerine
getir, yasaklarından kaçın ve Allah yolunda başına gelen her türlü işkence
ve eziyetlere Rabbin olan Allah’ın rızası için sabret, fedakârlıkta bulun. Sana
verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden birçok musibet ve eziyetlerle
karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile sana düşman olacak. Bütün Arap
Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama ne olursa olsun Rabbinin hatırı
için bunlara sabret, üzülme ve bu vazifeyi sebat ve karar ile yerine getir.
Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu davadan vazgeçir-
810 49/Hucurat, 15
811 49/Hucurat, 16
812 Bk. 98/Beyine, 5
813 Yalçın İçyer
• 357 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
mek için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda ısrarla devamını
sürdür. Mükâfatı, muvaffakiyeti Hak Teâlâ’dan bekle.
Rabbinin Emirlerini Tutmada Sabır
“Rabbin için sabret” Bu âyetle ilgili olarak şu izahlar yapılabilir:
1) “Bağışta bulunup, iyilik yaptığında, başa kakmayı ve yaptığın işi büyütmeyi
bıraktığın için sabret” yani, “Rabbinin rızasını gözettiğin için, böylesi
davranışları bırak.”
2) “Malını verip tasadduk ettiğinde, karşılık bekleme. Bu beklememe,
Rabbinin rızası için olsun.”
3) “Bu sûrenin başında sana bazı şeyler emrettik, bazı şeyleri yasakladık.
Binâen aleyh Rabbinin emrinden ötürü, o emredilenleri yap, nehyedilenleri
terk et.” Buna göre, sanki şöyle denilmek istenmiştir: Bu âyetten
önce, bir takım şeylerin yapılması, bir takım şeylerin de yapılmaması mükellefiyeti
yer almış; bu âyette ise, o şeylerin yapılıp yapılmamasının gerekçesi
açıklanmıştır ki bu da, Allah Teâlâ’nın rızasını elde etmedir.
4) Daha önce, Mekke müşriklerinin bir araya gelerek, Hz. Muhammed
(s.a.s)’in durumunu görüştüklerini, içlerinden Velid b. Muğire’nin kalkıp
evine gittiğini, bunun üzerine oradakilerin, “Velid herhalde dinini terk etti
(müslüman) oldu” dediklerini. Bunun üzerine Ebû Cehil’in onun yanına
giderek, “Atalarının dinini terk etmesin diye, sana verilmek üzere Kureyş
aralarında mal topladı” dediğini anlatmıştık. Bu demektir ki Velid, elde
edeceği bu maldan ötürü küfrünü sürdürmüştür. Bu sebeple, Hz. Muhammed
(s.a.s)’e, “O, işte o maldan ötürü bâtıl din ve inancını sürdürdü. Sen
ise, başka bir şey için değil, sırf Hak rızası için hak dinde sabr u sebat et”
denilmiştir.
5) Bu âyet, müşrikler için bir ta’rîzdir. Buna göre Hz. Muhammed
(s.a.s)’e, “Puttan değil, Rabbinin yüceliğini ilan et; elbiseni temizle ve müşrikler
gibi, bedeni ve elbisesi pis olma. Kötülük yapmayı ve eziyet vermeyi
terk et. Kâfirlerin yaptığı gibi, sakın bunlara yaklaşma. Kâfirlerin, Velide bir
miktar mat verip de, o azıcık malı gözlerinde büyütmeleri gibi, sen de verip,
verdiğin şeyleri gözünde büyütme.
• 358 •
Ahmed Kalkan
Mal ve makam gibi, dünyevi gaye ve maksatlardan ötürü değil de, sırf
Rabbine tâat olan niyetlerle, Rabbin için bunlara sabret” denilmek istenmiştir.
814
“Rabbin İçin sabret!” Yani Rabbin, efendin, mutlak mâlikin için farzları
edâ ve O’na ibâdet etmek üzere sabret, diren! Mücahid: ‘Sana yapılan
eziyetlere
katlan’ diye açıklamıştır. İbn Zeyd; ‘Sana büyük bir iş yükletilmiştir.
Bu da Araplarla ve acemlerle (Arap olmayanlarla) savaşmaktır. O halde
Allah için buna sabret!’ Şöyle de açıklanmıştır: ‘Sen, Yüce Allah için kaza ve
kaderin emri altında sabret, katlan!’
‘Belâlara sabret’ diye de açıklanmıştır. Çünkü O, dostlarını ve seçtiklerini
sınar. Emir ve yasaklarına sabret’ diye açıklandığı gibi, ‘ailenden ve
vatanından
ayrılmaya sabret’ diye de açıklanmıştır. 815
“Sana verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden birçok musibet ve
eziyetlerle karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile sana düşman olacak.
Bütün Arap Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama ne olursa olsun Rabbinin
hatırı için bunlara sabret ve bu vazifeyi sebat ve karar ile yerine getir.
Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu davadan vazgeçirmek
için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda ısrarla devamını
sürdür.
Bir kimse eğer Allah’ın, Rasûlüne nübüvvet davasına başlar iken verdiği
ilk emirleri, bu kısa cümleleri ve onun manalarını düşünecek olsa bir Rasûle
risaletine başlarken bundan daha iyi bir tavsiyede bulunulamayacağına
kalbi şahit olacaktır. Burada Nebi’nin misyonunun ne olduğu, kendi hayatında
izleyeceği tavır, ahlâk ve muamelatın nasıl olduğu, ayrıca bu vazifeyi
ifa ederken hangi niyet ve fikirle bunu yapacağı talimatı verilerek, bu vazifeyi
yerine getirirken hangi sorunlarla karşılaşacağı ve bunlara karşı nasıl
bir tavır takınacağından haber verilmiştir. Bugün taassupları yüzünden
gözleri körleşmiş olanlar, bu sözleri onun sara nöbeti esnasında söylediğini
ileri sürüyorlar. Biraz bu âyetler üzerinde, bunlar bir saralının sözleri mi,
yoksa Allah kulunu risâlet ile görevlendirerek bu emirleri vermiş mi, bir
düşünsünler.816
814 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 22/249.
815 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/173-174
816 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/471.
• 359 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Rabbin için sabret.” Sabır, bu dâvâ ile ilgili her yükümlülük sırasında,
ya da her direnme gerektiren zorluk karşısında tekrarlanan bir direktiftir.
Sabır bu çetin savaşın, insanları Allah’a çağırma savaşının en vazgeçilmez
azığı ve cephanesidir. Bu savaş aynı anda iki ayrı cephede verilecektir. Cephelerden
birinde nefsin ihtiraslarına ve gönüllerin arzularına karşı savaş
verilirken öbür cephede ihtiraslarının şeytanları tarafından güdülen, kişisel
arzularının dürtüleri tarafından itilen davanın düşmanları ile savaşılacaktır.
Bu savaş sürekli, kesintisiz ve çetin bir savaştır. Tek azığı, tek cephanesi.
Yalnız Allah’ın rızasını amaçlayan, O’nun vereceği ödülden başka hiçbir
şeyde gözü olmayan sabırdır.817
Burada deniliyor ki: “Li Rabbike”: Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz:
1. “Li ecli Rabbik” anlamınadır bu. Yani Rabbinden dolayı, Rabbin dedi,
Rabbin istedi diye sabret peygamberim!
2. “Li emri Rabbik” anlamınadır. Yani Rabbinin emri olarak, Rabbinin
fermanı olarak sabret!
3. “Li sevâbi Rabbik” demektir. Rabbinden sevap beklemekten kaynaklanarak,
mükâfatını, sonucunu sadece Rabbinden umarak sabret peygamberim!
4. “Li va’d-i Rabbik” Veya “Rabbinin vaadinden dolayı sabret!” mânâlarına
gelecektir.
Peki, nedir Allah’ın vaadi ki onun için sabredeceğiz? Allah’ın vaadi, bu
dinin dünyada kemale erdirileceği, Müslümanların yeryüzüne hâkim olacağı
ve Allah’ın nûrunu tamamlayacağı konusundaki vaadidir. İşte bunun
için sabredeceğiz. İşte bunun için her şart altında Allah’a kulluğa devam
edeceğiz. İşte bunun için Rabbimizin istediğini icra konusunda direnecek,
dayanacak ve döneklik yapmayacağız.
5. “Alâ tâatihî ve ferâizihî fasbir.” Öyleyse ey peygamberim! Kesinlikle
her şart altında Allah’ın senden istediği itaate ve senden istediği farzlara,
vaciplere sabret. Onları yerine getirme konusunda asla yılgınlık gösterme.
817 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
• 360 •
Ahmed Kalkan
6. Bir de “Ale’l ezâ ve’t-tekzib fasbir.” Bu ifade, eziyetlere ve yalanlamalara
karşı sabret, dayan, diren mânâlarına gelmektedir.
İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele de Sabrı Gerektirir
Allah’a iman ve O’nun yolunda mücadele etmek, insanı sabredenler
arasına dahil eder. Sabır, dinimize ve kendimize karşı gelişen tüm olaylara
karşı direnmek, böylece rûhen ve bedenen huzur bulmaktır. Dünyada
en çok sabra ihtiyacı olan ise, mücadele içerisinde olan İslâmî hareketin
neferleridir. Allah, kendi yolunda mücadele edip sabredenleri ödüllendirir,
toplumda önder ve rehber kılar. “Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle
iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/
önderler kıldık.” 818
Toplumsal değişimin gerçekleşmesi için mücadele etmek, her müslümanın
görevidir. Bunun içinse sabır ve azim gereklidir. Allah, sabretmeleri
ve mücadeleyi sürdürmelerinin neticesi olarak mücadeleci insanların içinden
topluma önder ve örneklik yapabilecek İslâmî mücadeleyi sürdürecek
imamlar çıkarır. Mücadele etmek, aynı zamanda sabretmektir; mücadelesizlik
ise sabırsızlığa teslim olmaktır. Mücadele etmek, peygamberlerin
yolunu devam ettirmek ve onların başına gelen belâ ve musibetlere tâlip
olmaktır. Evinde rahat içerisinde çocuklarıyla ve ferdî ibadetleriyle meşgul
olup, ibadetlerin toplumsal yanını bir kenara bırakıp belâ ve musibetlerden
kaçmak ise, bu yolun dışına çıkmaktır.
Mücadele yolu; sabrı, direnmeyi, zorluklara katlanmayı ve acıyı yüklenmeyi
gerektirirken, diğer yol ise rahatı ve refahı seçmektir. Birinci yol,
örnek olmaları için gönderilen peygamberlerin yolu iken, ikinci yol peygamberlerin
yasakladığı ruhbanların, râhiplerin yoludur. Belli bir gayeyi
gerçekleştirmek isteyenlerin sürekli hareket içerisinde olmaları gerekir.
Hareket, sabretmeyi, belâ ve musibetlere katlanmayı, onlara karşı direnmeyi,
hedefini gerçekleştirebilmek için kararlı olmayı gerektirir. Bu sebeple,
hareket içerisinde olmak, yola koyulmak sabırsız olmaz.
Sabrın en güzel belirti ve etkisi, insanı darbelere karşı yenilgi ve teslimiyet
psikozuna itmemesi ve sürekli mücadele azmi vermesidir. Bir dâvâ
818 32/Secde, 24
• 361 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
erinin, gereğince inanmış olarak, azimle ve başarmak için girişmediği bir
mücadele, yolun ortasında zorluklardan kurtuluş için kaçma fikrini zihinlerde
üretebilir. Yaşadığı her olay karşısında bir silâh kazanmış gibi sabrı
kuşanan, doğruluğu meslek edinen, hayatın problemleriyle mücadele ederek
bu sayede güç kazanan, sabrı sayesinde yenilmeyen bir ruha sahip olan
dâvâ erlerinden oluşan İslâmî bir hareket, önündeki engelleri kaldırarak
hedefe doğru ilerleyecek ve nihayetinde başarılı olacaktır. Sabır, ayakları
sağlamlaştırırken; sabırsızlık ise kaydırır. Sabır, sayısı az bir toplumu zafere
ulaştırırken; sabırsızlık ise sayısı çok olan bir toplumu hezimete uğratır.
Bedir, Huneyn ve Uhud savaşları bunun açık örnekleridir.
Şu halde sabır, insanın kendi kapasitesini tanıması, yapısında var olan
olumlu ve olumsuz yönlerinin farkına daha iyi varmasıdır. Sabır, insanın
içinde var olan, fakat fark edemediği gizli güçlerini açığa çıkarmasının adıdır.
Bir başka deyişle sabır, insanın kendi benliğini bulması, özünü keşfedip
anlamasıdır. Sabır insanı Allah’a yaklaştıran en güzel eylemdir.819
“Sûr’a (boruya) üfürüldüğü zaman” (8. Âyet)
Ey Muhammed! Sen sabret, çünkü önlerinde, yaptıkları eziyetin akibetini
görecekleri, senin de sabrının karşılığını alacağın korkunç bir gün
vardır. Öldükten sonra dirilme, haşr ve hesap için Allah’ın emriyle İsrafil
tarafından boru şeklindeki Sûr’a ikinci kez üfürüldüğü zaman... Sana eziyet
eden o inkârcılar o gün azaplara, felaketlere tutulacaktır.
Nâkûr: İçine üfürülecek olan Sûr’dur. Arap dilinde nekara ses mânâsınadır.
Sûr’dan, insanların korkudan öleceği korkunç bir ses çıktığı için ona
nâkûr denilmiştir. Yüce Allah, işin korkunçluğunu ve şiddetini açıklamak
için, üfürmeyi nakr, Sûr’u da nâkûr ile ifade etti. Çünkü Arap dilinde nakr,
ses manasına gelir. Ses şiddetlendiğinde korkutucu olur.820
Kuran’ın beyanına göre sûr’a iki kez üflenir. Birinci üfleyişi duyan yaratıklar,
korkudan bayılıp düşerler; sadece Allah’ın diledikleri bu durumdan
etkilenmezler. İkinci üfleyişte ise, herkesin aklı başına gelir, insanlar kalkarlar
ve hesaplarının görülmesini beklerler.
819 C. T. Soykök, Haksöz Dergisi, sayı: 70, s. 49
820 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118, 121.
• 362 •
Ahmed Kalkan
Âyette yer alan nakûru (sûru), insanların kullandıkları bir âlet gibi algılamak
doğru değildir. Bu sözcük, ahiret seferi ve hesap vakti için verilen
ilahi emrin gerçekleşmesini ifade etmektedir. Onun gerçek mahiyetini Allah
bilir.821
“İşte o gün, oldukça zor bir gündür.” (9. âyet)
İşte o Sûr’a üfürüleceği gün şiddetli ve korkunç bir gündür, kolay değildir.
O gün korku artar ve bu iş kâfirlere zor olur. Ey müşrikler! Ne yaparsanız
yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza erebilirsiniz, ama o Kıyâmet
günü Sûr’a üflendiğinde o kötü sonunuzdan nasıl kurtulabileceksiniz bakalım?
Allah Teâlâ bu âyetlerde Kıyâmet gününün çetin bir gün olduğunu beyan
etmiştir.822
Ebussuud diyor ki: “O günün korkunçluğu ve kötülüğünün şiddetinin
aşırı olduğunu bildirmek için Fezalike ismi işareti kullanılmıştır.”823
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Yevmeizin: O gün.” Yani “o
öyle olduğu gün” demektir. Biz bunun mânâsını açıklarken “o gün” demekle
yetiniyoruz.”824
“Bu sûrenin ilk âyetleri, Allah Rasûlü’nün risâletini açıkça ilan etmeye
başlamasından sonra nâzil olmuştur. Bu, İslâm’ın açıkça tebliğinden sonraki
ilk hacc zamanıydı. Kureyş’in ileri gelenleri bir araya gelerek gelen hacılara,
onları Kur’an-ı Kerim ve Muhammed (s.a) hakkında yanlış düşüncelere
sevkedecek propaganda yapılmasını kararlaştırmışlardı. İşte bu âyetlerde
kâfirlerin bu planlarının yorumu yapılmaktadır. En önce buyrulmaktadır
ki, “Ne yaparsanız yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza erebilirsiniz,
ama o Kıyâmet günü Sûr’a üflendiğinde o kötü sonunuzdan nasıl kurtulabileceksiniz
bakalım?”
Sûr’un üfürülmesinin gerçek mâhiyeti bizim anlayış kapasitemizin
dışındadır. Kur’an’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Sûr’un Allah’ın emriyle ilk
821 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
822 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/478
823 Ebussuud Tefsiri: 5/205; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/121
824 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/418
• 363 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
üfürülüşünde herkes ve her şey yok olacaktır. Sonra (bu sonranın ne kadar
olduğunu ancak Allah bilir) Sûr ikinci kez üfürülecek ve yaratılışın başından
sonuna gelip geçmiş herkes hayata döndürülerek Haşr Meydanı’nda
toplanacaktır. Kısaca, Sûr’un ilk üfürülüşünde tüm kâinat yıkılacak ve ikinci
üfürülüşünde değişik şekilde ve farklı kanunları olan yeni sistem yaratılacaktır.
825
“Kâfirlere hiç de kolay değildir.” (10. âyet)
O gün kâfirler için zor bir gündür, kolay değildir. Çünkü onlar zorlu bir
hesaba çekilecekler, yüzleri kararacak, gözleri korkudan gömgök oldukları
halde haşredilecekler ve herkesin önünde rezil olacaklardır. Bu şiddet kâfirler
için sürekli olacak ve bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.
Mü’minler ise kolaylığa nail olacaklardır. Allah’ın yardımı ile cennetlere,
nimetlere kavuşacaklardır.
Sâvî der ki: “Bu âyet gösteriyor ki, o gün, mü’minler için kolaydır. Çünkü
Yüce Allah, onun zorluğunun kâfirlere ait olduğu kaydını koydu. Bu
âyette kâfirler için daha fazla tehdit ve gazap; mü’minler için de müjde ve
teselli vardır.”826
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bir önceki âyette “pek zor”
denildikten sonra “kolay değil” demek ilk bakışta gereksiz gibi görünür. Fakat
zorluk iki türlüdür: Birisi, önce çok zor olmakla beraber, gittikçe kolaylaşır,
yenilebilir. Birisi de, gittikçe zorlaşır, hiç kolaylaşmaz. O günün herkes
için zor olacak olduğu bildirilmek üzere “Asîr” denildikten sonra “Ğayru
yesîr” buyrulmuştur.”827 “O gün” kâfirler için zorlu bir gündür. Bir sonraki
ayette kolaylığın en zayıf gölgesi bile dışlanarak “zorluk” imajı pekiştiriliyor.
“Kâfirler için hiç de kolay değildir.” O gün, kâfirler için katıksız zorluktan
ibarettir. Bu zorluğun arasına kolaylığın kırıntısı bile karışmaz. Sözkonusu
zorluğun ayrıntısına girilmiyor. Tersine kavram belirsiz ve bilinmez bırakılıyor.
Bu da bunalım, sıkıntı ve ızdırap imajlarını güçlendiriyor. Aslında
kâfirler Sûr’a üflenmeden, o son derece çetin günle yüz yüze gelmeden önce
uyarılmaya ne kadar muhtaçtırlar! 828
825 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, İnsan Yay., c. 6, s. 471; 6/En’âm, an. 47
826 Sâvî: 4/265.
827 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/418
828 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Yay., c. 15, s. 362
• 364 •
Ahmed Kalkan
Mevdûdi diyor ki: “Bu sözden, o günün iman edenler için çok kolay bir
gün olacağı anlaşılmaktadır. O günün şiddeti ise inkâr edenler için olacaktır.
Ayrıca şu anlam da gizlidir ki bu şiddet kâfirler için sürekli olacak ve
bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.”829
9 ve 10’uncu âyetlerde, Kıyâmet gününün, hakikati kabul etmeyenler
için pek zor bir gün olacağı bildirilir. Kuran’da, Kıyâmete ait pek çok isim
zikredilir. Bunlardan biri de, bu âyette geçen yevmün asîr dir. Yevmün asîr,
“zor ve ıstıraplı bir gün” demektir. Bu zor günün dehşeti, Kuran’da şöyle
dile getirilir: “Çağrı sesinin, insanı, aklın tasavvur edemeyeceği bir şeye çağıracağı
gün, onlar kederli gözlerle rüzgârın dağıtıp savurduğu çekirgeler gibi
mezarlarından kalkacaklar. Çağrı sesine doğru şaşkınlıkla koşacaklar; (işte o
vakit) hakikati inkâr edenler: ‘Bu ne felâket bir Gün’dür !’ diye haykıracaklar.”
830
Bu âyetlerde, Kıyâmet gününün, inkârcılar açısından pek zor bir gün
olacağı özlü biçimde ve insanların alışageldikleri kavramlarla ifade edilmiştir.
Bundan maksat, inkârcı ve inatçı kimseleri uyarıp onları içine düştükleri
kötü durumdan kurtarmaktır.831
Müddessir Sûresi 1-10. Âyetlerle
İlgili Hüküm ve Hikmetler
Âyetler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- “Ey örtünüp bürünen.” ifadesindeki hitap oldukça yumuşak ve lâtiftir.
Çünkü Rabbi ona halini zikrederek seslenmiş ve onun bir niteliğini ifade
ederek hitap buyurmuştur.
2- Yüce Allah, Peygamber’ine Mekkelileri ve diğer bütün insanları
uyarıp inzâr etmesini ve onları müslüman olmadıkları takdirde azaptan
sakındırmasını
emir buyurmaktadır.
3- Peygamber’e (s.a.s.) korkutup uyarma emri, ancak pek üstün bir hikmet
ve pek büyük birtakım görevler sebebiyle verilmiştir. Bunların herhangi
bir şekilde eksik bırakılması câiz değildir. Şöyle ki:
829 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/471
830 54/Kamer, 6-8
831 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları
• 365 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
a) Yüce Allah’ı tazim edip, yüceltmek ve puta tapıcıların söylediklerinin
aksine, eşi ve çocuğu bulunmaktan O’nu tenzih ederek en büyük olmakla
nitelendirmek,
b) Elbiseleri maddî ve hükmî necasetlerden arındırıp, ruhu da azaba
götüren masiyetlerden temizleyip, güzel ahlâk ile güzelleştirmek,
c) Azâba sebep olan putlardan ve günahlardan uzaklaşmak. Bundan
maksat ise bu uzaklaşmayı her zaman sürdürmenin emredilmesidir.
d) Yaptığını çok gören kimse gibi ağır gelen amelleri Allah’a karşı minnet
etmemek. Çünkü yapılması gereken, Allah için ona yakınlaşmak arzusuyla
bunlara sabredip katlanmak; bunları herhangi bir şekilde çok görmemektir.
Din işlerini ve vahyi öğretirken bunu çok görüp başa kakanın
yaptığı gibi insanlara minnet etmemek gerekir. Malını arttırmak maksadıyla
da tebliği karşılığında ücret almamalıdır. Müfessirlerin çoğu şöyle
demişlerdir: Daha fazlasını almak amacıyla malını verme. Öyle ki, kişinin
bağışları sadece Allah için olmalıdır. Dünyalık isteğiyleyapılmamalıdır.
İşte
bu da cömert insanların bir belirtisidir.
e) Farzları, ibâdetleri edâ etmek, dini tebliğ etmekten ötürü insanların
eziyetlerine sabretmek.
Özetle; Yüce Allah aklın gereken olgunluğa ulaşıp, şirkten kurtularak,
ruhun da üstün ahlâk ile tamamlanmasından sonra, Rasulullah’ın (s.a.s.)
dâvetinin başarılı olması için iki temel noktaya dikkat çekmektedir. Bunlar
da cömertlik ve sabırdır.
4- Yüce Allah bedbaht kâfirleri kıyametin dehşetli hallerini hatırlatarak
tehdit etmektedir. Çünkü İsrafil Sur’a -ki o bir çeşit borazana benzer- ikinci
defa üfürecek olursa, o gün Allah’ı ve peygamberlerini inkâr eden kimseler
için pek zorlu ve ağır bir gün olacaktır, hiç de kolay gelmeyecektir.
Çünkü
onlar sürekli olarak biri diğerinden daha zor ve ağır hallerle karşı karşıya
kalacaklardır. Oysa mü’minler her zaman daha hafif olan bir hal ile karşılaşacaklardır.
Nihâyet Yüce Allah’ın rahmeti ile cennete girecekleri
vakte
kadar bu böyle olacaktır. İbn Abbas, Yüce Allah’ın: “Kâfirlere hiç de kolay
değildir.” ifadesinden şunu anlamıştır: O gün mü’minlere kolay
gelecektir. 832
832 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/210-211
• 366 •
Ahmed Kalkan
Yüce Allah’a dâvetin başarısının insana ait olumlu birtakım unsurlara
ve İlâhî korumaya ihtiyacı vardır. İnsanın sahip olması gereken olumlu
unsurları
surenin baş tarafında söz konusu edilen nefsin ve aklın şirkten,
putçuluktan arındırılması, en üstün ahlâkî niteliklere sahip olup cömertlik
ve sabrın da bu hususta desteğinin alınmasıdır.
Bu bölümde işlenen âyetlerde ise İlâhî koruma ve kollamanın söz konusu
edilmesine sıra gelmiştir. Şanı Yüce Allah, rasulünü müşriklerin eziyetine
karşı koruyup, himaye etti, onu teselli etti. Şirkin en büyük engeli olan
Velid b. Muğire’yi -başkasına ibret olsun diye- tehdit etti.
Velid kalbinden Peygamber (s.a.s.)’in doğru söylediğine inanıyor ve buna
kanaat getiriyordu; fakat liderlik, başkanlık ve mevki sevgisinde nefsinin
arzusunu tatmin etmesi ve Mekke’de bulunan müşriklere katılmayı tercih
etmesi sebebiyle dili ile yalanladı.
Yüce Allah’ın ona mal ve evlât vermesine, onu türlü refah ve nimetlere
sahip kılmasına rağmen, o yine de mal ve evlâtlarının daha da artmasını
arzuluyordu.
O nimete nankörlük ederek karşılık vermiş, şükür edecek yerde
inkâr etmiş, Kur’an’ı yalanlamış, onun Yüce Allah’ın kelâmı olduğuna iman
etmemiş, onu insanların birbirlerinden aktara geldikleri rivâyet
olunan bir
söz ve bir sihir olarak nitelendirip, Peygamber (s.a.s.)’e ve getirdiklerine
karşı inat etmişti.
Yüce Allah ona olan nimeti arttırmayı kabul etmedi. Çünkü nimetlere
sahip olanın inkâr etmesiyle birlikte bu durum söz konusu olamaz. Onu
cehennem
ateşine girmekle tehdit etti. Bu arada bunun sebeplerini de söz
konusu
etti. Bu sebepler de onun inat şeklidir. Çünkü o, Peygamber (s.a.s.)
ile Kuran hakkında düşündü, taşındı. Ne söyleyeceğini zihninde tasarladı
ve hakkı ne ile reddedip çürüteceğine baktı. Mü’minlere karşı kaşlarını
çattı, yüzünü ekşitti, rengi değişti. Haktan ve imandan yüz çevirerek çekip
gitti. İman etmeyi kibrine/gururuna yedirmeyerek dedi ki: “Muhammed
(s.a.s.)’in getirdiği, başkasından nakledip anlattığı bir sihirden başka bir şey
değildir.
Bu ancak yaratılmışların bir sözüdür. Bununla sihir ile aldatıldığı
gibi kalpleri aldatmaya çalışmaktadır.”
Fakat o nasıl böyle düşünebildi? Bu sebeple ona lânet edildi. Ölçüp
biçmesi dolayısıyla azaba uğratıldı. Daha sonra ardı arkasına lânetler yağ•
367 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
dırıldı ona. Yüce Allah onun ne olduğunu sana ne bildirdi, diyerek cehennemin
niteliklerini söz konusu etti. Orası yakmadık kemik, et ve kan bırakmaz.
Arkasından ebediyyen bu yakışını tekrarlayıp duracaktır. Cehennem
insanlara açık açık görünecektir. Onların yüzlerini öyle bir yakacak
ki, geceden de simsiyah kesilecektir. Kimse ondan kaçamayacaktır. Çünkü
üzerinde on dokuz bekçi melek vardır. Onlar oraya cehennemlikleri atacaklardır.
Sâlebî dedi ki: Bu hiçbir şekilde inkâr olunamaz. Bir tek melek
bütün mahlûkatın canlarını
alabildiğine göre; on dokuz meleğin mahlûkatın
belli bir kısmını azaplandırabilmesi daha kolay anlaşılır. Çoğunluk kastedilenin
meleklerin sayı olarak on dokuz olduğu kanaatindedir. On dokuz
tür olduğu da söylenmiştir.
Kurtubi dedi ki: Sahih olan -Yüce Allah’ın izniyle- şudur: Sözü edilen
on dokuz melek bunların ileri gelenleri ve âmirleridir. Hepsinin sayısını
ise anlatmaya ifadeler yetmez. Nitekim Yüce Allah: “Rabbinin ordularını
O’ndan
başka kimse bilmez.” (31. âyet) diye buyurmaktadır. Sahih’te de Abdullah
b. Mesud’dan şöyle dediği sabit olmuştur: Rasulullah (s.a.s.) buyurdu
ki: “O gün cehennem yetmiş bin dizgini ile getirilir. Her bir dizginden yetmiş
bin melek onu çekecektir.” 833
“Kendisini tek olarak yarattığımı Bana bırak!” (11. Âyet)
“Onunla uğraşmayı Bana bırak; Ben onun hakkından gelirim, intikamımı
alırım, onun işi bana aittir, lâyık olduğu cezayı ona Ben veririm.” diyor
Allah. Sen yoluna devam et; önüne çıkan zâlim liderler gibi engeller seni
yolundan, istikametinden ayırmasın. O engellere takılma. Allah’a havale et
onları. Yaptıklarından dolayı senin üzülmene gerek yok. Onlarla mücadele
etmeye gücün yetmediğinde bil ki Allah Kahhârdır, Şedîdu’l-Ikabdır. Azîzun
Zu’ntikamdır. O azgın yalanlayıcı, Allah’ın dinine karşı çıkıyor, O’na
isyan ediyor. Bilincinde olmasa da O’nunla mücadele etmeye kalkıyor. Öyleyse
cezasını da Allah üstlenmiştir.
“Tek olarak yarattığımı” “Tek başına, yalnız yarattığım”, ve “tek başıma
yarattığım” kişiyi. O adamı, annesinin karnında hiçbir şey olmadığı halde
tek başına, yardımcıya ihtiyaç duymadan yarattım. O doğduğu zaman
onun ne malı vardı, ne çocuğu; ne gücü vardı, ne de kuvveti.
833 Kurtubi, XIX/80; Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/219-220.
• 368 •
Ahmed Kalkan
Onun yaratılması hususunda Allah’a ortak koştuğu ilahlar da ortalıkta
yoktu. O yine tek başına Bana dönecek. “İleyye’l-mesıyr Dönüş Bana’dır.”
834O, öyle bir gündür ki, herkes kendi başına hesaba çekilecek. “O gün ne
mal fayda verir ne de evlât.” 835; “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının.
Babanın evlâdı, evlâdın da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği günden
çekinin...” 836; “İşte o gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden
ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.”
837
“Ki Ben ona alabildiğine mal verdim. Ve göz önünde çocuklar. Ve
sayısız fırsatlar serdim önüne.” (12-14. Âyetler)
Kur’an, insanları Allah’tan korkmaya, babanın çocuğu için, çocuğun da
babası için fidye verip onu cezâdan kurtaramayacağı; hiç kimsenin, başkasına
bir yarar sağlayamayacağı, başkasını ateş azâbından kurtaramayacağı
âhiret gününden çekinmeye çağırır.838 Herkes, âhirette hak ettiği cezâyı çekeceği
için, Kur’an mü’minleri bu geçici dünyaya aldanmamaları husûsunda
uyarır: “Dünya hayatı sizi aldatmasın, o çok aldatıcı sizi aldatmasın!”839
Bu “ğarûr -çok aldatan-”, ya insana çekici görünen dünyadır, yahut şeytandır.
Müfessirlerin genel kanısı bunun şeytan olduğu yönündedir. Tabii şeytan
da insanı dünya tutkusuna, mal ve evlât hırsına düşürerek, fakirlikten
korkutup cimriliği sevdirerek aldatır.
Allah, iman edenlere, dünya malının ve çocuklarının, kendilerini Allah’ı
zikretmekten (hatırlayıp anmak ve kulluk yapmaktan) alıkoyup mahvetmemesine
dikkat etmelerini emrediyor ve Allah’ı düşünmeyenlerin,
ebedî ziyana uğrayacaklarını vurguluyor.840 Teğâbün sûresinde de mü’minlere,
eşlerinden ve çocuklarından bazılarının, kendilerine düşman olduğu,
onlardan sakınmaları, onlara karşı dikkatli davranmakla beraber hoşgörülü
olmaları; onları bağışladıkları takdirde Allah’ın da kendilerini bağışlayacağı
834 31/Lokman, 14
835 26/Şuarâ, 88
836 31/Lokman, 33
837 80/Abese, 34
838 31/Lokman, 33, 3/Âl-i İmrân, 10
839 31/Lokman, 33
840 63/Münâfıkun, 9
• 369 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
bildiriliyor.841 Bu âyetin devamında da, malların ve çocukların birer fitne/
sınav olduğu, ödülün ise Allah katında bulunduğu vurgulanır.
64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın
bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular.
Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan
alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar
yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak,
işte o andan itibaren anlıyoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya
başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa
babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek
bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar.
Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme
doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta
hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya
başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine
yazık etmesi der.
Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle,
bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk
yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve
çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette
yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmekdir.
Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu,
Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış
bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik
olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme
pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya
sunmasını beklerler. Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı
Allah’ın hududunu çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara
bulaşmaktadır. Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine
hanımın, kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir.
Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak,
tebliğ edecek nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları,
sonra da hanım ve çocuklarıdır.
841 64/Teğâbün, 14-15
• 370 •
Ahmed Kalkan
Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla
da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak
verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır.
Onlarla hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın
çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk
programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır.
Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz,
oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle
bizi sürekti denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız
ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız.
Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil,
mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize Allah’ı,
âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı kaybettik
demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun gibi,
bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek, emânet
bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı imtihan
sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir.
Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da buna
rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette bin onlardan sorumlu tutulacak
değiliz. Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu.
Bu büyük peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok
uğraştı, tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu
ve bazı insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik
kullandıkları için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir. 842
İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir.
Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük,
zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen
bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı
ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır.
İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması
ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü,
zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine
oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın
insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir.
842 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an,7/298-300
• 371 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme
endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı
ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi
çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında,
âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek
vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir
sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Halbuki,
varlık, sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer
deneme (fitne) aracıdır.843 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve
belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar.
Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır.
Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını
kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı
Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları
bunu bilmiyorlar.” 844
Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı
güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak
mü’min kimse, bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü
Allah’ın katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için
hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır.845 Dünya nimetlerinin fitne/deneme
olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın iç
kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını
kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler
(ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne
olarak nitelendirir.
Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini
kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye
edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya
hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez.
Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden
yararlanmayı gerektirir.
843 21/Enbiyâ, 35
844 39/Zümer, 49
845 20/Tâhâ, 131
• 372 •
Ahmed Kalkan
Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle
insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya
uydurmak isterler. Hâlbuki âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden
ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma
mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak
(ibâdet) içindir.
Peygamberimiz’in tavsiyesi şöyle idi: “Bu dünyada, sanki gurbete gitmiş,
birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir yolcu gibi
yaşa.”846 Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş bir müslüman
geçici şeylere fazla sevgi beslemez ve kendini bağlamaz. Zaten şu bir gerçektir
ki; Allah’ın dışındaki şeylere olan ilgi ile Allah’a olan ilgi arasında
ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah’ın dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi
ne kadar fazla ise, Allah’a olan ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda
ilgi duyulan şeyler Allah ile kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden
İslâm, insanın duygularını âhirete yönetmek için Kur’an’da çok sık şekilde
ölüm, âhiret, kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin
aşağı yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye
çalışıldığını görürsünüz.
“Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme,
mal ve evlat çoğaltma yarışıdır.” 847
“Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı,
tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 848
“Şüphesiz inkâr edenler, onların malları da, çocukları da kendilerine Allah’tan
(gelecek azâba karşı) hiçbir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.”
849; “Onlardan önce nice insan nesillerini yıkıma uğrattık, onlar mal
(giyim, kuşam ve tefriş) bakımından da, gösteriş bakımından da daha güzeldiler.”
850; “Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklı
ve şımarık kişileri, ‘biz, size gönderilmiş olan şeyi hemen inkâr ediyoruz’ de-
846 Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25
847 57/Hadîd, 20
848 İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321
849 3/Âl-i İmrân, 10
850 19/Meryem, 74
• 373 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
diler. Ve ilâve ettiler. ‘Biz malca ve evlâtça daha çoğuz, biz azâba uğratılacak
da değiliz.” 851
Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar,
bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler.
Hâlbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar
ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe
yaramaz: “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah,
bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının
kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.”852 Münâfıkların mallarının ve çocuklarının
çokluğuna imrenilmemelidir. Allah’ın o mal ve çocuklarla o kimselere
mümkün ki, dünyada azâb edecektir. Yani çokça parası ve çocukları
olanlar, mümkün ki bunlarla cehennem gibi azâb olmaktadırlar.
“Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla kendilerine
faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır! Onlar işin farkına varamıyorlar.”
853; “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır.
Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.”854
“İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar.
Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet (nimet ve bolluk) taddırınca,
bakarsınız ki onlardan bir grup Rablerine şirk/ortak koşup durmaktadırlar.
Kendilerine verdiğiklerimize nankörlük etsinler bakalım! Haydi, sefâ sürün;
ama yakında bileceksiniz! Yoksa onlara bir delil indirdik de, o delil, müşrik
olmalarını mı söylüyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler.
Şâyet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe
düşüverirler. Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine geniş geniş vermekte,
dilediğinin rızkını da daraltmaktadır. Şüphesiz, imanlı bir kavim için bunda,
ibretler vardır. O halde sen, akrabâya, miskîne/yoksula, yolda kalmışa hakkını
ver. Allah’ın rızâsını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa
erenlerdir. İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi fâiz,
Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte
zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.
Allah, (o yüce zâttır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra
O, hayatınızı sona erdirecek, daha szonra da sizi (tekrar) diriltecektir...” 855
851 34/Sebe’, 34-35
852 9/Tevbe, 85
853 23/Mü’minûn, 55-56
854 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15
855 30/Rûm, 33-40
• 374 •
Ahmed Kalkan
“Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de
kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir.” 856
“Âyetlerimizi inkâr edip, ‘bana elbette mal ve çocuklar verilecektir’ diyeni
gördün mü? O, gaybı mı bildi, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle
hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız.
Onun dediğine biz vâris oluruz, (malı ve evlâdı bize kalır); kendisi de Bize
yapayalnız gelir.” 857
“Zengin eden de, varlıklı kılan da O’dur.” 858
“Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir
övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibârettir. Tıpkı yağmurun
bitirdiği ve ziyaretçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir
sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çerçöp olur.
Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızâsı vardır.
Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” 859
“Onların malları da, oğulları da Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez.
Onlar cehennem ehlidirler. Orada ebedî kalacaklardır.” 860
“Sonra da arttırmamı umar. Hayır, hayır! Çünkü o, âyetlerimize karşı
çok inatçıdır. (15-16. Âyet)
“Sonra da arttırmamı umar. Hayır, hayır!” Hâlbuki malın arttırılması
için şükür gerekir. Şükredenlere, şükretmesinin çokluğu ve gerçek anlamda
yapıldığı oranında nimetlerin arttırılması ve çokça ödüllendirilmesi sünnetullah
dediğimiz Allah’ın değişmez yasalarındandır. “...Biz şükredenleri
mükâfatlandırırız.” 861; “Rabbiniz şöyle buyurmuştur: ‘Andolsun, eğer şükrederseniz
gerçekten size (nimetimi) artırırım ve andolsun eğer küfrederseniz
(veya nankörlük yaparsanız), şüphesiz Benim azabım çok şiddetlidir.” 862
856 29/Ankebut, 82
857 19/Meryem, 77-80
858 53/Necm, 48
859 57/Hadîd, 20
860 58/Mücâdele, 17
861 54/Kamer, 35
862 14/ İbrahim, 7
• 375 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Şükür, nimetşinaslık, kadirşinaslıktır. “Küfür”le aynı kökten gelen nankörlüğün
zıddıdır. Şükür, Allah’ı tanıma, O’na ta’zim ve dua etmedir. O’na
inanıp ibadet/kulluk etmedir. Şükür, iman etmenin çeşitli organlarla ve bu
organların faaliyetleriyle ortaya konulmasıdır. Şükür aynı zamanda nimeti
bilmenin ismidir. Çünkü nimeti bilmek, nimeti vereni bilmenin yoludur.
İşte bunun için Allah (c.c.), Kur’an’da İslâm ve imana şükür diye isim vermektedir.
Nimetin nereden geldiğini bilmek, şükrün şartlarından biridir.
Yoksa tamamı değildir. Şükrün içerisinde nimet vereni itiraf, nimete karşı
nimet sahibi Allah’ı övmek, O’na boyun eğmek, O’nu sevmek ve nimet konusunda
O’nu hoşnut edecek şeyleri yapmak da bulunmaktadır. Kul nimeti
tanıdığı zaman, nimetin sahibini de tanır. O’nu tanıyınca O’nu sevmeye
başlar ve O’nun hoşlanacağı şeyleri yapmaya niyet eder.
Küfür, rızık ve O’nu verenin üzerini örtmek, gizlemek, görmezlikten
gelmek; şükür ise, nimeti bilmek, itiraf etmek ve açığa vurmaktır. Şüphesiz
bu itiraf yalnızca dil ile olmaz; şükür, imanın eyleme dönüşmesiyle yerine
getirilir. Bazı âyetlerde ‘şükür’ kelimesinin iman etmenin, ‘küfr’ün ise inkâr
etmenin yerine kullanıldığını görüyoruz: “Şayet nankörlük ederseniz (küfrederseniz),
artık şüphesiz Allah size karşı hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O,
kulları için buna rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (faydanız) için
ondan râzı olur…”863
Şükür, aynı zamanda ‘şirk’ koşmanın da karşılığıdır. Şirk koşanlar elbette
şükretmezler. Onlar zaten Allah’a ortak koşarak O’nun asıl nimet sahibi
olduğunu inkâr etmektedirler. Onlardan bir kısmı Allah’tan bir iyilik gelirse
şükretmeye söz verirler. Ancak sıkıntıdan kurtulunca tekrar şirk koşmaya
devam ederler.864 Şükretmek, şirk koşmanın zıttı olarak Allah’a kullukla beraber
zikredilir: “...Andolsun ki Allah’a şirk/ortak koşarsan, amellerin/işlerin
şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır! Yalnız Allah’a
kulluk et ve şükredenlerden ol.” 865
863 39/Zümer, 7
864 6/En’âm, 63-64
865 39/Zümer, 65-66
• 376 •
Ahmed Kalkan
Gereği gibi şükretmeyip nankörlük yapanları Allah’ın değişmez kanunları
cezalandırır. Bu cezalar, bu konudaki âyetlere göre, açlık ve korkuyla
cezalandırılma,866 nankörlerin helâkı ve ülkelerinin harap olması867 ve ekin
ve meyvelerinin helâk edilmesi868 gibi cezalardır. Esas ceza yeri âhirettir.
Şükür ibâdetiyle Allah’a iman ve kulluğunu göstermeyen insanları orada
elîm bir azap beklemektedir.
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu hamd
ile, övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”869 buyuruluyor. Allah’ın bütün
mahlûkatını kuşatan nimetleri, özellikle insanoğlunu daha çok kucaklamaktadır.
Diğer varlıklardan daha çok nimetlere muhatap olduğumuz halde;
bir taş kadar, bir çiçek, bir böcek kadar hamd etmeden, şükretmeden,
nasıl yaratıkların en şereflisi olacağız?
Vücut organlarına şükür, onları Allah’ın istediği doğrultuda kullanmaktır.
Diğer nimetler için de aynı hüküm geçerlidir. “Mü’minin işi tuhaftır,
her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine vergidir/özgüdür. Sevindirici bir işle karşılaşsa
şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşsa
sabreder, kendisi için hayırlı olur.” 870
Hayat bir nimettir. Hayatın devamını sağlayan her şey birer nimettir.
Allah’ın zatını idrak etmek bir nimettir. İman ise bir insan için en büyük
nimettir. Allah’ın bir kuluna iman nasip etmesi, ona olan nimetini tamamlaması
demektir. Şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab olarak bilen,
O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar.
Allah’ı seven O’na ibadet eder, O’na hiç bir şeyi şirk koşmayarak O’nun nimet
verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve benzeri olmayan bir
Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle ülfet ettiğinin farkında
olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah’ı hakkıyle birlemek şükrün zirvesidir.
“…O, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.”
866 16/Nahl, 112
867 28/Kasas, 58
868 34/Sebe’, 15-17
869 17/İsrâ, 44
870 Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/24
• 377 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
İnat: İnatçı müşrik, Hakk’ı kabul edemez. Kendisine yapılan öğütlere
yüz çevirir. Kendi cehâlet ve yanlışları arasında boğulup gider. Aklı ölçü
kabul etmez, hakikati öğrenmeyi istemez. Onların inatçı olmaları
akıl ve
düşünme kabiliyetlerini dumûra uğratır.
İnkârcılar iki âyette “inatçı zorba” tabiriyle nitelenmiştir. “İşte Âd kavmi;
Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler, onun peygamberlerine
âsi oldular ve
inatçı her zorbanın emrine uydular.” 871; “Peygamberler, fetih istediler. Allah
da verdi. Her inatçı zorba da hüsrana uğradı.” 872
Velid b. Muğire hem büyüklük taslayan hem de inatçılığıyla
temayüz
etmiş inkârcıların prototipidir. “Asla! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı
alabildiğine inatçıdır.” Hakk’ın delillerine,
imanın emirlerine karşı direnmektedir.
Peygamber’le (s.a.s.) mücadeleye girişerek, daveti engellemeye
çalışmaktadır.
Âyete konu olan Velid b. Muğîre Allah’ın birliğine ve O’nun
gönderdiği esasları inkâr etme hususunda hep karşı çıkan,
çekişen birisiydi.
Allah’tan gelen esasların doğruluğunu bilmesine rağmen diliyle inkâr ediyordu.
Onun bu küfrüne “küfr-
i inâdî”; onun bu inadına da “küfür inadı”
denilir.
Bir âyet-i kerimede de inat, kâfirin sıfatı olarak “inatçı kâfir” ifadesiyle
gelmiştir. “Haydi, ikiniz her inatçı kâfiri hayra bütün hızıyla engel olanı, azgın
şüpheciyi Allah ile beraber başka ilâh edineni şiddetli
azaba birlikte atın’
der.” 873
İnkârcıların bu inatçılık vasfı bir âyette “Küfürde, inkârda ısrar ettiler,
ayak dirediler” şeklinde vârid olmuştur. “Gerçekten de imana gelmeleri ve
böylece günahlarını bağışlamam için onları ne zaman dâvet ettiysem, parmaklarını
kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe
kibirlendiler.”
874
Hidâyete engel olan diğer motivler gibi inatçılık da insandaki
fıtrî iman
kabiliyetini perdelemekte, fıtratın uyanmasına mani olmaktadır. İyiliğe engel
olmak, aşırı şüphecilik, kibirlenmek, zorbalık
yapmak gibi kötü sıfatla-
871 11/Hûd, 59
872 14/İbrâhim, 15
873 50/Kaf, 23-26
874 71/Nûh, 7
• 378 •
Ahmed Kalkan
rı da beraberinde taşıyan inatçı kâfir, Allah’ın âyetlerine inanmama ve bir
kısım insanları da zorbalık yoluyla kendine uydurarak inanmalarına engel
olma yolunda inat ve ısrarla direnmiştir. Bu inatçı ve katı tutumuyla kendi
batıl
inançlarına sımsıkı sarılmış, onun dışındaki düşüncelere zihnini
ve
kalbini açmamakta ısrar etmiştir. Kur’ân âyetleri karşısında
inatçı bir tutum
değil de, en azından tarafsız bir tutum sergilese
belki de hidayet kapısı kendisine
açılabilecekti. 875
İnsanın hep kendisini düşünmesi, mala düşkün olması çok çirkin bir
şeydir. Elinde imkân varken fakiri düşünmeyen, yetime ikram etmeyen
insanın Allah’tan ikram beklemeye hakkı yoktur. Allah, verdiği nimetlerle
kulunu imtihan eder. Onun, Allah’ın verdiği nimetlerden, başkasına da
yardım edip etmediğine bakar. İşte insan düşünmelidir ki, yoksul iken kendisi
nasıl sızlanır, Allah kendisine az nimet verince nasıl gücenir, üzülürse;
zenginlik zamanında ihtiyacı olanlara yardım etmeyince o âcizler, yetimler,
yoksullar da kendisine gücenirler. Malının içinde onların gözleri kalır. O
halde insan, Allah’ın âciz, yoksul kullarına ikram etmeli, onları kollamalıdır
ki Allah da kendisine ikram edip onu kollasın. Çünkü Allah kullarının
hareketlerini gözetlemektedir. Servet, nimet ve mevki bulunca başkalarını
hiç düşünmeyen, hatta onları ezen, köle gibi kullanmak isteyen insanlar, bu
yüzden helâk edilmiş olan zâlim kavimler gibi davranmış olurlar. Allah’ın,
o zâlimlerin üstüne şaklayan kırbacı, bir gün bunların üstüne de şaklar.
“Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi.
Âdemoğlunun iç boşluğunu (karnını) ancak toprak doldurur (gözünü toprak
doyurur). Allah tevbe edenleri affeder.” 876; “Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda
iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs.”877; “Allah Teâlâ şöyle
buyurdu: ‘Ey Âdemoğlu! Kendini kulluğuma/ibâdetime ver, gönlünü zenginlikle
doldurayım, fakirliğini kapayayım. Böyle yapmazsan ellerini meşgûliyetle
doldururum, fakirliğini de kapamam.” 878; “Altına tapanlar mel’undur,
gümüşe tapanlar mel’undur.” 879
875 Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yay., s. 180-182
876 Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi,
5/465; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
877 Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115; Hadis no: 1047; Tirmizî, Zühd 28, Hadis no: 2340; İbn Mâce, Zühd
27, Hadis no: 4234
878 Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467; İbn Mâce, Zühd 2, Hadis no: 4107
879 Tirmizî, Zühd 42, Hadis no: 2376
• 379 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Onu sarp bir yokuşa sürükleyeceğim.” (17. Âyet)
Tamahkâr insanın elindeki mal ve evlât, kendisine azaptır. Çünkü öyleleri
hep malın korunmasını düşünürler. Düşündükçe tamahları artar, düşmanları
da çoğalır. Vicdânen rahatsız olurlar. Çünkü Allah’ın, kişiye malı
ile azâb etmesi, malının kendisini huzursuz edip dertlere sokmasıdır. Evlâdıyla
azâb etmesi de, evlâdının kendisine karşı gelmesiyle, çeşitli dertlere ve
musîbetlere düşmesiyledir. İnsan çeşitli şekillerde evlâdından çeker.
Şimdi insan şöyle düşünmeli: Acaba sadece karnını doyurabilen orta
halli bir insan mı mutludur, yoksa yüz yerde apartmanları, bahçeleri, arsaları,
otomobilleri olan zengin mi? Sanıyorum orta halli, kanaatkâr insan
daha mutludur. Çünkü onun taşıyacağı yükü yoktur. Ötekinin her apartmanı,
her arabası, kendisine ayrı ayrı derttir, yüktür. Otomobilinin bozulması,
kazâ yapması, çalınması; bahçesinin sulanmaması, ürün vermemesi;
apatmanının kiracısız kalması veya kiracının kirayı ödememesi, ayrı ayrı
dertlerdir. Malı, mal olarak düşünenler için bu böyledir. Ama malı Allah’ın
rızâsını kazanmak için bir vâsıta, Allah’ın emâneti bilenler için mal dert
olmaz. Onlar ellerinde oldukça malı Allah uğrunda harcarlar. Ellerinden
çıkarsa “veren de Allah, alan da Allah” der, üzülmezler. İşte böyle “İyi insanlar
için helâl mal, ne güzeldir!”
“Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, Biz de onu en kolaya
hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp
hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz.
Öylesi, çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 880
“Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı,
geçim sıkıntısı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” 881
“Eğer onlar doğru yola girselerdi, kendilerine gürül gürül bol su verirdik.
Böylece onları fitneden/sınavdan geçirirdik. Kim Rabbinin zikrinden yüzçevirirse,
(Rabbim) onu gittikçe artan çetin bir azâba uğratır.” 882
880 92/Leyl, 5-11
881 20/Tâhâ, 123
882 72/Cin, 16-17
• 380 •
Ahmed Kalkan
“Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının)
rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük
ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku
elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu
yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi.
Artık, Allah’ın size rızık verdiği şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin
de eğer (gerçekten) yalnız Allah’a ibâdet ediyorsanız, O’nun nimetlerine şükredin.”
883
“Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar azarlardı.
Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır,
her şeyi görendir.” 884
“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır. Bilinmeli ki, asıl ganî/zengin
ve övülmeye lâyık olan Allah’tır.” 885
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın
da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Alla’ın verdiği
söz geçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve ğarûr/aldatıcı şeytan,
Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 886
“Gerçek şu ki, insan, (ilim ve malda) istiğnâ ederek/zengin olduğunu görerek
azar.” 887
“Çünkü o düşündü ve karar verdi. Kahrolası! Ne biçim karar verdi.
Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi. Sonra baktı. Sonra surat astı ve yüzünü
ekşitti. Sonra da sırt döndü ve istikbâr etti, büyüklük tasladı. Böylece:
‘Bu, nakledile gelen bir sihirden başka değil’ dedi. ‘Bu, insan sözünden
başka değil.” (18-25. Âyetler)
“Çünkü o düşündü ve karar verdi. Kahrolası! Ne biçim karar verdi.
Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi…” Düşünüp taşınıyor, karar veriyor,
karar alıyor, karar veriyor, kararlar üzerinde yoğunlaşıyor. Planlı çalışıyor
883 16/Nahl, 112-114
884 42/Şûrâ, 27
885 31/Lokman, 26
886 31/Lokman, 33
887 96/Alak, 6-7
• 381 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
İslâm düşmanları. Sistemli çalışan kâfirler sistemsiz çalışan Müslümanlara
gâlip gelebilir. Onlar bâtıl dâva için böyle sistemli, planlı çalışıyorlar; müslümanlar
ne yapmalılar? “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başkasını
O’na endâd edinir; Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerde ise, Allah
sevgisi daha fazladır.” 888
Bu âyetin yaptığı kıyas/karşılaştırma ile düşündüğümüzde, günümüzde
iman konusunda ne kadar geçerli not alabileceğimizin muhâsebesini yapmalıyız.
“Şu kâfir grubun veya şu bâtıl dâvâ adamının gayret ve mücadelesini
müslümanlar da yapsa...” diyoruz. Adam, kendisi gibi bir insanın koymuş
olduğu kuralların insanlar üzerinde hâkim olması için malını veriyor,
canını veriyor. Müslüman da diyor ki: “Bizim de imanımız ve gayretimiz,
şu imansızınki kadar olsaydı.” Bu âyette Rabbimiz öyle demiyor. Sizin Allah’a
olan sevginiz, onların putlarına olan sevgisinden daha şiddetlidir diyor.
Eğer şiddetli değilse, imanımızdan şüphe etmemiz veya zayıf olduğunu
kabul etmemiz gerekiyor.
İslâm düşmanları kapalı kapılar arkasında İslâm’a darbe vurmak için
ne tür planlar yapıyor, ne çeşit kararlar alıyorlar... Think tank kuruluşları,
ARGE birimleri, istihbarat örgütleri, ajanlar, telekulaklar, gizli dinleme cihazları…
İslâmî çalışma yapan dâvâ erleri, bunun bilincinde olmalı ve onlardan
korkmadan, ama tedbirde ihmalkârlık da göstermeden çalışmalarını sürdürmelidir.
Ne tedbirsizlik ne korkaklık…
“Çünkü o düşündü ve karar verdi. Kahrolası! Ne biçim karar verdi.”
Burada düşünüp karar verme; Müslümanların aleyhine tuzak kurmak,
onları hile ile aldatmak, Müslümanları dininden, müslüman olmak isteyenleri
bu kararından döndürmek için her türlü şeytanî planları yapmak
için aklını şer yolunda, insanları saptırmak için kullanmak kast ediliyor.
İleri Gelenler, Genelde Gizli Dolaplar Çevirir, Hile ve Aldatmaya
Başvurur: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Her kentte ileri gelenleri
(ekâbirini/büyüklerini), oranın mücrimleri/suçluları kıldık (bir süre kötülük
yapmalarına fırsat verdik) ki, orada hile yapsınlar. Onlar kendilerinden
888 2/Bakara, 165
• 382 •
Ahmed Kalkan
başkasına hile/kötülük yapmıyorlar, ama bunun farkında değiller.”889 Yani,
her beldede, oranın ahlâksız mücrimlerini (suçlu ve günahkârlarını), uluları/
ileri gelenleri, reisleri, yöneticileri yaptık. Bunlar, bozgunculuğa daha
elverişli ve insanları kendi yalan ve bâtıllarına uydurmaya sevk etme konusunda
herkesten daha güçlü olduklarından, Allah (c.c.) âyette özellikle
onları zikretmiştir.890. Zeccâc diyor ki: “Ahlâksızlar, günahkârlar, kavmin
ileri geleni ve büyüğü olmuşlardır. Çünkü, insanların reisleri olmaları sebebiyle
zulmetmeye, hîle yapmaya ve insanlara kendi yalan ve yanlışlarını ön
planda tutmaya başkalarından daha elverişlidirler. 891
Niçin Ahlâksızlar, Toplumun Önde Gelenleridir? Ya da Önde Gelenler,
Niçin Ahlâksızdır? Evet, niçin ahlâksız ve günahkârlar toplumun ileri
gelen ve ulularıdır? Çünkü onlar, ehl-i hakkın gafleti, za’fiyeti, bölük pörçük
olmaları, ehl-i bâtılın kendilerine kolayca musallat olacağını, saldırgan
tutum sergileyeceklerini ve kendilerini onlarla (ehl-i hakla) beraber, bütün
toplumun başında komutan, lider, ulu kişi tâyin edeceklerini bilmemeleri
sebebiyle toplumun önderleri (ekâbir), uluları durumuna gelmişlerdir.
Ehl-i hakkın bölük pörçük olduğu, suçlularla yüz yüze gelmekten korktuğu,
ahlâksızların toplanarak birlik beraberlik içerisinde güçlenip durdukları
ve arzularını yerine getirmek için öne çıktıkları bir toplumda sünnetullah/
Allah’ın kanunu, bu ahlâksız mücrimlerin topluma musallat olmaları,
toplumda olmaları, ehl-i hakkı korkak ve cemaatten ayrılmış, işlevsiz fırkalar
haline getirmeleri tarzında cereyân etmiştir. Hakkın kendisini koruyacak
ve varlığını ortaya koyacak gücünün olması gerekir. Bu gücün olmaması
durumunda, taraftarlarıyla birlikte bâtılın gücü ortaya çıkar. Temelsiz ve
bâtıl fikir sahibi ahlâksızlar, belirgin bir statü kazanarak toplumun ulusu,
komutan ve lideri durumuna gelirler.
Ahlâksız Suçlular Niçin İnsanlara Tuzak Kurarlar? Neden ahlâksız
mücrimler, insanlara tuzak kurar, hîle yaparlar, haktan yüz çevirtirler,
bâtıla sevk eder, fesat ve sapıklığa düşürürler? Ve niçin toplumun liderliğiyle
ve önde geleni olmakla yetinmez, insanları kendi işleriyle baş başa
bırakmazlar? Çünkü ahlâksız mücrimler, toplum içerisinde hakkın ortaya
çıkmasından ve insanların hakkın etrafında toplanmalarından ve böylece
889 6/En’âm, 123
890 İbn Kesir, Kurtubî, Âlûsî
891 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), c. 3, s. 114
• 383 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
elden çıkan liderlikleri ve kaybettikleri mevzîleriyle suçluluklarının yalan
ve yanlışlarının anlaşılmasından korkarlar. Bunun için suçlular geçmişte,
peygamberlere düşman olmuş, insanları onların dâvetlerinden alıkoymuşlardır.
Nitekim aynı şeyi Efendimiz Muhammed (s.a.s.) ve O’na tâbi olan
mü’minlere de yaptılar. Ahlâksız suçluların devamlı yöntem ve davranışları
şöyle olacaktır: Onlar, hakka dâvet eden mü’minlere her zaman ve zeminde
düşmanlık ederler. Bu, her memlekette suçluların büyüklerinden ortaya
çıkarak Allah’ın dinine ve bu dinin dâvetçilerine düşman pozisyonunda bulunmak
sûretiyle cereyân eden kesin ve değişmez kanunudur. Allah’ın dini,
bu suçluların büyüklerini insanlara musallat olan, onları hor ve hakir gören
idare ve tasallutlarından soyutlayarak devre dışı bırakmayı emreder.
İnsanların hak dâvâdan alıkonulması: Geçmişte yapıp ettikleri ve her
hâl u kârda planlayarak uygulaya geldikleri tuzaklardan biri de, yaldızlı sözlerle,
asılsız dedikodularla bu mübârek dâvâya attıkları iftirâlarla ve içinde
bulundukları sapıklığı insanların nazarında süslemekle insanları haktan
saptırmaya çalışırlar. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “...Hayır, inkâr eden
kâfirlere tuzak ve hileleri süslü gösterildi, (hak) yoldan çevrildiler.” 892. Mücâhid
diyor ki: “Onların tuzağı, içinde bulundukları sapıklık ve gece-gündüz
bu sapıklığa dâvetleridir.”893. Onların tuzağı, İslâm’a karşı planladıkları hileleri,
şirkleri ve bâtıllarını süslemeleri şeklindedir. 894
Onların planı varsa, Allah’ın da planı vardır. “Onlar mekr (plan, strateji,
tuzak) kurdular. Allah da bir mekr (plan strateji) kurdu. Allah mekr edenlerin
en hayırlısıdır.”895; “Kötü tuzak, ancak sahibine dolanır.” 896
“…İstikbâr etti, büyüklük tasladı.”
‘İstikbar duygusu’, büyüklük kuruntusudur. İstikbar edenlerin hiç biri
aslında büyük değillerdir. Onları büyük ve yüce yapacak bir özellikleri de
yoktur. Ancak onlar, kendilerinin büyük olduğu kuruntusu içerisindedirler.
Allah (c.c.) şeytana soruyor: “Sen büyüklük mü taslıyorsun (istikbar mı ediyorsun)
yoksa gerçekten sen üstün olanlardan mısın?” 897
892 13/Ra’d, 33
893 İbn Kesir, c. 2, s. 526
894 Tefsîr-i Âlûsî, c. 13, s. 162
895 3/Âl-i İmrân, 54
896 35/Fâtır, 43
897 38/Sâd, 75
• 384 •
Ahmed Kalkan
Demek ki şeytanın yücelikle bir ilgisi yok. O kendinde bir üstünlük
gördü, büyüklendi ve Rabbinin emrini dinlemedi. Bazı insanlar ellerindeki
güçlerle, dünyalıklarla veya saltanatla (devlet gücüyle) kendilerini
üstün görürler. Allah karşısında kul olduklarını unuturlar da kendilerini
Allah’tan müstağni sayarlar (O’na ihtiyaç duymazlar). Bunların bir kısmı,
Âhirete inansa bile, yine kendilerinin kurtulacağını düşünürler. Çünkü onlar,
ellerinde her çeşit güç ve imkân var zannederler. Bir kısmı da Âhireti
inkâr ederler. Hayatın yalnızca bu dünya yaşantısı olduğunu kabul ederler.
Sahip oldukları mal, çocuklar ve iktidarla üstünlük taslarlar. Bu dünyalık ve
güçle insanlara hükmetmeye, onları kullanmaya, onları köleleştirmeye çalışırlar.
İsteklerine kavuşmak için zorbalığa ve zulme başvururlar. Böylece
haddi aşarak bağy (azgınlık) ederler. Arzularını gerçekleştirmek yolunda
hiç bir yasak ve günah tanımazlar. İşlerine ve hayatlarına kendi ‘hevâ’larına
göre yön vererek ilâhlığa soyunurlar. İnsanları yönlendirmek ve kullanmak
isteyerek Rabliğe yeltenirler.
“Âyetlerimizi yalanlayıp, onların karşısında istikbâra/büyüklenmeye kapılanlar,
işte onlar ateş halkıdır.” 898
“Küfredenlere gelince; Ayetlerimiz size okunuyordu da, siz istikbârda bulunup
(karşılarında büyüklenip yüz çevirerek) mücrim bir topluluk oldunuz,
değil mi?” 899
Allah’ın âyetlerine karşı çıkışın temelinde yatan sebep gerçekten ‘istikbar’
duygusudur. Aynı duygu; Allah önünde ibadet etmekten de hoşlanmaz.
Diğer insanları küçümsemek, onlara tepeden bakmak, onlardan tiksinmek,
onlara hakeret etmek ve onları çeşitli tuzaklarla kullanmak niyetinin arkasında
da istikbar anlayışı vardır.
Yeryüzünde zulme sebep olan, orasını ifsâd eden ve zayıfları ezen kimseler
de yine bu istikbar duygusuna sahip olanlar ve bu yüzden taşkınlık
yapanlardır.900 Iktikbar sahibi müstekbirler, insanlara karşı ‘bağy’ işlerler.
Onlara karşı böbürlenip haksızlıkta bulunurlar, onlara hükmetmeye kalkışırlar.
İstikbar sahiplerinin tipik özelliklerinden biri de kendi ‘hevâ’larına
uymalarıdır.
898 7/A'râf, 36
899 45/Câsiye, 31
900 28/Kasas, 39
• 385 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Onlar, kendilerini güçlü ve üstün gördükleri için ilâhî yasaları tanımazlar
ve akıllarına estiği gibi hareket ederler. İnsanlara kötülük yapmak için
başvurulan çeşitli hile ve kurnazlıkların arkasında istikbâr vardır.901 Yeryüzünü
zulüm ve kahırla dolduran ve kitleleri ezen ordular da istikbâr ordularıdır.
902
İstikbar duygusu/müstekbirlik, inkârcıların özelliğidir.903 Dünyada Allah’a
ve O’nun âyetlerine karşı istikbar edenler için alçaltıcı bir azap vardır.
904 Allah’ın âyetlerine karşı istikbar edenlere göğün kapıları açılmayacak,
onlar deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar Cennet’e giremeyecektir.
Onlar için Cehennem’de ateşten yataklar hazırlanmıştır.905 Allah’a karşı ibadet
etmeye istikbar duygusu yüzünden yanaşmayanların sonları da cehennem
olacaktır. 906
Kullara yakışan, Rablerinin huzurunda ‘kul’ olarak haddini bilmek, bulunduğu
konumu doğru tesbit etmektir. Allah’ı tek rab olarak bilip verdiği
nimetlere şükretmektir. Güçsüz, zayıf, yaşamak için başkasına muhtaç ve
nihayet ölümlü olan insanın kibirlenmeye, iblis gibi Allah’a isyan edip karşı
gelmeye hakkı yoktur. İstikbar edenler büyük bir haksızlık içerisindedirler.
Bu nedenle Allah (c.c.) kesinlikle istikbar edenleri sevmez. 907
Günümüzde büyüklük taslamanın (istikbârın) yansımalarını her yerde
görmek mümkün. Zenginler, makam sahipleri, koca koca şirketleri ve fabrikaları
olanlar, sistemler, devlet düzenleri, uluslararası kuruluşlar, devlet
yöneticileri, sultanlar, krallar, şöhrete ulaşanlar ve daha niceleri ‘istikbar’
ediyorlar. Allah’a ve O’nun koyduğu ölçülere karşı çirkin bir başkaldırı ve
büyüklük duygusu içerisinde kendilerine ve diğer insanlara zulmediyorlar.
908
901 bk. 35/Fâtır, 43; 31/Lokman, 7; 63/Münâfıkûn, 5
902 bk. 28/Kasas, 39; 25/Furkan, 21
903 7/A’raf, 36, 75-76; 28/Kasas, 76-77
904 46/Ahkaf, 20; 40/Mü'min, 60
905 7/A’râf, 40-41
906 40/Mü'min, 60
907 16/Nahl, 23
908 H. K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 317 vd.
• 386 •
Ahmed Kalkan
Müstekbirler, zayıf bırakılmışları (müstez’af olanları) sömürürler. Onların
boyun eğmişlikleri üzerine iktidarlarını sürdürürler. Onların emeği ve
kanı üzerine saraylar yaparlar. Onların hizmetleri ve kölelikleri sayesinde
eğlence, zevk ve sefa içinde ömür sürerler. Müstekbirler; zor kullanarak,
zulmederek, hile ve tuzaklarla insanlara üstünlük sağlarlar.
Kur’an’da ilginç bir örnek anlatılmaktadır:“Gökte olanlar, yerde olan yürüyenlerden
bir kısmı ve melekler Allah’a secde ederler. Onlar asla istikbar etmezler
(büyüklük taslamazlar).”909 Hâlbuki müstekbirler, Allah’ın âyetlerine
karşı kibirlenirler ve onları yalanlarlar.910 İçlerinde sakladıkları büyüklenme
hastalığı yüzünden Allah’a kulluktan, O’na itaat etmekten yüz çevirirler.
Peygamber olarak gönderilen kimselere ilk karşı çıkanlar halk arasında
mal ve makam sahibi müstekbirler olmuşlardır. “Bir peygamber size canınızın
istemediği bir şeyi getirdiği zaman istikbar etmediniz mi (büyüklük taslamadınız
mı)? Kimini yalanlıyor, kimini öldürüyordunuz.”911 Bu müstekbirler,
peygamberlerin davetlerini, ellerindeki malları ve makamları koruma için
reddediyorlardı. Çünkü sahip oldukları konum, onlara insanları sömürme,
onlara hâkim olma imkânını veriyordu. Müstekbirler, Peygamberlerin davetine
her yola başvurarak karşı koymaya çalışırlar. Gelen peygamberi ve
onun davetini yalanlarlar, peygamberi kendi memleketinden sürerler, kimilerini
de öldürmeye kalkışırlar.
İslâmî dâvet, insanlar arasında haksız sınıflaşmayı, sömürüyü, soy sop
veya mal ve makam üstünlüğünü, zulmü ve baskıyı yasaklıyor. Adâleti ve
insanlar arasında eşitliği getiriyor. Üstünlüğün takvada ve diğer insanlara
iyilik yapmada olduğunu bildiriyor. Fakat müstekbirlere göre kendileri ya
mal, ya makam, ya güç, ya da soy bakımından en üstündürler. Müstekbirler,
mutlak hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu kabul etmezler. Onlar Tevhid
Kelimesindeki gerçeği reddederler. “Onlara lâ ilâhe ilallah (Allah’tan başka
tanrı yoktur)’ denildiğinde şüphesiz istikbar ederler (büyüklük taslarlar).” 912
Onlar, insanları ezmek için her yolu caiz görürler. Emirleri altına aldıkları
insanları zayıf bırakırlar (müstez’af yaparlar) ve onları istedikleri
909 16/Nahl, 49
910 7/A’râf, 36
911 2/Bakara, 87
912 37/Saffat, 35
• 387 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
gibi yönlendirirler.913 Onlar, kendilerinde olan güzel özelliklerden dolayı
değil; ellerindeki makam, mal, güç gibi dünyalıklar yüzünden insanlardan
üstün oldukları anlayışındadırlar.914 Onlar, kendi otoritelerine, düzenlerine
ve fikirlerine karşı gelen hiç bir kimseden hoşlanmazlar. Kendi düzenlerini
yıkacak her çabayı yok etmek için uğraşırlar. Onlar, Allah’ın peygamberlerle
gönderdiği dine inanmamak için her türlü bahaneyi bulurlar, imanı ve
iman edenleri küçümserler. 915
Müstekbirlik; zulüm, bağy ve tuğyan sonunda ortaya çıkan bir vahşettir.
Her müstekbir, haksız yere kibirlenen, gururlanan ve insanlar üzerinde
kayıtsız şartsız hüküm sürmek isteyen isyankârdır. “Yeryüzünde haksız
yere kibirlenenleri/müstekbirleşenleri, âyetlerimi anlamaktan çevireceğim.”916
Müstekbirlik, Allah’a ait olan bir yetkiyi ve hakkı kendi kudreti ve iradesi
altına almak niyetini hayatına ve davranışlarına dayanak kıldığından ilâhlık
dâvâsına kalkışmak demektir. İster bunu açıktan açığa söylesin, isterse
söylemesin, istikbâr ilâhlık iddiası demektir. Müstekbirlerin amacı, Allah’ın
yerine kendilerinin insanların hayatına hükmetmesidir. Müstekbir bu gayesini
gerçekleştirmek için, insan neslini, bitkileri ve hayvanları tüketecek
kadar fesadını yaygınlaştırabilir. 917
Her müstekbir, hem kâfir ve hem de zâlimdir. Şeytan, kibirlendi ve kâfir
oldu. Ancak kâfirlikten önce müstekbir oldu.918 Kâfirliğin yolu istikbârdan
geçmektedir. Allah’a karşı baş kaldıran ve Allah’ın kanunlarını beğenmeyen
herkes müstekbirdir.919
Fertler müstekbir olduğu gibi, düzenler, kavimler, meclisler de müstekbir
olabilir. İslâm’ın dışındaki bütün sistemler müstekbir kabul edilir.
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (5/
Mâide, 45) Her beşerî ideoloji, Allah’a baş kaldırıp Allan’ın hüküm ve kanunlarını
beğenmeme sonucunda ortaya çıkmıştır. Bunun için komünizm,
sosyalizm, kapitalizm ve diğer izmler müstekbirdir.
913 31/Lokman, 6
914 41/Fussilet, 15
915 46/Ahkaf, 11
916 7/A’râf, 146
917 28/Kasas, 4
918 Bk. 2/Bakara, 34
919 Bk. 45/Câsiye, 8
• 388 •
Ahmed Kalkan
Bugün bazı ülkelerde yürürlükte olan zulüm düzenleri tipik ‘istkbar’
örneğidir. Zengin ülkelerin kendi aralarında kurdukları birlikler, ürettikleri
politikalar dünyayı daha iyi kontrol altında tutma, daha iyi sömürme
amacına yönelik değil midir? Birçok uluslararası teşkilat ne işe yaramaktadır?
Bu teşkilatlar zulme uğrayanlara yardım etmeyi beceremezken, karar
almak üzere bir araya gelemezken; çıkarları söz konusu olunca dünyayı nasıl
da ayağa kaldırıyorlar? ABD’nin ve pek çok batılı ülkenin bu anlamda
müstekbir olduğu açıktır.
Bazı ülkelerdeki diktatörlerin, sulta ve despot yönetimlerin kendi halklarına
ve ilâhî vahye karşı tutumları; müstekbirlerin karakterlerini göstermektedir.
Onlar, kendi saltanatları ve çıkarları için zulümden ve baskı
yapmaktan geri durmazlar. Kendi menfaatleri uğruna halklarının haklarına
tecavüz ederler. Iktidarlarını sürdürebilmek için her yola başvururlar.
Allah’ın insanlar için koyduğu ölçülere kulak asmazlar.
Müstekbirler, toplumun zayıf kimselerini ezer, zayıf olmayan kitleleri
zayıf bırakmak için onlara ekonomik ve siyasî baskı yaparlar.920 Peygamberlerin
dâvetleri onların kaçışlarını arttırırken,921 müttakîler ve mü’min müstaz’afların
imanını arttırmıştır. Müstekbirler, rasüllerin tehditlerini ve uyarmalarını
alayla dinlerler922 ve peygamberlere (ve mü’minlere) “ya dinimize
girersiniz, ya da sizi şehirden çıkarırız” derler.923 Onlar için verilen her ikaz,
kendileri için eğlencedir.924 Dâvete kulaklarını tıkar, hiçbir şey duymamış
gibi davranırlar. Küfür örtüleri hidayete ulaşmaları için engel teşkil eder.
Bugün mazlum ve mahrum bırakılmış, ezilmiş ve sömürülmüş halklara
zulmeden tâğûtî sistemlerin Kur’an’da anlatılan müstekbir portresinden ne
farkı vardır? Kaldı ki, biz müstekbiri asıl bugün tanımlamakla mükellefiz.
Yaşadığımız hayat şartlarını tüm acımasızlığıyla ağırlaştıran, fıtratımıza uygun
İslâm sisteminin kurulmaması için var gücüyle çalışan, Allah’ın diniyle
alay eden düzen ve işbirlikçileri, Kur’anî ifadeyle müstekbirlerden başka bir
şey değildir.
920 7/A’râf, 75
921 71/Nuh, 6
922 7/A’râf, 77; 21/Enbiyâ, 2
923 7/A’râf, 88
924 21/Enbiyâ, 2
• 389 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Rasüllerin mirasçısı olan mü’minleri sevmemek, onlarla alay edip onları
ezmeye ve sömürmeye çalışmak, müstekbir olmanın en açık ifadesidir.
Vesvesesini şeytandan alan, halkın üzerinde görünmez bir baskı oluşturan
ve gece gündüz kurduğu desiselerle insanları Rablerine karşı isyana ve
küfre çağıran medya, müstekbirlerin Kur’an’da ifadesini bulan mü’minlerle
alay etme misyonunu eksiksiz yerine getiriyor. 925
Dünyanın günümüzdeki yapısı içerisinde, zayıf bırakılmış mustaz’af
kitlelerin, kendilerini ezen zorbalara karşı mücadelesi, ancak müstaz’af halkın
tevhîdî bilince sahip olmalarıyla mümkün olacaktır. Hak ve bâtılı birbirinden
ayıramayan müstaz’aflar, müstekbirlerin hilelerine kurban gidecek926
ve böylesi müstaz’afların Allah’ın huzurunda şikâyetleri de bir anlam
ifade etmeyecektir.927
Kur’an’da bize anlatılan müstaz’af-müstekbir mücadelesinin şartlarını
bilmemek, bizi bu mücadelede amellerimizi bâtılın pisliğinden uzak tutacak
ve amellerimize bâtılın karışmasını önleyecek bir bilinçten mahrum
bırakacaktır. Rabbimiz, kitabında nebevî mücadelenin nasıl olması gerektiğini
boşuna anlatmamış, bilâkis onları okuyalım, üzerlerinde düşünelim
ve günümüz mücadelesine ışık tutalım928 istemiştir. Tâğûtî sistemleri ayakta
tutan kimseler, güçsüzlüklerinden şikâyet eden929 zâlim müstaz’aflardır.930
Müstaz’af olan ve fakat müstaz’af olduğunun bilincinde olmayan, müstekbirlerin
peşine takılmış, onlardan medet uman931 kitlelerin dünyada ve
âhirette karşılaşacakları çetin azabı hatırlatmak, üzerimize düşen sorumluluktur.
Tâğutun en örgütlü biçimi olan İslâm dışı düzenler, tüm kurum ve kuruluşları
ile, ordusu, bankası, medyası ve tüm işbirlikçileriyle mü’minlere
saldırmakta ve onları çeliştili hile ve desiselerle güçsüz bırakmak istemektedir.
Güçsüz bırakılan halkların ve baskı uygulanan insanların tevhîdî mücadele
içerisinde var olan safı ise, inkılâpçı-ıslahatçı müstaz’afların yanıdır.
925 Eşref Altaş, Haksöz, sayı 44, s. 41
926 34/Sebe’, 31-33
927 34/Sebe’, 31-33
928 22/Hacc, 46; 15/Hıcr, 75; 12/Yusuf, 11
929 4/Nisâ, 97
930 34/Sebe, 31
931 34/Sebe’, 31-33
• 390 •
Ahmed Kalkan
Zâlimlere başkaldırıp inkılâpçı bir tavır takınması mümkün olmayan
zavallı kadın, çocuk ve ihtiyarları ve aklî kapasitesi düşük olanları, Kur’an,
“zavallı müstaz’aflar” olarak bize sunmaktadır.932
Bugün yeryüzünün birçok yerinde katledilen, savaşacak silâh ve güce
sahip olamamış, duâ etmekten, yardımcı istemekten933 başka çaresi olmayan
insanlar, zulme başkaldıramadıklarından mâzurdurlar. Onların bu
feryadlarını görmezlikten gelmek, “yenidünya düzeni” müstekbirlerinin ve
işbirlikçilerinin müstekbir olmalarından kaynaklanmaktadır. Fakat eli silâh
tutan ve yardım gücü yerinde olan, başkaldırma gücüne sahip insanların
ve düzenlerin ilgisizliği ise, müstekbirlerin zulmüne ortak olmak demektir.
Müstekbirleri uyarmaktan korkan, zâlimlere itaati fitne ve fesad çıkmasın
diye sürdüren, zulümlere baş eğmeyi sabır diye tahayyül eden, görevlerini
ve özellikle emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münkeri terkeden, güçleri
varken başkaldırmayan insanlar ise zâlimdirler. Aslında kendileri de müstaz’af
oldukları halde, müstekbirlerle işbirliği yapmaktan çekinmediklerinden
dolayı Allah bu gibileri zâlim müstaz’aflar diye nitelemektedir. Zâlim
müstaz’aflar, istikbâr düzenini ayakta tutanlardır. Firavun, kendisinden ve
mele’sinden güçlü binlerce köleyi ve halk kitlesini nasıl idare etmektedir.
Onlara piramit adı verilen ve bir mezardan/anıtkabirden başka bir şey olmayan
dağları nasıl kurdurmaktadır?
Firavun, onların bilinçlerini dondurmuş, büyüsüyle (medyasıyla) onları
uyuşturmuştur. Halkın dinî hassasiyetlerine cevap verecek bir kurum
oluşturmuş (Bel’am) ve bu kurum, Allah’ın kitabından konuşuyormuş gibi
hareket ederek insanların başkaldırı ve eleştiri hakkını da elinden almıştır.
Düzen; vahyi bir kenara atıp nefsini yücelten, âhireti değil; dünyayı ön
plânda tutan, şeytana uyan ve aynı zamanda Allah’a yönelen insanları saptıran,
işi gücü tâğutlara itaat edilmesi gerektiğini yineleyen bezirgân tipli
din adamını/Bel’am’ı yetiştirdimi artık kitleleri uyuşturup saptırması çok
basit olmaktadır.
Tâğûtî istikbârın oluşturduğu düzenin bu noktasından sonra, tüm kitlelerle
“itaat” için uğraşmasına gerek kalmamıştır artık. Kitleleri düşünmekten
ve zulmü görmelerini engellemekten sorumlu medya (sihirbaz-
932 4/Nisâ, 75
933 4/Nisâ, 75
• 391 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
lar), kitlelerin fıtratlarına yönelişlerini çarçur edip saptırmaktan sorumlu,
“uyarsan da uyarmasan da dilini sarkıtıp soluyan köpek”934 gibi şeytana tâbi
olan Bel’amlar, kitlelerin ekonomik işlerle ve dünya malıyla oyalanmalarını
sağlayan Karun’lar, tâğûtî düzenin devamını sağlamakta, kitlelerin her
alandaki fıtrata yönelişlerini saptıran müstekbirler artık müstaz’afları; devleti
ve vatanı korumaya çağırırken Allah ve Rasülüne değil; şeytana uymayı,
Allah’a nankör davranmayı emrederler. Şeytanın zulmünün ve işbirlikçilerinin
aslında hiçbir gücü yoktur. Onları güçlü kılan, apaçık bir şekilde,
zulme rızâ gösteren müstaz’af, fakat zâlim kimselerdir.
Ülü’l-emr kavramını fesâda uğratmış ve zulüm ve istikbârlarını ülü’lemr
diye müstaz’af insanlara sunmuş müstekbirlere itaati bir görev sayan
kimsenin Allah’ın huzuruna çıktığında “emîrlerimize ve büyüklerimize uyduk,
onlar da bizi yoldan saptırdılar.”935 demekten başka ileri süreceği hiçbir
mâzereti yoktur. Zâlim müstazâflar bu halleriyle ezildiklerinin bile farkına
varamamışlardır. Kolektif bilinçlerini üç beş mutlu-putlu azınlığa terk etmiş
ve onları denetleme imkânını dahi elde edememiş insanlar, âhirette
Rablerine şikâyetlerini arzederken neye uğradıklarını şaşırmış görüntüsü
vereceklerdir. 936
Câhiliyye toplumlarında iki sosyolojik toplum karşı karşıyadır: Müstekbirler
- Müstaz’aflar. Temelde sağlıksız ve çelişkili kutupların yer aldığı
böyle bir toplumda müstekbirleri; idarî, siyasî ve fikrî zümrelerden oluşan
“mele’” ile, ekonomik zümrelerden oluşan “mütref ” sınıflar oluşturur. Bunların
karşısında, bu sınıfların ezdiği biyolojik, rûhî ve zihnî güçsüzlük içinde
olan mustaz’aflar vardır.
Geçmişte olduğu gibi, modern çağda da, özellikle dev iletişim teknolojisini
ve araçlarını, eğitim kurumlarını, sanat ve spor alanlarını kontrol
eden iktidar seçkinlerinin, bütün bir toplumu, hatta tüm ulusları ve dünyayı
her gün biraz daha güçten düşürerek, zaaflarını arttırıp kolayca kumanda
ederek yönlendirdikleri söylenebilir. 937
934 7/A’râf, 176
935 33/Ahzâb, 67
936 E. Altaş, Haksöz, 44, s. 42
937 Ali Bulaç, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, c. 3, s. 82
• 392 •
Ahmed Kalkan
“Müstekbir, kalbindeki hastalığın938 gözüne de yansıdığı939 kimsedir. O
yüzden gözleri sirk aynaları gibi çarpık gösterir. Küçüğü büyük, büyüğü
küçük gösteren çukur ve tümsek aynalar gibidir bakışları. Kendilerini dev
aynasında, başkalarını da cüce görmeleri bundandır. Hakkı bâtıl ve bâtılı
da hak görmeleri de aynı hastalığın belirtisidir.
“Müstekbirler, omuzlarımızda taşıdığımız için büyük gözükürler; fırlatıp
atınca yerde sürünmeğe başlarlar.”
“Kibirlenip büyüklenenin / Aldanma dünyasına.
Dünya benim, diyenin / Gittik dün yasına.”
Bizi, müslümanlığımızdan dolayı küçük göreni, “hayvandan aşağı”,940
“yaratıkların en şerlisi”,941 bir “pislik”,942 “sağır, dilsiz, kör ve akılsız”943 görmek
zorundayız. “Müstekbirler, önlerine diz çöktüğümüz için büyüktürler;
o halde biz de ayağa kalkalım!”
“…Böylece: ‘Bu, nakledile gelen bir sihirden başka değil’ dedi.”
Kur’an’ın etkileme gücünü kabul ediyor, ama sebebini kasıtlı olarak sırf
inadından dolayı çarpıtıyor.
“…‘Bu, insan sözünden başka değil (dedi).”
Şirkin tezâhürü. Allah’a ait özellikleri başkasına vermektir. Burada da,
Allah’ın kelâmını başkalarına, insanlara atfediyor. Herkes, başkasını kendisi
gibi bilirmiş. Kendisi yalancı, iftiracı, Tanrı adına bazı şeyler uydurmaktan
çekinmeyen birisi olduğu için, Muhammed (s.a.s.) gibi hiç yalan
söylemeyen el-emin, en emin birine de “Allah’a iftira atıyor” diye bu alçakça
iftirayı atabiliyor.
938 2/Bakara, 10
939 2/Bakara, 18
940 7/A'râf, 179
941 8/Enfâl, 55
942 9/Tevbe, 28
943 2/Bakara, 171; 8/Enfâl, 22
• 393 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“Onu Sekar’a (cehenneme) sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu nerden
bileceksin?
(Geride bir şey) komaz, bırakmaz (her şeyi yakıp yok eder).
Durmadan deriler
kavurur.” (Âyet, 26-29)
Sûrenin bu bölümünü oluşturan âyetlerde, inatçı kâfirlerin Sekar’a sokulacakları;
sekar’ın, derilerini kavuran, insana doymayan, geriye hiçbir
şey bırakmayan bir cehennem olduğu haber verilir. 26-30. âyetlerde, hak
ettikleri uhrevî ceza özetlenmiştir. 26. âyette geçen «sekar» kelimesi ateşin
isimlerinden olup cehennemin ağır cezalık kısımlarından birini ifade
ettiği belirtilir. 944 27-28. âyetler ise sekar hakkında “hiçbir şeye acımayan,
içine atılanları yakan ve insanın derisini kavuran korkunç bir yer” şeklinde
detaylar
vermektedir.
“Sekar’ın ne olduğunu bilir misin?”
Ey Muhammed! Sekar’ın ne olduğunu sana bildiren, ayrıntısıyla anlatan
nedir? O ne kadar büyük, müthiş bir azap yurdudur. Sen aklınla onun
bütün vasıflarını hakkıyla bilir misin? Mâhiyetini ve özünü kavrayabilir misin?
Elbette ki Allah bildirmedikçe sen onun mâhiyetini bilemezsin.
“En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır. O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır.
Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek, ne de hayat bulacaktır.” 945
“Evet, âyetlerimizi inkâr edenleri, kesin, ateşe atacağız. Derilerinin her
yanışında, cezayı tatmaları için, derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Gerçekten
Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” 946
Konumuzla ilgili âyette Sekar’ın özelliği olarak şöyle söyleniyor: “…
(Geride bir şey) komaz, bırakmaz (her şeyi yakıp yok eder).” Öyle dehşetli
bir azap ki, insan, insan olarak yaşadığına bile pişman olacak; azap görmeyen
madde olarak, taş-toprak gibi bir varlık olarak yaratılmış olmayı arzulayacak:
“Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi, önceden yaptıklarına
bakacak ve kâfir/inkârcı kişi: ‘Keşke toprak olsaydım!’ diyecektir.” 947
944 bk. Şevkânî, V, 377
945 87/A'lâ, 11–13
946 4/Nisâ, 56
947 78/Nebe’, 40
• 394 •
Ahmed Kalkan
Sekar’ın tasviri yine ilgili âyette şöyle yapılıyor: “…Durmadan deriler
kavurur.” Derilerin kavrulması konusunda başka bir âyette şu açıklama yapılır:
“Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız;
onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz
ki acıyı duysunlar. Allah daima üstün ve hakîmdir.” 948
Deriler, Allah için titremezse, ateşte yanıp titreyecek: “Rabbinden korkanların,
bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem
de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar...” 949
Enteresandır; Sakar adlı Cehennemde durmadan kavrulan deriler, kendi
aleyhlerine şâhitlik yapıp, günahlarını itiraf ederek bu azâbı istemiş olacaklardır:
“Nihayet oraya (cehenneme) geldikleri zaman kulakları, gözleri ve
derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir. Derilerine:
‘Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?’ derler. Onlar da: ‘Her şeyi konuşturan Allah,
bizi de konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştır. Yine O’na döndürülüyorsunuz’
derler.” 950
Ciltlerin/derilerin bu azâbı, özellikle kendi ciltlerini (bedenlerini) teşhir
eden ve bu sebeple nice erkeği ifsad eden ahlaksız kadınlar açısından
tam yerinde bir ceza olsa gerektir.
“Üzerinde on dokuz vardır. Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden
yaptık. Sayılarını da küfürde ısrar edenler için sadece bir fitne kıldık ki,
kendilerine kitap verilenler kesin bir bilgiyle inansın; iman edenlerin de
imanları artsın; kendilerine kitap verilenler ve iman edenler kuşkuya
kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar ile kâfirler de şöyle desin:
‘Allah bu misalle ne anlatmak istedi?’ İşte Allah, dilediğini böyle saptırır,
dilediğini böyle hidâyete erdirir. Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse
bilmez. Ve o, insanlar için sadece bir öğüttür.” (30-31. Âyetler)
Bu iki âyette; Cehennem bekçilerinin melek olduğu; bunların sayısının,
kitap ehli için doğru bilgi, mü’minler için kesin bir inanç, inkârcılar ve
hasta kalpliler için de bir imtihan vesilesi kılındığı; Allah’ın iman etmek ve
bu yolda ileri gitmek isteyeni doğru yola ileteceği, yoldan çıkmak isteyeni
948 4/Nisâ, 56
949 39/Zümer, 23
950 41/Fussılet, 20-21
• 395 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
de saptıracağı belirtilir. Gerçekleri dile getiren bu âyetlerin, mü’minlere bir
öğüt, inkârcılara da bir uyarı olduğu vurgulanır.
“…Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.”
Cehennemin on dokuz muhâfızı vardır; ama bunlar dünya muhâfızlarıyla
karıştırılmamalıdır. Çünkü bu muhafızlar insan değil, melektir. Onların
güç ve kuvvetlerini insanî eşdeğerleri ile kıyas etmen senin ne kadar
ahmak olduğunu göstermektedir. Hâlbuki onlar insan değil meleklerdir.
Siz, Allah Teâlâ’nın meleklerden ne güçte mahlûklar yarattığını bilemezsiniz.
Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onun başında iri cüsseli, sert tabiatlı,
Allah’ın emirlerine karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyleri yapan melekler
vardır.” 951
Cehennemin on dokuz bekçi ve zebanisi asla karşı konulamayan meleklerdendir.
Onlar kalabalıklarla karşılarında durulması mümkün olan
insan türünden değildirler. Biz Cehennem muhâfızlarını, bekçilerini, görevlilerini
Allah’ın emirlerine kayıtsız şartsız itaat eden katı ve sert melekler
kıldık. Onları insanlardan yapmadık ki, onlarla mücadele edip galip gelsinler.
Melekler insanlardan ve cinlerden farklı özelliklere sahiptirler. Tamamen
tarafsızdırlar. Pek büyük bir kuvvet ve heybete sahiptirler. Lazım gelen
azapları tatbike güç yetirmektedirler. Nurdan yaratılmışlardır. Cehennemin
sıcaklığından etkilenmezler. Cehennem ehli onlara karşı muhalefet edecek
güce sahip değildir. Cehennemdeki görevli meleklerin on dokuz olmasını,
sadece müşriklerin sapıklığa ve fitneye düşmeleri için bir imtihan vesilesi
kıldık.
“…Sayılarını da küfürde ısrar edenler için sadece bir fitne kıldık.”
Nasıl ki kıblenin tahvili,952 Ashâb-ı Kehf ’in sayısı953 iman edenle etmeyeni
ayırmak için birer sınav (fitne) idiyseler,954 bu da öyle bir fitnedir.
On dokuz muhâfız meleğin anılması, inkârcılar için bir sınav ve fitnedir.
Bu sayının sır ve hikmetini açıklamaya çalışmak isteyenler olmuşsa
da, doğrusu bunun akılla bilinebilecek bir ilim işi değil, mutlak bir iman
951 66/Tahrîm, 6
952 2/Bakara, 144
953 18/Kehf, 22
954 2/Bakara, 143
• 396 •
Ahmed Kalkan
işi olmak üzere bir sınama için olduğu ikinci âyette özellikle anlatılmıştır.
Onun için bunun, kayıtsız şartsız bir iman ile inanılması istenen mutlak bir
İlâhî haber olduğunu tasdik edip “yorumunu ve mânâsını Allah bilir” demek
gerekir. Özet olarak şöyle diyebiliriz: Yüce Allah’ın şimdi sizin tam olarak
bilip anlayamayacağınız ve ileride ortaya çıkacak öyle kuvvet ve güçleri
vardır ki onların hakikatini ancak kendisi bilir ve sizin ona mutlak sûrette
inanmanız gerekir. İşte size onlardan bir örnek haber veriyor. Bu, şu anda
imanı olmayan ve kalplerinde bir çürüklük bulunanlar için şaşırtıcı bir sır,
bilinmez bir şey gibi gelir. “Böyle kapalı Allah sözü, Peygamber duyurusu
mu olur?” diye alay ve inkâra sapmalarına sebep olabilir. Bununla birlikte,
kitap ve peygamberin ne demek olduğunu ve gelecek işinin bugünkü işlere
kıyas edilerek bilinemeyeceğini, bilenlerin kuşkularını kesecek ve iman yeteneği
olanların imanlarını artırır. Bunların yorumuna çalışmayarak mutlak
bir iman ile inanır.”955
Meleklerden on dokuz adedin söz konusu edilmesi, kâfirlerin fitneye
uğramasına, yani sınanmalarına sebep olmuştur. Zemahşeri dedi ki: Onların
sayı sebebiyle fitneye maruz kalmaları sebep olarak gösterilmemektedir.
Bizzat sayının kendisi sebep olarak gösterilmiştir. Çünkü Yüce Allah: “Onların
sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne kıldık.” diye buyurmaktadır.
Çünkü yirmiden bir eksik olan bu sayının durumu Allah’a ve O’nun
hikmetine itiraz ve alay edip, hikmeti bilmese dahi mü’min gibi boyun eğmeyen
kimselerin bu sayı sebebiyle fitneye düşmeleri söz konusudur. Şöyle
denilmiş gibidir: Bizim onları bu sayıda kılmamız, bu sayı sebebiyle fitneye
düşmeyi gerektirecek bir özelliktir. Bu da mü’minlerin inancının daha bir
sağlamlaşması, kâfirlerin de hayret ve şaşkınlığa düşmesi içindir.956
“Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez.”
Allah Teâlâ’nın ordusu, Ebu Cehil’in sandığı kadar sadece cehennemin
üzerindeki on dokuz zebânîden ibaret değildir. Kaldı ki bu zebânîlerden
her biri çok büyük ve çok güçlüdürler. Cehennem muhâfızlarının sayısını
sâdece Allah’ın bilebileceğine ve bunun bir gayb konusu olduğuna işaret
eder. Öyleyse insana düşen görev, onların mâhiyetini, sayısını ve gücünü
ancak Allah bilir deyip vahiyle bildirilen gerçeklere hiç kuşku duymadan
inanmaktır. Çünkü gerek sekar (cehennem) gerekse bu âyetler, insanın
955 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 423
956 Zemahşeri, III/288.
• 397 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
menfaati için verilen öğüt ve uyarıdır. Yüce Allah, bu âyetleri, cedelleşme
ve çekişme konusu yapılması için değil, bir sakınma ve uyanma vesilesi olması
için göndermiştir.
“Rabbinin ordularını ondan başka kimse bilmez.” ifadesi, cehennem
bekçilerinin sayısının hikmetini de, Onun her bir ordusunun sayısının
hikmetini
de ebediyyen Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediğine
bir
işarettir. Bu, “Muhammed’in on dokuzun dışında askeri yok mu?” diyen
Ebû Cehil’e ve benzerlerine bir cevaptır. Tirmizi’nin rivâyetine göre Peygamber
(s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sema
gıcırdadı, gıcırdamakta da hakkı
var. Çünkü orada alnını Yüce Allah’a secdeye koymadık dört karıştık kadar
bir yer dahi yoktur.”
“Rahmân olan Allah’a karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani kimlerdir?
Kâfirler ancak derin bir gaflet içinde bulunmaktadır.”957
“Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecek, gâlip olacaktır.” 958
“… Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz
bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı.” 959
Müslüman, kendini, dâvâsını küçük göremez; sürekli mağlûbiyeti, zilleti
kabullenemez. O, Allah’ın askeri olmanın bilinci, onuru ve sorumluluğu
içinde yaşar. Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe senin kılına zarar
veremez! Güç, kuvvet sadece O’nundur. Yûnus ve Mûsâ aleyhimâ’s-selâm
öğretir ki, dâvâ adamı müslümanı deniz boğamaz!
İbrâhim (a.s.) örnektir ki, muvahhid tebliğciyi ateş yakamaz!
İsmâil (a.s.) haykırır ki, Allah askeri mücâhidi bıçak kesemez!
Zorba Câlût’un dev cüssesi, çocuk yaştaki Dâvud karşısında mağlup
olacaktır. Aynı şekilde zorba İsrail ve Amerika karşısında çocuk yaştaki eli
sapanlı Filistin’li gençler Allah’ın izniyle gâlip gelecektir. Ebâbil kuşlarının
attığı taşların fil ordusunu yerle bir etmesi gibi muvahhid Filistinli çocukların
attığı taşlar da fil gibi İsrail tanklarını silip süpürecektir.
957 67/Mülk, 20
958 37/Sâffât, 173
959 9/Tevbe, 40
• 398 •
Ahmed Kalkan
Şeytanın hileleri, Firavun’un sihirbazları İslâm’a ve Müslüman dâvâ
adamına zarar veremeyecektir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh; Güç ve
kuvvet, yalnız Allah’a aittir.
Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım edecek, ayaklarını sâbit
kılacaktır. 960
“Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.”961 Her şey Allah’ın askeridir. O
dilerse deveyle, dilerse pireyle mü’minlere yardım eder. Dilerse, sivrisinekle
Nemrutları helâk eder. Kuşlarla Ebreheleri mahveder. İncecik ipliklerden
oluşan ağıyla örümcek, kâfir güçleri alt etmeye yeter; hicret-i Rasûl’de olduğu
gibi.
Allah, dilerse melekleriyle yardım eder, Bedir’deki gibi.
Dilerse, rüzgârıyla yardım eder, Hendek’teki gibi.
Dilerse zâlim tâğutu bile, yetiştirmesi için sana hizmetçi kılar; Firavun’u
Mûsâ’ya (a.s.) yardım ettirdiği gibi.
Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten dosdoğru
iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”962; “(Gerçek) mü’minlere yardım
etmek Bizim üzerimize haktır.” 963
Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan
mahrum o neye sahip?
Kur’an’da, cehennem işleriyle görevli meleklerin bulunduğu ve bunların
sayısının “on dokuz” olduğu bildirildikten sonra bu sayının, sadece bir
imtihan vesilesi kılındığı belirtilir ve Allah’ın ordularını O’ndan başka kimsenin
bilemeyeceği ifade edilir. Bu ifade, meleklerin sayısının çok fazla olduğuna,
ancak onların sayısıyla ilgili herhangi bir rakam vermenin mümkün
olmadığına işaret eder. Açıklamasını yaptığımız bu âyet, meleklerin
sayısıyla ilgilidir; tabii ki onların gerçek ve kesin sayısını sadece Allah bilir.
960 47/Muhammed, 7
961 48/Fetih, 4, 7
962 3/Âl-i İmrân, 139
963 30/Rûm, 47
• 399 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
“…İman edenlerin de imanları artsın (diye cehennem meleklerinin
sayısını 19 yaptık)…”
İman nasıl ve hangi şartlarda artar? En zor şartlarda, en ağır imtihanlar
karşısında imanlar daha fazla artar: “Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız
olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!’
dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘hasbüna’llahu
ve ni’me’l-vekîl’, yani, ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ dediler. Bunun
üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle
geri geldiler. Böylece Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük kerem
sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman
etmiş kimselerseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.” 964
“On dokuz” ifadesine gelince: Kimine göre bu rakam cehennemdeki
görevli meleklerin (zebânîlerin) sayısıdır. Kimine göre haftanın yedi günü
ve senenin on iki ayı (7+12) olmak üzere azaptaki sürekliliğin anlatımıdır.
Bize göre ise bu âyetler müteşabihtir; birbirine benzer birden çok güzel anlamları
vardır.
“İman edenlerin de imanı artsın.” ifadesi, imanın artıp eksildiğine bir
delildir. Yani iman itaat ile artar, ma’siyet ile eksilir. Çoğunluğun görüşü budur.
Kitab Ehli ile mü’minler hakkında onların kesin inançları ve imanlarının
arttığı kabul edildikten sonra, şüphelerinin söz konusu olmayacağının
belirtilmesi ise, tekid ve pekiştirme babındandır. Şöyle denilmiş gibidir:
Onlar o kadar kesin bir inanca sahiptirler ki, artık bundan sonra şüphe
ve
tereddütleri söz konusu olmaz. Gerçek şu ki; kesin bir inanca sahip olan bir
kimse, bazen delilin herhangi bir önermesinde gaflete düşebilir ve tekrar
şüpheye düşebilir. Yine bu ifadeler ile onların dışındakilerin durumuna
bir
işarette bulunulmaktadır. Şöyle denilmiş gibidir: İşte onların durumu sapık
ve kâfirlerden şüphe içerisinde olanların durumundan farklı olmalıdır.
“Ve iman edenler kuşkuya kapılmasın (diye)…”
Meraklarımızla da imtihan oluyoruz. Gerekli, faydalı hususları mı merak
edip ilmimizi arttıracağız, yoksa mâlâyani cinsinden hiçbir faydası olmayan
hususları mı merak edeceğiz?
964 3/Âl-i İmran, 173-175
• 400 •
Ahmed Kalkan
Bununla da sınanmaktayız. Mü’minler Allah’ın takdir ve yaratmasını
“vardır bir hikmeti” diye karşılar ve: “Ona iman ettik; hepsi Rabbimiz tarafındandır’
derler.” 965
“…Kendilerine kitap verilenler ve iman edenler kuşkuya kapılmasın.
Kalplerinde bir hastalık olanlar ile kâfirler de şöyle desin: ‘Allah bu misalle
ne anlatmak istedi?’…” Bu sayının söz konusu edilmesi ile Tevrat ve
İncil verilenlerin, Muhammed
(s.a.s.)’in peygamberliğinin doğruluğuna
dair kesin inançları daha da artmış oldu. Çünkü cehennem bekçilerinin
belirtilen bu sayısı ellerinde-kilere uygun düşmektedir. Aynı şekilde bu
böylelikle müminlerin imanının artması sonucunu da vermiştir. Çünkü
onlar Allah’ın Kitab’ında bulunan hükümleri her tasdik ettikçe iman etmiş
olurlar. Sonra da cehennem bekçilerinin
sayısını tasdik ettikleri için
de imanları artmış oldu. Aynı şekilde bu kendilerine kitap verilip, Muhammed
(s.a.s.)’in ashabından cehennem bekçilerinin on dokuz olduğunu
tasdik edenlerin şüphelerini de ortadan kaldırır. Yine bu hicretten sonra
ortaya çıkacak, kalplerinde şüphe ve münafıklık
bulunan Medine münafıkları
ile Yahudi ve Hristiyanların kâfir olanlarının şöyle demelerine sebep
olmuştur: Allah cehennem bekçileri için bu alışılmadık sayıyı söz konusu
ederek neyi söylemek istemiştir? Onların bu şekilde bir soru sormalarından,
maksat bu Kitab’ın Allah tarafından gelmiş olduğunu uzak bir ihtimal
olarak görmek ve hatta Allah’tan geldiğini
inkâr etmektir. Yani Yüce Allah
bu hayret verici sayıyı söz konusu ederek
neyi kastetmiştir?
“İşte Allah, dilediğini böyle saptırır, dilediğini böyle hidâyete erdirir.”
Bundan maksat, zahiren anlaşılan saptırmak ve hidâyetin, Yüce Allah tarafından
yapılan şeyler olduğu değildir. Yüce Allah’ın bazılarını sapmaya,
diğer başkalarını da hidâyete mecbur ettiği de kastedilmemektedir. Bundan
maksat Yüce Allah’ın kulları hakkındaki sünnetlerinden birisini
tespit
etmektir. Bu da Allah’ın yaratmış olduğu sebepler ile sonuçlar arasındaki
bağlantıyı ortaya koymaktır. Sapıtan bir kimse ancak kendisi ve kendi tercihi
ile sapıtır. Hidâyet bulan bir kimse de ancak kendi irade ve tercihi ile
sapıtır. Bundan sonra Yüce Allah sapıtanların sapıklığını arttırarak
onları
hidâyetin işaret taşlarından uzaklaştırır. Buna sebep ise onların
kötü seçimleri,
istidatları ve inatlarıdır. Diğer taraftan Yüce Allah müminlerin de
imanını, onlara hidâyet ve doğruluk yollarını izleme muvaffakiyeti vere-
965 3/Âl-i İmrân, 7
• 401 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
rek ve güzel seçimleri sebebiyle arttırır. Kâinatta hiçbir şey, Allah’a rağmen
meydana gelmez. Meydana gelen her bir şey O’nun iradesi ve dilemesi ile
olur. İsterse O’nun emrettiği ve sevdiği şeylerin aksi olsun.
“Üzerinde on dokuz vardır.”
Bu âyet, günümüzde öylesine farklı yorumlandı ki, on dokuz denilince
hemen akıllara 19 mucizesi(!) gelmektedir. Sözüm ona, Kur’an’ı 19 rakamının
sihirli, gizemli matematiksel kotlarıyla bir mucize olarak ispatlamayı
amaçlayan bir hârika...
19, Bir Mucize Olabilir mi?
Herhangi bir konuda bütün aktivitesini yoğunlaştıran bir insan, o alanda
mutlaka herkesten farklı bir sonuç elde edecektir. Ama önemli olan,
varılan sonucun Allah’ın dinine, Kitabı’na uygun olmasıdır, kabule şâyan
olmasıdır. Birileri de 19 değil de sadece 9 rakamı üzerinde dursa o da birtakım
izafî tenasübler bulabilir.
Bunlar belki güzel şeyler, sanatsal, matematiksel olgular olarak kabul
edilebilir; ama hepsi o kadar! Hele de bu mucize(!) kimilerini peygamber
ilan ediyor, kimi kan dökücü zorbaları kutsallaştırıyor; hiçbir peygamberin
bilgi sahibi olmadığı, ilmi sadece Allah’a ait olan kıyametin vaktini kaydediyorsa,
bunun bir tür falcılık olduğuna hükmedilir.
Doğrusu, tarih boyunca hiç bu kadar esrarlı, bunca metamatiksel hesapla,
kütük söker gibi Kur’an’dan zorla sökülen, kotarılan bir mucize ne
duyulmuş ne de görülmüştür. Hz. Peygamber’in 19 mucizesinden haberdar
olmadığı mâlumdur. (Tabii Hz. Ebubekir, Ömer de öyle...) Burada akla şu
nahoş soru geliyor: Acaba Allahu Teâlâ kulu ve elçisi Muhammed’den bu
mucizeyi niye esirgedi yahut da, elinin altındaki vahiylerde gizli bir hazine
gibi durmakta olan bu sırrı elçisine azıcık olsun niçin ifşâ etmedi? (Hâşâ).
Şüphesiz Allah böyle bir mucize gizlemiş değildir.
• 402 •
Ahmed Kalkan
Müşriklerin Peygamber’den (s.a.s.) istedikleri değişik mucize istekleri
reddedilmiştir.966 Ve bu reddedişin ertesinde hiç değilse 19’a dair bir ipucu
verilebilir, “gidin mucize istiyorsanız, Kur’an’da böyle matematiksel bir mucize
var, onu keşfedin budalalar!” diyebilirdi.
Kur’an apaçık bir kitaptır. (Kitabun mübîn)967 Bu apaçık kitabın 1400
senedir (peygamber dâhil) anlaşılamayan, bilinememiş, fark edilmemiş bir
mucize ile muttasıf olması, apaçıklık vasfına bir nâkısadır diye düşünüyoruz.
Hatta daha da ileri giderek, kapalı muğlâk, hele de bırakın matematik
bilmeyi; okuma-yazması bile olmayan insanların ölünceye kadar künhüne
vâkıf olamayacakları bir kitap profili çıkıyor karşımıza.
19 Mucizesi denen birtakım matematiksel hesapları Edip Yüksel ilk
defa 1974 yılında vaki olan bir mucize gibi lanse ediyorsa da, aslında bu
hesap, çok uzun bir geçmişi olan hurufiliğin, cifirciliğin (ebced hesabı) modern
bir versiyonundan, biraz daha ince elenip sık dokunmuşundan başka
bir şey değildir.
Kıyâmetin Vakti
Hiç şüphe yok ki 19 mucizesinin batıllığını tescil eden en iyi kanıt, kıyametin
vaktini bildirmeye(!) yeltenmesidir. Bu cüretkâr tavrın izahı mümkün
değildir. Kur’an’ın hiçbir yerinde kıyametin vakti saati bildirilmemiş,
en ufak bir ipucu dahi verilmemiştir. Ayetler kıyamet bilgisinin tamamen
Allah’a ait olduğunu açıklarlar.
Üstelik kıyametin ansızın geleceği bildirilir Kur’an’da.968 Hâlbuki Reşad
Halife ve şâkirdi Edip Yüksel 2280 yılını kıyamet yılı ilan etmekle “ansızın”
olma özelliğini bertaraf etmiş olmaktadırlar.
Kur’an Eksik mi?
19 sayısının tüm büyülü özellikleri, tüm Kur’an’a uymuyor. Bazı âyetler,
bu uydurma mucize ile çelişiyor. İşte, bu sayının bir fitne, bir sınav olduğu
ortaya çıkıyor. Tercihini Kur’an’dan yana mı, 19 rakamının büyüsünden
966 17/İsrâ, 90-95
967 43/Zuhruf, 2
968 16/Nahl, 77; 6/En’âm, 31; 22/Hacc, 55 vb.
• 403 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
yana mı yapacak insan imtihana tâbi tutuluyor. Ve 19’u savunanlar, hiç tereddüt
etmeden bazı âyetleri 19’a kurban edip inkâr etmekten çekinmiyorlar.
Edip Yüksel ve 19 mucizesini her şeyiyle savunanlar, Tevbe sûresinin
son iki âyetinin Kur’an’dan olmadığını, Kur’an’a yanlış olarak ilâve edildiğini
iddia ediyorlar. E. Yüksel, Bu âyetlerin Kur’an’da olmaması gerektiğine
kendini o kadar şartlandırmış ki, bu konuda vahiy aldığını bile iddia edebiliyor.
969
“…Ve o, insanlar için sadece bir öğüttür.”
Yüce Allah cehennemi, cehennemin niteliklerini, onun pek büyük bir
belâ ve musibet olduğunu, onun sürekli olarak insanlar için bir korku ve
uyarı olduğunu inkâr eden herkesi “ama öyle yapmıyorlar (öğüt almıyorlar)”
anlamındaki ifade ve işaret ile uyarıp bu durumdan vazgeçmelerini
istemektedir.
“Hayır; andolsun Ay’a,” (32. Âyet)
Yüce Allah şereflerini yüceltmek ve bunlarda ortaya çıkan hususlara,
bunlardaki Yüce Allah’ın hayret verici kudretine ve bunları var etmekle varlık
âleminin ayakta durduğuna dikkat çekmek üzere aya, geceye ve sabaha
yemin etmektedir. Hakkında yemin edilen husus ise Sekar’ın (cehennemin)
musibetlerden birisi olduğu, onun insanlar için bir uyarıp korkutucu
ya da
uyarıp korkutma özelliğine sahip olduğudur. Hasan-ı Basri der ki: Allah’a
yemin ederim ki O, yaratıkları ondan daha büyük bir musibetle uyarıp korkutmuş
değildir.
Cenâb-ı Hak, hemen her gece gördüğümüz halde, ibret nazarıyla bakmadığımız
kâinat âyetlerinden Ay’a dikkatimizi çekmek istiyor. Nerede
ise görülemeyecek derecede küçük bir kavis olarak görünmeye başlayan,
yüzü aydınlıkla doluncaya kadar devamlı bir şekilde büyüyen, güzel, sâkin,
akıcı, rüyamsı aydınlığını yeryüzüne salan, sonra başladığı gibi geri dönüp
görülmeyecek derecede küçücük bir çizgicik halinde küçülen ve boşlukta
gizlenen ay...
969 Mehmet Durmuş
• 404 •
Ahmed Kalkan
“Dönüp gittiği zaman geceye,” (33. Âyet)
Leyl, bütün türevleri ile karanlığı ifade etmektedir. Leylun elyelu ifadesi
ise çok karanlık demektir. Güneşin batışından, fecr-i sâdık yahut güneşin
doğuşuna kadar olan süre gece olarak kabul edilmektedir. 970
Kur’ân’da esas olan, gecenin istirahat vakti oluşudur. Ancak geceleyin
ibâdet övgüye daha lâyık, 971 ihlâsı yakalamaya
daha müsait bir zaman 972
olarak belirtilmiştir.
Kur’ân’da 92 yerde zikredilen “leyl” kelimesi, hep Allah’ın kudretine delil
olarak gösterilen süreklilik arz eden bir yapıdadır.
Kozmolojinin hareketi ile işleyen leyl/gece âhiret sahnesinde görülmemektedir.
Zira evrenin yapısının bozulmasıyla varlık sahnesinden
silinmiş
olur. Geceyi yaratan Allah,973 onun işlevini dünyevî hayatın hizmetine sunmuştur.
“Gecenin ve gündüzün
değişmesi O’nun eseridir.”974; “Onun rahmeti cümlesindendir
ki O sizin faydanız için de, sükûn ve istirahat etmeniz için geceyi
ve gündüzü
fazlu kereminden rızkınızı aramanız için yaratmıştır.
Ta ki şükredesiniz.”
975
Gecesini diriltemeyenin gündüzü de ölmüştür. Gündüzün yiğidi olmak,
gecenin âbidi olmaktan geçer. İç zenginliğin elde edilmesinde mekândan
(kalpden) sonra ikinci önemli faktör zamandır. Elbet geceler de gündüzler
de Allah’ındır. Ne ki, iç zenginliğin elde edilmesinde en müsâit zaman olan
geceyi kazanmamız gerekiyor. Çünkü gökler gece vakti sıyırırlar duvaklarını.
Gece, amellerin Allah katına arzedildiği müstesnâ zamandır.
Çağdaş zaman anlayışıyla İslâm’ın zaman anlayışı taban tabana zıt. Bu
zıtlık, zamanı kullanmada da kendini gösteriyor. Allah Kur’an’da çeşitli zaman
parçaları üzerine yemin eder: “Ve’l-asr, ve’l-leyl, ve’s-subh, ve’d-duhâ
970 el-Ferâhidî, VIII; 363; el-Cevherî, V, 1815; er-Râgıb el-Isfahânî, s. 457; ez-Zebîdî, VIII, 109
971 25/Furkan, 47, 64
972 73/Müzzemmil, 2-8
973 21/Enbiyâ, 33
974 23/Mü'minûn, 80
975 28/Kasas, 73
• 405 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
(Asra, geceye, sabaha, kuşluğa yemin olsun)” gibi. Bu yeminler, zamanın izzetinin
İlâhî dille tescilidir. Zaman azizdir, ne kadar çok olursa olsun değerinden
bir şey kaybetmez. Aynen su gibi. Zaman hayattır, zamanı israf, hayatı
israftır, yani intihardır. Hayatını bozuk para gibi harcayanlara Allah’tan
umut kesmemelerini tavsiye eden âyet “esrefû alâ enfusihim (nefislerini israf
edenler)” 976 tasvirini yapar.
Allah Rasûlü ve ashâbı aylarca -belki de yıllarca- teheccüd için zorunlu
olarak kalkmışlar, hatta bu vecîbeyi hafifleten âyet nâzil olduktan sonra bile
bu namaz Rasûlullah için “Ve gecenin bir kısmında uykunu bölerek sana
özgü bir nâfile namaz kıl”977 emriyle farziyetini muhâfaza etmiştir.
En güzel örneğimiz olan Rasûlullah’ın gecesi bizim gecemize niçin örnek
olmamaktadır? Onun iç dünyasının, Rabbi tarafından nasıl zenginleştirildiğinin
delili olan bu âyetler niçin bizim iç dünyamızı da zenginleştirmesin?
Rasûlün sünnetlerine sarılması gereken bizler ona has farzlara karşı
niçin bu denli lâkayt davranabiliyoruz? Dahası insan, her şeyin olduğu gibi
zamanın da yaratıcısı olan Allah tarafından “elverişli” olarak nitelenen gece
adlı serveti nasıl hovardaca harcayabiliyor?
Eğer gündüzünüz güzelse, geceniz de güzel olacak; geceniz güzelse
sabahınız da (yeniden dirilişiniz) güzel olacaktır. Bunlar birbirine bağlı
şeyler. Böylesi bir ortamda gecesinin hesabını veremeyenin gündüzünün
hesabını verebilmesi ne mümkün? Her şeyin el ayak çektiği bir özge vakitte
cansızlar, canlılar ve sâlihlerle birlikte bu evrensel koroya eşlik etmenin insanın
iç dünyasında ne ufuklar açacağını düşünebiliyor musunuz?
Gündüzleri imanlarımızı gevreten bireysel ve toplumsal ilişkilerin,
tuğyan ırmağına dönen caddelerin, bulaşıcı bir biçimde ta yüreklere kadar
sirâyet eden riddet, cehâlet ve inanç sefâletinin iç dünyamızdaki tahrîbâtını
gecenin rahmetinden yararlanarak onaramıyorsak, kalbimizin kıyâmeti
yakın demektir.
976 39/Zümer, 53
977 17/İsrâ, 79
• 406 •
Ahmed Kalkan
Geceleyin iç coğrafyamızda edindiğimiz tecrübeyi gündüzün dış dünyamıza
aktaralım. Bilelim ki, gecenin bir vaktinde sıcak yataklarına elvedâ
diyenler; kendi adına, toplum adına; kana, sömürüye ve zulme doymayan
müstekbirler elinde oyuncak olan mazlum ümmet adına, her gün imanı
kundaklanan sayısız insan adına, hâcet kapısının eşiğini aşındıranlar kuracaktır
geleceği. Çünkü her toplumsal değişimin tohumu önce yüreklerde
çimlenir ve baharın ilk goncaları göğüslerde açar. Sözü vardır Allah’ın;978
“sâlih” olma liyâkatini elde eden kullarına verecektir toprağın ve suyun
emânetini.979
Gün boyu zorlu bir mücâdeleye giren, bütün çabasını insanlara dâvâsını
anlatmak için harcayan bir dâvetçinin gece ciddi bir zihinsel hazırlık
yapması gerekir. İşte bu fikrî/kalbî hazırlığın yapılabileğceği en elverişli zaman;
gece vaktidir.
“Ağardığı zaman sabaha” (34. Âyet)
Subh, sabah demektir. Bu kelimenin kapsadığı süre, sabah namazıyla
güneş doğuncaya kadar olan sınırlar içinde yorumlanmıştır. Kur’an’da
sabah kelimesi ve iştikakı kırk beş yerde geçmektedir. Sabah anlamındaki
fecr kelimesinin ifade ettiği zaman karanlıktan kurtuluş mücadelesidir.
Nitekim fecr-i kâzipte, bu mücadele görülmektedir. Hâlbuki sabahın ifade
ettiği mânâda böyle bir mücadele yoktur. Sabah kelimesinin iştikakında,
sâra mânâsında nâkıs fiil olarak değişim ifade edenler olduğu gibi, tam fiil
olarak kullanılıp sabah vaktini belirleyenler de vardır. Binâenaleyh her sabah
bir değişimdir,
fakat her değişim bir sabah değildir.
Çağdaş zaman anlayışı, ünlü tâbirle akşamcıdır, yaratılışın doğasına
aykırıdır. Allah’ın belli maksada mebnî olarak yarattığı geceyi amacının dışında
hovardaca kullanmak, çağdaş insanın tabiatı haline getirildi. İslâmî
anlayışta zaman, doğasına en elverişli biçimde kullanılır. Mü’min, üzerine
güneşi doğdurmaz, güneşin üzerine kendisi doğar. Zamanı kullanmada İslâm,
tâbir câizse sabahçıdır. Bu nedenle, sabahın diriltici dinginliğinden en
çok Müslümanlar yararlanır.
“Gerçekten o, büyüklerden biridir.” (35. Âyet)
978 7/A’râf, 128
979 Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 73-78
• 407 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Yüce Allah’ın aya, geceye ve sabaha, cehennemin en büyük musibetlerden
birisi olduğuna dair yemin etmesi ise durumun dehşetini, vehâmetini
daha da arttırmaktadır.
Muhakkak işkence ve azap merkezi olan Sekar adlı cehennem, benzeri
bulunmayan büyük musibetlerden ve korkunç belâ ve felâketlerden biridir.
Onunla nasıl alay eder ve onu yalanlarsınız?
Nasıl ki ay, gece, gündüz Allah’ın kudretinin büyük işaretleri ise, cehennem
de böyle Allah’ın büyük kudretinin bir nişanesidir. Eğer ayı meydana
getirmek, gece ve gündüzü bir düzen içerisinde peşisıra getirmek mümkünse,
niye o zaman cehennemi meydana getirmek gayr-i mümkün olsun?
“İnsanlar için bir uyarıcıdır.” (36. Âyet)
Kur’an, diri olanları uyarıp inzâr etmek, korkutmak ve küfre sapanların
üzerine sözün hak olması için indirilmiştir. “Biz ona (Peygamber’e) şiir
öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah’tan
gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Hayy/ Diri olanları uyarsın ve kâfirler
cezayı hak etsinler diye (indirilmiştir.)” 980
Ayette geçen “hayy/diri” kelimesi için müfessir Zemahşeri şöyle demektedir:
“Diri olandan maksat, akıllı olan ve düşünen kimselerdir. Çünkü
gâfil olan tıpkı ölü gibidir. Yahut da diri olan, inandığı ve iman ile yaşadığı
bilinen kimselerdir. “Sen ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahman’dan
korkan kimseyi inzâr edip uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret
ve güzel bir mükâfatla müjdele.” 981
“Sizlerden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.” (37. Âyet)
Cehennem ateşi hayır ve itaate doğru ilerlemek isteyen kimseler ile geri
kalıp şerre ve ma’siyete doğru gitmek isteyen kimseler için bir uyarıcıdır,
korkutucudur.
980 36/Yâsin, 69-70
981 36/Yâsin, 11
• 408 •
Ahmed Kalkan
“Hayırda öne geçmek, iman edip sâlih/iyi işler yaparak Allah’a yaklaşmak
isteyen veya imandan ve hayırdan, iyi amelden geri kalıp uyarılara
kulak vermeyen kimseler”
olarak yorumlanmıştır.
Hayırda, sâlih amelde öne geçenler, Kur’an’da “sâbıkun” olarak zikredilir.
“Sonra, Kitab’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan
(insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle
hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.” 982; “İşte
onlar, hayırlara/iyiliklere koşuşurlar ve hayır için yarışırlar.” 983; “Hayırda
önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.” 984; “Rabbinizden bir mağfirete; Allah’a
ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış olup genişliği gökle yerin
genişliği kadar olan cennete koşuşun. Öne geçmek için yarışın. İşte bu, Allah’ın
lütfudur ki, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” 985
“Her bir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” (38. Âyet)
Her insanın (âkıbeti) kendi kazandıklarına bağlıdır. Her nefis kazandıkları
karşılığında rehin alınmıştır. Yani her nefis ameli karşılığında alıkonulmuş
ve onun karşılığında rehin olarak alınmış, kıyamet gününde daha
önceden işlemiş olduğu ameller sebebiyle tutuklanmış olacaktır. Eğer hayır
işlemişse bu onu kurtarır ve hürriyetine kavuşturur,
şâyet işlediği şer ise bu
da onu helâka sürükler.
Âkıl-bâliğ olup emir ve yasaklarla mükellef olan her insan ve her cin
dünyada işlediği günahına karşılık Allah katında rehin olarak tutulacaktır.
Her nefis kazancına bağlıdır. Yani Allah katında borçlu olarak kazancına
rehindir. Üzerindeki borçları ve cezaları ödemedikçe bırakılmaz. Mutluluğu
ve felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını
öderse kendisini kurtarır. İnkâr ve isyan ederse cezaya uğratılır.
“Her insanın amelini (veya kaderini) boynuna bağladık. İnsan için kıyâmet
gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.”986 Hesap
Günü, her insan, yapmış olduğu bütün kötü fiiller için rehin olarak tutulacaktır.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Her nefis kazancına
982 35/Fâtır, 32
983 23/Mü’minûn, 61
984 56/Vâkıa, 10
985 57/Hadîd, 21
986 17/İsrâ, 13
• 409 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
bağlıdır. Yani Allah katında borçlu olarak kazancına rehindir. Mutluluğu ve
felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını
öderse kendisini kurtarır. 987
Her nefsin yaptıklarına
karşılık rehin olarak gösterilmesi, sorumluluğun
ferdî olduğunu, her insanın dünyadaki iman ve itaatine göre hesap
gününde ödül veya ceza alacağını, geleceğinin
buna bağlı olduğunu ifade
eder. Kısacası insana ebedî kurtuluşu sağlayacak olan da onu ebedî felâkete
götürecek olan da benimsediği inancın doğruluğu veya yanlışlığı, amellerinin
İlâhî iradeye uygun veya aykırı oluşudur. İnancı bâtıl,
ameli bozuk olanı
en yakınları bile kurtaramaz; nitekim Hz. Nûh öz oğlunu, Hz. İbrahim
öz babasını kurtaramamıştır. 988
İnsanın Sorumluluğu
Bu âyet, insanın davranış özgürlüğü ve sorumluluğu ile ilgilidir. Bu âyetin
beyanına göre Hesap Günü, her sorumlu can kazancına rehindir; yani
onun göreceği karşılık, kazancıyla mütenâsip olacaktır. Bu gerçek, âyetin
sonunda yer alan rehine sözcüğü ile ifade edilmiştir. Çünkü rehine sözcüğü,
durmak, menetmek, alıkoymak, karşılık ve kefil gibi anlamlar taşıyan r h n
kökünün türemiş şeklidir. Rehine kelimesi burada, “her insanın yaptığının
kefili, yani yaptıklarından sorumlu olduğu” anlamına gelir.
Eğer insan, iyi çalışıp güzel işler yaparak Allah’a olan borçlarını öderse
O’ndan ikram görür ve kendini kurtarır. Aksi halde, eli boş kalır ve hak
ettiği cezayı çeker.
Yüce Allah, dilediğini yapar ve her şeye güç yetirir. Ancak O, rastgele iş
yapmaz; kendi hikmeti ve adaletiyle koyduğu yasaları ihlâl etmez. Bunun
için Allah, insana tanıdığı irade ve özgürlük alanına müdahale etmez. O,
ahlâk alanını kişinin özgür irade ve tercihine bırakır. İşte bu yüzden insan,
kendi iradesiyle yaptığı davranışlardan sorumludur. İnsanın felâhı veya felaketi,
kendi kazancına bağlıdır.989
987 Geniş bilgi için Tûr sûresindeki "Herkes kendi kazancına bağlıdır.” (52/Tûr, 21) âyetinin tefsirine bkz.;
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/427.
988 Bk. 11/Hûd, 45-46; 9/Tevbe, 114
989 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
• 410 •
Ahmed Kalkan
Her öz, sorumluluğunu ve yükünü kendi omuzlarında taşır. Kendini
nereye koymak isterse oraya koyar. Özünü ya ilerletir, ya geriye götürür. Ya
onurlandırır ya alçaltır. Herkes davranışlarının tutsağı, yaptığı işlerin bağımlısıdır.
Yüce Allah göre göre izleyeceği yolu tanıtmıştır. Duygulandırıcı
evrensel tablolar ve herşeyi yutup yokeden “sakar” cehennemi tabloları karşısında
yapılan bu duyuru son derece etkili ve akılları başlara toplayıcıdır.
Yaptıkları işlerin tutsağı ve davranışlarının bağımlısı olan insan sahneleri
önünde çalışma defteri sağ taraftan verilecek olanların bağlardan çözük
olacakları, kösteklerden arınmış bir özgürlüğün tadını yaşayacakları ilan
ediliyor. Onlar bu rahatlık içinde günahkârlara niçin bu kötü sonla yüzyüze
geldiklerini sorma hakkına bile salıp olacaklardır. 990
Kıyâmet gününde her nefis kazançları karşılığında rehin olarak alıkonulmuş,
ameli karşılığında tutulmuş olacaktır. Ondan sonra kişi kendisini
ya kurtarır, ya da helak eder. Ancak amel defterleri sağlarından verilecek
olan “yemin ehli” müstesnadır. Onlar günahları sebebi ile alıkonulmayacaklardır.
Hasan-ı Basri ve İbn Keysan dedi ki: Bunlar ihlâsa erdirilmiş
müslümanlardır, bunlar rehin olarak alıkonulmayacaklardır. Çünkü üzerlerindeki
hakları vaktiyle eksiksiz yerine getirmişlerdir. “Herkesin kazandığı
(yaptığı hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.” 991; “Kim zerre miktarı
hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” 992
“Ancak ashâb-ı yemîn hâriç.” (39. Âyet)
Hesap Günü, her insan, yapmış olduğu bütün kötü fiiller için rehin olarak
tutulacaktır; yalnız dürüstlüğü ve erdemli olmayı başaranlar hâriç.
Ashâb-ı yemîn: Amel defterleri sağından verilenler, iyiler, sağduyulu
hareket ederek, Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler, hayırlı sonuca
koşanlar. Allah’ın
iradesine uygun bir inanç ve amel çizgisi benimseyip
hayat boyunca bu çizgide
sebat eden mü’minler anlamına gelir. Yemîn
(yümn, meymene), sağ anlamı kadar, aynı zamanda bereket, saâdet, mutluluk
ve uğurluluk demektir.
990 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
991 2/Bakara, 286
992 99/Zilzâl, 7-8
• 411 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Sağ taraf, meclis ve mahfillerde saygı yeridir. Sağ kol da önemli kişi
anlamında kullanılır. Ashâb-ı yemîn (veya meymene): Saygı mevkiinde bulunan
yüksek haysiyet sahipleri, kendilerine ve başkalarına yararı dokunan
bereketli insanlar anlamlarına gelir.
Kıyâmet kopunca insanlar üç kısım olacaklardır: Ashâb-ı yemîn (ashâb-
ı meymene), ashâb-ı şimâl (ashâb-ı meş’eme) ve sâbıkûn (iman ve itaatte
öncü olanlar). 993 Ashâb-ı yemîn (meymene); Beled sûresinde köle âzat
eden, yetimi, yoksulu ve aç insanı doyuran, iman edip sabrı ve merhameti
birbirine tavsiye eden kimseler olarak tanıtılmıştır. 994 Ashâb-ı meymene,
Vâkıa sûresinde ashâb-ı yemîn olarak ifade edilmiştir. 995
Yemîn, sağ, sağ taraf, uğur, kuvvet ve kasem (and) demektir. Ashâb-ı
meymene ile ashâb-ı yemîn aynı insanlardır. Kıyâmette bunlara amel defterleri
sağ tarafından verilecek 996 ve hesapları kolay olacaktır. 997 Her can
kazandığıyla Allah katında rehin alınacak, ancak ashâb-ı yemîn bundan
hâriç olacaktır. 998 Ashâb-ı yemîn; cennetlerde her türlü nimetler içinde
olacaklardır. 999
Ashâb-ı yemîn; iman edip sâlih ameller işleyen, Allah ve Peygamber’e
itaat eden insanlardır. Âhirette kişiye amel defterinin sağ taraftan verilmesi,
o kimsenin hayırlı âkıbetini ifade eder, sembolik bir anlatımdır.
Sağ, hemen her dilde hayırlı ve önemli şeyler için kullanılır. Arapçada
da, diğer dillerde de bu böyledir. Türkçede de sağ ve sağla ilgili türetilen
kelimeler hep hayrı, olumlu özellikleri ifade eder. Sağ: Hayatta olan, diri,
canlı anlamına geldiği gibi, sağlam, sıhhatli, kavî, metîn, korkusuz, emîn,
hâlis, temiz, iyi, doğru gerçek anlamlarına da gelir. Esenlik, emniyette olmak
anlamında sağ-sâlim denir; çok yaşa, teşekkür ederim yerine sağ ol
tabiri tercih edilebilir. Sağalmak, hastalıktan kurtulup iyileşmek, şifa bulmak
için kullanılır. Sağduyu: Mantıklı ve doğru düşünme özelliği, doğruyu
yanlıştan ayırma husûsiyeti, akl-ı selîm için ifade edilir. Sağbeğeni: Güzeli
993 56/Vâkıa, 7-10
994 90/Beled, 13-18
995 56/Vâkıa, 27, 38, 90-91
996 69/Hakka, 19
997 84/İnşikak, 8
998 74/Müddessir, 38-39
999 56/Vâkıa, 27-38; 69/Hakka, 19-24
• 412 •
Ahmed Kalkan
çirkinden ayırt edebilme yetisinin en yükseğidir. Sağgörü: Basîret karşılığı
olarak kullanılmaktadır. Sağlam: Hasta veya sakat olmayan; sağlam, sıhhatli
kimse için veya kolayca hasara uğramayan, dayanıklı veya kırık veya
bozuk olmayan ya da sağlığa faydalı, dokunmayan bir şey için kullanılır.
Doğru, gerçek, sahih, güvenilir, kuvvetli şey için de sağlam denilir. Dirilik,
hayat, sıhhat, hasta olmayıp normal olma haline sağlık denilir. Sağlık ve âfiyetle
anlamına sağlıcakla denildiği olur. Doğruluk kuralına uygun olan, sözün
anlatılmak istenene tam karşılık olması, tam uygun düşmesi niteliğine
sağın denir. Sağistem ise; iyi niyet, hüsnüniyet demektir. Sağ kol: Önemli
mevkiiye sahip bir kişinin kullanacağı ve yardımına ihtiyaç duyacağı, en
güvendiği has adama ad verilir.
Bütün bunların yanında, ashâb-ı yemîn için “sağcılar” tabiri, kesinlikle
yanlıştır. “Sağcı”, Kur’an’daki anlamla hiç ilgisi olmayacak şekilde, politik
bir anlamda kullanılır ve konumuzla hiç ilgisi yoktur.
“Sağcı”, bir yeni kelime olup siyaset ve fikir hayatında muhafazakârlıktan
yana olan, gelenek ve göreneğe, mevcut düzenin değerlerine bağlı
kalan kimse, birey ve toplum (hakiki ve hükmî şahsiyet) demektir. Meselâ
“sağcı yazar” ve “sağcı parti” ifadelerinde olduğu gibi. “Solcu” kelimesi de
yeni bir kelime olup düşünce, siyaset ve ekonomide sol görüşü benimseyip
gelenekçiliği ve muhafazakârlığı reddeden, sosyalizm taraftarı olan (kimse
ve parti…) demek olur. 1000
İşte bugün sağcılık ve solculuk, sağcılar ve solcular dediğimizde daha
çok siyasi eğilimleri dile getiren bu iki kelimenin renklerinin tonlarında
her ne kadar zaman, zaman değişmeler meydana gelmişse de asıl bunların
içeriğini dolduran şey, 1789 Büyük Fransız İhtilalinden sonra toplanan 1.
Cumhuriyet Meclisi yani Milli Meclis olmuştur. Bu mecliste başkanlık kürsüsüne
göre sağ taraftaki sıralara ihtilale karşı oldukları bilinen aristokratlar
ve kilise temsilcileri, sol taraftaki sıralara da ihtilali yapan liberal burjuva
temsilcileri oturmuşlardı. İşte bu oturuş durumuna bakarak kralcı aristokrat
ve kilise temsilcilerine (yani eski düzen taraftarlarına) sağcı, ihtilalci
burjuva temsilcilerine (yani yeni düzen taraftarlarına) da solcu denilmiştir.
Böylece siyasi literatür de yepyeni bir kelime ve yeni bir terim kazanmış
bulunmaktadır. Ancak bu tabirlerin zamanımıza kadar devam ede gelen
1000 Misalli Büyük Türkçe Sözlük
• 413 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
kaypaklığı, onların menşeinde mevcuddur. Nitekim kralcıların meclisteki
sayıları azalıp burjuvalarla sosyalistlerin siyaset mücadelesi başlayınca, bu
defa burjuvalara sağcı, sosyalist ve komünistlere solcu denilmiştir.
Batı demokrasilerinde sağcılık genel olarak liberal kapitalist siyasi
programlara bağlılığı, yani iktisadi hayatta özel mülkiyet ve özel teşebbüse,
siyasi bakımdan klasik hürriyetlere taraftarlığı ifade eder. Solculuk da
muhtelif derece ve şiddetlerde özel mülkiyete, özel teşebbüse karşı çıkan,
iktisadi hayatta devletçi ve kolektivist görüşleri savunan siyasetlere taraftarlık
etmektir, diyebiliriz.
Felsefî bakımdan sağcılık, materyalizme (maddeciliğe ve inkârcılığa)
karşı olmak, madde ile beraber ruhun varlığına, Allah’a ve dine inanmaktır.
Solculuk ise madde dışında ve ötesinde bir değer tanımamak, dini ve Allah’ı
inkâr etmektir. Bu açıdan solculara göre sağcılık gericilik sayılır.
Sosyal değişme ve gelişme açısından, tekâmülcü (evrimci), toplumu ıslahat
ve reformlar yaparak, büyük sarsıntılara uğratmadan kendi şartları ve
kurulu düzenin mantığı içinde değiştirmeye ve iyileştirmeye çalışan görüşler
sağcı sayılır.
Ama bu, sağcıların Kur’an’ın istediği gibi tevhidî iman edenlere ad verildiği
anlamına kesinlikle gelmez. Batıda ve bu ülkede solcu kâfirler olduğu
gibi, sağcı kâfirler ve müşrikler de az değildir.
Dine dayalı veya dindar siyasi görüşler (Hıristiyan Demokrat v.b.) ve
devleti din esaslarına göre kurmak isteyen (şeriatçı) siyasi programlar da
sağcılığın kapsamı içinde yer alır, denilmiştir ki, bu ifade tartışmaya açıktır.
Kur’ân-ı Kerim’de orijinal şekliyle “ashâb-ül yemîn” (sağcılar, sağ sahipleri
ve sağda olanlar) 1001, “ashâb-üş şimal” (solcular, sol sahipleri ve solda
olanlar)1002; bundan başka “ashâb-ül meymene” (sağcılar, sağ sahipleri ve
sağda olanlar)1003 ve “ashâb-ül meş’eme” (uğursuzlar) 1004 kelimeleri geçmektedir.
1001 56/Vâkıa, 27
1002 56/Vâkıa, 41
1003 90/Beled, 18
1004 90/Beled, 19
• 414 •
Ahmed Kalkan
Bu sağcılar (ashâbu’l-yemîn) kesimine lafız ve söz olarak sağcı deyip de
anlam olarak dürüst ve erdemli bir hayat yaşayanlar anlamını verenler de
vardır. Bazı müfessirlere göre bu sağdakiler “iman edip sâlih (doğru ve yararlı)
işler yapmakta” her zaman fazla önde olmayan, ama hata yaptıktan ve
günah işledikten sonra tedricen dürüstlüğe ve erdemliliğe ulaşanlardır.1005
Ama bunlar “önde olanlar” kadar iyi bir hayata sahip olamasalar da nihai
kazançları, onları ötekiler ile aynı ruhi doygunluk seviyesine ulaştırır.1006
Buradaki “önde olanlar” ise âyetteki “sâbikun” grubudur. “Ve sizler de üç
sınıf olduğunuz zaman”1007 buyrulduktan sonra “ashâbu’l-meymene”, “ashâbu’l-
meş’eme” ve “es-sâbikun” olmak üzere burada üç sınıf insandan bahsedilmektedir.
Bunlar, sağcılar, solcular ve öne geçenlerdir. Burada hitap
her ne kadar Kur’an’ın indiği zamanki muhataplara ve şimdiki okuyuculara
gibi görünüyorsa da aslında bu ifade tüm insanlığı kapsamaktadır. Yani ilk
insandan itibaren kıyamet gününe kadar bütün insanlar bu üç grup içinde
mütalaa edileceklerdir.1008 Medârik, bu üç sınıftan ikisinin cennete, diğer
bir sınıfın da cehenneme gideceğini söylemiştir. 1009
Bugün dilimizde geçerli olan sosyal, siyasi ve ekonomik anlamdaki
“sağcı” ifadesi, XVIII. Asırdan sonra batıda kullanılmaya başlamış olan
kelimenin tercümesinden başka bir şey değildir. Yani dine inanmakla beraber
bunun, insan ürünü düzenlerin mensubu olan ve sosyal, siyasal ve
ekonomik yapıyı değiştirme değil, onların devam etmesini isteyen bir tip
olduğunu söyleyebiliriz. Bizim kanaatimize göre Türkçemizdeki sağcı ile
Kur’an’daki sağcı ifadesi bir birinden tamamen farklıdır. Kur’an’daki sağcı
kelimesinin zamanımızdaki dilimizde kullanılmakta olan kelimelerden
hangisi ile tercüme edebiliriz diye araştırma yapıp şöyle bir düşündüğümüzde
bunu ancak “dinci” kelimesinin karşılayabileceğini görürüz. Dinci
demek her şeye ama her şeye din gözlüğü ile bakan, İlâhî vahyi ve kutsal
emirleri merkeze alan kimse demektir. Hayata İlâhî buyrukların hâkim
olmasını isteyen kişilere bugün “dinci” diyorlar. Hâlbuki sağcıların genel
olarak söylemek gerekirse böyle bir dertlerinin olmadığını ifade edebiliriz.
Zira onlar, liberalizm ve kapitalizm gibi dünya düzenlerinin, demokrasi,
insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve kadın erkek eşitliği gibi batı de-
1005 Fahreddin Râzi
1006 Muhammed Esed, III, 1105
1007 56/Vâkıa, 7
1008 Mevdudi, Tefhim-ül Kuran, VI, 93
1009 H.B.Çantay, K.H. ve Meal-i Kerim, III, 972
• 415 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
ğerlerinin arkasında koşturup duruyorlar. Maalesef müslümanların bugün
şuculuk ve buculuktan ileriye giderek İslâm’a ve İslâmî esaslara gelemedikleri
gibi, sağcıyız diyenler de Batı değerlerini ellerinin tersiyle itip henüz
İlâhî değerlere gelememişlerdir. Ben şeriatın aleyhindeyim diyen bir
müslüman, müslüman olabilir mi? Behey şaşkın, bu nasıl bir Müslümanlık!
Şeriat, Allah’ın emirleri, nehiyleri, buyruk ve tavsiyeleri demektir. Hiçbir
kimsenin kanun koymaya ve bir kural getirmeye hak ve salahiyeti, güç ve
kudreti yoktur. Onun için Batı değerleri ve Doğu değerleri diye bir şey olamaz.
Ama var denirse, biz hayır, yok deriz ve uyum ve âhenkten ziyade,
taazzuv etmiş, organik olarak organizmalaşmış bir düzenden ziyade bir çelişkiler
dünyası var, diye cevap veririz. Toplum adına ve hayat adına bugün
doku uyuşmazlığı içinde, birtakım acılar ve sancılar çeken krizden krize
düşen bir yapıdan, yani bozuk düzenden başka bir şey yoktur. Bunların
demokrasileri de ekonomileri de hep çelişkilerle doludur. Tâğutlar, kâfir ve
zâlim yöneticiler ve onları destekleyenler… sağcı olabilir, ama muvahhid
mü’min oldukları söylenemez.
Tüm güç, kuvvet, izzet ve şeref Allah’ındır. Kim ululuk, şan ve şeref istiyorsa
bilsin ki, şan ve şeref, ululuk ve değer tümüyle Allah’ındır. 1010 Başka
bir âyette “ama asıl şeref, Allah’a, O’nun elçisine ve inananlara aittir. Fakat
ikiyüzlüler bunun farkında değildirler”1011 buyrulmaktadır. Yani şeref ancak
Allah’a mahsustur. Hz. Peygamber Risâlet-elçilik görevi, iiman edenler de
iman etmeleri nedeniyle şereflidirler. Fakat kâfirlerin, fâsık, fâcir ve münâfıkların
şereften bir payları yoktur. 1012
Onun için Türkiye’deki sağcılık düşüncesinin İslâmî gerçeklerle uyuştuğunu
söylemek mümkün değildir. Çünkü aralarında değerler farkı bulunmaktadır.
Ekonomileri faiz üzerine oturan, demokrasileri ise Allah’ın muradının
ne olduğuna değil, insan istek ve iradesine dayanan, içtihat ve icma
ile değil, kendi istek ve arzuları ile kanun yapan bir sistemin mensupları İslâm’a
hizmet etmiş olamazlar. Olsa, olsa bunlar, günü kurtarmak için geçici
hevesler peşinde koşmaktan başka bir şey yapmış olmazlar. Kanuni’den beri
kanun yapan bu kanun mensupları, her geçen gün aşağıya ve her geçen gün
tükenmeye doğru sürüklenmektedirler. O nedenle yapılacak tek şey, eşyanın
tabiatına uygun hareket ederek insan şeref ve onurunu ön plana alarak
1010 35/Fâtır, 10
1011 63/Münâfikun, 8
1012 Mevdudi, VI, 332
• 416 •
Ahmed Kalkan
Allah’a kullukta birleşip herkesin eşit temsil edildiği kişiliğini yaşadığı, bir
İslâm toplumunu, tüm organları ile uyum içinde olan, taazzuv etmiş tek bir
uzviyet olan, iman, amel ve ahlâk toplumunu yeniden kurmaktır.
Eğer bir gün müslümanlar, Kur’an’ın öngördüğü sağcılık (ashâbu’l-
yemîn) zihniyetine ererlerse yamalı bohçaya dönüşmüş ve birbirinden
kopup parça parça olmuş beşerî düzenlerin peşinde koşmayı bırakıp
hayatın merkezinde Allah var diyerek, kâinattaki tevhid birliğine erip bir
iman toplumu olarak İlâhî düzeni yeniden kuracaklardır. Bizim bu husustaki
tavsiyemiz tüm müslümanların Kur’an ve sahih sünnet ışığında yeni
bir dünya kurmaya çalışanlara köstek değil, destek olmaları, yolun ortasındaki
küçük bir taş parçasını kıyıya uzaklaştırmak gibi bir katkıda bulunmalarıdır.
İyilerin iyilikleri, kötülerin kötülüklerini silip süpürür. 1013
“Cennetlerde soruştururlar.” (40. Âyet)
Bu soruşturma, merak için olduğu ve araştırma amacı kadar, daha çok
alay ve intikam amaçlı, onları utandırmak için de olabilir.
“Suçlular hakkında.” (41. Âyet)
Mücrimler, cürüm sahipleri, yani suçlular hakkında. Suçlular nasıl
dünyada hapis gibi cezalara çarptırılıyorlarsa, âhirette ceza görenler de suçlular
olacaktır.
“Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir? Derler ki: ‘Namaz kılanlardan değildik.”
(42-43. Âyetler)
Namaz kılanlardan, o gruptan, yani mü’minler topluluğundan, cemaatten
değildik. Namaz kılmak, bildiğimiz ibadeti hakkıyla icrâ etmek anlamına
geldiği gibi, daha geniş anlamıyla Allah’a karşı görevleri yerine getirmek
anlamında da değerlendirilir.
“Ve yoksula yedirmezdik.” (44. Âyet)
1013 11/Hûd, 114; Prof. Dr. Osman Eskicioğlu
• 417 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Bu ifade de, bildiğimiz şekliyle yoksula yedirmeyi, onu doyurmayı içerdiği
gibi, insanlara karşı tüm görevlerimizi, toplumsal sorumluluğumuzu
içeren daha geniş anlamı da dikkate almak gerekir.
“Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.” (45. Âyet)
Kendilerini günaha kaptıran diğer günahkârlar ile birlikte günaha dalardık.
Bâtıl ehli ile bâtıllarında birlikte olur, onlara karışırdık.
Gaflete dalardık, rehâvete, tembelliğe dalardık, boş şeylere dalardık, yalana,
gıybete dalardık, mâlâyaniye, lüzumsuz şeylere, oyuna-eğlenceye dalardık,
televizyona, spora dalardık; özetle yalancı dünyaya dalardık. Gündelik
işlere dalardık, dâvâ adamı muvahhid müslüman kimliğimizi unutur;
dalanlarla beraber olur, biz de olanlarla birlikte gereksiz şeylerle meşgul
olup dururduk. Böylece dünyevîleşip giderdik.
“Din gününü de yalanlardık.” (46. Âyet)
“Din günü” kavramı, “gün” anlamına gelen “yevm” kelimesiyle; “itaat,
hesap, ceza (yapılan işin tam karşılığının verilmesi)” gibi anlamlara gelen
“ed-dîn” kelimesinden oluşur. Din günü: Yapılan işlerin tam karşılığının
verilip görüleceği hesap günü anlamına gelir. Bu tanımda geçen “gün” kelimesi,
bir gün ve gecenin toplamı olan yirmi dört saat anlamında olmayıp,
zaman bölümlerinden herhangi birini ifade etmektedir. Buradaki “gün”; ay,
yıl, asır, çağ gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz herhangi bir zaman birimi
olabilir. “Bugün dünya, yarın âhiret” sözünde olduğu gibi. Kur’an’da geçen
ifadelerden yola çıkılarak âhiretteki bir günün bin veya elli bin sene olduğu
anlaşılmaktadır. “Din” kelimesi ise burada, hesap, ceza, karşılık anlamlarına
gelir.
“Din günü” kavramının ifade ettiği başlıca anlamlar şunlardır:
Hayrın hayır, şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”.
Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”.
İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
görüleceği “Hesap günü”.
• 418 •
Ahmed Kalkan
Din gününden kastedilen, âhirettir, hesap günüdür. Kur’an’ı, Kur’anî
kavramları, öncelikle Kur’an’la tefsir etmek en doğru yoldur. Din gününün
ne olduğunu başka âyetler açıklamaktadır: “Sonra din gününün ne olduğunu
nereden bileceksin? O gün, kimsenin hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı
bir gündür. O gün emir yalnız Allah’a aittir.”1014 Din günü: “Bütün
iyi ve kötü işlerin Hak ölçüsünden geçerek son tahakkukunu bulacağı ve
birbirinden tamamen ayrılacağı son zamandır.” Gelecekte, yapılan işlerin
tam karşılığının verileceği son gün demektir. Görüldüğü gibi, Din günü,
Kıyâmet gününü ifade etmektedir. Kıyâmet gününün, öldükten sonra dirilme,
durup bekleme, sual, hesap, mîzan, sırat ve ceza gibi durum ve mertebeleri
vardır. Şu halde Din günü, dinin mâlum olan mühim günü demektir
ki, bundan da âhiret ve kıyâmet günü anlaşılmaktadır. Bu günde herkes,
dünyada yaptıklarının karşılığını mutlaka görecektir.
Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem istikbâline
(âhirete) götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır. Bu nedenle mü’min,
her ânında üç zamanı birden yaşayan insandır. Bu, ona süreklilik ve sorumluluk
duygusu verir. Kur’an’daki kıyâmet, cennet, cehennem, mahşer, mîzan
ve sorgu sahneleri, mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek
için istikbâline açılan birer penceredir.
“Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir.” 1015 Oyuncaktan hoşlanan
çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına
verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler,
çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
Din günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür ve bizi oraya hazırlar.
Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek şehâdet rabıtası yapmalıyız.
Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece âhiret azığı değil; dünyada kaybettiğimiz
izzeti, insanlık onurumuzu da kazandıracak ve ölüm korkusunu
yenen, ölümle sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak bu sayede haklarımızı
söke söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini öğrenir ve canlı
şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahûdi, teknik imkâna sahip
milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu sürdüren
çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır. Ölümden korkan gayr-i müs-
1014 82/İnfitâr, 17-18
1015 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
• 419 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
lim, en çok ölümden korkmayanlardan korkar. Müslümanın müslümanca
yaşayamadığı her ortamda müslümanca ölme imkânı her an vardır.
Her asırda olduğu gibi, günümüzde de birkısım insanın, kıyâmet gününe
iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi uzak bir ihtimal
görmeleridir. İnanmayanların görüşüne göre hayat, sebepsiz, hedefsiz ve
gayesiz bir hareketten ibarettir. Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir
hedef ve hedefin gerisinde de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde
bu dünyaya getirilir, yine aynı şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, ceza ve
hesap gününe döndürülmüş olur. Dünya hayatı da, her insan için bir imtihandır.
İnsanların bütün bu gerçekleri bilip, bunların gerisinde kudret ve
hikmet sahibi yüce Yaratıcı’yı düşünmesi gerekir. İşte bu bilgi ve düşünce
insanı âhiret inancına götürür.
İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine
erişeceği bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve durmaksızın
ilerler. Ne geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin feryadına bakar.
Korkanların korkusu, sevenlerin de sevgisi bunu önleyemez. Hayatı sadece
dünya hayatından ibaret görmek, çok ilkel bir düşüncedir. Kur’an, düşüncesi
gelişmemiş bu tür kişilerin sözlerini ve durumlarını şöyle dile getirir:
“Onlar derler ki: ‘Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yok! Tekrar dirilecek
değiliz.” 1016
İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek, ondan
her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar için iyilik ve
adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen emek ve uğraşıların hepsi,
âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek
gönülden bu güne inananların yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve
bozgunculuklara göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraber- kendilerini,
câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu, Allah’a ve âhiret
gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının zayıf oluşundandır.
Her asırda, âhireti inkâr edenler veya bu güne, inanılması gerektiği şekilde
inanmamış olanlar, devamlı günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin
çıkmasından korkanlar ve her şeye kadir.
1016 6/En'âm, 29
• 420 •
Ahmed Kalkan
Yaratıcının huzurunda hesap vermek istemeyenlerdir. İşte bunun için
de öldükten sonra dirilmeyi ve âhireti hayal zannederler. Din gününe inanmak
ve bu inancın gereğini yapmak, kötülüğe koşan her nefis için bir gem,
günahı seven her insan için de bir engeldir. Bütün insanlığa hitap eden
Kur’an, bu günün olmasını imkânsız görenlere en kesin ve doğru cevabı
verir: “İnsan, kendini bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi
apaçık bir hasım kesildi.” 1017 İnsanın yaratılışındaki hayret verici durumlar,
organlarının yapısındaki çeşitli özellikler, onun tekrar diriltilmesinden çok
daha önemli ve dikkat çekicidir.
Allah’ın sanat ve kudretindeki bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler,
öldükten sonra dirilmeyi artık nasıl inkâr edebilirler? Ne yazık ki
ünsiyet etmediği her şeyi inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer o yılanı
yüzüstü ve hem de sür’atle yürür görmese, ayaklardan başka şey üzerinde
yürümeyi kabul etmezdi. Hatta insan, dünyayı görmeden, dünyadaki acayip
haller ona anlatılsa, onları bile çoktan inkâra kalkardı. Şu halde, din
gününü yakînen tasdik etmemek, bu kavramı anlamaktaki noksanlıktan
ileri gelmektedir. Görünmediğinden dolayı, din gününe inanmayanlar, ilim
adına cehâlet gösterenlerdir. “Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır,
düşünmüyor musunuz?” 1018
Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya kulluk/
ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında oyuna dalan, gülüp
eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne kadar olabilir? Gençler, üniversite
imtihanına verdikleri önemi, esas sınava, büyük imtihana verseler,
din günü bilinci nasıl hayata yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri
için hazırlayıp biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler,
örnek müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan
korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü
Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 1019
Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı yerde din günü bilinci yeterince
yok demektir. Ana vatanımız, baba diyarımız cennet olduğuna göre,
biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı karşılamak için bu diyarda gurbe-
1017 36/Yâsin, 77
1018 6/En'am, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, s. 65
1019 59/Haşr, 18
• 421 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
te çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki görevimizi
ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak ne kadar mantıklılıktır?
Ne mutlu, dingünü bilincine sahip, ölüme ve ölüm ötesi hesaba hazır
olan ve ölümden korkmayan, ölümle dostluk kurabilen canlı şehidlere!
“Kesin olan bize gelip çatıncaya değin.” (47. Âyet)
Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği
bir başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiçbir yardımcı, O’nun izni olmadan
hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler bitmiş ve bütün
hesaplar neticelendirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim bu manzarayı şöyle dile getirmektedir:
“Bir de öyle bir azâb gününden sakının ve korunun ki, o günde
(Kıyâmette) hiç bir kimse, hiç bir kimse adına bir şey ödeyemez. Kimseden
şefaat da kabul edilmez. Azâbdan kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık
alınmaz. O kâfirlere yardım da yapılmaz.” 1020
Mü’minler bilmelidir ki, o gün mes’ûliyet ferdîdir, hesaplar şahsidir.
Herkes kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını taşıyamaz.
Hiç kimse kimseyi kurtaramaz.
Âhirete İman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti yükler.
Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç âleminde uyanıklığı
hâkim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette mü’mini kurtaracak, onu
himâye edecek ancak sâlih amelidir. Hiç bir fidye onu küfür ve masiyetinin
cezâsından kurtaramaz. Bunun içindir ki, âhirete İmanın, mü’minin
hayatında büyük bir etki edeceği kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün
hazırlık ve çalışmasını âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet
hayatında bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü icraatında
başkasını ortak eden (yani, Allah’tan başkası için ibâdet edip, başkaları
takdir etsin diye kulluk yapan) âhirette de kimi ortak yapmış ise, ecrini
ondan isteyecektir. Âhirette Allah’dan başkası mükâfat ve cezâ veremeyeceğine
göre, o halde mü’min Allah’tan başkası için kulluk yapamaz.
Âhirete İman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere yaratılmadığını,
kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını insana öğretir.
Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır.
1020 2/Bakara, 48
• 422 •
Ahmed Kalkan
Bu inanç, insanoğluna kesin olarak bildiriyor ki, mutlak bir adâlet kendisini
beklemektedir. Mü’min bu inanç sayesinde hesap ve adâlet gününe
kendini hazırlar. Bu inanç, mü’min ile kâfiri birbirinden yaşantı itibariyle
de ayırır. Mü’min, âhirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak kabul
eder ve çalışmasını da ona göre yapar. Kâfirler ise, âhirete inanmadıkları
için, hayatı sadece bu dünyadan ibâret sayar ve çalışmasını da hep bu
dünyaya ait kılar. Böylece onlar, âhirete eli boş olarak gider ve orada onlara
sadece ateş arkadaşlık eder. Başka yardımcıları yoktur onların.
Âhirete iman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani âhirete
inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır. Allah’a ve
âhirete inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse, karşısındaki kim olursa
olsun, onun sevgisi Allah’adır, Rasûlünedir ve mü’minleredir. Kalbinde
diğerlerine en ufak bir sevgi besleyemez. Allah’ın mü’minlerden istediği
budur. 1021
İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu âlemden
başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı ve zararı
düşünür; dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz. Fakat, âhiret
gününe iman eden kimse, dünyevî fayda ve zararlara pek aldanmaz. Çünkü
onun bütün kazancı âhirete yöneliktir. O mükâfatını sadece Allah’tan
bekler. Ona hayırlı bir iş götürüldüğünde, madden kaybedeceği bir şey olsa
bile onu kaçırmamaya çalışır. Karşısına kötü bir iş çıktığında da, maddî
faydası ne kadar olursa olsun ondan kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik
çalışmalarda bulunarak, geçici dünya menfaatının para, servet, mal, mülk,
mevki, şöhret gibi aldatıcı meta’larına aldanmaz. O bilir ki, dünya üzerinde
bulunan bütün varlıklar, tüm dünyevi faydalar geçicidir; günün birinde
hepsi yok olup gidecektir.
Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini kaybedeceğini,
yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün kâinatın altüst olacağını
yakinen bilmelidir. Kıyâmetten sonra da insana yeni baştan hayat bahşedileceği,
insanların bu dünyadaki fiillerinin kayıtlar altında tutulup, kıyâmet
gününde ortaya konulacağı, kıyâmette herkesin Allah tarafından hesaba
çekileceği, bir kısım insanların (iman ve amel-i sâlih sahiplerinin) Cennet’e;
1021 Bk. 58/Mücâdele, 22
• 423 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
bir kısım insanların (isyankârların) da Cehennem’e gireceğini yakinen bilir
ve inanır.
Kur’ân-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle yapılmaktadır:
“Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler de kara olacak.
O vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan sonra küfrettiniz
ha! İşte o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’ Ama yüzleri ak olanlar Allah’ın
rahmeti içindedirler. Onlar orada (Cennet’te) ebedî olarak kalacaklardır.” 1022
Mü’min âhirete İman ederken, bunu sözde bırakmayarak âhiret için ne
gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek için önceden âhirete
yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Kim de mü’min olduğu halde âhireti ister ve çalışmasını da onun
için yaparsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.” 1023
39-47 Kıyamet gününde “yemîn ehli” cennetlerde olacaklar ve müşriklerin
durumunu soracaklardır: “Sizin Sekar’a (cehenneme) girmenize
sebep olan nedir?” diyeceklerdir. Bu soruyu sormaktan maksat ise onların
mahcubiyetlerinin
artmasıdır.1024
Cehennemlikler de buna dört hususu sebep olarak göstereceklerdir:
Namazı terk etmek, sadakayı vermemek, hak ehline eziyet vermek ve müslümanı
ilgilendirmemesi gereken hususlarda bâtıl ehli ile birlikte bâtıllarına
ortak olmak ve amellerin karşılıklarıyla ilgili hüküm verileceği vakit
olan kıyamet gününü ölüm bize gelinceye kadar yalanlamak.
İlim adamları dedi ki: Buradaki ilk iki hususun farz olan namaz ve sadaka
(zekât) hakkında yorumlanması gerekir. Aksi takdirde bunların terkedilmesi
sebebiyle azap söz konusu olamaz. Aynı şekilde âyet-i kerime kâfirlerin
şeriatın usulü (iman esasları) dolayısıyla -din gününü yalanlamak
gibi- azap görecekleri gibi; fer’î hükümleri dolayısı ile de azap göreceklerine
delil gösterilebilir. Din gününün yalanlanmasının sonda söz konusu edilmesi,
günahların en büyüğü olduğundan dolayıdır.
1022 3/Âl-i İmran, 106-107
1023 17/İsrâ, 19
1024 Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l Gayb, c. 30, s. 211
• 424 •
Ahmed Kalkan
Yani onlar bütün bunlarla birlikte bu temel inancı da yalanlıyorlardı.
Yüce Allah’ın: “Bundan
sonra da iman edenlerden... olmasıdır.” 1025 âyetinde
olduğu
gibi.1026 Onlar cennette nimetler içerisinde iken birbirlerine cehennem
ateşindeki
günahkârların durumu hakkında onlara şöyle diyerek soru
sorarlar: Sizin cehenneme girmenize sebep olan ne? Bu sorudan maksat,
daha çok azarlamak ve utandırmaktır.
Onlar da karşı karşıya kaldıkları bu azabın şu dört sebepten dolayı olduğunu
söyleyerek cevap vereceklerdir: “Derler ki: Biz namaz kılanlardan
değildik. Yoksullara yedirmezdik, biz de dalanlarla birlikte dalardık. Din
gününü de yalanlardık. Nihâyet ölüm bize gelip çattı.” Yani bizler dünyada
iken farz namazı edâ etmezdik. Namaz kılan müminlerle birlikte Rabbimize
ibâdet etmezdik. Bizimle aynı cinsten olan O’nun yaratıklarına iyilik
yapmaz, muhtaç olan fakire verilmesi
gerekeni vermezdik. Batıl ehli ile birlikte
batıllarında içiçe olurduk. Bir kişi azdıkça biz de onunla birlikte azardık,
ya da bilmediğimiz hususlarda
konuşurduk. Muhammed (s.a.s.) hakkında
ileri geri konuşanlarla birlik
olur, biz de konuşurduk. Bu da onların:
Muhammed bir yalancıdır, delidir,
sihirbazdır, şairdir şeklindeki sözleri
idi. Bütün bunlardan ayrı olarak bizler kıyâmeti de yalanlıyorduk. Ölüm ve
ölümün ön belirtileri gelene kadar
biz bu halde idik. Burada “yakîn’den kasıt,
ölümdür. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Sana yakîn (ölüm)
gelinceye kadar Rabbine ibâdet
et.” 1027
İşte biz dünya hayatımız boyunca bu dört sebebi işledik durduk: Namazı
kılmadık, zekat vermedik, batıl sözlere daldık, hesap, ceza ve ölümden
sonra diriliş gününü inkâr ettik.
“Artık, şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda vermez.” (48. Âyet)
Kişi, kendi hesabıyla baş başa… “Ceza günü oraya (ateşe) girerler. Onlar
ondan (hiçbir yere kaçıp) kaybolacak değillerdir. Ceza gününün ne olduğunu
sen nereden bileceksin! Ve yine ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin!
(O gün,) kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür. O gün
emir yalnız Allah’a aittir.” 1028
1025 90/Beled, 17
1026 Nisaburi, Garâibu'l-Kur'an, c. 28, s. 99
1027 15/Hicr, 99
1028 82/İnfitâr, 15-19
• 425 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
İnkâr edenlere ve Hak’tan yüz çevirenlere hiç bir şefaatçinin şefaati fayda
vermez. 1029 Allah (c.c.) inkârcılara, puta tapanlara şöyle soruyor: “Yoksa
onlar Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler?”1030 Bazıları kendilerine şefaatçi
olsunlar diye putları, Allah’ın dışındakileri ilâh edinirler.1031 Ancak bu
putlar onlara asla şefaat edemeyecektir.1032 O inkârcıların ve dünyada iken
İslâm’dan yüz çevirenlerin ne yardımcıları ne de bir şefaatçileri vardır.1033
Kendilerine şefaat edecek kimsenin olmadığını kendi ağızlarıyla itiraf ederler.
1034 Allah’ın dâvetine uymayıp Kitap’tan yüz çevirenler o gün “bize şefaat
edecek bir şefaatçi yok mudur?” diye yalvaracaklar veya dünyaya geri dönmeyi
arzu edecekler.1035
Kur’ân-ı Kerim, Allah’a şirk koşulan şeylerin/putların şefaat yetkisine
sahip olmadıklarını vurgular.1036 Müşrikler, bir yandan Allah’a şirk koşuyorlar,
bir yandan da koştukları ortakların Allah katında mutlaka şefaat
edeceklerini iddia ediyorlardı. Kur’an’ın reddettiği şefaat, Allah’ın iznine
bağlamadan birtakım varlıklardan beklenilen ve istenilen şefaattir. Yoksa
Yüce Allah’ın, bizzat kendi yetkisinde olan şefaat nimetini, sevdiği bazı
kullarına ihsan edeceğini Kur’an açıklamaktadır. Yine Kur’an’dan anlaşılmaktadır
ki, kâfirler için şefaat söz konusu değildir. Yine kendisine şefaat
izni verilen şefaatçi, öyle herkese şefaat talebinde bulunamaz; Ancak Allah
katında iyi kimseler için şefaat konusunda aracılık yapabilir.1037
Kur’an’daki birçok âyet, Haşir gününde şefaatte bulunma fiilini reddeder.
1038 Başka âyetlere göre ise, bu dünyada işledikleri kötü ameller nedeniyle
âhirette cezalandırılmaktan şefaatçileri sayesinde kurtulacaklarını düşünenler,
Haşir günü telâkkilerinin yanlış olduğunu anlayacaklardır.1039 Bu
tür âyetler, mahşerde adâlet ilkesinin sıkı sıkıya uygulanacağını ve herkesin
kendi fiillerinin sorumluluğunu yükleneceğini ifade etmektedir. Kur’an, şe-
1029 2/Bakara, 48, 123
1030 39/Zümer, 43
1031 10/Yûnus, 18
1032 30/Rûm, 13; 6/En’âm, 94
1033 6/En’âm, 51, 70; 32/Secde, 4
1034 26/Şuarâ, 100
1035 7/A’râf, 53
1036 5/Mâide, 72, 94; 7/A’râf, 53; 10/Yûnus, 18
1037 20/Tâhâ, 109; 53/Necm, 26
1038 2/Bakara, 48, 123, 254
1039 6/En’am, 94; 7/A’râf, 53; 26/Şuarâ, 100; 30/Rûm, 13; 74/Müddessir, 48
• 426 •
Ahmed Kalkan
faatin Allah’ın izin ve müsaadesine bağlı olduğunu belirtir.1040 Allah’ın en
seçkin kulları melekler ve peygamberlerin bile Allah izin vermeden şefaatleri
sözkonusu değildir.1041 Ancak mü’minler için bir hak olan şefaat,1042
sadece Allah’a ait olup1043 O’ndan başkası şefaat edemez, ama başkasına, şefaatte
bulunmak müsaadesini vermek suretiyle Allah şefaat eder. Kur’an’da-
1044şefaat iki şarta bağlanarak, Allah’ın, kendisi için şefaat dilenilen kimsenin
kavlinden hoşnut olması ve şefaat ediciye de şefaat için izin vermesi
halinde bu yoldan istifade edilebileceği anlatılır.
Şefaat yetkisi ancak Allah’a aittir. Şefaat, sadece Allah’tan istenmelidir.
Ölmüş kimseler isterse peygamber olsun, direkt olarak onlardan asla
şefaat istenemez. “De ki: ‘Şefaatin tamamı Allah’a aittir.”1045 Zaten duâ
Allah’tan başkasına yapılamaz.1046 Ancak, “Ey Allah’ım, Rasulullah’ı bana
şefaatçi eyle” diyerek Allah’a dua edilir. Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadiste
peygamberimiz bir sahabeye şefaatini istemesini şöyle öğretmiştir:
“Allah’ım O’nu (Rasulullah’ı) hakkımda şefaatçi kıl.” Bu yüzden, “şefaat
yâ Rasûlallah” demek yanlıştır. Dirilerden âhiret için şefaat istemek de
yanlıştır; sadece dünya işleri konusunda şefaat (aracılık) istenebilir.
Büyük müfessir Elmalılı, âyet el-kürsî’nin1047 tefsirinde şunları söyler:
Tüm sebep O, tüm gaye O, her şeyin mâliki olan O; Allah’ın mülkü olan
yaratıklardan kimin haddi ki Allah’ın izni olmaksızın yüce huzurunda şefaat
edebilsin? Bu halde hangi budaladır ki Allah’ın emri olmadan bunların
birinden şefaat dilenebilsin. Bizzat O’nun izni ve emri olmadıkça herkes
başından korkmadan nasıl şefaate kalkabilir? Herhangi bir şeyde ister bir
parça olsun tasarrufa kimin yetkisi olabilir? Bilindiği üzere şefaat, hürmete
lâyık birinin kendinden düşük bir diğeri hesabına rica ve yakarma ile yardım
ederek O’na katılması demektir ki, bu bir bilinmezi bildirmek veya bir
isteği ortaya çıkarma ile bir beraberlik anlamını kapsar. Bunu da kendini
ve kıymetini bilen ve şefaat olunan kimseye şefaat istenenden daha çok bir
ilişkisi bulunan ve zarar getirmeyeceğinden emin olan kimse yapabilir.
1040 2/Bakara, 254, 255; 10/Yûnus, 3; 20/Tâhâ, 109; 34/Sebe’, 23
1041 53/Necm, 26
1042 44/Duhân, 41; 74/Müddessir, 48
1043 6/En’am, 51; 32/Secde, 4
1044 20/Tâhâ, 109; 21/Enbiyâ, 28, 53/Necm, 26 âyetlerinde
1045 39/Zümer, 44
1046 1/Fâtiha, 5
1047 Bakara, 255
• 427 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Oysa Allah’ın mülkü olan şu yaratıklardan herhangi biri ile Allah’tan
daha çok birlikte bulunmaya ve O’na bilgiçlik satmaya ve ilerisini gerisini
tamamen idrâk etmeden ve önünü ardını hesap etmeden ilâhî huzurda
kendine bir mertebe verip de şefaate kalkışmak, gerek şefaat eden ve gerek
şefaat olunan için ne kadar tehlikelidir? Eğer Allah bildirmemiş ise şefaat
edecek olanın hali, şefaat edilecek olandan daha çok endişeye değer olmadığı
nereden bilinir? Bu hal içinde, isterse melekler ve peygamberler olsun,
kimdir o ki Allah’ın izni ve güç vermesi olmadan önünü ardını hesaplamayıp
Allah’ın kullarına Allah’tan daha çok sahip çıkmak, koruma yetkisini
kendinde görsün de şefaate cesaret edebilsin. Ancak Cenâb-ı Hak dilerse,
özel veya genel şefaate ilâhî irâde çıkar da kendilerine bildirilmiş bulunursa
o başka...
Demek ki Yüce Allah’ın ululuğundan şefaat umulamaz değildir. Fakat
şefaat de herkesten önce O’nun kendi elindedir ve O’nun izni ve emri ile
gerçekleşebilir. O zaman şefaat kapısı açılır ve şefaat etmesine izin verilenler
kendi dilediklerine değil; yine Allah’ ın dilediklerine şefaat imkânını
bulabilir. Bundan anlaşılır ki önce, hak tanımayan Allah düşmanlarının
kendilerine şefaat etmesi umulan bir Allah dostu bulabilmelerine,
bunun gibi müşriklerin putları gibi ilim şanından olmayanların şefaatçi
olabilmelerine, asla ihtimal yoktur.
Sonra, kendisine izin verilebilecek her şefaatçinin şefaat sınırı da Allah
katındaki derecesine ve o oranda elde edebileceği izin ve gücün kapsamı ile
uyumlu olabilecektir. Bu bakımdan eninde sonunda izin çıktığı zaman en
genel biçimde şefaat sahibi, herkesin üstünde dereceler sahibi olan Rasulullah,
peygamberlerin en üstünü olabilecektir. Bu konudaki naslara göre,
Cenâb-ı Hak O’na şefaat için izin isteme yetkisini de bahşetmiş ve en yüksek
peygamberlik makamı, “şefaat-ı uzmâ” en büyük şefaat makamı olmuştur.
1048
“İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için
herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz ve
fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.”1049 Konumuzun temelini
teşkil eden bu âyetin tefsirinde Min Vahyi’l-Kur’an adlı tefsirde şu
1048 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.2, s. 155-156
1049 2/Bakara, 48
• 428 •
Ahmed Kalkan
açıklama yapılmaktadır: Bu âyette şefaat, dünyadaki beşerî zihniyetin iptal
edilmesi, kaldırılmasıdır. Yani dünyadaki zihniyet ve yaklaşıma göre
insan tamamen sorumluluktan kurtulmak için bireysel bağlar ve kişisel
umutlarla âhiretteki hayatını garanti altına almaya çalışmaktadır. Âhiret
işlerini dünya işlerine benzetmektedir. Burada birisinin problemi olduğunda
bir başkası onu halledebilmekte veya araya vasıta/aracı koymakta.
Ya da malî veya başka bir bedel karşılığında işini başkasına gördürmektedir.
Bunlar genel bir kurala dayanmayan, kişisel seviyelerin durumlarına
göre değişebilen çözüm yollarıdır. Bu tür hareketler ve girişimler kanun
dışına çıkmaya neden olabilir. Eğer şefaat edecek olan kişiler şan, şöhret,
makam ve mevki sahibi kimselerden oluşuyorsa orada kanun işlemez.
İşte âyet, âhirette böyle bir şefaat anlayışını reddetmektedir.
İlke olarak şefaat meselesine gelince; pek çok cahil insanın anladığı
gibi, mesele bireysel sevgiden kaynaklanan kişisel ilişkilerle hiç de ilgili
değildir. Genellikle câhil insanlar, bu yanlış anlayışlarından dolayı peygamberlere
ve velî zannettiklerine kişisel birtakım üstünlükler vererek
adaklar, sadakalar ve benzeri şeylerle onlara yaklaşmaya çalışırlar. İnsanlar
aynı mantıkla liderlere, şöhret ve makam sahibi kimselere hediyelerle
yaklaşmaya çalışırlar ve onların şefaatlerini elde etmeye uğraşırlar.
Peygamberlere ve velî zannettiklerine yakınlaşma ile liderlere ve makam
sahiplerine yakınlaşma arasındaki tek fark, velîlere ve peygamberlere karşı
beslenen bu duygunun kutsallık bilinciyle beraber olmasıdır.1050
Şefaat konusunda bazı insanların aklına şöyle bir soru gelebilir: Yüce
Allah’ın şefaat vaadinde bulunması ve peygamberlerin bunu duyurmuş
olmaları, insanların günah işlemeye devam etmeleri ve Allah’ın koyduğu
haramları çiğnemeleri yönünde teşvik edilmeleri sonucunu doğurmaz mı?
Kitap ve sünnette şefaatle ilgili olarak yer alan nasları, dinin temel esası
olan ortak koşmaksızın Allah’a kulluk sunmaya ve O’na itaat etmeye yöneltmeyle
nasıl bağdaşır?
Öncelikle, sorudaki bu yaklaşım, bağışlamanın kapsamlılığını ve rahmetin
genişliğini gösteren âyetlerle çelişmektedir: “Allah kendisine şirk/
ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar.”1051 Bu
1050 Muhammed H. Fadlullah, Min Vahyi’l-Kur’an, II/38-39
1051 4/Nisâ, 48
• 429 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
âyet, tevbe olayının söz konusu olmadığı durumlara işaret ediyor. Bunun
kanıtı da tevbe edilmiş olması durumunda bağışlanan günahlar kapsamına
giren “şirk”in bu âyette istisnâ edilmiş olmasıdır.
İkincisi; Yüce Allah tarafından dile getirilen şefaat vaadinin insanlara
duyurulmasının insanları günaha sürüklemesi, dikbaşlılık ve isyankârlık
yapmaya teşvik etmesi iki şarta bağlıdır:
1- Suçlunun şahsı ve nitelikleriyle birlenmesi. Ya da hakkında şefaat
edilen günahın hiç bir şüpheye yer bırakılmayacak şekilde belirginleştirilmesi.
Yani şu şahıs veya bu günah hakkında kesin olarak şefaat sözü verilmesi.
2- Şefaatin her türlü cezayı, tüm zamanlarda temelden yürürlükten kaldıracak
şekilde etkin bir rol oynaması.
Eğer, “falanca gruptan olan insanlar veya bütün halk, işledikleri suçlardan
dolayı cezalandırılmazlar, günahlarından dolayı kesinlikle sorgulanmazlar”
veya “falanca günahtan dolayı hiç bir zaman azab görülmez” şeklinde
iddialar ortaya atılacak olursa, bu kesinlikle bâtıl bir iddiadır, yükümlülere
yöneltilen hüküm ve sorumluluklarla alay etmektir. Fakat eğer her iki
şart açısından konu müphem bırakılırsa; şefaatin hangi günahlar ve hangi
günahkârlar hakkında geçerli olacağı belirtilmezse; ya da yürürlükten kaldırılacak
cezaların, tüm zaman ve durumlardaki cezalar olacağı şeklinde
bir iddia ortaya atılmazsa, kişi vaad edilen şefaatin kapsamına girip girmeyeceğini
bilmez, dolayısıyla Yüce Allah’ın koyduğu yasakları çiğnemeye cesaret
etmez. Tersine, bu durum, kişide ilâhî rahmete yönelik bir duyarlılık
meydana getirir. İşlediği günahlardan ve kötülüklerden dolayı ümitsizliğe
ve Yüce Allah’ın rahmeti hakkında karamsarlığa kapılmaz.
Ayrıca Yüce Allah şöyle buyurmuyor mu? “Eğer size yasaklanan büyük
günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz.”1052 Âyet-i kerime,
büyük günahlardan kaçınma şartına bağlı olarak küçük günahlar ve
suçlar için öngörülen cezaların kaldırılacağını ifade etmektedir. Eğer, “büyük
günahlardan sakınırsanız, küçük günahlarınızı affederiz” demek doğru
ise, bu durumda, “eğer imanınızı korur da kıyamet gününde sağlam bir
imanla bana gelirseniz, şefaatçilerin sizinle ilgili şefaatlerini kabul ederim”
1052 4/Nisâ, 31
• 430 •
Ahmed Kalkan
demek de doğru ve yerinde olur. Bütün mesele de zaten nihayet imanı koruyabilmektir.
Çünkü günahlar imanı zayıflatır, kalbi taşlaştırır ve nihayet
şirke götürme ihtimali büyüktür. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hüsrana
uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın tuzağından (onlara mühlet verip de
sonra ansızın yakalanmasından) emin olmaz.”1053; “Hayır, onların işleyip kazandıkları
şeyler, kalplerinin üzerine pas olmuştur.”1054; “Sonra kötülük edenlerin
sonu, Allah’ın âyetlerini yalanlamak oldu.”1055 Bu uyarılar günahkârı
günahlardan uzaklaştırmaya, takvâ yolunu izleyip muhsinlere ulaşmasını
sağlamaya yeter ve böylece bu anlamdaki şefaate bile ihtiyaç duymaz. Bundan
daha büyük yarar, en güzel sonuç budur. Aynı şekilde hakkında şefaat
edilen suçlu veya şefaate konu olan suç belirlenir de, ancak azabın bazı yönlerini
veya bazı zamanlarını kapsadığı vurgulanırsa, bu da, kesinlikle suçluların
cesaretlenmesine, suç işlemeye teşvik edilmesine yol açmaz. Kur’ân-ı
Kerim, şefaate konu olacak suçluları da günahları da belirginleştirmez. Cezanın
kaldırılmasını da, ancak bazı durumlar için söz konusu eder. 1056
“Buna rağmen, onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Ürkmüş
yaban eşekleri gibi.” (49-50. Âyetler)
Hayvanlık bu! Eşeklik… Hatta hayvandan daha aşağı bir durum. “Onların
kalpleri vardır, onlarla (hakkı) kavramazlar; gözleri vardır, onlarla
(hakkı) görmezler; kulakları vardır, onlarla (işitilmesi gereken hakkı) işitmezler.
İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gâfil onlardır.”
1057; “Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut
düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca
daha da sapıktırlar.” 1058 Gereksiz kaçış. Eşekten daha beter bir kaçış. Eşek,
aslandan canını kurtarmak için kaçar. Bunlarsa cennetten kaçıyor. Kurtarcısından
kaçarak kurtuluşu cellâdına sığınmakta arıyor.
“Aslandan kaçan.” (51. Âyet)
1053 7/A'râf, 99
1054 83/Mutaffifîn, 14
1055 30/Rûm, 10
1056 Tabatabaî, El-Mîzân Fî Tefsiri'l-Kur'an, I/234-235
1057 7/A’râf, 179
1058 25/Furkan, 44
• 431 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Kur’an ve Peygamber’den kaçan müşrikler eşeğe benzetilirken; Peygamberimiz
de aslana benzetiliyor. Onlar Peygamber’den ve kurtarıcı hakikatten,
vahiyden kaçıyorlardı.
49-51: Yüce Allah Kur’an’dan yüz çevirenler hakkında oldukça aşağılayıcı
ve tahkir edici bir benzetmede bulunmuştur. O da aslandan ürküp
kaçan yaban
eşeklerine benzetilmeleridir. İbn Abbas dedi ki: Maksat yaban
eşekleridir. Yüce Allah onları yermek ve onların çirkin durumlarını anlatmak
için yaban eşeklerine benzetmiştir.1059
Yine az önce de geçtiği gibi şöyle demiştir: Yaban eşekleri aslanı gördü
mü kaçar. İşte bu müşrikler de böyle idi. Muhammed’i (s.a.s.) gördüler mi
yaban eşeğinin aslandan kaçışı gibi ondan kaçarlar. “Kasvere (aslan)” Habeşçe’de
aslan demektir.1060
“O kadar ki her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini isterler.”
(52. Âyet)
Onların her biri kendilerine açık seçik metinler verilmesini isterler”,
yahut “açılmış sahifeler” yani, herkesin anlamasına açık. “Allah neden bizimle
konuşmaz ve neden bize mucizevî bir işaret göstermez?” derler. Yani,
doğrudan doğruya, bir peygamberin aracılığı olmaksızın. Bu âyet, Kur’an’ın
çok sık başvurduğu, “böbürlenme”nin yahut “boş gurur”un ilk tasvîridir.
İnançsızlıklarında samimi değiller. Tüm müşrik ve kâfirler, sadece zanna
tâbi olur, kesin bir inanç(sızlık) içinde bulunmazlar. Onlar hiçbir şeye
gerçekten inanmaz, ancak kendi çıkarlarına inanırlar. O yüzden pazarlığa
açıktırlar; helvadan putlarını gerekli gördüklerinde yemekten çekinmezler.
O yüzden burada da onların gereksiz bir mucize isteği ile samimiyetsizlikleri
ve pazarlığa açık olan karakterleri yansıtılıyor.
1059 Bahru'l-Muhit, VIII/380.
1060 Razi, XXX/212.
• 432 •
Ahmed Kalkan
Müşrikler (Ebû Cehil ve Kureyş’ten bir topluluk) onlardan her birisine
içinde: “Ben size Muhammed’i peygamber olarak gönderdim” diye yazılı
bulunan açık mektuplar gönderilmesini istemişlerdi. İbn Abbas dedi ki: Diyorlardı
ki: Eğer Muhammed doğru söylüyor ise bizden her bir kişi sabahı
edince başı ucunda kendisinin cehennemden kurtarılıp güvenlik içinde olduğunun
yazılı bulunduğu bir sahife bulsun.1061
“Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar.” (53. Âyet)
“Doğrusu onlar âhiretten korkmazlar.” İşte bundan dolayı öğütten yüz
çeviriyorlar. Her birine bir mektup ve sahife verilmediğinden dolayı değil.
Esas teşhis bu. Onların mûcize istemeleri bahane; esas hastalıkları âhiretten
korkmamaları.
Hataların başı Allah’tan ve Allah’ın cezasından, âhiretten korkmamaktır.
Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların
sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba
katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu onlar âhiretten
korkmuyorlar.”1062 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta
ahret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman
insanların hayatlarında inkılabların gerçekleştiğine şahit oluruz. Mesela;
içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır.
Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki
şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki,
bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar
o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya
malolacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını
ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz.
Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden
vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol
mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye
göre ahlaklı ve dürüst olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir
kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya
yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Deni-
1061 Kurtubi, XIX/90.
1062 74/Müddessir, 53
• 433 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
lebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde
beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek
ki?
Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o günde yaptığınız
tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız
kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adaletli,
kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı
ve sahibi, çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman
edip sadece O’nun rızasını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu
insanları “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir
ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün
çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında
kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
İnsanın ve insanlığın kemali, âhirete iman olmadan mümkün olamazdı.
Toplumsal huzurun ve ferdin saadetinin âhiret inancına bağlı olduğunu
bize saadet asrının örnek toplumu öğretti. Hiçbir ahlâkî kural tanımayan,
fuhşun alenen işlenip suç sayılmadığı, birçok insanın babasının tombala
usulü belirlendiği, kokuşmuş gelenek dışında kanun ve nizamın bulunmadığı,
hak ve hukukun değil; gücün egemen olduğu, güçlünün hep haklı
olduğu, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, faizin ve her türlü
haksız kazancın normal sayıldığı, ezmeyene ezilmekten başka bir seçenek
tanınmadığı cahiliyye toplumundan dünya tarihinin ender şahid olduğu
faziletli bir toplum çıkarılmasında, âhiret inancının payı sanıldığından da
daha büyüktür.
Kur’an ve Sünnette Allah’a iman ile âhirete iman birlikte zikredilir. Zaten
ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ayırdığımız zaman bir
anlamı kalmaz. Örneğin, laiklerin inandığı gibi bir Allah’a inanıyorsunuz.
Yani Allah’ın, kendi varlığınızı ve her şeyi yarattığını kabul ediyorsunuz. Fakat
Allah’ı hayatınıza karıştırmıyorsunuz. Kötülük yaptığınızda ceza vermiyor;
iyi ve dürüst davrananlara da ödül vermiyor. Allah aşkına bana söyler
misiniz böyle bir Allah’a inanmakla inanmamak arasında ne fark var? Hiçbir
fark yok. Ama Allah’ın iyileri mükâfatlandıran, suçluları cezalandıran bir
varlık olduğuna iman eden, ayrıca zalimin cezasını görmediği, mazlumun
da hakkını şu hayatta alamadıklarını gören bir insan, elbette ölümden sonra
bu işlerin tamamlandığı bir günün olduğuna zorunlu olarak iman eder.
• 434 •
Ahmed Kalkan
Zaten âhiret gününün bir başka adı da “din günü”dür. Din’in sözlük anlamlarından
birisi de mükâfat ve ceza olduğuna göre din günü; yapılan işlerin
karşılıklarının verileceği gün manasına gelir.
İki insan düşününüz. Birincisi hep onun bunun hakkını gasbetmiş,
başkalarının alın teri ve emeği üzerinde keyif çatmış, ikincisi, başkalarının
hukukuna tecavüz etmediği gibi bir ekmeğini ikiye bölerek tasadduk etmiş.
Birincisi zulmetmiş, ezmiş, sömürmüş ve semirmiş. İkincisi yardım etmiş,
gönül yapmış, onarmış ve mazlumu kollamış. Birincisi cana, mala, ırza tecavüz
etmiş; ikincisi canı, malı, ırzı aziz ve muhterem bilmiş ve korumuş.
Birincisi her türlü ahlakî kurallardan ve insanî faziletlerden uzak, arzularının
ve tutkularının esiri olarak yaşamış; ikincisi Allah’ın kendisi için çizdiği
sınırları yine O’nun sevgisi ve korkusuyla çiğnememiş ve hep ahlakî, insanî
değer ve faziletleri koruyarak kuralları yaşamış.
Evet, şimdi bu iki kişinin de öldükten sonra aynı sonuçla karşılaşıp
yaptıklarının yanlarına kalacağını düşünmek hangi akla, hangi vicdana ve
hangi adâlete sığar? 1063
Dünyanın; ekolojik (çevreyle ilgili) anlamda tabii dengenin bozulması
sınırından; ahlakî, kültürel, siyasi, ekonomik vb. anlamlarda da toplumsal
dengenin deformasyonu sınırına kadar, ilahî olan her tür dengenin, tabiiliğin,
sünnetullahın sınırlarını zorlayıcı bir sona doğru hızla yaklaştığını
gördüğümüz bu dünyanın her şeye rağmen “halifesi” olarak seçilmişleri
olan insanlarının, bu ilahî misyonlarını yerine getirebilmeleri için hâlâ bir
fırsatları, bir şansları var.
Batı uygarlığının; insanı ve tabiatı tahrip eden, baş döndürücü bir ilerleme-
kalkınma yarışı ile büyüleyici çağdaşlık, modernlik sendromu ile ifsad
edici iletişim-medya hegemonyası, iğfal edici gayri ahlakî yaşam tarzı
ile artık âşina olduğumuz bu şeytanî uygarlığın sağına, soluna, ortasına
bakmaksızın bütün yorumları, uzantıları ve sonuçları ile dünyayı ve insanlığı
tehdit etmesine son verebilmek için hâlâ insanlığın en erdemlilerinin
yapacakları bir şeyler var.
1063 M. İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Yay., s. 287-288
• 435 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
Bu erdemlilerin ve daha doğrusu insana üflenen ilahî ruhun bütün erdemlerini
temsil eden İslâm inancının insanlığa sunacağı ilahî hikmetin bir
ayağını tevhid; diğer ayağını âhiret bilinci oluşturuyor. Batının şeytanî hegemonyasına
alarak ilahî olana yüz çevirttiği, hikmeti ve ilahî bilgiyi unutturduğu,
insanî olan, tabii olan, hak olan her şeye sırtını döndürdüğü insanlık,
içine düştüğü şeytanî bataktan ancak tevhid ve âhiret ayaklarına basarak
doğrulabilir. Bu gerçek, yeryüzünün her yöresinde her gün her saat her an
kendini gösteren trajik akıbetin farkına varan, farkında olan müslümanlar
için üstlenilmesi gereken ağır sorumluluklar mânâsına geliyor.
Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan
aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını,
kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması
gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği
yere, hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır.
Âhiret inancını hayatın tam ortasına oturtmak ne demektir? Ve bu,
nasıl olabilir? Bu sorulara müslümanın, her müslüman topluluğun âhiret
inancını gözden geçirmesi, içi boş bir inanç olmaktan çıkartıp, hayatına
yön veren bir şuur/bilinç düzeyinde el alması ve müslüman insanın dünyevî
yaşantısının bu bilinçle nasıl şekilleneceğini ortaya koyması ile cevap
verilebilir. Bu da, elbette ki dünyaya değer vermeyerek, bir oyun ve eğlence
gözüyle görerek dünyevî olana itibar etmeyerek, gelip geçici değerlerden
yüz çevirip, o büyük gün için, Rabbimiz’in karşısına tek tek çıkacağımız,
titreyerek ya da açık alınla çıkacağımız hesap günü için yaşamakla mümkündür.
Bu mümkünü, hayatın tam ortasına oturmuş bir gerçekliğe dönüştürebilmek,
yani gerçekten hesap günü için, hesap gününe ayarlanmış
bir biçimde yaşayabilmek için de âhiretin bilincine varmış olmak gerekiyor.
Ufukları ölümle sınırlı, ölüme kadar uzanabilen bir yaşam felsefesine
inanan, ölüm öncesini de Allah’sız, âhiretsiz, ed-Din’siz beşerî ideolojilerin
yaşam projeleriyle tasarlayan şeytanın kemalist ve batıcı dostlarının egemen
olduğu bir toplumda hem bu bilince ulaşabilmek, hem de bu bilincin
gerektirdiği tarzda yaşayabilmek -işin doğrusu- o kadar da kolay değil.
Çünkü iki yüz yıldır ümmetin başına bela olan batı işbirlikçisi egemen
güçlerin, ezerek, zulmederek, hile, dolap ve desiseler kurarak, batı batağına
sürüklemeye çalıştığı ümmetin ve bir parçası olan yaşadığımız toprakların
insanlarını, inkârın, şirkin, sapmanın, yüzçevirmenin, yalanlamanın,
• 436 •
Ahmed Kalkan
küçümsemenin, hor görmenin anaforundan baktığı ilahî değerlere, ed-din
gerçeğine, felah (kurtuluş) yoluna yeniden, bıkmaksızın, usanmaksızın
çağırmak ve bununla birlikte işbirlikçilerin, satılmışların, sömürücülerin,
insanlık düşmanlarının, Allah düşmanlarının düzenlerine karşı bitmez
tükenmez bir kin pınarından beslenerek savaşmak, bir ve en büyük olan
Allah’a, âhiret gününe yakînen iman edenlerin mesleğidir. Âhiret bilincinin
gerektirdiği tarzda yaşayabilmek bu mesleği icra etmektir ve onun için
kolay değildir.
Yaşadığımız toplumda bir asra yakın ifsad ve inkâr kaynaklı zulüm düzeninin,
pozitivist ve modernist paradigmalar temelinde ürettiği kemalist,
sağcı, solcu, milliyetçi, kapitalist vb. ideolojilerin kıskacında bulunan insanların
arasından çıkan müslümanların, bu kıskacın etkilerini tamamen
silebildiğini söyleyebilmek çok zordur. Şu veya bu şekilde tevhid bilincine
erişmiş insanların aynı oranda ve önemde âhiret bilincine de ulaşabildiklerini
ne yazık ki iddia edemiyoruz. Eğer tevhid bilinci insanlara beyinlerdeki
ve kalplerdeki putları, tâğutları yıktırıyorsa; âhiret bilinci de hayattaki
putları ve tağutları yıkma mücadelesine sevkeder. Dünyayı değiştirmenin,
toplumu değiştirmenin, insanı değiştirmenin en doğal, en sıradan
faturası ve bedeli olan ölümü göze almanın, ölüme atılabilmenin, ölümden
korkmamanın insanı davası uğruna mücadeleye sevkeden en güçlü sâik olduğunu
görürüz.
Eğer insanlar tevhid bilinciyle yorumlayabildikleri dünyayı değiştirebilmek
için kıllarını dahi kıpırdatmıyorlarsa, ya da sadece kıllarını, ya da
dillerini kıpırdatıyorlarsa, işte o zaman insanların iç dünyalarına inip oradaki
tortuyu, toplumun kültüründen kalmış gizli kalıntıları, yani o çıplak
ölüm korkusunu, o açık dünya sevgisini bulup çıkarmak gerekir; zira insanları,
tevhide ulaştığı halde yerinde tutacak olan, hâlâ yaşamaya, yalnızca
yaşamaya sevkedecek olan tek sebep, bütün teorik, ilmî, fikrî izahların,
yorumların, anlayışların aldatıcı perdesi arkasına gizlenen tek sebep; dünya
sevgisi ve ölüm korkusudur. İslâmî bilincine rağmen bu içgüdüsel tortuyu
barındıran insanların ölüm korkusu diğer insanlardan daha fazla, dünya
sevgisi diğer insanlarınkinden daha yoğun ve kalıcı olur. Çünkü, bir içgüdü
olarak, bilinçaltında sürekli beyin, kalp ve dildeki gerçeklerin perdesiyle
örtülüp, bir biçimde buu gerçeklere inanıyor olmanın rahatlatıcı, yeterli
gördürücü, tatmin edici işleviyle oyalanıyor olarak dünyayı sevmek daha
meşru, ölümden korkmak daha doğal hale gelir ve bu insanlar âhiretin bi•
437 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
lincine daha uzak bir noktaya düşerler. Çünkü bu bilinci de taşıdıklarını
var saymakta ve kendilerini de başkalarını da buna inandırabilmektedirler.
Oysa âhiret bilincini sıradan bir insana kavratabilmek daha kolay; bu tür
insanların yeniden kavrayabilmeleri daha zordur.
“Lâ ilâhe illâllah”ın bütün bir tarihi, bütün bir dünyayı, bütün bir toplumu
izah eden esprisini kavrayıp da, yeryüzünde işlenen bunca zulme, bunca
haksızlığa, bunca iğrençliğe şahid olup da, içinde yaşadığı toplumda ne
yapmasını ve ne yapmamasını açık ve net bir şekilde kavrayıp da, hiçbir şey
yokmuş gibi yaşamanın, hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmanın, hiç bir
sorumluluğa sahip değilmiş gibi ömür tüketmenin başka bir izahı yoktur.
Mücâdelesiz, kavgasız, çilesiz, hapissiz, işkencesiz, kansız, şehidsiz geçen
günlerin; daha fazla küfür, daha fazla zulüm, daha fazla tuğyan, daha fazla
zillet demek olduğunu bilen insanların, bilmesi ve gereken insanların hâlâ
yerlerinde durabilmeleri, hâlâ mücadeleye atılmamaları, hâlâ kavgayı yarınlara
erteleyici çözümlere sarılmaları, hâlâ kolay ve rahat yolları bayraklaştırabilmeleri,
başka bir şeyle izah edilemez. Mücâdelenin, kanın, şehidin
olmadığı yerde âhiret bilinci de gereği kadar yoktur demektir. Âhiret
bilincinin gereği kadar olduğu bir yerde insanlar günlerini meydanlarda,
sokaklarda, karakollarda, mahkemelerde, cezaevlerinde, mezarlarda ya da
mezar başlarındaki şehadet andlarında doldururlar.
Oysa düşmanın açık seçik belli olduğu, kavganın bütün yakıcılığıyla
kendini dayattığı, inancın kan, ter ve gözyaşı ile ispat istediği bir zamanda,
insanlar hâlâ kaybetmekten korkacakları şeyleri biriktirmekle meşgullerse,
hâlâ yaşamak için, sıradan bir vatandaş olarak yaşamak için, sıradan bir
vatandaş olarak yaşamak için çaba gösteriyorlarsa, hâlâ hayatın yutucu gerçekleri
hesap gününün ürpertici gerçeğinin önüne geçebiliyorsa, hâlâ şerefsizce
yaşamanın sermayesi olan dünyalık şeyler peşinde koşmak, âhiret kazanma
çabasına girmemenin mazereti olabiliyorsa, o zaman Allah’ın ipine
tutunarak ayağa kalkabilmenin bir ayağı yani âhiret bilinci eksik demektir.
Zaten yüce Rabbimiz de Kur’an-ı Kerim’de sık sık “Allah’a ve âhiret gününe
iman edenler” diyerek, iki ayağın kopmaz birliğini vurgulamıyor mu?
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle
ölümü, dirilişi, kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın
nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Bunu
kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedakârlık yapalım.
• 438 •
Ahmed Kalkan
Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve
gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Sahâbeler, Hz. Peygamber’e, biraz rahatına
bakması, kendini fazla yormaması yolunda birtakım şeyler söyleyince,
Önder ve Örneğimiz’den şu cevabı alırlar: “Nasıl refah ve nimetin tadını
bulurum ki, boynuz sahibi (İsrafil) boynuz (sur)u ağzına koymuş, alnını eğdirmiş
ve kulağını vermiş, ne zaman üfleyeceğine dair emir bekliyor.” 1064
Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız
günleri düşünelim. Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah’ın
dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin
de zor olduğunun bilincine varalım. Mezarlarda ve hayalinde düşünerek
canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur,
içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın,
benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyametin kopmasını
bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyametin
koptu. İşte bu kıyamete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın
mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların,
ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman?
Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir
gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve
yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle:
Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca
kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete olan inancı
tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve kalpte başlayıp biten
işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının bütün boyutlarını ve ömrünün
bütün anlarını belirleyen canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Allah’nı
Kitabında1065 Kur’an’ın doğru yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları
sayılırken “âhirete inananlar” değil; “âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli olarak)
iman ederler.” denilir. O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve derecesini
ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden geçirmekse, bir
diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı gözden geçirmek ve hesap günündeki
ilahî sorguya uyup uymadığının muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâ-
1064 Tirmizî
1065 Bakara sûresi 4. âyette
• 439 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
sebe de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat,
ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap gününe
ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden, geçici
zevk ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışında- uzaklaşabilmek ve
hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni, kafayı Allah’ın davası için
harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir. Birey olarak muhâsebesinde
olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri kadar tevhid bilincine ulaştıklarını
iddia etsinler, yaşadıkları hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar.
Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten içiçe yaşadıkları
ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine kavuşmanın
mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu, ölümden korkmayan,
ölümü sevebilen, ölümü arzulayabilen, ölümle dostluk kurabilen, ölümün
koynunda ömür tüketebilen Allah erlerine! “ Rabbinizin mağfiretine
(bağışına) ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer
kadar olan cennete koşun!” 1066 Âhiret bilinci; ölümü sevmek, ölümle bir
yaşamak ve nasıl gelirse gelsin, ama müslümanca yaşayış üzerine gelsin,
müslümana yakışır şekilde ölüme, yani cennete koşabilmektir. 1067
Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete iman
gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları ancak
bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun en fazla işlendiği
sûreler Mekkî surelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik,
kâfir ya da putçu her ne olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür ve
cahiliyye düşüncesinden temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı
kendilerine bir yaşam biçimi edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Herşeyden
önce Allah’a ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına
inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat etmesi,
canı ve malı pahasına mustaz’afların haklarını savunup zalimlere karşı durması
beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca bir felsefeyi
kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik ya da yardımın
karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle almak isterler.
1066 3/Âl-i İmran, 133
1067 Âhiret bilinci açısından daha geniş bilgi için bk. Hüseyin Özhazar, Âhiret Bilinci, Bengisu Yay. ve Hasan
Eker, Âhiret Bilinci, Denge Yay.
• 440 •
Ahmed Kalkan
Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey va’detmez. Aksine insan, akidesi
için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda etse,
bunun karşılığını yalnızca âlemlerin rabbı olan Allah’tan beklemek zorundadır.
Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden ferâgat anlamına
geldiğine göre sağlam bir âhiret inancı, mü’minde olmazsa olmaz
bir özellik demektir.
Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce
ve yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu yüzden Kur’an,
her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip etmiş ve yeryüzünde
Allah’ın hilafetini yüklenecek ve ilahî adaletini arz üzerinde tesis
edecek insanları somut haram ve helallerden uzaklaştırmadan önce, yakîn
bir âhiret (ceza-mükâfat) inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke’de de
böyle olmuş ve namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler
gelmeden önce bu inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve
hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme
istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm’dan uzak
anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen
hemen her şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan,
bu altüst olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği
daha da iyi olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adaletin arz
üzerindeki tesisi de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen,
zulmeden, milyonlarca mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler,
çağdaş firavunlar cezalandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte
bunların nihaî cezasını Allah, âhirete saklamıştır. Adalet konusu, sadece
kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle
de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu,
inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr edenlere ateşten helak vardır.
Yoksa biz, iman edip iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar
gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?” 1068
Bu dünyada sırf Rabbinin rızasını gözeterek her tür meşakkate katlanan,
Allah’ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme gibi her
tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu olarak âhirette bir
1068 38/Sâd, 27-28
• 441 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
karşılığının bulunması gerekir. Gerçi bir müslüman, dünyada sırf Rabbine
olan bağlılığından dolayı gördüğü eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz;
aksine O’nun katında daha fazla yükselir.
Bugün yaşadığımız toplumda âhiret inancı, bir mit ve hurâfeler yığını
olarak yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği her tür dinamizm, coşkunluk
ve aşktan fersah fersah uzaktadırlar. Bu avamî anlayış, tevhid bilincine
sahip mücadeleci müslümanlar için geçerli değildir. Avamdan, ya da
ehl-i dünyadan birisi yaşadığı hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince âhirete
inanmaktadır ve büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
“Hayır, hayır; gerçekten o bir öğüttür.” (54. Âyet)
“Hayır! Gerçekten o bir öğüttür.” Yine yüz çevirmekten vazgeçmeleri
istenmektedir. Çünkü Kur’an yeterli bir öğüttür. Gerçek şu ki Kur’an bir
öğüttür ve onlara Kur’an yeter. Çünkü o en hayırlı öğüt ve hatırlatmadır.
Ondan öğüt almak, onu ihmal etmemek isteyen bir kimse öğüt alır. Çünkü
Kur’an son derece beliğ bir öğüttür ve şifa verici bir hatırlatmadır.
Kur’an’ı, özellikle az önce geçen âyetleri indî yorumlarla yorumlayıp
Peygamber’in ve ashâbın hiç anlamadığı şekilde farklılıklara giden hurufîlere,
19’culara duyrulur: Kur’an bir şifre kitabı değildir; o bir öğüttür. Kim
İlâhî öğütleri dinlerse o hidâyete ulaşır. Kur’an aynı zamanda hidâyet kitabıdır.
“Artık kim dilerse ondan öğüt alır.” (55. Âyet)
“Kim” ondan öğüt almak “dilerse ondan öğüt alır.” Onu okur ve onunla
öğüt alır. Kim Allah’ı seçerse ancak kendini kurtarmış olur.
“Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir…” 1069
“Kim hidâyet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur;
kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr,
başkasının günah yükünü üstlenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe
(kimseye) azap edecek değiliz.” 1070
1069 17/İsrâ, 9
1070 17/İsrâ, 15
• 442 •
Ahmed Kalkan
“Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya
lâyık O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır.” (56. Âyet)
“Allah dilemedikçe de öğüt almazlar…” Yani, Allah rahmetiyle onları
-kendi içlerinden gelerek- doğru seçimde bulunabilmeleri için kalplerini
ve zihinlerini hakikati kabule açık kılmadıkça.
“İşte o kendisinden sakınılıp korkulmaya lâyık olandır.” Onun
cezalandırmasından
sakınmaya, korkulmaya değer. Başkalarının cehennemi
yok ki, korkasınız. Başkaları gerçek ilâh değil ki…
“…bağışlamak da O’na yaraşır.” Yeter ki hatanı kabul et, af dile…
Kendisine
karşı takvâlı hareket edenleri bağışlamak O’na yakışır; size de
O’na iman edip tevbe ve af dilemek…
Bu kâinatta Allah’a rağmen bir şey meydana gelmez. Onların Kur’an’ı
hatırlayıp, ondan öğüt almaları ancak
Allah’ın dilemesi ile olur. O takva
sahiplerinin Ona isyanı gerektiren hususları terkedip Ona itaat olan işleri
yapmak suretiyle kendisinden sa-kınılmaya, korkulmaya lâyık olandır.
Aynı şekilde O müminlerin kusurlu hareket edip işledikleri günahları da
bağışlayandır. Günahkârlardan tevbe edenlerin tevbesini kabul edip, günahlarını
bağışlayan da O’dur.
Enes b. Mâlik’in (r.a.) rivâyetine göre Peygamber (s.a.s.) bu âyeti tefsir
ederek buyurdu ki: “Kudret ve azameti pek üstün olan Rabbiniz size diyor ki:
Ben kendisinden korkulmaya
lâyık olanım. Dolayısıyla Benimle birlikte başka
bir ilâha ibâdet olunmasın. Kim Benimle birlikte başka birisini ilâh kabul
etmekten sakınırsa, Ben de onun (günahlarını) bağışlarım.” 1071
Öğüt almamanın asıl sebebini açıklamakta, Yüce Allah’ın kemal derecesindeki
heybetini dile getiren hususları zikretmektedir. Bu ise O’nun
kahredicilik vasfına sahip olmasıdır. Yani bu sebepten dolayı Allah’tan
korkulmalıdır.
Aynı şekilde rahmetinin ümit edilmesini gerektiren lütufkârlık
sıfatı da vardır:
1071 Ahmed bin Hanbel, Tirmizî, İbn Mâce ve Nesâi
• 443 •
Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
53-56: Yüce Allah işi yokuşa sürmeleri ve ayak diretmeleri sebebiyle
isteklerini
kabul etmedi. Aksine onlara mucize teklifinde bulunmaktan
vazgeçmelerini
istedi, Kur’an-ı Kerim’in niteliklerini ve ondan öğüt
almamalarının
aslî nedenini: “Asla” buyruğu ile açıklamaktadır. Yani böyle
bir şey olmayacaktır
ve ben onlara temenni ettiklerini vermeyeceğim.
Çünkü onlar âhiretten korkmazlar. Buna sebep de dünyaya aldanmalarıdır.
Şüphesiz ki Kur’an bir öğüttür, dileyen ondan öğüt alır. Fakat onlar Yüce
Allah’ın bunu kendileri için istemedikçe öğüt alamazlar, hatırlayamazlar.
Yüce Allah’tan da kullarının korkması, Onun cezalandırmasından çekinmeleri
ve böylelikle
Ona iman edip, itaat etmeleri gerekir. O buna lâyıktır
ve şüphesiz o iman edip, itaat ettikleri takdirde geçmişteki küfürlerini de
bağışlamaya ehildir. 1072
Sûrede Hz. Peygamberin hayatından bir kesit ele alınmış, ona dini tebliğ
görevini
yerine getirmesi, inkârcıları uyarması ve bu konuda karşılaşacağı
sıkıntılara
katlanması emredilmiştir. Kıyâmet günün sıkıntılarından
söz edilmiş, Kur’an’a sihir ve beşer sözü diyerek onu reddeden müşriklerin
yakıcı cehenneme sürüklenecekleri
haber verilmiştir. Meleklerden ve kitap
ehlinden, cehennemin görevlilerinden
söz edilmiştir. Sûrede ayrıca inkârcıların
cehenneme girmelerinin sebebi hakkında mü’minlerle aralarında
geçen bir konuşmaya yer verilmiş ve inkârcıların haktan yüz çevirmelerinin
sebepleri anlatılarak sûre sona ermiştir.
* * *
1072 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/235-236
Müddessir Sûresi ile İlgili Sınav Soruları
(Cevaplanması gereken toplam 40 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
üzerinden 2,5 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
1) Müddessir sûresi hakkında aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a- Müddessir sûresi, Peygamber’e (s.a.s.) dâvetinin başlangıç dönemlerindeki
birtakım irşadları, şirkin önderlerinden birisine birtakım
tehditleri ve cehennemin niteliklerini ihtivâ etmektedir. Sûre, Peygamber’i
(s.a.s.) Rabbine dâvet etmek, kâfirleri uyarıp korkutmak,
günahkârların eziyetlerine karşı da sabretmek yükümlülüğünü belirterek
başlamaktadır.
b- Müddessir sûresi, Nüzul sırasına göre 4. sûre, Mushaf tertibine göre
ise 74. sıradadır. 56 âyettir. Müzzemmil sûresinden sonra nâzil olmuştur.
Sûre; adını, birinci âyette geçen ve “bürünüp sarınan” anlamına
gelen “müddessir” kelimesinden almıştır. Bu sûreye Peygamber’e (s.a.)
nitelik olarak zikredilen bu vasıf ile başladığından ötürü Müddessir
sûresi adı verilmiştir. Müddessir, uyumak ya da ısınmak amacıyla elbisesine
sarınıp bürünen kimse demektir. Adını ilk âyetinde geçen,
örtüye bürünen anlamındaki “müddessir” kelimesinden almıştır.
Alak sûresi peygamberliği, Müddessir sûresi de risâletin misyonunu
başlatan ilk sûre olmuştur.
c- Sûrede Hz. Peygamberin hayatından bir kesit ele alınmış, ona dini
tebliğ görevini yerine getirmesi, inkârcı kâfirleri uyarması ve bu konuda
karşılaşacağı sıkıntılara katlanması emredilmiştir. Kıyamet günün
sıkıntılarından söz edilmiş, Kur’an’a sihir ve beşer sözü diyerek
onu reddeden müşriklerin yakıcı cehenneme sürüklenecekleri haber
verilmiştir. Sûrede ayrıca kâfirlerin cehenneme girmelerinin sebebi
hakkında müminlerle aralarında geçen bir konuşmaya yer verilmiş ve
inkârcı kâfirlerin haktan yüz çevirmelerinin sebepleri anlatılarak sûre
sona ermiştir.
d- Müddessir sûresi şû âyetlerle başlar: “Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)!
Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl).
Yahut bunu biraz azalt. Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı da tane tane oku.
Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz…”
2) Sakar adı verilen cehennem ateşi hakkındaki yargılardan hangisi
yanlıştır?
a- O, kâfirleri ne öldürüp bırakır, ne de azaptan vazgeçer.
b- Onun ateşi kırmızı değil, karadır, kapkara.
c- İnsanın derisini kavurarak ona değişmez gerçeği gösterir.
d- Onun üzerinde muhâfızlık yapan on dokuz melek vardır.
3) Sakar adlı cehennem ile cezalandırılmaya sebep olarak gösterilenler
arasında aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a- Namaz kılanlardan olmamak ve yoksulu doyurmamak
b- Bâtıla dalanlarla birlikte dalıp gitmek
c- Tâğutlara hiçbir şeyi şirk koşmamak
d- Âhireti, hesap gününü yalanlamak
4) Müddessir sûresinin 40-42. âyetlerinde: “Cennetlerde soruştururlar.
Suçlular/günahkârlar hakkında. Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir?” buyrulmaktadır.
Bu âyetlerde geçen “mücrimler/günahkârlar” ve işledikleri
günahla ilgili sünnetullah (Allah’ın değişmez yasaları) konusunda aşağıdaki
ifadelerden hangisi doğru değildir?
a- Musîbetlerin tümünün sebebi, günahlardır. Kime çok musîbet gelmişse,
onun çok günah işlediği anlaşılmış olur.
b- Kötülüğün cezası kötülüktür; Bir günah işleyen, sadece onun kadar
(günahının misliyle) cezalandırılır.
c- Kötülüğe/günaha seyirci kalıp rızâ göstermek, toplumun genelinin
cezasını gerektiren bir günahtır.
d- Her musîbetin sebebi günah olmamasına rağmen, günah ve isyanlar
musîbet sebebidir.
5) Bilindiği gibi, Müddessir sûresinin 39-42. âyetlerinde sakar adlı cehenneme
giden günahkârlardan bahsedilmektedir. Günah konusunda
aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi tümüyle doğru değildir?
a- Büyük günah işleyen mü’minlerin bu günahlarından dolayı kâfir
olup olmayacakları meselesi, bazı İslâm mezheplerince tartışılan bir
konudur. O yüzden ehl-i sünnete ve diğer mezheplere göre günahlar
imanı gidermese bile, samimi bir tevbeyle dönüş yapılana kadar imanın
kemâl ve kalitesini, gönüldeki takvâyı giderir.
b- Günahı savunma, başka suçlu bulup kendini temize çıkarma, Allah’ın
yasağına rağmen mantığını kullanıp günahın sebebini anlamadığından
onu normal görme, secde etmeme günahı ve gerekçesiyle
ortaya çıkan İblis/Şeytan tavrıdır.
c- Günah işlememeye çalışmak önemlidir, ama ondan daha önemlisi,
günaha karşı tavırdır. Ancak hata ile, yanılarak ya da bir anlık şeytana
uyarak günah işleyen mü’min, hatasında ısrar etmeyip hemen ondan
vazgeçecek, pişmanlıkla tevbe çeşmesinde arınacaktır.
d- Hıristiyanlıktaki aslî günah anlayışı gibi babanın günahı oğluna
miras kalmaz. Kimse, kendisinin bizzat işlemediği günahtan dolayı
suçlanamaz. O yüzden başkasının işlediği bir günah yüzünden, ona
seyirci kalan, râzı olup tepki göstermeyen, günahı emrederek, onun
işlenmesine izin vererek vesîle olanlar, günahkâr kabul edilip suçlanamazlar.
6) Müddessir sûresi 53. âyette: “Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar.”
denilir. Âhiret bilincine sahip olmak ve dünya-âhiret dengesi
sağlamak için dünya, doğru değerlendirilmelidir. Dünya konusunda aşağıdaki
değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a- Dünya oyun ve eğlenceden, süs ve övünmeden geçici bir faydalanmadan
ibarettir.
b- Müslüman, âhiret endişesiyle yaşaması gerektiği için dünya ile ilgilenmemeli;
dünyayı, onu tercih edenlere bırakmalıdır.
c- Dünya, hakiki mânâda huzur ve rahatın bulunduğu gerçek vatanımız
değildir.
d- Dünyada imtihan vesilesi olarak kadınlar, evlatlar, altın ve gümüşler,
iyi binekler sevdirilmiştir.
7) Müddessir sûresinin 31. âyetinde kalplerinde hastalık olanlardan
bahsedilir. Kalbin hastalığı, fesadı, bozukluğuyla ilgili olarak meşhur bir
hadis vardır. “Dikkat! Gerçekten vücutta bir et parçası vardır; o doğru
olursa bütün vücut doğru olur. O fesada uğrar, bozulursa bütün vücut
bozuk olur. Dikkat, o ........” Bu meşhur hadis-i şerifte boş bırakılan yere
gelmesi gereken kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
a- kulaktır b- dildir c- eldir d- kalptir
8) Müddessir sûresinin ilk âyetlerinde emredilen; lugat anlamı, tehlikeyi
haber verip sakındırmak, uyarmak, ikaz, ihtar olan, Kur’anî kavram olarak
da Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla kullarını uyarıp kötü âkibetten
sakındırmasına ne denilir?
a- inzar b- nezîr c- ıslah d- münzir
9) Seçeneklerden hangisi, “din günü” kavramının ifade ettiği anlamlardan
biri değildir?
a- Allah’ın bütün kullarına merhametinin görüleceği “Rahmet günü”
b- Hayrın hayır; şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”
c- Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”
d- İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
görüleceği “Hesap günü”
10) Müddessir sûresi ikinci âyette: “Kum fe enzir; kalk ve inzâr et/
uyar!” buyrulur. Bir uyarının, propaganda değil de; gerçek bir “inzâr”
olabilmesi için bazı şartlar gerekir. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi inzâr
için gerekli şartlardan biri değildir? Yani, inzâr konusunda aşağıdaki yargılardan
hangisi yanlıştır?
a- Uyarının, kesin vahyî gerçeklerle ilgili olması ve karşı çıkanın Allah’a
(O’nun hükümlerine) karşı çıktığının belirgin olması
b- Uyarıda muhâtabın sınırsız olması; tanıdık ve yabancı demeden
herkese tebliğin ulaştırılmaya çalışılmasıyla birlikte, yakın çevrenin
ihmal edilmemesi, hatta imkân nispetinde yakın çevreye öncelik verilmesi
c- Uyarı ve dâvetin açıktan değil; gizli olarak yapılması ve kalbi mühürlü
olan kimselere değil; gerçeği araştıran kimselere hakkın ulaştırılması
d- İçine bâtıl karışmamış hakkın tebliğ edilmesi; Tevhidin kişisel ve
toplumsal alana yayılması/taşınması; uyarıda bunların ana konuyu
teşkil etmesi
11) Müddessir sûresi 31. âyetinde: “…Kalplerinde bir hastalık olanlar
ile kâfirler de şöyle desin…” denilir. Kalbin hastalığı ve mühürlenmesiyle
ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a- Kalbin hastalığı; kibir, hayasızlık gibi kötü ahlak ve kötü huylarla
ilgili, yani günah işlemekle ortaya çıkar. Tevbe edilip güzel amellerle
silinmedikçe kalpte leke halindeki bu hastalık büyür ve giderek tüm
kalbi kaplar.
b- Kalbin mühürlenmesi, sebep değil; sonuçtur. Tertemiz bir kalple
dünyaya gelen insan, günah işleyerek kirlettiği kalbini, günahlarda
ısrar etmek ve imana karşı olumsuz ve inatçı bir tavır takınarak, mikropların
tümüyle kalbini kaplamasına sebep olacak davranış ve inançta
bulunması sebebiyle kalp mühürlenir.
c- Kalbin selim vasfını, sağlığını korumak için, onu şirk ve küfür başta
olmak üzere haramlardan korumak; bedenin sağlığı için gerekli gıdalar
gibi, kalbe lazım olan ibadet, zikir, tefekkür gibi gıdalarla kalbi
yeterli ve dengeli beslemek şarttır.
d- Kâfir ve münafıkların kalbinde hastalık vardır. Allah da onların
hastalığını arttırmıştır. Allah, tüm kâfir ve münafıkların kalbini ve kulaklarını
mühürlemiştir. Onların gözlerinde de perdeler vardır. Kalpleri
mühürlü olduğu için, bu sebepten dolayı onlar iman etmezler.
12) “Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir? Derler ki: ‘Namaz kılanlardan
değildik.” (74/Müddessir, 42-43. âyet). Mücrimlerin/günahkârların “namaz
kılanlardan” ifadesi, farz namazları cemaatle kılmayı işaret etmekte
ve Müslümanların cemaat halinde olmalarını çağrıştırmaktadır. Kur’an’da
emredilen “cemaat”, en geniş anlamda aşağıdaki ifadelerden hangisinde
doğru olarak tanımlanmıştır?
a- Aynı dine inanan, aynı kıbleye yönelen, aynı fikir ve inanç etrafında
bir araya gelen insanların oluşturduğu ümmet topluluğuna cemaat
denir.
b- Cemaat, rastgele, tesadüfen oluşan veya şartların bir araya getirdiği
insan grubu demektir.
c- Üyelerin yaptıklarının bilincinde olsun veya olmasın, şuurlu veya
şuursuz kalabalığa, bir araya gelmiş kitleye denir.
d- Cemaat, namazdan namaza bir araya gelen, o semtteki câmiye devam
eden müslümanların oluşturduğu beraber namaz kılma eylemlerine
ve bu toplu ibadete katılanlara denir.
13) Müddessir sûresi 46. âyetinde sakar adlı cehennemde azap görenlerin
din gününü yalanladıkları belirtilir. Din günü ile ilgili olarak aşağıdaki
ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- “Din gününün sahibi” ifadesinden insanın ve kâinatın boşuna yaratılmadığı
ve iyi kötü her amelin karşılığının görüleceği anlaşılır.
b- Din günü, Allah’ın ödül ve cezasının bir gereğidir. Din gününe, âhirete
inanmamak, ilâhi adaleti istememek demektir.
c- Din gününe, âhirete inanmak, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa
ve kronik bir hastalığa dönüşmesini engeller.
d- Din günü inancı, insanın dünyayı önemsemeyip sadece ahirete değer
vermesi bilincini oluşturur.
14) Müddessir sûresi 23. âyette “Sonra da sırt döndü ve müstekbirlik
yaptı, büyüklük tasladı.” denmektedir. “Müstekbir” karakteri hakkında
aşağıdaki hükümlerden hangisi doğrudur?
a- Müstekbirler, halkın inancını bile paylaşmayan, kendi hevâlarından
başka ilâh kabul etmeyen menfaatçi tiplerdir.
b- Peygamberlere ilk inanan insanlar, müstekbirler olmuştur. Peygamberimiz’e
Mekke’de iman edenlerin, yani ilk müslümanların çoğu bu
sınıftandır.
c- Her müslüman, müstekbir olmaya çalışmalı, İslâm tarihindeki
meşhur müstekbir kahramanları örnek almalıdır.
d- Kâfirlerin tümü müstekbirdir. Hıristiyanlar ve özellikle ruhban sınıfı
aşırı derecede müstekbirdir.
15) Bilindiği gibi “müstekbir” kavramının zıddı “müstaz’af ”tır. Müstaz’af
insanlar, Kur’an’a göre aralarında önemli farklar bulunan çeşitli
gruplara ayrılırlar. Allah tarafından yeryüzünde halife ve vâris kılınma
vaad edilen müstaz’af sınıf hangisidir?
a- Müstekbirlerce ezilen, onların da ister istemez zâlim müstekbirlere
yardımcı olduğu, hizmetlerinde çalıştığı, ezilmişliği kabul edip halinden
şikâyetçi olmayan mazlumlar.
b- Cihâda ve hicrete gücü yetmeyen zayıf, hasta, ihtiyar ve çocuklar.
c- Müstekbirlerce ezilmeye çalışılan güçsüz, zayıf ama imanlı veya
tebliğe açık köleler, yalınayaklar, fakir insanlar.
d- Allah yolunda mallarını infak eden zengin müslümanlar, makam
ve ünvan sahibi müttakî mü’minler
16) Müddessir sûresi 31. âyette geçen; lütuf ile olan rehberliğe, yol gösterip
kılavuzluk yapmaya, hayra ulaştırmaya ve hayırda muvaffak kılmaya
Kur’ânî terim olarak ne ad verilir?
a- Sırat-ı Müstakim b- Hidâyet c- Takva d- Felâh
17) Müddessir sûresi 48. âyette “Artık şefaatçilerin şefaati onlara bir
fayda vermez.” denilmektedir. Şefaat konusunda aşağıdaki yargılardan
hangisi yanlıştır?
a- Sahte tanrıların, putların şefaati olmaz. Müşriklerin putlarıyla ilgili
şefaat beklentileri boşunadır.
b- Kur’an’da (şahs-ı muayyen/belirli kişi -isim- olarak, kimin veya
kimlerin şefaat etme izni/yetkisi alacağı belli olmadığı gibi; muayyen
şahıs olarak kime veya kimlere şefaat edileceği de belirtilmemiştir.
c- Şefaate güvenip sâlih amelleri terk etmek Kur’an’da açıklanan şefaat
anlayışına terstir.
d- Şefaat, sadece âhirette olur ve her şefaat güzeldir; dolayısıyla dünyevî
şefaat ve kötü şefaat olmaz.
18) Sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli mâdenlerin saflığını anlamak
için onları ateşte eritmek, deneme ve imtihana tâbi tutmak anlamlarına
gelen Kur’an kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
a- adâvet b- sihir c- gazap d- fitne
19) Müddessir sûresinin 7. âyetinde “Ve Rabbin için sabret! ‘Sabırla
Rabbine yönel!)” diye emredilmektedir. Sabır konusunda aşağıdaki ifadelerden
hangisi yanlıştır?
a- Sabır, mü’minin silâhıdır. Namazla birlikte Allah’a dua etmenin temel
vesilelerinden biridir.
b- Sabır özgürlüktür; Sahte tanrıların, egemen güçlerin, zâlimlerin ve
nefsin emirlerine karşı direnip teslim olmamaktır.
c- İlk sarsıntıda sabır göstermek kolaydır; Sabrın kemâli, zor olayların
sonunda gösterilen sabırdır.
d- Belâ, musibet ve zorluklar, en çok peygamberlere ve sâlih amel işleyen
müttakî müslümanlara gelir.
20) Bilindiği gibi Müddessir sûresinde mal çokluğunun fitne olduğuna
işaret edilir, yoksula yedirmemenin cehenneme girme sebeplerinden
biri olduğu belirtilir. Dünyevîleşmenin dünyada bile feci sonucunu belirten
bir hadis vardır: “Sayıları çok olduğu halde, müslümanların kâfirlerin
elinde, selin içindeki çer-çöp gibi olacağı”nı bildiren bu hadis-i şerifteki bu
durumun sebebi olarak gösterilen “dünyayı fazlaca sevip ölümden fazlaca
korkmak” anlamına gelen Arapça kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a- fitne b- vehen c- şirk d- dünyevîleşmek
21) Müddessir sûresi 31. âyette bahsi geçen; sapmak, şaşmak, karanlıkta
kalmak, bocalamak ve kaosa yenik düşmek; Doğru yoldan bile bile
veya iğfâle kapılarak sapmaya Kur’an terminolojisinde ne ad verilir?
a- Hidâyet b- Fücur c- Dalâlet d- Fısk
22) Bilindiği gibi, Müddessir sûresi 23. âyette istikbâr eden bir müşrikten
bahsedilir. “İstikbâr” konusundaki değerlendirmelerle ilgili olarak
seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a- Aşağı görülüp sömürülmek üzere zayıf bırakılmış kimselere istikbâr
eden anlamında müstekbir denilir. Bu yüzden, tâğutların idaresi
altındaki mazlum halk kesimi, zavallı müstekbirler yığınıdır.
b- İstikbâr; büyüklük taslamak, büyüklük kuruntusu içinde olmak demektir.
c- İlk istikbâra kapılan İblis’tir. O, Hz. Âdem’e secde emrine istikbârı
yüzünden karşı geldi.
d- İstikbâr içinde olanlara müstekbir denilir. İstikbarın karşıtı istiz’âftır;
müstekbirin karşıtı da müstaz’af.
23) Lügat anlamı, “büyüklenmek, kendini büyük görmek, böbürlenmek,
diğer insanları küçük görmek” olan; terim olarak “Allah’a karşı kendini
yeterli görerek isyan etme, Allah’ın hâkimiyetini reddetme, insanlara
karşı kibirlenerek onlar üzerinde zorla egemenlik kurma anlayışı”na ne
denir?
a- istiğnâ b- istiz’âf c- istikbâr d- istihzâ
24) Müddessir sûresi 31. âyette meleklerin sayısının küfürde ısrar
edenler için fitne kılındığı vurgulanır. Burada geçen fitne kavramından
yola çıkarak; İslâm tarihinde ilk fitne olarak kabul edilen olay, aşağıdakilerden
hangisidir?
a- Kerbelâ fâciası; Hz. Hüseyin’in “müslümanım” diyenlerce şehid
edilmesi
b- Hz. Osman’ın şehid edilmesi; Binlerce sahâbenin gözü önünde,
onların müdâhale etmediği konumda Mısır’dan gelen “müslümanlar”
eliyle Halife’nin öldürülmesi
c- Cemel ve Sıffîn vakaları; Ashâbın karşılıklı ordular halinde birbirleriyle
savaşması
d- Muâviye’nin İslâm’ın tasvip etmediği bir krallık özelliği olan, babadan
oğula yönetimin devredilmesi anlayışını benimseyerek içkici oğlu
Yezid’e, kendi hayatında kılıç zoruyla bey’at alması
25) Müddessir sûresinin başlarında Rabbimiz için yapmamız emredilen;
kelime anlamı olarak; “(aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda)
nefsi hapsetme, kendine hâkim olma, ayak direme, tahammül etme”,
Kur’anî kavram olarak, “İslâm’ı nefsimize ve hayata hâkim kılma mücadelesinde
iç ve dış düşmanlarımızdan gelen zorluklara göğüs gerip yılgınlık
göstermeyerek aktif bir direnişte bulunma”ya kavram olarak ne ad verilir?
a- akıl b- hak c- şükür d- sabır
26) Bilindiği gibi, Müddessir sûresinin 56. Âyetinde “…bağışlamak da
O’na yaraşır.” buyrulmaktadır. Allah’ın bağışlaması ve rahmeti -özellikle
Bakara sûresi 157. âyete göre- kimler içindir?
a- Nâfile ibâdetlere ve özellikle misvak kullanmaya özen gösterenler
için
b- Allah’tan gelen her türlü musîbet ve sınavı büyük bir sabırla karşılayanlar
için
c- Felâketler ve zulümler karşısında sesini çıkarmayanlar için
d- “Allah ğafûr ve rahîmdir” deyip günah işledikten sonra, ölmeye
yakın tevbe edenler için
“…… tamamen yok edilinceye ve …… de yalnız …… oluncaya kadar
onlarla (kâfirlerle) …… .”
27) Fitne konusunda müslümanların görevlerini bildiren Bakara, 193
ve Enfâl sûresi âyetlerin meâli olan yukarıdaki ifadede boş bırakılan yerlere,
aşağıdaki seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a- fitne; hüküm; İslâm’ın; cihad edin
b- fesat; egemenlik; Allah’ın; uğraşın
c- fitne; din; Allah’ın; savaşın
d- küfür, din; müslümanların; tebliğ edin
28) Müddessir sûresi 40-42. Âyetlerde: “Onlar soruştururlar. Mücrimler
(suçlular, günahkârlar) hakkında. Sizi sakar’a sürükleyip iten nedir?”
denilir. Bu âyetten günahkârlığın cehennem sebebi olduğu anlaşılmaktadır.
Benzer bir âyette “Hayır! Kim bir kötülük eder de onun kötülüğü
kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada
devamlı kalırlar.” (2/Bakara, 81). Bu âyet-i kerime, kötülüğün/günahın insanı
tümüyle kuşatarak ebedî cehennemlik yapacağını belirtiliyor. Bilindiği
gibi, affedilmeyen tek günah, şirktir. Demek, bazı günahlar işlene işlene
sahibini şirke/küfre götürmekte ve ebedî cehennemlik yapmaktadır. Günahın
insanı küfre götürmesi konusunda, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a- Günahın haram olduğunu kabul etmemek; Allah’ın haram saydığını
helâl kabul etmek
b- Önemli bir farzı, herkesin bileceği şekilde açıktan terk etmek, meselâ
Ramazan’da oruç yemek.
c- Günahı meşrûlaştırmak, ameliyle helâl kabul ettiğini göstermek;
başkasını harama teşvik etmek, zorlamak
d- Günah işlediğinden dolayı kalbinde sıkıntı ve rahatsızlık duymamak,
günahı normal görmek, meselâ harama besmele çekmek
29) Cehennem veya cehennem ateşi anlamında kullanılan Arapça bir
kelime ve Kur’an kavramıdır. Kâfirler ve mücrimler, bu ateş azabı içerisinde
ne ölüp kurtulabilecekler ne de salıverileceklerdir. Onların azabı sürekli
bir dönüşümle devam edecektir. Bu ateş azabına çarptırılacak olanların
bir kısmı “namazlarını terk edenler, yoksulları doyurmayanlar, günahkârlarla
birlikte bâtıla dalanlar ve hesap gününü yalanlamaya kalkışanlardır.”
Müddessir sûresinde bahsedilen bu cehennem tabakasının adı nedir?
a- yakar b- nakar c- sakar d- dakar
30) Arapça’da daha önceleri, bir şeyin özünü, kendisini belirten zamir
olarak kullanıldığı halde, sonradan bu anlama ilâve olarak yirmiyi aşkın
mânâyı dile getirecek biçimde kullanılmaya başlanan, “ruh, can, kan, benlik,
kalp, iç, cevher, kimse, büyüklük, yücelik, irâde gibi anlamlarda kullanılan
ve Kur’an’da da zamir biçiminden başka, daha çok ruh ve can anlamlarında
kullanılan, tasavvufun etkisiyle halk arasında, öldürülüp yok
edilmesi gereken kötülüğün kaynağı şeklinde anlam kayması geçiren ve
Müddessir sûresi 38. Âyetinde geçen kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
a- Kalp b- Ruh c- Can d- Nefis
31) Müddessir sûresinin 24. Âyetinde: Velid bin Muğîre’nin “Bu, nakledile
gelen bir sihirden başka değil” dediği belirtilir. O günkü Araplar ve
bugünkü insanların çoğu sihrin/büyünün yapılmasında cinlerin kullanıldığını
ileri sürerler. Cinlerle ilgili, aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
a- Cin kelimesi; açık, insan duygularına yönelik zâhir, insanın tümüyle
kavrayabileceği, görünebilen varlık anlamına gelir.
b- Cinler de insanlar gibi ibâdet için yaratılmışlardır. Aynen insanlar
gibi mü’minleri ve kâfirleri vardır.
c- Cinler, cisim olarak insanlara benzerler; o yüzden insanlarla evlenebilirler.
İnsanlara musallat olabilirler ve onlar üzerinde egemenlik
kurabilirler.
d- Sâra (epilepsi) ve halk arasında “inme” denilen felç, cinlerin insanlara
verdiği büyük zararlardandır; yani bunlar, cin çarpmasından
meydana gelmiş ruhî hastalıklardır.
32) Sihir konusuyla ilgili, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a- Sihir, Kur’ân-ı Kerim’de daha çok Hz. İsa’nın büyücülerle mücâdelesi
bağlamında konu edilmiştir. Hz. İsa, sihirbazlarla yaptığı mücâdelelerin
bazısında yenilmiştir.
b- Câhiliyye mensubu müşrikler, peygamberlere karşı çıkarken; onlara,
getirdikleri vahye ve gösterdikleri mûcizelere “bu bir sihirdir/büyüdür”
diye, bile bile iftira etmişlerdir.
c- Fayda ve zarar konusundaki anlayışla tevhidi zedelediğinden, korku
ve vehimlere sebep olduğundan ötürü sihir ve büyü yapmak, büyük
günahlardan sayılır ve şirk kabul edilir.
d- Sihrin bir aldatma, göz bağlama, el çabukluğu ve bazı teknik hilelere
dayanan bir yanılsama mı, yoksa gerçekten insan zihni ve duyularına,
hatta bedenine gerçek bir müdâhale mi olduğu, yani sihrin etkisinin
olup olmadığı, İslâm ulemâsı arasında tartışmalı bir konudur.
33) Bakara sûresi, 102. âyet, bilindiği gibi sihirle ilgili Kur’an’da en geniş
bilgi veren âyettir. Bu âyette ifade edildiğine göre, kötülük yapmaları
ve özellikle karı-koca arasını açmaları için insanlara sihir öğretenler kimlerdir?
a- Cinler b- melekler c- insanlar d- şeytanlar
34) Müddessir sûresi 31. âyetinde geçen; halk arasında kabul görüp
yayılmış, teşbihe/benzetmeye dayalı, içerisinde bir düstûr ve hikmet taşıyan
kinâyeli veciz söz, atasözü, deyim, misal/örnek anlamlarına gelen ve
Kur’an’ın edebî ifâde şekillerinden, üslûp özelliklerinden biri olan Kur’an
kavramı nedir?
a- Mesel b- Kıssa c- Sünnetullah d- Hücûd
35) Müddessir sûresi 23. âyette geçen istikbâr sahibi, istikbâr eden anlamına
gelen “müstekbir” için, aşağıdaki yargılardan hangisi doğrudur?
a- Firavun başta olmak üzere, tâğutlar ve zâlim kâfirler müstekbirdir.
b- Hz. Âdem gibi olmak (adam olmak) için gücümüzün yettiği kadar
müstekbir olmamız lâzımdır.
c- Aşağı görülüp sömürülmek üzere zayıf bırakılmış kimselere müstekbir
denir.
d- Müstaz’aflar, müstekbirler sayesinde, müstekbirleri köleleştirerek
zulümlerini sürdürürler.
36) Müddessir sûresinde verilen malla yetinmeyen müşrik bir karakterle ilgili
anlatılanlardan yola çıkılarak; Kur’an’ın vurgusuna göre; mallar ve çocukların insanlara
lutfedilmesinin sebebi nedir?
a- Onlarla iftihar edilip gururlanılması
b- Bunların dünya işlerinde büyük faydalarından dolayı, sahip olmayanın yarım
insan sayılması
c- Zenginlik, çokluk ve övünç vâsıtası olması
d- Fitne/imtihan aracı olması
37) Müddessir sûresinde emredilen bir güzellik hakkında müjdeli bir hadis vardır:
“Mü’minin işi tuhaftır; her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine özgüdür. Sevindirici
bir işle karşılaşırsa ............ , o işi kendisi hakkında ............ olur. Üzücü bir işle karşılaşsa
........ , o işi kendisi için hayırlı olur.” Sahih-i Müslim’de ve Ahmed bin Hanbel’in
Müsned’inde yer alan bu meşhur hadis-i şerifteki boş bırakılan yerlere sırasıyla seçeneklerden
hangisi gelmelidir.
a- şükreder, hayırlı, sabreder
b- ihsân eder, hayır, dayanır
c- sevinir, sevap, üzülür
d- şımarmaz, ibâdet, sabreder
38) Bilindiği gibi, Müddessir sûresi 11-16. âyetlerde: “Kendisini tek olarak yarattığımı
Bana bırak! Ki Ben ona alabildiğine mal verdim. Ve göz önünde çocuklar.
Ve sayısız fırsatlar serdim önüne. Sonra da arttırmamı umar. Hayır, hayır! Çünkü
o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” buyrulmaktadır. Bu âyetlerde, bol bol verildiği
halde arttırılması istenen mal-mülk konusuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi
yanlıştır?
a- Kur’an’a göre mal ve mülkün sahibi Allah’tır; insan sadece emânetçidir.
b- Allah, malı-mülkü dilediğine verir, dilediğinden de alır.
c- Mal, bir fitne/imtihan olduğundan, malını müdâfaa için öldürülen kimse,
büyük günah üzere ölmüş sayılır.
d- Ölmüş (murdar) hayvan eti, bozuk gıdalar, zehirli maddeler gibi insanların
yararlanamayacağı şeyler mal sayılmaz.
39) Müddessir sûresi 38. âyetinde “Her nefis, kazandıkları karşılığında rehin
alınmıştır.” denilir. Tasavvufun savaş ilan ettiği “nefis” kavramının aklanmasıyla ilgili
olarak; Kur’ân-ı Kerim’de nefsin olumsuz yönü “nefs-i emmâre” ifâdesiyle değil;
başka bir kelime ile belirtilir. Lügat anlamı olarak; boş, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara
gelen, terim olarak da; bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık duyarak arzularını
tatmin için Şeriatın dışındaki şeylere meyletmesi anlamına gelen bu kavram nedir?
a- Fısk b- Nefs-i Levvâme c- Fesat d- Hevâ
40) Müddessir sûresinde, Allah’ın öğütlerinden yüz çevirerek uzaklaşanların
durumu, aşağıdaki şıklarda ifade edilen şekillerden hangisi ile tasvir edilmektedir?
a- Aslandan ürküp kaçan merkeplerin durumu gibi
b- tâğutî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen ve kuyruk sallayan
bir köpek gibi
c- Kitaptan beslenip kitaba zarar vermeye çalışan böcekler gibi
d- Dilediği yerde bağırıp dilediği yeri pislediği halde akılsızların kendisine taptığı
kutsal(!) inekler gibi.
* * *
Cevap Anahtarı
1 D 11 D 21 C 31 B
2 B 12 A 22 A 32 A
3 C 13 D 23 C 33 D
4 A 14 D 24 B 34 A
5 D 15 C 25 D 35 B
6 B 16 B 26 A 36 D
7 D 17 D 27 C 37 A
8 A 18 D 28 B 38 C
9 A 19 C 29 C 39 D
10 C 20 B 30 D 40 A
Son Söz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
için…


 
Salı, 12 Ocak 2021 20:56

Müzzemmil Sûresi

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

-ahmed kalkan-
Müzzemmil Sûresi
Tefsiri
“İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
CİLT -3-
Ocak 2016 / İstanbul
Mar’ ruf Yayınları:
Editör:
Tashih:
Kapak & Mizanpaj:
Baskı:
4
Mehmed Bilir
Ma’ ruf Yayınları
Ehl-i Dizayn
STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
Bağcılar/İStanbul
Tel: 0212 446 8846
Sertifika No:12266
MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
Adres:
Tel:
E-Posta:
Web:
İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd. Işık Sk.
No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
(0216) 344 0 342
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
www.marufyayinlari.com
AHMED KALKAN
“İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -3-
Müzzemmil Sûresi Tefsiri
İçindekiler
Önsöz 19
Müzzemmil Sûresi 19
Nüzul Sebebi 26
Bu Âyet Hakkında Bazı Âlimlerin Görüşleri: 27
Âyetin Nüzul Sebebi İle İlgili Rivâyetler: 30
Âyetin Nüzul Sebebi İle İlgili Rivayetler: 34
Âyetin Nüzul Sebebi İle İlgili Rivâyetler: 36
Gece Namazının Mü’minlere Farziyetinin Ne Zaman
Kaldırıldığı Konusunda Âlimlerin Görüşleri: 37
Kur’an’ı Tertîl Üzere Okumanın Anlamı Hakkında Bazı Âlimlerin Görüşleri: 41
Kur’ân-I Kerim’de “Leyl/Gece” Kavramı 58
Gece ve İhyâsı 60
Gece ve Kur’an 61
Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi 64
Zikir 71
Kur’ân-I Kerim’de Zikir Kavramı 73
Zikrin Yozlaştırılması; Zikirde Usûl ve Âdâba Riâyetsizlik 82
Zikri İhyâ Etmek, Zikirle İhyâ Olmak 87
Zikrin Psikolojik Faydaları 95
Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti 101
İlâh Ne Demektir? 103
Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Kavramı 109
Ne Yapmalı? 110
Firavun Niçin ve Nasıl Cezalandırıldı? 122
Kıyâmet ve Dehşeti 128
Kıyâmet ve Âhiret Şuuru 135
Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri 136
İbadette Denge ve Dinde Kolaylık İlkesi 147
İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır! 153
Geleneksel Din Anlayışı ve Yozlaşmasının Sonucu:
Dinin Zorlaştırılması 160
Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü ve Hevâ 162
İktisadî Sorumluluk 174
Allah Günahları Bağışlar 176
Âyetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler 187
Müzzemmil Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar 191
Bu Âyetten Çıkarılan Hükümler 217
Bu Sûrenin Bize Mesajı 219
Genel Tesbitler 220
Bu Sûreden Çıkan Hüküm ve Hikmetler 223
Müzzemmil Sûresinin Getirdiği Başlıca Prensipler 223
Müzzemmil Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 225
Müzzemmil Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 240

İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
!

ithaf
Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
yapan tâvizsiz davetçilere…

• 9 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Önsöz
Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
ufukta görülemedi.
Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
yaşayışa ulaşılamamıştır.
Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
10 •
Ahmed Kalkan
çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
etme yetkisine sahip bulunur.
Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
çalışmışlardır.
Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
yola iletir.” (5/Mâide, 16)
Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
(s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
dilimlerinin adı çağ olamaz.
Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
• 11 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
“Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
(iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
• 12 •
Ahmed Kalkan
götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
Kur’ân 14, hadis no: 2908)
Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
“Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
47, hadis no: 269)
Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
(Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
“Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
(25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
“Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
• 13 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
“falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
“Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
ateşe uzatmaz.
İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul sırasına
göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi, bizim de benzer
aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya, bireyden
cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını öğretmesi açısından
da en faydalı okuyuş biçimidir.
Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
tereddütlerimiz kalmaz.
Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
için istişareden yararlanılır.
“Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
• 14 •
Ahmed Kalkan
Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
selâm olsun!
* * *
• 15 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
 لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
 بسم الله الرحمن الرحي
اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً ۞ نصْفَهُ أَوْ اْنقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً ۞ أَوْ زِدْ عَلَيْهِ Œ ا اْلُزَّمِّلُ ۞ قُ ْ ” أَيُّ َ يَ
شِئَةَ اللَّيْلِ يِ هَ أَشَدُّ  عَلَيْكَ قَوْلا ثَقِيلاً ۞ إِنَّ نَ ž سَنُلْقِ ي  ِتيلاً ۞ إِنَّ ¢ وَرَِّتلْ اْلقُرْآنَ تَ ْ
ارِ سَبْحًا طَوِيلاً ۞ وَاذْكُرْ اسَْ رَبِّكَ وََتبَتَّلْ ¯ اَلنَّ َ ° وَطْئًا وَأَقْوَمُ قِيلاً ۞ إِنَّ لكَ فِ ي
عَلَ ³ ذْهُ وَكِيلاً ۞ وَاصْبِ ْ · قِِ وَاْلَغْرِبِ لاَ إِلََ إِلاَّ هُوَ فَا تَّ خِ
¿ لَيْهِ تبْتِيلا ۞ رَبُّ اْلَ شْ إِ
أُوِ ي ل النَّعْمَةِ وَمَِّلْهُمْ قَلِيلاً ۞ Ç وَاْلُكَذِِّب ي نَ É مَا يقُوُلونَ وَا جْ هُرْهُْ جَ هْرًا ج�َ يِلاً ۞ وَذَرْ نِ ي
رْضُ
أَجُفُ ا ل ¢ مًا ۞ يوْمَ تَ ْ Ï أَِلي  مًا ۞ وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَا بً ÏيÒ إِنَّ لدَْينَا أَنكَلا وَ جَ ِ
أَرْسَلْنَا إَِليْكُْ رَسُولا شَاهِدًا عَلَيْكُْ كََا  وَا جِْ لبَالُ وَكََنتْ ا جِْ لبَالُ كَثِيبًا مَِيلاً ۞ إِنَّ
هُ أَخْذًا وَِبيلاً ۞  أَرْسَلْنَا إِلَ فِرْعَوْنَ رَسُولاً ۞ فَعَصَ فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ فَأَخَذْنَ
عَلُ اْلوِْلدَانَ شِيبًا ۞ السَّمَاءُ مُنْفَطِرٌ بهِ كَنَ وَعْدُهُ · يوْمًا يَ جْ â فَكَيْفَ تتَّقُونَ إِنْ كَفَرْتُ ْ
ذَ إِلَ رَبِّهِ سَِبيلاً ۞ إِنَّ رَبَّكَ يعْلَُ أََّنكَ · نْ شَاءَ ا تَّ خَ ä مَفْعُولاً ۞ إِنَّ هَذِهِ تذْكِرَةٌ فَ َ
مَعَكَ وَالَّلُ يقَدِّرُ اللَّيْلَ ç ي اللَّيْلِ وَِنصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَاِئفَةٌ مِنْ اَّلذِي نَ
é مِنْ ثُلُ ثَ É تَقُومُ أَدْ نَ
صُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُْ فَاقْرَءُوا مَا تيَسََّ مِنْ اْلقُرْآنِ عَلَِ أَنْ · ارَ عَلَِ أَنْ لنْ تُ ْ ¯ وَالنَّ َ
رْضِ يبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ الَّلِ
أَ ا ل° بُونَ فِ ي ë وَآخَرُونَ ي ضْ ِ ì سَيَكُونُ مِنْكُْ مَرْ ضَ
سَِبيلِ الَّلِ فَاقْرَءُوا مَا تيَسََّ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَآُتوا الزَّكَةَ ° وَآخَرُونَ يقَاِتلُونَ فِ ي
ا ³ دُوهُ عِنْدَ الَّلِ هُوَ خَيْ ً · تَ جِ ³ نْفُسِكُْ مِنْ خَيْ ٍ
أَوَأَقْرِضُوا الَّلَ قَرْضًا حَسَنًاوَمَا تقَدِّمُول
 وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا الَّلَ إِنَّ الَّلَ غَفُورٌ رَحِي ٌ
ا” أَيُّ َ يَ : ey اْلُزَّمِّلُ : örtünen Œق ُْ : kalk اللَّيْلَ : geceleyin إِلاَّ : müstesna : قَلِيلا
birazı نصْفَهُ : yarısı kadar أَوْ : yahut اْنقُصْ : eksilt مِنْهُ : ondan قَلِيلا : biraz : أَوْ
veya زِدْ : ekle عَلَيْهِ : üzerine وَرَِّتلْ : oku اْلقُرْآنَ : Kur’an’ı da تيِلا ¢ت َْ : tane tane
 إِنَّ : gerçek şu ki biz žقِ ي سَنُلْ : bırakacağız عَلَيْكَ : sana قَوْلا bir söz ثَقِيلا oldukça
ağır : إِنَّ : doğrusu شِئَةَ نَ : kalkışı اللَّيْلِ : gece يِ هَ أَشَدُّ : daha kuvvetli : وَطْئًا
• 16 •
Ahmed Kalkan
etki bakımından وَأَقْوَمُ : daha sağlamdır قِيلا okumak bakımından : : إِنَّ لكَ
zaten vardır ارِ ¯ اَلنَّ َ °فِ ي : gündüz سَبْحًا : uğraşıların طَوِيلا : uzun وَاذْكُرْ : zikret/
an اسَْ : ismini رَبِّكَ : Rabbinin güzel وََتبَتَّلْ : ve yönel إَِليْهِ : yalnızca O’na
تبْتِيلا : her şeyden kendini çekerek رَبُّ : Rabbidir قِِ
¿ اْلَ شْ : doğunun da
غَْرِبِ وَاْل : batının da لا : yoktur لََإِ : ilâh إِلا : başka هُوَ : O’ndan هذْ· : فاَ ت خَِّ
öyleyse O’nu tut وَكِيلا : vekil ³ وَاصْبِ ْ : sabret عَلَ مَا يقُوُلونَ : söylediklerine
وَا جْ هُرْهُْ : ve onlardan ayrıl جَ هْرًا ج�َ يِلا : güzel bir ayrılıkla É وَذَرْ نِ ي : sen Bana
bırak Ç وَاْلُكَذِِّب ي نَ : yalancıları أُوِ ي ل النَّعْمَةِ : (olan) nimet sahibi وَمَِّلْهُمْ : onlara
mühlet ver قَلِيلا : (bir süre) az إِنَّ : çünkü لدَْينَا : yanımızda var أَنكَلا : ağır
bukağılar مًا ÏيÒ وَ جَ ِ : ve yakıcı bir ateş وَطَعَامًا : bir yiyecek vardır : ذَا غُصَّةٍ
boğazı tıkayan  وَعَذَا بً : ve de bir azab مًا Ï أَِلي : can yakıcı يوْمَ : o gün جُفُ ¢ : ت َْ
sarsılır رْضُ
أََا ل : yeryüzü وَا جِْ لبَالُ : ve dağlar وَكََنتْ : olur ا جِْ لبَالُ : dağlar da
كَثِيبًا : kum gibi مَِيلا : yığılarak akıp dağılan  إِنَّ : şüphesiz Biz : أَرْسَلْنَا
gönderdik إَِليْكُْ : size de رَسُولا : bir rasul شَاهِدًاً : şahid olacak : عَلَيْكُْ
üzerinize كََا أَرْسَلْنَا : gönderdiğimiz gibi إِلَ فِرْعَوْنَ : Firavuna رَسُولا : bir
rasul فَعَصَ : fakat isyan etti فِرْعَوْنُ : Firavun الرَّسُولَ : Rasule هُ فَأَخَذْنَ : Biz de
onu yakaladık أَخْذًا وَِبيلا : müthiş bir şekilde فَكَيْفَ : nasıl : تَتَّقُونَ
kendinizi koruyacaksınız â إنِْ كَفرَْ تُ : ederseniz âreğer ink يوْمًا : bir gün ki
(öyle) عَلُ ·يَ جْ : yapar اْلوِْلدَانَ : çocukları شِيبًا : ihtiyar السَّمَاءُ : gök bile : مُنْفَطِرٌ
yarılmıştır بهِ : bu sebeple كَنَ وَعْدُهُ : diOnun vaa : مَفْعُولا
gerçekleştirilmiştir إِنَّ هَذِهِ : şüphesiz bu تذْكِرَةٌ : bir öğüttür نْäفَ َ : Kim ki
شَاءَ : diledi ذََ· ا ت خَّ : edindi إِلَ رَبِّهِ : Rabbine doğru سَِبيلا : yol إِنَّ : şüphesiz رَبَّكَ : Rabbin يعْلَُ : bilir أنَكََّ تقَُومُ : senin kalktığını É أَدْ نَ : biraz eksiğinde
ي
é مِنْ ثُلُ ثَ : üçte ikisinden يْلِ اللَّ : gecenin وَِنصْفَهُ : yarısında وَثُلُثَهُ : ve üçte
birinde وَطَاِئفَةٌ : ve bir topluluğun مَعَكَ ç مِنْ اَّلذِي نَ : yanındakilerden : وَالَّلُ
şüphesiz Allah يقَدِّرُ :ُ takdir eder اللَّيْلَ : geceyi ارَ ¯ وَالنَّ َ : ve gündüzü : عَلَِ
bildi (de) صُوهُ · أَنْ لنْ تُ ْ : sizin bunu sayamayacağınızı فَتَابَ عَلَيْكُْ : tevbenizi
kabul etti فاَقرَْءُوا : (şu halde) okuyun مَا تيَسََّ : kolay geleni : مِنْ اْلقُرْآنِ
• 17 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Kur’an’dan عَلَِ : Allah bilir أَنْ سَيَكُونُ : olacağını مِنْكُْ : sizden ì : مَرْ ضَ
hastalananlar وَآخَرُونَ : diğer bir kısmının da بُونَ ëيَ ض ِْ : dolaşacaklarını ° فِ ي
رْضِ
أَْا لَ : yeryüzünde يَبْتَغُونَ : aramak için مِنْ فَضْلِ الَّلِ : Allah’ın lutfundan وَآخَرُون : başka bir kısmının da يُقَاتِلوُنَ : çarpışacaklarını سَِبيل الَّلِ ° : فِ ي
yolunda Allah فاَقرَْءُوا : öyleyse okuyun مَا تيَسََّ : kolay geleni مِنْهُ : ondan
وَأقَِيمُوا : dosdoğru kılın الصَّلَةَ : namazı وَآتوُا : verin الزَّكَةَ : zekâtı : وَأقَرِْضُوا
ve borç verin الَّلَ : Allah’a قَرْضًا : bir borç حَسَنًا : güzel وَمَا تقَُدِّمُوا : önceden
takdim ettiğiniz şeyleri نْفُسِكُْ
أَِل : kendi nefisleriniz için ³ مِنْ خَيْ ٍ : hayır
olarak دُوه ·ت جَِ : bulursunuz عِنْدَ الَّلِ : katında Allah ا³ هُوَ خَيْ ً : daha hayırlı
وَأَعْظَمَ : ve daha büyük أَجْرًا : bir karşılık olarak وَاسْتَغْفِرُوا الَّلَ : bağışlanma
dileyin Allah’tan إِنَّ الَّلَ Allah : şüphesiz غَفُورٌ : Ğafûr’dur  رَحِي ٌ : Rahim’dir
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla...
“Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! (1)
Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl. (2)
(Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt. (3)
Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı da tertîl üzere, tane tane oku. (4)
Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz. (5)
Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam
bir kıraate daha elverişlidir (Etki bakımından daha kuvvetli, okumak
bakımından daha sağlamdır). (6)
Zira gündüz vakti, uzun meşguliyetlerin var. (7)
Rabbinin adını zikret, bütün varlığınla O’na yönel. (8)
Doğunun da Batının
da rabbi O’dur. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Öyleyse
yalnız O’na güvenip sığın. (9)
• 18 •
Ahmed Kalkan
Onların söylediklerine katlan ve uygun bir şekilde onlardan uzaklaş. (10)
Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları Bana bırak ve onlara biraz süre tanı.
(11)
Kuşkusuz katımızda (onlar için) prangalar, yakıcı bir ateş, boğazdan
geçmez
bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır. (12-13)
O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar savrulan kum yığınları halini
alır. (14)
Doğrusu Firavuna
bir elçi gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda tanık
olacak bir peygamber gönderdik. (15)
Firavun o peygambere karşı gelmiş, biz de onu ağır bir şekilde
cezalandırmıştık.
(16)
Siz de inkârda direnirseniz çocukları ihtiyarlatan o günden kendinizi nasıl
koruyacaksınız? (17)
O gün gökler paramparça olacak,
Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir.
(18)
Şüphesiz bunlar bir öğüttür;
artık dileyen Rabbine ulaştıracak bir yol tutar.
(19)
Şüphesiz Rabbin, senin ve yanındakilerden bir topluluğun gecenin üçte
ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir. Şüphesiz
geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi de
tevbenizi kabul etti. Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun. Allah sizden
hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lütfundan aramak için
yeryüzünde dolaşacaklarını, başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını
bilir. Öyleyse ondan kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın,
zekâtı verin ve Allah’a güzel bir surette borç verin. Kendi nefisleriniz için önceden
hayır olarak takdim ettiğiniz şeyleri, daha hayırlı ve daha büyük bir
karşılık olarak Allah katında bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz
Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (20)
(73/Müzzemmil, 1-20)
• 19 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Müzzemmil Sûresi ve Mesajı
Müzzemmil Sûresi
İndiği Yer: Mekke; İniş Sırası: 3; Kalem sûresinden sonra nâzil olmuştur.
Mushaf tertibine göre ise 73. sıradadır. Âyet sayısı: 20 (Bu sûreyi Medineliler
on sekiz, Basralılar on dokuz ve diğerleri de yirmi âyet olarak kabul
ederler); Harf sayısı: sekiz yüz seksen sekiz harf; Fâsılası: Elif harfidir; Adı:
Sûre adını, birinci âyette geçen “örtünüp bürünen” anlamındaki “müzzemmnil”
kelimesinden almıştır. Konusu: Tevhid, nübüvvet ve âhiret konuları
ele alınmıştır. Rasûlullah’a şahsı ve peygamberliği ile ilgili bazı görevlerin
verildiğini ifade
eden âyetlerle başlayan sürede daha sonra kıyamet günündeki
olaylar, âhirette-ki hesap ve ceza konulan anlatılmakta; son olarak da
müminlerin ibâdet yüklerinin
hafıfletildiği bildirilmektedir.
Nüzûlü: Mushaftaki sıralamada yetmiş üçüncü, iniş sırasına göre üçüncü
sûredir. Kalem
sûresinden sonra, Müddessir sûresinden önce Mekke’de
inmiştir; 20. âyetinin Medine’de indiğine dair bir rivayet de vardır. Müddessir
sûresinden
sonra indiği, dolayısıyla 4. sırada yer aldığı görüşünde
olanlar da vardır.
Nüzul Sebebi: Nüzûl sebebi olarak birkaç rivâyet zikredilmektedir.
Bunlardan biri Darunnedve’de toplanan müşriklerin sarfettikleri sözlerdir.
Onlar Rasûlullah’ın (s.a.s.) tevhide dâvet ederken okuduğu âyetlerin İlâhî
üslûbu karşısında çaresiz kaldıklarından, Rasûlullah’ın (s.a.s.) insanları etkilemesini
önlemek için çareler aramaya başladılar. Dâru’n-nedve’de toplanan
müşrikler, “bu adama bir isim verelim ki insanlar ondan uzak dursun”
dediler. Bazısı kâhin, bazısı deli ve diğer bazısı da sihirbazdır diyelim dediler.
Ancak bunların hiçbiri Hz. Peygamber için uygun olmadığından herhangi
birinde karar kılamadılar. Ancak Rasûlüllah (s.a.s.) bu olayı duyunca
çok üzüldü ve elbiselerine sarılarak uykuya daldı. Bu sırada Cebrail (a.s.);
“Ey örtülere bürünen peygamber” hitabıyla seslenerek başlayan sûrenin ilk
bölümünü getirdi.1
1 İbn Kesir, Tefsîru'l Kur'ani'l-Azim İstanbul, 1985, VIII, 275
• 20 •
Ahmed Kalkan
Bu sûre ile İslâm’a dâvette yeni bir safha açılmıştır. Allah Teâlâ, Rasûlüne;
artık oturmanın, yatıp uyuma zamanının geçtiğini, müşriklerin çıkaracakları
büyük zorluklara hazırlıklı olmak için bazı rûhî hazırlıkların
yapılması gerektiğini bildirir; “Ey elbisesine bürünen peygamber! Gecenin
birazı hâriç olmak üzere kalk, namaz kıl” (âyet: 1-2).
Gecenin ibâdetle geçirilmesi lâzımdır. Namaz kılınmalı, ağır ağır, tane
tane Kur’an okunmalıdır. Bunun gece yapılmasının sebebi, gecenin huşû
içinde ibâdet etmeye elverişli olması yanında, artık gündüz, için yoğun bir
tebliğ faaliyetinin bulunmasıdır. “Şüphesiz gece ibâdete kalmak daha tesirli
ve okumak daha elverişlidir. Çünkü gündüz, senin uzun bir mesuliyetin var”
(âyet: 6-7).
Bu çetin mücadele esnasında, zorluklara karşı sabırla hareket edilmeli
ve bir an olsun Allah Teâlâ’da gâfil olunmamalıdır. Ayrıca, Allah yolundan
alıkoyan her şey terk edilmeli ve O’na yönelinmelidir. O’nun rızâsı dışında
yapılan her şey bâtıldır: “Rabbinin ismini zikret ve her şeyi bırakarak yalnız
O’na yönel” (âyet: 8). İnsanları dine çağırırken, yöneltilen tehditlere, çıkartılan
zorluklara aldırmadan Allah’a tevekkül edilmesi isteniyor: “O, doğunun
da batının da Rabbidir. O’ndan başka Allah yoktur. Yalnız O’nu vekil
tut” (âyet: 9).
Daha sonraki âyetlerde inkârcılara karşı takınılması gereken tavır zikredilir
ve müşriklerin karşılaşacakları korkunç azaptan söz edilir. İnkârcıları
dehşete düşürüp acılar içinde bırakacak olan kıyâmet hali zikredilir. Firavn’un
yalanlamasına karşı gördüğü ceza örnek verilerek onun durumuna
düşmemeleri hatırlatılır ve vaad edilen azapla yüzleşmemeleri için bir yol
gösterilir. O da, anlayanlar için bir rehber olan Kur’an-ı Kerim’dir: “Bu bir
öğüttür. Dileyen, Rabbine varan bir yol tutar” (âyet: 9).
Sûre, teheccüd namazı ve Kur’an okuma müddetini yeniden düzenleyen
ve bu konudaki mükellefiyeti hafifleten ve sûrenin ikinci bölümünü
oluşturan âyetle son buluyor. Mü’minler gece Allah’ı çokça anacak, ibâdet
edecekler, gündüzleri ise, hem İslâm’ı tebliğ edecek, hem de geçimlerini temin
için gayret sarf edeceklerdir. Bütün bu zorluklara karşı koymak çetin
bir iştir. Allah Teâlâ, insanlara rahmet olsun diye, gece ibâdeti ve Kur’an
okumayı, insanların kolayına gelecek şekilde hafifletmektedir. Ayrıca bu
son âyet, bütün bir hayat programının nüvesini de bünyesinde taşımak•
21 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
tadır. “...O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazınızı kılın.
Zekâtınızı verin. Yaptığınız iyiliklerin mükâfatını Allah nezdinde, hem yaptıklarınızdan
daha hayırlı, hem de sevapça daha büyük olarak bulacaksınız.
Allah’tan mağfiret dileyin. Çünkü Allah Gafûr’dur, Rahim’dir; çok affeden ve
çok bağışlayandır” (âyet: 20).2
Birinci âyetinde, örtüsüne bürünen anlamındaki “müzzemmil” kelimesi
geçtiği için bu adı alan sûrede Peygamber’e (s.a.s.), geceleyin kalkıp ibâdet
etmesi, Kur’ân okuması, Rabbini anması, kendisini yalanlayanların sözlerine
sabretmesi emredilmekte; bir süre sonra o yalanlayıcıların cezalarını
çekecekleri bildirilmekte; son âyetinde de gece ibâdeti hafifletilmektedir.
Gece ibâdetini hafifleten son âyet Medine’de inmiş, konu ile ilgisi dolayısıyla
bu sûrenin sonuna konmuştur. İlk on dokuz âyeti, daha önce Mekke’de
inmiştir. Bu sûrenin, üçüncü sûre olduğu, Kalem Sûresi’nden sonra
indiği rivâyet edilir. Fakat Muhammed İzzet Derveze, bu rivâyeti kuşkulu
bulmaktadır.3
Adı: Birinci ayette geçen “el-müzzemmil” kelimesi sûrenin ismi olmuştur.
Muhteva ile pek ilgisi yoktur. Nüzul Zamanı: Bu sûrenin iki bölümü
(rukû’/ayn işareti) ayrı ayrı zamanlarda nâzil olmuştur. Birinci bölüm ittifakla
Mekkî’dir. Muhtevâdan ve hadis rivâyetlerinden de böyle olduğu anlaşılmaktadır.
Ama Mekke’nin hangi döneminde nâzil olduğuna dair rivâyetlerden
bir bilgi alamamaktayız. Ne var ki, bu bölümün kapsadığı konular
bunun nüzul zamanını tespit etmede bize yardımcı olacaktır.
İlkin, bu bölümde, Allah, Rasûlü’ne gece kalkarak Allah’a ibâdet etmesi
ve bu sayede Nübüvvet gibi ağır bir yükü omuzlamada kendisine kuvvet
verileceği nasihatinde bulunmaktadır. Bundan anlaşılıyor ki, bu emir Allah
Rasûlü’nü Nübüvvet yükünü taşımak için hazırlamaktaydı.
İkincisi, teheccüd namazı için gecenin yarısı veya biraz azında ya da
biraz fazlasında Kur’an-ı Kerim’i okuyun emri verilmiştir. Bu da, o zamana
kadar gecenin yarısında bu uzunlukta kıraat edecek kadar Kur’an-ı Kerim’in
nâzil olduğunun delilidir.
2 Ömer Tellioğlu, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Yay., c. 4, s. 407-408
3 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, c. 1, s. 72
• 22 •
Ahmed Kalkan
Üçüncüsü, burada Allah Rasulü’ne, muhaliflerinin haksızlıklarına karşı
sabırlı olması telkin edilmektedir. Mekke’li kâfirler ise azap ile tehdit edilmektedir.
Bundan da anlaşılıyor ki, bu rukû/bölüm nâzil olduğu zaman Allah
Rasûlü İslâm’ı alenî olarak tebliğ etmeye başlamış ve O’na karşı muhalefet
Mekke’de şiddetli bir hal almıştı.
İkinci bölüme (20. âyete) gelince, birçok müfessire göre bu bölüm de
Mekke’de nâzil olmuştur. Fakat bazılarına göre ise Medenî’dir. Bu bölümün
içerdiği konular da bu ikinci görüşü teyid etmektedir. Çünkü bu bölümde
Allah yolunda savaştan bahsedilmektedir. Oysa bilmekteyiz ki Mekke döneminde
savaş emredilmemişti. Ve ayrıca zekât emrolunmaktadır. Bilindiği
gibi zekâta mahsus açıklama ve nisabların tayini de Medine’de farz olmuştu.
Konu: İlk yedi âyette, Allah Rasûlü’ne “Bu sana yüklenen büyük sorumluluk
için kendini hazırla ve bu işin amelî şekli gecelerin aşağı yukarı
yarısında kalkarak namaz kılmandır” emri verilmektedir.
8. ilâ 14. âyetler arasında Allah Rasûlü’ne “Her şeyden ilgini keserek
kendini yalnızca kâinatın sahibi olan Allah’a mahsus kıl. Bütün işlerini Allah’a
havale ederek mutmain ol. Karşı çıkanların sana karşı söylediklerine
sabret. Onlara karşılık verme, onların hesabını Allah’a bırak” denilmiştir.
Bundan sonra 15-19. âyetlerde Mekke’de Rasûl’e karşı çıkan insanlar
ikaz edilmektedir ki “Biz size, daha önce Firavun’a gönderdiğimiz peygamber
gibi bir Rasul gönderdik. Firavun’un o peygamberin dâvetine kulak asmadığı
ve karşı çıktığı zaman hali nasıl olmuştu, bir hatırlayın. Bu dünyada
üzerinize azâbın gelmeyeceğini farzetsek bile kıyâmet günü bu inkârınızın
cezasından nasıl kurtulabileceksiniz?”
Buraya kadar olanlar birinci bölümün muhtevâsıdır. İkinci bölüm ise
Said bin Cübeyr’in rivâyetine göre bundan on sene sonra nâzil olmuştur.
Ve burada, birinci bölümde Teheccüd Namazı hakkında bildirilen emir hafifletilmiştir.
Teheccüd namazı için “Ne kadar kolayına gelirse o kadar oku”
buyrulmuştur. Fakat müslümanların asıl önem verecekleri şey, beş vakit namaz
ve zekât farzının tam olarak yerine getirilmesi ve Allah yolunda mallarını
ihlâs ile sarf etmeleridir. Sonunda ise müslümanlara, dünyada yaptıkları
iyiliklerin karşılıksız kalmayacağı söylenilmiştir. O yapılan iyiliklerin
• 23 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
misali tıpkı bir yolcunun varacağı yere daha önceden malını göndermesi
gibidir; Allah’a (c.c.) kavuştuğunuz zaman bunların hepsini kendi önünüzde
bulacaksanız. Bu gönderdiğiniz mal dünyada bıraktığınız maldan daha
hayırlıdır. Allah’ın indinde ise aslından daha fazla bir mükâfat vardır.4
En’am Sûresi’ndeki âyet, Peygamber’in (s.a.s.) hayatını sınırlayan çerçeveyi
çizmektedir. “De ki: Benim namazım, ibâdetim, hayatım ve ölümüm
hep âlemlerin
Rabbi Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu
ve ben Müslümanların ilkiyim.” 5 Bazılarının yaşamı, gerçeklik-saçmalık,
ciddîlik-komiklik, rahatlık-yorgunluk olunca bu saygın insan, hayatını çok
sıkı bir çaba
ve uzun bir süre uğraş ile geçirir. Bu zâtın yorgunluk aşamaları,
dar bir çevrede peygamberlik onurlarını tamamlamak için değil aksine kıyamete
dek insanlık seyrini değiştiren nesli oluşturmak ve çılgın fırtınaları
söndüren hak fenerini hazırlamak olur! Muhammed’in dünyada geçirmiş
olduğu altmış yıl, belli bir çağı ıslah etmek değil zaman ve mekân bağlamında
tevhid akidesini korumak ve kendisinden sonra son âna kadar onu
koruyan insanları yetiştirmekle geçmiştir.
Bu amaca eriştiren aydınlatmanın ilk anlarında Rasûl’e (s.a.s.) şöyle denildi:
“Ey örtüsüne bürünen. Gece biraz ilerleyince (namaz için) kalk; yalnız
gecenin birazında (uyu). Gecenin yarısında (kalk) yahut bundan biraz eksilt.
Veya bunu biraz artır ve ağır ağır Kur’ân oku.” 6
Derin dinlenme ve uykunun doyum ânı artık bitmiştir. “Doğrusu biz senin
üzerine
ağır bir söz bırakacağız.” 7 Bu, güçlü yükümlülükler ve zorlu çabalar
ile dolu bir sözdür! Artık o, gece kıyamından
ayrılınca gündüz daveti
tebliğ etmeye ve hasımlarla uğraşmaya yönelmiştir. Onun Allah’tan başka
yardımcısı yoktur. Bu yüzden kendini Allah’a vermesi, Ona dayanması,
O’nu vekil edinmesi ve düşmanların eziyetlerine sabretmesi gerekir. Çünkü
onların gelecekteki azabı çok çetindir: “Çünkü bizim yanımızda bukağılar
ve cehennem var. (Dikenli), boğazı tırmalayan
bir yiyecek ve acı veren bir
azap var.” 8
4 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, Müzzemmil Sûresi Giriş’i
5 6/En'âm, 162-163
6 73/Müzzemmil, 1-4
7 73/Müzzemmil, 5
8 73/Müzzemmil, 12-13
• 24 •
Ahmed Kalkan
Bu ne zaman olacaktır? “O gün yer ve dağlar sarsılır ve dağlar, dağılan
kum yığınları olur.” 9 Şüphesiz dağı ve ovasıyla, kara ve deniziyle sarsılan
yeryüzü düşüncesi, tıpkı zifiri
karanlıkta korku ve endişeye kapılan çaresiz
insanın sarsıntı geçirmesi gibidir. Ama insanlar, kendi hâlinde oyun ve
oynaştalar.
Gerçekten Muhammed (s.a.s.), insanların Allah’tan en çok korkanı ve
O’na kavuşmayı
en şiddetli arzulayanıdır. Kendisinin oluşturduğu nesil,
O’nunla teselli olmuş
ve O’na benzeyerek yaşamıştır. Bunun için o neslin
tıpkı O’nun gibi gece kalkması
ve dünyaya tapan sapkın diretmeler karşısında
dimdik ayakta durması yadsınacak
bir durum değildir. Ama şânı
yüce Allah, ümmetin geneline kendinden bir rahmet olarak (teheccüd namazı
için) gece kalkışını sadece peygamberine farz kılmış ve mü’minlerin
gündüz görevlerini yerine getirmeleriyle yetinmiştir. Geceyi ve gündüzü
Allah takdir etmektedir. “O sizin (gece ve gündüz saatlerinizi) hesap edemeyeceğinizi
(gece saatlerinde kalkamayacağınızı) bildiği için sizi affetti. O
halde Kur’an’dan kolayınıza geleni
okuyun.” 10
Bu terk ediş, açık izin veya müsaade edilen tatil değildir. Asla böyle
olamaz. Burada
diğer ameller için bir ölçü vardır. “Allah, içinizde hastalar,
yeryüzünde gezip Allah’ın lütfunu arayan başka kimseler
ve Allah yolunda
savaşan diğer insanlar bulunacağını bilmektedir.” 11
Ekonomik ve askerî savaşın ümmeti korumak ve ümmet risâletini yerine
getirmek
için yapıldığı ve hak düşmanlarının öfke ile bizi gözetledikleri,
o düşmanların, küçük bir delik buldukları takdirde oradan içimize sızdıkları
ve hakkı ve hakkı savunanları
öldüren felâketleri barındırdıkları bir
gerçek.
Rasûlullah’a şahsı ve peygamberliği ile ilgili bazı görevlerin verildiğini
ifade
eden âyetlerle başlayan sûrede daha sonra kıyamet günündeki olaylar,
âhiretteki hesap ve ceza konuları anlatılmakta; son olarak da müminlerin
ibâdet yüklerinin
hafifletildiği bildirilmektedir.
9 73/Müzzemmil, 14
10 73/Müzzemmil, 20
11 73/Müzzemmil, 20
• 25 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Sûre Peygamber (s.a.s.) dâvetini tebliğ yolculuğu esnasında yöneltici
İlâhî
birtakım irşadları ve bu dâveti kabul etmekten yüz çeviren müşriklere
tehdidi ele almaktadır.
Sûre Peygamber Efendimiz’e birazı müstesnâ geceleyin namaza kalkmasını,
ruhunu pekiştirmek için Kur’an’ı ağır ağır ve tane tane (tertîl ile)
okumasını emrederek başlamaktadır: “Ey sarınıp bürünen (peygamber)! Birazı
müstesna geceleyin kalk. Yarısı
kadar yahut ondan biraz eksilt. Yahut
ona (biraz) ekle. Kur’an’ı da tane tane anlaşılır sûrette oku.” 12
Bu, Peygamber Efendimiz’in Yüce Allah’ın şu buyruğuyla emretmiş olduğu
teheccüdünde ne kadar namaz kılacağını açıklamış olmaktadır: “Gecenin
bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onun ile (Kur’an ile) gece
namazı (teheccüd) kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama gönderir.”
13
Sûre daha sonra vahyin ağırlığını ve peygamberin mükellef tutulduğu
en büyük risâletinin ağır yükünü, onun gece ve gündüz Rabbini anmakla
ve tevhidi açıklayıp, bütün işlerde sadece O’nu vekil edinmekle emrolunduğunu
bildirmektedir: “Muhakkak Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz...” 14
Arkasından müşriklerin sihirbaz yahut şair olduğu iddialarında görüldüğü
gibi, sözlü eziyetlerine yahut eşi ve çocuğu bulunduğu iddiasıyla Rabbi
hakkındaki eziyetlerine karşı sabırlı olmasını ve güzel bir şekilde onlardan
uzaklaşmasını, bu tutumunu da onlara karşı zafer kazanıncaya kadar
sürdürmesini, karşılaşacakları kötü akıbetle de onları tehdit etmesini emir
buyurmaktadır: “Onların söylediklerine sabret...” 15
Sûre sona ererken Rasûlullah’ın (s.a.s.) üzerindeki gece namazı yükümlülüğünün
üçte bire indirildiğini ve ona ve ümmetine rahmet olmak üzere
bunun asgari bir sınır olduğunu belirtmektedir. Böylelikle kendisi de, ashâbı
da istirahat edebilsin, gündüzün dâvet ve tebliğ işleri için zaman ayırabilsin.
Bu esnada farz olan namazı eda edip zekâtı verme ve istiğfarda
bulunmaya devam edilmesi de istenmektedir: “Şüphe yok ki Rabbin senin...
bilir...” 16
12 73/Müzzemmil, 1-4
13 17/İsrâ, 79
14 73/Müzzemmil, 5-9
15 73/Müzzemmil, 10-19
16 73/Müzzemmil, 20
• 26 •
Ahmed Kalkan
Nüzul Sebebi
Mushaftaki sıralamada yetmiş üçüncü, iniş sırasına göre üçüncü sûredir.
Kalem
sûresinden sonra, Müddessir sûresinden önce üçüncü sûre olarak
Mekke’de inmiştir; 20. âyetinin Medine’de indiğine dair bir rivayet de
vardır.17 Müddessir sûresinden sonra indiği, dolayısıyla 4. sırada yer aldığı
görüşünde olanlar da vardır. 18
Bu sûre, âlimlerin icmâı ile Mekkî’dir. Ancak İbn Abbâs’tan “Onların
söylediklerine
sabret ve yanlarından güzellikle ayrıl. Nimet sahibi olan o yalancıları
Bana bırak...” (âyet: 10-11) âyetlerinin bundan istisnâ olduğu rivayet
edilmiştir. Sa’lebî, İbn Yesâr ve Mukatil ise “Şüphesiz ki Rabbin senin,
gecenin üçte ikisinden az, yarısı ve üçte biri içinde kalktığını bilir...” (âyet: 20)
âyetinin Medine’de nâzil olduğunu söylemişlerdir.19 Sûre, Kalem Sûresinden
sonra nâzil olmuştur.
- 1. Âyet -
ا اْلُزَّمِّلُ ” أَيُّ َ يَ
örtünen ا” أَيُّ َ يَ : ye : اْلُزَّمِّلُ
“Ey örtünen (müzzemmil)!” (1. âyet)
“Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)!” (1. âyet)
Ey vahyin sorumluluğundan ve ağırlığından korkup titreyerek örtüsüne
ve elbisesine bürünen Muhammed!
Müzzemmil: Elbisesine bürünen demektir. “Müzzemmil” kelimesinin
aslı mütezzemmil’dir. Bu, bürünen ve örtünen manasına gelir. Rasâlullah’a
17 Kurtubî, XIX, 30. Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez,
Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: V/408
18 Bk. İbn Âşûr, XXIX, 254; Esed, III, 1199; Prof. Dr. Hayrettin Karaman ve diğerleri, Kur’an Yolu, V/408
19 İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fî Ilmi’t-Tefsîr, c. 8, s. 387
• 27 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
(s.a.s.) bu vasıfla, yani “Ey bürünen!” diye hitap edilmesi ona karşı ünsiyet
ve okşayıcı olma mânâsı ifade eder.”
Bu hitabın bir faydası da, gece bürünüp uyuyan herkesin, gece Allah’ı
anmaya ve O’na ibâdete uyanık olması için dikkatini çekmektir. Çünkü
müzzemmil, fiilden türemiş bir isimdir. Muhatap ve bu sıfatı taşıyan herkes,
bu isimde müşterektir.20 Rasûlullah (s.a.s.) bu durumuyla, rahat ve sükûnu
tercih eden görevlendirilmiş olduğu önemli görevlerden kurtulmak isteyen
birine benzemişti.”21
Bu âyet hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
Katâde diyor ki: “Ey namaz kılmak için elbisesine bürünen Muhammed!”
İkrime diyor ki: “Ey nübüvvet elbisesine bürünen Muhammed!”
Taberî, birinci izah tarzını tercih etmiş, bundan sonra gelen âyetin, namaz
kılmayı emretmesi hasebiyle bu görüşte olduğunu söylemiştir.22
Bu kelime ile, Allah Rasûlü’ne “Kalk ve geceleri ibâdetle geçir” emri verilmektedir.
Bundan anlaşılıyor ki o an Rasûlullah uyuyor idi. Veya uyumak
için bir örtü çekerek uzanmıştı. O zaman Allah (c.c) O’na “Ey üstüne örtü
çekerek uyuyan” diyerek hoş bir üslûp ile seslenmişti. Bundan, “Şimdi artık
rahat yatma zamanı geçmiştir. Büyük bir yük yüklendin, bu işin sorumluluğu
başkadır” sonucunu çıkarmaktayız.23
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Müzemmil, tefe’ul bâbından
etken ism-i fail (ortaç) olup aslı “mütezemmil”dir. Tâ harfi zâ harfine
çevrilmiştir. “Örtüsüne bürünüp örtünen” demektir ki kendisi örtünmüş
veya başkası tarafından örtülmüş olabilir. Bunun büyük bir olay karşısında
başını içine çekmek, gizlenmek, kaçınmak, rahata meyletmek gibi kinaye
mânâları da olabilir. Nitekim Râgıb, istiare yoluyla, işe pek önem vermeyen,
kısa davranan mânâsına kinaye ve taşlama olduğunu söylemiştir.
20 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/101-102
21 M Ali es-Sabuni, age., 7/102
22 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/457
23 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/455
• 28 •
Ahmed Kalkan
Tezemmül masdarının üç harfli kökü olan “zeml” kelimesinin birçok
anlamı vardır. Mesela, zeml ve zemelân; at, davar gibi hayvanların neşe ve
cünbüşle bir tür yürüyüşü demektir. Yine zeml, atın terkisine birisini almak,
yük yüklemek mânâsına gelir. Zemîl ve ziml, binicinin arkasına oturan, arkadaş;
zümle de çok yoldaş topluluğu demektir. Bu bakımdan “tezemmül”
kelimesi bunların herhangi birinden türetilerek bu bâba nakledilmiş olabilir.
Fakat özellikle bilinen ve duyulan mânâsının, “elbiseye bürünüp örtünmek”
olduğu açıklanıyor. Bir de müzzemmil, yük yüklemek mânâsına
gelen zeml’den türetilerek “yükü yüklenen” mânâsına olduğu söylenmiştir.
“Ey örtünen!” hitabı, ilk önce Hz. Peygamber’i (s.a.s.) dikkatli ve uyanık
olmaya davettir. Bazıları işin öneminden dolayı bunun “ne yatıyorsun?
Niye gizleniyorsun? Niye zayıf davranıyorsun? Kalk” gibi bir tür taşlama
ve azarlama biçiminde bir şiddet hitabı olduğunu; bazıları da “gönül okşama”
mânâsıyla bir teşvik ve gayrete getirme hitabı olduğunu söylemişler
ve böyle olmasının peygamberlik makamına daha uygun olacağını düşünmüşlerdir.
Ebû Hayyân’ın yazdığına göre Süheylî şöyle demiştir: Müzzemmil ismi,
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in öteden beri tanına geldiği isimlerden biri değildir.
Müzzemmil ismi, ancak bu hitap sırasında bulunduğu bir durumdan
kaynaklanmıştır. Arap, birisine sitem etmeksizin onun gönlünü okşamak
istediği zaman bulunduğu durumu anlatan bir kelimeden türemiş isimle
seslenir. Nitekim Hz. Ali (r.a) toprak üzerinde uyumuş ve böğrüne toprak
yapışmış olduğu bir sırada, Hz. Peygamber (s.a.s.) ona: “Kalk ey toprağın
babası!” diye hitap ederek onun gönlünü okşadığını anlatmıştır. İşte hitabında
da böyle bir yakınlık kurma ve gönül alma vardır.24 Bu açıklamanın
en sağlam olarak ifade ettiği gerçek, Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkında müzzemmil
isminin daha önce bilinen bir isim olmayıp ancak bu hitap sırasındaki
durumunu gösteren bir niteleme ve gönül okşama olduğunu bildirmesidir.
Fakat gönül okşama tabirinin görünen anlamına göre, “kalk” emrinin
böyle bir lâtifeden sonra söylenmiş olması, bu emrin vücub, yani gereklilik
ifade etmesine uygun düşmez.
Bu işin güzel ve hoş görülen bir iş olarak düşünülmesini gerektirir.
Bu görüşte olanlar bulunmakla beraber bu anlayış, peygamberlik görevi-
24 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit, 8/360
• 29 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
nin başlamasının önemi, “Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.”25 sözünün
ağırlığı karşısında hafif görünür. Allah tarafından Hz. Muhammed
(s.a.s.)’in zatını peygamberlik makamına yükseltmek üzere “kalk” emrini
vermek için gelen bu sesi, başlangıçta şiddetli bir uyarı olarak anlamak,
lâtîfe gibi anlamaktan daha çok yüksek bir edebi anlayışla peygamberliğin
şan ve şerefine hürmeti ifade eder.
Peygamberin bu seslenişi duyduğu sırada bulunduğu örtünme hali ne
idi? Niçin idi? Bunun birkaç şekilde yorumu yapılmıştır:
1) Âlimlerin çoğu bunun yukarıda açıklandığı üzere “Beni örtün, beni
örtün” diyerek örtünüp yatmış olması hali, bunun sebebinin de Hira mağarasında
gördüğü meleğin ve aldığı vahyin şiddetinden duyduğu korku ve
heyecan olduğu, bazı rivayette de Kureyş’in Dâru’n-nedve’deki sözlerinden
duyduğu üzüntü olduğunu söylemişlerdir. Bu hal içinde Peygamber’in yalnızlığını
gidermek ve gönlünü okşamanın tam zamanında yetişen İlâhî bir
yardım olduğunda şüphe olmamakla beraber, bunun biraz sonra yapılacak
daha yüksek bir uyanışa davetten önce şiddetli bir destek olması her halde
daha kuvvetli bir yardım ve imdat olur. Bu hal içinde Peygamber’in örtündüğü
ne idi. Bazıları bunun bir kadife, yani saçaklı bir Acem keçesi olduğunu
söylemişlerdir. Bazıları da Hz. Hatice’nin “mırt” tabir edilen büyük bir
yün elbisesi, ihramı veya battaniyesi demişlerdir ki, ikisi arasında bir fark
olmasa gerektir.
2) Katâde demiştir ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) namazı için elbisesine
bürünmüştü. Ferrâ ve İbn Cerir bunu tercih etmişlerdir. Bu durumda, “ey
örtüsüne bürünen!” diye yapılan hitap sadece teşvik için olmuş olur. Gerçi
burada “kalk” emrinden önce namaz için bir emir bulunduğu bilinmektedir.
Fakat İbn Cerir, “Hz. Peygamber (s.a.s.) geceleri namaz kılardı, işitenler
de gelip ona katılmaya başlamışlar, bir cemaat oluşmuştu. Allah’ın Resulü
(s.a.s.) onların toplanmasını pek uygun görmeyip devam edememelerinden
ve bu namazın farz kılınmasından sakınmıştı. “Ey insanlar! Yapabileceğiniz
amellere girişin. Siz amelden usanmadıkça yüce Allah sevaptan usanmaz.
Amellerin hayırlısı ise devamlı olanıdır”26 diye nasihat etmişti.
25 73/Müzzemmil, 5
26 Buhâri, İman: 32; Teheccüd: 18; Savm: 52; Libas: 43; Müsafirin: 215, 221; Sıyam: 177; Ebu Davud,
Tatavvu: 27; Nesai, Kıble: 13; Kıyamu’l-leyl, İman: 29; İbn Mace, Zühd: 28; Muvatta, Salatu’l-leyl: 4;
Ahmed b. Hanbel, Müsned: 6/40, 51, 61, 84, 122, 189, 199, 212, 231, 233, 241, 244, 250, 268.
• 30 •
Ahmed Kalkan
Devam edenler devam ediyordu. “Yâ eyyuhe’l-müzzemmil” âyeti indi,
farz kılındı.”27 diye Hz. Âişe’den gelen bir rivâyeti kitabına almıştır. Rasûlullah’ın
(s.a.s.) Hira mağarasında inzivâya çekilip ibâdet ettiği de sahih kitaplarda
rivâyet edilmiştir.
3) İkrime, “Müzzemmil, yük yüklemek mânâsına gelen “ziml” kökünden
türetilen ve “büyük yük, yüklenen” mânâsından mecaz olarak, “Ey
Peygamberlik yükünü yüklenen!” demek olduğunu söylemiştir ki, güzel bir
mânâdır.”28
Âyetin nüzul sebebi ile ilgili rivâyetler:
1- Hâfız Ebu Bekr ibn Amr el-Bezzâr’ın ve Taberani’nin Evsat’ta, Ebu
Nuaym’ın Delâil’de, Muhammed İbn Mûsâ kanalıyla (zayıf bir senetle)
Câbir’den rivâyetinde o şöyle anlatıyor: Kureyş müşrikleri Dâru’n-Nedve’de
bir araya gelip: “Şu adama öyle bir isim verin ki insanlar onun etrafından
dağılsınlar.” dediler. Kimisi:
“O bir kâhindir.” dediler, diğerleri:
“Ama o bir kâhin değildir.”
dediler. Kimileri:
“O delidir.” dediler. Diğerleri:
“Hayır, o bir deli değildir.”
dediler. Kimisi de:
“O bir büyücüdür.” derken diğerleri:
“Hayır, o bir büyücü de değildir.” dediler ve bu minval üzere (bir karara
varamadan) dağıldılar.
Bu durum, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ulaşınca buna
çok üzüldü ve üzüntüsünden elbisesine
bürünüp durdu da Cibrîl kendisine
gelip “Yâ eyyuhe’l-müzzemmil/Ey örtüsüne bürünen.” 29 ve “Yâ eyyuhe’l-
müddessir/Ey örtüye bürünen.” 30 dedi.31
27 Taberi, Tefsir, 29/78
28 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 8/392-395
29 73/Müzzemmil, 1
30 74/Müddessir, 1
31 İbn Kesîr, a.g.e., VIII,275. İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi,
2/691-692; Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları, 2/915; Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir,
Risale Yayınları, 15/183.
• 31 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
2- İbrahim Nehaî’den İbn Ebî Hatim anlattı: “Rasûlullah, kadife içinde
idi 73/Müzzemmil, 1. âyeti indirildi.”32
3- Müslim’in Muhammed İbnu’l-Müsennâ kanalıyla, İmam Ahmed’in
de Yahya kanalıyla Sa’d ibn Hişâm’dan rivayetle tahric ettiği bir haberde
kendisine Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gece ibâdetini soran Sa’d ibn Hişâm’a
Hz. Âişe: “Müzzemmil sûresini okumuyor musun?” diye sorup şöyle devam
etmiş: Allah Teâlâ bu sûrenin (Müzzemmil sûresinin) baş kısmıyla
geceleyin
kıyâmı (geceyi ibâdetle geçirmeyi) farz kılınca Rasûlullah ve ashâbı
bir sene geceleri ibâdetle geçirdiler. O kadar ibâdet ettiler ki ayakları
şişti. Allah Teâlâ bu sûrenin son kısmını semâda 12 ay tutarak (inzal buyurmadı).
Sonra da sûrenin sonunda hafifletmeyi indirdi ve geceleri ibâdetle
geçirmek bir farz iken nâfile oldu.33
4- Hz. Âişe’nin burada nüzulü bir sene sonraya bırakılan kısımla sûrenin
sonundaki “Şüphesiz ki Rabbin senin, gecenin üçte ikisi, yarısı ve üçte
biri içinde
kalktığını bilir; Seninle beraber olanlardan bir topluluğun da. Gece
ve gündüzü
Allah takdir eder. Sizin onu sayamayacağınızı bildiğinden tevbenizi
kabul etmiştir. Öyleyse Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun...” âyetini
kastediyor olmalıdır ki zaten âyetin ifadeleri açıkça bir hafifletmeye delâlet
etmektedir.
5- Yine Hz. Âişe’den gelen bir rivayette o şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber’e
(s.a.s.) bir hasır sererdim, üzerinde geceleri namaz kılardı. İnsanlar
O’nun böyle geceleri namaz kıldığını duyunca birbirlerine duyurdular ve
gelip Hz. Peygamber’in
(s.a.s.) hücre-i saâdetlerinin önünde toplandılar.
Hz. Peygamber (s.a.s.) ashabına
çok merhametli idi. Onların böyle toplandıklarını
görünce gece namazının onlara da farz kılınacağından korktu, onlara
sanki kızmış gibi çıktı ve: “Ey insanlar,
amellerden gücünüzün yeteceğini
yüklenin. Siz amellerden usanıncaya kadar Allah Teâlâ size sevap vermekten
usanmaz (Siz amellerden usanırsınız ama Allah onlara sevap vermekten
usanmaz). Amellerin en hayırlısı elbette sizin
devamlı olarak yaptıklarınızdır.”
buyurdular ve Allah Teâlâ da: “Ey örtüsüne
bürünen, gecenin birazı
müstesna kalk, yarısından veya ondan biraz daha eksilt yahut biraz artır ve
Kur’an’ı tertîl üzere oku...” âyetlerini indirdi. Bu halde sekiz ay kaldılar.
32 İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 2/692.
33 Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn, 139; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, VI,54; İbn Kesîr, age. VIII.279. B. Çetiner,
age., 2/915
• 32 •
Ahmed Kalkan
Daha sonra Allah Teâlâ onlara merhamet buyurdu. Onların kendi rızasının
peşinde olduklarını biliyordu. Geceyi ibâdetle geçirmeyi terk ederek
onları farz namazlara döndürdü.34
6- İbn Ebî Hâtim’in İbn Abbâs’tan rivayetle tahric ettiği bir haberde
sûrenin başı ile sonu arasında bir seneye yakın; 35
7- Yine İbn Ebî Hâtim’in Katâde’den rivayetle
tahric ettiği başka bir haberde
de altı ay zaman geçtiği ifade edilmektedir. 36
8- İbn Cerîr’in Saîd ibn Cübeyr’den rivayetle zikrettiği haberde ise bu
süre on yıl olarak verilmektedir.37 Ki buna göre âyet-i kerime Medine-i
Münevvere’de nâzil olmuş olmalıdır. Anacak tercih edilen rivayet
ilki olup
(sûrenin sonundaki ruhsatın bir yıla yakın bir süre sonra nâzil olduğu rivayetleri)
buna göre sûrenin tamamı Mekkîdir. 38
9- Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizi ve başkalarının Câbir b. Abdullah’tan
rivayetlerine göre Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Hira dağında kalıyordum.
Kaldığım süre bitince dağdan indim. Bana seslenildi. Sağıma baktım
bir şey görmedim, soluma baktım yine bir şey görmedim, arkama baktım
bir şey görmedim. Başımı yukarı kaldırdım ne göreyim? Hira dağında
bana
gelen, gök ile yer arasında bir taht üzerinde oturuyordu. Ondan korkup dehşete
kapıldım, geri dönerek ‘beni örtün, beni örtün!’ dedim.” Bir diğer rivayette:
“Hanımımın yanına gittim ve ‘beni örtün, beni örtün!’ dedim.”
Bunun
üzerine Yüce Allah: “Yâ eyyuhe’l-müddessir/Ey örtünüp bürünen” 39 buyruğunu
indirdi. İlim adamlarının çoğunluğuna ise bunun akabinde: “Yâ eyyuhe’l-
müzzemmil/Ey sarınıp bürünen...” 40 inmiştir.41
10- Buna göre âyetin nüzul sebebi, Peygamber’in (s.a.s.) meleği gördüğü
sırada
kapıldığı korku ve dehşettir ve aynı şekilde tezemmül (sarınıp
bürünmek)
ile tedessür (örtünüp bürünmek) olayı aynı olaydır. 42
34 Taberî, age. XXIX,79; Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/915-916
35 Taberî, age., 29/79; B. Çetiner, age., 2/916
36 Taberî, age., XXIX,79; B. Çetiner, age., 2/916
37 Taberi, age., a.y.; İbn Kesîr, age., VIII,281; B. Çetiner, age., 2/916
38 Taberî, age., a.y.; B. Çetiner, age., 2/916
39 74/Müddessir, 1
40 73/Müzzemmil, 1
41 Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yay., 15/182
42 Vehbe Zuhayli, age., 15/182
• 33 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
11- Bir diğer açıklamaya göre Peygamber’in (s.a.s.) sarınıp bürünmesi
(tezemmülü), müşriklerin onun dâvetini bertaraf etmek için tertip edip
düzenledikleri kötü söz ve propagandaları dolayısıyla duyduğu keder ve
üzüntüden dolayı olmuştu. 43
Âyet 1-4. Hadis kaynaklarında anlatıldığına göre Hz. Peygamber Hira
mağarasında
İlk vahyi aldığında bu olaydan fevkalade etkilenmiş, doğruca
evine gidip eşi Hz. Hatice’ye “Beni örtün, beni örtün!” demiş; onlar da
üzerine bir örtü örtmüşler,
korkusu geçip rahatlayıncaya kadar bu şekilde
kalmıştır.44 İşte 1. âyetteki “müzzemmil” kelimesi onun bu halini ifade
etmektedir. Hz. Peygamber örtüsüne bürünmüş bir halde dururken
yine
Cebrail (a.s.) gelmiş ve “Ey örtüsüne bürünen!” hitabıyla başlayan yeni
vahiyler
getirmiştir.45 Bununla birlikte
“örtüsüne bürünen” ifadesine mecaz
olarak “peygamberlik kisvesine bürünen,
Kur’an’a bürünen, uyumak için
örtüsünü üzerine çeken, uykuya dalmış olan, kendi kendine dalıp düşünen”
anlamları da verilmiştir.46 2. Âyette Hz, Peygamber’e gecenin büyük bir kısmını
ibâdetle geçirmesi emredilmiş; 3. ve 4. âyetlerde ibâdet süresinin miktarı
gecenin yarısı veya daha azı yahut biraz fazlası olarak tayin edilmiştir.
20. âyette ise bu sürenin, üçte ikisine yakın, yarısı, üçte biri olarak uygulandığı
bildirilmiştir. Çoğunlukla tefsirlerde gece kalkıp namaz kılmanın Hz.
Peygamber’e farz kılındığı, beş vakit namaz farz kılındıktan
sonra da bu
ödevin aynen devam ettiği bildirilmektedir. Teheccüd adı verilen
bu gece
namazı yükümlülüğü Hz. Peygamber’e mahsus olup ümmetinin de geceleyin
kalkıp bu namazı nâfile olarak kılmaları sünnet kabul edilmiştir. 47
“Tane tane, hakkını vererek oku” diye çevirdiğimiz fiilin masdarı olan
tertîl, sözlükte “bir şeyi güzel bir şekilde sıralamak, dizmek, açığa çıkarmak
ve açıklamak” anlamlarına gelmektedir. Burada Kur’an’ın açık ve düzgün
bir şekilde, tane tane ve yavaş yavaş, mânâsı üzerinde düşünerek okunması
kastedilmektedir. Bu şekilde okumak Kur’an’ı anlamaya ve anlamlarını
düşünmeye daha elverişli olduğu
için Yüce Allah böyle okunmasını emretmiştir.
Hz. Peygamber’in Kur’an’ı, harflerinin hakkını vererek ağır ağır
okuduğu rivâyet edilir. 48
43 Vehbe Zuhayli, age., 15/182
44 bk. Buhâri, "Bed'ü'l-vahy", 3, 7; Müslim, "İman", 252, 255
45 bk. Şevkânî, V, 364; İbn Âşûr, XXIX, 256
46 Şevkânî, V, 364; Esed, s. 1200
47 İbn Âşûr, XXIX, 258; ayrıca krş. 17/İsrâ, 79
48 İbn Kesîr, VIII, 276; Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
• 34 •
Ahmed Kalkan
Âyet 5-7. “Kavlen sakîlâ/Ağır söz”den maksat Kur’ân-ı Kerîm’dir; yüceliği,
önemi ve değerinden,
içeriğinin zenginliğinden, getirdiği sorumlulukların
ağırlığından dolayı ona ağır söz denilmiştir.49 Hz. Peygamber’in geceleri
kalkıp namaz kılmasının emredilmesinin de onun psikolojik olarak bu ağır
göreve
hazırlanmasına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. “Gece vakti” diye
tercüme ettiğimiz “nâşie” kelimesine müfessirler “gece vakitleri ve bu vakitlerde
meydana gelen olay, gece kalkan kimse” gibi anlamlar vermişlerdir.50
Teheccüd ve Kur’an kıraatiyle neşelenen gece neşesi demek de mümkündür.
Âyette gece vaktinin sessizliği, tenhalık, karanlık, serinlik gibi özelliklerinden
dolayı
bu vakitlerin huzur ve sükûn içerisinde ibâdetle meşgul
olmak ve Kur’an okumak
için gündüzden daha elverişli olduğu veya geceleyin
kılınan namazın insanı mânen yüceltmeye, Kur’an’ı anlayacak ve
üzerinde düşünecek şekilde okumaya daha müsait hale getireceği bildirilmektedir.
7. Âyetteki “sebh” kelimesi, “yüzme” anlamının yanında, mecaz olarak,
“ihtiyaçlar
ve türlü meşguliyet alanları için koşuşturma, gidip gelme, dolaşıp
durma” şeklinde de açıklanmış olup51 mealde bu mânâ dikkate alınmıştır.
Burada Hz. Peygamber’e ve onun şahsında ümmetine, gündüzleri
daha çok maişet temini, Kur’an’ı tebliğ, dini öğretme ve daha başka işlerle
meşgul olacakları,
bu tür maksatlarla koşuşturacakları; bu sebeple namaz,
Kur’an okuma gibi ibâdetler için gecenin daha elverişli bir zaman olduğu
hatırlatılmıştır. 52
Âyetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Hz. Âişe’den rivâyette o şöyle demiştir:
Bu âyet-i kerimenin nüzûlünden kısa bir süre sonra Bedir Gazvesi
meydana geldi.53
Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu, V/409-410
49 Râzî, XXX, 174; Şevkânî, V, 365
50 Şevkânî, V, 365
51 bk. Şevkânî, V, 366
52 Prof. Dr. H Karaman ve diğerleri, Kur’an Yolu, V/410
53 Taberî, age. XXIX, 84; B. Çetiner, age., 2/916
• 35 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
2- Mukatil İbn Hayyân bu âyet-i kerimede kastedilenlerin işte o Bedir
gazvesinde müşrik ordusunun
iaşesini üstlenenler olduğunu söylemiştir ki
on kişidirler.
3- Mukatil ibn Süleyman’dan
rivayete göre ise bunlar, el-Muğîra İbn
Abdullah oğullarıdır.54
4- “Beni baş başa bırak” âyetinin (11. âyet) nüzul sebebiyle ilgili gelen
rivâyete
göre âyet, Kureyş’in ileri gelenleri ve Mekke’nin Peygamber Efendimiz’le
alay eden elebaşıları hakkında inmiştir. 55
“Ondan kolayınıza geleni okuyun.” (20. âyet)
Âyetin nüzul sebebi ile ilgili rivâyetler:
İbn Ebî Şeybe ve İbnu’l-Münzir’in Atâ’dan rivayetlerine göre “Onlar gecenin
az bir kısmında uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.” 56
âyet-i kerimeleri nâzil olduğunda bütün geceyi kıyam (namaz ve ibâdet)
ile geçirmeleri emrolunmuştu ve bu bazılarına ağır geliyordu. Meselâ Ebu
Zerr, bir asaya dayanmak zorunda kalıyordu. Bu şekilde iki ay kaldılar,
iki
ay sonra onlara geceleri ibâdetle geçirme konusunda ruhsat tanıyan “Ondan
kolayınıza geleni okuyun.” 57 âyet-i kerimesi nâzil oldu. 58
- 2. Âyet -
اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلا Œقُ ْ
“Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl.” (2. âyet)
54 İbnu'l-Cevzî, age., VIII,392-393; B. Çetiner, age., 2/916
55 Vehbe Zuhayli, age., 15/193.
56 51/Zâriyât, 17-18
57 73/Müzzemmil, 20
58 Alûsî, age. XXVII, 8; B. Çetiner, age., 2/916
• 36 •
Ahmed Kalkan
Âyetin nüzul sebebi ile ilgili rivâyetler:
1- Âişe’den (r.a.) Hâkim anlattı.
“Allah Teâlâ’nın, 73/Müzzemmil, 1-2 âyeti indirilince, bir sene namaz
kıldılar. Hatta ayakları şişti ve “O’ndan kolay geleni okuyun” 59 âyeti indirildi.”
60
2- İbn Abbas ve başkasından bunun benzerini İbn Cerîr anlattı. 61
“Nimet sahibi olan o yalanlayıcıları Bana bırak ve onlara biraz mühlet
ver.” (11. âyet)
“Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl.” (2. âyet)
Ey Muhammed! Bürünmeyi ve örtünmeyi bırak, biraz uyuduktan sonra
geceleyin ayağa kalk! Şimdi artık rahat yatma zamanı geçmiştir. Büyük bir
yük yüklendin, bu işin sorumluluğu başkadır. Birazı müstesna gece namazı
kılmaya ve gece saatlerce Rabbine ibâdet etmeye gayret et, geceyi kıyamda
ve namaz kılarak geçir, yalnız küçük bir bölümü müstesnâ, uyuyarak geçir
ki, o yüce ve güç göreve, Rabbinin dâvetini insanlara ulaştırmaya ve onlara
İslam dinini tebliğ edip açıklamaya hazırlanasın. Müşriklerin alay, hakaret
ve yalanlamalarına hatta ölüm tehditlerine ve suikastlara karşı sabırlı ve
dayanıklı olasın. Gevşemeyesin, azimli ve kararlı olasın.
Taberî diyor ki: “Allah Teâlâ gece namazı kılmayı Rasûlullah’a farz kılınca
onu, ayetlerde zikredilen seçeneklerden birini seçmekte serbest bırakmıştır.
Buna göre Rasûlullah dilerse gecenin yarısını, dilerse yarısından
biraz eksiğini dilerse yarısından biraz fazlasını namazla geçirecektir. Ayrıca
Allah Teâlâ, Rasûlullah’a Kur’an’ı okurken tane tane ve ağır ağır okumasını
emretmiştir.
Gece namazı sadece Rasûlulah için farz idi. Rasûlullah gece namaz kılarken
sahâbîleri de onunla birlikte namaz kılıyorlardı. Fakat bu namaz onlara
zor geliyordu. Bu sebeple Allah Teâlâ Rasûlullah’ın dışındaki mü’min-
59 73/Müzzemmil, 20
60 İmam Celaleddin es-Suyuti, age., 2/692; V. Zuhayli, age., 15/182
61 Suyûti, age., Vehbe Zuhayli, age., 15/182
• 37 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
lere gece namazının farz olmadığını bildirerek bu konuda onların yükünü
hafifletti.
Gece namazının mü’minlere farziyetinin ne zaman
kaldırıldığı konusunda âlimlerin görüşleri:
1) Abdullah b. Abbas, Ebu Abdurrahman ve Hasan-ı Basri’ye göre bir
yıl sonra kaldırılmıştır. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: “Müzzemmil
suresinin baş tarafı nazil olunca müslümanlar bu surenin son ayeti
ininceye kadar, Ramazan ayındaki teravih namazı kadar gece namazı kılıyorlardı.
Bu durum bir sene devam etti.”
Yine Abdullah b. Abbas diyor ki: “Müzzemmil sûresinin baş tarafındaki
âyetlerin hükmünü, bu sûrenin son âyeti olan şu âyet kaldırmıştır: “...Gece
ve gündüzü ölçüp ayarlayan Allah’tır. Gece ve gündüzün bütün vakitlerini
ayarlayamayacağınızı bildiği için Allah sizi affetti...”
2) Katâde’ye göre bir veya iki yıl sonra kaldırılmıştır.
3) Said b. Cübeyr’e göre on yıl sonra kaldırılmıştır.
Âişe (r.a.) müslümanların Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte gece namazını
nasıl kılmaya başladıklarını beyan ederek buyuruyor ki: Rasûlullah’ın bir
hasırı vardı. Rasûlullah onu geceleri hücre haline getiriyor ve içinde namaz
kılıyordu. Gündüz ise o hasırı serip üzerinde oturuyordu. Bunun üzerine
insanlar Rasûlullah’ın etrafında toplandılar, onun kıldığı gibi namaz kılmaya
başladılar. Ve sonunda iyice çoğaldılar. Bu hali gören Rasûlullah: “Ey
insanlar, amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Zira siz usanmadıkça Allah
usanmaz. Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.”
buyurdu.62
Taberî ise Âişe annemizin bu hadisi rivayet ettikten sonra şunları söylediğini
zikretmiştir: “Rasûlullah’a bu surenin baş tarafındaki âyetler inince
müslümanlar, gece namazının kendileri için farz olduğunu kabul ettiler.
Öyle ki bazıları namaz kılarken ayakta durmak için kendilerini iplerle bağlıyorlardı.
62 Buhâri, Libas: 43; Müslim, Müsafirin: 215
• 38 •
Ahmed Kalkan
Allah Teâlâ bunların, kendi rızasını kazanmak için sıkıntıya girdiklerini
görünce bunu onlardan kaldırdı. Bu surenin son ayetini indirerek onların
sadece farz olan ibâdetleri yapmalarını emretti. Gece ibâdetini ise nâfile
kıldı.”63
Mevdûdî diyor ki: “Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi, “Geceyi namazla
kıyamda geçirin ve çok az bir kısmında uyuyun.” İkincisi ise “Bütün
geceyi namazla geçirmen emrolunmaktadır. Hem istirahat et ve hem de
gecenin az bir kısmında ibâdet et,” şeklindedir. Fakat, bir sonraki ayetlerden
birinci anlamın daha uygun olduğu anlaşılmaktadır. İnsan: 76/ 26. ayet
de bunu teyid etmekte ve “Gecenin bir bölümünde O’na secde et ve geceleyin
uzun uzadıya O’nu tesbih et” denilmektedir.64
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu üç görüşe göre, bu âyetin
inmesinden itibaren Peygamber’e (s.a.s.) müzzemmil ismiyle hitapta şu
mânâlardan birisinin düşünülmesi gerekir. Birinci mânâ, “Beni örtün, beni
örtün” diyen; ikincisi, “ey namaz kılmak, ibâdet etmek için giyinip hazırlanan”;
üçüncüsü, “ey nebilik ve resullük yükünü yüklenen,” gece kıyam et
kalk. Gece kıyam yani kalkış, maksada göre kapsamlı mânâlar ifade eder.
Burada sözün devamında “Kur’ân’ı yavaş oku”, “Rabbinin ismini zikret”
ve “Rabbine yönel” gibi sözlerin gelmesinden anlaşıldığına göre, maksat,
ibâdet için kalkmaktır. Tefsirciler bunun “namaza kalk” demek olduğunu
açıklıyorlar ki bunun iki izah şekli vardır. Birisi, “namaza kalk” takdirinde
olması; birisi de “kıyam” tabirinin doğrudan doğruya namaz mânâsına olmasıdır.
Onun için “kıyâm-ı leyl” sözü, “gece namazı”nı ifade etmekte şer’î
örf olmuştur. Devamlı ibâdet eden kimseye “gece kaim, gündüz sâim”, yani
“gece namaz kılar, gündüz oruç tutar” denilir. Gece kaim olmak, yatmazdan
önce de, uyuyup sonra kalkmak sûretiyle de olabilir. İkincisine teheccüd
denilir. “Gece kalk” dediğimizde bizim dilimizde uykudan kalkmak anlaşılırsa
da “gece kaim ol” sözü her iki mânâya da gelebilir. Burada açık olan
budur.
İslâm’da beş vakit namaz farz kılınmazdan önce başlangıçta Peygamber’e
bu emirle gece namazı farz kılınmış olup Peygamber (s.a.s.) ve ashâbının
Ramazan’da olduğu gibi her gece uzun uzadıya namaz kıldıkları,
sonra bu sûrenin sonunda gelecek olan “Rabbin biliyor ki sen kalkıyorsun...”
63 Taberi, age., 8/458-459
64 Mevdudi, age., 6/455
• 39 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
âyetiyle miktarı değiştirilip hafifletildiği; bazılarının görüşüne göre bundan
maksadın teheccüd olduğu ve beş vakit namaz farz kılındıktan sonra
teheccüdün vâcipliğinin ümmet hakkında kaldırıldığı, Peygamber (s.a.s.)
hakkında da “Gecenin bir kısmında da sana mahsus bir nafile kılmak için
uyan.” 65 emrinin yürürlükte olduğu açıklanıyor.
Bazılarının görüşüne göre ise gece namazının vacip oluşu hiç kaldırılmamış,
ancak hafifletilmiştir. Diğer bazıları ise bu ilk “gece kaim ol” emrinin
farz için olmayıp mendub olmak sûretiyle bir emir olduğu, “yarım”
veya “daha az” veya “daha çok” diye miktar hakkında bir tercih hakkı tanınmasının
bunu gösterdiği ve dolayısıyla teheccüdün ne başta, ne sonda,
ne Peygamber’e (s.a.s.), ne de ümmete farz kılındığı görüşünü benimsemişlerdir.”
66 Bundan sonra Yüce Allah, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Allah’a ibâdetle
geçirmesi gereken miktarı açıklamak üzere şöyle buyurdu:
- 3. Âyet -
نِصْفَهُ أَوْ اْنقُصْ مِنْهُ قَلِيلا نصْفَهُ : : yarısı kadar : أَوْ yahut : اْنقُصْ eksilt : مِنْهُ ondan : قَلِيلا : biraz
“(Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt.” (3. âyet)
Gecenin yarısını veya yarısından biraz azını namaz ve ibâdetle geçir.
Kur’an oku. Rabbini tefekkür et. O’nu an!
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Birazı müstesnâ, birazı hâriç,
yani gecenin birazı dışında kalk. Ne kadar? Gecenin yarısı yahut ondan
biraz eksilt yarısından az kalk, ama bu eksiltme yarının yarısından, yani
gecenin dörtte birinden fazla olmasın, en aşağı dörtte biri kadar kalk. Çünkü
dörtte birinden aşağı eksiltmek, yarısının yarısından az değil, çok olmuş
olur.”67
65 17/İsrâ, 79
66 Elmalılı, age., 8/395
67 Elmalılı, age., 396
• 40 •
Ahmed Kalkan
- 4. Âyet -
ِتيلا ¢ أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَِّتلْ اْلقُرْآنَ تَ ْ
أَوْ : veya : زِدْ ekle : عَلَيْهِ üzerine : وَرَِّتلْ oku : اْلقُرْآنَ Kur’an’ı da : تيِلا ¢ت َْ tane
tane
“Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı da tane tane oku.” (4. âyet)
Yahut yarısından biraz daha çok zamanı ibâdetle geçir. Gece ibâdet
ederken Kur’an’ı tertîl üzere, ağır ağır, teenni ile, ara vermeden, peş peşe,
açık seçik, anlaşılır bir şekilde, tecvid kaidelerine riayet ederek oku ki,
Kur’an’ı anlamana ve manalarını düşünmene yardımcı olsun, kalbin huzur
ile dolsun. (Rasûlullah (s.a.s.) Allah’a şükretmek ve ümmetine örnek olmak
için ayakları şişinceye kadar gece namazı kılıyordu.)
Muhammed Ali es-Sabûnî diyor ki: “Bundan maksat, bu müddetin,
gecenin üçte birinden az, üçte ikisinden de çok olmayacak şekilde uzun
olmasıdır.”
İbn Abbas şöyle der: “Gece ibâdeti Rasûlullah’a (s.a.s.) farz idi. Çünkü
Yüce Allah “Gece ibâdet yap.” buyurmuştur. Sonra “Ondan kolay olanı okuyun.”
68 âyetiyle kaldırıldı. Bu farz oluşun başlaması ile kaldırılması arasında
bir yıl vardır.”
Rasûlullah (s.a.s.) ve ashâbı gece ibâdetiyle mükellef olmuşlardır ki,
dâvet düşmanlarına karşı koymak için hazırlanmaya teşvik edici olsun ve
aynı zamanda onların en mükemmel bir şekilde ruhen ve bedenen terbiye
edilmeleri için gece ibâdeti ile mükellef kılındılar ki zorluklara, güçlüklere,
tehlikeli ve korkunç şeylere sabretsinler ve karşılarına çıkan her zor şey karşısında,
kendilerini üstün kılacak şeyi kazansınlar. Bu ruh eğitimi neticesinde
müslümanlar, cihadları, sabırları ve Allah yolunda eziyetlere katlanmaları
sayesinde, yeryüzünün doğularına ve batılarına sahip olmuşlardır.”69
68 73/Müzzemmil, 20
69 M. Ali es-Sâbunî, age., 7/102
• 41 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Mevdûdi diyor ki: “Bu gecenin ne kadarını ibâdetle geçirecektir? Âyet,
bu vaktin miktarını açıklamaktadır. Burada, gecenin yarısından biraz fazla
veya biraz az ibâdet etmesi konusunda Allah Rasûlü serbest bırakılmıştır.
Ama anlaşılmaktadır ki, burada gecenin yarısı tercih edilmektedir. Çünkü
o, yarı ölçüt kılınarak bunun biraz azı veya çoğu hususu ona bırakılmıştır.”70
Kur’an’ı tertîl üzere okumanın anlamı
hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
Hasan-ı Basri, Katâde ve İbn Abbas’a göre Kur’an’ı açık seçik okumak
anlamındadır.
Mücahid’e göre Kur’an’ı ara vermeden, peş peşe okumak anlamındadır.
Rasûlullah (s.a.s.) Kur’an’ı iyi anlamak için tane tane ve yavaş yavaş
okurdu.71
Hafsa (r.a.) diyor ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bir sûreyi tane tane okuyordu.
Öyle ki o sûre kendisinden uzun olan bir sûreden daha uzun hale geliyordu.”
72
Enes bin Mâlik’ten Rasûlullah’ın Kur’an’ı nasıl okuduğu soruldu. Enes
dedi ki: Rasûlullah Kur’an’ı uzatarak okurdu. “Bismillâh”, “er-Rahmân”, “er-
Rahîm” uzatarak okudu.73
Ümmü Seleme diyor ki: “Rasûlullah Kur’an okurken her âyette durarak
okurdu. “Elhamdu lillâhi Rabbil âlemîn”i okur sonra dururdu. “Er-Rahmâni’r-
Rahîm”i okur tekrar dururdu. “Mâliki yevmiddîn”i de “Mâliki yevmiddîn”
şeklinde okurdu.”74
70 Mevdudi, age., 6/456
71 Taberi, Tefsir, 8/459.
72 Müslim, Misafirin 118; Tirmizi, Mevakit 158
73 Taberi, age., 8/460
74 Ebû Dâvud, Husuf 1; Tirmizî, Kıraat el-Kur’an 1
• 42 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’ı okurken süslü okumak, Kur’an’ı sesiyle güzelleştirmek İslâmî
âdabdandır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Kur’an’ı güzel okuyan kimse,
şerefli ve itaatkâr kimselerle (meleklerle) beraberdir. Kur’an’ı sesinizle güzelleştirin.”
75; “Kur’an’ı güzel sesiyle okumayan bizden değildir.”76
Hâzin şöyle der: “Yüce Allah gece ibâdetini emredince ardından
Kur’an’ı tertîl ile okumasını emretti ki, namaz kılan kalp huzuru bulabilsin,
âyetlerin hakikatlerini ve manalarını düşünüp tefekkür edebilsin. Kur’an
okurken Allah’ın adı zikredildiğinde, namaz kılan kişi, kalbinde Allah’ın
büyüklüğünü hisseder. Vaad ve tehdit ayetleri geçince ümit ve korku meydana
gelir, kıssalar ve darb-ı meseller geçince ibret alır ve böylece Allah’ı
tanıma nuru ile kalbi aydınlanır. Hızlı okumak ise, manaların anlaşılmadığını
gösterir. Böylece anlaşılıyor ki “Tertîl”den maksat, Kur’an’ı okurken
kalbin huzur içinde olmasıdır.”77
Rasûlullah (s.a.s.) Kur’an’ı harf harf yani ağır ağır okur ve harfleri iyice
çıkarırdı. Her rahmet ayetini okuduğunda durur ve onu isterdi. Her azap
âyetini okudukça da durur ve ondan Allah’a sığınırdı.”78
Mevdûdi diyor ki: “Çok hızlı okumayın, yavaş yavaş ve kelime kelime
okuyun. Her bir ayet üzerinde durun ki zihninizde İlâhî kelâm’ın mânâsı
ve esprisi iyice yerleşsin ve muhtevası size tesir etsin. Bazen geçen, Allah’ın
zatının ve sıfatlarının zikri de kalbinize kök salsın, O’nun büyüklüğünü,
heybetini hissettirsin, Allah’ın Rahmeti’nin beyanı içinizde şükran cezbesi
uyandırsın. O’nun gazap ve azâbının zikri ise içinizde korku oluştursun.
Eğer bir şey emrolunmuşsa veya bir şeyden menolunuyorsa bu emir ne
içindir ve bu nehiy hangi şey içindir iyice anlaşılsın.
Velhâsıl, Kur’an’ı okumak sadece kelimeleri telaffuz etmek değildir.
Onun üzerinde tefekkür etmek gerekir. Hz. Enes’ten, Allah Rasûlü’nün
kıraatı sorulmuştu. O da cevaben dedi ki: Allah Rasulü kıraat ettiğinde
kelimeleri uzatırdı. “Meselâ, Allah, Rahmân, Rahîm kelimelerini med ile
(çekerek) okurdu.”79 Aynı soru Ümmü Seleme’den soruldu. O da şöyle ce-
75 Buhâri, Tevhid 52
76 Buhârî, Tevhid 44
77 Hâzin, 4/165
78 M. Ali es-Sabuni, age., 7/103; Rasulullah’ın, Kur’an tilâveti ve Kur’an tilavetinin faziletleri için bkz. İbn
Kesir, Muhtasar-ı İbn Kesir: 3/562.
79 Buhârî
• 43 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
vap verdi: “Allah Rasûlü tane tane ve ara vererek okur, her âyet üzerinde
dururdu. Meselâ, ‘Elhamdü lillâhi Rabbil-âlemîn’ der bir dururdu, sonra
‘Errahmânirrahîm’ der durur, sonra ‘mâliki yevmiddîn’ derdi.” 80 Ümmü Seleme
başka bir rivayette de dedi ki: “Allah Rasûlü kelime kelime, açık ve net
okurdu.” 81 Hz. Huzeyfetü’l-Yemânî diyor ki “Bir kere bir gece Rasûlullah’ın
yanında namaza durdum. Azap ayeti gelince kıraatı kesip istiazede bulunur,
rahmet ayeti gelince de kıraati keser duâ ederdi.” 82 Hz. Ebu Zer diyor
ki: “Bir kere gece namazında Allah Rasûlü, sabah oluncaya kadar ‘Eğer onlara
azab edersen, onlar Senin kulların, şayet onları affedersen Sen azîz ve
hakîmsin’ 83 âyetini tekrarladı durdu.” 84
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Yahut onu artır yarısından
fazla kıl ki bu da üçte ikisi, nihayet dörtte üçü kadar olabilir. Burada yarım,
eksik ve fazla, gecenin birazının dışında kalan kalkılacak kısmının veya istisna
edilen kalkılmayacak olan az kısmının açıklaması olabilir. Gerek müstesna
minh gerek müstesna hangi taraftan düşünülürse düşünülsün sonuç
aynı olur. Çünkü bir taraf eksilince diğeri ona karşılık aynı oranda artar.
Birisi arttıkça diğeri aynı oranda eksilir. Şu kadar var ki, eksiltme ve artırma
muhataba nispet edilmiş yani ona “artır” ve “eksilt” denilmiş olduğundan
“kalkmak” gibi bunların da onun fiili olması gerekir. Bu ise, bunların kalkılmayacak
olan istisna edilmiş azını değil, kalkılacak olan gece müddetini
açıklamak olduğunu hissettirir. Bu karineye (ipucuna) göre, Ebussuud’un
dediği gibi “onun yarısını sözünün tamlamada geçen zamirin yerini tutmuş
olduğu “müstesna minh olan gece”den bedel olarak kıyam süresinin açıklaması
olduğu ortadadır. Veya “eksilt” ve “veya artır” fiilleri de “kalk” emrine
bağlanmıştır. Bu suretle istisna edilen birinci “Kalîlen” de dolayısıyla buna
karşılık beyan edilmiş olarak gecenin yarım, üçte bir veya çeyrek veya üçte
iki veya üç çeyreğine kadar olan süresini kapsayabilir. Bunun hepsi, müstesna
minh olan gecenin tamamından az olmakla beraber bazısında istisna
edilen, geri kalandan az olsa da, bazısında eşit veya çok olmuş olur. İstisnalarda,
istisna edilip çıkarılanın bütüne eşit olmamak üzere kalandan az veya
çok olması caizdir. Fakat istisnanın doğal durumuna göre çıkanın kalandan
az olacağı açık olup kurala uygun olan da budur.
80 Ahmed bin Hanbel, Müsned; Ebû Dâvud; Tirmizî
81 Tirmizî; Nesâî
82 Müslim; Nesâî
83 5/Mâide, 122
84 Ahmed bin Hanbel, Müsned; Buhârî; Nesâî; Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, 6/456-457
• 44 •
Ahmed Kalkan
Bunun aksi yapıldığı zaman bir esprisi olmak gerekir. Burada önce genel
kurala uygun olmak üzere, “azı hariç” denilerek geceden bir kısmı istisna
edilmiştir. Bununla beraber o istisna edilen az’ın geri kalanlara eşit ve
ondan çok olabileceği de anlatılmıştır. Bunda başlıca üç incelik vardır:
1) Her şeyden önce, istisna edilen şeyin az olması kuralına dikkat çekmek,
2) İstisnâ edilen şeyin kural dışı olarak, geri kalana eşit veya ondan çok
olması câiz ise de, gece kalkma süresinin yarıyı geçmesinin daha iyi olacağına
işaret,
3) Uyku ve gaflet içinde geçen süre, nicelik itibarıyla yarısından çok
olsa da, kıymet ve nitelik itibarıyla az; zikir ve ibâdetle geçen süre, diğerinden
az da olsa çok demek olacağına işarettir.
İşte bu üç nükteyi göstermek için önce “gecenin azı hariç” denilerek
gecenin azı istisna edilmiş, sonra da bu azın eşit veya az ya da çok olabileceği,
bununla beraber her ne olsa az demek olacağı anlatılmak üzere âyet bu
beyan üslubu ile gelmiştir. Bu üç miktardan birini seçme arasında serbest
bırakma, durumun gereğine veya gecelerin uzun ve kısa olması takdirlerine
göre en uygununu seçmek için demek olur. Bunlar içinde çeyreğe kadar azı
kesin, dolayısıyla farz, fazlası nafilelik ifade eder. O suretle kalk “Ve Kur’ân’ı
yavaş yavaş oku.”
Tertîl: Bir şeyi güzel, düzgün ve tertip ile kusursuz bir şekilde açık açık,
hakkını vererek açıklamaktır. Aralarında çok değil, biraz açıklık bulunmakla
beraber gayet güzel bir düzgünlükte görülen ön dişlere “Seğru ratel”
derler. Sözü de öyle tane tane, yavaş yavaş, ara vererek ve güzel sıralama
ve ifadeyle söylemeye de “tertîl-i kelâm” derler. Kur’ân’ın tertîli de böyle
her harfinin, edasının, tertibinin, mânâsının hakkını doyura doyura vererek
okunmasıdır. Burada “Ratel” emrinden sonra “Tertîla” mastarıyla vurgu
yapılması da bu tertîlin en güzel şekilde olmasının arandığını gösterir.
Bir söz aslında ne kadar güzel olursa olsun gereği gibi güzel okunmayınca
güzelliği kalmaz. Güzel okumasını bilmeyenler güzel sözleri berbat ederler.
Sözün tertîl ile güzel söylenmesi ve okunması ise sade ses güzelliği ile
gelişi güzel eze büze şarkı gibi okumak, saz teli gibi sade ses üzerinde yürümek
kabilinden bir musıkî işi değildir. Kelimelerin dizilişinin mânâ ile
• 45 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
uyum sağlaması ve dilin fesahat ve belağatı hakkıyla gözetilerek ruhî ve
mânevî bir uygunlukla, yerine göre şiddetli, yerine göre yumuşak, yerine
göre uzun, yerine göre kısa okuma, yerine göre ğunne, yerine göre izhar,
yerine göre ihfa, yerine göre iklâb, yerine göre vasıl, yerine göre sekit veya
vakıf; kısacası bütün maksat, mânâyı duymak ve mümkün olduğu kadar
duyurmak olmak üzere tecvid ile okuma işidir. Bunun için Kur’ân okurken
tertîl ve tecvid gerekir. Tecvid de, kaf çatlatmak derdiyle, çatlatmaktaki
mânâyı kaybetmek değildir.
Tecvid ve kırâet ilmi kitaplarında Kur’ân kırâeti üç mertebe üzerine sınıflandırılmıştır:
85 Bunlar tahkîk, tedvir ve hadr’dır.
1) Tahkik, munfasıl meddi dört veya beş elif miktarı çekecek şekilde
gayet ağır bir ahenk ile okumaktır.
2) Tedvir, iki veya üç elif miktarı çekecek şekilde orta halde okumaktır.
3) Hadr de tabii med gibi bir elif miktarı çekecek şekilde hızlı okumaktır.
Bir elif iki fetha miktarı demek olduğuna göre, bir harekenin belli olacak
şekilde okunuşundaki ilk ses, âhenk süresinin hızlılık ve ağırlığına göre, her
kırâetin şifresini teşkil eder. Âsım, Hamza, Nâfi’den Verş kırâetleri tahkik;
İbnü Amir, Kisâi kırâetleri tedvir; diğerleri hadr tarzındadır. Fakat bunların
hiçbirinde bir harf veya harekenin hakkı çiğnenecek şekilde okunmak câiz
olamayacağı için, asıl mânâsıyla tertîl kırâetlerin hepsinde şarttır. Kırâetleri
böyle hadr ve tedvir şeklinde kısımlara ayırmaya cevaz veren ise gelecek
olan “Kur’ân’dan size kolay geleni okuyun.” emridir.
Görülüyor ki bu âyette geçen “Kur’ân’ı tertîl üzere oku.” sözü, gece kalkmaktan
ilk maksadın bu olduğunu gösterir. Bu ise Kur’ân’ı namazda ve namaz
dışında okumak, onu okutup öğreterek başkalarına ulaştırmak mânâlarını
kapsayabilirse de, ayakta okunması örfe göre namazda okunmasıdır.
85 Kur’an’ın nasıl okunacağına gelince; şüphesiz Allah kelamı tahkik, hadr ve bu iki hal arasında orta hal
olan tedvir, Arap nağme ve sesleriyle tertil ve tecvid üzere, elden geldiği kadar sesi ve lafzı güzelleştirerek
okunur.
Tedvir, tahkik ve hadr durumları arasında bir orta halden ibarettir. Medd-i munfasılı rivayet edip onu
tam uzatmayan birçok imamdan gelen de budur. Bu diğer kurranın da mezhebi olup imamların hepsince
sahih bulunmuştur. Eda ehlinin çoğunluğu nazarında tercih gören budur. (İbnü’l-Cezeri, en-Neşr fi’lkıraeti’l-
aşr: 1/205-207’den naklen) (Elmalılı).
• 46 •
Ahmed Kalkan
Bir de bu âyet, bu sûre indiği sırada Kur’an’dan daha önce bazı şeylerin
inmiş bulunduğunu gösterir. Fakat henüz çok bir şey inmemiş olması nedeniyle,
her gece bu kadar uzun süre kalkıp da Kur’ân’ı tertîl üzere okumak,
bunun sadece bellemek için değil, namaz kılıp ibâdet ederek uygulamasını
yapmak için okumaya vesile olduğunu gösterir.”86
Seyyid Kutub, bu âyetlerle87 ilgili olarak şunları söylüyor:
Evet, “Ey örtüye bürünerek saklanan Muhammed, kalk...” Bu, göğün
seslenişi, yüceler yücesi Allah’ın komutudur. Kalk, seni bekleyen büyük görev
için, senin tarafından sırtlanmak üzere hazırlanan ağır yükün altına
girmek için ayağa kalk. Çalışmak, yorulmak, sıkıntı çekmek ve eziyetlere
katlanmak için ayağa kalk. Kalk, uyku ve istirahat zamanı geride kaldı.
Kalk, bu görev için hazırlan, onun gerektirdiği eğitimden geç.
Bu komut, Peygamberimizi sakin evinin, ılık yuvasının yumuşak yatağından
çekip çıkararak coşkun ve kurşun gibi ağır dalgalarının ortasına,
vicdanlardaki ve pratik hayattaki çekici ve itici boğuşmaların arasına atan
büyük ve ürpertici bir buyruktur.
Sırf kendisi için yaşayan kimse, belki huzur içinde yaşayabilir. Fakat
küçük olarak yaşar ve küçük olarak ölür. Böylesine ağır bir yükü sırtlanan
büyük adama gelince uyku, rahatlık, ılık yatak, sakin hayat ve gönül okşayan
konfor onun neyine? Peygamberimiz işin iç yüzünü anlamış, gerçeği
fark etmişti. Bu yüzden eşi Hatice’nin heyecanını yatıştırması ve uyuması
yolundaki önerisine “Ey Hatice, uyku zamanı geride kaldı” diye karşılık
verdi. Evet, uyku dönemi bir daha geri gelmemek üzere gerçekten geçmişti.
O günden itibaren Peygamberimizi sadece uykusuz geceler, yorgunluklar,
uzun ve zorluklarla dolu bir cihad görevi bekliyordu. Evet; “Ey örtüye bürünerek
saklanan Muhammed, Geceleyin biraz uyuduktan sonra kalk!
Gecenin yarısında uyanık ol, ya bu miktarı biraz eksilt, ya da artır da
ağır ağır Kur’an oku.”
Burada büyük göreve hazırlayıcı, araçları ilahi kaynaklı ve garantili
sonuç verecek bir eğitim programı ile karşı karşıyayız. Bu programın ana
maddesi gece uykusunu bölerek kalkmaktır. Üst sınırı gecenin yarısından
86 Elmalılı, age., 8/396-398
87 73/Müzzemmil, 1-4
• 47 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
çok ve üçte ikisinden az bir süredir. Alt sınırı ise gecenin üçte birlik bölümüdür.
Gecenin bu saatlerinde namaz kılınacak ve ağır ağır Kur’an okunacaktır.
Âyetin orijinalinde kullanılan “tertîl” sözcüğü tok sesle, “tecvid”
kuralları uyarınca her harfi doğru biçimde seslendirecek, bu arada şarkı
söyler gibi yapmayarak, sözcükleri ağız boşluğunda dalgalandırmaktan kaçınarak
Kur’an okumaktır.
Peygamberimizin geceleri kıldığı “vitir” namazlarının on bir rekâtı
geçmediği yolunda elimizde kesin bilgiler vardır. Fakat Peygamberimiz gecenin
üçte birinden biraz eksik bölümünü bu rekâtlarla geçirirdi. Çünkü
Kur’an’ı ağır ağır, tane tane okurdu.
Bu cevabın arkasından yine kalkmayı düşünmüştüm ki, birden aklıma
Peygamberimizin nasıl bir vitir namazı kıldığı konusu geldi. Hz. Ayşe’ye
“Ey müminlerin annesi, Peygamberimizin nasıl bir vitir namazı kıldığı
hakkında bana bir bilgi ver” dedim. Hz. Ayşe bana şunları söyledi; “Biz
O’nun abdest suyunu ve misvakını hazırladık. Allah O’nu gecenin dilediği
saatinde uyandırırdı. Kalkınca ağzını misvaklar, abdest alır ve namaza
dururdu, hiç oturmadan sekiz rekât kılardı. Sekizinci rekâtta oturunca Allah’ın
adını anar, O’na dua ederdi. Sonra selâm vermeden kalkar, dokuzuncu
rekâtı kılardı. Sonra oturup tek olan Allah’ın adını anar, dua eder, arkasından
işitebileceğimiz bir ses tonu ile selam verirdi. Bu selamın arkasından
oturduğu yerde iki rekât daha kılardı. Yavrum, böylece kıldığı vitir namazı
on bir rekât olurdu. Sonraları yaşlanıp da vücudu ağırlaşınca ayakta kıldığı
dokuz rekâtlık vitri yedi rekâta indirdi. Selam verdikten sonra da oturarak
iki rekât daha kılıyordu. Yavrum, böylece kıldığı toplam vitir namazı dokuz
rekât oluyordu. Peygamberimiz kıldığı namazları sürekli olarak kılmayı
severdi. Bu yüzden geceleri uyanamayınca yahut bir sancısı, bir hastalığı
olunca kaçırdığı bu gece namazı yerine gündüzleri on iki rekât kılardı. Peygamberimizin
gece sabaha kadar Kur’an okuduğunu ve Ramazan dışında
bir ay boyunca oruç tuttuğunu hiç hatırlamıyorum. 88
Yüce Allah uyumamayı, gece ibâdet etmeyi ve Kur’an’ı düşünüp anlamayı
emrettikten sonra, bu meşakkatli ve zor üç emrin sebebini açıklayarak
şöyle buyurdu:
88 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Müzzemmil Sûresi Tefsiri
• 48 •
Ahmed Kalkan
- 5. Âyet -
عَلَيْكَ قَوْلا ثَقِيلا ž سَنُلْقِ ي  إِنَّ
:  إِنَّ gerçek şu ki biz : ž سَنُلْقِ ي bırakacağız : عَلَيْكَ sana : قَوْلا bir söz : ثَقِيلا
oldukça ağır
“Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.” (5. âyet)
Ey Muhammed! Sana heybetli, azametli ve yüce bir kelam olan Kur’an’ı
indireceğiz. O her şeyi bilen ve her şeye sahip olanın sözü olduğu için bu
özellikleri taşır. Bunun sorumluluğu ağırdır. Hazırlıklı ol! Nefis terbiyesi
yap, sabret! Kur’an’ın hükümlerini yaşamak, tebliğ etmek ve tebliğ esnasındaki
sıkıntılara göğüs germek zordur. Ayrıca vahyin inişi esnasında da
fiziki olarak zorluklarla karşılaşacaksın. Buna da hazırlıklı ol.
“Ağır bir söz” ifadesi hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
1) Hasan-ı Basri ve Katade’ye göre Kur’an’ı Kerim’in hükümleriyle amel
etmenin ağırlığıdır.
Katâde diyor ki: “Vallahi Kur’an’ın farzları ve cezaları ağırdır.”
2) Bir kısım âlimler ise bu âyetin, Kur’an’ın indiği sırada ağır ağır geldiğini
beyan ettiğini söylemişlerdir.
Âişe (r.a.) diyor ki: “Rasûlullah (s.a.s.) devesinin üzerinde iken ona vahiy
gelince deve çöker, boynu yere uzatırdı.”89
Zeyd b. Sabit diyor ki: “Rasûlullah’ın dizi benim dizimin üzerinde iken
Allah ona vahiy indirdi. Onun dizi o kadar ağırlaştı ki ben dizimin kırılacağını
zannettim.”90
Fahreddin er-Râzi diyor ki: “Kur’an’ın ağır olmasından maksat, onun
kadrinin yüceliği ve öneminin büyüklüğüdür. Değerli ve önemi büyük
89 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/118
90 Buhâri, Salâh 12
• 49 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
olan her şey “sakîl” yani ağırdır. İşte İbn Abbas’ın “Kavlen sakîlen” ayetine
“Büyük söz” demesinin mânâsı budur. Bazılarına göre de, bundan maksat,
Kur’an’daki, mükelleflere ağır gelen emir ve nehiyler gibi mükellefiyetlerdir.
Bana göre nazmın te’vili şudur: Yüce Allah Rasûlüne (s.a.s.) gece namazını
emredince sanki şöyle buyurdu: Sana gece namazını emrettim. Çünkü
sana büyük bir söz indireceğiz. Kendini bu büyük söze mutlaka hazırlaman
lâzım. Bu da gece namazı ile olur. Çünkü insan karanlık gecede Allah’a ibâdetle
meşgul olur. O’nu anmaya ve O’nun önünde boyun bükmeye yönelirse,
o gecede, kendini Allah’ın nur ve azametine hazırlamış olur.”91
Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Bu mânâ, gece ibâdeti ile Kur’an
tilâveti arasında irtibat kurma hususunda çok hoştur. Çünkü Yüce Allah,
Rasûlünü insanları İslâm dinine çağırmakla görevlendirdi. Bunda nefse
ağır gelen mükellefiyetler vardır. Ayrıca bu dinin hüküm ve emirlerini yerine
getirmekle insanları mükellef kılmasını emretti. Böyle bir mükellefiyetin,
nefisle mücadeleye ve sabra ihtiyacı olduğunda şüphe yoktur. Çünkü
bunda, insanların alışmış oldukları inançları bırakmalarına ve atalarından
miras olarak aldıkları gelenekleri terk etmeye teşvik vardır. Ey Nebî! Bu
durumda sen birçok yorucu şeyle ve bu davet ve insanları ona kabule teşvik
yolunda büyük tehlikelerle karşı karşıyasın. Hal böyle olunca sen, elbiseye
bürünmüş, rahat ve sükuna dalmış, meşakkatlerden ve uzun süre ibâdet ve
çokça teheccüd namazı kılarak nefisle mücadele etmekten, Kur’an ayetlerini
anlayacak ve düşünecek bir şekilde anlamaktan uzak bir haldeyken, bu
büyük görevi nasıl yapabilirsin?! Öyleyse yatağından kalk. Gecenin büyük
bir kısmını Rabbine yalvararak uykusuz geçir ki davetin zorluklarına katlanmaya
ve bu yeni dini müjdelemeye hazırlanasın. Allah’ım! Bu ne güzel
bir dikkat çekme! Bundan dolayı Rasûlullah’ın kalbi uyanıyor ve ciddi bir
şekilde işe koyuluyor ve Rabbinin huzurunda ayakları şişinceye kadar ibâdet
ediyor.”92
Mevdûdi diyor ki: “Sana gece namazını kılman emri, “Sana yüklediğimiz
bir ağır sözü taşıyabilmek için sende tahammül gücü geliştirsin”
diye verilmiştir. Bu güç, eğer sen gecenin rahatını bırakır da aşağı yukarı
yarısını ibâdetle geçirirsen hâsıl olacaktır. Kur’an için “çok ağır bir söz”
denmesi, O’nun emirlerini uygulamanın, onun talimatına göre bir örnek
oluşturmanın, onun davetini yaparken bütün dünyayı karşısına almanın,
91 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb, 30/174
92 M. Ali es-Sabuni, age., 7/104
• 50 •
Ahmed Kalkan
bu Kitaba göre inanç, düşünce, ahlâk, edeb, kültür ve medeniyet düzeninde
bir inkılâb oluşturmanın güç bir misyon olduğu içindir. Ayrıca bu kelâmın
nüzûlüne tahammül etmek çok güç bir işti. Bu konuda Zeyd bin Sabit diyor
ki “Bir defasında Allah Rasûlü’ne vahiy geldiğinde O’nun dizi benim dizime
dayanmaktaydı. O esnada dizlerimin üzerinde o kadar yük hissettim
ki nerdeyse dizlerim kırılacak sandım.” Hz. Âişe buyurmuştu ki, “Şiddetli
soğuk ve kış bir günde Allah Rasûlü’ne vahiy geldiğinde ellerinden ter
damladığını gördüm.” (93.) Başka bir rivayette yine Hz. Âişe diyor ki, “Allah
Rasûlü’ne vahiy geldiğinde o deve üzerindeydi. Vahiy bitene kadar devenin
göğsü yerde kaldı, çökmüş vaziyette. Vahiy bitmeden kıpırdayamadı.” 94
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bununla beraber bu gece
kalkışının ve Kur’ân’ı tertîl üzere okumanın asıl maksat olmayıp hazırlık
mahiyetinde bir giriş olduğu açıklanmak üzere buyruluyor. Çünkü Biz sana
ağır bir söz indireceğiz. Dayanılması, uygulama ve yerine getirilmesi çok
zor olan büyük bir kelâmı üzerine indirip tatbikini ve uygulamasını sana
emredeceğiz. Bu söz, ağır yükümlülükleri ve sorumlulukları kapsayan ve
savulması ve geri çevrilmesi mümkün olmayan Kur’an ile Peygamberlik
emri, indirilmesi de onun vahyidir. Hz. Peygamber’e (s.a.s.) vahiy inerken o
kadar ağır ve şiddetli gelirdi ki, derhal yüzü değişirdi. Nitekim Hz. Âişe demiştir
ki: Gayet soğuk bir günde vahiy inerken baktım, açılırken alnından
ter fışkırıyordu. Aynı şekilde Veda Haccı sırasında Arafat’ta “Gadba” adlı
devesinin üzerinde iken vahiy gelince ağırlıktan deve çöke kalmıştı. Vahy
ve onun inişi böyle maddi olarak bile bir ağırlık ve baskı ile geldiği gibi
mânâsındaki hükümlerin ve ahlâk kurallarının icra ve uygulaması da nice
zorlukları beraberinde getiren ağırlıkları kapsar. Kur’an’ı okumak kolay olsa
da onunla amel etmek zordur. Sonra, terazide ecri ve mükâfatı da ağırdır.”95
Bu eğitim programı, indirilecek olan “ağır söz”e Peygamberimizi hazırlamak
içindi. Okuyoruz: “Çünkü Biz sana sorumluluğu ağır bir söz indireceğiz.”
“Ağır söz”den maksat bu Kur’an ve içerdiği yükümlülüklerdir. Kur’an
aslında “ağır” değildir, okunması ve anlaşılması kolay bir kitaptır. Fakat o
“hak” terazisindeki tartısı ve kalplere yönelik etkisi açısından “ağır”dır. Nitekim
yüce Allah başka bir ayette “Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş
93 Buhârî; Müslim; Muvatta; Tirmizî; Nesâî
94 Müsned-i Ahmed; Hakim; İbn Cerîr ; Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, age., 6/457
95 Elmalılı, age., 8/398-399
• 51 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
olsaydık, sen onun Allah korkusu ile parça parça olduğunu görürdün” 96
buyuruyor. Ama yüce Allah Kur’an’ı bir dağa değil de onu algılamaya yetenekli
ve dağdan daha sağlam, daha sarsılmaz bir kalbe indirdi.
Bu nur ve bilgi feyzini algılayıp özümlemek, gerçekten uzun hazırlığı
gerektiren ağır bir işti. Büyük ve soyut evrensel gerçeklerle iletişim kurmak,
gerçekten uzun hazırlığı gerektiren ağır bir işti.
Yüceler âlemi ile, evrenin özü ile, canlı-cansız tüm yaratıkların ruhları
ile Peygamberimizin kurduğu gibi bir ilişki kurmak, gerçekten uzun varlığı
gerektiren ağır bir işti. Tereddütsüz ve kuşkusuz bir kararlılıkla bu yola
koyulmak, bu görevi yürütürken içgüdülerin fısıltılarına, dışarıdaki çekim
odaklarına ve engellere kapılmaksızın, sağa-sola bakmaksızın ilerleyebilmek,
gerçekten uzun hazırlık gerektiren ağır bir işti.
Geceleyin herkes uyurken ayakta olup ibâdet etmeyi, gündelik hayatın
dağdağasından ve karmaşasından uzaklaşarak yüce Allah ile ilişki kurmayı,,
O’nun feyzini ve nurunu algılamayı, O’nun birliğinin beraberliğinde coşup
O’nunla baş başa kalmanın masum yaşamayı, sanki yüceler aleminden
yeni iniyormuş gibi ve varlık aleminin her yanından sözsüz ve sözcüksüz
bir yankı yükseliyormuş gibi bir heyecanla evrenin sessizliği ortasında ağır
ağır Kur’an okumayı, gecenin karanlığı içinde Kur’an’ın ışınlarını, mesajlarını
ve yüksek frekanslı titreşimlerini düşünelim. Bütün bunlar bu “ağır
sözü” yüklenmeye, bu değerli yükümlülüğü sırtlanmaya, bu ağır sıkıntıyı
göğüslemeye hazırlanan Peygamberimiz için son derece gerekli birer azık
niteliğindedirler. Aynı zamanda bu çağrının savunuculuğunu üstlenen her
kuşaktan dava adamları için bu böyledir. Bu saydıklarımız, uzun ve meşakkatli
yolları boyunca dava adamlarının kalplerini aydınlatır, onları şeytanın
vesveselerinden ve bu aydınlık yolu saran karanlıkların çöllerinde şaşırmaktan
korur.
Bundan sonra Yüce Allah, geceyi ibâdetle geçirmenin faziletini anlatmak
üzere şöyle buyurdu:
96 59/Haşr, 21
• 52 •
Ahmed Kalkan
- 6. Âyet -
شِئَةَ اللَّيْلِ يِ هَ أَشَدُّ وَطْئًا وَأَقْوَمُ قِيلا  إِنَّ نَ
إِنَّ : doğrusu شِئَةَ نَ : kalkışı اللَّيْلِ : gece أَشَدُّ يِ هَ : daha kuvvetli وَطْئًا : etki
bakımından وَأَقْوَمُ : daha sağlamdır قِيلا okumak bakımından :
“Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve
sağlam bir kıraate daha elverişlidir (Etki bakımından daha kuvvetli, okumak
bakımından daha sağlamdır).” (6. âyet)
Geceyi ibâdetle geçirmek nefse daha zor ve ağır gelir. Bu zor işi yapmak
ruhları ve bedenleri güçlendirir, irâdeleri sağlamlaştırır, kalbin, kulağın ve
gözün birlik içinde olmalarını daha iyi sağlar. Geceleyin ibâdet etmek, gündüz
ibâdet etmekten daha sağlam ve kalp için daha iyi muhâfaza edicidir.
Geceleyin ibâdet eden, dünyevî meşguliyetlerden uzak kalarak kendisini
tamamen ibâdete verme imkânı bulur. Gece saatleri sakin olduğu, dünya
meşgalelerinden uzak olduğu için bu saatlerde namaz kılmak ve Kur’an
okumak daha güzel, daha doğru, daha sağlam, daha muhâfazalı, anlamaya
ve sağlam bir kıraate daha elverişlidir. Ayrıca nefsini tembellikten arındırmış,
Allah yolunda cihada hazır bir hale getirmiş olursun.
“Naşiyete’l-leyli” ifadesi hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
1) Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr, Ebi Nüceyh, İkrime, Mücahid,
İbn-i Zeyd ve Dahhak’a göre geceleyin ibâdete kalkmak demektir.
Naşiete kalkmak demektir.
2) Ebu Miclez, Ebu Reca ve Katade’ye göre yatsıdan sonra ibâdet için
kalkmak demektir.
Mevdudi diyor ki: “Metinde geçen “Nâşietel-leyl” hakkında müfessirler
ve dilciler arasında dört değişik görüş vardır. Birincisi, “Naşie”den murad
“gece kalkan kimse”. İkinci görüş; bundan kast olunan “gecenin vaktidir.”
Üçüncü görüş; “geceleyin kalkmaktır.” Dördüncüler ise, “sadece gece kalk•
53 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
mak değil, biraz uyuduktan sonra kalkmaktır.” anlamını verdiler. Hz. Âişe
ve Mücahid bu dördüncü görüşte olanlardandır.”97
“Eşeddu vat’en” ifadesi hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
1) Abdullah İbn Abbas, Katâde ve İbn-i Zeyd’e göre geceleyin ibâdet
etmek, gündüz ibâdet etmekten daha sağlam ve kalp için daha iyi muhâfaza
edicidir, demektir. Yani geceleyin ibâdet eden, dünyevi meşguliyetlerden
uzak kalarak kendisini tamamen ibâdete verme imkânı bulur.
2) Mücahid ve Ebi Nüceyh ise “Vat’en” ifadesini “Vit’en” şeklindeki kıraatiyle
okumayı esas almışlar ve bu ifadeyi şöyle izah etmişlerdir: Geceleyin
ibâdet etmek, kalbin, kulağın ve gözün birlik içinde olmalarını daha iyi
sağlar.98
Mevdûdi diyor ki: “Metinde “Eşeddu vat’en” ibaresi geçmektedir. Bunun
manası çok geniştir, bir cümle ile açıklamak mümkün değildir. Bir manası
şudur; gece ibâdet için kalkmak ve uzunca bir kıyam etmek insan mizacının
tersidir, bu saatte insan istirahat ister. Bu yüzden bu eylem nefsi kontrol
altına almak için çok etkili bir çabadır. Bu şekilde eğer bir kimse nefsi
ve bedeni üzerinde hâkimiyet sağlar ve onları Allah yolunda kullanmaya
muktedir olursa, o kimse Hak dininin tebliğini dünyaya galip kılmak için
daha başarılı olacaktır. İkinci anlamı ise, kalp ve dil arasında bir harmoni
oluşturmak için çok etkili bir vasıta olduğu şeklindedir. Çünkü gecenin bu
saatlerinde kul ile Allah arasına başka bir şey giremez. Bu halde insan diliyle
ne söylüyorsa kalbinin sesiyle de onu söyler. Kalp ve dilde bir ahenk
meydana gelir. Bir diğer anlamı da insanın zahir ve batınında ahenk meydana
getirmek için çok tesirli bir vasıta olduğu şeklindedir. Çünkü gece
yalnızlığında eğer bir kimse istirahatını terk ederek ibâdet için kalkarsa bu
muhakkak ihlâsındandır. Çünkü bunda gösteriş yapmanın bir unsuru yoktur.
Bir diğer dördüncü mana da şöyle verilebilir; Bu gece ibâdeti insan
için gündüz ibâdetinden daha ağırdır. Dolayısıyla bu ibâdete devam eden
kimsede sebat oluşturur. O kişi Allah’ın yolunda daha bir bilinçle ve kesin
iradeyle gider ve her türlü zorluğa karşı direnç gösterir.”99
97 Taberi, age., 8/462
98 Taberi, age., a.y.
99 Mevdudi, age., 6/457
• 54 •
Ahmed Kalkan
“Ve akvmu kîlâ” ifadesi hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
1) Enes b. Mâlik’e göre geceleyin Kur’an okumak daha doğru olur, şeklindedir.
2) Katâde ve İbn-i Zeyd’e göre dünya meşgalesinden uzak kalındığı için
geceleyin Kur’an okumak daha sağlam ve daha muhâfazalı olur, şeklinde
izah etmişlerdir.
3) Abdullah İbn Abbas ise Kur’an’ı anlamaya daha yakın olur, şeklinde
izah etmiştir.100
Mevdûdi diyor ki: “Burada “Ve akvmu kîlâ” geçmektedir. Lügat mânâsı
bir sözü daha doğru yapmak ve düzeltmektir. Fakat burada kast olunan o
zaman insanın Kur’an-ı Kerim’e daha sakin ve ihtiram ile kalbi ona yönelik
olarak ve daha iyi anlayarak okumasıdır. İbn Abbas bunu şöyle izah etmiştir:
“... ecdaren yefkahu fil-Kur’an” yani insanın Kur’an üzerinde daha derin
düşünmeye uygun olduğu vakit.” 101
Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Dinlenme, huzur ve gecenin sessizliğinden
sonra, kişinin yatağından kalkarak ibâdet ve itaat edeceği saatler
olan gece saatleri, namaz kılan kimse için gündüz namazından daha zor
ve ağırdır. Çünkü gece, uyku ve dinlenme için yaratılmıştır. Onu ibâdetle
geçirmek nefse daha zor ve ağır gelir. Bu zor işi yapmanın özelliklerinden
biri de ruhları kuvvetlendirmek, iradeleri sağlamlaştırmak ve bedenleri
güçlendirmektir. Hiç şüphe yok ki Allah düşmanı kâfirlere karşı cihad etmek
için kuvvetli ruhlara ve güçlü bedenlere ihtiyaç vardır. Gece saatleri,
daha güzel ve açık okumaya elverişlidir. Çünkü gece sesler sakinleşir. Hareketler
kesilir, dolayısıyla ruh daha saf ve zihin daha kavrayıcı olur. Zira
geceleyin seslerin kesilmesi ve insanların sakinliği, düşünüp anlamaya ve
Kur’an’ın maksat ve sırlarını kavramaya ruh için daha çok yardımcı olur.”102
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte önce gece kalkmak ve
Kur’an okumakla emir, bu cümleden olmak üzere gelecek olan ağır emirlerin
uygulanabilmesine imkân ve yetenek kazanmak üzere nefisleri terbiye
100 Taberi, age., 8/462
101 Ebû Dâvud; Mevdudi, age., 6/457
102 M. Ali es-Sabuni, age., 7/104
• 55 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
etmek ve nefsi yenme gayretlerini geliştirip kuvvetlendirmek için hazırlık
mahiyetinde çalışmadır. Bunun gündüz yapılmayıp da geceden başlamasının
sebep ve hikmeti büyüktür. Çünkü gece nâşiesi yani gece yetişen nefis,
veya gece meydana gelen olay veya gece neşesi ve olayı, “Daha baskın, daha
samimidir.”
Vatt: Lügatte; basmak, çiğnemek, yumuşatıp döşemek, hazırlamak, uydurmak,
yani uygun hale koymak ve uygunluk mânâlarında mastardır. Bir
de tümseklikler arasında basık ve engin yere denir.
Ebû Amr ve İbn Âmir kırâetlerinde vav’ın kesri ve ta’nın fethasıyla ve
uzatarak “Vitâu” okunur. Bununla aynı baptan mastar olan “muvâtae”, uygunluk,
uyuşma demektir. Yani, gece yapılan amel daha baskın, daha samimi
yahut kalp ve vicdana daha uygun demektir. Gece sessizlik ve her
şeyden ayrılma zamanı olduğu için, uyanık olanların gözü gönlüne daha
uygun ve gündüzleyin çeşitli engeller ve meşgaleler içinde duyulamayacak
olayları duymak için keşfi daha açık ve gösterişten, başkalarının bakısından
kurtulmuş olarak ihlâslı davranmaya daha uygun yahut daha keskin, daha
dokunaklıdır.
Ve deyişçe, söyleyiş ve anlayış açısından daha sağlamdır. Söz daha iyi
söylenir ve duyulur, gürültüler kesilmiş bulunacağı için okuma ve düşünme,
inceleme ve zikir, söylenen ve dinlenen söz daha sağlam olur.”103
“Kuşkusuz gece ibâdeti, gündüze göre daha zor, fakat sözü daha etkilidir.”
Âyetin orijinalinde geçen “nâşietelleyli” tamlaması “gecenin yatsıdan
sonraki gelişmeleri” anlamına gelir. Ayette “gece faaliyetleri gündüze göre
daha zor yani vücut için daha yorucu, fakat “sözü daha etkilidir”. Tefsir
bilgini Mücahid’in açıklamasına göre “yararı daha kalıcıdır” deniyor. Gerçekten
gündüz yorgunluğu arkasından uykunun çağrısı çok güçlü olur,
yatağın çekiciliği dayanılmaz boyutlara ulaşır, bu çağrıya ve bu çekiciliğe
karşı koyup bir şeyler yapmak, mesela ibâdet etmek insan vücuduna son
derece yorucu gelir. Fakat vücudun bu isteğini yenerek uyanık kalabilmeyi
başarmak ruhun özgürlüğünü ilan etmek, Yüce Allah’ın çağrısına olumlu
cevap vermek, O’nunla baş başa kalma uğruna özveride bulunmaktır. Bu
yüzden gecenin sözü “daha etkili”dir.
103 Elmalılı, age., 8/399
• 56 •
Ahmed Kalkan
Geceleyin Allah’ı anmanın ayrı bir hazzı, gece kılınan namazın ayrı
ürperticiliği, geceleyin Allah’a yalvarmanın ayrı bir coşkusu vardır. Gece
zikirleri, gece namazları, gece duaları kalbe öylesine büyük bir huzur ve
Allah’a yakınlık duygusu doldurur ki, kalpleri öylesine duyarlı ve ışıklı hale
getirir ki, bu durum gündüz namazlarında ve zikirlerinde görülmeyebilir.
Kalplerin yaratıcısı olan yüce Allah onların giriş kanallarını, bam tellerini,
onlara hangi mesajların gideceğini ve etkili olabileceğini; onların günün
hangi saatlerinde daha açık mesaj almaya daha hazırlıklı ve yetenekli olacaklarını,
hangi uyarıcıların onlarda daha canlı ve güçlü etki uyandırabileceğini
herkesten iyi bilir.
Kulu ve elçisi Hz. Muhammed’i bu “ağır söz”ü algılamaya ve bu koca
yükü sırtlanmaya hazırlayan yüce Allah, O’nun için gece ibâdetini uygun
gördü. Çünkü gece faaliyetleri, gündüze göre daha zor ve daha yorucu
olmakla birlikte geceleyin söylenen sözler daha etkilidir. Bunun yanı sıra
O’nun gündüzleri yoğun işleri ve uğraşmaları vardır, bunlar O’nun enerjisinin
ve ilgisinin çoğunu tüketmektedir. Okuyalım: “Çünkü gündüzleri, seni
uzun uzun uğraştıracak işlerin vardır.”
Öyleyse Peygamberimiz gündüzlerini bu yoğun işlere ve uğraşmalara
ayırmalı, geceleri ise Rabbi ile baş başa kalarak namaz kılmalı, Allah’ı anmalıdır.
Okuyoruz: “Rabbinin adını an, bütün varlığınla O’na yönel.” 104
- 7. Âyet -
ارِ سَبْحًا طَوِيلا ¯ اَلنَّ َ ° إِنَّ لكَ فِ ي
“Zira gündüz vakti, uzun meşguliyetlerin var.” (7. âyet)
Şüphesiz ki senin ihtiyaçlarını karşılaman için gündüzün uzun ve boş
bir zamanın vardır. Gündüzün işlerinde tasarrufta bulunma, dolaşma ve
uzun zaman meşgul olma salâhiyetin vardır. O halde gece saatlerini de teheccüd
ve ibâdetin için ayır. Gündüzün ihtiyaçlarından artan zamanda da
uyuyabilirsin.
104 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Müzzemmil sûresi tefsiri
• 57 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Sebh: Önemli işlerinde tasarruf etmek ve onun için dolaşmak manasınadır.
Sebh, aslında su üstünde yüzmek demektir. Burada hayatın çeşitli
işleri için dolaşmak ve onlarla tasarruf etmek için müstear olarak kullanılmıştır.
105
İbn Cüzeyy şöyle der: “Burada sebh, işlerde tasarruf etme ve meşgul
olma manasınadır. Yani işlerinle meşgul olman için gündüz sana yeter. Geceyi
de Rabbine ibâdete ayır.”106
Bu âyet hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
1) Abdullah İbn Abbas ve Katâde bu âyeti şu şekilde izah etmişlerdir:
“Şüphesiz ki senin için gündüzün uzun bir boş zamanı vardır. Geceleyin
ibâdet et. Gündüzün bu boş zamanında da uyursun.”
2) İbn-i Zeyd ise şöyle izah etmiştir: “Şüphesiz ki senin, gündüzün ihtiyaçlarını
karşılaman için uzun bir zamanın vardır. O halde geceni dinine
ayır.” İbn-i Zeyd diyor ki: “Bu emir, gece namazının farz olduğu zamanda
idi. Sonra Allah kullarına lutfederek bu namazı hafifletti. Daha sonra ise
mecburi olmaktan çıkardı.” İbn Zeyd, 73/Müzzemmil, 1-4 âyetleri ile bu
hükmü kaldıran 73/Müzzemmil, 20 âyetlerini okumuştur. İbn Zeyd sözlerine
devamla diyor ki: Daha sonra daha geniş bir emir geldi. Hem mü’minlerden
hem de Rasûlullah’tan gece namazının farziyetini kaldırdı. Allah
Teâlâ buyurdu ki: “Gecenin bir bölümünde, sadece sana mahsus nafile namaz
kıl. Muhakkak Rabbin seni övülmüş bir makama erdirecektir.” 107
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Çünkü senin için gündüzün
uzun bir yüzüş var. Burada sebh, yani yüzmek üç şekilde tefsir edilmiştir:
1) Gündüzün yeryüzünde hareket; insanı meşgul edecek, okumaya ve
ibâdete engel işler vardır. Bunların arasında, geceki huzur ve neşe bulunmaz
demektir.
2) Diğer ihtiyaçlarını ve önemli işlerini görecek uygun bir zaman vardır,
demek olur.
105 M. Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, 7/101
106 İbn Cüzeyy, Teshil, 4/157; M. Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, 7/104
107 17/İsrâ, 79; İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, 8/463
• 58 •
Ahmed Kalkan
3) Bir mânâ da, kalkmakla emrolunduğun bu gecenin bir gündüzü gelecektir
ki sen o zaman uzun bir paklığa ve temizliğe ereceksin mânâsında
gelecek için bir müjde olur. “Ve açtığı sıra o sabaha andolsun.” 108 âyetinde
olduğu gibi.”109
İlâhî hitap, dâvet için bir zemin hazırlama mesabesinde olan bu girişleri
yaptıktan sonra, daveti tebliği emre ve Rasûlullah’a bu dâvetin nasıl yapılacağını
nazarî/teori olarak bildirdikten sonra, ameli olarak da nasıl yapılacağını
öğretmeye geçti:
Kur’ân-ı Kerim’de “Leyl/Gece” Kavramı
Leyl, bütün türevleri ile karanlığı ifade etmektedir. Leylun elyelu ifadesi
ise çok karanlık demektir. Güneşin batışından, fecr-i sâdık yahut güneşin
doğuşuna kadar olan süre gece olarak kabul edilmektedir.110 Bu nedenle
nehâr’ın ortaya koyduğu mânânın
karşıtı bir kozmik, sosyolojik ve psikolojik
yapıya sahiptir. Yevm odak kelimesi ile anlam ilişkisi olan “leyl” kozmik
olarak nehâr kelimesinin karşıt anlamlısı olan anahtar kelime olarak karşımıza
çıkar. Leyl kelimesinin leyâl şeklinde çoğulu olmakla birlikte
ikili
yoktur.111 Ânâe’1-leyl112 terkibi, gece saatleri, gece boyunca, gecenin başı,
ortası, sonu, bu saatlerde yapılan iş ve ibâdetler113 gecenin bir kısmı, belli bir
gecenin belli bir kısmı,114 kat’un min el-leyl115 gecenin sonudur. Teheccüd116
kelimesinin ifade ettiği vakit ise gecenin bir bölümüne tekabül eder.117
Karanlık, gece yapılan işler, gecenin değişik bölümleri, beyazla
siyah
arası durum, gece, konuşmamak, karanlık gece ve dshr gibi mânâları ifade
eden bir başka kelime ise s-m-r kökünden türeyen,118 sâmir119 lafzıdır.
Ayrıca sâmir, bir kabile ismi olarak kullanılmaktadır. 120 Leyl kelimesinin
108 74/Müddessir, 34
109 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 8/399-400
110 el-Ferâhîdî, VIII; 363; el-Cevherî, V, 1815; er-Râgıb el-Isfahânî, s. 457; ez-Zebîdî, VIII, 109
111 İbn Manzûr, XI, 67, 610
112 3/Âl-i İmrân, 113; 39/Zümer, 9
113 İbn Kuteybe, s. 493; er-Râzî, Tefsir, VIII, 85-86, 164-165; XVI, 218), nâşiete (73/Müzemmil, 6)
114 Fahreddin er-Râzî, Tefsir, XIX, 160
115 11/Hûd, 81
116 17/İsrâ, 79
117 er-Râzî, Tefsir, XXI, 25; İbn Kayyim el-Cevziyye, et-Tibyân fi Aksâmi'l-Kur'ân, s. 368
118 Râgıb el-Isfahânî, s. 242; İbn Kuteybe. s. 298; ez-Zâvî, II, 610
119 20/Tâhâ, 85, 87, 95; 23/Mü'minûn, 67
120 el-Beydâvî, 11, 65, 124
• 59 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
kuşattığı zaman, yevm kelimesinin ifade ettiği 24 saatlik zaman diliminin
bir parçası olması sebebiyle, yevm ile anlam ilişkisi
olan anahtar bir kelimedir.
Yevm’in ifade ettiği 24 saatlik zamanın,
leyl/gece nin kapsadığı zamanın
yansından başlatılıp ertesi gece aynı vakitte sona erdiği 121 şeklindeki açıklamalar
günümüzde kabul görmektedir.
Kur’ân’da esas olan, gecenin istirahat vakti oluşudur. Ancak geceleyin
ibâdet övgüye daha lâyık,122 ihlâsı yakalamaya
daha müsait bir zaman123
olarak belirtilmiştir.
Gündüzü ifade eden nehâr kelimesiyle birlikte zikredilişinde,
hep geceyi ifade eden “leyl” önceliklidir. Böyle bir filolojik sıralama
kozmolojik sıralamanın ifadeye dökülmesidir. Nitekim Araplar’da da
her günün gecesi gündüzünden önce kabul edilmektedir.
124 Bu nedenle 24
saatlik bir zaman dilimi anlamında, günü gece yarısından başlatmak yevm
hakkında yapılan açıklamalara,
insanın yaratılışına tekabül eden vakte, leyi
kelimesi için anlam ilişkisi içerisinde bulunan kelimelerin kapsadığı zamana,
namaz vakitleri ile ilgili açıklamalara ve pratik hayatın gerçeklerine uygun
düşmem ekte tir.
Kur’ân, dinî, iktisâdi, sosyolojik ve psikolojik olarak 24 saatlik zamanı
fecr ile başlatmakta, güneşin belirtisinin kaybolması ile de bu zamanı sona
erdirmektedir. Binâenaleyh “leyl” kelimesinin ifade
ettiği gece süresince bir
sorumluluk söz konusu değildir. Ayrıca gece ve uykunun ölüme benzetilmesi,
bu durumu destekleyen ayrı bir delil olmalıdır. Bütün bu durumların
yanı sıra Kur’ânın, geceyi, hayatın olmazsa olmazı 125 olarak takdim etmesi
pratik hayatın ve kozmolojinin bir realitesidir. Sürekli geceye veya sürekli
gündüze varlığın hangi kısmı tahammül edebilir.126
Kur’ân’da 92 yerde zikredilen “leyl” kelimesi, ister gündüzü ifade eden
nehâr kelimesiyle ister gündüzde yapılan bir amel ile geçsin, hep Allah’ın
kudretine delil olarak gösterilen süreklilik arz eden bir yapıdadır. Kozmolojinin
hareketi ile işleyen leyl/gece âhiret sahnesinde görülmemektedir. Zira
evrenin yapısının bozulmasıyla varlık sahnesinden
silinmiş olur.
121 Yeni Hayat Ansiklopedisi, III, 1420
122 25/Furkan, 47, 64
123 73/Müzzemmil, 2-8
124 İbn Manzûr, VI, 66
125 16/Nahl, 12; 25/Furkan, 62
126 Fahreddin er-Râzî, Tefsir, XXXI, 173
• 60 •
Ahmed Kalkan
Geceyi yaratan kudret,127 onun işlevini dünyevî hayatn hizmetine sunmuştur.
Onunla ilgili taksimatlar
konusunda, gecenin yansından, yarıdan
az eksiği veya fazlası,
üçte biri,128 şafak, karanlık ve dolunay olmuş ay 129
gecenin çok mühim vakitleridir. Böylece 24 saatlik zaman diliminin anlatımı
için, Kur’ân’da geçen kelimelerin
tahlil ve değerlendirilmesine çalışıldı.
Günlük zaman ölçekleri, daha büyük zaman ölçümleri yapmanın önceliğini
oluşturur. Dolayısıyla
bu öncelikli ölçeklerle ölçülen sürelere geçilebilir.
130
Gece ve İhyâsı
Gecesini diriltemeyenin gündüzü de ölmüştür. Gündüzün yiğidi olmak,
gecenin âbidi olmaktan geçer. İç zenginliğin elde edilmesinde mekândan
(kalpten) sonra ikinci önemli faktör zamandır. Elbet geceler de gündüzler
de Allah’ındır. Ne ki, iç zenginliğin elde edilmesinde en müsâit zaman olan
geceyi kazanmamız gerekiyor. Çünkü gökler gece vakti sıyırırlar duvaklarını.
Gece, amellerin Allah katına arzedildiği müstesnâ zamandır.
Çağdaş zaman anlayışıyla İslâm’ın zaman anlayışı taban tabana zıt. Bu
zıtlık, zamanı kullanmada da kendini gösteriyor. Allah Kur’an’da çeşitli zaman
parçaları üzerine yemin eder: “Ve’l-asr, ve’l-leyl, ve’s-subh, ve’d-duhâ
(Asra, geceye, sabaha, kuşluğa yemin olsun)” gibi. Bu yeminler, zamanın izzetinin
İlâhî dille tescilidir. Zaman azizdir, ne kadar çok olursa olsun değerinden
bir şey kaybetmez; Aynen su gibi. Zaman hayattır, zamanı israf, hayatı
israftır, yani intihardır. Hayatını bozuk para gibi harcayanlara Allah’tan
umut kesmemelerini tavsiye eden âyet “esrefû alâ enfusihim (nefislerini israf
edenler)” 131 tasvirini yapar.
Çağdaş zaman anlayışı, ünlü tâbirli akşamcıdır, yaratılışın doğasına aykırıdır.
Allah’ın belli maksada mebnî olarak yarattığı geceyi amacının dışında
hovardaca kullanmak, çağdaş insanın tabiatı haline getirildi. İslâmî
anlayışta zaman, doğasına en elverişli biçimde kullanılır. Mü’min, üzerine
güneşi doğdurmaz, güneşin üzerine kendisi doğar. Zamanı kullanmada İslâm,
tâbir câizse sabahçıdır. Bu nedenle, sabahın diriltici dinginliğinden en
127 21/Enbiyâ, 33
128 73/Müzzemmil, 2-4, 20
129 84/İnşikak, 16-18
130 Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları, s. 163-165
131 39/Zümer, 53
• 61 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
çok Müslümanlar yararlanır. Allah rasûlünden gelen rivâyetlerde “yatsıdan
sonra Rasûlullah’la oturup konuşurken…” gibi rivâyetlere pek rastlanılmaz.
Aksine; Buhârî, Evkatu’s-Salât bâbında Ebû Berze’den, Allah Rasûlü’nün
yatsıdan sonra mecbur kalmadıkça konuşmayıp istirahate çekildiğini, yatsıdan
sonra oturmaktan hoşlanmadıklarını nakletmekte.
Gece ve Kur’an
“Kuşkusuz Biz onu mübârek bir gecede indirdik.” 132 Gece, Allah’ın, üzerine
yemin ettiği vakitlerden biri. Kur’an, bir gece vakti indiğini ifşâ ediyor
bizlere. “Kadir” bir gecenin adıdır ki ad olduğu geceyi gecelerin efendisi
yapmıştır. Mi’râc da gecenin armağanlarından, bir gece vakti (leylen) vuku
bulmuştur, insan neslinin erebileceği en yüce rütbeye bir gece vakti ermişti
evrenin efendisi. Gecenin ümmete getirdiği hediyelerden biri de “Hicret”.
Kur’an; “Gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye
kapanan topluluk” 133; bu grubu kitab ehli içerisinde ayrıca anmış, onların
diğerleriyle bir olmadığını ifâde etmiştir. Rasûle de bu bağlamda bir
emir indirilerek gecesinin bir kısmında uykusunu bölerek teheccüd namazı
kılması istenmiştir.134 Rasûlüne iç zenginliğin yollarını gösteren Allah’ın bir
tavsiyesi daha: “Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında O’nu tesbih
et ki, memnun olasın.” 135
Bu konuda açıklamaya çalıştığımız Müzzemmil sûresi çok ilginç bir
sûredir. İlginçliği -hâşâ- garipliğinden değil; ilk nâzil olan sûrelerden olmasına
rağmen ihtivâ ettiği iç zenginliğin elde edilmesine yönelik İlâhî emirlerden
gelmekte. Bilinen bir şey var; bu sûre nâzil olduğunda bildiğimiz beş
vakit namazın henüz farz olmadığı. Daha dâvetin esaslarının bile yeni yeni
belirlendiği nübüvvetin ilk yıllarına ait bu sûrede, Rasûlullah’a ve ona ilk
uyan bir avuç insana neyin emredildiği birlikte okuyalım: “Ey örtüsüne bürünen!
Geceleyin kalk (namaz kıl); yalnız gecenin birazında (uyu). Gecenin
yarısında (kalk) ya da bundan biraz eksilt. Veya buna ekle. Ve Kur’an’ı tertîl
üzere oku. Doğrusu Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız. Gerçekten gece
neş’esi (dinginliği, insanın iç evreninde uyandırdığı) etki açısından daha güçlü,
okumak bakımından da daha etkilidir.” 136
132 44/Duhân, 3
133 3/Âl-i İmrân, 113
134 17/İsrâ, 79
135 20/Tâhâ, 130
136 73/Müzzemmil, 1-6
• 62 •
Ahmed Kalkan
Evet, henüz beş vakit namazın bile farz olmadığı, İslâm’ın gerçekten
garîb olan ilk ve zor günlerinde bu âyetler oldukça anlamlı bir şeyin ifâdesiydi;
gelecekte İslâm’ın tüm yükünü omuzlarında taşıyacak olan çekirdek
kadronun şahsiyet eğitiminin. Onlar projesi Allah’a ait olan, mimarı Rasûlullah
olan İslâm binasının temel taşlarıydılar. Temelin sağlam atılması gerekiyordu.
İşte insanın iç dünyasını zenginleştirici mesajlar taşıyan bu gibi
âyetler bu amaca mâtuf olarak iniyordu.
Adı geçen sûrenin son âyeti ininceye kadar Rasûlullah ve ashâbı gece
namazını farz olarak kıldılar. Sûre-i Müzzemmil’in son âyetindeki “…O sizin
(gece saatlerini) hesap edemeyeceğinizi bildiği için sizi affetti. O halde
Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun (ne kadar kolayınıza gelirse o kadar gece
namazı kılın)” ibâresiyle bu vecîbe hafifletildi. Kaldırılmadı; “fakraû mâ teyessera
mine’l-Kur’an” ibâresinden de öyle anlaşılıyor. “O halde Kur’an’dan
kolayınıza geleni okuyun” anlamına gelen bu cümlede “parça” ile “bütün”
kastedilmiş olup namazda Kur’an okunduğundan gece namazı, mecâzî olarak
“Kur’an okuma” ile ifâde edilmiştir.
Sûrenin sözkonusu son âyetinin, kendisinden önceki âyetlerden ne kadar
sonra indiği hakkında farklı rivâyetler var. Bir yıl, iki yıl, on yıl diyenler
olduğu gibi, son âyetin Medine’de nâzil olduğunu söyleyenler de var. Hz.
Âişe bu âyeti kastederek “12 ay sonra indi, Rasûlullah ve ashâbı 12 ay gece
namazını farz olarak kıldı” demektedir. Abd İbn Humeyd’in Yakub ve Cafer
yoluyla Saîd’den gelen rivâyetinde Allah Rasûlü ve ashâbı on yıl gece
namazını bir vecîbe olarak edâ etmişler, on yıl sonra bu âyet nâzil olarak
mü’minleri rahatlatmıştır.
Şöyle ya da böyle Allah Rasûlü ve ashâbı aylarca -belki de yıllarca- teheccüd
için zorunlu olarak kalkmışlar, hatta bu vecîbeyi hafifleten âyet nâzil
olduktan sonra bile bu namaz Rasûlullah için “Ve gecenin bir kısmında
uykunu bölerek sana özgü bir nâfile namaz kıl” 137 emriyle farziyetini muhâfaza
etmiştir.
En güzel örneğimiz olan Rasûlullah’ın gecesi bizim gecemize niçin örnek
olmamaktadır? Onun iç dünyasının, Rabbi tarafından nasıl zenginleştirildiğinin
delili olan bu âyetler niçin bizim iç dünyamızı da zenginleştir-
137 17/İsrâ, 79
• 63 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
mesin? Rasûlün sünnetlerine sarılması gereken bizler ona has farzlara karşı
niçin bu denli lâkayt davranabiliyoruz? Dahası insan, her şeyin olduğu gibi
zamanın da yaratıcısı olan Allah tarafından “elverişli” olarak nitelenen gece
adlı serveti nasıl hovardaca harcayabiliyor?
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Nasıl
dirilirseniz öylece haşrolunursunuz.” Bu Nebevî uyarıdan alacağımız çok
ders var. Uykuyu bir tür “ölüm” olarak nitelemek gerekiyor. Kur’an’da Sûre-
i En’âm’da, uykudan “ölüm” olarak “yeteveffâküm bi’l-leyl” diye söz edilir.
Buradan yola çıkarsak, en azından yarı ölüm olan gecelerimiz için şunu
söyleyebiliriz: Eğer gündüzünüz güzelse, geceniz de güzel olacak; geceniz
güzelse sabahınız da (yeniden dirilişiniz) güzel olacaktır. Bunlar birbirine
bağlı şeyler. Böylesi bir ortamda gecesinin hesabını veremeyenin gündüzünün
hesabını verebilmesi ne mümkün? Her şeyin el ayak çektiği bir özge
vakitte cansızlar, canlılar ve sâlihlerle birlikte bu evrensel koroya eşlik etmenin
insanın iç dünyasında ne ufuklar açacağını düşünebiliyor musunuz?
Gündüzleri imanlarımızı gevreten bireysel ve toplumsal ilişkilerin,
tuğyan ırmağına dönen caddelerin, bulaşıcı bir biçimde ta yüreklere kadar
sirâyet eden riddet, cehâlet ve inanç sefâletinin iç dünyamızdaki tahrîbâtını
gecenin rahmetinden yararlanarak onaramıyorsak, kalbimizin kıyâmeti
yakın demektir.
“Geceler tâ subh olunca inletir bu dert beni” diyen sevgi eri gibi kırık-
dökük hâlimizi Allah’a arzedelim. İçimizin sonsuz ülkesi için yapalım
bunu. Oranın ruh gibi, iman gibi, iz’an gibi, irfan gibi, ihsan gibi sâkinleri
için yapalım bunu; esir coğrafyamız için yapalım, göğsünde kalp yerine taş
taşıyan zavallı insanımız için yapalım bunu. Geceyi yüreğimizin sarnıcında
damıtarak ve gecenin dallarından derinlik yemişleri toplayarak erelim
sabaha.
Geceleyin iç coğrafyamızda edindiğimiz tecrübeyi gündüzün dış dünyamıza
aktaralım. Bilelim ki, gecenin bir vaktinde sıcak yataklarına elvedâ
diyenler; kendi adına, toplum adına; kana, sömürüye ve zulme doymayan
müstekbirler elinde oyuncak olan mazlum ümmet edina, her gün imanı
kundaklanan sayısız insan adına, hâcet kapısının eşiğini aşındıranlar kuracaktır
geleceği.
• 64 •
Ahmed Kalkan
Çünkü her toplumsal değişimin tohumu önce yüreklerde çimlenir ve
baharın ilk goncaları göğüslerde açar. Sözü vardır Allah’ın 138; “sâlih” olma
liyâkatini elde eden kullarına verecektir toprağın ve suyun emânetini. 139
Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi
Türkçe’de anlam kaymasına uğrayarak “boşuna” mânâsına kullanılır
olan “nâfile” kelimesinin, İslâm’daki nâfile ibâdetler ve namazlar için asla
böyle anlaşılmaması gerektiğinin altını çizelim. İslâm fıkhında, “farzların
dışındaki namazlar nâfile ise de, yaygın olarak; farz, vâcib ve sünnet namazların
dışında kılınan ilâve namazlara “nâfile namazlar” denilir ve bu
namazlar, -hâşâ- boş yere kılınan değil; “zorunlu ve gerekli olana ilâve” olarak
ve Allah’a yak(ın)laşmak amacıyla kılınan, mü’mine mânevî derinlik
kazandıran namazlardır. Beş vakte ilâve olarak, hayatın diğer anlarında da
Allah’ı zikredip anmak, düşünmek, O’na şükretmek, ihtiyaçları O’na arzetmek
için kılınan nâfile namazlar, kulluk bilincini sürekli diri tutar. Teheccüd
namazı, tahiyyetü’l-mescid (mescid selâmlama), duhâ/kuşluk namazı,
şükür, istihâre (hayırlı olanı isteme), istiâne/hâcet (Allah’tan yardım dileme),
tesbih namazı, akşam namazından sonra kılınan altı rekât evvâbîn,
güneş ve ay tutulduğunda kılınan küsûf ve husûf namazları, hatta deprem,
şiddetli rüzgâr, sürekli yağmur, kuraklık, yıldırım ve salgın hastalık… anlarında
Allah’ı zikredip anmak, O’na sığınmak ve O’ndan yardım dilemek
için kılınan nâfile namazlar, hayatı tümüyle ibâdet haline getirir.
Nâfile namazların en güçlü olanı ve insanı Allah’a en çok yaklaştıranı,
gece kalkılarak ik, dört, sekiz… rekât kılınan teheccün namazıdır. Rabbimiz
“kıyâmu’l-leyl”i, yani gece kalkmayı Hz. Peygamber’in şahsında, onun
misyonunu üstlenen tüm mü’minlere ve dâvetçilere emreder. Ve gece kıyâmı
sadece teheccüd namazı için değil; daha çok ağır ağır, anlaya anlaya,
düşüne düşüne Kur’an okumak içindir: “Ey örtüsüne bürünen! Birazı hâriç
gece kalk! (Gecenin) Yarısı kadar ya da ondan biraz eksilt. Veya bunu artır
ve ağır ağır (tertîl üzere) Kur’an oku! Doğrusu Biz sana (sorumluluğu) ağır
bir söz indireceğiz. Gerçekten gece neş’esi/kıyâmı (kalp ve uzuvlar arasında)
tam bir âhenge/uyuma ve sağlam bir kırâate daha elverişlidir. Çünkü gündüz
senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.” 140
138 7/A’râf, 128
139 Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 73-78
140 73/Müzzemmil, 1-7
• 65 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Müzzemmil sûresinin 6. âyetinde gece kıyâmı için kullanılan tâbir çok
ilginçtir: Nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi!... Gece kalkıp namaz kılarak, akleden
kalple Kur’an okuyarak o riyâsız dinginlikte bir ulvî neş’e yaşamak…
Âyetin devamında; bu zaman diliminde, dil, göz ve kalp arasında tam
bir harmoni/uyum sağlanarak, “sorumluluğu ağır bir söz”ün, yani Kur’an’ın
daha iyi anlaşılacağı vurgulanır. Kuşkusuz, Kur’an’ı gereği gibi, yürekten
okuyup âyetleri üzerinde düşünerek mesajlarını iyi kavrayabilmek için en
uygun zaman, mekân ve ortam seçilmelidir. Tevhid mücâdelesinin en zor
aşamasında, hakkı olanca kesinliği ve netliği ile anlatan Rasûlüne Rabbimizin
“gece kıyâmını/neş’esini” emretmesi hayli düşündürücüdür. Gün boyu
zorlu bir mücâdeleye giren, bütün çabasını insanlara dâvâsını anlatmak
için harcayan bir dâvetçinin gece ciddi bir zihinsel hazırlık yapması gerekir.
İşte bu fikrî/kalbî hazırlığın yapılabileceği en elverişli zaman; gece vaktidir.
Herkesin uykuya daldığı, insan zihninin en uyanık ve zinde olduğu,
sessiz, sâkin ve riyâsız bir ortamda kıyâmu’l-leyl’de bulunup huşû içinde
ibâdet etmek ve uzun uzun, ağır ağır, yani tertîl üzere Kur’an okuyup tefekkür
etmek… Gece kıyâmını nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi haline getirmek
bu olsa gerektir. Müzzemmil sûresi, 6. âyetindeki “eşeddü vat’en” ibâresinin
anlamı da bunu işaret eder: Tam bir uyum! Üstad Mevdûdî’nin Tefhîmu’l-
Kur’an’da açıkladığı üzere; gerçekten de gece vakti, kalp ile dil arasında
tam bir harmoni oluşturmak için çok elverişli bir ortamdır. Burada kul ile
Allah arasına başka bir engel giremez; dolayısıyla kişi, diliyle ne söylüyorsa
kalbinin sesi de aynı şeyi söyler. Kezâ, âyetteki “akvemu kıylen” (sağlam bir
kırâat) ifâdesi de şu anlama gelir: Gece vakti, Kur’an’ı sâkin, huşû içinde ve
yüreğinde duya duya okumaya, dolayısıyla onu en iyi bir şekilde anlamaya
çok uygun bir zamandır. Gündüz vakti ise, hem meşgûliyetlerin çokluğu ve
hem de insanın dikkatini dağıtan, zihnî çabasını zayıflatan etkenlerin çeşitliliği
sebebiyle okuma, anlama ve kavramaya pek uygun bir zaman dilimi
değildir. İbn Abbas’a göre, “okumaya daha elverişlidir”den maksat, Kur’an’ı
anlamaya, Kur’an’da fıkıh sahibi olmaya demektir.
Evet, var mıyız gece kıyâm edip o ulvî vakti gece neş’esine çevirmeye?!
Huşû içinde ve riyâsız namaz kılıp düşüne düşüne, anlaya anlaya Kur’an
okuyarak Kur’an’da fıkıh sahibi olmaya?! Ve de, gündüz vakitlerimizi de,
öğrendiğimiz Kur’ânî hakikatler doğrultusunda ihyâ edip “yaşayan Kur’an”-
lar olmaya?! 141
141 Abdullah Yıldız, Vakit, 17 Ocak 2006, s. 20
• 66 •
Ahmed Kalkan
Bir müslümanın farzların dışında günün belirli vakitlerinde kılabileceği
nâfile namazları vardır. Fakat bunlar arasında teheccüd namazı birçok
yönüyle üzerinde durulması gereken bir namazdır. Peygamberî deyişle,
bir süt sağımı kadar da olsa gece uyanık olup Allah Teâlâ’nın huzurunda
bulunmalıyız. Diğer insanlardan farklı olarak, uykumuzu bölerek huzur’a
varmalıyız.
Bilelim ki, gecesi olmayanın gündüzü yoktur. Gece sabaha kadar yatağa
boylu boyuna uzanan birisinin gündüze vereceği önemli bir şeyi olamaz.
Gece feyizle dolduğumuz, gündüz ise boşaldığımız vakittir.
Ne güzeldir gece! Yıldızların parlayıp kendisini gösterdiği, nurların
tecellî ettiği zaman ve mekândır gece. Bin aydan daha hayırlı olan vakit,
gündüz değil; gecedir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın şu yalan dünyadaki en yüce ve
mutlu ânı olanı Mi’râc, gece vuku bulmadı mı? Evet, gece gönül adamlarının
akşama kadar bekleyip durduğu vakittir. Gece samimiyettir. Gecenin
riyâsı yoktur. Herkes uyurken kalkmalı, güzel bir abdest alıp soğuk suyla,
Rabbimizin huzuruna varmalı, boynumuzu bükmeli… Gecenin nasıl iletken
olduğunu göreceğiz. Radyo dalgaları bile gece daha iyi çeker.
Gecenin bir kısmından sonra uyanmak, Allah Teâlâ’nın huzuruna
varmak, bu ümmetin güzel özelliklerinden, hoş yükümlülüklerindendir:
“Gecenin bir kısmında da uyanıp sırf sana mahsus fazla bir ibâdet olmak
üzere onunla (Kur’an’la) gece namazı kıl. Ümit edebilirsin, Rabbin seni bir
makam-ı mahmûda gönderecektir.”142. Rasûlullah da şöyle buyurur: “Ümmetimin
en şereflileri Kur’an’ı ezberleyenler ve gece ashâbıdır.” 143
Geceleri ihyâ etmenin, özellikle teheccüd namazının fazileti çok büyüktür.
Biz, dizleri şişinceye kadar geceleri namaz kılan bir peygamberin
ümmeti olarak bu vasfı kazanmak mecbûriyetindeyiz. Başka bir delil ve teşvik
unsurunu aramak niye, önümüzde böyle bir örnek varken?
Allah Teâlâ geceden ayrı olarak bir de seher vakitlerini de af dilemekle,
istiğfarla geçirmemizi tavsiye etmektedir: “Onlar gecenin az bir vaktinde
uyurlardı, seher vaktinde istiğfar ederlerdi.”144; “(O takvâya erenler) ‘Ey Rab-
142 17/İsrâ, 79
143 Taberânî, Beyhakî
144 51/Zâriyât, 17-18
• 67 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
bimiz, biz iman ettik. Artık bizim günahlarımızı mağfiret et ve bizi ateşin
azâbından koru’ diyenler, sâdıklar, itaatle boyun eğenler, infak edenler, seherlerde
Allah’tan mağfiret dileyendir.” 145
Allah yolunda cihad edenler gecelerinin bir kısmını mutlaka ibâdetle
geçirmişlerdir. Geceyi ihyâ etmek bütün mü’minler için güzel bir şeydir,
fakat özellikle bir dâvâ adamı için, bir mücâhid için zarûrettir. Bizimle geçmişte
savaşan düşmanlarımız bizi böyle bilmişlerdir. İbn Esir ve diğer tarihçilerin
belirttiklerine göre, Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbıyla ve daha sonra
gelen müslümanlarla savaşan kâfirler, onlardan bahsederken “gündüz savaşan,
geceleri ibâdet eden kişiler” olarak söz etmişlerdir. Müslümanlarla
savaşıp yenilince, cephe gerisinde yenilgilerinin sebebini anlatırlarken, “Biz
öyle bir kavimle karşılaştık ki, gündüzleri savaşıyorlar, geceleri ibâdet ediyorlar.
Bizim yaşamayı sevdiğimiz kadar onlar da ölümü seviyorlar” şeklinde
tanıtmışlardı bizi.
Gündüzleri Allah adına bir şeyler yapmak isteyenler, geceleri mutlaka
Allah ile beraber olmak durumundadırlar. Dâvâ adamı için gece dolma,
gündüz ise boşalma vaktidir. Geceleri boylu boyuna uzanarak deliksiz bir
uyku uyuyanın gündüze vereceği pek bir şey yoktur.
Dikkat edelim, Allah Rasûlünün peygamberliğinin ilk yılları. Yeryüzünün
en karanlık toplumuna, en zâlim ve en câhil toplumuna gönderiliyor.
Bu karanlığı, bu zulmü ve cehâleti yok etmek, onlarla savaşmak için gönderiliyor.
Rasûlullah, bütün bunlar karşısında kendisini ne ile donatıyor,
ne ile kuvvetleniyor? İşte İlâhî emir, işte ilk inen sûrelerden Müzzemmil.
“Ey örtüsüne bürünen! Gecenin birazı müstesnâ, kalk. Yarısında veya ondan
biraz eksilt. Yahut biraz artır ve Kur’an’ı yavaş yavaş oku. Muhakkak ki Biz
sana ağır bir söz vahyedeceğiz. Muhakkak ki gece kıyâmı/kalkışı daha tesirli
ve onda okumak daha elverişlidir. Muhakkak ki gündüzde seni uzun uzun
alıkoyacak işler vardır. Rabbinin adını zikret, her şeyi bırakıp yalnız O’na
yönel.” 146
İslâm tarihinde belirtildiğine göre bu sûre indikten sonra Allah’ın
Rasûlü ve O’na iman edenler gecenin büyük bir bölümünü dizleri şişinceye
kadar ibâdetle geçirmişlerdir.
145 3/Âl-i İmrân, 16-17
146 73/Müzzemmil, 1-8
• 68 •
Ahmed Kalkan
Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’indeki rivâyetlere göre Müzzemmil
sûresinin başındaki bu âyetler gece ibâdetini farz kılmıştır. Daha sonra
mü’minlerin bu durumunu gören Allah teâlâ, bir yıl sonra aynı sûrenin son
âyetlerinde belirtildiği üzere bu farziyeti kaldırmış ve gece ibâdeti sünnet
olarak kalmıştır. Tabiî bundan sonra da Rasûlullah (s.a.s.) bu ibâdeti yine
bırakmamış, devam ettirmiş, ümmetinin de farz olarak değil de sünnet olarak
sürdürmelerini ısrarla istemiştir.
Şimdi iyi düşünelim; şu anda bizim her yanımız küfürle kuşatılmış,
küfür ve şirk bizi bombardımana tutmuş. Özellikle günümüzün her saniyesinde,
her ânında ve her noktasında küfrün ateş mevzii içerisindeyiz. Basını,
yayını, sokağı, kitabı, çarşısı ve pazarıyla şeytanın, küfrün, tâğutların
kesintisiz hücumuna muhâtabız. Küfrün ve bâtılın ateş sağanağı altındayız.
Bu alev ve ateşler içerisinden sıyrılıp kendimizi kurtarıp atabileceğimiz tek
zaman ve tek mekân gecedir. Kendimizi küfrün bu alevlerinden kurtardıktan
sonra yine küfrün üzerine dönerek, ona karşı duracak, onu söndürecek
gücü temin edebileceğimiz tek yer, gece değil midir? Küfrün bu türlü
amansız ve kesintisiz hücumları karşısında akşama kadar kaybettiğimiz
enerjiyi alabileceğimiz başka bir zaman ve mekân var mıdır?
Kendisi bir yana, başka insanlara bir şey verme iddiâsında olanların,
onları küfrün kesintisiz hücumlarından kurtarmak isteyenlerin bu güce, bu
kuvvete, yani geceye ve gecede dolmaya ne kadar da ihtiyaçları var!
Allah yolunda cihad etmek arzusunda olanlar, Allah için çevresinde bir
şeyler yapmak isteyenler, Allah adına kıpırdamak isteyenler bilmelidir ki,
en büyük düşmanlarından birisi de sıcak yataklardır. Sıcak yatakları dost
edinenler bütün cephelerde savaşı kaybetmeye mahkûmdurlar. 147
8-10. Önceki âyetler, İlâhî mesajı alarak onu kendi manevî dünyasına
yansıtması
ve insanlara tebliğ etmesi İçin Hz. Peygamber’i psikolojik
yönden hazırlamaya
yönelikti. Bu âyetler ise manevî hazırlıkla birlikte tebliğin
nasıl yapılması ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini öğretmektedir.
Bunlar, daima Allah’ı anarak O’ndan yardım istemek, samimi kalp ile O’na
yönelmek, O’nun gücüne dayanmak ve koruyuculuğuna güvenmek; inkârcıların
kendisi hakkında söyledikleri “sihirbaz,
kâhin, şair, mecnun” gibi
yakışıksız sözlere, iftiralara aldırmamak, bunlara sabırla
göğüs germek ve
147 Mehmed Göktaş, Namaz Gözaydınlığım, İstişare Y., s. 99-103
• 69 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
böyle durumlarda bu tür sözleri söyleyenlerle gereksiz ve verimsiz bir tartışma
ve çatışma ortamına girmektense onlardan uzaklaşmaktır. 148 Mekke
döneminin ilk zamanlarda inkârcıların, Rasûlullah’a ve yeni müslüman
olan az sayıdaki insana karşı tutumları daha çok sözlü sataşma şeklindeydi.
Âyette Peygamber Efendimiz’in gittikçe şiddetlenecek olan bu olumsuz
davranışlar karşısında takınacağı tavır belirlenmektedir. Buna göre Rasûl-i
Ekrem’in
gerek üstün ahlâkı gerekse tebliğ görevi onun kötülüğe kötülükle
karşılık vermesini engelleyecek; dolayısıyla o, -korktuğu, âciz olduğu için
değil- ödevi gerektirdiği
için düşmanlarının haksız sözlerine, sataşmalarına
katlanmayı bilecektir. Onun, bu tür saldırganlardan “uygun bir şekilde
uzaklaşması” da fiziksel anlamda uzaklaşmaktan çok, onlarla tartışma ve
çatışmaya girişmekten, karşılık vermekten kaçınmak şeklinde yorumlanmıştır.
Nitekim hicrete kadar Hz. Peygamber’in tutumu
da burada belirtildiği
şekilde olmuştur. 149
- 8. Âyet -
وَاذْكُرْ اسَْ رَبِّكَ وََتبَتَّلْ إَِليْهِ تبْتِيلا
“Rabbinin adını zikret. Bütün varlığınla O’na yönel.” (8. âyet)
Ey Muhammed! Rabbinin ismini çokça zikret. Dâvet için, gece ve gündüz
Allah’ı anarak yardım iste. İbâdet ve O’na tevekkülünde, her şeyi bırakarak
tamamen O’na yönel. İşlerinden hiçbirinde O’ndan başkasına dayanma.
Dünya işlerini bitirince O’na samimi bir şekilde ibâdet için vakit ayır.
Mevdûdi diyor ki: “Gündüzün meşguliyeti anlatıldıktan sonra “Rabbinin
adını an” buyurulmaktadır. Bundan şu anlam çıkar; dünyada bir iş
yaparken daima ve her durumda Allah’ın adını zikretmeli ve O’ndan gâfil
olunmamalıdır.”150
148 krş. 6/En'âm, 68
149 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr.
Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, V/411
150 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, Ahzâb an: 63; 6/458
• 70 •
Ahmed Kalkan
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte bu iç ve dış sebeplerden
dolayı ilerisi için hazırlanmak üzere gece kalk ve tertîl ile Kur’ân
oku ve Rabbinin ismini an. Gece ve gündüz onu an. “Sübhânallah”,”Lâ ilâhe
illâllah”, “Allahu Ekber” demek, Allah’ı ululamak, namaz kılmak, Kur’ân
okumak, ilim öğretmek, Allah için öğüt verip yol göstermek gibi Rasûlullah’ın
(s.a.s.) gece ve gündüz bütün saatlerinde meşgul olduğu şeyler buna
dâhildir. “Tam anlamıyla ona yönel” Kendini her şeyden çekerek Rabbine
çekil, samimi bir şekilde onun emir ve itaati ile meşgul ol. İçinde yüzdüğün
dünya meşgale ve maksatları, alakası gönlünü asla işgal etmesin.
Tebettül: Lügatte, kesmek demektir. Nitekim her şeyle ilgisini kesip
Allah’a ibâdet ettiği için Hz. Meryem’e “betûl” denilmiştir. Erkeklere karşı
istek ve arzu duymayan kadına da betûl denir.
Tebtîl: İyice ve tamamen kesmek; tebettül ise çalışarak kesilip çekilmektir.
Râzi şöyle der: “Vetebettel ileyhi tebettülen” veya “Bettel nefseke
tebtîlen” buyurulmayıp “Vetebettel ileyhi tebtîlen” buyurulması ince bir
mânâyı ifade eder. Şöyle ki, asıl maksat, her şeyden kesilip Allah’a dönmektir.
Tebtîlde ise, Allah’a yönelmek için bir iş yapma mânâsı vardır. Bir işle
meşgul olan kendini tamamen Allah’a vermiş olamaz. Zira Allah’tan başkasıyla
meşgul olan, Allah için her şeyden ilgisini kesmiş olmaz. Fakat “tebettül”
ün yani Allah’a çekilmenin meydana gelebilmesi için de önce “tebtîl”
yani kendini her şeyden çekmek gerekir. Nitekim bir âyette, “Uğrumuzda
cihad edenlere gelince, elbette Biz onları yollarımıza hidâyet ederiz.” 151 buyurulmuştur.
Onun için, yüce Allah önce asıl gaye olan “Allah’a yönelme”yi,
sonra da onun şartı olan “bu iş için çalışma”yı zikretmiştir.152
“Rabbinin ismini zikret ve ona yönel” denilmek suretiyle zikrin ve yönelmenin
Rab ismine bağlanması da önce, yaratılanlardan ve kullardan
ilgiyi kesip Yüce Allah’ın İlâhlık hükümlerini, kendi içimizdeki ve dışımızdaki
idare şeklini ve tasarrufundaki sırları düşünmeye dalmak; ikinci olarak
da işten o işi yapana, hükümden o hükmü verene nefsi teslim etmek
mânâsına işarettir.”153
“Rabbinin adını an, bütün varlığınla O’na yönel.”
151 29/Ankebût, 69
152 Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 179.
153 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/400.
• 71 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
“Allah’ın adını anmak” demek sadece yüzlük ya da binlik “zikir” tesbihleri
ile O’nun yüce adını tekrarlamak demek değildir. Gerçek anlamda
“Allah’ın adını anmak” dille yapılacak zikir ile birlikte uyanık bir kalbin
O’nu anmasıdır; bunun yanı sıra aynı kalp duyarlılığı ile namaz kılmak ve
Kur’an okumaktır. Ayetin orijinalinde geçen “tebettül” sözcüğü de insanın
yüce Allah dışındaki her şeyle ilgisini tamamen kesmesi, tüm varlığı ile Allah’a
yönelerek ibâdete ve zikre dalması, her türlü oyalayıcı ve gönül karıştırıcı
yabancı duygudan arınması, tam bir duygusal duyarlılıkla Allah ile baş
başa kalması demektir.
Yüce Allah dışındaki her şeyle ilişkiyi kesme anlamına gelen “tebettül”
ün gereği vurgulandıktan sonra zaten gerçekte Allah dışında hiçbir şeyin
var olmadığı, isteyenin O’na yönelebileceği vurgulanıyor. 154
“Rabbinin adını an, bütün varlığınla ona yönel.” (8. âyet)
Zikir
“Zikir”, sözlükte; anma, hatırlama, bir şeyi zihinde hazır etme, bir şeyi
dile getirme, hatırlatma demektir. Bir başka deyişle ‘zikir’, kişinin mârifet
(bilgi) olarak elde ettiği şeyi korumasını sağlayan bir faaliyettir ki, bu;
zihne aittir. Kavram olarak ‘zikir’; Allah’ı anmak üzere yapılması veya söylenmesi
tavsiye edilen, hamd, duâ, ibâdet ve övgü gibi fiiller ve sözlerdir.
Zikir, insanın bilgi olarak elde ettiği şeyleri muhâfaza altında tutmasına
ve gerektiğinde hatırlamasına imkân sağlayan bir bellek anlamında potansiyel
bir gücü ifade ettiği gibi, bir şeyin kalben veya sözlü (dil ile) hatırlanması
şeklinde aynı gücün harekete geçirilmesine de denir. 155 Kalp veya
dil ile zikir, unutulmuş bir şeyin yeniden hatırlanması, ya da hâfızadakinin
unutulmamak üzere sürekli canlı tutulması şeklinde olabilir. 156
“Zikir”, aslında kalbin, anılan kimseye dikkat kesilmesi ve ona karşı
uyanık olmasıdır. Bunu dil ile ifade etmeye zikir denilmesinin sebebi, kalpteki
zikre (hatırlamaya) işaret etmesindendir. Bazılarına göre zikir, insana
sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır.
154 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Müzzemmil sûresi tefsiri
155 Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 328
156 Râğıb, a.g.e. s. 328
• 72 •
Ahmed Kalkan
Zikir, Allah’a itaattir. O’na itaat etmeyen kişi, diliyle ne kadar tesbih
ederse etsin veya tevhid kelimesini söylerse söylesin, gerçek zikri yapmış
olmaz. Aynı kökten gelen ‘mezkûr’, zikredilen, anılan şey demektir. “Gerçek
şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer (mezkûr) bir şey
değilken, uzun zamanlardan bir süre gelip geçti.” 157 Yani insan, Allah’ın ilminde
var iken, bizzat kendisi henüz mevcut değildi, henüz ortalıkta yoktu.
Bu gerçeğe değinen başka âyetleri de görmekteyiz. 158
Yine aynı kökten gelen ‘zikrâ’, çok zikir, yoğun zikir demektir ki bu,
‘zikir’ kavramından daha geniş bir manayı kapsamaktadır. “Korkup sakınanlar
üzerinde onların (âyetlerle alay edenlerin ) hesabından herhangi
bir şey (sorumluluk) yoktur. Ancak (bu) bir yoğun hatırlatmadır (zikrâ’dır).
Umulur ki korkup sakınırlar.” 159; “Gündüzün iki tarafinda ve gecenin (gündüze)
yakın saatlerinde namaz kıl. Şüphesiz iyilikler (hasenât), kötülükleri
(seyyiâtı) giderir. Bu, öğüt alanlara yoğun bir hatırlatmadr (zikrâ’dır).” 160
‘Zikir’ kökünden gelen bir başka kelime de ‘tezkira’dir. Tezkira; hatırlatma,
öğüt, hatırlatan şey demektir. (Tezkire; belli bir meslek mensuplarının
biyografilerinin anlatıldığı kitaplara da denilmektir. Türkçe’de ‘tezkere’
şeklindeki söyleyiş; rapor, izin belgesi, askerlik görevinin bittiğini gösteren
belge anlamında kullanılmaktadır.) Kur’an ‘tezkira’ kelimesini bir hatırlatma,
bir uyarma olarak kullanmaktadır. “Hayır; O (Kur’an) bir tezkiradır (bir
hatırlatma, bir öğüttür). Artık dileyen, onu düşünüp öğüt alsın.” 161
‘Zikir’ kökünden gelen ‘zeker’, ‘müzekker’, ‘zükûr’ kelimeleri ise, dişinin
karşıtı olarak erkekliği ifade ederler. Aynı kökten gelen bir başka
kelime ise ‘tezekkür’dür. Bu da düşünüp öğüt almak, ibret almak demektir.
Kur’an bazı şeyleri hatırlattıktan sonra ‘düşünmez misiniz, ibret almaz
mısınız?’ diye soruyor. 162 Kur’an, ‘zikir’ kelimesini çeşitli formlarda kullanıyor.
Peygamberimize, mü’minlere, ehl-i kitaba, İsrâiloğullarına, sahâbelere,
157 76/İnsan, 1
158 19/Meryem, 67; 36/Yâsin, 79; 10/Yûnus, 4, 34 vd.
159 6/En’âm, 69
160 11/Hûd, 114; Ayrıca bkz. 6/En’âm, 90; 7/A’râf, 2; 21/Enbiyâ, 84; 29/Ankebût, 51 vd.
161 80/Abese, 11-12; Ayrıca bkz. 20/Tâhâ, 3; 57/Vâkıa, 73; 69/Haakka, 12, 48; 73/Müzemmil, 19; 74/Müdessir,
49, 54
162 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 3, 57; 11/Hûd, 24, 30; 24/Nûr, 1, 20
• 73 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
kendilerine elçi gönderilmiş topluluklara; ‘hatırlat’, ‘hatırlayın’, ‘aklınıza
getirin’, ‘an’ ‘anın’ şeklinde hitap etmektedir.
Bu kullanılışlara ait birkaç örnek görelim: “Âhireti arzu edenler ve Allah’ı
zikredenler için, Hz. Muhammed’de en güzel örnek vardır.” 163 “Kur’an’da
Allah’ın bir olduğunu zikrettiğin (andığın veya hatırlattığın) zaman, kâfirlerin
gerisin geriye kaçtıklarını görürsün.” 164 Bazı hayvanların insanın emrine
verilmesinin sebebi; insanların Allah’ı nimet veren olarak hatırlamalarıdır
(zikretmeleridir). 165 Müşrikler boğazladıkları hayvanların üzerine Allah’ın
adını anmazlar (zikretmezler). 166 Hâlbuki mü’minler avladıkları ve boğazladıkları
hayvanların üzerine Allah’ın adını anarlar (zikrederler). 167
Kur’ân-ı Kerim’de Zikir Kavramı
“Zikr” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de 292 yerde geçer. Sadece
“zikr” kelimesi ise, 76 yerde zikredilir. Sadece emir halinde 37 yerde geçer.
İslâmî kavramlardan, anlamı en çok daraltılanlardan biri “zikir” kavramıdır.
Zikir kelimesi, çok geniş bir anlama ve muhtevâya sahip olduğu
halde, neredeyse tek anlama indirgenmiş ve içi boşaltılmıştır.
“Zikr” kelimesi, Kur’an’da 30’un üzerinde farklı anlamlarda kullanılmaktadır:
Zikir kelimesiyle ifade edilen bu anlamlar: Zikretmek, söylemek,
bahsetmek, konuşmak, hatırlamak, hatırlatmak, anmak, gereğini
yapmakla birlikte hatıra getirmek, kadrini bilmek, tefekkürle birlikte hatıra
getirmek, mükâfatlandırmak, övmek, şükrünü edâ etmek, tekbir getirmek,
telbiye, duâ ve yakarış, söz, laf, kıssa, haber, Kitab, Kitab indirme,
Kur’an, Kur’an dışnda ilâhî kitaplar, Peygamber, şân, şeref, şeref verici
husus, nasihat ve düşünceye sevkeden husus, düşünce, ikaz ve nasihat,
delil, hatırlamaya (ibrete) sevkeden vaaz ve öğüt anlamlarına gelir. 168
163 33/Ahzâb, 21
164 17/İsrâ, 47
165 43/Zuhruf, 13
166 6/En’âm, 138
167 5/Mâide, 4; 22/Hacc, 28, 34, 36; 6/En’âm, 118, 119, 121; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan
Yay. s. 774
168 Mahmut Çanga, Kur’ân-ı Kerim Lügatı, Timaş Y. s. 193-195
• 74 •
Ahmed Kalkan
Bir başka araştırıcı, zikir kelimesinin Kur’an’da 37 mânâda kullanıldığını
belirtir. Bu anlamları alfabetik olarak şöyle sıralar: Anlamak,
anlatmak, besmele, bilme, dâvet etmek, delil, düşünenler, düşünmek,
görmek, hatırlamak, hatırlatmak, ibâdet etmek, ibret, iman, itaat etmek,
kıssa, kitap, konuşmak, kulluk yapmak, Kur’an, Levh-i Mahfûz, mükâfatlandırmak,
namaz kılmak, okumak, öğüt, öğüt almak, öğüt vermek,
sevmek, söylemek, şan, şeref, şerefli, şükretmek, Tevrat, uyarı, vahiy, yol
göstermek, erkek. 169
Kur’an’da “zikir” kelimesinin anlamlarını göstermek için, bu kavramın
geçtiği âyetlere örnekler vererek belirtelim:
Anlamak: Kur’ân-ı Kerim, bir durumun belirginleşmesi ya da iki konu
arasındaki farkın anlaşılması hususunda zikir kavramını anlamak şeklinde
kullanır. Bu anlamda Kur’an’da dokuz yerde kullanılan zikir, daha çok akıl
sahipleri ve ilim ehli için kullanılmaktadır. 170 Bu âyetlere bakıldığında ilim,
araştırma ve tefekkür isteyen konuların, ancak ilim sahiplerince anlaşılabileceği
ifade edilmekte, bir konuyu derinlemesine düşünüp araştırmayanların
onu anlamayacakları, zikir kavramılyla ortaya konulmaktadır.
Anlatmak 171
Besmele 172
Bilmek 173
Dâvet etmek 174
Delil 175
Düşünenler 176
169 Ramazan Yılmaz, Kur'ânî Kavramlar, Mücahede Yay. s. 145
170 Bk. 2/Bakara, 269; 3/Âl-i İmrân, 7; 17/İsrâ, 41
171 10/Yûnus, 71; 12/Yûsuf, 42
172 6/En'âm, 118
173 13/Ra'd, 19; 24/Nûr, 27
174 17/İsrâ, 46; 37/Sâffât, 3
175 21/Enbiyâ, 24-25
176 11/Hûd, 114
• 75 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Düşünmek. 177 Zikrin Kur’an’da en çok kullanılan anlamı, düşünmektir.
Allah Teâlâ, kullarından düşünmelerini istemekte, ancak düşünenlerin
gerçekleri kavrayacaklarını, düşünmeyenlerin ise, yolca hayvanlardan daha
sapık olduklarını bildirmektedir. Çünkü düşünmeyenlerin âyetleri anlamayacakları,
bu nedenle Yüce Allah’a gereği gibi kulluk yapamayacakları bir
gerçektir. Düşünmek, vahyî gerçekleri kavramayı ve Cenâb-ı Hakk’ı gereği
gibi tanımayı sağladığı için hem insanı, insan olma onuruna yükseltir, hem
de kulluk bilincini geliştirir. Bu nedenle de ibâdetlerin temelidir.
Görmek 178
Hatırlamak 179
Hatırlatmak 180
İbâdet etmek. 181 Yüce Allah’a ibâdet etmek anlamına da gelen zikir, bu
ibâdetin nasıl ve ne şekilde yapılacağı ile ilgili açıklamaları da beraberinde
getirir.
İbret almak 182
İman etmek 183
İtaat etmek 184
Kıssa 185
Kitap 186
Konuşmak 187
177 3/Âl-i İmrân, 191; 7/A'râf, 3; 11/Hûd, 30
178 40/Mü'min, 44
179 2/Bakara, 40; 5/Mâide, 11; 6/En'âm, 68; 7/A'râf, 201
180 6/En'âm, 69; 8/Enfâl, 2; 14/İbrâhim, 5; 25/Furkan, 73; 38/Sâd, 49
181 2/Bakara, 151-153, 238-239; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 14
182 7/A'râf, 57; 8/Enfâl, 57; 38/Sâd, 43
183 6/En'âm, 126; 7/A'râf, 130; 9/Tevbe, 126; 13/Ra'd, 28
184 20/Tâhâ, 43-44
185 18/Kehf, 83
186 3/Âl-i İmrân, 58; 16/Nahl, 43; 20/Tâhâ, 99
187 21/Enbiyâ, 60
• 76 •
Ahmed Kalkan
Kulluk Yapmak 188
Kur’ân-ı Kerim 189
Levh-i Mahfuz ya da Tevrat 190
Mükâfatlandırmak 191
Namaz kılmak 192
Okumak. 193 Bu âyetlerde, verilen kitabın okunup emirlerine tâbi olunması
ve böylece korunulması istenmekte ve Kitab’ta Hz. Meryem (r.a.) ve
Hz. İbrâhim’in (a.s.) okunması tavsiye edilmektedir. Bunlar da gösteriyor
ki zikir, okumak anlamında da kullanılmaktadır. Yoksa, bazılarının iddia
ettikleri gibi, burada zikir kavramı “adını söylemek” şeklinde olsaydı, o durumda,
Kur’an’ın bu ifadesine dayanarak sürekli bir şekilde “Meryem, Meryem”,
ya da “İbrahim, İbrahim” denilmesi gerekirdi. Bu ise hem gülünç bir
şey ve hem de şirktir.
Öğüt. 194 Zikrin en fazla kullanılan anlamlarından biri de öğüttür. Bu
anlam, kimi yerde Kur’ânî âyetlerin, kimi yerde kâinattaki olayların ve nizamın
öğüt olduğu şeklinde verilmektedir.
Öğüt almak 195
Öğüt vermek 196
Sevmek 197
Söylemek 198
188 20/Tâhâ, 33-34; 23/Mü'minûn, 110; 24/Nûr, 37
189 15/Hicr, 6, 9; 16/Nahl, 44; 25/Furkan, 29-30
190 21/Enbiyâ, 105
191 2/Bakara, 110, 157
192 2/Bakara, 198; 29/Ankebût, 45; 62/Cum’a, 9; 7/A’râf, 205; 24/Nûr, 36
193 2/Bakara, 63; 19/Meryem, 16, 41
194 11/Hûd, 120; 12/Yûsuf, 104; 50/Kaf, 36-37
195 2/Bakara, 221; 24/Nûr, 1
196 50/Kaf, 45; 51/Zâriyât, 55
197 38/Sâd, 32
198 12/Yûsuf, 42; 18/Kehf, 63; 21/Enbiyâ, 10; 94/İnşirâh, 4
• 77 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Şeref 199
Şerefli 200
Şükretmek.201 Allah (c.c.) Zekeriyâ (a.s.)’ya bir oğul lutfettiği için kendisinden
şükretmesini (zikretmesini) istemektedir.202 Çünkü, verilen bir
nimete ancak şükredilerek karşılık verilebilir. İşte bu nedenle, âyette geçen
zikir ifadesi şükür olarak anlam kazanmaktadır.
Uyarı 203
Vahiy 204
Yol gösterme 205
Erkek (Zikir kökünden zeker ve müzekker). 206
Kur’an’da bu kadar farklı anlamlarda kullanılan, dolayısıyla çok boyutlu
ve insan hayatının bütününü kuşatan zikir, aynı zamanda insanın
farklı şekillerde icrâ edebileceği ibâdettir. Zikir, dille, kalple, düşünce ile
ve bedenin diğer organları ile yerine getirelebilen bütüncül bir özelliktir.
İnsanın sadece dil ile bazı kelimeleri tekrarlaması, filin sadece bir organını
tutup onu o parça ile değerlendiren körün tutumuna benzer. Otuzdan
fazla anlamından birini almak ve sadece dil ile bazı kelimeleri tekrar etmek
zikir değil; zikirden sadece bir bölümdür. Bu parçacı anlayış, dinin
tahrif edilmesi demek değilse, en azından gaflet ve cehâlet ürünüdür.
Zikir; sadece “Allah!” demek veya O’nu hatırlatan kelime veya cümleleri
tekrarlamak değildir. Allah’ı, güzel isimlerini hatırlamak, anmak, O’na
hamd ve şükürde bulunmak, O’nu tesbih etmek, tekbir ile ululamak, Kitabullah’ı
okumak, duâ etmek; bütün bunlar zikrin yalnızca lisana ait olan
bölümüdür..
199 23/Mü'minûn, 71
200 38/Sâd, 1, 46
201 3/Âl-i İmrân, 41; 7/A'râf, 69
202 3/Âl-i İmrân, 41
203 5/Mâide, 14; 6/En'âm, 44
204 7/A'râf, 63; 21/Enbiyâ, 63
205 21/Enbiyâ, 48
206 3/Âl-i İmrân, 36; 53/Necm, 45; R. Yılmaz, a.g.e. s. 145-164
• 78 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın varlığına delâlet eden delilleri, O’nun sıfat ve isimlerini düşünmek,
Allah’ın ahkâmını, emir ve yasaklarını, tekliflerini, vaadini ve vaîdini,
O’na olan kulluk vazifelerini ve bunların hikmet ve delillerini düşünmek,
enfüsî (öznel) ve âfâkî (nesnel) bütün yaratılmışları ve bunların yaratılış
sırlarını düşünmek, varlığın her zerresinde mevcut ilâhî hikmetlerini görmek...
Bu da kalbî ve fikrî zikirdir. Bedenin memur bulunduğu görevlerle
meşgul ve dopdolu olması, kendilerine yasaklanan şeylerden uzak durması
ise, fiilî ve bedenî bir zikirdir.
Her çeşit ibâdette asıl olan ihlâstır, gönlün Allah’a yönelmesidir. İbâdete
değerini veren, onun derûnî boyutudur. Huşûdan yoksun, Allah’ın rızâsı
dışında başka hangi amaçla yapılmış olursa olsun, şekilce ibâdet zannedilen
hususlar, Allah’ın müslümandan istediği kulluk değildir. Yapılan ibâdetlere
Allah’ın ihtiyacı kesinlikle düşünülemeyeceği için, insanın kalbini, zihnini
ve davranışlarını güzele doğru, fıtrat istikametinde ve Allah’ın hoşnutluğu
esas alınarak değiştirme özelliği öne çıkmalıdır. En büyük ibâdet olan
namaz bile kalb-i selîm ile, ihlâsla ikame edilmediği müddetçe gerçek namaz
olmadığı değerlendirilmelidir. Zikir için de aynı durum sözkonusudur.
Sadece dille, alışkanlık kabilinden, tören havasıyla edâ edildiğinde
gerçek anlamda zikir kabul edilemez. Zikir, gönül, tefekkür/düşünce, dil
ve eylem bütünlüğü ile edâ edilmesiyle Kur’an’ın istediği gerçek zikir ve
kulu Allah’a yaklaştıran ibâdet özelliğinde olacaktır. Zikrin esası kalple,
gönülle zikirdir, Allah’dan gâfil olmamaktır. Bu başlıca üç çeşittir:
1- Allah’ın varlığını gösteren delilleri düşünmek, şüpheleri atarak Allah’ın
isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir.
2- Allah’ın koyduğu hükümleri, kulluk vazifelerini, Allah’ın bildirdiği
sorumlulukları, onlarla ilgili hükümleri, emir ve yasakları, Allah’ın vaadini
ve tehdidini ve bunların delillerini düşünmektir.
3- Maddî ve mânevî varlıkları, bunlardaki yaratılış sırlarını seyredip
düşünmekle zerrenin kutsal âleme bir ayna olduğunu görmektir. Bu aynaya,
gereği gibi bakanların gözüne, o güzellik ve büyüklük âleminin nurları
yansır. Bir anlık hisle bundan alınacak olan müşâhede zevkinin bir göz kırpacak
kadar süren parıltısı bile dünyalara değer. Bu zikir makamının sonu,
zirvesi yoktur.
• 79 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Allah Teâlâ, bu zikir çeşitlerinden hangisiyle zikredilirse, O da ona lâyık
bir şekilde kendisini zikreden kimseyi zikrederek karşılık verecektir. “Beni
zikredin; Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin; sakın nankörlük yapmayın!”
207 Allah’ın, zikreden kuluna zikirle cevap vermesi konusunu izah için çeiştli
açıklamalar yapılmıştır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
Beni, Bana itaatla zikredin; Ben de sizi rahmetimle zikredeyim.
Beni duâ ile zikredin; Ben de sizi, duânızı kabul ile zikredeyim.208
Beni övgü ve itaatle zikredin; Ben de sizi övgü ve nimetle zikredeyim.
Beni dünyada zikredin; Ben de sizi âhirette zikredeyim.
Beni gizli yerlerde zikredin; Ben de sizi geniş yerlerde ve yalnızlıkta
zikredeyim.
Beni ibâdetle zikredin; Ben de sizi yardımla zikredeyim.
Beni, Benim yolumda cihadla zikredin; Ben de sizi hidâyetimle zikredeyim.
Beni refâhınız, rahatınız zamanında zikredin; Ben de sizi belâ ve musîbete
uğradığınız zaman zikredeyim.
Beni doğruluk ve samimiyetle zikredin; Ben de sizi kurtuluş ve size tahsis
ettiğim şeyleri artırmakla zikredeyim.
Beni, önceden ilâhlığımı kabul ile zikredin; Ben de sizi sonunda rahmet
ve kulluğa kabul ile zikredeyim.
(Görüldüğü gibi, zikir hem insan açısından ve hem de Cenâb-ı Hak
tarafından farklı şekillerde açılımlarla değerlendirilmiştir. Sesli bir şekilde
ismi tekrarlayıp durmak şeklinde anladığımız zaman, bunun Allah tarafından
kulunu bu şekilde zikretmesi düşünülmemesi gereken bir durumdur.
O yüzden zikrin anlamını daraltmaktan şiddetle sakınılmalıdır.)
207 2/Bakara, 152
208 40/Mü’min, 60
• 80 •
Ahmed Kalkan
Zikir, mârifet ve bilgi ile olmalıdır. Allah’ın zikir emri karşısında ilk
duyulan şey, âcizlik ve Yaratıcı’nın kudretine teslim olma arzusudur.
“Sana lâyık olduğun şekilde ibâdet/kulluk ve zikir yapamadık.”
İmanın ve kulluğun başı, bu anlayıştır. En güzel zikir de “Lâ ilâhe illâllah
(Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” kelime-i tevhîdidir. Bu tevhidin ve
teslimiyetin gereği de, bu âcizlik içinde kendini, Allah’ın emirlerinin tek
yürütme vâsıtası bilerek, istenilen görevleri en güzel şekilde ve âzamî derecede
yerine getirmek için yalnız Allah’tan yardım dileyip en iyi şekilde
yapmaya çalışmaktır. İşte bu da, zikrin ve şükrün ta kendisidir. Yani, yüklenen
sorumluluk, imkân ve kabiliyet şartına bağlanmıştır. Fakat o yetenek,
Allah’ın bir yardımı olduğu için onun da işin aslında bir sınırı ve sonu
yoktur. Bundan dolayı kul, Allah’ı zikirle O’ndan yardım diler ve kendine
verilen kabiliyeti sarfeder. Şu halde, her mü’min “Beni zikredin!” emri karşısında
âcizliğini hissederek önce: “Ancak Sana ibâdet/kulluk eder ve ancak
Senden yardım dileriz.”209 şeklindeki kesin sözünü hatırlayacak; zikir ve şükür
için Allah’tan yardım isteyecektir. 210
Zikir; bir şeyin dilde veya kalpte hazır olması, o şeyin söz ile veya kalpte
hatırlanmasıdır. Bu hatırlama iki şekilde olabilir: Birincisi, unuttuktan sonra
olan bir hatırlamadır ki, bu her insanda her zaman olan bir şeydir. İkincisi,
akılda tutulan, öğrenilen ve zaten kalbe yerleşen şeyin hatırlanmasıdır
ki, kişi hiç unutmadığı bu gibi şeyleri dil ile söylediği zaman onu zikretmiş,
dile getirmiş olur. “Andolsun, size, (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin
içinde olduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?” 211
âyetinde bu anlamları bulmak mümkündür.
‘Zikir’ bir âyette Peygamberimiz’in bir özelliği olarak kullanılmaktadır.
Tıpkı Hz. İsa’ya (a.s.) ‘Allah’ın Kelimesi’ denilmesi gibi. Hz. Muhammed
(s.a.s.) Allah’ın elçisidir, ama hatırlatan, uyaran veya şerefi yüce bir elçidir.
“Allah, onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır; öyleyse ey iman etmekte olan
temiz akıl sahipleri! Allah’tan korkup sakının. Doğrusu Allah, sizin için bir
zikir (hatırlatan) indirmiştir.” 212 Bazı tefsirciler bu âyetteki zikr’in Kur’an
olduğunu, bazıları ise kelimenin burada ‘uyarı’ anlamına geldiğini söylemişlerdir.
213
209 1/Fâtiha, 4
210 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 1, s. 445-447
211 21/Enbiyâ, 10
212 65/Talak, 10
213 Muhtasar İbn Kesir, 3/518; Tefhimu’l-Kur’an, 6/384
• 81 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Kur’an’ın ‘zikir ehli’ (ehlu’z zikr) dediği insanların kim olduğu konusunda
da farklı görüşler bulunmaktadır. Bu kavramın geçtiği âyetin meâli
şöyle: “Biz senden önce kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (resûl)
göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.” 214 Bazılarına göre
‘zikir ehli’, Allah’ın daha önceden gönderdiği kitaplardır. Çünkü onlar da
peygamberlerden ve onlarla beraber gelen vahy’den bahsediyorlar, onları
hatırlatıyorlardı. Kimilerine göre, kitap ehli kimselerdir. Çünkü onlar da
peygamberleri ve görevlerini biliyorlar. Kimilerine göre de, kendilerine tebliğ
edildiği zaman daha önceden iman etmiş mü’minlerdir. Eğer müşrikler,
Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’in dâvetinden şüphe ediyorlarsa, daha önce
bu dâveti anlamış ve iman etmiş kimselere sorsunlar. Çünkü onlar ‘zikr’i
anlayan, ne olduğunu bilen kimselerdir.215
Bir âyette ‘zikr’in, unutmadan sonra hatırlama anlamına geldiğini görüyoruz.
Daha önce bilinen bir şey unutulduktan sonra hatırlanıyor ve bu
hatırlama dil ile ifade ediliyor.216
Kalp ve dil ile zikrin beraber ifade edildiği âyetler de bulunmaktadır. Şu
örnekte olduğu gibi: “(Hac) ibâdetinizi bitirdiğinizde, artık (câhiliye döneminde)
atalarınızı andığınız (zikrettiğiniz) gibi hatta daha kuvvetli bir anma
ile Allah’ı anın (zikredin)…” 217 Buradaki zikir, hem kalb ile Allah’ı hatırlamaktır,
hem de Hacc esnasında veya hac bitiminde çeşitli duâ ve zikir
sözleri okuyup dil ile Allah’ı anmaktır. 218
Rabbimiz (c.c.), Peygamberimiz’e, Hz. Meryem’i, İbrâhim’i, Mûsâ’yı, İsmail’i,
İdris’i (a.s.) anmasını veya onları mü’minlere hatırlatmasını istiyor.219
Yine Peygamberimize; “Hz. Dâvud’u, Eyyûb’u, İshak’ı, Yakub’u, Elyesâ’yı,
Zülkifl’i220 ve Hûd’u da hatırlat”221 buyuruyor. İsrâiloğullarına birçok yerde;
“Allah’ın size verdiği nimetleri ve size verdiği makamları hatırlayın” demektedir.
222
214 16/Nahl, 43
215 el-Keşşâf, 2/584; Muhtasar İbn Kesir, 2/332; Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/2173
216 18/Kehf, 63
217 2/Bakara, 200
218 Ayrıca bkz. 2/Bakara, 198, 203, 239; 4/Nisâ, 103
219 19/Meryem, 16, 41, 51, 54, 56
220 38/Sâd, 17, 41, 45, 48
221 46/Ahkaf, 31
222 2/Bakara, 40, 47, 122; 5/Mâide, 20; 8/Enfâl, 45
• 82 •
Ahmed Kalkan
Kur’an, mü’minlerden de sürekli bir şekilde Allah’ın nimetlerini hatırlamalarını
istiyor.223 Kur’an, ayrıca bütün insanlara Allah’ın kendilerine verdiği
nimetleri hatırlamalarını emrediyor. 224
Zikrin Yozlaştırılması; Zikirde
Usûl ve Âdâba Riâyetsizlik
Zikir, Kur’an’ın emrettiği önemli bir ibadettir ve yukarıdan beri anlatıldığı
şekillerde yerine getirilmesi mümkündür. Bazı kesimler tarafından
“gizli mi - açık mı; toplu mu - tek başına mı yapılmalı?” gibi tartışmalara
ihtiyaç yoktur. İslâm, mü’minlerin nasıl ibâdet edeceklerini göstermiştir.
Emredilen ibâdetlerin dışında dileyen, bid’at olmamak şartıyla, Peygamberimizin
yaptığına benzemek kaydıyla, istediği kadar nâfile ibâdet yapabilir.
Ancak İslâm’ı bize öğreten Peygamberi ve O’nun sahâbelerinin hayatında,
kol kola verilmiş bir şekilde, yatıp kalkarak, bağırıp çağırarak, kendinden
geçerek bir zikir yapma şekli yoktur. Hele hele de zikri mutlaka bir
üstadın emri altında yapıp, zikri üstadlara, şeyhlere havâle etmek, onların
da Allah’a götürmelerini beklemek gibi bir yanlışlık yoktur. Kul, gücü yettiği
kadar ibâdet yapar, dili döndüğü kadar duâ eder, Rabbini anar. Umulur
ki Allah (c.c.) ihlâsla yapılan az amellere bile bol karşılık verir. 225
Zikrin âdâb ve usûlü vardır. İnsan Allah’ı zikrederken (daha doğrusu
zikir ibâdetinin bir cüz’ünü icrâ ederken) gülünç ve komik durumlara
düşmemeli, maskaralık yapmamalıdır. Zikir yaparken kan ter içinde kalıp
başına tavana değecek kadar hoplayıp zıplamak ibâdet değil; çirkin bir harekettir.
Süryânîlerin rûhânîleri, ibâdet esnasında kan ter içinde kalıncaya
kadar didinirlerdi. Bizim câhil dervişlerin arasında da bunların hareketlerine
benzer davrananların sayısı hiç de az değildir. Bu tamamen cehâletten ve
düşünmeden körü körüne taklitten kaynaklanan bir durumdur. 226
Müslüman, zikir esnâsında acziyet içinde Hakkı düşünmeli, sükûnet
ve vakarını bozmamalıdır. Zikir yaptığını iddiâ eden birtakım kimselerin
havalara sıçradığı, tepindikleri, bağırıp çağırdıkları görülmektedir. Bu ha-
223 2/Bakara, 231; 3/Âl-i İmrân, 103; 5/Mâide, 7, 11
224 35/Fâtır, 3; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 776-778
225 Hüseyin K. Ece, a.g.e. a.g.e. s. 92
226 Kemaleddin Erdil, Yaşayan Hurâfeler, s. 11
• 83 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
reket, zikrin mânâsıyla hiç bağdaşmamaktadır. İslâm’ın ibâdet anlayışına
da ters düşmektedir. Zikir, tefekkür, nefis terbiyesi, ihsân gibi dinin emir
ve tavsiyeleri; sadece belirli zümrelerin tekelinde kabul edilemez; bunlar
bütün müslümanların malıdır. 227
Tasavvufta zikir, hem anlayış hem de uygulama bakımından, sünnetteki
zikir anlayışıyla bağdaşmayacak bazı ögeler içermektedir. Anlayış olarak
zikrin Kur’an’da otuzdan fazla anlamından sadece birini, en fazla birkaçını
alıp zikir olarak sadece bunu öne çıkartması, bununla yetinmesi ve hatta
zikri, bütünün bir iki parçasını cennet için yeterli kabul etmesi, halka bu anlayışı
yayması, zikri ve dolayısıyla dini daraltması, ilk dikkat çeken husustur.
Bazı kelimeleri tekrarlarken, bilincini kaybederek cezbe içinde kendinden
geçmesi halinde hiçbir sevap da elde edememiş olur. Zira uyku, unutma
ve geçici de olsa aklın kaybı zamanlarında kalem insanın üzerinden kaldırılmıştır.
Böyle durumlarda kalemin sevap defterine birşeyler yazmasını
ummak, İslâm’ı bilmemek demektir. Zikir; uyanıklığın, düşünmenin ve bilincin
esası iken (Kur’an ışığında böyle olması gerekirken), zikir adı verilen
bazı toplantılarda insanlar kendilerinden geçirilmekte, âdeta uyuşturucu
kullanan esrarkeşler gibi hayal dünyasında tatlı rüyalara daldırılmaktadır.
Bazıları defle dümbelekle halay çeker, dans eder gibi dönüp durmakla zikir
yaptığını zannediyor. Kimi de kendini kaybedip, kendilerini hipnotize eden
şeyhleri tarafından oralarından buralarından şiş kebabı gibi şişleniyorlar,
kendi nefislerine zulmediyorlar. Kimileri bağıra çağıra, taşkınca; kimileri
de sessiz sâkin ama şaşkınca “zikir” yaptıklarını iddia ediyorlar.
Bu anlayış ve gelenekte zikrin aksiyoner, dinamik hiçbir yönü yoktur.
İbâdet ve zikre ayrılmış belirli zamanların dışındaki günlük hayatla zikrin
hiçbir ilişkisi yoktur. Ya çok sesli veya tümüyle dilin devreden çıkartıldığına
şahit olunur. Nakşîlikte zikir, hemen tamamen zihinseldir. Dille zikir,
sadece “hatm-i hâcegân” sırasında Kur’an’dan bazı küçük sûreler okumak
ve biraz salevât getirilerek yapılır. Onun dışında kelime-i tevhid ya da lafza-
i celal’in tekrarı dille değil, zihinden, içinden geçirilerek yapılır. Bunların
yanında Nakşî tarikatlarda, esas zikir şekli, râbıtadır. Râbıta, diğer zikir
biçimlerinden üstün sayılmıştır.
227 Muhammed Hamidullah, İslâm’a Giriş
• 84 •
Ahmed Kalkan
Yani, râbıta; kelime-i tevhidin, ya da lafza-i celâlin, gerek dille ve gerekse
zihinden tekrarı şeklindeki zikirden, hatta Kur’ân-ı Kerim’i okumaktan
bile faziletli sayılır. Râbıtanın kaynağı ise Budizm’dir. Kitap ve Sünnette bununla
ilişkin herhangi bir delil yoktur. 228
Bu anlayış ve tavır, Tasavvuf Sözlüğünde şöyle açıklanır: “Tasavvufa
göre zikir, ‘Allah’ kelimesini veya ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini söylemek ve
tekrarlamak demektir. İlkine ‘lafza-i celâl’, ikincisine ‘kelime-i tevhid zikri’
veya ‘tevhid zikri’ denir. Tarikat ehlinin belli kelime ve ibâreleri belli
zamanlarda, belli sayıda, belli bir edeb dâhilinde her gün düzenli olarak
söylemeleri; ‘vird’ ve ‘hizib’ olarak da adlandırılır. Tarikat ehlinin ve sûfî
cemaatlerinin bir yerde toplanıp şeyh veya halîfesinin gözetiminde ‘Allah,
Allah’; ‘hû, hû’; ‘hay, hay’ gibi belli ibâreleri belli bir hareket düzeni içinde
söylemeleri. Bu çeşit toplu zikirlere; tarikat âyini, semâ, hadra ve deverân
gibi isimler verilir. Söylenen sözleri ve hareketlerin ritmik (âhenkli) olması
icap eder. Bu tür zikirlerde bazen ney, kudüm ve def gibi enstrumanlar
da kullanılır; Mevlevîlikte, Halvetîlikte olduğu gibi. Bu tür zikirler ekseriya
tekkelerde icrâ edilir. Zikirde zikreden, zikredilenden başka her şeyden geçer,
zâkir zikirde mezkûrdan başkasını hatırlamaz, kendisini kaybeder, yaptığı
zikrin bile farkında olmaz. Bu yüzden zikir, kendinden geçip (gaybet,
vecd) ve Hakk’ı buluş (vuslat, vücûd) halidir.
Zikir iki türlüdür: 1- Zikr-i cehrî, zikr-i aleniye: Yüksek sesle veya çevrede
bulunanların işitebilecekleri bir şekilde sesli olarak yapılan zikirdir.
Sesli zikri esas alan tarîkatlara cehrî tarikat denir. 2- Zikr-i hafî: Zikredenin,
sadece kendisinin işitebileceği bir şekilde alçak sesle yaptığı zikir. Sessiz
zikri esas alan tarikatlara hafî tarikat denir. Melâmet ehli ve Nakşbendîler
hafî zikri; Rifâîler, Kadirîler cehrî zikri tercih etmişlerdir.
Kaiden zikir: Tarikat ehlinin bir halka oluşturup oturarak ritmik hareketlerle
yaptıkları zikir. Kaimen zikir: Tarikat ehlinin bir halka oluşturup
ritmik hareketlerle ayakta yaptıkları zikir. Bu zikir döne döne yapıldığı için
devr ve deverân adını da alır. Zikr-i erre, zikr-i minşârî: Yesevîlikte hançereden
testere sesi gibi bir ses çıkarılarak yapılan zikir. 229
228 Râbıta konusunda geniş bilgi almak için bkz. Ferit Aydın, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendîlik, Ekin Y.
229 Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 588-589
• 85 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Bazıları, zikir denilince, özel bir tören ve bazı büyüklerin, hocaların yönettiği
ve adına “hatim” veya “hatme” denilen halkalar içinde olacağı anlayışına
sahiptir. Bunlara karşı çıkanlar, belki biraz abartılı bir yaklaşımla “bu
âyin mi, ibâdet mi?” diye sormaktan kendilerini alamamakta; öte yandan
tâğûtî güçler ve onların güdümündeki medya da, bu tür toplantıları, saçı
sakalına karışmış, dansa benzeyen tuhaf gösterileri İslâm’ı ve müslümanları
karalamak için saf zihinleri etkilemek ve onların beyinlerine kazımak kasdıyla
bıkmadan gündemde tutup göz önüne getirmektedir.
İbrahim Sarmış, şöyle der: “Şişlerin batırıldığı, karınların yarıldığı ve
boyunların kesildiği zikir âyininde olsun, bir şef yönetiminde “illallah”, “Allah”,
“Hû”, “yâ Hû” nâraları ve göbekten çıkarılan bıçkı sesleriyle yapılan
zikir âyinlerinde ve kadın-erkek karışıp insanların nağmeler eşliğinde kendilerinden
geçtiği âyinler, bir çeşit dansla geçen böyle saatlerin ilâhî tecelli
saatler olduğunu söylemeleri, bir garâbettir. Her yıl, bir hafta süren semâ
âyinlerinde atılan nâralar, çalınan müzik ve dans eden semâzenlerin yaptıkları
da aynıdır. Söyler misiniz, Rasûlullah Rabbini böyle mi zikretti? Ondan
sonra, ashâbı Allah’ı böyle mi zikretti? Sahâbîler Allah ve Rasûlünün
öğrettiği gibi huşû ve teslimiyet içinde, sessiz ve müziksiz, havf ve recâ arasında,
münferiden ve Rasûlullah’ın öğrettiği duâlarla Allah’ı andılar. O’na
yalvardılar. Nimetini istediler ve azâbından O’na sığındılar.
Tasavvufçular, zikir esnâsında müridin şeyhini zihninde canlandırmasını,
“destûr yâ üstâz (üstâdım yardım et!)” diyerek zikre başlarken, ondan
yardım istemeyi, tıpkı Rasûlullah’tan yardım istemek gibi olduğuna inanmasını
şart koşarlar. Çünkü kendisini Allah Rasûlüne ulaştıracak şeyhidir.
Kalbiyle ve lisanıyla şeyhinden izin isteyerek “destur ey şeyhim!” demesi
yanında, tarikat mensupları ve ileri gelenlerinden de izin istemesi, yahut
onlara râbıta yapması gerekir. Zikreden kişinin tepeden tırnağa kadar sallanması,
önce sağa “lâ” ile başlayıp sola “illâ” ile dönmesi ve doğrulması gerekir.
Sola doğru öne eğilerek “illâllah” demesi ile bu işi tamamlar. “Allah”,
“Hû” gibi tek isimle zikrediyorsa, çenesini göğsüne vurması, koro halinde
ve yüksek sesle yapması gerekir. Kelimeyi göbeğinden başlayarak kalbinin
derinliklerinden çıkarması icab eder. İşte bu eşsiz pehlivanlık tasavvufçuların
zikir şeklidir.
• 86 •
Ahmed Kalkan
Allah için söyleyiniz, Rasûlullah Rabbini zikrederken böyle tepeden
tırnağa kadar sallanıp dans mı ediyordu? Sakalını göğsüne vurup sağa sola
mı sallanıyordu? Şüphesiz hayır. Çünkü o, Allah’ın peygamberidir ve Allah’ın
huzurunda edeple nasıl ibâdet edileceğini bilir ve insanlara bildirir.
Nasıl zikredeceğini Allah ona ve bize şöyle tarif etmiştir: “Rabbini içinden,
yalvararak ve O’ndan korkarak yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret.
Gâfillerden olma.”230; “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilmelisiniz
ki haddi aşanları O sevmez.”231; “Onların (müşriklerin) Beytullah’ın
yanında namazları (duâları) da el çırpmak ve ıslık çalmaktan başka bir şey
değildir.” 232
Mevdûdi, ibâdetin özü ve anlamının itaat ve sadâkat olduğunu açıklar.
233 İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, şu
açıklamada bulunur: “Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma
ondan sonra cevap verin:
Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp daima elleri
bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle hakkında
ne düşünürsünüz? Efendisi ona, ‘git, şu şu işleri yap’ diyor, köle bulunduğu
yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar ayağa kalkıp
elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışları düzelt’ diye
tâlimât veriyor, ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin önünde
eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu kötü işten kes!’ diye
emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin söylediklerini
tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve ‘hırsızın elini kes’ emrini
yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine gerçekten hürmet
ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden bir tanesi böyle davransaydı
ne yapardınız, Allah bilir!
Allah’ın kullarından böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete
adamış olarak kabul etmelerine şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama
kadar Allah bilir kaç kere Kur’an’daki ilâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine
getirmek için kıllarını bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile
namaz kılar, ellerine binlik bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar.
230 7/A'râ, 205
231 7/A'râf, 55
232 8/Enfâl, 35; İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 214, 217
233 Kur'an'da Dört Terim, s. 28-29
• 87 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Çok acıklı bir makamla Kur’an okurlar! Onları bu halde gördüğümüz
zaman: ‘Ne kadar müttakî, ne kadar dindar adamlar!’ dersiniz. Bu yanlış
anlamanın temelinde ibâdetin gerçek anlamını bilmemek yatar.” 234
Allah’ın kitabına karşı kör, sağır ve dilsiz olup, bazı güzel kelime ve
isimleri, anlamını ve mesajını düşünmeden belli sayıda tekrarlamanın fazla
bir önemi yoktur. Bu tavır, insanın vicdanını bastırması, cehâlet ve yozlaşmayı
meşrû görüp yaptığı ile tatmin olması, esas zikir olan Kur’an’a karşı
sorumluluğu ihmal etmesine sebep oluyorsa, o takdirde bu zikir anlayışının
zararı vardır. Hemen tarikatların hepsinde, belirli aşamalardan geçen
ve tarikatta kıdemli olanlara, zikir adıyla çok yanlış ifadeler de ders olarak
verilmektedir. Anlamını bilmeden (biliyorsa daha kötü) tekrarladığı virdler
içinde, belki de insanı şirke götürecek bâtıl sözler vardır.
Meselâ “Lâ mevcûde illâllah” gibi. Bu sözün anlamı: “Allah’tan başka
varlık yoktur” demektir. Bir başka deyişle, “tüm varlık Allah’tır” Yani,
iyi-kötü yaratılmış ne varsa hepsinin -hâşâ- Allah olduğunu iddia etmek.
Ne büyük hata ve sapıklık! Ne dehşetli bir cehâlet! Allah’ın yarattığını, Allah’ın
kendisi yerine koymak. Çok korkunç bir gaflet, affedilmez bir suç! Ve
sonra bunun adını zikir koymak! Öyleyse, dikkat edilmesi gereken nokta,
anlamını bilmediğimiz kelimeleri durmadan tekrarlamak yerine; ondan
daha önce, bilmemiz gereken Allah’ın isimlerini ve vasıflarını öğrenmek,
Allah’ı kendi zikri olan Kur’an’dan tanımak ve Allah’ın gösterdiği dosdoğru
yolda yürümektir.
Zikri İhyâ Etmek, Zikirle İhyâ Olmak
Müslüman; zikri yozlaştıran, Kur’an ve Sünnet ölçüleri içinde bütüncül
anlamlarından soyutlayan ve zikir gibi büyük bir ibâdete bid’atler karıştıranlara
ve sünnetteki âdâbına uymayanlara bakarak, zikirden gâfil olamaz.
Zikri yeniden ihyâ etmek ve zikirle ihyâ olmak zorundadır. Kur’an kavramlarını
yozlaştırıp dejenere etmek, anlamlarını daraltmak ne kadar yanlış ise;
kuru, yavan, sevgisiz, bereketsiz, zikirsiz, takvâsız, ihlâssız din anlayışının
da insanı kurtarmasını beklemek o kadar yanlıştır. Günümüz muvahhid
gençliği, diğer insanlara ve özellikle müslümanlara aşırı eleştiri oklarını
yöneltir, tenkit kılıcıyla kendinden başka tüm mü’minleri doğrarken, nef-
234 Mevdûdi'den naklen; Ebu'l Hasan Ali Nedvî, İslâm'ın Siyasî Yorumu, s. 77
• 88 •
Ahmed Kalkan
sini ihmal etmekte, eleştirdiği yarı doğruların yerine tam doğruyu kendi
şahsında örnek olarak gösterememektedir. Bu tavır da, müslümanlararası
kördöğüşü andırmaktadır. İslâm, bir kötülüğü yıkarken, yerine mutlaka
ondan çok daha hayırlı bir alternatifi getirmiş ve insana sunmuştur. Soyut
tartışmalar, pratiğe/eyleme dökülmeyen iddialarla Allah’ın rızâsına erişilmez.
Zikirdeki yanlışlardan yola çıkarak bir müslümanın zikirsiz bir hayatı
tercih etmesi, ancak, şeytanın sağdan yaklaşmasıyla izah edilebilir. “İman
edenlerin Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için kalplerinin
saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi?...” 235
“...İlâhınız bir tek İlâhtır. O’na teslim olun! (Ey Muhammed!) O ihlâslı ve
mütevâzi insanları müjdele! Onlar öyle kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman
kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler; namazı kılarlar ve kendilerine
rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler (Allah için harcarlar).” 236
“Rabbini, içinden, yalvararak ve O’ndan korkarak, yüksek olmayan bir
sesle sabah ve akşam zikret. Gâfillerden olma!” 237
Allah, zikreden, zikir okuyanlara yemin etmiştir. Bu yemin, Allah’ın
verdiği şerefi ve bu konunun insan açısından Allah’ın râzı edecek önemine
vurgu yapılmak için olsa gerektir. “Saf saf dizilmişlere; Toplayıp sürenlere;
Zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilâhınız birdir.”238 Bu âyetlerde özellikleri
sayılanların melekler olduğu söylenmiştir. Ayrıca, bunların gök cisimleri,
ruhlar, kudsî cevherler, Kur’an âyetleri, âlimler ve gâziler olduğunu söyleyenler
de vardır.
Allah’ı zikretmekten yüz çevirenlere şeytan musallat olur. Şeytan ise
insanın düşmanıdır. 239 Rabbimiz’in övdüğü insanlar, her durumda, çarşıda-
pazarda, işinde-gücünde, alımda-satımda... Allah’ı zikretmekten, O’nu
hatırlayıp O’nun hükümlerine bağlı kalmaktan geri durmayanlardır. “Öyle
adamlar vardır ki (Allah’ı tesbih ederler), ne ticâret ne de alışveriş onları Allah’ı
zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar,
kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” 240 İnsan her
235 57/Hadîd, 16
236 22/Hacc, 34-35
237 7/A’râf, 205
238 37/Sâffât, 3-4
239 43/Zuhruf, 36
240 24/Nûr, 37
• 89 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
durumda Allah’ı zikretmekle mükelleftir. Bir kulu, Allah’ı zikirden alıkoyacak
hiçbir sebep olamaz/olmamalıdır. Mü’min, rahatlık ve âfiyette Allah’ı
zikrettiği ve şükrettiği gibi; musîbetler, âfet ve felâketler olduğunda da Allah’a
sığınmak, O’nun yardımını istemek mecbûriyeti hisseden kimsedir.
Zikir, içindeki hevâsına karşı zafer silâhı olduğu gibi, dış düşmanlara karşı
da zikir, çok önemli bir silâhtır. O yüzden savaş anında, düşmanlarıyla çarpışırken
de Allah’ı, hem de çok zikretmek emredilmiştir: “Ey iman edenler!
(Savaşmak için) herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebât edin ve
Allah’ı çok zikredin ki başarıya erişesiniz.” 241
Kamer sûresinde dört kez şu âyet tekrarlanır: “Biz Kur’an’ı zikir (öğüt,
uyarı, hatırlama) için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?” 242 Burada Yüce
Allah’ın dört defa Kur’an’ın kolaylaştırmasının gerekçesini tekrarlaması
gerçekten dikkat çekicidir. Bu durum bizi devamlı sûrette Allah’ın mesajını
okuyup onu pratiğe geçirmenin mecburiyetini ortaya koyar. Yüce Rabbimiz
iman edenlerden kendisini çokça zikretmelerini/anmalarını ister. 243 Seyyid
Kutub bu âyetin tefsirini yaparken Allah’ı zikretme olayını şöyle açıklar:
“Allah’ı anmak demek ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun gözetimi
ve denetimi altında yaşamaktır. Yoksa kuru kuruya Yüce Allah’ın
adını tekrarlayıp durmak değildir. Kur’an Allah’ı anmak ile insanın geçirdiği
bazı vakitler ve durumlar arasında bağ kurar. Amaç, bu vakitleri ve
durumları Allah’ı anmakla donatmak ve onunla ilişki halinde olma bilinci
ile renklendirmektir.” 244
Zikir; dille, bedenle ve kalple olmak üzere üç kısımda mütâlaa edilmiştir.
Dilin zikri, Allah’ı güzel isim ve sıfatlarıyla yâd etmek, hamdetmek, tesbih
edip yüceltmek, Kitabını okumak v eO’na duâ etmektir. Bedenin zikri
de, her uzvu ne ile emr olunmuş ise onunla meşgul etmek ve yasaklardan
alıkoymaktır.
May.ih simni ibe üç çeşittir: Birincisi, Allah’ın varlığına delâlet eden
delilleri düşünmek ve şüpheleri defederek sıfat ve esmâ-yı ilâhiyeyi tefekkür
etmek. İkincisi, ilâhî hükümleri, emir ve yasakları, va’d ve vaîdi ve
241 8/Enfâl, 45
242 54/Kalem, 17, 22, 32, 40
243 33/Ahzâb, 41
244 Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l Kur'an, Dünya Yay. c. 8, s. 336
• 90 •
Ahmed Kalkan
bunların delillerini düşünmek. Üçüncüsü ise enfüsî ve âfâkî tüm varlığı ve
bunlardaki yaratılış sırlarını temâşâ ve tefekkür ile her zerrenin kudsî âleme
ayna olduğunu görmektir. Zikrin bu makamının sonu yoktur. 245
Zikir, bütün kısımlarıyla birlikte kalple doğrudan ya da dolaylı olarak
ilgilidir. Zira yapılan ameller, kalbi -müsbet ya da menfî- bir şekilde etkileyecektir.
Çünkü insanın maddî ve mânevî yönü arasında şaşılacak derecede
bir ilişki vardır. “Bu alâka sebebiyledir ki ruhta meydana gelen bir eserin
ruha birtakım etkileri olur. Meselâ sıradan bir örnek olmak üzere bir ekşi
hayal etmekten diş kamaşır ve bir fâcia hayalinden baş ağrısı, harâret veya
baygınlık meydana gelir ki bunlar ruhtan bedene inen eserlerdir. Aynı şekilde
bedende birtakım fiil ve davranışın tekrarından nefiste kuvvetli bir
meleke meydana gelir ki bu da bedenden ruha çıkan eserlerdir. Bu yüzden
insanda hüsn-i tefekküre engel olmayacak şekilde ve kendisine işittirecek
kadar dil ile zikir yapıldığı zaman bu dille zikirden hayalde bir etki oluşur.
Ve bundan ruha bir nûr yükselir. Sonra bu nurlar ruhtan dile, lisandan
hayâle, hayalden akla yansır. Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye ve biri
diğerini geliştirerek kemal noktasına eriştirir. Bunun mertebelerine son
yoktur. 246
Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir.
Zira zikir, gafletin zıddı demektir. Dolayısıyla gafleti gidermeyen
zikir, hakikatte zikir değildir. Nitekim Allah’ı zikir için farz kılınan namazı
247 gafletle edâ edenler kınanılırken, 248 onu huşû içinde yerine getirenler
methedilmiştir. 249 Yine aynı şekilde “Mü’minler ancak o kimselerdir ki Allah
zikredilince kalpleri ürperir.”250 âyeti, zikrin âdeta gönlü titretecek derecede
bir şuur içinde yapılması gerektiğine dikkat çekerken, Hz. Peygamber’e
hitâben yapılan: “Rabbini, içinden yalvarıp yakararak, yüksek olmayan bir
sesle sabah akşam zikret, gâfillerden olma” 251 uyarısı dakalbî hassâsiyetin
nasıl olması gerektiğine açık bir şekilde delâlet etmektedir.
245 Fahreddin Râzî, Mefâtihu'l Gayb 4/152-153; Elmalılı, Hak Dini , Eser Y.1/540-541
246 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y. 4/2362-2363
247 20/Tâhâ, 14
248 107/Mâûn, 4-5
249 23/Mü'minûn, 1-2
250 8/Enfâl, 2
251 7/A'râf, 205
• 91 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Zikir, Allah’ı tekrar e devamlı kendine merkez olarak alma ânıdır. Zikir,
dünyayı Allah’ın hidâyetine/kılavuzluğuna göre biçimlendirmek için inancın
ve ruhsal hayatın ifadesidir. Zikir, tefekkürden sonra gelen bir davranış
tarzıdır. Arınma, önce tefekkür ve sonra da tezekkürle gerçekleşir. Tefekkür
bir talep, çağrıştırmaktır. Zikir ise, zihinde çağrışımı yapılmış nesnenin
bizzat içinde var olmaktır.
Seyyid Kutub’un belirttiği gibi Allah’ı anma, hayatın dışında bir olay
olarak algılanmamalıdır. Allah’ı zikir/anmak demek, O’nun emirleri doğrultusunda
yaşamı düzenlemek demektir. Vahiyle bütünleştiğimiz oranda
zikir eylemini gerçekleştirebiliriz. Zikrin bir de toplumsal boyutu vardır.
Cemaat boyutu en fazla olan Cuma namazına Allah’ı zikretmeye koşmamız
isteniyor.252 Dikkat edilirse Cuma konusundaki âyetlerde namaza çağrıldığı
zaman Allah’ı anmaya koşulması, namazdan çıkıldıktan sonra yeryüzüne
dağılındığında da Allah’ın çok anılması isteniyor. Bu da bize toplumsal hayatta
Allah’ın belirleyiciliğinden uzaklaşılmaması, hayatımızda laik bir alan
olmaması gerektiğini vurgular.
Zikir, “ez-Zikr” diye nitelendirilen Kur’an’ı okumak, düşünmek, öğüt
almak ve yaşamaktır. Salât etmek zikirdir. Kur’an’ın hükümlerini uygulamak
zikirdir. Yapmakla Allah’ın rızâsını kazanacağımız her eylem zikirdir.
Zikretmek, anlamanadan, kurukuruya bir şeyleri tekrar etmek, vird haline
getirmek değil; aksine zikri anlamak ve anladığımızı pratiklerle göstermektir.
253
Allah’ın zikri ile kalplerin titremesi: Zikir, tam anlamıyla gerçekleştiği
zaman kalpler onunla uyanır, titrer ve kendine gelir. “İman edenlerin
Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için kalplerinin saygıyla
yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap
verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri
katılaştı. Onlardan birçoğu fâsıktır/yoldan çıkmış kimselerdir.”254 “Mü’minler,
Allah zikredildiği/anıldığı zaman kalpleri titreyen kimselerdir.”255 Kalbin
titremesi, duyarlılık göstergesidir. Allah’tan bahsedilmesine, kendisine Allah’ın
hükmü hatırlatırlamsına rağmen yanlışı değiştirmeyen, ürpermeyen
252 62/Cum'a, 9-10
253 Resul Bozyel, Zikir Üzerine, Haksöz 8 (Kasım 91), s. 7
254 57/Hadîd, 16
255 8/Enfâl, 2
• 92 •
Ahmed Kalkan
ve gidişatını düzeltmeyen, (gerçek) mü’min olma vasfını kaybeder. Böylesi
bir duyarlılıktan uzak olarak yapılan zikirler gerçek zikir değildir. Sarhoş
bir halde atılan “Allah” nâraları, ancak Allah’ın gazabını celbettirir.
Zikirden Uzaklaşmak: Zikirden uzaklaşmak, kişinin özünden uzaklaşması
demektir. Çünkü zikir; aklın, düşünce ve duyguların tertemiz bir
şekilde faâliyette olması demektir. İnsanın doğru yolda yürüdüğünün işaretidir.
Zikirden uzaklaşmak ise bâtıla geçişin ve çöküşün bir başlangıcıdır.
Allah’ın kitabının zikir olduğunu hatırlarsak, Kur’an’dan uzaklaşmak
demek; dalâlete/sapıklığa düşmek, İlâhî kitabın ışığından mahrum olmak,
karanlıkta kalmak demektir. Rabbimiz, kitabına karşı ilgisiz kalan kimselerin
kalplerinin katılaşmış olduğunu bildiriyor ve onlara “yazıklar olsun!”
diyor: Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı kimse, Rabbinden gelen bir nur üzerinde
değil midir? Kalpleri Allah’ın zikrine karşı katılaşmış olanlara yazıklar
olsun! Bunlar apaçık bir sapıklık içindedir.” 256
Allah’ın zikrinden uzaklaşanlar, şeytanın kardeşi olurlar. Şeytan da onları
doğru yoldan uzaklaştırır. Bâtıllarla oyalar. Fakat, insanın bundan hiç
haberi olmaz da kendini hidâyette zanneder: “Allah’ın zikrini kim umursamazsa,
ona bir şeytanı musallat ederiz de, artık o, ondan hiç ayrılmayan bir
arkadar olur. O şeytanlar onları doğru yoldan ayırırlar da onlar kendilerinin
hâlâ doğru yolda olduklarını zannederler.” 257
Kıyâmet günü Allah’ın zikrinden, yani kitabından uzaklaşmış olan kimse,
feryad ederek şöyle der: “Ah ne olurdu peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!
Yazıklar olsun bana! Ne olurdu filanı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim!
Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.
Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder.
Peygamber der ki: ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terkettiler.” 258 Sonuçta,
Rabbin zikrinden uzaklaşmak, azâbı getirir: “Kim Rabbinin zikrinden
yüz çevirirse, Allah onu çok ağır bir azâba sokar.”259; “Şeytan onları hükmü
altına almış ve Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte bunlar, hizbuşşeytandır
256 39/Zümer, 22
257 43/Zuhruf, 36-37
258 25/Furkan, 27-30
259 72/Cinn, 17
• 93 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
(şeytanın taraftarlarıdır). İyi bilin ki hüsrana uğrayacak, kaybedecek olanlar,
şeytanın taraftarlarıdır.” 260
Zikir kelimesinin; düşünme, hatırlama, anma, öğüt ve uyarı gibi anlamlar
taşıdığını Kur’an’dan yola çıkarak biliyoruz. Dolayısıyla zikrin gerçekleşmesi
için bu anlamların bir bütünlük arzetmesi gerekir. Kitabın zikir
olması ile kişinin zikretmesi arasında bir bağlantı vardır. Zikir, sadece dil
ile bir “anış”tan ibâret değildir. Bir ismi tekrar tekra söylemek, tek başına
bir zikir sayılmaz. Söylemenin ötesinde olması gereken şartlar vardır. Bunlar:
Düşünmek, 261 öğüt almak,262 hatırlamak,263 Rabbin ismi (esmâü’l-hüsnâ’dan
biri) olması, yani “Hû” kelimesi gibi aslında zamir olan birçok kişi
için kullanılıp onların yerini tutan bir kelime olmamalıdır. 264
Allah’ı çokça zikredilmesi istenen âyetlere265 dikkat edildiğinde, bizden
istenen zikrin sayısal değerinden bahsedilmediği görülecektir. Yani, “şu
isimleri şu kadar tekrarlayın” şeklinde bir emir yok. Zikrin sabah akşam
çokça yapılması, her yerde ve her zaman Allah’ı zikretmenin istenmesi gösteriyor
ki, dil ile çok çok tekrarlama yerine (ondan daha önemli olarak);
hatırlama, düşünme, idrâk etme, ifade etme ve öğüt alma, hep zikir halidir.
Bilinçsiz bir şekilde yapılan tekrardan öte, gerçek zikrin, düşünerek, ibret
alarak şuurlu bir şekilde yapılan hareketler olduğu bilinmelidir. 266
Muhammed el-Behiy, zikrin Kur’an’da öncelikli ve ağırlıklı olarak
Kur’an anlamında kullanıldığını belirtir ve şöyle der: “Zikir, Kur’an’da çok
yerde Allah’ın kitabı olan Kur’an anlamında kullanılmıştır. Zikir, daha sonra
‘tesbih’e, tesbihin yapıldığı ve zâhidlerin devam ettiği yere isim olarak
verilmişse de, bu isimlendiriş, tesbihte aslolanın Kur’an ve âyetleri olmasından
ileri gelmektedir. Allah’ı zikir, O’nu sürekli biçimde hatırında tutmak,
O’ndan gâfil olmamak, O’nu anmaktır. Allah’a anmak; mü’min insanı Allah’ın
yüceliği, azameti ve korkusu karşısında şuurlandırarak açık bir anlayış
kazandıran bilinçli bir işlemdir.
260 58/Mücâdele, 19
261 3/Âl-i İmrân, 191
262 37/Sâffât, 13; 7/A'râf, 3
263 5/Mâide, 110
264 76/İnsan, 25-26; 73/Müzzemmil, 8
265 3/Âl-i İmrân, 41; 33/Ahzâb, 41-42; 62/Cum'a, 10
266 Zikir, Kur'an Okulu, Heyet, Hanif Y. sayı 14
• 94 •
Ahmed Kalkan
Bu aklî davranışın insan hayatındaki eseri; doğruluk, Allah yoluna
uyma, kendisine ve başkasına kötülük veren şeyden kaçınma şeklinde belirir.
Mü’min kişi, her şeyden önce insandır. Bu yüzden kendisinde yanılma
ve unutma olabilir. Allah yoluna uymasına engel olan hatalı durumları görülebilir.
Yanılır, unutur veya hata ederse; Allah’ı anması, bütün bu durumlardan
önceki güvenle yürüdüğü doğru çizgiye dönmesi gerekir. Kur’an, bu
konuda mü’minlere şöyle sesleniyor: “O takvâ sahipleri, bir kötülük yaptıklarında,
ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı zikrederler. O’nu hatırlayıp
günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfâr ederler...” 267 Özetle, Allah’ı
zikir, olumlu davranışa iten aklî ve ruhî bir işlemdir. Zikir (Kur’an), sözden
önce anlamdır. Sembolik bir tablodan öte bir değer ve fonksiyon taşır.” 268
Yusuf Kerimoğlu, zikir kavramını açıklarken, zikrin İslâmî hükümleri
bilmek ve ahkâmı edâ etmek olarak ifade eder ve şöyle der: Bir mükellef, sahih
bir itikada sahip olmadığı ve ihlâsı esas almadığı müddetçe, sâlih amel
işleyemez. Müslümanlar, zikir ibâdetini edâ ederek gafletten kurtulabilirler.
Bir hususa işaret etmekte fayda vardır: Yeryüzündeki hilâfet vazifesini hakkı
ile edâ etmeye niyet etmeyen kimselerin, bazı lafızları “dudak servisi” ile
tekrarlamalarına zikir denilemez. Kur’ân-ı Kerim’de zikir ehli, şeriatı bilen
ve ahkâmını hakkı ile edâ eden kimseleri ifade için kullanılmıştır: “Bilmiyorsanız
zikir ehlinden sorunuz.” 269 âyet-i kerimesindeki incelik budur. 270
Zikir, insanı Allah’a yaklaştırır. O’nu çok zikreden O’na daha çok yaklaşacaktır.
Allah’ın zikrini dilinden düşürmeyen, kalbinden eksiltmeyen, aklından
çıkarmaya kişi ile Allah araksındaki uzaklık, soğukluk kalkar. Allah’a
karşı insanda bir ünsiyet, samimiyet ve muhabbet oluşur. Allah’ı zikreden
kişi, Allah ile beraberdir. O’nun yasakladığı, rızâ göstermediği bir durumla
karşılaşınca zikirullah sâyesinde ona yaklaşmaz. Allah’ın her şeyi her an
görüp işittiğini, bildiğini insanın devamlı aklından çıkarmaması, zikirdir,
zikrin ta kendisidir. Bunun bir diğer adı takvâ ve ihsandır. Bu anlamıyla
zikirden başka hiçbir şey, insanda Allah kontrolünü, murâkabeyi sağlayamaz.
Mü’min, karşılaştığı sıkıntılar ve musîbetler ânında Allah’a yönelir,
O’na sığınır, O’na tevekkül eder. Bu vasıflar, Allah’ı iyi tanıyan, O’nunla beraber
olan, O’nu zikreden kişilerde yer alır. Son zamanlarda yapılan araş-
267 3/Âl-i İmrân, 135
268 Muhammed el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, s. 30, 189
269 16/Nahl, 43
270 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 345
• 95 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
tırmalarda Allah Teâlâ’yı zikretmek sûretiyle yeni yeni beyin hücrelerinin
faâliyete geçtiği, beyinde yeni galerilerin açıldığı, böylece insan için yeni
açılımlar meydana geldiği, zikrin bu yolda yeni sıçramalar yaptırdığı ortaya
çıkmıştır. Zaten “zikir ehli” olan Kur’an vârisleri olan âlimlerin olaylara
yaklaşımında bu husus açıkça görülmektedir.
Müslümanların ayrılmaz vasıfları olan cihad ve zikir, görünüşte birbirlerine
hiç benzemeyen vasıf ve amel gibidir. Fakat iyice araştırıldığında,
birbirlerine çok yakın, birbirlerini tamamlayan, netice itibarıyla aynı noktada
birleşen iki amel olduğu görülecektir. İnsanın kendi nefsi ve şeytanla
olan cihadında zikir, bu cihadın ta kendisidir. İnsan, nefsinin ve şeytanın
kötülüklerinden ancak Allah’ı zikretmek/hatırlamak sûretiyle kurtulabilmektedir.
Ve insanın düşmanlarla yaptığı cihadında en büyük desteği zikir
sağlamaktadır. Allah’ın zikriyle bütünleşmiş bir bünye, bâtılı düşman ilan
etmiş, bâtılla cepheleşmiş ve onun asla uyuşmaz hale gelmiştir.
Müslümanlar olarak, zikirle emrolunduğumuz gibi, cihadla da emrolunduk.
Hak adına, Allah’ın askeri olarak bâtıla karşı savaşmak müslüman
olmanın gereğidir. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler de tâğut
(bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın evliyâsına/
dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” 271
Müslüman, bâtılın temsilcilerine karşı yürüteceği bu cihad ve savaşı, “îlâ-yı
kelimetullah” (Allah’ın adının yücelmesi) için yapmak zorundadır. Cihadı
yerine getirdikçe Allah Teâlâ’nın ismi yücelmekte, Allah’ı zikretmiş olmakta,
cihada yönelmektedir. Müslümanların sahip olmakla emrolundukları
cihad ve zikir vasıflarını bu noktada birbirlerinden ayırmak mümkün değildir.
272
Zikrin Psikolojik Faydaları
Her çeşit ibâdet ve zikir, insanı Rabbine yaklaştırır. Kendisinin O’nun
koruma ve gözetiminde olduğu duygusunu verir; bağış umudu güçlenir,
içinde gönül rahatlığı oluşur, üstüne sekînet ve huzur iner. “İyi bilin ki kalpler,
ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur, huzur bulur.”273; “Allah’ı çok zikredin;
umulur ki bu sâyede kurtulursunuz.” 274
271 4/Nisâ, 76
272 Mehmed Göktaş, Cihad-Zikir Ayrılmazlığı, s. 71-73
273 13/Ra'd, 28
274 62/Cum'a, 10
• 96 •
Ahmed Kalkan
Rasûlullah (s.a.s.) da, Allah’ı zikretmenin insanın içinde huzur ve sükûnet
yaydığını dile getirmiştir: “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa,
melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekine (huzur,
feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.” 275
İnsanın huzur ve sükûna erebilmesi için, mutlaka vücudun kontrol mekanizması
durumunda olan kalbin mutmain olabilmesiyle mümkündür.
Bunun içindir ki, karaktersiz, kişiliksiz, renksiz kişiler, ya da iki yüzlü, iki
kişilikli, çifte standartlı olan yahûdiler, Allah’ı yeterince zikretmez, gerektiğinden
çok az zikrederler.276 Allah’ı zikretmeyen kâfir veya gâfiller, dünyada
da ıstırap ve stresden, bunalım ve şikâyetlerden kurtulamaz, huzûr-ı kalp
denilen saâdeti yakalayamaz. Ve esas mutluluğun âhirette olduğunu bilen
ve unutmayanlar için, bu istekleri de zikir sâyesinde olacaktır: “... Allah’ı
çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar için Alla bir mağfiret ve büyük bir
mükâfat hazırlamıştır.”277 Şeytanın vesvese ve tuzaklarına, haramları güzel
gösterip mü’mine Allah’ı ve kendisinin müslümanlığını unutturmasına karşı
en etkili silâh; kişinin diliyle, kafasıyla, gönlüyle ve her organı aracılığıyla
yaptığı eylemleriyle zikretmektir.
Allah’ın zikri, kulunu kendine yaklaştırır, onu gözetimine alır, nimet ve
rızâsıyla doları, kendini güven ve huzur duyguları kaplar. Zikir, kesinlikle
ruhu canlandırır. Allah’ın rızâsı ve bağışı yolunda umudunu güçlendirir,
rahatlama ve mutluluk duyguları verir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Allah’ı zikredenle
zikretmeyen, diri ile ölü gibidirler.” 278 Zikir, stres ve kaygıya sebep
olan anlayış ve psikolojiyi giderir. Kalp, âdeta Allah’ı zikretmek için yaratılmıştır.
Zikir, kalbin kasvetini, katılık ve karanlığını giderir; Gam ve kederi,
hüzün ve tasayı, gönül darlığı ve can sıkıntısını dağıtır. Allah’ı zikreden
insan, nimetlerin farkına varıp şükreden insandır, zikir ve şükrü yüzünden
anlaşılan, devamlı tebessüm içinde olan kimsedir.
Kalplerin ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olabileceğini bildiren Ra’d
sûresi 28. âyetini açıklarken, Bayraktar Bayraklı şunları söyler: “Âyette yer
alan “zikir” kavramı, Allah’ı anmak ve düşünmek mânâlarını ifade etmektedir.
İnsanın Allah’ı düşünmek üzere yoğunlaşması, kalpte bazı değişim-
275 Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700, 4/2069; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375
276 4/Nisâ, 142
277 33/Ahzâb, 35
278 Buhârî, Deavât 67
• 97 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
leri meydana getirmektedir. Bu değişimlerin en önemlisi, en dirini ve en
kalitelisi, tatmin denen doyum merhalesini yakalamasıdır. “Kalp”, gelişme
ve değişme süreci içinde daima yeni merhalelere geçer ve geçmeye de âşıktır.
Doyuma ulaşmadan, onu daha aşağı bir seviyede tutmak ve onu orada
hapsetmek, ona yapılacak en büyük zulümdür. Mânâsı değişim olan “kalp”,
daima daha şerefli merhalelere uzanarak huzurunu bulacaktır. Madde âleminde
duyulacak olan lezzet ve doyumun ötesinde daha kaliteli lezzet ve
doyumların olduğunu kalp bilir ve daima onlara sevdâlı olduğunu insana
hissettirir. Kalp ile akıl, beraberce ilâhî bilgi ve ilâhî nur sâyesinde bu merhaleleri
aşmak isterler. Bu merhalelerin en sonu, Allah’ı düşünerek varılan
doyum noktasıdır. Kalp o noktada bir karara ulaşır. Bütün değişimlerden
geçerek değişmeyene ulaşma merhalesi dediğimiz bu mertebe, mutluluğun
en son noktası olmaktadır.” 279
Zikir, kalpleri doyuran, iştahların aç gözlülüğünü gideren, susuzları
suya kandıran, akılları hedefine ulaştıran bir ibâdettir. Zikir kul için uyanıklılıktır,
şuurdur, bilinçli olmaktır. Zikir takvaya ulaştırır, takvayı öğretir,
takvaya arkadaş eder. Zikir şuurları diri tutar, gönülleri gafletten korur. Zikir
ilaçtır, zikir iksirdir, zikir âb-ı hayattır, zikir canlara can katan merhemdir.
Zikir yoksullukları kanaat zenginliğine, yalnızlıkları ebedi ve bitmez
dostluğa, mahrumiyetleri ilâhí ilgiye dönüştürür. Zikir dünyalık korkuları
giderir, endişeleri umuda çevirir, hayalleri götürür; onun yerine solmaz
gerçekleri yerleştirir. Zikir boş kuruntular (ümniyye) yerine Allah’ı bilme,
takdir etme, önünde kul gibi eğilme ve O’ndan isteme cesareti arama ümidini
verir.
İnsan, zikir sâyesinde, iç dünyasında oluşan huzur, sükûnet, doygunluk,
tatmin ve ilâhî aydınlığın yardımıyla, hayatın geçici ve iğreti çemberini
yarıp zorlukları aşarak, geldiği yer olan baba vatanı Cennet’e geldiği gibi saf
ve temiz bir şekilde geri dönme imkânını elde eder. Zikirle insan ayrı bir
güç ve olgunluk kazanır. Allah’ın da insanı zikretmesi, ancak kişinin gereği
gibi Allah’ı zikretmesiyle mümkün olacaktır.280
279 Bayraktar Bayraklı, Kur'an'da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, s. 126
280 2/Bakara, 152
• 98 •
Ahmed Kalkan
İnsan, Allah’ı zikretmez, unutursa; Allah da onları terkeder, hidâyet ve
rahmetini keser; yani mecâzi anlamda Allah da onları unutur: “Onlar Allah’ı
unuttular, Allah da onları unuttu!” 281
Zikir çeşitlerinin en üstünü, Kur’an okumaktır. Bu yüzden, kalbin temizlenmesinde,
psikolojik problemlerinin çözümünde ve ruhun şifa bulmasında
büyük yeri vardır. “Biz Kur’an’dan mü’minlere şifa ve rahmet olan
şeyler indiriyoruz. Zâlimlerin ise ancak hüsrânını/ziyanını artırır.” 282
“Ey insanlar! SizeRabbinizden bir öğüt, gönüllerindekine bir şifâ, mü’minler
için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.” 283; “... De ki: ‘O, iman edenler için hidâyet/
doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifâdır. İman etmeyenlere gelince,
onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır...” 284
Günahların bağışlanması, Cehennemden kurtulmak, Cennete girmeyi
başarmak için Kur’an okumanın faziletini ortaya koyan hadisler, günahkârlık
duygusundan doğan nefisteki stresten kurtulmak için, Kur’an’ın çok
önemli bir ilaç olduğunu gösteriyor. Kur’an, yalnızca günahkârlık hissinden
dolayı insanın içinde oluşan gerginliğin değil; aklî ve psikolojik bunalımlar
ve ruhî rahatsızlık durumlarının hepsi için bir ilaçtır. Kur’an, kalplerde
olanın, gönüllerdeki şüphe ve aşırılıkların şifasıdır. Onda hakkın bâtılı nasıl
giderdiğinin, eşyayı olduğu gibi görmeyi sağlayan bilgi, düşünce ve kavramayı
bozan şüphe hastalıklarını nasıl yok ettiğinin açıklaması vardır. Onda
hikmet, korkutma, özendirme ve kalbin iyi olmasını sağlayacak ibret alınması
gerekli şeyleri hikâye etme yollarıyla güzel öğüt verme vardır. Kalbi
kendisine yararlı şeylere teşvik eder, zararlı olacak şeylerden uzaklaştırır.
Kalp, daha önce yanlışın bağımlısı, doğrunun düşmanı olsa bile, böylece
doğruyu sever, yanlıştan nefret eder.
Kur’an, bozuk irâdenin nedeni olan hastalıkları giderir. Kalp düzelince,
irâde de düzelir, yaratıldığı hale, fıtrata döner. Ayrıca beden de normal
haline kavuşur. Vücudun, gelişim ve güçlenmesi gibi kalp de, temizleyici ve
güçlendirici olmaları sebebiyle iman ve Kur’an’la beslenir. Kalbin gelişmesi,
bedenin gelişmesi gibidir.
281 9/Tevbe, 67
282 17/İsrâ, 82
283 10/Yûnus, 57
284 41/Fussılet, 44
• 99 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Müslüman, Allah’ın zikrine devam ettiği zaman, kendisinin Allah’a
yakın, O’nun himayesi ve gözetiminde olduğunu hisseder; bu durum da,
içinde metânet ve güce bağlı bir şuur ile güven, dinginlik ve mutluluk duymasına
neden olur. Allah’ın zikri, insanın gönlünde güven ve tatmin hissi
uyandırdığı için, hayatın sıkıntı, zahmet ve tehlikelerinin önünde zayıflık
ve âcizlik duyulduğu ve hiçbir güvence ve yardımcı bulunamadığı zamanda,
insanın hissettiği stresin ilacı olmaktadır. “Kim Benim zikrimden (Beni
zikretmekten) yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacaktır (onun
dar bir geçimi, geçim sıkıntısı vardır).” 285
Başta namaz olmak üzere bütün ibâdetler, zikirdir veya zikre yardımcı
birer unsurdurlar. Namaz kılan kişi, namazda, her biri birer zikir olan
tekbir getirmekte, Kur’an okumakta, tesbih etmekte, Allah’a hamd ü senâ
etmektedir. “... Bana ibâdet/kulluk et; Beni zikretmek için namaz kıl.” 286
Zikretmeyenler, ya da zikirden yüz çevirenler ebedî açlığa, doyumsuzluğa,
mutsuzluğa, sıkıntılı bir hayata ve yalnızlığa mahkûmdurlar. Kur’an;
bedenin, kalbin ve toplumun mutluluğunu şu veciz ifadeyle ortaya sermektedir:
“Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur (doyar).” 287
“İman edenlerin Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için
kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi?...” 288
- 9. Âyet -
ذْهُ وَكِيلا · قِِ وَاْلَغْرِبِ لا إِلََ إِلا هُوَ فَا تَّ خِ
¿ رَبُّ اْلَ شْ
“Doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse
O’nu vekil tut!” (Âyet 9)
Ey Muhammed! Mahlûkatın işlerini idare eden ve yaratan yalnızca Allah’tır.
O, yeryüzünün doğularının, batılarının ve ikisi arasında bulunan-
285 20/Tâhâ, 124
286 20/Tâhâ, 14
287 13/Ra’d, 28
288 57/Hadîd, 16
• 100 •
Ahmed Kalkan
ların sahibidir. O’ndan başka ibadete layık ne bir ilah vardır, ne de bir rab.
Bu yüzden sadece O’na güven ve işlerini sadece O’na bırak. Meşru olan
tüm tedbirleri aldıktan sonra sadece O’na sığın, O’ndan yardım iste. O’nun
istediği ve razı olduğu şekilde ibadet et!
Mevdûdi diyor ki: “Vekil” kendisine güvenerek kendi işlerimizi ona havale
ettiğimiz şahıstır. Bizim dilimizde de hemen hemen aynı manada kullanılmaktadır.
Mahkemedeki işlerimizi bu vekilin yürütebileceğine inanır
ve işlerimizi ona havale ederiz. Bizim bir şeyler yapmamıza hacet yoktur. O
halde bu ayetin anlamı şöyledir: “Senin bu dine çağrıda bulunmana karşılık
muhaliflerin veryansın ediyorlar ve sana her türlü zorluğu çıkarmaktalar.
Ama sen bunun için kaygılanma. Sen işini doğunun ve batının Rabbi ve
bütün kainatın sahibine havale et ve O’nun seni savunacağından ve muhaliflerine
karşı bütün işlerini düzelteceğinden emin ol.”289
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu nedenle açıklama yapılarak
buyruluyor ki, o senin Rabbin bütün doğu ve batının Rabbidir Âlemlerin
Rabbidir. Âlemde gerek parlayan gerek sönen her şeyin her hususta
Rabbi, yöneticisi, terbiye edicisi, maliki odur. Parlatan o, söndüren de odur.
Herkes gerek bilsin gerek bilmesin bütün âlem onun ilâhlığı altındadır.
O’ndan başka ilâh yoktur. Tam bir sevgiyle sevilip, gönül verilecek ve ibadet
edilecek, emrine boyun eğilecek ondan başka ilâh yoktur. İbadet edilecek
varlık ancak odur. Akılların kavrayabildiği ve kavrayamadığı bütün emellere
arzulara hakim olan ancak odur. Başkasından ummak boşunadır. Rablik
de onun, ilâhlık da onundur. Onun için, ancak onu vekil tut, bütün işlerini
onun görmesini iste. Şuurlu dileklerin hepsinde onun emir ve hükmü doğrultusunda
yürü, ona dayan. Ne senin kendinin ne de başkalarının arzusuna
göre yürüme. Onun her hususta irade ve gücü geçerlidir. Oysa onun
hükmüne uymayan her düşünce ve emel batıl ve geçersizdir. O senin bütün
işlerini iyileştirmeye ve düzeltmeye, sana düşmanlık edecek olanların hakkından
gelmeye yeter.
İnsanların en önemli işleri asıl olarak sadece iki durumla sınırlandırılmıştır.
Birisi Allah ile olan muamelelerin nasıl olacağı, birisi de yaratıklarla
olan muamelelerin nasıl olacağıdır. Birinci kısım daha önemli olduğu için
289 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/458-459.
• 101 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
sûrenin başından buraya kadar onunla ilgili esaslar açıklandıktan sonra,
ikinci kısım için de buyruluyor ki;”290
“Doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse
O’nu vekil tut!” (Âyet 9)
Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
Türkçede birlemek şeklinde ifade edilen tevhid, Arapça v-h-d kökünden
türemiş bir mastardır. Tevhid sözlükte, bir şeyin bir olduğuna hükmetmek,
onu bir olarak bilmek, bir şeyi diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak,
birlemek gibi anlamlara gelmektedir. Kavram olarak tevhid, mutlak
anlamda Allah’ın bir olduğuna, O’ndan başka ilâh bulunmadığına, ortağı ve
benzeri olmaktan uzak bulunduğuna inanmayı ifade eder. Tevhid; Allah’ı
zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde tek kabul etmek; eşi, benzeri,
yardımcısı, ortağı, babası, oğlu olmadığına iman edip ibâdet ile de O’nu
birlemektir. Yani ibâdeti O’ndan başkasına yapmamak ve yalnız O’na tahsis
etmektir.
Tevhid, en geniş anlamıyla ‘bir’ Allah inancının, insanların düşündüğü
bütün yanlış ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün, tek Yaratıcı,
tek Rab tanımanın açıkça ortaya konulmasıdır. ‘Tevhid’ aynı zamanda
âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından insanlara gönderilen İlâhî dinin
adıdır. İnsanlar ya Tevhid Dinine, ya da şirk dinlerine inanırlar. Üçüncü
bir yol yoktur insanın hayatında. Şirk, nasıl insanların kendi hevâ ve heveslerinden
uydurdukları bütün dinleri tanımlıyorsa; Tevhid de Allah’ın vahy
yoluyla gönderdiği hak dini tanımlar. Tevhid, hem inanç açısından Allah’ı
zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde “bir”lemek, hem de ibâdeti yalnızca Allah’a
mahsus kılmaktır.
Tevhid, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanan mü’minlerin, bütün
ilgi ve dikkatlerini Allah’a yöneltmeleri, Allah’a teslim olmaları, mutlak
kudret sahibi olarak O’nu görmeleri, O’nun gösterdiği yolda yürümeleri,
O’nun istediği gibi O’na kulluk yapmalarıdır. Tevhid ehline, yani şehâdet
getirip mü’min olanlara; Allah’ı tevhid edip birleyen anlamında muvahhid
denilir. Muvahhidler, tevhid gerçeğine bu bilinçle yönelirler ve bu bilince
göre hayatlarını sürdürürler.
290 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/400-401.
• 102 •
Ahmed Kalkan
Tevhid ehli, yalnızca “Allah vardır” demekle kalmaz. Bunu demekle beraber,
O’ndan başka ilâh, O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka rızık verici,
O’ndan başka hüküm koyucu, O’ndan başka rab olmadığına da inanır. İşte
bu inanç, Tevhid Dininin özüdür.
Tevhid’in Kapsamı: Bilindiği gibi tevhid inancı ve İslâm Dini, Tevhid
Kelimesi ile özetlenmiştir. Bu yüzden kim bu ifadeyi inanarak söylerse
mü’min olur. Kelime-i Tevhid, İslâm’a giriştir. İslâm’a girdikten sonra İslâm’a
ait ne varsa hepsini peşinen kabul etme duyurusudur. Mü’min, bunları
söyleyerek seçtiği dini ve bunun her türlü ilkesini, prensibini kabul ettiğini
ortaya koymuş olur. Allah’la ve diğer mü’minlerle bir antlaşmadır, söz
vermedir tevhid.
Mü’min, niçin Tevhid Kelimesini söylediğinin farkındadır. Bütün kalbiyle
Allah’tan başka hiçbir ilâhın olmadığına inanır, bunu diliyle ilân eder
ve inandığı şeyin gereğini yapar. Tevhid veya Şehâdet Kelimesi iki hüküm
cümlesidir. Birinci bölümde önce “lâ ilâhe” (ilâh yoktur), sonra da “illâ
Allah” (sadece Allah vardır), yaygın söyleyişle “Allah’tan başka ilâh/tanrı
yoktur” denilir. Dikkat edilirse inanmanın ilk şartı, bütün ilâhları/tanrıları,
ilâh/tanrı düşüncelerini, ilâha/tanrıya benzetilen her şeyi kafadan ve gönülden
silmek, sonra da tek Allah inancını kabul etmektir. Önce nefy, yani
reddetme, sonra da tasdik, yani kabul etme söz konusudur. İslâm açısından
son derece önemli bir durumdur bu. Çünkü İslâm’ın üzerinde durduğu en
önemli mesele, Tevhid inancıdır. İnsanlar öncelikli olarak bu inancı benimsemekten
sorumludurlar. Tevhid, yaratılışın ve var olmanın en önemli olayıdır;
yaratılış amacımız olan sadece Allah’a kulluk yapma bilincidir.
Tevhid, aynı zamanda Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu konudur.
Hz.Muhammed (s.a.s.)’in mesajı, Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların
şirk dinlerini terkederek, Tevhid dinini benimsemeleridir. Bu hem fıtrata
(yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki teslimiyete (İslâm’a) katılmadır,
hem de dünya ve âhiret kurtuluşudur. İslâm’ın bütün yükümlülükleri,
bütün prensipleri, emir ve yasakları; gönüllerine Tevhid inancı yerleşmiş
muvahhidler tarafından hakkıyla yerine getirilir. İnsanlık ailesinin en
öncelikli faaliyeti ve meselesi, Tevhid ile şirk arasındaki seçimdir. Kendi
özgür irâdesi elinde bulunan insan, Tevhid ile şirk arasında kendi isteği ile
bir seçim yapacaktır. Yaptığı tercihin, yani seçtiği inanç ve hayat tarzının
sonucuna da katlanacaktır.
• 103 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Tevhid veya Şehâdet kelimesinin ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in Allah’ın
rasûlü (elçisi) olduğunu kabul ve ilân etmektir. Bunun anlamı da yalnızca
“O, Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir” demek değildir elbette.
O’nu Allah’ın son rasûlü tanıdıktan sonra, O’nunla gönderilenleri, O’nun
tebliğ ettiklerini, O’nun dediklerinin doğru olduğunu da kabul etmek demektir.
Tevhid, aynı zamanda O’nun anlatıp uygulayarak gösterdiği yaşama
biçimini seçmek, O’nun tebliğ ettiği İlâhî şeriati hayat prensibi haline
getirmek anlamına da gelmektedir. O’nu tek önder ve rehber kabul edip
O’nun izinden gitmeye çalışmak demektir. Rabbimiz, hükümlerini ve kullarından
istediklerini rasulleri aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Kelime-i
Tevhidi bilinçli şekilde söyleyen kimse, Allah’ın hükümlerini kabul ediyor
ve o hükümleri hayatına uygulamaya karar veriyor, bu konuda her zorluğa,
her çeşit imtihana hazır oluyor demektir.
Tevhid Kelimesi İslâm’ın giriş kapısıdır. Ancak, bu kapıdan içeri girenler,
içeride olan her bir ilkeyi, her bir iman esasını, her bir kulluk şartını
kabul etmiş ve pratik hayatta uygulamaya söz vermiş demektir.
İlâh Ne Demektir?
İslâm kültürünün önemli kavramlarından biri de “ilâh”tır. Tevhid inancını
ve onun karşıtlarını yeterince bilmek için bu kavramı iyi tanımak gerekir.
Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak
koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.
Sözlük anlamı; kulluk edilen, mâ’bûd haline getirilen, kendisine yönelinen,
alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği “elihe” fiili;
yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtüp gizlemek, alışmak gibi anlamlara
gelmektedir.
Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan şey, her
şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık anlamında kullanılmaktadır.
Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün ma’budların ortak
adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile karşılarız. İslâmî ıstılahta
ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir.
• 104 •
Ahmed Kalkan
İlâh; ibâdet edilmeye, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun
eğilip kulluk ve itaat edilmeye lâyık, her şeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık
demektir. İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki
böylece ilâhın görülmez ve ulaşılmaz bir varlık olduğu değerlendirilsin.
İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan
yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü
yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden
üstün görür. Bütün ümitlerin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı
bir gizli “ilâh”tan yardım ister. Çevresinde gördüğü hemen bütün olayların
kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına,
yarattığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan
sığınacak bir melce’ (sığınak, kucak) arar.
Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar, yaratılışlarında
ve pratik hayatlarındaki “bir ilâha bağlanma” ihtiyacını başka şekillerde,
bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz insan olmadığı
gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiçbir tanrıya inanmadığını söylese
bile; onların içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden
çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı “bir şey” mutlaka vardır. İşte o
“şey” onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim ilginç bir örnek veriyor: Birtakım
insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün
ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan
hiçbir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, “kendi keyiflerine” uyarlar.
Kendi arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden
üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için
Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı
edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?”291 demektedir.
İlâh zannedilen şey, insanın kendi üzerinde büyük çapta etki ettiğini
var saydığı “güç”tür. Bu kimine göre ateş, kimine göre Güneş, bazılarına
göre gök, bazılarına göre yıldızlar veya burçlar, bazı kimselere göre madde,
bazısına göre ataların rûhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre
devlet erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük tanrılarıdır. Birçok ülkede
tâğutlar, yöneticiler, özellikle diktatörler; tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz
üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman ga-
291 25/ Furkan, 43
• 105 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
zabıyla herkesi cezalandırabillen tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok
yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar taparcasına saygı göstermektedirler.
Karşısında âyin şeklinde saygı duruşunda bulunmaktalar ve
o heykeli kutsal kabul etmekte, yani putlaştırmaktalar. Tarihte, Tevhid Dininden
uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri gelişmiştir.
Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar ve mâbedler yapıp o putlara tapınmışlardır.
Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla
bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp,
sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o
heykelleri ilâh kabul ediyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti var / Putunu kendi
yapar kendi tapar.”
Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir olan Allah’ındır.
Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun elindedir.
Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani kader O’nun elindedir.
Yerde ve gökte olan her şey isteyerek O’na boyun eğmektedir. Her şey
O’nu tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca
O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiçbir şey O’nun
dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının
ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir.
İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama “Allah”
birdir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün değildir. Allah,
hem ilâhlık (ulûhiyet), hem Rablik (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet),
hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir. Kur’an’da
‘ilâh’ kavramı, daha çok şu iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun
bâtıl olsun, insanların kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; İkincisi, gerçek
ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.
Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi
düşünmüş olur. Dinimizde bunun adı “şirk”tir. Allah’ın yaratma, öldürme,
diriltme, affetme, azâb etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme,
hüküm koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa,
onlar “ilâh” haline getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişiyi,
bir kurumu veya bir başka şeyi, “tıpkı tanrı gibi” diye düşünmesi, onu ilâh
saymasıdır. İlâh diye düşünülen şey, onu o şekilde kabul eden kişiye göre;
üstündür (müteâldir), en çok sevilendir, emirlerine ve hükümlerine mutlak
uyulacak kişidir, ondan daha büyük bir şey yoktur.
• 106 •
Ahmed Kalkan
Günümüzde bu tür ilâh anlayışını çokça görmek mümkündür. Üzülerek
söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar
hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir. Bugün
nice insan, atalarının ruhunu, devlet yöneticilerini, kahramanları, devlet
örgütlerini, uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedir. Bu sahte
tanrılar için “bunların gücü çok büyüktür, bunlara asla karşı gelinemez”
diye inanılmaktadır. Gazetelerin sayfalarında görülen “futbol ilâhı”, “müziğin
ilâhı”, “sanat tanrısı”, “seks tanrıçası”, “ey falanca şarkıcı sana kul olayım”,
“ey sevgili sana tapıyorum” gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh inancının
görüntüleridir. Yine bazı şarkılarda geçen, sevgiliyi putlaştıran sözler de
bunun gibidir. Bazıları bir sporcuyu, bazıları da bir müzik veya film yıldızını
kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına
sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey düşünmez. İşte bu bâtıl fikir, onu
sapık ilâh fikrine sürükler.
Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, tek partilerin, kahramanlaştırılan
bazı ölülerin koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler
ve uygulamaları hakkında, “karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi
zorunlu ilkelerdir” düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir.
İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar,
dolayısıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler.
Bazılarının, “birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları
en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur” şeklindeki inançları,
onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın insanlar için
indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek, ya da onların yerine
kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin
göstergesidir.
Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu Adiyy
bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi ziyarete
geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği haber verildi. Rasûlullah
(s.a.s.) o sırada 9/Tevbe sûresi 31. âyeti okuyordu. Adiy b. Hâtem, orada
söylenenleri duyunca şöyle dedi: “Ben yahûdileri ve hıristiyanları tanırım,
onlar hahamlarına ve papazlarına ibâdet etmiyorlar ki...” Bunun üzerine
Ekrem Rasûl şöyle buyurdu: “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet
etmiyorlar, fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da
din adamlarının bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp
• 107 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
rab haline getirmenin mânâsı budur.” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet
etti, o da müslüman oldu.292
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek veya
kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne
karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”293 Diyelim ki,
herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçü veya bir hüküm var. Buna
karşın aynı konuda başka bir kişinin, siyasî bir otoritenin, devletin veya
başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan
Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır veya peşinden giderse;
işte o kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş
demektir.
Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi
haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler
veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, “fâizsiz ekonomi olmaz”
diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor.
Bazıları, “Allah’ın ölçülerinin bir geçerliliği yoktur, bu zamanda uygulamak
zordur, ama yöneticilerin koyduğu hüküm/kanun daha doğrudur,
zamana daha uygundur, biz onlara inanırız” derse, işte bu inanç başkalarını
ilâh kabul etmektir.
Kim herhangi bir şeyi Allah sevgisinden fazla severse, bir şeye Allah’tan
fazla saygı gösterir veya ondan bu denli korkarsa veya Allah’ın dışında herhangi
bir şeye veya insana tapınırsa, ya da Allah’ın hükmüne aykırı olarak
başkalarının ilkelerini daha üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh
haline getiriyor demektir.
Farklı ilâhlara inananlar bu inançlarını zaman zaman ortaya koyuyorlar.
‘Falanca devletin, falanca uluslararası kuruluşun veya falanca adamın
ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen veya diliyle demese de böyle inanan
kimse, Allah’ı değil onları ilâh tanıyor demektir.
292 Tirmizî, Tefsîr 10, hadis no: 3292
293 33/Ahzâb, 36
• 108 •
Ahmed Kalkan
İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe illâllah
Muhammedü’r Rasûlullah (Allah’tan başka tanrı yoktur. Hz. Muhammed
Allah’ın elçisidir).”294
“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka hiçbir ilâh
yoktur.”295 “İnsanlar içinde Allah’tan başkasını O’na denk sayanlar var. Ki
onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri daha
büyüktür. Allah’a eş koşarak kendi kendilerine zulmedenler, azâbı görecekleri
zaman bütün kudretin ve gücün gerçekten Allah’ta olduğunu gözleri ile görür
gibi bir bilselerdi.”296
İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız
için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız
hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir. İnsanın fıtratında kendinden üstün
bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar.
İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse,
başka ilâhlara tapmış olurlar ki, bu da insanı küfre sokar. Kur’ân-ı Kerim’de
öncelikle ve her şeyden önemli ve yoğun olarak Allah’ın tek ilâh olduğu
üzerinde durulur. Câhiliye döneminde, gerek Mekke müşrikleri, gerekse
yahûdi ve hristiyanlar Allah’a inanıyorlardı; fakat Allah’ın ilâhlık vasıflarını
başkalarına da vererek, Allah’a karşı en büyük yalan ve iftira olan şirke
düşmüşlerdi.
İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun koyan,
nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar için hukuk
belirleme Allah’tan başkalarına verilirse, bu onlara ilâhlık vasıflarını
da vermek olur, ki bu da şirktir. Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık
taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte
en çok görülen şirk çeşidi bunlara kulluk şeklinde olandır. “Sana indirilene
ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi?
Zira tâğûta küfredip inkâr etmeleri kendilerine emrolunduğu halde tâğûtun
önünde muhâkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Hâlbuki
şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.”297; “Kim tâğûta küfredip onu
294 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 295-299
295 28/Kasas, 88
296 2/Bakara, 165
297 4/Nisâ, 60
• 109 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
inkâr ederek Allah’a iman ederse, muhakkak o, kopması mümkün olmayan
sapasağlam kulpa yapışmış olur.”298
Kur’ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akîdesiyle gönderildiğini
bildirir: “(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere;
Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”
299; “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğuttan sakının’ diye
(emretmeleri için) her ümmete/topluma, bir peygamber gönderdik.”300
Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “İlâh” kelimesi, toplam 147 yerde geçer. “Allah” lafzı
ise, tam 2697 yerde kullanılır. “Lâ ilâhe illâllah” şeklindeki tevhid kelimesi/
cümlesi Kur’an’da iki yerde301 geçer. Aynı anlama gelen “Lâ ilâhe illâ Hû”
şeklinde 30 yerde tekrarlanır. “İman” kelimesi, değişik kullanımlarla toplam
878, onun zıddı olan “küfür” sözcüğü 525 yerde, tevhidin zıddı olan
“şirk” de 168 defa zikredilir. Sadece bu kelimelerin geçtiği, direkt olarak
tevhidi anlatan âyetlerin sayısının toplam 4447 olduğunu değerlendirdiğimizde,
Kur’an’ın her üç âyetinden ikisinin tevhidden bahsettiğini görmüş
oluruz. Bunun yanında, farklı ifadelerle tevhidin anlatıldığı âyetleri de
göz önünde bulundurduğumuzda, Kur’an’ın Allah’ın tek bir ilâh olduğuna
inanmaya ne kadar önem verdiğini ve bütün Kur’ânî esasların tevhid inancı
esasına dayandığını görürüz.
Tevhid, yaratılıştan bile öncedir.302 “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, İslâm
dininin temel rüknü olduğuna göre Tevhid olmadan İslâm dininden de
bahsetmek mümkün olmaz. Bu yüzden Tevhidin ilk olarak açıklanması,
tebliğ edilmesi ve beyan olunması gerekmektedir: “Senden önce gönderdiğimiz
her peygambere; ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”
303 Aslında Kur’ân-ı Kerim Tevhidin, yani “Lâ ilâhe illâllah”ın
mânâsını açıklamak üzere gönderilmiştir. Tevhid akîdesinin, küçük bir
şüpheye yer bırakmadan, saf ve katıksız bir şekilde yerleşmediği bir kalp-
298 2/Bakara, 256
299 21/Enbiyâ, 25
300 16/Nahl, 36
301 37/Sâffât, 35; 47/Muhammed, 19
302 7/A’râf, 173
303 21/Enbiyâ, 25
• 110 •
Ahmed Kalkan
te hakiki imandan bahsetmek mümkün değildir. Gerçek bir iman için de
Allah’a imandan önce tâğutları tanımamak, onları reddetmek gerekir.304
Mü’min olmanın, Allah’ı kabul etmenin anlamı, Tevhid akîdesinin net olarak,
saf, arı ve duru olarak insan kalbine yerleşmesi ve buna bağlı olarak
insan hayatında, yani pratikte tezâhür etmesidir. Buna Allah’ın insan hayatına
hükmetmesi de diyebiliriz. İnsanın Allah’tan gayrı bütün sahte ilâhları
reddetmesi, sadece Allah’ın kopmak bilmeyen sağlam kulpuna yapışarak
diğer bütün iplerin kesilmesi... İşte Tevhidin rûhu budur.
O halde bize düşen, Tevhid akîdesini aslından öğrenmek ve yeniden
ona dönmektir. Ancak bu şekilde câhiliyyenin bataklığından kurtulabilir
ve yeniden dünya toplumları arasındaki izzetimizi kazanabiliriz. Kur’an Allah
Teâlâ’nın varlığını isbat etmeyi değil; O’nun sıfatlarını konu edinmiştir.
Bu âyetlerde özellikle Tevhid, yani Allah’ın bir tekliği üzerinde durularak
Allah’ın şerîki ve benzeri olmadığı ifâde edilmiştir. Kur’an’a göre Tevhidin
asıl mânâsı; Allah’ın birliğine, dengi ve ortağı olmadığına insanların iman
etmesidir.
Ne Yapmalı?
Kur’an ve Peygamber ne yaptı, nereden başladı ve hangi şeye en çok
önem verdi ise biz de öyle yapmalıyız. Her konuyu “tevhid”le bağlantılı anlatmalıyız.
“Tevhid”i sadece siyasî çıkarım ve yorumlarla bağlantılı gündeme
getirmek yerine; onu parçalamamalı ve kendimiz de “tevhid ahlâkı”na
uymalı, hal dilimizle, her an ve herkese tebliğ edebilmeliyiz.
- 10. Âyet -
عَلَ مَا يقُوُلونَ وَا جْ هُرْهُْ جَ هْرًا ج�َ يِلا ³ وَاصْبِ ْ
“Söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!” (10. âyet)
304 2/Bakara, 256
• 111 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Yüce Allah dışındaki her şeyle ilişkiyi kesme anlamına gelen “tebettül”
ün gereği vurgulandıktan sonra zaten gerçekte Allah dışında hiçbir
şeyin var olmadığı, isteyenin O’na yönelebileceği vurgulanıyor. Okuyoruz:
“O doğunun da, batının da Rabbidir, O’ndan başka ilah yoktur. O halde tek
dayanağın O olsun.”
O bütün yönlerin Rabbidir. O doğunun da, batının da Rabbidir. O kendisinden
başka ilah olmayan “tek” ve “bir”dir. Her şeyden soyutlanıp sırf
O’na bağlânmak, aslında şu evrendeki tek gerçeğe bağlanmaktır. O’na dayanmak,
aslında şu evrendeki tek güce dayanmaktır. Tek olan Allah’a dayanmak,
O’nun birliğine, doğuyu ve batıyı, başka bir deyimle tüm evreni
kapsayan egemenliğine inanmanın dolaysız ürünü ve sonucudur. .
“Kalk” komutu ile bu ağır yükü sırtlanmaya çağrılan Peygamberimizin
her şeyden önce tüm varlığı ile Allah’a yönelmeye, diğer her şeyi bir yana
bırakarak sırf O’na dayanmaya ihtiyacı vardır. Çünkü ağır bir yük altında
çıkacağı uzun yolculuğu sırasında gerekli gücü ve azığı bu kaynaktan alacaktır.
305
“Söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!”
Ey Muhammed! O yalanlayıcı beyinsizlerin senin hakkında uydurdukları
“sihirbaz, kâhin, şair, mecnun, deli” gibi sözlerle verdikleri eziyetlere
sabret. Çünkü Allah onlara karşı senin yardımcındır. Onlardan şimdilik
uzaklaş, eziyet, hakaret ve sövmekle onlara karşılık verme. Rabbin bu konuda
sana ve iman edenlere yardım edecek ve onlara galip geleceksiniz.
Zafer yakındır. Sabırlı olun, imanınızdan asla taviz vermeyin.
Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Müfessirler şöyle der: “Ayette geçen
“Hecr-i cemîl” yani güzel uzaklaşma, azarlama olmadan, sövme ve
eziyet olmadan uzaklaşmadır. Bu savaş emri verilmeden önce idi. Nitekim
Yüce Allah mealen şöyle buyurmuştur: “Ayetlerimiz hakkında konuşmaya
dalanları gördüğünde, onlardan uzak ol.”306 Daha sonra Rasulullah’a kâfirlerle
harb ve öldürme emri verilmiştir.
305 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an
306 6/En’âm, 68
• 112 •
Ahmed Kalkan
Bundaki hikmet şudur: Mü’minler Mekke’de iken az ve zayıf idiler. Geceleyin
ibadet ederek güçlüklere alışmaları emredildi ki, bu ruhi eğitimle
kendilerini düşmanlarla mücadeleye hazırlasınlar ve sayıları artsın da azgınlık
ve taşkınlığa karşı durabilsinler. Bu aşamaya gelmeden önce sabretmek
ve sadece dil ile davet etmekle yetinmek gerekir...”307
Mevdûdi diyor ki: “Buradaki “Onlardan ayrıl”dan kasıt, “onlara tebliğ
yapmayı bırak” demek değil. Yalnız, onlar beyhude şeyler söylediklerinde
onları muhatap alma denilmek istenmektedir. Onların terbiyesizliklerine
cevap vermeyin ve bunlara karşı kızmayın, öfkelenmeyin.
Yani senin tavrın tıpkı serseri birisinin şerefli bir kimseye hoş olmayan
laflar söylemesine karşılık o kimsenin onu hiç muhâtap almaması ve aldırış
etmemesi gibi olmalıdır. Burada Rasûlullah’ın tavrı zaten böyle değildi de
Allah O’na böyle olmasını öğütlemişti gibi bir anlayışa gidilmemeli. Aslında
Allah Rasûlü’nün tavrı zaten böyleydi. Ama Kur’an-ı Kerim’deki bu
irşaddan maksat kâfirlere, eğer Allah Rasûlü onların bu hareketlerine cevap
vermiyorsa bunun O’nun zayıflığı dolayısıyla olmadığını bildirmektir. Rasul
şerefli bir kimsedir ve Allah’ın tâlimâtı gereğince onların bu gibi terbiyesiz
tavırlarına bir karşılık vermemektedir.”308
“Onu vekil tut ve başkalarının diyeceklerine sabret ve onları bir hecr-i
cemil ile terket, şimdilik hallerine bırak.”
Hecr-i Cemîl: Kalben ve fikren onlardan uzak durup yaptıkları işlerde
onlara uymamakla beraber kötülüklerine karşılık vermeye kalkışmayıp
hoşgörü, idare ve güzel ahlâk ile güzel bir muhalefet yapmaktır. Bunun
benzeri, “Onun için sen kendilerine aldırma, onlara öğüt ver.” 309; “Ve cahillerden
yüz çevir.” 310; “Onlardan yüz çevir.” 311 ve “Bizden yana her bakımdan
selamette olunuz. Biz cahillik edenleri aramayız.” 312 âyetleridir. Râzi der ki:
Bir kısım tefsirciler bu âyetin “savaş” emrinden önce inip sonra savaş emri
ile hükmünün kaldırıldığı görüşünü benimsemişlerdir. Diğer bazı âlimler
ise, bunun kabul edilmeye daha çok vesile olan şeyler hususunda Allah’ın
307 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/105.
308 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/459.
309 4/Nisâ, 63
310 7/A'râf, 199
311 6/En'âm, 68
312 28/Kasas, 55
• 113 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
iznine tutunmak olduğunu ve bu gibi hususların hükmünün kaldırılamayacağını
söylemişlerdir ki, en sahih olan da budur”313
Sûrenin başlangıç bölümünün Peygamberimize peygamberlik görevi
yerildiği ilk günlerde indiğini ileri süren birinci rivayetin doğru olması durumunda
surenin bu bölümünün çağrı kampanyasının açığa vurulduğu,
yalanlayıcıların ve dil uzatanların ortaya çıkarak Peygamberimize ve müminlere
eziyet yönelttikleri sonraki yıllarda indiği kabul edilmelidir. Buna
karşılık eğer ikinci rivayetin doğru olduğu varsayımından hareket edilirse
surenin ilk yarısının bir bütün olarak müşriklerin Peygamberimize yönelik
eziyetleri ve yürüttüğü çağrı kampanyası karşısındaki engellemeleri üzerine
indiği düşünülmelidir.
Bu ihtimallerden hangisi doğru olursa olsun, gece ibadetine ve Allah’ı
anmaya ilişkin direktifi izleyen bu ayetlerde Peygamberimizin sabretmeye
yöneltildiği görülüyor. Çünkü gece ibadeti ve zikir ile sabır bu çağrı hareketinin
uzun ve sıkıntılı yolu boyunca kalbi besleyecek olan iki önemli
ve birbirinden ayrılmaz azık türüdürler. Bu iki azık türü, bu çağrının hem
vicdanların kuytu köşelerine yönelik iç yolculuğu sırasında hem de çağrının
düşmanlarına yönelik dış yolculuğu sırasında aynı oranda gereklidir.
Çünkü her iki yolculuk da aynı derecede zor ve sıkıntılıdır. Bu yüzden Peygamberimize
“Müşriklerin senin için söylediklerine sabret” direktifi veriliyor.
Yani müşriklerin kin ve nefret güdüsü ile senin hakkında söyledikleri
bütün çirkin sözleri sabırla karşıla. Bunun yanısıra;
“Yanlarından nazik bir şekilde ayrıl.”
Yani onları paylama, onlara kızma, onlara küsme, onlara kırıcı karşılıklar
verme. Bu direktif, bu çağrı hareketin Mekke dönemine -Özellikle bu
dönemin ilk yıllarına- ilişkin yöntemini yansıtıyor. Bu yöntem sırf kalplere
ve vicdanlara seslenmekten, soğukkanlı duyurma ve anlatma girişiminden
ibaretti.
Kaba davranışları ve yalanlamaları nezaketle karşılayarak tartışma ortamından
tatlılıkla ayrılmak Allah’ı anmanın yanısıra sabırlı olmayı gerektirir.
Yüce Allah bütün peygamberlerine ve bu peygamberlere inanan “mümin”
kullarına ısrarla sabırlı olmayı öğütlemiştir.
313 Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 179; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/401.
• 114 •
Ahmed Kalkan
Sabır bu davayı omuzlayacak kimselerin azığı, cephanesi, kalkanı, silahı,
sığınağı ve korunağıdır. Sabır, cihaddır. Nefse karşı, nefsin arzu ve ihtiraslarına
karşı, nefsin sapmalarına karşı, nefsin zaaflarına karşı, nefsin yalpalanmalarına
karşı, nefsin aceleciliklerine ve umutsuzluklarına, onların
yöntemlerine, önlemlerine, komplolarına, eziyetlerine ve baskılarına karşı
cihaddır. Genel olarak bütün nefislere karşı cihaddır. Çünkü nefisler bu davanın
yükümlülüklerinden kaytarmaya, sıyrılmaya çalışırlar; bu davanın
özü ile bağdaşmayan, onunla çelişen çeşitli kılıklar arkasında saklanmaya
girişirler. Dava adamının bütün tehlikeler karşısındaki tek azığı sabırdır.
Allah’ı anmak ise hemen hemen her durumda sabrın ayrılmaz yoldaşıdır.
Senin için söylediklerine sabret, yanlarından nezaketle ayrıl ve o yalanlayıcılar
ile aramızdan çekil, onların hakkından ben gelirim. Okuyalım:
“Ayetlerimi yalanlayan o zenginlerin işini bana bırak, onlara biraz süre
tanı.” Evet, “Ayetlerimi yalanlayanların işini bana bırak”. Düşünelim ki,
bu sözü kahredici, karşı durulmaz ve sarsılmaz üstün gücün sahibi olan
yüce Allah söylüyor. Yalanlayıcılar ise birtakım insanlar. Onları tehdit eden
ise hiç yoktan var edicileri ve bu uçsuz-bucaksız evrenin tek bir “ol” komutu
ile yaratıcısı olan yüce Allah’tır.
O yalanlayıcıları bana bırak. Dava benim davamdır. Sana düşen sadece
onu duyurmaktır. Bırak yalanlasınlar, nezaketle ayrılıver yanlarından. Onlarla
savaşmayı doğrudan doğruya ben üzerime alacağım. Sen onlar için
kafanı yorma, müsterih ol.
Ne sarsıcı, akılları baştan alıcı, bel kırıcı, ağır bir darbe! Düşünelim ki,
bir yanda ezici iradenin sahibi, öbür tarafta şu zavallı ve güçsüz varlıklar!
Bunlar zengin, varlıklı kimselermiş. Yeryüzünün kendileri gibi olan yaratıkları
karşısında istedikleri kadar zorbalık taslasınlar, yüce Allah karşısında
bunun ne anlamı olabilir ki?! 314
314 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an
• 115 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
- 11. Âyet -
أُوِ ي ل النَّعْمَةِ وَمَِّلْهُمْ قَلِيلا Ç وَاْلُكَذِِّب ي نَ É وَذَرْ نِ ي
“Nimet sahibi yalanlayıcıları sen bana bırak ve onlara az bir süre
tanı!” (11. âyet)
Ey Muhammed! Kendilerine nimet verdiğim halde âyetlerimi yalanlayan
ve dünyada refah içerisinde yaşayıp şımaran o zengin kimseleri bana
bırak, onlar için şefaatçi olma, şimdilik onlara biraz mühlet ver de şiddetli
azaba hak kazansınlar. Onların kötülüğüne engel olmak, intikamını almak
için ben sana yeterim. Onlar için dünyada kıtlık ve öldürülme, âhirette de
acı bir azap vardır.
Müfessirler şöyle der: “Yüce Allah, Rasûlullah (s.a.s.) Mekke’den hicret
edinceye kadar onlara mühlet verdi. Mekke’den çıkınca, Allah onlara mühlet
verdi. Mekke’den çıkınca, Allah onlara bela olarak kıtlık yıllarını verdi.
Bu, genel azaptır. Sonra Kureyş’in ileri gelenlerini Bedir’de öldürdü. Bu da
özel azaptır.”315
Mevdudi diyor ki: “Bu şuna işarettir: Mekke’de o yalanlayan ve türlü hileler
ile Allah Rasûlü’ne karşı halkın taassubunu kışkırtanlar kavimlerinin
zengin olanları idiler. Çünkü İslâm inkılâbına çağrı onlara dokunmaktaydı.
Kur’ân-ı Kerim bize bunun sadece Hz. Muhammed’e (s.a.s.) yönelik bir şey
olmadığını bildirmektedir. Her zaman ıslahatçı bir harekete hep bu zenginler
sınıfı karşı çıkmışlardı.” 316
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ama onlar kötülüklerinde
devam edip gitsinler mi? diye kalbe bir sıkıntı ve şüphe gelmemek ve
bunun kesinlikle geçici olacağı anlatılmak için de buyruluyor ki: Ve Bana
bırak o nimetler içinde zevk sürerek rahat yaşamak isteyen bolluk içindeki
inkârcıları ve mühlet ver onlara biraz. Keşşâf ’ın açıkladığına göre “na’me”,
Fâtiha’da geçtiği gibi bolluk ve nimet içinde yaşama; ni’me, nimet vermek;
nu’me ise, sevinç ve neşe mânâsınadır.317
315 Sâvi Haşiyesi: 4/260; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/105-106.
316 Açıklama için bkz. 7/A’râf, 60, 66, 75, 88; 23/Mü’minûn, 33; 34/Sebe’, 34-35; 43/Zuhruf, 23; Mevdudi-
Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/459.
317 Zemahşeri, Keşşaf: 4/177.
• 116 •
Ahmed Kalkan
“Refah sahipleri, zevkine düşkün kimseler” demektir ki, Kureyş’in ileri
gelenleri böyle idi. Dilimizde de bilindiği gibi “sen onu bana bırak” demek,
“ben onun tamamen hakkından gelirim” demektir. Yani, “sen yorulma, merak
etme, onları sadece Bana bırak ve acele etme, onlara çok değil biraz
mühlet ver, Ben onların tam olarak haklarından gelmeye ve cezalarını vermeye
yeterim.”318
“Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları Bana bırak” cümlesi, elde ettikleri
nimetlerin şükrünü yerine getirmeyen ve Allah’ın gönderdiği Peygamber’i
yalancılıkla
itham eden varlıklı ve despotik tavırlı Mekke müşrikleriyle ilgilidir.
Allah
Teâlâ Hz. Peygamber’e onlarla uğraşmasına gerek olmadığını,
onların cezalarını
kendisinin vereceğini bildirmiştir. Müfessirlerin çoğunluğu,
bu cezalandırma sürecinin hicretten sonra Bedir savaşıyla başladığını
belirtirler. 12. âyet onların cezalarının
dünyada sona ermediğine, ahirette
de cehennem ateşiyle cezalandırılacaklarına
işaret etmektedir.
“Prangalar” diye çevirdiğimiz “enkâl” kelimesi “kelepçeler,
bukağılar,
demir halkalar” anlamına da gelmektedir. Buna göre âyet suçluların
elleri
kelepçeli, ayakları bukağılı, boyunlarına halka geçirilmiş olarak cehenneme
sürüleceklerine işaret eder. Müfessirler “boğazdan geçmeyen yiyeceklerden
maksadın zakkum ağacı ve kuru diken olduğunu söylemişlerdir.319 13. Âyetin
son bölümünde suçlular için ayrıca mâhiyeti belirtilmeyen elem verici
bir azaptan söz edilmektedir. 14. Âyette de bu cezaların, dağların ve yeryüzünde
bulunanların şiddetli bir şekilde sarsılması ve dağların kum yığını
haline gelmesi ve kıyametin kopmasıyla başlayacağı haber verilmiştir.320
Bütün bunlar dünyada
verilen ağır cezalara benzetme yoluyla uhrevî cezanın
ağırlık ve dehşetini tasvir etmeye yönelik anlatımlardır.321 Bundan
sonra Yüce Allah, müşriklere âhirette hazırlamış olduğu azâbı anlattı:
318 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/401-402.
319 Şevkânî, V, 367; krş. 88/Gâşiye, 6
320 Dağların parçalanması hakkında bilgi için bk. 18/Kehf, 47
321 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/411.
• 117 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
-12. Âyet -
مًا ÏيÒ إِنَّ لدَْينَا أَنكَلا وَ جَ ِ
“Çünkü yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var.” (12. âyet)
Âhirette bizim katımızda onlar için bağlanacakları büyük ve ağır, ateşten
siyah kelepçeler ve yakılacakları alevli bir cehennem ateşi vardır.
Enkâl: Suçluya vurulan ağır kelepçe manasına nekâl kelimesinin çoğuludur.
322
İbn Cüzeyy diyor ki: “Enkâl demirden kelepçe mânâsına gelen nekâl
kelimesinin çoğuludur. Bunların, ateşten siyah kelepçeler olduğu rivâyeti
de vardır.”323
Mevdudi diyor ki: “Cehennemde bunların ayaklarına zincir vurulmuş
olması, bunların kaçma tehlikeleri olduğu için değildir. Aslında yerlerinden
kalkamamaları için bir azap ve cezadır.”324
-13. Âyet -
مًا Ï أَِلي  وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَا بً
“Boğazı tıkayan bir yiyecek ve can yakıcı bir azab da vardır.” (13. âyet)
Ayrıca onlar için gırtlaktan geçmeyen ve boğaza takılan zakkum ve
kötü kokulu, ateşten bir diken ve elem verici bir azap vardır.
Abdullah b. Zübeyr diyor ki: Âişe dedi ki: “Bu ayetler indikten sonra
çok geçmeden Bedir savaşı oldu. Yani kâfirler daha dünyada iken yaptıklarının
cezasını buldular.”325
322 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/101.
323 İbn Cüzeyy, Teshil: 4/158; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/106.
324 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/459.
325 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/465.
• 118 •
Ahmed Kalkan
İbn Abbas şöyle der: “Bu yemek, ateşten bir dikendir ki, boğazlarına
durup ne aşağı iner, ne de geri çıkar.”326 Bu anlatılan kelepçe ve bukağılara
ilaveten, işte bu yemek ve elem verici bir azap vardır.327
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ve boğaza takılan bir yiyecek,
zakkum, irin, zehirli ve dikenli bitki gibi ki, boğaza girdi mi ne yutulur,
ne çıkarılabilir. Ve her acıdan daha elem verici, dayanılmaz bir azap vardır.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu âyeti okuduğu zaman haykırdığı rivayet edilir.
Hasan Basri bir gün oruçlu iken iftar edeceği sırada kendisine bir yemek
getirilmiştir. Tam o anda bu âyet aklına geliverdi, “yemeği kaldırın”
dedi. İkinci akşam konuldu, yine hatırana geldi, yine “kaldırın” dedi. Üçüncü
akşam yine öyle. Sâbit-i Benânî’ye, Yezid-i Dabbî’ye ve Yahya el-Bekkâ’ya
haber verildi, onlar geldiler ve sonunda biraz kavut şerbeti içmeyince bırakmadılar.
Razî şöyle der: Bu dört mertebeyi ruhani cezalar şeklinde yorumlamak
da mümkündür: Enkâl, nefsin cismâni ilgiler ve bedensel lezzetler bağına
bağlanıp kalmasıdır. Çünkü nefis dünyada bunlara sevgi ve arzu yatkınlığı
kazanmış olduğu için bedenden ayrıldıktan sonra hasret ve kaygısı artar,
kazanç aletleri harap olmuş kalmamış bulunduğu için, daha evvel elde ettiği
meleke ve yatkınlık onun kurtulup da ruh ve huzur âlemine geçmesini
engelleyen engeller, tomruklar halini alır. Sonra o ruhani bağlantılardan
ruhani ateşler çıkar. Çünkü nefsin bedensel durumlara aşırı meyli ile beraber
onları elde etme imkânı bulamaması, bir kimse aradığı şeyi bulamayınca
gönlünün yanması gibi, şiddetli bir iç yanmasını gerektirir ki, işte
o ikinci mertebe, yani âyette anlatılan “cahîm”dir. Sonra da o yoksunluk
tasalarını ve ayrılık elemlerini yutmaya uğraşır ki, işte bu da “taâmen zâ
ğussa”dır. Daha sonra o bu içinde bulunduğu durumlar sebebiyle İlâhî
nurun tecellisini görmekten ve mukaddes varlıklar zincirine katılmaktan
yoksun kalır ki, bu da hepsinden şiddetli olan “azâben elîmâ”dır. Râzî bunları
söyledikten sonra özellikle şu hatırlatmayı yapmayı da unutmayıp şöyle
der: Sözüm yanlış anlaşılmasın. Ben, “âyetten maksat, yalnız bu rûhanî
mânâlardır” demek istemiyorum. Diyorum ki, âyet hem cismanî, hem de
rûhanî dört mertebenin meydana gelmesini ifade eder. Âyeti her ikisine
de yorumlamak imkânsız değildir. Her ne kadar lafız, cismanî mertebelere
326 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/364.
327 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/106.
• 119 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
göre hakikat, ruhanî mertebelere göre meşhur ve herkesin bildiği mecaz ise
de. Yani genel mecaz ile hakikat ve mecazı bir araya toplamak veya işaret ve
delalet sahih olur.
Buna ipucu (karine) da sûrenin başından beri gelen açıklamaların yalnız
maddiliğe mahsus olmaması ve elem ve sıkıntıların maddeden çok ruh
ile ilgili bir iş olmasıdır. Zira ruh ile ilgisi olmayan bir cansız varlığın yanarken
azap çekmesi tasavvur olunamaz.”328
Bundan sonra Yüce Allah, bu azabın vaktini anlatarak şöyle buyurdu:
-14. Âyet -
رْضُ وَا جِْ لبَالُ وَكََنتْ ا جِْ لبَالُ كَثِيبًا مَِيلا أَجُفُ ا ل ¢ يَوْمَ تَ ْ
“O gün, yer ve dağlar sarsılır. Dağlar da yığılarak akıp dağılan kum
gibi olur.” (14. âyet)
Dağların ve yeryüzünde bulunanların şiddetli bir şekilde sarsılıp sallandığı
gün, dağlar sertliğine rağmen göçüverip akıp giden bir kum yığını
haline gelir.
Kesîb: Kum yığını demektir. Mehîl: Çöküp dağılarak akan manasınadır.
Dilciler şöyle der: “Mehil, ayakla bastığında ayağın altından kayan, altını
aldığında akıp dökülen şeydir. Mekîl kelimesinin aslı mekyul olduğu gibi,
bunun aslı da mehyûl’dur.329
İbn Kesir şöyle der: “Dağlar daha önce som kaya iken, kum tepeleri
haline gelir. Sonra bu dağlar ufalanıp savrulur da neticede hiç bir şey kalmayacak
şekilde hepsi gider.”330
Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Yüce Allah, müşrikler için hazırladığı
elem verici azabı, yerini, aletlerini ve zamanını anlattı. Yeri, cehennem;
aletleri, bukağı ve kelepçeler; zakkum yemeği; zamanı ise, yerin sarsılıp
328 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/402-403.
329 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/101.
330 Muhtasar-ı İbn Kesir: 3/565.
• 120 •
Ahmed Kalkan
üzerindekilerin sallandığı zamandır. Yüce Allah böyle buyurarak, kâfirler
Allah’ın rasûlünü yalanlamaya devam ettikleri takdirde, bütün bu cezalarla
onları cezalandırmakla korkutmayı ve tehdidi murad etmiştir.”331
Mevdudi diyor ki: “Çünkü o zaman yer çekimi kalmayacaktır. Dağlar
parçalanacak ve önce bir kum yığını haline gelecek, daha sonra zelzele ile
yer sallanacak ve bu sayede bu tepeler çökerek dümdüz bir hale gelecektir.
Aynı husus arasında da açıklanmaktadır: “Sana dağların ne olacağından soruyorlar.
De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak. Yerlerini de dümdüz bir
toprak olarak bırakacak. Öyle ki orada da bir eğrilik ve bir tümsek de göremeyeceksiniz.”
332
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bunların ne zaman olacağına
gelince, yerin ve dağların sarsılacağı ve o sivrilip duran dağların erimiş
kum yığınına döneceği gün. O gün yeryüzü dümdüz olacak. Burada eriyen
dağların olacağı anlaşılıyor ki, bu değişimde hepsi sarsılmakla beraber
özellikle büyüklerinin yıkılacağına işaret vardır.” 333
Yüce Allah daha sonra, onlardan önce gelmiş olan azgın milletlerin
başlarına gelenleri, nasıl isyan ve inat ettiklerini, bu yüzden de onlara indirdiği
azabı anlattı ve onlara zorba Firavun’u misal olarak getirdi:
-15. Âyet -
أَرْسَلْنَا إَِليْكُْ رَسُولا شَاهِدًا عَلَيْكُْ كََا أَرْسَلْنَا إِلَ فِرْعَوْنَ رَسُولا  إِنَّ
“Şüphesiz Biz Firavun’a bir rasûl gönderdiğimiz gibi, size de üzerinize
şahid olacak bir rasûl gönderdik.” (15. âyet)
Ey Mekke halkı! Daha önce azgın ve zalim Firavun’a, kendi terbiyesinde
büyüyen Mûsâ’yı rasûl olarak gönderdiğimiz gibi, yaptığınız zulüm ve
inkârlara karşı aleyhinizde şahitlik etmesi için aranızda büyüyen Muham-
331 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/106.
332 20/Tâhâ, 105-107; Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/459.
333 Haakka Sûresi'ne bkz.; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 8/403.
• 121 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
med’i de size ve Kıyâmet kopuncaya kadar tüm insanlara ve cinlere rasûl
olarak gönderdik.
Hazin şöyle der: “Yüce Allah, diğer ümmetler ve rasuller arasından
özellikle Mûsâ’yı (a.s.) ve Firavun’u zikretti. Çünkü Muhammed (s.a.s.),
kendi içlerinde doğduğu için Mekkeliler onu hafife alıp eziyet ettiler. Aynı
şekilde Firavun da, Mûsâ’yı terbiye edip büyüttüğü için onu küçümseyip
eziyet etmişti.”334
Mevdudi diyor ki: “Şimdi, Allah Rasûlü’ne karşı çok hararetle karşı çıkan
Mekke’deki kâfirlere hitap edilmektedir.
Allah Rasûlü’nü insanlar üzerine şahit olarak göndermenin anlamı,
dünyada onlar için hem söz, hem de eylem ile Hakk’a işaret etmesidir. Ayrıca
şu da düşünülebilir; ahirette Allah’ın mahkeme-i kübrâsı kurulduğu
zaman Allah Rasûlü “Ben onlara doğruyu göstermiştim” diye şahitlikte bulunacaktır..”
335
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Buraya kadar hitap Peygamber’e
(s.a.s.) idi. Peygamber’i bu şekilde hazırladıktan sonra, ilk önce
âyetlerin iniş sebebi olan Mekke müşrikleri dâhil olmak üzere inkârcılara
hitap edilerek Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamber olarak gönderildiğini
duyurmak için buyuruluyor ki: Haberiniz olsun, biz size bir elçi gönderdik.
Allah’ın emirlerini size ulaştıracak; üzerinize şahit, kendisine karşı yaptıklarınıza
şahit olarak inkârlarınıza, yalanlamalarınıza o Kıyâmet günü
aleyhinizde tanıklık edecek. Aynı şekilde biz Firavun’a da bir elçi göndermiştik.
O Mûsâ idi. Bu benzetmede üç mânâ vardır.
1) Bakara ve Saff sûrelerinde geçtiği üzere Tevrat’ta Hz. Mûsâ’ya hitâben
son Peygamber hakkında “Senin gibi bir elçi” diye haber verilmiş olan elçinin
bu elçi olduğunu açıklamaktır.
334 Hâzin: 4/169; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/107.
335 İzah için bkz. 2/Bakara an: 144; 4/Nisâ, an: 64; 16/Nahl, 84-89; 33/Ahzâb, an: 82; 38/Fetih, an: 14;
Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/459.
• 122 •
Ahmed Kalkan
2) O vakit Mekke Cumhuriyeti’ni idare eden müşriklerin Firavun gibi
zâlim ve zorba olduklarına işarettir.
3) Netice olan şu korkutmayı anlatmaktır:” 336
-16. Âyet -
هُ أَخْذًا وَِبيلا  فَعَصَ فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ فَأَخَذْنَ
“Fakat Firavun rasûle isyan etti, Biz de onu müthiş bir şekilde yakaladık.”
(16. âyet)
Ey Kureyş topluluğu! Siz nasıl Muhammed’e isyan edip onun risaletini
yalanlamışsanız, Firavun da Mûsâ’yı yalanlamış, ona iman etmemiş ve emrine
karşı çıkmıştı. Biz de onu ve ordusunu suda boğmak suretiyle şiddetli
ve korkunç bir şekilde azap ettik, cezaya çarptırdık. Siz de onun durumuna
düşmeyin. Yoksa siz de aynı cezaya çarptırılırsınız.
Vebîl: Büyük, şiddetli, âkıbeti korkunç olan demektir.337 Ebussuud şöyle
der: “Bu âyet, Firavun’un başına gelenin, kesinlikle, Kureyşlilerin başına
da geleceğine dikkat çekmektedir. Vebîl, ağır ve sert demektir. Hazmı ağır
olduğu için hazmedilemeyen bitki manasına gelen “Kelâ vebîlun” sözünden
alınmıştır.338
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ki Firavun o elçiye isyan
etti de biz o Firavun’u korkunç bir tutuşla tutup, alıverdik.”339
Firavun Niçin ve Nasıl Cezalandırıldı?
İnkârcılara yönelik uyarı ve azabı içeren bu âyetlerde, Yüce Allah’ın zâlim
Firavun’u niçin ve nasıl cezalandırdığı anlatılır. Bu anlatımda, Allah’ın
gönderdiği elçiye karşı çıkan Firavun nasıl cezalandırılmışsa, Hz. Muham-
336 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/403.
337 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/101.
338 Ebussuud: 5/205.
339 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/403.
• 123 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
med’e (s.a.s.) ve onun Allah katından getirdiği hak dine karşı çıkan inkârcıların
da bir gün benzer şekilde cezalandırılabilecekleri mesajı verilmiştir.
15’inci âyette, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) kavmine elçi olarak gönderildiği
belirtilmiş ve nüzul sırasına göre ilk kez, Hz. Muhammed (s.a.s.) bu
âyette resul olarak nitelendirilmiştir. Resul sözcüğü, elçi veya haberci göndermek
anlamlarına gelen rsl kökünün türemiş şeklidir. Bu sözcük İslâmî
terminolojide, “vahiy eseri bir kitap ve şeriatle insanlara gönderilen peygamber”
anlamına gelmektedir. Bu âyette resul sözcüğü, “Peygamber Muhammed
(a.s.)” mânâsına gelir. Aynı ayette yer alan şahid sözcüğü ise, bir
mecliste hazır olmak, tanıklık yapmak ve ikrar etmek gibi anlamlar taşıyan
şhd kökünün türemiş şeklidir. Şahid sözcüğü bu ayette, hakikate tanıklık
eden anlamına gelir.
Yine nüzul sırasına göre ilk defa bu âyetlerde, Firavun’dan ve onun Allah’ın
elçisine karşı takındığı olumsuz tutumdan söz edilmiştir. Bunun nedeni,
anılan kıssanın, Kur’an’ın ilk muhatapları tarafından iyi bilinmesidir.
Çünkü Araplar, yıllar önce Yemen’den gelip Hicaz bölgesine yerleşmiş olan
Yahudi kabileleriyle birlikte yaşıyorlardı. Onlar, anılan kıssayı, o yörede yaşayan
Yahudilerden dinlemiş ve öğrenmişlerdi. İşte Kur’an, ilk muhataplarının
meçhulü olmayan, onlar tarafından çok iyi bilinen bu kıssayı onlara
hatırlatarak, Firavun ve avaresi gibi davrananların, aynı acı akıbete uğrayacakları
uyarısında bulunmuştur.
Bu âyetlerde yer alan ve nüzul sırasına göre ilk kez burada geçen Firavun
sözcüğünün, Eski Mısır dilinde büyük ev anlamındaki “Per’ao”dan
geldiği; bu kelimenin Arapçaya, İbraniceden veya Süryaniceden geçtiği belirtilir.
Takriben, M.Ö. 2400 tarihinden itibaren kullanıldığı tahmin edilen
bu sözcük, başlangıçta krallık sarayını ve orada oturanları ifade ediyordu.
M.Ö. 1370’lere doğru Per’ao sözcüğünün, kral anlamında kullanılmaya başlandığı
tespit edilmiştir. Belirtilen dönemden sonra Firavun kelimesi, Mısır
krallarının ünvanı olarak kullanılmıştır. Eski Mısır inancında Firavun, yeryüzündeki
düzenin muhafaza ve devamından sorumlu olduğu gibi, dini
hayatın da en önemli ve yetkili kişisiydi.
Kur’an’da Firavun kelimesi, sadece Hz. Mûsâ dönemindeki Mısır kralını
ifade eder. Hz. Yusuf devrindeki Mısır kralı için de, rabb ve melik sözcükleri
kullanılır. Hz. Yusuf, Hiksoslar’a mensup bir kralın saltanatında Mısır’a
• 124 •
Ahmed Kalkan
gelmiş ve orada kraldan sonraki en önemli mevkiye yükselmiştir. Hz. Yusuf
zamanında yaşayan Firavun’un adının Reyyan b.Velid olduğu ve bunun Hz.
Yusuf vasıtasıyla iman ettiği; Reyyan’dan sonra Ka’bus b. Mus’ab’ın kral olduğu
fakat onun iman etmediği söylenir.
Ka’bus’un yerine geçen Ebu’l Abbas b. Velid’in, firavunların en zalimi
olduğu ve Hz. Mûsâ’nın bununla mücadele ettiği bildirilir. Ancak, gerek
Hz. Yusuf ’u Mısır’da yüksek bir mevkiye getiren gerekse İsrailoğullarına
baskı uygulayan ve Mısır’dan çıkışları sırasında iş başında olan firavunları,
isim veya dönem açısından tam olarak tespit etmek, oldukça güçtür.
Kur’an’ın tamamında “yetmiş dört” kez geçen Firavun, Hz. Mûsâ’ya
karşı çıkan, büyüklük taslayan, ilahlık iddiasında bulunacak kadar kendini
beğenen, Mûsâ’nın tanrısına ulaşmak için kuleler yaptıracak kadar taşkınlık
eden, halkını küçümseyip zayıfları ezen ve gerçeklere sırt çeviren bir
kral olarak tasvir edilir.
Konuyla ilgili ayetlerin bir kısmında, Firavun’un tek başına değil de
erkânıyla birlikte anılması, çok dikkat çekicidir. Bu kullanım biçimi, onun
tek kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim edildiğini gösterir. Mûsâ
(a.s.), insanlık tarihinde hak, adâlet ve sağduyuyu temsil ederken Firavun
ve erkânı, bunun karşısında yer alan zihniyeti temsil etmektedirler.
Firavun ve avanesi, Allah’ın elçisini dinlemedikleri ve isyana devam ettikleri
için cezalandırıldılar. Ancak onlar cezalandırılmadan önce birçok
kez uyarıldılar. Bütün uyarılara rağmen isyana devam eden Firavun ve kavminin
yaptıkları yüksek kuleler, bir süre sonra yıkıldı; sonunda Firavun ve
beraberindekiler boğuldular. Firavun, boğulmak üzere iken iman etmiş; fakat
imanı kabul edilmemiş, cesedi de daha sonra gelenlere bir ibret olmak
üzere saklanmıştır. Mûsâ’yı evlatlık olarak alan Firavun’un eşi ise, iman etmiştir.
Hatırlanacağı gibi, Cebelein mevkiinde, mumyalanmadığı halde hiç
bozulmamış bir ceset bulunmuştur. British Museum’da muhafaza edilen bu
cesedin, en az 3000 yıllık olduğu tespit edilmiştir.
Kur’an’ın eskiye dair anlattığı bütün kıssaların, muhataplarına yönelttiği
azap ve helâk uyarılarının temel hedefi, onlara sorumluluklarını hatırlatıp
içinde bulundukları kötü durumun vehâmetine dikkat çekmektedir. Bu
yüzden ayetler, durumu anlatıcı ve inkârcıları uyarıcı bir muhtevaya sahip•
125 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
tir.340 Yüce Allah Firavun’u cezalandırdığını, mülk ve zorbalığının ondan
azabı savmadığını anlattıktan sonra, tekrar Mekke kâfirlerine dönerek, onlara
Kıyâmeti ve onun korku veren hallerini anlattı ki, başına gelen olaydan
Firavun nasıl kurtulamamışsa onların da asla kurtulamayacağını açıklasın:
-17. Âyet -
عَلُ اْلوِْلدَانَ شِيبًا · يوْمًا يَ جْ â فَكَيْفَ تتَّقُونَ إِنْ كَفَرْتُ ْ
“Eğer inkâr ederseniz, çocukları ihtiyarlatacak bir günden kendinizi
nasıl koruyacaksınız!?” (17. âyet)
17-19. âyetlerde, ceza gününün dehşeti, insanı en çok etkileyen ifadelerle
dile getirilir. Âyetlerin beyanına göre, o günün dehşetinden çocukların
saçları ağarır, gençler ihtiyar, gökler de paramparça olur. Allah’ın vaadi
(buyruğu) böylece yerini bulur. İşte o gün, bu kadar korkunç, bu kadar dehşetli
ve acı bir gündür.
Kıyâmet gününün dehşeti, Kur’an’da değişik üslûplarla ve insanı en çok
etkileyen ifadelerle anlatılır. Buradaki asıl hedef, inkârcı insanları psikolojik
yönden çözmek, gönüllerdeki duyarlılığı artırarak insanları doğru inanca
ve yaşayışa yöneltip onları, dünyada yaptıkları işlerin hesabını verecekleri
bir güne hazırlamaktır.
Bu ayetlerde yer alan temel sözcükler şunlardır:
Vildan; doğmak, doğurmak ve üremek gibi anlamlar taşıyan vld kökünün
türemiş şeklidir. Vildan, yeni doğmuş çocuk demektir.
Şîben, saçı ağarmak ve ihtiyarlamak gibi anlamlara gelen şyb kökünün
türemiş şeklidir. Burada, saçların ağarması ve gençlerin ihtiyarlaması anlamında
kullanılmıştır.
340 Fahreddin Yıldız, Tefsir Notları
• 126 •
Ahmed Kalkan
Munfatır, yarmak, açmak ve yaratmak gibi anlamlar taşıyan ftr kökünün
türemiş şeklidir. Burada, yarılıp paramparça olan anlamına gelir.
Va’d; söz vermek, sözleşmek, sözünü ve buyruğunu yerine getirmek gibi
anlamlar taşıyan va’d kökünün türemiş şeklidir. Va’d sözcüğü bu ayette, Allah’ın
varlık ve oluşa yönelik sözü, buyruğu anlamına gelir.
Mef ’ul; yapmak, işlemek, iş ve fiil gibi anlamlara gelen fa’l kökünün türemiş
şeklidir. Burada mef ’ul sözcüğü, yapılmış ve yapılagelmiş anlamında
kullanılmıştır.
Şâe; irade, istek ve dilek gibi anlamlar taşıyan şye kökünün türemiş şeklidir.
Mastarı, meşiettir. Bu sözcük Allah hakkında kullanılırsa, O’nun yaratmasını,
lütuf, bağış ve yardımını ifade eder. İnsan hakkında kullanıldığı
zaman da, isabet, arzu ve isteğin yerini bulması anlamına gelir. Burada, insan
hakkında kullanıldığı için kim isterse manasına gelir.
Bu âyetlerde yer alan ve çocukların saçlarının ağardığını yahut göklerin
paramparça olduğunu belirten ibareler, uyarma, sakındırma ve Kıyâmetin
dehşetini anlatmaya yönelik mecazî ifadelerdir. Çünkü Arapçanın kadim
kullanımında, korkunç olaylarla geçen bir gün, mecazî olarak, çocukların
saçlarının beyazlaştığı gün olarak tanımlanırdı. Gerçekten de saçın ağarması,
insandaki yıpranmışlığı gösterir ve acılı günler, insanı daha çok ve
daha çabuk yıpratır. Değinilen gerçek, gam ve keder saç ağartır deyimiyle
dile getirilmiştir. Demek ki bu ibareler, ceza gününün dehşetine dikkat çekmektedir.
O gün dağlar erimekle ve çocuklar ihtiyarlamakla kalmayacak, o
yüksek sema bile yarılıp paramparça olacaktır.341
Ey Kureyş topluluğu! Eğer şirk, küfür ve zulümlerinizde ısrar ederseniz
son derece korkunç ve çetin olduğu için çocukların saçlarının bile ağardığı
Kıyâmet gününün dehşetinden nasıl korunacaksınız? Hiç düşünmüyor
musunuz? Firavun’u cezalandırdığımız gibi sizi de dünyada cezalandırırız.
Taberi diyor ki: “O günün korkunçluk ve sıkıntılarından, çocukların
saçları ağarır. Bu olay, Yüce Allah’ın Âdem’e şöyle hitap ettiği zaman olacaktır.”
342
341 F. Yıldız, Tefsir Notları
342 Taberi, Tefsir: 29/86.
• 127 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Ebu Said el-Hudri’den Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kıyâmet gününde
Allah Teala: “Ey Âdem.” buyuracak. Âdem de: “Buyur Rabbimiz, emrine
amadeyim ve emrinle mutluyum. Hayır senin elindedir.” diyecektir. Bunun
üzerine şöyle seslenilecektir: “Allah sana, soyundan cehennemlikler gurubunu
ayırmanı emrediyor.” Âdem: “Ey Rabbim, cehennemlikler gurubu nedir?” diyecek.
Allah: “Her binden dokuz yüz doksan dokuzudur.” buyuracaktır. İşte
o zaman küçük çocuklar ihtiyarlayacak hamile olan, çocuğunu düşürecek,
sen insanların sarhoş olduğunu göreceksin. Hâlbuki onlar sarhoş değillerdir.
Fakat Allah’ın azabı pek şiddetlidir.” 343
Mevdudi diyor ki: “Siz, eğer Rasûl’ün dediklerine kulak vermezseniz o
zaman bu dünyada tıpkı Firavun’un başına gelenler gibi size de aynı âkıbetin
geleceğinden korkun. Farzedelim ki bu dünyada sizin üzerinize azap
gelmeyecek, peki Kıyâmet günü nasıl kurtulacaksınız?”344
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Firavun’un durumu böyle
olunca inkâr ettiğiniz takdirde siz nasıl korunabilirsiniz? Yeni doğmuş çocukları
ak saçlı ihtiyarlara çevirecek olan o günden nasıl korunacaksınız?
Bu o kadar korkunç, o kadar şiddetli acı bir gündür. Çünkü “gam ve keder
saç ağartır” diye bir darb-ı mesel vardır. Bununla beraber bunda o günün
gelmesine, yeni neslin ihtiyarlık çağına girecekleri bir zaman kadar süre bulunduğuna
ve kuşaktan kuşağa olacak değişikliklere bir işaret de olabilir.”345
-18. Âyet -
السَّمَاءُ مُنْفَطِرٌ بهِ كَنَ وَعْدُهُ مَفْعُولا “Gök bile bu sebeple yarılmıştır. O’nun va’di gerçekleştirilmiştir.” (18.
âyet)
343 Buhari, Enbiya: 7; Tefsir: 22/1.
344 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/461.
345 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/403-404.
• 128 •
Ahmed Kalkan
O korkunç ve zor günün şiddeti dolayısıyla gök çatlayıp yarılır... O günün
geleceğine dair Allah’ın vaadi kesinlikle gerçekleşecektir. Zira Yüce Allah
verdiği sözden dönmez.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “O gün sebebiyle gök çatlayacaktır.
O öyle dehşetli bir gün ki yalnız dağlar erimek, çocuklar kocalmakla
kalmayacak, o yüksek gök bile yarılıp ayrılacak, İlâhî emir gelip yeni
bir âlem kurulacak. “Böyle şey olur mu?” denilmesin. Allah’ın vaadi hep ola
gelmiştir.”346
Kıyâmet ve Dehşeti
Kıyâmet: Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, doğrulmak ve dirilmek anlamına
gelir. İslâm inancında, evrenin düzeninin bozulması, her şeyin altüst
olarak yok olması ile ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa kalkması
olayını dile getirir. Bu olay Kur’an’da çok çeşitli isimlerle anılır.
Kıyâmet, Allah inancından sonra İslâm’ın ikinci temel inancı olan Âhiret
hayatının ilk aşamasını oluşturur. Genel bir yok oluş ve yeniden dirilişle
birlikte gelişecek Haşr, Hesap, Mizan, Cennet ve Cehennem gibi olaylar hep
Kıyâmet gününün gündemi içindedir. Bu nedenle Âhiret inancı, Kıyâmet
ve onunla birlikte gelecek olaylara inançtan başka birşey değildir. Bu büyük
önemi yüzünden Kur’an Kıyâmet olayını sık sık hatırlatır, zaman zaman da
bir korkutma, uyarma öğesi olarak kullanır. Kıyâmet kesin olarak gerçekleşecek,
347 şüphe götürmeyen bir olaydır.348 Alâmetleri belirmiş,349 yaklaşmıştır.
350 Ancak bir göz kırpması gibi ya da daha yakındır.351 Kâfirler bu günden
devamlı bir şüphe içinde kalırlar,352 yalanlarlar.353 Onun ağırlığına ne
gökler, ne de yer dayanabilir, ansızın gelir.354 Sarsıntısı korkunç bir şeydir.355
Belâlı ve acı bir Sâat’tir.356 Yalanlayanlar için çılgın bir ateş hazırlanmıştır.357
346 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/404.
347 15/Hicr, 85
348 22/Hacc, 7
349 47/Muhammed, 18
350 54/Kamer, 1
351 16/Nahl, 77
352 22/Hacc, 55
353 25/Furkan, 11
354 7/A'râf, 187
355 22/Hacc, 1
356 54/Kamer, 46
357 25/Furkan, 11
• 129 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Kur’an, Kıyâmet olayının kesinliğini, yakınlığını bildirdiği, hatta oluş
biçimine ilişkin tasvirler verdiği halde, zamanı konusunda bir açıklama
yapmaz. Kıyâmet doğrudan doğruya Allah’ın dilemesine bağlı bir olaydır
ve O’ndan başka hiç kimsenin bu konuda bir bilgisi yoktur. Kur’an, “Kıyâmet
sâatinin bilgisi şüphesiz Allah katındadır”358 gibi âyetlerle Kıyâmet’in
zamanının hiç kimse tarafından bilinemeyeceğini belirttikten sonra, bu konuda
sorulan soruları şöyle cevaplar: “De ki: ‘Onun bilgisi ancak Rabbimin
katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz”359; “Kıyâmet’in
ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. Senin neyine gerek onun zamanını bildirmek.
Onun nihâyeti ancak Rabbine âittir.” 360 Cibril Hadisi olarak bilinen
ünlü hadiste, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Cebrâil’in bu konudaki sorusunu
“Sorulan, sorandan daha bilgili değildir” diye cevaplayarak kendisinin de
Kıyâmet’in zamanına ilişkin bir bilgiye sahip olmadığını açıklamıştır.361
Kur’an Kıyâmet’in oluş biçimine ilişkin ayrıntılı ve dehşet verici tablolar
çizer. Buna göre Kıyâmet “Sûr’a üflenince”362 başlayacak, kulakları sağır
edecek bir ses ve korkunç bir sarsıntı nedeniyle emzikli kadınlar kucaklarındaki
çocukları unutacak, hâmile kadınlar bebeklerini düşürecek, insanlar
sarhoş gibi olacaklardır.363 Gök, erimiş maden gibi, dağlar atılmış
yün gibi olacak, kimse dostunu soramayacaktır.364 Gök yarılacak, yıldızlar
dağılıp dökülecek, denizler fışkıracak, kabirler altüst edilecektir.365 Gözler
dehşetten kamaşacak, ay tutulacak, güneş ve ay kararacak, insanlar kaçacak
sığınacak bir yer bulamayacaktır.366 Dehşetten on aylık gebe develer bile
salıverilecek, yabani hayvanlar bir araya toplanacak, denizler kaynatılacak,
nefisler çiftleşecek, gök sıyrılıp düşecek, Cehennem alevlendirilecek, Cennet
yakınlaştırılacaktır.367
358 31/Lokman, 34
359 7/A'râf, 87
360 79/Nâziât, 42-44
361 Buhârî, İmân 37
362 39/Zümer, 68
363 22/Hacc, 1-2
364 70/Meâric, 8-10
365 82/İnfitar, 1-5
366 75/Kıyâme, 6-12
367 81/Tekvîr, 1-13
• 130 •
Ahmed Kalkan
Kıyâmet’in genel yok oluşu belirten bu ilk safhasını Sûr ‘a ikinci kez
üflenmesiyle ikinci safha izleyecek, tüm insanlar yeniden dirilerek ayağa
kalkacaklardır.368 Bu diriliş ve kalkışı (ba’s) toplanma (haşr) izleyecektir.
Kur’an Kıyâmet’in bu ikinci safhasını da canlı tasvirlerle anlatır: O gün insanlar
gözleri dönüp kararmış bir halde, öteye beriye yayılmış çekirgeler
gibi kabirlerinden çıkacak ve dâvet edene koşacaklardır. Bu arada kâfirler
“bu ne çetin gün” diyerek korkularını dile getireceklerdir.369 Muttakî kullar
ise Allah’ın huzuruna elçiler olarak toplanacaklardır.370 O gün herkes kardeşinden,
anasından babasından, eşinden ve oğlundan kaçacaktır. Çünkü
her insan ancak kendi derdi ile uğraşacaktır.
Mü’minlerin yüzleri parıl parıl parlayacak, onlar gülecek ve sevinç içinde
olacaklardır. Kâfir ve fâcirlerin yüzleri ise sanki toprak bürümüşçesine
kapkara kesilecektir.371 Tüm insanlar tabî oldukları önderlerle birlikte çağrılacak,
372 peygamberler ümmetlerine şâhitlik etmek üzere toplanacak,373
gök beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük ineceklerdir.
374
Yeniden diriliş, kalkış ve toplanışın ardından insanlara amel defterleri
dağıtılacak, mizan kurularak sevap ve günahları tartılacak, hak edenler
Cennet’e, müstahak olanlar geçici ya da süresiz olarak Cehennem’e gönderilecek;
böylece sonsuz âhiret hayatı mutluluk ya da azapla başlayacaktır.
Kur’an ve Sünnet’ten kesin bir delile dayanmamakla birlikte, müslümanlar
arasında ölüme küçük Kıyâmet (Kıyâmet-i suğrâ) denilmesi gelenekleşmiştir.
Bazı bilginlere göre bu tanımlama, ölümün âhiret hayatına bir
geçiş olmasına dayanılarak yapılmıştır. Kimi bilginler ise bu tanımlamanın
Kur’an’a dayandığını öne sürmektedir. Bu bilginlere göre “Allah’a kavuş(up
huzura çık)mayı yalan sayanlar, gerçekten ziyana uğradı(lar). Nihâyet kendilerine
ansızın Sâat gelince, onlar (günah) yüklerini sırtlarına yüklenerek
(gelirler ve): ‘Orada (hayatta iken), işlediğimiz büyük kusurlardan dolayı ya-
368 39/Zümer, 68
369 54/Kamer, 7-8
370 10/Yûnus, 45
371 80/Abese, 34-42
372 17/İsrâ, 71
373 77/Mürselât, 11
374 25/Furkan, 25
• 131 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
zıklar olsun bize!’ derler...”375 âyetinde “Kıyâmet” anlamındaki “Sâat” aynı
zamanda ölümü de dile getirmektedir. Bu geleneğe göre gerçek Kıyâmet,
Kıyâmet-i kübrâ (büyük Kıyâmet) olarak anılır.
Küçük Kıyâmet (ölüm) ile başlayan ve büyük Kıyâmet’e kadar süren
dönem Kabir hayatı ya da Berzah olarak adlandırılır. Kabir hayatı içinde
Münker ve Nekir adlı meleklerin sorgusu ve ölünün mü’min ya da kâfir
oluşuna göre mutluluk ya da azab vardır. Kabir Hayatı’na ilişkin bir hadisinde
Hz. Peygamber (s.a.s.) kabri “ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, ya
da Cehennem çukurlarından bir çukur” olarak nitelemiştir.376 Bir başka hadiste
de Münker ve Nekir’in sorgusundan sonra ölünün nimetlendirildiği
ya da azâba uğratıldığı anlatılır. Buna göre Mü’minin mezarı yetmiş arşın
genişletilir, aydınlatılır ve ona “Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından
uyandırılan şahıs gibi Mahşer gününe kadar uyumana devam et”
denilir. Münâfık kişinin mezarına da “Bu adamı alabildiğine sıkıştır” emri
verilir. Yer, cendere gibi adamı, kemikleri hurdahaş oluncaya kadar sıkıştırır
ve ölü yeniden dirilene kadar böyle işkence görür. 377
Yaygın kanaate göre herkesin Kıyâmeti kendi ölümüyle başlar. İnsan,
yaratılışının gereği ölümü hoş karşılamaz. Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde
dünyanın meşrû nimetlerinden faydalanılması emredilmiş ve yeryüzünün
imar edilmesi istenmiştir.378 Hz. Peygamber de ölümün temenni
edilmemesini tavsiye etmiş ve yaşamanın mü’mine hayır getireceğini bildirmiştir.
379
Genelde vaaz, tasavvuf ve ahlâk alanlarına dâir kaleme alınan eserlerde
ölüm uyarıcı ve korkutucu bir vâsıta olarak kullanılıp dehşet verici tasvirler yapılmıştır.
Kur’an’da bile bile küfür ve inkâr yolunu tutanlar, zulmedenler, müslüman
topluma karşı kin besleyip dinî hayat alanında çifte şahsiyet ortaya koyanların
ölüm hallerinin elem verici olacağı ifâde edilir.380 Buna karşılık dünyada
iman edip dürüst davrananların kendilerine esenlik dileyen melekler tarafından
karşılanacağı, hiçbir korku ve üzüntüye kapılmadan hak ettikleri cennet
mutluluğuyla sevinmelerinin kendilerine telkin edileceği haber verilir.
375 6/En'âm, 31
376 Tirmizî, Kıyâmet 26
377 Tirmizî, Cenâiz 70; Ahmet Özalp, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 366-367
378 2/Bakara, 168, 172; 2/Ankebût, 17; 62/Cum'a, 10
379 Buhârî, Deavât 30; Müslim, Zikir 10, 13
380 6/En'âm, 93-94; 8/Enfâl, 49-51; 16/Nahl, 28-29; 47/Muhammed, 26-29
• 132 •
Ahmed Kalkan
Melekler onların dünyada ve âhirette dostları olduklarını, hizmetlerine
hazır bulunduklarını ifâde edecek, ğafûr ve rahîm olan Allah’ın sayısız
ikrâmına mazhar kılınacaklarını belirteceklerdir.381 Yine Kur’an’da meleklerin
Allah’a dönüp O’nun yoluna uyanlar için duâ ve niyazda bulundukları,
Cenâb-ı Hak’tan böylelerini bağışlamasını, cehennem azâbından korumasını,
kendilerini iyi yoldan ayrılmayan ataları, eşleri ve nesilleriyle birlikten
Adn cennetlerine koymasını talep ettikleri anlatılır.382 Bu âyetlerden çıkarılabilecek
sonuçlara göre ölümle başlayan âhiret hayatı neşesi veya sıkıntısı
bulunmayan bir yaşantı değildir. “Berzah âlemi” diye de anılan bu hayatın
dünya ile âhiret arasında bir geçit yeri teşkil ettiği ve Kıyâmetin kopmasından
sonra başlayacak ebedî hayatın bir örneğini oluşturduğu anlaşılmaktadır.
Kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından
bir çukur olduğunu ifâde eden ve Hz. Peygamber’e nisbet edilen hadis383
yakın anlamlı başka rivâyetlerle de desteklenmektedir.384
Kozmik anlamda Kıyâmetin ne zaman kopacağı bilinmemektedir.
Kur’an’da 40 yerde geçen “sâat” kelimesiyle anlatılan Kıyâmetin kopuşunun
-jeolojik zaman çerçevesinde- yakın olduğu, ansızın geleceği ve alâmetlerinin
belirdiği 385 ifâde edilmektedir. Ancak bu alâmetlerin nelerden ibâret
olduğu açık bir şekilde haber verilmemiş, sadece Ye’cûc ve Me’cûc’un gelişiyle,
386 dâbbetu’l-arzın çıkışı387 Kıyâmet alâmeti mânâsına alınabilecek bir
bağlam içinde zikredilmiştir. Çeşitli hadis rivâyetlerinde yer alan Kıyâmet
alâmetlerinden zaman içinde sosyal hayatın bozuluşu ve ahlâkî gerileyişi
konu alanların dışında kalanlar, isnâd veya metin kritiği açısından iman
derecesinde bağlayıcı olmaktan uzak bir görünüm arzetmektedir.
Kıyâmetin Halleri: Kıyâmet hallerini sûra üfleniş, ba’s, haşir, hesap,
cennet ve cehennem durakları olmak üzere beş merhalede incelemek
mümkündür.
Hadis ve tefsir rivâyetleriyle desteklenen bazı âyetlerde Kıyâmet gününde
cezâ ve mükâfat safhasının fiilen başlamasından önce dünyada işlenen
381 16/Nahl, 32; 41/Fussılet, 30-32
382 40/Mü'min, 7-8
383 Tirmizî, Kıyâmet 26
384 Müslim, Cennet 65-66; Tirmizî, Cenâiz 70
385 47/Muhammed, 18
386 21/Enbiyâ, 96
387 27/Neml, 82
• 133 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
kötü amellerin ibret verici yansımalarının olacağı haber verilir. Meselâ toplumu
sömürücü bir nitelik taşıyan ribâ/fâiz işlemini sürdürenler kabirlerinden
şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkacak,388
devlet malına hıyânet edenler Kıyâmet meydanına haksız yere aldıkları mal
boyunlarına asılı olarak geleceklerdir.389 Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen bir
hadiste kaydedildiğine göre Hz. Peygamber sahâbîlere bir hitâbede bulunurken;
başında ülü’l-emr bulunun bir yönetimde devlet malına hıyânet
etmenin dehşet verici sonuçlarından söz etmiş ve şöyle demiştir: “Kıyâmet
gününde birinizin boynunda meleyen bir koyun, diğerinin boynunda için
için kişneyen bir at, öbürünün boynunda böğüren bir deve, başkasının boynunda
altın ve gümüş, bir diğerinkinde sallanıp duran bez parçası bulunuyorken
karşıma çıkmayın! Bunların her biri benden yardım isteyecek, ben de,
‘elimden gelen bir şey yok, dünyada iken sana tebliğ etmiştim’ diyeceğim.”390
Kur’an, üç boyutlu, üç zamanlıdır. İfade ve mesajı bu üç zaman dilimini
kuşatır. Kur’an, coğrafyalar üstü, yani evrensel olduğu gibi, aynı zamanda
çağlar üstüdür, tüm zamanların kitabıdır. Kur’an, hali ve halimizi anlatırken
mâzîyi (geçmişi) hatırlatır. Aynı zamanda insanı geleceğe hazırlar. İstikbâli
göz önüne serer. İstikbâl denilince çoğu kimsenin aklına gençlikten sonra
yaşanan dünyevî dönem gelmektedir. Bu, ileriyi görememektir, uzun vâdeli
değil; küçük düşünmek ve küçülmektir. İstikbâl göklerde değil; köklerdedir;
yani fıtratta ve kaynak Kitap’ta. İnsan, Kur’an’ın mesajından beslenerek
bu üç zamanı yaşarsa zamâne insanı olmaktan çıkar; diri diri yaşar ve her
yaptığı ibâdet değeri kazandığından canlı Kur’an olur. Bu şuurdaki insan,
din günü bilinciyle hesaplı yaşar, büyük mahkemede hesaba çekilmeden
kendi nefsini hesaba çeker.
Bir ömür boyu sürecek maaş karşılığında birkaç saat çalışma zahmetine
kim katlanmaz? Aynen bunun gibi, âhiret hayatıyla karşılaştırıldığında çok
kısa olan şu fâni dünyada, milyar dolarlara değişilmeyecek şerefli kulluk
görevini terk etmek akıllılık mıdır? İnsan, çok aceleci ve unutkan. Allah da
çok merhametli, bizi uyarıyor ve bize din gününü hatırlatıyor.
İstikbâl için yatırım yapmalıyız. Orada lâzım olacak azığı buradan hazırlayıp
göndermeliyiz. Din günü şuuru bize bunları kazandırır.
388 2/Bakara, 275
389 3/Âl-i İmrân, 161
390 Buhârî, Cihad 189; Müslim, İmâre 24
• 134 •
Ahmed Kalkan
Kıyâmet ve Âhiretin Tek Sahibi Allah’tır: Âhirete, din günü denilmesinin
bir sebebi de, âhiretin dinin temel esaslarından olmasıdır. Allah ve
âhiret inancı, tevhidin tüm esaslarını içermektedir. Allah, âhiretin sahibi
olduğu gibi; dünyanın da sahibi, mâliki ve meliki (yöneticisi)dir. Ama Fâtiha
Sûresinde “din gününün, cezâ gününün mâliki” denmiştir. Bunun sebebi:
Bu dünyada bir kısım insanların mâliklik ve meliklik iddiasında bulunmalarına
Allah’ın fırsat vermiş olmasındandır. O’nun dünyanın sahibi ve
yöneticisi olduğuna karşı gelen bazı çatlak sesler olabilir. Ama O’nun âhiret
gününün sahibi oluşuna orada itiraz eden kâfir, müşrik hiçbir kimse olamayacaktır.
Âhirette mülk ve milk, sahiplik ve otorite yalnız ve yalnız O’na
aittir. “Kimindir o gün hükümranlık? Elbette kahhâr olan tek Allah’ındır.”391;
“O gün iş tamamıyla Allah’ındır.”392
Elbette âhiretin de dünyanın da sahibi sadece Allah’tır. Yoksa, âhiretin
sahibi ve yöneticisi ile dünyanın sahibi ayrı ayrı güçler değildir. Ne var ki,
O’nun dünyanın sahibi oluşu, bazı küfür çevrelerince tartışılsa bile, âhiret
mâlikliği tartışmasız ve itirazsızdır. Gerçek mü’min ise, O’nun dünya mâlikliği
konusundaki tartışma ve itirazları ortadan kaldırmakla görevlidir.
Yüce Allah’ın her şeyin tek yaratıcısı ve sahibi olduğunu bildiren pek
çok gerçek vardır. Örneğin, kâinatın yapı taşı olarak bilinen atom ve hayat
binasının ana maddesi olarak kabul edilen hücre. Atom, bunca küçüklüğüne
rağmen büyük bir mûcize; Hücre, bunca görülmezliğine rağmen bir
başka mûcize. Şüphesiz bu kâinat, her dilden okunan, her vesile ile anlaşılan
apaçık bir gerçekler kitabıdır. Evrenin herhangi bir noktasına dikkatlice
bakmak, Allah’a ve din gününe, yani âhirete inanmak için yeterlidir.
Allah’ın okunan kitabı olan Kur’an’da din günü anlatılırken, görünen kâinat
kitabından da bazı sayfalar gözler önüne serilmiştir. Böylece öldükten
sonra dirilme işi, Kıyâmet günü ve âhiret hayatı, en gerçekçi ve doğru bir
şekilde anlatılmıştır.
391 40/Mü'min, 16
392 82/İnfitar, 19
• 135 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Kıyâmet ve Âhiret Şuuru
Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete iman
gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları ancak
bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun en fazla işlendiği
sûreler Mekkî sûrelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik,
kâfir, ya da putçu her ne olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür
ve cahiliyye düşüncesinden temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı
kendilerine bir yaşam biçimi edinmeleri, bu iman ile mümkündür.
Her şeyden önce Allah’a ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına
inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat
etmesi, canı ve malı pahasına müstaz’afların haklarını savunup zalimlere
karşı durması beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca
bir felsefeyi kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik ya da
yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle almak isterler.
Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey vaad etmez. Aksine insan, akidesi
için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda etse, bunun
karşılığını yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’tan beklemek zorundadır.
Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden ferâgat anlamına
geldiğine göre sağlam bir âhiret inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir özellik
demektir.
Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce
ve yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu yüzden Kur’an, her
konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip etmiş ve yeryüzünde
Allah’ın hilafetini yüklenecek ve ilahî adaletini arz üzerinde tesis edecek
insanları somut haram ve helallerden uzaklaştırmadan önce, yakîn bir âhiret
(cezâ-mükâfat) inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş
ve namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden
önce bu inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve
hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme
istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm’dan uzak
anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen
hemen her şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan,
bu altüst olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği
daha da iyi olacağını söylüyor.
• 136 •
Ahmed Kalkan
Bu dengenin bozulması sonucu adaletin arz üzerindeki tesisi de ortadan
kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden, milyonlarca
mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler, çağdaş firavunlar
cezâlandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların nihaî cezâsını
Allah, âhirete saklamıştır.
Adalet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda
müslümanların ecirleriyle de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri
boş yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o
inkâr edenlere ateşten helak vardır. Yoksa biz, iman edip iyi işler yapanları
yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan
çıkaranlar gibi tutacağız?” 393
Bu dünyada sırf Rabbinin rızasını gözeterek her tür meşakkate katlanan,
Allah’ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme gibi her
tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu olarak âhirette bir karşılığının
bulunması gerekir.
Gerçi bir müslüman, dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından dolayı
gördüğü eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun katında daha
fazla yükselir.
Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
İnsan, teklifsiz, başıboş ve kendi keyfine bırakılmamıştır. Onun yapacağı
işler ve yapmaması gerekenler, İlâhî hükümlerle bildirilmiştir. Dünyada
irâdesiyle Allah’a kulluk etmesi için ona her türlü imkân sağlanmıştır. Allah’ın
kendisine verdiği, maddî mânevî tüm imkânları O’nun istediği gibi
kullanan kimse, dünyada ebedî hayatı kazanmış olur. Aksini yapan kişi de
bu ebedî hayatın mutlu sonucunu elde edemez. Bunun içindir ki, her insanın
âhiret hayatı, dünyadaki ömrüne göre değil; dünya hayatında yaptığı
işlerine göre olacaktır.
Ebû Hureyre’den (r.a.), Rasülüllah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğu rivâyet
edilmiştir: “Yedi kimseyi Allah, kendi zıllinden (gölgesinden) başka bir gölge
olmayan Kıyâmet gününde kendi gölgesi altında barındıracaktır. Bunlar; 1-
393 38/Sâd, 27-28
• 137 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
İmâm-ı âdil (adâletli müslüman devlet başkanı, idareci), 2- Rabbına itaat ve
ibâdet eden genç, 3- Gönlü mescidlere bağlı olan kimse, 4- Birbirlerini Allah
için seven ve yine Allah için buğz eden iki kimseden her biri, 5- Makam ve
güzellik sahibi bir kadının isteğine rağmen “ben Allah’tan korkarım” diyerek
haram işlemeyen erkek, 6- (Gönül hoşnutluğu ile) infak ettiğinden sol elinin
haberdar olmayacağı kadar gizli olarak sadaka veren kimse, 7- Tenhada (lisanen
veya kalben) Allah’ı zikredip de gözü yaşla dolup taşan kişi.” 394
Kıyâmet günü evlât ve malın fayda vermediği, ancak doğruların doğruluğunun
fayda verdiği bir gündür. Geleceğinde hiç şüphe olmayan bu günde,
insanlar kabirlerinden çıkarak Allah’ın huzurunda toplanacak ve hiçbir
kimse -Allah’ın izin verdikleri müstesnâ- bir diğerine fayda veremeyecektir.
İnsanların kendi organları yaptıklarına şâhitlik edecektir.395 Kısacası bu
günün, çok korkunç anları ve özellikleri vardır. Kıyâmet gününde insanın
kendi yaptıklarından başka her şeyden, kesin olarak ümidini keseceği anlaşılıyor.
Kur’an âyetlerinde ve hadis-i şeriflerde, Kıyâmet tasvir edilirken, yer ve
gök nizamının bozulmasından ve bunların mahvolup toz haline gelmesinden
bahsedilmiştir. “O gün arz (yer) başka bir arz olup değişecek; gökler de
değişecek...” 396 Bu âyetten de anlaşıldığına göre Kıyâmet, âlemin nizamının
bozulmasının ve dünyadaki mevcut hayatın mahvolmasının ismidir. Ondan
sonra yeni bir hayat başlayacak, bu yeni hayatın nizamı kurulacaktır.
Kıyâmet inancı, dinin iman esaslarındandır. İnsanların davranışlarına yön
vermede çok etkili olduğu içindir ki, İslâm, bu inancı kendi mensuplarının
gönüllerine tam ve kâmil bir şekilde yerleştirmek istemiştir.
Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin belirttiği Kıyâmet gününün çeşitli durumlarına,
ne yazık ki insanların pek çoğu, gerektiği şekilde samimi olarak
inanmamaktadır. Dilleri ile “Kıyâmet günü haktır” derken, kalpleri o
günden gâfil bulunanlar, dilleriyle inanmış, ancak davranışlarıyla o günü
yalanlamış olanlardır. Şu da unutulmamalıdır ki, Kıyâmeti davranışlarla
yalanlamak, yani sanki bu gün hiç gelmeyecekmiş gibi her türlü günah
ve kötülükler işlemek, dil ile yalanlamak gibidir. Kıyâmetin vuku bulacağı
394 Buhârî, Bed'ul Ezân, 384, Tecrîd-i Sarih Ter. c. 2, s. 617
395 41/Fussılet, 20-21
396 14/İbrâhim, 48
• 138 •
Ahmed Kalkan
şüphesizdir. Çünkü bunu Allah haber vermiştir. Kıyâmeti inkâr etmek küfürdür.
Kıyâmetin ne zaman meydana geleceğini Allah, kullarına bildirmemiştir.
O er geç vuku bulacaktır. Şu kadar ki, onun olacağı zamanı kimse tayin
edemez. İnsana düşen görev, böyle bir günün geleceğini bilmek, ona inanmak
ve o gün için hazırlanmaktır. Zaten bir hadis-i şerifte ifade edildiği
gibi, insan ölünce kendi Kıyâmeti kopmuş demektir.
Âhirete iman etmek, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmak, hesap
ve cezâ meselelerini kabullenmek, İslâm dininin inanç esaslarının bir bölümüdür.
Allah’ın tek bir ilâh olduğunu kabul etmenin hemen ardından
bunlara inanmak gereklidir. İslâm’da ulûhiyet gerçeği ile âhiret hayatının
hakikati birleştirilip tek temel üzerine oturtulmuş, böylece itikadî, amelî ve
ahlâkî değerler birleştirilerek bir bütün haline getirilmiştir.
İslâm tasavvurunda hayatın mânâsı, insan ömrünün teşkil ettiği şu kısa
zaman değildir. Hatta bu hayatın anlamını, ne bir kavmin ve toplumun yüz
yıllar süren ömrü, ne de bütün insanların süregelen hayatı ifade edebilir.
İslâm tasavvurundaki hayat, şu görünen dünya hayatını içine aldığı gibi,
Allah’tan başka kimsenin bilmediği âhiret hayatını da içine almaktadır.
Mekân itibarıyla da, üzerinde insanların yaşamakta olduğu şu yeryüzünü
içine aldığı gibi; âhiret yurdunu da ihtiva etmektedir. Yine âlemleri kucaklarcasına
şu görünen kâinata şâmil olduğu gibi, her türlü gerçeklerini Allah’tan
başka kimsenin bilmediği “gayb” âlemini de kapsamaktadır. O gayb
âlemi, ölüm ânı ile başlayıp âhiret hayatıyla son bulur. Mâhiyet itibarıyla
hayat, dünya hayatındaki şu bilinen yaşayışı kapsadığı gibi, ikinci hayat dediğimiz
âhiret yaşayışını da içine almaktadır.
İşte Kıyâmete ve âhiret gününe iman etmek, böylesine zamanın sonsuz
mesafesini, mekânın hudutsuz ufuklarını, hayat ve âlemlerin bitmeyen
derinliklerini ve yüceliklerini ifade etmektedir. Bu inanç, kesinlikle kişinin
dünya görüşünü değiştiren ve davranışlarını etkileyen bir inançtır. Her
asırda olduğu gibi günümüzde de en önemli hususlardan biri, âhiret gününe
iman etmek konusudur. Bunun içindir ki, Kur’an, tevhid inancıyla beraber
bu inanç üzerinde ısrarla durmuş, Hz. Peygamber de pek çok sözleriyle
bu inancın önemini belirtmiştir. Her konuda hakkı bildiren Allah, hak olan
âhiret konusunda da önemle duruyor. Eğer insan yaptıklarından sorumlu
• 139 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
olmasaydı, o zaman iyilik ve kötülüğün farkı ortadan kalkmış olur, insan
yaşayışı tamamen maksatsız ve gayesiz hale gelir, her iş neticesiz kalırdı.
Oysa insan, maksatsız ve gâyesiz olarak yaratılmamıştır. Her insan, kendi
iradesiyle yaptıklarının karşılığını görmeyecek olsaydı, o zaman iyilik ve
kötülük aynı şey olur, günah ve sevâbın anlamı kalmazdı.
İnsanlar, bu dünya hayatında da az çok yaptıklarının karşılığını görürler.
Bununla beraber şunu da unutmamalıdır ki, pek çok zâlim günahkârlar,
kötülük yapan insanlar, bu dünyada rahat yaşarlar da, birçok iyi insan
musibetlere mâruz kalır. Çünkü bu dünya, yapılan işlerin asıl karşılığının
görüleceği yer değildir. İşte tüm işlerin karşılığının verileceği ve rabbânî
adâletin tecellî edeceği an din günüdür. 397
Allah’ın kâinat için koyduğu bazı kanunlar vardır. Adına Sünnetullah
dediğimiz bu tabiat kanunlarından biri “cezâ=karşılık kanunu”dur. Yapılan
hiçbir hareket karşılıksız değildir. Ateş yakar, ekilen tohum biter, olgunlaşan
meyve yere düşer... Yani kâinatta neyi düşünsek, nereye göz atsak,
Allah’ın koymuş olduğu bu “karşılık kanunu”nu görürüz. Atasözlerinde de
“eden bulur”, “eşen düşer”, “her koyun kendi bacağından asılır”, “ne ekersen
onu biçersin” gibi ifadeler, karşılık kanunu için örneklerdir.
Karşılık kanunu, en büyük adâlettir. Çünkü insan, daha önceden bildiği
esaslara uyup uymamanın neye mal olduğunu bilmekte, seçimini hür
irâdesiyle ona göre yapma imkânına sahip olmaktadır. Bu İlâhî kanuna
göre, herkes amellerinin karşılığını görecek, hiç kimse başkasının günahını
çekmeyecektir.398 Bununla birlikte, ister hayır, ister şer olsun, yapılan en
küçük iş karşılıksız kalmayacaktır.399 Bu da insanın, bahane bulma duygusunu
yok edecek; “kendim ettim, kendim buldum” şeklinde bir neticeye
varmasına yol açacaktır. Kâinatta her şeyin bir karşılığı olduğu gibi, yapılan
hiçbir kötülük, kimsenin yanına kâr kalmayacaktır. Hal böyle iken, bütün
karşılıkların görülebilmesi için, dünya hayatı elbette kâfi değildir. O zaman
şöyle bir durumla karşı karşıya kalırız: Bir tarafta karşılık kanunu, diğer
tarafta dünya hayatının buna kâfi gelmeyişi. Burada, “imtihan edilme” söz
konusudur. Bu açıdan bakıldığında “karşılık kanunu”, âhirete inanmanın
zarûretini de ortaya koyar. Yani her şeyin bir karşılığı olacağına göre, dünya
397 Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, s. 61
398 6/En'âm, 164; 17/İsrâ, 15; 53/Necm, 38
399 99/Zilzâl, 7-8
• 140 •
Ahmed Kalkan
hayatının da bu karşılıklar için kâfi gelmediğine göre, mutlaka bir karşılık
zamanı olmalıdır. İşte Fâtiha’da Allah bu “karşılık günü = din günü”nün tek
sahibi olduğunu belirtmektedir.
Burada “din”, yapılan bir işin, kendi cinsinden karşılığı manasını ifade
eder. Bu karşılık kanunu sebebiyle, dünyada da hesaba çeken Allah’tır;
âhirette de hesaba çeken Allah’tır. Allah, karşılıkları imhal eder, ama ihmal
etmez. (Karşılığını erteleyebilir, istediği vakitte verir; ama ihmal etmez.)
Allah’ın bu “karşılık kanunu”, bütün ilmî disiplinlerce kabul edilmektedir.
Burada problem, işin İlâhî boyutunun göz ardı edilmesidir. 400
Dünya, âhiretin habercisi, âhiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan adlı bu
ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür sonsuz yolculuğunu.
Çünkü ölüm, bir başka hayatın besmelesidir. Nübüvvet, insanlığın
geçmişinin; âhiret ise geleceğinin tarihidir. Kur’an da, bu tarihin akacağı
yatağın İlâhî projesi. İnsan, bu projeye bakarak tarihi değiştiriyor ve tarihi
tarihe bu projeyle taşıyor.
Âhiret olmasaydı, insan insan olamazdı. İnsana irâde verildiği gün âhiret
de verildi. Eğer seçiminin ödül ve cezâsını görmeyecekse yaratıklar arasındaki
bunca ayrıcalığın gerekçesi ne ola ki? İşte bu nedenle âhiret, seçme
hürriyetinin, irâde ve şuurun doğal sonucudur. İnsanın seçiminin Allah
tarafından kaale alındığının, değerlendirildiğinin bir delilidir. İnsanı yaratan,
onu yeryüzüne halife seçip irâde veren ve kendi ruhundan ruh üfleyen
Allah’ın, en güzel kıvamda yarattığı kulunun istikbâliyle ilgilenmediğini
düşünmek abes olacaktır. Boşuna mı yaratıldı şu muazzam makine ve yaratılanların
en muhteşemi olan insan? Boş yere, abes bir iş olarak mı yaratıldı
evren ve içindekiler? Cennet niçin yaratıldı? Cehennem lüzumsuz mu?
Âhiret, Allah’ın “vaad” ve “vaîd”inin, yani ödül ve cezâsının bir gereğidir.
Suyu getirenle testiyi kıranı mahlûk bile bir tutmazken Hâlık’ın bir
tutması O’nun mutlak adâletine nasıl sığar? Eğer “şunu yaparsan ödüllendirilir,
bunu yaparsan cezâlandırılırsın” deniliyorsa elbette sonuçta “iyi”
olanla “kötü” olanın ayrılıp, yapana ödülü, yapmayana cezâsı verilecektir.
Bu nedenle âhiret, adâlet-i İlâhînin kaçınılmaz sonucudur. Âhirete inanmamak
adâlete inanmamak, adâleti istememek demektir.
400 A. Özbek, Kur'an'da Tevhid Eğitimi, 26
• 141 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Âhirete iman, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik bir illete
dönüşmesini engeller. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna inanan, kendisini
koyvermez. Onun için, ölüm bir bitiş değil; bir intikaldir. Bu nedenle
âhirete iman eden kâmil bir mü’min, hayatta bir kez ölür. Âhirete inanmayan
kâfirse her ölümü hatırlayışta ölür. Bu nedenle âhireti inkâr edenler,
mümkün olduğunca ölümü hatırlamak istemezler. Kendilerine ölümün
hatırlatılmasından rahatsız olurlar ve beklenenden daha fazla tepki gösterirler.
Bir de müslümanların ölümü güler yüzle karşıladıklarını, onunla sık
sık selâmlaştıklarını düşünelim. İslâm medeniyetinde mezarlar şehirlerin
ortasına yapılırdı. İslâm, insanların ölümü sık hatırlamaları için mezar ziyaretini
Nebi’nin diliyle özendirmişti. 401
Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem istikbâline (âhirete)
götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır. Bu nedenle mü’min, her
ânında üç zamanı birden yaşayan insandır. Bu, ona süreklilik ve sorumluluk
duygusu verir. Kur’an’daki Kıyâmet, cennet, cehennem, mahşer, mîzan
ve sorgu sahneleri, mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek
için istikbâline açılan birer penceredir.
“Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibârettir.” 402 Oyuncaktan hoşlanan
çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına
verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler,
çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
Kıyâmet ve hesap günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür ve bizi
oraya hazırlar. Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek şehâdet
rabıtası yapmalıyız. Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece âhiret azığı değil;
dünyada kaybettiğimiz izzeti, insanlık onurumuzu da kazandıracak ve
ölüm korkusunu yenen, ölümle sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak
bu sayede haklarımızı söke söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini
öğrenir ve canlı şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahudi, teknik
imkâna sahip milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu
sürdüren çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır. Ölümden korkan
gayr-ı müslim, en çok ölümden korkmayanlardan korkar. Müslümanın
müslümanca yaşayamadığı her ortamda müslümanca ölme imkânı her an
vardır. Her asırda olduğu gibi, günümüzde de birkısım insanın, Kıyâmet
401 M. İslâmoğlu, İman Risalesi, 285
402 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
• 142 •
Ahmed Kalkan
gününe iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi uzak bir ihtimal
görmeleridir. İnanmayanların görüşüne göre hayat, sebepsiz, hedefsiz
ve gayesiz bir hareketten ibârettir.
Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir hedef ve hedefin gerisinde
de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde bu dünyaya getirilir, yine aynı
şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, cezâ ve hesap gününe döndürülmüş
olur. Dünya hayatı da, her insan için bir imtihandır. İnsanların bütün bu
gerçekleri bilip, bunların gerisinde kudret ve hikmet sahibi yüce Yaratıcı’yı
düşünmesi gerekir. İşte bu bilgi ve düşünce insanı âhiret inancına götürür.
İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine erişeceği
bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve durmaksızın ilerler. Ne
geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin feryadına bakar. Korkanların
korkusu, sevenlerin de sevgisi bunu önleyemez.
Hayatı sadece dünya hayatından ibâret görmek, çok ilkel bir düşüncedir.
Kur’an, düşüncesi gelişmemiş bu tür kişilerin sözlerini ve durumlarını
şöyle dile getirir: “Onlar derler ki: ‘Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat
yok! Tekrar dirilecek değiliz.” 403
İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek, ondan
her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar için iyilik ve
adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen emek ve uğraşıların hepsi,
âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek
gönülden bu güne inananların yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve
bozgunculuklara göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraber- kendilerini,
câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu, Allah’a ve âhiret
gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının zayıf oluşundandır.
Her asırda, âhireti inkâr edenler veya bu güne, inanılması gerektiği şekilde
inanmamış olanlar, devamlı günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin
çıkmasından korkanlar ve her şeye kadir Yaratıcının huzurunda hesap
vermek istemeyenlerdir. İşte bunun için de öldükten sonra dirilmeyi ve
âhireti hayal zannederler.
403 6/En'âm, 29
• 143 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Âhiret gününe, Kıyâmete inanmak ve bu inancın gereğini yapmak,
kötülüğe koşan her nefis için bir gem, günahı seven her insan için de bir
engeldir. Bütün insanlığa hitap eden Kur’an, bu günün olmasını imkânsız
görenlere en kesin ve doğru cevabı verir: “İnsan, kendini bir nutfeden nasıl
yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi.”404 İnsanın yaratılışındaki
hayret verici durumlar, organlarının yapısındaki çeşitli özellikler,
onun tekrar diriltilmesinden çok daha önemli ve dikkat çekicidir. Allah’ın
sanat ve kudretindeki bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler,
öldükten sonra dirilmeyi artık nasıl inkâr edebilirler? Ne yazık ki ünsiyet
etmediği her şeyi inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer o yılanı yüzüstü
ve hem de sür’atle yürür görmese, ayaklardan başka şey üzerinde yürümeyi
kabul etmezdi. Hatta insan, dünyayı görmeden, dünyadaki acayip haller
ona anlatılsa, onları bile çoktan inkâra kalkardı. Şu halde, din gününü
yakînen tasdik etmemek, bu kavramı anlamaktaki noksanlıktan ileri gelmektedir.
Görünmediğinden dolayı, din gününe inanmayanlar, ilim adına
cehâlet gösterenlerdir. “Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır,
düşünmüyor musunuz?” 405
Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya kulluk/
ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında oyuna dalan, gülüp
eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne kadar olabilir? Gençler, üniversite
imtihanına verdikleri önemi, esas sınava, büyük imtihana verseler,
din günü bilinci nasıl hayata yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri
için hazırlayıp biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler,
örnek müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan
korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü
Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 406
Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı yerde Kıyâmet ve âhiret
günü bilinci yeterince yok demektir. Ana vatanımız, baba diyarımız cennet
olduğuna göre, biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı karşılamak için bu
diyarda gurbete çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki
görevimizi ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak ne
kadar mantıklılıktır?
404 36/Yâsin, 77
405 6/En’âm, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 65
406 59/Haşr, 18
• 144 •
Ahmed Kalkan
Ne mutlu, Kıyâmet ve ahret bilincine sahip, ölüme ve ölüm ötesi hesaba
hazır olan ve ölümden korkmayan, ölümle dostluk kurabilen canlı şehidlere!
-19. Âyet -
ذَ إِلَ رَبِّهِ سَِبيلا · نْ شَاءَ ا تَّ خَ ä إِنَّ هَذِهِ تذْكِرَةٌ فَ َ
“Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine doğru bir yol alır.”
(19. âyet)
Şüphesiz ki Kıyâmet gününü, onun dehşetini ve Allah’ın orada kâfirlere
nasıl azab edeceğini beyan eden bu âyetler, insanlar için bir ibret ve öğüttür.
Unutan gafillerden kim, zamanı geçmeden bu öğütten faydalanmak istiyorsa
iman ve itaat ederek Allah’a götüren yola, İslâm dinine girsin. Sebepler
kolaylaştırılmış, yollar emre hazır hale getirilmiştir.
Bu âyette, gerek vahiy yoluyla insana gönderilen (tenzilî), gerekse Allah’ın
yaratmasıyla meydana gelen (tekvinî) âyetlerin, öğüt ve uyarı içeren
bir duyuru oldukları belirtilir. Bu ayette yer alan tezkire sözcüğü, öğüt, uyarı
ve nasihat içeren duyuru anlamına gelir.
Bu mesajı alan insan, o günün dehşetinden korunmak ve ebedi saadete
ermek için artık Rabb’ine varan bir yol tutmalıdır. Yani insan, imanla ibadeti
(ameli) bütünleştirip dinin hayata akışını sağlamalı, nefsini kötülüklerden
arındırıp İslâmî kişiliğini diri tutmalıdır. Hemen belirtelim ki, doğru
tercih yapıp vahyi hayatında aktif biçimde uygulayan insan, Rabb’ine varan
bir yol tutmuş olur. Zaten bütün yollar, sonunda Allah’a varır. Bu âyet insana,
doğruyu ve yanlışı seçmede serbest olduğu, bu yüzden irâdesini kullanma
biçiminden sorumlu tutulacağı mesajını da verir. Şu halde her şey,
insanın irâdesini iyi veya kötü yönde kullanmasına bağlıdır. Çünkü insan,
eğilimlerine hâkim olabilecek irâde ve güce sahiptir.407
407 Fahreddin Yıldız, Tefsir Notları
• 145 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Müfessirler şöyle der: “Bundan
maksat, âhiret için bir sermaye olarak kalsın diye imana, Allah’a itaate ve
sâlih amel işlemeye teşvik ve özendirmedir.”408
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte (bu hatırlatmaları, bu
uyarıları kapsayan) âyetler bir tezkire yani bir öğüt ve nasihat mânâsı taşıyan
bir duyurudur. Artık dileyen Rabbine bir yol tutar. O günün şiddet ve
dehşetinden korunmak ve Rabbine esenlik içinde ermek için iman, itaat ve
güzel amelle Allah’a yaklaşmaya çalışır.”409
-20. Âyet -
مَعَكَ ç ي اللَّيْلِ وَِنصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَاِئفَةٌ مِنْ اَّلذِي نَ
é مِنْ ثُلُ ثَ É إِنَّ رَبَّكَ يعْلَُ أََّنكَ تقُومُ أَدْ نَ
صُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُْ فَاقْرَءُوا مَا تيَسََّ مِنْ · ارَ عَلَِ أَنْ لنْ تُ ْ ¯ وَالَّلُ يقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّ َ
رْضِ يبْتَغُونَ مِنْ
أَْ ا ل° بُونَ فِ ي ë وَآخَرُونَ ي ضْ ِ ì اْلقُرْآنِ عَلَِ أَنْ سَيَكُونُ مِنْكُْ مَرْ ضَ
سَِبيلِ الَّلِ فَاقْرَءُوا مَا تيَسََّ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَةَ ° فَضْلِ الَّلِ وَآخَرُونَ يقَاِتلُونَ فِ ي
دُوهُ عِنْدَ · تَ جِ ³ نْفُسِكُْ مِنْ خَيْ ٍ
أَِوَآُتوا الزَّكَةَ وَأَقْرِضُوا الَّلَ قَرْضًا حَسَنًاوَمَا تقَدِّمُوا ل
 ا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا الَّلَ إِنَّ الَّلَ غَفُورٌ رَحِي ٌ ³ الَّلِ هُوَ خَيْ ً
نَِّ : şüphesiz رَبَّكَ : Rabbin يعْلَُ : bilir أنَكََّ تقَُومُ : senin kalktığını É : أَدْ نَ
biraz eksiğinde ي
é مِنْ ثُلُ ثَ : üçte ikisinden يْلِ اللَّ : gecenin وَِنصْفَهُ : yarısında
وَثُلُثَهُ : ve üçte birinde وَطَاِئفَةٌ : ve bir topluluğun مَعَكَ ç : مِنْ اَّلذِي نَ
yanındakilerden وَالَّلُ : şüphesiz Allah يقَدِّرُ :ُ takdir eder اللَّيْلَ : geceyi ارَ ¯ وَالنَّ َ
: ve gündüzü عَلَِ : bildi (de) صُوهُ · أَنْ لنْ تُ ْ : sizin bunu sayamayacağınızı
فَتَابَ عَلَيْكُْ : tevbenizi kabul etti فاَقرَْءُوا : (şu halde) okuyun مَا تيَسََّ : kolay
geleni مِنْ اْلقُرْآنِ : Kur’an’dan عَلَِ : Allah bilir أَنْ سَيَكُونُ : olacağını : مِنْكُْ
sizden ì مَرْ ضَ : hastalananlar وَآخَرُونَ : diğer bir kısmının da بُونَ ë : يَ ض ِْ
dolaşacaklarını رْضِ
أَْ ا ل°فِ ي : yeryüzünde يَبْتَغُونَ : aramak için : مِنْ فَضْلِ الَّلِ
408 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/108.
409 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/404.
• 146 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın lutfundan وَآخَرُونَ : başka bir kısmının da يُقَاتِلوُنَ : çarpışacaklarını
سَِبيل الَّلِ °فِ ي : yolunda Allah فاَقرَْءُوا : öyleyse okuyun مَا تيَسََّ : kolay geleni
مِنْهُ : ondan وَأقَِيمُوا : dosdoğru kılın الصَّلَةَ : namazı وَآتوُا : verin : الزَّكَةَ
zekâtı وَأقَرِْضُوا : ve borç verin الَّلَ : Allah’a قَرْضًا : bir borç حَسَنًا : güzel وَمَا
تقَُدِّمُوا : önceden takdim ettiğiniz şeyleri نْفُسِكُْ
أَِل : kendi nefisleriniz için
³ مِنْ خَيْ ٍ : hayır olarak جِدُوه ·تَ : bulursunuz عِنْدَ الَّلِ : katında Allah ا³ : هُوَ خَيْ ً
daha hayırlı وَأَعْظَمَ : ve daha büyük أَجْرًا : bir karşılık olarak : وَاسْتَغْفِرُوا
bağışlanma dileyin الَّلَ : Allah’tan إِنَّ الَّلَ Allah : şüphesiz غَفُورٌ : Ğafûr’dur
 رَحِي ٌ : Rahim’dir
“Şüphesiz Rabbin, senin ve yanındakilerden bir topluluğun gecenin üçte
ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir. Şüphesiz
geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi de
tevbenizi kabul etti. Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun. Allah sizden
hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lutfundan aramak için
yeryüzünde dolaşacaklarını, başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını
bilir. Öyleyse ondan kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın,
zekâtı verin ve Allah’a güzel bir sûrette borç verin. Kendi nefisleriniz için önceden
hayır olarak takdim ettiğiniz şeyleri, daha hayırlı ve daha büyük bir
karşılık olarak Allah katında bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz
Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (73/Müzzemmil, 20)
İlk âyetlerde gece namazına kalkılması ve bunun belli bir vakit içinde
edâ edilmesi emredilmişti. Uygulamada hem gece namaza kalkma hem
de istenen vakti
tespit etme hususunda zorluk ortaya çıkınca yükümlülük
hafifletilmiş veya maksadın
kesin olarak vakte riâyet etmek ve mutlaka kılmak
olmadığı, emrin teşvik ve tavsiye mahiyetinde olduğu açıklanmıştır.
Gece namazının başlangıçta hem Hz. Peygamber’e hem de ümmete farz
kılındığını, daha sonra halkın zorlandığı ortaya çıkınca onlar için nâfile,
Hz. Peygamber için farz haline getirildiği görüşünde olanlar da vardır. 410
Müfessirler “Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyunuz” mealindeki
bölümü
iki türlü yorumlamışlardır:
410 Şevkânî, V, 371-372
• 147 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
a) Geceleri kolayınıza gelen miktarda teheccüd namazı kılınız;
b) Gece namazında Kur’an’dan kolayınıza gelen miktarda okuyunuz.
411
Birinci yoruma göre mü’minler geceleyin belli bir vakte bağlı kalmadan ve
farz olmaksızın kalkıp kolaylarına
geldiği miktarda nâfile namaz kılarlar;
ikinci yoruma göre ise gece kalkıp
kıldıkları namazda Kur’an’dan kolaylarına
gelen miktarda ve kolay gelen âyetleri
okurlar. Bununla birlikte bu
cümleyi, namazla alâkası olmaksızın, “Sadece Kur’an’dan kolayınıza gelen
miktarı okuyunuz” şeklinde yorumlamak da mümkündür.
412
Âyetin bundan sonraki bölümünden anlaşıldığına göre hastalıktan, geçim
temini
için veya başka maksatlarla yapılan yolculuklardan; Allah yolunda
cihadda bulunmak gibi mâzeretlerden dolayı Allah Teâlâ kullarına
kolaylık lutfetmiş, yani mü’minlerin gece kalkıp kolaylarına geldiği miktarda
namaz kılmaları farz değil mendup olmuştur.
Âyetin son bölümünde ise Yüce Allah mü’minlere, namazlarını usûl ve
âdâbına
uygun olarak kılmalarını, zekâtlarını vermelerini, Allah rızâsı için
hayır yapmalarını, iyilikte bulunmalarını, fakirlere karşı şefkat ve merhametle
davranıp onlara
yardım etmelerini buyurmakta, dünyada bu tür iyi
işler yapanların âhirette Allah
katından bu yaptıklarının karşılığını kat kat
alacaklarını haber vermektedir. Müfessirler genellikle burada geçen “Namazınızı
kılın, zekâtı verin” cümlesindeki
namazı beş vakit namaz, zekâtı da
farz olan zekât olarak yorumlamışlarsa da sûrenin tamamının Mekke döneminde
inen ilk sûrelerden olduğunu dikkate alırsak bu yoruma katılmak
mümkün değildir. Çünkü beş vakit namaz ve belirli kurallara bağlanmış
haliyle zekât vecibesi yıllar sonra farz kılınmıştır. Buna göre âyette, İslâm’ın
beş temel erkânından ikisini teşkil eden namaz ve zekât ibâdetlerine ilişkin
yükümlülük bilincini oluşturmanın ve bunların ilk uygulamalarını başlatmanın
amaçlandığı söylenebilir. Kullar dünya hayatında ne kadar dikkat
ederlerse etsinler
hatadan kurtulamayacakları için sûrenin son cümlesinde
Allah’tan bağış istemeleri
emredilmiştir. 413
İbadette Denge ve Dinde Kolaylık İlkesi
411 bk. Şevkânî, V, 371-372; İbn Âşûr, XXIX, 283-284
412 bk. Ebû Bekir İbnu'l-Arabî, IV, 1881
413 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr.
Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, V/412-413.
• 148 •
Ahmed Kalkan
Bu âyet, Peygamber’in (s.a.s.) ve onunla beraber olan ilk nesil Müslümanlarının
ibâdet yaşantılarından bir kesit sunmakta; ibâdette denge ve
dinde kolaylık ilkelerine yer vermektedir.
Bu âyetin, sûrenin ilk bölümünü oluşturan âyetlerden sonra indiği kesindir,
ancak ne kadar sonra indiği konusunda farklı görüşler vardır. Hz.
Âişe ve İbn Abbas’tan gelen bir rivâyete göre, Müzzemmil sûresinin son
âyeti, aynı sûrenin ilk âyetlerinden, yaklaşık bir yıl sonra nazil olmuştur.
Said b.Cübeyr’den gelen bir rivâyete göre ise, bu âyet, sûrenin ilk bölümünü
oluşturan âyetlerden on sene sonra inmiştir. Bu rivâyetlere göre, Müzzemmil
sûresi’nin 20’inci âyeti, Mekke Dönemi’nde nazil olan âyetlerdendir.
Bir başka görüşe göre de bu âyet, sûrenin ilk kısmını oluşturan âyetlerden
yıllar sonra Medine’de inmiş, sûrenin başındaki konu ile ilgili olduğu
için Medine’de indiği halde bu sûrenin sonuna konmuştur. Çünkü bu âyette
Allah yolunda savaştan söz edilir. Allah yolunda savaş, ilk kez Medine Dönemi’nde
farz kılınmıştır. Bu da, âyetin Medine Devri’nde indiğini gösterir.
Ancak bu yaklaşım, pek ikna edici değildir. Allah yolunda savaş, ilk kez
Medine Dönemi’nde farz kılınmış olsa da, açıklamasını yaptığımız bu âyet,
Allah yolunda savaşı değil savaşacak olanları gelecek zaman kipi (se-yekûnu)
kullanarak ifade etmiştir. Bu durumda âyet, gelecekte olacakların bir
öngörüsü olarak değerlendirilebilir ve sûrenin de tamamıyla Mekke Dönemi’ne
ait olduğu söylenebilir. Nitekim bu konuda İbn Abbas’ın şöyle dediği
rivâyet edilir: Müzzemmil sûresi’nin başında yer alan kıyam (geceleyin ibâdet
için kalkma) emri, mü’minlere çok zor geliyordu. Sonra Allah merhamet
buyurdu da bu emir hafifletildi. Allah’a hamd olsun ki o, daraltmadı (zorlaştırmadı),
tam aksine genişletti (kolaylaştırdı.) Sûrenin öncesi ile sonu arasında
yaklaşık bir sene kadar süre geçti. İbn Abbas’ın bu açıklaması, hem tarihî
bilgilere hem de İlâhî hikmete daha uygun düşmektir. Çünkü Peygamber
(s.a.s.) ve ashâbı, sûrenin ilk âyetlerinde yer alan emre uyarak gecenin büyük
bir kısmını, Kur’an okumak ve namaz kılmak için uyanık geçirmeye
çalışıyor, geceleri pek az uyuyor, seherlerde Allah’tan bağışlanma istiyorlardı.
Ancak günler ilerledikçe, Müslümanların işleri ve görevleri çoğaldı. İşler
yoğunlaşınca da artık eskisi gibi gecenin çoğunu ibâdetle geçirmek güçleşti.
İşte bu yüzden Yüce Allah, gece kalkıp ibâdet etmeyi hafifletmiş ve ibâdette
her türlü aşırılıktan uzak durulması gerektiğini belirtmiştir.
• 149 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Âyetin beyanından anlaşıldığına göre, önceleri gece ibâdeti, Peygamber’e
(s.a.s.) ve mü’minlerden bir kısmına hem tatlı geliyor hem de bu ibâdet
onlara zevk ve huzur veriyordu. Bu yüzden onlar, geceleyin kalkıp onun
üçte ikisini, yarısını veya üçte birini namaz kılmak ve Kur’an okumak için
uyanık geçiriyorlardı. Ancak mü’minlerin hepsi, gece kalkıp uzun süre
ibâdet etmiyor veya buna güç yetiremiyorlardı. Her şeyi her yönüyle bilen
Yüce Allah, ileriye doğru insanların hepsinin geceleyin kalkıp uzun süre
ibâdet edemeyeceklerini, onu ifa ve ihya etmeye güç yetiremeyeceklerini
de çok iyi bildiği için gece ibâdetini hafifletmiş, bundan böyle belli bir vakit
gözetmeden gecenin herhangi bir ânında kalkıp Kur’an’dan kolay gelenin
okunmasını, ibâdette aşırılığa kaçılmamasını istemiştir. Görüldüğü gibi bu
âyetle, gece kalkıp Kur’an okumak veya namaz kılmak büsbütün kaldırılmıyor,
fakat insandan, kıraat ve ibâdet niteliği taşımak şartıyla ne miktar
kolayına gelirse onu yapması isteniyor. Şu halde geceleyin kalkıp Kur’an
okumak ve namaz kılmak isteyen kimse kalkıp bunları yapabilir; ancak kıraatı
ve ibâdeti, öncesi gibi uzun tutmak şart değildir.
Bu âyette yer alan ve lafzen onu sayamazsınız anlamına gelen len-tuhsûhu
ibâresi, iki şekilde mânâlandırılabilir:
Bu ibârenin sonundaki zamir, daha önce geçen takdir kelimesinin yerini
tutabilir ve bu durumda ibâre şu anlama gelir: “Siz, gecenin saatlerini
bütün parçalarıyla eşit ve tam olarak sayacak şekilde takdir edemezsiniz.”
İbârenin sonundaki zamir, gece ibâdeti’nin yerini tutan bir zamir olarak
da kabul edilebilir. Bu durumda anılan ibâre, ileride bu gece ibâdetini hepiniz
tam olarak ifaya güç yetiremezsiniz anlamına gelir. Demek ki sûrenin
başında yer alan geceleyin kalk buyruğu, önceleri hazırlık mâhiyetinde özel
bir emir olarak verilmiş, o hazırlık süreci tamamlanınca bu emir hafifletilip
herkesin yapabileceği şekilde teşrî kılınmış ve genelleştirilmiştir. Artık
isteyen herkes, geceleyin kalkıp Kur’an’dan kolayca okuyabileceği kadar
okur, namazdan da kolayına geldiği kadar kılar. Allah’ın, ibâdette güçlüğü
kaldırıp kolaylık murat etmesi, O’nun insanlara karşı ne kadar lütufkâr ve
merhametli olduğunu gösterir.
Allah’ın, kullarına bağışla yöneldiğini belirtmek için, âyette, sizi affetti
anlamına gelen fe-tâbe aleykum ibâresi kullanılmıştır. Bu ibâredeki tâbe
sözcüğü, hatadan dönmek, pişman olmak ve affetmek gibi anlamlar taşıyan
• 150 •
Ahmed Kalkan
tvb kökünün türemiş şeklidir. Aynı kökten gelen tevbe sözcüğü ise, “insanın
günah ve hatasını terk edip Allah’a dönmesini, Allah’ın da kendisinden af
dileyen kuluna bağışla yönelmesini” ifade eder. Günahlardan kurtulma ve
bağışlanma yolu olan tevbe, başlı başına bir ibâdet şeklidir. İnsan, dünya
hayatında var olduğu sürece her an tevbe edebilir. Ancak insan için ömrün
süresi meçhul olduğundan o hiç beklenmedik bir anda sona erebilir.
Öyleyse insan, ölümün eşiğinde olduğunu unutmadan işlediği günahlardan
bir an önce tevbe etmelidir. Asıl felâket, insanın kendine tanınmış olan
imkânlardan yararlanmamasıdır. Tevbe, insana Allah tarafından sunulan
bir umut oluğu, kurtulma ve bağışlanma yoludur. Bunun için insan, umutsuzluğa
düşmeden geçmişi imkân nisbetinde onarıp daha iyi bir gelecek
kurma çabası içinde olmalıdır.
Âyette, gece kalkıp Kur’an okumak istenmektedir. Âyetin devamında
namaz kılmaktan ayrıca söz edildiğine göre, buradaki emrin sadece Kur’an
okumaya ait olması daha uygun düşmektedir. Ancak, hem kıraetin hakiki
mânâsı muhâfaza edilerek hem de namaz manası gözetilerek bu ibâreyi,
namazda veya namaz hâricinde Kur’an’dan kolayca okuyabileceğiniz kadarını
okuyun şeklinde anlamak ve mânâlandırmak da mümkündür.
Bu âyette, gece ibâdetinin hafifletiliş nedenine açıklık getirilmekte; hastalık,
meşru işlerle meşgul olmak ve Allah yolunda savaşmak gibi nedenlerle
şartların değişebileceği, buna bağlı olarak da bazı hükümlerde değişikliğe
gidilebileceği mesajı verilmektedir.
Allah, zorluğu değil, kolaylığı diler; insana gücünün üstünde bir şey
teklif etmez. İslâm’da bir işin vazife olması, insanın o işi yapmaya güç yetirebilmesine
bağlıdır. Bu yüzden İslâmî hükümler, mâkul ve âdildir; Kur’an
da emirlerine bunun için kolaylık atfetmektedir. “…Allah size kolaylık diler,
sizin için zorluk istemez.” 414 Peygamberimiz de şöyle buyurur: “Din kolaylıktır.”
415; “Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.”416; “Müjdeleyin, nefret
ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 417
414 2/Bakara, 185
415 Buhârî, İman 30; Nesâî, İman 28
416 Ahmed bin Hanbel, III/479
417 Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71
• 151 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Şu halde dini, insanların nefret ettiği, ibâdeti de fıtratın kabul etmediği
bir duruma sokmamak gerekir. Çünkü Allah’ın irâdesi, dinin insan hayatında
aslî şekliyle ve kolayca uygulanır biçimde yer almasıdır. İslâm’ı, insan
ve hayat gerçeğiyle çelişen bir kurum haline getirmek, İlâhî irâdeye ters düşeceğinden
sonuç hüsran olacaktır. “Dinle yarışa giren her insan, mutlaka
yere serilir.”418; “Heleke’l-mütenattıûn -Taşkınlar/aşırı gidenler helâk oldu.-”
Bunu Rasûlullah üç defa söyledi. 419
Kolaylık, İslâm’ın en önemli ilkelerinden biridir. Peygamber (s.a.s.),
bu ilkeyi: “Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan ) bu dini
zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun
bir biçimde uygulayın.”420 sözüyle dile getirmiş; o, sözleriyle daima kolaylığı
tavsiye etmiş, uygulamaları ile de bizzat kolay olanı yapmıştır. Hz. Âişe
(r.a.) şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay, biri daha zor iki seçenekle
karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.”421 Çünkü zor iş, daha
çok ihmale uğrar.
Allah Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min
kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı
dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötülük ve fahşâdan
uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışacak, lüzumunda sabır
yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın
zorlukları yenilecek, âhiret saâdetindeki güzellik, kolaylık ve saâdetlere
erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî
yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet,
hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir.
Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu
şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder,
insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip
onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak ister.
Mü’min şeytana ve hevâsına kanmayacak, imtihanını kazanma gayreti
içinde Allah’a kul olmanın, başka tüm kulluklardan daha kolay ve daha
güzel olduğunu unutmayacaktır. İslâm’ın hükümleri ne zordur, ne de çok
418 Buhârî, İman 69
419 Müslim, İlim 7
420 Buhârî, İman 29
421 Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78
• 152 •
Ahmed Kalkan
basit. Müslüman da en küçük görevi zor kabul edip kaçan basitlikte ve
tembellikte bir insan değildir. “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Devin
yükü ağırdır, ama kaldıramayacağı kadar değildir. Dev için o yük kolay bir
yüktür, ama seviyesi küçük olanlar için o yük, kaldırılamayacak kadar zor
kabul edilebilir; bu konudaki problem, eşyanın içyüzüne vâkıf olamayan,
kandırılıp yönlendirilebilen âciz alıcılarla bakmakta, yani serabı su, suyu
da serap zannetmektedir. Mü’min, Allah’ın nûruyla bakar, kalp ve iman
gözünü devreden çıkartmaz. Bilir ki, kâfirler, bakmasını bilmeyen bakar
körlerdir. “...Onların gözleri var, fakat onlarla görmezler, onlar gâfillerin ta
kendileridir.”422; “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler
kör olur.” 423
Allah, hiç kimseyi, yapması mümkün olmayan bir şeyden sorumlu tutmaz.
424 Bununla birlikte, kişinin neyi yapıp neyi yapamayacağına kendisi
karar veremeyeceği de açıkça anlaşılmalıdır. Belirli bir kimsenin, neyi yapabilip
neyi yapamayacağına karar verecek olan Allah’tır. Aynı şekilde, bir
şeyin kolay veya zor olduğuna hükmetmek; şeytanın ve insan hevâsının/
nefsinin kararına bırakılmamalıdır. Allah bizim için zorluk dilemediği, kolaylık
istediği için,425 Allah’ın bize emrettiği tüm hükümler kolaydır. Ama
nasıl birçok zorluğu ve çirkinliği bulunan haramları şeytan süslediği,426 kolay
ve güzel gösterdiği gibi; Allah’a ibâdet ve itaati de zor göstermeye çalışır.
Müslümanca yaşamak, ibâdet ve tâatle Allah’a teslim olup O’na yönelmek,
aslında hayatı kolaylaştırmaktır. Fakat insan şeytanla ve günahlarla
imtihan edildiğinden nefsi/hevâsı ona ibâdetleri ve İslâmî hayatı zor gibi
gösterir. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur: “Dünya hayatında onlara sadece
bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha meşakkatlidir/şiddetli ve zordur.
Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.” 427
Dindeki kolaylığın ölçüsü, Allah’ın hudûdudur. Allah’ın göstermediği
kolaylıkları Allah adına, din adına göstermek dini tahrîf etmeye kalkmaktır.
Sözgelimi, halka kolay cennet vaadleri yapılmakta, bol keseden sevap
dağıtılmaktadır. Meselâ, şuna benzer ifâdeler çok duyulmuş ve yazılmıştır:
422 7/A’râf, 179
423 22/Hacc, 46
424 2/Bakara, 286
425 2/Bakara, 185
426 6/En’âm, 43
427 13/Ra'd, 34
• 153 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
“Filan kandil gecesinde şu şekilde, şu rekâtta nâfile namaz bir yıl boyunca
bütün günahların silinmesine sebep olur.” (Hâbuki, Peygamber sünnetinde
ne kandil gecesi kutlamak, ne de anlatılan rekât ve şekilde namaz vardır,
ne de bol keseden vaatler.) “Namaz kılmayan bir erkek, başını örtmeyen
bir kadın, bu davranışlarla nasıl olsa kâfir olmaz, Allah affeder, o yüzden
bu insanların davranışları eleştirilmemeli, din zorlaştırılmamalıdır; zaman
sana uymazsa sen zamana uyarsın, sen Kitaba uymuyorsan, Kitabına uydurursun,
tâviz vermeden yaşanmaz, devlete karşı tavır alınmaz, herkesle iyi
geçinmeli, kâfirlere karşı da hoşgörülü olunmalıdır...” gibi yaklaşımlar, dini
kolaylaştırmak adına tahrîf etmek demektir. Dine ilâveler (bid’atler) ve bu
şekilde dini zorlaştırmalar ne kadar büyük suçsa, dinden eksiltmeler, dini
insanların arzu ve hevesine uygun hale getirecek tâvizler de o oranda cinâyettir.
“Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği
şeyleri, dinden kendilerine şeriat kıldılar? Eğer (azâbın âhirete ertelenmesiyle
ilgili) o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (helâk kararı) verilirdi.
Gerçekten zâlimler için acıklı bir azap vardır.” 428
İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır!
Kendisini, fıtratın ve hayatın dini olarak tanıtan bir sistemin insan için
en kolay ve âhenkli olanı sunduğu kuşkusuzdur. Çünkü fıtrat/yaradılış nizamı
olmanın ilk şartı, yaradılış ve insanla çatışmamaktır. Çatışmamanın
ilk gereği de, hitâb edilen varlığı zora sürmemek olduğu kesindir. İslâm
düşüncesinin temel kabullerinden biri de şudur: İnsanı yokuşa süren, hayat
ve insan gerçeğiyle çatışıp çelişen ne varsa yaradılışa ve insana terstir. Böyle
terslik ve aykırılıklar hayat tarafından itilir ve insan hayatında uzun süre
tutunamazlar. Fakat burada bir noktayı akıldan çıkarmamak lâzımdır: Fıtrat
dinindeki kolaylık ve hoşgörü prensibi, herkesin kendisine kolay geleni
yapması anlamını taşımaz. Bunun anlamı; fıtrat dininin, insanlar için en
kolay ve uygulanabilir olanı getirdiği merkezindedir.
Allah ve O’nun seçtiği ve mü’minler için örnek gösterdiği, tebliğ görevlisi
Hz. Peygamber, altından kalkamayacağı hiçbir yükü insana yüklememiştir.
İslâmiyet, insanı yokuşa süren, zorlayan, hayatı işkenceye çeviren
emir ve disiplinler içermez ve böylesi emir ve disiplinleri kendi bünyesinin
dışında sayar. Nefsi öldürmek, bedene işkence çektirmek, hayat ve insanlar-
428 42/Şûrâ, 21
• 154 •
Ahmed Kalkan
dan kaçıp dağlarda münzevî olarak yaşamak, evlenmemek, gıdâ ve uykuyu
terk gibi tavırlar Rasûlullah (s.a.s.) tarafından reddedilmiş ve din dışı ilân
edilmiştir. Zorluk ve işkence bir yana; “din kolaylıktır.” 429;
“Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” 430; “Esası, peygamberlik ve
rahmet olan dini”431 insan için azap haline getirmek dine en büyük ihânet
olacaktır. İbâdetler bir işkence, bir sıkıntı değil; bir iç ferahlığı ve Yaratıcı’ya
huzur dolu bir yaklaşma oldukları sürece anlam taşırlar. Bunun içindir ki,
“Dinde zorlama ve baskı yoktur.” 432 Dış görünüşü bakımından ne kadar mükemmel
olursa olsun, insanın içten gelen isteklerinden kaynaklanmayan
bir davranış, Allah katında değer ifâde etmemektedir.
İslâm, insanı köşeye sıkıştırıp ezmediği gibi, insanın kendi kendini
baskı altına alıp ezmesine de karşı çıkmıştır. Tahrîm sûresinin ilk âyetinin
meâli şöyledir: “Ey Peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyleri neden
kendine haram ediyorsun?”433 Bir başka âyette ise şöyle deniyor: “De ki: ‘Allah’ın
kulları için ortaya serdiği süs ve güzelliği, hoş ve temiz rızıkları kim
haram etmiştir? De ki: ‘Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte)
iman edenlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü’minlerindir.” 434 Bu İlâhî
beyanlara dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Maddî ve mânevî bütün
zevkler, en ideal anlamda, vahyin gösterdiği helâller dâiresinde mevcuttur.
Allah, bu konuda kulları adına, kullarından daha cömert davranmıştır. Haram
alanına çıkıp orada zevkler arayanlar, İslâm düşüncesine göre, fıtratı
bozuk, sapmış ve yaradılış âhengi bozulmuş dejenere ruhlardır. Dini, hayata
zıt, yaşanması imkânsız denecek kadar zor bir kurum olarak görüp
ondan kaçmalarına sebep olmak, din adına bir cinâyettir. Fıtrat dini, hayat
ve insanla çatışmaz.
Allah’ın koyduğu ölçülere müdâhale edilemez. Bunlar, kâinat kanunlarıdır.
Bu ölçülerin zedelenmesi insanı İslâm’ın dışına çıkarır. Fakat, bir
konuda vahyin koyduğu kesin bir ölçü yoksa, başka bir deyimle konu, mubahlar
dâiresine giriyorsa, o noktada kolaylığı seçmek, Hz. Peygamber’in
tavrı ve emridir. Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay,
429 Buhârî, İman 29
430 Ahmed bin Hanbel, III/479
431 Dârimî, Eşribe 8
432 2/Bakara, 256
433 66/Tahrîm, 1
434 7’Arâf, 32
• 155 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.”435
“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 436 Zoru seçmek,
bir ifrattır. Her ifrat, bir tefriti gerektirir. Bu yüzdendir ki, Rahmet
Peygamberi, Allah tarafından konmuş emir ve yasakları “az” bularak bunlara
ilâveler yapmaya kalkanları kınamıştır. Esasen böyle bir tutum, dinin
tek vaz’ edeni/koyucusu olan Allah’a noksanlık izâfe etmek anlamına gelebilir
ve insanı şirke düşürebilir. Öte yandan, böyle bir tutum Allah’a güvenmekten
çok, kendi nefsine yaslanmayı ve bu da insanın şuuraltında bir
bozukluğun varlığını gösterir. Bu tip davranışlarla, kitle içinde sivrilmek
isteyenlerin Hz. Peygamber’den asla itibar görmemeleri bunun en çarpıcı
delilidir. Hz. Âişe (r.a.) şunu anlatıyor: Evlerine gelen bir kadının kim olduğu
Peygamber tarafından sorulmuş, Âişe annemiz bu kadını tanıtırken
onun çok namaz kıldığını söylemiş. Hz. Peygamber, bunun üzerine, takdir
beklenen bir sırada, şöyle demiştir: “Heh! Sanki bir şey! Ben size fazlasını
değil; gücünüzün yettiği kadarını tavsiye ederim.” 437 Hz. Peygamber, oruçlu
insanın iftar etmeden akşam namazını kılmasını yasaklamıştır. Bunun da
ötesinde, bu tavrı, sünnete uymanın en güzel belirişi olarak göstermiştir.
Burada vurgulanmak istenen şudur: Allah’ın bir emrini yerine getirmek
için bütün bir gün nefsini ezmiş bir insanı; orucunu açmaya hazır ve müsâit
hale geldiği bir zamanda, ikinci bir beklentiye, ikinci bir zorluğa itmek yersizdir.
Bazı nâfile ibâdetleri yerine getirme, azîmeti tercih etme konuları, bütün
toplumu bağlamaz, onlara emredilmez. Bu çeşit takvâ ile ilgili gayretler,
seçkin benliklere hitâb edilen istisnâlardır. Kolay olanı tercih, İslâm’ın genel
tavrı ve insana tanıdığı bir haktır. Fert, bu hakkını kullanmayabilir. Problem,
bu hakkın inkâr edilmesidir. Varlığı kabul ve ilan edilen hakkın, sahibi
tarafından kullanılmamasına gelince, bu bir fedâkârlık olarak övülebilir, bir
ahlâkî fazîlet olabilir. Böyle bir tutum, fâiline maddî ve mânevî değerler
de kazandırır. Fakat unutmayalım ki, bunu başarabilecek ruhlar çok azdır.
İslâm ise, bütün insanlığa, büyük kitlelere ışık tutar. O, daima geneli,
kamuyu, büyük yığınları dikkate alarak kurallar koyar; ancak bu kurallara
mûnis yaklaşımlarla ve seçkin benliklere hitap edecek istisnâlar getirir. İslâm’ın
bu istisnâî yanlarını kurallaştırarak onu, hayatı zora süren bir kurum
haline getirenler, İslâm’ın karakteristik yapısını, genel tavrını bozmaktadır.
435 İbn Sa’d, 1/369
436 Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71
437 et-Tâc, I/48
• 156 •
Ahmed Kalkan
Bir hak ve yetki, önce teslim edilir, sonra bu haktan ferâgat için sahibine dâvet
edilebilir. O, bu dâvete icâbet eder veya etmez. Hak sahibini hakkından
vazgeçmeye zorlamak ayrı bir şeydir. Bunun adı zulümdür. 438
İslâm, hayata/fıtrata rağmen gelmiş bir din değildir. Onun amacı insana
dünyayı dar etmek de değildir. Bilakis, hayata hayat vermek için gelmiştir.
Dinin gâyesi, insanın fıtratını zorlamaksızın dünya ve âhiret saâdetini
te’mine mâtuftur. Din, insanı yeniden inşâ eden, ahlâkî tekâmülünü gerçekleştirmesine
zemin hazırlayan bir hakikattir. İnsanı gerilimlerden uzak
tutarak ihtiyaçlarının giderilmesini öngörür. Fıtrat dini İslâm, bu yapısı ile
“kolaylık” üzere inşâ edilmiştir; kolaylık/yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında
vardır.
İbâdetlerin miktarı Allah tarafından belirlenmiş ve Elçisi tarafından da
pratiğe aktarılmıştır. Bu açıdan, herhangi bir ziyâdeleştirme ya da noksanlaştırma
kesin bir şekilde yasaklanmış ve bu yöndeki her davranış haddi
aşma/bid’at olarak isimlendirilmiştir. Nitekim İmam Gazzâlî, ibâdetlerin
miktarını, ilâçların karışımına benzetmiş ve sağlıklı bir netice alınabilmesi
için bu ölçüye dikkat edilmesi gerektiğini ifâde etmiştir.439 İbn Teymiyye de,
amelinin daha makbul olması için ameldeki meşakkati artıranlar hakkında
şöyle der: “Bilmek lâzımdır ki, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı ve sevgisi, faydasız
bir şekilde kendi kendine azap çektirmek, canını zorluklara sürmekte değildir.
440 Buna göre, kışın ortasında, sıcak su varken sevâbı çok olsun düşüncesiyle
soğuk su ile abdest almak ve aynı anlayışla, yakında câmi varken
uzaktaki bir câmiye gitmek, mâkul ve doğru değildir.
İslâm, kolaylık üzere binâ edilmiştir; yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında
vardır. Ancak bu, bir başıboşluğu, her şeyin câiz ve serbest olabileceğini
ifâde etmez. Elbette ki bu kolaylığın da bir sınırı vardır. Kur’ân-ı Kerim’de
yer yer şu ifâdelere rastlamaktayız: “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a
ve Rasûlüne itaat ederse, onu orada ebediyyen kalmak üzere zemîninden
ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de
Allah’a ve Rasûlüne isyan eder, sınırlarını aşarsa, onu da orada ebedî kalmak
438 İslâm Düşüncesinde Din ve Fıtrat, s. 262-268
439 Gazzâlî, el-Munkızu mine'd-Dalâl, s. 111
440 İbn Teymiyye, el-Fetâvâ, 10/192-193
• 157 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
üzere ateşe sokar.” 441; “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını
aşarsa, şüphe yok ki kendine zulmetmiş olur.” 442
İnsanın kendine zulmetmesi, ifrâta kaçması ya da tefrîte düşmesi sûretiyle
olur. Allah Rasûlü, ümmetini ibâddetlerle ilgili hayatta da i’tidâl üzere
olmaya çağırmıştır. Hadislerde belirtildiğine göre, Rasûl-i Ekrem, ümmetine
farz kılınıp îfâsında zorluk çekileceği endişesiyle terâvih namazının
cemaatle kılınmasına üçüncü veya dördüncü geceden sonra ara vermiş,
hastalık ve yolculuk esnâsında namaz ve oruç gibi ibâdetler için tanınan
ruhsatları kullanmamayı uygun bulmamış, insan gücünü zorlayacak şekilde
nâfile namaz kılmayı tasvip etmemiş, imamlık yapanların namazı uzatmalarını
eleştirmiş ve dinî hükümleri aşırılığa kaçarak uygulamaya çalışanların
bunda muvaffak olamayacaklarına dikkatleri çekmiştir.
İslâm, sadece takvâ sahibi elitlerin, âlim ve mücâhidlerin/savaşçıların
dini değil; bedevîlerin, ihtiyar kadınların, ortalama kültür ve bilgiye sahip
yığınların da dinidir. Saçı başı dağınık, bedevî bir müslüman, Rasûlullah’a
gelerek, Allah’ın kendini yükümlü tuttuğu ibâdetleri sormuştu. Peygamberimiz
de; şehâdet kelimesi ve farz olan 5 vakit namaz, Ramazan orucu, her
yıl zekât ve ömürde bir kere hac konusunu ve zekâtı saymıştı. Adam: “Sana
ikramda bulunan Allah’a yemin olsun ki, bu söylenenlerden fazla bir şey de
yapmam, eksik de bırakmam’ diyerek çekip gitmiş, Peygamberimiz (s.a.s.)
de arkasından şöyle demiştir: “Şâyet dediğini yaparsa bu adam kurtulmuştur.”
443
Dinin tüm hükümleri, beşerî ve askerî yapıda emirler ve yasaklar sıralaması
halinde değildir. Farz, vâcip, sünnet, müstehap, mubah sıralaması
ve haram, tahrîmen mekruh, tenzîhen mekruh, müfsid gibi merdiven basamakları
vardır. Yine, azîmet ve ruhsat tercihi sözkonusudur. Ruhsatlar,
İslâm’ın her şart ve ortamda kolaylıkla yaşanabilmesi, yükümlülerden ağır
yüklerin kaldırılması ve İslâmî hükümlere henüz yeterince bağlı olmayanları
onlara alıştırmak için başvurulan kolaylıklardır. Müslümanlar, hayatın
akışı içerisinde çeşitli zorluklarla karşılaşırlar. İbâdetlerini yerine getirirlerken,
kendilerinden kaynaklanmayan zarûret durumuyla karşı karşıya gelebilirler.
Bu gibi durumlarda ruhsatlar onların önünü açabilir. İhtiyaç oldu-
441 4/Nisâ, 13-14
442 65/Talâk, 1
443 Buhârî, Savm 1; Müslim, İman 9
• 158 •
Ahmed Kalkan
ğu zaman ruhsatlardan herkes yararlanabilir. Bir konuda ruhsat gündeme
gelirse, mü’minler azîmetle amel etmeye zorlanamaz. Dileyen azîmet ile,
dileyen ruhsat ile amel eder. Ruhsat ve kolaylığı kullanma da, Yaratıcı’nın
kuluna verdiğ bir hak olduğuna göre, bu haktan yararlanıp yararlanmama
meselesi, kulun tamamen serbest seçimine kalmıştır.
Nâfile ibâdetler, sünnet olan sınır aşılmamak şartıyla istenildiği kadar
yapılabilir. Ama başkalarına emredilemez, bunlar dinin olmazsa olmazları
arasına sokulamaz. Tebliğ ve tavsiyede önceliği alamaz. Tevhidî hususlardan,
farzlardan daha önemli gibi gösterilemez. Aksi takdirde din zorlaştırılmış,
ölçü kaçırılıp ifrâta gidilmiş olur.
Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri İslâmî Hayat Çirkin ve
Zor Bir Yaşamdır: İnsanı en iyi tanıyan, onun gücünün neye yeteceğini
bilen merhametli Allah, ona kolay dini vermiş, kaldırabileceği yükü yüklemiştir.
Allah’a teslim olmuş müslüman bir kula da Allah’a itimat, güven
ve tevekkül yakışır. “Sen bunları yapabilirsin, gücün yeter, bunlar kolaydır,
senden zorluk istemiyorum” deniyorsa, “hayır, yapamamam, zor!” demek,
her şeyden önce bir isyan ve yalanlamadır. Sırât-ı müstakîm, dosdoğru
yol demektir; Peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin444 yoludur.
Bu dosdoğru İslâmî yolda yolculuk kolaydır, ayağı kaymadan nice insan
bu yoldan yürümüştür. Ayrıca bu yolda tehlikelere karşı uyarılar, işaretler,
yardımlaşmalar, İlâhî ikram ve ihsanlar vardır. Diğer yollar sapıklıktır,
dolambaçlı, zigzaglarla dolu ve kaygandır, zordur. Yaşadığımız ülke dâhil,
hemen bütün dünyada yürürlükteki kapitalizm, insanların hayatını zorlaştırmaktan
başka bir şey getirmemiştir. Tüketim ve israf toplumu, bunalım
toplumuna dönüşmüştür. Herkes daha çok tüketmek için, daha çok kazanmaya,
dolayısıyla daha zor bir hayata kendini mahkûm ediyor. Bu, kırılması
mümkün olmayan bir kısır döngüdür.
İslâm’ın dışındaki tüm düzenler, dünya görüşleri ve ideolojiler birer
şirk düzenidir. Şirk ise, büyük bir zulümdür. “Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür.”
445 İslâm dışı düzenler ve uygulamalar zorbalık ve zulümdür, ağır
yüktür. Haksız vergiler, hortumlar, adâletsiz hukukî düzenlemeler, halkın
sırtındaki ağır yükler. Toplumdaki bütün bireylerin şikâyet ve huzursuzluğu,
zorlukların isbatıdır. İnsanların hayatını kolaylaştırma vaadiyle orta-
444 4/Nisâ, 69
445 31/Lokman, 13
• 159 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
ya çıkan materyalizm ve kapitalizm hayatın düzenini bozmuş, insanların
fıtratını dejenere etmiş ve ihtiyaç kavramını alabildiğine genişletip bitmek
tükenmek bilmeyen yarış içinde insanları tüketim araçlarının, teknolojik
aygıtların kölesi yapmış, maddî-mânevî zorluk üstüne zorluklar üretmiştir.
İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min inanır ki,
Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah
dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının
adı İslâm’dır. Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan
zordan kaçmaya meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice
insan sebat ve ısrar ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya
başkalarının zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
Sevgi dağları deldirir, olmazları oldurur. Esas sevgi, Allah sevgisi ve Allah
için olan sevgidir. Dini, imanı sevdiren de Allah’tır. “Allah, size imanı
sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip çekici kıldı ve size küfrü, fıskı ve isyânı
çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş/irşâd olmuş olanlardır.” 446 İman
sevgisi, dünyadaki her zorluğu kolay ve güzel kılan esrârengiz bir güçtür.
Zorlukların en büyüğü, fedâkârlığın en yücesi, candan geçmektir. Ama Allah
sevgisiyle dolu bir mü’min şehâdeti kolaylıkla arzular ve bu arzusuna
ulaşmak için gözüne güzel gelen ölüm de ona kolaylaştırılır: “Sizden biriniz
karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden
ancak o kadar acı duyar.” 447
Günümüzde İslâm’ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili zorluk, dinin
ve dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin
ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız
engeller koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin
yaşanması zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet işaretleriyle topluma
dayatılınca kısır döngü şeklinde hayatın her alanı da zorlaştırılmış oluyor.
Kolaylık, gerçek din için geçerlidir. Dini parçalara ayırmak veya infak,
sâlih amel ve takvâ gibi esasları ihmal etmek, sünnetullah gereği kolaylık
yolunu terk etmektir. Din, bir bütün olarak kolaydır. İlâve veya eksiltmelerle
değiştirilen, atma ve katmalarla dejenere ve tahrîf edilen bu din Allah’ın
râzı olduğu, tamamlanmış İslâm dini olmaktan çıktığı için kolaylık
446 49/Hucurât, 7
447 Tirmizî, Fezâilu'l-Cihâd 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16
• 160 •
Ahmed Kalkan
da kaybolur. Namaz kılmayan kimsenin, fahşâ ve münkerden uzaklaşması
zordur. Oruç tutmayanın sabırlı olması ve cihada hazırlanması kolay değildir;
aynen zekât vermeyenin, infak etmesi ve fedâkârlık göstermesinin zor
olduğu gibi. İbâdetlerle güçlenmeyen ve fıtratındaki güzelliği korumayan
bir insana İslâm’ın bazı emir ve yasakları zor gelebilecektir.
Temel gıdalarla yeterli şekilde beslenmeyen, vücut için zarûrî yiyecekleri
yemeyen kimse gerekli enerjiye sahip olamadığı için za’fiyetten dolayı
nasıl basit işleri yapmakta zorlanırsa, mânevî/rûhî gıdalarını almayan kimse
de mânevî ve psikolojik za’fiyetinden ötürü, aslında hiç de zor olmayan
görevleri yerine getirmekte zorlanacaktır.
Allah’a kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar içinde kıvranıyorlar,
farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, bâtıl kendilerine
şirin, din de zor geliyor. Kula kulluk ve kendi gibi ya da daha aşağılarına
boyun eğmek, insan fıtratına ve onuruna ters nice zorlukları bu
insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve bunalımlar, psikolojik rahatsızlıklar,
ahlâkî problemler, maddî kayıplar, hastalıklar, bitmeyen şikâyetler...
hep gayri İslâmî yönelişlerin bu dünyadaki zorluklarıdır. Şeytan, güzel
amelleri zor göstermeye çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları
kolay zannettirir. İçki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı
halde, şeytan içkiyi güzel ve kolaylık gibi sunabilir. Fâhişelik ve onlarla zinâ
etmek, AIDS gibi riskleriyle, maddî-mânevî pislik ve sıkıntılarıyla hiç de
kolay bir şey olmasa gerektir.
“Lâ râhate fi’ddünya.” İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak bir kolaylık
içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve her yerdeki tüm
insanlar için geçerlidir. Yoksa, cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın
zorluklarını ya Allah için çekecek ve bu zorlukları kolaylık ve güzelliklere
çevirecek ve âhiret sermayesi yapacak, ya da gayri meşrû bir amaç uğruna
zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada
zor bir hayat onu bekleyecektir.
Geleneksel Din Anlayışı ve Yozlaşmasının
Sonucu: Dinin Zorlaştırılması
Kur’an ve Sünnet çizgisinden sapma, Hz. Peygamber tarafından her
bid’atin dalâlet/sapıklık olduğu belirtilmesine rağmen bazı bid’atlerin “ha•
161 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
sene/güzel” olduğu anlayışı ve bu düşüncenin sonucu “tamamlanmış din”e
ilâveler, dini zorlaştırma çizgisini başlatmıştır. Giderek, fıkhî/mezhebi hükümler
Kur’an ahkâmı gibi, ictihad ve yorumlar dinin kendisi gibi, beşerî
ve göreceli doğrular mutlak hakikat gibi, fazîlet ve tavsiyeler farz gibi görülmeye/
gösterilmeye başlanmış, din ortalama insanın kaldıramayacağı
zorluklarla dolmuştur.
Kur’an; öğrenilmesi, okunması, ezberlenmesi ve hayata geçirilmesi kolay
olan, Allah tarafından kolaylaştırılmış olan bir kitap olduğu halde,448
Kur’an’ın zor olduğu, halkın anlamasının mümkün olmadığı belirli çevrelerce
ısrarla belirtilmiştir. Kur’an’ın sadece okunması, ezberlenmesi değil,
aynı zamanda insanlar öğüt alsın diye kolayca anlaşılmasını sağlamak için
Arapça indirildiği halde,449 kolaylaştırılmış Kur’an’ın yerine tavsiye edilen
başka beşerî kitaplar dini zorlaştırmıştır. Ruhbanlık benzeri aşırılıklar yasaklanmış
olmasına rağmen; çile, inzivâ hayatı, azîmet ve zorluğu tercih
etmek gerektiği, zora tâlip olunmasının şart olduğu, kendine ezâ verme, bir
lokma-bir hırka anlayışı, dinin zorlaştırılmasında büyük etkenlerdendir.
Sözgelimi resmin ve müziğin her çeşidi haram kabul edilmiş, bazı yiyecek
ve giyecekler dinden, hatta kutsal kabul edilmiştir. Allah ve Rasûlü’nün
haram kılmadığı nice hususlar, birçok yazarın eserinde ve konuşmacının
dilinde haram ve günah ilan edilmiş, halk da “o haram, bu haram; şunu
yapmak günah, bunu yapmak günah; İslâm’ı yaşamak mümkün değil, öyleyse
boş ver gitsin!” demiştir.
İslâmî hayatı ve hayatın İslâmîleştirilmesini aşırı idealize etmek de dini
zorlaştıran başka bir etkendir. Toplumun tümü veya önemli bir bölümünün
harekete geçmesiyle ya da bir kıyamla gerçekleşebilecek şeylerin suçunu
karşımızdaki müslüman bireylere atfetmek ve bunları şikâyet tarzında, sıkıntı
ve görev kaçkınlığı olarak sunmak, mükemmeliyetçilik, hem hastalıklı
bir tipi ortaya çıkarmakta ve hem de hastalıklı, ütopik, hayata uygulanamayan
ideal bir din anlayışını doğurmakta ve dini yaşamanın imkânsızlığı
vurgulanarak din zorlaştırılmaktadır. Kendini dâvet ve tebliğ görevini
yüklenmek zorunda hisseden, samimi, ama “kolaylaştırın, zorlaştırmayın!”
ilkesinden ve bunun nasıl pratize edileceğinden habersiz genç, aşırı idealize
edilmiş, zor bir tablo ile, “cihad, İslâm devleti, tâğutlara savaş, zorluklara tâ-
448 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 19/Meryem, 97
449 44/Duhân, 58
• 162 •
Ahmed Kalkan
lip olmak...” kavramlarının öne çıktığı dini sunmakta, muhâtabını da suçlamakta
ve ilk elde ve hemen çok şey beklemektedir. Bu tavır, bırakın “çok”u,
“az”ın bile oluşmasına engel olmakta, hatta bazen eldekinin bile gitmesini
neticelendirmektedir.
Bu tavrın bir benzeri, bazı müslümanların bireysel İslâmî yaşayışı için
de sözkonusudur. Güçlü iman, sabır, ibâdetlere özen, ahlâkî tutarlık, insanî
ilişkilerde düzey gibi hususlarda yeterli olmadığı ve mânevî/psikolojik
altyapı eksikliği ve bazen hastalıklı ve zigzaglarla dolu tavırlarına rağmen,
dozu yüksek tutulmuş nâfile ibâdetler, fazla infak, fedâkârlık ve aşırı faâliyet
içinde ezilebiliyor, ifrattan tefrîte yuvarlanabiliyor. Belirli bir zaman sonra
da, bir müslümanın asgarî görevlerini bile terkeden çizgiye gelebiliyor. Hâfızlığa
zorlanıp, insanî ve İslâmî olmayan usûllerle zorla hâfız yapılan nice
gencin, hayatı boyunca Kur’an’dan ve dâvâdan uzak yaşaması gibi durumlar
hep dinin zorlaştırılması ve idealize edilmesiyle ilgili problemlerdir.
İslâmî faâliyet ve hizmetlerde dâvânın yükü ve sorumluluğu fedâkâr
ve gayretli bir tek kişinin üzerine yüklenmekte, onlarca insanın yapacağını
bu bir kişi aşırı zorluklarla yerine getirmektedir. Cemaatin diğer fertleri
de sadece onu eleştirip onun moralini bozmaktadır. Bunun sonucu olarak
üzerine aşırı yük yüklenen kişi maddî ve mânevî yönden yıpranmakta ve
bir zaman sonra ister istemez bir köşeye çekilip pasifize olmakta, hatta bazen
dâvâdan, faâliyetten soğumaktadır.
Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü ve Hevâ
Allah Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min
kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı
dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötülük ve fahşâdan
uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışacak, lüzumunda sabır
yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın
zorlukları yenilecek, âhiret saâdetindeki güzellik, kolaylık ve saâdetlere
erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî
yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet,
hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir.
Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu
• 163 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder,
insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip
onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak ister.
Mü’min şeytana ve hevâsına kanmayacak, imtihanını kazanma gayreti
içinde Allah’a kul olmanın, başka tüm kulluklardan daha kolay ve daha
güzel olduğunu unutmayacaktır. İslâm’ın hükümleri ne zordur, ne de çok
basit. Müslüman da en küçük görevi zor kabul edip kaçan basitlikte ve
tembellikte bir insan değildir. “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Devin
yükü ağırdır, ama kaldıramayacağı kadar değildir. Dev için o yük kolay bir
yüktür, ama seviyesi küçük olanlar için o yük, kaldırılamayacak kadar zor
kabul edilebilir; bu konudaki problem, eşyanın içyüzüne vâkıf olamayan,
kandırılıp yönlendirilebilen âciz alıcılarla bakmakta, yani serabı su, suyu
da serap zannetmektedir. Mü’min, Allah’ın nûruyla bakar, kalp ve iman
gözünü devreden çıkartmaz. Bilir ki, kâfirler, bakmasını bilmeyen bakar
körlerdir. “...Onların gözleri vardır, fakat onlarla görmezler, onlar gâfillerin
tâ kendileridir.”450; “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler
kör olur.” 451
Sahip olduklarından veren, takvâya sarılan, güzelliği benimseyen kişi
ve toplumlar için hayat kolaylaştırılır; onların yüsre ulaşmaları rahatlıkla
sağlanır. Kur’an, bu konuyu ifâde ederken “yüsrün teysîri” deyimini kullanıyor
ki bu yüsrü yüsr ile elde etmeyi sağlamak demektir. Kolayı sevip
aramak yetmez, kolayı elde etme kolaylığını da yakalamak lâzımdır. İşte,
Kur’an bu sırra dikkat çekiyor.452 Cimrilik yolunu seçen, insanlarla hiçbir
madde ve gönül alışverişinde bulunmayan, güzelliği yalanlayıp gerçek güzele
sırt çeviren kişi ve toplumlar ise zora, zorluğa sürülür. Kur’an burada
“usrün teysîri” deyimini kullanıyor ki, zorluğu kolay zannettirmek demek
olur. İnsanoğlu, kuruntu, gaflet ve yanlış bilgilerin tutsağı haline gelince,
zoru kolay sanabilir ve hiç farkında olmadan başına binlerce sıkıntı ve
problem sarabilir. 453
İnsanın hevâsı/nefsi, arzu ve hevesleri, doğrunun ölçüsü olmadığı gibi,
kolaylığın ölçüsü de olamaz. “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/
450 7/A’râf, 179
451 22/Hacc, 46
452 92/Leyl, 5-7; 87/A'lâ, 8
453 Bkz. 92/Leyl, 8-10
• 164 •
Ahmed Kalkan
farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür.
Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür.
Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.454 Dünyada insan nefsinin hoşuna
giden çok şey vardır. Nefis onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak
uğruna yanlış yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir.
Nefis çoğu zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme
noktasında tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha da azgınlaşması,
Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği şeyleri
yapması için şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol üstlenir.
İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu
birtakım güçlüklerin, ya da zor zannedilen bazı görevlerin olması normaldir.
Aslında Din’in teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz
insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez. 455
Ancak, yeryüzünde bulunuşunun, var olmasının sebebini anlamayıp,
kendi hevâsına göre yaşamayı seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar.
Nitekim müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır
bir teklif olarak kabul etmektedirler.456
Eski ümmetler, başlarında peygamberler olduğu halde, çok büyük zorluklarla
imtihan olmuşlardı. Habbâb İbnu’l-Eret (r.a.) anlatıyor: “Rasulullah
(s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip
(müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: “Bize yardım etmiyor
musun, bize duâ etmiyor musun?” dedik. Şu cevabı verdi: “Sizden önce öyleleri
vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra
getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı,
demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar
onları dininden çeviremiyordu. Allah’a kasem olsun Allah bu dini
tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San’a’dan kalkıp Hadramût’a
kadar gidecek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu
için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.” 457
454 2/Bakara, 216
455 2/Bakara, 286
456 42/Şûrâ, 13
457 Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet
98
• 165 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Allah, eski ümmetlerin bu zor imtihanları gibi imtihana tâbi tutulmamamız
ve ağır yüklerden muaf olmamız için Kendisine duâ etmemizi bize
öğretir: “Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme.
Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bizi affet, bizi bağışla,
bize acı!”458 Hz. Mûsâ şeriatının İsrâiloğullarına yüklediği ibâdetlerin
ağırlığı, Hz. İsa’nın kendi tâkipçilerine tavsiye ettiği dünyayı terk etmeye ve
ondan sonra hıristiyanların icat ettiği ruhbanlık özellikleri gibi durumları,
kaldıramayacağımız veya çok zorlanacağımız imtihanlardan Allah’ın bizi
muaf tutmasını istiyoruz. “Rabbimiz, bizden önce Senin yolundan gidenlerin
sınandığı zor engel ve sınavlarla bizi sınama!” diye duâ etmemiz gerekiyor.
Hak yola tâbi olanların zor sınav ve denemelerden geçirilmelerinin Allah’ın
kanunu olmasına rağmen, bir mü’min bu yolda kendisine kolaylıklar
göstermesi ve zorluklarla karşılaştığında cesâret ve sabır vermesi, zorlukları
kolaylıklara çevirmesi için Allah’a duâ etmelidir.
Konuyla ilgili büyük müfessir Elmalılı şu açıklamaları yapar: “Allah
kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez.”459 “Yükleyemez” değil;
“yüklemez.” Allah’ın kendi kullarına yüklediği sorumluluk, kulların güç
yetireceği kadardır ve hatta onun çok altındadır. Allah insanı zora koşmaz,
güçlerini son sınırına kadar zorlamaz, sıkıntıya sokmaz, müşkülât ve meşakkat
vermez. Mükellef olan kullar o görevleri güçleri rahat rahat yetecek
şekilde yapabilirler. Hak din kolaylıktır, onda zahmet yoktur. Böyle olması
da güç yetmez bir sorumluluğu yüklemeye Allah’ın kudreti olmadığından
değildir; sırf fazl u kereminden ve rahmetindendir. Bu sûretle Allah’ın kullarına
bahşettiği güç ve tâkat onlara emrettiği görevlerden daha fazladır.
Bu sâyede onlara görevlerini yaptıktan sonra dinlenecek, gezip dolaşacak,
dünya ve maîşet işlerinde çalışacak, hatta daha başka emredilmemiş olan
hayır ve hizmet işleriyle ilgilenecek zaman ve imkân kalabilecektir.
Nitekim kullar farzları yaptıktan sonra daha neler neler yapabilirler.
Meselâ, günde beş vakit namazdan başka daha nice işler görebilirler. Gerçi
sorumluluk, irâdeye bir anlamda zahmet yüklemek demektir, her zahmet
de bir enerji tüketimini gerektirir. Bu hikmetten dolayı, her yükletilen
sorumluluk ona güç yetirebilme şartına bağlıdır. Fakat o yükün bu gücü
zorlamaması da şarttır. Yani her bir ferdin sorumluluğu, gücüyle ve kapa-
458 2/Bakara, 286
459 2/Bakara, 286
• 166 •
Ahmed Kalkan
sitesiyle ölçülmek gerekir. Bundan dolayı kişilerin güç ve tâkatleri farklı
olduğundan, gücü ve kapasitesi fazla olanların sorumluluk dereceleri de
fazla olacaktır ki, adâlet ve eşitlik de bunu gerektirir. Meselâ, malı olmayan
zekâtla mükellef olmayacağı gibi, farklı derecede zenginlerin zekâtları da
bir ölçü çerçevesinde değişik olur. Zenginlik derecesine göre kimi on, kimi
yüz verir.
Fakat hepsi de aynı nisbet dâhilinde, meselâ kırkta birdir. Güç ve imkân
hesaba katılmayarak nüfus başına eşit olarak “herkes şu kadar verecek”
demek, bu temele aykırı düşer. Yine bunun gibi, ümmete toptan yönelik
olan farz-ı kifâyenin fertlere ilişkisi de böyledir. Ayrıca bir şahsın uhdesine
düşen sorumlulukların toplamı hesap edildiği zaman dahi onun gücünü
aşmamalıdır. Bunun için bazı sorumluluklarda zahmetsiz ve külfetsiz kudret-
i mümekkineden başka bir de kudret-i müyessire denilen, yani daha da
kolaylık esasına dayanan bir kudret de şart olmuştur. Velhâsıl bu âyet, hikmet-
i teşrî’in en büyük esasını özet olarak ifâde etmiştir. Sorumluluk onu
yüklenecek olanın kapasitesi ile orantılıdır.
“Ey Rabbimiz! Bize bizden önceki ümmetlere yüklettiğin gibi ağır yük
de yükleme.” 460 Bizi isyan eden toplumlar gibi yapma! Yani bizi diğer milletlere
yaptığın gibi yerinden kımıldatmaz, sıkıştırır, zor dayanılır ağır boyunduruklar,
şiddetli mîsaklar, ağır bağlılıklar, meşakkatli buyruklar, katı
kanun, kural ve uygulamalar altında bulundurma, sonuçta mükelleflerini
meshederek (sûretlerini değiştirerek) maymunlara, domuzlara çevirecek
sıkıntılara koşma. Bizim kurallarımızda ve sosyal hayatımızda zorluklar,
zorlamalar, baskılar olmasın Rabbimiz.
Bu âyette geçen “ısr” kelimesinin, lügatte esas anlamı, esâret ve hapis
mânâsıyla ilgili olup, altındakini ezen ve yerinden kıpırdatmayan ağır yük
ve bağ demektir ki, boyunduruk gibi, ağır mîsaka, zor dayanılır ahde ve bağımlılığa,
yine bunun gibi akrabalık ve yakınlığa da denilir. Anlaşılıyor ki,
tarihlerde görüldüğü üzere, yahûdi ve hıristiyanlar gibi önceki ümmetlerde
katı yükümlülükler vardı. Tefsir âlimlerinin açıklamalarına göre, meselâ
yahûdiler günde elli vakit namaz kılmak ve mallarının dörtte birini vergi
vermek, pislik bulaşan elbiseyi kesmek, vatanlarından sürülüp çıkarılmak,
birçok konuda hemen idam cezâsı uygulanmak, tevbe etmek için intihar ile
460 2/Bakara, 286
• 167 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
yükümlü olmak, bir isyan üzerine hemen cezâ verilmek, herhangi bir hata
meydana gelirse helâl olan yiyeceklerden bazıları yasak kılınmak gibi hükümler
vardı. Kaffal Tefsirinde denilmiştir ki, “Yahûdilerin ellerinde Tevrat
diye iddiâ ettikleri kitabın beşinci sifri iyice gözden geçirilirse, onların
ne kadar katı hükümlere, ne kadar çetin mîsaklara tâbi tutulmuş oldukları
daha birçok acâyip hükümlerle birlikte görülür. İşte mü’minler bu gibi
sıkıntılardan, zorluklardan korunmalarını niyâz ettiler ki, Allah da fazl u
keremi ile, “Üzerlerindeki ağır yükü kaldıran ve bağları çözen Peygamber...”
461 âyetiyle bunları giderdi.
“Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez”462 buyurulduktan
sonra, “aynı âyetin devamında bu duâya ne hâcet vardı?” denilmesin. Çünkü
önce vüsû’, yani kapasite kelimesinin anlamı, tâkat kelimesinin anlamından
daha geniş kapsamlı ise de, onun tâkat yerine kullanıldığı da meşhurdur.
O halde mükellefiyetin tâkat ile orantılı olması da ihtimal dâhilindedir.
Bu da baskı ve şiddetten başka bir şey değildir. Önceki ümmetlerde bunun
meydana gelmiş olduğu da sâbittir. Bundan dolayı bu mücmel mânânın
ortadan kaldırılıp vüs’un açık olan kolaylık anlamına olması dilenmiştir.
İkinci olarak, amel, yükümlülük kelimesinden bir bakıma daha geniş
kapsamlıdır. Bunların bizzat İlâhî teklifin ve teşrîin eseri olarak değil; tam
aksine bunların zıddına hareket eden Firavun ve benzerleri gibi azgınların
tasallutu ile terbiye olması da mümkündür. Bunun için ‘lâ tükellif (mükellef
tutma)’ yerine; “ve lâ tahmil (yükleme)” denilmiştir. Sûrenin başından beri
sürüp gelen İsrâiloğulları kıssalarında her iki yönden de uyarılar olmuştur.
Aynı mânâ, âyetin devamındaki şu duâda daha ziyâde düşünülebilmektedir:
“Ey Rabbimiz! Bize gücümüz yetmeyen şeyleri de yükletme”463; hiç çekilmez,
tâkat getirilmez, yükletilecek olursa yerine getirilemez, isyana sevkeder,
uygulanacak olursa cezâlandırma olur, mahveder, helâk eder, tâkat
yetişmez belâlar, sevdâlar altında inletme ey Kaadir Rabbimiz! Çünkü Sen
her şeye kaadirsin. Bunu rahmetinden dolayı yükümlülük olarak yapmazsan
da imtihana çekmek için ve isyankârlara gazabından dolayı cezâlandırmak
için yapabilirsin. Her şey, Senin istek ve irâdene bağlıdır. Bundan
dolayı bize yükümlülük olarak, imtihan cinsinden de cezâ şeklinde de güç
yetiremeyeceğimiz şeyleri yükletme.
461 7/A’râf, 157
462 2/Bakara, 286
463 2/Bakara, 286
• 168 •
Ahmed Kalkan
Evet, “Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez” 464 müjden
Muhammed ümmetinedir. İşte sağladığın bu kolaylık, bu hafifletme, bu
ümmete bahşettiğin iman feyzi, itaat duygusu, ihlâs, irâde gücü ve Hakk’a
bağlılık gibi güzel hasletler ile bağlantılıdır. Elbette bu kanunu tanımayanlar,
bunun çerçevesinden dışarı çıkabilecek değiller; o zaman onlara birbirlerinin
gereği olan, hak ve hukuk tanımayan kapasite ve güç dinlemeyen
yükümlülükler koyduracaksın; kâfir, kâfir olmakla mükellefiyetsiz yaşayamayacak,
fakat hakka uymadığından halka haksız ve yersiz yükümlülükler
getirecek ve karşılığında da haksız tepkiler alacaktır ki, bu da aynı zamanda
adâlet ve hakkın gereği olarak yine Senin yükletmiş olduğun bir yük olacaktır.
Bu açıdan bakılırsa âlemde her kavmin kendine göre bir kanunu olduğu
görülür. Ve o kanun kaçınılmaz şekilde İlâhî bir yüklemenin varlığına
dayanır. Şu kadar ki, mü’minlerinki müstakîmdir ve İlâhî rahmet eseridir;
kâfirlerinki gayr-i müstakîmdir, dolaylı olarak İlâhî adâletin ve gazabın
eseridir. Mü’minlere adâlet olan şey, kâfirlere adâlet olmaz; kâfirlere adâlet
olan şey de mü’minlere adâlet olmaz. Bütün bu liyâkat ümmetin rûhunda
ve kalbindedir. “Kalpler, Rahmân ve Zülcelâl’in iki parmağı arasındadır.” Yâ
Rab! Sen kalbimizi dilediğin gibi evirir çevirirsin. Bundan dolayı bizi, İslâm
dininin kolay hükümlerinin yükümlülüğünden ve doğru yoldan ayırma!
Bundan ayrılmaya ve rahmetinden uzak düşmeye dayanamayız. Bizi böyle
dayanılmaz dertlere uğratma!
O şekilde sorumlu tutma ve bu şekilde yük yükletme de, “Va’fu annâ
(günahlarımızın izlerini bizden gider)”465 İtiraf ederiz ki, biz Senin koyduğun
hükümlere itaat etmeyi bütün gücümüz ve ihlâsımızla taahhüt etmiş
olduğumuz halde, yine de kusurdan, günahtan uzak kalabilmiş değiliz, bütün
çalışmalarımız esas itibarıyla Senin bir nimetinin bile şükrünü edâya
yetmez. Sarfettiğimiz ve edeceğimiz güç ve vüs’at esâsen Senin bize ihsân
ettiğin bir nimettir. Onun kullanılmasından doğacak faydalar da yine bize
bahşedilmiş olduğu halde, bizim de onu tamamen Senin yolunda kullanmamız
gerekirken, biz tutuyoruz da onunla Senin rızâna aykırı olarak kendimize
zararlar bile verebiliyoruz. Kesb ve kazanç sermâyesi olarak verdiğin
irâde ve gücümüzü, akıl ve fikrimizi tamamen bir araya getirip hepsini
kendi menfaatimizle ilgili yollara kullanamıyoruz. Bunun için Senden dilediğimiz
dilekleri, hak etmiş olduğumuzdan dolayı değil; fazl u rahmetin-
464 2/Bakara, 286
465 2/Bakara, 286
• 169 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
den ümid ederek diliyoruz. Hâlbuki olacak, olacaktır: Bizden herhangi bir
şekilde sâdır olmuş olan günahlar, Senin İlâhî bilginde zâten belli ve sâbittir.
Onların oradan silinmesi imkânsızdır. Fakat Sen, yüce kudretinle onların
bize yönelik olan sonuçlarını istersen silebilirsin. Zira sebepleri yaratan
ve gerçekten etki sahibi olan ancak Sensin. Bizim kötü işlerimizle onların
doğuracakları sonuçlar arasındaki ilişkiyi dilersen mahvedebilirsin.” 466
Müslüman olmak için kendilerinin namaz, zekât ve cihadla mükellef
tutulmamalarını şart koşan Tâif ’lilere; Peygamberimiz’in, kesinlikle namazsız
dinde hayır olmadığını belirterek böyle bir tâvizi kabul etmediğini
biliyoruz.467 Âişe vâlidemiz, Efendimiz’in müsâmahasını anlatırken, şahsî
hiçbir meselesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseleri incitmediğini,
kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten sonra der ki: “Allah’a
âit bir hak ayaklar altında çiğnenirse, onu hiç affetmez, hemen o kimseden
Allah adına intikam alırdı.” 468
Dini, Allah’ın koyduğu ölçüleri hiçe sayarak kendi kafasına göre kolaylaştırmak,
Allah’ın göstermediği kolaylıklara müsâade etmek, -hâşâ-
Allah’tan fazla merhametli olmaya kalkmak demektir ki, bu Allah’a karşı
isyan, dine karşı da zulümdür. Bu ifrâtın yanında, Allah’ın mubah kıldığı
şeyleri haram kılan tefrît çizgisi de aynı oranda sakattır/bâtıldır. Eski kavimlerde
bu tefrît çizgisi, dinde tahrîfi ortaya çıkarmıştır. Bu yahûdileşme
çizgisiyle ilgili olarak Mustafa İslâmoğlu şu tesbitte bulunuyor:
“Dini zorlaştırmanın ve uydurmacılığın en tehlikeli yanlarından biri,
Allah’ın koyduğu haram ve helâl sınırlarını değiştirmektir. İsrâiloğullarına
mubah olan birçok şeyi hahamların haram kıldığını Kur’an’dan öğreniyoruz:
“Tevrat indirilmeden önce, İsrâil (Yakup Peygamber)’in kendisine haram
kıldığı şeyler dışında İsrâiloğullarına bütün yiyecekler helâldi. De ki: Getirip
okuyun Tevrat’ı, eğer doğruysanız!”469 (Gerçekten de İsrâiloğullarının kendilerine
yasak kıldıkları inek etinin Tevrat’ta helâl kılındığını görüyoruz:
Levliler, 22/20-30).
466 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 273-274, 280-2281
467 Ahmed bin Hanbel, IV/218
468 Müslim, Fedâil 79
469 3/Âl-i İmrân, 93
• 170 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın koymadığı yasakları koymak, sünnetullaha aykırı olduğu gibi,
fıtrata da aykırıydı. Çünkü, eğer vahiy bir konuda yasak koymamışsa elbette
bunun bir hikmeti vardı. Bu hikmet dün çıkmamışsa bugün, bugün değilse
yarın kendini gösterebilirdi. Çünkü din evrenseldi ve getirdiği kurallar
da bütün insanlığın ihtiyacını karşılayacak çapta olmalıydı.
Arap ırkına has hayat tarzını, giyim stilini, damak zevkini, estetik anlayışını
din pâyesi altında tüm dünyaya dayatmaya kalkmak, öncelikle dinin
“değişken” ve “sâbitelerini” birbirine karıştırmak demekti. Bu, dinde lâubâlileşme
sonucunu doğururdu. Çünkü insanlar, hayatî sorunlarını çözmede
hiç gereği yokken yerli-yersiz din ile karşı karşıya getirildiğinde, din, kalabalıkların
dini olmaktan çıkıp bir seçkinler sınıfının dini olmaya başlıyor;
kalabalıklar ise artık dinin değişmez değerlerine karşı lâubâlileşiyordu. Bu,
tam İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’dan sonra dinlerine karşı lâubâli oluş serüveninin
aynısıydı.
Dün, tiyatro konusunda konulan sınırı belirlenmemiş yasakların ardından,
bugün “İslâmî tiyatronun farziyyeti” derecesine, dün “erkek çocuklarını
dahi okula göndermeme” ifrâtının ardından bugün delikanlı kızların
okuması hatırına “başlarını açıversinler canım” tefritine, dün vesikalık resmin
dahi zarûrete binâen ancak tecvîzinden, bugün Altın Portakala aday
“hidâyet filmleri”ne, dün telli çalgıların haramlığından bugün telli çalgıların,
yanında dut yemiş bülbüle döndüğü orglar ve orkestralar eşliğinde
verilen “İslâmî konser”lere, dün dinlenmesi “haram” olan radyodan bugün
kurulması “farz” olan televizyon istasyonuna kadar bir yığın örnek, yukarıda
vardığımız yargıyı sadece doğrulamakla kalmıyor, içine düşülen çıkmazı
da bir kara mizah halinde gözlerimizin önüne seriyor.” 470
Hz. Peygamber’in zorluklara mâruz kaldığı dönemde Allah, rasûlünün
göğsünü genişlettiğini, yükünü kaldırdığını, şânını yücelttiğini471 zikretmektedir.
Ve eklemektedir: “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet,
her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır.”472 Güçlük bittikten sonra değil; güçlükle
beraber kolaylık. Güçlükle kolaylık net çizgilerle birbirinden ayrılmamış;
tersine geçişli, her ikisi de belirli bir oranda bir arada bulunabilmekte-
470 Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, Denge Y. s. 206
471 94/İnşirâh, 1-4
472 94/İnşirâh, 5-6
• 171 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
dir. Güçlüklerin, sıkıntıların arttığı dönemlerde, çözüm yolları yavaş yavaş
açılır, sıkıntılar süreç içinde azalırken, kolaylık da artar.
Yaşadığımız sıkıntılar, hatta mağlûbiyetler; moralimizi bozabilir, yıpranmamıza
neden olabilir. Ama bunlar kesinlikle trajedilere, çaresizliklere
dönüştürülmemeli. Ne zorluk, ne de kolaylık mutlaktır. Zorlukların aşılması,
ancak doğrular üzerindeki ısrar ve sabırla mümkündür. Allah Teâlâ, bizi
başardıklarımızla değil; yapıp ettiklerimizle hesaba çekeceğine göre, zor zamanlarda
üzerimize düşeni yerine getirmeli, bütün gücümüzle cehdetmeli
ve Allah’a tevekkül etmeliyiz. Karanlığın en fazla koyulaştığı, ümitlerin yitirilmeye
başlandığı an, İlâhî yardımın yaklaştığı andır.473 Zorlukları aşmada
gösterdiğimiz çaba, kolaylıkta da sürmeli, dinamizm süreklileştirilmelidir:
“O halde, boş kaldığında yeniden yönel.”474 İmtihan, her zaman belâ, sıkıntı
ve zorlukla olmaz; bazen de kolaylık ve nimetlerin bolluğu ile olur. Allah’a
iman edenler için ümitsizliğe yer yoktur: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten
iman etmiş iseniz, mutlaka siz üstün geleceksiniz.” 475
Dinde Kolaylık ve Müsâmaha Esastır: “Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ben
kulumun, benim hakkımdaki zannı üzereyim. Kulum Beni nerede zikreder/
anarsa Ben oradayım. Bana bir karış yaklaşana Ben bir kulaç yaklaşırım.
Bana bir kulaç yaklaşana Ben iki kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek
gelene Ben koşarak giderim.” 476
“Elinizden geldiği kadar müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız.
Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta
hata etmesi, cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir.” 477
“İsmah yüsmehu lek = Hoşgörülü ol ki, hoş görülesin.” 478
Yeni müslüman olmuş ve İslâm’ın yüce ahlâk esaslarını bütün varlığı
ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevîlerin (çölde
yaşayan ve medenî hayatın dışında kalmış kültürsüz insanlar) kaba ve haşin
davranışları olurdu. İçinde yaşadıkları iklim ve medenî imkânlardan uzak
473 2/Bakara, 214
474 94/İnşirâh, 7
475 3/Âl-i İmrân, 139; Oktay Altın, Hak Söz, Sayı: 114, Eylül 2000, s. 36
476 Müslim, Tevbe 1
477 Müsned, Ahmed b. Hanbel, 5/160
478 Müsned, Ahmed bin Hanbel, 1/248
• 172 •
Ahmed Kalkan
hayat şartları, onları biraz da böyle olmaya âdeta zorlardı. Bir defasında
Efendimiz Mescid-i Nebevîde ashabı ile oturmuş konuşuyorlardı. Bedevînin
biri içeri girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırıp: “Allah’ım!
Bana ve Muhammed’e rahmet et! Başka kimseye de bizimle beraber
rahmet etme!” diye dua etti. Bunu duyan peygamberimiz: “Pek geniş olan
ilâhî rahmete sınır çektin yahu!” buyurarak bedevînin hatasını düzeltmeye
çalıştı. Bu bedevî, biraz sonra kalkıp Mescid’in bir tarafına giderek abdest
bozmaya başlayınca, şaşkınlıklar içinde kalan sahâbiler bağrıştılar. Hz. Peygamber
(s.a.s.) işe müdâhale ederek şöyle buyurdu: “Bırakın (işini görsün).
Sonra bevlinin üzerine bir kova su dökün; zira siz güçlük değil, kolaylık göstermek
üzere gönderildiniz.” Sonra bedevîyi yanına çağırarak ona dedi ki:
“Bu mescidler ne bevil, ne de başka pislik içindir. Bunlar, Allah’ı anmak, namaz
kılmak ve Kur’an okumak için yapılmıştır.” 479
İnsana öyle geliyor ki, sahâbelerden çok Hz. Peygamber’in hiddetlenmesi,
kendi mübarek mescidinin mâruz kaldığı böyle bir hakaret karşısında
asıl onun öfkelenmesi gerekirdi. Fakat Rasül-i Ekrem düşünüyor ki, bedevî
bu işi kasten ve hakaret olsun diye yapmamaştır. Cehâleti sebebiyle böyle
davranmıştır. Şu halde ona kızıp bağırmak, azarlamak doğru bir hareket
olmazdı.
“Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi peygamberinize
sorular sormak (,onu sorguya çekmek; daha önce Mûsâ’dan
istenen şeyler gibi talepte bulunmak) mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre
değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.”480 Bu âyet-i kerimede
Allah Teâlâ, zor gelebilecek görevler insana yüklenmesin diye, olayların
olmasından önce Hz. Peygamber’e çok soru sorulmasını yasaklamaktadır.
Nitekim bir başka âyette şöyle buyrulur: “Ey iman edenler, size açıklanınca
hoşunuza gitmeyen şeyleri sormayın. Kur’an indirilirken onları sorarsanız
size açıklanır. Allah (sorduğunuz şeyleri veya açıklanmadığına göre diğer
hususları) affetmiştir. Ve Allah ğafûrdur, halîmdir.” 481
Eğer âyetin nüzûlünden sonra tafsîlâtını soracak olursanız o konu size
açıklanır. Ayrıca bir şeyi, olmazdan önce sormayın; belki sormanız nedeniyle
o şey yasaklanabilir, din zorlaştırılmış olur. Bunun için, sahih hadiste
479 Buhâri, Vudû, 58, Edeb 35, 80; Müslim, Tahâret 98-100; Ebû Dâvud, Tahâret 136; Tirmizî, Tahâret 112
480 2/Bakara, 108
481 5/Mâide, 101
• 173 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
ifade edilmiştir ki; müslümanlardan vebâli en büyük olan, yasaklanmamış
olan bir şeyi sorup da bu soru sebebiyle o şeyin yasaklanmasına sebep
olanlardır. Bunun için Buhârî ve Müslim’de Muğîre bin Şu’be’den naklen
zikredilen hadiste Rasûlullah (s.a.s.)’ın, “denilmiş ve dedi” gibi şeyleri çok
sormayı ve malı boşa harcamayı yasakladığı belirtilir. Müslim’in Sahîhinde
de buyrulur ki; “Benim bıraktığım şeyleri, siz de bırakın. Çünkü sizden öncekiler
çok soru sormaları ve peygamberlerine karşı çıkmaları sebebiyle helâk
olmuşlardır. Ben, size bir şeyi emredersem gücünüzün yettiğince yerine getirin.
Size bir şeyi de yasaklarsam ondan sakının.” Hz. Peygamber’in Allah
Teâlâ’nın müslümanların üzerine haccı farz kıldığını bildirmesinden sonra,
adamın biri, “her yıl mı yâ Rasûlallah?” dediğinde Hz. Peygamber susmuş.
Adam üç kere tekrarlayınca O, “hayır!” demiş. “Eğer evet deseydim, böyle
gerekirdi ve sizin buna gücünüz yetmezdi. Benim bıraktığım şeyleri siz de
bana bırakın!” buyurmuştur.
Demek ki kolaylaştırma, “dini değiştirme ve yapılabilecek olanı yapmama”
anlamına gelmez. Kolaylaştırma, işleri dinin ölçülerine ve eşyanın
tabiatına uygun biçimde yapmaktır. Aşırı gidip dinin ölçülerinin ve fıtrat
gerçeğinin dışına çıkmak da zorlaştırmadır. Allah’ın istediğinden fazla dindar
olmak isteyen kimse, sonunda mağlup olur. Bunun için hiç kimsenin,
dinin ölçülerini aşarak veya onları kendi arzusuna göre değiştirerek dini
zorlaştırma hak ve yetkisi yoktur.
Kur’an, Allah’ın lütuf ve iyilik sahibi olduğunu bildirirken, anahtar kavram
olarak fazlullah terkibini kullanır. Bu terkip, Allah’ın lütuf ve ihsanı, iyilik
ve ikramı anlamlarına gelir. Fazlullah terkibi, nüzul sırasına göre ilk kez
bu âyette geçer ve insanın, Allah’ın lutfundan rızık araması için öncelikle
çaba sarf etmesi gerektiği mesajını verir. Demek ki insan gerçek başarıya,
Allah’ın istediği işleri yapıp elde ettiği haklı ve helâl kazançla ulaşabilecektir.
Kur’an’a göre lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir, Allah onu dilediğine verir.
Öyleyse insan, başkasının elindekini değil, Allah’ın lütuf ve ihsanını istemelidir.
Çünkü erdem ve helâl kazanç, atâletle ve hasetle değil, irâdeye
dayalı onurlu gayretle kazanılır.
• 174 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’ın, İslâm’a özgü bir dünya görüşü oluşturmak için kullandığı
anahtar kavramlardan biri de sebîlullah terkibidir. Allah’ın yolu anlamına
gelen sebîlullah terkibi, nüzul sırasına göre ilk kez bu âyette geçer.
Sebîlullah terkibi, İslâm öğretilerinin tümünü ifade etmek için kullanılır.
Çünkü Allah’ın yolu, iyilik nev’inden O’nun emrettiği her şeyi içeren ve
Kur’an vahyi aracılığı ile insana bahşedilen hidâyet yoludur. Ayrıca bu terkip,
çoğunlukla cihad âyetleri içinde yer aldığından cihad vâsıtaları olarak
da yorumlanmıştır. Cihad, Allah yoluna konan engellerin kaldırılması ve
bu yolun açılması için girişilen bir eylem olsa da Allah’ın yolu tabiri, cihaddan
daha genel bir anlam taşır. Bunun için Yüce Allah, bu yola hikmetle,
güzel öğütle çağırmayı; İslâm’ın, hayatı belirleyen bir sistem olmasına karşı
çıkanlarla en güzel biçimde mücadele etmeyi istemiştir.
Görüldüğü gibi sebîlullah terkibi, dünya ve âhiret hayatında insanlara
yararlı olan, insanlığın iyi yönde gelişmesini sağlayan bütün sâlih amelleri
(iyi işleri) içermektedir. Kur’an ve sünnet bu terkiple, insanları daha yüce
ve olumlu bir sosyal düzen kurmaya yöneltir. Bu terkibin kullanıldığı âyetlerde,
Allah yolunda infak, hicret ve savaş’ın emredilmesi, değinilen tespiti
doğrular mâhiyettedir.
İktisadî Sorumluluk
Vahiy kronolojisinde ilk kez bu âyette geçen zekât sözcüğü, artmak,
gelişmek, arınmak ve temizlik gibi anlamlara gelen zky kökünün türemiş
şeklidir. Zengin olan kişinin, malının belli bir miktarını fakirlere vermesine
zekât denir.
Zekât, insanın malını, gelirini ve nefsini, yoksullara yönelik faaliyetlerle
(sadaka ve karşılıksız yardım yoluyla) bencillik kirinden temizlemesi
anlamına gelir. İslâm hukukunda zekât, ilgili yerlere dağıtıp kullanması için
İslâm Devletine verilen Müslümanlara farz kılınmış olan zorunlu bir vergiyi
ifade eder. Bu verginin hâsılatı, Kur’an’da belirtilen482 ihtiyaç sahiplerine
dağıtılır. Sonuç olarak zekât, hem insan nefsini ve malını arındırıcı bir işlevi
görmekte, hem de zorunlu ve mâlî bir yükümlülüğü ifade etmektedir.
482 9/Tevbe, 60
• 175 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
İslâmî kaynaklarda zekâtın, hicretten sonra Medine Dönemi’nde farz
kılındığı belirtilirse de, konuyla ilgili âyetler, onun İslâm’ın başlangıcından
beri var ve farz olduğunu gösterir. Demek ki Kur’an’ın indiği ilk dönemlerde
Araplar, malın belli bir miktarını yoksullara vermek biçimindeki sadakayı,
zekât olarak biliyorlar ve bunu yapanların mânen temizleneceğine
inanıyorlardı. Bu yüzden zekât, onlarda namaz ve hac gibi köklü dini geleneklerden
biri olmuştu. Bu gelenek o günkü toplumda çok iyi bilindiği için,
Kur’an zekâtı emrederken onu tanımlama yoluna gitmemiştir.
Mekke Devri’nin ilk yıllarında Kur’an’ın emriyle desteklenip farz haline
getirilen zekâta, Medine Dönemi’nde inen âyetlerle daha da açıklık getirilmiş,
zekâtın kimlere verilmesi gerektiği ayrıntılı biçimde anlatılmıştır.483
Daha sonra Medine’de İslâm toplumu gelişip İslâm, dâvetten devlete erişince,
Peygamber (s.a.s.), hangi tür mallardan ne miktar zekât verileceğini
açıklamıştır. Şu halde zekât da aynen namaz gibi öteden beri var olan ve
Arap toplumunca bilinen bir ibâdetti. Kur’an, zekâtın varlıklı Müslümanlara
farz olduğunu açıkça belirtmiş, Peygamber (s.a.s.) de zekâtla ilgili ayrıntıları
insanlara öğretmiştir. Bunun için, zekâtın ayrıntılarıyla ilgili gerçek
başvuru kaynağını, Peygamber’in söz ve uygulamaları oluşturmaktadır.
İnsanın, İlâhî buyruklara hürmetkâr olması gerekir. Bu da Kur’an vahyini,
içerdiği mânâ ve maksadıyla kavrayıp ona iyi niyetle uymakla gerçekleşir.
Şu halde insanın, Kur’an çağrısına sahih (doğru) inanç ve sâlih amelle
(iyi işlerle) cevap vermesi gerekir.
Kur’an, insanın hayata aktif ve olumlu biçimde katılımını sağlamak
için, güzel bir borç anlamına gelen karz-ı hasen tabirini kullanır. Kard/Karz,
borç vermek ve bir yerden ayrılıp gitmek gibi anlamlara gelen krd kökünün;
hasen de güzel olmak ve güzel yapmak gibi anlamlara gelen hsn kökünün
türemiş şeklidir. Karz-ı hasen, “kişinin helâl ve kıymetli olan servetini yahut
en aktif ve verimli olan gayretini, Allah rızâsı için insanların hayrına
sarfetmesidir.” İşte, helâl servetin ve anlamlı gayretin, Allah rızâsı için sarfedilmesi,
Kur’an’da Allah’a verilen güzel bir borç484 olarak isimlendirilmiştir.
483 "Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, fakirlere (yoksullara), miskinlere (düşkünlere),
(zekât toplayan İslâm devletinin görevlisi) memurlara, müellefe-i kulûba, yani gönülleri (İslâm'a)
ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp
cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah her şeyi çok iyi bilendir, hikmet sahibidir." (9/Tevbe, 60)
484 2/Bakara, 245; 5/Mâide, 12; 57/Hadîd, 11, 18; 64/Teğâbün, 17; 73/Müzzemmil, 20
• 176 •
Ahmed Kalkan
Bundan maksat, Allah yolunda yapılan harcamaların, mâlî bir zarar olmadığını
anlatmaktır.
Burada, Kur’an’ın anlaşılması ve uygulanması açısından çok önemli
gördüğümüz bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Kur’an âyetlerinin taşıdığı
bir mânâ, bir de maksat vardır. Kötü niyetli insanlar, âyetlerin Arap dili
açısından taşıdığı mânâyı anladıkları halde, Yüce Allah’ın onlarda gözettiği
maksadı anlamaya yanaşmazlar. Değinilen gerçeği yansıtan çok sayıda örnekler
vardır. Ancak biz, bu âyetle bağlantılı olan bir örnekle yetineceğiz.
Kaynaklarda belirtildiğine göre: “Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah
ona, onun karşılığını kat kat artırarak öder...” 485 anlamındaki âyet indiği
zaman, bu sözün mânâsını anlayan, ancak taşıdığı maksadı anlamak
için Peygamber)’e (s.a.s.) gelen Ebu’ddahdah: “Allah zengindir. O, hiçbir
şeye muhtaç değildir. Bize verdiği şeyi, bizden istemesindeki maksat nedir?”
diye sorar. Allah Elçisi bu soruya: “Evet, Allah sizi cennete sokmak için
sizden, muhtaç olanlara karşılıksız yardım etmenizi istiyor.” cevabını verir.
Aldığı bu cevapla âyetin maksadını da öğrenen Ebu’ddahdah’ın, büyük bir
hurma bahçesini Allah yolunda infak ettiği söylenir. Fakat aynı âyeti yahûdiler,
“Allah fakir, biz zenginiz” şeklinde anladılar.486 Çünkü onlar, âyete iyi
niyetle yaklaşmadılar ve lafzî mânânın taşıdığı maksadı anlamak istemediler.
Bu yüzden, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın borç istemesini, fakir
bir insanın borç istemesi şeklinde yorumladılar.
Verilen bu örnekten çıkarılabilecek genel sonuç şudur: Allah yolundan
sapan her kimse, Kur’an’ın mânâ ve maksadından kaybı oranında sapmış;
hakka ulaşan kimse de, onun ruhuna, mânâ ve maksadına vâkıf olduğu
ölçüde başarılı olabilmiştir. Öyleyse Kur’an’ın lafız, mânâ ve maksat bütünlüğü
içinde zihnimizde; işlev yönüyle de hayatımızda etkin biçimde yer alması
gerekir.487
Allah Günahları Bağışlar
Kur’an, Yüce Allah’ın günahları bağışlayıcı olduğunu belirtmek için
daha çok örtmek, bağışlamak ve affetmek gibi anlamlar taşıyan ğfr kökünü
485 2/Bakara, 245; 57/Hadîd, 11
486 3/Âl-i İmrân, 181
487 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları
• 177 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
kullanır. Ğfr kökünden türeyen ve nüzul sırasına göre ilk kez bu âyette geçen
Ğafûr ismi, “insanların günahlarını örten, hatalarını ve suçlarını çokça
bağışlayan Allah” anlamına gelir. Bu isim, Kur’an’ın tamamında “doksan
bir” kez geçmektedir.
Ğafûr ismi, insanların günahlarının çokluğu nisbetinde Allah’ın bağışlamasının
da çok olduğu mesajını verir. Bunun için, günahların sadece bir
kısmını bağışlayana ğafûr denmez. Ğafûr ismi, Kur’an’da çeşitli terkipler
halinde kullanılır. Ancak burada, Kur’an’da en çok görülen ve nüzul sırasına
göre ilk kez bu âyette geçen Ğafûr-Rahîm şekline kısaca değinilecektir
Hem Mekke hem de Medine Dönemi’nde inen vahiylerde yer alan
Ğafûr-Rahim terkibi, Allah’ın bağışlamasının sürekli ve çok, merhametinin
de sınırsız olduğu anlamına gelir. Allah, sonsuz rahmet sahibidir. O, rahmeti
ve adâleti gereği insanların günahlarını bağışlar. Yüce Allah, bağışlayıcı
olduğunu, Elçisi’ne yönelik şu buyrukla bütün insanlara duyurur: “Haber
ver kullarıma; hiç kuşkusuz Ben, Ğafûr Rahîm’im, çok bağışlayan ve merhamet
edenim.”488; “Bir haksızlık yapıp da sonra kötülüğü iyiliğe çeviren (herkes)
i bağışlarım, Ben, Ğafûr Rahîm’im.”489
Her şeyin mutlak sahibi olan Allah, dilediğini bağışlar, dilediğine de
azap eder. O’nun bağışlaması ve merhameti sınırsız, azâbı da serî ve çetindir.
Ancak, Allah’ın rahmeti gazabını geçmiş ve her şeyi kuşatmış olduğundan490
O, sonsuz rahmet sahibi bir Rab’dir.
Yüce Allah, insanların kendinden bağış dilemelerini bekler ve onlara,
bu âyetin491 son bölümünde ifade edildiği gibi “Allah’tan, günahlarınız için
bağışlanma dileyin” çağrısı yapar. Yüce Allah’ın bu çağrısına uyup O’ndan af
dileyen kimse de Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli bulur.
Biz de Yüce Allah’ın çağrısına uyarak ve O’nu bağışlayıcı bulacağımızı
umarak diyoruz ki: Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi
bağışla; imana ermiş olanlardan hiçbirine karşı kalplerimizde
488 15/Hicr, 49
489 27/Neml, 11
490 7/A’râf, 156
491 73/Müzzemmil, 20
• 178 •
Ahmed Kalkan
uygunsuz düşünce ve kin bırakma. Ey Rabbimiz! Şefkat sahibi ve rahmet
kaynağı olan sadece Sensin! 492
Allah Affedicidir: Allah (c.c.), bağışlaması, af ve mağfireti bol olduğu
için, şirk dışında bütün günahları istediği kimseler için affedebileceğini beyan
ediyor. “Allah kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan
başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah
(ile) iftira etmiş olur.” 493
Bilindiği gibi İslâm’a girmek, kendinden önceki bütün hataları siler. Allah’a
şirk koşan müşrikler, şirklerinden tevbe edip yeniden iman ederlerse
onların da geçmiş günahları bağışlanır.
Rabbimiz, mü’minlere tevbe ve af konusunda genişlik veriyor.“Allah’ın
rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar.”
494 Bu bağışlamanın şartı, şüphesiz ki tevbedir, günahtan vazgeçmektir,
hatada ısrar etmemektir. Zaten takva sahibi mü’minler, bir hayâsızlık
yaptıkları (günah işledikleri) zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen tevbe ederler,
günahta bile bile ısrarcı olmazlar.495
“Umulur ki Allah bunları affeder. Allah Afüvv’dür (affedicidir), Ğâfur’dur
(bağışlayıcıdır).”496 Bir âyette bu isim ‘Kadir’ ismiyle beraber kullanılıyor.
Bu âyet, Allah’ın günah işleyenleri cezalandırmaya güç yetirebildiği halde,
onlara ceza vermeyip bağışlayabildiğini ifade ediyor.497 Allah (c.c.) sonsuz
bağışlayıcı ve affedicidir. O’nun bu bağışlayıcılığı öncelikli olarak dinî emirleri
ve yasakları (teklifleri) hafifletmede görülür.498
Rabbimiz, kul olarak yarattığı insanın günah işleyeceğini, hata ve isyan
edeceğini, hatta inkârcı olup küfre düşeceğini biliyordu. Buna rağmen ona
günah işleme ya da ibâdet etme özelliğini verdi.499 Yani insanın iradesini
kendi eline vermiştir. Ancak onu başıboş da bırakmamıştır. Bütün insanlara
‘tâğuta kulluk yapmayın, Allah’a ibâdet edin’ diye dâvet yapması için elçiler
492 59/Haşr, 10; Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları
493 4/Nisâ, 48
494 39/Zümer, 53
495 3/Âl-i İmran, 135
496 4/Nisa, 99; ayrıca bkz. 22/Hacc, 60; 58/Mücadele, 2; 4/Nisâ, 43
497 4/Nisâ, 149
498 2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 43; 5/Mâide, 101
499 91/Şems, 7-10
• 179 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
(peygamberler) göndermiştir.500 Elçilerin dâvetine uymayıp, Allah’ın gönderdiği
âyetlere sırtını dönenler azgınlık, sapıklık ve isyan içinde kalırlar.
Peygamberlere iman edip müslüman olanlar da zaman zaman hata edebilir,
günah işleyebilirler. İşte kim bu şekilde hataya düştükten sonra, hatasından
vazgeçer ve Allah’a tevbe ederse Allah (c.c.) onu affedebilir. İnkârcı iken
mü’min, isyancı iken itaatkâr, günahkâr iken takvâ sahibi olanı (sorumluluk
bilinci içinde Allah’tan korkup günahlardan korunanı) affedebilir. Af
yetkisi Rabbimizin elindedir. Dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır.
Eğer Rabbimiz bütün isyanlara ve günahlara ceza verseydi, hiç affetmeseydi
şüphesiz yeryüzünde kimse kalmazdı.501 İnsanların yaptıkları yüzünden
karada ve denizde fesat (çarpıklıklar, bozulma) meydana gelir.502 Bazı
insanlar veya topluluklar daha dünyada iken cezalandırılır. Ancak bütün
bunlar, insanların ürettikleri kötülüklerden Allah’ın affının dışında kalan
fazlalıklardır. Allah, kullarını sürekli affediyor. Ancak bazılarının ceza alması
da kâinat düzeni ve ibâdetin değerinin bilinmesi açısından Allah’ın
adâletinin gereğidir. “Size isâbet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazanmakta
olduğu dolayısıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder.” 503
Allah (c.c.) Uhud savaşında Peygamberin sözünü dinlemeyenleri,504
hac ibâdetinde daha önceden yapılan hataları,505 buzağıyı tanrı edinip sonra
tevbe eden İsrailoğullarını506 affettiğini bildiriyor. Kötülükleri bağışlayıp
affedenler,507 güçsüz ve zayıf olduğu için Allah yolunda hicret veya cihad
edemeyen müstaz’aflar,508 Allah’a şirk koşmaksızın başka günah işleyenler509
Allah’ı affedici olarak bulurlar.510 İslâm’a göre bir kötülüğün cezası/karşılığı
yine onun kadardır; fazlaya kaçmak helâl değildir. Ancak hak sahibi bu
hakkını bağışlarsa, bu bir fazilettir. Kur’an bağışlamayı tavsiye ediyor. Bir
yanağına vurana öbürünü çevirmek olmadığı gibi; intikam peşine düşmek
de yoktur. Haksızlığa uğrayan, bu hakkını kullanmaz, sabreder ve bağış-
500 16/Nahl, 36
501 35/Fâtır, 45
502 30/Rûm, 41
503 42/Şûrâ, 30; ayrıca bkz. 42/Şûrâ, 34, 40
504 3/Âl-i İmran, 152, 153
505 5/Mâide, 95
506 2/Bakara, 52; 4/Nisâ, 153
507 4/Nisâ, 149; 64/Teğâbün, 14
508 4/Nisâ, 99
509 4/Nisâ, 48
510 16/Nahl, 126
• 180 •
Ahmed Kalkan
larsa bu güzeldir.511 Kur’an, mü’minlerin affedici olmalarını tavsiye ediyor.
Affedenleri Allah’ın seveceğini haber veriyor. 512
Tarih, hatasızlığı iddia eden budalalarla, bunların karşısında hak dâvâyı
müdâfaa eden kahraman insanların mücadeleleriyle doludur. Faziletin,
hata işleyen kimsenin, hatasını kabul etmekle başladığı söylenebilir. Beşer
için ideal olan, mümkün olduğu kadar hatasız bir hayat yaşamaktır. Fakat
peygamberlerden başka bu sırra ermiş bir insanı tasavvur etmek bile zordur.
Allah da hatasız bir insan değil; her çeşit hatadan hemen dönüp mağfiret
dileyen bir varlık yaratmayı tercih etmiştir.513 Bir toplumun bekası da tevbe
ve istiğfar iledir: “Onlar istiğfar ederlerken Allah onlara azâb etmez.” 514
Mü’minler şöyle duâ ederler: “Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan
dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere
yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz
şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim Mevlâ’mızsın.
Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et.” 515
Günahlarını küçümseyen ve tevbesini sonu gelmeyen yarınlara erteleyen,
ya da yalancı tevbelerle kendini kandıran zavallılardan olmayalım. Ey
Rabbimiz, bizim günahlarımız ne kadar büyük ise de, Senin affın daha da
büyüktür; Bizi affet!
Ey Muhammed! Hiç şüphesiz Rabb’in senin ashâbınla birlikte, gecenin
üçte ikisinden daha azını, bazen yarısını, bazen de üçte birini, kalkıp
O’nun rızâsını kazanmak maksadıyla ibâdet ve teheccüdle geçirdiğini bilir.
Gece ve gündüzün saatlerini bilen, planlayan Allah’tır. Gece ve gündüzün
işini idare eden O’dur. Yüce Allah sizin, ne bütün geceyi, ne de büyük bölümünü
ibâdetle geçiremeyeceğinizi, âciz kalacağınızı bildi de size acıyarak
yükünüzü hafifletmek sûretiyle tevbenizi kabul etti, farz olan gece namazını
sünnet kıldı. Gece namazından sizin için kolay olanı kılın. Gücünüzün
yettiği kadar kılın. Aynı şekilde kolayınıza geldiği kadar Kur’an okuyun.
Yüce Allah içinizde, hastalığın zayıf düşürmesi sebebiyle gece ibâdetinden
âciz olanların bulunacağını, bir başka topluluğun da rızık aramak ve helâl
511 2/Bakara, 178
512 24/Nûr, 22; 2/Bakara, 178, 237
513 Müslim, Şerhu'n-Nevevi 17/65
514 8/Enfâl, 33
515 2/Bakara, 286
• 181 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
mal kazanmak üzere ticaret için ülkelerde yolculuk yapacağını, bir diğer
topluluğun da Allah’ın kelimesini yüceltmek ve dinini yaymak için O’nun
uğrunda cihad edeceklerini bilir. Bu yüzden gece namazından sizin için
kolay geleni kılın ve namazınızda Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Farz
olan beş vakit namazı, rükûn ve şartlarını yerine getirerek huşû içerisinde,
devamla edâ edin, zekâtı verilmesi gereken yerlere zamanında verin. Allah
rızâsı için ihtiyaç sahiplerine sadaka verin. Ey insanlar! Allah rızâsı için ve
Allah’ın istediği şekilde ne yaparsanız sevap ve karşılığını dünyadaki sâlih
amellerinizden kat kat fazlasıyla Rabbiniz katında daha hayırlısını bulursunuz.
Çünkü dünya geçici, âhiret ise ebedîdir. İyi kimseler için Allah katında
olan daha hayırlıdır. Bütün hallerinizde, Allah’ın bağışlamasını isteyin.
Çünkü insanın kusur ve eksiklik yapmaması çok azdır. Şüphesiz Allah, tevbe
etmeleri halinde kullarının günahlarını bağışlayan, mü’minlere dünya ve
âhirette merhamet edendir.
Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Bu âyet gece ibâdetinin Rasûlullah
(s.a.s.) ve ashâbına farz olduğuna dair açık bir delildir. Onlar gecenin üçte
birinden az ve üçte ikisinden çok olmamak üzere, uzun zaman ibâdetle
mükellef kılınmışlardı. Çünkü gece ibâdet etmek ve zikir, namaz ve Kur’an
okumak gibi çeşitli ibâdetlerle geceyi ihyâ etmek, müslümanların bedenlerini
kuvvetlendiriyor, ruhlarını arındırıyor ve sıkıntılı hayata hazırlıyor,
refah içinde yaşayanların bulundukları rahatlık, rehâvet ve lezzetlere dalma
gibi şeylerden sakınmaya alıştırıyordu. Yüce Allah onları gece ibâdeti ile
mükellef kıldı ki, rûhen ve bedenen, bu yeni dâvetin yükünü omuzlanmaya
ve bu dini yayma uğrunda meşakkatlere katlanmaya hazırlasın. Bu ne yüce
ve değerli bir eğitim! Adamları ve kahramanları yetiştiriyor.”
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde
de istiğfar ederlerdi.” 516
“Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun…” Kıraat, namazın rükûnlarından
biri olduğu için, “Namaz kılın” yerine “okuyun” ifadesini kullandı.
İbn Abbas şöyle der: “Gece ibâdeti, Rasûlullah’ın ashâbından kaldırıldı
ve bunu yapmak onlar için nâfile ibâdet oldu. Fakat Rasûlullah (s.a.s.) için
farz olarak kaldı.”
516 51/Zâriyât, 17-18
• 182 •
Ahmed Kalkan
Fahreddin er-Râzi şöyle der: “Hastaların, hastalıklarından dolayı gece
ibâdeti ile meşgul olmaları imkânsızdır. Yolcular ve mücâhidlere gelince,
onlar da gündüzün zor işlerle meşguldürler. Geceleyin uyumadıkları takdirde,
meşakkat sebepleri peşpeşe gelmiş olur. İşte bu sebeple Yüce Allah,
onların görevini hafifletmiş ve haklarında gece namazının farz olma hükmünü
kaldırmıştır.”517
Müfessirler şöyle der: “Kur’ân-ı Kerim’de namaz emredilip de beraberinde
hemen zekâtın emredilmediği yer azdır. Çünkü namaz, kul ile Rabbi
arasında dinin direğidir. Zekât da kul ile kardeşleri (müslüman toplum)
arasında dinin direğidir. Namaz bedenî ibâdetlerin, zekât da mâlî ibâdetlerin
en büyüğüdür.”
İbn Abbas şöyle der: “Yüce Allah karz-ı hasenle, zekâtın dışında kalan
sıla-i rahim, misafir ağırlama vb. diğer sadakaları kastediyor.”518
Yüce Allah bu sûreyi, infak edip güzel amel işleyenlere Allah’tan af ve
mağfiret dilemelerinin yolunu göstererek sona erdirdi. Çünkü belki de insanlar,
Allah yolunda harcamaya samimiyetle niyet etmemişler veya Allah’a
borç verme işini güzel yapmamışlardır. Böylece harcamayı yersiz yapmışlardır.
Yahut nafakayı kendi istek ve maksatları doğrultusunda harcamışlardır.
Bu, Allah yolunda harcama konusuna uygun düşen bir sona erdiriştir.
Kur’an’ı en açık ifadeyle indiren Allah, noksan sıfatlardan uzaktır.519
Namazda en uzun olan şey Kur’an kıraati idi. Onun için teheccüd namazında
Kur’an’ın ne kadarı kolayınıza gelirse o kadarını okuyun, buyrulmaktadır.
Bu tabii ki namazın hafifletilmesi olacaktır. Bu buyruk görünüşte
bir emir gibi gözüküyorsa da, teheccüd namazının farz değil, nâfile bir namaz
olduğu hususunda ittifak vardır. Bir hadis-i şerifte de şöyle denilmektedir:
Birisinin sorusu üzerine Allah Rasûlü “Size gece ve gündüz beş vakit
namaz farzdır” dedi. O zat “Bunun dışında bir şey lâzım mı?” diye sorunca
Allah Rasûlü “Hayır, yalnız kendin arzuluyorsan (nâfile kılacaksan) o başka”
diye cevapladı. 520
517 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/187; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:
7/108.
518 Hâzin: 4/171; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/109.
519 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/108.
520 Buhârî ve Müslim
• 183 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Maksadın bizatihi Kur’an okumak olduğu da söylenmiştir. Yani geceleyin
kıldığınız namazlarda size kolay gelen bölümleri okuyunuz. Taberî diyor
ki: “Âyet-i kerimede “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun.” buyrulmaktadır.
Suddî bundan maksadın yüz âyet okumak olduğunu söyledi, Hasan-ı
Basri ise “Kim bir gecede yüz âyet okuyacak olursa Kur’an onun aleyhine
delil olmayacaktır.” demiştir.”521 Kâ’b dedi ki: Bir gecede yüz âyet okuyan bir
kimse kaanitlerden (âbidlerden) diye yazılır. Said b. Müseyyeb dedi ki: Bu
miktar elli âyettir. Kurtubi dyor ki: Kâ’b’ın sözü daha sahihtir. Çünkü Abdullah
bin Amr’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerife göre Peygamber (s.a.s.)
şöyle buyurmuştur: “Kim on âyet okuyarak namaz
kılarsa gâfillerden diye
yazılmaz. Kim yüz âyet okuyarak namaz kılarsa
kaanitlerden (âbidlerden)
diye yazılır. Kim bin âyet okuyarak namaz kılarsa
kantarla mükâfat verilenlerden
diye yazılır.”522 Yani ona bir kantar ecir verilir.
Bu âyetten aynı zamanda, rükû ve secde etmek nasıl namazın farzı ise,
Kur’an’ı kıraat etmenin de öyle farz olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü pek çok
yerde namazın karşılığı olarak rükû etmek ve secde etmek kelimeleri kullanıldığı
gibi, kıraat zikredilerek namazın kast edildiği de vakidir. Bundan
yola çıkarak “teheccüd namazı mâdem ki nâfiledir o halde onda Kur’an
okumak nasıl farz olabilir?” şeklinde bir soru sorulmamalıdır. Yine de cevap
olarak deriz ki: İnsan “nâfile bir namaz kılmak için bedeni ve elbiseyi
temizlemek, abdest almak, avret yerlerini örtmek vs. gibi şartları yerine
getirmek gerekmez” diyemez. Öyleyse “bu namazda kıyam, rukû, secde etmek
ve teşehhüde oturmak da nâfiledir” denilemez.
Câiz ve helâl görülen yollardan rızık kazanmak için sefer etmeyi Kur’an
“Allah’ın fazlını aramak” tabiri ile ifade etmiştir.
Burada Allah (c.c.) helâl rızık aramak ile Allah yolunda cihada çıkmayı
nasıl bir arada zikretmişse, aynı şekilde, hastalığın yanı sıra iki sebeple
teheccüd namazını affetmeyi ya da hafifletmeyi de zikretmiştir. Burada,
İslâm’da helâl rızk kazanmanın ne kadar büyük bir fazilete sahip olduğu
anlaşılmaktadır. Abdullah İbn Mes’ud’dan rivâyet edilen bir hadiste, Allah
Rasûlü şöyle söylüyor: “Kim müslümanların meskûn oldukları yere buğday
521 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/469.
522 Ebû Dâvud Tayâlisî, Müsned
• 184 •
Ahmed Kalkan
getirir de o buğdayı günün fiyatına göre satarsa işte o, Allah’a yakınlığa nâil
olacaktır.” Bunun üzerine bu âyeti okudu.523
Hz. Ömer, bir keresinde “Eğer Allah yolunda cihaddan başka bir yolda
canımı teslim etmek istesem o da Allah’ın ihsânını aramak için bir vadiden
geçerken ölümün beni yakalamasıdır.” dedi ve sonra bu âyeti okudu. 524
Müfessirler beş vakit namaz kılmanın ve zekât vermenin farz olduğu
hususunda müttefiktirler. İbn Zeyd, “Bundan murat zekâtın dışında malından
sarf etmektir” demiştir. Bu Allah yolunda cihad için de, Allah’ın kullarından
birisine yardım etmek gayesiyle de veya halkın refahını sağlamak
ya da başka bir hayır iş için de olabilir. Allah’a borç verme, karz-ı hasen
Kur’an’da birçok yerde tavsiye edilmiştir. 525
Âhiret için önceden ne göndermişsen sana faydası dokunacak olan
odur. Bu dünyada tuttuğun ve Allah rızâsı için bir iyilikte harcamadığın
malın Abdullah İbn Mesud’dan rivâyet edilen şu hadiste ne işe yarayacağı
güzel izah edilmektedir: “Bir defa Allah Rasûlü ‘içinizden kim kendi vârisinin
malını kendi malından daha çok sever?’ dedi. Hepimiz ‘Kendi malımızı
daha çok severiz’ dedik. Allah Rasûlü ‘İyice bir düşünün bakalım’ dedi. Yeniden
hepimiz, ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Doğrusu budur’ dedik. Bunun üzerine
şöyle buyurdu: ‘Senin malın ileriye âhiret için gönderdiğindir, burada bıraktıkların
ise onlar senin vârislerinindir.” 526
Buyruluyor ki: Gerçekte Rabb’in biliyor ki kuşkusuz sen, gecenin üçte
ikisine yakın bir kısmını, yarısını ve üçte birini ibâdetle geçiriyorsun. Demek
ki, gece ibâdetin en uzun süresi “veya yarıyı biraz artır” âyetinden anlaşıldığı
gibi üçte ikiden biraz eksik; ortası, gecenin yarısı; en azı da “veya
yarıdan biraz eksilt” âyetinin gösterdiği gibi, üçte bir oluyordu. Bu kırâatte
“nısfehû ve sulusehû” lâfızları mansub olarak “ednâ” kelimesine bağlanmıştır.
523 İbn Merduye
524 Beyhaki, Şuabu’l İman (İmanın Şubeleri)
525 Bk. 2/Bakara, an: 267; 5/Mâide, an: 33; 57/Hadid, an: 16
526 Buhârî, Müslim, Ebu Ya'lâ; Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/461-462.
• 185 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Ednâ: Yakın veya en az demektir. Nâfi, Ebu Amr, İbnü Âmir, Ebu Cafer
ve Yakub kırâetlerinde ise, “Nısfehû ve sulusehû” kelimeleri “Sulusey”
kelimesine bağlanarak “Nisfihi ve sülüsihi” şeklinde mecrur okunur. Buna
göre mânâ, “sen gecenin üçte ikisinden, yarısından ve üçte birinden az kalkıyorsun”
demek olur. Bu durumda gece yapılan ibâdetin en uzun süresi
üçte ikiden az, yarım veya biraz fazla; ortası yarımdan az üçte bir; en azı da
üçte birden az, dörtte bir kadardır. Şu halde on iki saatlik bir geceden en az
üç veya dört saat; ortası dört veya beş saat; en fazlası da altı veya yedi saat
kalkılıyormuş demek olur. Sen de kalkıyorsun, seninle beraber olanlardan
bir grup da. Yani ashâbından bir cemaat da kalkıyor. Demek ki, hepsi değil,
demek ki hepsine farz değildi veya hepsi dayanamıyordu. Geceyi de gündüzü
de Allah takdir eder. İkisinin de gerçek miktarını ancak o biçer ve o
bilir. O, bütün zamanı bilir.
Başlangıcı olmayan ilmiyle bilmiştir ki siz onu, o gecenin takdirini
sayamazsınız. Bunda iki mânâ vardır. Birisi, her gecenin saatlerini bütün
parçalarıyla eşit ve tamamen sayacak şekilde takdir edemezsiniz. Çünkü
gece ve gündüz değişir. Geceyi bölümlere ayırdıkça ortaya çıkan kesirleri
takdir etmek insanın gücü dışında olup sonsuza kadar gider. Uyku halinde
ise ayırma gücü bulunmaz. Bu nedenle bu emri tam olarak yerine getirmek
hepinizin yapabileceği bir iş olmamakla beraber, sen ve bazı ashâbın gibi,
bunu yapacak olanlarınız da bir tedbir olsun diye fazlasını tutarak zahmet
ve sıkıntılar çekersiniz.
“Lâ tuhsûhu: Onu sayamazsınız” fiilinin sonundaki zamirin “takdir” kelimesinin
yerini tuttuğu kabul edilerek verilen ve Keşsâf ’ın ve birçoklarının
tercih ettiği bu mânâ aslında doğru olmakla beraber, bu yalnız geleceğe ait
değil bu emir verilirken de böyle olduğu için, buna göre başta verilen emrin
pek yerinde olmamış olması gibi yanlış bir düşünce akla getirebilir. Bunun
için “tuhsûhu” kelimesinin sonundaki zamiri, Taberi’nin rivâyet ettiği gibi
“gece ibâdet etmek” isminin yerini tutan bir zamir kabul ederek takdir ve
saymayı şu mânâ ile anlamak daha sade ve pürüzsüzdür: Daha ilerde hepiniz
bu gece ibâdetini başaramazsınız, baş edemezsiniz. Geceyi, gündüzü,
zamanların şu anda ve gelecekte uğrayacağı bütün değişiklikleri takdir eden
ve bilen Allah, sizin bu gece ibâdetini ileriye doğru hepinizin tamamıyla yerine
getirmeye güç yetiremeyeceğinizi, başaramayacağınızı ezelden bilmiş
ve bu şekilde “gece ibâdet et” emrini verirken de, bunu bilerek aslında geçici
bir süre için olmak üzere ilk olarak sûrenin başında işaret edildiği gibi, ilerisi
• 186 •
Ahmed Kalkan
için bir hazırlık mâhiyetinde vermiş, şimdiye kadar o hazırlık yapılmış, bundan
sonra ise işin genişlemesi ve genelleştirilmesi kastedilmiş ve hepinizin
bu zor ibâdeti hakkıyla yapamayacağı da Allah katında bilinmiş olduğundan
onun değiştirilmesi ve hafifletilmesi zamanı gelmiştir.527Onun için Allah sizlere
ilim ve lutfu ile yeniden baktı. Tevbe edip durumlarını düzelterek kendisine
başvuranlara, tevbelerini kabul etmek sûretiyle tekrar bakıp merhamet
buyurduğu gibi, sizlere de yeniden lütuf ve merhametiyle baktı.
O zor ibâdetin ağırlığını kaldırıp kolaylaştırarak yeniden şu emri verdi:
Bundan böyle Kur’ân’dan kolay geleni okuyun. Gece ibâdetinden, kırâetten
büsbütün vazgeçin değil, asıl “gece kalk” emrinin hükmü kaldırılmıyor,
yine kalkın. Fakat gecenin yarısı veya daha azı veya daha çoğu miktarlarıyla
ve uzun uzadıya tertil üzere okumak kaydına bağlı olmadan, “Kur’ân” ve
“kırâet” denilebilmek şartıyla, ne kadar kolayınıza gelirse o kadar okuyun,
o kadar gece ibâdeti yapın. 528
“Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder. O sizin bunu sayamayacağınızı
bildi.” Yani gece ve gündüzün miktarlarını gerçek manasıyla Allah
bilir. Geceleyin namaz kılmakla geçirdiğiniz süreyi de O bilir. Fakat Yüce
Allah bu işin hakikatlerini gerçek anlamda bilemeyeceğinizi, bu vakitleri
kıyam ile geçiremeyeceğinizi, gece ile gündüzün miktarını tespit edemeyip
saatlerini tam anlamıyla sayamayacağınızı bilmiştir, ya da Yüce Allah sizin
geceleyin namaz kılmaya güç yetiremeyeceğinizi yahut size emrettiği farzı
yerine getiremeyeceğinizi bildiğinden, âciz kaldığınızdan ötürü namaz kılmayı
terk hususunda affetmek ve ruhsat vermekle size yöneldi ve zorluktan
kolaylığa gitti. Çünkü tevbenin asıl anlamı dönmektir.
Mukatil dedi ki: “Birazı müstesna geceleyin kalk.” buyruğu nazil olunca
bu onlara ağır geldi. Kişi gecenin yarısı ne zamandır, üçte biri ne zaman
olur bilemiyordu. Bu sebeple hata ederim, korkusuyla sabaha kadar namaz
kılardı.
Bundan dolayı da ayakları şişti, renkleri soldu. Yüce Allah onlara
merhamet
buyurup, yükümlülüklerini hafifletti. Bunun için Yüce Allah: “O
527 Burada saymanın geçmişte olmadığı değil, gelecekte olmayacağı söylenmiştir. Geçmiş zaman kipiyle
“mâ ahsaytum/sayamadınız” buyrulmamış, gelecek zaman kipi kullanılarak “len tuhsûhu/onu
sayamayacaksınız” buyrulmuştur (Elmalılı).
528 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/405-406.
• 187 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için size doğru yöneldi.” diye buyurdu.
529
Yüce Allah’ın: “Bunu sayamayacağınızı” buyruğu, işin güçlüğünden
ötürü buna güç yetiremeyeceğinizi... demektir. Yoksa onların bu süreyi namazla
geçirecek gücü bulamayacakları anlamında değildir.
Daha sonra Yüce Allah ruhsattan sonra daimi olan hükmü söz konusu
ederek şöyle buyurmaktadır: “O halde ondan (Kur’an’dan) kolayınıza geleni
okuyun. Namazı dosdoğru
kılın, zekâtı verin ve Allah ‘a güzel bir sûrette borç
verin.” Yani kolayınıza
geldiği kadar namaz kılın ve Kur’an’dan da kolayınıza
geleni okuyun.
Burada emrin tekrarlanması bu husustaki ruhsatı pekiştirmek
ve iyice
yerleştirmek içindir. Farz olan namazı da farzlarını, rükünlerini,
şartlarını
yerine getirerek namazdan gâfil olmaksızın huzur ve huşu ile
kılarak eda ediniz. Malda farz olan zekâtı veriniz, yine mallarınızdan hayır
yollarında
aile halkınıza, cihada ve muhtaçlara da infakta bulununuz. Nitekim
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’a güzel bir ödünç verecek olan
kimdir? Allah da o verdiğini ona kat kat arttırır.” 530
Daha sonra Yüce Allah sadaka verme isteğini pekiştirerek ve bu hususta
teşvikte bulunarak şöyle buyurmaktadır: “Nefisleriniz için önden ne
hayır gönderirseniz onu hem daha hayırlı, hem de ecir bakımından daha
büyük olmak üzere Allah’ın yanında bulursunuz.”
Dünyada iken önden işlediğiniz
sözü geçen ve geçmeyen her türlü hayrın sevap ve mükâfatı size
verilecektir. Bu da sizin dünya hayatında kendiniz için ve ölüm esnasına
kadar erteleyeceğiniz şeylerden yahut ölümünüzden
sonra bırakacağınız
mirastan çıkarılıp verilsin diye vasiyet edeceklerinizden
daha hayırlıdır.
Âyetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler
Âyetler aşağıdaki hususlara delildir:
1- Müzzemmil sûresinde ve âyetlerinde söz konusu edilen husus, öğüt
alan kimseler için öğüt alınacak hususlardandır. İman etmek, imanını, itaatini
Rabbinin rızâ ve rahmetine götüren bir yol edinmek isteyen bu öğüt529
Kurtubi, XIX/53.
530 2/Bakara, 245
• 188 •
Ahmed Kalkan
lere rağbet duyar ve gereğini yapar. Şânı Yüce Allah, bu kimselere delil ve
belgeleri açıkça göstermiş bulunmaktadır.
2- Peygamber (s.a.s.) ve ashâbı, sûrenin baş tarafında emrolundukları
gece namazını kılma buyruğunun gereğini yerine getirdiler: “Birazı müstesna
geceleyin kalk. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt yahut ona (biraz)
ekle.” Daha sonra bu ağır miktar gece namaz kılmanın farziyeti, sûrenin
sonundaki şu buyrukla kaldırıldı: “Şüphe yok ki Rabbin senin ve seninle
beraber
olanlardan... ayakta durduğunuzu bilir...” Bu hükmün kaldırılması beş
vakit namazın farz kılınması ile tahakkuk etmişti.
3- Daha sonra Yüce Allah ümmetin yükümlülüklerini hafifletti ve onları
affederek onlara yöneldi. Bu da -Kurtubi’nin de belirttiği gibi- aralarında
emrolundukları hususları kısmen terkeden kimseler bulunduğunu
göstermektedir. Fakat daha uygun olan şöyle demektir: O, âciz kaldığınızdan
ötürü gece namazının farziyetini üzerinizden kaldırdı. Ebû Nasr el-Kuşeyri
dedi ki: “Meşhur olan gece namazı kılmanın ümmet hakkında kaldırıldığı,
Peygamber (s.a.s.) için de farziyetinin bâki kaldığıdır.” Belli bir
miktarın kaldırıldığı, fakat (gece namazı kılmanın) vacip oluşunun asıl itibarıyla
kaldığı da söylenmiştir. Yüce Allah’ın: “Kolayınıza gelen kurbanlıktan
(kesin).”531 buyruğunda olduğu gibi. Kurban kaçınılmazdır. Aynı şekilde
gece namazı kılmak da kaçınılmazdır, fakat bunun
miktarını tespit etmek
namaz kılanın tercihine bırakılmıştır. Hasen el-Basrî’nin görüşü budur. Şafiî’nin
görüşüne göre ise büsbütün kaldırıldığı söz konusudur,
gece namazı
kesinlikle farz değildir.
4- Yüce Allah Kur’an’dan kolayına gelenin okunmasını emir buyurmuştur.
Burada okumaktan kasıt namazdır. Çünkü Kur’an okumak namazın
parçalarından bir parçadır. Bu sebeple parçanın adı bütün için kullanılmıştır.
Yani kolayınıza geldiği kadar (gece namazı) kılın. Esasen namaza
da “Kur’an” adı verilir. Yüce Allah’ın: “Sabah Kur’an’ını (namazını) da”532
buyruğunda olduğu gibi. İbnu’l-Arabi dedi ki: Daha sahih olan da budur.
Çünkü Yüce Allah burada namazdan haber vermektedir. Dolayısıyla
söz de
onun ile ilgilidir.
531 2/Bakara, 196
532 17/İsrâ, 78
• 189 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Kurtubi ikinci görüşü lafzın zahirindeki hitabı esas alarak daha sahih
kabul etmiştir. Diğer görüş ise mecazdır. Çünkü buradaki adlandırma bir
şeye amellerinden birisinin adını vermek şeklindedir.
5- Yüce Allah bu hafifletmenin hikmetini açıklamakta ve geceleyin namaz
kılma yükümlülüğünü hafifletmesinin illetini (sebebini) söz konusu
etmektedir.
Çünkü insanlardan kimisi hastadır, kimisine geceleyin namaz
kılmak
ağır gelir. Ticaret maksadıyla yolculuk yapan bir kimse gece namazına
kalkamayabilir. Cihad eden de böyledir. O bakımdan bu kimseler
sebebiyle
Yüce Allah bütün yükümlülüğünü hafifletmiş bulunmaktadır.
6- Yüce Allah bu âyet-i kerimede mücâhidler ile kendisine ve aile halkına
harcayıp nafakalarını sağlamak amacıyla helâl mal elde etmek için kazananları
derece itibarıyla eşit göstermektedir. Bu da helâl mal kazanmanın
cihad seviyesinde olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah bunu Allah yolunda
cihad ile birlikte söz konusu etmektedir. İbrahim’in, Alkame’den rivâyetine
göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir yiyeceği (özellikle buğdayı)
bir beldeden bir beldeye getirip, orada günlük fiyatı ile satan bir kimsenin
Allah nezdindeki makamı şehidler gibidir.” Daha sonra Rasûlullah
(s.a.s.):
“Diğer bir kısmının da Allah’ın lutfundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini,
başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bilir.”
buyruğunu
okudu.
7- “O halde ondan kolayınıza geleni okuyun” buyruğu ile lafzın zâhiri
ile amel ederek namazda Kur’an okumanın kastedildiğini kabul eden ilim
adamları, namaz kılanın namazda okuması gereken miktar hakkında farklı
görüşlere sahiptirler.
İmam Mâlik, Şâfiî ve Ahmed dedi ki: Fâtiha’yı okumaksızın namaz olmaz.
Onun bir kısmı ile dahi yetinilmez. Çünkü Kütüb-i Sitte ile İmam
Ahmed’in, Ubâde b. Sâmit’ten rivâyetlerine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurmuştur:
“Fâtihatu’l-Kitab’ı okumayanın namazı yoktur.” Bu nefyin
zâhiri, Fâtiha okunmadığı takdirde namazın meşrû olmayacağı anlamına
gelir. Bu anlamda pek çok hadis rivâyet edilmiştir. Ebû Hanife dedi ki: Farz
olan mutlak olarak Kuran okumaktır. Bu da Kur’an’m uzunca bir âyeti ya
da üç kısa âyettir. Çünkü en kısa sûre bu kadardır. Delili de Buhâri ve Müslim’de
sâbit olan namazını doğru dürüst kılamayan kimsenin durumunun
nakledildiği hadiste Peygamber’in (s.a.s.) ona hitaben söylediği şu sözler•
190 •
Ahmed Kalkan
dir: “Ve Kur’an’dan bildiklerinden kolayına geleni oku.” Şâyet özellikle Fâtiha
bir rükün olsaydı, onu tayin eder ve eğer onu bilmiyor idiyse ona bu sûreyi
öğretirdi. Aynı şekilde Ebû Dâvud’un rivâyetine göre Ebû Hureyre, Peygamber’in
(s.a.s.) şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Fâtihatu’l-Kitab ile dahi
olsa Kur’an okumadan namaz olmaz.” Bunların zâhirinden anlaşılan, muayyen
olarak Fâtihanın söz konusu edilmediğidir.
8- Yüce Allah farz olan beş vakit namazı vakitlerinde dosdoğru kılmayı,
mallardaki farz olan zekâtı vermeyi emir buyurmuş, farz kılmıştır. Namazdan
maksat, işin başında, gündüzün farz kılınan sabahleyin iki ve akşamleyin
iki rekâtti. Zekâttan maksat da tercih edilen görüşe göre bi’setin
beşinci yılında farz kılman malın zekâtıdır.
9- Yüce Allah karz-ı haseni teşvik etmektedir. Karz-ı hasen ise helâl
maldan ihlâsla, sadece Yüce Allah’ın rızâsı gözetilerek verilendir. Bu da aynı
şekilde nâfile sadaka vermeye bir işarettir.
10- Kul dünyada iken âhirette faydasını göreceği ümidiyle her ne işlerse
ister mal ile ilgili, ister başka husus ile ilgili olsun, mutlaka Rabbi nezdinde
ondan daha güzeliyle karşılığını bulacaktır. Çünkü Yüce Allah bir iyiliğe on
katı ile karşılık verecektir. İşte bu da mutlak olarak infakta bulunmaya bir
teşviktir.
11- Yüce Allah kullarından amellerinde görülebilecek eksiklik ya da
kusurlar sebebiyle sürekli kendisinden mağfiret dilemelerini istemiş ve
Yüce
Zâtına sığınanlara rahmet ve mağfiretiyle muâmele edeceğini vaad
etmiştir. Çünkü O, mağfiretinin büyük, rahmetinin geniş olduğunu bize
bildirmiştir. İşte bu, bütün hallerde mağfiret dilemeye bir teşviktir; isterse
yapılan işler itaat olsun. Çünkü onlarda birtakım kusurlar da söz konusu
olabilir.533
533 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/201-204
• 191 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
- 1-20. Âyetler -
Müzzemmil Sûresine Toplu Bakış
ve Günümüze Çıkarımlar
Bu sûre, kişisel ve toplumsal değişimi gerçekleştirecek olan İslamî eğitim
ve mücadelenin ilkelerini, yöntemlerini ve uygulamalarını açıklayan
bir sûredir. Kişisel değişim için tertîl ile Kur’an okuma, Allah’a yaklaşmak
için nâfile ibâdetler, gecenin rûhî gelişim için değerlendirilmesi, gece kıyâmı
(nâşiesi, neşesi), taşınması ağır olan (dâvâ) yüküne psikolojik ve rûhî
hazırlık yapılması emir ve tavsiye edilmektedir. Yine, Allah’ı zikir ve O’na
tüm varlığıyla yönelme, tevhidî bilince sahip çıkıp sade Allah’a güvenip
sığınma, kıyâmetin dehşetini unutmama, Kur’an’ın öğütlerinden yararlanma,
namazı dosdoğru kılma, tevbe ve istiğfar etme ile mü’minler bireysel
yönden olgunlaştırılmakta ve mutlaka Kur’an okumaları, ama Kur’an’dan
kolay gelenin okunmasının yeterli olduğu belirtilerek Allah’ın zorluk dilemediğine
işaret edilmektedir.
Bu sûre, aynı zamanda toplumsal değişim dinamiklerini de canlı olarak
taşımakta, mü’minleri toplumlarını nasıl değiştirecekleri, bu hususta
nereden ve nasıl başlanacağı belirtilmiş, tedricîliğe riâyetin önemine işaret
edilmiştir. Câhiliye insanlarının söylediklerine tahammül etmek ve uygun
bir şekilde onlardan uzaklaşmak, nimet içinde yüzen o şımarık ve yalanlayıcıları
Allah’a havâle etmek, toplumsal görev olarak zekât vermek, Allah
için karşılıksız borç vermek, topluma hayrı dokunacak faaliyetler yapmak
toplumsal değiş(tir)im için bu sûrenin tüm mü’minlere ve özellikle dâvâ
adamlarına ısrarla tavsiye ettiği hususlardır.
Siyasal bilinç ve değişim ruhu açısından; zâlim yöneticileri gerçek yüzleriyle
tanımak, mevcut yöneticilerin Firavun’a benzerliğini değerlendirip
Mûsâ’nın (a.s.) safına katılmak bu sûrede net olarak emredilmekte ve böylece
mü’minler bireysel, sosyal ve siyasal değişim ve dönüşüme yönlendirilmektedir.
Bu emir ve tavsiyelere uyduğu için ashâb, örnek nesil oldu. Biz de
aynı teslimiyeti gösterir ve tavsiyeleri harfiyyen yerine getirmeye çalışırsak
istenen bireysel, toplumsal ve siyasal değişim ve dönüşümüzü gerçekleştirmiş
oluruz.
• 192 •
Ahmed Kalkan
“Ey örtünüp bürünen!” (1. âyet)
Ey örtülere bürünen, ey üstüne yük yüklenen, ey büyük iş altına girip
büyük iş sırtlanan, büyük dâvânın büyük yükünü omuzlayan!
“Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut
bunu biraz azalt.” (2. ve 3. âyet)
Bürünmeyi ve örtünmeyi bırak, biraz uyuduktan sonra geceleyin ayağa
kalk! Şimdi artık rahat yatma zamanı geçmiştir. Büyük bir yük yüklendin,
bu işin sorumluluğu başkadır. Birazı müstesnâ geceyi kıyamda ve namaz
kılarak geçir, gece namazı kılmaya ve gece saatlerce Rabbine ibâdet etmeye
gayret et, geceni Ku’an’la ve namazla ihyâ et, yalnız küçük bir bölümünü
uyuyarak geçir ki, o yüce ve güç göreve, Rabbinin dâvetini insanlara ulaştırmaya
ve onlara İslam dinini tebliğ edip açıklamaya hazırlanasın. Müşriklerin
alay, hakaret ve yalanlamalarına hatta ölüm tehditlerine ve suikastlara
karşı sabırlı ve dayanıklı olasın. Gevşemeyesin, azimli ve kararlı olasın.
Kalk, seni bekleyen büyük görev için, senin tarafından sırtlanmak üzere
hazırlanan ağır yükün altına girmek için ayağa kalk. Çalışmak, yorulmak,
sıkıntı çekmek ve eziyetlere katlanmak için ayağa kalk. Kalk, uyku ve istirahat
zamanı geride kaldı. Kalk, bu görev için hazırlan, onun gerektirdiği
eğitimden geç.
Âişe (r.a.) müslümanların Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte gece namazını
nasıl kılmaya başladıklarını beyan ederek buyuruyor ki: Rasûlullah’ın bir
hasırı vardı. Rasûlullah onu geceleri hücre haline getiriyor ve içinde namaz
kılıyordu. Gündüz ise o hasırı serip üzerinde oturuyordu. Bunun üzerine
insanlar Rasûlullah’ın etrafında toplandılar, onun kıldığı gibi namaz kılmaya
başladılar. Ve sonunda iyice çoğaldılar. Bu hali gören Rasûlullah: “Ey
insanlar, amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Zira siz usanmadıkça Allah
usanmaz. Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.”
buyurdu.534
Taberî ise Âişe annemizin bu hadisi rivâyet ettikten sonra şunları söylediğini
zikretmiştir: “Rasûlullah’a bu surenin baş tarafındaki âyetler inince
müslümanlar, gece namazının kendileri için farz olduğunu kabul ettiler.
Öyle ki bazıları namaz kılarken ayakta durmak için kendilerini iplerle bağ-
534 Buhâri, Libas: 43; Müslim, Müsafirin: 215
• 193 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
lıyorlardı. Allah Teâlâ bunların, kendi rızasını kazanmak için sıkıntıya girdiklerini
görünce bunu onlardan kaldırdı. Bu sûrenin son ayetini indirerek
onların sadece farz olan ibâdetleri yapmalarını emretti. Gece ibâdetini ise
nâfile kıldı.”535
Bu âyetler, gelecekte İslâm’ın tüm yükünü omuzlarında taşıyacak olan
çekirdek kadronun şahsiyet eğitimini gösteriyor. Önce öncü Peygamberin
ve öncü ashâbın nasıl eğitildiği gösteriliyor. Onlar projesi Allah’a ait olan,
mimarı Rasûlullah olan İslâm binasının temel taşlarıydılar. Temelin sağlam
atılması gerekiyordu. İşte insanın iç dünyasını zenginleştirici mesajlar taşıyan
bu gibi âyetler bu amaca mâtuf olarak iniyordu. Bu âyetler, günümüz
çekirdek kadro adaylarına da aynı eğitimi tavsiye ediyor. Tek kanatlı kuş
uçmaz. Günümüz İslâmî hareket mensupları sadece zihinlerini güçlendirerek,
dillerini kuvvetlendirerek başarılı olacaklarını düşünüyorlar. Ruhun/
gönlün ihmalinin faturası büyük oluyor. İrâdesini güçlendiremeyenin gücü
kendine bile geçmezken, başkasına nasıl geçecek? Kendini eğitemeyen başkasını
nasıl eğitecek? Uykudan vazgeçemeyen başkasını nasıl uyaracak?
Âyette geçen “kum’il-leyl” sadece “geceleyin kalk” mânâsıyla sınırlı değildir;
aynı zamanda “geceyi ayağa kaldır” anlamına da gelir. Herkes uyurken,
dâvâ adamı mü’min uyanmakla kalmayıp geceyi de uyandırır. Aynen
“namazı ikame etme”nin, “namazı ayağa kaldırmak” anlamına da geldiği
gibi. Geceyi ayağa kaldıracağız, namazı ayağa kaldıracağız ki biz de ayağa
kalkalım. Kendisi ayağa/kıyâma kalkıp geceyi kendisiyle birlikte ayağa kaldıran,
namazı ayağa kaldıran, gecenin ve namazın gücünden yararlanan
kimsenin karşısında hangi beşerî güç durabilir?
Gece kalkmayı emreden âyet, açık bir ifadeyle “namaz”dan bahsetmiyor.
Gece kıyâmı, gece kalkmak anlamına geldiği gibi, gece namaz kıyâmı
yap, namaz kıl anlamına da gelir. O yüzden gece kalkıp Kur’an okumak mı,
yoksa namaz kılmak ve namaz içinde Kur’an okumak mı kast edilmiştir?
Bu sûrenin ve Kur’an’ın başka âyetlerinin ışığında gece namazı kast edildiği
daha doğru olur. İnsan sûresinde şöyle denilmektedir: “Gecenin bir bölümünde
O’na secde et ve geceleyin uzun uzadıya O’nu tesbih et.” 536
535 Taberi, age., 8/458-459
536 76/İnsan, 26
• 194 •
Ahmed Kalkan
Gece kıyâmı, gece kalkıp namaz kılma ve Kur’an okunması, Peygamber’i
ve Müslümanları mücadele sürecine hazırlayan mânevî ve bilgilendirici
sürecin başlangıcıdır. Dâvâ adamları, üstlendikleri büyük sorumluluğun
ağırlığını hissettiklerinde, bu yükün ağırlığı altında ezilmemek için,
emaneti en güzel şekilde edâ etmek için Rablerinden yardım isteyecekler,
gece yapacakları secde ile ruhlarındaki sıkıntıyı giderip rahatlayacaklar. Altına
girilen ağır yükün hafiflemesi ancak rûhî/mânevî yönden güçlenmeye
bağlıdır. Bu da, namaz ve anlamını düşünerek Kur’an okumayla sağlanacaktır.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde
de istiğfar ederlerdi.” 537
Allah’ın istediği şey, Peygamberimizi, hayatının geride kalan bölümü
boyunca sırtında taşıyacağı ağır göreve hazırlamak ve kendisi ile bu çetin
yola giren az sayıdaki mü’minin ve sonra gelecek dâvâ adamlarının onun
temposuna ayak uyduracak olgunluk düzeyine yükselmelerini sağlamaktır.
“Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı tertîl üzere, tane tane oku.” (4. âyet)
Tertîl: Ağır ağır, sindire sindire ve anlamını hissederek Kur’an okumayı
ifade ettiği halde; zamanla sadece tecvid kurallarına riâyet etme anlamına
geldiği kabul edilmiş, dolayısıyla bu kavram da (çoğu Kur’an kavramı gibi)
anlam kaymasına, kısmen tahrife uğramıştır.
Tertîl: Bir şeyi güzel, düzgün ve tertip ile kusursuz bir şekilde açık açık,
hakkını vererek açıklamaktır. Sözü tane tane, yavaş yavaş, ara vererek ve güzel
sıralama ve ifadeyle söylemeye de “tertîl-i kelâm” denir. Kur’ân’ın tertîli
de böyle her harfinin, edâsının, tertibinin, mânâsının hakkını doyura doyura
vererek okunmasıdır. Bu okuma, Kur’an’ı diğer kitaplardan ayıran bir
özel okumadır. Kur’an, okunup geçilecek bir kitap değil, okunup durulacak,
dura dura okunacak, okuduğu hazmedilecek, anlamı güncelleştirilecek bir
yüce kitap, bir İlâhî hitaptır. Kur’an’ı okumak aslında Allah’la konuşmak
gibidir. Tadına varılması gereken, anlam derinliklerinin farkına varılması
için sindire sindire tadılması gereken İlâhî bir gıda, yudum yudum içilmesi
gereken bir rahmet çeşmesidir.
Namazı sadece kalıpla kılıp kalple kılamamanın, huşûyu yakalayamamanın
da önemli sebebi Kur’an’ı tertîl üzere okumamaktır. Namazda
537 51/Zâriyât, 17-18
• 195 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
huşûyu yakalamanın yolu, namazda okuduklarımızın anlamını düşünerek
okumamızdan
geçiyor. “Onlar onu (Kur’ân’ı), hakkını vererek okurlar”
538 âyetinin mânâsı Abdullah İbn Abbas’a sorulunca o şöyle cevap veriyor:
“Harflerin mahrecine dikkat ederek okumak, mânâsını anlayarak okumak,
anladığı mânâ ile amel etmektir.” Biz tertîlin bu üç şartına da dikkat edersek,
Kur’ân okumanın hakkını vermiş oluruz. Kur’ân’ın iniş gayesi bizim bu
dünya hayatımızı düzenlemektir. Öyle olunca okuyup, anlayacak ve anladığımızı
hayatımıza tatbik edeceğiz.
Bu âyette geçen “Kur’ân’ı tertîl üzere oku.” sözü, gece kalkmaktan ilk
maksadın bu olduğunu gösterir. Bu ise Kur’ân’ı namazda ve namaz dışında
okumak, onu okutup öğreterek başkalarına ulaştırmak mânâlarını kapsayabilirse
de, ayakta okunması örfe göre namazda okunmasıdır.
Bu âyet, Kur’an’ın ilk inen sûrelerinde, kabul gören anlayışa göre 3. sûrede
indiğine göre, henüz inzâl olan âyetlerin sayısı çok azdır. Her gece
bu kadar uzun süre kalkıp da Kur’ân’ı tertîl üzere okumak, bunun sadece
bellemek için değil, namaz kılıp ibâdet ederek uygulamasını yapmak için
okumaya vesile olduğunu gösterir. Her gece saatlerce Kur’an okunacağına
göre ve okunacak âyetlerin sayısı çok az olduğu dikkate alınınca nasıl yavaş
yavaş okunacağı kendiliğinden ortaya çıkar.
Burada büyük göreve hazırlayıcı, araçları İlâhî kaynaklı ve garantili
sonuç verecek bir eğitim programı ile karşı karşıyayız. Bu programın ana
maddesi gece uykusunu bölerek kalkmaktır. Üst sınırı gecenin yarısından
çok ve üçte ikisinden az bir süredir. Alt sınırı ise gecenin üçte birlik bölümüdür.
Gecenin bu saatlerinde namaz kılınacak ve ağır ağır Kur’an okunacaktır.
Özellikle gecenin dinginliğinde Kur’an okunması, bir kısım zamanın
da ibâdetle geçirilmesi son derece önemlidir. Ama tarih içinde bilgilenme
yerine sadece ritüel olarak ibâdet anlayışı öne çıkmıştır. Özellikle tasavvufun
ürettiği anlayışlar doğrultusunda bilgilenme çabası küçümsenmiştir.
Kur’an okuma, anlamı önemsenmeden sadece metnini terennüm etmekle
538 2/Bakara, 121
• 196 •
Ahmed Kalkan
sınırlı tutulmuş, Kur’an’ın insanı inşâ eden hükümleri, hidâyete ulaştıracak
mesajları arkaya atılmış, Kur’an mehcur bırakılmıştır.
“Tertîl”, ağır ağır ve anlamını hissederek Kur’an okumayı ifade ederken
zamanla sadece tecvid bahsinde anlam kazanan bir kavrama dönüşmüştür.
Gündüz meşgalelerinin yorucu olması nedeniyle Allah, peygamber
ve arkadaşlarından gece kendilerini bilinç, bilgi ve bunların sonucu olarak
içsel zenginliklerle donatmalarını ve mücâdeleye hazırlık yapmalarını
istemektedir. Günümüz dâvâ adamları ve özellikle önderler, üstlendikleri
dâvânın zorluklarını aşmak için gecelerin mânevî ikliminden istifade etmeli,
gündüzleri diğer insanları uyarmak için geceleri kendileri uyanmalıdır.
Günümüz müslümanı, Kur’an’ı sadece yüzünden okuyup sevaba girmek
için veya bir an evvel hatim etmek kasdıyla okumayı gaye edindiği
için, anlamını hiç düşünmeden hızlı hızlı okur. Hâlbuki Kur’an, muttakî
mü’minlere hidâyet için inmiştir. Bu hidâyet de, âyetlerin anlamlarını öğrenerek,
onlar üzerinde düşünerek sonra da o hükümleri yaşayarak gerçekleşir.
Bunun için Kur’an okumak, ama yavaş yavaş, dura dura, tefekkür ede
ede, günlük hayatla ve kendimizle bağlantı kurarak okumak gerekir.
Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
vazifesi, O’nu sık sık ve gereği gibi, yani tertîl üzere okumaktır. Kur’an’ın
ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min, asgari
olarak günde beş defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan doğruya
bir bağlantı kuracaktır. İslâm’ın iman, ahlak, iktisat, hukuk vs. düsturlarını
teşkil eden Kur’an âyetlerini, Rabbinin huzurunda, Rabbinden indirildiği
şekliyle okuyarak ve dinleyerek Allah’a ibâdet edecektir. Kur’an’ı okumaktan
asıl gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana kanunlarını teşkil eden Kur’an’ın
anlaşılmasını belirli bir zümrenin tekeline bırakmamıştır. Kur’an, her bir
kişi için gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından
anlaşılacak kadar açıktır. “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde
düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır. O halde bir düşünen (ibret alan) var
mı?”539
539 54/Kamer, 17
• 197 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Kur’an’ı biraz olsun anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal
harfleriyle yazılmış metnini ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük
dersler takip etmeliyiz. Kur’an’ı, mutlaka mealli Kur’an’dan okumalıyız. Bir
sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve tefsirini okumalıyız. Birazcık
da olsa Arapça bilenler ise bir âyetin metnini okuyunca hemen onun
kırık mânâsını kendisi vermeye çalışıp sonra meale bakıp oradan verdiği
anlamı tashih ederek okumalıdır. Okuduğu âyet üzerinde acele etmeden,
konunun üzerinde durup düşünerek, kendisine şimdi inmiş gibi, Allah’ın
kendisinden istediklerini anlamaya ve uygulamaya çalışarak okumalıdır.
Ayrıca, Kur’an âyetlerini açıklayan ilmî eserleri, tefsir ve benzeri kitapları
da ciddi bir gayretle takip etmeliyiz. çeşitli konulardaki Kur’an’ı okumanın,
onu anlamak için olacağı gerçeğini kavrayamayan birçok mü’min, Kur’an’ı
yıllarca okudukları, defalarca hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere rağbet
etmedikleri için, Kur’an’ın mânâ zenginliklerinden feyz alamamışlar, ellerindeki
Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir. Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz
tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten onu yaşamak
içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur’an’a
uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet
olunasınız.”540 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden yararlanmak ve kültürünü
artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek, okuyacak ve
dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden
gitmeyenleri de alçaltır.” 541
Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan,
okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen faydalar
sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler)
için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır.” 542
Kur’an’ı tertîl üzere, dura dura ve hayatımıza tatbik etmek için okuma
yapıp yapmadığımızı test etmek için şu soruları kendimize yöneltebiliriz:
Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü sınırsız,
ortağı olmayan bir Rab olduğuna ve egemenliğin kayıtsız şartsız O’na
540 6/En'âm, 155
541 Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
542 20/Tâhâ, 124
• 198 •
Ahmed Kalkan
ait olduğuna inanmamızın hayatımızdaki rolü nedir? Onun bildirdikleri,
emirleri ve yasaklarını ihtivâ ettiğine inandığımız Kur’ân-ı Kerim’in kişisel
ve sosyal hayatımızdaki etkinliği nedir? Kur’ân-ı Kerim vicdanların hâkim
düzeni ve pratik hayatın tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali, istikbali
bilen Allah’ı fiil ve hayatımızda biricik ma’bud; ortaksız ilâh tanımamız
mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın haram kıldıklarını helâl
kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve sosyal kurumları meşrû
tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî yasaları yürürlükten düşürmek ve
bu yasalarla çelişen prensipleri yüceltmek ise Allah’a şirk koşmaktır.
Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı, sadece
putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder olmuşlardır.
Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve ictimaî hayatı tanzim edecek
emir ve yasaklarını içeren Kur’ân-ı Kerim, düzenleyicisi olması gereken
günlük hayattan, eğitimden, ekonomiden, siyasal düzenlemelerden çekilmiştir.
Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık
kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu olanı,
Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe ve puta
tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına
göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk koşmak olacak.)” 543
Yapılması gereken en önemli iş; okunmak, anlaşılmak ve kendisine
uyulmak için gönderilmiş olan Kuran’a yönelmektir. Müslümanlar,
işleri
ne kadar yoğun ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun Kuran’dan ve Kuran
eğitiminden uzak kalamazlar; Kuran’ı hayatlarının dışına itemezler. Kur’an’ı
dostlar alışverişte görsün anlayışıyla acele acele anlamını bilmeden okumanın
istenmediğini, bunun okuyana pek bir şey kazandırmayacağı bilinmelidir.
Tertîl ile, anlamını düşünerek, güncel hayatta nasıl tatbik edeceğini, bu
konudaki problemleri nasıl aşacağını değerlendirerek okumanın emredildiğini
unutmamalıdır.
Kur’an’ın bize yol göstermesini, dünyamızı ve âhiretimizi güzelleştirip
bizi kurtarmasını istiyorsak, Kur’an’la irtibatımızı arttırmalıyız. Unutmayalım;
karnımızın doyması için yemekle nasıl irtibata geçmek gerekiyorsa,
rûhî gıdamızı almak, hidâyet üzere insanî özellik ve güzelliklerimizi arttırmak
için de Kur’an’la iç içe bir hayat yaşamamız gerekiyor. Bunun için
543 İbn Mâce, Hadis no: 4205
• 199 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
halkalar oluşturup cemaat olarak dersimizin başına imam-ı mübîn olan544
Kur’an’ı geçirmeliyiz. Onu okumak, okumaların en güzelidir. Onu dinlemek,
dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek, tefekkürün en güzelidir.
Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların en güzelidir. Hayat boyu Kur’an
öğrencisi olma şerefiyle yaşamalı, onun rehberliğinden bir an olsun ayrılmamaya
özen göstermeliyiz. Meal ve tefsiriyle bireysel ve ailevî okumalarımızı
da sürdürmeli, evimizi kabirlere çevirmekten, TV. sayesinde sinema,
gazino ve stadyuma benzetmekten sakınmalıyız.
“Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.” (5. âyet)
Peygamberimize hitap olarak; Ey Muhammed! Sana heybetli, azametli
ve yüce bir kelam olan Kur’an’ı indireceğiz. O her şeyi bilen ve her şeye sahip
olanın sözü olduğu için bu özellikleri taşır. Bunun sorumluluğu ağırdır.
Hazırlıklı ol! Nefis terbiyesi yap, sabret! Kur’an’ın hükümlerini yaşamak,
tebliğ etmek ve tebliğ esnasındaki sıkıntılara göğüs germek zordur. Ayrıca
vahyin inişi esnasında da fizikî olarak zorluklarla karşılaşacaksın. Buna da
hazırlıklı ol.
Yüce Peygamber’in izinden giden dâvâ erlerine hitap olarak; Biz sizi
ağır imtihanlardan geçireceğiz. Yolunuz uzun ve meşakkatli. Azığa ihtiyacınız
var. Yüklendiğiniz sorumluluk çok büyük. Allah yardım etmeden bu
yükü taşıyamazsınız. Öyleyse Allah’ın yardımını çekecek paratoner edinin;
namaza ve Kur’an’a sarılın. Yüce Allah, Rasûlünü insanları İslâm dinine çağırmakla
görevlendirdiği gibi, siz de onun hayırlı bir ümmeti olarak dâvetçi
dâvâ erleri, nefsinizin arzularına ağır gelecek mükellefiyetler yükleniyorsunuz.
Böyle bir mükellefiyetin, nefsinizin hevâsıyla mücadeleye ve sabra
ihtiyacı olduğunda şüphe yoktur. Siz büyük zorluklara adaysınız. Elbisenize
bürünmüş, rahat ve sükûna dalmış şekilde, Kur’an ayetlerini anlayacak ve
düşünecek bir şekilde tertîl ile okumaktan uzak bir haldeyken, bu büyük
görevi nasıl yapabilirsiniz?!
Öyleyse yatağınızdan kalkın. Gecenin bir kısmını Rabbinize yalvararak
uykusuz geçirin ki dâvetin zorluklarına katlanmaya hazır olun. Bu, sizin
mânevî antrenmanınız olsun. Böylece dayanıklılığınız artsın, olgunlaşıp
büyük görevlere hazır olasınız. Size gece namazı ve gece Kur’an okuyuşu
tavsiyesi, sizin yüklendiğiniz ağır görevi taşıyabilmek için sizde tahammül
gücü geliştirsin, sizi güçlendirsin diye verilmiştir. Bu güç, eğer siz gecenin
544 36/Yâsin, 12
• 200 •
Ahmed Kalkan
rahatını bırakırsanız hâsıl olacaktır. Kur’an’ı okumak kolay olsa da, onunla
amel etmek, özellikle İslâm’ın hâkim değil, mahkûm olduğu zaman ve
mekânlarda zordur. Aslında İslâm’ı yaşamak zor değildir, Allah zorluk dilemez,
kolaylık ister;545 ama zâlim tâğutlar, İslâm’ı anlamayı, anlatmayı, yaşamayı
zorlaştırırlar.
Ayrıca, Kur’an’ın İlâhî terazide ecri ve mükâfatı da ağırdır. Kur’an aslında
“ağır” değildir, okunması ve anlaşılması kolay bir kitaptır. Fakat o “hak”
terazisindeki tartısı ve kalplere yönelik etkisi açısından “ağır”dır. Nitekim
yüce Allah başka bir ayette “Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık,
sen onun Allah korkusu ile parça parça olduğunu görürdün” 546 buyuruyor.
Ama yüce Allah Kur’an’ı bir dağa değil de onu algılamaya yetenekli ve dağdan
daha sağlam, daha sarsılmaz bir kalbe indirdi.
Sırf kendisi için yaşayan kimse, belki huzur içinde yaşayabilir. Fakat
küçük olarak yaşar ve küçük olarak ölür. Böylesine ağır bir yükü sırtlanan
büyük adama gelince uyku, rahatlık, ılık yatak, sakin hayat ve gönül okşayan
konfor onun neyine? Peygamberimiz işin iç yüzünü anlamış, gerçeği
fark etmişti. Bu yüzden eşi Hatice’nin heyecanını yatıştırması ve uyuması
yolundaki önerisine “Ey Hatice, uyku zamanı geride kaldı” diye karşılık verdi.
Evet, uyku dönemi bir daha geri gelmemek üzere gerçekten geçmişti.
O günden itibaren Peygamberimizi sadece uykusuz geceler, yorgunluklar,
uzun ve zorluklarla dolu bir tebliğ ve cihad görevi bekliyordu.
“Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve
sağlam bir kıraate daha elverişlidir (Etki bakımından daha kuvvetli, okumak
bakımından daha sağlamdır).” (6. âyet)
Bu âyette gece kıyâmı için kullanılan tâbir çok ilginçtir: “Nâşietü’l-leyl,
yani gece neş’esi!...” Gece kalkıp namaz kılarak, akleden kalple Kur’an okuyarak
o riyâsız dinginlikte bir ulvî neş’e yaşamak… Âyetin devamında; bu
zaman diliminde, dil, göz ve kalp arasında tam bir harmoni/uyum sağlanarak,
“sorumluluğu ağır bir söz”ün, yani Kur’an’ın daha iyi anlaşılacağı vurgulanır.
Kuşkusuz, Kur’an’ı gereği gibi, yürekten okuyup âyetleri üzerinde
düşünerek mesajlarını iyi kavrayabilmek için en uygun zaman, mekân ve
ortam seçilmelidir. Tevhid mücâdelesinin en zor aşamasında, hakkı olanca
545 2/Bakara, 185
546 59/Haşr, 21
• 201 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
kesinliği ve netliği ile anlatan Rasûlüne Rabbimizin “gece kıyâmını/neş’esini”
emretmesi hayli düşündürücüdür. Gün boyu zorlu bir mücâdeleye giren,
bütün çabasını insanlara dâvâsını anlatmak için harcayan bir dâvetçinin
gece ciddi bir zihinsel hazırlık yapması gerekir. İşte bu fikrî/kalbî hazırlığın
yapılabileceği en elverişli zaman; gece vaktidir. Herkesin uykuya daldığı,
insan zihninin en uyanık ve zinde olduğu, sessiz, sâkin ve riyâsız bir ortamda
kıyâmu’l-leyl’de bulunup huşû içinde ibâdet etmek ve uzun uzun,
ağır ağır, yani tertîl üzere Kur’an okuyup tefekkür etmek… Gece kıyâmını
nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi haline getirmek bu olsa gerektir.
Geceyi ibâdetle geçirmek nefse daha zor ve ağır gelir. Bu zor işi yapmak
ruhları ve bedenleri güçlendirir, irâdeleri sağlamlaştırır, kalbin, kulağın ve
gözün birlik içinde olmalarını daha iyi sağlar. Geceleyin ibâdet etmek, gündüz
ibâdet etmekten daha sağlam ve kalp için daha iyi muhâfaza edicidir.
Geceleyin ibâdet eden, dünyevî meşguliyetlerden uzak kalarak kendisini
tamamen ibâdete verme imkânı bulur. Gece saatleri sakin olduğu, dünya
meşgalelerinden uzak olduğu için bu saatlerde namaz kılmak ve Kur’an
okumak daha güzel, daha doğru, daha sağlam, daha muhâfazalı, anlamaya
ve sağlam bir kıraate daha elverişlidir. Ayrıca nefsini tembellikten arındırmış,
Allah yolunda cihada hazır bir hale getirmiş olursun.
Gece ibâdet için kalkmak ve uzunca bir kıyam etmek insan mizacının
hoşlanmayacağı bir zorluktur, bu saatte insan istirahattan hoşlanır. Bu yüzden
bu eylem nefsin arzularını kontrol altına almak için çok etkili bir çabadır.
Bu şekilde eğer bir kimse hevâsı ve bedeni üzerinde hâkimiyet sağlar ve
onları Allah yolunda kullanmaya muktedir olursa, o kimse Hak dini tebliğ
etmek, Allah’ın hükmünü ve nizamını dünya üzerinde galip kılmak için
daha başarılı olacaktır. Ayrıca, gece ibâdeti, kalp ve dil arasında bir harmoni
oluşturmak için çok etkili bir vâsıtadır. Çünkü gecenin bu saatlerinde kul
ile Allah arasına başka bir şey giremez. Bu halde insan diliyle ne söylüyorsa
kalbinin sesiyle de onu söyler. Kalp ve dilde bir âhenk meydana gelir. Gece,
ihlâsın doruk noktaya ulaştığı zamandır. Herkes uyurken, kimsenin görüp
bilmediği bir zaman diliminde Allah için Kur’an okuyacaksınız. Dolayısıyla
bu ibâdete devam eden kimsede sebat oluşturur. O kişi Allah’ın yolunda
daha bir bilinçle ve kesin irâdeyle gider ve her türlü zorluğa karşı direnç
gösterir.”547
547 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, 6/457
• 202 •
Ahmed Kalkan
“Zira gündüz vakti, uzun meşguliyetlerin var.” (7. âyet)
Şüphesiz ki senin ihtiyaçlarını karşılaman için gündüzün uzun ve boş
bir zamanın vardır. Gündüzün işlerinde tasarrufta bulunma, dolaşma ve
uzun zaman meşgul olma salâhiyetin vardır. O halde gece saatlerini de teheccüd
ve ibâdetin için ayır. Gündüzün yeryüzünde hareket; insanı meşgul
edecek, okumaya ve ibâdete engel işler vardır. Bunların arasında, geceki
huzur ve neşe bulunmaz.
Âyette gece vaktinin sessizliği, tenhalık, karanlık, serinlik gibi özelliklerinden
dolayı
bu vakitlerin huzur ve sükûn içerisinde ibâadetle meşgul olmak
ve Kur’an okumak
için gündüzden daha elverişli olduğu veya geceleyin
kılınan namazın insanı mânen yüceltmeye, Kur’an’ı anlayacak ve üzerinde
düşünecek şekilde okumaya daha müsait hale getireceği bildirilmektedir.
Bu âyetteki “sebh” kelimesi, “yüzme” anlamının yanında, mecaz olarak,
“ihtiyaçlar
ve türlü meşguliyet alanları için koşuşturma, gidip gelme, dolaşıp
durma” şeklinde de açıklanır. Burada Hz. Peygamber’e ve onun şahsında
ümmetine, gündüzleri daha çok maişet temini, Kur’an’ı tebliğ, dini
öğretme ve daha başka işlerle meşgul olacakları,
bu tür maksatlarla koşuşturacakları;
bu sebeple namaz, Kur’an okuma gibi ibâdetler için gecenin
daha elverişli bir zaman olduğu hatırlatılmıştır. Eğer gündüzünüz güzelse,
geceniz de güzel olacak; geceniz güzelse sabahınız da (yeniden dirilişiniz)
güzel olacaktır. Bunlar birbirine bağlı şeyler. Böylesi bir ortamda gecesinin
hesabını veremeyenin gündüzünün hesabını verebilmesi ne mümkün? Her
şeyin el ayak çektiği bir özge vakitte cansızlar, canlılar ve sâlihlerle birlikte
bu evrensel koroya eşlik etmenin insanın iç dünyasında ne ufuklar açacağını
düşünebiliyor musunuz?
Gündüzleri imanlarımızı gevreten bireysel ve toplumsal ilişkilerin,
tuğyan ırmağına dönen caddelerin, bulaşıcı bir biçimde ta yüreklere kadar
sirâyet eden riddet, cehâlet ve inanç sefâletinin iç dünyamızdaki tahrîbâtını
gecenin rahmetinden yararlanarak onaramıyorsak, kalbimizin kıyâmeti
yakın demektir.
Geceleyin iç coğrafyamızda edindiğimiz tecrübeyi gündüzün dış dünyamıza
aktaralım. Bilelim ki, gecenin bir vaktinde sıcak yataklarına elvedâ
diyenler; kendi adına, toplum adına; kana, sömürüye ve zulme doymayan
• 203 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
müstekbirler elinde oyuncak olan mazlum ümmet adına, her gün imanı
kundaklanan sayısız insan adına, hâcet kapısının eşiğini aşındıranlar kuracaktır
geleceği. Çünkü her toplumsal değişimin tohumu önce yüreklerde
çimlenir ve baharın ilk goncaları göğüslerde açar. Sözü vardır Allah’ın
548; “sâlih” olma liyâkatini elde eden kullarına verecektir toprağın ve suyun
emânetini. 549
Bilelim ki, gecesi olmayanın gündüzü yoktur. Gece sabaha kadar yatağa
boylu boyuna uzanan birisinin gündüze vereceği önemli bir şeyi olamaz.
Gece feyizle dolduğumuz, gündüz ise boşaldığımız vakittir.
Şu anda bizim her yanımız küfürle kuşatılmış, küfür ve şirk bizi bombardımana
tutmuş. Özellikle günümüzün her saniyesinde, her ânında ve
her noktasında küfrün ateş mevzii içerisindeyiz. Basını, yayını, sokağı, kitabı,
çarşısı ve pazarıyla şeytanın, küfrün, tâğutların kesintisiz hücumuna
muhâtabız. Küfrün ve bâtılın ateş sağanağı altındayız. Bu alev ve ateşler içerisinden
sıyrılıp kendimizi kurtarıp atabileceğimiz tek zaman ve tek mekân
gecedir. Kendimizi küfrün bu alevlerinden kurtardıktan sonra yine küfrün
üzerine dönerek, ona karşı duracak, onu söndürecek gücü temin edebileceğimiz
tek yer, gece değil midir? Küfrün bu türlü amansız ve kesintisiz
hücumları karşısında akşama kadar kaybettiğimiz enerjiyi alabileceğimiz
başka bir zaman ve mekân var mıdır?
Kendisi bir yana, başka insanlara bir şey verme iddiâsında olanların,
onları küfrün kesintisiz hücumlarından kurtarmak isteyenlerin bu güce, bu
kuvvete, yani geceye ve gecede dolmaya ne kadar da ihtiyaçları var!
Allah yolunda cihad etmek arzusunda olanlar, Allah için çevresinde bir
şeyler yapmak isteyenler, Allah adına kıpırdamak isteyenler bilmelidir ki,
en büyük düşmanlarından birisi de sıcak yataklardır. Sıcak yatakları dost
edinenler bütün cephelerde savaşı kaybetmeye mahkûmdurlar. 550
İlâhî hitap, dâvet için bir zemin hazırlama mesabesinde olan bu girişleri
yaptıktan sonra, dâveti tebliği emre ve Rasûlullah’a ve O’nun şahsında dâvâ
548 7/A’râf, 128
549 Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 78
550 Mehmed Göktaş, Namaz Gözaydınlığım, İstişare Y., s. 103
• 204 •
Ahmed Kalkan
erlerine bu dâvetin nasıl yapılacağını nazarî/teori olarak bildirdikten sonra,
amelî olarak da nasıl yapılacağını öğretmeye geçiyor:
“Rabbinin adını zikret/an, bütün varlığınla O’na yönel.” (8. âyet)
Önceki âyetler, ilâhî mesajı alarak onu kendi manevî dünyasına yansıtması
ve insanlara tebliğ etmesi için Hz. Peygamber’i ve O’nun şahsında
mü’minleri psikolojik yönden hazırlamaya
yönelikti. Bu âyetler ise mânevî
hazırlıkla birlikte tebliğin nasıl yapılması ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini
öğretmektedir. Bunlar, daima Allah’ı zikredip anarak O’ndan yardım
istemek, samimi kalp ile O’na yönelmek, O’nun gücüne dayanmak ve koruyuculuğuna
güvenmek ve İslâm düşmanlarının kendisi hakkında söyledikleri
yakışıksız sözlere, iftiralara aldırmayıp bunlara sabırla
göğüs germektir.
“…Bütün varlığınla O’na yönel.” Varlığın O’nun varlığına armağan olsun.
Varlığını O’na vakfet. O’nun için yaşa, sen O’na aitsin, O’nun içinsin,551
unutma! Bu âyette peygamber ve müslümanlardan bütün varlıklarını Allah’a
adamaları istenmektedir. Hayat ve inanç ancak bu şekilde anlam kazanacaktır.
Tebettül (Allah’a yönelmek): Her şeyiyle Yüce Allah’a ibâdete yönelmektir.
Yani insan her şeyle ilgiyi kopararak Rabbine ibâdete yönelmelidir.
O’ndan başkasını O’na ortak koşmamalıdır. Yoksa bunun anlamı şerefli ve
üstün herhangi bir yolla geçimi kazanmak için hayatın meşguliyetlerinden
el etek çekmek değildir.
Kişi bu şekilde, yani çalışmak yoluyla başkasına yük olmaktan kurtulmuş
olur. Hadis-i şerifte insanlardan ve toplumdan ilişkiyi kesmek anlamıyla
tebettül yasaklanmış bulunmaktadır. Yüce Allah da: “Ey iman edenler!
Allah’ın size helâl kıldığı o temiz ve güzel şeyleri haram
kılmayın.” 552 diye
buyurmaktadır. İşte bu toplum ile ilişkilerini
kopartıp insanlardan uzak
kalarak ruhbanlık yolunu izlemenin mekruh olduğunun delilidir.
Emrolunan tebettül (yalnızca Allah’a yönelmek), ihlâsla ibâdette
bulunmak
sûretiyle sadece Allah’a yönelmektir. Nitekim Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır:
“Hâlbuki onlar O’nun dininde ihlâs sahipleri ve hanifler olarak
551 2/Bakara, 156
552 5/Mâide, 87
• 205 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Allah’a ibâdet etmelerinden... başkası ile emrolunmadılar.”553 Yasaklanan
tebettül ise evlenmeyi terkedip manastırlarda ruhbanlık
etmek şeklinde,
Hristiyanların yolunu izlemektir.
“Rabbinin adını zikret.” Mevdûdi diyor ki: “Gündüzün meşguliyeti anlatıldıktan
sonra “Rabbinin adını an” buyurulmaktadır. Bundan şu anlam
çıkar; dünyada bir iş yaparken daima ve her durumda Allah’ın adını zikretmeli
ve O’ndan gâfil olunmamalıdır.”554
Rabbinin ismini çokça zikret. Dâvet için, gece ve gündüz Allah’ı anarak
yardım iste. İbâdet ve O’na tevekkülünde, her şeyi bırakarak tamamen O’na
yönel. İşlerinden hiçbirinde O’ndan başkasına dayanma. Dünya işlerini bitirince
O’na samimi bir şekilde ibâdet için vakit ayır.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte bu iç ve dış sebeplerden
dolayı ilerisi için hazırlanmak üzere gece kalk ve tertîl ile Kur’ân
oku ve Rabbinin ismini an. Gece ve gündüz onu an. “Sübhânallah”,”Lâ ilâhe
illâllah”, “Allahu Ekber” demek, Allah’ı ululamak, namaz kılmak, Kur’ân
okumak, ilim öğretmek, Allah için öğüt verip yol göstermek gibi Rasûlullah’ın
(s.a.s.) gece ve gündüz bütün saatlerinde meşgul olduğu şeyler buna
dâhildir.
“Rabbinin ismini zikret ve ona yönel” denilmek suretiyle zikrin ve yönelmenin
Rab ismine bağlanması da önce, yaratılanlardan ve kullardan ilgiyi
kesip Yüce Allah’ın İlâhlık hükümlerini, kendi içimizdeki ve dışımızdaki
idare şeklini ve tasarrufundaki sırları düşünmeye dalmak; ikinci olarak da
işten o işi yapana, hükümden o hükmü verene nefsi teslim etmek mânâsına
işarettir.”555
“Allah’ın adını anmak” demek sadece yüzlük ya da binlik “zikir” tesbihleri
ile O’nun yüce adını tekrarlamak demek değildir. Gerçek anlamda “Allah’ın
adını anmak” dille yapılacak zikir ile birlikte uyanık bir kalbin O’nu
anmasıdır; bunun yanı sıra aynı kalp duyarlılığı ile namaz kılmak ve Kur’an
okumaktır. Ayetin orijinalinde geçen “tebettül” sözcüğü de insanın yüce
Allah dışındaki her şeyle ilgisini tamamen kesmesi, tüm varlığı ile Allah’a
553 98/Beyyine, 5
554 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, Ahzâb an: 63; 6/458
555 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 8/400
• 206 •
Ahmed Kalkan
yönelerek ibâdete ve zikre dalması, her türlü oyalayıcı ve gönül karıştırıcı
yabancı duygudan arınması, tam bir duygusal duyarlılıkla Allah ile baş
başa kalması demektir.556
“Allah’ı zikretmek” demek ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun
gözetimi ve denetimi altında yaşamaktır. Yoksa kuru kuruya Yüce Allah’ın
adını tekrarlayıp durmak değildir. Kur’an Allah’ı anmak ile insanın geçirdiği
bazı vakitler ve durumlar arasında bağ kurar. Amaç, bu vakitleri ve
durumları Allah’ı anmakla donatmak ve onunla ilişki halinde olma bilinci
ile renklendirmektir.” 557
“Zikir”, aslında kalbin, anılan kimseye dikkat kesilmesi ve ona karşı
uyanık olmasıdır. Bunu dil ile ifade etmeye zikir denilmesinin sebebi, kalpteki
zikre (hatırlamaya) işaret etmesindendir. Bazılarına göre zikir, insana
sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır. Zikir, Allah’a itaattir. O’na
itaat etmeyen kişi, diliyle ne kadar tesbih ederse etsin veya tevhid kelimesini
söylerse söylesin, gerçek zikri yapmış olmaz.
Müslüman; zikri yozlaştıran, Kur’an ve Sünnet ölçüleri içinde bütüncül
anlamlarından soyutlayan ve zikir gibi büyük bir ibâdete bid’atler karıştıranlara
ve sünnetteki âdâbına uymayanlara bakarak, zikirden gâfil olamaz.
Zikri yeniden ihyâ etmek ve zikirle ihyâ olmak zorundadır. Kur’an kavramlarını
yozlaştırıp dejenere etmek, anlamlarını daraltmak ne kadar yanlış ise;
kuru, yavan, sevgisiz, bereketsiz, zikirsiz, takvâsız, ihlâssız din anlayışının
da insanı kurtarmasını beklemek o kadar yanlıştır.
Günümüz muvahhid gençliği, diğer insanlara ve özellikle müslümanlara
aşırı eleştiri oklarını yöneltir, tenkit kılıcıyla kendinden başka tüm
mü’minleri doğrarken, nefsini ihmal etmekte, eleştirdiği yarı doğruların
yerine tam doğruyu kendi şahsında örnek olarak gösterememektedir. Bu
tavır da, müslümanlararası kördöğüşü andırmaktadır. İslâm, bir kötülüğü
yıkarken, yerine mutlaka ondan çok daha hayırlı bir alternatifi getirmiş ve
insana sunmuştur. Soyut tartışmalar, pratiğe/eyleme dökülmeyen iddialarla
Allah’ın rızâsına erişilmez. Zikirdeki yanlışlardan yola çıkarak bir müslümanın
zikirsiz bir hayatı tercih etmesi, ancak, şeytanın sağdan yaklaşmasıyla
izah edilebilir. “İman edenlerin Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen
556 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Müzzemmil sûresi tefsiri
557 Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l Kur'an, Dünya Yay. c. 8, s. 336
• 207 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
hak/gerçek için kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi?...”
558
“Doğunun da batının
da Rabbi O’dur. O’ndan başka tanrı yoktur.
Öyleyse yalnız O’na güvenip sığın.” (9. âyet)
“Doğunun ve batının Rabbi” nitelemesi hayatı bölüp parçalamadan
Allah’a kulluk ekseninde bir araya getiren evrensel bir ifadedir. Bu ifade
“kamusal alan” dayatmalarının Allah’ın kudreti karşısındaki anlamsızlığını
çarpıcı bir şekilde dile getirmektedir. Ayrıca hükmü, rubûbiyeti her tarafa
geçen, Doğu dünyasının da Rabbi, Batı dünyasının da Rabbi Allah’tır.
Günümüz dünyasıyla komünist Rusya ve Kapitalist Avrupa ve Amerika;
asr-ı saâdet zamanındaki dünyasıyla İran da, Roma da, oralar dâhil, her
yer Allah’ındır. “Bilin ki yeryüzü Allah’a aittir; kullarından dilediğini oraya
mirasçı kılar. Sonuç, takvâ sahibi olanlarındır.” 559 Kur’an o günkü mü’minlere
hedef göstermişti: Doğuyu, yani İran’ı; Batıyı, yani Roma’yı/Bizans’ı. O
günün mü’minleri bu görevi yerine getirdi. Bugünkü mü’minlere de hedef
gösteriyor Kur’an: Doğuyu da Batıyı da rablik taslamalarından vazgeçir, tek
rabbin Allah olduğuna onları inandır. Doğuyu, yani Avrupa ve Amerika’yı;
Batıyı, yani Rusya’yı zulümden kurtarıp ihyâ et. Bugünün mü’mini kendini
ve içinde yaşadığı ülkeyi kurtaramamış ki, o hedefe kilitlensin…
“O’ndan başka tanrı yoktur.” Öyleyse tanrılık iddia eden Doğu’yu ve
Batı’yı kabullenme. Onları “süper güç” diye niteleme. Lâ havle ve lâ kuvvete
illâ billâh/Allah’tan başkasında güç ve kuvvet yoktur. Süper güç kabul
edilen İran ve Bizans’ın yerinde yeller esiyor. Aynı şekilde daha dünkü dünyada
süper güç kabul edilen Doğu (Sovyetler Birliği) nasıl çöktü ve süper
cüce olduğu ortaya çıktı ise, yarın kimsenin beklemediği bir zamanda Batı
(Avrupa ve Amerika da) öyle çökecek. Ama sen şimdiden hazır ol boşalacak
yeri İslâm’la doldurmaya.
Allah, Batının (Avrupa, Amerika vs.) Doğunun (Asya vs.) Rabbidir.
Araplar, Bizans ve İran imparatorluklarının haşmeti karşısında eziliyorlardı.
Bu âyet onlara moral takviyesi olmuştur. Burada Rab sahip, yiyecekleri
yaratan, hammaddeleri veren, insanları çeşitli sebeplerle büyüten, vb. manalarda
kullanılır. İlgili imparatorlukların geldikleri nokta Allah’ın yarat-
558 57/Hadîd, 16
559 7/A’râf, 128
• 208 •
Ahmed Kalkan
tıkları ile ilgilidir. O halde asıl olarak Doğu ve Batı’yı düşünürken Rablerine
ne kadar itaat edip, etmedikleri ile ölçmek gereklidir. Yoksa bizi, başkaları
ile kıyaslamak doğru değildir. Çünkü dâvet şahsımızı takdir etmeleri için
değil, Rablerine itaat etmeleri için olmalıdır. O halde biz de, Doğu da, Batı
da Rabbimize itaat etmeliyiz. İnsanlık yüzlerce, binlerce değişik istikametlerdeki
yöneticilerin hangisinin dediğini yapacak? Bir işçi düşünelim karın
tokluğuna birden fazla patronun dediklerini yapmak için ha bire koşturuyor.
Bu mu iyi? Yoksa bir tek patronun dediklerini yapsa daha mı iyi? Patronların
istekleri bitmiyor. Ve işçi ne yapsın? Zamanla değişik patronların
işçileri ile, diğer patron safına geçen işçiler arasında savaş çıkıyor. Görüldüğü
gibi Dünya barışının esas yolu budur.
Bütün Dünyanın bir tek adil patrona işçi olmasıdır. Böyle bir patronu,
diğer patronlar kabul etmez hiçbir zaman. Ne olacak? Savaş kaçınılmazdır.
Barışı yürütmenin yolu patronluk kavgalarına son vererek bütün insanların
Allah’ın işçileri olmasını sağlamaktır.
“Öyleyse yalnız O’na güvenip sığın.” Doğu’ya da Batı’ya da sığınma. Kurtuluşu
komünizmde arayanlar gibi sen de Batı’da, Avrupa Birliği’nde, Amerika’nın
safında arama. Onlar ne güvenilecek kimselerdir, ne de o yerler
mü’minlere sığınak. Onlara güvenip sığınanlar da seni Allah’tan uzaklaştırırlar,
unutma! Sırât-ı müstakîm, dosdoğru yol, kendilerine nimet verilen
peygamberlerin, sıdıkların, şehid ve sâlihlerin yoludur; sapıtmış ve gazap
edilmiş Hıristiyan ve yahûdilerin yolu değil.560 Yalnız, sadece Allah’a güven,
O’na sığın.
O bütün yönlerin Rabbidir. O doğunun da, batının da Rabbidir. O kendisinden
başka ilâh olmayan “tek” ve “bir”dir. Her şeyden soyutlanıp sırf
O’na bağlanmak, aslında şu evrendeki tek gerçeğe bağlanmaktır. O’na dayanmak,
aslında şu evrendeki tek güce dayanmaktır. Tek olan Allah’a dayanmak,
O’nun birliğine, doğuyu ve batıyı, yani tüm evreni kapsayan egemenliğine
inanmanın gereği ve sonucudur.
“O’ndan başka ilâh yoktur.” Tam bir sevgiyle sevilip, gönül verilecek ve
ibâdet edilecek, emrine boyun eğilecek O’ndan başka ilâh yoktur. İbâdet
edilecek varlık ancak O’dur. Başkasından ummak boşunadır. Rablik de
O’nun, ilâhlık da O’nundur. Onun için, ancak onu vekil tut, bütün işleri-
560 Bk. 4/Nisâ, 69; 1/Fâtiha, 7
• 209 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
ni onun görmesini iste. Şuurlu dileklerin hepsinde O’nun emir ve hükmü
doğrultusunda yürü, ona dayan. Ne kendinin ne de başkalarının arzusuna
göre yürüme. Onun her hususta irâde ve gücü geçerlidir. O’nun hükmüne
uymayan her düşünce ve emel ise bâtıl ve geçersizdir. O senin bütün işlerini
iyileştirmeye ve düzeltmeye, sana düşmanlık edecek olanların hakkından
gelmeye yeter.
Ey Muhammed! Mahlûkatın işlerini idare eden ve yaratan yalnızca Allah’tır.
O, yeryüzünün doğularının, batılarının ve ikisi arasında bulunanların
sahibidir. O’ndan başka ibâdete lâyık ne bir ilah vardır, ne de bir rab.
Bu yüzden sadece O’na güven ve işlerini sadece O’na bırak. Meşru olan
tüm tedbirleri aldıktan sonra sadece O’na sığın, O’ndan yardım iste. O’nun
istediği ve râzı olduğu şekilde ibâdet et!
Mevdûdi diyor ki: “Vekil” kendisine güvenerek kendi işlerimizi ona
havâle ettiğimiz şahıstır. O halde bu âyetin anlamı şöyledir: “Senin bu dine
çağrıda bulunmana karşılık muhâliflerin veryansın ediyorlar ve sana her
türlü zorluğu çıkarmaktalar. Ama sen bunun için kaygılanma. Sen işini doğunun
ve batının Rabbi ve bütün kâinatın sahibine havale et ve O’nun seni
savunacağından ve muhâliflerine karşı bütün işlerini düzelteceğinden emin
ol.”561
“O’ndan başka tanrı yoktur.” Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen,
ma’bûd sayılan şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık
anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan
bütün ma’budların ortak adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile
karşılarız. İslâmî ıstılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir.
İlâh; ibâdet edilmeye, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğilip
kulluk ve itaat edilmeye lâyık, her şeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir.
İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki böylece
ilâhın görülmez ve ulaşılmaz bir varlık olduğu değerlendirilsin.
İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan
yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü
yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden
üstün görür. Bütün ümitlerin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı
561 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/458-459; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları,
Beyan Y., s. 295-299.
• 210 •
Ahmed Kalkan
bir gizli “ilâh”tan yardım ister. Çevresinde gördüğü hemen bütün olayların
kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına,
yarattığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan
sığınacak bir melce’ (sığınak, kucak) arar.
Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar, yaratılışlarında
ve pratik hayatlarındaki “bir ilâha bağlanma” ihtiyacını başka şekillerde,
bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz insan olmadığı
gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiçbir tanrıya inanmadığını söylese
bile; onların içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden
çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı “bir şey” mutlaka vardır.
İşte o “şey” onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim ilginç bir örnek veriyor:
Birtakım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini
en üstün ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli
olan hiçbir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, “kendi keyiflerine”
uyarlar. Kendi arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden
ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar
için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını)
ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?”562
demektedir.
İlâh zannedilen şey, insanın kendi üzerinde büyük çapta etki ettiğini
var saydığı “güç”tür. Bu kimine göre ateş, kimine göre Güneş, bazılarına
göre gök, bazılarına göre yıldızlar veya burçlar, bazı kimselere göre madde,
bazısına göre ataların rûhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre
devlet erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük tanrılarıdır.
Birçok ülkede tâğutlar, yöneticiler, özellikle diktatörler; tanrı gibi algılanmış,
karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken,
kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabillen tanrılar gibi düşünülmüştür.
Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar
taparcasına saygı göstermektedirler. Karşısında âyin şeklinde saygı duruşunda
bulunmaktalar ve o heykeli kutsal kabul etmekte, yani putlaştırmaktalar.
562 25/ Furkan, 43
• 211 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri
gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar ve mâbedler
yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan
yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle
heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız
diyorlar ve o heykelleri ilâh kabul ediyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti
var / Putunu kendi yapar kendi tapar.”
Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir olan Allah’ındır.
Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun elindedir. Sonsuz
güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani kader O’nun elindedir.
Yerde ve gökte olan her şey isteyerek O’na boyun eğmektedir. Her şey O’nu
tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun
hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiçbir şey O’nun dengi olamaz.
O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının ortağı ve
yardımcısı yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir.563
“Söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!” (10. âyet)
Ey Muhammed! O yalanlayıcı beyinsizlerin senin hakkında uydurdukları
“sihirbaz, kâhin, şair, mecnun, deli” gibi sözlerle verdikleri eziyetlere
sabret. Çünkü Allah onlara karşı senin yardımcındır. Onlardan şimdilik
uzaklaş, eziyet, hakaret ve sövmekle onlara karşılık verme. Rabbin bu konuda
sana ve iman edenlere yardım edecek ve onlara galip geleceksiniz.
Zafer yakındır. Sabırlı olun, imanınızdan asla taviz vermeyin.
Âyette geçen “Hecr-i cemîl” yani güzel uzaklaşma, azarlama olmadan,
sövme ve eziyet olmadan uzaklaşmadır. Bu savaş emri verilmeden önce
idi. Nitekim Yüce Allah mealen şöyle buyurmuştur: “Ayetlerimiz hakkında
konuşmaya dalanları gördüğünde, onlardan uzak ol.”564 Daha sonra Rasûlullah’a
kâfirlerle harb ve öldürme emri verilmiştir. Bundaki hikmet şudur:
Mü’minler Mekke’de iken az ve zayıf idiler. Geceleyin ibâdet ederek güçlüklere
alışmaları emredildi ki, bu rûhî eğitimle kendilerini düşmanlarla
mücadeleye hazırlasınlar ve sayıları artsın da azgınlık ve taşkınlığa karşı
durabilsinler. Bu aşamaya gelmeden önce sabretmek ve sadece dil ile dâvet
etmekle yetinmek gerekir.
563 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 295
564 6/En’âm, 68
• 212 •
Ahmed Kalkan
Bu âyetlerde Peygamberimizin ve mü’minlerin sabretmeye yöneltildiği
görülüyor. Çünkü gece ibâdeti ve zikir ile sabır bu çağrı hareketinin uzun
ve sıkıntılı yolu boyunca kalbi besleyecek olan iki önemli ve birbirinden
ayrılmaz azık türüdür. Bu iki azık, bu çağrının hem vicdanların kuytu köşelerine
yönelik iç yolculuğu sırasında hem de çağrının düşmanlarına yönelik
dış yolculuğu sırasında aynı oranda gereklidir. Çünkü her iki yolculuk da
aynı derecede zor ve sıkıntılıdır.
Sabır, İslâmî mücadelede anahtar kavramlardandır. Sabır, bu dâvâyı
omuzlayacak kimselerin azığı, cephanesi, kalkanı, silahı, sığınağı ve korunağıdır.
Sabır cihaddır. Sabır, tarih içinde “belâlara boyun eğerek geri çekilme”
şeklinde bir anlam kaymasına uğramıştır.
Sabrı pasiflik ve zillet olarak kabul edip uygulayan yaklaşımın Kur’an’daki
sabır kavramını tahrif ettiğini kabul etmek zorundayız.
Sabır kavramı, lügat manasında çoğunlukla bir şeylere tahammül edip
dayanmak anlamını içerir. İlginç olan bu kavramın vâkıaya göre farklı anlamlara
gelebilmesi ve hepsinde de o duruma karşı direnç kazanmayı sağlayacak
şeylere karşılık gelmesidir. Musibet anında umutsuzluğa düşmemek,
savaşta korkmamak, sıkıntılı zamanlarda gönül ferahlığı göstererek
o sıkıntının geçmesine dek sabretmek gibi. Hepsinden önemlisi de, kişinin
kendini şeriatın gerektirdiği şeylere vakfedebilmesi, selim aklın gereklerini
yerine getirebilmesi, hayatını bunlara göre programlayabilmesidir.
Kötülüğe kötülükle karşılık vermemeli dâvetçi mü’min. O, korktuğu,
âciz olduğu için değil; misyonu/ödevi gerektirdiği
için düşmanlarının haksız
sözlerine, sataşmalarına katlanmayı bilecektir.
Onun, bu tür saldırganlardan “uygun bir şekilde uzaklaşması” da fiziksel
anlamda uzaklaşmaktan çok, onlarla tartışma ve çatışmaya girişmekten,
güzel olmayan karşılık vermekten, onların putlarına sövmekten kaçınmak565
şeklinde anlaşılmalıdır.
“Onlardan güzel bir şekilde ayrıl!” İnsanî ilişkileri düzenleyip mü’minlerin
câhillere karşı nasıl davranması gerektiğini öğretiyor Rabbimiz. Dâvetçilerin
dâvâlarını tebliğ ederken dikkat etmeleri istenen önemli bir ahlâkî
565 6/En’âm, 108
• 213 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
tavırdır, tartışma ortamına girmemek. Tartışma ile bir yere varılmaz. Güzel
bir örneklik,566 güzel söz,567 hikmetli ve güzel bir tebliğ, güzel bir öğüt568 ve
fayda etmeyince güzel bir ayrılış.569 Eğer ille tartışma ortamına çekilmişsek
güzel bir mücadele570 Allah için Allah’ı anlatırken nefisler girmemeli devreye.
Köprüleri atmamaya çalışmalı, bir dahaki görüşmeye giden yolu kendi
elimizle, dilimizle tıkamamalıyız.
“Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları Bana bırak ve onlara biraz süre
tanı.” (11. âyet)
Hakkı yalanlayan ve türlü hileler ile İslâm’a karşı halkın taassubunu kışkırtanlar
hep şımarık zenginler olagelmiştir. Çünkü İslâm nizamı, onların
halkın malını sömürüp çalarak elde ettikleri dünyevî çıkarlarına engel olacaktır.
Tarihsel süreç içinde de İslâm dâvâsına hep bu zenginler sınıfı karşı
çıkmışlardı.571 Sömürücü kapitalist zenginler
“Onları Bana bırak” Allah giriyor devreye. Onların kötülükleri geçicidir,
onlara çok değil, biraz mühlet vermek gerekir. Kısa zaman sonra onların
hakkından Allah gelecektir. O yalanlayıcıları Allah’a bırak, O’na havâle
et. Dâvâ Allah’ın dâvâsıdır. Sana düşen sadece hakkı duyurmaktır. Bırak
yalanlasınlar, nezâketle ayrılıver câhillerin yanlarından. Mekke şartlarında
onlarla savaşmayı doğrudan doğruya Allah üzerine alıyor. Onların cezasını
Allah verecektir; esas olarak âhirette, mümkün ki avans cinsinden bu dünyada
da azâbı tattırarak…
“Kuşkusuz katımızda (onlar için) prangalar, yakıcı bir ateş, boğazdan
geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır.” (12 ve 13. âyet)
Esas cezaları âhirette verilecek. O suçlular,
elleri kelepçeli, ayakları bukağılı,
boyunlarına halka geçirilmiş olarak cehenneme
sürüleceklerdir.
Bundan sonra Yüce Allah, bu azabın vaktini anlatarak şöyle buyurdu:
566 41/Fussılet, 33; 11/Hûd, 88; 2/Bakara, 44
567 2/Bakara, 83; 17/İsrâ, 53
568 16/Nahl, 125
569 73/Müzzemmil, 10
570 16/Nahl, 125
571 Bk. 7/A’râf, 60, 66, 75, 88; 23/Mü’minûn, 33; 34/Sebe’, 34-35; 43/Zuhruf, 23
• 214 •
Ahmed Kalkan
“O gün, yer ve dağlar sarsılır. Dağlar da yığılarak akıp dağılan kum
gibi olur.” (14. âyet)
Dağların ve yeryüzünde bulunanların şiddetli bir şekilde sarsılıp sallandığı
gün, dağlar sertliğine rağmen göçüverip akıp giden bir kum yığını
haline gelir.
Yüce Allah daha sonra, onlardan önce gelmiş olan azgın milletlerin
başlarına gelenleri, nasıl isyan ve inat ettiklerini, bu yüzden de onlara indirdiği
azabı anlattı ve onlara zorba Firavun’u misal olarak getirdi:
“Doğrusu Firavuna
bir elçi gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda şâhid/
tanık olacak bir peygamber gönderdik.” (15. âyet)
Bu âyetler, Mûsâ (a.s.) ile Rasûlullah Muhammed’in mücadelesi arasında
bir paralellik kurmaktadır. Kur’an, yalanlayanların sonunun Firavun
gibi olacağını belirtir. Firavun ve Hâman-Karun birlikteliği toplumu ekonomik
ve kültürel olarak sömürmekte ve onlara zulmetmektedir. Bu zulme
susarak ve değişik şekillerde Bel’am da destek vermektedir. Mekke’de de faizci
bir sömürü düzeni vardır. Yetimlere, yoksullara yardım edilmez. Rızık
endişesiyle çocuklar öldürülür. Günümüzde de acımasız bir sömürü düzeni
vardır. Mekke toplumu eğer Firavun’un yolundan gitmeye ısrar eder ve Hz.
Peygamber’in çağrısına uymazsa Allah onları da Firavun gibi kahredici bir
tutuşla kıskıvrak yakalayacaktır. Bu hatırlatma ve tehditler günümüz insanı
için de aynen geçerlidir. Dünkü Mekke ile bugün içinde yaşadığımız ülkeler
bu açılardan farkı olmayan yerlerdir.
Bu âyette yer alan şâhid kelimesi, bir mecliste hazır olmak, tanıklık yapmak
ve ikrar etmek gibi anlamlar taşıyan şhd kökünün türemiş şeklidir. Şâhid
kelimesi, bu âyette, hakikate tanıklık eden anlamına gelir.
“Firavun o peygambere karşı gelmiş, Biz de onu ağır bir şekilde
cezalandırmıştık.”
(16)
Peygamber’e karşı gelip isyan eden Firavun ve ona bağlı askerler, ona
itaat eden halk nasıl helâk olmuş, dünyada cezasını çekmeye başlamışsa,
Allah’ın sünnetinde bir değişiklik yoktur, benzer toplumların başına da
benzer cezalar gelecektir.
• 215 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Mevcut yöneticiler Firavun’a mı benziyor, Mûsâ’ya mı? Değişik bir ifade
ile tâğut mu, yoksa ülü’l-emr (imam, halife) mi? Bunun iyi tespit edilmesi
gerekir ki, yöneticilere karşı ilişkilerimiz netleşsin. Bu konuda ölçü, Allah’ın
indirdiğiyle hükmedip etmemektir.
Konuyla ilgili âyetlerin bir kısmında, Firavun’un tek başına değil de
erkânıyla birlikte anılması, çok dikkat çekicidir. Bu kullanım biçimi, onun
tek kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim edildiğini gösterir. Mûsâ
(a.s.), insanlık tarihinde hak, adâlet ve sağduyuyu temsil ederken Firavun
ve erkânı, bunun karşısında yer alan zihniyeti temsil etmektedirler.
“Siz de inkârda direnirseniz çocukları ihtiyarlatan o günden kendinizi
nasıl koruyacaksınız?” (17. âyet)
Kıyâmet gününün dehşeti “çocukların saçlarının ağaracağı gün” mecazıyla
anlatılır ve o günün azâbından korunma tavsiye edilir. Kur’an birçok
sûredeki çok sayıdaki âyetlerinde kıyâmetin dehşetini haber veriyor ve insanları
o gün gelmeden Hakk’a dâvet ediyor.
Ey insanlar! Eğer şirk, küfür ve zulümlerinizde ısrar ederseniz son derece
korkunç ve çetin olduğu için çocukların saçlarının bile ağardığı Kıyâmet
gününün dehşetinden nasıl korunacaksınız? Hiç düşünmüyor musunuz?
Firavun’u cezalandırdığımız gibi sizi de dünyada cezalandırırız.
Siz, eğer Rasûl’ün dediklerine kulak vermezseniz o zaman bu dünyada
tıpkı Firavun’un başına gelenler gibi size de aynı âkıbetin geleceğinden
korkun. Farzedelim ki bu dünyada sizin üzerinize azap gelmeyecek, peki
Kıyâmet günü nasıl kurtulacaksınız?
“O gün gökler paramparça olacak,
Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir.”
(18. âyet)
O korkunç ve zor günün şiddeti dolayısıyla gök çatlayıp yarılır... O günün
geleceğine dair Allah’ın vaadi kesinlikle gerçekleşecektir. Zira Yüce Allah
verdiği sözden dönmez.
• 216 •
Ahmed Kalkan
“Şüphesiz bunlar bir öğüttür;
artık dileyen Rabbine ulaştıracak bir
yol tutar.” (19. âyet)
Kıyâmet gününü, onun dehşetini ve Allah’ın orada kâfirlere nasıl azab
edeceğini beyan eden bu âyetler, insanlar için bir ibret ve öğüttür. Unutan
gâfillerden kim, zamanı geçmeden bu öğütten faydalanmak istiyorsa iman
ve itaat ederek Allah’a götüren yola, İslâm dinine girsin. Sebepler kolaylaştırılmış,
yollar emre hazır hale getirilmiştir.
Bu anlatılanlar bir öğüttür. O günün şiddet ve dehşetinden korunmak
ve Rabbine esenlik içinde ermek için öğüt almak isteyen insan; iman, itaat
ve güzel amelle Allah’a yaklaşmaya çalışır
“Şüphesiz Rabbin, senin ve yanındakilerden bir topluluğun gecenin
üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir.
Şüphesiz geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı
bildi de tevbenizi kabul etti. Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun.
Allah sizden hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lütfundan
aramak için yeryüzünde dolaşacaklarını, başka bir kısmının da
Allah yolunda çarpışacaklarını bilir. Öyleyse ondan kolay geleni okuyun.
Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir surette borç verin.
Kendi nefisleriniz için önceden hayır olarak takdim ettiğiniz şeyleri,
daha hayırlı ve daha büyük bir karşılık olarak Allah katında bulursunuz.
Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir, çok
bağışlayan, çok merhamet edendir.” (20. âyet)
Klasik müfessirlerin çoğu bu son âyetin nesh edildiği görüşündedir.
Oysa Kur’an’ın diğer birçok yerinde olduğu gibi, burada da bir neshten
bahsetmek mümkün görünmüyor. Dikkatle bakıldığında nesh değil, tahsis
olduğu görülür.
Yani Peygamberimize geceleri kalkması emredilince ashâbın çoğu
bunu bir farz-ı ayn olarak anlayıp onunla birlikte uykusuz geceler geçirmeye
başladılar. Bunun üzerine, onların böyle yapmasına gerek olmadığı, bunun
isteyenin yararlanması gereken bir fırsat olduğu belirtildi. Olabilir ki
içlerinde hasta, yolcu veya savaşa çıkacaklar olabileceği, onların erkenden
yatmalarının gerekeceği ifade edildi. Bu sebeple daha çok, durumu müsait
olanların kalkmasının uygun olduğu belirtildi.
• 217 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
Artık hafifletilen teheccüd namazı için “Ne kadar kolayına gelirse o kadar
oku” buyurulmuştur. Fakat müslümanların asıl önem verecekleri şey,
beş vakit namaz ve zekât farzının tam olarak yerine getirilmesi ve Allah
yolunda mallarını ihlâs ile sarfetmeleridir. Sonunda ise müslümanlara,
dünyada yaptıkları iyiliklerin karşılıksız kalmayacağı söylenilmiştir. O yapılan
iyiliklerin misali tıpkı bir yolcunun varacağı yere daha önceden malını
göndermesi gibidir; Allah’a (c.c.) kavuştuğunuz zaman bunların hepsini
kendi önünüzde bulacaksanız. Bu gönderdiğiniz mal dünyada bıraktığınız
maldan daha hayırlıdır. Allah’ın indinde ise aslından daha fazla bir mükâafat
vardır.
Sûre, teheccüd namazı ve Kur’an okuma müddetini yeniden düzenleyen
ve bu konudaki mükellefiyeti hafifleten ve sûrenin ikinci bölümünü
oluşturan âyetle son buluyor. Mü’minler gece Allah’ı çokça anacak, ibâdet
edecekler, gündüzleri ise, hem İslâm’ı tebliğ edecek, hem de geçimlerini temin
için gayret sarfedeceklerdir. Bütün bu zorluklara karşı koymak çetin
bir iştir. Allah Teâlâ, insanlara rahmet olsun diye, gece ibâdeti ve Kur’an
okumayı, insanların kolayına gelecek şekilde hafifletmektedir. Ayrıca bu
son âyet bütün bir hayat programının nüvesinide bünyesinde taşımaktadır.
“...O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazınızı kılın. Zekâtınızı
verin. Yaptığınız iyiliklerin mükâfatını Allah nezdinde, hem yaptıklarınızdan
daha hayırlı, hem de sevapça daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan
mağfiret dileyin. Çünkü Allah “Gafûr’dur, Rahim’dir”çok affeden ve çok bağışlayandır.”
Bundan böyle Kur’ân’dan kolay geleni okuyun. Gece ibadetinden,
kırâetten büsbütün vazgeçmeyin. Fakat gecenin yarısı veya daha azı veya
daha çoğu miktarlarıyla ve uzun uzadıya okumak zorunluluğu duymadan,
“Kur’ân” ve “kırâet” denilebilmek şartıyla, ne kadar kolayınıza gelirse o kadar
okuyun, o kadar gece ibâdeti yapın.
Bu Âyetten Çıkarılan Hükümler
Burada zikredilmesi gereken üç mesele vardır:
1) Kırâet. Bunda iki görüş vardır. Tefsircilerden birçoğu demişlerdir
ki, „gece kalk“ emrine tam olarak uygun düşebilmesi için burada kırâetten
maksat namazdır. Kırâet namazın rükünlerinden olduğu için, namazın bir
• 218 •
Ahmed Kalkan
bölümü zikredilip tamamı kastedilmiştir. Nitekim kıyam, rüku ve sücuddan
herbiriyle de böyle namazın tamamı anlatılmış olur. Buna göre mânâ,
„gece namazından kolayınıza geldiği kadar kılın“ demektir. Namaz mânâsı
kastedilmiş olması nedeniyledir ki, önceki zor olan gece kıyamı kaldırılmış,
onun yerine kolayı emredilmiş olur. Buna akşam ve yatsı namazları
diyenler olmuş, teheccüd namazının vacip olma hükmü kaldırılarak nafile
yapıldığını veya tercihe bırakıldığını söyleyenler olmuştur.
Diğer bazı tefsirciler ise, okuyun emri, gece namazla değil, Kur‘ân‘ın
kendisini okumakla ilgili emirdir. Dolayısıyla her gece en az elli âyet okumalı“
demişlerdir.
2) Emrin görünen mânâsı yine vücub yani gereklilik içindir. Yani gece
ibadet ve okuma yine farz, ancak önceki gibi sayılamayacak şekilde çok olmak
şart değil, kolayına geldiği kadar demektir. Bu şekilde bunun da hükmünün
kaldırılması, ikinci „okuyun“ ve „namazı kılın“ emirleriyle gerçekleşmiş
olur. Maksat yalnız Kur‘ân okumak olduğuna göre de, her gece biraz
Kur‘ân okumak bu şekilde farz olmuş olur. Bu ise namazda olabileceği gibi,
namaz dışında da olabilir. Fakat bazı tefsirciler, „kolaya gelen“ sözünden,
bunu kişinin isteğine bırakmak mânâsı anlaşılacağına dayanarak bu emrin
nafile için veya mubah olmak için olduğu kanaatına varmışlardır ki Ebu
Hayyan buna „çoğunluğun görüşü“ demiştir.572
3) „Kur‘ân‘dan kolay gelen.“ Kur‘ân‘dan kolay gelen ne kadar olabilir?
Mutlak mânâda düşünülmesi durumunda güç dahilinde olarak yormayacak,
zahmet vermeyecek kadar demek olacağından bu ise kişilerin ve durumun
şartlarına göre değişebileceğinden, âyetin görünen mânâsına göre
bu miktarın ne olacağı belirlenemez. Bununla beraber bunu mutlak şekilde
okumak mânâsına yorumlayanlar, gelenekleri ve atalarımızın alışkanlıklarını
göz önünde bulundurarak „en az elli âyet olmalıdır“ demişlerdir.
Fakat her farzda esas olarak sabit bir miktar belirlemek zaruri olduğu
için namazın bir rüknü olarak farz olan kırâetin en az ne kadar olacağı hususunda
Ebû Hanife‘den üç rivayet vardır:
1. En az, kısa bir âyet olmalıdır.
572 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/467.
• 219 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
2. Kur‘ân ismi verilecek ve bir insan sözüne benzemeyecek kadar olmalıdır.
3. En az üç kısa âyet veya bir uzun âyet olmalıdır. Çünkü en kısa sûre,
üç kısa âyetten meydana gelmiştir. Bu rivayet, İmam Ebu Yusuf ile İmam
Muhammed‘in de görüşüdür. Fetva da buna göre verilmektedir. İmam
Mâlik ve İmam Şâfii: „En az Fatiha okumak farzdır. Zira “Fâtihasız namaz
yoktur.“573 hadisi bunu ifade eder demişlerdir. İmam-ı Azam vacip ile farzın
arasını ayırarak bu hadis ile namazda Fatiha‘yı okumanın vacip olduğu
sabit ise de „Kur‘ân‘dan kolay gelen“ âyeti ile sabit olan farzlığın mutlak
olduğu ve dolayısıyla kasten Fatiha‘nın terk edilmesi durumunda namazın
yeniden kılınması gerekirse de unutarak terk edilmesi ve sehiv secdesi yapılmaması
halinde vakit geçmiş ise o namazı tekrar kılmanın vacip olmayıp
müstehab olacağı görüşüne varmıştır.
Bu Sûrenin Bize Mesajı
“İbare” mânâsı itibariyle, Müzzemmil suresi de aynen Alak ve Kalem
sureleri gibi peygamberimizin şahsına münhasır emir ve öğretileri içermektedir.
Ama “İşaret” ve “Delâlet” mânâlarıyla, peygamberin misyonunu
sürdürmek durumunda olan Kur’an dâvetçilerini de muhatap alır. Ve buna
göre mesaj şöyledir:
Kur’an dâvetçileri geceleyin kalkmalılar, (gecenin üçte ikisinden biraz
az, yarısı veya yarısından biraz fazla) mutlaka Kur’an çalışmalıdırlar. Normal
iş-güç sahibi olup da, esnaflık, tüccarlık, çiftçilik, işçilik gibi iş yapanlar
bu şarta uymasalar da olur. Onlar imkânları ölçüsünde kolaylarına gelen
kısımları okumalı ve okutmalıdırlar.
Kur’an’ı mutlaka gece çalışmalıdırlar. Zira gece çalışması gündüzden
daha etkindir. Gündüz ise başkalarına anlatmak ve öğretmek gibi işlerle
uğraşmalıdırlar.
Kur’an mutlaka “tertil” ile okunmalıdır. Kur’an’ın ağır sorumluluğu olduğu
asla akıldan çıkarılmamalıdır.
573 Tirmizi, Mevakit: 69, 116; Darimi, Salat: 36; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/241, 478.
• 220 •
Ahmed Kalkan
Kur’an dâvetçileri her şeyden alâkalarını kesip sadece Allah’a yönelmelidirler.
Kur’an dâvetçileri Rabblerinin doğunun ve batının Rabbi olduğunu,
O’ndan başka ilâhın olmadığını iyi kavramalı, Allah’ı vekil tayin edip sadece
O’na güvenmelidirler.
Kur’an dâvetçileri, kendilerine söyleneceklere sabretmelidirler. Ve dâvet
ettiklerinden ayrılırken tekrar onlarla görüşebileceklerinin, yüz yüze
bakabileceklerinin hesabını yapıp onları darıltmadan, incitmeden ayrılmalıdırlar.
Kur’an dâvetçileri, zengin, şımarık, ahireti yalanlayıcıların akıbetini
Allah’a bırakmalı, onlara süre tanımalıdırlar. Yaptıkları dâvetin olumlu sonucunu
veya onların cezalandırılmasını hemen beklememelidirler. Onlardan
bazıları ya zaman içinde doğru yolu bulacaklar, ya da ama bu dünyada
ama ahirette Allah tarafından cezalandırılacaktır.
Kur’an dâvetçileri, dâvetlerini önce kendilerini iyi tanıyan ve kendilerinin
de iyi tanıdıkları kesime yapmalıdırlar. Tıpkı Musa-Mısır ve Muhammed-
Mekke ilişkilerinde olduğu gibi.
Kur’an dâvetçileri, kıyamet ve ahiret konularını muhataplarına, mutlaka
ve aynen Rabbimizin vermiş olduğu ayrıntılarla bildirmelidirler.
Kur’an dâvetçileri, sadece Kur’an’ı bildirmeli, onun düşündürücü ve
öğüt verici olduğunu hatırlatarak seçimi herkesin hür iradesine bırakmalı,
dileyenin doğru dileyenin de yanlış yolu seçebileceğini kabul etmelidirler.
Genel Tesbitler
Kur’an, kendi vahyediliş düzeni içinde ele alınıp incelenirse onun nelere
öncelik tanıdığı açıkça görülür. Kur’an’ın ilk sûresinde Oku! emri yer alır;
ikinci sûrede kalemden ve yazmaktan söz edilir; üçüncü sûre olan Müzzemmil’de
ise, örtülerden sıyrılarak kalk emri verilir. Bu ifadelerle, kendi
iç benliğinde gereken değişimi ve donanımı gerçekleştiremeyen insanın,
• 221 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
dış dünyada girişeceği faaliyetlerde büyük ölçüde başarısız olacağı mesajı
verilir.
Her sistem kendi insanıyla yaşar. Kur’an bu gerçekten yola çıkarak önce
kendi sistemini ayakta tutacak mü’min kişilik inşâ eder. O, varlık alanına
çıkardığı insanın, hayırlı yeniliklere öncülük eden dinamik bir şahsiyet olmasını
ister.
Bu sûrede, gece, kıyam ve Kur’an gündemdedir. Bu da, kâmil şahsiyetlerin
yetişmesinde gecelerin ve ciddi bir eğitimin çok önemli olduğunu gösterir.
Gerçekten de gece ibâdeti ve Kur’an’ın fiilî eğitimi, mü’min şahsiyetlere
hem tatlı gelir hem de onlara zevk ve huzur verir. Bu yüzden mü’min,
gecenin belirli saatlerini Kur’an okumaya ve ibâdete tahsis ederek uyanık
geçirir. Zaten uzun geceleri gaflet uykusuyla kısaltan ve aydınlık günleri
günah kirleriyle karartan noksan şahsiyetler, görülmesi gerekeni göremezler.
Hakikati gören göz ise, fazla uyuyamaz. Demek ki büyük oluşlar
ve hayırlı yenilik içeren başarılı sonuçlar, Kur’an’ı gece gündüz yaşanan
bir süreç olarak algılama başarısını ve becerisini gösterebilen mü’minlere
nasip olacaktır. Öyleyse Kur’an’ı önce anlamak için okumalıyız. Sonra da
anladıklarımızdan bir takım yöntemler çıkarmalıyız. Üzülerek belirtelim
ki günümüzde Kur’an’ı Kur’an’ın yöntemleri ile okumak ve okutmak, İslâm’ı
bu yolla öğrenmek ve öğretmek henüz denenmiş değildir. Çünkü insanımız
yıllardan beri, Kur’an’ı anlamaksızın yüzünden okumayı yeterli görmüştür.
Bugün sergilenen cehâletin temel nedenlerinden birisi de, Kur’an’ın
mânâsını değil, onun okunuşundaki nağmeyi (mûsikîyi) öne çıkarmaktır.
Hemen hatırlatalım ki nağme insanı uyandırmaz uyutur. Hâlbuki insanların
Kur’an’ı anlayarak okumaya ve uyanmaya ihtiyaçları vardır. Kur’an’a
sadece bir mezar veya tören kitabı gözüyle bakanlar, hâfızın sesine kapılıp
bazen kendilerinden geçebilirler. Fakat bugün insanları kendinden geçiren
değil, kendine getiren ve Rabb’ine yönelten okumalara ihtiyacımız var.
Kur’an, anlaşılsın diye nâzil olmuştur. Bunun için onun anlaşılması
esastır. Şu halde biz, sadece Kur’an’ın lafzını okumakla değil, ayrıca onun
mânâsını anlamakla da mükellefiz. Çünkü mânâsını anlayıp inandığımız
zaman, onun hükmüyle amel edebiliriz.
• 222 •
Ahmed Kalkan
Allah tarafından yaratılan ve belirlenen gerçeklerin, insan tarafından
kazanımı söz konusudur. Hayatın dinamik yapısı içinde ahlaki bir cihatla
yükümlü olan insan, hayatta takip edebileceği yolu seçme gücüne ve yeteneğine
sahiptir. Bu güç de akıl ve irâdedir.
Kur’an, İlâhî irâdeyi insanın anlayabileceği bir dille açıklayan Allah
kelâmıdır. O, bütün insanlara açık bir kitaptır. Her insan, manasını anlamak
ve bildirdiği esaslara uymak için onu okumalıdır.
Kur’an’ın en ayırt edici özelliği sadece lafzında değil, aynı zamanda
sunduğu hidâyet tarzındadır. Çünkü Kur’an, hem bir öğüt ve uyarı hem de
toplumsal düzen kitabıdır.
Kur’an’ın dile getirdiği hakikatler, her insanın anlayabileceği gerçeklerdir.
Bu yüzden onun çağrısı, insanı yaşayan bir ölü olmaktan çıkarıp ileriyi
göstermeye ve ilerlemeye yöneliktir. Kur’an’ın İlâhî kaynaklı olması, onun
insan düşüncesini tamamen dışladığı ve ona hiç yer vermediği anlamına
gelmez. Tam aksine Kur’an, kendine ait özel üslûbundan ötürü, bakmasını
ve okumasını bilenler için yoruma açık bir metindir. Çünkü onda, insanın
müsbet çaba ve gayretini engelleyici hiçbir hüküm yer almaz. Ancak insanın,
Kur’an’dakileri anlayabilmesi için zihnini eğitmesi ve ön yargılardan
arınarak düşünüp anlamayı hedef alan bir yöntemle Kur’an okuması gerekir.
Eşsiz bir rehber olan Kur’an, insanlara sadece nasıl inanacaklarını değil,
aynı zamanda nasıl yaşayacaklarını da öğretir. Bu yüzden Müslümanlar,
işleri ne kadar yoğun olursa olsun, Kur’an’dan ve Kur’an eğitiminden uzak
kalamazlar. Çünkü onların hayatı doğru yaşayıp mutlu sona ulaşmaları,
Kur’an’ı hatırlarından ve hayatlarından çıkarmamalarına bağlıdır.
İnsanî ve İslâmî yaşayışın evrensel karakteri Kur’an tarafından tesis
edilmiş, vazife de insana imkân ölçüsünde verilmiştir. İnsana gücünün
üstünde bir yükümlülük yüklenmemiş; fakat ondan bütün gücüyle Allah’a
kulluk etmesi istenmiştir. Öyleyse insan bütün gücünü, Allah’a itaat idealinin
hizmetine sunmalıdır. Çünkü onurlu yaşayış ve şerefli akıbetler, nefsini
ıslah etmesini başarıp insan olma potansiyelini Kur’an’ın doğruluk ve değer
• 223 •
Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
ölçülerine göre sarfedenlere tahsis edilmiştir. Günahlardan arınanın ve sakınanın
varacağı yer cennettir. 574
Bu sûreden Çıkan Hüküm ve Hikmetler
Bu sûredeki âyetler aşağıdaki hususlara delildir:
1- Teheccüdün Peygamberimiz’e farz oluşu,
2- Kur’an’ı tertîl ile okumanın vücubu,
3- Kuranın ve vahyin ağırlığı,
4- Gece kalkışı,
5- Gündüzün meşguliyetleri,
6- Allah’ı zikretmek ve O’na yönelmek,
7- Yalnızca Yüce Allah’a tevekkül,
8- Dâvet yolunda eziyetlere karşı sabır,
9- Kur’an’dan öğüt almak
Müzzemmil Sûresinin Getirdiği Başlıca Prensipler
1. Gecenin yarısında, ya da bundan az veya bundan çok bir zaman kalkıp
Allah’a ibâdet etmelidir. Çünkü biraz uyuduktan sonra fikir dinlenir.
Gecenin
bağrında herkes uyurken yapılan ibâdet ruha çok etki yapar. Geceleyin
kalkıp namaz kılmalı, Kur’ân okumalı ve Allah’tan mağfiret dilemelidir
(1-8, 20).
2. İbâdet yaparken mâsivâyı atmalı, gönlü tamamen Allah’a özgü kılmaya
çalışmalıdır (8).
3. Kâinatın yaratıcısı ve hükümdarı olan Allah’tan başkasına ibâdet
edilmez,
yalnız O’na dayanmalı ve güvenmelidir (9).
574 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları
• 224 •
Ahmed Kalkan
4. Hak dâvetçisi, hakkında çıkarılan dedikodulara aldırmamalı, Allah’ın
desteğine güvenerek doğru bildiği yolda yürümelidir (10).
5. Hz. Muhammed (s.a.s.) de bir elçidir. Nasıl Mûsâ’nın (a.s.) dâvetini,
en büyük kâfir Fir’avn engelleyememiş ise, Mûsâ gibi bir Hak elçisi olan Hz.
Muhammed’in dâvetini de Kureyş kâfirleri engelleyemeyeceklerdir. Onlar,
tıpkı Fir’avn gibi bir süre sonra helak olup cehennemi boylayacaklardır (11-
16).
6. Bu Kur’ân bir uyarıdır. Dileyen onun sözünü tutup Rabbinin yoluna
girer (19).
7. Verilen sadaka ve zekât, Allah’a verilmiş borç sayılır.
Yapılan iyilik ve hayır zayi olmaz, tnsan Allah için harcadıklarının çok
daha iyisini Allah katında bulur (20). 575
575 Süleyman Ateş, Tefsir
Müzzemmil Sûresi ile İlgili Sınav Soruları
(Cevaplanması gereken toplam 40 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
üzerinden 2,5 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
1) Hz. Peygamber’e ve dolayısıyla bütün mü’minlere Müzzemmil Sûresinde
Kur’an’ı nasıl okuma emredilmektedir?
a- Olabildiğince hızlı
b- Kalabalıklar içinde ve yüksek sesle
c- Kâbe’nin üstünde ve herkese ilân ederek
d- Ağır ağır, tane tane, düşünerek
2) Müzzemmil sûresinde dehşeti beyan edilen Kıyâmet günü ile ilgili
olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- Kıyâmet günü, Allah’ın ödül ve cezasının bir gereğidir. Kıyâmete,
âhirete inanmamak, İlâhî adaleti istememek demektir.
b- Kıyâmet gününe, âhirete inanmak, ölüm korkusunun insanda bir
kâbusa ve kronik bir hastalığa dönüşmesini engeller.
c- Kıyâmet günü inancı, insanın dünyayı hiç önemsemeyip sadece
âhirete değer vermesi, kişinin uhrevî bir hayat sürmesi bilincini oluşturur.
d- “Din (Cezâ, âhiret) gününün sahibi” ifadesinden insanın ve kâinatın
boşuna yaratılmadığı ve iyi kötü her amelin karşılığının görüleceği
anlaşılır.
3) Aşağıdakilerden hangisi Müzzemmil Sûresinde Hz. Peygamber’e gece
kalkması tavsiye edilirken sebep olarak zikredilmemiştir?
a- ece ibâdetinin etkisi daha fazladır.
b- Gece serindir ve çalışmak kolaydır.
c- Gece ibâdetindeki sözler daha düzgün ve açıktır.
d- Gündüz vakti uzun meşguliyetler vardır.
4) Müzzemmil Sûresinde; “Bütün varlığınla O’na yönel. O, doğunun da
batının da Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur.” buyrularak özlü şekilde
tevhidden bahsedilir. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi “tevhid” kelimesinin
tanımıdır?
a- Allah’ın, insanlara, yapmalarını kesin bir şekilde emrettiği fiillere
denir.
b- Allah’a zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde ortak güçler
tanımaktır.
c- Kişinin leh ve aleyhinde olan hükümleri, fıkıh kurallarını öğreten
ilmin adıdır.
d- Allah’ın zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde bir tek olduğuna
inanmaktır.
5) “Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah’ın lütfunu arayan
başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar bulunacağını
bilmiştir. Onun için Kur’an’dan .......... okuyun.” Müzzemmil sûresindeki bu
âyet meâlinde boş bırakılan yere aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
a- Kolayınıza geleni
b- Kısa birkaç âyet
c- Uzun sûreler
d- Anlamca hoşunuza gidenleri
6) Bilindiği gibi, Müzzemmil sûresinde kıyâmetin dehşetli süreci anlatılır
ve âhiret bilinci takviye edilir. Âhiretle ilgili olarak aşağıdaki yargılardan
hangisi yanlıştır?
a- Âhiret inancı, hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde de mevcuttur.
b- Reenkarnasyon, Hindu dininden geçen, ruhların, insan ölünce
başka bedenlere geçeceğine inanılan, temelde de âhireti ve yeniden
dirilişi inkâr anlayışıdır.
c- Dünya ayrı, âhiret ayrıdır. Din ve âhiret işleriyle dünya işlerini birbirine
karıştırmamak gerekir.
d- Kur’an’da âhirete sadece inanmak yeterli görülmemekte, ona kesin
bilgi, şuur ve şehâdet, yani yakînlik istenmektedir.
7) Müzzemmil sûresinde Firavun’dan ve ona gönderilen elçiden (Hz.
Mûsâ’dan) söz edilmektedir. Hz. Mûsâ ile ilgili âyetlerden öğrenmekteyiz
ki, tevhid önderleri, İslâmî öğretilerin veya müslümanların selâmeti için
yapmak istedikleri fiillerin mâhiyetini, ortaya koymak istedikleri işlerin
ana gayesini net bir şekilde açıklamak zorundadırlar. Kur’an’da anlatıldığına
göre Hz. Mûsâ, Firavun’un önüne iki mesajla çıktı. Bu iki şey ne idi?
a- 1- Müslüman olsun, 2- Yönetimi Hz. Mûsâ’ya bıraksın.
b- 1- Allah’a itaat edip tevhid akidesini kabul etsin, 2- Eskiden müslüman
olan İsrâil oğullarına yaptığı baskı ve zulme son versin.
c- 1- Müslüman kölelere zorla yaptırdığı anıtkabirleri, piramitleri
yıktırsın, 2- Putlara tapmaktan vazgeçsin.
d- 1- Saraydaki ahlâksızlıklara son versin, 2- Halkını aç bırakmasın ve
onları küfre zorlamasın.
8) Müzzemmil sûresinde, bilindiği gibi “Allah’a (Allah için mü’minlere)
severek borç/ödünç verin” buyrulur. Bu âyette geçen “borç, ödünç almak”
anlamı, Arapça’da ve Kur’ân’ın bu sûresinde ve diğer bazı sûrelerde (deyn
sözcüğü dışınd hangi kelime ile karşılanır?
a- hasen b- vâde c- karz d- infak
9) Kıyamet konusunda, aşağıdaki anlayışlardan hangisi yanlıştır?
a- Kıyamet alâmetlerini bilip saymak dinin önemli esaslarındandır.
b- Kıyametin ne zaman kopacağını Peygamberimiz dâhil hiçbir kimse
bilmez; sadece Allah bilir.
c- Önemli olan, kıyametin ne zaman kopacağı değil; kıyamet ve sonrasına
neler hazırladığımızdır.
d- Kendi ölümümüz küçük kıyamet sayılır.
10) Kur’an’da Firavun’la ilgili âyetlerden yola çıkarak Firavnî düzenlerin,
İslâm dışı rejimlerin temel özellikleri olarak aşağıdakilerden hangisi
doğrudur?
a- Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmek
b- Firavunu/tâğutu kanun koymaya, istediği gibi insanları yönetmeye
yetkili ve itaat edilecek güç kabul edip halkı da buna iknâ etmeye
çalışmak
c- Tevhid, adalet, özgürlük gibi nebevî çağrıları baskı ve dayatmalarla
susturmaya çalışmak
d- Hepsi
11) Âhiret bilincine sahip olmak ve dünya-âhiret dengesi sağlamak
için dünya, doğru değerlendirilmelidir. Dünya konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden
hangisi yanlıştır?
a- Dünya oyun ve eğlenceden, süs ve övünmeden geçici bir faydalanmadan
ibarettir.
b- Müslüman, âhiret endişesiyle yaşaması gerektiği için dünya ile hiç
ilgilenmemeli; dünyayı, onu tercih edenlere bırakmalıdır.
c- Dünya, hakiki mânâda huzur ve rahatın bulunduğu gerçek vatanımız
değildir.
d- Dünyada imtihan vesilesi olarak kadınlar, evlatlar, altın ve gümüşler,
iyi binekler sevdirilmiştir.
12) Aşağıdakilerden hangisi, hadis rivâyetlerinden yola çıkılarak klasik
müslüman bilginlerince kıyâmetin büyük alâmeti olarak sayılanlardan
biri değildir?
a- Deccâl’ın ortaya çıkması, Duhânın çıkması, Dâbbetu’l-Arzın çıkışı
b- Güneşin batıdan doğması, Hz. İsa’nın inmesi, Ye’cûc ve Me’cûcun
çıkışı
c- Gök taşlarının (meteor) düşmesi, zinâ ve binâların çoğalması, çok
yüksek binâların inşâ edilmesi
d- Doğuda, batıda ve Arap yarımadasında olmak üzere üç bölgede yer
çöküntülülerinin meydana gelmesi, Yemen’den çıkacak olan büyük bir
ateşin insanları önüne katarak sürmesi
13) Kur’ân-ı Kerim’de Firavun’dan uzunca bahsedilmesi, onun Allah’ın
hükmünü kabullenmeyip kendini ilâh yerine koyan tâğutların/azgınların
ve müfsidlerin/bozguncuların prototipi/baş örneği olmasındandır. Her
zaman diliminde ve her coğrafyada görülebilecek küfür rejiminin sembol
tipleri de yine Firavun zamanından örneklenir. İslâm dışı rejimlerin temel
direklerini oluşturan bu simge şahıslar kimlerdir?
1- Bürokrat, bakan, üst rütbeli subay sembolü ...........
2- Kapitalist ve emperyalist para babası, kartel ve holding sahiplerinin
sembolü .............
3- Hakka bâtılı karıştırarak, dünyevî çıkar ve tâğutî yönetimlerin istekleri
doğrultusunda dini istismar edip kullanan, Allah ve rasulü adına
insanları aldatan sembol ...............
4- İslâm dışı rejimin emniyet güçleri, silâh zoruyla düzeni koruyan
tâğutun askerlerinin sembolü ............
Bu sembol şahısların Firavun döneminde vurgulanan isimleri, aşağıdakilerden
hangisinde doğru olarak sıralanmıştır?
a- Cünûd/asker, Karun, Hâmân/kâfir medya mensubu, büyücü ve kâhinler
b- Hâmân, Karun, Sâmirî/Bel’am, cünûd/asker
c- Hâmân, Karun/sihirbazlar, Bel’am/kâfir medya mensubu, cünûd/
hizbuşşeytan
d- Firavun, Karun/Hâmân, Bel’am/Sâmirî, cünûd/asker
14) Firavun zamanından örneklenen İslâm dışı rejimlerin temel direklerini
oluşturan aşağıda özellikleri belirtilen simge şahıslar kimlerdir?
1- Akı kara, karayı ak göstermeye çalışan, yalan ve hayallerle halkı kandıran
yazar, gazete patronu; medyanın yani büyülü gücün sembolü ..............
2- Taraftar, sülâle, hânedan ve tâğutla aynı inancı paylaşan, onun yakınlarının
sembolü ........
3- Küfür yönetiminde etkili olan egemen güçlerin, azınlık oldukları
halde çoğunluğa kendi çıkarları doğrultusunda yön veren azgın grubun
sembolü ............
4- Hakkı kabul edip müslüman olduktan ve Allah’ın nice nimetlerine
muhatap olduktan sonra şımarıp azan, yer yer şirke sarılıp hakkı terk eden
yahudileşme karakterinin sembolü ..............
Bu sembol şahısların Firavun döneminde vurgulanan isimleri, aşağıdakilerden
hangisinde doğru olarak sıralanmıştır?
a- Sihirbaz/medyum, ehl/âl-i Firavn, hizb/mele-i Fir’avn, İsrâiloğulları
b- Sihirbaz/falcı, ehl-i Fir’avn, Hâmân/demokratik güçler, cahil halk
c- Okur yazar takımı, hizb-i Fir’avn, tâğutî meclis üyeleri, benî İsrâil
d- Sihirbaz/kâfir medya mensubu, âl/âl-i Fir’avn, mele’/mele-i Fir’avn,
benî İsrâil
15) Bilindiği gibi, müslümanın dinden çıkıp irtidat etmesine sebep
olan çirkin davranışlar sözkonusudur. Allah’a ibâdette O’na şirk koşmak,
kâfirlerin uyduğu İslâm dışı ideolojilerin doğru olduğuna inanmak, şirk
düzenlerini doğrulamak, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirdiklerinden bir
şeyi uygunsuz görmek, İslâm’ı, dinin haram veya farzlarından birini alaya
alıp eğlence konusu yapmak, mü’minlere karşı kâfirlere yardım etmek, İslâm’ın
hükümlerinden birini kabul etmemek gibi. Aşağıdakilerden hangisi,
bunlardan biridir, yani insanı tevhid inancından çıkarıp mürted yapar?
a- Dinî emirleri yerine getirmede gevşek davranmak
b- Namaz ve sabır gibi hayırlı amellerini Allah’a yaklaşmada vesile
edinmek
c- Tâğutları beğenmeyip onlara isyan etmek
d- İslâm’ın hükümlerinden birini kabul etmemek
16) Bakara sûresi, 85. âyette: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir
kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” denilerek kendilerine Allah tarafından sert
şekilde uyarı yapılan kimselere, âyetin devamında açıklanan ceza, seçeneklerden
hangisinde doğru ve tam verilmiştir?
a- Yazıklar olsun onlara! Yazıklar olsun onların aldattıklarına. Cehennemdeki
veyl deresi onlaradır.
b- Allah’ın, meleklerin ve insanların lâneti ve Allah’ın gazabı onlaradır.
Âhirette ebedî cehennem onlar içindir.
c- Onlar, dünya hayatında rezil ve rüsvay olacaklar, kıyâmet gününde
ise en şiddetli azaba itileceklerdir.
d- Onlar, kabirlerinden şeytan çarpmış gibi kalkacaklardır. Onlar Allah’tan
başka yardım eden de bulamazlar.
17) Seçeneklerden hangisi, “Kıyâmet günü” kavramının ifade ettiği
anlamlardan biri değildir?
a- Allah’ın bütün kullarına merhametinin görüleceği “Rahmet günü”
b- Hayrın hayır; şerrin de şer olarak görüleceği “Din günü”
c- Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”
d- İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
görüleceği “Hesap günü”
18) Firavun, İsrâiloğullarından dünyaya gelen ve hayatta olan erkekleri
ve erkek çocukları öldürüp kız çocuklarını hayatta bırakmaları için
askerlerine tâlimatlar yağdırmıştı. Firavun’u bu katliamı işlemeye sürükleyen
gerçek sebep ne idi?
a- Firavun, kan görmekten zevk alan birisi idi.
b- İsrâiloğullarının kendisini katletmesinden çekiniyordu.
c- Mevcut rejimi tehdit altında görüyor, tahtının ve saltanatının geleceğini
garanti altına almak istiyordu.
d- Etrafındaki sihirbazlar ve dalkavuklar tarafından kandırıldığı için
bu cinayetleri işliyordu.
19) İbâdetlerin en büyüklerinden biri olan “zikir”, toplumumuzda sadece
bir-iki anlamda kullanıldığı halde, Kur’ân-ı Kerim’de 30’un üzerinde
farklı mânâlarda kullanılmaktadır. Seçeneklerden hangisi, zikrin anlamlarından
belli başlılarını tümüyle doğru olarak vermektedir?
a- Anlamak, delil, düşünmek, namaz, oruç, zekât, görmek, işitmek,
yaşamak, sevmek, saymak, ihsan...
b- Anmak, besmele, düşünmek, hatırlamak, ibâdet etmek, ibret almak,
Kitab, Kur’an, namaz kılmak, okumak, öğüt, şükretmek...
c- İbret almak, iman etmek, dille anmak, tefekkür etmek, tesbih çekmek,
cihad etmek, haccetmek, takvâ, hidâyet, ihsân, şükür, infak etmek...
d- Velî edinmek, hâkimiyet, rükû, secde, sabretmek, inzâr, müjdelemek,
duâ etmek, rızık, bilmek, şefaat, affetmek...
20) Dünyayı âhiret hayatına tercih ettiklerinden dolayı Allah’a şirk
koşanlar, ömürlerinin çok uzun olmasını arzu ederler. Seçeneklerden
hangisi, yahûdi ve müşriklerin dünyaya karşı böyle hırsla dolu olmasının
sebeplerinden biri değildir?
a- Dünyadaki nimetleri terketme korkusu
b- Âhirette, karşılaşacakları azabın şiddetini bildikleri için
c- Yeryüzünde halîfeliği gerçekleştirmek ve yeryüzünü îmar ve ıslah
etmek için
d- Uzun yaşamak sûretiyle azabın kendilerinden uzaklaştırılacağını
zannettikleri için
21) Tevhid, temel olarak ikiye ayrılır. Birincisini insanların çoğunluğu
kabul ettiği halde, ikincisi eski ve çağdaş câhiliyye tarafından kabul edilmez.
Nedir bu iki tevhid çeşidi?
a- Allah’ın hâkimiyetiyle ilgili tevhid ve yaratıcılığıyla ilgili tevhid
b- Ubûdiyet tevhidi ve teslimiyet tevhidi
c- İtaat tevhidi, ibâdet tevhidi
d- Rubûbiyet tevhidi ve ulûhiyet tevhidi
22) “Kanun ve hüküm koyan, otorite ve güç sahibi, kendisinden yardım
istenilen, kendisine ibâdet edilen, güvenilen, sevilen ve korkulan, itaat
edilen ve emirlerine uyulan ihtiyaçları gideren, duâya karşılık veren,
belâları gideren” gibi anlamlara gelen kelime, seçeneklerden hangisidir?
a- İlâh b- Rab c- Tâğut d- Bel’am
23) Aşağıdakilerden hangisi tevhid inancını bozmaz?
a- Allah’tan başkasına ibâdet, duâ ve mutlak şekilde itaat etmek
b- Kur’an’daki hükümlerden bazısının günümüzde geçersiz olduğunu
söylemek.
c- Bazı günahlar işlemek ve Allah’a tevekkül etmek
d- İslâm’ı hafife almak, İslâm diniyle alay etmek
24) İnsanın yüce ve hâkimiyet sahibi birine boyun eğmesi, itaat etmesi,
ona isyan etmeden kulluk etmesine ne denir?
a- İbâdet b- İtaat c- İlâh d- Şükür
25) “Ataların dini” tâbiri ile, “inançlar” arasında ne gibi bir bağlantı
kurulabilir? Bu bağlantı konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi
doğrudur?
a- İnsanların inandıkları değerler atalarından kalan değerlere uygun
düşmek zorundadır.
b- Ataların bıraktıkları değerlerden doğru-yanlış ayrımı yapılmaksızın
hiçbirinin önemi yoktur.
c- İnsanlar, genellikle atalarının kendilerine miras olarak bıraktıkları
inançları mukaddes olarak kabul ettikleri için, Allah’ın hükmü ile
ters düşenler olunca, Allah’ın hükmüne inanmak istemezler; Bu tavır,
müşriklerin en belirgin özelliklerinden biridir.
d- İnsan, ne olursa olsun babasını sevmek, dedelerinden kalan mirasa
sahip çıkmak zorundadır. Bunun için âdet ve gelenekleri yüceltmek,
onlara kutsallık atfetmek, ataların sözünü ve yolunu ölçü olarak görmek
gerekir.
26) Bilindiği gibi Müzzemmil sûresinde Firavun’dan ve ona gönderilen
elçiden (Hz. Mûsâ’dan) söz edilmektedir. Hz. Mûsâ, Firavun’a İslâm’ı
tebliğ etme görevi verilince Allah’a duâ ederek bazı isteklerde bulunmuştu:
“Fir’avn’a git. Çünkü o iyice azdı. Mûsâ ‘Rabbim! dedi, ruhuma genişlik
ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimin bağını çöz ki sözümü anlasınlar. Bana
ailemden bir de vezir (yardımcı) ver, kardeşim Hârun’u. Onun sayesinde
arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl...” (20/Tâhâ, 24-32). Âyetlerin
devamında Hz. Mûsâ’nın bunları niçin istediği belirtilir. Kur’an’a göre Hz.
Mûsâ, bunları niçin istiyordu?
a- “Küfür düzenini yıkalım diye”
b- “Tesbih ve zikrimiz artsın diye”
c- “Bize inananların sayısı artsın diye”
d- “Fir’avn’a galip gelelim diye”
27) Zorluğun karşıtı olan; kolay, kolaylık, kolaylaştırma, hafifletme,
zorluğu giderme anlamlarına gelen ve Arapça “usr” kelimesinin zıddı olan
Kur’an kavramı aşağıdakilerden hangisidir?
a- Rakabe b- Şiâr c- Sıyâm d- Yüsr
28) “Allah size ........ diler, ........ istemez” Bakara sûresi 185. âyet-i kerimesinin
mealinin bir bölümü olan bu ifâdedeki boş yerlere seçeneklerden
sırasıyla hangi iki kelime gelmelidir?
a-hayır-şer b- cennet-cehennem c- kolaylık-zorluk d- sevap-günah
29) Aşağıdakilerden hangisi müşrikler için doğru değildir?
a- Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkasına vermezler.
b- Allah’ın, göklerde hükmü geçen bir zât olduğunu kabul ederler.
c- Yeryüzündeki otorite hakkını Allah’a âit olarak görmezler.
d- Müşrikler, göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğuna inanırlar.
30) Müşriklere, ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, ne tür tepkide
bulunurlar?
a- Bu konuyu düşünüp değerlendireceklerini, araştırdıktan sonra karar
vereceklerini, hangi görüşün delili kuvvetliyse ona uyacaklarını
söylerler.
b- Atalarının üzerinde bulundukları yolda devam edeceklerini ifade
ederler.
c- Allah’ın indirdiklerine derhal itaat ederler.
d- Herhangi bir tepki göstermeyip çağrıyı cevapsız bırakırlar.
31) Aşağıdakilerden hangisi, insanı tevhid inancından çıkarıp mürted
yapmaz?
a- Allah’tan başkasına ibâdet ve mutlak anlamda itaat etmek
b- Allah’tan başkasına duâ ve tevekkül etmek
c- Kur’an’daki hükümlerden bazısının günümüzde geçersiz olduğunu
söylemek
d- Mü’min olduğu halde bazı günahlar işlemek
32) İsrâ sûresinde gece namazı ile ilgili olarak ifâde edilen hususlar
konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a- Peygamberimizin gecenin bir kısmında kalkması emredilmektedir.
b- Peygamberimize ait bir nâfile (5 vakit farz namazlarından ayrı) ibâdet
konu edilmektedir.
c- Teheccüd namazı ümmet için şarttır; ama Peygamberimiz için nâfile
bir ibâdettir.
d- Kur’an’la teheccüd edilmesi, teheccüd namazı kılınması talep edilmektedir.
33) Borç konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- inin kurallarına uymak, müslümanın Allah’a borcudur. Bu borcunu
ödemesi için insan, kulluk ve ibâdeti ölünceye kadar hayatının her
alanına yayması gerekir. Bu, aynı zamanda Allah’la yapılan bir ticarettir.
b- Kişinin kulluk görevi olarak boynuna borç olduğu halde îfâ etmediği
namaz, oruç, hac gibi ibâdetler de borç kapsamı içinde değerlendirilir.
c- Kur’ân-ı Kerim, müslümanların birbirlerine sırf Allah rızâsı için
güzel bir şekilde borç vermelerini tavsiye etmekte, bu borcu sanki Allah’a
verilmiş gibi değerlendirmektedir.
d- Müslümanların birbirlerine güvenmeleri çok önemli olduğu için,
birbirlerinden şüphe etmeleri demek olan borçların yazılmasını
Kur’an uygun görmemektedir.
34) Nâfile namazlardan hangisi Kur’ân-ı Kerim’de isim verilerek açıkça
tavsiye edilmektedir?
a- Kuşluk namazı c- Teheccüd namazı
b- Hâcet namazı d- İstihâre namazı
35) Allah yolunda gayret göstermek, çaba sarfetmek demek olan cihad
konusunda, aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a- Kur’ân-ı Kerim’de cihad emriyle ilgili olarak birçok yerde “Canınızla
ve malınızla cihad edin” denilmektedir. O yüzden önce canla sonra
malla cihad edilmelidir. Canıyla cihad edemeyen kimseler malıyla hiç
cihad edemezler.
b- Cihad, bir saldırı değil; olabilecek bir saldırıya karşı yapılan bir savunmadır.
İslâm’a ve müslümanlara karşı yapılan saldırıyı savabilmek
üzere çaba göstermek, çalışmaktır.
c- Cihad kelimesi ile savaş kelimesi aynı anlamda değildir. Savaş, salt
askerî harekât olup güce dayanırken; Cihad, askeri operasyonlar da
dâhil İlâhî hedefler uğruna gösterilen fikrî, fiilî ve kalbî bütün çabaları
içerisine alır.
d- Cihadın, yani Allah yolunda kararlı ve şuurlu çabanın daha çok
ruhsal, yani nefisle olanına mücâhede; fikir ve İslâmî ilimlerde yapılanına
da ictihad denilir.
36) Lügat anlamı; güzel ödünç verme demek olan ve terim olarak; dinin
emirlerine uygun, hiçbir maddî çıkar düşüncesi gözetmeksizin sırf
Allah rızâsını kazanmak ve din kardeşinin sıkıntısını gidermek amacıyla
karşılıksız borç vermeye Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a- deyn b- infak c- fî sebîlillâh d- karz-ı hasen
37) Teheccüd namazının veya Kur’an’ı tertîl üzere okumanın özelliğiyle ilgili
olarak Kur’ân-ı Kerim aşağıdakilerden hangi ifâdeyi kullanır?
a- Gece neşesi b- Gece keyfi c- Gece huzûru d-Gece mutluluğu
38) Aşağıdakilerden hangisi “kıyâmet”in Kur’an’da zikredilen diğer isimlerinden
biri değildir?
a- es-Sâatu c- el-Yevmu’l-Hısâb
b- el-Yevmu’l-Ûlâ d- el-Yevmu’l-Âhır
39) Buhârî’nin rivâyet ettiği meşhur bir hadis-i şerife göre “kaybolduğu zaman,
-yani işler ehil olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti beklememiz gerektiği”, yani o
olmayınca toplumsal kıyâmet gibi sosyal bozukluğun olacağına dikkat çekilen şey
nedir?
a- Cihad b- Emânet c- Sünnet d- Kur’an
40) Kur’ân-ı Kerim’in kıyâmet konusunda vurguladığı esaslar konusunda, aşağıdakilerden
hangisi yanlıştır?
a- Kıyâmetin zamanını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği
b- Kıyâmet alâmetlerinin belirdiği ifâde edilir, ama bunlar hakkında bilgi verilmez
c- Kıyâmetin yaklaştığı, zamanının yakın olduğu ve ansızın geleceği
d- Her insanın ölümünün kendisi için kıyâmet olduğundan, tek bir kıyâmet değil,
birçok kıyâmetlerin olduğu
* * *
Cevap Anahtarı
1 D 11 B 21 D 31 D
2 C 12 C 22 A 32 C
3 B 13 B 23 C 33 D
4 D 14 A 24 A 34 B
5 A 15 D 25 C 35 A
6 C 16 C 26 B 36 D
7 B 17 A 27 D 37 A
8 C 18 C 28 C 38 C
9 A 19 B 29 A 39 B
10 D 20 C 30 B 40 D
Son Söz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
için…

 
 
Salı, 12 Ocak 2021 19:39

Kalem Süresi Tefsiri

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

Kalem Sûresi
Tefsiri
“İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
CİLT -2-
-ahmed kalkanOcak
2016 / İstanbul
Mar’ ruf Yayınları:
Editör:
Tashih:
Kapak & Mizanpaj:
Baskı:
4
Mehmed Bilir
Ma’ ruf Yayınları
Ehl-i Dizayn
STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
Bağcılar/İStanbul
Tel: 0212 446 8846
Sertifika No:12266
MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
Adres:
Tel:
E-Posta:
Web:
İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd. Işık Sk.
No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
(0216) 344 0 342
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
www.marufyayinlari.com
AHMED KALKAN
“İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -2-
Kalem Sûresi Tefsiri
İçindekiler
Önsöz 11
Kalem Sûresi ve Mesajı 24
Hurûf-ı Mukattaa 27
Hurûf-ı Mukattaa’nın Yorumu Meselesi 29
A. Selefin Görüşü 29
B. Halefin Görüşü 31
Dünya, Balığın Ya Da Öküzün Boynuzunda Mı? 43
Kalem 46
Allah’ın İlk Yarattığı Şey Kalem Midir? 48
Yazma 48
Alfabe; Yazının Temel İşaretleri 49
Latin Alfabesinin Kabulü 51
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Yeminleri (Aksâmu’l-Kur’an) 55
Kur’ân-ı Kerim’deki Yeminleri Aşağıdaki Çeşitli Sebeplerde Aramak Lâzımdır: 57
Huluk/Ahlâk 66
Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti 69
Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (S.a.s.) 75
Allah Tarafından Müşriklere Tehdit 101
Dalâlet 103
Dalâlet ve Türevleri 106
Dalâletin Kur’an’daki Anlamları 106
1- Saptırmak Anlamında 107
2- Şaşırmak Anlamında 107
3- Boşa Çıkarmak Anlamında 107
4- Azap Anlamında 108
5- Hüsran Anlamında 108
6- Yanılmak Anlamında 108
7- Sapkınlık Anlamında 108
Dalâlette Olanlar 109
Dalâlette Olanların Özellikleri 110
Dalâlet Önderleri 111
Dalâlete Düşme Sebepleri 112
Dalâletin Sonuçları 113
Hidâyet 117
Kur’an’da Hidâyet 119
Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet 121
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam 123
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait 124
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir 125
Hidâyette Kulun Rolü 128
Hidâyet Türleri 130
Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak 130
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak 131
Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu) 134
Hoşgörü 147
Tevhid ve Uzlaşma 151
Dileniş Değil; Direniş: Uzlaşma ve Tâvize Yanaşmamak 155
Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz 157
İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer? 164
Tâviz ve Uzlaşmayı Red, Küfre Meydan Okumak ve Ateşten Gömlek Giymektir 166
Ahlâksızlara İtaat Etme! Onlara Boyun Eğme! 169
Günümüzdeki Kullanımıyla Yemin 173
Tarihten Bu Güne Yemin ve Andiçme 176
Resmî Uygulamalarda Yemin/Andiçme 178
Dilin Önemi; Dille Yapılan İntihar ve Cinâyetler 189
Alay Denen Ahlâksızlık 199
Alay Etmenin Kaynağı Kibirdir 201
Câhiliye Toplumunda Alaycılık 202
Allah Tarafından Müşriklere Tehdit 204
Dalâlet 206
Dalâlet ve Türevleri 208
Dalâletin Kur’an’daki Anlamları 209
1- Saptırmak Anlamında 209
2- Şaşırmak Anlamında 209
3- Boşa Çıkarmak Anlamında 210
4- Azap Anlamında 210
5- Hüsran Anlamında 210
6- Yanılmak Anlamında 210
7- Sapkınlık Anlamında 211
Dalâlette Olanlar 211
Dalâlette Olanların Özellikleri 212
Dalâlet Önderleri 213
Dalâlete Düşme Sebepleri 214
Dalâletin Sonuçları 216
Hidâyet 220
Kur’an’da Hidâyet 221
Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet 224
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam 225
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait 226
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir 228
Hidâyette Kulun Rolü 231
Hidâyet Türleri 232
Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak 233
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak 233
Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu) 237
Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme 263
Bahçe Sahiplerinin Sınanması Gibi Sınav 277
İnfak 283
Kur’an’da İnfak 286
Hadislerde İnfak 287
Malla Yapılan İnfak 289
İlimden Yapılan İnfak 289
Mutluluktan Yapılan İnfak 290
Sağlıktan Yapılan İnfak 290
Gençlikten Yapılan İnfak 290
Güzel Sözle Yapılan İnfak 291
Güler Yüzle Yapılan İnfak 291
İnfakın Fayda ve Hikmetleri 292
Kur’an’da Anlatılan Bu İlk Kıssa Vesilesiyle Kıssa Hakkında Bilgi 304
Kur’an Kıssaları 305
Kur’an’da Kıssaları Anlatılan (Peygamberler Dışındaki) İnsan ve Topluluklar: 309
Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları 311
Kur’ân-ı Kerim’de Anlatılan Kıssaların Hikmetleri 315
Kur’an’da Kıssalar Yoluyla Verilen Mesaj 316
Kur’an Kıssalarında Sünnetullah (Değişmeyen İlâhî Yasalar) 319
Kur’ân-ı Kerim’de Kıssa Kavramı 322
Kıssacılık ve Kıssacılar 326
Cennet ve Naîm Cenneti 338
Cennet Hayatı 340
Cennet Nimetleri 341
Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil; Allah’ın Rızâsıdır 344
Cennetlikler 345
Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi (Allah İle İlişkilerimizde Denge) 347
Cennet Ucuz Değil! 349
Hükm ve Hâkimiyet 352
Kur’ân-ı Kerim’de Hükm ve Hâkimiyet 355
Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır 356
Hâkimiyet Allah’ın Olmayınca 362
Demokrasi ve Hâkimiyet 365
Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez 392
İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek 394
İslâm’ı, Âyetleri Az Bir Karşılık İle (Ucuza) Satmak 395
Yahudi ve Hıristiyanları Taklit Perspektifi 397
Tebliğ Karşılığında Ücret Almanın Yasaklığı Konusunda Âyetler 399
Kur’an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında Ücret Almayı Yasaklayan Hadis-İ Şerifler 400
Sabr’ın Tanımı ve Mahiyeti 411
Sabrın Önemi 411
Kur’an’da Sabır 414
Hadis-İ Şeriflerde Sabır ve Sabrın Fazileti 419
Tahrife Kurban Giden Sabır Kavramı: Sabır; Pasiflik, Zillet ve Miskinlik Midir? 421
Sabır Aktif Bir Direniştir 422
İman-Sabır İlişkisi 428
İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele De Sabrı Gerektirir 429
Sabrı Tavsiye 431
Sabrın Çeşitleri 432
Yunus (a.s.) ve Tevhidî Mücadele Sabır 436
Kur’an’da Beyan Edilen Yunus (a.s.) Kıssasından ıkaracağımız Dersler: 442
Allah Rasûlünü Gözleri İle Yıkmak İsteyenler 443
“İzlâk”ın Anlamları: 443
Kalem Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar 449
Kalem Sûresinin Mesajı 454
Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri 471
Kur’an’ın Eğitim Metodu 472
Kur’an’da İnsan 473
Kur’an İnsanı Nasıl Eğitir? 474
Tedricilik İlkesi 474
Modelleme İlkesi 475
İbret Alma/Ders Çıkarma 475
Sosyal Destek Ünitesi 476
Tekrarın Gücü 476
Psikolojik Motivasyon 476
Otokontrol Sistemi 477
Karşılaştırma, Örneklendirme 477
Soru ve Cevap Yöntemi 478
Kur’an, İnsanı Hangi Alanlarda Eğitir? 478
Kur’an, İnsana Sosyal Uyum ve Medeniyet Eğitimi Verir 478
Sûrenin Toplu Mesajı 479
Kalem Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 480
Kalem Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 501
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
!

ithaf
Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
yapan tâvizsiz davetçilere…

• 11 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Önsöz
Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
ufukta görülemedi.
Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
yaşayışa ulaşılamamıştır.
Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
12 •
Ahmed Kalkan
çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
etme yetkisine sahip bulunur.
Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
çalışmışlardır.
Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
yola iletir.” (5/Mâide, 16)
Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
(s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
dilimlerinin adı çağ olamaz.
Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
• 13 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
“Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
(iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
• 14 •
Ahmed Kalkan
götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
Kur’ân 14, hadis no: 2908)
Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
“Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
47, hadis no: 269)
Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
(Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
“Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
(25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
“Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
• 15 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
“falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
“Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
ateşe uzatmaz.
İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul sırasına
göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi, bizim de benzer
aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya, bireyden
cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını öğretmesi açısından
da en faydalı okuyuş biçimidir.
Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
tereddütlerimiz kalmaz.
Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
için istişareden yararlanılır.
“Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
• 16 •
Ahmed Kalkan
Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
selâm olsun!
* * *
• 17 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
 لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
 بسم الله الرحمن الرحي
 جْرًا غَيْ َ
أََجْنُونٍ ۞ وَإِنَّ لكَ ل ƒ وَمَا يسْطُرُونَ ۞ مَا أَنتَ بنِعْمَةِ رَبِّكَ بِ َ
ن وَاْلقَلَ
ييِّكُُ اْلَفْتُونُ ۞
أَ
 ۞ بِ ۞ فَسَتُبْصُِ وَيُبْصُِونَ  ظِي ٍ مَْنُونٍ ۞ وَإَِّنكَ لعَلى خُلُقٍ عَ
¦ ۞ فَلَ تطِعِ اْلُكَذِِّب ي نَ ¬ ْلُهْتَدِي نَ  ن ضَلَّ عَن سَِبيلِِ وَهُوَ أَعْلَُ بِ ƒ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَُ بِ َ
۞  ۞ هََّازٍ مَّشَّاء بنَمِي ٍ ¦ ۞ وَدُّوا لوْ تدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ۞ وََل تطِعْ كَُّ حَلَّفٍ مَِّ ي نٍ
۞ إِذَا ¦ ۞ أَن كَنَ ذَا مَالٍ وََبنِ ي نَ  ۞ عُتُلٍّ بعْدَ ذَِلكَ زَِني ٍ  مُعْتَدٍ أَِثي  مَنَّاعٍ للْخَيْ ِ
هُْ كََا  بلَوْنَ  ۞ سَنَسِمُهُ عَلَ ا خْ لُرْطُومِ ۞ إِنَّ ¦ وَِّل ي نَ
أَْ ال  ُتنَا قَالَ أَسَاطِي ُ  تُتْ لَ عَلَيْهِ آ يَ
۞ وََل يسْتَثْنُونَ ۞ فَطَافَ ¦ ا مُصِْبحِ ي نَ Ñ أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا ليَصِْمُنَّ َ  بَلَوْنَ
¦ ۞ فَتَنَادَوا مُصِْبحِ ي نَ Ô ونَ ۞ فَأَصْبَحَتْ كَلصَِّي ِ ƒئِ ُ  ا طَاِئفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُْ نَ Ñ عَلَيْ َ
۞ فَانطَلَقُوا وَهُْ يتَخَافَتُونَ ۞ أَن ل ¦ صَارِمِ ي نَ  ۞ أَنِ اغْدُوا عَلَ حَرِْثكُْ إِن كُنتُ ْ
 ۞ فَلََّا رَأَوْهَا قَاُلوا إِنَّ ¬ ۞ وَغَدَوْا عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ ¦ ا اْليَوْمَ عَلَيْكُ مِّسْكِ ي نٌ Ñ يَدْخُلَنَّ َ
نُ مَْرُومُونَ ۞ قَالَ أَوْسَطُهُمْ أََلْ أَقُل لكُْ لوَْل تسَبِّحُونَ ۞ ã لَضَاُّلونَ ۞ بلْ نَ ْ
مْ عَلَ بعْضٍ يتَلَوَمُونَ ۞ قَاُلوا æ ۞ فَأَقْبَلَ بعْ ضُ ُ ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ  قَاُلوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّ
إِلَ رَبِّنَا رَاغِبُونَ ۞  ا إِنَّ Ñ ا مِّنْ َ  ۞ عَسَ رَبُّنَا أَن يبْدَِلنَا خَيْ ً ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ  وَيْلَنَا إِنَّ يَ
مْ ê عِندَ رَبِّ ِ ¦ لوْ كَُنوا يعْلَُونَ ۞ إِنَّ للُْتَّقِ ي نَ  كْبَ ُ كَ اْلعَذَابُ وََلعَذَابُ اْ آ لخِرَةِ أَ كَذَِل
كُُونَ ۞ أَمْ ã ۞ مَا لكُْ كَيْفَ تَ ْ ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ ¦ ۞ أَفَنَجْعَلُ اْلُسْلِِ ي نَ  جَنَّاتِ النَّعِي ِ
انٌ عَلَيْنَا ƒ ونَ ۞ أَمْ لكُْ أَيْ َ  لَكُْ كِتَابٌ فِيهِ تدْرُسُونَ ۞ إِنَّ لكُْ فِيهِ لَا يتَخَيَّ ُ
۞ أَمْ لُمْ  م بذَِلكَ زَعِي ٌ ê كُُونَ ۞ سَلْهُم أَيُّ ُ ã ِلغَةٌ إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ إِنَّ لكُْ لَا تَ ْ بَ
۞ يوْمَ يكْشَفُ عَن سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَ ¦ مْ إِن كَُنوا صَادِقِ ي نَ ê كَئِ ِ ó كَء فَلْيَأُْتوا ب شُ َ ôشُ َ
مْ ذِ ةَّ لٌ وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ إِلَ ö هَقُ ُ ÷ السُّجُودِ فَلَ يسْتَطِيعُونَ ۞ خَاشِعَةً أَْبصَارُهُْ تَ ْ
م مِّنْ ù ذَا الَْدِيثِ سَنَسْتَدْرِ جُ ُ ê وَمَن يكَذِّبُ بِ َ û السُّجُودِ وَهُْ سَاِلُونَ ۞ فَذَرْ نِ ي
م مِّن مَّغْرَمٍ ü ۞ أَمْ تسْأَُلُمْ أَجْرًا فَ ُ ¦ حَيْثُ ل يعْلَُونَ ۞ وَأُمِْ ي ل لُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِ ي نٌ
• 18 •
Ahmed Kalkan
لُِكِْ رَبِّكَ وََل تكُن  مْ يكْتُبُونَ ۞ فَاصْبِ ْ ü مُّثْقَلُونَ ۞ أَمْ عِندَهُُ اْلغَيْبُ فَ ُ
دَى وَهُوَ مَكْظُومٌ ۞ لوَْل أَن تدَارَكَهُ نعْمَةٌ مِّن رَّبِّهِ لنُِبذَ  كَصَاحِبِ الُْوتِ إِذْ نَ
¬ ۞ وَإِن يكَدُ اَّلذِي نَ ¦ عَلَُ مِنَ الصَّالِِي نَ | ْلعَرَاء وَهُوَ مَذْمُومٌ ۞ فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ فجََ بِ
بْصَارِهِْ لَّا سَِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُوُلونَ إَِّنهُ لَ ج�ْ نُونٌ ۞ وَمَا هُوَ إَِّل
أَ
 بِ ِلقُوَنكَ  كَفَرُوا ليُ زْ
¦ ذِكْرٌ للْعَالَِ ي نَ
وَالْ,قَلَ : kaleme andolsun ki وَمَا يسَْطُرُونَ : ve yazdıklarına مَا أَْنتَ : sen
değilsin Nûn : ن بنِعْمَةِ رَبِّكَ : Rabbinin nimeti ile (sâyesinde) جْنُونٍ ƒ : بِ َ
cinlenmiş/mecnûn وَإِنَّ : gerçekten لكَ : senin için جْرًا
أَل : bir mükâfat
vardır مَْنُونٍ  غَ يْ َ : kesintisiz وَإَِّنكَ : ve şüphesiz sen لعَلى : üzerindesin : خُلُقٍ
bir ahlâk  عَظِي ٍ : çok büyük فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve
görecekler يِّيكُْ
أَ
بِ : hanginizin الَْفْتُونُ : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) فلاَ
تطِعْ : itaat etme, boyun eğme ¦ اْلُكَذِِّب ي نَ : yalanlayanlara وَدُّو : istediler
(isterler ki) لوْ تدْهِنُ : onlara yumuşak davranıp tâviz veresin de : فيَُدْهِنُونَ
onlar da sana tâviz versinler وَلاَ تطِعْ : sakın itaat etme كَُّ :َ (hiçbiri) her حَلاَ
فٍ : çokça yemin eden ¦ مَِ ي نٍ alçağa : هََّازٍ : ayıplayıp duran  مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ : laf
getirip götürene مَنَّاعٍ : durmadan engel olan  للْخَيْ : hayra مُعْتَدٍ : haddi aşan
 ثِي ٍ أَ : çok günahkâra عُتُلٍّ : kabaya كَبعْدَ ذَِل : (bundan sonra) üstelik  : زَِني ٍ
soysuza أَنْ كَنَ : var diye ذَا مَالٍ : (malı var diye) mal sahibi ¦ وََبنِ ي نَ : ve
oğَulları (var diye) إِذَا تتْ لَ : okunduğu vakit عَلَيْهِ : ona ُتنَا  آ يَ : âyetlerimiz قَال : (derler ki)dedi ¦ وَِّل ي نَ
أََ ال  أَسَاطِي ُ :öncekilerin masalları سَنَسِمُهُ : yakında
damga vuracağız عَلَ ا خْ لُرْطُوم : burnuna  إِنَّ : Gerçek şu ki Biz هُْ : بلَوْنَ
bunları da sınadık كََا : gibi  بلَوْنَ : sınadık (sınadığımız) : أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ
bahçe sahiplerini إِذْ : hani أقَسَْمُوا : yemin etmişlerdi اÑ ليَصِْمُنَّ َ : onu mutlaka
devşireceklerine dair ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabah vakti وَلاَ يسَْتَثْنُونَ : hiç kayıt
koymuyorlardı فَطَافَ : (fakat,) kuşatıverdi اÑ عَلَيْ َ : onu طَاِئفٌ : kuşatan مِنْ رَبِّكَ : Rabbin tarafından وَهُْ : onlar ونَ ƒئ ُِ نَ : uyurlarken : فَأَصْبَحَتْ
(sonunda) oldu Ô كَلصَِّي ِ : devşirilmiş gibi فتََنَادَوا : (nihâyet) birbirlerine
• 19 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
seslendiler ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabahleyin أَنْ اغْدُوا : erken gidin : عَلَ حَرِْثكُْ
tarَlanıza  إِنْ كُنتُ ْ : eğer siz ¦ صَارِمِ ي نَ : devşirecekseniz فَانطَلَقُوا : derken, gittiler وَهُْ يتَخَافَتُون : fısıldaşarak اÑ أَنْ لاَ يدْخُلَنَّ َ : sakın oraya girip de اْليَوْمَ : bugün
عَلَيْكُْ :karşımıza çıkmasın ¦ مِسْكِ ي نٌ : hiçbir yoksul وَغَدَوْا : erkenden çıktılar
¬ عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ : güçleri yetebilirmiş gibi فَلََّا رَأَوْهَا : fakat onu görünce : قاَلوُا
dediler  إِنَّ : kesinlikle Biz لضََالوُّنَ : şaşırmışız بلْ : hayır نُãنَ ْ : Biz : مَْرُومُونَ
tamamen mahrumuz قَالَ : dedi ki أَوْسَطُهُمْ : mûtedil olanları أََلْ أَقُلْ : ben
dememiş miydim لكُْ : size لوَْلاَ تسَُبِّحُونَ : tesbih etmeniz gerekmez miydi
قاَلوُا : dediler ki سُبْحَانَ : Seni tesbih ederiz رَبِّنَا : Rabbimiz  إِنَّ : gerçekten
bizler ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ : zâlimlermişiz فَأَقْبَلَ : ardından başladılar مْ عَلَ بعْضٍ æ :َبعْ ضُ ُ
birbirlerini يَتَلَوَمُونَ : kınamaya قاَلوُا : dediler ki وَيْلَنَا يَ : yazıklar olsun bize  إِنَّ
: gerçekten biz ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ : azgınmışız عَسَ : belki رَبُّنَا : Rabbimiz أَنْ يبْدَِلنَا
:öncekilerin ا خَيْ ً : daha hayırlısını اÑ مِنْ َ : ondan  إِنَّ : şüphesiz Biz : إِلَ رَبِّنَا
yalnızca Rabbimize رَاغِبُونَ : rağbet eden kimseleriz كَذَِلكَ : işte böyledir
اْلعَذَابُ : azâb خِرَةِ أ لَوََلعَذَابُ ا : âhiret azâbı ise  أَكْبَ ُ : muhakkak çok daha
büyüktür لوْ كَُنوا يعْلَُونَ :َ keşke bilselerdi إِنَّ : Doğrusu ¦ للُْتَّقِ ي نَ : muttakîler
(takvâ sahipleri) için مْê عِنْدَ رَبِّ ِ : Rableri katında  جَنَّاتِ النَّعِي ِ : naîm
cennetleri vardır أَفَنَجْعَلُ : Biz kılar mıyız (yapar mıyız) hiç ¦ : اْلُسْلِِ ي نَ
müslümanları ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ : o günahkârlar gibi مَا لكُْ : size ne oluyor : كَيْفَ
nasıl كُُونَ ãت َْ : hüküm veriyorsunuz أَمْ لكُْ كِتَابٌ : yoksa sizin için bir kitab
mı var فِيهِ تدْرُسُونَ : ders aldığınız إِنَّ : mutlaka لكُْ : sizindir diye فِيهِ لَا ونَ  يَتَخَ يَّ ُ : beğenip seçtiğiniz her şey انٌ ƒ أَمْ لكُْ أَيْ َ : yoksa yeminleriniz mi
vardır عَلَيْنَا : üzerimizde ِلغَةٌ بَ : sürecek إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ : Kıyâmet gününe
kadar إِنَّ لكُْ :sizin diye كُُونَ ã لََا ت َْ : ne hükmederseniz سَلْهُم : sor onlara
مْê أَيُّ ُ : hangisi بذَِلكَ : ona  زَعِي ٌ : kefil أَمْ yoksa (var mı?) : لُمْ : onların كَءُ ô : شُ َ
ortakları mı فلَيَْأتْوُا : (o halde) getirsinler مْê كَئِ ِ óب شُ َ : ortaklarını إنِْ كَنوُا : iseler
¦ صَادِقِ ي نَ : doğru sözlü يوْمَ : o gün يكْشَفُ : ortaya çıkar ,açılır : عَنْ سَاقٍ
gerçek وَيُدْعَوْنَ : ve dâvet edilirler إِلَ السُّجُودِ : secdeye فَلا يسْتَطِيعُونَ : güçleri
• 20 •
Ahmed Kalkan
yetmez (to vaki) خَاشِعَةً : önlerine eğilmiş أَْبصَارُهُ : igözler مْö هَ ق ُُ ÷ : ت َْ
kendilerini kaplamış olarak ذِلَّة : bir zillet وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ : hâlbuki dâvet
olunuyorlardı إِلَ السُّجُودِ : secdeye وَهُْ : onlar سَالُِونَ : sapasağlam iken û فَذَرْ نِ ي
: (o halde) Bana bırak وَمَنْ يكَذِّبُ : yalanlayanları ذَا الَْدِيثِ êبِ َ : bu sözü
مْù سَنَسْتَدْرِ جُ ُ : Biz onları derece derece azaba yaklaştıracağız مِنْ حَيْثُ : bir
yerden لاَيَعْلَُونَ : bilmeyecekleri وَأُمِْ ي ل : Ben mühlet veriyorum, süre
tanıyorum لُمْ : onlara إِنَّ : elbette كَيْدِي : planım ¦ مَتِ ي نٌ : sapasağlamdır أَمْ
تسْأَُلُمْ : yoksa onlardan istiyor musun ki أَجْرًا : bir ücret مْüفَ ُ : onlar مِنْ مَغْرَمٍ
: haksız bir borçtan dolay مُثْقَلوُنَ : ağır bir yük altında kalmış olsunlar أَمْ
عِنْدَهُْ : yoksa onların yanında mıdır اْلغَيْبُ : gayb مْüفَ ُ : onlar mı : يَكْتُبُونَ
yazıyorlar  فَاصْبِ ْ : sabret لُِكِْ رَبِّكَ : hükmüne Rabbinin وَلاَ تكُنْ : ve olma
كَصَاحِبِ الُْوتِ : balık sahibi/arkadaşı gibi إِذْ : hani دَى نَ : o çağrıda
bulunmuştu وَهُوَ مَكْظُومٌ : gamla dolu olarak لوْلاَ أَنْ تدَارَكَهُ : eğer ona
ulaşmasaydı نعْمَةٌ : bir nimet مِنْ رَبِّهِ : Rabbinden لنُِبذَ : mutlaka atılmış
olacaktı ْلعَرَاءِ بِ : çıplak bir yere وَهُوَ مَذْمُومٌ : yerilmiş bir halde فَاجْتَبَاهُ : fakat
onu seçti رَبُّهُ : Rabbi عَلَُ |فجََ : ve onu kıldı ¦ مِنْ الصَّالِِي نَ : sâlih olanlardan وَإِنْ
يكَدُ : neredeyse كَفَرُوا ¬ اَّلذِي نَ : küfürlerinde ısrar edenler لِقُونَكَ  لَ يُ زْ : seni
devireceklerdi بْصَارِهِْ
أَ
بِ : gözleriyle اَّ سَِعُوا لَ : duyduklarında الذِّكْرَ : zikri وَيَقُولوُنَ : bir de diyorlar نَّهُ إِ : o, gerçekten جَ� نُْونٌ لَ : bir delidir : وَمَا هُوَ
hâlbuki o إِلاَّ : ancak ذِكْرٌ : bir öğüttür ¦ للْعَالَِ ي نَ : âlemler için.
“Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki
(Rasûlüm), sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun değilsin.
Hiç şüphesiz senin için kesintisiz (bitip tükenmeyen) bir ecir/mükâfat
vardır.
Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.
Yakında sen de göreceksin, onlar da
• 21 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
yolda olduğunu herkesten iyi bilir.
Öyleyse yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar istediler ki, sen
yumuşak davranıp tâviz veresin de onlar da sana yumuşak davranıp tâviz
versinler.
Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden hiçbir alçağa,
Ayıplayıp duran, laf getirip götürene.
Durmadan hayra engel olan, haddi aşan, çok günahkâra,
Kabaya, üstelik soysuza,
Mal ve çocukları var diye,
Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.
Yakında burnuna damga vuracağız.
Biz, vakti ile “bahçe sahiplerini” sınadığımız gibi, onları da sınadık. Hani
onlar (bahçe sahipleri) sabah olurken kimse görmeden o bahçenin ürünlerini
toplayacaklarına yemin etmişlerdi.
Onlar istisna da etmiyorlardı.
Ancak onlar uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
sarıvermişti de.
Bahçe simsiyah olmuştu.
Sabahleyin birbirlerine seslendiler.
‘Haydi ürünleri toplayacaksanız erkenden ekininize gidin’ diye.
Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı:
• 22 •
Ahmed Kalkan
‘Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanımıza sokulmasın.’
Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.
Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.
‘Hayır doğrusu biz mahrum bırakıldık.’
Mûtedil olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih
etmeniz gerekmez miydi?” dedi.
‘Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulüm etmişiz’ dediler.
Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.’
‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden
dilemekteyiz.’
İşte azab böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.
Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
cennetler vardır. Öyle ya, (Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar
gibi tutar mıyız hiç?
Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
Yoksa, “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak
tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?
• 23 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler
ortaklarını!
O gün gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet edilirler;
fakat güç getiremezler.
Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Hâlbuki
onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde
etmiyorlardı).
(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim planım çok sağlamdır!
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç
altında mı kalıyorlar?
Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma.
Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak
bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
O inkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle
devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir
delidir’ derler.
Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir zikrdir/öğüttür.” (68/Kalem, 1-52)
• 24 •
Ahmed Kalkan
Kalem Sûresi ve Mesajı
Kalem sûresi, nüzûl sırasına göre ikinci, mushaf tertibine göre Kur’ân-ı
Kerim’in altmış sekizinci sûresidir. Elli iki âyet, üç yüz kelime, bin dört yüz
elli altı harften ibârettir. Fâsılası “mim” ve “nun” harfleridir. Mekke’de Fâtiha
sûresinden veya Alâk sûresinin ilk beş âyetinden sonra nâzil olmuş; sûre
adını el-Kalem ve Nûn kelimelerinin geçtiği birinci âyetten almıştır.
Sûre, Hz. Peygamber’e inkârcı çevrenin sözlü saldırısını red ile başlar
(2), tekrar aynı konuya değinerek biter (48-52). Giriş âyetleri İlâhî bir destek
ve tesellidir. Hz. Peygamber’in şahsiyetine dair en güzel hakikat de burada
yer alır: “Sen muhteşem bir ahlâka sahipsin.” (4).
Kur’an’ın nüzul sürecinde anlatılan ilk kıssa bu sûredeki “bahçe sahibi”
kıssasıdır (17-32). Bu kıssa, “paylaşma ahlâkı” üzerine inşâ edilir. Kıssa
üzerinden bütün insanlara; “sakın Allah yokmuş gibi davranmayın” mesajı
verilir.
Alâk sûresinde “insanın Rabbine mutlaka döneceği”1 âyetini saymazsak,
nüzul sürecinde âhiretten söz eden ilk sûre budur. Hakikate karşı önyargılı
bir inkâr içinde olan muhâtaplara sorumlu davranmaları öğütlenir.
Sorumsuz bir hayat yaşayanları bekleyen feci âkıbet haber verilir (33-43).
Hz. Peygamber’e verilen “onları bana bırak” mesajı, zımnen, onlar sana değil,
Bana karşı savaşıyorlar mesajıdır (44-47).
Ve son söz olarak, Hz. Peygamber’e Hz. Yunus’un görevi terk edişi hatırlatılarak
“Sakın büyük balık sahibi gibi olma!” denilir (48-50). Bu âyetler,
Hz. Peygamber’in üstlendiği görevin ne kadar ağır olduğunun da tescilidir.2
Sûrede Hz. Peygamber’e ve Kur’ân’a karşı İslâm düşmanlarının ileri
sürdükleri itirazlara mukabil olmak üzere, Peygamber (s.a.s.) en güzel sıfatlarla
övülmekte, O’na yalan ve iftiralarla dil uzatanların çirkin sıfatları
sıralanıp acı azapla cezalandırılacakları hatırlatılmaktadır. Daha sonra bu
gibi mağrur ve şımarık insanların nasıl bir cezaya çarptırılacağı misalleri
verilmektedir. Bütün bunlara karşılık sırât-ı müstakim yolundan ayrılmayan
müttakî müslümanlara cennet vaad edilmektedir. Sûrede Allah (c.c.),
1 96/Alâk, 8
2 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayınları, s. 1154
• 25 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Peygamberine (s.a.s.) her şeye rağmen tebliğ görevine devam edip o şımarıkları
kendisine bırakmasını öğütlerken bir yandan da Allah yolunda çalışma
ve tebliğ görevini bırakan Yunus Peygamber’in uğradığı acıklı durum
hatırlatılıp, sabır ve kararlılık tavsiyesi yapılarak sona ermektedir.
İslâm karşıtı müşrikler Kur’ân âyetlerini dinlediklerinde kendi aralarında;
“Bu hiçbir şairin şiirine uymayan birşeydir. Olsa olsa Hz. Peygamber’e
(s.a.s.) başkaları öğretiyordur” diyerek Hz. Peygamber’e cinlenmiş, mecnun
diyerek alaya alıyorlardı. Ancak Allah’ın: “Sen Allah’ın nimetine mazhar olmuş
bir kimsesin, mecnun değilsin” (2), diyerek müşriklerin Peygamberimiz’e
karşı olan ithamlarının yersizliği anlatılmaktadır.
Bu âyetin asıl gayesi kâfirlerin Kur’ân yüzünden Allah Rasûlüne mecnun
dediklerini ve bu iftiraya en açık kesin bir cevabın Kur’ân’ın bizzat kendisinin
verdiği anlatılmaktadır. “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk sahibisin” (3).
Rasûlullah yalnızca Kur’anî tâlimatları insanlığa tebliğ etmekle kalmamış,
o tâlimatları kendi zâtında da tatbik ederek buna örnek olmuştur. Rasûlullah’a
yapılan ithamlara karşı Allah O’nun yüce bir ahlâk sahibi olduğunu
beyan eder. O’na dil uzatanlar şiddetle kınanarak “Sen, devamlı yemin edip
duran, izzet-i nefsi bulunmayana itaat etme. Daima ayıplayan ve lâf götürüp
getirene, durmadan hayra engel olana, haddi aşana, çok günahkâra, kaba,
haşin ve bunlardan başka zenîm (yani) kulağı kesik olana (da sakın itaat
etme)” (10-13) denilerek onların vasıfları anlatılmakta ve onların bütün itham
ve karalamalarla müslümanlardan taviz koparmaya çalıştıkları anlatılmaktadır.
“Onlar istediler ki sen taviz veresin...” (9). Yani, onlar Peygamberimiz’den
İslâmî tebliğde biraz gevşeklik göstermesini istiyorlar. Karşılığında
da O’na karşı muhâlefetlerini hafifletecekler. Onların sapıklıklarına uyarak
yönetimi ve dinlerini reddetme konusunda kendi dininden taviz verirse
onlar da Peygamberimiz’le uzlaşacaklar. Onların bu hain ve sinsice planlarına
karşı Allah; “Yakında onun burnunu dağlayarak damgalayacağız” (16)
buyurur. O böylece zelil olacak, hem dünyada hem de âhirette vereceğimiz
bu zilletten hiçbir zaman kurtulamayacak denilerek bu haber ile Allah’ın
Rasûlü teselli edilmekte ve müşriklere uymaması hatırlatılmaktadır. Malları
ve mülkleriyle şımaran insanları nasıl bir sonucun beklediği sûrenin
sonuna doğru anlatıları kıssa ile canlandırılıyor. “Biz vaktiyle ‘bahçe sahiplerine’
belâ verdiğimiz gibi, bunlara da belâ verdik. Hani onlar; Sabah
olurken (kimse görmeden) onu devşireceklerine yemin etmişlerdi. Onlar
• 26 •
Ahmed Kalkan
istisna da etmiyorlardı. Fakat onlar daha uykudayken Rablerinin katından
kuşatıcı bir âfet bahçeyi sarıverdi de bahçe kapkara kesildi. Onlar, sabah
olurken ‘madem devşireceksiniz, haydi erkenden gidin!’ diye birbirine seslendiler.
Derken, ‘Aman bu gün hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın!’ diye
fısıldaşa fısıldaşa yola koyuldular.”
“Evet, yoksullara yardıma” güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum
etmek gayesiyle erkenden yola düştüler. O müşrikler, kendi bahçelerini
tahrip olmuş bir halde görünce “herhalde biz yolumuzu şaşırdık ve yanlış
bir yere geldik” (26) dediler. Biraz düşündükten sonra bunun gerçekten
kendi bahçeleri olduğunu farkederek hayıflandılar. “Değil, bizi mahrum
bırakılmışız” (27). Sûre bu kıssadan sonra müslümanların büyük mükâfata
uğratıldığı, Allah’tan korkanlar için Rableri katında nimetler dolu cennetin
beklediği anlatılmaktadır. Daha sonra itaat eden müslümanların mücrim
olamayacaklarını, müşriklerin bu iddiaları, “Ne biçim hüküm veriyorsunuz?!
Yoksa Kur’an’dan ayrı bir kitabınız var da ondan mı okuyorsunuz” (37-
38) gibi cevaplarla karşılık verilir.
Kur’an tekrar “Sor onlara (neye güveniyorlar) garantileri nedir? Yoksa
Allah’a koştukları ortakları mı (onlara garanti verecek)? Doğru söylüyor iseler
ortaklarını çağırsınlar” (40-41) fermânıyla meydan okumakta ve Kur’an’a
karşı bütün güçlerini kullanmalarına rağmen bunun boşa çıkacağı bildirilmektedir.
Siz kendi kendiniz hakkında hüküm vermektesiniz. Bunların
hiçbir temeli yoktur; akıl ve mantığa terstir. Üstelik, Allah’ın gönderdiği
hiçbir kitaptan da bir delil gösteremezsiniz. Hiçbiriniz Allah’ın böyle bir
vaadde bulunduğunu iddia edemez. Öte yandan onlar mâbud kabul ettikleriyle,
kendilerini cennete sokacaklarına dair bir garanti de bulamıyorlar.
O halde bu yanlış fikirleri nereden aldıkları soruluyor.
Sûrenin sonuna doğru Allah Teâla Rasûlüne her şeye rağmen sabırla
tebliğ görevine devam etmesini bildirmektedir. “Sen, Rabbin hüküm verinceye
kadar sabret. Balık sahibi (Yunus (a.s.) gibi aceleci olma” (48). “O kâfirler
zikri (Kur’an’ı) dinledikleri zaman neredeyse seni gözleriyle devirecekler.
‘O delidir’ diyorlar. Hâlbuki 0, bütün âlemler için nasihattir” (51-52). Allah
Kur’an’ın böyle olmasını istemiştir; ilk günden bugüne kadar. O’nun koruyucusu
ve sahibi de Allah’tır. Müdafâasını O yapar. Çünkü O’nu yalanla•
27 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yanlara karşı O savaşır. Bu dâvâya inananların, Allah hükmünü verinceye
kadar sabretmeleri gerekir.
Ayrıca sûrede müşrik ve münâfıklar karşısında sıkılan Rasûlullah
(s.a.s.) güzel sıfatlarla övülerek teselli ediliyor. Allah’ın Rasûlune mecnun
diyenler en çirkin sıfatlarla teşhir edilerek onlar için hazırlanan âkıbetin ne
kadar acı olduğu bildiriliyor. Rasûlullah’a, müşrik ve müfterilerin iftirâ ve
yalanlarına sabır göstererek tebliğ görevine devam tavsiye edilirken Yunus
(a.s.) gibi sabırsızlanıp emr-i İlâhî gelmeden görevi terk etmenin acı sonucu
hatırlatılıyor. Netice olarak Kur’ân-ı Kerim’in bütün âlemlere bir uyarı
olarak gönderildiği belirtiliyor. 3
Alâk sûresinde doğru ilmi ‘okumak’ vurgulanırken, Kalem sûresinde
doğru ilmi ‘yazmak’, doğru ilimden ‘öğüt almak’ vurgulanır.
- 1. Âyet -
وَمَا يسْطُرُونَ
ن وَاْلقَلَ
ن : Nûn وَاْلقَلَ : kaleme andolsun ki وَمَا يسَْطُرُونَ : ve yazdıklarına
“Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” (68/Kalem, 1)
Hurûf-ı Mukattaa
Hurûf-ı mukattaa, Kur’an’da yirmi dokuz sûrenin başında yer alan ve
isimleriyle telaffuz edilen hece harflerinin ortak adıdır.
Hurûf-ı mukattaa, harf kelimesinin çoğulu olan hurûf ile “kesilmiş,
ayrılmış” anlamındaki mukattaa kelimesinden meydana gelen bir tamlamadır.
Mukattaa, “kesmek, bir şeyi bütününden
ayırmak” mânâsına gelen
kat’ kökünden türemiş bir sıfat olup söz konusu
harfler kelimeyi oluştururken
okundukları
gibi değil, kendi isimleriyle telaffuz
edildiklerinden
3 Naci Yengin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 291-292
• 28 •
Ahmed Kalkan
“bağımsız ve ayrı harfler”
anlamında “hurûf-ı mukattaa” diye anılmıştır. Bu
harflere aynı sebeple hurûf-
ı teheccî adı verildiği gibi sûrelerin ilk harflerini
oluşturduklarından evâilü’s-süver ve fevâtihu’s-süver de denilmiş, ayrıca
ne mânaya geldikleri veya bu sûrelerin başında hangi amaçla yer aldıkları
kesin olarak bilinmediğinden hurûf-ı mübheme olarak da adlandırılmıştır.
Kur’ân’ın yirmi dokuz sûresi bu harflerle başlamaktadır. Bu sûrelerden
üç tanesi bir; on tanesi iki; on üç tanesi üç; iki tanesi dört ve bir tanesi de
beş mukattaa harfiyle başlamaktadır.
Bu sûreleri şöylece sıralayabiliriz: Bakara, Âl-i İmran, A’râf, Yunus, Hûd,
Yusuf, Ra’d, İbrahim, Hicr, Meryem, Neml, Kasas, Ankebût, Rûm, Lokman,
Secde, Yâsîn, Sâd, Mü’min, Fussilet, Tâhâ, Şuarâ, Câsiye, Ahkaf, Kaf, Kalem,
Şûrâ, Zuhruf, Duhan. Bu sûrelerin yirmi yedisi Mekke’de nâzil olmuştur.
Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri ise Medenîdir. İslâm bilginleri mukattaa
harflerinin tam bir âyet olup olmaması konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bu
harflerin ne anlama geldiği konusunda da pek çok görüş ileri sürülmüştür.
“Kur’an okumayı teşvik eden, Allah’ın kelâmını okuyana her harfi için
on sevap verileceğini bildiren ve bu arada “elif-lâm-mîm”in tek harf değil
üç harften oluştuğunu” bildiren hadisin dışında4 mûteber hadis kaynaklarında
hurûf-ı mukattaaya dair herhangi
bir açıklama bulunmamaktadır.
“Nûn” Kur’an’ın 29 sûresinin başında yer alan ve nüzul sırasına göre
ilk kez burada geçen mukattaat (kesik, ayrık) harflerden bir gruptur. Arap
alfabesinin yirmi sekiz harfinin yarısı ya tek tek ya da ikili, üçlü, dörtlü
veya beşli terkipler halinde bu şekilde kullanılmışlardır. Sûrelerin önemli
bir kısmının bu harflerle başlaması, başlangıçtan beri İslâm âlimlerini meşgul
etmiştir. Bu konudaki genel görüş ve kabuller şöyle özetlenebilir:
İslâm âlimlerinin tamamı, “mukattaat harflerinin, müteşâbihattan (anlamı
kapalı olan sözcüklerden) olduğu konusunda görüş birliğine varmışlardır.
Bu (kesik, ayrık) harfler, bir kelime gibi yazıldıkları halde, okunurken
tek tek (“elif-lâm-mim” gibi) isimleriyle telaffuz edilir. Bütün mukattaat,
başında bulundukları sûrenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bunların müstakil
4 Dârimî, Fezâ'ilü'l-Kur'ân I; Tirmizî, Fezâ'ilü'l-Kur'ân 16
• 29 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
birer âyet olup olmadıkları konusunda ise, farklı görüşler vardır. Bu konuda
tercih edilen görüş, “mukattaat, müstakil bir âyet değildir, kendilerini takip
eden âyetin bir parçasıdır” şeklinde ifade edilen görüştür. Ancak âlimlerin
bir kısmı, mukattaat’ın bazısını müstakil bir âyet, bazılarını da başında bulunduğu
âyetin bir parçası kabul ederler. Meselâ, Bakara sûresinin başındaki
(Elif-lâm-mîm) bir âyet olarak kabul edilirken, Kalem sûresinin başında
yer alan “Nûn”, bulunduğu âyetin bir parçası sayılır.5
Hurûf-ı Mukattaa’nın Yorumu Meselesi
Hurûf-ı mukattaanın yorumlanıp yorumlanamayacağı konusunda birbirine
muhalif iki görüş vardır. Bu görüşleri şöylece sınıflandırmak mümkündür.
6
a. Selefin Görüşü
Selefe göre mukattaa harfleri Kur’ân’ın sırlarındandır ve manaları insanlardan
gizlenmiştir. Nitekim Hz. Ebû Bekr (öl. 13/634)’in: “Her kitabın
bir sırrı vardır. Allah’ın Kur’ân’daki sırrı da sûre başlarında yer alan harflerdir.”
7 ve Hz. Ali (öl. 40/660)’nin: “Her kitabın bir özü vardır. Bu kitabın özü
de hurûf-ı mukattaadır”8 şeklindeki ifadeleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır.
9
Bu konuda bazı müfessirler de selefi bir çizgi takip ederek söz konusu
harflerin anlamlarının bilinemeyeceğini söylemişlerdir. Meselâ er-Râzî şöyle
demektedir: “Nasıl bir tarlaya sulama esnasında nehrin suyunun tamamı
verilmeyip o tarlanın kaldırabileceği kadar su veriliyorsa,
Allah katında
bulunan bilgilerden de Rasûllerine lüzumu kadar verilmiştir. Bu sebepten
dolayıdır ki, peygamberler âlimlere, onlar da insanlara tahammül edebilecekleri
kadar bilgi sunmuşlardır. Âlimler, peygamberler ve melekler için
sırlar vardır. Her grup kendisine verilenden fazlasını kaldıramaz. Çünkü
akıl tam ve mükemmel değildir. Göz, güneş ışığına tahammül edemediği
5 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları, Basılmamış Eser, Fiksad Y.
6 Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yay., 194
7 el-Kurtubî, el-Câmi', I, 154; ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 173; Elmalılı, Hak Dili, I, 159; Cerrahoğlu, İsmail,
Tefsir Usûlü, s. 136
8 Elmalılı, Hak Dini, I/159; Subhi es-Sâlih, Mebâhis, s. 236; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 136.
9 Şeltüt, Mahmûd, Tefsiru'l-Kur'ân, s. 69
• 30 •
Ahmed Kalkan
gibi akıl da sırlara dayanamaz.
10 İbn Teymiyye (ö1.724/1323) de aynı görüşü
destekleyerek bu harflerin
mânâlarını Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dışında
hiç kimsenin anlayamayacağını
ifade etmektedir.11
Elmalılı Hamdi Yazır’ın bu konudaki görüşü de şöyledir: “Hurûf-ı mukattaa,
Kur’ân nâzil olurken Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kulağında bir hususiyetle
çınlayan ve çeşitli mânâları Hz. Peygamber’in kalbinde tesbit eden
vahiy sesleridir. Bu sesler, yalnız ona mahsus olduğundan mâhiyetlerini de
ancak o bilmektedir”12.
Kısacası Selef âlimleri, mukattaa harflerini Kur’ân’ın özü ve sırrı kabul
etmektedirler. Onlara göre bu harflerin mutlaka mânâları vardır, ama onları
Hz. Peygamberden başkası kavrayamaz. Çünkü bu hususta tek selâhiyyetli
odur. 13
Selefe ve bu yolu takip eden bazı âlimlere göre bu harfler, Kur’ân’ın esrârındandır.
Allah bunların hakikatini bilmeyi kendine tahsis etmiştir. Bu
görüşte olan âlimler, haliyle onları tefsir etmekten kaçınmışlardır. Görüşlerini
teyid sadedinde seleften birtakım rivâyetler de nakletmişlerdir. Şa’bî,
Süfyan es-Sevrî ve muhaddislerden bir topluluktan yapılan rivâyetlere göre
onlar şöyle demişlerdir: Bunlar, sadece Allah’ın bildiği müteşâbihattandır.
Onlar hakkında konuşmamız gerekmez (câiz olmaz). Onlara inanır ve nakledildikleri
gibi okuruz. Benzeri görüşler Hulefâ-i Râşidîn ile İbn Mes’ûd’a
da nisbet edilmiştir. 14
Hurûf-ı mukattaaya anlam vermekten kaçınanların en önemli gerekçeleri
söz konusu harflerin müteşâbihattan olduğu,
müteşâbihatın te’vilinin
ise dinen yasaklandığı
hususudur. Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in temel gayesi
insanları hidâyete
ulaştırmak olup bütün âyetler içinde çok küçük bir
yer tutan hurûf-ı mukattaanın anlamının bilinmemesi Kur’an’ın bu fonksiyonunu
hiçbir şekilde zedelemez.
Ayrıca hac ibâdetleri İçinde yer alan ve
hikmeti tam olarak anlaşılamayan Safâ
ile Merve arasında sa’y etme gibi
teabbüdî konularla, anlamı bilinmeyen bazı
kelimelerin Kur’an’da yer alması,
kişinin
kulluk samimiyetini ölçme ve Allah’a
teslimiyetini sağlama
10 Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb, II/3
11 İbn Teymiyye, Mecmû'u fetâvâ, XVII/399
12 Elmalılı, Hak Dini, I/161
13 Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fak. Vakfı Yay., 194-195
14 Kurtubî, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut ty. 1, 154
• 31 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
amacı taşır. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî ise Kur’an’ın indiği dönemde Araplar’ın
hurûf-ı mukattaanın mânalarını bildiğini iddia eder. Ona göre Hz. Peygamber’in,
özellikle Kur’an konusunda bir açık vermesini bekleyen müşrikler
bu harflerin mânâsını bilmeselerdi mutlaka bunu dillerine dolar, Kur’an’a
ve Peygambere eleştiri yöneltirlerdi. Hâlbuki
onlardan böyle bir itiraz vâki
olmadığı gibi Kur’an’ın fesâhat ve belâğatini açıkça
itiraf etmek zorunda
kalmışlardır. 15
b. Halefin Görüşü
Hurûf-ı mukattaa konusunda ileri sürülen ikinci görüş de halefin yani
“müteahhirûn Ehl-i sünnet kelâmcılar”ın görüşüdür. Onlara göre de, Allah
Taâlâ’nın muhâtapları için anlamı olmayan şeyleri inzal etmesi uygun
değildir. Ayrıca Kur’ân’da insanları tefekküre sevkeden birçok âyet vardır.
Şâyet söz konusu harflerin herhangi bir manası olmasaydı, o takdirde bunların
istisna edilmeleri gerekirdi. Yine bunlar, manaları bilinmeyen harfler
olsaydı, o zaman da Kur’ân’ın meydan okuması caiz olmazdı16. Daha başka
deliller de ileri süren müteahhirûn Kelâmcılar, ilimde rüsuh sahibi olanların
bu harflerin manalarını çözebileceklerini söylemişler ve kendileri de
bazı te’viller yapmışlardır. Ama onlar da, hurûf-ı mukattaadan ne kastedildiği
hususunda yapmış oldukları yorumlarda birlik temin edememişlerdir.
Bu konuda birbirinden farklı 20 kadar görüş ortaya atılmıştır17. Bunların
birkaçını şöylece sıralayabiliriz.
İçlerinde kelâmcıların da bulunduğu, çoğu sonraki nesillerden olan çok
sayıda âlim, müteşâbih âyetlerin ve dolayısıyla
hurûf-ı mukattaanın mânalarını
araştırmanın gerekli olduğunu söylemiştir.
Bu âlimlere göre “apaçık
bir Arapça ile” nâzil olan,18 insanları üzerinde düşünmeye dâvet eden,19 her
şeyi açıklayan20
ve hidâyet rehberi olan21 Kur’an’da anlaşılmayan sözlerin
bulunması onun bu özellikleriyle bağdaşmaz. Gerek nazım gerekse
nesirde
kelimelerin yerine mukattaa harflerini kullanmanın Arap geleneğinde
bulunduğunu söyleyen İbn Atıyye el-Endelûsî bu harflerin tefsir edilmesi
15 Bak. Süyûtî, el-İtkan, III/27
16 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 138
17 Bk. Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb, II/5-8
18 26/Şuarâ, 195
19 4/Nisâ, 82; 47/Muhammed, 24
20 16/Nahl, 89
21 2/Bakara, 185
• 32 •
Ahmed Kalkan
taraftarıdır.
22 Selefi bir âlim olmasına rağmen İbn Teymiyye de bu görüştedir.
İbn Teymiyye’ye göre Âl-i İmrân sûresinin 7. âyetinde müteşâbihin
mâna ve tefsirini değil; te’vilini Allah’tan
başka hiç kimsenin bilemeyeceği
ifade edilmiştir. Allah, “Bu kitap, âyetlerini
düşünsünler... diye sana indirdiğimiz
mübârek bir kitaptır”23 buyurmuştur. Burada söz konusu edilen düşünme,
hem muhkem hem de müteşâbih âyetleri kapsar; mânâsı olmayan
veya anlaşılması
imkânsız bulunan bir şey ise düşünülemez.
24
Onlara anlam verenler, değişik birçok görüş ileri sürmüşlerdir. Biz bunlardan
sadece önemli bulduğumuz birkaç tanesini nakletmekle yetineceğiz:
a- Bu harflerden her birinin Allah’ın isim ve sıfatlarıyla başka isimlere
delâlet ettiğini ileri sürenlerin görüşü:
Bu konuda selefe nisbet edilen görüşler de vardır. Bu görüşlerin büyük
çoğunluğu İbn Abbas’a nisbet edilir. Meselâ İbn Abbas’a nisbet edilen
bir görüşe göre “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd” harfleri Allah’ın şu isimlerine delâlet
ederler “el-Kerîm, el-Hâdî, el-Hakîm, el-Alîm, es-Sâdık.”25 “Elif-lâm-mîm”
harfleri, “Ben Allah’ım, daha iyi bilirim” anlamındadır.
Buna benzer misalleri çoğaltmak mümkündür. Bir kısım âlimler, bazı
gerekçeler ileri sürerek bu görüşe karşı çıkmışlardır. Her şeyden önce bu
harflerin bu anlama geldiğine dair tutarlı bir dayanak mevcut değildir. Meselâ
bir “kaf ” harfi niçin Allah’ın “Kahir ismine delâlet ediyor da “Kuddûs”,
“Kadîr” veya “Kavî” isimlerine delâlet etmiyor?26
Mukattaa harflerinden bazıları Allah’ın,
bazıları diğer varlıkların isimlerinin
kısaltmasıdir. İbn Abbas’tan rivâyet edilen
ve Dahhâk’in tercih ettiği
bir görüşe göre elif-Iâm-mîmdeki elif Allah’a, mîm Muhammed’e, lâm ise
Cebrail’e delâlet eder ve bu terkip, “Bu kitap Allah katından
Cebrail vasıtasıyla
Muhammed’e indirilmiştir”
anlamına gelir.27 İbn Cübeyr’in İbn Abbas’tan
naklettiği diğer bir rivâyette
ise bu harflerden her biri ya Allah’ın
22 El-Muharreru'l-Vecîz, I/96
23 38/Sâd, 29
24 Mecmû'u Fetâvâ, XIII/275
25 Suyûtî, el-İtkan, Beyrut 1978, II/11
26 Subhi es-Sâlih, Mebâhis fi Ulûmi'l-Kur'ân, Beyrut 1968, s. 241
27 İbnü'l-Cevzî, I/22; Fahreddin er-Râzî, II/6
• 33 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
zatî bir isminden ya nimetlerine delâlet eden bir isimden veya bir melek ya
da bir peygamber isminden alınmıştır.28
Ayrıca bir harf ya da harf grubunun anlamıyla ilgili olarak bir sahâbeden,
meselâ İbn Abbas’tan nakledilen farklı anlamlar o kadar çok ve birbirinden
uzaktır ki, bu durum rivâyetlere itimadı sarsmaktadır.
b- Kur’ân’ın icâzına delâlet ettiklerini söyleyenlerin görüşü:
Hurûf-ı mukattaa ile muhâtaplara şu mesaj verilmektedir: Kur’ân-ı
Kerîm, Arapların konuşmalarında kullandıkları bu hece harflerinden oluşan
kelimelerden meydana gelmektedir. Kur’an bu kelimeleri kullanarak
öyle bir ifade üslûbu ortaya koymuştur ki, beşerin bunun gibisini ortaya
koyması mümkün değildir. Oysa Araplar da konuşmalarında aynı hammaddeyi
kullanıyorlar. Eğer bu Kur’an Allah tarafından indirilmemiş olsaydı,
onlar da Kur’an’ın fesâhatine denk bir fesâhat tuttururlardı.
Bu görüşe göre hurûf-ı mukattaa Kur’an’ın i’câzını ortaya koymak amacıyla
kullanılmıştır. Gerçi bu harflerin tamamı Arap alfabesinin
yarısından
ibarettir; ancak Araplar’da alfabenin tamamını ifade etmek üzere kısaca
“elif bâ tâ sâ” demek âdet olmuştur.
Bu telakkiye göre hurûf-ı mukattaanın
mevcûdiyeti şu mesajı vermektedir: “Kur’an sizin konuşmalarınızda
ve yazılarınızda
kullandığınız harfleri kullanmaktadır.
Eğer onun beşer
kelâmı olduğunu iddia ediyorsanız siz de aynı harflerle benzeri
bir metin
düzenleyin.” Hurûf-ı mukattaa
ile başlayan sûrelerin büyük çoğunluğunda
bu harflerden hemen sonra Kur’an’ın i’câzının dile getirilmiş olması bu görüşün
doğruluğuna delil olarak gösterilir.
29 Son dönem âlimleri arasında en
çok taraftar bulan görüşlerden biri budur.
Mukattaa harfleri Arapça kelimelerin
terkibinde en çok kullanılan
harflerden
meydana gelmektedir. Bu özellikleri taşıyan hurûf-ı mukattaanın
Kur’an’da zikredilmesi, bu İlâhî kelâmın harflerden meydana geldiğini
bildirmek ve dolayısıyla
muhâtaplarını ilzam etmek amacına yöneliktir.30
28 İbn Atıyye,
I, 96
29 İbn Kesir, Tefsîru’l Kur’an, I/59
30 Zemahşerî, el-Keşşâf, I/100-104
• 34 •
Ahmed Kalkan
Bu görüşü ileri sürenler, görüşlerine gerekçe olarak da şunu söylerler:
Bu harflerle başlayan sûreler yirmi dokuz adet olup hece harflerinin sayısı
da yirmi dokuzdur. Ayrıca her harf grubundan biri hurûf-ı mukattaa içerisinde
Kur’an’da zikredilmiştir.
Arap dilinde kelimelerin harf sayısı ile de Hurûf-u Mukattaanın bir
ilişkisi vardır. Şöyle ki; Arap dilinde kelimeler ya bir, ya iki, ya üç, ya dört,
ya da beş harften oluşmaktadır. Arapçada beş harften fazla harften oluşan
kelime yoktur. Hurûf-ı mukattaa da birden başlamak üzere beş harfe kadar
bir arada zikredilmiştir.
c- Hurûf-ı mukattaa Kur’an’a dikkat çekmek üzere zikredilmiştir.
Ebû Revk Atıyye b. Hâris el-Hemedânî ve Kutrub’un benimsediği bu
görüşe göre Mekkeli müşriklerin, Kur’an’ın insanları etkisi altına
almasını
önlemek amacıyla Kur’an okunurken gürültü çıkarmaya karar vermeleri
üzerine Kur’an’a vurgu yapan devamındaki âyetlere dikkat
çekmek
için söz konusu harfler nâzil olmuştur. Müfessirlerin beyânına göre vahiy
geldikçe Hz. Peygamber bunları insanlara tebliğ ederdi. Ancak Kur’ân’ın
meydan okuması karşısında âciz kalan müşrikler ve gayr-i müslim unsurlar
diyorlardı ki; “... Sakın şu Kur’ân’ı dinlemeyin, okundukça gürültü edin,
belki bastırır galip gelirsiniz.”31 Ancak hurûf-ı mukattaanın yer aldığı sûreler
nâzil olunca bu harfler, kâfirlerin de dikkatlerini çekmiş böylece gürültü
etmekten vazgeçerek Kur’ân’a kulak vermeye başlamışlardır.32 Fahreddin
er-Râzî, hurûf-ı mukattaanın,
sûrelerin başında yer almasının bu görüşü
desteklediğini söyler.33 Hurûf-
ı mukattaanın dikkat çekme işlevine sahip
olduğu görüşünü geliştirerek benimseyen
Reşîd Rızâ, bu harflerle öncelikle
Mekke’de müşriklerin dikkatleri çekilerek
onların İslâm’a dâvet edildiğini,
kendilerine
nübüvvetin kanıtlandığını, daha sonra aynı dâvetin Medine’de
Ehl-i kitaba yöneltildiğini ileri sürer. Hurûf-ı mukattaa ile başlayan yirmi
dokuz sûrenin yirmi beşinde
bu harflerden hemen sonra Kur’an’dan söz
edilmesi, geri kalan dört sûrenin her birinde de aslında nübüvvet ve kitabın
isbâtıyla ilgili konuların yer alması, bu harflerin Kur’an vahyine dikkat
çekmek için zikredildiğini gösterir.34 Hurûf-ı mukattaa konusunda en
31 41/Fussilet, 26
32 Ez-Zerkeşî, el-Burhân, I/75
33 Mefâtihu'l-Ğayb, II/11; Ayrıca bk. İbnü'l-Cevzî, I/21-22
34 Tefsîrü'l-Menâr, VIII/302
• 35 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
isâbetli yorumu Reşîd Rızâ’nın yaptığını
söyleyen Subhî es-Sâlih de onun
görüşüne
katılır.35 Bu telakki özellikle son dönem âlimleri arasında taraftar
bulmuştur.
d- Uyarı harfleri olduklarını söyleyenlerin görüşü:
Bu görüşü ileri sürenler, şöyle derler: Câhiliyye Arapları da kasidelerine
birtakım tenbih (uyarı) edatlarıyla başlar, böylece muhâtabın dikkatini
kendi sözlerine çekmek isterlerdi. Kur’ân-ı Kerîm, onların kullandığı uyarı
harflerinden farklı olarak bu harfleri kullanmıştır. Çünkü bu harfleri kullanmaktan
maksat, muhâtabın dikkatini çekmektir. O halde farklı harflerin
kullanılması, bu görevi daha mükemmel bir şekilde yerine getirecekti ve
Kur’an da bunu yaptı.
Hurûf-ı mukattaanın yorumunda sûfîlerin de kendilerine has yaklaşımları
vardır.
Bu konudaki te’villerin en çok dikkat çeken örnekleri Muhyiddin
İbnü’l-Arabî’ye aittir. Tam bir hurûfî anlayışla harflerin
de bir ümmet
olduğunu, bunların kendilerine has şeriatlarının, hatta kendi türlerinden
Rasûllerinin bulunduğunu ileri
süren İbnü’l-Arabî, hurûf-ı mukattaanın
harfler âlemine ait mertebelerden avam tabakasının bir üst derecesindeki
havas mertebesinde yer aldığını söyler.36 Ona göre hurûf-ı mukattaanın
mâhiyetini aklî sûretleri idrâk edenlerden başka kimse bilemez. Bu harfler
yirmi dokuz sûrede zikredilmiştir ki bu, Kur’an’da ay için belirlendiği ifade
edilen menzillere37 denk düşmektedir.
Hurûf-ı mukattaanın tekrarlarla birlikte
toplam sayısı yetmiş sekizdir. Hz. Peygamber de, “İman, yetmiş küsur
şubedir”
demiştir. Hurûf-ı mukattaadan hareketle
hadiste geçen küsurun
sekizden ibaret olduğu ve imanın yetmiş sekiz şubeden
meydana geldiği
anlaşılır. Şu halde
bir kul hurûf-ı mukattaanın mâhiyetini
bilmedikçe imanın
esrârını ikmal edemez.
38 İbnü’l-Arabî’nin kaydettiğine göre İbn Berrecân,
söz konusu
harfleri keşfine perde kılarak felek ilmi yönünden yorumlayıp
bununla Beytülmakdis’in 583 yılında fethedileceğini söylemiştir.39
Subhî es-Sâlih, İbnü’l-Arabî’nin bu tür bâtınî-hurûfî yorumlarını sûfiyye
şathiyelerinin ilginç örnekleri olarak görmektedir.40
35 Mebâhis fî' Ulumi'l-Kur'ân, s. 243-246
36 Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûhat, I/260-262
37 36/Yâsin, 39
38 Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûhat, I/266-267
39 A.g.e., I/268
40 Mebâhis fi 'Ulûmi'l-Kur'ân, s. 239
• 36 •
Ahmed Kalkan
Futûhât-ı Mekkiyye’nin 198’nci babının 27’nci faslında Muhyiddîn İbn
Arabî, sûre başlarında bulunan bu harflerin, meleklerin isimleri olduğunu,
bunlar okunmakla o meleklerin çağrılmış olacağını, ismin sahibi olan meleklerin
de bu harfleri okumak sûretiyle kendilerini çağıran kimsenin söyleyeceği
sözü bekleyeceklerini; eğer bu harflerden sonra bir haber geliyorsa
“Doğrusun” diyerek okuyanı tasdik edeceklerini ve “Bu, gerçek mü’mindir,
doğruyu söyledi, hakkı haber verdi” deyip o kimse için mağfiret dileyeceklerini
söylemektedir. Bu görüş, sadece Muhyiddîn İbn Arabi’ye mahsustur.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye nisbet edilmekle
birlikte Kâşânî’ye ait olduğu
kabul edilen İşârî tefsir kitabında yer alan bilgilere
göre elif-lâm-mîm
harfleri sırasıyla Allah, Cibril ve Muhammed isimlerinin kısaltmalarıdır.
Varlığın (vücûd) evveli Allah, ortası Cibril, sonu Muhammed’dir. Bu üçü
bir daire oluşturduğu gibi üç harf de varlığın
bütününe işaret eder. Yine
aynı eserde,
bazı mukattaa harflerinin Hz. Peygamber’in belli vasıflarına
işaret ettiği ileri sürülmektedir.41 Ni’metullah en-Nahcuvânî de hurûf-ı mukattaa
ile Rasûl-i Ekrem arasında benzer münâsebetler kurmuştur.42 İsmâii
Hakkı Bursevî ise hurûf-ı mukattaanın sahih mânalarının olduğunu ve
bunların
muhakkik sûfîlerin ilimlerinin özünü teşkil ettiğini söyler. Ona
göre Hz. Âdem ile İdris’e verilen ilimler içinde hurûf ilmi de vardır. Hz.
Peygamber hem öncekiler hem sonrakilerin ilmiyle donatılmıştır. Bir rivâyete
göre Hurûfiyye’nin zemmedilmesinin asıl sebebi, nasların zâhirine
itibar etmemesi ve hakikatin elbisesi durumunda
olan şeriat perdesini kaldırmasıdır.
Hurûf-
ı mukattaanın gerçek mânalarını ancak
Allah, Hz. Muhammed
ve onun kâmil vârisleri bilir. Bu mânaları bilen kâmil insanlar,
ifşâ hususundaki ahidlerini bozmamak
ve zayıf akıllıları korumak amacıyla
onları açıklamayarak bazı remiz ve işaretler kullanma yoluna gitmişlerdir.43
Hurûf-ı mukattaanın gizli bir ilim ve bir sır olduğuna hükmeden müfessir
Âlûsî de bu harflerle ne kastedildiğini Rasûlullah’tan sonra yalnızca ona
vâris olan velîlerin bilebileceğini, erbâb-ı zevkin de bunların mânalarını
anlayabileceğini, diğer âlimlerin
buna vâkıf olmayışlarının ise bir sakınca
teşkil etmeyeceğini söyler.44
41 Tefsîrü'l-Kur’âni'l-Kerîm, I/13, 422, 520; II/31, 256, 323, 348
42 El-Fevâtihu'l-İlâhiyye, I/98, 242, 509; II/227, 272
43 Rûhu'l-Beyân, IV/4, 207, 439; VII/4
44 Rûhu'l-Me'ânî, 100-101, 103
• 37 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İslâm dünyasında ilk temsilcileri Şiî çevrelerin
arasından çıkan, havas
ve hurûf ilimleriyle ilgilenen kişiler hurûf-ı mukattaaya özel bir önem atfetmişlerdir.
Nitekim “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd”ın mânâsını soran bir kimseye
Muhammed b. Hanefiyye’nin, “Bunun
tefsirini haber versem, su üzerinde
ayakların batmadan yürürsün” dediği nakledilir.45 Öte yandan İbn Sînâ bir
risâlesinde hurûf-
ı mukattaayı matematik ve mantık esaslarına dayalı olarak
felsefî bir tarzda yorumlamıştır. İmam Gazzâlî’ye nisbet edilen hurûf-ı
mukattaa konusundaki bir risâlede bu harflerin hakikatini Hz. Peygamber’den
başka kimsenin bilemeyeceği
ifade edilmekle birlikte, eserde bunların
havassı hakkında bazı bilgiler verilmiştir.
Öne sürülen deliller gözden geçirildiğinde, hurûf-ı mukattaanın
Kur’an
vahyine dikkat çekme fonksiyonu gördüğü yönündeki tez akla ilk gelen
yaklaşım olarak görünmektedir. Ancak dikkat çekmede hedeflenen kitlenin
belli bir zümre ile sınırlandırılması yerine,
Kur’an’ın indiği dönemdeki
müşrikler
ve ehl-i kitabın yanı sıra her devirdeki insanlar olduğunu kabul
etmek daha isâbetlidir.
Bu harflerin büyük çoğunluğundan
hemen sonra
Kitab veya Kur’an kelimelerini içeren yahut bunlara işaret eden âyetlerin
gelmesi, onların dikkat çekmek amacıyla zikredildiğini destekleyen önemli
karînelerden biridir. Âyetleri dura dura okumayı46 ve okunurken susup dinlemeyi47
emreden,
Kur’an’ın okunuşu sırasında gürültü
çıkaran müşrikleri
yeren48 çeşitli tenbih edatları kullanıldığı gibi
birçok sûre yemin ve nidâ gibi
dikkat çekici bir unsurla başlamaktadır. Beşer sözünün çok üstünde olan
ve Arap diline yeni terimler kazandıran Kur’an’da Arapların alışık olmadığı
türden tenbih edatlarının
kullanılmış olması normaldir. Hurûf-
ı mukattaa
sadece dikkat çekme amacıyla zikredilmiş olmasa bile, mânalarını
Allah’tan
başka kimsenin bilemeyeceği yönündeki görüş de dâhil olmak üzere, bu
konuda geliştirilen görüşlerin hemen
hepsinde söz konusu harflerle aynı
zamanda dikkat çekme hedefinin gözetildiğini
kabul etmek mümkündür.
Dolayısıyla
bu telakki diğer yaklaşımların ortak
noktası olması açısından
dikkate değer
gözükmektedir. 49
45 Ebû Hayyân el-Endelüsî, I/35
46 17/İsrâ, 106
47 7/A'râf, 204
48 41/Fussılet, 26
49 M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 26-27; M. Zeki Duman-Mustafa Altundağ, TDV İslâm
Ansiklopedisi, TDV Y., c. 18, s. 401-408
• 38 •
Ahmed Kalkan
Yukarıdan beri izah ettiğimiz şekilde bu harflerin tefsirinde çeşitli görüşler
ileri sürülmüştür. Biz bu görüşlerden birini tercih ediyoruz ki, o da
bu harflerin Kur’an-ı Kerim’in böyle harflerden meydana gelmiş olduğuna
işaret sayılmasıdır. Bu harfler, Kur’ân-ı Kerim’in hitâbettiği Araplar tarafından
kullanılan harflerdir. Böyle olmasına rağmen Araplar bu harflerden veciz
Kur’an-ı Kerim’in bir benzerini meydana getirememişlerdir. Bu Kur’an
ki, onları defalarca, bir benzerini veya on sûrenin bir benzerini yahut da hiç
olmazsa bir sûrenin benzerini meydana getirmeye dâvet etmiş, fakat onlar
bu meydan okuyuşa cevap vermekten âciz kalmışlardır.
Bu âcizlik, yalnız Kur’an’a karşı değil; Allah’ın bütün mahlûkatına karşı
da aynıdır. İşte Allah’ın yaratışıyla insanın sanatı arasındaki fark budur.
Yeryüzü, mâhiyeti bilinen zerrelerden meydana gelmiştir. İnsanın bu zerrelerden
(atomlardan) meydana getirebileceği en son şekil; ya bir kerpiç, ya
bir tuğla, ya bir kap, ya bir direk, ya bir heykel veya bir cihazdır. Ne kadar
uğraşırsa uğraşsın yapabileceği budur. Fakat Allah, öyle bir mübdî (benzersiz
yaratıcı) ki, o zerrelerden hayat meydana getiriyor. Bu hayatta da insanı
âciz bırakan enerjik, hareketli İlâhî bir esrar gizliyor; Hayat sırrını. Beşerin
eremeyeceği ve kavrayamayacağı bir sır. İşte böyledir Kur’an... Harfler
ve kelimeler... İnsanoğlu bunlardan vezinler, cümleler kurar. Allah ise bir
Kur’an, bir Furkan vücuda getirir. Bu harf ve kelimelerden meydana gelen
beşer sanatıyla Allah’ın sanatı arasındaki fark, ölü cisimle hayat fışkıran ruh
arasındaki fark gibidir. İşte bu, hayatın şekliyle hakikati arasındaki farktır.
Tabiat kanunlarının her biri Rabbimiz’in âyetleridir. Bunlara tekvinî
kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında birçok
kanun-ı İlahî çalışmaktadır. İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri
bulur, ama bir çiçeği yoktan var edemez. Rabbimiz’in teşrîî kanunu olan
bu Kur’an âyetlerinin lafızları da bize 28 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış.
İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazının kurallarını da bilir,
ama elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin
benzerini getiremez.
Bu harfler, Kur’an’ın eşsizliğine işaret etmek, muhâtabın dikkatini okunan
vahye çekmek, onu İlâhî mesajı dinlemeye ve anlamaya hazırlamak
için gelmişlerdir. Mukattaa harflerinden sonra yemin ifadelerinin yer alması,
bu görüşü desteklemektedir. Tabii ki bu yaklaşım da bir faraziyeye
dayandığından, kesin ve tam iknâ edici değildir. Kur’an veya Rasûlullah ta•
39 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
rafından bu harflerin mânâsı bize bildirilmediği için, bu konuda kesin bir
şey dememek, bu harflerin anlamı hakkında kesin bir söz söylememek en
doğru yoldur. Her şeyin doğrusunu en iyi Allah bilir.
Bazı âlimlerin, Allah ile Rasûlü arasında birer şifre olarak kabul ettikleri
mukattaa harflerinin, tek başlarına ya da bulundukları sûrelerin başındaki
durumlarına göre ifade ettikleri bazı gizli manaları olabilir. İbn Teymiyye50
ve Elmalılı’nın51 da zikrettiği şekilde bu harflerin manalarını Hz. Peygamber
biliyordu. Çünkü Kur’ân’ın ilk muhatabı ve en selahiyetli müfessiri o idi.
Aksini iddia etmek, Rasûlullah (s.a.s.)’ın Kur’ân’dan bazı âyetlerin manalarını
anlamadığı sonucunu ortaya çıkarır ki, bunun doğruluğunu söylemek
mümkün görünmemektedir. Ancak burada şöyle bir soru akla gelebilir. O
halde Hz. Peygamber söz konusu harflerin manalarını neden açıklamadı?
Bilindiği üzere bu konuda Rasûlullah (s.a.s.)’dan nakledilen tek bir hadis
mevcuttur. O da: “Allah Taâlâ’nın kitabından bir harf okuyana on misli
sevab verilir. Ben ‘Elif lâm mîm’ bir harftir demiyorum. Elif bir harf, lâm
bir harf, mîm bir harftir”52 hadisidir ve görüldüğü gibi bu hadîs, harflerin
mânâlarıyla ilgili herhangi bir bilgi vermemektedir. Bu durumda şu üç ihtimal
üzerinde durulabilir:
1. Ya Allah Taâlâ bu harflerin Rasûlü ile kendi arasında birer sır olarak
kalmasını istemiştir.
2. Ya sahâbîler bu konuda Peygamber’e bir şey sormadıkları için Rasûlullah
(s.a.s.) herhangi bir açıklama yapmamıştır.
3. Ya da esasen sahâbîler de kendi bilgi ve zekâ seviyelerine göre bu
harflerin mânâlarını anlıyorlardı, o yüzden de Peygamber (s.a.s.) bu harflerin
mânâlarıyla ilgili olarak herhangi bir beyanda bulunma ihtiyacı hissetmemişti.
Bizim kanaatimize göre Allah Rasûlü’nün bu harflerin anlamlarını
bilmemesi
mümkün değildir. Ancak Peygamberimizin onların muhtevâlarını
açıklamaması, söz konusu harflerin içerik itibariyle müslümanlara yöne-
50 İbn Teymiyye, Mecmû'u Fetâvâ, XVII/399
51 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, I/161
52 Tirmizî, Fezâilu'l-Kur'ân 16; Dârimî, Fezâilu'l-Kur'ân 1
• 40 •
Ahmed Kalkan
lik bir sorumluluk anlamı taşımadıklarından kaynaklanıyor
olabilir. En
doğrusunu Allah bilir.53 Hurûf-ı mukattaanın müstakil âyet olup olmadığı
konusunda farklı iki görüş vardır. Bir görüşe göre, bu harflerden bazıları
müstakil birer âyet bazıları da kendilerinden sonra gelen âyetlerin cüz’üdür
yani Müstakil âyet değildir.
Meselâ altı sûrenin başında bulunan ve başlı başına birer âyet kabul
edildikleri halde müstakil âyet sayılmayıp başlarında yer aldıkları âyetlerin
birer cüz’ü kabul edilmişlerdir. Bu görüşü ileri sürenler,
Kûfelilerdir.54
Müfessir ez-Zemahşerî de aynı görüşü destekleyerek sözkonusu harflerin
müstakil âyet sayılıp sayılmamasının tevkîfî/İlâhî olduğunu söylemektedir.
55 Bu konudaki diğer görüş ise Basra’lılara aittir. Onlara göre de yirmi
dokuz sûrenin başında bulunan mukattaa harflerinin hiçbirisi müstakil
âyet değildir.56
Kalem sûresi hece harfi “Nûn” ile başlıyor. Kur’an sûrelerinin bazıları
böyle harflerle başlamaktadır. Bu harflerin tefsirinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
Biz bu görüşlerden birini alıyoruz ki, o da bu harflerin Kur’an-ı
Kerim’in böyle harflerden meydana gelmiş olduğuna işaret sayılmasıdır. Bu
harfler Kur’an-ı Kerim’in hitabettiği Araplar tarafından kullanılan harflerdir.
Böyle olmasına rağmen Araplar bu harflerden veciz Kur’ân-ı Kerim’in
bir benzerini meydana getirememişlerdir. Bu Kur’an ki, onları defalarca, bir
benzerini veya on sûrenin bir benzerini yahut da hiç olmazsa bir sûrenin
benzerini meydana getirmeye dâvet etmiş, fakat onlar bu meydan okuyuşa
cevap vermekten âciz kalmışlardır.
Bu âcizlik, yalnız Kur’an’a karşı değil; Allah’ın bütün mahlûkatına karşı
da aynıdır. İşte Allah’ın yaratışıyla insanın sanatı arasındaki fark budur.
Yeryüzü, mahiyeti bilinen zerrelerden meydana gelmiştir. İnsanın bu zerrelerden
(atomlardan) meydana getirebileceği en son şekil; ya bir kerpiç, ya
bir tuğla, ya bir kap, ya bir direk, ya bir heykel veya bir cihazdır. Ne kadar
uğraşırsa uğraşsın yapabileceği budur. Fakat Allah, öyle bir mübdî (benzersiz
yaratıcı) ki, o zerrelerden hayat meydana getiriyor. Bu hayatta da insanı
âciz bırakan enerjik, hareketli ilahî bir esrar gizliyor; Hayat sırrını. Beşe-
53 Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Y., s. 195-200
54 Elmalılı, Hak Dini, I/152; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 136
55 ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, I/25; el-Âlusî, Rûhu'1-Meânî, I, 89
56 Elmalılı, Hak Dini, I, 52; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 136; Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi,
s. 193-194
• 41 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
rin eremeyeceği ve kavrayamayacağı bir sır. İşte böyledir Kur’an... Harfler
ve kelimeler... İnsanoğlu bunlardan vezinler, cümleler kurar. Allah ise bir
Kur’an, bir Furkan vücuda getirir. Bu harf ve kelimelerden meydana gelen
beşer sanatıyla Allah’ın sanatı arasındaki fark, ölü cisimle hayat fışkıran ruh
arasındaki fark gibidir. İşte bu, hayatın şekliyle hakikati arasındaki farktır.
Tabiat kanunlarının her biri Rabbimiz’in âyetleridir. Bunlara tekvinî
kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında birçok
kanun-ı ilahî çalışmaktadır. İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri
bulur ama bir çiçeği yoktan var edemez. Rabbimiz’in teşrîî kanunu olan
bu Kur’an âyetlerinin lafızları da bize 29 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış.
İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazının kurallarını da bilir,
ama elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin
benzerini getiremez.
“Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” (68/Kalem, 1)
Nûn’a; harf adı yanında, “hokka, cennet nehri, büyük balık” mânâsı verenler
de olmuştur. Ayrıca nûn, “kılıcın keskin ağzı”na denir. Bu takdirde
“Nûn ve’l-kalem” “kılıç ve kaleme yemin olsun” anlamına gelir.
Bir kısım tefsirciler de, sûrede “Sen Rabb’inin hükmüne sabret, balık sahibi
(Yunus) gibi olma. Hani o kızgın bir halde Rabb’ine nidâ etmişti.”57 buyrulmuş
olması ve bu âyetteki “sâhıbe’l-hût”tan maksadın, Enbiyâ sûresinde
geçen “Zünnûn olan Yunus’u da hatırla, O, bir zaman kızarak kavmini bırakıp
gitmişti. Bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı da karanlıklar
içinde niyaz etmişti.”58 âyeti gereği Zü’n-Nûn (yani Nûn’un sahibi) olan Hz.
Yunus olduğuna ve Sâffât sûresinde “Kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu.”
59 buyrulmasına dayanarak, bu ipuçları sayesinde, “burada Nûn, karanlıkları
içinde Hz. Yunus’un hapsedildiği balıktır.” görüşüne varmışlardır.
57 68/Kalem, 48
58 21/Enbiyâ, 87
59 37/Sâffât, 142
• 42 •
Ahmed Kalkan
Nûn’a nurdan bir levha anlamı da verilmiştir. Bu mânâ; ufukta göğün
çizdiği yay içinde bir nokta gibi bulunan güneşin veya yerin bir şekli çizmesinden
alınmış olabilir. Yine İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, nûn,
kelimesini oluşturan harflerin sonuncusudur.60
Câfer-i Sâdık, Nûn’un “Cennet nehirlerinden bir nehir” olduğunu söyler.
Bunlardan başka Kamus’ta anlatıldığı gibi nûn, hokka ve balık mânâsına
geldiği gibi, “Şefretü’s-Seyf ”, yani kılıcın ağzına da denir ve Arapların
balık şeklinde bulunan bir kılıçlarının da adıdır. Doğru söze, kezâ küçük
çocuğun çenesindeki çukura “nûne” denir. Bu “nûne” kelimesinin sonundaki
“tâ” teklik için olduğundan, cins kastedildiğinde “nûn” denilmesi gerekir.
Şu halde nûn, cins isim olarak “Nûn ve’l-kalem”in, kılıç ve kaleme
yemin olması ihtimali de vardır.
Kalem ile benzerliğinden dolayı, “hokka” şıkkı diğerlerine tercih edilir.
Görüldüğü gibi bu harflere dair yorumların sonu gelmeyecektir. Fakat bu
harfler, Hz. Peygamber’in vahyin bir tek harfini bile zâyi etmeden aktardığının
yaşayan belgesi olarak ortada durmaktadır.
Nûn’la ilgili asıl hüküm, meydan okuma ile ilimde derinleşenleri imtihandır.
Lâkin böyle olması sûrenin ismi olmasına engel olmayacağı gibi
aklın yol göstermesiyle birçok anlamlara gelebilecek müteşâbih bir simge
olmasına da engel değil; aksine bunu gerektiricidir. Bundan dolayı “nûn”
lafzının zihinleri sürükleyebileceği olası mânâlardan birini “maksat budur”
diyerek, yalnız o anlama geldiğini söylemeye kalkışmak doğru olmaz.
“Nûn” sesinden hatıra gelebilen ve özel önemi bulunan her anlam burada
zihinden geçirilmek ve fakat Allah’ın maksadı bunlardan birisi mi,
yoksa daha başka bir şey mi olduğu belirlenmeyerek bunun, insan oğlunun
güçsüzlüğünü tanıtmak üzere anlam bakımından, müteşâbih âyetlerden
olduğuna karar verip “Onun tevilini ancak Allah bilir.”61demek en uygun
hareket olur.
60 Kurtubî, Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, 18/224
61 3/Âl-i İmrân, 7
• 43 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dünya, Balığın ya da Öküzün Boynuzunda mı?
Sûrenin ilk kelimesi olan “Nûn”un “büyük balık” mânâsına geldiği ve
dünyanın bu balığın üzerinde durduğu gibi Kur’an’a, akla ve bilime ters düşen
ve uydurma olduğu kesin rivâyetleri bazı âlimlerin sahih zannederek
kitaplarına, bazı müfessirlerin Kalem sûresi birinci âyetin izahı olarak tefsirlerine
almaktan çekinmediklerini biliyoruz. İlgili rivâyet, bazı tefsirlerde
şu şekilde anlatılır: “İbn Abbas’tan mervî konu ile ilgili rivayet: Bidâyette
Cenâb-ı Hakk’ın Arşı suyun üzerinde bulunuyordu. Allah, yarattıklarından
hiç birini (su)’dan önce yaratmış değildir. Cenâb-ı Hak, diğer varlıkları
yaratmayı arzu edince sudan bir duman çıkardı. Duman suyun üzerinde
yükseldi; Allah bu yükselen varlığa semâ (gök) adını verdi. Bundan sonra
Allah suyu kurutarak onu tek bir yer haline getirdi. Bundan sonra yeri parçalara
ayırdı, onu yedi parça yaptı. Bunları pazar ve pazartesi olmak üzere
iki gün içinde yarattı.
Allah, yeri balık üzerinde yarattı. Bu balık Cenâb-ı Hakk’ın: “Nûn ile
kaleme ve (erbâb-ı kalemin) yazmakta oldukları şeylere andolsunki...”62 âyetinde
belirttiği “Nûn”dur. Balık, suyun içinde (üzerinde)dir. Su da, düz ve
yalçın bir kaya üzerinde yaratılmıştır.
Bu yalçın kaya, bir meleğin sırtındadır.
Melek, kaya üzerindedir.
Kaya, rüzgârın üstündedir. Bu kaya, Lokman
(a.s.)’ın anlattığı
kayadır63 ki, gökte ve yerde değildir. (Birbirinin üzerine
bindirilerek yekdiğerine irtibatlı bir şekilde
yaratılan bu varlıklardan) balık
hareket etti ve oynadı. Balığın bu hareketinin tesiriyle yer sallandı. Bunun
üzerine Cenâb-ı Hak yerin üzerinde dağları sâbit kıldı. Bundan dolayı dağlar
yere karşı iftihar etmektedirler...”64 Bu uzun rivayeti eserine alan Taberî,
sened hakkında şüpheli olduğunu, binâenaleyh buna fazla itimad etmediğini
söyler.65
62 68/Kalem, 1
63 31/Lokman, 16
64 Yahya İbn Sellâm, Tefsir, s. 83a; Abdürrezzak İbn Hemmam, Tefsîru Abdirrazzak, varak 71a; Taberî,
Câmiu’l-Beyân, I/194; XXI/72; Taberî, Tarih, I/l, 64-67; Mukatil bin Süleyman, Tefsîru Mukatil, varak
234b; İbnü 'Atıyye, el-Muharraru’l-Vecîz, IV, varak 49b; en-Nesefî, et-Teysîr fî İlmi’t-Tefsîr, varak 170b;
el-Beğavî, Meâlimu’t-Tenzil, II/12, 134-135; ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, III/52, 496; Tâcü'l-Kurra', Kitâbü
Lübâb-i Tefsîri'l-Kur'ân, varak 222a; el-'Udfuvî, el-lstiğnâ' fî 'Ulûmi'l-Kur'ân, varak 226a-b (beş numaralı
nüsha); İbnü Tayfur es-Secâvendî, 'Aynül'l-Me'ânî, varak 174b; el-Mehdevî, et-Tahsîl, varak 144b; Mekkî
İbn Hammûş, Tefsir, varak 302a; et-Tabressî, IV/319; et-Tıbyan, VIII/251; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr fî
Ilmi’t-Tefsîr, VI/321; el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, XIV/68; İbnü Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-
Azîm, V/385; I/118; es-Süyûtî, ed-Dürru'1-Mensûr, I/42-43; eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr min Ilmi’t-Tefsîr,
I/61; İzmirli, Siyer-i Celile-i Nebeviyye Mukaddemesi, s. 101
65 Tefsîr, I/156; A. Muhammed Şâkir tahkiki
• 44 •
Ahmed Kalkan
İbn Kesîr habere öz olarak değindikten sonra bunun “İsrâîliyyat’ tan
olduğu ihtimalini tasrîh eder.66 Eserlerine İsrâîliyyatı almamak için titizlik
gösteren bazı İslâm bilginleri ise bu tür haberlere -ilgili âyetleri tefsîr ederken-
katiyyen ehemmiyet vermemişlerdir.67 Tıpkı İbn Kesîr gibi İbn ‘Atıyye
de rivayetleri eserine aldıktan
sonra; bunların zayıf haberler olduğunu,
mevcut senedlerle bunları isbâta imkân olmadığını tenbîh eder.68 Elmalılı
da şöyle der: “Şimdiki halde meydana gelmekte olan yer sarsıntıları, yer
çökmeleri, volkanlar dahi demek ki hep yerin altındaki o Nun’un Allah’ın
emrine uyarak deprenmesiyle meydana gelmektedir… Şimdi şunu itiraf etmek
gerekir ki, zamanımızda yerin şekillenmesi ve dağların oluşumu ve
yer sarsıntılarının meydana gelmesi hakkında fen adına arzın tabakaları ile
ilgili bilgilerden edinilebilen kanaatlerin özü de, bu rivâyetlerin ifade ettiği
mânâlardan başka bir şey değildir. Böyle iken birçokları, “arzın altında balık
mı olurmuş” diye güler…”69
64 nolu dipnotta isimleri görüldüğü gibi, bu rivâyeti tefsirlerine alan
yirmi civarında müfessir vardır. Yirminci asrın arz ile ilgili coğrafî ve kozmografik
bilgilerine rağmen Elmalılı ve Said Nursi’nin de bulunduğu müfessir
ve yazarların kahir ekseriyeti, rivâyeti eleştirmeyip sahih olduğunu
zanneder. Meşhur tefsirlerin önemli bir kısmına kadar giren bir İsrâiliyatta
dünyanın balığın veya öküzün üzerinde durduğuyla ilgili uydurma rivâyete
itibar edildiği maalesef gözlenmektedir. Halk arasında dolaşmakta olan
“dünya sarı öküzün boynuzları üzerinde durmaktadır” sözü, özellikle deprem
olduğu yer ve zamanlarda “sarı öküz yine kafasını salladı” gibi yarı şaka
yarı ciddî söylenen sözler, kaba bir cehâletin akıl almaz delilleridir. Hatta
“dünyanın öküz ile balığın üzerinde olduğuna dair hadisin mevcûdiyetinden
bahsedilmesi işi iyice ciddîleştirmektedir. Gerçek durum şudur:
Dünyanın öküz ya da balık üzerinde bulunduğuna dâir güvenilir hadis
kitaplarımızda hiçbir kayda rastlanmamaktadır. İbn Hacer’in el-Metâlibu’l-
Âliye’sinde70 yeryüzünün yaratılışıyla ilgili babta İsrâilî hikâyeler nakletmekle
meşhur olan Kâ’bu’l-Ahbar’ın -Hz. Peygamber’e izâfe etmeksizinbalıkla
dünya arasında ilişki kurduğu görülmektedir. Öte yandan el-Hey-
66 Tefsir, V/385
67 En-Nesefî, et-Teysîr, varak 170b; İbn 'Atiyye, el-Muharrar, varak 49b; Mekkî İbn Hammûş, Tefsîr, 302a
68 El-Muharrar, IV, varak 49b; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyât, DİB Y., s. 80-81
69 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 8/256-257
70 c. 3, s. 265-266
• 45 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
semî’nin Mecmûu’z-Zevâid’inde71 İbn Ömer’den naklen Hz. Peygamber’in
dünyanın yeri ile ilgili bir dizi soruya “Arz, su üzerindedir”, “Su, kaya üzerindedir”,
“Kaya, iki tarafından arz’a temas eden bir balığın üzerindedir”
şeklinde cevapladığı belirtilmektedir. Ancak el-Heysemî, bu zıyıf hadisi
rivâyet edenler arasında bulunan Abdullah bin Ahmed’in “zayıf bir râvi
olduğu”nu belirterek, bu haberin doğruluğu konusundaki endişesini duyurur.
Zaten adı geçen kitap, birçok zayıf, hatta uydurma hadisin de bulunduğu,
bu rivâyetlerin yer yer kritiklerinin yapıldığı bir eserdir; sahih hadis kitabı
da sayılmaz. El-Albânî ise, İbn Adî’nin el-Kâmil’inde ve İbn Mende’nin
et-Tevhid’inde de gördüğü bu rivâyetin kesinlikle “uydurma” olduğunu ve
böylesi İsrâil kıssalarının Rasûlullah’ın sözü imiş gibi nakledilmesinin vebâline
işaret etmektedir.72
Abdüllatif Harputî, meşhur eseri Tenkîhu’l-Kelâm fî Akaid-i Ehl-i’lİslâm’da
bu öküz-balık uydurma ve hurâfesinin ehl-i kitaba âit olduğunu,
hatta bunun yahûdilik ve hıristiyanlık için bile bir leke olduğunu belirtmektedir.
Bazı dikkatsiz veya hurâfelere düşkün müslümanların yazdığı
eserlerde görülen öküz ve balığa dair acâyip ve akıl almaz hikâyeler ya İsrâiliyattandır
veya (“bugün dünya kadınların üstünde duruyor”; “dünya,
futbol topunun veya paranın üstünde durmaktadır” sözleri gibi) mecâzî
temsil/benzetme çeşidindendir ya da bazı rivâyetçilerin şahsî yorumlarıdır.
Ancak (Said Nursî gibi) bazı dikkatsizler, bu uydurma rivâyeti hadis zannederek
Peygamber’e isnad etmişlerdir.73
71 c. 7, s. 131
72 Silsiletu’l-Ahâdîsi’z-Zaîfe, 294 nolu hadis
73 “İbn Abbas (r.a.) gibi zatlara isnâd edilen sahih bir rivâyet var ki, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu ve’sselâm’dan
sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Ferman etmiş: “El-Ardu ale’s-sevri ve’l-hût (Dünya,
öküz ve balığın üzerindedir)” Bir rivâyette, bir defa “ale’s-sevr” demiş, diğer defada “ale’l-hût” demiştir.
Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyattan alınma ve eskiden beri nakledilen hurâfevâri hikâyelere bu hadisi
tatbik etmişler. Husûsan Benî İsrâil âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-i sâbıkada sevr
ve hût hakkında gördükleri hikâyeleri hadise tatbik edip, hadisin mânâsını acip bir tarza çevirmişler.
Şimdilik bu sualinize dair gayet mücmel üç esas ve üç vecih söylenecek. (…) İşte, Sevr ve Hût nâmıyla iki
büyük melek, bir teşbih-i latîf-i kudsî ile ve mânidar bir işaretle, Sevr ve Hût nâmıyla tesmiye edilmişler.
Kudsî, ulvî lisân-ı Nübüvvetten umumun lisanına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâp etmiş, âdeta gayet
büyük bir öküz ve dehşetli bir balık sûretini almışlar. Üçüncü Esas: Nasıl ki Kur’an’ın müteşâbihâtı var;
gayet derin meseleleri, temsilâtla ve teşbihatla avâma ders veriyor. Öyle de, hadisin müteşâbihâtı var;
gayet derin hakikatleri me’nûs teşbihâtla ifade eder. (…) Hamele-i Arş ve Semâvât denilen melâikenin
birinin ismi “Nesir” ve diğerinin ismi “Sevr” olarak dört melâikeyi Cenâb-ı Hak Arş ve semâvâta, saltanat-ı
rubûbiyetine nezâret etmek için tâyin ettiği gibi, küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin
etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr” ve diğerinin ismi “Hût”tur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur
ki: Arz iki kısımdır: Biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren,
insanların medâr-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek,
• 46 •
Ahmed Kalkan
Müslüman olmayan milletlerin eski hikâyelerinin uzantısı şeklinde
halk arasında dolaşan bu dünyanın öküz veya balık üzerinde olduğu şeklindeki
asılsız söz ve görüşler İslâm ile uzaktan yakından ilgili değildir. Müslümanların
böyle boş laflara itibar etmemeleri gerekmektedir. Ve tabii hiç
kimse de bu sözleri ileri sürerek İslâm düşmanlığı yapmaya yeltenmemelidir.
Aksi halde körü körüne bir düşmanlıktan, zulmetmekten başka bir şey
yapmış olmaz. Böyle kişilere Âkif gibi “Suç başkasınındır da, niçin başkası
mahkûm?” diye sorma hakkı doğar... Şu âyet hakkında düşünelim: “Sen
dağlara baksan, hareketsiz olduklarını sanırsın. Hâlbuki onlar bulut gibi kayar
giderler. İşte sana her şeyi hesaplı ve sapasağlam yapan Allah’ın sanatı!
Şüphesiz O, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.” 74
Kalem
Kalem ve çoğulu aklâm kelimesi, Kur’an’da toplam 4 yerde geçer: 3/
Âl-i İmrân, 44; 31/Lokman, 27; 68/Kalem, 1; 96/Alak, 4. Kalem, söz ile yazı
arasındaki elçidir. Tıpkı hatip ile muhâtap arasında hitabı taşıyan elçi/peygamber
gibi, kalem de kelâmın elçisidir. İlk inen Alâk sûresi, 4-5’te olduğu
gibi, burada da Hz. Peygamber’in dikkati “kalem”e ve “yazı”ya çekilmektedir.
Bununla, sözlü kültürün mensûbu olan Peygamber’e, vahyi kayıt altına
aldırarak mü’minleri yazılı kültüre taşıma misyonu yüklenmektedir.
Hz. Peygamber’in vahyi yazdırması, bu mesajın gereğidir. Zaten, üzerine
yemin edilerek belirlilik takısıyla gelen kalem “vahyi yazan kalem”, “ve mâ
yesturûn = yazdıkları” ise “vahiy”dir. Bu mukataa harfleriyle başlayan sûrelerin
ortak vasfının, vahye atıf olduğu yorumu da uygundur.75
Zemahşeri şöyle der: “Yüce Allah, kalemin şanının yüceliğini göstermek
için kaleme yemin etti. Çünkü onun yaratılıp düzlenmesinde büyük bir hikhem
kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev’ine bir cihet-i münasebetleri
bulunmak lâzımdır. Belki, ve’l-ılmu ındallah, o iki meleğin âlem-i melekût ve âlem-i misalde sevr ve hût
sûretinde temessülleri var. İşte bu münasebete ve o nezârete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi
mahlûkatına îmâen, lisân-ı mu’cizu’l-beyan-ı Nebevî, “el-ardu ale’s-sevri ve’l-hût” demiş, gayet derin ve
geniş, bir sayfa kadar meseleleri hâvî olan bir hakikati gayet güzel ve kısa bir tek cümleyle ifade etmiş…”
[Said Nursi, Lem’alar, (On dördüncü Lem’a, Birinci Makam) s. 92-93 (86); Risâle-i Nur Külliyatı, Nesil
Yay., c. 1, s. 629-630]. Said Nursî, bu rivayet için de herhangi bir kaynak vermemiştir. "Sahih bir rivayet"
diyerek Hz. Peygamber (s.a.v.)’e isnat ettiği bu sözler hangi hadis kitabındandır? Hangi hadis âlimi sahih
görmektedir?
74 27/Neml, 88
75 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayınları, s. 1156
• 47 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
mete işaret vardır. Ve çünkü onda anlatılamayacak kadar çok fayda ve yararlar
vardır.”76
İmam Râzi de şöyle der: “Vel-Kalem” hakkında iki görüş vardır. Birisi
budur ki, yemin edilen kalem, gerek gökte bulunanın, gerek yerde bulunanın
yazdığı kalemin hepsini içine alan cins ismidir. Yüce Allah mantığı
ihsan etmekle “İnsanı yarattı, ona beyanı öğretti.” 77 diye minnet buyurduğu
gibi “Rabb’in en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle öğretti. İnsana
bilmediğini öğretti”78 diye kalem ile yazmayı ihsan etmesiyle de minnet buyurmuştur.
Bununla faydalanmanın izah ve yorumu şudur: Kalem üçüncü
şahsı ikinci şahıs yerine koyar. Bu sebeple insan dil ile yakınına anlatabildiği
istek ve maksadını kalem ile uzağa da anlatabilir. İkincisi, üzerine yemin
edilen kalem “Allah’ın ilk yarattığı kalemdir.”79 diye hadis rivâyetinde bildirilen
daha evvel sözü edilen kalemdir. Yüce Allah bunu evvelâ yaratmış, sonra
da onu kıyâmete kadar olacakları yazdırmış, saat gelene kadar olacağı,
bütün ecelleri, amelleri yazar.
Yine Râzi der ki: İnsanlardan bazıları da şu zan ve iddiada bulunmuştur:
“Burada adı geçen kalem, akıldır. Kâdı Beydâvî de bunları şöyle özetler:
“Vel-Kalem”, Levh’i yazan veya kendisiyle yazılandır. Ona yemin edildi.
Çünkü faydaları çoktur.”80 Celâleyn Tefsiri’nde de şöyle denir: “Kalem,
bütün olanların Levh-i Mahfuz’da yazıldığı şeydir.”81 Bunu, kalem cinsinin
tanıtımı olarak anlamak mümkün ise de, Süyuti’nin maksadı, bunun daha
önce sözü edilen, bilinen kalem olmasıdır.
Bu “Ve’l-kalem”de kalem, metnin ibaresiyle “İlâhî kalem” mânâsına;
işaret yoluyla da “insan kalemi” mânâsına gelmektedir. Buna cins isim diyenlerin
maksadı da Râzî’nin uyarısına göre, gerek hakikat gerek mecaz
“Kendisine kalem denilen şey” mânâsına bu ikisinden daha geneldir.
76 Zemahşeri, Keşşaf, IV/141
77 55/Rahmân, 3-4
78 96/Alâk, 3-5
79 Keşfu’l-Hafâ, I/309
80 Kadı Beydavi Tefsiri, III/537
81 Celâleddin Mahalli ve Celâleddin Suyuti, Tefsiru’l-Celâleyn, II/230
• 48 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın İlk Yarattığı Şey Kalem midir?
“Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.”82 Bu hadis rivâyeti, tasavvufî eserlerde
genellikle “nûr-ı Muhammedî” konusu ile ilgili olarak geçmekle beraber
yaratılış konusu hakkında zikredilmiştir.83 Ebû Dâvud ve Tirmizî’nin Ubâde
bin Sâmit’ten rivâyet ettiği hadisi, ayrıca Tirmizî bu tarikle hasen-garib
olduğunu söylemiştir.84 Ayrıca hadisi Ahmed bin Hanbel, Hâkim ve Beyhakî
de rivâyet etmişlerdir.85 Bundan başka Suyûtî, rivâyetin Ebû Hureyre’den
gelen tarîkine yer vermekte, ancak burada rivâyete münker ve bâtıl
denildiğine dikkat çekmektedir.86 Goldziher bu hadisin sudûr nazariyesi ile
irtibâtının bulunduğunu söyler.87
Netice olarak bu konudaki hadisler zayıftır, Kur’an’da kalemin mâhiyetiyle
ilgili ayrıntılı bilgi olmadığı için konu ayrıca gayb sahasına girmektedir.
88
Yazma
“Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” (68/Kalem, 1)
Yazı: İsteklerimizi anlatmak için kullandığımız sözlerin, birtakım şekiller
halinde gösterilmesidir. İnsanların birbirleriyle iletişim kurmak için
kullandıkları, dil denen sistemin belli işaretlerle belirleyen ikinci bir sisteme
yazı diyoruz. Yazı, sözün resimleşmiş (şekillenmiş, simgelenmiş) biçimidir.
Yazı, alfabe denen ve seslerin yerini tutan işaretlerden oluşur. Yazı,
zihnimizde oluşan sözlerin kâğıt üzerine dökülmüş şeklidir.
Yazının insanlık tarihindeki önemi hayli büyüktür. Peygamberlerin bir
kısmına Kitap verilmiş, bir kısmı da önceki Peygamber’e gönderilen kitapla
82 Keşfu’l-Hafâ, I/309
83 Bk. A. Avni Konuk, Füsûsu’l Hikem Tercüme ve Şerhi, I/31, 109, 269; İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiye, s. 68,
244
84 Ebû Dâvud, Süne 16, hadis no: 4700; Tirmizî, Kader 17, hadis no: 2155
85 Müsned, V/317; Hâkim, el-Müstedrek, II/498; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, X/204. Ayrıca yaratılış ve
kalemle ilgi rivâyetler için bk. Taberî, Tarih, I/34-44; İbnu’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, I/16-20
86 Bk. Suyûtî, el-Leâlî, I/130-131; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I/309
87 Goldziher, Neuplatonische und gnostische Elemente im Hadit, s. 111. Ayrıca bk. Abdurrahman Bedevî,
et-Turâsu’l-Yunânî fi’l-Hadârati’l-İslâmiyye, s. 221-222 (Nakleden İdlîbî, Menhecu Nakdi’l-Metn, s. 65
88 Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay., s. 100-101
• 49 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
hükmetmiştir. Kitaplarda yazı vardır. Ve genel kabule göre ilk peygamber
Hz. Âdem’e de küçük kitap (suhuf) verilmiştir.
Yazma: Harfleri, heceleri veya fikir anlatan işaretleri yan yana getirip
istenilen şeyi anlatan şekiller ortaya koymaktır. Söz uçar, yazı kalır. Bir atasözünde:
“Âlim unutmuş, kalem unutmamış” denir. Yazıyı boşluğa dağılan
sözlerden üstün kılan unsurlardan biri, insanı geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki
bütün kitapların ve defterlerin yakılması halinde birçok şeye yeniden
başlamak gerekecektir. Dolayısıyla yazı, geçmişten büyük hazineler
devralmamızı ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar. Güzel yazmak için;
iyi düşünmekle beraber, anlatım açık, cümleler kısa, kelimeler yerli yerinde,
cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, istenen konunun düşünceleri kafada
iyice yoğrulmuş, gereksiz kelime tekrarlarından arınmış olmalıdır.
Alfabe; Yazının Temel İşaretleri
Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya yarayan işaret sistemine “yazı”
denir. Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir. Dilde kullanılan sesleri gösteren işaretlere
de “harf ” adı verilir. Bir dildeki harflerin belli bir sıraya göre dizilmesine
ise “alfabe” denilir.
Alfabelerin Ana Özelliği: Her kavim ve ulus, inandığı kutsal kitabın
yazıldığı alfabeyi kullanmaktadır. Tarihte de böyle olmuştur. Dünyada hiçbir
kavim ve ulus yoktur ki, din değiştirmeden alfabe değiştirmiş olsun. Alfabe
değişikliği, toplumun tümüyle değişmesini ve tarihiyle bağlarını toptan
koparmasını gerektireceğinden dolayı komünist ülkeler, ihtilal yapanlar
(ve Rusya, komünizm rejimine geçince) bile alfabe değiştirme cesaret ve
cür’etini göstermemişler, böyle bir girişimi köklerine, tarih ve kültürlerine
bir ihânet olarak kabul etmişlerdir.
Çin alfabesi beş bin karakterden, daha doğrusu resim-kelimeden oluşmaktadır.
I. Dünya Savaşı sırasında James Yen adında bir Çinli, bu alfabeyi
sadeleştirerek bin karaktere indirdiği bir alfabe ile okuma yazma öğretmede
devrim sayılacak gelişmeye öncülük etti. Hâlâ Çinliler, binlerce harfden
oluşan alfabe kullanmaktadır.
• 50 •
Ahmed Kalkan
Japonya’nınbazı kabilelerinde de, bin harften fazla harfi olan alfabe
kullanıldığı halde, bu yazılarını değiştirmeyi akıllarının uçlarından bile
geçirmemektedirler. Kutsal kitaplarının yazılı bulunduğu bu alfabeyi terk
etmeyi, önce dinlerine ve kültürlerine bir ihânet olarak görmekte, bu alfabeleriyle
teknik gelişmelerde Batıdan hiç de geri kalınmayacağını da ispat
etmektedirler.
Türklerin Tarihten Beri Kullandığı Alfabeler: Türkler de tarihlerinde
birkaç din değiştirmişler, yeni bir dini kabulleriyle beraber, o dinin yazılı
metinlerinin veya kutsal kitabının yazısını/alfabesini de kabul etmişlerdir.
Bu alfabeler şunlardır: Göktürkçe, Uygurca, İslâm alfabesi, Latin alfabesi.
Türkler, İslâmiyet’i seçmeleriyle birlikte kabul ederek kültür birikimlerini
o yazıyla eserlere geçirdikleri alfabeyi (elifbâyı) 900 yıl kadar benimseyip
kullanmışlardır. Bu yazıya, bazıları yanlış olarak “Arap yazısı” demektedir.
Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in sadece o yazıyla doğru olarak yazılabildiğinden
ve bütün Müslümanların ortak yazısı olduğundan, bu yazı çeşidine Kur’an
yazısı veya İslâm alfabesi denilmesi daha doğru olur. Türkler bu yazıyı öylesine
benimseyip kabullenmişlerdi ki, bu yazıya Osmanlıca denmeye başlanmış,
değişik stiller (hat, yazı çeşitleri) katarak, yazıyı daha da zenginleştirmişler,
nâdîde hat ve hattatları kültür dünyasına kazandırmışlardı.
Türkleri, İslâm kültüründen ve Kur’an’dan koparmak isteyen düşmanları,
bunun yazı değişikliğiyle en kolay bir şekilde gerçekleşeceğini biliyorlardı.
Bundan dolayı, Osmanlı Devletine akıl vererek Türklerin diğer kurum
ve hayat tartında olduğu gibi, yazıda da Batıyı taklit etmesini tavsiye ve
telkin ediyorlardı. Defalarca yetkililer tarafından reddedilmesine rağmen,
sık sık Osmanlı devleti ve halkının yüzlerce senedir kullandığı alfabeyi atıp
Batının yazısını kabul etmesini teklif etmişlerdi. Komünizm ihtilaliyle bile
kendi yazısını değiştirmeyen Rusya, 1870 yıllarından itibaren defalarca elçiler
göndererek Türkler için yeni Batı alfabe taslakları sunmuşlardır. Fakat
eski hayat tarzındaki bunca değişikliğe ve Batının nice bâtılına kapılarını
açmakta tereddüt etmeyen son dönem Osmanlı yönetimi, yazısını/alfabesini
değiştirecek kadar bir teslimiyete düşmemiş, bu teklifleri hep reddedebilmiştir.
• 51 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Latin Alfabesinin Kabulü
Harf devriminden bu yana Türkçe konuşup yazan her insan, Atatürk
devrimlerini benimsemeyen Müslümanlar dâhil, herkes (ilk zamanlar devlet
zoruyla, sonraları artık çaresiz normal karşılayarak) Latin alfabesini
kullanmaya ve giderek benimsemeye başlamıştır. Bu alfabeye bazıları Türk
alfabesi demektedir. Bu, tümüyle yanlıştır. Çünkü ne eski Türkler böyle bir
alfabe kullanmışlar, ne de bu alfabenin Türk ve Müslümanlarla bir ilgisi olmuştur.
Bu yazı çeşidi Batılı ülkelerin kullanageldikleri bir alfabedir. Latin
alfabesi, Batıyı her alanda taklit eden, eskiyle ve özellikle İslâm’la bağları
kökünden koparmak için devrimler yapan yeni Türkiye Cumhuriyeti rejimince
1 Kasım 1928 tarihinde ve 1353 sayılı kanunla kabul ve tesbit edilmiştir.
Bu kanuna göre Türk alfabesi olarak kabul edilen Latin alfabesinin
Türkçe uygulamasında 29 harf vardır. Bu yazı sisteminde her ses için ayrı
bir harf ve her harf için de yalnız bir ses ilkesi göz önünde tutulmuştur.
Başka bir medeniyetin alfabesinin kabulü, o uygarlığa teslimiyetin bir
sembolü kabul edilebilir; teslimiyetin ve onda erimenin bir göstergesi. Alfabe
ve medeniyet değişikliği, tüm tarihin, kültürün, çağdaş insanı eskiye ve
İslâm’a bağlayan nice köprülerin yıkılması anlamına gelir. Gece âlim yatanlar,
gündüz câhil kalkmıştır. Okuma-yazma bilenler, sabah kalktıklarında
okur-yazarlıklarını kaybetmişler, yüz binlerce ciltten oluşan kütüphanelerdeki
Osmanlıca ve Arapça eserler, yazı değişikliğinden dolayı kimsenin anlamadığı
yabancı dil eseri gibi tozlu raflarda işlevsiz kalakalmıştır. Atatürk
devriminin zorlaması sâyesinde köküyle bağlarını temelden ve tümden koparan
halk, kültür mirasını tümüyle reddetmek mecburiyetinde kalmıştır.
Evet, dünyada din değiştirmeksizin alfabe değiştiren tek kavim olarak
Türkler gösterilmektedir. Harf devrimi ve diğer devrimlerle birlikte,
ortak bir medeniyeti paylaştıkları tüm kavimlerden laiklik ve kurumlardaki
kıyafet gibi birçok konuda farklı bir yol izlenmiştir. Tüm Arap ülkeleriyle
birlikte, İranlılar, Hintliler, Afganlılar, Pakistanlılar, Malezya, Endonezya
gibi ülkelerdeki Müslümanlardan, tüm Müslüman Afrikalılardan, onların
medeniyetlerinden kesin çizgilerle farklılaşılmış; eski bağ ve ilişkilerin terk
edilmesine, bir de yazı değişikliği gibi aşılması mümkün olmayan duvarlar
örülmüştür. Ülkemiz, bunun yanında, Batılılar tarafından da sürekli dışlanmış,
onların bu ülkeden şikâyetleri de bir türlü bitmek bilmemiştir.
• 52 •
Ahmed Kalkan
Bu yazı değiştirmede gerekçe bellidir: Batı uygarlığına girmek, eskiyle
bağları koparmak ve eski harflerin zorluğu, yeni harflerin kolaylığı. Yazıyı
değiştirmekle, Batının teknik ve bilimsel gelişmelerine ne kadar ayak uydurduğumuz
her zaman tartışılmış, ama Müslümanlarla, İslâmî eserlerle
ve Kur’an’la bağımızın kolayca koptuğunu herkes rahatlıkla görebilir. Eski
harflerin zorluğu ve yeni harflerin öğrenilmesinin kolaylığı ise tam bir yutturmaca
ve aldatmacadan başka bir şey değildir.
Latin alfabesini kullanan ülkelerle yazı birliği oluşturup onların gelişmelerinden
yararlanmak iddiasının gerçekliği ise çok götürmektedir. Öncelikle
belirtelim ki, Batıdan alındığı halde, bu alfabe, Batının kullandıklarıyla
bile tam uyum sağlamaktadır. A, e, ı, i gibi birçok harf Batıda değişik
şekilde okunup seslendirilmektedir. Batıda kullanılan birçok harf, kullandığımız
bu alfabede yer almamaktadır: Q (q), W (w), X (x) gibi. Yine, iki,
hatta üç sesli harfin veya bir sesli bir sessiz harfin yan yana gelip değişik bir
ses meydana getirmesinin Türk alfabesinde bulunmayışı gibi problemler
söz konusudur. Ayrıca, kullandığımız bu alfabedeki birçok harfi, Batılı hiç
tanımamaktadır: Ç, ğ, ö, ş, ü gibi. Latin harflerinin Batıdaki kullanımında
bu harflerin bilinmemesinden dolayı, bilgisayarlarda, özellikle internet
üzerinden iletişimlerde bu harflerin yazımı büyük çapta problem olmaktadır.
Batılılar nice harfi de bizdekinden çok değişik telaffuz etmektedir. Renault
yazıp reno okumaktalar. Bizim Cek diye yazıp okuduğumuz ismi, onlar
Jack diye yazmaktalar. Bu tür örnekleri çoğaltmak kolay. Söz gelimi bir
Arap, eğer ille Latin alfabesiyle yazacaksa veya bir Batılı bir kelimeyi yazıya
geçirecekse, Türklerin yazıya geçirdiğinden çok farklı olacaktır bu. Meselâ
şeyh kelimesi shaıkh şeklinde yazılmakta, ama şeyh diye okunmakta…
Devlet zoruyla da olsa, rejimin politikası gereği, okuma-yazma oranı
Türkiye’de % 90’ların üzerine çıkmış olabilir, ama halkın kültür seviyesi
acaba nasıldır? Okuma-yazma bilenlerin kaçta kaçı acaba hayatta gazeteden
başka bir eseri hiç okumamış, mektup yazmada bile zorlanıp dilekçelerini
hep arzuhalcilere yazdırmaktadır? Bu anketi kim yapacaktır? Çinliler
ve Japonlar, alfabe değiştirmedikleri (alfabeleri gerçekten çok zor ve çok
fazla harfli olduğu) halde, niye Türkiye’den daha geri değiller? Türkiye, alfabesini
değiştirdiği halde, niye yeterli kalkınma yapıp ilerleyemedi? Halkın
kültür seviyesinde niye ciddi gelişmeler olmadı; geçim ve seçimden başka
bir şey konuşmayan ve anlamayan duruma düştü?
• 53 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Kullandığımız Latin alfabesi, Türkçe kelimeleri doğru olarak, eksiksiz
biçimde karşılayamamakta ve iddia edildiğinin aksine eski harflerden daha
kolay belletilememektedir. Bunlardan daha acısı, Kur’an, bu harflerle okunamamakta
ve yazılamakta, dilimize Arapça ve Farsça’dan girmiş binlerce
kelime yanlış yazılmakta, yanlış okunmakta, dilimiz de küçük düşürülmektedir.
Kur’an yazısında, dolayısıyla 900 senedir kütüphanelerimizi dolduran
eserlerde bulunan harfler, tam olarak Türkçeye yeni harflerle aynen yazılıp
aktarılamamaktadır. Çünkü eski alfabemizde bulunan nice harfin tam
karşılığı yeni alfabede bulunamamaktadır: Se, ha, hı, zel, dat, ayın, kaf, lâm,
vav; eski alfabemizdeki bu harfler, yeni yazıda tam karşılıkları olmayan
harflerdir. Ayrıca birçok eski harfin karşılığı tam olarak tesbit edilemekte,
eski alfabedeki birkaç harf, aralırnad okunuş farkları olduğu halde, yeni
alfabede tek harfle gösterilmekte, telaffuz ve anlam karışıklığına götürmektedir.
Örnek verecek olursak:
Elif ve ayın harfleri a harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Te ve tı harfleri, t harfiyle harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Se, sin ve sat harfleri, s harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Ha, hı ve he harfleri, h harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Dal ve dat harfleri, d harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Zel, ze, zı ve dat harfleri, z harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Kaf ve kef harfleri, k harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
• 54 •
Ahmed Kalkan
Ayrıca, eski alfabede kef harfinin dikey çizgisine sağa doğru iki tane
eğik çizgi eklenerek veya kef harfinin içine üç nokta konularak gösterilen
nazal n (yani genizden gelen n sesi hiçbir harfle artık yazılamamakta, vav
sesinin kalın ve yuvarlaklığı “v” sesiyle verilememekte, he harfinin göbekten
geliyormuşçasına değişik fonetik özelliği “h” harfiyle tümden kaybolmakta,
ha, hı ve ayın harflerinin boğazdan çıkan değişik telaffuzları yeni
alfabe sâyesinde tarihe karışmaktadır. Yine, uzatma işaretlerinin aynı zamanda
inceltme işareti olarak da kabul edilmesiyle, önceki harfin uzun mu,
yoksa ince mi okunacağının karıştığı ve bilgisayarlardaki zorluk da eklenerek
artık bu işaretin tümden kaldırılması, Arapça ve Farsça’dan dilimize
girmiş yüzlerce kelimenin hecelerinin uzun okunamayışı ile telaffuzun ve
şivenin bozulması gibi problemler eklenebilir. Türkçe’deki ince ve kalın “e”-
leri de bu alfabe ile ayırt etmek mümkün olmamaktadır.
Kur’an, Latin alfabesiyle doğru bir şekilde yazılıp okunamadığı gibi,
Kur’an terimleri, dinî tabir ve kavramlar da doğru bir şekilde okunmak,
kökü bilinmez, anlaşılmaz hale gelip kolayca unutulması veya anlamlarının
yozlaştırılması sağlanıyordu. Eski yazı denildiği halde, Kitab’ımızın yazısı
olduğu için eskimeyen ve eskimeyecek olan bu yazımuz, sağdan sola doğru
yazıldığından, gözün yapısına uygunluk arzediyor, gözü bozmuyordu.
Onun için, eski Türklerde ve hâlâ İslâmî alfabeyi kullanan kavimlerde gözlük
takana (veya lens kullanmak zorunda kalana) fazla rastlanmamaktadır.
Ayrıca, şimdiki harflerin şekillerinin sert ve donukluğuna, bu harflerle
sanat ve üstün beceri gösterilememesine karşılık; Kur’an harflerinin güzel
yazılması, hârikulâde tablolar ve sanat eserleri meydana getiriyor, hattatların
ve kâtiplerin kabiliyeti güzel bir estetik oluşturuyor, okuyanları ve hatta
sadece harflere bakanları tabii zevke gark ediyor ve sanat gösterisine dönüşüyordu.
Var mısınız, günlük işlerimizde kendi yazımızı kullanalım, en azından
kendi aramızda hilâl/kamerî takvimini kullanalım, kendi medeniyetimize
uygun kıyafetleri kuşanalım! Gücümüz yettiğince ve kendi çapımızca devrimleri
devirelim…
• 55 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın
Yeminleri (Aksâmu’l-Kur’an)
Bu sûre, nüzul sırasına göre Allah’ın yeminle başladığı ilk sûredir.
Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûre yeminle başlar. Allah Teâlâ, 8 yerde kendi zâtına
yemin ederken, iki yerde Kur’an’a, 53 yerde de yarattığı bazı şeylere yemin
eder.89 Bu yemin edilen şeylere bir göz attığımızda hemen şu ortak özellikler
göze çarpar: Bunlar, herkes tarafından tartışmasız bilinen şeylerdir. Bu
denli bilinmesine ve bu kadar önemli olmasına rağmen insanlar bunları çoğunlukla
kanıksamış, doğru yolu bulmakta bize yardımcı olacak birer âyet
oldukları unutulmuştur. Cenâb-ı Allah, bu şekilde, Araplarca gelişigüzel
kullanılan yeminleri, hidâyet unsurunu ön plana çıkararak hem âyetlerin
anlatım özelliğini arttırmış ve hem de “akletmesini” istediği insanların bu
yaratılan şeyler üzerine dikkatini çekmiş oluyordu.
Allah’ın yemin ettikleri boş şeyler değildir. O yemin edilen şey, daha
sonra belirtilenler için şâhittir. Allah, mahlûkattan bir şeye yemin ettiğinde
o şeyin büyüklüğü, kemâli ve hayret vericiliği dolayısıyla değil; söz konusu
meseleyi isbatlamak için yemin edilen şeyin delil olarak ileri sürüldüğünü
anlamaktayız. Her yemin, kendisinden sonraki konuya delil getirmek içindir.
90
“Fecre andolsun. On geceye andolsun. Çifte de teke de andolsun. Gelip
geçmekte olan geceye andolsun. Bunların her biri akıl sahibi için birer yemine
değmez mi?91 “Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim ki. Bunun ne
büyük bir kasem/yemin olduğunu bilir misin?”92 Âyetlerde Allah’ın belirttiği
gibi, yeminler boş yere yapılmadığı gibi, yemin edilenlerin de dikkat çekici
şeyler olduğu bizzat Allah tarafından belirtilir. “Kur’ân-ı Kerim’de kendisine
kasem edilen eşya üzerinde düşünülecek olursa, bunların, kendilerine
kasem edilmemiş olsaydı bile, te’kid edilmesi gereken ve hadd-i zâtında
89 Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Kasemleri/Yeminleri:
a. Kendi İsmine/Kendi Zâtına (8 Yerde): 4/Nisâ, 65, 10/Yûnus, 53; 15/Hicr, 92; 19/Meryem, 68; 34/Sebe’, 3; 51/
Zâriyât, 23; 64/Teğâbün, 7; 70/Meâric, 40
b. Kur’an’a: 36/Yâsin, 2; 43/Zuhruf, 2
c. Yarattıklarına (53 Yerde): 37/Sâffât, 1, 2, 3; 51/Zâriyât, 1, 2, 3, 4; 52/Tûr, 1, 2, 3, 4, 5, 6; 53/Necm, 1; 77/
Mürselât, 1, 2, 3, 4, 5; 79/Nâziât, 1, 2, 3, 4, 5; 85/Burûc, 1, 2, 3; 86/Târık, 1; 89/Fecr, 1, 2, 3, 4; 91/Şems, 1,
2, 3, 4, 5, 6, 7; 91/Leyl, 1, 2, 3; 93/Duhâ, 1, 2; 95/Tîn, 1, 2, 3; 100/Âdiyât, 1, 2, 3, 4, 5; 103/Asr, 1.
90 Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. VII, s. 22
91 89/Fecr, 1-5
92 56/Vâkıa, 75-76
• 56 •
Ahmed Kalkan
takviye ve isbat edecek nitelikte bulunan şeyler olduğu görülür. “Yeminler
ve ardından yeminlere bir cevabın gelmesi, ilk dönem Kur’an sûrelerinin
bir özelliğidir. Kur’an; muhâtaplarına, hiç de yadırgamayacakları, onların
yaygın olarak kullandıkları bir üslûp ile hitap ediyor. Doğadaki somut olgular
üzerine yapılan yeminler, uyumlu kafiyelerle birlikte, âyetlere hârikulâde
bir güzellik veriyor. Yemin ile, vâkıalardaki hikmet ve gerçeklerin
doğru olarak görülmesi sağlanıyor. Onlar hakkındaki yanlış değerlendirmeler
gideriliyor. Böylece yemin edilen vâkıalardaki hikmet ve gerçeklerin
tanıklığında, yemin cevabındaki gerçekler ve hizmetler ortaya konuyor.
Başka deyişle, yemindeki vâkıalar gerçek olduğu gibi, cevaptaki vâkıalar da
gerçektir, hikmetlerle doludur.”93
Yeminlerle başlayan sûrelere baktığımızda yemin edilen şeyler ile daha
sonra gelen konu arasında nâzik bir uyumun olduğu göze çarpmaktadır.
“Kıyâmet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse yemin ederim ki; İnsan,
kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar, öyle mi?
Evet, Bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz
yeter. Fakat insan, önündekini (kıyâmeti) yalanlamak, boyuna kötülük etmek
ister de, ‘Kıyâmet günü ne zamanmış?’ diye sorar.”94 Görüldüğü gibi sûre başında
kıyâmete yemin edilmiştir. Yeminin devamında gelen konu, kıyâmetin
gerçekliği üzerine olmaktadır.
Allah, câhiliyye döneminin yozlaşmış bir anlatım şekli olan yeminleri,
hidâyet içeriğine sahip bir şekle sokarak Kur’an’ın anlatım üslûbunu güzelleştirmiş
ve anlatımını kuvvetlendirmiştir. Ayrıca, câhiliyye Arabının gelişigüzel
kullandığı yeminler daha sonraları bir düzene sokularak toplumu
kaynaştıran bir öge haline getirilmiştir.95
Kur’an Allah’ın yeminlerini kasem kökünden bir fiile veya yemin edatı
olan bazı harflerle vermektedir. Bir kabule göre, bazı sûrelerin başlarında
yer alan tüm harfler ve harf grupları kasem, yani yemin ifade eder. Bu harflere
yemin 28 sûrededir. Bunların tümü, sûrelerin başlangıcında yer alır
(Sâd, Nûn, Hâ mîm, Elif lâm mîm, Kaf hâ yâ ayn sâd gibi).
93 M. Yaşar Soyalan, Leyl Sûresi, Kalem Dergisi, sayı 6, Ankara, 1988
94 75/Kıyâme, 1-5
95 Cengiz Duman, Haksöz, sayı ı 44, Kasım 94
• 57 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Allah’ın yeminleri, yaradılışı ve oluş mûcizesini seyredip de bundan bir
şey çıkaramayan ve oluşun arkasındaki büyük şuuru göremeyen insanı bir
şok etkisiyle, daha iyi bakmaya itmek için kullanılıyor. Burada söz konusu
olan, bir tür, delilin, bizzat kendini ortaya sürmesi ve delile delil arama şaşkınlığının
kınanmasıdır.
Tefsîr Usûlü ilminde münâkaşalara yol açan hususlardan biri de yeminlerdir.
Kur’ân-ı Kerim’de birçok yemin vardır. Bunların bazısında Allah
Teâlâ, bazen kendi yüce ismine yemin etmekte, bazen peygamberlere ve
peygamberlerin zuhûr ettiklere yerlere, Kur’an’a, meleklere, kıyâmet gününe,
bazen de kâinatta ve tabiatta bulunan önemli varlıklara (semâ, şems,
kamer, necm, leyl, asr... gibi şeylere) yemin etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’deki yeminleri aşağıdaki
çeşitli sebeplerde aramak lâzımdır:
1- İslâmiyet’ten evvelki Arapların sosyal hayatında yeminin rolü büyüktür.
Kur’ân-ı Kerim ise, Arapların öteden beri alıştıkları üslûbu muhâfaza
etmiş, bu arada yemini de alıkoymuştur.
2- Allah Teâlâ inzâl ettiği âyetlerini ve delillerini, bu türlü yeminlerle
te’yid etmiştir. Yemin gibi değişik edebî sanatlar kullanarak İlâhî hakikatleri
te’kid ve te’yid etmiştir.
3- Yemin her zaman bir şeyi te’yid etmek için değil; bazen de kendisi
için yemin edilen şeyin kıymet ve önemine işaret etmek ve kadrini yüceltmek
için ve dinleyenlerin o şeye karşı dikkatlerini çekmek için kullanılır.
Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûrenin başında kasem/yemin bulunmakta ve
okuyucuların nazarı dikkatini daha başlangıçta çekmektedir. Bir sûre meleklere
(vessâffâti), iki sûre feleğe/gök cisimlerine (ve’l-burûci, ve’t-târikı),
sûre feleğin levâzımına (ve’n-necmi, ve’l-fecri, ve’ş-şemsi, ve’l-leyli, ve’dduhâ,
ve’l-asri), iki sûre havaya (ve’z-zâriyâti, ve’l-mürselâti), bir sûre toprağa
(ve’t-tûri), bir sûre nebâta (ve’t-tîni), bir sûre hayvân-ı nâtıka (ve’n-nâziâti),
bir sûre hayvana (ve’l-âdiyâti) aittir.
• 58 •
Ahmed Kalkan
Allah, Kur’an’da 8 yerde kendi ismiyle/kendi zâtına yemin eder.96 Bundan
başka halkın bilmesi icap eden imanın esasları için de yemin kullanılmaktadır.
97 Hz. Peygamber’e üç âyette yemin etmesi emir buyurulmuştur.98
Kasem/yemin bahsinde önemli olan bir nokta da şudur: Kasem fiiline
“lâ” nefy harfinin gelmesidir. Bu çeşit yemin, eski Arap yeminlerinde de
vardı. Kasem fiiline ilâve edilen bu harfle söz takviye, i’zâm ve te’kid edilmiş
olur. Bu şekilde ilâve, müfessirler tarafından şöyle izah edilmiştir:
1- Kelâmın âhengini tezyîn için ziyâde kılınan ve nefy mânâsı kast edilmeyen
ziyâde bir “lâ”dır.
2- Bunun aslı te’kid lâmı, yani ibtidâiye lâmıdır. Vakf halinde olduğu
gibi, fethası işba’ edilmiştir. Buna göre kelime “lâ uksimu” değil; “le uksimu”
dur.
3- Bu harf nefy içindir. “lâ vallahi” denildiği gibi, aslı üzere nâfiyedir.
Son görüşe göre bu harfe şu mânâlar verilmektedir:
İş, öyle onların zannettikleri gibi, değil, yemin ederim...
Artık başka söze lüzum yok, yemin ederim...
Şu söyleyeceğim söz o kadar mühim ve büyüktür ki, bunun büyüklüğünü
tanıtmak için kasem etmek bile onu hakkıyla büyültemez...
96 4/Nisâ, 65, 10/Yûnus, 53; 15/Hicr, 92; 19/Meryem, 68; 34/Sebe’, 351/Zâriyât, 23; 64/Teğâbün, 7; 70/
Meâric, 40.
97
a. Tevhid için: “Saf saf dizilenler, şeytanı kovanlar, zikri (Kitabı) okuyanlar ile yemin ederim ki, muhakkak
ilâhınız birdir.” (37/Sâffât, 1-4)
b. Kur’an’ın hak olduğuna dair yeminler: “Hayır! Ben yıldızların mevkileri ile yemin ederim -ki, bilseniz,
büyük bir yemindir-. (Kitab) Hakikatte Kur’ân-ı Kerim’dir.” (56/Vâkıa, 75-77), “Hâ Mîm. Apaçık Kitap ile
yemin ediyorum, Biz onu Arapça Kur’an yaptık.” (43/Zuhruf, 1-3)
c. Peygamberlerin hak olduğuna dair yemin: “Yâ Sîn. O hikmet dolu Kur’an’a yemin ederim ki, sen hiç
şüphesiz rasullerdensin. Dosdoğru bir yol üzeresin.” (36/Yâsin, 1-4)
d. Cezâ, va’d ve vaîd için vâki olan yeminler: “Savurup kaldıran rüzgârla yemin ediyorum... Rabbının azâbı
muhakkak vâki olacaktır.” (51/Zâriyât, 1-5); “Andolsun Tûra, neşredilmiş kâğıtlar içinde yazılı Kitaba...
ki Rabbinin azâbı hiç şüphesiz vâki olacaktır.” (52/Tûr, 1-8)
98 1- “Kâfir olanlar, dirilmeyeceklerini iddiâ ederler. Onlara de ki: ‘Evet Rabbimle yemin ediyorum,
diriltileceksiniz.” (64/Teğâbün, 7)
2- “Kâfir olanlar, ‘o saat (Kıyâmet günü) bize gelmeyecek’ dediler. (Onlara) de ki: ‘Hayır, gaybı bilen Rabbim hakkı
için o, size mutlaka gelecektir.” (34/Sebe’, 3)
3- “Onlar sana: ‘Doğru mu?’ diye soracaklar. De ki: ‘Rabbim ile yemin ediyorum, o doğrudur.” (10/Yûnus, 53)
• 59 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İş o kadar açıktır ki, yemin bile etmiyorum...
Bunu kasemden evvel muhâtabın zihnini tahliye mânâsı ile de izah
edebiliriz ki, şimdi zihninden bütün muhâlif fikirleri sil, söylenecek ve dinlenecek
başka bir şey yok, ancak söyleyeceğim şu hakikat vardır. Kasem
ederim ki...99
Yemin, bir şeyi insanın içinde takviye eden meşhur pekiştiricilerdendir.
Kur’ân-ı Kerim, bütün insanlar için inmiştir. İnsanlar onun karşısında
birbirine aykırı tavırlar almışlardır. Onlardan kimi şüpheci, kimi inkârcı,
kimi de çetin ve yaman bir hasımdır. Allah’ın kelâmındaki kasem/yemin,
şüpheleri giderir, onları boşa çıkarır. Hüccet/delil getirir, haberleri kuvvetlendirir,
hükmü en mükemmel biçimde anlatır.
Allah’tan başkası adına yemin etmek yasaklandığı halde (bkz. Müslim,
Eymân 1-4) Allah’ın mahlûkatına yemin etmesi şöyle açıklanmaktadır: Bu,
bir bakıma Allah’ın kendi adına yemin etmesidir. Zira yaratılmış her şey
O’nun zâtına delâlet eder. Bazı âlimler de yemin edilen şeylerin başında
“Rab” kelimesinin mahzuf bulunduğunu, meselâ “semâya andolsun” ifâdesinden,
maksadın “semânın Rabbine andolsun” demek olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Allah dilediğine yemin eder. Kulların Allah’tan başkasına yemini ise,
şirkten bir çeşittir. Ömer bin Hattâb (r.a.)’dan rivâyete göre, Rasûlullah
(s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan başkasına yemin eden kimse, muhakkak
şirk koşmuş veya kâfir olmuş olur.” 100
Ancak, Allah Teâlâ, yarattıklarına yemin etmiştir. Çünkü bunlar, yaratıcıları
olan Allah’a delâlet ederler. Allah Teâlâ, insanlar bunlardan ibret
alsınlar diye, bunların fazîletine ve menfaatine işaret etmek için bunlara
yemin etmiştir. Allah, yaratıklarından dilediğine yemin eder. Bir kimsenin
Allah’tan başkasına yemin etmesi ise câiz değildir.
Kur’ân-ı Kerim’de kasem, lâfız olarak iki şekilde yer almaktadır:
99 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 168-171
100 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
• 60 •
Ahmed Kalkan
1- Zâhir/açık: Kasem fiili ve yemin edilen şey, kendisinde açıkça belirtilmiş
olandır. Bâ (b), vâv (v) veya tâ (t)dan olan câr (cer harfleri) ile yemin
edilenler (kendisinde kasem fiili hazfedilmiş olsa da) bu çeşittendir.
2- Muzmar/gizli olan kasem: Kendisinde kasem fiili de, kasem edilen
de açıkça belirtilmemiş olan yemindir. Buna ancak kasemin cevabına dâhil
olan te’kid lâmı delâlet eder. Yani, yeminle ilgili bir kelime ve yemin harfleri
kullanılmadığı halde, fiilin başına te’kid için “lâm” harfi getirilerek kullanılan
ifadeler.101
Eğer kelâmın siyakı kasem mânâsında olursa, bazı fiiller kasem yerine
geçer. Kur’an’da özellikle “mîsak”, “ahd” ve “vaad” kelimeleri çoğu zaman
yemin yerine geçen ifadelerdir.102
İslâm öncesi Arap toplumunun sosyal hayatında önemli rolü olan yemini
Kur’ân-ı Kerim’in muhâfaza etmesi ve âyetlerin bu yolla lafız ve mânâ
açısından takviye edilmesi, yeminin önemini açıkça ortaya koymaktadır.
İster kendi zâtına, ister mahlûkatına olsun Allah’ın Kur’an’da yemin ettiği,
gerçek olduğuna yeminle te’kitve te’yidde bulunduğu hususlar tevhid,
Kur’an, Hz. Peygamber, âhiret, cezâ ve mükâfat gibi İslâm inancının temel
unsurları ile İlâhî tebliğin muhâtabı olan insan ve onun maddî ve mânevî
birtakım özellikleridir.
Yemin eden nezdinde hakikaten veya itikaden tâzim olunan bir mânâ
ile, bir şeyden çekinmek veya onu yapmaya çalışmakla, insanın kendisini
bağlaması, söz vermesine, sözünü te’kid etmesine kasem veya yemin denir.
Yemin, aslında Arapça’da sağ el demektir. Araplardan biri, arkadaşı ile
101 “Veleneblüvenneküm bişey’in... (Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden
biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele.)” (2/Bakara, 154);
“Letüblevünne fî emvâliküm ve enfüsiküm (Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana
çekileceksiniz)...” (3/Âl-i İmrân, 186)
102 “Allah, kendilerine kitap verilenlerden ‘onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız’ diyerek söz almıştı.”
(3/Âl-i İmrân, 187); “Vaktiyle Biz, Benî İsrâil’e ‘yalnızca Allah’a kulluk edeceksiniz...’ diye mîsak/
söz almıştık...” (2/Bakara, 83); “(Ey İsrâiloğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi
yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız’ diye sizden mîsak/söz almıştık...” (2/Bakara, 84); “Allah, sizlerden
iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife (sahip ve hâkim) kıldığı gibi, kendilerine
de yeryüzüne halife/hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip
koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad
etti. Çünkü onlar Bana kulluk/ibâdet ederler; hiçbir şeyi Bana şirk/eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim
inkâr ederse, işte bunlar asıl fâsıklardır/büyük günahkârlardır.” (24/Nûr, 55)
• 61 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
antlaştığında onun sağ elini tutardı. Bundan dolayı “and”a, sağ el anlamına
yemin adı verilmiştir.
Şurası bir hakikattir ki, Kur’an’daki Allah’ın kasemlerini araştıran kimse,
pekçok ilmî gerçekleri elde eder, dikkat çekilen bu kevnî âyetlerin önem
ve hikmetlerine vâkıf olur.
Yüce Allah, burada, Kalem sûresinde “nûn”a, kaleme ve yazıya yemin
ediyor. Alfabe harflerinden biri olması bakımından, “nun” harfi ile, kalem
ve yazı arasındaki ilgi son derece açıktır. Fakat bunlara yemin edilmiş olması
değerlerini arttırıyor. Bu yolla, öğrenmeye önem vermeyen bir toplumda
dikkatleri onlara çekiyor. O günkü Arap toplumunda okur-yazarlık
oranı sıfır denecek kadar düşüktü, okur-yazar olanların sayısı yirmi’nin altındaydı.
Oysa Yüce Allah’ın bilgisi kapsamında onların hayatında okur-yazarlığa
önemli bir rol biçilmişti ve bunun geliştirilmesi, aralarında yaygınlaştırılması
planlanmıştı. Bu inanç sistemini ve ona dayalı hayat sistemini
dünyanın dört bir yanına taşımaları için yazı gerekliydi. Ayrıca insanlığa
önderlik etme görevini eksiksiz yerine getirmeleri için bu durum kaçınılmazdı.
Böylesine büyük bir görevi yerine getirmek için gerekli olan temel
unsurlardan birinin yazı olduğu kuşku götürmez bir gerçektir.
Nitekim Peygamber Efendimiz’e inen ilk vahyin içeriği de bu anlamı
pekiştirmektedir: “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı embriyodan yarattı.
Oku. Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle yazmayı öğretti.
İnsana bilmediğini öğretti.”103 Ayrıca bu kitabın okuma yazma bilmeyen
bir peygambere yönelik olması da bu hususu desteklemektedir. (Yüce
Allah belli bir hikmetten dolayı Peygamber Efendimiz’in okuma yazma
bilmeyen biri olmasını öngörmüştür).
Fakat Yüce Allah okuma yazma bilmeyen bu peygamberine indirdiği
ilk vahiyde okumaya, kalem ile öğrenmeye teşvik edici ifadeler kullanmıştır.
Aynı şekilde bu sûrede de “nun” harfine, kaleme ve kalemle yazılanlara
yemin edilerek bu husus bir daha pekiştirilmiştir. Bu durum, Yüce Allah’ın
sonsuz ilminin kapsamında planladığı büyük ve evrensel rolü üstlenmek
üzere hazırladığı bu ümmete yönelik eğitim metodunun bir aşamasıdır.
103 96/Alâk, 1-5
• 62 •
Ahmed Kalkan
Yüce Allah, müşriklerin Peygamber Efendimiz’e yönelik yalan ve iftiralarını
çürütmek, böyle bir şeyin olamayacağını vurgulamak, Peygamberine
yönelik lütfunu ve nimetini dile getirmek için, biraz önce de belirttiğimiz
gibi yazının değerini büyütücü, önemini pekiştirici bir üslûpla “Nûn”a, kaleme
ve onunla yazılanlara yemin ediyor:
- 2. Âyet-
جْنُونٍ ƒ نْتَ بنِعْمَةِ رَبِّكَ بِ َ مَا أَ
مَا أَْنتَ : sen değilsin بنِعْمَةِ رَبِّكَ : Rabbinin nimeti ile (sâyesinde) جْنُونٍ ƒ : بِ َ
cinlenmiş/mecnûn
“Sen Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.” (68/Kalem, 2)
Bu âyette geçen “mecnûn” kelimesi ile, câhiliyye tasavvurunda önemli
bir yeri olan “cin tasallutu” da kastediliyor. Yüce Allah’ın peygamberine
yönelik nimetini yakınlık ve sevgi ifade eden bir üslûpla vurguluyor. Allah,
“Rabbin” ifadesiyle O’nu yüce zâtına bağlıyor. Öte yandan Yüce Allah’ın
kendisine yakın olduğunu bildirdiği ve seçkin kıldığı bir kula yönelik nimetiyle
bağdaşmayan mesnetsiz yakıştırmayı, iftirayı reddediyor. Peygamber
Efendimizin soydaşlarının arasında geçirdiği peygamberliğinin ilk yıllarını
inceleyenler, çağdaşları ve soydaşlarının ona yönelttikleri “o bir delidir”
suçlamaları karşısında şaşkına dönerler. Oysa aklî üstünlüğünü dile getiren
bizzat kendileridir. Nitekim Peygamberlik görevlendirilmesinden yıllar
önce Kâbe’deki Haceru’l Esved’in (Kara taşın) yerine konulması hususunda
aralarında baş gösteren görüş ayrılıklarında O’nun hakemliğini kabul
etmişlerdi. O’na güvenilir kişi anlamına gelen “el-Emîn” lâkabını takan
kendileridir. Kendisine düşman olduklarını sert tavırlarla ortaya koyduktan
sonra bile O’nun Medine’ye hicret ettiği güne kadar kıymetli eşyalarını,
paralarını ona emanet etmeye devam ediyorlardı. Nitekim Hz. Ali’nin Peygamber
Efendimiz’in yanındaki emanetleri sahiplerine geri vermek amacıyla,
Hz. Peygamberden sonra birkaç gün Mekke’de kaldığı kesin şekilde
bilinmektedir. Ama aynı sırada adı geçen adamlar, O’na karşı bu kadar sert
• 63 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bir tavır içindeydiler, amansız düşmanlarıydılar. Yine onlar, Peygamber
Efendimiz’in peygamberlikle görevlendirilmeden önce bir kez olsun yalan
söylediğine tanık olmamışlardı. Bizans imparatoru Heraklius, Peygamberimiz’le
ilgili olarak müşriklerin temsilcisi Ebû Süfyan’a şöyle sormuştu:
“Peygamber olmadan önce onu yalancılıkla suçladığınız olmuş muydu?”
Ebû Süfyan “Hayır” demek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine Heraklius:
“İnsanlara yalan söylemeyen birinin Allah adına yalan söylemesi mümkün
değildir” demişti.
Öfkenin, kinin insanları, Kureyş müşriklerinin yaptığı gibi aralarında
aklî üstünlükle, güzel ahlâkla şöhret bulan bu üstün ve saygın insan hakkında
bu ve benzeri mesnetsiz suçlamalarda bulunmaya yöneltmesi insanı
hayrete düşüren bir durumdur. Fakat kin, insanı köreltir, sağırlaştırır; art
niyetlilik, insanı sıkılmadan iftira atmaya iter. Fakat herkesten önce bizzat
bu iftirayı atan, kendisinin yalancı bir günahkâr olduğunu bilir.
Ey Muhammed! Allah’ın lütfu ve sana verdiği nübüvvet nimeti sayesinde
sen cahil müşriklerin iddia ettiği gibi deli ve mecnun değilsin. Allah’a
hamd olsun sen akıllısın. Kâfirlerin dediği gibi değilsin.
Allah Teâlâ, kaleme ve onunla yazılanlara yemin ederek Rasûlullah’ın,
müşriklerin iddia ettikleri gibi deli olmadığını, zira onun Rabbi olan Allah’ın
lütfuna ve nübüvvet nimetine mazhar olduğunu beyan etmiştir.104
Kâfirler şöyle demişlerdi: “Ey, kendisine Kur’an indirilen! Sen, kesinlikle bir
mecnûnsun/delisin.” 105
İbn Atıyye şöyle der: “Bu, yeminin cevabıdır. Rabbinin nimeti sayesinde
âyeti ise, ara cümlesidir. Nitekim sen birisine: “Sen, Allah’a hamd olsun,
faziletli bir kişisin.” dersin.” Ebû Hayyan şöyle der: “Bu âyet, nübüvvet iddiasının
doğruluğuna kat’i delil gibidir. Çünkü ona verilen üstün fesâhat,
akıl, iyi davranış ve bu ithamı yalanlayan her türlü iyi sıfatları taşıması gibi
özellikler onda açıkça görünmektedir.”106
Burada yemin Kalem ve Kitap üzerinedir. Yani bu Kur’an Vahiy kâtibinin
elleriyle işlenmektedir. Bu husus Allah Rasûlü’nün deli olmadığının
104 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/383
105 15/Hicr, 6
106 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhît, 8/307; Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefâsir, Ensar Neşriyat, 7/18
• 64 •
Ahmed Kalkan
açık bir hüccetidir. Rasûlullah (s.a.s.) risâlet dâvâsından önce Mekkeliler
tarafından yörenin en iyi ve en faziletli insanı olarak kabul edilmekte ve
herkesçe onun dürüstlüğüne ve ferâsetine güven duyulmaktaydı. Ama
Kur’an vahyolunmaya başlayınca aynı insanlar O’na deli, mecnun demeye
başladılar. Şu anlaşılıyor ki, aslında buna sebep Kur’an’ın ona inmesidir. İşte
bu yüzden Kur’an’ın bu gibi iddialar için yeterli bir reddiye olduğu buyurulmaktadır.
Yüce, açık ve beliğ kelâmın içerdiği konular da aynı yüksek meziyete
sahiptir. Bu Kur’an, Rasûlullah’a Allah’ın bir lütfudur, kâfirlerin iddia
ettikleri gibi bir delilik sebebi değildir. Burada dikkate değer bir husus da
şudur; hitap Allah Rasûlü’ne olmakla beraber, aslında kâfirlerin ithamlarına
cevaplar verilmektedir. Yani, bu âyet Rasûlullah’a, onun deli olmadığına
kendisini iknâ etmek üzere gönderildiği zannedilmesin. Asıl gâye kâfirlere,
Kur’an yüzünden Allah Rasûlü’ne mecnun dediklerini ve bu iftiraya en açık
kati cevabın Kur’an’ın bizâtihî kendisi olduğunu anlatmaktır.107
Nimetten maksat da, peygamberlik ve onun gereği olan akıl, akılla beraber
olan cesaret, güzel ahlâk, erdem, dünya ve ahirette mutluluk sebebi
olan ilâhî lütuf ve bağışlardır. Kısacası mânâ: Hz. Peygamber’e ilk vahyin
gelmesi ile peygmaberliğin başlaması üzerine Mekke kâfirlerinin haset,
düşmanlık ve şaşkınlıkla yakıştırmaya kalkıştıkları delilik ve sapıklık kusurlarının
kendisinden uzak; aksine onun akıl, cesaret, doğruluk ve erdemle
seçkin bir kimse olduğunu ve bütün bunlar, onu terbiye edip yetiştirerek
nebîlik ve rasullük lütfeden yüce Rabbinin nimetleri cümlesinden olup, bu
yüzden göreceği eziyetlere ve çekeceği sıkıntılara karşılık ilerde başa kakılmayan
ve tükenmeyen mükâfat ve nimetlere kavuşmak üzere bulunduğunu
açıklayıp söz vererek Hz. Muhammed’in (s.a.s.) şerefli nefsini aklamak ve
temize çıkarmakla kuvvetlendirmek ve bu şekilde onu ilâhî bildirileri bütün
âlemlere ulaştırmaya sevketmektir.108
“Sen, Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.” İşte Yüce Allah bu şekilde
şefkat ve yakınlık taşıyan bir ifadeyle, onurlandırıcı bir üslupla, peygamberine
yönelik bu kâfirce kine, bu çirkin iftiraya cevap veriyor:
107 Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/391
108 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 8/265-266
• 65 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
- 3. Âyet -
مَْنُونٍ  جْرًا غَيْ َ
أَوَإِنَّ لكَ ل
نَّوَإِ : gerçekten كَل : senin için جْرًا
أَل : mükâfat vardır bir مَْنُونٍ  : غَ يْ َ
kesintisiz
“Senin için kesintisiz bir mükâfat vardır.” (68/Kalem, 3)
Ey Muhammed! Şüphesiz İslâm’ı tebliğ uğrunda katlanmış olduğun
eziyetlerden dolayı, senin için eksilmeyen ve kesilmeyen sonsuz bir ecir,
mükâfat, ödül vardır.
Memnûn: Kesilen demektir. Bir kimse ipi kestiğinde menentu’l-hable
der.109 İnsanları hidâyete getirmek için çabalaman ve bu yüzden bir sürü
eziyet ve cefalara uğramana rağmen, bu vazifeyi yerine getirmen senin için
bir ecirdir. Bunun karşılığında sana sayısız ve sonsuz mükâfatlar vardır.110
Kesilmez, tükenmez, devamlı hiç kesilmeyen bir nimet yahut hiç kimsenin
minnetini çekmeden sırf Allah’ın lütfu ve yardımı olan bir mükâfat vardır.
111 Senin için sürekli ve kesintisiz bir mükâfat vardır. Bitmez, tükenmez
bir ödüldür bu. Sana peygamberlik görevini ve O’nun saygın makamını
bahşeden Rabbinin katında bir mükâfat vardır. Bu da her türlü yoksunluğu
gideren, her türlü boşluğu dolduran, müşriklerin tüm suçlamalarını silip
süpüren engin bir karşılık, bir yakınlık ifadesi, bir yüreklendirici tesellidir.
Yüce Rabbinin, şefkatle, sevgiyle ve onurlandırıcı bir üslûpla hakkında “Senin
için kesintisiz bir mükâfat vardır.” dediği kimse ne kaybeder ki?
109 Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/17
110 Mevdûdî-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/391
111 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 8/266
• 66 •
Ahmed Kalkan
- 4. Âyet -
 وَإَِّنكَ لعَلى خُلُقٍ عَظِي ٍ
وَإَِّنكَ : ve şüphesiz sen لعَلى : üzerindesin قٍخُلُ : bir ahlâk  ظِي ٍ عَ : çok büyük
“Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.” (68/Kalem, 4)
Huluk/Ahlâk
İslâm ahlâkının asıl kaynağı Kur’ân ve onun ışığında oluşan Sünnettir.
Kur’ân-ı Kerîm’de çoğul biçiminde ahlâk geçmemekle birlikte bunun tekili
olan huluk ve halk kelimeleri geçer. Halk yaratma, biçim verme demektir
ki bu, Allah’ın eylemidir. “Rabbimiz her şeye biçimini veren, her şeyi yaratıp
sonra onu yaratıldığı amaca yönlendiren Allah’tır.”112
Huluk ise davranış biçimi, huy, âdet ve gelenek anlamını verir. Bu kelime
ilk defa Kalem Sûresi’nde, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) davranış biçimini
övmek üzere kullanılmıştır: “Muhakkak ki sen, büyük bir huluk (ahlâk) üzerindesin!”
113 Daha sonra Şu’arâ Sûresi’nin, “Bu (davranışınız) sadece eskilerin
huluku (geleneği)dir.”114 âyetinde önceki toplumların, peygamberleri red
geleneği, huluk kelimesiyle
anlatılmıştır.
“El-hulk”; kişinin tabiatı, kişilik” anlamlarına gelir. “Yaratma ve yaratık”
anlamındaki halk ve “yaratılış” anlamındaki hilkat ile akraba. Bir sıfatla kayıtlanmadığı
zaman “iyi, güzel ve doğru” olana delâlet eder. “Çünkü sen”,
âdeta Hz. Peygamber’in “neden ben?” iç sorusuna cevap niteliği taşır. Bu
âyet, “Sen daha önce Kitap nedir, iman nedir, bilmezdin”115 âyetiyle birlikte
düşünüldüğünde, “Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezken de muhteşem bir
ahlâka sahiptin” zımnî anlamına ulaşılır. İbn Abbas’ın tasnifine göre din;
akaid, ahlâk, ibâdet ve muâmelâttan oluşan dört katlı bir binadır. Bu âyet,
din binasının temel katının akaidle birlikte ahlâk olduğunu ifade eder. Al-
112 20/Tâhâ, 50
113 68/Kalem, 4
114 26/Şu'arâ, 137
115 42/Şûrâ, 52
• 67 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
lah Rasûlü’nün fıtrat ve seciye olarak sahip olduğu bu ahlâkî potansiyel,
Kur’an sâyesinde bilfiil hayata dönüşmüştür.116
Kur’ân-ı Kerim’de pek çok âyette yer alan “amel” teriminin alanı ahlâkî
davranışları da içine alacak şekilde geniş tutulmuştur. Bunun yanında birr,
takvâ, hidâyet, sırât-ı müstakîm, sıdk, amel-i sâlih, hayır, ma’rûf, ihsân, hasene
ve istikamet gibi iyi ahlâklılık; ism, dalâl, fahşâ, münker, bağy, seyyie,
hevâ, isrâf, fısk, fücûr, hatîe, zulüm gibi kötü ahlâklılık ile aynı veya yakın
anlam ifâde eden birçok terim vardır. Hadislerde ise bu terimler yanında
ahlâk ve hulk kelimeleri de kullanılmıştır.
Kalem Sûresi’nin 4. âyeti münasebetiyle İmam Fahreddin Râzî, Hz.
Muhammed’in
(s.a.s.) ahlâkını şöyle anlatmaktadır: “Huluk ve hulk, ruhsal
bir yetenektir ki onunla nitelenen kimse, kolaylıkla güzel işleri yapar. Güzel
işleri kolaylıkla yapma durumuna huluk denir. Huluk’un çoğulu ahlâktır.
Güzel huluk, cimrilikten, kızmaktan, katılıktan uzaklaşmak, sözü ve işi ile
kendini insanlara sevdirmek, başkalarıyla ilişkiyi kesmemek; alışverişte ve
diğer işlemlerde hoşgörü sahibi olmakla olur.”
“Sen, muhteşem bir ahlâka sahipsin.” (68/Kalem, 4)
Hiçbir kalem, hiçbir düşünce varlıklar âleminin Rabbinin söylediği bu
sözün ifade ettiği anlamı anlatamaz. Bu, Allah’ın şahitliğidir. Allah’ın terazisinde
bir kula verilen değerdir. Hakkında “Sen yüce bir ahlâka sahipsin”
denilen bir kula yönelik eşsiz bir övgüdür. Yüce ahlâkın Allah katında ifade
ettiği anlamın boyutlarını hiçbir canlı kavrayamaz.
Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- yüceliğine ilişkin bu
yüce sözün anlamı değişik açılardan bakıldığında son derece belirgindir,
açıktır. Yüce Allah’ın söylediği, evrenin vicdanının tescil ettiği, varlıklar
âleminin özünün pekiştirildiği, ayrıca Allah’ın dilediği bir zamana kadar
yüceler âleminde yankılanan bir söz olması bakımından önemlidir.
Bu söz, bir başka açıdan da önemlidir. Hz. Muhammed’in -salât ve
selâm üzerine olsun- bu sözü algılayabilmesi de, buna güç yetirebilmesi
de üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. O, bu sözü söyleyenin
Rabbi olduğunu biliyor. O, Rabbinin kim olduğunu, O’nun yüceliğini,
116 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1156
• 68 •
Ahmed Kalkan
sözlerinin ne anlama geldiğini, bu sözlerin boyutlarını, yankılarını çok iyi
biliyor. O, bu sınırsız yücelik karşısında, hiç kimsenin kavrayamadığı şeyler
kavramış olmasına rağmen kendisinin de kim olduğunu çok iyi biliyor.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bu sözü, hem de bu yüce kaynaktan algılaması,
buna rağmen sarsılmaması, -bir övgü bile olsa- bu sözün dehşet verici
ağırlığı altında ezilmemesi, baskısı altında kişiliğini yitirmemesi, kendini
kaybetmemesi... Bu sözü derin bir güven duygusu, sağlam bir irâdeyle ve
dengeli bir kişilikle karşılaması... Bütün deliller bir yana, bu durum bile
başlı başına O’nun kişiliğinin yüceliğinin kanıtıdır.
Siyer kitaplarında O’nun ahlâkının yüceliği anlatılmış, bu hususta birçok
arkadaşın sözleri aktarılmıştır. Bununla beraber onun hayatının ortaya
koyduğu realite, onunla ilgili olarak aktarılan tüm rivâyetlerden daha etkili
bir tanıktır. Fakat bu söz ifade ettiği anlam bakımından öbürlerinden
daha yüce, daha etkileyicidir. Ulu ve büyük Allah’tan kaynaklanması bakımından
yücedir. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bu sözü söyleyen ulu ve büyük
Rabbinin kim olduğunu bildiği halde algılayabilmesi, buna rağmen derin
bir güvenle, sağlam bir ifadeyle ayakta kalabilmesi, Yüce Allah’tan böyle bir
söz dinlemiş olmasına rağmen Allah’ın kullarına karşı büyüklük kompleksine
kapılmaması, kibirlenmemesi, üstünlük taslamaması bakımından da
bu söz son derece önemlidir.
Bu inanç sistemine bakan biri, tıpkı bu inanç sisteminin peygamberinin
hayatına bakan birisi gibi ahlâk unsurunun çok belirgin ve köklü olduğunu
görür. Bu inanç sisteminde hem yasal düzenlemelere ilişkin temeller
hem de ruhsal arınmaya ilişkin temeller ahlâk unsuruna dayanır. Bu inanç
sisteminde en büyük çağrı, arınmaya, temizliğe, güvenliğe, doğruluğa, adâlete,
merhamete, verilen sözü tutmaya, söz ile davranışın birbirini tutmasına,
her ikisinin niyet ve vicdan ile uyuşmasına, zorbalığın, zulmün, hile ve
aldatmanın, insanların mallarını haksız yere yemenin, dokunulması yasak
olan başkalarının ırz ve namusuna tecavüz etmenin, her türlü kötülüğün
ve fuhşun önlenmesine ilişkindir... Bu inanç sisteminin öngördüğü yasal
düzenlemeler, bu temellerin, duygu ve davranışta, vicdanın derinliklerinde
ve toplumun pratik hayatında, bireysel, toplumsal ve uluslararası ilişkilerde
ahlâk unsurunun korunması amacına yöneliktir.
• 69 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İslâm ahlâkı, bütün kusursuzluğu ile, bütün güzelliği ile, bütün dengeliliği
ile, bütün doğruluğu ile, bütün sürekliliği ile ve bütün kalıcılığı ile Hz.
Muhammed’in kişiliğinde somutlaşmıştı. Yüce Allah’ın şu yüce övgüsünde
ifadesini bulmuştu: “Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin.”117
Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti
Ahlâk, Arapça “hulk” kelimesinin çoğuludur. Hulk: Huy, seciyet, tabiat,
din ve yaratılış anlamlarına gelir. Buna göre ahlâk kelimesinin sözlük anlamı;
huylar, seciyeler, insanın mânevî yapısını belirleyen özelliklerdir.
Terim olarak ahlâk: Ahlâk, “insanın bir amaca yönelik olarak kendi
arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olmasıdır” şeklinde
tanımlanabilir. İslâm âlimlerince genel kabul görmüş şekliyle ahlâkın
tanımı şöyledir: “Ahlâk, insanın nefsinde yerleşen öyle bir hey’et (meleke)
dir ki, fiiller hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke
sâyesinde kolaylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar.” Hulk veya hulûk insanın
beden ve ruh bütünlüğü ile alâkalıdır. Ahlâk bu çerçeve içinde, “insanın bir
amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden
uzak olmasıdır” şeklinde tanımlanabilir.
Bu tanımın tahlil edilmesi bizi ahlâkın mâhiyeti hakkıda şu sonuçlara
götürür:
a- Ahlâk, fiil ve davranışlardan ziyâde, bu davranışların kaynağı olan,
mânevî kabiyetler kompleksini (hey’eti) ifâde eder. Buna göre ahlâkî davranışlar,
ahlâkın kendisi değil, onun bir tezâhürü, bir sonucudur. Çünkü
“ameller niyetlere göredir.” 118
b- Ahlâk; sadece iyi huylar ve kabiliyetler anlamına gelmez. İyi ve kötü
huyların hepsine birden ahlâk denir. Kendisinde iyi huylar geliştirmiş olana
“iyi ahlâklı”; kötü huylar geliştirmiş olana da “kötü ahlâklı” denilir. Şu halde
esâsen ahlâksız insan yoktur.
117 68/Kalem, 4
118 Buhârî, İman 41, Bed’u’l Vahy 1
• 70 •
Ahmed Kalkan
c- Ahlâk, insanda gelip geçici bir hal değil, onun mânevî yapısında
yerleşen bir meleke halini alan istidat ve kabiliyetler bütünüdür. Peygamberimiz
bu konuda “Amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır”119
buyurmuşlardır.
d- Ahlâk, insanı, düşünüp taşınmaya, herhangi bir baskı ve zorlamaya
gerek kalmaksızın, görevleri rahatlıkla ve memnuniyetle yapmaya sevkeder.
Riya, korku, menfaat temini gibi sebeplerle yapılan davranışlar, güzel
ahlâk sınıfına girmez.
e- Güzel ahlâklı olabilmek için, görevleri memnuniyetle yerine getirme
alışkanlığı büyük önem arzeder. Böyle bir alışkanlık da ancak eğitim ile
kazanılır. Burada eğitimden maksat, insanın kendi kendini eğitmesi, yani
nefsini ıslah etmeye çalışmasıdır. Bu, bir irâde eğitimidir.
Ahlâkın muhtevâsı çok geniştir. İnsanla ilgili bütün davranışlar ahlâkın
konusunu teşkil eder diyebiliriz. Kişinin Allah’la ilişkisi ahlâkın konusunu
teşkil ettiği gibi; kişinin nefsiyle kendisiyle) durumu, kişinin başka bir
kişiyle, içinde bulunduğu toplumla, devletle ilişkisi, kişinin çevresiyle (tabiatla,
hayvanlarla) münâsebeti de ahlâkın konusunu teşkil eder. Yaptıkları
ve yapmadıkları; yani yapmaması gerekirken yaptıkları ve yapması geretiği
halde terk ettikleri, söylememesi gerekirken söyledikleri ve söylemesi gerekirken
söyledikleri de ahlâkın konusunu teşkil eder. Her ibâdetin ahlâkla
ilgili boyutu vardır. Terk edilince ahlâkî bir zaaf olduğu gibi, hakkıyla yerine
getirilince insan ahlâkını yücelten boyutu da vardır her İlâhî emrin ve
ibâdetin.
Gâye ve Vâsıtalarda Ahlâkın Lüzumu: Yüce gâyeye âdi araçlarla ulaşmak
mümkün ve doğru değildir. “Gâye, vâsıtayı mubah kılar” sözü İslâmî
değildir. Bu söz, pragmatizmi yücelten Batının sloganıdır. Gâye ve neticenin
Rabbânî olması gerektiği gibi, ona ulaştıran araçların ve metodların da
Rabbânî olması gerekir. İslâm’da, gâyeye götüren vâsıtalar da meşrû olmalı,
aynı zamanda ahlâkî kavramlara da uygun olmalıdır.
İslâm ahlâkı Kur’an-ı Kerîm’e dayanır. Yani her yönüyle Cenâb-ı Allah
tarafından vahiy yoluyla belirlenmiş bir davranışlar manzûmesidir. Her
şeyden önce İslâm ahlâkı bir vazife ahlâkı şeklinde ortaya çıkmıştır. Zira
119 Buhârî, Libas 43
• 71 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Kur’ân-ı Kerîm’deki her emir, mü’minler için bir görev belirlemiştir. İnsanın
bir mü’min olarak bu emirlere muhâtap olmayı kabul etmesi, bunları birer
görev olarak telâkkî etmesi anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’de Rasûlullah’a
(s.a.s.) hitâben: “Sen en yüce bir ahlâk üzeresin”120 buyurulmuş ve Hz. Peygamber’in
kendisi de: “Ben ahlâkî prensipleri tamamlamak üzere gönderildim.”
121 buyurmuştur. Aynı şekilde Rasûlullah’ın bütün hadisleri insanların
birbirlerine karşı daha iyi davranmaları konusunda birer emir mâhiyetinde
olup müslümanlara görev yüklemektedir. Dolayısıyla İslâm’ın getirdiği ahlâk
anlayışı her şeyden önce bir görev ahlâkıdır.
İslâm ahlâkının diğer bir yönü de davranışlardaki niyet duygusudur.
Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), “ameller niyetlere göredir”122 buyururken, İslâm’ın
önemli bir prensibini belirlemiştir. Müslüman için bu niyetin arkasındaki
en büyük yönlendirici duygu, mü’minin her davranışında “Allah
rızâsı”nı gözetme duygusudur. Zira mü’min herhangi bir davranışta bulunurken,
asla bir dünyevî çıkar beklemeyip gönlünde sadece Allah rızâsını
ve onun sevgisini kazanma arzusunu taşımaktadır/taşımalıdır. “Yoksula,
yetime ve esire O’nun rızâsı için yemek yedirirler ve ‘biz size sırf Allah rızâsı
için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz’ (derler).” 123
Niyet ve Allah rızâsı duygularının yanı sıra, Allah Teâlâ’ya karşı bir sorumluluk
duygusu taşımak müslüman ahlâkının temel prensiplerindendir.
İslâm’a göre müslümanın bu sorumluluk duygusu Allah Teâlâ’dan korkmak,
onun emirlerine saygı göstermek ve bu emirleri asla aksatmaksızın
yerine getirmek, yasakladığı her şeyden kaçınmak İslâm ahlâkının temel ve
ilk prensipleridir. Diğer bir temel prensip de müslümanın diğer mahlûkata/
yaratıklara karşı son derece merhamet, adâlet ve şefkatle davranması, zayıf
ve muhtaç olanlarına yardım etmesi, ana ve babaya saygılı olması ve onların
gönüllerini kazanmaya çalışması gibi hususlardır.
Bütün bunların yanı sıra, insanın kendi duygularına hâkim olması, mütevâzı,
sabırlı, edepli, hayâlı ve insaflı olması gibi prensipler de müslümanın
başkasına karşı sorumlu olduğu hususlardır.
120 68/Kalem, 4
121 Muvatta', Husnu'l-huluk 8; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/381
122 Buhârî, İman 41, Bed’u’l Vahy 1
123 76/İnsan, 8-9
• 72 •
Ahmed Kalkan
İnsanın, dolayısıyla müslümanın, toplum içinde güzel ve hoş karşılanmayan
her türlü kötü davranış ve alışkanlıklarını zamanla değiştirebilmesi
gerekir. Bu kötü huy ve davranışlardan kurtulmanın tek yolu, irâdesini
kontrol altında tutup ona tam olarak sahip olmasıdır. Bu kötü davranış biçimlerinden
de ancak Allah’ın bize emrettiği ibâdetlere sımsıkı sarılmak
sûretiyle kurtulmak mümkündür. Ama irâdesine hâkim olamayan bir
kimsenin bu gibi kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaşması kolay değildir.
İbâdetlere sıkı sıkıya bağlanmak, Allah’ı daima bizi görüyor gibi hissedip
onu hatırda tutmak, sürekli olarak iyi insanlarla oturup kötülerden uzak
kalmak, âsî insanların bulunduğu yerlere gitmemek, Allah’ın emirlerine
sarılıp yasaklarından kaçınmak sûretiyle İslâmî anlamda bir ahlâka sahip
olunabilir.
Bütün bu çizilen prensiplere göz attığımızda İslâm ahlâkının saf ve sağlam
bir iyi niyete dayandığı; Allah’ın rızâsına önem vermesi, uygulayanından
dünyevî hiçbir çıkar beklemeyip uhrevî bir fayda peşinde bile olmaksızın
sırf Allah rızâsı ve sevgisini göz önünde bulundurmasını talep etmesi
gibi özellikleri ile her türlü şekilci ve pragmatist ahlâk anlayışından uzak
olduğu görülmektedir.
İslâm’da ahlâkı imandan ayırmak mümkün değildir. Zira bütün Kur’ânî
emirlere boyun eğmek imanın gereğidir. Bu emirlere uymakla da en üstün
ahlâkî değerler elde edilir. Rasûlullah (s.a.s.): “Mü’minlerin iman açısından
en mükemmel olanı, ahlâkı en iyi olanıdır.”124 buyurmuştur. Bu duruma göre
ahlâkî açıdan mükemmel bir anlayış ve davranışa sahip olmayan kişi iman
açısından da kemâle ermiş olamaz. Diğer bir hadiste de şöyle buyurur:
“İman yetmiş şûbedir/türdür. En üstünü ‘Lâ ilâhe illâllah’tır en aşağısı da
yol üzerinde insanlara eziyet verecek bir şeyi kaldırmaktır. Hayâ da imanın
bir bölümüdür.” 125 “Allah’a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği
güzelliği kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olmaz.” 126; “Haklı
olduğu halde bile çekişmeyi bırakan kimseye Cennet’in avlusunda bir köşk
verileceğine, yalan söylemekten kaçınan kimseye Cennet’in ortasında bir köşk
takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de Cennet’in en güzel yerinde
bir köşk sunulacağına ben kefilim.”127; “Mîzâna konan ameller arasında güzel
124 Buhârî, Edeb 39
125 Ebû Dâvud, Sünnet 14
126 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72
127 Ebû Dâvud, Edeb 7
• 73 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir pey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde,
(devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir.” 128
Bu ve buna benzer hadislerde Hz. Peygamber, güzel ahlâkın üstünlüğünü
dile getirmiştir. Ayrıca: “Müslüman, müslümanların onun elinden ve dilinden
emin oldukları kimsedir.” 129; “İnsanların en hayırlısı ömrü uzun olup
amelleri de güzel olandır.” buyurmakla iyi müslümanı tarif etmiştir. Sahâbilerden
biri Rasûlullah’a şöyle sorar: “İslâm’da en hayırlı iş nedir?” Peygamber
Efendimiz şöyle cevap verir: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığına
selâm vermendir.” Ashâbın ileri gelenlerinden Abdullah İbn Mes’ud da
buna benzer bir soru sorunca Rasûlullah şöyle buyurmuşlardır: “Vaktinde
kılınan namaz, ana babaya itaat, Allah yolunda cihad.” İslâm ahlâkının temel
prensipleri olarak sadece bunlarla amel eden ve bu prensipler çerçevesinde
hareket eden bir toplum her zaman dimdik olarak ayakta durabilir.
İnsanlara karşı daima yumuşak davranmak, hatalarına rastladığında, bu
hatalarını son derece yumuşak bir ifadeyle ve onları üzmeyecek bir tarz ve
üslûpla söylemek gerekir. İnsanları ikaz ederken de aynı üslûbu uygulamak
müslümanın prensibi olmalıdır. İslâm’ın insanların hayatlarında görülen
pratik ahlâkı insanın kendisine, hemcinslerine, çevresinde ve Allah’a karşı
olan bütün görevlerini içine alır. Bütün bunlara baktığımızda İslâm ahlâkı
hürmet, hizmet, merhamet, edep, hayâ, nefse hâkimiyet, tevâzu, adâlet ve
benzeri hususlar üzerinde yükselmiştir.
Ayrıca İslâm yalan, küfür, lânet okuma, alay etme, kibirlenme, koğuculuk
yapma, gıybet etme, riyâ, cimrilik, kıskançlık, vs. gibi duygu ve davranışların
kesinlikle yasaklandığını bildirerek, müslümanın bütün bunlardan
da uzak kalması gerektiğini açıklamıştır.130
İslâmî ahlâkın temelinde vahiy vardır. Kur’ân-ı Kerim’deki her emir ve
nehiy, bir vazifeyi gündeme getirir. İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla
ahlâkî emirleri, kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Nitekim Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in nasıl bir ahlâka sahip olduğunu soran
Hz. Urve b. Hişam’a, Hz. Âişe (r. anhâ) vâlidemiz şöyle cevap vermiştir:
“Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) ahlâkı Kur’ân idi.”131
128 Tirmizî, Birr 62
129 Müslim, İman 14
130 Ahmed Ağırakça, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 67-69
131 Müslim, Müsâfirîn 139
• 74 •
Ahmed Kalkan
İslâm’da ahlâkın mâhiyeti ve niteliği Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinde
yer aldığına göre, “İslâm ahlâkı” deyimini “Kur’an ahlâkı” şeklînde ifade
etmek gerekmektedir. Gerçekte
Hz. Âişe’nin rivâyet ettiği bir hadiste Hz.
Peygamber’in ahlâkının Kur’an ahlâkı” olduğu
belirtilmiştir.132 Bu bakımdan
İslâm ahlâkının teorik yönü Kur’an’da (aynı zamanda hadislerde), tam
uygulanma
örneği de Hz. Peygamber’in ahlâkî şahsiyetinde somutlaşmaktadır.
Nitekim Peygamberimiz:
“Ben ancak ahlâkî faziletleri tamamlamak
için gönderildim” buyurarak İslâm’da ahlâkın önemine işaret etmişlerdir.
Genel olarak ahlâkçılara göre insanın doğuştan gelen temel yetenekleri
değiştirilemez, ama kazanılmış huyları değiştirilebilir. Zaten İlâhî kitapların
ve insan eğitimcileri olan mürşidlerin güzel ahlâka teşvikleri de
insanın değiştirilmesi mümkün olan huylarını hedef alır. İnsan boyunu,
rengini, akıl kapasitesini değiştiremez, ama davranışlarını istediği biçimde
yönlendirebilir. İnsanın sorumluluğu da seçimi elinde olan davranışlaryla
sınırlıdır. Seçimi elinde olmayan işlerden ötürü insan sorumlu değildir. O,
Allah’ın küllî irâdesi ve kaderinin belirlediği bir husustur.
Hz. Âişe (r.a.): “Allah’ın Elçisi’nin (s.a.s.) ahlâkı Kur’ân idi”133 demiştir.
Yani onun, Kur’ân âdâbıyla edeplendiğini, emirlerini tuttuğunu, yasaklarından
kaçtığını kasdetmiştir. Allah’ın Elçisi (s.a.s.), her fazîleti, her üstün
meziyeti kendinde toplamıştı. Soyu yüksek, zekâ ve anlayışı üstün idi. Bilgisi,
utanması, ibâdeti çoktu. Cömert, yiğit, sabırlı, şükredici, mürüvvet,
sevgi ve şefkat sahibi, tutumlu, dünyâya değer vermez, alçak gönüllü, âdil,
öfkesini yenen ve affedici idi. Akrabayı ziyaret eder, güzel geçinir, tedbirli,
güzel yönetir, güzel konuşur idi. Duyuları güçlü, biçimi güzeldi. Bu ve benzeri
bütün güzel huylara, fazîlet ve meziyetlere sahipti. Bundan dolayı kendisi:
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”134 demiştir. Kur’ân’ın
ve ona aykırı olmayan sağlam Hadîslerin çizdiği genel çerçeve içinde yasakları
çiğnemek, İslâm ahlâkına aykırıdır. Buna göre adam öldürmek, zina
etmek, yalan söylemek, adâletten ayrılmak, haksız yere başkasının malını
yemek, gasbetmek, çalmak, dedikodu yapmak, iftira etmek, bilmediği
şeylerin ardına düşmek, insanların ayıp ve kusurunu araştırmak, insanları
halka rezil etmeğe çalışmak, hased etmek, çekememezlik ve benzeri şeyleri
yapmak İslâm ahlâkına aykırıdır, başka deyişle ahlâksızlıktır. Bunları yap-
132 Müslim, Müsafirîn 139
133 Müslim, Müsâfirîn 139
134 Muvatta', Husnu'l-huluk 8; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/381
• 75 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
mamak, tersine başkalarına iyilik etmek, doğru olmak, doğru söylemek,
âdil davranmak, adam kayırmamak, rüşvetten, iltimastan kaçınmak, kendisini
düşündüğü kadar başkalarını da düşünmek, hâsılı Kur’ân ve Hadîsin
övüp teşvik ettiği huyları ve davranışları yapmak, iyi ahlâktır.
Kur’ân-ı Kerîm, güzel ahlâk davranışlarına a’mâl-i sâliha (yararlı işler)
demektedir. Kur’ân’da iman, hep sâlih amel ile birlikte anılmıştır. Salih amel
(güzel ahlâk) ile birlikte bulunmayan imanın bir değeri yoktur. Çünkü din
ve iman kafada kalan soyut-pasif bir düşünceden ibaret değil, sâlih amel
biçiminde görünen eylemli inançtır.
Kur’an’ın gösterdiği güzel ahlâka (sâlih amellere) uyan toplumlar, egemen
yaşadıkları gibi,135 âhirette cennetle ödüllendirilirler.136
Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)
“Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler
için en güzel örnek” olan Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmeti her şeyi
kuşatmış olan Allah’ın tasdikiyle “yüce bir ahlâk” üzere yaşamıştır.
Ahlâkın özünü kişilik; kişiliğin özünü ise kendiliğinden, devamlı ve
kuşatıcı olan kısmı teşkil eder. İzlenmesi gerekli yol olarak “sünnet” de
içerdiği devamlılık ve kuşatıcılık ile Hz. Peygamber’in eşsiz ahlâkını şüphe
ve yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde insanlığın düşünme, ibret
alma ve doğruyu bulma yeteneğinin istifadesine sunar. Muhtemel her yönü
ve her türlü tezahürü ile hayatı bütünüyle kucaklayan istikamet, doğruluk
ve adâlet; özü sözle, sözü de davranışla ayrılmaz bir vücut halinde birbirine
nakşeden içtenlik ve samimiyet; düşünülen, söylenen ve yapılan her şeye
güzellik ve insanilik damgasını vuran incelik, nezaket ve hayâ; her türlü iyiliğin
özünü simgeleyen şefkat, merhamet ve muhabbet; her durum ve şartta
insancalığı, insana yakışırlığı temsil eden hilm, cömertlik, sabır ve cesaret;
kökü sağlam, dalları ise gökte olup her daim Rabbin izniyle yemişini veren
iman ağacının özünü teşkil eden takvâ, itidal ve hakkaniyet; her türlü güzellik
ve olgunluğun en güzel elbiseleri olan tevazu, sadelik ve vefa... O’nun
yüce ahlâkının ana çizgilerini oluşturur.
135 21/Enbiyâ, 105; 24/Nûr, 55
136 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 4/Nisâ, 123-124
• 76 •
Ahmed Kalkan
Yeme-içme, giyim-kuşam, istirahat ve eğlenme gibi tabi ihtiyaçlarını
karşılamasında; ailesi, akrabaları, dostları ve düşmanları ile ilişkilerinde;
duâ, ibâdet ve niyazında; tebliğ ve sohbetlerinde; geçimini teminine yönelik
faaliyetlerinde; tebessüm ve vakarında; afiyet ve hastalığında; zenginlik
ve fakirliğinde; savaşta düşmanla olan mücadelesi ile evinde çocuklarıyla
olan muhabbetinde; vefat etmiş oğlu İbrahim’in bedenine damlayan gözyaşlarıyla
şehid olmuş amcası Hz. Hamza’nın delik deşik edilip hunharca
parçalanmış bedenine bakan gözlerinde... kısacası hayatının her an ve her
aşamasında bütün bu yüce değerler olgunlaşma çabası altında kendilerini
gösterir ve O’nun şahsiyetinin ayrılmaz parçaları haline gelirler.
Hayat, devamlı değişen ilişkiler bütünü olup bütün değişimleri ile bir
süreci ifade eder. Ahlâkîse istikrarı, gelişimi ve olgunlaşması ile bu sürece
kimliğini kazandıran, şahsiyetini verendir. Bu açıdan Peygamber Efendimizin
detaylarıyla bilinen hayatına bakıldığında, bu hayata örnek şahsiyetini
verenin, yüce değerlerin, dosdoğru yolun, insanca, insanın yaratılış amacına
uygun yaşamanın İlâhî kelimelerle ifadesi olan Kur’an-ı Kerim’in olduğu
rahatlıkla görülür. Kendisine O’nu en iyi tanıyan kimselerden biri olarak
“O’nun ahlâkı nasıl idi?” diye sorulduğunda, sevgili eşi Hz. Âişe’nin “O’’nun
ahlâkı Kur’an idi.” şeklinde cevap vermiş olması bu açıdan çok önemlidir.
Öncelikle yaratan ve emredip en güzeline hidâyeteden yüce Allah’ın “Yâsîn,
hikmet dolu Kur’an hakkı için, sen şüphesiz gönderilenlerden (Rasûllerden)
sin, dosdoğru yol üzerindesin.”137; “Nûn. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki
sen Rabbinin nimeti ile bir mecnun değilsin ve hiç şüphesiz senin için bitip
tükenmeyen bir ecir vardır. Ve hiç şüphesiz sen yüce bir ahlâküzeresin.”138 ve
benzeri âyetler ile Peygamber Efendimizin bir yandan üstün ahlâkına bir
yandan da bu üstün ahlâkın İlâhî öğreti ile bağlantısına şahadeti; sonra da
bu İlâhî şahadete selim akıl ve kalpleri ile doğru bilgi, tecrübe ve haberlere
istinaden katılıp, bu hakikati tasdik eden nice insanların buna tanıklığı
göstermektedir ki O, özü, sözü ve hareketi ile hayatının başından sonuna
kadar her anına damgasını vuran ahlâkı ile İlâhî öğreti Kur’ân-ı Kerim
rehberliğinde insanî olgunluk ve kemale ulaşarak âlemlere rahmet olmuş;
olgunluk ve kemali gaye edinenlere de en güzel örnek olarak Allah’ın kulu
ve elçisi olmanın gereğini yerine getirmiş; “yaratan Rabbin adıyla” okumanın
anlamını, şeklini ve beşeri düzlemdeki fonksiyonunu bütün insanlığa
137 36/Yâsîn, 1-4
138 68/Kalem, 1-4
• 77 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
göstermiştir. Dolayısıyla O’nun eşsiz ahlâkını tetkik, insanı, Kur’an rehberliğinde
yaşanmış bir olgunluğun, kemalin kıyısına götürmekte; insana,
hayatı hayat olarak bütün karmaşıklığı içinde bütünlüğü ile anlama, tatma
ve yaşama imkânı vermektedir. Zaten O’nu âlemlere rahmet ve insanlığa
güzel örnek yapan da işte bu kuşatıcılık ile bütünlüğüdür; insanca yaşamanın
eşsiz rehberi Kur’ân-ı Kerim’i özü, sözü ve davranışı; ailesi, topluluğu ve
devleti ile hayata yansıtmış olmasıdır.
İnsan yaşamının üzerinde gerçekleştiği yeryüzü nice başarılara şahitlik
etmiş; insan elinde çiçeklenen nice güzelliklerin tanığı olmuştur. Ancak
bütün bu güzellik ve başarıların tek bir insanın şahsiyetinde Hakk’a
ve hakikate şahitlik ettiği pek görülmemiştir. İşte Peygamber Efendimizi
ve O’nun eşsiz ahlâkını mümtaz kılan, hayatın muhtelif yönlerinde ortaya
konulan çeşitli başarıların sahibi olan diğer insanlardan ayırıp da O’nu
tüm olgunluk ve kemalin numunesi haline getiren husus bu kuşatıcılığı ile
bütünlüğüdür. Bu durumda insana ait yaşamın her anı ve her safhası için
O’nun asil hayatı ve güzel ahlâkında olması gereken, olgunluk ve kemale
işaret eden bir örneklik vardır.
“Muhammedî Risâlet” adlı eserinde Allâme Seyyid Süleyman en-Nedvî
bu hususu şu güzel cümleleri ile ifade eder: “...eğer zengin ve varlıklı bir
insan isen, Rasûlullah’ın Hicaz’la Şam arasında eşya taşıdığı ve Bahreyn’in
hazinelerine sahip olduğu zamanı hatırla! Ve sen de O’nun gibi hareket et.
Eğer fakir ve yoksul isen Rasûl-i Ekrem’in EbûTalib mahallesinde mahsur
kaldığı, vatanını ve bütün mülkünü terk ederek Mekke’den Medine’ye hicret
ettiği zamanı düşün. Eğer hükümdar isen O’nun Arapların idaresini ele
geçirdiği, her tarafa hakim olduğu, ileri gelenlerin, şan ve şeref sahiplerinin
O’na itaat ettiği zamanı hatırla. Eğer zayıf ve kimsesiz isen Rasûlullah’ın
Mekke’de yaşadıklarını hatırla! O’nda senin için güzel bir örnek vardır...
Eğer fatih ve muzaffer bir hükümdar isen Bedir’de, Huneyn ve Mekke’de
düşmana galip geldiği günlere bakarak Peygamber Efendimizin hayatından
ibret al. Eğer mağlup olmuşsan Uhud harbinde Rasûlullah’ın şehid ve
ağır yaralı ashâbı arasındaki halini düşün. Eğer öğretmen isen mescidin
sofasında ashâbına nasıl öğretmenlik yaptığını hatırla! Eğer öğrenci isen
Cebrail’in huzurunda nasıl diz çöküp hidâyetistediğini düşün. Eğer nasihat
eden bir vaiz, emin bir mürşit isen Mescid-i Nebevi’de bir kütük üzerinde
vaaz eden Rasûlullah’a kulak ver. Eğer hiçbir yardımcın olmadığı halde
hakkı ayakta tutmak, iyiliği haykırmak istiyorsan Mekke’deki zayıf haline
• 78 •
Ahmed Kalkan
rağmen Peygamber Efendimizin hakkı açıkça ilan ettiği zamanı hatırla.
Eğer düşmanını yenersen, Rasûlullah’ın Mekke’yi fethettiği günü hatırla.
Hakem ya da hâkim isen, İslâm güneşi doğmadan önce, Kureyş reisleri birbirine
girmek üzereyken Rasûlullah’ın Hacer-i Esved’i yerine koymak için
verdiği hükme bir göz at. Sonra gözünü çevir ve bir daha bak: Rasûlullah’ın
Medine mescidinin avlusunda insanlar arasında adâletle hüküm verdiği zamanı
düşün... Özetle, her ne olursan ol, ne işle uğraşırsan uğraş yaşadığın
müddetçe, günün her saatinde Rasûlullah’ın hayatında senin için güzel bir
hidâyet, hayat karanlıklarını aydınlatan güzel bir misal vardır. Böylece işlerin
düzelir, sıkıntıların sona erer... O’nun hayatı bütün insanlık için hayatın
her safhasında örnekti. O’nun hayatı aydınlanmak isteyenler için bir nur,
hidâyete ermek isteyenler için bir kandil, doğru yolu bulmak isteyenler için
de bir rehberdi.”
Peygamber Efendimizi herhangi bir şekilde görebilmek, O’nunla herhangi
bir şekilde hayatın bir anını paylaşabilmek ya da onunla ilgili güvenilir
bir eseri okuyabilmek, bir şekilde ona ulaşabilmek, görüp duyabilme
ve görüp duyduklarını gereğince değerlendirebilme imkânına sahip bir
insan için onun şahsiyet ve ahlâkının güzelliği ve eşsizliğini idrak noktasında
yeterlidir. Onu gereğince takdir edebilmek ve onun bu güzellik ve
eşsizliğinden yeterince istifade edebilmek ise insanın taşıdığı “sorumluluk”
endişesiyle bağlantılı olarak onu, Allah elçisi ve dolayısıyla hakikatin (kitap
ve hikmetin) öğreticisi, açıklayıcısı; olgunluk ve kemalin eğitimcisi olarak
görebilmek ve değerlendirebilmekle; hiçbir istisnaya yer vermeksizin hayatın
bütününü onun evrensel örnekliğine açabilmekle mümkündür. Bu
durumda meramı ifâde için şu âyet yeterli olacaktır: “Andolsun ki Allah’ın
Rasûlünde sizler için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çok zikredenler
için elbette pek güzel bir örnek vardır.” 139
Yakınları, dostları ve kendisini görenler tanıklık ederler ki Rasûl-i Ekrem’in
mübârek cismi baştan aşağı kusursuz, bütün azası birbirine uygun,
alnı, göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş; boynu uzun ve düzgün;
omuzları, pazuları, baldırları iri ve kalın; bilekleri uzun, parmakları
uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Karnı, göğsü ile beraber olup
şişman değildi. Ayaklarının altı çukurdu, düz değildi. Uzuna yakın orta
boylu, iri kemikli, güçlü kuvvetli idi. Cildi ipekten yumuşak, başları orta
139 33/Ahzâb, 21
• 79 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
büyüklükte, kaşları hilal, çekme burunlu, az değirmi (yuvarlak) çehreli idi.
Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzeldi. İki kaşının arası açık, fakat kaşları
birbirine yakındı. Çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı
ki hiddetlendiğinde kabarıp görünürdü. Yüzü adeta pembe beyazdı. Yani
ne kireç gibi beyaz ne de kara yağız, esmer idi. İkisi ortası gül gibi kırmızıya
dönük, beyaz ve berrak olup yüzünde nur gibi bir parıltı vardı. Dişleri
inci gibi beyaz ve parlak olup hafifçe seyrekti. Konuştuğu ve tebessüm
ettiği vakit beliriverirdi. Saçları ne pek kıvırcık ne de pek düzdü. Uzadığı
zaman kulaklarının memelerini geçerdi. Sakalı sıktı fakat uzun değildi. Bir
tutamdan fazlasını keserdi. Vefatlarında saçı sakalı henüz ağarmaya başlamıştı.
Başında pek az, sakalında yirmi kadar beyaz kıl vardı. Vücudu tertemizdi.
Koku sürsün, sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan daha
güzel kokardı... Haline hüzün ve tefekkür, bakışlarına da netlik ve derinlik
hâkimdi. Çoğu zaman sükût eder ancak gerektiğinde konuşurdu. Konuştuğunda
ağır ağır, tane tane konuşur; önemli yerleri tekrar ederdi. Sevgi ve
sevincini tebessümle ifade eder; yüz rengi ve hatları, haline delalet ederdi.
Yürüdüklerinde ayaklarını kuvvetle kaldırır, vakar ve sükûnetle çabuk ve
uzun adımlarla, sanki yüksekten iner gibi yürürlerdi. Bir şeye yönelmek
istediklerinde sadece başlarıyla değil bütün vücutlarıyla döner, sebepsiz
hiçbir tarafa bakmazlardı. Temiz, düzenli ve sağlıklı idiler. Ağırbaşlı, vakur,
canayakın, sıcak, samimi ve ilgili idiler...
Peygamberimizin dış görünüşü ve tabii özellikleri, iç ahlâkı ve iç dünyasını
aksettirmektedir. Bu meyanda yapılan tarifler, nihâyetinde samimiyeti,
içtenliği, sevecenliği, güvenilirliği, dürüstlüğü, bilinçliliği, dinginliği....ile
noktalanmaktadır. Yüzünün parlaklığı, yürüyüşünün eminliği, yönelişinin
tamlığı bu açıdan değerlendirilirse bu açıkça görülecektir. Nitekim Kur’an-ı
Kerim’de birçok yerde140 Yüce Allah “sîmâ”yı “iç”i tanıtan, ahlâkı gösteren
bir alâmet olarak değerlendirmiştir. İbn-i Abbas’ın: “İyiliklerin yüzlerde bir
parlaklığı, kalpte bir nuru, bedende bir kuvveti, rızıkta bir genişliği ve gönüllerde
bir sevgisi vardır. Kötülüklerin de yüzlerde bir sevimsizliği vardır.”
sözü ile, Hz. Osman’ın “Kişinin işlediği her bir amelin elbisesi kendisine
giydirilir. Hayır ise hayır; şer ise şer...” sözleri de bunu göstermektedir. Bu
durumda, Medine dışında konaklamış bir kervandan, pazarlık etmeksizin
söylenen fiyat ile kırmızı bir deveyi alıp, yularından çekerek şehre doğru
yürüdüğünde Hz. Peygamber’in arkasından olayı değerlendirerek tanıma-
140 2/Bakara, 173, 7/A’râf, 46-48, 47/Muhammed, 30, 48/Fetih, 29 ve 55/Rahmân, 41
• 80 •
Ahmed Kalkan
dıkları bir kimseye bu şekilde karşılığını peşin olarak almaksızın deveyi
vermiş olmalarından hayıflanan kervan ehline “rahat olun! Bundan daha
temiz ve daha nurlu başka bir insan görmedik” şeklinde görüş bildiren o
kadının, ya da vefatı sonrasında, hücre-i saâdetine girip de peygamberimizin
yüzünü açıp alnını öptüğünde “Ah! Hayatında olduğun gibi ölümünde
de güzelsin.” diyerek duygularını ifadeye çalışan Hz. Ebûbekir’in bu samimi
sözlerini ve de neden onu ansızın görenlerin heybetinden heyecana kapıldıklarını,
görüp tanıyanların ise onu o derece sevdiklerini daha iyi anlayabiliyoruz.
Rasûl-i Ekrem’in şahsiyetinde, “yaratan Rabbin adıyla okuma...” ve
“emredildiği şekilde istikamet üzere olma” çaba ve gayretinin yeri ve etkisi
âşikârdır. Kendisine gelen ilk vahyin “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı
alaktan yarattı. Oku! Kalem ile öğreten, insana bilmediğini öğreten Rabbin
ne büyük kerem sahibidir.” âyetlerinden oluşmuş olması; yaşlılık emareleri
üzerinde belirdiğinde, halini soran ashâbına “Beni, Hûd sûresi ihtiyarlattı.”
şeklinde cevap vermiş olması buna işaret etmekte olup, mezkûr sûrede
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O halde sen, beraberindeki tevbe edenlerle
birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Ve aşırı gitmeyin. Çünkü O, her ne
yaparsanız onu hakkıyla görendir.” 141
İnsan, bir münasebetler sentezidir. Her insan bir ilişkiler bütünü içerisinde
yaratılır ve şahsiyetini, kişiliğini, ahlâkını bu bütün içerisindeki
tavrı ve rolü ile ortaya koyar. Yüce Allah’ın “birleştirilmesi emredilen”
olarak ifade ettiği bu ilişkiler bütününü muhafaza edebilmenin yolu olan
yaratana kulluk, yaratılana da şefkat, merhamet ve adâletin, emrolunduğu
üzere dosdoğru şekilde yerine getirilmesinin zorluğu ve zor olduğu kadar
da insani olgunluğa ulaşabilmedeki önem ve rolü tartışmasızdır. İşte bizler
Rasûl-i Ekrem’in eşsiz ahlâkında, özünde, sözünde ve davranışlarında ve
hatta ağaran saç ve sakallarında hep bu “emrolunduğu gibi dosdoğru olma”
endişesi ve gayretini görmekteyiz.
O, Allah Teâlâ ile olan ilişkisinde, iç dünyasında, evinde, ailesi ve akrabası
ile olan münâsebetinde; dostlarına, tanıdık tanımadık bütün insanlara
karşı olan tavırlarında; istirahatinde, ticaretinde, savaşta ve savaş sonrası
ganimet taksiminde; mescitte imamlıkta, en önde liderlikte, hayatı ve vefa-
141 11/Hûd, 112
• 81 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
tında hep bu endişeyi taşımış, olanca gayretini buna sarfetmişti. O, durumunu
şöyle ifâde ediyordu: “Rabbim beni ne güzel terbiye etti.”, “Ben ancak
ahlâkî faziletleri tamamlamak üzere gönderildim.” O halde, Rasûlullah’ın
ahlâkını tanımak, onu, içerisinde bulunduğu ilişkiler bütünü ile tanımakla
mümkün olacaktır. Bu yapıldığında ise onun ahlâkî yüceliğinin temelinde
bu ilişkiler bütününü hayranlık verecek şekilde, biç birini ihmal etmeksizin
muhafaza etmiş olmasının; birleştirilmesi emrolunan her şeyi hayatı ile birleştirmiş
olmasının bulunduğu görülecektir.
Ahlâkî faziletlerin başında “adâlet” ve “ihsân” gelir ki her iki kavram
da nihâyetinde “herşeyi yerli yerine koyma”yı ve “yapılması gerekeni layıkı
ile yapma”yı ifade eder. Nitekim Yüce Allah: “Muhakkak ki Allah adâleti,
ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da
yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye sizlere öğüt verir.” 142 buyurur. Rasûl-i
Ekrem, hayatı boyunca her şeye gereken değeri gerektiği kadarı ile vermiş;
ihmalkârlık, duyarsızlık ve aşırılık onun hayatında kendine bir yer bulamamıştır.
Bir insanın ihmal ve dengesizliğe meydan vermeksizin, hiçbir aşırılığa
düşmeksizin, hayatın her bir yönünde davranmış olması ve bu denge ve
istikrarı hayatın hem yatay hem de dikey boyutunda muhafaza etmiş olması
elbette olgunluk ve kemalin zirvesidir. Beşer olması peygamberliğine bir
nakısa getirmemiştir. Peygamberliği ona ailesini, dostlarını unutturmamıştı.
Allah’a olan bağlılığı ve deruni duyguları onu dünyadan el etek çekmeye
yöneltmemişti. Liderliği, komutanlığı, hâkimliği onu hastaları ziyaretten,
fakirlerle sohbetten men etmemişti. Mekke’deki hayatı ile Medine’deki hayatı
arasında yaşananlar ve sahip olunan imkânlar çok farklı da olsalar duruş
bakımından hiçbir farklılık olmamıştır.
Adâlet ve ihsan onun hayatının her demini kuşatmıştı. Gençliğinde
toplumda el-Emin olarak tanınır ve bilinirdi. Ticaret hayatındaki dürüstlüğü
takdir edilir, insanlar arası anlaşmazlıklardaki hakemliği makbul görülürdü.
“Doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Yalan kötülüğe, kötülük de
cehenneme götürür” der, doğruluğu imanın gereği; yalanı, emanete ihaneti
ve verilen sözlerde durmamayı nifak alameti sayardı. Doğruluk hassasiyeti
o derecede idi ki şaka bile olsa ondan tâviz vermezdi. “şaka yapar mısınız?”
diye sorulduğunda “evet, ama doğru sözden başkasını söylemem” demişti.
Onun bu özelliğini düşmanları bile bilir, onu öldürmek için ellerinden ge-
142 16/Nahl, 90
• 82 •
Ahmed Kalkan
leni yaptıkları halde kıymetli eşyalarını ona emanet etmekten çekinmezlerdi.
Mekke’den Medine’ye hicretinde yatağına yatırıp geride bıraktığı Hz.
Ali’ye her emaneti sahibine vermesini tembihlemişti. En zor durumlar bile
onu verdiği söze bağlılıktan vazgeçiremezdi. Hiçbir menfaat ona, bu konuda
geri adım attıramazdı. Mekke’den Medine’ye gelirken müşriklere yakalanan
ve kendilerine karşı savaşmamak şartıyla serbest bırakılıp Bedir
savaşı öncesi Hz. Peygamber’e kavuşan Huzeyfe el-Yeman ve bir arkadaşı,
olayı Rasûl-i Ekrem’e anlattığında sayılarının azlığı, adama olan ihtiyaçlarının
şiddetine rağmen onlara savaşa katılamayacaklarını ifade ile “siz geriye
dönün, her hâl u kârda sözünüze riâyet edeceğiz. Bizim sadece Allah’ın yardımına
ihtiyacımız var” demişti. Hudeybiye’de müşrikler ile yapılan anlaşmanın
şartlarından biri de Mekke’den müslüman olarak Medine’ye gidecek
olan kimselerin, talep edilmesi durumunda Mekkelilere geri verilmesi idi.
Daha antlaşma henüz imzalanmış iken Ebû Cendel, elleri zincirli bir halde,
hapsedildiği zindandan kaçarak müslümanların bulunduğu yere gelmişti.
O esnada orada bulunup, anlaşmayı yapmış olan müşrik Süheyl Bin Amr,
antlaşmanın derhal tatbikini talep ile kaçağın kendisine teslimini istediğinde
bu durum müslümanların ağırına gitmişti.
Rasûl-i Ekrem ise inananların selamet ve kurtuluşuna olanca düşkünlüğüne
rağmen “Ey Ebû Cendel, sabret! Biz ahdimizden dönemeyiz. İnşâallah
Allah sana yakında bir yol açacaktır!” demişti. Ne ahde bağlılıktan tâviz
vermiş ne de Ebû Cendel’i ihmal etmişti. Sözde durmayı, ahde bağlılığı kul
olmanın gereği olarak görmüş; işin sonucunu Allah’a havâle etmiş, O’na
güvenip dayanmıştı.
“Helâl rızık kazanmak için çalışmanın mecburi bir görev” olduğunu; en
hayırlı kazancın da el emeği ve meşrûticaret vasıtasıyla sağlanan kazanç olduğunu
söyler; satarken ve satın alırken kolaylık gösterene Allah’ın rahmetini
müjdeler, doğru ve güvenilir tacirlerin peygamber ve şehidlerle beraber
olacaklarını ilan ederdi. Bazen pazarları gezer, satıcıların mallarını kontrol
eder ve “bizi aldatan bizden değildir” derdi. Kendisi de bilfiil ticaretle uğraşmış,
kanaati, dürüstlüğü ve vefası ile tanınmıştı. Bazen borçlanır, borçlarını
vaktinde ve en güzel şekilde öderdi. Hakka riâyete önem verir, her hak sahibine
hakkının mutlaka verilmesinde ısrar ederdi. “Hak sahibinin söze hakkı
vardır” diyerek hakkın üstünlüğünü ilan ederdi. Hiçbir olayın hakkı zayi
etmesine müsâade etmezdi. Yahudi alacaklısı, alacağını talep üzere gelip de
• 83 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
elbisesini çekerek, yakasından tutarak “Siz Abdulmuttaliboğulları hep borcunuzu
uzatırsınız” gibi kaba sözler söylediğinde, Hz. Ömer sinirlenerek
sert bir şekilde karşılık vermişti. Rasûl-i Ekrem ise olup biteni tebessümle
karşılamış ve Hz. Ömer’e “Ey Ömer! Ben ve o, senden bunun dışında bir söz
duymaya çok daha muhtaç idik. Bana borcumu güzelce ödemeyi, ona da alacağını
güzelce istemeyi tavsiye etmeliydin, vâdenin dolmasına daha üç gün
vardı” diyerek fazlasıyla ödenmesini sağlamıştı. Bu olay, yahudinin müslüman
olmasına vesile olmuştu.
Bir defasında kestiği hayvanın etini satan bir bedeviden, evde var zannettiği
hurma karşılığında bir miktar et almış; eve geldiğinde ise hurma
kalmadığını görmüştü. Derhal çarşıya gelerek bedeviyi bulmuş “senden
hurma karşılığında et almıştım fakat ne yazık ki hurmam kalmamış” diyerek
durumu izah etmişti. Aldatıldığını düşünen bedevi bağırıp çağırmış,
Rasûl-i Ekrem ise onu susturmaya çalışanlara “siz müdahale etmeyiniz zira
bedevinin hakkı var” diyerek tekrar meseleyi anlatmaya çalışmış ama bedevi
söylenmeyi bırakmamıştı. Bunun üzerine Peygamberimiz bedeviyi,
Ensar’dan bir kadına havâleederek etinin karşılığı olan hurmaları almasını
sağlamış, bedevî de Rasl-i Ekrem’in sabır ve müsâmahakârlığından duygulanarak
“Muhammed! Cenâb-ı Hakk sana ecir ve mükâfatını versin, sen
bana hakkımı hem de fazlasıyla verdin” demişti. Hakka riâyetve en güzeliyle
karşılık vermek onun ahlâkının en önemli esaslarındandı. O, “borçlarını
daha iyi, daha mükemmel bir şekilde ödeyenler faziletli kimselerdir” der, aldığı
borçları fazlasıyla geri öderdi.
Adâlete riâyet, kişinin kendisi, anne babası ve yakınlarının aleyhine
de olsa âdil olabilmeyi; muhataba duyulan kin ve nefret duygularının
adâletsizlik ve aşırılık yönündeki baskılarına direnebilmeyi gerektirir. Üst
tabakada hırsızlık yapmış bir kadın için aracılıkta bulunulduğunda “İsrailoğulları
işte bu yüzden helak olmuştur. Onlar, kanunları fakirlere uygular,
zenginleri ise affederlerdi. Allah’a yemin ederim ki eğer Muhammed’in kızı
Fatıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim” diyerek her türlü iltiması
reddeden, buna karşılık suçun tesbiti ve cezanın terettübü için kılı kırk yaran
Rasûl-i Ekrem, bu tarafsız adâlet ve hakkaniyetin emsalsiz temsilcisidir.
Onun bu eşsiz özelliğidir, yahudilerin bile anlaşmazlıklarını ona götürmesine
sebep olan.
• 84 •
Ahmed Kalkan
Rasûlullah, Hz. Ali’ye şöyle nasihat etmişti: “Sana iki kişi muhakeme
için geldiğinde ikisini de dinlemeden sakın karar verme! Zira ancak her
ikisini de dinlediğinde doğruyu bulabilirsin.” Hz. Ali, bu nasihat sayesinde
davalarda zorluk çekmediğini, kolaylıkla doğruya ulaşabildiğini söylerdi.
Rasûl-i Ekrem, âdil liderlerin kıyâmet gününde Allah’a en yakın kimseler
olacaklarını, zâlimlerin ise en uzak olacaklarını; fakir, yoksul ve muhtaç
kimselere kapısını kapatan hâkimlere Allah’ın da kapısını kapatacağını söylerdi.
Bir savaş sonrası ganimetleri taksim ederken “bu taksim Allah rızası
için yapılmıyor” şeklindeki bir ifadeyle karşılaştığında “ben âdil olmazsam
kim âdil olur?” diyerek mukabelede bulunmuştu. Kalabalık içerisinde üzerine
yüklenen birisini, elindeki ince değnekle uyarmak istediğinde kazara o
kimsenin ağzı çizilmişti. Peygamberimiz bu durumda, o kimseden aynısını
kendisine yapmasını istemişti. Adâlet hususundaki hassasiyeti, hakkaniyete
riâyeti ile tamamlanıyordu.
Onun adâleti sert, kaba ve kırıcı değil, bilakis yapıcı, onarıcı ve ıslah
edici idi. Adâlete bağlılık ile geçen güzel ömrünün sonunda ölüm döşeğinde
iken halka hitaben “birisine bir borcum varsa veya birini kırdıysam
yahut birinin mal veya şerefine bir zarar verdiysem işte şahsım, işte şerefim,
işte malım mülküm! Benden karşılığını bu dünyada alsın” demiş, onun bu
sözleri sükûnet ile karşılanmış, ancak bir adam Rasûl-i Ekrem’den birkaç
dirhem alacağı olduğunu söylemiş ve parasını almıştı. Ne mutlu, adâlete
riâyetle zulmün zerresine bile bulaşmadan ömür sürmüş olanlara!
Adâletten her ayrılış, zulme doğru atılan bir adımı ifade eder. “Muhakkak
ki şirk elbette pek büyük bir zulümdür”143 âyetinin de işaret ettiği üzere,
adâlete en uzak nokta şirk; adâletin özü de her türlü erdem ve iyiliğin
bayrağı tevhiddir. Dolayısıyla yaratana kulluk peygamberimizin ahlâkının
özünü teşkil eder ki, hayatı bunun en güzel şahididir. Hayatın yatay ve dikey
boyutundaki her türlü kemale ait istikrar ve sebatının temelinde de bu
sağlam bağlılık yatar. “şükreden bir kul olabilmek” onun her türlü düşünce,
söz ve eyleminin saiki idi. Gece boyu namaz kılmaktan ayakları morardığında
“Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı. Niçin böyle
yapıyorsunuz?” diye soran Hz. Âişe’ye: “Şükreden bir kul olmayayım mı?”
diyerek cevap vermişti.
143 31/Lokman, 13
• 85 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Allah’ın dinine dâvet ettiği Tâifliler kendisine horlama, aşağılama hatta
taşlama ile mukabelede bulunmuş, o ise teselliyi Rabbine münâcaatta
bularak, O’na olan bağlılık ve sevgisini “senden gelen her şeye ben râzıyım,
yeter ki bana gazap etmiş olma...” şeklindeki duygu yüklü sözleriyle ifadeye
çalışmıştı. Birçok vesile ile ashâbına “içinizde Allah’tan en çok korkanınız
benim” demişti. Bu hayatının her ânı için geçerliydi. Bir defasında bütün
gece boyunca Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsa’nın duâsı olarak geçen “eğer onlara
azap edersen elbette onlar senin kullarındır. Şâyet onları bağışlarsan elbette
sen yegâne izzet ve hikmet sahibi olansın” 144 âyetini tekrar edip durmuştu.
Allah’ı zikir ve O’nu tesbih her ânını kuşatmıştı. Devamlı Kur’an okur,
hatta başkalarının da okumasını ister, onu başkalarından dinlemeyi çok
sevdiğini söylerdi. Özü, sözü ve davranışı ile Kur’an’ı hayata yansıtmak, her
anının en büyük hedefiydi. “Gözümün aydınlığı namazdır” der, her vesilede
namaz kılmayı arzulardı. “Haydi Bilal! Kalk, kamet getir de bizi rahatlat,
bizi huzura kavuştur” derdi. Bu, O’nun için bütün dünya güzelliklerinin
üstünde idi. Hz. Enes, “Rasûlullah’ı gecenin hiç ihtimal vermediğiniz bir
anında namaz kılarken, yine hiç ummadığınız bir anında da uyurken görebilirsiniz”
demektedir. Bazen o kadar oruç tutardı ki hiç orucu bırakmayacağı
zannedilir; bazen de oruca o kadar ara verirdi ki artık daha oruç
tutmayacak denilirdi.
Allah’a olan bağlılığı, ibâdete olan düşkünlüğü had safhada olmakla birlikte
bu, onu dünyadan ve insanlardan uzaklaştırmaya sevk etmemiş, bilakis
itidali sâyesinde ihsan üzere bütün sorumluluklarını yerine getirmesinde
en önemli etken olmuştur. “En hayırlı amel, az da olsa devamlı olandır”
der, dinde aşırılık ile insanın bir yere varamayacağı ihtarı ile arkadaşlarına
itidal üzere yaşamayı tavsiye ederdi. Sadece ibâdette değil yeme-içme, giyim-
kuşam, dostluk-düşmanlık gibi hayatın her yönünde aşırılıklardan korunmada
ısrar ederdi. Acıkmadan yememek, yediğinde ise iyice doymadan
sofradan kalkmak, O’nun adeti idi. Bir seferinde her gün oruç tutmak, her
geceyi namaz ile ihya etmek ve evlenmemek üzere anlaşan arkadaşlarını
“İçinizde Allah’tan en çok korkanınız ve O’na karşı sorumluluklarını en fazla
bileniniz olduğum halde bazı günler oruç tutarım, bazı günler ise tutmam.
Aynı şekilde geceleri bazen uyur bazen de namaz kılarım, kadınlarla da evlenirim”
diyerek itidâle yönlendirmiş; nefsin, vücudun, gözlerin...
144 5/Mâide, 118
• 86 •
Ahmed Kalkan
Hanımın, çocukların, akrabaların ve dostların... İnsanın üzerinde hakları
olduğunu beyan ile itidalin esasını ortaya koymuştur. Zaten bu, adâlet
ve ihsanın da gereğidir. O’nun hayatı ve ahlâkı da olanca ağır sorumluluk
ve muhtelif işlerine rağmen bu itidalin kusursuzluğu ile parıldar; yolunu
arayana rehber, karanlıklardan çıkmaya çalışana da ışık olur.
Rasûl-i Ekrem nasıl yaşardı, diye sorulduğunda buna en kısa ve en basit
olarak kul gibi yaşardı şeklinde cevap verebiliriz. Kulluk bilinci ve tevazuu
hayatının her anında hâkimdi. “Şüphesiz ki ben bir kulum. Kulun yediği gibi
yer, oturduğu gibi otururum” der, hayata da bu gözle bakardı. Sadelik ve
tevazu, şahsiyet ve yaşamının ayrılmaz vasıflarıydı. “Allahım! Âhiret hayatından
başka bir hayat yoktur” diyerek dünyadaki yaşamını bir yolculuğa
benzetir ve bu tanımlamaya aykırı her türlü tavır ve davranıştan kaçınırdı.
Külfet, zorlama, gösteriş, riya, ucub ve kibir dünyada en çok O’na uzaktılar.
Şekilcilik ve resmiyet O’nun ahlâkında kendilerine hiçbir yer bulamazlardı.
Sade giyinir, önüne gelen nimeti küçük görmezdi. Çoğu zaman kuru ekmek,
hurma ve sütle yetinir, şikâyetçi olmazdı. Kuru ekmek ve sudan oluşan
mütevazi dâvetleri kırmazdı. Bir yemekten hoşlanmadığında herhangi
bir yorum yapmaz yiyemeyeceğini belirtirdi. Hasır üzerinde yatardı. Çoğu
zaman kalktığında sağ tarafında hasır iz yapmış olurdu. Üç gün art arda
buğday ekmeği ile karnını doyurmamış, Medine dönemi boyunca bir günde
iki öğün yemek yememiştir. Hz. Âişe“Ay gelir geçerdi de biz Muhammed
ailesi yemek pişirmek üzere ateş yakmaz, sadece hurma ve su ile karnımızı
doyururduk” demiştir. EbûÜmame de Rasûlullah’ın şöyle dediğini bize
naklediyor: “Rabbim, Mekke vâdisini benim için altına çevirmeyi teklif etti.
Fakat ben ‘hayır ey Rabbim! Gün aşırı yiyeyim ve aç kalayım. Aç olduğum
zaman sana yakarıp seni hatırlayayım. Doyduğum zaman da sana duâedip
şükredeyim’ dedim.
Bir gün Hz. Ömer, peygamberin evine geldiğinde Rasûlullah’ın hasır
üzerinde örtüsüz yattığını ve hasırın izlerinin sağ yanında çıkmış olduğunu,
odada bulunan bütün eşyanın hurma lifleriyle doldurulmuş bir yastık,
bir hayvan derisi ve bir su kırbasından ibaret olduğunu, yiyecek olarak da
sadece birazcık arpanın bulunduğunu görmüştü. Manzara karşısında duygulanarak
ağlamış ve peygamberin “neden ağlıyorsun?” diye sorması üzerine
“Bizans’ın kayseri, Fars’ın kisrası debdebe içinde yaşarken sen seçilmiş
insan, Allah’ın Rasûlü böyle mi yaşayacaksın?” demişti. Rasûlullah ise “Ey
• 87 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Ömer! Sen bunun için mi ağlıyorsun? Bilmez misin ki onlar bütün nasipleri
dünya hayatında verilmiş insanlardır” diyerek hayata bakışını dillendirmiştir.
Cuma günleri ve dışarıdan heyetler geldiğinde giymesi için ipekten bir
elbise alması teklif edildiğinde de “Bunu âhiretten alacak bir payı olmayan
giysin” demişlerdi. Sâlim bir kafaya, sıhhatli bir bedene ve günlük yiyeceğine
sahip olan kimsenin bütün dünya nimetine sahip olduğunu söylerdi.
İnsanın dünyadan nasibini de giyilip eskitilen, yenilerek tüketilen ve hayır
olarak sarfedilip kazanılan olarak özetler; 28/Kasas sûresinin 77. âyetinin
ifâdesiyle Allah’ın verdiklerinde âhiret yurdunu gözetirdi. Vefatında, üzerinde
iki yerinden yamalı bir elbise vardı. Zırhı, ailesinin geçimi için bir
miktar arpa borç aldığı bir yahudinin elinde rehin olarak bulunuyordu. Ve
evinde yiyecek olarak sadece bir avuç arpa vardı.
O’nun bu hali inancının, dünya hayatına bakışının, fedâkârlığının ve
cömertliğinin doğal bir sonucuydu. Yoksa bir zorlamanın ve dünyevi nimetlere
olan soğukluğun eseri değil. Zira olanca sadeliğine rağmen bazen
güzel yemekler yediği, güzel elbiseler giydiği olurdu. Nimeti takdir eder,
Allah’ın bir lütfu ve ikramı olarak görürdü. O’nun yaptığı, içinde bulunulan
ortamda yapılabilecek olanın en iyisini yapmaktan ibaretti. Komşusu açken
tok yatmamak gibi.
Rasûl-i Ekrem’in tevâzûve sadeliği, kendini beğenmenin, gösteriş ve
kibrin ve hatta her yerde bir şekilde kendine yer edinen bencilliğin bir elbisesi
değil, aksine eşsiz bir samimiyet ve içtenliğin doğal bir muhafazası idi.
Arkadaşları arasında bulunurken, O’nu farkedilmez yapan da işte bu özelliğiydi.
Bir meclise geldiğinde boş bulduğu yere oturur, “Ben bir kral değilim”
diyerek kendisi için ayağa kalkılmasını istemez, elinin öpülmesine müsaade
etmezdi. Bir defasında kendisini görüp de heyecanlanan bir kimseye
“Heyecanlanma! Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum” demişti. Kendisine
“yaratılmışların en hayırlısı” diye hitap edildiğinde “yaratılmışların en hayırlısı
İbrâhim idi” diyerek cevap vermiş, kendisi için Allah’ın O’na vermiş
olduğu “Allah’ın kulu ve elçisi” vasfından başka bir vasfın kullanılmamasını
istemişti. Sık sık bu konuda arkadaşlarını uyarır, şeytanın kendilerini kandırmaması
için dikkatli olmalarını tavsiye ederdi.
• 88 •
Ahmed Kalkan
Oğlu İbrahim vefat ettiği gün, güneş de tutulmuştu. Bazı kimselerin
“işte bakın güneş de Rasûlullah’ın matemine iştirak ediyor” yollu düşünmeleri
üzerine olaya hemen müdâhale etmiş ve “güneş tutulması Allah’ın
âyetlerinden biridir. Kimsenin ölüm veya doğumu üzerine meydana gelmez”
diyerek insanların kendisine olan sevgi, hürmet ve bağlılıklarının yanlış
mecralara kaymasını engellemiştir.
“Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede aşırıya gittikleri gibi sizler de
beni övmede aşırıya gitmeyin. Ben sadece bir kulum. Benim için sadece ‘o,
Allah’ın kulu ve Rasûlü’dür’ deyin” sözleri, O’nun bu konudaki hassasiyetinin
güzel bir göstergesidir. Yine O’nun tevâzûve sadeliği, pasifliğin, acizliğin
kendisine yüklediği geçici bir vasıf değil, aksine Allah sevgisi ve kulluk
bilincinin incelik ve ruhi derinliğinin hayata doğru doğal bir inkişafıydı.
Başarıları arttıkça, insanların sevgi ve bağlılığı çoğaldıkça O’nun büyük bir
içtenlik ve tevâzûile Rabbine yönelişi, hayatının hiçbir safhasında bu sadelik
ve tevazuundan tâviz vermeyişi bunu açıkça göstermektedir.
Bizler Rasûl-i Ekrem’i, Hayber’i fethettiğinde, dizgini hurma ağacının
kabuğundan yapılmış bir merkep üzerinde Hayber’e girerken düşündüğümüzde;
ya da yaşanan onca zorluğun ve çekilen onca hasretin ardından
büyük fetihle birlikte, başını devesinin eyerine değecek kadar eğmiş, yüzü
şefkat parıltılarıyla parlar olduğu halde Mekke’ye girerken gördüğümüzde
eşsiz bir manzara ile karşı karşıya olduğumuzu idrak ederiz. O anda o, sadece
Rabbini hamd ile tesbih ediyor ve O’ndan mağfiret diliyordu. “Allah’ın
yardımı ve fetih geldiğinde ve insanları bölük bölük Allah’ın dinine giriyor
gördüğünde, Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Zira O tevbeleri
çokça kabul edendir.” 145
Yaşlı bir yük devesinin üzerinde, sırtında dört dirhem bile etmeyecek
basit bir hırka, veda haccına giderken şöyle duâediyordu: “Allahım! Bu haccı
riyâ, gösteriş ve ünden uzak et.”
İnsan kişiliğinin en açık ve net olarak gözlemlenebileceği yer, evidir.
Rasûl-i Ekrem, Hz. Âişe’nin ifadesiyle evde normal, sıradan bir insan ne
yapıyorsa onu yapardı. Kendi işini kendi yapardı. Elbisesini diker, yamar,
ayakkabılarını tamir ederdi. Keçilerinin sütünü sağar, devesinin boynuna
145 110/Nasr, 1-3
• 89 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yağ sürer, evi süpürürdü. Evde ailesi ile meşgul olur, ezan okunduğunda
da namaza giderdi. Sorumluluklarının fazlalığı ve ağırlığı O’nun hayatında
herhangi bir açığa, ihmale meydan vermezdi. Düzenliydi, tertipliydi;
yaşanması gerekli her şeyin O’nun hayatında bir yeri vardı. Eşlerini sever,
onlarla ilgilenir, dini yaşayıp uygulamada, kötülüklerden temizlenip, iyiliklerle
olgunlaşmada onlara rehberlik eder, aile sorumluluğu ile hareket
ederdi. Onlar için en iyisi ve en güzelini, ahlâkî faziletlerin en üstününü
arzular, sevgi, şefkat ve ilgisi ile elinden geleni yapardı. Her akşam eşlerini
ziyaret eder, onlarla sohbet ederdi. Geceleri onları namaza kaldırır, daima
onları iyilik yapmaya teşvik ederdi. “Kişinin, eşinin ağzına koyduğu lokma
sadakadır” der, kendisini ailesinin dünya âhiret saâdetinden mesul tutardı.
Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in hiçbir eşine vurmadığını, kaba söz söylemediğini
belirtir. Zaten Rasûl-i Ekrem, “en hayırlınız ailesine karşı en merhametli
olanınızdır” derdi. Ailesine karşı en merhametli olan da oydu.
Çocuklarını çok sever, onlarla oynar, ilgilenirdi. Çocuk sevgisini merhametin
bir eseri olarak görürdü. On çocuğu olduğu halde, onlardan hiçbirini
öpmediğini söyleyen bedeviye “Allah, senin kalbinden merhameti
aldıysa ben ne yapabilirim?” demişti. Ahlâk ve fazilet ile dolu hânelerinde
mânevî havayı, kendilerini kuşatmış olan sevgi ve şefkat halesi içinde teneffüs
ederek yetişen çocuklarının her derdiyle ilgilenir, bir baba olarak bütün
sorumluluklarını yerine getirirdi. Kız çocuklarını iyi yetiştirip güzelce evlendirmeyi,
cennetin anahtarlarından biri olarak görürdü. Erkek çocukları
zaten daha küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Kızlarını ise büyütmüş ve evlendirmiş,
torunları olmuştu. Yine onlarla ilgileniyor, onları ziyaret ediyordu.
Gece namaza kalktıklarında onları da uyandırır, daima iyilik yapmaları,
âhiret yurdu için hazırlanmaları gerektiğini söyler, “yarın kıyâmet gününde
ben sizler için bir şey yapamam” derdi. Bütün gayret ve çabası onların iyi
birer kul, faziletli birer insan olmaları içindi. Bunun için herkesten önce
onlardan sabır ve fedâkârlık beklerdi. “Allahım! Muhammed ailesine geçinecek
kadar rızık ihsan buyur” diye duâ eder, ailesini her türlü aşırılık, lüks,
israf ve cimrilikten; dünya malına düşkünlükten sakındırırdı.
Tehlike, sıkıntı ve zorluk olan yerlerde onları öne geçirir, menfaat, rahat
ve kolaylığın olduğu yerlerde ise onları geriye alırdı. Bir defasında kızı
Hz. Fâtıma’yı ziyârete gitmiş, ancak içeride süslü bir perde gördüğünde,
kapıdan geri dönmüştü. Sebebi sorulduğunda “benim dünya ile ne işim
• 90 •
Ahmed Kalkan
olabilir?” demiş, kızına perdeyi satıp bedelini ihtiyaç sahiplerine vermesi
tavsiyesinde bulunmuştur. Hz. Fâtıma, işlerinin yoğunluğu ve değirmende
tahıl öğütmekten dolayı karşılaştığı zahmetten dolayı, kendilerine bir harp
esirinin hizmetçi olarak verilmesini istediğinde, Hz. Peygamber, “mescidde
yatan aç ve çıplak insanlar varken, bu isteğinizi karşılayamam!” diyerek, onların
bu taleplerini geri çevirmiştir. Akşam olduğunda kızı ve dâmâdının
yanına giderek, “size benden istediğinizden daha hayırlı bir şey söyleyeyim
mi? Yatacağınız zaman 34 defa Allahu Ekber, 33 defa Elhamdu lillâh ve 33
defa da Subhânallah deyiniz” buyurmuştur.
Hz. Peygamber ve ailesinin, hiçbir sadakayı kabul etmemesi ve bunun
kendilerine haram oluşu da bu açıdan çok önemlidir. Rasûl-i Ekrem’e 10 yıl
boyunca hizmet eden Hz. Enes’in şu şehâdeti, Rasûl-i Ekrem’in ev halkına
muamelesini uzun uzadıya anlatmaya gerek bırakmamaktadır. “Rasûlullaha
on yıl boyunca hizmet ettim. Bir kere bile bana, “yaptığım bir şey için
neden bunu yaptın, yapmadığım bir şey için de neden bunu yapmadın?”
demediler.
Mescidde, cemaate hitap ederken, sevgili torunları Hasan ile Hüseyin’in
düşe kalka kendilerine doğru geldiklerini görünce, dayanamayıp hutbesine
ara vermiş, aşağı inerek torunlarını kucağına almış, sonra da “elbette ki
mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihandır”146 âyetini okumuştur.
Yüce Allah, 4/Nisâ sûresinin 36. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Allah’a
kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, yakınlara, yetimlere,
düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa,
yolcuya ve elinizin altında bulunanlara ‘ihsan’ üzere davranın. Muhakkak
ki Allah, kendisini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”
İhsan, Rasûl-i Ekrem’in içinde bulunduğu ilişkiler bütünündeki istisnâsız
tutumuydu. Sevgi, şefkat, merhamet, hilm, nezaket, incelik, fedâkârlık, cömertlik
ve cesaret gibi üstün ahlâkî vasıflarının bir yumağı idi. “Gerçekten
iman etmedikçe cennete giremezsiniz; gerçekten birbirinizi sevmedikçe
de iman etmiş olmazsınız. Sizlere gerçekten birbirinizi sevebilmenin yolunu
öğreteyim mi!? Selâmlaşınız.” der; yemek yedirmeyi, tanıdık tanımadık herkese
selâm vermeyi İslâm’ın en hayırlı amellerinden sayardı. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) çevresindeki herkesle ilgilenir, karşılaştıklarına önce davranıp selâm
146 64/Teğâbün, 15
• 91 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
verir; musâfaha ettiğinde karşısındaki elini çekmedikçe elini çekmez; birisiyle
konuştuğunda muhâtabı sözünü bitirip ayrılmadıkça onu bırakmaz;
döndüğünde bütün cephesiyle dönerdi.
Herkesi kuşatan sevgi ve ilgisi ahlâkının ayrılmaz parçasıydı. Anne ve
babasını küçük yaşlarda kaybetmiş olmasına rağmen onları unutmamış;
yıllar sonra bir vesile ile harap olmuş bir mezarın yanından geçerken durup
oturmuş, ince ruhundan sızan gözyaşları ile ‘Bu Vehb kızı Âmine’nin kabridir’
demişlerdi. Kendisine emeği geçenleri asla unutmaz, daima onları hayırla
yâd ederdi. Amcası Ebû Tâlib’in hanımının, dadısı Ümmü Eymen’in,
sütannesi Halime’nin ve ailesinin O’nun gönlünde özel bir yeri vardı. Sütannesi
geldiğinde, onu hürmetle karşılar, ilgi ile ağırlar, hırkasını çıkarıp
altına sererdi. Ölümü sonrasında babanın arkadaşlarına iyiliği merhametin
gereklerinden sayar, ‘içlerinde akrabâları ile ilişkilerini kesen bir kimsenin
bulunduğu topluluğa Allah’ın rahmeti inmez’ der; sırasıyla annenin, babanın,
yakın akrabaların kişinin üzerinde hakları olduğunu beyan ederdi.
Dostlarına karşı vefalı ve samimi idi. 26 yıl beraber yaşadıkları ilk eşi Hz.
Hatice’yi daima hayırla yâd etmeleri; vefatından yıllar sonra bile bir koyun
kestiklerinde bir parçasını Hz. Hatice annemizin arkadaşlarına göndermeleri;
kızı Zeyneb’in, savaşta esir düşmüş kocasının fidyesi için annesinden
yâdigâr gerdanlığını Rasûl-i Ekrem’e gönderdiğinde gerdanlığı görüp de
ağlaması eşsiz bir vefânın örnekleri değil midir?
Rasûl-i Ekrem, bir peygamber, bir insan, bir komutan, bir hâkim, bir
dost, bir komşu, bir akraba... Bir insan olarak bütün sorumluluklarını yerine
getirir, hayatı her şeyiyle paylaşırdı. Kendisini arkadaşlarından ayırmaz,
‘kendisini ayrıcalıklı göreni Allah sevmez’ derdi. Ashâbı ile birlikte oturur,
fakirler ve kimsesizler ile birlikte yiyip içerdi. Onların konuşmalarına katılır,
mecliste boş bulduğu yere otururdu. Meclisinde bulunan herkes ilgi ve
sevgisinden hisselenir, her biri Rasûl-i Ekrem’in en çok kendisini sevdiği
duygusuna kapılırdı. Dertleriyle dertlenir; sevinçleriyle sevinir; gecesi gündüzüyle
hayatı onlarla paylaşırdı. Yapılması gerekli bir iş olduğunda hemen
el atar, Mescid-i Nebevî’nin yapımında, şehrin etrafına hendek kazımında
olduğu gibi onlarla beraber çalışır; girdiği savaşlarda olduğu gibi tehlike
anlarında hep ön plana çıkarak onlara örnek ve siper olurdu.
• 92 •
Ahmed Kalkan
“Büyüklerine saygı duymayan, küçüklerini de sevmeyen kimse bizden
değildir” der, çevresinde bulunan herkese güzelce muâmele ederdi. Mekke’de
iken arkadaşı Habbâb bin Eret’i bir yere göndermiş, dönünceye kadar
da bu işi yapacak kimsesi olmadığından her gün Habbâb’ın evine giderek
keçilerini sağmıştı. Hayber fethi sonrası Habeşistan muhâcirleri Medine’ye
döndüklerinde “hangisine sevineyim, Hayber’in fethine mi, yoksa Cafer’in
gelişine mi?” diyerek arkadaşlarına olan sevgisini göstermiştir.
Ashâbından biri vefat ettiğinde, arkasında mal bıraktıysa, onu mirasçılarına
güzelce dağıtır; borç bıraktı ise onu üstlenip ödemeye çalışır, ödeyemediğinde
“borçlu kimsenin cenaze namazını kılamam” diyerek müslümanları
borcu ödemeye teşvik ederdi.
İyilik ve takvâ üzere yardımlaşmak; kötülük, günah ve düşmanlık üzere
yardımlaşmamak, O’nun çevresindekiler ile ilişkisinin genel karakteriydi.
Ashâbını eğitmek, kötülüklerden temizleyerek iyiliklerle olgunlaştırmak
için elinden geleni yapar; dünya ve âhiret saâdetleri için gayret ederdi.
Onlara olan sevgi ve samimiyetine halel gelmemesi için “bana birbiriniz
hakkında herhangi bir şey söylemeyin. Zira ben hepinizin karşısına temiz
bir kalple çıkmak isterim” der, kimsenin kusurunu araştırmaz, kimseyi de
hatasından dolayı yargılamazdı. Bir kimse bir hata yapıp günah işlediğinde,
isim belirtmeden, kırıp incitmeden durumu düzeltir; aynı şekilde şüpheli
şeylere meydan vermeyerek onların kalplerini de muhâfaza ederdi.
Hizmetinde bulunanlara evlâdı gibi muâmele eder, “köleleriniz sizin
kardeşlerinizdir. Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Onlara
köle, câriye değil; oğlum, kızım diye seslenin. Ağır bir iş vermeyin; verirseniz
onlara yardımcı olun”; “köleleriniz hakkında Allah’tan korkun” der, onları
her fırsatta özgürlüğe kavuşturmayı en büyük iyiliklerden biri olarak görür;
bütün esirlerine bu şekilde davranıp her birini özgürlüğüne kavuşturarak
ashâbına örnek olurdu.
Çocukları sever, onları yolda oynarken gördüğünde selâm verir, bineğine
bindirir, aralarına karışırdı. Bazen bir hizmetçi, bir câriye teklifsiz
yanına gelir, kendisine yardım etmesini ister, o da hemen kalkıp onların
işini görürdü. Dulların ihtiyaçlarını karşılar; yaşlı insanlara daima yardımcı
olurdu. Medine’de yaşlılık sebebiyle bunamış bir kadın vardı. Bir gün bu
kadın Rasûl-i Ekrem’e gelmiş, “Muhammed, seninle bir işim var” demişti.
• 93 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Rasûl-i Ekrem de onunla beraber sokağa çıkmış, oturarak onu dinlemiş ve
isteğini yerine getirmişti.
Sâliha kadını dünya nimetlerinin en güzeli olarak görür, “kadınlar hakkında
Allah’tan korkun” derdi. Bir gün çok sayıda kadın akrabası Peygamberimiz’in
etrafına oturmuş, yüksek sesle konuşuyorlardı. Hz. Ömer içeri
girince hepsi susmuş ve çekilmişler; Rasûlullah da bu duruma gülmüştü.
Hz. Ömer; “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah seni hep mütebessim kılsın, neden
güldün?” diye sorunca, Rasûl-i Ekrem, kadınların ondan çekinip de sakınmalarına
güldüğünü söyledi. Hz. Ömer’in “benden değil; Rasûlullah’tan
korkun” sözü üzerine kadınlardan biri “O, senin kadar hiddetli değildir”
demişti. Medine’ye girerken yol kenarında şarkı söyleyen küçük kız çocuklarını
gördüğünde “Beni seviyor musunuz?” diye sormuş, “evet yâ Rasûlallah,
seni seviyoruz” demeleri üzerine “Ben de sizleri seviyorum” demiştir.
Rasûl-i Ekrem, “Geniş olun! Zira Yüce Allah, geniş olanı sever” der; genişliği,
hilmi ve anlayışı ile ashâbına örnek olurdu. İnsanları, zayıflıkları,
ihtiyaçları ve idealleri ile bütün olarak değerlendirir; yadırgayıcı, yargılayıcı
olarak değil; anlayışlı bir yol gösterici olarak onlara muâmele ederdi. Anlamak,
affetmek ve yol göstermek, O’nun insanlara karşı tavrının özüydü.
“Hizmetçimi bir günde kaç defa affedeyim?” diye soran bir kimseye “yetmiş
defa affet!” diye cevap vermiştir. Bir defasında bahçesine izinsiz girip
de hurma toplayıp yiyen ve biraz da elbisesinin cebine koyan bir kimseyi
azarlayarak ve elbisesini soyarak Rasûl-i Ekrem’e şikâyet eden birine; “O,
bilmiyordu, ona öğretmeliydin; o, açtı, onu doyurmalıydın!” diyerek bahçe
sahibine nasıl davranması gerektiğini öğretmişti.
Çöllerde göçebe halinde yaşayan bedevî insanlar, Medine’ye geldiklerinde
Rasûl-i Ekrem onlarla ilgilenir, kabalıklarını yadırgamazdı. Bir defasında
yolda giderken bir bedevî gelmiş, Rasûl-i Ekrem’in hırkasını arkadan
çekerek “Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana ver” demişti.
Çekilen hırkası boynunda iz yapmış, Peygamberimiz bu haliyle dönmüş,
tebessüm ederek arkadaşlarına “evet, istediğini verin” demişti.
Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Âişe’nin ifadesiyle hiçbir zaman şahsî intikam
peşinde koşmamıştı. Kötülüklere iyilikle mukabelede bulunurdu. O,
her zaman kerem sahibi, yüce gönüllü idi. Hayatı boyunca O’na tuzaklar
Kur’anmünâfıklar, yahûdiler ve müşrikler de onun kerem ve şefkatinden
• 94 •
Ahmed Kalkan
nasiplerini almışlardı. Hayatını anlatan eserlerde, O’nun, münâfıkların reisi
Abdullah bin Übeyy vefat ettiğinde gömleğini kefen olarak ona verdiğini,
olanca entrikalarına karşılık yahûdilere olan güzel ve âdil muâmelesini ve
de onca mücadelenin neticesinde Mekke’ye girdiğinde orada müşriklere
“gidiniz, hepiniz özgürsünüz” diyerek “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizleri
affetsin. O, merhametlilerin en merhametlisidir”147 âyetiyle hitap etmiş
olduğunu; kendisini taşlayıp horlayanlar için; canına kastedip kendisiyle
savaşanlar için Yüce Allah’a; “Allah’ım, onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar”
şeklinde duâ ettiğini okuduğumuzda “(Ey Muhammed) Sen af yolunu tut,
bağışla, iyiliği emret, cahillere de aldırma”148 âyetinin hayata konabileceğini
ve yine Rasûl-i Ekrem’in “Rabbim, bana intikam alacak gücüme rağmen
düşmanlarımı affetmemi, benimle ilişkisini kesenle görüşmemi ve beni mahrum
bırakana vermemi emretti” sözünün hakikatini daha iyi anlayabiliyoruz.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “... Allah’ın rahmeti ile onlara yumuşak
davrandın. Kaba, katı yürekli olsaydın, zaten etrafından dağılıp giderlerdi.
Öyleyse onları affet, bağışlanmaları için duâ et ve işlerinde onlara danış.
Kararını verdiğinde de artık Allah’a tevekkül et. Zira O, kendisine tevekkül
edenleri sever.”149 Âyette ifade edilen Allah’ın rahmetinden kaynaklanan
“yumuşaklığın” ve gerçekten eşsiz bir şekilde insanların küçüğüyle büyüğüyle;
kadınıyla erkeğiyle, fakiriyle zenginiyle O’nun etrafında sevgiden bir
tek vücut haline gelmelerinin sırrını merak eden için, namazı uzun tutup
da cemaatten bazılarını usandıran sahâbisini “namaz kıldırırken fazla uzun
tutma. Cemaatte yaşlı olan, hasta olan vardır” diyerek uyaran ya da “nice
zaman olur, uzunca bir namaz kılayım, diye namaza başlarım da, ağlayan
bir çocuk sesi işittiğimde, arkamda namaz kılan annesinin şefkat duygularını
bildiğimden, namazı kısa tutarım” diyen peygamberi düşünmek yeterlidir.
Naz ve nimet içinde büyüdüğü halde, müslüman olması sebebiyle ailesi
tarafından dışlanıp fakr u zarûrete dûçar kalan Mus’ab bin Umeyr’i yırtık-
pırtık elbiseler içinde gördüğünde gözyaşları akıtarak onun bu fedâkârlığına
saygı gösteren; Câbir bin Abdullah’ın ifadesiyle, kendisinden bir şey
istenildiğinde asla “hayır!” demeyen, kapısına gelenleri boş çevirmediğin-
147 12/Yusuf, 92
148 7/A’râf, 199
149 3/Âl-i İmrân, 159
• 95 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
den nice geceler ailesi ile birlikte aç yatan, elinde kalmış bir miktar parayı
verecek bir fakir bulamadığında, o parayı alıp evine gidip yatmaktan utanıp
da mescidde yatan ve sabahleyin bir fakir bulunup da o parayla ihtiyacı karşılandığında
Allah’a hamd edip evine giden... evet, bu örneklerde ve benzeri
yüzlerce örnekte Rasûlullah’ın eşsiz ahlâkını görmek mümkündür.
Hz. Peygamber, hediyeleşmeyi tavsiye eder, bunun sevgiyi arttırıp
dostlukları pekiştireceğini söylerdi. Sadaka kabul etmemesine rağmen hediye
kabul eder ve daha güzeli ile hediyelere karşılık verirdi. Varını yoğunu
çevresindeki yoksul, ihtiyaç sahibi kimselerle paylaşır; verecek bir şeyi
olmadığında da güzel sözler ile gönüllerini doyururdu. Gelir kaynaklarını,
ailesinin geçimi için ayırdığı bir kısmı müstesnâ, fakirlere dağıtılacak şekilde
düzenlemiştir. Cimrilik ve kötü huyun mü’minde bulunmayacağını söyler,
insanların durumunu düzeltmek için elindeki tüm imkânları seferber
ederdi. Bazen ödünç aldığı bir şeyi fazlasıyla geri öder; bazen satın aldığına
anlaştıkları fiyatın fazlasını verir, bazen de ihtiyaç sahibi olduğunu anladığı
bir kimseden bir şey satın alır, sonra da onu ona hediye ederdi.
İbn Abbas’ın deyimiyle O, hayırlı işlerde rüzgârdan daha fazla cömerttir.
Dostu Ebû Zer’e fakirleri sevmeyi ve onlara yakın olmayı tavsiye etmiş,
sevgili eşi Hz. Âişe’ye de “Ey Âişe! Hiçbir zaman muhtaç birini kapından
boş çevirme, verebileceğin yarım bir hurma da olsa ver. Ey Âişe! Fakirleri
sev, yakınına al ki Allah da kıyâmet gününde seni yakınına alsın” diye
nasihat etmişti. Yüce Allah’tan, gerçek zenginlik olarak tanımladığı “gönül
zenginliği” isterdi.
Ashâbının en fakir ve yoksul olanları, bir de devamlı eğitim-öğretimle
meşgul olduklarından geçim sıkıntısı çekenleri, Ashâb-ı Suffe olarak tanınırlardı.
Zira genelde mescidde kalırlar; Hz. Peygamber’in yanından ayrılmazlardı.
Rasûl-i Ekrem, her şeyini onlarla paylaşır, yemeğini onlarla yerdi.
Büyük bir kazanı vardı. Yemek onda pişirilir ve beraberce yenilirdi. Onlar,
O’nun daimî misafirleriydi. Bütün mü’minler de öyle. “Allah’a ve âhiret gününe
iman eden kimse, misafirine ikram etsin” diyerek “yemeğini, bıçağın
deve hörgücüne gelmesinden daha çabuk ikram edildiği eve hayrın geleceğini”
ve “misafiri kapıya kadar geçirmenin sünnetin bir parçası olduğunu”
söylerdi.
• 96 •
Ahmed Kalkan
Yetimlere bakmanın, şefkat göstermenin üstünlüğünden bahseder, dul
ve miskinlere bakmanın Allah yolunda savaşmak veya gündüz oruç tutup
gece namaz kılmak gibi olduğunu söylerdi. Ebû Zer’e bir gece yürürlerken
“Ebû Zer! Şu Uhud dağı altın olsa da bana verilse, borcum için ayıracağım
müstesnâ, bir dirheminin bile yanımda üç gün kalmasını istemem” demiştir.
Rasûl-i Ekrem, yağan yağmur tanelerinde Allah’la olan ahdi görür, “her
bir canlıya yapılan iyiliğin sevap olduğunu” söylerdi. Sırtı karnına yapışmış
bir deveye rastladığında sahibine; “bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan
korkun; onlara güzelce binin, onları güzelce doyurun” demiştir. Yine bir
defasında: “Otu bol bir yerde yolculuk ederseniz, devenize yerden nasibini
verin. Eğer kurak bir bölgede yolculuk ederseniz, oradan süratle geçin. Eğer
geceleyin bir yerde konaklarsanız, sakın yol kenarında konaklamayın, zira
yol, geceleyin hayvanların gidip geldiği, böceklerin yuvalandığı yerdir” buyurmuşlardı.
Canlıya canlı gibi davranır, hayata Allah’ın bir emaneti olarak
bakardı.
Rasûl-i Ekrem, yüksek sesle konuşmaz, arkadaşlarının yanında ayaklarını
uzatmazdı. Ashâbından Ebû Said el-Hudrî’nin ifadesiyle “bâkire
kızlardan daha hayâlı idi, hoşlanıp hoşlanmadıkları yüzünden anlaşılırdı.”
Ağızlarının içi görülecek şekilde kahkaha ile gülmezdi. Hayânın, imanın
bir parçası olduğunu beyan ile bir defasında “hayâ imandandır ve hayâlı
olan kişi cennettedir. Hayâsızlık kalbin katılığındandır. Kalbi katı olan ise
cehennemdedir” buyurmuşlardı.
Yine bir defasında Hz. Âişe’ye “cezasını ben çekecek bile olsam, hiç kimsenin
kabahati hakkında konuşmak istemem” demişlerdi. Asla kaba ifadeler
kullanmaz, hayâ duygusunu davranışların kontrol mekanizması olarak görürdü.
“Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözü Peygamberlerin ortak
sözü olup bunun en güzel ifadesi değil midir? O’nun hayâsı ve utangaçlığı,
O’nu, soyutlanmaya, pasifleşmeye sevk etmez; yapması gerekenin ardında
bırakmazdı. Zaten O’nun hayatı, Mekke’de yaşadıklarıyla, Medine’de
yaşadıklarıyla, bütünüyle şükrün ve sabrın; Allah’a derin bir bağlılığın ve
tevekkülün; azim ve sebatkârlığın ve nihâyeteşsiz bir cesâretin en somut
örnekleri ile doludur.
Dinî, tebliğ süreci incelendiğinde sözlerin ifadeden âciz kalacağı bir
manzara ile karşılaşılır. Derin bir huşû ile sarsılmaz bir iman ve azim ile...
• 97 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Bu gerçeği ifade için, kendisine yapılan her türlü teklife karşılık olarak verdiği
şu tarihî cevabın yeterli olacağını düşünüyoruz: “Güneşi sağ elime; ayı
da sol elime koysalar ben, yine de dâvamdan vazgeçmem!” Hz. Ali der ki:
“Bedir’de savaş bütün şiddetiyle devam ederken bazen biz Rasûlullah’ın arkasına
sığınırdık. En cesurumuz O idi. Düşman saflarına en yakın yerde O
bulunurdu.”
Hayâsı, cesaretine gölge olmadığı gibi, ciddiyet ve vakarı da neşe ve tebessümüne
engel olmazdı. Allah ile beraberliği sıcak ve canlı muâşeretine
perde olmazdı. Abdullah bin Hâris, Rasûlullah’tan daha hoş ve mütebessim
bir kimse görmediğini söylerdi. Ashâbıyla şakalaşır ve onlarla beraber
gülerdi. Küçük kuşunun ölümüne üzülen Enes’in küçük kardeşine: “Ebû
Umeyr! Nuheyr’e (küçük serçe) ne oldu?” diye soracak kadar çevresiyle ilgiliydi.
“Bir peygamber zırhını giydi mi artık onu çıkarmaz” diyecek kadar
sebatkâr; “Allah’ın hizmetçileri sefâhat içinde yaşamazlar” diyecek kadar da
fedâkârdı.
Karamsarlık, O’nun kalbinde bir yer bulamaz, imanı ve samimiyeti
ile hayatın her ânında, her türlü şart altında sorumluluk bilinciyle hareket
ederdi. Kıyâmetin kopması esnâsında bile eldeki fidanın dikilmesini
tavsiye edecek kadar “hayır” ve “sorumluluk” anlayışına sahipti. Vefatına
sebep olacak hastalığı ağırlaştığı için Hz. Ebû Bekir’i imamlığa geçirmiş,
biraz iyileşip de odasının kapısından saf saf huşû ile namaz kılan ashâbını
gördüğünde Allah’a hamd etmişti. Vefatı esnâsında, hazırlatıp Üsâme bin
Zeyd’i kumandan tâyin ettiği son ordusu sefere hazır halde şehrin dışında
bekliyordu. Belki bu ordu, O’nun yeryüzüne diktiği son fidanıydı.
Hayatı boyunca insanlar için tek üstünlük ve fazilet ölçüsü olarak “takvâ”
ya başvurmuş, “üstünlük ancak takvâ iledir” diyerek her türlü emâneti
ehli olana tevdî etmişti. Bu evrensel ilke Hz. Üsâme’nin kumandanlığında
ne güzel parıldıyordu.
Hz. Hatice’nin oğlu Hind bin Hâle, Rasûl-i Ekrem’i bize şöyle tanıtır:
“Rasûlullah’ın hüzün ve tefekkür içinde olmadığı bir an yoktu. Devamlı tefekkür
ederdi. O’nun için rahat yoktu. Çoğu zaman sükût eder, gereksiz
yere konuşmazdı. Söze başlayınca mağrur ve kibirli kimseler gibi dudak
ucuyla konuşmaz, kelimeleri gâyetgüzel telaffuz ederdi. Güzel konuşurdu.
Sözleri, hakkı bâtıldan ayırırdı. Ne fazla, ne de eksik, gerektiği kadar ko•
98 •
Ahmed Kalkan
nuşurdu. Sert ve kaba bir insan değildi. Başkalarını hiçbir zaman hor ve
hakir görmezdi. Nimet az bile olsa, ona büyük değer verir, asla nankörlük
etmez, onu hiçbir şekilde kötülemezdi. Yiyecek ve içecekleri ne över ne de
kötülerdi. Dünya için ve dünyada kendisini ilgilendiren işler için asla öfkelenmezdi.
Fakat hakka tecâvüz söz konusu olduğunda hakkı sahibine iâde
etmedikçe ve haksızı gereğince cezalandırmadıkça öfkesi dinmezdi. Kendisine
ait bir şey için asla kızmaz ve intikam almazdı. Bir şeye işaret ettiğinde
parmağıyla değil; bütün eliyle işaret eder, bir şeye hayret ettiğinde elini ters
çevirirdi. Konuşurken ellerini birleştirir ve sağ elinin ayasını sol elinin baş
parmağının iç tarafına vururdu. Öfkelendiğinde hemen vazgeçer ve bunun
için büyük gayret sarf ederdi. Sevindiği zaman gözlerini yumardı. En fazla
güldüğünde tebessüm eder, gülümsediğinde de dişleri dolu taneleri gibi gözükürdü.
Kahkaha ile gülmezdi...”
Rasûl-i Ekrem, ilk İlâhî vahye mazhar olduğunda sevgili eşi Hz. Hatice,
onu şu şekilde teselli etmişti: “Cenâb-ı Hak, hiçbir vakit seni mahcup etmeyecektir.
Çünkü sen yakınlık bağlarına saygı gösteriyor, borçluların borcunu
veriyor, fakirlere yardım ediyorsun. Misafirlerini ağırlıyor, doğruları
destekliyor, yükünü taşıyamayanlara yardımcı oluyorsun.”
Yine Hz. Âişe annemiz de Rasûl-i Ekrem hakkında şu sözleri söylüyordu:
“Hz. Peygamber hiç kimseyi azarlamazdı. Kendisine fenalık edenlere
fenalıkla mukabele etmezdi. Kendisine yapılan kötülüklere göz yumar, fâillerini
bağışlardı. Bir şey hakkında iki şıktan birini tercih durumunda kaldığında
günah olmamak kaydıyla kolay olanını seçerdi. Şahsına yapılan bir
kötülüğün intikamını almaz, ancak bir kimse İlâhî emirlere isyan ettiğinde
onu hak ettiği cezaya çarptırırdı. Rasûl-i Ekrem, hiçbir müslümanı ismiyle
lânetlememiş; hiçbir kadın, köle, câriye, hizmetçi veya hayvanı dövmemiş
ve hiçbir kimsenin meşrû ricâsını reddetmemiştir. Evine her girdiğinde tebessüm
eder, arkadaşları arasında oturduğu zaman kesinlikle ayağını uzatmaz;
sözlerini dinleyenler ezberleyecek kadar ağır ağır söylerdi.”
Hz. Hüseyin, babasından kendisine dedesini anlatmasını istediğinde
Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem’i şöyle anlatmıştı: “Rasûlullah, söz ve davranışlarında
hep mûtedil olmuş, hiçbir zaman haddi aşmamış, çirkin bir söz söylememiş,
çirkin bir davranışta bulunmamıştır. Bunun için özel bir gayret de
sarf etmemiştir. Çarşı ve pazarlarda çok dolaşmazdı. Kötülüğe kötülükle
mukabele etmezdi. Affeder ve bağışlardı. Allah yolunda cihad müstesnâ,
• 99 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
hiçbir şeye eliyle vurmamıştır. Hiçbir hizmetçisini ve hanımını dövmemiştir.
Kendi şahsına yapılan zulümlerden intikam aldığını hiç görmedim.
Allah’ın haramları çiğnendiğinde ise şiddetle öfkelenirdi. İki şeyden birini
tercih etmede muhayyer bırakıldığında kolay olanı tercih ederlerdi. Evine
girdiğinde herkes gibi elbisesini temizler, koyununu sağar ve kendi hizmetini
kendisi görürdü.”
“Lüzumsuz yere konuşmazdı. Müslümanları birbirine ısındıracak ve
birbirlerinden nefret ettirmeyecek şekilde konuşurdu. Her kabilenin güzel
hasletli insanlarına ikramda bulunur ve onları kavmine başkan tâyin
ederdi. Halkı hatalı işler ve sözlerden sakındırır, kendisi de sakınırdı. Güzel
yüzünü ve güzel ahlâkını kimseden esirgemezdi. Ashâbını daima arar, halka
olup biten hâdiseleri sorardı. İyiliği över ve pekiştirir, ona güç katardı.
Kötülüğü zemmeder ve onu zayıf düşürürdü. Her işinde îtidal üzereydi,
ihtilâfsızdı. Müslümanların gaflete düşmesinden korkar, onları ikaz etmeyi
ihmal etmezdi. Her halinde ibâdet ve iyiliğe hazırdı. Hakkın sınırını aşmadığı
gibi, hakkı yerine getirmekten de geri kalmazdı. O’na yakın olanlar
halkın en hayırlılarıydı. O’nun yanında arkadaşlarının en üstünü nasihati
en yaygın ve kuşatıcı olanıydı. Mertebesi en yüksek olanlar da insanların
durumunu düzeltmek için canıyla, malıyla çalışan; iyilik ve yardımı en güzel
olanlardı.”
“Hz. Peygamber kalkarken de otururken de hep Allah’ı zikirle meşgul
olurdu. Bir cemaatin yanına geldiğinde üst başa geçmez, hemen meclisin
sonuna otururdu. Ashâbına da bunu emrederdi. Kendisiyle beraber oturan
herkese değer verirdi. Orada bulunanların her biri kendisini en itibarlı kişi
zannederdi. Kendisiyle oturan ya da bir ihtiyacı için yanına gelen kimseye
dönüp gidinceye kadar sabrederdi. Biri bir istekte bulunursa onu hemen
yerine getirir; imkânı olmadığında tatlı dille bunu anlatırdı. Gönlü ve hoşgörüsü
bütün insanlığı kuşatacak kadar genişti. Onlara şefkatli ve merhametli
bir baba olmuştu. Hak konusunda herkes O’nun katında eşitti.
Rasûlullah’ın meclisi bir ilim, hayâ, sabır ve emanet meclisiydi. Orada
yüksek sesle konuşulmaz, hiç kimse ayıplanmaz ve kimsenin ayıp ve kusuru
dışarı vurulup yayılmazdı. O meclisteki herkes eşitti. Tek üstünlük ölçüsü
takvâ idi. Büyüklere herkes saygı gösterir; küçüklere şefkat ve merhametle
muâmele ederdi. Fakir ve muhtaç olanları, herkes kendisine tercih eder,
garipleri koruyup gözetirdi.” “Rasûlullah daima güler yüzlü, yumuşak huy•
100 •
Ahmed Kalkan
lu, şefkat ve merhameti bol bir insandı. Sert ve kaba sözlü değildi. Orada
burada dolaşıp durmaz, kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Cimri bir
insan değildi. Hoşuna gitmeyen şeyleri görmezlikten gelirdi. Hiç kimsenin
ümidini kırmaz, hoşlanmadığı bir söz ya da davranışı sükûtla karşılardı.
Kendi hesabına şu üç şeyden sakınırdı: 1- İnsanlarla münâkaşa ve mücâdele
etmekten, 2- Boş sözlerden, 3- Yararsız ve boş şeylerle, kendisini
ilgilendirmeyen işlerle uğraşmaktan. Başkaları hesabına da şu üç şeyden
uzak dururdu: 1- İnsanları tenkit etmekten, 2- İnsanların ayıp ve kusurlarını,
gizli hallerini araştırmaktan, 3- İnsanlara hakaret etmekten.
Rasûlullah konuşurken mecliste bulunanlar başlarını öne eğer, başlarına
kuş konmuş gibi hareketsiz dururlardı. Hz. Peygamber sustuğunda
konuşurlar, ama asla O’nun yanında tartışmazlardı. Biri konuşacak olursa,
diğerleri o, sözünü bitirinceye kadar sessizce beklerlerdi. Hz. Peygamber,
ilk konuşanın sözüyle son konuşanın sözünü aynı dikkatle dinler, asla bıkkınlık
göstermezdi. Onların güldüklerine güler, onların hayret ettiklerine
de hayret ederdi.” “Yabancıların konuşma ve sorularındaki kabalık ve sertliğe
ashâbı da kendisi gibi davransın düşüncesiyle sabrederdi. “Bir ihtiyaç
sahibinin muhtaç olduğu şeyi aradığını görürseniz onun bu ihtiyacını karşılayınız
veya ona yardım ediniz” derdi. Kendini, olduğu gibi göstermeyen
övgüleri kabul etmezdi. Hakkın sınırını aşmadıkça kimsenin sözünü kesmezdi.
Hakkın sınırı aşıldığında ya müdâhale eder ya da kalkıp giderdi.”
“İnsanların gönülce en cömerdi, dilce en doğrusuydu. Tabiat itibarıyla en
yumuşak huylusu, soyca da en şereflisiydi. O’nu ansızın görenler heyecana
kapılır, tanıma imkânına erenler ise O’nu severdi. O’ndan önce de O’ndan
sonra da O’nun gibi mükemmel bir şahsiyet görmedim.”
Enes bin Mâlik de der ki: “Rasûlullah’ın elinden daha yumuşak bir dibace
veya ipekli kumaşa dokunmadım. O’nun kokusundan daha güzel bir
koku koklamadım.”
Rasûl-i Ekrem’in ahlâkını birazcık olsun öğrenebilmek adına tarihî tecrübe
ve tanıklıklar içerisindeki bu küçük seyrimizin sonunda diyebiliriz ki,
söz biter, kalem kırılır, kulaklardan kalplere sadece Yüce Allah’ın “Şânım hakkı
için, size kendi içinizden bir Rasûl geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır
geliyor; üzerinize hırs ile titriyor; mü’minlere de pek raûf, pek rahîm” 150 âyeti-
150 9/Tevbe, 128
• 101 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
nin eşsiz ifadesi akar. Hamd olsun âlemlerin rabbi Allah’a! Salât u selâm da
mesajlarıyla insanlara rehber, hayatlarıyla da ışık olan kutlu elçilerine.
- 5-7. Âyetler -
يِّيكُْ اْلَفْتُونُ
أَ
 بِ فَسَتُبْصُِ وَيُبْصُِونَ
¬ ْلُهْتَدِي نَ  نْ ضَلَّ عَنْ سَِبيلِِ وَهُوَ أَعْلَُ بِ ƒ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَُ بِ َ
فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve görecekler يِّيكُْ
أَ
ُ بِ : hanginizin الَْفْتُون : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) إِنَّ : kesinlikle رَبَّكَ : Rabbin :هُوَ
O أَعْلَُ : en iyi bilendir نْ ضَلَّ ƒبِ َ : kimin saptığını عَنْ سَِبيلِِ : kendi yolunda
وَهُوَ : O أَعْلَُ : en iyi bilendir ¬ ْلُهْتَدِي نَ بِ : kimin hidâyete erdiğini
“Yakında sen de göreceksin, onlar daHanginizde delilik olduğunu, hanginizin
fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
Allah Tarafından Müşriklere Tehdit
Bu onurlandırıcı övgüden sonra Yüce Allah, peygamberine, kendisine
bu iğrenç iftirayı atan müşriklerle gelecekteki durumları ile ilgili güvence
veriyor. Ayrıca müşrikleri, durumlarını ortaya çıkarmakla, bâtıl oluşlarını
gözler önüne sermekle, apaçık sapıklıklarını herkese duyurmakla tehdit
ediyor:
“Yakında sen de göreceksin, onlar da
Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını;
sınandığını.
• 102 •
Ahmed Kalkan
Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
Burada Yüce Allah’ın ortaya çıkarıp herkesin dikkatine sunacağına
ilişkin peygamberine güvence verdiği yoldan çıkmış olan kişi sapıklardan
birisidir. Veya gerçek kimliği ortaya çıkacak şekilde sınanan kimsedir. Bunların
ikisi de konunun içeriğine yakın anlamlardır. Bu vaad, Peygamberimizin
kişiliğine dil uzatan, ona mesnetsiz iftiralar atan müşriklere yönelik
bir tehdit anlamına geldiği kadar Peygamber Efendimize ve beraberindeki
müminlere de bir güvence anlamındadır. Acaba müşrikler Peygamberimiz
için o, cinlenmiş biridir derken neyi kastediyorlardı? Büyük ihtimalle onun
aklını kaybettiğini vurgulamak istemiyorlardı. Çünkü ortadaki realite bu
sözü yalanlamaktadır.
Cinlerle iletişim halinde olduğunu, onların bu garip ve olağanüstü
sözleri ona ilham ettiklerini anlatmak istiyorlardı. Nitekim her şairin bir
şeytanının olduğunu ve bu şeytanın güzel söz söylemede o şaire yardımcı
olduğunu sanıyorlardı. Oysa bu anlam, Peygamber Efendimizin gerçek
durumundan uzaktır. Kendisine vahyedilen kalıcı, doğru ve tutarlı sözlerin
önüne yabancı bir yaklaşımdır.
Yüce Allah’ın bu vaadi, gelecekte Peygamber Efendimizin gerçek durumu
ile onu yalanlayanların gerçek durumlarının ortaya çıkacağına işaret
ediyor. İçinde bulunduğu durumla kimin sınandığını ve kimin davasında
sapık olduğunun belirleneceğini vurguluyor. Ve Yüce Allah Peygamber
Efendimize şu güvenceyi veriyor: “Şüphesiz Rabbin, kimlerin kendi yolundan
saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” Ona
bu güvenceyi veren, kendisine vahiy indiren Yüce Allah’tır. Ve Yüce Allah
O’nun ve beraberindeki mü’minlerin doğru yolda olduğunu biliyor. Bu âyet
Peygamber Efendimize gelecekle ilgili güvence verirken, düşmanlarının
içine korku düşürüyor. Gelecek hakkında kalplerini endişenin, sıkıntının
girdabına atıyor.
Daha sonra Yüce Allah, Peygamberimize karşı çıkan, getirdiği hak
içerikli davet hakkında onunla tartışan, bu amaçla mesnetsiz iftiralar atan
müşriklerin gerçek durumlarını, gerçek düşüncelerini gözler önüne seriyor.
İçtenlikle inanıyor görünmelerine rağmen aslında onlar sahip bulundukları
cahiliye düşüncesine pamuk ipliği ile bağlıdırlar. Peygamberimizin
• 103 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
onları çağırdığı inanç sisteminin bazı ilkelerinden vazgeçmesi durumunda
kendi inanç sistemlerinin birçok ilkesinden vazgeçmeye hazırdırlar. Onlara
karşı daha yumuşak ve daha uzlaşmacı bir tavır takınması durumunda
uzlaşmaya, yumuşak davranmaya ve sadece meselenin dış görünümünü
korumaya sırf zevâhiri kurtarmaya dünden razıdırlar. Çünkü onlar gerçek
olduğuna kesinlikle inandıkları bir inanç sistemine bağlı değildirler. Onlar
dış görünüşe önem veren, inanmaksızın sadece öyle görünmek isteyen
kimselerdirler.
Rabbin, kimlerin kendi yolundan saptığını (dalâlette olduğunu) ve
kimlerin hidâyette (doğru yolda olduğunu) herkesten iyi bilir.” (68/Kalem,
7)
Dalâlet
Yolunu şaşırma; kaybolma; azma; sapkınlık ve bâtıla yönelme. Ayrıca,
helâk olmak, bâtıl şey ve unutmak mânâlarına geldiği gibi bilerek veya bilmeyerek,
az veya çok doğru yoldan sapmak anlamlarına da gelir.
Nitekim “dâll” ve “dalâl” hem peygamberler hem de kâfirler için kullanılmıştır:
“(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf ’la kardeşi babamıza bizden daha
sevgilidir. Hâlbuki bizler birbirine bağlı bir toplumuz. Herhalde babamız
apaçık bir hata (dalâl) içindedir.” 151 Âyette, görüldüğü gibi, hata kelimesi
“dalâl” ile ifade edilmiştir.
Duhâ sûresinde de peygambere hitaben; “Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi
mi?”152 buyurulmaktadır. Buradaki şaşırma kelimesi de Kur’ân’da
“dâll”, yani yolunu kaybetmiş, şaşırmış demektir. Dilimizde dalâlete, sapmak,
sapıklık ve sapkınlık denir. Dalâl, bazen gafletten ve şaşkınlıktan doğar.
Bu münasebetle dalâl; gaflet, şaşkınlık, kaybolma ve helâk olma manalarına
da kullanılır. Aslında dalâl, yoldan sapmak demek olduğu gibi, aklî
sapma anlamlarında da kullanılmıştır. Biz de dalâlet ve sapkınlığı bâtıla
düşmeyi sadece dinde; dalâl ve sapıklığı da akıl ve sözde kullanırız. Dâll
kelimesinin çoğulu olan “dâllîn”, tam manasıyla, sapkınlar demektir.
151 12/Yûsuf, 8
152 93/Duhâ, 7
• 104 •
Ahmed Kalkan
“Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” 153
“Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür.” 154
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin kadın ve erkeğin o
işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse apaçık bir
sapıklığa düşmüş olur.” 155
Yukarıdaki âyetler, ister mümin olsun ister kâfir, Allah’ın ve Rasûlü’nün
emir ve teklifleri karşısında inat edip ondan deliller ve harikulâde şeyler
istemek suretiyle Peygamber’i müşkül durumda bırakmaya çalışmalarının
onları doğru yoldan sapmış kimseler olarak nitelendirmeye götüreceğini
ihtar etmektedir. “İbrahim, babası Âzer’e: Sen bir takım putları ilâhlar mı
ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum
demişti.” 156
Hâlbuki Hz. İbrahim Kur’ân ifadesiyle yumuşak, müsamahakâr, temiz
huylu ve halîm birisidir. Fakat akîde söz konusu olunca, ne babalık kalır ne
de evlâtlık... Dalâleti seçenlere karşı tavır budur. “...Allah, müminlere lütufta
bulunmuştur. Hâlbuki daha önce apaçık bir (dalâl) sapıklık içindeydiler.” 157
Daha önce, tasavvurda, itikatta, hayatî mefhumlarda, gaye ve yönelişlerde,
âdet ve gidişatta, nizam ve prensiplerde dalâlet; sosyal ve ahlâkî yaşayışta
da sapıklık içindeydiler. Allah, lütufta bulunarak onları, sapıklıktan
doğru yola çıkarmıştır: “Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’ân’a ve senden
önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğutun
önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onu reddetmekle emr olunmuşlardı.
Şeytan onları derin bir sapıklıkla saptırmak ister.” 158
İşte iman ettiğini söyleyip; Hakk’ın önünde muhakeme edilmeye çağrılınca,
tâğutun hükmünü Hakk’ın hükmüne tercih edenler, gerçekte şirk ve
apaçık bir sapıklık içindedirler. Şeytan da, onların, bu sapıklıklarında daha
da derinleşmelerini ister ve nitekim çoğu zaman başarır.
153 2/Bakara, 108
154 4/Nisâ, 116
155 33/Ahzâb, 36
156 6/En'âm, 74
157 3/Âl-i İmrân, 164
158 4/Nisâ, 60
• 105 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dalâlet kelimesinden geçişli olarak türetilen “idlâl” da saptırmak anlamına
gelir. Şöyle ki: “Onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar
yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler.” 159
Rivâyete göre Medine yerlilerinden Ta’me, bir komşusunun zırhını çalmış,
bir un dağarcığına saklayarak getirip, bir Yahûdi’nin evine gizlemişti.
Ta’me’yi sıkıştırdılar. O, müslüman olmasına rağmen yemin etti. Yahûdiyi
sorguya çektiler. O da: Bunu bana Ta’me verdi dedi. Bazı Yahûdiler de
şahitlik ettiler. Zaferoğulları Rasûlullah’a gelip Ta’me’yi beraat ettirmesini
söylediler. Ta’me’nin yemini karşısında düşündü; arkasından yukarıdaki
âyet indi.
Dalâletin unutma ve yanılma anlamına geldiği de olur. Aşağıdaki âyet
buna bir örnektir: Borç verirken yazılmasını ve şahit getirilmesini isteyen
âyet, devamla; “Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden
olmak üzere bir erkekle iki kadın gösterin ki, onlardan biri yanılırsa diğeri
onu düzeltsin.” 160
Görüldüğü gibi burada yanılma olarak tercüme edilen kelime Kur’ân’da
“dalâlet”ten türeyen, “dâllet” sözcüğüdür.
Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde de, sapıklığın dalâlet olarak geçtiğini
görmek mümkündür. Bir örnek olmak üzere aşağıdaki hadisle yetinelim:
“(Din ve ibâdetler hakkında) Sonradan uydurulan şeylerden sakınınız.
Çünkü sonradan uydurulan her şey bid’attır. Ve her bid’at sapıklık (dalâlet)
tır.” 161
159 4/Nisâ, 113
160 2/Bakara, 282
161 Ebû Dâvûd, es-Sünne 5; Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 353
• 106 •
Ahmed Kalkan
Dalâlet ve Türevleri
‘Dalâl veya dalâlet’ masdarları sözlükte; kaybolmak, telef olmak, şaşırmak
ve yanılmak anlamlarına gelir.
Somut olarak, ‘çölde seyahat ederken yolunu şaşırmak’ manasına gelse
de asıl anlamı, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan az veya çok ayrılmak,
sapmak, ya da azmak demektir. Bu mânâdan hareketle mecâzî olarak ‘dalâlet’
akla, duyulara, gerçeğe aykırı ilkeleri benimsemek karşılığında kullanılmaktadır.
‘Dalâlet’ , ‘hidâyetin ve rüşd’ün zıddı olup, kasden ya da unutarak
doğru yoldan ayrılmak demektir.
‘Dalâlet’in bir başka tanımı şöyle yapılabilir: Maksada ulaştıran yolu
bulamamak, istenen sonuca götürmeyen bir yola girmek, ya da arzu edilen
sonucu kazandıran her türlü yoldan ve metodlardan ayrılmaktır.
‘Dalâlet’ gerçekte, maddî ve görülen bir yoldan sapma olduğu halde,
daha sonra din ve akıl yolundan sapmak anlamına kullanılmaya başlanmıştır.
Bu nedenle ‘dalâlet’ daha çok dinden sapmayı, ‘dalâl’ ise akıl ve sözdeki
sapmayı ifade eder.
Aynı kökten gelen ‘idlâl’, dalâlete düşürmek, azdırmak, ‘mudıll’ dalâlete
düşüren, sapıttıran, ‘dâll’, dalâlete düşen, sapan, sapmış, anlamlarına gelir.
Dalâletin Kur’an’daki Anlamları
Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’ân–ı Kerim’de iki yüzü aşkın yerde
geçmektedir. Hidâyetin ve imanın karşıtlığını, inkârcıların hidâyet karşısındaki
durumlarını ifade etmede önemli bir Kur’an kavramıdır.
Kur’an’da daha çok küfür ve inkârı kapsayan sapıklık olarak kullanılmaktadır.
Ancak Kur’an dalâlet kavramını ya da türevlerini birkaç mânâda
daha kullanmaktadır ki, bu anlamların kelimenin kök manasıyla yakın ilişkisi
vardır.
• 107 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
1- Saptırmak Anlamında
‘İdlâl’ şeklinde geçmekte ve başkasını saptırmak, doğru yoldan alıkoymak,
gerçek yolu kaybettirmek manalarına gelmektedir. (‘Ağvâ ve sadde’
fiileri de saptırmak manasında olup ‘idlâl’ kelimesiyle yakın ilgileri vardır.)
Şeytan hakkında şöyle söyleniyor: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak
onları boş kuruntulara boğacağım…” 162
Kur’an, ayrıca Firavunun ve altından buzağı yapıp İsrâiloğullarına ‘işte
sizin ilâhınız budur’ diyen Sâmirî’nin birer saptırıcı olduğunu vurguluyor.
163
2- Şaşırmak Anlamında
Bu anlam inançsızlar hakkında kullanıldığı gibi peygamberler hakkında
da kullanılmıştır. “Seni şaşırmış (dâll) bulup ta yol göstermedik mi?”164
âyetinde Rasûlullah’ın peygamberlikten önceki durumuna işaret edilmektedir.
Bu dönemde Hz. Muhammed (s.a.s.) İlâhî vahy’den habersizdi, şer’î
hükümleri ve peygamberlik görevini bilmiyordu.
Kur’an, Peygamberimizin yaptığı tebliğle hiç bir zaman yanılmadığını
ve sapmadığını söylemektedir.165
3- Boşa Çıkarmak Anlamında
Şu âyette olduğu gibi: “Dediler ki, ‘Biz yerde yok olup gittikten sonra,
gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacak mışız?’ Hayır, onlar Rablerine
kavuşmayı inkâr edenlerdir.”166 Burada geçen ‘dalâl’ kelimesi yok olup
gitmek, kaybolmak anlamındadır. Allah’a iman etmeyen, üstelik insanları
Allah’ın yolunda alıkoymaya çalışanlar iyi amelde bulunsalar bile onların
bütün yaptıkları boşa çıkacaktır (dalâl olacaktır).167 ‘Dalâlet’ aslında” bir
sapmadır, yitip-kaybolmadır, bir helâk olmadır.168
162 4/Nisâ, 119
163 20/Tâhâ, 79, 85
164 93/Duhâ, 7
165 53/Necm, 2
166 32/Secde, 10
167 18/Kehf, 104
168 71/Nûh,:14
• 108 •
Ahmed Kalkan
4- Azap Anlamında
Kur’an cehenemlikleri ‘dalâl’ içinde olmakla tarif etmektedir ki bu da
onlara taddırılan azaptan başkası değildir.169
5- Hüsran Anlamında
Tarih boyunca İslâma ve onu tebliğ edenlere karşı hile ve tuzakları hep
boşa çıkmıştır, bu tuzakların sahipleri yaptıklarının karşılığında hüsrana
uğramışlardır. Kur’’n bunu bir yerde ‘dalâl’ kelimesiyle ifade ediyor.170 İki
âyette de yine hüsran anlamında geçiyor.171
6- Yanılmak Anlamında
‘Yusuf ’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum” diyen Hz. Ya’kub’a
oğulları şöyle dediler: “Allah adına hayret, sen hâlâ geçmişteki yanılgındasın”
172 Hz. Yusuf ’u çok seven babasına karşı da benzer bir yanılgıda olmak
suçlaması yapılıyor.173 Her iki âyette de ‘dalâl’ kelimesi kullanılıyor.
Miras taksiminde hak sahiplerine karşı haksızlık yapılmamasını ikaz
eden âyette de aynı kelime ‘hata’ anlamında geçmektedir.174
7- Sapkınlık Anlamında
‘Dalâlet’ aynı zamanda aklî sapmalar hakkında da kullanılmaktadır. Nitekim,
dalâlet; dini olarak sapmayı ifade ediyorken, dalâl ise daha çok akıl
yönünden sapmayı, şaşırmayı anlatır.
‘Dâll’, sapıtmış, şaşırmış, yoldan çıkmış; bunun çoğulu olan ‘dâllîn’ ise
sapıtanlar, şaşırmışlar anlamındadır. “…Kim imanı küfre değişirse, artık o,
dalâlete düşmüş (doğru yolu sapıtmış olur)”175
169 54/Kamer, 47-48
170 Mü’min: 40/25.
171 12/Yûsuf, 30; 36/Yâsin, 24
172 12/Yûsuf, 95
173 12/Yûsuf, 8
174 4/Nisâ 176
175 2/Bakara, 108
• 109 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İster mü’min ister inkârcı olsun, ‘Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine karşı
gelenler sapıklığa düşerler.176 Allah’a şirk koşan müşrikler de derin bir sapıklık
içerisindedirler.177
Dalâlette Olanlar
Yine Kur’an’ın ifadesine göre şu gibi kimseler de dalâlete düşmüşlerdir:
Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberini ve âhiret gününü
inkâr edenler.178
Peygamberin çağrısına kulak asmayanlar, ya da O’nunla alay edenler.179
Kur’an’ın İlâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyenler.180
Kıyametin kopacağından şüphe edip bu konuda ileri geri tartışmaya
girişenler.181
Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayanlar, çocuklarını geçindirememe
endişesiyle öldürenler.182
Hüküm verirken Allah’ın hükümlerine itibar etmeyip, kendi hevalarından
hüküm verenler.183
Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler.184
Kalbinde nifak hastalığı bulunan münafıklar.185
Kur’an’a göre ehl-i kitap da doğru yoldan sapmış kimselerdir.186
176 33/Ahzâb 36
177 4/Nisâ, 116
178 4/Nisâ, 136
179 25/Furkan, 41-42; 46/Ahkaf, 32
180 41/Fussilet, 52; 62/Cum’a, 2
181 42/Şûrâ, 18
182 6/En’âm, 140
183 6/En’âm, 56; 38/Sâd, 26
184 7/A’râf, 179
185 63/Münâfikun, 6
186 5/Mâide, 60, 77
• 110 •
Ahmed Kalkan
Dalâlette Olanların Özellikleri
Allah’ın hidâyetine uymak insanın fıtratına daha uygunken, dalâleti
tercih edenler, akıl ve duyularını yerli yerinde kullanmayıp ta sapıklığa
düşenler ve başkalarını da saptıranlar şüphesiz zalim kimselerdir. Onlar
akıllarını kullanıp gerçeği görecekleri yerde, hevalarına (doğru olmayan
arzularına) uyarlar.187
Birtakım kişiler ve kötülük odakları insanları hidâyetten uzaklaştırıp
dalâlete düşürebilirler. İnsan yaratılışı gereği itaat etmeye de isyan etmeye
de meyillidir. Aklını iyi kullanan, Allah’tan gelen hidâyet sebeplerini iyi anlayan,
yani Kitabı ve Peygamberi idrak eden, Allah’ın her taraftaki âyetlerini
düşünen kimseler doğru yolu bulurlar. Bunlardan uzak kalıp, dalâlete
sürükleyici kişilerin peşine gidenler ise sapıtırlar.
Kur’an’ın açıklamasına göre şeytan yardımcılarıyla birlikte insanları
sapıklığa götürmeye çalışırlar.188 Firavun gibi cürüm (günah) işleyenler ve
onun yanındaki mele’ sınıfı (aristokratlar) kendilerine uyanları sapıtırlar.
Firavun, Kur’an’ın üzerinde çok durduğu tipik bir isyancı kişiliktir. Yeryüzünde
azıp-sapmanın (tuğyânın), kibirlenmenin, cürüm işlemenin, kendi
hevasını ilâh haline getirmenin, zulmün ve sapıtmanın en açık örneğidir.
Kendisi sapıklıkta olduğu gibi, üzerinde hâkimiyet kurduğu kitleleri de
kendisi gibi sapıklığa götürmenin gayretinde idi.
Şüphesiz her devirde firavun tipli insanlar çıkabilir, kendileri dalâlette
oldukları gibi diğer insanları da hidâyetten ayırmak için çaba gösterebilirler.
Allah’ın âyetlerine sırt dönen bu azgınlar, kurdukları şeytanî sistemlerle,
oynadıkları oyunlarla bu hedeflerine ulaşmaya çalışırlar. İnsanların
kendi elleriyle yaptıkları ve kutsal saydıkları putlar ve benzeri (heykeller)
de sapıklığa sebep olurlar.189
187 4/Nisâ, 44; 43/Zuhruf, 40
188 20/Tâhâ, 117-121; 25/Furkan, 29; 7/A’râf, 16-17; 4/Nisâ:, 119 vd.
189 14/İbrâhim, 36
• 111 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dalâlet Önderleri
Hidâyette olmayan, Allah’ın çizdiği çizginin dışında yaşayan ve İslamî
ilkelere dikkat etmeyen çoğunluğa veya topluluklara uymak ta kişiyi sapıklığa
götürebilir. İnsan için ölçü çoğunluğun ne yaptığı değil, inancın ve
hayat anlayışının Hakk’a uygun olmasıdır.190
İnsanları saptıran bir başka grup da, kişilerin peşine gittikleri önderleridir.
İster dinî anlamda olsun, ister siyasî anlamda olsun; toplumum önündeki
kişilere ‘imam’ veya ‘önder-lider-başkan’ denir. Önder konumundaki
kişiler sapıklık üzerinde iseler, peşlerinden gidenler de onlar gibi olurlar.
Bir önderi (imamı) körü körüne taklit veya takip etmek, onun yanlışlarını
da kabul etme tehlikesini de beraberinde getirir. Kitleler genellikle bir liderin,
bir önderin peşine giderler, onun izini izlerler, onun görüşlerini çoğu
zaman kayıtsız şartsız kabul ederler. Firavun gibi düşünen önderler, peşlerine
gelenleri tıpkı kendileri gibi dalâlete götürürler.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ümmetin hakkında en çok
korktuğum (şey) saptırıcı imamlardır (önderlerdir).”191
Müslüman ümmet hakkında böyle bir korku duyulursa, küfür öncülerinin192
peşinde gidenler hakkında daha fazla endişe etmek gerekir. Çünkü
küfür önderleri insanları -Kur’an’ın deyişiyle- ‘cehenneme çağırırlar.’193
Allah (c.c.) bütün insanları mahşer meydanına hesap vermek üzere,
dünyada iken peşlerine gittikleri imamlarıyla (önderleriyle) birlikte getirecektir.
194 İnkârcılar o gün şöyle diyecekler: “Yâ Rabbi! Biz büyüklerimize ve
imamlarımıza (yöneticilerimize) itaat etmiştik. Onlar da bizi doğru yoldan
sapıttılar.”195 Bu saptırıcılar kendi günah yüklerini taşıdıkları gibi, saptırdıkları
kimselerin günahlarını da taşıyacaklar. Buna karşı toplumu saptıran
kimselere gönüllü olarak uyanların günahlarında ise bir eksilme olmayacak.
196
190 6/En’âm, 116-117
191 Dârimî, Rikak: 39, Hadis no: 2755; Tirmizî
192 9/Tevbe, 12
193 28/Kasas, 41
194 17/İsrâ, 71
195 33/Ahzâb, 67; 7/A’râf, 38-39
196 16/Nahl, 25
• 112 •
Ahmed Kalkan
Dalâlete Düşme Sebepleri
Bazı insanların hidayetten yüz çevirip dalâlete sapmalarının bir takım
sebepleri vardır. İnsanın yetiştiği ortam, aldığı eğitim elbette önemlidir.
Ancak insanın iradesi kendi elindedir. O dilediği yolu ve inancı seçebilir.
Onun bâtıl ve Kur’an’ın dalâlet dediği yolları seçmesine bazı sebepler etki
edebilir. Özellikle müslümanların dalâlete düşmelerine, dinde sonradan
ortaya çıkan bid’atlerin rolü vardır. Bid’atler, dinî kılıfla sunulduğu için
çoğu insan bunu anlamaz. Bid’atleri hayat haline getirenler de günün birinde
İslâm inancının dışına çıkarlar. Din’de tefrika (ayrılık) çıkarmak ta
sapıtmanın bir başka nedenidir. Din’de ayrılık çıkarmak, şüphesiz İslâm’ı
kendi kafasına göre anlayıp, kendi anladığını din sanmak, diğer anlayışları
din dışı sayıp onlara sırt dönmek, onları düşman bilmektir. Kur’an, önceki
ümmetlerin bu hataya düştüklerini haber veriyor: “Dinlerin parçalayıp
grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur.” 197
Dinlerini parçalayıp fırka fırka (parti parti) olanlar, kendi ellerinde
olanla, yani kendi fikirleriyle, kendi anladıklarıyla, gruplarına ait üstünlüklerle,
kendilerinin daha doğru yolda olduğu iddiasıyla övünüp durmaktadırlar.
198
Dinlerini parçalamanın başka bir anlamı da, dinin hükümlerinin bir
kısmını almak, bir kısmını bırakmaktır. Böyle yapanlarla, kendi hizbinin
(grubunun) anladığı şeyi din zannedenler arasında fark yoktur. Her biri bir
liderin, bir önderin peşine takılır, bir grup bulur, grubunu en üstün sayar,
diğer grubu yanlışta görür. Hatırlatmak gerekir ki mezhepli olmak, İslâm’ın
akîdesine uygun düşünen bir gruba mensup olmak, bir grupla beraber çalışmak,
bir hizbin prensipleriyle bir işi yapmak üzere bir araya gelmek yanlış
değil: grupçu, mezhepçi, partici olmak hatadır ve insanı dalâlete kadar
götürebilir.
Bu hatadan kurtulmanın yolu Kur’an’a ve yine O’nun istediği gibi topyekûn
sarılmaktan geçer.199 İslâm’ı, O’nun güzelliklerini, O’nun insana kazandırdıklarını,
İslâm’a uymakla elde edilebilecek kazançları, Allah’ın vereceği
mükâfatı (va’ad) ve vereceği cezayı (va’îd) bilmeyenler, bu gibi konu-
197 6/En’âm, 159
198 30/Rûm, 32
199 3/Âl-i İmrân, 103
• 113 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
larda cahilce hareket edenler hidâyetten saparlar.200 Bilgisizlik insanı hem
doğru olandan ayırır hem de kişiyi belli konularda taassup sahibi yapar.
Kişinin bilmediğini bilmemesi ise daha büyük bir kayıptır. Böyleleri kendi
hevâlarına uyarlar, bildikleri az şey üzerinde inatla dururlar, sapıklıkta olsalar
bile kendilerini kolay düzeltemezler.
Elde edilen bilginin yanlış kullanılması da insanı dalâlete düşürebilir.
İlim, insanlara gerçeği göstermesi ve hakikate ulaşmasında bir ışık olması
gerekirken; insanlar bilgiyi gereğince kullanmıyor. Hatta çoğu zaman Allah’tan
gelen hidâyet, yani İslâm’ın ilkeleri bilimsel gerçeklere ters diye iddia
edilmekte, böylece onlardan yüz çevirilmekte. Günümüzde bilim son
derece gelişmiş olmasına rağmen insanlığın çoğu Kur’an’ın dalâlet dediği
çizgidedir.
Kimileri de insanlara hükmetmek, onların sırtından geçinmek, ya da
başka amaçlar için din’den öğrendiği bilgileri yanlış yerde ve kendi çıkarı
için kullanır, hem kendi sapar hem de başkalarını saptırır.
İnsanın kalbinden ‘Âhiret’ inancı kaybolduğu an, o derin bir sapıklığa
düşer. Âhiret inancı şüphesiz insana hayat gerçeğini öğreten en önemli bilgidir.
201
Lehve’l hadis’e (boş, işe yaramaz, insanı Allah’tan ve O’na itaatten uzaklaştıran
her türlü söz ve meşguliyete) müşteri olanlar da hidâyetten uzaklaşırlar.
202 Bu gibi sözler ve uğraşılar kişiye bir fayda sağlamaz ama onu Allah’tan
ve kulluk görevlerinden uzaklaştırır, onu dalâlete düşürür.
Dalâletin Sonuçları
Dalâlete düşenlerin kalpleri kasvetlidir (katıdır). Onların kalpleri fıtrî
özelliklerini yitirmiş, Hidâyete kapalı, şirke, küfre, şüpheye ve sapıklığa
açıktır. Öyle kalplere hikmeti ve hidâyeti anlatmak zordur.203 “Allah, kime
hidâyet verirse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da
kalbini göğe yükseliyormuş gibi daraltır, sıkar…”204
200 6/En’âm, 144; 22/Hacc, 8-9
201 34/Sebe’, 8
202 31/Lokman, 6
203 7/A’râf, 179; 13/Ra’d, 30-31 vd.
204 5/Maide, 13
• 114 •
Ahmed Kalkan
Dalâlette olanların kalpleri daykdır, darlık/sıkıntı içindedir. Dalâlette
olmanın, hidâyeti bırakıp da dalâleti satın almanın205 âhiretteki cezası elbette
Cehennem’dir.206
Görüldüğü gibi dalâlet, doğru yoldan, Allah’ın yolundan ayrılıp başka
yollara sapmak, bâtıl dinleri kabul etmek, Allah’ın emrine aykırı yaşamaktır.
Bu sıfat inkârcıların ve müşriklerin bir sıfatıdır. Bu kavram, onların hidâyetten
ayrılarak yanlış yola girdiklerini, çıkmaz bir sokağa saptıklarını,
gerçeğe aykırı hareket ettiklerini, kendilerini kurtuluşa götürmeyecek bir
tercih yaptıklarını en güzel bir biçimde ortaya koymaktadır.
Allah’ın dâvetine kulak asmayıp, O’nun âyetlerini inkâr edenler, kendilerini
maksada götürecek yolu kaybedip, azabı ve tükenişi kazandıracak
olan sapıklığı alırlar. Dalâlete düşmek bir anlamda azmak, haddi aşmaktır.
Böyle yapanlar Hakk’ın karşısına çıkmış ve kendi aleyhlerine azap kazanmış
olurlar.
İnsanları Allah’ın dininden yüz çevirtip sapıklık yollarına sürükleyecek
kişiler, sistemler ve araçlar günümüzde çok daha fazladır. Bugün bir sürü
siyasî sistem, hayat felsefesi, akımlar ve çalışmalar insanları dalâlete davet
etmektedir. Eğitim ve medya araçları dalâleti daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır.
Mü’minler, İslâm’ın dalâlet (sapıklık) dediği hayat anlayışlarını davranış
ve fikirleri iyi tanımalı ve kendilerini iki dünyada da kurtaracak İslâmî
kimliklerini korumalılar.
Her namazda okuduğumuz ve Fatiha Sûresinde yer alan şu duayı pratik
hayatta da gerçekleştirmek gerekir: “Yâ Rabbi! Bizi dosdoğru yola ilet;
kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve dâllîn olanların
(sapıtmışların) yoluna değil.” 207 İnsanlar mizâç itibariyle birbirlerinden
farklı oldukları gibi, kavrama ve öğrenme kabiliyetleri yönünden de
oldukça farklıdırlar: Bir insanın aklı ile tespit ettiği ve “tek kurtuluş yolu”
olarak sunduğu teorileri, diğer bir insan; tamamen “saçma” olarak nitelendirebilir.
Hatta insanın aklî muhakemesini işletmeyip, hakikati bulmada,
205 2/Bakara, 16
206 26/Şuarâ, /91-97; 17/İsrâ, 97 vd.
207 1/Fâtiha, 6-7; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yay., s. 121-126
• 115 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmada gaflete düşmesi de mümkündür. Bütün
bu ihtimaller olmasaydı, aklı ile hareket eden ve “hakikati bulduğunu”
ileri süren herkese inanmamız gerekirdi. Hâlbuki görünen odur ki, herkes
kendi aklını beğenmekte, tespit ettiğini ileri sürdüğü doğruların dışında
kalan her şeyi reddetmektedir. Dolayısıyla sırât-ı mustakîmin (doğru yolun
ve hakikatin) ölçüsü insan aklı olamaz. İşte bu noktada karşımıza hidayet
ve dalâlet kavramları çıkmaktadır. Allah Teâlâ; Hz. Âdem’i ve Hz. Havva’yı
yeryüzüne indirdiği zaman şöyle buyurmuştu: “Hepiniz oradan inin. Sonra
size benden bir hüdâ gelir de; kim Benim hüdâma tâbi olursa, artık onlara
hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun (üzüntülü) olacak değildirler.” 208
Yeryüzünde insan için iki yol vardır. Birincisi: Allahû Teâla’ya iman etmek
ve hayatını İslâm’a göre düzenlemek (hidayete tâbi olmak). İkincisi:
Hevâ ve heveslere tâbi olup, dalâlet üzere yaşamak!.. Bu iki yolun dışında
üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün değildir.
Arapça’da dalâl kelimesi; yolunu kaybetmek, doğru yoldan çıkmak ve
insanı talep ettiği noktadan mahrum bırakmak gibi mânâlara gelir. Dalâlete
düşene dâll, dalâlete düşürene mudıll, dalâlete düşürmeye, azdırmaya da
idlâl denilir.209 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, yaratılışı inkâr edenlerin iddiası
izah edilirken “dalelnâ” kelimesi (kaybolmak mânâsında) kullanılmıştır:
“Dediler ki; ‘Biz yerde çürüyüp kaybolduğumuz (dalelnâ) vakit mi, gerçekten
yeni bir yaratılışla mı yaratılacağız?’ Evet, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr
edicidirler.”210 Yine başka bir ayet-i kerimede, yoldan çıkarmak, azdırmak
mânâsında (adleltüm) kullanılmıştır: “(Rabbin) Onları da, Allah’tan gayri
taptıklarını da (mahşerde) bir araya toplayıp: ‘Siz mi şu kullarımı saptırdınız
(adleltüm), yoksa kendileri mi yollarını sapıttılar’ diyeceği gün (görürsün ki)
onlar (şöyle) demişlerdir: ‘Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka veliler
edinmek bize yakışmaz. Fakat sen gerek onlara, gerek atalarına geçimlik verdin
de, zikri (şeriata tâbi olmayı) unuttular ve helâk (e mahkûm) bir kavim
(topluluk) oldular.” 211
208 2/Bakara, 38
209 Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'l Kur'ân, İst. 1986, Kahraman Yay., s. 440. Ayrıca, Ömer Nasûhi
Bilmen, Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İst. 1963, c. II, s. 11; Seyyid Şerif Cürcani, et-
Tarifat, İst. ty. Kaynak Yay., s.137
210 32/Secde, 10
211 25/Furkan, 17-18
• 116 •
Ahmed Kalkan
Dalâlete düşmenin birçok sebebi vardır. Dünyevî ihtirasa kapılmak ve
âhireti unutmak, her türlü felâketin başlangıcıdır. Tâğutî güçlere itaat etmek
ve onların ideolojilerine tâbi olmak, dalâleti satın almaktır. Nitekim
Kur’ân-ı Kerim’de: “O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke
Allah’a itaat etseydik; peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara
tâbi olanlar da o gün) ‘Ey Rabbimiz! Hakikat biz reislerimize (liderlerimize)
ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar (fe edallûne’s-sebiylâ)’
diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize)
azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lâ’netle rahmetinden kov!” 212 buyurulmuş
ve tuğyan eden güçlere itaatin getireceği manzara çizilmiştir.
Kelime-i Şehadeti ikrar ve tasdik eden her mü’min; Allahû Teâlâ’nın
sınırlarını çizdiği şeriata tâbi olmak durumundadır. Zira sırat-ı mustakîm
(dosdoğru yol) budur. Malûm olduğu üzere; namaz ibadetini edâ edereken
mutlaka Fatiha sûresini okuruz. Bu sûreyi okurken: “Yalnız sana ibadet
(kulluk) ederiz. Yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine
ni’met verdiklerinin yoluna kavuştur. Gazaba uğrayanlarınkine, dalâlette
olanlarınkine değil!” diye yalvarır ve “âmin” deriz. Şimdi Muhammed Ali
Sabunî’nin Ahkâm Tefsiri isimli eserinden velâ’d-dâllîn ibaresinin mânâsını
öğrenelim: “Dâllîn’den (sapıklardan) kasıt hıristiyanlardır. Nitekim
Cenâb-ı Hak: “De ki: ‘Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın.
Bundan evvel hakikaten hem kendileri sapmış hem birçoğunu saptırmış ve
(hâlâ da) doğru yoldan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin hevâ ve (heve)sine
uymayın.” 213 emri ile bize bunu bildirmektedir. İmam Fahruddin-i Razi,
konuyla ilgili görüşünü şöyle ifade eder: Müfessirlerin bazısı gazaba uğrayanlardan
maksadın; görünür amellerinde hata yapan her şahıs, sapıklardan
muradın da, itikadında hata yapan herkes olduğu görüşünü tercih
etmektedirler. Çünkü gazâba uğrayanları yahûdilere, sapıkları da hıristiyanlara
tahsis etmek esasa aykırıdır. Çünkü Allah Teâlâ’yı inkâr etme, O’na
bazı şahıs ve güçleri ortak etmek din olarak hıristiyanlıktan ve yahûdilikten
daha çirkin, dolayısıyla onlardan korunmak daha evlâdır. Alûsî, Fahruddin
Râzi’nin bu görüşünü reddederek şöyle diyor: “Gazaba uğrayanlar” ile
“sapıklar” sözlerinden açık olarak yahûdi ve hıristiyanların kasdedildiği,
sahih hadisle rivayet edilmiştir. Bu rivayet varken, buna aykırı bir görüşe
dönülemez. İmam Kurtubi ise şöyle demektedir: Müfessirlerin birçoğuna
212 33/Ahzab; 66-68
213 5/Maide, 77
• 117 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
göre “gazaba uğrayanlar” ile yahûdilere, “sapıklar” ile de hıristiyanlara işaret
edildiği, Hatem oğlu Adiyy’in müslüman oluşu sırasındaki hadiste tefsir
edilmiştir. Ebû Hayyan’ın bu hadisle ilgili görüşü şöyledir: Eğer hadis-i
şerif ’in Rasûl-i Ekrem (sav)’den nakli sahih ise, ona dönmek (onunla amel
etmek) farz olur. Bana göre; Fahruddin-i Râzi’nin görüşü, hadisi reddetmek
anlamını taşımaz. Aksine onun hükmünü genelleştirerek, yahûdilik, hıristiyanlık
ve diğer tüm İslâm dışı inançları içine alan bir ifade ile bütün kâfir
ve münafıkları âyetin şümûlüne almıştır.214
Şurası muhakkaktır ki, hidâyetten ayrılan bir kimse, mutlaka dalâlete
düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra
sapıklıktan başka ne kalır?” (Fe mâzâ ba’del-hakkı illâ’d-dalâl) 215 buyurulmuştur.
Mesele bu açıdan ele alındığı zaman dalâlete düşmenin, neleri beraberinde
getireceği kolayca anlaşılır.
İnsanın sadece aklî melekelerini kullanarak dalâletten kurtulması
mümkün değildir. Vahye tâbi olmayan kimse hidâyet nimetine kavuşamaz.
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e hitaben: “İşte biz sana da
böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki (vahiyden evvel) kitap nedir,
iman nedir, sen bilmezdin. Fakat onu biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan
kime dilersek, ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolun
rehberliğini yapıyorsun” 216 buyurulmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vahiy gelmeden
önce, kitabın ve imanın mahiyetini bilmeyişi, mücerred aklın (bu
noktada) sınırını çizmektedir. Bu sebeple akıl, vahyi kavramak için bir vasıtadır.
Bu incelik unutulmamalıdır. Aklı putlaştıranlar, dalâlete düşerler.217
Hidâyet
Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına
gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan
kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik
demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye
214 Muhammed Ali Sâbûni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yay., c. I, sh. 22-23
215 10/Yûnus, 32
216 42/Şûrâ, 52
217 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yay., s. 109-113
• 118 •
Ahmed Kalkan
erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra
ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti
buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden
biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan,
onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip
açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere
yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid
nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün
diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar
çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını
vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir.
Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik
düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak
sapmaktır. “İhdinâ” kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun
tabir: “bize hidâyet et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre:
“İhdinâ” kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye
de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir. Yani hidâyet, tek
kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla
gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir değildir. Bu
bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık anlamına gelen
“dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına
nispetle daha gerçek mânâ ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da
yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin
edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”218; Yolun doğrusunu
göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi
hidâyete iletirdi.” 219
218 6/En'âm, 71
219 16/Nahl, 9
• 119 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır.
Yalnız göstermek, dinin anladığı mânâda hidâyeti ifade etmez.
Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır.
O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha sûresi 5.
âyetindeki “ihdinâ” kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette
sebatımızı nasib et” anlamı vermişlerdir.
Kur’an’da Hidâyet
Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber,
aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir.
Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
Kur’an’da 317 yerde geçer.220 Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü
220 A- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a. Hidâyet, Allah'tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
b. Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A'raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe', 50; Müddessir, 55-56; İnsan, 29-30;
Tekvir, 29.
c. Allah, Kâfirlere ve Münâfıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,6
d. Allah'ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
e. Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En'am, 39; Yunus, 25; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46;
Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
f. Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En'am, 125; A'raf, 179.
g. Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra'd, 31, Nahl, 9; Secde, 13.
h. Allah'ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
i. İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A'la, 3; Leyl, 12-14.
j. İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
k. Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
l. Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
m. Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76; Neml, 92; Zümer, 41.
n. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
o. Allah'ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir, 55; İnsan, 29; Tekvir,
27-28.
p. Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
q. Hidâyet İçin Dua: Fâtiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
r. B- Dalâlet (Sapıklık) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
s. Allah Dilediğini Saptırır: En'am, 39; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
t. Allah'ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143; Maide, 41, Ra'd, 33; Nahl, 37;
İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29; Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
u. Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş Gibi Daraltır: En'am,
125.
v. Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
w. Peygamberin ve Mü'minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
x. Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A'raf, 30.
y. Allah'ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A'raf, 178, 186.
z. Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml, 92; Sebe', 50; Zümer, 41.
aa. Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fâtiha, 5-7.
• 120 •
Ahmed Kalkan
“d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet
yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir.
Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl,
zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve 87/A’lâ, 3 âyetlerinde
bu tür hidâyetten bahsedilir.
2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz
ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”221 âyetinde
olduğu gibi.
3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları
bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah
hidâyetlerini artırır.”222 “Allah, iman edenlere hidâyet etti.”223 âyetlerinde olduğu
gibi.
4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi
buna hidâyet etti.”224 âyetinde olduğu gibi.
İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak
sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak
ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”225 “Her millet için hidâyet eden
(yani, dâvet eden) vardır.”226 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir.
Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür
hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”227 (Hitap özellikle
Hz. Peygamber’edir) gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler,
fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti
kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete
koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü kısma giren
hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna
221 21/Enbiyâ, 73
222 47/Muhammed, 17
223 2/Bakara, 213
224 7/A'râf, 43
225 42/Şûrâ, 52
226 13/Ra'd, 7
227 28/Kasas, 56
• 121 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
şehâdet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir
topluluğa, Allah nasıl hidâyet eder?” 228 “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet
etmez.”229 “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet
eder.” 230
Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip varacakları
yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an, sâlih amelle hidâyet
arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün
neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.231 Başka bir ifadeyle hidâyet,
tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih
amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
eriştirir.”232 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı
görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir, doğru yola
eriştirir ve durumlarını düzeltir.”233 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve
sâlih amel işleyenlerdir. 234
Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet
İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle
karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak
yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti
de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur.
228 3/Al-i İmran, 86
229 2/Bakara, 258
230 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
231 20/Tâhâ, 82
232 10/Yûnus, 9
233 47/Muhammed, 5
234 Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
• 122 •
Ahmed Kalkan
Kullarından istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka
insanları hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz.
Allah’ın saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda
dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
olmasındandır. Yoksa kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen
belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve
iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i
isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.
235 Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür.236 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
bir ticareti/kazancı237 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 238
Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar meclisinde
Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda doğru yola
gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz,
ama onu Allah, kitabında bildirmiş, bu sûretle kat’i olarak mâlum
olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda
bile, nice mühim ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî
iman, Allah’ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda
her türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince her
ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada gördüğü,
işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi göstererek ezelî
iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat
kat hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti
de daima artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.
İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 239
235 2/Bakara, 10
236 2/Bakara, 18
237 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
238 2/Bakara, 16
239 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-248
• 123 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”240 diye duâ ediliyor. Dalâlette
bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek;
hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde
yükselmeyi istemek anlamındadır. “Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten
ayırma” demektir. Şu âyette buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz,
bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma.”241 Nice âlim ve âbid
vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış,
ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
bir hayat önemlidir, ama müslümanca ölmek çok daha önemlidir.
“Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”242 Biz, her an hidâyette kalabilmek,
doğru yoldan sapmamak için Allah’ın yardımına muhtacız. Zaten
sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler,
sürekli O’na; ibâdetler, tâatler, ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber
ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara
sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle
irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar,
o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye,
en ileriye tâliptir. Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine
denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet
yolunda mesafe kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya
gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den hidâyetimizin artırılmasını
da istiyoruz. 243
Fâtiha sûresinde “İhdinâ” diye duâ ederken, hidâyetin yalnız ve yalnız
Allah’a ait olduğunu bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne:
“Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”
244 buyurarak hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir.
240 1/Fâtiha, 6
241 3/Al-i İmran, 8
242 2/Bakara, 132
243 Bk. 35/Fâtır, 32
244 28/Kasas, 56
• 124 •
Ahmed Kalkan
Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler.
“Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin.”245 Rabbimiz vahiyle
peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder, yol gösteririz.
Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor, veremiyor;
sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet
gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür, ama gönülden inkâr eder. Yine, kişinin
kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir
gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir
kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip
olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama yeryüzü, insan
için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir
damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir
cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız
yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı
kurtarırsa, ihyâ ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış,
ihyâ etmiş gibi olur.”246 Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir
kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken247
öldürülenin mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen
Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan
milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı
zihniyet ve aynı paktta olmamak için Fâtiha sûresini okurken “gazaba uğrayanların
ve sapıkların yoluna değil” diyoruz. 248
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”249 “Ne zaman
Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için
korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”250 Yeryüzündeki hayatında insanın
önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol,
245 42/Şûrâ, 52
246 5/Mâide, 32
247 5/Mâide, 32
248 M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
249 20/Tâhâ, 50
250 2/Bakara, 38
• 125 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına
karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını
göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın
insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle
O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir. Bu
hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği
elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için
yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde
koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah,
elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için,
öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması
gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın
içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle
bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini
okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış
ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır.
Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör
olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her
türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular
üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman
etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara vaad eder,
içlerine kuruntular eker. “Elbette Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’
dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara
emredeceğim.’ (İblis) Onlara vaad eder, ümit verir.”251 İşte, şeytanın vaadine,
verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar
‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler...
Elçilerin getirdiklerine inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de
vazgeçirmeye çalışırlar. Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak
bir dalâl” denir.
251 4/Nisâ, 118-120
• 126 •
Ahmed Kalkan
İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece vaad
eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına, arzularına,
hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları dünyalarını sürdürebilmek
için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı şekiller olabildiği
gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım
“bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme,
eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar,
Allah’la ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri
putlara dönüşür. 252
Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve çıkış yolu
arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin okuduğu âyetlerle,
kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler, tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde
arınmaya koyularak hüdâya tabi olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ”
denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar
da denilen bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların başını çok
ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur idi. Hâlâ Hâriciye’de
(Dış İşleri Bakanlığı ve T.C.’nin dış temsilciliklerinde) ve medyada dönmelerin
ciddi etkinlikleri vardır.) İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan
getirdiklerine inanmak ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı
içine girmektir. “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ
etmişlerdir.”253 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ
etmişlerdir.”254 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir
dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere
karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün,
“keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu
biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu
saptırdılar.” 255
Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine kulak verir
ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa, Allah
da onların hidâyetini artırır, onları sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah,
252 Bk. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
253 2/Bakara, 137
254 3/Âl-i İmran, 20
255 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bk. 7/A'raf, 38-39
• 127 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İhtidâ edenlerin hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”256 İhtidâlarında
sâbit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların
sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim
Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”257 Allah’ın hidâyete erdirdiği
insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete düşebilirler. Dalâlet,
doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek,
ister unutarak, ister kasten olsun. Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı
müstakîmi bilmemek de dalâlettir.
Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
üzere olacağını söylemektedir.258 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size
Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi
lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi
aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”259 “Allah kimi saptırırsa,
artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 260
Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
yani, nihai belirleyici O’dur.
İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani Allah, İblisin vaadlerine kanarak,
tutkularına esir olan insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri
için saptırır. İnsanları doğruya yönelten, yani hidâyete götüren imamlar
olarak Rasûller göndermesi, temelde yine Allah’ın hidâyet etmesi olduğu
gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır; yani, Allah insanın
256 47/Muhammed, 17
257 64/Teğâbün, 11
258 Örnek olarak bk. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
259 10/Yûnus, 108
260 13/Ra'd, 33
• 128 •
Ahmed Kalkan
gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için gerekli her türlü şartı yaratır;
sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar
edenleri de kendi hallerine bırakır:
“Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 261
“Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”262 Buna karşılık;
“Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet
eder.”263
“Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 264
“Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
265
Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup gitmek”
anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri, küfürleri, iftiraları,
hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir. Böylece onların hiçbir
değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir bakıma yarar getirmeyecek,
tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında Allah’a koştukları
eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları
şeyler kendilerinden kaybolup gitti.” 266
Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği
hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene
“işte Kur’an!”267 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
Hidâyette Kulun Rolü
Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla
kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan,
tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah’a
261 21/Enbiyâ, 73
262 42/Şûrâ, 52
263 28/Kasas, 56
264 10/Yûnus, 43
265 6/En'âm, 116
266 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 141-142
267 2/Bakara, 2
• 129 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
inanan her mü’min Allah’ın iradesinin her türlü iradenin üstünde olduğuna;
Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel bulunamayacağına kesin
olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların,
kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de,
yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti de
veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu
sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak istemeyeni Allah zorla
hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade ile, Yüce Allah, kulları arasında
ayırım yaparak kimilerini kayırır ve kimilerini cezâlandırmak için başka
şeylere yönelir mi?
Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin olarak
inanan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında bir ayırım yapmadığına;
O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. “Kim yararlı iş işlerse
kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara
karşı zâlim değildir.”268 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullara asla
zulmetmez.” 269
Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her bir canlıya
kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle yapıp, yol göstermiştir.”
270 Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle, kâinatın
sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer canlılardan
daha farklı bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol göstermiş
ve onu irâde hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz ona eğri ve
doğru iki yol göstermedik mi?” 271
Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru yolu çeşitli
sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine karşı -ki bu,
insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek
kendi doğru yolunu, yönünü insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise
elçilerle gelen bu yol pusulasına karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda,
ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını tüketmektedirler.
268 41/Fussılet, 46
269 3/Âl-i İmran, 82
270 87/A'lâ, 3
271 90/Beled, 10
• 130 •
Ahmed Kalkan
Bu durum, yeryüzü sisteminin Allah tarafından alabora edilip ortadan
kaldırılacağı ve yerine bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni
bir düzen oturtulacağı Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü
Allah insanları bu konuda serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer
varlıklarla farkı kalmazdı. “Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 272
Hidâyet Türleri
İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının
ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder. İkinci safhada beş
duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de devam eder ve içgüdü yanıldığında
duyuların hidâyeti onları düzeltir. Üçüncü hidâyet ise, muhakeme,
yani akıl hidâyetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve
onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip
olmasıdır. Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken ilk iki hidâyetin
topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik malzeme her zaman
için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin
ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz
etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet
gündeme gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan
istediği hidâyet, işte budur. 273
Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti
izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı hidâyettir.274 Peygamberlerde
örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu
da Kur’an tarafından beyan ediliyor. 275
Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu hidâyeti ulaştırmak
istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları değerlendirmemesi,
bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir. Komşumuzun evi yanarken, yan-
272 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
273 Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
274 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf,
154; 10/Yûnus, 57...
275 29/Ankebût, 69
• 131 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
gını söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan
da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir
seyirci kalmak. Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
ile, başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 276
İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da şöyle uyarılır:
“İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan sonra
onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler
lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini
açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri
çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.” 277
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip şaşıranlar
olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını âyetlerden bulalım:
“Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da
şaşırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah’tan başka
veli edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı.”278
Bu âyette dikkati çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları
yolun doğru ya da eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne
ölçünün Allah tarafından belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani
O’nun indirdiklerine uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna
da, tahmin etmekle değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek,
doğruyu, güzeli arayıp tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor:
“Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine yol gösterdiği
kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.”279
Bir de bunun karşıtına bakalım: “Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna,
canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden
hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”280
276 Bk. 33/Ahzâb, 67
277 2/Bakara, 159-160
278 7/A'râf, 30
279 39/Zümer, 18
280 53/Necm, 23
• 132 •
Ahmed Kalkan
“Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir ilim üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın
dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü
perdelediği kimseyi gördün mü? Artık onu Allah’tan başka kim yola getirebilir?
Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?” 281
Buna karşılık, Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah,
kendi rızâsını gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları
izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”282 “Bunlar, namaz
kılan, zekât veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol gösterici
kılavuz ve müjdedir.”283 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri, imanlarına
karşılık Rableri doğru yola eriştirir.”284 “Güven, iman edip imanlarına zulüm
katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu bulanlardır.”285 Dikkat
edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten bir güç olarak verilmesine
karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah, insanı
fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte, ya da
şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık içinde;
daha doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi özetleyecek
olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında
zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip
etmez.” diyor.286 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda
sanmak;287 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak;288 Allah’ı
zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten yüzçevirmek;289 dünya hayatından
başka bir beklentisi olmamak;290 babalarını, atalarını üzerinde
bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne sürdürmek;291 zâlimlerden ve
nankörlerden olmak;292 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit ol-
281 45/Câsiye, 23
282 5/Mâide, 16
283 27/Neml, 2
284 10/Yûnus, 9
285 6/En'âm, 82
286 Bk. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7;
62/Cum'a, 5
287 7/A'râf, 30
288 45/Câsiye, 23
289 59/Haşr, 19
290 2/Bakara, 200
291 2/Bakara, 170
292 3/Âl-i İmran, 86
• 133 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
duktan ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.293 Hidâyetin
önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 294
Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi engeller.295
Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor.
296 Şeytana tâbi olmak,297 Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara
uymak,298 Allah’tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek,
299 bütün bunlar hidâyetin engellerindendir.
Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü
dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,300 Allah’ın rızâsını gözetmek,301
Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak,302 işlediği hata
ve günahlardan dönmek, tevbe etmek,303 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine
uymak,304 iman edip imanına zulüm katmamak,305 sâlih amel işlemek,
namaz kılmak, zekât vermek,306 hidâyete yönelmiş olmak,307 Allah’tan başkasından
korkmamak,308 yalnızca Allah’a teslim olmak,309 düşünmek, ibret
almak. 310
Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında sâbit
kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir kul için dünyada,
âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü iman her
hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve âhiretin
mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka
saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez.
293 3/Âl-i İmran, 86
294 Bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
295 bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
296 bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
297 22/Hacc, 4
298 4/Nisâ, 115
299 2/Bakara, 150
300 39/Zümer, 18
301 92/Leyl, 19-20
302 36/Yâsin, 21
303 20/Tâhâ, 82; 122
304 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
305 6/En'âm, 82
306 27/Neml, 2
307 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
308 2/Bakara, 150
309 3/Âl-i İmran, 20
310 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
• 134 •
Ahmed Kalkan
Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak
ile ölür. Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları
görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah’a karşı küfran
ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını
terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak
yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle
dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen,
dalâlet yolunu tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
azgınların sonu da budur.
Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan
şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı
yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır.
Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp
beraber olabilmek Allah’ın büyük lütfu ve hidâyetidir. 311
“Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
“Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
Hidâyet Konusunda Sünettullah
(Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
“Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”312 Yüce Allah’ın
Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm) evrensel, sağlam
ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli gerçek yol (hidâyet) de odur.
Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol
belli olduktan sonra Rasûl’e karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir
yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir
gidiş yeridir orası!” 313 Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi,
terk edilmesi ve varsa sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine
311 A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
312 2/Bakara, 120
313 4/Nisâ, 115
• 135 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
tutunursa zarar eder. Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da ondan
çeker ve o kişi zâlimlerden olur. “...Sana gelen ilimden sonra eğer onların
arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir
yardımcı olur.” 314 “Sana gelen ilimlerden sonra onların keyiflerine uyarsan,
o takdirde sen mutlaka zâlimlerden olursun.”315 Rasûlullah’a “ilim” diye gelen,
Allah’ın yolu ve İslâmî emirlerden “şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal,
yahûdi ve hıristiyanların heveslerine uysan, o takdirde zâlimlerden olursun.
Hitap Rasûlullah’a, maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı
olan hevâ ve heveslerine tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır.
Mü’minler bilmeliler ki, sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına
uymak, insanları bâtıl tehlikelere düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük
bir zulümdür.
“Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
üzülmeyeceklerdir.”316 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani kendisiyle
kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye yönelenlere,
âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden kaçırdıklarına
da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle yol bulanlar, ne gelecekten
korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara
hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad
eder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği
kolaylaşır. Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir.
“...Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz
ve sıkıntıya düşmez. Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz
çevirirse, onun için dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”317 Hidâyetine/
Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat bir yaşantıyla
(bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya kadın, mü’min
olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş bir hayatla yaşatırız.
Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.”318
Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle beraber mü’minliktir.
Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş sayılmaz. Onun yaşadığı “tertemiz,
güzel hayat” ise, herhangi bir sıkıntının olmadığı bir hayattır. Çünkü
314 2/Bakara, 120
315 2/Bakara, 145
316 2/Bakara, 38
317 20/Tâhâ, 123-124
318 16/Nahl, 97
• 136 •
Ahmed Kalkan
bu, İbn Kesir’in de tefsirinde dediği gibi, hangi yönden olursa olsun, bütün
rahatlık şekillerini kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin kendisiyle
faydalandığı temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi
gibi, “sıkıntı” da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira, Allah’ın hidâyetine
uyan kimse, O’nun rızâsını gözetir. Allah’ın kendisi için taksimine
de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah’ın kendisine bahşettiği din
nimeti sâyesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir.
Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden sonra, onun, dünyaya ve dünyanın
geçici metâına/faydasına değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi,
eline geçince terk etmeksizin ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı
olmaması, kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması
demektir.
Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah geçim
sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.”319
Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır. Yüz çevirmekten
maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak ve hidâyeti başkasından
ummaktır. Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren için, dünyada geçim
sıkıntısı vardır. Çünkü âyette geçen “dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir.
Bu da dünyaya ve dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras,
azalmasından korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir
şey yoktur. Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte nimet
içinde olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği yerde otursa da
göğsü dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti, kalbini imar etmedikçe
saâdeti de rahat bir geçimi de fark edemez. Bu, dünyadaki durum.
Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah, Allah’ın
âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet günü kör olarak
haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun
için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyâmet günü, onu kör olarak
haşrederiz.”320 Allah’ın hidâyetinden, âyetlerinden gözünü yuman, onu
unutmuş ve terk etmiş demektir. Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten
geldiği gibi, yaptığına uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir.
Çünkü cezâ, yapılanın cinsinden olur.
319 20/Tâhâ, 124
320 20/Tâhâ, 124
• 137 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan ve ona doğru
yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş kılar. “Kim Rahmân’ın
zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız; artık o, onun arkadaşı
olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını
sanırlar.” 321
“O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun ki, bizi
hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden
bunun yolunu bulamazdık.”322 Görülüyor ki, hidâyete, doğru yola gitmek
için, Allah’ın bize müdâhale etmesi gerekiyor. “Hidâyeti, duâ ve niyazla
Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet edici O’dur.”323 İbrahim (a.s.): “Rabbim bana
hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak sapıklar topluluğundan olacaktım.”324
der.
Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet olduğu
içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu Kur’an, insanları
en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”325 Peygamberimiz de rehberlik
görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini ifade etmiştir: “Allah, beni,
âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.” “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet
ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir
kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur.
Suyu tutar da Allah onunla halkı faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar,
ekin ekerler. Bu yağmur, başka bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır.
Ne suyu tutar, ne de çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın
benimle gönderdiğinden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye
karşı başını kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen
kimse böyledir.” 326
321 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar Y., s. 44 vd.
322 7/A'râf, 43
323 14/İbrahim, 21
324 6/En'âm, 77
325 17/İsrâ, 9
326 Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
• 138 •
Ahmed Kalkan
“Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye hidâyet
verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır.”
327
Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin
okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduâda bulunuverseniz!”
dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”328
buyurdular.
Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir.
“Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz.
Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”329 “İhdinâ’s-sırâta’l müstakim:
Bizi dosdoğru yola ilet” 330
Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan
ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse,
hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih
amel işlemelidir.
- 8-9. Âyetler -
وَدُّوا لوْ تدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ¦ فلاَ تطِعْ اْلُكَذِِّب ي نَ
فلاَ تطِعْ : itaat etme, boyun eğme ¦ اْلُكَذِِّب ي نَ : yalanlayanlara وَدُّو : istediler
(isterler ki) لوْ تدْهِنُ : onlara yumuşak davranıp tâviz veresin de : فيَُدْهِنُونَ
onlar da sana tâviz versinler
“Öyleyse yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar istediler ki, sen
yumuşak davranıp tâviz veresin de onlar da sana yumuşak davranıp tâviz
versinler.” (68/Kalem, 8-9)
327 Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
328 Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
329 29/Ankebut, 69
330 1/Fâtiha, 6
• 139 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Onlar tıpkı ticarette olduğu gibi pazarlık yapmaya, ortak bir nokta etrafında
uzlaşmaya çalışıyorlar. Oysa inanç ile ticaret arasında büyük fark
vardır. İnanç sahibi bir kimse inancının hiç bir prensibinden vazgeçmez.
Onun gözünde büyük - küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. Daha doğrusu
inanç sisteminde büyük - küçük diye bir ayırım olmaz. İnanç sistemi,
her bir parçası birbirini bütünleyen bölünmez bir gerçektir. İnanç sistemine
bağlı birisi, bir prensibe uyarken, bir diğerinden asla vazgeçemez.
İslâm ile câhiliyenin yolun ortasında, daha doğrusu herhangi bir yolda
buluşmaları mümkün değildir. Bu durum İslâm ile her zaman ve her çağdaki
cahiliye sistemleri arasında her zaman geçerli olan bir kuraldır. Bu kural
dünkü cahiliye için olduğu gibi, bu günkü cahiliye içinde, yarınki cahiliye
için de geçerlidir. İslâm ile cahiliye arasındaki uçurum aşılmaz niteliktedir.
İkisini bir noktada buluşturmak için bu uçurumun üzerine bir köprü kurmak
imkânsızdır. Bir şeyi paylaşmaları, iletişim kurmaları mümkün değildir.
Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta uyuşmaları söz konusu
değildir.
Peygamber Efendimiz’in uzlaşmaya yanaşması, daha yumuşak bir tutum
içine girmesi, tanrılarına küfretmekten ve ibadetlerini saçmalık olarak
nitelendirmekten vazgeçmesi veya bazı konularda kendilerine uyması, Dolayısıyla
kendilerinin de onun dinine uymaları böylece Arap kitleleri karşısında
onurlarını kurtarmaları için müşriklerin Peygamber Efendimize çeşitli
tavizler vermeye çalıştıkları, uzlaşma önerilerinde bulundukları birçok
rivâyete konu olmuştur. En uygun çözüm yolunu bulmaya çabalayan pazarlıkçıların
her zaman başvurdukları bir yöntemdir bu. Fakat Hz. Peygamber
dininde kararlıydı, dininin ilkelerini pazarlık konusu yapmaz, taviz vermez
bir tutum içindeydi. Ama dinle ilgili olmayan öteki konularda insanların
en yumuşak huylusuydu. İnsanlar arası ilişkilerde en güzel davrananıydı.
Akrabalarına en çok iyilikte bulunan, kolaylığı ve kolaylaştırmayı en çok
isteyen bir insandı. Fakat din, dindi. O, bu konuda Rabbinin şu direktifine
uymak zorundaydı: “Öyleyse yalanlayanlara itaat etme.”
Peygamber Efendimiz Mekke’de en zor şartlarda bile dinini pazarlık konusu
yapmamıştı. Daveti dört bir yandan kuşatıldığı ve bir avuç arkadaşı da
Allah yolunda dayanılmaz eziyetlere, işkencelere uğratılmak üzere yakalanıp
zincirlere vuruldukları halde güçlü zorbaların yüzüne karşı söylenmesi
gereken sözü gizlemeye yeltenmemişti. Kalplerini İslâm’a ısındırmak veya
• 140 •
Ahmed Kalkan
baskı ve işkencelerini savmak için böyle bir manevraya gerek görmemişti.
Aynı şekilde inanç sistemi ile uzaktan yakından ilgili bulunan herhangi bir
gerçeği açıklamaktan da geri durmamıştı.
İbn Hişam siretinde İbn İshak’a dayanarak şöyle rivâyet eder: “Peygamber
Efendimiz kavmini açıkça İslâma çağırdığı, Yüce Allah’ın kendisine
emrettiği şekilde dini olduğu gibi anlatmaya başladığı ilk sıralarda,
kavmine fazla bir tepki göstermedi, etrafından uzaklaşmadı. Fakat -bana
ulaşan bilgilere göre- Peygamberimiz onların düzmece tanrılarını gündeme
getirip onlara yönelik ibâdetlerinden dolayı onları kınamaya başlayınca
büyük tepki gösterdiler. Böyle bir şeyi kabullenemeyeceklerini çeşitli vesilelerle
ortaya koydular. Müslümanlıklarını gizleyen Allah’ın koruduğu
mümin azınlık hariç hep birlikte O’na karşı çıktılar, düşmanca bir tutum
içine girdiler. Müşriklerin bu tutumu karşısında Amcası Ebû Tâlip onu koruyucu
kanatları altına alarak, savundu. Her zaman onun arkasında durdu.
Peygamber Efendimiz de hiçbir şeye aldırmadan Allah’ın emrettiği şekilde
O’nun dinini yaymaya çalıştı.
“Kureyş’liler, Peygamber Efendimizin kendilerinden, hayat biçimlerinden
ayrılmak, düzmece tanrılarına dil uzatmak gibi hoşlanmadıkları birtakım
davranışlardan vazgeçmediğini, yine Amcası Ebû Tâlib’in onu koruyucu
kanatları altına aldığını, onu desteklediğini ve kendilerine teslim
etmediğini görünce Rabia’nın oğulları Utbe ve Şeybe, Ebû Süfyan B. Harb
B. Ümeyye, Ebû’l Buhteri (As B. Hişam), Esved B. MutTâlip B. Esed, Ebû
Cehil (Amr B. Hişam, künyesi Ebûl Hakemdi), Velid B. Muğire, Haccac
B. Amr’ın oğulları Nebih ve Münebbih gibi Kùreyş kabilesinin ileri gelenleri
Ebû Tâlib’e gidip şöyle dediler: “Ey Ebû Tâlip, yeğenin Tanrılarımıza
küfrediyor, dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi saçmalık olarak nitelendiriyor,
geçmiş atalarımızı sapıklıkla suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçir irsin, ya da
aramızdan çekilirsin. Çünkü sen, ona karşı bizden farklı bir konumdasın.
Aksi takdirde biz O’nun hakkından geliriz.” Ebû Tâlip onlara yumuşak sözler
söyledi, onlara güzel karşılık verdi, onlar da çekip gittiler.
“Bu arada Peygamber Efendimiz aksatmadan faaliyetlerini sürdürüyordu,
Allah’ın dininin öngördüğü hayat biçimini herkesin görebileceği
şekilde uyguluyor, insanları bu hayat biçimine inanmaya, sonra da uymaya
davet ediyordu. Sonra Peygamberimizle Kureyş’liler arasındaki ilişkiler
gerginleşti. Gitgide birbirlerinden uzaklaştılar. Kızgınlık ta gittikçe arttı.
• 141 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Peygamber Efendimiz ve yaptıkları Kureyşlilerin gündeminden çıkmıyordu.
O’na yönelik öfkeleri kabarıyor, birbirlerini ona karşı teşvik ediyorlardı.
Kureyş’liler bir ara tekrar Ebû Tâlib’e gidip şöyle dediler: “Ey Ebû Tâlib,
sen yaşlı başlı bir insansın. Aramızda saygın bir yerin var. Bundan önce
yeğenini yaptıklarından vazgeçirmeni istemiştik, ama sen O’na engel olamadın.
Vallahi artık, atalarımıza küfredilmesine, fikirlerimizin saçmalık
olarak nitelendirilmesine, tanrılarımıza hakaret edilmesine katlanamayız.
Ya O’na engel olursun, ya da iki gruptan biri helak olana kadar seninle ve
onunla her türlü ilişkimizi keseriz”. -Veya buna benzer sözler söylediler-.
Sonra da çekip gittiler. Kavminin kendisini terk etmesi, düşmanlığını ilan
etmesi Ebû Tâlib’e ağır geldi. Ama Peygamber Efendimizi onlara teslim etmeye
veya O’na verdiği desteği çekmeye de gönlü razı değildi. İbn-i ishak
diyor ki: Bana Ya’kup b. Ukbe b. Muğire b. Ahnes şöyle anlattı: Kureyş’liler
Ebû Tâlib’e bu sözleri söyleyince, Ebû Tâlip Peygamberimizi çağırıp şöyle
dedi: “Ey Yeğenim, senin kavmin gelip bana şöyle şöyle diyor (Kureyşlilerin
kendisine söyledikleri sözleri bir bir anlattı.) Bana ve kendine acı. Altından
kalkamayacağım bir yükün altına salma beni:’ Bunun üzerine Peygamber
Efendimiz amcasının kendisine karşı tutum değiştirdiğini, kendisine verdiği
desteği çekeceğini, kendisini Kureyşlilere teslim edeceğini, artık kendisine
yardım edecek gücünün kalmadığını sanarak amcasına şu karşılığı
verdi: “Amcacığım, Vallahi bu işten vazgeçmem için güneşi sağıma, ayı da
soluma koysalar yine de vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben
bu uğurda ölene kadar bir an bile mücadeleden geri kalmam.” Daha sonra
Peygamberimiz duygulandı ve ağlamaya başladı ve gitmek üzere ayağa
kalktı. Tam gidecekken Ebû Tâlip; Peygamberimizi çağırdı. Peygamberimiz
dönünce, Ebû Tâlip şöyle dedi: “Git istediğini konuş. Vallahi seni asla kimseye
teslim etmeyeceğim.”
İşte, koruyucusu, güvencesi ve hakkından gelmek için pusuda bekleyen,
kendisine diş bileyen düşmanlara karşı dünyadaki tek sığınağı amcasının
kendisini yalnız bıraktığı bir sırada Peygamber Efendimizin davasına
ısrarlı bağlılığının somut ifadesi olan bir tablo...
Bu tablo, manzara ve gölgeleri bakımından, kullanılan ifade ve sözcükleri
bakımından ve somut gerçekliği bakımından kendi türü içinde son
derece etkileyici, parlak ve şaheser bir tablodur. Tıpkı bu inanç sisteminin
parlaklığı gibi. Tıpkı bu inanç sisteminin eşsizliği gibi. Tıpkı bu inanç sisteminin
etkileyiciliği gibi... Bu tablo Yüce Allah’ın şu sözünün somut kanı•
142 •
Ahmed Kalkan
tıdır: “Sen yüce bir ahlâka sahipsin.” Tarihçi İbn İshak’ın rivâyet ettiği bir
diğer tablo da doğrudan doğruya müşriklerden Peygamber Efendimize gelen
uzlaşma önerileri ile ilgilidir. Bu öneri, müşriklerin Peygamber Efendimizin
daveti karşısında çaresiz kalmalarından ve her kabilenin, Müslüman
olan bireyini cezalandırma ve dininden döndürmek için işkenceye uğratma
işini bizzat üstlendiği bir sırada gelmişti.
İbn İshak diyor ki: Bana Yezid B. Ziyad anlattı. O da Muhammed B.
Ka’b el-Kurezi’nin şöyle dediğini duymuş: Utbe B. Rabia, lider konumunda
bir kişiydi. Bir gün Kureyşlilerin meclisinde otururken Peygamber Efendimiz
de yalnız başına mescitte oturuyordu. Utbe: Ey Kureyş topluluğu,
ne diyorsunuz, Muhammed’e konuşmaya gidip ona bazı önerilerde bulunayım
mı? Bakarsınız bazılarını kabul eder. Biz de ona dilediğini verir,
böylece bizden vazgeçmiş olur dedi. Bu olay Hz. Hamza’nın Müslüman olduğu
günlere denk geliyor. Peygamber Efendimizin arkadaşlarının günden
güne arttığını görüyorlardı. Bu yüzden: Ey Ebû Velid, git ve konuş onunla
dediler. Utbe kalktı Peygamberimizin yanına gidip oturdu. Ve şöyle dedi:
Ey yeğenim, bildiğin gibi bizim aramızda aşiret ve soy bakımından saygın
bir yere sahipsin. Sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Birliklerini
parçaladın. Fikirlerini saçmalık olarak niteledin. Tanrılarının çokluğunu
ve dinlerini ayıpladın. Geçmiş atalarını tekfir ettin. Beni dinle sana bazı
önerilerde bulunacağım. Bak, belki bir kısmını kabul edersin. Peygamber
Efendimiz “Söyle ey Ebû Velid, seni dinliyorum” dedi. Utbe şöyle dedi: “Ey
yeğenim, eğer sen bu getirdiğin dini kullanarak mal elde etmek istiyorsan,
senin için mal toplar ve en çok mala sahip olanınız olursun. Eğer bununla
şeref kazanmak istiyorsan, seni başımıza lider tayin ederiz ve sensiz hiçbir
şey yapmayız. Eğer kral olmak istiyorsan, seni kral yaparız. Yok eğer bu,
sana musallat olmuş bir rüya ise ve sen bunun etkisinden kurtulamıyorsan.
Senin için araştırır doktorlar buluruz ve senin tedavi olman için mallarımızı
harcarız. Nitekim kişinin başına bazı dertler musallat olur da tedavi
sonucu bundan kurtulabilir -veya buna benzer şeyler söyledi-. Utbe sözlerini
tamamlayana kadar, Peygamber Efendimiz onu dinledi. Sonra “Ey Ebû
Velid, sözlerini bitirdin mi?” dedi. Utbe “Evet” dedi. “O zaman, beni dinle”
dedi. Utbe “Söyle” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Hâ mîm. Bu kitap merhamet eden, merhametli olan Allah katından
indirilmedir; bilen bir millet için müjdeci ve uyarıcı olmak üzere Arapça bir
Kur’an olarak âyetleri uzun uzun açıklanmıştır. Ama insanların çoğu yüz çe•
143 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
virmiştir, onlar işitmezler de; ‘Ey Muhammed! Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz
kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza
engel vardır; istediğini yap, biz de yapacağız’ derler. Ey Muhammed! Onlara
söyle: ‘Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana tanrınızın tek bir tanrı olduğu
vahyolunuyor. Artık ona yönelin. O’ndan bağışlanma dileyin; vay müşriklerin
haline!” 331 Sonra Peygamberimiz okumaya devam etti. Utbe bunları
dinleyince sessizce beklemeye başladı. Ellerini arkasından yere koydu ve
onlara yaslanarak dinlemeye koyuldu. Sonra Peygamberimiz secde âyetine
geldi ve secdeye gitti. Ardından şöyle buyurdu: “Ey Ebû Velid, dinleyeceğini
dinledin, artık kararını sen ver” Bunun üzerine Utbe kalkıp arkadaşlarının
yanına gitti. Bazıları: Allah’a yemin ederiz Ebû Velid buradan ayrıldığı yüzle
dönmüyor dediler. Utbe gelip yanlarına oturunca “Geride ne bıraktın ey
Ebû Velid?” dediler. Utbe: Orada bundan önce bir benzerini duymadığım
bir söz dinledim. Allah’a And olsun şiir değildi dinlediğim. Sihir veya kehanet
de değil di. Ey Kureyş’liler, beni dinleyin ve benim dediğimi yapın. Bu
adamı kendi durumuyla baş başa bırakın. Karışmayın ona. Vallahi ondan
dinlediğim sözlerde büyük bir haber olmalı. Eğer Araplar onun hakkından
gelirlerse, eliniz bulaşmadan ondan kurtulmuş olursunuz. Eğer O, Arapları
yen erse onun egemenliği sizin egemenliğinizdir. Onun üstünlüğü sizin
üstünlüğünüzdür. Onun sayesinde insanların en mutlusu olursunuz” dedi.
“Ey Utbe, O, seni diliyle büyülemiş” dediler. Utbe: Bu, benim görüşümdü.
Siz, istediğinizi yapın.
Bir başka rivâyete göre Utbe, Peygamber Efendimizi: “Eğer yüz çevirirlerse
de ki: Ad ve Semud kavminin başına gelen kasırga gibi bir kasırgayla
uyardım sizi” âyetine kadar dinlemiş, sonra da dehşete kapılarak eliyle, Peygamber
Efendimizin ağzını kapatmıştır. “Allah aşkına ve akrabalık hatırına
sus ey Muhammed” demiştir. Çünkü uyarının gerçekleşmesinden korkmuştur.
Bundan sonra gidip kavmine duyduklarını anlatmıştır.
Her halükârda bu da bir tür pazarlık girişimidir. Yine güzel ahlâkın somut
örneklerinden biridir. Bu ahlâk Peygamber Efendimizin tutumunda
belirginleşiyor. Peygamberimiz, Utbe’nin dinlemeye değmez sözlerini sonuna
kadar dinliyor, Hz. Muhammed gibi evrensel değerlendirmede, hakkın
ölçüsünde, yeryüzünün tüm genişliğince bir değere sahip bir zatın Utbe’yi
dinlemesi saçma önerilerini sessizce karşılaması üstün bir ahlâk örneğidir.
331 41/Fussilet, 1-6
• 144 •
Ahmed Kalkan
Onun üstün ahlâkı onu tutuyor, sözünü kesmesine, acele etmesine, öfkelenmesine,
sıkılmasına müsaade etmiyor. Sonuna kadar onu dinliyor, sonra
da ona soruyor: “Bitti mi ey Ebû Velid?” fazlasıyla süre tanıyor, içindekiler
ini döksün istiyor. Hiç kuşkusuz bu, muhatabın sözünü dinlemede uyulması
gereken üstün bir edep tavrı olduğu gibi, gerçeğe duyulan şaşmaz güvenin
de bir ifadesidir. ikisi birlikte güzel ahlâkın belirtileridirler.
Pazarlık yapma girişimlerinin üçüncüsünü de İbn İshak şöyle anlatıyor:
“Bana ulaşan bilgilere göre, bir gün peygamberimiz Kâbe yi tavaf ederken,
Esved B. MutTâlip B. Esed B. Abduluzza, Velid B. Muğire, Umeyye B. Halef
ve As B. Vail es-Sehmi ile karşılaştı. Bunlar kabileleri arasında dişli kimselerdi.
“Ya Muhammed, gel biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptığımıza
tap. Böylece seninle ortak bir noktada buluşalım. Eğer senin taptığın
bizimkinden daha hayırlı ise biz ondan nasibimizi almış oluruz. Eğer bizim
taptığımız sizinkinden hayırlı ise o zaman sen bizimkinden nasibini almış
olursun. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyetleri indirdi: “Ey Muhammed de
ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptığınıza. Benim ibâdet ettiğime de siz ibâdet
etmezsiniz. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim ibâdet ettiğime
de sizler kulluk sunacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” 332
Böylece Yüce Allah bu kesin ve net ifadelerle bu komik pazarlık girişimini
kestirip atıyor Ardından Peygamberimiz Rabbinin emrini onlara
açıkça bildiriyor. Ardından, ahlâk unsuru, Peygamber Efendimizin doğrudan
doğruya Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan birine uymaktan men
edilmesinde de bir kez daha ön plana çıkıyor. Uyulması yasaklanan bu
adam iğrenç ve aşağılık sıfatlarla nitelendiriliyor, ayrıca aşağılanıp horlanacağı
vurgulanıyor:
‘Onlar istediler ki, sen yumuşak davranasın da (müdâhene edesin de)
onlar da sana yumuşak davransınlar.” 333
Âyetten anladığımız kadarıyla bir grup müşrik toplanmış Allah rasulüne
sinsice bir plan hazırlamıştır. Bu plan müdâhene isteği, uzlaşma ve
işbirliği içeriğine sahip. Yani bazı ilkelerden, birbirine zıt olan düşünce ve
tavırlardan karşılıklı olarak vazgeçme esası üzerine kuruludur.
332 109/Kâfirûn, 1-6
333 68/Kalem, 9
• 145 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Ayet-i kerime, müşriklerin Rasulullah’dan bazı imkânsız isteklerde bulunmalarına
işaret etmektedir. Müstekbirler, elçiden kendilerine yaltaklanmasını,
nüfuz ve toplumsal etkinliklerinin hatırına, iyi bir ücret karşılığında
uzlaşmasını beklemektedirler. Uzlaşı taleplerinden ve Rasulullah’ın ruh
halinden muhtelif ayetler şu şekilde bahsetmektedir:
“Kendilerinin kâfir oldukları gibi, sizin de kâfir olmanızı arzu ederler
ki, onlarla bir (eşit) olasınız.” 334 “Bir başka şeyi bize isnad etmen için, sana
vahyettiğimizden seni ayırmaya çabalıyorlar. İşte o zaman seni candan dost
edinirler. Sana sebat vermeseydik, andolsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.
O takdirde sana, hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık. Sonra
bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” 335
Rasulullah’a bireysel ve toplu olarak yapılan uzlaşma taleplerine İlâhî
cevap, Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Onlara ayetlerimiz açık açık okununca,
bizimle karşılaşmayı ummayanlar (âhireti inkâr edenler): ‘Bundan
başka bir Kur’an getir, ya da bunu değiştir’ derler. De ki: ‘Onu kendi irademle
değiştiremem. Ben, ancak bana vahyedilene tâbi oluyorum. Şayet ben, Rabbime
karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım.” 336
Asıl amaçları uzlaşmak değil, nebevi hareketi mecrasından saptırmak
olan zalimlerin arzu ve isteklerine, mümtaz, seçkin bir ahlak sahibi Muhammedü’l-
Emin, Allah’ın emirlerine muvafık olarak “sizin dininiz size,
benim dinim bana!” cevabını vermiştir. Bir peygamberin tevhid akidesine
aykırı bir anlaşma yapması, zaten mümkün değildir. Allah’tan hakkıyla sakınan
bir mü’min ya da mü’minler topluluğu, ancak Rablerine gereğince
kulluk yapmak, ona hiç bir şeyi ortak koşmamak, dini eğip bükmeden, eğriltmeden
tebliğ etmek ve yaşamak noktasında anlaşmaya, uzlaşmaya girerler.
337
Müşrikler mü’minlerden İslâm’ı tebliğde İslâm’ın hayat içerisindeki tanıklığının
yapılmasında gevşeklik göstermelerini arzu ederler. Karşılığında
da muhalefetlerini hafifleteceklerini vadederler. Ayet-i kerimelerde Allah
334 4/Nisâ, 89
335 17/İsrâ, 73-75
336 10/Yûnus, 15
337 Konuyla ilgili olarak ayrıca bk. En'am 6/51-52; Hud 11/12; Kehf 18/28; Abese 80/1-11; Alak 96/19;
Kâfirun 109/1-6
• 146 •
Ahmed Kalkan
Teâlâ, İslamî mücadelenin güçlenmeye başladığı bir dönemde müşriklerin
Mü’minlerle uzlaşma taleblerinden bahsetmektedir. Onların sapkınlıklarına
uyup tevhid dininin temel ilkelerinden taviz vererek, uzlaşmayı seçmemesi
için Rasulullah ve Kur’an’ın bağlıları uyarılmaktadır. Eğer tevhidin temel
ilkelerinde bir gevşeklik gösterilirse, ne mü’minleri anlamlı ve var kılan
ilkelerden; ne de onurlu, erdemli bir mücadeleden söz edilemeyecektir.
İstikbar sahipleri, kendileriyle uzlaşmamızı ve onları memnun etmek
için hoşlanmadıkları bazı düşünce ve davranış biçimlerimizi bırakmamızı
isterler. Derler ki, siz bizim ilahlarımıza, kutsallarımıza saygı gösterirseniz
biz de sizinkine saygı gösteririz. Rasulullah, birçok ayet-i kerimede müşriklerin
ve ehl-i kitabın vb. grupların hevâ ve heveslerine uymaması konusunda
Allah tarafından uyarılmıştır. 338
Cahiliye toplumunun ileri gelenleri Allah’tan gelen vahyi bildirimin
yeryüzündeki bütün zulümlere karşı meydan okuyuşlarını gördüklerinde
sömürü düzenlerinin sona ereceğini, az çok kestirebilirler. Toplumun Allah
tarafından görevlendirilen elçilere itibar etmemesi için önce iftiralar düzer,
hedef saptırırlar. Elçilerin menfaatçi olduğunu, yönetici olmak, daha
çok dünyevi menfaat elde etmek istediklerini, bunun için topluma egemen
olmaya çalıştıklarını iddia ederler. Bu iftiraları peygamberlerin ilahi gayelerini
gözden kaçırmak için yapmaktadırlar.
Peygamberlerin daveti, hayra, adalete yönelik çağrıları sürdükçe müşriklerin
mevcut düzenden faydalanan öncüleri, hareketi asıl seyrinden saptırmak
için yeni yeni yöntemler denerler. Bunlardan biri de uzlaşma talebedir.
İşte müdâhene kavramı da bu taleple ilgilidir. Yani ilahi risaleti tebliğ
eden elçinin Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru oluşunu engellemek, yolunu
eğriltmek isterler. Tıpkı dünyevi ticarette olduğu gibi pazarlık yapmayı,
ucuz vaadlerle rasulleri ilkelerinden saptırmayı denerler. Bu, onları hem etkisizleştirmek
hem de halkın gözünden düşürecek propaganda malzemesi
bulmak içindir. Böylece Mü’minleri ilkelerinden taviz veren, zayıf karakterli,
kişiliksiz, uzlaşmacı, menfaatçi duruma düşürmeyi amaçlamaktadırlar.
Tevhide bağlı bir mü’min ister peygamber olsun, ister olmasın inancının
nassla, vahiyle belirlenmiş hiçbir prensibinden vazgeçemez. Onun gözünde
büyük küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. İlâhî risâletin ortaya
338 5/Mâide, 49
• 147 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
koyduğu dinde Allah’ın emirlerinin büyüğü küçüğü olmaz. İnanç sistemi
her bir parçasıyla birbirini bütünleyen bölünmez bir niteliğe sahiptir. İlahi
kaynaklı esaslara bağlı biri bir prensibe uyarken diğerinden vazgeçemez,
İslam’ın cahiliye ile ilkesel anlamda buluşması asla mümkün değildir. İslam
ile cahiliyeyi bir noktada kesiştirmek, uzlaştırmaya çalışmak abesle iştigaldir.
Aralarında tarih boyunca ve günümüzde devam eden uzlaşmaz bir mücadele
söz konusudur.
Elçinin ve vahyin bağlılarının taviz vermediğini gören iktidar sahipleri,
onları kendi ilkeleriyle uzlaştırmaya çalışırlar. Mesela nefse hoş gelecek vaadlerle
gururu okşamaya, ilahi kontrol altındaki çizgiyi saptırmaya çalışarak
mü’minlerin öncülerini kendilerinin daha iyi imkânlara lâyık olduğunu
söyleyerek kandırmaya çalışmak gibi. Müşriklerin bu saptırma denemelerine
Allah’ın kontrolü altındaki peygamberler tarih boyunca ücretlerinin Allah’a
ait olduğunu, mal, mülk, nüfuz ve daha geniş kitleleri harekete katmak
için ilahi risâletin safiyetini bozmayacaklarını açık bir dille ilan etmişlerdir.
Aynı yolun bağlıları bizler de, benzer bir durumda Allah’ın razı olacağı bu
yöntemi seçmeliyiz. 339
Hoşgörü
İnsanın asli fonksiyonlarından olan düşünme eylemi semboller vasıtasıyla
gerçekleştirilen soyut bir işlemdir. Birer sembol olan sözcükler, “dil”-
leri oluşturur, diller de düşüncenin hayat bulduğu zemini.
Bir dile renk veren, onu diğerlerinden farklı kılan unsurlardan olan kavramlar,
benzer özelliklere sahip birbirinden farklı sembollerin bir potada
eritilerek ortak ve kullanışlı bir anlam kalıbının içine yerleştirilmesi sonucu
meydana gelirler. Dil içinde -dolayısıyla düşünme sürecinde- Önemli bir
işleve sahip olan kavramların insanların zihinlerini “terbiye” etmek amacıyla
kullanılan aygıtlar haline dönüştürüldüğü bir zamanda yaşamaktayız.
Kavramlara böylesi bir fonksiyon kazandırmanın yollarından birisi,
ortaya “türedi” bir kavram atarak, içini istenilen malzemeyle doldurmak
ve kullanımını yaygınlaştırmaktır. Ulus, uygarlık, toplum, İslamcılık, radikalizm
ve yazımızın öznesi olan hoşgörü kavramı bu tür türedi kavramlara
örnek gösterilebilir.
339 Fevzi Zülaloğlu, Haksöz Dergisi - Sayı: 65 - Ağustos 96
• 148 •
Ahmed Kalkan
İçi istenilen “malzeme” ile doldurulmuş ve cazip bir şekilde ambalajlanmış
olan hoşgörü kavramı profesyonel metotlarla piyasaya sürülmüş ve
yaygın bir kullanım alanına muhatap kılınmıştır. Özellikle son senelerde
değişik kesimlerdeki insanlar hoşgörü sözcüğünü ağızlarından düşürmez
bir hale gelmişlerdir. Günlük sıradan konuşmalardaki kullanım sıklığının
yanı sıra fikri tartışma ve yazılarda da sıkça gündeme gelen hoşgörü, üzerine
müstakil paneller, sempozyumlar ve açık oturumlar tertip edilen bir
kavram olarak popülerliğini gittikçe arttırmaktadır.
Aslında hoşgörünün -kullanım alanı itibari ile- ihtiva ettiği anlam,
daha eski olan müsamaha kavramı tarafından da içerilmekteydi. Bu noktada
hoşgörü, müsamahanın kapladığı kullanım alanım işgal eden ve eski bir
kavramı yeni bir şekil ve içerikle yürürlükten kaldırmayı öngören türedi bir
kavram olarak da değerlendirilebilir.
Söz konusu iki kavram çoğu zaman “geçişli” olarak kullanılmakta, konuşma
esnasında hoşgörü ve müsamaha kavramları -aynı anlama işaret
edecek şekilde- yer alabilmektedir.
Ancak müsamaha ile geçişli biçimde kullanılıyor olmakla birlikte, yaygınlığı
açısından hoşgörü genel olarak ezici bir üstünlük sağlamış durumdadır
diyebiliriz. “Peki, müsamaha yerine hoşgörüyü kullanmış olsak ne
çıkar?”, “Hoşgörüyü zihinleri terbiye eden çarpıtılmış bir kavram olarak
değerlendirmenin dayanakları nelerdir?” şeklinde zihinlerde oluşabilecek
muhtemel sorulara vereceğimiz ilk cevap, bu kelimenin semantiğine (anlamına)
ilişkin olacaktır. Hoş ve görü parçalarından müteşekkil olan kelime
bir “bakış açısı”nı ifade etmektedir. Bir davranışa, tavra hoşgörüyle baktığınızı
söylediğinizde, o davranışı, tavrı “hoş” gördüğünüzü de belirtmiş
olursunuz. “Hoş” gördüğünüz bir hareket -doğal olarak- sizin de yapabileceğiniz,
tasvip ettiğiniz bir şeydir. Özetle diyebiliriz ki ,”hoş” gördüğünüz
bir şeyi o an yapmıyor olsanız da o şeyin potansiyel bir uygulayıcısı konumundasınızdır.
Örneğin yere tüküren bir kişinin, bu davranışını “hoş” görmeniz,
sizin de zaman zaman yerlere tükürdüğünüz veya tükürebileceğiniz
anlamına gelir.
Bu noktada “neyi” hoş gördüğünüz sizin “ne” olduğunuzla yakinen
alakalıdır. Hoşgörünün eş anlamlısı gibi gösterilen “müsamaha” kavramı
ise hoşgörüden çok farklı olarak, karşılıklı müsaade etmek, izin vermek,
• 149 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
anlayış göstermek anlamlarını içermektedir. Müsamaha gösterdiğiniz bir
davranışı, tasvip etmemekte ancak o davranışı “belirli ölçüler içinde” kabullenmektesinizdir.
Deminki örneğe dönersek, yere tüküren kişiye “müsamaha”
gösteren kişi, -bu davranışı tasvip etmemekle, “hoş” görmemekle
birlikte- mevcut koşullar içinde ve belli ölçülerde bu tür bir davranışa izin
vermektedir.
Hoşgörü ve müsamaha kavramlarının kullanımları itibariyle ifade ettikleri
anlamların, hangi noktada birbirinden açıkça farklılaştığım ifade ettikten
sonra, biraz da hoşgörü kavramının hangi sebeplerle müsamahanın
yerine ikame edilmeye çalışıldığına değinmeye çalışalım.
Hoşgörü kavramının yaygınlaşması, bu kavrama sahip çıkılması, sivil
toplum, görecelilik, demokrasi, çoğulculuk, toplumsal uzlaşma, bir arada
yaşama, çok seslilik gibi kavram ve tanımların yaygınlaşmasıyla eş zamanlıdır.
Aslında bütün bu tanımlar ve kavramlar birbirlerini “tamamlayan”
yönlere sahiptirler.
Göreceliliğe bağlı olmayan bir hoşgörü, hoşgörüsüz bir uzlaşma, uzlaşmasız
bir sivil toplum, sivil toplum formunda yapılanmamış çok sesli, çoğulcu
bir demokrasi düşünülemez. İslam’ın aslında bir hoşgörü dini olduğunun,
hoşgörünün temellerinin İslam’a dayandığının ısrarla vurgulanması
müslümanların hoşgörülü olmaya çağrılması kabaca “uzlaşma örgüsü”
adını verebileceğimiz bu zincirleme yapıdan bağımsız düşünülemeyecek
olgulardır.
İslâm’ın bir hoşgörü dini olduğunu söyleyenler genel olarak iki Kur’anî
ifadeyi bu görüşlerine dayanak göstermektedirler. “Dinde zorlama yoktur”
ve “Sizin dininiz size, benim dinim bana!”
Kavramların insanların düşüncelerine, değerlendirmelerine “nasıl” etkin
bir şekilde müdahil olabildiği bu noktada iyice açıklık kazanmaktadır.
Zikredilen iki Kur’ani ifade, “müsamaha” kavramı ile tanımlanabilecek durumlara
işaret etmekteyken, “hoşgörü” sinsice, zihinleri terbiye edici, daha
doğrusu bulandırıcı bir şekilde müsamahanın yerini almış durumdadır.
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan -farklı düşünce ve inançtaki insanlarla müslümanlar
arasındaki- ilişkilerin tanımlanması hoşgörü kavramıyla değil,
• 150 •
Ahmed Kalkan
müsamaha kavramıyla “sahih” bir zemine oturmaktadır. “Sizin dininiz size,
benim dinim bana” ifadesi, acaba karşı taraftaki dini ve mensuplarını “hoşgörme”
yi mi tavsiye ediyor, yoksa o dinle İslam arasına kesin, net bir çizgi
çekmeyi ve ilişkilerde belirli bir müsamaha, karşılıklı tahammül çerçevesi
oluşturmayı mı öngörüyor?
“Dinde zorlama yoktur” ifadesini ele alırsak, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesinde
gerçekten de insanlar dinlerini seçmekte özgürdürler ve “insanların
seçimleri” -tercihlerini hangi yönde kullanırlarsa kullansınlar- “hoşgörülebilir.”
Ancak burada “hoş” görülebilecek olan şey, seçilmiş olan herhangi
bir İslam dışı din değil, bizatihi “seçme hakkı”nın kendisidir. Yani bir müslüman
Budizm’i “hoş” görmez, ama İnsanların “Budizm’i seçme hakları”nı
“hoş” görebilir.
“Dinde zorlama yoktur” ifadesi müslümanların “birbirleriyle” olan ilişkilerini
de içine almaktadır. İslam’ı kendisine din olarak seçmiş bir kişinin,
hareket ve tavırlarında tümüyle özgür olduğunu söylemesi mümkün değildir.
Bir müslüman -veya bir gayrimüslim- toplum içinde istediği her davranışı
yapma hakkına sahip değildir. Toplumun dokusunu olumsuz yönde
etkileyecek olan davranış ve tutumlar -Kur’anî mantık çerçevesinde- “hoş”
görülemez. Bu tür davranışlara gösterilebilecek “müsamaha”nın ölçüleri ise
Kur’an’da ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) uygulamalarında açık şekilde yer
almaktadır.
İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerinde “anahtar bir kavram” olarak
ortaya konulan hoşgörü, içerdiği bütün olumsuzluklara rağmen, hoş bir
“görünüme” sahiptir. Bu kavram insanlararası ilişkilerdeki esnekliğin, anlayışın,
iyi niyetin ve özverinin sembolü haline getirilmiş ve “hoşgörüye
karşıyım” demek, neredeyse imkansız kılınmıştır. Birçok insan, “hoşgördüğü”
şeylerle birlikte neleri savunduğunun ve savunduğu bu şeyleri farkında
olmadan nasıl içselleştirdiğinin bilincine varamamaktadır.
Yukarıda da belirttiğimiz ifadeyi tekrarlarsak, “neyi” hoş gördüğünüz
sizin “ne” olduğunuzla yakinen alâkalıdır. Hoşgördüğünüz “bir şey”, bir
süre sonra “sizi o şeyle uyumlu hale getirme” potansiyeline sahiptir. Bir
müslümanın neyi “hoş” görüp neyi “hoş” göremeyeceği sorusunun cevabı
bu kavramın kullanımının sıklaşması ve içerdiği anlamın iyice gölgeli hale
gelmesiyle birlikte, Kur’anî ölçülerden gitgide uzaklaşmaktadır.
• 151 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Netice itibariyle, “sun’î” bir kavram olarak değerlendirebileceğimiz,
hoşgörü, içerdiği anlamın niteliği (ve kullanım sıklığı) itibariyle, insanların
zihinlerinde ciddi tahribatlar yapmaktadır. Bizim açımızdan asıl üzücü ve
düşündürücü olan, müslümanlar arasında da bu söylemin yaygınlık kazanmış
olmasıdır. Özellikle sivil toplum, toplumsal uzlaşma, çok seslilik, hukuk
çokluğu, bir arada yaşama gibi kavram ve ifadelen İslam’la kaynaştırma
çabasında olan çevreler, son zamanlarda “hoşgörü”yü kendilerine bayrak
edinmiş durumdalar. Fakat yine aynı çevreler kendilerinden farklı düşünen
ve bu düşüncelerini ifade eden müslümanlara hiç de “hoşgörülü” yaklaşmamakta,
belki de gayrimüslimlere karşı hoşgörülü davranırken, onlarla
uzlaşmaya çalışırken, bastırarak içlerinde biriktirdikleri kin, öfke ve hiddeti
müslüman kardeşleriyle paylaşmayı(!) tercih etmektedirler.
Bir kez daha tekrarlamak gerekirse, “neyi” hoşgördüğümüz “ne” olduğumuzdan
bağımsız olamaz, olmamalıdır. “(Müminler) kâfirlere karşı sert,
kendi aralarında ise merhametlidirler.” 340
Tevhid ve Uzlaşma
Tâviz ve uzlaşma anlamında Arapça’da “müdâhene” kelimesi kullanılır.
Müdâhene; yağ çekmek, okşamak, yumuşak davranmak, uzlaşmak,
müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek gibi anlamlara gelir.
Kur’an tâbiri olarak “hakka bâtılı karıştırmak”, “müdâhene”, “tâviz” ve
“uzlaşma” kavramları aşağı yukarı aynı anlamlarda kullanılırlar: İki yüzlü
davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş görmek, idâre-i
maslahatçılık yapmak anlamında bu kelimelerden biri kullanılabilir. Bunlar,
genellikle dinin tasvip etmediği ahlâkî problemler olmakla birlikte, bazen
itikadî bir sorun olarak da karşımıza çıkmaktadır. Uzlaşma ve tâviz,
itikadî farklılığı önemsememek ve İslâm dışı düzenle ve egemen çevrelerle
sürtüşmesiz yaşamaktır. Uzlaşma; inanç, duygu ve eylem alanlarının bölünmesini
sonuçlandıran bir tavırdır.
Bâtıl taraftarlarının hak dâvâ adamlarına karşı tavırları; mücadele
etme, karşı çıkma, zulüm ve işkenceye başvurma olduğu gibi, aynı zamanda
hak dâvâyı saptırmak için tâviz ve uzlaşmadır. Tâviz ve uzlaşma, bâtıl
savaşçılarının önemli bir silâhıdır; kalleşçe kullanılan bir silâh. Uzlaşma
340 48/Fetih, 29; Murat Ural, Haksöz Dergisi, sayı: 58, Ocak 96
• 152 •
Ahmed Kalkan
teklifi, bâtılın hak karşısında geri çekilmeye başlamasının göstergesi olduğu
kadar; kendini korumak için hakkı pasifize etmeyi amaçlayan şeytânî bir
taktik ve metoddur. Onlar bu tavır ve istekleriyle, bir taraftan İslâmî hareketi
ilkelerinden saptırmak, diğer yönden de onu etkisizleştirmek ve halkın
gözünden düşürecek propaganda aracı yapmak isterler. Uzlaşmaya yanaşan
mü’minleri böylece ilkelerinden tâviz veren, uzlaşmacı, dâvâsını satan, kıvırtan,
menfaatçi, pragmatist, zayıf karakterli ve kişiliksiz ilân edebilecekler
ve kamuoyunda küçük düşürecekler, gelişmeyi durduracaklardır.
Hakkı savunan insan için ise uzlaşma, en hafif deyimle bir bid’at ve
dalâlet, bir sapma, dünyayı âhirete tercih etme ve sahip olunması gereken
müslümanca şereften mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır,
idâre-i maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde
Allah’ın dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.
Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler: Hakkı eğip
bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak, emrolunduğu
şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket
etmek, bâtıla karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak,
tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle belirlenmiş
herhangi bir prensipten vazgeçmesi, hakkında nass olan bir konuda
pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir. Allah’ın emirlerinin
büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz verilecek
olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen
bir bütündür. Rasüller ve onların vârisleri âlimler başta olmak üzere
İslâmî hareket mensupları, Allah’ın rızâsından başka beklentileri olmayan
âhireti dünyaya tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin
tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve kendilerini
pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir müslümana Allah’ın
vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icad edilememiştir,
edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların ücretlerini
Allah verecektir. 341
Abese sûresinin nüzul sebebinden de öğreniyoruz ki, Rasûlullah tarafından
bile, daha geniş kitleleri harekete katmak, dâvâya hizmet için dahi
olsa, bir müslümanın rencide olabileceği en küçük bir davranış onaylan-
341 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.
• 153 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
maz; nerede kaldı ki dâvâyı/İslâm’ı rencide edecek bir tavır, yani tâviz
Kur’an’dan destek ve cevaz bulsun!
Tâviz vermeksizin anlaşma yapmak ayrı şeydir; uzlaşma ayrı. İslâm’ın
hükümleri konusunda en küçük bir pazarlık yapmaksızın, Allah’a gerektiği
gibi kulluk yapmak, O’na hiç bir şeyi ortak koşmamak, dini eğip bükmeden,
saptırmadan yaşayıp tebliğ etmek gibi temel ilkelerden tâviz vermeden
kâfirlerle anlaşma yapılabilir. Yeter ki İslâm’ın ve müslümanların izzetine
zarar verilmesin. Ama unutulmamalıdır ki, bâtılı savunan çıkar gruplarının
esas amaçları, İslâmî hareketi saptırmak veya satın almak ya da boğmaya
çalışmaktır.
Kur’an’ın Tâviz ve Uzlaşmaya Bakışı: Kur’an’da Allah, İslâmî tebliğ ve
faâliyetin güçlenmeye başladığı dönemlerde müşriklerin mü’minlerle uzlaşma
taleplerinden bahsetmektedir. Onların teklif ve tehditlerine uyup İslâm’ın
temel ilkelerinden, tevhidî anlayıştan tâviz vererek uzlaşmaması için
Kur’an, Rasûlullah’ın şahsında bütün mü’minleri uyarmaktadır: “(Sana şu
tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına
uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına
dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah
ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların
birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.” (5/Mâide, 49). Allah Teâlâ, müşriklerin
arzularına, hevâ ve heveslerine uymamak ve Allah’ın hükümlerinden
bir kısmının bile uygulanmasından tâviz vermemeyi peygamber şahsında
mü’minlere emretmektedir.
“Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidâyete
erenleri de en iyi bilen O’dur. O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun
eğme! Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak
davransınlar. (Rasûlüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp
kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecâviz,
günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla
damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun
eğme. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları!’ der. Biz
yakında onun burnuna damga vuracağız (gururunu kırıp rezil edeceğiz).”342
Müşriklerin, Rasûlullah’tan tevhid mücâdelesinde tâviz verip uzlaşma için-
342 68/Kalem, 8-16
• 154 •
Ahmed Kalkan
de olması yönünde istekleriyle ilgili olarak bu âyetler nâzil olmuştur. Etkili
çevreler siyasal güçlerini kullanarak, yetkili güçler egemenliklerini perçinlemek
için, para babaları paralarıyla her şeyi satın alabileceklerini düşünerek
ve bu sınıfların tümü müstaz’af halkın kanına ve canına yapışan saldırgan
pençelerinin koparılacağını düşündüklerinden hak dâvâ eri tevhid
önderlerine ya baskı yapmış veya uzlaşmaya zorlamışlardır. Bâtıl zihniyetin
özelliğidir bu; kendi çıkarlarını sürdürmek için her zaman ve her mekânda
hak dâvâyı savunanları tâviz ve uzlaşmayla etkisiz hale getirmeye çalışmak.
“Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”
343
“Sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı/inkâr etmenizi istediler ki onlarla
eşit olasınız.”344 “(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan
yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar
ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr
kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O takdirde
hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra
Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 345 “Sabah akşam Rablerine,
O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya
hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini Bizi anmaktan
gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye
boyun eğme.” 346 “De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam/
kulluk etmem. Siz de benim ibâdet ettiğime kulluk etmiyorsunuz. Ben
sizin taptıklarınıza asla tapacak/kulluk edecek değilim. Evet, siz de benim
ibâdet ettiğime kulluk yapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de
bana!”347 “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, (öldükten sonra)
Bize kavuşmayı beklemeyenler: ‘Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu
değiştir!’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak
şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime
isyan edersem elbette büyük günün azâbından korkarım.” 348
343 68/Kalem, 9
344 4/Nisâ, 89
345 17/İsrâ. 73-75
346 18/Kehf, 28
347 109/Kâfirûn, 1-6
348 10/Yûnus, 15
• 155 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Zamanımızda olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’in indiği devirde de kendi
kafalarına göre din icat edenler veya Allah’ın hükümlerinin kendi arzu ve
heveslerine göre değiştirilmesini isteyenler olmuştur. Hâlbuki Kur’an belli
dönemlerdeki insanların geçici ve değişken arzularını karşılamak için değil;
Kıyâmete kadar bütün insanlığın ruhî, ahlâkî ve mânevî ihtiyaçlarını
karşılamak, dünyevî ve uhrevî saâdetin yolunu göstermek için indirilmiştir.
Bu sebepledir ki, âyette belirtildiği gibi Peygamber de dâhil olmak üzere
hiç kimsenin Kur’an’ın hükümlerini değiştirme veya onları tâviz pazarlığına
koyma yetkisi yoktur.
Ve Birkaç Hadis-i Şerif: “Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır.
Kim onların yalanlarını tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine
yardımcı olursa benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim
‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez,
zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim.
Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 349 “Benden sonra, yakında
birtakım sultanlar/yöneticiler peydah olur. Kapılarında fitneler develerin
yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden kimse hayır görmez).
Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir tâviz kopararak verirler.”
350 “Ben bir müşrikten yardım almam!” 351 “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız.”
352
Dileniş Değil; Direniş: Uzlaşma ve Tâvize Yanaşmamak
Uzlaşma; iki zıddın (karşıt gücün) birleştirilmek istenmesi demektir
ki, bunun gerçekleşmesi aslında imkânsızdır. Eğer gerçekleşirse, artık bu
iki şey, zıt/karşıt olmaktan çıkar, eşitsizliği aleyhinde olan, diğerinin hâkimiyetini
kabul edip, onun içerisinde erir gider. Tâvizden kazançlı çıkanlar,
gücü elinde bulunduranlardır, etkili ve yetkili çevreler, egemen güçlerdir.
Mevcut ortama boyun eğip bâtılla uzlaşan statükocu kimse, gücünü kabul
ettiği çevre ve zihniyetin boyasına girer. Bir müslümanın kâfirlerin şekil ve
rengine girmesi mümkün müdür?
349 Sünen-i Tirmizî, 121, hadis no: 2360
350 Râmûzu'l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek -Abdullah bin Hars'dan-
351 Müslim, hadis no: 151
352 Nesâi, Kitab: 48, bab 52
• 156 •
Ahmed Kalkan
“Ey mü’minler, deyiniz ki: ‘Biz Allah’ın boyasına (dinine) girmişiz. Allah’ın
boyasından daha güzel ne olabilir? İşte biz O’na ibâdet edenleriz.” 353
Hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılın katıldığı bu sentez ve tâvizci yaklaşım,
Allah’ın insana fıtrat boyasıyla sürdüğü rengi, bâtılın çirkin renkleriyle
karıştırarak alaca bulaca olmak, çok renkli olacağım diye renksizleşmektir.
Bukalemun, bir hayvandır, düşmanından korunmak için renk değiştirmesi
onunla ilgili olarak İlâhî sanatın tecellîsidir. Ama insan için bulunduğu
ortama göre renk alan yapı, iki yüzlülüktür; onurlu müslümanın değil, şahsiyetsiz
münâfığın karakteridir.
Müslümanın, sadece Kendisinden korkmasını isteyip, başkalarından
korkmasını yasaklayan Rabbimiz 354, bu emrine uymayan kimseye çoğu zaman
korktuklarını musallat eder ki, Kendisinden başkasından korkmanın
cezasını çeksin. İşte tâviz ve uzlaşma, bâtıldan korkmanın sonucu gerçekleştiği
için tâvizkâr tutumlar, bir müslümanı, kurtulmak için yılana sarılanın
konumuna düşürmektedir. Örnek mi? Onlarca örneği, herkes kendi
tecrübeleri ve gözlemlerinden yola çıkarak verebilir. Kur’an’da da buna örnekler
az değildir. Meselâ, Hz. Yakub, Yusuf ’u oyun için götürmek isteyen
hileci kardeşlerine “onu bir kurdun yemesinden korkarım” 355 demişti; Allah
da, kurt yemediği halde kurdun yediği gibi bir acıyı ona tattırdı. 356
İslâm’la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla
bâtılın, imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz
bir mücâdele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul
edenler, neticede Allah’ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri
kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm’dan
bahsetmeye kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm’ı, Atatürk tipi, onun
ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta.
Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm’ların elbette Allah’ın
dini olan İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.
353 2/Bakara, 138
354 2/Bakara, 40, 41; 3/Âl-i İmran, 175
355 12/Yusuf, 13
356 12/Yusuf, 17-18
• 157 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Müslümanın İslâm’dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak,
İslâm’ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün
değildir. Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve
kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz.
İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır.
Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı,
müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a
iman ve O’nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta
İslâm’ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına
gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp, dil
ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ =
hayır” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın
kabulü yerleşsin. “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a
iman ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.
Allah kemâliyle işiten ve bilendir.” 357
İslâm, “lâ (hayır)” kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı,
ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan
bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma
olursa küfre ve tâğutlara kıyam nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan
câhiliyyeye ve tâğutlara kıyam olmadan da İslâm’ın hâkimiyeti hayal olur.
Tevhidin bu esasını en iyi anlayan ve en güzel uygulayan peygamberler de
kendi çağlarındaki tâğutlarla hiç bir uzlaşmaya yanaşmamışlar ve Allah’ın
dininden zerre kadar tâviz vermemişlerdir. Firavun, Nemrut ve Ebû Cehillerle
pazarlığa oturmamışlar, mutlak otorite olarak sadece Allah’ı kabul
etmeyen tâğutlarla savaşmışlardır.
Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz
Rasûlullah, Mekke müşriklerini açıktan İslâm’a dâvet ettiğinde, önde
gelen güçler, etkili ve yetkili çevreler, imtiyazlı sınıflar, çıkarlarıyla İslâm
arasında uzlaşma mümkün olmayan bir çelişki gördüklerinden, bu dâveti
kabul etmeyip düşmanca tavır aldılar. Önce Hz. Peygamber’in deli, şâir, sihirbaz
olduğunu yaymaya başladılar. Bu tutmayınca, işkence, baskı ve tehditlere
koyuldular. Ama Allah rasûlünün kararı kesindi ve onu hiç bir güç
bu kararından çeviremiyordu. Durumun ciddiyetini anlayan müşrikler,
357 2/Bakara, 256
• 158 •
Ahmed Kalkan
son çare olarak Peygamber’le uzlaşma yolları aradılar. Bu uzlaşma talepleri,
Rasûl’ün daha yumuşak bir tutum içine girmesi, tanrılarına ve kutsal
kabul ettikleri şeylere saygılı olması, kendilerine hoşgörü ile davranması,
tapınmalarını ve putların karşılarında saygı duruşlarını küçümseyip kötülememesi,
siyasî karar alma mekanizmalarına (Dâru’n-Nedve’ye/millet
meclislerine) ve çıkan kararlara itaat etmesi, kurulu düzene karşı çıkmaması
şeklindeydi. Verecekleri bazı tâvizlerine karşılık olarak, bazı tâvizler
istiyorlardı.
Vermeyi teklif ettikleri bu tâvizler arasında “dilersen bir sene sen hükümdar
ol ve bizi yönet; bir sene de biz yönetelim” teklifi de vardı. Ama
Rasûlullah bu tekliflerin tümüne Kur’an’dan âyetler okuyarak red cevabı
veriyordu. Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen
yürüt” diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bâtıl bir rejimin yönetimi
Peygamber’in eline iki yılda bir geçseydi ne değişirdi ki?! Müşrikler de
tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü “biz sana uyarsak, yerlerimizden (mevkilerimizden)
hızla çekilip alınacağız.” 358 diyorlardı. Zaten Rasûl’ün amacı
da buydu: Hâkimiyet hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan
kaldırmak ve şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini, bâtılın
yerine hakkı ikame etmek, yani câhiliyye sistemini kökünden yok etmek,
darmadağın edip devirmekti.
Peygamber Efendimiz, müşriklerin bâtıl inançlarını, ibâdet şekillerini,
ekonomik zulümlerini, zorbalık ve ahlâksızlıklarını gündeme getirip tenkit
etmeye ve alternatif olarak İslâm ahkâmını/nizamını sunmaya başlayınca
müşriklerin tepkisinin şiddeti artmıştı. Ebû Süfyan, Velid bin Muğîre gibi
Kureyş kabilesinin ileri gelenleri Ebû Tâlib’e giderek Hz. Peygamber’i şikâyet
edip şöyle demişlerdi: “Ey Ebû Tâlib, yeğenin dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi,
hayat tarzımızı saçmalık olarak niteliyor, atalarımızı sapıklıkla
suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçirirsin ya da aradan çekil, biz onun hakkından
geliriz. Ona engel olmazsan iki gruptan biri helâk olana kadar savaşırız.”
Ebû Tâlib, müşriklerin uzlaşma taleplerini Peygamberimiz’e anlatınca
Rasûl-i Ekrem’in şu meşhur cevabı verdiğini biliyoruz: “Amca, vallahi, bu
dâvâdan vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine
358 28/Kasas, 57
• 159 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben bu uğurda ölene kadar
bir an bile mücâdeleden geri kalmam.” 359
Hz. Hamza’nın müslüman olduğu günlerde Utbe isimli müşrik, Peygamberimiz’in
yanına gidip müşrikler adına şu talebi dile getirmiştir: “Ey
Muhammed! Bildiğin gibi bizim aramızda aşiret ve soy bakımından saygın
bir yere sahipsin. Sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Birliklerini parçaladın,
fikirlerini saçmalık olarak niteledin. Tanrılarının çokluğunu ve dinlerini
ayıpladın, geçmiş atalarını karaladın. Sana bazı önerilerde bulunacağım.
Eğer sen, bu getirdiğin dini kullanarak mal edinmek istiyorsan, senin
için mal toplarız ve aramızda en çok mala sahip olanımız olursun. Eğer
bu yaptıklarınla şeref elde etmek istiyorsan seni başımıza lider tâyin ederiz
ve sensiz hiçbir şey yapmayız. Eğer kral olmak istiyorsan seni kral yaparız.”
Utbe sözlerini bitirince Peygamberimiz bu pazarlık girişimini, uzlaşma
teklifini hiç düşünmeden reddetmiş ve cevap olarak Fussılet sûresinin
ilk âyetlerini okumuştur: “Hâ Mîm. (Kur’an) Rahmân ve rahîm olan Allah
katından indirilmiştir. Bilen bir kavim için, âyetleri Arapça olarak açıklanmış
bir kitaptır. Bu Kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz
çevirdi. Artık dinlemezler. Ve dediler ki: ‘Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz
kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde
bulunmaktadır. Onun için sen (istediğini) yap, biz de yapacağız’. De ki:
‘Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahy
olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin/ortak koşanların
vay haline!” 360
Bir gün Peygamberimiz Kâbe’yi tavaf ederken Velid bin Muğîre, Ümeyye
bin Halef, As bin Vâil ile karşılaştı. Bunlar, kabileleri arasında çok önemli
kimselerdi. Dediler ki: “Yâ Muhammed! Gel, biz senin ibâdet ettiğine ibâdet
edelim, sen de bizim taptığımıza tap. Böylece seninle ortak bir noktada
buluşalım. Eğer senin ibâdet ettiğin bizimkinden hayırlıysa böylece ondan
nasibimizi alırız. Yok, eğer bizim taptığımız seninkinden hayırlıysa o zaman
sen bizimkinden nasibini almış olursun.”
359 İbn İshak, Siyer, Akabe Y. s. 257-263
360 41/Fussılet, 1-6
• 160 •
Ahmed Kalkan
Bunun üzerine Allah Teâlâ, Rasülü’nün cevap vermesi için şu âyetleri
indirdi: “Ey kâfirler, ben sizin taptığınıza kulluk etmem. Benim ibâdet ettiğime
de siz kulluk etmezsiniz. Ben sizin taptığınıza kulluk edecek değilim; siz
de benim ibâdet ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim
dinim bana!” 361
İnsanlar arası ilişkilerinde yumuşak huylu olan, akrabalarına ve çevresindeki
insanlara iyilikte bulunmayı, kolaylığı ve kolaylaştırmayı seven
biri olan güzel huylu Hz. Peygamber, örneklerde görüldüğü gibi, hiç bir zaman
İslâm’ın ilkelerini pazarlık konusu yapmamış, müşriklerle uzlaşmaya
yanaşmamıştır.
Mekke’de zulmün, vahşet ve işkencelerin tarihe kara bir leke olarak geçtiği
o karanlık günlerde, hem kendisi, hem de mü’minlere büyük baskılar
olmasına rağmen, haktan en küçük bir tâviz vermemiştir. Malla şımaran
müstekbirlere ve siyasal güçle azan zorbalara karşı söylenmesi gereken hak
sözü gizlemeye, çarpıtmaya yeltenmemiş, putları seviyor gözükmemiş, putçuları
övecek tavır kesinlikle sergilememiştir. Kimseden çekinmeden, eğriltmeden,
çıkar gruplarının arzuları doğrultusunda yorumlamadan, açık
açık, net bir şekilde Kur’an’ı ve Allah’ın hükümlerini tebliğ etmiş, hayata
geçirilmesi için bütün gayretini göstermiştir. O’na inanan insanlar da aynı
çizgiyi büyük bedeller ödeme pahasına sürdürmüştür. Çağdaş dünyadaki
müslümanların, peygamberimizin kurulu düzene karşı takındığı tavırdan
mutlaka dersler çıkarması gerekir. Her şeyi ile örnek almak zorunda olduğumuz
() önderimizin uzlaşma konusundaki tavrından bir başka örnek
daha verelim: Rasûlullah, müşriklerle savaşmak için Bedir’e doğru yol aldığında,
cesareti ve kahramanlığı ile ün yapmış bir müşrik, Rasûl-i Ekrem’in
yanına geldi ve müslümanlarla birlikte savaşa katılmak istediğini söyledi.
Peygamber Efendimiz, “Ben bir müşrikten yardım almam!” diyerek adamı
geri gönderdi. Adam üç defa gelerek aynı teklifi yaptı. Üçüncü seferinde
“Allah’a ve Rasûlü’ne iman ediyorum” deyince “o halde yürü!” diye orduya
kattı. 362
Rasûlullah, çevresinde kahramanlığı ve cesaretiyle ün yapmış bir müşriğin
yardım teklifini, iman etmediği gerekçesiyle kabul etmiyor. Hâlbuki
ashâb, moral yönü ile bu yardım teklifini olumlu karşılamışlardı. Ancak
361 109/Kâfirûn, 1-6
362 Müslim, hadis no: 151
• 161 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hz. Peygamber, neyin uğrunda savaştığını ashâbından daha iyi bilmekteydi.
Böyle kritik bir zamanda, müslümanlarla müşrikler arasında birtakım
dostluklar, yardımlaşmalar kurulursa bu, tevhidin insan hayatına yer etme
mücâdelesine ileride köstek teşkil edecek, savaşta kurulan ittifaklar, giderek
duygusal yaklaşımlara yol açacaktır. Oysa İslâm’ın yeryüzünde kavgasını
vermenin asıl amacı, şirki, bütün düşünce ve kurumlarıyla tamamen söküp
atmaktır. Bunun için de kesin ve açık bir tavır gereklidir. Şartlar ne olursa
olsun, müşriklerle kurulacak bir ittifak, dinin pratikte gerçekleştirmek istediği
hedeflerle bağdaşma-maktadır.
İslâm adına verilen mücâdele sürecinde müşriklerle her türlü ittifakın
Rasûlullah’ca uygun görülmediği, bundan şiddetle kaçınıldığı kesin bir gerçektir.
Rasûlullah bir başka hadis-i şerifinde, açıkça: “müşriklerin ateşiyle
aydınlanmayınız.” 363 diye emretmiştir. Evet... Müşriklerin ateşiyle aydınlanmak,
hele bizim ateşimizle onları aydınlatmak... Kâfirlere vermek, onlardan
almak... Her iki konu üzerinde çokça düşünmek ve ona göre davranmak
zorundayız.
İslâm’da savaşlar, kâfirlerin değil; müslümanların istediği sahalarda kabul
edilir. Her çeşit İslâmî mücadele ve hizmetlerin esasları, ancak müslümanların
istediği şekillerde ve İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün
ise Firavunların tesbit ve müsaade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği
alanda mücadele ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavun’lara açıkça
cephe almadan onları nasıl altedeceklerdir?
Peygamberimiz’e yapılan teklifte de, tarihte ve günümüzde yüzlerce
tekrar edilen nice olaylarda da görüldüğü gibi, egemenliği ellerinde bulunduran
tâğutî güçler, İslâm’ın sosyal hayata hâkim olmaya kalkmasını daima
kendi şeytanî çıkarları için tehlikeli görmekte ve İslâm’ı gündeme getiren
müslümanlara tâviz vererek, onlardan bazı tâvizler istemektedirler. Tâğutlar,
tevhidî hareketi kontrol altına almak ve aslî çizgisinden saptırarak etkisiz
hale getirmek istedikleri için bu yola başvururlar. Başlarında Peygamber
ve O’nun gerçek vârisleri olan, sadece Allah’a bağlı güvenilir liderlerin bulunmadığı
birçok tevhidî hareket, şeytan ve dostlarının bu tâviz alışverişi ve
bu müdahalesiyle sapmış ve bağlılarını da saptırmıştır. Evet, hıristiyanlığın
tevhid dini olma vasfından saparak, her türlü ahlâksızlığın, zâlim güçlerin,
363 Nesâi, Kitab 48, bab 52
• 162 •
Ahmed Kalkan
şirkin emrine ve hizmetine girmesiyle sonuçlanan tahrifatına sebep, Kostantinius’un
325 yıllarında hıristiyanlıkla Roma despotizmini uzlaştırması
olmuş, bugün de kolaylıkla her şeyle, her sistemle uzlaşabilecek mirası hıristiyanlık,
o zamanlardan muharref bünyesine almıştır.
Padişahlık, yani hadis-i şerifteki tâbiriyle “ısırıcı krallık” rejimleriyle,
sarayın her türlü çıkarlarına, padişah efendilerin her türlü arzularına fetva
bulmaya çalışarak Allah’ın koyduğu sınırları çokça aşan anlayışlarla uzlaştırılmasıyla
Din’e nice bid’at ve hurâfeler girmiştir. İslâm, aslî yapısından,
enerjik ve dinamik ölçüsünden sapmalarla, nihayet T.C.’nin emrine ve hizmetine
giren, ona her türlü uygulamasında yardımcı ve fetvacı olan Diyanet
İslâmcılığı meydana gelmiştir. Gelinen noktanın Osmanlı’dan miras
alınan uzlaşma ve tâvizcilik sayesinde bir uzantı olduğu unutulmamalıdır.
İslâm’ın istediği bir devlet olmadığı zaman, eğer uzlaşma varsa, devletin
istediği İslâm ortaya çıkacaktır. Müslümanlar, basit gördükleri bir-iki tâviz
verdikleri zaman, bir müddet sonra dâvânın tümüyle özünden sapması kaçınılmaz
olmakta, atı alan Üsküdar’ı geçmektedir.
Gerçekte güç ve kuvvet, izzet ve şeref Allah’a aittir. O, dilediğini güçlü
kılar.364 Kâfirler zâhiren güçlü görünseler de bu görünüm; sanaldır, hallüsinasyondur.
Müslümanlar, önce Allah’a, sonra az sayıda ve imkânda olsalar
bile O’nun verdiği güce ve izzete sahip olan kendilerine güvenmek zorundadırlar.
Bilmelidirler ki, “Allah’ın izniyle nice az bir topluluk, daha çok topluluğa
gâlip/üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (365) Allah’a ve
kendine güvenen bir müslüman, hangi şartlarda ve durumda olursa olsun,
hakiki manada güçsüz olan müşrik güçlere yaslanmayı kabul edemez ve
onlarla uzlaşamaz. Çünkü mü’min, dâvâsında haklı olduğuna ve Allah’ın
yardım edeceğine kesin olarak inanır ve kâfirlerden korkmaz. Neticeyi ve
zaferi Allah’ın vereceğini bilir. Bu özgüvene sahip olmayan, kendinden zâhiren
daha üstün konumdaki zorba güçlere karşı mücadeleyi göze alamaz
ve onun tahakkümü anlamını taşıyan uzlaşmadan başka bir seçeneği olmadığını
varsayarak zulme, sömürüye, yönetilmeye, şerefsizliğe, kula kul
olmaya boyun eğer.
Müslümanın tâviz vermesi kadar, tâviz alması da çoğu zaman dâvâsına
zararlı olur. Kâfirlerin bu tâvizleri, kendilerini veya rejimlerini müslüman-
364 3/Âli İmran, 126
365 2/Bakara, 249
• 163 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
lara biraz daha benimsettirmesi, onları iğdiş ederek uzlaşmaya girmesi,
neticede dâvâyı saptırıcı sonuçlar doğuran oyunların tezgâhı gibi şeytanî
hileler olarak kabul edilmelidir.
Uzlaşma; düşüncelerde, değerlerde, ölçülerde, prensiplerde, sosyal ve
siyasal tavırlarda çöküş içine girmek, sivil itaatsizliği bile becerememektir.
Uzlaşma, kaypaklıktır, ilkesizliktir. Olduğu gibi görünmemek, göründüğü
gibi olmamaktır. Uzlaşma, psikolojik mağlubiyettir. İzzetin Allah katında
ve mü’minlerin hakkı olduğunu unutmak, zelil olanları aziz kılmaya çalışmaktır.
Düşmanı gözde büyütmek, bükemediği eli öpmektir; o elin az
sonra boğazını sıkmaya hazırlandığını unutmaktır. Uzlaşma, hak ölçülerle
uyuşmaz ama kapitalizm, pragmatizm ve makyavelizmle uyuşan ve örtüşen
yönleri az sayılmaz; her şeyi pazarlık konusu yapmaktır uzlaşma; faydayı
dâvânın önüne geçirebilmektir. Rasyonel/akılcı olmak ve dâvâ eri mücâhide
Allah’ın yardım vaadlerini ve dâvânın Allah’la bağlantısını göz ardı etmek,
kâfirler hangi yoldan başarılı oluyorsa o yolları denemektir. (Hâlbuki
Kur’an’dan açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, mü’minlerle ilgili sünnetullah,
kâfirlerle ilgili sünnetullahtan çok farklıdır.) Mutlak doğruyu, vahye ait
hakikatleri, babasının malı imiş gibi değerlendirmektir. Bana dokunmayan
yılan bin yaşasın deyip yılanların yaşamasına yardımcı olmak, ömürlerini
uzatmaktır. Haktan taviz ve uzlaşma, yok olmak ilâhî kaderi olan, her an
komada yaşayıp can çekişen bâtılın iskeletine kan pompalamaktır.
Laiklik, ırkçılık, milliyetçilik, demokratlık, materyalizm, determinizm,
tarih kutsayıcılığı, örf-âdet ve gelenekçilik, pragmatizm, makyavelizm...
hep uzlaşmacılıktır. Dergi, dernek, vakıf, özel okul, radyo, televizyon, parti,
teşkilât gibi sistem içi araçları kullanırken çok hassas olunmalı veya ileride
tâviz vermeyecek kesin tedbirler ve ilkeler baştan kesin kararlara bağlanmalıdır.
Çünkü bunlar, çoğunlukla uzlaşmacı zihniyete kurban edilerek
“hizmet ediyoruz” derken giderek bu araçlar amaçlaştırılmakta ve ava giden
avlanmaktadır.
İslâmî duyarlılık ve inkılâpçı tavırlarla kanunlar lastik gibi en sonuna
kadar uzatılıp sündürülmeli veya görmezden gelinmelidir ki bu tür araçların
kullanımı meşrû olabilsin. Bu da tahmin edildiğinden çok zor ve güzel
örnekleri yok denilecek kadar az olan bir durumdur. Risk büyüktür; ya
bunca maddî-manevî fedakârlıkları, birikim ve emekleri kaybetmek, ya da
bu araçlar vasıtasıyla Hak rızasını ve imtihanı kaybetmek.
• 164 •
Ahmed Kalkan
Çoğunlukla görülen odur ki, bu tür silâhlar geri tepmekte, düşmanı
değil; kullananları ve destekleyicilerini vurup yaralamaktadır. Az sayıdaki
istisnaları hâriç tutarak, müslümanların eliyle ve imkânlarıyla bâtılın
güçlenmesine yol açan bu araçların temel vasıflarının taviz araçları olduğu
yaklaşımını haklı gösteren bolca örnekler vardır.
Demokratik yapılanma ve resmî çalışmalar, ister istemez uzlaşmacı
yaklaşımlardır. Bu uzlaşmacı ve demokratik yaklaşım, Hasan el-Bennâ,
Abdülkadir Udeh ve Seyyid Kutub’lar zamanında dünyayı titreten Ihvân-ı
Müslimîn hareketini ne hale getirdi, gören gözler için yakın tarihin bize
ihtarıdır. Resmî tabelâlar altında ve düzenin belirlediği ve yönlendirdiği
alanlardaki gayretler, az veya çok tâviz vermeyi kolayca kabullendiğinden
bereketsizlikle sonuçlanmaktadır. Cennet, kılıçların gölgesinde olduğu
gibi; izzet ve onur da hak prensiplerden tâviz vermeyen şahsiyetli, kimlikli
müslümanların hakkıdır.
Hakkı ketm etmek (gizlemek) ve hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılı karıştırmak,
Din’i kuşa benzetmektir. Hak Din’in etkisizleştirilmesi, atmalar ve
katmalar yoluyla olmuştur. Atma, hakkı gizlemek; katma ise hakka bâtılı
karıştırmaktır. Hakkı/İslâm’ı bâtılın/kâfirlerin istediği, râzı olduğu şekle
koymak veya konulan bu şekle karşı çıkmamaktır. O yüzden dinin temel ilkelerin-
den tâviz, itikadı ilgilendiren bir vakadır; ihanettir veya en azından
ihanete seyirci kalmaktır.
İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer?
İnsanın niçin tâviz verme ihtiyacı hissettiğinin sebeplerini saymaya çalışalım:
a- Ya dâvâsının prensiplerinde uzlaşmacılığa teşvik veya en azından
ruhsat vardır. Bu, müslümanın dâvâsı için kesinlikle geçerli değildir. “Allah,
kâfirlere mü’minlerin aleyhinde asla bir yol vermez.” 366 “İzzet (şeref, güç ve
kuvvet) Allah’ındır, Rasülü’nün ve mü’minlerindir.”367 Ayrıca, tevhid kelimesinin
“lâ” ile tanrılık iddia eden Allah’ın dışındakilere “hayır!” la başlaması;
yukarıda izah edilen peygamberimizin müşriklerin uzlaşma ve yardım tek-
366 4/Nisâ, 141
367 63/Münâfikûn, 8
• 165 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
liflerine kesin red cevabı vermesi ve “müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız”
gibi açık nasslarla bu uzlaşmacı yolun tıkalı olduğu belgelenmiştir.
b- Ya tâviz verdiği bazı parçalar, insan için fazla mühim olmayan,
uğrunda zahmet çekmeye değmeyen, olmasa da olabilecek cinsten hafif
değerlerdir. Bu da müslümanın dâvâsı için düşünülemez. İslâm parçalanmaz
bir bütündür. İslâm’ın bir esasını yok sayan, hafife alan kimse İslâm’ın
dışına çıkar. İslâm’a hiç bir şey galebe çalamaz. Onun en küçük cüzüne,
bir müslümanın bin kellesi olsa, tümünü gözünü kırpmadan feda edebilir/
etmelidir. En küçük İslâmî bir esas bile dünya nimetlerinin tümüne değişilemez.
İslâm’ın her türlü esaslarını kabul ettikleri halde, sadece zekât
vermeyen bir kabileye Hz. Ebûbekir’in savaş açması bile bu konuda delil
olarak yeter. (“Dinimizde ‘İslâm devleti’ diye bir kavram yoktur”, “en güzel
demokrasi İslâm’dır” diye vecizeler(!) döktüren, “başörtüsü teferruattır”
diyen ve diploma için kızların başını açması câizdir, diye fetvâ verenlerin
kulakları çınlasın.)
c- Ya karşılığında daha kıymetli şeyle alır, böylece dâvâya hizmet etmiş
olur. Beşerî değer ölçüleriyle, müstekbirlerin verdiği tâvizlerin büyük,
istedikleri tâvizin ise küçük görülme-sinden dolayı tâviz verilir. Şeytanın
Hz. Âdem’e cennette ebedî kalma vaadi karşılığında yasak ağaçtan yeme tâvizini
istemesi gibi.368 Şeytan ne verdiğini ve ne istediğini gayet iyi bilmektedir.
Şeytan ve dostlarının verdiği büyük tâviz, dâvâ için yararlı gözükse
de; istedikleri küçük tâviz, müslümanları Allah’ın yardımından uzaklaştırmakta
ve dâvâyı kişisel görüşlere göre değişebilen beşerî bir dâvâ hüviyetine
sokmaktadır. Kâfirlerin vereceği hiç bir tâviz, Allah’ın dünyadaki yardımından
ve âhiretteki cennetinden büyük olamaz. Abese sûresinin nüzul
sebebi ve Allah’ın ihtarı, hizmet için çok iyi niyetlerle ve küçük bir tâvize
açılan tüm kapıları kapamıştır.
d- Ya korktuğu için tâviz verir. “Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz?
Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.”
369 “İnsanlardan korkmayın; Benden korkun. Benim âyetlerimi az bir
karşılıkla satmayın. Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse işte
onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 370
368 20/Tâhâ, 120-121
369 9/Tevbe, 13
370 5/Mâide, 44
• 166 •
Ahmed Kalkan
e- Ya kendisine ve dâvâsına itimadı, güveni tam değildir. Kendi kimliği
ve dâvâsının hüviyetini açıklamaktan ürken şahsiyetsiz bir zavallıdır.
Şeref ve izzeti, kendi dâvâsının dışında arar. Bukalemun tiplidir. Onun için
kolaylıkla tâviz verip rahatına bakar. “O münâfıklar ki, mü’minleri bırakarak
kâfirleri dost ediniyorlar. İzzeti (şeref ve zaferi) onların yanında mı arıyorlar?
Muhakkak ki bütün izzet kudret Allah’ındır.” 371
Evet... Uzlaşma ve tâviz, tevhidî harekete, bütüncü, radikal, köktenci,
inkılâpçı anlayışa set vurur. Ve uzlaşma, karşı çıkılamaz ve değiştirilemez
bir kader değildir.
Tâviz ve Uzlaşmayı Red, Küfre Meydan
Okumak ve Ateşten Gömlek Giymektir
Her tâviz, yeni ve daha büyük tâvizler doğurur. Amellerdeki tâvizler,
inançlardaki tâvizlere yol açabilir. Tâviz vererek inandığını yaşamayan,
yaşadığı gibi inanmaya başlar. Onun için tâvizkâr anlayışı reddeden genç
müslümanlar, kendi pratik yaşayışlarındaki her türlü uzlaşma ve tâvize de
öncelikle karşı olmalı ve kendine sülük gibi yapışan bu bâtıl asalakları söküp
atmalıdır.
Amerikan saç modeli, Amerikan tipi daracık kot pantolonuyla, elindeki
Marlboro veya Coca Cola’sıyla Amerika’ya karşı çıkıp kafa tutmak, teoride
bile Amerika düşmanı olmak mümkün değildir. Kişinin karşı çıktığı düşmanını
gözünde büyütüp ona benzemesi, onu nice konuda örnek alması,
düşmanlıkla bağdaşacak şey değildir.
Müslümanların nüfuslarının % 99’larla ifade edildiği topraklarda küfrün
her yönüyle egemen olmasının temel sebeplerinden biri bu uzlaşmacı
yaklaşımdır. Kıyam ve devrim yolunun çok yokuş olmasının en önemli
sebebi; tâviz vermeyi, uzlaşmayı normal, câiz, hatta hizmet ve cihad sayan
gâfil veya hâinlerdir. Nice mücâhid(!), küfür çarklarını çevirmek, Allah’ın
indirdiklerinin dışındakilerle hükmetmek için yarışa katılmaktadır. Nice
İslâmcı(!) sermaye, kapitalist ekonominin kurallarıyla holdingleşme ve Karunlaşma
için ne tür atraksiyonlar yapmaktadır! Nice hacı ve hoca kızları,
İslâm’a hizmet için başını açmakta, nice müslüman genç İslâm için putlara
371 4/Nisâ, 139
• 167 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ve tâğutlara saygı duyup itaat etmeye koşmaktadır. Nice küfür sayılacak söz
ve davranışlar İslâm(!) için yerine getirilmektedir. Allah’a kul olmayı bırakıp
emir kulu olmak, kâfir de olsa yetkili ve etkili kişilere/kurallara boyun
eğmek, hizmet ve sevap kabul edilmektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkün;
ama zülf-i yâre dokunup fincancı katırları ürkütmek de...
Uzlaşma ve tâvizi red; bâtılla “uyuşma”yı red anlamına geldiği gibi,
“uyuşukluğu” da reddetmek demektir. Tâviz ve hoşgörü ninnileriyle uyutulan,
uzlaşma afyonuyla uyuşturulan devin, hipnotizörü ve doktor kıyafetindeki
katili farkedip şahlanışıdır bu red. Uyanış ve diriliştir. Kötülüğe/Bâtıla
elle, dille ve hiç olmazsa kalple karşı çıkıp değiştirme bilinci ve görevi ile
bâtılla/münkerle uzlaşmayı, “bundan sonrasında hardal tanesi kadar iman
yoktur.” hükmüyle değerlendirmektir.
Savaşçı kimliğini kuşanmaktır uzlaşmayı reddetmek. Yakın çevreden
başlayarak bütün dünyaya tavır almak, meydan okumaktır. Cihada en
azından teorik olarak adım atmak, eylem bilincine ulaşmak, kıyam ateşini
tutuşturmaktır. Gemileri yakmaktır. Arkaya bakmadan sırât-ı müstakim
çizgisinde zafere ve/veya cennete doğru koşu için start vermek, yarışı başlatmaktır.
Belki imanı tartışılabilecek takvâsız, sıradan bir müslüman olmaktan;
dâvâ adamı, Allah eri, şehâdet âşığı fedâi bir mücahid tavrı demektir.
Onun için yürek ister; hem cesaret, hem de cesaretin beslendiği enerji
olan iman ve takvâ anlamında yürek ister; mangal gibi yürek. Mangalda
kül bırakmayacak şekilde nutuk atmak, sonra yan gelip yatmakla uzlaşma
ve tâviz yolu reddedilmiş olmaz; Sadece ona buna çatılarak nefisler tatmin
edilmiş olur. Uzlaşmayı red, köleliği reddir, rahatı terk etmektir, zenginliği
reddetmektir, yatakta ölmeyi düşünmemektir. Eyleme, cihada, direnişe, sabıra,
takvâya, uykusuzluğa, açlığa, -tabii kahramanlığa ve şehidliğe- giden
yola aşkla, sevdayla koyulmaktır.
Uzlaşmanın en uç noktasını, bir zamanlar T.C.’nin en üst noktasını işgal
eden kişi dillendiriyordu: “230 civarındaki ahkâm âyetini laik anlayış çerçevesinde
yorumlamanın yolu bulunmalı.” Uzlaşmayı reddeden cephenin
bu konudaki sözü ve tavrı sorgulanmalıdır, bu sözü söyleyenden önce. Bu
ahkâm âyetleri yok sayılamayacaksa ve laik anlayış doğrultusunda tahrif
edilerek yorumlanamayacaksa, ya da ketm edilerek gündemden çıkarılamayacaksa...
Evet, öyleyse...
• 168 •
Ahmed Kalkan
Uzlaşmaya karşı çıkmak, hayalî düşmanla savaşan Donkişot’luk değil;
put kıran İbrahim’liktir. İbrahim, “tek başına bir ümmetti.” 372 Bugün İbrahim
imanı ve gözü pekliğine sahip olmayanlar, “ümmetin tek İbrahim
olması”na çalışmalılar. Allah’la beraber olana, O’nun yardım ettiği kimseye
kim zarar verebilir ki?! Tâvizi ve uzlaşmayı red: “Kim Allah’a sahip, o neden
mahrum; kim Allah’tan mahrum o neye sahip?” diyebilmektir. Câhiliyyenin
zorladığı uzlaşmaya direnmek, İslâmî hareket ve ümmet güçlerinin
yardımlaşması ve dayanışmasıyla gerçekleşebilir. Direniş; iman, cihad ve
sabır gibi altyapıya gerek duyduğu kadar, fikir ve yardım desteğiyle teşkilât
ve harekete, psikolojik ve dua desteğiyle ümmete de ihtiyaç duyar. “Sizden,
hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir ümmet (topluluk)
bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 373 Tâvizi, uzlaşmayı reddetmek,
geçici bir protesto hareketi değil; ölüme kadar tevhid kelimesindeki “lâ”-
yı hayatıyla tefsir edip, eylemleriyle yorumlamaktır. Uzlaşmayı red, hak ve
bâtıl her şeye karşı çıkmak, farklı anlayıştaki mü’minlerle ve değişik İslâmî
yaklaşımlarla da iyi geçinme yollarını aramayıp onlarla mücadele etmek,
ya da isyankâr fakat marazî/hastalıklı bir psikolojik yapı değildir. Hakk’ın
mutlak doğruları ile beşerin göreceli doğrularını birbirine karıştırmak, itikadî
olanlarla itikadî olmayanı aynı kefede görmek, bir hata ile haramı, bir
günah ile şirki karıştırıp hepsine aynı şiddette reaksiyon göstermek değildir.
Uzlaşmayı reddetmek deyince, insanca münasebetleri, sosyal ilişkileri
kesip uzlet içinde yaşamayı, toplumsal bağları koparmayı kast etmiyoruz;
İbrahimî ve Muhammedî tavrı hayata geçirmeyi kast ediyoruz. Onlar küfürle/
bâtılla uzlaşsalardı ateşe atılır, memleketlerini terk etmeye mecbur
kalır, ölümle burun buruna olurlar mıydı?
Mü’min nasıl olur da Kur’an’ın “neces (pislik)”374 dediği müşriklere
inanç, fikir, dil veya eylemlerinde tâviz vererek, tevhidle uzlaşması ve
tevhide bulaşması mümkün olmayan pisliğe kapısını açar? Küfrün azına
veya pisliğin küçüğüne bile olsa, nasıl tahammül edip rıza gösterir? Hele o
pislikle iç içe yaşayıp, o pisliği hoş görebilir? Mü’min nasıl olur da hayvanlardan
daha aşağıda olanlarla375 işbirliğine, uzlaşmaya girer? Nasıl olur da
372 16/Nahl, 120
373 3/Âl-i İmran, 104
374 9/Tevbe, 28
375 7/A'râf, 179
• 169 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
o hayvanların ahırlarında, onlarla beraber oturup kalkar,376 beraber aynı
yemlikten yemlenir?
Mü’min nasıl olur da kâfirlerin önüne attıkları dünya, makam, mevki,
hizmet, para, maaş, menfaat... gibi geçici çıkarları gözünde büyüterek, onların
çürük iplerine yapışmayı, Allah’ın kopmaz ipine377 tercih eder? Tâğutu
reddederek sağlam ipe yapışması gerektiği halde, onların uzattığı çürük
ipin kendisini Allah’a ve cennete ulaştıracağını, kendisini yükseltebileceğini
nasıl ümit edebilir?
Evet... Her sistem tâviz verebilir, başka sistemlerle uzlaşabilir, ama
İslâm asla! Her insan, dâvâsından tâviz verebilir, başka dâvâlarla uzlaşabilir,
ama müslüman asla! Her bâtıl, başka bâtıllarla kaynaşabilir, uyuşabilir,
ama hak vasfını kaybetmeden hak asla!
- 10-11. Âyetler -
 هََّازٍ مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ ¦ وَلاَ تطِعْ كَُّ حَلاَ فٍ مَِ ي نٍ
وَلاَ تطِعْ : sakın itaat etme كَُّ :َ (hiçbiri) her حَلاَ فٍ : çokça yemin eden ¦ : مَِ ي نٍ
alçağa هََّازٍ : ayıplayıp duran  مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ : laf getirip götürene
“Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden hiçbir alçağa,
Ayıplayıp duran, laf getirip götürene.” (68/Kalem, 10-11)
Ahlâksızlara İtaat Etme! Onlara Boyun Eğme!
Sûrenin dördüncü âyetinde Peygamberimiz’in güzel ahlâkından bahsedilmişti:
“Ve sen elbette muhteşem bir ahlâk üzeresin.” 378 Bir tarafta böylesine
güzel ahlâk sahibi bir Rasûl, diğer yanda ahlâksız, yani birçok çirkin
376 4/Nisâ, 140
377 2/Bakara, 256)
378 68/Alâk, 4
• 170 •
Ahmed Kalkan
ahlâk sahibi kimseler. Saflar net, kime uyulup itaat edilmesi gerektiği çok
belirgin. Bu âyetlerde nitelikleri anlatılan adamın Velid bin Muğire olduğu,
yine Müddessir sûresindeki şu âyetlerin de onun hakkında indiği söylenmektedir:
“Ey Muhammed, tek olarak yaratıp, kendisine bol bol mal, çevresinde
bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi
bana bırak, cezasını ben vereyim. Bir de verdiğim nimetten arttırmamı umar,
hayır, çünkü o, bizim âyetlerimize karşı son derece inatçıdır. Onu sarp bir yokuşa
sardıracağım. Çünkü o düşündü, ölçüp biçti; canı çıkası ne biçim ölçtü
biçti. Cam çıkası yine ne biçim ölçüp biçti. Sonra baktı; sonra kaşlarını çattı,
suratını astı. Sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. ‘Bu sadece öğretile gelen
bir sihirdir. Bu Kur’an yalnızca bir insan sözüdür’ dedi. İşte bu adamı yakıcı
bir ateşe yaslayacağım:” 379 Velid bin Muğire’nin, Peygamber Efendimize
çeşitli komplolar kurması İslâm davetinin karşısına dikilmesi, insanları Allah’ın
yolundan alıkoyması ile ilgili birçok rivâyet vardır. Ayrıca bu sûredeki
âyetlerin de Ahnes bin Şureyk hakkında indiği de rivâyet edilmiştir. Bilindiği
gibi bu iki adam Peygamber Efendimizin baş düşmanıydılar. Sürekli
ona karşı savaş kışkırtıcılığı yapıyor, insanları O’nun aleyhinde birleşmeye
çağırıyorlardı.
Bu sûredeki sert saldırı ve Müddessir sûresindeki korkunç tehditler,
ayrıca başka sûrelerde yer alan uyarılar, ister Velid olsun ister Ahnes olsun
-birincisi olma ihtimali yüksektir- burada işaret edilen adamın Peygamber
Efendimiz’in ve dâvet hareketinin aleyhine başlatılan mücâdelede ne kadar
önemli bir rol üstlendiğinin kanıtıdır. Aynı şekilde bu saldırı ve tehditler
söz konusu kişinin kötü hareketini, bozuk kişiliğini, iyilikten uzak ahlâksız
bir tip olduğunu ortaya koyuyor.
Müşriklerin ileri gelenleri hakkında inen bu âyetler, onların genel karakterlerinin
güzel bir özetidir. Bu âyetlerde Hz. Peygamber ve ona iman
edenler uyarılarak anılan kötü niteliklerin tümünü veya bir kısmını taşıyan
kimseye mal ve oğulları var diye yani zengin ve güçlü olduğu için boyun
eğmemeleri istenmektedir.
“İnsanların arasını dedikodu yoluyla bozacak, söz getirip-götüren,
müslümanları rencide eden insanlara itaat etme.” Şimdi bunu, büyük çaplı
organize güçler yapıyor. Basın yayın organlarıyla
müslümanların aleyhine,
379 74/Müddesir, 11-26
• 171 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
insanların aleyhine cürümler, suçlar işleniyor. İnsanlar hafife alınıyor. Bir
insanı hafife alan, hakaret eden, şahsiyeti ile oynayan; bütün insanlığın şahsiyeti
ile oynamış gibidir. Onun için daha ilk âyetlerde, “insanların şahsiyeti
ile oynayan ve onlara
hakaret eden, onlarla dalga geçen ve insanlar arasında
bozguncu sözleri yayan insanlara itaat etme!” diye uyarılıyor. Biz de uyarılıyoruz.
Haddi aşmış, çok günah işleyen ve cimrilik yapan insanlara da itaat
etme. Cimri insanlar. Elinden hiç hayır gelmeyen insanlar, yaptıkları işler,
çıkardıkları kanunlar, vermiş oldukları emirlerde insanlığın selâmeti,
saâdeti
değil, kendi çıkarları olan insanlara, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere
itaat etme. Cennete giden yola engel koyanlara itaat etme.
Ahlâksızca yaşayan, haddi aşmış insanlara da itaat etme. Ahlâksız bir
nesilden dünyaya gelmiş insanlara da itaat etme. Yani nesli bozuk insanlara
da itaat etme. Kendi nesli bozuk bu insanların, yaptıkları kötülükler
nedeniyle gelecek nesli de bozacaklarından, bunlara da itaat etme! Bunlar
mal sahibidir, çocuk sahibidir diye itaat etme. İnsanların ekonomik, siyasî,
askerî gücüne bakarak onlara itaat etme.380
“Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden (hallâf) hiçbir alçağa
(mehîn).” (68/Kalem, 10)
Burada Kur’ân-ı Kerim söz konusu kişinin hepsi de iğrenç olmak üzere
dokuz niteliğini sıralıyor. Bunlardan ilki: “Bu adam aşırı yemincidir...”
Çok yemin etmektedir. İnsanların kendisini yalanlayacaklarının, kendisine
güvenmeyeceklerinin farkında olan yalancı insanlardan başkası sık sık yemine
başvurmaz. Böylece bir insan yalanını gizlemek, insanların güvenini
kazanmak için yemin eder. Aşağılıktır, onursuzdur; Kendisine saygısı yoktur.
Bu yüzden insanlar sözlerine saygı göstermezler. Onun aşağılık oluşunun
delili de yemine ihtiyaç duymasıdır, hem kendisinin hem de insanların
kendisine güvenmemesidir. Mal, evlât ve mevki-makam sahibi olması bu
durumu değiştirmez. Çünkü aşağılık kompleksi, psikolojik bir niteliktir.
Bir kişi azgın, zorba ve kudretli bir kişi dahi olsa bu niteliğe sahip olabilir.
Şeref ve haysiyet de (izzet-i nefis) psikolojik bir sıfattır. Saygın bir ruh dünya
hayatın tüm değerlerinden yoksun olsa bile bu nitelikten soyutlanmaz.
380 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yay., c.8, s. 32
• 172 •
Ahmed Kalkan
İnsanlar genellikle; zor duruma düştükleri zaman, haklı olduklarını ispat
için “Vallahi, Billâhi” gibi yemin lafızlarını kullanırlar. Yemin’in lügat
mânâsı; “sağ el” demektir. Halk arasında hayır ve bereket sağ ele nisbet olunur.
Yemin “kuvvet” mânâsına da kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de; yemin kelimesi,
kuvvet manasına da kullanılmıştır. İslâmî ıstılahta: “Allah Teâlâ’nın
adını zikrederek, haberin takviyesidir.” Ayrıca yemin eden kimse; bir şeyi
yapmaya veya yapmamaya, Allah Teâlâ’yı şâhid tutarak karar verir. Ahd,
misak anlamında yemin, bir niyet ve kararlılık olayıdır.
Allah, adının lağv konusu yapılmasını istemiyor. Yemin, kişilik ifade
eden kararlı söz halinde ağızdan çıktığında ise onun korunması, gereğinin
yerine getirilmesi, insan olmanın onur borcudur. 381
Yeminini basit menfaatler yüzünden bozan, sonsuzluk nasibi olmayan
bedbahttır. Çünkü Kur’an, insanı, bir anlamda ahdine vefâ eden varlık olarak
düşünüyor. Yapılmayacak sözün ağızdan çıkması Yaratıcı’yı öfkelendiren
büyük bir sapıklıktır. İnsan, bu sapıklığa bulaşmakla Allah karşısında
çok rezil bir duruma düşüyor.382 Bunun içindir ki, Hz. Peygamber: “Ahde
vefâsı olmayanın, imanı da olmaz” 383 buyurmuştur. Yemini bozmak, ahde
vefâsızlık uluslar arası planda vücut bulduğunda bir savaş gerekçesidir.384
Bu demektir ki Kur’an, ahde/antlaşmaya vefâsızlığı insan onuruna, hayata
bir tecâvüz saymaktadır. Peygamberimiz de yemin konusunda şu uyarıları
yapmaktadır:
“Yemin, malı harcama (elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.” 385
“Satışta çok yemin etmekten sakının, çünkü yemin, önce sürümü arttırır,
ama sonra kazancı mahveder.” 386
“Büyük günahlar şunlardır: Allah’a şirk/ortak koşmak, ana babaya itaatsizlik
etmek, haksız yere bir kimseyi öldürmek ve yalan yere yemin etmek.” 387
381 5/Mâide, 89
382 bk. 3/Âl-i İmrân 77; Saff, 2-3
383 Beyhakî, es-Sünnetü'l-Kübrâ, c. 9, s. 231; Zehebî, Kebâir 108
384 Bk. 9/Tevbe, 12-13
385 Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
386 Müslim, Müsâkat 133
387 Buhârî, Eymân 16, Diyât 2, İstitâbetü'l-Mürteddîn 1; Tirmizî, Tefsîru Sûre (4) 6; Nesâî, Tahrîm 3, Kasâme
48
• 173 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuş veya
küfretmiştir.”388
Günümüzdeki Kullanımıyla Yemin
Günümüzde bazı insanlar, Allah lafzını, herhangi bir isim gibi uluorta
kullanmakta, “Allah” denildiği zaman kalpleri titreyen (haşyetle ürpermesi
gereken) mü’minler389 olmaları gerektiği halde, içkili eğlencelerde “Allah”
isminin geçtiği şarkılar mırıldanabilmekte veya bu şarkılara dilleriyle eşlik
edebilmekte, tepkisiz dinleyebilmekteler. Yemin konusunda da durum
bundan farklı değildir. Nice insan, birkaç cümlesinde bir “vallahi” gibi Allah
adına yemin lafzını düşüncesizce ağzına alabilmektedir. Bu; şuursuzluğun,
ağzından çıkan sözleri kontrol etmeyişin ve âhirette her sözden hesaba
çekileceğini hesap etmeyişin sonucudur.
Bazı kimseler ise, lağv/boş yere yeminden çok daha çirkin olan yemini
ağızlarına alabilmektedir. Bu da küçücük bir dünya menfaati için yalan yere
yemin etmek, dolayısıyla Allah’ı yalancı şâhit yerine geçirmeye çalışmak,
Allah’a iftira etmektir. Böyle, yeminlerini az bir dünya karşılığına satanların
âhirette hiçbir nasibi olmayacak, Allah Kıyâmet günü onlarla konuşmayacak
ve onları temize çıkarmayacak, elem verici bir azap verecektir. 390 Yalan
yere yemin, günâh-ı kebâirden, yani büyük günahlardan biridir.
Günümüzde, özellikle ticaretle uğraşanların bazıları, üç kuruş kâr elde
etmek için âhiret zararını göze almakta, yalan yere rahat bir şekilde yemin
edebilmektedir. “Kim, müslüman bir kimsenin hakkını, yemini ile ele geçirirse
artık onun için cehennem vâcip olmuştur. Allah Teâlâ ona cenneti de
mutlaka haram kılmıştır.” “Ey Allah’ın Resulü! Az bir şey olsa da mı?” diye
sordular. “Misvak ağacından bir çubuk bile olsa!” cevabını verdi.391 “Kim, bir
yeminde yalan yere yemin ederse bu yemini sebebiyle cehennemdeki yerini
hazırlamış olur.”392; Kim Müslüman bir kimsenin malı hakkında yalan yere
yemin ederse, (Kıyâmet günü) Allah’la karşılaştığında O’nu kendisine karşı
gazaplanmış bulur!” 393
388 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
389 8/Enfâl, 2; 22/Hacc, 35
390 3/Âl-i İmrân, 77
391 Müslim, İman, 218; Nesâî, Kadâ 29
392 Ebû Dâvud, Eymân 1, hadis no: 3242
393 Buhârî, Eymân 17; Müslim, İman 234
• 174 •
Ahmed Kalkan
Böyle bir yemin, matematiksel olarak parayı arttırsa, kişinin kârını
fazlalaştırarak dünya menfaatine sebep olacağı zannedilse bile, bu değerlendirme
“bereket” kavramıyla düşünüldüğünde yanlıştır. Böyle günaha,
harama dayalı bir menfaat, dünyada bile zarar sebebidir. “Yemin, malı harcama
(elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.” 394 Bırakın yalan yere
yemin etmeyi, esnafın, tüccarın doğru bile olsa sık sık yemin etmesi doğru
değildir, günahtır. “Satışta çok yemin etmekten sakının, çünkü yemin, önce
sürümü arttırır, ama sonra kazancı mahveder.” 395
Bazıları da anasının, babasının üzerine yemin etmekte veya “çocuklarımın
başı üzerine!” demektedir. Böyle yeminler de haramdır. “Allah Teâlâ,
sizleri babanızı zikrederek yemin etmekten nehyetti. Öyleyse kim yemin edecekse
Allah’a yemin etsin veya sussun!”396; “Annelerinize ve putlara da yemin
etmeyin, Allah’a da ancak doğru söylemek şartıyla yemin edebilirsiniz.” 397
Yemin konusunda en büyük günah, Allah’ın dışında başka şeyler üzerine
yemindir. Yemin, bir insanın en kutsal kabul ettiği zâtın adını zikretmesi
ve onu şâhit kılmasıdır. Mü’min için, adına yemin edilmeye lâyık zât,
en mukaddes varlık Allah’tır. Allah’ın dışında bir şey üzerine yemin, şirk
tehlikesinden uzak değildir. Bu tür yeminler “vallahi, billâhi, tallahi” şeklinde
yapılan yeminlerin dışındaki tüm yeminleri kapsar. Bu yemin lafızlarının
en çirkinleri: “Dinimi inkâr edeyim ki...”, “Allah’ımı inkâr edeyim
ki...”, “kâfir olayım...” gibi sözlerdir. Böyle yemin eden kişi, sözünde doğru
bile olsa, bunlar mü’minin yapamayacağı çok tehlikeli elfâz-ı küfürlerdir.
Kim İslâm’dan başka bir din adına bilerek yalan yere yemin ederse, o kişi
dediği gibidir.398 Yine başka bir hadis-i şerif şöyledir: “Kim yemin eder ve
‘İslâm’dan berî/uzak olayım!’ derse, eğer sözünde yalancı ise, dediği gibi olur;
yalancı değil de gerçeği söylemişse İslâm’a sâlim olarak dönemeyecektir.” 399
Rasûlullah (s.a.s.) bir kimsenin: “Ben, öyleyse yahûdi olayım!” diye yemin
ettiğini işitmişti. Şöyle buyurdular: “Yahudilik ona vâcip oldu!”
394 Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
395 Müslim, Müsâkat 133
396 Buhârî, Eymân 4; Müslim, Eymân 1
397 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
398 Buhârî, Cenâiz 84, Edeb 44, 73, Eymân 7; Müslim, İman 176, 177
399 Ebû Dâvud, Eymân 9, hadis no: 3258; Nesâî, Eymân 8, -7, 6-
• 175 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur
yahut küfretmiştir.”400 Yeminler Allah’ın adına olmalıdır, başka her çeşit yeminden
kaçınılmalı; yanlışlıkla böyle bir yemin yapan kişi, tevbe edip imanını
tazelemelidir.
Yeminde karşısındakinin veya yemin ettirenin anladığı şeyden farklı
niyet de insanı kurtarmaz. Yemin, niyete bağlı değildir. Kasden, hata ederek,
unutarak veya zor kullanılarak yapılan yemin de yemin kabul edilir ve
geçerlidir. Yeminde hürriyet de şart değildir. Zorakî yaptırılan yemin bile
sahihtir. “Yemin, yemin isteyenin niyetine göredir.” Bir diğer rivâyet: “Senin
yeminin arkadaşının seni ne üzerine tasdik etti ise ona göredir.” 401
İslâm’ın hâkim olmadığı ülkelerde resmî yeminler de ciddî problemler
taşımaktadır. Mahkemelerde Allah adına yemin, laiklik devletin temel esası
kabul edildiği zamandan beri kaldırılmış, yerini “yemin ediyorum”, “nâmusum
üzerine yemin ediyorum” gibi sözlere bırakmıştır. Hâkim, genelevinde
çalışan bir kadının şâhitliğine başvururken, “nâmusun üzerine yemin
eder misin?” diye sorunca, kadın şöyle demiş: “Hâkim Bey, benim nerede
çalıştığımı biliyorsunuz. İsterseniz, her konuda nâmusum üzerine yemin
edebilirim!” “Namus ve şerefim üzerine söz veririm, yemin ederim” diyen
nice insan, içki kadehini kaldırırken de arkadaşına “şerefine!” demektedir.
Bu şerefin de ne olduğu tartışılabilir.
Milletvekili yeminlerinin de nice olaylara ve tartışmalara sebep olduğu
bilinmektedir. “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağına, nâmusu
ve şerefi üzerine yemin eden” insanların bu sözlerinin durumu, hem yemin
bağlamında ve hem de elfâz-ı küfür yönünden değerlendirilmelidir.
Memurların da benzer şekilde yemin edip, hem de bu yeminlerinin yazılı
olduğu bir metni imzalamaları da kanun gereğidir.
Bayrak ve silâhın üzerine el konularak benzeri ifadeler içeren askerlerin
yemini de, bir tören edâsıyla yapılmakta ve nice asker ana babası, evlâtlarının
bu yeminlerine şâhit olmak için uzak yerlerden tören günü ziyâretlerde
bulunmaktadır. Bazı adamlar, yemin lâfzı olarak “şart” veya “talâk” kelimelerini
kullanmakta, durumla hiç ilgileri ve kabahatleri olmayan eşlerini boşamayı,
yeminlerine âlet edebilmekteler. “Üçten dokuza”, “şart olsun!” gibi
400 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
401 Müslim, Eymân 21; Ebû Dâvud, Eymân 8; Tirmizî, Ahkâm 19
• 176 •
Ahmed Kalkan
sözlerle yemin etmekteler. Bu ifâdelerin onların yaşadığı toplumun örfü
olarak boşama sözleri kabul edildiği için bu kimseler, ya boşanmış oluyorlar
veya hanımlarıyla zinâ eder duruma düşebiliyorlar.
Ayrıca, “ekmek, Kur’an çarpsın!”, “gözüm kör olsun!”, “iki gözüm önüme
aksın ki!” şeklinde veya buna benzer Allah ismi dışında yemin ifadelerinin
kullanıldığına şâhit olabiliyoruz. Bütün bunlar yanlıştır, günahtır.
Hıristiyanlardan müslümanlara adapte edilmiş şekliyle Kur’an’a el basma
anlayışının da yemin olarak kullanılması doğru değildir. Yine Hıristiyan
usûlü yemin ederken elini göğüs hizasına kaldırma veya yeminde ayağa
kalkma davranışları da ehl-i kitaba benzemedir, doğru değildir. Kim nereden
uydurdu ise, “yemin ederken bir ayağını havaya kaldırınca yalan yere
yemin sayılmaz” anlayışı da saçmadır. Hele, bırakın bir müslümanın ağzından
çıkmasını, aklı başında ve azıcık ahlâklı bir kimsenin bile ağzına
alamayacağı çirkin bir yemin sözü vardır ki, düşünülmesi, dillendirilmesi
bile korkunçtur: “Anam avradım olsun!”
Sözün özü: “Yemin, (sonuç itibarıyla) ya günaha girmektir veya pişman
olmaktır.”402; ... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin
ürettikleridir.” 403
Tarihten Bu Güne Yemin ve Andiçme
Yemin, kutsal sayılan bir varlığı tanık göstererek verilen sözdür. Her
toplum, kendi kutsal saydığı tanrısı, putu veya totemi adına yemin eder(-
di). Sümerliler suya dokunarak yemin ederlerdi. Yunanlılar da Zeus adına.
Özellikle çeşitli silahlar, demir ve demirci körüğü üzerine and Ortaasya
Türkleri arasında yaygınlığını sürdürmüştür. Anadolu Türkleri arasında
bıçak, kılıç atlamak en kuvvetli andlar arasında sayıla gelmiştir. Çeşitli silahlar,
çoban sopası ve bıçak gibi âletlerin birinci derecede and içmede rol
almaları, ilkel toplumlarda bu âletlerin üretim aracı olarak büyük fonksiyon
ifa etmeleriyle açıklanır. Bu âletler aynı zamanda koruyucu ve besleyici
ruhu temsil eden fetişlerdir. Anda uyulmaması halinde bu fetişler darılır
ve bozana zarar verir inancı vardır. İslâmiyet’ten sonra Türkler, yer yer bu
geleneklerini sürdürürken, Mushaf/Kur’an üzerine and içildiği veya Kitab’a
el basıldığı da görülmeye başlanmıştır. Sonra, ekmek üzerine de and içmek
402 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 236
403 Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
• 177 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
önem kazandı. Sevilen, değer verilen kişiler üzerine and içme, eski Türklerden
bu güne kadar yaygın bir uygulamadır. Fetişizmden dolayı, kendisi
üzerine and içilen/yemin edilen tabu veya putun, eğer yemine sâdık kalınmazsa
çarpacağı, zarar vereceği anlayışının hâlâ sürdüğü görülmektedir.
Halkın, “Kur’an çarpsın!”, “ekmek çarpsın!”, “iki gözüm önüme aksın!”, veya
“çocuğumun başı üzerine”, “anamın ölüsünü öpeyim” gibi bedduâ/ilenç karışımı
and içmeleri, bu anlayışın uzantısıdır. “Yemin etsem başım ağrımaz”
deyimi de, yine, yalan yeminin musîbete sebep olacağı anlayışı ile ilgilidir.
And içme: And ve and içme kelimeleri, Moğolca’dan dilimize geçmiştir.
Moğolca anda: Kan kardeşi ve amca, dayı anlamına gelir. Türkçeye and
şeklinde geçmiştir. Andiçmek, bir Moğol töresi gereğidir. Moğol töresine
göre, iki ayrı boydan olan kimse, birer damla kanını bir kaba damlatır, şerbetle
karıştırır, karşılıklı içerler. Bu durumda ikisi, birbiriyle kan kardeşi
(kanka) olur, buna andiçmek denir. Türkler müslüman olmazdan önce, bu
uygulamaları benimsemişler, şamanist Türk boylarında eski çağlardan beri
bu andiçme geleneğini uygulamışlardır. Eski Türkler; Göktanrı, tapındıkları
putlar ve tabiat varlıkları adına andiçerlerdi. En değerli antlardan biri,
kan üzerine içilen anddı. Eski Türklerde kan kardeşliği çok önemliydi ve
kişilere gerçek kardeşlerin hak ve görevlerini yüklerdi. Yapılan and töreni,
ettikleri kardeşlik yemininin kanıtı sayılırdı. Kardeşleşme ve dostlaşma töreni
olarak and merasiminde, kardeş olmaya karar veren şahıslar, topluluk
huzurunda kollarını çizerek and kabına kan akıtırlar, kımız, süt veya şarapla
karıştırılan bu kan taraflarca içilirdi. Daha sonra, silahlar, atlar veya
kız kardeşler değiştirilir ve taraflar andlı adaş (Moğollar devrinde anda)
olurlardı. Bu, kan üzerine yapılan yemin demekti.
Bu tür and törenleriyle ilgili ilk bilgilere Herodot tarihinde rastlanmaktadır.
Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-ı Türk adlı meşhur eserinde; Kırgız,
Kıpçak ve daha başka Türk boylarında andiçmenin kılıç üzerine yapıldığını
açıklar. Yakut, Altay ve Salcak kabileleri en büyük andlarını eski totem olan
ayı üzerine yaparlardı.
Türkler İslâmiyet’ten sonra, şer’î mahkemelerde fıkhî yeminleri uygulamalarına
ve giderek çoğalan bir uygulama ile Allah adına yemin etmeye
başlamalarına rağmen, eski câhiliyye geleneğinin devamı mâhiyetindeki
bazı and gelenekleri sürdü. Anadolu’nun kimi yörelerinde hâlâ benzeri
kankardeşliği, yani and içme görülmektedir.
• 178 •
Ahmed Kalkan
Son zamanlarda özellikle gençlerin samimi arkadaşlarına söylediği
“kanka” deyimi de “kan kardeşim” ifadesinin kısaltılmış şeklidir. Demek ki
hâlâ kan kardeşliği anlayışı devam etmektedir.
Resmî Uygulamalarda Yemin/Andiçme
İslâm mahkemelerinde genellikle tanıklara yemin ettirilmezdi. Yalan
yere yemin etme yaygınlaştığı son zamanlarda, gerekli görüldüğü durumlarda
yemin istenirdi. Bu yemin, Osmanlı devletinde Allah adına “vallahi”
şeklinde idi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda da önceleri Allah adına
yemin edilmeye devam edildi. Laiklik, devletin ilkeleri arasına girince Allah
adına yemin etme kaldırıldı, “namusum ve vicdanım üzerine yemin
ederim” şeklinde ifadeler kullanılmaya başlandı. Ceza mahkemelerinde
tanıklar, bu şekilde yemin ederek ifade vermek zorundadır. Yargıç, belirli
durumlarda taraflardan birine yemin teklif eder, buna re’sen teklif olunan
yemin denir. Bir de taraf yemini vardır; bu da, ispat yükü kendisine düşen
tarafın karşı tarafa teklif ettiği yemindir.
İlköğretim öğrencilerine, her sabah andiçme törenleri uygulanır, çocuklara
Atatürk’ün izinden gideceklerine, ilkelerini sürdüreceklerine dair
söz verdirilir, andiçirilir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 2670 sayılı kanunla değişik
6. maddesine göre, her memur ve memurluğa yeni başlayan kişi, aşağıdaki
yemin metnini imzalamak zorundadır. Devlet Memurları Yemin Belgesi:
“Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk inkilâp ve ilkelerine, Anayasada
ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye
Cumhuriyeti kanunlarına, milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine
bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin millî, ahlâkî, insanî,
manevî ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek
için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan
millî, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı
görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime
namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Yemin sahibi; Adı ve imzası.
Yukarıda yazılı memura 657 sayılı yasanın 6’ncı maddesi uyarınca gerekli
yemin yaptırılmış bulunmaktadır; Yetkili âmirler, tarih)
Avukatların, mesleklerine başlarken benzer yeminleri vardır. Yine, yeminli
malî müşavirlik kurumu sözkonusudur.
• 179 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Silahlı Kuvvetler personeli içinse andiçme törenle yapılır. Silahlı Kuvvetler
İç Hizmet Kanunu 37. maddesinde bu yemin, şöyle düzenlenmiştir:
“Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada, her zaman ve her yerde
milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara
ve nizamlara ve âmirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk
sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife
uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine andiçerim.”
Yemin töreni: Askerlere, genellikle kırk günleri dolduğunda topluca
yukarıdaki yemin sözleri söyletilir. Bu bir merasim havasında olur. Buna
yemin töreni denir. Tören, ilgili personelin katıldıkları birlik ya da kurumlarda
geçen ilk ayları içerisinde garnizon komutanlığı tarafından seçilecek
bir günde yapılır. Birliklerin önlerine konulan büyük masalar üzerine, kendi
sınıflarına ait silah ve araçlar Türk bayrağı ile birlikte yerleştirilir. Yemin
törenine katılan personel, elleriyle masadaki silahları (topçu ya da tank birliklerinde
masa yerine getirilen top ya da tankı) ve Türk bayrağını tutarak
and içme düzeni alır. İstiklâl Marşının okunmasıyla tören başlar. Grup komutanı
olan subay iç hizmet yasasında belirlenen yukarıdaki yemini kelime
kelime okur, personel, yani bütün askerler hep birlikte bunu tekrar eder
ve böylelikle and içilmiş olur. Yeminden sonra en yüksek rütbeli subayın
önünden tören geçişi yapılır.
Nice askerin müslüman anne ve babaları, çocuklarının katıldığı bu
yemin törenlerini izlemek için uzun, zahmetli ve masraflı yolculuğu göze
alır ve yemin merasimini takip eder. Halkın askerliğe, yemine ve bu tür
törenlere ilgisi ve önem vermesi, bunları ibâdet coşkusuyla benimsemesi
bakımından incelenmeye değer bir konudur bu.
1982 Anayasasının 81. maddesi TBMM üyeleri (milletvekilleri) için andiçmeyi
şöyle düzenlemiştir: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve
milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne,
demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı
kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı
içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması
ülküsünden ve anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti
önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”
Cumhurbaşkanı da, seçildikten sonra göreve başlarken Anayasanın
103. maddesine göre TBMM önünde şöyle and içer: “Cumhurbaşkanı sı•
180 •
Ahmed Kalkan
fatıyla, devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez
bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, anayasaya,
hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkilaplarına
ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma; milletin huzur ve refahı,
millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel
hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma; Türkiye
Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım
görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük
Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”
Doktorların Hipokrat yemini: Hz. İsa’dan Önce 460-377 yılları arasında
yaşamış Yunanlı bir doktordur. Doktorların mesleğe başlamadan ettikleri
yemin, ona aittir. Türkiye’de Tıp fakültesini bitirenlerin diploma andı şöyledir:
“Hekimlik mesleği üyeleri arasına katıldığım şu anda hayatımı insanlık
hizmetine adayacağıma açıkça söz veriyorum. Beni eğitenlere karşı saygım
ve minnettarlığım devam edecektir. San’atımı vicdanıma uyarak vakarla
uygulayacağım. Hastalarımın sırrını her zaman için saklayacağım. Hekimlik
mesleğinin şerefini ve yüce geleneklerini sürdüreceğim. Meslektaşlarım
kardeşlerim olacaktır. Din, milliyet, ırk, parti ya da sosyal sınıf ayrılıklarının
hastamla görevim arasına girmesine izin vermeyeceğim. İnsan hayatına
ana karnına düştüğü andan sonuna kadar mutlak bir saygı duyacağım.
Baskı altında bile olsam tıp bilgilerimi insanlık yasaları dışında kullanmayı
kabul etmeyeceğim. Tüm bunları yerine getireceğime namusum ve şerefim
üzerine açıkça ant içerim.”
“Ayıplayıp, çekiştirip duran (hemmâz), laf getirip götürene (nemîm)”
(68/Kalem, 11)
İtaat edilmesi yasak olan kişilerin diğer bazı özellikleri: Sürekli başkasını
çekiştirir. Sözle ve işaretle, başkasını, gerek yüzüne karşı gerekse arkasından
çekiştirir, ayıplar. İslâm dini başkasını çekiştirme ve ayıplama huyuna
şiddetle karşı çıkar, yerer. Çünkü bu huy insanlığa yakışmaz, ruhsal edebe
aykırıdır. İnsanlar arası ilişkilerde, büyük küçük herkesin onurunu korumada
uyulması zorunlu olan edep tavrına ters düşer. Kur’ân-ı Kerim’in birçok
yerinde bu iğrenç huy kınanmıştır. Nitekim Yüce Allah bir yerde şöyle
buyurmaktadır: “Diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden
• 181 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
her fesatçı kişinin vay haline.” 404 Yine başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler, bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki
alay ettikleri kimseler kendilerinden iyidirler. Kadınlar da diğer kadınlarla
alay etmesinler. Belki onlar, kendilerinden iyidirler. Birbirinizde kusur aramayın,
birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.”405 Bunların her biri iğrenç
bir karakter olan alaycılığın, başkasını arkasından çekiştirmenin değişik
şekillerinden biridir.
Kur’an’ın kendisine itaat ve iltifat edilmesini yasakladığı insanların bir
özelliği; insanlar arasında söz götürüp getirmesidir. Bu tip ahlâksızlar, insanlar
arasında kalplerini bozacak, ilişkilerini koparacak, sevgilerini giderecek
sözler götürüp getirir.
Bu sıfat iğrenç olduğu kadar, aşağılıktır da. Kendine saygı duyan ve başka
insanlar nezdinde saygı görmek isteyen bir insan böyle bir huyla nitelenmek
istemez. Çünkü koğucu, laf götürüp getiren, birbirini seven insanların
arasını bozmaya çalışan kişilerin sözlerine kulak verenler bile aslında bu
tür insanlara saygı göstermezler, onları sevmezler.
Peygamber Efendimiz herhangi bir arkadaşına yönelik iyi duygularını
değiştirecek nitelikte sözlerin kendisine aktarılmasını yasaklamıştı. Şöyle
diyordu Peygamberimiz: “Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak
bir) şey getirmesin (söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiçbir şey
olmadığı halde çıkmak istiyorum.” 406
Buhârî ve Müslim’de yer alan Mücahid’in Tavus’tan, onun da İbn Abbas’tan
aktardığı bir hadiste şöyle buyurulur: “Bir gün Peygamber Efendimiz,
iki kabrin yanından geçerken şöyle buyurdu: “Şu iki kabirde yatanlar
azap görmektedirler. Ama bu azapları büyük günahlardan dolayı değildir.
Birisi küçük abdestini yaparken sıçramalardan korunmazdı, ötekisi de insanlar
arasında söz götürüp getirirdi.” 407
Bu âyette itaat edilmemesi gereken şerli insanların özelliklerinden biri
olarak “hemmâz” kelimesi kullanılıyor. Bu kelimenin aynı kökten benzer
bir kullanılışı, Kur’an’da bir sûrenin adıdır: “Hümeze.” Bu da gösterir ki
Kur’an bu gıybet illetinin büyük bir belâ olduğuna ısrarlı bir biçimde dikkat
404 104/Hümeze, 1
405 49/Hucurât, 11
406 Tirmizî, Menâkıb h. no: 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, h. no: 5860
407 Buhârî, Edeb 49, h. no: 84; Müslim, Tahâre 34, h. no: 111 -292-
• 182 •
Ahmed Kalkan
çekiyor. Hümeze sûresi şöyle başlar: “Yazıklar ve azaplar olsun bütün arkadan
çekiştirip lâf dokunduranlara ve yüze karşı ayıplayanlara...” 408 “Suçlular/
günahkârlar, (dünyada) mü’minlerin durumuna gülerlerdi. Onların yanından
geçtikleri zaman birbirlerine kaş göz eder(ek onları küçümser)lerdi. Ailelerine
döndükleri zaman da (yaptıklarıyla övünüp) eğlenmeye başlarlardı.
İman edenleri gördüklerinde: ‘Şunlar sapık insanlar’ derlerdi. Oysa kendileri,
onların üzerine bekçi gönderilmemişlerdi. İşte bugün de (ahrette) mü’minler
kâfirlerin
durumuna gülerler. Divanlar üzerinde (oturup) bakarlar:” 409
Dünyada kendilerini zengin, üstün gören kâfirler, mü’minlerin durumuna
gülerken; işlerin içyüzünün ortaya çıktığı âhiret gününde de iş
tersine döner, bu kez de mü’minler kâfirlerin konumuna gülerler, onların
hakaret ve zillet içindeki durumlarıyla alay ederler. Rabbimiz, mü’minlerle
alay eden kâfir ve münâfıkların bu durumunu bir örnekle şöyle anlatır:
“(Bu münâfıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit ‘(biz de) iman ettik’ derler.
(Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: ‘Biz sizinle
beraberiz, biz onlarla (mü’minlerle) alay ediyoruz’ derler.” 410
Bu tavır, Allah’ı öyle gazaba getirir ki, iman edenlerle alay eden kimselere
ceza olarak Kendisi devreye girer ve mü’min oldukları için alay edilenleri
Kendisi savunur: “Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de tuğyanlarında
(azgınlıklarında) onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet
başıboş dolaşırlar.” 411
İşte, Allah’ın, münâfıklarla istihzâsı da onların istihzâlarına, alaycı davranışlarına
uygun ceza vermesidir. Zira: “Bir kötülüğün cezası, onun dengi
bir kötülüktür.”412; “Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona
saldırın.”413 âyetleri, cezanın, suça denk olmasını bildirmektir. İstihzânın
cezası da kısas gereği olarak istihzâ edenle istihzâ etmektir. “Onlar bir tuzak
kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.”414; “Tuzak kurdular, Allah da tuzak
kurdu.”415; “Allah’ı aldatmak istiyorlar, O da onları aldatır.”416 gibi âyetleri,
408 104/Hümeze, 1
409 83/Mutaffifîn, 29-35
410 2/Bakara, 14
411 2/Bakara, 15
412 42/Şûrâ, 40
413 2/Bakara, 194
414 86/Târık, 15-16
415 3/Âl-i İmrân, 54
416 4/Nisâ, 142
• 183 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
hep İslâm’da cezânın, suça denk ve suçun benzeri kısas prensipleri ışığında
değerlendirmek gerekir.
Gerçekten mü’minlerle alay eden o kimseler, esasen bu davranışlarıyla
kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler. Çünkü başkasını küçümsemek
Allah’ın temiz, zavallı kullarının durumuna gülmek insanı mânen
küçültür, rûhî değerini düşürür. Onun ruhu, hakir, alay edilecek kötü bir
duruma düşer. Riyakâr, ikiyüzlü kişi, ruhunu nasıl gülünç bir duruma soktuğunun
farkında olmaz. Ama Allah, onun davranışının içyüzünü bilir.
Onun kötü davranışlarını, ruhunu saran azaplar, çirkinlikler haline getirir.
İşte Allah’ın, onlarla istihzâsı, onlar hiç farkına varmadan onları, kendi
davranışlarının mânevî şekilleriyle kuşatması, o çirkin işleriyle onları yavaş
yavaş yakalaması, davranışlarına uygun biçimde cezalandırması
demektir.
Nitekim: “Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri
bir yerden yavaş
yavaş helâke yaklaştıracağız. Onlara mühlet veriyorum, çünkü Benim tuzağım
çetindir!” 417 âyeti de bu gerçeği anlatmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de, insanlarla alay edip birtakım hareket ve işaretlerle
onları küçümseyenleri şiddetle uyaran özel bir sûre olduğunu, bunun adının
da Hümeze Sûresi olduğunu belirtmiştik.
Şimdi bu sûreyi bütün olarak görelim: “(İnsanları) Diliyle çekiştiren, kaş
ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesatçı kişinin vay haline! O ki mal
yığdı, onu saydı, durdu. Malının, kendisini ebedî yaşatacağını sanıyor. Hayır,
andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu sen nereden
bileceksin? Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. (Bir ateş) Ki gönüllere işler. O, onların
üzerine kapatılıp kilitlenecektir. (Kendileri,) Uzatılmış direkler arasında
(bağlı) olarak (kalacaklardır).” 418
“Hümeze”: “Hemz” kökünden, âdet ifade eden mübâlağa (abartma) kipidir.
Hümeze vezni, âdet bildirir. Çok hemz eden demektir. Hemz: Kırmak,
yere çalmak anlamlarına gelir. İnsanların şahsiyet ve namuslarına dil
uzatmaya, onlarla alay ederek onları incitmeye de istiâre yoluyla hemz denmiştir.
Birinin namus, neseb ve haysiyetiyle oynayıp insanları incitmeyi,
kötüleyip kınamayı âdet edinmiş koğucu kimselere hümeze denir. Lemz
kökünden gelen “lümeze” de; insanlara kulp takmak, kaş göz işaretleriyle
417 7/A'râf, 182-183
418 104/Hümeze, 1-9
• 184 •
Ahmed Kalkan
birini başkalarına göstererek hakir görmek anlamlarına
gelir. Ebû Ubeyde’ye
göre hümeze ve lümeze aynı anlama gelir; dedikoducu demektir. Bir
başka tefsire göre hemz birini yüzüne karşı, lemz ise arkasından kötülemek;
yahut hemz el ve göz işaretleriyle, lemz de dil ile kötülemek, çekiştirmektir.
419 İbn Abbas’a göre hümeze gıybet eden, lümeze de kulp takan, taşlayan
demektir. Hasan-ı Basri de hümeze, yanında oturanı, gözünü eğerek kötüleyen,
din kardeşinin gıybetini edip kınayandır, demiştir. İbn Abbâs’tan
gelen bir rivâyete göre de hümeze, lümeze söz götürüp getirerek insanları
birbirine katan, insanlara kötü sıfatlar takan kimsedir.
“Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin. Belki
(alay ettikleri kimseler), kendilerinden iyidirler. Kadınlar da başka kadınlarla
alay etmesinler. Belki onlar, kendilerinden iyidirler. Birbirinizde kusur
aramayın; birbirinizi kötü lakaplarla
çağırmayın. İnandıktan sonra fısk adı,
ne kötü bir şeydir! Kim tevbe etmezse, işte onlar, zâlimlerdir.” 420 Bu âyette
başkalarıyla alay etmek, kaş göz işaretleriyle insanları küçümsemek, insanlara
kötü lakaplar takmak yasaklanmaktadır.
“Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin. Belki
alay ettikleri, kendilerinden
iyidirler.” Âyette alay etmesin diye çevrilen
“lâ yashar” kelimesi; sahretmesin, suhriyyet yapmasın demektir. Suhriyyet:
İş yaptırmak, emrinde çalıştırmak, alay etmek, matrak geçmektir. Huz’ ve
huzû da alay etmek demektir. Bu kökten istihzâ da Türkçede çok kullanılır.
Lemz, kaş göz veya el işaretleriyle alay edip birini kusurlu göstermektir.
Hemz ise dil ile yermek, alay etmektir. Lakap anlamındaki nebz’den gelen
tenâbuz, birbirine kötü lakap takmak demektir. Bir Müslümana fâsık,
münâfık, eşek, domuz demek gibi.
Küçük insanlar kişilerle, büyük insanlar fikirlerle uğraşırlar. İman ve
kültür yönüyle zayıf insanlar, hayırlı faâliyetlerle vakitlerini değerlendiremedikleri
için böylesine zararlı meşgalelerle, dillerine doladıklarını ve
daha çok da kendilerini yıpratırlar. Konuşulan olumsuz her söz kanatlanır,
dolaşıp durur, bir gün gelir aleyhinde konuştuğuna gelip konar; aleyhinde
konuşulan kadar, konuşana da çeşitli şekilde zarar verir.
419 et-Teshil, 4/217; Fethu'l-Kadir, 5/492, 493
420 49/Hucurât, 11
• 185 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Gıybetin ardında kin, kıskançlık, sû-i zan, gurur, aşağılık duygusu, kendi
kusurlarını örtbas etme endişesi gibi mânevî hastalıklar vardır. Psikolojik
hastaların başvurduğu bu saldırgan tavırla insan, muhâtabını hastalıklı ilân
ederken, aslında kendi rûhî hastalığını topluma bulaştırmak istemektedir.
Psikososyal ve bulaşıcı bir âfet olan, giderek toplu imhâ silâhına dönüşme
meyli gösteren gıybet, psikolojik bir savaştır. Ama mertçe değil, kalleşçe
yapılan bir savaştır, daha doğrusu bir saldırganlıktır bu. Çünkü muhâtapla
yüz yüze gelmekten korkan kimsenin, kardeşinin yokluğunda nâmertçe,
alçakça yaptığı bir hücumdur gıybet. Bu iç savaşta saldırganın da, en az saldırılan
kadar hasara uğrayacağı bilinmelidir. Kardeşin onuru, izzeti nişan
alınarak atılan her kurşun, bumerang gibi mutlaka atan kimseye geri dönecektir.
Kısa bir zaman içinde gıybet kurşunu, dünyada dönüp ateş edeni
bazen bulmuyorsa bile, mutlaka âhirette dil silâhından çıkan bu kurşun,
atanın kendi kalbine isâbet edecektir. “Birbirinizi sevmeden iman etmiş olamazsınız!”
421 Nebevî fermânına rağmen gıybet eden kimse, din kardeşliğine
dayanan sevgiyi öldürmekte, dolayısıyla kendi imanına zarar vermektedir.
Bir yerde gıybet varsa, kardeşlik ve sevgi, dolayısıyla kâmil iman ve takvâ
orada barınamaz.
Müslüman, kendisi için istemediği bir davranışı, din kardeşi için de istememelidir.
Kendisini, gıybet ettiği kimsenin yerine koyan, onun duyacağı
acıyı kendi benliğinde hisseden kimse, böyle bir yamyamlığın çirkinliğini
daha iyi anlar. İnsan, kendi onuru kadar din kardeşlerinin de şeref ve
haysiyetini önemsemek zorundadır. Bırakın kardeşinin izzetine saldırmayı,
başka biri ona saldırmaya kalksa, aynen kendisine yapılan saldırı gibi görüp
kardeşinin onurunu savunmak zorundadır mü’min. Müslümanlar, bir
vücudun organları gibi uyum içinde ortak davranışlar sergilemeli, birbirlerinin
eksiklerini tamamlamalıdır. İnsandaki bir “el”in, aynı vücudun parçası
olan “göz”ü çıkarmak için şiddetle dürtmesi, aynı vücudu paylaştıkları
“kalb”e öldürücü bir âletle saldırısı ne ise, ümmet adı verilen sosyal vücudun
parçaları olan müslüman bireylerin birbirlerinin gıybetini yapması da
odur. Bu tür tavırlar, aynı dinin fertleri olan bireylerin kardeşlerine karşı
cinâyet işlemesi olduğu gibi, benzer suçu yapmasına muhâtabını bilinçsiz
de olsa kışkırttığı için, aynı zamanda intihardır bu. O yüzden kul hakkının
ihlâl edilmesi demek olan gıybet, ümmet bütünlüğüne ve kardeşlik hukukuna
darbe vuran büyük bir suçtur. Başta gıybet, dedikodu, yalan, iftira,
421 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
• 186 •
Ahmed Kalkan
gurur, kin, haset gibi kötü huylar, hep müslümanların kardeşliğine zarar
verdiği için bizi bizden fazla seven Rabbimiz tarafından bizim iyiliğimiz
için yasaklanmıştır.
Kur’an’ın Yamyamlık Diye Tanımladığı Gıybet: Birinin, herhangi bir
müslüman kardeşinin arkasından, duyduğu zaman onun hoşuna gitmeyeceği
(bedeninde, yaratılışında, soyunda, işinde, sözünde, dininde, dünyasında,
elbise, ev veya bineğinde ya da aile fertlerinde bulunan eksiklik veya
kusuru belirten) sözler söylemesi gıybettir. Bu târif, bizzat Peygamberimiz
tarafından yapılmıştır.422 Bu hareket ister açık ifâdeli sözlerle yapılsın, ister
kinâye ve işaretler ile, isterse yazı vb. araçlarla yapılsın her şekli ile haramdır.
Yine bu davranışın gıybeti yapılan müslümanın hayatında yapılmasıyla,
ölümünden sonra yapılması arasında da haramlık yönünden bir farklılık
yoktur.
“Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.
Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi gıybet etmesin/
arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır
mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun.” 423
İnsan onurunun, kişinin kanı ve eti gibi olduğuna işaret eden bu âyetten
anlaşılmaktadır ki, gıybet eden kimse, bu davranışıyla kardeşini mânen
öldürmüş gibidir. Onun gerçek hayatı olan kişiliğine, onur ve haysiyetine
dil uzatarak izzet ve şerefini yok edip öldürmeye çalışmıştır. Bir müslüman
kardeşi hakkındaki bu suçu diliyle yaptığı ve ağzına haram olan bir şey aldığı
için, bu durum “ölü kardeşinin etini yemek” sayılmıştır. Yamyamlıktır
bu. Yamyamlar bile, açlık gibi bir ihtiyacını gidermek için başvurdukları bu
çirkinliği, çevresindeki yakınlarına, kardeşlerine yapmazlar. Zarûret gibi
bir ihtiyaca dayanmadığı ve kişinin kendi din kardeşine karşı yaptığı bu
medeniyetten uzak vahşi tavır, yamyamların bile tiksindiği daha büyük bir
yamyamlık olarak değerlendirilmelidir. Böyle bir vahşete tepki göstermeyip
seyirci kalmak, bu cinâyete ortak olmaktır.
Allah Teâlâ gıybeti “ölmüş kardeşinin etini yemeğe” benzetmekle bu
hareketin son derece çirkin olduğunu tasvir etmiştir. Leş etinin yenmesi bizatihi
nefret ettiricidir. Hele bu et, bir de, hayvan eti değil, insan eti olursa...
422 Müslim, Birr 23; Ebû Dâvud, Rikak 6; Tirmizî, Birr, 23
423 49/Hucurât, 12
• 187 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hatta herhangi bir insanın değil de bizzat kendi kardeşinin eti olursa işin
daha büyük çirkinliği düşünülmelidir. Dahası, bu benzetmeyi soru biçiminde
ortaya koyarak Allah Teâlâ insan üzerinde daha fazla tesir yaratmıştır.
Böylece her şahsın kendi vicdanından sorarak ölmüş kardeşinin etini
yemeye râzı olup olmayacağına kendisinin karar vermesini dilemiştir. Nasıl
onun tabiatı bu ölmüş kardeş etinden tiksiniyorsa, bir mü’min kardeşinin
bulunmadığı ve kendini savunacak bir durumda olmadığı sırada, onun şeref
ve haysiyetiyle oynanmasını hoş karşılayamaz.
Bu İlâhî buyruktan, gıybetin haram oluşunun asıl sebebi, gıybet edilen
kişinin kalbinin kırılması, incinmesinden çok, herhangi bir kişinin yokluğunda
çekiştirilmesinin, arkasından kötülenmesinin bizâtihî haram olduğu
anlaşılmaktadır. Artık o kişinin bu gıybetten haberi olsun veya olmasın ve
bundan üzüntü duysun ya da duymasın önemli değildir. Ölmüş insanın
etinin yenmesi, ölüye eziyet verdiği için haram kılınmadığı meydandadır.
Bîçâre kişi öldükten sonra birinin kendi leşini parçaladığını bilmez, hissetmez.
Ama son derece çirkin olan, bu hareketin bizzat kendisidir. Aynen
bunun gibi gıybeti yapılan kişi, hakkında söylenenlerden haberi olmazsa
ve hayatı boyunca da kim, nerede, ne zaman kendi haysiyetiyle uğraşıp
başkalarının onu zedelediğinden dolayı da kendisine en ufak bir eziyet ve
ıstırap ulaşmayacaktır. Fakat onun şeref ve haysiyetine ne olursa olsun bir
leke sürülmüş olacağından gıybet, kendi türü içinde ölmüş kardeşinin etini
yemekten farklı değildir.
Haram hükmünün dışında kalan gıybetler ancak şu şekilde olanlardır:
Birinin arkasından veya öldükten sonra onun kötülüğünü söylemek şeriat
nazarında doğru bir mecburiyet halini almışsa ve bu mecburiyet gıybet
olmadan yerine gelmiyorsa ve bu gıybet yapılmayınca gıybete nispetle çok
daha büyük bir kötülük ortaya çıkacaksa bu gıybetin haramlılığı ortadan
kalkar. Gıybet, ancak şer’an doğru bir maksat için gerektiği takdirde ve o
gıybet olmadan o gereklilik ortadan kalkmadığı takdirde câizdir. Zulme
uğrayan kişinin şikâyeti, ıslah edebilecek kişiye o kötülüğe engel olması
için anlatılması, fetvâ almak gâyesiyle, o kimseyle çok önemli birlikteliği
olacak kimselerin uyarılması ya da şerlerinden başkalarını korumak gâyesiyle
bel’amların, tâğutların, müfsid ve zâlimlerin çeşitli ahlâksızlıkları
yayan, takvâ ve hayâ eksikliğiyle insanlardan çekinmeden açıktan fısk ve
haram işleyenleri, çarpık din anlayışına sahip olanları, başkalarını onların
zararından korumak için anlatmak haram olan gıybet hükmüne girmez.
• 188 •
Ahmed Kalkan
Bu istisnâî durumlar dışında birinin arkasından çirkin söz söylenmesi
kesin olarak haramdır. Bu çirkin söz doğru ise gıybettir, yalan ise iftirâdır,
iki kişiyi birbirine düşürmek için ise düzenbazlıktır. Şeriat bu üçünü
de yasaklamıştır. Gıybeti tasdik etmek de gıybettir. Gıybet yapılan yerde
susan kişi gıybete ortak olmuş olur. İslâm toplumunda bir müslümanın,
yanında başka birinin gıybetinin yapılmasını, yalan yere töhmet altında bırakılmasını
sessizce dinlemesi doğru değildir, onu derhal reddetmesi, gücü
yetmiyorsa gıybet edilen yeri terk etmesi gerekir. Hiçbir şer’î mecbûriyet
olmadığı halde birinin mevcut kusurlarının ortaya dökülmesinin günah
olduğunu ve bu hareketi yapanların Allah’tan korkarak böyle haramlardan
uzak kalmalarını telkin ve tebliğ etmesi gerekir. Gıybet, insanın sevaplarının
azalmasına, başkasının günahlarının kendine verilmesine sebep olur.
Gıybetten kurtulmak için şunları düşünmeli: Gıybetin zararını düşünmeli!
Gıybet sebebiyle, sevaplarının gideceğini, hatta gıybet ettiği kimsenin
günahlarını da yükleneceğini bilmelidir. Gıybet, dünyada da alında
bir kara lekedir! Kendine dedikoducu dedirtmemelidir. Bir kimse, başka
birine kırgınsa, onu kötülemeye çalışır, gıybetini eder. Başkasına kızıp da
kendini Cehenneme atmanın ahmaklık olduğunu bilen, gıybet etmez. Gıybet
etmekle, ona zarar vermiş olmaktan daha çok zararı kendine veriyor,
dünyevî ve uhrevî büyük felâketlere atılıyor. Üstelik sevmediği kişinin günahlarını
alıp, yerine kendi sevaplarını ona veriyor. Bazen topluluktakileri
memnun etmek, onları güldürmek için gıybet edilir. İnsanları memnun
etmek için, Allah Teâlâ’nın gazabına mâruz kalmayı istemek ne kadar yanlıştır.
Gıybet eden, övülmeyi, herkesin kendisinden bahsetmesini ister. Bu
bakımdan kendini övmek için dolaylı yolları seçer. Meselâ, kendisinin cömert
olduğunu bildirmek için, “falanca çok cimridir” der. Eğer böyle gıybet
edeni dinleyen, akıllı birisi ise, kendini bu şekilde övene hiç değer vermez,
onun değersiz olduğunu anlar. Bunları dinleyen akıllı değil de, câhil, ahmak
birisi ise, gıybet ettiği için ona değer verse, ne çıkar? Gıybetçinin kazancı
ne olur?
Başkalarını gıybet edip kusur araştıran kimse, kendi kusurlarını göremez.
Biz, kendi ayıplarımızın ortaya dökülmesini, rüsvay olmamızı istemediğimiz
gibi, başkaları da kendileri için bunu istemez. Sen arkadaşının
ayıbını örtersen, Allah da senin ayıbını örter. Sen başkasının ayıbını açarsan,
senin ayıplarını da açan çıkar, rezil olursun. Kendi kusurlarını araştıran
ve bunların çaresini düşünerek başkasının kusurlarıyla gereğinden
• 189 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
fazla uğraşmayan kişi, sâlih/iyi insandır. Mü’min, öncelikle kendi hata ve
ayıplarını görüp onları düzeltmeye çalışan, böylece Allah’ın hayır dilediği
kimsedir. Münâfık ise, kendi hata ve ayıplarını görmek istemeyen ya da
önemsiz gören kimsedir. Kişi kendi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.
Nefsimizi gıybet ve diğer günahlardan temizlemeye çalışmak cihaddan bir
şûbe kabul edilmiştir. Kıskanç kimse, mal sahiplerini kötüler. Sözgelimi,
“filan kimsenin malı çok, ama yemesini bilmez, cimrinin biridir” der. Böyle
söylemekle, gıybet edilenin malı azalmayacaktır, ama kıskançlık ateşi, gıybetçiyi
yakıp kavuracaktır. Üstelik, gıybet günahına girdiği için sevaplarını
sevmediği kimseye vermeye mahkûm olacaktır.
İslâm’a göre, yaratılan her insanın Allah katında bir değeri vardır. İnsanı
ahsen-i takvim üzere yaratan Allah, onu en güzel hasletlerle bezemiş ve
yeryüzünde halife kılmıştır. 424 Böyle bir varlığın dış görünüşü ile ilgilenip
alaya almak; insanı yaratan Rabb’i ile karşı karşıya getirebilir. Oysaki insanın
alay konusu olmasına Rabb’i ve eşsiz yaratıcısı olan Allah râzı olmaz.
Kur’an-ı Kerîm’de bir de inançla,425 Kur’an âyetleriyle,426 Peygamberlerle427
ve mü’minlerle428 alay edenlerden bahsedilir. Sözü edilen kişiler,
mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinenlerdir.429 Sözü edilen kişiler bu hareketleriyle
Allah’ı ve mü’minleri aldattıklarını zannederler.430
Dilin Önemi; Dille Yapılan İntihar ve Cinâyetler
Kur’ân-ı Kerim, söze çok önem verir. Bu ehemmiyeti, söz ve konuşma
anlamına gelen “kavl” kelimesinin her dört âyette bir kullanılmasından da
anlayabiliriz. “Kavl” ve türevleri, Kur’an’da tam 1721 yerde geçer. Sözlerin
en güzeliyle konuşmayı emreden Kur’an, insanın açık düşmanı olan şeytanın
insanların arasını bozmak için kötü ve çirkin sözlerden yararlandığını
belirtir ve güzel olmayan sözleri yasaklar.431 Çirkin ve kötü söz; şirk ve
küfür lâfızları başta olmak üzere, arkadan çekiştirme (gıybet), söz taşıma,
424 2/Bakara, 30
425 2/Bakara, 206; 63/Münâfıkûn, 5-6
426 9/Tevbe, 124-125, 127
427 47/Muhammed, 16
428 9/Tevbe, 79
429 4/Nisâ, 139; 5/Mâide, 52; 58/Mücâdele, 14
430 2/Bakara, 9; 4/Nisâ, 143; 11/Hûd, 5
431 17/İsrâ, 53
• 190 •
Ahmed Kalkan
jurnal etme, yalan, iftira vb. sözlerdir. Bunlar, insanın içinden geçebilirse de
başkasına açıklamak ve söylemek câiz değildir. Bir kimse başkasına bir kötülük,
bir haksızlık yaptığında, bunu başkasına söylemek de kötü söze girer;
ancak, kötülük ve haksızlık gören kimse, ya ıslah etmek yahut da suçlunun
ceza görmesini sağlamak maksadıyla bunu açıklamak mecbûriyetindedir.
432
Kur’an’da Allah, güzel sözü, güzel ağaca benzetmiştir.433 Çünkü güzel
sözün meyvesi güzel amel; güzel ağacın ürünü de faydalı meyvedir. Bu
âyetteki güzel sözden maksadın “lâ ilâhe illâllah”, güzel ağacın da “mü’min”
olduğuna dâir İbn Abbas’a dayanan bir tefsir rivâyet edilir. Bu tevhid kelimesi,
dışta ve içte daima güzel amellerin meydana gelmesine sebep olur.
Allah’ın râzı olacağı her güzel iş, bu kelimenin meyvesidir. Kötü söz, pis bir
ağaca benzetilir.434 Çirkin söz, rüzgârın şuraya buraya savurduğu köksüz,
hafif, yararsız, hatta zararlı ota benzer. Kötü kelime, İbn Abbas ve müfessirlerin
çoğuna göre, başta Allah’ı inkâr olmak üzere dinin kötü ve haram
saydığı tüm sözlerdir. Çirkin söz, ruha zararlı olan köksüz, dikenli ağaç/
bitkidir. Çünkü hem söyleyenin kendisine zarar verir, hem de başkalarını
incitir, yaralar. Kötü kelime, her türlü fitnenin, fesâdın, felâket ve musîbetin
kaynağıdır. Kötü söz, hem dünyada hem de âhirette insanın felâketlere
sürüklenmesine sebep olur. “Onlar (mü’minler), boş söz işittikleri zaman,
ondan yüz çevirirler ve ‘bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selâm
olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler.” 435
İnsanların çoğunu, güzel söz söylemekten ve güzel söze icâbet etmekten
alıkoyan şeytandır. Kur’an, bize şeytanın insanları güzel söz söylemekten
uzaklaştırmaya çalışacağını; çirkin ve kötü sözlerle aralarına düşmanlık
sokmak isteyeceğini haber verir: “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar.
Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”
436 Nefsine uyup da şeytanın adımlarını takip edenler için dünyevî
zevkler, her türlü güzel gâyelerin üstündedir. Meselâ vicdanları onlara hata
yapan birine karşı affedici olmayı, kötü söz söyleyene karşı güzel sözle mukabele
etmeyi bildirse bile, onlar nefislerine uyup affetmemeyi veya kötü
432 4/Nisâ, 148
433 14/İbrâhim, 24
434 14/İbrâhim, 26
435 28/Kasas, 55
436 17/İsrâ, 53
• 191 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
söze daha kötüsüyle karşılık vermeyi tercih ederler. Fikirlerin değil nefislerin
konuştuğu, kibir ve hakaret dolu sözler, alaycı ve itici ifadeler, bir üstünlük
gibi görülebilmektedir. İşte bu gibi insanlar, bencillikleri, kendi akıllarını
beğenmeleri, büyüklenmeleri ve şeytanın fısıltılarına kulak vermeleri
nedeniyle vicdanlarının sesini dinlemez, kendilerine hatırlatılan güzel söze
uymazlar. “Vicdanları da bunların doğruluğuna tam bir kanaat getirdiği halde,
zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların
sonunun nasıl olduğuna bir bak!” 437
Eski şeriatlarda “söz orucu” şeklinde bir ibâdet vardı. Bu, Muhammed
(s.a.s.) ümmetinde denge üzere konuşmak şartıyla kaldırıldı. Yani, bizim
şeriatımızda susarak oruç olmamakla birlikte, konuşmada şer’î ölçülere
riâyet etmek kaydıyla dengeli olmak, az ve öz konuşmak, yani sözü güzelleştirmek,
ısrarla tavsiye edilmiştir. Zira konuşulan her sözün hesabı verilecektir.
Çok konuşmak, konuşma israfı ve söz kirliliğidir. Gıybet, iftira,
hakaret, yalan vb. şöyle dursun, boş konuşmak, yerli yersiz laf ebeliği, geyik
muhabbeti, karşımızdakinin kulaklarını rahatsız etmek demektir ki o da,
kul hakkıyla ilgili veballerin kapısını aralamaktır.
İnsana konuşma yeteneğinin veriliş amacı, ibâdet (şükür ve zikir), hakkı
söylemek ve muhâtaba merâmı ifade edebilmektir. Sözü yerinde kullanmak,
onu tesirli kılarken, yerli-yersiz sarf edilen söz de, etkiyi azaltır;
anlatılmak istenen mânâyı daha da karmaşık duruma getirdiği gibi, o nisbette
muhâtabı da sıkar. Cevâmiu’l-kelîm, yani az kelime ile çok mânâ ifade
etme, sözün vecîz olması, Kur’an ve hadislerin edebî üslûbundan birini teşkil
etmektedir. Kur’an öğrencisi ve Rasûlullah’ın mirasçısı da bu özelliklere
sahip olmaya çalışır. Eşyanın, yaratılış gâyesinin dışında kullanılması, onun
değerini düşürür. Bırakın, gıybet gibi haram ve kötü sözü; Kur’an’ın “levhve’l-
hadis dediği, faydasız, boş sözler bile kurtuluşa engel görülmüştür.
Mü’min, dini ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya
çalışır.
“Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû
içindedir; Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...” 438 Mü’min, dini
ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya çalışır. Gıybet
gibi zararlı sözler yanında, hayır yönü ağır basmayan, boş sözler de, hem
437 27/Neml, 14
438 23/Mü’minûn, 1-3
• 192 •
Ahmed Kalkan
de “iman”a vurgu yapılarak yasaklanmıştır: “Kim Allah’a ve âhiret gününe
iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın,
sussun!” 439
Geyik muhabbetleriyle vakit öldürdüğünü zannederken, kendi mânevî
hayatını öldüren insanların bu davranışı sol omzundaki meleğin devamlı
faal olmasına sebep olacaktır: “Ümmetimin kötüleri, gevezelerdir, enine
boyuna sözü uzatanlardır, sözlerinde büyüklük taslayanlardır. Ümmetimin
hayırlıları da ahlâk bakımından en güzel olanlardır.” 440; “İyiliği emir ve kötülüğü
yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun her sözü aleyhinedir.”
441
Dili, gereksiz ve boş sözlerle meşgul etmek, insan hakkına tecâvüz sayılan
gıybet, dedikodu, iftira, yalan sözler, söyleyenin kalbini kararttığı, günaha
sevk ettiği gibi; dinleyeni de yanlış kararlara, hatalara ve felâketlere
sürükleyebilir. Konuşulmaması gereken yerde konuşmak, sırrı ifşâ etmek,
birçok tehlikeli olayların meydana gelmesine sebep olabilir.442 Allah, râzı
olduğu kullarının vasıflarını sayarken şöyle buyurur: “Rahmân’ın kulları ki,
yeryüzünde mütevâzı olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarsa ‘selâm’
derler.”443
Lüzumsuz söz ve sataşmalardan sakınan mü’minler, böyle övülürken,
bunun aksine boş ve lüzumsuz sözlerle meşgul olanlar için de şu ikaz yapılmaktadır:
“İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan
saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence (türünden boş) sözleri (lehv
el-hadisi) satın alırlar (bâtıl ve boş söze müşteri çıkar, kıymet verirler). İşte
onlara, küçük düşürücü bir azap vardır. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman,
sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük
taslayarak (arkasını) döner. Onu, acı bir azap ile müjdele.” 444
İnsan, inandığından, düşündüğünden ve yaptığından başkasını söylememelidir.
Yalan olur bu; hakikatin gizlenmesi olur. Aldatma, ikiyüzlülük,
439 Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981
440 Tirmizî, Birr, hadis no: 2019
441 İbn Mâce, Fiten 12
442 60/Mümtehine, 1
443 25/Furkan, 63
444 31/Lokman, 6-7
• 193 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
riyâkârlık, münâfıklık olur. Bu tür yalan ve yanlış sözler, ne denli süslü ve
yaldızlı kelime ve cümlelerle ifade edilse (şiirleşse, hikâyeleşse, edebiyat ve
sanat kostümüyle makyajlansa da merduttur.445 Kişi, bilerek söylediğinden
sorumludur;446 Dinlediklerinden de.447 Yapmadığı/yapamayacağı şeyi söylememelidir.
448
Küfür, gıybet, lâf taşıma, iftira, yanlış, yalan, çirkin söz söylemek, zaten
güzel insanların işi değil. Ancak bunun da ötesinde, boş (lâğv) söz söylemekten
de nehyedilmişiz.449 Yine, mü’minlerin vasfını Rabbimiz şöyle açıklıyor:
“Faydasız bir söz işittiklerinde oradan vakarla uzaklaşırlar.”450 Mü’min,
ya hayır söylemek, ya da susmak zorundadır. 451 Gereksiz tartışmaları da
hoş görmüyor Rabbimiz. 452
Konuşmanın kısa, öz ve anlaşılır olmasına da özen gösterilmelidir. Bu
konuda Hz. Ali: “Çok konuşanın hatası çok olur” diyor. Hz. Ali’nin şu sözleri
de önemlidir: “Konuşmadığın sürece söz sana tâbidir. Söyledikten sonra
sen, onun mahkûmu olursun.” Çok, gereksiz ve dikkatsiz konuşmamak
demek, haksızlık karşısında susmak anlamına gelmez elbet. Yerinde olursa
söz altındır. Rabbimizin ikazı hepimizin mâlumudur: “Hakka bâtılı karıştırmayın.
Bile bile hakkı gizlemeyin.”453 Konuşmak gerektiğinde susmak,
susmak gerektiğinde konuşmak, kişinin akıl ve inanç zâfiyetine delâlet
eder. Hele zulme ve haksızlıklara uğrayanların, onu ortadan kaldırmak için
var güçleriyle mücâdele etmeleri gerekir. 454
Güzel söz, güzel insanlara, kötü söz de kötü insanlara yaraşır. Rivâyete
göre, Hz. İsa, bir gün insanlara güzel, yumuşak ve etkileyici bir dille İslâm’ı
tebliğ ediyor. Toplumun içerisinden biri, devamlı çirkin sözlerle hakaret
ediyor İsa Peygambere. Havârilerinden biri dayanamayıp: “Ey İsa! Sen de
ona söyledikleriyle mukabele et” diyor. Hz. İsa’nın cevabı çok mânidar:
“Herkes torbasında olanı satar. Benim yanımda bu var; onun yanında o.”
445 6/En’âm, 112; 2/Bakara, 204; 63/Münâfikun, 4
446 2/Bakara, 225; 50/Kaf, 17-18
447 17/İsrâ, 36
448 2/Bakara, 44; 61/Saff, 2-3
449 23/Mü’minûn, 3
450 25/Furkan, 72
451 Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981
452 18/Kehf, 54
453 2/Bakara, 42
454 27/Neml, 221-227
• 194 •
Ahmed Kalkan
Kuşkusuz sorulacağız her yaptığımızdan ve söylediklerimizden; ya da yapmamız
gerektiği halde yapmadıklarımızdan, söylememiz gerektiği halde
söylemediklerimizden. Kur’an şöyle buyurur: “Sağında ve solunda birer
melek, onu gözetlemekte ve söylediği her sözü yazmaktadır.” 455
Bu dünya için boş söz ve gevezeliklerin hoş olmadığını ifade buyuran
Rabbimiz, Cennette de boş sözün olmayacağını haber veriyor.456 Atasözündeki
ölçü de yabana atılır cinsten değil: “Biliyorsan söyle; ibret alsınlar.
Bilmiyorsan, sus da adam sansınlar.” Herkes kendini bir hesaba çeksin: En
doğru, en güzel söz olan Allah’ın Kitabını mı daha çok okuyup anlamaya
çalışıyor ve üzerinde düşünüyor; yoksa, gazeteler, televizyonlar, radyolar ve
başka sözler mi vaktini daha çok alıp kendisini yönlendiriyor? Konuştuklarının
ne kadarı hayır kapsamına giriyor? Konuyla ilgili bir araştırmaya
göre, telefonla, internet aracılığıyla ya da yüz yüze insanlarının birbirleriyle
konuştuklarının % 80’ini gereksiz sözler kapsıyor, yani söylenmese de olabilecek
boş sözler. Dünya ve âhiret hayrı için söylenen, emr-i bi’l-ma’rûf
ve dâvet kapsamına giren sözleri araştırsalar, şarkı ve eğlence sözlerinden
daha çok olacağını herhalde iddiâ edemeyiz.
Kuşkusuz; sözün en güzelini dinlemek, anlamak, yaşamak ve konuşmak,
dilimizi ve hayatımızı O’nunla süslemek güzelleştirecek, olgunlaştıracaktır
bizi. Çirkinlikten, kötülük ve hamlıktan koruyacaktır. Fertlerin,
ailelerin ve toplumların rahatsızlıklarının şifâ bulması, en doğru söz olan
reçeteye (Allah sözüne) yönelmekle mümkündür.
Karanlıktan hoşlanan “yarasalar”, iletişim araçlarıyla, saçma sapan sözleriyle,
yalan ve iftirâlarıyla, İslâm’ı söndürmeye muvaffak olamayacaklardır.
“Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasa
da Allah, nurunu tamamlayacaktır.”457 Her müslüman; Kur’an’dan enerji
alan bir nur/ışık olmaya gayret etsin. Göreceksiniz; İslâm’ı karartmak için
saldıranlar, bir gün İslâm ile aydınlanacaklar veya kendi zindanlarında cehennemi
dünyadayken yaşamaya başlayacaklardır.458
455 50/Kaf, 17-18
456 56/Vâkıa, 25
457 61/Saff, 8
458 Âdil Akkoyunlu, Akit, 7 Şubat 1999
• 195 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Firavun, onca küfrüne ve isyânına rağmen saltanatını sürdürüp giderken,
dünyevî helâkine bir söz sebep olmuştur: “(Firavun) adamlarını topladı
ve bağırdı; ‘ben sizin en yüce rabbinizim’ dedi. Bunun üzerine Allah da
onu, ibret-i âlem olacak âhiret ve dünya azâbıyla yakaladı.”459 Elfâz/sözler
çok önemlidir. Âyette görüldüğü gibi kimi zaman Allah’ın gazabını küfür
ameller ve duygular harekete geçirmezken, tek bir cümle harekete geçirmektedir.
İslâm Akaid âlimleri ve Kelâmcıları, bu yüzden olsa gerek “ef ’âl-i
küfür” (küfür eylemleri) ve “efkâr-ı küfür” (küfür düşünceler) hakkında söz
etmezken, yazdıkları Akaid kitaplarında “elfâz-ı küfür” (küfür sözler) üzerinde
fazlaca durmuşlardır.
Söz, kullanmasını bilen insan için mükemmel bir silâhtır. Onunla gönül
almak da, gönül yıkmak da mümkündür. Söz, dağınık bir yuvayı tekrar
düzene kor; Düzenli bir yuvayı da bozabilir. Müslüman, yeryüzünü ıslah
etmekle, insanların arasını düzeltmek ve sulhu sağlamakla emrolunmuştur.
İnsanların arasını ıslah etmek, yeryüzünden fitne ve fesadı kaldırmak
için, yani savaş veya iyi geçinmek gibi meselelerde güzel söze daha fazla iş
düşmekte, hatta gerekirse, güzel olmak şartıyla, bu iki konuda doğrudan
tâviz vermeye bile müsaade edilmektedir. İmanı muhâfaza etme ve hayırlı
ümmet olmanın şartı olan emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker; güzel
konuşmanın, tatlı dilin ve söz becerisinin önemini devamlı canlı tutmaktadır.
Müslüman olmak, insanlar arasında müslüman tanınmak için şehâdet
kelimesi getirerek dile büyük görev düştüğü gibi; dili koruyamamak
da elfâz-ı küfür gibi insanın tüm âhiretini mahvedebilir. Bunun için, en
güzel konuşan, en büyük insan şöyle buyurmaktadır: “Kim bana iki bacağı
arasındaki tenâsül uzvunu (haramdan koruyacağına), iki çenesi arasındaki
dilini de (yasaklanmış çirkinliklerden koruyup güzelliklerle süsleyeceğine) garanti
verirse, ben de ona cenneti garanti ederim.” 460
Dinde nice sevaplar dille, dili güzel kullanmakla ancak mümkün olabilmektedir.
Namaz, oruç, zikir, Kur’an okumak, emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i
ani’l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, Allah’a duâ gibi ibâdetlerin yanında;
gıybet, iftira, yalan, kaba söz ve kalp kırmak, mü’minlerin arasını ifsad etmek,
cemaatleri dağıtmak, fitne çıkarmak, kötülükleri teşvik edip iyiliklere
engel olmak, lüzumsuz konuşmak... gibi birçok günahın sebebi de dil/
459 79/Nâziât, 23-25
460 et-Tâc, 5/183
• 196 •
Ahmed Kalkan
konuşma olmaktadır. Sabırsızlık, sır saklayamamak, her duyduğunu söylemek,
nerede ne söyleneceğini bilememek de dile hâkim olamamanın getirdiği
günahlardandır.
Dünyayı cennet hayatına çevirir gibi yeryüzünde halife olmak, dille
mümkün olduğu gibi; dünyayı cehenneme çevirmek de dille çok kolay olabilmektedir.
Yine, cenneti kazanmak da, cehenneme lâyık olmak da dile
sahip olup olamamaktan geçmektedir.
Kuru ekmekle soğanı, güzel sözle katık edebilirseniz nasıl tatlılaşır; tatlı
bir yemek, kötü sözle yenilmez bir acılığa ulaşır. Ezop, zengin bir köşkün
hizmetçiliğini yapmaktadır. Efendisi, ona bildiği en kötü yemeği pişirmesini
ister; beğenmediği, nefret ettiği bir misafiri gelmiştir, ona ikram edecektir.
Ezop dil yemeği yapar, getirir. Efendisi buna pek anlam veremese de
sesini çıkarmaz. Bir zaman sonra çok sevdiği bir arkadaşı misafir olduğundan,
Ezop’tan bu sefer bildiği en güzel yemeği pişirmesini ister. Köşkte her
çeşit malzeme olduğu halde Ezop yine dil pişirir getirir. Bu sefer, efendi dayanamaz,
sorar: “En kötü yemek istedim, dil getirdin; en iyi yemek istedim,
yine dil getirdin, bu ne biçim iştir?” Ezop: “Evet, dil, hem zehirden acı, hem
dünyanın en tatlı gıdasıdır” diye cevap verir. Hakikaten çok mükemmel bir
sofraya çok acıkmış olarak dâvetli olsak, yemek esnasında birisi bizim onurumuzu
kıracak, bizi yerin dibine geçirecek lâflar etse, o yemeğin tadı tuzu
kalır mı hiç? Bir söz ustası olan Yûnus, söz konusunda şöyle söyler: “Söz
ola kese savaşı, söz ola kestire başı. Söz ola ağılı aşı, bal ile yağ ede bir söz.”
Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla
tecrübemizi artırarak sözlerimizin, dilimizin yontulmasını sağlayabiliriz.
Odun, yontulunca kalem haline de gelebilir. Sözde önemli olan doğruluk ve
samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa, içi boş, kof sözler,
nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz. Sözün edebî olması
için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep kelimesinden
türemiştir. Edepsiz edebiyat olmaz. Dili ve kalemi terbiye etmeyi öğrenmeden
edepli olmak da mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi buradan
kaynaklanmaktadır.
Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan
nasibini alamamış söz, iyi niyetle bile söylenmiş olsa, çok kere kaş yapayım
• 197 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
derken göz çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir.461 Uzun dilin başı dertli
olur. Eli taşlı insanı gören yılan, başının belâsı dilini çıkarıp yalvarır; aynı
dil nice canlar yakmıştır. Dilin kemiksiz olması, fesada, yalana yani harama
uzanmasına sebep olmamalıdır. Dâvâ arkadaşlarının yerini haber vermemek
için, dilini dişleriyle koparıp zâlim güçlerin yüzüne tüküren adam,
gevezeler için ne büyük bir ibrettir.
Konuşma sanatını bilmeyen bir kimse, ne kadar zeki ve değerli olursa
olsun, halifelik görevini tam yapamaz. Çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır,
zavallı insan durumuna düşer ve konuşmasıyla kendisine ve çevresine
zarar verebilir, ifsâda yol açabilir. “Söz gümüşse, sükût altındır” sözü,
konuşmasını bilmeyenler için geçerlidir. Oysa konuşma sanatını bilenler
için söz altındır. Söyleyecek sözü olan, söylenecek uygun söz bulunmadıkça
susmakla tanınan bir insan, her zaman kendini dinletir. Ya susun yahut
susmaktan iyi şeyler söyleyin. Söylenecek bir sözümüzün bulunması gerekir;
halife olarak, mü’min sorumluluğunu duyarak...
“Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak bir ) şey getirmesin
(söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiç bir şey olmadığı halde çıkmak
istiyorum.” 462 “Kattât (söz taşıyan) cennete girmeyecektir.” Müslim’in
rivâyetinde “nemmâm cennete girmeyecektir” şeklinde gelmiştir. 463
Hadiste geçen kattât ve nemmâm aynı mânaya gelmektedir. Nitekim rivâyetin
vecihleri değiştikçe kelimelerden her ikisine de yer verildiği görülmektedir.
Bazı âlimler nemmâm, sözü bizzât dinleyip nakleden, kattât ise,
söylenenlere kulak kabartıp işittiği gelişi güzel dedikoduları nakledendir
diye arada bir fark görmek istemiştir.
Dinimizin üzerinde durduğu kötü ahlâklardan biri de işte açıklamaya
çalıştığımız bu âyette belirtilen laf getirip götürme huyudur. Fertler arasındaki
münasebetleri bozarak cemiyetin huzuruna te’sir edecek, içtimaî bütünlüğü
yaralayacağı için şiddetle yasaklanan huylar arasında yer almıştır.
Kur’ân’da ilk inzâl olan sûrelerde buna yer verilmesi, meselenin ehemmiyetini
anlatmada yeterlidir: “Çok yemin edene, haysiyetsiz kimseye, kusur
461 Bk. 3/Âl-i İmran, 159
462 Tirmizî, Menâkıb h. no: 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, h. no: 5860
463 Buhârî, Edeb 50, Müslim, İman 169, h. no: 105; Ebû Dâvud, Edeb 38, h. no: 4771; Tirmizî, Birr 79, h. no:
2027
• 198 •
Ahmed Kalkan
arayana, söz taşıyana, hayırdan alıkoyana, haddini aşana, çok günahkâr
olana... iltifat ve itaat etme!”464 Yine Mekkî sûrelerden Hümeze sûresi de
burada zikre değer. Onda her ne kadar doğrudan laf taşıyıcılık mevzubahis
edilmiyorsa da, buna yakın tavırlar takınanlara tehdit ifâde edilmektedir:
“Yazıklar olsun arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı kaş göz işaretiyle eğlenip
ayıplamayı âdet edinene.” 465
Gazâli der ki: “Kendisine dedikodu ulaşan kimseye düşen, onu tasdîk
etmemek, hakkında söz edilen kimsenin de, söylendiği şekilde olduğu zannına
düşmemesi, “acaba” diyerekten, söyleneni tahkike de kalkmaması,
ayrıca laf getireni ayıplayıp, bunu bir daha yapmamasını söylemesi, vazgeçmezse
ona öfkelenmesi, kendisi için de, nemmâmı, zecrettiği şeyi hoş
görüp o işittiğini yaymaya kalkmamasıdır. Aksi takdirde kendisi nemmâm
olur.” Gazâli’nin kaydettiğine göre, Ömer İbn Abdilaziz’e bir adam gelerek:
“Senin hakkında falanca şöyle söyledi” der. Ömer de: “İstersen bunu tahkik
edelim. Eğer yalancı çıkarsan “Bir fâsık size haber getirince araştırın” 466
hükmüne girersin. Şâyet duyduğun doğru çıkarsa “Dili ile iğneleyen, koğuculuk
eden...” 467 hükmüne girersin ki, her iki halde de mes’ulsun. İstersen
senin için üçüncü şıkkı tercih edelim, seni affedelim de bu iş böyle kalsın!”-
der. Adam: “Af diliyorum, bir daha böyle bir işe girişmeyeceğim” der.
Nevevî de diyor ki: “Bütün bu yasaklar, nakledilen şeyde şer’î bir maslahat
yoksa câridir. Aksi takdirde, müstehab veya vâcibtir. Şöyle ki: “Bir
adam, bir kimsenin başka bir kimseye haksız olarak ezâ vereceğine muttali
olursa, öbür şahsı uyarıp ezadan koruması gerekir. Keza bir kimse imamı
veya sorumluluğu olan kimseyi, yerine bakacak olan nâibinin davranışı
hakkında ihbarda bulunacak olursa, bu yasaklanmaz.” Yine Gazâlî şöyle
demiştir: “Nemîme aslında, hakkında söz edilen kimseye söz götürmektir.
Meselâ falanca senin hakkında şöyle söyledi demek gibi. Ancak nemîme
deyince sadece bu kastedilmez, daha umumî kullanışı vardır. Normal olarak,
açıklanması hoşa gitmeyen her şeyi açıklamaya, nemîme denir. Hoşa
gitmeme deyince kendisinden nakil yapılanın hoşlanmaması ile kendisine
nakil yapılanın veya bir başkasının hoşlanmaması birdir, hepsi de nemîmeye
girer. Kezâ menkul sözle veya işâretle de olsa; bir kusur veya bir başka
464 68/Kalem, 10-12
465 104/Hümeze, 1
466 49/Hucurât, 6
467 68/Kalem, 11
• 199 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
şey de olsa birdir. Meselâ bir kimsenin malını gizlediğini gören kimse bunu
ifşa etse bu da nemîmeye girer. Yani kısacası nemîme, açıklanması hoşa
gitmeyecek bir şeyi açıklamaktır.”
“Gıybet ve nemîme bir midir faklı mıdır? Bu hususta ulemâ ihtilaf etmiştir.
Râcih olan, farklı olmaları ve aralarında umum-husus münasebetinin
bulunmasıdır. Yani nemîme, bir kimsenin halini bir başkasına fesâda
sebep olacak bir muhtevada, rızası olmadan nakletmektir. Bu nakilden o
şahsın haberi olmuş olmamış fark etmez. Yeter ki rızâsız olsun, nemimedir.
Gıybet ise, gıyabında, hoşlanmayacağı bir şeylerle adamı zikretmektir.
Nemîme ifsâd kasdıyla temâyüz eder, gıybette bu kasdın varlığı şart koşulmaz.
Gıybet ise hakkında konuşulanın gıyabında olmakla temâyüz eder. Bu
vasıflar dışında gıybet ve nemime müşterektirler. Âlimlerden bazısı, gıybette,
hakkında konuşulan kimsenin gâib olmasını şart koşmuştur.” 468
Abdullah İbn Ömer (r. anhumâ) anlatıyor: “(Bir gün) Rasûlullah (s.a.s.)
minbere çıkıp yüksek sesiyle şöyle nidâ etti: “Ey diliyle müslüman olup da
kalbine iman nüfuz etmemiş olan (münâfık)lar! Müslümanlara ezâ vermeyin,
onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira kim bir müslüman kardeşinin
kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah
kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa
rüsvay/kepaze eder.” 469
Alay Denen Ahlâksızlık
Din ahlâkından uzak toplumlarda, kişilerin eksikliklerini araştırmak,
kusurlarını ortaya çıkarmaya çalışmak çok yaygın bir davranış şeklidir. İnsanların
bu yola yönelmelerinin altında yatan sebep ise dünyaya yönelik
hırsları ve üstün olma arzularıdır. Bu insanlar karşılarındaki kişilerin hatalarını
ortaya çıkarmalarının kendilerine bir üstünlük getireceğine inanırlar.
Bunun için sıkça başvurdukları yöntemlerden biri de alaycılıktır. İnsanların
kusurlarıyla, âcizlikleriyle ya da hatalarıyla alay ettiklerinde, kendi kusurlarının
örtüleceğini düşünürler. Bu yüzden câhiliyye toplumlarında alay,
yaşamın her ânında rastlanabilen bir ahlâk bozukluğudur. Kur’an ahlâkına
sahip olmayan bu insanlar, sürekli olarak başkalarının alay edebilecekleri
468 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yay., 12/318-319
469 Ebû Dâvûd, Edeb 40, hadis no: 4880; benzer rivâyetle, yakın bir mânâda: İbn Mâce, Hûdûd 5, h. no: 2548;
Tirmizî, Birr ve's-Sıla 84, h. no: 2101
• 200 •
Ahmed Kalkan
yönlerini araştırırlarken, bir yandan da kendileri alaya alınma ihtimalinin
tedirginliğini yaşarlar. Dolayısıyla gösterdikleri bu alaycı tavırlarla birbirlerini
âdeta bir “zulüm ortamı” içinde yaşatırlar.
Ancak bu kişilerin karşılaşacakları son, Allah’ın âyetlerinde bildirdiği
gibi yaptıkları “maskaralık” sebebiyle çok acı olacaktır: “Andolsun, senden
önceki elçiler de alaya alındı da alaya aldıkları şey, onlardan maskaralık yapanları
çepeçevre kuşatıverdi.”470 “Kendilerine hak gelince, onu yalanladılar;
fakat alaya aldıklarının haberleri onlara gelecektir. Kendilerinden önce nice
nesilleri yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız
bir biçimde onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik kıldık; gökten
üzerlerine sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık, nehirleri de altlarından
akar yaptık. Ama günahları nedeniyle biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından
başka nesiller (inşâ edip) var ettik.” 471
Ayrıca bu insanlar şunu da bilmelidirler: Mü’minlere gösterdikleri alaycı
davranışlarla, dine yönelik iğneleyici ve iftira dolu sözlerle kendilerini
sonsuz bir azâba sürüklemektedirler. Bunun yanı sıra attıkları iftiralar ve
alaycı sözler, bunlara mâruz kalan insanların âhiretteki derecelerini yükseltmektedir.
İşte bu, Kur’an’da haber verilen önemli bir sırdır: “İnkâr edenlere
dünya hayatı çekici kılındı (süslendi). Onlar, iman edenlerden kimileriyle
alay ederler. Oysa korkup sakınanlar, kıyâmet günü onların üstündedir. Allah,
dilediğine hesapsız rızık verir.” 472
Geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de, inkâr ettikleri veya kavrama
kabiliyetine sahip olmadıkları gerçeklere karşı alaycı tavır gösteren
kişiler olacaktır. Kur’an’da bildirildiği gibi inkârcı karakter gösteren insanlar,
çağlar boyunca hemen her dönemde aynı ahlâksız tavrı göstermişlerdir.
Hatta aynı sözleri söylemiş, aynı örnekleri vermiş, aynı davranışlarda
bulunmuşlardır. Alaycılık da bu davranışlardan biridir. Kur’an ahlâkını yaşamayan
insanların gösterdikleri bu ortak tavır Allah’ın değişmez bir kanunudur.
Dolayısıyla böyle davranışlarla karşılaşan bir mü’min Kur’an’da sözü
edilen bir gerçeği yaşamaktan dolayı şevklenir. Bunun mü’min olmanın bir
göstergesi olduğunu bildiği için, karşılaştığı durumdan büyük bir şeref duyar.
Bu davranışlara sabır gösterdiği için âhirette alacağı karşılığı bilmek ise
470 6/En’âm, 10
471 6/En’âm, 5-6
472 2/Bakara, 212
• 201 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
coşkusunu daha da artırır. Allah Kur’an’da, “…Sizden önce kendilerine kitap
verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler)
işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir”
473 şeklinde haber vermiştir. Ve âhirette küçük düşenlerin de mü’minlerle
alay edenler olacağını müjdelemiştir. Âyetlerde şöyle buyrulmaktadır: “De
ki: ‘Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size
haber vereyim mi? Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken,
kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar.’ İşte onlar, Rablerinin
âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp ettikleri
boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. İşte, inkâr
etmeleri, âyetlerimi ve elçilerimi alay konusu edinmelerinden dolayı onların
cezası cehennemdir. İman edip sâlih amellerde bulunanlar... Firdevs cennetleri
onlar için bir ‘konaklama yeridir.’ Onda ebedi olarak kalıcıdırlar, ondan
ayrılmak istemezler.” 474
Alay Etmenin Kaynağı Kibirdir
İnsanların çoğu Allah’ın gücünü ve büyüklüğünü kavrayamadıkları
için, kendilerine bir lütuf olarak verilen özelliklerden dolayı kibirlenir ve
büyüklenme hevesine kapılırlar. İşte bu insanların içlerindeki kibri dışarı
vurma yöntemlerinden bir tanesi insanlarla alay etmektir.
Alaycı insanlar içlerindeki büyüklük hevesi nedeniyle sürekli herkesin
eksik yönünü görür, güzel yönlerini ise fark edemezler. Bu tip kişilerin
her birinin kendilerine göre kibirlendikleri bazı özellikleri vardır. Örneğin
kimi başarısından, kimi güzelliğinden, kimi de zenginliğinden dolayı kibirlenir.
Bundan dolayı da bu yönlerde eksiği olan insanlarla karşılaştıklarında
onların eksiklikleriyle alay ederler. Kendilerine bu özellikleri verenin Allah
olduğunu ve dilediği her an geri alabileceğini düşünmeksizin böylesine azgın
bir tutum sergilerler. Câhiliyye toplumlarında İslâm ahlâkından uzak
olan yapı sebebiyle, alaycılık yaşamın kopmaz bir parçası halini almıştır.
Çocuklar, gençler hep bu kültür ve ahlâkla birlikte büyürler.
473 3/Âl-i İmrân, 186
474 18/Kehf, 103-108
• 202 •
Ahmed Kalkan
Câhiliye Toplumunda Alaycılık
İman etmeyen insanlar Allah’ın insanlar için seçip beğendiği İslâm
ahlâkını yaşamadıkları için Kur’an’dan tamamen uzak bir yapıdadırlar. Bu
nedenle de kendi aralarındaki günlük yaşamlarında alaycı tavırlar çok yaygındır.
Bu ahlâk bozukluğunun altında kibirli olmaları ve güzel ahlâkı yaşamamaları
yatar. Bulundukları ortamda en üstün kişi olmak istedikleri için
başkalarının güzel özelliklerini gördüklerinde onlarla alay ederler. Bu yolla
karşılarındaki kişiyi aşağılamayı, onu insanların gözünde küçük düşürmeyi
ve onun moralini bozmayı hedeflerler. Bu kişinin diğer insanların beğenisini
ve takdirini kazanmasını istemezler. Allah’ın Kur’an’da öğrettiği gerçek
sevgiyi, şefkati, merhameti yaşamadıkları için de alay ederek birbirlerini
kırmaktan çekinmezler.
Günlük hayatları bunun örnekleriyle doludur. Arkadaşlarının ya da
başka insanların eksiklikleriyle, fiziksel kusurlarıyla ya da hatalarıyla kendi
aralarında konuşarak, alay ederler. Ayağı kayıp yere düşen, boğazına bir şey
kaçan, dili sürçüp bir kelimeyi yanlış söyleyen birini gördüklerinde abartılı
ve uzun süreli gülüşlerle taciz ederler. Ardından da yine o kişi hakkında küçük
düşürücü yönde konuşmalar yaparlar. Hatta o an gülerek o kişiyi taciz
ettikleri gibi, daha sonraki günlerde de her fırsatta bunu ona hatırlatarak,
utandırmaya çalışırlar. Alaya mâruz kalan kişiler de aynı ahlâkı yaşamaktadırlar.
Sonraki günlerde kendileriyle aynı duruma düşen birini gördüklerinde
onlar da o kişilerle alay edeceklerdir. Yani tüm bu kişilerin arasında
sanki “sessiz” bir câhiliyye anlaşması vardır.
Bunun dışında bazı kişiler de yolda fiziksel yönden eksikliği olan birini
gördüklerinde elleriyle o kişiyi işaret ederek, gülmeye ve kendilerince alay
etmeye çalışırlar. Eksikliği olan kişinin bunu görebileceğini ve taciz olabileceğini
bildikleri halde böyle çirkin bir tavrı uygulamaktan çekinmezler.
İnsanların kıyafetleriyle, saç şekilleriyle, konuşma tarzlarıyla, şiveleriyle,
üsluplarıyla, meslekleriyle ve hatta yaşam şekilleri ile alay etmeyi bir eğlence
şekli olarak değerlendirirler. Câhiliyye toplumunun günlük yaşamına
da alay hâkimdir. Kur’an ahlâkının yaşanmadığı böyle ortamlarda alaycılık
toplumun hemen her alanında yaygın şekilde görülür. Özellikle de fakirlerle
alay edilir. Onların kıyafetleri, konuşma tarzları ve üslupları, renk seçimleri,
yaşam biçimleri alay konusu olan malzemelerdir. Allah korkusuna
• 203 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
sahip olmadıkları için, yaptıkları alaycılığın karşılığını âhirette göreceklerini
göz ardı ederler. Hesap gününü düşünmeden yaşamlarını sürdürürler.
İslâm ahlâkından uzak toplumlarda, tüm bu sıkıntı verici davranışlar
nedeniyle bireyler son derece huzursuz bir ortamda yaşamak zorunda kalırlar.
Herkes birbiriyle alay edecek bir yön bulur, ama kendisiyle alay edilmesinden
de ciddi anlamda rahatsız olur. Buna rağmen içinde bulundukları
ortamı değiştirmek için bir çaba harcamazlar. Çünkü alaycılığın kötü bir
davranış olduğunu, Allah’ın emrettiği ahlâka uygun olmadığını dile getirirlerse,
kendileri de başkalarıyla alay edemeyeceklerdir. Bu ise, nefislerinin
kesinlikle istemediği bir durumdur. Bu yüzden karşılaştıkları alaycı tavırları,
hayatın bir gereği olarak kabullenirler. Bundan dolayı da birbirlerinin
kötü davranışlarını yadırgamazlar. “Yapmakta oldukları münker (çirkin iş)
lerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötü idi!”
475 âyeti, bu yanlış tutumları haber vermektedir. Sonuç olarak Kur’an ahlâkının
yaşanmadığı bir yerde, her çeşit alaycı tavır, küçük düşürücü konuşma,
rahatsız edici bakış ve gülüş görülebilir. Bunun meydana getirdiği sıkıntılı
ve huzursuz ortamdan kurtulmanın tek yolu ise Kur’an’ın emrettiği güzel
ahlâkı benimsemek, onu yaşamak ve yaşatmaktır.
- 5-7. Âyetler -
يِّيكُْ اْلَفْتُونُ
أَ
 بِ فَسَتُبْصُِ وَيُبْصُِونَ
¬ ْلُهْتَدِي نَ  نْ ضَلَّ عَنْ سَِبيلِِ وَهُوَ أَعْلَُ بِ ƒ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَُ بِ َ
فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve görecekler يِّيكُْ
أَ
ُ بِ : hanginizin الَْفْتُون : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) إِنَّ : kesinlikle رَبَّكَ : Rabbin :هُوَ
O أَعْلَُ : en iyi bilendir نْ ضَلَّ ƒبِ َ : kimin saptığını عَنْ سَِبيلِِ : kendi yolunda
وَهُوَ : O أَعْلَُ : en iyi bilendir ¬ ْلُهْتَدِي نَ بِ : kimin hidâyete erdiğini
475 5/Maide, 79
• 204 •
Ahmed Kalkan
“Yakında sen de göreceksin, onlar da
Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
Allah Tarafından Müşriklere Tehdit
Bu onurlandırıcı övgüden sonra Yüce Allah, peygamberine, kendisine
bu iğrenç iftirayı atan müşriklerle gelecekteki durumları ile ilgili güvence
veriyor. Ayrıca müşrikleri, durumlarını ortaya çıkarmakla, bâtıl oluşlarını
gözler önüne sermekle, apaçık sapıklıklarını herkese duyurmakla tehdit
ediyor:
“Yakında sen de göreceksin, onlar da
Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını;
sınandığını.
Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
Burada Yüce Allah’ın ortaya çıkarıp herkesin dikkatine sunacağına
ilişkin peygamberine güvence verdiği yoldan çıkmış olan kişi sapıklardan
birisidir. Veya gerçek kimliği ortaya çıkacak şekilde sınanan kimsedir. Bunların
ikisi de konunun içeriğine yakın anlamlardır. Bu vaad, Peygamberimizin
kişiliğine dil uzatan, ona mesnetsiz iftiralar atan müşriklere yönelik
bir tehdit anlamına geldiği kadar Peygamber Efendimize ve beraberindeki
müminlere de bir güvence anlamındadır. Acaba müşrikler Peygamberimiz
için o, cinlenmiş biridir derken neyi kastediyorlardı? Büyük ihtimalle onun
aklını kaybettiğini vurgulamak istemiyorlardı. Çünkü ortadaki realite bu
sözü yalanlamaktadır. Cinlerle iletişim halinde olduğunu, onların bu garip
ve olağanüstü sözleri ona ilham ettiklerini anlatmak istiyorlardı. Nitekim
her şairin bir şeytanının olduğunu ve bu şeytanın güzel söz söylemede o
şaire yardımcı olduğunu sanıyorlardı. Oysa bu anlam, Peygamber Efendi•
205 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
mizin gerçek durumundan uzaktır. Kendisine vahyedilen kalıcı, doğru ve
tutarlı sözlerin önüne yabancı bir yaklaşımdır.
Yüce Allah’ın bu vaadi, gelecekte Peygamber Efendimizin gerçek durumu
ile onu yalanlayanların gerçek durumlarının ortaya çıkacağına işaret
ediyor. İçinde bulunduğu durumla kimin sınandığını ve kimin davasında
sapık olduğunun belirleneceğini vurguluyor. Ve Yüce Allah Peygamber
Efendimize şu güvenceyi veriyor: “Şüphesiz Rabbin, kimlerin kendi yolundan
saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” Ona
bu güvenceyi veren, kendisine vahiy indiren Yüce Allah’tır. Ve Yüce Allah
O’nun ve beraberindeki mü’minlerin doğru yolda olduğunu biliyor. Bu âyet
Peygamber Efendimize gelecekle ilgili güvence verirken, düşmanlarının
içine korku düşürüyor. Gelecek hakkında kalplerini endişenin, sıkıntının
girdabına atıyor.
Daha sonra Yüce Allah, Peygamberimize karşı çıkan, getirdiği hak
içerikli davet hakkında onunla tartışan, bu amaçla mesnetsiz iftiralar atan
müşriklerin gerçek durumlarını, gerçek düşüncelerini gözler önüne seriyor.
İçtenlikle inanıyor görünmelerine rağmen aslında onlar sahip bulundukları
cahiliye düşüncesine pamuk ipliği ile bağlıdırlar. Peygamberimizin
onları çağırdığı inanç sisteminin bazı ilkelerinden vazgeçmesi durumunda
kendi inanç sistemlerinin birçok ilkesinden vazgeçmeye hazırdırlar. Onlara
karşı daha yumuşak ve daha uzlaşmacı bir tavır takınması durumunda
uzlaşmaya, yumuşak davranmaya ve sadece meselenin dış görünümünü
korumaya sırf zevâhiri kurtarmaya dünden razıdırlar. Çünkü onlar gerçek
olduğuna kesinlikle inandıkları bir inanç sistemine bağlı değildirler. Onlar
dış görünüşe önem veren, inanmaksızın sadece öyle görünmek isteyen
kimselerdirler.
Rabbin, kimlerin kendi yolundan saptığını (dalâlette olduğunu) ve
kimlerin hidâyette (doğru yolda olduğunu) herkesten iyi bilir.” (68/Kalem,
7)
• 206 •
Ahmed Kalkan
Dalâlet
Yolunu şaşırma; kaybolma; azma; sapkınlık ve bâtıla yönelme. Ayrıca,
helâk olmak, bâtıl şey ve unutmak mânâlarına geldiği gibi bilerek veya
bilmeyerek, az veya çok doğru yoldan sapmak anlamlarına da gelir. Nitekim
“dâll” ve “dalâl” hem peygamberler hem de kâfirler için kullanılmıştır:
“(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf ’la kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir.
Hâlbuki bizler birbirine bağlı bir toplumuz. Herhalde babamız apaçık bir
hata (dalâl) içindedir.” 476 Âyette, görüldüğü gibi, hata kelimesi “dalâl” ile
ifade edilmiştir.
Duhâ sûresinde de peygambere hitaben; “Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi
mi?”477 buyurulmaktadır. Buradaki şaşırma kelimesi de Kur’ân’da
“dâll”, yani yolunu kaybetmiş, şaşırmış demektir.
Dilimizde dalâlete, sapmak, sapıklık ve sapkınlık denir. Dalâl, bazen
gafletten ve şaşkınlıktan doğar. Bu münasebetle dalâl; gaflet, şaşkınlık, kaybolma
ve helâk olma manalarına da kullanılır.
Aslında dalâl, yoldan sapmak demek olduğu gibi, aklî sapma anlamlarında
da kullanılmıştır. Biz de dalâlet ve sapkınlığı bâtıla düşmeyi sadece
dinde; dalâl ve sapıklığı da akıl ve sözde kullanırız. Dâll kelimesinin çoğulu
olan “dâllîn”, tam manasıyla, sapkınlar demektir.
“Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” 478
“Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür.” 479
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin kadın ve erkeğin o
işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse apaçık bir
sapıklığa düşmüş olur.” 480
Yukarıdaki âyetler, ister mümin olsun ister kâfir, Allah’ın ve Rasûlü’nün
emir ve teklifleri karşısında inat edip ondan deliller ve harikulâde şeyler
476 12/Yûsuf, 8
477 93/Duhâ, 7
478 2/Bakara, 108
479 4/Nisâ, 116
480 33/Ahzâb, 36
• 207 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
istemek suretiyle Peygamber’i müşkül durumda bırakmaya çalışmalarının
onları doğru yoldan sapmış kimseler olarak nitelendirmeye götüreceğini
ihtar etmektedir. “İbrahim, babası Âzer’e: Sen bir takım putları ilâhlar mı
ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum
demişti.” 481
Hâlbuki Hz. İbrahim Kur’ân ifadesiyle yumuşak, müsamahakâr, temiz
huylu ve halîm birisidir. Fakat akîde söz konusu olunca, ne babalık kalır ne
de evlâtlık... Dalâleti seçenlere karşı tavır budur. “...Allah, müminlere lütufta
bulunmuştur. Hâlbuki daha önce apaçık bir (dalâl) sapıklık içindeydiler.” 482
Daha önce, tasavvurda, itikatta, hayatî mefhumlarda, gaye ve yönelişlerde,
âdet ve gidişatta, nizam ve prensiplerde dalâlet; sosyal ve ahlâkî yaşayışta
da sapıklık içindeydiler. Allah, lütufta bulunarak onları, sapıklıktan
doğru yola çıkarmıştır: “Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’ân’a ve senden
önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğutun
önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onu reddetmekle emr olunmuşlardı.
Şeytan onları derin bir sapıklıkla saptırmak ister.” 483
İşte iman ettiğini söyleyip; Hakk’ın önünde muhakeme edilmeye çağrılınca,
tâğutun hükmünü Hakk’ın hükmüne tercih edenler, gerçekte şirk ve
apaçık bir sapıklık içindedirler. Şeytan da, onların, bu sapıklıklarında daha
da derinleşmelerini ister ve nitekim çoğu zaman başarır.
Dalâlet kelimesinden geçişli olarak türetilen “idlâl” da saptırmak anlamına
gelir. Şöyle ki: “Onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar
yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler.” 484
Rivâyete göre Medine yerlilerinden Ta’me, bir komşusunun zırhını çalmış,
bir un dağarcığına saklayarak getirip, bir Yahûdi’nin evine gizlemişti.
Ta’me’yi sıkıştırdılar. O, müslüman olmasına rağmen yemin etti. Yahûdiyi
sorguya çektiler. O da: Bunu bana Ta’me verdi dedi. Bazı Yahûdiler de şahitlik
ettiler. Zaferoğulları Rasûlullah’a gelip Ta’me’yi beraat ettirmesini söylediler.
Ta’me’nin yemini karşısında düşündü; arkasından yukarıdaki âyet
481 6/En'âm, 74
482 3/Âl-i İmrân, 164
483 4/Nisâ, 60
484 4/Nisâ, 113
• 208 •
Ahmed Kalkan
indi. Dalâletin unutma ve yanılma anlamına geldiği de olur. Aşağıdaki âyet
buna bir örnektir: Borç verirken yazılmasını ve şahit getirilmesini isteyen
âyet, devamla; “Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden
olmak üzere bir erkekle iki kadın gösterin ki, onlardan biri yanılırsa diğeri
onu düzeltsin.” 485 Görüldüğü gibi burada yanılma olarak tercüme edilen
kelime Kur’ân’da “dalâlet”ten türeyen, “dâllet” sözcüğüdür.
Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde de, sapıklığın dalâlet olarak geçtiğini
görmek mümkündür. Bir örnek olmak üzere aşağıdaki hadisle yetinelim:
“(Din ve ibâdetler hakkında) Sonradan uydurulan şeylerden sakınınız. Çünkü
sonradan uydurulan her şey bid’attır. Ve her bid’at sapıklık (dalâlet)tır.” 486
Dalâlet ve Türevleri
‘Dalâl veya dalâlet’ masdarları sözlükte; kaybolmak, telef olmak, şaşırmak
ve yanılmak anlamlarına gelir.
Somut olarak, ‘çölde seyahat ederken yolunu şaşırmak’ manasına gelse
de asıl anlamı, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan az veya çok ayrılmak,
sapmak, ya da azmak demektir. Bu mânâdan hareketle mecâzî olarak ‘dalâlet’
akla, duyulara, gerçeğe aykırı ilkeleri benimsemek karşılığında kullanılmaktadır.
‘Dalâlet’ , ‘hidâyetin ve rüşd’ün zıddı olup, kasden ya da unutarak
doğru yoldan ayrılmak demektir.
‘Dalâlet’in bir başka tanımı şöyle yapılabilir: Maksada ulaştıran yolu
bulamamak, istenen sonuca götürmeyen bir yola girmek, ya da arzu edilen
sonucu kazandıran her türlü yoldan ve metodlardan ayrılmaktır.
‘Dalâlet’ gerçekte, maddî ve görülen bir yoldan sapma olduğu halde,
daha sonra din ve akıl yolundan sapmak anlamına kullanılmaya başlanmıştır.
Bu nedenle ‘dalâlet’ daha çok dinden sapmayı, ‘dalâl’ ise akıl ve sözdeki
sapmayı ifade eder.
Aynı kökten gelen ‘idlâl’, dalâlete düşürmek, azdırmak, ‘mudıll’ dalâlete
düşüren, sapıttıran, ‘dâll’, dalâlete düşen, sapan, sapmış, anlamlarına gelir.
485 2/Bakara, 282
486 Ebû Dâvûd, es-Sünne 5; Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 353
• 209 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dalâletin Kur’an’daki Anlamları
Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’ân–ı Kerim’de iki yüzü aşkın yerde
geçmektedir. Hidâyetin ve imanın karşıtlığını, inkârcıların hidâyet karşısındaki
durumlarını ifade etmede önemli bir Kur’an kavramıdır.
Kur’an’da daha çok küfür ve inkârı kapsayan sapıklık olarak kullanılmaktadır.
Ancak Kur’an dalâlet kavramını ya da türevlerini birkaç mânâda
daha kullanmaktadır ki, bu anlamların kelimenin kök manasıyla yakın ilişkisi
vardır.
1- Saptırmak Anlamında
‘İdlâl’ şeklinde geçmekte ve başkasını saptırmak, doğru yoldan alıkoymak,
gerçek yolu kaybettirmek manalarına gelmektedir. (‘Ağvâ ve sadde’
fiileri de saptırmak manasında olup ‘idlâl’ kelimesiyle yakın ilgileri vardır.)
Şeytan hakkında şöyle söyleniyor: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak
onları boş kuruntulara boğacağım…” 487
Kur’an, ayrıca Firavunun ve altından buzağı yapıp İsrâiloğullarına ‘işte
sizin ilâhınız budur’ diyen Sâmirî’nin birer saptırıcı olduğunu vurguluyor.
488
2- Şaşırmak Anlamında
Bu anlam inançsızlar hakkında kullanıldığı gibi peygamberler hakkında
da kullanılmıştır. “Seni şaşırmış (dâll) bulup ta yol göstermedik mi?”489
âyetinde Rasûlullah’ın peygamberlikten önceki durumuna işaret edilmektedir.
Bu dönemde Hz. Muhammed (s.a.s.) İlâhî vahy’den habersizdi, şer’î
hükümleri ve peygamberlik görevini bilmiyordu. Kur’an, Peygamberimizin
yaptığı tebliğle hiç bir zaman yanılmadığını ve sapmadığını söylemektedir.
490
487 4/Nisâ, 119
488 20/Tâhâ, 79, 85
489 93/Duhâ, 7
490 53/Necm, 2
• 210 •
Ahmed Kalkan
3- Boşa Çıkarmak Anlamında
Şu âyette olduğu gibi: “Dediler ki, ‘Biz yerde yok olup gittikten sonra,
gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacak mışız?’ Hayır, onlar Rablerine
kavuşmayı inkâr edenlerdir.”491 Burada geçen ‘dalâl’ kelimesi yok olup gitmek,
kaybolmak anlamındadır.
Allah’a iman etmeyen, üstelik insanları Allah’ın yolunda alıkoymaya çalışanlar
iyi amelde bulunsalar bile onların bütün yaptıkları boşa çıkacaktır
(dalâl olacaktır).492 ‘Dalâlet’ aslında” bir sapmadır, yitip-kaybolmadır, bir
helâk olmadır.493
4- Azap Anlamında
Kur’an cehenemlikleri ‘dalâl’ içinde olmakla tarif etmektedir ki bu da
onlara taddırılan azaptan başkası değildir.494
5- Hüsran Anlamında
Tarih boyunca İslâma ve onu tebliğ edenlere karşı hile ve tuzakları hep
boşa çıkmıştır, bu tuzakların sahipleri yaptıklarının karşılığında hüsrana
uğramışlardır. Kur’’n bunu bir yerde ‘dalâl’ kelimesiyle ifade ediyor.495 İki
âyette de yine hüsran anlamında geçiyor.496
6- Yanılmak Anlamında
‘Yusuf ’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum” diyen Hz. Ya’kub’a
oğulları şöyle dediler: “Allah adına hayret, sen hâlâ geçmişteki yanılgındasın”
497 Hz. Yusuf ’u çok seven babasına karşı da benzer bir yanılgıda olmak
suçlaması yapılıyor.498 Her iki âyette de ‘dalâl’ kelimesi kullanılıyor.
491 32/Secde, 10
492 18/Kehf, 104
493 71/Nûh,:14
494 54/Kamer, 47-48
495 Mü’min: 40/25.
496 12/Yûsuf, 30; 36/Yâsin, 24
497 12/Yûsuf, 95
498 12/Yûsuf, 8
• 211 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Miras taksiminde hak sahiplerine karşı haksızlık yapılmamasını ikaz
eden âyette de aynı kelime ‘hata’ anlamında geçmektedir.499
7- Sapkınlık Anlamında
‘Dalâlet’ aynı zamanda aklî sapmalar hakkında da kullanılmaktadır. Nitekim,
dalâlet; dini olarak sapmayı ifade ediyorken, dalâl ise daha çok akıl
yönünden sapmayı, şaşırmayı anlatır.
‘Dâll’, sapıtmış, şaşırmış, yoldan çıkmış; bunun çoğulu olan ‘dâllîn’ ise
sapıtanlar, şaşırmışlar anlamındadır. “…Kim imanı küfre değişirse, artık o,
dalâlete düşmüş (doğru yolu sapıtmış olur)”500
İster mü’min ister inkârcı olsun, ‘Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine karşı
gelenler sapıklığa düşerler.501 Allah’a şirk koşan müşrikler de derin bir sapıklık
içerisindedirler.502
Dalâlette Olanlar
Yine Kur’an’ın ifadesine göre şu gibi kimseler de dalâlete düşmüşlerdir:
Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberini ve âhiret gününü
inkâr edenler.503
Peygamberin çağrısına kulak asmayanlar, ya da O’nunla alay edenler.504
Kur’an’ın İlâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyenler.505
Kıyametin kopacağından şüphe edip bu konuda ileri geri tartışmaya
girişenler.506
Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayanlar, çocuklarını geçindirememe
endişesiyle öldürenler.507
499 4/Nisâ 176
500 2/Bakara, 108
501 33/Ahzâb 36
502 4/Nisâ, 116
503 4/Nisâ, 136
504 25/Furkan, 41-42; 46/Ahkaf, 32
505 41/Fussilet, 52; 62/Cum’a, 2
506 42/Şûrâ, 18
507 6/En’âm, 140
• 212 •
Ahmed Kalkan
Hüküm verirken Allah’ın hükümlerine itibar etmeyip, kendi hevalarından
hüküm verenler.508
Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler.509
Kalbinde nifak hastalığı bulunan münafıklar.510
Kur’an’a göre ehl-i kitap da doğru yoldan sapmış kimselerdir.511
Dalâlette Olanların Özellikleri
Allah’ın hidâyetine uymak insanın fıtratına daha uygunken, dalâleti
tercih edenler, akıl ve duyularını yerli yerinde kullanmayıp ta sapıklığa
düşenler ve başkalarını da saptıranlar şüphesiz zalim kimselerdir. Onlar
akıllarını kullanıp gerçeği görecekleri yerde, hevalarına (doğru olmayan
arzularına) uyarlar.512
Birtakım kişiler ve kötülük odakları insanları hidâyetten uzaklaştırıp
dalâlete düşürebilirler. İnsan yaratılışı gereği itaat etmeye de isyan etmeye
de meyillidir. Aklını iyi kullanan, Allah’tan gelen hidâyet sebeplerini iyi anlayan,
yani Kitabı ve Peygamberi idrak eden, Allah’ın her taraftaki âyetlerini
düşünen kimseler doğru yolu bulurlar. Bunlardan uzak kalıp, dalâlete
sürükleyici kişilerin peşine gidenler ise sapıtırlar.
Kur’an’ın açıklamasına göre şeytan yardımcılarıyla birlikte insanları
sapıklığa götürmeye çalışırlar.513 Firavun gibi cürüm (günah) işleyenler ve
onun yanındaki mele’ sınıfı (aristokratlar) kendilerine uyanları sapıtırlar.
Firavun, Kur’an’ın üzerinde çok durduğu tipik bir isyancı kişiliktir. Yeryüzünde
azıp-sapmanın (tuğyânın), kibirlenmenin, cürüm işlemenin, kendi
hevasını ilâh haline getirmenin, zulmün ve sapıtmanın en açık örneğidir.
Kendisi sapıklıkta olduğu gibi, üzerinde hâkimiyet kurduğu kitleleri de
kendisi gibi sapıklığa götürmenin gayretinde idi.
508 6/En’âm, 56; 38/Sâd, 26
509 7/A’râf, 179
510 63/Münâfikun, 6
511 5/Mâide, 60, 77
512 4/Nisâ, 44; 43/Zuhruf, 40
513 20/Tâhâ, 117-121; 25/Furkan, 29; 7/A’râf, 16-17; 4/Nisâ:, 119 vd.
• 213 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Şüphesiz her devirde firavun tipli insanlar çıkabilir, kendileri dalâlette
oldukları gibi diğer insanları da hidâyetten ayırmak için çaba gösterebilirler.
Allah’ın âyetlerine sırt dönen bu azgınlar, kurdukları şeytanî sistemlerle,
oynadıkları oyunlarla bu hedeflerine ulaşmaya çalışırlar.
İnsanların kendi elleriyle yaptıkları ve kutsal saydıkları putlar ve benzeri
(heykeller) de sapıklığa sebep olurlar.514
Dalâlet Önderleri
Hidâyette olmayan, Allah’ın çizdiği çizginin dışında yaşayan ve İslamî
ilkelere dikkat etmeyen çoğunluğa veya topluluklara uymak ta kişiyi sapıklığa
götürebilir. İnsan için ölçü çoğunluğun ne yaptığı değil, inancın ve
hayat anlayışının Hakk’a uygun olmasıdır.515
İnsanları saptıran bir başka grup da, kişilerin peşine gittikleri önderleridir.
İster dinî anlamda olsun, ister siyasî anlamda olsun; toplumum önündeki
kişilere ‘imam’ veya ‘önder-lider-başkan’ denir. Önder konumundaki
kişiler sapıklık üzerinde iseler, peşlerinden gidenler de onlar gibi olurlar.
Bir önderi (imamı) körü körüne taklit veya takip etmek, onun yanlışlarını
da kabul etme tehlikesini de beraberinde getirir. Kitleler genellikle bir liderin,
bir önderin peşine giderler, onun izini izlerler, onun görüşlerini çoğu
zaman kayıtsız şartsız kabul ederler. Firavun gibi düşünen önderler, peşlerine
gelenleri tıpkı kendileri gibi dalâlete götürürler.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ümmetin hakkında en çok
korktuğum (şey) saptırıcı imamlardır (önderlerdir).”516
Müslüman ümmet hakkında böyle bir korku duyulursa, küfür öncülerinin517
peşinde gidenler hakkında daha fazla endişe etmek gerekir. Çünkü
küfür önderleri insanları -Kur’an’ın deyişiyle- ‘cehenneme çağırırlar.’518
Allah (c.c.) bütün insanları mahşer meydanına hesap vermek üzere,
dünyada iken peşlerine gittikleri imamlarıyla (önderleriyle) birlikte getire-
514 14/İbrâhim, 36
515 6/En’âm, 116-117
516 Dârimî, Rikak: 39, Hadis no: 2755; Tirmizî
517 9/Tevbe, 12
518 28/Kasas, 41
• 214 •
Ahmed Kalkan
cektir.519 İnkârcılar o gün şöyle diyecekler: “Yâ Rabbi! Biz büyüklerimize ve
imamlarımıza (yöneticilerimize) itaat etmiştik. Onlar da bizi doğru yoldan
sapıttılar.”520 Bu saptırıcılar kendi günah yüklerini taşıdıkları gibi, saptırdıkları
kimselerin günahlarını da taşıyacaklar. Buna karşı toplumu saptıran
kimselere gönüllü olarak uyanların günahlarında ise bir eksilme olmayacak.
521
Dalâlete Düşme Sebepleri
Bazı insanların hidayetten yüz çevirip dalâlete sapmalarının bir takım
sebepleri vardır. İnsanın yetiştiği ortam, aldığı eğitim elbette önemlidir.
Ancak insanın iradesi kendi elindedir. O dilediği yolu ve inancı seçebilir.
Onun bâtıl ve Kur’an’ın dalâlet dediği yolları seçmesine bazı sebepler etki
edebilir.
Özellikle müslümanların dalâlete düşmelerine, dinde sonradan ortaya
çıkan bid’atlerin rolü vardır. Bid’atler, dinî kılıfla sunulduğu için çoğu insan
bunu anlamaz. Bid’atleri hayat haline getirenler de günün birinde İslâm
inancının dışına çıkarlar.
Din’de tefrika (ayrılık) çıkarmak ta sapıtmanın bir başka nedenidir.
Din’de ayrılık çıkarmak, şüphesiz İslâm’ı kendi kafasına göre anlayıp, kendi
anladığını din sanmak, diğer anlayışları din dışı sayıp onlara sırt dönmek,
onları düşman bilmektir. Kur’an, önceki ümmetlerin bu hataya düştüklerini
haber veriyor: “Dinlerin parçalayıp grup grup olanlar var ya, senin onlarla
hiç bir ilişkin yoktur.” 522
Dinlerini parçalayıp fırka fırka (parti parti) olanlar, kendi ellerinde
olanla, yani kendi fikirleriyle, kendi anladıklarıyla, gruplarına ait üstünlüklerle,
kendilerinin daha doğru yolda olduğu iddiasıyla övünüp durmaktadırlar.
523
Dinlerini parçalamanın başka bir anlamı da, dinin hükümlerinin bir
kısmını almak, bir kısmını bırakmaktır. Böyle yapanlarla, kendi hizbinin
519 17/İsrâ, 71
520 33/Ahzâb, 67; 7/A’râf, 38-39
521 16/Nahl, 25
522 6/En’âm, 159
523 30/Rûm, 32
• 215 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
(grubunun) anladığı şeyi din zannedenler arasında fark yoktur. Her biri bir
liderin, bir önderin peşine takılır, bir grup bulur, grubunu en üstün sayar,
diğer grubu yanlışta görür. Hatırlatmak gerekir ki mezhepli olmak, İslâm’ın
akîdesine uygun düşünen bir gruba mensup olmak, bir grupla beraber çalışmak,
bir hizbin prensipleriyle bir işi yapmak üzere bir araya gelmek yanlış
değil: grupçu, mezhepçi, partici olmak hatadır ve insanı dalâlete kadar
götürebilir.
Bu hatadan kurtulmanın yolu Kur’an’a ve yine O’nun istediği gibi topyekûn
sarılmaktan geçer.524
İslâm’ı, O’nun güzelliklerini, O’nun insana kazandırdıklarını, İslâm’a
uymakla elde edilebilecek kazançları, Allah’ın vereceği mükâfatı (va’ad) ve
vereceği cezayı (va’îd) bilmeyenler, bu gibi konularda cahilce hareket edenler
hidâyetten saparlar.525 Bilgisizlik insanı hem doğru olandan ayırır hem
de kişiyi belli konularda taassup sahibi yapar. Kişinin bilmediğini bilmemesi
ise daha büyük bir kayıptır. Böyleleri kendi hevâlarına uyarlar, bildikleri
az şey üzerinde inatla dururlar, sapıklıkta olsalar bile kendilerini kolay
düzeltemezler.
Elde edilen bilginin yanlış kullanılması da insanı dalâlete düşürebilir.
İlim, insanlara gerçeği göstermesi ve hakikate ulaşmasında bir ışık olması
gerekirken; insanlar bilgiyi gereğince kullanmıyor. Hatta çoğu zaman Allah’tan
gelen hidâyet, yani İslâm’ın ilkeleri bilimsel gerçeklere ters diye iddia
edilmekte, böylece onlardan yüz çevirilmekte. Günümüzde bilim son
derece gelişmiş olmasına rağmen insanlığın çoğu Kur’an’ın dalâlet dediği
çizgidedir. Kimileri de insanlara hükmetmek, onların sırtından geçinmek,
ya da başka amaçlar için din’den öğrendiği bilgileri yanlış yerde ve kendi
çıkarı için kullanır, hem kendi sapar hem de başkalarını saptırır.
İnsanın kalbinden ‘Âhiret’ inancı kaybolduğu an, o derin bir sapıklığa
düşer. Âhiret inancı şüphesiz insana hayat gerçeğini öğreten en önemli bilgidir.
526
524 3/Âl-i İmrân, 103
525 6/En’âm, 144; 22/Hacc, 8-9
526 34/Sebe’, 8
• 216 •
Ahmed Kalkan
Lehve’l hadis’e (boş, işe yaramaz, insanı Allah’tan ve O’na itaatten uzaklaştıran
her türlü söz ve meşguliyete) müşteri olanlar da hidâyetten uzaklaşırlar.
527 Bu gibi sözler ve uğraşılar kişiye bir fayda sağlamaz ama onu Allah’tan
ve kulluk görevlerinden uzaklaştırır, onu dalâlete düşürür.
Dalâletin Sonuçları
Dalâlete düşenlerin kalpleri kasvetlidir (katıdır). Onların kalpleri fıtrî
özelliklerini yitirmiş, Hidâyete kapalı, şirke, küfre, şüpheye ve sapıklığa
açıktır. Öyle kalplere hikmeti ve hidâyeti anlatmak zordur.528 “Allah, kime
hidâyet verirse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da
kalbini göğe yükseliyormuş gibi daraltır, sıkar…”529 Dalâlette olanların kalpleri
daykdır, darlık/sıkıntı içindedir.
Dalâlette olmanın, hidâyeti bırakıp da dalâleti satın almanın530 âhiretteki
cezası elbette Cehennem’dir.531
Görüldüğü gibi dalâlet, doğru yoldan, Allah’ın yolundan ayrılıp başka
yollara sapmak, bâtıl dinleri kabul etmek, Allah’ın emrine aykırı yaşamaktır.
Bu sıfat inkârcıların ve müşriklerin bir sıfatıdır. Bu kavram, onların hidâyetten
ayrılarak yanlış yola girdiklerini, çıkmaz bir sokağa saptıklarını,
gerçeğe aykırı hareket ettiklerini, kendilerini kurtuluşa götürmeyecek bir
tercih yaptıklarını en güzel bir biçimde ortaya koymaktadır.
Allah’ın dâvetine kulak asmayıp, O’nun âyetlerini inkâr edenler, kendilerini
maksada götürecek yolu kaybedip, azabı ve tükenişi kazandıracak
olan sapıklığı alırlar. Dalâlete düşmek bir anlamda azmak, haddi aşmaktır.
Böyle yapanlar Hakk’ın karşısına çıkmış ve kendi aleyhlerine azap kazanmış
olurlar.
İnsanları Allah’ın dininden yüz çevirtip sapıklık yollarına sürükleyecek
kişiler, sistemler ve araçlar günümüzde çok daha fazladır. Bugün bir sürü
siyasî sistem, hayat felsefesi, akımlar ve çalışmalar insanları dalâlete davet
527 31/Lokman, 6
528 7/A’râf, 179; 13/Ra’d, 30-31 vd.
529 5/Maide, 13
530 2/Bakara, 16
531 26/Şuarâ, /91-97; 17/İsrâ, 97 vd.
• 217 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
etmektedir. Eğitim ve medya araçları dalâleti daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır.
Mü’minler, İslâm’ın dalâlet (sapıklık) dediği hayat anlayışlarını davranış
ve fikirleri iyi tanımalı ve kendilerini iki dünyada da kurtaracak İslâmî
kimliklerini korumalılar.
Her namazda okuduğumuz ve Fatiha Sûresinde yer alan şu duayı pratik
hayatta da gerçekleştirmek gerekir: “Yâ Rabbi! Bizi dosdoğru yola ilet; kendilerine
nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve dâllîn olanların
(sapıtmışların) yoluna değil.” 532
İnsanlar mizâç itibariyle birbirlerinden farklı oldukları gibi, kavrama ve
öğrenme kabiliyetleri yönünden de oldukça farklıdırlar: Bir insanın aklı ile
tespit ettiği ve “tek kurtuluş yolu” olarak sunduğu teorileri, diğer bir insan;
tamamen “saçma” olarak nitelendirebilir. Hatta insanın aklî muhakemesini
işletmeyip, hakikati bulmada, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmada gaflete
düşmesi de mümkündür. Bütün bu ihtimaller olmasaydı, aklı ile hareket
eden ve “hakikati bulduğunu” ileri süren herkese inanmamız gerekirdi.
Hâlbuki görünen odur ki, herkes kendi aklını beğenmekte, tespit ettiğini
ileri sürdüğü doğruların dışında kalan her şeyi reddetmektedir. Dolayısıyla
sırât-ı mustakîmin (doğru yolun ve hakikatin) ölçüsü insan aklı olamaz.
İşte bu noktada karşımıza hidayet ve dalâlet kavramları çıkmaktadır. Allah
Teâlâ; Hz. Âdem’i ve Hz. Havva’yı yeryüzüne indirdiği zaman şöyle buyurmuştu:
“Hepiniz oradan inin. Sonra size benden bir hüdâ gelir de; kim Benim
hüdâma tâbi olursa, artık onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun (üzüntülü)
olacak değildirler.” 533
Yeryüzünde insan için iki yol vardır. Birincisi: Allahû Teâla’ya iman etmek
ve hayatını İslâm’a göre düzenlemek (hidayete tâbi olmak). İkincisi:
Hevâ ve heveslere tâbi olup, dalâlet üzere yaşamak!.. Bu iki yolun dışında
üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün değildir.
Arapça’da dalâl kelimesi; yolunu kaybetmek, doğru yoldan çıkmak ve
insanı talep ettiği noktadan mahrum bırakmak gibi mânâlara gelir. Dalâlete
düşene dâll, dalâlete düşürene mudıll, dalâlete düşürmeye, azdırmaya da
532 1/Fâtiha, 6-7; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yay., s. 121-126
533 2/Bakara, 38
• 218 •
Ahmed Kalkan
idlâl denilir.534 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, yaratılışı inkâr edenlerin iddiası
izah edilirken “dalelnâ” kelimesi (kaybolmak mânâsında) kullanılmıştır:
“Dediler ki; ‘Biz yerde çürüyüp kaybolduğumuz (dalelnâ) vakit mi, gerçekten
yeni bir yaratılışla mı yaratılacağız?’ Evet, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr
edicidirler.”535 Yine başka bir ayet-i kerimede, yoldan çıkarmak, azdırmak
mânâsında (adleltüm) kullanılmıştır: “(Rabbin) Onları da, Allah’tan gayri
taptıklarını da (mahşerde) bir araya toplayıp: ‘Siz mi şu kullarımı saptırdınız
(adleltüm), yoksa kendileri mi yollarını sapıttılar’ diyeceği gün (görürsün ki)
onlar (şöyle) demişlerdir: ‘Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka veliler
edinmek bize yakışmaz. Fakat sen gerek onlara, gerek atalarına geçimlik verdin
de, zikri (şeriata tâbi olmayı) unuttular ve helâk (e mahkûm) bir kavim
(topluluk) oldular.” 536
Dalâlete düşmenin birçok sebebi vardır. Dünyevî ihtirasa kapılmak ve
âhireti unutmak, her türlü felâketin başlangıcıdır. Tâğutî güçlere itaat etmek
ve onların ideolojilerine tâbi olmak, dalâleti satın almaktır. Nitekim
Kur’ân-ı Kerim’de: “O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke
Allah’a itaat etseydik; peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara
tâbi olanlar da o gün) ‘Ey Rabbimiz! Hakikat biz reislerimize (liderlerimize)
ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar (fe edallûne’s-sebiylâ)’
diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize)
azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lâ’netle rahmetinden kov!” 537 buyurulmuş
ve tuğyan eden güçlere itaatin getireceği manzara çizilmiştir.
Kelime-i Şehadeti ikrar ve tasdik eden her mü’min; Allahû Teâlâ’nın
sınırlarını çizdiği şeriata tâbi olmak durumundadır. Zira sırat-ı mustakîm
(dosdoğru yol) budur. Malûm olduğu üzere; namaz ibadetini edâ edereken
mutlaka Fatiha sûresini okuruz. Bu sûreyi okurken: “Yalnız sana ibadet
(kulluk) ederiz. Yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine
ni’met verdiklerinin yoluna kavuştur. Gazaba uğrayanlarınkine, dalâlette
olanlarınkine değil!” diye yalvarır ve “âmin” deriz. Şimdi Muhammed Ali
Sabunî’nin Ahkâm Tefsiri isimli eserinden velâ’d-dâllîn ibaresinin mânâsını
534 Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'l Kur'ân, İst. 1986, Kahraman Yay., s. 440. Ayrıca, Ömer Nasûhi
Bilmen, Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İst. 1963, c. II, s. 11; Seyyid Şerif Cürcani, et-
Tarifat, İst. ty. Kaynak Yay., s.137
535 32/Secde, 10
536 25/Furkan, 17-18
537 33/Ahzab; 66-68
• 219 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
öğrenelim: “Dâllîn’den (sapıklardan) kasıt hıristiyanlardır. Nitekim Cenâb-ı
Hak: “De ki: ‘Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan
evvel hakikaten hem kendileri sapmış hem birçoğunu saptırmış ve (hâlâ da)
doğru yoldan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin hevâ ve (heve)sine uymayın.” 538
emri ile bize bunu bildirmektedir. İmam Fahruddin-i Razi, konuyla ilgili
görüşünü şöyle ifade eder: Müfessirlerin bazısı gazaba uğrayanlardan maksadın;
görünür amellerinde hata yapan her şahıs, sapıklardan muradın da,
itikadında hata yapan herkes olduğu görüşünü tercih etmektedirler. Çünkü
gazâba uğrayanları yahûdilere, sapıkları da hıristiyanlara tahsis etmek esasa
aykırıdır.
Çünkü Allah Teâlâ’yı inkâr etme, O’na bazı şahıs ve güçleri ortak etmek
din olarak hıristiyanlıktan ve yahûdilikten daha çirkin, dolayısıyla onlardan
korunmak daha evlâdır. Alûsî, Fahruddin Râzi’nin bu görüşünü reddederek
şöyle diyor: “Gazaba uğrayanlar” ile “sapıklar” sözlerinden açık olarak
yahûdi ve hıristiyanların kasdedildiği, sahih hadisle rivayet edilmiştir. Bu
rivayet varken, buna aykırı bir görüşe dönülemez. İmam Kurtubi ise şöyle
demektedir: Müfessirlerin birçoğuna göre “gazaba uğrayanlar” ile yahûdilere,
“sapıklar” ile de hıristiyanlara işaret edildiği, Hatem oğlu Adiyy’in
müslüman oluşu sırasındaki hadiste tefsir edilmiştir. Ebû Hayyan’ın bu
hadisle ilgili görüşü şöyledir: Eğer hadis-i şerif ’in Rasûl-i Ekrem (sav)’den
nakli sahih ise, ona dönmek (onunla amel etmek) farz olur. Bana göre; Fahruddin-
i Râzi’nin görüşü, hadisi reddetmek anlamını taşımaz. Aksine onun
hükmünü genelleştirerek, yahûdilik, hıristiyanlık ve diğer tüm İslâm dışı
inançları içine alan bir ifade ile bütün kâfir ve münafıkları âyetin şümûlüne
almıştır.539
Şurası muhakkaktır ki, hidâyetten ayrılan bir kimse, mutlaka dalâlete
düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra
sapıklıktan başka ne kalır?” (Fe mâzâ ba’del-hakkı illâ’d-dalâl) 540 buyurulmuştur.
Mesele bu açıdan ele alındığı zaman dalâlete düşmenin, neleri beraberinde
getireceği kolayca anlaşılır.
İnsanın sadece aklî melekelerini kullanarak dalâletten kurtulması
mümkün değildir. Vahye tâbi olmayan kimse hidâyet nimetine kavuşamaz.
538 5/Maide, 77
539 Muhammed Ali Sâbûni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yay., c. I, sh. 22-23
540 10/Yûnus, 32
• 220 •
Ahmed Kalkan
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e hitaben: “İşte biz sana da
böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki (vahiyden evvel) kitap nedir,
iman nedir, sen bilmezdin. Fakat onu biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan
kime dilersek, ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolun
rehberliğini yapıyorsun” 541 buyurulmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vahiy gelmeden
önce, kitabın ve imanın mahiyetini bilmeyişi, mücerred aklın (bu
noktada) sınırını çizmektedir. Bu sebeple akıl, vahyi kavramak için bir vasıtadır.
Bu incelik unutulmamalıdır. Aklı putlaştıranlar, dalâlete düşerler.542
Hidâyet
Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına
gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan
kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik
demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye
erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra
ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti
buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden
biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan,
onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip
açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere
yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid
nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün
diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar
çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını
vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir.
Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik
düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak
sapmaktır. “İhdinâ” kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun
541 42/Şûrâ, 52
542 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yay., s. 109-113
• 221 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
tabir: “bize hidâyet et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre:
“İhdinâ” kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye
de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir. Yani hidâyet, tek
kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla
gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir değildir. Bu
bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık anlamına gelen
“dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına
nispetle daha gerçek mânâ ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da
yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin
edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”543; Yolun doğrusunu
göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi
hidâyete iletirdi.” 544
Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır.
Yalnız göstermek, dinin anladığı mânâda hidâyeti ifade etmez.
Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır.
O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha sûresi 5.
âyetindeki “ihdinâ” kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette
sebatımızı nasib et” anlamı vermişlerdir.
Kur’an’da Hidâyet
Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber,
aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir.
Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
Kur’an’da 317 yerde geçer.545 Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü
543 6/En'âm, 71
544 16/Nahl, 9
545
A- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a. Hidâyet, Allah'tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
b. Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A'raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe', 50; Müddessir, 55-56; İnsan, 29-30;
Tekvir, 29.
c. Allah, Kâfirlere ve Münâfıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,6
d. Allah'ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
e. Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En'am, 39; Yunus, 25; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46;
• 222 •
Ahmed Kalkan
“d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet
yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir.
Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl,
zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve 87/A’lâ, 3 âyetlerinde
bu tür hidâyetten bahsedilir.
2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz
ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”546 âyetinde
olduğu gibi.
3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları
bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah
Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
f. Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En'am, 125; A'raf, 179.
g. Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra'd, 31, Nahl, 9; Secde, 13.
h. Allah'ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
i. İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A'la, 3; Leyl, 12-14.
j. İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
k. Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
l. Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
m. Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76; Neml, 92; Zümer, 41.
n. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
o. Allah'ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir, 55; İnsan, 29; Tekvir,
27-28.
p. Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
q. Hidâyet İçin Dua: Fâtiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
B- Dalâlet (Sapıklık) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a. Allah Dilediğini Saptırır: En'am, 39; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
b. Allah'ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143; Maide, 41, Ra'd, 33; Nahl, 37;
İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29; Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
c. Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş Gibi Daraltır: En'am,
125.
d. Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
e. Peygamberin ve Mü'minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
f. Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A'raf, 30.
g. Allah'ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A'raf, 178, 186.
h. Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml, 92; Sebe', 50; Zümer, 41.
i. Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fâtiha, 5-7.
546 21/Enbiyâ, 73
• 223 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
hidâyetlerini artırır.”547 “Allah, iman edenlere hidâyet etti.”548 âyetlerinde olduğu
gibi.
4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi
buna hidâyet etti.”549 âyetinde olduğu gibi.
İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak
sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak
ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”550 “Her millet için hidâyet eden
(yani, dâvet eden) vardır.”551 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir.
Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür
hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”552 (Hitap özellikle
Hz. Peygamber’edir) gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler,
fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti
kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete
koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü kısma giren
hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna
şehâdet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir
topluluğa, Allah nasıl hidâyet eder?” 553 “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet
etmez.”554 “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet
eder.” 555
Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip varacakları
yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an, sâlih amelle hidâyet
arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün
neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.556 Başka bir ifadeyle hidâyet,
tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih
amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
547 47/Muhammed, 17
548 2/Bakara, 213
549 7/A'râf, 43
550 42/Şûrâ, 52
551 13/Ra'd, 7
552 28/Kasas, 56
553 3/Al-i İmran, 86
554 2/Bakara, 258
555 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
556 20/Tâhâ, 82
• 224 •
Ahmed Kalkan
eriştirir.”557 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı
görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir, doğru yola
eriştirir ve durumlarını düzeltir.”558 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve
sâlih amel işleyenlerdir. 559
Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet
İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle
karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak
yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti
de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından
istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları
hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın
saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda
dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
olmasındandır. Yoksa kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen
belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve
iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i
isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.
560 Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür.561 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğra-
557 10/Yûnus, 9
558 47/Muhammed, 5
559 Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
560 2/Bakara, 10
561 2/Bakara, 18
• 225 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
mayacak bir ticareti/kazancı562 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 563
Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar meclisinde
Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda doğru yola
gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz,
ama onu Allah, kitabında bildirmiş, bu sûretle kat’i olarak mâlum
olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda
bile, nice mühim ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî
iman, Allah’ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda
her türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince her
ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada gördüğü,
işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi göstererek ezelî
iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat
kat hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti
de daima artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.
İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 564
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”565 diye duâ ediliyor. Dalâlette
bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek;
hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde
yükselmeyi istemek anlamındadır. “Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten
ayırma” demektir. Şu âyette buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz,
bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma.”566 Nice âlim ve âbid
vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış,
ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
bir hayat önemlidir, ama müslümanca ölmek çok daha önemlidir.
“Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”567 Biz, her an hidâyette ka-
562 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
563 2/Bakara, 16
564 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-248
565 1/Fâtiha, 6
566 3/Al-i İmran, 8
567 2/Bakara, 132
• 226 •
Ahmed Kalkan
labilmek, doğru yoldan sapmamak için Allah’ın yardımına muhtacız. Zaten
sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler,
sürekli O’na; ibâdetler, tâatler, ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber
ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara
sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle
irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar,
o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye,
en ileriye tâliptir. Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine
denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet
yolunda mesafe kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya
gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den hidâyetimizin artırılmasını
da istiyoruz. 568
Fâtiha sûresinde “İhdinâ” diye duâ ederken, hidâyetin yalnız ve yalnız
Allah’a ait olduğunu bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne:
“Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”
569 buyurarak hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir. Peygamberler
ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler. “Muhakkak
sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin.”570 Rabbimiz vahiyle peygamberlerine
yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder, yol gösteririz.
Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor, veremiyor;
sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet
gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür, ama gönülden inkâr eder. Yine, kişinin
kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir
gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir
kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip
olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama yeryüzü, insan
için yaratılmıştır.
568 Bk. 35/Fâtır, 32
569 28/Kasas, 56
570 42/Şûrâ, 52
• 227 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir damla kanına
denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir cana veya yeryüzünde
bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana
kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihyâ
ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihyâ etmiş gibi
olur.”571
Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin
bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken572 öldürülenin
mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen Avrupalının,
Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan milyarlarca
insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı zihniyet ve aynı
paktta olmamak için Fâtiha sûresini okurken “gazaba uğrayanların ve sapıkların
yoluna değil” diyoruz. 573
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”574 “Ne zaman
Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için
korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”575 Yeryüzündeki hayatında insanın
önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol,
diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına
karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını
göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın
insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle
O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir. Bu
hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği
elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için
yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde
koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah,
elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
571 5/Mâide, 32
572 5/Mâide, 32
573 M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
574 20/Tâhâ, 50
575 2/Bakara, 38
• 228 •
Ahmed Kalkan
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için,
öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması
gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın
içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle
bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini
okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış
ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır.
Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör
olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her
türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular
üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman
etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara vaad eder,
içlerine kuruntular eker. “Elbette Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’
dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara
emredeceğim.’ (İblis) Onlara vaad eder, ümit verir.”576 İşte, şeytanın vaadine,
verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar
‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler... Elçilerin getirdiklerine
inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar.
Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak bir dalâl” denir.
İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece vaad
eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına, arzularına,
hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları dünyalarını sürdürebilmek
için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı şekiller olabildiği
gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım
“bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme,
eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar,
Allah’la ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri
putlara dönüşür. 577
Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve çıkış yolu
arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin okuduğu âyetler-
576 4/Nisâ, 118-120
577 Bk. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
• 229 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
le, kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler, tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde
arınmaya koyularak hüdâya tabi olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ”
denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar
da denilen bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların başını çok
ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur idi. Hâlâ Hâriciye’de
(Dış İşleri Bakanlığı ve T.C.’nin dış temsilciliklerinde) ve medyada dönmelerin
ciddi etkinlikleri vardır.) İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan
getirdiklerine inanmak ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı
içine girmektir. “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ
etmişlerdir.”578 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ
etmişlerdir.”579 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir
dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere
karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün,
“keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu
biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu
saptırdılar.” 580
Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine kulak verir
ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa, Allah
da onların hidâyetini artırır, onları sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah,
İhtidâ edenlerin hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”581 İhtidâlarında
sâbit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların
sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim
Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”582 Allah’ın hidâyete erdirdiği
insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete düşebilirler. Dalâlet,
doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek,
ister unutarak, ister kasten olsun. Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı
müstakîmi bilmemek de dalâlettir.
Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
578 2/Bakara, 137
579 3/Âl-i İmran, 20
580 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bk. 7/A'raf, 38-39
581 47/Muhammed, 17
582 64/Teğâbün, 11
• 230 •
Ahmed Kalkan
üzere olacağını söylemektedir.583 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size
Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi
lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi
aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”584 “Allah kimi saptırırsa,
artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 585
Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani
Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri
istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten,
yani hidâyete götüren imamlar olarak Rasûller göndermesi, temelde yine
Allah’ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır;
yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için
gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları
hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır:
“Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 586
“Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”587 Buna karşılık;
“Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet
eder.”588
“Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 589
583 Örnek olarak bk. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
584 10/Yûnus, 108
585 13/Ra'd, 33
586 21/Enbiyâ, 73
587 42/Şûrâ, 52
588 28/Kasas, 56
589 10/Yûnus, 43
• 231 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
590
Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup gitmek”
anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri, küfürleri, iftiraları,
hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir. Böylece onların hiçbir
değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir bakıma yarar getirmeyecek,
tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında Allah’a koştukları
eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları
şeyler kendilerinden kaybolup gitti.” 591
Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği
hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene
“işte Kur’an!”592 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
Hidâyette Kulun Rolü
Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla
kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan,
tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah’a
inanan her mü’min Allah’ın iradesinin her türlü iradenin üstünde olduğuna;
Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel bulunamayacağına kesin
olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların,
kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de,
yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti de
veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu
sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak istemeyeni Allah zorla
hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade ile, Yüce Allah, kulları arasında
ayırım yaparak kimilerini kayırır ve kimilerini cezâlandırmak için başka
şeylere yönelir mi?
Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin olarak
inanan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında bir ayırım yapmadığına;
O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. “Kim yararlı iş işlerse
kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara
590 6/En'âm, 116
591 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 141-142
592 2/Bakara, 2
• 232 •
Ahmed Kalkan
karşı zâlim değildir.”593 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullara asla
zulmetmez.” 594 Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her
bir canlıya kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle yapıp,
yol göstermiştir.”595 Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle,
kâinatın sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer
canlılardan daha farklı bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol
göstermiş ve onu irâde hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz
ona eğri ve doğru iki yol göstermedik mi?” 596
Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru yolu çeşitli
sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine karşı -ki bu,
insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek
kendi doğru yolunu, yönünü insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise
elçilerle gelen bu yol pusulasına karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda,
ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını tüketmektedirler. Bu durum, yeryüzü
sisteminin Allah tarafından alabora edilip ortadan kaldırılacağı ve yerine
bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni bir düzen oturtulacağı
Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü Allah insanları bu konuda
serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer varlıklarla farkı kalmazdı.
“Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 597
Hidâyet Türleri
İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının
ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder. İkinci safhada beş
duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de devam eder ve içgüdü yanıldığında
duyuların hidâyeti onları düzeltir. Üçüncü hidâyet ise, muhakeme,
yani akıl hidâyetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve
onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip
olmasıdır. Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken ilk iki hidâyetin
topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik malzeme her zaman
için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin
593 41/Fussılet, 46
594 3/Âl-i İmran, 82
595 87/A'lâ, 3
596 90/Beled, 10
597 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
• 233 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz
etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet
gündeme gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan
istediği hidâyet, işte budur. 598
Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti
izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı hidâyettir.599 Peygamberlerde
örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu
da Kur’an tarafından beyan ediliyor. 600
Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu hidâyeti ulaştırmak
istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları değerlendirmemesi,
bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir. Komşumuzun evi yanarken, yangını
söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan
da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir
seyirci kalmak. Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
ile, başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 601
İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da şöyle uyarılır:
“İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan sonra
onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler
lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini
açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri
çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.” 602
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip şaşıranlar
olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını âyetlerden bulalım:
“Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da şa-
598 Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
599 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf,
154; 10/Yûnus, 57...
600 29/Ankebût, 69
601 Bk. 33/Ahzâb, 67
602 2/Bakara, 159-160
• 234 •
Ahmed Kalkan
şırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah’tan başka veli
edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı.”603 Bu âyette dikkati
çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları yolun doğru ya
da eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne ölçünün Allah
tarafından belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani O’nun indirdiklerine
uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna da, tahmin etmekle
değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek, doğruyu, güzeli arayıp
tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor: “Sözü dinleyip de en
güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine yol gösterdiği kimselerdir ve
onlar, temiz akıl sahipleridir.”604
Bir de bunun karşıtına bakalım: “Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna,
canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden
hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”605 “Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir ilim
üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı, kulağını
ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Artık
onu Allah’tan başka kim yola getirebilir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor
musunuz?” 606
Buna karşılık, Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah,
kendi rızâsını gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları
izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”607 “Bunlar, namaz
kılan, zekât veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol gösterici
kılavuz ve müjdedir.”608 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri, imanlarına
karşılık Rableri doğru yola eriştirir.”609 “Güven, iman edip imanlarına zulüm
katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu bulanlardır.”610
Dikkat edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten bir güç olarak verilmesine
karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah,
insanı fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte,
ya da şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık
603 7/A'râf, 30
604 39/Zümer, 18
605 53/Necm, 23
606 45/Câsiye, 23
607 5/Mâide, 16
608 27/Neml, 2
609 10/Yûnus, 9
610 6/En'âm, 82
• 235 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
içinde; daha doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi
özetleyecek olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında
zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip
etmez.” diyor.611 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda
sanmak;612 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak;613 Allah’ı
zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten yüzçevirmek;614 dünya hayatından
başka bir beklentisi olmamak;615 babalarını, atalarını üzerinde
bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne sürdürmek;616 zâlimlerden ve
nankörlerden olmak;617 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit olduktan
ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.618 Hidâyetin
önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 619
Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi engeller.620
Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor.
621 Şeytana tâbi olmak,622 Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara
uymak,623 Allah’tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek,
624 bütün bunlar hidâyetin engellerindendir.
Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü
dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,625 Allah’ın rızâsını gözetmek,626
Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak,627 işlediği hata
611 Bk. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7;
62/Cum'a, 5
612 7/A'râf, 30
613 45/Câsiye, 23
614 59/Haşr, 19
615 2/Bakara, 200
616 2/Bakara, 170
617 3/Âl-i İmran, 86
618 3/Âl-i İmran, 86
619 Bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
620 bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
621 bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
622 22/Hacc, 4
623 4/Nisâ, 115
624 2/Bakara, 150
625 39/Zümer, 18
626 92/Leyl, 19-20
627 36/Yâsin, 21
• 236 •
Ahmed Kalkan
ve günahlardan dönmek, tevbe etmek,628 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine
uymak,629 iman edip imanına zulüm katmamak,630 sâlih amel işlemek,
namaz kılmak, zekât vermek,631 hidâyete yönelmiş olmak,632 Allah’tan başkasından
korkmamak,633 yalnızca Allah’a teslim olmak,634 düşünmek, ibret
almak. 635
Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında sâbit
kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir kul için dünyada,
âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü iman her
hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve âhiretin
mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka
saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez.
Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak
ile ölür. Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları
görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah’a karşı küfran
ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını
terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak
yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle
dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen,
dalâlet yolunu tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
azgınların sonu da budur.
Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan
şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı
yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır.
Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp
beraber olabilmek Allah’ın büyük lütfu ve hidâyetidir. 636
628 20/Tâhâ, 82; 122
629 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
630 6/En'âm, 82
631 27/Neml, 2
632 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
633 2/Bakara, 150
634 3/Âl-i İmran, 20
635 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
636 A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
• 237 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
“Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
Hidâyet Konusunda Sünettullah
(Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
“Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”637 Yüce Allah’ın
Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm) evrensel, sağlam
ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli gerçek yol (hidâyet) de odur.
Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol
belli olduktan sonra Rasûl’e karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir
yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir
gidiş yeridir orası!” 638
Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi, terk edilmesi ve varsa
sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine tutunursa zarar eder.
Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da ondan çeker ve o kişi zâlimlerden
olur. “...Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan,
andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur.” 639 “Sana
gelen ilimlerden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen mutlaka
zâlimlerden olursun.”640 Rasûlullah’a “ilim” diye gelen, Allah’ın yolu ve İslâmî
emirlerden “şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal, yahûdi ve hıristiyanların
heveslerine uysan, o takdirde zâlimlerden olursun. Hitap Rasûlullah’a,
maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı olan hevâ ve heveslerine
tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır. Mü’minler bilmeliler ki,
sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına uymak, insanları bâtıl
tehlikelere düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük bir zulümdür.
“Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
üzülmeyeceklerdir.”641 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani kendisiyle
kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye yönelenlere,
âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden kaçırdık-
637 2/Bakara, 120
638 4/Nisâ, 115
639 2/Bakara, 120
640 2/Bakara, 145
641 2/Bakara, 38
• 238 •
Ahmed Kalkan
larına da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle yol bulanlar, ne gelecekten
korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara
hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad
eder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği
kolaylaşır. Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir. “...Benden size hidâyet
geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz ve sıkıntıya düşmez.
Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun için dar bir
geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”642
Hidâyetine/Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat
bir yaşantıyla (bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya kadın,
mü’min olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş bir hayatla
yaşatırız. Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile
veririz.”643 Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle beraber
mü’minliktir. Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş sayılmaz. Onun yaşadığı
“tertemiz, güzel hayat” ise, herhangi bir sıkıntının olmadığı bir hayattır.
Çünkü bu, İbn Kesir’in de tefsirinde dediği gibi, hangi yönden olursa olsun,
bütün rahatlık şekillerini kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin
kendisiyle faydalandığı temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi
gibi, “sıkıntı” da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira, Allah’ın
hidâyetine uyan kimse, O’nun rızâsını gözetir. Allah’ın kendisi için taksimine
de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah’ın kendisine bahşettiği din
nimeti sâyesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir.
Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden sonra, onun, dünyaya ve dünyanın
geçici metâına/faydasına değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi,
eline geçince terk etmeksizin ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı
olmaması, kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması
demektir.
Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah geçim
sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.”644
Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır. Yüz çevirmekten
maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak ve hidâyeti başka-
642 20/Tâhâ, 123-124
643 16/Nahl, 97
644 20/Tâhâ, 124
• 239 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
sından ummaktır. Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren için, dünyada geçim
sıkıntısı vardır.
Çünkü âyette geçen “dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir. Bu da
dünyaya ve dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras, azalmasından
korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir şey yoktur.
Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte nimet içinde
olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği yerde otursa da göğsü
dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti, kalbini imar etmedikçe saâdeti
de rahat bir geçimi de fark edemez. Bu, dünyadaki durum.
Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah, Allah’ın
âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet günü kör olarak
haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun
için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyâmet günü, onu kör olarak
haşrederiz.”645
Allah’ın hidâyetinden, âyetlerinden gözünü yuman, onu unutmuş ve
terk etmiş demektir. Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten geldiği gibi,
yaptığına uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir. Çünkü
cezâ, yapılanın cinsinden olur.
Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan ve ona doğru
yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş kılar. “Kim Rahmân’ın
zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız; artık o, onun arkadaşı
olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını
sanırlar.” 646
“O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun ki, bizi
hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden
bunun yolunu bulamazdık.”647
645 20/Tâhâ, 124
646 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar Y., s. 44 vd.
647 7/A'râf, 43
• 240 •
Ahmed Kalkan
Görülüyor ki, hidâyete, doğru yola gitmek için, Allah’ın bize müdâhale
etmesi gerekiyor. “Hidâyeti, duâ ve niyazla Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet
edici O’dur.”648 İbrahim (a.s.): “Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak
sapıklar topluluğundan olacaktım.”649 der.
Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet olduğu
içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu Kur’an, insanları
en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”650 Peygamberimiz de rehberlik
görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini ifade etmiştir: “Allah, beni,
âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.” “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet
ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir
kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur.
Suyu tutar da Allah onunla halkı faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar,
ekin ekerler. Bu yağmur, başka bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır.
Ne suyu tutar, ne de çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın
benimle gönderdiğinden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye
karşı başını kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen
kimse böyledir.” 651
“Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye hidâyet
verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır.”
652
Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin
okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduâda bulunuverseniz!”
dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”653
buyurdular.
Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir.
“Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştirece-
648 14/İbrahim, 21
649 6/En'âm, 77
650 17/İsrâ, 9
651 Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
652 Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
653 Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
• 241 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ğiz. Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”654 “İhdinâ’s-sırâta’l müstakim:
Bizi dosdoğru yola ilet” 655
Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan
ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse,
hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih
amel işlemelidir.
- 12-16. Âyetler -
¦ أَنْ كَنَ ذَا مَالٍ وََبنِ ي نَ  عُتُلٍّ بعْدَ ذَِلكَ زَِني ٍ  ثِي ٍ مُعْتَدٍ أَ  خَيْ ِ مَنَّاعٍ للْ
سَنَسِمُهُ عَلَ ا خْ لُرْطُوم ¦ وَِّل ي نَ
أَ ال  ُتنَا قَالَ أَسَاطِي ُ  إِذَا تتْ لَ عَلَيْهِ آ يَ
اعٍ مَنَّ : durmadan engel olan  للْخَيْ : hayra مُعْتَدٍ : haddi aşan  ثِي ٍ أَ : çok
günahkâra عُتُلٍّ : kabaya بعْدَ ذَِلكَ :َ (bundan sonra) üstelik  زَِني ٍ : soysuza أَنْ كَنَ : var diye ذَا مَالٍ : (malı var diye) mal sahibi ¦ وََبنِ ي نَ : ve oğulları (var
diye) إِذَا تتْ لَ : okunduğu vakit عَلَيْهِ : ona ُتنَا  آ يَ : âyetlerimiz قَالَ : (derler ki)
dedi ¦ وَِّل ي نَ
أَ ال  أَسَاطِي ُ :öncekilerin masalları سَنَسِمُهُ : yakında damga vuracağız
عَلَ ا خْ لُرْطُوم : burnuna
“Durmadan hayra engel olan, haddi aşan, çok günahkâra,
Kabaya, üstelik soysuza,
Mal ve çocukları var diye,
Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.
Yakında burnuna damga vuracağız.” (68/Kalem, 12-16)
654 29/Ankebut, 69
655 1/Fâtiha, 6
• 242 •
Ahmed Kalkan
“Durmadan hayra engel olan (mennâın li’l-hayri), haddi aşan
(mu’ted), çok günahkâra (esîm)” (68/Kalem, 12)
İtaat edilmemesi istenen kişi ve kişilerin özelliklerinin sayıldığı bu
âyetlerde, bir diğer özellik olarak şunlar sayılır: İyiliğin amansız düşmanıdır,
her zaman iyiliğin karşısına dikilir. Hem kendisinin hem de başkasının
iyiliğine engel olur. Bir kere, her türlü iyiliğin toplamı sayılan imanı
engeller. Bu adamın çocuklarına ve akrabalarına, Peygamberimize eğilim
gösterdiklerini sezdiği her seferinde “Sizden biriniz Muhammed’in dinine
uyacak olursa, benden hiçbir fayda görmez olur” dediği bilinmektedir. Bu
tehditle onların Müslüman olmalarına engel olurdu. Bu yüzden Kur’ân-ı
Kerim onu sözleri ve davranışları ile “iyiliğin karşısına dikilen” biri olarak
tescil etmiştir.
Yüce Kitabımız, iman etmeyenlerin bu konudaki özelliklerini şöyle belirtir:
“Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir
(birbirlerinin dostudur). Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik
ederler. Onlar Allah’ı unuttular. Allah da onları unuttu (terk etti, yardımını
ve hidâyetini kesti). Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.”656 Kur’an,
biz mü’minlerin özelliklerini ise şöyle belirtir: “Siz, insanların iyiliği için
ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder
ve Allah’a iman edersiniz…” 657
Saldırgandır: Hak, adâlet gözetmez, çiğner geçer. Ayrıca o, Peygamber
Efendimize, Müslümanlara, ailesine ve doğru yolu bulmalarına engel olduğu,
dini benimsemelerini önlediği aşiretine de saldırır, haksızlık eder. Saldırganlık,
aşırılık, Kur’ân-ı Kerim’de ve Peygamber efendimizin sözlerinde
üzerinde önemle durulan çirkin huylardan biridir. İslâm saldırganlığın,
aşırılığın her çeşidini yasaklamıştır. Hatta yeme-içmede bile buna dikkat
edilmesini öğütlemiştir: “Size sunduğumuz temiz rızıklardan yiyin. Yiyeceklere
ilişkin sınırlarımızı çiğnemeyin.”658 Çünkü adâlet ve adâlet kelimesiyle
aynı kökü paylaşan i’tidâl, yani dengeli olmak İslâm’ın temel karakteridir.
656 9/Tevbe, 67
657 3/Âl-i İmrân, 110
658 20/Tâhâ, 81
• 243 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Sürekli günah işler: “Günahkâr” sıfatını kalıcı bir sıfat olacak kadar
günah işler. Burada işlediği günahın türü belirtilmiyor. Çünkü bu ifade ile
güdülen amaç sıfatın kalıcılığını vurgulamak, ruhun değişmez bir karakteri
olduğunu belirtmektir.
Âyette geçen “esîm” aşırı günahkâr, günaha bulanmış kimse demektir.
“Esîm” kelimesi “ism” sözcüğünün fâil ismidir. İsm ise: Kişiyi sevaptan alıkoyan,
geri bıraktıran ve yapılmasıyla hayırdan uzaklaştıran ameldir.659 Bu
ameli işleyen, sonunda cezayı hak eder. İsm, günah kavramının karşılığıdır.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Birr (iyilik, sevap), kalbinin (nefsinin)
kendisiyle tatmin olduğu şey, ‘ism’ (günah) ise, göğsünü sıkan (seni
huzursuz eden) şeydir.” 660
“Esîm” çok günah işleyen demektir. Bu kavram, beşer olma özelliğiyle
unutarak, hata ederek nâdiren günah işleyen kimse için değil; daha çok,
günahı alışkanlık haline getirip günahları kendisini kuşatan insan için kullanılır.
Şu âyet, bu tür kimseleri anlatır: “Hayır! Her kim bir kötülük eder de
onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte o kimseler cehennemliktir.
Onlar orada devamlı kalırlar.” 661
Kur’an, haram etleri yemeyi, içki içmeyi, kumar oynamayı, adam öldürmeyi,
düşmanlık yapmak üzere yardımlaşmayı, başkalarının malını haram
yoldan yemeği, iftira atmayı, Allah’a şirk koşmayı, Allah’tan gelen vahy’e değil
de kendi hevâsına uymayı ve benzeri hataları ‘ism’ diye nitelendirmekte
ve haram saymaktadır. Kur’an, ‘ism’in açığını da gizlisini de mü’minlere
haram sayıyor.662 ‘İsm’ diye nitelenen günahların büyüklerinden sakınmak
Allah (c.c.) katında daha hayırlı ve daha süreklidir.663 Kur’an mü’minlere
“…Birr (her türlü iyilik) ve takvâ (Allah’tan hakkıyla sakınma) hususunda
yardımlaşın, ism (günah) ve haddi aşma (düşmanlık) hususunda yardımlaşmayın…”
664 diye emretmektedir. Şüphesiz ism; mü’mini hayırdan, takvâdan
ve Allah rızâsından uzaklaştırır, onu sıkıntıya ve cezaya yaklaştırır.
659 Râgıb, Müfredât, s. 10
660 Müslim, Birr 5, hadis no: 2553
661 2/Bakara, 81
662 6/En’âm, 120
663 42/Şûrâ, 36-37
664 5/Mâide, 2
• 244 •
Ahmed Kalkan
Günah, kendisine takvâsı ve fücûru öğretilen insanın665 yanılması,
unutması, dengesizliği, sapması; bir anlamda Din’in, yani Yaratıcının çizdiği
çizginin dışına çıkması, İlâhî kuralları ihlâl etmesidir. İslâm, insanların
dünya hayatlarını düzenlemek için Allah (c.c.) tarafından gönderilen
İlahî sistemin adıdır. Bu sistemin insana yüklediği bazı görevlerin yanında,
yapmamasını istediği bazı yasaklar da bulunmaktadır. Emredilen şeyleri
yerine getirmek, yasaklanan şeylerden uzak kalmak; hem insanın iç dengesini
kurar, hem toplum düzenini sağlar, hem de üzerinde yaşanılan evrenin
bozulmasını önler. Günahlar yalnızca işleyene zarar vermekle kalmaz; çoğu
zaman başkalarına ve yaşanılan ortama da zarar verir.
Günahı ifade eden kavramları incelediğimiz zaman görürüz ki bunların
çoğu inkârcıların, ya da müşriklerin ahlâkıdır, tutumudur ve inandıkları
değerlerdir. Günah, öncelikli olarak inkârcılıktır, Allah’a karşı gelmedir.
Kur’an, isyan eden insanların bu karşı geliş şekillerine ve onların ifade
ettikleri yanlışlara göre çeşitli isimler kullanmaktadır. İman ettiği halde
Rabbinin emirlerini yerine getirmeyen ya da yasaklanan bir şeyi yapanlar
da günaha düşmüş olurlar. Ancak onların bu günahı, bir karşı gelme, bir
isyan, bir inkâr, bir kibir, bir tuğyan, bir meydan okuma değildir. Bunun
tam tersine bir teslim olunmuşluktan sonra unutma, yanılma, ihmal etme
veya nefse ve şeytana geçici olarak kanmadır.
Günah işlemek, kısmen insanın fıtratında vardır. Aslında insan İslâm
fıtratı üzerine dünyaya gelir. Ancak daha sonradan yetişme ortamına ve
aldığı eğitime göre başka dinlere de inanabilir, müslüman da olabilir. Kimileri
de hevâsına uyarak azgın, haddi aşmış bir bağî haline de gelebilir.
İnsan, beşer olarak yaratılmıştır. Hak olanı da seçme, batıl olanı da seçme
hürriyeti vardır. Sevap işler de yapabilir, günaha da düşebilir. İnsanın sorumlu
olabilmesi için özgür olması gerekiyor. İnsanın itaat etme, Allah’a
kulluk yapma görevi olduğu gibi, itaat etmeme, günah işleme hürriyeti de
vardır. İyinin ve kötünün anlaşılması için, her ikisinin de ortada imkân dâhilinde
olması gerekir. İyi ve güzel, bazen kendilerinin karşıtı olan kötü ve
çirkinle tanınabilir.
İtaatin yüceliği, itaatsizliğin çirkinliği ve zararlarıyla daha iyi bilinir. İnsanlar
itaat veya isyan noktasında serbest olmasalardı; Din göndermenin,
665 91/Şems, 7-8
• 245 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
o dine inanmanın, sorumluluğun ve faziletin bir değeri olmazdı. İnsan; iyi
olanla yanlışı, hak olanla bâtılı, itaat ile isyanı, Cennet veya Cehennemden
birini seçme ile karşı karşıyadır. Sonucuna katlanmak şartıyla dilediğini seçebilir.
İnsanı yaratan, onu böyle bir özgürlükle baş başa bırakmıştır, ama
onun yalnızca Kendisine kulluk yapmasını, kendi gönderdiği dine inanmasını
ve kendisine karşı isyan etmemesini de istemiştir. Çünkü insanın yaratılıp
yeryüzüne gönderilmesinin ve ona sayısız nimet verilmesinin sebebi
yalnızca Allah’a kulluk yapıp O’nun sonsuz nimetlerini elde etmedir.
Doğumdan mahşere kadar bir tekâmül yolculuğunda olan insan; bu
tekâmül seyrinde güçlüklerle, sınamalarla, mücâdele şartlarıyla, nimetlerle,
zafer ve yenilgilerle, hüsran ve başarılarla karşılaşır. Günah işleme bu
tekâmül seyrinde inanan kişinin hem deneme sebebidir, hem de imanını
güçlendiren bir şeydir. Çünkü inanan kimse, ihmalinden veya yanılgıdan
dolayı yaptığı hatayı ve suçu terk eder, Rabbine sığınır. Günahlar onun
için bir hatırlatmadır, bir yenilenmedir, bir bilinçlenme aracıdır. Şu hadis
bu konuda oldukça dikkat çekici bir gerçeğe işaret ediyor: “…Eğer siz hiç
günah işlemeseydiniz, Allah (c.c.) sizi toptan yok eder, günah işleyip tevbe
eden bir topluluk yaratır, onlar istiğfar edince (af dileyince) Allah onları affederdi.”
666 Bu hadiste, günaha teşvik değil, insanın beşer olması dolaysıyla
günah işleyebileceği gerçeğine bir işaret bulunmaktadır. Hadis aynı zamanda
mü’minleri günah işledikten sonra tevbe etmeye, istiğfarda bulunmaya
dâvet ediyor, Allah’ın tevbeleri kabul edeceğini haber veriyor. Demek ki bir
insan için günah işlemekten çok günahtan vazgeçmemek, tevbe etmemek
ciddi bir durumdur. Peygamberlerin dışında bütün insanlar hata yapabilir,
günaha düşebilir. Allah katında en sevimli insan günaha düşmemeye çalışan
ile günaha düştükten sonra hemen tevbe edip Rabbinin büyüklüğüne
sığınandır. 667
Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan668 insan, ‘emâneti taşımakla yükümlüdür.
669 Emânetin gereğini yaparsa, ahsen-i takvîm (en güzel bir biçimde)
yaratılan aslını korumuş olur, emâneti korumazsa bütün varlıkların
en aşağısı olur, esfel-i sâfilîne düşer.670 İslâm’ın ‘günah’ konusunda kendine
666 Tirmizî, Cennet 2, hadis no: 2526, 5/672
667 42/Şûrâ, 25; 2/Bakara, 222
668 2/Bakara, 30
669 33/ Ahzâb, 72
670 95/Tîn, 4-6
• 246 •
Ahmed Kalkan
özgü prensipleri vardır. Her şeyden önce günah, İslâm’ın koyduğu sınırların
dışına çıkma yanılgısı ve hatasıdır. Günah, yalnızca Allah’a karşı işlenen bir
suçtur. Şüphesiz insan haklarını ya da toplum haklarını zedeleyen günahlar
da, Allah’ın hükmüne aykırı olduğu için O’na karşı işlenmiş gibidir.
İslâm’a göre affedilmeyecek bir günah yoktur.671 “Allah kendisine şirk
koşulmasını affetmez” 672 gibi ifâdeler, müşriklerin tevbe etmediği durumlar
için söz konusudur. Şirk ve küfürden vazgeçip iman edenleri Allah (c.c.)
elbette affeder. Günahta aşırı giderek nefislerine zulmedenlere bile “Allah’ın
rahmetinden ümidinizi kesmeyin” 673 buyrulmaktadır. Bazı ibâdetler, işlenen
birtakım hatalar için, küçük günahlar için keffârettir, onların affolunmasına
sebeptir. Ebû Hureyre’nin (r.a.) anlattığına göre tek önderimiz Rasûlullah
(s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Beş vakit namaz ve cuma namazı diğer
cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazan’a keffârettirler. Arada büyük
günah (kebâir) işlenmedikçe aralarındaki (küçük) günahları affettirirler.” 674
Kişi ve toplum haklarını zedeleyen günahları işleyenlere hem dinî, hukukî
cezâ gerekir, hem zarar vermişlerse zarar ödetilir, hem de haklarına
tecâvüz edilenden hak helâlliği -tabii eğer mümkünse- istenmesi gerekir.
Günahlar aslında insana hem dinî cezâyı, hem de bedenî veya toplumsal
cezâları kazandırır. Kişi günahı işlemekle kendine zarar verdiği gibi, günahın
cinsine göre başkalarına da zarar verebilir. İçki içmek kişinin kendine
zararlıdır ama sarhoş bir toplumun sağlıklı olduğunu kimse iddia edemez.
Zinânın zührevî hastalıklara yol açtığı, insan, hayvan ve tabiat haklarına
saldırının, açgözlülüğün, mal hırsının doğal dengeye zarar verdiği, dünyayı
yaşanmaz hale getirdiği açıktır.
İslâm’a göre ‘eşyada asıl olan husus mubahlık-helâl olma’ durumudur.
Dinen bir şey kesin delillerle haram kılınmamışsa o helâldir. Haram ve sakıncalı
şeyler bir nevi az ve istisnâîdir. İnsan, suçlu olduğu isbat edilinceye
kadar suçsuzdur, dürüstlüğü temel prensiptir. Suçlu veya günahkâr olmak
istisnâdır. Fıkıhta bu ‘beraat-i zimmet asıldır’ şeklinde ifade edilir. İnsanın
nefsinde, ailesinde, yaşadığı ortamda ve dünyanın genelinde bir bozukluk,
huzursuzluk, bir fesat varsa; bunun sebebi insanların hatalarıdır, işledikleri
671 4/Nisâ, 48; 39/Zümer, 53
672 4/Nisâ, 48
673 39/Zümer, 53
674 Müslim, Tahâret 14, hadis no: 233; Tirmizî, Salât 160, hadis no: 214
• 247 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
günahlardır. Allah’ın koyduğu hükümler işte bütün bu birimlerdeki huzuru
sağlamaktadır. 675
Günahların kişisel, toplumsal, psikolojik, sosyolojik ve hatta ekolojik
zararları vardır. Günah işleme anlayışı; insanı çevreleyen her yerde kaosa,
huzursuzluğa, felaketlere sebep olur. Günahlar, ilâhî bereketi azaltır, insandaki
iyi duyguları köreltir, çirkinlikleri artırır, hakları ihlal eder, rezilliklere
ve yıkımlara sebep olur, mü’min kalpleri karartır.
Günahlar, insanları korkuya, şüpheciliğe, dengesizliğe, doymazlığa,
utanmazlığa sürükler. Günah olayında ihmal ile inkâr farkını unutmamak
gerekir. Bir insan mü’min olarak günahın haramlığını kabul ederek onu
işlerse, tevbe ettiği zaman affedilmesi umulur. Ancak bir kimse Allah’ın
emirlerini yerine getirdiği halde açık bir günahı inkâr ederek, ‘kabul etmiyorum,
işime gelmiyor’ diyerek yaparsa tehlikeli olur. Böyle bir kimse
çok amel işlese bile inkârı sebebiyle azabı hak eder. Çünkü bir bütün olan
Allah’ın dininin bir parçasını aklınca beğenmiyor, inkâr ediyor. İnkâr ile,
inandıktan sonra hatalı davranma ayrıdır.
İmanlı kimse hatasını anlar, Allah’ın karşısında boyun büker ve affına
sığınır. İnkârcı ise Allah’ın yerine kendi nefsini ilâh olarak koymaktadır.
Mü’min günahın açık olanından da gizli olanından da kaçınır, ihmalinden
dolayı da günaha düşerse hemen Rabbine sığınır ve tevbe eder. 676
“Kabaya (utüllin), üstelik soysuza (zenîm)” (68/Kalem, 13)
İtaat edilmemesi gereken bu adam bütün bunların yanı sıra “kaba”dır.
Âyette geçen ve kaba diye tercüme ettiğimiz “utüll” kelimesi, vurgusu ile,
oluşturduğu hava birçok sıfatı, karakteristik özelliği anlatıyor. Bunun yerine
birçok söz ve sıfat kullanılsa bile aynı anlam verilemezdi. Bu kelimenin,
aşırı derecede kaba, çok yiyip içen obur, aç gözlü anlamına geldiği söylenmektedir.
Bu adam kaba karakterli, iğrenç huylu ve insanlar arası ilişkilerde
çirkin tutumludur.
Ebû Derdâ’nın -Allah ondan râzı olsun- şöyle dediği rivâyet edilir:
“Utüll” (kaba); büyük karınlı, kötü ahlâklı, çok yiyip içen obur, çok mal top-
675 30/Rûm, 41
676 4/Nisâ, 31; İbn Mâce, Zühd 30, hadis no: 4248-4249; H. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 228
• 248 •
Ahmed Kalkan
layan, ama başkalarına vermeyen kimse demektir.” Ne var ki “utüll/kaba”
kelimesi bütün bunları kapsayan, bununla beraber bu karaktere sahip kişinin
iğrençliğini her yönüyle tasvir eden geniş bir kavram olarak zihinlerde
yer ediyor.
Ayrıca bu adam, “zenîm”dir, soysuzdur, alçaktır. Zenîm kelimesinin
burada özellikle
günah İşlemekten, haksızlık yapmaktan, zarar vermekten
utanıp çekinmeyecek kadar tabiatı bozulmuş, insanlığını kaybetmiş, bu
anlamda soysuzlaşmış kişiyi ifade
ettiği söylenebilir. İşte İslâm düşmanlarından
birinin kişiliğinde toplanan çirkin, iğrenç sıfatların sonuncusu
budur. Zaten, bu tür iğrenç karakterlere sahip insanlardan başkası İslâm’a
düşman olmaz, düşmanlığında ısrar etmez. “Zenîm” kelimesinin anlamlarından
biri, “aralarında soy birliği olmadığı halde bir kavme bağlanan veya
o kavmin içinde soyu belirsiz olan kimse”dir. “Ne idüğü belirsiz” diye çevirebileceğimiz
bu âyetteki “zenîm” kelimesine müfessirler “bir toplumdan
olmadığı halde onlara yamanmış olan, babası bilinmeyen, kötülüğü ile tanınan,
lüzumsuz kimse, faydasız şey” anlamlarını
vermişlerdir. Bu kelimenin
anlamlarından biri de “insanlar arasında iğrençliği ile, pisliği ile, aşırı
derecede kötülüğü ile ün salmış kimsedir. Bu kelimenin ifade ettiği ikinci
anlam Velid bin Muğîre’nin durumuna daha uygundur. Bununla beraber
kelimenin söylenişi, kavmi arasında kibirlenip böbürlenen bu adamı aşağılık
sıfatı ile damgalamaktadır.
Sonra sûrenin akışı bu kişisel sıfatlar üzerine, O’nun Allah’ın âyetleri
karşısındaki tutumunu belirterek bir değerlendirme yapıyor. Bunun yanı
sıra Yüce Allah’ın mal ve evlât bahşettiği bu adamın böyle bir tutum sergilemesi
ayıplanıyor: “Mal ve oğullar sahibi olmuş diye, kendisine âyetlerimiz
okunduğu zaman ‘eskilerin masalları’ dedi.” 677
“Mal ve oğullar sahibi olmuş diye” (68/Alâk, 14)
İslâm’a göre insanın var oluşunun asıl gâyesi, Allah’a kul olmanın şuuruna
ermesi ve bunun gereğini yerine getirmesidir, ibâdettir. Kur’an’da
çocuklar çok defa, ebeveynine aslî gâyelerini unutturan ve onları Allah’tan
uzaklaştıran engeller arasında gösterilmiştir. Mal çokluğunun da benzer
sonucu sözkonusu edilmiştir. Buna göre birçok insan, fazla mal ve evlât
677 68/Alâk, 14-15
• 249 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
sahibi olmayı hayatın tek gâyesi saymak sûretiyle Allah ile olan münâsebetini
tehlikeye düşürmektedir. Bu sebeple çeşitli âyetler insanı uyarmakta
ve asıl gözetilmesi gereken hedefi göstermektedir.678 Her ne kadar insanlar
fazla mala ve çocuğa sahip bulunmakla kendi kendilerine yeterli, dolayısıyla
güçlü ve üstün olacakları zannına kapılıyor ve bunu başkalarına karşı bir
üstünlük sebebi olarak görüyorlarsa da,679 Kur’an’a göre bu yanılgıya düşenler
için mal ve çocuk da bir “fitne”dir680 ve “apaçık bir düşman”dır.681 Bundan
dolayı İslâm’da, kişinin çocuk sahibi olması büyük sorumluluk gerektiren
bir durum olarak değerlendirilmiştir. Nitekim ana-baba ile çocuk arasındaki
ilişkiler hem ahlâkî hem de hukukî yönden belli esaslara bağlanmıştır.
Buna göre çocuğun varlığı ciddiye alınmalı, iyi bir insan ve ihlâslı/samimi
bir Müslüman olarak yetişmesi için her türlü gayret ve fedâkârlık gösterilmelidir.
Çocuğun dünya ve âhiret mutluluğunu gözetmek, onu dünyaya getiren
insanların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur. İslâm, bu
hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar. “Ey iman edenler! Kendinizi
ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun”
682 meâlindeki âyeti yorumlayan müfessirler, çocukların ve diğer âile
fertlerinin gözetiminden ve terbiyesinden âile reisi olan babanın sorumlu
olduğu konusunda ortak görüş belirtirler.683 Hz. Peygamberimiz de, “Hepiniz
çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz”684 meâlindeki
hadisinde aynı şekilde babanın büyük sorumluluğuna dikkat çeker. Anne
de sorumluluğa ortaktır; âilenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakımı ve
yetiştirilmesi onun sorumluluk alanına girmektedir.685 Çocuğun, kendisine
söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifâde edebildiği
yaşlardan itibaren dinî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda
ilk öğretilecek şey; tevhid inancıdır. Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza
önce ‘lâ ilâhe illâllah’ cümlesini öğretin” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir.
686
678 Meselâ bk. 18/Kehf, 46; 34/Sebe’, 37; 63/Münâfıkun, 9
679 57/Hadîd, 20
680 8/Enfâl, 27-28; 34/Sebe’34-35
681 23/Mü’minûn, 55-56; 64/Teğâbün, 14
682 66/Tahrîm, 6
683 bk. F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 30/46; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’an, 4/390-393
684 Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
685 Buhârî, Rikak 17; Müslim, İmâre 5
686 İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd,
Beyrut, 1403/1983, s. 158
• 250 •
Ahmed Kalkan
Onların anlayacağı bir dil ve üslûpla Allah inancı anlatılması gerektiği
gibi, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte dozu ayarlanmış bir tarzda
Allah korkusunu da aşılamak, böylece değer yargılarına ters düşen davranışlar
karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak
olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da
geliştirilmesi gerekir. Onlara namazın öğretilmesi ve âile reisinin de bunda
devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredilmiştir.687 Hz. Peygamber’in
de çocuklara yedi yaşında namazın öğretilmesi, kıldırılmaya başlanmasını,
on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye
eden hadisleri688 bu konuda Müslüman ebeveyne ve eğitimcilere ışık tutmaktadır.
Bunlarla birlikte, çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru
bilgilere ihtiyacı unutulmamalıdır. 689
Çocuk, bir yönüyle rahmet, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira
ebeveyni o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince
dikkat etmedikleri takdirde, onun işleyeceği günahlardan sorumlu
tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini
tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden dolayı
evlâtla sınavı kaybedebilir. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu
cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” 690;
“Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitne/sınavdır.” 691 Her konuda olduğu
gibi, âile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah
rasülü’nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden)
sorumlusunuz.” 692
Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar,
bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler.
Hâlbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar
ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe
yaramaz: “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah,
687 20/Tâhâ, 132
688 Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizî, Mevâkît 182
689 Hayati Hökelekli, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.8, s. 357-358
690 66/Tahrîm, 6
691 64/Teğâbün, 15
692 Buhârî, Cum'a 11; Müslim, İmâre 20
• 251 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının
kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 693
“İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibârettir.
Allah yanında ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” 694
“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız
dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı,
hem daha süreklidir.” 695
“O gün (âhiret günü) ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak Allah’a selîm/
temiz bir kalble gelenler o günde (kurtuluşa ererler).” 696
“... De ki: Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar
için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 697
“Kim bu aceleciyi (çabuk geçen dünyayı) isterse, ona, dilediğimiz kimseye
dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış
olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak
kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları
makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin
ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir.
Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki
âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 698
“Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” 699
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak
hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye
sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz.
Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür
yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez.
693 9/Tevbe, 85
694 8/Enfâl, 28
695 20/Tâhâ, 131
696 26/Şuarâ, 88-89
697 4/Nisâ, 77
698 17/İsrâ, 18-21
699 Tirmizî, Zühd 26, Hadis no: 2337
• 252 •
Ahmed Kalkan
Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala
gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek
azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur yahut
helâke yaklaşırlar.” 700
“Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya
ziynetlerinden korkuyorum.” 701
“Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım, malım!’ der. Hâlbuki Âdemoğlunun
yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden
başka kendisinin olan neyi var? (Gerisini ölümle terk eder ve insanlara
bırakır. Malın içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin;
giyip eskittiğin; ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir.)”702
“Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?” Ashâb: ‘Ey
Allah’ın Rasûlü, içimizde herkes, kendi malını vârisinin malından daha çok
sever’ dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Öyleyse şunu bilin: Kişinin
gerçek malı, hayatında gönderdiğidir. Geriye bıraktığı da vârislerinin malıdır.”
703
“Bir sürüye salınan (dadanan) iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin
mal ve şeref hırsıyla dîne verdiği zarardan daha fazla değildir.” 704
“Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi.
Âdemoğlunun iç boşluğunu (karnını) ancak toprak doldurur (gözünü
toprak doyurur). Allah tevbe edenleri affeder.” 705
“Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.” 706
“İki haslet vardır ki, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredici ve sabrediciler
arasına kaydeder: Dinî konularda kendinden üstün olana bakıp
700 Müslim, Zekât 123, h. No: 1052; Buhârî, Zekât, Rikak; Nesâî, Zekât; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A.
Davudoğlu, c. 5, s. 473-474
701 Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
702 Müslim, Zühd 3, 4; Hadis no: 2958; Nesâî, Vesâyâ 1; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir Tekâsür, Hadis no: 3351;
Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
703 Buhârî, Rikak 12; Nesâî, Vesâyâ 1
704 Tirmizî, Zühd 43, Hadis no: 2377
705 Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
706 Tirmizî, Zühd 42, Hadis no: 2376
• 253 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ona uymak. Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş
olduğu üstünlüğüne hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici
ve sabredici olarak yazar. Kim dinî konularda kendinden aşağı olana bakar,
dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemediğine üzülürse
Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz.” 707
“Bir kul, Allah rızâsı için mütevâzi olur, alçalırsa; Allah onu mutlaka yüceltir.
Dünya dört kişi içindir: Bir kul vardır, Allah kendisine mal ve ilim vermiştir
de kul, malı hususunda Allah’tan korkmakta, (mal ve ilmi kullanarak)
sıla-i rahim yapmakta, (mal ve ilimde) Allah’ın hakkı olduğunu bilmektedir.
İşte bu kimse en faziletli bir makamdadır.
Bir kul vardır; Allah ona ilim vermiştir, mal vermemiştir, ama iyi niyetlidir
ve ‘malım olsaydı onu falan kişi gibi (hayırda) harcardım’ der. İşte bu kimse,
niyetindekini yapmış gibi sevaba nâil olur, ikisi de eşit şekilde ücrete konar.
Bir kul vardır, Allah ona mal vermiştir, fakat ilim vermemiştir. Malını
câhilâne harcar. Malı husûsunda Rabbinden korkmaz. (Cimriliği, câhilliği
sebebiyle) malıyla sıla-i rahim yapmaz; malında Allah’ın da hakkı olduğunu
hiç düşünmez. İşte bu kimse, mertebelerin en düşüğündedir.
Bir kul vardır, Allah ona ne ilim ne de mal vermiştir, ama ‘Eğer malım
olsaydı, onunla falan kimsenin yaptıklarını ben de (şerde) yapardım’ der. Bu
da niyetiyle muâmele görür. Niyet ettiği kimsenin vebalini ayne elde eder.” 708
“Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata
karşı hırs.” 709
“Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere
açılmasıdır... Şüphesiz ki bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve
yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi (insan)dir. Bunu hak etmeden
alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyâmet günü aleyhinde
şâhitlik yapacaktır.” 710
707 Tirmizî, Kıyâmet 59, Hadis no: 2514
708 Tirmizî, Zühd 17, Hadis no: 2326; İbn Mâce, Zühd 21, Hadis no: 4228
709 Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115; Hadis no: 1047; Tirmizî, Zühd 28, Hadis no: 2340; İbn Mâce, Zühd
27, Hadis no: 4234
710 Buhârî, Zekât 47, Cum'a 28, Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123, Hadis no: 1052; Nesâî, Zekât 81
• 254 •
Ahmed Kalkan
“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize
bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının...” 711
“Dünya, mü’mine zindan, kâfire cennettir.” 712
“Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve
işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi
de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar,
işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine
takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” 713
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Ey Âdemoğlu! Kendini kulluğuma/ibâdetime
ver, gönlünü zenginlikle doldurayım, fakirliğini kapayayım. Böyle yapmazsan
ellerini meşgûliyetle doldururum, fakirliğini de kapamam.” 714
“Evimde üç gece kalacak altınım olsun istemem. Ancak, üzerimdeki bir
borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, geri kalanın da Allah’ın kullarına şöyle
şöyle dağıtılmasını emrederdim.” (Elleriyle önüne, sağına, soluna dağıtma
işareti yaptı.” 715
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde
otururken yanına geldim. Beni görünce: “Kâbe’nin Rabbine kasem olsun,
onlar zararda!” buyurdu. Ben: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, annem babam sana fedâ
olsun, onlar kimlerdir?’ dedim. Buyurdu ki: “Onlar malca çok olanlardır.
Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol
vermelerini emredenler müstesnâ” dedi ve hemen ilâve etti: “Böyleleri ne kadar
az! Şunu bilin ki, devesi, sığırı, davarı olup da zekâtını vermeyen her
insan kıyâmet günü, o malları, mümkün olan en iri ve en semiz şekilde karşısına
çıkıp sırayla boynuzlarıyla toslayacak, ayaklarıyla çiğneyecek. Sonuncusu
da bu muâmeleyi yapınca, birinci tekrar başlayacak. Bu hal, insanlar
arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecektir.” 716
711 Müslim, Zikir 99, Hadis no: 2742; Tirmizî, Fiten 26, Hadis no: 2192; İbn Mâce, Fiten 19, Hadis no: 4000
712 Müslim, Zühd 1, Hadis no: 2956; Tirmizî, Zühd 16, Hadis no: 2325
713 Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467
714 Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467; İbn Mâce, Zühd 2, Hadis no: 4107
715 Buhârî, Zekât 4, İstikrâz 3, Bed'u'l-Halk 6, İsti'zân 30, Rikak 13, 14; Müslim, Zekât 34, Hadis no: 992
716 Müslim, Zekât 301, Hadis no: 590; Buhârî, Eymân 3, Zekât 43; Tirmizî, Zekât 1, Hadis no: 617; Nesâî,
Zekât 2
• 255 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı,
tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 717
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki
gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak
olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i
kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği
koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.”718
“Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz
gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 719
“Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında
gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 720
“Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin
devamında şu ifâde vardır: “Kendini kabir ehlinden say.” 721
“Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 722
“Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın
kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.”
723
“Zenginlik, mal çokluğundan ibâret değildir. (Hakiki) zenginlik, gönül
zenginliğidir.”724
“Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım” 725
717 İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321, 4/560
718 İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
719 Tirmizî, Tıbb 1, Hadis no: 2037
720 İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
721 Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
722 Kütüb-i Sitte, 17/564
723 Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
724 Müslim
725 Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10
• 256 •
Ahmed Kalkan
Evlât, yani çocuklar Allah’ın lutfu, fânî dünyanın süsü, âilenin çimentosu,
ana ve babanın gözbebeğidir. 726 “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür...”
727
Dünyada ana-babası için en değerli nimet ve mutluluklardan olan hayırlı
çocuklar, âhirette de ebeveynleriyle beraber olacaklardır: “Kendileri
iman edip zürriyetleri de imanda kendilerine uyan kimselerin zürriyetlerini
de kendilerine katmışızdır; kendi sevaplarından da hiçbir şey eksiltmemişizdir.
Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” 728
Yüce Allah, âhirette sâlih mü’minleri cennete sokacağı gibi, kendileri
gibi iman eden çocuklarını da kendileriyle beraber cennete sokacaktır.
Böylece dünyada inanç ve gönül birliği içinde olanlar, âhirette de beraber
olacaklardır. Şayet kendileri orada çocuklarından ayrı olsalar, yerleri ne kadar
cennet olsa da yine ayrılık hasreti çekerler. Oysa orada üzüntü olmaz.
Sefâ yerinde cefâ yoktur. Onun için Allah Teâlâ, orada mü’minleri yalnız bırakmaz,
çocuklarını da yanlarına verir. Ancak bunun şartı, çocuklarının da
kendileri gibi iman etmiş ve sâlih ameller işlemiş kimseler olmasıdır. Aksi
takdirde sâlih ile fâcir, baba-oğul da olsa bir araya gelmiş olur ve rûhî bağ
kalkar. Nitekim Nûh’un (a.s.) oğlu kendi âilesinden sayılmamıştır.729 İşte
Tûr sûresindeki âyetin sonunda “Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” Ifâdesi,
âhiret ödülünün, babaların/ataların salâhıyla değil; herkesin kendi imanı
ve güzel eylemleriyle kazanılacağına işâret etmektedir. Ra’d sûresinde de bu
durum şöyle açıklanır: “Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden
ve çocuklarından olan sâlih/iyi olanlar da kendileriyle beraber olur. Melekler
de her kapıdan yanlarına varırlar.” 730 âyetinde de sâlih mü’minlerin sâlih
olan baba, eş ve çocuklarının da kendileriyle beraber olacağını vurgulamaktadır.
Bütün bunlarla birlikte; insana emânet olarak verilen mallar ve çocuklar
da onlar için bir fitnedir, deneme ve sınama aracıdır. Mala ve çocuğa
olan tutku ve aşırı ilgi, kişiyi Allah yolundan, O’na kulluk ve ibâdetten alıkoyabilir.
İnsan mal ve dünyalıklar peşinde koşarken Rabbine karşı görev-
726 3/Âl-i İmrân, 14; 42/Şûrâ, 49-50
727 18/Kehf, 46
728 52/Tûr, 21
729 11/Hûd, 46
730 13/Ra’d, 23
• 257 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
lerini unutabilir. Hatta malla şımarabilir, kibirlenir ve haddi aşabilir. Malın
helâlinden kazanılması ve yine helâl yollarda harcanması, mal üzerinde
hakkı olanların haklarının verilmesi İslâm’ın getirdiği ölçülerdir. Bu açıdan
mal insan için denemedir. Evlâtların fitne/sınav olması da buna benzer. Allah’ın
çocuk nasip ettiği anne ve babalar için, çocuklarını fıtratlarına uygun
olarak terbiye etmek, onları sâlih insan olarak yetiştirmek, en önemli görevlerdendir.
Mala ve çocuklara karşı olan tutku, onları ve âileyi koruma ve kollama
duygusu, insanı bazen adâletten uzaklaştırabilir, haddi aşıp haksızlık yapmaya
sürükleyebilir. Böyle yapmak da ilâhî ölçülerden sapma sonucunu
doğurur. Bu da insan için bir fitnedir. “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız
birer fitnedir (imtihandır). Allah’a gelince; büyük mükâfat O’nun
yanındadır.” 731
İnsanları, çoğu zaman Allah’ı anmaktan, O’nun yolunda cihad etmekten
alıkoyan en önemli iki dünya meyvesi; birincisi servet, diğeri de sahip
olunan evlâttır. Bu iki varlığı elden kaçırmama uğruna pek çok fedâkârlığa
katlanır insan. Meşrû çizgide olduğu sürece buna zorunludur da. Fakat Allah’a
ait sorumlulukların terkedilmesine sebep olursa elbette ebedî mükâfatı
kaybetmiş olur. Allah için sevme ile Allah’a rağmen sevmenin açığa çıktığı,
Allah rızâsı için sevme ve bunları emânet ve imtihan bilme ile, Allah’ı sever
gibi sevme ve Allah’ın rızâsına onları tercih etme sınavı, en net biçimde bu
iki şeyde ortaya çıkar.
Mal ve evlât birer sınavdır; bunlar insanın bozulmasına, doğru yoldan
şaşıp sapmasına neden olabilir. Kur’an’da mal ve evlât tutkusunun, yani
hep çocuklarının geleceğini, bunun için mal çoğaltmayı düşünmenin, insanı
doğru yoldan saptırabileceği; malı ve evlâdı olduğu halde doğruluktan
ayrılmayan kimselerin ise ödüllendirileceği belirtiliyor.732 Mal ve evlât
düşkünlüğü, kendisini doğru yoldan çıkarıp haksızlığa düşürüdüğü kimse,
sınavı kaybeder, büyük ziyana uğrar. Günümüzde bu durumu nice ana-babada
görüyoruz.
731 8/Enfâl, 28; Ayrıca bk. 64/Teğâbûn, 14-15. Malların ve çocukların deneme sebebi olduğunu “belâ”
kelimesiyle ifâde eden âyetler için bk. 3/Âl-i İmrân, 186; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165
732 8/Enfâl, 28
• 258 •
Ahmed Kalkan
Adam, ibâdetlerine bile zaman ayıramayacak kadar geçim için çalışırken,
nice haram kazanca dalarken çoğunlukla gösterdiği sebep “çocuklar
için, onlar yüzünden”dir. “Ne yapalım, arkada evlâd u ıyâl var” denilir. Aslında
bunlar sebepten ziyâde, şeytanın mâzeret gibi, hatta güzel fedâkârlık
olarak gösterdiği bahanelerden ibârettir. Evlenmeden, çoluk-çocuk sahibi
olmadan dâvâ adamı olan nice gençler, bir bakıyorsunuz kaybolmuş, evleri
kendilerine mezar haline gelmiş. Ya da fakir veya orta halli iken dâvâ bilincine
sahip fedâkârca gayretler içindeki nice müslüman, paralanınca paramparça
paralanmış. Parayı sadece cebine değil, kalbine de koymuş, dâvâyı da
bir kenara bırakmış, hatta nice haramlara dalmış. Mal, eş ve evlât imtihanları,
insanın mayasındaki yapıyı ortaya çıkaran önemli testlerdir.
Kur’an, insanları Allah’tan korkmaya, babanın çocuğu için, çocuğun da
babası için fidye verip onu cezâdan kurtaramayacağı; hiç kimsenin, başkasına
bir yarar sağlayamayacağı, başkasını ateş azâbından kurtaramayacağı
âhiret gününden çekinmeye çağırır.733 Herkes, âhirette hak ettiği cezâyı çekeceği
için, Kur’an mü’minleri bu geçici dünyaya aldanmamaları husûsunda
uyarır: “Dünya hayatı sizi aldatmasın, o çok aldatıcı sizi aldatmasın!”734
Bu “ğarûr -çok aldatan-”, ya insana çekici görünen dünyadır, yahut şeytandır.
Müfessirlerin genel kanısı bunun şeytan olduğu yönündedir. Tabii şeytan
da insanı dünya tutkusuna, mal ve evlât hırsına düşürerek, fakirlikten
korkutup cimriliği sevdirerek aldatır.
Allah, iman edenlere, dünya malının ve çocuklarının, kendilerini Allah’ı
zikretmekten (hatırlayıp anmak ve kulluk yapmaktan) alıkoyup mahvetmemesine
dikkat etmelerini emrediyor ve Allah’ı düşünmeyenlerin,
ebedî ziyana uğrayacaklarını vurguluyor.735 Teğâbün sûresinde de mü’minlere,
eşlerinden ve çocuklarından bazılarının, kendilerine düşman olduğu,
onlardan sakınmaları, onlara karşı dikkatli davranmakla beraber hoşgörülü
olmaları; onları bağışladıkları takdirde Allah’ın da kendilerini bağışlayacağı
bildiriliyor.736 Bu âyetin devamında da, malların ve çocukların birer fitne/
sınav olduğu, ödülün ise Allah katında bulunduğu vurgulanır.
733 31/Lokman, 33, 3/Âl-i İmrân, 10
734 31/Lokman, 33
735 63/Münâfıkun, 9
736 64/Teğâbün, 14-15
• 259 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Burada737 dikkat edilecek husus; “min” cer harfinin, “bazı” anlamına
geldiğidir. Yani âyette eşlerin ve çocukların hepsinin değil; bazılarının insana
düşman olduğu bildirilmektedir. Gerçekten bilerek veya bilmeyerek kocasına
veya karısına çok kötülük eden, onun üstüne dost tutan, hatta dostuyla
birlik olup kocasını öldüren kadınlar veya karısını kesen, öldüren kocalar
vardır. Burada hitap geneldir; kadını da erkeği de kapsar. Bütün iman
edenlere hitap edilmektedir. Kasıt sadece erkekler değil; tüm mü’minlerdir.
Bundan dolayı âyeti sadece erkekler açısından anlayıp öyle değerlendirmek
yanlış olur. Kocasına çok kötü davranan kadınlar olduğu gibi; karısına
çok kötülük yapan erkekler de vardır. Fakat aile reisi koca olduğu ve
çocukların durumundan daha çok baba sorumlu olduğu için Arapça’nın
tağlîb buralı gereği, erkeklere hitap kipi seçilmiş ise de bu hitap kadınları
da kapsar. Aynen “Ey iman edenler! Namaza durmak istediğiniz zaman
yüzlerinizi yıkayınız...” 738 âyeti ve benzeri erkek hitap kipiyle kullanıldığı
halde kadınları da kapsayan hüküm, vaad ve vaîd âyetleri gibi. Bu bakımdan
her iki cinsi ifâde etmesi için âyet metninde geçen “zevc” kelimesinin
çoğulu “ezvâc” kelimesini, “eşler” olarak meallendirmek daha doğru
olur kanaatindeyiz. Arapçadaki “zevc”in karşılığı olan “eş”, hem kadını,
hem erkeği kapsar. Erkek kadının zevci (eşi), kadın da erkeğin zevci (eşi)
dir. Çocuklardan da öylesi var ki, ana-babasının doğru yolundan ayrılır;
onları üzer, mallarını yer, ihtiyarladıklarında onları kapı dışarı eder, kendi
evlerinde huzuru yok edeceğini düşünerek huzurevlerine terk eder, ya da
değişik zorluklar içinde bırakır. İşte bunlar, insana düşman olan çoluk çocuktur.
Kişi kendisine dikkat etmeli, yolunda olmayan eş ve çocuklarının
kötülüklerinden sakınmalıdır. İnsan, eşinin ve çocuklarının hareketlerine
dikkat etmelidir, ama onlardan bütün bütün de uzaklaşmamalıdır. Onların
hatalarını affetmelidir. Yoksa âilede dirlik ve düzenlik kalmaz. İşte bunun
için âyetin sonunda “Eğer affeder, hoşgörür, bağışlarsanız, Allah da bağışlayan,
merhamet edendir (affedenleri O da affeder).”739 buyurmaktadır. 740 Bu
âyetlerde Cenâb-ı Hak, dikkat edin, mallarınız ve çocuklarınız sizi meftûn
edip Allah yolundan saptırmasınlar demektedir. Bunlar sizin için birer imtihan
sebebidir.
737 64/Teğâbün, 14’de
738 5/Mâide, 6
739 64/Teğâbün, 14
740 S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, 5/543-545
• 260 •
Ahmed Kalkan
Onlarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde mi ayarlıyorsunuz, başka
ölçü(süzlük)lere göre mi? Denenmekte, sınanmakta olduğunuzu unutmayın.
Mal ve çocuklarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde ayarlayın da imtihanı
kaybetmeyin. Sakın mal tutkunuz, çoluk-çocuk derdiniz sizi Allah’a
kulluktan ayırmasın.
Fitne; herhangi bir madeni içindeki katkı maddeleri, curufları ayrılsın
diye potaya atmak ve eritmek, arıtmak demektir. Demek ki, bizler de çoluk-
çocuk sahibi olmakla, malk-mülk sahibi olmakla bir potadan geçiriliyoruz.
Bunlarla ilgili Allah’ın yasalarına, bunların hukukuna riâyet edip
etmeyeceğimiz konusunda denenmekteyiz. “Madem ki bunlar bizim için
bir imtihan konusudur, öyleyse bunlara hiç sahip olmayalım da imtihanda
başarılı çıkalım” demeye, Allah’ın imtihanından kaçmaya da hakkımız
yoktur. Bazı insanlar, “bu devirde dosdoğru çocuk yetiştirmek zor, hatta
mümkün değil” diyerek çocuk imtihanından kaçıyorlar; bu doğru değildir.
Bu hayatı eşle, çocukla, malla yaşamamız da bir Allah yasasıdır. Yani
müslüman helâl bir şekilde rızık peşinde, evlâd u ıyâl peşinde olacak, ama
âhireti unutmayacak, kırmızı çizgileri ihlâl etmeyecektir.
64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın
bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular.
Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan
alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar
yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak,
işte o andan itibaren anlayoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya
başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa
babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek
bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar.
Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme
doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta
hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya
başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine
yazık etmesi der.
Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle,
bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk
yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve
çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette
• 261 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmekdir.
Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu,
Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış
bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik
olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme
pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya
sunmasını beklerler.
Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı Allah’ın hududunu
çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara bulaşmaktadır.
Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine hanımın,
kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir.
Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak, tebliğ edecek
nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları, sonra da hanım
ve çocuklarıdır.
Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla
da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak
verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır.
Onlarla hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın
çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk
programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır.
Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz,
oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle
bizi sürekti denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız
ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız.
Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil,
mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize
Allah’ı, âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı
kaybettik demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun
gibi, bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek,
emânet bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı
imtihan sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir.
Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da
buna rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette bin onlardan sorumlu
tutulacak değiliz.
• 262 •
Ahmed Kalkan
Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu. Bu büyük
peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok uğraştı,
tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu ve bazı
insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik kullandıkları
için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir.741
İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir.
Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük,
zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen
bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı
ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır.
İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması
ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü,
zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine
oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın
insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir.
Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme
endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı
ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi
çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında,
âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek
vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir
sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Halbuki,
varlık, sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer
deneme (fitne) aracıdır.742 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve
belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar.
Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır.
Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını
kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı
Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları
bunu bilmiyorlar.” 743
741 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, 7/298-300
742 21/Enbiyâ, 35
743 39/Zümer, 49
• 263 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı
güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak
inanan kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın
katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için
hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır.744 Dünya nimetlerinin fitne/deneme
olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın
iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını
kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler
(ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne
olarak nitelendirir.
Fitne, gerçek olanı sahte olandan, iyi olanı kötü olandan, kirliyi temiz
olandan ayırmak olduğuna göre, hayatın akışında olumlu ve olumsuz tarafıyla
ortaya çıkabilir. Kur’an’ın işaret ettiği gibi insan bazen risk taşıyan,
mal, mülk, evlât ve sağlık gibi nimetlerle, bazen de yokluk, hastalık, şeytan
ve düşman saldırısı gibi şeylerle denemeye uğratılır. Bu bakımdan çekilen
zorluk, mal, zulüm, kadın, çocuk, saptırma, azap, silâhlı çatışma, kalbe gelen
vesvese gibi şeylerin hepsi de fitnedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlardan
bazı zümrelere, kendilerini denemek (fitneye uğratmak) için verdiğimiz
dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve
daha süreklidir.” 745
Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme
“Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun
temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın
gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla
olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret
gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya
bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya
dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir. Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa
sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur.
Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi
olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına
karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul
744 20/Tâhâ, 131
745 20/Tâhâ, 131
• 264 •
Ahmed Kalkan
olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada “İslâm” insanı kendi
zaaflarından korumak için devreye girmektedir. Din’in gâyesi, insanın
“insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok
rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı
boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem
mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi
muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise
“dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali
arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa
onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri
yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan
uyarıcılardır.
Dünyevîleşme hastalığı, İsrâiloğullarını yahûdileştiren unsurlardan biriydi.
Kur’an’ın haber verdiğine göre, onların dünyevîleşme sevdası, onları
sadece “yoksulluğa” mahkûm etmedi; “alçaklığa” da mahkûm etti. İsrâiloğullarının,
taklit ettikleri putperest kavmin totemi olan ineği altın ve gümüşten
yapmaları, aslında onların altına ve gümüşe tapmaları anlamına
geliyordu. Aynı zamanda bu heykel, çağının şartlarında bir teknoloji hârikasıydı.
Sâmirî, onu Mısırlılardan alınan mücevherlerle yapmıştı.
İsrâiloğullarının bu tavrı, günümüz insanının tavrına ne kadar da benziyor.
Yukarıda adı geçen iki unsur, bugün de kendisine tapınılan çağdaş totemlerin
başında geliyor: 1- Para, 2- Teknoloji. İnsanların para ve teknoloji
karşısındaki tavırlarını iyi gözlemleyen biri, bu tavrın içerisinde yer alan
“tapınma” unsurlarını keşfetmekte gecikmeyecektir.
Dünyevîleşen İsrâiloğulları, bu zaaflarında öylesine ileri gittiler ki, Allah’a
bile hile yapmaya kalktılar. Kendilerinin istedikleri ibâdet için tahsis
edilen Cumartesi yasağını çiğnediler. Hesapta uyanıklık yaparak Cuma
akşamından ağlarını denize atıyorlar, Cumartesi akşamı toplayarak güya
yasağa uymuş oluyorlardı. Tabii Allah da onların hilelerini boşa çıkarmıştı.
Onların bu tavrı, tarihte ve günümüzde “kitabına uydurularak” yapılanları
hatırlatıyor. Onlara da yanlış olarak “hile-i şer’iyye” denilen “hile-i şerriyye”
yi âlimleri öğretmiş, şeriatın emirlerine bir kılıf uydurmak isteyenlere
sözde bir çıkış yolu göstermişlerdi. Bu suçun cezası, maymunlaşmaydı.
• 265 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Aşağılık maymunlar olun!”746 emriyle gerçekleşen ilâhî cezada çok ilginç
bir nükte de vardı. Bu nükteyi iyi anlayabilmemiz için Afrika’lı maymun
avcılarının Avrupalılara satmak için maymunları canlı avlama yöntemlerini
bilmemiz gerekiyor: Afrikalı avcılar, maymunlar ormanına dalarak
onların görebileceği bir yere bir testi gömüyorlar. Bu testiye bir miktar
fındık koyarak, başlıyorlar çıkarıp yemeğe. Daha sonra, orayı terk edip
gizleniyorlar. Onları fındık yerken gören maymunlar aynen taklit ederek
çömlekteki fındıkları yemeye geliyorlar. Lâkin çömleğin ağzı öyle hesaplı
yapılmıştır ki, maymun elini boş olarak sokabilmekte, lâkin dolu olarak
çıkaramamaktadır. Avcılar, maymunlar tam elini çömleğe daldırıp fındığı
avuçladıklarında ortaya çıkıp maymunlara doğru koşmakta, fakat maymunlar
avuçlarındaki fındıktan vazgeçemedikleri için kaçamamakta ve
dolayısıyla fındık hatırına yakalanmaktadırlar. İşte, tarih boyunca hayatını
dünyevîleştiren kişi ve toplumlar, avuçlarındaki dünyayı elde etmek için
âhiretlerini fedâ etmekten çekinmemektedirler. Fındık uğruna özgürlük,
geçici zevkler uğruna âhiret. İkincisi birincisinden daha vahim bir aptallık.
Dünyevîleşmiş kimsenin prototipi Karun’dur. Kur’an, benî İsrâil içinde
yaşayan bu kimseyi, her devirde görülebilecek karakter olması açısından
dikkatlerimize sunar.
Dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana çekilme esprisi yatmaktadır.
O halde böyle durumlarda alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü
bu zevkler ve acılar geçicidir. Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde
ne olur? Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki
ebedî ve hakiki zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine
sabretmezsek, bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azabına mâruz
kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün,
onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların
zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın
ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz’
denir.” 747
746 2/Bakara, 65
747 46/Ahkaf, 20
• 266 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların
sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba
katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu onlar âhiretten
korkmuyorlar.” 748 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta âhiret
endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman
insanların hayatlarında inkılâbların gerçekleştiğine şahit oluruz. Mesela;
içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud Savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır.
Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki
şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki,
bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar
o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya
mal olacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını
ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz.
Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden
vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol
mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye
göre ahlaklı ve dürüst olmaya sevk edeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir
kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya
yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Denilebilir
ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde
beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek
ki?
Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o günde yaptığınız
tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız
kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli,
kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı
ve sahibi, çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman
edip sadece O’nun rızasını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu
insanları “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir
ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün
çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında
kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
748 74/Müddessir, 53
• 267 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan
aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını,
kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması
gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği
yere, hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır.
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle
ölümü, dirilişi, kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı,
Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim.
Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedakârlık
yapalım. Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi
imkânsız ve gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Kabirlere, hele gece karanlığında
gidip, oralarda ölümle kol kola yaşayacağımız günleri düşünelim.
Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca
hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine
varalım.
Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün
ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında
da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı
karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun.
Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı?
Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır
mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların...
neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın
üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin
huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini
düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir.
Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini
kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye edinmekten
kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının
aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez.
Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden
yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve
sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları
da dünyaya uydurmak isterler. Hâlbuki âhiretten kopuk bir dünya oyun
• 268 •
Ahmed Kalkan
ve eğlenceden ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı
hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû
şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.
Midelerin açlığı önemli olsa da, gönüllerin gıdasızlığı çok daha mühimdir.
Esas tehlike, âhiret azâbıdır. Dünyadaki sıkıntıların bir kısmı, zaten
imtihan gereğidir. “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan
ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı
davrananları müjdele.” 749 Esas kriz, iman ve ahlâk krizidir. Bunun da günümüz
müslümanları açısından temel sebebi, âhiretten fazla dünyaya önem
vermek, dünya-âhiret dengesini bozmak, yani dünyevîleşmektir.
Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını
hatırlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın
evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin
ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan,
Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 750
Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş
olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla
kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye
dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü
olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek
bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda
bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah
için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar
olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibâret olduğuna göre;
dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü
değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat
oyun ve eğelenceden ibâret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin
kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat
ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş.
İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür
ve ev/barınmadan ibâret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse
kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi
749 2/Bakara, 155
750 31/Lokman, 33
• 269 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde
ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır,
alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve
uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk
ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar,
dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir.
Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arkaplandan koparılamaz.
Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan
yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere
verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”
yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren
yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi alınca ister istemez deterjan,
yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır
için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda
bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık aklınızın ucundan
bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. TV, radyo, kasetçalar, bilgisayar,
kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak
getiriyor, düşünmek yetecektir.
İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik
edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü
zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi
olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî
yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor:
“Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması,
çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan
para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara
yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını
kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın bin bir çeşidi, sahtekârlığın
hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen,
yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp”
mı? O da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde
yaşıyoruz?
Tüketim hastalığının mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi ama,
herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini
yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve
• 270 •
Ahmed Kalkan
elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi
oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki
hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının
fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta
fiyakalı olsun yeter; insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden
çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında
yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve
gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki
hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve
koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini
çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse...
En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, bir sahâbi belki hayat
boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler
olduğundan, modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun
sanallığını, eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark
atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu
gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp
gidiyor.
Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz? Hangi müslüman
hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor
mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar...
Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba
yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para,
neler olur dersiniz? Eşya, para kötü bir şeydir demiyoruz. Eşyanın, maddenin,
paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil;
insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar
hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı,
insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi
öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibâdeti... engelleyen tv. başta olmak üzere
medya ve reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş
gâyesini düşünemiyor.
Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında
düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks
hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi,
bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan,
• 271 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü
unutmuş, sabrı lügatinden silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta.
“Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok.
“Âdemoğlunun iki vâdi dolusu altını (malı) olsa, üçüncüsünü ister”751 kutlu
sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Ashâb birbirleriyle hayırda yarışıyordu;
şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül,
vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı
yaşıyor bunlar.
Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini
ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır.
İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir
idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin
kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda
mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan
kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya
çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek
gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya
çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha
hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek
müslüman için sözkonusu değildir.
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim
mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah
yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu
takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere,
Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş
budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih.
Mü’minleri (bunlarla) müjdele.”752 İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı
âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol
ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya
fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara
selâm olsun!
751 Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
752 61/Saff, 10-13
• 272 •
Ahmed Kalkan
“Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ (esâtîru’l-
evvelîn) der.” (68/Kalem, 15)
“Esâtîru’l-evvelîn”: Öncekilerin masalları demektir. “Esâtîr”, “setara” kelimesinden
türemiş çoğul bir kelime olup, tekili, “ustûr, ustûre veya estîr,
estıra”dır. Bâtıl olan, aslı olmayan uydurma hikâyeler ve “evvelîn” kelimesi
ile birlikte, “İslâm öncesi toplumların yazdıkları hikâyeler, masallar” mânâsına
gelir.
Bu terkip, Kur’an-ı Kerîm’de dokuz yerde geçmektedir.753 Bu âyetlerin
hemen hemen hepsinde bu terkip Kur’an’ın İlâhî bir vahiy olmadığını iddia
ederek, onun bir Allah kelâmı olduğuna inanmayan müşriklerin Hz. Peygamber’e
söyledikleri sözler olarak nakledilmektedir. Meselâ bunlardan bir
âyet şöyledir: “İçlerinden kimileri de vardır ki, seni Kur’ân okurken dinler.
Fakat biz onların kalplerine onu zevkiyle anlamalarına engel (olmak için)
kat kat örtü (kabuklar) gerdik; kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Artık onlar
her belgeyi (mûcizeyi) görseler de yine inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde
seninle tartışıp çekişirler ve kâfirler de, ‘Bu, esâtîru’l-evvelînden (eskilerin
masallarından) başka bir şey değildir’ derler.”754 Böylece hakka boyun eğmeyen
kâfirlerin, “sözlerin en doğrusu olan Allah kelâmını bir tür hurâfe yığını,
yalanların en kötüsü olarak vasıflandırdıklarını”755 Yüce Allah Kur’an’da
bize anlatmakta ve onların bu davranışlarının sebebini açıklamaktadır.
Gerçi Kur’an-ı Kerîm’de, geçmiş peygamberlere ve milletlere dair bazı
hikâye ve kıssalar mevcuttur. Fakat bunlar ustûre, aslı olmayan yanlış ve
batıl şeyler değil, hakikat olan yaşanmış veya gerçek hayattan alınmış ibret
sahnelerinden ibarettir. Bu tür ibret dolu hâdiselerin Kur’an’da yer alması,
müslümanların o toplumların başına gelenlerden ibret alıp tarihi bir daha
tekerrür ettirmemeleri ve aynı hatalara düşmemek için üzerinde düşünmeleri
içindir. Zaten Kur’an ne kronolojik bir tarih kitabı, ne de mev’ıza kitabıdır.
Bundan dolayı “Kur’an’da yer alan kıssaların asıl gayesi ahlâkî ve terbiyevî
olmasıdır. Bunlar Kur’an’ın kendine has uslûbu ile anlatılmışlardır.756
753 6/En’âm, 25; 8/Enfâl, 31; 16/Nahl, 24; 23/Mü’minûn, 83; 25/Furkan, 5; 27/Neml, 68; 46/Ahkaf, 17; 68/
Kalem, 15; 83/Mutaffifîn, 13
754 6/En'âm, 25
755 Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut, II/12
756 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, T. Diyanet Vakfı Yay. Ankara, 1979, s. 172
• 273 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Esas itibarıyla “esâtîr”in, Yunanca, “isturya” kelimesiyle ilişkisi olduğu
açıktır. Avrupalılar da buna “histoir” demişlerdir. Biz bugün bu kelimeye
karşılık olarak ‘tarih’ sözcüğünü kullanmaktayız. Bunun için, “esâtîr” kelimesi
Arapça’dır, fakat “usture”nin Arapça olup olmadığı araştırma konusudur
diyenler vardır. Dolayısıyle bu dillerdeki sözkonusu kelimelerin,
aynı değilse bile, ortak bir köke sahip oldukları söylenmiştir. Araplarda
esasen ‘’mestûrâtu’l evvelin” demek olan, “esâtîru’l evvelin”, Türklerin “masal”,
Yunanlıların “misus”, Avrupalıların “mit” dedikleri, eski kahramanlık
hikâyeleri, tarih öncesi efsaneleri, destanları olarak mülâhaza edilmiş ve
uydurma, hurâfeler manasında kullanılmıştır. Bu yönüyle gerçek tarihten
ayrılır. Fakat tarih de belli bir zamana kadar mestûrâta dayanmak durumundadır.
Çünkü ilk tarihî bilgiler, önce dillerde dolaşan sözlü kaynaklara
dayanılarak tespit edilmeye çalışılmaktadır. Daha sonra bu bilgiler satırlara
geçmeye başlamıştır.
Bazı düşünürler bu durumu göz önüne alarak, birçok milletlerin ilk
efsâne ve destanlarını; insanların düşünce tarzlarını, inançlarını anlamak
için delil ve ilmin ilk çıkışı sayarak, tarih, felsefe ve dinlerin bunlardan çıkmış
olduğunu kabul ederler. Tarih felsefesinde, dinler tarihinde mitolojiye
önemli bir esas nazarıyla bakarlar. Bazıları da buradan hareketle bütün dinlere
“esâtîru’l-evvelîn” veya hurâfat nazariyle bakarak, bu konuda mücâdele
ederler. Bu görüşleri de kalplerinin hurâfelerle dolu olmasından ve bu engeller
içinde hakkı anlamak kabiliyetini yitirmiş bulunduklarından doğar.
İşte Kur’ân’ın haber verdiği ve Kur’ân’a “esâtîr” gözüyle bakan kâfirler
de, bunlardan veya bunların pirlerindendir. Onlar bunu söylemekle şunu
kastetmiş oluyorlar: “Kur’an İlâhî vahiy veya Allah kelâmı değildir; Muhammed
bunu eski kitaplardan alıp alıp yazdırıyor. Üstelik bunda hurafelerden
başka hiçbir hakikat da yoktur” Bu görüşleri gösteriyor ki, Hak
kelâm ile esâtîri birbirinden ayıramayacak kadar temyiz kabiliyetine sahip
değillerdir.757 Fakat yüce Allah Kur’an’daki birçok aklı delillerle ve îcâzıyla
bu tür görüşte olanları susturmuş ve Kur’an’ın hak/gerçek, İlâhî kaynaklı
olduğunu açıkça ispatlamıştır.758
757 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul, 1979, III. 1904 1907, sadeleştirerek ve özetle.
758 Talat Sakallı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Yay., c. 2, s. 114-115
• 274 •
Ahmed Kalkan
“Yakında burnuna (hurtûm) damga vuracağız.” (68/Kalem, 10-16)
Bir insanın Yüce Allah’ın kendisine bahşettiği mal ve evlât nimetlerine
karşılık, Allah’ın âyetlerini ve peygamberini alaya alması ne çirkin bir
davranıştır. Bu bile tek başına biraz önce anlatılan çirkin sıfatlara denk bir
tutumdur.
Bu yüzden karşı konulmaz, caydırıcı güce sahip Ulu Allah’tan bir tehdit
geliyor. Burada Yüce Allah onun ruhundaki büyüklük kompleksinin,
mal ve evlâtla övünmenin kaynaklandığı noktaya temas ediyor. Nitekim
bundan önce de onun toplum içindeki yeri ve soyu ile övünmesine kaynaklık
eden sıfatına değinmişti. Ve bu adam Yüce Allah’ın şu kesin vaîdine
muhâtap oluyor: “Biz yakında O’nun burnuna damga vuracağız.”
Âyetin orijinalinde geçen “Hortum” kelimesinin anlamlarından biri
kara domuzunun burnunun bir tarafıdır. Herhalde bununla Velid’in burnu
kastedilmiştir. Arap dilinde burun büyüklüğü onurluluğu sembolize eder.
Bu yüzden büyüklenen için “burnu havada”, gururu kırılan, alçalan için de
“burnu yerde” denir. Birisi gururlanarak kızdığı zaman “burnu şişti burnu
kızardı” derler. Arapların izzetinefsi (onur ve saygınlığı) “Enfetu” -Burunolarak
tanımlamaları da bu yüzdendir. Onun burnunun damgalanması ile
tehdit edilmesi iki tür aşağılanmayı, horlanmayı ifade eder. Birincisi, bir
köle gibi damgalanması; ikincisi burnunun domuz burnu olarak nitelendirilmesi.
Hiç kuşkusuz bu âyetler Velid bin Muğîre’nin üzerinde büyük etki bırakmışlardır.
Çünkü Velid saygın insanların -asılsız da olsa- bir şairin hicvinden
her zaman sakındığı bir millete mensuptu. Ya gerçekten göklerin
ve yerin yaratıcısı tarafından damgalanmayı, hem de boşuna söylenmeyen
böyle bir ifadeyle karşı karşıya kalmayı nasıl karşılamıştır. Bu sözler varlık
âleminin her tarafında yankılanmış, sonra da varlığın özüne yerleşerek tescil
edilmiştir. Hem de sonsuza dek...
İşte İslâm’ın düşmanı, yüce ahlâka sahip saygın peygamberin düşmanı
olan bu adam, böylesine kesin bir hakareti hak etmekteydi.
Ey güzel ahlâk yolcusu; “Yemin edip duran aşağılıklar, herkesi kınayanlar,
söz getirip götürenler, hayra engel olanlar, saldırganlar ve günahkârlara,
• 275 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
kaba soysuz ve alçaklara itaat etme.” Direnişi ve takvâyı kuşananlar ahlâkını
Allah’ın terazisine koyma kararlılığı ve cesaretinde olanlardır. Bundan imtina
edenlerin, küçük övgüler karşılığında cenneti bırakanların vay haline!
Dine sımsıkı sarılan bir kişilik sağlam ve eksiksiz düşünce pratiğine, sarsılmaz,
kavi bir iradeye, dengeli ve işlerlik kazanmış kimlik ve yapılanmaya,
bu kimlik ve yapıyı sürekli kılacak, diriliş ateşini harlayacak vasat bir heyecana
ve özgüvene sahip olmalıdır.
- 17-33. Âyetler -
¦ ا مُصِْبحِ ي نَ Ñ أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا ليَصِْمُنَّ َ  هُْ كََا بلَوْنَ  بلَوْنَ  إِنَّ
فَتَنَادَوا Ô ونَ فَأَصْبَحَتْ كَلصَِّي ِ ƒئِ ُ  ا طَاِئفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُْ نَ Ñ وَلاَ يسْتَثْنُونَ فَطَافَ عَلَيْ َ
فَانطَلَقُوا وَهُْ يتَخَافَتُونَ أَنْ لاَ ¦ صَارِمِ ي نَ  أَنْ اغْدُوا عَلَ حَرِْثكُْ إِنْ كُنتُ ْ ¦ مُصِْبحِ ي نَ
¦ ا اْليَوْمَ عَلَيْكُْ مِسْكِ ي نٌ Ñ يَدْخُلَنَّ َ
نُ مَْرُومُونَ قَالَ ã لضَاُّلونَ بلَْ نَ ْ  فَلََّا رَأَوْهَا قَاُلوا إِنَّ ¬ وَغَدَوْا عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ أَوْسَطُهُمْ أََلْ أَقُلْ لكُْ لوْلاَ تسَبِّحُون
¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ  قَاُلوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّ
¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ  وَيْلَنَا إِنَّ  مْ عَلَ بعْضٍ يتَلَوَمُونَ قَاُلوا يَ æ فَأَقْبَلَ بعْ ضُ ُ
إِلَ رَبِّنَا رَاغِبُونَ  ا إِنَّ Ñ ا مِنْ َ  عَسَ رَبُّنَا أَنْ يبْدَِلنَا خَيْ ً
لوْ كَُنوا يعْلَُونَ  خِرَةِ أَكْبَ ُ
أََ كَذَِلكَ اْلعَذَابُ وََلعَذَابُ ال
 إِنَّ : Gerçek şu ki Biz هُْ بلَوْنَ : bunları da sınadık كََا : gibi  بلَوْنَ : sınadık
(sınadığımız) أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ : bahçe sahiplerini إِذْ : hani أقَسَْمُوا : yemin
etmişlerdi اÑ ليَصِْمُنَّ َ :onu mutlaka devşireceklerine dair ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabah
vakti وَلاَ يسَْتَثْنُونَ : hiç kayıt koymuyorlardı فَطَافَ : (fakat,) kuşatıverdi اÑ : عَلَيْ َ
onu طَاِئفٌ : kuşatan مِنْ رَبِّكَ : Rabbin tarafından وَهُْ : onlar ونَ ƒئ ُِ  : نَ
• 276 •
Ahmed Kalkan
uyurlarken فَأَصْبَحَتْ : (sonunda) oldu Ô كَلصَِّي ِ : devşirilmiş gibi : فتََنَادَوا
(nihayet) birbirlerine seslendiler ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabahleyin أَنْ اغْدُوا : erken
gidin عَلَ حَرِْثكُْ : tarlanıza  إِنْ كُنتُ ْ : eğer siz ¦ صَارِمِ ي نَ : devşirecekseniz
فَانطَلَقُوا : derken, gittiler وَهُْ يتَخَافَتُونَ : fısıldaşarak اÑ أَنْ لاَ يدْخُلَنَّ َ : sakın oraya
girip de اْليَوْمَ : bugün عَلَيْكُْ : karşımıza çıkmasın ¦ مِسْكِ ي نٌ : hiçbir yoksul
وَغَدَوْا : erkenden çıktılar ¬ عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ : güçleri yetebilirmiş gibi فَلََّا رَأَوْهَا
: fakat onu görünce قاَلوُا : dediler  إِنَّ : kesinlikle Biz لضََالوُّنَ : şaşırmışız : بلْ
hayır نُãنَ ْ : Biz مَْرُومُونَ : tamamen mahrumuz قَالَ : dedi ki : أَوْسَطُهُمْ
mûtedil olanları أََلْ أَقُلْ : ben dememiş miydim لكُْ : size : لوَْلاَ تسَُبِّحُونَ
tesbih etmeniz gerekmez miydi قاَلوُا : dediler ki سُبْحَانَ : Seni tesbih ederiz
رَبِّنَا : Rabbimiz  إِنَّ : gerçekten bizler ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ : zâlimlermişiz : فَأَقْبَلَ
ardından başladılar مْ عَلَ بعْضٍ æ بعْ ضُ ُ :َ birbirlerini يَتَلَوَمُونَ : kınamaya :قاَلوُا
dediler ki وَيْلَنَا يَ : yazıklar olsun bize  إِنَّ : gerçekten biz ¦ : كُنَّا طَاغِ ي نَ
azgınmışız عَسَ : belki رَبُّنَا : Rabbimiz أَنْ يبْدَِلنَا :öncekilerin ا خَيْ ً : daha
hayırlısını اÑ مِنْ َ : ondan  إِنَّ : şüphesiz biz إِلَ رَبِّنَا : yalnızca Rabbimize رَاغِبُونَ
: rağbet eden kimseleriz كَذَِلكَ : işte böyledir اْلعَذَابُ : azâb خِرَةِ
أََ : وََلعَذَابُ ال
âhiret azâbı ise  أَكْبَ ُ : muhakkak çok daha büyüktür لوْ كَُنوا يعْلَُونَ :َ keşke
bilselerdi
17- “Biz, vakti ile “bahçe sahiplerini” sınadığımız gibi, onları da sınadık.
Hani onlar (bahçe sahipleri) sabah olurken kimse görmeden o bahçenin
ürünlerini toplayacaklarına yemin etmişlerdi.
18- Onlar istisna da etmiyorlardı.
19- Ancak onlar uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
sarıvermişti de.
20- Bahçe simsiyah olmuştu.
21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler.
• 277 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
22- ‘Haydi ürünleri toplayacaksanız erkenden ekininize gidin’ diye.
23- Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı:
24- ‘Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanımıza sokulmasın.’
25- Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.
26- Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.
27- ‘Hayır doğrusu biz mahrum bırakıldık.’
28- Mûtedil olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan
tenzih etmeniz gerekmez miydi?” dedi.
29- ‘Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulüm etmişiz’
dediler.
30- Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
31- Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.’
32- ‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden
dilemekteyiz.’
33- İşte azab böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.”
(68/Kalem, 17-33)
Bahçe Sahiplerinin Sınanması Gibi Sınav
Mal ve evlâda, Allah’ın âyetlerini yalanlayanların şımarmasına neden
olan dünya nimetlerine işaret edilmesi münasebetiyle Yüce Allah burada
örnek olarak onlara bir kıssa sunuyor. Öyle anlaşılıyor ki bu kıssa onlar tarafından
biliniyordu, aralarında yaygın olarak anlatılıyordu. Yüce Allah bu
kıssa aracılığı ile onlara nimetle şımarmanın, iyiliğe engel olmanın, başkalarının
haklarına tecavüz etmenin akıbetini hatırlatıyor. Bu arada kendilerine
bahşedilen mal ve evlât nimetlerinin aslında onlar açısından bir sınav
aracı olduğunu vurguluyor. Tıpkı bu kıssanın kahramanlarının sınanması
• 278 •
Ahmed Kalkan
gibi. Ayrıca bu sınavın devamı da var. Onlar bununla da bırakılacak değildirler:
Bu kıssa, dilden dile dolaşan, herkesçe bilinen bir kıssa olsa gerek.
Fakat sûrenin akışı kıssada geçen olayların perde arkasındaki Allah’ın faaliyetini
ve gücünü ön plana çıkarıyor. Onun bazı kullarını sınayıp bu sınavın
sonucuna göre karşılık vermesini gündeme getiriyor. İşte bu kıssa ile ilgili
olarak bundan önce bilinmeyen, ancak şimdi gözler önüne serilen yeni unsur
budur.
Kıssanın kahramanlarının ifadelerinden, sergilenen davranışlardan
bir grup basit düşünen ilkel insanlarla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.
Bunlar düşünme biçimleriyle, üzerinde kafa yordukları meseleleri ile,
tutum ve davranışları ile basit, ilkel köylü insanlara benziyorlar. Belki de
insanlar arasından seçilen bu düzeyde bir örnek kıssaya muhatap olan insanlara
oldukça yakın bir durumu somutlaştırıyordu. Bunlar da hak içerikli
mesaja karşı direniyor, inat ediyorlardı. Fakat ruhsal yapıları fazla kompleks
değildi. Tersine biraz fazla basit ve ilkel düşünüyorlardı.
Kıssa, ifade tarzı bakımından, Kuran’ın kıssaları sunmada başvurduğu
sunuş yöntemlerinden birinin somut örneğidir. Kıssada gerçekleşmesi şiddetle
beklenen sürprizler son derece belirgindir. Ayrıca Yüce Allah’ın planı
ve sağlam tuzağı karşısında çaresiz zavallı insanların tuzakları ile de alay
ediliyor. Öte yandan kıssa çok canlı bir ifade tarzı ile sunuluyor. Öyle ki,
okuyucu sanki olaylar gözlerinin önünde akıp gidiyormuş gibi canlı olarak
seyrediyor. Şu halde kıssayı sûrenin akışı içindeki durumuyla görmeye çalışalım.
Şu anda biz bahçe sahipleri ile karşı karşıyayız -Âyetin orijinalinde geçen
“cennet” dünyadaki bahçedir, âhiretteki cennetle ilgisi yoktur-. Ve işte
bahçe sahipleri bahçeleri hakkında geceden bir şeyler tasarlıyorlar. Rivâyetlere
göre önceki iyi niyetli salih sahibi döneminde yoksullar bahçenin
meyvelerinden pay alıyorlardı. Fakat bu iyi niyetli sâlih insandan sonra
bahçeye varis olanlar şimdi bahçenin tüm ürünlerine el koymak, yoksulları
paylarından yoksun bırakmak istiyorlar. Şu halde olaylar nasıl gelişiyor
seyredelim:
“Biz, vakti ile ‘bahçe sahiplerini’ sınadığımız gibi bunları da sınadık.
Hani onlar sabah olurken kimse görmeden onun mahsullerini toplayacaklarına
yemin etmişlerdi. Onlar istisna etmiyorlardı.”
• 279 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Bahçenin meyvelerini sabah erkenden devşirme ve yoksullara da bir
şey bırakmama önerisi etrafında görüş birliğine varmışlardı. Bunun üzerine
yemin etmiş, niyetlerini açıkça ortaya koymuşlardı. Kararlaştırdıkları
bu kötülüğü nasıl gerçekleştireceklerini geceden tasarlamışlardı. Şu halde
onları gafletleri ile veya gece boyunca tasarladıkları tuzakları ile baş başa
bırakalım da, onların görmediği gecenin koyu karanlığında neler olup bittiğini
seyredelim.
Çünkü Yüce Allah her zaman uyanıktır, onlar gibi uyumaz. Allah, onların
tasarladıklarından farklı şeyler tasarlıyor. Hiç kuşkusuz bu, onların
nimetten dolayı şımarmak, iyiliğe engel olmak yoksulun belirlenmiş payına
el koymak gibi geceden tasarladıklarını planın karşılığıdır... Öte tarafta ise,
gizliden gizliye onlara bir sürpriz hazırlanıyor. İnsanlar derin uykudayken
gece karanlığında hayaletlerinkine benzer latif, görünmez hareketler cereyan
ediyor:
“Ancak onlar uyurken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
sarıvermişti de, bahçe simsiyah olmuştu.”
Şimdi bir süre için bahçeyi ve bahçeye musallat olan salgını bir kenara
bırakalım da gece boyunca bahçeleri ile ilgili planlar tasarlayanların ne
yaptığını görelim.
Evet, onlar gece kararlaştırdıkları gibi sabah erkenden uyanmışlar. Verdikleri
kararı uygulamak için birbirlerine sesleniyorlar.
“Sabahleyin birbirlerine seslendiler. Haydi ürünleri toplayacaksınız erkenden
ekininize gidin’ diye.”
Geceden verdikleri kararı birbirlerine hatırlatıyor, birbirlerine tavsiyede
bulunuyor, bu kararı uygulamaya birbirlerini teşvik ediyorlar.
Sonra sûrenin akışı onları alaya alma hususunda bir adım daha atıyor
ve onları yürürken gizli gizli konuşurken, planlarını iyice sağlamlaştırırken,
bütün ürünlere el koymaya, yoksullara paylarından yoksun bırakmaya
ilişkin kararlarını iyice pekiştirirken tasvir ediyor.
“Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı: Sakın bu gün hiçbir yoksul
bahçeye girip yanınıza sokulmasın.”
• 280 •
Ahmed Kalkan
Sanki şu anda Kuran’ı dinleyen veya okuyan bizler, bahçe sahiplerinin
bilmediği, bahçenin başına gelen felaketi biliyor gibiyiz. Evet, gecenin koyu
karanlığında bahçeye uzanan, tüm meyvelerini yok eden gizli ve latif ele
şahit olmuştuk. Bahçenin bu gizli ve korkutucu salgından sonra tüm meyvelerin
devşir ilmiş gibi simsiyah kesildiğini görmüştük. Öyleyse nefeslerimizi
tutalım da gece boyunca planlar kuran bu adamlar ne yapacaklar onu
görelim.
Sûrenin akışı hala geceleyin gizli planlar kuran bu adamlarla alay etmeyi
sürdürüyor:
“Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.”
Evet, onlar, yoksulların payını engelleyebilirler, onları yoksun bırakabilirler.
En azından kendilerini yoksun bırakabilirler.
İşte şimdi bir sürprizle karşılaşıyorlar. Şu halde bu alaycı ifadelerin akışını
seyredelim. Burada onların şaşkına döndüklerini, afallayıp kaldıklarını
görüyoruz:
“Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.”
Burası bizim meyve yüklü bahçemiz olamaz. Mutlaka yolumuzu şaşırmışız.
Fakat dönüşü iyice kontrol ediyorlar ve;
“Hayır, doğrusu biz mahrum bırakıldık.” diyorlar.
İşin aslına ilişkin doğru haber de bundan ibarettir.
Şimdi de başkalarına tuzak kurmanın, gizli planlar tasarlamanın, eldeki
nimetlerden dolayı şımarıp yoksulların payına el koymanın elem verici
akıbetini tadıyorlarken, aralarında en ılımlı, en akıllı ve en iyi olanı öne
atılıyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu adam ötekilerden farklı bir görüşe sahipmiş.
Fakat, diğerleri karşı çıkıp kendisi yalnız kalınca onlara uymuş ve gördüğü
gerçeği ısrarla savunamamıştı. Bu yüzden o da diğerleri gibi nimetlerden
yoksun bırakılmak sûretiyle cezalandırılmıştı. Fakat bu adam, burada daha
önce kendilerine yönelttiği öğütleri, direktifleri hatırlatıyor:
• 281 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Ortancaları ‘Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmemiz
gerekmez miydi?’ dedi.”
Şimdi, iş işten geçtikten sonra öğüt vereni dinliyorlar: “Rabbimizi noksan
sıfatlardan tenzih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulmetmişiz, dediler.”
Tıpkı kötü sonuç karşısında sorumluluktan koşan, diğerlerini suçlamaya
kalkışan her ortak gibi, onlar da suçu birbirlerine yüklüyorlar: “Ardından
kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.”
Sonra, hep birlikte bu kötü akıbet karşısında birbirlerini kınamayı bırakıyor
ve belki Yüce Allah kendilerini bağışlar ve şımarmanın, yoksulun
hakkını gasb etmenin, bu amaçla hile yapıp gizli planlar tasarlamanın kurbanı
olan bahçelerini geri verir diye topluca suçlarını itiraf ediyorlar:
“Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.
Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir: doğrusu artık, Rabbimizden
dilemeliyiz.”
Sûrenin akışı sahnenin perdesini indirmeden önce şu değerlendirmeyi
işitiyoruz: “İşte azap böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke
bilselerdi.” İşte nimetle sınanmak böyledir. Şu halde Mekke müşrikleri “Vakti
ile `bahçe sahiplerini’ sınadığımız gibi onları da sınadığımızı” bilsinler.
Sınavın perde arkasındadır hedefi görsünler. Ayrıca dünyadaki sınavdan ve
azaptan daha büyük ve daha korkunç olanından sakınsınlar.
“Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!”
Böylece Kureyşlilere içinde yaşadıkları ortamdan alınma pratik bir deneyim,
aralarında yaygın olarak anlatılan bir kıssa örnek olarak sunuluyor.
Böylece Yüce Allah’ın geçmiş müşriklere ilişkin yasası ile şimdiki toplumlara
ilişkin yasası birbirine bağlanıyor ve pratik hayatlarına en yakın olan
bir üslupla kalplerine dokunuluyor. Aynı zamanda müminlere, müşriklerin
-Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinin- sahip bulundukları geniş imkanların,
servetin ve nimetin Allah tarafından kendilerine bir sınav aracı olarak
verildiği hatırlatılıyor. Bu sınavın sonuçlarının, akıbetlerinin olduğu anlatılıyor.
Yine insanların yoklukla sınandığı gibi nimetle sınanmalarının da bir
• 282 •
Ahmed Kalkan
yasa olduğu belirtiliyor. Ellerindeki nimetlerden dolayı şımaran, iyiliğe engel
olan sahip bulundukları mal-mülkle övünenlere gelince işte bu kıssa da
onların akıbetleri anlatılıyor: “Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke
bilselerdi.” Allah’tan korkan, onun azabından sakınanlara gelince, onlar için
Rableri katında nimet cennetleri vardır.759
Bu âyetlerdeki kıssada bir bahçe olayı örnek gösterilerek Allah’ın verdiği
nimetlere şükretmeyen Mekke müşrikleri uyarılmaktadır. Rivayete
göre geçmişte
dindar bir adamın her türlü meyve, ekin ve hurma ağaçları
bulunan bir bahçesi
vardı. Hasat zamanı geldiğinde fakirleri çağırır, bahçenin
ürünlerinden onlara ikramda bulunurdu. Adam ölünce oğulları, aile
fertlerinin çokluğunu ileri sürerek yoksulların payını kesmeye ve bahçenin
ürününü sabahleyin erkenden gizlice toplamaya karar vermişler, ancak
gece gelen bir âfet, ürünü mahvetmişti.760 Yüce Allah, Kur’an’da birçok
yerde, verdiği nimete şükredenlere daha fazla nimet vereceğini, nankörlük
edenleri de cezalandıracağını haber vermiştir.761 Nitekim Hz. Peygamber’i
yalancılıkla itham edip getirdiği mesajı reddeden Mekke müşrikleri de Peygamber
aralarından ayrıldıktan sonra eski refahlarını, özellikle ticarî imkânlarını
giderek kaybetmişler, sonunda müslümanlar karşısında varlıkları
son bulmuştur.
Müfessirlerin çoğunluğu 18. âyeti, “Bahçe sahipleri ‘Allah izin verirse’
demeden
ertesi gün yapacakları iş hakkında karar verdiler” şeklinde açıklamışlardır
‘(“Allah izin verirse” gibi) bir kayıt koymaksızın’ dîye çevirdiğimiz
bölüm hakkında
“yoksulların payını ayırmaksızın” şeklinde de bir yorum
vardır.762 Gelecekte bir işi yapmaya niyet ederken “İnşaallah” diyerek işi
Allah’ın irâdesine
bağlamak gerekiyordu. Nitekim bu konuda Yüce Allah,
Peygamber Efendimiz’i şöyle uyarmıştır: “’Allah izin verirse’ demeden hiçbir
şey için ‘şu işi yarın yapacağım’ deme!” 763; “Hiç kimse yarın ne elde edeceğini
bilemez.” 764 Zira bir şeyin meydana gelmesi için sadece insanın irâde ve gücü
yeterli değildir, Allah’ın da onu dilemesi gerekir.
759 78/Kalem, 34
760 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 30/87
761 Meselâ bk. 4/Nisâ, 147; 14/İbrâhim, 7; 31/Lokman, 12
762 Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, 5/312
763 18/Kehf, 23-24
764 31/Lokman, 34
• 283 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
28. âyette geçen “Rabbi tesbih edip şânını yüceltmek”ten maksat da 18.
âyette bildirilen “Allah izin verirse” gibi bir istisnadır, yani işi Allah’ın iznine
bağlamaları yahut fakirler hakkındaki niyetleri ve takındıkları tavırdan
dolayı Allah’tan af dilemeleridir.
765 28-32. âyetlerden anlaşıldığına göre bu
kişiler içlerinden
aklı başında birinin haklı uyarılarını dikkate almamışlar,
fakat bahçelerinin mahvolduğunu görünce onun haklı olduğunu anlamışlar,
nasihatine kulak vermişler
ve yaptıklarına pişman olup tevbe etmişler;
ancak iş işten geçmiş, bahçeleri yanmıştı.766
“Gerçek şu ki Biz... bunları da sınadık” buyruğunda kastedilen Mekkelilerdir.
Sınama (ibtilâ); denemek demektir. Yani; Biz azgınlaşsınlar diye değil,
şükretsinler diye onlara mal verdik, fakat onlar azgınlaşıp Muhammed’e
(s.a.s.) düşmanlık edince, Biz de onlar tarafından haberi bilinen o bahçe
sahiplerini
sınadığımız gibi; Mekkelileri açlık ve kıtlık ile sınadık. Bu bahçe
Yemen
topraklarında onlara yakın, San’a’ya birkaç fersah -iki fersah da
denilmiştir-
uzaklıkta idi. Bu bahçe Yüce Allah’ın oradaki hakkını eksiksiz
ödeyen
bir kimseye aitti. Bu şahıs ölünce çocuklarına geçti. Bunlar bahçenin
mahsulünden
insanların faydalanmasını engellediler, ondaki Allah
hakkını ödemekte
cimrilik gösterdiler Allah da o bahçeyi onların bahçeye
gelen musibeti
önleme imkânını bulamadıkları bir yerden yok etti, telef
etti. Bu bahçe sahipleri, İsa’dan (a.s.) kısa bir süre sonra yaşayan cimri kimselerdi.
767
İnfak
“İnfak” kelimesi; ne-fe-ka kökünden türemiştir. Lügat olarak, tükenmek,
azalmak anlamlarına gelir. “Nafaka”; harcanan para veya ihtiyaçların
tamamı için gerekli kazanç anlamında kullanılır. İnfak ise; malı veya benzeri
ihtiyaç maddelerini hayır yolunda harcamak, tüketmek anlamındadır.
Allah yolunda harcamaya infak denir. Terim olarak infak: Gerek akrabalardan
ve gerekse diğer insanlardan yoksul ve muhtaç olanlara para veya maişet
yardımı yaparak, onların geçimini sağlamak demektir. “İnfak”; malın elden
çıkarılması, harcanması ve sarf edilmesi demektir. İnfak’ın farz, vâcip,
mendup kısımları vardır. Zekât ve diğer sadakaları, bağışları, yardımları ve
765 Şevkânî, Fethu’l-Kadî, V/314
766 Heyet, Kur’an Yolu Türkçe Meali ve Tefsir, DİB Y., c. 5, s. 357-358
767 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Y., c. 17, s. 551
• 284 •
Ahmed Kalkan
vakıf gibi fakirlere ve diğer çeşitli hayırları, aileye yardım gibi bütün mal
ile yapılan ibâdetleri içine alır. “Sana infak’ı (Allah yolunda ne harcayacaklarını)
soruyorlar. De ki: ‘Verdiğiniz hayır, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar
ve yolda kalmışlar içindir. Yaptığınız hayrı, muhakkak, Allah bilir.” 768
İnfak, mecaz yoluyla maldan başkasına da genelleştirilir. İlim öğretme
ve benzeri gibi manevî şeyleri de içerir. Bununla beraber bunların hepsinin
başında, İslâm’ın binâsından biri olan zekât vardır. “Zekât, İslâm’ın köprüsüdür.”
769 Zekât, İslâm’ın bir geçididir. Dinin iman ile temeli atılıp, namaz
ile direği dikildikten sonra, geçilecek mühim bir geçidi vardır ki, zekât işte
o geçidi geçirecek bir köprü olmak üzere kurulacaktır. Çünkü dünya ve
âhirette korunmak için yapılacak olan görkemli İslâm binasının, dünyadaki
“dâru’l-İslâm” (İslâm yurdu), âhiretteki “dâru’s-selâm” (esenlik yurdu)
ın yapımı için birtakım malî masrafları vardır ki, bunlar malî ibâdetler ile
yapılacaktır ve bunun en zarurisini de zekât teşkil eder. Zira “Ancak sana
ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz”770 diye bir tevhid üslûbu içinde
sadece Allah’a kulluk etmek ve kardeş topluluk ile namaz kılabilmek için
safları doğrultmak ve o saflarda bir eşitlik duygusu ile devamlı bir şekilde
bulunmak gereklidir. Bu ise, o toplum içinde günlük azıkla yetinme durumunda
olan kimselerin kalmaması ile mümkün olur.
Bir aç ile tokun bir safta kurşunla kenetlenmiş binalar gibi, bir sevgi
ve kardeşlik duygusuyla biri diğerine kalben perçinlenmesi kabil değildir.
Şu halde cemaatin hakiki bir ibâdet birliği içinde olması, gerçekten fakir
ve kimsesiz olanların gözetilmesi ve çalışabileceklerin çalıştırılması için ilk
önce zekât ve fıtır sadakaları ile zenginlerle fakirler arasındaki uçurumu
kapatarak bir sevgi bağının kurulması, hem de hepsinin mevlâsı (efendisi)
Allah Teâlâ olduğunu bildiren bir duygu ve iman ile kurulması büyük bir
görevdir.
Bu görevin, bu niyetle yapılmasında müslüman artık yalnızlığında beşerî
bayağılıktan silkinecek, Allah Teâlâ’nın bir halifesi olma rütbesini kazanacak
ve elindeki malın, Allah’ın malı olduğunu ve kendisinin onu muhtaç
olan Allah’ın kullarına ulaştırmaya görevli bulunduğunu anlayarak: “Al
kardeşim, bu benim değil; senin hakkındır, bende bir emanettir, ben sana
768 2/Bakara, 215
769 Kütüb-i Sitte, cilt 7, s. 322
770 1/Fâtiha, 5
• 285 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Allah Teâlâ’nın gönderdiği şu çıkını, postalanmış koliyi teslim etmeye görevlendirmiş
bir dağıtıcıyım” diyerek, aynı şekilde alçak gönüllülüğü ile
fakirin, sabırlı fakirin hakkını vererek kalbini okşayacak ve bununla o topluluğun
mümkün olduğu kadar açıklarını kapatacaktır.
İşte Kitap ve Sünnetin araştırılmasına göre, Fıkıh Usulü ve Fıkıh’a ait
kitaplarımızın zekât görüşü özet olarak budur. Bu şekilde zekât; müslümanı,
beşerî düşüklüklerden ilâhî vekilliğe geçiren bir köprüdür. Namaz,
hayat kademelerinden ilâhî huzura çıkaran bir mi’raç olduğu gibi, zekât
da o mi’raçta alınan bir İlâhî görevin köprüsüdür. Ve her müslüman, bu
köprüyü yapıp geçmeye, yani zekât vermek için helal mal kazanıp zekât
verecek dereceye çıkmaya çalışacak ve henüz verecek halde değilse, en az
onun yüksekliğine iman ile dolu olacaktır. Yani müslümanın gözü, zekât
almaya değil; zekât vermeye dönük bulunacak ve ancak çaresiz kaldığı zaman
zekât ve sadaka alabilecek ve tersi durumda aldığının haram olduğunu
unutmayacaktır. Bu şekilde kurulan İslâm toplumunun namazında ne
büyük bir birlik kuvveti bulunacağı ve bunların o görkemli İslâm binasını
tamamlamak ve bitirmek için nasıl bir aşk ve şevkle çalışmaya atılacakları
düşünülürse, İslâm dininin esasındaki yükseklik ve bu âyetlerle o müttakîlere
verilen övme değerinin önemi derhal anlaşılır.
Görülüyor ki Bakara sûresi, 3. âyette İslâm binasından, imandan sonra
iki amel zikredilmiştir ve dinde bunlar, diğerlerinden önce farz kılınmıştır:
Namaz ve zekât. Çünkü bunlar, bütün ibâdetlerin aslıdırlar ve burada
bilhassa anılmaları, özelliklerinden dolayı değil; diğerlerinin çeşitliliğine
işareti de içine alıcı olduklarından dolayıdır. Zira bütün ibâdetler iki çeşide
ayrılmıştır. Biri bedene ait ibâdetler, diğeri de mala ait ibâdetlerdir.
Hac gibi hem bedenî ve hem de malî olan üçüncü bir kısım da, bu iki
değerin birleşmesidir. Şu halde namaz, bütün bedenî ibâdetlerin asıl temsilcisi;
zekât da bütün malî ibâdetlerin asıl temsilcisidir. Ve bunlar, imanın
ilk müeyyidesi (yaptırımı) ve amel ile ilk gelişmesidirler. Buna göre bu
âyet-i kerimede bütün iman prensipleri gaybde; bütün amellerin esasları da
namaz ve infakda özetlenerek, İslâm dininin ilmî, amelî esasları ve dalları
kısaca anlatılmıştır. 771
771 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Azim Y., c. 1, s. 180-181
• 286 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’da İnfak
İnfak kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de türevleriyle birlikte 73 yerde geçmektedir.
772 Muaz bin Cebel ile Sa’lebe, Hz. Peygamber’e “kölelerimiz ve hısımlarımız
var. Bunlara malımızdan ne şekilde ve ne miktarda harcayalım?”
diye sorduklarında, şu âyet inmişti: “Sana hangi şeyi nafaka vereceklerini
sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı verin.”773 Zekât farz kılınmadan önce,
kazanç sahipleri, bu âyete göre, her günkü kazançlarından kendilerine yetecek
kadarını alır, gerisini tasadduk ederlerdi. Altın, gümüş gibi nakit sahipleri
de, bir yıllık geçimini ayırır, geri kalanını Allah yolunda harcarlardı.774
Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde varlıklı mü’minlere “Allah yolunda
infak” emir ve tavsiyesinde bulunulmuş, Allah yolunda harcayanlar övülmüştür.
775
772 İnfak Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 73 Yerde): 2/Bakara, 3, 195, 215, 215,
219, 254, 261, 262, 262, 264, 265, 267, 267, 270, 270, 272, 272, 272, 273, 274; 3/Âl-i İmrân, 17, 92, 92, 117,
134; 4/Nisâ, 34, 38, 39; 5/Mâide, 64; 8/Enfâl, 3, 36, 36, 60, 63; 9/Tevbe, 34, 53, 54, 54, 91, 92, 98, 99, 121,
121; 13/Ra’d, 22; 14/İbrâhim, 31; 16/Nahl, 75; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 42; 22/Hacc, 35; 25/Furkan, 67; 28/
Kasas, 54; 32/Secde, 16; 34/Sebe’, 39; 35/Fâtır, 29; 36/Yâsin, 47; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd,
7, 7, 10, 10, 10; 60/Mümtehıne, 10, 10, 10, 11; 63/Münâfıkun, 7, 10; 64/Teğâbün, 16; 65/Talâk, 6, 7, 7.
773 2/Bakara, 219
774 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. 11/ 371
775 İnfak Konusuyla İlgili Ayet-i Kerimeler
a. İnfak; Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra'd, 22; İbrahim, 31;
Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
b. Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
c. Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
d. Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
e. Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
f. Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
g. Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
h. Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
i. Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
j. İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
k. İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
l. İnfak Edenler Takva Sahibi Mü'minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
m. İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
n. Kafirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1, 3.
o. Kafirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
p. Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
q. Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
r. Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
s. Kafirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
t. Cömert Olmak: İsra, 29.
u. Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
v. Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
• 287 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız
ürünlerin en helal ve iyisinden Allah yolunda harcayın.”776
“Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya,
işte onların, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve
onlar mahzun da olmayacaklardır.”777
“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi
başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat
verir. Allah’ın ihsanı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir.” 778
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birr’e (Cennete
ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.”779
“Sarf ettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.”780
“Allah, faizi tüketir (faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise
bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.”781
Hadislerde İnfak
Zekât ve her çeşit infakın önemini anlatan çokça hadis-i şerif vardır.
Bunlardan birkaçını sunalım:
“Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Belâya
dua ile karşı koyun.”782
“Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir.” 783
w. Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
x. Sail'i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
y. Kafirler, Fakirleri Küçük Görürler: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
z. Kafirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44;Mâun, 1-3
776 2/Bakara, 267
777 2/Bakara, 274
778 2/Bakara, 261
779 3/Âl-i İmran, 92
780 34/Sebe', 39)
781 2/Bakara, 276
782 Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
783 a. g. e. 7/ 323
• 288 •
Ahmed Kalkan
“Sadaka, malın miktarını eksiltmez, artırır.”
“Zekâtını ödeyen, üzerinde bulunan (fakirin) hakkını ödemiş olur, fazla
vermek efdaldir.”
“Farz zekâtı öde. Zira o seni temizler. Sıla-i rahmi eda et. Dilenci, komşu
ve fakirin hakkını gözet.”
“Zekâtı ödeyen, misafire ikram eden, musibete uğrayanlara veren cimrilikten
kurtulur.”
“Allah, zekâtını ödemeyen kimsenin namazını kabul etmez, ikisini birlikte
yapıncaya kadar. Zira Allah Teâlâ namazla zekâtı (Kur’an’da yan yana
birlikte zikretmek suretiyle) birleştirmiştir; Siz aralarını açmayın.”
“Allah imanı ve namazı ancak zekâtla kabul eder.” 784
Sonradan pişmanlık duymamak için, müslümanın cömert davranarak
Allah’ın kendisine ihsan ettiği malını sağlığında Allah yolunda ve O’nun
rızasına uygun bir biçimde infak etmesi gerekir. “ Sizden birinize ölüm (alâmetleri)
gelip de: ‘Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka
versem ve sâlihlerden olsam’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz
şeylerden infak edin.”785
İnfak, Allah’a ibâdetin öylesine bir parçasıdır ki, onsuz din olmaz. Bir
insanın gönlünde yaktığı iman ışığının devamı, ancak namaz-infak ikilisiyle
yürür. “Acaba imanım ne durumda?” diye düşünüyorsanız; namaz ve
infaktaki seviyenize bakın. İmanın sağlaması ve göstergesi, bu iki temel ibâdettedir.
Bunlarda nasibiniz yoksa, iman ışığınız ya sönmüş, ya da sönmek
üzeredir.
Genelde infak; Mü’minin kendisinde mevcut her nimeti başkalarına
yansıtması, başkalarını o nimetlerden yararlandırması demektir. Her türlü
malî yardımlarla davranış biçimindeki yardımlar infak kavramının içine
girer. İnfak; paradan, maldan olduğu gibi, ilimden, güzel sözden, güler yüz-
784 Bütün bu hadisler ve başkaları için bak. Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323 ve devamı
785 63/Münâfikun, 10
• 289 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
den de olur. Ayrıca sağlığın, saadetin, gençliğin de infakı vardır. Ve infak,
farz olan cihadın bir şubesidir.
Allah’ın Verdiği Her Nimetin İnfakı Vardır
Malla Yapılan İnfak
Para ve maldan Allah için yapılan yardım. Malla yapılan infakı üçe
ayırmak gerekir:
a- Zekât: Belli bir mâlî gücü olan müslümanın kazanç ve malından
vereceği yüzde iki buçuk tutarında zorunlu bir mâlî ibâdettir. Verilmediği
takdirde kazancın ve malın tamamı pis ve haram olur.
b- Sadaka: Miktarı bizce tayin olunan sınırlı bir yardımdır. Bayramlarda
fıtır sadakası, ya da adak sadakaları ile yemin ve oruç karşılığı sadakalar
da aynı gruptan maddî yardımlardır.
c- Îtâ: Ciddi ölçüde büyük mâlî yardım biçimidir. Yetim bir kızı evlendirmek,
fakir bir delikanlıya sermaye vermek, darda kalan bir insanın
borcunu karşılamak gibi. Vakıflar, hayır yatırımları, kamu yararına yapılan
bilinçli bağışlar da îtâya girer. Farz olan îtâ ibâdetinde sınır, bu infakı yapanın
zevkine ve gücüne kalmıştır. Hatta îtâ yapanın, belli bir seviyede zengin
olması bile gerekmez.
İlimden Yapılan İnfak
İnsanlara faydalı olacak bilgilere sahip olanlar; bilgilerini, mutlaka başkalarına
belli sürelerde, belli miktar aktararak infak etme zorundadırlar.
İlmin infak zorunluluğuna ait bu ibâdet, ilk defa İslâmiyet’le beraber, ilmin
açıklanıp yaygınlaştırılması ilkesini getirdi. Modern bilimlerin doğmasında
ilme ait bu yeni kavram değişikliğinin rolü pek çoktur. İslâm’ın, ilmin
infakında önemli bir formülü, herkese anlayacağı ölçüde ilim sunma zorunluluğudur.
Bir İslâm âlimi, “beni kimse anlamaz” diye dört talebesiyle
• 290 •
Ahmed Kalkan
bir köşede oturamaz. Oturursa infak etmiş olmaz. İlmini gereğince basitleştirerek,
sadeleştirerek en sade vatandaşa sunar, sunmak zorundadır. “Allah,
kendilerine kitap verilenlerden, ‘onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise, bunu kulak ardı ettiler,
onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!” 786
Mutluluktan Yapılan İnfak
Her mutlu insan, çevresindeki mutsuzlara, kendi mutluluğundan aktarmak
zorundadır. Meselâ, garip bir komşumuza bir akşam çayı ikram
etmek, dertli bir dostunu teselli etmek bile bu infak çeşidine girer. “Gönül
alma” diye tanımlanan bu infak, günahları mum gibi eritir. Dertlilerin,
gariplerin, müstaz’af ve mutsuzların gönlü çok hassastır. Onlara içtenlikle
yaklaşır, manevî infakımızı yapar, gönüllerini alabilirsek hem mutluluğumuz,
hem de ecrimiz artacaktır.
Sağlıktan yapılan İnfak
Sağlıklı bir kimsenin hastalara yaptığı hizmet, sağlıktan yapılan infaktır.
Özellikle çağımızda sağlık infakında, para infakı da beraber yürür.
İmkânı olanlar, hastaların tedavileri için maddî yardımda bulunarak kendi
sağlık infaklarını yapmalıdır. Fakir kimseler de, hasta ziyaretleri ile, onları
teselli ederek aynı infakı yapmalıdır.
Gençlikten Yapılan İnfak
Güçlü bir insanın güçsüz, yaşlı kimselere yapacağı her türlü yardım;
gençlikten yaptığımız infaktır. Bu tür infakın bir önemli yanı, kolayca kazanılan
duâlardır. Unutmamak lazımdır ki, infakı kurumuş toplum tarlalarında
hiçbir meyve yetişmez.
786 3/Âl-i İmran, 187
• 291 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Güzel Sözle Yapılan İnfak
Etkin, doğru ve güzel konuşmasını bilenler, çevrelerindeki insanlara
güzel sözlerle istikamet göstermek zorundadırlar. Bu güzel ve tatlı söz söyleme,
özel bir kabiliyettir ve bu nimete sahip olanlarca infak edilmek zorundadır.
Efendimiz bu konuda çok hassas davranmış, ancak güzel konuşan
ashâbını özel olarak seçmiş, dini tebliğlerine izin vermiştir. Güzel sözle
yapılan infak, Efendimiz’in ilk emirlerinden olduğu için, ashâbın büyük
kısmı bu infaka sahip çıkmışlardır. Bu infak aynı zamanda imanın, ahlakın
insanlar arasında yayılmasını sağlamıştır.
Güler Yüzle Yapılan İnfak
Peygamberimiz’in ilk emirlerinden olan “Sakın iyilikten hiçbir şeyi
küçük görme, iyilik yap. İsterse mü’min kardeşini güler yüzle karşılama derecesinden
hafif olsa bile.’’787 “Her iyilik bir sadakadır. Müslüman kardeşini
gülümseyerek karşılaman ve kovandan onun kovasına su boşaltman da iyiliktendir.”
788 “Hiç olmazsa güler yüzünüzle infak edin” emri, toplum mutluluğu
açısından akıl almaz güzelliklerin kaynağıdır. Aynı zamanda bu alışkanlık
ilâhî kadere karşı saygıyı yaygınlaştırır. Her şartta güler yüze alışan
müslümanlar, bir anlamda Allah’a karşı rızayı gelenek haline getirir. Peygamberimiz,
bu güler yüz emrini verdikten sonra bütün ashâb güler yüzü
âdet haline getirdiler. Müslümanlığın o çetin günlerinde; bütün zulme ve
eziyete rağmen o yüce kişiler hep güler yüzlü idiler. Onların yüzlerini görenler
sanki cennetten henüz geldi sanırlardı. Bir müslümanın asık suratla
gezmesi, konuşurken surat asması yasaktır. En azından bir infakı terk etme
olayıdır. Çünkü asık surat bir yandan İlâhî takdire karşı gaflettir; ona rıza
gösterilmemesinin sembolüdür. Bir yandan da kul hakkına ve insan kavramına
saygısızlıktır. İnsanlara karşı önce güler yüz ve tatlı dille yaklaşmayı
dinimiz vazgeçilmez bir infak ve sadaka saymıştır.789
Mü’minler, bilirler ki, sahip bulundukları şeylerin yaratıcısı kendileri
değildir. Bunlar rızık olarak Allah tarafından kendilerine bahşedilen bir
ikramdan ibarettir. İşte bu itiraf ve şuur neticesinde mü’minler, fakir ve za-
787 Müslim, Birr 144
788 Tirmizî, Birr 36
789 Haluk Nurbaki, Bakara Sûresi Yorumu, Damla Y., s. 41-45
• 292 •
Ahmed Kalkan
yıf kimselere karşı iyilik ve ikram kapılarını açarlar. Bu kapıların açılması,
kulların birbirine karşı kardeşlik duygusunu, insanlık şuurunu ve beşerî
tesânüdü/dayanışmayı meydana getirir. Bu sıfatların kıymet ve ehemmiyeti
insandaki cimriliğin ve egoistliğin zail olup yerini iyiliğe, cömertliğe
terk etmesiyle meydana çıkar. Aynı zamanda bu sıfatlar, hayatı çatışma ve
ihtiraslardan uzaklaştırıp sevgi ve yardımlaşmaya sevk eder. Zayıf ve çaresizlere
tam bir emniyet sağlayarak onlara vahşet ve hırs pençeleri arasında
değil; kalplerde, gönüllerde yaşadıklarını hissettirir. İnfak; zekâtı, sadakayı
ve hayır yolda verilen her yardımı içine alan bir ifadedir. Zekât, infakın ihtiva
ettiği umumilikten bir cüzdür. Ve infak, asıl olması hasebiyle zekâttan
önce emrolunmuştur. Peygamberimiz: “Malda zekâttan başka da hak vardır.”
790 buyuruyor. Bu hadis-i şerifte kast olunan mânâ, zekâtı içine almakta
olan infakın zekâttan önce emrolunmasıdır.791
İnfakın Fayda ve Hikmetleri
Bir toplumda zenginlerin ve fakirlerin bulunması doğaldır. Doğal olmayan,
bunların birbirlerinin haklarını gözetmemesi ve sosyoekonomik
açıdan bir bakıma sünnetullah denilebilecek bu durumun toplumda gerilim
ve gerginlik sebebi olmasıdır. Bunun için de hem zengin ve fakir arasındaki
ekonomik düzey farkının uçuruma dönüşmemesi, yani zenginin
daha zengin; fakirin daha fakir olmasının engellenmesi, hem de bu yüzden
gerçekleşmesi muhtemel olan bu duygusal gerilimin önlenmesi gerekir.
Kur’ân-ı Kerim’de sosyal gerilimin, müstaz’af - müstekbir ikileminin engellenme
yolları belirtilmektedir. Kur’an’da cennet ehli müttakîler tanıtılırken
“...Mallarında muhtaç ve mahrumların hakkı vardır.”792 buyurulur. Namaz
kılan ve namazlarında devamlı olanların eline mal geçip zengin olunca pintileşen
kimseler gibi olmadıkları belirtilerek “Bunlar, sahip oldukları mallarda
muhtaç ve mahrumların belli bir hakkı bulunduğunu unutmazlar”793
buyurulmuştur. Bu düzenleme aynı zamanda bunun işleyişinde son derece
önemli insanî meziyetlere, psikolojik faktörlere de işaret ediyor. 2/Bakara
263 ve 264. âyetlerden anlaşıldığına göre; zengin, verirken gönülsüz davranmayacak,
başa kakmayacak, aynı şekilde fakir de alırken ezilmeyecek,
her türlü meşrû sebebe yapıştığı halde, gücü geçinmeye yetmediğinden
790 Tirmizî
791 Seyyid Kutub, Fi Zılâli'l Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 80-81
792 51/Zâriyât, 19
793 70/Meâric, 22-25
• 293 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
mahcûbiyet duyması gerekmeyecek. Çünkü biri borcunu ödüyor, diğeri
hakkını alıyor, alacağını tahsil ediyor. Başa kakma ve mahcubiyet için hiçbir
neden kalmıyor. Bu düzenleme, bir anlamda toplumsal gerilim sigortası
görevi görür.
Namaz ve oruç, bireysel ve kişisel gelişme ve yükselişe; infak ise, ferdî
cimrilik, bencillik gibi kötü huylardan arındırma yanında, toplumsal bünyeye
girmiş zararlı mikroplardan arınmaya, toplumsal bünyenin sağlıklı bir
şekilde serpilip büyümesine, gelişmesine hizmet ediyor. İnfakın bir ibâdet
oluşunun anlamı burada gerçekleşiyor; İnfak, toplumsal ibâdettir. “Onların
mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş
olursun.”794 Temizleme ve tezkiye; bu iki kelime, zenginin ruh ve nefsinin,
mal ve servetinin hem maddî hem de manevî yönden temizlenme ve arınmasını
içine almaktadır. İnfak eden, başta cimrilik olmak üzere birçok kötü
huy ve alışkanlıktan arınır. Cimrilik, fert ve toplum için kötü bir hastalıktır.
Bu hastalık kişiyi mal uğruna kan dökmeye, kul haklarına tecavüz etmeye,
haramlarla da olsa mala hırs göstermeye götürür. İnfak, mü’mini mala tutkunluk
zilletinden temizler, paraya kulluk bağından kurtarır. İslâm, insanın
sadece Allah’a kul olmasını, Allah’tan başka her şeyin esaretinden kurtulmasını,
yaratılmışların efendisi olma özelliğini korumasını arzu etmektedir.
Bunun bir yolu da, zenginin infak ederek hem Allah’ın emrine boyun
eğmesi, hem de dünya malının kendisine geçici bir süre için tevdi edilmiş
bir emanet olduğunun bilincine varmasıdır.
İnfak, Allah’ın verdiği nimetlere şükürdür. Namaz, oruç gibi bedenî
ibâdetler, Allah’ın ihsan ettiği vücut sıhhat ve selametinin şükrüdür. Her
çeşit infakı içeren malî ödemeler de mal nimetinin şükrüdür. Bu duygularla
infak eden mü’min, her nimetin, meselâ sağlığın, ilmin, sanatın şükürlerinin
de o nimetlerle ödeneceğinin şuuruna varır.
Sosyal dayanışma sisteminin temelini oluşturan zekât ve diğer infak
çeşitleri, bir ibâdet anlayışıyla ele alınması ve fakir, kimsesiz, muhtaç, yetim,
yolda kalmış ve borçlu gibi yardıma muhtaç bütün sınıfları kapsayacak
kadar geniş olması, İslâm’ın toplumsal bütünleşme, kaynaşma ve dayanışmaya
büyük bir önem verdiğini gösterir. Her türlü infak, malı ve malın bereketini
artırır. Yoksul zümrelerin eline geçen para, her şeyden önce insan
794 9/Tevbe, 113
• 294 •
Ahmed Kalkan
onurunu geliştirir, iş gücü kalitesini artırır. Bunun yanında artan satın alma
gücü sayesinde yükselen umumi talep hacmi, ekonomik hayata dinamizm
getirir. İnfak sayesinde zenginle fakir arasında güven, saygı ve sevgi oluşur.
İslâm kardeşliği de böylece gerçekleşir.
Rasûlullah’ın benzetmesiyle müslümanlar bir vücut, bir bünye gibidir.
Vücudun bir âzâsı sızlayınca bu ağrıyı öbür organların duymaması, bu derdi
paylaşmaması mümkün mü? Hayır, çünkü böyle bir durum, vücudun
fıtrî/doğal yapısına terstir. Toplumda fakirlerin haklarına riâyet edilmemesi,
vücuttaki bir uzvun kanaması gibidir; vaktinde tedbir alınmazsa kan
kaybı bu vücudun hastalanmasına, belki ölmesine yol açarsa, aynı şekilde
fakirlerin haklarına tecavüz, sosyal bir kanamadır ve vaktinde tedbirler
alınmazsa canlı organizma olan sosyal bünyenin sağlığını yitirmesine yol
açacaktır. Bu durum, toplum üzerindeki İlâhî yardımın, rahmet ve bereketin
çekilmesi demektir. Bugün toplumumuzda görülen ekonomik problemlerin
önemli bir kısmı bu hastalıkla ilgilidir.
Mü’min, Allah yolunda dağıtmanın bir görev ve sorumluluk meselesi
olduğunun bilincindedir. Her çeşit malı ve nimetleri, asıl kaynağı olan Allah’a
nisbet eder. “Onlara rızık olarak verdiklerimizden...” ifadesi mü’minin
özel mülk ve gerçek mâlik anlayışını düzenler. Böylece infak eylemi, dağıttığı
şeylerin kendi özel malı olmadığını, kendi özel mülkiyetinden tasarrufta
bulunmadığını hatırlatarak onun bağış bencilliğini kırar. Mü’minlerin
tüm yaptıkları, Allah’ın verdiği rızıktan infak etmektir. Bir postacıdır, bir
veznedardır, bir emanetçidir mü’min. Bu telkin, asıl verenin, asıl sahip olanın
Allah olduğunu hatırlatır. Böylece mü’min, Allah’ın kendisine verdiği
rızıklardan sorumlu olduğunu anlar. Mü’min, malını istediği biçimde, dilediği
şekilde özgürce harcayamaz. Sadece malını değil; rızık kelimesinin,
mülk kelimesinin kuşattığı tüm maddî ve manevî nimetler konusunda aynı
bilinç ve davranış söz konusudur. İnfak, insanın sahip olduğu her enerjiyi,
her gücü kapsamına almaktadır. İlme sahip olanlar, ilme muhtaç olan insanlardan
ilimlerini saklamamak ve ona ihtiyacı olanlara bu ilmi dağıtmak
zorundadırlar. Makam, şöhret, çalışma, tecrübe ve diğer konulardaki imkânlar
da böyledir. Bu tür imkânları olanlar, onları sırf kendileri için saklamamak,
aksine buna ihtiyacı olan insanlara dağıtmak mecburiyetindedirler.
Bu sorumluluk, arta kalan bir şeyi verme niteliğinde ve nafile bir ibâdet
değil; bir görevi yerine getirme sorumluluğu, bir farzı eda etme bilincidir.
• 295 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Mü’minler; Karun gibi toplayıcı değil; Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak
için kazanırlar. Verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren
Allah’tır; “ver” diyen de Allah’tır. “Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah
onun daha iyisini verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”795 Mü’min, İblis
gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez;796 İdris gibi cömertliği emreder.
Ne kadar verelim sorusuna Bakara 219. âyette ihtiyaç fazlasının verilmesi
gerektiği; nereye verelim sorusuna 215. âyette anne-babaya, yakınlara,
yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara diye cevap verirken bunların müslüman
veya kâfir oldukları bildirilmemiştir. Hatta Bakara 26. âyeti kâfirlere
hidâyet vermek sana düşmez; sana infak etmek düşer anlamındadır.
Allah yolunda infakta oran yoktur. Zekâtta sınır vardır ama sadakada
sınır yoktur. Sadaka infakının sınırını İsrâ sûresinin 29. âyeti göstermiş ve
eli boş kalacak şekilde saçıp savurmayı da yasaklamıştır.
‘Sizden birine ölüm gelip ‘Yâ Rabbi keşke yakın bir zamana kadar ecelimi
geciktirsen de sadaka versem’ demeden önce size verdiğimiz rızıkdan veriniz.”
797 İlminizin sadakasını verin. Makam ve mal varlığınızın sadakasını
verin. Allah yolunda yapılan infakın verildiği zamanlar da önemlidir. Müslümanların
dar ve zor durumlarında yardım edenle, bol günlerinde yardım
eden bir değildir. Rabbimiz Mekke fethinden önce infak eden ve harp edenlere
Mekke fethinden sonra infak ve harb edenlerin denk olmadığını haber
veriyor.798 Mü’min, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah
olduğunu bilir ve O’nun yolunda mal ve canıyla cihad eder. Bakara sûresi 3.
âyetindeki “onlara verdiğimiz rızıktan infak ederler” âyetini okuyunca, biz
verdiğimizi kendi malımızdan değil; Allah’ın bize emaneten verdiğinden
infak ettiğimizi anlıyoruz. Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı
yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına
kakamadığı gibi, “ben malımdan dağıtıyorum” diyerek övünemediği gibi
infakda bulunan kişi de haddini bilir. 799
795 34/Sebe', 39
796 2/Bakara, 268
797 63/Münâfıkun, 10
798 57/Hadîd, 10
799 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 85-86
• 296 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’dan faydalanabilmenin şartlarından biri, kişinin, Allah’ın ve insanların
hakkını vermek üzere Kitap’taki talimatlara uygun olarak parasını
başkalarıyla paylaşmaya hazır olmasıdır. Bu çok önemli bir şarttır. Çünkü
bir cimrinin veya parayı her şeyden çok seven bir servet düşkününün, İslâm
uğrunda malî fedakârlıklar yapması beklenemez.800
Cimrilik, yahûdilerin ve yahûdileşenlerin, kapitalistlerin özelliğidir.
Cimri, paranın egemenliğine boyun eğdiğinden paranın mahkûmudur. O
yüzden cimri, devamlı psikolojik bunalım içindedir, doyumsuzdur, sevgisizdir.
Fedakârlığın, vermenin tadına varmanın ne kadar güzel olduğunu,
âhiret ödülü yanında, dünyada da insanı mutlu ettiğini bilemez cimri.
Cimriliğin sebebi, aşırı para, mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur.
Cimrilik yüzünden durmadan para biriktiren ve tükenir endişesiyle
hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı bile kendilerine zehir eden para
mahkûmları vardır. Hâlbuki para, mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli
yerince harcanırsa Allah onu artırır. Cimriler, insanlar arasında da, Allah
katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. “Onlar ki hem
kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın
kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen
nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık.”801
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: “Cimrilikten sakınınız.
Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” “Her sabah gökten iki
melek iner. Birisi: İlahi, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik
edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler.”802 “Cimri kişi, Allah’a
uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır.”803
Paralarından ve mallarından en az yararlanan cimrinin kendisidir.
Cimriler, kendilerinin ölmelerini isteyenler için servet biriktiren insanlardır.
Cimri, yeryüzünde kendi yararlanamayacağı serveti biriktirirken; infak
sahibi cömert gökyüzünde kendisi ebedî yararlanacağı serveti biriktirir. İnfak
eden mü’min, istikbalini düşünen kimsedir; yarın gideceği yere yatırım
yapmakta, içinde ebedî yaşayacağı köşkünü hazırlamaktadır.
800 Mevdûdi, Tefhimül Kur'an, İnsan Y., c. 1, s. 49
801 4/Nisâ, 37
802 Riyâzü's-Sâlihîn, 1/ 253
803 Tirmizî, Birr 40
• 297 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İnsan, malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder. Kötü kimseler
olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar
bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır. Mallarını kendileri
için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ’nın kendilerine
verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını
da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar.
Çünkü Allah’ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer
insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden
başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıdır. Allah, serveti dilediğine
verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O’dur. Cimriler,
bu şuura eremeyen insanlardır. “Allah’ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın
bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu onların kötülüğünedir.
Cimrilik yaptıkları şey, Kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır.
Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.”804
İnfak, mutluluğun merdivenidir. Alan kimse, nimetlerden geçici ve
sınırlı bir şekilde yararlanırken; veren mü’minin hazzı kısa sürede sona
ermez. Mü’min kalp, mal ile değil; iman ile mutmain olur. Allah yolunda
infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiçbir şey değilken Allah
onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış
ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah’a aittir. Öyle ise Allah’a güvenen birisi
Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez. Kalpler,
cömertlikle, infak sayesinde temizlenir.805 Çünkü küfür ve nifaktan sonra
kalbi karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur.
Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de; “Serveti de düşkünce seviyorsunuz.”806
buyrulur. İşte bu sevgi ile insan, “ben bu malı infak edersem bana bir şey
kalmaz” korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: “Şeytan sizi fakirlikle
korkutur, size cimriliği emreder.”807 Oysa Allah’ın bildirdiğine göre:
“mal ve servet insan için bir imtihandır.”808 Bu imtihandan başarılı çıkmanın
yolu da cömertlik ve infaktır.809
804 3/Âl-i İmran, 180
805 Bkz. 92/Leyl, 17-20
806 89/Fecr, 20
807 2/Bakara, 268
808 Bkz. 39/Zümer, 49-52
809 bak. 64/Teğâbün, 15-17
• 298 •
Ahmed Kalkan
İnsanların cömertlikten ve infaktan kaçmasının sebepleri başında: “benim
olan varlığı başkalarına niçin vereyim?” duygusu ile “başkalarına verirsem,
benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete düşerim” düşüncesi
gelir. İslâm dini ise bu duygu ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır.
İslâm’a göre mal ve servet herhangi bir şahsın tekeli altında değildir. Mal ve
servet yalnız Allah Teâlâ’nındır. Her şeyin gerçek mâliki Allah’tır.810 Kur’ân-ı
Kerim’de bu durum yirmiyi aşkın âyette vurgulanmaktadır. Mülk Allah’ın
olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarf edilmesi, mü’min için
en mâkul bir olay olarak değerlendirilir. Mü’mindeki infak ve cömertlik
duygusu da bu düşünceden kaynaklanır.
Hesap gününü düşünen her mü’min, malın bir imtihan sebebi olduğunu
bilir ve mâlî ibâdetlerini eda etme hususunda titiz davranır. Tüketim
hırsının alabildiğine kamçılanması ve hesap günü şuurunun yok edilmesi,
başlı başına bir fâciadır. “Kâfirler/inkâr edenler (dünyada) zevklenirler,
hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.”811 Rasûl-i Ekrem de:
“Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.”812 buyurmuştur. Buradaki
yedi rakamının mübalağa için olduğu ve mü’minlere darb-ı mesel
olarak zikredildiği âlimlerce belirtilmiştir. Mü’min, dünyaya karşı zâhiddir.
Kâfir ise hırsla doludur. Dolayısıyla mü’min, yemeği, hayatını devam ettirebilmek
ve ibâdetlerini eda edebilmek için yemektedir. Kâfirler ise; hırs,
şehvet ve lezzet duygularını tatmin edebilmek için yemektedirler. Elbette
yemek ihtiyacı insandan insana değişebileceği gibi, insanın çalıştığı işin
zorluğuna veya kolaylığına göre de değişebilir.
Kur’ân-ı Kerim’de: “Onların mallarında isteyenin ve (iffetinden dolayı
dilenemeyen) yoksulun da bir hakkı vardır.”813 hükmü beyan buyurulmuştur.
Mü’minlerin mallarıyla, dilleriyle ve canlarıyla cihad etmeleri, kat’i
nasslarla emredilmiştir. İşte cihadın ilk ve vazgeçilmez çeşidi olan malla
cihada infak adı verilir. İnfak amelinin eda edilmesi için ilk rükûn, imandır.
“Kıyâmet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya
dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir
miydin?’ O kimse, azabın şiddetini gördüğü için: ‘Evet! Muhakkak verirdim’
der. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay
810 3/Âl-i İmran179; 57/Hadîd, 10
811 47/Muhammed, 12
812 İbn Mâce, hadis no: 3256
813 51/Zâriyât, 19
• 299 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, bana hiçbir şeyi şirk koşmaman
hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak
koşmaktan başka bir şey kabul etmedin.”814
İnfak amelinin edası için ikinci rükûn, ihlâstır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de
mü’minlerin infak hususundaki tavırları izah buyurulmuştur: “Yemeğe
olan sevgilerine rağmen; yoksulu, yetimi ve esiri doyururlardı. ‘Biz size
ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür
istemeyiz. Çünkü biz Rabbimizden, o suratların ekşiyeceği çetin günden
korkarız’ derlerdi. İşte bundan dolayı Allah, o günün şerrinden onları korumuş,
(yüzlerine) bir güzellik, (kalplerine) sevinç vermiştir.”815 İhlâsdaki seviyelerinden
dolayı, sahabe-i kiram, infak amelini eda için, genellikle gece
karanlığından faydalanmıştır. Buna imkân bulamazlarsa, fakir kimse uyurken,
infak edecekleri malı yanına bırakıp oradan hızla uzaklaşmışlardır.
Rasûl-i Ekrem’in: “Sağ elin verdiğinden, sol elin haberi olmasın.”816 tavsiyesi,
farz olan zekâtın dışında bütün infak için geçerlidir.
İnsanın fıtrî hallerinden birisi de, iyilik gördüğü kimseyi sevmek, kötülük
gördüğü kimseden de uzaklaşmaktır. Bu, esasen her canlıda bulunan
bir özelliktir. Fakat bazen öyle iyilik edenler olur ki, yaptığı iyiliği başa
kakarak, insanı “keşke bu iyiliği yapmasaydı” dedirtecek noktaya götürür.
Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Mallarını (Allah yolunda) harcayıp da, sonra o
harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve eziyet etmeyenler (yok mu?)
Onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar
mahzun da olacak değillerdir.”817 buyurulmuştur. Yapmış olduğu iyiliği
her fırsatta gündeme getiren ve karşısındaki insanın hislerini rencide eden
kimse “infakını iptal etmiş” hükmündedir. Zira iyiliği başa kakmayan ve
diliyle eza vermeyenler için korku kaldırılmıştır. Diğerlerine gelince, Allah
Teâlâ: “İyi (ve güzel) bir söz veya bir ayıbı örtme; ardından eziyet gelen (başa
kakılan) bir sadakadan hayırlıdır. Allah (kullarının infaklarından) müstağnidir,
halimdir.”818 hükmünü beyan buyurmuştur. Bilindiği gibi, güzel bir söz
veya bir ayıbı örtmek için, mutlaka zengin olmak gerekmez. Her mü’min
(zengin veya fakir) bu ameli eda edebilir. Bu âyette, beliğ bir üslupla, önce
814 Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218
815 76/İnsan, 8-11
816 S. Müslim, I/715; Tirmizî, Tefsiru’l Kur’an 96
817 2/Bakara, 262
818 2/Bakara, 263
• 300 •
Ahmed Kalkan
infakta bulunan, daha sonra (bu sebeple) eziyet eden mükellefin, amelinin
(sevap açısından) iptal edildiği haber verilmiştir. Dolayısıyla infak amelinin
değişmeyen iki rüknü vardır. Birincisi, iman; ikincisi ihlâstır.
Kimlere infak edilmesi gerektiğini Kur’an açıklar: “Onlar hangi şeyi (ve
kimlere) infak edeceklerini sana sorarlar. De ki; ‘maldan vereceğiniz nafaka,
öncelikle annenin, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların ve ibn-i
sebil’in (yolcunun, misâfirin) hakkıdır. Her ne işlerseniz, şüphesiz ki Allah
onu çok iyi bilendir.”819 Âyetteki sıralamaya ve önceliklere dikkat edilmesinin
önemini de tekrar hatırlatalım. Peygamberimiz de infak hususunda
tercih önceliklerini şöyle bildirir: “Evvelâ kendinden başla (kendi ihtiyacını
karşıla)! Şâyet bir şey artarsa ailene, ailenden de bir şey artarsa akrabana
ver. Akrabana verdikten sonra bir şey artarsa şöyle ve şöyle yap buyurdu. Ve
önünde, sağında, solundaki muhtaçlara ver diye işaret etti.”820
Kur’ân-ı Kerim’de: (Sadakalar, infaklar) Allah yolunda kendisilerini vakfetmiş
fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşmaya muktedir olamazlar.
(Hallerini) Bilmeyenler, iffet ve istiğnalarından (hallerini gizlemelerinden)
dolayı onları zenginlerden sanır. Sen (ey Peygamber) o gibileri simalarından
tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edip de bir şey istemezler. Siz ne mal
harcarsanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.”821 buyurulmuştur. Rasûl-i
Ekrem, gerçek fakiri şu şekilde tarif etmiştir: “Asıl fakir, ortalıkta dolaşıp dilenen,
kendisine bir-iki hurma veya lokma, ya da ekmek parçası verilen kimse
değildir. Kendisine yetecek kadar rızık bulamayan, hali bilinmediği için sadaka
da verilmeyen, kimseden de bir şey talep etmeyendir.”822
İslâm toplumu, “iyilik ve takvâ hususunda yarışma”yı esas alan fertlerin
bir araya gelmesiyle hayatiyet kazanır. İman eden, sâlih amel işleyen, birbirlerine
hakkı ve sabrı tavsiye eden insanlar hüsrandan kurtulabilirler. İnfak
amelinde, riâyet edilmesi gereken en önemli prensip şudur: Mükellef, en
sevdiği şeyi infak edecektir. Bu husus, kat’i nasslarla sâbittir: ”Siz sevdiğiniz
şeylerden infak edinceye, (Allah yolunda) harcayıncaya kadar asla birr’e, iyiliğe
ermiş olamazsınız. Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu bilendir.”823
819 2/Bakara, 215
820 Müslim, Hadis no: 41 -997-
821 2/Bakara, 273
822 Müslim, I/719; Ahmed bin Hanbel, I/384; Muvattâ, II/924
823 3/Âl-i İmran, 92
• 301 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Bu âyet-i kerime inzal olunca, sahabe-i kiram infak hususunda birbirleriyle
yarışmışlardır. Ensardan Hz. Talha (r.a.) Mescid-i Nebi’nin karşısında bulunan
ve Beyraha denen çok kıymetli bahçesini infak etmiştir.824 Hz. Ömer,
malının en iyisi olan Hayber hurmalığını vakfeder. Hz. Câbir (r.a.): “Ben
hicret edenlerden veya ensardan mal sahibi olup da infakta bulunmayan
hiç kimseyi hatırlamıyorum” diyerek, sahabenin bu husustaki tavrını izah
etmiştir.
Rasûl-i Ekrem’in: “Veren el, alan elden daha hayırlıdır.”825 buyurduğu
bilinmektedir. Dolayısıyla mü’minler, en sevdikleri mallardan, ihlasla infakta
bulunmalıdırlar. İslâmî mücadelenin hedefine varabilmesi için iyilik
ve takvâ hususunda birbirleriyle yarışan, muttakî mü’minlere ihtiyaç vardır.
Bu husus asla unutulmamalıdır. 826
Kur’an’ın koyduğu ilkelerin başında yer alan infak konusu oldukça
önemli bir konudur. Bir insanı tanımak istiyorsanız, o insanın hayatında
infakın yerini araştırınız. Araştırınız, çünkü çok önemli bir ipucu yakalamış
olursunuz. O, insanın kalitesini anlamada yardımcı olur. Evet! Allah
için vermek, infak etmek, çok büyük bir meziyettir. İnfak, sahibini yüceltir,
Allah katında sevimli kılar. Allah Rasûlü, birçok hadislerinde vermeyen,
infak ruhu gelişmeyen ve Allah için vermeyi bir vicdan zevki haline getirmeyenleri
uyarmış, ikaz etmiştir. Hatta cimri olan bir âlime, cömert olan
fakat İslâm adına fazla bir şey bilmeyen insanları tercih etmiştir.
Rabbimiz Kur’an’da sıkça arınan ve sakınanlardan bahseder ve onlara
özel iltifatlarda bulunur. Ayrıca arınmanın yolunu da gösterir. Bu konuda
Rabbimiz infak ederek arınacağımız konusunda telkinde bulunur. “O
(mü’min) ki, malını (Allah için) vererek arınır, yücelir.”827 Demek ki arınmanın
yolu infak etmekten geçer. İnfak edersek kalben ve ruhen arınırız.
İnfak ederek manen yüceliriz. Gerçek iyiliğe kavuşuruz. Olgun bir kişilik,
emin bir şahsiyet oluştururuz. Mallarımızdan O’nun için infakta bulunursak
arınırız.
824 Müslim, K. Zekât 42
825 Müslim, Zekât 32; hadis no: 94 -1033-
826 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılâb Y., 2/78-8
827 92/Leyl, 18
• 302 •
Ahmed Kalkan
Peki, arınanlara Allah’ın yardımı nedir sorusuna başka bir âyet cevap
vermektedir: “Eğer siz takvâ sahibi olur, arınır ve sakınırsanız, Allah sizlere
furkan, iyilikle kötülüğü birbirinden ayıracak ince bir anlayış verir.”828
Âhiretteki büyük nimetinden başka bu dünyada gaybî yardımları ile destekleme
taahhüdünde bulunmuştur. Basiretimizi açmayı, gerçekleri görecek
gözü ihsan edecek doğru yol üzere bulunmamızda yardımcı olacaktır.
İnfak edenler, Allah ile aralarında özel bir bağ oluşturacaklardır. Yalnız
Allah için vermek, yalnız O’nun rızasını gözeterek vermek, insanı Allah’a
yaklaştıracak, Allah için olma ve Allah için yapma, amel işleme alışkanlığı
kazandıracaktır. Zira Allah için infak edince insanların duyarak reklâmını
yapmalarına engel olacak, Rabbim bilsin yeter diyecektir. Bu anlayış, onu
ihsan makamına erdirecek, ruhî bir olgunluk kazandıracaktır. “Her ne infak
ederseniz şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.”829 Yani, yaptıklarınızı, yardımlarınızı
insanlara duyurmaya, afişe etmeye kalkışmayın. İnfak edeceğiniz
şeyleri değersiz şeylerden seçmeyin. Çünkü Allah hakkıyla bilendir. Ne
verdiğinizi ve niçin verdiğinizi bilir.
Elde avuçta olanı paylaşmak, iman kardeşliğini ve imanda kemali gösteren
bir yüceliktir. Tıpkı Medine’li ensar’ın, Mekke’li muhacirler ile paylaştığı
gibi. İşte gerçek infak böyle olur. Asr-ı saâdetteki infak ile ilgili somut
olaylarla kendi durumumuzu karşılaştırmalıyız. Belki yaptıklarımızın,
infak adına yaptığımız teberruların basitliğini, gerçek infak olmadığını o
zaman daha iyi anlamış oluruz. Belki de verdiğimiz küçük bağışların, vicdanımızın
baskısından kurtulmanın aracı ve kendimizi tatmin yöntemi olduğunu
göreceğiz.
Bilindiği gibi Hz. Ebubekir (r.a.) iman etmeden önce Mekke’nin en
zenginlerindendi. İslâm ile tanışıp, gerçek imanın haz ve lezzetini alınca,
imanın bir gereği olarak olabildiğine yardımsever bir kişilik olarak göründü.
Nerede yardıma muhtaç biri varsa yanı başında yardımına koşan biri
de vardı: Hz. Ebubekir! Hz. Bilal’ler her türlü zulüm ve işkence altında inlemeye,
mahkûm edilmeye dursun, onları hürriyetine kavuşturmak için
dünyalık adına sahip olduğu tüm varlığını seferber eden biri vardır: Hz.
Ebubekir! Hicret etmek zorunda kalmıştır, ancak yarı yolda karşısına çıkan
Mekke’li müşrik İbn Duğine; “ne olur gitme, ne kadar hayırsever olduğunu
828 8/Enfâl, 29
829 3/Âl-i İmran, 92
• 303 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
herkes biliyor, bu insanların sana ihtiyacı var. Senin yardımına, fedakârlığına
ihtiyacımız var.” diyerek himayesinde Mekke’ye geri getirdiği insan
da yine Hz. Ebubekir (r.a.)’den başkası değildir. Aslında Peygamber’e gönül
veren tüm ashâbda bu ruhu görmek mümkündür. Ancak Hz. Ebubekir’de
bu şuur daha bir belirgin idi. Bunun için misalimizi ondan verelim: Tebük
seferine çıkılmak üzeredir. İslâm savaşçılarına silâh ve mühimmat gereklidir.
Bunun için sevgili Peygamber, müslümanlardan infak etmelerini istemiştir.
Hz. Ömer uzun zamandan beri Hz. Ebubekir’in infak anlayışına
gıbta etmektedir. İşte fırsat doğmuş, ondan daha fazla infak etmenin sırası
gelmiştir. Herkes gücü yettiğince infak eder ve geçer. Sıra Hz. Ömer’e geldiğinde:
“Ya Rasûlallah! İşte malım, tam yarısını Allah için infak ediyorum.”
diyerek gönüllerde taht kurmuştur. Ancak sıra Hz. Ebubekir’e gelmiştir. Büyük
bir özveri ve fedakârlık ile: “Ya Rasûlallah! İşte malım, tamamını infak
ediyorum.” dediğinde, Efendimiz (s.a.s.) itiraz etmişti: “Yâ Ebâbekir, ehline,
çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?” Hz. Ebûbekir: “Allah ve Rasûlü’nü
bıraktım, yetmez mi yâ Rasûlallah, kâfi gelmez mi yâ Rasûlallah?” diyordu.
Malının tamamını infak etmek her babayiğidin kârı değildi. İşte gerçek
infak bu ve benzerler idi. Şimdi kendi yaptıklarımızın ne kadar komik kaldığını,
aylık gelirimizin yüzde kaçına tekabül ettiğini görerek, kendimize
çekidüzen vermemiz gerekmektedir. 830
İslâm hukukunda infakın kapsamı geniştir. Aile reisinin bakmakla yükümlü
olduğu kimselere harcama yapmasını kapsamına aldığı gibi; diğer
yoksul ve muhtaçlara yapılan zekât; sadaka ve benzeri yardımları da anlamı
içine alır. Zekât gibi miktarı belli yardımlaşma hükümleri gelmeden önce,
ashâb-ı kiram, yoksullar için ne kadar harcayacaklarını bilmiyorlardı.
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birr’e (Cennete
ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.”831
“Sarf ettiğiniz herhangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.”832
830 Hüseyin Caneri, Ahlâk Bilinci, Denge Y., s. 86-90
831 3/Âl-i İmran, 92
832 34/Sebe', 39
• 304 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’da Anlatılan Bu İlk Kıssa
Vesilesiyle Kıssa Hakkında Bilgi
Kıssa: Bir haberi nakletme, bir olayı anlatma hikâye etmek demektir.
Bu, Arapça’da ‘kassa’ (hikâye etti) kelimesiyle ifade edilir. Anlatılan hikâye
ve olaya da “kıssa” denilir. Buhâri, bab başlıklarında “kıssa”yı “olay” anlamında
kullanmıştır: “Bâbu Kıssati Ehl-i Necran, Bâbu Kıssati Gazvet-i
Bedr...” Aynı kökün “kesmek”, “kısaltmak” anlamı da vardır.
“Kıssa” kelimesi esas olarak “izlemek”, “izi tâkip etmek” anlamına
gelmektedir. 18/Kehf, 64 ve 28/Kasas, 11’de bu anlamda kullanılmıştır:
“(Mûsâ): ‘İşte aradığımız o idi’ dedi. Tekrar izlerini tâkip ederek geriye döndüler”
(ferteddâ alâ âsârihimâ kasasâ)833; “(Mûsâ’nın) kız kardeşine ‘Onun
izini takip et (kussî hi)’ dedi. O da onlar farkına varmadan onu uzaktan
gözetledi.”834
Kıssa dilimize de girmiş bir kelimedir; “Kıssadan hisse” ve “bir kıssa bin
hisse” gibi tâbirler Türkçede sıkça kullanılır. “Kıssa”, edebiyatta “hikâye” anlamında
kullanılır. Hikâye ise, olmuş veya olması muhtemel olayları belirli
birtakım noktaları ön planda tutarak anlatan edebiyat türüdür. Kur’an’daki
kıssalar, meydana gelmiş olayları anlattığı için “gerçek kıssa”lardir: “İşte (İsa
hakkındaki) “gerçek kıssa” (el-kasasu’l-hakku) budur.” 835 Kıssanın gerçek olmayan
bir türü vardır ki, buna hikâye denir. Kıssa denilebilecek hikâyeler
nâdir olur. Bir haber veya hikâyenin kıssa olabilmesi için, yaşanmış ve kaleme
alınmış bir özelliği olması gerekir.
Kur’an, kıssaların gerçeğini anlattığı, yani tarihte meydana gelmiş
olanlarını anlattığı için ondaki kıssalara hikâye denilmez. Çünkü hikâye;
meydana gelmemiş fakat vukua gelmesi muhtemel olayları temsil yoluyla
anlatır. Kur’an’ın anlattığı kıssalar ise, bazı müsteşriklerin iddia ettiği gibi,
tarihî hakikatlerle ilgisi olmayan, sırf öğüt vermek maksadıyla söylenmiş
hikâyeler değildir. Kur’an’ın anlattığı kıssalar tarihî hakikatler, geçmişlerin
haberleridir: “Böylece sana geçmişlerin haberlerinden bir miktar anlatıyoruz.
Gerçekten sana katımızdan bir zikir (ibret verici olayları taşıyan bir ki-
833 18/Kehf, 64
834 28/Kasas, 11
835 3/Âl-i İmrân, 62
• 305 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
tap) verdik.” 836; “Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz. Onlar
Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini arttırmıştık.” 837
Kur’an’ın bu ifâdeleri, hem okuma-yazma bilmeyen, dolayısıyla eski
kitapları okuyup da içindekileri öğrenmesi mümkün olmayan ümmî Peygamber’in
bir mûcizesi, hem de Kur’an’a eskilerin masalları: Esâtîru’l evvelîn
838 diyen müşriklere bir cevaptır. Çünkü Kur’an eskilerin masallarını değil,
geçmişlerin gerçek haberlerini, tarihlerini anlatır.
Kur’an Kıssaları
Kur’an, insanları doğru yola iletmek için gönderilmiştir. Bunun için de
hikmet ve güzel öğüt metodunu kullanmaktadır. Yaşanmış olayları etkili
bir üslûpla anlatmış, bunu yaparken, benzer olayların insanların başına her
zaman gelebileceğini vurgulayarak dersler çıkarılmasını istemiştir.
Kur’an, muttakiler için bir öğüt ve insanlar için bir açıklama (beyan)
dır: “Bu (Kur’an) insanlara bir açıklama, (Allah’tan) korkanlara yol gösterme
ve öğüttür.”839 “(Ey Muhammed,) Sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna
çağır ve anlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, yolundan sapanları,
en iyi bilen O’dur ve O, yola gelenleri de en iyi bilendir.”840
Kur’an’ın metod olarak kullandığı beyan, öğüt ve hikmet unsurları kıssada
bir araya gelmiş bulunmaktadır. Kur’an’ın içine aldığı beş konu (iman,
ibâdet, muâmelât, ukûbât, ahlâk ve kıssalar) dan kapsam itibarıyla en geniş
olanı ahlâk ve kıssalardır. Gerçekten de, peygamberlerin gönderiliş gayesi
imanlı ve ahlâklı insanlar yetiştirmek olduğu için Kur’ân-ı Kerim’in yarısına
yakın bölümü, insanlara ders ve ibret olmak üzere anlatılan geçmiş peygamberlerin
ve milletlerin kıssalarıdır. Kıssanın insan eğitiminde büyük
rolü vardır. Geçmiş insanların başından geçen olayları ve sebeplerini anlatmak,
bugünün insanına da yol gösterir, ders verir. Çünkü insan, yaratılışı,
eğilimleri ve zaaflarıyla aynı insandır. Tarihte yaşamış insanlar ve milletler
için sözkonusu olan, bugünün insanı için de sözkonusudur. Meselâ; inkâr-
836 20/Tâhâ, 99
837 18/Kehf, 13
838 68/Kalem, 15
839 3/Âl-i-İmrân, 138
840 16/Nahl, 125
• 306 •
Ahmed Kalkan
cıların ve zâlimlerin acı sonları Kur’an’da, Firavun ve ordusunun denizde
boğulmasına yol açan zulümleri anlatılmak sûretiyle gözler önüne serilir.
Yine sıkıntılara göğüs gererek, Allah’a olan iman ve tevekkülünü kaybetmeyen
kimselerin, sonuçta büyük mertebelere ulaşacakları ve sabırlarının
mükâfatını görecekleri Hz. Yûsuf kıssasında en güzel şekilde anlatılır.
Kur’an’da geçen kıssalarda esas gâye; “tarihî bilgi vermek olmadığı için,
yer ve zaman belirtilerek teferruata girilmez. Esas gâye: “çeşitli toplumların
tarihlerindeki birtakım özellikleri belirtmek, diğer peygamberlerin hayatında,
Hz. Muhammed’in hayatında karşılaştığı olaylara benzeyen hâdiseleri
açıklamak, hak ve hakikatin daima galebe çaldığını, daima üstün geldiğini
göstermek; Peygamber’e ve mü’minlere teselli vermek, her peygamberin
karşılaşmış olduğu muhâlefetin eninde sonunda yıkıldığını ve eridiğini
tarihî misallerle tesbit ederek mü’minlerin azmini kuvvetlendirmektir.” 841
Kur’an kıssaları; peygamber kıssaları ve geçmişlerin haberleri diye iki kısımdan
meydana gelir.
Peygamber Kıssaları: Kur’an’da peygamberlerden yirmi beş veya yirmi
sekizinin hayatları hakkında yeterli mâlûmat verilmiştir. Kur’an’da “Peygamber
kıssaları” ifâdesi değil, “peygamberlerin haberleri: Enbâu’r-rusul”
tâbiri geçer: “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini sağlamlaştıracak
her şeyi sana anlatıyoruz (ki kavminden gördüğün haksız davranışlara karşı
kalbin kuvvet bulsun, ruhun açılsın). Bunda da sana hak ve inananlar için
bir öğüt ve ibret gelmiştir” 842
Kur’an’da Hz. Âdem, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, İsmâil, İshak, Lût, Yakub,
Yûsuf, Şuayb, Mûsâ, Dâvud, Süleyman, İdris, Lokman, Zü’lkifl, İlyas,
Üzeyr, Eyyub, Yûnus, Zekeriyyâ, Yahyâ, İsa, Muhammed (s.a.s)’in kıssaları
geçmektedir.
Geçmişlerin Haberleri: Kur’an’da ‘geçmişlerin haberleri’ 843 ifâdesiyle;
Zülkarneyn, Ashâbu’l-Kehf, Ashâbü’l-Uhdûd, Ashâbü’l-Fîl, Ashâbu’r-Ress,
Ashâbü’l-Eyke, Âd, Semûd, Lût, Nuh kavimleri kastedilir. Ayrıca İsrâ, Hicret,
Bedr, Uhud, Benû Nâdir, Ahzâb, Mekke Fethi, Huneyn Gazvesi, İfk Hâdisesi,
münâfıklara ait kıssalar yer almaktadır. Genellikle muharref Tevrat
841 Mehmed Sofuoğlu, Tefsire Giriş, s. 97
842 11/Hûd, 120
843 20/Tâhâ, 99
• 307 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ve İncil’de nakledilen Yahûdi-Hristiyan kültürüne âit kıssalara İsrâiliyyat
adı verilir. Kur’an geçmiş milletlere âit haberlerin doğru olanlarını içine
aldığı için, doğru olup olmadığı bilinmeyen, çoğu zaman uydurma olan bu
gibi rivâyetlere ihtiyaç kalmamıştır.
Kur’an’da “en güzel kıssa” (ahsenü’l-kasas) olarak anlatılan Hz. Yûsuf ’un
kıssasında çok yönlü dersler vardır: Sabır ve sıkıntılara katlanmanın büyük
mükâfatı, Allah’tan hiçbir zaman ümit kesmemek, nefsin ve şeytanın kötü
isteklerine uymayarak Allah’a bağlanmak, bilmeyerek kötülük yapanları affederek
onlara güzel ahlâk dersi vermek, üzerine aldığı görevi en iyi şekilde
yerine getirerek güvenilir olduğunu isbat etmek, emânete hiyânet etmemek
ve üzerinde hakkı olanların hakkını gözetmek.
Eğitim ve Öğretim Aracı Olarak Kıssa: Çocukların ve gençlerin eğitiminde
tarihî, dinî ve ahlâkî kıssaların büyük bir önemi vardır. Gerçek veya
gerçekleşmesi muhtemel olayları canlı bir dille, edebî bir üslûpla tasvir etmek,
okuyanlar üzerinde büyük bir etki bırakır. Kötülüklerin ve ahlâksızlıkların
korkunç neticeleri, en güzel şekilde hikâye üslûbuyla anlatılır ve
insanlar bu yolla kötülüklerden sakındırılır. İyi işler ve güzel ahlâklıların
örnek davranışları da hikâye yoluyla etkili bir biçimde aktarılarak gençler
bu iyi hareket ve davranışlara teşvik edilir.
İslâm’ı insanlara sevdirmek için kıssa ve menkıbelerden büyük ölçüde
yararlanılmıştır. Eğitim maksadıyla bu çeşit ahlâkî hikâyelerin anlatılmasında
bir sakınca yoksa da, Kur’an ve Sünnet’te bir dayanağı olmayan
bir şeyi teşvik etmek veya yasaklamak için, dinî bir hüviyet vererek hikâye
uydurmak yasaktır. Kıssanın insanlar üzerinde bıraktığı tesiri kötüye kullanarak,
şahsî çıkarları için hikâye uyduran ve nakleden kıssacı (kassâs)lara
tarihte rastlanmıştır.844
Allah, muhâtaplarına tevhid ve ahlâk ilkelerini, tarihin kanunlarını anlatıp
öğretirken, pedagojik açıdan çok önemli bir metod kullanmıştır. Bu da
tarihte yaşanan hâdiseleri, dinî ve ahlâkî bir muhtevayla insanların önüne
koyan kıssalar yoluyla anlatımdır.
844 Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 363-364
• 308 •
Ahmed Kalkan
Kıssa kelimesinin iştikak ettiği kökün anlamlarından biri, herhangi bir
hâdiseyi veya bir haberi bildirmek ve nakletmektir. 845 Bu mânâ ile alâkalı
olarak önceki toplulukların, şahısların, nebî ve rasullerin yanında; başından
geçen hâdiseleri anlatan Kur’an birimlerine de kıssa denir. 846
Kur’ân-ı Kerim’de, geçmiş peygamberler ve milletlere dâir kıssalar yer
almaktadır. Ayrıca Rasûlullah’ın zamanında meydana gelen Hicret, Uhud,
Mekke’nin Fethi, İfk Hâdisesi ve benzeri olaylar da Kur’an’da anlatılmıştır.
“Kasasu’l-Kur’an” adını alan tüm bu olayların zikredilmesindeki maksat
insanların ibret almalarını sağlamaktır. Yoksa tarihî bir olayın anlatılıp
tesbit edilmesi gâye edinilmemiştir. Nitekim kıssaların bazısı birkaç kere
tekrar edilmiştir. Bu tekrarlarla ahlâk ve terbiye ilkelerinin pekiştirilmesi
hedeflenmiştir. Çünkü kıssalarda, daha önceki dönemlerde doğru yol üzerinde
bulunan kimselere mükâfat verildiği, kötü ve yanlış yoldakilerin de
cezalandırıldığı bildirilip öğretilmiştir. Bu arada geçmiş peygamberlerin
ve toplumların başına gelenler anlatılmış ve sonunda hakkın gâlip geldiği
açıklanmıştır. “Sana elçilerin haberlerinden -kalbini sağlamlaştıracak- doğru
haberler aktarıyoruz. Bunda sana hak ve mü’minlere bir öğüt ve uyarı
gelmiştir.” 847
Kur’ân-ı Kerim’deki kıssalarda bir yandan müslümanların azimleri kuvvetlendirilirken
öte yandan az sözle çok bilgi ve sonuç alma imkânı sağlanmıştır.
Birçok sûrede ortaya konulan ibret sahneleriyle, kütüphaneler
dolusu tarih kitabı okumaktan daha faydalı bilgi ve belgeler kazandırılmıştır.
Ayrıca daha önce nakledilen birçok gerçek dışı motiflerle doldurulan
olaylar en ciddi ve doğru şekliyle anlatılarak insan düşüncesi hayal ve masal
dünyasından uzaklaştırılarak gerçeğin aydınlığına götürülmüştür. Kur’ân-ı
Kerim’de en veciz ve en güzel şekilde anlatılan ve gözlerimizin önüne canlı
tablolar halinde serilen kıssaların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
1) Âdem ile melekler ve İblis, Âdem ile Havva, Âdem ve iki oğlu (Hâbil
ve Kabil) hâdisesi,
2) Nuh, Hûd, Sâlih, Şuayb, Eyyub (a.s.)’un hayatı ve tevhid mücâdelesi,
845 İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 3/102
846 Halis Albayrak, Tefsir Usulü, 47
847 11/Hûd, 120
• 309 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
3) Lokman (a.s.)’ın oğluna yaptığı öğütler,
4) İbrâhim (a.s.) ve oğulları’nın kıssası, Kâbe’nin temellerinin yükseltilmesi,
İsmail’in kurban edilmesi hâdisesi,
5) Yusuf (a.s.)’a karşı kardeşlerinin kıskançlığı ve onu kuyuya atmaları,
Yusuf ile Aziz’in karısı arasında geçen hâdise, Yusuf ’un hapse girmesi, kardeşleriyle
görüşmesi,
6) Mûsâ (a.s.)’nın rasullüğünden önceki hayatı, risâleti, mûcizeleri, Firavun’un
inadı, İsrailoğullarının Mısır’dan çıkması, Bakara ve Hızır (diye
bilinen, kendisine rahmet ve ilim verilen kul) kıssası,
7) Dâvud ve Süleyman (a.s.)’ın kıssası, Süleyman ve Belkıs,
8) İsa (a.s.)’nın doğumu, risâleti, sofrası,
9) İsrail oğulları, Zülkarneyn, Ashâb-ı Kehf, Ashâb-ı Uhdûd, Ashâb-ı
Fil,
10) İsrâ, Hicret, Bedir, Uhud, Benî Nadir, Ahzab, Mekke Fethi, Huneyn
Gazvesi, İfk Hâdisesi ve münâfıklara âit kıssalar. 848
Kur’an’da peygamber kıssaları yanında, başka insan ve topluluklarla ilgili
kıssalar da vardır. Bunları şu şekilde tasnif edebiliriz:
Kur’an’da Kıssaları Anlatılan (Peygamberler
Dışındaki) İnsan ve Topluluklar:
İsrailoğulları (yahûdiler), hıristiyanlar, sâbiîler, Semud toplumu, Lût
kavmi, Medyen halkı, Ress halkı, bir kasaba halkı, Yesrib halkı, Hicr halkı,
Âd halkı, bedevîler, Medine halkı, Tubba kavmi, Hz. Mûsâ’nın kavmi,
Yunus kavmi, Hz. İbrâhim ve onunla birlikte olanlar, ikiden biri (Hz. Muhammed
(s.a.s.)’in arkadaşı), Hz. Mûsâ’nın yardımcısı, ilim sahibi bir kişi,
Hz. Mûsâ ve kadınlar, Tâlût ve topluluğu, Câlût ve ordusu, Ashâb-ı Kehf,
Rakîm ehli, Ye’cûc v Me’cûc, bağ sahipleri, Hz. Yusuf ’un zindan arkadaşları,
Hz. Yusuf ’un kardeşleri, Firavun ailesinden imanını gizleyen adam, Hz.
848 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 171-172; Ali Turgut, Tefsir Usulü ve Kaynakları, s. 176-177
• 310 •
Ahmed Kalkan
Nuh’un ve Hz. Lût’un eşleri, şehir halkının üç elçisi, on iki güvenilir gözetleyici,
Hz. Nuh’un oğlu, Hz. İbrâhim’in babası Âzer, Hz. Mûsâ’nın annesi ve
kızkardeşi, Hz. Lût’un ailesi ve karısı, Hz. Âdem’in iki oğlu, Hz. Muhammed
(s.a.s.)’in eşleri, İmran ailesi, Firavun ve önde gelen çevresi, sihirbazlar,
büyücüler, Firavun ve orduları, Karun, Hâmân, Firavun, Firavun ailesi,
Hz. Mûsâ’dan sonra İsrailoğuları’nın önde gelenleri, Firavun’un eşi, Ebû Leheb
ve karısı, Mısırlı aziz ve karısı, müstazaflar-müstekbirler, Zü’lkarneyn,
Zeyd, Sâmirî, Üzeyr, Sebe melîkesi, bahçe sahipleri.
Kur’an’daki kıssaların tarihî gerçekleri yansıtan ibret levhaları olduğuna
inanıp bunların sebepleri üzerine düşünerek hayata müsbet yön vermeye
çalışmalıyız.
Kur’ân’da anlatılan kıssalar en doğru kıssalardır. Çünkü Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: “Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” 849 Bu ise, Kur’ân
kıssalarının vâkıa ile eksiksiz bir uyum göstermesinden ileri gelmektedir.
Yine en güzel kıssalar da Kur’ân kıssalarıdır. Çünkü Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: “Biz sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle, sana en güzel kıssaları
anlatıyoruz.” 850 Çünkü Kur’ân kıssaları belâğatta mükemmellik ve anlamda
üstünlük derecelerinin en yücesini kapsamaktadır.
En faydalı kıssalar da Kur’ân kıssalarıdır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir
ibret vardır.” 851 Çünkü Kur’ân kıssalarının kalplerin ıslâhı, amellerin ve ahlâkın
düzeltilmesi üzerinde güçlü bir tesiri vardır.
Yukarıda bazı ayrıntılı örnekleri görülen Kur’ân kıssaları, özetle üç kısma
ayrılır:
Bir kısmı peygamberler; onların kendilerine iman edenlerle ve onları
inkâr eden kâfirlerle, başlarından geçen olaylarla ilgilidir.
Bir diğer kısım başlarından ibretli olaylar geçen fertler ve çeşitli gruplarla
alâkalıdır. Yüce Allah onların bu kıssalarını bize nakletmiştir. Meryem
ve Lokman kıssaları ile duvarları çatıları üstüne yıkılmış bomboş bir kasaba
849 4/Nisâ, 87
850 12/Yusuf, 3
851 12/Yusuf, 111
• 311 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yanından geçen kimsenin kıssası,852 Zükarneyn, Karun, Ashâb-ı kehf, Ashâb-
ı fil, Ashâb-ı uhdûdd ve benzer kıssalar gibi. Bir üçüncü kısım da Peygamber
(s.a.s.) döneminde meydana gelmiş birtakım olaylar ve kimselerle
ilgilidir. Bedir, Uhud ve Ahzab gazveleri, Kureyza oğulları, Nadir oğulları
gazveleri, Zeyd b. Hârise, Ebû Leheb ve başka kimselere âit kıssalar gibi.
Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları
Kur’ân-ı Kerim’in anlatım tekniklerinden biri de kıssalar yoluyla olanıdır.
Kıssalar muhâtaplara birer örnek ve ibret olarak anlatılır. Muhâtapların
bu kıssalardan dersler alması istenir. “Peygamberlerin haberlerinden senin
kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz bir haberi sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz.
Bunda sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” 853
Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in yaklaşık yarısına yakınını oluşturan kıssaları
sırf tarihî bir olay/anlatı olarak vahyetmemiştir. Yusuf (a.s.) kıssası
hâricinde tüm ayrıntılarına kadar aynı sûre içerisinde anlatılan başka bir
kıssa yoktur. Bir sûre içerisinde anlatılan bir bölüm diğer sûrelerde anlatılmamış
olabilir. Aynı kıssanın o bölümünün başka sûre içerisinde değişik
varyantlarla anlatıldığını görebiliriz. Bütün bu anlatım teknikleri Allah’ın,
kıssaları bize, sırf kronolojik, tarihî bir biçimde anlatma arzusunda olmadığını
gösterir. Kıssaların anlatımından Allah’ın o anda insanlara vermek
istediği mesajların ön planda tutulduğunu görüyoruz.
Dolayısıyla Kur’an kıssalarının amacı tarih anlatmak değildir. Amaç
geçmişte yaşanmış olayları ve kişileri örnek göstererek o anda yaşayanlar
ve kıyâmete kadar yine aynı olayları yaşayabilecek diğer insanlara ibretler
vermektir. “Allah’ın sünnetinde/kanununda bir değişme bulamazsın.” 854
Kur’an’ın iniş sürecinde; Rasûlullah ve sahâbe bu kıssalardan ne anlıyordu?
Acaba Rasûlullah ve ashâb, bugünün muhâtapları bizler gibi kıssaların
tarihî, edebî, sosyolojik, pedagojik yönlerini araştırıp öyle mi hayata
aktarıyorlardı? Yoksa kıssaların özel oludğunu mu kabul ediyorlardı?
852 bk. 2/Bakara, 259
853 11/Hûd, 120
854 35/Fâtır, 43
• 312 •
Ahmed Kalkan
Mekke dönemi, müslümanların harıl harıl İslâm’ı tebliğ etmeye çalıştıkları
bir dönemdir. Karşılarında ana ve babalarından tutun, âilelerinden
kabile bireylerine kadar herkes vardır. Mü’minler İslâm’ı bu insanlara anlatmaya
çalışırken Allah onlara, daha önce yaşayanlardan bir örnek verir.
Bu örnek, aynı zamanda müşriklerle beraber hepsinin atası olan İbrâhim’in
(a.s.) kıssasıdır. Hem tebliğ edenler hem de edilenler için öğüt ve ibret
numûnesi… Aynı örnek bizler ve kıyâmete kadarki tüm muhâtaplar için
de geçerlidir.
Tanrı ve evren üzerine sorular ve düşüncelerle başlayan bir tefekkür
sonunda gerçeği, “Allah’ı bularak bu inancını diğer insanlara en başta babasına
anlatmaya, onları düştükleri yanlıştan kurtarmaya çabalayan Hz.
İbrâhim, Allah’ın tüm insanlara sunduğu öğüt ve ibret anıtıdır. Oysa günümüzde
İbrâhim’in (a.s.) kıssasının Nemrud’un onu ateşe atması ve Hz.
İbrâhim’in oğlunu kurban etmesi hâricinde diğer anlatılanlar geri plana
itilmiş; “Nemrud”, “kurban” gibi rumuzlarla anılır olmuştur.
Müslüman ve müşrikler arasındaki mücâdele uzadıkça müşrikler müslümanları
yoğun bir işkence ve baskı altına alırlar. İman edenler, bunalmaya,
endişeye düşmeye başlamışlardır. Bu çaresizlik ve ıstırap içerisinde
Allah’tan yardım dilemektedirler. Bu esnâda Allah Nûh’un (a.s.) kıssasını
vahyeder. Bu kıssa nâzil olunca Müslümanların tavrı ne olmuştur? Nûh’un
(a.s.) gemisinin ebatlarıyla mı uğraşmışlardır? Gemiye bindirilen hayvanların
hangileri olduğu üzerinde mi kafa yormuşlardır? Yoksa Tûfan’ın tüm
dünyayı mı, yoksa Nûh’un (a.s.) yaşadığı kavmi mi kapladığını bulmaya
çalışmışlardır? Allah Nûh kıssasını bu düşüncelerin cevabı için mi indirmiştir?
Oysa Allah, Nûh’un kıssasını vahyetmekle, Mekkeli müslümanlara şu
mesajları vermek istemiştir. Nûh (a.s.) gece-gündüz durmaksızın açık ve
gizli olarak insanları İslâm’a dâvet etmiştir. “Gece gündüz çağırdım onları,
açıkça da söyledim gizlice de.”855
Müşriklerin, Nûh’un (a.s.) mü’minleri etrafından kovmasını, dâvâdan
vazgeçmesini, buna karşılık olarak Nûh’a (a.s.) büyük ödüller vereceklerini
vaat etmelerine karşılık o; Allah’ın dinini tebliğ etmeye devam etmiştir.
855 71/Nûh, 8-9
• 313 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Benim ücretim Allah’a âittir.”856 Nûh (a.s.) bütün baskı ve eziyetlere rağmen
tebliğin gidişâtını Rabbine havâle etmiştir. “Rabbim, beni yalanlamalarına
karşı bana yardım et.”857; “Benimle onların arasında Sen hüküm ver.” 858
Nûh kıssasının inişi, müşriklerin baskı ve eziyetlerinden yılan Mekkeli
müslümanlara Nûh’u (a.s.) örnek alarak tebliğde gevşememelerini, sebat
etmelerini öğütlemiş oluyordu. Tabii ki daha sonra kıyâmete kadar Kur’an’a
muhâtap tüm insanlara da bir ibret ve öğüt olacaktı.
Günümüzde ise Nûh (a.s.) kıssası okunduğunda birçok kimse Kur’an’ın
muhâtapları Mekkeli müslümlar gibi ibret almaktansa, Nuh’un gemisiyle,
içine binen hayvanların nitelikleriyle, Tufan’ın nasıl olduğu gibi tarihî bilgilerle
uğraşmaktadırlar. Yunus, Yusuf, Eyyub ve Süleyman kıssaları gibi
diğer kıssalar da aynı kaderi paylaşmaktadırlar ne yazık ki…
Bazıları kıssalarla ilgili konular gündeme getirildiğinde “ne gereği var
bunların üzerinde durmaya” gibi düşünceler içerisindedirler. “Biz bunları
aştık, daha önemli konulara bakalım!” dercesine kayıtsız kalmaya çalışmaktadırlar.
Hâlbuki rasüllerin kıssalarında görülen ortak noktalardan biri
de vahyin iniş dönemi esnâsında müslümanların müşriklere karşı verdikleri
tebliğ mücâdelesidir. Mekke’nin ilk dönemlerinden itibaren inen kıssaların
tebliğ eylemindeki konumunu değerlendiremeyen müslümanlar tebliği
neye göre ve nasıl yürüteceklerdir?
Kâfirlerin baskısını görünce Nûh (a.s.) gibi mi olacaklar, yoksa “Allah
kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez” deyip, kendi gücünün neye
yeteceğini denemeye bile gerek görmeyerek sadece çoluk-çocuğunun rızkını
kazanmaya mı çalışacaklardır? Ya da, “devir değişti, insanlar bozuldu;
kimseye din-min anlatılmaz” deyip, yanlış bir ictihadda bulunarak kavmini
terk eden Yunus (a.s.) gibi toplumu terk mi edecekler? Ya da kırk gün kırk
zeytinle inzivâya çekilip toplumun belâlarından kaçtıklarını söyleyenlere
alkış mı tutacaklar?
Şayet ders alırlarsa Yunus kıssası onlara ibret olacaktır. Çünkü Yunus
(a.s.) kavmine kızarak Allah’tan bir emir almadığı halde çeker gider, düşün-
856 11/Hûd, 29
857 23/Mü’minûn, 25
858 26/Şuarâ, 118
• 314 •
Ahmed Kalkan
cesine göre o kavim artık ıslah olamazdı. “O öfkelenip giderken kendisini sıkıntıya
sokmayacağımızı sanmıştı.” 859 Ancak düşündüğü gibi olmadı. Allah,
bu hatasına karşılık verdiği cezâdan sonra onu tekrar elçi olarak kavmine
yolladı. Yunus’un (a.s.) kavmi daha sonra iman etti. “Sonunda ona inandılar.”
860 Böylece müslümanların tebliğ eyleminde sonucu Allah’a bırakmalarını,
gevşememelerini, Yunus (a.s.) kıssası vâsıtasıyla Mekkeli müslümanlara
öğütlemiş oluyordu. Tabii daha sonrakilere de, bize de…
Ancak sonra gelenlerin birçoğu bu mesajları alacakları yerde, Yunus’un
(a.s.) balığın karnına nasıl sığdığı, “yaktin”in nasıl bir ağaç olduğu üzerinde
fikir yarıştırmakla meşgul olmuşlardır.
Görülüyor ki Kur’an’daki kıssalar yaşadığımız hayatla o kadar iç içedirler
ki, onları anlamadan, ne yapacağımız hareketlerin, ne de bu hareketlerin
karşılığı olarak gelecek sonuçları iyi değerlendirmemiz mümkün olacaktır.
Kıssalara tarih gözüyle bakmak, ya da onların yaşayan şahıslara özel,
onlarla sınırlı olduğu şeklinde bir kabul, Kur’an’ın yeterince özümsenmediğinin
bir göstergesi olacaktır. Kur’an’da Yusuf (a.s.) kıssası, onun hayatını
anlatmak için midir? Süleyman (a.s.)’la Sebe melikesi arasında diyalog,
Sebe kraliçesi gibi bir yöneticiye Allah’ın dininin tebliğ edilmesi örnekliği
değil midir? Peygamberimiz’in diğer kavimlerin krallarına yaptığı İslâm’a
dâvete örneklik teşkil etmemiş midir?
Mûsâ (a.s.), İsa (a.s.) ve diğer rasullerin kıssaları bize yaşadığımız anın
ve gelecekte bunlara karşılık yaşayacağımız olayların ipuçlarını verir, yol
gösterir. İslâmî mücâdelede yöntem sorunlarımıza cevaplar verir. Karşılaşacağımız
soruları, atılacak çamur ve iftiraları bildirir. Kâfirlerin takınacakları
tutumlar ve bunlara karşı alınacak tedbirler hakkında bizleri uyarır.
Öyleyse; tûfan, gemi, balık, taht, cin, köşk, yaktin, dâbbe vs. gibi tâlî
meselelerle uğraşıp, kıssalardaki ana mesajları gözden kaçırmayalım. Kıssalardaki
kapalı meseleleri ancak Kur’an’ın bildirdiği gayb bilgisinin sınırları
içerisinde mütâlaa etmeli, bu meselelerin “kıssacılık” veya “İsrâiliyât”-
tan kaynaklanan mevzû haberlerle yorumlanması cihetine gitmemeliyiz.
Özellikle kıssaları tarihî ayrıntılara hapsederek vakit geçirmeyelim; zira
859 21/Enbiyâ, 87
860 37/Sâffât, 148
• 315 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
biliyoruz ki, bu tür bir çaba bize hak nâmına hiçbir şey kazandırmayacağı
gibi, yaptığımız iş “gaybı taşlmak”tan öte bir şey olmayacaktır. Birer tebliğci
olan/olması gereken bizler, bu gerçeklerin ışığında tekrar kıssaları okuyalım.
Okuduklarımızı Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alarak değerlendirelim.
861
Kur’ân-ı Kerim’de Anlatılan Kıssaların Hikmetleri
Kur’ân-ı Kerim’deki kıssaların oldukça büyük, pekçok hikmetleri vardır.
Bunların bazıları şunlardır:
1. Yüce Allah’ın bu kıssaların ihtivâ ettiği hikmeti açıklaması. Çünkü
Yüce Allah: “Andolsun onlara kendisinde alıkoyucu özelliği olan haberler gelmiştir.”
862 buyurmaktadır.
2. Yalanlayanları cezâlandırmak sûretiyle Yüce Allah’ın adâletinin açıklanması.
Allah Teâlâ yalanlayıcılar hakkında: “Biz onlara zulmetmedik; Fakat
onlar kendi nefislerine zulmettiler. Rabbinin emri gelince Allah’ı bırakıp
da tapındıkları ilâhları onlara bir fayda sağlamadı.” 863 diye buyurmaktadır.
3. Mü’minleri mükâfatlandırmak sûretiyle Allah’ın lutfunun açıklanması.
Allah: “Biz üzerlerine ufak taş yağdıran bir rüzgâr gönderdik. Lût’un
ailesi müstesnâ. Onları seher vaktinde kurtardık. Tarafımızdan bir nimet olmak
üzere (bunu yaptık). İşte şükredenleri Biz böyle mükâfatlandırırız.” 864
diye buyurmaktadır.
4. Peygamber (s.a.s.)’in, yalanlayıcıların kendisine yaptıklarına karşı teselli
edilmesi. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer seni yalanlıyorlarsa,
onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara apaçık delillerle
(mûcizelerle), sahifelerle ve nur saçan kitaplarla gelmişti. Sonra kâfir olanları
yakaladım. Şimdi onlara azâbım nasıldır!?” 865
861 Cengiz Duman, Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları, Haksöz, sayı 30, Eylül 1993, s. 28-29
862 54/Kamer, 4
863 11/Hûd, 101
864 54/Kamer, 34-35
865 35/Fâtır, 25-26
• 316 •
Ahmed Kalkan
5. Mü’minleri iman üzere sebat etmeleri ve imanlarını arttırmaları için
teşvik etmek. Çünkü mü’minler kendilerinden önce yaşayan mü’minlerin
kurtulduklarını ve cihad ile emrolunanların İlâhî yardıma mazhar olarak
zafere eriştiklerini bu kıssalarla öğrenmiş bulunuyorlardı. Allah Teâlâ şöyle
buyurmaktadır: “Biz de duâsını kabul edip, kendisini gamdan kurtarmıştık.
Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.” 866; “Andolsun ki Biz senden önce kavimlerine
rasûller gönderdik, onlar da kavimlerine açık açık delillerle geldiler. Biz
günahkârlardan intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise zâten üzerimize
bir haktır.” 867
6. Kâfirleri küfürlerini sürdürmekten sakındırmak. Çünkü Yüce Allah
şöyle buyurmaktadır: “Acaba onlar yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin
âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları toptan helâk
etmiştir. Kâfirlere de onların (âkıbetlerinin) benzerleri vardır.” 868
7. Peygamber (s.a.s.)’in risâletini ispatlama. Çünkü geçmiş ümmetlere
dâir haberleri ancak Yüce Allah bilir. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onları bundan evvel
ne sen biliyordun, ne de kavmin.” 869; “Sizden öncekilerin Nûh, Âd ve Semûd
kavimlerinin ve onlardan sonra Allah’tan başkasının bilmediği kavimlerin
haberleri size gelmedi mi?” 870
Kur’an’da Kıssalar Yoluyla Verilen Mesaj
Kur’an kıssalarında yer alan geçmiş toplumlar ve eski ümmetlerin hayat
tecrübelerinin değerini anlayabilmemiz için şu gerçekleri iyice kavramalı,
vicdanlarımızda canlandırmalıyız: Kur’an bu ümmetin yaşayan kitabı,
öğüt verici kılavuzu ve içinde hayatına ilişkin dersler okuduğu okuludur.
Yüce Allah ilâhi sistemini yeryüzünde gerçekleştirmekle görevlendirdiği
ilk müslüman cemaati, bu son derece önemli göreve hazırladıktan sonra
Kur’an aracılığı ile sürekli bir eğitime tabi tutmuştur. Bunun yanı sıra yüce
Allah Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) vefatından sonra bu
866 21/Enbiyâ, 88
867 30/Rûm, 47
868 47/Muhammed, 10
869 11/Hûd, 49
870 14/İbrâhim, 9
• 317 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ümmetin bütün kuşaklarını yönlendirmek, eğitmek ve vaad ettiği üzere insanlığa
ideal biçimde önderlik etmek hususunda Kur’ân-ı Kerim’in canlı ve
sürekli bir kılavuz fonksiyonunu yerine getirmesini murad etmiştir. Yalnız
bunun için müslüman kuşakların Kur’an’ın gösterdiği yolda yürümeleri,
Ona olan sımsıkı bağlılıklarını hiç gevşetmeden sürdürmeleri, bir bütün
olarak yaşama tarzlarını ondan almaları, diğer bütün yeryüzü kaynaklı sistemlerin
câhiliyye sistemleri olması hasebiyle mümin, Kur’an’ın kendine
sağladığı bir güvenle onlara aldırış etmeden, tepeden bakabilmelidir.
Bu Kur’an, sadece okunup geçilecek bir söz yığını değildir. Tersine geniş
kapsamlı bir kılavuz, bir talimatnamedir. O, pratik hayatın talimatnamesi
olduğu kadar aynı zamanda eğitim kılavuzu, eğitim talimatnamesidir. İşte
bu gerekçe ile oluşturup, eğitmek üzere geldiği müslüman cemaate, insanlığın
geçmişteki hayat deneyimlerini, duygulandırıcı bir üslupla sunuyor. Bu
alanda Hz. Âdem’den (a.s.) beri süre gelen iman çağrısının yaşadığı tecrübelere
öncelik tanıyor, bu tecrübeleri gerek insan psikolojisine ve gerekse
pratik hayata ilişkin türleri ile müslüman ümmetin bütün kuşaklarına bir
çeşit yol azığı olarak sunuyor, bu ümmeti bu son derece değerli yol azığı
ile ve değişik türde oluşmuş tarihsel birikimle donatırken onun hangi
yolu izleyerek yürüyeceğini açık-seçik biçimde öğrenmesini amaçlıyor. İşte,
Kur’an’da bu kadar çok sayıda, bu kadar çeşitli ve bu denli canlı, somut mesaj
sunan kıssa ile karşılaşmamızın nedeni budur. Bu kıssaların en sık rastlanan
türü İsrailoğulları’na (yahûdilere) ilişkin kıssalardır. Bunun birçok
sebebi vardır. Bunlardan birkaç tanesini belirtelim:
Yüce Allah bu ümmetin kimi kuşaklarının vaktiyle İsrailoğulları’nın geçirdikleri
tarih dönemlerinin benzerlerini yaşayacaklarını, bu kuşakların,
dinlerine ve inançlarına karşı eski yahûdilerin tavırlarına benzer tavırlar
takınacaklarını bildiği için yollarında karşılaşacakları tökezleme noktalarını,
kendilerine yahûdi tarihinin olaylarında somutlaşmış örnekler halinde
sunmuştur. Böylece bu kuşaklar yolları boyunca karşılaşacakları bu tökezleme
noktalarına ayak kaptırmadan, ya da onlara saplanıp kalmadan önce
bizzat Yüce Allah’ın, önlerine tuttuğu bu tarih aynasında yüzlerini görerek
öğüt ve ibret alabilecektir.
Bu Kur’an, müslüman ümmetin kuşakları tarafından dikkatle okunmalı,
bilinçli bir şekilde algılanmalıdır. Bu Kur’an, günümüzün meselelerini
çözmek ve geleceğe uzanan yolumuzu aydınlatmak üzere sanki şimdi ini•
318 •
Ahmed Kalkan
yormuşçasına canlı direktifler bütünü kabul edilerek üzerinde kafa yorulmalıdır.
Yoksa Kur’an sadece âhenkle okunması lâzım gelen bir güzel sözler
manzûmesi ya da bir daha geri gelmeyecek olan tarihe karışmış gerçeklerin
tutanak defteri olarak düşünülmemelidir. Biz bu Kur’an’ı gerek geçmiş gerekse
şimdiki hayatımızda birer direktifimiz olsun niyetiyle okumadıkça
O’ndan asla yararlanamayız. Tıpkı ilk müslüman cemaat gibi; Onlar Kur’an’ı,
o günkü pratik hayatlarının gelişmelerine ilişkin direktifler almak amacı ile
okuyorlardı. Kur’an’ı bu bilinçle okuduğumuz takdirde her şeyi onun satırlarında
buluruz. O’nun âyetlerinde Kur’an gerçeğini dikkate almak istemeyenlerin
hiçbir zaman düşünemeyecekleri, deyim yerindeyse akıllarının
ucundan bile geçmeyen nice şaşırtıcı, insanı hayrette bırakan açıklamalar
bulacağız. Onun kelimelerinin, cümlelerinin ve direktiflerinin nabzı atan,
hareket eden ve yolumuzun kritik dönemeçlerini işaretleyen canlı varlıklar
olduklarını göreceğiz. Bu canlı varlıklar bize kimi zaman “şunu yapınız,
şunu sakın yapmayınız”, kimi yerde “şu düşmanınızdır, şu da dostunuzdur”
ve kimi durumlarda da “şurada çok ihtiyatlı olunuz, şurada hazırlıklı olunuz”
diyeceklerdir. Bu canlı varlıklar başımıza gelecek her olay, karşımıza
çıkacak her gelişme önünde bize uzun, ayrıntılı ve yerli yerinde açıklamalar
sunacaklardır. İşte o zaman Kur’an’ın yararlı ve hayat dolu bir gerçek olduğuna
dikkat çeken Yüce Allah’ın şu buyruğunun anlamını kavrayabileceğiz:
“Ey müminler, Allah ve Peygamber size hayat verecek gerçeğe çağırdıklarında
onlara olumlu karşılık veriniz.” 871
Kur’an mesajı, bir hayat çağrısıdır, sürekli ve yenilenen bir hayata çağrıdır.
Onun çağrısı, tarihin eski bir dönemi ile sınırlı bir hayata ilişkin değildir.
Kur’an kıssalarının içerdiği bütün mesajları istesek de tümüyle kavrayamayız.
Çünkü tecrübelerimizden de öğrendiğimiz gibi, Kur’an âyetleri
kalplere yönelik mesajlarını, kalplerin içinde bulundukları durum ve bu
durumların ortaya çıkardığı ihtiyaçlar oranında sunar ve her zaman ihtiyaç
oranında mesaj birikimlerini kalplere açar.872
871 8/Enfâl, 24
872 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
• 319 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Kur’an Kıssalarında Sünnetullah
(Değişmeyen İlâhî Yasalar)
Kur’an kıssalarında vurgulanan ya da hikmet olarak çıkarılan toplumlarla
ilgili sünnetullah özelliklerini şu maddeler halinde, ana başlıklarıyla
sunabiliriz:
I. Toplumların Yapılarıyla İlgili Sünnetullah Özellikleri
a- İnsan, toplumsal bir varlıktır.
b- Toplumlar canlı (hayatî) bir yapıya sahiptirler.
c- Toplumlar yasalara (sünen/sünnetler) sahiptir.
d- Toplumsal yasalarda değişme olmaz.
e- Toplumların belirli hayat süreçleri (ecel) vardır.
f- Toplumlar değişkendirler.
g- Toplumların gelecekleri kendi davranışlarına bağlıdır.
h- Bütün toplumlar elçiler aracılığıyla uyarılmıştır.
ı- Elçi gönderilmeyen toplumlar helâk edilmezler.
i- Helâk edilen toplumlarca bütün elçiler yalanlanmıştır.
j- Toplumun önderleri, toplumdan sorumludur.
k- Toplumların mânevî yönleri maddî yönlerinden önceliklidir.
II. Mü’min Toplumlarla İlgili Sünnetullah Özellikleri
a- Yeryüzüne mü’min toplumlar hâkim olacaktır.
b- Allah mü’minlerle beraberdir ve onlara yardım eder.
c- Allah, dinine yardım edenlere yardım eder.
• 320 •
Ahmed Kalkan
d- Mü’minler, kâfir toplumlar helâk edilirken kurtarılırlar.
e- Mü’min toplumlar, öncekilerin başına gelenlerle deneneceklerdir.
f- Mü’minler yeryüzünde baskıya mâruz kalırlarsa, hicret etmelidirler.
III. Kâfir toplumlarla ilgili Sünnetullah Özellikleri
a- Kâfir toplumlar varlıklarını sürdüremezler.
b- Kâfir toplumlar hemen helâk edilmezler.
c- Allah kâfir toplumları, belki inanırlar diye sıkıntılar ve bolluklarla
imtihan eder.
d- Kâfir toplumlar inkârdan vazgeçip inanırlarsa Allah affeder.
e- Azap geldikten sonra kâfirlerin inanması fayda vermez.
f- Ataları körü körüne taklit etmek, toplumları felâkete götürür.
IV. Bazı Toplumsal Sünnetullah İlkeleri
a- Allah, kâfirlere karşı mü’minlerin yardımcısıdır. 873
b- İster sâlih bir toplum olsun, ister câhilî bir toplum; Allah, kendi nefislerini,
benliklerini değiştirmeyen toplumların konumunu değiştirmez.
“Bir toplum, kendi öz benliğinde olanları değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını
değiştirmez.” 874
c- Bir toplumun niceliği değil; niteliği önemlidir. Kur’an, Tâlut’un az
sayıdaki üstün nitelikli kuvvetiyle mü’minlerin, Câlut’un çok sayıdaki nicel
açıdan üstün kuvvetini nasıl yendiğini anlatır 875 ve bu konudaki İlâhî
sünnetini hatırlatır: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle nice çok sayıdaki
873 48/Fetih, 22-23
874 13/Ra’d, 11
875 2/Bakara, 246-252
• 321 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
topluluğa gâlip gelmiştir.” 876; “Eğer Allah’ın kimi insanları, diğerleriyle def
edip yok etmesi olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesâda uğrardı.” 877
d- Allah müstaz’aflardan ve muttakîlerden yanadır: “Biz istiyorduk ki;
orada müstaz’aflara lütufta bulunalım; onları imamlar/önderler yapalım ve
onları yeryüzünde vârisler kılalım.” 878; “Zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz.
Onları yok ettikten sonra yerlerine sizleri yerleştireceğiz. Bu da Allah’a karşı
sorumluluk bilinci taşıyanlar ve azap vaadimden korkanlar içindir.” 879
Kur’ân-ı Kerim, toplumların yıkılış biçimlerini ve kötü sonlarını ortaya
koyduğu gibi; onları, bu noktaya getiren sebepleri de açıkça beyan eder. Bu
nedenlere ilişkin şu örnekler verilebilir:
a- Zulüm, baskı, haksızlık ve günahlar: “Onlara azâbımız geldiği zaman;
‘biz gerçekten zulmedenlerdendik’ demekten başka itirafları olmadı.” 880
b. Lüks, israf, fısk ve bozgunculuk içinde olma: “Biz bir ülkeyi yok etmek
istediğimiz zaman, oranın bolluktan şımaranlarına emrederiz. Orada
bozgunculuk yaparlar.” 881
c. Cinsel sapıklık, aşırılık ve yol kesme: “Gerçekten siz (Lût kavmi), sizden
evvel hiçbir kavmin yapmadığı çok kötü işi yapıyorsunuz. Siz erkeklere
yaklaşacak, yol kesecek ve toplantınızda edepsizlik yapıp duracak mısınız?”
882
d. Günah, zulüm, refah ve zevke dalma: “zulmedenler, kendilerine verilen
refahın peşine düşüp şımardılar, mücrimlerden/günahkârlardan oldular.”
883
876 2/Bakara, 249
877 2/Bakara, 251
878 28/Kasas, 5
879 14/İbrâhim, 13
880 7/A’râf, 5
881 17/İsrâ, 16
882 29/Ankebût, 28-29
883 6/En’âm, 44
• 322 •
Ahmed Kalkan
e. İtaatsizlik, nankörlük: “Bu ülkenin halkı, Allah’ın nimetlerine nankörlük
etti. Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık, korku ve açlık elbisesini/
ıstırabını tattırdı.” 884
f. Kitabın (Kur’an’ın) bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak. Bunun
cezâsı dünya hayatında rezil olmaktır. 885
g. Hz. Peygamber’in emrine muhâlefet, fitne/belâ ya da acıklı bir azâbı
getirir. 886
h. Önde gelenlerin ve Sâlihlerin fesâdı önlememeleri. 887
i. Ekonomik dengesizlik, vurgun ve soygunlar. 888
A’râf sûresinin devam eden âyetleri sırasıyla Âd kavminin, Semûd kavminin,
Lût kavminin ve Medyen kavminin helâklerini peşi peşine anlatmaktadır.
889 Sonra şu prensip açıklanmaktadır: “Biz hangi ülkeye bir peygamber
gönderdiysek, halkı (peygambere başkaldırmasınlar ve Bize) yalvarıp
yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü
(yoksulluk ve darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihâyet çoğaldılar
ve ‘Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu’ (onlar da sıkıntılı
ve sevinçli günler geçirmişlerdi) dediler. Biz de onları, hatırlarından geçmediği
bir anda ansızın yakaladık.” 890
Kur’ân-ı Kerim’de Kıssa Kavramı
Kıssa kelimesinin çoğulu olan “kasas” ve türevleri, Kurân-ı Kerim’de
toplam 26 yerde geçer.891 Kıssa kavramına yakın anlamı olan, haber, vâkıa,
hâdise anlamına gelen nebe’ ve çoğulu enbâ’ kelimeleri de toplam 29 yerde
884 16/Nahl, 112
885 2/Bakara, 85
886 24/Nûr, 63
887 11/Hûd, 116
888 11/Hûd, 84-86
889 bk. 7/A’râf, 65-93
890 7/A’râf, 94-95
891 Kıssa Kelimesinin Çoğulu Kasas ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 26 Yerde): 3/Âl-i
İmrân, 62; 4/Nisâ, 164, 164; 6/En’âm, 57, 130; 7/A’râf, 7, 35, 101, 176, 176; 11/Hûd, 100, 120; 12/Yûsuf, 3,
3, 5, 111; 16/Nahl, 118; 18/Kehf, 13, 64; 20/Tâhâ, 99; 27/Neml, 76; 28/Kasas, 11, 25, 25; 40/Mü’min, 78, 78.
• 323 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
kullanılır. Hubr, haber ve ahbâr kelimeleri de toplam 7 yerde zikredilir. Yirmi
sekizinci sûrenin ismi de Kasas (Kıssalar) sûresidir.
Kur’ân-ı Kerim’de, her haberin gerçekleşeceği bir zamanın olduğu vurgulanır.
892 Kur’an’ın büyük bir haber olduğu beyan edilir.893
Kur’an, bazı geçmiş olayların ve eskiden yaşayan kimselerin haberlerini
anlatır. 894 Bu haberlere Kur’an, gayb haberleri,895 eğer bahsedilen kişiler
peygamber ise Peygamber haberleri 896 der.
Kur’an, peygamberlerin bir kısmının kıssalarını anlatmış, bir kısmının
ise anlatmamıştır. 897
Kur’ân-ı Kerim’de kıssa kelimesi geçmez. Aynı kökten gelen, aslında
isim olup masdar yerine de kullanılan kıssa kelimesinin çoğulu “kasas”
biçiminde ve “kasasnâ”, “nekassu”, “lem naksus” gibi fiil hallerinde kullanıldığı
görülür. Anlam olarak bakıldığında, kelime, peygamberlerin hayat
ve mücâdeleleri olaylarına verilen bir isim olarak (kasas şeklinde, kıssalar
olarak) geçtiği gibi; anlatmak, bir haber veya sözü bildirmek, açıklamak,
tâkip etmek, izlemek gibi mânâlarda da pek çok yerde kullanılmaktadır.
Bu kelime ve anlatım üslûbu, Kur’an’da geçmiş eserleri, izleri açığa çıkarmak,
bu sûretle insanların unutmuş bulundukları veya gâfil oldukları olaylar
üzerine dikkatleri yoğunlaştırarak derinden derine tefekkür alanına
çıkarma gâyesine dikkat çekmek ister tarzda kullanılır. İşte bundan dolayı
da Kur’an “kıssa” kelimesi yerine, ilk bakışta daha uygun gibi sanılan
(Arapça) “hikâye” kelimesini kullanmamıştır. Çünkü hikâye kelimesinin
lügat anlamı; bir şeyin aynısını ve benzerini getirnek mânâsına gelmektedir.
Arapçada ve Türkçede hikâye denilince, ister vuku bulsun, ister (gerçek
olabilecek tarzda ama) hayâlî olsun, anlatılan her şeye hikâye denir ki, bu
anlam Kur’an kıssalarının mâhiyet ve keyfiyeti ile asla bağdaşmaz. Kur’an
kıssalarına hikâye demek doğru değildir.
892 6/En’âm, 67
893 38/Sâd, 67-68, 88
894 20/Tâhâ, 99
895 3/Âl-i İmrân, 44; 11/Hûd, 49
896 11/Hûd, 120
897 4/Nisâ, 164; 6/En’âm, 83-87, 89; 21/Enbiyâ, 48-91; 40/Mü’min, 78
• 324 •
Ahmed Kalkan
Kur’ân-ı Kerim, kıssalar konteksi içerisinde geçmiş tarihî olaylar hakkında
kasas kelimesi dışında nebe’ (çoğulu enbâ’), asr-ı saâdette vuku bulan
hâdiseler için de haber (çoğulu ahbâr) kelimelerini de kullanmıştır. Ancak
kasas kelimesi dışındaki farklı kelimelerle de ifâde edilen Kur’an kıssalarındaki
ortak ve değişmeyen nokta, vukuu kesin tarihî olaylar ve haberler
olmasıdır. Kıssa kelimesi, günümüzde çağrıştırdığı anlamın ötesinde Arapça’da
hayale, tahrife, yanlışa dayanmaksızın gerçek olaylar hakkında kullanılan
bir kelimedir. Vukuu kesin olmayan anlatımlar için kullanılan diğer
kelimeleri kıssa kavramı yerine kullanmak kesinlikle yanlıştır.
“Şüphesiz bu, gerçek kıssadır…” 898
“Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana
anlatmadık…” 899
“Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün
imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip
evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları,
günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.” 900
“Ve onlara olup bitenleri tam bir ilim ile mutlaka kıssa edeceğiz/anlatacağız;
çünkü Biz, onlardan (onların yaptıklarından) uzak değiliz.” 901
“İşte o ülkeler -ki, sana onların haberlerinden bir kısmını anlatıyoruzandolsun
ki, peygamberleri onlara apaçık deliller (mûcizeler) getirmişlerdi.
Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte kâfirlerin
kalplerini Allah böyle mühürler.” 902
“…İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat,
umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 903
“Andolsun ki Biz sizden önce, peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği
halde (yalanlayıp) zulmettikleri için nice nesilleri helâk ettik. (Onları
898 3/Âl-i İmrân, 62
899 4/Nisâ, 164
900 6/En’âm, 6
901 7/A’râf, 7
902 7/A’râf, 101
903 7/A’râf, 176
• 325 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
helâk etmeseydik bile) iman edecek değillerdi. İşte Biz suçlu kavimleri böyle
cezâlandırırız. Sonra da sizin nasıl davranacağınızı görmemiz için onların
ardından sizi yeryüzünde halifeler (onların yerlerine hükümranlar) kıldık.”
904
“İşte bu, (halkı helâk olmuş) memleketlerin haberlerindendir. Biz onu
sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Onlardan (bugüne kadar izleri) ayakta kalan
da vardır, biçilmiş ekin (gibi yok olan) da vardır.” 905
“Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz
bir haberi sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Bunda sana hak, mü’minlere
de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” 906
“(Ey Muhammed!) Biz sana bu Kur’an’ı vahyetmekle (geçmiş toplumların
haberlerini) en güzel şekilde sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Gerçek şu ki;
Sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmiyordun.” 907
“İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir” 908
“Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında
akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulacak bir söz
değildir. Ancak kendinden öncekilerin tasdiki, her şeyin açıklanması, iman
eden bir toplum için bir rahmet ve hidâyettir.” 909
“Onların (Ashâb-ı Kehfin başından geçenleri hak/gerçek olarak kıssa ediyoruz/
anlatıyoruz…” 910
“(Rasûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana
kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir (üzerinde
düşünmeye ve ibret almaya lâyık olaylara dair haberleri içeren Kur’an)
verdik.” 911
904 10/Yûnus, 13-14
905 11/Hûd, 100
906 11/Hûd, 120
907 12/Yûsuf, 3
908 12/Yusuf, 102
909 12/Yûsuf, 111
910 18/Kehf, 13
911 20/Tâhâ, 99
• 326 •
Ahmed Kalkan
“Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını
anlattığımız kimseler de var, kıssalarını anlatmadığımız, /durumlarını
sana bildirmediğimiz kimseler de var…” 912
“Andolsun, onlara kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir.
Bunlar, gâyesine ulaşan birer hikmettir. Fakat peygamberlerin uyarıları fayda
vermiyor.” 913
Kıssacılık ve Kıssacılar
Kıssacılık Ne Zaman Başladı? Halkın terbiyesine katkıda bulunarak
dinî duygularını geliştirmek maksadıyla geçmiş milletlerin Kur’ân-ı Kerim’de
zikredilen hikâyelerini anlatıp şerheden vâizlere kas (kaas) veya kassâs
(çoğulu kussâs) denmektedir.
Rasûl-i Ekrem’in “Ancak emîr, memur veya hilekâr olanlar kıssa anlatabilir.”
914 hadisi, her önüne gelenin kıssacılık yapamayacağını ve bu işin
son derece mes’ûliyetli olduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber’in kıssa
söyleyip söylemediği Enes bin Mâlik’e sorulmuş, o da “Hz. Peygamber kıssa
anlatmazdı” diye cevap vermiştir.915 Abdullah bin Ömer’in “Kıssacılık ne
Hz. Peygamber zamanında, ne de Ebû Bekir ve Ömer devirlerinde vardı916
demesi de, İslâm’ın ilk devirlerinde kıssacılığın henüz başlamadığını göstermektedir.
Yalnız, Hz. Ömer devrinde917 kıssacılık kapısının zorlanmaya
başladığına dâir rivâyetler bulunmaktadır. Ashabdan Temîm ed-Dârî’nin
bu mevzûdaki çeşitli müracaatlarını Hz. Ömer reddetmiş ve hatta bir defasında
elini boğazına götürüp kesiyormuş gibi yaparak kıssacılığın çok tehlikeli
bir meslek olduğunu anlatmak istemiştir.918 Yine Hz. Ömer, aynı maksatla
kendine müracaat eden Hâris bin Muâviye’ye “kıssacının zamanla gurura
kapılarak kendini halktan üstün görmeye başlayabileceğini” söyler.919
912 40/Mü’min, 78
913 54/Kamer, 4-5
914 İbn Mâce, Edeb 40
915 Süyûtî, Tahzîru’l-Havâs, vr. 22a
916 İbn Mâce, Edeb 40
917 h. 13-23/m. 634-643
918 Ali el-Kari, Mevzûât, s. 15
919 Ali el-Kari, Mevzûât, s. 15
• 327 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Müracaatları ile Hz. Ömer’i bîzâr eden Temîm ed-Dârî’nin sadece cuma
günleri “Kur’an okuyarak halka hayrı emredip şerden nehyetmek şartıyla”
izin koparabildiği rivâyet edilmektedir.
Diğer taraftan Hasan el-Basrî, kıssacılığın bid’at olduğunu söylerken,
İbn Sîrîn de bu bid’atı Hâricîlerin ihdâs ettiğini ifâde etmektedir. Ayrıca
fitnenin zuhurundan sonra kıssacığılı Muâviye’nin ihdâs ettiği de söylenmektedir.
Kıssacığın başlangıcı hakkındaki bu değişik rivâyetler, aynı zamanda
bu mesleğe ashâb ve tâbiîn büyüklerinin itibar etmediklerini ve bu hususta
onların çok titiz davrandıklarını da belirtmektedir. Medinelilerin kıssacısı
olarak bilinen İbn Ebi’s-Sâib’e (II/VII. asır) halkı Kur’ân-ı Kerim’den usandırmamak
için yalnız cuma günleri ve mahdut sayıda kıssa anlatmasını
tavsiye eden Hz. Âişe’nin endişesi meydandadır.920
Bu rivâyetler bize göstermektedir ki, kıssacılık İslâm âlimlerince hüsn-i
kabul görmemekle beraber, ilk asırlarda kıssacıların işlediği mevzûlar muayyen
idi. Daha sonraları bu belli ölçüler aşılarak, kıssacılık mesleğine küçüklük
ve çirkinlik kazandıracak olan ölçüsüz hikâyecilik yoluna girilmiştir.
Kıssacıların Belli Başlı Özellikleri: Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i
ani’l-münker vazifesini îfâ etmek ve İslâm büyüklerinin müsaadeleriyle İslâmî
esaslar dâhilinde halka nasihat eden iyi niyetli kıssacılar istisnâ bırakılarak,
dinî bakımdan herhangi bir endişe duymaksızın kıssacılığı istismar
eden pervâsız hikâyecilerin durumları bizi ilgilendirmektedir. Genellikle
kıssacılar, İslâmî ilimlerden, özellikle hadis ve rivâyet inceliklerinden haberi
olmayan câhil kimselerdir. Zaten bu durumları sebebiyledir ki, hadis
âlimleri tarafından daha ilk anda yakalanmış ve teşhir edilmişlerdir. İslâm
ruhuna vâkıf olamayışları yüzünden de Kur’ân-ı Kerim’e ters haberler rivâyet
etmişlerdir. Suyûtî’nin karşılaştığı böyle bir vâizin (kıssacının) sözleri,
onların ilmî hüviyetlerini göstermesi bakımından enteresandır. Suyûtî diyor
ki: “Kur’ân-ı Kerim’e tamamen muhâlif haber-i vâhidler rivâyet ederek
vaaz eden bir şahsa nasihat yollu dedim ki; ‘kardeşim, en iyisi bunları ne
sen söyle, ne de biz kabul edelim.’ Bana kızarak: ‘o zaman râvîleri tekzib
etmiş olmaz mıyız?’ diye çıkıştı. Ben de: ‘Ey miskîn, dedim; bunları kabul
920 Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/217
• 328 •
Ahmed Kalkan
ettiğimiz zaman Kur’ân-ı Kerîm’i, reddettiğimizde ise râvîleri tekzîb etmiş
oluruz; hangisi daha doğrudur? Sonra bunların doğru rivâyet edildiğini nereden
biliyorsun?!”…”921
Kıssacıların en belirli özellikleri mübâlağacı oluşlarıdır. Onların en sâdık
müşterileri, zihnî ve fikrî durumlarını çok iyi bildikleri avâm tabakasıdır.
Kıssacılar, normal bir aklın kabul edemeyeceği ölçüsüz masallar icat
ederek bu müşterilerini memnun etme yolunu tutmuşlardır. Cennetin veya
cehennemin tavsîfine girişince, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde hiç temas
edilmeyen konular uydurarak aşırı mübâlağa örnekleri vermişlerdir.
Meselâ kıssacıların pek mübâlağalı uydurmalarından biri olan Hz. Âdem
(a.s.) hakkındaki şu masal ne kadar gülünçtür: “Onun başı buluta (veya
semâya) değiyordu. Bu sürtünme sebebiyle saçları dökülmüştü. Hz. Âdem,
yeryüzüne indiği zaman, cennetten uzaklaştırılmasına o kadar ağladı ki,
gözyaşları denize ulaştı ve bu gözyaşlarında gemiler yüzdü”922
Mükâfat olarak dağıttıkları şeyleri de “sanki daha azını veya çoğunu
vermek câiz değilmiş gibi” ekseriyâ yetmişer bin adet olarak tevzî etmişlerdir.
Örnek verecek olursak; Mevzûât kitaplarında şu kabil uydurmalara pek
sık rastlanır: “Allah Teâlâ sevdiği kimseye beyaz inciden yapılmış bir köşk
ihsân eder; o köşkte yetmiş bin maksûre (saray) vardır; her maksûrede yetmiş
bin kubbe vardır, her kubbede bin yatak vardır; her yatakta…”923 Mükâfat
olarak verilecek nimetlerin miktarı arttıkça, netice itibarıyla halkın hayreti
de artıyor, hikâyecinin yanında daha çok kalıyor ve bunlara bağlı olarak
kıssacıya verilecek bahşişlerin miktarı da çoğalıyordu.
Kıssacılar, aynı zamanda -ashâb devrindeki kıssacıların tersine- “Allah
rızâsını hesaba katmayarak” ellerine geçecek birkaç kuruş veya ziftlenecekleri
âdî dünyalık uğruna İslâm’ın temellerini dinamitlemekten çekinmeyecek
kadar menfaatperest insanlardır. Akıl almaz masallarıyla kıssacılar,
“esas gâyesi halkı memnun etmek, onların ceplerinden para sızdırmak olan
efsâne üreticisi durumuna düştüler. Bu hedeflerine varmak için de onlar,
alelâde halka yönelik hikâyelerin binlercesini uydurup Hz. Peygamber
(s.a.s.)’e atfettiler ve onları dinleyicilerine anlattılar. Ahmed bin Hanbel ile
Yahyâ bin Maîn’in karşılaştıkları kıssacının davranışı, onların menfaatçi
921 Tahzîru’l-Eykaz, 56b
922 bk. İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, s. 281
923 bk. İbn Kuteybe, a.g.e., s. 280
• 329 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yönleriyle birlikte ne derece utanmaz olduklarını göstermesi bakımından
önemlidir. Bu iki meşhur hadisçi Bağdat’ta Rusâfe Mescidinde namaz kılarken
bir kıssacı: “Haddesenâ Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn…
şeklindeki bir isnâdla şu uydurma hadisi anlatmaya başlar: “Kim ‘lâ ilâhe
illâllah’ derse, Allah Teâlâ bu sözün her kelimesinden, gagası altın, tüyleri
mercan olan bir kuş yaratır…”
Kıssacı bu hikâyeyi hayalinin genişliği oranında süsleyerek yazıyla kırk
sayfa tutacak kadar uzatır. Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn, hayretler
içinde kalarak adlarının karıştığı böyle bir hadisi rivâyet etmediklerini
birbirine söylemek lüzumunu duyarlar. Şaşkınlıkları geçtikten sonra, Yahyâ
bin Maîn dinleyicilerin verdiği bahşişleri toplamakta olan kıssacıyı yanlarına
çağırır. Yeni bir dünyalık ümidiyle onların yanına gelen sözde vâize
Yahyâ bin Maîn, “Bunu sana kim rivâyet etti?” diye sorar. O da Ahmed bin
Hanbel ve Yahyâ bin Maîn rivâyet etti” der. Yahyâ sözüne devamla, “Yahyâ
bin Maîn benim, Ahmed bin Hanbel de bu yanımdaki kişidir; şayet mutlaka
yalan söylemen icap ediyorsa, buna bizim adımızı karıştırma” diye
azarlayınca, kıssacı şu cevabı verir: “Çoktan beri Yahyâ bin Maîn’in ahmağın
biri olduğunu işitirdim. Bunun doğru olduğunu şimdi anladım. Yâhu
dünyada sizden başka Yahyâ bin Maîn ve Ahmed bin Hanbel yok mu? Ben
adları Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn olan on yedi kişiden hadis
yazmışımdır!” Ahmed bin Hanbel koluyla yüzünü kapayarak, “bırak şunu
gitsin!” demiş, kıssacı da onlarla alay eder bir tavırla oradan uzaklaşmıştır.
924
Sahtekârlık ve riyâkârlık onların en belirli özelliklerindendir. Kıssacılığı
çarşı-pazara kadar götüren dilenci hikâyeciler, uydurmalarına sahih hadis
süsü verebilmek için birkaç tane de sağlam isnad ezberlemek ihtiyacını
duymuşlar ve hilelerini bu sûretle gizlemek istemişlerdir.
İbnü’l-Cevzî, onların tipik hokkabazlıklarını şöyle anlatır: “Bunlar
arasında, suratlarını her çeşit boyaya batıranlar ve bu sûretle kendilerini
soluk benizli zâhidlermiş gibi gösterecek olan sarımsı bir ten kazananlar
bulunmakta; diğerleri, istendiği an gözyaşı dökebilmek için tuzlar kullanmaktadır.
Diğer bazıları kendilerini -zâten teâmüle aykırı olarak allı pullu
kumaşlarla süslettikleri- kürsünün tepesinden aşağı atacak derecede göste-
924 İbnü’l-Cevzî, K. Mevzûât, 5a-b; Zehebî, Mîzân I/47; İbn Arâk, tenzîhu’ş-Şerîa, I/14
• 330 •
Ahmed Kalkan
ride ileri gitmekte yahut da, dinleyicilerin alışık olduğu tarz dışında olarak,
riyâkâr fıkralarını kuvvetli jestlerle nakletmekte, kürsüyü yumruklamakta,
basamakları koşar adım inip çıkmakta, ayaklarından istimdâda başvurmaktadırlar…
925
Kıssacıların Halk ve Âlimler Karşısındaki Durumları: Halk tabakasının
iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayıramayacak bir kapasitede bulunması,
halk hikâyecisi denebilecek olan kıssacıların işine çok yarıyordu.
Diğer bir deyişle kıssacıların mantık ölçülerini bir yana atarak alabildiğine
saçma hikâyeler uydurmaları, halkın cehâleti sebebiyle mümkün olmuştur.
Zira halk, “aklın kabul etmediği tuhaf hikâyeler anlatan veya kalbi rikkate
getirip gözyaşları döktürebilen vâizleri dinlemekten hoşlanır”926
Bu saf ve câhil halk, muhakkak ki, kıssacıların her sözünü sonsuz bir
itimatla kabule hazır bir derecede onlara bağlı idi. Şâir Külsüm bin Amr
el-Attâbî (ö. 220/835), bir gün mescidde kendini dinlemek üzere etrafına
toplanan cemaate şu sözleri hadis diye söylüyordu: “Dilini burnunun
ucuna dokundurabilen kimse, cehenneme girmeyeceğinden emin olabilir.”
Kıssacının istemesi üzerine hazır olan bütün cemaat cennetlik olup olmadıklarını
denemeye girişmişlerdir.
Her devirde görüldüğü üzere “eğlenceli hikâye ve masalları sert hakikatlerden,
kuru kanunlardan ve sahih hadislerden daha çok tasvip eden”
halk, ciddî ve vakur âlimlere iltifat etmeyerek, kıssacıların etrafında toplanagelmiştir.
Bunun sebebi, sadece kıssacıların çeşitli hilelerle kendilerini
bir âlim olarak kabul ettirmeye çalışmaları değil; aynı zamanda halkın da
zihnî yapıları itibarıyla onlardan hoşlanmalarıdır. Halkın kıssacılar tarafından
söylenen her sözü, en ufak bir zihnî muhâkemeye tâbi tutmaksızın
kabule âmâde olduklarını ifâde ettiği kadar, kıssacıların da din bakımdan
hiçbir mülâhazaları olmadığını gösteren şu hal ne kadar düşündürücüdür:
Mescid-i Hüseynî’de kendisini halkın çepeçevre kuşattığı bir vâiz, içinde
bir duâ yazılı olan küçük bir kâğıdı etrafındakilere göstererek: “Bunda
Mûsâ’nın (a.s.) duâsı vardır; bunu her kim okursa veya yanında taşırsa, üzerinden
farz namazlar sâkıt olur!” diye bağırmaktaydı. Ne tuhaftır ki, onun
bu pâyânsız cüreti üzerine bir an bile tefekkür etmeyen ve mahşeri andıran
kalabalıklarıyla sadece “sarık, fes, kavuk ve başörtülerinin görünebildiği”
925 İbnü’l-Cevzî, el-Kussâs ve’l-Müzekkirîn s. 93
926 İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, s. 279
• 331 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bu topluluk, ellerinde hazırladıkları paralarla, kendilerini namaz külfetinden
kurtaracak olan bu sihirli duâyı bir an önce alabilmeyi düşünüyordu.927
İmam Ebû Hanife, bir mesele hakkında fetvâ almak isteyen annesinin
müşkülünü halletmek ister; fakat annesi oğlunun verdiği cevapla tatmin
olmayarak, zamanın meşhur kıssacısı Zür’a’ya danışmak istediğini söyler ve
birlikte ona giderler. Ebû Hanife, Zür’a’ya annesini takdim ederek, bir mesele
hakkında fetvâ almak istediğini söyler. Kıssacı tevâzu göstererek Ebû
Hanife’nin kendinden daha âlim ve fakîh olduğunu ve binâenaleyh meseleyi
onun halletmesi gerektiğini söyler. İmamın fetvâsını kıssacının tasdik
etmesinden sonradır ki, annesi memnun ve mutmain olabilmiştir.928
Kıssacıların dinî bakımdan bir tehlike teşkil etmeye başlamaları üzerine
İslâm âlimlerinin onlara karşı daha menfî tavırlar takındıkları görülmektedir.
Abdullah bin Ömer, kıssacıların sesinden rahatsız olduğunu söyleyerek,
onların bulunduğu mescidde daha fazla kalmazdı. Bir defasında
yakınında oturan bir kıssacıyı, oradan emniyet memuru yardımıyla uzaklaştırmıştı.
Abdullah bin Abbâs, zamanın kıssacılarından Nevf bin Fadâle
el-Bikâlî’yi “yalan söylüyor Allah düşmanı!” diyerek tezyif etmişti.929 Ebû
Abdurrahman es-Sülemî (ö. 74/693), talebelerinin kıssacılarla bir yerde bulunmalarına
izin vermemişti.930 Mâlik bin Enes, kıssacıların Medine câmisinde
icrâ-yı faâliyette bulunmalarına müsaade etmemişti.
Şarlatan kıssacıların sahte tavırlarına aldanarak onları büyük âlim diye
kabul eden halk tabakası, İslâm âlimleri ile kıssacılar arasında cereyan eden
çetin mücâdelelerde -ne gariptir ki- kıssacıların taraflarını tutmuşlardır.
Her devirde bunun birçok misalini görmek mümkündür. Bütün bu üzücü
davranışlara rağmen İslâm ulemâsının kıssacılarla olan mücâdelelerini
gevşetmedikleri anlaşılmaktadır. Ne var ki, hikâyecilerinin üzerine toz
kondurmak istemeyen halkın tutumu, âlimleri zaman zaman müşkül durumlarda
bırakmıştır. Hatta Suyûtî bile, kıssacıların aleyhinde konuşuyor
diye avam tabakası tarafından ölümle tehdit edilmiştir.
927 bk. Kasımî, Kavâidu’t-Tahdîs, s. 135-136
928 Ali el-Kari, Mevzûât, s. 16
929 Buhârî, İlim 44, Tefsîru sûre (18), 2, 3, 4
930 Müslim, Mukaddime 7
• 332 •
Ahmed Kalkan
Halkın bu şuursuz tarafgirliğini göz önünde bulunduran âlimler, kıssacılarla
yaptıkları mücâdelede zaman ve zemine göre çeşitli taktikler kullanmışlardır.
Edebiyatçı Ebu’l-Kasım, bazı arkadaşlarıyla birlikte hacca gider.
Medine’ye vardıklarında hacıların, uydurma hadis rivâyet eden bir âmânın
etrafında toplandıklarını görürler.
Ebu’l-Kasım, bu hale bir son vermek ister; fakat aynı zamanda halkın
âmânın tarafını tutarak kendilerine hücum etmelerinden de çekinir. Aklına
güzel bir çare gelir; derhal yere oturarak Kur’ân-ı Kerim okumaya başlar.
Halk onun güzel sesiyle Kur’an okuduğunu duyunca, âmâyı terk ederek bu
defa da Ebu’l-Kasım’ın etrafında toplanır.
Bütün bu vakalar, halkın din konusundaki büyük cehâleti yüzünden,
gerçek İslâm âlimlerini sahtesinden ayıramadıklarını, kim daha fazla bağırıp
eğlendirici hikâyeler anlatırsa ona daha çok itibar ettiklerini göstermektedir.
Bunun yanında, İslâm âlimlerinin gerek doğrudan doğruya hadis uyduran
kimselerle, gerek imal edilen bu sözlerin piyasaya arzında büyük
gayretler sarfeden kıssacılarla pek çetin mücâdele yaptıkları da anlaşılmaktadır.
931
931 M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler, İFAV Y., s. 83-90; daha geniş bilgi için bk. Hasan Cirit, Halkın İslâm
Anlayışının Kaynakları Vaaz ve Kıssacılık, Çamlıca Y.
• 333 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
- 34-41. Âyetler -
مَا لكُْ كَيْفَ ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ ¦ أَفَنَجْعَلُ اْلُسْلِِ ي نَ  مْ جَنَّاتِ النَّعِي ِ ê عِنْدَ رَبِّ ِ ¦ إِنَّ للُْتَّقِ ي نَ
انٌ عَلَيْنَا ƒ ونَ أَمْ لكُْ أَيْ َ  كُُونَ أَمْ لكُْ كِتَابٌ فِيهِ تدْرُسُونَ إِنَّ لكُْ فِيهِ لَا يتَخَيَّ ُ ãتَ ْ
كَءُ ô أَمْ لُمْ شُ َ  مْ بذَِلكَ زَعِي ٌ ê كُُونَ سَلْهُم أَيُّ ُ ã ِلغَ ةٌ إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ إِنَّ لكُْ لَا تَ ْ بَ
¦ مْ إِنْ كَُنوا صَادِقِ ي نَ ê كَئِ ِ ó فَلْيَأُْتوا ب شُ َ
نَّإِ : Doğrusu ¦ تَُّقِ ي نَ للْ : muttakîler (takvâ sahipleri) için مْê عِنْدَ رَبِّ ِ : Rableri
katında  جَنَّاتِ النَّعِي ِ : naîm cennetleri vardır أَفَنَجْعَلُ : Biz kılar mıyız (yapar
mıyız) hiç ¦ اْلُسْلِِ ي نَ : müslümanları ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ : o günahkârlar gibi : مَا لكُْ
size ne oluyor كَيْفَ : nasıl كُُونَ ãت َْ : hüküm veriyorsunuz : أَمْ لكُْ كِتَابٌ
yoksa sizin için bir kitab mı var فِيهِ تدْرُسُونَ : ders aldığınız إِنَّ : mutlaka
لكُْ : sizindir diye ونَ  فِيهِ لَا يتَخَيَّ ُ : beğenip seçtiğiniz her şey انٌ ƒ : أَمْ لكُْ أَيْ َ
yoksa yeminleriniz mi vardır عَلَيْنَا : üzerimizde ِلغَةٌ بَ : sürecek إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ
: Kıyâmet gününe kadar إِنَّ لكُْ :sizin diye كُُونَ ã لََا ت َْ : ne hükmederseniz
سَلْهُم : sor onlara مْê أَيُّ ُ : hangisi بذَِلكَ : ona  زَعِي ٌ : kefil أَمْ yoksa (var mı?) :
لُمْ : onların كَءُ ôشُ َ : ortakları mı فلَيَْأتْوُا : (o halde) getirsinler مْê كَئِ ِ ó : ب شُ َ
ortaklarını إنِْ كَنوُا : iseler ¦ صَادِقِ ي نَ : doğru sözlü
“Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
cennetler vardır. (34)
Öyle ya, (Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar gibi tutar mıyız
hiç? (35)
Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz? (36)
Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
(37)
Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
(38)
• 334 •
Ahmed Kalkan
Yoksa, “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak
tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var? (39)
Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak? (40)
Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler
ortaklarını!” (41)
34- “Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri
bol cennetler vardır.”
Muttakî insanlara, takvâ sahiplerine Allah katında naîm cennetleri vardır.
Muttakî kimdir? Bunu Hz. Ömer Sahabeden birine soruyor. O da şöyle
diyor: “Hani, dikenli bir arazide ayakkabısız bir şekilde yürüdüğünde
ne
yaparsın? Ayağına diken batmaması için yere çok dikkatli
basarsın. İşte
bu yeryüzünde de öyle bir yürüyüşe takva denilir. Bakışlarınızın günaha
girmemesi, kulaklarınızın günah duymaması, yürüdüğünüz
yerler günah
sokakları olmaması, elinizin, gönlünüzün günahla
kirlenmemesi için dikkat
etmeye takva denir. Bunu yapan kişiye de muttaki deniliyor. Muttaki
insanlar cennete alınıyor. Çünkü; “Temiz insanlar, temiz yerlere lâyıktır.”
35- Müslümanları suçlular gibi yapar mıyız?
Hiç kuşkusuz bu, tuttukları yol özleri birbirine karşıt olan iki ayrı grubun
karşılaştığı birbirinin karşıtı iki akıbettir. İki ayrı yol izleyip iki ayrı
sonuçla karşılaşan iki çelişik çizginin karşıtlığının ifadesidir bu.
Müşriklere Meydan Okuma: Bu iki âkıbeti vurguladıktan sonra surenin
akışı müşriklerle karışık, kapalı ve anlaşılmaz bir tarafı bulunmayan
son derece yalın ifadeli bir tartışmaya giriyor. Onlara meydan okuyor. Bir
tek cevaptan başka seçeneği bulunmayan, ayrıca demagoji yapmaya da imkân
bırakmayan peş peşe çarpıcı sorularla onları köşeye sıkıştırıyor. Bunun
yanı sıra âhirette gerçekleşen korkunç bir sahne ile bir de dünya hayatında
üstün iradeli, karşı konulmaz caydırıcı güce sahip ulu Allah’ın aleyhlerinde
başlatacağı savaş ile onları tehdit ediyor:
• 335 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Öyle ya biz Müslümanları o günahkârlarla bir tutar mıyız hiç?” şeklindeki
olumsuzluk ifade eden ilk soru, biraz önce sunulan ayetlerde gözler
önüne serilen her iki grubun akıbetine dikkat çekiyor. Bu sorunun tek bir
cevabı var: Hayır... Olamaz... Rablerine teslim olan, buyruklarına boyun
eğen Müslümanlar asla, bu iğrenç sıfatla nitelendirilmeyi hak edecek kadar
günah işleyen suçlular gibi olamazlar. Gerek akıbet gerekse mükâfat açısından
Müslümanlarla suçluların bir tutulması ne akıl ne de adalet ölçülerine
göre normal değildir.
Avrupalının İspanya’da Öldürdüğü müslüman sayısınca, müslümanlar
kıyamete kadar kâfir öldüremezler. Çünkü müslümanın hedefi öldürmek
değildir. “Biz müslümanlarla, suçluları bir tutamayız?” diyor. Allah.(c.c).
36- Size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?
“Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?” Neyiniz var sizin?
Neye dayanarak bu tür hükümler veriyorsunuz? Değer ve miktarları nasıl
ölçüyorsunuz ki, ölçülerinize ve hükümlerinize göre Müslümanlarla suçlular
bir oluyor?
Siz nasıl bâtılla hüküm verirsiniz. Allah’ın hak olan kelâmı var iken, o
doğrultuda hareket etmeniz gerekirken, Allah’ın dediğine uymanız gerekirken,
sizin vücudunuzu yöneten, sizin hayatınızı devam ettirmek için her
şeyinizi veren Allah’a itaat ve ibadet etmeniz gerekirken, O’na şükretmeniz
gerekirken nasıl olurda Allah’ı inkâra, Rasûlünü inkâra yönelirsiniz?
Yoksa elinizde kitap mı var? Allah’tan söz mü aldınız. Allah size kıyamete
kadar bir fırsat mı verdi? Böyle kötü hükmedesiniz diye Allah size
bir berat mı verdi? Karşılıklı yeminleştiniz mi siz? Yoksa onların ortakları
mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa ortaklarını getirsinler, şirk koştuklarını
getirsinler, Allah’a karşı ilah diye ortaya sürdüklerini getirsinler.
Kur’ân-ı Kerim’de, en çok sakınılması gereken şeyin “şirk” olduğu belirtilmektedir.
Çünkü en büyük zulüm şirktir. Şirk nedir? Şirket kelimesiyle
aynı kökten gelmektedir. Şirket’te nasıl ortakların hisseleri oranında, sözleri
geçiyorsa, şirkte de bu yeryüzünde, gökyüzünde, insanların
yönetiminde,
tabiatın yönetiminde Allah’tan başka birinin varlığını
kabul etmek demektir.
932
932 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Yay. 8/37-38
• 336 •
Ahmed Kalkan
Allah, akıllarımızı başlarımıza çağıralım diye sormaya devam ediyor.
Değilse suçumuzu ispat için değil, Allah zaten ispata muhtaç olmadan bilir
bildiğini.
Sûrenin akışı olumsuzluk ifade eden, onların tutumlarını kınayan sorulardan
sonra, şimdi de onları alaya alıyor, gülünçlüklerini ortaya koyuyor:
“Yoksa bir kitabınız varda ondan mı bu hükümleri okuyorsunuz? Onda
beğendiniz her şeyi mi buluyorsunuz?” “Akıl ve adâlet ölçülerine sığmayan
bu tür hükümleri çıkardıkları ve kendilerine Müslümanlarla suçluların
bir olduğunu söyleyen bir kitapları mı var?” şeklinde yöneltilen soru alay
etme ve küçümseme amacına yöneliktir. Bu, olsa olsa onların arzularına
uygun, isteklerini tatmin eden komik bir kitaptır. Bu kitapta onların benimsediği
ve istediği türden hükümler doludur. Onların bu komik kitabı
gerçeğe, adalete, akla ve normal insani standartlara uymuyor.
“Yoksa `istediğiniz gibi hükmedebilirsiniz’ diye sizin lehinize olarak
tarafımızdan verilmiş kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?”
Eğer ellerinde kitap yoksa o zaman böyle bir söz almış olmalılar. Kıyamet
gününe kadar diledikleri gibi hükmetmek ve dilediklerini seçmek
üzere Allah’tan bir söz almış olmalılar. Oysa böyle bir şey yok. Allah’tan
böyle bir söz almış değildirler. Şu halde neye dayanarak konuşuyorlar? Dayanakları
nedir onların?
Söyleyin bakalım! Ne oluyor size? Neyiniz var sizin, neden böylesiniz?
Nasıl hükmediyorsunuz? Yani bu hüküm konusunda tavrınız ne böyle?
Tâğutlar koyuyorsunuz hayatınıza, onlara müracaat ediyorsunuz, şeytana
müracaat ediyorsunuz. Hayatınızda Allah’a biraz karışma alanı, başkalarına
biraz karışma alanı belirliyorsunuz. Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı
bazı bölümlerinde de başkalarını dinliyorsunuz. Bazen Allah’a, bazen de
başkalarına kulluk ediyorsunuz. Bazen Allah’ın yasalarını, bazen de başkalarının
yasalarını uyguluyorsunuz. Peygamberi hayattan diskalifiye için elinizden
geleni yapıyorsunuz. Bak biz toplumsal bir örnek verdik, bir bahçe
örneği verdik. “Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz?” diyerek başta
işin hükmünü anlatıyor, işi hükme bağlıyor Allah.
37. “Yoksa okuduğunuz bir kitabınız mı var?”
• 337 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Nedir bu vaziyetiniz sizin? Yoksa sizin Allah kitabından başka kitabınız
var da oradan mı okuyorsunuz? Yani sizin Allah’ın gönderdiği kitabından
başka kitaplarınız var da ondan mı tedris ediyorsunuz? Ondan mı
okuyorsunuz? Yani onun eğitimini mi yapıyorsunuz? Allah kitabının dışında
kendinize kitap mı edindiniz? Size birileri kitap mı gönderdi? Benim
kitabıma rağmen kitap mı bulabildiniz kendinize?
Veya sizlere ayrı bir kitap verdim, Muhammed’e ayrı bir kitap verdim
de ikisini mi mukayese ediyorsunuz? Yoksa sizin Allah kitabından başka
kitaplarınız var da, ona mı tutunuyorsunuz? Onunla mı amel etmeye çalışıyorsunuz?
Bu yaptıklarınız konusunda yoksa Allah size başka bir kitap
gönderdi de ondan mı hükmediyorsunuz?
Yoksa bu konularda size söz veren başka ilahlarınız mı var? Yoksa sizin
yanınızda kitabımız budur diye bağrınıza basıp kendileriyle amel etmeye
çalıştığınız başka ilahların kitapları mı var? Yoksa Allah’ın kitabıyla
öteki ilahlarınızın kitaplarını mı karıştırıyorsunuz? Yani sizler böyle iddia
ediyorsunuz. Hâkimiyet bizdedir, bu yaptıklarımız Allah’ın istedikleridir
diyorsunuz. Allah da bizden böyle bir hayat ister diyorsunuz. Allah da demokrasiden
yanadır diyorsunuz. Allah da laikliği öneriyor diyorsunuz. Allah
da böyle bir kıyafetten razıdır diyorsunuz. Allah mı dedi bunları size?
Yoksa bunları diyenleri Allah mı kabul ettiniz? Yani Allah kitabında size
bunları demediği halde, size bu konularda izin vermediği halde, sizler bütün
bu konularda size ruhsat tanıyan başka ilahlar mı buldunuz? Kendinize
başka ilahlar buldunuz da yoksa Allah’ı mı şartlandırmaya çalışıyorsunuz?
Allah’a yol göstermeye, akıl vermeye mi çalışıyorsunuz?
Yani bir kere ben size böyle bir kitap göndermedim. Ben size bu yaptıklarınız
konusunda izin vermedim. Sizden bu tür şeyler yapmanızı istemedim.”
Hâşâ Allah niye sorsun da değilse? Yani Allah böyle bir kitap göndermediğini,
onlardan böyle şeyler istemediğini bildiği halde niye sorsun bu
soruyu? Peki, ne çıkar öyleyse bundan? Bundan çıkan şudur: Ben size böyle
bir kitap göndermediğime göre sizden bu yaptıklarınızı asla istemediğime
göre, yoksa kendiniz İlah, Rab zannıyla birilerine gidip bu konularda kendisinden
izin aldınız da onu mu ilah zannediyorsunuz? Ona mı kulluk edip,
onu mu râzı etmeye çalışıyorsunuz? 933
933 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
• 338 •
Ahmed Kalkan
Cennet ve Naîm Cenneti
Cennet: Allah’ın İman edenleri ve İmanlarının gereklerini yerine getirenleri
mükâfatlandıracağı yerdir. Cehennem ise Allah’a isyan edenlerin
cezâlarını görecekleri yerdir.
Cennet ebedîdir (sonsuzdur). Cennetin nimetleri hiç sona ermeyecektir.
Genel kanı, kâfirler için cehennem azâbının da ebedî oluşudur. Âlimlerin
çoğuna göre kâfirler de cehennemde ebedî kalacaklardır. Günahkâr
müslümanlar ise günahları kadar cehennemde kaldıktan sonra cennete
gireceklerdir.
“Küfre sapanlar grup grup cehenneme sürülmüştür. Nihâyet oraya gelince
kapıları açılmıştır. Onun (cehennemin) bekçileri onlara: ‘İçinizden Rabbinizin
âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınız hakkında sizi
uyaran peygamberler gelmedi mi?’ derler.”934
Cehennem ateşten ve azaptan bir dünyadır. Orada her insan azap yönüyle
eşit değildir. Mü’min ile kâfir, kâfir ile münâfık aynı yerde ve aynı
azapta olmayacaktır. Yerleri ve dereceleri farklı farklı olacaktır.
Cennette ise mutluluğun her türlüsü vardır. Orada sıcak ve soğuk
yoktur, ebedî yeşilliklerle devamlı ilkbahar mevsimi hüküm sürer. Evler,
köşkler, saraylar ve meyvelerin her türlüsü vardır. Orada korku, üzüntü ve
keder yoktur. “Rablerinin azâbından sakınanlar da grup grup cennete sevk
olunmuşlardır. Nihâyet oraya geldiklerinde ve kapıları açıldığında cennetin
bekçileri onlara: Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık sonsuz kalmak üzere
oraya girin derler.”935
Cennet, “örtmek, gizlemek” anlamındaki “cenn” kökünden isim olup
“bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe, yeşillikleri bol, sık dal ve yaprakları
ile yeri gölgelendiren bağlık, bahçe” manasına gelir. Peygamberlerin
davetine uyarak iman edip dünya ve âhirete ait işleri, kulluk vazifelerini
elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış
bir huzur ve mutluluk beldesidir. Âhiret hayatında mü’minlerin
ebedî saâdet ve nimetler yurdu olan yerin bu şekilde adlandırılmasının se-
934 39/Zümer, 71
935 39/Zümer, 73
• 339 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bebi, genel görünümüyle dünya bahçelerine benzemesi veya eşsiz nimetlerini
insan idrâkinden gizlemiş olması şeklinde açıklanmıştır. Çoğulu cinân
ve cennât’tır.
Cennet kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 147 defa geçmektedir. İslâm literatüründe
cenneti ifade etmek üzere kullanılan isimleri ve cennet tabakalarını
şu şekilde sıralamak mümkündür:
Cennet: Ebedî saâdet yurdunu ifade etmek üzere Kur’an’da, çeşitli hadislerde
ve diğer İslâmî eserlerde yer alan isimler içinde en çok kullanılan,
içindeki bütün mekân ve imkânları kapsayacak şekilde muhtevası geniş
olan bir terimdir. Yukarıda belirtildiği gibi Kur’an’da 147 yerde geçmektedir.
İslâm literatüründe ebedî saâdetle ilgili vaadler, özendirici anlatım ve
tasvirler genellikle cennet ismi etrafında yoğunlaşmıştır. Diğer isimler tekil
olarak kullanıldığı halde, cennetin çok sayıdaki âyette çoğul şekliyle de
(cennât) yer alması, saâdet yurdunun belli bir bölgesinin değil; tamamının
adı olduğunu gösterir.
Cennetü’n-Naîm: 13 âyette geçmektedir. Arapça’da “refah, huzur, mutlu
hayat” anlamına gelen nimet kelimesinden daha kapsamlı bir muhtevaya
sahip olan naîm, insana mutluluk veren maddî ve manevî bütün güzellikleri
ifade etmektedir. Buna göre cennâtü’n-naîm; mutluluklarla dolu cennetler
manasına gelir. “Beni cennetü’n-naîmin vârislerinden kıl.”936
Bir hadislerinde Rasûlullah (s.a.s.) cennetin gümüş ve altın kerpiçten
yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin
bolluk ve refah içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını, ebedî
kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin
yok olmayacağını ifade eder. 937
“Cennet, takva sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size
va’d olunan, gördüğünüz şu cennettir ki, o, Allah’a yönelen, emirlerine riâyet
eden, görmediği halde Rahmân’dan korkan ve Allah’ı tâatine yönelmiş bir
kalple gelen kimselere aittir.” 938
936 26/Şuarâ, 85
937 et-Tâc, c. 5, s. 402
938 50/Kaf, 31-33
• 340 •
Ahmed Kalkan
“Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır.
Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller
sebebiyle mirasçı kılındığınız cennettir. Sizin için orada çok meyveler vardır,
onlardan yiyeceksiniz.” 939
Cennet Hayatı
İnsanın Allah’a imana sarılıp O’na bağlanmasında, en büyük kaygı ve
korkusu olan yok olmaktan kurtulma ve Allah’ın kendisine tükenmeyecek
bir hayat bahşetmesi ümidinin büyük etkisi vardır. Nitekim insanların kendi
kendilerine yetmediklerini ve Allah’a muhtaç olduklarını, Allah’ın dilerse
onları yok edip yerlerine başka varlıklar yaratabileceğini ifade eden
âyetlerde940 bu hususa da işaret vardır. Ebedî mutluluğun simgesi olan cennete
kavuşma ümidi, bütün müslümanlar için hayatın birçok güçlüğüne
göğüs germeyi, fedakârlık göstermeyi göze aldıran bir faktör olmuştur.
İlk İslâm şehidleri Sümeyye - Yâsir ailesinin bu uğurda çektikleri çilelerden
günümüz İslâm dünyasındaki mücadelelere kadar müslümanların
davranışlarında cennet idealinin en önemli etken olduğu şüphesizdir.
İslâm dini Allah’ın seçkin kullarına nasıl bir cennet hayatı vaad etmektedir?
Bu hayatın konu ile ilgili nasların birleştiği ve önemle vurguladığı iki
özelliği vardır: Arzulanan her şey ve ebediyet. Bir âyet-i kerimede şöyle
denilmektedir: “Gönüllerin özleyeceği, gözlerin hoşlanacağı her şey orada
vardır. Ve siz orada ebediyen kalacaksınız.”941 Dünya hayatında duyu
organlarıyla algılanamayan meleklerin insanlara hizmet ettiği, onları koruduğu,
Allah yolunda yürüyenler için esenlik dilediği Kur’an’ın çeşitli beyanlarından
anlaşılmaktadır. Âhiret âleminde melekler inançlı ve dürüst
insanlara görünmeye başlayacaklar ve yeni hayata intibakları sırasında
korku ve üzüntüye düşmemelerini telkin ederek onlara şöyle diyeceklerdir:
“Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Canlarınız ne isterse,
gönlünüz ne dilerse burada sizin için hazırdır. Bütün bunlar, merhamet eden
ve bağışlayan Allah’ın bir ikramıdır.” 942
939 43/Zuhruf, 71-73
940 35/Fâtır, 15-16
941 43/Zuhruf, 71
942 41/Fussılet, 30-32
• 341 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hz. Peygamber, çeşitli münasebetlerle cennetteki sınırsız imkân ve
mutluluklardan söz ettiğinde yanında bulunanlar zaman zaman cennette
at, deve vb. şeylerin de bulunup bulunmadığını sormuşlar, o da, “Allah sizi
cennete koyarsa orada canınızın arzuladığı ve gözünüzün hoşlandığı her şeyi
bulursunuz.” şeklinde cevap vermiştir.943 Hz. Peygamber, cennet hayatının
imkân ve nimetlerinin genel anlamda fevkalâde olduğunu belirtmekle birlikte
ayrıntılı tasvirlere girmemiştir. Cennet halkının arzu ettiği her şeyin
gerçekleşeceği ilkesine karşı, “başkalarına zarar verici, erdemsiz, çelişkili
oluşu sebebiyle imkânsız şeyler talep edilirse durum ne olacak?” şeklinde
teorik olarak bir itiraz ileri sürülebilirse de, cennete girecek insanlar fizyolojik
ve psikolojik kusurlardan arınmış olacaklarından pratikte böyle bir
talebin vuku bulmayacağı açıktır.
Cennet Nimetleri
Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadislerde mevcut beyanlara dayanarak cennet
nimetlerinin ana özelliklerini şu şekilde tespit etmek mümkündür:
1- Sonsuz lüks ve konfor,
2- Sürekli barış ve huzur,
3- Cennet ehlinin hem bedenî, hem ruhî bakımdan son derece güçlü
ve yetenekli olmaları,
4- Mânevî tatmin (rızâ),
5- Allah’ı görmek, O’nunla konuşmak,
6- Bütün bunları saran bir ebediyet.
İnsanın irade ve tercihini kullanarak tekâmülünü sürdürebileceği yer
dünya hayatıdır ve buradaki manevî tekâmül, iman ve sâlih amel ölçüsüne
bağlanmıştır. Bir bekleyiş merhalesi olan Berzah döneminden sonra başlayacak
âhiret hayatında, dünya tekâmüllerini sekteye uğratmayanlar, öyle
anlaşılıyor ki, fizyolojik ve psikolojik yönlerden son bir operasyon ve arındırmaya
tâbi tutulduktan sonra cennete alınacaklardır. Müslim’in rivâyet
943 Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 11
• 342 •
Ahmed Kalkan
ettiği bir hadiste Hz. Peygamberimiz, kıyamet günü cennet kapısını ilkin
kendisinin çalacağını ve ondan önce bu kapının kimseye açılmayacağını
söylemiştir.944 Cennete giriş sırasında bütün mü’minler görevli melekler
tarafından karşılanacak ve melekler: “Selâm olsun sizlere! Saâdetler içinde
olun, bir daha çıkmamak üzere cennete buyurun!”945 diyeceklerdir.
Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin çeşitli rivâyet kanallarından aktardıkları
hadislere göre946 mü’minler dolunay veya parlak yıldızlar gibi ışıklar saçarak
cennete girecekler, orada diledikleri gibi yiyip içtikleri halde abdest
bozma ihtiyacı hissetmeyecekler, sümkürüp tükürmeyeceklerdir. Aldıkları
gıdaların sindirimi hoş kokulu geğirti ve terden başka bir külfet
getirmeyecektir. Cennet halkına yorgunluk ve usanç gelmeyeceği için947
uykuya da ihtiyaç duymayacaklardır.
Cennet ehlinin imkânlarını dile getiren bir hadiste onlara şöyle nida
edileceği kaydedilir: “Daima sağlıklı olacak, asla hastalanmayacaksınız;
sonsuza kadar yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz; her an gençliğinizi koruyacak
ve hiçbir zaman ihtiyarlamayacaksınız; sürekli nimetler içinde olacak
ve asla güçlükle karşılaşmayacaksınız.”948 Konu ile ilgili hadislerin bazı rivâyetlerinde
cennete girecek erkeklerin ataları Adem’inki gibi bir bünyeye
sahip olacakları, hatta 60 arşın boyunda bulunacakları anlatılır. Ayrıca bu
erkeklerin daima 33 yaşında olmakla birlikte bıyıkları yeni terlemiş sakalsız
gençler görünümü arz edeceklerinden de söz edilir. Kadınların ise çok güzel
tenli ve çok değerli elbiselere bürünmüş halde bulunacakları ifade edilir.
Cennet ehlinin ruhî portreleri konusunda en çok vurgulanan özellik,
onların gönüllerinde kin ve nefretin bulunmayacağı hususudur. “Gönüllerindeki
kini söküp atacağız”949 şeklindeki ifadeler, cennete gireceklerin
mânevî bir arındırma operasyonuna tâbi tutulacağının delilidir. Yine ilgili
âyet ve hadislerin beyanına göre cennette kusursuz bir ahlakî hayat yaşanacak,
cennetlikler arasında anlamsız ve gereksiz konuşmalar, suçlamalar
olmayacak, tam bir dostluk ve kardeşlik hayatı hüküm sürecektir. 950
944 Müslim, İman 333
945 39/Zümer, 73
946 Buhârî, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 14-22; Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 7
947 35/Fâtır, 35
948 Müslim, Cennet 22
949 7/A’râf, 43
950 15/Hıcr, 47; 56/Vâkıa, 25; Müslim, Cennet 16-17
• 343 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Kötülüklerden korunmayı başaranlar meleklerden gelen iltifatlarla
cennete girecekleri sırada şöyle diyeceklerdir: “Bize karşı vaadini gerçekleştirip
dilediğimiz yerinde yerleşebileceğimiz cennete bizleri vâris kılan Allah’a
hamdolsun!”951 Âyetin ifade tarzından, mü’minlerin yerleşim açısından
serbestlik içinde olacakları anlaşılmaktadır. Rahmân sûresinde sözü edilen
iki veya dört cennetin bir anlamı da bu olmalıdır.
Cennet meskenlerindeki yaygı, sergi vb. ev eşyasının son derece lüks
olması yanında yiyecek ve içeceklerin, ayrıca giysilerin de olağanüstü
zevk verici özelliklere, temizlik ve zarafete sahip olacağı muhtelif âyetlerde
yer yer ayrıntılı olarak tasvir edilir. Hadislerde belirtildiğine göre cennet
ehline ilk verilecek yemek, havyar ziyafetidir.952 Cennette ekmek, et, meyve,
tatlı, ayrıca su, süt ve şarap gibi yiyecek ve içecekler mevcut olmakla
birlikte, bunların dünyadaki benzerleriyle isimden başka bir münasebetinin
bulunmayacağı âlimlerce belirtilir. Nitekim fevkalâde zevk veren
cennet şarabı kadehler dolusu içileceği halde sarhoşluk ve rahatsızlık vermeyecektir.
953 Cennet halkının beslenme rejiminde meyvelerin önemli bir
yer tuttuğu çeşitli âyetlerin beyanlarından anlaşılmaktadır.
Cennet hayatının nimetlerini dile getiren nassların ayrıntılı anlatımları
ve bunların hayal ettirdiği cismanî zevkler, bazı yabancı araştırmacıların
eleştirilerine konu olmuştur. Hâlbuki cennet hayatının nimetleri bu
cismanî zevklerden ibaret değildir. Cennet halkı, asıl mutluluğu manevî
tatminde bulacak, onlar nefes alıp vermek kadar tabii bir şekilde Allah
ile irtibat kuracak, cemalini müşahede ederek O’nunla konuşacaklardır.
Aradaki derin mâhiyet farkına rağmen uhrevî hayat, dünya hayatına benzer
şekilde devam edeceğine göre oradaki konfor da buradaki konforla bir
bakıma bağlantılı olacaktır.
Deney dünyasından aldığı izlenimler sayesinde idrâk gücüne sahip
olan insana bu idrâkin sınırlarını aşan kavramlarla herhangi bir konuda fikir
vermek mümkün değildir. Dünya hayatındaki cismanî zevklerin ruhun
yücelişine engel teşkil ettiği genellikle kabul ediliyorsa da bunun uhrevî
hayatta da aynı mahiyette olacağı söylenemez. Çok değişik zamanlardaki
çok değişik kitlelere hitap eden dinin bu dünya ile paralellik arz eden bu
üslûbun özendirici ve etkileyici özellikler taşıdığı da bilinen bir gerçektir.
951 39/Zümer, 74
952 Buhârî, Enbiyâ 1; Müslim, Münâfikıyn 30
953 37/Saffat, 45-47; 47/Muhammed, 15
• 344 •
Ahmed Kalkan
Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet
Nimetleri Değil; Allah’ın Rızâsıdır
Bedenî ihtiyaçları gideren ve cismanî zevkler sağlayan cennet nimetleri
aslında cennet sakinleri için amaç değildir. Ulaşılmak istenen asıl
hedef Allah rızâsıdır. “Allah mü’min erkeklerle mü’min kadınlara içlerinde
ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler, Adn bahçelerinde güzel
meskenler vaad etti. Allah’ın rızâsı ise hepsinden daha üstündür. İşte en
büyük saâdet budur.”954 denilerek uhrevî saâdetin bu manevî unsurunun,
maddî içerikli kavramlarla anlatılan diğer bütün nimetlerden daha değerli
olduğu açıkça ifade edilmiştir. “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan
râzı/hoşnut, O da senden râzı/hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım
arasına katıl ve cennetime gir!”955 Sahih hadislerde belirtildiği gibi bütün
mü’minler cennetteki yerlerini aldıktan sonra Cenâb-ı Hak kendilerine hitap
ederek hallerinden memnun olup olmadıklarını soracak, onlar da son
derece memnun olduklarını ifade edeceklerdir. Bunun üzerine Allah, “Size
bundan daha değerli bir şey veriyorum: Size rızâmı saçıyorum, artık size gazabım
bir daha dokunmayacak” diyecektir.956
Cennet, (dolayısıyla cehennem ve âhiret hayatı) sadece ruhlar âleminde
değil; ruh ve bedenden oluşan, ayrıca bağı bahçesi, nehri, yapısı vb.
bulunan bir maddeler ve realiteler dünyasında başlayıp devam edecektir.
Sadece Kur’an âyetleri çerçevesinde bile mevcut nassların içerdiği maddî
unsurları, manevî ve ruhî anlatımlar veya sembollerle te’vil etmek mümkün
değildir. İmam Gazali, cennet zevklerinin hissî, hayalî ve aklî olmak üzere
üçe ayrıldığını ve herkesin kendi kabiliyetine göre bunların tamamından
veya bir kısmından faydalanacağını kabul etmiştir. Dünya hayatında özellikle
hayalî ve aklî zevklerin kusuru olan kesintiler âhirette bertaraf edilip
bu zevkler süreklilik kazandığında son derece câzip olurlar. 957
954 9/Tevbe, 72
955 89/Fecr, 27-30
956 Müslim, Cennet 9
957 Hasan Eker, A.g.e. s. 90
• 345 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Cennetlikler
Kur’an ve sünnette ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine
uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler cennete gireceklerdir.
Bu kimseler cennetliktir. Esasen Allah’a ve insanlara karşı görevlerini yerine
getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî
refah sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik cennette gerçekleşir:
“Takva sahipleri, elbette cennetlerde ve pınarlardadır. Girin oraya selametle,
emin olarak. Biz, o cennetliklerin kalplerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi
kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine
hiçbir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller.” 958
Kur’ân-ı Kerim namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını
yoksullara ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların, Allah’ın gazabından
korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emanete sadık
kalanların, doğru şahitlikte bulunanların cennete gireceklerini bildirmektedir.
959 Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını dileyerek sabredenlere960, şükredenlere961,
yürekten tevbe edenlere962, Allah yolunda canını fedâ eden
şehidlere963 ve Allah’a yönelmiş bir kalple idealize olmuş müslümanlara
“Allahın ölçüsünde Allah’a yönelenlere”964 içinde ebedî kalınacak cennete
girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir.
Hadislerden öğrendiğimize göre cennete en son girecek kimseye, bu
dünyanın iki misli (diğer rivâyette on misli) kadar cennet verilecektir.965
Modern hayatın içinde bunalmış, özlediği hayatı sadece düşünüp, hayallerinde
yaşayabilen bir insanlık var. Modern hayat huzur ve mutluluk
vaad etmişti. Ama vermediği gibi huzursuzluğu arttırdı. Bugün insanlık
acılar içinde kıvranmaktadır. Beton binalar arasında sıkışmış, gürültülü
şehir yaşamının ve hayatın yoğunluğunun ortaya çıkardığı stresin, kirli havayı
teneffüs etmenin getirdiği birtakım biyolojik rahatsızlıklar, Allah kor-
958 15/Hıcr, 45-48
959 70/Meâric, 23-29, 33
960 13/Ra'd, 20-23
961 46/Ahkaf, 15-16
962 66/Tahrim, 8
963 2/Bakara, 154
964 50/Kaf, 31-34
965 S. Buhârî, Tecrid, c. 2, s. 845
• 346 •
Ahmed Kalkan
kusundan uzak yaşayan insanların sahtekârlıkları, çevirdikleri entrikalar
ve işledikleri zulümler hayatı cehenneme çevirdi. Tabiattan ve tabiatından
bu kadar uzaklaşan insan sanal/yapay şeylerle kendisini avutuyor. Evindeki
akvaryumuyla, birkaç saksısıyla, kafesteki kuşuyla ve vazolara koyduğu
birkaç plastik veya gerçek çiçekleriyle kendine yapay bir tabiat oluşturmaya
çalışıyor. Sinema ve film dünyası yeterli gelmedi; bilgisayar oyunları ve
stimülasyonlarla her şey sanallaştı, oyunlaştı. Fakat bütün bunlar, insanın
streslerini atmaya, huzurlu olmasına yetmiyor. Artık hafta sonları bir su başında,
birkaç ağacın dibinde geçirilen piknik saatleri de tatmin etmemeye
başladı. Tabii ardından geriye özlem, yani nostaljik duygular kendini gösterip
insanı avutma ve oyalama görevini üstlendi.
Günümüz insanı, bilim-teknoloji derken, bunları putlaştırdı. Ancak
Allah’ın huzurunda elde edilebilen “huzur”u teknolojinin sağlayacağı
ümidiyle yıllarca koştu. Yolun sonlarına doğru gelmesine rağmen baktı ki
ortalarda cennet olmadığı gibi yaşam eskisinden de kötü oldu. İşte bu insanlardan
bazıları “acaba cennet geçtiğimiz yollarda idi de biz mi göremedik?
Dönüp bir daha bakalım!” dediler. Kısacası nostalji; cenneti dünyada
aramanın şaşkınlığıdır. Fakat insanlar kusura bakmasınlar, cenneti dünyada
asla bulamayacaklar. Çünkü dünyada cennet yok; Cennet, ölüm ötesi
dünyaya ait bir yerdir.
Cennetle ilgili birçok âyetlerde “altından ırmaklar akan cennetler” ifadeleri
geçer. Bugün özellikle zengin insanların yaptırdıkları veya satın aldıkları
villaların denize nâzır olanlarının ne kadar pahalı ve değerli olduğunu
biliyoruz. Niye değerli? Çünkü balkonuna çıkıp oturduğunuz zaman
karşınız deniz. Bakanlara serinlik ve ferahlık veriyor. “Defterleri sağdan verilenler,
ne mutlu o sağ ehline! Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları), üst
üste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları, yayılıp uzanmış gölgeler, çağlayarak
akan su kenarlarında, bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler
arasındadırlar.”966 Ne kadar güzel bir tatil yeri! Tatil yapanların oradan
hiç ayrılmak istemeyecekleri bir yer. Dünyadaki hemen tüm tatil köyleri
ve dinlenme kampları genellikle bir su kenarında ve yeşil bir ortamda tesis
edilmişlerdir. Allah da buralara uygun ifadelerle cenneti tasvir etmiş. Fakat
oradaki tatil yerleri hem ebedî, hem hakiki, hem de insanların akıllarına
bile getiremedikleri nimetlerle dolu.
966 56/Vâkıa, 27-33
• 347 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi
(Allah ile İlişkilerimizde Denge)
Kur’an insanlara öğüt verirken onların duygularını dengede tutmaya
çalışır. O mü’minlerle kâfirleri, cennetle cehennemi, iyi davranışlarla
kötü davranışları, amel defterlerini/karnelerini sağdan alanlarla soldan
alanları peş peşe anlatır. Ne aşırı şekilde tek taraflı ümitlenmek, ne de
tek taraflı korkmak, ikisi de hoş olmayan sonuçlara götürür. İnsan, aşırı
şekilde sadece ümitlenirse lâubali, şımarık olur. Ve bu hal Allah’la ilişkilerinde
de görülür. Kulluğu hafife alır, ciddiyetini kaybeder. Bu durum şeytanın
insanı Allah ile aldatmasına yol açar. Kur’an’da şeytanın insanı Allah ile
aldatmasına dair birçok âyet vardır. Bunlardan biri şudur: “Allah’ın affına
güvendirerek şeytan sizi aldatmasın.”967 İnsan bazen günah dolu bir hayat
içerisinde yaşarken biri kendisini Allah’tan korkmaya davet edip günahlardan
alıkoymaya çalıştığında, hemen Allah’ın çok merhametli ve affedici
olduğunu söyleyerek o günahı işlemeye devam eder. Bu, Allah’ı yanlış tanımadır.
Şüphesiz Allah’ın affedici ve çok merhametli olması, hiçbir zaman insanın
O’na isyan etmesini, günah işlemesini gerektirmez. İnsanın aşırı şekilde,
tek taraflı korkuya kapılması, bu defa insanı ümitsizliğe sevk eder.
Ümitsiz yaşamak insanda karamsarlık ve hayata karşı duyarsızlık oluşturur.
968 “Onlar Rablerine, azabından korkarak ve rahmetinden ümitvar olarak
dua ederler.”969 “Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak
bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.” 970 “O’na korkarak ve
umarak dua ediniz.” 971
Yalnız dünya için çalışanlar, çalıştıklarının karşılığını bu dünyada
alırlar. Âhiret yurduna hazırlık yapanlar ise hem bu dünyada hem de âhirette
karşılığını en güzel şekilde alırlar. Kâfire âhirette yakıtı insan ve taş
olan cehennem gösterilirken, mü’mine ise köşklerin, suların, çiçeklerin
en güzel ve tertemiz eşlerin olduğu cennet vaad ediliyor.
967 35/Fâtır, 5
968 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
969 32/Secde, 16
970 21/Enbiyâ, 90
971 7/A'râf, 56
• 348 •
Ahmed Kalkan
Bu dünyada insanlardan bir kısmı bir villaya, arabaya ve güzel bir
kadına sahip olmak için kendilerini her türlü tehlikenin içine atabiliyor.
Hâlbuki bu dünyanın çiçekleri soluyor, sevgililer önce soluyor, sonra
ölüyor. Tüm doğanlar ölüyor, yapılanlar yıkılıyor. Gençliğini harcayarak
birçok şeye sahip oluyor; tam yaşayacağım dediği anda doktoru ona tuzu-
yağı-tatlıyı yasaklıyor ve eşine karşı da iktidarsızlık dönemi başlıyor.
Mü’minler kendilerini âhirete göre ayarlarlar. Allah, onlara bu dünyayı
da verir. Ama geçici olan bu dünya nimetleri cennette solmadan devam
eder.
Geldiğimiz yere dönüyoruz. Yemyeşil bir ülkeden geldik. Yeşillikler
üzerindeki fıskiyelerin etrafında yeşil yastıklar, nefis işlemeli döşekler
üzerine yaslanmış, sevgililerinden başkasına bakmayan, kendilerine insan
ve cin eli değmeyen sevgililerin bulunduğu ülkeden geldik. Bir tanesinin
kokusu yeryüzünü dolduracak, parlaklığı güneş ve ayın ışığını solduracak
derecede güzel, yakut ve mercan gibi, her an bekâreti yeniden verilen, altın
bilezik, yeşil ipekli elbise ve incilerle süslenmiş tomurcuk memeli sevgililerle
bezenmiş bir ülkeden geldik. Altından sular akan kat kat köşkler, binası
altın ve gümüşten, harcı miskten meydana gelen güzel meskenler, gümüş
kaplar, billur kupalar, altın tepsiler ve kadehlerde canların çektiği gözlerin
hoşlandığı herşeyin bulunduğu, istenilen et ve meyvelerin bol olduğu, ölümün
uğramadığı, gençlik ve güzelliğin solmadığı, sonu misk kokan, mühürlü
halis şarabın içildiği, yandıran güneş, donduran soğuğun bilinmediği
bir ülkeden indik.
Kin ve yalanın bilinmediği, hiç bir günahın işlenmediği, cinsî iktidarsızlığın
ve yorulmanın olmadığı, yenen ve içilenlerin ter halinde çıktığı ve
güzel kokular saçtığı bir ülkeden Hz. Adem’le, Hz. Havva vâlidemizle bu
imtihan dünyasına indik, eski ve ebedî yurdumuza, ana vatanımıza, baba
ocağımıza tekrar dönmek üzere. Cenneti yaratan ve bizi sınav için bu dünyaya
indiren Rabbimiz “Rabbinizden olan rahmet ve cennete doğru koşunuz.”
972 “İyi şeyler için yarışanlar bunun için yarışsınlar.” 973 emriyle kıyamete
kadar gelecek insanları uzun bir yarışa başlattı ki, varış noktası dünyada
devlet, âhirette cennet. Ödül ise cennet nimetleri ve cemâlullah.
972 3/Âl-i İmran, 133
973 83/Mutaffifin, 26
• 349 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dışını halk, içini Hak için süsleyen muttaki insanlara hazırlanan bu
güzellikler yurduna ancak temiz insanlar layık olduğundan bu dünyadan
kalbimizi ve kalıbımızı kirlendirmemeye, kirlenen yerlerimizi de temizlemeye
çalışmak bizim görevlerimiz arasındadır. Bu dış ve iç temizlik,
bazen gözyaşı, bazen alın teri, bazen mürekkep, bazen kanla yapılır. Cennete
doğru koşan, bu dünyada terleyecek, tökezleyip günah bataklığına
düşerse tekrar kalkıp koşacak, kirlerini gözyaşıyla yıkayıp pişmanlık ateşiyle
yakacak. Dünyada pişmanlık ve tevbe ateşiyle günahlarından temizlenmeyen
mü’minleri Allah lutfedip affetmezse cehennem ateşiyle temizleyecektir.
“Gelin bugün yanalım, yarın yanmamak için!” 974
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) ile beraberdim. Ensar’dan
bir sahabi geldi ve Rasûlullah’a selâm verdi. Sonra da sordu: “Yâ
Rasûlallah! Mü’minlerin en üstünü hangisidir?” “Onların ahlâkı en güzel
olanıdır.” “Yâ Rasûlallah! Mü’minlerin en zekisi hangisidir?” “Onların ölümü
en çok hatırlayanı, ölümden sonrası için en güzel bir şekilde âhiret hazırlığı
yapanıdır. İşte onlar, en zeki mü’minlerdir.” 975
Cennet Ucuz Değil!
Cennet insanın hayallerine dahi sığmayacak güzellikte yaratılmış.
Fakat nefse ağır gelen, nefsini terbiye edememiş, ona esir olmuş insanlara
çok zor gelen işlerle kuşatılmıştır. Her nimetin bir külfeti vardır. Külfet
nimetin önemine göre değişir. Cennetin etrafını kuşatmış bu zor ve sıkıntılı
engelleri aşmak için her şeyden önce kuvvetli bir iman ve bununla
birlikte ileri derecede bir sabır gücü olması lâzım.
Cehennemse nefse hoş gelen, insanı cezbeden işlerle kuşatılmıştır. Bütün
bu işlere bir ömür boyu direnmek, karşı koymak da çok güçlü bir maneviyatı
gerekli kılıyor. Öyle ya insanlar haram-helal, iyi-kötü demeden her
türlü lezzeti yaşamaya koyulacaklar, siz de bunları göreceksiniz ve yapmayacaksınız!
“Ben sabredersem Rabbim bana cennette daha güzellerini, hem
de ebedî olarak verecek” diyeceksiniz. Bu, cennete ne kadar iman ettiğine
ve dünya hayatına ne kadar değer verdiğine bağlı bir şey. Hayata damgasını
vurmuş büyük insanlara bakın. Hiç birisinin dünyaya gerektiğinden fazla
974 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
975 İbn Mâce Hadis no: 4259
• 350 •
Ahmed Kalkan
değer verdiklerini göremeyeceksiniz. Ama bunun yanında bir de hayatı
son derece maddîleşmiş, ölmeyecekmiş gibi yaşayan, eğlenmek, yemek,
içmek, giyinmekten başka bir derdi olmayan, ne dünün eyvahını, ne de
yarının kaygısını çekmeyen insanlara bakalım; insana ait tüm yüce değerlerden
yoksun iki ayaklı hayvanlar gibi (hatta daha da aşağı) bir vaziyette
ömür tüketiyorlar. Bunlar zevkleri için yaşamaya çalışıyorlar. Basit,
geçici, bir müddet sonra insana bıkkınlık veren zevkleri, âhiret zevklerine
değişiyorlar. Tabii bunlara âhiretten söylenecek şey şu olabilir: “İnkâr
edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için
güzel olan her şeyi (bütün zevklerinizi) harcadınız, onların zevkini sürdünüz.
Ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın
karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 976
Dünya hayatında basit bir eve talip oluyorsunuz. Birkaç yıl “taksitlerini
ödeyeceğim” diye boğazınıza kadar her şeyinizden kısıyorsunuz. Yine
aynı şekilde evlenmek için bir kıza talip olduğunuzda bir sürü masraf ve
sıkıntıya giriyorsunuz. Dünyada bir eve ve bir kıza talip olmak bir sürü
maddî ve manevî sıkıntılara girmeyi gerektiriyor da bir cennet köşkü ile
hurilere talip olmak niye bazı sıkıntılara girmeyi gerektirmesin? Üniversite
mezunu nice insanın branşlarıyla ilgili bir meslek bulamadıkları ve pek de
işe yaramayan fakülte diploması için bunca zahmet boşuna imiş dedikleri
bir ortamda, yine de bir yüksek okula girebilmek için her yıl milyonu geçen
sayıda insanın nasıl sınavlara hazırlandığını biliyoruz. En azından bu kadar
olsun çalışmaların, dökülen terlerin ve çekilen sıkıntıların cennet için de
olması gerekmez mi?
“Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete
gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öyle darlık, zorluk, sıkıntı geldi ve sarsıntıya
uğradılar ki Peygamber ve onunla beraber mü’minler: ‘Allah’ın yardımı
ne zaman?’ diyordu. Gözünüzü açın! Allah’ın yardımı şüphesiz pek yakındır.”
977 Rivâyete göre bu âyet, Uhud veya Hendek savaşı esnasında nâzil
olmuştu. Mü’minler öyle daralmışlardı ki, âdeta ölüp ölüp diriliyorlardı.
Sahâbelerden bazıları oldukça tedirgin, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?”
demeye başlamışlardı. İşte Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyeti vahyederek
âdeta “siz yoksa cenneti ucuz mu zannetmiştiniz?” buyuruyor. Allah’ın en
976 46/Ahkaf, 20
977 2/Bakara, 214
• 351 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
sâlih kulları en çok musibetlere uğratılanlar olduğuna göre, bize ne oluyor
da cenneti ucuza kapatmaya çalışıyoruz? 978
Yukarıdaki âyetin takdiri şudur: “Ey mü’minler, sizler Allah’ın sizi
kullukla mükellef tuttuğu her şey ile ibâdet etmediğiniz, sizi imtihan ettiği
şeylere sabretmediğiniz, kâfirlerin eziyetine, fakirlik ve yoksulluğa,
geçim sıkıntısı ve darlıklarına katlanmadığınız, düşmanla savaşın dehşet
ve korkunç hallerine göğüs germediğiniz müddetçe, sırf bana iman edip,
peygamberimi tasdik etmek sûretiyle cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?
Bütün bunlar, sizden önceki mü’minlerin başına gelmiştir.” 979
Âyet, cennete girmeye hazırlanmak için, ezelden beri gelen Allah’ın
kanununa yöneltiyor. Cennet ehli olmak için inanç sahiplerinin, inançlarını
müdâfaa etmeleri; o yolda zorluğa, eziyete, şiddete ve ıstıraba katlanmaları;
zafer ve mağlubiyet arasında gidip gelerek itikadları üzerine sabit
kalmaları; hiçbir şiddetin onları dağıtmaması; hiçbir kuvvetin onları korkutmaması;
mihnet ve fitne balyozları altında gevşememeleri ve zafere hak
kazanmaları için Allah onlara yön veriyor. Zira o günde, Allah’ın dininin
muhafızı onlardır. Kendilerine emanet edilen şeyleri beklemektedirler. O,
emaneti korumaya ve müdâfaaya hazırdırlar. Bu yüzden de emanete müstahak
olmuşlardır. Çünkü onların ruhları korkudan kurtulmuştur. Dünya
hayatının hırsından, yükünden, boşluğundan kurtulmuştur... O anda ruhları,
olduğu âlemden cennete daha yakındır... Çamurlar âleminden çok yücelerdedirler...
İşte mü’minler, cihad ve imtihandan, sabır ve sebattan, sadece Allah’a
sığınıp O’nu düşündükten, Allah’tan başka her şeyi ve herkesi ikinci plana
attıktan sonra cenneti hak ederler. Yol budur: İman ve cihad; mihnet
ve bela; sabır ve sebat; sadece Allah’a yöneliş... Yardım bundan sonra geliyor.
Cennet nimetleri de bundan sonra geliyor... 980
“Sizden önceki ümmetler, çeşitli belâlarla azap olunmuşlardı. Ama bu,
onları dinlerinden çevirmemişti. Öyle ki adamın başının ortasından testereyle
kesilir, böylece iki parçaya ayrılır; yine adamın etleri ve sinirleri demir
taraklarla kemiklerinden ayrılır, ama bu onu dininden çeviremezdi. Allah’a
978 Hasan Eker, A.g.e. s. 90
979 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
980 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
• 352 •
Ahmed Kalkan
yemin ederim ki, bu iş, mutlaka kemale erecektir. Öyle ki, kervancı Sana ile
Hadramut arasında seyahat ederken ancak Allah’tan ve koyunlarına karşı
kurttan korkacaktır; başka hiç kimseden korkmayacaktır. Ne var ki sizler,
acele ediyorsunuz.” 981
Ebu Hureyre (r.a.) rivâyet ediyor. Rasûlüllah (s.a.s.): “İmtinâ edip kaçınanlar
hâriç, bütün ümmetim cennete girecektir.” ‘Kim cennete girmekten
kaçınıp ayak diretir?’ dediler. “Kim bana itaat ederse cennete girer, kim âsi
olup itaat etmezse o kaçınmış olur demektir!” buyurdular. 982
“Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği
gökler ve yer kadar olan cennete koşun (onun için yarışın!)” 983
“Yaptıklarına karşılık olarak onlar için nice sevindirici ve göz aydınlatıcı
nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.” 984
“Ey mutmain ruh! Rabbini râzı etmiş ve râzı edilmiş/hoşnut olmuş olarak
Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına kavuş ve gir cennetime!” 985
36- “Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?”
Hükm ve Hâkimiyet
“Hükm” kelimesinin sözlük anlamı, yargı ve yargıda bulunmak, hükmetmek,
karar vermek, idare etmek, ata gem vurmak demektir. Hakkında
âyet ve hadis olan itikada ve ibâdete ait bütün prensiplere “hüküm” denilir.
Hükmün çoğulu “ahkâm”dır. Ayrıca, hâkimlik, âmirlik, tesir gücüne sahip
olma gibi anlamlarda da kullanılır. Emir ve irâde demektir. Gerçekte hüküm,
kelime anlamıyla önlemek, engel olmak, menetmek anlamındadır;
hâkim kelimesi de haksızlığa engel olan demektir. Bir şeyin iyice araştırılıp
soruşturulmasından sonra verilen karara “hüküm” denir. Mahkemelerde
hâkimlerin verdiği karar gibi; filan adam, “bu konuda şöyle hükmetti”, “falancanın
hükmü şöyledir” denilir. Sözü geçmek, hükmünü yürütmek, kuv-
981 Buhârî, İkrah 1
982 Buhârî, İ'tisam 2
983 3/Âl-i İmran, 133
984 32/Secde, 17
985 90/Beled, 27-30
• 353 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
vetli ve güç sahibi olmak anlamlarına da gelir. Bu mânâda; “Allah’ın dediği
olur” anlamında “Allah’ın hükmü her şeye geçerlidir” deriz.
Kur’an-ı Kerim’de, insan fiilleriyle ilgili beş yüz kadar âyet vardır. Bunlara
“ahkâm âyetleri” denmektedir. Peygamberimizin, ahlâk, öğüt, âhiret,
ibâdet, muâmelât (insan ilişkileri) ve ukubat (cezalar) ile ilgili hadislerine
de “hüküm-ahkâm hadisleri” adı verilir.
Bir konuda Allah’ın bir hükmü varsa ve O’nu gerek Kur’an’la, gerek
peygamberi ile bize bildirmişse, insana düşen o hükme teslim olmak, tüm
işlerinde Allah’ın hükmünü uygulamaktır. Allah’ın hükümleri dışındakilere
“câhiliyye hükmü” denir. Mü’minler, câhiliyye ile hükmetmezler.986 İman
edenler, dinî hükümlere teslim olurlar, bir konuyla ilgili veya insanlar hakkında
hüküm verme durumunda olurlarsa, adâletle hükmederler. 987 Fıkıh
Usûlüne göre hüküm, mükelleflerin (yükümlülerin) fiillerine bağlanan şer’î
özelliktir. Şer’î hükmün kaynağı da yalnızca Allah’tır. Hüküm Allah’tan
kaynaklandığı için Allah’ın güzel isimlerinden biri el-Hakem, biri de el-
Hakîm’dir.
Sünnetullah gereği, insanlar toplum halinde yaşamak durumundadırlar.
Cemiyetin düzeni ise, birtakım emirlerin ve hükümlerin çevresinde
teşekkül eder. Bu noktada karşımıza; “hüküm nedir? Hükmetme hakkı
kime aittir?” gibi sualler çıkacaktır. Araplar, atı gemlemeye de hukm derler.
Dolayısıyla “hukm”ün “zapt u rabt altına alıp terbiye etme, boyun eğdirme”
mânâsı sözkonusudur. Hâkim, mahkeme, hakem gibi günümüzde sık
sık kullanılan kelimeler, aynı kökten gelir. Hüküm sahibi denildiği zaman,
Türkçede kullanıldığı şekliyle, “hâkimiyet ve egemenlik” kelimeleri gündeme
girer. “Hâkimiyet kayıtsız, şartsız ulusundur” sloganında; yönetme
ve hüküm koyma hakkının kime ait olduğu noktasında bir tercih vardır.
Bu tercih, “ulusun gücünün üstünde, hiçbir gücün olmadığı” iddia ve ifadesidir.
İslâmî ıstılahta; “mükellefin fiillerine iktiza eden hitab-ı ilâhînin
eserine hüküm denilir” şeklinde tarif edilmiştir.
986 5/Mâide, 50
987 4/Nisâ, 58
• 354 •
Ahmed Kalkan
Kur’an-ı Kerim’de, “(Ve şu emri indirdik:) İnsanlar arasında Allah’ın indirdiği
hükümlerle hükmet! Sakın onların (insanların) hevâ ve heveslerine
uyma” 988 emri verilmiştir. Dolayısıyla hiç kimsenin, Allah’ın indirdiği hükümlere
mukabil olmak ve o hükümlerin yerine geçmek üzere hüküm koyma
hakkı yoktur. İnsanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan hükümlere
câhiliyye hükmü denilmiştir. Müslüman, kayıtsız şartsız olarak, Allah’ın ve
Rasûlü’nün hükümlerine tâbi olan kimsedir. “Aralarında hüküm verilmek
üzere Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldıkları zaman, iman edenlerin sözü, ancak
‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl murâdına erenler bunlardır.”989
Arzularını İslâm’a tâbi kılmayan kimselerin iman iddiaları bir vehimden
ibarettir. Zira Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Nefsim yed-i kudretinde
olan Allah’a yemin olsun ki, arzusunu İslam’a tâbi kılmayan kimse iman etmiş
olmaz.” 990
Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana
çıkmıştır. Artık kim tâğutu tanımayıp da Allah’a iman ederse, o muhakkak
kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işiten
ve her şeyi kemâliyle bilendir.” 991 hükmü beyan buyrulmuştur. Dolayısıyla
insan için iki yol mevcuttur. Birincisi: Allah’a iman etmek ve hayatını
İslâmî hükümlere göre düzene koymak. İkincisi: Tâğuta kalben teslim olup,
hevâ ve heveslere göre yaşamak. Bu iki yolun dışında, üçüncü bir yoldan söz
etmek mümkün değildir. Tâğut kelimesi, tuğyan etmek (azgınlaşarak isyan
etmek) manasınadır. Kendisi için tayin edilmiş olan sınırın dışına taşan her
şey tâğuttur. İslâmî ıstılahta; Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak
ve onların yerine geçmek üzere hüküm koyan her güce tâğut ismi verilmiştir.
Tâğut, sapıklıkta önderlik (liderlik) eden herkese şâmildir. Tâğutî güçlerin
icat ettiği hükümlere câhiliyye hükümleri demek mümkündür. Nitekim
Kur’an’da; “Onlar, hâlâ câhiliyye (devri)nin hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz,
yakîn sahibi (gerçek iman ve ilim sahibi) bir kavim indinde, hükmedici
olarak Allah’tan daha güzel kim vardır?”992 buyrulmuştur. Câhiliyye devrinin
hükmünden maksat, “darü’n-nedve” isimli mecliste, insanların hevâ ve
heveslerinden (ideolojilerinden) yola çıkılarak hazırlanan ve bütün zümreleri
bağlayıcı olan kanunlardır. Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberler,
988 5/Mâide, 49
989 24/Nûr, 51
990 İbn Kesir, III/490
991 2/Bakara, 256
992 5/Mâide, 50
• 355 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
insanları, Allah’ın emirlerine ve hükümlerine göre yaşamaya dâvet etmişlerdir.
Bu dâvet, peygamberlerin vârisleri olan âlimler tarafından kıyâmete
kadar devam edecektir. Kur’an’da Hz. Yusuf kıssası beyan edilirken bütün
insanlığa şu hatırlatma yapılmıştır: “Sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınız
kendinizin ve atalarınızın takmış olduğu (kuru) isimlerden başkası değildir.
Allah bunlara hiçbir hüccet indirmemiştir. Hüküm sadece Allah’a mahsustur
(ondan başkasına ait değildir). Allah, kendisinden gayrisine ibâdet etmenizi
emretmemiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 993
Hüküm ve emir, Allah’a mahsustur. Hesap gününü düşünen her insan
yeryüzünde, Allah’ın emirlerini tebliğ ve hükümlerini infaza memur
kılındığını asla unutmamalıdır. Kur’an’da, “Allah, hükmedenlerin en güzel
hükmedeni değil midir?”994 denilmektedir. Allah, mutlak hüküm koyucu,
hükmeden, hükmünü geçirendir.995
Kur’ân-ı Kerim’de Hükm ve Hâkimiyet
Kur’an’da “hukm” kelimesi, türevleriyle birlikte toplam 210 yerde geçer
(Hukm kelimesi ise 17 yerde zikredilir). Hüküm kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de
birçok anlamda kullanılmıştır:
a) Hâkimiyet/egemenlik anlamında hüküm: Hüküm; hâkim olma, hâkimiyet-
egemenlik sahibi olmak anlamına gelir. Hâkimiyet ise, hüküm sahibi
olmak, en güçlü olmak manasına kullanılır. “Hüküm ancak Allah’ındır.
O’ndan başkasına ibâdet etmemenizi emretti.” 996 âyetinde olduğu gibi. Allah’ın
hükmü bütün evrende geçerlidir. O, emrini yani hükmünü evrende
ve insan hayatında, hatta kıyâmetten sonra dilediği gibi yerine getirir. “O
hiç kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” 997
b) Allah’ın verdiği karar anlamında, 998
993 12/Yûsuf, 40
994 95/Tîn, 8
995 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 188-191
996 12/Yûsuf, 40
997 18/Kehf, 26
998 13/Ra’d, 41
• 356 •
Ahmed Kalkan
c) Allah’ın koyduğu kurallar, prensipler ve bunlara uymanın gerekliliği
anlamında, 999
d) Kıyâmet gününde Allah’ın insanları hesaba çekip onlar hakkında karar
vermesi anlamında, 1000
e) Mahkeme kararı anlamında. 1001
Allah, insanların da kendi gösterdiği gibi hükmetmelerini istemektedir:
“Kitabı sana hak olarak indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği
gibi hükmedesin.” 1002 Allah, peygamberleri Allah’ın hükmünü yürütmek
için göndermiştir. Adâletle hükmedebilmek için de Allah’ın gönderdiği Kitab’a
uymak gerekir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler ise, şüphesiz en
azından zâlim ve fâsık olurlar. 1003
Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak anlamındadır.
Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık
bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması
için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma mânâsını
içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir.
Hukm kelimesinin Türkçede “egemenlik” anlamında kullanılan “hâkimiyet”
şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek
egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.
Çağdaş hukukçular, hâkimiyeti şöyle tarif ederler: “Belli bir ülke ve o
ülkede oturan hakiki ve tüzel kişiler üzerinde kullanılan ve devlet kişiliğine
bağlı olan, ondan ayrılmayan aslî en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir.”
Kısaca, “aslî ve en yüksek kumanda ehliyet ve yetkisi” şeklinde tanımlanabilir.
Mevdûdî, hâkimiyeti tanımlarken şunları söylemektedir: “Siyaset biliminde
bu terim; en yüksek iktidar ve mutlak iktidar anlamında kullanılır.
Herhangi bir kimse ya da topluluğun hâkimiyeti elinde tutmasından maksat
şudur: Onun her hükmü kanun mâhiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir
999 5/Mâide, 44, 45, 47
1000 2/Bakara, 113; 4/Nisâ, 141
1001 21/Enbiyâ, 78
1002 4/Nisâ, 105
1003 5/Mâide, 45, 47
• 357 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
kimse ülkesinde yaşayan fertlerin üzerinde hüküm yürütür ve sınırsız tercih
ve yetkilerin sahibi olur. Onun yetki ve tercihlerini kendi irâdesi altında
hiçbir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Bireylere verilmiş bulunan herhangi
bir hak varsa, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş olur. Hâkimiyeti
elinde bulundurması sebebiyle herhangi bir kanun kendisini bağlamadığı
için böyle birisi tam mânâsıyla kadir-i mutlaktır.”1004 Mevdûdî’ye göre
“bundan daha az kudret ve imkâna “hâkimiyet” denemez. Ancak böyle bir
hâkimiyet, bugün artık farazî bir kavram haline gelmiştir. Alanı o kadar küçülmüştür
ki, gerçek bir hâkimiyet veya siyaset biliminde kullanılan terim
anlamıyla siyâsî hâkimiyet (politik egemenlik) dahi kalmamıştır.
Kur’an’a Göre Hâkimiyet Türleri: Her kavrama kendine has bir yorum
getiren İslâm dini, hâkimiyet konusunda da İslâmî olan ve olmayan ayrımını
gözetir. Kurân-ı Kerim, İslâmî ve câhilî olmak üzere iki tür hâkimiyet
olduğunu kaydeder: “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini)
mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı
Allah’tan daha güzel kim vardır?” 1005 Başka âyet-i kerimelerde, Allah’ın hükümleri
dışında kalan hükümlerin “hevâ, tâğut, dalâlet, şer vb. hükümleri”
diye adlandırılmaları İslâmî olmayan hükümler arasında mâhiyet farkından
kaynaklanmamakta; aksine İslâmî olmayan hükümlerin câhilî olmanın
yanında, diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını
ortaya koymaktadır. Bu âyette geçen “hüküm” kelimesi, yalnızca siyasal anlam
taşımakla kalmamakta, her türlü “yargı”yı da kapsamaktadır. Böylece,
İslâm’a göre yapılanmış ve her türlü değer yargısı İslâm’a göre şekillenmiş
olan toplumun hükmü İslâmî; böyle olmayan toplumun hükmü ise câhilî
hükümdür.
İslâmî anlamıyla hâkimiyetin dışında kalan her türlü hâkimiyet ve
İslâm’ın değer yargıları dışında kalan her çeşit değerlendirmeye ad olan
“câhilî hâkimiyet”in mâhiyeti hakkında İbn Kesir, sözkonusu âyet ile ilgili
olarak şöyle der: “Cenâb-ı Allah, (bu âyette) her türlü hayrı kapsayan
ve her çeşit şerden uzak tutan Allah’ın sapasağlam hükmünü bırakıp onun
dışında kalan ve şahıslar tarafından Allah’ın şeriatine dayanmaksızın konulmuş
görüş, hevâ ve ıstılahlara yönelen kimselerin bu davranışını reddetmektedir.
Nitekim câhiliyye dönemi insanları da böyle yapıyor, kendi görüş
1004 Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, s. 421-422
1005 5/Mâide, 50
• 358 •
Ahmed Kalkan
ve hevâlarından ortaya attıkları dalâlet ve cehâletlerle hüküm veriyorlardı.
Moğolların da yaptıkları bu idi. Onlar kendilerine yasak (yasa) koyan kralları
Cengiz Han’ın hükümlerine göre yönetiliyorlardı. Bu yasağ(y)ı Cengiz,
yahûdi ve hıristiyan şeriatlerinden, İslâm dininden ve başka dinlerden yararlanarak
meydana getirmişti. Orada sırf kendi görüşü olan ve hevâsından
kaynaklanan hükümler de vardı. İşte onun bu yasağı (yasası), soyundan
gelenler arasında uyulan bir şeriat olmuştu. Onlar Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün
sünneti ile hükmetmeyi bir kenara bırakıp “yasak” ile hükmediyorlardı.
Her kim böyle yaparsa o kâfirdir; Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne
geri dönüş az ya da çok hiçbir konuda onların dışında hiçbir şeyle hükmetmemek
çizgisine gelinceye kadar onunla savaşmak farzdır.” 1006
Görüldüğü gibi, burada İbn Kesîr, İslâmî ve câhilî hükmün mâhiyetini
açıklamış; kendi döneminde câhiliyye hâkimiyetine örnek olmak üzere de
Cengiz Han yasalarını göstermiş; Allah’ın hükümlerini bırakıp câhilî hükümlere,
hevâlara yönelenlere karşı takınılacak tavrı da gayet açık bir şekilde
belirlemiştir. Bundan şunu anlıyoruz: Hâkimiyet konusu teorik olup
pratik ve hukukî birtakım sonuçları olmayan yorumdan ibaret değildir. Bu
konu, doğrudan doğruya Allah’ın hükümlerine iman ve bu hükümlere aykırı
hiçbir hükmü kabul etmemek şeklinde uygulama ile, böylesini kabul
etmeyenlere karşı hukukî birtakım uygulamaları beraberinde getiren bir
anlayıştır.
İslâm’a Göre Hâkimiyet: İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz
egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek müslümanlar arasında
tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak Allah’a has bir yetkidir.
Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah
ile birlikte hüküm koyması sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi
asla ortak etmez.1007 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın
Kitabı ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul
etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi
anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini
yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine
arz olununcaya kadar ümmetin ona uyması ve anlaşmazlıklarında onun
hükmüne başvurması gerekmez. Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve
1006 İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l Azîm, II/67
1007 18/Kehf, 26
• 359 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat
Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.
1008 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip olmaları
için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne başvurmayı şart
koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir
teslimiyetle, verdiği hükme teslim olmayı öngörmüş bulunuyor. 1009
Kısacası, Allah ve Rasûlü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise, hiçbir
mü’minin o konuda istediklerini tercih etme yetkisi yoktur.1010 “Allah’ın,
Rasûlü Muhammed’e indirdiğinden başkası ile hüküm vermek helâl değildir;
çünkü hak yalnız odur. Onun dışında kalan bütün hükümler ise zulüm
ve haksızlıktır. Bu zulüm ve haksızlıkla hükmetmek helâl değildir. Herhangi
bir hâkim (yönetici veya kadı), bu helâl olmayan hükümle hükmedecek
olursa verdiği bu hüküm ebediyyen geçersiz kılınır, onunla amel edilmez”
diyen İbn Hazm, 1011 buna delil olarak da Kur’ân-ı Kerim’deki: “Ve onlar
arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet...”1012 âyetini göstermiştir.
Yüce Rabbimizin hâkimiyetinin boyutlarını ya da İslâm’ın hâkimiyet
yorumunu daha iyi anlayabilmek; diğer taraftan Allah’ın beşer üzerindeki
hâkimiyetinin gerekçelerini kavrayabilmek için “Allah’ın hâkimiyeti”nin
çeşitli yönlerine dikkat çekmek gerekir.
a- Allah’ın Kevnî Hâkimiyeti: Allah, bu kâinatın biricik yaratıcısıdır.
Gördüğümüz, göremediğimiz; bildiğimiz, bilemediğimiz her şeyi yaratan,
mutlak yaratıcı O’dur. O’ndan başka yaratan yoktur. O aynı zamanda yarattıklarının
Müdebbir’i, Rabbi ve Mâlikidir. Kâinatın kanunlarına, varlık
âlemindeki bu düzenin işleyişine O’ndan başka hiçbir kimse müdâhalede
bulunamaz; O’nun irâdesine aykırı hiçbir şey gerçekleştirilemez: “De ki:
Düşündünüz mü hiç; eğer Allah, üzerinize geceyi tâ kıyâmet gününe kadar
aralıksız sürdürse Allah’tan başka size ışık getirecek bir başka ilâh var mıdır?
Hâlâ işitmeyecek misiniz? De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah gündüzü
üzerinizde kıyâmet gününe kadar aralıksız devam ettirse, içinde dinleneceğiniz
geceyi Allah’tan başka getirecek bir başka ilâh var mıdır? 1013
1008 İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
1009 4/Nisâ, 65
1010 33/Ahzâb, 36
1011 el-Muhallâ, 9/362
1012 5/Mâide, 49
1013 28/Kasas, 71-72
• 360 •
Ahmed Kalkan
b- Uhrevî Hâkimiyet: Bütün olay, nimet ve cezalarıyla âhiret hayatı da
Allah’ın mutlak hâkimiyeti içerisindedir. Kur’ân-ı Kerim, Yüce Allah’ın âhirette
tecellî edecek olan mutlak hâkimiyetine dair sayılamayacak kadar çok
buyruk ihtivâ eder. “Kâfir olanlar, kendilerine kıyâmet gelip çatıncaya, yahut
kısır bir günün azabı gelinceye kadar o Kur’an’dan şüphe içindedirler. O gün
mülk Allah’ındır; onlar arasında O hüküm verir...” 1014; “O günde onlar (kabirlerinden)
çıkacaklardır. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. ‘Bu gün mülk
(hâkimiyet ve her şeyin mutlak sahipliği) kimindir?’ (diye sorar.) Kahhâr ve
tek olan Allah’ındır. Bugün herkese kazandığı ile karşılık verilecektir. Zulüm
yoktur. Bugün Allah hesabı çarçabuk görendir.” 1015
c- Genel Olarak Değer Yargılarında Hâkimiyet: Bilindiği gibi eşya ve
olaylar hakkında belirli birtakım değerlendirmeler yapmak ve onlara karşı
bu değerlendirmelere göre tavır takınmak, istemek, ya da uzak durmak
ve arzulamamak sözkonusudur. Bu her zaman, her toplum ve kişide görüle
gelmiştir. Kısacası insan, hayrı ister ve arzular, şerden ve kötülükten de
uzak kalmaya çalışır. Bu tavır ise, onun sahip olduğu ya da benimsediği
değer yargılarının bir sonucudur. Kur’ân-ı Kerim; bir bakıma baştan sona
bazı değer yargıları, bu yargılara karşı takınılan tavırlar ve bu tavırların sonuçlarına
dair açıklamaların yer aldığı ilâhî mesajdır.
Değer yargılarını belirleme ve koyma yetkisinin mutlak olarak Yüce
Rabbimize ait olduğunu vurgulayan bazı buyruklara işaret edelim: Haram-
helâl kılma yetkisi yalnız Allah’ındır: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı
süsü ve güzel rızkı kim haram kıldı?” 1016; “Ey iman edenler, Allah’ın size
helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşmayın,
çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” 1017 Câhilî düzenlerde zamanla oluşan
ve Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı câhilî değer yargıları reddedilmiştir.
1018 İslâm’dan önce çeşitli helâl ve haramlara dair birtakım değer yargılarından
etraflı bir şekilde söz eden buyruklardan1019 sonra, Yüce Allah, Peygamberine
bu uydurma değer yargılarını Allah’a atfeden kimselere şöyle
seslenmesini emretmektedir: “De ki: ‘Allah şunu haram kıldı’ diye şâhitlik
1014 22/Hacc, 55-56
1015 40/Mü’min, 16-17
1016 7/A’râf, 32
1017 5/Mâide, 87
1018 Bk. 5/Mâide, 103
1019 6/En’âm, 136-149
• 361 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
edecek şâhitlerinizi getirin. Eğer şâhitlik ederlerse sen onlarla şâhitlik etme...”
1020. Bundan sonraki âyette de Yüce Allah, bütün bu konulardaki hükümlerini
oldukça özlü bir şekilde açıklamaktadır.
d- Kanunî (Hukukî) Hâkimiyet: Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimede ve
benzerlerinde bütün kapsamı ve boyutlarıyla hâkimiyetin yalnızca kendisinin
olduğunu dile getirmektedir: “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden
başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” 1021
Burada “hüküm” kapsamına kanunî ya da hukukî, şer’î hâkimiyetin girdiği
şüphesizdir. Diğer taraftan Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek ve dosdoğru
din üzere bulunmak arasındaki ilişki de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Nitekim başka âyet-i kerimelerde Allah’ın izin vermediği yasamalarda bulunmanın
şirk ve bu şekilde yasama yapanların bu yetkilerini kabul edip
karşı çıkmamanın da onları Allah’a ortak kabul etmek olarak vurgulandığını
görmekteyiz. 1022
Aralarında hüküm vermek üzere Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıklarında,
münâfıklar bundan yüz çevirdikleri halde, mü’minlerin tavrı, dinleyip itaat
etmekten ibarettir.1023 Kitab, yani Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e insanlar
arasında hak ile hükmetsin diye indirilmiştir.1024 Allah’a ve Rasûlüne iman
etmek iddiası ile birlikte tâğutun hükmünü isteyenlerin iman iddiaları geçersizdir.
Tâğut ve tâğutun hükmü; “Allah’ın karşısına dikilen, ayaklanan,
O’nun emirlerine zıt yeni hükümler icat eden her varlık, Allah’tan başka
itaat edilmesi istenen her şey, kendisine ister bilerek ve isteyerek uyulsun;
isterse zorla, tehditle boyun eğdirilsin, her iki halde de itaat edilen konumuna
girmektedir. Bu nesnenin insan olmasının, şeytan olmasının, put olmasının,
yahut da bunlardan başka herhangi bir şey olmasının önemi yoktur.”
1025 Allah’a iman ile tâğutun hükmüne başvurmak bir arada bulunamaz.
Bu gibi kimselerin bu tavırları münâfıklıklarının tescilidir. Onlar Allah’ın
ve Rasûlünün hükmüne yanaşmazlar.1026
1020 6/En’âm, 150
1021 12/Yûsuf, 40
1022 42/Şûrâ, 21
1023 24/Nûr, 48-52
1024 4/Nisâ, 105
1025 Taberî, Câmiu’l-Beyan, 3/13
1026 4/Nisâ, 60-61
• 362 •
Ahmed Kalkan
Kısacası, anlaşmazlık konuları Allah’ın ve Rasûlünün hükümlerine, bu
hükümlerin çerçevesine havâle edilmedikçe ve bu hükümlere râzı olunup
tam bir teslimiyetle uyulmadıkça, imanın varlığından söz edilemez.1027 Hz.
Peygamber’in hüküm verme yetkisi ve ülü’l-emr ile müctehidlerin çıkardıkları
Allah’ın hükümleri çerçevesi içerisindeki ilmî ictihadlarının; esasen
Allah tarafından tanınmış ve sınırları tayin edilmiş olduğundan, bağımsız
bir teşrî (kanun koyma) olarak kabul edilemeyeceğini ve Allah ile birlikte
ve O’nun hükmüne eş değerde hüküm koymak yetkisine sahip olmadıklarını
ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Onların bu yetkileri, sınırları ile birlikte
yine Allah tarafından tâyin ve tesbit edildiğinden, O’nun kanunî hâkimiyeti
yine mutlaktır ve ortaksızdır.
e- Siyâsal Hâkimiyet: Kanunî hâkimiyete siyasal alanda yürürlük kazandırmak
ve onun geçerliliğini sağlamak olarak tarif edebileceğimiz “siyasal
hâkimiyet”i elinde bulunduran makama İslâm’da “hilâfet” denilmektedir.
Şânı yüce Allah, ilk insan -ve dolayısıyla onun soyundan gelecek
olanları da- yeryüzünde halife olarak yaratmıştır.1028 Halifelik, başkasının
yerine, onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak demektir.
Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen
kişiye denir. İşte bu mânâda bütün insanlar Allah’ın tâyin ettiği yeryüzünün
halifeleridir. Allah’ın hükümlerinin uygulanmasının ise belirli bir yapılanmayı
gerektireceği açıktır. İşte bu yolla Yüce Allah’ın hükümleri yürürlük
kazanır ve siyasal hâkimiyeti uygulama alanı bulur.
Hâkimiyet Allah’ın Olmayınca
İlk peygamberden itibaren insanların bir bakıma Allah’ın hâkimiyetini
kabul etmek üzere dâvet edilegeldikleri, Kur’an’ın bize bildirdiği gerçeklerdendir.
Ancak insanların zaman zaman birtakım tâğutların câhilî egemenlikleri
altında yaşadıkları, onların hükümlerine isteyerek ya da istemeyerek
itaat ettikleri de bir gerçektir. Aynı vâkıa ile insanlık, günümüzde de karşı
karşıya bulunmaktadır. Hâkimiyet Allah’ın olmayınca, hükümlerde adâlet
ve değer yargılarında isâbet olmayacağı, yani “sırât-ı müstakîm” üzere gitmeye
imkân bulunmayacağı gibi; insanlığın şeref ve haysiyetine yakışmayan,
insanı alçaltan birçok du rum da sözkonusu olacaktır. Bunların bazısına
âyet-i kerimelerin ışığında işaret edelim:
1027 4/Nisâ, 65
1028 2/Bakara, 30; 35/Fâtır, 39
• 363 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
a) Hâkimiyet Allah’ın olmayınca, egemenler ilâhlık ve rablık konumunda,
egemenlik altında bulunanlar kulluk konumunda olurlar. Kur’ân-ı Kerim,
hıristiyan ve yahûdi din adamlarını Allah’ın dinini değiştirip O’nun
hükümlerine aykırı hüküm koymalarının kabul edilmesini, onları “rab
olarak” tanımak şeklinde değerlendirirken;1029 Hz. Peygamber (s.a.s.) de
bu durumun, din adamlarının Allah’ın hükümlerine aykırı olarak helâl ve
haram kılmalarının kabul edilmesi sûretiyle ortaya çıktığını belirtmiştir.1030
Nitekim Hz. Mûsâ (a.s.) da Firavun’un İsrâiloğullarını egemenliği altında
tutmasını, onları “kul edinmek” olarak nitelendirmiştir. 1031
b) Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler, egemenlikleri çeşitli gruplara
böler; onları zaafa düşürür; yeryüzünde fesat çıkartır, bozgunculuk yaparlar.
“Firavun, gerçekten o arzda azmış, halkını parça parça etmişti. Onlardan
bir zümreyi güçsüz düşürüyor, oğullarını boğazlatıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu.
O gerçekten fesatçılardandı.” 1032
c) Câhilî hükümlerle hükmeden tâğutlar; egemenlikleri altında bulunan
kimselerin olayları sağlıklı bir şekilde değerlendirmelerine imkân bırakmayacak
şartlar oluştururlar; gerçekleştirdikleri kültür yapısı ve eğitim
ortamı ile insanları sağlam ve gerçekçi yargılarda bulunmak imkânından
mahrum bırakırlar: “İşte (Firavun) bu şekilde kavmini küçümsedi (hafife
aldı); onlar da ona itaat ettiler; çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler.”
1033
d) Alah’ın hâkimiyetini, dolayısıyla ulûhiyet ve rubûbiyetini reddedenler;
egemenliklerini kaybetmek korkusuyla gerçeklerin anlaşılmaması,
ulûhiyetlerinin sahteliğinin ortaya çıkmaması için özel çaba harcarlar:
“Firavun; ‘Ey ileri gelenler, sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum.
Ey Hâmân; benim için çamur üzerine bir ateş yak ve bana bir kule yap ki,
Mûsâ’nın tanrısına çıkayım; bununla birlikte onun mutlaka yalancı olduğunu
da sanıyorum.” 1034
1029 9/Tevbe, 31
1030 Tirmizî, Tefsîr (9. Sûre), 10
1031 26/Şûrâ, 22
1032 28/Kasas, 4
1033 43/Zuhruf, 54
1034 28/Kasas, 38
• 364 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın Hâkimiyetini Kabul Etmemek: İrâde sahibi ve tercih yetkisine
sahip olan insan, kâinatın Allah’ın hükmüne boyun eğmekte olduğunu da
görmektedir. Bu evren içerisinde böyle bir yetki yalnızca insan için sözkonusudur.
İnsan, diğer yaratıklardan ayrı olarak Allah’ın değer yargıları
ile hukukî ve siyasî alandaki hâkimiyetini kabul etmekle de yükümlüdür.
Allah’ın bu alanlarda hâkimiyeti karşısında mü’minin tavrı, Kur’ân-ı Kerim’de
şu şekilde belirlenmiştir: “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman,
iman etmiş her bir erkek ve kadına, o işte kendi istediklerini tercih etme
yetkisi yoktur.” 1035 Mü’minler, kendi aralarındaki anlaşmazlıkları Allah’ın
ve Rasûlünün hükmüne başvurarak çözüme ulaştırmak yükümlülüğünde
oldukları gibi; onların hükmüne de tam bir teslimiyetle boyun eğmek zorundadırlar.
1036 Allah’ın hükmünü kabul etmemek, O’nun hükmü ile hükmetmemek
ise, insanı iman dairesinin dışına çıkarır; kâfir, zâlim ve fâsık
yapar.1037
Kur’ânî çerçevesi ile tanımlamaya çalıştığımız hâkimiyeti bu çerçeve ve
mâhiyeti ile kabul etmek, aynı zamanda İslâm Dini’nin tabiatının bir gereğidir.
Müslümanın Kur’an ve Sünnetin açık hükümleri ile belirlenmiş olan
ve imanî bir yansıma olarak kabul edebileceğimiz müslümanca mantık ya
da anlayış da, -belirtilen çerçevesi ile- Allah’ın hâkimiyetini kayıtsız ve şartsız
olarak kabul etmesi gerektiğini tartışılmaz bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bunun ilmî ve mantıkî gerekçelerini şöyle özetleyebiliriz:
1. Allah, her şeyi yaratan, var eden, her bir varlığın var olmasını takdir
eden, eşyayı ve eşyalar arası ilişkileri düzenleyen, bu ilîhî nizam/düzen içerisinde
bu ilişkilerin devamını sağlayandır.
2. İnsan da Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Eşref-i mahlûktur. Mükellefiyeti
ve halifelik makamına getirilmiş olması, onun diğer varlıklardan
farklı yanını, yerine göre üstünlüğünü ortaya koymaktadır. İnsanı halifelik
makamında ve birtakım mükellefiyetlerle sınayan Yüce Allah, insandan
emir ve hükümlerine, kısacası şeriatine uygun olarak yaşamasını istemiş,
kendisinden başka varlıkları, gerek yaratıcılık, gerek emir, kanun ve hüküm
koyma yönleriyle kendisine eş tutmamasını, yani şirk koşmamasını
özellikle emretmiştir. Yani, Allah’ın hükümleri dururken başka hükümleri
1035 33/Ahzâb, 36
1036 4/Nisâ, 59, 65
1037 5/Mâide, 44, 45, 47
• 365 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
kabul etmek, ya da herhangi bir hükmü Allah’ın dininin alternatifi olarak
görmek, Allah’a şirk koşma şekillerindendir.
3. İslâm’a göre Allah, mü’minlerin velîsidir. Onların yâr ve yardımcısıdır.
Dolayısıyla Allah, mü’minleri dünyada başıboş ve herhangi bir hususta
kendi hallerine terk etmez, kendisinden başkalarına da muhtaç etmez. Yüce
Allah’ın bizleri hayatımızın herhangi bir alanı için hüküm ve şeriat koymak
zorunda bırakmamış olması da, Allah’ın mü’minleri velî edinmiş olmasının
ayrı bir göstergesidir. Mü’minler de bu geniş çerçevesiyle Allah’tan ve Allah’ın
velî edinilmelerini emrettiği kimselerden başkasını velî edinemezler.
Mü’minlerin velîsi, ancak Allah’tır, Rasûlüdür ve samimi mü’minlerdir. 1038
Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetme: “Şeriat”, Kur’an ve sünnette geldiği
şekliyle değişmeyen ve kaynağı vahiy olan dindir. Bu anlamda, Kur’an ve
sünnet dinin asıllarıdır. Allah’ın hâkimiyeti, bilfiil, İlâhî teşrîde ve şeriatin
içerdiği emirler, yasaklar ve kendisine inanan toplum açısından uygulanması
ve uyulması gerekli hükümlerde geçerlidir. Kendinden çıkarılan
kanunlar ve ictihadlar ve gereğine göre hüküm verme şeklinde şeriati anlatma,
son tahlilde, şeriatin hükmünü kanun kalıbına dökücü yasama faâliyeti
anlamındaki düzenlemeleri uygulayan, bu düzenlemeye uygun olarak
yargılama yapan ve hükümlerini yürüten insanların elindedir. 1039
Demokrasi ve Hâkimiyet
Demokrasi, bilindiği gibi batı kültürünün ürünü olan bir sistemdir.
Batı medeniyetinin en önemli özelliği, insanın kendini ilahlaştırarak, tanrıya
başkaldırı, nefse, hevâya ve şeytana tâbi olmaktır. Demokrasi anlayışında
da bu özelliği görürüz: Yüce Allah’ın nizamını kabul etmeyip, yönetimde
insanların hüküm koyması ve Allah’ın indirdiğini bırakıp kendi hükümleriyle
kendilerini yönetmek istemeleridir. Bunu demokratların ifadeleriyle
(daha doğrusu, hal dilleriyle) söyleyecek olursak: “Sen kim oluyorsun ey
tanrı! Biz kendi hayatımızı kendimiz düzenleyebiliriz. Kendimiz düzenlemek
için yöntemler buluyor ve uyguluyoruz” demekteler; dilleriyle veya
tavırlarıyla. -Basite indirgeyecek olursak- demokratik söylemin içeriği ve
anlamı işte budur. Haliyle, başka bir bâtıl gâye için, insanı/halkı putlaştırma
amacıyla bâtıl tanrılara başkaldırılınca, hak ilâh olan Allah Teâlâ’ya da baş-
1038 5/Mâide, 55; M. Beşir Eryarsoy, İslâm’a Göre Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, Buruc Y., s. 91-107
1039 Nevin A. Mustafa, İslâm Düşüncesinde Muhâlefet, 80, 87-88
• 366 •
Ahmed Kalkan
kaldırılmış oluyor. “Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Onun koruyucusu
(bekçisi, vekili) sen mi olacaksın?”1040 İster “hümanizm” adıyla, ister
“demokrasi” ideolojisiyle, Batının anlayışı, insanı Tanrı yerine koymaktır;
insanı, yani kendi hevâsını tanrılaştırmak. Batıda düşünce, inanış, ideoloji
ve sistemlerin hepsi hakkında bu yargı geçerlidir; bu hüküm, ortak bir değerlendirmedir.
Batı uygarlığının karşısında İslâmî dâvet vardır. İslâmî mesaj, Allah’a
başkaldırı yerine ibâdeti öngörür. Fakat birilerine de başkaldırmayı emreder.
Bu da nefsi, hevâyı ve şeytanı kapsamına alan “tâğut”a başkaldırmaktır.
“De ki: Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Diğer
yollara uymayın. Sonra o yollar sizleri O’nun yolundan ayırıp darmadağın
eder. İşte sakınasınız diye size bunları emretti.”1041 Âyet-i kerime, gerçekten
müslümanın hayatını, herhangi bir gedik bırakmaksızın tamamıyla Allah’a
tahsis etmiştir. İşte Allah’a teslimiyet bu demektir. Ölüm ile noktalanıncaya
kadar, hayatımızın tümünü, inanç ve kanaatlerimizden başlayarak tüm eylemlerimizi
Allah için, Allah’a teslimiyet sûretiyle ortaya koyacağız. İslâm
budur; böyle bir teslimiyettir.
Bütün siyasî sistemlerin, ideolojilerin olduğu gibi, demokrasinin de
can alıcı noktası; hâkimiyet/egemenlik meselesidir. Yukarıda da belirtildiği
gibi, hâkimiyet, daha ilerisi düşünülemeyen, siyasal bir güç ve etkinliği
ifade eder. Yani siyasal güç ve etkinliğin, iktidar ve muktedir oluşun en ileri
derecesini ifade eder. Bu en üstün kabul edilen otorite, kanunları yapar.
Yöneticiler ona göre belirlenir. Yönetimin nasıl olacağını ve bu esasların
ayrıntılarını o belirler. Hâkimiyet anlayışı itibarıyla İslâm bir tarafta, diğer
bütün sistemler bir taraftadır. İslâm, hâkimiyeti mutlak olarak sadece Allah’ta
kabul eder; Allah’ın hakkı olarak bilir. Bunun dışındaki diğer bütün
sistemler, hâkimiyeti kimde görüyorlarsa ona göre isim alırlar.
Demokrasi, hâkimiyetin halkın elinde olmasının adıdır. Krallık, hâkimiyetin
kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah adına konuştuğunu
iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini tanrı yerine koyanların
elinde olmasıdır. Buna benzer diğer bütün sistemler de böyledir. Yani
siyasî sistemler, hâkimiyeti elinde bulunduranlara göre tanımlanır ve ona
göre isimlerini alırlar. Yalnız İslâm, hâkimiyeti Allah’ta görür, hâkimiyeti
1040 25/Furkan, 43
1041 6/En’âm, 153
• 367 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Allah’ın bir hakkı olarak kabul eder. Bunun dışındaki diğer bütün beşerî
sistemlerin (dinlerin) özelliği ise, hâkimiyeti Allah’ta görmeyip insanda
görmeleridir. Hâkimiyeti insanda görmek gibi ortak bir paydaya sahip olduktan
sonra, bu insanların “kim veya kimler?” sorusuna verdikleri farklı
cevaplara göre isim alsalar da, müslümana göre bütün bunlar tâğutî ideoloji
ve şeytanî düzenlerdir.
Hâkimiyet noktasında demokraside yetki; halkın veya milletindir;
Yani, toplumun geneli, egemenliğe sahip kabul edilir. Hangi inanca sahip
olurlarsa olsunlar, fertler birbirlerine eşit olduklarına göre de, her bir şahıs,
o hâkimiyetin bir birimine, bir parçasına sahiptir. Yani 70 milyonluk bir ülkede
hâkimiyet, 70 milyon eşit parçaya bölünmüş demektir. Bunun Kur’ânî
ifadesi 70 milyon ilâh kabul ediliyor, demektir. Herkes hâkimiyetin eşit bir
parçasına sahip olduğundan, zamanı gelince hâkimiyet parçalarının sahipleri
oylarını bir tarafta toplar ve ittifakın mümkün olmadığı halde, çoğunluğu
teşkil eden parçaların toplamı doğrultusunda icraatlar yapılır, kararlar
alınır. Bu noktada hâkimiyetin kullanılması gündeme gelir. Demokrasi, çok
tanrıcı Grek kültürüne dayalı, ondan kaynaklanan bir sistemdir. Yani, irticânın
esasıdır. Şu irticâya karşı dayatılmak istenen demokrasi, asıl irticânın
kendisidir; asıl mürtecî de demokratlar. Çünkü onlar, kökü, tarihi itibarıyla
eski Yunan’a kadar uzanan bir mürtecîlik yapıyorlar. Ondan da eski bir
kökü var; şeytana kadar uzanan bir başkaldırıya kadar devam edip uzanıyor,
kökleri oraya kadar varıyor, Allah’a başkaldırı ve şeytana itaat olan bir
siyasî sisteme tâbi oluyorlar demokrat mürtecîler.
Demokrasi, halkın çoğunluğunun hâkimiyeti diye ifade edilse bile, bu
iddianın kandırmacadan ibâret olduğu uygulamalardan anlaşılmaktadır.
Demokrasilerde çoğunluğun ittifakı bile yoktur. Demokrasi ile yönetilen
bir rejimde yaşayan insanların çoğunluğunun sözü nerede ve nasıl geçerli
oluyor? Parti aritmetikleri içinde, % 25-30 oy alan her parti iktidar olur.
Nerede çoğunluk? % 70-75 muhâlefette kaldı. Yani, demokraside demokrasi
yoktur. Demokrasiler, kendi mantıkları açısından bile sağlıklı bir hâkimiyetin
kullanılma yöntemini dahi icat etmekten âcizdirler. Şimdiye kadar
Batıda ve coğrafyamızda birçok seçim sistemi uygulanmıştır. Ancak,
bunların hiçbirisinin asgarî düzeydeki çoğunluğun irâdesini iktidar olarak
yansıtabilecek yeterlikte olduğu ileri sürülememektedir. Demokrasi, uygulamaya
geçtiği tarihten günümüze kadar, sadece iki partinin olduğu yerlerde
bile, hiçbir zaman, hiçbir parti çoğunluğu sağlayarak iktidar olmuş
• 368 •
Ahmed Kalkan
değildir. Çünkü seçimlere katılmayanlar vardır; yönlendirilenler, kandırılanlar,
halka sorulmadan aday gösterilenler, kendisini tam olarak temsil
etmediğinden, mecbûren kendisine en yakın olduğunu sandığı veya ehven
kişiyi seçmek veya küsmek zorunda bırakılanlar vardır.
Dolayısıyla demokrasi, uygulanması imkânsız bir tezdir, bir ütopyadır.
Şimdiye kadar batı felsefelerinde ortaya çıkmış olan ütopyalardan bir ütopya.
Fakat bu demokratik sihirbazlar, medya ve diğer imkânlar (bilim adamları,
eğitim kurumları ve düşünürler) vâsıtasıyla, demokrasinin ütopya
olma özelliğini insanların gözlerinden saklıyorlar. İnsanların bunu görmelerine
mümkün mertebe imkân ve fırsat tanımamaya çalışıyorlar. Gerçeğin
görülmesine sebep olacak herhangi bir şey olduğu zaman, birtakım oyalamalar
icat edilerek insanlar onlarla meşgul edilir ve gerçeğe nüfuz etmeleri
böylelikle önlenmiş olur. Kanaatleri samimi olarak kabul görmeyen azınlık
ise demokraside her zaman bir küskünler kitlesi meydana getirir. Dolayısıyla
yapılan uygulamalara bu muhâlefettekiler hiçbir zaman katılmazlar.
Bu eleştirilerimiz, demokrasinin kendi mantığı ile demokrasiye bir reddiyedir.
Görülüyor ki demokrasi, hiçbir zaman için demokrasiyi savunanların
ileri sürdükleri gibi, insanlığın en ideal sistemi, ya da en az yanlışı olan
sistemi olamaz. Çorçil’e atfedilen bir söz vardır. “Demokrasi, dünyadaki en
güzel ikinci sistemdir.” Sormuşlar; “demokrasiyi neden ikinciliğe indirdin?”
diye. “Birincisi yok ki!” diye cevap vermiş. Gerçek öyle değil; demokrasi
öyle ikinci, üçüncü sıradaki bir düzen filân değil; bir curcunadan ibârettir.
Eflâtun’un tâbiriyle; “demokrasi, şarlatanlar düzenidir.” Demokrasinin babası
sayılan Jan Jack Russo da benzer bir şey diyor: Demokrasiyi uzun uzun
anlattıktan sonra; “Emil” adlı kitabında “doğrusunu söylemek lâzımsa” diyor,
“insanlar kendi kendilerine kanun yapamazlar. Bize kanunlar verecek
ilâhlar lâzım.”
İnsan hayatı çok yönlü ve çok boyutludur. Bütün bu yönleri ve boyutları
ile insan hayatını tamamıyla kuşatmış hiçbir beşerî sistem yoktur. İnsan
hayatını bütünüyle kuşatmak iddiasında olan beşerî hiçbir ideoloji ve dünya
görüşü de ortaya çıkmamıştır. Sadece İslâm, insan hayatını bütün yönleriyle
ve boyutlarıyla kuşatmayı hedeflemiş ve gerçekten kuşatmış kâmil
bir din hüviyetine sahiptir. Sadece İslâm, inanç, davranış, sosyal ve siyasal
düzen, ahlâk, dünya görüşü ve âhiret anlayışı, düşünce ve yaşama biçimi,
insanın kendisiyle, çevresi ve Rabbiyle tüm ilişkilerini tanzim eder. Tüm
• 369 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bu alanlarla ilgili kuşatıcı hükümler koyar. Bütün beşerî ideolojiler, tüm
ahlâk görüşleri, sosyal ve siyasal insanî görüşler, hangisi olursa olsun, İslâm’ın
bakışına göre esas itibarıyla birer dindir. Fakat bu dinlerin hiç birisi
insanın hayatını bütün boyutlarıyla kuşatmak iddiasında olmadığı için bazen
müşterek birkaç beşerî ideoloji veya beşerî din bir araya gelir ve insan
hayatını kuşatmaya çalışırlar. Beşerî sistemlerin herhangi birisini bir yerde
kabul ettiğiniz zaman, siz sadece o kadarıyla hayatınızın tamamını tanzim
edemezsiniz.
Hayatınızın diğer açıklarını, diğer yönlerini de uygun göreceğiniz veya
o kabul ettiğiniz sistemle uyuşabilecek başkalarıyla doldurursunuz. Bütün
beşerî sistemlerin en büyük ortak paydası ise, laikliktir. Siyasî hayatınıza
demokrasiyi getirip hâkim kıldığınız takdirde, hukukunuz ne olacak? Ahlâkınız,
iktisadî ilişkileriniz ne olacak? İşte bu noktada, demokrasi bütün
bunları “hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyerek millet ve milletin
yetkili gördüğü kimseler yoluyla temsili sûretiyle, temsilî sisteme uygun
olarak seçilen kimseler aracılığıyla bu sorunları çözmeye çalışır. Temsil
yetkisine sahip bulunan kişi ve kurumlar, onların hukukunu belirler. Hukukun
bünyesi içerisinde iktisadî ilişkileri ortaya koyar. Bunların sonucu
olarak bir ahlâk anlayışı da oluşur. Toplumsal hayatın gerekli diğer bütün
kurumları bu yapı ile uyumlu olarak ya da en azından çelişki arzetmeyecek
şekilde ortaya çıkar.
Bütün sistemler ilk ortaya konuldukları zaman, hangi çerçeve için konulmuş
olurlarsa olsunlar, sadece orada kalmazlar; insan hayatının tamamını
kapsarlar; en azında pratikte bu böyledir. Hiçbir beşerî sistem, kâmil
olamaz ve insanlar, beşerî sistemlerde deneme yanılma yoluyla mesafe alabilirler.
O bakımdan beşerî sistemler esas mâhiyetleri itibarıyla bir yaz boz
tahtasıdırlar. Bunu, içinde yaşadığımız beşerî sistemin meselâ kanunlarında
çok rahat bir şekilde görebiliriz.1042
Çokluk veya çoğunluk, ya da çoğulculuk denildiğinde, temelinde yatan
birey, yani bir tek insandan bahsedildiği bilinmelidir. Bir’inde doğruları
veya eğrileri tesbit yetkisi bulunmayanların çoğunluğunun nasıl bu yetkiye
sahip olabildikleri hâlâ açıklanamamıştır. Sadece sıfırların veya yalnız eksilerin
yan yana gelmesiyle tatmin edici rakamların veya artıların çıktığı, çı-
1042 M. Beşir Eryarsoy, İslâm’a Göre Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, Buruc Y., s. 53-90
• 370 •
Ahmed Kalkan
kabildiği izah edilememiş bir kandırmacadır. Yol göstereni bulunmayan insanın
şaşkınlık içinde kaldığını, bilmediklerinin öğretilmemesi halinde bir
şey bilmez durumda devam ettiğini her ne hikmetse düşünemeyen insan,
bir Rabb’e (eğitici, terbiye edici mürebbî’ye) hep ihtiyaç duymuştur. Bütün
mesele, bu mürebbînin (terbiyecinin) kim olması gerektiği hususudur. İşte
insan bu noktada hep yanılmış, bir türlü gerçek terbiyecisini bulamamış,
insana acıyan yaratıcısı merhameti ile ona sürekli olarak terbiye esaslarını
bildiren elçileriyle yol göstermiştir. Çoğunun, çoğunluğun bu yolu kabul
etmemesine, hevâsına uymasına rağmen yaratıcı Allah tekrar elçiler göndermiş
ve kullarına gerçekten acıdığını, mağfiret ediciliğini göstermiştir.
Kur’an bu yol göstericiliğin en son eseri olarak elimizde, önümüzdedir.
Birçok âyetinde, hevâsına tâbi olan insanın nasıl azgınlaştığını, kendi
dengesini nasıl bozduğunu, sağlıklı bir ruh yapısına sahip olamadığını
açıklayan Rabbimiz (terbiyecimiz) Allah, kendini bozanın çevresini de
bozduğundan defaatle söz etmekte, yeryüzünü ifsâdından bahsetmektedir.
Yeryüzü, halîfelik görevinin icrâ edileceği, îmar ve ıslah tavrıyla yaklaşılması
gerekn insanın bir çevredir. İnsan, bu çevre ile vardır. İnsan, doğasını,
ancak, bu doğanın sahibince bildirilen esaslara uyarak koruyabilir. Korunamamış
doğa, ister insan tabiatı olsun, ister insanın içinde yaşadığı ortam
olsun, insan için sağlıksız bir ortam olarak kişiliğini koruyamamanın, giderek
korkmanın, kokuşmanın ortamı olacaktır. Öyle de olmuştur.
Analarının karnından bir şey bilmediği halde çıkarılan insanların, çıkışlarını
takip eden bir süre sonra “küllü şey’in kadîr” bir varlık haline dönüşmesi
mümkün değilken, insanın temel yanılgısı, böyle olabildiğini sanması,
yani kendini, hevâsını, kendi gibi insanları tanrılaştırmasıdır. Bu sanı
ve değerlendirme, insanı azgınlaştırmakta; tuğyânı, bağyi ve fesâdı giderek
kendinden çevresine, çevresinden kendine ve diğer insanlara yönelmiş; yaşadığı
dünyayı, içinde kendisi de bulunduğu halde berbat etmektedir.
Kaynağı insan aklı olan, bu aklın yaşadığı ortamdan etkilenmişliğinin
ürünü olan fikirleriyle biri, diğerinden farklı yerlere varan akılların çoğunluğunun
veya azınlığının varacağı yer, kendine ters düşen yerdir. Kendini
yadsıyan yerdir. İnsanı kendinden uzaklaştıran, kendinin farkına varmasını
engelleyen yolda kullanılan akıl, insanoğlu var oldu olalı kendi başına
doğru yolu bulamamıştır. Ancak Yaratan Rabbi insana sırât-ı müstakîmi,
bu doğru yolu göstermiştir. “Ne yapacağını bilmez halde bulup da doğru
• 371 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yolu göstermedi mi?”1043 İnsan, kendine gösterilen yolu bile koruyamazken,
bu yoldan ayrılmamayı bile beceremezken, kendi başına tümüyle doğru bir
yol bulmasını ondan beklemek, olmayacak şey beklemektir. Zaten kendi
de, kendi bulduğu yoldan memnun olmamış, olamamıştır.
Aklını, hevâsını tanrı edinen insan, bu tanrısından râzı değildir. Aklın
ve arzuların tanrı kabul edildiği demokrasiler, insanların kendine gelmelerini
önleyen bir uyuşmuşlukla, kendilerine gelmelerini engellemektedir.
Afyonun insanı uyuşturduğu gibi insanları uyuşturan, bu uyuşturup uyutmada
müzik, futbol ve medyadan da yararlanan demokrasiler, onlar için
yalnız ekonomik insan, seksolojik insan tanımı getirebilmekte, insanı bir
türlü bu yönleri de bulunan ama, asla bunlardan ibaret olmayan bir varlık
olduğunu görebilmesine imkân bırakmamaktadır. Demokrasiler insanları;
insan olmaktan, insanlıklarının farkına varmaktan alıkoyan insanların
önünde aşılması güç bir büyük engel olarak durmaktadır. Bu engeli aşamayan
insanın, insanlığının farkına varabilmesi mümkün değildir.
Çokluğu da, çoğunluğu da, çoğulculuğu da demokrasi bütününe güvenmemesi
için yaşamının sağlamasını yapmakla varacağı nokta, insana,
kendinin farkına varmasına yardımcı olacaktır. Teslim olmadan, bir rabbe
kul olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim olmaması değil; kime ve
neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri sözkonusudur. İnsan, “kendi hevâsına
mı, başkalarının (çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa Allah’a mı teslim
olmalıdır?” sorusuna verilecek isâbetli cevap insanın ufkunu açacaktır.
Açılan şuuru, insanın bütünü görmesini, kendinin farkına varmasını sağlayacaktır.
Önü açılan insanın görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim
elbette daha isabetli olacaktır. Hayat, kendisine hayat verene teslim olmakla
anlamlanacaktır. Teslim olamadan yapamayan insan, en güvenilir (el-
Mü’min) teslim olmakla (müslümanlıkla) ancak tatmin olabilir. 1044
Demokrasi Oyunu: “Ver oyunu, gör oyunu!” “Kim daha oy alıyor/oyalıyor?”
“Oy, oy!” diye halktan rey dilenenler, iş başına geçtiklerinde halkı
“of, of!” diye inletirler. Buna rağmen oyun devam eder. Demokrasi sâyesinde
insan, ısırıldığı delikten bir değil; on kez ısırılır. Tahterevallidir demokrasi;
partilerin biri iner, biri çıkar. Ama bu tahterevallinin üzerine binilip
oturulan yerinde gıcırdayan tahta kalas değil; inleyen halk vardır. Hangi
1043 93/Duhâ, 7
1044 Ercümend Özkan, İnanmak ve Yaşamak, c. 2, s. 147-150
• 372 •
Ahmed Kalkan
doktrin, rejimde hâkimse, onun koyduğu kurallar işlemekte, hâkim gücün
çarkının işlemesi için halkın desteğine ihtiyaç duyulduğundan, senaryosu
önceden yazılmış oyunda, halka sadece figüran roller verilmektedir. Halkın
seçmek mecbûriyetinde olduğu düzenin memurları, isteseler bile hâkim
gücün/derin devletin sistemini değiştirme hakkına sahip olmadıklarından,
halkı temsilen seçilenlere düşen iş, mevcut sistemin çarkının başında durmaktan
öteye gitmez. Bu olayda halka düşen ise, düzenin bazı yerlerine
idareciler tâyin ederek onların suçuna ortak olmaktır.
Demokrasi bir yönetim biçimidir; yönetimleri belirleme biçimi değil!
Kendisi bir düzendir; başka düzenlere kapı değil! Davul tutanları seçme
işidir; tokmakları değil! Egemen güçler tarafından kuralları belirlenmiş
oyundur; oyun kurallarını belirleme işi değil! Demokrasi, kitabına uydurma
rejimidir; Kitab’a uyma değil! Demokrasi ile disiplini esas alan rejimler
arasındaki fark, önemsizdir: Totaliter rejimlerde kral veya general; “Ben
böyle istiyorum!” der; Demokrasi ise, “sen böyle istiyorsun!” der.
Din kurumlarının bağımsız olmadığı düzen nasıl demokrat olabilir?
Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi teklif bile edilemez, halk
kendi istediği sistemi seçemez, kurulu düzenin uygulayıcıları olarak kendi
önlerine çıkarılan isimler arasında bir tercih yapmak, içinde kendine benzeyen
bulamadığı için dayatılan adaylardan ehven-i şerri tercih etmeye çalışırsa,
buna oyun denilmez mi? Halk idaresi diye, halkın inancına, yaşayış
ve ahlâkına saldıran düzenin adıdır bu ülkede demokrasi. Başta Kemalizm
ve onun ilkeleri olmak üzere, laiklik vb. tabuların bulunduğu düzen, nasıl
halkın yönetimi olabilir? Demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız paranındır,
medyanındır, derin devletindir; ama halkın değildir. Halk, rüzgâr
ne yönden esiyorsa onun gücüyle savrulan yaprak gibidir. Ulusal ve uluslararası
istihbârât örgütleri, kartel ve holding patronları, siyonizm, ağalar,
şeyhler, hizmet adı altında devlet rüşvetleri, reklâm, aldatmaya dayalı propaganda,
seçim kanunu vb. adla seçim hile ve aldatmacaları, büyük partilerin
devlet yardımı vb. yollarla avantajları... bütün bunların halkı yönlendirmediğini
kim iddia edebilir? Öyleyse, gerçekten halk mı yönetiyor halkı?
Güçlünün hâkim olduğu rejimin adıdır demokrasi. Çağdaş bir masaldan
ibarettir. Her ne kadar tersi iddia ediliyor olsa bile, seçenlerin ve
hatta seçilenlerin değil; seçtirenlerin ve derindekilerin irâdesi önemlidir.
Demokrasi, bir Truva atıdır. Halka, oy vermeme hürriyeti bile vermeyen
• 373 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
çağdaş dayatma rejimidir. %51 delinin % 49 akıllıya gâlip getirilmesinin
adıdır. Müslümanla kâfirin, mücâhidle İslâm düşmanının, âlimle câhilin,
aydınla avamın eşit olduğu adâletsiz rejimin adıdır demokrasi. Demokrasi
açısından, oy veren insanlar, eşit olmasına eşittir, ama bazıları daha
çok eşittir. Elli bir pirenin kırk dokuz file gâlip getirilmesidir demokrasi.
Kazanan ve kaybedenin maçtan önce belli olduğu şikeli bir karşılaşmadır.
Hakka rağmen halk idaresi olmasının yanında; aslında halka rağmen egemen
çevrelerin halkın inancına ters dayatmalar rejimidir. Teorisiyle pratiği
birbirine bu denli ters bir anlayış, başka hiçbir ideolojide bu kadar sırıtmaz.
Kimler parti kurabilir? Partiler kanunu, hangi mecbûriyetler getirmektedir?
Meselâ İslâm partisi kurulabilir mi? Hani, halkın idaresi idi demokrasi;
ya halk İslâm’ı istiyorsa? Buna fırsat vermeden, yolu açmadan halkın
isteyip istemediği nasıl belli olacaktır? Kimleri seçebilir vatandaş? Partiler
ve adaylar her görüşe açık mıdır? Rejim, Atatürk ilkelerini tâvizsiz uygulamaya
çalışır. Gerçekten halk mı istemektedir bu kadar heykeli? Halk Kemalist
midir de, halkın yönetimi denilen demokrasi rejiminde yönetim onun
ilkelerinin dışına çıkamaz? Halkın inanç ve ibâdetleri, halkın seçtiği yöneticilere
ve onların yönettikleri düzene ne kadar yansıyabilmektedir? Halkı
etkilemede medyanın, propagandanın ve kaynak olarak paranın gücü nedir?
Ve bir düdük öttürülünce halkın irâdesi ne durumlara düşmektedir?
Demokrasi, demokrasinin raylarına oturtulmak adına katledilerek demokratik
(!) darbeler yapılır her on senede bir. Demokrasiye kimler ve ne adına
balans ayarı yapmaktadır? Partileri halka rağmen kim kapatmakta ve kapatmakla
tehdit etmektedir? Bunun demokrasi ile neresi bağdaşmaktadır?
Milyonlarca oyu kim, hangi gerekçeyle geçersiz/etkisiz saymakta, daha az
oya daha büyük yetkiyi kim, nasıl vermektedir? Demokrasi ile ilgili bu tür
sorunları ve soruları çoğaltmak mümkün...
Kapitalizmin sömürüsünü perdeleyen bir simgedir demokrasi. Demos-
kratos: Yunanca; Halkın yönetimi anlamına geliyor, yani halkın hâkimiyeti.
Batılıların helvadan putudur demokrasi; istedikleri zaman yiyip
yutarlar. Batılılar niçin Kuveyt’te, körfez ülkelerinde, Suudi Arabistan’da
vb. yerlerde demokrasi istemez? Bazı yerler içinse zorunludur demokrasi.
Batının, demokrasi kavalıyla kolay güdebileceği ülkelerde her konunun
demokrasiyle ilişkisi kurulurken, Batı, işine gelmediği yer ve zamanlar•
374 •
Ahmed Kalkan
da, emir kulları aracılığıyla demokrasiyi askıya alır veya aldırtır, darbeler
yaptırılır. Meselâ Türkiye’de müslümanlara zulüm gündeme getirilmezken
Apo’nun idamı bir demokrasi meselesi kabul edilir.
Demokrasi, monarşinin egemenliğine göz dikmiş, krallık veya padişahlığın
yanlışları üzerine antitez olmuştur. Gerçi demokrasinin beşiği denilen
yerlerde, Batıda kral ve kraliçeler hâlâ en üst yöneticilerdir; bu tezat bile
değerlendirilmez. İngiltere, Belçika, Hollanda, Danimarka, Lüksemburg
gibi ülkelerin başında hâlâ kral veya kraliçeler vardır. Padişahlığa alternatif
olarak kabul edilen demokraside 550 tane padişah ve arkalarında sayısını
kimsenin bilmediği gizli padişahlar bulunan bir anlayış mıdır halkın istediği
yönetim? Câhiliyye dönemindeki müşrikler de demokrattı. Mekke’de
de demokrasi vardı: İsteyen istediği putu serbestçe seçebiliyor, kimse karışmıyordu.
Aynı özgürlük çağdaş câhiliyyede de vardır: Zulümlerden zulüm
beğenebilir, tâğutlardan bir tâğut seçebilir insan, günümüzdeki çağdaş
demokrasilerde. Hakkını yemeyelim: Tavuklara kümeslerini, bekçilerini ve
kurtlarını seçme hakkı verir demokrasi. Hileli yollarla da olsa, halka gardiyanlarını
seçme hakkı verir.
“Demokrasilerde çare tükenmez” mi acaba? Bugüne kadar ülkedeki çaresizliklere
ne demeli? Doğrusu şöyle olmalı: “Demokrasilerde çene tükenmez!”
Politika, iş üretmeye değil; laf üretmeye dayanır bu ülkede, demogoji,
laf yarışı, kandırma tükenmez bu düzende. Halk seçime katılabilir ama,
yönetimi hiçbir zaman ele geçiremez. Yönetim ve halk ayrımı vardır halkın
idaresi denilen demokraside.
İslâm’da halkın değil; Hakkın hükmü önemlidir. Halk Hakka kul olmalı,
O’nun hükmüne teslim olmalıdır. Çünkü,“insanların çoğu bilmezler”,1045
“insanların çoğu şükretmezler”,1046 “insanların çoğu nankördür”1047 ve “insanların
çoğu mü’min değildir, iman etmezler.”1048 O yüzden halkın çoğunluğuna
uymak, dalâlettir/sapıklıktır. “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak
olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye
tâbi olmaz, yalandan başka (söz de) söylemezler.”1049 İnsanların çoğunun
1045 45/Câsiye, 26
1046 40/Mü’min, 59
1047 25/Furkan, 50
1048 40/Mü’min, 59
1049 6/En’âm, 116
• 375 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bilmediğini, şükretmediğini, akıllarını kullanmadığını, yoldan çıkmışlığını,
günah ve haram peşinde koştuklarını, insanların mallarını haksız yere
yediklerini, çokluğu ve çoğunluğu ile böbürlenip üstünlük tasladığını, bu
yüzden mallarının ve evlatlarının çokluğu ile övündüklerini, daha çok ve
daha zengin oldukları halde kendilerinden önce nice toplulukları yok edildiğini,
bütün bunlardan ders almayan insanların yine pek çoğunun yoldan
çıktığını Kur’an, sayılamayacak kadar çoklukta ve ısrarla anlatmaktadır.
Çokluğun ancak Allah’ı zikredip anmada, şükretmede, kulluk ve ibâdet etmede,
takvâda işe yarayan bir şey olduğu da yine Kur’an’da ısrarla üzerinde
durulun hakikatler olarak ifade edilmektedir.
Çoğunun akılsızlıklarından bahsedilen insanlar, Allah’ın hükümlerine
itibar etmeyen, Rab olarak sadece Allah’ı kabullenmek istemeyen kalabalıklardır.
Sürüleştirilen, sömürülen, köleleştirilen yığınlardır. Çalışan kafalar,
akl-ı selîm sahipleri, kendilerinin farkına varan kafalardır. Kendinin
farkına varanlar, Allah’ın farkına varırlar; Allah ile kendileri arasındaki farkı
farkederler. Hadlerini bilirler ve O’na ait olan, olması gereken hâkimiyeti
kendi zimmetlerine geçirerek haksızlık edip ilâhlık taslamazlar. “Onların
(İnsanların) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan/gerçekten
hiçbir şey ifade etmez.”1050 Haktan, hakikatten bir şeyin ifadesi olmayan
zanna uyanlar, ister çoğunluk, ister azınlık olsun, gerçekten bir şeyin
ifadesi olmayana uyduklarına göre akletmiyorlar demek değil midir?
Halk deyimiyle “nerede çokluk, orada ...” Kendi taraftarları ve ideologları
bile, demokrasinin görmezlikten gelinemeyecek zaaflarından haberdardır:
“İyi hükümetler arasında demokrasi en kötüsü, fakat kötülerin en
iyisidir.” (Aristoteles) “Hükümetlerin en iyisi, bize kendimizi yönetmemizi
öğreten hükümetlerdir.” (Goethe)
Demokrasilerde mutlak doğru, çoğunluğun tespit ettiği (ya da öyle farzedilen)
görüştür. Doğru, parmak sayısına göre belli olur. Halktır hakem, o
ne demişse doğrudur. Serbest kılma veya yasaklama (helâl ve haram kılma)
yetkisi, halkındır, seçilmişlerindir. Bunun uygulamada böyle olup olmadığı
da, doğru olup olmadığı da tartışılmaz.
1050 10/Yûnus, 36
• 376 •
Ahmed Kalkan
Aynı coğrafyada yaşayan insanlar olarak hepimiz, aynı geminin yolcularıyız.
Gemide delik açanlar, sadece kendilerini batırmış olmazlar. Gâfil,
hâin, ehil olmayan, güvenilmez (mü’min olmayan) kaptanın, elindeki
bozuk pusula ve yanlış harita ile gemiyi sürmesine rızâ göstermek, tüm
yolcular için hayatî tehlike demektir. Kaptan ve tayfaların yanlış rotalarına
seyirci kalmak, tüm yolcuları da gitmeleri gereken yere ulaşmalarına engel
olacaktır. “Devlet gemisinin sorumlu kaptanı, sadece bu gemiyi yöneten
değil; aynı zamanda bu gemiyle yolculuk edenlerdir.”
Yöneticilerin amaç ve çıkarları ile onları seçenlerin amaç ve beklentilerinin
aynı olduğunu kim iddia edebilir? Enflasyon, devalüasyon, vergi vb.
adlar altında halk, kendi cebindeki paraları soydurmak, bazılarına hortumlatmak
için mi seçmektedir seçtiklerini? Halk yargılanırken, halkın vekillerinin
yaptıkları niye yanlarına kâr kalmaktadır? Kaç parlamenter bugüne
kadar suçlanabilmiş ve kaç tanesi cezasını çekmiştir? Partilerin başında
kapatılma korkusu Demokles’in kılıcı gibi durur; her on yılda bir darbeler
âdet olduğu için, buna sebep olmamak, fincancı katırlarını ürkütmemek
gerekmektedir. Demokratik düzenin vazgeçilemez unsurları olan partiler,
kendi içlerinde sahi ne kadar demokrasiye uygun davranıyorlar? Lidere
rağmen farklı görüş bildirilebilir, o istemeden birisi onun partisinden aday
olabilir mi dersiniz?
Demokrasi, sözüm ona müslümanların bazıları tarafından kutsallaştırılır,
batılı cadı mankene başörtüsü taktırılır: “Halkın irâdesi Hakkın irâdesidir.”
“Halka hizmet, Hakka hizmettir.” “İslâm, demokrasinin ta kendisidir...”
Konuyu özetlemek gerekirse; Her yönüyle kendisine has bir muhtevâya
sahip olan İslâm Dininin, esas gayesini teşkil eden “dini yalnızca Allah’a has
kılma”yı gerçekleştirmek için, diğer bir ifade ile İslâm’ı hâkim kılmak için
kendine has bir yol ve yordamının olacağı da açıkça bilinen hususlardandır.
İslâm’ı hâkim kılmak için yapılacak her bir doğru eylem, hatta zihinsel
faâliyetler bile birer sâlih ameldir.
Yani bu maksatla yapılacak işlerimizin kabul edilebilmesi için, bir ameli,
sâlih kılan özellikler şunlardır:
1) Yapılacak amel ile birlikte sahih bir akîdenin bulunması,
• 377 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
2) Yapılacak amelin ihlâsla, yani yalnızca Allah’ın rızâsı gözetilerek yapılması,
3) Bu amelin, şeriatin o amel için belirlemiş olduğu şekilde yapılması,
yani Kitaba ve Sünnete uygun olması (ittibâ). Dolayısıyla İslâm’ı hâkim kılmak
için izlenecek yolun, İslâm’ın kendi bünyesinden alınmış olması yahut
en azından İslâm’ın açıkça yasaklamış olduğu gâye ve maksatlara götüren
bir yol olmaması gerekmektedir. Buna bağlı olarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
Demokrasi, esas itibarıyla, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak
kabul etmeyip bu hakkı kayıtsız şartsız olarak halkta ya da millette gören
bir rejimin adıdır. Demokratik yöntemler de bu amacı gerçekleştirmek için
ortaya konulmuş yollardır. Müslüman bir kimse, İslâm’ı egemen kılmak
için çalışma ibâdetini îfa ederken, hiçbir yönüyle İslâm’la bağdaşmayan bu
yöntemleri, İslâm’ı egemen kılmanın vâsıtası olarak kullanamaz. Çünkü
böyle bir durumda en azından sâlih amelde aranan “ittibâ” şartı bulunmayacaktır.
Dolayısıyla böyle bir amel, en azından red edilmiş olacaktır.
Kaldı ki, her bir sistemin yöntemi de ancak kendi tabiatına uygundur.
Amaç ile yöntem arasındaki tabiat farlılıklarının varlığının sağlıklı birtakım
sonuçlara ulaştıramayacağı da hem mantıkî bir gerçektir; hem de artık
gerek İslâm âleminde ve gerekse coğrafyamızda yaşanan deneyimleri göz
önünde bulunduracak olursak, vâkıa daha açık ortaya çıkacaktır. Laiklik
ise; en azından İslâm’ın devlet ve toplum hayatına dair hükümlerini red ve
iptale dâvet ettiğinden, müslüman açısından kabul edilmesi imkânsız bir
siyasal yaklaşımdır.
Allah’ın indirdiği hükümleri ve öncelikle de Allah’ın hâkimiyetini (hangi
çerçevede olursa olsun) reddetmek de, İslâm dışında bütün sistemlerin
ortak yönünü teşkil eder. Dolayısıyla hâkimiyeti bütün kapsam ve boyutlarıyla
Allah’ın hakkı olarak görmeyen bir sistem ve din de, müslüman tarafından
reddedilmeye mahkûmdur. Allah’ın hüküm ve hâkimiyetini kısmen
ya da tamamen reddeden sistemlerin, İslâm’a göre başka bir şekilde değerlendirilmeleri
mümkün olmadığı gibi; müslümanın da bunları reddetmekten
başka bir tavır takınacağını beklemek mümkün değildir.
Müslümanlar Allah’ın Dini’ni gerçek mâhiyetiyle kavrayıp küllî ve cüz’î
hiçbir alanda İslâm’dan başka herhangi bir sisteme ihtiyaç duymayıp yalnızca
Rablerinin dini ile yetinerek, sadece o dinin gösterdiği doğrultuda,
• 378 •
Ahmed Kalkan
gösterdiği hedefe doğru ilerleyecek olurlarsa, hem kendi aralarındaki anlaşmazlıkları
ıslah edip birbirleriyle ilişkilerini düzeltecek, hem de Rableriyle
aralarını düzelterek O’nun rahmet ve inâyetine mazhar olacaklardır:
“Uğrumuzda cihad edenleri, elbette Biz Onları, yollarımıza iletiriz. Muhakkak
ki Allah, ihsân edenlerle beraberdir.” 1051
42-47. Âyetler
يَوْمَ يكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَ السُّجُودِ فَلا يسْتَطِيعُونَ خَاشِعَةً أَْبصَارُهُْ
ذَا ê وَمَنْ يكَذِّبُ بِ َ û مْ ذِ ةَّ لٌ وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ إِلَ السُّجُودِ وَهُْ سَاِلُونَ فَذَرْ نِ ي ö هَقُ ُ ÷تَ ْ
أَمْ تسْأَُلُمْ ¦ مْ مِنْ حَيْثُ لاَ يعْلَُونَ وَأُمِْ ي ل لُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِ ي نٌ ù الَْدِيثِ سَنَسْتَدْرِ جُ ُ
مْ يكْتُبُونَ ü مْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ أَمْ عِنْدَهُْ اْلغَيْبُ فَ ُ ü جْرًا فَ ُ أَ
يوْمَ : o gün يكْشَفُ : ortaya çıkar ,açılır عَنْ سَاقٍ : gerçek وَيُدْعَوْنَ : ve dâvet
edilirler إِلَ السُّجُودِ : secdeye فَلا يسْتَطِيعُونَ : güçleri yetmez (o vakit) : خَاشِعَةً
önlerine eğilmiş أَْبصَارُهُ : igözler مْö هَ ق ُُ ÷ت َْ : kendilerini kaplamış olarak : ذِلَّة
bir zillet وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ : hâlbuki dâvet olunuyorlardı إِلَ السُّجُودِ : secdeye وَهُْ
: onlar سَالُِونَ : sapasağlam iken û فَذَرْ نِ ي : (o halde) Bana bırak : وَمَنْ يكَذِّبُ
yalanlayanları ذَا الَْدِيثِ êبِ َ : bu sözü مْù سَنَسْتَدْرِ جُ ُ : Biz onları derece derece
azaba yaklaştıracağız مِنْ حَيْثُ : bir yerden لاَيَعْلَُونَ : bilmeyecekleri : وَأُمِْ ي ل
Ben mühlet veriyorum, süre tanıyorum لُمْ : onlara إِنَّ : elbette : كَيْدِي
planım ¦ مَتِ ي نٌ : sapasağlamdır أَمْ تسْأَُلُمْ : yoksa onlardan istiyor musun ki
أَجْرًا : bir ücret مْüفَ ُ : onlar مِنْ مَغْرَمٍ : haksız bir borçtan dolay مُثْقَلوُنَ : ağır
bir yük altında kalmış olsunlar أَمْ عِنْدَهُْ : yoksa onların yanında mıdır
اْلغَيْبُ : gayb مْüفَ ُ : onlar mı يَكْتُبُونَ : yazıyorlar “O gün gerçekler bütün
çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet edilirler; fakat güç getiremezler.
(42)
1051 29/Ankebût, 69
• 379 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Hâlbuki
onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde
etmiyorlardı). (43)
(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
(44)
Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim planım çok sağlamdır! (45)
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç
altında mı kalıyorlar? (46)
Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?”
(68/Kalem, 47)
“O gün gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet
edilirler; fakat güç getiremezler. (42)
Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür.
Hâlbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine
secde etmiyorlardı). (43)
Müfessirlerin çoğunluğuna göre buradaki “gün”den maksat, son derece
şiddetli ve sıkıntılı olayların ortaya çıkacağı kıyâmet günüdür. “İş ciddileşip
paçalar
sıvandığı...” diye çevirdiğimiz “yükşefu an sâkın” deyimi lafzan
“incikten açılır” şeklinde tercüme edilmekte; bununla ciddi, önemli ve
güç bir işe girişilmesi
veya bütün hakikatlerin açıkça ortaya çıkması ya da
bir olayın iyice yaklaşması kastedilmektedir.1052 Âyette bu deyim özellikle
kıyamet gününü ve o günün sıkıntılarım ifade etmektedir. İnsanların o
günün sıkıntısından kurtulmaları
için mahşerde görevli melekler veya Allah’ın
ilham ettiği kimseler onları
Allah’a secde etmeye çağırırlar.1053 Râzî’ye
göre, inkârcılar dünyada Allah’a secde etmedikleri için âhirette kınamak
ve azarlamak maksadıyla
secdeye çağrılacaklardır.1054 Hadiste buyrulduğu
üzere erkek-kadın herkes Allah’a secde eder; dünyada gösteriş için secde et-
1052 Şevkânî, İrşâdu’l-Fuhûl, Beyrut, 1992, c. 5, s. 316-317
1053 İbn Âşûr, et-Tâhir ve’t-Tenvîr, Tunus, 1984, c. 29, s. 99
1054 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, Beyrut, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1411/1990, c. 30, s. 96
• 380 •
Ahmed Kalkan
miş olanlar da secde etmek
isterler fakat eğilemezler.1055 Başka bir rivâyette
inkârcıların da secde etmek isteyecekleri, fakat buna güçlerinin yetmeyeceği
haber verilmiştir.1056 Onlar, gözlerine korku çökmüş, zillet içerisinde ve
perişan bir halde bulunurlar. Hâlbuki dünyada yapabilecek durumda iken
de secdeye
çağrılmışlar, fakat secde etmemişlerdi. Bu nedenle âhirette secde
etme güçleri
ellerinden alınacaktır.1057
“Yükşefu an sâkın” bacakların açıldığı, yani işlerin güçleştiği zaman.
Sahabe ve Tabiinden bir cemaat bunun bir deyim olarak kullanıldığını
söylemişlerdir. Zor duruma düşen bir kimse için Arapça’da “keşf-i sâk” da
denilmektedir. Abdullah bin Abbas bu mânâda olduğunu rivâyet ederek
Arap edebiyatından getirdiği bazı delillerle bunu tekid etmektedir. Başka
bir görüşe göre ise, İbn Abbas ve Rübey bin Enes’ten “Keşf-i sâk”tan muradın
“hakikatin üzerinden perdenin kalkması” olduğu rivâyet edilmiştir. Bu
yoruma göre mânâ şöyle olmaktadır: “O gün bütün hakikatler açığa çıkınca
herkesin yaptığı ortaya çıkacaktır.” 1058
“…Hâlbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat
yine secde etmiyorlardı).” Yani, Kıyamet günü kim Allah’a ibadet edenlerdendi
ve kim de onu inkâr edenlerdendi, açıkça ortaya çıkacaktır. Bu iş için
herkesin Allah’ın önünde secdeye kapanması istenince dünyadayken ibâdet
edenler hemen secde edecekler, oysa dünyadayken inkâr edenlerin bel kemikleri
kaskatı kesilerek kilitlenecek ve onlar secdeye gidemeyecekler, zelil
ve pişman olarak ayakta kalacaklardır. 1059
“(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
(44)
Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim keyd’im/planım çok sağlamdır!”
(45)
1055 Bk. Buhârî, Tefsir, 68/2
1056 Şevkânî, a.g.e., c. 5, s. 317
1057 Bk. Râzî, a.g.e., c. 30, s. 96; Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş,
Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5, s. 359
1058 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
1059 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
• 381 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Bu söz” diye çevirdiğimiz “hadîs” kelimesi “İlâhî vahiy, Kur’ân” veya
“yeniden dirilmeyi ve âhiret hesabını bildiren İlâhî haber” şeklinde
yorumlanabilir.
44. âyetteki “Bu sözü yalan sayanı bana bırak” cümlesi, vahiy
ve âhîreti inkâr
edenleri cezalandırma yetkisinin yalnız Allah’a mahsus
olduğunu ifade eder. “Biz onları, bilemeyecekleri bir şekilde yavaş yavaş
azâba doğru çekeceğiz” diye çevirdiğimiz cümle ise kısaca şunu anlatıyor:
Allah verdikçe onlar şımarır; fakat O, imtihan sebebiyle vermeye devam
eder. Bu durum İslâmî literatürde “istidrâc” terimiyle ifade edilmiştir.1060
Bilmeden bir kimseyi helâke sürüklemenin bir şekli de şudur: Zâlim ve
doğruluk düşmanı birine bu dünyada sıhhat, mal, evlat, başarı gibi bazı
nimetler verilir. Böylece kendisinde hiç bir eksiklik ve yanılgı olmadığını
zannederek hakka karşı düşmanlığa, zulüm ve isyana battıkça batar. Bu nimetlerin
kendisi için bir bağış değil, bilakis felâketine vesile olduğunu fark
edemez.1061
“Artık beni ve bu sözü yalanlayanları baş başa bırak! Biz onları bilmeyecekleri
bir yerden derece derece azaba yaklaştıracağız.” Beni onlarla başbaşa
bırak. Kur’an’ı yalanlayan bu kişilerin hakkından senin adına Ben gelirim.
Onları nasıl cezalandıracağımı ben bilirim. Onların bu durumlarını
düşünme. Bizler onları farkına varmaksızın azap ile yakalayacak, onları
adım adım azâba doğru iteceğiz. Nihayet onları -bunun adım adım
azâba yaklaştırılmak olduğunu bilmeyecekleri bir şekilde- azâbın içerisine
düşüreceğiz.
Çünkü onlar içinde bulundukları bu halin bir nimet bağışı
olduğunu
sanıyorlar. Bunun âkıbeti ve sonunda neler ile karşılaşacaklarını
düşünmüyorlar.
Bu ise onlar için çok ağır bir tehdit, Peygamber (s.a.s.) için
de bir tesellidir.
Onlar verilen nimetlerin derece derece azâba yaklaştırılmak olduğunun
farkına varmıyorlar. Aksine bunun Yüce Allah’tan bir lütuf olduğuna
inanıyorlar. Gerçek ise, aynı durum onları hakir düşürmektir. Nitekim
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Zannederler mi ki Biz kendilerine mal ve
oğullar vermekle, iyilikleri kendilerine çabucak ulaştırıyoruz. Hayır! Onlar
farkında değiller.”1062
1060 Bk. 7/A’râf, 182
1061 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
1062 23/Mü'minûn, 55-56
• 382 •
Ahmed Kalkan
Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Onlar kendilerine hatırlatılanı
unutunca Biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine
verilenlere sevinince ansızın onları tutup
yakalayıverdik de ümitsiz kesiliverdiler.”
1063
“…Doğrusu Benim keyd’im/planım çok sağlamdır!” Mekkeli kâfirlerin
Hz. Peygamber’e (s.a) suikast yapmak, onu öldürmek için aralarında
plan kurduklarına işarettir. Âyette “plan” diye çevirdiğimiz “keyd” kelimesi,
Allah için kullanıldığında,
İslâmiyet ve müslümanlar aleyhinde çalışan
inkârcıların planlarını boşa çıkaran
Allah’ın adaletli ve hikmetli planını
ifade eder. Yüce Allah kendi planı uyarınca,
âyetlerini yalan sayanları hemen
cezalandırmayıp onlara mühlet verdiğini, kendilerine
bazı imkân ve
fırsatlar tanıdığını, bu suretle onların derece derece kurtuluşu
olmayan bir
yıkıma doğru gittiklerini ifade buyurmaktadır.1064 “Keyd” kelimesinin anlamı
gizli plan yapmak demektir. Kendi başına bu anlamıyla kötü bir mânâya
gelmez ama bir kimseye haksız olarak ve ona zarar vermek için yapıldığında
bu kötü bir hareket olur. Yoksa bu kelimenin kötü bir anlamı yoktur,
özellikle bu plan, ona müstahak olan birisine yapılmışsa.
Bu âyette bildirilen, Kur’an-ı Kerim’in açıkça önceden haber verdiklerinden
biridir. Mekke döneminin ilk günlerinde kimsesiz ve yoksul bir
avuç müslümandan başka görünüşte Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanında hiçbir
güç yoktur. Herkes ona karşı mücadele veriyordu. İslâm ve küfür mücadelesini
gören herkes bu mücadelenin katiyyen eşit şartlarda yapılmadığını
görüyordu. Hiçbir kimse o günlerde, birkaç sene sonra burada küfür döşeğinin
tiftiğinin atılmak üzere olduğunu düşünemezdi. Hatta işin dış görünüşüne
bakanlar, Kureyş ve diğer bütün Arap kabilelerinin karşı çıkması
sonucu, bu yeni dine çağrının sona ereceğini tahmin ediyorlardı. Fakat işte
böyle bir durumda, bütün kesinliği ile kâfirlere açık açık şöyle hitap edildi:
Bu çağrıyı kırmak, yenmek için almak istediğiniz tedbirlerin hepsini alın,
yapacağınız oyunların hepsini yapın görün bakalım. Onların hepsi size geri
dönecektir. Ve siz asla onu yenemeyeceksiniz.1065
1063 6/En'âm, 44; Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l Münir
1064 Bk. 7/A’râf, 182-183; ayrıca krş. 6/En’âm, 44; Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez,
Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5, s. 360
1065 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, Tûr Sûresi, 42. âyetin tefsiri, c. 5, s. 551
• 383 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Burada Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben onlara mühlet veriyorum.
Muhakkak benim onlara karşı keyd’im/tedbirim sapasağlamdır.”1066
Yani günahları
daha çok artsın ve tuzağın daha çok farkına varamasınlar
diye onlara
süre tanıyor ve erteliyorum. Şüphesiz kâfirlere karşı benim tedbirim
ve tuzağım pek güçlü ve pek çetindir. Benim emrime aykırı hareket
eden, peygamberlerimi yalanlayan, Bana karşı isyankârlık etmek cüretini
gösteren hiçbir kimse Benden kurtulamaz. Yüce Allah’ın hile yapmak demek
olan “keyd” tabirini onlara karşı tedbiri hakkında kullanması bu şekilde
görülmesinden dolayıdır. Çünkü onlara zarar vermek maksadıyla onlara
faydalı görünen bazı şeyler vermiştir. Buna sebep ise Yüce Allah’ın onların
murdarlıklarını ve küfürde ayak diretip gideceklerini bilmesindendir.
Buhârî ve Müslim’deki rivayete göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz Allah zâlime süre tanır. Fakat onu bir defa yakaladımı artık
bir daha bırakmaz.” Daha sonra da: “Rabbin zulüm yapan ülkeleri yakaladığında
işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı pek acıklı, pek şiddetlidir.”
1067 buyruğunu okudu.
Mekr’in Allah’a Nisbet Edildiği Halde Mü’mine Nisbet Edilmemesi:
Tuzağın Allah’a nisbet ve izâfe edilmesi hakkında, öncelikle şunu söylemek
gerekir: Keyd ve mekr, aslında bir şeyi planlamak, başkasını amacından
çevirmeyi tasarlamak, başkasının yapacağı işe engel olmaktır. İyi ve kötü
olmak üzere ikiye ayrılır. Bu ayrımı Kur’an yapmaktadır. İyi bir iş yapmanın
çaresini düşünmek ve uygulamak iyi tuzak (plan), kötü bir iş yapmanın
çaresini aramak ve uygulamak ise kötü tuzak (plan)dır. Kur’an, kâfirlere âit
tuzağı, bazı âyetlerde “kötü mekr” 1068 olarak belirtir. Demek ki, kötü olmayan
tuzak da vardır ki, o da Allah’a âit olan mekrdir.
Keyd ile “mekr” aynı anlamdadır. Genellikle yapılacak kötü şeyler gizli
tutulduğundan keyd ve mekr, kötü iş düzenleme, tuzak kurma anlamında
kullanılır. Fakat mekr, mutlaka kötü tedbiri düşünmek demek değildir.
İyi tedbire de mekru’l-hasen denilir. Bunun için Allah, “mâkirlerin (plan
yapanların, tuzakları bozanların) en iyisi (hayru’l-mâkirîn)”1069 olarak nitelendirilmiştir.
1066 68/Kalem, 45
1067 11/Hûd, 102
1068 35/Fâtır, 43, 10; 16/Nahl, 45
1069 3/Âl-i İmrân, 54
• 384 •
Ahmed Kalkan
Allah, yapılan suçu, benzeri bir ceza ile engeller. Buna edebiyatta müşâkele
denilir. Burada işlenen suç, tuzak kurmadır. Bunun cezâsı, onu etkisiz
bırakacak bir tuzak, yani karşı tedbirdir. Allah, tedbir uygulayanların en
hayırlısıdır. Zira O’nun tedbirinin sonucu, daima yaratıkların hayrınadır.
İşin içyüzünü bilmeyenler, O’nun tedbirini bazen şer sanırlar, ama aslında
şer sandıkları şey, kendileri için hayırlıdır.
Allah’ın mekri, kötülük kuranların eylemlerini boşa çıkaracak çare bulması,
onların tuzaklarını engelleyecek karşı tedbir hazırlamasıdır. “Allah’ın,
kula fırsat ve bol dünya imkânları vermesi, Allah’ın keydi ve mekridir” diyenler
de vardır. Hz. Ali’nin: “Kendisine verilmiş olan bol dünya nimetiyle
kendisine mekr edildiğini (bunlarla sınandığını) bilmeyen kimsenin aklından
zoru vardır!” dediği rivâyet edilir.1070 Kötü tuzak, sahibinin ayağına dolanır.
Bu, Allah’ın genel yasasıdır. Peygamberlere ve hak dâvetçilerine kötülük etmek
isteyenler, kendi kurdukları tuzaklarına yakalanıp helâk olurlar. 1071
Kâfirlerin tuzak kurması, Peygamber’in dâvetini önleyecek, etkisiz bırakacak
planları kurmaları, çareler düşünmeleri demektir. Onlar, Peygamber’i
etkisiz bırakmak, hatta onun varlığını ortadan kaldırmak için çareler
düşünür, planlar kurarken Allah da onların planlarını etkisiz kılacak karşı
plan kurar ve onların tuzaklarını kendi ayaklarına dolar. Çünkü yapılan kötülük,
gerçekte kişinin kendi canını yakalar, kendi ayağına dolanır. Yapılan
her kötülük, zâhirde başkalarına zarar verse de gerçekte kişinin kendi canına
tuzak olur, onu mânevî azaplara, zindanlara yakalatır. Allah kötülerin
tuzaklarını bozar, kendi başlarına geçirir. Nitekim Mekke müşriklerinin,
Peygamber aleyhindeki tuzakları, sonunda kendi aleyhlerine dönmüş, kendi
ayaklarına dolanmıştır. 1072
Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) de, “Harb hud’adır/hiledir”1073 buyurmuştur.
Dikkat edilirse, görülecektir ki, bu hadiste de keyd kavramının benzeri
olan “hud’a”, mü’minlere nisbet edilmemiş, temelde istenmeyen ve kâfirlerin
sebep olduğu “harb” için kullanılmıştır. Bu hadisinde Rasûlullah savaşta
kâfirlere karşı yapılacak hileyi hud’a olarak isimlendirmiştir. Ahdi veya
1070 Râğıb, el-Müfredât, s. 471
1071 35/Fâtır, 42-43
1072 S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, KUBA Yay., c. 13, s. 151
1073 Buhârî, Cihad 157, Menâkıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Cihad 18, 19, Zekât 153; Ebû Dâvud, Cihad 92, Sünnet
28; Tirmizî, Cihad 5; İbn Mâce, Cihad 28
• 385 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
emânı bozmamak kaydıyla savaşta düşmanı yanıltmak için hile yapmanın
veya yalan söylemenin câiz olduğu konusunda âlimlerin ittifakı vardır.1074
Hud’ada içteki niyet ile dışa tezâhür eden hareket arasında bir ayrılık sözkonusudur.
Bütün bunlarla birlikte, “harbin hud’a olması”, mü’minleri özellikle
savaş şartlarında kâfirlerin hile ve hud’alarına karşı dikkatli ve uyanık
olmaları için ihbar ve ikaz anlamı da düşünülmelidir.
Savaşta da, yapılan anlaşmayı ve verilen emânı bozmamaya gayret sarf
edilmelidir. Bu tür anlaşmaları bozacak davranışlardan da âzamî ölçüde
kaçınılır. Prensip olarak düşman anlaşma şartlarına uyduğu sürece İslâm
Devleti de uyar. Düşman bunu çiğnerse, müslümanlar için de misliyle mukabele
etme hakkı doğar. “Savaşın hud’a olduğu bildirilen hadiste, savaş sırasında
bütün kabiliyeti, plan ve stratejiyi ortaya koyarak ve iyi düşünerek
savaşı kazanma yollarını araştırmanın gerekliliği vurgulanmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de münâfıkların aldatıcılığından söz edilmekte, fakat
Allah Teâlâ’nın onların aldatmasına müsâade etmediği belirtilmektedir.1075
Münafıkların, küfürlerini içlerinde gizleyip, sonra da dilleri ile müslüman
olduklarını söyleyerek, Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalıştıkları, -hâşâ-
Allah’ı kandırabileceklerini sanmaları açığa vurulmuştur.
İslâm’da fertlerin birbirini aldatması yasak olduğu gibi, müslümanın aldanmaması
da bir esastır. Çünkü müslüman bir başkasının hakkına tecâvüz
etmeyeceği gibi, kendi hakkını da başkasına çiğnetmez. Gerek alışverişte
olsun, gerek diğer sosyal münâsebetlerde olsun bir müslüman ne aldatır, ne
de aldanır. Böyle bir yola asla tenezzül de etmemeli ve bir müslümanı asla
aldatmamalıdır. Her müslüman diğer müslümanın kardeşi olduğu için1076
toplumun birlik ve beraberliğini, bozmak bundan da öte kardeşliğini temelinden
sarsan böyle bir yola tevessül etmek haramdır. Nitekim Hz. Peygamber
çarşıda ıslak buğdayı, çuvalın altında kuru buğday ile kapatarak sattığı
malın hatasını gizlemek sûretiyle halkı aldatmaya çalışan kişiye: “Bizi aldatan
bizden değildir”1077 ihtarında bulunmuştur.
1074 Nevevî, Şerhu Müslim, c. 12, s. 45
1075 2/Bakara, 9; 4/Nisâ, 142; 8/Enfâl, 62
1076 49/Hucurât, 10
1077 Müslim, İmâm, 164; Ebû Dâvud, Büyü', 50; Tirmizi, Büyü', 72
• 386 •
Ahmed Kalkan
Mü’minler Niye Mekr Edemezler? Mekr ve benzeri kelimelerle ifâde
edilen kavramların, Kur’ân-ı Kerim’de kâfirler ve Allah hakkında kullanıldığı
halde, mü’minlere nisbet edilmemesi, üzerinde düşünülmesi gereken
önemli çıkarımları olabilecek bir husustur. Mekr’in Allah’a nisbet edilmesinin,
herhangi olumsuz bir anlamda kullanılamayacağı, yukarıda izah
edildiği gibi, açıktır. İnsanlara nisbet edilen mekr ise, çoğunlukla olumsuz
anlamdadır. Mekr, olumlu anlamda veya zorunlu hallerde kâfirlere karşı
kullanılmış olsa, mü’minlerin bazısının bunu istismar edebileceği ve olumsuz
anlamda ya da zorunlu olmadığı hallerde de diğer insanlara karşı kullanabileceği
ihtimali sözkonusu olacaktır. Hâlbuki “kizb/yalan” gibi “mekr”
de mü’minlerde normal halde bulunamayacak, yani bulunmaması gereken
problemli bir özelliktir.
Mü’minlerin temel vasfı, mü’min kelimesinin de bir anlamı olan “emîn/
güvenilir” olmaktır. Bu güvenilirliğin “doğruluk”la yakın irtibatı vardır.
Yine mü’min, dünyada huzura ve devlet gibi nimetlere, âhirette de cennete
hak kazanabilmek için sâlih amel sahibi olmak zorundadır. “Sâlih amel” sahibi
olmanın temel özelliklerinden biri, sâlih kelimesinin türevi olan “ıslah
edici” özelliğidir. Yeryüzünden fitne ve fesâdı tümüyle kaldırma göreviyle
sorumlu olan mü’minler,1078 kendi yaşayışlarıyla en küçük çapta fesâda sebep
olmamalıdırlar. İnsanla ilgili “mekr”in fesâda yol açmaması ve insanları
ıslaha yöneltmesi çok zor ve hassas bir denge gerektirir. Bu zorluğu da her
mü’minin aşması mümkün değildir. Ve mü’minlerin temel özelliklerinden
biri de “sırât-ı müstakîm” yolcusu olmaktır.1079 Yani, dosdoğru yolda dosdoğru
yolcu olmak. Bunun da “mekr” gibi hileli yollara normal olarak zıt
düşeceği âşikârdır.
Kâfirlerin şirk için cihad etmelerine1080 karşılık, mü’minlerin Allah
yolunda cihad etmeleri emredilmiştir. Kâfirlerin tâğut yolunda savaş yapmalarına
karşı, mü’minlerin Allah yolunda mukatele ettikleri belirtilmiş
ve şeytanın dostlarına karşı mü’minlerin savaşmaları emredilmiştir.1081
Mü’minler, ğazaba uğramış yahûdiler gibi “sen ve Rabbin gidin kâfirlerle savaşın,
biz burada oturacağız”1082 diyemezler. Allah, bizim elimizle kâfirlere
1078 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
1079 1/Fâtiha, 6; 41/Fussılet, 30
1080 31/Lokman, 15
1081 4/Nisâ, 76
1082 5/Mâide, 24
• 387 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ceza vermek istemektedir. “Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara
azâb etsin, onları rezil etsin, sizi onlara gâlip kılsın ve mü’min toplumun kalplerini
ferahlatsın.”1083 Mü’minler, her şeyden evvel, Allah’ın emrinde O’nun
kulu, cündü/askeri, hizbi/taraftarı olmak zorundadır. Yeryüzünün halifesi
vasfını da bu fesadı önleyip ıslahı ikame etmeleriyle kazanacaklardır. Bütün
bunlara rağmen, yukarıdaki gerekçeyle ilgili olmalıdır ki, keyd, mekr ve
hile yapan kâfirlere karşı mü’minler de uluorta aynı silâhı kullanamazlar.
Köpek kendilerini ısırınca onlar da köpeği ısırmaya kalkmazlar, kendilerine
yakışan şekilde, insanî biçimde onu cezalandırırlar.
İşin bir de şu yönü düşünülebilir: Mekr ve keyd, yani tuzak ve hile, aldatma
o kadar çirkin fiildir ki, bu suçun cezâsını, aynı cinsten olmak üzere
hemen Allah veriyor, mü’min kullarını devreden çıkarıyor. Cezâsının benzer
şekilde mü’minler tarafından verilmesi, belki bu cezânın misliyle, âdil
ve âcil olarak verilmesini geciktirebilir, hatta ihmal ettirebilir. Çünkü kâfirlerin
keyd ve mekrine karşı her yerde ve her zaman mü’minler görev bilincine,
adâlet ve güce sahip olmayabilir. O yüzden her şeyi sebebe bağlayan
Allah, bu konuda sebepleri kaldırıyor, mü’min kullarını devreden çıkarıyor,
keyd ve mekrin cezâsını daha dünyada iken bizzat Kendisi misliyle veriyor,
keyd ve mekre mukabelede bulunuyor.
Mü’minler, bütün kâfirler kendilerine karşı birleşseler, tüm hile ve desiseleriyle
üzerlerine çullansalar, hileleri bozacak bir Allah’a güvendikleri
için, kâfirlerin tuzaklarından korkmazlar, dâvâlarından geriye dönüp değişmezler,
hatta bu durumlar onların imanlarını daha da arttırır. “Bir kısım
insanlar mü’minlere; ‘Düşmanlarınız size karşı toplandılar; aman sakının
onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırmış ve
‘Hasbünallah ve ni’me’l-Vekîl -Allah bize yeter. O ne güzel vekildir-’ demişlerdir.
Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenâlık dokunmadan, Allah’ın nimet ve
keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük
kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer
mü’min iseniz onlardan korkmayın; Benden korkun. Küfre, inkâra koşuşanlar
sana hüzün/kaygı vermesin. Çünkü onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler.
Allah onlara, âhiretten yana bir nasip bırakmak istemiyor. Onlar için çok
elemli/acıklı bir azap vardır. Şurası muhakkak ki, imanı verip küfrü/kâfirliği
(satın) alanlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. İnkâr eden kâfirler sanmasınlar
ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak,
günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap
vardır.” 1084
1083 9/Tevbe, 14
1084 3/Âl-i İmrân, 173-178
• 388 •
Ahmed Kalkan
Mü’minler, bilmelidirler ki, kendileri doğru yolda olduktan, Kur’an’a
uyduktan, Allah’ın dinine yardım ettikten sonra, kendilerine kâfirlerin
hiçbir planı, hile ve desisesi, güç ve zulmü zarar veremeyecektir. “Ey iman
edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olunca dalâletteki sapan
kimse(ler) size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size
yaptıklarınızı bildirecektir.”1085 Bu âyetten, nemelâzımcılığa yol bulmak çok
yanlıştır. Bu âyet, Kur’an bütünlüğünde değerlendirildiğinde, şöyle anlaşılır:
Bir mü’min Rabbine karşı, kendine, ailesine ve çevresine karşı vazifelerini
yapar, insanlara ma’rûfu emreder, münkerden yasaklar, sâlih amellerle
çevresini ıslah eder ve fesadı önlemeye çalışırsa, başkalarının yoldan sapması
ondan sorulmaz ve ona dalâletteki sapıklar zarar veremez.
“Eğer siz sabreder ve ittika ederseniz/sakınırsanız onların “keyd”i (hileli
düzenleri) size hiçbir zarar veremez.” 1086
“De ki: ‘Ortaklarınızı çağırın, sonra bana (istediğiniz) “keyd”i/tuzağı kurun
ve bana göz bile açtırmayın! Şüphesiz ki, benim velîm o Kitab’ı indiren
Allah’tır. Ve O, bütün sâlihlere de velîlik eder.” 1087
“Eğer sana hud’a/hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O,
seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.” 1088
“Yahut bir keyd/tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl keyde/tuzağa düşecek
olanlar, inkâr edenlerdir.” 1089
“Gerçekten Allah, kâfirlerin “keyd”ini, hileli düzenlerini boşa çıkarıcıdır.”
1090
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz, Allah
da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar (hak yoldan kaydırmaz).
İnkâr eden kâfirlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını
boşa çıkarmıştır. Bunun sebebi, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir.
Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Onlar yeryüzünde gezip dolaş-
1085 5/Mâide, 105
1086 3/Âl-i İmrân, 120
1087 7/A’râf, 195-196
1088 8/Enfâl, 62
1089 52/Tûr, 42
1090 8/Enfâl, 18
• 389 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
madılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler?
Allah onları yere batırmıştır. Kâfirlere de onların benzeri vardır. Bu, Allah’ın
mü’minlerin yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince, onların yardımcıları
yoktur.” 1091
Bugün, kâfirlerin, egemen tâğûtî güçlerin, İslâm dışı ve düşmanı düzenin,
derin devletin, dünya emperyalizminin, İsrail ve dostlarının, globalleşen
dünya müstekbirliğinin her çeşit psikolojik ve fizikî savaş araçlarına
başvurması, medya gibi kitlesel imha silâhlarını müslümanlarla savaş için
kullanması, uydulardan bile yararlanması, ajan ve provakatörleri cemaatlerin
içine sızdırması, yani çeşitli mekr içinde bulunması mü’minleri hiçbir
şekilde ümitsizliğe düşürmemelidir. Çünkü onların bu güç ve hilelerine
karşılık kendi güçlerini değil, Allah’ın gücünü değerlendirmelidirler. Plan
ve hesaplarına, mekrlerine karşı, Allah’ın mekri karşılarında olacaktır. “Lâ
kuvvete illâ billâh -Kuvvet yalnız Allah’ındır, O’ndan başkasının kuvveti yoktur-”
1092; “Bütün kuvvet, tümüyle Allah’a aittir.” 1093
Mü’min, kulluk görevini yerine getirmek için İlâhî emirlere uysun, yeter;
gerisi kendiliğinden gelecektir. İbâdet/kulluk için yaratılan insan, bunu
unutuyor, Allah’ın görev olarak üzerine yüklemediği ağır ve kaldıramayacağı
sorumluluğa soyunuyor, meselâ ille de devlet kurması gerektiğini
düşünüyor ve bunun için gayr-ı meşrû çalışmalara dalıyorsa, bunun suçu
Kur’an’a uymadığı, ya da İslâm’ı yanlış anladığı için kendisine âittir. İbâdetin/
kulluğun içinde, yani İlâhî görevlerin içinde neler varsa, gücünün yettiği
oranda mü’min kul onunla uğraşır, neticeyi Allah’a bırakır. O niyet ve
amelinden, inanç ve gayretinden sorumludur, devlet kurmaktan veya dünyayı
değiştirmekten değil. Bunun için düşmanını gözünde büyütmemeli,
korku ve ümitsizliğe düşmemelidir. Hizmet edeceğim diye, gayr-ı meşrû
araçlarla neticeye gitme gafletinde bulunup Allah’a isyan etmiş olmamalıdır.
Ava giderken avlanmamalı, değiştirmek istediği kimselere benzememeli,
onların kendisini kendilerine benzetmelerinden sakınmalı, onları
memnun etmeye, boş yere uğraşmamalıdır.
1091 47/Muhammed, 7-11
1092 18/Kehf, 39
1093 2/Bakara, 165
• 390 •
Ahmed Kalkan
Mü’minler, kâfirlere karşı kendilerine yardımcı olacak Allah’a sahip
iken, dünyada ümitsizlik içinde olabilir mi? Nerede ve hangi şartlarla imtihan
ediliyor olursa olsunlar, mü’minler kendilerini güçsüz, zayıf, kâfirlerin
hilelerini gözlerinde büyüten görev kaçkını olabilirler mi? Olabilirlerse nasıl
ve ne kadar mü’min olabilir ve kalabilirler?
Kâfirlerin hesabı varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır. Zâlimin zulmü
varsa, mazlumun da Allah’ı var. Kâfirlerin tuzakları, oyunları, dolapları,
planları varsa, onları kendi ayaklarına dolandıracak, başlarına geçirecek,
oyunlarını bozacak Allah vardır.
“Allah’ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler
hoşlanmasalar da, istemeseler de, Allah nûrunu tamamlamaktan asla
vazgeçmez.” 1094
Peygamberimiz de mü’minlere mekri yasaklamıştır. “Mekr/hile ve tuzak
planlamayınız. Mekr işleyen sûikastçıya yardım da etmeyiniz. Çünkü Allah
‘kötü tuzak ancak sahibine dolanır’ buyurmuştur.” 1095; Ayrı bir hadiste de
“bir mü’mine zarar veren veya hile yapanın mel’un olduğu” 1096 bildirilmektedir.
“Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir
borç altında mı kalıyorlar?” (46)
Bu ve bundan sonraki âyet, 52/Tûr sûresinin 40 ve 41. âyeti olarak da
tekrar edilir. Peygamber, tebliğ faâliyetinin karşılığında ücret beklemez,
muhâtaplar da maddî anlamda borç altında olmazlar, tebliğ de itaat da
maddî kaygılarla ilgisi olmayan, tamamen dinî ve ahlâkî birer görevdir.
Burada zâhiren muhatap Peygamber (s.a.s.) ise de aslında O’nun muhalifleri
olan âsî müşriklerdir. Onlara “Allah’ın elçisi sizden bir karşılık mı istiyor
ki bu kadar kızıyorsunuz” denilerek sorulmaktadır. Siz de biliyorsunuz
ki O’nun sizden bir talebi yoktur. Size ne söylüyorsa ve ne takdim ediyorsa
bu ancak sizin iyiliğiniz içindir. O’nun tebliği hususunda niye böyle çıldırmaktasınız
Şu söylenmek istenmektedir; eğer Hz. Peygamber (s.a.s.) sizden
1094 9/Tevbe, 32; 61/Saff, 8
1095 Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, c. 26, s. 34-35
1096 Tirmizî, Birr 27
• 391 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bir şey bekliyor da, bir art niyeti varsa ve bütün bu didinip uğraşmalarını
şahsî menfaati için yapıyorsa bu, sizin ondan uzak kalmanızın en azından
mâkul bir sebebi olabilir. Ama siz kendiniz de biliyorsunuz ki, o bu davetinde
hiçbir art niyet taşımamaktadır, hiç bir menfaat beklememektedir ve
sadece sizin iyiliğiniz için gece gündüz çalışmaktadır.
O halde neden siz sükûnetle onun sözlerini dinlemeye bile yanaşmıyorsunuz?
Bu soruda hoş bir tenkit vardır. Bütün dünyanın yapmacık liderleri
ve dini merkezlerin devamlı sakinleri gibi Arabistan’da müşriklerin liderleri,
papaz ve dini önderleri, serbestçe dini işleri yürütürlerdi. Bundan dolayı
onlara bu soru sorulmuştur ki: Bir tarafta açık açık sizden bağışlar ve adaklar
alan, her dini hizmet için ücret isteyen din tüccarları var, diğer tarafta;
hiçbir menfaat gözetmeyen hatta kendi ticari işlerini bırakıp son derece
akıl ve mantıkla size dinin doğru yolunu göstermeye çalışan mükemmel
bir insan var. Bu durum karşısında hâlâ sizin bu peygamberden kaçmanız
ve o menfaatçilere koşmanız akılsızlık değil de nedir?1097
“Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun da onlar bir borçtan dolayı
ağır bir yük altında mı bırakıldılar?” Yani yoksa sen onlardan hidayet, onlara
öğretmek, risaletini tebliğ etmek, onları Yüce Allah’a iman etmeye dâvet
etmek karşılığında bir ücret mi istiyorsun da onlar yüklenmekle karşı
karşıya kaldıkları bu ağır malî yükü -mal harcamaktaki cimriliklerinden
dolayı- ödemekten kendilerini ağır bir yük altında mı kabul ediyorlar? Anlatılmak
istenen şudur: Sen onlardan bir ücret istedin de bundan dolayı mı
senin çağrını kabul etmekten yüz çevirdiler?!
Oysa ey Muhammed, sen onları
Yüce Allah’ın yoluna onlardan alacağın
bir ücret söz konusu olmaksızın davet etmektesin. Ücret istemek yerine sen
bunun mükâfatını Allah’tan umuyorsun. Bununla birlikte onlar câhilliklerinden,
küfürlerinden ve inatlarından
dolayı kendilerine getirdiğin hakkı
yalanlamaktadırlar. Bununla peygamberlik ispat edilmektedir. Çünkü Peygamber
(s.a.s.) maddî herhangi bir menfaat için değil, hayra bizzat hayır
olduğu için çağırmaktadır.1098
1097 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, Tûr Sûresi, 40. âyetin tefsiri, c. 5, s. 550
1098 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l Münir
• 392 •
Ahmed Kalkan
Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında
İnsanlardan Ücret İstemez
“(Hz. Nuh, kavmine şöyle dedi:) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi
Allah’tır.” 1099
“(Hz. Hûd, kavmine şöyle dedi:) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
Benim ücretimi (mükâfatımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.”
1100 Aynı ifadeleri, Hz. Sâlih,1101 Hz. Lût,1102 Hz. Şuayb1103 kavimlerine
söylerler.1104 Aynı ifadeleri Hz. Muhammed’in (s.a.s.) de kavmine belirtmesi
istenir:
“(Ey Rasülüm) de ki: ‘Ben bu yaptığım tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum,
ancak Rabbine bir iman ve itaat yolu tutmak isteyen kimseler
istiyorum.” 1105
“Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan, yük altında
ezilmişler midir?” 1106
“(Ey Rasülüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı) onlardan
bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir nasihattir.”
1107
“Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların sözlerine
kulak verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.” 1108
“Ben Allah tarafından size gönderilmiş bir rasûlüm” diyenlere kavimleri
“acaba ne yapmak istiyor bu adam, nedir bunun maksadı?” diye şüphelerini
dile getirmişlerdir. Allah, rasüllerinin üzerindeki bu şüpheyi öncelikle
kaldırmak için onların niyetlerinin dünya olmadığına dair güvence vermiş-
1099 26/ Şuarâ, 109
1100 26/Şuarâ, 127
1101 26/Şuarâ, 145
1102 26/Şuarâ, 164
1103 26/Şuarâ, 180
1104 Yine insanlardan tebliğ karşılığında ücret istememekle ilgili olarak, benzer ifadeler için bk. 11/Hûd, 29,
50-51, 88; 10/Yûnus, 72; 26/Şuarâ, 109-110
1105 25/Furkan, 57
1106 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
1107 12/Yûsuf, 104; Rasûlullah'ın tebliğine karşı ücret istememesi ile ilgili olarak benzer ifadeler için bk. 42/
Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe', 47; 6/En'am, 90.
1108 36/Yâsin, 21
• 393 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
tir. Zannettikleri gibi bu rasüllerin maksatlarının dünya malı olmadığını,
kadın olmadığını, makam ve mevki, yani riyâset olmadığını söylemiş ve
söyletmiştir. Peygamberler, yaşadıkları hayat ile bunu bilfiil isbat etmişlerdir.
Maksatlarının dünya menfaati, kadın ve makam-mevki olmadığını
halka göstermişlerdir.
Buna bugün de gerek vardır; hem de çok. Rasüllerin kendilerini isbat
ettikleri gibi, peygamberlerin mirasına sahip çıkanlar, çıkmak isteyenler,
onların ümmetlerinin velâyetlerini devralacak olanlar, insanlara bu güveni
vermek zorundadırlar. Maksatlarının Allah rızası olduğunu sözle değil;
bilfiil yaşadıkları hayatlarıyla ortaya koymalıdırlar. Tebliğ faaliyetinde bulunanlar,
ümmeti uyarma, müjdeleme ve korkutma görevini yüklenenler
ücretlerini ümmetten almamalı, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan almalıdırlar;
Özellikle bu görevlerinin karşılığını. Rasüllerin mirası olan ümmet için
çalışıp çabalama karşılığında dünyalık elde etmeyi istemek, aslında ahmaklıkların
en büyüğüdür. Çünkü çok kıymetli bir şeyi yok pahasına satmaktır.
Hatta Cennet satın alınabilecek şeyle tutup Cehennem satın alma ahmaklığıdır.
Meselenin âhiret yönü elbette daha önemlidir; fakat orayı Allah’a havale
ederek, biz dünyevî açıdan değerlendiriyoruz. Çünkü öncelikle ümmetin
bu insanlar karşısında ümitlerinin kaybolmamasını, onlara karşı güvenlerinin
sarsılmamasını istiyoruz. Elindeki çok kıymetli bir şeyi ucuza satın almak
isteyenlere karşı uyanık davranan bir çocuk kadar olsun, ümmete olan
hizmetini dünyevî yönde bozdurup harcamasını isteyen nefsine, şeytana
veya buna teşvik eden insanlara karşı müslüman uyanık olmalıdır.
Müslüman olmayan kitleler dahi liderlerinde bu özellikleri aramaktadır.
Toplumun kendisine teveccühünü kötüye kullananları daha sonra sırtından
attığını göz önüne alırsak, mü’minlerin âlimlerine ve az çok isim
yapmışlarına büyük yükümlülükler düşmektedir. Bunların başında sade bir
yaşantı gelmektedir. Müslüman toplumun genelinin üstünde bir yaşantıya
sahip olan kişiler, asla emniyet ve itimat telkin edemeyeceklerdir. Peygamberler
bunun en muazzam örnekleriydi. Hatta Allah Teâlâ onlardan bahsederken
“kendi içlerinden birisi” ifadesini kullanmıştır. Bu, kendileri gibi bir
insan, tanıdıkları birisi vs. diye tefsir edilse bile, asıl anlamı; kendilerinden
ayrı bir hayat yaşamayan, kendi hayat standartlarında, içini dışını bildikleri
ve her yönüyle kendilerinden olan birisi, anlamındadır.1109
1109 Mehmed Göktaş, Gençlerle Tevhid Dersleri, s. 58-60
• 394 •
Ahmed Kalkan
İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek
Bir insanın imanında samimi olduğunun, yalnızca Allah’ın rızasını
gözettiğinin en büyük göstergesi, basit çıkarlar peşinde koşmaması, ihlâslı,
yani hâlis olarak Allah’ın rızası için çalışmasıdır. Her nimetin Allah’tan
geldiğini kavramış, yalnızca O’nun rızasını hedefleyen, O’ndan isteyen ve
O’ndan korkan bir mü’min, elbette basit ve küçük bazı hesapların peşinde
koşmayacaktır. Dolayısıyla yaptığı işlerde çıkar gözetip gözetmemek, bir
insanın doğrudan imanıyla ilgilidir. Allah’ı ve âhireti kavramış olan bir insan,
elbette bunların yanında basit çıkar hesaplarına itibar etmeyecek ve
Kur’an’n fedâkârlık emri gereği kendi bencil hırslarını tatmin etmek için
uğraşmayacaktır. Buna karşın Allah’ı ve âhireti kavrayamamış bir insanın
bu büyük gerçekleri göremeyip basit ve ufak menfaatler peşinde koşması
doğaldır. Son derece küçük bir dünyaya, son derece dar bir kafa yapısına
sahip olacağı için, sürekli olarak “sahtekâr tüccar” tavrı ortaya koyacaktır.
Kur’an, mü’minlerin üstlendikleri iman görevinden hiçbir çıkar ummamaları
gerektiğini sık sık hatırlatır. Tüm peygamber kıssalarında da, peygamberlerin
üstlendikleri tebliğ ve cihad görevinden dolayı hiçbir “ücret/çıkar”
aramadıkları haber verilir. Yapılan hizmet karşılığında makam ve mevki
beklentisinde olmak, mü’minlere değil; inkârcılara yakışan bir tavırdır. Nitekim
Kur’an, Hz. Musa’ya karşı Firavun’a yardım eden sihirbazların bu tür
bir tavır içinde olduğunu vurgulayarak bu konuya dikkat çeker: “Sihirbazlar
Firavun’a gelip dediler ki: ‘Eğer biz galip olursak, herhalde bize karşılık
(armağan) var, değil mi?’ ‘Evet’ dedi. ‘(O zaman) Siz en yakın kılınanlardan
olacaksınız.”1110 Allah’ın rızasını gözeten kişi, sürekli olarak O’na ibadet
halinde olur. Basit çıkarlardan geçtiği için, dünya hayatının süsü onu
etkilemez. Nitekim Kur’an, mü’minlerle beraber olmayı ve dünya hayatının
süsünü âhirete tercih etmemeyi emretmektedir: “Sabah akşam Rablerine,
sırf O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya
hayatının ziynetini/süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini,
bizi zikretmekten/anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi
gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” 1111 Burada çok önemli bir nokta
vardır: İnsan dine yaklaşırken, “bu yapının/cemaatin içinde nasıl bir çıkar
elde ederim?” gibi sapkın bir mantıkla değil; “nasıl Allah’a hakkıyla ibâdet/
kulluk edebilirim, O’na itaat edip rızâsını kazanabilirim?” mantığıyla dü-
1110 7/A'râf, 113
1111 18/Kehf, 28
• 395 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
şünmeli ve hareket etmelidir. Aksi bir tavır samimiyetsizlik, münâfıklık ve
yahudileşme özelliği olur. Münâfık ve yahudi karakterli kişiler, dinin ancak
kendi çıkarlarına uygun yönlerini kabul etmekte, diğer hükümlerini reddetmektedirler.
1112
Mü’minin hedefi, Allah’ın rızâsı, rahmeti ve cennetidir. Bunun dışında
küçük dünyevî çıkarlar aramaz. Bu nedenle Allah mü’minleri tarif ederken
“gerçekten biz onları, katıksızca (âhiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlâs
sahipleri kıldık” 1113 demektedir. Gerçekten de ihlâs, yani hâlis, katıksız bir
şekilde Allah rızâsını aramak, mü’mini mü’min yapan en önemli özelliktir.
“De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz,
kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza
giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasülü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten
daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah,
fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” 1114
Mü’minlerin bu konuda yaptıkları yanlış hareket, Cum’a suresinde şöyle
uyarılır: “Onlar, bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp oraya
giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki:’Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden
ve ticaretten daha yararlıdır. Zira Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” 1115
İslâm’ı, Âyetleri Az Bir Karşılık ile (Ucuza) Satmak
“...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı
bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 1116
Âyetleri az bir paha ile (semenen kalîl karşılığında) satmayın ifadesinin,
mefhûm-ı muhâlifi düşünülürse, “çok paha ile satın” anlamı çıkar. Ancak
Kur’an naslarının mefhûm-ı muhâlifinin alınamayacağı bilinmelidir. “Âyetlerimi
az bir karşılık ile satmayın” ifadesinin anlamı, “açıklama, izah etme
ve faydalı ilmi gizlemeyip insanlara yayma karşılığında bir şey almayın”
demektir.1117 Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Her kim Allah’ın
1112 24/Nûr, 47-49
1113 38/Sâd, 46
1114 9/Tevbe, 24
1115 62/Cum'a, 11; Cavit Yalçın, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 123-129
1116 2/Bakara, 41-42
1117 İbn Kesir
• 396 •
Ahmed Kalkan
rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metaı elde etmek
için öğrenirse, kıyâmet gününde cennetin kokusunu duyamaz.” 1118 Allah’ın
bunu, “semenen kalîl” diye isimlendirmesi, bu karşılıkların ya aslında az olduklarından,
ya da verdikleri zarara oranla az olduklarındandır.1119 Hasan
el-Basrî’ye âyetteki “semenen kalîlen”in manasını sordular, o da, “her şeyiyle
beraber dünyadan ibarettir” dedi. Said bin Cübeyr, “dünya lezzetlerinden
ibarettir” diye açıkladı. Ebu’l-Âliye, “Âyetlerin karşılığında ücret almayın”
demektir diye izah etti. 1120
“Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın.” Dünya ve içindeki altın, gümüş,
dolar, mark, lira vb. kıymetli ne varsa, menkul veya gayrimenkul tüm
hazineler hepsi terazinin bir kefesine konsa, öbür kefesine de Allah’ın bir
tek âyeti konulsa ve satılsa yine de az para karşılığında satılmış demektir.
Zamanla papazlar ve hahamlar, krallardan aldıkları para karşılığında İncil
ve Tevrat’ın içine krallara itaatle ilgili sözler sokmuş, bir kısım âyetleri de
kaldırmıştır. Günümüzde Allah’a çok şükür ki, âyetleri yok etmek imkânı
kaldırılmış, ama azıcık para, makam, mevki karşılığında âyetlerin manasını
açıklamama yolu açık bırakılmıştır.
Yıllardan beri ahkâmla ilgili âyetler, nice cami kürsüsü ve minberlerinde
gündeme getirilememiştir. Devletin en üst tepesindeki şahıs, Kur’an’daki
ahkâmla ilgili 230 civarındaki âyetin, lâik anlayışla bağdaşmadığı için,
zaten uygulanmadığından tümüyle kaldırılmasını teklif edecek duruma
gelinmiştir. Bazı gayretli müslümanlar, ahkâmla ilgili âyetleri açıklamaya
başlayınca, bir kısım satılık kalem ve diller “o âyet, yahudilerle ilgilidir, bu
âyet hıristiyanlarla ilgilidir, bunlar ise Mekke’li müşrikler hakkında nâzil
olmuştur” diyerek bizi ilgilendirmediğini söylemeye başladılar. Ayetleri
düzenin istediği şekilde tevil etmeye, kâfirlere ve küfre “hoşgörü”lü, müslümanlara
ve gerçek İslâm’a “horgörü”lü bakmaya başladılar. “Sebeb-i nüzul,
âyeti tahsis etmez” kuralını görmezlikten geldiler.
Yani “Kur’an’daki âyetlerin bir kısmı yahudilere, bir kısmı hıristiyanlara,
diğerleri de peygamberimiz zamanındaki Mekke’li ve Medine’li insanlara
hitap ediyor, bizi ilgilendirmez” demeye getirdiler. Ayetin devamının
“yalnız Benden korkun.” 1121 şeklindeki ifadesi de dikkat çekicidir. Allah’ın
1118 Ebû Dâvud, İlim 12; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, II/338
1119 Fahreddin Râzi
1120 İbn Kesir
1121 2/Bakara, 41
• 397 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
âyetlerini satmak istemez ve paraya, makama boyun eğmezsen, boynunu
eğmek için üzerine gelirler. “Sakın onlardan değil; yalnız Ben’den sakının”
deniliyor. Onların gücü, kuvveti, azabı nedir ki!? Cehennemleri mi vardır
onların bizi atacak? Allah dilemedikçe zarar mı verebilirler ki bizi korkutabilsinler,
Allah’ın takdir ettiği eceli mi öne alabilirler, O’nun vereceği rızkı
mı kesebilirler? Şiddetli cehennemi, sonsuz azâbı olan, herkesi hesaba çekecek,
gerçek anlamda güç ve kuvvet sahibi, korkulmaya lâyık Allah’tan başka
kim vardır ki ondan korkacaksınız?
Aynen, onların dünyayı verseler bile, bunun bir tek âyetin kıymetiyle,
âhiretin değeriyle karşılaştırıldığında “az bir karşılık” , “çok ucuza satmak”
olduğu gibi; onlardan korkmak da fobidir, gereksiz korkudur, yanlıştır ve
müslümana yakışmaz.
Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili bir rivâyet şöyledir: İbn Abbas
diyor ki: “Bu âyet-i kerime, yahudi liderlerinden Kâ’b bin Eşref, Kâ’b
bin Esed, Mâlik bin Sayf, Hayy bin Ahtab ve Ebû Yâsir bin Ahtab hakkında
nâzil olmuştur. Bunlar, taraftarlarından hediyeler alırlardı. Hz. Muhammed
(s.a.s.) peygamber olarak gönderilince bu menfaatlerinin kesilmesin-den
korktular da, Allah rasûlünün ve getirdiği şeriatin mâhiyetini gizlediler.
Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.”1122 Bu gün de Kur’an tilâvetine
ücret almanın haram olduğunu duyan/bilen bazı ücretli okuyucular, aldıklarına
ücret değil de, “hediye” adı vermektedirler.
Yahudi ve Hıristiyanları Taklit Perspektifi
Kur’an-ı Kerim, uslanmaz ruhun/nefsin temsilcisi ve her türlü değeri
maddeye fedâ eden bir anlayış olarak İsrâiloğullarından sık sık bahseder
ve ibret unsuru olarak, özellikle maddepe-restliklerini gözler önüne serer.
Bu açıdan onlarla beraber hıristiyanlardan da söz eden bir âyet-i kerimede
şöyle denir: “Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahudi bilginlerinden)
ve (hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız
yollarla yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp
biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı
müjdele!” 1123 Burada dikkati çeken bazı noktalar vardır:
1122 Fahreddin Râzi, Mefâtihu'l Gayb
1123 9/Tevbe, 34
• 398 •
Ahmed Kalkan
Bâtıl yollarla insanların mallarını yiyenler, din bilginlerinin bazılarıdır
ve bu iş için bu vasıflarından yararlanmaktadırlar. Bu yollarla insanların
mallarını yemeleri, onları aynı zamanda Allah’ın yolundan da uzaklaştırmaktadır.
Yani bu yolla malını kaybeden insan, yolunu da sapıtmaktadır.
Din adamlarının bu yola girmelerine sebep, maddî ihtiraslarıdır; altın ve
gümüş, yani para biriktirme arzularıdır. Hıristiyan ve yahudilerdeki bu anlayışların
taklit edilmesiyle ilgili meşhur hadis-i şerifi hatırlatalım: “Sizden
öncekilerin yollarına karış karış uyacaksınız. Hatta onlar bir keler/sürüngen
deliğine girseler, siz de onların arkasından gireceksiniz.” Biz, Yâ Rasûlellah,
yahudilerle hıristiyanlara mı? dedik. “Ya kime (olacak)!?”1124
Bu takip ve taklid, Allah’ın kitabını kazanç konusu yapmada olduğuna
göre, yahudiler, konumuzla ilgili âyet-i kerimeye yegâne muhatap olmaktan
çıkmış olmalıdırlar. Hitap, aynı anda, takibi karış karış sürdüren
müslümanlaradır da: “Elinizdekinin (Tevrat’ın) aslını tasdik edici olarak
indirdiğime (Kur’an’a) iman edin! Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın!
Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden korkun. Hakkı bâtıl
ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin. Namazı dosdoğru kılın,
zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin. (Ey bilginler!) Siz
Kitab’ı okuyup gerçekleri bildiğiniz halde, insanlara iyiliği emrediyor, kendinizi
unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmayacak mısınız?”1125 Âyetleri az
bir paha (semen-i kalîl) karşılığında satmak... Hakkı bâtıl ile karıştırmak...
Gerçekleri gizlemek... Dosdoğru namaz kılmamak... Zekâtı vermemek (paraya
hırslı olmak)... Başkasına doğruyu emrettiği halde, kendini (kendi çıkarı
için) unutmak... Ve bunların hepsini Kitab’ı okuyup dururken yapmak
da söz konusu takip ve taklidin tamamlayıcılarından sayılabilir.1126
1124 Buhârî, Enbiyâ 50, İ'tisâm 14; Müslim, İlm 6; İbn Mâce, Fiten 17; Ahmed bin Hanbel, II/325, 327, 336,
III/83, 89, 94
1125 2/Bakara, 41-44
1126 Faruk Beşer, Fıkıh Penceresinden Fetvâlarla Çağdaş Hayat, s. 64-65
• 399 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Tebliğ Karşılığında Ücret Almanın
Yasaklığı Konusunda Âyetler
“...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden korkun. Hakkı
bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 1127
“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir paha ile değişenler
(onu maddî karşılık ile satanlar) var ya, işte onların yiyip de karınlarına
doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne onlarla
konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için acıtıcı bir azap vardır.”
1128
“Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahudi bilginlerinden) ve
(hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla
yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp biriktirip
de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı müjdele!”
1129
“Ehl-i Kitap’tan öyleleri var ki, Allah’a, size ve kendilerine indirilene, tam
bir samimiyet-le ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın âyetlerini az
bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ücretleri/ecirleri vardır.
Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 1130
“Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını
alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek Kitab’a vâris olan birtakım kötü kimseler
geldi. Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Acaba
Allah’a karşı haktan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden,
o Kitabın hükmü üzere mîsak/kuvvetli söz alınmamış mıydı ve onlar
Kitab’ın içindekini ders edinip okumadılar mı? Hâlbuki âhiret yurdu, takvâ
sahipleri/Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”
1131
1127 2/Bakara, 41-42
1128 2/Bakara, 174
1129 9/Tevbe, 34
1130 3/Âl-i İmran, 199
1131 7/A'râf, 169
• 400 •
Ahmed Kalkan
“...İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında
satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin
ta kendileridir.” 1132
Kur’an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında
Ücret Almayı Yasaklayan Hadis-i Şerifler
Ahmed bin Hanbel’in Abdurrahman bin Şibl’den rivayet ettiği hadis:
“Kur’an- Kerim’i okuyun, onu (dünya menfaatlerine vesile kılmak suretiyle)
yemeyin!” 1133
“Kur’an okuyun, onunla amel edin, On(u okumak)tan asla uzaklaşmayın,
onun hakkında haddi aşmayın; onun karşılığında ücret alıp yemeyin,
onunla dünya menfaati artırmayı talep etmeyin.” 1134
Übeyy bin Kâ’b: “Bir adama Kur’ân-ı Kerim öğrettiydim de, bana bir
yay hediye etmişti. Durumu Rasûlullah’a söylediğimde: “Onu alırsan, ateşten
bir yay almış olursun demektir” buyurdular, ben de sahibine geri verdim.
1135 Ubâde bin Sâmit: Ehl-i Suffe’den birçok kimselere Kur’an öğrettim. Bu
öğrencilerimden birisi bana ok atılan bir yay hediye etti. -Kendi kendime-
‘Bu bir mal/para değildir. Özellikle bununla ben savaşlarda Allah yolunda
ok atacağım’ dedim. Bununla beraber, Nebî (s.a.s.)’e bu olayı arz ettim.
Rasül-i Ekrem cevaben şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’nın Kıyamet gününde
boynuna ateşten bir halka takmasını arzu edersen kabul et!” 1136
“Kim Kur’an öğretmesi karşılığında bir kavs/yay alırsa, Allah ona ateşten
bir yay kılâde yapıp boynuna takar.”1137 (Bu hadislerin çoğunda Suffe talebelerinin,
öğretmenlerine hep kavs, ok yayı hediye ettikleri zikredilmiştir.
‘Bunların hediye edecek başka şeyleri yok mu idi? Bunların hepsi de ok,
yay sahibi mi idi?’ Evet, başka şeyleri yoktu. Bunların tümü, fakir ve ihtiyaç
sahibi kimselerdi. Ayrıca, bunların hepsi mücâhid idi. Hepsinin de mâlik
olduğu dünya malı okla yaydan ibaret idi. Ekserisi bâdiye (çöl) halkından
1132 5/Mâide, 44
1133 Heysemî, M. Zevâid, VI/168
1134 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/428; Heysemî, VI/167); Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü'l-
Kaarî, XII/95; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/46
1135 İbn Mâce, II/157; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47-48
1136 Ebû Dâvud; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47
1137 Dârimî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
• 401 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
idi. En güzel yay bunlarda bulunurdu. Birbirini görerek hocalarına yay hediye
etmek istedikleri anlaşılıyor.)1138
“Kim Kur’an okuyup Kur’an’ı insanların malını yemeye vesile edinirse,
Kıyamet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten ibaret olarak Arasat
meydanına gelir.” 1139
“Kur’an okuyan, onunla Allah’tan istesin. Zira birtakım insanlar gelecek,
Kur’an’ı okuyacaklar ve onunla insanlardan menfaat temin edeceklerdir.” 1140
İmam Buhârî, Sahih-i Buhârî’nin “Fedâilu’l-Kur’an” bölümünde
“Kur’ân’ı; gösteriş, yeme ve övünme için okuyanlar” diye bir başlık açmış ve
ilk olarak şu hadis-i şerifi almıştır:
“Dünyanın sonunda birtakım insanlar gelecek ki, onlar basit akıllıdırlar.
Allah’ın kelâmını okurlar, ama okun yaydan çıktığı gibi İslâm’dan çıkarlar.
İmanları gırtlaklarından öteye geçmez; onları bulduğunuz yerde öldürün.
Çünkü onları öldürmek, Kıyamet gününde ecir olacaktır.”1141 Buhârî’yi şerheden
âlimlerden Kirmânî, bu hadisle ilgili şu açıklamayı yapar: “Bu hadisin,
konulan başlığın ikinci kısmıyla, yani Kur’an’ı yeme vesilesi yapmakla ilişkisi
şudur: Kur’an okuma, Allah için olmazsa, elbette ya gösteriş, ya yeme vesilesi,
ya da benzeri bir şey için olacaktır.” 1142
“Kim Allah’ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metaı/
malı elde etmek için öğrenirse, kıyamet gününde Cennetin kokusunu duyamaz.”
1143
“Kim Allah (c.c.) rızâsından başka bir şey için ilim öğrenirse veya ilimle
Allah rızâsından başka bir şeyi murâd ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın.”
1144
1138 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
1139 Aynî, Umdetü'l-Kaarî, XII/96; Beyhakî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
1140 Tirmizî, V/179, hadis no: 2917; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48-49; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V/322;
Aynî, Umdetü'l-Kaarî, XII/96
1141 Buhâri, Tecrid-i Sarih IX/301; XI/248
1142 Kirmânî, Şerhu'l-Buhârî XIX/49; Kastalânî, İrşâdü's-Sârî, VII/388
1143 Ebû Dâvud, İlim 12, hadis no: 3664; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, III/338
1144 Tirmizî, hadis no: 2793; İbn Mâce, hadis no: 258
• 402 •
Ahmed Kalkan
“İlim adamlarıyla boy ölçüşmek veya bilgisiz kimselerle tartışmak ya da
halkın yüzünü kendine döndürmek amacıyla ilim edinen kimseyi Allah (c.c.)
Cehenneme sokacaktır.” 1145
“Bir kimse, âhiret ameli ile dünyayı talep ederse, yüzü insan sûretinden
çıkar, zikri de mahvolur. İsmi de ehl-i nâr (Cehennemlikler) siciline girer.” 1146
“Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin karanlığında, nur/ışık
temini için) amellere sür’atle koşun ki, o devirde insan sabah mü’min olduğu
halde akşama kâfir olarak ulaşır. Mü’min olarak gecelediği halde kâfir olarak
sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir şeye karşılık satarlar.”
1147
“Sizin içinizde öyle zümreler türeyecektir ki, siz onların namazlarının yanında
kendi namazlarınızı, onların oruçları yanında kendi oruçlarınızı, onların
amelleri/iyi işleri yanında kendi sâlih amellerinizi küçük göreceksiniz.
Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’ân(ın feyzi) onların hançerelerinden
(boğazlarından) öteye geçmeyecek. Onlar, okun avı delip geçtiği gibi dinden
çıkacaklar...” 1148
“Birtakım dâîler, yani çığırtkan hatipler türeyecek, onlar bizim dilimizle
(bizim aziz duygularımıza seslenerek) konuşurlar (Hâlbuki gönüllerinde hayırdan
eser yoktur). Bizim dinî kaidelerimizle, bizim dînî hislerimize hitap
edecekler ve ümmeti Cehenneme ve felâkete dâvet edecekler!” 1149
Peygamber (s.a.s.) ashâbından iki kişi bir gün bir mescide geldiler.
İmam namazdan selâm verince, cemaatten biri, bir miktar Kur’an okudu;
sonra da yardım istedi. Olaydan müteessir olan sahâbîlerden biri: ‘Hepimiz
Allah içiniz, O’na aidiz ve O’na döneceğiz. Peygamber Efendimiz’i şöyle
derken işitmiştim: “Pek yakın bir gelecekte bir grup insan türeyecek, bunlar
Kur’an’ı âlet edip dilenecekler. Bu işi kimin yaptığını görürseniz, sakın ona bir
şey vereyim demeyiniz.” 1150
1145 İbn Mâce, hadis no: 259, 260; Tirmizî, hadis no: 2793
1146 Taberâni, Kebir; Ebû Nuaym; Râmûz el-Ehâdis, II/429
1147 Müslim, Tirmizi, Ahmed bin Hanbel; Râmûz el-Ehâdis, I/243
1148 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI/247; hadis no: 1783
1149 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX/298; XI/248
1150 Fudayl bin Amr'dan, et-Tıbyân fî Âdâb-ı Hameleti'l-Kur'an, Muhyiddin Nevevî, s. 29
• 403 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Kur’ân’ı Arap lâhnı ve üslûbu ile okuyun. Fâsıkların, yahûdi ve hıristiyanların
lâhnı ve tavrı ile onu okumaktan sakının. Benden sonra bir kavim
gelecek; onlar Kur’an’ı şarkıcıların, râhibelerin ve yas tutan kadınların üslûbu
ile okurlar. Ama, okudukları hançerelerinden (boğazlarından) öteye geçmez.
Onların da, bu okuyuşlarından hoşlananların da kalpleri fitne ile dolmuştur.”
1151
“Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını
tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden
değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır.
Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara
yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın
kenarında bana ulaşacaktır.” 1152
“Benden sonra, yakında birtakım sultanlar peydah olur. Kapılarında fitneler
develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden
kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir tâviz
kopararak verirler.” 1153
Dinini Satan Karakter; Bel’am: Sahip bulunduğu ilim hazinelerine
karşılık, “dünya” için “din”ini satan, âhiretini dünyaya değişen ve bu doğrultuda
azgın yöneticiler ve tağutlarla işbirliği yapan, onlara hizmet veren,
dini ve bilimi âlet edip kullanarak insanları zalimlerin buyruğuna ve boyunduruğuna
sokan kimliği simgeleyen bir addır Bel’am.
Tabiri caizse, Allah’ın peygamberine, Allah’ın dinine karşı, Allah adına
mücadele veren ve halk katındaki itibarını bahane ederek tevhid mücadelesine
karşı direnen bir azgın! Bir kısım müfessirler, Bel’am’la ilgili A’râf
sûresi 175-176. âyetlerinin, Ümeyye bin Ebi’s-Salt hakkında nâzil olduğunu
beyan etmişlerdir. Bu kişinin de, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e nübüvvet görevi
verilmeden önce “hanif ”lerden olduğu, Allah’ın kısa bir süre içerisinde
peygamber göndereceğini söyleyip durduğu halde, gurura kapılıp O’na
iman etmediği bilinmektedir. Rivayetlerdeki ortak yön, muayyen bir şahsı
tariften çok, onun prototip karakterini ortaya koymasıdır. Nüzul sebebinin
1151 Beyhakî, Şuabu'l-İman, I/429; Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, I/43
1152 Sünen-i Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
1153 Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu'l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek -Abdullah
bin Hars'dan•
404 •
Ahmed Kalkan
hususi olması, hükmün umumi olmasına engel değildir. Kıyamete kadar
Bel’am’ın vazifesini yapan “Bel’am” tipi, bu karakterin yapısı ortaya konulmaktadır.
İnsanları “Allah adını kullanarak” aldatan, hevâ ve heveslerini
tatmin için tevhid akidesini tahrip eden Bel’am’ın etkisi korkunçtur.
Bel’am; Firavun’un ilkelerini Allah’ın dini adına muhâfaza eden bir
mel’undur. Her düzenin bir sâdık bekçisi vardır. Tâğutî düzenin sâdık bekçisi
ise hiç şüphesiz Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninde Bel’am sadece bir kişi
değil; bir çetedir. Evet, Bel’amlar çetesi tâğutî düzen tarafından örgütlenmiş
bulunan bir haydutlar çetesidir. Bel’amlar çetesi, tâğutî düzen içerisindeki
kiralık din bezirgânlarıdır. Tabii ki bunları kiralayan tâğutî düzenin kendisidir.
Bu Bel’amlar çetesinin kökü Firavun düzenine dayanır. Bel’amlar
çetesinin ilk reisi Bel’am bin Baura’dır.
Câhiliyye düzeninin kuşatması altındaki toplumlarda devlete bağlı bir
din vardır. Bu devlete bağlı dinin mümessilleri Bel’amlardır. Bu Bel’amlar,
her yerde ve her zaman dine bağlı devlet anlayışına karşı savaşırlar. Tâğutî
düzenin her türlü icraatını İslâm’ın mührüyle mühürlemeye çalışırlar.
Tâğutî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen köpekler gibi
kuyruk sallarlar. Tâğutî düzenin hatırı için İslâm dinine eklemede ve çıkarmada
bulunurlar.
Bel’amlar çetesi, İslâm coğrafyasında küfrün iktidar olması ve iktidarının
devam etmesinin en büyük destekçisidir. Bugün İslâm coğrafyasının
siyasî iktidarı İslâm’ın elinde değildir. Devlete bağlı din serbest, dine bağlı
devlet yasaktır. Dine bağlı devletin zaruretinden bahsedenler zindanlarda,
devlete bağlı dini anlatanlar ise kürsülerdedir.
Kur’an, Bel’amları köpeğe benzetir.1154 Köpek, ev sahibinin itikadî yapısına
bakmadan sadece kendisine verilen kemikler karşılığında evi bekler ve
eve girmek isteyen yabancılara/aileden sayılmayanlara karşı direnir.
Câhiliyye düzeni için Bel’amlar büyük bir silâhtır. Her ne zaman câhiliyye
bir kanun uydurursa Bel’amlar bu kanunun İslâm dinine uygun olduğunu
iddia ederek halkı itaate mecbur etmeye çalışırlar. Câhiliyye düzeninde
tâğutlar kanun uydururlar; Bel’amlar ise bu uydurulan kanunları
müslüman halka kabul ettirler. Tâğutlar emir verirler, Bel’amlar emre itaati
1154 7/A’raf, 175-176
• 405 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
sağlarlar. Câhiliyye düzeni için Bel’amlara duyulan ihtiyaç, düşman sahibi
bir kişinin kapısını bekleyen bir yırtıcı köpeğe olan ihtiyaç gibidir. Yani,
câhiliyye düzeninin ayakta kalması için, bu düzenlerde Bel’amların bulunması
zaruridir.
İslâm coğrafyasında siyasi otoriteyi elinde bulunduran müşrik otoriteler,
bu otoritelerini Bel’amlara borçludurlar. Bazen topun, tüfeğin yapamadığını
Bel’amlar yapar. Çünkü Bel’am, Firavun’un siyasi ihtirasını ve Karun’un
câhilî sermayesini; insanları Allah adına aldatarak koruyan mel’undur.
Bel’am, bir anlamda bilimin mücessem put haline gelmesidir. Çünkü
Bel’am, Hz. Mûsâ ile karşı karşıyadır. Allah’ın peygamberi ile, Allah adını
kullanarak mücadele etmekten çekinmemiştir. Bu işin mâhiyeti düşünülürse;
hem Karun, hem Firavun, kitleler üzerindeki gücünü Bel’am’dan almıştır
denebilir. Câhiliyye düzenine karşı savaşan muvahhidlerin önündeki
en büyük engel, köpek sıfatlı Bel’amlardır. Bu gün tâğutî düzeni devirmeye
çalışan muvahhidlere “ehl-i fitne” sıfatını verenler Bel’amlardır. Hâlbuki tâğutî
düzenin kendisi bir fitnedir. Bu fitneyi muhafaza etmeye çalışan Bel’am
ise başlı başına bir pisliktir. Bu konuda bir tâğutun katili Muhammed bin
Mesleme (r.a.) şöyle diyor: “Zâlim idarecilerin kapısındaki âlimlerden, pislik
üzerindeki sinek daha güzeldir.” 1155
Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemek; Dünyevîleşmek ve
Dünyayı Âhirete Tercih Etmektir: “Dünyevîleşmiş tip” dediğimiz bu insanın,
tüm zamanlar ve mekânlarda bir tek dini vardır: Para. Dünyevîleşmiş
çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi
bankadır. Dünyevîleşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini,
dâvâsı varsa dâvâsını her fırsatta paraya çevirmenin yollarını arar. Karun’laşmış
ve Bel’amlaşmış bu tip, “Allah rızası, hizmet, tebliğ, dâvet, ihlâs,
cihad, bereket, tekbir, cihad” gibi dinin kavramlarını çok rahat kullanarak
insanları sömürür. Menfaatini dininden, imanından, dâvâsından önde tutar.
Çıkarı neyi gerektiriyorsa o boyaya giren bukalemundur. İktidar ve güç
odağı etrafında pervanedir.
Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemek, Çok Zararlı Bir Ticarettir:
Kur’an’ın, birçok peygamber ağzından “Buna (tebliğe) karşılık sizden
hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak
1155 Zemahşeri, Keşşâf II/434; Mustafa Çelik, Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, s. 103-107
• 406 •
Ahmed Kalkan
âlemlerin Rabbi Allah’tır.” 1156 şeklindeki sözleri ısrarla tekrarlaması ve bu
âyetlerdeki “ücret istememe” kavramı üzerinde biraz durmak gerekir. Âyetlerden
anlaşıldığına göre ücret isteme, insanın işlediği iyilik ve kötülük sonuçlarına
dayanan her türlü eylemini kapsamaktadır. Yani insanın tüm yaptığı
işler, bir ticaret niteliğinde; özel ve genel yapısında kâr ve zarara elverişli
birer eylemdir. İnsanın ortaya koyduğu her harekette, her sözde kâr-zarar
söz konusudur. İnsan bazı eylemleriyle kendisini, hayatını, cenneti satın
alabilir. İnsanın, canını ve malını feda ettiği durumlar da bu ticaret alanına
girer. Çünkü bu durumlarda eylemler karşılıksız kalmaz. Karşılık, ücret/
ecir; mü’minler için esas olarak âhirette verilecektir, ama bu veresiye satış
da mü’mini psikolojik olarak daha dünyadayken bile rahatlatmaktadır.
“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır.
Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’ta,
İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok
sözünü yerine getiren kim vardır? O halde, O’nunla yapmış olduğunuz bu
alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” 1157
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim
mi? Allah’a ve Rasülü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad
edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O,
sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn
cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” 1158
Böylece hayatın tamamı, tüm alanlarında ve tüm mücadelelerinde ya
Allah’la; ya da şeytanla bir alışveriş eylemine dönüşür. İnsan ne yaparsa, ne
verirse mutlaka onun bir karşılığı vardır. Eğer sonuçlar iyi, yararlı ise, alışveriş
kâr; değilse zarar getir. Münafıkların, yahudileşenlerin, Bel’amların,
din tüccarlarının, dini gerçekten sömüren, dinin sırtından geçinen satılık
kalem ve dillerin, ne tür bir ticaret yaptıklarını bu konular ışığında anlayabiliriz.
Onlar, hem dünyada hem de âhirette kendilerini zarara sokacak bir
şeyi satın almışlardır. Yaptıkları ticaret, kendilerine umdukları kârı sağlamayacaktır.
Allah’la alışveriş yapan, çok kârlı ticareti seçenlere ne mutlu!
1156 26/Şuarâ, 127; 26/Şuarâ, 145; 26/Şuarâ, 164; 26/Şuarâ, 180; ve benzer anlamdaki âyetler:
25/Furkan, 57; 11/Hûd, 29, 50-51, 88; 10/Yûnus, 72; 26/Şuarâ, 109-110; 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46; 12/
Yûsuf, 104) 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe', 47; 6/En'am, 90; 36/Yâsin, 21
1157 9/Tevbe, 111
1158 61/Saff, 10-12
• 407 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi)
yazıyorlar?” (68/Kalem, 47)
“Gayb” Yüce Allah’ın bilgisini kendisine sakladığı ve insanların göremedikleri
yahut da gaybın yazılı olduğu levh-i mahfuz demektir. “Onlar mı
yazıyorlar?” Buna göre hüküm veriyorlar ve böylelikle senin bilgine ihtiyaçları
kalmıyor ve oradan hareketle söylediklerini mi yazıyorlar?
“Yoksa gayb onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Yani gayb bilgisi
onların yanında olduğundan ötürü delil diye kabul ettikleri şeylerden
istediklerini yazarak bu şekilde gaybdan yazdıkları ile seninle tartışıyorlar
ve kendileri hakkında diledikleri hükmü vererek böylelikle de senin çağrını
kabul etmeye, sözüne uymaya ihtiyaçları mı kalıyor?
Maksat, onların İslâm risâletini kabul etmekten yüz çevirmekte dayanabilecekleri
naklî bir delillerinin bulunmadığını anlatmaktır.1159
İnkârcılara soru tarzında başka bir uyarı olup özellikle dinî konularda
insanın
bilgi kapasitesinin sınırlı olduğuna, Allah’tan başka hiç kimse gayb
âlemi hakkında bilgi sahibi olmadığı için bu konularda ileri sürülen iddiaların
da temelsiz
olacağına, sonuç olarak din konularında Allah’ın peygamberi
vasıtasıyla insanlara
ulaştırdığı vahiy bilgisinin yegâne kaynak olarak
benimsenmesi gerektiğine işaret edilmektedir. Bu âyetle (ki, aynı zamanda
Tûr sûresinin 41. âyetidir) müşriklere şöyle denilmiş oluyor: Peygamber’in
(s.a.s.) size gösterdiği hakikatleri yalanlamanız için görünen perdenin arkasında
gizlenmiş olan hakikatleri doğrudan doğruya bildiğinizi iddia
edebildiğiniz ne gibi bir bilginiz var? Hakikaten Allah’ın bir olmadığını,
kendinize ma’but yaptıklarınızın hepsinin de ilahlık sıfatları ve yetkileri
taşıdığını biliyor musunuz? Ve hakikaten siz melekleri gördünüz mü de,
“Onlar kız’dırlar ve -hâşâ- Allah’dan doğmuşlardır” diyorsunuz.
Gerçekten hiçbir vahyin, ne Muhammed’e (s.a.s.), ne de başka bir kula
gelmediğini biliyor musunuz? Kıyâmetin kopmayacağını, öldükten sonra
yeni bir hayatın olmayacağını, insanların hesaba çekileceği ve onlara ceza
ve mükâfat verileceği bir âhiret âleminin olmayacağını gerçekten biliyor
musunuz? Böyle bir iddianız varsa, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) anlattığının
hakikat olmadığını, gayb perdesinin arkasına geçerek gördüğünüzden do-
1159 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l Münir
• 408 •
Ahmed Kalkan
layı Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sözlerini yalanladığınızı yazı ile ispatlamaya
hazır mısınız? Burada biri çıkar da, böyle bir soruya karşı cevap vermek
için “o adamlar inatları sebebiyle rastgele bir yazı yazarlarsa ispatlamaları
mânâsız olmaz mı?” diye tereddüt edebilir. Fakat bu tereddüt yersizdir;
çünkü inat ve aksiliklerinden dolayı yazsalar bile bu uydurma yazı ve sahtekârlık
herkese sunulacaktı, herkes de kör değildi. Her şahıs bu yazının
baştanbaşa saçmalık ve zoraki yazılmış olduğunu bilecekti. Gerçekte Peygamber’in
anlattıklarını yalanlamanın sebebi hiçbir zaman onlardan birinin
bu sözlerin gerçeğe ters düştüğünü bildiğinden dolayı değildi.1160
- 48-52. Âyetler -
دَى وَهُوَ مَكْظُومٌ لوْلاَ أَنْ  لُِكِْ رَبِّكَ وَلاَ تكُنْ كَصَاحِبِ الُْوتِ إِذْ نَ  فَاصْبِ ْ
¦ عَلَُ مِنْ الصَّالِِي نَ | ْلعَرَاءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ فجََ  تَدَارَكَهُ نعْمَةٌ مِنْ رَبِّهِ لنُِبذَ بِ
بْصَارِهِْ لَّا سَِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُوُلونَ إَِّنهُ لَ ج�ْ نُونٌ
أَ
 بِ ِلقُوَنكَ  كَفَرُوا ليُ زْ ¬ وَإِنْ يكَدُ اَّلذِي نَ
¦ وَمَا هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ للْعَالَِ ي نَ
 فَاصْبِ ْ : sabret لُِكِْ رَبِّكَ : hükmüne Rabbinin وَلاَ تكُنْ : ve olma كَصَاحِبِ
الْوُتِ : balık sahibi/arkadaşı gibi إِذْ : hani دَى نَ : o çağrıda bulunmuştu
وَهُوَ مَكْظُومٌ : gamla dolu olarak لوْلاَ أَنْ تدَارَكَهُ : eğer ona ulaşmasaydı : نعْمَةٌ
bir nimet مِنْ رَبِّهِ : Rabbinden لنُِبذَ : mutlaka atılmış olacaktı ْلعَرَاءِ بِ : çıplak
bir yere وَهُوَ مَذْمُومٌ : yerilmiş bir halde فَاجْتَبَاهُ : fakat onu seçti رَبُّهُ : Rabbi
عَلَُ |فجََ : ve onu kıldı ¦ مِنْ الصَّالِِي نَ : sâlih olanlardan وَإِنْ يكَدُ : neredeyse ¬ اَّلذِي نَ
كَفَرُوا : küfürlerinde ısrar edenler لِقُونَكَ  لَ يُ زْ : seni devireceklerdi بْصَارِهِْ
أَ
 : بِ
gözleriyle لََّا سَِعُوا : duyduklarında الذِّكْرَ : zikri وَيَقُولوُنَ : bir de diyorlar إَِّنهُ
: o, gerçekten لََ ج� نُْونٌ : bir delidir وَمَا هُوَ : hâlbuki o إِلاَّ : ancak ذِكْرٌ : bir
öğüttür ¦ للْعَالَِ ي نَ : âlemler için
1160 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, Tûr Sûresi, 41. âyetin tefsiri, c. 5, s. 551
• 409 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma.
Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti. (48)
Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak
bir halde ıssız bir diyara atılacaktı. (49)
Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
(50)
O inkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle
devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir
delidir’ derler. (51)
Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir zikrdir/öğüttür.” (68/Kalem, 52)
48-50. “Rabbinin hükmü”nden maksat Hz. Muhammed’e (s.a.s.) verilen
peygamberlik
ve dinî tebliğ görevidir1161 veya Allah’ın inkârcılara mühlet
vererek onlara karşı Hz. Peygamber’e yardımını
ertelemesidir.1162 “Balık
sahibi” ise Yûnus peygamberdir. Hz. Peygamber’e, Allah’ın verdiği görevi
sabırla yerine getirmesi emredildikten sonra Yûnus’a atıf yapılmakta ve
Rasûlullah’a onun hatalı davranışını tekrar etmemesi
telkin edilmektedir.
Çünkü Yûnus, tebliğ ettiği dini halkın hemen kabul etmediğini
görünce
sabır ve azimle görevine devam edeceği yerde, halkına kızarak ülkeyi (Ninova’yı)
terk etmiş, bir gemiye binip denize açılmış, yolda fırtına çıkmış,
yolcuların bir kısmının denize atılmasına karar verilince çekilen kur’ada
Yûnus’un şansına denize atılmak düşmüştü; fakat denizde bir balık tarafından
tutularak boğulmaktan kurtulmuştu. Böylece kendisine burada da
Allah’ın rahmeti yetişti;
Allah Teâlâ’nın lütfuyla bu balık onu sahile bırakarak
ölümden kurtardı. Yûnus
Allah’ın emriyle ülkesine dönüp peygamberlik
görevini sürdürmeye, tevhid inancını yaymaya devam etti. Bir rivayete
göre Hz. Yûnus kavmine, inanmadıkları
takdirde bir azaba uğrayacaklarını
bildirmiş, ancak onlar tövbe edip imana geldikleri
için bu azap tahakkuk
etmemiştir. Fakat onların imana geldiklerinden habersiz
olan Yûnus, belirttiği
azabın vaktinde gerçekleşmediğini görünce kendisinin
alay konusu
olacağını düşünerek kızgın bir halde kavminden ayrılıp gitmiştir. Bu olay
Sâffât sûresinde şöyle anlatılır: “Doğrusu Yûnus da gönderilen peygamber-
1161 Krş. 74/Müddessir, 1-7; ayrıca bk. İbn Âşûr, 29/104
1162 Râzî, a.g.e., c. 30, s. 98
• 410 •
Ahmed Kalkan
lerdendi. Hani o, dolu bir gemiye binip kaçmıştı. Gemide olanlarla karşılıklı
kur’a çektiler de kaybedenlerden oldu. Yûnus kendini kınayıp dururken onu
bir balık yuttu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri
güne kadar onun karnında kalırdı. Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık.
Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat
bitirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda
ona iman ettiler, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar yaşattık.”
1163 Enbiyâ sûresinde de Yûnus’un (a.s.) duâsı, tevbesi zikredilir: “Zünnûn’u
(Yûnus’u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; Bizim kendisini
asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: “Lâ ilâhe
illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn: Senden başka hiçbir ilâh/tanrı
yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum!” diye niyaz
etti. Bunun üzerine onun duâsını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte
Biz mü’minleri böyle kurtarırız.”1164 Burada Yûnus Peygamber’in kıssasına
değinilerek
Hz. Muhammed uyarılmakta, Mekke müşriklerinin kendisine
gösterdiği muhâlefete kızıp da ümitsizliğe kapılmaması ve peygamberlik
görevini sürdürmesi telkin edilmektedir.
51-52. Hz. Peygamber’den Kur’an’ı dinleyen müşriklerin gözleri (bakışları)
etkili oklara benzetilerek ona karşı duydukları kin, nefret ve kıskançlık
gibi menfi
duygulan tasvir edilmektedir. Kur’an’ın edebî üstünlüğü karşısında
hayranlık duygulanın bastıramayan müşrikler, gerek dil gerekse içerik
bakımından onda tenkit
edebilecekleri herhangi bir kusur bulamayınca
insanların Peygamber efendimize
karşı gösterdikleri ilgi ve dikkati başka
yönlere çevirmek için onun sözüne güvenilmez
bir mecnun olduğunu propaganda
etmeye başlamışlardır. Ancak Yüce Allah Kur’an’ın üstün niteliklerini
açıklayarak onların menfi propagandalarını etkisiz
hale getirmiştir.
Müşrikler Hz. Peygamber’i gördüklerinde, ona karşı duydukları kıskançlık
ve düşmanlık sebebiyle gözleriyle onu oklayıp öldüreceklermiş gibi
bakarlardı. 51. âyet onların bu psikolojik durumunu tasvir etmektedir. Bu
âyetin nazar (göz değmesi) ile ilgili olduğu yolunda yaygın bir kanaat bulunmakla
birlikte bu kanaat
kesin bir bilgiye dayanmamaktadır. Nitekim
Şevkânî’nin aktardığına göre,1165 çok yönlü bir âlim olan İbn Kuteybe de
1163 37/Sâffât, 139-148
1164 21/Enbiyâ, 87-88
1165 Şevkânî, a.g.e., c. 5, s. 319
• 411 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
âyette müşriklerin Rasûlullah’a nazar
değdirmelerinden söz edilmediğini,
Rasûlullah Kur’an okuduğunda inkârcıların
ona kinle ve düşmanlık duygularıyla
baktıklarının anlatıldığını ifade etmiştir. Buna göre âyetin nazarla
ilgisi yoktur.1166
Sabr’ın Tanımı ve Mahiyeti
‘Sabır’ sözlükte, darlıkta kendini tutma, kontrol etme demektir. Sabır,
aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda nefsi hapsetme, kendine hâkim
olmadır. Acıya katlanmak, o acıyı geçirmek için dayanmak ve karşı koymak
da sabırdır ki, bu her türlü rahatlamanın ve başarının yoludur. Terim
anlamı: İslâm’ın emir ve yasaklarını tatbik ederken ve imtihan özelliği olan
musi-betler karşısında yılgınlık göstermeyip direnmek, cesaret ve dayanıklılık
göstermek demektir. Sabır, hak yolda yaşamanın bedeli olan zorluklara
göğüs germek, hedefe ulaşmak konusunda direnç, ahlâkî disiplin ve nefsi
kontrol altında tutmaktır.
Sabır, yalnızca acılara ve felâketlere dayanma, katlanma değildir. Sözgelimi,
musibet ve felâket zamanında dayanmak, tahammül göstermek sabır
olduğu gibi ki bunun zıddı acelecilik ve dayanıksızlıktır. Cihad anında
kaçmayıp ayak diremek de sabırdır. Bunun zıddı korkaklık ve cihaddan
fïrardır. Gerektiğinde sır saklamak, dili gereksiz şeyleri konuşmaktan korumak
da sabırdır. Bunun zıddı boşboğazlıktır.
Sabır, ümmetin icmâıyla farz olup, imanın yarısıdır, İmanın diğer yarısı
da şükürdür. Sabır, etkileyici, üzücü bir olay karşısında kendisine hâkim olmak,
kızgın davranışlara girmemek, dili şikâyetten, uzuvları yanlış hareketten
korumaktır. Sabır, nefsi mekruh/çirkin sayılan davranışlar karşısında
boyun eğmekten sakındırmaktır. Sabır, nefsi, sonucu kestirilemeyen gizli
sıkıntılar konusunda şikâyet etmekten sakındırmaktır.
Sabrın Önemi
Sabır, içine düşülen darlığın ve sıkıntının geçmesi için Allah’ın yardımını
kazandırabilecek olan güzel bir davranıştır. Dayanılması zor ve insana
ağır gelen sıkıntılara ancak ‘sabır ahlâkı’ sayesinde dayanılabilir. Bir hak-
1166 Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5,
s. 359-362
• 412 •
Ahmed Kalkan
kı savunma sabırla yapılabilir. Allah’ın emirlerini yerine getirmek, nefsin
hoş gördüğü ama aklın ve dinin hoş görmediği şeylerden kaçınmak sabırla
olabilir. İnsanın elinde olmadan başına gelen, karşılaşılan felâket ve sıkıntılara
dayanmak, onları kolaylıkla atlatmak sabırla mümkündür. Herhangi
bir konuda başarılı olmak, zor olan işlerin üstesinden gelmek ancak sabır
ahlâkıyla gerçekleşir.
Sabırsız insanlar her zaman bir darlık içerisindedirler. Onlar olaylar
karşısında dayanıksızdır; çok şey isterler, küçük şeylerden rahatsız olurlar.
Ellerindeki geniş nimetin kıymetini bilemezler, daha fazlasına ve hatta başkalarının
hakkına göz dikerler. Az bir darlık görünce de perişan olurlar,
tahammül edemezler. Sabrın pek çok sonuçlarından biri, nefis terbiyesi
ve dünyalıklara fazla meyletmeyerek faydalı işlerle meşgul olmaktır. Kişi,
başına gelen kimi belâ ve sıkıntılara, bazı lezzetleri terk etmenin verdiği
rahatsızlıklara ve ibadetlerin getirdiği zahmetlere Allah’ın emri doğrultusunda
bir müddet sabreder ve zor da olsa nefsini bunlara yavaş yavaş
alıştırırsa; zorluklara katlanabilme gücü kazanır; bu yolla sabır makamından
daha yüce makamlara erişir. Günahlara (masiyetlere) bulaşmamakta
direnip sabretmek nefsin müttakî olmasına kaynaklık eder. Hakka itaatte
bulunmakta direnip sabretmek Hakka yakınlık kazandırır. Belâlara sabretmek
ilâhî kaza ve kaderden razı olma imkânını doğurur. Sabır, insanın iç
dünyasını ona ızdırap veren şeylerden, dili şikâyet etmekten ve organları
da uygunsuz davranışlardan sakındırır. Bütün bunlar iman ehline ait yüce
makamlardır.
Nefsini sabra ve sebata (dayanıklılık) ahlâkına alıştıran kimseler başarılı
ve rahat olurlar. Zorluk karşısında kalınca, o zorluğu yenmek için
çaba harcarlar ve bu çabada direnirler. Bir darlığa ve felâkete düşünce de
perişan olmazlar. O sıkıntıyı uzaklaştıracak, o felâketten kurtaracak çareleri
ararlar. Bilirler ki, hayatta her şey bir değişim halindedir. Nimetler
de, rahatlıklar da, sıkıntılar da, zorluk ve darlıklar da hep değişirler. Kişi
bir hal üzerinde sürekli durmaz. Dünya bir imtihan (deneme) dünyasıdır.
Kur’an’a gönül veren bir mü’min, her konuda sabırlı insandır. Sabır
gerektiren bütün işlerde aceleci değildir. Her işini teenni ile (sükûnetle,
dengeli ve ölçülü) yapar. Gerektiği yerde nefsine ve isteklerine hâkim olur.
Dünya hayatının zorluklarına tabii bir şekilde dayandığı gibi, âhiret güzelliklerini
kazandıran ameller noktasında da kararlılık gösterir.
• 413 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Sabrın namaz ve oruçla irtibatlandırılması da dikkat çekicidir. Bütün
güçlüğüne rağmen namaz kılmak, hem bir sabır sınavıdır, hem de inancın
somut bir şekilde ortaya konulmasıdır. Şüphesiz her gün, günde beş
defa, bütün ömür boyu, durmadan Allah için namaz kılmak üstün bir
sabrı gerektirir. Ramazan orucu ise en önemli sabır denemesidir. İnsanın
en zayıf tarafı midesi, yani yeme-içme ihtiyacı ile şehvetidir. Mü’min
oruçla bu azgın isteklerini Allah için erteleyebilir, bu konudaki zorluğa
sabreder. Oruç ibadeti başlı başına bir sabırdır. Mü’minler, Allah yolunda
yapacakları çalışmalarında, ibadet ve amellerinde zorlukla, eziyet ve
sıkıntı ile karşılaşırlarsa namaz ve sabırla Allah’tan yardım isterler. “(Gerçekleri
yüklenip taşımakta) sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz
o (sabır ve namaz), kalbi Allah’a saygı ile ürperenler dışında herkese zor
ve ağır gelen bir görevdir.” 1167 “Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan
yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” 1168
Sabır aynı zamanda, nefsin iyi bir şey yapmak veya kötülüklerden kaçınmak
için acıya, meşakkate dayanma kuvvetidir. Bu iki şekilde görülür:
Birincisi elem, acı ve külfete (karşılaşılan güçlüklere) sabırdır ki, itaat, mücadele
ve amellerin zorluğuna katlanılarak elde edilir. Diğeri de haram lezzet
ve şehvet isteklerine karşı sabırdır ki, kişi bu sabırla, nefsine hoş gelse de
haram kılınmış olan tehlikeli ve zararlı şeylerden sakınabilir.
Hz. Ali diyor ki, iman dört direk üzerine oturur. Bunlardan biri sabırdır.
Sabrın da dört şubesi vardır: Arzu, korku, zühd ve gözetme. Cenneti
arzulayan şehvetlerini sınırlasın. Ateşten korkan haramlardan yüz çevirsin.
Zühd sahibi olana musibetler kolay ve hafif gelir. Ölümü gözeten de hayır
yapmakta acele eder. 1169
Nefsin boyunduruğundan ve esaretinden kurtulup özgür olmanın
sonuçlarından ve meyvelerinden biri de sabırlı olmaktır. Bu anlamda ‘sabır’,
hürriyeti elde etmede en önemli etkendir. Kişi sabrı sayesinde kötü
şartlara, nefsin insanı zillete düşüren isteklerine direnir ve özgürlüğünü
kazanır.
1167 2/Bakara, 45
1168 2/Bakara, 153
1169 Ali Ünal, K. Temel Kavramlar, 489
• 414 •
Ahmed Kalkan
Cafer Sadık’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Özgür kişi her
haliyle özgürdür. Başına musibet gelirse sabreder, musibetler üstüne sel gibi
aksa yine de onu yenilgiye uğratamaz. Ama sabretmezse, kahırlı olur ve
kolaylıklar güçlüğe dönüşür. Nitekim Yusuf (a.s.)’un köleleştirilmesi, esir
edilmesi ve kahra uğraması onun özgürlüğüne gölge düşürmedi. Ne kuyunun
karanlığı ona bir zarar verebildi, ne de başına gelen diğer musibetler.
Derken Allah (c.c.) ona lütûfta bulundu ve yönetici yapıp ona zulmedenleri
kendine hizmetçi etti. Sonra da peygamber yaptı ve onun sayesinde bir
ümmete rahmette bulundu. İşte sabır bu şekilde ardından hayır getirir. Şu
halde sabredin ve sabırla donanın ki ecre ulaşasınız.” 1170
Allah’ın güzel isimlerinden biri de ‘Sabûr’dur. Çok sabreden anlamındadır.
Şüphesiz Allah’ın sabrı insanların sabrıyla kıyas edilemeyecek şekilde
farklıdır. Rabbimiz, kullarının bütün isyan ve tuğyanlarını bildiği ve gördüğü
halde onlara hemen ceza vermiyor, cezalarını âhirete erteliyor ve onlara
nimetlerini vermeye devam ediyor. 1171
Kur’an’da Sabır
Sabır Kur’an’da 104 yerde zikredilir. 1172
“Sabır ve namazla (Allah’tan yardım dileyin.” 1173
“Ey iman edenler, sabır ve namazla (Allah’tan) yardım dileyin. Allah sabredenlerle
beraberdir.” 1174 Bu âyetlerle Allah sabrı emretmektedir.
1170 Kırk Hadis Şerhi, 1/317
1171 Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, 555 vd.
1172 Sabır Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 103 Yerde): 2/Bakara, 45, 61, 153, 153,
155, 175, 177, 249, 250; 3/Âl-i İmrân, 17, 120, 125, 142, 146, 186, 200, 200; 4/Nisâ, 25; 6/En’âm, 34; 7/A’râf,
87, 126, 128, 137; 8/Enfâl, 46, 46, 65, 66, 66; 10/Yûnus, 109; 11/Hûd, 11, 49, 115; 12/Yûsuf, 18, 83, 90; 13/
Ra’d, 22, 24; 14/İbrâhim, 5, 12, 21; 16/Nahl, 42, 96, 110, 126, 126, 127, 127; 18/Kehf, 28, 67, 68, 69, 72, 75,
78, 82; 19/Meryem, 65; 20/Tâhâ, 130, 132; 21/Enbiyâ, 85; 22/Hacc, 35; 23/Mü’minûn, 111; 25/Furkan, 20,
42, 75; 28/Kasas, 54, 80; 29/Ankebût, 59; 30/Rûm, 60; 31/Lokman, 17, 31; 32/Secde, 24; 33/Ahzâb, 35,
35; 34/Sebe’, 19; 37/Sâffât, 102; 38/Sâd, 6, 17, 44; 39/Zümer, 10; 40/Mü’min, 55, 77; 41/Fussılet, 24, 35;
42/Şûrâ, 33, 43; 46/Ahkaf, 35, 35; 47/Muhammed, 31; 49/Hucurât, 5; 50/Kaf, 39; 52/Tûr, 16, 16, 48; 54/
Kamer, 27; 68/Kalem, 48; 70/Meâric, 5, 5; 73/Müzzemmil, 10; 74/Müddessir, 7; 76/İnsan, 12, 24; 90/Beled,
17; 103/Asr, 3.
1173 2/Bakara, 45
1174 2/Bakara, 153
• 415 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Ey iman edenler, sabredin, direnin, savaşa hazırlıklı olun, uyanık bulunun.”
1175
“Sabredenleri, doğru olanları, huzurunda gönülden boyun büküp divan
duranları, Allah için mallarını harcayanları ve seherlerde istiğfar edenleri
(Allah görmektedir).” 1176 Bu âyetler ve benzerleriyle sabredenleri Allah övmektedir.
“Allah sabredenlerle beraberdir.” 1177 ve benzeri âyetlerle Allah sabredenleri
sevdiğini, onlarla beraber olduğunu bildirmektedir.
“Allah sabredenleri sever.” 1178
“Sabrederseniz, bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” 1179
“Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir.”1180 âyetleri ve benzerleri sabrın,
hayırlı sonuçlar vereceğini açıklar.
“Sen de azim sahibi elçilerin sabrettikleri gibi sabret., o (nankör)ler için
acele etme...”1181
“Fakat kim sabreder, affederse şüphesiz bu, çok önemli işlerdendir.” 1182
âyetleri sabrın, büyük irâde sahibi peygamberlerin yaptığı büyük bir iş olduğunu
açıklamaktadır.
“Biz, sabredenlerin karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle vereceğiz.” 1183
“Sabredenlere, mükâfatları hesapsız/sınırsız ödenecektir.”1184 gibi âyetler
sabredenlerin, en güzel biçimde ödüllendirileceklerini müjdelemektedir.
1175 3/Âl-i İmran, 200
1176 3/Âl-i İmran, 117
1177 2/Bakara, 153, 259; 8/Enfâl, 46, 66
1178 3/Âl-i İmran, 146
1179 16/Nahl, 126
1180 4/Nisâ, 25
1181 46/Ahkaf, 35
1182 42/Şûrâ, 43
1183 16/Nahl, 96
1184 39/Zümer, 10
• 416 •
Ahmed Kalkan
“Sabredenleri müjdele!” 1185 âyeti, başına gelen olaylara sabredenleri
müjdelemesini Peygamber’e emretmektedir.
“Evet sabreder, takvâ sahibi olur/korunursanız, onlar hemen şu anda
üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder.”1186âyeti,
sabredenlere zafer garantisi vermektedir.
“Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: ‘Sabretmenize karşılık selâm
size!’ (derler)” 1187 âyeti sabredenlerin, âhirette de büyük derecelere nâil olacaklarını
duyurmaktadır.
“İyilikle kötülük bir değildir. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O
zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost
olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak
(hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.” 1188 Bu âyet ise kötülüklere
tahammül edip dayanmanın, o kötülüğü iyilikle uzaklaştırmanın sabır
anlamına geldiğini ve sabrın Allah tarafından büyük bir bağış, hayırdan
büyük nasip olduğunu gösteriyor.
“...Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.” 1189 Bu âyet,
mü’minlerin tanımını yaparken, sabrı temel özellikler içinde sayar. Allah’ın
rızâsını ve cennetini kazanabilmek için gösterilecek en önemli vasıflardan
biri sabırdır. Sabır, inkârcılara karşı kazanılacak olan zaferin de anahtarıdır.
Sabredildiğinde Allah mü’minlerin gücünü arttırır, yeterince sabredilmezse,
mü’minlerin gücü azalır.1190
İmanın bir göstergesi olan sâlih ameller ancak sabırla işlenir. Burada
hem amelin kendisinde olan güçlük, hem de nefsin o ameli işlemekteki
isteksizliği aşılır.1191 Allah yolunda cihad etmek ancak sabırla olur. Allah’ın
dinine yardım için çalışanlar çok büyük güçlük, zorluk, eziyet ve
yoksunluklarla karşılaşabilirler. Bütün bunlara Allah rızasını kazanmak
için sabredilmesi gerekir. 1192
1185 2/Bakara, 155
1186 3/Âl-i İmran, 125
1187 13/Ra'd, 24
1188 41/Fussılet, 34-35
1189 16/Nahl, 42
1190 8/Enfâl, 46; 66
1191 11/Hûd, 11; 13/ Ra’d, 22
1192 41/Fussilet, 33; 16/Nahl, 110; 2/Bakara, 177, 249; 3/Âl-i İmran, 142 v.d.
• 417 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler tebliğ görevlerini yaparken
sabrettiler, zorluklara karşı dayandılar, işkence ve eziyetlerden yılmadılar,
kınayanların kınamasından korkmadılar. Büyük bir sabır ve gayretle
peygamberliklerini sürdürdüler. Kur’an, onlara verilen sabırdan ve onların
benzersiz sabırlarından örnekler gösteriyor.1193
Allah (c.c.), bütün peygamberlere tavsiye ettiği gibi Hz. Muhammed’e
(s.a.s.) de sabrı tavsiye etmiştir. Tebliğde sabır, tebliğcinin işini kolaylaştırır.
Tebliğci acele etmez; sabır ve sebat gösterir. Eziyetlere ve kendisine yapılan
hakaretlere aldırmaz. Kendisine yapılan kötülüklere iyilikle karşılık verir,
hep sabırla hareket eder. 1194
Allah yolunda çalışan mü’minler bu uğurda sabırlı olurlar ve sabrın
şartlarını yerine getirirlerse; Allah (c.c.) onları destekleyecektir.1195 Allah
mü’minler arasından sabredenler belli olsun diye onları sabır ile imtihan
eder. Onları biraz açlık, biraz korku, biraz da mallar, ürünler ve canlardan
eksiltme ile dener.1196 Allah özellikle cihad konusunda sabredenlerin ortaya
çıkmasını, kimin samimi, kimin de yan çizen olduğunu bilmek (açığa
çıkarmak) istiyor. “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan
ve sabredenleri belirtip ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz?”
1197
Bütün bir hayatı Allah rızası doğrultusunda geçirme gayretinde olan
mü’minler, birbirlerine de sabrı, hakkı ve merhameti tavsiye ederler; 1198
Mü’minler, ahlâkî davranışlarında da sabırlı olmak zorundadırlar. Çünkü
Kur’an, sabrederek suç bağışlamayı, 1199 mü’minlerin kendi aralarında çekişmeyip,
birbirlerine karşı sabırlı olmasını tavsiye ediyor.1200 Peygamberler
ve mü’minler Allah’tan sabır dilerler. Çünkü sabrın ne büyük bir nimet ve
başarı yolu olduğunu bilirler.1201
1193 46/Ahkaf, 35; 6/En’am, 34; 21/Enbiyâ, 85
1194 10/Yûnus, 109; 20/Tâhâ, 130; 40/Ğâfir, 77; 72/ Müzzemmil, 10-11
1195 3/Âl-i İmran, 125, 186; 7/A’râf, 137; 16/Nahl, 96
1196 2/Bakara, 155
1197 3/Âl-i İmran, 142
1198 90/Beled, 17; 103/Asr, 3
1199 42/Şûrâ, 43
1200 8/Enfâl, 46
1201 2/Bakara, 250; 7/A’râf, 126
• 418 •
Ahmed Kalkan
İbadetlerinde, karşılaştıkları sınavlarda, darlık ve felâketlerde, çalışmanın
zorluklarında, cihad yolundaki güçlüklerde, Allah yolunda katlanılan
sıkıntılarda, nefse hâkim olmanın zorluklarında kim sabreder, işin gereğini
yaparsa; şüphesiz ki Allah her zaman sabredenlerle beraberdir. 1202
Allah sabredenlerin ortaya çıkması için insanları belâlarla, korkudan,
açlıktan yana ve mallardan, canlardan ve ürünlerden yana eksiltme ile imtihan
eder.1203 Büyük azim gerektiren bu sabırdan sonra Allah sabredenler
üzerinde nimetini tamamlar, düşmanlarından intikamını alır, mü’minlerin
elleriyle daha önce kendilerine işkence edenleri kahreder.1204 Sabredenlere
kâfirlerin hiçbir hilesi dokunmaz.1205
Kur’an, sabredip sâlih amel işlemekten, cihad edip sabretmekten, sabredip
takvâ sahibi olmaktan söz eder.1206 Kur’an’da sabır ve şükür bazen yanyana
anılır. Çünkü mü’minin hayatı sabır ile şükür arasında geçer. Kur’an,
çok sabredenlere ‘Sabbâr’, çok şükredenlere de ‘şekûr’ demektedir. 1207
Sabırda Israrlı Olmak: Eğer mü’minler, Allah’ın âyetlerine yakinen
iman eder, O’nun yolunda gereği gibi sabrederlerse; Allah (cc), onlara kendi
içlerinden, onları iyi yola sevkedecek, onları güzelce yönetecek önderler
(imamlar) var eder (32/Secde, 24). Mü’minler, Allah yolunda yaptıkları
çalışmalarda ve O’na olan ibadetlerinde sabırlı olmak zorundadırlar. Hatta
bu sabırlarında ısrarlı davranacaklardır. “Sabırlı olun, sabrınızda ısrarlı
olun, yahut sabretmekte direnin” 1208 ifadeleri, aslında sabrın iki anlamına
dikkat çekmektedir. Sabır, nefsi kendinde bulunan zorluklara katlandırmaktır.
Musâbere (âyette ‘sâbirû’ şeklinde) ise, nefsi hem kendisindeki hem
de dışında olabilecek zorluklara katlandırmaktır. Örneğin, hastalık nefsin
kendindedir. Ona katlanmak sabırdır. Ancak Allah yolunda cihad, O’nun
yolunda çalışmak nefsin dışındaki zorluktur. Bu uğurda sabretmek ise
musâberedir. Sabrın bu derecesi daha üstündür.
1202 2/Bakara, 153, 249; 8/Enfâl/46, 66
1203 2/Bakara, 155, 173, 250; 16/Nahl, 110; 20/Tâhâ, 130; 3/Âl-i İmran, 142
1204 7/A’râf, 137; 32/Secde, 24
1205 3/Âl-i İmran, 120
1206 11/Hûd, 11; 16/Nahl, 110; 3/Âl-i İmran, 120, 125
1207 14/ İbrâhim, 5; 31/Lokman, 31; 34/Sebe’, 19; 42/Şûrâ, 33
1208 3/Âl-i İmran, 200
• 419 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hadis-i Şeriflerde Sabır ve Sabrın Fazileti
Sabrın fazileti ve faydaları hakkında çok sayıda hadis bulunmaktadır:
“…Kim sabretmek isterse, Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan
daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.” 1209
“İşittiği şeyin verdiği eziyete Aziz ve Celil olan Allah’tan daha sabırlı kimse
yoktur. Çünkü O’na şirk koşulur, çocuğu var denilir, ama O yine de onlara
âfiyet ve rızık vermeye devam eder.” 1210
“Mü’minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine vergidir/özgüdür.
Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur.
Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.” 1211
“Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı bir mükâfat verilmemiştir.” 1212
“Sabrın kemâli, musîbetin birinci darbesi sırasında (tahammül edebilmek)
dir.” 1213
“Çok kuvvetli (pehlivan), insanları güreşte yenen kimse değildir; Asıl kuvvetli
kahraman gazab zamanında (ve intikam hırsıyla kanı kaynadığı sırada)
nefsine sahip (ve irâdesine hâkim) olandır.” 1214
Kendisinden duâ etmesini isteyen sara hastası bir kadına Rasülullah:
“Dilersen sabreder Cennete girersin; dilersen duâ edeyim, Allah seni bu dertten
kurtarsın.” dedi. Kadın: “Ben bayılıp düştüğüm zaman açılıyorum, Allah’a
duâ et, vücudum açılmasın” diye cevap verdi. Allah’ın elçisi, kadına
duâ etti. 1215
“Cennet zorluklarla; Cehennem ise aşırı arzularla çevrilmiştir.” 1216
1209 Buharî, Rikak 20, 8/124; Müslim, Zekât 124, Hadis no: 1053, 2/729; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. c. 5, s.
258, hadis no: 730; Ebû Dâvud, İstiğfar 1, Hadis no: 1644, 2/121; Tirmizî, Birr 77, Hadis no: 2024, 4/373;
Muvattâ, Sadaka 7; Nesâi, Zekât 85; Kütüb-i Sitte, 14/46
1210 Müslim, Sıfatu’l Münâfıkîn 49, Hadis no: 2804, 4/2160; Buharî, Edeb 71, 8/31, Tevhid 3, 9/141; S. Buhari,
tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 147
1211 Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/24
1212 Müslim, Zekât 124; Buhârî, Rikak 20, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 28; Tirmizî, Birr 77
1213 S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. c. 4, s. 369
1214 S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 148; K. Sitte, 9/538
1215 Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/347
1216 Müslim, Cennet 1, Hadis no: 2822, 4/2174; Dârimî, Rikak 117, Hadis no: 2846, 2/245; Tirmizî, Cennet 21,
Hadis no: 2559, 5/693; Ahmed b. Hanbel, 2/260, 333, 354, 380, 3/153, 254, 284
• 420 •
Ahmed Kalkan
“İnsanlara karışıp onların ezâlarına katlanan müslüman, onlara karışmayıp
ezâlarına katlanmayandan daha hayırlıdır.” 1217
Habbâb İbnu’l-Eret (r.a.) anlatıyor: “Rasulullah (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde
bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından)
şikâyette bulunduk: “Bize yardım etmiyor musun, bize duâ etmiyor musun?”
dedik. Şu cevabı verdi: “Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor,
onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının
ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda
sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu.
Allah’a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir
yolcu devesine bindimi San’a’dan kalkıp Hadramevt’e kadar gidecek, Allah’tan
başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak.
Ancak siz acele ediyorsunuz.” 1218
“Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Mü’min bir kulumu bir hastalığa müptelâ ettiğim
zaman Bana hamd ederse anasından doğduğu günkü gibi günahlarından
temiz olarak yatağından kalkar. Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ben kulumu
bağladım, sınadım (şimdi ey meleklerim:) sağlam iken ona yazdığınız sevaplar
gibi hastalık zamanı için de aynı sevapları yazın.” 1219
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle
ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak
dinden çıkmak ve hevâya tâbi olmakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır
da zengin olmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü
yettiği halde zayıf bırakılmaya sabrederse, Allah kendisine beni tasdik edip
doğrulayan elli sıddîk sevabı verir.” 1220
1217 Tirmizî, Kıyamet 56, hadis no: 2509; İbn Mâce, Fiten 23, hadis no: 4032, K. Sitte, 9/556
1218 S. Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet
98, 8/204; K. Sitte, 9/548
1219 Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/123
1220 nak. Ali Ünal, K. Temel Kavramlar, s. 444-445
• 421 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Tahrife Kurban Giden Sabır Kavramı: Sabır;
Pasiflik, Zillet ve Miskinlik midir?
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini
mi sandılar? Andolsun ki Biz onlardan öncekileri de imtihandan
geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları
da mutlaka ortaya koyacaktır.” 1221
Sabır gibi çok önemli vurguları taşıyan bu âyetin tefsirinde Seyyid
Kutub, şunları söylüyor: Şüphesiz ki iman, sadece dille söylenen bir söz
değildir. Bilâkis kendine has sorumlulukları olan bir gerçek, kendine has
ağırlıkları olan bir emanet, sabrı gerektiren bir cihad ve tahammülü icab
ettiren bir çaba işidir. Bunun için insanların sadece “inandık” demeleriyle
imanî meseleleri bitmez. Fitnelere mâruz kalsalar da inançlarında direnip
her türlü imtihandan başarılı ve hâlis kalple çıkmadıkça, iman görevleri
bitmiş sayılmaz. Nasıl ki altın ocakta eritilerek içindeki çeşitli maddelerin
karışımı temizlenir ve ona sonradan girmiş olan unsurlar arıtılırsa, fitneler/
imtihanlar da gönüllerin temizlenip arınması hususunda aynı rolü oynarlar.
1222
İman-amel ayrışmazlığını ve bu iki sorumluluğun hayatın tamamına
yayılması gerektiği-nin farkına varan ve Kur’an’la gerçek anlamda tanışan
müslümanların kolaylıkla görebileceği gibi sabır kavramı daha birçok kavram
gibi zaman için yer yer gerçek anlamından uzaklaşmıştır. Müslüman
halk arasında “sabretmek” denildiğinde anlaşılan, çoğunlukla bir şeyi sineye
çekmek, ses çıkarmamak, karşılığının verilmesini âhirete bırakmak
veya Allah’a havâle etmek gibi mefhumlardır. Sabırlı insan, her şartta
sâkinliğini sürdürebilen, olumsuzluklara mütehammil ve genel olarak
pasif bir tablo çizen insandır bu zihniyete göre. Bunun karşıtı olarak,
içinde bulunduğu durumdan hoşnutsuzluğunu ifade eden, sesini çıkartan,
onun bu duruma düşmesini sağlayanlara karşı söz söyleyen insan ise
sabırsız, aceleci davranandır. Her iki durum kısmî izler taşısa da sabrın
gerçek anlamından uzaktır.
1221 29/Ankebût, 2-3
1222 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l-Kur’an, c. 11, s. 321-322
• 422 •
Ahmed Kalkan
Müslümanların, İslâm’ı yaşama ve Kur’an’ı anlama konusunda büyük
ihmal ve gafletlerinden dolayı nice Kur’anî kavram gibi sabır kavramı da
çarpıtılarak tahrif edilmiştir. Sabır; mezellet, korkaklık, âcizlik, uyuşukluk
demek değildir. Allah’ın dinine topyekün ve en vahşi şekilde saldırılıyor,
İslâm’ın izzetine hakaretler yağdırılıyorken tepki göstermeyip susmayı bazıları
sabır zannediyor. İslâm’ın, İslâmî hareketin, ümmetin onur ve şerefini,
hatta müşlüman bir kişi olarak kendi şahsiyetimizi korumaya çalışmak
fitne, bu konularda duyarsız kalmaksa sabır olarak takdim edilebiliyor.
Maddî ve dünyevî açılardan güçsüz olanın, yetkili ve etkili güçlüler karşısında
hakkını korumaması, hatta hakkından vazgeçmesi olarak anlaşılabiliyor
sabır. Bu anlayış, birtakım zorbaların servet ve güçlerini kullanarak
toplum üzerinde otorite kurmalarına, insanlar üzerinde söz sahibi olmalarına,
onların ekonomik güçlerini sömürürken, düşünce hürriyetlerini de
ellerinden alarak, kendilerine kul ve köle haline getirmelerine sebebiyet
vermiştir. Ezilen, sömürülen ve güçsüzleştirilen bu insanlar, kendilerine
yapılan bunca kötülük karşısında susmayı tercih ederlerken bunu bir sabır
anlayışı içerisinde yapmışlar, böylece istikbârın oluşmasına ve müstekbirlerin
zulümlerinin devamına (bilerek veya bilmeyerek) yardımcı olmuşlardır.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de sabır kavramı hâlâ yanlış anlaşılmaya
devam etmekte ve bu sebeple tâğutlar yeryüzünde istikbar/sömürü
özelliklerini, fesat ve zulümlerini devam ettirmektedirler. Tâğutların ve
tâğûtî sistemlerin yok olabilmesi, ancak sabrın Kur’an çerçevesinde anlaşılabilmesi
ve sabrı kuşanan mücadele erlerinin çoğalabilmesiyle mümkün
olacaktır.
Sabır Aktif Bir Direniştir
Sabır aynı zamanda bir direniştir. Zorluğa, güçlüklere, imkânsızlıklara,
darlıklara, felâketlere, sınanmalara, Allah yolunda çekilen çile ve sıkıntılara,
amellerin getirdiği yüklere, nefsinin arzularına karşı bir direniştir. Sabır,
pasif bir durgunluk, sessiz bir şekilde bekleme, hele hele her şeye katlanma,
zillete boyun eğip râzı olma hiç değildir. Sabır aktif bir direnmedir.
Mü’min, meselâ, felâket karşısında eli kolu bağlı bir vaziyette beklemez ve
bu beklemenin adını da ‘sabır’ koymaz. Aksine o, felâketi en az bir zararla
veya zararsız bir şekilde atlatmaya, felâketin getirdiği mahrumiyeti yenmeye
çalışır. Nefsinin kötü isteklerini yerine getirmemek tek başına sabır de•
423 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ğildir. Günah işlemenin çok uygun olduğu bir ortamda nefsinin kötü isteklerine
direnip, ona hayırlı amelleri işletmek, onun kötü isteklerinin yerine
ona ma’ruf (iyi) olan şeyleri yaptırtmaktır.
Kur’an’da sabır mü’minlerin en önemli sıfatlarından biri olarak ve daha
çok cihadla ve Allah yolunda dayanmak ahlâkı ile beraber geçmektedir.
İman edip, imanlarını her türlü güçlüğe rağmen koruyanlar, imanlarını korumada
dirençli bir sabır gösterenler Rabbimizin övdüğü güzel insanlardır.
Sabır, dayanma, tahammül göstermenin yanında, akıl ve şeriatın gerektirdiği
şeylere nefsi vakfetmek, hasretmek, musibet anında kendini tutmak
(zıddı umutsuzluk, endişe); harp esnasında cesur olmak (zıddı korkaklık);
güç ve sıkıntılı anlarda gönül ferahlığı (zıddı sıkıntı, daralma); sözü gizleme
(zıddı ifşâ etmek) gibi anlamlara gelir.1223 Görüldüğü gibi sabır kavramı,
lügat manasında çoğunlukla bir şeylere tahammül edip dayanmak anlamını
içerir. İlginç olan bu kavramın vâkıaya göre farklı anlamlara gelebilmesi
ve hepsinde de o duruma karşı direnç kazanmayı sağlayacak şeylere
karşılık gelmesidir. Musibet anında umutsuzluğa düşmemek, savaşta
korkmamak, sıkıntılı zamanlarda gönül ferahlığı göstererek o sıkıntının
geçmesine dek sabretmek gibi. Hepsinden önemlisi de, kişinin kendini
şeriatın gerektirdiği şeylere vakfedebilmesi, selim aklın gereklerini yerine
getirebilmesi, hayatını bunlara göre programlayabilmesidir.
Sabır, iyilikte ve takvâda ısrar, Allah’a itaat ve ibadette kararlılık demektir.
Sabır, İslâm’ı kişisel ve toplumsal hayata hâkim kılma gayreti karşısında
karşılaşılan zorluklara dayanma ve direnme demektir. Sabır, Cennetin
bedeli olarak dünyamızın cennete benzer hale getirilmesi için iç
ve dış düşmanlarımıza karşı verilen mücadelenin gerektirdiği zorluklara
direnmektir. İslâm’ın içimizde ve dışımızda hâkim olması için gayretlerimiz
karşılığında gelecek zorluklara tahammül etme, direnme demektir
sabır.
Konu ile ilgili âyetlerden anlaşıldığına göre sabır, mevcut zor şartlara
karşı sahip olunan değerleri yaşama ve savunmada gayret, tahammül, direnme
gücü demektir. Pasifize olma, reaksiyon göstermeme anlamlarına
asla gelmez. Şüphesiz sabır kavramı, acele etmeme, telâşlanmama ve bekle-
1223 Râgıb elİsfahanî, el-Müfredât, Sabr maddesi
• 424 •
Ahmed Kalkan
me anlamlarına da gelir.1224 Ancak bu bekleme, mücadelede devamlı olma,
direnme genel çerçevesinden çıkmadığı zaman bir anlam taşır. Bu bağlamından
koparıldığı zaman durağanlık, pasifize olma ve sonuçta çözülmeye
götürebilir ki, bu tabloya sabır demek, Kur’an’ın çizdiği sabır çerçevesine
kesinlikle uymaz.
Sabır, müslümanların inançları doğrultusunda hedefler tespit etmeleri
ve hedefe ulaşmada karşılaşılacak güçlüklere tahammül göstermeleridir.
Sabrın bu anlamda bir mücadele metodu olarak benimsenmesi, müslümanları
fevrî davranışlardan korur. Acelecilik, bunun getireceği ümitsizlik
ve yılmalara karşı bir ümit ışığıdır sabır. Tâif ’te taşlanan bir Rasül’ün ümmeti
olmayı hatırlatır insana.
Ki o ısrarlı mücadelesinin güçlüklerine tahammül ederken, tâvizsiz ve
hedefinden asla şaşmayan adımlarla ilerlerken, direnişin ve sabrın da en
mükemmel örneğini sunmuştu. Ve Rabbi O’na şöyle buyurdu: “Sabret, Allah’ın
va’di haktır. (Buna) iyice inanmamış olanlar, sakın seni (üzüntü ve)
gevşekliğe sevketmesin (Yakînî/iyice iman etmemiş olanların seni hafife almalarına
sakın fırsat verme!).” 1225
Yine ibadetin güçlüklerine sabretme ve nefsi tutma, o ibadete her şeye
rağmen devamlı olabilmeyi ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de sabr kelimesinin
geçtiği 104 âyet vardır. Ve hemen hepsi de bizim zihinlerimizde var olan
sabır anlayışının zamanla ne kadar farklı şekillendiğini göstermektedir.
Âyetlerde “sabret” gibi ifadelerin tamamı, içinde bulunulan olumsuz
şartlara rağmen, bunlara tahammül göstererek tebliğde ve mücadelede
devamlılık çizgisini sürdürmek anlamındadır. Örnek olarak: “Ey iman
edenler, sabredin, direnin. Savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun ve Allah’tan
korkun ki başarıya eresiniz.” (3/Âl-i İmran, 200). Bu âyette sabrın direnme
anlamına geldiği açıktır. “Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Yalanlanmalarına
ve eziyet edilmelerine sabrettiler. Nihayet onlara yardımımız
yetişti. Allah’ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek kimse yoktur. Sana
da rasullerin haberlerinden bazısı gelmiştir.”1226 âyetinde gördüğümüz gibi
eziyet ve yalanlamalara sabır, onları Allah’ın yardımı gelip muzaffer olun-
1224 12/Yûsuf, 18; 49/Hucurât, 5
1225 30/Rûm, 60
1226 6/En’am, 34
• 425 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
caya kadar kabullenip tepki göstermemek değil; tebliğde kararlılık, istikrar
ve mücadeleye devamlılık anlamı ifade etmektedir.
“Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten/işkenceye uğratıldıktan sonra
hicret eden, ardından da sabrederek cihad edenlerin (yardımcısıdır). Çünkü
Rabbin, onların bu amellerinden sonra, elbette çok bağışlayan, pek merhamet
edendir.” 1227
“Evet, sabreder, takvâ sahibi olur/korunursanız, onlar hemen şu anda
üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder.” 1228 Bazı
âyetlerde 1229 takvâ ve tevekkül kavramları da sabır ile birlikte yer almaktadır.
Bundan da her şeye rağmen sabretme olayının çok kolay olmadığını,
Allah’a karşı güçlü bir takva duygusu ve yaşantısı, O’na güvenme ve dayanma
psikolojisi içinde bulunmayı gerektirdiğini anlıyoruz.
“Nefsini sabah akşam, rızâsını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber
tut/sabret (candan sebat et). Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek
bunlardan başka yana sapmasın. Kalbini Bizi anmaktan alıkoyduğumuz,
hevâsına/keyfine uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye boyun eğip itaat etme!”
1230 Bu âyet, dâvâsını kararlılıkla yürütme sabrını gösteren mü’minlerin,
dünyevî kaygılara meyletmemeleri gerektiğini tenbih etmektedir. Çünkü
çevresi güçlüklerle ve eziyetlerle çevrelenmiş bir dâvâyı hayat boyunca
omuzlamak, herşeyden önce kendi yaşantısında nefsinin dünyevî taleplerine
karşı direnebilen mü’minin başarabileceği bir iştir. Ve insanı sürekli
dünyaya bağlanmaya iten hevâya/nefsî arzulara karşı bütün hayata yayılması
gereken bir irâde ve iman kuvvetini edinmek gerçekten zordur. Bu
noktada sabır göstermek, diğer alanda, yani İslâmî mücadele ve tebliğ alanında
sabır göstermek kadar önemli ve güç bir iştir. İnsan hayatının bu iki
(ferdî ve sosyal) yönü, ayrışmaz bir bütündür. Biri aksayınca diğeri mutlaka
bundan olumsuz etkilenir. Yani mücadele alanında yapacaklarımız üzerinde
dururken ferdî hayatımızı, mücadelenin gerektirdiği gibi şekillendiremezsek,
sabrı bu alanda da kuşanamazsak, ikisinde de başarısız olacağımız
muhakkaktır.
1227 16/Nahl, 110
1228 3/Âl-i İmran, 125; ve yine 3/Âl-i İmran, 186 ve 14/İbrâhim, 12. âyetlerde de sabır kavramı, yine direnme,
mücadeleyi her şeye rağmen sürdürme anlamını taşımaktadır.
1229 3/Âl-i İmran, 125, 186; 14/İbrahim, 12
1230 18/Kehf, 28
• 426 •
Ahmed Kalkan
Âyette dikkat çekici diğer bir unsur, ferde dünya hayatının süsüne göz
dikmemesi tenbih edilirken, bunu başaran insanlarla birlikte olması emredilmektedir.
Her müslümanın belki kendi hayatında, belki diğer müslümanların
hayatında gözlemlediği bir vakıadır bu. Kişinin nefsî arzularına
tek başına karşı durması çok zordur. Dıştan ve içten gelen isteklerle dünya
hayatına karşı çözülmek, kişi tek başına olunca çok daha kolaylıkla mümkün
olur. Ancak müslüman cemaat/topluluk içinde aynı şekilde bir zaafiyet
söz konusu olamaz. Müslümanların birbirlerine karşı hakkı ve sabrı tavsiyeleşme
çevresinde oluşturdukları otokontrol, insanın dünyevîleşme eğilimlerine
karşı irâde ve imanını hâkim kılmada yardımcı olacak önemli bir
faktördür. Âyette de buyurulduğu gibi, bu olay da, yani gerek dünyevîleşme,
gerekse müslüman bir toplulukla beraber olma, yine sabrı gerektiren birer
imtihan alanıdır. “Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana
çekileceksiniz ve sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden ve müşriklerden
birçok üzücü/incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz,
muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.” 1231 Sabır, insanın en
önemli eğilimleri olan can ve mal sevgisine karşı, sosyal hayatta müşriklerden
gelecek ezâ, yıldırma ve her dönemde çeşitlilik gösteren komplolara
karşı kuşanılacak bir zırhtır. 1232
Sabırla ilgili değinilmesi gereken diğer bir âyet de şudur: “Ey Peygamber!
Sana ve sana tâbi olan mü’minlere Allah yeter. Ey Peygamber! Mü’minleri
savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi (kişi) bulunursa, (onlar) iki
yüz kâfire gâlip gelirler. Eğer sizden yüz (kişi) olursa, kâfir olanlardan bin
kişiye gâlip gelirler. Çünkü onlar, fıkh etmeyen/kavraması olmayan bir kavimdir.”
1233 Âyetin yorumunda Muhammed el-Behiy şöyle diyor: Peygamberliğin
başından beri sabır, Allah tarafından yüce elçisi için istenip emredilmiştir.
Zira sabır, başarının ve yenilmezliğin en başta gelen faktörüdür.
Düşmanla karşılaşıp yüz yüze gelme durumunda yalnızca az sayının çok
sayıdaki kuvvete eşitliği sabır sayılmamış, üstelik sabrın, az sayının çok
sayıya üstünlük olduğu kabul edilmiştir. Manevî güç, maddî güçten daha
etkilidir. Çünkü manevî güç, (makine ve silâhın, kalabalığın, yani sürünün,
kaba kuvvetin, yani hayvanî gücün değil) aslında insanın gücüdür.
İnsanî güç ise sürekli hareket ve devamlılık göstermektedir. İslâm, kuvvet
1231 3/Âl-i İmran, 186
1232 F. Candan, Haksöz, 60, s. 34-36
1233 8/Enfâl, 64-65
• 427 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
konusundaki bütün tavsiyelerini birinci derecede manevî ve insanî kuvvete
dayandırır.1234
Sabır, nasıl sağlık ve âfiyet zamanında güzel sohbet yapılırsa, belâ zamanında
da aynen öyle sohbete devam etmektir. Sabır, Allah yolundaki
belâlardan lezzet almak, günleri tükeninceye kadar ölümü gönlünde taşımaktır.
Sabır, belâ oklarına göğüs gererek hedef olmaktır.
Sabır ve tahammül farklı kavramlardır. Tahammül, bir sıkıntı ve acıya
karşı bu durumdan memnun olmadan direnmektir. Oysa mü’minin
sahip olduğu sabır farklıdır. Sabreden mü’min, başına gelen sıkıntılardan
dolayı bir acı duymaz, aksine Allah’a olan yakınlığı daha da artar ve dolayısıyla
neşesi, heyecanı ve şevki daha da yükselir. Çünkü sabır bir ibadet
ve tâaattir.
Nefsimiz, hevâmız ibadetlerden zorlanıyor, günahlara arzu duyuyor;
İslâm’ı yaşamak isterken, içimizdeki ve dışımızdaki düşmanlarımızın tepkilerini
çekiyoruz. Bütün bunlara karşı bir dayanağımız vardır: Sabır. Nefsimiz,
öne geçmek, bilgiçlik taslamak, muhatabımızı susturmak, mâlâyani
ile hatta mekruh ve haramlarla meşgul olmak istiyor. Tek çözüm sabra
yapışmaktır. Haram (gıybet, yalan...) konuşmak, haram seyretmek, haram
yemek (fâiz vb.), azgın iştah ve dizginlenmesi zor istek ve arzular... Çözüm
sabırda. Polis karşısında, işkence karşısında, müslümanlarla ve İslâmî hareketle
ilgili sırlarda konuşmamanın, ser verip sır vermemenin adıdır sabır.
Kâfirlerin, tâğutların, İslâm dışı düzenin nefsine zor gelen ve hoş gelen
özelliklerine karşı onlara meyletmemek, tâviz vermemek, müslümanca bilinç
ve tavrı kuşanmak, ancak sabırla gerçekleşebilecektir.
Sabır; kötülük, bozgunculuk ve yıkıma sebep olan olaylar karşısında
insanlığın direnme, tahammül etme ve karşı koyma gücüdür. Sabır; bütün
iç ve dış engeller karşısında direnmek, sağlam bir azim ve güçlü bir irâdeyle
bu engelleri aşarak yol almaktır. Sabır, Allah’ın dinini yaşamak ve yaşatmak
için gerekli olan bir davranıştır. Sabır mücadele ile iç içedir ve peygamberlerden
ulu’l-azm sahiplerinin süreklilik haline getirdikleri bir davranıştır.
Bu sebeple dâvâ bilincine ulaşmış İslâmî hareket elemanlarının dinlerini
yaşama ve yaşanılır kılabilmek için Allah adına verdikleri ve vermeleri ge-
1234 M. el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, s. 242-243
• 428 •
Ahmed Kalkan
reken mücadelede sabrı kuşanmaları bunu kendilerine meslek edinmeleri
gerekir. Çünkü dâvet yolu uzun, sıkıntılı ve işkencelerle doludur. Sabır,
eziyet ve işkenceler karşısında yılmayıp, Allah’a ve O’nun dinine bağlılık,
dinin hayata hâkim kılınabil-mesi adına yapılan mücadelede yoldaki engellemelere
aldırmadan bu yolu devam ettirmede kararlı olmak, tebliğ görevini
sürdürmektir. Çünkü sabır, imana nisbetle insan vücudundaki baş
gibidir. Başı olmayan vücutta hayır yoktur. Sabır olmadıkça da imandan
hayır gelmez. Baş, vücut için kesin bir hayatî özellik taşır; organizma birçok
uzvun eksikliğine rağmen hayatta kalabilirken, başsız hayatta kalamaz.
Sabırsız ne tevhid korunabilir, ne de Kur’an’ın, peygamberlerin mesajları
toplumda kök salarak meyve verebilir. Sabırsız, dirençsiz İslâmî bir toplum
oluşturulamaz; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk devam eder. 1235
İman-Sabır İlişkisi
İmanla sabır iç içedir. İman eden insan, imanın pratiğini ortaya koymak
zorundadır. Bu ise sabır, azim, kararlılık ve mücadelede sürekliliği gerektirir.
(Bkz. 47/Muhammmed, 31; 2/Bakara, 214). Bir yandan nefsin istek
ve arzuları, diğer yanda imanın gerektirdiği pratikler. Dilleriyle iman ettiklerini
iddia edenler, denenecekler ve imanın gerçekten gönüllerinde iktidar
olup olmadığı cihad ve sabırla açığa çıkarılacaktır. Allah’ın yeryüzündeki
âyetleri, mü’minin kalbini ürpertecek ve nimetler karşısında sabırla birlikte
şükrünü de edâ edecek ki cenneti kazanabilsin. Kendilerinden önce yaşayan
insanların başlarına gelen şeylerle denendiğinin bilincinde olarak, aynı
şeylerin kendi başına da gelebileceğini düşünüp imandan sonra şüpheye
düşmeden azim ve kararlılıkla imanının pratiğini ortaya koyacaktır. İşte
bunlar, belâ imtihanı karşısında denenmek ve sabretmektir. Bunu başarmak,
Allah’ın sevgisini kazanmak olup karşılığı ise cennettir. “Nice peygamberlerle
birlikte birçok bilginler, savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine
isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne de boyun
eğdiler. Allah sabredenleri sever.” 1236 “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri
belirtip ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” 1237 “Ey iman
edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı
çok zikredin/anın ki başarıya erişesiniz.” 1238
1235 C. T. Soykök, Haksöz, 70, s. 46-48
1236 3/Âl-i İmran, 146
1237 3/Âl-i İmran, 142
1238 8/Enfâl, 45; C. T. Soykök, Haksöz, 70, s. 46-48
• 429 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Bir hadis rivâyeti şöyledir: “Sabırla iman arasındaki ilgi, bedenle baş
arasındaki ilgi gibidir.” 1239 Bir diğer hadis-i şerif de şöyledir: “Sabır imanın
yarısıdır; yakîn, imanın ta kendisidir.” 1240 Sabrın imanla ilişkisi, Asr sûresinde
de belirgindir. “Asra yemin olsun ki insan gerçekten hüsran/ziyan
içindedir. Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye
edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâ!” 1241 Bu sûrede kurtuluş için birbirinden
ayrılmaz dört özellik sayılır ki, bunlar tek olarak yalnız başlarına
birbirlerinden tümüyle bağımsız olarak bulunmaz; bulunursa eksik ve yarım
olur. Sabrın da imanın bir gereği, iman etmenin zaruri bir neticesinin
de sabır olduğu bu sûreden kolaylıkla anlaşılabilir.
İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele de Sabrı Gerektirir
Allah’a iman ve O’nun yolunda mücadele etmek, insanı sabredenler
arasına dahil eder. Sabır, dinimize ve kendimize karşı gelişen tüm olaylara
karşı direnmek, böylece rûhen ve bedenen huzur bulmaktır. Dünyada
en çok sabra ihtiyacı olan ise, mücadele içerisinde olan İslâmî hareketin
neferleridir. Allah, kendi yolunda mücadele edip sabredenleri ödüllendirir,
toplumda önder ve rehber kılar. “Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle
iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/
önderler kıldık.” 1242
Toplumsal değişimin gerçekleşmesi için mücadele etmek, her müslümanın
görevidir. Bunun içinse sabır ve azim gereklidir. Allah, sabretmeleri
ve mücadeleyi sürdürmelerinin neticesi olarak mücadeleci insanların
içinden topluma önder ve örneklik yapabilecek İslâmî mücadeleyi sürdürecek
imamlar çıkarır. Mücadele etmek, aynı zamanda sabretmektir; mücadelesizlik
ise sabırsızlığa teslim olmaktır. Mücadele etmek, peygamberlerin
yolunu devam ettirmek ve onların başına gelen belâ ve musibetlere
tâlip olmaktır. Evinde rahat içerisinde çocuklarıyla ve ferdî ibadetleriyle
meşgul olup, ibadetlerin toplumsal yanını bir kenara bırakıp belâ ve musibetlerden
kaçmak ise, bu yolun dışına çıkmaktır.
1239 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 9/538
1240 Kütüb-i Sitte, 9/538
1241 103/Asr, 1-3
1242 32/Secde, 24
• 430 •
Ahmed Kalkan
Mücadele yolu; sabrı, direnmeyi, zorluklara katlanmayı ve acıyı yüklenmeyi
gerektirirken, diğer yol ise rahatı ve refahı seçmektir. Birinci yol,
örnek olmaları için gönderilen peygamberlerin yolu iken, ikinci yol peygamberlerin
yasakladığı ruhbanların, râhiplerin yoludur. Belli bir gayeyi
gerçekleştirmek isteyenlerin sürekli hareket içerisinde olmaları gerekir.
Hareket, sabretmeyi, belâ ve musibetlere katlanmayı, onlara karşı direnmeyi,
hedefini gerçekleştirebilmek için kararlı olmayı gerektirir. Bu sebeple,
hareket içerisinde olmak, yola koyulmak sabırsız olmaz.
Sabrın en güzel belirti ve etkisi, insanı darbelere karşı yenilgi ve teslimiyet
psikozuna itmemesi ve sürekli mücadele azmi vermesidir. Bir dâvâ
erinin, gereğince inanmış olarak, azimle ve başarmak için girişmediği
bir mücadele, yolun ortasında zorluklardan kurtuluş için kaçma fikrini
zihinlerde üretebilir. Yaşadığı her olay karşısında bir silâh kazanmış gibi
sabrı kuşanan, doğruluğu meslek edinen, hayatın problemleriyle mücadele
ederek bu sayede güç kazanan, sabrı sayesinde yenilmeyen bir ruha
sahip olan dâvâ erlerinden oluşan İslâmî bir hareket, önündeki engelleri
kaldırarak hedefe doğru ilerleyecek ve nihayetinde başarılı olacaktır. Sabır,
ayakları sağlamlaştırırken; sabırsızlık ise kaydırır. Sabır, sayısı az bir
toplumu zafere ulaştırırken; sabırsızlık ise sayısı çok olan bir toplumu
hezimete uğratır. Bedir, Huneyn ve Uhud savaşları bunun açık örnekleridir.
Şu halde sabır, insanın kendi kapasitesini tanıması, yapısında var
olan olumlu ve olumsuz yönlerinin farkına daha iyi varmasıdır. Sabır,
insanın içinde var olan, fakat fark edemediği gizli güçlerini açığa çıkarmasının
adıdır. Bir başka deyişle sabır, insanın kendi benliğini bulması,
özünü keşfedip anlamasıdır. Sabır insanı Allah’a yaklaştıran en güzel
eylemdir.1243 “Nice az sayıda birlik, Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir.
Allah sabredenlerle beraberdir... Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır.
Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et!” 1244
Sabır, İslâmî mücadelede üstlenilen bir tavırdır. Toplu halde sürdürülen
mücadelede gösterilen devamlılık ve kararlılıktır. Müslümanların içinde
bulundukları mücadele safhasının gereklerini yerine getirmeleri, sinme,
1243 C. T. Soykök, a.g.y., s. 49
1244 2/Bakara, 249-250
• 431 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
korkma, dağılma ve ümitsizliğe kapılma gibi şeytanın aldatmalarına karşı
uyanık olmalarıdır. Bu safhaların her birinde tecrübe edilen sabır, müslümanı
daha ciddi bir direnişe, daha üst safhanın güçlüklerine dayanmaya
hazırlar. Müslüman, “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” 1245 gerçeğiyle
mücadele süreci içinde karşılaştıkça ve tecrübe yaşadıkça bu güçlükler ona
daha fazla sabır/direnme gücü ve moral verir. Sabır onun için hem bir imtihan,
hem moral kaynağı ve hem de dünya imtihanını kazandıracak bir
azıktır.
İslâmî hareketler her zaman sabır ister. (Tebliğci aceleci olmamalı, tebliğde
sabır ve sebat etmesi karşılığında gördüğü ezâlara sabretmeli, nefsî
davranmamalıdır.) Her türlü ezâya, yalanlanmaya, dövülmeye Allah için
sabreden tebliğciler, ibadetlerde de ihmalkâr olmamak için de sabra yapışırlar;
sabırda âdeta yarışırlar.1246 Sonra Allah kendilerine yapılana karşı
mukabele izni verip de silâhlı cihadı emrettiğinde yine sabra devam ederler.
Savaş alanından kaçmazlar, her türlü tehlike karşısında ayak direrler, düşmanlarından
korkmazlar; üzerlerine sabır yağdırması ve ayaklarının yere
sağlam basıp kaçmamaları için Allah’a duâ ederler.1247
Sabrı Tavsiye
“Asra yemin olsun ki insan gerçekten hüsran/ziyan içindedir. Ancak iman
edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye
edenler müstesnâ!” 1248 Hüsrândan/zarar ve ziyandan kurtulup dünya ve
âhirette perişan olmak istemeyen insanın Asr sûresine göre dört temel özelliğe
sahip olması gerekiyor. Bunlar: İman, sâlih amel, hakkı tavsiye, sabrı
tavsiye. İman edip inancını hayata sâlih amel olarak uygulayan mü’minin,
bencillikten kurtulup, kurtuluş reçetesini başkalarına ulaştırması gerekir.
Ancak, şurası bir gerçektir ki, hakkı tavsiye etmek, insanlardan her zaman
kabul görmez. Özellikle, bâtıl yollardan menfaat edinip çıkarları bâtılın devamına
bağlı olanlar, hakka karşı tepkide bulunur ve hakkı tavsiye edenleri
susturmanın, durdurmanın yöntem ve çarelerini ararlar. Bu da hemen
hemen her zaman güce başvurmak ve zorbalıklarını göstermek biçiminde
tezahür eder.
1245 94/İnşirâh, 5-6
1246 2/Bakara, 200
1247 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 443
1248 103/Asr, 1-3
• 432 •
Ahmed Kalkan
Bu aşamada, hüsrana uğramamak gibi ayrıcalıklı bir özellik taşıyan kişi,
yol ayrımındadır: Ya o âna kadarki düşünce ve hareketlerinde, iman ve hayat
tarzının hakka uygunluğunda ısrar edip direnecek, ya da bulunduğu
hal üzerinden gerisin geri dönüp hüsrana uğrayanların safına katılacak.
Elbette ki olması gereken birincisidir. Bu ise sabretmeyi, yani olumsuz etki
ve tepkiler karşısında sebat ve kararlılıkla direnmeyi gerektirir. Hüsrana
uğrayanlardan olmamanın yegâne çaresi budur. Zaten sabır, müslümanın
vazgeçilmez vasıflarındandır. Dinin birçok emir ve yasağı, onlardan rahatsız
olanların reaksiyonlarına büyük bir kararlılıkla direnmeyi gerektirir ki,
işte bu sabırdır. Dinin yarısı sabır, diğer yarısı ise şükür temeline dayanır.
Yani sabır sonucunda veya sabra gerek olmadan ilâhî bir lütuf olarak elde
edilen mükâfatlar, imkânlar, başarılar karşısında, sahip olunan hakka uygunluk
özelliğinde sebat etmek ve gereğine göre davranmak. Bu ise şükürle
mümkün olur. Zaten müslümanın hayatı da sabır ve şükrün toplamı olarak
özetlenmiştir. Sabır önemlidir, gereklidir; fakat Asr sûresinde sabırla ilgili
bir başka özelliğe dikkat çekilir: Hakka dâvet üzerinde bulunan şahsiyetler
birbirleriyle yardımlaşmalı; aralarında organize bir bütünlük sağlamalıdırlar.
Bu, hakkı temsil etme yönünde planlı bir faaliyet yürütmek ve bu faaliyetin
neden olacağı zorluklar karşısındaki kararlı direnişte birbirlerine yardımcı
olmakla mümkün olur. Bu alanda zorunlu olan kararlılık ise, ancak
ve ancak sabrı sürekli ve karşılıklı hatırlatıp tavsiye etmekle mümkündür.
Fakat elbetteki bu, iş olsun türünden bir tavsiye değil; gereken sorumlulukları
yerine getirip eldeki tüm imkânları kullandıktan sonra gelişmelerin
sonucunu Allah’a bırakıp bu sonucu büyük bir kararlılıkla beklemek için
yapılan bir sabırdır; çünkü “Zafer sabırdadır.” 1249
Sabrın Çeşitleri
Sabredilen şey bakımından sabır üç çeşittir: Allah’a ibadetlere sabır, günah
işlememeğe sabır, Allah’ın sınavı olan üzücü olaylara sabır. İlk ikisi, kulun
kendi irâdesi ile yapacağı işlerle ilgili sabırdır. Üçüncüsü ise kendi irâdesi
ve eylemi dışındaki olaylara sabırdır. Bu sınıflandırma şu hadis-i şerife
göredir: “Sabır üçtür: Musîbetlere karşı sabır, tâatte (kullukta) sabır, günah
işlememekte sabır. Kim kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Al-
1249 Ahmed bin Hanbel, Müsned I/307; Celalettin Vatandaş, Esenlik Yurdunun Çağrısı, s. 192-193
• 433 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
lah ona üç yüz derece yazar. Her iki derece arasında semâ ile arz arasındaki
mesafe kadar yücelik vardır. Kim de tâatte sabrederse Allah ona altı yüz derece
yazar. Her iki derece arasında arzların başladığı hudutla, arzların bittiği
son nokta arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de mâsiyete (günaha)
karşı sabrederse Allah ona dokuz yüz derece yazar. İki derece arasında arzların
hududu ile Arş’a kadar olan mesafe arasındaki yücelik vardır.” 1250
İbâdetlere sabır: Kul, ibadetler için sabra muhtaçtır. Çünkü nefis, kulluktan
hoşlanmaz, liderlik, hatta rablık ister. Firavun’un “Ben sizin en yüce
rabbinizim” 1251 sözüyle açığa vurduğu tanrılık dâvâsı, her nefiste gizli olarak
vardır. Bundan dolayı kulluk nefse güç gelir. Bazı ibadetlerden tembellik
yüzünden hoşlanmaz, namaz ibadeti gibi. Bazısından da cimrilik yüzünden
hoşlanmaz, zekât gibi. Kiminden de her iki sebepten dolayı hoşlanmaz, hac
ve cihad gibi. Demek ki ibadetlere sabır, zorluklara ve güçlüklere sabırdır.
Günah işlememeye sabır: Yine kul, günahlardan uzak durmak için de
sabra muhtaçtır. Nefse en güç gelen sabır da alıştığı günahlardan vazgeçmeğe
sabırdır. Çünkü alışkanlık, arzu ile birleşirse günah etkeni güçlenir.
Eğer ma’siyet, yapılması kolay bir iş ise buna sabır daha da zor olur. Dili gıybetten,
yalandan, riyâdan, üstü kapalı veya açık biçimde kendini övmekten
ve benzeri günahlardan sabır böyledir.
Allah’ın sınavı olarak gelen üzücü olaylara sabır: Bu sabır da iki çeşittir:
Birincisi, insanlardan gelen ve savması çok zor olan eziyetler, belâlardır.
Halkın, kendisinin aleyhinde konuşmaları, kendisine iftira etmeleri,
hakkını gasbetmeleri ve benzeri şeylerdir. Sahabilerden biri: “Kişi eziyete
sabretmedikçe (iman yolunda işkenceye katlanmadıkça) adamın imanını
iman saymazdık” demiştir. Çünkü bu, peygamberlerin sabrıdır. Yüce Allah,
onların şöyle dediklerini nakletmiştir: “Biz, sizin bize yaptığınız eziyete/işkenceye
sabredeceğiz. Tevekkül edenler/mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”
1252
1250 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 9/538
1251 79/Nâziât, 24
1252 14/İbrâhim, 12
• 434 •
Ahmed Kalkan
Peygamberimiz ve ashâbının, müşriklerin söz ve eylemli işkencelerine
sabırları sonucu dünyada tevhid yerleşmiş, İslâm gönülleri fethetmiş,
âhirette ise altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerinde ebedî hayata ermişlerdir.
Yüce Allah onların halini ve vasfını şöyle anlatır: “Ve onlar, Rablerinin
yüzünü (rızâsını) arzu ederek (nefislerinin zorlandıkları şeylere) sabreder-
ler, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak
infak eder (hayır yoluna) harcarlar. İşte bu (dünya) yurdun(un güzel) sonucu
onlarındır.” 1253
İkincisi, Savması, kulun elinde olmayan Allah’ın sınavıyla ilgili musibetlerdir.
Bir yakınının ölmesi, malının telef olması, hastalık, sakatlık ve
benzeri sınavlardır. Bunlara sabır, sabrın en yüce makamıdır. İbn Abbas
(r.a.) şöyle demiştir: “Kur’an’da sabır üç çeşittir: Allah’ın farzlarını yerine
getirmeğe sabır, musibetin ilk şokuna sabır, Allah’ın belâsına sabır. Bu son
sabır çeşidi, başka şeylere sabırdan daha zordur. Buna ancak peygamberler
dayanabilir. Bundan dolayı Peygamberimiz: “Yâ Rabbi, Sen’den bana dünya
musibetlerini küçültüp kolaylaştıracak bir yakîn istiyorum.” diye duâ etmiştir.
1254
Belâlar, ya kulu olgunlaştırmak, ya da günahlarından temizlemek içindir.
Yüce Allah şöyle buyurur: “Başınıza gelen her musibet, ellerinizin yaptığı
işler yüzündendir. Allah çoğundan da geçer.” 1255 Peygamber Efendimiz de
şöyle buyurur: “Mü’min kula isabet eden hiç bir hastalık, tasa, ya da daha
küçük bir olay yoktur ki Allah, o musibet ile o kulun günahlarından bir kısmını
silmesin.” 1256; “Allah bir kuluna hayır dilerse, onun günahının cezasını
dünyada verir.” 1257 Rivâyete göre “Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır.”
1258 âyeti indiği zaman Hz. Ebûbekir: “Bu âyetten sonra insan nasıl
sevinebilir?” demiş; Peygamberimiz (s.a.s.) de buna şu cevabı vermiştir:
“Allah seni bağışlasın ey Ebûbekir, hasta olmuyor musun? İşte bunlar hep günahlarınızın
cezasıdır.” 1259; “Kim başına gelen musibete Allah’ın buyurduğu
gibi ‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn’ 1260 deyip sonra, ‘Allah’ım, bu musibe-
1253 13/Ra'd, 22
1254 Tirmizî, Deavât 79
1255 42/Şûrâ, 30
1256 S. Buhârî, Merdâ 1; Müslim, Birr 52; Tirmizî, Cenâiz 1; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/303, III/4, 18
1257 Tirmizî, Zühd 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/87
1258 4/Nisâ, 123
1259 Ahmed bin Hanbel, Müsned I/11
1260 2/Bakara, 156
• 435 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
timden bana sevap ver, bunun ardından bana hayır ver (aldığın nimetin yerine
daha hayırlısını ihsan eyle)!’ diye duâ ederse Allah öyle yapar.” 1261 Kudsî
hadis olarak kabul edilen bir rivâyette de şöyle buyurulmuştur: “Kulumu
bir belâ (hastalık) ile sınadığım zaman sabreder, Beni ziyaretçilerine şikâyet
etmezse etinin yerine daha hayırlı bir et, kanının yerine daha hayırlı bir kan
veririm. Onu iyileştirirsem günahından kurtulmuş olarak iyileştiririm, rahmetime
(cennetime) koyarım.” 1262
Hz. Ali, çocuğu ölen birine tâziye ederken şöyle demiştir: “Kader, üzerinden
geçti, sabredersen me’cûr olursun (sevap alırsın). Eğer sızlanırsan
yine kader üzerinden geçmiştir (geri döndürmek mümkün değildir), üstelik
günahkâr olursun.” Gerçekten sızlanma ve şikâyet, musibeti artırmaktan
başka bir sonuç vermez. Allah’ın kazâsına sabretmeyenin musibeti
ikiye katlanır; bir, musibetin kendisi, bir de sızlanmada haddi aşarak
günaha girme. Sızlanmak, yaka paça yırtmak, kafasını yüzünü dövmek,
aşırı şikâyette bulunmak, tasa göstermek, normal kıyafetini değiştirip yas
giysileri giymek ve benzeri şeyler, istek ile yapılan şeylerin sınırında bulunduğu
için insanı sabır makamından çıkarır. Bundan dolayı böyle şeylerden
kaçınmalı, normal hayat geleneğini sürdürmeli, ölenin canı, aslında
Allah’ın, kendisine verdiği bir emaneti olup, vakti gelince onu geri aldığını
düşünerek teselli bulmalıdır.
Sabr-ı Cemil, musibete uğrayanın, başkasından ayırt edilmeyecek biçimde
sabretmesi; kendisinin musibete uğradığını belli etmemesidir. Fakat
kalbin üzülmesi, gözlerden yaş akması, kişiyi sabredenler sınırından
çıkarmaz. Çünkü insan, beşeriyetin gereği olan bu halden ölünceye dek
ayrılamaz. Peygamber (s.a.s.)’in dahi, oğlu İbrahim’in vefatında gözlerinden
yaş akmıştır. “Sen, bundan men etmemiş miydin?” diyenlere: “Bu merhamettir,
Allah merhametli kullarına acır!” buyurmuştur.1263 Kul bilmelidir
ki başına gelen belâya sabırdan hâsıl olan sevap, o belâ olmadığı zamandaki
âfiyet nimetinden büyüktür. Kul, Allah’ın bu sevâbını düşünerek hoşnutsuzluğu,
burukluğu savarsa sabredenler derecesine erer.
1261 Müslim, Cenâiz 3, 4
1262 İmam Mâlik, Muvatta, Atâ bin Yesâr'dan; Beyhakî, Ebû Hüreyre'den rivâyet etmiştir.
1263 Buhârî, Cenâiz 32, Merdâ 9; Müslim, Cenâiz 11; Ebû Dâvud, Cenâiz 24; Nesâî, Cenâiz 22; İbn Mâce,
Cenâiz 53; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/204, 206
• 436 •
Ahmed Kalkan
Allah’tan sabra yardım dilemek, sabrın kendi nefsiyle değil; Allah’ın
yardımıyla olduğunu bilmek gerekir. “Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın
yardımı iledir.” 1264 Allah kula sabır vermezse kul sabredemez. Yine
kul, başka bir gaye için değil; sırf Allah’ı sevdiği, O’nun rızâsına erebilmek
için sabretmelidir; sabrı Allah için olmalıdır. Unutmamak lâzımdır ki, Allah
için sabredenler, iki cihanın izzetine ermişlerdir. Zira onlar, Allah’ın
beraberliğine kavuşmuşlardır. “Allah sabredenlerle beraberdir.” 1265 Allah’ın
beraber olduğu kimseler, elbette iki dünyanın şerefine ererler.
Sabr-ı cemîl, sızlanmadan belâlara katlanmaktır. Sabra aykırı olan, derdini
halka açmak, insanlara sızlanmaktır. Fakat halini Allah’a şikâyet etmek,
O’na yakınmak sabra aykırı değildir. Nitekim Yakub (a.s.): “Ben üzüntü ve
tasamı Allah’a şikâyet ederim.” 1266 demiştir. Hz. Eyyûb da Rabbine: “Bu dert
bana dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” 1267 diyerek derdini
Allah’a arz etmiştir. Eğer derdi Allah’a arz etmek sabra aykırı olsaydı,
Allah’ın sevdiği bu peygamberler, dertlerini Allah’a arz ve şikâyet etmezlerdi.
Onların hali herkese örnektir. Kul, isyana, edepsizliğe varmadan niyazla
derdini Allah’a arz edip kurtuluş dilerse bundan sevap alacağı gibi, belâya
sabrı da güç kazanır.1268
“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir
kavme karşı bize yardım et!” 1269
Yunus (a.s.) ve Tevhidî Mücadele Sabır
Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sureye ismini vermiş olan Yunus (a.s.);
aynı zamanda Allah tarafından, Zü’n-nûn ve sahib-i hût (balık sahibi) olarak
isimlendirilmiştir.1270 Yunus (a.s.)’ın balık sahibi olarak nitelenmesinin
sebebi, onun balığın karnına haps edilişinden gelmektedir. Yoksa balıkçılık
ve buna benzer bir iş yaptığından dolayı değildir.
1264 16/Nahl, 127
1265 2/Bakara, 153, 249; 8/Enfâl, 46, 66
1266 12/Yûsuf, 86
1267 21/Enbiyâ, 83
1268 S. Ateş, Yeni İslâm İlmihali, s. 610-615
1269 2/Bakara, 250
1270 21/Enbiyâ, 87; 68/Kalem, 48
• 437 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Yunus kıssası hakkında Kur’ân-ı Kerim’de dört yerde işaret vardır. Yûnus
Sûresi, Enbiyâ Sûresi, Sâffât ve Kalem sûrelerinde kıssa hakkında detaylı
olmayan ve fakat kıssanın amacını en beliğ biçimde ifade eden ayetler
yer alır. Şurası muhakkak ki Yunus kıssası hakkında Kur’an’ın iniş dönemi
esnasında yaşayan müşrikler, atalarından gelen lafzî olmayan bir tevatür
olarak ve de Ehl-i Kitab sahiplerinden edindikleri birtakım tahrif edilmiş,
kıssanın amacından uzaklaşmış sadece ve sadece tarihî bilgi konumunda
olan bilgilere sahiptiler.
Bu hususta Kitab-ı Mukaddes’te Yonah adlı bir bölümün bulunduğunu
ve orada anlatılanların; Kur’an’da anlatılan Yunus (a.s.) kıssası ile ortak
özelliklere sahip olduğu görülmektedir. Ancak gerek Kitab-ı Mukaddes’te
yer alan metinler ve gerekse müşriklerin Yunus (a.s.) hakkında edindikleri
lafzi olmayan tevatürler insanları hidayete sevkedecek bir amil olmaktan
öte, tarihsel bir biyografi veya efsane niteliğine sahipti. Bu yüzden Cenab-ı
Hak Kur’ân-ı Kerim’de Yunus kıssasının doğrusunu zikrederek, tüm insanların
konumlarına göre bu kıssadan dersler alarak Allah’ın birliğini tasdik
etmelerini istemiştir.
Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Rasullerin kıssalarında görülen ortak noktalardan
biri de, vahyin iniş dönemi esnasında müşriklerin müslümanlara
uyguladıkları baskılardır. Rasullerin elçilik görevlerini toplumlarına açıklamasıyla
beraber, müşrikler tarafından yoğun bir baskı ve eziyet kampanyası
başlatılır. Hedef; rasul ve ona uyanların dirençlerini yıkmak ve aynı zamanda
müslümanları kitleye âciz göstermektir.
Rasuller yalancılıkla itham edilir. Üstünlük heveslisi olarak nitelendirilir.
Mecnun olarak vasıflandırılır. Sihirbaz, kahin ve şair olduğu iddia edilir.
İftiranın her türlüsü yapılır. Müslümanlara çeşit çeşit tuzaklar kurulur. Bütün
bu eziyet ve baskılara rağmen Rasul ve müslümanların yapacakları tek
hareket; “okuma” (tebliğ) eyleminde “sabr” etmek, gidişatın seyrini Allah’ın
istediği istikamette devam ettirmektir.
Kur’an’ın iniş döneminde de Rasulullah’ın elçiliğini ilan etmesiyle beraber
geçmişte diğer rasullere yapılanlar “sünnetullah”ın gereği tekrar edilmeye
başlandı. Müşriklerin Rasul ve Kur’an’a yaptıkları iftira ve saldırıları,
Allah, Kur’an’da şöyle beyan ediyor:
• 438 •
Ahmed Kalkan
“(Ey Muhammed) öğüt ver; Rabb’inin nimetiyle sen, ne kâhinsin, ne de
mecnunsun.” 1271
“Arkadaşınız sapıtmadı ve azmadı.” 1272
“(Dediler ki:) Bu Kur’an öğretilegelen bir sihirdir. Bu Kur’an sadece bir
insan sözüdür.” 1273
“Biz ona şiir öğretmedik.” 1274
Rasulullah’a yapılan bütün iftira ve eziyetlere karşın Allah, rasulüne
şöyle emreder:
“Bizi anmaktan yüz çevirenlere ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere
aldırma!” 1275
“...Yanlarından güzelce ayrıl.” 1276
Rasulullah’a yapılan çirkin iftira ve taarruzlara karşı ondan, müşriklerin
yaptıkları bu tazyiklere aldırış etmemesi, onların yaptıklarının karşılığını
Allah’a havale etmesi istenir.
Allah, müşriklerin bu tavırlarına çok üzülen, adeta kendi kendini yiyen
Hz. Peygamber ve beraberindeki müslümanlara “sabr” etmelerini, tebliğ
eyleminde gevşememelerini ve kafirlerin akıbetini kendine bırakmalarını
ister.
“Yalanlayanları Bana bırak.” 1277
“Yalanlayanları bana bırak. Onlara az bir süre tanı.” 1278
“Sen Rabb ‘inin hükmüne sabret. Balık sahibi gibi olma...” 1279
1271 52/Tûr, 29
1272 53/Necm, 2
1273 74/Müddessir, 24-25
1274 36/Yâsin, 69
1275 53/Necm, 29
1276 73/Müzzemmil, 10
1277 68/Kalem, 44
1278 73/Müzzemmil, 11
1279 68/Kalem, 48
• 439 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Kalem Sûresi kırk sekizinci ayet-i kerimede geçen “...balık sahibi gibi
olma...” ibaresi ile Rasulullah ve diğer müslümanlara; geçmişte müşriklerin
baskı ve eziyetlerine dayanamayarak toplumunu terk eden Yunus peygamber
kıssası anlatılır. Allah müşriklerin baskılarına karşı, dayanma güçlerinin
sınırını zorlayan Rasulullah ve ashabının; geçmişte müşrik toplumunun
baskılarına sabretmeyerek elçilik görevini bırakıp toplumunu, Allah’ın
izni olmaksızın terk ederek hata eden Yunus (a.s.)’ın kıssasından öğüt ve
ibret almalarını ve Yunus’un bu hatalı davranışına meyletmemelerini, Allah’ın
Mekke müşrikleri hakkındaki hükmüne kadar sabretmelerini ister.
“Doğrusu Yunus da rasullerdendir.” 1280 Putperest bir toplum içinde yaşayan
Yunus (a.s.), Allah tarafından elçi olarak seçilir. Allah’tan aldığı vahyi
insanlara iletmesi, onları İslâm’a davet etmesi için görevlendirilir. Allah
Kur’an’da elçilikle görevlendirdiği peygamberler arasında Yunus’u (a.s.) da
sıralar: “Nuh’a, ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimizi, İbrahim’e,
İsmail’e, İshak’a ve Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve
Süleyman’a vahyettiğimiz gibi, şüphesiz sana da vahyettik.” 1281
Yunus (a.s.) risâletle görevlendirildikten sonra büyük bir çaba ile kavmine;
putlara tapmamalarını, bir ve eşi benzeri bulunmayan, doğmamış ve
doğurmamış, bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah’a tapmalarını, ona kulluk
etmelerini söyler. Taptıklarının onlara bir faydasının olmayacağını, kendilerine
bile fayda ve zarar vermekten aciz durumda olan bu putları terk etmelerini
her fırsatta insanlara bildirir.
Yunus’un tüm uyarılarına rağmen kavminin inkârcıları onun aleyhine
bir tutum içine girerler. Onun yalancı, büyücü, insanları yönetme heveslisi
biri olduğunu öne sürerler. Yunus’dan (a.s.) mûcize talebinde bulunurlar.
Yanında melekler olmasını isterler. Daha neler neler... Maksatları peygamberi
zor durumda bırakmak, toplumun gözünden iyice düşürmekti.
Her seferinde Yunus’a (a.s.) elle ve dille saldırıda bulundular. Onun
direncini yıkmaya ve söylediklerinden vazgeçirmeye çalıştılar. Bu baskılar
her geçen gün daha da artarak sürdü. Kavmi sanki taş kesilmişti, Yunus’un
uyarıları hiç işitilmemiş gibiydi. Yunus bunalmıştır.
1280 37/Sâffât, 139
1281 4/Nisâ, 163
• 440 •
Ahmed Kalkan
Kendi kendini yemektedir. Onun bu hali peygamberin müşfik vasfındandır.
Kavminin iman etmemiş olması onun için Allah nezdinde görevini
yapmadığı anlamına gelmezdi. Çünkü Allah şu umumi kaideyi zaten ona
bildirmişti.
“Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka iman ederdi. O halde
sen mi insanları, inanmaları için zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadan
kimse iman edemez.” 1282
Yunus (a.s.) yine de kavminin inkârcı tutumuna çok üzülüyordu. İşte
ne oldu ise oldu, bu sıkıntı ve çaresizlik içindeki durum esnasında Allah’tan
bir emir olmaksızın kavmini terk ederek yola koyuldu. Allah, Yunus’un bu
davranışı hakkında Kur’an’da şöyle beyan eder: “Zünnun hakkında söylediğimizi
an. O öfkelenerek giderken, kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı.”
1283
Enbiyâ Sûresi’ndeki bu âyet-i kerimede Yunus’un (a.s.), kavmini terk
etmesine sebep olarak öfkelenmesi gösterilir. Resulün öfkesi Allah’a değil,
toplumuna karşıdır. Ayete görev kavmine kızan Yunus “kendisini sıkıntıya
sokmayacağımızı sanmıştı.” ibaresi ile belirtilen; Allah’tan bir emir olmadığı
halde kavmini terk etmiştir. Oysa Kur’an’da, Rasullerin kendi toplumlarından
ayrılmalarının hep Allah’ın izniyle olduğunu görürüz:
“Biz Mûsâ’ya: ‘Kullarımı geceleyin yola çıkar. Şüphesiz takip edileceksiniz’
diye vahyettik.” 1284
“Senin kavminden inanmış olanlar dışında (bundan sonra) kimse imarı
etmeyecek. Onların yapageldiklerine üzülme. Nezaretimiz altında ve sana
bildirdiğimiz gibi gemiyi yap...” 1285
“Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapa geldiği kötülükten kurtar.’ dedi.
Bunun üzerine geride bulunan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini
kurtardık.” 1286
1282 10/Yûnus, 99-100
1283 21/Enbiyâ, 87
1284 26/Şuarâ, 52
1285 11/Hûd, 36-37
1286 26/Şuarâ, 169-171
• 441 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dolayısıyla Yunus Peygamber’in, kavminin âkıbeti hakkında Allah’ın
emrini beklemeden, yanlış bir kararla Allah’ın kendisini sıkıntıya sokmayacağını
da zannederek toplumunu terketmesi “sünnetullah”a yani Allah’ın
kanununa ters düşer. Yunus’un (a.s.) kavmini terk etmesinden sonraki
olaylar şöyle gelişir:
“Dolu bir gemiye kaçmıştı.
Gemide olanlarla karşılıklı kur’a çekmişti ve yenilenlerden olmuştu. Bu
sebeple denize atılmıştı.
Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu.
Eğer Allah’ı teşbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar
balığın karnında kalacaktı.
Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık.
Onun için geniş yapraklı bir bitki bitirdik.
Onu yüz bin veya daha çok kişiye rasul olarak gönderdik.” 1287
Yaptığı yanlışlığın neticesinde Allah, Yunus’u sıkıntıya uğratır. Başına
gelen bu musibetlerin kendi davranışı sebebiyle olduğunu idrak eden
Yunus (a.s.) Allah’a kulluğunun bir ifadesi olan tevbe kapışma başvurur.
Sonunda Allah onu tevbesini kabul eder. Ve onu yeniden kavmine Rasul
seçer. Ummadığı halde Allah tarafından sıkıntıya uğratılan Yunus Allah’a
kulluğun gereği olarak umutsuzluğa düşmez.
Tevbe etmenin/geri dönüşün bir ibadet olduğunu en iyi bilen o şanlı
Rasul’ün yaptığı tevbe sayesinde, Allah tarafından affedilir. Tekrar elçilikle
görevlendirilir ve böylece kavminin yolunu tutar. “Sonunda ona inandılar,
bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” 1288 Yunus’un (a.s.)
rasullükle tekrar vazifelendirilip kavmine yollanması ile beraber, kavminin
bu sefer ona iman ettiğini görüyoruz. Bu olay da gösteriyor ki insanların
hidayetinin tek müsebbibi Allah’tır. Hidâyet yalnızca onun elindedir.
1287 37/Saffat, 139-147
1288 37/Sâffât, 148
• 442 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’da beyan edilen Yunus (a.s.)
kıssasından çıkaracağımız dersler:
Kur’an’ı imam kabul etmiş olanların, karşılarındaki inkârcıların hal ve
tavırları ne olursa olsun tebliğ mücadelesini bırakmayarak, toplumlarından
kendilerini soyutlamamaları gerekir.
Müslümanlar, inkârcıların Kur’an karşısındaki katı tavırlarının belki bir
gün Allah’ın hidayeti ile değişebileceğini unutmamalıdır. Bu yüzden Allah,
Hz. Muhammed ve ashabına “Yanlarından güzelce ayrıl”, “yalanlayanları
Bana bırak; onlara az bir süre tanı” diye emrederek onlardan sabretmelerini
istemiştir. İnkârcılar hemen iman etmiyor diye acele etmemelerini, onlara
süre tanımalarını istemiştir.
Allah’ın kesin olarak iman etmeyeceklerini bildirmesi halinde toplumdan
veya şahıslardan ilişik kesilebilir ki bu da günümüz toplumunda vahyin
tekrar gelmesinin mümkün olamayacağına göre “okuma” tebliğ eylemi
kıyamete kadar kesintisiz sürecektir.
Toplumun inkârcı tavırlarına kızarak tebliğ vazifesinden yüz çevirip,
dünya nimetlerine dalan yahut ıssız beldelere kaçma fikrinde olanlara Yunus’un
(a.s.) kıssası en güzel ibrettir.
Zaman bozuldu, bu insanlara din-min anlatılmaz diyerek toplumlarını
terk edip inzivaya çekilen veya çekilmek isteyenlere en güzel örnek Yunus
kıssasıdır.
Toplumlarının iman etmelerinden ümit kesenlere; Yunus’un (a.s.) hatasını
anlayıp tevbe etmesinden sonra tekrar rasullükle toplumuna gönderilmesi
neticesi kavminin iman etme olayı, hidayetin Allah’ın elinde olduğunun
en güzel öğüt ve ibret numunesidir.
Sonuçta görülen odur ki hayatımızın her safhası Allah’ın takdiriyle
gerçekleşmekte, onun müsaadesiyle gündemimiz oluşmaktadır. Kendimizi
yetkimizin, sınırlarımızın Ötesinde görüp küfür-hidayet olayı hakkında
gaybî yargılara varmamamız gerekir.
• 443 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İslâm tarihindeki bazı hadiseler de, bu hususta bize örneklik teşkil eder.
Ömer bin Hattab, Halid b. Velid ve hatta Ebû Süfyan ve bunlar gibi nice
İslâm düşmanlarının daha sonraları hidayete erdiklerini ve o andan itibaren
İslam’ın savunucuları oldukları göz önüne alındığında tebliğ eyleminde
sürekliliğin ve sabrın önemini daha iyi kavramak mümkün olacaktır.
Tevbe ibâdetinin İslam’ın yegâne kulluk imkânlarından biri olduğu Yunus’un
(a.s.) tevbesi ve Allah’ın bu tevbeye icabet etmesi ile kıssada ortaya
konmuş olur. Yunus’un hatasını idrak etmesiyle beraber derhal gerçekleştirdiği
Allah’a tevbesi, yanılan kullar için Allah’ın bahşettiği nimetin sınırını
en veciz biçimde bize beyan etmektedir.1289
Allah Rasûlünü Gözleri ile Yıkmak İsteyenler
“O küfretmekte olanlar, zikri/Kur’an’ı işittikleri zaman, seni neredeyse
gözleriyle yıkıp devireceklerdi.
‘O gerçekten bir delidir’ diyorlar. Oysaki o zikir/
Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.”
1290
“İzlâk”ın Anlamları:
“Seni neredeyse gözleriyle izlâk edeceklerdi, yıkıp devireceklerdi.”
İlim
adamları ve lûgatçiler, “izlâk” kökünden gelen “yuzliku” fiilinin şu mânâlara
delâlet ettiğini belirtmişlerdir:
1- Helâk etmeyi dilediler,
2 -Uzaklaştırmayı, bulunduğu yerden ayrılmasını arzu ettiler,
3- Bulunduğu şerefli makam ve dereceden gidermeyi istediler,
4- Nüfuz etmeye yöneldiler,
5- Yere düşürmeyi düşündüler,
6- Risâleti tebliğden alıkoymayı tasarladılar.
7- Fitneye düşürmek istediler,
1289 Cengiz Duman, Haksöz Dergisi, Sayı: 35/36, Şubat/Mart 94
1290 68/Kalem, 51-52
• 444 •
Ahmed Kalkan
8- Kötülükle dokunmaya yöneldiler,
9- Gözleriyle yiyip bitirmek istediler,
10- Öldürmeyi umdular.
İbn Abbas, İbn Mesud, el-A’meş, Ebu Vâil ve Müeahid: “Seni devireceklerdi”
anlamındaki buyruğu: “Canının çıkmasına sebep olacaklardı”
yani
seni helâk edeceklerdi, öldüreceklerdi diye okumuşlardır. el-Herevî dedi
ki: Onlar gözleriyle sana bakıp duruyorlar. Böylelikle
seni sana besledikleri
düşmanlıkları sebebiyle Allah’ın seni yerleştirmiş olduğu
o üstün makamından
kaydırmak, devirmek istiyorlar, demek istemektedir.
el-Kelbî: Seni yere yıkıyorlar, diye açıklamıştır. Yine ondan es-Süddî ve
Said b. Cübeyr’den şöyle açıkladıkları nakledilmiştir: Seni asaleti tebliğ etmek
görevinden alıkoymak istiyorlar. el-Avfî: Seni yere yıkıyorlar. el-Müerric:
Seni yerinden kaydırıyorlar, en-Nadr b. Şumeyl ve el-AhFeş: Seni
fitneye düşürüyorlar. Abdu’1-Aziz b. Yahya: Sana ileri derecede hiddetle,
yan yan bakıyorlar. İbn Zeyd: Sana dokunuyorlar (delirtmek istiyorlar).
Cafer es-Sadık: Seni yiyorlar. el-Hasen ve İbn Keysan: Seni öldürüyorlar
diye açıklamışlardır. Bu da göz ucuyla beni devirdi, gözüyle beni öldürdü,
tabirlerine benzemektedir.
Bu âyete nazar âyeti demek ve özellikle nazar duâsı olarak kabul etmek
doğru değildir. Kâfirler, peygamberimize o kadar kin duyuyorlardı ki,
Kur’ân’ı işittikleri zaman ona yiyecekmiş gibi bakıyorlardı. Âyetin halk kültüründeki
“nazar” denilen inanışla herhangi bir ilgisi yoktur. Bu nedenle
âyetin nazar duası diye okunması temelsiz ve yanlış bir davranıştır. Çünkü
dua, Allah’tan bir şey istemektir. Bu âyette ise Allah’tan istenen herhangi bir
şey yoktur. Allah’ın peygamberimize yaptığı bir açıklamayı içermektedir.
Âyette “leyuzlikune bi-ebsârihim / Neredeyse gözleriyle seni devireceklerdi”
ifâdesinin, göz değmesi anlamına geldiği görüşünde olanlar, görüşlerini
hadîslerle desteklemişlerdir. Fakat burada kastedilen, Hz. Peygamber’e
göz değeceği değil, kâfirlerin ona çok kızgınlıkla, onu yiyecek, devirecek
gibi bakmaları anlatılmaktadır. Kelbî kelimesini “Neredeyse seni, mesajın
tebliğ edilmesi görevinden çevireceklerdi”, Hasan-ı Basrî: “Neredeyse seni
gözleriyle öldüreceklerdi” şeklinde mânâlandırmış, İbn Kuteybe ise: “Allah,
• 445 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
gözü değen kimsenin, beğendiği şeye gözünün değmesi gibi onlar da sana
göz değdireceklerdi” mânâsını kast etmiştir. “Sen Kur’an okuduğun zaman
onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke ile bakıyorlardı ki neredeyse seni
devireceklerdi, demektir” demiştir. İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, A’meş ve Mücâhid
ise bu kelimeyi “leyuzhikuneke” şeklinde okumuşlardır ki “seni helâk
edeceklerdi” demektir. 1291
İbn Kuteybe de bunu şu sözleriyle kabul etmemektedir: Nazar değen
bir kimsenin beğendiği bir şeye nazarının değmesi gibi, onların nazarının
peygamberimize değeceğini Yüce Allah kastetmiyor. Kastettiği şundan ibarettir:
Sen Kur’an okuduğun zaman onlar az kalsın seni düşürecek noktaya
varacak kadar düşmanlık ve kin ile sert ve keskin bakışlarla bakıyorlar.
Kuşeyrî nazar konusundaki hadis rivayetlerinin bir kısmını pek isabetli
bulmamış ve şöyle
demiştir: “İsâbet-i ayn (nazar değmesi), ancak nazar
edilen şeyin çok beğenilmesi ve nazar edenin içinden gelen bir hayretle ona
bakmasıyla gerçekleşebilir. Bir şeyden tiksinmek, bir şeye kızmak ve öfkelenmek
sûretiyle nazar değmesi olmaz. Hz. Peygamber’e kin ve nefret dolu
gözle bakıyorlar ve ‘bu, herhalde delinin biridir’ diyorlardı. O bakımdan
Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz hakkında bu bapta bir göz değmesi arzusu söz
konusu
değildir.
İbn Kesir’in görüşüne göre de anlam şudur: Onlar sana olan kinlerinden
ötürü seni kıskanırlar. Allah’ın seni koruması ve onlara karşı seni himaye
etmesi olmasaydı sana zarar vermeye kalkışırlardı.
“Gözleriyle seni yıkacaklar” ifâdesine Kelbî, “seni, risaletini tebliğ görevinden
çevireceklerdi”, Hasan Basri: “Neredeyse seni gözleriyle öldüreceklerdi”,
İbn Kuteybe: “Allah, gözü değen kimsenin, beğendiği
şeye gözünün
değmesi gibi onlar da sana göz değdireceklerdi mânâsını kast etmemiştir.
Sen Kur’an okuduğun zaman onlar sana öyle bir düşmanlık
ve öfke ile bakıyorlardı
ki neredeyse seni devireceklerdi”
mânâsını vermişlerdir.
Mevdudi, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Sanki bakışlarıyla yiyecekler”
Mekke kâfirleri o kadar kızgındılar ki, Kur’an’ı işittikleri zaman Peygamber’i
sanki gözleriyle yiyeceklerdi. Onların bu hali İsra Sûresi 73. ve 77.
ayetler arasında beyan edilmektedir.
1291 Fethu'l-Kadîr: 5/277
• 446 •
Ahmed Kalkan
Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Bu bakışlar neredeyse
Hz. Peygamberin adımlarını etkileyeceklerdi. Sarsılmasına, sürçmesine,
dengesini ve gücünü kaybedip yıkılmasına neden olacaklardı. Hiç kuşkusuz
bu, onların bakışlarının taşıdığı kin, kıskançlık, çekememezlik, kötülük,
intikam, hırs, kızgınlık ve zehirden çok daha etkin anlatımlı bir ifadedir.
Bu zehirli ve kızgın bakışlar, beraberinde iğrenç küfürler, âdi sövgüler
ve aşağılık iftiralar da taşıyor: “O delidir’ diyorlardı.”
Hârikalar saçanan fırça bu sahneyi Mekke’deki genel davet sahnelerinin
arasından olağanüstü bir maharetle çizip evrensel perdede tescil ediyor.
Böyle bir sahne, ancak kalplerinden ve gözlerinden böylesine kızgın
ve aşağılık bir kin akan ileri gelen inatçı ve suçluların yer aldığı bir halkada
yaşanabilirdi.
“Oysaki o zikir/
Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.”
(68/Kalem, 52)
Kâfirler, gözleriyle bile Peygamberimizi yok etmek istiyorlardı. Bu
Kur’ân’ın âyetlerini işittiklerinde gözleriyle Peygamberimizi yemek istiyorlardı.
Bu günde aynısı değil mi? Allah’ın kelamı her yerde okunmaya başlıyor.
Karakollarda, kışlalarda, üniversitelerde kısaca her yerde okunmaya
başlayınca,
birilerinin gözleri belermeye başlamıştır. Gözleriyle müslümanları
yok etmeye yöneliyorlar ama Allah (c.c) diyor ki; bu belirli
gurubun, belirli
yörenin, belirli bir ırkın kitabı değil, bütün âlemlere indirilmiş bir zikirdir,
bir nasihattir, bir yol göstericidir. İnsanların gönüllerini
etkileyecek kelimeler
ve iman’esasları bizim elimizde olduğundan,
bu yenidünya düzenini
kurmak bize nasib olacaktır.
“Oysa Kur’an âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir.”
Oysa bir deli öğüt veremez. Bir deli yol gösterici evrensel mesajı taşıyamaz...
Hiç kuşkusuz Allah doğru söylüyor. Suçlu iftiracılar ise yalan söylüyorlar...
Sözü noktalamadan önce “âlemler” ifadesi üzerinde durmamız gerekir.
Yüce Allah bu ifadeyi kullandığı zaman İslam daveti Mekke’de bilinçli
bir inkâr ile karşı karşıyaydı. Davetin önderi konumundaki Hz. Peygamber
ise bu kızgın, bu zehirli bakışların altında yol alıyordu. Müşrikler ellerin•
447 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
deki her türlü imkânı kullanarak onunla yapacakları amansız savaşa hazırlanıyorlardı.
Davet hareketi henüz erken vaktinde, emekleme dönemindeyken,
bu amansız kuşatma altında yaşam savaşı veriyorken Ulu Allah bu
davetin “evrenselliğini” ilan ediyordu. Çünkü davetin özü ve mahiyeti bunu
öngörüyordu. Günümüzdeki iftiracıların iddia ettikleri gibi bu dâvâ Medine’de
zafer kazandıktan sonra evrensellik kimliğine bürünmüş değildir.
Aksine, Mekke’deki davet hareketinin ilk günlerinde, erken dönemde bu
niteliğe sahipti. Çünkü evrensellik özelliği daha doğduğu andan itibaren bu
davetin özünde yer eden değişmez ve kalıcı bir gerçektir.
Âlemlerin Rabbi olan Allah böyle dilemiştir. İlk günlerinden bu hedefi
göstermiştir. Kıyamete kadar da davetin hedefi bu olacaktır. Yüce Allah bu
dâvânın bu niteliğe sahip olmasını dilemiştir. Ve o bu dâvânın hem koruyucusu,
hem savunucusudur. Dâvâyı yalanlayanlarla girişilen savaşı O,
üstlenmiştir. Bu yüzden dâvâ adamlarının, hüküm verenlerin en iyisi olan
Ulu Allah hükmünü bildirinceye kadar sabretmekten başka yapacakları bir
şey yoktur.1292
İsterseniz kahrolun! İsterseniz çatlayın, patlayın! İsterseniz kabul etmeyin
bu kitabı! İsterseniz reddedin bu peygamberi! Ama bilesiniz ki sadece
size değil, sadece Araba değil, sadece Mekke’ye, Mekke ehline, sadece
Türk’e, sadece o çağa, sadece bu çağa değil, bütün çağlara, bütün insanlara,
bütün mahlukât ve mevcudata, bütün âlemlere bir uyarı, bir zikir, bir öğüttür
bu Kur’an. Sizler bugün burada, bu ülkede, bu şehirde, bu zamanda bu
Kitaba sahip çıkmazsanız bile elbette ona sahip çıkacaklar ve bu Kitapla
izzet kazananlar olacaktır. Çünkü bu Kitap ne bu memleketle, ne de bu zamanla
mukayyet değildir, diyor Rabbimiz. 1293
Bu âyetlerde (68/Kalem, 51-52) müşriklerin, Hz. Muhammed’e karşı
duydukları kıskançlık ve düşmanlık tasvir edilmektedir. Onlar, Peygamberin
Kur’an okuduğunu duydukça âdeta gözleriyle onu yerinden kaydıracak,
yiyecek, helâk edecek veya etkileyecek, nazar değdirecek gibi bakıyorlar ve
O’na “mecnun” diyorlardı.
1292 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Kalem Sûresi, 51-52. âyetlerin tefsiri
1293 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
• 448 •
Ahmed Kalkan
Mecnun; cinlenmiş demektir. Araplar şairlerin, sihirbazların ve kâhinlerin
cinlerden ilham aldıklarına,
herhangi bir dinin etkisine girip onun
telkin ettiği sözleri söylediklerine inanırlardı. Hz. Muhammed’in de şair,
kâhin veya sâhir (sihir yapan) gibi cinin etkisi altına girdiğini, söylediği
sözlerin ona, cin tarafından telkin edildiğini sanıyorlar ve bu yüzden
ona
şair, kâhin, sâhir veya mecnun diyorlardı ki, bunların hepsi cinle ilişki kuran,
cinin etkisinde
hareket eden kimseler olarak kabul edilirdi.
Bu nedenle Allah, Kur’an’ın bir cin telkini olmayıp
kendi vahyi olduğunu
belirtmek için “O, âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir”
buyurmuştur.
Çünkü cin telkinleri saçma sapan bir takım kafiyelerden
dizilmiş
tutarsız sözlerdir. Onlarda hikmet
ve öğüt yoktur. Oysa bu Kur’an
yapmacık sözlerden
uzak, baştanbaşa hikmet ve öğütle doludur ve kendisini
dinleyenlere şan ve şereftir. Âyette yer alan “âlemler” tabiriyle bütün
Arap kabileleri kast edilmiş olabileceği gibi bütün insanlık
da kast edilmiş
olabilir. Kur’an’ın daha sonra inmiş
âyetleri de göz önünde bulundurulunca,
birinci mananın daha güçlü olduğu anlaşılır. Ama yine de bu tabir için
de Risâlet-i Muhammediyye’nin evrenselliğine
işaret vardır.
Bu âyet indiği zaman İslâm dâvâsı henüz Mekke
devrini yaşıyordu.
Bunca inkârla karşı karşıyaydı.
İslâm’ın peygamberi bu zehirli bakışlara
maruz kalıyordu. Müşrikler onunla savaşmak için ellerinden
geleni geri
koymuyorlardı. İşte o ilk anlarda, bu sıkıntı hisarları arasında İslâm evrenselliğini
ilan ediyor. Günümüzde bir takım iftiracıların iddia ettiği
gibi İslâm’ın
evrensellik sıfatı sonradan Medine’de
zafer kazanınca ortaya çıkmış
olan bir sıfat değildi. Tam aksine Mekke devrinin daha ilk günlerinde
bu
sıfat ortaya konmuştu. Çünkü doğuşundan beri özünde var olan bir gerçekti
bu.1294
1294 Necmettin Şahinler, Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Beyan Yay. s. 325-327
• 449 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
- 1-52. Âyetler -
Kalem Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar
وَاْلقَلَ : kaleme andolsun ki وَمَا يسَْطُرُونَ : ve yazdıklarına مَا أَْنتَ : sen
değilsin Nûn : ن بنِعْمَةِ رَبِّكَ : Rabbinin nimeti ile (sâyesinde) جْنُونٍ ƒ : بِ َ
cinlenmiş/mecnûn وَإِنَّ : gerçekten لكَ : senin için جْرًا
أَل : bir mükâfat
vardır مَْنُونٍ  غَ يْ َ : kesintisiz وَإَِّنكَ : ve şüphesiz sen لعَلى : üzerindesin : خُلُقٍ
bir ahlâk  عَظِي ٍ : çok büyük فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve
görecekler يِّيكُْ
أَ
بِ : hanginizin الَْفْتُونُ : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) فلاَ
تطِعْ : itaat etme, boyun eğme ¦ اْلُكَذِِّب ي نَ : yalanlayanlara وَدُّو : istediler
(isterler ki) لوْ تدْهِنُ : onlara yumuşak davranıp tâviz veresin de : فيَُدْهِنُونَ
onlar da sana tâviz versinler وَلاَ تطِعْ : sakın itaat etme كَُّ :َ (hiçbiri) her
لَاََََّ ح
فٍ : çokça yemin eden ¦ مَِ ي نٍ alçağa : هََّازٍ : ayıplayıp duran  مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ : laf
getirip götürene مَنَّاعٍ : durmadan engel olan  للْخَيْ : hayra مُعْتَدٍ : haddi aşan
 ثِي ٍ أَ : çok günahkâra عُتُلٍّ : kabaya كَبعْدَ ذَِل : (bundan sonra) üstelik  : زَِني ٍ
soysuza أَنْ كَنَ : var diye ذَا مَالٍ : (malı var diye) mal sahibi ¦ وََبنِ ي نَ : ve
oğَulları (var diye) إِذَا تتْ لَ : okunduğu vakit عَلَيْهِ : ona ُتنَا  آ يَ : âyetlerimiz قَال : (derler ki)dedi ¦ وَِّل ي نَ
أََ ال  أَسَاطِي ُ :öncekilerin masalları سَنَسِمُهُ : yakında
damga vuracağız عَلَ ا خْ لُرْطُوم : burnuna إِنَّ : Gerçek şu ki Biz هُْ بلَوْنَ : bunları
da sınadık كََا : gibi  بلَوْنَ : sınadık (sınadığımız) أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ : bahçe
sahiplerini إِذْ : hani أقَسَْمُوا : yemin etmişlerdi اÑ ليَصِْمُنَّ َ :onu mutlaka
devşireceklerine dair ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabah vakti وَلاَ يسَْتَثْنُونَ : hiç kayıt
koymuyorlardı فَطَافَ : (fakat,) kuşatıverdi اÑ عَلَيْ َ : onu طَاِئفٌ : kuşatan مِنْ رَبِّكَ : Rabbin tarafından وَهُْ : onlar ونَ ƒئ ُِ نَ : uyurlarken : فَأَصْبَحَتْ
(sonunda) oldu Ô كَلصَِّي ِ : devşirilmiş gibi فتََنَادَوا : (nihâyet) birbirlerine
seslendiler ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabahleyin أَنْ اغْدُوا : erken gidin : عَلَ حَرِْثكُْ
tarlanıza  إِنْ كُنتُ ْ : eğer siz ¦ صَارِمِ ي نَ : devşirecekseniz فَانطَلَقُوا : derken, gittiler
• 450 •
Ahmed Kalkan
وَهُْ يتَخَافَتُونَ : fısıldaşarak اÑ أَنْ لاَ يدْخُلَنَّ َ : sakın oraya girip de اْليَوْمَ : bugün
عَلَيْكُْ :karşımıza çıkmasın ¦ مِسْكِ ي نٌ : hiçbir yoksul وَغَدَوْا : erkenden çıktılar
¬ عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ :güçleri yetebilirmiş gibi فَلََّا رَأَوْهَا : fakat onu görünce : قاَلوُا
dediler  إِنَّ : kesinlikle Biz لضََالوُّنَ : şaşırmışız بلْ : hayır نُãنَ ْ : Biz : مَْرُومُونَ
tamamen mahrumuz قَالَ : dedi ki أَوْسَطُهُمْ : mûtedil olanları أََلْ أَقُلْ : ben
dememiş miydim لكُْ : size لوَْلاَ تسَُبِّحُونَ : tesbih etmeniz gerekmez miydi
قاَلوُا : dediler ki سُبْحَانَ : Seni tesbih ederiz رَبِّنَا : Rabbimiz  إِنَّ : gerçekten
bizler ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ : zâlimlermişiz فَأَقْبَلَ : ardından başladılar مْ عَلَ بعْضٍ æ :َبعْ ضُ ُ
birbirlerini يَتَلَوَمُونَ : kınamaya قاَلوُا : dediler ki وَيْلَنَا يَ : yazıklar olsun bize  إِنَّ
: gerçekten biz ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ : azgınmışız عَسَ : belki رَبُّنَا : Rabbimiz أَنْ يبْدَِلنَا
:öncekilerin ا خَيْ ً : daha hayırlısını اÑ مِنْ َ : ondan  إِنَّ : şüphesiz Biz : إِلَ رَبِّنَا
yalnızca Rabbimize رَاغِبُونَ : rağbet eden kimseleriz كَذَِلكَ : işte böyledir
اْلعَذَابُ : azâb خِرَةَِ أ لَوََلعَذَابُ ا : âhiret azâbı ise  أَكْبَ ُ : muhakkak çok daha
büyüktür لوْ كَُنوا يعْلَُونَ :َ keşke bilselerdi إِنَّ : Doğrusu ¦ للُْتَّقِ ي نَ : muttakîler
(takvâ sahipleri) için مْê عِنْدَ رَبِّ ِ : Rableri katında  جَنَّاتِ النَّعِي ِ : naîm
cennetleri vardır أَفَنَجْعَلُ : Biz kılar mıyız (yapar mıyız) hiç ¦ : اْلُسْلِِ ي نَ
müslümanları ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ : o günahkârlar gibi مَا لكُْ : size ne oluyor : كَيْفَ
nasıl كُُونَ ãت َْ : hüküm veriyorsunuz أَمْ لكُْ كِتَابٌ : yoksa sizin için bir kitab
mı var فِيهِ تدْرُسُونَ : ders aldığınız إِنَّ : mutlaka لكُْ : sizindir diye فِيهِ لَا ونَ  يَتَخَ يَّ ُ : beğenip seçtiğiniz her şey انٌ ƒ أَمْ لكُْ أَيْ َ : yoksa yeminleriniz mi
vardır عَلَيْنَا : üzerimizde ِلغَةٌ بَ : sürecek إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ : Kıyâmet gününe
kadar إِنَّ لكُْ :sizin diye كُُونَ ã لََا ت َْ : ne hükmederseniz سَلْهُم : sor onlara
مْê أَيُّ ُ : hangisi بذَِلكَ : ona  زَعِي ٌ : kefil أَمْ yoksa (var mı?) : لُمْ : onların كَءُ ô : شُ َ
ortakları mı فلَيَْأتْوُا : (o halde) getirsinler مْê كَئِ ِ óب شُ َ : ortaklarını إنِْ كَنوُا : iseler
¦ صَادِقِ ي نَ : doğru sözlü يوْمَ : o gün يكْشَفُ : ortaya çıkar ,açılır : عَنْ سَاقٍ
gerçek وَيُدْعَوْنَ : ve dâvet edilirler إِلَ السُّجُودِ : secdeye فَلا يسْتَطِيعُونَ : güçleri
yetmez (to vaki) خَاشِعَةً : önlerine eğilmiş أَْبصَارُهُ : igözler مْö هَ ق ُُ ÷ : ت َْ
kendilerini kaplamış olarak ذِلَّة : bir zillet وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ : hâlbuki dâvet
• 451 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
olunuyorlardı إِلَ السُّجُودِ : secdeye وَهُْ : onlar سَالُِونَ : sapasağlam iken û فَذَرْ نِ ي
: (o halde) Bana bırak وَمَنْ يكَذِّبُ : yalanlayanları ذَا الَْدِيثِ êبِ َ : bu sözü
مْù سَنَسْتَدْرِ جُ ُ : Biz onları derece derece azaba yaklaştıracağız مِنْ حَيْثُ : bir
yerden لاَيَعْلَُونَ : bilmeyecekleri وَأُمِْ ي ل : Ben mühlet veriyorum, süre
tanıyorum لُمْ : onlara إِنَّ : elbette كَيْدِي : planım ¦ مَتِ ي نٌ : sapasağlamdır أَمْ
تسْأَُلُمْ : yoksa onlardan istiyor musun ki أَجْرًا : bir ücret مْüفَ ُ : onlar مِنْ مَغْرَمٍ
: haksız bir borçtan dolay مُثْقَلوُنَ : ağır bir yük altında kalmış olsunlar أَمْ
عِنْدَهُْ : yoksa onların yanında mıdır اْلغَيْبُ : gayb مْüفَ ُ : onlar mı : يَكْتُبُونَ
yazıyorlar  فَاصْبِ ْ : sabret لُِكِْ رَبِّكَ : hükmüne Rabbinin وَلاَ تكُنْ : ve olma
كَصَاحِبِ الُْوتِ : balık sahibi/arkadaşı gibi إِذْ : hani دَى نَ : o çağrıda
bulunmuştu وَهُوَ مَكْظُومٌ : gamla dolu olarak لوْلاَ أَنْ تدَارَكَهُ : eğer ona
ulaşmasaydı نعْمَةٌ : bir nimet مِنْ رَبِّهِ : Rabbinden لنُِبذَ : mutlaka atılmış
olacaktı ْلعَرَاءِ بِ : çıplak bir yere وَهُوَ مَذْمُومٌ : yerilmiş bir halde فَاجْتَبَاهُ : fakat
onu seçti رَبُّهُ : Rabbi عَلَُ |فجََ : ve onu kıldı ¦ مِنْ الصَّالِِي نَ : sâlih olanlardan وَإِنْ
يكَدُ : neredeyse كَفَرُوا ¬ اَّلذِي نَ : küfürlerinde ısrar edenler لِقُونَكَ  لَ يُ زْ : seni
devireceklerdi بْصَارِهِْ
أَ
بِ : gözleriyle اَّ سَِعُوا لَ : duyduklarında الذِّكْرَ : zikri وَيَقُولوُنَ : bir de diyorlar نَّهُ إِ : o, gerçekten جَ� نُْونٌ لَ : bir delidir : وَمَا هُوَ
hâlbuki o إِلاَّ : ancak ذِكْرٌ : bir öğüttür ¦ للْعَالَِ ي نَ : âlemler için
“Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki
(Rasûlüm), sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun değilsin.
Hiç şüphesiz senin için kesintisiz (bitip tükenmeyen) bir ecir/mükâfat
vardır.
Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.
Yakında sen de göreceksin, onlar da
Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
• 452 •
Ahmed Kalkan
Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
yolda olduğunu herkesten iyi bilir.
Öyleyse yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar istediler ki, sen
yumuşak davranıp tâviz veresin de onlar da sana yumuşak davranıp tâviz
versinler.
Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden hiçbir alçağa,
Ayıplayıp duran, laf getirip götürene.
Durmadan hayra engel olan, haddi aşan, çok günahkâra,
Kabaya, üstelik soysuza,
Mal ve çocukları var diye,
Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.
Yakında burnuna damga vuracağız.
Biz, vakti ile “bahçe sahiplerini” sınadığımız gibi, onları da sınadık. Hani
onlar (bahçe sahipleri) sabah olurken kimse görmeden o bahçenin ürünlerini
toplayacaklarına yemin etmişlerdi.
Onlar istisna da etmiyorlardı.
Ancak onlar uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
sarıvermişti de.
Bahçe simsiyah olmuştu.
Sabahleyin birbirlerine seslendiler.
‘Haydi ürünleri toplayacaksanız erkenden ekininize gidin’ diye.
Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı:
‘Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanımıza sokulmasın.’
• 453 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.
Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.
‘Hayır doğrusu biz mahrum bırakıldık.’
Mûtedil olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih
etmeniz gerekmez miydi?” dedi.
‘Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulüm etmişiz’ dediler.
Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.’
‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden
dilemekteyiz.’
İşte azab böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.
Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
cennetler vardır. Öyle ya, (Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar
gibi tutar mıyız hiç?
Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
Yoksa, “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak
tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?
Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler
ortaklarını!
• 454 •
Ahmed Kalkan
O gün gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet edilirler;
fakat güç getiremezler.
Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Hâlbuki
onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde
etmiyorlardı).
(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim planım çok sağlamdır!
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç
altında mı kalıyorlar?
Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma.
Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak
bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
O inkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle
devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir
delidir’ derler.
Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir zikrdir/öğüttür.” (68/Kalem, 1-52)
Kalem Sûresinin Mesajı
Birey ve toplum olarak kendimizi vahiy doğrultusunda yeniden yapılandırmak
zorundayız. Kur’an, bizim hayatımıza ve İslâmî harekete doğrudan
müdâhale ediyor. Bizim elimizden tutmak istiyor. Vahiy, bireyi
kurtarmak istediği kadar İslâmî değişim ve dönüşüm için siyasî ve sosyal
• 455 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
projelere de örneklik ve rehberlik etmek istiyor. Bu açıdan düşünce ve eylem
planında Kalem sûresinin mesajı ve bu sûreden elde ettiğimiz bazı
sonuçları şöyle sıralayabiliriz:
1- Alâk sûresinde doğru ilmi ‘okumak’ vurgulanırken,
Kalem sûresinde doğru ilmi ‘yazmak’ yani ‘yaşamak, tebliğ etmek/duyurmak,
paylaşmak’ vurgulanır.
Bu sıralama bize hangi sırayla ve hangi şekilde hareket etmemiz gerektiğinin
yollarının, kulunu yaratan tarafından mükemmel şekilde gösterildiğinin
bir ifadesidir.
Edebiyata, şiire, söz sanatlarına hayli önem verildiği halde, okumayan
ve yazmayan bir topluma, ilk inen âyetlerde okuma ve yazmanın önemi
vurgulanıyor. Kaleme ve yazdıklarına yemin edilerek dikkat çekiliyor. Aynı
problemin yaygın olduğu günümüzde de aynı dikkat çekmeyi hatırlatmak
icap ediyor. İslâmî hareketin bel kemiğini vahiy istikametinde okumak ve
yazmak/tebliğ etmek oluşturacaktır, oluşturmalıdır (1-52. âyetler).
2- Adını, ilk âyetinde geçen “kalem” kelimesinden alan bu sûrede Rabbimiz
kaleme yemin ederek dikkatlerimizi ona çeker. İnzâl olunan ilk iki
sûre olan Alâk Sûresiyle Kalem sûresinin birlikte temel mesajı şu olmalı:
Doğru okunacak, akledilecek, doğru yaşanacak. Böylece bitmez bir ecre
ulaşılacak (1-52. âyetler).
3- Kalem ve yazı… Yazmak, okumanın (ikra) bir uzantısı olmalı. Okumadan
yazmanın yanlışlığına işaret edilir. Okumak, ama yazmamak, öğrenmek
ama öğretmemek… Müslüman dâvâ adamlarının tıkanmalarının,
yorgunluk ve bıkkınlık şeklinde ortaya çıkan hastalıklı bir tip olmalarının
en önemli sebeplerinden biri.
Gıda zehirlenmesi gibi bir şey. Çok kaliteli de olsa aldığı gıdaları hazmedip
usûlüne göre dışarı çıkaramamak ne ise, okuduklarını başkalarına
tebliğ edememek; yazamamak, yani özümseyip yaşadıktan sonra zihinden
dışarı çıkaramamak da o.
• 456 •
Ahmed Kalkan
Yazmayan okumayı da terk ediyor, en azından azaltıyor. Okumayı terk
eden de adımlarını artık geri geri atıyor, dâvâdan uzaklaşıyor, tuğyâna adım
adım yaklaşıyor. Vahiy ve vahyin öngördüğü kulluk, nesilden nesle kalemin
gücüyle aktarılacağından, kalem yazmak zorundadır, dili ve kalemi konuşturmak
zorundadır okuyan insan, yani dâvâ adamı (1. âyet).
4- “Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” Kitabın başka âyetlerinde
kitaba (neşredilmiş kâğıtlar içinde yazılı kitaba1295, -hidâyet yolunuapaçık
gösteren mübîn Kitab’a1296, hakîm olan Kur’ân-ı Kerim’e1297) yemin
eden Rabbimiz, bu âyetlerde kaleme ve yazdıklarına yemin ediyor. Burada
yemin edilen kalemin bütün kalem cinsi veya kıyâmet gününe kadar olacak
şeyleri “Levh-i mahfûz”a yazan ya da “Kirâmen Kâtibîn”in kendisiyle yazdığı
kalem olduğu selefin görüşü olarak tefsirlerde kaydedilir.1298 Fahreddin
Râzî’ye göre kalem, akıldır.
“Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin
yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla... Fikirlerinin, kan
ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla... ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’
olduğunu fütur etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri
şartıyla...” 1299 (1. âyet).
5- Okumaya değil de kaleme yemin edilmesi, okumaya gösterilen özenden
çok daha fazla özen yazmaya özen gösterilmesi mesajını vermektedir.
Yazının sorumluluğu daha büyüktür. Okumak daha çok bireysel olduğu
halde yazmak toplumsal bir görevdir. Doğru yazmak için doğru okumak
gerekir. Okumadan yazılmaz. Maalesef okurlarımız yazmaz, yazarlarımız
da okumaz. Okur-yazar olmak zorundayız (1. âyet).
6- Kim demiş Peygamber okuma(z)dı, yazma(z)dı diye. Ondan daha
güzel vahyi okuyan mı tanıyorsunuz? O mu yazmadı? Öyle bir yazdı ki,
dünyanın göbeğine yazdı, tüm dünyaya yazdı. Herkesin her zaman okuyabileceği
şeyleri yazdı. Tarihe yazdı, tarih yazdı. Gönüllerimize yazdı. Salât
ve selâm olsun O’na (1. âyet).
1295 52/Tûr, 2
1296 43/Zuhruf, 2
1297 36/Yâsin, 2
1298 Âlûsî, c. 29, s. 24; el-Keşşaf, c. 3, s. 477
1299 Şehid Seyyid Kutub
• 457 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
7- “Oku”: İslâmî hareketin teorisi, “yaz”: Pratiği. “Oku” yani anla, “yaz”
yani hazmet. “Oku” öğren, “yaz” tebliğ et. Oku: Yönel, değiş. Yaz: Yönlendir,
gündem oluştur.
Hazırcı ve tüketici bir tip istenmiyor. Okuyan, çözüm üreten; yük olan
değil yük alan bir tip yetiştirilmek isteniyor (1. âyet).
8- “Satır satır yazana yemin olsun.” Satır satır, tedricî olarak, aşama aşama,
her gün, sürekli. Satır satır; sistemli, düzenli, planlı, programlı. Satır
satır; sadır sadır…
9- “Sen, Rabbininin nimeti sayesinde, mecnun değilsin.” Rabbinin nimeti
kime gelirse o mecnun olmaz. O kâfirler bu çeşit nimete sahip olamadığı
için esas onlar mecnun sayılırlar.
Vahiy gibi güzel mesajlar getiren ve hayatında hep güzel işler yapan
insan, hiç akıl nimetinden mahrum olabilir mi? Sen mecnun değilsin, akıllısın.
Vahyi akılla anlarsın, böylece tükenmeyen ecre ulaşırsın (1. âyet).
10. “Sen mecnun değilsin.” Müşriklerin sözlü saldırısına cevabı Allah
vermektedir. Vahyi insanlara tebliğ eden, insanlara tevhidi sunan kişilere
saldıranlar olunca, Allah olacaktır onun yardımcısı. Onu Allah savunacak,
zâlimlerin saldırılarına cevabı dâvânın esas sahibi verecektir. Okuyan ve
yazan dâvâ adamını teselli edip ona destek olacak olan Allah’tır (2. âyet).
11- Hz. Peygamber’e yapılan “mecnun” iftirasını sadece eski câhiliyye
insanı atmıyor, güncel câhiliyyede de nice öğretmen, medya mensubu ve
politikacı, muhteşem ahlâk örneği Yüce Rasûl’e, onun ne dediğini bilmeyen
bir şair, vahyi Allah’tan değil de cinlerden alan bir şaşkın olduğunu (hâşâ)
iddia edebiliyor. Yine, sünnetullah gereği; nice dâvâ erleri de “deli, meczup,
gerici, radikal, aşırı, sert” gibi ithamlara muhâtap olmaktadır, olacaktır.
Bundan kaçmak mümkün değildir (2. âyet).
• 458 •
Ahmed Kalkan
12- Mecnun olmamak, yani aklını kullanmak, akletmek; gerçek ilim sahibi
olanların niteliğidir. Gerçek akıl sahipleri, gerçek âlimlerdir. “Biz meseleleri
insanlar için açıklıyoruz, ama onları âlimlerden başkası akletmez.” 1300
Âlim, çok bilen değil, aklını kullanan ve Allah’tan hakkıyla haşyet duyup
korkandır1301 (ikinci âyet).
13- Mecnûn olmak, aklı kilitlemektir, yani aklı devre dışı bırakmak.
Aklın görevi; araştırma, düşünme ve gerçeği bulmadır. Araştırmayan, düşünmeyen
akıl, görevini yerine getirmemiş akıldır ki, sahibini hayvandan
daha aşağı duruma sürükler. Akıl çalışmayınca görevini yerine getiremez
ve sahibini taklit bataklığına düşürür. Taklit ise, araştırma ve düşünmenin
baş düşmanıdır. Allah, kitabında taklidi, donukluğu kınarken; araştırıcı
aklı övmektedir. İslam taklitçiliğe karşı çıkmıştır. Çünkü taklitçilik, Allah’ın
insana en büyük nimetlerinden olan aklı kullanmamak, başkalarına körü
körüne uymaktır (ikinci âyet).
14- Allah ile birlikte başka bir ilâhın olmadığını ve vahye teslim olunması
gerektiğini akıl bulmak zorundadır. O’nun asıl görevi bu yüce gerçeği
araştırıp bularak teslim olmak, ona göre yaşamaktır. Akıl Allah’ı bulmanın
yanında O’na şükretmeyi de bilecektir. Aklı ile Allah’ı bulan ve O’na şükreden
sıkıntıda olsa da bahtiyardır. Allah’ı bulamayan ise, bollukta olsa bile
yine de bedbahttır.
Aslında gerçek akletme ve bilme gücüne sahip olmayanlar, yani Allah’ın
verdiği aklı kullanmayanlar, kafaları küflenmiş, kalpleri mühürlenmiş ve
mânevî pisliklerle kararmış olanlar, bilgi ve kültürleri büyük zannedilse
bile, gerçek cahillerdir, esas mecnun onlardır (2. âyet).
15- Aklı aşağılayan ve deliliği kutsayan bir anlayış Kur’an’dan referans
alamaz ve İslâmî olamaz. Akıl kelimesi, Kur’an’da 49 yerde ve tümü fiil
halinde geçer. İsim olarak hiç geçmez. Bundan yola çıkarak diyebiliriz ki,
Kur’an anlayışında salt akıl, kullanılmadıkça potansiyel olarak bir anlam
ifade etmez. Aklı devamlı olarak fiil/eylem halinde kullanan Kur’an âyetleri,
akletmenin, yani aklı kullanmanın ve doğru düşünmenin önemine dikkat
çekmektedirler. Kur’an his diliyle insanın gönlüne hitap ederken, delil
diliyle de onun aklını iknâ etmektedir. Kur’an-ı Kerim’e göre insanı insan
1300 29/Ankebut, 43
1301 35/Fâtır, 28
• 459 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yapan, onun her türlü fiillerine anlam kazandıran, Allah’ın emirleri karşısında
yükümlülük (mükelleflik) altına sokan ve ona sorumluluk yükleyen
akıldır.
Aklını kullanmayanları müslüman kabul etmediği gibi insan olarak
bile görmez Kur’an. Bazıları, bu akıl gücünü ve yeteneğini kullanmazlar.
Özellikle, evrendeki yaratıklara bakıp, Yaratıcıyı idrâk etmezler. Ya da
O’nun huzurundaki konumlarını, insan olarak durumlarını düşünmezler,
akıllarını kullanıp kendilerine faydalı olacak ve onları kurtaracak işleri
yapmazlar. Kur’an bu tipleri şu örnekle anlatıyor: “(Hidâyet çağrısına kulak
vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların
durumuna benzer. Çünkü onlar, sağırdır, dilsizdir, kördür; bundan
dolayı akıl erdirmezler, düşünmezler.”1302 Aklını gereği gibi kullanmayanlar,
sağır, dilsiz ve kör gibidir. Gerçeği duymazlar, dilleriyle ikrar etmezler (dile
getirmezler), gözleriyle görüp anlamazlar. Onların akılları bu noktada hiç
bir işe yaramamaktadır.
16- “Gerçek şu ki, Allah katında, yerde hareket edenlerin en şerlisi (kötüsü)
akıl erdirmez sağırlar ve dilsizler (düşünmeyen, hakkı duyup söylemeyenler)
dir.”1303 İnkârcılar, akıl ni’metine rağmen Allah’ı ve O’nun gönderdiği
gerekleri anlamıyorlarsa, akletmiyorlarsa; gerçekleri duyamıyorsa ve hakikatler
yerine birtakım saçma sapan sözler konuşuyorlarsa, onlar sağır ve
dilsizdirler. Kur’an, insanlığa lâyık olmayan böyle özellik taşıyan kimseleri
hayvanlar safında görmüş ve onlardan, yeryüzünde debelenen hayvan diye,
hem de o hayvanların en kötüsü olarak söz etmiştir. Aklını kullanmayıp da
inkâr, isyan ve sapıklık üzere devam edenlere azaptan başka bir şey yoktur.
1304 Cehennem azabından kurtuluş yolu da akletmek, aklı kullanmak ve
vahiy ile gelen gerçeğe teslim olup Allah’a kulluk yapmaktır. 1305
Görüldüğü gibi Kur’an bütün insanları akletmeye, aklı gereği gibi ve
yerinde kullanmaya davet ediyor. Türkçe’deki deyimle ‘aklını başına alanlar’
hayatın sırlarını çözerler, varlığın ve onun ardından gelen ölümün arkasındaki
gerçeği görürler. Kendilerine faydalı olan şeyleri tercih ederler, zararlı
olanlardan kaçınırlar. Kur’an, mü’minler için bazı hükümleri sıraladıktan
1302 2/Bakara, 171
1303 8/Enfâl, 22
1304 10/Yûnus, 100
1305 67/Mülk, 10
• 460 •
Ahmed Kalkan
sonra; “İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar; umulur ki akıl erdirir, aklınızı
kullanırsınız”1306 buyuruyor. Demek ki mü’minler de akıllarını kullanıp
Allah’ın koyduğu hüküm ve kanunların hikmetini anlamak ve hükümleri
yerine getirmekle görevlidirler. Akıl iki şekilde kullanılabilir. Bu kullanımlardan
biri insanı dünya ve âhiret saadetine götürürken; diğeri hüsranda
bırakır. Eğer insan aklını her şeyden üstün görür, tek ölçü ve tek hâkim
kabul ederse, bu düşünce onu küfre, dalâlete ve sapıklığa götürür. Aklın bu
tür kullanımı, Kur’an’a göre aklı kullanmamaktır, akılsızlıktır. Fakat aklını
usûlüne göre ve Kur’an’ın ruhuna uygun bir şekilde, vahyin rehberliğinde
kullanır ve bu nimetin farkına varırsa, o zaman akıl, sahibini hakikati keşfetmeye,
dünya ve âhiret saâdetine iletir (2. âyet).
17- Ancak Rabbinin nimeti kesintisizdir. Diğer maaşlar, yardımlar geçicidir,
faydası sınırlıdır. Faraza, taviz versen karşılığında insanlardan alacağın
karşılığın ne kadar “semenen kalîlâ”, “metâun kalîl” olduğunu unutmamak
gerekiyor. O yüzden peygamberler hep şöyle dedi: “Buna karşı sizden
hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak
âlemlerin Rabbi Allah’tır.” 1307 Aynı ifadeleri Hz. Muhammed’in (s.a.s.) de
kavmine belirtmesi istenir 1308 (3. âyet).
18- Rasûlullah yalnızca Kur’anî tâlimatları insanlığa tebliğ etmekle kalmamış,
o tâlimatları kendi zâtında da tatbik ederek buna örnek olmuştur.
Rasûlullah’a yapılan ithamlara karşı Allah O’nun yüce bir ahlâk sahibi olduğunu
beyan eder.
İslâm ahlâkı, bütün kusursuzluğu ile, bütün güzelliği ile, bütün dengeliliği
ile, bütün doğruluğu ile, bütün sürekliliği ile ve bütün kalıcılığı ile Hz.
Muhammed’in kişiliğinde somutlaşmıştı. Yüce Allah’ın şu yüce övgüsünde
ifadesini bulmuştu: “Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin.” (4. âyet)
19- “Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler
için en güzel örnek” olan Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmeti her şeyi
kuşatmış olan Allah’ın tasdikiyle “yüce bir ahlâk” üzere yaşamıştır.
1306 2/Bakara, 242
1307 26/ Şuarâ, 109; 26/Şuarâ, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 88; 10/Yûnus, 72; 26/Şuarâ, 109-110
1308 25/Furkan, 57; Ve yine bk. 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46; 12/Yûsuf, 104; 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe', 47;
6/En'am, 90; 36/Yâsin, 21
• 461 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Saflar netlik kazanmıştır. Ayrışma gerçekleşmiş, hakla bâtıl açığa çıkmıştı.
Çünkü Kur’an inzâl olmuş, Muhammed, “rasûl” unvanını almıştır.
Bir tarafta muhteşem bir ahlâk örneği “el-emîn” bir güzel şahsiyet. Diğer
tarafta, yalan(layı)cı, laf getirip götüren, çokça yemin eden, herkesi kötüleyen,
hayra engel olan, saldırgan, günahkâr, kaba, alçak insanlar… (4. âyet).
20- Göreceksin, onlar da görecek; yakında. Görecek iç dünyasında. Görecek
âhirette ve dünyada. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.
Moral veriyor Rabbimiz, teselli ediyor. Rabbin arkanda, destekçin O.
Geleceği O bilir ve O garanti ediyor. Zorluklar geçici, iftiraların etkisi sınırlı,
yarınlar ise Allah’ın izniyle parlak. Ümitsiz olmak yakışmaz.
Bu olumsuz durumlar, nasıl sadece o devrin kâfirlerini değil, tüm devirlerin
müşriklerini de içeriyorsa, olumlu özellikler de sadece Peygamberimiz
için anlaşılmamalı. “Deli” denen, benzeri ithamlarla yaftalanıp kınanan
her mü’min geçerli. Allah’ın “akıllı” dediğine tüm dünya “deli” dese
ne gam! Akılsızların akıllılara akıllı demesini beklemek ne kadar akıllılık
olur? Hükmü Allah veriyor: “(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin
durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna
benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple akıllarını kullanmazlar.”
1309 (Âyet 5-6)
21- Yol, Rabbin yolu. Kendi yolundan sapanları elbette en iyi O bilir.
Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
hem imana, hem de küfre doğru eğilmeğe elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icap eder. Hidâyeti
de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından
istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları
hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrana düşürecek
hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın
sapıttığını kimse doğru yola getiremez.
Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lazımdır ki, Allahu Teâlâ’nın bir
kulunda dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
olmasındandır. Yoksa, kul iradesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
1309 2/Bakara, 171
• 462 •
Ahmed Kalkan
Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen belâsını;
Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim, insanlarda hidâyet ve iman
asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î irâdenin su-i isti’malinden
doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhalefettir. Hastalıktır.1310 Sağırlıktır,
dilsizlik ve körlüktür.1311 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
bir ticareti/kazancı1312 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar hidâyete
karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı olmamış
ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 1313
22- Kur’an’dır hidâyet, Kur’an’a uymamaktır dalâlet/sapıklık. En önemli
sapıklık dinsel sapıklıktır. Bu sapıklık diğer sapkınlıkları da doğuran anaç
dalâlettir. İnsanın kendini doğru yola nispet etmesi değildir kurtuluş. Allah’ın
hidâyette kabul etmesidir önemli olan. “İyiyim” demek bir iddiadır,
Allah’ın “iyilerden” kabul etmesidir esas olan. Hidâyette olmak da öyle.
(âyet 7)
Bazının tuhafına gider; müşriklerin hidâyette olduklarını iddia etmesi
ve Rasûl’ü dalâlette olmakla itham etmesi. Hâlbuki her bâtıl, kendinin hak
olduğunu iddia eder. “Mûsâ’yı, Firavun ve erkânına gönderdik. Ayetlerimize
karşı haksızlık ettiler. Fesatçıların/ bozguncuların sonunun nasıl olduğuna
bir bak.” 1314; “Firavun, müfsidlerden (fesatçı/bozgunculardan) idi.”1315 Kendileri
fesatçı olan Firavun ve yandaşları, kendilerini ıslahatçı olarak görüyorlar,
toplumu ıslah etmek isteyen Mûsâ’ya (a.s.) fesatçı/bozguncu damgası
vuruyorlar ve halkı onun aleyhine kışkırtıyorlardı: “Mûsâ’yı ve milletini,
yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye
mi koyveriyorsun?” 1316 Firavun da şöyle demişti: “Bana izin verin de Mûsâ’yı
öldüreyim. O, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden
veya yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.”1317 Firavun ve yandaşları,
kendi düzenlerini değiştirip yıkacak olan Hz. Mûsâ’yı, bozgunculuk yapmakla
suçluyorlardı. Firavun düzenine karşı çıkan ve sosyal ıslah programı
öneren Hz. Mûsâ, karşı çıktığı düzen tarafından bozgunculuk suçlamasıyla,
1310 2/Bakara, 10
1311 2/Bakara, 18
1312 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
1313 2/Bakara, 16
1314 7/A'raf, 103
1315 28/Kasas, 4
1316 7/A'râf, 127
1317 40/Mü'min, 26
• 463 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
vatan haini, bölücü olarak görülüyor, böyle gösterilmek isteniyordu. Her
devirde kâfirlerin tavrının farklı olmadığı, küfrün tek millet olduğundan
tek tip tavır sahnelediği, günümüz dünyasındaki çok belirgin benzerliklerle
değerlendirilebilir.
Eski câhiliyye döneminde Yüce Rasûl’e dalâlette diyenlerin torunları,
günümüz modern câhiliyyesinde o kutlu Elçi’nin takipçilerine sapık damgası
vuruyor. İnsanların damgalandırması veya Allah’ın bizim hakkımızdaki
hükmü… Tercihimizi Allah’tan yana yapmaktan daha doğru ne olabilir?
(âyet 7)
23- İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan getirdiklerine inanmak
ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı içine girmektir. “Eğer sizin
iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ etmişlerdir.”1318 “Eğer
müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ etmişlerdir.”1319 Beri taraftan,
elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir dalâl içinde olanların
peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere karşı tavırları şöyle
anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, “keşke” derler, Allah’a itaat
etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu biz efendilerimize, beylerimize
ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu saptırdılar.” 1320
Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
üzere olacağını söylemektedir.1321 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur.
“De ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ
eder, doğru yola giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet
içinde olursa, saparsa; kendi aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”
1322 “Allah kimi saptırırsa, artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek
hiçbir kimse bulunmaz.” 1323
1318 2/Bakara, 137
1319 3/Âl-i İmran, 20
1320 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bak. 7/A'raf, 38-39
1321 Örnek olarak bak. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
1322 10/Yûnus, 108
1323 13/Ra'd, 33
• 464 •
Ahmed Kalkan
Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama, yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani
Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri
istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten,
yani hidâyete götüren imamlar olarak Rasûller göndermesi, temelde yine
Allah’ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır;
yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için
gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları
hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır (Âyet
7)
24- Yalancılar ve yalanlayanlar itaati hak etmeyenlerdir. Yalanlayanların
hakkı, yalanlanmaktır. İtaat edersen, yalanlayanları sen tasdik etmiş
olursun. İtaat, sâdıklara, sıddıklara ve Mûsâddıklaradır. Tabii İlâhî ölçüler
dâhilinde. Mutlak itaat ise sadece Allah’a. (Âyet 8)
25- Bu 8. âyeti ve bundan sonra 16. âyete kadar anlatılan itaat edilmemesi
istenen şahıs veya şahısları, aynı zamanda tüzel kişilik olarak da anlamalıyız.
Şahıs kadar düzen olarak da anlamalıyız, hatta daha çok düzen.
Çünkü sistemli şekilde esas kötülük odağı rolünü tâğutî düzen ve kurumları
üstleniyor. Düzen, anaç fesat yuvasıdır. Tüm kural, kurum ve kuruluşlarıyla
doğurgan fesaddır tâğutî düzen. Diğer fesadlar, bu ananın gayr-ı meşrû
çocukları. En büyük müfsid olan tâğûtî düzenlere itaat yasaktır, her şeyden
önce. İnsanların inanç yapısını bozan ve huzurunu ciddî biçimde kaçıran
belki en önemli fesad yolu budur. Bu düzenden beslenen ve bu düzeni besleyen
diğer bir çıban da politik fesattır. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen,
bu yüzden fâsık, zâlim ve kâfir olan tağutların zulmü her alanda karşımıza
çıkmaktadır. Bu onlarca fesadın kaynağı olduğundan, müslümanların kendilerine
itaat etmeyip reddetmeleri ve mücadele etmeleri gereken fesadın
başı sayılır (8-16. âyetler).
• 465 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
26- Câhiliyye mensupları ilkesizdir. Tâviz vermeye hazırdır, yeter ki
karşı taraf da hazır olsun. İnançlarında samimi değildir, inanç ve ilkelerini
pazarlık masasına rahatlıkla yatırabilirler. Dâvâ adamları ise vahiy gereği
ve vahyin yönlendirmesiyle dik duruşlarını sergilerler, uzlaşma ve sentezi
toptan reddederler. Böylece saflar ayrılmış olur, iki ayrı yolun iki uzlaşmaz
yolcuları… (Âyet 9)
Tâviz ve uzlaşma anlamında Arapça’da “müdâhene” kelimesi kullanılır.
Müdâhene; yağ çekmek, okşamak, yumuşak davranmak, uzlaşmak,
müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek gibi anlamlara gelir.
Kur’an tâbiri olarak “hakka bâtılı karıştırmak”, “müdâhene”, “tâviz” ve
“uzlaşma” kavramları aşağı yukarı aynı anlamlarda kullanılırlar: İkiyüzlü
davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş görmek, idâre-i
maslahatçılık yapmak anlamında bu kelimelerden biri kullanılabilir. Bunlar,
genellikle dinin tasvip etmediği ahlâkî problemler olmakla birlikte, bazen
itikadî bir sorun olarak da karşımıza çıkmaktadır. Uzlaşma ve tâviz,
itikadî farklılığı önemsememek ve İslâm dışı düzenle ve egemen çevrelerle
sürtüşmesiz yaşamaktır. Uzlaşma; inanç, duygu ve eylem alanlarının bölünmesini
sonuçlandıran bir tavırdır (Âyet 9).
27- Uzlaşma talepleri, İslâmî mücadelenin her döneminde büyük bir
tehdit oluşturur. Günümüzde diyalog, ılımlı İslâm, hoşgörü yaklaşımı, BOP
gibi projelerin aslında uzlaşmanın günümüzdeki yansımalarıdır. Yine sistem
içi çalışmaları ve bunun en önemli görüntüsü olan particiliğin çirkin
bir uzlaşma olduğu görülmelidir. Demokrasi uzlaşma rejimidir. Teklif edilen
basit bir koltuk, bir makam karşılığında her türlü tavizi verebilen bir
anlayış suçlanıyor. “Lâ”sı olmayan bir din anlayışı, tevhidi önemsemeyen
omurgasız bir Müslümanlık, Allah’a inanan ama tâğuta kulluk yapan bir
müslüman(!) karakterini bu âyet kapsamında ele almak gerekir (âyet 9).
28- Bâtıl taraftarlarının hak dâvâ adamlarına karşı tavırları; mücadele
etme, karşı çıkma, zulüm ve işkenceye başvurma olduğu gibi, aynı zamanda
hak dâvâyı saptırmak için tâviz ve uzlaşmadır. Tâviz ve uzlaşma, bâtıl
savaşçılarının önemli bir silâhıdır; kalleşçe kullanılan bir silâh. Uzlaşma
teklifi, bâtılın hak karşısında geri çekilmeye başlamasının göstergesi olduğu
kadar; kendini korumak için hakkı pasifize etmeyi amaçlayan şeytânî
bir taktik ve metoddur. Onlar bu tavır ve istekleriyle, bir taraftan İslâmî
hareketi ilkelerinden saptırmak, diğer yönden de onu etkisizleştirmek ve
• 466 •
Ahmed Kalkan
halkın gözünden düşürecek propaganda aracı yapmak isterler. Uzlaşmaya
yanaşan mü’minleri böylece ilkelerinden tâviz veren, uzlaşmacı, dâvâsını
satan, kıvırtan, menfaatçi, pragmatist, zayıf karakterli ve kişiliksiz ilân edebilecekler
ve kamuoyunda küçük düşürecekler, gelişmeyi durduracaklardır.
Hakkı savunan insan için ise uzlaşma, en hafif deyimle bir bid’at ve dalâlet,
bir sapma, dünyayı âhirete tercih etme ve sahip olunması gereken müslümanca
şereften mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır,
idâre-i maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde Allah’ın
dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.
Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler: Hakkı
eğip bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak,
emrolunduğu şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket
etmek, bâtıla karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını
kuşanmak, tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle
belirlenmiş herhangi bir prensipten vazgeçmesi, hakkında nass olan bir
konuda pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir. Allah’ın
emirlerinin büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz
verilecek olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme
kabul etmeyen bir bütündür. Rasüller ve onların vârisleri âlimler başta olmak
üzere İslâmî hareket mensupları, Allah’ın rızâsından başka beklentileri
olmayan âhireti dünyaya tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin
müşriklerin tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve
kendilerini pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir müslümana
Allah’ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icad
edilememiştir, edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların
ücretlerini Allah verecektir. 1324 (9. âyet)
Abese sûresinin nüzul sebebinden de öğreniyoruz ki, Rasûlullah tarafından
bile, daha geniş kitleleri harekete katmak, dâvâya hizmet için dahi
olsa, bir müslümanın rencide olabileceği en küçük bir davranış onaylanmaz;
nerede kaldı ki dâvâyı/İslâm’ı rencide edecek bir tavır, yani tâviz
Kur’an’dan destek ve cevaz bulsun! (9. âyet).
1324 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.
• 467 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
29- Cahiliye toplumunun ileri gelenleri Allah’tan gelen vahyî bildirimin
yeryüzündeki bütün zulümlere karşı meydan okuyuşlarını gördüklerinde
sömürü düzenlerinin sona ereceğini, az çok kestirebilirler. Toplumun Allah
tarafından görevlendirilen elçilere itibar etmemesi için önce iftiralar düzer,
hedef saptırırlar. Elçilerin menfaatçi olduğunu, yönetici olmak, daha
çok dünyevî menfaat elde etmek istediklerini, bunun için topluma egemen
olmaya çalıştıklarını iddia ederler. Bu iftiraları peygamberlerin İlâhî gayelerini
gözden kaçırmak için yapmaktadırlar.
Peygamberlerin daveti, hayra, adalete yönelik çağrıları sürdükçe müşriklerin
mevcut düzenden faydalanan öncüleri, hareketi asıl seyrinden saptırmak
için yeni yeni yöntemler denerler. Bunlardan biri de uzlaşma talebedir.
İşte müdâhene kavramı da bu taleple ilgilidir. Yani ilahi risaleti tebliğ
eden elçinin Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru oluşunu engellemek, yolunu
eğriltmek isterler. Tıpkı dünyevi ticarette olduğu gibi pazarlık yapmayı,
ucuz vaadlerle rasulleri ilkelerinden saptırmayı denerler. Bu, onları hem etkisizleştirmek
hem de halkın gözünden düşürecek propaganda malzemesi
bulmak içindir. Böylece Mü’minleri ilkelerinden taviz veren, zayıf karakterli,
kişiliksiz, uzlaşmacı, menfaatçi duruma düşürmeyi amaçlamaktadırlar.
Tevhide bağlı bir mü’min ister peygamber olsun, ister olmasın inancının
nassla, vahiyle belirlenmiş hiçbir prensibinden vazgeçemez. Onun gözünde
büyük küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. İlâhî risâletin ortaya
koyduğu dinde Allah’ın emirlerinin büyüğü küçüğü olmaz. İnanç sistemi
her bir parçasıyla birbirini bütünleyen bölünmez bir niteliğe sahiptir. İlahi
kaynaklı esaslara bağlı biri bir prensibe uyarken diğerinden vazgeçemez,
İslam’ın cahiliye ile ilkesel anlamda buluşması asla mümkün değildir. İslam
ile cahiliyeyi bir noktada kesiştirmek, uzlaştırmaya çalışmak abesle iştigaldir.
Aralarında tarih boyunca ve günümüzde devam eden uzlaşmaz bir mücadele
söz konusudur.
Elçinin ve vahyin bağlılarının taviz vermediğini gören iktidar sahipleri,
onları kendi ilkeleriyle uzlaştırmaya çalışırlar. Mesela nefse hoş gelecek vaadlerle
gururu okşamaya, ilahi kontrol altındaki çizgiyi saptırmaya çalışarak
mü’minlerin öncülerini kendilerinin daha iyi imkânlara lâyık olduğunu
söyleyerek kandırmaya çalışmak gibi. Müşriklerin bu saptırma denemelerine
Allah’ın kontrolü altındaki peygamberler tarih boyunca ücretlerinin Allah’a
ait olduğunu, mal, mülk, nüfuz ve daha geniş kitleleri harekete katmak
• 468 •
Ahmed Kalkan
için ilahi risâletin safiyetini bozmayacaklarını açık bir dille ilan etmişlerdir.
Aynı yolun bağlıları bizler de, benzer bir durumda Allah’ın razı olacağı bu
yöntemi seçmeliyiz. 1325 (9. âyet)
30- “Şunların hiçbirine itaat etme…” İtaatin zıddı isyandır. İsyan kavramının
özünde hem yapma ve hem de yıkma anlayışı vardır. Günahkârlar
ve isyankârlar yıkmak için, Allah’a ve O’nun ilkelerine, müslüman yöneticilere
karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar. Peygamberler ve onların izinden giden
mü’minler, kötülüklere ve Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere itaat etmezler,
onlara ve onların zulüm düzenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını
yapmaya çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı isyandır.
İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış âdetlere, mevcut yönetimlerin
uyguladıkları yanlış ilkelere karşı çıkmamak, isyan etmemek, korkaklıktır,
zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri ve yanlışları kabul
edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı durdurur. Peygamberlerin
en temel özelliklerinden birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ ve
onu hâkim kılma mücadelesi oluşturmaktadır. Kelime-i tevhid, “lâ” ile,
yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta isyan söz konusudur tevhid
mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere isyan. Bütün peygamberler bu anlamda
kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir (10. âyet).
31- Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez. Müslümanlar,
“ülü’l emr” bile İslâm’ın hükümlerine aykırı, yani günah bir şeyi emrederse
onlara uymayacaklarına göre; kâfir ve müşriklerin hükümlerine ve dinlerine
hiç itaat edemezler. Onların yollarına uymazlar, İslâm’a aykırı işlerini
örnek almazlar. Kâfir ve müşriklere itaat; onları takip etmek, onların izleri
üzerinden gitmek, din ve dünya görüşü noktasında onların görüşlerini benimsemek,
ya da onların emrettiklerini Allah’ın rızasına uymasa bile yerine
getirmektir. Kur’an, mü’minleri şöyle uyarıyor: “Ey iman edenler, eğer
kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat edecek olursanız, sizi
imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden) geri çevirirler.” 1326
Son asırlarda müşrikleri ve Kur’an’ın kâfir dediklerini izleyen, onların
hükümlerini ve görüşlerini üstün kabul eden, İslâm’ın ölçüleri yerine -çağdaşlık
kılıfıyla- onların ilkelerini ve ölçülerini alan kimseler bu tehlikeyi
1325 Fevzi Zülaloğlu, Haksöz Dergisi - Sayı: 65 - Ağustos 96
1326 3/Âl-i İmran,100
• 469 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yaşamaktadırlar. Özellikle batıdan gelen bâtıl ilkelere, ölçülere, anlayışlara
-Kur’an’ın ölçülerine rağmen- sarılanların iman iddiası ne kadar gerçekçidir?
Mü’minler kâfirlere itaat ederlerse, kâfirler onları dinlerinden döndürürler,
kendileri gibi yaparlar. O zaman da müslümanlar büsbütün kaybetmiş
olurlar.1327 Şeytanın dostlarına itaat edenler şirke düşerler.1328 Müşrikler,
inkâr edenler, iki kimlikli münâfıklar, ehli kitap olanlar, itaat edilmeye
lâyık değillerdir. Onların din görüşü, hayata bakışları, hükümleri yanlıştır;
gittikleri yol bâtıldır, dalâlettir (10. âyet).
32- İnkârcılar Cehennem azabı ile yüz yüze geldikleri zaman, “ah keşke
Allah’a ve O’nun Rasûlüne (dünyada iken) itaat etseydik” diyecekler.1329
Dünyada iken kim Allah’a ve O’nun son Rasulü Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
itaat ederse, O’nun getirip tebliğ ettiği Din’e uygun yaşarsa; şüphesiz o büyük
bir kurtuluşla kurtulacaktır.1330 (10. âyet)
“Yakında hortumuna/burnuna damga vuracağız.” Hayvana benzetiliyor
burnu; kıl aldırmadığı ve kibrinin timsali olan burnu, yalancılığının büyüklüğünden
ötürü (Pinokyo örneğindeki gibi) uzayıp fil hortumu şekline
dönüşen burnunu damgalayacağız. Müstekbirin burnunu hortuma benzetmekle,
kibrin insanı insanlıktan çıkaran bir alçalış olduğu vurgulanıyor
(16. âyet).
33- Damga, damga yiyenin damgalayan karşısındaki aczine ve zilletine
işarettir. “Biz onu, yakasını kurtaramayacağı bir zillet ile damgalayacağız!”
âyetiyle zâlimlerin sadece âhirette değil, dünyada da Müslümanlar eliyle
cezalandırılacaktır. Allah bizi görevlendirerek, bizim elimizle onlara zilleti
tattırmak istemektedir. “kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe
inanmayan, Allah ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve
hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye
kadar savaşın.”1331 (16. âyet).
1327 3/Âl-i İmran, 143
1328 6/En’âm, 121
1329 33/Ahzâb, 66
1330 33/Ahzâb, 71
1331 9/Tevbe, 29
• 470 •
Ahmed Kalkan
34- Müslümanlarla müşriklerin ilk savaşı olan Bedir Savaşında, Ebû
Cehil gibi zâlim fertlerin cezası, suçuna benzer şekilde, onu zillet içinde bırakarak
verildiği gibi, topyekûn müşriklerin cezası da verildi. Müslümanlar
kâfirlere bu zilleti yeterince tattırdı. Aynı zilleti kâfirlere tattırması gereken
günümüz mü’minleri maalesef zillet içinde yaşıyorlarsa, görev kaçkını konumundadırlar
(16. âyet)
35- Kur’an’ın şirk önderlerini Leheb suresinde ve burada da olduğu gibi
erken bir dönemde tehdit etmesinin Müslümanlara büyük bir özgüven kazandırdığını
biliyoruz. Yine, gaybe inanan günümüz dâvâ adamlarının da
kaybettikleri özgüveni yeniden bulmaları, alnı ak, daha rahat ve kararlı bir
dik duruş sergilemeleri gerekmektedir (16. âyet)
36- Bahçe sahipleri kıssasının özellikle küresel ekonomik kriz örnekliğinde
ele alınması gerekir. Yoksullaşmaya sebep olanların bütün imkânları
kendileri için kullanmaya çalışmalarının ilâ nihâye gerçekleşmesi mümkün
değildir. Yoksullara pay vermeye yanaşmayıp onları sömürenler, yok olan
bahçeler gibi uhrevî cezanın dünyevî avansı olarak mahrumiyet yaşayacaklardır.
İflas etmeler ve kriz zamanlarında batan büyük şirketler, zararlar hep
büyük azâbın habercileri ve öncülleri olarak görülmelidir (17-33. âyetler).
37- Kur’an’da nüzul sırasına ilk kıssa olan Bahçe sahipleri kıssası, infak
bilinci ve paylaşma ahlâkını geliştirmek için bu konuda duyarsız olanların
cezasını açıklar. Sorumsuz ve fakirlere ilgisiz yaşayanları bekleyen feci
âkıbet haber verilir (33-43. âyetler).
Hakikate karşı önyargılı bir inkâr içinde olan muhâtaplara sorumlu
davranmaları öğütlenir. Sorumsuz bir hayat yaşayanları bekleyen feci
âkıbet haber verilir (33-43).
38- Hz. Peygamber’e verilen “onları bana bırak” mesajı, zımnen, onlar
sana değil, Bana karşı savaşıyorlar mesajıdır (44-47. âyet).
39- Hz. Peygamber’e Hz. Yunus’un görevi terk edişi hatırlatılarak “Sakın
büyük balık sahibi gibi olma!” denilir. Bu âyetler, Hz. Peygamber’in ve
O’nun izinden giden dâvâ erlerinin üstlendiği görevin ne kadar ağır olduğunun
da tescilidir (48-50. âyetler).
• 471 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
40- Yunus peygamber kıssası, 28 Şubat süreci sonunda yaşanan ölçüsüz
özeleştiri furyası, nice dâvâ adamının mücadeleyi terk etmesini sonuçlandırdı.
Yunus peygamber gibi sabırsız, aceleci tavırlar Allah tarafından kınanıyor.
Yûnus (a.s.) kıssası, günümüz İslâmî hareketi için önemli çıkarımları
olan bir rehberliktir, güzel bir uyarıdır. Dâvâyı yaymak için bile olsa, izinsiz
ve zamansız şekilde imtihan edildiğmiz ülkeyi terk etmenin savaşta izinsiz
cepheyi terk etme gibi olduğu unutulmamalıdır (48-50. âyetler).
Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri
Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye yönelik olarak Kur’an’ın söylemi
konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bunlara
tekrar girmeden eğitime
yönelik teklif ettiği ilkeleri de kısaca ortaya koymak gerekir. Çünkü ilâhi kitap,
insanın eğitimini
belirsizliğe terk etmemiştir. Ancak bu ilke ve kurallar,
daha çok genel bir nitelik arzetmekte, teknik düzenleme işlemlerini
insan
düşüncesine bırakmaktadır. Şimdi bu ilkelere kısaca göz atalım:
Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve düşünmeyi öngören ilâhi vahiy;
bilmeden konuşmayı,1332 yapmadıklarını
söylemeyi1333 yasaklıyor; insanın
bildiklerini uygulamasını istiyor ve uygulamayan kimseleri kınıyor.1334 Dolayısıyla
eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor. Öğretmedikçe sorumlu tutmuyor.
1335 İnsanın sorumluluğu ile bilgilendirilmesini
doğru orantılı olarak
görüyor. Kolaylaştırmayı emrediyor,
zorlaştırmayı çirkin buluyor;1336 yumuşak
muâmeleyi emrediyor,1337 muhâtabın seviyesine
göre ve anlayacağı
bir dille öğretilmesi gerektiğini öneriyor.1338 Affedici olmayı, ceza
ve sert
muameleye tercih ediyor. 1339
Faraziyeler üretmekten sakındırıyor, 1340 hedefi olmayan salt bir eğitim
kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun vadeli hem de kısa vadeli hedefleri
gözönünde bulunduruyor,
fakat uzun vadeli olanları ön plana çıkarıyor. 1341
1332 3/Âl-i İmran, 66
1333 61/Saff, 2
1334 62/Cum'a, 5
1335 17/İsrâ, 15
1336 22/Hacc, 78
1337 3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44
1338 2/Bakara, 233, 286; 41/Fussilet, 44
1339 57/Hadîd, 199
1340 5/Mâide, 101, 102
1341 25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet, 20, 21
• 472 •
Ahmed Kalkan
Bu nedenle inançlı bir eğitim ve öğretim öneriyor,1342 seküler ve dinsiz bir
eğitimi reddediyor.1343 İnançlı bir eğitimde, ferdin ve âlemin, kısaca tabiatın
parçalanmasını kabul etmiyor, bütünleştirici
ve tevhidi bir dünya görüşü
kazandırmayı hedefliyor.1344 Bu tevhidi bilinçle Allah’tan başka kimseden
korkmayan, kendine güven kazanmış, şahsiyetli bir fert ve ümmet yetiştirmeyi
amaçlıyor. 1345 Yöntem olarak telkin, soru-cevap,1346 tartışma,1347
tekrar, kıssa, meseller ve örneklemeye
sıkça başvuruyor. Dahası eğitimcinin
örneklik etmesi ve kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor.1348
Tümden gelim ve tüme varım metodlarının her ikisini de kullanıyor. 1349
Kur’an’ın Eğitim Metodu
Tüm eğitim çalışmalarının bir biçimlendirme, şekillendirme ve modelleme
olduğunu söyleyerek söze başlasak yanlış olmaz sanırım.
Eğitimden maksat, belli kazanımları başkalarına transfer ameliyesidir.
Türkiye’de genç nüfusun yoğun olduğu göz önünde bulundurulursa çok
önemli ve ciddi bir konu ile karşı karşıya olduğumuz görülür.
Bebek annesinden hiçbir şey bilmez olarak dünyaya gelir. Sadece ağlayarak
içgüdüsel olarak ihtiyacını hissettirebilir. Ama çok kısa bir sürede
aileden aldığı eğitimle, sesler çıkarmaya, heceler ve kelimeler oluşturmaya
başlar. Bir kaç sene içerisinde neredeyse büyükler gibi konuşmayı ve yaşamayı
öğrenir. Sorumluluklar ve yetkilerle tanışır.
Peygamberimizin buyurduğu gibi eğitim “beşikten mezara kadar” süren
bir süreçtir. Ama bu eğitimin büyük bir kısmı çocukluk ve gençlik sürecinde
alınır. Bu süreç daha çok bilgi merkezlidir. Olgunluk çağında ise daha
çok tecrübe ve hatalardan arındırma eğitimi söz konusu olur.
Eğitim, insanın bedenini (buna el, dil, gönül, beyin dâhildir) en verimli
şekilde kullanması, çevresi ile en iyi şekilde uyum ve gelecekle ilgili hazır-
1342 96/Alak, 1
1343 38/Sâd, 26
1344 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 16
1345 5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara, 150
1346 26/Şuarâ, 70-75
1347 56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125
1348 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
1349 10/Yûnus, 31; 2/Bakara, 255
• 473 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
lıkları öğrenme işlemidir. Örneğin okuma yazma eğitimi, dil öğrenmek,
matematik, din öğrenmek, mesleki eğitim bu kapsam içinde düşünülebilir.
Eğitim insana kendini ve dünyayı tanıtır. Kendini geliştirmeye ve çevresiyle
ilişkilerinde verimli olmaya imkân hazırlar.
Kur’an’ın eğitim metodunu konuşmadan önce Kur’an’ın insanı nasıl tanımladığını
görmekte fayda var. Çünkü insana verdiğimiz anlam, ona kazandıracağımız
eğitimin de yolunu ve kapsamını belirler.
Kur’an’da İnsan
Kur’an inmeye başladığında ilk inen ayetler şöyleydi:
“Oku! Yaratan Rabbinin adıyla. İnsanı bir alaktan/embriyodan yaratan.
Oku! Rabbin, en cömerttir. Kalemle öğreten. İnsana bilmediğini öğretendir.
Hayır! Şüphesiz insan azgınlık ediyor. Kendisini ihtiyaçsız görmekle. Oysa,
dönüş Rabbinedir.” (96/Alak, 1-8)
Görüldüğü gibi, Kur’an eğitim için indirilmiş bir kitaptır. Rabbini
tanımayan insana Rabbini tanıtıyor, kendisini tanıtıyor ve Rabbinin asıl
eğitimcisi olduğunu hatırlatıyor. Sahip olduğu tüm imkânların onun bir
bağışı olduğunu hissettiriyor. Kalemle öğrenilen bilgiye atıfta bulunuluyor
ve bunu Yüce Yaratıcı’ya borçlu olduğunu, ama insanın sanki Ona ihtiyacı
yokmuş gibi, ondan bağımsızmış gibi bir tavır içinde olduğunu söyleyerek,
bu davranışının sonuç itibariyle kendisine zarar vereceğini, çünkü eninde
sonunda Rabbine dönüp, hesap vereceğini bildiriyor.
Allah, insanı kendi eseri olarak görüyor. Tamamen kendisine ait “mükemmel
bir yaratık” (95/Tîn, 4)olarak tanımlıyor. Allah’ın insanı yaratışının
belli bir gayesi var. Onu dünyaya göndermesinin bir hikmeti var.
“Cinleri ve insanları sadece Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (51/Zâriyat,
56) “Ölümü ve hayatı, hanginizin daha iyi çalışacağını denemek için
yaratan O’dur.” (67/Mülk, 2) Kur’an öğretisine göre insan, belli sorumlulukları
yerine getirmek üzere yaratılmış belli misyonu olan bir varlıktır. Onun
için hayatı, varlığının gayesine uygun olarak yaşamalıdır.
• 474 •
Ahmed Kalkan
Kur’an İnsanı Nasıl Eğitir?
Bilgi Kaynağı: Kur’an, hayatın kaynağının Allah olduğunu bildirdiği
gibi; bilginin kaynağı olarak da İlâhî vahyi esas alır. Alîm ve Rahman olan
Allah, insana bilmediğini öğretendir.
“Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.” (55/Rahmân,
1-4)
“İşte bu şekilde sana da emrimizden bir ruhu/özü vahyettik. Sen kitap
nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat onu kullarımızdan dilediğimize onunla
yol gösterelim diye bir nur/aydınlatıcı kıldık…” (43/Zuhruf, 52)
Doğrudan bilgi kaynağı, Allah’ın vahyi olmakla beraber, Allah’ın insana
verdiği akıl ve algılama melekeleri sayesinde tüm kâinat bir bilgi kaynağı
olabilir.
“Onun hak olduğu iyice belli olana kadar, ayetlerimizi hem dış dünyada
hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez
mi?” (42/Şûrâ, 53)
“Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün birbiri ardınca
gelmesinde, insanlar için faydalı olan şeylerde, denizde yüzen gemilerde, Allah’ın
gökten indirip de kendisiyle ölümünden sonra yeryüzüne hayat verdiği
ve her türlü canlıyı orada yaydığı suda, rüzgârı dilediği yöne sevk edişinde ve
gökyüzü ile yeryüzü arasında emre tabi olan bulutlarda, aklını kullanan bir
topluluk için âyetler vardır.” (2/Bakara, 164)
“Yeryüzünde dolaşmıyorlar ki kendisiyle akledecek kalpleri ve kendisiyle
işitebilecek kulakları olsun?! Oysa, gözler kör olmuyor, fakat sinelerdeki kalpler
köreliyor.” (22/Hac, 46)
Tedricilik İlkesi
Kur’an, insan eğitiminde tedricilik ilkesini kullanır. Yani tüm bilgiyi
bir defada yükleyip, onu kaldıramayacağı bir yükün altında bırakmaz. Zaten
kendisi de 23 yılda, peyderpey, aşama aşama inzal olmuş ve her ayeti
mü’minlerin ruhlarına işlemiştir. Kur’an’la şekillenmişler, Kur’an’la diril•
475 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
mişler, Kur’an’la yol bulmuşlar ve Kur’an’la geleceği görmüşlerdir. “Kur’an’ı,
insanlara dura dura okuyasın diye kısım kısım indirdik. Onu yavaş yavaş
indirdik.” (17/İsrâ, 106)
Kur’an, kendisine inanan ve kılavuz edinenlerin hayatını, daha önce hiç
kavrayamayacakları bir oranda değiştiriyor, vahşileri medenileştiriyor, zâlimleri,
adalet timsali haline getiriyor, cahilleri, âlimleştiriyordu. Kur’an bir
doktor gibi, hastayı iyileştiriyordu. Ona ihtiyacı olan ilacı yeteri kadar, gerektiği
zaman veriyordu. “De ki: Kur’an, iman edenlere kılavuz ve şifadır…”
(41/Fussılet, 44)
Modelleme İlkesi
Eğitimde, modelleme çok önemli ve etkili bir yöntemdir. Çocukların
öğrenmelerine dikkat ederseniz modellemenin başta geldiğini görürsünüz.
Çocuk âdeta bir kamera gibi büyüklerinin yaptıklarını kopyalar, anne,
baba, ağabey, abla ve çevrelerindeki kendileri ile iletişimde olan kim varsa
-televizyon da buna dâhildir- onların yaptıkları gibi yapmaya çalışır. İşte
buna modelleme diyoruz. Kur’an da başta “usvetun hasene” (33/Ahzab,
21) olarak gösterdiği Peygamber’in modellenmesini ister. Hz. Muhammed
(s.a.v.)’e de atası Hz. İbrahim’i modellemesini ister (60/Mümtahine, 4; 4/
Nisâ, 125; 6/En’âm, 161). Aslında Kur’an’da tüm Peygamber kıssaları ve sâlihlerin
örnekleri modelleme için birer kaynaktır. Hz. Yusuf ’un hayat hikâyesinin
anlatıldığı Yusuf Sûresi özellikle gençlere modelleme eğitimi veren
önemli bir kaynaktır. Kehf Sûresinde anlatılan Mağaraya sığınan gençlerin
hikâyesi de bir başka modelleme örneği olarak görülebilir.
İbret Alma/Ders Çıkarma
Modelleme, olumlu davranışların örnek alınması olduğu gibi, olumsuz
davranışları tanıyıp, etkilerini ve sonuçlarını görerek onlardan uzak durmaya
“ibret alma, ders çıkarma” diyoruz. Bu mânâda Kur’an birçok ibretlik
olayı bize naklederek, eğitim sürecimizde bizi yetiştirir. Hz. Yunus’un hikâyesi,
Peygamberimiz’in ders çıkarması için güzel bir ibretti. İblis’le Âdem
arasında geçen diyaloglar, Yahudilerin, kendi aralarında ve Peygamberlerine
karşı yaptıkları olumsuz davranışlar, bahçe sahiplerinin örneği (68/
Kalem, 17-33) gibi daha birçok kıssa, ibret alarak öğrenme eğitimine birer
örnek teşkil eder.
• 476 •
Ahmed Kalkan
Sosyal Destek Ünitesi
Kur’an, insan eğitiminde bireyi tek başına bırakmaz. Bireyi toplum içinde
eğitir. Toplumsal destek ve birlikte yaşayarak öğrenme modelini devreye
sokar. “Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye” (103/Asr, 2-3) ettirir. Emr-i bi’lma’ruf,
nehy-i ani’l-münker ilkesi ile herkesi, birbirini iyiliğe teşvik etmeye
ve kötülükten korumaya yönlendirir (22/Hac, 41; 3/Âl-i İmran, 110).
“Topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın! Allah’ın üzerinizdeki
nimetini düşünün, hani siz düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi.
O’nun bu nimeti ile kardeşler oldunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında
idiniz de sizi oradan kurtardı. Doğru yola çıkasınız diye, Allah size âyetlerini
işte böyle açıklıyor. Sizden hayra dâvet eden, iyiliği emredip, kötülükten
uzaklaştıran bir ümmet oluşsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (3/Âl-i İmran,
103-104)
Tekrarın Gücü
Kur’an’ın insan eğitiminde tekrar, çok önemli bir rol oynar. O, sözü bir
kez söyleyip kenara çekilmez. İnsanın zaman zaman uyarılmaya ve teşvike
ihtiyacı vardır. Bunun için meselâ “namazı kılın” emri 13 kez tekrar edilir.
Ama oruç için bu gerekli görülmez; bir ayette onun farz kılındığı açıklanmakla
yetinilir.
İnkârcılara yönelik uyarıcı ifadeler sürekli tekrarlanır. “O halde Rabbinizin
hangi nimetini inkâr ediyorsunuz?” vurgusu Rahman Sûresinde, 31
kez tekrarlanır.
Psikolojik Motivasyon
İnsanoğlu, sadece bilgilendirilerek eğitilmez. Eğitim, aynı zamanda bir
duygusal süreçtir. Sevgi, bir annenin çocuğunu eğitebilme konusunda en
büyük yardımcısıdır. Bazı tehlikelere karşı koruyabilmek için de uyarı ve
tehdit gerekir. Kur’an da bu doğal ve psikolojik unsurlardan ziyadesiyle yararlanır.
Peygamberleri “müjdeci ve uyarıcı” (2/Bakara, 213; 4/Nisâ, 165; 5/Mâide,
19) olarak isimlendirir. Cennet müjdeleri ve cehennem uyarıları, kıya•
477 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
metin yaklaşmakta olduğu bilgisi, korku ve ümit veren olayların anlatımı,
sürekli vurgulamalar hep psikolojik motivasyon örnekleridir.
Otokontrol Sistemi
Kur’an, eğitim sürecinde kişinin kendi kendisini kontrol edebileceği bir
deneyimi de kazandırır. Takva eğitimi diyebileceğimiz bu kazanım sayesinde,
insan, kendini tutmayı ve kontrol edebilmeyi öğrenir. Oruç da bu eğitimin
bir aracıdır. Hiç kimsenin kendisini görmediği bir yerde bile Allah’ın
gözetiminde olduğunu aklından çıkarmadan, hayatını pisliklerden uzak ve
iyiliklerle dopdolu geçirir.
“Namazı kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önden ne hayır yollarsanız Allah
katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı en iyi görendir!”
(2/Bakara, 110)
“Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutan şahitler olun. Bir topluma
olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil olun, bu, takvâya daha
uygundur. Allah’tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
(5/Mâide, 8)
“… Allah katında en şerefliniz, ondan en çok sakınanınızdır. Şüphesiz
Allah, alîmdir, haberdardır.” (49/Hucurat, 13)
Karşılaştırma, Örneklendirme
Karşılaştırma ve örneklendirme ile anlatım, konunun zihinlere yerleşmesi
ve kalıcı hale gelmesi için, görsel eğitimin bir metodudur. Kur’an da
bu metodu sık sık kullanır. “Allah, size örnek veriyor…” (30/Rûm, 28; 16/
Nahl, 112) diye başlayan ayetler, “hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
(39/Zümer, 9; 13/Ra’d, 16) diye başlayan âyetler gibi daha birçok konuda
iyi ile kötü, faydalı ile zararlı, doğru ile yanlış karşılaştırılarak doğru tercih
noktasında insanlar yönlendirilir, eğitilir. Bazen de bu karşılaştırmayı cennetlikler
ile cehennemlikler arasında yapar (7/A’râf, 44-45).
• 478 •
Ahmed Kalkan
Soru ve Cevap Yöntemi
Aktif eğitim metodunda, soru cevap yöntemi çok kullanılır. En aktif
eğitimi de Kur’an verir. Kur’an bazen kendi sorar ve cevabını bekler (31/
Lokman, 25), bazen, insanlara sorar (2/Bakara, 211); bazen de insanların
Peygamber’e sorularını “Sana soruyorlar …” (2/Bakara, 214, 243, 245 vb.)
formatında sunar (2/Bakara, 219- 222). Bazen de bu yöntemle âhirette
cennet ve cehennemlikler arasında geçen konuşma formatında karşılaşırız
(7/A’râf, 45-49).
Kur’an, İnsanı Hangi Alanlarda Eğitir?
Özetle, Kur’an insanı insan yapan tüm alanlarda eğitim verir. İnsana
aklını kullanmayı ve düşünme yetisini geliştirmeyi öğretir. İnsanı hak ile
bâtılı birbirinden ayırmasını ve doğru inanca sahip olup, şirk ve küfürden
arınmasını sağlayacak bir inanç eğitiminden geçirir. Madde ve mânâsıyla,
ruh ve bedeniyle bir bütün olarak eğitir.
Kur’an’ın en temel öğretilerinden birisi de ahlâk eğitimidir. Ahlâkı o
kadar önemser ki, bu erdeme sahip olmadan ibadetlerle insanlara dindarlık
taslayanlara, “yazıklar olsun o namaz kılanlara, kıldıkları namazdan gâfil
olanlara” (107/Maûn, 4-5) diyerek, yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayı
teşvik etmeyen kimsenin namazını sadece gösteriş olarak değerlendirir
(107/Maûn, 1-7). İyiliğe engel olanların, insanlarda kusur arayanların, sûi
zanda bulunanların, birbirlerine kötü isim takanların, gıybet yapanların,
yaptığı iyiliği başa kakanların iyi birer mü’min ve Müslüman olamayacaklarını
haber verir (49/Hucurât, 11-18).
Kur’an, İnsana Sosyal Uyum ve Medeniyet Eğitimi Verir
“Allah’ın ipine topluca, sımsıkı sarılın ve parçalanmayın! Allah’ın üzerinizdeki
nimetini düşünün. Hani siz düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi.
O’nun bu nimeti ile kardeşler oldunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında
idiniz de sizi oradan kurtardı. Doğru yola çıkasınız diye, Allah size âyetlerini
işte böyle açıklıyor.” (3/Âl-i İmran, 103) “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı
ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğü yasaklarsınız. Allah’a iman edersiniz.”
(3/Âl-i İmran, 110)
• 479 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Kur’an en güzel ve en uygun metotla, insanı insan eden bir eğitim verir.
İnsanı “Ahsen-i takvîm” olarak, yaratılmışların en değerlisi konumuna getirir.
Yeter ki Kur’an’ı ölülere okunan bir kitap değil, hayat kılavuzu olarak
görebilelim.1350
Sûrenin Toplu Mesajı
Bu sûre de aynen Alak sûresi gibi ibare mânâsıyla kişiye özeldir. Ama
işaret, delâlet ve iktiza anlamlarıyla bizi de ilgilendirmektedir. Bu bakış açısı
ile sûreden aşağıdaki mesajları alabiliriz.
Peygambere vâris olup Allah’ın dinini tebliğ etmek isteyen Kur’ân davetçileri;
Yaş itibariyle ve fikrî açıdan olgunluğa ermiş;
• Zihinsel açıdan sağlıklı;
• Malî açıdan minnet borçlusu olmadıkları bir kazanç sahibi;
• Hayat tarzı açısından üstün ahlâklı, sağlam karakterli, saygın ve onurlu;
• Toplumsal yaşamda dirâyetli, cesaretli, metanetli, azimkâr, kendine güvenli,
sabırlı olmalıdırlar.
• Kâfirler ve müşriklerden korkmamalı, onlara boyun eğmemeli ve onlara
kesinlikle taviz vermemelidirler.
• Allah’ın belâlar vermek sûretiyle zorbaların akıllarını başlarına getireceğini
bilmeli ve ummalıdırlar.
• Sapıkların Allah’ın kitabının dışında kendilerine kitaplar edinip keyiflerine
göre iman ve amel geliştireceklerini bilmeli ve mücadele stratejilerini
buna göre belirlemelidirler.
• İnançlarını maddî ve manevî çıkarlara kesinlikle alet etmemelidirler.1351
* * *
1350 Şaban Piriş
1351 Hakkı Yılmaz
Kalem Sûresi İle İlgili Sınav Soruları
(Cevaplanması gereken toplam 50 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
üzerinden 2 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
Yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlama, kıraat etme,
tilâvet etme, yazılı bir metnin içeriğini kavrama ve öğrenmeye …….. denir.
Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya yarayan işaret sistemine ……. denilir.
Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir. Dilde kullanılan sesleri gösteren işaretlere
….. adı verilir. Bir dildeki harflerin belli bir sıraya göre dizilmesine ise ……
denilir.
1) Yukarıdaki tanımlarda boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla
hangi kelimeler gelmelidir?
a- okuma; yazı; harf; alfabe b- tilâvet; harf; yazı; kitap
c- kıraat; hece; harf; yazı d- okuma; alfabe; harf; kitap
2) Alfabe konusunda aşağıdaki seçeneklerden hangisi doğrudur?
a- Alfabe değişikliği, toplumun tarihiyle, diniyle ve kültürüyle bağlarını
koparmaz; tam tersine, onları daha da güçlendirir.
b- Çin ve Japonların alfabeleri çok zor olduğu ve yüzlerce harften meydana
geldiği için, yirminci yüzyılda bu zor alfabelerini değiştirip Latin alfabesine
geçtikten sonra, Batıyla boy ölçüşecek gelişme ve ilerleme göstermeye
başlamışlardır.
c- Latin alfabesi, Türk ulusuna ait özel ve orijinal bir alfabedir; bu alfabeyi
Türkler kendileri icat edip oluşturmuşlardır.
d- Türkler hâriç, her kavim ve ulus, inandığı kutsal kitabın yazıldığı alfabeyi
kullanmaktadır. Din değiştirmeden alfabe değiştiren (Türkler hâriç)
hiçbir ulus yoktur.
3) Kur’an’da emredilen okuma-yazma konusunun içine giren “ilim” hususunda
aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- İnsanın şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilimler
edinmesi, hak ile bâtılı, helâl ile haramı ayırt edecek kadar bilgi
öğrenmesi, içinde bulunduğu durumları ve yapması gereken her çeşit
ibâdetle ilgili bilgiler edinmesi farzdır.
b- Tâif tebliğinden sonra Rasulullah oradaki müşrikler konusunda
şöyle demişti: “Onlar bilmiyorlar.” O yüzden her kötülüğün, küfür ve
şirkin baş sebebi, cehâlet/bilgisizliktir.
c- İlim, kadın-erkek her insana farz olduğundan çocuklarımızı bulunduğumuz
yerdeki okullara göndermeli ve en üst seviyede öğretim
veren üniversitelere kadar her ne pahasına olursa olsun okutmalıyız.
d- İlim, iman etmeyi, müslümanca yaşamayı gerektirir. İlim, amel etmek
için öğrenilir. İlmi gizlemek câiz değildir.
4) Bilindiği gibi, okuma yazma emri, mü’minleri ilme teşvik eder.
Yine bilmekteyiz ki, günümüzde eğitim kurumlarında öğretilen bilimle
Kur’an’ın övdüğü ilim aynı değildir. Bilim kırıntılarının “ilim” haline gelmesi
için yapılması gerekenler konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a- Bilgilerin doğruluğunun vahiyle sağlamasının yapılması
b- Bilgilerin bilimsel esaslara uygun olup müspet ilim tanımına girmesi
c- Bilgilerin anlaşılıp hazmedilmesi ve özümsenmesi
d- Bilgilerin pratikte faydalı hale gelmesi ve uygulanması
5) Kelime anlamı olarak; huylar, seciyeler, insanın mânevî yapısını belirleyen
özellikler demek olan ve terim olarak “insanın bir amaca yönelik
olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olması”
şeklinde veya “insanın nefsinde yerleşen öyle bir hey’ettir ki, fiiller
hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke sâyesinde
kolaylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar” diye tanımlanan Kur’an kavramı,
aşağıdakilerden hangisidir?
a- takvâ b- ahlâk c- amel d- kardeşlik
6) Aşağıdaki gruplardan hangisi, Kur’an’ın çok önem verdiği ahlâkî davranışlardan
değildir?
a- sâlih amel, infak, ıslah, ahde vefâ/sözde durmak, tevbe, şükür
b- sabır, adâlet, af, ihsân, ihlâs, Allah’ı sevmek ve Allah için sevmek,
doğru olmak
c- misvak kullanmak, sakal bırakmak, türbeleri ziyaret etmek, bir âlime/
mürşide bağlanmak
d- içki ve kumardan sakınmak, gıybet etmemek, alaydan kaçınmak, lakap
takmamak
7) İnsan, birçok ahlâkî günahı diliyle işler. Nice sevaplar da dille mümkün
olur. Kur’ân-ı Kerim, söze çok önem verir. Söz ve konuşma anlamına
gelen “kavl” kelimesi ve türevleri Kur’an’da tam 1721 yerde geçer. Gıybet,
alay, lakab, iftira, yalan gibi sözle işlenen ahlâkî problemleri haram ve günah
sayan Kur’an’ın söz hakkındaki değerlendirmeleriyle ilgili olarak aşağıdaki
ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- Haklı bile olsa, hakkı müdafaa için de olsa, insanın konuşmasından
susması daha hayırlıdır.
b- Güzel sözü güzel ağaca, kötü sözü de pis bir ağaca benzeten Kur’an,
sözlerin en güzeliyle konuşmayı emreder.
c- Kur’an’a göre, insanların çoğunu güzel söz söylemekten ve güzel
söze icâbet etmekten alıkoyan şeytandır.
d- Kur’an, sadece gıybet ve kötü lakabı değil, faydasız ve boş sözleri
bile kurtuluşa engel görür.
8) İman-ahlâk ilişkisi konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâkî buyrukları kesin
çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir; bunlar Kur’an ve hadislerde
birbiriyle kaynaşmış durumdadır.
b- İmanı kâmil olan mü’minlerin ahlâkı gâyet güzel ve mükemmeldir;
ahlâkı gerçekten ve tümüyle güzel olanların da imanları kâmildir.
c- İman ve amel ayrı olduğu gibi, imanla ahlâk da ayrıdır; biri olup
diğeri olmayabilir.
d- Ahlâkî problemler, nice hadiste çoğu kez imanla irtibatlandırılarak
ifade edilmiştir.
9) İslâm ahlâkının özellikleri ve diğer ahlâk anlayışlarıyla arasındaki
farklar konusunda, aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- İslâm ahlâkının kaynağı din, mihveri takâ (Allah korkusu), gâyesi
Allah rızâsıdır.
b- İslâm ahlâkı mutlak hayra sahiptir. Allah’ın, her şeyi her yerde gördüğü
inancı ve O’nu râzı etme gayreti sözkonusudur.
c- İslâm ahlâkında genel maslahat önemlidir. Güç getirilemeyecek
emirler ve zorlama yoktur. Zamana ve zemine göre değişmez, sâbit
ilkelere dayanır.
d- İslâm ahlâkı son derece geniş insan özgürlüğüne dayanır. İnsan, gücünü
dünyadaki menfaatleri doğrultusunda kullanmaya yönlendirilir.
10) Birinin, herhangi bir Müslüman kardeşinin arkasından, duyduğu
zaman onun hoşuna gitmeyeceği (bedeninde, yaratılışında, soyunda, işinde,
sözünde, dininde, dünyasında, elbise, ev veya bineğinde ya da aile fertlerinde
bulunan eksiklik veya kusuru belirten) sözler söylemesine, böyle
bir ahlâkî probleme Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a- gıybet b- nemîme c- iftira d- sûi zan
11) Sözlükte esas olarak izlemek, izi tâkip etmek anlamında olan, bir
haberi nakletme, bir olayı anlatma, hikâye etme demek olan Kur’an kavramı
aşağıdakilerden hangisidir?
a- Hikâye b- Kıssa c- Vaaz d- Yeis
12) Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim’de birçok kıssa zikredilmiştir. Kalem
sûresinde zikredilen bir bahçe sahipleri ile ilgili anlatılan kıssada, aşağıdakilerden
hangisi yer almamaktadır? Yani, seçeneklerden hangisi ilgili
âyetlerde geçmez?
a- Allah, diğer insanları sınadığı gibi bahçe sahiplerini de sınamış, onların
infak edip etmeyeceklerini imtihan etmek için bol ürün veren
güzel bahçeler vermiştir.
b- Hiçbir yoksulun bahçeye gelip infak beklememeleri için sabah erkenden
ekin toplamak niyetiyle bahçelerine gittiklerinde büyük bir
kötü sürprizle karşılaşırlar.
c- Onlar gece uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
sarıvermiş ve bahçe simsiyah olmuştu.
d- Onlara kendi içlerinden peygamber geldiğinde onu yalanladılar.
Onlar zulmederken azap onları hemen yakalayıverdiği için helâk olup
yerin dibine geçirildiler.
13) Kıssa konusuyla ilgili aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a- Kıssalar, İsrâiliyatın ana giriş kapısı olmuştur. İsrâiliyat da, Kur’an
ve Sünnete dayanan sahih din anlayışını dejenere eden, kaynağı bulandıran
ve daha çok Yahûdi ve Hıristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve
efsâneye dayalı kültürlerinden İslâm’a karışan şeylerdir. Bu hurâfe ve
isrâiliyât rivâyetleri en çok kıssalar yoluyla İslâm’a karıştırılmak istenmiştir.
b- Bazen küçük bir amele verilen büyük ödüller, bazen de küçük bir
günah yüzünden cehenneme atılmalar gibi dinin temel ilkelerine ters
düşen çok sayıda kıssa eskiden beri halk arasında meşhur olmuş, vaazlarda
ve halkın rağbet ettiği kitaplarda çokça yer almıştır.
c- Tasavvufta kıssa çok önemlidir. Kerâmet hikâyeleri ve menkıbe denilen
büyük zat kabul edilenlerle ilgili anlatılarda, rivâyetlerde, Mesnevî
gibi meşhur eserlerde kıssadan büyük ölçüde yararlanılır.
d- Kur’an’da hiç kıssa anlatılmaz. Kur’an kıssalara karşı hep olumsuz
tavır takınmamızı emreder. Bizim de kıssa ile meşgul olmamızı tümüyle
yasaklar. Kur’an sadece peygamberlerin hayat hikâyelerini nakleder;
bunlara da kıssa denilemez.
14) Tuzak, düzen, plan anlamına gelen “Mekr” kavramının Kur’ân-ı
Kerim’de kâfirlere ve Allah’a nisbet edildiği halde mü’minlere nisbet edilmemesinin
sebepleri konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a- Sünnetullah, yani Allah’ın yeryüzündeki değişmez kanunu gereği
kâfirlerin her konudaki tavrına karşı, mü’minler değil; Allah müdâhale etmektedir.
b- Kizb/yalan gibi mekr de, mü’minlerde normal halde bulunmaması
gereken bir özelliktir. Mekr etmek, mü’minlerin emin ve ıslah edici özellikleriyle
bağdaşmamaktadır.
c- Mekr, o kadar çirkin bir fiildir ki, bu suçun cezâsını aynı cinsten
olmak üzere hemen Allah veriyor. Mekrin karşılığını/cezâsını mekr olarak
mü’minler verecek olsa, âdil ve âcil olarak gerekli cezâ verilmeyebilir.
d- Kâfirler, sayılarını ve imkânlarını birleştirerek tüm mekr çeşitleriyle
müslümanlara tavır alsalar bile, bunun cevabını ve cezâsını Allah üzerine
aldığı için, sayıca ve kuvvet yönünden zayıf mü’minlerin imanları ve dâvâlarına
güvenleri sarsılmamış, hatta güçlenmiş olur.
15) Bilindiği gibi, Kalem sûresinde, bazı kötü vasıfları sayılan yöneticilere
itaat etmek yasaklanmıştır. Kur’an’daki “tâğut” ve “ülü’l-emr”
kavramından, Allah’a isyan edene itaat konusuna açıklık getiren âyet ve
hadislerden yola çıkarak, zâlim ve fâsığın emir sahipliği/yöneticiliği konusunda,
mürcie adlı sapık grubun dışında tüm İslâm âlimlerinin görüşü
olarak, aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a- Zâlim ve fâsık yönetici, mekruh görülmekle birlikte, yöneticiliği
câizdir/geçerlidir.
b- Zâlim ve fâsık yönetici, “ülü’l-emr” olduğu için kendisine itaat gerekir,
isyan edilmez.
c- Zâlim ve fâsık yönetici, gayr-ı meşrûdur; ümmet, -eğer imkânı varsa-
onu hemen alaşağı eder.
d- Özellikle günümüzde bu vasıflara sahip olmayan imam/yönetici
bulunamayacağından, mecbûren ve fiilî durum olarak kabul edilir.
16) Bilindiği gibi, Kalem sûresi 4. âyette, Rasûlullah’a hitâben: “Sen elbette
yüce bir ahlâka sahipsin” denilmektedir. Bu âyeti açıklayan Ahzâb
Sûresi, 21. âyette de “Rasûlullah’ta sizin için çok güzel örnekler vardır” buyruluyor
ve bazı özellikler sayılarak bu vasıftaki kişiler için örnek olduğu
vurgulanıyor. Sayılan bu özelliklerle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi
yanlıştır?
a- Allah’a kavuşmayı umanlar
b- Namaz kılanlar
c- Âhiret gününe kavuşmayı umanlar
d- Allah’ı çok zikredenler
17) Tuzak, hile ile aldatma, renklendirme, birini hile ile maksadından
döndürme, hile, plan ve tedbir anlamlarına gelen Kur’an kavramı, aşağıdakilerden
hangisidir?
a- Kazf b- Zillet c- Müdâhene d- Keyd
18) Bilindiği gibi, Kalem sûresinin 14-15. âyetlerinde: “mal ve çocukları
var diye, ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.”
denilir. Mal kavramına ilk defa vurgu yapılan bu âyet münasebetiyle, malmülk
konusuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a- Kur’an’a göre mal ve mülkün sahibi Allah’tır; insan sadece emânetçidir.
b- Allah, malı-mülkü dilediğine verir, dilediğinden de alır.
c- Mal, bir fitne olduğundan, malını müdâfaa için öldürülen kimse,
büyük günah üzere ölmüş sayılır.
d- Ölmüş (murdar) hayvan eti, bozuk gıdalar, zehirli maddeler gibi
insanların yararlanamayacağı şeyler mal sayılmaz.
19) Kalem sûresinde 10. âyette “çokça yemin eden alçak kimseye itaat
edilmemesi” istenmektedir. Bu âyette dikkat çekilen yemin konusundaki
değerlendirmelerle ilgili olarak, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a- Geçmişteki veya bu zamandaki bir olayla ilgili olarak bile bile yalan
yere yemin etmek, yemin keffâretini gerektirmez.
b- Doğru yere çok da olsa yemin etmenin bir sakıncası yoktur. Meselâ
bir esnafın, tüccarın, müşterisini iknâ etmek için ihtiyaç duyduğu
oranda doğru yere yemin etmesi câizdir.
c- Yemin, karşıdaki muhâtabın veya yemin isteyenin niyetine, o sözlerin
zâhirî anlamına göredir.
d- Bir müslüman, şartlar gerektirmedikçe, kendini mecbur hissetmedikçe
yemin etmemeli; yemin ettiğinde de, sadece “vallahi”, “billâhi”
veya “tallahi” diye yemin etmelidir.
20) Kalem sûresinde “Size ne oluyor, ne biçim hüküm veriyorsunuz?”
(36. âyet) ve “Rabbinin hükmünü sabırla bekle” (48. âyet) diye vurgulanan
kavram; sözlük anlamı, “yargı ve yargıda bulunmak, hükmetmek, karar
vermek, idare etmek, ata gem vurmak” olan; terim olarak, “hakkında âyet
ve hadis olan itikada ve ibâdete ait bütün prensipler” demek olan Kur’an
kavramı, seçeneklerden hangisidir?
a- hükm b- nesh c- insâ d- ictihad
21) Kalem sûresi 10. âyetinde “kendilerine itaat edilmemesi istenen
kişilerin özelliklerinden biri olarak bahsedilen ‘çokça yemin eden’ müşrik
kimseler, daha çok, Allah’tan başkası adına yemin etmektedirler. Allah’tan
başkası adına edilen yeminler konusunda, aşağıdaki yargılardan hangisi
yanlıştır?
a- Allah’tan başkası adına; meselâ baba, anne, çocuğun başı, melek,
şeref, namus vb. adına yapılan yeminler, fıkhen yemin hükmünde değildir.
b- Allah’tan başkası adına yapılan yeminler hadis-i şerife göre küfürdür,
şirktir.
c- En çirkin ve en veballi yemin, “dinimi inkâr edeyim ki...” “Allah’ımı
inkâr edeyim ki...” “Kâfir olayım...” gibi sözlerdir. Böyle yemin eden
kişi, sözünde doğru olsa bile, bu sözler imanına zarar verir.
d- Allah da, kendisinden başkası adına yemin etmez.
22) Yalanlayanlara itaat edilmesini yasaklayan (8. âyet) Kalem sûresi,
“Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde sâdık/doğru iseler haydi getirsinler
ortaklarını!” (41. âyet) der. Türkçe’de “doğruluk” dediğimiz, haber
verilen ile saklanılan/gönülde bulunan şey arasındaki uygunluk ve insanın
içi ile dışının aynı olmasına Arapça’da Kur’ânî kavram olarak ne denilir?
a- Sıdk b- İstikamet c- Kizb d- Âkıle
23) Kalem sûresinde, kendilerine itaat edilmesi yasaklanan kişilerin
özelliklerinden biri olarak bahsedilen “çok günahkâr kimseler” (12. âyet)
münasebetiyle, günahlar ve günahkârlarla ilgili sünnetullah (Allah’ın değişmez
yasaları) konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi doğru değildir?
a- Kötülüğün cezası kötülüktür; Bir günah işleyen, sadece onun kadar
(günahının misliyle) cezalandırılır.
b- Musîbetlerin tümünün sebebi, günahlardır. Kime çok musîbet gelmişse,
onun çok günah işlediği anlaşılmış olur.
c- Kötülüğe/günaha seyirci kalıp rızâ göstermek, toplumun genelinin
cezasını gerektiren bir günahtır.
d- Her musîbetin sebebi günah olmamasına rağmen, günah ve isyanlar
musîbet sebebidir.
24) “Günah” konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi tümüyle
doğru değildir?
a- Büyük günah işleyen mü’minlerin bu günahlarından dolayı kâfir
olup olmayacakları meselesi, bazı İslâm mezheplerince tartışılan bir
konudur. O yüzden ehl-i sünnete ve diğer mezheplere göre günahlar
imanı gidermese bile, samimi bir tevbeyle dönüş yapılana kadar imanın
kemâl ve kalitesini, gönüldeki takvâyı giderir.
b- Günahı savunma, başka suçlu bulup kendini temize çıkarma, Allah’ın
yasağına rağmen mantığını kullanıp günahın sebebini anlamadığından
onu normal görme, secde etmeme günahı ve gerekçesiyle
ortaya çıkan İblis/Şeytan tavrıdır.
c- Günah işlememeye çalışmak önemlidir, ama ondan daha önemlisi,
günaha karşı tavırdır. Ancak hata ile, yanılarak ya da bir anlık şeytana
uyarak günah işleyen mü’min, hatasında ısrar etmeyip hemen ondan
vazgeçecek, pişmanlıkla tevbe çeşmesinde arınacaktır.
d- Hıristiyanlıktaki aslî günah anlayışı gibi babanın günahı oğluna
miras kalmaz. Kimse, kendisinin bizzat işlemediği günahtan dolayı
suçlanamaz. O yüzden başkasının işlediği bir günah yüzünden, ona
seyirci kalan, râzı olup tepki göstermeyen, günahı emrederek, onun
işlenmesine izin vererek vesîle olanlar, günahkâr kabul edilip suçlanamazlar.
25) Kalem sûresi 4. âyette geçen “meftûn” kelimesinin türediği kök
olan ve sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli mâdenlerin saflığını anlamak
için onları ateşte eritmek, deneme ve imtihana tâbi tutmak anlamlarına
gelen Kur’an kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
a- adâvet b- sihir c- fitne d- gazap
26) Kalem sûresi 17. âyette: “Biz vaktiyle bahçe sahiplerini sınadığımız
gibi onları da sınadık.” buyruluyor. Bakara sûresi 155. âyette ise Allah, insanları
bazı şeylerle deneyeceğini, imtihana tâbi tutacağını açıklıyor. Bu
âyette İnsanların imtihana tâbi tutulacakları şeyler âyetteki sıra ile nelerdir?
a- Canlardan azalma, malların ve ürünlerin eksilmesi, açlık, korku
b- Korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden azalma
c- Korku, açlık, evlâtlardan mahrumiyet, canların şehid olması, ürünlerin
azalması
Canlardan geçip şehid olmak, mallardan vazgeçmek, korkudan uzaklaşmak,
ürünlerden uzaklaşmak
27) Kalem sûresinin son iki âyetinde “Kur’an” ve “öğüt” anlamında
“zikir” kelimesi kullanılmaktadır. İbâdetlerin en büyüklerinden biri olan
“zikir”, toplumumuzda sadece bir-iki anlamda kullanıldığı halde, Kur’ân-ı
Kerim’de 30’un üzerinde farklı mânâlarda kullanılmaktadır. Seçeneklerden
hangisi, zikrin anlamlarından belli başlılarını tümüyle doğru olarak
vermektedir?
a- Anlamak, delil, düşünmek, namaz, oruç, zekât, görmek, işitmek,
yaşamak, sevmek, saymak, ihsan...
b- Anmak, besmele, düşünmek, hatırlamak, ibâdet etmek, ibret almak,
Kitab, Kur’an, namaz kılmak, okumak, öğüt, şükretmek...
c- İbret almak, iman etmek, dille anmak, tefekkür etmek, tesbih çekmek,
cihad etmek, haccetmek, takvâ, hidâyet, ihsân, şükür, infak etmek...
d- Velî edinmek, hâkimiyet, rükû, secde, sabretmek, inzâr, müjdelemek,
duâ etmek, rızık, bilmek, şefaat, affetmek...
28) Kalem sûresi 36. âyetinde: “Size ne oluyor, ne biçim hüküm veriyorsunuz?”
denilerek, Allah’ın indirdiği dışındaki hükümlerle hükmetmek
kınanmaktadır. Bilindiği gibi, bir müslümana göre, hâkimiyet/egemenlik,
kayıtsız şartsız Allah’a âittir. İslâm’a göre, Allah’ın indirdikleri ile insanları
yönetmek zorunda olan yöneticide bulunması gereken bazı şartlar vardır.
Seçeneklerden hangisi, bu şartlardan biri değildir?
a- Müslüman (ve müctehid) olmalı, ehil olmalıdır.
b- Özel bir seçim şekli olan “biat”la işbaşına gelmelidir.
c- Yönetimde şûrâyı (istişâre/danışma) esas almalı, adâletle hükmetmelidir.
d- Anlaşmazlık olursa, halkın hakemliğine gitmeli; halkın çoğunluğuna
uymalıdır.
29) Kur’ân-ı Kerim, Allah’a ve Rasûlü’ne mutlak itaati emrettiği gibi;
Allah ve Rasûlüne mâsiyet emretmeyen mü’minlerden olan ülü’l emre de
itaati emretmektedir. Yine, Kitabımız Kalem sûresinde ve diğer değişik
sûrelerde bazı kimselere de itaat edilmesini yasaklamaktadır. Seçeneklerin
hangisi, Kur’an’da kendilerine itaatin yasaklandığı bu sınıflardan değildir?
a- Bazı günahlar işleyen ana babalara, büyüklerin kendilerinden küçük
olanlara, âlimlerin kendilerinden ilim yönüyle daha düşük olanlara
itaat
b- Kâfirlere, ehl-i kitaba, münâfıklara, kendisini Allah yolundan saptırmak
isteyen liderlere ve büyüklere itaat
c- Şeytana, şeytanın dostlarına, günahkârlara ve nankörlere, yalancılara,
ahlâksızlara, namaza engel olanlara itaat
d- Şirke zorlayan ana babaya, halkın çoğunluğuna, insanların ve bilmeyenlerin
hevâlarına/kötü arzu ve isteklerine itaat
30) Kalem sûresinde de emredilip vurgu yapılan bir kavramdır. Kelime
anlamı olarak; “(aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda) nefsi hapsetme,
kendine hâkim olma, ayak direme, tahammül etme”, Kur’anî kavram
olarak, “İslâm’ı nefsimize ve hayata hâkim kılma mücadelesinde iç ve dış
düşmanlarımızdan gelen zorluklara göğüs gerip yılgınlık göstermeyerek
aktif bir direnişte bulunma”ya kavram olarak ne ad verilir?
a- akıl b- hak c- sabır d- şükür
31) Kalem sûresinde ısrarla itaat edilmemesi, yani isyan edilmesi gereken
insanların bazı özellikleri gündeme getirilir. İsyan ve itaatle ilgili
aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a- İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı. Küfre
isyan edemeyen müslümanlar, en azından itaatsizlik yapmalıdır.
b- Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmeyi
yasakladığı ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz; biri varsa öteki
yok demektir.
c- Allah’a ve Rasûlü’ne sadece itaat yeterli olmaz; bu itaatin kalben hiç
sıkıntı ve şüphe duyulmadan gönüllü olarak yapılması da şarttır. Aksini
Kur’an imansızlık olarak değerlendirir.
d- Ülü’l-emr konumunda olan büyüklere, cemaat yöneticilerine, liderlere
ve devlet yetkililerine mutlak itaat gereklidir.
32) Kalem sûresi 46. âyetinde: “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun
da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?” denilmektedir. Bakara
suresi 41. âyetinde de: “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın” buyruluyor.
Allah’ın âyetlerini az bir karşılığa, dünyevî çıkarlara değişen kimliğe
Bel’am denilmesi meşhurdur. A’râf suresi 175-176. âyetlerinde özellikleri
anlatılan Bel’am’la ilgili olarak, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a- Kendisine Allah’ın âyetleri verildiği halde hevâ ve hevesine uyup azgınlaşan,
kâfir ve zâlimlerin emrindeki din adamlarına Bel’am denir.
b- Bel’am, azgınlığının temel sebebi, dünyevî makam – mevkî, mal –
mülk, şan – şöhret sevdası olan, dinini satıp karşılığında çok az bir şey alan
Firavunların emir ve hizmetine hazır resmî din adamı tipidir.
c- Bel’am, Allah’ın âyetlerini çok az bir paraya sattığı için bu ismi almıştır.
O yüzden dini ve âyetleri, büyük makam karşılığında veya çok paraya
satanlara Bel’am denilmez.
d- Adam şahsiyetini kaybederek, köpek gibi bir çanak yal veya bir kemik
uğruna her çeşit zillete katlandığından bu karakter, Kur’an’da köpeğe
benzetilmiştir.
33) Kalem sûresi 17. âyette bahçe sahiplerinin ve diğer insanların belâya
uğratılıp imtihan edileceği anlatılmaktadır. Belâ/imtihan konusuyla ilgili
aşağıdaki yargılardan hangisi tümüyle doğrudur?
a- Herkes Allah tarafından imtihan olmakta, denenip sınanmaktadır.
Ama imtihanın yeri, süresi ve şeklini seçmek insanın elindedir.
b- Allah, kullarını dünyada imtihana tâbi tutarken, doğru cevapları
önceden bildirmez; insanların birbirinden kopya çekmesini ve sınavda
yardımlaşmayı yasak kılar.
c- Fitne kelimesi de Kur’an’da çoğunlukla imtihan anlamında kullanılır.
Ama fitne kelimesi, mü’minlerin imtihanı için kullanılmaz; sadece
kâfirlerin sınavı için kullanılır. Çünkü fitne, kâfirlerin alâmetidir;
mü’minlere fitne hiç bulaşmaz.
d- Dinin emir ve yasakları çeşitli yönleriyle belâdır. Emredilen bazı
hususlar, bedene zorluk verir, mü’minler münâfıklardan belâ ile ayrılır
ve insanlar şükretsinler diye nimetlerle, sabretsinler diye zorluklarla
belâya uğratılırlar.
34) Sözlük anlamı; “denemek, yapmak, bitkin hale getirmek, başa gelen
musîbet, elbisenin eskimesi/yıpranması” olan kavram hangisidir?
a- af b- belâ c- ihsân d- zulüm
35) Sabır konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- Sabır, mü’minin silâhıdır. Namazla birlikte Allah’a dua etmenin temel
vesilelerinden biridir.
b- Sabır özgürlüktür; Sahte tanrıların, egemen güçlerin, zâlimlerin ve
nefsin emirlerine karşı direnip teslim olmamaktır.
c- Belâ, musibet ve zorluklar, en çok peygamberlere ve sâlih amel işleyen
müttakî müslümanlara gelir.
d- İlk sarsıntıda sabır göstermek kolaydır; Sabrın kemâli, zor olayların
sonunda gösterilen sabırdır.
36) Kalem sûresi 48. âyetinde Rabbimiz “Sen Rabbinin hükmünü sabırla
bekle” demektedir. Sabrın önemi konusunda bir hadis-i şerifte şöyle
buyrulur: “Mü’minin işi tuhaftır; her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine özgüdür.
Sevindirici bir işle karşılaşırsa ............ , o işi kendisi hakkında ............
olur. Üzücü bir işle karşılaşsa ........ , o işi kendisi için hayırlı olur.” Sahih-i
Müslim’de ve Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde yer alan bu meşhur hadis-
i şerifteki boş bırakılan yerlere sırasıyla seçeneklerden hangisi gelmelidir.
a- şükreder, hayırlı, sabreder c- ihsân eder, hayır, dayanır
b- sevinir, sevap, üzülür d- şımarmaz, ibâdet, sabreder
37) Peygamberimiz’in bir hadisinden anlaşıldığına göre sabır, üç çeşittir.
Seçeneklerden hangisi, sabrın çeşitlerinden biri değildir?
a- Başa gelen musibetlere, hastalık, âfet ve belâlara tahammül etmek
b- Dinimize ve kutsal değerlerimize yapılan saldırı ve hakaretlere sabr
etmek
c- Haramlardan kaçınmada, nefsimizin arzularına karşı direnmek
d- Allah’a itaat ve ibadetlerde, bunların zorluklarına karşı sabr etmek
38) Kalem sûresi 46. âyetinde Peygamberimizin tebliğ karşılığı insanlardan
ücret istemediği beyan edilmektedir. Bu konuyla ilgili olan “Âyetlerimi
az bir karşılık/bedel ile satmayın” (2/Bakara, 41) ifadesinin açıklaması,
seçeneklerden hangisinde doğru olarak verilmiştir?
a- Âyetler, vahiy ürünü olduğu için, yüksek paralar karşılığında okunmalıdır.
b- Âyetler, birinci sınıf, kaliteli çerçevelere konup yüksek ücretlerle
satılmalıdır.
c- Âyetler, dünya menfaati karşılığında terk edilmemeli, çıkarlar uğruna
yanlış yorumlanmamalıdır.
d- Âyetleri satın almaya kimsenin gücü yetmez; onların bedeli yüksektir,
pahalıdır.
39) Tâviz ve uzlaşma anlamında kullanılan; yağ çekmek, yumuşak
davranmak, uzlaşmak, müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek,
iki yüzlü davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş
görmek, idâre-i maslahatçılık yapmak gibi anlamlara gelen ve dolayısıyla
hakka bâtılı karıştırmak deyince ilk akla gelen, Türkçe “tâviz” ve “uzlaşma”
kelimelerinin Arapça karşılığı olan kavrama ne ad verilir?
a- murâkabe b- müdâhene c- ketm d- hoşgörü
40) Para, mal veya benzeri ihtiyaç malzemelerini Allah yolunda harcamaya
ne ad verilir?
a- İnfak b- Rızık c- Felâh d- Takva
41) İnfak; malda, hem zekât olarak, hem de zekâtın dışında başkalarının
hakkı olduğu kabulü ile gerçekleşir. İnfak konusunda aşağıdaki ifadelerden
yanlış olan hangisidir?
a- İnfak, sadece maldan olmaz. İlimden, güler yüzden, güzel sözden,
teselliden de infak yapılmalıdır.
b- Rızkın gerçek sahibi Allah’tır. Dünyada mal ve rızık sahibi görünen
insan, aslında bir postacı, emanetçi ve veznedar konumundadır.
c- İnfak etme konusunda Sâlebe, güzel ve örnek bir şahsiyettir.
d- İnfak, kişinin parayı putlaştırmasına, israfa ve dünyevîleşmesine
engeldir.
42) Hz. Peygamber’e “Sen, Rabbinin hükmüne sabret. ............... gibi
olma.” hitabında zikri geçen ve Hz. Yûnus hakkında kullanılan ifade aşağıdakilerden
hangisidir?
a- Zülkifl
c- Peygamberlerin babası
b- Balık sahibi
d- Zülkarneyn
“Nûn. Kaleme ve satır satır ………andolsun ki (Rasûlüm), sen -Rabbinin
………sâyesinde- mecnun değilsin. Hiç şüphesiz senin için ………(bitip tükenmeyen)
bir ecir/mükâfat vardır. Ve sen elbette ………bir ahlâka sahipsin.
Yakında sen de ………, onlar da. Hanginizde ……… olduğunu, hanginizin
……… tutulup çıldırdığını; sınandığını. Şüphesiz ………, kimlerin Kendi yolundan
saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi ………. Öyleyse
yalanlayanlara boyun eğip ……… etme.” (68/Kalem, 1-8)
43) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a- yazdıklarına; nimeti; kesintisiz; yüce; göreceksin; delilik; fitneye;
Rabbin; bilir; itaat
b- yazdıklarına; lutfu; büyük; güzel; bileceksin; delilik; deliliğe; Allah;
bilmektedir; itaat
c- yazılanlara; lutfu; hesapsız; muhteşem; öğreneceksin; suç; fitneye;
Allah; görür; kulluk
d- yazılanlara; nimeti; sonsuz; yüce; görürsün; yanlışlık; sınava; Rabbim;
görür; yağcılık
“Onlar istediler ki, sen ……… davranıp tâviz veresin de onlar da sana
yumuşak davranıp ……… versinler. Sakın boyun eğip ……… etme; çokça
……… eden hiçbir alçağa, Ayıplayıp duran, laf getirip götürene. Durmadan
……… engel olan, ………aşan, çok günahkâra, Kabaya, üstelik ………, Mal
ve ……… var diye, Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin ………’
der. Yakında burnuna ……… vuracağız.” (68/Kalem, 9-16)
44) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a- yumuşak; tâviz; itaat; inkâr; namaza; çizgiyi; terbiyesize; makamı;
masalları; damga
b- uzlaşmacı; uzlaşmacı; itaat; küfür; hakka; haddi; ahlâksıza; parası;
uydurdukları; damga
c- yumuşak; tâviz; kulluk; inkâr; dine; sınırı; alçağa; mülkü; masalları;
mühür
d- yumuşak; tâviz; itaat; yemin; hayra; haddi; soysuza; çocukları; masalları;
damga
“Biz, vaktiyle “bahçe ………” sınadığımız gibi, onları da sınadık. Hani
onlar (bahçe sahipleri) ………olurken kimse ………o bahçenin ürünlerini
toplayacaklarına ……… etmişlerdi. Onlar istisna da etmiyorlardı. Ancak onlar
……… Rabbin katından gönderilen bir ……… o bahçeyi sarıvermişti de.
Bahçe simsiyah olmuştu. Sabahleyin birbirlerine ………‘Haydi ürünleri toplayacaksanız
erkenden ……… gidin’ diye. Derken yürüdüler ve şöyle ………:
‘Sakın bugün hiçbir ……… bahçeye girip yanımıza sokulmasın.” (68/Kalem,
17-24)
45) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a- sahiplerini; gündüz; bilmeden; yemin; meşgulken; helâk; dediler;
bahçenize; dediler; fakir
b- sahiplerini; sabah; görmeden; yemin; uyurken; salgın; seslendiler;
ekininize; fısıldaşıyorlardı; yoksul
c- sahiplerini; müslüman; kalkmadan; yemin; gezerken; azap; haykırdılar;
işinize; konuştular; garip
d- sahiplerini; zengin; fark etmeden; yemin; eğlenirken; melek; dediler:
ekininize; dediler; fakir
“Ürünleri toplayacaklarından ……… olarak erkenden gittiler. Fakat
……… görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler. ‘Hayır, doğrusu biz
……… bırakıldık.’ ……… olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı ………
sıfatlardan tenzih etmeniz gerekmez miydi?” dedi. ‘Rabbimizi ……… ederiz,
doğrusu biz kendi kendimize ……… etmişiz’ dediler. Ardından, ………
birbirlerine yüklemeye başladılar. Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize!
Gerçekten biz ……… kimselermişiz.’ ‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini
verir; doğrusu artık, Rabbimizden dilemekteyiz.’ İşte azab böyledir. Âhiret
azâbı ise elbette daha ……… Keşke bilselerdi.” (68/Kalem, 25-33)
46) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a- emin; helâkı; âciz; takvâlı; kötü; tekbir; yazık; ürünleri; şerli; şiddetlidir
b- mutmain; insanları; mahrum; faziletli; noksan; tesbih; ayıp; yüklerini;
talihli; uzundur
c- emin; bahçeyi, mahrum; mûtedil; noksan; tesbih; zulüm; kabahati;
azgın; büyüktür
d- emin; olanları; mazlum; mûtedil; olumsuz; takdis; inkâr; suçu;
şanslı; korkunçtur
“Şu da muhakkak ki, ……… sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
……… vardır. Öyle ya, (Allah’a) ……… gösterenleri, (o) günahkârlar gibi tutar
mıyız hiç? Size ne oluyor? Ne biçim ……… veriyorsunuz? Yoksa size ait
bir ……… var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz? Onda, beğendiğiniz
her şey sizin için mutlaka ……… (diye mi yazılı)? Yoksa, “Ne hükmederseniz
mutlaka ………” diye sizin lehinize olarak ……… verilmiş, kıyamet
gününe kadar geçerli ……… sözler mi var? Sor onlara: Bu iddiayı onların
hangisi ………?” (68/Kalem, 34-40)
47) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a- bahçe; bahçeler; hürmet; hüküm; kaynak; serbesttir; sizindir; bağışlanarak;
meşru; dillendirir
b- iman; cennet; teslimiyet; karar; kitap; doğrudur; meşru; karar; güzel;
ispatlar
c- bahçe; ödüller; bağlılık; söz; kanun; câizdir; uygundur; ruhsat; verilen;
savunur
d- takvâ; cennetler; teslimiyet; hüküm; kitap; vardır; sizindir; tarafımızdan;
kesin; savunacak
“Yoksa ortakları mı var onların? ……… doğru iseler, haydi getirsinler
ortaklarını! O gün gerçekler bütün ……… ortaya çıkar ve ……… dâvet edilirler;
fakat ……… getiremezler. Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde
kendilerini zillet bürür. Hâlbuki onlar, ……… iken de secdeye ……… ediliyorlardı
(fakat yine secde etmiyorlardı). (Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı)
yalan sayanı Bana ……… (kendini üzme). Biz onları, ……… bir yönden yavaş
yavaş ……… yaklaştırıyoruz. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim
……… çok sağlamdır!” (68/Kalem, 41-45)
48) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a- iddialarında; güzelliğiyle; secdeye; hayır; müslüman; râzı; bırak; hayırlı;
şerlere; verdiklerim
b- inançlarında; açıklığıyla; İslâm’a; hakkı; müslüman; davet; terket;
her; helâka; gücüm
c- sözlerinde; çıplaklığıyla; secdeye; güç; sapasağlam; davet; bırak; bilmedikleri;
azâba; planım
d- yaptıklarında; doğruluğuyla; imana; güç; hayatta; emr; gönder;
dört; cehenneme; dinim
“Yoksa sen onlardan bir……… istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir
……… altında mı kalıyorlar? Yahut ……… bilgisi onların nezdinde de, onlar
mı (istedikleri gibi) ………? Sen Rabbinin hükmünü ……… bekle. ………
sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine ……… etmişti. Şayet
Rabbinden ona bir ……… yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, ……… bir halde
ıssız bir diyara atılacaktı. Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve
onu ……… kıldı.” (68/Kalem, 46-50)
49) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a- ücret; borç; gaybın; yazıyorlar; sabırla; balık; niyaz; nimet; kınanacak;
sâlihlerden
b- dünyalık; yük; âhiretin; yaşıyorlar; güzellikle; peygamberlik; dua;
yardım; zor; peygamber
c- mal; yük; hakikat; okuyorlar; sabırla; iman; iman; hidayet; güçsüz;
şerefli
d- ücret; borç; Kur’an; davranıyorlar; gelmesini; balık; şikâyet; yardım;
mahrum; nebî
O ……… edenler ……… (Kur’an’ı) işittikleri zaman, ……… seni ………
devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir ………’
derler. Oysa o (Kur’an), ……… için ancak bir zikrdir/……….” (68/Kalem,
51-52)
50) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a- iman; Kitab’ı; kalkıp; kılıçlarıyla; beşerdir; insanlar; ibadettir
b- inkâr; zikri; neredeyse; gözleriyle; delidir; âlemler; öğüttür
c- inkâr; vahyi; kalkıp; öldürüp; büyücü; herkes; hidâyettir
d- küfr; yüce; toplanıp; gözleriyle; beşerdir; müslümanlar; hidayettir
Cevap Anahtarı
1 A 11 B 21 D 31 D 41 C
2 D 12 D 22 A 32 C 42 B
3 C 13 D 23 B 33 D 43 A
4 B 14 A 24 D 34 B 44 D
5 B 15 C 25 C 35 D 45 B
6 C 16 B 26 B 36 A 46 C
7 A 17 D 27 B 37 B 47 D
8 C 18 C 28 D 38 C 48 C
9 D 19 B 29 A 39 B 49 A
10 A 20 A 30 C 40 A 50 B
Son Söz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
için…

 
Salı, 12 Ocak 2021 19:20

Alak Süresi Tefsiri

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

 

“İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
Alâk Sûresi
Tefsiri
CİLT -1-
-ahmed kalkanOcak
2016 / İstanbul
Mar’ ruf Yayınları:
Editör:
Tashih:
Kapak & Mizanpaj:
Baskı:
4
Mehmed Bilir
Ma’ ruf Yayınları
Ehl-i Dizayn
STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
Bağcılar/İStanbul
Tel: 0212 446 8846
Sertifika No:12266
MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
Adres:
Tel:
E-Posta:
Web:
İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd.
Işık Sk. No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
(0216) 344 0 342
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
www.marufyayinlari.com
AHMED KALKAN
“İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -1-
Alâk Sûresi Tefsiri
İçindekiler
Önsöz 10
Kur’ân-ı Kerim Hakkında Özet Bilgi 15
Kur’an Nedir? 15
Kur’an’ın Tanımı 16
Kur’an’ın Mâhiyeti ve Yapısı 17
Kur’an Hakkında Kısa Bilgi 18
Kur’an Konuları 18
Tefsir, Te’vil, Tercüme ve Meal 21
Tefsir 22
Tefsirler Başlıca İki Kısma Ayrılır: 23
Meal 24
Kur’ân-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercümeleri 26
Kur’ân’ın Tedrîcî Olarak İnzâl Edilmesi 26
Kur’an’ın Muhtevâsı ve İşlevi 27
Kur’an’ın Bölümleri 29
Kur’an İlimlerine Dair Kimi Kavram ve Terimler 29
Kur’an’ı Okumak ve Anlamak 32
Kendini Kur’an’a Açmak 33
Kur’an’ı Yaşamak, Kur’anla Yaşamak 33
Huzurun Kaynağı Kur’an 33
Kur’ân-ı Kerim’den Faydalanma Yöntemi 34
Kur’ân’ı Kendi Yapı ve Yöntemiyle Doğru Tanıma 34
Kur’ân-ı Kerim’in İndiriliş Gayesi 35
Dâvetin Konusu ve Yönü – Tevhidî Gündem 35
Kur’an’dan Faydalanabilmenin Şartları 36
Pratik Öneriler 41
Kur’an’ın İnsanı Güzelleştirmesi 41
Güzel Kur’an’la Güzelleşmek 45
Ashâbın Kur’an Anlayışı 66
Kur’an’ı Anlama Çabaları 71
Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır. 79
Kur’an’da Kur’an 84
Kur’an’ı Anlamak İçin Nasıl Okumalıyız? 87
Alâk Sûresi ve Mesajı 90
1. Âyet 94
1- Okumak (İkra’ / Oku) 94
Neyi, Nasıl Okuyacağız? 98
Yaratma Konusundaki Âyet-İ Kerimeler: 105
Günümüz İnsanı ve Okuma 110
2- Besmele (B’ism-i Rabbike) 111
Kur’an ve Besmele 113
Besmelenin Anlam Derinlikleri 115
Besmele, Allah’la Yapılan Bir Sözleşme Gibidir 116
Besmele, Her Peygamber ve Ümmetinin Kullandığı Bir Şifredir 117
Besmele, Allah’tan İzin ve Onay İstemektir 119
Besmele, Laik Mantığı Protestodur 120
Besmele Çekmenin Hükmü 122
Besmele Şuurunun Mü’mine Kazandırdıkları 123
3- Rab (Allah’ın Rab İsmi) 125
Kur’an’da Rab Kavramı 128
Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları 129
Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği 131
Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan Başkasını Rab Edinme 132
Günümüz İnsanının Çeşitli Rableri 137
Rab Konusunda Sahih İtikad 139
4- Yaratma 140
Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti 140
2. Âyet 140
1- Yaratma (Halâka/Yarattı) 141
Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti 141
El-Hâlik/Yaratıcı, Yalnız Allah’tır 143
Allah, Genel Olarak Her Şeyin Yaratıcısıdır 144
Ölümün ve Hayatın Yaratılması 146
İlk İnsanın Yaratılışı 147
Allah, İnsanı En Güzel Şekilde Yaratmıştır 153
Her Şey İnsan İçin, İnsan Da Allah’a Kulluk İçin Yaratılmıştır 154
Yaratma, Bir Kere Olup Bitmiş Değil; Devamlıdır 154
Kulluk, Yaratan’a Yapılır 156
Allah’tan Başka Yaratıcı Yoktur 156
İlk Yaratılış, İkinci Yaratılışa (Yeniden Dirilişe) Delildir 158
2- İnsan 159
İnsan Kelimesinin Anlam ve Mâhiyeti 159
Kur’ân-ı Kerim’de İnsa 167
A-) İnsanın Olumlu Özellikleri 168
B-) İnsanın Olumsuz Özellikleri 169
İnsanın Menşei (Oluşumu) Meselesi 170
Kur’an’da İnsanın Yaratılması ve Halifeliği 171
İnsanın Yaratılışı 172
İnsanın Konumu ve Görevi 175
İnsan Ölünce Ne Olacak? 175
Akîde Yönünden İnsanlar 176
İnsanın Değeri 178
Haklar, Görevleri; Nimetler De Sorumlulukları Doğurur 181
3- Alâk 184
3. ve 5. Âyet 188
Oku! Rabbin En Büyük Kerem Sahibidir 192
Ekrem Ne Demektir? Rabbimizin En Büyük Kerem Sahibi Olması Ne Anlama Gelir? 193
Bilgi Kaynakları ve Vahy 199
İlim (Öğrenme ve Öğretme) 202
“Bilim” İle “İlim” Aynı Şey Mi? 206
Okunacak, Öğrenilecek İlim, İslâmiyet’tir 209
İlim ve İslâm 212
Yazma 216
Kur’ân-ı Kerim’de İlim, Kalem ve Yazma 218
Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri 221
Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim 222
6. ve 8. Âyet 224
İkinci Kısmın Nüzul Zamanı 232
Tenâsüb 233
Tuğyân; İnsanın Azgınlaşması 236
İstiğnâ-Tuğyân İlişkisi 239
İnsanı Tuğyâna Sevkeden Şeyler 240
Siyasî Otoritenin Tuğyânı 242
İnsanlara Zulüm De Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır 243
Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı 243
9. ve 14. Âyet 247
Salât 255
Allah’ın Görmesi 276
15. ve 19. Âyet 277
Buradaki Mûcize 282
“Yaklaş” İfadesi Hakkında 285
Bâtılı Savunan Zâlime Uyulmaz 286
Nüzul Sebebi: Ebû Cehil ve İbn Mes’ûd 287
Secde ve Secde İle Allah’a Yaklaşma 297
İbâdet Anlamıyla Secde 297
Tilâvet Secdesi 300
Secdenin Önemi 300
Secdenin Düşündürdükleri ve Bazı Hikmetleri 303
Secdenin Sağlık Açısından Faydaları 306
İlk Vahyin Geldiği “Zaman” 310
İlk Vahyin Geldiği “Mekân” 311
İlk Vahyin Kendisine İndiği “Zât” 311
Nüzul ve Mü’minlerin Ortak Kaderi 312
Alâk Sûresi Işığında 313
Hayatın Allah İçin Olması 313
Nüzûl Ortamı ve Biz 322
“Oku” Emri Aktif Bir Hareket Çağrısıdır! 323
Alâk Sûresi’nde Dikkat Çeken Hususlar 324
Tekrarlar 324
Tilâvet Secdesi 324
Kurân-I Kerim’de Tilâvet Secdesi Yapılması Gereken Yerler 325
İslâmî Hareket ve Dâvet Açısından Sûre 326
Tedricîlik/Aşama Yöntemi 326
Bağımsızlık ve Gizlilik 329
Vahiy, Hayata Müdâhaledir! 332
Vahyin Güncel Çağrışımları 333
1: “Oku, Yaratan Rabbinin Adıyla (Besmele İle).” 334
Alâk Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 337
Alâk Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 353

İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
!

ithaf
Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
yapan tâvizsiz davetçilere…
• 10 •
Ahmed Kalkan İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Önsöz
Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
ufukta görülemedi.
Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
yaşayışa ulaşılamamıştır.
Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
11 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
etme yetkisine sahip bulunur.
Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
çalışmışlardır.
Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
yola iletir.” (5/Mâide, 16)
Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
(s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
dilimlerinin adı çağ olamaz.
Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
• 12 •
Ahmed Kalkan
başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
“Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
(iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
• 13 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
Kur’ân 14, hadis no: 2908)
Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
“Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
47, hadis no: 269)
Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
(Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
“Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
(25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
“Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
• 14 •
Ahmed Kalkan
bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
“falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
“Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
ateşe uzatmaz. İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul
sırasına göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi,
bizim de benzer aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya,
bireyden cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını
öğretmesi açısından da en faydalı okuyuş biçimidir.
Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
tereddütlerimiz kalmaz.
Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
için istişareden yararlanılır.
“Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
selâm olsun!
• 15 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kur’ân-ı Kerim Hakkında Özet Bilgi
Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın özel adıdır. Kur’an’da, Kur’an için birkaç isme
daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur’an adı geçmektedir. Bu ad Kur’an’da
70 defa geçer.1 Kur’an kelimesi için iki ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri,
okumak anlamındaki kıraat; ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki
karn köküdür.
Kur’an Nedir?
Allah’ın kendisine hitap ettiği en son peygamber, Hz. Muhammed
(s.a.s.); insanlığa gönderilen son kitap ise Kur’ân-ı Kerîm’dir.2 Kur’an, İslâm’ın
ortaya koyduğu her tür inanma, düşünme ve davranma biçimlerini
belirleyen tek temel dayanaktır. Hz. Peygamber, bu dayanağa istinaden ve
onun doğrultusunda hareket etmiş, insanlara ulaştırmakla görevli olduğu
bu mesajı öncelikle hayatında kendisi uygulayarak fiilî hâle getirmiştir. Bu
hususta Hz. Âişe’nin şu tanıklığı yeterli ve anlamlıdır: “Allah Resulü’nün
ahlâkı, Kur’an’dı.”3 Bundan daha doğal bir sonuç olamazdı; zira genelde bütün
elçiler, özelde de Hz. Peygamber, aldığı haberi/mesajı sadece duyurmakla
görevli bir postacı değildir. Aldığı mesajı öncelikle kendi hayatına
dinamik bir şekilde yansıtabilmelidir ki ancak o zaman söylediği ile eylediği
arasındaki uyum gün gibi âşikâr olabilsin. Dolayısıyla “Kitab”ı, “peygamber”
den kopuk ve ayrı bir metin olarak algılamak, en başta bu metnin
kendisine ihânet olacaktır. Peygamber, insanlar için hem bir “uyarıcı”, hem
de “en iyi model”dir. 4
1 Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara, 185; 4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101;
6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/Yûnus, 15, 37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91;
16/Nahl, 98; 17/isrâ, 9, 41, 45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 2, 113, 114; 25/Furkan,
30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm, 58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin, 2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer,
27, 28; 41/Fussılet, 3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf, 3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24; 50Kaf, 1, 45;
54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/
Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân, 23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
2 33/Ahzâb, 40
3 Buharî, Edeb 309; Müslim 1/514, 746; Hâkim, 2, 342
4 33/Ahzâb, 21
• 16 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’ın Tanımı
Allah’ın, Hz. Peygamber’e indirdiği Kur’an ile ilgili olarak çeşitli tanımlar
yapılmıştır. Âlimler tarafından yapılan bu tanımlardan her biri Kur’an’ın
belirli yönlerini vurgulamaktadır. Bunlar arasından en kapsamlı olan tanım
şudur: Kur’an; Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla indirilmiş, mushaflarda
yazılmış, Hz. Peygamber’den bizlere tevâtür yoluyla nakledilmiş, okunmasıyla
ibâdet edilen, benzerini getirmekten insanların âciz kaldığı Allah
kelâmıdır.
Bu tanımda yer alan temel özellikleri şimdi ayrıntısıyla ele alalım:
Allah’ın Kelâmı: Kur’an’ın en önde gelen bu niteliği, hiç şüphesiz onun
sahip olduğu hakikatlerin ve bilgilerin kaynağına işaret etmektedir. Bu da
ona inanmanın en temel gerekçesidir. Yaratan tarafından söylenmiş bir
söz elbette ki diğer bütün sözlerin üstündedir ve bu özelliğinden dolayı bir
kutsallık kazanır. Zira yaratan, diğer bütün lütuf ve ihsanlarına ilâveten,
yarattığı insana tenezzül buyurarak söz söyleme lütfunda bulunmuş ve
bu vesileyle de insan diğer yaratıklar arasında bir imtiyaza sahip olmuştur.
Kur’an’ın, Allah’ın Kelâm’ı oluşunda dikkat edilmesi gereken bir husus
da onun bir beşer tarafından uydurulmadığı, dolayısıyla da ihtivâettiği
hakikatlerin herhangi bir beşerin ortaya koyabileceğinin çok ötesinde olduğudur.
Kur’an’a, peygamber de olsa hiçbir insanın sözü karışmamıştır,
karışamaz da: “Eğer o (peygamber), bize birtakım sözler isnat etmiş olsaydı
onu sağ elinden yakalardık ve şah damarını koparırdık ve hiçbiriniz onu koruyamazdı.”
5
Hz. Muhammed’e İndirilmiş: Bu ifade Allah’ın, daha önce başka peygamberlere
indirmiş olduğu kitapları (Tevrat, Zebur, İncil gibi) dışarıda tutarak
yalnızca Peygamber Efendimiz’e indirilen vahyin Kur’an olarak isimlendirileceğini
vurgulamaktadır. 6
Mushaflarda Yazılmış: Mushaf terimi iki kapak arasında toplanmış
sayfalar anlamına gelir ki Kur’an’ın elimizde tuttuğumuz kitap biçimini ifade
eder. Kur’an, Hz. Peygamber’den sonra kitap hâline getirilmiş; ezberlenmesinin
yanı sıra yazıya da geçirilerek günümüze kadar ulaştırılmıştır.
5 69/Haakka, 44-47
6 2/Bakara, 185; 10/Yûnus, 37; 17/Isrâ, 73-75
• 17 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Tevâtür Yoluyla Nakledilmiş: Bir haber veya sözün, bir araya gelerek
yalan söylemeleri mümkün olmayan çok sayıda kimse tarafından aynı şekilde
aktarılmasına tevâtür denir. Kur’ân-ı Kerîm, mushaflarda yazılı olmasının
yanı sıra ayrıca ezberlenmiş ve insanlarca kuşaktan kuşağa şifâhen/
sözlü olarak da aktarılmıştır. Kur’an, bu özelliğiyle yeryüzünde hiçbir kitaba
-ne İlâhî, ne de insanî hiçbir kitaba- nasip olmayan bir ayrıcalığa sahiptir.
Okunuşuyla İbadet Edilen: Kur’an, insan hayatının her alanıyla ilgili
temel ilkeleri ortaya koyarak bunların uygulanmasını talep eder. Bununla
birlikte Kur’an bir ibâdet dilidir de aynı zamanda. Onun içindir ki namazın,
namaz olması Kur’an’dan bir parçanın -kişinin güç yetirebildiği kadarının- 7
okunmasıyla mümkündür. Kur’an dışında bir şeyin okunması bu şartı yerine
getirmez.
İnsanları Âciz Bırakan: Kur’an, hem lâfız hem mana hem de bu ikisinin
oluşturduğu nazım/düzen/armoni itibarıyla bir bütünlük oluşturur. Gerek
indiği dönemde gerekse sonraki dönemlerde ne lâfız ne de mânâ açısından
onun benzeri bir kitap meydana getirilmemiştir, getirilememiştir. Kendisinin
İlâhî kaynaklı olduğunu iddia ederken Kur’an, bir sûresinin benzerini
getirmelerini isteyerek hasımlarına meydan okumuş, bunu yapamadıklarını
ve de yapamayacaklarını kesin bir dille ifade etmiştir.8 Kur’an’ın bu özelliği,
onun en son kitap oluşunu ve Kıyâmete kadar da bu şekilde devam
edeceğini göstermektedir.
Kur’an’ın Mâhiyeti ve Yapısı
Kur’an’la ilgili yaptığımız mâhiyet (yapı) ve muhteva (işlev) şeklindeki
ayrımı daha etraflıca ele almak gerekir. Öncelikle mâhiyetiyle ilgili hususa
değinecek ve Kur’an’ın dikey boyutuna dair konuları ele alacağız. Bu
noktada Kur’an’ın en dikkate değer kavramı vahiydir. Vahiy kavramı enine
boyuna anlaşılmadan Kur’an’ın nasıl bir kitap/hitap olduğu da açıklığa kavuşamaz.
7 73/Müzzemmil, 20
8 2/Bakara, 23-24; 11/Hûd, 13; 17/Isrâ, 88; ayrıca Bak. 15/Hicr, 9
• 18 •
Ahmed Kalkan
Kur’an Hakkında Kısa Bilgi
Kur’an; âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed
(s.a.s.)’e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir. Kur’an’ın diğer isimlerinden
bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan, Mushaf, Kitabu’l-Mübin, Kelâmullah,
Nur, Hüdâ, Şifa, Mev’ize... Bazı müfessirler, Kur’an veya Kitaba sıfat
olarak gelen tabirleri de sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.
Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nâzil olmuştur. Kitab’ın
hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur’an, bölüm olarak 114 sûreye ayrılır.
Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli sayfalık bir sûre olduğu gibi,
bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en
uzun sûre de iki yüz seksen altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir.
Bir sayfalık bir âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur’an,
sayfa adedine göre de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur’an, toplam
otuz cüzdür. Her cüz de kendi içinde dört hizb’e ayrılır. Her hizb, beş sayfadır.
Kur’an Konuları
Kur’an’ın dış yapısıyla ilgili bu bilgileri verdikten sonra iç yapısına, konularına
geçebiliriz. Kur’an, üluhiyet ve ubudiyet konularını içerir. Rabbimiz
ve sıfatları, yaratıklar, özellikle de insan ve onun Rabbiyla ve diğer
yaratıklarla ilişkileri Kur’an’ın ana konusudur. Kur’an, Rabbimizın bize mesajları
olduğu için, konuları da kul ile Rab arasındaki ilişkiler bağlamında,
kulun varlık alemindeki konumu, kendisini yaratan Rabbin özellikleri, insanın
ilişki içerisinde olduğu ve olabileceği her şeyi içermektedir. Kısaca
maddeler halinde sıralayacak olursak:
Allah Teâlâ,
İnsanlar,
Tabiat ve evren,
Rasûller, Nebîler ve iyi kulların örnekliği,
Toplum ve Tarih,
• 19 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Göremediğimiz, fakat etkilendiğimiz varlıklar (melek, cin),
Kötülük örnekleri, isyancı kullar (şeytan, Fir’avun, Karun, Ebu Leheb,
kâfirler, müşrikler, zâlimler, fasıklar, münâfıklar...),
Helâklar, Kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem,
Allah’ın gönderdiği kitaplar ve konuları,
İnsandan yapması istenen emirler, tavsiyeler; yapmaması istenen yasaklar,
uyarılar ve sakındırmalar,
Dünya, evren ve hayatla ilgili hükümler.
Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde yaşıyordu. Onlardan biriydi. Ancak
ona vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi açıklıyor, insanları buna çağırıyordu.
Ona iman edenler, karşı çıkanlar oluyordu. Rasûl (s.a.s.) bu şekilde
toplum içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13 yılını Mekke’de; 10 yılını Medine’de
geçirdi. Kur’an bu süre içerisinde peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile
birlikte Bu Kitap tamamlanmış oldu.
Kur’an’daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz bize Kitabın
indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılmayacağı gerçeğini öğretir.
Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş, yönlendirmiş Kitaptır. Onu
masa başı kitabı olarak ele almak yanlış sonuçlara götürür.
İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir. Onu anlayacak,
hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme dönüştürecek
insandır. Bu Kitap’ta insanın düşünce, duygu, irade ve ünsiyet gibi yeteneklerini
harekete geçirici âyetler vardır. Bu yeteneklerini kullanan insan,
toplum içinde diğer insanları da etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle
Allah’tan gelen vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda
feda edecektir. Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş
olacaktır. Mücâdele, Allah’ın sözünün Şeytanın sözüne galebe çaldığı, ilâhi
vahyin toplumda “ekber” hale geldiği âna kadar devam edecek, sonra
dünyadaki tüm toplumlarda da bu ilâhi hedef gerçekleşinceye kadar sürecektir.
İşte Allah’ın kitabı Kur’an, bütün bunları yapacak insana-topluma
hitap etmektedir. İnsan bu mücâdele içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal
noktasına ulaşacaktır.
• 20 •
Ahmed Kalkan
Kur’an, Hz. İsa’dan 610 yıl sonra yeni ve son bir Rasûl (s.a.s.) ile başlayan
zulumattan nura çıkış hareketinin kılavuz kitabıdır. 23 yıl süren bir
devrim hareketinin yol gösterici metinlerinin (âyetlerinin) bir araya getirilmesiyle
oluşmuştur. Bu açıdan Kur’an 23 yıllık bir toplumsal değişme
mücâdelesi içinde anlaşılabilir. Âyetlerin inmesiyle beraber Rasûlullah
harekete geçmiş, içinde yaşadığı toplumu bu âyetlerle değiştirmek için
gece gündüz çalışmıştır. Nihâyet çağrısı kendi doğup büyüdüğü Mekke’de
değil; Medine’de yankı bulmuştur. Orada toplumun lideri olarak
Peygamberliğine devam etmiş, 10 yıl içinde insanlık için örnek bir toplum
modeli kurulmuştur. Bu esnada yüzlerce âyet nâzil olmuş, ilk günden
son güne kadar harekete sürekli Kur’an rehberlik etmiş, Rasûlullah
da uygulamış, âyetlerin pratiğe geçirilmesinde Kur’an’ın mücessem bir
ifâdesi olmuştur.
Kur’an, bütün peygamberlerimizin gösterdiği mucizeler içinde en büyük
mucizedir. Diğer mûcizeler, belirli bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan
sınırlı sayıdaki insanın şahid olduğu olağanüstülükler olduğu halde;
Kur’an, her coğrafyada, Peygamberden sonra her tarih diliminde yaşayanlar
için apaçık görülen bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle mûcizedir, benzerinin
yazılamayacağı için mûcizedir, problemlere çözüm getirip ölümcül
hastalıklara şifa olduğu için mûcizedir, evrensel hakikatleri ihtiva etmesi
yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi gerekmeyen, eskimeyen ve en âdil kanunları
içermesi yönüyle mûcizedir.
Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm insanları her
yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış yolları göstermesi yönüyle
mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları
arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi ile, ruhları huzura kavuşturan,
gönülleri titreten nağmeleriyle mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en
çok ve en kolay ezberlenen kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının
derinliğiyle mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm olması, bıktırmaması,
okundukça güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle,
gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş, en
köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte
muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan bir
ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten inen
• 21 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere
Allah’ın uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük devrim,
Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden
tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş, değiştirmiş,
dönüştürmüştür.
Fert planında sözgelimi, Ebu Cehil’in samimi arkadaşı, eli silâhlı katil
adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği
Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen
Ömer, Kur’an sâyesinde insanları ihya eden, karıncayı ezmemek için yere
dikkatli basan merhamet ve adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında
tek tek yaşanan bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu
da, düzeni de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine
saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve
medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın gerçekleştirdiği
inkılap sâyesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük
devlet ve medeniyet olmuşlar.
Tefsir, Te’vil, Tercüme ve Meal
Tefsir, İlâhî muradı kesin olarak beyan ettiği için çok daha hassâsiyet ve
itinâ gerektiriyor. Aynı zamanda tefsiri yapanı derin ve ağır bir sorumluluk
altına sokmuş oluyor. Bu yüzden, Hz. Peygamber’den veya sahâbeden sahih
bir rivâyetle menkul olmayan haber ve izahlara itibar edilmemelidir.
Te’vil, muhtemel mânâlardan birini tercih etmek olduğuna göre, burada
te’vili yapanın tercihi önem kazanıyor. Şüphesiz ki, âyeti te’vil eden
kişinin bilgi ve kabiliyeti, İlâhî kelâma ve Hz. Peygamber’in sünnetine vukufu,
Arap dili ve edebiyatına hâkimiyeti, bağlı bulunduğu mezhebi, hatta
yaşadığı çevrenin sosyo-ekonomik ve politik yapısı, kurumsal faktörler...
onun tercihinde etkili olacaktır. Burada beşerî bir tercih söz konusu olduğu
için, tercümesinin de daha rahat ve endişeden uzak olarak yapılabileceği
söylenebilir.
Her biri Kur’an ilimlerinin birer dalı olan Tefsir, Te’vil ve Tercüme; bunların
üçü de, İlâhî mesajın insanlara en güzel şekilde anlatılıp kavratılmasını
hedeflemektedir.
• 22 •
Ahmed Kalkan
Tefsir
Bir şeyi iyice açıklamak, keşfetmek anlamında “el-Fesr” masdarından
tef ’il babında bir kelime. Istılâhta beşerî takat oranında, Allah Teâla’nın
muradına delâlet etmesi yönünden Kur’ân-ı Kerim’i inceleyen bir ilimdir.
Konusu, Kur’an ayetleridir. Gâyesi, iki cihanda selâmete ve mutluluğa
ulaşmak için Allah Teâla’nın kitabını yine O’nun murâdına uygun bir şekilde
anlamak, anlatmak ve yararlı hükümler çıkarmaya kudret kazanmaktır.
Tefsir ilminin şerefi: Bu ilmin şerefi, bilinen bir gerçektir. Allah Teâlâ;
“Dilediğine hikmeti verir, hikmet verilen kimseye çok şeyler verilmiştir”9 buyurur.
İbn Abbas (r.a.)’dan gelen bir rivâyete göre ayet-i kerimede geçen
“hikmet” kelimesi, Kur’an’ın nâsihini, mensûhunu, muhkem ve müteşâbihini,
ilk ve son inen âyetlerini, helâl ve haramını, mesellerini bilmek anlamındadır.
Âlimlerin icmâ’ına göre Tefsir ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir.
Bu itibarla Tefsir ilmi Şer’î ilimlerin en yücelerindendir. Mevzû, gâye ve
kendisine duyulan ihtiyaç yönünden de ilimlerin en şereflisidir. 10
Tefsire olan ihtiyaç: Kur’ân-ı Kerîm’in tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır.
Vakıa, Kur’ân-ı Kerîm bir belâğat mûcizesidir, birçok meseleleri, hükümleri
pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî,
sosyal hakikatlerine kadar açık bir tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine
bunları herkes gereği gibi anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç
görülür. Bunun içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri
hakkında birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.
Bununla beraber, herhangi bir mesele, birçok meselelerle ilgili olabilir.
Mütehassıs olmayanlar bu ilgiyi göremezler. Bu meseleleri bir arada düşünmeye
ve mütalâaya muktedir olamazlar. Müfessirler ise, her meseleyi izah
eder ve o mesele ile ilgili olan diğer meseleleri de ortaya koyar. Artık bu
hususta bilinmesi gereken maddeler bir tablo halinde gözler önüne serilir.
Böylece mütalâa sahipleri fazla araştırmalardan kurtulmuş olur; az zamanda
çok bilgi sahibi olurlar. Bir de herkes, Kur’an lafızlarının, ibarelerinin inceliklerini
anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen bir kıssanın,
bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise, lafızlara ait incelemele-
9 Bakara, 269
10 Mennâ' el-Kattan, Mebâhis Ulumi'l-Kur'an, Beyrut, 1408/1987, s. 327
• 23 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
ri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki, mecazî ve kinayeli mânâlarını,
işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede
bilgi verirler. Böylece Kur’an’ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla
ortaya çıkarmış olur.
Tefsirler başlıca iki kısma ayrılır:
1- Rivâyet tefsirleri: Bu tefsir, selefden nakledilegelen eserlere dayanan
tefsir-i naklîdir ki, buna et-Tefsir bi’l-me’sur veya Bi-Tariki’r-Rivâye
Tefsir de denir. Bu tefsirlerde ayetlerin mânâları, nüzûl sebepleri, nâsıh ve
mensuh olanları gösterilir. Böylece rivâyet yolu ile yapılan tefsirlerin başlıca
kaynakları, Hadis-i Şerif kitapları ile Siyer ve Tarih kitaplarıdır. Bunlara
muhalif, aklın hükmüne aykırı olan rivâyetlere itimat edilmez.
2- Dirâyet Tefsirleri: Buna rey ile tefsir de denir. Bu tefsirde müfessir,
ayet hakkında açıklayıcı bir nakil bulamayınca reye başvurur. Yani ictihad
eder, ve Lugat, Belâğat gibi lisan ilimlerinden yararlanır. Müfessir bunu yaparken,
müfessirde aranan bazı şartları taşıması tabiidir. Gerek rivâyet ve
gerekse dirâyet sahasında oldukça faydalı birçok tefsir te’lif edilmiştir.
Tercüme: Bu kelimenin kökü dört harfli (rubâî) “Tercüme” fiilidir.
Cevheri bu kelimenin “Raceme”den geldiğini söylemektedir. Lügat mânâsı
bir çok manaya gelmekle birlikte; bir kelâmı, bir dilden başka bir dile çevirmek,
demektir.
Istilâhi mânâsı ise, bir kelâmın mânâsını diğer bir lisanda dengi bir tabir
ile aynen ifade etmektir. Tercüme yapılırken, kelâmın bütün mânâ ve
maksatlarına itina gösterilmesi icab etmek gerekir. 11
Tercüme iki kısımda incelenebilir:
1) Harfi veya lafzi tercüme: Aslına benzemesi gözetilen, başka bir deyimle
eş anlamlılardan birinin yerine konulmasını hedefleyen tercümedir.
Lafızları çeşitli yönlerden incelenmesini gerektiren zor bir tercüme türüdür.
11 Cevherî, Sıhah, 5/1928; Zebidî, Tâcu’l-Arûs, 8/211; Menâhil, 2/16; Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirîn, 1/23;
Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 215-216
• 24 •
Ahmed Kalkan
Kur’an için mümkün değildir. Çünkü bütün insanlar ve cinler bir araya
gelseler benzerini meydana getiremezler. Aksi taktirde Kur’an’ın belâğat
hususiyetleri ve i’cazı kaybolur.
2) Mânevî veya tefsiri tercüme: Nazmında ve tertibinde aslına benzemesi
gözetilmeyen tercümedir. Bunda asıl gaye, mânânın güzel bir şekilde
ifade edilmesi olduğu için uygulaması kolaydır. Üstelik harfi tercümeye tercih
edilmiştir.
Kur’an’ın Tercümesi yapılabilir mi?: Bu hususta alimler farklı görüşler
ileri sürmüşlerdir. Fakat hepsinin ittifak ettikleri nokta Kur’an’ın harfi tercümesinin
yapılamayacağıdır. Buna karşılık tefsiri tercümenin yapılacağına
izin verilmiştir. Çünkü bu tün tercüme, lafzın mânâsını daha geniş bir sözle
mümkün olduğu kadar ifade etmektedir. Üstelik bu tercüme aslının da aynı
sayılmamaktadır. Yalnız yapılan tercümenin Kur’an’ın yerine geçmeyeceği
ve Kur’an’ın değer hükmünü taşımayacağı da bilinmelidir. Kur’ân-ı Kerim’in
zengin olan Avrupa lisanlarına yapılan tercümeleri bile, asıl mânâyı
ifade etmekten çok âcizdir. 12
Meal
Yaşadığımız ülkede Kur’ân-ı Kerim tercümesi yerine, daha çok “meal”
lafzı kullanılmaktadır. Özellikle son zamanlarda yapılan Kur’an tercümelerinin
hemen hepsi “meal” diye isimlendirilmişlerdir. Meal kelimesi, “döndü,
aslına rucû etti” anlamına gelen âle fiilinden türemiştir.13 Meâl; “Evl”
kökünden mimli masdardır. Bir şeyin varacağı yer ve gâye mânâsında ism-i
mekân da olur.14 Mânâsı ise, “bir şeyin hülâsası, zübdesi, neticesi”, âkıbeti
ve dönüp varacağı yer (masîr) demektir. “İşte dayanamadığın işlerin te’vili/
içyüzü budur.”15 Bu âyette geçen te’vilin aslının “meal” olduğu ve bu mânâda
kullanıldığı da söylenmiştir. 16
Meal kelimesi lügatte “evl” kökünden mimli mastardır. Bir şeyin varacağı
yer ve gâye mânâsına mekân ismi de olur. Bir şeyin koyulaşıp katı
hale gelmesine de meal denir. Istilâhta ise, bir sözün mânâsının her yönüyle
12 Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 217-218; Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları, 222-223
13 İbn Teymiyye, Meccmeu' Fetâvâ, 13/291; Mennâ' el-Kattan, Mebâhis fî Ulûmi'l-Kur'an, 325
14 Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I (Mukaddime, 30; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, I/33
15 18/Kehf, 80
16 Mennâ' el-Kattan, 326
• 25 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
aynen değil de, biraz noksanıyla ifade edilmesine meal denir. İşte Kur’ân-ı
Kerim’in tercümesi için kullanılan meal kelimesi, onu aynen tercüme etmeye
imkan olmadığını, daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcud
olduğunu belirtmek içindir. Arapça bilmeyen müslümanlara, mümkün
mertebe Allah’ın kelâmını kendi dilleriyle anlatmak ve müslüman olmayanlar
arasında İslâm’ı yaymak için Kur’ân-ı Kerimin tercümesi zaruridir.
Salahiyetli veya salahiyetsiz şahısların yaptıkları tercümelerde, fahiş hatalar
yapıldığı göz önünde bulundurulacak olursa, müslümanlar tarafından doğruya
en yakın bir şekilde, Kur’an’ın bütün dillere tercümesi şartı kendiliğinden
ortaya çıkmaktadır. Bunun da selâhiyetli heyetler tarafından yapılması
gereklidir. 17
Buraya kadar serdedilen mâlumattan, Kur’an’ın bütün özellik ve inceliklerini,
mânâ ve maksatlarını edâ ederek tercümesinin mümkün olmadığı
anlaşılıyor. Bu durumu ileri sürerek Kur’an’ın başka dillere çevrilmesine
itiraz edenler olabilir. Nitekim böyle de olmuştur. Ancak, unutmamak gerekir
ki, Kur’an sadece Araplara nâzil olmamıştır. Hz. Peygamber evrensel
bir mesaj sunmuştur. Onun bu misyonu, Kur’ân-ı Kerim’de “âlemlere rahmet”,
18 “tüm insanlara beşîr/müjdeleyici ve nezîr/uyarıcı”19 olarak gönderilmiş
olmak gibi ifâdelerle belirtilmektedir. Tebliğ ettiği Kur’an’ın da bütün
beşeriye indirildiğini beyan eden pek çok âyet mevcuttur. 20 Dolayısıyla,
Kur’an’daki emir ve yasaklar, kural ve kaideler, hüküm ve hikmetler Araplar
kadar, dilleri farklı olan diğer müslümanları da, hatta bütün insanları da ilgilendirmektedir.
O halde Kur’an, Arapların dışındaki müslümanların onu
anlayıp kavramalarıy, emir ve yasaklarına şuurlu bir şekilde uymaları, kıssa
ve hikmetlerinden ibret almaları... diğer insanların da üzerinde düşünüp
tedebbür etmeleri, tahkik ve tedkiklerde bulunmaları... için, eksik ve yetersiz
de olsa onların dillerine tercüme edilmeli; ancak bunun “meal” olduğu
da belirtilmelidir.
Kur’ân-ı Kerim, sadece Türkçe değil; hiçbir dile aynen çevrilemez. Her ne
kadar Farsça, Fransızca, İngilizce gibi bazı diller, kelime hazinesi açısından
zengin iseler de, yine de Kur’an’ın tüm mânâ ve maksatlarıyla bu dillere tercüme
edilmesi mümkün olmamakta, bu açıdan bu diller de yetersiz kalmaktadır.
17 Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 220-221
18 21/Enbiyâ, 107
19 7/A'râf, 158; 34/Sebe', 28; 35/Fâtır, 24
20 Bak.2/Bakara, 158; 6/En'âm, 19; 17/İsrâ, 82, 89; 18//Kehf, 54; 30/Rûm, 58; 39/Zümer, 27; 41/Fussılet, 44
• 26 •
Ahmed Kalkan
Buna rağmen, hemen hemen tüm bu dillere yapılan çevirilere “Kur’an tercümesi”
denmiş, sadece içinde yaşadığımız toplum, Kur’an’a duyduğu sevgi
ve saygının bir gereği olarak tercümeye “meal” deme nezâket ve inceliğini
göstermiştir. 21
Kur’ân-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercümeleri
Kur’ân-ı Kerim’in İslam’ın ilk devrinden itibaren başka dillere tercüme
edildiğine dair örneklere rastlamaktayız. Kur’ân-ı Kerim hemen hemen
bütün Avrupa dillerine tercüme edilmiştir. Doğu ve Afrika dillerinin de
çoğuna tercüme edilen Kur’an’ın hemen her dilde meali vardır. Osmanlı
Türkçesiyle yazılmış ve kelime kelime yapılmış olan tercümelerin, muhtelif
kütüphanelerimizdeki sayısının 60’a vardığını biliyoruz. Latin harfleriyle
yapılmış meallere gelince, sayıları hayli çoktur ve gittikçe artmaktadır.
Günümüzde yayınlanan Türkçe meal sayısının 100’ün üzerinde olduğunu
ifade edebiliriz. Türkçe yazılmış veya Türkçeye tercüme edilip yapınlanmış
tefsir sayısının da 50 civarında olduğunu belirtelim.
Kur’ân’ın Tedrîcî Olarak İnzâl Edilmesi
Kur’an, peyderpey, parça parça indirilmiştir. Kur’an, Hz. Peygamber’in
yirmi üç yıllık risaleti süresince âyet âyet, bazen birkaç âyet, bazen de kısa
sûreler hâlinde, ama aralarında mutlaka zaman boşlukları bulunarak nâzil
olmuştur. Bunun önemli bir yönü bulunmaktadır; zira Kur’an’ın bu şekilde
indirilişi, bizlere, onun anlaşılması ve uygulanmasına dair bir yöntem/usul
de sunmaktadır.
Kur’an, Hz. Peygamber’e ilk defa Ramazan ayında,22 mübârek bir gecede,
23 Hira mağarasındayken indirilmeye başlanmıştır. Hz. Peygamber’e
inen ilk âyetler Alâk Sûresi’nin ilk âyetleridir.24 Kur’an’ın bu ilk inişinin
-yaklaşık olarak- hicretten önce on üçüncü yılda (ki milâdî Temmuz veya
Ağustos 610 tarihine denk gelmektedir), Hz. Peygamber kırk yaşlarında
iken gerçekleştiği belirtilir.
21 Hidâyet Aydar, Kur'ân-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi, s. 73-75
22 2/Bakara, 185
23 49/Duhân, 3; ayrıca Bak.97/Kadr, 1
24 Buharî, Bed’ü’l-vahy, 1
• 27 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kur’an’ın peyderpey indirilişinde, önemli hikmetler mevcuttur.
Kur’an’ın peyderpey indirilişine, bizzat Kur’an’ın kendisi tanıklık etmektedir:
“Kâfirler ‘Kur’an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi ya!’ derler.
Oysa Biz onu kalbine iyice yerleştirelim diye indirdik ve böyle belli bir düzen
içinde ağır ağır okuduk.” 25
“Biz bunu (Kur’an’ı) hakikatle indirdik ve o da sana hak olarak indi.
Biz seni yalnızca bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca onu
insanlara yavaş yavaş okuyasın diye bir okuma/kur’an olarak bölüm bölüm
ayırdık ve parça parça indirdik” 26
“Parça parça inene (Kur’an’a) ant olsun!” 27
“(Kur’an’ın) parçalar hâlinde indirilişini tanıklığa çağırırım. Eğer bilirseniz
bu büyük bir yemindir. O gerçekten değerli bir okumadır/kur’andır.
Sağlam korunan kelâm içindedir. Ona ancak arındırılmış olanlar dokunur.
Âlemlerin Rabbinden indirilmedir!” 28
Bu âyetler hem Kur’an’ın Hz. Peygamber’in yirmi üç yılı bulan peygamberliği
süresince peyderpey (müneccemen) vahyedilmiş olmasındaki tarihî
gerçeği, hem de bununla birlikte kendi içinde tutarlı bir bütün olduğunu29
ve dolayısıyla ancak bir bütün olarak ele alınırsa, yani her bölümü diğer
bütün bölümler göz önünde bulundurularak okunursa tam olarak anlaşılabileceğini
ifade etmektedir.
Kur’an’ın Muhtevâsı ve İşlevi
Bütün peygamberlerin getirdiği din, İslâm/Teslimiyet olduğundandır
ki onlara uyanları da Allah “Müslüman/Teslim olan” diye adlandırmıştır:
“Ve Allah uğrunda gösterilmesi gereken çabayı gösterin. O sizi seçti ve din
konusunda üzerinize bir zorluk yüklemedi. Atanız Ibrâhim’in milletini/inancını
izleyenler olarak, elçinin size, sizin de bütün insanlara tanık olmanız için
sizi önceden Müslüman/Teslim olanlar diye isimlendirdi. Öyleyse namaz kılın
ve zekât verin ve sımsıkı Allah’a bağlanın. Sizin efendiniz odur. O ne yüce
25 25/Furkân, 32
26 17/Isrâ,105-106
27 53/Necm, 1
28 56/Vâkıa, 75-80
29 4/Nisâ, 82
• 28 •
Ahmed Kalkan
Efendi, ne yüce Yardımcıdır.” 30 Allah’ın, Müslümanlar olarak adlandırdığı
kimselerin oluşturduğu topluluğun, çevresinde halkalandığı inanç merkezi
(ümmet) de ortaktır: “Gerçek şu ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir;
çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse bana kulluk edin.” 31; “Muhakkak ki
bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir, çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse
Benden sakının.” 32
Farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yaşamalarına rağmen, kendilerini
Allah’a teslim edenlerin, içinde yaşadıkları şartlar gereği getirilen özel
durum ve uygulamalar dışında (“Biz her biriniz için bir yol/sistem (şir’a) ve
bir hayat tarzı/yöntem (minhac) belirledik. Eğer Allah dileseydi hepinizi bir
tek topluluk yapardı, ama size indirdikleri aracılığıyla sizi sınamak için böyle
diledi. O hâlde hayırlı işlerde yarışın! Hepinizin dönüşü Allah’adır; o zaman
Allah farklı olduğunuz hususları size bildirecektir.”33 tek Allah inancına dayanan
bütün dinler, evrensel bir bütünlüğe ve ortak bir yapıya sahiptir: “O,
sizin için dinden Nûh’a emrettiğini ve sana vahyettiğimizi, Ibrâhim’e, Mûsâ’ya
ve Îsâ’ya emrettiğimizi teşrî buyurdu. Dini tastamam yerine getirin ve bu konuda
ayrılığa düşmeyin.” 34
Allah’ın bütün peygamberleri aracılığıyla gönderdiği ve adına İslâm
dediği bu dinin temel ilkelerini de yine Allah kendisi açıklamaktadır. Bu
ilkeler kurtuluşun temel ve yegâne şartıdır. Bu şartlar peygamberlere gelen
bütün vahiylerin ortak paydasıdır. Bu sebeple Kur’an’ın getirmiş olduğu
her türlü mesaj, emir, nehiy ve açıklama, bu şartlar altında ele alınabilir.
Işte bütün inananların ortak olarak üzerinde birleştikleri şartları Kur’an
bize şöyle açıklar: “Hiç kuşku yok ki (bu ilâhî kelâma) inananlar ile Yahûdi
inancının takipçilerinden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden her kim Allah’a
ve âhiret gününe inanır ve (bu inanca) uygun ve doğru işler yaparsa elbette
onların, Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Ve
onlar üzülmeyeceklerdir de.” 35
30 22/Hac, 78
31 21/Enbiyâ, 92
32 23/Mü’minûn, 52
33 5/Mâide, 48
34 42/Şûrâ, 13
35 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
• 29 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kur’an’ın Bölümleri
Âyet: Sözlükte işaret, delil, alâmet anlamlarına gelen âyet kelimesi
Kur’an’da mûcize, alâmet, ibret, delil ve benzeri anlamlarda kullanılır. Kâinatta
bulunan her şey bir âyettir; zira Allah’ın varlığına ve yüceliğine işaret
eder. Kur’an’ın en küçük birimi de âyettir; zira o da Allah’ın mesajını
göstermektedir. Bazı sûrelerin başında bulunan müstakil harflerin (hurûf-ı
mukattaa) âyet sayılıp sayılmamasından ve iki âyeti birbirinden ayıran durakların
tespitindeki değişik yaklaşımlardan dolayı Kur’an âyetlerinin sayısı
hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlere göre âyetlerin sayısı,
6204, 6214, 6219 şeklinde farklılık göstermektedir ki, elimizde mevcut
olan Kur’ân-ı Kerîm mushafları 6236 âyetten oluşmaktadır. Bir sûrenin
içindeki âyetlerin sıralanışı/tertibi Hz. Peygamber’in talimatına dayanmaktadır.
Sûre: Sözlükte yüksek rütbe, mevki, yüksek bina, etrafı surlarla çevrili
şehir anlamlarına gelen sûre kelimesi Kur’an’ın, en az üç âyetten oluşan,
farklı uzunluklara sahip her bir özel bölümüne verilen addır. Kur’an’da 114
sûre bulunmaktadır. En uzun sûre 286 âyetli Bakara, en kısası ise 3 âyetli
Kevser’dir. Mushaflarda ilk sûre Fâtiha, son sûre de Nâs’dır. Sûrelerin isimleri
tevkıfî (Hz. Peygamberin emri ve işaretine bağlı) olmadığından bazen
bir sûrenin birden fazla ismi bulunmaktadır.
Cüz: Altı yüz sayfalık Kur’an mushafının yirmi sayfalık her bir bölümüne
denir. Kelime anlamı parça, bir bütünü oluşturan bölüm demektir.
Kur’an otuz cüze bölünmüştür.
Aşr veya Rukû‘: Her bir sûrenin içinde bir pasaj tarzında konu bütünlüğüne
sahip olan ve âyet sonundaki duraklarda “ayn” harfiyle gösterilen
kısa bölümlerin adıdır. Yaklaşık onar âyetten oluşurlar.
Kur’an İlimlerine Dair Kimi Kavram ve Terimler
Kur’an’ın inişinden itibaren, ona inananlar bu İlâhî kelâmı anlamaya ve
hayatlarında canlı kılmaya çabalamışlardır. Ancak Kur’an’ın inişinin üzerinden
zaman geçtikçe Kur’an’ın indiği dönemde yaşayan insanların karşılaşmadığı
kimi anlama sorunları ortaya çıkmaya başlamıştır. Her kuşak
kendinden önceki nesillerin Kur’an’a dair anlayış ve yorumlarını öğrenmiş
• 30 •
Ahmed Kalkan
ve kendinden sonrakilere aktarma ihtiyacı duymuştur. Kur’an’ın indiği dönemde
yaşayan insanlar (sahabe) elbette bu inişe tanıklık etmiş; hangi şartlarda
hangi âyetlerin indiğini, dolayısıyla âyetlerin delâlet ettiği anlamların
neler olduğunu herhangi bir sorun yaşamadan anlamışlardır. Zaten Kur’an,
onların kullanageldikleri ve hiçbir sûrette yabancılık çekmeyecekleri bir dil
formunda nâzil olmuştur. Ancak yıllar geçtikçe ve farklı din ve milletlerden
insanlar İslâm’a girdikçe İslâm toplumunda çeşitli görüşler ortaya çıkmaya
ve bunlar tartışma konusu yapılmaya başlanmıştı. Bu etkiyle insanlar sorunları
çözmek üzere Kur’an’a başvurmak durumunda kalmış; ancak her
düşünce sahibi kendi düşüncesini Kur’an’da bulmaya ya da kendi görüşünü
Kur’an’a dayanarak benimsetmeye kalkışmıştı. Bu ve benzeri sebeplerden
ötürü sahabeden itibaren her çağda yaşayan ilim adamları Kur’an’la ilgili
çalışma ve araştırmalar yapmaya ve bu çalışmalarını belirli bir yönteme
göre ortaya koymaya çaba göstermişlerdir. Yapılan bu çalışmalara Ulûmu’l-
Kur’an/Kur’an Ilimleri denmiş, bu ilimlerde takip edilen yönteme de
Usûl-i Tefsir/Tefsir Yöntemi adı verilmiştir. Şimdi Kur’an Ilimlerine dair
birtakım kavram ve terimlere değinelim:
Sebeb-i Nüzûl: Kur’an âyetlerinin iniş sebebi demek olan bu ifade,
Kur’an’ın peyderpey inen parçalarının, belirli bir olgu veya olay üzerine belirli
bir maksadı elde etmek üzere indirildiğini işaret etmektedir. Kur’an’ın
ahkâm (hukukî hükümler) ve ahlâka ait olan âyetlerinin çoğu, sebeb-i
nüzûl adı verilen ortamlarda inmiştir. Kur’an’ın yirmi üç yıllık bir süre zarfında
bölük bölük, âyet âyet inmesindeki çeşitli hikmetlerden biri de yeni
oluşmaya başlamış bir İslâm toplumunun, gelen vahiyleri özümsemesini
kolaylaştırmak ve bu suretle insanları tekâmülî bir tarzda yavaş yavaş, tedricen
eğitmek ve biçimlendirmektir. İşte sebeb-i nüzûl, vahyin hangi durumlarda
nasıl bir tavır aldığını göstermektedir ki bu da âyetler arasındaki
münasebetleri anlamamızı kolaylaştırıcı bir etkiye sahiptir.
Âyetlerin inişiyle ilgili olarak bahsedeceğimiz iki kavram daha bulunmaktadır:
1. Mekkî âyetler: Hicretten önce inen ve genellikle iman ve ahlâkla alâkalı
olan âyetlerdir.
2. Medenî âyetler: Hicretten sonra inen ve genellikle ibâdet, hukuk ve
diğer semavî din mensuplarıyla münasebet gibi konuları ele alan âyetlerdir.
• 31 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Bu ayrımın bilinmesi hangi hükümlerin hangi olgu ve şartlara göre nâzil
olduğunu öğrenmeyi sağlar ki bu da Kur’an metnini daha iyi anlamamıza
yardımcı olur.
Muhkem ve Müteşâbih: Âl-i Imrân Sûresi’nin yedinci âyetinde Kur’an
âyetleri iki kısma ayrılmıştır:
1. Muhkem: Kelime mânâsı sağlamlaştırılmış, berkitilmiş demek olan
muhkem, mânâsı ve lâfzı itibarıyla herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak
şekilde belirgin ve belli olan anlamına gelir.
2. Müteşâbih: Sözlükte birbirine benzeyen, benzeşen anlamına gelir.
Müteşâbih âyet ise ya lâfız ya da mana yönünden başkasına benzemesi sebebiyle
anlaşılmasında kapalılık bulunan, bu sebeple ilk anlaşılan mânâsı
kastedilmeyen âyetler demektir.
Bu durumda muhkem, lâfzın zahirî anlamı itibarıyla yoruma ihtiyaç
duymazken müteşâbih, ilk bakışta anlamı kapalı geldiği/göründüğü için
ancak muhkeme başvurarak anlaşılabilir. Müteşâbih âyetleri, genellikle,
gayb âlemiyle ilgili olan durum ve olguların sembolik ve benzetme yoluyla
anlatımı şeklinde ifadelendirmek daha uygun bir anlayış olacaktır. Allah’ın
sıfatları ile âhiretteki mükâfat ve azap durumlarını anlatan âyetler
müteşâbih grubuna girer. Örneğin, bize cennet ve cehennemden bahseden
âyetler, tamamıyla bizim bildiğimiz ve idrâk dünyamıza dâhil olan olgu ve
olaylardan yola çıkarak yapılan tasvir ve anlatımları içermektedir. 36
Hurûf-ı Mukattaa: Kelime anlamı bölünmüş, ayrık harfler demek olan
hurûf-ı mukattaa, Kur’an’ın yirmi dokuz sûresinin başında bulunan ve elifbâ
(alfabe) harflerinin tek olarak kullanılmasıyla ya da ikili, üçlü, dörtlü
veya beşli bir kompozisyon çerçevesinde bir araya gelmesiyle oluşan; harflerin
sesleriyle değil, kendi adlarıyla “Nûn”, “Yâ. Sîn”, “Elif. Lâm. Mîm”, “Tâ.
Sîn. Mîm.”, “Elif. Lâm. Mîm. Râ.”, “Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.” şeklinde okunan
harf-sembollerdir. Bu harfler hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
Bu tür bir kullanımın o dönemki Arap şiir/söz söyleme geleneğinde mevcut
olduğu, hatibin/şairin muhatabın dikkatini söze/şiire çekmek gayesiyle
eserine alfabenin bir veya birkaç harfiyle başladığı bize kadar ulaşan bilgiler
arasındadır. Dolayısıyla Arap diliyle inen bir kitabın diğer durumlarda
36 13/Ra‘d, 35; 47/Muhammed, 15
• 32 •
Ahmed Kalkan
olduğu gibi burada da Arap edebiyat kültüründen faydalanması kadar tabiî
bir şey düşünülemez. Ayrıca şunu da hemen belirtelim ki hurûf-ı mukattaa
hakkında ileri sürülen her türlü düşünce ve yorum nihayetinde birer içtihattır.
Bu harflerin aslını ve esasını Allah bilir.
Kur’an’ı Okumak ve Anlamak
Kur’an’ı okumaktan bahsederken burada onu Arapçasından ezbere
veya yüzüne okumayı kastetmiyoruz. Elbette yerine getirene bu tarz bir
okuyuşun faydası vardır. Ancak bizim burada üzerinde durduğumuz husus,
Kur’an’ın anlaşılması olduğundan dolayı Arapça bilmeyen ya da Arapça
bilgisi Kur’an’ı orijinal metinden okuyup anlayacak bir düzeyde olmayan
kişinin bu okuyuşu bizim konumuz dışında kalmaktadır. Dolayısıyla bundan
sonra kullanacağımız “Kur’an’ı okumak” ifadesiyle onun mushaftan,
yani Arapçasından anlamaksızın yüzünden veya ezbere okunmasını değil,
anlamının okunmasını kastettiğimiz önemle akılda tutulmalıdır.
Kur’an, anlaşılmak için okunur. Zira Allah’ın, Resûlullah’a Kur’an’ı indirmesinin
amacı onu insanlara duyurması ve iletmesidir.37 İnsanlar da
kendilerine duyurulan ve iletilen bu mesajı anlamakla yükümlüdürler.38
Zira hayatlarını Allah’ın istediği istikamette düzenlemekle sorumlu tutulan
insanlar bunu ancak kendilerinden isteneni anladıkları zaman yerine
getirebilirler. Bu yüzden Kur’an okumak farzdır: “Bir de Kur’an’ı okumakla
emrolundum.” 39
Rasûlullah (s.a.s.) “Muhakkak ki ileride kapkaranlık geceler misâli fitneler
olacak!” buyurdu. “Onlardan kurtuluşun yolu nedir, Ey Allah’ın Resûlü?”
denildi. Buyurdu: “Allah’ın kitabı! Onda sizden öncekilerin olayları, sizden
sonrakilerin haberleri ve sizin de hükmünüz vardır. O, kesin çizgidir;
şaka değildir. Her kim kibirlenerek onu terk ederse Allah onun belini kırar.
Her kim ondan başka hidâyet ararsa Allah onu saptırır. O Allah’ın sapasağlam
ipidir. O, apaçık bir nurdur. O hikmetli bir hatırlatmadır. O dosdoğru
yoldur. Hevalar onun sâyesinde kaymaz. Görüşler onun sâyesinde dağılmaz.
Âlimler ona doymazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez. Hayretengiz yön-
37 16/Nahl, 44, 64; 5/Mâide, 15,19; 14/Ibrâhîm, 4
38 2/Bakara, 219, 221, 243, 266; 24/Nûr, 61; 7/A’râf, 176; 10/Yûnus, 24; 16/Nahl, 44; 38/Yâsîn, 29; 4/Nisâ 82;
47/Muhammed, 24; vd.
39 27/Neml, 92
• 33 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
leri tükenmez. Her kim onun ilmiyle ilimlenirse ileri gider. Her kim onunla
amel ederse ecirlenir. Her kim onunla hükmederse adalet eyler. Her kim ona
tutunursa doğru yolu bulur.” 40
Kendini Kur’an’a Açmak
Kur’an’ı okumaya niyetlenen kişinin ondan faydalanması için öncelikle
kendisini Kur’an’a açması gerekir. Bu da ancak kendisine yapılan uyarı ve
hatırlatmaya kulak veren için söz konusudur: “Sen ancak uyarıyı/hatırlatmayı
izleyeni ve gıyaben Rahmân’dan korkan kişiyi uyarabilirsin.”41 Bu sebeple,
Kur’an okumaya yönelen kimsenin onu okumakla neyi amaçladığını
çok iyi belirlemesi gerekir. Kur’an’ı anlamak için okumalıyız; kendi düşünce
ya da emellerimizi destekleyeceğini umduğumuz âyetleri bulmak için değil.
Kur’an’ı Yaşamak, Kur’anla Yaşamak
Kur’an okumaktan maksat onu anlamak, onu anlamaktan maksat ise
onu yaşamak, pratiğe dökmek, “yap” dediklerini yapmak, “yapma” dediklerinden
de kaçınmaktır. Okuyup anladığımız hâlde eğer onu uygulamaz isek
Peygamber’in Kur’an’da zikredilen şu sitemine maruz kalanlardan oluruz:
“Ve (o gün) Resul şöyle diyecek: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilecek
bir şey olarak gördü.” 42
Huzurun Kaynağı Kur’an
Kur’an anlamamız için kolaylaştırılmıştır. Bunu bize haber veren bizzat
Allah’tır.43 Anlaşılması için kolaylaştırılan Kur’an, hayata aktarıldığı ve
canlı kılındığı durumda insana mutluluk ve huzur verir; sıkıntı ve darlık
değil: “Kur’an’ı sana, bedbaht olasın diye indirmedik. Yalnızca saygısı olana,
yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından bir öğüt, bir uyarıcı olsun diye
indirdik.” 44
40 Ahmed b. Hanbel, 1, 91; Dârimî, Fezâilü'l-Kur'ân, 1; Tirmizî, Sevâbü'l-Kur'ân 14, 2908
41 36/Yâsîn, 11
42 25/Furkan, 30
43 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 19/Meryem, 97; 44/Duhân, 58
44 20/Tâhâ, 2-4; ayrıca Bak.13/Ra’d, 28; Kur’an Anlaşılsın Diye, Heyet, Yekder Y., s. 10-39
• 34 •
Ahmed Kalkan
Kur’ân-ı Kerim’den Faydalanma Yöntemi
Kur’ân’ı Kendi Yapı ve Yöntemiyle Doğru Tanıma
• Kur’an, İnzâr Edici, Uyarıp Korkutucu Bir Kitaptır (25/Furkan, 1; 6/En’âm, 92;
36/Yâsin, 70).
• Hidâyet ve Rahmettir (45/Câsiye, 20; 27/Neml, 77; 5/Mâide, 16; 2/Bakara, 2).
• Mübîndir (Apaçık ve Âşikârdır) (36/Yâsin, 69; 26/Şuarâ, 2; 22/Hacc, 16; 15/
Hicr, 1; 12/Yûsuf, 1; 6/Enâm, 114; 5/Mâide, 15).
• Burhandır (Delil, Hüccet ve Kesin Kanıttır) (4/Nisâ, 174; 6/En’âm, 149; 21/
Enbiyâ, 24; 25/Furkan, 33; 35/Fâtır, 40).
• Besâirdir (Görülebilen ve Gösteren Bir Kitap) (6/En’âm, 104; 7/A’râf, 203; 45/
Câsiye, 20).
• Beyândır (Açık ve Açıklayan Bir Kitap) (3/Âl-i İmrân, 138; 2/Bakara, 159; 10/
Yûnus, 37; 11/Hûd, 1).
• Tebliğdir (14/İbrâhim, 52; 5/Mâide, 67; 46/Ahkaf, 35; 50/Kaf, 45).
• Azîzdir (41/Fussılet, 41).
• İmamdır (36/Yâsin, 12).
• Çelişkisiz Bir Kitaptır (4/Nisâ, 82).
• Hezl/Şaka Değildir (86/Târık, 14).
• Değişmez ve Değiştirilemez Bir Kitaptır (6/En’âm, 115).
• Hüküm ve Hikmettir (43/Zuhruf, 4; 31/Lokman, 2).
• Furkandır (Hakla Bâtılı, Mü’minle Kâfiri Ayırır) (25/Furkan, 1; 86/Târık, 13).
• Hayırdır (16/Nahl, 30).
• Şifâdır (10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82).
• Müjdedir (16/Nahl, 89, 102; 46/Ahkaf, 12).
• 35 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kur’ân-ı Kerim’in İndiriliş Gayesi
1. İman edilmesi için (3/Âl-i İmrân, 7).
2. İnsanların dünlerini, bugünlerini ve yarınlarını bildirmek için (21/
Enbiyâ, 10; 23/Mü’minûn, 71; 43/Zuhruf, 44).
3. Mü’min ve Müslimleri müjdelemek için (17/İsrâ, 9; 16/Nahl, 89).
4. İnzâr etmek, uyarıp korkutmak için (25/Furkan, 1; 6/En’âm, 92; 6/
En’âm, 105; 7/A’râf, 2; 14/İbrâhim, 52).
5. Hak ile bâtılı ayırmak için (25/Furkan, 1).
6. İhtilafları sonuçlandırmak için (16/Nahl, 64).
7. Zulmetten nûra çıkarmak için (16/Nahl, 16; 14/İbrâhim, 1).
8. Sırât-ı müstakîme ulaştırmak için (5/Mâide, 16; 14/İbrâhim, 1; 17/İsrâ,
9)
9. Kendisiyle hükmedilmesi için (4/Nisâ, 105).
10. Kendisine tâbi olunup yaşanması için (6/En’âm, 155; 7/A’râf, 3).
11. Allah adına sorumluluk yüklemek için (43/Zuhruf, 44).
12. Mü’minlere velî olması için (7/A’râf, 3).
13. Bireysel ve toplumsal hastalıklara şifa ve onlara rahmet olması için (17/
İsrâ, 82).
14. Kesin kanıt olması için (4/Nisâ, 174).
15. Örnek ve ibret alınması için (24/Nûr, 34; 12/Yûsuf, 111).
Dâvetin Konusu ve Yönü – Tevhidî Gündem
İslâm adına herkesin bazı insanları bir şeylere çağırdığı günümüzde
acaba en hikmetli, isabetli ve doğru olan hangisi? İslâm’a yeni girmek isteyen
bir kimseye, namazla mı, oruçla mı, zekâtla mı yaklaşacağız? Vahyin
erken dönemlerde konu edindiği meselelerle, günümüzde ele alınan meseleler
aynı mıdır? Ya da câhilî toplumlardaki insanlara götürülecek dâvetle,
İslâm toplumunda götürülecek dâvet aynı mı?
Elbette hayır!
• 36 •
Ahmed Kalkan
“Ataları uyarılmamış”45 bir kavmi namaza, oruca, hacca dâvet etmek
doğru değildir. Tevhidden şirke dönüşmüş veya fetreti yaşayan insanlara
yeniden tevhid konu edilmeli ve insanlara öncelikle ve ısrarla tevhid götürülmelidir.
Kur’an’ı nüzul sırasına göre okuduğumuzda rahatlıkla görürüz
ki, ilk sûrelerde tevhid, risâlet ve âhiret konuları baskındır. Her bir mesele,
bu konulara bağlanır.
Namaz platformları, umre seyahatleri, Kur’an okuma yarışmaları, siyasî
ve politik açılımlar, kültür sanat arayışları hepsi Tevhid gündeminden
uzaklaş(tır)manın planlı programlı yansımalarıdır.
Bütün peygamberlerin ortak özellikleri, yaşadıkları toplumları tevhide
dâvet etmeleriydi. Bugün tevhidi gündemlerinden düşürmeyen, bunu devamlı
konu edinen muvahhidlere, yönünü âhirete ve İlâhî rızâya çeviren
Müslimlere büyük çapta ihtiyaç vardır. Bakara sûresinin veya Enfal sûresinin
konusu ile Müzzemmil veya Fecr sûresinin konusu aynı değildir.
Kur’ân’ı tedrîcî olarak okumayı bir zorunluluk olarak görmezsek, kendimizi
ve dâvâmızı ifadede, anlatmak ve anlaşılmakta zorlanırız. Ayniyeti
ve ortak kimliği yakalayamayız. Ortak eylem birlikteliği oluşturamaz ve
farklı beklentilere kapı açarız. Milyarlarca Kur’an okuyucusunun gruplaşmalarını
ve hiçbir varlık gösterememelerini başka nasıl izah edebiliriz?
Kur’an’dan Faydalanabilmenin Şartları
1- Allah’ın adıyla ve gereği gibi okumak ve dinlemek.46 Ön yargılarımızdan
uzaklaşarak, tarihin şâibeli birikimlerinden sıyrılarak okumak. Açık
yüreklilikle, saf bir gönülle ve berrak bir zihinle okumak. Câhilî tortulardan
arınarak, ön kabullerden kurtularak okumak. Kışkırtmalardan, yanlış yönlendirmelerden
kaçarak okumak. Uyanık, diri zamanında okumak. Tertîl
üzere tertipli okumak. Hissederek, yaşama kasdıyla okumak. Fikirlerine
gerekçe olsun diye, tartışma olsun diye, üstünlük sağlayalım diye, beklentilerine
cevap olsun diye okumamak. Yalnızca O’nun adıyla, O’nun adına
okumak. Bildirmek-açıklamak, ilan etmek için okumak. Önce kendimize
45 36/Yâsin, 6
46 96/Alâk, 1-5
• 37 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
sonra başkalarına okumak. Okuyarak yüzleşmek, okuyarak aynîleşmek,
okuyarak yola çıkmak…
Rasûlullah’ın vahiy öncesi okumaları vardı. Kendini, kâinatı, tabiatın
yaratıcısını… ne kadar doğru okumuştu ki, bu hali Kur’an’da “yol bilmezlik”
le47 nitelendirildi. Kendisine “Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin”48
denildi. Peygamberlik öncesi Muhammed’in (s.a.s.) gerçek dini (yolu, Kitab’ı,
imanı) bilmesine imkân yoktu, o yüzden mâzurdu. Ama günümüzde
kendini İslâm dinine nisbet eden nice kimselerin durumu (mâzur olacak
hiçbir sebep olmadığı halde) aynı değil mi?
Ya vahiyle konuşmalı ya da vahye kulak vermeli. “İşittik, itaat ettik” 49
teslimiyeti ile okumalı vahyi. Anlamları ve kavramları tahrif etmeden okumalı.
Te’vilini Allah’a bırakarak okumalı. Muhkemleri esas alarak okumalı.
Müteşâbihlere tefekkürle bakmalı. Mezhebî ve meşrebî okumamalı. Kültürel
ve âyinsel okumamalı. Nefsin ihtiraslarından uzak kalarak okumalı.
Sorgulamadan, dünyevî sonuç almanın ille de gerekmediğini bilerek okumalı…
2- Âyetler üzerinde düşünmek ve akletmek.50 Bu konu, üzerinde en çok
konuşulan konulardan olmasına rağmen, birkaç cümle söylemek gerekirse;
çoğu zaman hazırcılığa alışmışız. İrdelemek, araştırmak, düşünmek için
tembellik yapıyoruz.
Hemen her insanın aklı vardır. Sorun, kafada aklın olup olmamasıyla
ilgili değil. Sorun aklın kullanılıp kullanılmamasıyla ilgilidir. Aklı doğru
kullanma, kılavuzla gerçekleşir. En güzel ve doğru kılavuz ise Kur’an’dır.
Akletmenin önündeki engelleri çözmeden aklımızı kullanmaktan bahsedemeyiz.
Akletmenin önündeki en önemli engel; geçmişi dikkate alma,
gelecek kaygıları, zaaflarımız ve doğru adına yanlış kabullerimiz. Bunları
uzun uzun açmak gerekmektedir. Fakat bu, çalışmamızın hacmini büyüteceğinden
burada noktalıyoruz.
47 93/Duhâ, 7
48 42/Şûrâ, 52
49 2/Bakara, 285
50 6/En’âm, 126; 89/Fecr, 1-5
• 38 •
Ahmed Kalkan
Bununla birlikte, çoğu zaman, düşünerek okumamıza mâlum araçlar
kaynaklık ediyor. Bazen bir tefsir, bazen bir hadis, bazen fıkhî izahlar, tarihsel
rivâyetler. Öncelikle sûre bütünlüğünde Kur’an’ı Kur’an’la açıklayıp
düşünmek, âyetleri birbirleriyle irtibatlandırmak gerekmektedir. Unutmayalım;
Kur’an’ın en doğru tefsiri, yine Kur’an’ın yaptığı tefsirdir. Bir âyeti,
öncelikle diğer âyetlerin ışığında ele alıp açıklamak en doğru yoldur.
3- Kur’an bütünlüğünde sûrenin tamamını anlamak. Bunu şöyle tasnif
edebiliriz:
a) Kur’an bütünlüğünde sûrenin anlaşılması,
b) Sûre bütünlüğünde âyetin anlaşılması,
c) Âyet bütünlüğünde kelime ve kavramların anlaşılması.
Kısaca, meselâ Alâk sûresini bu şekilde anlayıp değerlendirirsek, şu sorulara
cevap bulmalıyız:
a) Kur’an bütünlüğünde Alâk sûresi ne anlatmak istiyor?
b) “Yaratan Rabbinin adıyla oku”51 âyeti, sûre bütünlüğünde ne anlatıyor?
c) Sûre ve âyet bütünlüğünde Rabb ne anlam ifâde ediyor?
4- Kavram (sûre içerisindeki kavramlar). Kavramları şöyle tahlil etmeliyiz:
a) Öncelikle âyetin bağlamında tahlil,
b) Sûre bağlamında tahlil,
c) Kur’an bütünlüğünde gelişim seyrini dikkate alarak tahlil,
d) Vahyin indiği ortamdaki kullanımı dikkate alarak tahlil.
5- Tabiat, kâinat, insan, sosyal hayat ve Kur’an arasında irtibat kurmak.
(Tefekkür etme, anlama ve özümseme)
51 96/Alâk 1
• 39 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Hepimizin bildiği üzere Kur’an, kâinattan, insanın doğasından, sosyal
hayattan, tabiattan çokça bahseder. Bu yoğun ifade, yukarıda sayılan varlıklar
âleminden haberdar olmamızı, onlar hakkında yeterli bilgi sahibi olmamızı
bizden istemektedir.
Yüce Kur’an bu konularla ilgili çokça örnek verir. Meselâ tabiattan bitki52
örneği; kâinattan güneş,53 ay54 ve yıldızları;55 insanın doğasından aceleci,
56 nankör,57 hırslı58 ve sosyal hayattan “çoklukla övünmek”,59 “mal ve çocuk
sahibi olmaktan gurura kapılmak”,60 “mal yığma”;61 “Nefsânî arzulara, (özellikle)
kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara,
sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı,
süslendi.”62 gibi.
Meselâ, A’lâ sûresinin ilk âyetlerinde; “Rabbinin ismini tesbih et. Ki O
yarattı, bir düzen içinde biçim verdi. Takdir etti, böylece yol gösterdi. Yemyeşil
merâyı/otlağı çıkardı. Ardından onu kuru, kara bir duruma soktu. Sana
okutacağız, sen de asla unutmayacaksın. Ancak, Allah’ın dilediği başka. Çünkü
O, açıkta olanı da bilir, saklı duranı da.” 63buyrulur. Şimdi burada tabiatla
yani “ot, bitki” gibi bir unsurla örnek verilerek mesaj sunuluyor. Mesajla
tabiat arasındaki irtibatı kurmak bize düşüyor. Yüce Allah’ın yarattığı bir
varlık çöp oluyor, fakat sonra aynı toprak yeniden yeşil bir bitki veriyor.
Yani bir sünnetullah cereyan ediyor. Tabiatla ilgili sünnet ile toplumsal anlamdaki
bir sünnet paralellik arzediyor. Bir âyet nâzil oluyor, sonra unutturuluyor.
Belleğinde kalması gerekenler kalıyor. “Ve kolay olan bir yol”dan
bahsediliyor.64 Bitkinin gelişim seyrindeki yolların açıklığı, berraklığı ve
kolaylığı ile İlâhî mücadelenin gelişim seyrindeki yolların açıklığı, berrak-
52 3/Âl-i İmrân, 37; 6/En’âm, 99; 7/A’râf, 58; 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45; 20/Tâhâ, 53; 57/Hadîd, 20; 71/Nûh,
17; 78/Nebe’, 15.
53 7/A’râf, 54; 10/Yûnus, 5; 13/Ra’d, 2; 14/İbrâhim, 33; 16/Nahl, 12; 21/Enbiyâ, 33; 25/Furkan, 45; 36/Yâsin,
38, 40; 41/Fussılet, 37, 39; 55/Rahmân, 5…
54 22/Hacc, 18; 36/Yâsin, 39; 74/Müddessir, 32; 84/İnşikak, 18; 91/Şems, 2…
55 6/En’âm, 97; 7/A’râf, 54; 16/Nahl, 12; 22/Hacc, 18; 37/Sâffât, 88; 52/Tûr, 49; 56/Vâkıa, 75; 77/Mürselât, 8…
56 17/İsrâ, 11; 75/Kıyâme, 20
57 22/Hacc, 66
58 70/Meâric, 19
59 102/Tekâsür, 1
60 68/Kalem, 14; 74/Müddessir, 13; 3/Âl-i İmrân, 14…
61 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 15-18; 104/Hümeze, 1-4
62 3/Âl-i İmrân, 14
63 87/A’lâ, 1-7
64 87/A’lâ, 8
• 40 •
Ahmed Kalkan
lığı ve kolaylığı açığa çıkmış oluyor. Yani toprak-vahiy ilişkisi, bitki-âyet
ilişkisi kuruluyor… Bu örnekleri çoğaltabiliriz.
İnsanın doğası ile İslâmî mücadele ve Kur’an arasındaki ilişki ve uyum
açısından olay ele alınmalıdır. Acelecilik bunun en belirgin özelliği. İnsanın
doğasında acelecilik var.65 Bunun Kur’an’la ilişkisi; âyetlerin hükümleri aceleye
getirilmesi şeklinde tezâhür etmektedir.
Kıyâmet sûresi, 16-21. âyetleri bu açıdan tahlil edilmelidir. 20. âyette
dünyadan “âcileh” kelimesi ile bahsedilmiştir. “Âcileh” ile “kıyâmeh” zıtlaşması,
dünyevî değerlerle uhrevî değerlerin zıtlaşmasını düşündürmektedir.
16. âyetteki “Kur’an’ı aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip durma” ifâdesi,
Kur’an âyetlerinin veya hükümlerinin aceleye getirilmemesiyle (tedrîcîlik-
aşama) ile ilgilidir. Bu örnekler çoğaltılabilir.
6- Sûrede geçen tarihsel olayları değerlendirmek.
a) Tarihsel olayları önce sûrenin kendi bağlamında, kıssalar ile sûre
arasındaki ilişki kurmak,
b) Kıssada verilmek istenilen mesajı güncellemek,
c) Kıssa ile sûrede verilmek istenen mesaj arasında bağlantı kurmak.
7- Sûrelerdeki mesajlarla yeminler arasında bağlantı kurmak. Çoğu
zaman yeminlere, müteşâbih âyet denilerek üzerinde düşünülmeye gerek
duyulmamaktadır. Oysa Fecr sûresinde: “Fecre andolsun. On geceye. Çift’e
ve tek’e. Akıp gittiği zaman geceye. Bunlarda akıl sahibi olan için bir yemin
var, değil mi?” 66 buyrulmaktadır. Özellikle yeminler üzerinde düşünmemizi
isteyen Yüce Allah, sûrede verilmek istenen mesajla yeminler arasındaki
uyumu ve ilişkiyi görmemizi istemektedir. Klasik tefsirlerde yapılan
açıklamaların çoğu, hem sûrenin ruhundan uzak, hem de sûrenin tarihsel
yönünden kopuktur. Bu bağlantıları tefsir çalışmalarımızda yansıtmaya çalışacağız.
65 17/İsrâ, 11; 75/Kıyâme, 20
66 89/Fecr, 1-5
• 41 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Yine Duhâ sûresinde güneşin hallerinden bir hale (evreye) yemin edilmekte67
ve bu evre ile mesaj arasında ilgi kurulmaktadır. Kur’an’daki yeminlerin
çoğunda bu ilişkiyi görmemiz mümkündür.
Pratik Öneriler
1. Nüzul sırasına göre bireysel okuma faâliyeti,
2. Hem meal çalışmasında hem de tefsir çalışmasında mukayeseli okuma,.
3. Nüzul sırasına göre toplu okuma faâliyeti (ders halinde),
4. Kavram çalışması (Kur’an Kavramları),
5. Konu tesbitli Kur’an okuma faâliyeti (Konuları Kur’an’a sorup cevap
arama)
6. Kur’an’daki tarihî bakış açısını kazanmak için Kur’an kıssalarını tahlil
ve tertip etmek,
7. Sûre bütünlüğündeki uyumu kazandıracak, kalemi de kullandıracak
kompozisyonlar hazırlamak, yazı çalışmaları yapmak,
8. Tecvidli, duygulu, tefekkürlü şekilde, anlamını düşünerek Kur’an
okumak,
9. Kur’an ile donanmak için âyet ezberlemek,
10. Gece Kur’an okuyuşlarına önem ve öncelik vermek, gece vaktinin
güzelliklerinden yararlanmak.
Kur’an’ın İnsanı Güzelleştirmesi
Müslümanlar, hayata ve hayattaki her şeye müslümanca bakabilmelidir.
Çünkü İslâm, hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın
kendisidir, yaşantımızın bütünüdür. İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın,
davranışlarımızın, eğitimimizin, hayat görüşümüzün tümünü
kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm (6/En’âm, 162). Müslüman da bu ilkelere
severek, isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu
hayatının bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır (Bkz. 8/Enfâl, 24).
Yoksa Allah ve Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, ter-
67 93/Duhâ, 1
• 42 •
Ahmed Kalkan
cih ve özgürlüğü yoktur müslümanın (33/Ahzab, 36). Tabii, aynı zamanda
güzellik ve estetik anlayışımızın da prensipleri O’nun çizdiği hudut dışına
çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde güzellikler sergilenecektir.
Kur’ân-ı Kerim insanların dikkatlerini hep güzele döndürür. Güzelliği
doyasıya seyretmek ve kavrayabilmek için şöyle buyurur: “O’dur ki, yarattığı
her şeyi güzel yaptı...” (32/Secde, 7). Bu, insan fıtratının gördüğü, gözünün
seyrettiği, zihninin kavradığı bir hakikattir, eşyanın şeklinde ortaya
çıkan saf bir gerçektir. Allah’ın yarattığı her şeyde bir güzellik göze çarpar.
Her şeyde, eşsiz bir güzelliğin hâkim olduğu eksiksiz bir âhenk vardır. Gören
bir göz, hisseden bir gönül, düşünebilen bir zihin bu âlemde bütünüyle
bir uyum ve güzellik bulur.
En güzel kıvamda, en güzel biçimde yaratılan (95/Tîn, 4) insanla ilgili
güzellikler, somut bedensel güzelliklerin yanında ve ondan öncelikle soyut
güzelliklerdir. Tevhidî, ahlâkî, rûhî, zihnî güzelliktir esas önemli olan.
Tüm insanlar, hangi renkte, hangi yaşta, hangi seviyede olursa olsun yaratılışındaki
mânevî/fıtrî potansiyel sâyesinde güzellik yarışmasına katılabilir,
derece alabilir. Çünkü Allah, ölüm ve hayatı, insanlardan kimlerin en
güzel ameller işleyeceğini sınamak için yaratmıştır (67/Mülk, 2). Hayırda
yarışmaya katılmamız emredilmiştir (2/Bakara, 148; 5/Mâide, 48). İnsan
yüzünün ve bedeninin güzelliği, somut bir güzelliktir, genellikle “cemâl”
kelimesiyle ifâde edilir. Onun mânevî, ahlâkî güzelliği ise soyut bir güzelliktir
ve çoğu zaman “hüsün” kelimesinde ifâdesini bulur. Soyut güzellik
gözle görülemez, ancak bir mânevî aynada kendini hissettirir. Meselâ, merhametin
güzelliği, fakire verilen sadakada somutlaşır ve seyredilir. İlim ve
aklı kullanma da soyut bir güzelliktir. Bu güzelliğin sergilenmesi de ihsân
derecesine ulaşan sâlih amele kapı açan tevhidî imandır. Soyut güzelliklerin
zirvesi, iman ve takvâdır. Hiçbir gözün görmediği, beşer aklının hayal bile
edemeyeceği Cennetin muhteşem güzelliği, iman ve sâlih ameldeki güzelliğin
öteki âlemdeki yansıması ve ürünüdür.
Güzellik, fıtrî bir özelliktir. Güzel Zât’ın güzel olarak yarattığı insanın,
güzeli gören, güzelden zevk alan rûhu, etrafta güzeli arar, bulur. Güzel, herkes
için ihtiyaç duyulan bir hoşnutluk, bir haz duyma ve kesin hüküm verme
işidir. Güzelliği açıklamak, onu yaşamak, onun heyecanını içinde duymaktır.
Her insanda güzellik duygusu bulunmakla beraber, onun uyanması
güzel bir esere ihtiyaç gösterir. Duygular, meydana çıkmak ve gelişmek için
• 43 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
kendilerini uyandıracak araçlara muhtaçtırlar. Güzel eserler içimizde bir
âhenk duygusu uyandırdıkları için huzur, sükûn ve mutluluk hissi doğururlar.
Çünkü “güzele bakmak, güzeli düşündürür; güzeli düşünmek de insana
huzur verir.”
Güzellik, psikolojik sistemlere dayalı olduğundan herkese göre değişen
ne olduğu belirsiz, sınırları insandan insana değişen bir değer yargısı mıdır?
Batı kafasına göre, “evet!” O yüzden mutlak güzelliği tanımayan Batı,
estetik konusunda yüzlerce sene arkası kesilmeyen felsefî tartışmalar yapagelmiş,
ama sonuçta bir uzlaşmaya varamamıştır.
Güzelin ölçüsü müslümana göre bellidir: Cemîl/Güzel olan Allah’ın
hükmü. Güzel, Allah’ın güzel dediğidir. Bütün fıkıh usûlü ile ilgili kitaplarda
“husün-kubuh” (güzellik-çirkinlik) konusu işlenir. Bu konudaki görüşler
şöyle özetlenebilir: “Güzel olan Allah, sadece güzel olan şeylerin yapılmasını
emreder” veya “güzel olan Allah’ın emrettiği her şey güzeldir.” “Allah
sadece çirkin şeyleri yasaklar” veya “Allah’ın yasakladığı her şey çirkindir.”
“Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.” (Müslim, İman, 1/93; İbn Mâce,
Duâ, 10) hadis-i şerifi de, bu konuda müslümanlar açısından çıkış noktası
kabul edilmiştir. Allah’ın emrettiği “ihsân”ın bir anlamı da güzellik sergilemektir.
İslâm; düşüncenin, hareketin, duyguların, sözün, sesin, davranışın,
kısacası her çeşit ibâdetin, yani her şeyin en güzelini ister.
Haramlar güzel olamaz. Duyular, duygular yanılabilir. “Sizin için daha
hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü
olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, Hâlbuki siz bilemezsiniz.”
(2/Bakara, 216). Nefisle, arzu ile, hevâ ile, câhiliyyenin çirkeflikleriyle
kirlenmiş ve fıtratı bozulmuş, selîm olmayan akılla güzelin tanımı
ve ölçüsü tesbit edilmeye kalkılırsa, insan (onun hevâsı) putlaştırılmış olur.
Haram olduğu halde güzel zannedilenler, gerçek güzelden insanı alıkoyan
yapay/sanal güzellerdir; daha doğrusu hallüsinasyonlardır. “Şeytan onlara
yaptıkları işleri ziynetlendirip güzel gösterdi ve onları yoldan saptırdı.” (29/
Ankebût, 38)
Haram olan bir şey, müslümana göre güzel değildir. Çünkü müslümanın
ölçüsü, duyuları ve duyguları değildir. O, duygularının, hevâsının kulu
değil; Allah’ın kuludur. “Hoşlandığı ve hoşlanmadığı” her konuda Rabbine
• 44 •
Ahmed Kalkan
itaat edecektir. İmanı nisbetinde duyu ve duygularını da selîm/sağlam kılacak,
onları da Rabbine teslim edecek, o zaman nefis de mutmain olacak,
Rabbinin emirlerinden râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. Bu, benliğini
kaybetme değil; aksine, bulmadır. Bu, yok olma değil; Allah’ta var
olmadır, kâmil insan olmadır.
Güzelleştiren Allah, güzeldir ve güzellikler O’nun cemâlinin vasfıdır.
O’nun güzelliği de yaratıklara benzemez. İnsanları etkileyen sanat eserleri,
mûcizelerin gücü, hârika ve fevkalâde olaylar... bütün bu güzellikleri yaratan
ve bu güzellikleri idrâk edecek yetenek vererek insanı güzelleştiren
Allah’tır. Evrendeki her şeyde güzellikler açık veya kapalı bir şekilde görülmektedir.
Güzel olan Allah’ın yarattığı varlıklar, ya bizzat güzeldir veya
sonuçları yönüyle güzeldir. Allah’tan daima güzellik zuhur eder.
Kötü ve çirkin, şeytanın ve insan nefsinin ürünüdür (4/Nisâ, 79). Allah,
yaratıcıların en güzelidir (23/Mü’minûn, 14; 37/Saffât, 125). Allah, hüküm
verme bakımından da en güzel olandır. Rızkın en güzeli de Allah’tan gelir.
O, rızık verme bakımından da en güzeldir (65/Talak, 11; 11/Hûd, 88; 22/
Hacc, 58; 16/Nahl, 75).
Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Güzelin
kaynağı ve tüm güzelliklerin sergileyicisi olan Allah, insandan da güzellik
sergilemesini, yani ihsanı emreder: “...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen
de (insanlara) ihsân et (güzellikler sergile, iyilik yap)...” (28/Kasas, 77)
Câhiliyye insanı, bakmasını bilemediğinden, Allah’ın nûruyla bakamadığından,
gözlerinde perde bulunduğundan evrendeki güzellikleri göremez.
O, kendine göre, yapay/sanal bir güzel peşindedir. Müslüman ise,
güzelliği yaratanı bildiğinden, güzeli keşfetmeye tâliptir. Eşyanın güzelliğinde
hakiki güzelliğin tecellîlerini anlar müslüman. O, mutlak güzellik peşindedir.
Allah’ın cemâl sıfatının tecellîlerini görerek hayran olur. Güzellik
mutlak olduğu için, yaratılışta, Allah’ın yarattıklarında çirkinlik yoktur.
Çirkinlik, itibârîdir, görecelidir. Birinin çirkin dediğine bir başkası sevgi
gözüyle bakıp sevebildiği zaman güzellikler bulabilir. Allah, kötü ve çirkin
bir şey yaratmamıştır. Bir şeyin çirkinliği ve kötülüğü kullanıldığı yere
göredir. Meselâ, hayvan gübresi genellikle pis bir şey diye görülür. Fakat
gübreyle meyveler, sebzeler büyür, gelişir.
• 45 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Bu açıdan ele alınınca gübrenin bir lütuf ve nimet olduğu ortaya çıkar.
Ama birisi gübreyi alıp üstüne başına sürmüşse, o zaman, ona pis demek
yerinde olur. Tarlasına, bahçesine gübre çeken bir çiftçi bu haliyle hiçbir
zaman pis değildir.
Ölüm olmasaydı, ölümden sonraki hesaba çekilmekle başlayan hayat
olmasaydı... O zaman her şey anlamsız ve boş olurdu; güzeller ve güzellikler
bile. Evet, ölüm olmasaydı o zaman nefse hoş gelen, sınırlarını hevânın
veya çevrenin çizdiği güzellerin (!) ve güzelliklerin (!) belki bir değeri olurdu.
O zaman dünya sadece eğlenmek ve zevk almaktan ibâret olabilirdi.
Ama ölüm var, hem de evet, güzel olan ölüm ve ölüm ötesi güzellikler bizi
bekliyor. O halde tüm yapay ve sanal güzellikleri, bütün sahte ve fâni güzellikleri
o yok olmayacak gerçek güzellik uğrunda fedâ etmeye değmez mi?
Güzellik; zevkle, haz duymakla, hoşlanmakla, beğenmekle ilgilidir.
Kur’an bu konuda insanın hevâsının/arzusunun doğru bir ölçü olmadığını
belirtir (2/Bakara, 216).
Allah için yapılan her şey, atılan her adım, hikmet ve ibretle bakılan,
dolayısıyla O’nun adıyla okunan her şey ibâdet; her ibâdet de güzel, güzeller
güzeli.
Allah mutlak Güzeldir. Allah’ın isim-sıfatlarından biri “el-Muhsin” (güzel
yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır.
En güzel şekilde yaratılan insanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek
sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü,
elini, dilini kullanmaktadır.
Güzel Kur’an’la Güzelleşmek
Kur’ân-ı Kerim, sözlerin en güzelini barındıran bir Kitap’tır. Allah’ın
kelâmı, tüm güzellikleri içerir (39/Zümer, 23). Bu yüzden insana, indirilen
sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın
sözü (39/Zümer, 55) olduğundan insan, ancak Kur’an’a uyarak güzelliğe
uymuş ve güzelleşmiş olur. Çünkü güzelleşmek isteyen insanların bir niteliği,
sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer, 18). En güzel
din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir (4/Nisâ, 125).
Allah, aynı zamanda hüküm verme bakımından da en güzel olandır (5/
• 46 •
Ahmed Kalkan
Mâide, 50). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan,
en güzel isimler (esmâu’l-husnâ) da O’nundur (7/A’râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/
Haşr, 24).
Kur’an, insanın inancı başta olmak üzere tüm bireysel, âilevî, sosyal, siyasal
ve ekonomik hayatını, gizli-açık bütün amellerini/davranışlarını, ahlâkını,
içini, dışını, çevresini, kısaca her şeyini güzelleştirir. Yeter ki Kur’an’a
tâbi olsun insan. Esfel-i sâfilîne düşmekten, hayvanlaşmaktan, hayvanlardan
daha aşağı olmaktan kurtarır Kur’an. İnsanı meleklerle yarışacak hale
yükseltir, olgunlaştırır, kâmil hale getirir.
Kur’an İhsânı, Yani Güzelliği ve Güzelleşmeyi Emreder: “Muhakkak
ki Allah, adâleti, ihsânı, akrabâya vermeyi emreder. Çirkin işleri, münkeri,
fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”
(16/Nahl, 90). Kur’an’ın emrettiği “ihsân”, bütün güzellikleri ve rağbet edilen
şeyleri ifade eder. İhsan; iyilik etme, güzel davranma, ikram etme, lütuf,
bağış, güzellik, uygunluk, güzel olan şeyi en güzel şekilde yapmak demektir.
İhsan, başkasına nimet sunmak, iş ve fiillerinde güzel davranmak veya
gerekenden fazla verip gereğinden azını almaktır. İhsân, yaptığı işi en iyi
biçimde ve noksansız yapmaya denir. İhsan, temel olarak iki anlama gelir.
1- Bir şeyi güzel yapmak, 2- İyilikte bulunmak. Kur’an’da Allah Teâlâ,
ana-baba başta olmak üzere, bazı kimselere ihsânı özellikle emreder.
Kur’an’ın ideal insanı “muhsin” diye anılmaktadır. Kur’an’da 39 kez
tekrarlanan “muhsin”, güzel düşünüp güzel eylemler yapan kişi demektir.
Muhsin kelimesi, Kur’an’da istisnâ dışında hep çoğul şekliyle kullanılmıştır.
Bu da gösterir ki, güzellik üretimi ihlâsla sâlih amel işleyen cemaat içinde
bulunmadan, toplumsal bir idrâk ve uğraş olmadan, yeterince gelişemez.
Kur’an’ın kılavuzluğu, rahmeti ve öğüdü, muhsinler (güzel düşünüp güzel
şeyler üretenler) içindir; Kur’an onlara hayır ve bereket getirir (31/Lokman,
3). Güzelle ilgisi kopuk, güzelliği hayatından silmiş kişiler ve toplumlar
Kur’an’ın hidâyetini anlayamazlar ki ondan hayır ve bereket görsünler.
Güzele düşmanlık sergileyenler ise Kur’an’ın rahmetinden nasipsizlikle kalmazlar,
onun lânetine de uğrarlar. Leyl sûresi 6-9. âyetler, bu lânetlenmenin
kanıtı olarak hayatın zorlaştırılmasını, kaosa itilmeyi göstermektedir.
Kur’an’ın insanı güzelleştirmek için yaptığı tavsiyelerden bazılarını görelim:
• 47 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
“...İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın);
Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.” (2/Bakara, 195)
“Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsânı (güzel iş yapmayı, iyiliği), akrabaya
vermeyi (yardım etmeyi) emreder…” (16/Nahl, 90)
“Eğer ihsân ederseniz (güzel davranışlarda bulunursanız), kendinize ihsân
etmiş olur; kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz...” (17/İsrâ,
7)
“İman edip sâlih amel işleyenler (bilmelidirler ki) Biz, güzel işler yapanların
(ahsene amelâ) ecrini zâyi etmeyiz. İşte onlara, içinden ırmaklar akan
Adn cennetleri vardır...” (18/Kehf, 30-31)
“...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân (güzellikler) sergile...”
(28/Kasas, 77)
Kur’an’ın, kendisinde en mükemmel ve en güzel örnekler olduğunu
bildirdiği (33/Ahzâb, 21) ve büyük/güzel ahlâk sahibi olduğunu ifâde ettiği
(68/Kalem, 4) güzeller güzeli Rasûlullah’ın da ümmetini güzelleştirmek
için tavsiyelerinden birkaç tanesine işaret edelim:
“Şüphesiz Allah her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır).
O halde siz öldürdüğünüz vakit bile, öldürmeyi güzel yapın. (Etini yemek
için hayvanları) Kestiğiniz zaman da kesmeyi güzelce gerçekleştirin. Her
biriniz bıçağını bilesin. Ve kestiği hayvana eziyet vermesin.” (Müslim, Sayd
ve’z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12)
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed bin Hanbel,
2/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8)
“Mü’minlerin iman bakımından en kâmil olanları, ahlâkı en güzel olanlarıdır.”
(Buhârî, Edeb 39; Ebû Dâvud, Sünnet 14)
“Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü’min kardeşine güler
yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru olan hiç bir sözü, işi ve davranışı
küçümseme (yapabilirsen hiç durma, yap).” (Ebû Dâvud, Libas)
• 48 •
Ahmed Kalkan
Kur’an, Her Şeyden Önce İnsanın İnancını Güzelleştirmek İster:
Kur’an’a göre şirk, insanı çirkinleştiren en önemli etkendir. “Ey iman edenler,
müşrikler ancak bir pisliktirler...” (9/Tevbe, 28). Şirk, bünyeye sonradan
giren bir mikroptur, bir ârızadır, bir anormalliktir. Şirk, öncelikle kalbin
hastalığıdır, müşrikler de ölümcül hastadırlar (2/Bakara, 10), onların duyu
organları da ârızalı ve görev yapamaz durumdadır (2/Bakara, 18, 7/A’râf,
179). Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı insan müsveddeleri
(7/A’râf, 179), birer pisliktirler (9/Tevbe, 28). Bir küçük kibrit çöpü koca
ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu
veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına
duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir.
Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat, kavga, anarşi, düzensizlik ve huzursuzluk
vardır. “Eğer yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/tanrılar bulunsaydı,
yer ve gök (bunların nizamı), kesinlikle bozulup gitmişti.” (21/Enbiyâ, 22).
Kâinatta nizam ve âhenk olduğuna göre, tevhidî özellik vardır.
Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insanın tevhidden yüz çevirmesi,
çevresiyle uyumsuzluğa sebep olduğu gibi, halifelik misyonu açısından da
bir ihânettir. Hayatlarını din ve dünya diye ayıran, Sezar ve Tanrı diye iki
ilâh kabul eden, devletine dini karıştırmak istemeyen, laiklik gibi çok tanrılı
anlayışa sahip olan, Kur’an tâbiriyle dinlerini parçalayan müşriklerin kendileri
de parça parça, grup gruptur ve her grup, kendi yanındakiyle övünür
durur (30/Rûm, 31-32). Şirkin bu çirkin tablosu yanında; Tevhid ile vahdet
kelimeleri aynı kökten gelir. Biri, “birlemek”, diğeri “birlik” ve “birleşmek”
demektir. Tevhide inanan her ırktan, her yapıdan insan “ümmet” bilincine
sahip olacak, birbirlerini ancak kardeş (49/Hucurât, 10) kabul edecektir.
Aynı Allah’a gerçekten iman edenler, yekvücut olacaklar, aynı nizamın parçasını
oluşturacaklar, güç ve imkânlarını birleştireceklerdir.
Şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak veya denk tanımaktır.
Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, Allah’tan
başka herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın
yaratıcı, kadim, bâkî... gibi sıfatlarını başka varlıklara vermek şirktir. Kısaca
şirk, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına vermektir. Şirk; tevhidin
temeli olan “lâ ilâhe illâllah” gerçeğinin dışına çıkmak, Allah’tan başka
ilâh(lar) olduğunu inanç, söz veya eylemle iddia etmek, Allah’ın dışında
gerçek anlamda güç ve kudret sahibi birini kabul edip başkasına ibâdet ve
duâ etmektir.
• 49 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin ve çirkinliğin
kaynağında tevhidî ilkelere bağlı hayat sürmemek vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın,
saâdeti bu asra taşımanın, her yönden güzelleşmenin yolu akîdenin
sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi iman edilmedikçe, kişilerin
ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su
doldurma gayreti gibi sonuçsuz kalacaktır. Kula kul olmanın zilletinden ve
kulların koyduğu Kur’an’a ters kurallara uymaktan doğan çirkinliklerden
kurtulmak ve kaliteli insan olmak için hükümlerin en güzellerini içeren
Kitab’a gönülden teslimiyet ve bağlılıktan başka yol yoktur.
Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır. Din, bu
esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler hemen
tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık sık buna vurgu yapmış,
emir ve yasaklarla bunları pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene
Mekke döneminde bu imanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş,
sonra da imanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın
sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını vurgular. Her türlü puta
tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların
egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir.
Dünyaya imtihan için gelen insan, Tevhid dini üzerinde yaşadığı zaman,
hem sınavı kazanır hem de dünya hayatını fıtratına uygun olarak yaşayarak
güzelliğini korumuş, iç güzelliğini dışa yansıtmış, yani güzelleşmiş
olur. Tevhid’in ilkeleri, insana gerçek doğruluğu, güzelliği, huzuru, saâdeti
ve kurtuluşu getirir. İnsana ait hakları ona vermekte, insanlar ve toplumlar
arasındaki adâleti sağlamakta, azgın kimselerin hevâ ve heveslerinin getirdiği
fitne ve zulümden insanları korumaktadır.
Kur’an’ın ifadesine göre şirk en büyük zulümdür (31/Lokman, 13). Zulüm,
hem nûrun zıddı olarak karanlık; yani kötülük, mutsuzluk, kaos, huzursuzluktur;
hem de hakkı asıl sahibine değil de bir başkasına vermek,
Allah’ın hâkimiyet hakkını, hiç hakkı olmayan başkalarında görme yanlışlığıdır.
Şirk inancı, insana huzuru değil; sıkıntıyı, emniyeti değil; korkuyu
ve güvensizliği, saâdeti değil; şekaveti, adâleti değil; zulmü, iyi ahlâkı değil;
azgınlığı ve fesâdı kazandırır. Kur’an, şirk koşanların sürekli huzursuzluk
içinde olduklarını çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır: “Kim Allah’a şirk koşarsa
sanki o gökten yere düşmektedir de kuşlar onu didik didik etmektedir veya
rüzgâr onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.” (22/Hacc, 31)
• 50 •
Ahmed Kalkan
Yerde ve gökte iki veya fazla ilâh (tanrı) olsaydı hepsinin düzeni bozulurdu
(21/Enbiyâ, 22). Öyleyse şirk dininin ilâh anlayışı temelinden sakattır.
Şirk inancı, sahibini desteksiz ve yönsüz bırakır. Şirk koşanlar, Allah
ile bağlarını kopardıkları için haktan uzak kalırlar, yanlış hüküm verirler,
adâletten uzaklaşırlar, zulme bulaşırlar. Hatta bu şirk onlara çocuklarını öldürmeyi
bile güzel gösterebilir (6/En’âm, 137). Ancak, şirk inancı insanı
tatmin etmez. Müşrik kimse, bir arayış ve özlem içerisindedir. Müşrikler,
ibâdet ve duâ ettikleri ilâhlarının kendi ihtiyaçlarını karşılayacağını sanırlar.
Hâlbuki ilâhlar onlara hiç bir karşılık veremezler. İlâhlara yalvaranların
hali susuzluğunu gidermek için iki elini suya uzattığı halde asla suya
ulaşamayan kimse gibidir (13/Ra’d, 14). Şüphesiz aklını iyi kullananlar
şirkin yanlışlığını görürler (7/A’râf, 191). Allah’a ait özellikleri (nitelikleri)
yaratılmış olanlara vermek, yanlışların en büyüğüdür. Şirk koşanlar büyük
sapıklık ve karmaşa içerisine düşerler (4/Nisâ, 48). Onlar, dibi görünmez
bir karanlığa yuvarlanırlar (4/Nisâ, 116). Allah (c.c.) böylesine yanlışlığa ve
sapıklığa düşenlerin yüreklerine sürekli bir korku salmıştır. Onlar devamlı
bir tedirginlik ve korku içerisindedirler (2/Âl-i İmrân, 151). Onlar, âhiret
hayatına yakînen inanmadıkları için, hep dünyada kalmak isterler, ölmekten
korkarlar (2/Bakara, 96).
Günümüzdeki çirkinliklerin temelinde Kur’an’ın yok etmek için mücâdele
ettiği en büyük problem olan şirk inanç ve davranışları yatmaktadır.
Çağdaş insanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi, Allah’ı,
göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları ve varlıkları
yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak istemiyor,
yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o da beşerî
kanunlara, ilke ve yönetmeliklere uygun olmak şartıyla) sadece -o da
sınırlı şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil
okullara, mahkemelere, meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara,
kıyafet ve kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu
anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu
halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin
dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak sadece
vicdana hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah’ı dünya işlerine karıştırmak
istemiyorlar, bu alanlarda egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa,
buna herhalde tevhid ve İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş
değil, temeli çok eskilere dayanan bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski
Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak
• 51 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
istemediklerini, Peygamberimiz’le bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz.
Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece eski câhiliyenin
modern görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını
taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir
sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara,
içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak koymasını istemiyorsa,
konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî
alanlara Allah’ın dışında başka tanrıların egemenliği egemen güçler
tarafından isteniyor, dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa,
bunların tümü, şirkin dışında bir şeyle izah edilemez. Ve bu durum insanlığı
yaratıkların en şerlisi durumuna düşürmekte, hayvanların tabanlarını
seyreden bir alçaklık ve seviyesizlik göstermektedir.
Kur’an’ın birçok âyetinde açıkça görüleceği gibi, Allah, ibâdetin sadece
kendisine yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda olsun
bizi kendisine râm eyleyen, mutlak anlamda itaatkâr kılan, bizim bedenimizi
ve ruhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi
kendi istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine
kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyeti
bizim yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada bütün sahte ilâh ve
rableri reddetmemizi istiyor.
Kur’an’da “şirk” kelimesi ve türevleri 168 yerde geçer. Şirk lafzı geçmese
bile, âyetlerin çok büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle mücâdeleyi
konu edinir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah lafzı 2697 yerde, ilâh kelimesi
147 yerde, lâ ilâhe illâllah ifâdesi 2 yerde, lâ ilâhe illâ hû cümlesi 30 yerde,
iman kelimesi 873 yerde, küfür kelimesi 525 yerde zikredilir. Saydığımız bu
kavramlar şirk kelimesiyle birlikte toplam olarak 4442 etmektedir. Sadece
bu lafızlarla tevhidin yerleştirilmesi ve şirkin izâlesi Kur’an âyetlerinin üçte
ikisini teşkil ettiği görülür. Bir adı da Tevhid sûresi olan İhlâs sûresinin
Kur’an’ın üçte biri sayılması da bu sûrede baştan sona tevhidin en özlü ve
özet biçimde sunulduğunun hatırlatılmasıyla ilgilidir. Yani, “İhlâs sûresinin
içerdiği tevhid, Kur’an konularının üçte biridir” anlamı taşır. Hadis rivâyetindeki
“İhlâs sûresinin Kur’an’ın üçte birine eşit olduğu” ifâdesinden
de anlaşıldığı gibi, direkt tevhidle ilgili âyetler Kur’an’ın üçte birini teşkil
etmekte, dolaylı olarak şirkin izâle edilip tevhidin hâkim kılınmasıyla il•
52 •
Ahmed Kalkan
gili âyetler de değerlendirilince, yukarıdaki rakamlardan anlaşıldığı gibi
Kur’an’ın üçte ikisinden fazlasını oluşturmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir
ki, Kur’an’ın en temel konusu gönüllerde, zihinlerde ve eylemlerde
birey ve toplum olarak tevhidin hâkim kılınıp şirkin yok edilmesidir.
Kur’an, insanlara öncelikle doğru bir ölçüyü kazandırmayı hedefler.
Terazisi bozuk olanın tarttığı her şey de yanlış ölçülmüş olacak, adâlet ve
doğruluk sağlanamayacaktır. Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü,
güzel-çirkin... gibi ölçülerini kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek,
şirktir. Bir kimse, benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları,
Allah’ın dışında hüküm ve kanun koyucu olarak kabul ederse, onu Allah’a
şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya hükümleri koyan, kişinin kendisi, yani
hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi, içinde yaşadığı toplum, çeşitli ideoloji
ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları, devlet veya devlet adamları...
olabilir. Allah’ın itaat edilip uyulmasına izin vermediği kimselerin
görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan farklı bir yolu benimseyen, beşerî
düzen ve yasaları İlâhî nizama tercih eden kimse şirke girmiş demektir.
Böyle bir kimse, kendisinin müslüman olduğunu iddia etse, hatta İslâm’ın
birçok emirlerini yerine getirse dahi, bir tek konuda bile Kur’an’a ters bir
anlayışı, düşünce ve değer yargısını tercih etse şirke düşmüş olur. “Allah ve
Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve kadına, o işi kendi
isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık
bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36)
Kur’an, İbâdet Yönüyle de İnsanı Güzelleştirir. Kur’an, insanın hayat
programını çizen bir kitap olduğu için, tek ilâh olan Allah’a kulluk ve
itaat, onun temel mesajıdır. Allah, tek yaratıcı, yegâne hâkim ve yönetici,
rızık verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak
koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah,
kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan ibâdete muhtaçtır ve her
an mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan,
imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalıdır.
Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz (Bkz.
33/Ahzâb, 44). “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah’a
yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı
müjdele!” (39/Zümer, 17-18)
• 53 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kur’an’ın emrettiği her ibâdet, insanı güzelleştirir, çirkin inanç ve davranışlardan
uzaklaştırır. Huşû ile kılınan namaz, insanı fahşâdan, münkerden,
her çeşit çirkinlik ve kötülükten alıkoyar (29/Ankebût, 45). Oruç,
insanı güzelleştiren takvâya ulaştırır (2/Bakara, 183). Zekât, sadaka ve her
türlü infak, insanı bireyselliğin çirkinliklerinden kurtarıp topluma faydalı
güzel insan haline getirir.
Kur’an, insanın ibâdetlerini baştan savma yapmasını istemez; huşû ile,
güzel şekilde yapılmasını ister. İhsân, Allah’ı görüyor gibi ibâdet etmektir.
Meşhur Cibrîl hadisinde Peygamberimiz ‘ihsân’ı o şekilde tanımlamıştır:
“Allah’a, O’nu görüyormuşçasına ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan
bile O seni görüyor.” (Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis
no: 8). Burada bizzat Allah’ı görmek değil; Allah’ın sıfatlarını, Rabliğini ve
azametini göz önünde bulundurmak kast edilmektedir. Mü’min, ibâdetini
ihsân üzere yapar, yani en güzel şekilde, ibâdetin amacına ve hikmetlerine
uygun bir tarzda yapar/yapmalıdır. Bu da, Allah’ı görüyor gibi bir duygu
içerisinde olmakla mümkündür. O yüzden ibâdetin en büyüğü olan namaz
miraç sayılmıştır. O’na yönelmek, O’nun huzuruna çıkmak, O’nunla
konuşup görüşmek, O’ndan güzellik devşirmektir namaz. Ve tüm hayatımız
namaza benzemeli, O’na kulluk, namazla bitmeyip namazla başlamalı,
her namazla daha güzel hale gelmeli. Hâlâ terk edemediğimiz kötülük ve
çirkinlikler, namazımızı terk ettirmeden ya da sevabını azaltmadan, namazımız
kötülükleri hayatımızdan terk ettirmeli, o güzellikte ikame edilmeli.
Kur’an, İçerik ve Üslûp Yönüyle Güzel Konuşmayı Emrederek Sözleri
Güzelleştirir: “Kullarıma söyle; sözün en güzelini söylesinler...” (17/İsrâ, 53).
Güzel söz; doğru, faydalı, sevindirici ve muhâtabın seviyesine uygun
olan sözdür, doğru sözdür: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, haramlardan
sakının. Doğru söz söyleyin ki Allah işlerinizi düzene koysun ve günahlarınızı
bağışlasın...” (33/Ahzâb, 70-71) “Acı da olsa doğruyu söyle...” “Yalandan
da sakının. Çünkü yalan, imana aykırıdır.” (Keşfu’l Hafâ, 1890, 865)
Güzel söz, faydalı olan sözdür: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden
kimse, ya hayır söylesin veya sussun.” (Et-Tâc, V/183). Kur’an’da gerçek
mü’minlerin faydasız, mâlâyâni konuşmalardan kaçındıkları belirtilir:
• 54 •
Ahmed Kalkan
“Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında
huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...” (23/
Mü’minûn, 1-3) “Kendisini ilgilendirmeyen mâlâyâniyi (faydasız söz ve işleri)
bırakması, mü’minin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır.” (Et-
Tâc, V/186)
Güzel söz, sevindirici sözdür: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin
(sevdirin), nefret ettirmeyin.” (Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722) “(Sevdirici
ve sevindirici) tatlı söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.” (Keşfu’l
Hafâ, hadis no: 1947).
Güzel söz, muhâtabın seviyesine uygun olan sözdür: “(Rabbimiz tarafından)
insanlara aklî seviyelerine uygun olarak konuşmakla emrolunduk.”
(Keşfu’l Hafâ, hadis no: 592).
Güzel söz, Allah’a dâvet eden ve sâlih amel işleyen, “ben müslümanım”
diyenin sözüdür: “(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih (iyi ve güzel) iş
yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?”
(41/Fussılet, 33). “Ben müslümanlardanım” diyen ve bu sözünü sâlih amellerle
isbat eden kimsenin Allah’a dâvet eden sözü, yani Allah’a teslimiyet
gösteren, İslâm prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışan, İslâm kimliğinden
başka kimlik ve âidiyetleri öne çıkarmayan ve şahsiyet sahibi olan, dünyevî
çıkar gözetmeyen kimselerin Hakka çağrı niteliğindeki sözleridir güzel söz.
Sözde ihsân, sadaka vermekle eş tutulur: “...Güzel söz sadakadır.” (Müslim,
Zekât 56; Tirmizî, Birr 36)
Konuşma yeteneği, insanlar için verilmiş değerlerin en önemlilerinden
biridir. Bu kabiliyet ile insan, hemcinsleriyle anlaşma imkânına sahip olur.
Toplum halinde yaşamak mecbûriyetinde olan insan, her gün defalarca bu
yeteneğini kullanarak etrafında dost veya düşman halkaları meydana getirir.
Hayatımızı İlâhî ölçülere göre sürdürmemizi emreden Yüce Allah, çevremizde
dost kazanmamızın sırrını açıklarken kötülüğün en güzel usulle
uzaklaştırılmasını emreder (41/Fussılet, 34).
Konuştuğumuz dili doğru, düzgün ve güzel kullanmak, yani muhtevâ
olarak meşrû, üslûp olarak güzel ve dengeli konuşmak, hem âhiret, hem de
dünyamız açısından hayli önemlidir. Kur’an, insanlara “en güzel söz” olarak
takdim edilir (39/Zümer, 23). Onun için, Peygamberimiz’in en büyük mû•
55 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
cizesi olan Kur’ân-ı Kerim’in en önemli özelliklerinden ve îcaz yönlerinden
biri, belâğat ve fesâhatta, yani tüm söz sanatlarında ve güzel ifâdelerde en
üstün bir eser olmasıdır. Bu yönüyle de Kur’an, mu’cizdir; yani insanları bir
benzerini meydana getirmekten âciz bırakır. Bütün insanlar birleşse bile
böylesine edebî ve güzel ifâdeli Kitabın benzerini meydana getiremezler.
Kur’an’ımız bu hakikati, çeşitli yerlerde, tüm insanlığa meydan okuyarak
ifâde eder (Bkz. 2/Bakara, 23-24; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 38, 40; 11/Hûd,
13...).
En güzel söz ve edebî kitap olan Kitabımız, insanların da dillerini güzel
kullanmalarını emreder (17/İsrâ, 53). Benî İsrâilden alınan mîsaktan
(ahid, söz) biri de insanlara güzel söylemektir (2/Bakara, 83). Dolayısıyla
tüm müslümanlara da güzel konuşmaları emredilmektedir. Uyulması emredilen
söz de, sözlerin en güzelidir (39/Zümer, 18). En fasih konuşan ve
muhâtaplarının her türlü söz ve davranışla yaptıkları eziyetlere sabreden,
onlara karşı en güzel ifâdelerle dâvet ve tebliğ vazifesini yapan Rasûl-i Ekrem’e
bile güzel ve tesirli konuşma emredilmektedir: “Onlara va’z et, öğüt
ver; onların içlerine işleyecek, ruhlarına nüfuz edecek güzellikte tesirli söz
söyle.” (4/Nisâ, 63)
Medeniyet, güzelliklerden meydana gelen bir terkiptir. Güzel konuşma
ve güzel yazma, yani edebiyat başlı başına bir sanattır, güzel sanatlardan
biridir. Hz. Peygamberimiz, sözü güzel kullanmakta usta olan, önemli
şâirlerden Hassan bin Sâbit’i güzel sözlerinden, şiirlerinden dolayı övüp
teşvik etmiştir. Kimi vardır, güzel konuşur, fakat güzel yazamaz; kimi de
güzel yazar, kalemi kuvvetlidir, fakat güzel konuşamaz. Bu bir kabiliyet işidir.
Önemli olan, doğuştan potansiyel olarak Allah’ın bir lütfu ve nimeti
olarak verilen bu beyan yeteneğimizi (55/Rahmân, 4) kontrole ve disipline
alıp geliştirmektir. Herkesin güzel bir yazar veya meşhur bir hatip olması
beklenemez, bu zaten mümkün de değildir. Fakat, sözü dinlenen, güzel ve
düzgün konuşan, anlattığı ve tebliğ ettiği anlaşılan, gerektiğinde merâmını
yazıyla da doğru ve güzel bir şekilde ifâde edebilen bir seviyeye, çalışıp gayret
etmek şartıyla hemen her insan gelebilir.
Güzel konuşmak veya yazmak, dili güzel kullanmak, hiçbir zaman gaye
olmamalıdır. Dil bir araçtır. Bu vâsıtayı çok iyi kullanabilmek için esas gayeden
uzaklaşarak hayatı bu uğurda harcamamak da gereklidir. Gâye, dil
değil, dindir. Bu konuyla ilgili Kur’an’da vurgulanan, güzel olan gayeye,
• 56 •
Ahmed Kalkan
güzel vâsıtalarla gidilme esasıdır. Kur’an, gayemizi belirtirken, vâsıtaları
da belirtmiş; her türlü aracı değil; nassların belirlediği, ya da bizi özgür
bırakarak mubah kıldığı araçlarla gayeye doğru yol almamızı istemiştir.
Dolayısıyla dil aracı, kötü bir gayeye hizmet de edebilir. Cennetin, gölgesi
altında olduğu kılıcın, aslında cihad vâsıtası olarak, kişiye büyük bir makam
bahşetmesi yanında; bu aracın kötüye kullanılarak haksız yere kan
dökmeye âlet edilebilmesi gibi, dil de kötüye âlet edilebilir. Hatta şekil ve
üslûp yönüyle “güzel” yargısı verilen konuşma ve yazma (edebiyat, daha
doğrusu “edebiyat yapma”) da şerre âlet olabilir. Sözün ve kalemin kuvvetli
etkisi sebebiyle, bazı samimiyetsiz insanlar, açıkgöz çıkarcılar, insanları söz
oltasıyla kolayca avlayabilmektedir. Kur’an kültürüne sahip olmayan kalabalıklar,
sözün sahte güzelliğine kanarak kolaylıkla sömürülebilmekte, nice
politikacılar lâf cambazlığı yaparak tâğûtî anlayışları halka kolaylıkla empoze
edebilmektedir.
Burada, şöyle bir soru akla gelebilir: Söz, şerre âlet olabilir; ama güzel
söz şerre âlet olabilir mi? Ya da, değişik ifâdeyle, şerre âlet olan şey, güzel
olabilir mi? “Güzel”i, güzel şekilde ve bir bütünlük içinde değerlendirirsek,
elbette olmaz; âlet olursa güzellikten çıkarılmış olur. “Güzel”i, “Güzel Yaratıcı’nın,
kelâmların en güzeli olan Kitabına uygun olan şey” diye tanımlayınca,
şer olan veya şerre hizmet edip ona âlet olan bir şey, “güzel” olamaz.
Halkın edebiyat yapmak, edebiyat parçalamak diye eleştiriyle yaklaştığı
ve olumsuz tavır aldığı, şekil ve kılıf makyajından ibaret yaldızlı sözler bu
türdendir. Kur’an, Şuarâ sûresinde bu çeşit nefse hoş gelen, aslında hiç de
güzel ve gerçekçi olmayan, dışı süslü olduğu için, câhillerin güzel zannettiği
sözlerden bahseder. Gerçek anlamda mü’min olmayan şâirler, hatipler ve
bunların sanal, yapay, sahte ve aldatıcı güzelliğe (daha doğrusu, maske ve
makyaja) sahip olan yaldızlı sözleri tenkit edilerek, müslümanların bu tür
kişi ve sözlere karşı dikkatli olmaları tavsiye edilir (Bkz. 26/Şuarâ, 224-227).
Yaldızlı sözlerle, süslü kelimelerle yalanı gerçek gibi, bâtılı hak giysisiyle
göstermeye çalışan lâf cambazları, politikacı, şâir ve edebiyatçılar, her dönemde
ve her yerde görülebilmektedir. Sözlerini daha çok secîli kelimelerle
veya kafiyeli şiirlerle, ya da kulağa ve nefse hoş gelebilecek özelliklerle süslemeye
âzamî gayret gösteren bu insanların sözleri yapmacıktır, samimiyetsizdir.
Daha çok, duygulara hitap eden heyecan amaçlı sözlerdir. Sözü
sihir olarak kullanıp gerçeği dil mahâretiyle farklı gösteren, bâtıl bir inancı
veya haramları hoş gösteren, değersizi değerliye tercih ettirmeyi amaçlayan
• 57 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
bu sözleri bir müslümanın iyi tanıması ve bunlara iltifat etmemesi gerekir.
Müslümanın, güzel rolüne bürünüp büyülü maske takan cadıyı teşhis edebilmesi
için, öncelikle gerçek güzeli iyi bilmesi, onunla irtibatı gerekecektir.
Çünkü, bir şeyin sahtesini fark edebilmek için aslını tanımak şarttır. Ancak
gerçek güzeli tanımayan kimseler, sahte güzele âşık olabilir. Bütün bu
hususlara dikkat edip sözdeki yapma güzellikten önce, esas güzellik olan
muhtevâdaki gerçek güzelliği, hakkın ifâdesini, doğruluğu aramalıyız.
Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla
tecrübemizi artırarak dilimizi, kalemimizi terbiye edebiliriz. Sözde önemli
olan doğruluk ve samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa,
içi boş, kof sözler, nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz.
Sözün edebî olması için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi
edep kelimesinden türemiştir. Dinsiz edep, edepsiz de edebiyat olmaz. Dili
ve kalemi İslâmî ve insanî güzelliklerle terbiye etmeyi öğrenmeden, edepli
olmak mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi ve güzelleşip edebiyat seviyesine
çıkması buradan kaynaklanmaktadır. Yontulmamış odun gibi kaba
ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini alamamış söz, doğru da
olsa, iyi niyetle söylenmiş de olsa, çok kere kaş yapayım derken göz çıkartabilir,
fayda yerine zarar verebilir (Bkz. 3/Âl-i İmran, 159).
Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir (55/Rahmân, 4;
96/Alak, 4). Lisanların çeşit çeşit olması da yine, Allah’ın kudretini gösteren
özelliklerdendir (30/Rûm, 22). Her peygamber kendi kavminin, içinden
çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini yapmıştır (14/İbrâhim,
4). Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın kendi ana
dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini tanıyabilmesi
ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir.
İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar,
onunla inançlarını öğrenir ve ifâde ederler, birbirleriyle dil sâyesinde anlaşırlar.
Beraber yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta
başarılı olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak
şarttır.
Sıcak savaşta silâhların önemi neyse, soğuk savaşta kitapların, medyanın,
kültür ve sanatın yeri odur. Hak-bâtıl savaşı da kıyâmete kadar sürecek.
Cephe her dönemde ve her yerde isteyene açık. Arada kalmak mümkün
değil; ya o cephe seçilecek, ya bu cephe. İslâm savaşçısı olmayan herkes,
• 58 •
Ahmed Kalkan
sadece savaş kaçkını bir korkak olmakla kalmayacak, bâtıl savaşçısı konumuna
girmiş olacaktır: “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise
tâğut yolunda savaşır. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok
ki, şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” (4/Nisâ, 76). Bu ikisinin dışında üçüncü
bir savaşçı yok. Aradakiler, üçüncü bir yol arayanlar mı? İşte: “Bunlar
(İslâm savaşçılarıyla kâfir savaşçıların) arasında bocalayıp durmaktalar (o
münâfıklar). Ne onlara, ne bunlara (dâhildirler). Allah’ın şaşırttığı kimseye
asla bir çıkar yol bulamazsın.” (4/Nisâ, 143)
İslâm, insanı rûhundan yakalar; onu iknâ eder, inandırır. İşte bu, sanatla
cihadın kaynaşmasıdır. Müslümanın cihadı da en güzel şekilde olmak
zorundadır: “Onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” (16/Nahl, 125). O yüzden
cihad sanattır, sanatın cihad olduğu gibi.
Hayat cihaddan ibârettir de, müslüman için sanat, edebiyat, şiir cihaddan
ibâret değil midir? Kurşun, düşmanı yok etmeyi amaçlarken, sanat ve
edebiyat insanı ele geçirip kendi cephesine katmayı hedefler. Artık insanlar
fırçalarla, kalemlerle, filmlerle, CD’lerle, kasetlerle savaşıyorlar. Modern
savaş âletlerinin mermileri, bombaları, bedenleri değil; rûhu, kalbi hedef
alıyor. Kalpler, kafalar, evler, sokaklar, memleketler ve dünya sanatla ve
özellikle edebiyatla işgal ediliyor.
Sanat, özellikle şiir ve edebiyat, dâvânın en sihirli tebliğ ve telkin vâsıtasıdır.
İnsanlara güzeli sunmak için güzel bir görünüm içinde güzel unsurları
kullanmak gerekir, ki bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan yoksun
kaba ve çirkin bir tebliğ (ki buna tebliğ denmez, propaganda denir) çağırmak
değil, kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani güzellikten
yoksun sanatsız tebliğcilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.
Doğruluk ve güzellik tebliğle, telkinle yayılır. Gerçek sanatın tüm dalları
tebliğ vâsıtalarıdır. “Gerçek sanat” diyoruz, çünkü meşrû olmayan sanat
dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını tebliğ kabul etmiyoruz. Meşrû
dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir eden her şey meşrû olamaz.
Müslümanlarca bu sanat dalları içinde tebliğe en müsâit olanlar, en önemli
sanat kabul edilir. Hitâbet, edebiyat: Kur’an’ın ve peygamberlerin sanat yönünün
dışa yansıyan yönüdür. Allah, hakiki ve en büyük sanatkâr... Kur’an,
insan ve evren adlı O’nun kitapları ise en muhteşem sanat hârikalarıdır.
Hakkı, hak ettiği güzellikte insanlara ulaştırmak demek olan tebliğ; Pey•
59 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
gamberlerin sıfatı. İnsanlar arasında en güzel tebliği yapan peygamberler
de, insanlar içinde en büyük edebiyatçılardır.
Tebliğ, müslümanca sanat demektir; ille Kur’an âyetlerinin veya hadislerin
anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir tebliğ. Hayatla ilgili
herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca ele alınır;
sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa;
bu, sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız.
Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman,
yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed
Âkif ’in, şekilden ziyâde sunulan mesajın daha önemli olduğunu belirten
bir sözü vardır: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Sözümüz
odun gibi olacaksa, Yunus Emre’nin dergâha taşıdığı odunlar gibi doğru ve
düzgün olsun, yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun.
Yontulmamış odun yanmaya yararken, kalem gibi yontulan odun insanı
yanmaktan kurtarabilir.
“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde
mücâdele et.” (16/Nahl, 125). Hikmet ve güzel öğüt sanattır. Sanat da Rabbin
yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ değildir istenilen.
Rûha nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici özelliklere sahip olacak;
yani sanatlı olacaktır tebliğ. Tebliğin sanatlı olması gibi, büyük sanat
eserleri de güzel bir tebliğdir; Gayri müslim sanatçıların meşhur eserleri
de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal gibi Batılı sanatçılar, sadece hıristiyanlığın
etkisinde kalmamışlar, aynı zamanda sanatlarıyla dinlerinin
propagandasını yapmışlardır. Günümüzde hemen her eve, en azından
TV. görüntüsüyle giren ve arsız misâfir gibi peşimizi bir türlü bırakmayan
medyanın yaptığı, Batılıların hıristiyanlık, kapitalizm, materyalizm, hümanizm,
sosyalizm, demokrasi, laiklik gibi dinlerinin sanat kılıfı içinde propagandasından
ibârettir denilse, hiç abartılmış olmaz. Televizyondaki en
mâsum çocuk programlarından eğlence programlarına, çizgi filmlerden
dizilere kadar yapılan şey, bir dünya görüşünün propagandası, karşı dünya
görüşünün de bombardımana tutuluşudur. Kitle imhâ silâhlarını uzaklarda
aramaya gerek yok; evlerimizde sanki kıble gibi yöneldiğimiz görüntülerin
arkasında sırıtıyor. Gazeteler zaten birer ideoloji çığırtkanı. Dergilerse ya
dâvâ adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının organları.
• 60 •
Ahmed Kalkan
Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi inançlarının
en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan hem “müslümanım”
diyecek, hem de sanatına inancını aksettirmeyecek. Olmaz böyle şey;
Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık!
Herhangi bir harama veya küfre âlet ve vesîle olan şekliyle sanat kabul
edilenlerin güzelliği de meşrûluğu da kaybolur. Genel ölçü, Allah’a yaklaştıran
herhangi bir şey meşrû, Allah’tan uzaklaştıran; tâğutlara, şeytana,
nefsin hevâsına hizmet eden herhangi bir şey çirkin ve yasak. Müslümana
göre sanatın mutlaka bir hayra hizmet etmesi ve yalan değil, hakikat olması
gerekir. Tabii ki dinî ölçüler, selim akıl ve fıtrat kalıpları içinde güzel olması,
estetik, zevke uygun olması şarttır ki sanat olabilsin. Bütün bu sanatlar
vecd, tefekkür ve tebliğe hizmetleri ölçüsünde dince makbuldür.
Bilindiği gibi edebiyat; duygu, düşünce, fikir ve hayallerin, her şeyden
önce de inancın sözle veya yazı ile doğru, güzel ve etkili bir şekilde ifâde
edilmesidir. Müslüman açısından, ihmal edilmemesi ve diğer sanatların
önüne geçirilmesi gereken değerdir edebiyat. Müslümanlar söz sanatlarında,
hitâbet ve şiirde söz sahibi olmalıdır. Laf adamı olmaktan ve gevezelikten
kurtulmak, sanatla bu çirkinliklerin farkını ayırabilmek için de gereklidir
bu. Savunduklarının ve yaşadıklarının güzelliğinin dile yansıması,
“İnsanlara güzel söyleyin” (2/Bakara, 83) emrine uyulmasıdır bu.
Kur’an, müslümanlar için birinci ve en büyük sanat kaynağı olmasına
rağmen, bundan çok az yararlanılmıştır. “Müslümanım” diyen sanatçı,
Kur’an’a yönelmek zorundadır. Ancak bu şekilde evrensel çapta, güçlü ve
orijinal eserler üretebilir. Sanatın da, sanatçının da kurtuluşu Kur’an’dadır.
Her düzen kendi sanat anlayışını ve sanatını beraberinde getirir. Her rejim
kendi prensiplerine uygun ortamı ve altyapıyı oluşturur. O yüzden müslümanca
sanat isteyenler her alanda müslümanca bir nizam için, İslâm’ın hâkimiyeti
için çalışmalıdır. Bu çalışmalar estetik biçimde olduğu müddetçe
sınırlı da olsa sanat ortaya çıkmış olacaktır. Yani istenen ve beklenen nizamı
tebliğ için her türlü faâliyetler de sanata dönüşebilir, dönüşmelidir. Her
yaptığımızı en güzel şekilde yapmak İslâm’ın emri olduğu için, müslümanın
her yaptığı sanat haline gelebilir. Kur’an’da geçen “ihsân” tüm anlamlarıyla
gerçekten güzel olanı, güzel sanatı da ifâde edecek boyuttadır: “Güzellikler
yapın. Şüphesiz ki Allah muhsinleri (güzel hareketlerde bulunanları, güzellik
sergileyenleri) sever.” (2/Bakara, 195)
• 61 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kur’an, İnsanlar Tartışmak ve Münâkaşa Etmek Zorunda Kalınca da
Güzellikten Ayrılmamayı Emreder: “İçlerinden zulmedenler bir yana, ehl-i
kitapla ancak en güzel şekilde mücâdele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de,
size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir ve biz
O’na teslim olmuşuzdur.” (29/Ankebût, 46). “Rabbinin yoluna hikmetle ve
güzel öğütle dâvet et. Onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” (16/Nahl, 125)
Tanışırken, Konuşmaya Başlarken, Selâm Verirken de Güzelliği Emreder
Kur’an: “Size bir selâm verildiği zaman, siz de ondan daha güzeli ile selâmlayın;
yahut aynısıyla karşılık verin...” (4/Nisâ, 86)
Kötülükler ve Çirkinlikler Karşısında da Güzellikten Ayrılmamayı
İster Kur’an: “(Seyyie ile hasene) iyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en
güzel bir tavırla önle. O zaman (görürüsün ki) seninle arasında düşmanlık
bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.” (41/Fussılet, 34) “...(O akıl sahipleri)
ki, onlar kötülüğü iyilikle (seyyieyi hasene ile) savan kimselerdir...” (13/
Ra’d, 22). Peygamberimiz de şöyle buyurur: “Güzel ahlâk; mahrum edene
vermen, ilgiyi kesene alâka göstermen, sana karşı haksızlık yapanı affetmendir.”
Hakka Çağırırken de Güzellik Kur’an’ın Prensibidir: “Rabbinin yoluna
hikmet ve mev’ıza-i hasene ile (güzel öğütle) çağır ve onlarla en güzel
şekilde mücâdele et...” (16/Nahl, 125) “Ona tatlı dille konuşun, yumuşak söz
söyleyin; belki o, aklını başına alır veya korkar.” (20/Tâhâ, 44)
Kur’an, Ana-Babaya Güzel Davranmayı Çok Önemser: Kur’an’da, tek
olan Allah’a ibâdet edip O’na hiç bir şeyi şirk koşmama emrinden sonra,
ana-babaya güzel davranıp onlara ihsanda bulunma emrinin geldiği görülmektedir.
Şöyle ki: “Rabbin sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza
ihsanda bulunmanızı (onlara güzel davranmanızı) kesin bir şekilde emretti..”
(17/İsrâ, 23). Bu âyetten, ana-babaya iyilik ve ihsanda bulunmanın farz
olduğu anlaşılmaktadır. Bunu destekleyen başka bir âyet-i kerimede şöyle
buyuruluyor: “De ki, gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım:
O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya ihsân/iyilik edin...”
(6/En’âm, 151). Burada Allah, ana-babaya güzel davranmayı terk etmenin
kötülüğünü beyan için bunu haram kılınanlar arasında zikretti. O halde
ana-babaya ihsan/iyilik farz; terki haramdır.
• 62 •
Ahmed Kalkan
Ana-babaya ihsân, güzel sözle, davranışla ve ihtiyaçları anında onlara
gereğince infak etmek sûretiyle olur. Allah, ebeveyni insanın yokluk âleminden
varlık âlemine çıkmasına bir sebep kıldığı için, onlara ihsân etmek
gerekir. Allah’ın, ebeveyne ihsânı kendine yönelik tevhid ve ibâdetin
yanında zikretmesi, ebeveynin çocuklar üzerindeki hakkının büyüklüğüne
işarettir. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana-babaya,
akrabaya, yetimlere, yoksullara... ihsânda bulunun; Allah kendini beğenen
ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (4/Nisâ, 36). Buradaki
ebeveyne ihsân, evlâtların onların hizmetlerini yapması, onlara nâzik
konuşması ve onların meşrû isteklerini gerçekleştirmesi için çalışmasıdır.
Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Burnu yerde sürtülsün;
burnu yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün.” “Kimin yâ Rasûlallah?” denildi.
Hz. Peygamber: “Yaşlandıklarında ana-babasına, onlardan birine, yahut
her ikisine de yetişen, fakat onlara iyilik etmediği için cennete giremeyen
kimsenin...” (Müslim, Birr 10)
Ana-baba, çocuğunu Allah’a isyana teşvik etmedikçe, evlâtların onların
meşrû her emrine uyması, en azından onları incitmemeye çalışması gerekir.
Ana-baba için mağfiret talebinde bulunmak, iyiliklerine duâ etmek,
bizzat Kur’ân’ın emridir. “Ey Rabbimiz! Hesâba çekileceği gün beni, ana-babamı
ve (bütün) mü’minleri bağışla!” (14/İbrahim, 41). Ebeveyne yapılan
her iyilik ve ihsân, aslında insanın kendi kendisine yaptığı ihsândır. Âhiretteki
mükâfatının sınırsızlığı yanında, dünyevî ecri/karşılığı peşindir. Sosyal
bir olgu olarak ebeveynimize yaptıklarımızın mislini veya fazlasını çocuklarımızdan
göreceğimiz kaçınılmazdır. Ana-baba, -Allah korusun- müşrik
de olsalar, onlara ikramda bulunmak dinin emridir. Peygamberimiz, müşrik
anneye sıla-i rahimde bulunup ona iltifatlarda bulunmayı emretmiştir
(Müslim, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 34).
Kur’an, Yediklerimizin ve Giydiklerimizin Güzel Olmasını İster:
Yenilen şeylerin helâl ve temiz (tayyib) olması Kur’an’ın emirlerindendir.
Yeme ve giyme konularındaki âyetlerde de temizlik ve güzellikle ilgili emir
ve tavsiyeler bulunur: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdâların güzel, temiz
ve helâl olanlarından yiyin...” (2/Bakara, 168) “Ey Âdem oğulları! Her
mescide gidişinizde ziynetli elbiseler giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin;
çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (7/A’râf, 31) “Ey Âdem oğulları! Size çir•
63 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
kin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha
hayırlıdır...” (7/A’râf, 26)
Kur’an, İnsanda Toplam Kalite Sağlar; İnsanı Her Yönden Olgunlaştırıp
Güzelleştirir: Kur’an’ın oluşturmak istediği insan tipi “muhsin” sıfatıyla
ifâde edilir. Muhsin, güzellikler sergileyen ve güzel işleri gerektiği gibi en
güzel şekilde yapan demektir. Allah (c.c.) muhsinleri sever (3/Âl-i İmrân,
134, 148; 2/Bakara 195; 5/Mâide, 13, 93). Allah muhsinlerle beraberdir (16/
Nahl, 128; 29/Ankebût, 69). Muhsin, güzellik sergileyen, güzel işleri lâyık
oldukları bir şekilde yapan, bol bol ihsanda bulunan demektir. Mü’minler,
inandıkları Rablerinden öğrendikleri ihsan ahlâkıyla, sürekli ihsan ederler,
muhsin olmaya çalışırlar (16/Nahl, 127; 2/Bakara, 112; 4/Nisâ, 125).
Tüm davranışlarımızı güzelleştirmek ister Kur’an: “Allah yolunda infak
edin/harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsân edin (her
türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel
iş yapanları) sever.” (2/Bakara, 195). “Allah (yapılacak) bütün işlerin güzel
bir şekilde yapılmasını farz kılmıştır...” (Müslim, Sayd ve’z-Zebh 57). “…Hasenât
(güzellikler/iyilikler/sevaplar), seyyiâtı (kötülükleri/günahları) giderir.
Bu, öğüt almak isteyenlere (güzel bir) hatırlatmadır. Sabırlı ol, çünkü Allah
ihsân sahibi olanların (güzel iş yapanların) mükâfatını zâyi etmez.” (11/Hûd,
113-115). Bütün yaptıklarımızı Allah’ın bizi gördüğü ve hesabının sorulacağı
şuuruyla yapmak; her işimizi güzelleştirir. Davranışlarımızı güzelleştirmek,
Rabbimızın emri olduğu için ibâdettir.
Muhsinler (güzellikler sergileyen ihsan sahipleri), bütün işlerini Allah’ın
râzı olacağı şekilde güzel ve takvâya uygun yaparlar. Onlar; çirkin,
bayağı, kötü, zararlı ve faydasız amellerden, faâliyetlerden uzaktırlar. Muhsin
olanlar, insanlar içerisinde güzel davranışların, işleri güzel yapmanın
sembolüdürler. Kur’an, Allah’ın muhsinlerle beraber olduğunu açıkladığı
gibi (16/Nahl, 128; 29/Ankebût, 69), onlara müjdeler verildiğini de belirtir
(6/En’âm, 154; 22/Hacc, 37). Kur’an, onlar için bir rahmettir (31/Lokman,
3). Muhsin olarak özlerini Hakk’a bağlayanlar gerçekten kopmaz bir ipe
bağlanmış olurlar (31/Lokman, 22). Allah (c.c.), insanlara ihsânla davrandığı
gibi, insanın da ihsân sahibi olması en güzel şeydir (28/Kasas, 77).
İhsân/güzellik; insanda toplam kalite demektir. Kâmil insan denen, kaliteli
insanı ifâde eden Kur’anî kavramlar çoktur. Mü’min, muttakî, muhsin,
muhlis, sâlih, sâdık, zâkir, âbid bunlardan hemen aklımıza gelenleridir.
• 64 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’ın emrettiği güzellik de, iman, ilim, sevgi, ibâdet, huşû, takvâ,
ihsân, ihlâs, sâlih amel, doğruluk, zikir, tefekkür, selîm kalp, aklı kullanma
gibi kavramlarla ve her çeşit ahlâkî emirler ve yasaklarla sağlanır. Güzelleşmek
isteyenler bu kavramların içini Kur’an nasıl doldurmuşsa o şekilde
öğrenip yaşayışına geçirmelidir. Kur’an’a uyan, en güzele uymuş ve güzelleşmiş
olur. Zaten Kur’an’ penceresinden baktığımızda, dünya da güzellik
yarışması için bir salondan ibârettir: “O (öyle yüce Allah) ki, davranış yönüyle
hanginizin daha güzel olacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır…”
(67/Mülk, 2)
Güzel bakan, güzel görür; güzel iş yapan, daha güzeline kavuşur. Hakiki
güzellik; Allah ve Rasûlü. Allah’ın emri ve hükmü; Rasûlünün tebliği ve
örnekliği... Kulluk ve ibâdet...
Allah mutlak güzel olduğu ve güzelliği sevdiği için de, yarattığı her şeyi
güzel yaratmıştır. Yapmakla yükümlü kılındığımız güzel amellerin genel
ölçülerini, sözlerin en güzeli kıldığı Kur’an (39/Zümer, 23) ile bildirmiş,
güzel ahlâkı azîm/yüce kıldığı elçisi (68/Kalem, 4) Hz. Muhammed (s.a.s.)
ile örneklendirmiştir. Rasûlullah’ta güzel örnekler (33/Ahzâb, 21) tümüyle
mevcut bulunduğundan, o, kendi görevini; “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak
için gönderildim.” (Ahmed bin Hanbel, 2/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8)
şeklinde özetlemişti. Güzel Rasûl, “her şeyde ihsânın, yani iyilik ve güzelliğin
farz kılındığını” (Müslim, Sayd ve’z-Zebh 57) bildirerek bizim kulluk görevimizi
de veciz bir şekilde beyan etmişti.
Güzelleştirmeye çalışmak, güzelleşmektir; daha doğrusu, fıtratımızdaki
güzelliği ortaya çıkarmaktır. Amellerimizi güzelleştirmenin ise, bir arada
bulunması gereken biri şekle; diğeri öze bağlı iki ana şartı vardır: Birincisi,
yapılacak işin İlâhî yasaları içeren vahye uygun olmasıdır. İkinci şart,
öze ilişkin şart ise, şeklen dine ve akla uygun işleri Allah’ı görür gibi ve de
O’nun tarafından görüldüğü şuuru içinde (ihlâs, huşû ve takvâ ile) ibâdetleştirerek
yapmaktır.
Güzel davranış sahiplerine Allah ihsânla/güzellikle ve daha fazlasıyla
karşılık verecektir. “İhsân edenlere/güzel amel işleyenlere, hüsnâ/daha güzel
mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara
leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar
orada ebedî kalacaklardır.” (10/Yûnus, 26)
• 65 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
“Kim (Allah huzuruna) bir hasene/güzellikle gelirse, ona getirdiğinin
on katı vardır.” (6/En’âm, 160). İnsan, ihsân üzere olur, güzel işler yaparsa,
davranışlarını ihsân üzere gösterirse, bunun karşılığı olarak ihsân görür,
güzellikle muâmele edilir: “İhsânın karşılığı ihsândan başka bir şey midir?”
(55/Rahmân, 60)
İnsanların dünyada işledikleri ameller ne kadar ihsân vasfında güzel
olursa olsun, Allah’ın ihsânıyla, âhirette vereceği güzelliklerle mukayese
edilmez. Zaten insanın ihsân üzere yaşayıp güzellikler sergilemesi de Allah’ın
bir lutfu ve ihsânıdır, O’nun yardımıyladır. Bunları düşünen insan,
yaptığı güzelliklerden dolayı nefsine pay çıkarıp kibirlenmemeli, ihsânını
riyâ ve gurur pisliklerinde kirletmemelidir.
Allah, güzel davranışlarda bulunan muhsinlerle beraberdir, onları sever,
onları korur, onlara dünya ve âhirette iyilikler verir (2/Bakara, 195; 3/
Âl-i İmrân, 134, 147; 5/Mâide, 13, 85, 93; 7/A’râf, 57; 9/Tevbe, 120; 29/Ankebût,
69 vd). Allah’ın rahmeti sürekli muhsinlerle, güzellik sergileyenlerle
beraber olur (7/A’râf, 56). Muhsinler, kopmaz bir ipe bağlanmış olurlar (31/
Lokman, 22). Kur’an, muhsinlere rahmet sunar (31/Lokman, 3; 46/Ahkaf,
12). İhsân sahiplerinin aleyhine bir yol (onları yenik duruma düşürme)
yoktur (9/Tevbe, 91).
Güzelliğin ölçüsünü bilmek, gerçek güzeli sevebilmek güzel insana has
güzelliktir. Çünkü güzel olan şeyler, ancak kendilerinden anlayan ve hoşlanan
kimselere güzel gelir. Sanal güzellikten, güzel zannedilen hallüsinasyonlardan
sakınmak gerekir.
Günümüzde her çeşit sanat, rûhun güzelliklerinin dışa yansıması olmaktan
çıkarılmış; toplumları maddî yönden sömürme, mânevî yönden de
uyuşturma görevi almış emperyalizmin cadısı konumuna düş(ürül)müştür.
Bu çirkin büyücünün kendisini güzel gösteren maskesinin sırıtan makyajını
göremeyen gâfil gençler, yalancı güzelliğine âşık oldukları bu cadının
kollarına atılır atılmaz can vermekteler. Şimdi sanat adlı bu cadı, büyüsüyle
arkasından koşturduğu gençlerin rûhunu almakla yetinmemekte, bu cinâyetten
önce kendi tanrılığına iman ettirip kendine taptırmakta. Bize düşen
görev, gücümüzün yettiği oranda, işi ilâhlık taslamaya kadar vardıran bu
büyücünün maskesini düşürmek ve çevremizdeki kurbanlarını azaltmak
için çalışmak. Bunun da yolu, maskesini takarak onun rolünü oynadığı
• 66 •
Ahmed Kalkan
“gerçek güzel”i insanlara tanıtmaktan geçiyor. Sahtekârlar ne ile kandıracaklarsa,
o şeyin gerçeğini hakkıyla tanımayanları kandırabilirler sadece.
Gerçeğin apaçık ortaya çıkması gerekir ki sahtekâr bâtıl eriyip yok olsun.
İnsanlara gerçek sanatı, gerçek güzelliği tanıtmak için öncelikle sahtekârlara
savaş açmamız, onların maskelerini düşürüp çirkinliklerini insanlara
göstermemiz gerekiyor. Her şey zıddıyla anlam kazanacağı, hakbâtıl
mücâdelesi her an ve her konumda yaşanacağı için kaçınılmaz bir
cephedir bu. Günümüz câhiliyesinde imaj ve makyaj her şey kabul ediliyor.
Kaporta çok önemli, motor olmasa da olur. İçinin boş olması önemli görülmüyor,
yeter ki ambalaj çekici olsun. Rûhun güzelliği, bedenin güzelliği
kadar kolaylıkla görülmediği için, câhiliyyenin câhil insanı bu gerçek güzellik
peşinde değil. Eserdir, sanattır, dildir, sâlih ameldir rûhun güzelliğini
gösteren. İç hayatımızın hazinesini zenginleştiren şeydir güzel. Ve güzellik,
Allah’ın armağanıdır. Bu hayata değer verdiren tek şey, sonsuz güzelliğin
görülmesidir. İnsan, bu geçici dünyada güzelliği görünce gerçek güzelliği
hatırlar ve ona doğru uçmak için yanar tutuşur.
“Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneh ve gınâ
azâbe’n-nâr (Rabbimiz, bize dünyada da hasene/güzellik ver, âhirette de
hasene/güzellik ver; bizi ateş azâbından koru).” (2/Bakara, 201). Başta şirk
olmak üzere her çeşit haramın çirkinliklerinden uzaklaşıp Kur’an’a uyarak
ibâdet ve kulluğun güzelliklerine hicret edenlere selâm olsun!
Ashâbın Kur’an Anlayışı
Ashâb denilince akla gelen iki şey vardır. Biri Rasûlullah, diğeri Kur’ân-ı
Kerim. Zaten onları diğer insanlardan ayırıp özel kılan bu iki kaynağa sıkı
sıkıya bağlılıktır. Ashâb Kur’an’la dirilip canlanmışlardı. Kur’an onları hayra
doğru değiştirip dönüştürmüştü. Onlar Kur’an’la değişince Allah da onların
sosyal ve siyasal durumlarını değiştirmişti. Onları câhiliye düzeninden
çıkarmış, dünyanın o zamana kadar şâhit olmadığı ve bir daha olamayacağı
saâdet asrını onlara nasip etmişti. Kur’an’ın hükümlerinin tatbik edildiği
ideal bir İslâm devletini, Kur’an devletini onlara ihsan etmişti.
Onlar Kur’an öğrenciliğini her uğraşılarının önüne alıyorlardı. Her
durumda Kur’an’a müracaat ediyorlardı. Kur’an okuyorlardı, ama güzel ses
• 67 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
gösterisi için değil, anlamadan hatim için değil, ölülere okumak için değil,
kendileri ihyâ olmak için.
Şekline hürmeti, abdestsiz okunur mu gibi tartışmaları gündemlerine
bile almıyorlar, okuyup ahkâmı ile hükmetmeye çalışıyorlardı.
Kur’an, ashâbın başucu kitabıdır, hayat kitabıdır, müracaat kitabıdır.
Hakemdir, ölçüdür, furkandır.
Onu sadece okuyarak değil; esas olarak hayatlarına geçirip uyguladıkları,
Onu yaşadıkları için ibâdet kabul ederlerdi. Onlar çok hızlı hatim yapmak
ve hâfızlıkta yarışma yapmıyorlar, Kur’an’ı hayatlarına geçirme yarışı
yapıyorlardı.
Ashâb, sadece hâfızlığı değil, hamele-i Kur’an olmayı hedefliyorlardı.
Kur’an’ın üzerlerine yüklediği görevleri yerine getirme gayreti ön plandaydı.
Kur’an onlar için ana yasa idi. Ona ters hiçbir hüküm ve kanunu kabul
etmezlerdi.
Kur’an’ı kendilerinden sonraki nesillere, dolayısıyla bize ulaştırmak için
ne çilelere katlanmışlar, ne kadar eziyet çekmişlerdi. Kutsal emanetlere ve
özellikle Kur’an’a en küçük bir ihanette bulunmamışlardı.
Ölü kitabı değildi onlar için, muska kitabı değildi Kur’an.
Hatmetmek için hatmetmiyorlar, dostlar alışverişte görsün kabilinden,
yasak savma cinsinden hatim etmeye çalışmıyorlardı. Kur’an’ı anlamak ve
yaşamaktı onların derdi.
Kur’an’a tâbi olmak, ona itaat etmek için okuyorlardı. Biliyorlardı ki,
Kur’an hüdâdır, hidâyettir, yol göstericidir.
Onlar Kur’an’ı okuyup anlamayı en büyük zikir, en önemli ibâdet kabul
ederlerdi. Çünkü Hz. Peygamber onları öyle yetiştirmişti. Meselâ içlerinden
birine buyurmuştu ki: “Ya Ebâ Zer! Allah’ın kitabından tek bir âyet öğrenerek
sabahlaman senin için yüz rekât namaz kılmaktan daha hayırlıdır.” Onları
kimse Allah adına kandırıp Kur’an’ı anlayamayacaklarını söylemiyordu.
• 68 •
Ahmed Kalkan
Başkalarının, insanların, üstad ve şeyhlerin kitaplarına yönlendirip Kur’an’ı
onlara yasak kılmıyordu. Eğer başka kitabı Kur’an’a tercih eden bir tavrı
görselerdi, şeytandan kaçar gibi kaçarlardı onlar.
Ashâb: “Bize Kur’an’dan önce iman veriliyordu” demişlerdir. Şirksiz ve
şeksiz iman olmadan okunan Kur’an, insanın hidâyetini değil, hüsrânını
arttırabilirdi çünkü.
Onlar mezarda yatanları affettirsin diye değil, ses sanatkârları gibi güzel
ses gösterilsin diye değil, mevlitlere çeşni katsın diye değil; kendilerine gösterdiği
yoldan gidip Allah’a yaklaştırsın diye Kur’an okuyorlardı.
“Onun ahlâkı Kur’an’dı” denilen Peygamberimiz’in yetiştirdiği ashâb
da canlı Kur’an olmaya çalışan insanlardı. Onlar biliyorlardı ki, insanların
en hayırlısı Kur’an öğrenen ve başkalarına öğreten kimsedir. Onların
evleri Kur’an okulu idi. Ailecek Kur’an’ı anlamaya ve yaşamaya çalışırlardı.
Peygamber’e sorular sorarlar, Kur’an’ı daha iyi anlamaya gayret ederlerdi.
İlk mü’minler şirk kabul edilecek davranışlardan şiddetle kaçınıyor ve
Kur’an’la bildirilen helâl ve haramlara teslim oluyorlar, Kur’an’a ters inançları,
gelenekleri ve uygulamaları hemen bırakıyorlardı.
Onlar Kitapsız değildi. Onları Kitabullah yönlendiriyordu. Eğitimleri
Kitapsız değildi, mahkemeleri, meclisleri, devletleri Kitapsız değildi. Medya
organlarının, nutukların, herhangi bir beşerin yazdığı kitabın Allah’ın
Kitabının yerini tutamayacağını bilirlerdi ve ona göre tercihlerini yaparlardı;
eğer onların döneminde de bu tür iletişim araçları olsaydı. Çünkü
onlar hiçbir şeyin Kur’an’dan daha önemli olmadığını biliyorlardı. İçinde
hiç yanlışın olmadığı, her emrine mutlak itaat edilmesi gereken ve sözlerin
en güzeli olan kelâmın, Allah’ın kitabı Kur’an olduğuna inandıklarını tüm
davranışlarıyla ispat ediyorlardı.
Ashâbı dirilten, canlandıran Kur’an bizi de ihyâ eder. Yeter ki Kur’an’a
yaklaşımımız ashâbınki gibi olsun.
Peyderpey indirilen Kur’an’ın yeni nâzil olan âyetler grubunu onlar bir
taraftan yazıyor, bir taraftan da ezberliyorlardı. Yüce Allah, Kur’an’ı korumayı
Kendisi üstlenmişse de Onun beşerî imkân ve vâsıtalar yoluyla da
korunmasını dilemiştir. Bunun yanında, Kur’an’da emredilen İslâm pren•
69 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
siplerinin pratik hayata doğru bir şekilde ve bütüncül olarak aktarılması
için ashâb her gayreti gösteriyordu. Böylece, daha sonra gelecek nesillere
örnek bir hayat modelinin sunulması ve Kur’an’ın sağlıklı bir şekilde anlaşılması
için çok büyük katkıda bulunuyorlardı.
Kur’an’ın peyderpey indirilmesiyle asr-ı saadet Müslümanları yaşayarak
ve içlerine sindire sindire İslâm’ı öğrendiler. Sonraki Müslüman nesiller
için model toplum oldular.
Gerek Peygamber (s.a.s.), gerek İslâm’a ilk girenler, müşriklerin eziyet
ve işkenceleriyle karşılaşmışlardır. Vahyin tekrar tekrar gelmesi hem onları
teselli edip azimlerine güç katmış ve hem de nasıl davranacakları konusunda
onlara rehberlik etmiştir.
Peyderpey inen vahiy Müslümanların olumlu ve fedâkârca davranışlarını
övüyor ve böylece onları daha mükemmele doğru teşvik ediyordu.
Olumsuz davranışlarından dolayı da onları uyarıyordu.
Asr-ı saâdet Müslümanlarının çok diri bir İslâm anlayış ve hayatına sahip
olmalarının sebeplerinden biri budur. Böylece vahiyle aralarında çok
canlı bir iletişim sağlanmıştı. Sosyal bir problem ortaya çıktığında ardından
vahiy gelip o problemi çözüme bağlıyordu.
Sosyal problemler ânında çözümlendiği gibi, itikadî problemler de çözüme
bağlanıyordu.
Kur’an’ın peyderpey indirilmiş olması, toplumların eğitimi konusunda
tedrice riâyet edilmesi gerektiği noktasında bir rehberlik ve uyarıdır. Bir
toplumun eski alışkanlık ve geleneklerini bir anda değiştirmesi beklenemez.
Değişim için zamana ve tedrice ihtiyaç vardır.
Kuran’ın bu şekilde indirilmesi, korunmasını da kolaylaştırmıştır. Araplar
ümmî bir toplum idiler. Okuma-yazma bilenleri parmaklarla sayılacak
kadar azdı. Okuma-yazma oranı ancak İslâm geldikten ve eğitimini yaptıktan
sonra çoğalabilmiştir. Kur’an’dan âyetler indiğinde bir taraftan vahiy
kâtipleri tarafından yazılırken birçok kişi tarafından da ezberleniyordu.
• 70 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’ın Korunması: Yüce Allah tevrat’tan sözederken “Allah’ın kitabını
korumaları kendilerinden istendiği için…” (5/Mâide, 44) buyurmaktadır.
Âyetten de anlaşıldığı gibi Tevrat’ın korunması insanlara bırakılmıştır.
Oysa Kur’an’ın korunmasını bizzat Yüce Allah üstlenmiştir. Bu konuda
şöyle buyurmaktadır: “Zikri kesinlikle Biz indirdik ve elbette onu yine Biz
koruyacağız.” (15/Hıcr, 9)
Peyderpey inen Kur’an âyetleri vahiy kâtipleri tarafından yazılıyordu.
Yazılan bu âyetler Peygamber (s.a.s.) tarafından şifâhî yolla da insanlara
tebliğ ediliyor ve namazlarda okunuyordu. Böylece inen her âyet grubu,
Peygamber’in yanı sıra birçok sahâbî tarafından da ezberleniyordu.
Sahâbenin Kur’an okumaları, sadece namazlarla sınırlı değildi. Mescidlerde
ve değişik ev toplantılarında topluca okudukları gibi, fertler de kendi
kendilerine okuyorlardı. Peygamber zaman zaman sahâbîleriyle birlikte
oturup kıraati güzel olan sahâbîlerden birine, kendilerine Kur’an tilâvet etmesini
teklif ederdi.
Sahâbîlerin ibâdet olarak en başta gelen meşgalelerinden biri, Kur’an’ı
üzerinde düşünerek ve hayatlarına geçirmek için okumak idi. Kur’an’ın
okunması ve başkalarına öğretilmesi Peygamber tarafından teşvik ediliyordu.
O, bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenip
öğretendir.” (Buhârî, Fezâilu’l Kur’an 21; Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî,
Fezâilu’l Kur’an 15; İbn Mâce, Mukaddime 16).
Peygamberimiz, merkezden uzak bir topluluk İslâm’ı kabul ettiklerinde
hemen onlara bir eğitici gönderirdi. Bu eğiticinin görevi, o Müslümanlara
Kur’an’ı okutmak ve onlara dini öğretmekti. Birinci Akabe biatında biat
eden on iki Medine’li ile birlikte Mus’ab’ı eğitici olarak göndermişti. Bu
olay, eğitici gönderme işinin Mekke döneminde başladığını gösterir.
Hz. Peygamber bir yere bir idareci gönderdiğinde Kur’an’a daha çok
vâkıf olanı tercih ederdi. Dünyevî makamlar bile Kur’an’ın daha iyi bilinmesine
bağlı kılınmışsa, böyle bir toplumda Kur’an okumanın yaygınlık
kazanması doğaldır.
Kur’an’ı ezberleyen, Kur’an’la en çok meşgul olan kimse Peygamberimiz’in
yanında dirâyet, idare ve emir verme konusunda öne çıkıyor, zekâ
• 71 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
ve kabiliyet açısından gözde oluyordu. Bir askerî birliğe komutan lâzımdı.
Bakın, Peygamberimiz kimi komutan olarak tâyin ediyordu? Ebû Hüreyre
anlatıyor: Rasûlullah bir askerî birliği bir sefere göndermek istemişti.
Bunlar belli sayıda kişiler idi. Onları Kur’an okumaya dâvet etti. İçlerinden
her birinin okumasını istedi. Derken yaşça en küçük olanlarından birine
sıra geldi. “Ey falan, senin ezberinde ne var?” diye sordu. O da: “Ezberimde
şu şu sûreler ve Bakara sûresi var” diye cevap verdi. Rasûlullah: “Senin
ezberinde Bakara Sûresi var, öyle mi?” buyurdu. Adam: “Evet, var” dedi.
Rasûlullah, “O halde git, sen onların komutanısın” buyurdu. Onların ileri
gelenlerinden bir adam bunun üzerine şöyle dedi: “Vallahi, Bakara Sûresini
öğrenmeme engel olan şey, onun hakkını verememe korkusu idi.” Sonra
Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kur’an’ı öğrenin ve onu okuyun. Kur’an’ı
öğrenen, okuyan ve onunla amel eden kişi misk kokusu ile doldurulmuş
dağarcığa benzer, onun kokusu her yere yayılır. Kur’an’ı öğrendikten sonra,
Kur’an, içinde olduğu halde uyuyan kimse, içinde misk varken ağzı bağlanmış
dağarcığa benzer.” (Tirmizî, Fezâilu’l Kur’an 2)
Ashâb zamanında câmiler, namaz kılınıp dağılınılan yerler değildi.
Mescidlerin birçok fonksiyonu vardı. Mescidler Kur’an öğreniminin yapıldığı
merkezler idi. Nitekim Peygamber de bunu teşvik ediyordu (Müslim,
Zikr ve Duâ). Mescidler dışında da Kur’an eğitiminin yapıldığı merkezler
vardı.
Kur’an’ı ezberleme ve zabtı ile uğraşma, Ashâb-ı Suffe’nin görevlerinin
başında geliyordu. Bunlar, kimsesi, evi-barınağı bulunmayan kimselerdi.
Geçimlerini sağlamak için başkalarının yanında ücretle çalışır, iş bulamadıklarında
odun toplar ve topladıkları odunları satarak geçinirlerdi. Geri
kalan zamanlarını ise, Kur’an okumak, onu başkalarına okutmak ve ibâdet
etmekle geçirirlerdi.
Kur’an’ı Anlama Çabaları
Asr-ı saâdet Müslümanları, Kur’an’ı sadece okuyup ezberlemeye özen
göstermiyorlar, aynı zamanda onu anlama, üzerinde düşünme ve onunla
amel etmeye de büyük özen gösteriyorlardı.
• 72 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’ı anlamaya çalışmak ve üzerinde düşünmek Yüce Allah tarafından
istenen bir husustur: “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri
kilitli mi?” (47/Muhammed, 24). “Sana bu mübârek Kitabı, âyetlerini düşünsünler
ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (38/Sâd, 29)
Peygamberimiz Kur’an’ı okurken onunla âdeta karşılıklı iletişime geçiyordu.
Rahmet âyeti okuduğunda durup Allah’tan rahmet diliyor, azap içeren
bir âyet okuduğunda da Yüce Allah’a, kendisini o azaptan korusun diye
duâ ediyordu (bkz. Müslim, Salâtu’l Müsâfirîn 38; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 25;
İbn Mâce, İkametu’s Salât 179). Âlimler, Hz. Peygamber’in bu tarz okuyuşunu
ve bu konudaki tavsiyelerini göz önünde bulundurarak, Kur’an’ı
okurken bu şekilde davranmanın sünnet olduğunu söylemişlerdir (Suyûtî,
Âdâbu Tilâveti’l Kur’an ve Te’lîfihi, Beyrut 1987, s. 104). Kur’an’ı anlamadan
ve üzerinde düşünmeden onu bu şekilde okumanın mümkün olamayacağı
açıktır.
Kur’an’ı anlamaya ve âyetleri üzerinde düşünmeye o kadar önem verilmiştir
ki, bazı âlimler Kur’an’ı tarif ederken: “Üzerinde düşünülüp ibret
almak için indirilmiş Arapça sözlerdir” demişlerdir (Vehbe ez-Zuhaylî,
Usûlu’l Fıkhı’l-İslâmî, Dımaşk, 1986, I/421).
Tâbiînin ileri gelenlerinden Ebu Abdurrahman es-Sülemî (öl. 74/693)
şöyle demektedir: Osman bin Affan, Abdullah bin Mes’ud ve Kur’an-ı Kerim’i
bize öğreten diğerleri, Peygamber’den on âyet öğrendiklerinde o
âyetlerdeki ilim ve ameli bellemeden, onları hayatlarına geçirmeden,
başka âyetlere geçmediklerini anlatırlardı. Diyorlardı ki: “Kur’an’ı, ilim
ve ameli birlikte öğrendik.” (Taberî, Câmiu’l-Beyan, I/35-36; İbn Teymiyye,
Mecmûu’l-Fetâvâ, İkinci baskı, 1399 13/365; Suyûtî, el-Itkan fî Ulûmi’l
Kur’an, Mısır 1978, II/226).
Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın sekiz yılda Bakara sûresini ezberlediği
nakledilmektedir (Suyûtî, a.g.e., II/226). (Bu ülkede bir senede hatta daha
kısa sürede hâfız olmakla veya hâfız yetiştirmekle övünülür. Ebû Hanife gibilerin
4 yaşında veya daha küçükken hâfız olduğu ballandıra ballandıra ve
inanılarak anlatılır. Tabii, o hâfızların Kur’an’ı anlamadan ve dayakla öğrendiklerinden
sevmeden hâfızlık yaptıkları için şimdi çoğunun eline Kur’an
bile alamadığını, İslâmî çalışmalara istisnâ dışında katılanlarının olmadığını
hiç hesaba katmazlar.)
• 73 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Ashâbın Kur’an’a karşı tavırları, onların günümüzde olduğu gibi okuyup
geçmediklerini, üzerinde düşüne düşüne ve içlerine sindire sindire okuduklarını
göstermektedir. Hatta sahâbenin, muhâkemeleri henüz gelişmemiş
ve Kur’an’da anlatılanları anlayamayacak yaştaki çocuklarına Kur’an’ı
okutmadıkları ifade edilmektedir (Kettânî, et-Terâtibu’l İdariye, II/296).
İşte ashâbın bu hususlarını göz önünde bulunduran bazı âlimler,
Kur’an’ı anlayıp üzerinde düşünmeden onu okumayı hoş karşılamamışlardır
(Zerkeşî, Bedruddin, el Burhan fî Ulûmi’l Kur’an, Beyrut, tarihsiz,
I/455). Hasanu’l Basrî’nin, (öl. 119/728) anlamını bilmeyen çocuk ve kölelerin
Kur’an’ı okumalarından şikâyet ettiği ve bu şikâyetini dile getirirken
şu âyeti okuduğu rivâyet edilmektedir (Acurrî, Ebu Bekir Muhammed bin
Huseyin, Ahlâku Hameleti’l Kur’an, Beyrut, 1987, s. 50): “Sana bu mübârek
Kitab’ı âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (38/
Sâd, 29).
Yine tâbiînden Said bin Cübeyr (öl. 95/713): “Kur’an’ı okuyup sonra
da onu tefsir etmeyen kişi, kör -veya bedevî- gibidir” demiştir (Taberî, Câmiu’l-
Beyan, I/36).
Hz. Ömer hakkında nakledilen şu rivâyet dikkat çekicidir: Hz. Ömer’in
hilâfeti döneminde Basra valisi Ebu Mûsâ el-Eş’arî, Hz. Ömer’e bir mektup
göndererek Basra’da o yıl Kur’an’ı ezberleme işiyle uğraşanların çokluğundan
söz eder ve beytu’l-malden bunlara yardım gönderilmesini ister. Vali
ertesi sene aynı istekte bulunur ve Kur’an hıfzıyla uğraşanların kat kat arttığını
haber verir. Hz. Ömer’in ona verdiği cevap şöyledir: “Onları kendi
halleriyle baş başa bırak. Korkarım ki insanlar, kendilerini Kur’an’ı ezberleme
işine kaptırır ve onu anlama işini ihmal ederler.” (Kettani, a.g.e.,
II/279)
Kur’an âyetleri üzerinde düşünmeden kısa bir müddet içerisinde
Kur’an’ın hetmedilmesini selef hoş karşılamamıştır. Buhârî ve Müslim’in
de naklettikleri Peygamber ile Abdullah bin Amr arsanda geçen şu konuşma
buna ışık tutmaktadır:
“Peygamber (s.a.s.) bana, ‘Kur’an’ı bir ayda hatmet’ dedi. ‘Kendimde bundan
daha fazlasına güç buluyorum’ dedim. ‘O halde on günde hatmet’ dedi.
‘Kendimde bundan da daha fazlasına güç buluyorum’ karşılığını verdim.
• 74 •
Ahmed Kalkan
Bunun üzerine şöyle dedi: ‘Yedi günde hatmet, daha az bir müddette hatmetme.”
(Buhârî, Savm 54, 55, 56, 57; Fezâilu’l Kur’an 34; Müslim, Savm 35;
Ebû Dâvud, Salât 8; Tirmizî, Kırâat 13; Nesâî, Sıyâm 76; İbn Mâce, İkametu’s-
Salât 187; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/162)
Rivâyet edildiğine göre biri Abdullah bin Abbas’a (öl. 68/687) gelerek,
okuyuşunun çok süratli olduğunu ve Kur’ân-ı Kerim’i üç günde hatmettiğini
söylemiştir. Bunun üzerine Abdullah b. Abbas kendisine şöyle demiştir:
“Bakara sûresini bir gecede okuyup onun üzerinde düşünmek ve onu tertîl
ile okumak, dediğin şekilde okumaktan daha güzeldir (Acurrî, a.g.e., s. 82).
Bu arada ashâbın Kur’an’a mutlak bir bağlılıkla bağlı olduklarını, gelen
emirlere ânında itaat ettiklerini de belirtmek gerekir. Bu konuda pek çok
misal zikretmek mümkündür. Bunlardan biri şöyledir:
Enes bin Mâlik şöyle diyor: Peygamber (s.a.s.), daha önce Kudüs’e doğru
namaz kılıyordu. Bilâhare “(Ey Muhammed,) Biz senin yüzünün göğe
doğru çevrilip durduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. Elbette seni,
hoşlandığın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram’a
çevir.” (2/Bakara, 144) âyeti indi. Bu âyet indikten sonra biri, Seleme
oğullarının yurdundan geçiyordu. Onlar mescide sabah namazına durmuşlardı
ve o anda rükûda idiler. Namazın bir rekâtını kılmışlardı. O geçen kişi,
kıblenin değiştiğine dair onlara seslendi. Rukûda oldukları halde hemen
Kâbe’ye doğru yöneldiler (Müslim, Mesâcid 15).
İçkinin kesin olarak yasaklanması ve diğer emir ve nehiylerle ilgili âyetler
indiğinde de aynı hassâsiyeti göstermişlerdir.
Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: “Biz Âişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından
ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz. Âişe dedi ki: ‘Şüphesiz
Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah’a
yemin olsun ki, Allah’ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha
kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim
Nûr sûresinde “Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar...” âyeti
inince, onların erkekleri bu âyetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler
eşlerine, kızlarına, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan
her biri Allah’ın kitabını tasdik ve ona iman ederek, etek kumaşlarından
başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamber’in arkasında
• 75 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar
vardı.” (Buhârî, Tefsîru Sûre, (Nûr Sûresi Tefsiri), 6/136; Ebû Dâvud,
Libas 32, h. no: 4101)
Ashâb zamanında Kur’an âyetleri üzerinde düşünmek ve onları anlamaya
çalışmak hususunda herhangi bir kültür düzeyi aranmıyordu.
Kur’an okuyan herkes, onu anlamak ve onunla amel etmek için çalışıyordu.
Ancak herkesin böyle bir çaba içerisinde olması, hepsinin onu aynı
düzeyde anladıkları anlamına gelmez. Anlamını bilmedikleri kelime veya
terkipleri Peygamber hayatta iken ona, onun vefatından sonra ise birbirlerine
soruyorlardı.
Sahâbenin Kur’an’ı anlama düzeyleri birbirlerinden farklıydı. Ancak
anlama düzeyi düşük olan da Kur’an’ı anlamaya çalışıyordu ve kimse ona,
“niçin Kur’an’ı anlamak için uğraşıyorsun? Bu işten vazgeç, seviyen buna
müsait değildir” demiyordu.
Dikkat çeken diğer bir husus ise, yanlış anlayanların hatalarını kabullenmeye
hazır olmalarıdır. Bu, onların dine olan bağlılık ve samimiyetlerinin,
ayrıca birbirlerine olan güvenlerinin göstergesidir.
Ashâb, Kur’an’ı anlamak için önce yine Kur’an’a müracaat ediyorlar.
Sonra Peygamber’in sünnetine bakıyorlardı. Bu iki ana kaynakta bulamadıkları
konu için ictihad ediyorlar (re’yleriyle hüküm veriyorlar)dı.
Her kitap anlaşılmak için okunur. Dünya ve âhiret saâdetinin kaynağı
olan Kur’ân-ı Kerim’in anlaşılmaması düşünülemez.
Asr-ı saâdet Müslümanlarının önyargısız olmaları, samimi ve kuvvetli
bir imana sahip bulunmaları, Kur’an’ı daha doğru anlamalarını kolaylaştırıyordu.
Asr-ı saâdet Müslümanları, Kur’an’ı hiçbir değişikliğe uğramadan sonraki
nesillere aktarmakla yetinmemiş, her öğrendiklerini Peygamber’in gözetiminde
hayatlarına uygulayarak sonraki nesillere İslâm’ın nasıl yaşanacağı
konusunda model toplum olmuşlardı. Onlar, Kur’an’ı öğrenmeyi, onu
anlamayı ve hayatlarına aktarmayı birlikte yürütmüşlerdi.
• 76 •
Ahmed Kalkan
Kur’ân-ı Kerim, âyetleri üzerinde düşünmeyi, onu tedebbür ile okumayı
emretmektedir. Sonu “düşünmüyor musunuz?”, “akletmiyor musunuz?”
gibi ifadelerle biten birçok âyet vardır. Akıl, insana verilen en büyük nimetlerdendir.
Bu nimetin şükrü ise, aklı kullanmak, yani düşünmektir (M. Sait
Şimşek, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saâdet’te İslâm, s. 217-236).
İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, üstad
Mevdûdî, belki bazılarımızın biraz abartılı ve karikatürize edilmiş bulabileceği
bir örnekleme ile ibâdet-itaat ilişkisini ve bu dengenin kayboluşunu
şöyle açıklar:
“Önce ibadet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan sonra
cevap verin: Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp
daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle
hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi ona, ‘git şu şu işleri yap’ diyor; köle
bulunduğu yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar
ayağa kalkıp elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışlıkları
düzelt’ diye tâlimat veriyor; ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin
önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu kötü işten
kes’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin
söylediklerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve ‘hırsızın
elini bu işten kes’ emrini yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine
gerçekten hürmet ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden
bir tanesi böyle davransaydı ne yapardınız Allah bilir! Allah’ın kullarından
böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine
şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir, kaç kere
Kur’an’daki İlâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için kıllarını
bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz kılar, ellerine binlik
bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok acıklı bir makamla Kur’an
okurlar! Onları bu halde gördüğünüz zaman; ‘ne kadar müttakî, ne kadar
dindar adamlar’ dersiniz. Bu yanlış anlamanın temelinde ibadetin gerçek
anlamını bilmemek yatar. (Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasi Yorumu,
s. 77 (Mevdûdi’nin Fundamentals Of İslam adlı eserinden naklen)
Allah’a inandığını söylediği halde O’na itaat etmeyenlerin durumu, şu
askerin durumu gibidir: Komutan kendisine hayatî önemi olan bir planı
verdikten sonra planın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O
planın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın
• 77 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların
hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya da inandığı halde
zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci
durumda inanmayanların cezasına, ikinci durumda da âsilerin cezasına.
Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun koyduğu
kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan uzaklaşmasına
sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle her şekilde kuşatılan günümüzün
müslümanı, müslüman kalmak ve müslüman ölmek için ashâb gibi
canlı Kur’an olmaya çalışmalıdır.’ Bu devirde “müslüman” ismini benimsemek,
ciddî ve büyük bir iddiadır. Bu iddianın isbatı, tüm iç ve dış zorluklara
rağmen, Kur’an’ın tâbî tuttuğu itaat ve isyan sınavlarını başarmaktır. Cennetin
bedeli Kur’an’a itaat; cehennemin sebebi Kur’an’a isyandır.
Ashâbın temel özelliği, kendilerini Kitab’ın ve Peygamber’in yönlendirmesidir.
Onlar KİTAPLI nesildir. Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor.
Vatandaşa “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük
bir hakaret kabul eder ama, yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez.
Kitapsız toplumdur cahiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir.
Öldükten sonra sorulacak sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı
hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını
bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.” (36/Yâsin, 65). “Kitabın
ne?” sorusuna o gün ellerimiz “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”,
ya da “şu kanal”, “bu televizyon”... diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia
ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine, bize yön veren, bizim O Kitap’tan, yani
Kur’an’dan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz, uyduğumuz ne ise vücudumuz
yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir. “Kitabım Kur’an”
sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa tümüyle yaşayışımıza
yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak, inandığını yaşamaktır.
Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz. Kur’an’ın
haber verdiği cehenneme gerçekten iman eden kimse de Kur’an’daki hükümlere
itaat etmeyerek cehenneme doğru hızla koşmaz.
Kur’an, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesidir. Diğer mûcizeler, belirli
bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan sınırlı sayıdaki insanın şahid
olduğu olağanüstülükler olduğu halde; Kur’an, her coğrafyada, Peygamberden
sonra her tarih diliminde yaşayanlar için apaçık görülen bir mûcizedir.
Edebiyat yönüyle mûcizedir, benzerinin yazılamayacağı için mûcizedir,
• 78 •
Ahmed Kalkan
problemlere çözüm getirip ölümcül hastalıklara şifa olduğu için mûcizedir,
evrensel hakikatleri ihtiva etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi gerekmeyen,
eskimeyen ve en âdil kanunları içermesi yönüyle mûcizedir.
Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm insanları her
yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış yolları göstermesi yönüyle
mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları
arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi ile, ruhları huzura kavuşturan,
gönülleri titreten nağmeleriyle mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en
çok ve en kolay ezberlenen kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının
derinliğiyle mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm olması, bıktırmaması,
okundukça güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle,
gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş, en
köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte
muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan
bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten
inen muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek
isteyenlere Allah’ın uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şâhid olduğu en büyük
devrim, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâptır. Câhiliye bataklığından
Kur’an sâyesinde çıkıp dünyaya insanlık öğreten ashâb bunun canlı örneğidir.
Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden tırnağa değiştirdiği gibi;
toplumları da nûruyla ihyâ etmiş, diriltmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür.
Ashâbı ashâb yapan Kur’an’dır. Saâdeti asra taşımak ve asr-ı saâdeti yaşamak
için biz de Kur’an’a ashâb gibi sarılırsak sahâbeleşmiş oluruz. Onlara
Allah’ın ihsânı olan dünyada devlete âhirette sonsuz nimete biz de kavuşuruz.
Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil’in samimi arkadaşı, eli silâhlı katil
adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği
Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Gaddar, zâlim Ömer, Kur’an sâyesinde
insanları ihyâ eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet
ve adâlet timsali Hz. Ömer oluvermiştir. Fert planında tek tek yaşanan
bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni de
kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine saldıran,
o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir
bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâp sayesinde
• 79 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet
oluşturmuşlardır.
Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ
Açan Sadece Kur’an’dır.
Ashâbın Kur’an’a yaklaşımı konusunda söylenmesi gereken bir husus
da, ashâbın kayıtsız şartsız Kur’an’a teslim olması sâyesinde Kur’an’ın
onların dünyasını da tümüyle güzelleştirmesidir. Kur’an çağ kapatıp çağ
açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, cahiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir.
İnsanlığın hattındaki en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek
istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara
dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini
yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan,
aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen büyük peygamberler
de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte ve sonraki
etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest çağa destansı
meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılabın
köşe taşıdır. Musa (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılab,
Kur’an’ın yaptığı inkılab; en büyük inkılabçı da Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir.
Kur’an’la cahiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte
Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saadet; inkılabçı insanın adı
da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılab denilemeyecek basit,
sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları değiştirmenin
adına devrim denilmeye başlanmıştır. Karanlıklar, zulümler, zindanlar
arasındaki değişikliğin adına devrim; küçük değişikliklerin veya tahmine
ya da uydurmaya dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.
İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı câhiliyye çağının karanlıklarında yaşıyor.
Kur’an’da “câhiliyye” kelimesi dört yerde geçer. Bu dört âyet, câhiliyyenin
dört özelliğini belirtir. Cahiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.
(bkz. 3/Âl-i İmran, 154) Câhiliyye bir hayat felsefesi, taassup içeren bir yaşam
biçimidir (bkz. 48/Fetih, 26). Câhiliyye ahlâksızlık, hayâsızlıktır (bkz.
33/Ahzâb, 33). Ve câhiliyye bir devlet anlayışı, bir yönetim biçimidir: “Yoksa
onlar, câhiliyye hükmünü, idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma
göre, hükmü Allah’tan daha güzel kim var?” (5/Mâide, 50). Câhiliyyenin temel
vasıflarından kölelik hâlâ hükmünü sürdürmektedir.
• 80 •
Ahmed Kalkan
İnsanlar bugünkü modern câhiliyyede şeytanın, nefislerinin, hevâ ve
heveslerinin kölesi durumunda yaşarlarken; bir yandan da kullara kulluk-
kölelik yapmaktalar. Yabancı emperyalistler ve yerli sömürücüler
modern köleliği devam ettiriyorlar. Eski câhiliyye devrinde bazı insanlar
kızlarını diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının dünya hayatlarını yok
ediyorlardı. Günümüzdeki modern câhiliyyede kız-erkek bütün çocuklar,
öldürülmelerin en kötüsüne mahkûm ediliyor. Çocukların fıtratları bozulduğu
ve mü’mince yaşatılmadığı için âhiretleri, ebedî hayatları mahvediliyor
(Tabii, kürtaj, intihar, uyuşturucu gibi şeyleri saymaya gerek görmüyorum).
Kısaca, Kur’an gelip Arap câhiliyyesini değiştirmeden o toplumda
neler varsa, onlar modern biçimde bugün de, buralarda da arz-ı endam
etmektedir.
Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi niye
değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde, niçin karanlıklardan
sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yani Kur’an, niye
artık inkılâb yapamıyor?! Kur’an değişmemiştir ama, Kur’an okuyanlar
başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
Kur’an, aynı Kur’an’dır ama, Kur’an’a yönelmesi gereken insan,
Kur’an’a sahâbe-i kiram gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır.
Bu güne kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı,
nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya
devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda
yaşayan insan, çeşmenin yolunu unutmuş olabilir ama, çeşmenin
suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri
olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları farkeden itfaiyeci
(dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını
çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil
midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma
hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini,
kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya
hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifâya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an
şifâdır.” (10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44). Hem ferdî hastalık,
problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza. Aynı za•
81 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
manda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifâdır. Bunun böyle
olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir vâkıadır.
Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda, kabından
açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbı nâmına bir İlâhî hitaptır. Bütün
kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Hâlikı nâmına bir ezelî konuşmadır.
Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelam-ı Ezelîsi olarak sonsuz hikmet,
kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla
onu okumak, okumaların en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en
güzelidir. Onunla düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan
bir hayât, hayâtların en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması
gereken husus, eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle
okunmasıdır.
Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin
ilk vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu
okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min, asgari olarak günde beş
defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan doğruya bir bağlantı kuracaktır.
İslâm’ın iman, ahlak, iktisat, hukuk vs. düsturlarını teşkil eden Kur’an
âyetlerini, Rabbinin huzurunda, Rabbinden indirildiği şekliyle okuyarak ve
dinleyerek Allah’a ibâdet edecektir.
Kur’an’ı okumak, mü’min için ne derece lüzumlu ise, öğrendiklerini
korumak ve unutmamak da o nisbette zarûrîdir. Kur’an’ı okumaktan asıl
gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana kanunlarını teşkil eden Kur’an’ın anlaşılmasını
belirli bir zümrenin tekeline bırakmamıştır. Kur’an, her bir
kişi için gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından
anlaşılacak kadar açıktır.
“Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” (54/Kamer, 17)
Kur’an’ı biraz olsun anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle
yazılmış metnini ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler
takip etmeliyiz. Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve
tefsirini okumalıyız. Ayrıca, çeşitli konulardaki Kur’an âyetlerini açıklayan
ilmî eserleri de ciddi bir gayretle takip etmeliyiz. Kur’an’ı okumanın, onu
anlamak için olacağı gerçeğini kavrayamayan bir çok mü’min, Kur’an’ı yıl•
82 •
Ahmed Kalkan
larca okudukları, defalarca hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere rağbet etmedikleri
için, Kur’an’ın mânâ zenginliklerinden feyz alamamışlar, ellerindeki
Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir. Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz
tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten onu yaşamak
içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur’an’a
uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet
olunasınız.” (6/En’âm, 155) Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden yararlanmak ve
kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek, okuyacak
ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları yükseltir.
Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Riyâzü’s-Sâlihin ve Terc. II, 341).
Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan,
okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen faydalar
sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler)
için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır.” (20/Tâhâ,
124).
Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor, tatbik
olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok, sadece varlığına
ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da fertlerin irâdelerine ve toplum
hayatının akışına yön vermiyorsa onun mevcûdiyetinin fiilî bir önemi
yoktur. İnanılan ve kabul edilen bu ana kaideyi iman ve amel hayatımıza
uygulayarak şu soruları kendimize yöneltebiliriz:
Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü sınırsız,
ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın hayatımızdaki rolü nedir?
Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını ihtivâ ettiğine inandığımız
Kur’an-ı Kerim’in kişisel ve sosyal hayâtımızdaki etkinliği nedir? Kur’an-ı
Kerim vicdanların hâkim düzeni ve pratik hayatın tatbik edilir nizamı olmadan
mâziyi, hali, istikbali bilen Allah’ı fiil ve hayâtımızda biricik ma’bud;
ortaksız ilâh tanımamız mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın
haram kıldıklarını helâl kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve
sosyal kurumları meşrû tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî yasaları
yürürlükten düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri yüceltmek ise Allah’a
şirk koşmaktır.
• 83 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı, sadece
putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder olmuşlardır.
Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve ictimaî hayâtı tanzim edecek
emir ve yasaklarını içeren Kur’an-ı Kerim, düzenleyicisi olması gereken
günlük hayâttan çekilmiştir. Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi
gerekirken mezarlık kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın
en korkutucu olanı, Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar
aya, güneşe ve puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine
ve arzularına göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk
koşmak olacak.)” (İbn Mâce, Hadis no: 4205)
Allah’ın yanı sıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem azabına
uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki, ilk mü’minler ilâhlar
edinme anlamına gelebilecek davranışlardan şiddetle kaçınıyorlardı. Bu
sebepledir ki Kur’an’la bildirilen helâllar ve haramlarla çelişen inançları,
gelenekleri ve uygulamaları hemen bırakıyorlardı. Kur’an-ı Kerim’in
yasalarına uymayı Allah’ı ma’bud tanımanın gereği görüyorlardı. Bu şuurlarından
ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da “Namaz kılınız” emri gelince
bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı. “Zekât veriniz” emri gelince,
şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi bir iman zevki ve vicdan neşesi haline
getirmişlerdi. “Savaşınız” buyruğu ise bütün mü’minleri iman saflarında
savaşmaya hazırlamıştı.
Allah’ı biricik ma’bud; ortaksız ilâh kabul etmeyi, O’nun kitabı Kur’an’ın
düsturlarına göre yaşamak mânâsına anlayan ilk mü’minlerin hayatından
bir örnek verelim:
Asrımızın câhiliyyesi gibi karanlık bir câhiliyye hayatı yaşayan miladi
6.-7. asır Araplarında alkollü içkiler her dudağın sevgilisi, her merasimin
protokol gereğiydi. Böyle bir cemiyetin insanı olan Ebû Büreyde şöyle nakleder:
“Bir gün oturmuş içki içmeye başlamıştık. Ben bir ara kalktım, Peygamber’in
huzuruna çıktım, selâm verdim ve orada içkinin haram edildiğini
bildiren âyetin indirildiğini öğrendim. Derhal arkadaşlarımın yanına döndüm
ve alkollü içkileri içme yasağını bildiren âyetleri “... artık bu iptilâdan
vazgeçersiniz değil mi?” (5/Mâide 90) cümlesine kadar okudum. Arkadaşlarım
hemen kadehlerindeki içkileri döktüler, küpleri devirdiler ve ‘Vazgeçtik
yâ Rabbi! Vazgeçtik yâ Rabbi!’ dediler.” (İbn Kesir, 5/Mâide 90 âyetinin
tefsiri).
• 84 •
Ahmed Kalkan
Peygamber devrinin her mü’mini, Kur’an’ın ferdî ve ailevî hayatı tanzim
eden her emrini, sosyal, iktisadî ve hukukî münâsebetleri düzenleyen
her düsturunu aynı iman ve şuurla derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı yaşanan
bir nizam haline getiriyordu. Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce
emir ve yasaklarını tatbik etmemek; şanlı Peygamber’in önderliğinde yaşamamak,
imanı anlamsız kılmak, hayâtı gayesiz bir mâceraya sürüklemek,
âhiret saâdetini putperestliğe fedâ etmektir. Biz de bugün kişilerin
putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıldığı modern câhiliyyede yaşıyoruz.
Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan kurtulmak için ashâbın Kur’an’a
yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe kavuşup
yükselmek için Kur’an’ı harfiyyen ve aynı heyecanla hayatımıza
geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun Kitabı Kur’an’a uyun. O’nun emirleri ve yasaklarına
aykırı gitmekten de sakının ki merhamet olunasınız (da dünya ve
âhirette mutluluğa eresiniz.)” (20/Tâhâ, 98; 6/En’âm, 155). (3)
Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad
erlerine selâm olsun.
Kur’an’da Kur’an
Kur’an, kendisini bir kılavuz, rehber olarak tanıtıyor. Kur’an, insanlara
hayâtları boyunca takip etmeleri gereken esasları, yasaları gösteren ve onları
teşvik eden bir kitaptır. Kur’an, akleden insanlar için bir öğüt ve hatırlatmadır.
Kur’an’ı, kendi dilinden tanımaya çalışalım:
“Elif Lâm Râ; Bunlar, gerçeği açıklayan Kitab’ın âyetleridir. Biz, onu anlayasınız
diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Biz, bu Kur’an’ı sana vahyederek
en güzel kıssaları anlatıyoruz. Oysa, daha önce sen bunlardan habersizdin.”
(12/Yûsuf, 1-2)
“Bu, Allah’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve hamde
lâyık olan, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah’ın yoluna çıkarman için
sana indirdiğimiz kitaptır.” (14/İbrahim, 1-2)
• 85 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
“Kur’an, âlemler için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.”
(68/Kalem, 52)
“Bu Kitap, hiç şüphesiz muttakiler için rehberdir.” (2/Bakara, 2)
“Bu Kur’an, onunla uyarılsınlar, tek bir ilah bulunduğunu bilsinler ve akıl
sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir.” (14/İbrahim, 52)
“De ki, Kur’an’ı Ruhul Kudüs (Cebrail) Rabbinin katından mü’minlerin
imanlarını pekiştirmek, müslümanlara doğruluk rehberi ve müjde olmak
üzere hak olarak indirmiştir.” (16/Nahl, 102)
“Bu Kur’an, insanlara bir açıklama, muttakilere yol gösterme ve bir öğüttür.”
(3/Âl-i İmran, 138)
“Doğrusu size Allah’tan bir ışık ve apaçık bir Kitap gelmiştir. Allah, rızâsını
gözetenleri onunla selâmet yollarına eriştirir ve onları, izni ile karanlıklardan
aydınlığa çıkarır, onları doğru yola iletir.” (5/Mâide, 16)
“O halde Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Allah’ın sana
indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Onların heveslerine
uyma. Eğer yüzçevirirlerse bil ki, Allah, bir kısım günahları yüzünden
onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktırlar.” (5/
Mâide, 49)
“İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur’an’a uyun,
(onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet olunasınız.”
(6/En’âm, 155)
“Biz sana onu böyle Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda tehditleri
türlü biçimlerde açıkladık. Belki sakınırlar veya onlara bir öğüt olur.” (20/
Tâhâ, 113)
“Andolsun, bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü şekillerde açıkladık.
Ama insanların çoğu inkâr ederek yüzçevirirler.” (17/İsrâ, 89)
“Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna hak ile bâtılın arasını ayıran ölçüyü
indiren ne yücedir!” (25/Furkan, 1)
• 86 •
Ahmed Kalkan
“De ki, bu, mü’minlere doğruluk rehberi ve şifâdır.” (41/Fussılet, 44)
“Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik.” (17/
İsrâ, 106)
“Rabbınızdan size indirilen Kitaba uyun; ondan başka veliler edinerek
onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.” (7/A’râf, 3)
“O gün zâlim kişi ellerini ısırıp ‘keşke Peygamber’le beraber bir yol tutsaydım,
vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim, and olsun
ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız
bırakıyor.’ der. Peygamber: ‘Ey Rabbım, doğrusu kavmim/toplumum bu
Kur’an’ı terk etmişti.’ der.” (25/Furkan, 27-30)
“Benim Kitabımdan yüzçeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve kıyamet
günü de onu kör olarak haşrederiz. O zaman, ‘Rabbim, beni niye kör
olarak haşrettin? Oysa ben gören bir kimseydim’ der. Allah: ‘İşte böyle, âyetlerimiz
sana gelmişti de sen onları unutmuştun (önemsememiştin, arkana
atmıştın) bugün de öylece unutulursun’ der.” (20/Tâhâ, 124-126)
“Gerçekten, indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta insanlara açıkladıktan
sonra, onu gizleyen kimselere hem Allah lânet eder, hem de bütün
lânet edenler lânet ederler. Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler hariç. Onların
tevbesini kabul ederim.” (2/Bakara, 159-160)
“Gerçekten, Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizlemede bulunup da onu
az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir.
Allah, kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlarından arındırmaz.
Onlara elem verici bir azap vardır.” (2/Bakara, 174)
“Kur’an’ı işlerine geldiği gibi bölenlere de azabı indirmişizdir. Onlar
Kur’an’ı bölüp ayıranlardır. Rabbine and olsun ki mutlaka yaptıklarının hesabını
hepsine soracağız. Sana emrolunanı açıkça söyle ve müşriklerden yüzçevir!”
(15/Hicr, 90-94)
“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
Sizden öyle davrananların cezası dünya hayâtında ancak rüsvaylık; kıyamet
• 87 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan
asla gafil değildir.” (2/Bakara, 85)
“Onlar Kur’an’ı düşünmezler mi, yoksa kalpleri mi kilitli?” (47/Muhammed,
24)
“Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” (54/Kamer, 17)
“Kim benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı
bir hayâtı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim!
Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der.
(Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları
unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve
Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette
daha şiddetli ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
“Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle
zulumâttan nura, her şeye gâlip ve hamde lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarmak
için onu sana indirdik.” (14/İbrahim, 1) “O (Kur’an) sizi zulumâttan
nura çıkarmak için apaçık âyetler olarak kuluna (Peygamber’e) indirilmiştir.”
(39/Zümer, 39) “O bir peygamber gönderdi; Allah’ın açıklayıcı âyetlerini sizlere
okuyor ki iman edip sâlih amel işleyerek zulumâttan nura çıkasınız.” (65/
Talâk, 11)
Kur’an’ı Anlamak İçin Nasıl Okumalıyız?
Peygamberimizin “Kur’an’ı mehcur bıraktı; yani bir kenara koyup terk
etti, ilgisiz kalarak emir ve yasaklarını uygulamayı terk etti” (25/Furkan,
30) diye bizden şikâyetçi olmasını istemiyorsak; okumayı bilmeyenlerin hemen
öğrenmesi, Kur’an’ı mealiyle birlikte çokça okuması, imkânı olanların
Arapça öğrenerek aslî dilinden anlaması ve anlamlarını yaşamaya gayret
etmesi gerekmektedir. Yani, Kur’an’ı meal ve tefsiriyle okumaya çalışmak,
Allah’ın emir ve yasaklarını ilk elden, Kendisinden öğrenmek Kur’an’a karşı
görevlerimizdendir.
• 88 •
Ahmed Kalkan
Kur’ân-ı Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar, Kur’an
âyetlerini şimdi nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı, dinlemeli
ve üzerinde tefekkür etmelidir. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm
problemlerin Kur’an’ı terk etmenin, onu tatbik etmemenin ürünü olduğunu,
çözümün de Kur’an’ın tüm hükümleriyle hayata geçirilmesiyle mümkün
olacağını unutmamalıyız.
Böyle olduğu halde, evlerimiz Kur’an kursuna, Kur’an okuluna dönüşmemekte,
vaktimizi Kur’an ilimleri doldurmamaktadır. Halkın en dindarları,
formalite icabı ve âdet olarak mukabele ile yetinmekte, düşünmeden,
anlamadan, hayatına geçirme endişesi duymadan sadece lafzını hızlı bir
şekilde okumakta ve Kur’an’a karşı görevin en fazla hatim etmekten ibâret
olduğunu zannetmektedir.
Bizi dünyada da âhirette de kurtaracak ve hidâyet/rehberlik için indirilmiş
bulunan Kur’an’ı duvarlara, kitaplığa terk edenlere, onu süslü kabının
içinde mahpus tutup tutuklu hayatı yaşatanlara bu İlâhî kitabın hidâyet etmesi,
yol göstermesi beklenmez.
Her durumda Kur’an’a müracaat etmemiz, Kur’an öğrenciliğini her
türlü uğraşılarımızın önüne almamız gerekiyor. Kur’an okuyalım, bol bol
okuyalım; ama güzel ses gösterisi için değil, anlamadan hatim için değil,
ölülere okumak için değil, kendimiz için, ihyâ olmak için. Kur’an’sız hayat,
Peygamber’siz hayat, hayat bile değildir; ölüdür Kitapsız, öndersiz insan:
“Ey iman edenler! Hayat verip sizi diriltecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah
ve Rasûlüne uyun, onların emrine icâbet edin.” (8/Enfâl, 24)
Kur’an’ı sadece okuduğumuz için değil; esas olarak hayatımıza geçirip
uyguladığımız, Onu yaşadığımız için ibâdet kabul etmeliyiz. Hızlı hatim
yapmakla, Kur’an okuma yarışmaları, hâfızlık yarışmalarıyla Allah’ın rızâsına
ulaşılmaz. Kur’an’ı yaşama, Kur’an’ı hayata ve çevreye en güzel ve en
çok tatbik etme yarışı yapmalıyız.
Arapça metnini yüzünden düzgün okuyabilmek, hatta sadece hâfız olmak
çok önemli değildir, “hamele-i Kur’an” olmayı hedeflemeliyiz; O’nu
yüklenmeli, O’nu taşımalı, O’nu yaşamalı, O’nu yaşatmalıyız. O’nun üzerimize
yüklediği görevleri yerine getirme gayretimiz, her işimizin her faaliyetimizin,
her istirahatımızın önüne geçmeli.
• 89 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kur’an’la yatıp Kur’an’la kalkmalı, Kur’an insanı olmalıyız. Ahlâkımız
Kur’an olmalı, ayaklı Kur’an, canlı Kur’an olmayı hedeflemeliyiz.
Kur’an aynasında kendimize çeki düzen vermek zorundayız. Ruhumuzun,
iç dünyamızın röntgenini çekseler, iftiharla başkalarına gösterebilecek
şekilde yaşamalıyız. Kur’an’ın diriltici mesajlarıyla ayaklanmalı, yattığımız
yerden kalkmalı ve kıyâmetimize kadar kıyamda olmalı, kıyamda/ayakta
ölmeye çalışmalıyız.
Selâm olsun canlı Kur’an adayı (her yaştan) genç muvahhidlere! Kur’an
talebesi olmayı hayat boyu sürdürecek, Kur’an’ı öğrenip öğretmeyi, yaşayıp
yaşatmayı hiçbir hazineye değişmeyecek Kur’an dostlarına!
* * *
• 90 •
Ahmed Kalkan
 بسم الله الرحمن الرحي
Alâk Sûresi ve Mesajı
Alâk Sûresi, Mushaf tertîbiyle Kur’ân-ı Kerîm’in doksan altıncı sûresidir.
On dokuz âyetten, doksan iki kelime ve iki yüz seksen harften ibarettir.
Fâsılaları, kaf, mim, ye, te ve be’dir. Bu sûrenin ilk beş âyeti; Kur’ân-ı
Kerîm’in ilk nâzil olan âyetleridir. Adını ikinci âyetinde geçen alâk kelimesinden
alan sûre, “İkra” kelimesiyle başladığı için ona İkra sûresi de denilir.
Kalem kelimesi geçtiği ve kalemle öğretmenin öneminden bahsettiği için
bazı selef âlimlerince Kalem Sûresi diye de adlandırılmıştır.
Alâk Sûresi’nde emredilen ve açıklanan hususları şöyle özetleyebiliriz:
İlk yapılması gereken şey okumaktır. Okumak, Rabbin ismiyle ve izniyle;
O, nelerin ve nasıl okunmasından râzı olacaksa, onları okumak.
Her (hayırlı) işe Allah’ın adıyla başlamak gerekir. Okumaya da O’nun,
ismiyle besmele çekerek başlanmalıdır. O’nun ismiyle okunması, O’nun izniyle
ve O’nun rızâsı için okumayı da içerir.
Bu ilk nâzil olan âyette Rab kavramına da dikkat çekilmekte, tek rızık
verenin, eğitenin, mutlak yönetme hakkı olanın Allah olduğu açıklanmaktadır.
Rabbin tek yaratıcı olduğu ifade edilmekte, yaratamayan âciz varlıkların
rab olamayacakları işaret edilmektedir.
Yine, bu ilk âyetlerde, insana ve onun aslının ne olduğuna dikkat çekilmektedir.
O yaratıcının, bir “alâk”ı, bir hücreyi nasıl muhteşem bir insan
haline getirip böyle bir yaratılışı gerçekleştirdiğinin tefekkür edilmesi istenmektedir.
Dolayısıyla okuma kapsamı içine, insanın kendisi ve çevresi
de girmekte, bu okumanın Allah’la bağlantılı olarak yapılması gerektiği
vurgulanmaktadır.
İnsan vahyi, vahyin ışığında kendini ve kâinatı okuyarak Rabbinin ne
büyük ikram sahibi olduğunu, kendine ne kadar cömertçe davrandığını
• 91 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
görmeli, okuduğu şeyler onu Allah’a yaklaştırmalı ve şükrettirmelidir. Ki,
O Rabbinin insana kalemle yazmayı, kalemin yazdığını okumayı, bilmediği
şeyleri, bilmesi gerekenleri öğrettiği hatırlatılmaktadır. Vahyi okumanın,
okuduğunu anlamanın ve vahyin doğrultusunda okunması gerekenlerin,
yani kişiyi Allah’a yaklaştıracak ilmin farz olduğu vurgulanmaktadır. Bu
kısa beş âyette iki defa tekrar edilen “oku” kavramından, kalemden, Allah’ın
öğretmesi ve insanın öğrenmesinden bahsedilmesi, üzerinde çok durulup
düşünülmesi gereken bir husustur. İkinci bölümde de bu vahyî ilimden ve
o ilmin zarûrî sonucu olan başta namaz olmak üzere Allah’a yaklaştıracak
davranışlardan uzak kalmanın sebep ve sonuçları üzerinde vurgu yapılması
da olayın ehemmiyetini vurgular. Vahyi okumayınca, okuyup kulluk yapmayınca,
insanın nasıl tuğyan edeceği örnekle anlatılır. Vahyi okumayan
kişinin azgınlaşacağı, Rabbini hakkıyla tanıyamayacağı, O’na yönelemeyeceği
ve kendini Allah’a muhtaç hissetmeyecek çirkin tavırlara gideceği
kesin bir dille ifade edilir.
Sûre, insanı hem başlangıç, hem sonuç bakımından bütün olarak ele almaktadır.
İnsan olarak yaratılmak bilmeyi ve tanımayı, tanımak ise yaratana
secde etmeyi gerektirir. Sûre bütünüyle, “Ben cinleri ve insanları yalnızca
Bana kulluk etsinler diye yarattım” 68 âyetinin açıklaması gibidir. Bu sûre,
vahiy düzenini ve vahiy medeniyetini insanoğluna ilk tanıtan âyetler içermesi
açısından, eğitip terbiye eden ve yöneten Rabbi tanıtıp ilmin ilkelerini
vererek Kur’an’ın insanı nasıl terbiye edip olgunlaştırdığını da göstermektedir.
Okumanın ve ilmin ilk temeli Allah’ı tanımak, O’nu hatırlamak, O’nun
ismi ve izniyle ilim ve amele yapışmaktır. İslâm’ın ilk temelinin Allah’ı hakkıyla
tanımak olduğu gibi, ilmin de esası budur. Vahiyden kopuk, O’ndan
bağımsız bilgiye ilim demez Kur’an. Kur’anî mesajın “Oku” emriyle başlaması,
vahyin ve İslâm’ın okumaya ve ilme verdiği önemi en güzel şekilde
yansıtmaktadır. Neyin okunması gerektiği belirtilmeyip nasıl okunması
gerektiğinin açıklanması, okunacak (gözlem yapılacak, tefekkür edilecek,
dâvet edilecek) tüm şeylerin O’nun ismiyle, O’nun izniyle, O’na yaklaştıracak
şeyler olması icap ettiğini vurgular. Ayrıca, bu âyetlerden Allah adıyla
başlanmayan ve O’nun adıyla okunup öğrenilmeyen bilimin, daha doğrusu
esas okunması gerekenlerin gerektiği gibi okunmamasının ve dünya nimetlerinin
insanı hak yoldan ve Allah’a tam anlamıyla bir kul olmaktan alıkoymasının
büyük bir ihtimal olduğu ortaya çıkmaktadır. O yüzden ilmin
68 51/Zâriyât, 56
• 92 •
Ahmed Kalkan
insanı sâlih amel demek olan ibâdete götürmesi gerektiği sonucu çıkmakta,
ilmin ancak Allah’a ibâdet ile tamamlanacağı ve ilim ile ibâdetin birbirlerinden
ayrılmaz unsurlar olduğu da sûrenin ilk ve son âyetleri arasındaki
insicâmdan yola çıkılarak anlaşılmaktadır.
Alâk sûresinin Mekkî sûrelerden olduğu kesindir; ancak onun Kur’an’ın
ilk nâzil olan sûresi olduğu konusunda ihtilâf vardır. Bazı müfessirler ilk nâzil
olan sûrenin Müddessir, bazıları da Fâtiha olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Daha çok tercih edilen görüşe göre, Alâk sûresinin ilk beş âyeti Kur’an’ın ilk
nâzil olan âyetleridir. Müddessir sûresinin ilk âyetleri ile daha başka bazı
âyetlerden sonra tam sûre olarak ilk nâzil olan sûre ise Fâtiha’dır.
Alâk sûresinin ilk beş âyetinin nüzulü hakkında Buhâri ile Müslim’in
Hz. Âişeden gelen rivâyetlerine göre, Hz. Peygamber inzivâya çekilmeyi
âdet edindiği Mekke ile Mina arasında bulunan Hira mağarasında iken,
Ramazan ayının 27. Pazartesi gecesi tan yerinin ağarmaya başlamasından
az önce ufukta nurdan bir şekil görmüş ve o zamana kadar hiç karşılaşmadığı
bu nûrânî varlığın kendisine seslendiğini duymuştur. Rasûl-i Ekrem
olayı şöyle anlatır: “O varlık, bana Cebrâil olduğunu, Allah’ın beni peygamber
seçtiğini ve bunu bildirmek için kendisini görevlendirdiğini söyledi.
Bana istincâ’yı ve abdest almayı öğretti. Bana okumamı emretti. Kendisine
okuma bilmediğimi söyledim. Beni kolları arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra
“Oku!” dedi. Ben yine, “Okuma bilmem” dedim. Beni tekrar kolları arasına
aldı, kuvvetle sıktı ve “Oku!” diye tekrar etti. Ben, yine “Okuma bilmem”
dedim. Üçüncü defa kolları arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı
ve şöyle dedi: “Oku, yaratan rabbinin adıyla; insanı alâktan yaratan
O’dur. Oku, rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı Öğreten O’dur.
İnsana bilmediğini öğreten O’dur.”69
Konuyla ilgili âyetler ve tarihî bilgiler birlikte değerlendirilirse, Kur’an
vahyinin ilk kez, Ramazan ayında bulunan ve mübârek bir gece olan Kadir
Gecesi’nde inmeye başladığı anlaşılır.70
Önceleri kendi halinde bir insan olan ve tek Allah’a inanan Hz. Muhammed
(s.a.s.), artık kendi halkına ve tüm insanlığa gönderilen bir peygamberdir.
O, önündeki gerçekleri ve güçlükleri görerek hareket etti.
69 Buhârî, Bed'ü'1-vahy 3; Müslim, İman 252; 96/Alâk, 1-5
70 Bk. 2/Bakara, 185; 44/Duhân, 3; 97/Kadr 1
• 93 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Mesajını başkalarına iletmeden önce, inancının tüm sonuçlarını kendisi
kabullendi, her türlü bedelini ödemeye hazır oldu. Yüksek bir cesaretle
hayatını bu tevhid inancına adadı. İlk zamanlar, sadece eşi Hadice ve birkaç
yakın arkadaşı onun inancını paylaştılar. Peygamber (s.a.s.) Kur’an’ın
doğruluk ve değer ölçülerini insanlara duyurarak işe başladı. Onları tevhide
çağırdı, şirkin kesin bir yasak ve (tevbe edilmedikçe) bağışlanmaz bir
günah olduğunu belirtti. İmanın amacını insanın özüne yerleştirip imanı,
amelin/eylemin, İslâm’ı da (hayatın ayrılmaz bir parçası da değil,) hayatın
kendisi71 olarak tanıttı. Kur’an’ı, sünnet formunda yorumlayıp uyguladı.
O güne kadar değişmez gözüyle bakılan toplumsal kavram ve kurumları,
Kur’an kıstasına vurup yeniden gözden geçirdi. Şirk düzenini altüst eden
bir yeniliği, bir inkılâbı gerçekleştirdi. Sonunda, hem her bakımdan model
olma özelliğine sahip bir iman ve ahlâk toplumu hem de bütün organ ve
kurumlarıyla bir devlet modeli oluşturdu. Böylece İslâm, dâvetten devlete
ulaştı. 72
Sûrenin ilk bölümü (1-5 âyetleri) bu olay sırasında, geri kalan kısmı da
daha sonra nâzil olmuştur. Sûrenin geri kalan on dört âyetinin, ilk beş âyetten
çok sonra ve Ebû Cehil hakkında nâzil olduğu rivâyet edilir. Bu ikinci
kısımdaki âyetlerde ibâdet ve tebliğin alenen yapılmasının emredildiğini
görmekteyiz. Aynı zamanda vahiyden uzak olan, vahyî okuma yapmayanların
istiğnâya kapılıp tuğyâna (ve kendilerinde güç görüyorlarsa tâğutluğa)
yönelecekleri vurgulanmaktadır. Yine, vahyin okunması neticesinde
yapılacak ibâdetlere karşı müstekbir azgınların ve tâğutların nasıl tavır
aldıkları (ve alacakları) bildirilmiştir. O zâlim ve tâğutların namaz başta
olmak üzere, insanı Rabbine yaklaştıracak güzelliklerden alıkoymak için
her yolu deneyecekleri ifade edildikten sonra, son dönüşün Allah’a olduğu,
esas hesap soracak olanın Allah olduğu vurgusu yapılmakta, Müslümanların
her çeşit ibâdetine karşı tavır alanların cezasını Allah’ın mutlaka
vereceği belirtilmektedir. Daha ilk âyetlerde safların netleşmeye başladığı
görülmektedir. Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları
diliyle ve hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden
bâtıl taraftarlarının varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında
bu mücâdelenin Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı
mücâdele olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların
71 Bk. 8/Enfâl, 24
72 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları, I, s. 13
• 94 •
Ahmed Kalkan
cezasının Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara
kesinlikle itaat etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma istenmektedir.
Tâğut ve zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ
olduğu vurgulanmaktadır. Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak
arasında yine ciddi bir bağ olduğu, bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu
anlaşılmaktadır.
- 1. âyet -
 ب سِْ اللهِ الرَّ حْنِ الرَّحي  لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
سِْ رَبِّكَ اَّلذِي خَلَقَ  اقْرَأْ بِ
اقْرَأ : oku سِْبِ : ismiyle رَبِّكَ : Rabbinin اَّلذِي خَلَقَ : yaratan
“Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” (96/Alâk, 1)
Bu âyette açıklanıp üzerinde durulması gereken 4 önemli kelime var:
Okumak, besmele, Rab, yaratmak. Şimdi, sırasıyla bunları açıklayalım:
1- Okumak (İkra’ / Oku)
Bu âyetler Hz. Peygamber’e inen ilk vahiy olup Peygamber’e ve onun
şahsında tüm müslümanlara okumayı emretmiş, onları kalemle yazmaya
ve ilimde gelişip yetkinleşmeye teşvik etmiştir. İlk vahyin “oku” emriyle
başlaması ve bu emrin iki defa tekrar edilmesi, okumanın ve İlmin dinde
ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kur’an’ın,
canlılar arasında insanın farklı ve üstün yerini onun öğrenme özelliği ile
tanımlaması son derece anlamlıdır.73 Âyette Hz. Peygamber’e emredilen
okumanın konusu belirtilmemiştir; çünkü başta kendisine indirilen vahiy
ve kozmik evrendeki âyetler olmak üzere, okunması yani üzerinde inceleme
yapıp zihin yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması
gereken her şeyi tanıması, hakikatini anlayıp kavraması istenmektedir.
73 Ayrıca bk. 2/Bakara, 31
• 95 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kuşku yok ki yaratanı tanımak, bilimin de dinin de temelini teşkil eder.
Bu sebeple «Yaratan rabbinin adıyla oku» buyurularak Hz. Peygamber’in
okuma faaliyetine veya herhangi bir işe, başka varlıkların adıyla değil, yaratan
rabbin adıyla başlaması ve O’ndan yardım istemesi emredilmiştir. Okumanın
(veya herhangi bir faâliyetin) Allah’ın adıyla, Allah için yapılması
emredilmiştir. Âyette «Yaratan rabbinin adıyla oku» buyurularak özellikle
yaratma sıfatına vurgu yapılmıştır. Çünkü hem insandaki okuma yeteneği
ve imkânını hem de onun okuduğu, incelediği, anlamaya ve kavramaya
çalıştığı objeleri, nesneleri yaratan Allah’tır. İnsan, bilgi edinme sürecinde
Allah’ın verdiği imkân ve yetenekleri kullanmakta, O’nun yarattığı şartlarda
ve onun yarattığı varlıklar üzerinde bilimsel inceleme ve araştırmalar
yapmaktadır. Durum böyle iken, yani O’nun yarattığı yeteneklerle O’nun
yarattığı varlık âlemini incelerken, bütün bu lütufları görmezlikten gelerek
Allah’a şükretmemek, O’nu tanımamak, üstelik bunu bilim adına yapmak
büyük bir nankörlüktür.74
“Oku”: Kur’an’ın adıyla aynı kökten olan “oku” emrinin tümleci zikredilmemiştir.
Esasen “ikra’”, etimolojik olarak icmâ’ mânâsına gelir. Zımnî
anlamı şudur: “Kalbine yazılan vahyin ışığında hakikatin parçaları arasında
bağ kur! Parçanın bütüne aidiyetinin illet ve hikmeti üzerinde düşün! Varlığı
Allah merkezli bir okumaya tâbi tut! Sözü özü “oku” emri, okumanın
tüm anlamlarını içerir. Bu âyet, Allah’tan bağımsız bir bilgi ve bilim anlayışını
kökten reddeder.
“B’ismi Rabbike”: İlk muhâtap için “vahyi Allah adına ilet”, tüm
muhâtaplar için “iletileni Allah adına al ve oku” anlamına. Varlığı Allah
adına (O’nun rızâsı için) okuma çabası, onu Allah’a referansla anlama çabasıdır.
Fakat okuma her şeyden önce zihinde olanı dile dökme işidir. Zira
el-kırâe: “Kalpte yazılı veya kayıtlı olanı bilinen bir lisanda dillendirmek”
(nutkun bi-kelâmin muayyenin mektûbin ev mahzûfin alâ zahr-i kalb) anlamına
gelir. 75
“(Ey Muhammed) Yaratan Rabbinin adıyla oku.” Yani; okumaya başla.
Bu emir, Hz. Peygamber’i okuma bilmezken okur yapmış, ilk görevinin Allah’ı
tanıtmak ve O’nun ismiyle okumaya başlamak olduğunu bildirmiştir.
74 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu, V/598
75 İbn Aşûr; Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal -Tefsir, Düşün Y., c. 2, s. 1278
• 96 •
Ahmed Kalkan
Okumak için mutlaka yazı şart değildir. İşte önce hiç kitap okumamış, yazı
yazmamış olan ümmî Peygamber’e, bu emir ile bir mûcize olarak okunacak
bir kitap verilmeye başlanmış, yazmadan okuyacak, okutacak bir okuma
kudreti ihsan buyurmuştur ve buna besmele ile başlanması da emredilmiştir.
İlk vahyin “oku” emriyle başlaması ve bu emrin beş kısa âyet içinde iki
defa tekrar edilmesi, okumanın insan hayatında ne kadar önemli olduğunu
göstermektedir. Kur’an’da hiçbir gereksiz tekrarın olmadığını, her tekrar
kabul edilen kelimenin ya ayrı bir mânâya veya önemli bir nüans ve açılıma
yönelik olduğunu değerlendirdiğimizde; birinci emrin Yaratanı, ikinci emrin
ise kalem karînesiyle yaratılanları tanımaya (okumaya) işaret olduğu da
anlaşılır. Kur’an, insanın öteki canlılar arasındaki yerini belirlerken ona Allah’ın
tüm isimleri öğrettiğini76 ve bu öğrenme özelliği ile diğer yaratıklardan
ayrıldığını ifade eder. “Oku” emrinin tekrarından, okuma yeteneğinin
tekrar ile oluşacağına bir tenbih olduğu ve tekrar tekrar okunması istendiği
gibi, başkalarına tebliğ ve yazdırmak için okumak üzere ikinci bir emir de
olabilir. Ayrıca, insan ancak tekrarlayarak okumayı öğrenebilir. Peygamberimiz
de bu emrin kendisine tekrarlanması ile ancak okuyabildi.
Vahiy bilgisinden uzak olan ve biraz da zenginliğine güvenip şımaran
kimsenin kolayca emir ve kuralları çiğnediği, bu sûrenin daha sonraki âyetlerinde
bildirilir. İnsanın gerçek kurtuluşu ise Allah’a yakınlaşma çabasına
bağlıdır. Bu da onun çevresine zarar veren kötü ve çirkin huylardan arınıp
Allah’ın emirlerine itaat etmesiyle ve bu itaatin en belirgin ifadesi olan secde
ile mümkündür. Sûrenin son âyeti buna işaret etmek üzere secde emrini
ihtivâ etmektedir; nitekim bu son âyette tilâvet secdesi vardır.
Kur’an’ın ilk iki sûreye okumanın ve yazmanın önemini vurgulayarak
başladığını biliyoruz.77 Zaten okumak anlamına gelen “Kur’an” kelimesinin
bu kitaba ad olması bir tesadüf değildir. Henüz vahyin ve mücâdelenin ilk
yıllarında, geceleyin kalkıp Kur’an okuma ve bunun metodu konusunda
özlü bilgiler veren Müzzemmil sûresinin ilk âyetlerinin uygulamasıyla ilgili
olarak aynı sûrenin son âyeti, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bir topluluğun
geceleyin Kur’an okuduğunu bizlere haber vermektedir.78 Bir âyet-i
kerimede hem okumak için hem de insanlara okutmak için Kur’an’ın parça
76 2/Bakara, 31
77 96/Alak, 1-6; 68/Kalem, 1-2
78 73/Müzzemmil, 1-8, 20
• 97 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
parça indirildiği ifade edilir.79 Bu âyette “insanlara okuman için” ifadesinden,
Rasûlün (ve onun izinden giden dâvâ adamı mü’minlerin) başkalarına
Kur’an öğretmesinin istendiği açıkça anlaşılmaktadır. “Biz, o Kur’an’ı, insanlara
dura dura, sindire sindire okuman için (bölümlere) ayırdık ve parça
parça indirdik.”80 Hz. Ömer (r.a.): Kur’an’ı beşer âyet, beşer âyet öğrenin.
Zira Cebrâil onu çoğunlukla beşer âyet, beşer âyet indirdi” demiştir.81
Kur’an’da, okumayı emreden çok sayıda âyet vardır.82 Bu âyetlerin uygulanıp
hayata geçirilmesi ile ilgili olarak belirtmemiz gereken bir hususa
dikkat çekmek istiyoruz. Mekke’deki mücâdelenin, Rasûlün önderliğinde
bir avuç arkadaşı tarafından gizlice yürütüldüğünü dikkate alırsak, bu âyetlerin
gereği olarak resmî birtakım eğitim kurumları görme beklentisine
girmemiş oluruz. Zira Mekke mücadelesinin tarzı gereği, eğitim kurumları
da sivil, gizli (ve tâğutlardan, onların yönetiminden bağımsız) bir özellik
arzetmektedir. “Erkam’ın evi” örneğinde olduğu gibi, bu iş için, daha çok,
dikkat çekmeyen emniyetli yerler seçilmiştir. Yine dönemin hassâsiyeti
gereği Rasul (s.a.s.), Mekke’de okuma-yazmaya ağırlık verme yerine, daha
çok sohbet şeklindeki bir eğitime önem vermiştir. Zira başka çalışmalara
zaman yoktu. Müslümanlar çok kısa zamanda Kur’an’ı ve mücâdeleyi öğrenmek
zorundaydı. Dahası Rasul, göstermelik şekilciliğe değil, bilakis
eğitimin muhtevâsına önem veriyordu. Dolayısıyla bu zor şartlar altında
insanların eğitilmesi, bireysel ve sosyal bir değişimin gerçekleşmesi çok
daha önemliydi. Nasıl ve ne şekilde bir eğitim uygulanacağı ise, şartların
elverdiği ölçüde müslümanların inisiyatifine bırakılmıştı. Neticede bu gibi
durumlarda sözlü eğitim, yazılı eğitime oranla zaman kazandırma ve takibatlarda
risk önleme açısından daha müsaitti ve bu sebeple tercih edilmişti.
Yazılı eğitime ve kurumlaşmaya ise Medine döneminde geçilmiştir. 83
79 17/İsrâ, 106
80 17/İsrâ, 106
81 Âlûsî, Rûhu’l Meânî
82 Ka-ra-e Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Kur’an Kelimesiyle Beraber Toplam 88 Yerde:)
7/A’râf, 204; 10/Yûnus, 94; 16/Nahl, 98; 17/İsrâ, 14, 45, 71, 93, 106; 26/Şuarâ, 199; 69/Haakka, 19; 73/
Müzzemmil, 20, 20; 75/Kıyâmet, 18; 84/İnşikak, 21; 87/A’lâ, 6; 96/Alak, 1, 3.
Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara, 185; 4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101;
6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/Yûnus, 15, 37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91;
16/Nahl, 98; 17/isrâ, 9, 41, 45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 2, 113, 114; 25/Furkan,
30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm, 58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin, 2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer,
27, 28; 41/Fussılet, 3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf, 3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24; 50Kaf, 1, 45;
54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/
Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân, 23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
83 Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 176-177
• 98 •
Ahmed Kalkan
Rasûlullah’ın Yüce Allah ile bağlantı kurduğu ilk anda inen bu bölümle
tevhidî düşünce sisteminin temeli atılmış oldu. Her iş, her davranış, her
adım, her çalışma Allah’ın adı ile, O’nun adına yapılır. Allah’ın adı ile başlar,
Allah’ın adı ile yürür, Allah’a yönelir ve sonuçta O’na varır. Allah’tır yaratan.
O’dur öğreten. Doğuş ve başlangıç O’ndandır. Öğretme O’ndan, bilgi O’ndandır.
İnsan öğrenebildiğini öğrenir, öğretebildiğini öğretir. Ama bütün
bunların kaynağı yaratan ve öğreten Yüce Allah’tır. “O insana bilmediğini
öğretti.”
Neyi, Nasıl Okuyacağız?
İlk âyetle beraber tevhidle muhâtap olmaktayız. Rabbimiz, başkası değil;
bizi ve her şeyi Yaratan’dır. Türeyişi reddedip yaratılışı kabul etmek de
yetmez. Yaratıcıyı Rab olarak kabul etmeliyiz. Rab olan, yaratan, öğreten,
ikram eden zât, tek ilâh Allah’tır. “Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir
şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye size işitme, görme ve
gönüller verdi.” 84 Öğrenilmesi gereken şeyleri ve bunları nasıl öğrenmek gerektiğini,
üzerinde düşünürsek anlarız ki vahy, ilk âyette belirlemiş. “Oku”
diyen vahy, câhiliyye okullarını işaret etmiyor. Çünkü Rabbimizin ilk emri
“oku” değildir. “Yaratan Rabbinin adıyla oku”dur. Sadece ne yapmamız
gerektiğini değil, aynı zamanda bu fiili nasıl yapacağımızı da bildirmiştir.
Rab, aynı zamanda eğiten, yöneten, yönlendiren demek. O Rabbimiz, biz
de onun kuluyuz. Kulluk, emre kayıtsız şartsız itaat edip teslimiyet göstermek
demektir.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Rabbinin adıyla oku! Yani
onun yüce adıyla, “Allah” yüce ismi ile başlayarak oku. Okumaya başla. O
ilk iki “oku” emri henüz Kur’ân değil, okuma denilen işe başlamak için heceletme
cinsinden hazırlayıcı bir emir teklifi idi. Kur’ân, üçüncü defaki sıkıştırmadan
sonra olan iş bu “Rabb’inin adıyla oku!” emri ile başlamıştı. Şu
halde bu emir, ilk inmesinde hem yaratıcı bir mâhiyette Hz. Peygamber’i
okumazken okur yapmış, hem öğretici bir şekilde nazmı ile okunanı belirtmeye
başlamış, hem mânâsı ile ilk vazifenin böyle yaratan, terbiye eden
Allah’ı tanıtmak ve onun ismiyle okumaya başlamak olduğunu yükümlü
tutmak şeklinde anlatmıştır. Bu başlangıçta şöyle demek olur: Gerçi sen bu
84 16/Nahl, 78
• 99 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
zamana kadar okumadın. “Sen Kur’ân’dan önce bir kitap okumuyordun.”85
Kitabın niteliğini, imanın esasının neden oluştuğunu bilmezdin... “Sen önceleri
kitap nedir iman nedir bilmezdin.”86 Fakat işte yaratmak denilen işin
sahibi olup kâinatı yaratan ve seni yaratıp yetiştiren, sana ve her işine sahip
olan Rabb’in seni kudretiyle şu anda bir okur yaptı, okunacak bir Kur’ân,
bir kitap indirmeye başladı. Böyle öğretildiği gibi o Rabbi’nin ismiyle başlayarak
oku!
“Kur’ân okumak istediğin zaman, Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytanın
şerinden Allah’a sığın.”87 âyetinde de geçtiği üzere Kur’ân okumanın
hakikati, sözü rastgele söylemekten daha güzel bir şekilde düzgün olarak
bağlayarak birbiri ardınca ağızdan sesle çıkarmaktır ki, gerek ezberden ve
gerek yüzünden, gerek gizli ve gerek açık mutlak olarak okumak demektir.
Kitabın kitap olması için, gerçekten yazılmış olması şart olmadığı gibi, okumak
için de mutlaka yazı şart değildir.
Gözle mütâlaaya (okumaya), zihinden hatırlamaya okumak demek de
mecazdır. Hakikaten kırâetin kemali ezbere okumaktır. Hz. Peygamber’in
hadisinde söylendiği üzere yüzünden okumanın sevab ve fazileti, kavrama
ve ezberlemeye vesile olmasından dolayıdır. Rasûlullah’ın kırâati, yazıya ihtiyacı
olmaksızın Allah tarafından kendine böyle inmiş olan Kur’ân’ı ezberinden
en mükemmel şekilde okumaktır ki, kendi kendine veya namazda
veya diğerlerine tebliğ için okumayı, okutmayı ve yazdırmayı kapsar. İşte
eskiden hiç kitap okumamış, yazı yazmamış olan Ümmî Peygamber’e bu
emir ile bir mu’cize olarak okunacak bir kitab verilmeye başlanmış ve kendisine
yazmadan okuyacak okutacak, emir yoluyla yazdırtacak bir kırâet
kudreti ihsan buyurmuştur.
Buna besmele ile başlanması da emrolunmuştur. Ve bunun hikmeti,
ulûhiyet gereği olduğu da özellikle “senin Rabbin” izafeti ile anlatılmıştır.
“Hiç bir kitap okumadan ve kalem ile yazıyı bellemeden böyle bir kırâet/
okuma mûcizesi nasıl mümkün olur?” gibi bir şüpheye meydan bırakılmaması
için kalem işine kadar gelinmek üzere aşağıdaki gibi yaratıcılık vasfı
(niteliği) ve yaratılışın başlangıcı ile ulûhiyet hükmü hatırlatılarak ve açık-
85 29/Ankebût, 48
86 42/Şûrâ, 52
87 16/Nahl, 98
• 100 •
Ahmed Kalkan
lanarak buyuruluyor ki: O Rabb’in ki yarattı, yani olmayan şeyi yaratmak
kendisinin vasfı olan yahut seni ve her şeyi yaratan Rabb’inin ismiyle oku.88
Rabbimiz “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diyor, bu husus göz ardı edilirse,
Allah’ın emrine tümüyle ters sonuçlara varılır. Öğrenilmesi gereken ilim
konusunda da ölçü, her şeyi en doğru şekilde bilen Rabbimizdir. “Rabbim,
ilimce her şeyi kuşatmıştır.” 89; “İlim, ancak Allah katındadır.” 90
Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden kaynaklanan,
yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna
göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada
ilim, Allah’a, tam mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı
için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla
ilim, kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan
İlâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile
olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu
toplum düzenine de câhiliyye denir. Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki
bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri, özellikle Allah’ı
hiç tanıyıp bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.
Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri,
vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan
dolayı bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi
tümüyle bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken
bilimle câhilliği (câhiliyyeyi) bir arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir.
Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi olmasına;
kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine kadar birçok
konuyu, vahyi reddetmenin sonucu olarak ispatlanmamış faraziyelere,
mesnedsiz teorilere dayandırmakta, bunları da bilim diye kitlelere yutturmaktadırlar.
Mü’minler için Allah Teâlâ’nın kitabında ve Rasûlü Ekrem’in
sünnetinde kat’i olarak yer alan her haber (vahy) ilim hükmündedir. Hatta
akıl ve duyu organları bu vahyî haberlerin mahiyetini kavramasalar da
88 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 9/322-323.
89 6/En’âm, 80
90 46/Ahkaf, 28
• 101 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
vahy, kesin bilgi kaynağımızdır. Vahye ters düşen her türlü bilimsel teoriler
de ilim tanımı dışında kalır.
Okumadan, ilim sahibi olmadan ideal anlamda müslüman olmak
mümkün değildir. Cehâlete alternatif olarak gelen bir dinin mensupları
câhil olamazlar. Olurlarsa perişan olurlar ve onlar adına faturayı din öder.
Bunun hesabı ve vebâli ise çok ağırdır.
Kendisinden önceki dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklayan
İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen
insanları bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle ilim tahsilini
emretmiştir.
İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar onunla
aydınlanır. İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir. Yeterli ilimden
yoksun olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle beslenmeyen
tutum ve tavırlar bir sarsıntıda yıkılıp giderler. Atasözlerindendir: “Câhilin
sofusu, şeytanın maskarasıdır.” “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden
eder.”
İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması
yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün peygamberlerin
ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır. Söz ve amel, ancak
ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce gelir. İlim, amelin rehberi ve
mürşidi konumundadır. İlmin amelden önce gelmesinin nedeni, akîdede
hak ve bâtılı, ibâdetlerde sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde
doğru ve yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul
olmayanı birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile önce gelir.
Neye, nasıl inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin oluşması mümkün
değildir. Şeriatın gaye ve hedeflerini anlama, dinî hakikatleri kavrama sorunu,
ancak ilim merkezli bir gayret ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî
çalışmada şarttır.91
Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu ne olursa olsun, her müslümanın
kendi konumunun gerektirdiği vahyî ilimle donanması gereklidir. Her
Müslüman bildiğinin âlimi, bilmediğinin de talebesi olmak zorundadır.
Bildiği doğruları sadece kültür zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği
91 12/Yusuf, 44, 45
• 102 •
Ahmed Kalkan
doğrularla amel ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ,
nasihat ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar. Allah insana ilim
vermek için elçiler gönderir ve bu elçileri bizzat kendisi temizleyerek dilediği
kadar ilmi onların kalbine kor. Peygamberler de kendilerine inanan
insanların kalplerini tezkiye eder (temizler) ve tezkiye edilmiş kalplere ilim
yerleştirir ki, bu isimler bilgisidir ve eşyanın bilgisinin anahtarıdır. “Size
kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden, size Kitab’ı ve hikmeti
öğreten ve size bilmediklerinizi öğreten bir elçi (rasul) gönderdik.” 92
İlim, kalbin tezkiye edilmesi (temizlenmesi) ile mümkün olur. Bu anlamdaki
ilim bir nurdur, Allah’ın nuru takvâdan uzak isyankâr ve kalbi
paslı insanlara verilmez. Kalbin tezkiyesi, özellikle amelle, Allah’ın çizdiği
sınırlara yaklaşmamakla mümkün olur. Bu bakımdan, ilim takvâsız olmaz
ve âlimin ilmini yaşamaması düşünülemez; yaşamazsa âlim değildir, belki
sadece bilgi kırıntılarına ve bazı mâlûmata sahiptir o kadar. Amelsiz
tezkiye de olamayacağından ilim de edinilemez. O halde, Kur’anın buyurdu
gibi “Allah’tan kulları içinde ancak âlimler korkar.”93 Mâlûmat sahipleri
ise, hiçbir zaman âlim değil; amelsiz de olduklarından belki “kitap yüklü
eşekler”dir. 94
Hedefimiz tertemiz geldiğimiz bu dünyadan en az günahla gitmeye çalışmak.
Bunun için de okumak, ama bizi yaratan, yaşatan ve yöneten Rabbimizin
Kitabını okumak gerekir. Yalnız bilgi için okumayacağız. Neyi nasıl
yapalım diye okuyacağız ve yapacağız. Karnı aç insan, on tane yemek kitabı
okusa karnı doymaz. Okuduğunu yapar da yerse karnı doyar. Gül demekle
güzel koku alınmaz. Balı bilmekle güzel tat alınmaz.
İslâm; fıtrata, insanın yaratılışına en uygun bir din olduğu için bütün
müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın kulluk görevlerini (ki
bütün dünyevî işlerini kapsar) yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile
bâtılı ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. “İlim tahsil etmek, her
müslüman erkek ve kadına farzdır.”95 Kişinin müslüman bir kul olarak şirkten
sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilme sahip olması farz
92 2/Bakara, 151
93 35/Fâtır, 28
94 Kur'an'da Temel Kavramlar, 419-420
95 İbn Mâce, Mukkaddime 17
• 103 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
olduğu gibi; içinde bulunduğu durumlar ve yapması gereken her çeşit ibâdetle
ilgili bilgileri öğrenmesi de yine faz-ı ayn’dır.
Rasûl-i Ekrem’e (s.a.s.) Kur’an’dan, ilk olarak “ikra’” âyeti inmiştir. Oysa
daha henüz Rasûl’ün elinde okuyacağı bir şey yoktu. Öyleyse, Rasûl’e daha
ilk başta okuması emredilen neydi? Bu konuda, birkaç seçeneği belirtmeyi
uygun görüyoruz:
1. Bilginler Kur’an’ın bir gecede indirildiğini, inzâlini belirten âyetler
konusunda ayrılıklara düşmüşlerdir. Bu noktada, genellikle kabul edilen
görüş, Kur’an’dan ilk âyetin Kadir gecesi indiği, daha doğrusu, Kur’an’ın Kadir
gecesi inmeye başladığı şeklindedir. Bu, yanlış bir görüş değildir. Çünkü
Kur’an’a dikkatle bakanlar, gerek Kitap, gerekse Kuran kelimesinin, bütün
olarak Kitap ve Kur’an için kullanıldığı gibi, Kur’an’ın bir bölümü için de
kullanıldığını görürler. Şu halde, Kur’an’ın bir tek kelimesi bile Kur’an’ın
bütünü yerine geçmektedir. Kur’an âyetleri, kelimeleri, hattâ harfleri birbirleriyle
iç içe bir örgü halindedir. Bu bakımdan, bir âyetin, hattâ bir kelimenin
tam olarak anlaşılabilmesi için Kur’an’ın bütünüyle anlaşılması gerekir.
Kur’an’ın en doğru tefsiri, önce Kur’an’la yapılan tefsirdir. Bir âyeti Kur’an’ın
genel bağlamından kopararak doğru anlamak mümkün değildir. Bu noktada,
Hz. Ali’nin de şöyle bir sözü vardır: “Kur’an Hamd (Fâtiha) sûresinde
toplanmıştır, Hamd sûresi besmelede toplanmıştır, besmele başında b
harfinde toplanmıştır, b altındaki noktada toplanmıştır.” Şu halde, “ikra’ =
Kur’an” diyebiliriz.
2. Peygamber’den okuması istenen kâinat da olabilir. Gerçekten, kâinat
da Allah’ın âyetlerinden oluşmakta, Kur’an da Allah’ın âyetlerinden oluşmaktadır.
Kur’an, kâinatın durulmuş ve sözle ya da yazıyla ifade edilmiş
biçimidir; insan da “küçük kâinattır”, şu halde insanı da okumak gerekmektedir.
Temelde, bu açıklamayla, yukarıdaki açıklama birbirini tamamlamaktadır.
3. Bu “ikra’” emrinden şu çok önemli gerçeği ortaya çıkarıyoruz: İlk
çağlarda insanlar, kutsal metinlerini yazıya dökmenin, onlara karşı bir
saygısızlık olacağına inanırlardı. Bu yüzden, eski kutsal metinler ağızdan
ağıza aktarılırdı. İnsanlar yazmaya başladıktan sonra, ezberleme ve sözlü
aktarım güçleri zayıfladı. Eskiden beri, geleneğin, eğitim ve öğretimin en
etkili aktarım aracı esasen sözlü aktarımdır. Sözlü geleneğin çok büyük bir
• 104 •
Ahmed Kalkan
toplam oluşturan dizeleri, yüzlerce yıldan beri kuşaktan kuşağa aktarılmış
ve korunmuştur.96 Bu gerçeği İslâm da vurgulamış ve bir yandan Peygamber’in
ümmîliği üzerinde dururken, bir yandan da ona “yaz” değil, “oku”
emrini vermiştir. Okumak, illâ kitap okumak demek değildir; okumak
öncelikle ezberden okumayı ifade eder. Bu yüzden, Hz. Peygamber’e bir
kitaptan okuması emredilmiyordu; ruhundan, kalbinden okuması emrediliyordu;
çünkü ortada okunacak yazılı bir kitap yoktu. İslâm’da hadisler
de ağızdan ağza aktarılmış ve ancak 150-160 yıl sonra kâğıda geçirilmiştir.
Gerçi İslâm yazmayı yasaklamaz, teşvik de eder. Fakat aslolan yazmak değil,
okumaktır. Bu bakımdan, İslâm’da Kur’an’ın belki yazılmasından çok,
ezberlenmesi üzerinde durulmuştur. Ama ne zaman ki yazı okumanın önüne
geçmiş, modern medeniyet hep yazı üzerinde durmuş, o zaman sözlü
aktarım ve kalpten okuma önemini yitirmiş, bilginlerin pek çoğu “âlim”
değil, Kur’an’ın diliyle, “kitap yüklü eşekler” haline gelmişlerdir.97
Kur’an’ın, okunmasını istediği “kitab”la ilgili ifâdelerinden şunların
kast edildiği anlaşılır:
a. Genel anlamda vahy, 98
b. Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı, 99
c. Bütün kâinat,100
d. İnsan,101
e. Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür), 102
96 Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, Yeryüzü Y. İst. 1980
97 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., 72- 73
98 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
99 2/Bakara, 2; 13/Ra’d, 1; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
100 51/Zâriyât, 20; 41/Fussılet, 53; 2/Bakara, 164; 10/Yûnus, 5; 6/En’âm, 95-99; 13/Ra’d, 3; 30/Rûm, 22; 12/
Yûsuf, 105; 3/Âl-i İmrân, 190-191
101 51/Zâriyât, 21; 41/Fussılet, 53; 30/Rûm, 20-25
102 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
• 105 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Yaratma Konusundaki Âyet-i Kerimeler:
a. Yaratan Yalnız Allah’tır: En’am, 102; Ra’d, 16; Hıcr, 28; Mü’minun,
17; Fâtır, 3; Sâd, 71; Zümer, 62; Mü’min, 62; Haşr, 24.
b. Yaratılan Varlıklar, Belli Bir Zamana Kadar Varlıklarını
Sürdürürler: Rum, 8; Ahkaf, 3.
c. Yaratılan Her Şey, Çift Yaratılmıştır: Zariyat, 49.
d. Yaratılıştan İbret Almak: Bakara, 26; Al-i İmran, 191; En’am, 95,
104; A’raf, 185; Yunus, 3, 101; Yusuf, 105; Ra’d, 3; Nahl, 48, 66, 79;
Kehf, 8; Taha, 128; Enbiya, 30; Şuara, 7; Neml, 14; Rum, 8; Saffat, 73;
Zümer, 42; Kaf, 8; Mülk, 2-3; Ğaşiye, 17, 20.
e. Yaratılıştaki Hikmet: Yunus, 5; İbrahim, 19; Hıcr, 85; Nahl, 3;
Ankebut, 44; Rum, 8, 19-25; Sâd, 27; Zümer, 5; Duhan, 39; Casiye,
22; Ahkaf, 3; Zariyat, 49; Necm, 31; Teğabün, 3.
f. Yerin Yaratılışında İbretler Vardır: Bakara, 164; Al-i İmran, 190;
Yunus, 6; Enbiya, 16; Ankebut, 44; Rum, 22, 25; Sâd, 27; Zümer, 5;
Şura, 29; Duhan, 38-39; Casiye, 3; Kaf, 7-8.
g. Göklerin Yaratılışında İbretler Vardır: Bakara, 164; Al-i İmran,
190-191; Yunus, 6; İbrahim, 19; Enbiya, 16; Ankebut, 44; Rum, 22,
25; Sâd, 27; Zümer, 5; Şura, 29; Duhan, 38-39; Casiye, 3;Kaf,6,8
h. Meyve ve Bitkilerin Yaratılışında İbretler Vardır: En’am, 99; Nahl,
11; Şuara, 7-9;
Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket. 103
Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır:
Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat kendisi. Kur’an,
diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir
nurdur (ışık). Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi
için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye
girmektedir. Kur’an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet”
olarak anmaktadır. Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve in-
103 17/İsrâ, 13-14
• 106 •
Ahmed Kalkan
san da âyetler topluluğudur.104 Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler
olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan lâyıkıyla
anlaşılabilir.
Okumak, “hâfızada bulunan kelimeleri veya bir yerde yazılı olan harfleri
düzenli biçimde sese çevirmek ve dile getirmek/telaffuz etmektir”105
Ayrıca, “dış kaynaktan alınan sözleri ve düşünceleri, yüksek sesle olsun
veya olmasın anlamak niyetiyle bilinçli olarak zihne nakşetme”ye de kıraat
denir.106 Türkçede de okumak aynı anlamda kullanılır; kıraat etmek, tilâvet
etmek. Okumak, aynı zamanda, yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve
öğrenmek, anmak gibi anlamlara da gelir. 107
Bu âyetteki “oku” kelimesi, aynı zamanda “duyur” anlamına gelir.
Arapça’da olduğu gibi Türkçe’de de okumak kelimesi, aynı zamanda “dâvet
etmek, çağırmak; düğüne, derneğe dâvet etmek” anlamına gelir. “Bizi
düğüne okudular, gitmemiz lâzım” cümlesinde olduğu gibi. (bildiklerimi
yüzüne okudum).108 Yine “okumak” fiiliyle yapılan deyimlerde de konumuzla
ilgili mânidar çıkarımlar vardır: Rahmet okumak, meydan okumak
gibi. Meydan okumak: Kendisine karşı çıkacaklara açıkça dâvette bulunmak,
kendi gücüne fazlasıyla güvendiğini göstermek anlamında kullanılır.
Okumuş: Bilgili, tahsilli, öğrenim görmüş demektir. Arapça’da “okumak”
geçişli ve aktif karakterli bir fiil, Hz. Peygamber’de yazılı bir metne değil,
kendisine gelen vahye muhâtap olduğundan bu âyetteki ikra’ emri,
duyur anlamına da gelir. Bu durumda âyet: “Sana gelen vahiyleri, yaratan
Rabbinin adıyla insanlara oku/duyur!” şeklinde tercüme edilebilir.
Hatta bu kelimenin, “tekrarla ve özümse” gibi mânâlar taşıdığı da göz
önünde tutulursa, âyetteki ikra’ emrinin İlâhî gerçeği ve mesajı bilinçli
şekilde tekrarla ve özümse anlamına geldiği bile söylenebilir. Zira burada
Hz. Muhammed’den (s.a.s.) ilk istenen, kutsal bir metni okumasından
ziyade, önünde duran İlâhî gerçeğin görünmez kitabını okumasıdır. Şu
halde onun temel görevi zihninde doğan sûret ve fikirleri ortaya koymak
değil, sadece İlâhî gerçeğin kitabını okumak, özümsemek; onun anlamını
104 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
105 Bk. Râgıb el-İsfehanî, el-Müfredat, s. 668
106 Bk. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 1287; Kıratla eşanlamlı olan iki terim daha vardır. Bunlardan ilki
tertîl (bk. 73/Müzzemmil, 4; 25/Furkan, 32), ikincisi de tilâvetdir (bk. 2/Bakara, 121 vb.).
107 D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, İz Y., s. 858
108 Adı geçen eser ve aynı yer.
• 107 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
ilâve ve çıkarma yapmadan insanlığa duyurmaktır. Bunun için İslâm’ın
en temel rüknü, vahiy gerçeğine ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine
inanmaktır.
En kuvvetli ve tercih edilen görüşe göre, Kur’an kelimesi de aynı kökten
türemiştir.109 Fakat Kur’an kelimesi daha sonra, “Allah’ın, Hz. Muhammed’e
indirdiği vahiylerin yazılıp derlenmesinden oluşan kutsal kitab”a
isim olmuştur.110 Kur’an okumak ise, “ezberden veya yüzüne bakarak Kur’an
lafızlarıyla konuşmak; âyetleri ve onlardaki mânâyı anlayarak zihne nakşetmektir.”
Görüldüğü gibi okumak hem kelime veya harfleri sese çevirmek,
hem de lafzın ve mânânın şuuruna varmaktır. Bunu gerçekleştiren kişiye
de, kaarî-okuyan denir.111
Demek ki Kur’an’ı okuma, bir bakıma onu anlamaya denk bir söz
olmaktadır. Asıl önemli olan da, Kur’an’ın içindekini anlayıp ona göre
bir hayat tarzı çizmektir.112 Kur’an, Peygamber’e (s.a.s.), tutarlı bir bütün
oluşturacak şekilde ve belli bir düzen içinde indirilmiştir. O, kendi
bütünlüğü içinde ve düşünerek okunması halinde, doğru anlaşılabilir.
Öyleyse Kur’an, insanın aklına ve kalbine iyice yaklaştırılmalı, düşünüp
anlamayı hedef alan bir yöntemle okunmalıdır.113 Şu halde ilk gelen
âyetlerde istenen okuma, Allah’ın yaratışındaki sırları öğrenmek üzere
vahyolunan bilgileri dikkatle izleme, tekrar ederek ezberleme ve özümseme
anlamındadır. Zira okumak, sadece kalemle yazılmış şeyleri telaffuz
etmekten ibâret değil, aynı zamanda varlık ve oluştaki gerçekleri görüp
onlar üzerinde düşünmek; bunlardaki gizli bilgileri kavrayıp ortaya çıkarmaktır.
Bu yüzden bilgi, Allah’ın insana verdiği ve vermeye devam
ettiği en üstün değerlerden biridir. 114
Okuma: Yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlamak,
kıraat etmek, tilâvet etmek; yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve öğrenmek
demektir. Okumanın hayatımızdaki yerini ve önemini bilmeyen
yoktur. Ama günümüzde ekonomik problemler, kapitalist düzenin çalışma
109 Bk. 75/Kıyâme, 17-18; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 31-33
110 Bk. M. İsmail İbrahim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l A’lâmi’l Kur’âniyye, s. 419
111 Bk. M. İsmail İbrahim, a.g.e., s. 419
112 Kur’an tilâvetiyle ilgili daha geniş bilgi için bk. Gazzâli, İhyâu Ulûmi’d-Din, I, 771-834
113 Bk. 38/Sâd, 29. âyet
114 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları, I, s. 13-14
• 108 •
Ahmed Kalkan
şartları, televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ve eğlenceye dayalı araçlar,
boş vakitlerin okuyarak değerlendirilmesine engel olmaktadır. Okumayı
bilmek yetmemekte, okumaktan zevk almamız da gerekmektedir. Gerekli
gördüğümüz yerleri not alarak, tartıp tartışarak, düşünüp üreterek tekrarlayıp
yankılaştırarak, benimseyip sindirerek, genişletip tazeleyerek, gözleyip
örnekleştirerek, hayatta nasıl bir yer aldığını ve nasıl uygulanacağını
değerlendirerek okumalıyız. Açlık yemekle giderildiği gibi, bilgisizlik de
okumakla giderilir. Okumak bir gâye değil, bir araçtır. Niçin okuduğumuzu,
okuduktan sonra bizde nasıl değişiklik olması gerektiğini değerlendirmemiz
gerekir. Bir kitabı okuduktan sonra, eskisinden daha akıllı, daha
şuurlu hareket edebilmeliyiz.
Okuma eylemi, çok kapsamlı ve oldukça karmaşık bir eylemdir. İstenilen
sonucu elde edebilmek için göz ve beyin arasında dikkatli bir işbirliği
gerekir. Yani sayfada yazılı olan harflerin anlattığı fikirlerin tamamen
kavranması şarttır. Okuma amaçlarımız da farklılık gösterir. Değişik okuma
tekniklerine ve hızlı okumaya âşina olmak çok önemlidir. İlgili yazının
uzunluğu, zorluğu ve konusuna göre doğru tekniğin seçilmesi gerekmektedir.
Okumada kullanılan başlıca üç teknik; taramak, gözden geçirmek ve
detaylı okumadır. İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken bütün
akıl, bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir. Gözlerin kelimeler
üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve düşünülmesi gereken yerler vardır.
Altı çizilmesi, notlar alınması gereken yerler bulunabilir. Bütün benliği
vererek açık bir zihinle okumanın gereği, fikir veren ciddi kitaplarda daha
fazla ortaya çıkar.
Kitap, size istediğiniz zaman ders vermeye hazır bir öğretmendir. Büyük
insanlarla oturup sohbet etmenin, onlarla konuşmanın yolu “okumak”tır.
Bir kitabı dikkatle okumak, onun yazarıyla saatlerce sohbet etmek demektir.
Kitaplar, insanlar, ülkeler ve asırlar arasında bilgi alışverişini sağlayan
araçlardır. Değerli kitaplar, insana düşünmeyi de öğretir. Okumak, anlama
yeteneğini geliştirir, duyguları güzelleştirir, sezgi gücünü arttırır, olayları ve
insanları anlamakta, problemleri çözmede yol gösterir. Mesleğinde, bulunduğu
konumda yükselmek, başarılı olmak isteyenlerin yapması gereken en
önemli işlerden biri okumak olmalıdır.
Sadece kitap değildir okunması gereken. İnsan, tüm eşyayı, tüm
varlığı, tüm olayları, hayatı ve öteki hayatı, duyguları, her şeyi okumalı,
• 109 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
okuyabilmelidir. Eşyanın dilinden anlayacak şekilde, yabancı ve yerli dile
sahip olmalıdır. “Oku!” emrinin yöneldiği şey, tek bir şey değildir. Ama
okunacakların içinde kitap, kitapların içinde de “O Kitab” baş sırayı alır.
Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız bilgiden Allah’a
sığındığını”115 unutmayalım. Mideyi nasıl faydasız gıdalarla ve aburcuburla
doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de aynı durum sözkonusudur.
Beynin ve gönlün hastalanması, midenin hastalığından elbette
çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa,
özümsenip hazmedilmeyen kitaplar ve bu tür okuma da kafanın ve
gönlün hastalanmasına sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür.
Bir kısmı düşünceyi, bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler.
Beslemeyen bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir.
Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bilgiyi ölçme ve değerlendirmenin,
bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla önemi olduğunu
unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak, bazen ciddi zararlara sebep
olabilir. Her kitabı değil, bizim için faydalı olacağına inandığımız güzel
kitapları seçerek okumalıyız. Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek
ya da güvenilen bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde
okumak en güzelidir.
Okumak, sadece boş zaman işi değildir. Okumayı boş zaman işi kabul
edenler, onu çekirdek çitlemek, pul koleksiyonu yapmak türünden çok
basit görmüş ve teferruat saymış olurlar. Okuma dürtüsü, bilgi ve hikmet
sevgisinden kaynaklanmalıdır. O zaman okumak, bir zahmet değil; bir lezzet
halini alacaktır. Bu zevki tadan biri, okumayınca rahatsız olur, sanki
bir tarafının eksildiğini hisseder. Kitaplar sadece bilgiyi öğretmezler, aynı
zamanda hayatı da öğretirler.
Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına rağmen,
kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en sâdık taşıyıcıları
olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan bilgi taşıma araçlarının
hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır.
Her alanda ve her şeyde olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap
konusunda aramak, okurların başta gelen görevidir.
115 "Allah'ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duâdan, doymayan nefisten ve fayda
vermeyen ilimden Sana sığınırım." (Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711)
• 110 •
Ahmed Kalkan
Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü ruhumuzu
ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde düşünmeli
ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.
Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için olmalı,
ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı Kur’an’ı, hayata tatbik
edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak gâyesiyle okumalıyız.
Günümüz İnsanı ve Okuma
Nüfusu 7 milyon civarında olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama
100.000 tirajla basılırken; 75 milyonluk Türkiye’de 1.000 veya 2.000 olarak
basılır. Gelişmiş ülkelerde kişi başına kitaba harcanan para, yılda ortalama
100 ABD doları iken, Türkiye’de 10 doların altındadır. Amerika’da 72 bin,
Almanya’da 65 bin, İngiltere’de 48 bin, Fransa’da 39 bin, Brezilya’da 13 bin,
Türkiye’de ise sadece 6 bin 31 çeşit kitap basılıyor. Japonya’da yılda toplam
olarak 4 milyar 200 milyon adet kitap basılıyor. Türkiye’de ise yalnızca 23
milyon. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7, Türkiye’de
ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Türkiye’de her 100 kişiden
sadece 4 kişi kitap okuyor. Birleşmiş Milletler İnsanî Gelişim Raporu’nda,
kitap okuma oranında Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu
173 ülke arasında Türkiye, 86. sırada. Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin
oranı 1965’e göre 14 kat arttı. Ama yüksek öğrenim mezunlarının
kitap okuma oranı 1965’in de altında kaldı.
Türkiye’de dergi okuma oranı: % 4, kitap okuma oranı: % 4,5, gazete
okuma oranı: % 22, radyo dinleme oranı: % 25, televizyon izleme oranı:
% 94. Türkiye’de yaşayan insanlar, her akşam ortalama 4 saat televizyon
karşısında. Bu saatlerin toplamı ayda 15 gününe (bir iş günü sekiz saat hesabıyla)
tekabül eder. Sanki hayatı yaşamıyor, sadece seyrediyor insanımız.
Üstelik seyrettiği hayatla yaşadığı hayat arasında hiçbir bağlantı yok. Televizyonda
izlenen aileler, müslümana yabancı, İslâm kültürüne ve inancına
tümüyle uzak. Tv. Programları, tümüyle zamanı kemiriyorlar.
Okunan kitaplar içinde Kur’ân-ı Kerim’in oranını merak edip araştıran
bile çıkmamış. Elbette müslümana yakışacak oranda olduğu söylenemez.
Bu kadar az kitap okunan ülkede, kitap okuyanların ne tür kitap ve dergi
okudukları da, çok satanlar listelerinden ve hangi kitapların kaç baskı yap•
111 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
tığından belli oluyor. Hayatında onlarca kitap okuyanlar, hâlâ Kur’an meali
ve tefsiri okuyacak zaman bulamıyorlar. Okul kitabından, Ahmed’in, Mehmed’in,
hatta John’un, Mary’nin kitabını okumaya fırsat bulanlar, Allah’ın
kitabını okuma ihtiyacı hissetmedilerse, bu insanlara ne denir? “Kitapsız”
diye bir kelime var, dilimizde, hakaret olarak kullanılan. Allah’ın kitabını
hayatın merkezine koymayan, hayat kitabı edinmeyen, onu okumayan, hayatına
geçirmeyen, onsuz yaşayan insanlar için kullanılır bu ifade. Şimdi
tam günümüz insanını tanıtıyor bu kelime. Bu tür insanlar, kabirde ya da
âhirette: “Kitabın ne?” sorusuna, büyük ihtimalle “filan gazete, filan tv. kanalı,
falanın romanı, filanın nutku” gibi cevaplar verecekler istemeseler de.
2- Besmele (b’ism-i Rabbike)
Besmele: Tâğutun adıyla, onayıyla değil; Allah’ın ismiyle ve izniyle
bir işe başlandığını ve yapılan tüm işlerde her şeyden önce Allah’ın rızâsının
amaç edildiğini gösteren bir simgedir.
Bu âyeti oluşturan temel sözcüklerden ikincisi, isimdir.116 Tek başına
anlaşılır bir mânâ taşıyan, canlı ve cansız soyut ve somut varlıklara ad olan
kelimeye isim denir.117 Kur’an okumaya Rabbin adıyla, yani Allah’ın ismiyle
başlanmalıdır. Çünkü hem Kur’an’ı vahyeden, hem de insana onu anlama
yeteneği bahşeden Allah’tır.118
Besmele: “Bismillâhirrahmânirrahîm” sözünün kısaltılmış şekline denir.
Hayırlı ve helâl bir işe başlarken, Allah’ın adını anmak ve bu adla işe
başlamak için besmele çekilir. Bismillâhirrahmânirrahîm: “Rahmân ve
Rahîm Allah’ın adıyla (başlarım)” anlamına gelir. Besmeleyi “esirgeyen,
bağışlayan Tanrı’nın adıyla” gibi yanlış; yanlış olduğu kadar gaflet ve cehâlet
kokan tercümeyi kabul etmek mümkün değildir. “Allah” lafzı, özel isim
olduğu ve Yaratıcımızın tüm güzel isimlerini içinde barındıran bir anlam
taşıdığı için başka bir dile tercüme edilemez. Ayrıca “esirgeyen” tâbiri çok
yanlış bir tercümedir. Türkçede “esirgemek”, daha çok olumsuz bir sıfat anlamında
kullanılır. Saklamak, korumak gibi anlamlarından daha çok; kıyamamak
ve cimrilik yapmak mânâlarında kullanılır ki Allah’ın Rahmân
116 İsim kelimesi, sözlükte “yükselmek, yücelmek, bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet” gibi
anlamlar taşıyan s-m-v kökünden türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, XIV, 397-403).
117 Bk. M. İsmail İbrâhim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l A’lâmi’l Kur’âniyye, s. 253
118 Bk. 56/Vâkıa, 77-80; 55/Rahmân, 1-4 vb.
• 112 •
Ahmed Kalkan
sıfatının kesinlikle karşılığı değildir. Kur’ân-ı Kerim’in ilk nâzil olan âyet-i
kerimesi, “Yaratan Rabbinin adıyla (besmele çekerek) oku!”119 mealindeki
âyettir. Bu “Rabbinin ismiyle oku” emri, sadece Önderimiz, Peygamberimiz
için değil; bütün mü’minleredir. Mü’minler, meşrû (şer’î, mubah) herhangi
bir işe başlarken besmeleyi unutmazlar. Çünkü bilirler ki, “besmeleyle başlanmayan
herhangi bir işte bereketsizlik ortaya çıkar.” 120 Kur’an okurken,
hayvan keserken, abdest alırken, namaz kılarken, avcılık yaparken... besmeleyi
ihmal etmezler.
Kur’ân-ı Kerim’de “Fir’avn” kıssası haber verilirken, sihirbazların “bi-izzet-
i Fir’avn” (Fir’avn’ın izzeti için) diyerek asalarını yere bıraktıkları beyan
edilir.121 Fir’avn, Mısır’ı tanrı kabul ettikleri “Ra” adına yönetirdi. Tabii bu,
bugünkü çağdaş ideolojilerden farklı bir tutum değildi. Sosyalist ülkelerin
yöneticileri, başta Karl Marx olmak üzere, Lenin ve diğer teorisyenler adına
sistemi sürdürürler(di). Kapitalizmde de durum bundan farklı değildir. Genel
olarak her ülkede iktidar durumunda olan ideoloji, aynı metodla ayakta
tutulur. Her işe başlarken, o ideolojinin kurucusunun adını anmak zarûrettir.
Dolayısıyla Fir’avn’a bağlı olan sihirbazların kıssasında bu hususun
beyan edilmesi, sürekliliğinin bir belgesidir. 122
İslâm’dan önce Araplar, işlerine “bismi’l- Lât ve’l-Uzzâ” diye putlarının
adıyla başlarlardı. Hanifler ise, Tevhid dininin kalıntısı olarak, “bismikellahümme”
derlerdi. Haniflerin bu âdeti İslâmiyet’in ilk yıllarında da devam
etmiştir. Neml sûresindeki besmele âyeti123 nâzil olduktan sonra besmele
son şeklini almıştır. Hz. Peygamber, hayatının sonuna kadar hep bu ibareyi
kullanmış, besmelenin yazıldığı ilk satıra başka hiçbir şeyin yazılmamasını
da emretmiştir. “Besmele ile başlanmayan her iş bereketsiz ve güdüktür.”124
buyuran tek Önderimiz Rasûlulah’ın, günlük hayatındaki birçok iş münasebetiyle
besmele çektiği ve besmeleyi tavsiye ettiği bilinmektedir.
Bir müslüman besmele çekmekle, “nefsim veya başka bir varlık adına,
tâğut adına değil; Allah adıyla, O’nun rızâsı için ve O’nun izniyle başlıyorum.”
demek ister. O’nun Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellî etme-
119 96/Alak, 1
120 İbn Mâce, Hadis no: 1894
121 26/Şuarâ, 44
122 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler, Kavramlar, İnkılâb Y., 1/41
123 27/Neml, 30
124 İbn Mâce, hadis no: 1894
• 113 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
sini beklediğini, böylece hem dünya hem de âhiret saâdeti dilediğini ifade
etmiş olur. Giriştiği işe güç yetirebilmesi için gerekli olan kudretin yüce Allah
tarafından ihsan edilmesini temenni ettiğini belirtmiş olur. Kendisinin
devamlı olarak O’nun yardımına muhtaç olduğunu bildirmiş, böylece ezelî
kudretin yardımını celbetmiş olur. Besmele çeken mü’min, “O’nun müsaadesiyle
bu işi yapıyorum. Çünkü bu başladığım işin tamamlanmasında
gerekli olan kuvvet O’nun tarafından bana verilmiştir. O bana bu kuvveti
vermezse, ben bu işi tamamlayamam” demek ister. 125
Kur’an ve Besmele
Bismillâh ifadesi, Kur’an’da 3 yerde geçer.126 Bilindiği gibi, bismillâh “Allah’ın
ismiyle demektir. Bu anlamdaki ifâdeler Kur’an’da toplam 18 yerde
kullanılır.127 Besmele’yi oluşturan kelimeler Kur’an’da en çok tekrar edilen
kelimelerdir. “Bismillâhirrahmânirrahîm” cümlesini meydana getiren kelimelerden
“ism” (isim) kelimesi, türevleriyle birlikte 71 yerde geçer; aynı
kökten gelen semâ ve çoğulu semâvât kelimelerini de ilâve edersek, isim
kelimesinden türeyen kelimeler toplam olarak 381’e çıkar.
Besmeleyi meydana getiren ikinci kelime olan “Allah” lafzı ise, Kur’an’da
tam 2697 yerde kullanılır; ayrıca “ey Allah’ım” anlamına gelen “Allahümme”
kelimesi de 5 yerde geçer. Üçüncü kelime olan “Rahmân” kelimesi,
Kur’ân-ı Kerim’de 57, “Rahîm” kelimesi ise 115 yerde tekrar edilir. Rahmân
ve Rahîm kelimelerinin kendisinden türediği “rahmet” ve türevleri ise
Kur’an’da toplam 339 yerde geçer.
Helâl ve hayırlı bir işe başlarken Allah’ın adını anmak, her müslümanın
üzerinde titizlikle durması gereken görevlerindendir. Kur’ân-ı Kerim’de
buna işaret eden pek çok emir vardır.128
125 Şâmil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 1, s. 226, 227
126 Bismillâh İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 3 Yerde:) 1/Fâtiha, 1; 11/Hûd, 41; 27/Neml, 30.
127 İsmullah veya İsmu Rabbike Terkiplerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 18 Yerde:) 5/Mâide, 4; 6/
En’âm, 118, 119, 121, 138; 22/Hacc, 28; 34, 36, 40; 55/Rahmân, 78; 56/Vâkıa, 74, 96; 69/Haakka, 52; 73/
Müzzemmil, 8; 76/İnsân, 25; 87/A’lâ, 1, 15; 96/Alak, 1.
128 2/Bakara, 200; 4/Nisâ, 103; 73/Müzzemmil, 8 gibi
• 114 •
Ahmed Kalkan
İlk inen âyette besmele çekmek emredildiği gibi, mushaf olarak tertip
edilen Kur’ân-ı Kerim’in ilk âyeti de besmeledir. Besmele, Kur’ân-ı Kerim’in
114 sûresinden 113’ünün giriş cümlesi olarak yer almaktadır. 27/
Neml sûresin 30. âyetinin de bir bölümüdür. Dolayısıyla Kur’an’da 114 yerde
“bismillâhirrahmânirrahîm” vardır.
“O (mektup) Süleyman’dandır, ve o “bismillâhirrahmânirrahîm”le (Rahmân
ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) (başlamakta)dır.” 129
“(Nuh) dedi ki: ‘Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da bismillâh
ile/Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek merhamet
edendir.” 130
“Atalarınızı andığınız gibi, hatta daha çok, daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı
zikredin/anın.” 131
“Namazı kıldıktan sonra da, ayakta, otururken ve yanlarınız üzerinde
yatarken (daima) Allah’ı zikredin/anın.” 132
“Rabbinin adını an. Bütün varlığınla, ihlâsla O’na yönel.”133
“Sabah akşam Rabbinin adını an.” 134
Besmeleye vücut veren 4 kelime (isim, Allah, Rahmân, Rahîm) ‘den 3’ü
Allah’ın isimleri olup, bunların 2’si bağış, merhamet, cömertlik, affetmek
gibi anlamlar taşımaktadır. Kur’an’ın ilk cümlesine bunları koyarak, temel
konusu ulûhiyet ve insan - Allah ilişkisi olan Kur’an’da hâkim olan ögenin
rahmet ve merhamet olduğuna Rabbimiz dikkat çekmektedir. Rahmân ve
Rahîm’in kökü olan rahmet kelimesi Kur’an’ın açık beyanlarına göre Allah’ın
hâkim niteliğidir. 21/Enbiyâ sûresi 107. âyette Son Peygamber’i de
Kur’an “âlemlerin rahmeti” olarak nitelendirmektedir. O halde, şunu rahatlıkla
söyleyebiliriz: Kur’an’ın tanıttığı Allah, yarattığı mahlûkata, her şeyden
129 27/Neml, 30
130 11/Hûd, 41
131 2/Bakara, 200
132 4/Nisâ, 103
133 73/Müzzemmil, 8)
134 76/İnsan, 25
• 115 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
önce rahmet sıfatıyla tecellî etmektedir.135 İslâm’ı korku dini, Allah’ı sadece
korkulacak bir zât olarak göstermeye çalışan besmelesizlere en büyük darbe,
besmeledeki rahmet ve merhamet ifadeleridir.
Besmelenin Anlam Derinlikleri
İslâm ahlâkı, incitme, öldürme ifade edecek davranışlarda ve bu davranışlara
müsaade eden sözlerde besmeleyle başlamayı yasaklamıştır. Savaşmaya
müsaade eden ve putperestlere ültimatom içeren Tevbe sûresi,
besmelesiz başlayan tek sûredir. Eti yenen hayvanların kesimi ve avlanması
sırasında besmeledeki Rahmân ve Rahîm sıfatlarının anılması uygun görülmemiştir.
Hayvan keserken “bismillâh” veya “bismillâhi Allahu Ekber”
denilir.
Kur’ân-ı Kerim’in konusunun; Allah ile evren, özellikle de insanlık âlemi
arasındaki münasebeti bildirmekten ibâret olduğunu söylemek mümkündür.
Besmelenin başındaki “ba” edatı (“b” harfi) bu münasebeti ortaya
koymakta ve kulun, Yaratanından yardım isteyerek hep O’na bağlı kalışını
ifade etmektedir. Hz. Ali’ye atfedilen meşhur bir söz vardır: “Kur’an’ın tümü
Fâtiha sûresinde eksiksiz özetlenmiştir. Fâtiha’nın özeti de besmeledir. Besmele
de “b” harfinde özetlenmiştir. Dolayısıyla besmele’nin b’si Kur’an’ın
özetidir.” İlk plânda abartılı gibi gelen bu ifade doğrudur. Arapçada harf-i
cer olan “b” ilsak içindir. Türkçe tam karşılığını, “..... ile .....” şeklinde gösterebiliriz.
Kendi başına bir anlamı olmayan bu harf, en az iki kişi arasındaki
bir ilişkiyi belirten bağlaçtır. “Ahmed ile Mehmed” örneğinde olduğu gibi.
Aralarında bir münasebet, bir bağ olmadan bu bağlaç kullanılmaz. Besmele’de
deki “B” aralarında alâka olan iki tarafı belirtir. Bu tarafların biri, besmeleyle
işe başlayan kul; diğeri Allah’tır. “B” Allah ile kul arasındaki ilişki
ve bağı anlatır. Kur’an’ın ana konusu ve temel vurgusu, insanla Rabbi arasındaki
kulluk-ilâhlık münasebetidir. Rubûbiyet ve ubûdiyet alâkasıdır. “B”
harfi de bu ilişki ve bağı içerdiği için Fâtiha ve Kur’an’ın özeti olmuş olur.
Arapça cümle yapısı itibariyle besmeleden önce “ba”nın ilgili bulunduğu
mahzuf bir fiil vardır. Bu, besmele ile başlanacak herhangi bir fiildir:
“Bismillâh diye başlıyorum”, “Allah’ın ismiyle kalkıyorum, okuyorum, hayvan
kesiyorum...” gibi. Böylece Allah ile kul arasında sevgiye dayalı olan
135 Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 66
• 116 •
Ahmed Kalkan
derûnî münasebeti ifade eden besmele, İslâm’ın bir sembolü ve her iyiliğin
anahtarıdır. Kişi ile Allah arasındaki bu ilişki, sadece Allah’tan yardım istenip
O’ndan medet umulacağını136 idrâk etmektir. Kendisi âciz olan, korunmaya
muhtaç kimselerin başkalarını koruması mümkün olmadığını
bilip her şeye kaadir Allah’ın kapısını çalmaktır besmele. Besmele, bütün
iyiliklerin, tüm güzelliklerin O’ndan olduğunu kabul edip O’nun müsaade
ettiği şeylerin O’nun adıyla yapılması sâyesinde daha da güzelleşeceğini
anlamaktır.
Besmele, Allah’la Yapılan Bir Sözleşme Gibidir
Evet, Besmele, Allah’la yapılmış bir sözleşme gibidir. Allah, Rahmân
ve Rahîm sıfatlarıyla bize merhametle muâmele edeceğini vaadediyor; biz
de, imtihan için bize verilen irâdeyi istismar etmeyeceğimizi ve O’nun ilkelerine
bağlı kalacağımızı besmeleyle kabullenmiş oluyoruz. Besmele,
Allah’ın tesbit ettiği kulluk programını kabul etmektir. Besmele çeken kul,
şöyle demiş olur: “Yâ Rabbi, şu an, kulluk maddelerinden birini işleyeceğim.
Senin ismini anıyor ve iznini istiyorum.”
O yüzden haramlara besmele çekilmez. Besmeleden maksat, yapılan
işte bereketin artmasını taleptir. Haram veya mekruh bir fiilin çoğalması
ve bereketi istenemez. Haram meclislerde, meyhane ve kumarhane görevi
yapan kahvehanelerde otururken, faizli işlemlerde bulunurken, yalan ve
kandırma içeren ticari ilişkilerde, haram sayılan programlar izlerken besmele
çekilmez. Haram olduğu tartışmalı olan hususlarda ve harama yakın
mekruhlarda da besmelenin çekilmesi, vebali büyütür.
En doğrusu, Allah’ın isminin anılamayacağı bu tür davranış ve eylemleri
terk etmektir. Unutulmamalıdır ki, haram olan eylemlerde besmele
çekilmez. Kâmil bir müslüman da, besmele çekemeyeceği bir işi yapmamaya
özen gösterir. O yüzden, besmele insanı eğitir, terbiye eder, kötülüklerden
uzak tutar. Çünkü besmele çeken bir kimse, ağzından çıkan ifade
ile yaptığı eylem arasında bir paralellik kurmak zorunda olduğunu, eliyle
dilinin birbirini yalanlamaması gerektiğini düşünür. Besmele, kötülük ve
haramları işlemeye hakkımız olmadığını bize hatırlatır. Besmele, “Allah’ın
adı ile” demektir; “Allah’ın adına” değil. Bu ikisi arasında önemli fark bu-
136 1/Fâtiha, 5
• 117 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
lunmaktadır. Müslüman her yaptığı şeye, her söylediği söze Allah’ın adı ile
başlar. Allah’tan izin alarak; Ama Allah adına değil. İnsan beşer ve âciz olduğu
için hatalar yapabilir. Allah adına demek; yapılana bir anlamda ilâhî
özellik, günahsızlık, hatasızlık iddiası atfetmektir. O’nun adına iş iddiası,
Allah’ın temsilcisi olma anlayışını, bu da ruhban sınıfını oluşturur. Tarihte
Allah adına nice zulümler işlenmiştir. Teokrasi de budur. Kulun yaptığı iş,
müslümanca olmalıdır ama beşerî özellik taşıdığından iddiasız olmalıdır.
Besmeledeki “isim” kelimesi; ad, ad vermek anlamına geldiği gibi, -bi
harf-i cerri ile de- yüceltmek, yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim
gökyüzü anlamında “semâ” kelimesi aynı kökten gelmektedir. O yüzden,
“bismillâh”ın anlamı, “Allah’ı yücelterek” şeklinde de anlaşılabilir. 137
Besmele, Her Peygamber ve Ümmetinin
Kullandığı Bir Şifredir
Besmele, sadece Muhammed (s.a.s.) ümmetine has bir anahtar değil;
önceki ümmetlerin de kullandığı bir şifredir. Besmele’nin Hz. Muhammed
(s.a.s.)’den önceki peygamberler döneminde de kullanıldığını Kur’ân-ı Kerim’den
anlıyoruz: Hz. Süleyman’ın, Saba kraliçesi Belkıs’a yazdığı İslâm’a
dâvet mektubu bu cümleyle başlamaktadır. “O (mektup) Süleyman’dandır
ve o bismillâhirrahmânirrahîm -Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla-
(başlamakta)dır.”138 Hz. Nuh da tufandaki gemi yolculuğuna bu ifadeyle
başlıyor. Gemiyi bu cümleyle hareket ettiriyordu: “(Nuh) dedi ki: ‘Gemiye
binin! Bismillâhi mecrâhâ ve mürsâhâ -Onun yüzüp gitmesi de, durması da
Allah’ın adıyladır.-”139 Bu vesileyle ifade edelim ki, ister sürücü ve ister yolcu
olarak bindiğimiz tüm araçlara binerken besmele çekmek, Kur’an’ın işaret
yollu tavsiyesidir.
İnsanlık tarihi boyunca İslâm peygamberlerinin tümü tarafından bir
şifre, bir anahtar olarak kullanılmıştır besmele. O yüzden, değişmez evrensel
değerlerin öbür ismi olan İslâm’ın, değişmez değerlerinden biri de
besmelenin verdiği bakış açısıdır. Bu bakış açısı, bize şu gerçekleri gösterir:
Allah, insanın her işine karışır. İnsan, eğer Allah’ın yardımını istiyorsa, her
137 İhsan Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, Bengisu Y., s. 24
138 27/Neml, 30
139 11/Hûd, 41
• 118 •
Ahmed Kalkan
hayırlı işine Allah ile başlamak durumundadır. İnsan yaptığı her bir şeyde
Allah’a olan borcunu hatırlamak ve O’na teşekkür etmek durumundadır.
İşte bunlar, insanlığın değişmez değerlerinin değişmez göstergesidir.
Her değerli iş gibi, Kur’an okumaya başlarken de Eûzü Besmele çekmek
gerekir. “Kur’an okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın (Eûzü
çek).”140 diye emreden Allah, okumaya besmeleyle başlamamızı da emretmektedir:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” 141
Kur’an’a başlarken, besmeleden önce istiâze gelir. Çünkü istiâze’yi aşmadan
besmeleye geçilmez. Eûuzü ile Allah’ı yardıma çağırdıktan, O’nun
yardımı ile şeytanları etkisiz hale getirdikten sonra, şirki ve şirke götüren
şeytanî isyanları kendimizden uzaklaştırarak Allah’ı lâyıkı ile anabileceğimizi
düşünüyoruz.
Gönlümüzde ve düşüncemizdeki, dilimizde ve davranışlarımızdaki
şeytanî pisliklerden temizlenerek tertemiz bir şekilde Allah’la beraber oluyoruz.
Eûzü süpürgesiyle temizlediğimiz gönül ve dil sarayımıza Allah’ın
ismini yazıyoruz. Tıpkı kelime-i tevhidde önce “lâ ilâhe” (hiçbir ilâh yok)
deyip Allah dışındaki ilâh taslaklarını kaldırıp atarak gerçekleştirdiğimiz
tevhidî temizlikten sonra, “illâllah” (ancak Allah var) dediğimiz gibi.
Kur’an’a besmele ile başlarken, kullarına rahmet, acıma, lütuf ve bağışlaması
sonsuz olan Allah’ı hatırlıyoruz. Kur’an’ın nüzûlünün bu sonsuz
rahmetin bir yansıması olduğunu düşünüyor ve bu büyük nimeti anarak
O’na hamdimizi, şükrümüzü vurguluyoruz. O’nun Rahmân sıfatıyla dünyada
mü’min-kâfir herkese merhametine şahid oluyor, dünya hayatında bu
nimetlerin kadrini bilerek verene teşekkür edip kulluğa/ibâdete, Kur’an’a
yöneliyoruz. Rahîm sıfatının ise, âhirette adâleti gereği sadece mü’minlere
merhamet edip, kâfirlere azab etmesi olduğunun bilincine vararak âhireti,
cennet ve cehennemi hatırlayıp ümit ve korku arasında Kur’an okumaya,
tefekküre başlıyoruz.
Sadece Kur’an okurken değil; insan ve evren kitaplarını okurken, hayat
mektebinde öğrencilik ve öğretmenlik yaparken de besmele şuuruna
uygun davranmalıyız. Tüm eylemlerimizin dünyada O’na yaraşır, âhirette
140 16/Nahl, 98
141 96/Alak, 1
• 119 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
de O’nun rızâsını kazandırır özelliklerde olmasına gayret etmeliyiz. Kur’an,
besmeleyle başlıyor, biz de Allah’ın Kitabını Allah’ın ismiyle okuyoruz.
Eğitimle ilgili eserler başta olmak üzere nice kitaplar, gazeteler, dergiler,
besmele ile mi başlıyor? Öğrenciler için hazırlanan bazı din kültürüyle
ilgili kitaplar, bir müslümanı “bu, benim dinim değil!” diye isyan ettirecek
modern hurâfe ve tuğyanla dolu olabiliyor. Peki, İslâm’a ters içeriği kalarak
yayınların besmele ile başlamasını tercih edebilir miyiz?
Laiklik, resmî din kabul edilmediği için ve bazı İslâmî âdetlere ses çıkarılmadığından
Arap ülkelerinin çoğunda televizyonlarda sunucular besmele
ve hamdele ile başlıyor programlarına. Besmele ile başlanan programda
ise Allah’ın yasakladığı neler yok ki?! Düşünün bir kere, İslâm düşmanlığını
her fırsatta en rezil şekilde gösteren bir tv. kanalı, programlarını sunarken
besmele ile başlıyor. İslâm’a her gün hakaretler yağdıran, ahlâksız bir gazetenin
ilk satırında besmele yazıyor. Bu Allah ile, din ile alay olmaz mı? Haram
katmerleşmez mi bu tavırlarla? Peki, “onlar besmele ile başlamasınlar
da biz onlara bakarken besmele çekelim” diyebilir misiniz?
“Yaratan Rabbinin ismiyle oku.”142 âyeti bizden sadece şekil ve lafızla
değil; muhtevâ ile ilgili tavır beklemektedir öncelikle. Okuduklarımızın Allah’ın
ismiyle okunması; Allah’ın izniyle, O’nun rızâsı için, O’nun yolunda,
O’nu unutturmayan, O’na yaklaştıran yapıda olmasını gerektirir. Okumak
gibi, artısı büyük olan bir eylemde besmele bilinci bunu gerektiriyorsa, diğer
eylemlerimizde bu özelliklerin aranma zorunluluğu daha fazla olmaz
mı?
Besmele, Allah’tan İzin ve Onay İstemektir
Bismillâh, “Evvel Allah (önce Allah)” deyip, O’na danışmak, yapacağımız
herhangi bir işte Allah’ın onayını istemektir. Allah’ın adını her
şeyin önüne geçirip yüceltmektir. Müşriklerin putlar adına yaşamaları ve
onlar adına iş yapmalarına karşılık, biz Allah adına yaşayacağımıza, O’nun
adıyla iş yapacağımıza söz vermiş oluyoruz. Bu yüzden dilimiz “Allah’ın
adıyla” derken, diğer organlarımız da aynı şeyi söyleyebilmelidir.
142 96/Alak, 1
• 120 •
Ahmed Kalkan
Bu ise, her şeyimizle O’nun ölçülerine uygun olarak yaşamakla mümkündür.
Aksi takdirde dilimiz “Allah’ın adıyla” derken; elimiz, ayağımız şeytan
veya Allah’ın dışında başkaları adına iş yaparsa bu, tevhidle bağdaşmaz.
“Bismillâh” diyor ve sonra ekliyoruz “Rahmân, Rahîm” sıfatlarını. Aslında
“Allah” ismi, Cenâb-ı Hakkın tüm isim ve sıfatlarıyla birlikte Rahmân
ve Rahîm sıfatlarını da içermektedir. Ama bunlar özellikle hem besmelede,
hem Fâtiha sûresinin ilk âyetlerinde özel yer alır. Kur’an, Allah’ın
rahmetle ilgili sıfatlarını öncelikle ve ısrarla vurgular. O’nun başka isim ve
sıfatları değil de, özellikle Rahmân ve Rahîm sıfatları! Çünkü varlığımızı
O’nun Rahmân ve Rahîm oluşuna borçluyuz. O’nun üzerimizdeki merhametiyle
varız ve varlığımızı bu sâyede sürdürüyoruz. O’nun merhameti olmadan,
nefes alıp vermemiz bile imkânsız. Bedenimiz, aklımız, ruhumuz
hep O’nun rahmetinin birer eseri. Peygamberimiz’in ve vahyin bize gelişi
de O’nun rahmetiyledir. İşte bunları hatırlamak için “Rahmân” diyoruz,
“Rahîm” diyoruz.
Rahmet, her çeşit âfetlerden kurtulup her türlü hayra ermektir. Rahmân,
mü’min-kâfir ayırt etmeden tüm herkese hayat hakkı tanıyan, yaşaması
için gereken şartları hazırlayıp nimetleri veren demektir. Rahîm
ise, hak edenlere ve lâyık olanlara nimetini bol bol, sürekli olarak veren
demektir. Bu yüzden Rahmân sıfatı, O’nun dünyadaki tecellîsi; Rahîm ise
âhiretteki tecellîsidir. Rahmân ve Rahîm derken, hem dünyayı, hem âhireti
hatırlıyoruz. Dünyanın âhiretten ayrı değil; âhiretin tarlası, hazırlık safhası
olduğunun bilincinde dünyada da O’nunla, O’nun ölçüleriyle olmaya gayret
ediyoruz. 143
Besmele, Laik Mantığı Protestodur
Bir mü’min, her eyleminin başına besmeleyi yerleştirmekle laik
mantığa en büyük protestoyu yapmış olur. Besmele, insanın Allah’la iş
yapması, Allah’ı işine karıştırmasıdır. Dolayısıyla besmele; ateizmi, materyalizmi,
laisizmi reddir. Bu mânâda besmele, İslâmî dünya görüşünün
anahtarı mesabesindedir. Laik dünya görüşü “besmelesiz” olmaktır. Laik
olmakla olmamak arasındaki fark, besmeleli olmakla olmamak arasındaki
143 Ali Akpınar, Namaz Duaları ve Sûreleri, Suffe Y., s. 23-24
• 121 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
fark kadardır. Besmeleli yapılan iş, meşrûiyetini Allah’tan alır ve meşrû işlere
besmele çekilir. Besmelesiz işlerse şeytana lâyıktır.
Besmelesizlik demek olan laisizm, aynı zamanda şeytanî bir dünya görüşüdür.
Bunun için Allah Rasûlü her eylemine “Rahmân, Rahîm Olan Allah’ın
adıyla” başlayarak bu sapkınlığı mahkûm etmiştir. 144
Besmele, müslümanın alâmet-i fârikalarından (ayırıcı özelliklerinden)
birisidir. Mü’min, her vesileyle ve sık sık besmele çeker. Günümüzde “müslümanım”
diyen insanların çoğu, yemek vb. bir iki şeyin dışında besmele
çekme gereği duymuyor, her hayırlı şeye başlarken besmele çekmek, tarihe
karışıyor. Yine, günümüzdeki insanların ağızlarından çıkan besmele,
formalite icabı, âdet ve alışkanlık gereği söylenmiş gibi, ruhsuz ve cansız
kelimelerden ibâret kalıyor. Mekanik bir telaffuzdan ibâret, şuursuzca dudaklardan
dökülüveriyor. Adını andığı Allah’a isyanla meşgul bir işyerinin
açılışında besmele okunarak kurdela kesilmesi, örneklerden sadece biri.
Günlük hayatımızın her zaman diliminde Allah’ın ilkelerine ve hükümlerine
bağlı olduğunu göstermek için her çeşit hayırlı işlere besmele ile başlar.
Besmele ile Allah’a ilticâ eder, şeytânî düşünce ve eylemlerden O’na sığınarak,
O’nun yüceliğini itiraf eder ve O’ndan yardım ister. Allah’ın rahmân sıfatını
düşünerek, her çeşit nimetin Allah tarafından kendisinin istifadesine
sunulduğunu düşünür, O’na şükürde bulunur. Rahîm sıfatını düşünerek de
ümitsizliğe giden yolu tıkar, dünyada başına gelen musîbet ve zorlukların
geçici olduğunu, esas ve sonsuz rahmetin âhirette tecelli edeceğini değerlendirir.
Allah’ın adıyla başlamak bir işe… Allah’ın yolunda, Allah’ın belirlediği
ölçüler içerisinde o işi sürdürebilmek… Müslüman olarak biz her işimize
“besmele” ile başlarız. “Besmele” yaptığımız tüm işleri Yüce Rabbimizin
“rehberliği” ve “onayı” doğrultusunda yapma bilincidir. “Besmele” her işimizin
Yüce yaratıcımız tarafından görüldüğü, bilindiği ve kaydedildiğinin
farkında olma bilincidir. “Besmele” yaptığımız her işten hesaba çekileceğimizi
düşündüğümüz ve ona göre hareket ettiğimizi görme bilincidir. “Besmele”
Hesap günü Yüce Rabbimize alnı ak ve günahla kararmamış bir yüzle
varıp, huzura erme bilincidir. “Besmele” Allah adına var olma, Allah adıyla
anlam bulma ve Allah yolunda yaşama bilincidir.
144 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 180
• 122 •
Ahmed Kalkan
“Oku yaratan Rabbinin adıyla…” diye başlayan ilk vahyin sıcaklığını iliğimizde
hissederek… O eşsiz cömert olan Yüce Rabbimizin nimetlerinin
büyüklüğünün farkında olarak…
Besmele Çekmenin Hükmü
Besmelenin yerine göre farz, vâcip, sünnet, mendup, haram ve mekruh
gibi hükümleri vardır. “Üzerlerine Allah’ın adı anılmayan hayvanların
etinden yemeyin. Çünkü bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır.”
145 mealindeki âyet, hayvan keserken besmelenin farz olduğunu gösterir.
“Yetiştirdiğiniz avcı hayvanların size tutuverdiklerinden de yiyin ve üzerine
Allah’ın adını anın.” 146 âyeti de av üzerine hayvanı gönderirken veya av için
silâh kullanırken, yani avcılık yaparken besmele çekmenin farz olduğunu
belirtmektedir. Hayvan keserken besmelenin kasten terkedilmesi halinde,
o hayvanın etinden yemek haramdır. Namaz dışında Kur’an okumaya başlarken
sûrenin başında istiâze ve besmele âlimlerin çoğuna göre sünnettir.
Namazda ise, Hanefî mezhebine göre her rekâtta Fâtiha’dan önce besmele
sünnet; Şâfiî mezhebine göre farzdır.
Önemli sünnetlerden ve yaygın muâşeret kurallarından biri de yemek
yemeye başlarken besmele çekmektir. Konu ile ilgili hadis-i şerifte belirtildiği
üzere147 başlanırken unutulduğu takdirde hatırlandığı zaman, “Başında
da sonunda da Allah’ın adıyla” anlamında “Bismillâh fî evvelihî ve âhirihî”
demek gerekir. Herhangi bir işe başlarken besmele çekmenin hükmü işin
mâhiyetine göre değişir. Meselâ içki içmek, gasbedilen veya çalınan bir şeyi
yemek gibi yasak fiillere besmele ile başlamak, onları meşrû saymak anlamına
geleceği veya dinle alay hükmüne gireceği için haram kabul edilmiştir.
Abdest almak, duâ okumak gibi ibâdetlerle, yenilmesi helâl olan gıdaları
yemek, helâl şeyleri içmek gibi fiillere besmele ile başlamak sünnettir.
Besmele, Allah’ı hatırlattığı, zikr olduğu, kul-ilâh ilişkisi ve kurallarını
düşündürdüğü için, her meşrû eylemimize besmeleyle başlamak, sürüden
ayrılıp seviye kazanmak ve işimize bereket katıp ibâdet sevâbı almaktır.
Necâset mahallerinde besmele çekmek ise mekruh sayılmıştır. Cünüp ve
145 6/En'âm, 121
146 5/Mâide, 4
147 Ebû Dâvud, Et'ıme 15; Tirmizî, Et'ıme 47
• 123 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
âdetli olanların duâ ve senâ maksadıyla besmele çekmesinde bir sakınca
yoktur. 148
Besmele Şuurunun Mü’mine Kazandırdıkları
Besmele şuuru, bize şu anlayış ve davranışları kazandırır (kazandırmalıdır):
Müslümanın her işi Allah’ın adıyla ve O’nun emir ve müsaadeleri doğrultusunda
olmalı.
Müslümanın her işinde ‘evvel Allah’ olmalı. Yani mü’min, başlayacağı
işi yapıp yapmama konusunda önce Allah’a danışmalı.
Harama besmele çekilmeyeceği için, besmele çekemeyeceğimiz hiçbir
işe girişmemeliyiz.
“Besmelesiz iş ebterdir, yok olmaya mahkûmdur” 149 hadisinden anlıyoruz
ki besmelesizler ve onların düzenleri devrilip yıkılmaya mahkûmdur.
Kesilirken besmele çekilmeyen her hayvan murdardır, pistir. Besmeleyle
ve besmele doğrultusunda olmayan her düşünce, fikir, iş ve düzen de
murdar ve leş hükmündedir.
Besmele Allah’tan yardım dilemedir. Allah ise, ancak Kendi yolunda
olanlara yardım eder. 150
Müslüman, her türlü davranışa İslâmî ölçüler ışığında başlamalı, eylem,
hizmet ve faâliyet yaparken İlâhî rahmet ve merhamet üzere bulunmalıdır.
Besmele bu bilinci yansıtmalıdır.
Müslüman, bütün düşünce ve davranışlarında merhametle hareket etmek
zorunda olduğunu besmeledeki rahmetle ilgili iki sıfatla idrâk etmelidir.
148 İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Y. c. 5, s. 531
149 İbn Mâce, hadis no: 1894
150 Ali Akpınar, a.g.e. s. 28
• 124 •
Ahmed Kalkan
Müslüman, besmeleyi hayatının tamamına yansıtmalıdır. Şuursuz bir
şekilde söylenen besmelenin, istenen faydayı sağlamayacağını bilmelidir.
Besmele, müslümanın elini attığı her işte, adımını attığı her yolda Allah
ile beraber olduğunun, O’nun yardımıyla iş yaptığının şuurunda olmasını
sağlar/sağlamalıdır.
Besmelenin her işte sürekli tekrar edilmesi, Allah’ı zikir olduğu gibi,
müslümanın Allah’la rahmet üzerine iş yapacağına, O’nun izin verdiği şekilde
davranacağına dair sözleşme yenilemesidir.
Besmele, her işte Allah’tan yardım istemenin gerekliliğini, başarı ve zaferin
Allah’a ait olduğunu unutmamak demektir. 151
Besmeleyle, yapılan işi kendi adımıza, fakat Allah’ın ismi ve izniyle, Allah’tan
yardım dileyerek yaptığımızı belirtiyoruz.
Allah’ı yücelterek başladığımızda o iş, Allah için oluyor. O’nun dini için
yapılan bir gayret şeklini alıyor.
Şeytanın iğvâsına karşı direnme bilinci yenileniyor. Her işe besmeleyle
başlamak hayatı anlamlandırıyor.
Allah’ın sözünü toplum hayatının dışına iten kökten laik anlayış reddedilmiş,
tüm müşrikler ve putperestlere muhâlefet etmiş oluyor. 152
Mü’minler istiâze ve besmelenin şuuruna erdikleri gün, yeryüzünde
hiçbir tâğutî iktidar gücünü muhafaza edemez. Çünkü eûzü-besmeleyi duyan
şeytan ve tâğut çılgına döner, mahvolur. 153
151 Abdullah Büyük, Müslümana Mesajlar, Suffe Y., s. 19
152 İhsan Eliaçık, a.g.e. s. 22
153 Yusuf Kerimoğlu, a.g.e. 1/42
• 125 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
3- Rab (Allah’ın Rab ismi)
Bu âyeti oluşturan temel kelimelerden üçüncüsü, Rabbdir.154 Rabb,
Kur’an’da Allah lafzından sonra O’nun en çok geçen ismidir. Bu kavram,
başka bir dilde tek kelimeyle kolayca ifade edilmeyecek kadar geniş kapsamlı
ve zengin anlamlıdır. Bu mânâ nüanslarının hepsini birden tek kelimeyle
dile getirmek mümkün olmadığı için rab kelimesi, hangi bağlamda
kullanıldığına bakılarak mânâlandırılmalıdır. Ama onun öncelikli ve ağırlıklı
mânâsının; “terbiye etmek, büyütüp yetiştirmek” olduğu söylenebilir.155
Rab kelimesi, şekil olarak masdardır. Ancak bu sözcük, asıl anlamın
dışında/müstear olarak fâil mânâsını ifade etmektedir.156 Çünkü Arapça’da
bir şeyi büyütme/iz’am etme maksadıyla çoğu kez ism-i fâil yerine masdar
kullanılır. İşte, Allah’ın rabliğinin kemâlini ifadeye koymak için mürebbî
yerine rab kelimesi kullanılmıştır. Bu yüzden Kur’an’da Rab ismi, “bütün
varlıklar âlemini yaratan, onları terbiye ederek geliştiren, maddî ve mânevî
olgunluğa eriştiren, her türlü otoritenin nahâî kaynağı olan Allah” anlamına
gelmektedir.157
Rab kelimesi er-Rabb şeklinde yalnız Allah için kullanılır. Ama bu kelime,
belirtilen er-Rabb şeklinde Kur’an’da hiç geçmez. Ancak, hadis dilinde,
er-Rabb şeklinin, Allah anlamında kullanıldığı görülür.158 Rab ismi, Allah’tan
başka varlıklar için, bir şeye eklenmeden/izâfe edilmeden tek başına
kullanılmaz. Ayrıca bu ismin, Allah’tan başkası için kullanılması, hadis
diliyle yasaklanmıştır.159 Rab kelimesi, Kur’an’da birkaç istisnâ dışında160
her zaman muzaaf olarak sadece Allah’ı niteler. Genelde isim veya zamire
eklenmiş olark gelen bu kelime, sadece iki âyette yalın halde ve nitelenmiş/
mevsuf olarak görülür.161 Rab kelimesinin çoğul şekli olan erbâb, Allah’tan
başka tanrılaştırılan varlıkları (sahte tanrıları) belirtmek için kullanılır.162
154 Rabb kelimesi, sözlükte “terbiye etmek, besleyip büyütmek, yönetmek, efendi, sahip ve mâlik olmak” gibi
anlamlar taşıyan r-b-b kökünün türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, I, 399-409).
155 Bk. Hüseyin Atay, Kur’an’a Göre İman Esasları, s. 23 vd.
156 Bk. Râgıb el-İsfehani, el-Müfredât, s. 336
157 Bk. 1/Fâtiha, 2; 6/En’âm, 164; 7/A’râf, 54; 19/Meryem, 65 vb.
158 Bk. Sehârenfûri, Bezlü’l Mecbûd, XIX, 214
159 Bk. Sehârenfûri, a.g.e., XIX, 214-215
160 Bk. 12/Yusuf 41, 42, 50; 79/Nâziât, 24
161 Bk. 36/Yâsin, 58; 34/Sebe’, 15
162 Bk. 12/Yusuf, 39; 3/Âl-i İmrân, 64, 80; 9/Tevbe, 31
• 126 •
Ahmed Kalkan
Kur’an vahyinin başlangıcından beri Rab kelimesinin, insanlara ait olan
zamirlere163 ve Allah’tan başka kimsenin sahip olamayacağı yirmiyi aşkın
muazzam varlıklara izâfe edildiği/eklendiği görülür.164 Kur’an vahyinin bu
kelimeye yüklediği aktif mânâ sonucu, Rab sözcüğü, Mekke döneminin
sonlarına doğru sadece Allah’a ait bir isim haline gelmiştir. Bu aşamadan
sonra kelimenin muzaaf olduğ şeyler gittikçe azalmış, hatta Medine devrinin
son dönemlerinde inen vahiylerde Rab kelimesinin sadece Rabbu’l-âlemîn
ve Rabbu’l arşi’l azîm şekli kullanılmıştır.165
Kur’an vahyinin, başlangıçta ulûhiyeti en çok Rab kavramıyla anlatmasının
temel nedeni, tevhid inancından uzaklaşmış insanların nazarında
Allah isminin, rablik fiillerinden neredeyse tamamen tecrid edilmiş/soyutlanmış
olmasıdır. Onlar, Allah’ı faâliyetleri sona ermiş ve insanlardan uzak
duran bir ilâh olarak görüyorlardı. İşte Kur’an insandaki Allah inancının
uzak bir anıya dönüşmesini önlemek için ulûhiyeti en çok rab kavramıyla
anlatmıştır. Kur’an’ın, rab kelimesine yüklediği dolgun ve aktif mânâ sonucu
bu sözcük, Allah’ın en has ismi haline gelmiş; böylece bütün insanlığa,
Allah’tan başka hiçbir varlığın rablik hakkı olmadığı mesajı verilmiştir.166
Allah “Göklerin, yerin ve bunların arasında var olan her şeyin Rabbidir. Öyleyse
yalnızca O’na kulluk et, O’na kullukta devamlı ve sebatlı ol. Hiç, ismi
O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun?” 167
Alak sûresinin birinci âyetini oluşturan temel sözcüklerden dördüncüsü
de, haleka fiilidir.168 Bu fiil, “ana maddesi ve modeli olmadan bir şey var
etme”yi169 yahut “var olan bir şeyden bir başka şey icad etme”yi belirtmek
için kullanılır.170 Kur’an’a göre yaratma fiilinin fâili, yani Yaratıcı, açık veya
163 Bk. 96/Alak, 1, 3, 8; 55/Rahmân, 13-19; 42/Şûrâ, 15; 2/Bakara, 37, 258; 14/İbrâhim, 25; 29/Ankebût, 8;
7/A’râf, 22 vb.
164 Bk. 1/Fâtiha, 2; 6/En’âm, 164; 7/A’râf, 122; 9/Tevbe, 129; 19/Meryem, 65; 26/Şuarâ, 26, 28; 27/Neml, 91;
37/Sâffât, 5, 180; 53/Necm, 49; 55/Rahmân, 17; 106/Kureyş, 3; 113/Felak 1; 114/Nâs, 1 vb.
165 Bk. 5/Mâide, 28; 9/Tevbe, 129 vb.
166 Bk. 1/Fâtiha, 2; 6/En’ân’âm, 164 vb.
167 19/Meryem, 65; Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları I
168 Haleka fiili, sözlükte yaratmak, var etmek, takdir etmek, düzgün biçimde oranlamak ve ölçmek gibi
anlamlar taşıyan h l k kökünün türemiş şeklidir (Bk. Lisânu’l Arab, c. 10, s. 85-92)
169 Bk. 96/Alak, 1; 6/En’âm, 1 vb.
170 Bk. 96/Alak, 2; 55/Rahmân, 14-15 vb.
• 127 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
takdirî olarak her zaman Allah’tır.171 Yaratılanlar ise; gökler, yer, yeryüzündekiler,
cinler, insanlar, bütün canlılar, kısacası “her şey”dir.172
Kur’ânî bir terim olarak Rab; varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek
geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine
mâlik ve her şeye sahip olan Allah anlamına gelmektedir. Allah’ın
umumi isimlerindendir. Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan
isimdir; 968 defa geçer. Nüzul sıralamasında ilk âyette kullanılan isim/sıfat,
Rab ismi olduğu gibi, Kur’an’ı açtığımızda bizi ilk karşılayan Fâtiha’nın
başlangıcında da yine O’nun onlarca ismi arasından seçilerek başa alınan
Rab ismidir.
Kur’an’da Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına alan,
yöneten, terbiye eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik olan Allah
anlamına gelmektedir. Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare eden, koruyup gözeten,
hâkimiyeti altında bulunduran ve gerçek Rab olan Allah’a, O’nun
rubûbiyet bağına, mutlak tevhid ve tam bir kulluk şuuru ile bağlanmayı
da ifade etmektedir. Allah’tan başkasının hükmünü hüküm edinmemek,
O’nun dinini her şeyden üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak
hâkimiyetine teslim olmuş bilmek, Allah’ı gerçek Rab olarak tanımak demektir.
Allah, kendi katında tek geçerli din olan İslâm’ı, insanları, kullara ve
diğer varlıklara ibâdet etmekten kurtarıp, Allah’a kulluk etmeleri için göndermiştir.
İslâm, insanları kulların zulmünden, Allah’ın adaletine götürür.
Tevhid gerçeğinin birinci şartı, Rubûbiyette tevhiddir. Yani gerçek Rab ve
Hâkim olanın tek bir Allah olduğuna inanmaktır. İkinci şartı da, kullukta
tevhiddir; bu da Allah’tan başkasına kulluk etmemektir. İnsan, Rabbine
ibâdet etmekle yükümlüdür. Müslüman, yalnızca Allah’a ibâdet eden kimsedir.
Sadece Allah’a ibâdet ise, Allah’tan başkasını rab edinmemek, O’na
hiçbir varlığı ortak koşmamak demektir.
İslâm, insanları, birbirlerine kul olmaktan kurtaran hürriyet dinidir.
Sadece İslâm dinidir ki, insanları bir olan Rabbe ibâdet etmeye çağırmış
ve onları çeşitli bâtıl inançların yanlış sonuçlarından koruyarak, böylece
onları Allah’ın dışındaki varlıklara kul olmaktan kurtarmıştır.
171 Bk. 96/Alak, 1, 2; 87/A’lâ, 2; 71/Nûh, 15; 45/Câsiye, 22 vb.
172 Bk. 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 30/Zümer, 62 vb.
• 128 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’da Rab Kavramı
“Rab” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de tam 968 yerde geçer. Rab kelimesinin
çoğulu olan “erbâb” 4 yerde ve bu kelimeden türemiş olan “Rabbânîyyûn” 3,
“ribbiyyûn” ise bir yerde kullanılır. Toplam olarak “rab” kelimesi ve türevleri
Kur’an’da 976 yerde tekrar edilir.
Kur’ân-ı Kerim, besmeleden sonra “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir”
cümlesiyle başlamaktadır. Bu giriş oldukça ilginçtir. Vahy kitabı olan
Kur’an söze Allah’a ait en önemli özelliği vurgulayarak, insanlara bu önemli
gerçeği hatırlatarak başlıyor: Allah’ın Rabliği. Her türlü övgü, her türlü saygı
ve itaat ifadesi, her türlü şükran duygusu ve bağlılık; bütün âlemlerin,
âlem diye nitelediğimiz bütün varlıkların asıl sahibi, mâliki, yöneteni, bakıp
gözeteni, koruyup ihtiyaçlarını gidereni, onlara dilediği gibi yön veren
yüce güç sahibi Allah’a aittir. Kur’an, O’nun sözüdür ve O yaratıp şekil verdiği
insanları müjdeliyor, korkutuyor, doğru yola dâvet ediyor. Çünkü O,
âlemlerin Rabbi Allah’tır.
Rab ismi, Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan isimdir. İlginçtir
ki, ilk nâzil olan 30 sûrede “Rab” ismi 80 kez geçtiği halde, “Allah”
ismi sadece 20 kez geçer. Buna göre Rab lafzı, Allah lafzının dört katı olmuş
oluyor. Elbet bu gerçek, tesadüfle açıklanamaz.
Kur’an, ilk mü’minlerin gönlünde sahih bir Allah inancını oluşturmayı
hedeflemişti. Çünkü sorun insanları Allah’ın varlığına inandırma sorunu
değildi. Câhiliye insanı Allah’ın varlığına zaten inanıyordu. Ama bu insanlar
sahih Allah inancını kaybettikleri, Allah’ın olanı başkalarıyla paylaştırdıkları
için sapıtmışlardı. Bu nedenle Allah, ilk indirdiği âyetlerinde
insanların zihinlerinde kendi rabliğini silinmez bir biçimde yazmayı murad
ediyordu. Bundan dolayıdır ki, yaratıcının en büyük ismi olan “Allah”ın
dört katı olarak “Rab” ismi kullanılmıştı. Rabliği kabul edilmemiş bir Allah’a
müşrikler zaten öteden beri inanıyorlardı.
İşte Kur’an, Allah’ın rab oluşunu ilk mü’minlerin kalbine ve kafasına
silinmez harflerle yazdıktan sonradır ki, taşın gediğine konduğunun delili
olarak, tam sekiz ayrı yerde şu hitapta bulunuyordu: “Zâlikümüllahü Rabbüküm”
173 “İşte bu Allah’tır sizin Rabbiniz” Yani, ancak Allah olan, Rabbiniz
173 40/Mü'min, 62, 64
• 129 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
olabilir, deniliyor. “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru olanlar” 174
ebedî saâdetle müjdeleniyordu.
Kur’an’da rabliğin belirgin özellikleri açık olarak bildirilmiştir. Bunların
başında, insanlardan mutlak itaat ve kulluk istemek, insanlık hayatını ve
varlıklar âlemini düzenleyen ilâhî nizamlar koymak, mutlak değer ölçüleri
belirtmek gibi özellikler gelir. Bunlardan birini kendine tahsis eden insan,
rablik iddiasında bulunmuş olur. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de, ibâdet edilecek
tek rab olduğunu açık bir şekilde bildirmiş ve kendisine bu konuda şirk/
ortak koşulmamasını istemiştir. Buna rağmen, insanların yine de Allah’tan
başka varlıkları rab edindikleri görülmektedir. Bir kısım insanlar çıkıyor,
Rabbe ait olan özellikleri kendilerine mal etmeye kalkışıyorlar. Sonra da insanları
gerçek Rabbin emir ve yasakları dışında kendi koydukları kurallara,
ilkelere, değer ölçülerine ve kendi düşüncelerine kayıtsız şartsız uymaya çağırıyorlar.
Oysa bu durum, rablik iddia etmenin ta kendisidir. Bazı insanlar
her ne kadar onlar için secdeye varmasalar da Allah’ın koyduğu hükümleri
bırakıp, onların gayr-ı meşrû emirlerini benimseyerek dinlemek suretiyle
onlara kul olma derekesine düşerler. Onların bu durumu Allah’tan başkalarını
rab edinmeleri demektir. Kur’an’daki rable ilgili âyetler bu konuyu
açıkça ortaya koymaktadır. 175
Kur’ân-ı Kerim, sık sık, insanların ve bütün evrenin Rabbinin Allah
olduğunu vurgulamaktadır. O, kendi irâdesiyle evreni ve içindekileri yaratıp
şekil vermiş, biçimlendirmiştir. Yarattığı her şeyin tek sahibi ve maliki
O’dur. O aynı zamanda yarattığı evreni ve içindekileri yönetmektedir, her
şeye tasarruf etmektedir. Bu tasarruf etmenin içerisinde elbette yaratılmışların
ihtiyacı olan şeyleri onlara karşılıksız vermek de vardır.
Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları
Âlemlerin tek Rabbi Allah’tır. Yarattıklarını besleyen, rızıklandıran,
koruyan, gözeten... O’dur. Suyun derinliklerinde, ormanın ıssızlığında,
toprağın altında, dağın tepesinde yaşayan, hasta, sakat veya sağlam, gözü
olan-olmayan nice varlıklara rızık veren O’dur. İnsanın hizmetine sunulan
sayısız nimetler bize Rabbimizi tanıtıyor. Bütün âlemler, tüm varlıklar;
174 41/Fussılet, 30
175 Y. Çiçek, F. Yıldız, Hamd Rab, Bir Y., s. 47-49
• 130 •
Ahmed Kalkan
Rabbini tanıyor, O’na itaat ve kulluk ediyor.176 Bizim de fıtratımızda Rabbi
tanıyıp kabul etmek ve O’na ibâdet etmek var. Kur’an bize Rabbimizi tanıtıyor.
İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki rab
taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula kulluk ve rab kabulü,
çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız ve güçsüz kişi, bazen özgür
irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla kandırılarak, bazen tâğutların
zorlamalarıyla piyasadaki rablerden birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada
tedâvülde bulunan çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun,
fuhuş tanrısına, futbolcudan tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi
var: Herkes istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir. Allah’a gerçekten
inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde güç ve otorite vehmediyorlarsa,
başka bir Rabbe boyun eğmezler; kendileri rablik taslarlar.
Rablik taslayan güçlüler (müstekbirler) üç kısma ayrılır: Siyasî, dinî ve
iktisadî güçlüler. Siyasî güçlerin rablik taslamalarına örnek; Fir’avn, Nemrut
ve onların izinden giden çağdaş yöneticilerdir. “(Fir’avn,) ‘Ben sizin en
yüce rabbinizim’ dedi.”177 “Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik)
verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut’u)
görmedin mi? İşte o zaman İbrahim: ‘Rabbim hayat veren ve öldürendir’
demişti. O da: ‘Ben de hayat verir ve öldürürüm’ demişti. İbrahim: ‘Allah
güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getir’ dedi. Bunun
üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zâlim kimseleri hidâyete erdirmez.” 178
Dinî yönden ellerinde güç bulundurup rablik taslayanların örnekleri
de Kur’an’dan öğrendiğimiz şekilde haham, papaz gibi din adamları, kutsallık
atfedilen ölü veya diriler, yatırlar, efendiler. İktisadî rab taslakları da
Karun’lar, emperyalistler, sömürücü azgınlar, azan, ezen ve üzenler ve de
düzenler. Rablik iddiasında bulunanlar ve onları piyasaya sürenler aslında
samimi değillerdir. Onlar sadece basit çıkarlarının peşinde olan, menfaat
çarklarını döndürmek için böyle bir sahtekârlık düzeni kurup devam ettirmeye
çalışanlardır. Ebû Leheb’in Peygamberimiz’e (s.a.s.) gelip “Müslüman
olursam bana ne var, benim elime ne geçecek?” diye sorması üzerine Efendimiz
cevap verir: “Başka müslümanlara ne varsa, sana da o var.” İnsanları
176 41/Fussılet, 11
177 79/Nâziât, 24
178 2/Bakara, 258
• 131 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
sömüren düzenlerini ve çıkarlarını müslüman olunca devam ettiremeyeceğini
anlayan Ebû Leheb’in karşılığı şöyledir: “Bir köleyle beni eşit gören din
olmaz olsun!” Kendisini güçlü gösteren insan, sanki bilmez mi, başkalarına
ve her şeyden önce Allah’a muhtaç âciz biri olduğunu. “Lâ havle ve lâ kuvvete
illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm: Güç ve kuvvet kimseye ait değildir; ancak
yüce ve büyük olan Allah, güç ve kuvvet sahibidir.”
Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği
Kur’an’da “ilâh” ifadesi putlar için de kullanılırken; “Rab” ismi putları ve
tâğutları ifade için kesinlikle kullanılmaz. Kur’an, rablik vasfını sırf Allah’a
hasretmiş, başkası için bu sıfatı kullanmamıştır. “Rab” olmayan bir tanrı
edinme isteği, insanoğlunun en eski sapkınlıklarından ve de açıkgözlülüklerinden
biridir. Çünkü rab olan bir tanrı, insanın varlığını kuşatan bir tanrıdır.
Yapısı itibarıyla zulme ve cehle aşırı meyyal olduğunu vahiyden öğrendiğimiz
insan, kendi varlığını kuşatan bir tanrı yerine; varlığını kuşattığı
ve kontrol altında tuttuğu sahte bir tanrı edinmeyi şeytanî menfaatlerine ve
nefsânî zaaflarına daha uygun bulmaktadır.
Bu nedenledir ki hep işine karışmayan, nefsi, malı, vicdanı, duygusu,
düşüncesi ve eylemi üzerinde söz ve karar, güç ve kuvvet sahibi olmayan
bir uyduruk ilâh aramış; bulamamışsa kendi elleriyle icat ve imal etmiştir.
Güneş, ay, deniz, nehir, inek, kurt, taş, tunç, ateş insanoğlunun bulduğu bu
türden “rab olmayan” ilâhlarıdır.Gök tanrısı(!) gibi, hükmü göklere geçen,
yağmur yağdıran, tabiata hükmeden; ama sokağa, okula, devlete, kanunlara,
yaşayışa... karışmayan bir tanrı anlayışı var kimi çevrelerde. Rab olmayan
tanrı; göklerde hâkim ve vicdanlarda mahkûm bir tanrı. Rabliği kabul
edilmeyen, câmilere hapsedilmiş bir tanrı; câmilerin ve vicdanların dışına
çıkamayan bir tanrı!
Tabii bu da kurtarmamış, insan en sonunda Rab olan bir Allah’a inanmak
zorunda kalınca, bu kez de laiklik sapkınlığına başvurarak varlığını ve
birliğini tasdik ettiği İlâhın rabliğini inkâra kalkışmıştır. İşte böylece şirk,
laiklik adı altında tedavüle sürülerek çağdaş insanın Rabbiyle olan ilişkisi
bir kez de böylesine çağdaş bir yöntemle koparılmaya çalışılmıştır. Nasıl
Allah’ın vahdâniyetini inkâra kalkışan antik müşrikler Hz. İbrahim’in hanif
dinini tahrif ve tahrib etmişlerse, Allah’ın rabliğini inkâra kalkışan çağdaş
müşrikler olan laikler de Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hanif dinini tahrif ve
tahribe yeltenmişlerdir.
• 132 •
Ahmed Kalkan
Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan
Başkasını Rab Edinme
Allah’ın rab oluşu konusunda insanoğlunun düştüğü tek şirk, rubûbiyeti
inkâr şirki değildir. Bu konuda düşülen bir başka şirk türü de, Allah’ın bu
sıfatını Allah’tan başkasına vermek, O’ndan başkasını rabler edinmek biçiminde
ortaya çıkmaktadır. “Hahamlarını ve râhiplerini Allah dışında rabler
edindiler; Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine tek ilâh olan Allah’a ibâdet
etmeleri emredilmişti. O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların şirk koştukları
şeyden uzaktır.”179 Burada sorun “rab” edinilenin kimliği değildir. Bu,
İsrâil oğullarının yaptığı gibi din adamları, zâhid ve âbid kullar, velîler ve
hatta Hz. İsa gibi bir peygamber de olabilir. Sorun eylemin kendisidir ve
o da Allah’tan başkasını rab edinmektir. İşte bunu Kur’an Allah’tan başkasına
kulluk yapmak olarak niteliyor ve bu tavra da doğrudan şirk diyor.
Yahûdileşme temayüllerinden biri olan Hz. Mûsâ ve Hz. İsa ümmetinin
bu şirk türü aynen Hz. Muhammed ümmetine de geçmiş, bu ümmet de
ulularını, din büyüklerini, velîlerini, evliya kabul edilen bazı diri ve ölüleri
Allah’tan başka rabler edinme sevdasına düşmüşlerdir.
Elbette bu rab ediniş, onların önünde secde etmek, onlara doğrudan
ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Yukarıdaki âyet nâzil olduğunda
eski bir Hıristiyan din adamı olan Adiy b. Hâtem’i boynunda altın bir
haçla gören Allah Rasûlü, onu bir put olarak nitelemiş ve atmasını öğütlemiş,
ardından yukarıda meâlini verdiğimiz âyeti okuyarak şöyle tefsir etmişti:
“Kuşkusuz onlar din adamlarına ve ulularına tapmıyorlardı. Lâkin
onlar, şu sınıfların helâl kıldığını helâl kabul ediyorlar, yasakladıklarını da
haram kabul ediyorlardı.”180 Başka bir âyet-i kerimede de Allah’tan başkalarını
rab edinmek, isterse bu başkaları melekler ve nebîler olsun, müslüman
olduktan sonra küfre dönmek olarak adlandırılır: “Hiçbir insana yakışmaz
ki Allah ona Kitap, hüküm ve peygamberlik versin de ardından insanlara
dönüp ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin. Fakat ‘öğrendiğiniz ve okuduğunuz
Kitap gereğince Rabbe hâlis kullar olun’ der. Ve size ‘melekleri ve
peygamberleri rabler edinin’ diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra
size inkârı emreder mi?” 181
179 9/Tevbe, 31
180 Tirmizî', Tefsir 10
181 3/Âl-i İmrân, 79-80
• 133 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Diriler yanında ölüleri bile nasıl rableştirmiş insanoğlu?! Kendine bile
faydası olmayan bir ölüyü, bir yatırı nasıl rableştirerek putlaştırıyor? Yatırlara
kurban kesmek, onlara karşı duâ etmek, ölülerden çocuk, nasip veya
yardım istemek, çelenk koyar gibi, deftere yazı yazar gibi, dilekçe sunar gibi
bez bağlamak, mum yakmak, Fir’avun’lar için yapılan piramitlere özenerek
anıtmezarlar, kümbetler, kubbeler yapmak, tavaf eder gibi kabrin etrafında
dönmek, kabre karşı kıyâma durmak, namaz kılmak, onun yüzü suyu hürmetine
deyip Allah’la arasına aracı koymak, putperestlerin putlarını şefaatçi
kabul etmelerine benzer bağımsız şefaat anlayışına sahip olmak ve buna
benzer tavırlar ölüleri rab kabul etmenin örnekleridir. Yaşayan bazı insanlara
kerâmet veya kutsallık atfetme adına Allah’a ait bazı vasıflar vermek de
rableştirmeye ayrı örneklerdir.
İnsanların önderlerini, din ulularını, büyüklerini, hatta peygamberlerini
rabler edinmeleri sevginin ve bağlılığın cinayet derecesine vardığı bir
aşırılık örneği. Allah bundan müslümanları şiddetle nehyediyor. Bir yahûdileşme
temâyülü olan üstadını, ustasını, efendisini, şeyhini, hocasını Allah
dışında rab edinme ifrâdının zıddı da, itaat halkasını boynundan atıp
hevâsını ve nefsini ilâh edinme tefrîdidir. Elbette her ikisi de aşırılıktır. Bu
ifrât ve tefrît aşırılıklarını iyi anlamak için rab edinmeyi nehyeden hemen
tüm âyetlerde gelen “min dûnillâh” (Allah’ın berisinde -O’nunla birlikte veya
O’nun dışında-) lafzını iyi anlamak gerek.182 Değilse, bu yaklaşım nefsi, hevâ
ve hevesi rab edinmek183 demek olan mürebbîsizlik, ustasızlık, büyüksüzlük
ve kılavuzsuzluğa delil olamaz.
Kur’an’da nehyedilen rablik, Allah’a mahsus olan bir sıfatı O’nun dışında
başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde Allah’ı dışarıda
bırakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul, Allah dışında bir Rabbi
kabulle eş tutulmuştur. Ancak mutlak mürebbî olan Allah’ın ilkeleriyle terbiyecilik
yapmak, isterse bu terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten
ibâret maddî bir terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah’la iddialaşmak
yoksa orada terbiye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz. 184
182 3/Âl-i İmrân, 64; 9/Tevbe, 31
183 45/Câsiye, 23
184 12/Yûsuf, 23
• 134 •
Ahmed Kalkan
Allah’tan başkasını rabler edinme ifrâdının tefrîdi olan terbiyesizlik ve
terbiyecisizlik, seviyesizlik ve hercailik de bir akîde sorunu olarak çıkıyor
önümüze. Bu durumda kişi ipsizdir belki, ama zannettiği gibi hür değildir.
Büyük bir kesimin birinci türden hastalığına karşı gösterilen tepki, bu ikinci
tür hastalığı doğurmaktadır. 185
Rab konusunda, televizyonlarla evlere rahatlıkla giren misyonerlik, mitoloji
ve süpermenliği, he-man (hîmen)liği de sorgulamak gerekiyor. Filmleri,
dizileri, çocuk filmlerini, çizgi filmleri değerlendirdiğimizde çoğunda
“gökler hâkimi, kâinatın sahibi, filân tanrısı-tanrıçası...” gibi rab vasıflarının
bir insana unvan olarak verildiğini ve uydurma tanrılıkları, rablikleri;
tepkisiz, benimseyerek seyretmenin inançlardaki tahrib ve tahrifini düşünüverin.
Kur’an, Allah’ın rab oluşundan söz ederken, O’nun göklerin, yerin ve
ikisi arasındakilerin, doğunun batının, doğuların ve batıların; en fazla olarak
da âlemlerin Rabbi olduğunu ısrarla vurgular. Allah, evreni yaratmakla
kalmamış, âlemleri yetiştirip, kemâle erdirmiş, hükmünü icrâ etmiştir. Bazı
filozoflar, “Allah, evreni yarattı ve bıraktı” gibi yanlış, yanlış olduğu kadar
gözlem ve tecrübelere de zıt bir anlayışa düşmüşlerdir. Bu yanlış anlayış,
sonunda, filozofların koyacakları kurallarla da yeryüzünde ilâhî ve ideal
bir devlet ve hükümet kurulabilir düşüncesine varmıştır. Laikliğin temeli
de bu sakat anlayıştır. Kur’an “Allah, âlemlerin Rabbidir”, “Sizi ve yaptıklarınızı
yaratan Allah’tır.” âyetleriyle Allah’ın evreni kendi haline bırakmadığını
açıklıyor.
Allah, âlemlerin Rabbidir. Makro anlamda, şehâdet âlemi, gayb âleminin,
yerlerin, göklerin, galaksilerin, güneşlerin, sular, okyanuslar âleminin,
gezegenler ve yıldızlar âleminin... Rabbi Allah’tır. Mikro anlamda, bitkiler
âleminin, insanlar, melekler, cinler âleminin, böcekler âleminin, kuşlar âleminin,
milyonlarca tür ve cinsteki hayvanlar âleminin, mikroplar âleminin,
görülen ve görülmeyen âlemlerin... Rabbi Allah’tır. Rivâyete göre, toplam
sayısı on sekiz bin, ya da sayısını bilmediğimiz binlerce âlemi, bütün âlemleri
yarattığı gibi; yetiştiren, hükmünü geçiren, tümünü yöneten Allah’tır.
Allah açısından evrendeki her hareket Allah’a aittir.
185 M. İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 176 vd.
• 135 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Her varlığın varlığı O’ndandır. Varlıklar, cisimleriyle değil; kendilerini
cisim şeklinde gösteren içlerindeki varlık özüyle vardırlar; bu öz de bütünüyle
Allah’tandır. Yani, hiçbir varlık, kendi halinde bir hareket yeteneğine
sahip olmadığı gibi, böyle bir yetkiyle donatılmış da değildir. Mutlak güç
ve kuvvet kaynağı sadece Allah’tır. İzafî olarak varlıkların fıtratlarında varmış
gibi görünen ve adına bugün “tabiat kanunları” veya “içgüdü” denilen
birtakım sebepler, gerçekte Allah’ın sürekli olarak evreni yeniden yaratması
ve yenilemesinden başka bir şey değildir. Allah açısından sebep-müsebbip
şeklinde bir ikilem asla söz konusu olamaz. Sebep de müsebbip de Allah’tır.
Soruna izafi olarak varlıklar açısından yaklaşıldığında karşımıza bir sebep-
sonuç ilişkisi çıkmaktadır. Ne var ki, bu ilişki, bazıları tarafından mutlaklaştırılıp
âdeta Allah’ın ilâh ve rab olarak yerini almaktadır ki, bugün batının
ve bazı müslümanların bilmeden vardıkları büyük yanılgı burasıdır;
yani sebepleri putlaştırmak. Sözgelimi deprem olayında, sarsıntının maddî
sebeplerini putlaştırarak depremin oluşumunu Allah adını hiç anmadan
yorumlamak, sebepler ve tabiat kanunlarını rab kabul etmektir.
Allah’ı sadece ilk yaratıcı veya ilk hareket ettirici olarak görmek, O’nu
evrenden çekip çıkarmak, sonuçta O’nun rabliğini inkâr etmek demektir.
Oysa Kur’an’ın ısrarla vurguladığı gibi, Allah, evreni ve içindeki bütün varlıkları
“kudret elinde” tutmakta olup, dilediği biçimde yönetmektedir. Doğuda
da, batıda da, yerde de gökte de idare yalnızca Allah’a aitttir. Her şey
O’nun irâdesi, hükmü ve bilgisi altındadır. Hiçbir varlık, kendiliğinden bir
hareket, yaşama ve davranma gücüne sahip değildir. Besleyen, büyüten,
yediren, rızıklandıran, üreten, öldüren, dirilten hep O’dur. O âlemlerin
Rabbidir.
İnsana, yeryüzünde hiçbir varlığa verilmeyen üç önemli özellik verilmiştir:
İrâde, konuşma ve bilgi. Allah’ın ilmi, irâdesi ve kelâmı mutlakken ve
insan dâhil her şeyi kuşatmışken; insanın ilim, irâde ve kelâmı izafîdir, Allah’ınkilere
tabi olmak zorundadır. Çünkü o yeryüzünde halife olarak vardır.
Allah’ın irâdesi çerçevesinde dileyecek, O’nun ilminden bilgisini alacak
ve O’nun kelâmı çerçevesinde davranacaktır. Ama eğer insan Allah’ın ilâh
olduğunu kabul etmezse, bu kez kendi dileme ve bilgisini mutlaklaştırır ve
sonunda dilediği biçimde eylemde bulunur. Yeryüzünde dilediği biçimde
tasarruf etmeye kalkar, irâdesini kendi arzuları doğrultusunda kullanır. İşte
bu da, Allah’ın rabliğini kabul etmemek, O’na bu noktada ortak koşmak
demek olur.
• 136 •
Ahmed Kalkan
Demek ki, Rab olarak Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir. Yaratıklar
arasında yalnızca insan teşrîî alanda bu rabliğe karşı çıkabilir. Yeryüzündeki
tasarrufunu Allah’ın değil; kendi irâdesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir.
Dünyadaki hayatı, istediği biçimde yönlendirmeye kalkar. Bunun
için, Allah’ın kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar. Böylece insan,
kendi arzularını ilâhlaştırmış olur. Arzularının doğrultusunda yeryüzüne
şekil vermeğe kalkınca da yeryüzünde rableşmiş olur. Bunun sonucunda,
böylesi insanlara isteyerek itaat edenler de, Allah’ı değil; bu insanları rab
kabul etmiş olurlar.
Kur’an, Allah’ın mutlak rab olduğunu belirtirken, bazı insanların bilginlerini,
râhiplerini, hahamlarını, büyük kabul ettikleri birtakım kimseleri,
yöneticilerini rab edindiklerini, yani onların kendi hevâlarından uydurdukları
ve hayatı düzenleyici kurallara bağlı kaldıklarını da vurgular.
Sözgelimi, Hz. Mûsâ, Allah’ın mutlak anlamda rab olduğunu ilân ederken,
Fir’avn, kavmine karşı, “en büyük rabbiniz benim”186 diye seslenir. Yine
Kur’an, insanları, birbirlerini rabler edinmeyi bırakıp, yalnızca Allah’ı rab
edinmeye çağırır. 187
Kur’an’da rab ve melik sıfatları, insanla ilgili kullanıldığında ilâh kavramından
önce gelmektedir. “De ki, sığınırım insanların Rabbine, insanların
melikine, insanların ilâhına.” 188 Bunun nedeni oldukça basittir. İnsanların
birinci derecede Allah’ın yolundan ayrılmalarının nedeni rablik ve melikliği
kendilerine özgü kılma, yani Allah’ı yeryüzünden kaldırma sevdalarıdır.
Eğer, Allah rab ve melik olarak insanların hayatına müdâhale etmeyecek
olursa, bu durumda rablik ve meliklik; güçlü, kurnaz ve zengin insanların
eline geçecek, bunlar da diğer insanlar üzerinde kolaylıkla rab ve melik
olabileceklerdir. İnsan, arzularına, tutkularına kurban olmakta, arzularını
dilediği gibi tatmin etmek ve dolayısıyla yeryüzüne ve yeryüzündeki gelir
kaynaklarına dilediği ölçüde sahip olmak istemekte, bu da kendiliğinden
daha başka insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmayı gerektirmektedir. İşte
rablik iddia eden egemen güçlerin zorbalık ve zulümleri, bu anlayıştan kaynaklanmaktadır.
İnsanlar, Allah’tan başka kimseyi rab kabul etmezlerse,
zulüm en büyük desteğini de yitirmiş olacaktır. 189
186 79/Nâziât, 24
187 9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64
188 114/Nâs, 1-3
189 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 148 vd.
• 137 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Günümüz İnsanının Çeşitli Rableri
Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri rable,
yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları rabler aynı değildir. Teorik
olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın rabliğini, vicdanlarına hapseden
günümüz insanlarının pek çoğu, pratik hayatlarında Allah’tan başka
rablerin emirlerine ve hükümlerine teslim olmaktadırlar. Üzülerek belirtelim
ki, insanların pek çoğunun mâruz kaldığı en büyük tehlike, Allah’ı
günlük yaşantılarında rab kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min
ve müslüman olduklarını söylerlerken, diğer yandan da Allah’ın emir ve
yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin
emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayr-ı meşrû hükümlere gönüllü
olarak itaat ederler; böylece Allah’tan başkalarını rab edinmiş olurlar.
“Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; her şeyle, özellikle egemen tüm
güçlerle ve onların rab anlayışlarıyla uzlaşan, tepkisiz, laik müslümanlık(!)
Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a inanan ve tâğutların
ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, hakla bâtılın karıştığı bir din!
Kur’an’ın eski kavimleri ve peygamberleri anlattığı âyetlerinden anlaşılmaktadır
ki, en eski asırlardan, kendi nüzûlü zamanına kadar, sapıklık ve
inanç bozukluğu ile tanıttığı tüm toplumların, doğrudan Allah’ın varlığını
inkâr etmediklerini görüyoruz. Ancak onların hepsinin müşterek sapıklıkları;
Allah’ın mutlak rabliğini kabul etmeyişleri, Allah’ın yaratıcı olduğuna
inansalar da O’nun tek rabliğine pek çok varlıkları ortak etmeleridir. Rabliğin
bir kısım özelliklerini Allah’tan başkalarında görmeleri, ahlâkî, sosyal
ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları, Allah’tan başkalarından
almalarıdır. Bunun için, insanların pek çoğu, ya doğrudan doğruya
Allah’tan başka rabler olduğuna inanıyorlar veya Allah’ın rabliğine teorik
olarak inansalar da pratik hayatlarında Allah’tan başkalarının rabliğine teslim
oluyorlar. İşte rab konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri
asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklere geçen; dünyaya, insanlara,
yönetime, sosyal ve siyasal hayata... karışmayan bir Allah inancı. Yani
göklerin Rabbi. Hâlbuki Allah; göklerin, yerin, bütün âlemlerin Rabbidir.
Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hâtem, boynunda altından bir haç
olduğu halde Rasûlüllah’ın huzuruna geldi. Peygamberimiz ona: “Yâ Adiyy,
boynundan şu putu çıkar.” buyurdu. Bu sırada Rasûlüllah “Yahûdiler ve hı•
138 •
Ahmed Kalkan
ristiyanlar, haham ve râhiplerini Allah’tan başka rabler edindiler.”190 meâlindeki
âyeti okuyordu. Adiyy: “Ey Allah’ın Rasûlü, hıristiyanlar, râhiplere
ibâdet etmediler ki (onları rab edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz:
“Evet ama onlar (hıristiyan râhipleri ve yahûdi hahamları) Allah’ın helâl kıldığını
haram; haram kıldığını da helâl saydılar. Onlar da bunlara uydular.
İşte onların bu tutumları, onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir.”
191 buyurdu.
Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak
için, ona rab adı vermek şart değildir. Allah’tan başkalarının emrine,
Allah’ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba katılmaksızın isteyerek itaat
etmek, hükümle ilgili konularda Allah’tan başkalarının sözünü dinleyip
kabullenmek, Allah’tan başkasına itaat ederek O’nun dininin emir ve hükümlerine
başkasını tercih ederek muhalefet etmek, Allah’tan başkalarını
rab edinmek ve onlara tapmak demektir. Putlara, şeytanlara ve tâğutlara
tapmak nasıl şirk ise; Allah’ın emrine, Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin
ortaya attıkları görüşleri benimsemek ve onları Allah’a tercih edip onlara
uymak da öylece bir şirktir.
Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla değer vermek, Allah’ın
ilâhî hükümlerine uymayan görüş ve fikirlerini benimsemek olduğu için,
hem bir çeşit şirk, hem de Allah’ı bırakıp onları rab edinmektir. Onlara her
ne kadar dil ile rab denilmese de durum, onları rab tanımanın ta kendisidir.
Onların sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terk etmenin puta
ve tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi ise açıktır. Çünkü gerçek âlim,
Hakk’ın kulu ve ilâhî hükümlerin mahkûmu olan kişidir. Hakkı bâtıl, bâtılı
da hak yapmaya çalışıp, insanlara helâli haram, haramı da helâl tanıtarak
Allah’ın hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmî haysiyetten uzak birer
tâğutturlar. Bunlara uymak da onları rab kabul etmektir. Çünkü bu duruma
düşenler, Allah’ın hükmüne değil de onların isteklerine uyarak onlara
Allah’a tapar gibi tapmış olanlardır.
Günümüzde de insanların hayatına hâkim pek çok rab kabul edilenler
var. Her insan, hangi Rabbin kulu olduğunu kendisi tayin edebilir. Ancak,
bunu yaparken, kimin mülkünde yaşadığını, hangi Rabbe kulluk etmesi
190 9/Tevbe, 31
191 Tirmizî, Tefsir 10
• 139 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
gerektiğini iyice düşünmelidir. Şu iyi bilinmelidir ki, inanılan ve hayatın
her safhasında emrine uyulan tek rab Allah olmadıkça O’na kullukta bulunulmuş
olunamaz. “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara
korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”192 Peygamberimiz’in: “Allah’a
inandım, de, sonra da dosdoğru ol!” (1) mübarek sözü, Kur’an’daki rab kavramının
ve O’na kulluğun en veciz ifadesidir.
Kabirde sorulacak insanlara: “Rabbin kim?” Dünyada rab anlayışı
ve bu konudaki davranış ve eylemlerine göre cevap çıkacak o insandan.
“Rabbim filandır” diyecek insan. Dil, irâdemizin emrinden çıkacak orada.
Dünyada kimi rab kabul etti veya eylemleriyle bu görüntüyü verdiyse, onu
söyleyecek dil. Orada “Rabbim Allah’tır” diyebilmek için, burada “Rabbim
Allah’tır” deyip bu sözünü yaşantı olarak ispatlamak gerekiyor. Evet, kurtuluşun
tek reçetesi: “Rabbim Allah” deyip dosdoğru olmak...
Rab Konusunda Sahih İtikad
Allah, âlemlerin Rabbidir. Her varlığın geçek sahibi Allah’tır. Varlıkların
tümünü yaratan, eğiten, geliştiren, besleyen yegâne Rab Allah’tır. Allah’tan
başka ma’bud kabul edilecek hiçbir varlık olamaz. Sevilerek kendisine
ibâdet ve itaat edilecek tek rab ve ma’bud ancak Allah’tır. Rubûbiyet
ve ülûhiyet sadece O’nun hakkıdır. İnsanlığın ilerlemesi ve medenîleşmesi,
Rabbini tanımasıyla mümkündür. Allah’ı tek ve gerçek rab olarak tanımak;
O’nun emir ve hükümlerine göre yürümek, Allah’a güvenerek başkalarının
arzusunu O’nun emrinden üstün görmemek, O’nun hükümlerine
uymayan her düşüncenin ve her işin bâtıl olduğuna inanmak demektir.
Allah’ın yegâne rab olduğuna inanmak; her işi yönetip tanzim edenin, yine
her şeye sonsuz kudretiyle gâlip olanın ancak Allah olduğunu kabul etmek
demektir.
İnsana yakışan, bütün evrenin ve kendisinin yaratıcısı, sahibi, rızık vericisi,
yetiştiricisi olan Allah’ı tek rab kabul edip O’na ibâdet ve itaat etmektir.
192 46/Ahkaf, 13
• 140 •
Ahmed Kalkan
4- Yaratma
Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
“Halk” kelimesi, aslında doğruca takdir etmek demektir. Bir asla ve
benzere dayanmaksızın bir şeyi ibdâ etmek mânâsında kullanılır. Arap dilinde
halk, önce geçmiş bir örneğe dayanmadan bir şeyi icad etmek, yoktan
var etmek, yaratmak anlamında kullanılmıştır. Halk, bir şeyden bir şey icad
etmek, yapmak mânâsına da gelir.
Bu âyette, halk kelimesi, nesne/mef ’ûl almadan gelmiştir. Yaratılan şeyler
sınırlandırılmadığı için, “her şeyi yaratan” anlamına geldiğini söyleyebiliriz.
Yaratma konusu, bundan sonra gelen 2. âyette tekrarlandığı ve bir örnekle
açıklandığı için genişçe izahını oraya bırakmak daha uygun olacaktır.
Özetle; tabiat ilimlerini okurken de şeriat ilimlerini okurken de tabiatı
yaratan ve şeriatı indiren Allah’ın adını unutmayacağız. Rabbimiz ilk inen
beş âyette iki defa “oku” emrini veriyor, bir defa da kalemden bahsediyor.
Asıl olan amel = eylemdir. Amel ilimle olur. O ilim kalemle kaydedilir. Ama
yazacağını tekrar tekrar oku. En doğrusunu yaz. Ağızdan çıkan söz, kalemden
çıkan öz, silâhtan çıkan kurşun gibidir.
- 2. Âyet -
قٍ خَلَقَ اْلِانْسَانَ مِنْ عَلَ
خَلَقَ : yarattı ا لِانْسَانَ : insanı مِنْ عَلَقٍ : aşılanmış bir hücreden
“O insanı alâktan (aşılanmış yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip
yapışan bir sudan, sevgi ve ilgiden) yarattı.” (96/Alâk, 2)
Alâk sûresinin bu ikinci âyeti, insanın ana rahmindeki gelişme evrelerinden
birine işaret etmektedir. İnsan, bedensel yapısı, ruhsal özellikleri,
akıl, irâde, düşünme ve konuşma gibi yetenekleri bulunan; ahlâkî yönden
• 141 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
de üstün nitelikli olan en gelişmiş canlıdır.193 İnsan kelimesi, lafzen tekil
olmakla beraber, anlam bakımından çokluk/çoğul ismi olarak da kullanılır.
194 “İnsan” ifadesi eşit olarak erkek ve kadını kapsamakta; böylece Kur’an
dâveti insanın her iki cinsini de kuşatmış bulunmaktadır.
Bu âyette yer alan alâk sözcüğünün asıl anlamı, yapışkanlıktır.195 İnsanın
yapışkan bir nesneden yaratıldığını belirten bu kavram, hem onun ana
rahminde embriyonik bir gelişme göstermesine, hem de sevgi ve ilgi gibi
mânevî değerlerle donatılmış olduğuna işaret eder.
Bu âyette açıklanması gereken üç kelime var: Yaratma (Halâka), insan,
alâk. Şimdi bu kelimeleri açıklamaya çalışalım:
1- Yaratma (Halâka/Yarattı)
Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
“Halk” kelimesi, aslında doğruca takdir etmek demektir. Bir asla ve
benzere dayanmaksızın bir şeyi ibdâ etmek mânâsında kullanılır. Arap dilinde
halk, önce geçmiş bir örneğe dayanmadan bir şeyi icad etmek, yoktan
var etmek, yaratmak anlamında kullanılmıştır. Halk, bir şeyden bir şey
icad etmek, yapmak mânâsına da gelir. En’âm sûresinde196 göklerin ve yerin
yaratılması (ibdâ/yoktan var edilmesi) anlamında kullanılırken; “İnsanı
nutfeden yarattı.”197 âyeti de, bir şeyi, başka bir şeyden icad etmek, yapmak
anlamında kullanılmıştır. Şu halde, yaratmak mânâsına gelen “halk” kelimesinin
şu üç mânâsı meydana çıkmış oluyor: “Bir şeyi güzelce ölçüp biçip
takdir etmek”; “yoktan var etmek (ibdâ); “var olan bir şeyden başka bir şey
ortaya koymak, icad etmek.” Halk kelimesini, Türkçede “yaratmak” kelimesi
karşılamaktadır.
193 İnsan kelimesi, sözlükte cana yakın ve sempatik olmak gibi anlamlar taşıyan e n s veya halk anlamına
gelen n v s kökünün türemiş şeklidir. Bu ismin çoğul şekli ise en-nâs’tır (Bk. Lisânu’l Arab, c. 6, s. 10-16,
245; el-Müfredât, s. 94).
194 Bk. Zemahşerî, Keşşâf, c. 4, s. 270; Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 222
195 Alâk kelimesi, sözlükte yapışmak, asılmak, suda bulunan ve kan emen kurtçuk (sülük), kan pıhtısı, sevgi
ve ilgi gibi anlamlar taşıyan a l k kökünden türemiş çoğul bir isimdir. Bu kelimenin tekili, alâka’dır (Bk.
Lisânu’l Arab, c. 10, s. 261-270).
196 6/En'âm, 101
197 16/Nahl, 4
• 142 •
Ahmed Kalkan
“Halk” kelimesi, özellikle evrenin ve insanın yaratılışıyla ilgili olarak
Kur’an’da önemli bir yer tutar. Halâka kökü Kur’an’da 261 yerde kullanılmıştır.
198 Bu kelimenin dışında, evrenin yaratılışıyla ilgili olarak, yaratma anlamının
nüansları şeklinde başka kelimeler de Kur’an’da zikredilir. Bunlar:
Bedee, fetara, berae, felaka, zerae, enşee, ceale, savvera, sevvâ, ehyâ, sanea,
feale, ahrece, eâde, enbete, a’tâ, vehebe, elkaa, vedaa, enzele kelimeleridir.
Birçoğumuz “Allah yaratmıştır, Allah yarattı” der, geçeriz. Bu sözler,
derinden hissedilerek, üzerinde düşünülerek, mânâları idrâk edilerek söylenmesi
gereken sözlerdir. Yaratma işi, öyle kolayca söylenip geçilecek bir
kavram değildir. Akıllı bir varlık olan insan, pek çok önemli konuda olduğu
gibi, yaratma kavramını idrâk hususunda da gâfil davranmaktadır. Hâlbuki
İlâhî hitâba mazhar olan insan, Allah’ın münzel âyetlerini okuyacak, kevnî
âyetlerini tefekkür edecek kabiliyettedir. Allah’ın âyetlerinin yanından
umursamaz bir tavırla geçip gitmek, şuurlu insanın davranışı olamaz.
Hâlık ile mahlûku ayırıcı en kalın çizgi, yaratma kavramıdır. Yaratan,
yarattıklarının sahibi, mâliki, mün’imi, onların rızık vereni ve besleyenidir.
Onlar üzerinde tam tasarruf sahibidir. Bu kavram iyi kavranılmadığı
zaman birçok karışıklıklara meydan verilmekte, Hâlik’ın hukuku ile mahlûkun
hukuku birbirine karıştırılmaktadır. “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir
edemediler” 199 âyetinin itâbına maruz kalınmaktadır.
198 Yaratma Anlamındaki “Halk” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 261 Yerde): 2/
Bakara, 21, 29, 102, 164, 200, 228; 3/Âl-i İmrân, 47, 49, 59, 77, 190, 191191; 4/Nisâ, 1, 1, 28, 119; 5/Mâide,
17, 18, 110; 6/En’âm, 1, 2, 73, 94, 100, 101, 102; 7/A’râf, 11, 12, 54, 54, 69, 181, 185, 189, 191, 191; 9/Tevbe,
36, 69, 69, 69; 10/Yûnus, 3, 4, 5, 6, 34, 34; 11/Hûd, 7, 119; 13/Ra’d, 5, 16, 16, 16, 16; 14/İbrâhim, 19, 19, 32;
15/Hıcr, 26, 27, 28, 33, 85, 86; 16/Nahl, 3, 4, 5, 8, 17, 17, 20, 20, 48, 70, 81; 17/İsrâ, 49, 51, 61, 70, 98, 99, 99;
18/Kehf, 37, 48, 51, 51; 19/Meryem, 9, 67; 20/Tâhâ, 4, 50, 55; 21/Enbiyâ, 16, 33, 37, 104; 22/Hacc, 5, 5, 5,
73; 23/Mü’minûn, 12, 14, 14, 14, 14, 14, 17, 17, 91, 115; 24/Nûr, 45, 45; 25/Furkan, 2, 3, 3, 49, 54, 59; 26/
Şuarâ, 78, 137, 166, 184; 27/Neml, 60, 74; 28/Kasas, 68; 29/Ankebût, 17, 19, 20, 44, 61; 30/Rûm, 8, 20, 21,
21, 22, 27, 30, 40, 54, 54; 31/Lokman, 10, 11, 11, 25, 28; 32/Secde, 4, 7, 7, 10; 34/Sebe’, 7; 35/Fâtır, 1, 3, 11,
16, 40; 36/Yâsin, 36, 42, 68, 71, 77, 78, 79, 81, 81, 81; 37/Sâffât, 11, 11, 11, 96, 125, 150; 38/Sâd, 7, 27, 71,
75, 76; 39/Zümer, 4, 5, 6, 6, 6, 6, 38, 62; 40/Mü’min, 57, 57, 62, 67; 41/Fussılet, 9, 15, 21, 37; 42/Şûrâ, 29,
49; 43/Zuhruf, 9, 9, 12, 16, 19, 87; 44/Duhân, 38, 39; 45/Câsiye, 4, 22; 46/Ahkaf, 3, 4, 33, 33; 49/Hucurât,
13; 50/Kaf, 15, 15, 16, 38; 51/Zâriyât, 49, 56; 52/Tûr, 35, 35, 36; 53/Necm, 45; 54/Kamer, 49; 55/Rahmân,
3, 14, 15; 56/Vâkıa, 57, 59, 59; 57/Hadîd, 4; 59/Haşr, 24; 64/Teğâbün, 2, 3; 65/Talâk, 12; 67/Mülk, 2, 3, 3,
14; 68/Kalem, 4; 70/Meâric, 19, 39; 71/Nûh, 14, 15; 74/Müddessir, 11; 75/Kıyâme, 38; 76/İnsan, 2, 28; 77/
Mürselât, 20; 78/Nebe’, 8; 79/Nâziât, 27; 80/Abese, 18, 19; 82/İnfitar, 7; 86/Târık, 5, 6; 87/A’lâ, 2; 88/Ğâşiye,
17; 89/Fecr, 8; 90/Beled, 4; 92/Leyl, 3; 95/Tîn, 4; 96/Alâk, 1, 2; 113/Felak, 2.
199 39/Zümer, 67
• 143 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
El-Hâlik/Yaratıcı, Yalnız Allah’tır
Kur’ân-ı Kerim’de halk, yaratma anlamıyla, çokça kullanılmaktadır.
“Yarattı, yarattım, yarattın, yarattık, yaratır” gibi ifadelerde Allah hakkında
vârid olmuştur. “Yaratamazlar, yaratılırlar, yaratıldı, yaratıldılar” tarzındakiler
de yaratıklar için kullanılır. Yani onlarda Allah’ın bu vasfının bulunmadığı
ifade buyrularak, yaratıcının yalnız Allah olduğu belirtilir.
Doğrudan doğruya “yaratma” anlamı ifade eden “halâka” kökü, Kur’ân-ı
Kerim’de 259 yerde kullanılmıştır. 2 âyette kullanılan h-l-k (hulk) kelimesi
“huy ve ahlâk” anlamındadır. Hem fiil, hem isim şekilleriyle çokça geçer.
Yaratma anlamına gelen “halk” kökü, Kur’an’da hep Allah’a izafe edilmiştir.
Tek istinası, Hz. İsa’dan nakledilen âyetlerdir200 ki, buralarda Hz. İsa’ya
hakiki hâliklık nisbet edilmemekte, hakiki yaratıcının Allah Teâlâ olduğu,
âyetin muhtevasından açıkça anlaşılmaktadır.
Yaratma, Kur’an’da çok geniş bir alana yayılmıştır.201 Görebildiğimiz ve
göremediğimiz her şey, yaratmanın konusudur. Allah, onların yaratıcısıdır.
Gökler, yerler, bunlarda ve bu ikisi arasında bulunanlar, hep Allah’ın yaratmasıyla
vücut bulmuş yaratıklardır.
200 3/Âl-i İmran, 49; 5/Mâide, 110
201 Yaratma Konusundaki Âyet-i Kerimeler:
a. Âdem ile Havva'nın Yaratılışında İbretler Vardır: Rum, 20-21.
b. İnsanın Yaratılışında İbretler Vardır: Casiye, 4; Zariyat, 21; Târık, 5-7.
c. Yaratılan Her Şeyde İbretler Vardır: Yunus, 6; Ra'd, 3-4; Nahl, 13; Rum, 19-25.
d. Yaratılan Her Şeyde Bir Düzen Vardır: Furkan, 2; Rahman, 7; Mülk, 3-4.
e. Kâinat ve Âlemin Yaratılışı: En'am, 101; A'raf, 54; Yunus, 3; Hud, 7; Hıcr, 85; Nahl, 3; Enbiya, 30; Furkan, 59;
Secde, 4; Fussılet, 11; Kaf, 38; Hadid, 4; Talâk, 12.
f. Kâinat ve Âlemin Yaratılışının Hikmeti, Hakkın Ayakta Tutulması İçindir: Yunus, 5; İbrahim, 19; Hıcr, 85;
Nahl, 3; Ankebut, 44; Rum, 8; Zümer, 5; Duhan, 39; Casiye, 22; Ahkaf, 3; Teğabün, 3.
g. Yaratan Madde Değil; Allah'tır: En'am, 95; Mü'minun, 17; Tur, 35; Vakıa, 57-59, 63-74.
h. Allah, Yaratıcıdır: Bakara, 28-29, 117; Al-i İmran, 47; Maide, 17; En'am, 73, 95, 101-102; A'raf, 54; Yunus,
31; Ra'd, 16; Hıcr, 86; Nahl, 40; İsra, 99; Meryem, 35; Mü'minun, 17; Nur, 45; Kasas, 68; Ankebut, 61, 63;
Rum, 27, 40, 54; Lokman, 28; Secde, 7; Fâtır, 1; Yasin, 81-82; Zümer, 62; Mü'min, 62, 68; Şura, 49; Kamer,
49-50; Vakıa, 57-59; 63-65, 68-73; Haşr, 24; Teğabün, 2.
i. Allah'ın "Kün: Ol" Emri: En'am, 102; Nahl, 40; Meryem, 35; Yasin, 82; Mü'min, 68.
j. Dirilten Allah'tır: Bakara, 28, 72-73, 258-260; Al-i İmran, 27, 156; En'am, 95; A'raf, 158; Tevbe, 116; Yunus,
31; 56; Hıcr, 23; Hacc, 5-6, 66; Mü'minun, 80; Rum, 19, 27, 40; Lokman, 28; Yasin, 12, 78-79; Mü'min,
57, 68; Şura, 9; Duhan, 8; Casiye, 26; Ahkaf, 33; Kaf, 15, 43; Necm, 44, 47; Vakıa, 60-61; Hadid, 2; Nuh,
18; Kıyame, 3-4; Naziat, 27.
k. İlk Defa Yaratan Kudret, Tekrar Diriltecektir: İsra, 49-52; Meryem, 66-77; Hacc, 5; Mü'minun, 84-85;
Ankebut, 19-20; Rum, 27; Casiye, 26; Kaf, 15; Vakıa, 57, 62; Kıyame, 37-40; İnsan, 28; Naziat, 27; Büruc,
13; Târık, 5-8.
• 144 •
Ahmed Kalkan
Huluk (ahlak) kelimesi de, halk mânâsına gelir. Huy anlamında kullandığımız
huluk kelimesi, Kur’an’da iki âyette202 geçmektedir. Halk, gözle
görülen hey’et, şekil ve sûretlere tahsis edilmiş; huluk ise, basiretle idrâk
edilen kuvvet ve seciyyelere tahsis edilmiştir.
El-Hâlik, el-Hallâk, Kur’an’da zikredilen esmâü’l-hüsnâ/Allah’ın isimlerindendir.
El-Hâlik’ın anlamı şudur: Allah, mutlak mânâda yaratıcıdır. Yaratıcılığı,
görülen-görülmeyen, bilinen-bilinmeyen, varlık nâmına ne varsa,
hepsini kapsar. El-Hallâk, Hâlik ism-i fâilinin mübâlağalı şeklidir. Mübâlağa,
tekerrür ifade eden fa’âl veznindedir. Yani, devamlı olarak, mükemmel
şekilde yaratan mânâsını ifade eder. Durmadan yaratan, demektir.
Allah, Genel Olarak Her şeyin Yaratıcısıdır
“Allah, her şeyin yaratıcısıdır” hükmünü Kur’an’dan alıyoruz. Allah,
bize kendi yüce Zâtını böyle tanıtıyor. “Allahu hâliku külli şey” ve aynı anlama
gelen ifadeler birçok âyette tekrarlanır.203 “De ki: ‘Her şeyin yaratıcısı
Allah’tır. O, tektir, hâkim olandır (her şeye üstün gelendir).”204
Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu bildiren âyetler, çok geniş bir anlam
ifade ediyor. Allah, “bütün eşyanın hâlikı, her şeyin yaratıcısı, bunları
sebepleriyle birlikte yaratandır.” O, aynı zamanda, evvelce her şeyi yarattığı
gibi, bundan böyle ve gelecekte de her şeyin yaratıcısıdır. İlahlık, mâbudluk
da; ibdâ edenin (yoktan var edenin) hakkıdır. Ubûdiyete ve ibâdete Allah’tan
başka lâyık hiçbir şey yoktur; ancak her şeyi yaratan ve her şeyi bilen
Allah vardır. O halde, biz insanların ibâdeti, göklerde ve yerde bulunanların
ibâdeti, O’na tahsis edilmelidir. Çünkü O, her şeyin yaratıcısıdır. Yaratılanın
görevi de Yaratan’ını ibâdette tek kılmaktır. Yaratıcı kim ise, ibâdet
edilmek de O’nun hakkıdır. “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı
yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”205 “Ey
insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur
ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi korumuş) olursunuz.”206
202 26/Şuarâ 137 ve 68/Kalem, 4.
203 Bk. 6/En'âm, 102; 13/Ra'd, 16; 35/Fâtır, 3; 39/Zümer, 62; 40/Mü'min, 62
204 13/Ra'd, 16
205 6/En'âm, 102
206 2/Bakara, 21
• 145 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Allah, dilediğini yaratır. Yaratmak murad ettiği zaman, ona sadece “ol”
der, o şey hemen oluverir. Allah, sebeplerini ve maddesini bulundurarak
yarattığı gibi, bunlar olmadan da bir defada yaratmaya kaadirdir. “Dedi ki:
‘Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?’ ‘Allah
böylece dilediğini yapar’ dedi. ‘Bir şey(in olmasını) istedimi, ona ‘ol’ der, o da
oluverir.”207 Bu âyette olduğu gibi, dilediğini hikmetine göre yaratacağına
dair muzâri sigasıyla birçok âyet gelmiştir. “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer.
Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştukları şeylerden uzaktır.”
208 Allah, dilediğini dilediği gibi yaratır. Allah, gökleri bir asıl/benzer
olmaksızın yarattığı gibi, bir asıldan da yaratır. Gökler ve yer arasında olanları
böyle yaratmıştır. Cinsinden olmayan bir asıldan da yaratabilir; Âdem’i
topraktan yarattığı gibi. Yahut tek başına dişiden İsa gibi veya Âdem ve
Havvâ’dan, erkek ve dişiden diğer insanları yaratması gibi.
Allah, bilmediğimiz nice şeyleri de yaratmaktadır. “Binmeniz ve süs için
atları, katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri
yarattı.”209 Mutlak yaratıcı Allah olduğu için, mutlak yaratma da O’na
mahsustur. “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra
(emri), arş üzerine hükümran oldu. (O,) geceyi, durmadan onu kovalayan
gündüze bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette
(yaratan O’dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin
Rabbi Allah, ne uludur!”210 Karşı durulmayan bütün emr O’nundur; O’ndan
başka ne yaratacak, ne de emredecek vardır.
Hz. Mûsâ’ya Firavun’un sorduğu soruyu ve Hz. Mûsâ’nın cevabını nakleden
şu âyet-i kerimeler, Cenâb-ı Hakk’ı en bâriz vasfıyla tanıtır: “(Fir’avn)
‘Rabbiniz kim ey Mûsâ?’ dedi. (Mûsâ:) ‘Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlığını
ve biçimini) verip sonra onu doğru yola iletendir (yaratılış gayesine
uygun yola yöneltendir)’ dedi.”211 Görülüyor ki, her şeye hilkatini veren Allah’tır.
Bu her şey kavramından hiçbir şey müstesna ve hâriç değildir. Her
şeye Allah, yaratılışına uygun sûreti vermiş, yaratılış, rızık ve tenâsül hususunda
birbirine benzemez durumlar ihsan etmiştir. Allah, her şeye yetenek
dili ile istediği sûret, şekil, menfaat vb. hepsini verdi. Kendisine uygun, fay-
207 3/Âl-i İmran, 47
208 28/Kasas, 68
209 16/Nahl, 8
210 7/A'râf, 54
211 20/Tâhâ, 50
• 146 •
Ahmed Kalkan
dalanmasına, özelliklerine elverişli durum var etti. Meselâ, göze görmeye
uygun şekli verdi. Diğer organlara da aynı şekilde görevlerine uygun şekli
vücuda getirdi. Kulların fiillerini de Allah yaratmıştır. Kul, kâsibdir; Allah
hâliktır. “Oysa sizi de, yaptığınızı da Allah yaratmıştır.”212
Allah, görülmeyen varlıkları, soyut nesneleri, ölümü, dirimi, melekleri,
cinleri ve daha bilmediğimiz nice şeyleri yaratmıştır, yaratmaktadır. Gökleri,
yerleri ve bu ikisi arasında bulunan canlı cansız her şeyi ve bunların en
ince cihazlarını yaratan Allah’tır. Şu halde Allah, mutlak yaratıcıdır, el-Hâliktır.
Her şey onun yaratığıdır. O halde yaratıklara düşen ihtiyarî veya ıztırarî
olarak (isteyerek veya zaruret icabı, mecburen) yaratıcısını tanıma ve
O’nu yüceltmektir.
Ölümün ve Hayatın Yaratılması
Allah, gördüğümüz yer, gökler ve onların içindekileri yarattığı gibi görünmeyen
nice varlıkları da yaratmıştır. Bizim bilmediğimiz yaratıklar yanında,
görmediğimiz halde vahyin bildirdiği meleklerin ve cinlerin niçin,
nasıl ve hangi şeyden yaratıldığını nasslardan öğreniyoruz. Bu varlıkların
yanında, mücerred/soyut kavramlar sayılabilecek hayatın ve ölümün yaratılması
da Kur’an’da önemle vurgulanır.
Allah, ölümü ve hayatı yaratmıştır. “O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı
denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.”213
Demek ki ölüm ve dirim, insanların imtihan edilmeleri için bir vesile olmak
üzere yaratılmıştır. Hayatın yaratılması herkes tarafından kolayca anlaşılabildiği
halde, ölümün nasıl bir yaratma olarak tavsif edilebileceği açıklanmaya
ihtiyaç duyan bir husustur.
Halk, takdir ve icad eylemek mânâlarına geldiğine göre, bu fiili burada
takdir mânâsına alanlar olmuştur. Ancak, müfessir ve âlimlerin çoğunluğu,
ölümün sırf yokluktan ibaret Âdemî bir iş olmayıp, hayat gibi bir varlığı
haiz, vücûdî bir iş, varlığı bulunan bir hadise olduğuna kaail olmuşlardır.
Yani ölüm ile hayatın tekabülünün, yoklukla varlık gibi değil, hareket ve
sükûn, birleşme ve ayrılma, kalkmakla yatmak, açıklıkla gizlilik, gelişle gidiş,
acı ile tatlı gibi bir tezat karşılığı kabilinden olması gerekeceğini söy-
212 37/Saffat, 96
213 67/Mülk, 2
• 147 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
lemişlerdir. Ölen, hayattan, varlıktan büsbütün alâkası kesilerek yok olup
gitmiyor, ömrünün neticesine göre iyi veya kötü, ya da karışık bir şekilde
diğer bir doğuma sevk edilerek acı veya tatlı diğer bir hayatta yüksek veya
âdi bir mevki almak üzere ilk önce yaratan varlığa doğru başka bir âleme
dönüyor.214
Şu halde hayatın dünyaya gelmesi nasıl bir yaratma ve takdirle ise, dünyadan
gitmesi de bir yaratma ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. En basit
hayat, bitkilerin hayatı olduğu halde, onların ölümü bile hayattan daha
muntazam bir sanat eseri olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin
ve tohumların ölümü, çürüme, bozulma ve dağılma şeklinde görüldüğü
halde, gâyet muntazam bir kimyevî muameleyle ve ölçülü bir unsurlar
birleşimi ile hikmetli bir zerreler şekillenmesinden ibaret bir yoğurmadır.
Çekirdeğin görünmeyen, intizamlı ve hikmetli ölümü, başağın hayatıyla
kendini gösteriyor. Demek ki çekirdeğin ölümü, başağın hayatının başlangıcıdır.
Hatta hayatının ta kendisidir. Bundan dolayı, şu ölüm de hayat
kadar yaratılmıştır, intizamlıdır ve aynı zamanda bir nimettir. Ölüm, aslında
dünya görevinden bir terhistir, bir tatildir. Bir yer değiştirme, bir varlık
değişimi, sonsuz hayatın başlangıcıdır.
Şu halde ölüm, sonsuz bir yokluğa gömülme, kaybolup gitme olayı değildir.
Kur’an’daki ikili anlatım sisteminin bir tezahür şeklidir. Benzer-benzemez,
ruh-beden, dünya-âhiret, hayır-şer, cennet-cehennem gibi hayat
ve ölüm de birbirinin tekabülü/karşılığıdır; bir yaratma konusudur ve bir
nimettir.
İlk İnsanın Yaratılışı
Cenâb-ı Allah, yeri, yerdeki bütün canlı ve cansız varlıkları yarattıktan
sonra, yaratmanın altıncı günü/devri, ilk insan ve ilk peygamber, beşerin
atası Hz. Âdem’i topraktan yaratmıştır. İnsanın yaşaması için gerekli her
şeyi yaratıp, yaşamaya uygun ortamı hazırladıktan sonra insanı yaratmıştır.
Allah, yaratmanın uzun altı devrinde her şeye en mükemmel şeklini
vermiş, hatta insan için toprakta taşkömürü, petrol ve doğal gaz vs. gibi
enerji depo etmiştir. Bunlar, milyonlarca uzun yıl süren yaratma çağlarında
hazırlanmış ve müstekar şeklini almıştır. Bu kurulu nizama idareci, hâkim
214 Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, c. VII, s. 5156
• 148 •
Ahmed Kalkan
ve halife olmak üzere Yüce Allah insanı yaratmıştır. Elbette bütün bunlar,
bir gayeye yönelmiş icraatlardır. İnsan, bu yaratıkların en sonuncusu ve en
mütekâmili-dir. Bu kurulu kâinat, insanın hizmetine verilmiştir.
Allah, insanı topraktan yaratmıştır. Bu gerçek, pek çok âyet-i kerimede
ifade buyrulur. “O’nun âyetlerinden (sonsuz gücünün işaretlerinden) biri,
sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz (yeryüzüne) yayılan insan(lar) oluverdiniz.”
215
Modern ilim, insan vücudunun, yeryüzünün içerdiği elementleri kendisinde
topladığını ispat etmiştir. Toprağın taşıdığı elementler şunlardır:
Karbon, oksijen, hidrojen, kükürt, azot, kalsiyum, potasyum, sodyum, klor,
magnezyum, demir, manganez, bakır, iyot, florin, kobalt, çinko, silisyum
ve alüminyumdur. Toprağı meydana getiren bu elementlerin, insanda da
değişik oranlarda yer aldığını görüyoruz. Bu oran, topraktan toprağa değiştiği
gibi, insandan insana da değişmektedir. Fakat yine de bunlardan birer
parça hepsinde bulunmaktadır.216
İnsanın yaratılışındaki cevher, maddî ve mânevî sûretinde ve sîretinde,
yani bedenî terkibinde ve mânevî huy ve kabiliyetlerinde etkisini gösterir.
Nitekim toprağın cevherinde ağırlık, sükûnet, yumuşaklık, sebat ve teennî
vardır. Bu özellikler, insanların manevî sûretlerinde tecelli etmiştir.
Yüce Allah, ilk insan ve ilk peygamber, beşeriyetin atası Âdem’i (a.s.)
yarattıktan sonra, onun eşini de Âdem’in yaratıldığı aynı nefisten yarattı.
“Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve yine ondan eşini yaratıp ikisinden
birçok erkek ve kadınlar üreten Rabbiniz’den korkun.”217; “O’dur ki, sizi bir tek
nefisten yarattı; gönlü ısınsın diye ondan eşini var etti.”218 İnsanlığın anası
Havva’nın yaratılış şekli Kur’an’da belirtilmez. Rivâyetlerde Havva vâlidemizin,
Âdem (a.s.)’ın en kısa sol eğe kemiğinden yaratıldığına dair haber
verilmekte ise de, bu rivâyetler sahih değildir. Sahih olduğu kabul edilse
bile; mecazî anlamda olduğu değerlendirilir.
215 30/Rûm, 20; (İnsanın topraktan yaratılması ile ilgili diğer âyetler olarak, Bk. 3/Al-i İmran, 59; 18/Kehf, 37;
22/Hacc, 5; 35/Fâtır, 11; 40/Mü'min, 67)
216 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l- Kur'an; Allah ve Modern İlim, 11
217 4/Nisa, 1
218 7/A'râf, 189
• 149 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Allah, insanları dört tarzda yaratmıştır:
1- Hiç yokken topraktan erkek yaratmış, Hz. Âdem gibi,
2- Yine anasız babasız şeklinde dişi yaratmış, Havva annemiz gibi,
3- Sadece dişiden erkek yaratmış, Hz. İsa’nın babasız yaratılması gibi,
4- Diğer insanları da bir ana ve bir babadan, Âdem ile Havva’dan yaratmıştır.
Bu şekil ve sûretlerle Cenâb-ı Allah dilediğini dilediği şekilde
yaratacağını göstermiştir. Hz. İsa’nın yaratılışı hakkında yüce Allah şöyle
buyuruyor: “Allah yanında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu
topraktan yarattı, sonra ‘Ol’ dedi, o hemen oluverdi.”219
İlk insan Âdem (a.s.) ve eşi Havva anamız yaratıldıktan sonra bu ikisinden
tüm insanlık erkekli dişili yaratılagelmiştir. Zürriyeti tenasül yolu ile
devam etmektedir. Artık insanlar bir erkek ve bir kadının soyundan yaratılmaktadırlar.
Âdem (a.s.)’ın zürriyetinin bir erkek ve bir kadından yaratılışı
da yine hârika safhalar arzetmektedir.
“Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, (bilin ki)
biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfeden (spermadan), sonra alâkadan (embriyodan),
sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki,
size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar
rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz. Sonra güç (ve
kabileyet)lerinize ermeniz için sizi büyütüyoruz. İçinizden kimi (henüz çocukken)
öldürülüyor, kimi de ömrünün en kötü çağına (ihtiyarlığa) itiliyor
ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (Çocukluğundaki gibi vücutça ve akılca
güçsüz bir duruma düşsün). Yeri de kurumuş, ölmüş görürsün. Fakat Biz
onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, titreşir, kabarır ve her güzel çiftten
bitirir.” 220
219 3/Al-i İmran, 59
220 22/Hacc, 5
• 150 •
Ahmed Kalkan
“Andolsun Biz insanı çamurdan (meydana gelen) bir süzmeden yarattık.
Sonra onu bir nutfe (sperma) olarak sağlam bir karar yerine koyduk. Sonra
nutfeyi alâka (embriyo)ya çevirdik, alâkayı (embriyo) bir çiğnemlik ete çevirdik,
bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik; sonra onu
bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir!” 221
“Sizi bir tek candan yarattı, sonra ondan eşini meydana getirdi ve sizin
için davarlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık
içinde, yaratmadan yaratmaya (nutfeden alâkaya, alâkadan et giydirilmiş kemiklere)
geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz Allah budur. Mülk O’nundur.
O’ndan başka ilâh yoktur. Nasıl (O’na kulluktan şirke) çevriliyorsunuz?”222
“O’dur ki, her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan
başladı. Sonra onu düzeltti, ona kendi ruhundan üfledi. Ve sizin için
kulak(lar), gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar da az şükrediyorsunuz?”223
Bu âyet-i kerimeler, modern embriyoloji bilgisiyle tasdik edilmektedir.
Döllenme esnasında erkek, 200-300 milyon küçük hayvancık çıkarır. Sperma
denilen her meni hayvancığının büyük bir başı ve uzunca bir kuyruğu
vardır. Kur’an’da nutfe adı verilen bu sperma, kuyruğunun titreşimi ile hareket
eder. Kadının ovariumuna ulaşınca yumurtacığı yalnız bir hayvancık
aşılar. Aşılanmış yumurtacık, ikiye, dörde, sekize, on altıya... bölünmeye
başlar. Böylece Kur’an’ın belirttiği gibi nutfe, kan pıhtısına benzer bir şekil
alır, bu uzun biçimi alan cenin, kırk gün kadar böyle alâka halinde kalır.
Bölünme sonunda çoğalan bu nokta, yuvarlaklaşır. Ne olduğu belli belirsiz
bir çiğnem et parçası gibi bir görüntü kazanır. Alâka, çiğnenmiş et şekline
konmuş olur. Uzunluğu 2,5 cm.den fazla olmayan mudğanın hacmi, böylece
elli katına, ağırlığı da sekiz bin katına çıkar. Bundan sonra mudğa, birçok
hücrelere bölünür. Bu hücrelerin binlercesi kendi aralarında birleşir. Bunlardan
her grup, ceninin belirli bir parçasını yapar. Mü’minun sûresinin 13.
âyetinde belirtildiği gibi, insanın ana rahminde yaratılışı nutfe ile başlar.
Nutfe alâkaya, alâka mudğaya döner. Mudğanın içinde teşekkül eden kemikleri,
adale dokusu sarar. Yüce kudret, böylece insanı yaratır.224
221 23/Mü'minun, 12-14
222 39/Zümer, 6
223 32/Secde, 7-9
224 S. Ateş, Kur'an-ı Kerim ve Yüce Meali, s. 331
• 151 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Rahmin üç zulumâtını (karanlıklarını) “sulb, rahim, batın” şeklinde
açıkladıkları gibi, batın zulmeti, meşîme zulmeti, rahim zulmeti diyenler
de vardır.225 Rahim, dıştan içe doğru üç doku ile yapılmıştır. Parametrium,
miometrium, endometrium dokuları. Bu dokular ışık, ısı ve su geçmez zarlarla
sarılmıştır. Kur’an, ışık geçirmez bu perdelere zulmet diyor, insanın
üç zulmet içinde yaratıldığını söylüyor. Ne yüce söz, ne ebedî mûcize!226
Cenâb-ı Hak, insanda erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri arasından
çıkan227 insan suyunu yaratmıştır.228 Erkeğinkine Kur’an’da meni, nutfe ve
mâ-i dâfık (atılgan su),229 mâ-i mekîn (hakir, âdi su) isimleri verilir. Onu
karar-ı mekîn (sağlam bir karar yeri) denilen rahimde yerleştirmiştir. Yukarıdaki
âyetlerde belirtilen insan neslinin, yaratılma safhalarından geçirilerek
insan şeklinde hilkati tamamlanmıştır.
Rahimde cenine ruh üfürülüşünü, 22/Hacc sûresi 5. âyette geçen “bir
başka yaratılış” olarak tefsir edenler vardır. Yaratılış safhalarını şöylece izah
ederler: Her biriniz önce nutfe olur, sonra alâka (embriyo), sonra bir çiğnem
et olur. Sonra yine yaratır da et, kemik, sinir ve damar olur ve ona ruh
üfürülür de başka bir yaratık haline gelir.230 Rahimdeki yaratılış safhalarını
açıklayan bir de şu hadis-i şerif dikkat çekicidir: “Abdullah ibn Mes’ud (r.a.)
şöyle dedi: ‘Bize daima doğru söyleyen ve kendisine de doğru bildirilen Rasulullah
(s.a.s.) şöyle anlattı: “Sizden birinizin yaratılışı, annesinin karnında
kırk günde toplanır. (Erkekle kadının suyu birleşir, sonra bu kadar zamanda
alâka olur, daha sonra bu kadar günde) bir çiğnem et halini alır, sonra melek
gönderilir de ona ruhu üfürür ve ona dört kelime ile, yani rızkını, ecelini,
amelini, saîd mi şakî mi olduğunu yazmakla emredilir.”231
Şu halde, insan neslinin ana rahminde yaratılışı da, çamurdan ilk insanın
yaratılması gibi safha safha cereyan etmektedir. Hatta bu ikisinde de
benzer yanlar vardır. Orada “çamur sülâlesi” bu ikinci durumda nutfe halini
almıştır ki, Araplar “selîle” diye hem çocuğa, hem nutfeye diyorlar. Sülâle
ve selîle kelimelerindeki lafız benzerliği de dikkat çekicidir. Suyun hepsinden
çocuk olmaz. Her iki durumda da hilkat belirlenip tamamlandıktan
225 Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, VI, 4117
226 S. Ateş, a.g.e., s. 458
227 86/Târık, 7
228 59/Haşr, 59
229 86/Târık, 6
230 İbn Kesir, IV, s. 46
231 Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, M. Sofuoğlu, VIII, 114
• 152 •
Ahmed Kalkan
sonra yeni bir yaratılış veren ruh üfürülüyor. Cenine ana rahminde hadisin
beyanına göre 120 günlük iken ruh üfürülüyor. Allah, ilk insanı çamurdan
şekillendirdiği gibi, onun nesline de, ana rahminde şekil belli belirsiz
bir çiğnem et parçasıyken dilediği şekli vererek, onu dilediği gibi düzeltip
denkleştirdikten sonra en son şeklini veriyor. Allah dilediği gibi güzellik,
çirkinlik, erkeklik, dişilik bakımından onu tesviye eder, en yakın cedlerinden
tâ Âdem’e (a.s.) kadar çeşitli sûretlerden birinin sûretine benzetir. “O
(Rab) ki, seni yarattı, sana düzen verdi, ölçülü bir biçim verdi. Dilediği sûrette
seni terkib etti.”232
Yüce Allah, insan olmak bakımından tüm organlarıyla insanları birbirine
benzer yaratmış, aile husûsiyetleriyle, verâset yönüyle de ikinci derecede
bir benzeyiş halinde yarattığı halde, asla iki ferdi birbirinin aynısı yapmamıştır.
Bütün bu derece derece benzerlikler içinde tıpatıp benzemezlik
var. Birbirine en çok benzeyen ikizlerin bile yine çok farklı, benzemez tarafları
görülür. Yüce kudret, üstün irade ve ihtiyarını yalnız insanlarda değil;
tüm yaratıklarda böylesine dakik olarak göstermiştir. Bu durumun bir de,
duygular, kabiliyetler gibi manevî sûretlerde de aynı şekilde tecellisini düşünürsek,
Allah’ın yüceliği ve büyük sanatkârlığı karşısında hayretlerimiz
ve saygımız zirveye çıkar. “Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve
eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel (ve helâl) rızıklarla
besledi. Böyle iken bâtıla mı inanıyorlar ve Allah’ın nimetini inkâr mı
ediyorlar?” 233
Görüldüğü gibi insanın nesli de tavırdan tavra geliştirile geliştirile, her
safhada yeni unsurlar ilave edilip yeni mahiyetler verilerek yaratılmıştır.
Nihâyet ruh üfürülecek kıvama getirilip yeni bir yaratılışla insan olmuş,
görüp işitir, düşünür, hitâba lâyık, şuurlu bir varlık haline gelmiştir. “(O)
Allah’tır ki sizi zaaftan yarattı (pek zayıf bir kökten, spermadan yarattı. Başlangıcınız
çok zayıf bir madde idi. Kökünüz pek cılızdı). Sonra zayıflığın ardından
(size) bir kuvvet verdi (güçlü kuvvetli delikanlılar oldunuz). Sonra
kuvvetin ardından da zayıflık ve ihtiyarlık verdi. (Allah) dilediğini yaratır. O,
bilendir, gücü yetendir.” 234
232 82/İnfitar, 7-8
233 16/Nahl, 72
234 30/Rûm, 54
• 153 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Allah, İnsanı En Güzel Şekilde Yaratmıştır
Allah, her varlığı, ifâ edeceği vazifeye uygun şekilde yaratmıştır. İnsanı
yeryüzünde halife, hâkim ve Cenâb-ı Allah’ın kanunlarının yeryüzünde tatbikçisi,
O’na kulluk vazifesinin ihtiyarî olarak imtihanını verecek bir varlık
olarak yarattığı için, görevleriyle mütenasip kabiliyetler ve organlar vermiştir.
“O’dur ki her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan
başladı.”235 Allah, “ahsenü’l-hâlikîn: Yaratanların, takdir edenlerin, yapanların
en güzelidir.236 “Allah odur ki arzı size durulacak yer, göğü de bina yaptı;
sizi şekillendirdi, şekillerinizi de güzel yaptı. Ve sizi güzel rızıklarla besledi.
İşte Rabbiniz Allah budur. Bütün âlemleri yaratan Allah ne yücedir!”237; “Biz
insanı en güzel biçimde yarattık.”238; “Göklerde ve yerlerde olanları, gizlediğiniz
ve açığa vurduğunuz şeyleri bilir. Allah göğüslerin özünü bilendir.”239
Gerek fizikî ve cismanî bakımdan, gerek ahlâk ve mâneviyat itibariyle
ruhanî bakımdan, insan en güzel bir biçimde yaratılmıştır. Organlar, görecekleri
vazifelere uygun şekilde hikmetinin iktizasınca yaratılmıştır. Bu
güzellik, belinin doğru ve dik oluşundan, endamının güzelliğinden Allah’ın
isim ve sıfatlarına tecelligâh olmasına kadar, her husustadır. İnsanın görevi,
yeryüzünde ifa edeceği İlâhî emaneti yüklenmek ve gereğini yerine getirmek
olduğu için, insan Allah’a nisbeti yönüyle büyük bir kemal ifade eder.
İnce düşünen, insanın inceliklerinde ve sırlarında nazarlarını dolaştıran
herkes görür ki, insan, gayb ve şehâdet âleminin birleştiği yerdir, kâinatın
özüdür.
“Andolsun Biz Âdemoğullarına (güzel biçim, mizaç ve aklî kabiliyetler
vermek sûretiyle) çok ikram ettik, onları karada ve denizde (hayvanlar ve
taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yarattıklarımızın
birçoğundan üstün kıldık.”240
235 32/Secde, 7
236 Bk. 23/Mü'minûn, 14; 37/Sâffat, 125
237 40/Mü'min, 64
238 95/Tîn, 4
239 64/Teğâbün, 4
240 17/İsrâ, 70
• 154 •
Ahmed Kalkan
İnsan, Allah’ın emrine uyarsa yücelerin yücesine çıkar; nefsanî ve şeytanî
duygularına kapılır giderse hayvanlardan daha aşağıya, aşağıların aşağısına
düşer. İnsan, cismanî ve ruhanî pek çok kabiliyetleriyle ebediyete
namzet bir varlıktır. İnsana ait bütün bu özellik ve güzellikler, Allah’tandır,
Allah’ın yaratıcılığındaki ihtişamlı sanatının göstergesidir.
Her Şey İnsan İçin, İnsan da Allah’a
Kulluk İçin Yaratılmıştır
“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi,
onları yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi bilir.”241 Allah, yalnız yerde
bulunanları insan için yaratmakla kalmamış, gökleri ve gök cisimlerini de
insana hizmet için görevlendirmiştir. “Görmediniz mi Allah, göklerde ve
yerde bulunan her şeyi size boyun eğdirdi ve size zâhir ve bâtın (dış ve iç, görülen
görülmeyen, bildiğiniz ve bilmediğiniz) nimetlerini bol bol verdi. Yine
de insanlardan kimi var ki, ne bilgisi, ne yol göstereni ve ne de aydınlatıcı bir
kitabı olmadan Allah hakkında tartışır (durur).”242; “Göklerde ve yerde ne
varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size boyun eğdirdi. Elbette bunda
düşünen bir toplum için ibretler vardır.”243
Bu kâinatın kendisi için yaratıldığı insan da, Allah’a kul olmak için yaratılmıştır.
“Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye
yarattım.”244; “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk
edin ki, (Allah’ın azâbından) korunasınız.”245
Yaratma, Bir Kere Olup Bitmiş Değil; Devamlıdır
Yaratıcılık, Yüce Allah’ın sıfatıdır. O’nun yaratıcılık sıfatı, elbette tecelli
edecektir. Yüce Allah, sadece hâlık, yaratıcı değil; aynı zamanda hallâktır.
Yani devamlı ve tekerrür halinde yaratır. Mübalağalı bir şekilde yaratır. Yaratma,
Allah’ın işidir. Yaratıcılık O’ndan ayrılmaz bir vasıftır. Allah, el-hallâktır,
mutlak mânâda yaratıcıdır; yaratıcı deyince akla O gelir. Yaratıcılık,
O’nun zâtına mahsustur. O, yoktan var ettiği gibi, yarattığı şeylerden başka
241 2/Bakara, 29
242 31/Lokman, 20
243 45/Câsiye, 13
244 51/Zâriyat, 56
245 2/Bakara, 21
• 155 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
başka şeyler de yaratır. Yaratması, bir defa olup bitmiş değildir. Dilediği
zaman, dilediğini dilediği şekilde yaratır, yaratmaktadır. Bunlar, Hâlık ve
Hallâk isminin delâletinden anlaşılmaktadır. “Görmediler mi Allah nasıl
yaratmayı başlatıyor, sonra onu iade ediyor (dönüp yeniden yaratıyor). Bu,
Allah’a göre kolaydır.”246 Bu âyette, öldükten sonra tekrar dirilmeye işaret
edildiği gibi, yaratmanın her an tazelenmekte olduğuna, ölen canlıların yerine
aralıksız olarak yenilerinin yaratıldığına işaret edilmektedir.
İrâdesi, hiçbir kayda bağlı olmayan Allah, dilediği zaman, hikmeti gereğince
yaratır. “Biz, bir şeyi(n olmasını) istediğimiz zaman, söyleyeceğimiz
söz, sadece ona ‘ol’ dememizdir; derhal oluverir.”247 Bu ve benzeri âyetlerle248
“yekûnu” fiilinin zamanının muzâri oluşu, açıkça bize bu fiillerin şimdiki
zamana ve gelecek zamana delâlet ettiklerini gösteriyor. Yani her an, Allah’ın
“ol” dediği var oluyor, her dilediğini hayata getiriyor. “Göklerde ve yerde
bulunanlar, (her şeyi) O’ndan isterler. O, her gün (her an) yeni bir iştedir,
kimilerini yaratırken, kimilerini öldürür, her an hayatı tazeler, bir hali giderir,
başka haller getirir.”249 Allah, evreni yaratmış ve yeni yeni yaratma ve yürütmelerle,
her gün bir iştedir. Çünkü “yaratma ve emir O’na mahsustur.”250
Hatta Allah, yarattıklarını sadece varlıkta tutmuyor, kâinatı genişletiyor
da. “Göğü kendi ellerimizle (kudretimizle) yaptık ve Biz (onu) genişletmekteyiz.”
251 Galâksiler, birbirinden gittikçe uzaklaşmakta, arz ise uçlarından eksilmektedir.
252 “O, yaratmada dilediğini arttırır.”253 Bu keyfiyet, artık bugün
bilimin de tespit ettiği bir gerçektir. Evren, yeni yaratmalarla genişlemekte,
yeryüzü eksilmektedir.
Canlılar âlemini bir an düşünürsek, her gün milyarlarca canlı doğup
vücuda gelirken, bir nicesi de hayatı terk ediyor. Bunlar, her gün gözlerimizle
gördüğümüz, Yüce Allah’ın her gün, ölümü ve hayatı yaratışından
başka bir şey değildir. “Sizi analarınızın karınlarında, üç karanlık içinde
bir yaratılıştan sonra öbür yaratılışlara (geçirerek) yaratıp duruyor.”254;
246 29/Ankebut, 19
247 16/Nahl, 40
248 2/Bakara, 117; 3/Al-i İmran, 47, 59; 6/En'âm, 73; 36/Yâsin, 82; 40/Mü'min, 68
249 55/Rahman, 29
250 7/A'râf, 54
251 51/Zâriyat, 47
252 Bk. 13/Ra'd, 41; 21/Enbiya, 44
253 35/Fâtır, 1
254 39/Zümer, 6
• 156 •
Ahmed Kalkan
“Ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri yaratıyor.” 255 Yaratma, bir zaman
olup bitmiş bir vak’a değil; Allah’ın iradesiyle devamlı tekerrür etmekte
olan bir hâdisedir. Çünkü Allah, evreni bir kereye mahsus yapıp gitmiş bir
usta değildir. Her an yaratmayı yenileyen, yarattıklarına hâkim olan, onlarda
tam tasarruf eden, duâlara icâbet eden, mazlumun âhına yetişen, her
an fa’âl, hay, kayyum, terbiye edip yetiştiren, olgunlaştıran, gözeten rab, her
an bir işte olan, her türlü kemâlin kaynağı olan yüce Zâttır. “Allah dilediğini
yaratır, O bilendir, gücü yetendir.”256
Kulluk, Yaratan’a Yapılır
Yaratan kim ise, ülûhiyet onun hakkıdır; kulluk da ona yapılır. Yaratıcı
Allah olduğuna göre, ibâdete lâyık olan da O’dur. “Ben, niçin beni yaratana
kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep O’na döndürüleceksiniz.”257; “Ey insanlar, sizi
ve sizden öncekileri yaratan ve ondan eşini yaratıp, ikisinden birçok erkekler
ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun.”258 Ondan başka ibâdete lâyık
mâbud da yoktur. “Semud (kavmin)e de kardeşleri Salih’i (gönderdik). Dedi
ki: ‘Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur. (O), her
şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”259 Bu âyetlerde hep
“Allah’a ibâdet edin” emrinden sonra, Yüce Allah’ın yaratıcı oluşu ifade ediliyor.
Bunlar çok açık olarak gösteriyor ki, ibâdet, yaratana yapılır. Kulluk
edilmeye lâyık olan, yaratan Zâttır. Bu vasfa sahip olan Allah’tan başa hiçbir
varlık olmadığına göre, O’ndan başka ilâh, O’ndan başka tapılmaya lâyık bir
varlık yoktur.
Allah’tan Başka Yaratıcı Yoktur
Yaratıcılık sadece Allah’a mahsus bir vasıftır. Yaratıcı olmayan ise, ilâh
olamaz. O halde tek Yaratıcı vardır, o da Allah’tır. Mahlûklar, ancak mevcut
şeylerde bazı değişiklikler yaparlar. Kendileri tarafından bilinmeyen bazı
yeni şeyleri keşfedebilirler. Bu hareketler yaratma değildir. Yaratılanlara,
yine Allah’ın verdiği kabiliyetlerle, kâinatta zaten mevcut olan bir şeyden,
255 16/Nahl, 8
256 30/Rûm, 54
257 36/Yâsin, 22
258 4/Nisâ, 1
259 6/En'âm, 102
• 157 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
örtüyü açmaktır. Hâlbuki o şey, Allah tarafından, keşfedildiği gibi yaratılmıştır.
Mahlûklara, bilhassa insanlara Türkçede yaratma kavramının izafe
edilmesi, müslümanların sadece Allah’a tahsis ettikleri bir kelimedeki kudsiyeti
ortadan kaldırmak, dinî bir tabiri yerinden kaydırmak sûretiyle,
Allah ile yaratma kavramının ilgisine şüphe düşürmek ve sanki başka yaratıcılar
da varmış intibasını uyandırmak ve yerleşmiş bir dinî kavramı dejenere
etmek/yozlaştırmak niyetine dayanmaktadır. Kelimeler ve kavramlar,
mânâların kalıpları olduğuna göre, bu kelimenin müslümanların hâfızasında
delâlet ettiği anlam bir itikad konusu olduğu için, bu itikadı sarsmak
gayesi güdülmektedir. Ne yapılırsa yapılsın, tek ve gerçek yaratıcı Allah’tır.
Yaratma nisbet edilen yaratıklar, asla bir şey yaratmamaktadırlar.
Yaratmak, yoktan var etmek demektir. Malzeme, zaman, yardımcı, âlet
vb. hiçbir şeyin katkısı olmadan bir şey ortaya koyabiliyorsa insan, gerçek
anlamda yaratıcı olabilir. Oysa sadece Allah’tır örneğe, maddeye, müddete,
yardımcıya, âlet ve edevâta muhtaç olmadan, sadece “ol” demesiyle bir şeyi
yoktan var eden, yani yaratan. Bunca âciz ve yaratılmış olmalarına rağmen
küstahça kendilerine yaratıcı vasfı verenler, sahte ilâhlar, hakir ve basit görülen
bir sineği bile yaratamazlar.260 İnsanoğlunun yaptığı ise, onca uğraş
ve yardımdan, yorgunluktan sonra sadece sentez ve basit taklitten ibarettir.
İnsana gerçek anlamda yaratıcı denemez; belki sembolik ve mecâzî anlamda
söylenebilir. İnsana gerçek anlamda yaratıcılık atfetmek, onu ilâh yerine
koymaktır.261
Bâtıl tanrılar, bir şey yaratamazlar. Allah’ı tanıtıcı en bâriz vasıf, Kur’an’a
göre yaratıcılıktır. Yaratıcı olmayan şeyler, tanrı olamayacağı için Kur’an,
şirkin kapısını ta baştan kapatmaktadır.
“De ki, Sizin, koştuğunuz ortaklarınızdan ilk defa yaratacak, sonra yarattığını
çevirip yeniden yaratacak olan var mı? De ki: Allah ilk defa yaratır,
sonra onu çevirip yeniden yaratır. Öyleyse nasıl (doğru yoldan) çevriliyorsunuz?”
262
260 Bk. 22/Hacc, 73
261 Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, Denge Y., s. 12
262 10/Yûnus, 34
• 158 •
Ahmed Kalkan
“De ki, siz Allah’tan başka yalvardığınız şu ilâhlarınızı gördünüz mü?
Bana gösterin (bakayım), onlar yerden hangi şeyi yarattılar? Yoksa onların
göklerin yaratılmasında (Allah’a) ortaklıkları mı var?263; “Hiçbir şey yaratmayan,
kendileri yaratılan şeyleri (Allah’a) ortak mı koşuyorsunuz?”264; “Ey insanlar,
size bir temsil verildi, onu dinleyin: O, Allah’tan başka yalvardıklarınız
(var ya), onların hepsi bir araya toplansalar, bir sinek dahi yaratamazlar.
İsteyen de âciz, istenen de (yani puta tapan da âciz, put da).”265 Allah’ın ülûhiyet
hakkını birtakım canlı cansız şeylere vermek, Allah’a karşı büyük bir
zulümdür. “Yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?”266
İlk Yaratılış, İkinci Yaratılışa (Yeniden Dirilişe) Delildir
Yaratmayı ilk defa başlatıp meydana çıkaran ve bu varlık nizamını kuran
Allah, ikinci yaratmayı da elbette yapmaya kaadirdir. “O gün, göğü, kitapları
dürer gibi (toplarız). İlk yaratmaya nasıl başladıysak, onu yine öyle
çevirir (yok eder)iz. Üzerimize söz; biz bunu mutlaka yapacağız.”267; “İlk yaratma
ile âciz mi kaldık ki (yeniden yaratmayalım)? Doğrusu onlar, yeni bir
yaratmadan kuşku içindedirler.”268 İlk yaratma, ikinci yaratmaya da delildir.
İlk yaratmayı kabul edenin ikinci yaratmayı inkâr etmesi veya ikinci yaratmadan
şüphe içinde olması bir çelişkidir. Çünkü hiç yoktan yaratmak, var
olanı yok edip tekrar hayata döndürmekten daha zordur. Zoru kabul edip
de, kolayın olmayacağını, olamayacağını ileri sürmek akıllıca bir iddia değildir.
İlk yaratmayı, yani dünya hayatını inkâr etmekse, kişinin kendisini
inkâr etmesi mânâsına gelir. Şu halde her iki yaratmaya da iman etmek
zaruridir. “Yaratmaya başlayan O’dur. Sonra onu çevirip yeniden yapar. Bu,
O’na daha kolaydır.”269
Allah, yaratmadan asla yorulmaz. Yaratma, O’ndan ayrılmaz bir vasıftır.
“Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah’ın, ölüleri
diriltmeye kaadir olduğunu görmüyorlar mı? Evet, O, her şeye kaadirdir.”270
Çünkü tabii olarak bakıldığı zaman, ilk yaratılış tabiatın hilafına iken, ikin-
263 35/Fâtır, 40
264 7/A'râf, 191
265 22/Hacc, 73
266 16/Nahl, 17
267 21/Enbiyâ, 104
268 50/Kaf, 15
269 30/Rûm, 27
270 46/Ahkaf, 33
• 159 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
cisi, yani diriltme, tabii olmuş olur. Kendisini bilen herkes bir zaman yok
iken var olduğunu bilir.
Yaratma kavramını bütün açıklığı ile anlamak, ilk yaratmayı ve sonunu
(diriltmeyi) idrâk etmekle olur. Yani ilk yaratılışı, ilk modeli, ilk maddenin
başlangıcını düşünmek, yaratmanın bütün mahiyetini anlatacağı gibi, var
olan bir şeyin yok olduğunu görmek de, tabiat safsatasını yaratılışın âyetleriyle
anlamaya yeter. Cansız şeyler şöyle dursun, sebepler, âmiller, hatta
akıl sahipleri arasında bile, yaratmayı ta başından yapıp sonra yok edecek
hiçbir fert ve grup yoktur.
Makineyi yapan sanatkâr, makinenin içinde aranmaz. Sebepler, yaratıcı
olamaz. Sade dumandan toprak, topraktan taş, taştan bina yapar gibi, ölüden
ölü, cansızdan cansız yapmakla kalmaz, hiçbir hayat hücresi yokken,
sudan hayat yapmak, çamurdan, topraktan ilk bitkiyi, ilk insanı, ilk hayvanı
ihdas edivermek gibi, yaratmanın ilk madde ve sûretine, ilk miktar ve faaliyetine
varıncaya kadar bütün başlangıçlarını yaratmaktan başlar. Yaratma,
Yaratıcının zât ve sıfatından başka hiçbir ön şart ve sebebe bağlı değildir.
İşte böylesine ilk defa yaratan, yarattığını iade eder, sonuna vardırır. Ölüleri
diriltir. Allah böyle önceye de, sonraya da hâkimdir.271
2- İnsan
İnsan Kelimesinin Anlam ve Mâhiyeti
“İnsan” ve aynı anlamdaki ins ve ünâs sözcükleri Kur’ân-ı Kerim’de 88
ayette geçer. “Nâs” insan kelimesinin çoğuludur, insanlar, halk demektir.
Kitabımız’da 240 yerde zikredilir. İnsan kelimesinin sözlük anlamına gelince;
İnsan kelimesinin, kendinden türediği kök olarak iki sözcükten bahsedilir;
bunlardan biri üns kelimesidir. Üns, ünsiyet, yakınlık demektir. Bu
“yakınlık, yaklaşma duygusu” bir yandan hemcinsleriyle bir arada yaşama
durumunda olan insanın başka insanlara karşı yakınlığını, bir yandan da
Allah’a bütün varlıkların üstünde olan yakınlığını ifade eder. İnsan kelimesinin,
bir de nesy = unutmak fiilinden geldiği söylenir.
271 Elmalılı, IV, s. 2713; Veli Ulutürk, Kur'an-ı Kerim'de Yaratma
• 160 •
Ahmed Kalkan
Bu durumda insan, unutkan demektir. Kur’an’da insandan (Âdem) söz
edilirken, “Andolsun, önceden Âdem’e ahid verdik de unuttu ve onu azim
sahibi bulmadık.” (20/Tâhâ, 115) buyrulur.
İnsan kimdir? Nasıl bir varlıktır? Yeryüzüne nereden gelmiştir? İnsan
nereye doğru gidiyor? İnsanın bu dünyada görev ve sorumlulukları var mıdır,
varsa nelerdir? gibi sorular insan aklını meşgul eden sorulardır. Felsefî
akımlar, izmler, dünya görüşleri bu sorulara cevap vermek zorunda kalmışlar,
her biri filin tümünü değil; bir tarafını görebilmişlerdir. Şüphesiz insan,
kendisinin nasıl bir varlık olduğunun cevabını verdiğinde aynı zamanda
inancını da seçmiş olmaktadır.
Her şeyde dengeyi esas alan İslâm dini insanı tarif ederken de dengeyi
esas almıştır. İslam inancına göre insan; beden ve ruhtan oluşan, düşünen,
şuurlu, iman ve ilim sahibi bir varlıktır. İnsan, Allah’ın yeryüzüne lutfettiği,
üstün yapıcı yeteneklere sahip, fakat organik ve biyolojik yapı bakımından
zayıf olan bir varlıktır.
İnsanın İki Yönüİnsanla ilgili olarak, beşer ve Âdem kelimeleri Kur’an’da
sık sık kullanılan iki kavramdır. Kur’ân-ı Kerim’de, İblis’in Âdem’e secde
etmeyi reddetmesi üzerine, Allah’ın ona şöyle dediği anlatılır: “İki elimle
yarattığım şeye seni secde etmekten alıkoyan nedir?”272 Bu âyet-i kerimede
Allah’ın “iki elimle yarattım” demesi, insanın yapısındaki iki temel ögeyi
açıklamaktadır. Kur’an’da yalnızca insanla ilgili olarak böyle bir ifade kullanılır
ki, bu ifade, insanın Âdemiyet ve beşeriyet yanlarını ortaya koyar.
Âdemiyet yapısı, insanın ruh yapısı, mânevî tarafı, melekî tarafıdır. Beşeriyet
yapısı ise, insanın dış yapısını, toprak yönünü, hayvanî tarafını, fizikî
özelliklerini ifade eder.
Müşrikler, insanı sadece bir beşer olarak kabul etmeye ve yalnız zâhirî
nitelikleriyle ele almaya meyillidirler. Günümüzde de Batı kültür ve uygarlığı,
insanı hayvanlardan bir hayvan ve yeme, içme, uyuma ve nefsî arzulara
ihtiyaçtan ibaret bir varlık olarak değerlendirir. Hâlbuki insan, yalnız beşerî
yönüyle değil; rûhî, mânevî yönüyle de insandır. İnsanın hayvanlardan farkı
ve üstünlüğü, gerçek anlamda Âdemiyyet yönüyledir. Âdemiyyet, insanın
tefekkür ve irâde sahibi olma özelliğini belirtir. Bu Âdemiyyet vasfına
272 38/Sâd, 75
• 161 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
sahip olan insanın önünde melekler secdeye kapanmıştır: “Bir zaman Rabbin
meleklere, ‘muhakkak Ben kupkuru çamurdan, düzen verilmiş bir balçıktan
bir beşer yaratacağım; onu tesviye edip içine ruhumdan üflediğimde
hemen ona secdeye kapanın.’ demişti.”273; “Sonra onu tesviye etti, ona Kendi
ruhundan üfledi ve sizin için sem’a, besar ve fuadlar kıldı (görme, işitme ve
akletme gücü verdi).”274
Bu konudaki âyetlere dikkat edildiğinde açıkça görülür ki, meleklerin
secde ettiği beşer değil; Âdem’dir. Âdem, bu noktada bütün insanlığın
temsilcisidir ve yalnızca birey olarak Hz. Âdem değildir. Burada Âdem,
insandaki Âdemiyet yanının temsilcisidir. Âdem kelimesi, “iç, iç yüzey, iç
katman” anlamında “edim” kelimesinden gelir. Allah’ın emriyle meleklerin,
Âdem’in önünde secde etmelerinin nedeni, Âdem’e isimlerin öğretilmesi
olduğu anlaşılabilir.275
İsimler, ruhun ögeleri, bilginin Nuranî güçleridir. İşte, insanın Âdemiyet
yanı, onun ışıl ışıl bir ruha, dolayısıyla gözleri iyi gören ve kulağı
iyi duyan apaydınlık bir kalbe sahip olup, şeytanın aldatmalarından uzak
durması yanıdır. Bu hal, insanın kâmil halidir; yani Âdem insan-ı kâmildir.
İnsanın bu hali yitirişinden sonra yeryüzündeki hayatı ve mücadelesi bu
halini yeniden kazanmaya yöneliktir.
Âdemî yön, Türkçe’de Âdem olmak anlamında “adam olmak” deyimiyle
ifade olunur. İnsan, beşerî özellikleriyle bir yere gelebilir, ama adam olmak
daha başka vasıflar ister. “Oğlum, ben sana vali olamazsın demedim
ki, adam olamazsın dedim. Sen de adam olamadığını isbat ettin.” diye kıssada
geçen oğlu adam olamayan adamın ifâdesinde belirtildiği gibi; Adam
olmak, Âdem gibi olmak, Âdemî yönü ağır basmak demektir.
Fakat insan hem Âdemî, hem de beşerî yönden oluşan bir varlıktır. İşte,
onun Allah’ın iki eliyle yaratılmış olması, bu gerçeğin ifadesidir. Bu durum,
konunun başında anlamlarını verdiğimiz insan kelimesinin içeriklerinde
de görülür.
273 15/Hicr, 28-29
274 32/Secde, 9
275 Bak. 2/Bakara, 30
• 162 •
Ahmed Kalkan
Eski Yunan’dan (belki daha eski zamandan) beri câhiliyye bakış açısının
çarpıklığından dolayı insanın sadece maddî/beşerî yönü öne çıkarılmıştır.
Heykel, atletik vücutlar, jimnastiğe aşırı önem verilmesi vb. bu anlayışın
ürünüdür. Günümüzde kısmî farklılıklar olsa da, insana bakış yine câhiliyyenin
çarpık gözlüğünden değerlendirilir: Şişmanlık, en büyük derttir;
özellikle kadınlar için. Bir taraftan çeşitli gıda ürünleri reklâmlanıp teşvik
edilirken, diğer yönden zayıflık çok modadır. Teknolojik kolaylıklar insanı
hareketsiz bıraktığından çağın handikapıdır kilo almak. Zayıflama için
spor âletleri ve diğer araçlar büyük bir sektör oluşturmuştur. Zayıflatma
sektörü yanında güzellik salonları, makyaj malzemeleri, sâhil turizmi, deniz
ve güneşte yanıp bronzlaşmanın önemi ve vücut ölçüleri... Deri güzelliğidir
beklenen; dükkânın vitrinidir istenen, isterse dükkânın içi tümüyle
boş olsun. Kaporta önemlidir bu anlayışa göre, motorsa önemsizdir; bozuk
olsa da olur, hiç olmasa da. Beşerî yön Âdemî yönü ezmiştir tümüyle. “Ye
kürküm ye!” mantığıdır topluma hâkim olan. Artık Anadolu köylerine de
girmeye başlamıştır kuaförler, güzellik salonları. Başörtüsü, bu güzel(!) görüntüyü
bozduğu için kötüdür, suçtur. Batılılık ve modernlik dış demektir,
görüntü demektir, gardırop demektir, ta II. Mahmut’tan beri. Devrimlerin
en önemlileri de kılık kıyafete, şapkaya, yazıya, takvime, metre ve grama
yönelik olanlardır ki tüm bunlar da görünümdür, dışı cilâlamaktır, hasta
adama sağlıklı kadın makyajı yapmaktır. Özellikle kadın cinselliği öne çıkacaktır,
mânevî yönünü görmezden gelip insanı beşerî/hayvanî özellikleriyle
tanımlamada...
Câhiliyye, insanı maddesiyle değerlendirirken, rasüllerin/tebliğcilerin
kendileri gibi beşer olmasını kabullenemez ve melek peygamber, beşer olmayan
elçi ister. Arap müşriklerinin bu tavrı günümüz câhiliyyesinde de
yerini korumuştur. Hoca ve hacıların beşerî özelliklerden, dünyevî faâliyetlerden
el etek çekmesi, râhip hayatı yaşaması istenir; melek hocadır istenen,
inzivâya çekilen hacıdır beklenen. Kendilerine birazcık benzeyip ufak
tefek hata işleyen hoca, onların gözünde şeytandır artık. Çünkü onun beşer
olmaya hakkı yoktur, melek gibi yaşamalıdır. Melek gibi yaşamıyorsa o zaman
şeytandır, bu anlayışa göre...
İşte, topraktan yaratılan insanın beşeriyet yanı, Kur’an’ın ifadesiyle
“unutkanlığının, nankörlüğünün, aceleciliğinin, haklı-haksız tartışmayı
pek sevmesinin, bilgisizliğinin, zâlimliğinin ve zayıflığının sembolüdür. Bu
olumsuz nitelikleri bastıracak olan da, insanın âdemiyet yanıdır, mânevî
• 163 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
duyularıdır, kalbidir. İnsan, sadece beşer olarak kalmamalı, beşeriyetini
Âdemiyetinin emrine vererek, ilk yetkin halini kazanmaya çalışmalıdır.
Kur’an’da yetkin hale ahsen-i takvim (en güzel kıvam, en güzel yaratılış)
denirken; insanın bu yetkinlikten bütünüyle uzaklaşmış ve hayvanlaşmış,
beşeriyete yuvarlanmış haline de “esfel-i safilin” (alçakların alçağı) denir.276
İşte, insanlar da, kendilerini yalnızca beşer olarak görmeden, beşeriyet
ve âdemiyetten oluşan bir varlık olduklarını unutmadan, şeytanın adımları
ardınca gitmezler ve her sürçtüklerinde tevbe ederlerse, meleklerin önlerinde
secde ettiği Âdem halini alır, unutkan insandan; kâmil mü’min insan
olma durumuna ulaşabilirler.277
İnsanın beden ve ruhtan oluştuğunu belirttik. Bedenin aslı topraktır.
Kur’an’ın açıkladığı bu gerçeği, modern ilimler tasdik ve teyid edip doğrulamaktadır.
Kimyasal analizler, tahliller toprakta bulunan madenlerin,
elementlerin insanda da bulunduğunu göstermektedir.
İnsanın ruhu ise, görünmeyen, manevî yönünü oluşturur. İnsanın ruhu
olduğu aşikârdır. Bu gerçek, ölüm halinde özellikle kendini ortaya koyar.
Diri ile ölü arasındaki fark, diride ruhun bulunması, ölü bedende ise bulunmamasıdır.
Uyku da küçük bir ölüm gibidir. Uyku halinde ruhun insanı
bir an için terk edişi de, ruhun varlığıyla ilgili bize kesin bilgi verir.278
Ruhçuluk (spiritüalizm) de yanlıştır. İnsanı yine diğer yarımıyla tanımlamadır.
İnsanı sadece maddî yönüyle beşer olarak tanımlamak ifrat ise,
bu da tefrittir. Bedeni reddetmek, Hint ve doğu mistisizminde önemli olabilir.
Nirvanaya ulaşmak için Hint fakiri ateşte yürür, çivili yatakta yatar,
çarmıha gerilir, aç-susuz yaşar, inzivâya çekilir. Tasavvuf da etkilenmemiş
değildir bu anlayıştan ve nefsi (maddeyi, arzuyu temsil eden duyguyu) öldürmek
ve tek yönlü insan olmaktır bu değerlendirmede egemen olan. Bedenî
zevkleri, nefsi çirkin görüp dünyayı leş sayan, sosyal hayatı zâlim ve
kâfirlere bırakan, bir lokma bir hırka anlayışı... Dövene elsiz, sövene dilsiz
olma gereği duyma, tahrif edilmiş hıristiyanlıktaki bir yüzüne tokat vurulursa
diğer yüzünü çevirme tavsiyesi... Zâlim yöneticilerin de dolaylı teşviği
var mıdır bilinmez bu anlayışta, ama en azından şikâyetçi olmadığı, hatta
276 Bak.95/Tîn, 4-5
277 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 243-244
278 Bak. 39/Zümer, 42
• 164 •
Ahmed Kalkan
ezilmeyi kabul eden insanları yönetmenin rahatlığını duydukları yadsınamaz.
Hâlbuki İslâm’ın ölçüsü bellidir. “Nefsinin de senin üzerinde hakkı
var.” Devamlı oruç tutmak isteyen, evlenmeyip hadım olmayı arzulayanları
kınayan ve bunu reddeden bir dindir, orta yol, vasat ümmet, aşırılıklardan
uzak fıtrat dini.
İnsan, bedeniyle hareket eder ve algılar. Ruhuyla idrâk eder, düşünür,
bilir, sever, nefret eder, sevinç ve üzüntü duyar. İnsanın bütün iç dünyası,
manevî, görünmeyen âleminin faaliyetleri ruhun faaliyetleridir. Ruh, Allah’ın
sırlarından, gizliliklerindendir. İnsanın onun esrarına vâkıf olması
mümkün değildir. Ruh Allah’ın katındandır. Onun hakkında insana verilen
bilgi pek azdır.279
Din ve akıl, ruhun varlığını açıkça ortaya koydukları halde; her gerçeği
inkâr edenler olduğu gibi, ruh gerçeğini inkâr edenler de olmuş ve olacaktır.
Bu inkârın temelinde, görünmeyen, mâhiyeti bilinmeyen varlığı kabul
etmeme düşüncesi yatmaktadır. Bilimi putlaştıran determinizm, lâboratuarcı
bilimselcilik, materyalizm ve komünizmin ruhu ve mâneviyatı inkâr
etmedeki büyük çabalarını câhiliyye ve şirk tarihi unutmayacaktır.
İnsan kompleksini oluşturan beden ve ruh unsurlarının kendilerine has
birtakım ihtiyaçları vardır. İnsan bunları elde etmek için gayret sarfeder.
Maddî unsur (beden), yeme, içme, uyuma, nefes alıp verme gibi maddî
ihtiyaçlarını gideremediği zaman rahatsız olduğu gibi; mânevî unsur olan
ruh da ihtiyaçlarını gideremeyince muzdarip olmaktadır. Ruhun ihtiyaçları,
Rabbini zikredip ibâdet etmek, kendisinden geldiği İlâhî mercîye doğru
yol almak ve O’na yakınlaşmak için gerekli çabayı göstermek gibi ruhî gıdalardır.
Her iki unsurun ihtiyaçları ve beslendikleri gıdalar birbirlerinden
tamamen ayrıdır. Ruhi gıdalar olan zikir ve ibâdetler yalnız başına bedeni
besleyip ayakta tutamadığı gibi, bedenin ihtiyaçları olan maddî gıdalar ve
zevkler de hiç bir zaman ruhu sağlıklı bir ortamda tutamaz, onu mutlu ve
huzurlu edemez. “İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle yatışır, huzur
ve rahat bulur.”280 Huzur, mutluluk, mutmainlik/tatmin duygusu maddî bir
şey değil; mânevîdir; gıdası da mânevî olacaktır.
279 Bak. 17/İsrâ, 85
280 13/Ra’d, 28
• 165 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Allah insana, hem fücûru (günah ve kötülüğe meyli), hem takvâyı (günahlardan
korunmayı) ilham ettiği için insan, bir taraftan melek tabiatına,
bir taraftan da hayvan tabiatına sahiptir. Ama, İslâm fıtratı ile yaratıldığından,
akıl, vicdan ve güzele meyil gibi nimetlerle donatıldığından ve Allah’ın
Kitap, peygamber, hidâyet gibi lütuflarından dolayı hayra meyli önceliklidir.
İnsan, kendi fıtratının özelliklerini muhafaza ederek, Rabbini zikredip
ibâdet ederse, meleklerden olan üstünlüğünü korumuş olur. Ama melek tabiatını
kaybedip yalnız maddî ihtiyaçlarını tatmin etmeyi düşünürse, hayvanlar
seviyesinde bir mahlûk olur: “Kâfir olanlar zevklenirler, hayvanların
yediği gibi yerler. Sonunda onların barınağı ateştir.”281 Yani, beşerî/hayvanî
ihtiyaçların alabildiğine tatmini yanında; ruhî gıda ve çözümlerin tümüyle
ihmali. İnsanı insan yapan esas unsurun teoride ve daha önemlisi pratikte
reddedilmesinin sonucunun da hayvanlaşmak olacağı doğaldır.
İnsan ve onun duyguları zaman ve mekânla sınırlıdır. Zaman ve mekân
dışı şeyleri olduğu gibi algılayabilmekten uzaktır. Hatta insan çoğu kez zamanın
ve mekânın içindeki birçok şeyden bile haberdar olamamaktadır.
Dahası, kendi benliğinin sırlarını dahi henüz tam çözebilmiş değildir.
İnsan bağımlıdır. Anasına, çevresine, toprağa, dünyaya ve âhirete olan
bağlarıyla birlikte doğar. Doğmasındaki dahli ne kadarsa, ölmesindeki
dahli de o kadardır. Ne doğuşuna kendisi karar verebilir, ne ölümüne ve ne
de doğumdan ölüme kadarki gelişim ve değişim sürecine... Bütün bunlar,
kendisi dışındaki bir karar merkezinde belirlenip icra edilir. Onun, hayatın
değişmez yasaları dediğimiz bu “İlâhî kanunlara” uymaktan başka yapacağı
pek bir şey yoktur. Kaderin bilinmeyen câzibesi, esrârengiz ve sırlı gelecek,
meçhuller, heyecanlar hayatın tadıdır. Sıkıcı değil; makine ve bilgisayar değil;
hârika bir canlıdır insan...
İnsan muhtaçtır. Yardıma, bakıma, besine, suya, insana, anaya, babaya,
toprağa, göğe, sevgiye, terbiyeye, bilgiye, görgüye, çevreye ve daha birçok
şeye... O, bu ihtiyaçlarından bazılarına daha doğar doğmaz, bazılarına da
doğal gelişimini tamamladıkça gereksinim duyar. Çünkü insan, değişerek
gelişebilen bir varlıktır. Âcizlik; sosyalliği, yani birbirine ihtiyaç duyma ve
yardımlaşmayı, zayıflık da; kulluğu, yani Allah’a kesin muhtaçlığı ve O’na
ibâdeti meydana çıkaracaktır.
281 47/Muhammed, 12
• 166 •
Ahmed Kalkan
Bu ihtiyaçlar, bir yönüyle zayıflığın, diğer yönüyle huzur ve faziletin
göstergesidir. İnsanın diğer canlılarla ortak yönleri vardır. Görünebilen
tüm canlılar: Beslenirler, hücrelerden oluşmuşlardır, hareketlidirler, büyürler,
çoğalırlar, solunum ve boşaltım yaparlar. Aynı yaratıcının aynı kanunlarına
muhataptırlar. Yaratıcı ve Rableri aynı, hepsi O’nun kullarıdır.
Bütün bu özellikler canlıların “hayvan”lık boyutudur. Zaten insanı “insan”
yapan özellikler de bunlardan hiçbiri değildir. O, insan olmayı hayvanlarla
paylaştığı bu özelliklerinden dolayı hak etmemiştir.
Yeryüzünde halifelik için, diğer canlıların kendisine hizmet etmelerini
gerektiren farklılık olmalıdır. Zahmet olmalı ki rahmet olsun.
İnsan, “insan” olma özelliğini, “iman” etme özelliği dolayısıyla kazanmıştır.
Çünkü insan, akıl ve gönül sahibidir. Hayvanların akılları ve gönülleri
olmadığından iman etmekle yükümlü değildir hayvanlar. (Ama, Allah’a
isyan da etmezler; kendi yapılarınca kulluk yaparlar, Allah’a ibâdet ve itaatten
de çıkmazlar.) İşte, yukarıda sayılan maddelerden insana özgü olan ve
insanı hayvandan ayıran en büyüğü imandır. İmandır, çünkü insan, gücü
sınırlı, bağımlı ve muhtaç bir varlıktır. Kendinden daha güçlü olan, kendisi
gibi bağımlı ve muhtaç olmayan birinin yardımı olmadan yaşayamaz.
Güçsüzlüğünü, bağımlılığını ve muhtaç oluşunu her fark edişte bağlanacak,
inanacak, güvenecek, sığınacak, tutunacak ve barınacak birini arar.
İnsanı hayvandan ayıran diğer önemli özellik ise ilimdir. İman ve ilim
sayesinde insan, kendi hür irâdesiyle Allah’a kulluk yaparak en güzel biçimdeki
yaratılışına uygun bir hayat yaşayabilir. İman, ilim ve ibâdetten uzak
insan ise varlıkların en âdisi olur.282
282 Bak. 17/İsrâ, 70; 51/Zâriyât, 56; 95/Tin, 4-5; 47/Muhammed, 12; 7/A’râf, 179
• 167 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kur’ân-ı Kerim’de İnsan
Kur’ân-ı Kerim’de 65 yerde zikredilen insan283 kelimesi yanında; nâs
(insanlar)284 kelimesi 240 yerde, ins kelimesi 18 ve ünâs kelimesi de 5 âyette285
geçer. İnsanlar anlamında olan “ins” kelimesi ise 18 yerde286 zikredilir.
Yine insan anlamında abd ve ıbâd kelimeleri 130; beşer 37 yerde, benî
Âdem ifadesi de 7 âyette geçer. Kur’ân-ı Kerim, insanlara gönderilen bir
kitaptır. Kur’an’ın ekseninde insan vardır. Her âyet insanla ilgilidir. İnsanı
en iyi tanıyan onun yaratıcısı olduğundan, kullanım kılavuzu şeklinde,
insanın nasıl yaşaması gerektiği o kitapta öğretilir. İnsanın nasıl bir varlık
olduğu, yaratıcı tarafından tanımlanır.
Kur’an’da insanın doğrudan bir tanımı yapılmamış, farklı yerlerde, değişik
özelliklerine temas edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de insan gerçeği şöyle
açıklanır:
283 İnsan Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 65 Yerde): 4/Nisâ, 28; 10/Yûnus, 12; 11/Hûd, 9;
12/Yûsuf, 5; 14/İbrâhim, 34; 15/Hıcr, 26; 16/Nahl, 4; 17/İsrâ, 11, 11, 13, 53, 67, 83, 100; 18/Kehf, 54;
19/Meryem, 66, 67; 21/Enbiyâ, 37; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 12; 25/Furkan, 29; 29/Ankebût, 8; 31/
Lokman, 14; 32/Secde, 7; 33/Ahzâb, 72; 36/Yâsin, 77; 39/Zümer, 8, 49; 41/Fussılet, 49, 51; 42/Şûrâ, 48, 48;
43/Zuhruf, 15; 46/Ahkaf, 10; 50/Kaf, 16; 53/Necm, 24, 29; 55/Rahmân, 3, 14; 59/Haşr, 16; 70/Meâric, 19;
75/Kıyâme, 3, 5, 10, 13, 14, 36; 76/İnsan, 1, 2; 79/Nâziât, 35; 80/Abese, 17, 24; 82/İnfitâr, 6; 84/İnşikak, 6;
86/Târık, 5; 89/Fecr, 15, 23; 90/Beled, 4; 95/Tîn, 4; 96/Alâk, 2, 5, 6; 99/Zelzele, 3; 100/Âdiyât, 6; 103/Asr, 2.
284 İnsanlar Anlamındaki Nâs Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 240 Yerde): 2/Bakara, 8, 13, 21,
24, 44, 83, 94, 96, 102, 124, 125, 142, 143, 143, 150, 159, 161, 164, 165, 168, 185, 187, 188, 189, 199, 200,
204, 207, 213, 213, 219, 221, 224, 243, 243, 251, 259, 264, 273; 3/Âl-i İmrân, 4, 9, 14, 21, 41, 46, 68, 79, 87,
96, 97, 110, 112, 134, 138, 140, 173, 173, 187; 4/Nisâ, 1, 37, 38, 53, 54, 58, 77, 79, 105, 108, 114, 133, 142,
161, 165, 170, 174; 5/Mâide, 32, 32, 44, 49, 67, 82, 97, 110, 116; 6/En’âm, 91, 122, 144; 7/A’râf, 85, 116,
144, 158, 187; 8/Enfâl, 26, 47, 48; 9/Tevbe, 3, 34; 10/Yûnus, 2, 2, 11, 19, 21, 23, 24, 44, 44, 57, 60, 92, 99,
104, 108; 11/Hûd, 17, 85, 103, 118, 119; 12/Yûsuf, 21, 38, 38, 40, 46, 49, 68, 103; 13/Ra’d, 1, 6, 17, 31; 14/
İbrâhim, 1, 25, 36, 37, 44, 52; 16/Nahl, 38, 44, 61, 69; 17/İsrâ, 60, 60, 89, 89, 94, 106; 18/Kehf, 54, 55; 19/
Meryem, 10, 21; 20/Tâhâ, 59; 21/Enbiyâ, 1, 61; 22/Hacc, 1, 2, 3, 5, 8, 11, 18, 25, 27, 40, 49, 65, 73, 75, 78;
24/Nûr, 35; 25/Furkan, 37, 50; 26/Şuarâ, 39, 183; 27/Neml, 16, 82; 28/Kasas, 23, 43; 29/Ankebût, 2, 10, 10,
43, 67; 30/Rûm, 6, 8, 30, 30, 33, 36, 39, 41, 58; 31/Lokman, 6, 18, 20, 33; 32/Secde, 13; 33/Ahzâb, 37, 63;
34/Sebe’, 28, 28, 36; 35/Fâtır, 2, 3, 5, 15, 28, 45; 38/Sâd, 26; 39/Zümer, 27, 41; 40/Mü’min, 57, 57, 59, 61, 61;
42/Şûrâ, 42; 43/Zuhruf, 33; 44/Duhân, 11; 45/Câsiye, 20, 26; 46/Ahkaf, 6; 47/Muhammed, 3; 48/Fetih, 20;
49/Hucurât, 13; 54/Kamer, 20; 57/Hadîd, 24, 25, 25; 59/Haşr, 21; 62/Cum’a, 6; 66/Tahrîm, 6; 83/Mutaffifîn,
2, 6; 99/Zelzele, 6; 101/Karia, 4; 110/Nasr, 2; 114/Nâs, 1, 2, 3, 5, 6.
285 Bir Grup İnsan, İnsanlardan Oluşan Topluluk Anlamındaki Ünâs Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 60; 7/A’râf, 82, 160, 17/İsrâ, 71; 27/Neml, 56.
286 İnsanlar Anlamında İns Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 18 Yerde): 6/En’âm, 112, 128,
128, 130; 7/A’râf, 38, 179; 17/İsrâ, 88; 27/Neml, 17; 41/Fussılet, 25, 29; 46/Ahkaf, 18; 51/Zâriyât, 56; 55/
Rahmân, 33, 39, 56, 74; 72/Cinn, 5, 6.
• 168 •
Ahmed Kalkan
a-) İnsanın olumlu özellikleri
1- İnsan, yeryüzünde halifedir.287
2- İnsan, çok büyük bir ilmî kapasiteye sahiptir. Çünkü Allah, ona kendi
ilminden öğretti. Melek olsun, diğer varlıklar olsun ona öğretilen ilimde,
yani eşyanın mâhiyetini bilmekte ona erişemezler.288
3- İnsan, Allah’ı tanıma kabiliyetini fıtratında taşır. Bunun için küfür ve
inkâr, insanın fıtrî tabiatından bir sapmadır.289
4- İnsanın özünde, hayvanda ve bitkide bulunmayan büyük bir güç vardır.
İnsan, hem maddedir, hem de mânâ; hem cisimdir, hem de ruh.290
5- İnsan, halife olduğu gibi, Allah’ın emanetini de taşır. O ölçüde sorumludur.
O, yeryüzünü kendi çaba ve girişimiyle imar edeceğine dair söz
vermiştir.291
6- İnsan, ahlâkî vicdana sahiptir. İyiliği ve kötülüğü seçme kabiliyetine
sahip iradeli bir canlıdır. Saadeti ve şekaveti seçmede serbest bırakılmıştır.
292
7- İnsan, özünde şeref yüceliğini taşır. Allah, onu diğer varlıklara nazaran
daha üstün yaratmıştır. Fakat kendi üstünlük ve şerefini sezmezse,
aşağılığa ve esarete düşer.293
8- İnsan, kendisini yaratan Allah’ı hatırlama kabiliyetine de sahiptir.
Allah’ın yüce varlığını kavrar, O’na varmak için tüm diğer arzulardan vazgeçebilir.
294
9- Yeryüzündeki bütün nimetler insan için yaratılmıştır. Diğer yaratıklar
onun hizmetine verilmiştir.295
287 Bak. 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 165
288 Bak. 2/Bakara, 31-33
289 Bak. 7/A’râf, 172; 30/Rûm, 43
290 Bak. 32/Secde, 9
291 Bak. 33/Ahzâb, 72
292 Bak. 91/Şems, 8-10; 76/İnsan, 3
293 Bak. 17/İsrâ, 7, 70; 95/Tin, 4 - 5
294 Bak. 84/İnşikak, 6; 13/Ra’d, 28
295 Bak. 2/Bakara, 29; 45/Câsiye, 13
• 169 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
10- İnsan, Allah’a karşı sorumlu tutulmuştur. Yalnız Allah’a ibâdet eder,
O’na kulluk edip emrine itaat eder.296
11- İnsana yaratılış gayesi öğretilmiştir. Allah’ı unutursa, kendisini de
unutmuş olacaktır. Allah’ı unutan insan, yeryüzünde şaşırmış bir varlık haline
gelir.297
12- İnsan, yalnız maddî meseleler için çabalayıp sadece maddî yönünü
tatmin etmez. O, Allah’ın rızâsını hedeflerin en yücesi olarak seçer. Yalnız
O’nun rızâsını kazanmak için çabalar.298
b-) İnsanın olumsuz özellikleri
1- İnsan, kendisini tanımazsa zâlim ve cahil kalır.299
2- Bazen Allah’ın nimetlerini görmezlikten gelerek nankörlük yapar.300
3- İnsan, bazen kendini yeterli zanneder ve Allah’a ihtiyaç duymadığı
anlayışıyla tuğyan eder (azar, taşkınlık yapar).301
4- İnsan, işlerinde çoğu zaman acelecidir.302
5- İnsan, zorluklarla karşı karşıya gelince Allah’ı hatırlar. Zorluklar geçip
gidince sanki hiç bir olay olmamış gibi Allah’ı unutur.303
6- Allah’ın keremini unutarak cimrileşir.304
7- İnsan, hırs ve ihtiraslarla donatılmış bir varlıktır.305
8- İnsan, eğer kötülük görürse inler, sızlanır, bağırır ve yardım ister.
Eğer kendisine nimet verilirse cimrileşir.306
296 Bak. 51/Zâriyât, 56
297 Bak. 59/Haşr,19
298 Bak. 89/Fecr, 28; 9/Tevbe, 72
299 Bak. 33/Ahzâb, 72
300 Bak. 22/Hac, 66
301 Bak. 96/Alâk, 6-7
302 Bak. 17/İsrâ, 11
303 Bak. 10/Yûnus, 12
304 Bak. 17/İsrâ, 100
305 Bak. 70/Meâric, 19
306 Bak. 70/Meâric, 20 - 21
• 170 •
Ahmed Kalkan
9- İnsan zayıf yaratılmıştır; âcizdir.307
İnsanın Menşei (Oluşumu) Meselesi
Hayatın ve insanın başlangıcı meselesi, bilginleri, filozofları ve her tipten
nice insanı düşündüren ciddî bir meseledir. Kimileri insanı tabiatın yarattığına,
kimileri hayvandan evrimleşerek türediğine inanmaktadır. Tüm
vahiy kaynaklı dinlerin -ki asılları İslâm’dır- ve özel olarak İslâm dininin
insanın kökeni hususundaki görüşü bellidir.
İslam inancına göre; Allah insanı topraktan yaratmış, ona kendi ruhundan
üfleyerek can vermiştir. Buna göre insan da dâhil tüm varlıklar Allah
tarafından yaratılmıştır.
İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.) Allah tarafından yaratılmıştır.
Bu yaratılış bir anda değil, aşama aşama gerçekleşmiştir. Şimdi bu
aşamaları Kur’an ifadeleri ile açıklayalım:
Birinci aşama, toprak (türab); “Allah sizi topraktan yarattı...”308
İkinci aşama, çamur (tıyn) ; “O Allah ki sizi çamurdan yarattı...”309
Üçüncü aşama, çamurun özü (min sülaletin min tıyn); “Andolsun ki, biz
insanı çamurun özünden yarattık...”310
Dördüncü aşama, yapışkan çamur (tıyn-in lâzib); “Şüphesiz biz onları
yapışkan çamurdan yarattık...”311
Beşinci aşama, şekillenmiş kara balçık (hame-in mesnun); “ Andolsun
ki, biz insanı kuru çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.”312 Altıncı
aşama, kuru çamur (salsâl); “İnsanı ateşte pişmiş gibi kuru çamurdan yarattık.”
313
307 Bak. 4/Nisâ, 28
308 35/Fâtır, 11
309 6/En’âm, 2
310 23/Mü’minûn, 12
311 37/Sâfât, 11
312 15/Hicr, 26
313 55/Rahmân, 14
• 171 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Yedinci aşama, insan şekline koyma ve ruh verme; “Onu (Âdem’i) düzenleyip
insan şekline koyduğum zaman ona ruhumdan üfledim.”314
Kur’an’da İnsanın Yaratılması ve Halifeliği
“Hani Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti.
Onlar da: ‘Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?
Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz’ dediler;
Allah: ‘Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.
Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi. ‘Eğer
sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin’ dedi.
Cevap verdiler: ‘Sen münezzehsin, Senin öğrettiğinden başka bizim bir
bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem hakîmsin’.
Allah: ‘Ey Âdem, onlara isimlerini söyle’ dedi, Âdem isimlerini söyleyince,
Allah: ‘Ben gökler ve yerde görünmeyeni biliyorum, sizin açıkladığınızı ve
gizlemekte olduğunuzu da bilirim, diye size söylememiş miydim?’ dedi.
Meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ demiştik, İblis müstesna hepsi secde ettiler,
o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.”315
“Andolsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, ‘Âdem’e
secde edin’ dedik; İblis’ten başka hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadı.”
316
“Andolsun ki, insanı kuru balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattık.
Cinleri de, daha önce dumansız ateşten yarattık. Rabbin meleklere: ‘Ben, balçıktan,
işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan
üflediğimde ona secdeye kapanın’ demişti.”317
Bu ve benzeri âyetlerden yola çıkarak Hz. Âdem’in şahsında insan olmanın
meziyetlerinin şunlar olduğunu söyleyebiliriz:
314 15/Hicr, 29
315 2/Bakara, 30-34
316 7/A’râf, 11
317 15/Hıcr, 26-29
• 172 •
Ahmed Kalkan
a- Allah, insanı yeryüzünün halifesi (temsilcisi) yapmıştır.
b- Ona ruhundan üflemiştir.
c- Tüm eşyanın isimlerini ona öğretmiştir.
d- Melekler ona secde etmiştir.
İnsanın Yaratılışı
Allah’a inanmadıkları için, insanın Allah tarafından yaratıldığını da
kabul etmeyen maddeciler, insanın tabiattan geldiğini, yani insanı tabiatın
yarattığını iddia ederler. Kör ve şuursuz bir tabiatın nasıl yaratıcı olabileceğini
izah edemeseler de, hiç değilse kendilerini kandırmak için bir yaratıcı
bulma ihtiyacıyla, tabiata yaratmada yardımcı olarak tesadüfü de ortaya
atarlar. Tabiat ve tesadüfün yaratıcı olamayacağını anlamak için aslında
çok zeki olmaya bile gerek yoktur. Zaten aklı başında hiç kimse, bu iddialara
meyletmez. Maddecilerin “nereden geldik?” sorusuna cevap olarak,
maymundan geldikleri şeklindeki bir başka iddiaları ise, değil insanların;
kargaların (hatta maymunların) bile güleceği bir uydurmadır. Domates tohumundan
biberin, patlıcandan karpuzun, nohuttan mercimeğin olmadığı
gibi, köpekten de koyun sürüsü, maymundan da insan nesli türeyemez.
İnsanın maymundan türediğini savunanlar, insanın kendisini tanımasına
engel olarak ona hükmetmeyi hedeflemişlerdir. İnsan maymundan türediyse,
maymunu kim yarattı? Maymun başka varlıklardan türediyse onları
kim yarattı? Onları yaratan Allah, insanı yaratamaz mı? İnsan maymundan
türediyse bugün maymun olarak yaşayan hayvanlar niye insan olamadılar?
Bu maddecilere göre, şans tarihte sadece bir tek maymuna gülmüş ve o,
maymunluktan kurtularak, onun nesli insan olarak devam etmiştir. Diğer
maymunların suçu neydi de bir türlü evrimleşerek maymunluktan kurtulup
insan olamadılar? Aslında bu iddiayı savunup hayvanlaşanlar, kendi
seviyelerini yükseltip hayvanlara eş olmaya çalışıyorlar. Allah (c.c.), insanda
bulunan melek ve Âdemiyet tabiatının özelliklerini kaybettiklerinden
böyleleri için şöyle buyurmaktadır: “Onlar hayvan gibidir, hatta hayvandan
daha aşağıdırlar.”318 Bu âyetin ifadesi, inanmasalar bile tecelli ediyor
ve inançsızlar itiraf ediyorlar; “biz Âdem oğlu adam değil; maymun çocu-
318 7/A’râf, 179
• 173 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
ğuyuz, “hayvan oğlu hayvanız” demek istiyorlar. Maymun gibi maskaralık
yapıyorlar. Bırakın bunlar, peygamber çocuğu olmaya lâyık olmadıkları
için Âdemoğlu olduklarını kabul etmesin, hayvan çocuğu olsunlar. Bizim
aslımız da nesebimiz de bellidir; atamız Âdem, ata yurdumuz ve ana vatanımız
da cennettir.
“Muhakkak ki biz insanı en güzel şekilde yarattık.”319 İman ve akıl gibi
özelliklerle hayvandan çok farklı olan insanın, temel manevî özelliklerini
görmezden gelerek insanı (daha doğrusu kendilerini) hayvan diye tanımlayanlar
vardır. Bunlar, insana insandan bir ata yakıştıramadıkları gibi, insanı
konuşan hayvan, düşünen hayvan gibi hayvan olarak da ifade etmek
isterler. Bu yaklaşım, insanı sömürmek, istedikleri gibi gütmek için onu
hayvanlaştırmak, sürüleştirmek ihtiyacından kaynaklanmıştır.
Mü’minler, “nereden geldin?” sorusuna cevap olarak, İlâhî vahyin haber
verdiği şekilde, Allah’tan geldiklerini, yani evreni ve içindeki her şeyi olduğu
gibi, kendilerini de Allah’ın yarattığını belirtirler. Bütün müslümanlar,
Hz. Âdem’in Allah tarafından topraktan yaratıldığına; diğer bütün insanların
da Hz. Âdem ve onun hanımı Hz. Havva’dan çoğaldıklarına inanmak
mecburiyetindedirler. “Ey insanlar! Sizleri bir tek kişiden (Âdem’den) yaratan,
ondan da eşini (Havva’yı) vücuda getirerek, ikisinden birçok erkekler ve
kadınlar üreten Rabbinizden korkun.”320
İnsanın Yaratılış Gayesi: Maddecilere göre insan, dünyaya gelir, her
canlı gibi yer, içer, nefsî arzularını yerine getirir ve sonra toprağa karışır
gider. Yani, insan yaşamak için yaşar. Basit dünyevî hedeflerin ötesinde bir
yaratılış amacı yoktur. O, ot gibi yaşayıp gideceğini, sonra ot gibi kuruyup
yok olacağını zanneder.
İslâm’a göre, insanın yaratılış gayesini Allah (c.c.) belirlemektedir: “Ben
cinleri ve insanları sadece Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”321; “Sizi boşuna
yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”322
319 95/Tîn, 4
320 4/Nisâ, 1
321 51/Zâriyât, 56
322 23/Mü’minûn, 115
• 174 •
Ahmed Kalkan
İnsan, yalnız yiyip içmek, gezip tozmak için yaratılsaydı insanın herhangi
bir hayvandan farkı olmazdı. İnsan boş yere yaratılmamış ve başıboş
bırakılmamıştır. O, bir görevi yerine getirmek için yeryüzüne gönderilmiştir.
Kendisi gibi herhangi bir yaratığa kul, köle olmak için değil; yaratanını
tanımak ve O’na ibâdet etmek, dünyada Allah’ın hükmünü hâkim kılmak,
buna karşı çıkan engelleyici güçleri (fitneyi) bertaraf etmek suretiyle halifelik
görevini yürütmek için yaratılmıştır. İnsan, nefsi için değil; Allah’a
ibâdet etmek için, şu fâni dünya için değil; ebedî hayat için yaratılmıştır.
Allah’a ibâdet için yaratılan insan, bu kulluğunun karşılığını hem dünyada
hem âhirette alacaktır. Allah’ın emirlerine itaat, dünya ve âhiret mutluluğuna
sebeptir.
İnsanın yaratılış sebeplerinden biri, en geniş anlamıyla yeryüzü yönetiminden
sorumlu olmaktır. Halife olmanın anlamı budur. O halde insan,
kendi toplumuna huzur ve adâleti hâkim kılma görevinin yanı sıra, yeryüzünde
yaşayan diğer canlıların hayatlarını devam ettirmelerinden, yeryüzündeki
bitki örtüsünden, çevreden ve benzeri şeylerden de sorumludur.
Aslında bu görevi de, Allah’a ibâdet görevinin çerçevesi içinde görülmelidir.
Çünkü namaz, oruç, zekât gibi şekli belirlenmiş ibâdetler ve helâl-haram
gibi konularda Allah’a karşı görevini yerine getiren insanın, dünya hayatıyla
ilgili çabaları da ibâdet kapsamı içerisine girmektedir. Belirlenmiş
ibâdetlerini yerine getirmeyen, ahlâkî kurallara riâyet etmeyen kimsenin,
dünyayı imar görevini yerine getirmesi ise, kendisine mânevî alanda herhangi
bir değer kazandırmaz. Böylesi insanların hayvanlardan farkı yoktur.
Çünkü hayvanlar da fesat çıkarmayıp yeryüzünün îmârına hizmet ederler.
Allah’ın emirlerini yerine getiren kimsenin, dünya hayatıyla ilgili çabalarının
da ibâdet olarak görülmesi, din-dünya ayrımını ve dine ait olan
ile dünyaya ait olan gibi bir bölünmeyi de ortadan kaldırmaktadır. Laiklik
demek olan böyle bir ayrım, insan şahsiyetini de parçalar; kişiliğinde birtakım
bozukluklara sebep olur. Dünya hayatı, âhiret hayatının bir mukaddimesidir
ve onunla sıkı sıkıya bağlıdır. Böyle bir bakış açısı, dünya hayatını
olması gereken konuma oturtmuş olur. Bu takdirde dünya hayatı, aşağılık
ve çirkef bir hayat değil; âhiret mutluluğunun kazanıldığı bir yerdir; kaçınılmaz
bir aşamadır.
İbâdetler, Allah’ın onlara ihtiyaç duymasından dolayı değildir. Allah sameddir,
hiçbir şeye muhtaç değildir. Fert ve toplum olarak, insanın kendi•
175 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
sinin ibâdetlere ihtiyaç duymasından; birey ve toplum olarak hayatının düzene
girmesi içindir. Mesela, belirlenmiş ibâdetlerin başında gelen namaz,
insanın kötülüklerden alıkonmasını sağlar; en azından bu hedefe yardımcı
olur. Oruç, yine nefsin terbiye edilmesi ve insan iradesinin güçlendirilmesi;
zekât, toplumda ekonomik yapının düzenlenmesi ve insandaki mal tutkusunun
frenlenmesi için bir araçtır. Kuşkusuz bu ibâdetlerin daha başka
dünyevî faydaları da vardır. Esas faydaları da âhiret mutluluğuna sebep olmalarıdır.
Ama unutulmamalıdır ki, nice yararları olan tüm ibâdetleri biz,
bu faydalarından dolayı değil; Allah’ın emretmesinden dolayı, O’nun rızası
için yerine getiririz.
İnsanın Konumu ve Görevi
İnsan çok değerli bir varlıktır. Aklı ve iradesiyle diğer varlıklardan ayrılır.
Her şey onun hizmetine verilmiştir.
Kâinattaki her şey onun destekleyicisi ve yardımcısıdır.
Tabiat, hayvan, bitki, eşya, hayat, toplum ve diğer insanlarla uyum içindedir.
Özünde, ruhunda, vicdanında, zihninde kısaca yaratılışında güvenlik,
barış, iyilik, güzellik, merhamet, sevgi ve insaf vardır. İnsanın zaafları, ihtiyaçları,
eksiklikleri vardır.
Başıboş yaratılmamıştır. Yeryüzünde önemli görevleri vardır.
İnsanın asıl görevi kulluk ve yeryüzünde halife olmaktır.
İnsan Ölünce Ne Olacak?
İnsan, Allah’tan gelmiştir ve Allah’a gitmektedir. Eceli geldiğinde her
canlı gibi her insan da ölüm denilen geçitten geçerek gayb âlemine gider. Şu
bir gerçektir ki, ölmek, yok olmak değildir. Ölüm, insanı oluşturan asıl öge
olan ruhun, elbisesi durumunda olan geçici beden unsurundan bir müddet
ayrılıp onu terk etmesidir. İnsanın fizikî yapısıyla ilgili faaliyetleri dursa bile,
ruh bakımından bağlı bulunduğu hususlarla hiçbir zaman ilgisi kesilmez.
• 176 •
Ahmed Kalkan
Yani, maddî faaliyetler son bulur, ruhî değerlere bağlı hareketler ise aynen
devam eder. Ruh âleminin özelliklerini anlamamız için Cenâb-ı Hak, uyku
denilen olayla her gün maddî ve duygusal varlığımızdan ayrılıp rüya ile
ruhanî âlemin özelliklerini seyretmemizi sağlamaktadır.
Müslüman açısından ölüm, korkulacak bir olay değil; esas yurdumuz,
baba mekânımız olan cennet yurduna, sonsuz âleme göç etmek demektir.
Zorluk ve yoklukların sona ermesi, sevdiğimiz her şeye kavuşma demektir.
Akîde Yönünden İnsanlar
Akîde ve İslâm yönünden insanlar gruplandırılırken, temel olarak iki
grup insan karşımıza çıkar: a) Mü’minler (müslümanlar), b) Kâfirler topluluğu.
Akide ve temel eylem açısından insanları kısaca tanımlamaya çalışalım:
Mü’min: İnanmış anlamına gelen mü’min, Rasûlullah (s.a.s.)’in Allah’tan
getirdiği dini (İslam’ı) kalple tasdik, dille ikrar eden ve erkânını (gereklerini)
yaşamaya çalışan insanlara denir.
Müslüman: Teslim olmuş anlamına gelen müslüman, Rasûlullah’ın
(s.a.s.) Allah’tan getirdiği dine (İslam’a) kalple, lisanla ve âzâlarla teslim olmuş
kimsedir. Kalbî yönü (imanı) diğer insanlarca bilinmediğinden dolayı,
lisan ve vücut organlarıyla teslim olan kimse de müslümandır.
Fâsık: İtaatten çıkan veya herhangi bir anlamda itaatsizlikte bulunan
kimse demektir. Fâsık, Kur’an’da daha çok kâfir ve münâfık anlamında kullanılmıştır.
323 Bazen müslümanlar da fısk işleyebilirler, yani fâsık, günahkâr
müslümana da denir.324 O halde fısk; küfür, nifak, şirk ve günah anlamlarına
gelip geniş anlamlıdır. Bununla birlikte ıstılahta daha çok açıktan günah
işlemekten çekinmeyen günahkâr müslümana denilmesi âdet haline
gelmiştir.
Kâfirler topluluğuna gelince; kâfirler de temelde üç gruba ayrılırlarsa
da, bunlar da netice itibarıyla pek farklı bir durum arzetmezler.
323 9/Tevbe, 8; 5/Mâide, 81; 3/Âl-i İmran, 110 gibi
324 Bak. 2/Bakara, 282
• 177 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kâfir: Yalanlayan ve inkâr eden anlamına gelen kâfir, İslam Dininin tümünü
veya bir cüzünü inkâr edip yalanlayan kimsedir.
Müşrik: Ortak koşan anlamına gelen müşrik, Allah’ın zatına, isimlerine
ve sıfatlarına başka bir şeyi şirk koşan, yani ortak eden kimsedir. Başka bir
ifadeyle Allah’ı kabullenmekle beraber, O’na ait hakları, başkasının kendisinde
görmesi veya bu hakları başkasına vermesi şirk; bunu yapan kimse
de müşriktir.
Münâfık: Gizli bir özellik olarak nifaka sahip olan kimseye denir. Kalbiyle
İslam’a inanmadığı halde, müslümanların yanında müslüman görünmek
isteyen kimseye münâfık denir. Yani münâfıklar, mü’minlerin yanında
mü’min, müşriklerin yanında müşrik görünen iki yüzlü riyakâr insanlardır.
İnsanın Değer ve Üstünlüğü: “Biz insanı ahsen-i takvîm üzere/en güzel
şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık.”325 Âyette geçen “takvîm”
kelimesi, müfessirlerce değişik şekillerde yorumlanmış, kimi sûret ve
duyu organlarının güzelliği, kimi boyunun doğruluğu ve ayakları üzerinde
dik durması demiş, kimi de “ahsen-i takvîm” sözünü akıl, idrâk ve temyiz
(ayırma yeteneği) ile zînetlenmiş olmak şeklinde algılamıştır. Gençliğe, güç
ve kuvvete yoranlar da olmuştur. Elmalılı, bu görüşleri sıraladıktan sonra
takvîm kelimesini daha genel bir anlamda değerlendirmiş, insan için güzel
olan her şeyi bu mânâya dâhil etmiştir. Bununla beraber, şekil ve sûretten
çok, ahsen-i takvîmi insanın duygusunda, özellikle güzellik denen mânâyı
anlamasında ve o duygudan güzellerin güzeli “ahsenu’l-hâlikıyn”i ve O’nun
hüsn-i mutlakla en güzel olan kemal sıfatlarını tanıyıp O’nun ahlâkıyla
ahlâklanmakta aramıştır. Ona göre insan doğarken bu kemâle sahip olarak
değil; bu kıvama, bu kemâle ve bu güzelliğe yeteneği olmak anlamında
ahsen-i takvîmde yaratılmıştır. Aksi halde insanda hiçbir olumsuz özelliği
bulunmazdı. Hâlbuki öyle olmadığı, insanın birtakım kötülüklerle iç içe
bulunduğu görülmektedir. Elmalılı, bu süflîliklerden kurtularak kemale ermenin
yolunu, ruh güzelliğine ve temizliğine ulaşmakta görüyor.326
325 95/Tîn, 4-5
326 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Neşriyat, c. 8, s. 5938
• 178 •
Ahmed Kalkan
Muhammed Kutub, İslam düşünce sisteminin insanı sadece bedeni ile
ele alarak ruhu bir kenara bırakmadığını, her zaman ruhu bedenle birlikte
düşündüğünü kaydetmektedir.327 İnsanda üstün ve aşağı iki prensibin devamlı
çatışma halinde bulunduğu, onun ulvîliği kadar aczinin de buradan
kaynaklandığı söylenebilir. Bir kısım insan, ruhun yücelmesiyle ulviyet kazandığı
halde, bir kısmı da bedenin süflî arzu ve heveslerine yenik düşerek
alçalmaktadır.
Kur’an’ın beyânına göre, “İnsan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak
iman edip sâlih amel işleyenler, birbirine hakkı/gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı
olmayı öğütleyenler bunun dışındadır.”328 Kur’an ve onun tefsirlerinden
anlıyoruz ki, insanın yaratılışı Allah’a imanı gerektirmekle beraber küfre de
müsaittir. Tabiatında meleğe yakın taraflar bulunduğu gibi; şeytana yakın
taraflar da vardır.
İnsanın Değeri
İnsanı yaratan Allah, onu kendisinden sonra en değerli varlık olarak
yaratmıştır. Kur’an’dan öğrendiğimize göre onun değeri, daha yaratılmadan
önce belli olmuştur. Kur’an’da meleklere hitâben ifade edilen İlâhî beyan
bunun açık delilidir: “Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim’
demişti...”329 Sonunda, yaratılmış olan bu halifenin adı insandı. Hayat
sahnesinde imar ve ıslah görevini ifa ederek işleri düzenleyecek, Allah’ın
kanunları ile nizâm-ı âlemi tanzim edecekti. Çünkü bu göreve lâyık biçimde,
ahsen-i takvîm üzere, yani en güzel biçimde yaratılmıştı.
İnsanın her bakımdan en güzel biçimde yaratılmış olduğunu Tîn sûresindeki
âyetle gördük. Onun değeri ile ilgili başka bir âyet de şudur: “And
olsun ki, Biz insanoğullarını şerefli kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik.
Temiz şeylerle onları rızıklandırdık. Yarattıklarımızın pek çoğundan
üstün kıldık.”330 İnsan, bundan daha değerli bir iltifata da nâil olmuş, meleklerden,
kendisine secde etmeleri istenmiştir. Bunlardan daha büyük bir şeref
düşünülebilir mi? “Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis müstesna
327 Muhammed Kutub, İslâm Düşüncesinde Sanat, Fikir Y., s. 32
328 103/Asr, 2-3
329 2/Bakara, 30
330 17/İsrâ, 70
• 179 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
hepsi secde ettiler. O kaçındı; büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.”331
Bu konu, önemine binâen ve bilmediğimiz başka hikmetlerden dolayı
Kur’an’da tekrar tekrar anlatılır.
Büyük âlemdeki her şeyin mutlaka insanın bedeni olan küçük âlemde
bir benzeri vardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki Biz insanı ahsen-i takvimde (en güzel bir sûrette) yarattık.”332;
“Kendi nefislerinizde de (nice âyetler) vardır. Görmez misiniz?” 333
Meselâ, insanın duyu organları, ışık veren yıldızlardan daha şereflidir.
İnsanın görmesi ve işitmesi idrâk edilen şeyleri bunlar vasıtasıyla idrâk etmesi
açısından güneşi ve ayı andırır. İnsanın organları çürüdükten sonra
yer cinsinden toprak olurlar. Yine insanda su cinsinden, ter ve bedende
diğer ıslak âzâlar vardır. Hava türünden insanda ruh ve nefes vardır. Ateş
türünden ise insanda hararet vardır. Damarları ise yeryüzündeki nehirleri
andırır, ciğeri nehirleri besleyen pınarlar konumundadır. Çünkü damarlar
ciğerden alacaklarını alırlar. İnsanın mesanesi denizi andırır. Çünkü bedende
bulunan değişik bölgeler nehirlerin denize aktığı gibi, akıtacaklarını
buraya akıtırlar. İnsanın kemikleri yeryüzünün kazıkları durumunda olan
dağlar gibidir. Âzâları da ağaçları andırır. Her bir ağacın yaprakları ya da
meyveleri olduğu gibi, her bir organın da bir fiili ya da etkisi vardır. İnsanın
bedeni üzerindeki saç ve kıllar, yeryüzü üzerindeki bitki ve ot durumundadır.
Diğer taraftan insan, dili ile bütün canlıların seslerini taklit edebilir.
Âzâlarıyla da bütün canlıların yaptığının benzerini yapar. Buna göre bu küçük
âlem, büyük âlemle birlikte aynı yaratıcının yarattığı ve sonradan var
ettiği varlıktır. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.
İnsanın yaratılışındaki fevkalâdelik, ona verilen değeri göstermektedir.
İnsan, ister biyolojik, ister fizyolojik, ister psikolojik açıdan hangi yönüyle
incelenirse incelensin onun yaratılışındaki olağanüstülük hemen dikkatimizi
çeker. Bunu konuyla ilgili bilim kitaplarında, ansiklopedilerde her
zaman görmek mümkündür. Meselâ, bir insanın DNA molekülünün (deooksiribo
nükleik asitin), 100000 ansiklopedi sayfasına eşit uzunlukta biyolojik
bilgilere sahip evrensel bir hârika olduğunu düşünebilir miyiz?334
331 2/Bakara, 34; 17/İsrâ, 61; 38/Sâd, 71
332 95/Tîn, 4
333 51/Zâriyât, 21
334 Fethullah Han, Kur'an ve Kâinat Âyetleri, İnkılab Y., s. 157
• 180 •
Ahmed Kalkan
Bu sebepten dolayı olsa gerek ki, âlemin “büyük insan”, insanın da “küçük
âlem” olduğu ifade edilmiştir. Bilim çağından uzay çağına geçilmiş olmasına
rağmen, insanın keşfedilmeyen tarafının keşfedilene oranla çok daha
büyük olduğunu söyleyebiliriz. İnsan, kendini keşfedememenin aczini yer
yer itiraf etmek mecburiyetinde kalıyor ve kalacaktır. İnsan o kadar büyük,
o kadar esrar dolu yaratılmıştır.
Ona verilen akıl, güzeli çirkinden temyiz/ayırma gücü, insana verilen
nimeti ve değeri göstermesi bakımından yeter de artar bile. Hz. Ali’ye izafe
edilen şu beyitler, insanın değerini anlatmaktadır:
“İlacın sendedir de farkında olmazsın.
Derdin de sendendir fakat görmezsin.
Sanırsın ki sen sade, küçük bir cirimsin;
Hâlbuki sende dürülmüş en büyük âlem.”
Allah, insanı yeryüzünde halife ilan etmiştir. İnsan, Allah’ın kanunlarıyla
evrenin nizamını tesis edecektir. Bu, geçici bir görev olmayıp, kıyamete
kadar sürecektir. Bir nesil, kendisine verilen görevi kendisinden sonraki
nesillere intikal ettirecek, halifelik görevi, bir bayrak yarışı gibi sürüp
gidecektir. İnsana böyle şerefli bir görevi veren Allah, tabiidir ki, görevini
tam olarak yerine getirmesi için onu büyük imkânlarla donatacaktır. Öyle
de olmuştur. “Allah’ın göklerde olanları da, yerde olanları da emriniz altına
verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz?
İnsanlardan, Allah hakkında hiçbir bilgisi olmadan, doğruluk rehberi
ve aydınlatıcı bir kitap bulunmadan tartışanlar var.”335; “Geceyi, gündüzü,
güneşi, ayı sizin emrinize âmâde kılmıştır. Yıldızlar da O’nun buyruğuna boyun
eğmiştir. Bunlarda akleden kimseler için dersler vardır.”336; “Gökleri ve
yeri yaratan, yukarıdan indirdiği su ile size rızık olarak ürünler yetiştiren,
emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri, nehirleri, belli yörüngelerde
yürüyen ay ve güneşi, gece ile gündüzü sizin buyruğunuza veren Allah’tır.”337
İnsana verilen şeyler, saymakla bitmez. “Kendisinden isteyebileceğiniz her
335 31/Lokman, 20
336 16/Nahl, 12
337 14/İbrahim, 32-33
• 181 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
şeyi size vermiştir. Allah’ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu
insan pek zâlim ve çok nankördür.”338
Haklar, Görevleri; Nimetler de Sorumlulukları Doğurur
Evrenin tek yaratıcısı olan Allah, insanı sayılamayacak meziyet, nimet
ve imkânlarla yaratmış, bu nimetleri ruh ile tamamlamıştır. Bu özellikler,
onu diğer yaratıklardan üstün kılar ve tabii bu sayısız nimetler dolayısıyla
insan, Allah karşısında sorumludur. İnsanın bu bilinci yakalaması, kaderinin
dönüm noktası olacaktır. Kur’an, bu sorumluluğa işaret ederken şunları
söylüyor: “Allah O’dur ki, sizi, yeryüzünün halifeleri yaptı. Ve derecelerle kiminizi
kiminizin üstüne çıkardı. Bu, size verdiği şeyler de sizi imtihan etmek
içindir. Muhakkak ki Rabbin, cezalandırması çabuk olandır. Ve gerçekten çok
bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”339
Kur’an, insana kendisini tanıtıyor. Ona Allah’a kulluk amacıyla yaratıldığını,
mutluluğunun bu amaca ulaşmakla mümkün olabileceğini, amacına
tek başına elindeki imkânlarla yetişmesinin mümkün olmadığını, Allah’a
sığınmadan, O’nun yardımını almadan mutlu olamayacağını, mutlaka
O’nun buyruklarına uyması gerektiğini anlatıyor. Ve yine anlatıyor ki, Allah
onun nihâî amacına ulaşması ve böylece ebedî mutluluğa erişmesi için
bazı kimseleri peygamber/elçi olarak görevlendirmiştir. Onlar özel olarak
yetiştirilmiş kimselerdir. Kendilerini Allah adına eğitip terbiye edeceklerdir.
Bunlara da uyulması gerekir; çünkü onlar, insanlığa öğretmen olarak
gönderilmişlerdir. “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise zengin ve
her hamde lâyıktır.”340
Herkesin Rabbini ve kendini tanıması, kul ve halife olmaya çalışması
kolay değildir. Bunun şartları vardır. Bu şartların en önemlisi, insanın aczini,
yetersizliğini içtenlikle kabul etmesidir. Bunu bir benzetmeyle anlatmak
daha kolay olacaktır. Sağlıklı yaşamayı amaç edinen bir insan düşünelim.
Bu insan ne zaman ve niçin doktora gider? Ya rahatsızlık hissettiği veya
kendisinde bir rahatsızlığın olup olmadığını anlamak istediği zaman gider.
338 14/İbrahim, 34
339 6/En'âm, 165
340 35/Fâtır, 15
• 182 •
Ahmed Kalkan
Kendi rahatsızlığının farkına varmayan, varsa bile bu rahatsızlığı kendisinin
daha iyi tedavi edebileceğine inanan insan niçin doktora gitsin?
Gitmez. O halde yapılacak iş:
1- İnsanların sağlıklı yaşamayı amaç edinmelerini,
2- Bunun için bir doktora muhtaç olduklarının bilincine varmalarını
sağlamak. Bu bilince ulaşmış olan kimse doktora ihtiyacını kabul etmekle
birlikte, “hangi doktor?” diye de sorabilir. Aklı başında hiç kimse, kendisini
tedavi edemeyecek doktora gitmez. O halde;
3- Bir kimsenin tedavi olacağı doktorun bilgi gücüne de inanması gerekir.
4- İnsanın kendisini tedavi edecek olan doktorun reçetesinin kendisine
şifa sağlayacağına inanmasıdır. Her ne kadar doktora inansa bile, eline verilen
reçetenin faydasız bir kâğıt parçası olduğuna karar veren bir kimse, o
reçetede öngörülen ilaçları kullanmaz.
“İlim, ilim bilmektir; İlim, kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin; Ya nice okumaktır.”
Rabbini bilen, ancak kendini bilebilir; kendini bilen de Rabbini. İnsanın
kendi gerçeğini tam olarak tanıması, İslâm eğitiminin esasını teşkil
eder. Kur’an’ı incelediğimiz zaman görürüz ki, kendi gerçeğini tanıma konusunda
insanlar, genel olarak üç kısma ayrılmaktadır:
1. Kendilerini olduklarından yukarıda görenler. Kur’an’da bunlar, tâğut,
müstekbir, mağrur insanlar olarak tanıtılır.
2. Kendilerini olduklarından daha aşağı görenler. Kur’an’a göre bunlar da
müstaz’af, zelil insanlardır.
3. Kendi gerçeklerini olduğu gibi görenler. Bunların da Kur’an’da birçok
isimleri vardır, ama genel ve yaygın isimleri mü’min ve müslimdir.341
Beşerî bilim, insanın dünyaya nasıl geldiğini anlatsa bile niçin geldiğini
bildiremez. Bu dünyaya her gelenin öleceğini bildirir, fakat nereye gidece-
341 Yaşar Fersahoğlu, Kur'an'da Zihin Eğitimi, Marifet Y., s. 254-257
• 183 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
ğini kestiremez. Bilim, olayın şeklinden bahseder, felsefe ise, sebebini açıklamaya
çalışır. Ancak felsefenin de sınırı akıldır. Aklın bulamayacağı konular,
felsefenin de dışında kalır. O zaman söz “din”in olur/olmalıdır. Yüce
Yaratıcımız, insan aklının idrâkten âciz kaldığı hakikatleri, Peygamberleri
vasıtasıyla öğretmiştir. Beşerî bilimin dışında kalan, onun sınırına girmeyen,
felsefeyi âciz bırakan konular, sadece dinin alanı içine girer. Ve ancak
bu sahada çözülebilir. Alex Carrel: “Ölümün esrârı karşısında insanın duyduğu
endişeye imanın verdiği cevap, bilimin verdiği cevapla kıyaslanmayacak
kadar tatminkârdır” diyor.
Nereden gelip nereye gittiğimizi, bizi nasıl bir geleceğin beklediğini ve
ölümün anlamını ancak vahiy aydınlatabilir. Vahyi kabul etmeyen insan,
tatminsizlik ve huzursuzluğu bu konudada da derinden yaşayacak, bu soruların
ve ölümün her insan için ayrı mânâsı veya anlamsızlığı olacaktır.
Çünkü ölüm, hayata göre, hayatın mânâsı da onu yaşayan kişilere göre
değişmekte ve sahip olduğu inanç, insanı şekillendirmektedir. Ama ortak
olan bir şey vardır. O da, bu sorulara sadece bilim veya kuru bir akılla cevap
verilemeyeceği gerçeğidir.
İnsanın yeri ve konumu gerçekten çok yüksektir. Çünkü şu koca dünya,
ona bir ev, hayvanlar ona bir hizmetçi, güneş onun ısınması için bir soba, ay
ise aydınlanması için ona bir lâmba olarak yaratılmıştır. Bu yüzden insanın
görevi de büyüktür. Vazifesi, kendini yaratanı tanıyıp O’nun emir ve izni
dahilinde hareket etmesi şeklinde tarif edilebilir. Yine de imtihan dünyasında
yaşadığımızı ve dileyenin istediği yolu seçmekte serbest olduğunu da
unutmamalıyız. Ancak, cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz
iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız
yaratılırken, insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek,
insafsızlık olsa gerek. O halde insan toprağa girip ebediyyen yatamaz ve
saklanamaz. Sahip olduğu nimetlerden hesaba çekilecek, mükâfat ve ceza
için âhiret konakları olan Cennet ve Cehenneme gönderilecektir.
• 184 •
Ahmed Kalkan
3- Alâk
Alâk kelimesinin asıl anlamı, yapışkanlıktır.342 İnsanın yapışkan bir nesneden
yaratıldığını belirten bu kavram, hem onun ana rahminde embriyonik
bir gelişme göstermesine, hem de sevgi ve ilgi gibi mânevî değerlerle
donatılmış olduğuna işaret eder.
Bugün, embrioya tekabül ettiği düşünülen alâka kelimesine, öteden beri
kan pıhtısı anlamı verilmiştir. Ancak yapılan araştırmalar sonucu, insanın
ana karnında böyle bir evre geçirmediği ilmen ortaya konulunca, bu anlam
belirlemesinin isâbetsiz olduğu görülmüştür. Şu halde, bir yönüyle açık/
muhkem, bir yönüyle de kapalı/müphem olan bu tür kelimeler, herhangi
bir dile aktarılırken, ya aslî şekilleriyle aynen kullanılmalı, ya da muhâtapların
doğru ve kolay anlayabilecekleri kelime karşılıkları verilmelidir.
İnsanın yaratılışı ile ilgili âyetlerin, daha çok kıyâmet ve yeniden diriliş
konularıyla bağlantılı oldukları görülür.343 Bundan maksat, Yüce Allah’ın
sınırsız kudretini ve O’nun hayatı sürekli inşâ ettiğini insanlara anlatmaktır.
Hiçbir insan, varlık alanına ve bulunduğu şekle bir anda, kendiliğinden
gelmiş değildir. Diğer varlıklar gibi insanı da yaratan Allah’tır. İnsan
doğuma dek ana rahminde birtakım aşamalardan geçer; doğduktan sonra
da ölüme doğru bir değişim ve dönüşüm sürecine girer. Bütün bu yaratılış
evrelerinin hepsi, Allah tarafından öngörülür ve gerçekleştirilir. Zaten her
insan, doğduğu andan itibaren ölüm yaşına girmiş demektir. İşte Kur’an, bu
gerçekleri dile getirerek insanlara âhiretin ve yeniden dirilişin hem makul
hem de mümkün olduğunu anlatmaya çalışır. İnsanın Allah’a bilgili, şuurlu
ve istekli biçimde inanıp teslim olması ise; öncelikle onun kendi yaratılmışlığını
idrâk etmesine bağlıdır. Zira insan, boş yere yaratılmamış ve başıboş
bırakılmamıştır.344
Genellikle “kan pıhtısı” diye açıklanan alâkın, döllenmiş hücrenin ana
rahminde tutunan, yani embriyon safhasından önceki halini (nidation) ifade
ettiğini söylemek mümkündür.
342 Alâk kelimesi, sözlükte yapışmak, asılmak, suda bulunan ve kan emen kurtçuk (sülük), kan pıhtısı, sevgi
ve ilgi gibi anlamlar taşıyan a l k kökünden türemiş çoğul bir isimdir. Bu kelimenin tekili, alâka’dır (Bk.
Lisânu’l Arab, c. 10, s. 261-270).
343 Bk. 80/Abese, 18-22; 75/Kıyâme, 36-40; 86/Târık, 5-8; 23/Mü’minûn, 12-16; 22/Hacc, 5 vb.
344 Bk. 75/Kıyâme, 36; Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları, I, s. 18-19
• 185 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Alâk: Çok anlamlı çoğul bir isimdir, tekili alâkadır. Yapışmak, asılmak,
sevgi, ilgi, sakanın iki koğasından her birini bir ucunda taşıdığı ağaç,
bunun uçlarına asılan ip, pıhtılaşmış kan ve bizce en ilgi çekici olarak da
suda bulunan, sülük dediğimiz kan emen kurtçuktur.345 Tefsir ve meallerin
çoğunda ‘alâk’ı, sadece kan pıhtısı anlamıyla düşünmüş ve Allah’ın insanı
kan pıhtısından yaratmış olduğunu söylemişlerdir. Oysa kan pıhtısı anlamı,
kelimenin asıl anlamı değildir, ondan başka çok anlamı vardır. Alâk
kelimesiyle:
1) Meni sıvısı içinde yüzen spermlere,
2) Meninin yapışkanlığına,
3) Spermle döllenen yumurtanın bölünüp üreyerek, bir hafta içinde
fallop borusundan inip rahmin cidarına asılması durumuna (morulla aşamasına),
4) Morulla aşamasından sonra ceninin aldığı biçime işaret edilmiş olabilir.
Âyetteki ‘alâk ile kan pıhtısı anlamı kasdedilmiş ise, aşılanan yumurtanın,
bölünmesiyle meydana gelen hücrelerin verdiği kırmızı görünüme
işaret edilmiş olur. Kelimede asıl anlam olarak yapışkanlık bulunduğu için
insanın yapışkandan yaratılması, aşılanan yumurtanın, rahmin cidarına
yapışıp üremesine işarettir. Kelimedeki ilgi, sevgi anlamı da göz önünde
bulundurulursa insanın, Allah’ın sevgi ve şefkatiyle yaratıldığı, insanın hamuruna
sevgi ve şefkat konulduğu anlaşılır. Ayrıntı için Kıyamet Sûresinin
son kısmına bakılabilir.
İşte insanı bir kurtçuktan yahut kan pıhtısı görünümü veren embriyo’dan
yahut sevgi ve şefkatten yaratıp aşamadan aşamaya geçirerek geliştiren,
mükemmel şekle koyan, işitici, görücü, düşünücü yapan, sonra dünyaya
getirip onu öğrenime yönelten, ona bilmediği şeyleri öğrenmeyi ve
kalemle yazı yazmayı ilham eden Allah’a karşı insanın kulluk etmesi gerekirken
nankörlük etmesi asla yakışık almaz. İşte bunları izleyen âyetlerde,
varlığını Allah’a borçlu olan insanın, O’na karşı böbürlenmesi, kendisini
zengin, kendine yeterli görüp kibirlenmesi kınanmaktadır.
345 Lisânu'l-'Arab, 2/862,865.
• 186 •
Ahmed Kalkan
İlk âyette yaratan Rabbinin adıyla okumanın emredilmesi, sonra o Rabbin,
insanı alâk’tan yaratan Rab olarak nitelendirilmesi, Kur’ân’ın ilme ve
bilgiye verdiği değeri gösterir. Adetâ insan, bu âyetlerle Allah’ın yarattığı
şeyleri incelemeye yöneltilmekte, bu incelemeye önce kendi yaratılışından
başlamaya, öğrendiklerini yazı ile de tesbit ederek ilmini geliştirmeye ve
bilmediği şeyleri öğrenmeye teşvik edilmektedir ki bütün kâinat varlıklarını
incelemek, maddî ve mânevî ilimleri (Allah için, O’nun adıyla) öğrenmek
bu âyetin yönlendirme kapsamına girer.
Âyette insan geneldir. Bütün insanların alâktan yaratıldığı ifâde edilmiştir.
Gerçi hayvanlar da alâktan yaratılır ama hitap insana olduğu için
insan yaratılışının başlangıcına işaret edilmiştir. Tâ ki insan önce kendi yaratılışını
düşünsün de kendisini öyle görünmez, tek birer hücreden ibaret
sperm ile yumurtanın bileşkesi zigot durumundan şu mükemmel insan
şekline getiren yüce Yaratıcıya şükür ve ibâdet etsin. 346
“Alâk”, Arapların dilinde bir şeyin bir yere yapışmasıdır. Âlimlerimiz
de kadınla erkek menisinin birbirleriyle döllendikten sonra ana rahmine
yapışmasından dolayı buna “alâk” demişlerdir.
Bu âyetin işareti bize şunu da bildirmektedir. Yeryüzündeki yaratılan
bütün insanlar, aynı şekilde yaratılmış olduğundan, hepsi birbirine eşittir
ve bu anlamda birbirinden üstünlüğü yoktur. Her insan bir meniden yaratılmıştır.
Allah (c.c) gözlerimizle göremeyeceğimiz kadar küçücük bir suya
bizim şeklimizi, şemalimizi yazmıştır, resmetmiştir.
Zengini, fakiri, müstaz’afı, müstekbiri, beyazı, siyahı, soyluyu soysuzu...
kısaca herkesi Allah yaratmıştır. Öyleyse kimse başkasına hava atmasın,
ancak takvada yarışsınlar.347
“O insanı sevgi ve alâkadan yarattı.” Alâk ve alâka, maddî olarak “embriyo
ve hücre”, mânevî olarak “sevgi ve ilgi-alâka” anlamına gelir. Doğru
tercih ikincisidir. Zira hem bu pasaj insanın embriyolojik kökenini değil,
mânevî boyutunu ele almaktadır, hem de âyetin başındaki “el-insân”dan
dolayı buradaki “alâk”ın, sadece insan soyuna ait bir şey olması gerekir.
Oysa embriyolojik mânâda “alâk” (embriyo, hücre), diğer memeli canlıları
da kapsayan ortak bir özelliktir. İbn Fâris, el-alâka’yı; el-hubbu’l-lâzım li’l-
346 Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yay., c. 2, s. 154-155
347 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 8/318.
• 187 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
kalb (kalp için gerekli olan sevgi) diye tanımlar.348 İnsanın anne karnındaki
embriyolojik gelişim sürecini ele alan Hac 5, Mü’minûn 14, Mü’min
67, Kıyâme 37’den farklı olarak bu bağlamda, embriyolojik olmaktan çok,
ontolojik olmak durumundadır. Bunu destekleyen bir husus da, geçtiği tüm
diğer yerlerde (5 kez) dişil formda “alâka” olarak gelirken sadece burada
“alâk” formunda gelir. İlginç bir tevâfuktur ki, Allah isminin mücerredi
olan e-le-he’nin tüm formlarının ortak anlamı “sevgi”dir. Bu, gerçekten
dikkat çekicidir.349
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Alâk: Alâka’nın çoğulu
olarak sayılmıştır. Beydâvî diyor ki: “İnsan” kelimesi, çoğul mânâsında olduğu
için çoğul yapılmıştır.350 “Kamus” ve şerhlerinden anlaşıldığına göre
aslında lügatta alâk maddesi, yapışıp ilişmek mânâsına vaz’ edilmiştir. Ve
mutlak şekilde ilişken ve yapışkan nesneye de denir. Bundan her türlü kana
ve kırmızı kana ve özellikle uyuşuk kana alâk denilmiş. Kandan bir kısım
olması itibariyle veya doğrudan doğruya ilişiklik mânâsı ile rahimdeki tutuğa
da alâka denilmiştir. Yapışkanlığından dolayı sülük ve kuyu makarasına
ve ipine ve makarasının iliştirilip ipi geçirilen takıntısına ve işlek yola
da alâk denilir. Bütün bunlar maddî mânâdır. Bunlardan başka alâk, ruhanî
ve mânevî olarak “alâka” gibi aşk ve sevgi mânâsına geldiği de lügatta açıklanmıştır.
Tefsir bilginleri, yaratılışın maddî yönünü göz önünde bulundurarak
meninin (sperma) aşılamasından sonra meydana gelen kan pıhtısının çoğulu
olmasıyla yetinmişler ve bunu en alçaktan en yükseğe yükselmeyi
göstermek için açıkça anlaşılan mânâ olarak görmüşlerdir. Fakat manevî
yönü de kapsamak üzere mutlak bir alâka, bir ilişki mânâsına müfred olarak
düşünülmesine hem alâkanın yaratılmasına da başlangıç olan ve Rabbânî
bir izafetten ibaret bulunan ruhî ilişiğe kadar insanın bütün yaratılışın
başlangıçlarını kapsayan, hem de okunanın ruhî bir sevgi ve alâka ile takip
edilmesi hususuna da açık faydalı bir uyarım olacağından dolayı daha ince,
daha derin, daha beliğ olur. Bu şekilde meâle şöyle demeli: “O, insanı bir
ilişikten yarattı. Bununla beraber iki takdirde de kısaca mânâsı şudur: “Bir
alâkadan yahut sırf bir ilişkiden bir insan yaratan ve mutlak sûrette yaratmak
kendinin şânı olan Rabb’in hiç okumamış olan kimseyi de böyle bir
emir ile elbette okutur. Onun için oku! “351
348 Mekayis
349 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal –Tefsir, Düşün Yay., c. 2, s. 1279
350 Beydavi Tefsiri: 2/611.
351 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 9/324.
• 188 •
Ahmed Kalkan
- 3-5. Âyetler -
عَلََّ اْلِانْسَانَ مَا لْ يعْلَْ
لْقَلَ  بِ كْرَمُ اَّلذِي عَلَّ
أَاقْرَأْ وَرَبُّكَ ا ل
اقْرَأْ : oku وَرَبُّكَ : senin Rabbin كْرَمُ
أَا ل : en büyük cömerttir, ikram edendir
اَّلذِي : öyle ki عَلََّ : (öğretti) dir öğreten لْقَلَ بِ : kalemle (yazmayı) : عَلَّ
(öğretti) dirbelleten الاَنسَانَ : insana يعْلَْ لْ مَا : bilmediklerini
“Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan, cömertliğinin sonu olmayan
Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
öğretti.” (96/Alâk, 3-5)
Sûrenin birinci âyetinde geçen “Oku” emri, burada üçüncü âyette de
tekrar edilmiştir. Bu tekrar te’kid veya yeni bir emir olarak yorumlanabilir.
Te’kid için düşünülürse; “tekrar tekrar oku” anlamına gelebilir. İkinci yoruma
göre de “başkalarına tebliğ veya öğretmek için oku” anlamına gelebilir.
Yine üçüncü âyette geçen “ekrem”, Allah’ın sıfatlarından biri olup çok ikram
eden, en çok ikram eden, kerîm olanlarla mukayese edilemeyecek en üst
derecede kerîm demektir.“O, kalemle (yazmayı) öğretendir.” Yani peygamberine
kalemsiz öğrettiği gibi, başkalarına kalemle öğreten de O’dur. Buradan
ayrıca peygamberler dışındakilerin, kalemle yani vâsıta/araç ile öğrenebileceklerine,
okuyup çalışmadan ilim sahibi olamayacaklarına önemli
bir işaret ve hatırlatma vardır. Tüm ashâb ilmi ve vahyi, vâsıtalı olarak öğrenmişler
ve onlara ilim vehbî olarak verilmemiştir.
el-Ekrem: Herhangi bir karşılık almadan ve beklemeden sınırsızca veren”
demektir. Zımnen: İnsan Allah’a borçlu olarak doğar, bu yüzden din
“borçluluk bilinci”dir. Bu âyete kadar Rab, ellezî halâka, ellezî alleme gibi
eylem sıfatlarından sonra, Ekrem ile kemal sıfatlarına geçti. Öncesiyle birlikte:
Yoktan var eden de O, var ettikten sonra aşama aşama kemâle ulaştıran
da… 352
Kalem bir semboldür. Hem bilginin kayıt altına alınmasını, hem de
öğrenme araçlarını simgeler. Daha ilk inen vahiyle “sözlü kültürden yazı-
352 Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Düşün Y., s. 1279
• 189 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
lı kültüre geç” işaretini alan Nebî, mesajı aldığını vahyi yazdırarak ortaya
koyacaktır. Kalem yazıyı temsil eder. Yazı ise bilgiyi kayda alıp bu kayda
kalemi, kâğıdı, eli, zamanı, mekânı, okuyan ve okuyacak her insanı şâhit
tutmaktır. Söz uçucu yazı kalıcıdır. Onun için demişlerdir ki; ilim avlamak,
yazı ise avı bağlamaktır. El-ılmu saydun zabtuhâ kaydun.
“İnsana bilmediklerini de ancak O öğretti.” Hem fıtratına fıtrî bilgiyi
nakşetti, hem vahiy (zikr) ile nakşedileni hatırlattı, hem de bilmediklerini
öğretti. Allah Rasûlü “Arayış” (Hırâ’) mağarasından bu vahiylerle endişeli
bir halde dönünce Hz. Hatice onu şöyle teselli eder: Vallahi Allah seni
kesinlikle mahcup etmez! Çünkü sen sözüne sâdık bir adamsın, akrabalık
bağlarını gözetirsin, kimsesizleri korursun, konuğa ikram edersin, haklının
hakkını almasına yardım edersin.”353
“İnsana bilmediklerini de ancak O öğretti.” Yani, ilmin kaynağı vahiydir.
Melekler dâhil, öğrenme yetisine sahip bütün varlıkların ilmi Allah’ın öğrettiği
şeylerle sınırlıdır. “Seni tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka
bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Her şeyi hakkıyla bilen ve yaptığında hikmet
sahibi şüphesiz ki Sensin.” 354
Alâk sûresi, “Oku!” diye başladıktan sonra, üçüncü âyette bir “oku”
emri daha geliyordu: “Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir.”
Rabbin en büyük ikram sahibidir. Dikkat ederseniz Rabbimiz önce bir
oku dedi, sonra şimdi bir daha oku dedi. Bu ikincisi te’kiddir. Yani oku, bir
daha oku, tekrar tekrar oku, sürekli oku demektir.
Ya da birinci oku emri kendin oku, kendine oku, kendin için oku demektir.
Bu ikincisi de başkalarına oku demektir. Kendine okuduğunu, kendine
duyurduğunu bir de başkalarına oku, başkalarına duyur demektir.
Veya birinci “İkra” metluv âyetleri okuma, ikincisi de meşhud âyetleri
okuma emridir. Biliyoruz ki birisi metluv, yani okunan, kulağa hitap eden
işitsel âyetler, yani şu elimizdeki kitabın âyetleri, ötekisi de meşhûd, müşahede
edilen âyetlerdir. İşte birinci emir şu kitabın âyetlerini okuma emridir,
353 Ahmed bin Hanbel, VI/223; Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Düşün Y., s.
1279
354 2/Bakara, 32
• 190 •
Ahmed Kalkan
ikincisi de öteki âyetleri okuma emridir. Birinci oku emri, “Yaratan”ı; ikinci
oku emri de “yaratılmışları” tanımaya işaret eder. Bu âyetler, insanın önce
okuyup öğrenmesi, sonra da okutup öğretmesi gerektiği mesajını verir.
“Oku! Rabbin ikram sahibidir.”
Oku, Rabbin Kerimdir, Rabbin kerem sahibidir. Rabbin ikram sahibidir.
Çok büyük ikramlarda bulundu Rabbin sana karşı. Tüm ikramlar
O’ndandır. İşte en büyük ikramlarından birisi: “O kalemle yazmayı öğretti.
İnsana bilmediği şeyleri öğretti.”
Kalemle yazmayı öğretti Rabbimiz. Bu, Rabbimizin kullarına lütfettiği
beyân gücünün yanında, kalemle yazma lütfuydu. Rahmân sûresinde de
Rabbimiz insana beyân gücünü verdiğini şöyle anlatıyordu: “Rahmân olan
Allah Kur’an’ı öğretti, insanı yarattı ve ona beyanı öğretti.” 355
Beyân, mânâ nakli demektir. Yani insanın karşısındakine duyurmak
istediklerinin naklidir. İnsanın karşısındakine beyan imkânı verilmiştir ki
bu yeryüzünde Allah’ın varlığına en büyük delildir. Bundan daha büyük bir
mûcize olamaz. Zaman ve mekân birlikteliği içinde bizim karşımızdakine
mânâ nakletme imkânımız vardır. İşte bakın Kerîm olan Rabbimiz keremi
gereği bir ihsan olarak kalemle yazmayı öğrettiğini anlatır: “O kalemle yazmayı
öğretmiştir.”
Kalemle bu mânânın intikalinin zaman ve mekân ötesine ulaştırılmasını
öğretti Allah. Yeryüzünde bunu becerebilen ikinci bir varlık yoktur. Ne
büyük bir lütuf, ne büyük bir şeref değil mi? Ama o nisbette de sorumluluğu
büyük bir şeref.
Tüm kitaplar bize kalem vasıtasıyla ulaşmıştır. Bilgilenme âmili kalemdir.
Öyleyse bu Rabbimizin bize en büyük nîmetlerinden birisidir. Çünkü
biz insanlar için en büyük nîmet vahiy nîmetidir, kitap nîmetidir. Eğer kalem
vasıtasıyla, kitap vasıtasıyla bizlere vahiy ulaşmasaydı, dünyadaki hiçbir
nîmetten istifâde etme imkânımız olmayacaktı.
Kalemle yazmayı ve insana bilmediklerini öğreten Allah’tır. Bilgi Allah’tandır,
bilginin kaynağı Allah’tır. Allah bize bilgisini açmasaydı, bizi
355 55/Rahmân, 12
• 191 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
muhâtap kabul edip kendi bilgisini bize aktarmasaydı, bizler şu anda bildiklerimizi
nereden öğrenebilecektik?
Şu dünyadan Allah bilgisini, Peygamber vasıtasıyla bize ulaşmış vahiy
bilgisini söküp çıkarsanız ne kalır geriye, hiç düşündük mü? Eğer yeryüzünden
vahiy bilgisini söküp alsalar geriye iki şey kalır: Kan dökücülük ve
fesat. Meleklerin de ifâdesiyle insan bu iki özellikten Allah bilgisi sayesinde
kurtulmuş ve insan olabilmiştir.356
İnsanı insan yapan, insanı yeryüzünde halîfe yapan işte bu Allah bilgisidir.
Hattâ şu anda dünyada bilinen tüm sanatların, bilgilerin tamamı
Peygamber bilgisine dayanmaktadır. Tüm sanatlar Peygamber eliyle talim
buyurulmuştur. İnsanoğlu mezar kazmasını bile bilmiyordu da mezar kazıp
ölüleri defnetme sanatını Allah öğretmiştir.357
“Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir.”
Bu âyette Allah’ın sonsuz bağış ve ihsânı dile getirilir. Âyette yer alan
ve çok zengin anlamlı olan el-Ekrem ismi358 insan için kullanıldığı zaman,
“asîl, hür, cömert, güzel ahlâklı, yufka yürekli ve şerefli”; Allah hakkında
kullanıldığında ise, “ihsânını tezâhür ettiren, bir karşılık beklemeksizin yarattıklarına
bağışta bulunan, iyiliği ve cömertliği sonsuz olan” anlamlarına
gelir.359 Bunun için Rabbi niteleyen el-Ekrem ismi, burada “insanlara sayılamayacak
kadar çok nimetler ihsân eden, onların inkâr ve nankörlüklerine
rağmen cezalandırmada acele etmeyen, tevbeleri kabul eden, iyilik ve
cömertlikte benzeri olmayan, ihsânı ve bağışı tükenmeyen Allah” anlamına
gelmektedir.360 O halde insan varoluşunu, ödeyeceği bedele değil, Allah’ın
sonsuz cömertliğine borçludur. Çünkü insanı insan yapan bütün kabiliyetler,
ona Allah tarafından bahşedilmiştir. Eğer insan bu kabiliyetleri yaratılış
amacına uygun biçimde kullanırsa, her an yeni şeyler öğrenip taze bilgilere
ulaşabilir. Bilgilenme, insan için çok önemli ve anlamlıdır. Zira bilmediğini
öğrenen, bilgiyi uygulayan insandır. Ama onu bütün bunları yapabilecek
356 Bk. 2/Bakara, 30
357 Bk. 5/Mâide, 31; Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 32-34
358 El-Ekrem ismi, sözlükte cömert olmak, iyilik etmek, bağışlamak ve karşılık beklemeden yardım etmek
gibi anlamlar taşıyan “k-r-m” kökünden türemiş bir ism-i tafdîl/üstünlük ismidir. Bk. Lisânu’l-Arab,
12/510-516
359 Bk. Râğıb el-İsfehanî, a.g.e., s. 707
360 Bk. Zemahşerî, Keşşaf, 4/270
• 192 •
Ahmed Kalkan
istek ve yetenekte yaratıp donatan Allah olduğundan O, sonsuz cömertliğin
sahibidir. Allah, sonsuz ihsânının bir tecellisi olarak insanı ilim yapabilecek
kabiliyette yaratmıştır. İnsan, bu yeteneğiyle okuyacak, okudukça bilmediklerini
öğrenecek, öğrendikçe ve bilgisi arttıkça da, gönüllü olarak Allah’a
teslim olma aşamasına ulaşacaktır. Çünkü Allah’ın irâdesi, İslâm’ın insan
hayatında aslî şekliyle ve uygulanır biçimde yer almasıdır.361 Bu da, Kur’an
mesajını okuyup anlamak ve onu hayata taşımakla mümkündür.
Oku! Rabbin En Büyük Kerem Sahibidir
Allah tarafından yaratılmıştır insan; Rabbi onu yaratmış, ona şekil vermiş,
onu ölçülü ve dengeli kılmıştır ve sonra istediği herhangi bir sûrette
onu terkip etmiştir362 ona sayısız ikramda bulunmuş ve ona kalemi kullanmasını
ve bu yolla bilmediklerini öğretmiştir; onun her türlü ihtiyacını
karşılamış, onu yedirmiş, içirmiş ve giydirmiştir; koyduğu varlık kanunları
itibariyle onu hayat içerisinde terbiye etmiş ve kemâle erdirmiştir. Allah’ın
arzında yaşamaktadır insan; Onun verdiği rızıkla beslenmekte ve hayatını
idame ettirmektedir. Asla sahipsiz ve başıboş değildir insan; dolayısıyla bu
okuyuş tüm varlıklar üzerine egemen olan Allah’ın adıyla gerçekleştirilmelidir.
İnsan, Efendisinin çağrısına icâbet ederek öncelikle yaratıcısının
kelimeleri ile yoğrulmalı ve buna bağlı olarak Rabbinin kendisine bildirdiğini
O’nun adına yeryüzünde duyurmalıdır. Bu görevi ihmal edip vahiyden
uzak hareket eden insanın misali efendisinin ekmeğini yediği evde onu
umursamayan kölenin ya da bir başka ifadeyle babasının ekmeğini yediği
evde onu takmayan kişinin durumu gibi, hatta bunlardan daha çirkindir.
Dolayısıyla ilk beş âyet, insanı vahyin zihinsel ve toplumsal inşâsına
yönlendirmekte ve bununla bağlantılı olarak İlâhî eğitim-öğretim aracı
olan kalemin kullanımına işaret etmektedir.
Oku! Rabb’in yüce ve kerem sahibidir. Hiçbir kerem sahibi O’na denk
olamaz ve denklikte O’na yaklaşamaz. Senin Rabb’in kalemle yazıp çizmeyi
öğretendir. Ey Muhammed! Senin Rabb’in bir vasıtayla (yazıyla, kalemle)
okumayı ve yazmayı öğrettiği gibi vasıtasız olarak da sana öğretecektir.
O’nun her şeye gücü yeter. İlmin muhâfaza edilmesi için yazılarak kayda
geçilmesi din ve dünya işleri için çok önemlidir. Allah insanlara çeşitli ilim-
361 Bk. 2/Bakara, 21, 208 vb.
362 82/İnfitâr, 6-8
• 193 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
leri ve bilgileri öğreterek onları cehâletin karanlığından ilmin aydınlığına
çıkarmıştır.
Ekrem Ne Demektir? Rabbimizin En Büyük
Kerem Sahibi Olması Ne Anlama Gelir?
‘Kerem’, iyilik, bağış, üstünlük, şerefli olmak, cömert olmak demektir.
Müslümanlarda bulunması gereken en güzel huylardan biridir. ‘Kerem, ikram,
kerim, kerâmet, kiram, ekrem, mükerrem’ gibi kavramlar aynı kökten
türemişlerdir ve aralarında anlam bağı vardır.
‘İkram’, birisine veya misafire bir şey vermek, iyilik etmek demektir.
Allah (c.c.) celâl (yücelik) ve en geniş ‘ikram’ sahibidir (zü’l-celâl-i ve’l-ikrâm).
363 ‘Kerîm’, değerli ve şerefli olmak, iyilik sever olmak, çok cömert
anlamlarına gelir. Kur’an, mü’minlere verilecek mükâfatlara ‘kerîm bir rızık’
364, ‘kerîm bir ecir’365, ‘kerîm bir makam’366 demektedir.
‘Ekrem’, en cömert, en şerefli ve yüce, en değerli anlamına gelir. El-Ekrem:
Herhangi bir karşılık almadan ve beklemeden sınırsızca veren” demektir.
Kur’an bu sıfatı bir âyette Allah (c.c.) hakkında kullanmaktadır.367
Ekrem, bu âyette belirtildiği gibi Allah’ın sıfatıdır. Kur’an’a göre insanların
da “ekrem”i olur. İnsanlar Allah’ın kulları olmaları yönünden eşittirler. Bu
açıdan birbirlerine karşı bir üstünlükleri yoktur. İnsanların ‘en ekremi’, en
üstünü ve en şereflisi Allah’a karşı sorumluluk bilincini en iyi duyandır,
yani en takvâ sahibi olandır.368 Peygamberimiz (s.a.s.): ‘İnsanların en ekremi
(en üstünü) kimdir?’ sorusuna aynı cevabı vermiştir. 369
Ekrem kelimesinin türediği kök olan “kerem”, söz ve davranışla, maddî
yardım veya ikramla insanlara iyi davranmayı ifade eden çok geniş kapsamlı
bir ahlâk kuralıdır. Güzel huylardan sayılan, bağışlamak, iyi davranış,
ihsan etmek, cömertlik yapmak, güleryüzlü olmak gibi davranışlar ‘kerem’
sahibi olmak diye anlatılmıştır.
363 55/Rahmân, 27, 78
364 8/Enfâl, 4, 74; 22/Hacc, 50; 24/Nûr, 26; 34/Sebe’, 4 vd.
365 36/Yâsin, 11; 57/Hadîd, 11, 18; 33/Ahzâb, 44
366 26/Şuarâ, 58; 44 Dûhan, 26
367 96/Alâk, 3
368 49/Hucurât, 13
369 Buhâî, Enbiyâ Sûresi Tefsiri, 4/179
• 194 •
Ahmed Kalkan
Kerem, daha çok cömert olmak, şerefli ve asâlet sahibi olmak, saygın
kimse anlamlarında kullanılmıştır. Kerem sahibi anlamında kerim insan,
cömert, iyi huylu, insanlar arasında şeref ve itibarı olan insan demektir. Bu
anlamda Muhammed (s.a.s.) ‘kerîm-şerefli, değerli ve yüce’ bir elçidir. 370
Kerîm, aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. O, çok ikram
sahibidir, cömerttir, insanlara bağışı ve affı bol olan demektir. 371 Peygamberimiz
‘mekârimü’l-ahlâk’ı, yani ahlâkın en güzelini en keremlisini tamamlamak
için gönderilmiştir. O’nun hayatının her ânında bu güzel ahlâkın
örneklerini görmekteyiz. Nitekim Mekke fethedildiği gün, Mekkelilere
“size ne yapacağımı sanıyorsunuz?” diye sorduğu zaman, onlar ‘sen kerim
bir kardeşsin, kerem sahibi bir dostsun, (senin bize intikam duygusuyla
davranmayacağını biliyoruz)’ diyerek buna tanıklık etmişlerdi.
Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrahim’in kerem sıfatını övmektedir. Çünkü o,
çok ikram eden, şerefli bir insandı.372 Müslümanlar ‘mukremûn’durlar, yani
kendilerine çok cömert davranılan, bol bol ikram edilen, Cennetlerde ağırlanan,
değer verilen şerefli kimselerdir.373 Kur’an, ‘kerîm’ bir kitaptır, çünkü
O’nun şerefi yücedir, kıymetlidir, mü’minlere bağışı çoktur. 374
Kerem sahibi olmak, müslümanların en önemli özelliklerindendir.
Onların peşinden gittikleri Hz. Muhammed (s.a.s.), insanların en keremlisi
idi. O Râsûl-i ekrem, yani en keremli bir peygamber idi. Cömertlik, şeref ve
üstün olmak, bağışlamak ve iyilik etmek müslümanların peygamberlerinden
öğrendikleri üstün ahlâk ilkelerindendir. 375
Kendisini yaratan ‘en büyük kerem sahibi’ Allah’a karşı insana düşen
görev şükretmek ve azgınlaşmamaktır.376 Allah insana sayısız nimetler vermiş
ve karşılık olarak da yalnızca Kendisine kulluk etmesini, büyüklenmemesini
istemiştir.
Allah’ın güzel isimlerinden biri de “el-Kerîm”dir. Kerîm: Keremi ve bağışı
bol olan, cömert; bir karşılık gözetmeden inâyetiyle ihsan eden demek-
370 69/Haakka, 40; 81/Tekvîr, 19
371 27/Neml, 40; 44/Dûhan, 49; 82/İnfitâr, 6
372 51/Zâriyât, 24-27
373 37/Sâffât, 42; 70/Meâric, 35; 36/Yâsin, 37
374 56/Vâkıa, 77
375 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 353-354
376 96/Alak, 6
• 195 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
tir. “Allah dilediğine kat kat fazlasını verir.”377; “Yalnız sabredenlere, mükâfatları
hesapsız ödenecektir.”378; “...Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir,
kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Ganîdir (hiçbir şeye
ve kimseye ihtiyacı olmayandır), Kerim olandır.” 379
Allah, sonsuz ihsan ve ikrâmını hepimize devamlı sunmaktadır. Hem
de günün ve ömrün tamamında... Allah’ın (c.c.) ‘El-Kerim’ ismini taşıması
aynı zamanda sınırsız zenginliğini ve sonsuz cömertliğini de gösterir. Ve
Allah Teâlâ kullarının bu isimle sıfatlanmalarını isteyerek rızasının kazanılması
için cömertçe infak etmemizi tavsiye eder.
Esmâ-i hüsnânın şerhiyle meşgul olan âlimler kerîm isminin, övgüye
lâyık bütün nitelikleri kapsadığına dikkat çekerler ve bunların başında Allah’ın
lütufkârlığı ile affediciliğinin geldiğini belirtirler. Gazâlî’nin kerîm
ismiyle ilgili olarak kaydettiği mânâlar bu konuda söylenenlerin en kapsamlısıdır:
“Kerîm muktedirken affeden, vaadini yerine getiren, lutfunu
umulanın ötesinde gerçekleştiren, kime ne kadar lutufta bulunduğunun
hesabını yapmayan, kendisinden başkasına başvurulmasına rızâ göstermeyen,
vefasızlığa sitemle mukabelede bulunup dostluğu bozacak bir karşılık
vermeyen, kendisine sığınanı yüzüstü bırakmayan, aracı ve şefaatçilere
muhtaç kılmayandır.” 380
Kur’ân-ı Kerimde, “ekrem” kelimesi 2 yerde zikredilir.381 “Ekrem” kelimesiyle
aynı kökü paylaşan “kerîm” 27 yerde, “ikram” 2 yerde382; “kirâm”
kelimesi 3 yerde383; “Mükremûn/mükremîn” kelimeleri 5 defa384 zikredilmiştir.
Ekrem olmaya çalışmak, yani ikram edip kerem sahibi olmak konusunda
Kur’ân-ı Kerimde birçok emir ve tavsiye vardır: “İnfak fi sebîlillâh” yani
Allah yolunda harcama bu emirlerin başında gelir. “Yetimi, yoksulu doyurmak”
385, “akrabaya vermek”386, “Ana-babaya, akrabaya, öksüzlere, yok-
377 2/Bakara, 261
378 40/Mü’min, 40
379 27/Neml, 40
380 Gazâlî, el-Maksadü'l-esnâ, s. 127
381 96/Alak, 3; 49/Hucurât, 13
382 55/Rahmân, 27, 78
383 80/Abese, 16; 25/Furkan, 72; 82/İnfitâr, 11
384 21/Enbiyâ, 26; 37/Sâffât, 42, 70/Meâric, 35; 36/Yâsin, 27; 51/Zâriyât, 24
385 76/İnsan, 8
386 16/Nahl, 90
• 196 •
Ahmed Kalkan
sullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa, yolcuya,
ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin”387 gibi emirler, İslâm’ın kerem
(cömertlik, yardım) anlayışını yansıtan emirlerdir. İslâm ahlâkında mü’minin
kendisi için istediğini diğer mü’min kardeşi için de istemesi, kendisi
için arzu etmediğini başka mü’min kardeşi için de arzu etmemesi önemli
bir prensiptir.
Cömertliğin üstünlüğü ve cimriliğin kötülüğü hakkında birçok hadis-i
şerif vardır: “Rasûlullah (s.a.s.) insanların en güzeli, en cömerdi ve en cesuru
idi.” “Kendisinden bir şey istendiği zaman kesinlikle hayır demezdi.” O,
şöyle buyurmuştur: “Cömert Allah’a yakın, Cennete yakın, insanlara yakın,
Cehennemden uzaktır. Cimri, Allah’tan uzak, Cennetten uzak, insanlardan
uzak, cehenneme yakındır. Cömert câhil, cimri âbidden Allah’a daha sevgilidir.”
388
Fakirleri doyurmak, yoksullara yardım etmek mü’minlerin önemli
özelliklerindendir. Münâfıklar ve inkârcılar fakire yardım elini uzatmadıkları
gibi onu hor görürler: “Dini yalanlayan (adam)’ı gördün mü? İşte o öksüzü
iter, kakar. Yoksulu doyurmaya ön ayak olmaz.” 389
Kur’an’ın ilme ve bilgi edinmeye verdiği önemi belirtmek için, bundan
sonraki iki âyette, okuyup öğrenmenin gereğine ve ilmin değerine vurgu
yapılır. “O, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak
O öğretti.” Bu âyetler, insanı biyolojik bir varlık olarak yaratan Allah’ın, ona
bilgi edinme irâdesi ve yeteneği de bahşettiğini belirtir. Âyetlerde yer alan
“alleme” fiili390 öğretti anlamına gelir. İlim kelimesinin aslı da, aynı kökten
türeyen alem veya alâmettir.391
İlim, bir şeyi veya gerçeği tam olarak bilmektir.392 Bunun için, kanıtı/
delili olan bilgiye ilim denir. Kur’an’da ilim kelimesi, “vahiy yoluyla verilen
bilgi” anlamında kullanılır.393 İnsanın öğrenme, araştırma ve gözlem yoluy-
387 4/Nisâ, 36
388 Tirmizî, Birr 40
389 107/Mâun, 1-3; Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 345-347
390 Alemle fiili, sözlükte bilmek, anlamak ve işaretlemek gibi anlamlar taşıyan “a-l-m” kökünün türemiş
şeklidir. Bk. Lisânu’l-Arab, 12/416-422
391 Bk. İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 12/416 vd. Râğıb el-İsfehanî, a.g.e., s. 580
392 Bk. Râğıb el-İsfehanî, a.g.e., s. 580
393 Bk. 2/Bakara, 120, 145; 11/Hûd, 14; 46/Ahkaf, 23; 18/Kehf, 65; 21/Enbiyâ, 79 vb.
• 197 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
la elde ettiği gerçeğe de bilgi denir. Bilgi, süje/özne ve obje/nesne arasındaki
ilişkiden ibarettir.394
Deney ve gözlem yoluyla elde edilen bilgiler, akıl tarafından ilme çevrilir.
Bu işlevinden dolayı akıl, “ilim ustası” olarak nitelendirilir.395 İnsanın,
Kur’an’ın verdiği selim aklın ve sağduyunun onayladığı ilme uyması gerekir.
Bu âyetlerde yer alan diğer bir önemli kelime de, “kalem”dir.396 Kalem,
“kendisiyle yazı yazılan, yazmak ve çizmek için kullanılan bir araçtır.397 Kalem
kelimesi burada, “yazı yoluyla kaydedilen bütün ilimlerin ve yazı sanatının
bir sembolü” olarak kullanılmıştır.398 Çünkü kafadaki düşünceler, yazı
ile tespit edilip kitaba geçirilir; insan bilgisi, yazı ile bir birikim karakteri
kazanır, ilim ve mârifet de kalem ve yazı ile gelişir. Öyleyse insan okuyup
ilim sahibi olmalı, öğrendiklerini de münâsip bir yere yazmalıdır. Aksi takdirde
nice kıymetli ilimler zamanla unutulup gider. Bu gerçek, “hatırda kalmaz,
satırda kalır” sözüyle dile getirilmiştir. Bunun için Yüce Allah insana,
hem bilmediklerini hem de kalemi kullanmayı öğretmiştir.
Yazmak, her şeyi silip süpüren zamanın elinden bir şeyler kurtarma
gayretidir; bizden sonraki nesillerle konuşma yoludur, uzaklara ve ötelere
hitaptır, bildiklerimizi ve birikimimizi başkalarıyla paylaşmaktır.
Âyetlerde, insanın, Allah’ın yarattığı şeyleri incelemesi, öğrendiklerini
de yazı ile tespit edip ilmini geliştirmesi gerektiği mesajı verilir. Hayatı ve
içinde yaşadığı âlemi, Allah’la irtibatlandırabilen insan, bütün âlemin, Allah’ın
yazdığı bir kitap gibi karşısında durduğunu görecek; kendisinin de bu
kitabın dikkatli bir okuyucusu olması gerektiğini idrâk edecektir.
Öğretmek, insanın bilmediği konularda bilgi sahibi olmasını sağlamak;
ona ilim ve beceri kazandırmaktır. Allah’ın insana öğretmesi, onu duyular,
akıl ve sezgi gibi yollarla ilim değerine ulaştırması; beşerî tecrübe ile oluşturulamayan
ruhsal gerçekleri ve ahlâkî ilkeleri de, vahyî bildirim ile insana
394 Bk. Hüseyin Atay, Kur’an’da Bilgi Teorisi, s. 13
395 Bk. 1. Kur’an Sempozyumu, H. Atay, Kur’an’a Göre İnanç İlkeleri, s. 402
396 Kalem kelimesi, sözlükte kesmek, yontmak, budamak, kırpmak ve yazı gibi anlamlar taşıyan “k-l-m”
kökünün türemiş şeklidir (Bk. El-Müfredat, s. 683).
397 Bk. Râğıb el-İsfehanî, a.g.e., s. 683
398 Bk. Zemahşerî, Keşşaf, 4/270-271; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, 20/120; Muhammed Esed,
Kur’an Mesajı, s. 1287
• 198 •
Ahmed Kalkan
iletmesi demektir. Şu halde, düşünme melekesine ve mantıkî tanımlama
yetisine sahip olan insana, varlık ve oluşun bilgisini temsil eden ayırt edici
ifadeler, Allah tarafından öğretilmiştir.399
Burada insan kelimesi ile, Âdem (a.s.) ve onun temsil ettiği bütün insan
soyu kastedilmiştir. Çünkü Kur’an’ın beyanına göre Allah, Âdem’e (a.s.) bütün
isimleri400 işitme, görme ve düşünme yetisi bahşettiği tüm insanlara da,
bilmedikleri şeyleri öğreterek onları ilim değerine ulaştırmıştır.401
Görüldüğü gibi insanın, Allah’ı yok sayması, O’nun ilminin, kudretinin
ve rahmetinin dışında kalması mümkün değildir. İnsan her zaman ve her
işinde Allah’a muhtaçtır.402 Allah’a inanç yoksa, insanın, ilmin, ahlâkın ve
hayatın da mânâsı yoktur.
Her şey Allah’la vardır ve O’nunla anlamlıdır. Allah’ı inkâr edip insanı
madde içinde eritmek, materyalist felsefelerin işidir. Her türlü yanlış anlayışlardan
ve aşırılıklardan kurtulmanın öncelikli şartı, Kur’an’ın sunduğu
Allah anlayışına ve inancına ulaşmaktır. Allah insanı yaratır, insan da O’na
boyun eğmekle “Müslüman” olur.
Allah, insanın öğretmeni olmakla ona ne kadar çok değer verdiğini
ortaya koymuştur. Öyleyse insan, ilim, tefekkür ve araştırmadan geri durmamalı;
okuyup yazmalı, öğretici ve üretici olmalıdır. İnsanın ilim sahibi
bir mü’min olması, onun ilim yoluyla sürekli yüksek mesajlara muhâtap
olmasına ve onlara sâdık kalmasına bağlıdır. Çünkü insan, doğru ilme ve
inanca sahip olmadan iç huzura ve mânevî yetkinliğe ulaşamaz. İşte böyle
bir bilgilenmenin ve aydınlanmanın biricik kaynağı Kur’an’dır. Fert ve toplum
hayatında görülen olumsuzlukların temel sebebi ise; insanın hayatı,
ölümü ve inancı yanlış yorumlaması, iman ve ilimden doğan sorumluluğu
unutmasıdır. Bunun için sonraki âyetlerde, ilimden, imandan ve derin düşünceden
uzaklaşmış kaba bir anlayışın, tuğyânı nasıl barındırdığına dikkat
çekilir ve açıklık getirilir.403
399 Bk. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 12
400 Bk. 2/Bakara, 31
401 Bk. 2/Bakara, 239, 282; 4/Nisâ, 113; 16/Nahl, 78; 96/Alâk, 5 vb.
402 Bk. 35/Fâtır, 15
403 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları, s. 19-21
• 199 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Bilgi Kaynakları ve Vahy
İslâm inancına göre insan, gerçeğin bilgisini üç yoldan elde eder. Yani,
bilginin kaynağı üçtür. İnsan üç yolla ilim elde eder. Bunlar:
1- Doğru haber: a) vahiy, b) mütevatir haber,
2- Selim hisler dediğimiz sağlıklı beş duyu,
3- Akıl.
Aslında bilginin yegâne kaynağı Allah’tır. Vahyi indiren Allah olduğu
gibi, duyu organlarımızı ve aklımızı yaratan ve bunları ilme yetenekli kılan
da Allah’tır. Bunu idrâk eden kimse, bildikleriyle övünmez.404
Bilgi kaynağımız olan bu üç vasıtanın üçü de Allah’tandır. Vahiy zaten
Allah’tandır. Aklı ve duyu organlarını da bize veren Allah’tır. Akıl da, duyu
organları da vahiysiz, sünnetullah dediğimiz yeryüzünde kanunlar olmaksızın
bir işe yaramamakta, doğru çalışmamakta ve sahibine dünya ve âhiret
mutluluğu sağlamamaktadır.
Rabbimizin yeryüzünde koyduğu sünnetullah dediğimiz bir kısım yasalar
vardır. Bize Allah tarafından verilmiş olan duyu organlarımızın hareket
noktaları, bu mevcut yasalardır. Rabbimiz bir anda kendi koyduğu
bu yasaları değiştiriverse duyuların verileri hiçbir şey elde edemez. Meselâ
ateşe verilen yakma fonksiyonu alınıverse, İbrahim’i onunla yakmak isteyen
Nemrut’un duyuları bir anda dumûra uğrayıverir. Veya Allah bir anda
güneşten ateş yağdırıverse şu anki duyularımızın verileri altüst olur. Suya
koyduğu kaldırma yasasını bir anda değiştiriverse Rabbimiz, Firavunlar
boğulur gider. Meselâ Allah, yazın kavurucu sıcağında bir anda olağan yasasını
bozarak gökten kar boşandırıverse veya içtiğimiz su bir anda ateş
oluverse duyularımızın önceki bilgileri boşa çıkacaktır. Yani unutmayalım
ki duyularımızı yaratan da, o duyularımızın hareket noktaları olan bu yasaları
koyan da Allah’tır. Onlarla elde ettiğimiz bilgiler de Allah’tandır.
Bunların dışında ne kaldı? O halde tüm bilgiler Allah’tandır. İnsana bilmediklerini
öğreten Allah’tır ve en sonunda tıpkı melekler gibi bizler de
şunu demek zorundayız: “Yâ Rabbi! Seni tesbih ve tenzih ederiz! Sen mü-
404 Bk. 2/Bakara, 32; 5/Mâide, 109
• 200 •
Ahmed Kalkan
kemmelsin! Eksiğin yoktur Senin! Bizim bilgimiz yok, ancak senin öğrettiğin
kadar vardır. Muhakkak ki her şeyi bilen hakîm olan (hüküm ve hikmet sahibi)
ancak Sensin!” 405
Alâk sûresinde ısrarla “oku” emrine muhâtap olan Hz. Peygamber (ve
mü’minler), neyi okuyacaktı? Bu sorunun cevabını, bu âyetlerden sonra
inen Müzzemmil ve Müddessir sûreleri verecekti: “Ey örtünüp bürünen
Muhammed! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir
müddet için kalk ve tertîl ile (ağır ağır, tane tane) Kur’an oku.”406; “Ey örtüye
bürünen Muhammed! Kalk ve uyar.”407
Müddessir’de de “gündüz kıyam et” deniyordu. Müzzemmil sûresinde
de “gece kıyamı” emrediliyor. Gecede ve gündüzde dinin ikamesinin ilk
emriydi bu. Bir Müslüman hem gecede kıyamda olacak, hem de gündüzde.
Namazda okuma çok önemlidir, öğrendiğimiz sûreleri namazda okumalıyız.
Çünkü namazın kıyamının hedefi, kıraati gerçekleştirmektir.
Çünkü namaz Allah’tan mesaj alma ve alınan bu mesajla hayatı düzenleme
makamıdır. Öyleyse namazlarımızda düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak
Kur’an okumalıyız. Çünkü Allah öyle diyordu: “Kalk ve tertîl ile (ağır
ağır, tane tane) Kur’an oku.”408 Yavaş yavaş, tertil ile, mânâya nüfuz ederek,
düşüne düşüne Kur’an oku. Tedebbürle, tefekkürle oku. Ne denildiğini, ne
istendiğini anlayarak oku. Anlamak üzere, yapmak ve yaşamak üzere oku.
Allah’ın dediklerini hayata hâkim kılmak üzere oku. Ben hayatımı düzenlemek
için buna muhtacım, bunsuz yaşayamam, bunsuz hayatıma çeki düzen
veremem, ben sadece buna muhtacım, bundan başkalarına ihtiyacım yok
diyerek oku. Yani çaresizlikten kıvranarak, çareyi bunda bilerek oku. Başka
çarem yok, ben bunsuz yol bulamam diyerek oku. Demek ki emredilen,
gece kıyamı ve Kur’an’ın tertil üzere okunması. Bilerek, mânâsını anlayarak,
tertil üzere okunması, yavaş yavaş okunması. Çünkü “bundan sonra,
sana önemli, taşıması zor bir söz, önemli bir görev yükleyeceğiz”409 diyecek
Rabbimiz. Amacımız Allah’ın büyüklüğünü ilân ederek O’na kulluğu ger-
405 2/Bakara 32
406 73/Müzzemmil 1-4
407 74/Müddessir 1, 2
408 73/Müzzemmil 1-4
409 73/Müzzemmil, 5
• 201 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
çekleştirmek, Allah’ın otoritesini ve hâkimiyetini gerçekleştirmektir. Yani
gece okuduklarımızı gündüz ilân etmek zorundayız. 410
“Rabbin, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
öğretti.” 411
İnsanın aslının bir alâktan oluşup Rabbin yaratma ve terbiyesi sayesinde
geçirdiği aşamalar ile doğuşu ve vardığı son durum arasında son derece
büyük bir gelişim var. İlâhî ikramdır bu. Allah’ın her şeye gücü yeter, ikramı
çoktur. Bu ikramlardan biri de Rabbin insanı “kalem”le yazmayı öğretmesidir.
Çünkü kalem eskiden olduğu gibi bugün de, insan hayatına en geniş ve
en derin etkiyi yapmış ve yapan öğretim aracıdır. Kur’an’ın indiği zamanlar
bu gerçek şu anda bizim gördüğümüz ve insan hayatında bildiğimiz biçimi
ile bu açıklıkta değildi. Ama Yüce Allah kalemin değerini biliyor ve insanlığa
gelen en son kutsal mesajın inmeye başladığı ilk anda ve Kur’an’ın ilk
sûresinde kalemin önemine dikkatleri çekiyordu. Hâlbuki bu kutsal mesajı
getiren peygamber kalemle yazabilen birisi değildi.
Şâyet Hz. Muhammed bu Kur’an’ı kafasından uydurmuş olsaydı, şâyet
bu Kur’an vahiy ürünü olmamış olsaydı ve eğer onun getirdiği çağrı kutsal
mesaj olmamış olsaydı, kalemin önemini vurgulayan bu gerçek daha
ilk anda kesinlikle ortaya çıkamazdı. Sonra sûre, bilginin alınacağı kaynağı
gösteriyor. Bilginin tek kaynağının Yüce Allah olduğunu, insanın bildiği ve
bileceği her şeyi, şu varlık âleminin gizemlerine, şu hayatın ve insanın kendi
nefsinin bilinmezliklerine dair çözebildiği neler varsa bunların tümünün
kaynağının Yüce Allah olduğunu belirtiyor. İnsanın tüm bildiklerini, oradan,
bir başkası daha olmayan bu tek kaynaktan, aldığını ifade ediyor.
Rasûlullah’ın yüceler yücesi ile bağlantı kurduğu ilk anda inen bu biricik
bölümle evet bu bölümle iman düşünce sisteminin geniş olan temeli
atılmış oldu. Her iş, her davranış, her adım, her çalışma Allah’ın adı ile,
O’nun adına yapılır. Allah’ın adı ile başlar, Allah’ın adı ile yürür, Allah’a yönelir
ve sonuçta O’na varır. Allah’tır yaratan. O’dur öğreten. Doğuş ve başlangıç
O’ndandır. Öğretme O’ndan, bilgi O’ndandır. İnsan öğrenebildiğini
öğrenir. Öğretebildiğini öğretir. Ama bütün bunların kaynağı, yaratan ve
öğreten yüce Allah’tır. “O insana bilmediğini öğretti.”
410 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 35-40
411 96/Alâk, 4-5
• 202 •
Ahmed Kalkan
İnsan aslında ilimsizdir. “Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey
bilmez halde çıkarmıştır.”412 Ancak Allah’ın ihsanı sayesinde onda ilim meydana
gelmiştir. Allah’ın lütfuyla insana her merhalede ilim verilmiştir. Ve
ilim kapıları da birbiri ardına açılmıştır. Aynı durum Âyet el-Kursi’de de
gözükmektedir. “O’nun ilminden ancak kendisinin dilediği kadarından başka
bir şey kazanamazlar.”413 İnsanın ilmi kendi kendine gelişme kaydetmez;
kendisinde ilim yokken; Allah’ın, istediği zaman ilim vermesiyle oluşur.
İlim (Öğrenme ve Öğretme)
“Rabbin, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
öğretti.” 414
İlim için birçok tanımlar yapılır. Genel olarak insan zihnine (ve gönlüne)
konu olan her şey demektir. Sözlük anlamıyla ilim, mutlak olarak
bilmek, bir şeyin şuurda hâsıl olması, sağlam olarak bilmek, kesin olarak
bilmek, deneyerek bilmek, bir şeyin gerçeğini bilmek mânâlarına gelmektedir.
415 İslâm âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini idrâk etmek”
ve “mâlum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu anlayışa göre, yanlış
mâlûmata ilim (bilgi) denilemez.
Yine ilim hakkında şu tanımlar da yapılmıştır: İlim, insanın vahy, akıl
ve duyu organları aracılığıyla elde ettiği kesin bilgilere denir. İlim, âhiret
yolunu dosdoğru gösteren (kılavuzluk yapan) bilgiler topluluğudur. Şerif
Cürcânî’ye göre ilim: Gerçeğe ve vâkıaya uygun düşen inanç, bilgi ve kanaattir.
Bir şeyi olduğu gibi idrâk etmektir. İlim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın
kalkmasıdır.416 Râgıb, Müfredât’ında şu tanımı yapar: İlim, amelîdinî
yükümlülüklere vukuftur ki, ancak bunların yerine getirilmesi ile tam
olur.417 İlmin zıddı, cehalettir (câhillik, bilgisizlik ve yanlış bilgi). Kur’an-ı
Kerim’de ilim kelimesi 105 defa zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle
birlikte bu sayı, 854’ü bulur. Dolayısıyla “ılm” Kur’an’da en çok kullanılan
birkaç maddeden biridir. Ayrıca “akıl, fikir, zikir” gibi kelimeler Kur’an’da
çokça geçer.
412 16/Nahl, 78
413 2/Bakara, 255
414 96/Alâk, 4-5
415 İbn Manzur, Lisânu'l-Arap, cilt:10, İlm maddesi
416 Kitabü't-Tarifat, Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 156
417 Râgıb, el-Müfredât, s. 193
• 203 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
“Rabbim, ilimce her şeyi kuşatmıştır.” 418
“İlim, ancak Allah katındadır.” 419
Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden kaynaklanan,
yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna
göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada
ilim, Allah’a, tam mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı
için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla
ilim, kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan
İlâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile
olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu
toplum düzenine de câhiliyye denir. Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki
bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri, özellikle Allah’ı
hiç tanıyıp bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.
İlimler, genel bir tasnife göre ikiye ayrılır:
a- Naklî ilimler; Kur’an ve sünnete dayanan ilimler, yani Peygamberimiz’in
vahy kanalıyla Allah’tan getirip bize ulaştırdığı ilimler.
b- Aklî ilimler; Müsbet (deneyle kanıtlanabilen) ilimler başta olmak
üzere naklî ilimler içine girmeyen bütün ilimler. Günümüz ve İlim Kavramının,
Oku Emrinin Tahrifi
Müslümanın çok şeyinin gasb edildiği gibi kavramları da tâğûtî güçler
tarafından çalınıp Kur’anî anlamından içi boşaltıldıktan sonra câhiliyyenin
istediği şekilde tahrif edilip değişik ve çarpık muhteva ile Kur’an’dan
uzaklaştırılan insanlara sunulmaktadır. Bu konuda örnekler sayılamayacak
kadar çok. Din kavramından şehidlik kavramına, adalet ve zulüm
anlayışından İslâm, Kur’an ve sünnet anlayışına kadar yüzlerce kavramın
başına gelen budur. Kâfirler müslümanları daha çok kendi silâhları ile vurmaktadır;
Müslümanların sahip çıkmadıkları, kullanmasını bilmedikleri,
yanlış kullandıkları silâhlarıyla. İlim de bundan yeterli payını almış garip,
mahzun ve sahiplerinden şikâyetçi kavramlarımızdan. İlim ve bilgi, birçok
resmî gün ve haftalarda mevsimlik programlarda ele alınıyor. Hem de dinî
418 6/En’âm, 80
419 46/Ahkaf, 28
• 204 •
Ahmed Kalkan
bir edâ ile; fakat dine uymayan bir görüş ya da ideal için tema ve malzeme
olarak kullanılıyor. İşin tuhaflığına bakın ki, temeli dine dayalı bir kavram
ile, dinî olmaması için gayret edilen, üstelik dine bağlanması uygulanan yasalar
ile suç olan bir meselenin desteklenmesine, halka empoze edilmesine
çalışılıyor.
Bilim denilen şey, şu haliyle müslümanların felâhına ve yeryüzünde
etkinlik kazanmasına sebep olmamakta, bilim şu vaziyetiyle insanlığı sinsice
tehdit etmekte, hidâyetin yolunu tıkamaktadır. İlim ki, aslında Yüce
Allah’ın yeryüzüne ilettiği haberden, yani vahyden ve Peygamber’in öğretilerinden
ibarettir; şimdilerde Peygamber’in getirdiği İslâm’ı başka türlü
göstermek için kullanılmaktadır. İlim ki, Allah’ın mahlûkatı olan kâinatın
incelenmesinden ve Allah’a giden yola sarılmaktan ibarettir; şimdilerde evrenlerin
Rabbinden uzaklaştırmak için en etkin ve geçerli bir güç olarak
yürütülmektedir.
İlim, bir ilerleyiştir; insan beyninin ve ruhunun yol alışıdır. Ama bu
ilerleyişin uçuruma (dünya ve âhiret âfetlerine) doğru değil; cennete doğru
giden dosdoğru yola (sırât-ı müstakime) doğru olması ilmin olmazsa olmazıdır.
Müslüman için önemli olan ilerleyişin İslâm’a doğru ve O’nun için
olmasıdır. Temel çaba, ilmi bir yük olmaktan, hatta vebal olmaktan çıkarıp
Kur’an’ın gösterdiği şekilde İslâm’a uygun hayat haline getirmektir.
Bilimin ve teknolojinin şu asırlardaki gidişi, bütünüyle evrene hükmetmeyi,
tüm canlılara zararı hedef almış gibidir. Akıl, bilim ve teknoloji, ne
kadar evreni insana hizmetkâr yapma ve dünyayı daha iyi yaşanır bir cennet
haline getirme masallarıyla insanlara sunulsa da, hayatı bir zindan haline
getirdiğinin ve ebedî hayatı mahvettiğinin farkında bile değildir. Modern
insan, hevâsının yolundaki aklı ile icad edip semirttiği bu bilim sultasının,
teknolojik aygıtların, makinelerin tutsağıdır. Bundan kurtuluşun
yolu, önce ilim kavramının Kur’an’la sağlaması yapılarak tashih edilmesi,
bilgi birikimleri, dinin anladığı şekilde “faydalı ilim” ise başa tac edilmesi,
değilse kendisinden Allah’a sığınılması gereken bir tehlike olarak kabulü ile
gerçekleşebilecektir.
Vahiyden ve Allah’la bağlarından koparılmış bilimin ve bilim sayesinde
oluşan aygıtların, makinelerin ve maddeci hayatın tutsaklığıdır modern
insanın temel problemi; asrın insanının hüsrânı, çıkmaz ve açmazları, bu•
205 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
nalım ve streslerinin temel sebebidir bilimi “câhil”ce, “câhiliyye” gözüyle
değerlendirmek ve gerçek ilimden kaçmak. Bu esaretten kurtulmak, hevânın
gerçek akla dönüşmesi, bilimin, evrenin sırlarını “halife” sorumluluğu
ile öğrenme ve Allah’a kulluk yönünde, yani en faydalı şekilde kullanılması
sayesinde olacaktır. Modern câhiliyyenin vahye, yani Allah’tan gelen gerçek
ilme ihtiyacı, Ebû Cehillerin câhiliyyesinden daha az değildir.
İnsan ömrünün sınırlı, günlerinin ve alıp verdiği nefeslerinin de ilm-i
İlâhîde mâlum ve muayyen olduğu hesaba katılınca, öncelikle ne öğrenmemiz,
hangi ilmi tahsil etmemiz gerektiğini tespit etmek gerekir. Olur-olmaz
kimseler tarafından “ilmin faziletleri”nin anlatıldığı, bazen bâtıl otorite sahipleri
ve bozuk niyetli merciler güdümünde ilim kavramının bâtıl maksatlar
için istismar edildiği vakıası da hesaba katılınca bu ilim gerçeğinin
ne olup ne olmadığını belirlemek bir zaruret olacaktır. Peygamberimiz,
“faydasız ilimden Allah’a sığınırım” 420 diye duâ edecek kadar faydasız ilmin
zararı konusunda hassasiyet göstermişken, mahiyetine ve kullanılış gayesine
bakılmadan ve şer’î ölçüyü hiç hesaba katmadan sürekli ilmin övücülüğünü
yapmak, ilim adına işlenen büyük bir cinâyettir.
Meselâ, “İlim istemek, ilim tahsil etmek, kadın erkek her müslümana
farzdır.” hadis-i şerifini ve “İslâm’ın ilk emri oku emridir” düsturunu dillerine
sakız edenleri bu hale örnek gösterebiliriz. Evet, ilim tahsili herkese
farzdır, ama hangi ilim, hangi şartlarla ve ne maksatla?.. İşte bunu bir türlü
belirtmiyorlar kavram istismarcıları. Okumak tavsiyesini de bir zamanlar
moda olan okuma seferberliği girişimlerine halkı teşvik sadedinde delil getirenler,
samimiyetsizliğin ve çifte standartın en âdi örneğini sergiliyorlar.
Bu hal, aynen bir ağacın kökünü inkâr edip dallarını kabullenmeye benzer.
İslâmiyet’i bütünüyle ve cemiyet plânında inkâr ettikten sonra onun bazı
ilke ve kavramlarını kendi gayelerinin gerçekleştirilmesi yönünde kullananların
tutumu hangi mantık ve samimiyetle bağdaştırılabilir?
Niyet bakımından böyle olduğu gibi, içerik yönünden de İslâmî gaye
esas alınmadan mutlak olarak kayıtsız şartsız insanlara öğütlenen, bir dereceye
kadar da öğretilen bu malumatlar, konusu ve sonu görünüşe göre ne
derece parlak ve verimli gibi olursa olsun, mutlak surette bir fuzûliyattan
ibarettir. İşin daha kötüsü, hakiki ilmin önüne bir perde ve engel getirmek,
420 Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416; et-Tâc, Kitâbü'l Ezkâr, c. 5, s. 124
• 206 •
Ahmed Kalkan
insanı asıl yaratılış gayesinden uzaklaştırmaktır. Zamanın ilim anlayışı,
Din’in esprisi içinde bir ilim değil; resmî sistemler/câhiliyye doğrultusunda
bir bilim anlayışıdır. 421
“Bilim” ile “İlim” Aynı Şey mi?
Öncelikle günümüz kabulü ve kullanışı ile “ilim”le ilgili bilmemiz gereken
şudur: “Bilim”, “ilim” karşılığı değildir. İslâm’ın belirlediği “ilim”
ile, modern câhiliyyenin belirlediği “bilim” başka başka şeylerdir. Bu
iki kavram, hem konuları, hem içerikleri, hem de yöntemleri ve alanları
bakımından doğru ile yanlış kadar birbirinden farklıdırlar. Gerçi bilim,
bazı bakımlardan ilim kavramının içinde sayılabilir; fakat ilim, bilimin dar
kalıpları içine sığdırılamaz. Çünkü bilim, kesinlikle ilmin ulaştığı yerlere
ulaşamamakta, onun alanını kapsamamaktadır.
Bilimin metodu ve alanı bellidir; alanı madde, metodu da akıl ve deneydir,
gözlem ve incelemedir. Hâlbuki genel anlamda ilmin yolu öncelikle
“vahiy”dir. Akılla birlikte nakildir. Alanı madde kadar, hatta daha öncelikli
“mânâ” ve gayb âlemidir. Aslında ilim de bilim de “gerçeği öğrenme” aracıdır.
Fakat İslâm’a inanmış, Allah’a teslim olmuş ve vahiy sistemini esas almış
bir ilim adamının “gerçek” (hakikat) dediği şeyle, bilim adamının “gerçek”
(bilimsel gerçek) dediği şeylerin önemli bir kısmının sınırları birbirinden
farklıdır. Her şeyden önce, bilimin metodunda, hiçbir öneri, hakikat ve
inanç sistemi, deneyler ve bilimsel olaylar tarafından desteklenmedikçe
doğru ve gerçek kabul edilmez. İlim için bu kural, özellikle vahiy ve gayb
âlemi, iman gibi temel konularda olaylar ya da deneyler tarafından desteklenmesi
şart olmadığı gibi, bu aynı zamanda imkânsızdır da.
Bundan başka bilimde bir de nesnellik özelliği vardır. Yani bilim adamı
kişisel eğilim ve önyargılarının etkisi altında kalmadan bulduğu sonucu
olduğu gibi yansıtmalıdır. Bulgular inançlara ters düşse bile yansızlıktan
ve doğruluktan uzaklaşmamalıdır. Aynı kural, ilim için de geçerli ve hatta
gerekli bir kuraldır, ama inançlara ters düşmesi halinde müslüman ilim
adamının tutumu farklı olacaktır; eğer burada bilimin bulgularının ters
düştüğü inanç İslâm ise, işte o zaman ilim adamı inancından yana olacaktır.
Çünkü onun gözünde vahyin, İslâm inançlarının doğruluğu mutlaktır,
421 Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Y., s. 52-53
• 207 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
daha kesindir. Bilimin ortaya koyduğu bulgular, değişmez ve mutlak değildir.
Tenkit edilmek, zaman içinde iptal edilip değiştirilebilmek gibi bir
ârıza ve noksanlığı da beraberinde taşımaktadır. (Bundan üç-beş asır önce,
özellikle Ortaçağda bilimin doğruları ile şimdiki doğruları arasında uzlaştırılması
mümkün olmayan nice örnekler herkesçe bilinir.) Hâlbuki müslümanın
anlayışında, ilmin temel kaynağı vahiy olduğu için ilim, değişmezlik
ve mutlaklık gibi bir sağlamlığa ve sürekliliğe sahiptir.
Bilimin konularının büyük bir kısmı, günlük yaşamın doğurduğu sorunlar
ve ihtiyaçlardır. Yani dünyada daha kolay yaşamak, maddî refahı
sağlamak, yine maddî sorunları gidermek bilimin belli başlı gayesidir. Hâlbuki
ilmin gayesi, insana hem bu dünyanın hem de ölümden sonraki sonsuz
hayatın saadetini sağlayacak hayat tarzını belirlemektir. 422
Ayrıca bu iki kavramın, konuşma ya da yazı dilinde kullanılışları ânında
akla getirdiği ilk fikir ve çağrıştırdığı anlamlar da farklıdır. İslâm’a inanmış
bir toplumda “âlim” kelimesi kullanıldığı zaman akla ilk gelen, müslüman
bilginlerdir, özellikle din âlimleridir. Ama meselâ Newton, Einstein,
Descartes gibi şahsiyetler ise ancak “bilim” söz konusu edildiği zaman akla
gelmekte ve onlara âlim denmeyip “bilgin” veya “bilim adamı” denmektedir.
Demek ki bilim, fizikçilerin, kimyacıların, sosyologların, antropolog ve
benzerlerinin (yani beşerin) -yine Allah’ın verdiği yetenek ve imkân sınırları
içinde- bulup ortaya koyduğu şeylerdir.
İlim ise, bu saydıklarımızın meşgul oldukları alanları ve elde ettikleri
sonuçları genelde reddetmeksizin, hatta onları kendi kuralları içinde
özümseyip yorumlamakla birlikte, aynı zamanda bütün bunlara bir anlam
kazandırıp faydalı ve meşrû bir yorum getiren vahiy öğretisinin ortaya koyduğu
sistemin incelenmesi ve kavranmasıdır. Mesela bilim, savaş araçları
ve silâhlar, kimyasal bombalar üretir, bunların en etkili biçimde işlemesi
için araştırmalar yapıp yöntemler geliştirir. Bu silâhların hedefleri belirlenirken
ölçü, yalnızca menfaat ve üstün gelme duygusudur; ahlâkî bir ölçüsü
ve duyarlığı yoktur. Hâlbuki dine bağlı ilmin kuralı, bunları insanlığın
maddî manevî kurtuluşu yolunda kullanmak şeklindedir.423
422 M. Sıddıkî, Bilimin İslâmî Temelleri, 20-21; Bilgiden Tevhide Yükseliş, 9-11
423 E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 11
• 208 •
Ahmed Kalkan
İlim kavramının hakiki anlamı, bilgi birikiminden ziyade “anlayış ve
idrâk” olmalıdır. Çünkü esas ilim, zihinde ve hâfızada çok mâlumat taşımaktan
öte, bilgi üretme ve meselelere çözüm bulma yollarını bilmektir.
İlim, zihinsel çabadır; ancak gönülle irtibatı olan zihnin çilesi, bilgi kırıntılarını
düzenli ve faydalı bilgi, yani ilim seviyesine çıkarabilir.
İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü
bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına insanların
âhiretleri mahv edildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya,
terörist, satanist, ateist, ataist... bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel
maskeler takılarak dine, mutlak hakikate hücum ediliyor. Bilim, artık
salt ideoloji olma boyutundan çıkıp bir put haline gelmiş durumdadır.
Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz kabul edilir, tek ölçüt olarak alınırken,
“din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta topyekün reddedilmiş oluyor.
Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru, bilimin bize getirdikleridir.
Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları hiç mi
hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları
kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret
hayatının, cennetin, meleklerin, Allah’a kulluğun yeri yoktur.
Bu âmentüye göre ilk insanı Allah yaratmamış, insan tabiat tarafından
tesadüf ve evrim sonucu başkalaşım ve değişimle maymundan türemiştir.
Ya da tüm müslüman çocuklara öğretildiği şekilde ilk insan, Allah’tan
direkt ilim alan, vahye muhatap olan yeryüzünün halifesi ve efendisi bir
peygamber değil; etleri çiğ çiğ yiyen, yarı insan yarı hayvan, vahşi bir mağara
adamıdır. Okullarda bu câhilî bilgiler temel alındığı için, dünyanın
yaratılması değil, kendi kendine güneşten kopuşu anlatılır; Din Kültürü ve
Ahlâk dersinde kuşa benzetilmiş bir dine kültür olarak lütfen yer verilmesi
dışında, hiçbir ders kitabında ve hiçbir ders müfredâtında vahye, Allah’a,
dine ve mutlak doğrulara, yani “ilm”e yer verilip verilmediği, veriliyorsa ne
kadar ve nasıl verildiği sorgulanmalı değil midir?
Hayır, sorgulanamaz! Kim sorgulayacak? Vahiyden habersiz veya gerçek
ilmin sorumluluğunun bilincinde olmayan, yine câhiliyye kurumlarından
câhilî bilgilerle yetişen, hayata bu bilim putunun kriterleriyle bakan
kimseler mi sorgulayacak bilim putunu, câhilî eğitimi, câhiliyyeyi?
• 209 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Ama unutmamalı; Allah, Mûsâ’yı Firavun’un kurumlarında yetiştirmiştir;
yalnız, yine unutulmamalı ki Mûsâ, vahiyle yetişmiş, vahiyle beslenip
yönlenmiş, Firavun’un öğrettiği bilimin sağlamasını vahiyle test etmiştir.
O günün bilimi sihirbaz yetiştirmede ne kadar mâhirse, günümüzün câhilî
kurumları da o kadar göz boyayıcıdır. Akı kara gösterici, İslâm’ı irtica, depremin
temel sebebinin Allah’ın ikazı ve takdiri değil de fay hattı olduğunu
yutturacak laf cambazlığı ve sihirbaz taktikleri olduğu değerlendirilebilir.
Ebû Cehillerin, Firavunların bilime yaklaşmaları ile günümüzdeki bilime
yaklaşım arasında; gâvur dediğimiz Johnların, Mary’lerin, Adam Smithlerin
ve müslümanım diyen bilimsel takılanların ilme bakış açısı konusunda
benzemeyen yönlerini gösterin gösterebilirseniz!..
Okunacak, Öğrenilecek İlim, İslâmiyet’tir
Gerçek anlamdaki ilim, tamamen bir Kur’an terimidir. Bu terim ilk defa
Allah’ın kelâmında ve Rasûlü’nün lisanında kullanılmıştır. Bu kelimenin
başka hiçbir dilde aslî manada karşılığı yoktur. Bu bakımdan Yüce Allah’ın,
Peygamberi ile gönderdiği hakikatler olmasaydı, bu âlemde “ilim” diye bir
kavram da olmazdı. Ve ilim haysiyetine sahip bir de bulunmazdı. Belki olsa
olsa beşerî ve câhilî planda mâlumatlar ve bilgi yığınları bulunabilirdi ki,
bunlar da derde deva bir şey sayılmazdı.
İlim kelimesi, türevleriyle beraber Kur’ân-ı Kerim’de 854 yerde geçmektedir;
hem de bunun zıddı olan “cehil” ve eş anlamlıları hâriç tutulmak üzere.
Âlemlerin Rabbi’nin insanlığa bildirisi olmasaydı, bu âlemde “bilinecek”
ve bilinmeye değer bir şey bulunmayacağı gibi, ilim kavramı da olmayacaktı.
Çünkü vahyin bildirdiğinin dışında hakikat namına insanın bilme
iktidarında olduğu bilinmeye değer bir nesne ve hakikat mevcut değildir.
İnsanlık için anlamı olan, insanlığa felâh sağlayıcı, gerçeğin haberini veren,
kurtuluş yollarını gösteren, insanlığa insanca bir hayatın disiplinini bahşeden
bir ilme sahip olmayacaktı insanlık. Tıpkı şimdi küfür toplumlarının
sergilediği hal gibi ki, bilgileri çok; fakat kurtarıcı ilimleri yoktur.
Allah’ın ve Rasûlü’nün insana tavsiye ettiği ilim, en sağlıklı bir şekilde
konusu ve gayesi ile tespit edilebilir. Konusu itibariyle müslümana mahsu
ilmi tanımak için Saadet asrına bakmamız en uygundur. Bu gözle incelendiğinde
hemen kolayca anlaşılır ki, Kur’an’ın ve Peygamber buyruklarının
insanlara tebliğ edildiği ilk dönemde, ortada vahiy metinlerinden ve Allah
• 210 •
Ahmed Kalkan
Rasûlü’nün söylediği ve yaptıklarında başka ilme konu olacak hiçbir malzeme
mevcut değildi. Bütün mesele ve yegâne maksat, Allah kelâmı ile beraber
“hadis” dediğimiz Peygamber tavsiyeleri ve buyruklarının, insanların
kalbine ve zihnine nakşedilmesinnden ibaretti.
Sahâbe-i Kiramın bir kısmı Kur’an âyetlerini yazarak, çoğu da bunları
ve Rasûlullah’ın söylediklerini ezberleyerek, bir yandan da aralarında müzakere
ederek “ilm”i koruyor, yayıyor ve geliştiriyorlardı. Daha da önemlisi,
bu öğrendiklerini “yaşıyor”, eski bâtıllarını atıp yeni hayat tarzının gereklerine
göre vaziyet alıyorlardı. Her öğrenilen yeni şey, mutlaka hayatlarında
ve tavırlarında bir değişikliğe sebep oluyordu. İlim buydu, öğrenilen ve öğretilen
Allah’ın kelâmı, Rasûlü’nün beyanı ve tavsiyeleri idi. Çünkü istenen
ve emredilen de bundan başkası değildi. İlk emir “oku!” emri, vahy kitabı
Kur’an dışında başka bir kitaba mı işaret ediyordu? Rasûlullah ve sahâbe
“oku!” emrinden neyin okunmasını anlıyordu?
Rasûlullah’ın dönemindeki durumdan da kolaylıkla anlaşılıyor ki, ilme
konu olan, birinci planda Allah’ın Kitabı ile Rasûlü’nün sünneti idi. Kadın-
erkek her müslümana farz olan ilmin de öncelikle bundan başkası olduğu
söylenemez. Bu bakımdan, özellikle müslümanlar için ilim söz konusu
olduğu ve İslâmî bir ilke olarak ilmin kıymetinden bahsedildiği zaman,
ilim lafzının kapsamı olarak: Allah’ın kelâmını, Rasûlü’nün sözlerini ve tavırlarını
bilmeliyiz. Bu iki esasın özünü ve ruhunu, manasını ve mesajını
aksettiren her nevi kitap ve yazılı ürünler de bu cümledendir. Herhangi bir
yazılı eser, ancak bu ölçüye göre ve sadece bu şartla müslümanın ilmine
esas konu olabilir. Unutmamalı ki, bütün kitaplar, tek bir Kitab’ı daha iyi
anlamak ve yaşamak için okunur, okunmalıdır.
Bir müslümana göre, ilmin İslâm’dan ibaret olduğu herhalde anlaşılmıştır.
Yüce Allah, insanlığa bir din gönderdi. Allah’ın peygamberi de o
dinin öğretimi ile görevli idi. Peygamber’in risâlet görevi, ancak “getirdiği
şeyler”i insanlara anlatması ve öğretmesiyle tamamlanıyordu. Allah’ın gönderdiğini
insanlara tebliğ ve telkin etmekle din tamam olacaktı. Allah, insanlara
içlerinden bir Elçi göndermişti ve bu Elçi onlara “Kitabı ve hikmeti
öğretiyor”du. 424 Görülüyor ki O’nun öğrettiği Kitap’tır ve dalâletten ancak
bu Kitap’la kurtulabilir insan. Onlar da önce açık bir dalâlet içinde idiler
424 3/Âl-i İmran, 164; 62/Cum'a, 2
• 211 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
ve bu Kitap’la kurtuldular. Bu demektir ki, çağlar boyunca gelmiş geçmiş
ve kıyamete kadar da gelip geçecek olan her toplum, yalnız bu öğreti ile
kurtulacaktır sapıklıktan. İnsanlık, bu vahyi kalbine yerleştirmekle gerçek
kurtuluş yolunu bulacak, sonu felâha çıkan dosdoğru yola girmiş olacaktır.
İlmin, özü ve aslı itibariyle İslâm’dan ibaret olduğunu, Peygamberimiz’e
“Onlar sana uymazlar; eğer sen de sana ilim geldikten sonra onlara uyarsan
zâlimlerden olursun.”425 şeklinde hitap edilmesinden de anlıyoruz. Buradaki
“sana ilim geldikten sonra” ifadesinden, ilmin İslâm manasına olduğu açıkça
görülüyor. Çünkü Peygamberimiz’e gelen ilim İslâm’dı. Bu ölçüyle, İslâm’ı
konu ve yine onu gaye edinmeyen bilgilerin bir müslümana göre ilim olmayacağı
prensibini benimsiyoruz. Bu ölçüye uymayan diğer mâlumatlar,
bilgi yığınlarından, kafa hamallığından ibarettir. Kişiye Allah’ı ve kendi sorumluluklarını
hatırlatmayan, onu Allah’tan uzaklaştıran bilgi yığınlarına
ilim denilebilir mi? Ve İslâm bunların faziletli olduklarını söyler mi? Kur’an
ve Sünnet temel kaynaktır müslüman için, müslümanın ilmi için. Bu temel
kaynakları anladıktan ve onların ruhuna nüfuz ettikten sonra, artık ikinci
derecede önemli kitaplarla ilim yolunda ilerlenebilir. Bu sağlam ölçü ile öğrenilen
bütün bilgiler ve karşılaşılan fikirler doğru istikamete yönlendirilir.
Sağlam ölçüye, mutlaka sahip olmalıyız; buna sahip olunmadan okunan
şeyler zararlı olacaktır. Midesi bozuk olan bir insana yediği şeyler zararlı olduğu
ve bozukluğu artırdığı gibi, sağlam bir inanç ve İslâmî hassâsiyete sahip
olmayan kimsenin okuduğu şeyler de onun fesadını artırır. İslâm, temel
kaynaklarıyla okunup anlaşıldıktan sonra insana hiçbir şey zarar veremez.
Çünkü Hak bulunmuştur, ölçü ve terazi mevcuttur, sağlama yapabileceğimiz
mikyas belirlenmiştir; bâtıllar kolayca seçilip reddedilebilir.
Yüce Allah’ın Kitab’ında, “ilm” kökünden gelen lafızların bulunduğu
âyetlere dikkatle bakıldığı zaman görülür ki, Allah’ın kullarından öncelikle
istediği, kendi birliğinin ve sıfatlarının bilinmesi, Rab’liğinin kabul edilip
O’na teslim olunmasıdır.
Bu cümleden olarak insanın, imanını olgun ve kuvvetli hale getirmesi
de ilk istenen şeylerdendir. Yani, mutlak ve niteliksiz olarak soyut “bilgi”,
ne olursa olsun bilinip öğrenme, hiçbir zaman övülmemiş, mutlak surette
belli nitelikleri olan muayyen, yani hayırlı ve faydalı bir ilim tavsiye edil-
425 2/Bakara, 145
• 212 •
Ahmed Kalkan
miştir. Allah katında değerli olan ilim, insanın yakîn derecesinde bir imana
sahip olmasını sağlayacak ilimdir. 426 Zaten İmam Gazâli’nin de belirttiği
gibi asr-ı saâdette de “ilim” sözü, Yüce Allah’ı, Kitabını ve kulların fiillerinin
hükümlerini kapsayan ilme verilen bir isimdi. Fakat zamanla insanlar özellikle
ilim kelimesini istismar ederek diledikleri mânâya kullanmaya başladılar.
427 Bunun doğal bir sonucu olarak da, ilimdeki öz ve gaye çoğu zaman
kaybedilmiş; ilim, bir gerçeğe ulaşmak için kullanılan “araç” olmaktan çıkarak
başlı başına bir “amaç” ve bir “meslek” haline gelmiştir.
Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip
azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve
yaygın olarak yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, “câhil”
unvânını hiç bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm’la ilgili “ilm”e
sahip olmayan ve vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik
ve hatta ilkellik, bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
İlim ve İslâm
Kur’an’a göre yaratılış amacı, Allah’a kulluktur. Allah’a kulluk, bir tavrı
ve bir tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine,
bir gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime,
en sonunda da irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında
sosyal psikoloji açısından üç temel ögeye ihtiyaç vardır: 1- Bilişsel (zihinsel)
öge, 2- Duygusal öge, 3- Davranışsal öge. Kur’an eğitiminin boyutları
da bu üç temel ögeden oluşmaktadır: Bilgi boyutu, duygu boyutu ve amel
(icrâ) boyutu. Buna zihnî, kalbî ve amelî boyut da diyebiliriz. Bu üç öge,
ne kadar güçlü ve dengeli ise inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar
zayıf ve dengesiz ise o kadar zayıftır. Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle
dengeli biçimde beslemek, güçlendirmek gerekir. Kur’an’ın en üstün insan
tanımı, bilgili428, cihad ehli429, muttakî/takvâ sahibi430 kişidir. Bilgisiz,
duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm’da ne kadar hoş karşılanmazsa; bilgili,
duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da o kadar hüsn-i kabul görür.
Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz bir ibâdet de kupkuru-
426 E. Sağıroğlu, a. g. e. s. 50 ve devamı
427 İmam Gazali, İhya, 1/54
428 39/Zümer, 9
429 4/Nisâ, 95
430 49/Hucurât, 13
• 213 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
dur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün değildir. Bütün inanç
sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak mümkündür.
İlim olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün değildir. Cehâlete
alternatif olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar. Olurlarsa
perişan olurlar ve onlar adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve vebâli
ise çok ağırdır.
Kendisinden önceki dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklayan
İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen
insanları bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle
ilim tahsilini emretmiştir.
İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar
onunla aydınlanır. İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir.
Yeterli ilimden yoksun olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle
beslenmeyen tutum ve tavırlar bir sarsıntıda yıkılıp giderler. Atasözlerindendir:
“Câhilin sofusu, şeytanın maskarasıdır.” “Yarım doktor candan,
yarım hoca dinden eder.”431
İlmin, sıradan bir algılama olayı olarak kalmaması, kişiye maledilmesi,
hazmedilip özümsenmesi gerekir. Aynen maddî gıdaların hazm edildiği
gibi, zihnî gıdaların da varsa posalarının atılması, fıtrata ve bünyeye uygun
hale getirilmesi gerekmektedir. Hazmedilen bir tavuk eti, artık tavuk eti
olmaktan çıkıp bünyeye yararlı hale gelmektedir. Arı, her çiçekten bal özü
alır ama o hazmedilmiş, artık çiçek olmaktan çıkmış, kendine has bir bal
olmuştur.
Kur’an da zihinde dondurulmuş ölü bilgiler istemiyor. Muhammed
Kutub bu konuda şunları söyler: Zihinde kalan, aksiyon haline gelmeyen,
donuk, ölü fikirlerin İslâm nazarında hiç kıymeti yoktur. İslâm’ın
ve Kur’an’ın istediği ilim, kalpten kalbe geçen, vicdanları harekete geçiren,
pratiğe dönük faydalı bilgidir.432 Bilgi kırıntılarının ilim olabilmesi
için, her şeyden önce vahiyle irtibatının kurulması, bütün içinde uygun
yere monte edilmesi, güncelleştirilmesi, özümsenmesi, benimsenip hayata
geçmesi gerekmektedir. Kur’an’da müşriklerin “yağmuru kim yağdırıyor,
431 Y. Fersahoğlu, a.g.e., s. 174 ve 225
432 Muhammed Kutub, İslâm'da Ferd ve Cemiyet, s. 305
• 214 •
Ahmed Kalkan
gökleri ve yeri yaratan kimdir, sorularına “Allah” diye cevap verdikleri ifade
edilir. Demek ki gökleri ve yeri Allah’ın yarattığını biliyorlardı. Fakat bu
bilginin onlar için pratikte hiçbir faydası yoktu; Yaratıcıyı kabul etmenin
özümsenen, benimsenip uygulanan, yani bu bilginin ilim ve iman olması
için gereken işlem yoktu. Bu nedenle Kur’an, o bilgiye değer vermiyor ve
sahiplerini “câhiller”, “bilmeyenler” olarak tanıtıyor.
Elbette Ebû Cehil, zır câhil değildi, toplumda sözü geçerli olan, devleti
ve orduyu yönetecek bilgilere sahipti. Ama İslâm, onun bildiği doğru kırıntıları
ile mutlak doğru arasında bağlantı kuramadığı için ve esas bilinmesi
gerekeni bilemediğinden, bildiklerinin ilim olmadığı hükmünü vurarak,
ona “câhillerin atası” “atacâhil = câhil baba” ismini verdi. Kur’an, dünya hayatının
sadece zahirî bilgilerine sahip olanlar için şöyle buyuruyor: “Onlar,
dünya hayatının görünen kısmını bilirler. Onlar, âhiretten habersizdirler.” 433
Her insanın yeryüzündeki görevi, rolü ve fonksiyonu farklı olduğundan
yetenek ve kapasitesi de farklıdır. Bu bakımdan, herkes aynı şekilde
tezkiye olamaz ve aynı şekilde ilim öğrenemez. Allah bu noktada insanları
derece derece kılmıştır ve herkes kapasitesi ölçüsünde ilimden yararlanır.
“Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz; her ilim sahibinin üstünde bir âlim
vardır.”434 Şu halde, Allah’ın elçileri aracılığıyla gönderdiği ilme kimse aynı
derecede vâris değildir ve bu ilme, kalplerinde herhangi bir leke ve kaplarında
tortu (rics) olmayanlar tam vâris olabilirler.
İlim, kalbin tezkiye edilmesi (temizlenmesi) ile mümkün olur. Bu anlamdaki
ilim bir nurdur, Allah’ın nuru takvâdan uzak isyankâr ve kalbi
paslı insanlara verilmez. Kalbin tezkiyesi, özellikle amelle, Allah’ın çizdiği
sınırlara yaklaşmamakla mümkün olur. Bu bakımdan, ilim takvâsız olmaz
ve âlimin ilmini yaşamaması düşünülemez; yaşamazsa âlim değildir, belki
sadece bilgi kırıntılarına ve bazı mâlûmata sahiptir o kadar. Amelsiz
tezkiye de olamayacağından ilim de edinilemez. O halde, Kur’anın buyurdu
gibi “Allah’tan kulları içinde ancak âlimler korkar.” 435 Mâlûmat sahipleri
ise, hiçbir zaman âlim değil; amelsiz de olduklarından belki “kitap yüklü
eşekler”dir.436
433 30/Rûm, 7
434 12/Yusuf, 76
435 35/Fâtır, 28
436 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, 419-420
• 215 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
İslâm, okumaya ve ilim elde etmeye büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber
(s.a.s.)’e inen ilk vahiyde okumaktan, kalemden, eğitim ve öğretimden
bahsedilir: “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile). O insanı
alâktan (aşılanmış yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip yapışan bir
sudan, sevgi ve ilgiden) yarattı. Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan,
cömertliğinin sonu olmayan Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana
bilmediklerini de ancak O öğretti.” 437
Bakara suresi 30. âyette belirtildiği gibi, ilk insan, yaratılıp meleklere
arz edilince Allah tarafından kendisine isimler öğretilmiştir. Allah’ın, kendisine
eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden
üstün olabilmiş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır.
Hilâfet sıfatının tahakkuku için de, mutlaka kullanması gereken araçların
başında ilim gelir.
İslâm; fıtrata, insanın yaratılışına en uygun bir din olduğu için bütün
müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın kulluk görevlerini (ki
bütün dünyevî işlerini kapsar) yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile
bâtılı ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. “İlim tahsil etmek, her
müslüman erkek ve kadına farzdır.”438 Kişinin müslüman bir kul olarak
şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilme sahip olması
farz olduğu gibi; içinde bulunduğu durumlar ve yapması gereken her çeşit
ibadetle ilgili bilgileri öğrenmesi de yine faz-ı ayn’dır. Tıp, mühendislik,
teknik ve teknoloji gibi sosyal hayat için gerekli olan her türlü ilimleri
öğrenmek farz-ı kifâyedir. Bu tür ilimler, toplumun bazı fertleri tarafından
öğrenilirse bu farîza yerine getirilmiş olur. Fakat kimse öğrenmezse toplumun
bütün fertleri Allah katında sorumlu olurlar. Övünmek ve başkalarına
karşı üstünlük taslamak için ilim öğrenmek ise, mekruhtur.
İslâm kadar ilme önem veren başka bir din ve sistem yoktur. Her kötülüğün,
hatta küfür ve şirkin baş sebebi, bilgisizlik ve cehalettir.
Küfrün ne demek olduğunu ve hangi kötülüklere yol açtığını bilen
bir kimse kâfir olmaz. Şirkin ne olduğunu bilen, başka bir şeyi Allah’a ortak
koşmaz, Allah’tan başkasına kulluk yapmaz. Bunun içindir ki Kur’an,
437 96/Alâk, 1-5
438 İbn Mâce, Mukkaddime 17
• 216 •
Ahmed Kalkan
ilimsizlikten şiddetle sakındırır: “Sakın ha câhillerden olma!”439; “Kulları
içerisinde Allah’tan hakkıyla ancak âlimler korkar.”440 Kur’an’da ilim övülmüş,
bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı açıkça belirtilmiştir: “Hiç bilenlerle
bilmeyenler bir olur mu?”441 İslâm; ilmin, âlimin ve ilimle uğraşanların
değerini yükseltmiştir. “Allah, içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim
verilenlerin değerini yükseltir.” 442
Yazma
Yazı: İsteklerimizi anlatmak için kullandığımız sözlerin, birtakım şekiller
halinde gösterilmesidir. İnsanların birbirleriyle iletişim kurmak için
kullandıkları, dil denen sistemin belli işaretlerle belirleyen ikinci bir sisteme
yazı diyoruz. Yazı, sözün resimleşmiş (şekillenmiş, simgelenmiş) biçimidir.
Yazı, alfabe denen ve seslerin yerini tutan işaretlerden oluşur. Yazı,
zihnimizde oluşan sözlerin kâğıt üzerine dökülmüş şeklidir.
Yazının insanlık tarihindeki önemi hayli büyüktür. Peygamberlerin bir
kısmına Kitap verilmiş, bir kısmı da önceki Peygamber’e gönderilen kitapla
hükmetmiştir. Kitaplarda yazı vardır. Ve genel kabule göre ilk peygamber
Hz. Âdem’e de küçük kitap (suhuf) verilmiştir.
Yazma: Harfleri, heceleri veya fikir anlatan işaretleri yan yana getirip
istenilen şeyi anlatan şekiller ortaya koymaktır. Söz uçar, yazı kalır. Bir atasözünde:
“Âlim unutmuş, kalem unutmamış” denir. Yazıyı boşluğa dağılan
sözlerden üstün kılan unsurlardan biri, insanı geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki
bütün kitapların ve defterlerin yakılması halinde birçok şeye yeniden
başlamak gerekecektir. Dolayısıyla yazı, geçmişten büyük hazineler
devralmamızı ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar. Güzel yazmak için;
iyi düşünmekle beraber, anlatım açık, cümleler kısa, kelimeler yerli yerinde,
cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, istenen konunun düşünceleri kafada
iyice yoğrulmuş, gereksiz kelime tekrarlarından arınmış olmalıdır.
439 6/En'âm, 35
440 35/Fâtır, 28
441 39/Zümer, 9
442 58/Mücâdele, 15; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 134-135
• 217 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Peygamberimiz Zamanında Yazı ve Yazılı Eğitim: Mekke’de yazılı bir
eğitime ağırlık verilmemiş; daha çok okuma, teşvik edilmişti. Medine artık
müslümanların özgür vatanı idi, yetki ellerine geçmiş ve devlet olmuşlardı.
Nasıl ibâdetlerini evde yerine getirme zorunluluğundan kurtulup mescid
edinmiş ve orada cemaat olarak açıktan ibâdet etme hürriyeti elde etmişlerse,
eğitimi ve öğretimi de mescidde açıktan icra edecek hale gelmiş ve
kurumlaşmışlardı. Daha Medine’nin ilk iki yılında, gelmiş olan Bakara sûresinde,
alış verişte yazışma ve kâtiplerden bahsediliyor, iş akitlerinin yazılması
emrediliyor.443 Tıpkı gayr-i müslimlerle yapılan sözleşmede olduğu
gibi, yazılı hukuka bile adım adım geçiliyordu. Hepimizin çok iyi bildiği
gibi Bedir esirlerinin okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılması
bu gelişmelerin bir parçasıdır. Hatta esirlere verilen bu görev, Rasûlün
(s.a.s.) daha önceden başlatmış olduğu atılımın sadece bir uzantısıdır.
Vatandaşların (müslümanlann) eğitimi o kadar önemli ki müslüman olarak
gelen Mekkeli kadınların imtihan edilmesi emrediliyordu. Toplumsal düşünce
ve inancın korunması açısından bu samimiyet denemesi çok ileri bir
adımdır.444 Sahabenin dolayısıyla müslümanlann eğitimi konusunda Allah
Rasülünün bu kadar titiz olmasının en büyük teşvik edicisi Kur’an’ın ilmi ve
öğrenmeyi emreden âyetleriydi şüphesiz. 445
Üzerine yemin edilme vasfına sahip harflerin sarsılmaz saflarından
çağların zihni ve zifiri karanlıklarına aydınlık saçan mesajın hâkimiyetine
boyun eğip dirilmenin ve arınmanın nimetiyle müjdelenen yüreği kuşatan
Rabbin şefkati ne güzeldir.
O ki insana kalemle yazmayı öğretendir. Kalem dilin belgesidir. Suya
düşülen bir not değil, beyaz kâğıda çekilen onur sürmesidir kalem. Yazıya
aracı olan her şey kalemdir. Kalem şahittir mesaja ve doğruluğuna. İçimizden
sökün eden ateşin ve kıyamın bugüne ve çağın ötesine yayılma aracıdır
kalem. Sırları ifşa eden, yüzleri aydınlatan, safları yakınlaştıran, sözleri tanıklaştıran,
ilim kapısının kilidini çözen anahtardır kalem. Düşündüklerin
hükmettiklerindir, yazdıkların sana hükmedecek olanlardır. Kalemin gücü
ucundan dökülendedir. Kaleme yazacaklarını bildiren Rabbin; sana kalemini
ve dilini hak için kullandığından ötürü başına gelecekleri de bilir. O
kalplerdeki ve zihinlerdekini açık düşürebilecek yegâne güçtür. 446
443 2/Bakara, 282-283; 24/Nûr, 33
444 60/Mümtehine, 10
445 Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 177
446 Mehmet Çağdış, Kalem Suresi ve Direnişçinin Güncesi -1
• 218 •
Ahmed Kalkan
Kur’ân-ı Kerim’de İlim, Kalem ve Yazma
Kur’ân-ı Kerim’de “ilim (ılm)” kelimesi ve türevleri toplam 854 yerde
zikredilir. İlm’in zıddı cehâlet (c-h-l) kelimesi ve türevleri toplam 24 yerde
kullanılır. Kalem ve çoğulu Aklâm kelimesi toplam 4 yerde geçer. Yazmak
anlamında K(e)-t-b kelimesi ve türevleri ise toplam 322 yerde zikredilir.
Kur’an’ın, 854 yerde ilimden bahsetmesi, bilmeye, öğrenmeye verdiği
önemi gösterir. Ayrıca Allah, Kur’an’ın bilgiye dayalı bir kitap ve yol göstermek
için bir rahmet olduğunu ifade ediyor.447 Bilmeksizin zan ile konuşmayı
yasaklıyor.448 Bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağından,449 Allah’tan
en çok âlimlerin korkacağından,450 iman edenlerle, kendilerine ilim
verilenlerin derecelerinin yükseleceğinden451 bahsediyor. “Rabbim ilmimi
artır, de” 452 âyetiyle de mü’minin ruhuna şiddetli bir ilim ateşi yakıyor. Ancak
ilmi, amaçsız bir şekilde kendi başına bir değer olarak alıp kutsamıyor.
Onun salt bir bilgi yığını olarak biriktirilmesini yeterli bulmuyor, bir gâyeye
hizmet etmesini ve topluma aktarılmasını da istiyor. İşte tebliğ ve inzarın
böyle bir fonksiyonu vardır.
“Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en cömerttir.
O, kalemle (yazmayı) öğretendir.
İnsana bilmediklerini öğretendir.” 453
“Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.” 454
“Bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere) sorunuz.” 455
“Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’
dedi. Onlar, ‘Biz hamdinle Sana tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde
fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler.
447 7/A’râf, 52
448 3/Âl-i İmran, 66; 4/Nisâ, 157
449 39/Zümer, 9
450 35/Fâtır, 28
451 58/Mücâdele, 11
452 20/Tâhâ, 114
453 96/Alâk, 3-5
454 68/Kalem, 1
455 16/Nahl, 43
• 219 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Allah da onlara ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi.”456 “Allah Âdem’e
bütün isimleri, (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları
önce meleklere arz edip, ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların isimlerini
Bana bildirin’ dedi.”457 “Melekler, ‘Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih
eder, kemâl sıfatlar ile tavsif ederiz ki, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim
bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm (her şeyi bilen) ve hakîm olan (her yaptığında
hikmetler olan) ancak Sensin’ dediler.” 458
“Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır.” 459
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten
çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu
o çok zâlim, çok câhildir.” 460
“Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu
araştırın. Yoksa bir topluluğa câhilce sataşırsınız da sonra yaptığınıza
pişman olursunuz.”461
“Utanmalarından dolayı, câhil, onların zengin olduklarını sanır. Sen onları
simalarından tanırsın.” 462
“Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cehâletle işlenip de sonra tez elden
tevbe edenlerin tevbesidir.” 463
“Sizden kim, cehâletle bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de
kendini ıslah ederse...” 464
“Sonra şüphesiz Rabbin câhillik sebebiyle kötülük yapan, sonra da bunıın
ardından tevbe edip (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır).” 465
456 2/Bakara, 30
457 2/Bakara, 31
458 2/Bakara, 32
459 16/Nahl, 78
460 33/Ahzâb, 72
461 49/Hucurât, 6
462 2/Bakara, 273
463 4/Nisâ, 17
464 6/En’âm, 54
465 16/Nahl, 119
• 220 •
Ahmed Kalkan
“Bir zamanlar Mûsâ kavmine ‘Allah, bir sığır kesmenizi emreder dedi.
‘Bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. ‘Câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım’
dedi” 466
“Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzre toplayıp birleştirirdi; o halde
sakın câhillerden olma?” 467
“Rabbim, ilimce herşeyi kuşatmıştır.” 468
“O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben sana câhillerden
olmamanı tavsiye ederim.” 469
“Eğer sen onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve câhillerden
olurum dedi.” 470
“...Allah’ın dilemesi müstesna yine de inanacak değillerdi. Fakat çokları
cehâlet segiliyor.” 471
“Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap!’ dediler.
Musa, ‘Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz’ dedi.” 472
“...Ben, iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır.
Fakat ben sizi câhillik yapan bir topluluk olarak görüyorum.” 473
“De ki: ‘Rabbim ilmimi arttır.” 474
“...Yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve câhil kimseler kendilerine laf attığında
‘Selâm!’ derler.” 475
“De ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 476
“İlim, ancak Allah katındadır.” 477
466 2/Bakara, 67
467 6/Enâm, 35
468 6/En’âm, 80
469 11/Hûd, 46
470 12/Yûsuf, 33
471 6/En’âm, 111
472 7/A’râf, 138
473 11/Hûd, 29
474 20/Tâhâ, 124
475 25/Furkan, 63
476 39/Zümer, 9
477 46/Ahkaf, 23; 67/Mülk, 26
• 221 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri
Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye yönelik olarak Kur’an’ın söylemi
konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bunlara tekrar girmeden eğitime
yönelik teklif ettiği ilkeleri de kısaca ortaya koymak gerekir. Çünkü İlâhi kitap,
insanın eğitimini belirsizliğe terk etmemiştir. Ancak bu ilke ve kurallar,
daha çok genel bir nitelik arzetmekte, teknik düzenleme işlemlerini insan
düşüncesine bırakmaktadır. Şimdi bu ilkelere kısaca göz atalım:
Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve düşünmeyi öngören İlâhi vahiy;
bilmeden konuşmayı,478 yapmadıklarını söylemeyi479 yasaklıyor; insanın
bildiklerini uygulamasını istiyor ve uygulamayan kimseleri kınıyor.480 Dolayısıyla
eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor. Öğretmedikçe sorumlu tutmuyor.
481 İnsanın sorumluluğu ile bilgilendirilmesini doğru orantılı olarak görüyor.
Kolaylaştırmayı emrediyor, zorlaştırmayı çirkin buluyor;482 yumuşak
muâmeleyi emrediyor,483 muhâtabın seviyesine göre ve anlayacağı bir dille
öğretilmesi gerektiğini öneriyor.484 Affedici olmayı, ceza ve sert muameleye
tercih ediyor. 485 Faraziyeler üretmekten sakındırıyor,486 hedefi olmayan salt
bir eğitim kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun vadeli hem de kısa vadeli
hedefleri gözönünde bulunduruyor, fakat uzun vadeli olanları ön plana çıkarıyor.
487 Bu nedenle inançlı ve Allah’ı merkeze alan bir eğitim ve öğretim
öneriyor,488 seküler ve dinsiz bir eğitimi reddediyor.489 İnançlı bir eğitimde,
ferdin ve âlemin, kısaca tabiatın parçalanmasını kabul etmiyor, bütünleştirici
ve tevhidî bir dünya görüşü kazandırmayı hedefliyor.490 Bu tevhidî
bilinçle Allah’tan başka kimseden korkmayan, kendine güven kazanmış,
şahsiyetli bir fert ve ümmet yetiştirmeyi amaçlıyor. 491
478 3/Âl-i İmran, 66
479 61/Saff, 2
480 62/Cum'a, 5
481 17/İsrâ, 15
482 22/Hacc, 78
483 3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44
484 2/Bakara, 233, 286; 41/Fussilet, 44
485 57/Hadîd, 199
486 5/Mâide, 101, 102
487 25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet, 20, 21
488 96/Alak, 1
489 38/Sâd, 26
490 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 16
491 5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara, 150
• 222 •
Ahmed Kalkan
Yöntem olarak telkin, soru-cevap,492 tartışma,493 tekrar, kıssa, meseller
ve örneklemeye sıkça başvuruyor. Dahası eğitimcinin örneklik etmesi ve
kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor.494 Tümden gelim ve tüme
varım metodlarının her ikisini de kullanıyor. 495
Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim
“İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ, cennet
yollarından birini açar. Melekler, ilim tahsil edene karşı memnuniyetleri ve
tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey,
hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah’tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden
ibâdet eden kimseye üstünlüğü, ondördündeki dolunayın görünen diğer yıldızlara
üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler
ne altın ne de gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır.
Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir.” 496
“Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa, geri
dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır.” 497
“İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara
ilim öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
takan adama benzer.” 498
“Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur’an’dan bir âyet öğrenmen senin
için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin
evinden çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı
öğrenmen (senin için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır.” 499
“Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır.” 500
492 26/Şuarâ, 70-75
493 56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125
494 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
495 10/Yûnus, 31; 2/Bakara, 255
496 Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 223
497 Tirmizî, İlm 2
498 İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
499 İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219
500 Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. 2, s. 400
• 223 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
“Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü’minin kendisi ona
daha lâyıktır.” 501
“Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa etmek
ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu
yasağa rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır).”
502
“Allah kim hakkında hayır dilerse, onu dinde fakîh (derin anlayış sahibi)
kılar.” 503
“Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak, bir âbid(i
aldatmak) tan daha zordur.” 504
“Rasûlullah (s.a.s.)’a biri âbid (ibâdetle çokca meşgul) ve diğeri âlim
(ilimle çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun üzerine
Rasûl-i Ekrem: “Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim en aşağı mertebede
olanınıza üstünlüğüm gibidir.” buyurdu. Sonra şunları söyledi: “Allah,
melekleri, göklerin ve yerin halkı, hatta yuvalarındaki karıncalar ve balıklar,
insanlara hayır (faydalı şey) öğreten kişiye dua ederler.” 505
“İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden dolayı
kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden
sâlih evlâttan kesilmez.” 506
“Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duadan,
doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.” 507
“İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın çoğalması
kıyamet alâmetlerindendir.” 508
501 Tirmizî, Kitabu'l-İlm, 19, hadis no: 2827
502 İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
503 Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; Müslim, İmâre 53, hadis no: 175; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 220-
221
504 Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222
505 Tirmizî, Kitabu'l-İlim 19, hadis no: 2825
506 Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631); S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis no: 1393
507 Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711
508 Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
• 224 •
Ahmed Kalkan
“Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin ruhlarını
kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca insanlar,
câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak; onlar da
bilgileri olmadığı halde fetva verecekler. Onlar bu sûretle hem kendileri sapıklığa
düşerler, hem de halkı sapıtırlar.” 509 “Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği
hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa
düşer ki, onun bir kısmı toprağı suya doyurur ve çayırda bol ot yetişir.
Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar, gölcük olur da Allah onunla
insanları yine faydalandırır; ondan hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını
sularlar, ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isabet eder
ki, kıraç ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah’ın
dinini anlayıp da Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilimden faydalanan
ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu vakit
kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen hidâyetini
kabul etmeyen kimse böyledir.” 510
Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz’i anlatırken şöyle ifade eder: “Rasûlullah
(s.a.s.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu: “...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız
birbirinize haramdır. Burada hazır bulunanlarınız, burada bulunmayanlara
(yeni nesillere) bunu tebliğ etsin. Olabilir ki, hazır olan kimse, bunu
daha iyi anlayan bir kimseye tebliğ etmiş olur.” 511
- 6-8. Âyet -
انَّ الَ رَبِّكَ الرُّجْعَ — كََّ انَّ اْلِانْسَانَ ليَطْ غ�َ اَنْ رَاَهُ اسْتَغْ نَ
كََّ : hayır, hayır انَّ : şüphesiz اْلِانْسَانَ : insan ليَطْ غ�َ : tuğyân eder, azgınlık
yapar رَاَهُ اَنْ : nkendini gördüğünde — اسْتَغْ نَ : yeterli انَّ : şüphesiz : رَبِّكَ الَ
yalnızca Rabbinedir الرُّجْعَ : dönüş
“Hayır, (eğer okunması gerekeni gerektiği gibi okumazsa) gerçekten insan
ölçüsüz derecede tuğyân/azgınlık eder, haddini aşar. Kendi kendine yettiğini
509 Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
510 Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; Müslim, Kitabu'l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
511 S. Buhâri, İlm 10, hadis no: 9
• 225 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
sandığında, kendini müstağnî gördüğünde. Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.”
(96/Alâk, 6-8)
Kâfir ve nankör olan insan, verdiği mal, servet, izzet, şeref gibi nimetlerden
dolayı Allah’a şükredeceği yerde azgınlık yapar, isyan eder, taşkınlıkta
haddi aşar ve Rabbine karşı kibirlenir, gururlanır, O’na muhtaç olmadığını
düşünür.
“Kendini zengin görünce, kendini artık ihtiyacı yokmuş, maksada ermiş,
ihtiyaçsızlık mertebesine gelmiş görerek o görüş ve inançta bulunmak
sebebiyle insan azar/azgınlaşır. Onun için hiçbir zaman kendini zengin
görme ve Rabbinin ismiyle oku, tekrar tekrar oku, Allah’ın emirlerini yerine
getir.”512 Kendini artık kimseye ihtiyacı yokmuş, maksada ermiş, zenginlik
mertebesine gelmiş görmek, o görüş ve inançta bulunmak sebebiyle
azar. Hâlbuki Allah ona; malı, serveti, izzeti, şerefi ve diğer dünyevî şeyleri
lutfetmiştir. Şükretmek yerine haddi aşar ve âsi olur. Onun için hiçbir
zaman kendini zengin görme de Rabbinin ismiyle oku, tekrar tekrar oku,
emirlerini yerine getir. Allah’ın büyüklüğünü anlamak ve ilân etmek adına
oku. Kendini büyük görme, hayatın tüm kademelerinde Allah’ı büyükle,
tekbîr et. Allah’ın büyüklüğünü her yerde ilân edilip göster. Peygamber de
kendisine gelen ilk sûredeki bu okuma hedefinin Allah’ı büyüklemek ve
toplumda büyük görülenlerin egemenliklerini ve sömürülerini kırmak olduğunu
ortaya koyunca kavga başlamış oluyordu.
“Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek ille de azgınlaşmaktadır!”
Yani, İnsana lütfeden Allah’a karşı, Allah’ın okunmasını istediği şeyleri
O’nun istediği gibi okumayıp câhillik yaparak kendini yeterli görür ve azgınlaşır.
Müfessirlerin çoğunluğu 6. âyette eleştirilen “insan” ile, özellikle
İslâm’ın en azılı düşmanlarından olan Ebû Cehil’in kastedildiğini belirtirler.
Rivâyete göre Ebû Cehil, “Lât ve Uzzâ’ya yemin olsun, Muhammed’i
namaz kılarken görürsem mutlaka ensesine binip yüzünü toprağa sürteceğim!”
513 diyerek onun namaz kılmasını engellemeye karar vermişti. Hz.
Peygamber’i namaz klalarken gördüğünde yeminini yerine getirmek isteyince
hemen geri döndüğü ve garip bir şekilde elleriyle kendini korumaya
512 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 9/327
513 Buhârî, Tefsir 96/4; Müslim, Münâfıkun 38; Tirmizî, Tefsir 96/1
• 226 •
Ahmed Kalkan
çalıştığı görülmüş; kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca, “Benimle onun
arasında ateşten bir hendek, korkunç bir varlık ve bazı kanatlı şeyler meydana
geldi” demiştir. Hz. Peygamber, “Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu
kapıp parça parça edeceklerdi!” buyurmuş, bu olay üzerine 6-19. âyetler inmiştir.
514
«Gerçek şu ki» diye çevirdiğimiz «kellâ» kelimesi olumsuzluk edatı
olup kendisinden sonra anlatılanların aslında olmaması gerektiğini ifade
eder. Bu bağlamda, zenginliğine güvenerek şımaran ve kendini yeterli görerek
nankörlük eden, azgınlaşıp hakka sırt çeviren İnsanın böyle yapmaması
gerektiğini vurgular. Zira gerçekte insan zayıf ve muhtaç bir varlıktır;
sağlık, huzur, sükûn ve emniyet içerisinde hayatını devam ettirebilmesi için
öncelikle Allah’a ve kendisinin de üyesi bulunduğu toplumun diğer fertlerine
ihtiyacı vardır. İnsanların ellerinde bulunan bütün imkânların gerçek
sahibi ise kendileri değil, onu yaratan ve istediği anda ellerinden alma
gücüne sahip olan Allah Teâlâ’dır. Buna rağmen insanın sahip olduklarına
aldanıp şımararak Allah’a itaatten uzaklaşması, kendini kendine yeterli ve
başkalarından üstün görmesi, kaderinin kendi elinde olduğunu iddia etmesi
vb. küstahça tutumları bilgi, iman ve basiret eksikliğinden kaynaklandığı
için Yüce Allah tarafından kınanmıştır.
“Oysa (kuldaki) her şey yalnız Rabbine aittir (O’na dönecektir).”
Alak sûresini Kur’an’in ilk inen sûresi olarak kabul edenlere göre bu
âyet de Kur’an’da âhiret hayatına dikkat çekmek üzere inmiş ilk âyet olup
bir uyarı olarak dünya hayatının geçiciliğini, sonunda herkesin hesap için
mutlaka Allah’ın huzuruna getirileceğini, bu nedenle azgınlık ve taşkınlıklardan
sakınılması ve âhiret hayatı için hazırlık yapılması gerektiğini hatırlatmaktadır.
Daha sonra inen birçok âyette âhiret hayatının varlığı kesin ve
net bir şekilde açıklanarak iman esaslarından biri olduğu ortaya konmuş,
dünyada yapılan iyi veya kötü işlerin orada hesabının sorulup karşılığının
verileceği, iyilerin ödüllendirileceği, kötülerin ise cezalandırılacağı haber
verilmiştir. 515 8. âyet, önceki iki âyetle bağlantılı olup, elindekini kendine
ait sanan, Allah’ın gerçek sahip ve mâlik olduğu bilincinden yoksun bulunan,
bu yüzden böbürlenen, azıp sapan insana karşı bir uyarıdır. 516
514 bk. Müslim, "Münâfikîn", 38; İbn Kesîr, VIIT, 461
515 bk. Bakara 2/177; Nisa 4/136
516 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
• 227 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kellâ: Dilciler farklı mânâlara geldiğini söylemişlerdir. Basralılara göre
“Yoo, hayır, asla!” veya paragraf başı; Kisâî’ye göre: “Gerçekten de, hakikat
şu ki”, Sa’leb’e göre “Değil mi ki”, Ferrâ’ya göre “Evet, kesinlikle” mânâsına
gelir. Edat, bağlamına göre bu işlev ve anlamlardan bir veya birkaçını kazanır.
Bir ara cümle gibi öncesini de sonrasını da görür.
İnsanın kendi kendisine yettiğini zannetmesi tuğyânın sebebidir. Zira
insan, ancak kendini kaybettiğinde bu zanna kapılır. Bu üç âyet, bütün ahlâkî
davranışın kaynağına dikkat çekmektedir. Zımnen: Ahlâkın referansı
kalplerin özünü gören ve bilen Allah değilse, ahlâk hasbî olmaktan çıkar,
hesabî olur. Zira bu takdirde ahlâkî davranışın anlamını onu yapan kişinin
kalbindeki niyette bulan “garantisi” ortadan kalkar.517
Kur’an, haksız ve ahlâksız davranışların merkezî tipi olarak azgın ve
övüngen kimseyi gösterir. Azgın insanın yapısındaki temel öğeler, “Allah’ı
hesaba katmadan hareket etmek, haktan sapmak, haddi aşmak ve başkalarına
tepeden bakmak”tır. Gerçekten de fütursuzca azan insan, dinî, ahlâkî
ve hukukî kuralları çiğneyerek yoluna devam eden, kendi gücüne güveni
sonsuz olan, kendisini hiçbir gücün durduramayacağını sanan kimsedir.
Onun bu davranışının ardında, Yaratıcı’yı hiçe sayma veya O’nu hiç tanımama/
inkâr tavrı vardır.
İşte bu tavır, azgın insanın sosyal (ve siyasal) hayatta haddi aşmasına
neden olmaktadır. Demek ki insanın, Allah’a karşı sorumluluk bilincinden
yoksun olmasının temel nedeni, onun kendini aşırı biçimde önemsemesi
ve haddini bilmez bir tavır içine girmesidir. Böyle bir tavır içine giren kişi,
artık hiçbir kimseye ihtiyacı yokmuş kanısına varır, haddi aşar, Hakk’a karşı
gelir, halka da zarar verir. İşte bunun için âyetlerde azgınlık tavrı, anlık duygusal
bir patlamadan ziyade, inkârcı insanın kalıcı bir vasfı olarak gösterilmiştir.
Hâlbuki insanın dengeli olması, küçülmemesi ve büyüklenmemesi
gerekir.
Öyleyse insan, Allah’ın nimetlerinden meşrû şekilde yararlanıp ahlâken
tutarlı bir hayat sürdürmeli; mânevî körlüğün verdiği küstahlıktan
kurtulmalıdır.
Gümüş, Kur’an Yolu:V/598-599.
517 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Y., s. 1279
• 228 •
Ahmed Kalkan
Bu da ancak, Kur’an’ı iyi anlayıp doğru yaşamakla mümkündür.
Kur’an’ın doğruluk ve değer ölçülerine göre yaşamak ise, hayat boyu sürmesi
gereken değişmez bir ibâdettir.
Sekizinci âyet, her varlığın Allah’a geri döneceğini, her sorumlu canın
hesap vermek için mutlaka O’nun huzuruna getirileceğini haber veriyor.
Âyetteki rüc’â kelimesi518 dönüş anlamına gelmektedir.519 Zira âyet, azgın
insana yönelik kapalı bir uyarı niteliği taşımakta ve tüm insanları azgınlığın
kötü sonucundan sakındırmayı amaçlamaktadır. Çünkü dönüş eninde
sonunda Allah’adır; O’na hesap vermekten kurtuluş yoktur. İnsan hangi
konumda olursa olsun, kendini, kendine yeter görüp gurura kapılmamalı,
azgınlıktan ve onun doğuracağı kötü sonuçlardan sakınmalıdır.
Allah, varlıkları boş yere yaratmamıştır. Yaratılışta bir düzen, yaratmada
da bir amaç vardır. İnsanın hayatı, dünyadaki kısa ömürden ibaret değildir.
Herkesin, dünyada yaptığı işlerinin karşılığını göreceği bir âhiret hayatı
vardır. Âhiret hayatı, bu dünyadan daha değerli ve devamlıdır.520 İman ve
itaat yolunu seçen insan, âhirette bu çabalarının Allah tarafından minnetle
karşılandığını görür; O’na isyan eden kimse de azgınlığının ve inkârının
cezasını çeker. Çünkü kim zerre miktarı iyilik yapmışsa onun karşılığını
görecek; kim de zerre kadar kötülük etmişse onun cezasını çekecektir.”521
Allah Teâlâ, bu sûrenin başında, herhangi bir insanın kendisine muttalî
olamayacağı ve hakikatlerine vâkıf olamayacağı bir biçimde tevhidine,
kudret ve hikmetine dair apaçık delillerden bahsedince, bunun peşinden,
bu delillerden gaflet etmedeki asıl sebebin, dünya sevgisi, mal, makam, servet
ve kudret tutkusu olduğunu belirtmiştir.
İstiğnâ: Zengin olmak ve bir şeyle yetinip başkasına muhtaç olmamak
anlamındaki “ğınâ” kelimesinden türeyen istiğnâ sözlükte; zenginlik istemek,
zengin olmak ve kendini kendine yeterli görmek demektir. Bu kelime
Kur’an’da 4 âyette geçer.522 Bu âyetlerden biri Allah ile, diğerleri insanlarla
ilgilidir. Allah’ın istiğnâsı: İnsanların iman ve ibâdetlerine ihtiyacının ol-
518 Rüc’â kelimesi, sözlükte vazgeçmek ve dönmek gibi anlamlar taşıyan “r-c-a” kökünün türemiş şeklidir. Bk.
Lisânu’l-Arab, 8, 114-120
519 Bk. Zemahşerî, Keşşaf, 4, 271
520 Bk. 87/A’lâ, 17
521 Bk. 99/Zelzele, 7-8; Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 22-23
522 64/Teğâbün, 6; 80/Abese, 5; 92/Leyl, 8; 96/Alâk, 7
• 229 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
mamasıdır.523 İnsanın istiğnâsı ise, kendini yeterli görmesi, büyüklenmesi,
Allah’ın kulu ve yaratığı olduğunu unutması, bu yüzden iman ve ibâdetle
Allah ve Peygamber’e itaate tenezzül etmemesidir. İnsanın azmasının sebebi
de kendini müstağnî görmesidir.524 “Men isteğnâ” (kendini zengin ve yeterli
görüp Allah’a tenezzül etmeyen) ifadesi,525 iki âyette kâfir insanı zemmeden
bir nitelik olarak zikredilmiştir. Zıddı, hak dini tasdik eden, muttakî
ve Peygamber’in dâvetine koşan ve Allah’tan korkan mü’min insandır.526
Vahyin rehberliğine karşı kendini ihtiyaçsız gören insanlar aslında Allah’ın
el- Mütekebbir ismini gereği gibi idrâk edemeyip kendilerinde kibir
vehmeden insanlardır. Kendilerinde büyüklük ve ihtiyaçsızlık olduğunu
zanneden bu insanlar âhireti kaybetmeye mahkûmdurlar. Dünyada kendilerine
vahyi kılavuz görmedikleri için başka kılavuzlara tâbi olurlar ve
kendilerine yazık ederler.
“Kendini müstağnî/yeterli gördüğünden.”
Yani malı, serveti, izzeti, şerefi ve diğer dünyevî şeyleri ona lutfedilmiştir.
Şükretmek yerine haddi aşar ve âsi olur. Zengin olan kâfir, mal ve servet
sahibi olduğu için, zeki olan kâfir aklına güvendiği, hevâsını ilâhlaştırdığı
için Allah’a muhtaç olmadığını, kendi kendine yeterli olduğunu düşünür.
Hâlbuki bu kimse büyük bir aldanıştadır. Altıncı ve yedinci âyetlerde, insan
tabiatının genel yapısı özlü biçimde açıklanır. Nankör insanın, kendini
zengin ve güçlü görünce azacağı, haddi aşıp başkalarına haksızlık edeceği
uyarısı yapılır. Burada geçen “yatğâ” fiilinin527 asıl anlamı, “suyun veya selin
normal seviyesinin çok üzerinde yükselip bendinden taşması”dır.528 Mecâzî
anlamı ise, “azgınlık, haddini bilmezlik, kibir ve küstahlık”tır. Çünkü bu
sözcük, mal ve mevki sahibi bir insan için kullanıldığında “o kişinin kendi
523 “(Eskiden helâk olan kâfirler için) O azâbın sebebi şu ki, onlara peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi,
fakat onlar ‘Bir insan mı bizi doğru yola götürecekmiş?’ dediler, inkâr ettiler ve yüzçevirdiler. Allah da
hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi (Ve’stağnâllah). Allah zengindir, hamde lâyıktır.” (64/Teğâbün, 6)
524 “Kendini müstağnî saydığında, kendi kendine yettiğini sandığında.” (96/Alâk, 7)
525 80/Abese, 5; 92/Leyl, 8. “Kendini müstağnî sayana gelince, işte sen temizlensin diye ona yöneliyorsun.”
(80/Abese, 5-6). “Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli de
yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz.” (92/Leyl, 8-10)
526 80/Abese, 8-9; 92/Leyl, 5-6
527 “Yatğâ” kelimesi, sözlükte sınırı aşmak, azmak ve ileri gitmek gibi anlamlar taşıyan “t-ğ-y” kökünün
türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l-Arab, 15/7-9)
528 Bk. 69/Haakka, 11 vb.; M. İsmail İbrahim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l-A’lâmi’l-Kur’âniyye, s. 313; Râğıb elİsfehânî,
el-Müfredât, s. 520
• 230 •
Ahmed Kalkan
gücünü ve konumunu aşırı biçimde önemsemesini, Hakk’ı kabul etmeyecek
derecede kendini kibre kaptırmasını ve başkalarına haksızlık yapmasını”
ifade eder.529 İstiğnâ kelimesi ise, “zengin veya servet sahibi olmak, bir
şeye muhtaç olmamak” anlamlarına gelir.
İstiğnâ, “insanın servetinden ve gücünden dolayı gurura kapılması,
kendini her bakımdan yeterli görüp sorumsuzca davranmasıdır.”530 Bu kelime
de, “servet sahibi olan insanın, kendine aşırı güvenini” belirtmek için
kullanılır. Çünkü istiğnâ, “insanın kendini mutlak mânâda bağımsız görüp
servet veya şöhretin verdiği şımarıklıkla sorumsuzca davranmasını” ifade
eder. Yaratılmış bir varlık olan insanın, kendini böyle görmesi, haddini bilmezlikten
ve kibirlilikten başka bir şey değildir. Zaten istiğnâ da, haddini
bilmezliğin adıdır. Oysa mutlak mânâda kendi kendine yeterli olan, hiçbir
şeye muhtaç olmayan, sadece Allah’tır.531
Benim aklım var, benim bilgim var, benim keyfim var, benim ne Allah’ın
Kitabına ne de Peygamberin uygulamalarına ihtiyacım yoktur, diyen
Ebû Cehil ve kıyamete kadar onun yolunun yolcusu kâfirler âcizliklerini,
basitliklerini unuturlar da Allah’ın dinine ve elçisine karşı müstağnî ve
müstekbir davranırlar. Hep aynı kategoridedir bunlar. Kendi kendilerine
yeteceklerini zannederler. Kendi bilgilerini, kendi anlayışlarını, kendi yasalarını
Allah’ınkinden üstün görürler. 532
İnsanı yaratan ona ihsanda bulunan ve öğreten Allah olduğu gibi,
ona veren ve onu zengin eden de Yüce Allah’tır. Fakat insanoğlu, müttakî
mü’minlerin hâricinde, genellikle, kendisine verilip de zengin olunca şükretmez,
kendisini zengin eden kaynağı tanımaz, oysa kendisini yaratan ve
öğreten arkasından da rızkını veren bu kaynaktır. İnsan ise bunlara karşılık
Allah’ı tanıması ve şükretmesi gerekirken azgınlaşmış, günaha dalmış,
şımarmış ve böbürlenmiştir. Doğuşunu unutan ve zenginliğine aldanıp
şımaran insan tipi çizildikten sonra ardından bunu üstü kapalı bir tehdit
izliyor. “Şüphesiz dönüş yalnızca Rabbinedir.” 533
“Şüphesiz dönüş yalnızca Rabbinedir.”
529 Bk. 79/Nâziât, 17; 20/Tâhâ, 24, 43, 45 vb.
530 Bk. M. İsmail İbrahim, a.g.e., s. 379
531 Bk. 35/Fâtır, 15; Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 22-23
532 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, Alâk Suresi Tefsiri.
533 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an.
• 231 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Yani, dünyadayken servet ve mal gücüne dayanarak isyan ederse, sonunda
Rabbine döndüğünde bu tutumunun sonucunu anlayacaktır.
Ruc’a: “büşrâ” ölçüsünde dönme mânâsına masdardır. Yani dönüş
O’nadır. O’na hesap vermekten kurtuluş yoktur. Onun için insan, hangi seviyede
olursa olsun kendini zengin görmemeli, azgınlıktan sakınmalıdır.
Bu hitap, kendini zengin gören ve azgınlık edenleri uyarmaktadır. Onun
için âyetin inme sebebi olan kendini zengin gören azgının, Ebû Cehil ve
benzerlerinin azgınlığı sonraki âyetlerle örnek verilerek anlatılacaktır.534
Aynı zamanda sûrede iman düşünce sisteminin temellerinden bir başkası
daha, “Dönüşün Allah’a olacağı” prensibi açıklanmaktadır. Her şeyde,
her işte, her niyette, her davranışta dönüş Allah’adır. O’ndan başka dönecek
ikinci bir nokta yoktur. İyi kişi de O’na dönecektir, şımarık da; itaatkâr da
isyankâr da; haklı da haksız da; hayırlı da kötü de; zengin de fakir de...
Kendini hiçbir şeye muhtaç görmeyip azıtan bu kişi de O’na dönecektir...
Dikkat edin her iş Allah’a dönüp varır. Doğuş/varoluş O’ndandır. Dönüş
O’nadır.
Böylece iki bölümde iman düşünce sisteminin uç noktaları bir araya
gelmiş oluyor. Bir yandan yaratma ve doğuş, Allah’ın insana ihsanda bulunması
ve onu öğretmesi noktası. Buna karşın dönüş ve varışın hiçbir ortağı
olmayan bir olan Allah’a olması.535
Ey insan! Kuşkusuz dönüş ve varış Rabbinin huzurudur. Allah seni
dünyadayken yaptıklarından dolayı mutlaka hesaba çekecektir. Buna göre
hazırlıklı ol, malına, servetine güvenme. O gün onların sana hiç bir faydası
olmayacaktır. Bu gidiş Rabbinedir. Her gidiş Allah’a doğrudur. Adım
atarken, yürürken, dururken, yerken, içerken, konuşurken, evlenirken, boşanırken,
otururken, kalkarken, bilin ki hep Rabbinize doğru hareket etmektesiniz.
Yaşadığınız her bir saniye, alıp verdiğiniz her bir nefes sizi Rabbinize
doğru götürüyor, Rabbinizin huzuruna gidiyorsunuz. Her şey sizi
O’na yaklaştırıyor. Hep mezara doğru yaklaşıyorsunuz. Bir gün gelecek bu
dünya da bu hayat da bitecek O’nun huzurunda toplanacak ve yaşadığınız
bu hayatın hesabını O’na vereceksiniz. O’nun huzurunda yapıp ettiklerinizden
hesaba çekileceksiniz. 536
534 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 9/327
535 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
536 Ali Küçük, Alâk Sûresi Tefsiri
• 232 •
Ahmed Kalkan
İkinci Kısmın Nüzul Zamanı
Bu sûrenin ikinci kısmı, Rasûlullah’ın namaz kılmaya başladığı ve Ebû
Cehil’in de onu korkutmak, tehdit yoluyla engel olmak istediği zaman nâzil
olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, nübüvvetten sonra Rasûlullah İslâmî tebliğe
başlamadan önce Harem-i Şerif ’te Allah’ın öğrettiği tarzda namaz kılmaya
başlamıştı. Mekkeli müşrikler bundan Rasûlullah’ın yeni bir din takip
etmeye başladığını anlamışlardı. Mekke’deki diğer insanlar Rasûlullah’ın
yeni tarzdaki ibâdetini hayretle seyrederken, Ebû Cehil, bu şekilde ibâdet
etmemesi için, câhiliye taassubunun zorlamasıyla Rasûlullah’ı korkutmaya
çalıştı. Bu olay hakkında birçok hadis vardır.
Ebû Hureyre’den şöyle rivayet edilmiştir. “Ebû Cehil Kureyşlilere şöyle
sormuştu; ‘Muhammed siz varken de ellerini yere koyup secde ediyor
mu?’ Onlar ‘evet’ dediler. Ebû Cehil, ‘Lât ve Uzza’ya yemin ederim, eğer
onu bu şekilde ibâdet ederken görürsem ensesine ayağımı basarak yüzünü
yere sürteceğim.” dedi. Bir gün, Rasûlullah namaz kılmaktaydı. Ebû Cehil,
ensesine basmak için ona doğru yöneldi. Ama birdenbire herkes onun
geri çekildiğini gördü. Ebû Cehil’e soruldu: “Ne oluyor?” Ebû Cehil: “Benimle
onun arasında ateşten bir hendek vardı. Bazı kanatlar da gördüm.”
Rasûlullah şöyle buyurdu: “Eğer yanıma gelip bana yaklaşsaydı melekler onu
uzuv uzuv parçalayacaktı. “Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu uzuv uzuv
parçalayacaklardı.”” 537 Râvî der ki: Bunun üzerine Allah Teâlâ “Ona boyun
eğme, secde et ve yaklaş”a kadar olmak üzere “Sakın, çünkü insan muhakkak
azar...” âyetlerini538 indirdi.539
Bu olay üzerine sûrenin “kellâ inne’l-insâne le yetğa” ile başlayan kısmı
nâzil olmuştur. Rasûlullah İslâm’ı ilk kez namaz ile açığa vurmuştu. Kâfirlerle
karşı karşıya gelmesinin başlangıcını bu oluşturmuştu.540
537 Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/248; Müslim, Nesâî, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim, İbnu'l Münzir, İbn Merduye,
Ebû Nuaym, İsfehanî, Beyhakî
538 96/Alâk, 6-19
539 Müslim, Sıfâtu'l-Münâfıkîn, 38 Benzer bir rivayet için ayrıca bak: Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân, Alak. 96/4;
Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/248
540 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yay., 7/171-173
• 233 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Tenâsüb
Yukarıdaki âyet-i kerimelerde Cenab-ı Allah ilim ve kudretinin bazı
görüntüleri ile insana bahşetmiş olduğu nimetlerinin kemalini anlattıktan
sonra bütün bunların gereği olarak, hiçbir kimsenin ona küfretmemesi icap
ederdi, ama insan küfredip azdı. Cenab-ı Allah da bunun sebebini açıkladı:
İnsanın küfür ve azgınlığının sebebi dünyayı sevmesi, dünyaya aldanması,
dünyalığa tutkun olmasıdır. Bu sebeple O Allah’ın büyük âyetlerine bakamaz
oldu.
Bu sûrenin baş kısmı Kur’an-ı Kerim’in ilk inen bölümüdür. Sûrenin
diğer kısmı ise, Peygamber (s.a.s.)’in dâveti Kureyş arasında yayıldıktan
ve ona yönelik eziyetler başladıktan sonra inmiştir.541 İlk beş âyet ile daha
sonraki âyetler arasında sıkı bir ilişki vardır. İlk âyetlerde Peygamberimiz’e,
insanı alâktan yaratıp ona yazı yazma kabiliyeti veren, bu sûretle ona bilmediği
şeyleri öğreten Allah’ın adına sığınarak, O’nun yardımını dileyerek
okuması emredildikten sonra insanın, kendisini yaratan ve kendisine bu
kadar iyilikler yapan Allah’a karşı nankörlük etmesi kınanmaktadır. “Kellâ/
Hayır, olmaz” veya “gerçekten” anlamındaki bu kelime, önceki sözün devamıdır.
İlk söz böyle başlamaz. Mutlaka bundan önce bir sözün geçmiş
olması gerekir. Çünkü “kellâ” önce anlatılan bir davranışı, bir sözü reddetmek
için kullanılır. Burada da insanın, kendisine iyilik yapan Allah’a karşı
kulluğa yaraşır biçimde davranmaması, kendisini zengin, kendine yeterli
görüp böbürlenmesi reddedilmektedir.
Bu sûrenin başı, ilmi medhe, sonu da malı ve mülkü kınamaya delalet
etmektedir. Dine ve ilme rağbet ettirici, dünyadan, maldan mülkten uzaklaştırıcı
olması bakımından bu yeter.542
Allah diyor ki, hayır hayır bu gidişat farklı. Bu gidişat bozuktur. İnsan
tuğyan ediyor. Nankör insan azgınlık yapıyor. Bu âciz, bu bir damla sudan,
alâkdan meydana gelmiş insan aczini unutuyor, basitliğini unutuyor,
kendisini kimin var ettiğini, varlığını kime borçlu olduğunu ve elindekileri
kendisine kimin verdiğini unutuyor da müstağnî davranıyor. Kendi kendine
yeteceğini zannediyor. “Ben bana yeterim. Benim aklım var, bilgim var,
keyfim var, benim Allah’ın Kitabına da Peygamberin uygulamalarına da
541 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yay., 15/562
542 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yay., 23/263
• 234 •
Ahmed Kalkan
ihtiyacım yok!” diyen Ebu Cehil ve Kıyâmete kadar onun yolunun yolcusu
kâfirler, acizliklerini, basitliklerini unuturlar da Allah’a karşı, Allah’ın dinine
ve Allah’ın elçisine karşı müstağnî davranırlar, müstekbir davranırlar.
Hep aynı kategoridedir bunlar. Kendi kendilerine yeteceklerini zannederler.
Kendi bilgilerini, kendi anlayışlarını, kendi yasalarını Allah’ınkinden
üstün görürler. Kendilerini müstağnî görüp putlaştıran, Allah’ın Kitabına
ve Resûlü’nün Sünnetine müracaat etmeden bir hayat yaşayan insanların
tümü tâğîdir, azgındır.543
“Tuğyân”ın en kısa tarifi şudur: “Haddi aşmak, Cenâb-ı Hakk’a karşı
baş kaldırıp büyüklük taslamak.”544 Geçici olanı ebedî olana tercih etmek
tuğyân sayılır. Kendi aklını, kendi hevâsını/keyfini Allah’tan üstün gören,
bunu tercihiyle ortaya koyan kişi, tuğyânkârdır. Allah’ı kendi yönetimine,
hukukuna, eğitimine, ekonomisine, sosyal hayatına, kıyafetine, yaşayışına
karıştırmak istemeyen kişi, tuğyân edip azgınlaşmıştır. Böyle bir kimse,
tuğyânını başka kimselere de dayatacak bir etkinlikte ise, bu kimseye “tâğut”
denir.
Bilindiği gibi, insan yalnız dünya hayatı için yaratılmamıştır. Öyle olsaydı
dünyanın ölümsüz olması gerekirdi. Sonra dünya hayatı, insanın yaşama
zevkini almasından, hilkatin hikmetini idrâk etmesinden, Yüce Yaratan’ı
bilip sıfatlarıyla tanımasından yana bir tekâmül dönemidir. Bu dönemi, diğer
bir anlatımla intikal süresini hikmeti doğrultusunda değerlendirmek
insanoğlu için son derece lüzumludur. Ezelî program gereği onun içine
yerleştirilen nefsanî duygu hayatına canlılık vermekte ve bir süre meşru
sınırlar içinde dünya hayatını devam ettirmesinden yana itici bir kuvvet
olmaktadır. Bu kuvvet başıboş bırakıldığı, yani ilâhî hayat statüsüne göre
yönlendirilmediği takdirde kişiyi tuğyana iter ve her vesileyle onu dünya
hayatının gerçek hikmet ve gayesinden uzaklaştırır.
O bakımdan Cenâb-ı Hak insana; aklına, zekâsına, irâde ve idrâkine
ışık tutacak ve onu tuğyandan koruyacak anlam ve muhtevâda kitap indirmiş
ve hidâyet yolunu gösteren peygamber göndermiştir.
Allah Teâlâ insanın sevinç, azgınlık, şımarıklık ve isyan içerisinde bulunduğunu
ve kendisinin zenginleşip çok mal sahibi olunca bu niteliklere
543 Ali Küçük, Besâriru’l Kur’an, Alâk Suresi
544 Lübâbu’t-Te’vil, 4/394
• 235 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
büründüğünü haber veriyor, sonra da onu tehdit ederek öğütle vaadini bildirip:
“Dönüş şüphesiz ki ancak Rabbinedir.” buyuruyor. Âkıbet, dönüp varılacak
yer Allah’ın huzurudur. Allah, insanlara verdiği nimetlerden dolayı
hesaba çekecektir.
İbn Ebi Hatim, Abdullah b. Mes’ud’dan rivâyet ederek, İbn Mesûd’un
şöyle dediğini nakletti: İki aç gözlü asla doymaz: Bilgi sahibi ve dünyalık
sahibi. Ama bunun ikisi eşit değildir. Çünkü ilim sahibi sürekli Rahmân’ın
rızâsını fazlalaştırırken, dünyalık sahibi isyana dalıp gider. Sonra Abdullah:
“İnsan azgınlık eder; kendini müstağni gördüğü için. Dönüş, şüphesiz
ancak Rabbinedir.”545 âyetini okudu. İlim sahipleri için de şu âyeti hatırlattı:
“Kulları içinde Allah’tan ancak âlimler korkar.”546 Bu rivâyet merfû’ olarak
Rasûlullah’a da ulaştırılmıştır ve nakledilen bu rivâyette Rasûlullah (s.a.s.)
buyurur ki: “İki harîs/aç gözlü hiç doymaz: İlim arayan ve dünya arayan.” 547
Şüphesiz ilme tâlip olup onu Allah için insanlığa hizmet gayesiyle tahsîl
eden ve o yüzden ilme bir türlü doymayan kimse çok şerefli ve aydınlık
bir yoldadır. Zira ilim insanı yalnız cehaletten kurtarmakla kalmaz, onu
Allah’ına daha çok yaklaştırır ve hakikati öğrenmesine yardımcı olarak kalbinde
tahkikî imânın oluşmasını sağlar; gurur, kibir, azgınlık ve benzeri
nefsânî ölçüsüzlüklere düşmekten korur.
Ancak ilmi sırf nefsini tatmin etme, toplum arasında üstünlük sağlama
ve yalnız dünyalık elde etmeye basamak yapma aracı haline getirirse,
böylesine yanlış bir tutum ve anlayış kişinin tuğyan ve nankörlüğünü daha
kurnazca ve daha ustaca artırmasından başka bir şeye yaramaz.
Dünya nîmetlerinin peşine takılıp onu, doymak bilmeyen nefsinden
yana değerlendiren kimse hiçbir zaman tuğyan ve nankörlükten kurtulamaz,
ancak Cenâb-ı Hakk’ın hidâyet bahşettiği kimseler müstesnâ. Dünyaya
ve dünyalığa, -Allah sözü daha yüce olsun diye- yönelip haram-helâl
hudutlarına riâyet ederek ve bol bol infak ederek ekonomik güç oluşturanlar
ise, dünyayı hikmetine uygun değerlendirdiklerinden ötürü hem azıp
sapıtmazlar, hem de Hakk’a karşı nankörlük etmezler.
545 96/Alâk, 6-8
546 35/Fâtır, 28
547 Dârimî, Mukaddime 32;.İbn Kesir
• 236 •
Ahmed Kalkan
Gerek ilme, gerekse dünyaya tâlip olup bunları Hakk’a kulluk doğrultusunda
değerlendiren kimse, şüphesiz eninde-sonunda dönüşün Allah’a
olacağını da bilir ve inanır. Artık kişi kendini bu çizgiye getirince, İlâhî hidâyet
ışığı ona yönelir de kalbini ve dimağını aydınlatır. İşte gerçek aydınlar
da bunlardır.548
Tuğyân; İnsanın Azgınlaşması
Tuğyân, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Fiziksel güçlerin
normal sınırları aşacak şekilde faal hale gelmeleri de tuğyânla ifade edilmiştir.
“Su tuğyân ettiğinde (kabarıp taştığında) sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.”
549 Bu şekilde taşan ve her yeri kaplayan şeye tâğıye denilmektedir.
Kavram olarak tuğyân, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir.
İnsanın haddi ve ölçüyü aşması demektir. İnsanın haddi; Allah’ın,
onun için koyduğu sınırıdır ki, kişinin onu aşması câiz değildir. İnsanın değeri,
Allah’a kul olması itibariyledir; onun için Rabbine itaati ve sürekli kulluk
sınırı içinde bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş
olduğu aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyâna düşmüş,
Allah’a isyan etmiş olur. Tuğyân kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 39
yerde geçer.550 Bu türevlerden 8’i, tâğût şeklindedir.551 Tâğût, tuğyânı yaşayan
ve yaşatan kişi veya güç anlamındadır. Tuğyân kelimesi de Kur’an’da
toplam 9 yerde kullanılır.552
Tuğyân, istikametten bir sapmadır.553 Tuğyâna sapmanın musallat edeceği
denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu ve hayale esir eder.
İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı olur ve karanlığı ışık zannet-
548 Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yay., 13/6900
549 69/Haakka, 11
550 Tuğyân ve Tâğut Kelimelerinin Kökü Olan T-ğ-y Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam -Hepsi- 39 Yerde): 2/Bakara, 15, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60, 64, 68; 6/En’âm, 110;
7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11; 11/Hûd, 112; 16/Nahl, 36; 17/İsrâ, 60; 18/Kehf, 80; 20/Tâhâ, 24, 43, 45, 81; 23/
Mü’minûn, 75; 37/Sâffât, 30; 38/Sâd, 55; 39/Zümer, 17; 50/Kaf, 27; 51/Zâriyât, 53; 52/Tûr, 32; 53/Necm,
17, 52; 55/Rahmân, 8; 68/Kalem, 31; 69/Haakka, 5, 11; 78/Nebe’, 22; 79/Nâziât, 17, 37; 89/Fecr, 11; 91/
Şems, 11; 96/Alak, 6.
551 Tâğut Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/
Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17.
552 Tuğyân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 2/Bakara, 15; 5/Mâide, 64, 68; 6/En’âm,
110; 7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11; 17/İsrâ, 60; 18/Kehf, 80; 23/Mü’minûn, 75.
553 11/Hûd, 112
• 237 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
meye başlar. Kur’an, bu özelliği belirtirken, inkârcıları “tuğyânları içinde
oynayıp oyalanan gafiller” olarak tanıtır.554
Aşırı tüketim ve yemekte sınırı aşmak da bir tuğyândır. İsrail oğullarına
verilen dünyevî nimetler belirtildikten sonra, aşırı gıda tüketiminin
yasaklandığı anlatılır: “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin. Bunda
tuğyân etmeyin, aşırı (ölçüsüz) gitmeyin ki gazabıma çarpılmayasınız. Gazabımı
hak eden, şüphesiz mahvolur.”555
Dengeyi bozmak, tartı ve ölçüde adaletsizlik de tuğyândır. “ Sakın mîzanda
tuğyân etmeyin, dengeyi bozmayın. Ölçüyü adâletle tutun ve eksik
tartmayın.”556 Buradaki ölçü ve tartıya riâyet, doğruluk ve haklılık ölçüsünden
şaşmamak biçiminde de anlaşılmıştır.
Kur’an; Firavun’un, Nuh kavminin, Semud kavminin ve daha başka
üzerlerine Allah’ın gazabının hak olduğu kavimlerin durumlarını tuğyân
kelimesiyle açıklar. Bunlar, kendilerini yeryüzünün en büyük ve istediklerini
istedikleri biçimde yapabilecek gücü olarak görüp tam bir istiğnanın
içine girmişler, tuğyânın içine dalmışlardır. Semud kavmi bağlarda, bahçelerde,
çeşme başlarında ve hurmalıklar arasında zevk ve safa içinde yaşayıp
müsriflerin emrine itaat etmekle ve Salih (a.s.)’ın uyarmalarına kulak
tıkayarak Allah’ın âyetlerine yüz çevirip O’na şirk koştukları yetmiyormuş
gibi bir de kendilerinin istedikleri bir mûcize olan deveyi boğazlamakla557
tuğyânkâr olmuşlardı. Âd kavmi, ebedi hayat umuduyla köşkler dikip boş
şeylerle uğraşırken, yakaladıklarını zorbaca yakalar ve yeryüzünde fesat
çıkarırken Hûd (a.s.)’ın çağrısına uymayarak Allah’a şirk koşmaya devam
etmekle tuğyân içine batmışlardı.558
En zâlim ve en tuğyânkâr olarak nitelendirilen Hz. Nuh’un kavmi559
kendilerini üstün görüşlü ve mü’minleri de ayak takımı olarak değerlendirmeleri,
Hz. Nuh’u taşlamakla tehdit etmeleri ve bir an önce kaçınmaya
çağırdığı azabı getirmesini istemeleri, çağrısına kulaklarını tıkayıp kibirli
kibirli ayak diremeleri, büyük büyük tuzaklar kurup taptıkları sahte tan-
554 Bak. 6/En'âm, 110; 7/A'râf, 186
555 20/Tâhâ, 80-82
556 55/Rahmân, 8-9
557 26/Şuarâ, 146, 157
558 26/Şuarâ, 128-130
559 53/Necm, 52
• 238 •
Ahmed Kalkan
rıları bırakmamalarıyla560 şehirlerde tuğyânda bulunmuş ve fesâdı arttırmış
oluyorlardı.561 Aynı şekilde Firavun da İsrailoğullarına akla gelmedik zulümler
yapıyor, erkeklerini boğazlatıp kadınlarını kirletiyor, Hz. Mûsâ’nın
çağrısına sağır kesilip Allah’a şirk koşuyor ve kendisini insanların en büyük
Rabbi ilan ediyordu.
Kur’an, Nuh tufanı sırasında suların köpürüp azmasını tuğyân kökünden
bir fiille (tağâ = tuğyân etti) ifade etmektedir. İlginçtir ki, suların
tuğyânı ile boğulan Nuh devrinin zâlimlerini Kur’an, “zulme sapan, tuğyân
edip azan” bir kavim olarak anmaktadır. “Ceza, amel cinsindendir” prensibi
bu olayda net olarak kendini göstermekte ve insanın tuğyânını tabiatın
tuğyânı ile cezalandıran sünnetullaha bu âyetler dikkatimizi çekmektedir.
Yine benzer bir durum Semud kavmi için de söz konusu edilmiştir. Haakka
sûresi 5. âyette, Semud kavmi azgınlarının “tâğıye” ile helâk edildikleri
belirtilmektedir. Bu “tâğıye” de tuğyân kökünden türeyen bir isim olup,
tuğyân eden insanları cezalandırmak için Allah tarafından devreye sokulan
tuğyân edici bir tabiat kuvvetini ifade etmektedir. Bu âyette cümle o şekilde
düzenlenmiştir ki, tâğıye, hem Semud kavmini helâk eden kuvveti, hem de
bu kavmin helâkine sebep olan tavrı aynı anda ifade etmektedir: “Semud
kavmine gelince, onlar tâğıye (tuğyân eden, azan) bir topluluk oldukları için
tâğıye ile (yani azıp kuduran bir tabiat kuvvetiyle) mahvedildiler.”562
Esas ceza âhirette olduğu halde, özellikle eski kavimlerden haddi aşıp
isyan eden, azarak kendinden başka güç tanımayan insana, Allah’ın emrine
boyun eğen tabiî hadiseler (tufan, fırtına, zelzele vb.) yoluyla haddi bildirilir.
Akıl sahibi ve şerefli olarak yaratıldığı halde baş kaldırıp isyan eden, her
istediğini yapabileceğini zanneden azgın insan, akıl sahibi olmadığı halde
her emre boyun eğen “Allah’ın askerleri”563 olan tabiat güçleri, yani doğal
âfetler tarafından mağlup ve perişan edilir.
560 11/Hûd, 27, 32; 26/Şuarâ, 11, 116, 71/Nuh, 7, 22-23
561 89/Fecr, 11-12
562 69/Haakka, 5
563 48/Fetih, 7
• 239 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
İstiğnâ-Tuğyân İlişkisi
Tuğyân, takvâya meyilli olan, aynı zamanda fücura da meyledebilecek
şekilde yaratılan insanın tabiatında vardır: “İnsan gerçekten azar.”564 Âyetin
hemen devamında, insanın tuğyânının temel sebebi gösterilir: İstiğnâ; yani
insanın kendini kendine yeterli görmesi, kendisini hiç kimseye muhtaç olmayan
bir konumda zannetmesi ve okumaması, vahiyden/ilimden uzak
olması.565 İnsanı istiğnâya, dolayısıyla tuğyâna sürükleyen en büyük etken,
ya malının çokluğu veya nüfuzlu otoritesidir. Birincisi malın tuğyânıdır;
ikincisi ise otoritenin. Siyasî otoritenin tuğyânı tâğut kavramıyla ifade edilir.
Tuğyânın her iki türü de değişmez sünnetullah gereği, helâk edicidir.
“Hayır, gerçekten insan tuğyân eder, azgınlaşır, istğnâ ettiğinde.”566 İnsan,
belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağnî zannettiği,
kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği zaman,
artık Allah’ı da unutur; gerçek kudret, ilim ve dilediğini yapabilme
güç ve iradesine sahip olanın yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu
durum, insan için tuğyâna açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak
hukuk ve hiçbir sınır tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini O’nun yerine
geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu hal tuğyân
halidir. Bu tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.
Kendi hevâsını, havasını putlaştırıp arzuları ve keyifleri istikâmetinde
bir hayat yaşayarak Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün Sünnetine karşı müstağnî
davranan, ihtiyaçsız ve eyvallahsız davranan kişi de tâğuttur. Parasına,
malına, makamına, çevresine, kredisine güvenerek kendi kendine yeteceğine
zanneden; “Kitab’a da, Sünnete de, dine de ihtiyacım yok!” diyerek
kendisini putlaştıran insan da tâğîdir, azgındır.
Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın, yoksulların
din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rıza göstermemeyi, kendi
üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece kendi kuvvetlerine güvenmeyi,
bu nedenlerden dolayı şımarıp böbürlenmeyi, yeryüzünde çalım
satıp gösteriş yaparak yürümeyi, kısacası velî edindikleri şeytanın taraftarı
(hizbi) olmayı, tuğyâna kalkışanların vasıflarından sayar.567
564 96/Alak, 6
565 bk. 96/Alak, 7 ve 1-5
566 96/Alak, 67
567 Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/Mü'min, 75; 8/Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
• 240 •
Ahmed Kalkan
Âyetlerden anlaşıldığına göre tuğyân, hak hukuk ve sınır tanımamak,
inatçı ve zorba bir tavır içerisinde olmak, böbürlenmek, kibir göstermek
ve zulmetmek, insanlığı ezmek, mallarını gasbetmek, insanlara acımamak
ve dolayısıyla Allah’ı bir ve gerçek Rab olarak tanımayarak O’na ortak koşmak,
kısacası nefsinin, hevâ ve hevesinin peşinde gitmek ve bâtıl ile hüküm
vermektir.
Yalancılık, isyan ve şerefsizlik etmek tuğyân olarak belirtilir.568 Tuğyân,
istikametten bir sapma olarak değerlendirilir. “Sen, beraberindeki tevbe
edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Tuğyân etmeyin, aşırı gitmeyin.
Doğrusu Allah, yaptıklarınızı bilir.”569
İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağnî
zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği
zaman, artık Allah’ı da unutur; gerçek kudret, ilim ve dilediğini yapabilme
güç ve iradesine sahip olanın yalnızca Allah olduğunu aklından
çıkarır. Bu durum, insan için tuğyâna açılan bir kapıdır; artık dilediğini
yapar, hak hukuk ve hiçbir sınır tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini
O’nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu
hal tuğyân halidir. Bu tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.
Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın, yoksulların
din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rıza göstermemeyi, kendi
üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece kendi kuvvetlerine güvenmeyi,
bu nedenlerden dolayı şımarıp böbürlenmeyi, yeryüzünde çalım
satıp gösteriş yaparak yürümeyi, kısacası velî edindikleri şeytanın taraftarı
(hizbi) olmayı, tuğyâna kalkışanların vasıflarından sayar.570
İnsanı Tuğyâna Sevkeden Şeyler
Allah, insanların azıp sapmamaları için her şeyi ölçü ile yaratmış, rızkı
da belli bir ölçü ile insanlara vermiştir: “Eğer Allah rızkı kullarının hepsine
bol bol verseydi yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O, (rızkı) dilediği ölçüde
indirir.” 571 “İnsanın açık bir düşmanı olan şeytan”572 ve “kötülüğü çok emre-
568 79/Nâziât, 17, 21-24
569 11/Hûd, 112
570 Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/Mü'min, 75; 8/Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
571 42/Şûrâ, 27
572 12/Yûsuf, 5
• 241 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
den nefis”573 insanı azgınlığa ve sapıklığa teşvik eder. Bunun için Kur’an, nefis
ve şeytana karşı insanı sık sık uyarır ve onların vesvese ve saptırmalarına
karşı uyanık bulunmayı emreder. Allah’ın bu uyarısı, insanlara olan lütuf
ve merhametinin bir eseridir. Allah insanı başıboş bırakmamıştır. 574 Başıboş
bıraksaydı, insanın aleyhine olurdu; Âdemoğlu azıp sapardı. Bununla
beraber, insanların çoğu bilgisizlikleri ve akılsızlıklar yüzünden iman etmemişlerdir.
Tuğyân, insan egosunun, kendini ilâhlaştırması, her şeyin, herkesin üstünde
görmesi halinde ortaya çıktığında doruk noktadır. Kur’an’a göre, bu
doruk noktanın tipik temsilcisi Firavun’dur.575 Firavun, bütün gücün kendi
elinde olduğunu vehmediyor, insanları küçük görüyor, onları öldürüyor ve
en kötü işkenceye maruz bırakıyordu.576 Firavun mantığına göre bütün insanlar
onun kulu kölesi; Mısır ve başta Nil olmak üzere tüm nehirler onun
mülkü idi: “Firavun, milletine şöyle seslendi: Ey milletim! Mısır hükümdarlığı
ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?577
Firavunlar medeniyeti bir tuğyân medeniyeti idi; batışları bu yüzden olmuştur:
“Görmedin mi Rabbin ne yaptı? O sütunlar, saraylar sahibi Firavunlara.
Onlar ki, ülkeler boyunca tuğyân sergilediler (azgınlık ettiler) ve oraları
fesada boğdular. Sonunda Rabbin onların üzerine azap kamçısı yağdırdı.” 578
Sünnetullah gereklerinden birini Kur’an belirtir: Bütün uygarlık ve
saltanatların çöküşü tuğyân (azgınlık) yüzündendir. Bu, daha çok, maddî
değerlere aldanarak azmaktır. Her çöküşün altında bu yatar. Tuğyâna
sapanların cezaları, bir tabiat tuğyânı olan ateşle verilecektir. Cehennem,
tabiat kuvvetleri tuğyânının çok güçlü bir belirişidir. Tuğyâncı zalimlerin
cezalandırılmasında en uygun yol, cehennemle ceza yoludur.579 Cehennem,
bir gözetleme yeridir, tuğyâna sapmışlar için bir dönüş/varış yeridir.580
Böyle olduğu içindir ki, cehennem ehli, birbirlerini suçlarken sürekli: “seni
tuğyâna ben itmedim” şeklinde konuşacaklar; “tuğyâna sapmış bir topluluk
idiniz, haydi görün sonunuzu!” hitabını duyacaklardır. 581
573 12/Yûsuf, 53
574 75/Kıyâme(t), 36
575 Bk. 20/Tâhâ, 24, 43; 79/Nâziât, 17
576 2/Bakara, 49; 144/İbrahim, 6
577 43/Zuhruf, 51
578 89/Fecr, 11-13
579 Bk. 79/Nâziât, 39
580 78/Nebe', 21-22
581 50/Kaaf, 27; 37/Saffât, 23, 31; 38/Sâd, 55-56
• 242 •
Ahmed Kalkan
Siyasî Otoritenin Tuğyânı
Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme ve yasaklama
yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı sebebiyle ölçü ve
haddini aşması, Allah’ın koyduğu hükümlerle belirtilen hudûdullahın dışına
çıkmasıdır. Bu tuğyân türü, genelde yönetici ve emir sahiplerinde olur.
Çünkü onların güç ve yetkileri ve bu konulardaki azgınlık ve taşkınlıkları
insanların genelini ilgilendirir. Siyasî otoritenin tuğyânı, bazen insanı rubûbiyet
iddiasına kadar götürür. Bu, ya Firavun’un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle
(konuşma diliyle) veya nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablik
iddia etmekle olur. “(Adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en
yüce rabbinizim’ dedi.” 582
Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun’un tuğyânıdır. Onun
haddini aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rubûbiyet dâvâsı güdecek
kadar gerçek Rabb’e; haklarını küçümseyecek, zulmedecek ve köleleştirecek
kadar da insanlara karşı büyüklenmesidir. Nitekim Allah, birçok
âyetinde ibret ve öğüt almak için, Firavun’un tuğyânını ve bu azgınlığı yüzünden
başına gelenleri tekrar tekrar anlatmıştır. Bu da insanların çoğunun
otorite tuğyânıyla imtihana tâbi tutulduğunu gösterir. “Musa’nın haberi
sana geldi mi? Hani Rabbi ona Kutsal Vadi’de Tuvâ’da seslenmişti: ‘Firavun’a
git, çünkü o tuğyân etti (azdı).”583 Buradaki tuğyânı, hem Yaratıcı’ya karşı,
hem yaratılanlara karşı haddi aşmak olarak anlayabiliriz. Yani Firavun, küfürle
Yaratıcı’ya karşı baş kaldırdı; halkı köleleştirmek ve onlara zulmetmek
suretiyle de yaratılanlara büyüklük tasladı.
Firavun, rubûbiyet (rablik) iddia ederek tuğyânın zirvesine ulaştı. O,
bu bâtıl iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların kendisine, kendi kanunlarına
uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine ters düşenlere itaat
etmelerini yasaklıyor, bu mutlak itaat edilmeye kendini yetkili görüyordu.
Fahreddin Râzî’nin yorumuna göre Firavun, rablik iddiasıyla şunları diyordu:
“Ben, sizin terbiye eden, büyütüp geliştiren, ihsan eden rabbinizim. Size
âlemde emredecek ve yasak koyacak da ancak benim!”
582 79/Nâziât, 23-24
583 79/Nâziât, 15-17
• 243 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır
“Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu
İrem’e? Ki şehirlerarasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları oyan
Semûd’a? Ve kazıklar sahibi Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı. Oralarda
çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kırbacını
çarptı. Elbette Rabbin her an gözetlemededir.”584 Bunlar ülkelerinde azmışlardı;
yani isyan edip günah işlediler. İnsanlara eziyetle ve yeryüzünü fesâda
uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar sahibi Firavun denilmesi: Firavun, yere
dört kazık çaktırır, işkence edeceği kimseleri ellerinden ve ayaklarından
bu kazıklara bağlatır, o şekilde işkence ederdi. Bunun için veya kazık gibi
askerleri çok olduğundan böyle nitelenmiştir. Âyetlerde ifade edilen azdıkları
ve çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve zâlim yöneticiler,
Allah’a isyan edip baş kaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta da haddi ve
ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.
Tuğyâna Karşı Müslümanların ve
Özellikle Âlimlerin Tavrı
Tuğyânın temelinde “kibir” ve “benlik” yatar. Tâğutlardan biri olan
Şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyân, küfür, şirk ve
zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.”585 Çünkü
şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek ve onu verene isyan
etmektir. Bu, iman noktasından bir tuğyândır. İman açısından tuğyân içinde
bulunan kimsenin, uygulama bakımından da zâlim olması doğaldır. Firavun’un
tuğyânı buna örnektir. Uygulama açısından tuğyân ise, zulüm ve
haksızlıktır. Özellikle yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek
bazı gerekçelerle(!) adaletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir.
Zaten, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin zâlim olmaması
beklenemez.586 Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca söyleyen müslümanlar,
özellikle de âlimler tarafından uyarılması gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye
(sultanun câirun) karşı hakkı söylemek, mazlumları savunmak ve zulme
engel olmaya çalışmak, en önemli ibâdetlerdendir. “Cihadın en üstünü, zâlim
yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.” 587
584 89/Fecr, 6-14
585 31/Lokman, 13
586 5/Mâide, 45
587 İbn Mâce, Fiten 20
• 244 •
Ahmed Kalkan
İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen güçlü bilginlerle
doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden mızrak ve kılıca
dönüştü. Tıpkı Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki fakîh ve muhaddislerin,
Haccac’ın tuğyânına ve Emevî devletinin sapmasına baş kaldırmaları
gibi. Medine’nin ünlü fakihi Said bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin’in
yolundan gitmeyen, mal-mevki ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin,
kendi itibarından yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini
reddediyor ve onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin
Abdülmelik’e biatı reddeden Said bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza vuruldu.
Tâbiin dönemi âlimlerinden Said bin Cübeyr, Haccac’ın zulmünü önce
vaaz ve nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda vermeyince ona karşı ayaklandı
ve şehid edildi. (Yusuf el-Kardavi, bu destansı mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde
Âlim ve Tâğut adıyla kitaplaştırmıştır.)
Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine âlet olmamak
için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebu Hanife de işkenceyle
şehid edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik bin Enes de Halife
Mansur’dan haksızlık ve zulüm gördü. Hz. Ali (r.a.) taraftarlarının isyanına
fetva vermesi üzerine ona da işkenceler yapıldı. Her dönem, tâğutî düzenler
tarafından zulüm ve işkence gören, hatta idam edilen âlimler çok sayıda
âlim vardır. Bu konuda son dönemdeki âlimleri göz önüne getirirsek, hemen
meşhur bütün âlimlerin isimlerini saymak gerekecektir: Said Nursi,
Şeyh Said, İskilipli Âtıf Hoca, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan
el-Bennâ, Seyyid Kutub, Abdülkadir Udeh, Mevdudi, Ali Şeriati, İmam Humeyni,
Muhammed Bâkır es-Sadr...
Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyân (zulüm), ister mü’min geçinsin,
ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran yöneticilerin
yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler, bu hastalıktan ancak hiç
taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek adalete sarılmak suretiyle ve
yanlarına müttakî âlim yardımcılar (müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun
gerçekleşmesi için de, öncelikle sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması
gerekir. Adaletin gerçekleşmesi buna bağlıdır. Çünkü Allah’ın hükmü adalet;
onun zıddı ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte
onlar zâlimlerin ta kendileridir.” 588
588 5/Mâide, 45
• 245 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara sevgi besleyen her insan,
Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu kabullenen şeytan
askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla çatışan nefsi, fertleri, önderleri,
rejimleri ve ilkeleri reddetmedikçe, hâkimiyetin yalnız Allah’a ve O’nun nizamı
İslâm nizamına ait olduğunu tasdik etmedikçe, tevhid kulpuna yapışılamaz.
589 Müslüman olmak için şart olan tâğutun şiddetle reddedilmesi,
sadece sözle yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan ve amelî
hayatta neticeler doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de tâğutla savaşmak
lazımdır. Bu savaşın gerekleri:
a- Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan nefisle
savaşmak,
b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel olan ve
tâğut olan cahiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları ile savaşmak.
İslâm’da emrolunan cihad, işte bu tâğutlara karşı verilmesi gerekli olan
mücadeledir. Tâğutla çatışmak, hakkı getirmek ve bâtılı gidermek için olacağından,
her kesimden ve her iş yapanlardan bütün mü’minler, tâğutla
mücadele edeceklerdir. Bu, farz bir görevdir. Rabbimiz, mü’minleri tâğuta
karşı kendi nizamının savaşçıları olarak takdim ediyor.590
Tâğuta ve ondan yana olanlara karşı mücadele vermeyenler mü’min kalamazlar.
Bunun içindir ki, Peygamberimiz: “Her kim (tâğuta karşı) cihad
etmeden ve onunla mücadele (ederek Hakkı hâkim kılma) arzusunu ruhunda
duymadan ölürse nifaktan bir şube üzerinde ölür.”591 buyurmuşlardır.
Tâğutu kalben reddetseler dahi, fiilen onunla vuruşmayanlar, amelî
hayatın icabı onunla anlaşma ve dostluk kurma yoluna gitmeye mecbur
kalırlar. Bu da Allah ve tâğut dostluğunu bir araya getirmek olan nifakın
ilk tezahürü olur. Hâlbuki Allah, tâğuta ancak kâfirlerin dostluk gösterebileceğini
açık bir şekilde belirtmiştir.592 Müslümanlar, bugün Allah ve tâğut
hâkimiyetini, dostluğunu bir arada yaşatmağa çalışmak gibi sonu zulmet
ve ateş olan çıkmaz bir yolun üzerindedirler. Namazı, orucu... kabul edip,
hatta yerine getiren niceleri, İslâm’ın asrımızın yaşayan bir toplumsal ve
589 Bk. 2/Bakara, 256
590 4/Nisâ, 76
591 Sahih-i Müslim; Riyâzü's- Sâlihin, II, no: 1346
592 Bk. 2/Bakara, 257
• 246 •
Ahmed Kalkan
siyasal düzeni olmasını lüzumlu bulmayanlar, Allah ve tâğut hâkimiyetini
bir arada tanımış oluyorlar. İslâm insanının yetiştirilmesini isteyen niceleri,
materyalist eğitim sistemine mücadele etmeksizin rızâ göstermekle tâğut
dostluğuna sine açıyorlar.
Ferdî mülkiyeti, Allah’ın mülk vb. hâkimiyetini kabul eden niceleri, faiz
düzenini zaruri görmekle, tâğut egemenliğine baş eğiyorlar. Ahlâk ve fazilet
ölçülerinin yaşanmasını isteyen niceleri, kişisel çıkarları uğruna çeşitli
çirkinlik ve kötülükleri yapmakla tâğut dostluğunu açığa vuruyorlar. Bütün
bu durumlar, kendisinden râzı olundukça veya tâğuta karşı bir iman ve
amel harbi açılmadıkça bir küfürdür.593
Yaşadığımız toplum düzeni, fikir putlarıyla, cahiliyye örfü ve sistemleri
ile ve sapıttırdığı öz nefsimizle, bizleri kuşatmış, tâğutu hâkim ve dost
tanımak sapıklığı ile karşı karşıya getirmiştir. Öyle ki, fert, aile, cemiyet,
sanat, ticaret, memuriyet, eğitim ve politika hayatının her bölümü bir kavşak
noktası olmuştur. Bu kavşakta bir tek yol İslâm nizamına; diğer yollar
tâğuta gidiyor: Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: Hz. Peygamber bize bir hat
çizdi ve sonra, “bu Allah’ın yoludur” dedi. Bu hattın sağına ve soluna da birçok
hatlar (çizgiler) çizdi ve “bunlar, birtakım yollardır ki her biri üzerinde
kendisine çağıran bir tâğut vardır.” buyurdu ve şu âyeti okudu: “Şüphesiz ki
bu (İslâm) benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. (Tâğuta ait) yollara tâbi
olmayın ki, sizi O’nun yolundan saptırıp parçalamasınlar. İşte Allah (tâğutun
kötülüklerinden) sakınasınız diye size bunları emretti.” 594
Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler
peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta
kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın
sonucu âhirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip
Allah’a dostluk; hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli,
onurlu bir hayat ve cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere
müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı
müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl
sahipleri de onlardır.”595 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü
bir durumdan söz etmek mümkün değildir!
593 Bk. 4/Nisâ, 60
594 6/En'âm, 153; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Yay, c. 2, s. 41
595 39/Zümer, 17-18
• 247 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
“İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar.
O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.”596
- 9-14. Âyetler -
عَبْدًا اذَا صَلَّ اَرَاَْيتَ انْ كَنَ عَلَ اْلُدَى ¨ اَرَاَْيتَ اَّلذِى ينْ َ
ى© نََّ اللهَ يَ َ
 بِ لتَّقْوَى اَرَاَْيتَ انْ كَذَّبَ وََتوَلَّ اََلْ يعْلَ  مَرَ بِ اَوْ اَ
اَرَاَْيتَ : gördün mü ¨ اَّلذِى ينْ َ : engelleyeni عَبْدًا : bir kulu صَلَّ اذَا : namaz
kıldığı zaman اَرَاَْيتَ : gördün mü كَنَ انْ : eğer o ise اْلُدَى عَلَ : doğru yol
üzerinde اَوْ : yahut اَمَرَ : emrettiyse لتَّقْوَى بِ : takvâyı اَرَاَْيتَ : gördün mü انْ
كَذَّبَ : yalanladıysa وََتوَلَّ : ve yüzçevirdiyse يعْلَْ اََلْ : bilmiyor mu نََّ
 : اللهَ بِ
Allah’ın ى©يَ َ : gördüğünü
“Gördün mü o yasaklayanı
Bir kulu namazdan?
Gördün mü, ya o (kul, Peygamber) doğru yol üzerinde ise
Ya da takvâyı emrediyorsa?
Gördün mü, ya şu diğeri (Ebû Cehil) yalanlıyor ve yüz çeviriyorsa?
O, Allah’ın gerçekten her şeyi görmekte olduğunu bilmiyor mu?” (96/
Alâk, 9-14)
Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyetler Hz. Peygamber’e hitap ederek
onun ve müminlerin Kâbe Önünde namaz kılmalarını engellemeye kalkışan
Ebû Cehil’e karşı bir eleştiri ve uyarıdır. Ancak bunları genel anlamda
tüm insanlık için bir uyarı olarak değerlendirmek daha uygun olur. Zira
âyetlerin içeriği dikkate alındığında burada, belli tarihsel kişi ve olayların
ötesine uzanılarak her dönemde görülen ve dinin sosyal hayatı iyilik, hak
ve adâlet ilkeleri yönünde şekillendirme işlevini engellemek isteyen bütün
596 4/Nisâ, 76
• 248 •
Ahmed Kalkan
zorbaların eleştirildiği ve insanlığın onlara karşı uyarıldığı anlaşılmaktadır.
11-12. âyetler ise, hem kendisi doğru yolda olan hem de başkalarına Allah’a
saygılı olmayı ve sorumluluk şuuru içerisinde bulunmayı emreden bir kimsenin
ibâdetten veya dinin emirlerini yerine getirmekten engellenmesinin
kesinlikle yanlış ve haksız olduğunu ifade eder. 597
9-14. Âyetlerde, Rabbine yakaran ve kulluk azmini diri tutmaya çalışan
bir mü’mini, tehdit yoluyla bu ibâdetten men etmeye kalkışan azgın insanın
kaba ve küstah davranışları kınanır. Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde
hareket eden kişinin hayatı doğru yaşadığı; ona engel olmaya kalkışan kimsenin
ise, hakkı yalanlayan ve ondan yüzçeviren zâlim biri olduğu belirtilir.
Her insanın, Allah’ın gözetimi altında bulunduğu bildirilir.
Kaynaklarda, Alâk sûresinin 6-19. âyetlerinin, Ebû Cehil’in veya diğer
müşrik liderlerin, Peygamber’in (s.a.s.) namazına engel olmak istemesi
üzerine indiği rivâyet edilir.598 Bu rivâyete göre, “namaz kılan kul”dan maksat,
Peygamber (s.a.s.); onun namazına engel olmaya kalkışan şahıs da Ebû
Cehil’dir.
Fakat bu âyetlerin muhtevâsı ve mesajı, herhangi bir tarihsel olay ve
zamanla sınırlı değildir. Tam aksine, her asırda görülen, İslâm’ın toplumsal
hayatta söz sahibi olmasına ve sosyal hayatı şekillendirme fonksiyonuna
karşı koyma teşebbülerinin bütünü için geçerlidir.599
Eğer bu âyetler, rivâyetlerde anlatıldığı gibi Ebû Cehil’in veya diğer
müşrik liderlerinin, Hz. Peygamber’in namazına engel olmak istemeleri
nedeniyle nâzil olmuşsa, bunların ilk vahyedilen beş âyetten epey sonra inmiş
olmaları gerekir. Nitekim âyetlerin ve sûrelere ilişkin âyet gruplarının
iniş yıllarını gösteren kaynaklarda, bu âyetlerin, ilk olarak vahyedilen beş
âyetten üç yıl sonra indikleri belirtilir.600 Bu tespit, tarihî gerçeklere uygun
düşmektedir. Çünkü ilk vahiy geldiği zaman, Peygamber’le (s.a.s.) Mekke
müşrikleri arasında ileri boyutta bir sürtüşme yaşanmamıştır. Hz. Peygam-
597 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu, TDV Y., V/599
598 Bk. Taberî, Câmiu’l Beyan, 30/163 vd.; İbn Kesir, Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, 7/327-328; Kurtubî, el-Câmiu li
Ahkâmi’l Kur’an, 20/123
599 Bk. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 1288
600 Bk. Mehdi Bazergân, Kur’an’ın Nüzûl Süreci, s. 129, 157
• 249 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
ber’in kavmiyle ihtilâfı ve mücâdelesi, onları, şirki bırakıp tevhide açıkça
dâvet etmesiyle başlamıştır. Bu da, ilk vahiyden bir hayli sonra olmuştur.
Bu bölümü oluşturan âyetlerde, üç “eraeyte” ibâresi yer almaktadır. Eraeyte
kelimesi,601 başına soru edatı gelmiş mâzî bir fiildir. Lafzan, “gördün
mü?” anlamına gelen bu ibâre, “baksana, düşünsene, görüş ve fikrini söylesene,
bak görüyor musun?” gibi anlamlara da gelebilen bir soru ifadesidir.
Burada asıl maksat, soru sormak ve haber almak değil, azgın insanın kaba
ve acımasız tavrına dikkat çekerek uyarıda bulunmaktır.
“Engelleyeni gördün mü?” (96/Alâk, 9)
Bu yüzden dokuzuncu âyet, İslâmî hayatın bütünlüğüne ve İslâm’ı din
edinme özgürlüğüne yönelik baskı teşebbüslerine değinmekte; dine ve düşünceye
düşman olunan yerlerde, gerçek özgürlüğün bulunmayacağı mesajını
vermektedir.602 Ayrıca, Kur’an mesajını içerdiği bütün mânâlarıyla
pratiğe dökmeye ve hayatı İslâmî ölçülere göre şekillendirmeye inatla karşı
çıkan güç odaklarının, her devirde İslâm’ın aktif yapısına karşı çetin bir
muhâlefeti nasıl örgütleyebileceklerine dikkat çekmektedir. Zira şirk zihniyeti,
Allah’ı açıkça inkâr etmez; ama O’nun dinine hayatta yer vermek
istemez.603
Ey Muhammed! İnsanları Allah yolundan meneden, engelleyen, işkence
ve eziyet eden o azgın Ebû Cehil’in yaptıklarını gördün mü, duydun mu?
Ne kadar aklı kıt bir adamdır o! Ne çirkin bir iş yapıyor!
Bu âyetler, Ebû Cehil ve onun gibi kıyâmete kadar namaz kılanı engellemeye
soyunan, dini yalanlayıp ondan yüzçeviren tâğutları anlatır.604
Azgınlığın çirkinliğinin ve onu yadırgamanın ifadesi yazı dili ile anlatılması
imkânsız olan ifade biçiminde gâyet açıkça ortaya çıkmaktadır.
Bu anlam ancak canlı konuşma üslûbu ile ifade edilebilir. Çünkü bu üslûp,
anlamı hızlı ve akılda kalacak bir biçimde kısa kısa dokunuşlarla dile geti-
601 Eraeyte fiili, sözlükte “görmek, bilmek, inanmak ve sunmak” gibi anlamlara gelen “r-e-y” kökünün
türemiş şeklidir (Bk. Lisânu’l Arab, 14/291-301).
602 Bu âyetteki yenhâ fiili, sözlükte “yasaklamak ve engellemek” gibi anlamlara gelen “n-h-y” kökünün
türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, 15/343-347).
603 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 24-25
604 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 48
• 250 •
Ahmed Kalkan
rilmiştir. Bu çirkin işi gördün mü sen? Bu çirkin işi yapılırken gördün mü?
İğrençliğe iğrençlik katılırken gördün mü sen? Çirkinliğe çirkinlik eklenirken
gördün mü?605
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Eraeyte/gördün mü?” ifadesi,
“Görüşün, fikrin, bilgin ne ise bana haber ver!” demek mânâsına kullanılan
bir sorudur ki, çoğunlukla maksat gerçekten soru ve haber alma
olmayıp sorulan duruma dikkati çekmekle bir kınama veya azarlama veya
şaşırtma olur. Onun için yerine göre “gördün mü?”, “ne dersin?”, “söyle bakalım?”,
“baksana ha!” diye tercüme edilebilir. Burada üç Eraeyte vardır.
Tefsir bilginleri bunların tefsirinde birçok görüşler açıklamışlardır:
1) Hepsinin de aynı muhâtaba, yani özel hitap ile Peygamber’e ve genel
hitap ile tüm insanlara yönelik olduğu değerlendirildiği gibi, iki tarafın
arasında bir muhâkeme (yargılama) veya bir hitâbet üslûbu ile topluma,
gayr-i muayyen şahıslara hitap etmesi de olabilir ve daha mânâlıdır. Bunda
bir azgını suçüstü halinde sakındırarak; “gördün mü? Bak şuna, kendini
müstağnî/hiçbir şeye muhtaç olmayan saydığı için nasıl azgınlık ediyor?”
diye kötüleyerek Peygamber’e ve dolayısıyla insanlığa bir gösterme ve teşhir
etme vardır. Yani ey Muhammed! Yahut ey insan baksana! O engelleyen
azgına, bir kulu namaz kıldığında. Namaz kılan bir kulu özellikle namaz
kıldığı sırada engellemek ne büyük cür’et, ne büyük azgınlıktır! İşte bu, o
engellemeyi kendini zengin gördüğünden dolayı yapıyor.
Kırâetten (okumadan) bahs edilirken namaza geçilmesi onda kırâetin
bir rükün olması ve namazın bütün ibâdetlere esas ve dinin direği bulunmasından
dolayıdır. Ve bu gösteriyor ki bu âyetlerin inmesi namazın farz
kılınmasından sonradır. İbn Atiyye’nin açıklamasına göre; burada namaz
kılan bir âbid (ibâdet eden)den maksat Rasûlullah, engel olan da Ebû Cehil
olduğunda tefsir bilginleri ihtilafa düşmemişlerdir. Ahmed, Müslim, Nesaî
ve daha başka hadisçilerin Ebû Hureyre’den rivâyetlerinde: “Ebû Cehil,
Rasûlullah’ı namaz kılarken görürse muhakkak boynunu çiğneyip yüzünü
sürteceğine dair Lât ve Uzzâ’ya yemin etmiş, sonra da Rasûlullah namaz
kılarken dediğini yapmak için varmış, fakat birdenbire arkasına dönmüş
elleriyle korunarak çekilmiş, “ne oldu sana?” denildiğinde, onunla benim
aramda ateşten bir hendek, bir korku ve birtakım kanatlar var, demiştir.606
605 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an, Hikmet Y., c. 16, s. 289
606 Buhârî, Tefsir 96/4; Müslim, Münâfikun 38; Tirmizî, Tefsir 96/1; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/368; 2/370
• 251 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Rasûlullah da “Bana yaklaşsaydı melekler onu parça parça ederlerdi.”607 buyurmuş.
Allah Teâlâ da 6. âyetten sûrenin sonuna kadar indirmiştir. Tirmizî’nin
rivâyetinde de peygamber (s.a.s.) namaz kılarken Ebû Cehil, “Ben
seni bundan alıkoymadım mı?”608 diyerek üzerine yürümüştür.
Ümeyye b. Halef Selman’ı namazdan alıkordu diye Hasan’dan rivâyet
edilen haber sahih olamaz. Çünkü Selman’ın müslüman olması, hicretten
sonra Medine’de olduğunda ihtilaf yoktur. Eğer Selman’dan başka Bilal ve
diğerleri gibi biri hakkında olmuş ise âyetin hükmü genel olduğu için onu
ve benzerlerini de kapsayacağında şüphe yoktur.
“Namaz kıldığı zaman bir kulu.” (96/Alâk, 10)
Onuncu âyette, etkin bir özne olarak hayata katılmak ve İslâm’ı ikame
etmek isteyen insanın, inançlı ve bilinçli tavrı ortaya konulur. İman değerine
eren ve İslâm’ı din edinen bir insan için, hayatta her şeyden daha önemli
olan, inancın gereğini, yani ubûdiyet görevini yerine getirmektir. Çünkü
özgür bir hayata doğmanın tabiî sonucu ve insan olarak yaratılmanın asıl
amacı, Allah’a ibâdettir.609 Allah’a ibâdet de en genel anlamda, İslâm’a göre
yaşamaktır.610
Bu âyette geçen abd kelimesi,611 insanı niteler ve onun Allah’la ilişkisini
ifade eder. Bu yüzden abd ve abîd gibi kelimeleri, köle olarak mânâlandırmak
doğru değildir. Çünkü böyle bir mânâlandırma, ibâdet ilişkisiyle kölelik
ilişkisininin birbirine karışmasına neden olmakta; İslâm hakkındaki
yanlış görüşlere de zemin hazırlamaktadır. Kölelikte, efendi ile köle arasında,
ahlâkî, özgür ve gönüllü bir ilişki söz konusu değildir.
Oysa ibâdet, insandan Allah’a doğru yönelen aklî, ahlâkî, özgür ve gönüllü
bir ilişkidir. Bunun için ibâdet, “insanın, Allah’a duyduğu derin saygı,
sevgi ve bağlılığını” dile getiren temel kavramlardan biridir.
607 Müslim, Münâfikun 38
608 Tirmizî, Tefsir 96/2
609 Bk. 51/Zâriyât, 56; 2/Bakara, 21 vb.
610 Bk. 28/Kasas, 85; 15/Hıcr, 99 vb.
611 Abd kelimesi, sözlükte “boyun eğmek, itaat etmek, tevâzu göstermek ve kulluk etmek” gibi anlamlar
taşıyan “a-b-d” kökünün türemiş şeklidir. İbâdet de aynı kökten gelir (bk. Lisânu’l Arab, 3/270-278).
• 252 •
Ahmed Kalkan
Sallâ kelimesi612 ise, duâ, rahmet ve bereket gibi anlamlara gelir. Bu fiilin
masdarı, salâttır.613 Salât kelimesinin Türkçedeki karşılığı da “namaz”dır.
Namaz, İslâm’daki düzenli ibâdetlerden (ibâdât-ı mersûmeden) biridir. Namaz,
hem insana iyi bir kişilik kazandırır, hem de sosyal hayatı İslâm’a göre
şekillendirme fonksiyonu görür. Bu işlevinden dolayı namaz, dinin direği
sayılmış, İslâm’ın da şiarı ve izhârı olmuştur.
Peygamberliğin ilk yıllarında inen bu âyetlerde namazdan söz edilmesi,
namazın o günkü Arap toplumunca bilinen ibâdetlerden biri olduğunu;
hatta bir kısım inançlı insanların, bu geleneksel ibâdeti uyguladıklarını
gösterir. Buna ilâveten, yine peygamberliğin ilk yıllarında inen ve bu konuyla
ilgili olan diğer âyetlerde, namazın ne olduğu üzerinde durulmadığı;
ancak namaz kılanların övüldüğü,614 namaz kılmayıp bu konuda ihmalkâr
davrananların da kınandıkları görülür.615
Bu tespitler, namazın öteden beri var olan ve o bölgede bilinen bir ibâdet
olduğunu kanıtlar. Ayrıca Kur’an, Mekke halkının namaz uygulamasının
olduğunu; ancak onların çoğunun bu ibâdeti, bir çeşit eğlence ve oyuna
çevirdiklerini bildirir.616
Şu halde namaz, öteden beri var olan,617 vahye muhâtap olmuş önceki
toplumlardan Araplara geçen618 ve o bölgede bilinen bir ibâdetti. Ancak
müşrik Araplar, bu ibâdetin rûhunu kaybetmişler ve ona şirk karıştırmışlardı.
Bu yüzden namazın özü yitirilmiş, sadece şekli kalmıştı. Çünkü onlar,
namazda Allah’la beraber çeşitli tanrıların adını anıyorlar, böylece Allah’a
ibâdetten ziyade o putlara tapmış oluyorlardı.619 İşte Kur’an vahyinin
Peygamber’e (s.a.s.) gönderilmesiyle birlikte, hak dinin direği olan namaz
ibâdetine yeniden ağırlık verilmeye başlanmış, onun doğru ve son şekli
612 Sallâ fiilinin “s-l-v” veya “s-l-e” kökünden türemiş olabileceği belirtilir (bk. Lisânu’l Arab, 14/464-469;
el-Müfredât, s. 491).
613 Bk. İbn Manzûr, Lisânu’l Arab, 14/464
614 Bk. 27/Neml, 1-4; 70/Meâric, 19-25 vb.
615 Bk. 107/Mâûn, 4-5; 75/Kıyâme, 31-32 vb.
616 Bk. 8/Enfâl, 35
617 Bk. 19/Meryem, 31, 35 vb.
618 Bk. 87/A’lâ, 14-19
619 Bk. 39/Zümer, 3
• 253 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Peygamber’e öğretilmiş,620 Müslümanlar da bu ibâdeti devamlı ve düzenli
olarak yerine getirmişlerdir.621
Hiç kuşkusuz, peygamberlik dönemi boyunca namaz ibâdetinde bazı
gelişme ve değişmeler olmuştur. Hadis kitaplarında yer alan bilgilere göre,
beş vakit namaz, önceleri ikişer rekât olarak farz kılınmış; hicretten sonra
ise, sabah ve akşam namazı hâriç diğerleri ikamet halinde dörde çıkarılmış,
yolculuk durumunda da eski hali üzere iki rekât olarak bırakılmıştır.
Nitekim bir rivâyette belirtildiğine göre namaz farz kılındığı vakit, Cebrâil,
Peygamber’e (s.a.s.) gelip abdestin ve namazın şekillerini öğretmiş, ona beş
vakit namazı kıldırmıştır.622 Ancak, bu rivâyette, namazın ne zaman farz
olduğu belirtilmemiştir. Beş vakit namazın Miraç Gecesi farz kılındığını
bildiren hadisler varsa da623 miracın kesin tarihi sâbit değildir. Daha da
önemlisi, namazla ilgili âyetlerden büyük bir bölümünün, İsrâ ve Miraç
Olayı’ndan önce inmiş olmasıdır.624
Bütün bu deliller ve tarihî bilgiler birlikte değerlendirildiğinde, namazın
çok öncelerden ve peygamberliğin başından beri uygulanan bir ibâdet
olduğu sonucuna varılır. İslâmî gelenekte, beş vakit namazın İsrâ ve Miraç
Gecesinde farz kılındığı,625 İsrâ ve Mirac’ın da hicretten yaklaşık altı ay
kadar önce ve Recep ayının yirmi yedinci gecesinde vukû bulduğu kabul
edilir.626
Kur’an, namazın bütün mü’minler üzerine bir vecîbe olduğunu açıkça
bildirir.627 Ancak namaz vakitlerine ve bu ibâdetle ilgili temel bilgilere işaret
etmekle yetinir. Namazla ilgili ayrıntıları insanlara Peygamber (s.a.s.) öğretmiştir.
Bu yüzden, namazın ayrıntıları konusunda gerçek başvuru kaynağını
Hz. Peygamber’in uygulamaları oluşturmaktadır.
620 Bk. Ahmed ez-Zebidî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, 2/278-279
621 Hz. Muhammed’in, peygamber olmadan önceki günlerde uzlete çekilip ibâdet etmesine “günahtan
kaçınma” anlamına gelen tehannus veya “putperestlikten uzaklaşıp tek Allah’a bağlanma mânâsına gelen
tahannuf denir (bk. Sahih-i Buhârî, s. 24-25). Bunun için tehannus, namazın İslâm’dan önceki şekli kabul
edilebilir (bk. Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 140).
622 Bk. Ebû Dâvud, Tahâre 51, Salât 2; Riyâzu’s Sâlihîn, II/280-281
623 Bk. Ahmed ez-Zebidî, Riyâzu’s Sâlihîn, II/261-280
624 Bk. 96/Alâk, 10; 87/A’lâ, 14-15; 35/Fâtır, 18, 29; 27/Nemnl, 2, 3; 50/Kaf, 39-40; 20/Tâhâ, 130 vb.
625 Bk. Büyük İslâm Tarihi, I/246
626 Bk. Büyük İslâm Tarihi, I/235
627 Bk. 4/Nisâ, 103
• 254 •
Ahmed Kalkan
Bu âyetler, insanları, namaz gibi herhangi bir dinî vecîbeyi yerine getirmekten
alıkoymaya çalışan kimsenin, “azgın insan” statüsüne gireceği mesajını
vermektedir. Bu mesajı çok iyi algılayan Hz. Ali, namazgâhta bayram
namazından önce namaz kılan bazı kişileri görünce: “Ben Allah elçisi’nin
böyle yaptığını hiç görmedim” der. Yanındakiler: “Öyleyse niçin onları
bundan men etmiyorsun?” derler. Hz. Ali: “Baksana namaz kılan bir kulu
engellemeye kalkışana!”628 anlamındaki âyetlerin tehdidi altına girmekten
korktuğum için men etmiyorum”629 cevabını verir.
Hemen belirtelim ki bu rivâyette, namazın kendisine engel olmak değil;
namazla ilgili yanlış bir uygulamaya karşı çıkmak gerektiğinden söz edilir.
Eğer bu rivâyet doğru ise, bundan çıkarılacak sonuç şudur: İslâm’la ilgili
yanlış bir uygulamayı düzeltmeye çalışırken dinin aslına karşı çıkıyormuş
gibi bir intibâ/izlenim uyandırmamak, bu gibi konularda daha duyarlı ve
temkinli davranmak gerekir.630
Ebû Cehil, Allah’ın kulu ve rasulü olan Muhammed’i (s.a.s.) Kâbe’de namazdan
ve ibâdetten alıkoymak istiyor, ona işkence ve eziyet ediyor. (Ebû
Cehil Allah’ın koruması sonucu Rasûlullah’a eziyet edemedi. Ateşten bir
hendek, korkunç bir varlık ve kanatlar görerek korkup kaçtı.)
“Kul”dan kasıt, öncelikle Rasûlullah’tır. Kur’ân-ı Kerim’in pek çok yerinde
Rasûlullah’tan bu şekilde söz edilmiştir. Meselâ İsrâ sûresinde, “Eksikliklerden
uzaktır. O ki geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini
bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüttü.”631 buyurulmuştur. Kehf sûresinde
şu şekilde ifade edilmiştir: “O Allah’a hamdolsun ki, kuluna Kitab’ı
indirdi.”632 Cin sûresinde ise şöyledir: “Allah’ın kulu kalkıp O’na yalvarınca
üzerine üşüştüler.”633 Bundan anlaşılıyor ki, bu ifade özel bir üsluptur. Ve
Allah (c.c.), Kitabında Rasûlullah için kullanmıştır. Ayrıca bu âyetten şu da
anlaşılıyor; Allah (c.c.) Rasûlullah’a risalet verdikten sonra namaz kılmasını
öğretti. Namaz kılmanın şekli hakkında Kur’an’ın hiç bir yerinde açıklama
628 96/Alâk, 9-10
629 Bk. Fahreddin Râzî, et-Tefsîru’l Kebir, 32/21
630 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 25-27
631 17/İsrâ, 1
632 18/Kehf, 1
633 72/Cin, 19
• 255 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
yoktur. Dolayısıyla bu da Rasûlullah’a, Kur’an’da yazılı olan vahyin dışında
bazı tâlimatlar verildiğinin de işaretidir.634
Salât
Her ne hikmetse Kur’an’ın en çok vurgu yaptığı ve bir müslümanın tüm
hayatını kuşatan temel bir ibâdet olan “salât” Türkçemize “namaz” olarak
Farsça çevirisiyle geçmiş. Oysa ibâdet deyince akla “salât” gelir. Salât Türkçede
sadece ölünün arkasından verilen “salâ” ve cenaze namazının kılındığı
“musallâ” taşı ile sınırlı bir kullanıma sahip kalmış.
Hac, Zekât, kelime-i şahâdet kelimeleri orijinallerini korumuşlar ama
salât ve savm yerini Farsça karşılığı “namaz” ve “oruc”a terk etmiş.
“Salât” kavram olarak “namazdan çok daha kapsamlıdır. Bunun için ha
“namaz” olmuş ha “salât” ne fark eder diyemiyoruz. “Namazı” daha sembolik
ve sınırlı bir ritüel olarak görüyoruz. “Salât” ise hem duayı, hem desteği
hem de ibâdeti içine alan bir kelimedir. Rahmet, bereket anlamları da vardır.
“Salavatullahi aleyhim” dediğiniz de “Allah’ın rahmet ve bereketi üzerlerine
olsun” demiş oluruz. “Salât” çift yönlüdür. Sadece insan rabbine salât
etmez. Rabbi de ona salât eder.
“Allahumme salli alâ Muhammed” duâlarını okurken “Allahım Muhammed’e
salât et (ona rahmet et, onu bağışla ve onu destekle) demiş oluyoruz.
Parantez içinde yazdığımız (s.a.s.) de “Sallallâhu Aleyhi ve Sellem”in
kısaltmasıdır. Anlamı da Allah ona rahmet etsin ve bereketler ihsan etsin
demektir. Kur’ân-ı Kerimde salât kelimesi tüm türevleriyle birlikte 99 kez
geçmektedir.635 Yüce Rabbimizin en çok vurgu yaptığı ibâdet salâttır. Salât
dinin direğidir. Salât, kulun Rabbiyle iletişim hattıdır. Salât kuldan Rabbine
634 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yay., 7/175
635 Namaz Anlamındaki Salât (Sallâ) Kelimesi ve Türevlerini Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 99 Yerde;
es-Salât 67 Yerde): 2/Bakara, 3, 43, 45, 83, 110, 125, 153, 157, 177, 238, 238, 277; 3/Âl-i İmrân, 39; 4/Nisâ,
43, 77, 101, 102, 102, 102, 103, 103, 142, 162; 5/Mâide, 6, 12, 55, 58, 91, 106; 6/En’âm, 72, 92, 162; 7/A’râf,
170; 8/enfâl, 3, 35; 9/Tevbe, 5, 11, 18, 54, 71, 84, 99, 103, 103; 10/Yûnus, 87; 11/Hûd, 87, 114; 13/Ra’d, 22;
14/İbrâhim, 31, 37, 40; 17/isrâ, 78, 110; 19/Meryem, 31, 55, 59; 20/Tâhâ, 14, 132; 21/Enbiyâ, 73; 22/Hacc,
35, 40, 41, 78; 23/Mü’minûn, 2, 9; 24/Nûr, 37, 41, 56, 58, 58; 27/Neml, 3; 29/Ankebût, 45, 45; 30/Rûm, 31;
31/Lokman, 4, 17; 33/Ahzâb, 33, 43, 56, 56; 35/Fâtır, 18, 29; 42/Şûrâ, 38; 58/Mücâdele, 13; 62/Cum’a, 9,
10; 70/Meâric, 22, 23, 34; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 43; 75/Kıyâme, 31; 87/A’lâ, 15; 96/Alak, 10;
98/Beyyine, 5; 107/Mâun, 4, 5; 108/Kevser, 2. (Yukarıdaki âyetlerdeki salât kelimesi, birkaç yerde namaz
dışında anlamda kullanılır. Duâ anlamında: 9/Tevbe, 99, 103, 103. Rahmet anlamında: 2/Bakara, 157;
Allah’ın rahmeti, meleklerin duâsı anlamında: 33/Ahzâb, 43, 56; Rasûlullah’a salevat getirmek, duâ etmek:
33/Ahzâb, 56; Havra veya namaz: 22/Hacc, 40)
• 256 •
Ahmed Kalkan
dua ve niyaz; Rabbinden kuluna, rahmet, bereket ve inâyettir. Peygamberimiz
döneminde “ben Müslüman oldum.” diyen herkes bu iddiasını öncelikle
kelime-i tevhid ve salâtla izhar ederdi. Onun döneminde münâfıklar da
dâhil olmak üzere namaz kılmayan tek bir Müslüman bile yoktu.
Âyet-i kerime salâtın belirleyici özelliğini şu ifadelerle ortaya koyuyor:
“Salâtı ikame edin ve müşriklerden olmayın.”636; “Sizi cehenneme sevk eden
nedir? Musallînden/namaz kılanlardan değildik.” 637
Neden salât bu derece önemli ve müslümanı gayr-i müslimden ayırt
edici bir özelliğe sahip?
İlk inen sûrede, Alâk Sûresinde baştan sona salât vurgusu yapılır. “Oku,
Yaratan Rabbinin adıyla!” diye başlayan sûre Allah’ın insana eşsiz bağışlarından,
ama insanın Allah’a isyanından bahseder. Sonra insanı iki gruba
ayırır. Birisi salât eden ve takvayı emreden kuldur. Diğeri bunun karşısına
dikilen ve “Gördün mü engelleyeni kulu namaz kılarken…” uyarısına muhatap
olan, Allah’ın kendisini görmekte olduğunu düşünmeyen, kendi güç ve
kuvvetine güvenip isyan eden, kısaca Allah ile irtibatını koparmış bir kişidir.
Allah bu şımarık ve nankör kula “zebânîleri” adres gösterir. Elçisine ise:
“O azgın ve nanköre itaat etme, secde et ve yaklaş!”638 der. İşte salât, Allah’a
secde etmenin ve yaklaşmanın sembolüdür.
Günümüze geldiğimiz zaman, salât kelimesi Müslümanların lügatinde
yok, namaz ise ne anlama geldiği bilinmeden okunan dua ve âyetlerle kılınan
sembolik ve şekilsel tekrarlara sıkıştırılmış bir ibâdet. %99’u Müslüman
kabul edilen bir ülkenin %30’unun bile beş vakit kılmadığı bir ibâdet.
Oysa salât, daha dar anlamıyla namaz insanlığın başlangıcından beri
tüm peygamberlerin hatırlattığı ve insanları davet ettiği İlâhî iletişim hattı
idi. “İşte onlar, Âdem’in ve Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelen,
Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerden ve İbrahim’in, İsrail’in ve
doğru yolu gösterip, seçtiğimiz kimselerin soyundandır. Onlara Rahmân’ın
âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. Sonra onların ar-
636 30/Rûm, 31
637 74/Müddessir, 42-43
638 96/Alâk, 19
• 257 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
dından namazı bırakan ve arzularına uyan bir nesil geldi. Bunlar da hüsrâna
uğrayacaklardır.” 639
Gördüğümüz gibi Yüce Rabbimiz namazı bırakan bir nesli hüsrâna uğrayacaklar
olarak uyarıyor.
Bu toplum içinde öyle birileri çıkabiliyor ki halkın gözünün içine baka
baka: “Okulda öğrencilere namaz kıldırıyorlar, ya da kılınmasına göz yumuyorlar!”;
“Yok mu buna bir dur diyecek, hadlerini bildirecek, namaz yerine
onlara bale öğretecek birileri…” diye bas bas bağırıyorlar.
Kur’an’ın ifadesiyle “Salât” insanları ahlâksızlıklardan ve kötülüklerden
alıkor. “Sana vahyolunan kitabı oku! Namazı kıl. Çünkü namaz, ahlâksızlıktan
ve kötülükten alıkor. Elbette Allah’ın zikri/kitabı en büyüktür. Allah,
yaptıklarınızı bilir.” 640
Öğrencilerin ahlâklı ve temiz olmasını içlerine sindiremeyen hâinler,
Allah’ın her emrine karşı gelmeyi ve savaş açmayı kendilerine ilke edinmişlerdir.
Yoksa örnek gösterilmesi gereken davranışları bir günah gibi ne diye
zumlayıp dursunlar?!641
Bilelim ki namazı engelleyen herkes ve her şey tâğuttur. Takvâyı engelleyen,
Allah kullarının müttakî bir hayat yaşamalarına mâni olan, Allah
kullarının Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşamalarını engelleyen, Allah’ın
yasalarını uygulamak isteyen, Allah’ın istediği gibi giyinmek, Allah’ın istediği
gibi okumak isteyen Allah kullarına yasaklar koyan herkes tâğuttur.
Bakıyoruz bugün Allah kullarının namazlarını neler engelliyor? Kimler
engelliyor? Müslümanların namazını çek, senet derdi engelliyor, dükkân,
tezgâh engelliyor, çok kazanma derdi engelliyor, müşteri engelliyor, diploma,
doktora derdi engelliyor, meslek engelliyor, oyun engelliyor, televizyon
engelliyor, müdür engelliyor, âmir engelliyor, patron engelliyor, baba engelliyor,
ana engelliyor, arkadaş engelliyor, engelliyor, engelliyor… Bilelim
ki bunların hepsi tâğuuttur. Kimileri Ebû Cehil gibi bizzat kendi elleriyle
engeller, kimileri iş programını, ders programını namaz vaktine denk getirerek
engeller. Kimileri kendilerine kulluğu Allah’a kulluğa denk tutarak
639 19/Meryem, 58-59
640 29/Ankebût, 45
641 Şaban Piriş, Gördün mü Engelleyeni Öğrencileri Namaz Kılmaktan? Haber Vaktim, 2008-01-28
• 258 •
Ahmed Kalkan
“vazife kutsaldır, görev ânında namazı terk etseniz de fark etmez, bu iş de
ibâdettir” diyerek kendilerine hizmet adına engeller. Namazdan söz etmeyen,
namaz eğitimi vermeyen ders proğramı da, çocuklarını namaz konusunda
bilgilendirmeyen ebeveyn de bilelim ki tâğuttur bu âyeti kerimeye
göre. 642
“Salât” kelimesi, Arapçada genellikle “duâ” mânâsına kullanılır. Ayrıca
“sallâ” fiili, “salveynini hareket ettirdi” manasına gelir ki; -rükû ve sücudda
yaptığımız gibi- beli bükmek sûretiyle salveyn denilen oylukların başındaki
iki tümsek kemiği hareket ettirmek demek olur. Salât kelimesinin “salâ”
kökünden türediği, bunun da “patlama”, “parlama” ve “tutuşma” anlamına
geldiği şeklinde bir başka görüş daha vardır. Salât kelimesi Kur’an’da doksan
dokuz yerde geçer.
Terim anlamda “salât”; İslâm dininin temel rükünlerinden biri olan,
Allah tarafından emredilip Rasûlullah tarafından ayrıntılı olarak ve fiilen
gösterilen namaz ibâdetinin adı olarak kullanılır.
Namaz; fiilî bir duâ ve niyaz, eyleme dönüşmüş bir tevhid, Allah’ın huzurunda
huşû ve hudû dolu bir boyun eğiş ve Allah’ın düşmanlarına karşı
nefret dolu bir kıyam ve başkaldırıdır. Allah’ı tekbir ederken tâğut’u tekfir
etmek, Rabbimiz’in “â’lâ” (yüce) ve “azim” (büyük) ismini eğilerek ve yere
kapanarak tekrar etmek sûretiyle O’na bağlılığımızı ifâde ederken, kendisinden
korkulmasını ve emrine râm olunmasını isteyen sahte ilâhlara karşı
savaş ilân etmek için konulmuş İlâhî bir farîzadır. Allah’tan başka ilâh olmadığını,
büyüklük sıfatının yalnızca O’na ait olduğunu, hamd, şükür ve
övgünün sadece O’na yapılacağını, ibâdet edilmeye ve yardım dilenmeye
lâyık yegâne ilâhın âlemlerin meliki ve mâliki Allah olduğunu ilân eden bir
savaş bildirisidir namaz. Mihrab’da -harb meydanında- okunan bir bildiri
ve bir patlamadır namaz. Tüm tâğîlere (Allah’a isyan edip haddi aşanlara),
cebbar (zorba) ve müstekbir (böbürlenen)lere, şeytana ve azgınlaşan nefsimizin
hevâsına, kalplere vesvese veren Hannâs’a karşı amansız bir patlama
ve nefret ilânı. Bir ahd ü misak. Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceğimize,
itaatte bulunmayacağımıza, O’ndan başka hiç kimseden yardım dilemeyeceğimize,
Allah’ın hakkını gasbeden, O’na kafa tutan fâcir (isyancı) ve zorbaları
alaşağı edip terk edeceğimize dair Allah’la yapılan İlâhî bir sözleşme.
642 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 50-51
• 259 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Namaz, Allah adına yapılan bir kıyâm, hudû dolu bir rükû, tezellül dolu
bir secde... Allah için kıyâm! Küfrün ve şirkin her türlüsüne, tapınmanın ve
bağlılıkların her çeşidine, nefsin ve şeytanın tüm istek ve arzularına karşı
Allah adına kıyâm! Karşılarında saygıyla el-pençe divan durulmasını isteyen
yeryüzünün hâkim ve müstekbirlerine karşı kıyâm! Sonra... Kahhâr ve
Cebbâr olan Rabbül-âlemin’in huzurunda huşû ve tevazû hisleriyle dolu bir
baş eğiş; rükû’... O’nun büyüklüğü, azameti ve yüceliği karşısında haşyetle
yere kapanıp hamd ile tesbih ve tenzih etmek; secde...
Kalbî bir yöneliş ve şuurlu bir hatırlama; tezekkür... Günahlarından ve
isyanlarından dolayı kesin bir pişmanlık duyuş; tevbe ve istiğfar... Yalvarmak,
yakarmak, samimiyetle ve iç çekerek duâ etmek...
Namaz, bunlardan biri değil; hepsi... Tekbir, ta’zim, zikir, tesbih, tahmid,
istiğfar, tevbe, tazarru, teevvüh, inâbe, ihbât, kunut, huşû, tevazû, temekkün,
tenâdüm ve duâ... Bütün bunlar, namazın bir parçası, özelliği veya
ögesi.
İslâm, insanın yalnızca Allah’a kulluk etmek için yaratıldığını beyan
eder ve onu Allah’ın varlığını ve birliğini tanımaya çağırır. Kur’an’ın tevhid’den
sonra ikinci çağrısı namazdır. Çünkü namaz; dinin direği ve olmazsa
olmaz kuralıdır. Namaz; imanla küfür arasında bir perdedir ve amellerin
en faziletlisidir. Namaz; cennetin anahtarı; mü’minin mi’racı ve alâmet-i
fârikasıdır.
Bu yüzdendir ki; “namazı ikame edin” emri, Kur’an-ı Kerim’de en sık
tekrarlanan emirlerdendir. Kur’an, sadece bu ifâde ile değil; “Allah’ı tekbir
edin”, “O’nu hamd ile tesbih edin”, “O’na duâ edin”, “O’nun için kıyâm edin”,
“rükû edin”, “secde edin” gibi ifâdelerle de sürekli namazı emreder ve hatırlatır.
Zira namazda; duâ, zikir, hamd, tesbih, tekbir, tevbe, istiğfar gibi
kalbî ve lisanî ibâdetler bulunduğu gibi; kıyâm, rükû, sücûd ve kuûd gibi
fiilî ibâdetler de yer alır.
Namaz; iftitah tekbirinden selâm’a kadar bir dizi bedenî, fikrî, lisanî ve
kalbî ibâdet seramonisi olup tüm ibâdetlerden ögeler taşıyan bir sentezdir:
Namaz öncesinde yapılan hazırlıklar, namaz eylemi ile doğrudan alâkalı
olup, namazın hakkıyla edâ edilebilmesine ortam hazırlar. Eğer bu hazırlıklar
eksik ve şuursuz olursa, namazın da eksik ve huşûdan yoksun olma
• 260 •
Ahmed Kalkan
tehlikesi vardır. Şu halde, namaza hazırlanan bir mü’min; abdest, örtünme,
kıble’ye yöneliş, tebettül ve niyet konularında oldukça titiz olmalıdır. Böylece
kılacağı namaz; tekbiriyle, başlangıç duâlarıyla, şeytandan Allah’a sığınıp
okumaya ve düşünmeye başlayacağı Kur’an âyetleriyle, tesbihiyle, tenzihiyle,
rükû ve secdeleriyle tam bir tevhid eylemi olacaktır. O, yalnızca Allah’ı
büyük tanıyacak, sadece O’na kulluk edip, sadece O’ndan yardım dileyecek,
yalnız ve yalnız O’nun karşısında el-pençe divan durup O’nun karşısında
eğilecek ve yere kapanacaktır. Bütün bunlar; iman ettiği tevhid akîdesinin
teoriden pratiğe aktarılmasından ibârettir.
Şuurla ve huşû ile kılınan böyle bir namazın, mü’min üzerinde elbette
çok önemli etkileri olacaktır. İşte bu namaz; mü’mini ruhen yüceltecek,
onu maddî ve manevî kir ve paslardan arındıracak, fahşâ ve münkerden
alıkoyacak, nefsin ve şeytanın esaretinden kurtaracak, kibir, gurur ve bencillikten
uzaklaştıracaktır. Namaz; mü’minin kalbini pekiştirir, ona kuvvet
ve metanet kazandırır. Namaz; ömür boyu tekrarlanan bir sabır eğitimidir.
Namaz; mü’mini gerçek özgürlüğüne kavuşturan bir rûhî inkılâptır.
Namaz sadece kişiyi değil; toplumu da baştan ayağa değiştiren, tevhide
doğru geliştiren bir ibâdettir. O ferdî bir inkılâp olduğu kadar sosyal bir
inkılâptır da. Günde beş kez cemaat namazlarıyla bir araya gelen dünyevî
ve maddî endişelerden uzaklaşarak aynı manevî atmosferi teneffüs eden
mü’minler topluluğu; sürekli birbiriyle yardımlaşarak, birbirinden güç ve
kuvvet alarak, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye ederek, hep iyiye doğru ilerleyerek
tevhidî çizgide bütünleşir. Camiler, mü’minlerin eğitim ve öğretimini,
birlik ve dayanışmasını, istişare ve organizasyonunu sağlayan mekânlardır.
İslâmî hayâtın mihveridir.
Ezanlar bir inkılâp çağrısı olarak algılandığı zaman, namazlar bir tevhid
eylemi olarak hakkıyla ikame edildiği zaman, cami ve cemaatler gerçek
fonksiyonunu icra ettiği zaman; işte o zaman İslâm ümmeti yeniden dirilecek,
mü’minler felâh bulacaktır.643
Namazlar dirilmedikçe, ölü canlara ruh üflenmeyecektir. Canlanmak
için, diriliş, uyanış ve ayağa kalkmak için namazı ikame etmek/ayakta tutmak
şarttır.
643 Geniş bilgi için bk. Abdullah Yıldız, Namaz Bir Tevhid Eylemi, Pınar Y.
• 261 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
“Gördün mü? Ya o, doğru yol üzerindeyse,” (96/Alâk, 11)
On birinci âyet, Allah’ın gösterdiği yolu izleyen insanın, doğru bir yaşayış
içinde olduğunu bildirir. Bu gerçek, âyette kullanılan hüdâ kelimesi
ile dile getirilir. Hüdâ kelimesi,644 “Allah’ın merhamete dayalı hidâyeti ve
insana âyetler gönderip onu doğru yola sevk etmesi” anlamına gelir. Çünkü
Allah, merhamete dayalı rehberliğini ifade etmek için hüdâ sözcüğünü
seçmiş,645 insanın kendi istek ve seçeneğiyle doğru yolu bulup hidâyete ermesini
de, aynı kökten gelen ihtidâ kelimesi ile dile getirmiştir.646
Allah, insana âyetleriyle doğru yolu gösterir. O’nun âyetlerini tasdik
edip iman eden ve gösterdiği yolu izleyen insan hidâyete erer. Allah’ın âyetlerini
yalanlayıp doğru istikamete yönelmeyen kimse de, Kur’an’la gösterilen
yoldan yoldan sapmış olur. Bunun için hüdâ kavramı, insan açısından
hayatî bir önem taşır.
Bu âyet, iman etmiş bir insanın, İslâm’ı ciddiye alıp onun ilke ve değerlerinden
tâviz vermeden yaşaması gerektiği mesajını verir. Ayrıca zor
şartlara rağmen, İslâm’ı yaşama ve yaşatma amacıyla sarf edilen çabaların,
Allah tarafından minnetle karşılanıp ödüllendirileceği müjdesini de içerir.
647 İslâm’ı ciddiye almak ve bireysel olarak yaşamak önemlidir; ama yeterli
değildir. Ayrıca onu hayata taşıyıp insanlar arası ilişkileri düzenleyen
dinamik ve sosyal bir nizam haline getirmek de gerekir. Çünkü Peygamber
(s.a.s.) sadece duyurucu değil, aynı zamanda buyurucudur.648
“Hiç o hidâyet üzere midir diye geldi mi aklına?: Zımnen: Bir kez olsun
önyargısız bakmak aklına gelmedi mi?
Ey Ebû Cehil! Allah için namaz kılan ve yalnızca O’na ibâdet eden Muhammed’in
doğru yolda olmadığına inandığın için ona işkence etmek istiyorsun.
Peki ya o kul, doğru yolu bulmuş ise o zaman senin halin ne olur?
Muhammed’in getirdiklerini iyi düşün! Nefsine uyma!
644 Hüdâ kelimesi, sözlükte irşâd etmek ve yol göstermek gibi anlamlara gelen “h-d-y” kökünün türemiş
şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, 15/353-360).
645 Bk. 92/Leyl, 12; 53/Necm, 23; 39/Zümer, 23; 20/Tâhâ, 123 vb.
646 Bk. 10/Yûnus, 108; 17/İsrâ, 15; 20/Tâhâ, 135 vb.
647 Bk. 76/İnsan, 22
648 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 27
• 262 •
Ahmed Kalkan
Taberî diyor ki: “Söyle bakalım şâyet, namaz kılması engellenen Muhammed,
Rabbine namaz kılarken doğru yol üzere ise veya kendisini namazdan
engelleyene, Allah’tan korkmasını ve azabından çekinmesini emrediyor
ise, Muhammed’in namaz kılmasına engel olmaya çalışan Ebû Cehil
de Muhammed’e gönderilen gerçeği yalanlıyor ve ona sırt çevirip onu
tasdik etmiyorsa durum ne olacaktır?”649 Söyle bakalım, o kul ya doğru yolda
giden, Allah’ın hidâyetine tabi olan, hayatını Allah’tan gelen vahiyle düzenleyen
veya Allah’a karşı gelmekten sakınmayı buyuran bir kimse ise.650
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Baksana. Yani bak, gör,
düşün bil de haber ver, bakalım ne dersin? “Ya o kul doğru yolda olur, yahut
kötülüklerden sakınmayı emrederse”. Bu şart cümlesi olduğu için cevabı
hazfedilmiştir. Emera, kâne fiillerindeki gizli zamirler “abd=(kul)a da, yasaklayana
da ait olabilir. Ve ona göre hitabı da onun karşılığına yönelik olur.
Kula ait olduğu takdirde hitap, yasaklayana çevrilmekle telvin edilmiş olur
ki bu daha nüktelidir. Mânâ şu olur: “Düşünsene! Ey namaz kılan bir kulu
alıkoyan azgın insan! Eğer o kul hidâyet, doğruluk, hak üzere gitse yahut
onunla beraber daha yükselerek diğerlerine de takvâ ile Allah’tan korkup
fenalıktan sakınmakla emretse ne olur? Fena mı olur? Sen onu Allah’ın iyi,
kötü her şeyi gördüğünü bilmez de senin yasağını dinler mi sanıyorsun?”
Zamir yasaklayana ait olduğu takdirde ise hitap, yine önceki üsluba uygun
olarak kula yönelik olup mânâ şu olur: “Ey o okumakla emredilip de namaz
kılan kul! Ey Muhammed! O namazdan alıkoyan bu azgın insanı gördün
ha, şimdi şunu bir düşün: Eğer öyle azgınlık etmeyip de hak ve hidâyet üzere
gitse yahut namazdan alıkoyacağına Allah korkusu ile korunmayı emretse
ne iyi olurdu. O hâlâ Allah’ın görüyor olduğunu bilmedi değil mi?”651
“Yahut takvâyı emrettiyse?” (96/Alâk, 12)
Eğer o kul insanları Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmeye çağıran
biri ise o zaman halin ne olur bir düşünsene!?
Bir düşün bakalım ne dersin şu namaz kılan ve onun namaz kılmasını
engellemek için karşısına dikilen kimse, doğru yolu izleseler ya da takvâyı
emretseler, fena mı olur. Sonra o kul kendisi doğru yolu izleyip takvâyı em-
649 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Y., 9/173
650 Ali Küçük, Alâk Sûresi Tefsiri.
651 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 9/330-331
• 263 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
rederek insanlara kötülüğü yasak etse fena mı olur? Bir de yaptığı çirkin işe
daha da çirkinini eklerse ne dersin?652
İşte bu yüzden on ikinci âyette, İslâm’ı, hayatın sosyal ve dinamik nizamı
haline getirmenin, en kısa formülü verilir. Bu formülün merkezî elemanlarını
emera ve takvâ kelimeleri oluşturur. Âyetteki emera sözcüğü,653
daha çok “her alanda etkili ve yetkili olan kişi veya otorite”yi ifade eder. Bunun
için ulu’l emr terkibi, öncelikle “iktidar ve yönetim/kamu işlerini yönetenler”
anlamına gelir. O zaman bu âyet, İslâmî etkinliğin, bireysel alanla
sınırlı kalmayıp ayrıca sosyal alanı da kapsadığına işaret eder.
İslâm, Mekke döneminde devlet olarak değil; din olarak vardı. Peygamber
(s.a.s.) de bu dönemde, dinin hükümlerini tebliğ eden bir elçiydi; henüz
bağımsız bir toplumun devlet yöneticisi konumuna gelmemişti. Ama Hz.
Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliği, sadece ahlâkî ve uhrevî bir içerikle
sınırlı değildi; onun misyonu bir o kadar da dünyevî, hukukî, askerî ve siyasiydi.
Nitekim, İslâm’ın doğuş sürecinin, daha sonra egemen bir devlet
haline geliş süreci olarak tamamlanmış olması, değinilen tespiti doğrulamaktadır.
Kur’an’ın nüzul sırasına göre ilk kez bu âyette yer alan takvâ kelimesi654
her ne kadar sözlükte “korkmak, sakınmak, bir tehlikeden veya zarardan bir
şey aracılığı ile korunmak” gibi anlamlara gelse de,655 Kur’an’da bu kelime,
“sıradan bir korku”yu belirtmek için değil; “Allah’a karşı sorumluluk bilinci
içinde olmayı ve O’na derin bir saygı duyma”yı ifade etmek için kullanılır.
Kur’an vahyinin ilk yıllarında inen âyetlerde, takvâ kelimesinin daha çok
müşriklere karşı Allah’ın âhiretteki azâbından korkmaları ve çekinmeleri
bağlamında kullanıldığı,656 fakat daha sonra inen âyetlerde bu kelimenin
652 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
653 Emera fiili, sözlükte “buyurma, yaratma, çoğalma, bir şeyin yapılmasını isteme, iş ve durum” gibi
anlamlar taşıyan “e-m-r” kökünün türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, 4/26-34). “E-m-r” kökünün
kullanıldığı âyetler incelendiğinde bu sözcüğün, ayrıca şu anlamlara geldiği de görülür: danışma ve fikir
belirtme (bk. 3/Âl-i İmrân, 154; 7/A’râf, 110); Tedbir/işi sıkı tutma (bk. 9/Tevbe, 50); Sorumluluk (bk. 65/
Talâk, 9); Otorite (bk. 4/Nisâ, 59, 83);Bölünme, çekişme ve tartışma (bk. 23/Mü’minûn, 53; 20/Tâhâ, 62;
azap (bk. 11/Hûd, 43, 44, 82); Hüküm (bk. 65/Talâk, 5); Ölüm (bk. 57/Hadîd, 14); Kıyâmet (bk. 16/Nahl,
1); Takdîr ve kazâ (bk. 10/Yûnus, 3; 13/Ra’d, 2).
654 Takvâ kelimesi, sözlükte “korkmak, sakınmak, koruyup himaye etmek” gibi anlamlar taşıyan “v-k-y” (bk.
Lisânu’l Arab,, 15/401-402) veya “güç ve kuvvet” anlamlarına gelen “k-v-y” (bk. İnsanlık ve Sevgi Dini, s.
14) kökünün türemiş şeklidir.
655 Bk. Râğıb el-İsfehanî, Müfredât, s. 881
656 Bk. 96/Alâk12; 91/Şems, 8; 92/Leyl, 5; 53/Necm, 32 vb.
• 264 •
Ahmed Kalkan
anlam sahasının giderek genişlediği ve sonunda takvâ kavramına, “Allah’a
saygı duymak, sahih inanç ve sâlih amelle O’nun azâbından korunmak” anlamının
yüklendiği görülür.657
Çünkü, Kur’an’da ibâdetlerin rûhu, yapılan işlerin asıl cevheri ve bütün
İslâmî hükümlerin tek gâyesi olarak geçen kavram, takvâdır.658 Bunun için
Kur’an’da takvâ, herhangi bir tehlikeden değil, Allah’ın azâbından ve insanı
bu azâba sürükleyecek “günahlardan sakınma” anlamına gelir. Öyleyse
takvâ, helâlden sakınmak değil, haramdan ve haram olma şüphesi taşıyan
şeylerden uzak durmaktır. Allah’ın mubah saydığı ve insanlara helâl kıldığı
şeyleri ter etmenin bir erdem olmadığı, bu tür davranışların takvâ sayılamayacağı,
Kur’an ve Sünnette açıkça belirtilmiştir.659
Kur’an’da takvâ ile ilgili âyetler incelendiğinde, onun: “Ebedî azaptan
korunmak için Allah’a şeksiz olarak inanmak ve şirkten sakınmak”;660 “büyük
günahları işlemekten, küçük günahlarda da ısrar etmekten sakınıp
farzları yerine getirmek”;661 “kalbi Hak’tan alıkoyacak her şeyden uzaklaşmak,
tam bir samimiyetle Allah’a bağlanmak”662 gibi üç mertebesinin olduğu
görülür. Takvâ, başarı ve kurtuluş vesilesi,663 Allah katında makbul
insan olma mazhariyeti664 ve İslâm’da üstünlük ölçüsüdür.665 O, dinin canı,
dindarlığın rûhu, Kur’an’ın rehberliğinin gâyesi, bütün ahlâkî tâlimlerin de
özüdür. Zira takvâ, câhiliye gibi saygısızlığı, küstahlığı ve barbarlığı değil,
aksine ağır başlılığı ve uygarlığı ifade eden bir güzellik ve kibarlık erdemidir.
666 İslâm’ı, Allah’ın istediği, Elçisinin gösterdiği ölçüler içinde yaşamaktır.
Eğer takvâdan maksat bu olmasaydı, takvâ bir kemâl ve kurtuluş yolu
sayılmazdı. İnsanın, sürekli Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde hareket
etmesi, sahih takvâ göstergesidir. Allah, hiçbir muttakî eylemi geçersiz kılmayacak,
tam aksine büyük bir minnet ve ödülle karşılayacak; gelecek de,
Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimselerin olacaktır.667
657 Bk. 7/A’râf, 26; 2/Bakara, 197, 237; 48/Feth, 26; 9/Tevbe, 108-109 vb.
658 Bk. 5/Mâide, 93; 16/Nahl, 90
659 Bk. 5/Mâide, 87; Zebidî, S. Buhârî Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, 11/253
660 Bk. 48/Feth, 26
661 Bk. 5/Mâide, 93; 7/A’râf, 16
662 Bk. 3/Âl-i İmrân, 102
663 Bk. 7/A’râf, 128; 11/Hûd, 49 vb.
664 Bk. 5/Mâide, 27; 16/Nahl, 128
665 Bk. 49/Hucurât, 13
666 Bk. 2/Bakara, 189, 206; 48/Feth, 26
667 Bk. 7/A’râf, 128; 11/Hûd, 49; 20/Tâhâ, 132 vb.; Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s.
• 265 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
“Yahut da, çağırmakta mıdır diye sorumluluğa?” Yahut da, çağırmakta:
Buradaki emr’in “buyruk ve tâlimat” anlamına gelmediği açıktır; zira sahibi
âmir makamında değildir. Emr, tıpkı el-emr bi’l-ma’rûf’taki gibi bir öneri ve
dâvet ifade eder. Yahut da, çağırmakta mıdır diye sorumluluğa?: Yani, ibâdeti
engelleyen, hidâyeti engellemiş ve sorumsuzluğa çağırmış olur.
Takvâ: Kök mânâsı, “biri diğerine zarar veren iki şey arasına engel koyarak
zarar göreni zarar verenden korumak” demektir. “İtteka bi-terasihî/
kalkanıyla kendini korudu, sakındı” denilir. Bir sahâbî savaşın en şiddetli
ânında Allah Rasûlü’nün ardına sığınarak korunduklarını “ittekaynâ
bi-Rasûlillâh” cümlesiyle dile getirir. Hz. Peygamber takvâyı şöyle açıklar:
“Birbirinize haset etmeyin! Kendiniz almak istemediğiniz halde diğerini zarara
sokmak için bir malı methedip fiyatını arttırma yarışına kalkışmayın!
Birbirinize buğzetmeyin! Birbirinize yüzçevirip arka dönmeyin! Sizden bazılarınız
diğer bazılarınız üzerine alış-verişe girişmesin! Ey Allah’ın kulları,
kardeş olun! Müslüman müslümanın kardeşidir. Müslüman müslümana
zulmetmez. Yardıma muhtaç olduğu zaman da onu yalnız ve yardımsız bırakmaz.
Onu hor ve hakir görmez. Takvâ işte budur/buradadır.” Rasûlullah:
“Takvâ işte buradadır” sözünü üç defa tekrarladı ve her seferinde eliyle göğsünü
gösterdi.668 Bu hadis ekonomik, sosyal, ahlâkî, itikadî ve siyasal her
alanda tavsiyeler içermektedir. Nebî, bunların tümünü takvâ başlığı altında
ele alabilmektedir. Bu da bizi “insanı sorumlu hareket etmeye götüren sorumluluk
bilinci” tarifine ulaştırır.669
“Gördün mü, ya şu diğeri (Ebû Cehil) yalanlıyor ve yüz çeviriyorsa?”
(96/Alâk, 13)
On üçüncü âyet, inkâra tutkun, kibir ve inatla dolu bir mizacın, İslâm’a
karşı takındığı kaba ve ham tavrı dile getirir. İnkârcı ve inatçı insanın bu
tipik tavrı, âyette yer alan iki temel kavramla açıklanır. Bunlardan ilki kezzebe
kelimesidir.670
28-29
668 Müslim, Birr 32
669 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Y., s. 1263
670 Kezzebe fiili, sözlükte “yalanlamak” anlamına gelen “k-z-b” kökünün türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab,
I/704-711).
• 266 •
Ahmed Kalkan
Bu sözcük, yalanladı, gerçek olan bir sözün veya haberin, gerçek olmadığını
söyledi gibi anlamlara gelir.671
Yalan, “asılsız, gerçeğe uymayan ve başkalarını kandırmak için söylenen
sözdür.” Hak önünde hisle davranmak, halkı kandırmak ve haksızlığı
hak diye göstermektir. İkincisi ise, “Haktan, hakikatten yüz çevirdi ve uzaklaştı”
anlamına gelen tevellâ kelimesidir.672
İnkârın nüvesi ve en tipi tezâhürü, tekzipte yani hakkı yalanlamada görülür.
Çünkü tekzip, Allah’ın âyetlerini ve nimetlerini, Peygamber’in (s.a.s.)
getirdiği haberleri yalanlamak; vahye yalanla müdâhale etmek, bütün ahlâkî
ve hukukî kuralları yok saymaktır. Tekzibin altında yatan asıl illet ise
kibirdir. Kibirli insan, iyi ile kötüyü ayırt edemez, Allah’ın lutfettiği nimetleri
ve takvâ sahibi bir mü’minin îfâ ettiği iyi hizmetleri göremez; yaptığı
kötü işler için de Allah’tan bağış dileyemez. O, kör bir saplantı içinde kalıp
sayısız felâketlere sebebiyet verir.
Bu âyette, İslâm inancına ve insana karşı girişilen özel saldırganlığa;
inkâr ve şirk zihniyetinin, İslâm’a önyargılı yaklaştığına işaret edilir. Ayrıca
hâkim güçlerin her asırda İslâm’a karşı duydukları kinin, çağların beşiğinde
sürüp gideceğine de dikkat çekilir. İnsanın dünyadaki tavrının, Hakk’a ve
halka husûmet değil, ahlâkî dürüstlük ve doğruluk içinde hayatını idâme
ettirmek olması gerektiği mesajı verilir.673
“O, Allah’ın gerçekten her şeyi görmekte olduğunu bilmiyor mu?” (96/
Alâk, 14)
On dördüncü âyet, insanın her an Allah’ın gözetimi altında olduğunu
bildirir. Kur’an’da Allah’ın herkesi görüp her şeyi gözetimi altında bulundurduğunu
belirtmek için kullanılan kavramlardan biri de bu âyette yer
alan yerâ fiilidir. Bu sözcük; “görür ve bilir” anlamına gelir;674 Kur’an’da da
çeşitli sîgalarda Allah’a nisbet edilir.675 Allah; kör, sağır ve âciz değildir. O,
671 Bk. M. İsmail İbrahim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l A’lâmi’l Kur’âniyye, s. 449
672 Tevellâ fiili, sözlükte “yüz çevirmek ve geri dönmek” gibi anlamlar taşıyan “v-l-y” kökünün türemiş
şeklidir (Bk. El-Kamusu’l Muhît, s. 1209).
673 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 29
674 Kur’an’da yer alan ve Allah’ın her şeyi gördüğünü belirten diğer kelimeler: Basîr (bk. 25/Furkan, 29),
nezara (bk. 7/A’râf, 129), ayn ve a’yundür (bk. 20/Tâhâ, 33; 52/Tûr, 48).
675 Bk. 96/Alâk, 14; 20/Tâhâ, 46; 26/Şuarâ, 118 vb.
• 267 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
insanları görür, sözlerini işitir, ne maksatla ve nasıl iş yaptıklarını da bilir.
Çünkü değişmezlik ve erişilmezlik vasfının tek sahibi Allah’tır.
Kur’an, kendi vahyediliş düzeni içinde ele alınıp incelendiği zaman,
onun insan ve hayat gerçeğini dikkate aldığı görülür. O, inkârcı insanın
hiç kimsenin kendisini görmediği varsayımı içinde hareket ettiğini bildirerek676
gerçekçi bir tespitte bulunur. İnkârcı insan, kimseye karşı sorumlu
olmadığını sanır, sahip olduğu sınırlı bilgi, geçici servet ve yalancı şöhret
gibi sebeplerle üstünlük vehmine kapılır. Boş gururundan dolayı da kendi
vehmine ters düşen bütün hakikatleri inkâr eder.677 İşte bundan dolayı,
Kur’an’ın nüzul sırası itibarıyla Allah isminin ilk olarak geçtiği bu âyette,
insana öncelikle O’nun gözetimi altında olduğu gerçeği bildirilir. Bu âyette
yer alan Allah ismi, vahiy dilinin en yüksek mânâlı kelimesidir.
Genel kabule göre Allah ismi, herhangi bir kökten türemiş değildir. Allah’ın
yüce zâtına ait özel ismidir. Bunun için O’ndan başka hiçbir varlığa
Allah ismi verilmez. “…Hiç, ismi O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını
tanıyor musun?”678 anlamındaki âyet, Allah adını taşıyan başka bir
varlık olmadığını; “Hiçbir şey O’na benzemez.”679 meâlindeki âyet de, O’nun
benzeri hiçbir varlığın bulunmadığını bildirir. Allah benzersizdir; hiçbir
şey O’na benzemez ve O’nunla mukayese edilemez.680
Allah isminin, dil yönünden kendine özgü başka özellikleri de vardır.
Bunlardan en önemlisi, Allah isminin ikil/tensiye ve çoğul/cemî şeklinin
olmayışıdır. Yüce Yaratıcı’nın tek olduğunu ifade ettiği için bu ismin, hep
tekil/müfret şekli kullanılmıştır.
Allah, vahiy dilinin en yüksek mânâlı tek ismidir. O, varlık ve oluşun
tamamına hâkimdir. Kur’an O’nu, aşkınlık, yakınlık ve yetkinlik ifade eden
kavramlarla tanıtır.681 Bunun için Allah, Kur’an’ın anlattığı ve tanıttığı gibidir.
676 Bk. 90/Beled, 7
677 Bk. 96/Alâk, 6-7; 40/Mü’min, 82-83
678 19/Meryem, 65
679 42/Şûrâ, 11
680 Bk. 112/İhlâs, 4
681 Bk. 43/Zuhruf, 84-85; 50/Kaf, 16; 2/Bakara, 186 vb.
• 268 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’ın temel amacı, insana, her şeyin merkezinde Allah düşüncesinin
yer aldığı bir dünya görüşü kazandırıp onu tevhid inancına ve muktedir
ulûhiyet anlayışına ulaştırmaktır. Bunu için Kur’an, daha işin başında insana,
Allah’ın her şeyi gördüğü gerçeğini hatırlatmıştır. Çünkü İslâm inancının,
yaşanan bir realite olarak insan hayatına girmesi, insanın öncelikle bu
gerçeği kavramasına ve onun gereğini yerine getirmesine bağlıdır. Peygamber’in
(s.a.s.), Kur’an’ın lafzına ve rûhuna sâdık kalarak ihsân, Allah’ı görüyormuş
gibi O’na ibâdet etmendir; her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da
O, seni görür.”682 anlamında tanımlanması, değinilen tespitin doğruluğunu
ortaya koymaktadır. Bilgiler, akla ve vahye uygun davranışlarla gündelik
hayata aktarabilirse, insana faydalı olur. Bu da bilgi değerinin, doğru inanç
ve iyi işlerle bütünleşmesi sonucu gerçekleşebilir. Zaten, hakikat bilgisine
dayalı yüksek seviyede bir fikir geleneği de ancak böyle oluşur.
Sonuç olarak bu âyet, görme vasfından mahrum olmanın, muktedir
ulûhiyet anlayışına gölge düşüreceğine işaret eder; Kur’an’ı, tefekkürün;
İslâm’ı da hayatın dışında tutanların, kurtuluşa ve kemâle eremeyecekleri
mesajını verir.683
“Ama (ey muhâtap!) Baksana şu engel olmaya kalkışana,
İbâdete kalkan bir kula!
(Ve sen, ey ibâdete engel olan!) Hiç o hidâyet üzere midir diye geldi mi
aklına?
Yahut da, çağırmakta mıdır diye sorumluluğa?
Düşündün mü hiç: Eğer o hakikati yalanlasa ve sırt dönmüş olsa Allah’a,
Kendisini bilmez mi ki, Allah görür mutlaka.” (96/Alâk, 9-14)
“Namaza/ibâdete kalkan bir kula!” Bir insanı meşgul ederek ibâdetten
alıkoymak da bu kapsama girer. Burada namaza engel olmaktan amaç, dinin
sosyal hayata görünür kılınmasına engel olmaktır. Bununla amaçlanan
sosyal hayatı Allah’tan koparmaktır. Allah’tan kopmuş bir sosyal hayat an-
682 Bk. Ahmed ez-Zibidî, Riyâzu’s Sâlihîn, I/58
683 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 30-31
• 269 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
lam ve ahlâktan da kopmuş olacaktır. Hangi çağda yaşanırsa yaşansın, bunun
adı “Ebû Cehillik”tir.684
“Gördün mü? Ya yalanlayıp yüz çevirdiyse” (96/Alâk, 13)
Muhammed’i (s.a.s.) ve getirdiği Kur’an ve sünneti yalanlayan, imandan
yüz çeviren kimselerin yaptıklarını gördünüz mü? Duydunuz mu?
İşte burada da daha önceki bölümün sonundaki gibi üstü kapalı tehdit
gelmektedir:685
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Gördün mü?” Bunda da
iki yorum ihtimali vardır ve peygambere hitap olduğuna göre şöyle demek
olur: “Baksana yahut gördün ya ey Muhammed! Sen doğru olduğun, hakkı
söylediğin halde eğer o namazdan alıkoyan azgın yalanlıyor, inanmıyor ve
(öyle yalanlamakla, imansızlıkla) haktan yüz çeviriyor, tersine gidiyorsa iyi
mi olur? (Namazı) yasaklayan azgına hitap olduğuna göre de şöyle demek
olur: “Baksana, ey o kulu namazdan alıkoyan azgın! Eğer o kul senin yasaklamanı
dinleyip hakkı yalanlarsa, namaz kılmayıp tersine hareket ederse iyi
mi olur?”686
“Allah’ın gördüğünü bilmiyor mu?” (96/Alâk, 14)
Ebû Cehil ve onun gibi olanlar bilmiyorlar mı ki Allah onların yaptıklarından
haberdardır, onları mutlaka hesaba çekecektir.
Taberî diyor ki: “Muhammed’i namaz kılarak Rabbine ibâdet etmekten
engelleyen Ebû Cehil, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmiyor mu? Onun
kıskıvrak yakalamasından ve cezalandırmasından korkmaz mı?”687
Öyle anlaşılıyor ki, burada her insaflı insan muhâtap kabul edilmiştir.
Onlara şöyle sorulmaktadır: Allah’a ibâdet eden kullara engel olan o kişinin
hareketini gördünüz mü? İnsanları Allah’tan korkutan, onların kötü işlerine
engel olmaya çalışan kulun doğru yolda olmadığını ne biliyorsun? Bu
kişi Hak’kı yalanlayarak ona karşı koymakta ve onu yalanlamaktadır. Bu ne
biçim bir harekettir? Bu kul (Rasûlullah) iyi işler yapmaktadır. Diğeri ise
684 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Y., s. 1279
685 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
686 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 9/331
687 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 9/173
• 270 •
Ahmed Kalkan
Hakkı yalanlayarak yüz çevirmektedir. Burada zâlimin zulmünü ve mazlumun
mazlûmiyetini Allah’ın gördüğü belirtilerek şu sonuca varılmıştır:
Zâlim cezalandırılacak ve zulme uğrayana da yardım edilecektir.688
Allah onu yalanlamasını ve doğru yoldan yüz çevirmesini görmektedir.
Doğru yolu izleyen, takvâyı emreden mü’min kulun namaz kılmasını
engellerken onu görmektedir. Görüyor ve bu görmenin elbette bir neticesi
vardır. Bu,sert ve şiddetli bir ifade ile tam zamanında yapılmış bir tehdiddir.
689
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Allah’ın her şeyi mutlaka
gördüğünü bilmez mi? Sonra kendisine varılacak olan Allah mutlaka doğruyu
da, eğriyi de, iyiyi de, kötüyü de hepsini görür ve herkesin ameline
göre cezasını verir. Bu “e lem ya’lem” ifadesinin zamiri de “E raeyte” hitabının
karşılığına ait olarak bir bakıma “Abd”e bir bakıma da yasaklayana
işaret eder. Hitap, yasaklayana olduğu durumda zamir, “Abd”e işaret ederek
istifham-ı inkârî (olumsuz soru) olarak: “O kul Allah’ın her şeyi gördüğünü
bilir. Senin yasaklamanı dinlemez ey azgın!” demek olur. Hitap, peygambere
olduğu durumda da zamir, yasaklayana işaret edip istifham-ı takdirî
(cevabı ikrar ettirmek için soru sorma) olarak: “O azgın hâlâ bilmedi mi?
Hâlâ bilmediyse bilsin ki Allah her iki takdirde de hepsini görüp duruyor
ey Muhammed!” demek olur. Ve ikisinde de o azgına tehdidi ifade eder.
“Keşşaf ’ın dediği gibi iki şartın ikisinde de cevabı yapmak câiz olsa bile
sözün başlangıç cümlesi olması daha uygundur.690
Baksana! Şu namaz kıldığı zaman, (Allah’ın) kulunu engelleyene…
Ne dersin? Ya o (namaz kılan) kul, gerçekten dosdoğru yolda ise veya
takvâyı, Allah’a karşı hata etmekten sakınmayı emrediyorsa?
Ne dersin? Ya da bu (adam), hakkı yalanlıyor ve ona sırtını dönüyorsa?
O (adam, yaptıklarını) Allah’ın gördüğünü hiç bilmiyor mu? (96/Alâk,
9-14)
688 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 7/176
689 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
690 Zemahşeri, Keşşaf: 4/271; Elmalılı M. Hamdi Yazır, a.g.e., 9/331
• 271 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Hal böyleyken şimdi: “Sen, namaz kılan kulu bundan men edeni gördün
mü?”
Sen şu namaz kılan bir kulu bundan engellemeye çalışanı, namaza engel
koyanı, namazdan nehy edeni gördün mü? Bir baksana şu Allah kulunun
namazına engel olmaya çalışıp, onunla namaz arasına barikatlar koymaya
sa’y edene. Bu âyetler de Ebû Cehil ve onun gibi kıyâmete kadar namaz
kılanı engellemeye soyunan, dini yalanlayıp ondan yüz çeviren tâğutları
anlatır.
“Söyle bakalım, ya o kul doğru yolda giden veya Allah’a karşı gelmekten
sakınmayı buyuran bir kimse ise.”
Söyle bakalım, o kul ya doğru yolda giden, Allah’ın hidâyetine tâbi olan,
hayatını Allah’tan gelen vahiyle düzenleyen veya Allah’a karşı gelmekten
sakınmayı buyuran bir kimse ise. Yani o kul Allah’ın koruması altına giren,
Allah’la yol bulan, hayatını Allah’a sorarak yaşayan birisiyse. Takvâyı yaşayan,
takvâyı emreden birisiyse. Böyle hayatını Allah adına yaşayan, Allah’ın
istediği şekilde yaşayan bir kulu namazdan engellemeye çalışanı gördün
mü?
“Gördün mü bu adam yalanlayıp yüz çeviren bir kimse ise.”
Allah’ı, Allah’ın dinini, Allah’ın hayat programını, Allah’tan gelen
âyetleri yalanlayan, yalan sayan, yok farz eden ve de O’ndan yüz çeviren,
O’nunla ilgilenmeyen, O’ndan habersiz bir hayat yaşayan kişiyi görmedin
mi? Kendisini, kendi bilgisini, kendi hevâ ve heveslerini putlaştırıp o istikamette
kendisine bir hayat programı çizerek burnunun doğrultusuna gideni.
“Onu namaz kılmaktan men eden, bunu yaparken Allah’ın her şeyi
görmekte olduğunu bilmez mi?”
Allah kulunu namazdan engelleyen bu ahmak bilmiyor mu ki, Allah
her şeyi görmekte ve bilmektedir. Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun
yolcuları, şu namaz kılanı nehy edene, şu namazla bedensel bir kulluk
icrâ eden kişiye engeller koymaya çalışarak onu namazdan, Allah’a kulluktan
alıkoymaya çalışan şu alçağa bir baksana! Bir baksanıza! Görmüyor
musunuz bu namaz düşmanını? Tanımıyor musunuz onu? Anlayamadınız
mı onları? Ne dersin bu konuda? Ne düşünüyorsunuz bu hususta? Ya o hi•
272 •
Ahmed Kalkan
dâyette ise! Ya o kişi gerçekten imanının gereği olarak kılıyorsa bu namazı!
Ne biliyorsunuz, ya gerçekten Allah için yaşıyorsa bu adam hayatını? Be
alçak Ebû Cehil! Be alçak Ebû Cehil yolunun yolcuları! Be alçak tâğut ve
benzerleri! Sizler bunu engelliyorsunuz ama hiç düşünmüyor musunuz? O
takvâyı emretmiyor mu? O takvâyı yaşamıyor mu? O, imanından dolayı
namaz kılmıyor mu? O, imanının gereği olarak örtünmüyor mu? Nasıl ve
ne hakla engelliyorsunuz onu?
Namaz kılan, Müslümanca bir hayat yaşamaya çalışan, Allah’a kulluğunun
gereğini yerine getirmek üzere başını örten, takvâ gereği bir kılık-kıyafete
bürünen Müslümanı, “yok efendim bu takvâ gereği örtünmüyor, Müslümanlık
gereği örtünmüyor. Siyasal bir düşünceyle örtünüyor, siyasal bir
simge olarak örtünüyor” diye mahkûm etmeye ne hakkınız var? Nereden
biliyorsunuz onun takvâ gereği, Allah’a kulluk gereği olarak bunları yapmadığını?
Haydi, öyle kolaysa siz de örtünsenize! İnanmayan birisinin bunları
yapması mümkün mü? Bunu bilmiyor musunuz?
Burada namazı engelleyenler anlatılıyor. Namazı engelleyenlerin Ebû
Cehil olduğu, tâğut olduğu anlatılıyor. Bilelim ki namazı engelleyen herkes
ve her şey tâğuttur. Takvâyı engelleyen, Allah kullarının Allah’ın istediği
gibi bir hayat yaşamalarını engelleyen, Allah kullarını, Allah’ın, Kitabında
istediği bir hayatı yaşamaktan engelleyen, Allah’ın yasalarını uygulamak
isteyen, Allah’ın istediği gibi giyinmek, Allah’ın istediği gibi okumak isteyen
kimselere yasaklar koyan herkes tâğuttur.
Peki, kim engeller namazı? Ne engeller namazı? Bakıyoruz bugün Allah
kullarının namazlarını neler engelliyor? Kimler engelliyor?
Müslümanların namazını çek, senet, borç derdi engelliyor. Dükkân,
tezgâh engelliyor. Çok kazanma derdi, müşteri engelliyor, diploma, doktora
derdi, meslek, oyun, televizyon, müdür, âmir, patron, baba, ana, arkadaş
engelliyor. Bilelim ki bunların hepsi tâğuttur. Namazı engelleyen herkes ve
her şey tâğuttur. Kimileri Ebû Cehil gibi bizzat kendi elleriyle engeller;
kimileri iş programını, ders programını namaz vaktine denk getirerek
engeller. Kimileri kendilerine kulluğu Allah’a kulluğa denk tutarak, “vazife
(askerlik, eğitim vb.) kutsaldır, göreviniz için iş ânında namazı terk
etseniz de fark etmez” diyerek kendilerine hizmet adına engeller.
• 273 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Herhangi bir programın namaz vaktine denk getirilerek namazın engellenmesi
de tâğutluktur. Namaz vaktine denk getirilen ve Müslümanların
namazlarını engelleyen her program tâğuttur. Eğitim, namaz vaktine denk
getirilir. Aslında namazlar, hayatın yapı taşlarıdır. Hayatı Allah namazla
doldurup belirlemiş. Namazla belirlenen hayat içinde uykuya yemeğe,
okuyup yazmaya, gerekli tüm şeylere zaman ayırmamıza izin veriyor. Ama
bütün bunlar namaza göre ayarlanacak. Yani önce namaz, sonra namazdan
arta kalan zamanda da bunlar yapılacak. Çünkü yaratılış amacımız namaz
ve benzeri ibâdetlerdir, Allah’a kulluktur.691
Biz bu dünyaya seçim ve geçim için değil; imtihan için geldik. Kulluk
yapmak için yaratıldık. Hayatımız hep namazdaki gibi Allah’ın koyduğu
kurallara göre değerlenmeli. Her ânımızı namazdaki gibi kulluk bilinciyle
geçirmeliyiz. Namazdan, ibâdet arta kalan zamanlarımızı meşrû dünyevî işlere
ayırmalıyız. O işleri yaparken de namazdaki bilinci oralara taşımalıyız.
Namaz aralarını namazdan aldığımız mesajla doldurmalıyız. Namazı kılıp
namazdan kurtulmak değil; namazla kurtulmak şiarımız olmalı. Tahsildara
vergi verir gibi değil; Allah’la diyaloga geçer gibi kılmalıyız namazlarımızı.
Başka neler engeller namazı? Tefrikalar, dedikodular engeller. Gıybetler,
oyunlar, eğlenceler engeller. Meselâ öyle bir eğitim sistemi uygulanıyor
ki, baştan sona namaza karşı, vahyi reddeden bir anlayış(sızlık).. Bu eğitim
sisteminden geçen çocuklar tevhidin, namazın adını bile duymuyorlar. Onlara
namaz eğitimi vermek, onlara namazı anlatmak şöyle dursun, namazın
kokusunu bile hissettirmezler. Namaz kılanlar alaya alınır, engellenir,
ama sonra da “Namazı biz serbest bıraktık, onu engelleyen mi var?” derler.
Hem namaz eğitimi vermez, imansız, kitapsız, namazsız insan yetiştirirler,
hem de arkasından “isterseniz kılın, sizi bundan engelleyen mi var?” derler.
“Namaz kılan var da biz onlara kim karışıyor?” derler. Peki, nasıl kılsın bu
çocuk namazı? Niye kılsın? Hem insanları putperest yapmaya çalışacaksınız,
müşrik vatandaş yetiştireceksiniz, dini doğru tanıtmayacak, namazı
benimsetmeyeceksiniz, imana ve namaza giden tüm yolları tıkayacaksınız,
hem de kişinin namaz kılmasını bekleyeceksiniz; olacak şey midir bu?
691 Bk. 51/Zâriyât, 56
• 274 •
Ahmed Kalkan
Meselâ sen evde çocuklarının namazına engel oluyor ve sabah namazına
kaldırmıyorsan veya onlara namazı öğretmeyerek, namaz eğitimi vermeyerek
engelliyorsan, namazın önündeki engelleri kaldırmıyorsan, bu
durumda çocuk namazsız olur elbette. İşte namazın önündeki engelleri
kaldırmayan, çocuklarını namaz konusunda bilgilendirip yönlendirmeyen
ebeveyn de bilsin ki, bu âyet-i kerimeye göre tâğuttur. Allah diyor ki: “Ama
bundan vazgeçmezse, andolsun ki, onu perçeminden, yalancı ve günahkâr
perçeminden cehenneme sürükleriz. O zaman, kafadarlarını çağırsın, Biz de
zebânîleri çağıracağız. Ey doğru yolda olan! Sakın ona uyma; sen secde et,
Rabbine yaklaş.” 692
Böyle yapanlar, böyle yaşayanlar, bu şekilde namaza engel olanlar, namaz
kılanları, Allah’a kul olmaya çalışanları engellemeye çalışanlar eğer
buna bir son vermezlerse, eğer bu tavırlarından vazgeçip Allah’la savaşmayı
bırakmazlarsa, mü’minlerin namazlarını engellemeye devam ederlerse, bu
Ebû Cehiller, bu çağdaş tâğutlar Müslümanları takvâyı ve namazı uygulamaktan
alıkoymayı sürdürecek olurlarsa, andolsun ki Biz onu ve onun
gibileri alınlarından tutup sürükleyeceğiz. O yalancı, o günahkâr perçemlerinden
tutup yerden yere vuracak ve rezil rüsvay edeceğiz onları. Onlar
o zaman tüm güçlerini, tüm dostlarını, tüm avenelerini, tüm bakanlarını,
dekanlarını, tüm askerlerini çağırsalar da Biz yapacağımızı yaparız. Onlar
yandaşlarını çağırsınlar, biz de Zebânîlerimizi çağırırız.
Aslında namaz; Allah Teâlâ’yı övme, tesbih etme, O’na yakarma, O’nun
hakkı olan ibâdeti edâ etme, O’ndan rahmet ve hidâyet istemedir. İslâm’ın
emrettiği namaz en mükemmel unsurlardan oluşmuştur. Zira namaz müslümana,
vücut ve elbise temizliği ile Allah’ın huzuruna çıkmak için hazırlanılmasını
zorunlu tutar. Sonra (müşlüman) “Allahu Ekber” sözüyle sırf
Allah için her şeyden sıyrılarak namaza giriş yapar. Öyle ki bu söz başkalarından
özgür/bağımsız olmak, yücelik, kudret ve kuvvetin sadece Allah’a
ait olduğunu ifade etmek anlamına gelmektedir. İnsan; kıyam, rükû, secde,
oturuş gibi namazın rükûnlarından herhangi birini yaparken bu cümleyi
tekrar eder. Her rekâtın başında, hamd’in âlemlerin Rabbi Allah’a ait olduğunu
beiirten, sadece kendisine boyun eğip ibâdet etme, rahmet, hidâyet ve
yardımı yalnız O’ndan istemeyi öğreten Fâtiha sûresini okur. Her rekâtta,
Allah’ın büyük ve yüce ismini tesbih ederek rükû ve secde eder.
692 96/Alâk, 15-19
• 275 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Kur’an namaza çok büyük önem vermiş, onu iman ve takvânın ayrılmaz
unsurlarından kabul etmiştir. “Namazlarında huşû sahibi olup Allah’a
saygılı olan mü’minler felâha, umdukları hayra, kurtuluşa erişmiştir.”693
Kur’an, namazı; hastalık, cihad ve savaş durumunda bile olunsa; her şart
ve durumda, belli vakitlerde edâ edilmesi zorunlu bir görev ve farz olarak
nitelemiştir.
Birçok âyette; ahlâkî, rûhî ve sosyal açıdan namazın ulaştırdığı büyük
sonuçlara dikkat çekilmiştir. Şu âyetlerde olduğu gibi:
“Ey iman edenler, sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin, muhakkak
ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” 694
“O Kitab’da sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz, kötü
ve iğrenç şeylerden men eder. Elbette Allah’ı anmak (zikir, namaz ve Kur’an),
en büyüktür (en önemli ibâdettir). Allah ne yaptığınızı bilir.” 695
Allah, Peygamber’e (s.a.s.), başına gelen sıkıntılara karşı, namaz vesilesiyle
mücadele etmesini emretmiştir. Şu an konumuzu teşkil eden Alâk
sûresindeki son âyet de bu türdendir. Zira âyet, Peygamber’in (ve tüm
mü’minlerin) “engelleyici azgına” boyun eğmemesini, Allah’a secde edip
O’na yaklaşmasını emretmiştir ki, bu emredilen şeylerde güven ve gönül
huzuru bulunabilir ancak.
Kuşku yok ki iman, zikir ve huşû ile kılınan namaz; namaz dosdoğru
kılanın ancak Allah’ı ve O’nun azametini düşünmesini sağlar. Sonuçta
O’nun nefsi her lürlü korku ve endişeden kurtulur, gönül huzuru ve mânevî
kuvvet hisseder. Böylece namazı ikame edenin gözünde dünyanın bütün
büyük işleri değersizleşir. Allah’tan başka büyük, güçlü, kendisine zarar
veya fayda verecek bir kimseyi görmez. Sonra; içi ve dışı, sözü ve pratiği
çeliştiğinde nifak ve yalana bulaşmaktan hayâ eder. An be an Allah’ın huzurunda
durmak için hazırlandığında; Kur’an’ın belirttiği gibi çirkin işlerden
(fahşâ) ve kötülüklerden (münker) uzak durur,696 hırs ve cimrilik huylarından
temizlenir,697 gerçek anlamda saygıdeğer, erdemli niteliklerle süslenir.
693 23/Mü'm'inun, 1-2
694 2/Bakara, 153
695 29/Ankebût, 45
696 29/Ankebût, 45
697 70/Meâric 19, 34
• 276 •
Ahmed Kalkan
Buna göre şöyle denilmesi uygun düşmektedir: Sahibini çirkin ve yasak
işlerden alıkoymayan; O’nu erdemli ahlâkla süsleyip sâlih amel işlemeye
yöneltmeyen namaz sahih/sağlıklı olamaz. Bu durumu, Peygamber’den
(s.a.s.) rivâyet edilen birçok hadis ifade etmektedir: “Kimin namazı, kendisini
çirkin ve yasak işlerden alıkoymuyorsa onun namazı yoktur.”
“Kimin namazı, kendisini çirkin ve yasak işlerden alıkoymuyorsa namaz,
onun ancak Allah’tan uzaklığını arttırır.”
“Namaza itaat etmeyenin namazı yoktur. Namaza itaat etmek ise; namazın
kişiyi çirkin ve yasak işlerden alıkoymasıdır.” 698
“O, Allah’ın gerçekten her şeyi görmekte olduğunu bilmiyor mu?” (96/
Alâk, 14)
Allah’ın Görmesi
Bu âyetteki ifadenin ilk kez geçmesi dolayısıyla diyoruz ki; Kur’an görme
ve işitme eylemlerinin Allah’a nispet edildiği birçok âyeti içermekledir.
Bu eylemlerin nasıllığı konusunda ve buna benzer hususlarda en doğru
görüş, ilk İslâmî dönemin (ashâbın ve sonraki iki neslin) görüşüdür. Bu
görüş; (Allah’a nispet edilen eylemlerin) niteliği/keyfiyeti hakkında derine
dalmayıp, bu konu etrafında tartışma ve cedele girmemek; yaratmış olduğu
varlıklara benzemekten Yüce Allah’ı tenzih etmek ve Şûra 11. âyette yer
alan “Hiç bir şey O’nun gibi değildir” âyetine dikkat çimektir. Kastedilenin
böyle olması itibarıyla Aziz ve Celil Allah, (kendisini) sonsuz ilim, herşeyi
kuşatma, her şeye güç yetirme, evren ve evrenin içerisindeki varlıklara tam
hükümranlık, orada tam tasarruf etme ve benzeri bütün kemal sıfatlarıyla
vasıflanmıştır. Şûra sûresinde belirtileri ayetleri düşünen/inceleyen bir
kimse bu açıklamanın kuvvetli bir biçimde desteklendiğini görecektir:
“…O’na benzer hiç bir şey yoktur. O İşitendir, görendir. Göklerin ve yerin
anahtarları O’nundıır. Dilediğine rızkı açar ve kısar, O her şeyi bilendir.” 699
698 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Y., 1/24-28
699 42/Şûrâ, 11-12; İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-hadis, Ekin Y., 1/28-29
• 277 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
- 15-19. Âyetler -
ِنيَةَ  دَِيه سَنَدْعُ الزَّ بَ  صِيَةٍ كَذَِبةٍ خَاطِئَةٍ فَلْيَدْعُ نَ  لنَّاصِيَةِ نَ  عَا بِ لْ ينْتَهِ لنَسْفَ ¹ كََّ لئِ نْ
بْ» كََّ لاَ تطِعْهُ وَا جْ سُدْ وَاقْتَ ِ
كََّ : hayır, hayır ¹ ينْتَهِ لْ لئِ نْ : eğer o, son vermeyecek olursa لنَسْفَعَا : elbette,
tutup sürükleyeceğiz لنَّاصِيَةِ بِ : alnından صِيَةٍ  كَذَِبةٍ نَ : alnından yalancı خَاطِئَةٍ
: ve günahkâr فَلْيَدْعُ : o halde çağırsın دَِيه نَ : derneğini سَنَدْعُ : Biz de
çağırıveririz ِنيَةَ  الزَّ بَ : zebânîleri كََّ : hayır, hayır لاَ تطِعْهُ : ona itaat etme
وَا جْ سُدْ : secde et بِْ» وَاق تَْ ve yaklaş
“Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden) yakalarız
(cehenneme sürükleriz).
O yalancı ve günahkâr alından.
O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın.
Biz de zebânîleri çağıracağız.
Hayır, hayır; ona uyup itaat etme! (Allah’a) Secde et ve (yalnızca O’na)
yaklaş!” (96/Alâk, 15-19)
“Perçeminden yakalayacağız” sözü mecâzî bir ifade olup “Onu tutup
cehenneme atacağız, yüzünü kara çıkaracağız, yüzünü damgalayacağız, alçaltacağız”
gibi değişik şekillerde açıklanmıştır.700 Kendini kendine yeterli
gördüğü için azgınlık eden ve Allah’ın kullarının ibâdet etmelerine, dinin
emirlerini yerine getirmelerine engel olan kişinin, imtihan gereği bir süre
veya dünya hayatı boyunca serbest bırakılsa da sonunda bir gün gelip yakasına
yapışılacağı, hak ettiği cezayı göreceği bildirilmektedir.
Âyette bu cezanın dünyada mı yoksa âhirette mi verileceğine dair bir
açıklama yapılmadığına göre her ikisini de kapsadığı düşünülebilir. Nitekim
Ebû Cehil ve benzerleri müslümanlar karşısındaki yenilgileri ve tüke-
700 Bk. Fahreddin Râzî, 32/23
• 278 •
Ahmed Kalkan
nişleriyle bu dünyada cezalarını görmüşlerdir; ayrıca âhirette de cezalandırılacakları
birçok âyette haber verilmektedir. 701 “Onu alnından (perçeminden)
yakalarız.” Bu âyette geçen “nesfean” kelimesinin kökü olan sefaa’nın
şiddetli bir şekilde çekmek ve vurmak anlamına geldiği de söylenmiştir ki,
mutlaka onun yüzüne, alnına vuracağız (tokatlayacağız), demektir. Yani yakalanacağı
vakit aynı zamanda ona vurulacak, sonra da cehenneme doğru
çekilip sürüklenecektir.702 “Lenesfe’an” kelimesinin mânâsı andolsun, Biz
onun perçemini yakalarız, onu zelil ederiz demektir. Bazıları “Biz Kıyâmet
Günü’nde onu yakasından tutar, başını ayaklarıyla beraber bağlar, onu kütük
haline getirip cehenneme atarız demektir” demiştir. Nitekim bir âyette:
“Mücrimler simalarından tanınır da alnının saçlarından ve ayaklarından
yakalanırlar”703 denilmiştir.
Alın, azgın ve kibirli bir insanın yukarı diktiği en yüksek ve şerefli organıdır.
Başın yukardan en ön tarafına nâsıye denir ki yakalayıp yere çarpmaya
elverişli olan organ bu organdır, bu kısımdır. Belki o anda, akrabalarından
ve arkadaşlarından kendisine kuvvet ve güç katan kimseleri imdadına
çağırmak bu kişinin aklından geçebilir. “O zaman gitsin de taraftarlarını çağırsın.
Biz ise evet biz Zebânîleri çağıracağız.” Katı ve şiddetli zebânîleri çağıracağız.
O halde savaşın sonucu bellidir. O alnındaki perçeminden tutulup
yere çarpılan günahkârlar, yalancılar kendi askerlerini, meclisini, siyasi ve
ekonomik güçlerinin hepsini yardımına çağırsa bile fayda vermez. “Meclis,
kongre, parlamento, kurultay, taraftar” diye çevirebileceğimiz “nâdî” kelimesi
“bir konuda istişare etmek üzere toplanmak” anlamına gelen “nedve”
kökünden türemiş olup mecliste, kurultayda bir araya gelen heyeti ifade
eder. Câhiliye döneminde Mekke’de bu tür toplantıların yapıldığı yere “Dâru’n-
nedve” denilirdi. “Zebânîler” diye çevirdiğimiz “zebânîye” kelimesi ise
“itmek, savmak” anlamına gelen “zeben” kelimesinden türemiş çoğul bir
isim olup azap meleklerini ifade eder. Dinî terim olarak, iri yapılı, katı, sert
melekler anlamında kullanılmaktadır. Gerçi “melek” denilince, zarif, yumuşak,
merhametli, güvenli ve nuranî olan varlık akla gelir. Ancak unutmamak
gerekir ki, melekler aldıkları emirleri, yüklendikleri programları
aynen uygularlar ve hiçbir sûretle Cenâb-ı Hakk’a isyan etmezler. O bakımdan
Cehennem’de görevlendirilen meleklere yükletilen program ve verilen
701 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu, V/599
702 İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 19/224-225.
703 55/Rahmân, 41
• 279 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
görevler daha değişik bir anlam arzetmekte ve onlara başka görünümler
vermektedir.704 “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi/ailenizi, yakıtı insanlar
ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın
kendilerine emrettiğine karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler
vardır.” 705
Rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) İbrahim’in (a.s.) makamında namaz
kılarken Ebû Cehil “Ben sana namaz kılma demedim mi!” diyerek onu tehdit
edip engellemek istemiş, Hz. Peygamber de ona sert bir şekilde karşılık
vermiş ve onu kovmuştu. Belki de Rasûlullah’ın Ebû Cehil’in boğazından
tutup “Vay başına geleceklere” dediği olay budur. Ebû Cehil ise, “Sen beni
ne ile tehdit ediyorsun? Vallahi ben bu vadide adamları en çok olan kimseyim”
demiş, bunun üzerine bu âyetler inmiştir.706 Allah Teâlâ, “O hemen
meclisini, taraftarlarını çağırsın, Biz de zebânîleri çağıracağız” buyurarak
Hz. Peygamber’e meydan okuyan Ebû Cehil’in aczini ortaya koymuştur.
Nitekim Ebû Cehil bu âyetleri dinlediği halde kötü niyetini gerçekleştirme
yönünde herhangi bir teşebbüste bulunmaya cesaret edememiştir. 19. âyette
tekrarlanan “Hayır!” anlamındaki “kellâ” edatı da, o azgın insanın, Hz.
Peygamber’e kötülük etmek üzere taraftarlarını çağırmaya asla cesaret edemeyeceğini
gösterir. Burada Rasûlullah’a, böyle azgın, Allah ve peygamber
tanımaz kimseye boyun eğmemesi, namaz kılmaya ve secde ermeye devam
ederek Allah’a yakınlaşma gayretlerini sürdürmesi emredilmiştir. Şüphe
yok ki Allah’a yaklaşmak, O’nun emirlerine itaat etmekle ve bu itaatin en
anlamlı ifadesi olan secde ile mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber, “Kulun
rabbine en yakın olduğu an secdede bulunduğu andır” buyurmuştur. 707
Kaynaklarda, Alâk sûresinin 6-19. âyetlerinin, Ebû Cehil’in veya diğer
müşrik liderlerin, Peygamber’in (s.a.s.) namazına engel olmak istemesi
üzerine indiği rivâyet edilse de708 bu âyetlerin muhtevâsı ve mesajı, herhangi
bir tarihsel olay ve zamanla sınırlı değildir. Tam aksine, her asırda görülen,
İslâm’ın toplumsal hayatta söz sahibi olmasına ve sosyal hayatı şekillendirme
fonksiyonuna karşı koyma teşebbülerinin bütünü için geçerlidir.
704 Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Y., 13/6908
705 66/Tahrîm, 6
706 Bk. Kurtubî, 19/127
707 Müslim, Salât 215; Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez,
Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, TDV Yay., V/560
708 Bk. Taberî, Câmiu’l Beyan, 30/163 vd.; İbn Kesir, Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, 7/327-328; Kurtubî, el-Câmiu li
Ahkâmi’l Kur’an, 20/123
• 280 •
Ahmed Kalkan
“Kellâ/hayır.” Engelleyene yönelik kınamadır. “Eğer” yaptığı veya üzerinde
bulunduğu küfürden “vazgeçmezse, andolsun ki onu perçeminden tutup”
ateşe “sürükleyeceğiz.” Bununla yapılmak istenen kahr ve azap çeşitleri
ile horlamadır. “O yalancı, günahkâr perçeminden!” Bu ifadeyle perçemin
sahibi kastedilmiştir.
“Biz de” ateşe sürüklemeleri için “zebânîleri çağıracağız.” Zebânîler güçlü,
şiddetli, sert meleklerdir. İbn Abbas: “Meclisini çağıracak olsa zebânîler
alenen onları yakalayacaktı.” Ey Muhammed! Namazı terketme konusunda
“ona boyun eğme.” Sen tâatinde sâbit ol. “Secde et.” Secdene devam et, Allah
için namaz kıl. “Yaklaş.” Tâat ile Rabbine yaklaş.
“Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden)
yakalarız (cehenneme sürükleriz).” (96/Alâk, 15)
Hayır, hayır; Muhammed (s.a.s.) namaz kılarsa onun ensesine ayağını
basacağı tehdidini savuran bu bedbaht adam, kesinlikle bunu yapamayacaktır.
Buna gücü asla yetmeyecektir. Bu yüzden Rasûlullah’ı tehdit etmekten
vazgeçsin! Aksi takdirde onu perçeminden, alnından tutar, şiddet ve
sertlikle cehenneme fırlatırız.
Taberî diyor ki: “Hayır, Ebû Cehil, iddia ettiği gibi Muhammed’i (s.a.s.)
yakalayıp boynuna basamayacak ve buna gücü yetmeyecektir. Yemin olsun
ki, eğer Ebû Cehil, Muhammed’e karşı yaptığı bu davranışlardan vazgeçmezse
Biz, mutlaka onu perçeminden yakalayacağız, zelîl edeceğiz. Yüzünü
karartacağız ve cehenneme sürükleyeceğiz. Böylece Biz, yalancı bir insanın
perçeminden ve günahkâr bir insanın alnından yakalamış ve ona haksızlık
etmemiş olacağız.”709 Diğer kavle göre perçemden yakalanması, o adamın
Bedir’deki sonucuna işarettir. Bu âyet, o suçlu kişi, tekrar Allah’ın kulunu
namazdan menettiği takdirde müslümanların, Bedir günü onu perçeminden
tutup ölüme sürükleyeceklerini ifâde etmektedir.710 Ebû Cehil, Rasûlullah’a
(s.a.s.) düşmanlıktan hiç geri durmadı. Bu öyle bir seviyeye ulaştı
ki, Allah onu yalancı alnından tutup Bedir çölüne çekti. O da Kureyş’i yardımına
çağırdı. Allah (c.c.) da, Müslümanlara yardım etti. Onları Bedir’e
çağırdı. Böylece Ebû Cehil ve emsalinden şedid intikamını aldı. Ebû Cehil
709 İbn Cerir et-Taberî, Tefsir, Hisar Y., 9/174
710 Hak Dini Kur'ân Dili, 8/5958
• 281 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
yaman bir şekilde can verdi. Bu haber, Kur’an’ın mûcize olduğunu, Rasûlullah’ın
hak bir peygamber olduğunu göstermeye yetmez mi?
İşte böyle yakalarız. Tehdid şiddetli ve ses tonu ile anlamını canlandıran
bir sözcükle yapılmaktadır. Âyet metninde geçen “saf ’” (le-nesfean)
sözcüğü şiddetle yakalamak demektir.711
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Hayır” o azgının durumunu
reddetmek ve ondan sakındırmak mânâsınadır. Yani gerçek, onun
zannettiği gibi değil, sakın Lein, lâm yemin için hazırlık yapma içindir.
Yani ulûhiyet şânına yemin olsun, celâlim hakkı için eğer “O azgın vazgeçmezse”,
o kendini zengin görmekle tuğyândan/azgınlıktan, o yasaklamadan
vazgeçip akıllanmazsa “sürükleriz”; tenvin, pekiştirmek için olan hafifletilmiş
nundan (değiştirilerek) elde edilmiştir, demektir. Çünkü fiile tenvin
bitişmez.
Sef ’: Şiddetle tutup çekmektir. Yani muhakkak yakalayıp sürükleyeceğiz
elbet o nâsıyeyi (perçemi) yahut perçemi ile. Nâsiye: Bilindiği gibi alındaki
saç, perçem demektir. Onun bittiği alına, yani alnın üstünde başın ön
tarafına da denilir. Burada maksat, baştan ve dolayısıyla şahıstan kinayedir.
Onun için şu bedel ile açıklanıyor: Yalancı, cânî bir nâsıyeyi. Bu bedelin
nekire (belirsiz) olarak getirilmesi, perçemi genelleştirerek benzerlerini de
âyetin kapsamına almak içindir. “Kâzibetin hâtıetin: Yalancı, günahkâr” ile
vasfedilmesi de hem belirsiz bir kelimenin marife (belirli) kelimeye bedel
olmasını düzeltmek, hem sürüklenmenin sebebini açıklamak, hem de sürüklenecek
perçemden maksat, bizzat şahsın kendisi olduğunu açıklamaktır.
Bununla beraber kinaye, gerçeğin de kasdedilmesine engel olmaz.“712
“O yalancı ve günahkâr alından.” (96/Alâk, 16)
Bu perçemin, alnın sahibi yalancı ve günahkâr olup suçu çoktur. Bile
bile günah işleyen, azgın, sapık, fâsık, fâcir, zâlim, müşrik, kâfir bir kimsedir.
Gerçekten bu yakalayıp yere çarpma ânıdır. Belki o anda, akrabalarından
ve arkadaşlarından kendisine kuvvet ve güç katan kimseleri imdadına
çağırmak bu kişinin aklından geçebilir.713
711 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
712 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 9/331
713 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
• 282 •
Ahmed Kalkan
“O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın.” (96/Alâk,
17)
O azgın adam, kendisini kurtarmaları için derneğinde, klübünde, meclisinde
bulunanları, taraftarlarını, yardımcılarını, avenesini çağırsın bakalım!
Girişte açıkladığımız gibi, Ebû Cehil’in tehdidine karşı Rasûlullah onu
terslediğinde şöyle demişti: “Ey Muhammed! Sen kime güvenerek beni
korkutuyorsun? Tanrıya yemin ederim ki, burada en fazla yardımcısı olan
benim.” Bunun üzerine şöyle buyurulmuştur: “O himaye edicilerini çağırsın.”
714
“O vakit o, taraftarlarını çağırsın.”
Nâdi: Halkın danışma v.s. gibi bir şey için konuşmak üzere bir yere
toplanmaları mânâsına nedve’den gelir. Nitekim İslâm’dan önce Mekke’de
Kureyşin toplandığı parlamento binasına “Darü’n-nedve” denilirdi. Nadi
orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki eğlence meclisi, meclis, mahfel,
kongre, parlamento terimleri gibidir. Yeni Türkçe’de bu gibi büyük toplantılara
eski bir terim ile kurultay denilmesi yaygın olduğu için “kurultayını
çağırsın” diye tercüme edilmesi zamanımız şivesine daha uygun gelir. Tirmizî’de
rivâyet olunduğu üzere Ebû Cehil, kurultayca çoğunluğun kendisinin
olduğunu söylediğinden dolayı da bu âyetle ona işaret edilmiştir.715
Buradaki Mûcize
“Felyed’u nâdiyeh (Adamlarını, taraftarlarını çağırsın)” ifadesinin başındaki
fâ ve bu meydan okuma, âyetin ifade ettiği hususun bir mûcize olduğunu
gösterir. Çünkü bu, o kâfiri, meclisini ve kavmini dâvet hususunda
tahrik etmektedir. O kâfir her ne zaman bunu yapmaya yeltense, mutlaka
Allah’ın, zebânîleri dâvet işi de gerçekleşecekti. Binâenaleyh o buna cesaret
edemeyince, bu, Kur’an’ın mûcizesinin zuhur ettiğine delâlet eder.716
“Biz de zebânîleri çağıracağız.” (96/Alâk, 18)
714 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 7/176
715 Tirmizi, Tefsir 96/2; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 9/331-332
716 Fahruddin Er-Râzi, a.g.e., 23/274
• 283 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Biz de cehennemde görevli, acımasız, güçlü bekçileri, zebânî denilen
melekleri çağıracağız! O zaman onun hali ne olacak?
Rasûlullah (s.a.s.) buyuruyor ki: “Şâyet Ebû Cehil ayağı ile boynuma
basmaya girişecek olsaydı zebânîler onu açıkça yakalayacaklardı.”717 Buradaki
“zebânîye” kelimesi Katâde’nin açıklamasına göre Arap dilinde “polis”
için de kullanılır. “zeban”ın asıl manası, “iten kimse”dir. Padişahların yanında
görevli olan zebanlar, padişah bir kimseye darıldığında onu iterek dışarı
çıkarırlardı; bu nedenle anlamı şudur: O kendini himaye edenleri çağırsın,
Biz de kendi polislerimizi, (yani azap eden meleklerimizi) Onun yardımcıları
ile hesaplaşsın diye çağırırız.”718
Ebû Cehiller, çağdaş tâğutlar takvâyı ve namazı ikame etmekten müslümanları
alıkoyma işini sürdürecek olurlarsa andolsun ki Biz onu ve onun
gibileri alınlarından tutup sürükleyeceğiz. O yalancı, o günahkâr perçemlerinden
tutup yerden yere vuracak ve rezil rüsvay edeceğiz onları. Onlar
o zaman tüm güçlerini, tüm dostlarını, tüm avanelerini, tüm bakanlarını,
dekanlarını, tüm askerlerini çağırsalar da Biz yapacağımızı yaparız. Onlar
yandaşlarını çağırsınlar biz de Zebânîlerimizi çağırırız. 719
Biz ise katı ve şiddetli zebânîleri çağıracağız. O halde savaşın sonucu
bellidir. Bu korkunç ve yukarda canlandırılan âkıbetin ışığı altında sûre itaatkâr
mü’mini imanında ve itaatinde ısrarlı olmaya ve onlardan ayrılmayıp
dayanmaya çağırarak son buluyor.720
“Hayır, hayır; ona uyup itaat etme! (Allah’a) Secde et ve (yalnızca
O’na) yaklaş!” (96/Alâk, 19)
Hayır, hayır; durum namaz kılarak Rabbine ibâdet eden Muhammed’i
ibâdetten engelleyen Ebû Cehil’in iddia ettiği gibi değildir. O halde ey Muhammed!
Sakın o azılı kâfirin ‘Namazı terket!’ sözüne ve genel olarak Allah’ın
emirlerine aykırı hükümlere itaat etme! Seni hiçbir örneğe ihtiyaç
duymaksızın yoktan var eden ve öldükten sonra da hesaba çekmek için
tekrar diriltmeye kadir olan Rabb’ine ibâdet et, O’na hiçbir şeyi şirk koşma!
717 Buhârî, Tefsir 96/4
718 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 7/176
719 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 52
720 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an.
• 284 •
Ahmed Kalkan
Yalnızca Allah rızâsı için namaz kıl, secde et, Allah’ın izni ve ismiyle oku ve
O’nun rızâsını elde etmeye vesile olacak amellerle O’na yaklaşmaya çalış!
Zira Biz senin yanında olduğumuz müddetçe Ebû Cehil sana hiçbir zarar
veremeyecektir.
“Secde”den kasıt, namazdır. Yani “Ey Nebi! Korkma, namaz kılmaya devam
et ve bu vâsıtayla Rabb’ine yaklaş.721
Sakın, İslâm çağrısını ve namazı engelleyen şu azgına boyun eğme.
Rabbine secde et; O’na itaatlerle ve ibâdetlerle yaklaş. Bu azgın ve engelleyen
kişiyi bırak. Onu zebânîlere bırak. Bazı sahih rivâyetlerde ilk bölümü
dışında bu sûrenin Ebû Cehil hakkında indiği belirtilir. Ama sûrenin ifade
ettiği anlamın genel olduğu da bir gerçektir. Sûre itaat eden, ibâdet eden
ve Allah’a çağıran her mü’mini ve azgın, namazı kılmayı engelleyen, itaat
edeni tehdid eden, kuvvet ve zor kullanarak böbürlenen her zâlimi kapsar.
Yüce Allah’ın son emri de şudur: “Hayır, hayır; ona uyup itaat etme! (Allah’a)
Secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!”722
İşte sûrenin bölümleri böylece birbiri ile âhenk içinde oluyor ve her
bölümün bıraktığı etkiler birbirini tamamlıyor.723
Vahyi okumayıp kulluktan yüz çevirenler, Allah’a isyan edip azgınlaşan
tâğîler ve tâğutlar, Ebû Cehil’in izinden giderek namaza engel olanlar,
Allah’a ibâdet edip kul olmaya çalışanları engellemeye kalkışanlar, eğer bu
tavırlarından vazgeçip Allah’la savaşa bir son vermezlerse, mü’minlerin namazlarını
engellemeye devam ederlerse, Müslümanları takvâdan, ibâdetlerden
ve namaz kılmaktan alıkoyma işini sürdürecek olurlarsa andolsun
ki Biz onu ve onun gibileri alınlarından tutup sürükleyeceğiz. O yalancı, o
günahkâr perçemlerinden tutup yerden yere vuracak ve rezil rüsvay edeceğiz
onları. Onlar o zaman tüm güçlerini, tüm dostlarını, tüm avanelerini,
tüm bakanlarını, dekanlarını, tüm askerlerini çağırsalar da Biz yapacağımızı
yaparız. Onlar yandaşlarını çağırsınlar, Biz de Zebânîlerimizi çağırırız.
Ey peygamberim ve ey Peygamber yolunun yolcuları! Sakın ha sen
böylelerine itaat etme! Ey mü’minler sakın ha bu isyankâr tâğî ve tâğutlara
uymayın! Bunlara itaat etmeyin! Bunları dinlemeyin! Bunların emirlerine
721 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 7/176
722 96/Alâk, 19
723 Seyyid Kutub, Fizilâli’l Kur’an
• 285 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
itaat etmeyin, yasalarını uygulamayın! Zaten namazı engelleyene asla itaat
edilmez. Namazı engelleyene itaat, bu âyet gereği haramdır.724
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sakın. Sakındırma üzerine
sakındırmadır. Ona itaat etme! Öyle kendini zengin gören, yalancı, cinâyetkâr,
namazdan alıkoyan azgını dinleme! Rabbine itaat ederek okumakta
ve okutmakta sebat eyle ve secde et. Rabbinin emrine boyun eğmekle oku
ve secdeye devam et ve yaklaş. Secde ile namaz ile ve yakınlığa sebep olan
diğer ibâdet ve kulluk ile kulluk ederek Rabbine yaklaş. Çünkü sahih hadiste
belirtildiği üzere “Akrabu mâ yekûnu’l-abdu ilâ Rabbihî ve huve sâcidun =
Kulun Rabbine en yakın olabileceği durum secde halidir.”725 Bir kudsi hadiste
de “Kul Bana nâfile ibâdetlerle devamlı yaklaşır…”726 buyurulmuştur. Burada
secdenin yukarıdaki namaz karinesi (ipucu) ile namaz mânâsına olması
da ihtimal dâhilinde ise de gerçek mânâsı üzere özellikle kendi mânâsında
olması daha açıktır. Çünkü “yaklaş”, namaz ve insanı Allah’a yaklaştıran
diğer ibâdet çeşitlerini kapsar. Secdenin ayrıca özelleştirilmesi hadisi gereğince
önemini açıkça ifade eder. Çünkü secde bütün yakınlığın esası olan
boyun eğme ve teslimiyetin en mükemmel şeklidir. Toprağa secde kulluğun
ve zilletin nihâyetidir. Allah için de izzetin sonsuzluğu vardır. Kendi
benliğinden, kibirden uzaklaştıkça cennetine yakın olursun. Buhârî ve
Müslim’de sâbit olduğu üzere Peygamber (s.a.s.) de bu sûreyi okuduğunda
tilâvet secdesi yapmıştır.727 Biz de okuyalım; Allah’ın izni ve ismiyle, neyi ve
nasıl okumak gerekiyorsa. Allahu ekber deyip secdeye kapanalım ve Allah’a
yavaş yavaş yaklaşmay çalışalım. Nihâyet en son dönüş O’nadır.”728
“Yaklaş” İfadesi Hakkında
Böylece, Cenâb-ı Hak sanki o kâfirin öfkesinin artsın diye, Hz. Peygamber’e
(s.a.s.) Kendi rızâsı için secde etmesini emretmiştir. Bu mânâya
göre bu ifade, “... onunla, kâfirleri öfkelendirmek için...”729 âyeti gibi olmuş
olur. Öfkenin artmasını gerektiren sebep şudur: Kâfirler, Hz. Peygamber’in
(s.a.s.) namaz kılmasına mâni olmak istiyorlardı. Böylece, Hz. Muhammed’i
(s.a.s.) secde ederken görmeleri durumunda ise, kin ve öfkeleri doruk
noktaya çıkıyordu.730
724 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an, c. 20, s. 52-53
725 Müslim, Salât 215; Nesâî, Tatbik 78; Mevâkît 35; Tirmizî, Deavat 118; Ahmed bin Hanbel, Müsned 2/421
726 Buhari, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 6/256
727 İbn Mâce, İkamet 70, 71
728 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 9/333
729 48/Fetih, 29
730 Fahruddin Er-Râzi, a.g.e., 23/275
• 286 •
Ahmed Kalkan
Bâtılı Savunan Zâlime Uyulmaz
“Sakın ona uyma. Secde et ve yaklaş!”
Kişi küfürle şartlanıp bâtıl ile beyni yıkanınca, Hakk’ı red ve inkâr onda
ön yargı haline gelir. Hakk’a kulluk edenlere saldırmak onun işi ve sanatı
olur. Her vesileyle hakiki dindarlara çatma, onları küçümseme öylesinin
zevkini okşayan bir eğlence sayılır. Ama her şeye rağmen “hak”, hak olduğu
için dimdik ayakta durmaya devam eder; bazan incelse bile asla kırılmaz.
Bâtıl her defasında hakkın sağlam duvarına çarpıp yere serilir. İşte bu tabii
sonuç zâlim münkirleri büsbütün çileden çıkarır ve başka çare bulamayınca
da daha çok saldırıda bulunma ihtiyacını duyarlar.
Böylece hak ile bâtıl mücadelesi sürüp gider; sonunda zafer gerçek mücâhid
mü’minlerden yana tecelli eder. O bakımdan günün makûs şartlarına
bakıp zaaf göstermek veya ümitsizliğe kapılmak Hakk’ın yardımından
uzaklaşmaktan başka bir semere vermez. Hidâyete ermenin, iman nimetine
kavuşmanın büyük bir lutuf olduğunu idrâk ederek, bâtılı savunan zorbalara
karşı dayanma gücünü ortaya koymak ve Allah’a karşı kulluk görevini
yerine getirme gayretini taşımak zaferin parlak müjdesidir. Rasûlullah
(s.a.s.) Efendimiz’e bu yolda emir verilirken, bu emir aynı zamanda Onun
ümmetinin her ferdine yönelik bulunuyor. Bunun için Cenâb-ı Hak sûrenin
sonunda Hz. Peygambere (s.a.s.) ve Onun sâlih ümmetine üç emirle
seslenmektedir:
1- Sakın inkârcı nanköre uymayın,
2- Namaz kılmaya devam edin,
3- Her vesileyle Hakk’a yakınlık sağlamaya çalışın.
Bu üç emir birbirini tamamlamakta, biri diğeriyle gaye ve hikmetini
bulmaktadır. Öyle ki, inkârcı nanköre, bâtılı savunan zorba sapığa uyan
kimsenin artık namaz ve ibâdeti, onu Hakk’a yaklaştırmaz. Öylesinin hiçbir
iyiliği kabule lâyık görülmez. Zira iman doğrultusunda namaz kılmayan,
tâğî ve tâğutlara itaat eden kimse Hakk’a yakın olamaz.731
731 Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Y., 13/6910
• 287 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Nüzul Sebebi: Ebû Cehil ve İbn Mes’ûd
Buradaki “sef ’” (sürükleme) ile, bu kâfirin âhirette cehenneme sürükleneceği
kastedileceği gibi, dünyadaki sürüklenişi de kastedilmiş olabilir.
Rivâyet olunduğuna göre, Rahmân Sûresi nâzil olunca, Hz. Peygamber
(s.a.s.), ashabına, “Sizden kim bu sûreyi, Kureyş’in ileri gelenlerine okuyacak?”
dedi. Kureyş’in işkencesinden korktukları için ashab, buna cesaret
edemeyip, ağırdan aldılar. Bunun üzerine Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) kalkıp;
“Ey Allah’ın Rasûlü, ben (okurum)” dedi. Ama Hz. Peygamber (s.a.s.)
onu oturttu. Aynı şeyi tekrar sordu, yine İbn Mes’ûd (r.a.) kalktı. Bu iş, sonunda
Hz. Peygamber (s.a.s.), yine İbn Mes’ûd’a müsaade edinceye kadar
tekrarlandı. Hâlbuki Hz. Peygamber (s.a.s.) güçsüz ve cüssesiz olduğu için,
bu işi ondan başkasının yapmasını istiyordu. Böylece İbn Mes’ûd (r.a.), Kureyş’in
ileri gelenlerinin yanına vardı. Onları Kâ’be’nin etrafında toplanmış
olarak buldu ve bu sûreyi okumaya başladı. Bunun üzerine Ebû Cehil kalktı,
onu dövdü ve kulağını yarıp kanattı. İbn Mes’ûd (r.a.) gözleri yaşlı bir
vaziyette, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanına döndü. Hz. Peygamber (s.a.s.)
onu bu vaziyette görünce, kalbi rikkate geldi ve başını kederli bir biçimde
önüne eğdi. O sırada Cebrâil (a.s.) gülerek ve müjdeli bir şekilde çıka geldi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ey Cibril, İbn Mes’ûd ağlarken sen
gülüyorsun” deyince, Cebrâil (a.s.): “İleride bunun sebebini anlayacaksın”
dedi. Müslümanlar Bedir günü gâlip gelince, İbn Mes’ûd (r.a.), mücâhidler
arasında kendisinin de bir payı olsun diye, bir şeyler araştırıyor, ölüler arasında
dolaşıyordu. Birden Ebû Cehil’i, baygın ve hırlar bir vaziyette önünde
buldu. İbn Mes’ûd (r.a.) yine de, Ebû Cehil’in gücünün, kuvvetinin yerinde
olabileceğinden, dolayısıyla kendisine zarar vereceğinden enşidelendi de,
uzaktan mızrağını Ebû Cehil’in burnu üzerine koyup, dürttü. Belki de Hak
Teâlâ’nın, “Onun hortumu (burnu) üzerine damga basacağız” 732 âyetiyle
kasdettiği damga bu idi.
Ebû Cehil’in güçsüz olduğunu ve kalkamayacağını anlayınca, usta bir
biçimde üzerine çullandı, göğsünün üstüne oturdu. Ebû Cehil, gözlerini
açıp onu görünce, “Ey küçük çoban, yemin olsun ki sen sarp/yüce bir yere
çıktın” dedi. İbn Mes’ûd da (r.a.), “İslâm üste çıkar, üsttedir; onun üstü-
732 68/Kalem, 16
• 288 •
Ahmed Kalkan
ne çıkılmaz”733 dedi. Ebû Cehil: “Arkadaşına (Muhammed’e) şunu ulaştır:
Hayatımda, ondan daha çok buğzettiğim/öfkelendiğim hiç kimse yoktur.
Şu öldüğüm anda da yine en çok öfkelendiğim odur” dedi. Rivâyet olunduğuna
göre Hz. Peygamber (s.a.s.) onun böyle dediğini duyunca: “Benim
Firavun’um Mûsâ’nın Firavun’undan daha zorba. Çünkü onun Firavun’u
(ölürken/boğulurken) “iman ettim” dediği halde, benimki, isyânını artırdı”
buyurmuştur. Ebû Cehil daha sonra İbn Mes’ûd’a (r.a.), “Başımı kendi
kılıcımla kes. Çünkü bu daha keskin ve bilenmiştir” dedi. İbn Mes’ûd
(r.a.) onun başını kesince, taşıyamadı. O, Kur’ân okuyunca İbn Mes’ûd’un
(r.a.) kulağını yarmıştı. Böylece kulak kulağa bir kısaslaşma olacaktı. Hak
Teâlâ’nın, “Perçeminden tutup sürükleriz” buyurarak haber verdiği tehdidin
gerçekleşmesi için... Böylece onun başı, ön tarafından sürüklenmiştir. Çünkü
İbn Mes’ûd (r.a.), onun başını taşıyamayınca, kulaklarını deldi, oralardan
ip taktı ve onu sürükleyerek Hz. Peygmber’e (s.a.s.) götürdü. İşte tam
bu sırada Cebrâil (a.s.), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanında gülüyor ve “Ey
Muhammed, kulağa karşılık kulak... Fakat burada, kulağın yanısıra bir de
baş var” diyordu. Bütün bunlar, Hak Teâlâ’nın “perçeminden tutup sürükleriz”
ifadesinin mânâsıdır.734
Nerdesin Ey Güzel İsyan? “Hayır, hayır; ona uyup itaat etme!” (96/
Alâk, 19)
İnsanımız, çok yönlü savaşın kurbanı olarak bilinçsizleştiriliyor, güzel
duygulardan arındırılıyor, tepkisiz ve dâvâsız hale getiriliyor. Kendisiyle
ilgili oynanan oyunu anlamasın diye başka oyunlarla avutulup uyutuluyor.
Top kafalı, müzik tutkunu, tv. tiryakisi, şans oyunları denen çeşitli kumarların
esiri, paramparça “para”lanmak için koşturan bir makine haline
getiriliyor. Hüsrandır, kaostur, zulümdür bu; esas kriz budur. İnsanımızın
kimliksizleştirilmesi, inançsızlaştırılması ve buna seyirci kalınarak zulme
dolaylı da olsa destek verilmesinden daha büyük kriz olamaz. Müslüman
olduğunu iddiâ eden insan, yaratılış gâyesini unutmuş; kime, niçin ve nasıl
itaat veya isyan etmesi gerektiğini düşünemeyecek hale gelmişse tabii, her
şey ters yüz olacak, bireysel günahlar fesâda, fesât fitneye, fitne toplumun
dünya huzurunu ve âhiret saâdetini kemirmeye başlayacaktır.
733 Kenzû'l-Ummal, 1/246
734 Fahruddin Er-Râzi, a.g.e., 23/271-272
• 289 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
“Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve olumlu anlamda
isyanı olmayan, Allah’a isyan edenlere ve âsîlerin düzenine uygun bir
din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların ilâh ve
rab anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için bin
dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim kılınmak isteniyor.
Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a inanan ve
isyankârların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, altısı içinden
altısı dışından bir din, her çeşit bâtılı reddeden tevhid dininin yerine geçirilmek
isteniyor.
Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz. Müslüman
mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın olmasından
ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat ve isyan konusuyla ilgili
şirktir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp yanlış işaretlerle mecburi
istikamet diye gösterilen cehennem yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas
gibi açanlar çıkmadıkça ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme
çabasına yeterli sayıda insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt
yakacaklar bile kalmayacaktır.
İtaat ve isyan bir bütündür. Yani, Allah’a itaat eden, O’na isyandan da
kaçar. Hem itaat hem isyan birlikte barınamaz; beraber bulunurlarsa isyan
öne çıkmış olur. Bazı insanlar, övülürken, “kumarı yok, içkisi yok, kötü alışkanlıkları
yok” diye bazı isyan türü davranışlarının olmadığı, o yüzden iyi
insan olduğu vurgulanır. Bu “yok”ların yanında, nelerin “var” olup olmadığı
önemsenmez. Ancak, Allah’a itaat olarak tüm emirlere uyup uymadığı
değerlendirilince, onun isyankâr olup olmadığı açığa çıkacaktır. Yani, itaatsizlik
de bir isyandır. Allah’a tam itaat etmeyen biri, isyan içinde demektir,
isterse bazı isyan türünden kötü alışkanlıkları olmasın.
Yine, Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmemizi
istemediği ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz. Biri varsa,
öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden Allah’a imanın geçerli olmadığı735
gibi, tâğuta isyan olmadan, tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat
de gerçekleşmez. Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih
ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
735 2/Bakara, 256; 16/Nahl, 36
• 290 •
Ahmed Kalkan
İtaat, imanın test edilmesidir. Allah’ı tek ilâh kabul eden kimse, O’na
kulluğunu, O’na kayıtsız şartsız itaat etme zorunluluğu duyarak gösterecektir.
İtaat olmadan cennet yoktur.736 Allah ve Peygamber, mü’minleri kurtaracak,
onlara hayat verecek şeylere çağırmaktadır. Bu dâvete icabet etmektir
itaat. “Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman,
Allah’a ve Rasûlü’ne icâbet edin.” 737
Allah’a itaati terk eden isyankâr ve kendine zulüm/yazık edenlere dünyevî
cezalardan biri, kendileri gibilerin onları yönetmesidir. “Zâlimlerin bir
kısmını, bir kısmının başına geçiririz.”738 İnsanlar bozuldukları, Allah’a âsi
oldukları zaman, onların kötüleri başlarına getirilir: “Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz.”
739
Hz. Ömer’in, “ben Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten ayrılırsam, ne yaparsınız?”
diye sorduğunda, cemaatten herhangi bir genç, ayağa kalkıp “Allah’a
ve Rasûlüne azıcık muhâfet etsen, itaatten kıl kadar ayrılsan, seni kılıçlarımızla
düzeltiriz!” diye cevaplaması, Hz. Ömer’in de bu cevaba şükretmesi,
örnek alınma gereği duyulmadan, sadece tarihî bir vaka olarak değerlendirilemez.
İnsanların insanlara haksız hükmü, tahakkümü doğurur. İnsanların
Allah’a itaati ise adâlet, huzur ve saâdeti neticelendirir. Şu bunalım çağını
saâdet asrıyla barıştırıp bağdaştırmak, saâdeti bu asra taşımak, asr-ı saâdeti
güncelleştirmek için bundan başka çözüm yoktur. Bilindiği gibi, Hz. Ebu
Bekir, halife seçildikten sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi: “... Allah’a
ve Rasülüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a âsi olursam, bana
itaatiniz gerekmez!”
Olumlu anlamda isyan, gerekli şekilde ve gereken yerlere gösterildiğinde
cihad farîzasını içerir. Küçüğüyle büyüğüyle, silâhlısı ve silâhsızıyla, dış
düşmanlara, iç düşmanlara, şeytana veya nefse karşı olanıyla, kâfire veya
münâfığa, yani her çeşidiyle cihad, bir isyandır. Dinin müsâade etmediği
durumlardaki isyan ise, fesattır, fitnedir, anarşi ve terördür. İsyanın gerektiği
yerleri tespit, İslâm’a göre farklı; câhiliyyeye göre farklı olduğundan, nice
cihad eylemi, câhiliyye bakış açısına göre isyan, ayaklanma, terör ve funda-
736 4/Nisâ, 14
737 8/Enfâl, 24
738 6/En’âm, 129
739 Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, 2/126-127
• 291 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
mentalizm yaftası yiyebilmektedir. Müslümana göre de, namaz kılmayan
veya tesettüre uymayan, ya da içki içen birisi Allah’a isyankâr, yani fesatçı,
anarşist bir kimse kabul edilir.
“İsyan”ın sözlük anlamı, bir şeyi asa (değnek/sopa) ile engellemek demektir.
Bu kelime zamanla, her türlü karşı çıkma, itaatsizlik etme, karşı
koyma anlamlarını kazanmıştır. Hz. Mûsâ’nın değneğinin adı da “asâ” idi.
Yani “isyan” kelimesinin kökü olan kelime. Hz. Mûsâ’nın asası hem bilinen
değnek idi, hem de o günün tâğutu Firavun’a karşı O’nun haklı isyânını
sembolize ediyordu. Allah’a ve O’nun peygamberine itaat etmeyip isyanla
damgalanan Firavun’a740 isyan, Mûsâ’nın (a.s.) mûcizesi olmaktadır. Hz.
Mûsâ’nın asâ mûcizesi, aynı zamanda, zâlim ve âsilere karşı kıyâmı, onlara
sopa göstermeyi, isyanı da içermektedir.
Bilindiği gibi, Mûsâ (a.s.) Firavun’un tanrılığına ve saltanatına isyan etmişti.
Çünkü Firavun, yoldan çıkmış ve tanrılık iddiasına kalkışmıştı. Bir
zulüm düzeni kurmuş ve o düzen ile insanlara haksız yere hükmediyordu.
Hz. Mûsâ ise Allah’tan aldığı emirle ona karşı gelmiş, ona itaat etmemişti.
İşte Hz. Mûsâ’nın elindeki asâ, zâlim yönetici Fir’avn’a isyanın sembolüydü.
Şeytan, Allah’ın “Âdem’e secde edin”741 emrine karşı gelerek ilk isyan
eden oldu. Yani Allah’a karşı geldi, itaat etmedi. O yüzden olumsuz anlamda
isyanın pîri/duayeni şeytandır. Hz. Mûsâ’nın isyanı ise müspet ve güzel
bir isyandı. Demek ki isyan kavramı hem olumlu bir mânâya, hem de
olumsuz bir anlama gelebilir. İsyan kavramının özünde hem yapma ve hem
de yıkma anlayışı vardır. Günahkârlar ve isyankârlar yıkmak için, Allah’a
ve O’nun ilkelerine karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar. Peygamberler ve onların
izinden giden mü’minler, kötülüklere ve Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere
itaat etmezler, onlara ve onların zulüm dizenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin
yıktıklarını yapmaya çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı
isyandır. İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış âdetlere, mevcut yönetimlerin
uyguladıkları yanlış ilkelere karşı çıkmamak, isyan etmemek,
korkaklıktır, zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri ve yanlışları
kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı durdurur. Peygamberlerin
en temel özelliklerinden birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ
ve onu hâkim kılma mücadelesi oluşturmaktadır.
740 bk.10/Yûnus, 91; 79/Nâziât, 21
741 2/Bakara, 34
• 292 •
Ahmed Kalkan
Kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta
isyan söz konusudur tevhid mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere
isyan. Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan
isyan önderleridir. Firavun da Hz. Mûsa da isyan eden âsi idiler. Hz. Mûsa,
esas isyan edene karşı şanlı bir isyan içindeydi, inkılâpçı bir ruh ve mûcizevî
özellik taşıyordu; Firavun’un isyanı ise sonu helâkle biten, zararı
hem kendine hem çevresine bulaştıran olumsuz bir isyandı.
Hz. Mûsâ ve asasından, Firavun’a isyandan söz açılmışken, kocası Firavun’a
değil de Allah’a itaat eden Âsiye Hanım’ı hatırlamamak eksiklik olur.
Âsiye, “isyan eden kadın” demektir. O, Allah’a itaat etmeyen birisine kocası
da olsa, devlet başkanı da olsa isyan ediyor, âsiye oluyor. “Allah, iman
edenlere de Firavun’un karısını misal gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında,
cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun işinde çalışmaktan koru ve beni
zâlimler topluluğundan kurtar!’ demişti.” 742
Âsiye annemiz, Firavun’a isyan edip Allah’a ve peygamberi Mûsâ’ya iman
ederek itaat ettiği için, bunun bedelini ödemiştir. Ellerinden ve ayaklarından
kazıklara bağlanmış, güneş altında bırakılarak ona işkence edilmiştir.
İman edip Allah’ı itaat edilecek tek mercî kabul ettiği için işkencelere mâruz
kalan Âsiye, Kur’an’da mü’minlere iman ve kararlılık örneği olarak zikredilmiştir.
Hadislerde de Âsiye’den övgüyle söz edilmiş ve Hz. Meryem’le
birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak gösterilmiştir.743 İsyan
edilmesi gerekenlere, sırf bedel ödemenin dünyevî zorluklarından dolayı
itaatte kusur etmeyenin, Âsiye gibi zâlim ve tâğutlara isyan edemeyenin ne
kadar erkek olduğu, ne kadar inançlı olduğu takdir edilebilir.
Kur’an’ın bildirdiğine göre itaat, Allah’tan gelecek rahmet ve merhametin
vesilesi olduğu gibi,744 cennetin 745 ve inkârcılara karşı kazanılacak zaferin
de anahtarıdır. Allah’a ve Rasûlü’ne isyan da, dünyevî zarar ve ziyanların
sebebi olduğu gibi, esas olarak da sonu pişmanlıkla 746 ve cehennemle747
sonuçlanan âdiliktir.748 Allah’a ve Rasûlüne itaatten yüz çevirmek, mü’min-
742 66/Tahrim, 11
743 Bk. Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
744 3/Âl-i İmrân, 132
745 4/Nisâ, 13
746 25/Furkan, 27-29; 33/Ahzâb, 66
747 4/Nisâ, 14, 115
748 11/Hûd, 59
• 293 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
lik iddasına ters düşer.749 Kalabalığa, çoğunluğa itaat de Allah’ın yolundan
sapmayı sonuçlandıran bir tehlikedir.750
İtaat Edilmesi Gereken Kimseler: Kur’an’da itaat edilmesi gerekenler;
Allah, peygamberler ve müslüman ülü’l emr olarak belirlenir.751
İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler: Kur’an’da itaat edilmesi yasak olan
kimseler sayılarak mü’minlerin kimlere isyan etmeleri, en azından sivil itaatsizlik
yapmaları gerektiği belirtilir. Bunlar: Kâfirler,752 ehl-i kitap,753
münâfıklar,754 kendisini Allah yolundan uzaklaştıran ve saptıran liderler
ve büyükler,755 şeytan ve şeytanın dostları,756 günahkârlar ve nankörler,
757 yalancılar,758 ahlâksızlar,759 gâfiller, zikirden (ibâdetlerden, Allah’ı
hatırlayıp anmaktan ve Kur’an’dan) gaflette olanlar,760 namaza engel olanlar,
761 aşırılar, israfçı ve fesatçılar,762 şirke zorlayan ana-baba,763 halk, insanların
çoğu(nluğu) ve zan,764 insanların ve bilmeyenlerin hevâları/kötü
arzu ve istekleri,765 Allah’a ve Rasûlüne isyânı (haram olan bir şeyi) emreden
kim olursa olsun, o kimselerdir: “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara
itaat edilmez.” 766 “Ma’siyet (Allah’a isyan, haram ve günah) konusunda
kullara itaat edilmez. İtaat, ancak mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).”767
İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. İnsanımıza abdesti
bozan şeyler kadar olsun imanı bozan şeyler anlatılamadığı, anlatılmasını
izin verilmediği için, tersine her çeşit günah ve isyan için, bunlar imanı
bozmaz, diye, bunlar olmadan da müslümanlık olur diyerek “Allah’ın af-
749 24/Nûr, 47
750 6/En’âm, 116
751 4/Nisâ, 59
752 25/Furkan, 52; 3/Âl-i İmrân, 149
753 3/Âl-i İmrân, 100
754 33/Ahzâb, 1
755 33/Ahzâb, 64-68
756 6/En’âm, 121
757 76/İnsan, 24
758 68/Kalem, 8-9
759 68/Kalem, 10-14
760 18/Kehf, 28
761 96/Alak, 19
762 26/Şuarâ, 151-152
763 29/Ankebut, 8; 31/Lokman, 14-15
764 6/En’âm, 116; 49/Hucurât, 7; 6/En’âm, 116, 148; 10/Yûnus, 35-36, 66
765 5/Mâide, 49-50; 45/Câsiye, 18
766 Müslim, İmâre 38
767 Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Müslim, İmâre 39; İbn Mâce, Cihad 40
• 294 •
Ahmed Kalkan
fına güvendirerek kandıran kimselerin”768 aldattığı insanımızın mü’mine
benzeyen ne kadar vasfı kaldı değerlendirilmez. Olayın iman boyutu, kabul
ve itaat sözü olan “illâ Allah”tan önce gelmesi gereken red ve isyan sözü “lâ
ilâhe” ile ilgili tevhid penceresinden bakışla bir ufuk turu yaparak çağdaş
yaşam değerlendirilmelidir. Kayıtsız şartsız itaat edilen Allah ise, kişi, yüce
mertebe olan “Allah’ın kulu” olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaatı
tercih edince de, “emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik
ve zilleti seçmiş olur.
Tevhidî çevre içinde, toplumun ve yönetimin Allah’a itaati şiar edindiği
yerde mü’mine yakışan “işittik ve itaat ettik” demek olduğu gibi; şirkin
ve Hakka isyanın hâkim olduğu yönetim ve çevre şartlarında mü’mine
yakışan “ne işittik, ne de itaat ettik”, yani “dinlemiyoruz, itaat etmiyoruz!”
demek, kutsal isyanı öne çıkarmaktır. İslâm’ın hâkim olduğu yerdeki müslümanın
temel tavrı ile İslâm’ın mahkûm olduğu konumdaki tavrı elbette
aynı değildir. Bunu Âsiye ismi ile örneklendirebiliriz: Peygambermiz, câhiliyye
döneminde müşrik babaları tarafından çocuklarına verilmiş olan,
mânâsı şirki çağrıştıran isimleri; anlamı kötü ve ahlâksızlığı hatırlatan adları
değiştirirdi.769 Bu kabilden olmak üzere “isyankâr, isyan eden kadın”
anlamına geldiği için “Âsiye” ismini değiştirmiştir. Yeni müslüman olmuş
bir kadının ismi Âsiye idi. Rasûlullah (s.a.s.) onun adını Cemile olarak değiştirdi
ve ona: “Sen Cemile’sin” dedi.770 Ama aynı Rasûl, Kur’an’da ismi belirtilmeyen
“Firavun’un hanımı”nın “Âsiye” olduğunu bildirmiş ve ondan
övgüyle söz etmiştir.771 Bundan şöyle bir çıkarım yapmak herhalde yanlış
olmaz: İslâm’ın hâkim olduğu, yönetimin ve çevrenin Allah’a itaat edenlerden
teşekkül ettiği ortamda Âsiye/isyankâr olmak büyük bir yanlıştır. Ama
Firavunların hâkim olduğu ve Allah’a itaat etmeyenlerin egemen olduğu
ortamlarda Âsiye/isyankâr olmak; dünyevî açıdan riskli olsa da en temel,
kurtuluş için en emin tavır, Rasûluullah’ın övgüsüne mazhar olan en doğru
yoldur.
Müslüman; ıslah adına, tebliğ adına dininden ve dâvâsından her çeşit
tâvizi verebilen, Allah’ın hor gördüklerini hoş gören, “gelene ağam, gidene
paşam” diyen, tepkisiz, buğzsuz, nefretsiz, dolayısıyla kişiliksiz insan değil-
768 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5; 57/Hadîd, 14
769 Bk. Buhâri, Edeb 108; Ebû Dâvud, Edeb 62; İbn Mâce, Edeb 32
770 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/18; Dârimî, Sünen, İsti’zân 62
771 Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
• 295 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
dir. Düşünmeyen, hakkı yaşamayan bir çevrede, mü’min boyun eğen, sesini
çıkarmayan, tepki göstermeyen, silik bir şahsiyet olamaz. “Münkerler”
etrafını kuşattığından, en azından kendini kurtarmak, bulaşıcı mikroplara
karşı mücadele ederek koruyucu hekimlik tedbirlerini almak, yani “nehy-i
anilmünker” yapmak mecbûriyetindedir. Tevhid eri olabilmek için; Allah’ın
dışında politik, medyatik, sosyal, sanatsal, sportif, maddî, fikrî, nefsî... alanlardaki
tüm ilâhları reddetmek, putların ve putçuluğun her tezâhürüne,
endâdın her görüntüsüne, fanatikliğin her çeşidine tavır almak olmazsa
olmaz bir zarûrettir. Muvahhid olmak, mü’mince yaşamak ve müslümanca
ölmek için tâğutlara, zorbalara, ilâhlık taslayan şahıs, ilke ve kurallara, kısacası
Allah’a itaat etmeyenlere “lâ” isyan bayrağını çekmek şarttır. Bu tavır
takınılmadan, izzet ve onurunu korumak da, mü’min kalıp mü’min ölmek
de mümkün değildir.772 Trafik ışığı olarak kırmızı lâmba konusunda itaatsizliğin
cezası değerlendirilir de, Allah’ın koyduğu helâl-haram hududuna
itaatsizlik, her iki dünyada cezasız mı kalır dersiniz?
İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı. Küfre isyan
edemeyen müslüman, en azından itaatsizlik yapmalıdır. Zâlim otoritelere
karşı sivil tepki ve sivil itaatsizliğin en güzel destanlarını peygamberler
yazmıştır. Nemrutlara itaat etmeyip putlarını kıran İbrahim, Firavunlara
başkaldıran Mûsâ, câhiliyye şirkine karşı en şanlı direniş, en anlamlı tepki
ve en güzel savaş sayfalarını yazan Hz. Muhammed (salevâtullahi ve selâmuhû
aleyhim ecmaîn)...
Yeşilciler, çevreciler, hayvan severler, sendikalar, spor fanatikleri...
kadar bile tepkilerini dillendiremeyen dâvâ adamları(!); sayıları kırkı bulur
bulmaz sivil itaatsizlik ve tepkilerini sokağa taşıran, sloganlar atarak,
tevhidi gülle gibi meydanlara savurarak kutsal isyana giden yolu açanları
sadece tarihte yaşanıp bir daha tekrarlanamayacak masal gibi değerlendirirler.
Onların çoğu, zenginliğin ihtiraslı rüyalarının mahmurluğu içinde
dünyevîleşme çarkında veya hor gördüğü müslümanları bırakıp müşriklere
hoşgörüler dağıtmakta, bazıları da tâğutları, kâfirleri darıltmamaya
özen göstermekte, hatta kimse inanmasa da büyük putları sahiplendiğini
ilân etmede veya etliye sütlüye karışmadan gününü gün edip, suya sabuna
karışmadan temizlik(!) peşinde... Allah’a iman edip tâğuta kulluk yapmak,
küfre dolaylı da olsa hizmet etmek, Allah’a itaat etmeyene muhâlefet bile
772 2/Bakara, 256
• 296 •
Ahmed Kalkan
yapamadan ot gibi yaşayıp gitmek, her konumdaki ve her zihniyetteki âmire
itaat edip emir kulu olmak, bütün bunlar Allah’a hakkıyla kul olmak isteyen
bir müslümandan, cehennem kadar uzak olması gereken hususlardır.
İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, üstad
Mevdûdî, belki bazılarımızın biraz abartılı ve karikatürize edilmiş bulabileceği
bir örnekleme ile ibâdet-itaat ilişkisini ve bu dengenin kayboluşunu
şöyle açıklar:
“Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan sonra
cevap verin: Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp
daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle
hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi ona, ‘git şu şu işleri yap’ diyor; köle
bulunduğu yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar
ayağa kalkıp elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışlıkları
düzelt’ diye tâlimat veriyor; ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin
önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu kötü işten
kes’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin
söylediklerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve ‘hırsızın
elini bu işten kes’ emrini yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine
gerçekten hürmet ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden
bir tanesi böyle davransaydı ne yapardınız Allah bilir! Allah’ın kullarından
böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine
şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir, kaç kere
Kur’an’daki İlâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için kıllarını
bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz kılar, ellerine binlik
bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok acıklı bir makamla Kur’an
okurlar! Onları bu halde gördüğünüz zaman; ‘ne kadar müttakî, ne kadar
dindar adamlar’ dersiniz. Bu yanlış anlamanın temelinde ibâdetin gerçek
anlamını bilmemek yatar.773
Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun koyduğu
kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan uzaklaşmasına
sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle her şekilde kuşatılan günümüzün
müslümanı, müslüman kalmak ve müslüman ölmek için ateşten
gömlek giymeye hazır olmalıdır. “Müslüman” ismini benimsemek, ciddî ve
773 Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasi Yorumu, s. 77 (Mevdûdi’nin Fundamentals Of İslam adlı eserinden
naklen)
• 297 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
büyük bir iddiadır. Bu iddianın isbatı, tüm iç ve dış zorluklara rağmen, itaat
ve isyan sınavlarını başarmaktır. Cennetin bedeli itaat; cehennemin sebebi
isyandır. Allah’ın emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik”
deyip hemen eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve
kişilere karşı da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri
olan cihad erlerine selâm olsun. İsyanınız kâfirlere, zâlimlere ve hevânıza;
itaatiniz Rabbinize olsun!
Secde ve Secde ile Allah’a Yaklaşma
“(Allah’a) Secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!” (96/Alâk, 19)
‘Secde’ sözlükte, eğilme ve boyun büküş demektir. Bu anlamda secde,
Allah’ın önünde eğilme ve O’na karşı kulluk yapmak demektir ki insanları,
hayvanları ve cansızları kuşatır. ‘Secde’, bir anlamda üstün bir varlığın
önünde, onu büyüklemek ve kendini o varlığın karşısında küçük görmek
üzere, saygıdan eğilmek, yere kapanmaktır. Özel anlamıyla secde; en önemli
ibâdet olan namazı tamamlayan, alnı, elleri, dizleri ve ayakları yere koymak
şeklindeki hareket ve namazdan bir rükündür (olmazsa olmaz şartıdır).
Allah’ın huzurunda yere kapanış demek olan secde, Allah’a memnuniyetini
ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yapılan bir ibâdettir. Secde
kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 92 yerde geçer. Secde yapana ‘sâcid’,
çok secde yapana ise ‘süccâd’ denir. Üzerinde secde yapılıp namaz kılanan
kumaş veya küçük halıya ‘seccâde’, secde yapılıp (topluca) namaz kılınan
binaya “mescid”, secde organlarına da mesced adı verilir. Secde yapma olayına
da ‘sücûd’ denilir. Sücûd aynı zamanda çok secde yapan anlamına da
gelmektedir.774
İbâdet Anlamıyla Secde
Secde, son derece tevazu (hürmet) ile alçalıp baş eğmektir ki, ‘kibr’in
karşıtıdır. İslâmî manada, alnı yere koymak şeklindeki Allah’ı ta’zimin (büyüklemenin)
ve Allah’a itaat etmenin en yüksek göstergesidir. Her çeşit
secdede ibâdet, boyun büküş, tezellül (kendini aşağı görme) ifadesi vardır.
Bunun için İslâm’a göre Allah’tan başkasına secde edilemez; bu küfürdür.
Kendisine secde edilmeye lâyık Allah’tan başka hiçbir şey yoktur. Yücel-
774 2/Bakara, 125; 22/Hacc; 26
• 298 •
Ahmed Kalkan
tilmeye, tâzimde bulunulmaya lâyık yegâne makam Allah’tır. Allah’tan
başkasına secde edenler o secde ettikleri şeyi ilâhlaştırmış ve Allah’a şirk
koşmuş olurlar.
Kul, ister Allah’ın huzurunda isterse bir başkasının huzurunda yere kapansın;
onun bu durumu bir itaat ve önünde yere kapandığı şeye mutlak
bir bağlılıktır. Secde eden kimin karşısında secdeye kapanıyorsa, o makama
karşı sınırsız bir saygı duyuyor, onu en büyük tanıyor, ona en büyük sevgiyi
besliyor demektir. Bu saygı ve tâzim, ister korkudan kaynaklansın, istersse
derin bir hayranlık duygusundan, durum değişmez. Çünkü insanın kendini
en aşağı, en küçük, en güçsüz gördüğü durum, secde halidir. Öyle ki kişi,
secdede kendini bir hiç olarak görür (kendini zelil sayar), ama karşısında
secdeye kapandığı makamı ise en büyük tanır. Bir makamı veya şahsı yüceltmenin,
secdeden daha ileri ve daha aşırı bir biçimi düşünülemez. Bu
bakımdan tarihte ve günümüzde yaşayan bütün müstekbir zorbalar, insanların
kendi huzurlarında ve makamlarının huzurunda secde etmelerini,
o makamlar karşısında boyun bükmelerini istemişlerdir. İnsanların
kendi huzurlarında eğilmelerinden vahşî bir zevk almışlardır. Firavunlar
ve çağdaş takipçileri, insanların saygıyla karşılarında eğilmelerini isteyerek
mâbud haline gelmişlerdir. Yeryüzünde azıp haddi aşan, kendilerini tanrı
makamında gören bütün tâğutlar aynı karakteri taşırlar. Kendileri Yüce Yaratıcı’nın
huzurunda secde etmekten yan çizerler; ama aynı zorbalar insanları
kendi huzurlarında eğilmeye zorlarlar. Peşinden gittikleri liderleri iblis
de Allah’ın emrine karşı gelerek secde etmekten kaçınmıştı.
Kur’an’da Secde“Secde et ve (Rabb’ine) yaklaş!” 775
“Ey iman edenler, rükû edin ve secde edin!” 776
“...Rükû eden, secde eden mü’minleri müjdele!” 777
“Gecenin bir bölümünde O’na secde et!” 778
775 96/Alak, 19
776 22/Hacc, 77
777 9/Tevbe, 112
778 76/İnsan, 26
• 299 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
“Onlar ki, gecelerini Rabb’lerine secde ederek ve kıyam ederek geçirirler.”
779 “Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar,
ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde ediyor.” 780
“Göklerde ve yerde bulunanlar ister istemez Allah’a secde ederler. Gökler
de sabah ve akşam (uzayıp kısalarak) Allah’a secde etmektedir.” 781
“Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek
ve Allah’a secde ederek sağa sola döner. Göklerde bulunanlar, yerdeki
canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.” 782
“Onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar ve kendilerine Kur’an okunduğu
zaman secde etmiyorlar.” 783
“Secde hali, kulun Rabbine en yakın olduğu andır. İşte orada çok duâ
ediniz.” 784
“Kulun, Rabbine en yakın olduğu an secdede bulunduğu andır.” 785
Secde, aynı zamanda, Allah’ın emirlerine uymak, O’nun evrene koyduğu
kanunlara itaat etmek, Allah’ın rabliğine teslim olmak demektir.
Kâinattaki bütün varlıklar isteyerek veya istemeyerek Allah’a secde ederler:
“Göklerde ve yerde olanların hepsi, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar,
hayvanlar ve insanların çoğunun Allah’a secde ettiklerini görüyor musun?”786;
“Göklerde ve yerde her ne varsa -isteyerek de olsa, istemeyerek de olsa- Allah’a
secde ederler. Sabah akşam onların gölgeleri de (O’na secde ederler).” 787
779 25/Furkan, 64
780 22/Hacc, 18
781 13/Ra'd, 15
782 16/Nahl, 48-49
783 84/İnşikak, 21
784 Ebû Dâvud, c. 2, s. 33; Riyâzü's-Sâlihîn, c. 3, s. 82
785 Müslim, Salât 215. Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez,
Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, TDV Yay., V/560
786 22/Hacc, 18
787 13/Ra’d, 15
• 300 •
Ahmed Kalkan
Tilâvet Secdesi
Tilâvet; okuma, özellikle Kur’an okuma anlamına gelir. Kur’an’daki bir
secde âyetini okuyan veya dinleyen müslümanın yapması gereken secdeye
denilir. Kur’an-ı Kerim’de 14 yerde secde âyeti bulunmaktadır. Mushaflarda,
secde âyeti bulunan sayfaların kenarına bunu belirten özel bir işaret
konulmuştur. Kur’an’daki bu secde âyetleri şunlardır: 7/A’râf, 206; 13/Ra’d,
15; 16/Nahl, (49-) 50; 17/İsrâ, (107-)109; 19/Meryem, 58; 22/Hacc, 18; 25/
Furkan, 60; 27/Neml, 25; 32/Secde, 15; 38/Sâd, 24; 41/Fussılet, (37-)38; 53/
Necm, 62; 84/İnşikak, 21; 96/Alak 19) Hanefilere göre tilâvet secdesi vâcib;
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise sünnettir. “Âdemoğlu secde âyetini okuyup
secde edince, şeytan ağlar ve ‘vay benim halime! Âdemoğlu secde etmekle
emrolundu ve hemen secde etti; cennet onundur. Ben ise secde etmekle emrolundum,
ama secde etmekten kaçındım, bundan dolayı cehennem benimdir’
diyerek oradan kaçar.” 788
Secde âyetlerinin bir kısmında genel olarak müşriklerin yüce yaratıcının
karşısında boyun bükmekten ve secdeetmekten kaçındıkları anlatılmakta,
bir kısmında ise mü’min muhataplar doğrudan secde etmekle emrolunmaktadır.
Secde âyetlerinin bu içeriği göz önünde bulundurulursa, bu
âyetleri okuyan veya işiten kimsenin secde yapması, hem emre itaat etmek
hem de secde etmekten kaçınanlara tepki göstermek ve muhalefet etmek
anlamına gelmektedir. Bu bakımdan tilâvet secdesiyle yükümlü olabilmek
için her şeyden önce, dinlenen âyetin secde âyeti olduğunun bilinmesi gerekir.
Secdenin Önemi
Secde, namazın en önemli hareketidir. Secde; ibâdetin, kulluk tavrının
özü ve esasıdır. Kur’an-ı Kerim, çeşitli âyetlerde secde edenleri övmektedir.
789 Peygamber’e uyan ve O’nun Allah katından dini benimseyip
yaşayan sahabelerin ve mü’minlerin yüzlerinde secde izleri vardır. Onların
mü’min oldukları neredeyse alınlarındaki secde izinden belli olur. “Onları
rükûa varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rızâ isterler. Yüzlerinde
secdelerin izinden nişanları vardır.” 790
788 Müslim, İman 35
789 9/Tevbe, 112; 7/A’râf, 120; 26/Şuarâ, 219
790 48/Fetih, 29
• 301 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Allah’a her yerde secde edilebilmekle birlikte, secde/ibâdet için özel yapılar
da söz konusudur. Bu konuyla ilgili âyette, secdenin/ibâdetin sadece
Allah’a yapılması vurgulanmaktadır: “Mescidler (yahut mescedler; secdeler
veya secde âzâları) yalnızca Allah’ ındır. Öyleyse Allah ile beraber başka bir
şeye (ve kimseye) kulluk etmeyin!”791 ‘Mescid’, secde edilen yer demektir. Bu
anlamda bütün yeryüzü bir mesciddir. Çünkü yeryüzünün her tarafında
Allah’a secde edilmektedir. Ancak mescid denilince, genellikle cemaat halinde
topluca namaz kılınan yerler, şimdiki câmiler, namazgâhlar akla gelir.
Bu âyette792 geçen ‘mescid’in çoğulu mesâcid kelimesini ‘mesâced’ şeklinde
okuyanlar da bulunmaktadır. ‘Mesâced’, ‘mesced’in çoğuludur ve anlamı
secde yerleri demektir. Dolaysıyla âyeti şöyle de anlamak mümkündür:
Secdeler ve secde yerleri, yani alın, burun, eller, dizler ve ayaklar Allah’a
aittir. Onları yaratan O’dur. Öyleyse O’nun yarattığı uzuvları (organları)
O’ndan başkasına secde ettirmeyin, yalnızca O’na secde edin.
İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) buyurdu
ki: “Yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlar, alın, -eli ile
burnuna işaret etti-, iki el, iki diz ve iki ayak (ucudur).”793 Allah’ın yarattığı
organlar O’na şükretmek ve O’na itaat etmek O’na secde etmek yolunda
kullanılmalıdır. Secde, kulun şükrünün en yüksek makamıdır. Kul secde ile
itaatın, saygının, ilâhî sevginin, huşû’nun en yücesine çıkar. Kulun Rabbine
en yakın olduğu hal, secde halidir. Kişi, secdesi ile Rabbinin katında derece
kazanır. Secde edenler, Allah’ı hakkıyla ta’zim ederler.
Yüce Allah’ın yarattığı bu vücut organları, yine Allah’ın yarattığı âciz
yaratıkları tâzim etmek için kullanılamaz. Bu, Yaratıcı’ya karşı nankörlük
ve küfür demek olur. Allah’tan başkasının huzurunda saygıyla divan durulamayacağı
gibi, kula kulluk etmek için rükû ve secdeyi hatırlatan, çağdaş
tapınmalar, reveranslarda da bulunulamaz. Bu tür davranışlar, eşref-i
mahlûkat için bir züldür, alçalmadır. Şurasının altını çizmek gerekiyor ki
âlemlerin Rabbi Allah’a samimiyetle secde edenler, Allah’ın dışında hiç bir
varlığın, makamın, çıkarın, gücün önünde boyun eğmezler. Başlarını dik
tutarlar, haysiyet ve şereflerine sahip olurlar. İnsanlık onurlarını âciz, güçsüz
ve zorba karakterli varlıkların önünde beş paralık etmezler.
791 72/Cinn, 18
792 72/Cinn, 18
793 Müslim, Salât 231, Hadis no: 491, 1/355; Ebû Dâvud, Salât, Hadis no: 891, 1/235; S. Buhâri, Tecrid-i Sarih
Terc., 3/847-848
• 302 •
Ahmed Kalkan
Allah’a gerçek anlamda ve gereği gibi secde eden kul, kula kul olmaktan
kurtulur. Mü’min, en şerefli organı olan yüzünü, insanların üzerinde gezinip
tepindikleri toprağa sürerek, kendisini işte o topraktan yaratan Yaratıcı’nın
karşısında ne kadar basit ve âciz olduğunu hatırlar. Mü’min, yalnız
yaratıcısı Allah’ın huzurunda kendisini zelil hisseder.
Allah’ın karşısında secde etmeyenler, ancak ‘kibirli’, ‘burnu havada’ olan
kimselerdir. Onlar Allah’a secde etmeyi gururlarına yediremezler, ama her
türlü çıkarın, dünyalık makamların ve zorba yönetimlerin önünde eğilirler,
aşağı bir seviyeye düşerler. Küçücük bir menfaat için ya da az bir çıkar veya
maaş uğruna üstlerine süklüm-püklüm olurlar. Allah’ın kendisine secde
emrinden kaçınanlar, kula kulluk için emre âmâdedirler. Bunlar, halk deyimiyle
“emir kulu”dur; âmirleri kim olursa olsun, hazırola geçmeye, boyun
eğmeye, kulluk göstermeye (secdeye) hazırdırlar.
Rabbimiz, kendisine secde etmeye yanaşmayanları çeşitli şekillerde
rezil ve rüsvay eder, burunlarını sürter, onlara hiç bir izzet ve şeref vermez.
İnsanların huzurlarında secdeye kapanmalarını veya secde eder gibi
eğilmelerini isteyen sultanların veya onlar gibi davranananların bu haline
Allah (c.c.) gazap eder.
Allah’ın önünde eğilmeyen insan, gönlündeki putları deviremez, küfrün
belini kıramaz. Secdeden kaçınan insanın yoldaşı, secdeden kaçınanların
ilki olan şeytandır.
Secdede asıl olan, kalbin bütün ilgilerden arınarak Allah’a yönelmesi,
samimi bir teveccüh ile O’na bağlılığını ve itaatini arzetmesidir. Secdesi çok
olanlar, yani sâcidîn ve ‘süccâd’ olanlar, yeryüzünü tertemiz mescid haline
getirenler, Rablerinin katında yüceldikçe yücelirler. Allah, kendisi için
tevâzu gösterenleri, başını secdeye koyanları aziz kılar, yükseltir. Sadece
Allah’ın huzurunda eğilip O’na secde edenler, bir anlamda ‘mirac’a çıkarlar.
Zaten namaz mü’minin miracı değil midir?
‘Rükû’su ve ‘secde’si uzun tutulan namazlar daha faziletlidir. Bu iki makamda
yapılan zikirler, edilen duâlar ve kunutlar kabul edilmeye daha yakındır.
Bundan dolayı mü’minler secdede çok duâ ederler ve Allah’ı çokça
tesbih ederler. 794
794 Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s 582 vd.
• 303 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Secdenin Düşündürdükleri ve Bazı Hikmetleri
Tüm manevî/kalbî hastalıkların kaynağı kibirdir/büyüklenmedir. Büyüklenenlerin
ilki şeytandır. Allah’ın emrine isyan edip secde etmeyerek
ilk günahı şeytan, büyüklenme günahıyla işlemiştir. Allah’ın secde/ibâdet
emrine uymayarak şeytanın yolundan gidenler de onun işini meslek edinerek
büyüklenirler. Bu nedenledir ki, her namazda Allah’ın “en büyük”
olduğunu tekrarlar ve secde ile gösteririz. Demek ki, gün ve gece boyunca
büyüklenme ve eğilimleri ve tavırları ile yüzyüzeyiz. Namaz kılan bir
müslüman da yüzlerce defa Allah’ın en büyüklüğünü kalbiyle tasdik, diliyle
ikrar ve secdesiyle isbat etmiş olur. Namaz kılan bir müslüman, “Allahu
ekber” dediği, Allah’ın huzurunda bel büküp (rükû) yere burnunu sürttüğü
(secde) halde, hâlâ gurur, kibir/büyüklenme eğilimleri varsa, ne söylediğini
ve ne yaptığını bilmiyor demektir.
Yeryüzündeki fesâdın kökünde “tekbir” ve “secde” şuurundan uzaklık,
yani büyüklenme vardır. Mü’min, benlik ve kibir hastalıklarını Allahu ekber
kılıcıyla keser, secde zaferine kavuşur. Günde 40 rekât namaz kılan bir
mü’min, 80 defa secde yapma şerefine kavuşur. Alnını her gün 80 defa yerlere
eğerek nefsini ve benliğini kırar; Allah’ın dışında büyük kabul edilmeye,
önünde eğilmeye lâyık kimse olmadığının bilincini ispatlar. Bu secdelerle
mü’min, “ene rabbukümu’l-a’lâ”795 diyen Firavunlara meydan okuyup
“Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ” der. Günün her ânında ve davranışında “lâ”yı yaşamış,
şimdi de secdede “illâ”nın en yakınına ulaşmış, hakkal yakîn olarak
sadece Allah’ı ilâh olarak tanımanın hazzına ermiştir. Kibirliliğin göstergesi
olan “burnu havada olma”yı secde ile “burnunu yere sürterek” kırmış olur.
O yüzden secde, kişiyi şeytanlaştıran kibir ve gurura karşı en güzel, en etkin
tedavi yöntemidir.796
Allah’ın büyüklüğü karşısında bir hiç olduğumuzu vurgulamak için
secde halinde küçülür, küçülür, küçülebildiğimiz en küçük hali alır ve O
tek büyüğün, en büyüğün huzurunda yerlere kapanırız. O’nu büyükleyerek
ve yücelterek, O’na yakın olabilmek için O’nun kuluna en yakın olduğu an
olan secdelere tekrar tekrar varıyoruz. O’nun yüceliği karşısında küçülüp
kıvrılıyor, tıpkı kapı halkası gibi yusyuvarlak olarak O’nun rahmet kapısını
“Senin şânın ne yücedir Rabbim” diyerek çalıyoruz. “Buyur kulum, di-
795 79/Nâziât, 24
796 İhsan Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, Bengisu Y. s. 26
• 304 •
Ahmed Kalkan
lediğini iste kulum” diyerek huzuruna, kulluğuna kulunu kabul etmek ise
ancak Ekber olana, O’nun merhametine yaraşır.797 O, sadece kendi huzurunda
küçülenleri, başkalarının yanında, eşyanın, maddenin, tüm fânilerin
ve âcizlerin yanında aziz kılacak, küçültmeyecek olandır. O, kendini büyük
görüp secde etmeyen şeytanları sâğırînden kılan/alçaltan ve Kendine secde
edenleri yeryüzünde halife ve efendi kılandır.
Ağaçlar secde etmektedirler.798 Ağaçlar ve bitkiler, namazdaki secde
gibi devamlı olarak secdede duruyorlar. Çünkü ağaçların ağızlarına benzeyen
kökleri devamlı şekilde yerden su ve besin alırlar. Cisimlerin gölgeleri
Allah’a özel bir teslimiyet ve ibâdet tarzı olarak her gün nasıl uzayıp kısalıyorsa799
ibâdet eden insan da namazda kıyam, rükû, secde ve ka’de yaparken
uzanıp kısalır. Müslümanların cemaat halindeki ibâdetlerde yaptıkları gibi,
sürü halinde uçan kuşlar da Allah’a ibâdet ederler: “Göklerde ve yerde bulunanlarla
dizi dizi kanat çırpıp uçan kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmez
misin? Herbiri kendi salâtını (duâsını) ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah,
onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir.” 800
Bilindiği gibi, Firavun, Hz. Musa’ya inanmayan ve ilâhlık taslayan zâlim
bir yöneticidir. İsrailoğullarını kendine kul-köle yapıp onları ezip sömüren
ve açıkça “ben sizin en büyük rabbinizim”801 deyip halkını kendine secde
ettirip taptıran Firavun, iman edenleri imha için ordusuyla takip ettiği Hz.
Mûsâ ve kavmi için mûcize olarak açılan Kızıldeniz’de ölüm ânında Allah’a
iman etti ve secdeye kapandı. Bu iman, yeis/ümidsizlik halinde yapıldığı
için kabul edilmedi. “Biz İsrail oğullarını denizden geçirdik. Ama Fir’avn ve
askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere arkalarından onlara yetişti. Nihâyet
(denizde) boğulma haline gelince, ‘Gerçekten İsrail oğullarının inandığı ilâhtan
başka ilâh olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!’
dedi. ‘Şimdi mi (iman ettin)? Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan
olmuştun. (Ey Fir’avn!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün
senin bedenini (cansız olarak) kurtarıp (sâhilde) bir tepeye atacağız.’ İşte, insanlardan
birçoğu hakikaten âyetlerimizden gâfildirler.” 802
797 Ali Akpınar, Namaz Duaları ve Sureleri, Suffe Y. s. 67
798 bk. 22/Hacc, 18
799 16/Nahl, 48; 13/Ra'd, 15
800 24/Nur, 41
801 79/Nâziât, 24
802 10/Yûnus, 90-92
• 305 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Londra Brıtısh Museum’da Fir’avn’a ait olduğu büyük bir ihtimalle bilinen
bir ceset sergilenmektedir. Mısır’da firavunların cesetleri mumyalanmak
suretiyle muhâfaza edilmekte idi. Âyetten denizde boğulan Firavun’un
cesedinin mumyalanmadan, bir mûcize eseri korunmuş olduğu anlaşılmaktadır.
Nitekim 1980’li yıllarda Cebelein mevkiinde, Kızıldeniz sahilindeki
kumların altından mumyalanmadığı halde hiç bozulmamış bir ceset
bulunmuştur. British Museum’da muhâfaza edilen bu cesedin en az 3000
yıllık olduğu tespit edilmiştir. Resimlerinden de belli olduğu ve bizzat benim
müzede gördüğüm şekilde bu ceset secde eder vaziyettedir. Secde halindeki
bu durum, âyette ölürken iman etmesiyle anlatılıyor. Hayatı, halkına
zulümle ve Allah’a isyanla geçen, Allah’a secde etmediği yetmiyormuş gibi,
“ben sizin en yüce rabbinizim” diyerek803 vatandaşlarını kendisine secde
ettirmekten hayâ etmeyen Firavun’a Allah, öyle bir diz çöktürüp secde ettiriyor
ki, binlerce senedir secdeden kalkmayan başı, sürtülen burnu, diğer
Firavunlara ve insan şeytanlarına ibret olsun! Ölüm ânındaki bu imanın
ve secdenin ahirette onu kurtarmayacağı âyetteki ifadeden anlaşılmaktadır.
Ancak, mumyalanmadığı ve benzeri işlemlerden geçmediği halde, Allah’ın
hikmeti gereği ve insanlara ibret olması için üç bin yıldan fazla zamandan
beri çürümeyen, bozulmayan ve tüm organları, hatta saçları bile yerinde
olan cesedin Allahu a’lem, canlı gibi kalması secde halinde ölmesinin bir
sonucu olabilir. Yani, secde ancak ölüm ânında yapıldığı için âhirette kurtarmasa
bile, Firavun gibi birinin canlı gibi sapasağlam kalmasına sebep
olmuş olabilir. Secde sayesinde ve secde ederken öldüğü için bedeni çürümemiş
olabilir. Tabii ki en doğrusunu Allah bilir.
Ölüm ânında ve kabul edilmeyen bir secdenin Firavun gibi birisine
canlı görünümü vermesi yanında, kabul olan ve Firavunlaşmayan kimsenin
secdesi, kim bilir insanı nasıl canlı tutacaktır? Allah’a secde eden mü’min,
çok şerefli bir hayata secdesi sayesinde hak kazanacak, Allah’ın nice yardımına
muhatap olacaktır. Dünyada canlandırdığı gibi, secdenin, ölümden
sonra da sayılamayacak faydaları olacaktır.
“Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki Allah’ım
Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim âhım!” 804
803 79/Nâziât, 24
804 Mehmed Âkif Ersoy, Safahat
• 306 •
Ahmed Kalkan
Secdenin Sağlık Açısından Faydaları
İbâdetler, sadece Allah için yapılır. Yapılmasının yegâne sebebi, Allah’a
itaat, O’na şükür ve O’nun rızasını kazanmaktır. O yüzden dünyevî
bir amaçtan dolayı yapılan bir ibâdet, “ibâdet” olmaktan çıkarak “kabahat”
olur. Ama her ibâdetin dünyevî faydaları, hikmetleri, extra olarak dünyada
kula kazandırdıkları vardır. Zekâtın sosyal faydaları, orucun beden ve
sıhhat için yararları gibi her ibâdetin bilebildiğimiz veya bilemediğimiz
nice faydaları da vardır. Namaz ve secdenin sağlığımız açısından faydaları
da küçümsenmeyecek kadar çoktur. Ama tekrar hatırlatalım ki, secdeyi ve
namazı dünyevî faydalarından dolayı değil; sadece Allah rızası için yerine
getirirsek ibâdet etmiş oluruz.
Bu anlayış içinde, tesbit edilebilediği kadarıyla secdenin insan vücuduna
bazı faydalarını saymaya çalışalım: İlk olarak, namazı sırf bir beden eğitimi
hareketi gibi gören yanlış ve eksik anlayışa cevap olarak bir doktorun
beyanlarına göz atalım:
“Namazın herhangi bir jimnastik ve beden eğitimi hareketinden farklı
ve üstün beş farkı vardır.
1- Beş vakit namazda 40 rekât ve 80 secde var. Her gün kaç jimnastikçi
bu kadar hareket yapar?
2- Sportif hareket yapanlar, hızlı hareketler yaptıklarından kalplerini
ve bedenlerini yorarlar, kalıpları ve kalpleri yorgun düşer. Namaz ise yavaş
yavaş kılınır; kalp yorulmaz.
3- Namaz, günün beş ayrı vaktinde kılınır. Günün muhtelif saatlerinde
namaz kılındığından insanı gün boyu devamlı dinç tutar, aktif ve aksiyoner
yapar. Kaç jimnastikçi günde beş defa ayrı ayrı zamanlarda kültürfizik ve
beden eğitimi hareketi yapar? Ve namaz, yolculukta bile terkedilmez; düzenli
olarak her gün bu hareketler mutlaka yapılır, vücudun zindeliği sağlanır.
Spor yapanlar, en çok günün belirli zamanında vücutlarını düzenli
hareket ettirirler. Günün diğer zamanlarına sporu yayamadıkları için vücutlarında
kalori toplanmasının, yağlanmanın önüne tam geçemezler.
4- Namaz, ömrümüzün sonuna kadar farzdır. Ömrünün sonuna kadar
kaç jimnastikçi düzenli olarak hareketlerini sürdürür?
• 307 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
5- Namaz için abdest almak şarttır. Bazı durumlarda boy abdesti de
gerekir veya en azından Cuma namazı için şiddetle tavsiye edilir. Hâlbuki
jimnastik için böyle bir mecburiyet yoktur.
İnsan hayatında kanın yeri büyüktür; vücudun her tarafına dağılması
hayatî önem arzeder. Kalp, kanı vücudun en ücrâ yerlerine kadar ulaştırmak
üzere pompalar. Kalbin bu işi yapabilmesi için daimî olarak dinç
olması gerekir. Bir de bu kan gönderme işinde kalbe yardımcı olunabilmesi
için, şahsın birtakım hareketler yapması, bedenin dinç kalması için,
o hücrelerin kan ile iyice sulanması veya kanlanması gerekmektedir. Nasıl,
bir bahçıvanın sebzelerin iyice yetişmesi için bahçeyi her zaman sulaması
gerekirse, dokulardaki kan dolaşımı, yani hücrelerin iyice kanla sulanması,
daha doğrusu hücrelerin iyi kanlanması gerekmektedir.
Bunu bir misalle daha iyi açıklayabiliriz: Namaz kılıp secde etmeyen,
bütün gün bir sopa gibi gezinen ya da masa başında koltuğunda oturan
bir insanın kalbinden başına doğru pompalanan kan ile namaz kılan ve
günde başını 80 defa yere koyan bir kimsenin başına gelecek kan miktarı
muhakkak ki aynı değildir. Günde, secdelerle başı 80 defa kanla pompalanan
bir kimsenin saçlı derisi de 80 defa kanla yıkanıyor demektir. Beynin
üzerindeki beyin zarları, yani meninksler de namaz kılan şahıslarda, kılmayanlara
nazaran günde seksen defa daha fazla kanlanıyor demektir. Bu
zarların üzerindeki dönüş deveranına ait sinuslardaki kan da namaz kılıp
secde edenlerde 80 defa daha fazla olarak deverana iştirak ediyor demektir.
Hâfıza ve şahsiyet ile ilgili frontal lop, yani beynin ön lobu, namaz kılıp
secde edenlerde namaz kılmayanlara nazaran 80 defa daha fazla kanlanıyor
demektir. O yüzden hâfıza ve şahsiyet bozukluklarına namaz sâyesinde
secde edenlerde çok daha az miktarda rastlanır. Bu insanlar, bunamaya
pek uğramazlar. Bir insanın beyni günde secdeler sayesinde 80 defa kanla
yıkanırsa, o insan ne erken ve ne de geç bunamaya yakalanır. Bunun için
secdeli/namazlı ihtiyarlarda hemen hiç bunama görülmemektedir. Çok yaşamadığı
halde yataklara düşüp küçük ve büyük abdestlerini tutamayanlar
ve çoğunlukla bunama özellikleri gösterenler, namaz kılmayan kimselerdir.
İnsan ayakta iken beyne giden ve beyin için iyi bir besleyici olan glikoz
miktarının % 25, rükû halinde % 40, secde halinde ise % 75 oranında olduğu
bilinmektedir.
• 308 •
Ahmed Kalkan
Diğer taraftan, insanın iradeli hareketlerini, yürüyüşünü temin eden
merkezler, parietel lopdadır. Günde 80 defa secdeye gidildiği için, bu parietal
loblar, 80 defa kanla iyice yıkanıyor demektir. Görme, işitme, duyma,
koklama ve tatma merkezleri ociipital, yani arka lobda olduğu için namaz
kılanlarda kılmayanlara nazaran günde 80 defa fazla kanla besleniyor
demektir. Muvâzeneyi/dengeyi temin eden beyinciğin ve kafa çiftlerinin
çıktığı beyin kökünün günde 80 defa kanlanması ve daha doğrusu beslenmesinin
ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlamak için doktor olmak
gerekmez. Buna şöyle bir misal de verebiliriz: Eczane raflarında senelerce
duran bir ilacın tesir tarzı ile, aynı ilacı 80 defa çalkaladığımız zaman o ilacın
yaptığı etki şekli aynı değildir. Hareket eden ve çalkalanan ilaç, mutlaka
daha iyi karışır, homojen olur ve mutlaka daha iyi tesir eder.
Yine, secdeler sayesinde mü’minin gözleri, 80 defa yere eğildiklerinden
daha kuvvetli kan deveranına sahip olur. Göz içi tansiyonunda artma olmaz
ve ön kameradaki sıvının devamlı değişmesi temin edilmiş olur. Glokom ve
buna benzer vahim göz hastalıklarına namaz kılıp secde edenlerde daha az
görülmesi bu yüzdendir. Kulakların yine iyi kanlanması, frontal, etmoidal,
sfenoidal ve maxiller sinüslerin ifrazatlarını daha kolay boşaltmaları hep
bu günde 80 defa secde eden insanlarda daha iyi olmakta ve sinüzitlerin
meydana gelmesine büyük ölçüde engel olmaktadır.”805
Rükû ve secdeler, bütün organları canlandıran kan dolaşımı için en iyi
bir usûldür. Onun için namaz, sindirimi takviye edici ve iştah açıcıdır. Rükû,
sırt ve mide kaslarını takviye eder, aynı zamanda midenin cidarı üzerinde
meydana gelen yağları giderir. Secde ise, baldır ve uyluk kaslarını, bağırsak
faaliyetleri ile mide cidarını takviye ettiği gibi, kanın, vücudun her tarafına
ulaşmasını da temin eder. Yine secde, kasların za’fiyeti ile bezlerin hareketli
olmasından meydana gelen mide ülseri gibi hastalıklardan korur. Namazda
kol, bacak ve kafa hareket eder, bu hareketler ise, bütün kaslara, eklemlere
ve kemiklere ulaşır. Namaz, vücudun üst tarafındaki kanı indirme etkisi
gösterir. Bu sebepten, yüksek tansiyondan şikâyetçi hastalar, namazı tam
olarak kılarlarsa açıkça faydasını göroürler. Secde ve namaz, sinir sistemine
rahatlatıcı bir tesir yapar, kalp atışlarını takviye eder, dolaşım aksaklıklarını
giderir, buhranı söndürür ve stresten uzaklaştırır. Morali ve siniri bozulanlar
ve bu yüzden uykusuzluk çekenler için secdeye kapanıp namaz kılmak,
805 Dr. Timuçin Altuğ'un makalesi, naklen: Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet, Abdullah Aymaz, Çağlayan
A.Ş. Y., s. 1-5
• 309 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
yerinde bir tedavidir.806 Ruha ve sinirlere rahatlık, huzur, sükûnet ve güven
vermekte en önemli ilaç budur. “Biliniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle
sükûnet bulur, mutmain olur.” 807
Secde edip Allah’ın en büyük olduğunu kendine ve her şeye ilân eden
kimsenin gözünde ve kalbinde başka bir büyük olamaz. Bazıları parayı,
otomobili, kadını, dünyevî makamı/koltuğu, apartmanları, kendini, çocuklarını...
büyük görür, giderek bunları veya bunlardan birini tutku halinde
fanatik şekilde sever. Mü’minin gözünde ve gönlünde ise büyütülmeye, büyüklüğünü
kabul etmeye değer tek varlık vardır; Allah. “İnsanlardan bazısı,
Allah’tan başkasını Allah’a endâd (eşler ve benzerler) edinir de onları, Allah’ı
sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler (onların Allah’ı
sevmesi her şeyden, her sevgiden daha fazladır).” 808
Secde, meleklerin severek yaptıkları bir ibâdet; secdeden kaçınmak,
şeytanların lânetlenmesine sebep bir isyandır. Yükselip meleklerle beraber
olmak isteyenler secde merdivenine tırmanmalı; secdeden kaçanlar, bunun
“hubût”, yani iniş, düşüş ve alçalma olduğunu bilmelidir. Secde, Rabb’e yaklaşmak;
secdeden kaçınmak ise, sonunda lânet olan çıkmaz yola girmektir.
Secdeden kaçanlar şeytanlaşıp en aşağılara alçalıp yuvarlanırken; mü’min,
secde füzesiyle fezâları aşıp yükselir.
Ne mutlu sadece Allah’ın önünde eğilip secde eden ve bu davranışıyla
insan ve cin şeytanlarını kahredenlere... Yazıklar olsun tâğutlar önünde basit
çıkar için yaltaklanıp iki büklüm olanlara!
Selâm olsun secdelerini artıranlara; gündüz işlerini, gece uykularını Allah
için bölüp secde izlerini alınlarına nurla nakşedenlere! Secde üssünden
kalkan füzeyle göklerin en yükseğine, “mirac”a doğru kanatlananlara selâm
olsun!..
806 A.g.e., s. 84-85
807 13/Ra'd, 28
808 2/Bakara, 165
• 310 •
Ahmed Kalkan
İlk Vahyin Geldiği “Zaman”
Aylardan Ramazan; Kur’an ayı, on bir ayın sultanı… Gecelerden Kadir
Gecesi; bin aydan, yani seksen üç yıldan hayırlı gece. Ramazan ayının
değerli oluşu, insanlığı kurtaracak mesajın bu ayda indirilmesinden kaynaklanmakta.
Kur’an’ın indirildiği gece bin aydan hayırlı olduğuna göre,809
Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir gün de, bin aydan
daha hayırlı olacaktır. Kur’an’a uygun şekilde ihyâ edilen her gün ve gece
Kadir Gecesi… Kur’an’ı ve hükümlerini önemsemeyen, ya da başka şeyleri
Kur’an’a tercih eden, Kur’an’a ters ilke ve yaşama biçimlerini reddetmeyen
kimseler için, yani Kur’an’sız, Kitapsız yaşayanlar için Ramazan da
yok, bayram da... Kur’an kendisine inmemiş gibi Kitapsız şekilde yaşayan
insanlar, Kur’an’dan yararlanamadığı gibi, Ramazan’dan da nasip alamazlar,
Kadir Gecesinden de.
Kur’an’ı, indiriliş gayesine uygun olarak okuyup hükümlerini ferdî olarak
itikadî, ibâdî, ahlâkî ve ekonomik bütün yönleriyle yaşarsak, sosyal ve
siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme çabasında bulunursak, yani vahyi
gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek, biz de bin insandan hayırlı olacağız;
böyle yaşadığımız gün ve geceler de bin aydan üstün. Yoksa, rahmet çeşmesinin
büyüklüğü, ondan yararlanmasını bilmeyen, susuzluğunu gidermek
için su kabını veya ağzını çeşmenin altına yerleştir(e)meyen kimseler için
hiçbir şey ifade etmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmakta. Bu güne kadar
onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmekte. Ama biz,
kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak
suç elbette çeşmenin değil; bizim. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin
yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış
olanların yapmaları gereken büyük görevleri var… Hele o çeşmenin yanı
başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa,
karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını
körükleyenler kadar, o da suçlu değil mi? Kendilerini ve toplumlarını
değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazır; referansları, örnekleri ortada.
Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol
göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemekte…
809 97/Kadr, 3
• 311 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
İlk Vahyin Geldiği “Mekân”
Hirâ aslında, Mekke’nin üç mil kuzeydoğusunda bir dağın adı. İlk vahyin
geldiği mekân oluşu sebebiyle bu dağa “Cebelü’n-nûr (Nur Dağı)” adı
uygun görülmüş. O dağda, iki kişinin içine zor sığacağı, kafa eğilmeden
sığılmayacak küçücük bir mağara; Hira mağarası. Hira: Arayış demek. Arayışa
çıkan bir düşünen insana ev sahipliği yapıyor. Mekke şehrine hâkim,
oraya kuşbakışı bakılacak bir yer, Hira mağarası; Vahiy öncesi ve vahiy
sonrası kısa bir müddet Peygamber’e sığınak… Hirâ Dağı; dağda su olmadığından
çıplak, yanık kayalar halinde; üzerinde hemen hemen hiç nebat
ve ağaç yok. Ama hiçbir dağın kendisinde uzun süre müsafir edemediği
aziz misafiri ağırlayan bir dağ ve saraylardan kıymetli küçücük kulübe gibi
mağara. Mağara; İbrâhim’in (a.s.) yuvası, Ashâb-ı Kehf ’in sığınağı... Hira,
vahye şâhit, Sevr, mukaddes hicretin durağı ve korunağı. Kehf, ashâb-ı kehfe
adını veren mağara...
Muhammedu’l-Emîn’in 35’inden sonra, bu dağı ve bu dağda yalnızlığı
sevmeye başlaması… Günlerce ibâdet için kaldığı mekân. Tefekkür, daha
doğrusu tahannüs şeklinde günlerce ibâdete çekilmesi.810
İlk Vahyin Kendisine İndiği “Zât”
Çevresindeki insanların değerlendirmesine göre herhangi bir ayrıcalıklı
durumu olmayan sıradan biri. Büyüdükçe ahlâkıyla öne çıkıyor, “el-
Emîn” isim-sıfatını hak ediyor. Putlara tapmıyor, çirkin fiillere hiç yaklaşmıyor.
Ticaretle uğraşıyor, kırk yaşına doğru sık sık câhiliyye toplumundan
uzaklaşıp câhiliyye toplumunu terk eden, bu putperest ve azgın toplumun
nasıl kurtulacağını düşünen arayış için Arayışa/Hira’ya uğrayan bir güzel
insan… Yaş 35 ve sonrası: Emîn/güvenilir Muhammed artık sık sık Mekke’nin
şirk, ahlâksızlık, haksızlık ve zulümle dolu havasından sıyrılıyor; sık
sık Hira Dağı’ndaki bu mağaraya gidip uzlete çekiliyor. Hira Mağarası’nda
kendisini Allah’a vererek O’nun varlığını, birliğini, kudret ve azametini;
insanların aczini ve Allah’a olan ihtiyaçlarını, ama buna karşılık onların
isyanını, ahlâksızlık ve sapıklıklarını tefekkür ederek Cenâb-ı Hakk’a ubû-
810 Âişe annemiz, bu olayı anlatırken "tahanus" kelimesini kullanmıştır. İmam Zührî bunu "taabbüd"
olarak açıklamıştır. Bu, Rasûlullah'ın edâ ettiği bir çeşit ibâdetti. Çünkü Allah (c.c.) ona henüz nasıl
ibâdet edeceğini öğretmemişti. Rasûlullah (s.a.s.) evden yiyecek ve içeceğini alarak mağarada birkaç
gün geçirirdi. Sonra yine eve döner ve eşi Hatice'ye yiyecek ve içecek hazırlatarak ibâdet için mağaraya
dönerdi. Böyle bir günde Rasûlullah bu mağarada iken birden bire vahye muhâtap oldu.
• 312 •
Ahmed Kalkan
diyette bulunuyor. Yaş 40, olgunluk yaşı: Allah’a kullukta bulunup tefekkürle
meşgul olduğu anlardan birinde kendisine inen ilk vahiy. Muhammedu’l-
Emîn olarak mağaraya giren zât, artık Rasûlullah olarak mağaradan
çıkıyor.
Vahyin ne olduğunu bilmeden kendisine gelmesinin şaşkınlığı ve belirsizliğinin
giderilmesi için eşi Hadice, Rasûlullah’ı yanına alarak amcasının
oğlu Varaka bin Nevfel’e gittiler. Varaka, cahiliye döneminde Hristiyan olmuştu.
İbranice ve Arapça olarak İncil yazıyor, okuyordu. Çok yaşlı olduğundan
gözleri görmüyordu. Hatice ona şöyle dedi: “Ağabeyciğim! Yeğenini
biraz dinler misin?” Varaka Rasûlullah’a sordu ve Rasûlullah olanları
anlattı. Varaka: “Bu aynı Namustur (Vahiy getiren melek; Cebrâil). Allah,
onu Mûsâ’ya da göndermişti. Keşke senin nübüvvet zamanında genç olabilseydim.
Keşke kavminin, seni yurdundan çıkaracağı zamana kadar yaşayabilseydim.”
Rasûlullah sordu: “Onlar beni buradan kovacaklar mı?” Varaka:
“Evet, senin getirdiğini getiren bir şahsa insanların düşman olmadığı bir
zaman yoktur. Eğer senin döneminde yaşarsam bütün gücümle sana yardım
ederim.” dedi. Ancak çok geçmeden öldü.811
Bu rivâyetten açıkça anlaşılıyor ki vahiy gelmeden hemen önce bile
Rasûlullah’ın düşüncesinde Peygamber olacağına, nübüvveti beklediğine
dair bir şey yoktu. Nebîliğe tâlip olmak ve onu beklemek bir yana, peygamberliğin,
vahyin ne olduğunu bile bilmiyordu. “İşte böylece sana da emrimizle
Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz
onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur
kıldık.”812 Vahyin nüzulü ve melekle karşılaşması bir kişinin hiç beklemediği
halde büyük bir olayla karşılaşması ve onun etkisi altında kalması gibi bir
şeydi. Bu nedenle, İslâm’a dâveti başlattığında Mekkeliler Rasûlullah’a her
türlü itirazı yönelttikleri halde, hiç kimse “Biz böyle şeyi Muhammed’den
(s.a.s.) bekliyorduk, çünkü o bunun planlarını yapıyordu” diyememiştir.
Nüzul ve Mü’minlerin Ortak Kaderi
Nüzul, Arapların misafirlerine hazırladıkları sofraya verdikleri addır.
Dolayısıyla Yüce Yaratıcı, Kitabı indirerek (inzâl ederek) kendi katından
insana her türlü istifade edebileceği İâhî bir sofra bahsetmiştir; gök sofrası.
811 Buhârî, Tefsir 96/1
812 42/Şûrâ, 52
• 313 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
O halde insana düşen bu sofradan gereğince beslenerek hayatını idame ettirmesidir.
Bu ise ancak insanın ne ile muhatap olduğunu anlaması ve ona
uygun davranmasıyla mümkündür.
Varaka Hz. Peygamber’e (s.a.s.) Allah’ın elçisi olduğunu ve kavminin
onu yurdundan sürüp çıkaracağı günlere erişebildiği takdirde ona destek
olup bu uğurda savaşacağını söylediğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu bir
türlü anlayamamıştı. Neden kavmi onu yurdundan sürüp çıkaracaktı? Ancak
ne var ki, şimdi dahi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in örnekliğini kendi hayatına
taşımaya çalışan gönül dostları daha işin başlangıcında yakınlarının
tepkileriyle karşılaştıklarında kaçınılmaz olarak ortak bir kaderi paylaşıyorlar.
Zira bu sünnetullah dediğimiz Allah’ın değişmez yolu ve yasasıdır
ki, Allah’ın İlâhî mesajlarını tebliğ ile görevli olan bütün peygamberler
yalanlanmış, kendilerine düşmanca davranılmış ve çoğunlukla hepsi yurtlarından
çıkmak zorunda kalmışlardır. Zira Allah’ın emir ve yasaklarını
içeren İlâhî mesajlar yozlaşan toplumsal ve idarî yapının (sistem) ıslahını
ya da ilgasını da beraberinde zorunlu kıldığı için câhiliyye toplumlarına
egemen olan hâkim sınıf ve toplumun bu sınıfa tabi olan kesimi tarafından
devamlı surette düşmanlıkla karşılanmıştır.813 Dolayısıyla vahiy gerçek anlamıyla
hangi insanın hayatına girerse girsin; kaçınılmaz olarak, öncekilerin
başına gelenler tekrar tekrar tecrübe edilecektir.814
Alâk Sûresi Işığında
Hayatın Allah İçin Olması
Hayatın Allah için olması demek, tüm yaşayışımızı Allah’ı râzı edecek
şekilde tanzim etmek demektir. Adama bilinci demektir; dâvâ adamına
özgü yaşamak, dâvetçi/tebliğci olmak, lillâh (Allah için) ve fillâh (Allah yolunda)
yaşamak demektir. Her durumda, her oturumda, her konumda, her
işte, her zamanda ve her yerde Allah’ı akıldan çıkarmamak, her yaptığı işle
Allah arasında bağ ve bağlantı kurmaktır.
813 Subhi es Salih, Mebâhis fîi Ulûmi’l Kur’an; Semih Ebu Muğulî, Fil-l Kur’ân min Külli Lisan
814 “(Ey iman edenler!) Yoksa siz, sizden öncekilerin başlarına gelenlerin benzeri sizin de başınıza
gelmeksizin Cennete kolayca girivereceğinizi mi zannettiniz? Zira onlar, kendilerine dokunan yoksulluk
ve sıkıntılarla öyle sarsılmışlardı ki, sonunda peygamberler ve beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı
ne zaman gelecek?’ diyorlardı. Şunu iyi bilin ki; şüphesiz Allah’ın yardımı çok yakındır.” (2/Bakara, 214)
• 314 •
Ahmed Kalkan
İnsanların yaratılış gayelerinin Allah’a kulluk, yani Allah için yaşamaları
olduğunu belirten Kur’an (51/Zâriyât, 56), baştan sona hayatın nasıl
Allah için olabileceği sorusunun cevabını vermektedir. Örnek olarak nüzul
yönüyle ilk âyetleri verebiliriz. İlk inen sûre olan Alâk sûresinde hayatın
nasıl inşâ edilip Allah’a tahsis edilebileceğiyle ilgili önemli veriler görebiliriz.
Şöyle ki;
1- Yüce Yaratıcı’yı gereği gibi idrâk etmek ve her şeyin tek gerçek sahibi
olarak hayatın merkezine oturtmak (kulluk bilinci), Allah’ın insanı zaaftan
kuvvete çevirmesindeki hikmetin beyanı ve diğer mahlûkattan ayırt edilmesi
için ona “oku” diye emrettiğini unutmamak gerekir. Öncelikle okumalıyız.
Her işe ve özellikle okumaya besmele çekerek başlamalıyız (Alâk
Sûresi, 1. âyet).
2- Okuyacağız; Neyi?: İnsan, kâinat ve vahy adlı kitapları; birbirleriyle
tefsir ederek. Nasıl?: Bi’smi Rabbike: Rabbinin ismi ve izniyle. Tâğutlardan
değil, O’ndan izin alarak, O’nun ismini anarak, O’nun yardımını isteyerek,
O’nun istediklerine uymak için. Besmele ile: Aynı zamanda: “İsim” kelimesi;
ad, ad vermek anlamına geldiği gibi, -bi harf-i cerri ile de- (b’ismi)
yüceltmek, yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim gökyüzü anlamında
“semâ” kelimesi aynı kökten gelmektedir. O yüzden, “bismillâh”ın veya
“bismi Rabbike”nin anlamı, “Allah’ı (Rabbini) yücelterek” şeklinde de anlaşılabilir
(1. âyet).
3- Okumak; O’nun ismi ile, O’nun izin verdiklerini, O’nun rızâsını kazanmak
için. Öncelikle Kur’an’ı hayatın kitabı olarak algılayarak, anlamak
ve yaşamak maksadıyla okumak ve toplumu mânevî-ahlâkî ilkeler doğrultusunda
Kur’an’a çağırmak; aynı zamanda bu konuda gereken organizasyonların
yapılması (vahyin zihnî ve sosyal inşâsı) dâvâ adamı mü’minlerin
görevidir (1. âyet).
4- Okumanın ve ilmin ilk temeli Allah’ı tanımaktır. Bu, İslâm’ın ilk temeli
olduğu gibi, ilmin de esasıdır. İlmin esas kaynağı vahiydir. Kur’anî mesajın
«Oku» emriyle başlaması, vahyin ve İslâm’ın okumaya ve ilme verdiği
önemi en güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Ayrıca bilimin ve dünya nimetlerinin
insanı hak yoldan ve Allah’a tam anlamıyla bir kul olmaktan alıkoyması
muhtemel olduğu için, bunun ancak Allah’a ibâdet ile tamamlanacağı
• 315 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
ve ilim ile ibâdetin birbirlerinden ayrılmaz unsurlar olduğu da sûrenin ilk
ve son âyetleri arasındaki insicâmdan anlaşılmaktadır (1. âyet).
5- “Oku” emri önemli bir emir. Her hayrı içeren kapsamlı bir ifade.
İmandan da ibâdetlerden de önce okumamız gerekiyor. Çünkü ilim, imandan
da ibâdetlerden de önce gelir. Kişi, bilmeden neye nasıl inanacak ve
ibâdetini nasıl yerine getirecektir? Kâfirlerden ayrışmamız daha ilk âyetin
ilk kelimesinden sonra ortaya çıkıyor: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla (besmele
ile).” Kâfirler, müşrikler de okurlar. Ama farkımız biz Allah’ı hatırlayarak
O’nun ismiyle ve O’nun izniyle okuruz. Allah’a yaklaşmak için okuruz.
Onlarsa öyle bir ihtiyaç hissetmezler. Sadece kendileri besmelesiz değildir;
eğittiklerini de besmelesiz yapmaya çalışmakta, besmeleyi meclislerinde,
mahkemelerinde, okullarında yasaklamaktadırlar. Onların besmelesi tâğutun
adıyladır. İlk âyette kâfirler ve müşriklerle, müslümanlar arasında
besmele simgesiyle bir ayrışma istendiği sezilmekte, sûrenin devamında bu
berâet/ayrışma pekiştirilmekte, son âyette zirveye çıkarılarak onlara itaat
yasaklanmakta ve isyan emredilmektedir (1. âyet).
6- Yalnız başına “Oku” hitabı değilse bile; “Yaratan Rabbinin adıyla
oku!” emri, mü’minlerle kâfirler arasında bir ayrışma sağlıyor. Mü’min-kâfir
ayrılıyor, saflar netleşiyor. Demek diğer insanlar da okuyor; ama Kur’an’ı
değil, Allah’ın; vahiy başta olmak üzere okunmasını istediğini istediği gibi
okumayı değil; şeytan vahiylerini, parayı, faydasız bilgileri, televizyon kanallarını,
eğlenceyi okuyorlar, insanların canına okuyorlar; gecenin son
üçte birinde değil, ilk üçte birinde okuyorlar. İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki
okuma açısından da fark… Önemli olan okumak değil; Allah’ın
râzı olacağı şeyleri, O’nun râzı olacağı gibi okumaktır (1. âyet).
7- İlk inen âyette Allah’ın “Rab” isminin vurgulanması, O’nun yarattığı
kullarını eğitip yetiştirdiği, ihtiyaçları olan her ne ise onları ihsan ettiğini
değerlendirmemiz gerekmektedir. Nice sıfatlarından “yaratma” sıfatının
zikredilmesi de; ancak yaratmaya kadir olanın Rab olabileceğini ve kendi
yaratılmamızdan başlayarak tefekkür etmemizi işaretle vurguluyor (1.
âyet).
8- “Alâk’tan, aşılanmış, asılı, yapışkan bir hücreden yaratılmak”: İslâmî
hareketin de ilk aşamada dışarıdan kimsenin fark edemediği güvenli bir
yere yapışması, oraya sağlamca tutunması ve belirli bir büyümeye ulaşınca•
316 •
Ahmed Kalkan
ya kadar o gizliliği sürdürmesine işaret kabul edebiliriz. Hücre faaliyetine
benzer cemaat çalışması, dâru’l-erkam gayreti… Üç karanlıkla örtülü, dıştan
gelecek olumsuz etkilere karşı korunaklı bir yer. Kendisi gibi olanlarla
neticeye ulaşmak için, hayırda yarış içinde olması, Aynen 300 milyon
spermin yumurtayı döllemek için şampiyonluk yarışı gibi. Toprak altındaki
tohum gibi… Bir buğday başağını düşünelim: Evimize ekmek olarak gelip
bize enerji vermesi için hangi aşamalardan geçmiştir? Bir tohumun toprağa
düşmesi, yere gömülmesi, çiğnenmesi, karanlık yer altı zindanlarında
uzunca çile çekmesi... Yarılıp/yaralanıp ikiye bölünmesi, ölmesi lâzımdır;
ölme yok olma değil; daha güzel bir hayata dirilme olduğundan değişmesi,
başak olması gerekir. Sonra küçücük buğday başağı, yumuşacık taze bir ot
şeklinde olmasına rağmen sert toprağı deler, zindan hayatı biter ve yeryüzüne
çıkar. O yumuşak cüssesi ile soğuğa, yakıcı sıcağa, şiddetli rüzgârlara
ve daha nice zorluklara göğüs gerer. Eğilse de direnir, kırılmaz. Yazın kavurucu
sıcağında olgunlaşır, artık bir buğday gitmiş, yerine 70’den 700’e kadar
çoğalan buğday başağı olmuştur. Bu aşamalardan geçen buğday dânesi, bir
ölür, yüz dirilir.815 Şehidler de başak gibidir, bir ölür, bin dirilir. Canlı şehid
kabul edebileceğimiz tevhid ve şehâdet erleri de ölümden korkmadığını
gösteren çabalarla Allah yolunda ölmeyi göze alarak aynı berekete sebep
olurlar (2. âyet).
9- Alâk kelimesinin bir anlamı da alâka, ilgi, sevgi. İslâmî faâliyetlerde
gayret ve çabanın, sevginin yeri çok önemlidir. İslâmî çalışmanın da anası
sevgidir. Sevgi ananın enerjisinden, sütünden beslenir. Sevgiyle, dayanışmayla
büyür. O sevginin, alâkanın, ilginin çocuğudur (2. âyet).
10- İnsanın ana rahminde asalak misali çok küçük canlı olarak spermadan,
yapışkan hücreden yaratıldığına dikkat çekiliyor. Oku emrinden sonra
gelen insanın alaktan yaratıldığını belirten bu ifadeler, okumaya insanın
yaratılışını araştırarak başlanması ve insan adlı kitabın da mutlaka okunması
gerektiğine işaret ediyor (2. âyet).
11- İnsanın bir damla hakir sudan, alâktan yaratıldığına vurgu yapılarak
gurura kapılmaması istenmektedir. İnsanın aslı, hakir bir su ve onun
embriyona dönmüş şeklidir. Okumayıp vahye teslim olmayan, kendini
müstağnî görerek tuğyân edip azgınlaşan insanların kibirlenip gurura ka-
815 48/Fetih, 29
• 317 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
pılması ne kadar tuhaftır? İnsan, yaratılışındaki hakir suyu ve bunca acziyetini
görüp bildiği halde, nasıl olur da kendini yüceltir ve Rabbine karşı
müstağnî tavırlar takınarak kulluktan kaçınır? (2. âyet)
12- Allah’ın insanı alâktan yaratması, “alâk” kelimesinin diğer anlamı
olan sevgi ve ilgiden yaratılması demektir. Allah’ın kendisini çok sevdiğini
ve rahmet sıfatlarının, lütuf ve ikramının üzerinde bolca görüldüğü bir vâkıadır.
Bizi çok seven Allah’ı bizim de sevmemiz ve bizi O’na yaklaştıracak
ibâdet ve itaate dört elle sarılmalıyız (2. âyet).
13- Sonsuz kerem sahibi Yüce Yaratıcı’nın bizlere bahşettiği nimetlerin
devamlı hatırlanması, insanların aynı yerden geldiğini, bir damla hakir
sudan yaratıldığını unutmayarak yaratılış ve insan olma yönünden diğer
insanlarla eşitlik inancına sahip olmak, ırkçılığın her türlüsüne tavır almak
gerekir (3. âyet).
14- Okuma iki çeşittir. Birisi metlüv âyetlerin okunması, yani okunan,
kulağa hitap eden işitsel âyetler, Kur’an’ın âyetleri; ikincisi meşhûd âyetlerin
okunması. Meşhûd, yani müşâhede edilen, görülen, göze hitap eden görsel
dediğimiz ay gibi, güneş gibi, yıldızlar, bitkiler, ağaçlar, semâ, arz gibi âyetler
olmak üzere Rabbimizin iki tür âyeti vardır. İnsan da âyetler mecmuâsı
olduğu ve enfüsünde bulunan âyetlere (41/Fussılet, 53) vurgu yapıldığı
için, ayrı ele alırsak; birbiriyle tefsir edilerek Allah’ın ismi ve izniyle okunması
istenen üç kitabın olduğu; bunların hem gözlem yaparak ve hem de
yazılı bir metinden veya yazı olmasa da okunması, tefekkür edilip hayırlı
neticeler çıkartılması istenmektedir. Bu sûrenin birinci ve üçüncü âyetlerinde
“oku” emrinin tekrarı, bu ayrı âyetlerin ayrı ayrı okunması anlamına
da gelebilir. Demek ki, başta Kur’an olmak üzere okunması gereken kitapları
hayatımız boyunca ve günün her zaman diliminde okumamız isteniyor.
Kur’an’ı da her zaman, ama özellikle gece,816 ağır ağır, tane tane,817 anlayarak,
818 düşünerek,819 dersler çıkararak,820 yaşama gâyesiyle821 ve öğrendiklerimizi
paylaşma822 arzusuyla okumamız emrediliyor (3. âyet).
816 73/Müzzemmil, 2-6, 20
817 73/Müzzemmil, 4
818 Bk. 12/Yûsuf, 2
819 Bk. 38/Sâd, 29
820 Bk.54/Kamer, 17, 22, 32, 40
821 Bk.7/A’râf, 3
822 Bk. 51/Zâriyât, 55
• 318 •
Ahmed Kalkan
15- Allah, sonsuz kerem sahibidir, cömertliğinin sonu yoktur. İlmi insanın
hizmetine vermekte son derece cömertliğini sergiledi. İnsanoğluna
fıtrat olarak, yaratışında öğrenme ve hakkı bulma kabiliyeti verdi. Ama
bunlar bilgisayarlara yerleştirilen hazır bilgi çipleri gibi algılanmamalı; bilgi
levhaları ya da paket programların zihne yerleştirilmesi şeklinde değil; ilim
elde edecek, vahyi anlayacak kapasite ve yeteneği verdi. Ayrıca, “kalem”-
le vurgulandığı şekilde ilim araçlarını ihsan etti. Ve insana, o araçlardan
yararlanacak özellikler verdi. Yine bir lütuf olarak görme, işitme, akletme
(beyin) ve duyumsama (kalp) yolu ile bilgiye ulaşma nimeti vermiştir. Yarattığı
insanın nefsine takvâ ve fücur olarak iki farklı özelliği, yani kötülük
ve iyilik yapma kabiliyetini de ilham edip veren823 Allah, sonsuz rahmetiyle
insanın takvâ yolunu bulması için “vahiy” göndermiştir. Vahyin hidâyeti,
rehberliği olmadan hakka, ilme, doğru bilgiye ulaşılamayacaktır (3-5.âyet).
16- İlâhî eğitim ve öğretim aracı olan kalemin ve meşrû her türlü ilim
aracının gereği gibi kullanılması; buna bağlı olarak âlim ve aydın kadrolar
yetiştirilmesi, kalem gibi araçlarla ilmin üretilmesi ve başkalarına ulaştırılması,
ihmal edilemeyecek görevlerimizdendir (4-5. âyet).
17- Allah Tealâ’nın, vahiy ilimlerini bilmede, sosyal bilimlerin insanlar
arasında yayılmasında, müsbet ilimler aracılığıyla insan ve kâinat adlı
kitapların vahyin tefsiri ve Allah’ın yarattıklarının tefekkürünün aracı olan
okuma ve yazma öğrenilmesini de (işaret yoluyla) emretmektedir. Çünkü
okuma-yazma; bilimlerin, kültürlerin, edebiyat ve sanatların ilerlemesinde,
uygarlık ve medeniyetlerin gelişmesinde, dinin doğru öğrenilip öğretilmesinde
esas teşkil etmektedir (4-5. âyet).
18- Allah Tealâ’nın cehâlet karanlığından ilim aydınlığına çıkarmak
için, insana bilmediğini öğretmesi, O’nun keremi ve fazlındandır. Onu ilimle
şerefli ve onurlu yapmıştır. İnsanlığın babası Âdem de meleklere onunla
üstün gelmiş ilim sahibi olmasıyla yeryüzünün halifesi vasfını kazanmıştır.
İlmin kaydedilmesi, daha sonraki nesillere intikali yazı ve kalem ile olduğundan,
yazının fayda ve faziletleri çoktur. Öyle ki Allah, yazı ve talimi
insana ihsan ederken Zâtını nihâyetsiz kerem sahibi olmakla methetmiştir.
“Rabbin nihâyetsiz kerem sahibidir. Ki O, kalemi (yazı yazmayı) öğretendir.”
Yani Allah, insana kalem vâsıtasıyla bilmediklerini, ilimleri öğretti. Ya da,
823 91/Şems, 8
• 319 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
kalemle ona yazıyı öğretti. Rasûlullah’ın (s.a.s.) ümmî olup da sonradan
Allah tarafından öğretilmesi, ümmî (okuma-yazma bilmeyen) Araplar arasında
mûcizesinin isbâtı için daha elverişli ve hücceti için de daha güçlü
olmuştur (4-5. âyet).
19- Allah katında değer, mal ve mevki ile değil, takvâ iledir. Allah,
ibâdetlerini yerine getiren ve emirlerine uyan sâlih insanlara değer verir.
Müslümanların, kendilerini müstağnî görüp tuğyân ederek azgınlaşmaması;
yeryüzünde sahiplik iddiası ile değil, emanetçi sorumluluğu ile hareket
etmesi icap etmektedir. Özellikle okumayan ve kendini beğenmiş insanların
Allah’ın kendisine ikrâm edip verdiği nimetleri inkâr etmesi; servet
ve taraftar çokluğu ile veya Meclisten kendisine destek gelecek umuduyla
azgınlaşarak nimetlere nankörlük yapması; böylece azgınlaşması sözkonusudur.
Çünkü Allah, insandaki basit bir mizacı haber vermiştir: Kendisini
müstağnî ve çok zengin görürse şımarık, kibirli ve azgın birisi olur. Okumak
ve ilim sahibi olmak farzdır. Okumayınca insan azar. Kendisini Allah’a
muhtaç hissetmeyip İlâhî hayat sistemi dışında kalan kişi azgınlaşır ve O’na
âsi olur (6-7. âyet).
20- Sûrenin ilk âyetleri ilmin övgüsüne, ikinci bölüm âyetleri de malın
yergisine delâlet ediyor. Dine teşvik ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran dünyadan,
maldan uzak durmak için bu yeterlidir (6-7. âyet).
21- Bu nedenle de Allah, dönüş ve varılacak yerin kendisine olduğunu,
her insanın malını nereden toplayıp nereye harcadığından hesaba çekileceğini
haber vererek vahyi okumayıp azgınlaşan kimseleri tehdit edip azgınlığını
dizginlemesi ve sorumsuzluğunu durdurması için öğüt vermiştir.
O’ndan geldiğimiz gibi, son dönüş yine Allah’a olacaktır. O yüzden Allah’a
dönüp O’na hesap verileceğinin bilinci içerisinde davranmak gerekmektedir
(8. âyet).
22- Hakkı savunup yaşayan kimselerin karşısında mutlaka bâtıl adına
mücadele eden kimseler olacaktır. Gerçek anlamda ibâdet yapana engel
olmak isteyenler çıkacaktır. Bu insanoğlunun tarihinden kıyâmete kadar
ortaya çıkan ve çıkacak olan İlâhî bir kuraldır; Hak-bâtıl mücâdelesi. Kulları
namazdan ve onun gibi İlâhî emirleri uygulamaktan alıkoymaya çalışan
tâğîler ve tâğutlar çıkacaktır. Bu kimseleri ve onların düzenlerini görmek
zorundayız (9-10).
• 320 •
Ahmed Kalkan
23- Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları diliyle
ve hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden bâtıl
taraftarlarının varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu
mücâdelenin Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı
mücâdele olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların
cezasının Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara
kesinlikle itaat etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma istenmektedir.
Tâğut ve zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ
olduğu vurgulanmaktadır. Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak
arasında yine ciddi bir bağ olduğu, bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu
anlaşılmaktadır (9-10, 19).
24- Dine, ibâdete engel olup yasaklama getirenlerin; din hürriyetine,
müslümanca yaşayışa, dinin kurallarını uygulamaya mâni olanların maddeci
şaşkınlar ve azgın tâğî veya tâğutlar olduğu belirtilerek o gibilerin cehennemde
cezasını çekeceği vurgulanıyor (11-12. âyet).
25- Namaz kılan, Allah’a ibâdet eden kul, bunu hidâyet çizgisi içinde,
dosdoğru yol olduğu bilinciyle yapar. Ve sadece kendisi güzel şekilde yaşamakla
yetinmez; çevresine takvâyı emreder. Takvâ; her şeyden önce şirkten
sakınmadır ve Allah’a isyandan kaçınmadır (11-12. âyet).
26- Rasûlullah’tan “kul” vasfı ile bahsediliyor. Peygamberimiz’in peygamberliğinden
bile öncelikli ve önemli konumu Allah’a “kul” olma bilinci
ve gerektiği gibi kulluk yapmasıdır. Şehâdet kelimesinde de biz öncelikle
onun Allah’ın kulu olduğuna şehâdet etmekteyiz. Kul, ancak kendi cinsinden
kulu örnek alabilir. Biz de “o kul”u örnek alıp okursak kurtuluşa yönelmiş
oluruz (11-12. âyet).
27- Kıldığımız namazların, yaptığımız ibâdetlerin hayata müdâhale etmesi,
bizi ve toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak şuurda olması gerekiyor.
Fesatçı kâfirler, namaz kılan mü’minlerin toplumsal ve siyasal hayata
müdâhale etmesi durumunda bizim namazımıza ve müslümanca yaşayışımıza
müdâhale edecekler. Buna hazır olmalı ve bu şuurla ibâdetlerimizi
onların tepkilerine rağmen hayat boyunca sürdürmeliyiz (11-12. âyet).
28- Namaza, ibâdetlere düşman olan kimseler Hakkı (Kur’an’ı, İslâm’ı)
yalanlıyor ve ona sırtını dönüyor demektir. Onun doğruyu (hidâyeti) araş•
321 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
tırma ve bulduğunda ona uyup teslim olma gibi bir düşüncesi yoktur. O,
azgınlığın sonucu bu davranışlarda bulunmaktadır (13. âyet).
29- Allah’ın kendisini devamlı gördüğünü, O’na hesap vereceğini düşünse
bunu yapabilir mi insan? İnsan, ihsân bilincinde olur ve devamlı
Rabbinin kendini gördüğünü bilirse O’na itaat edene engele olabilir, kendisi
bu kadar isyan içinde bulunabilir mi? (14. âyet)
30- Gerçek anlamda ibâdet eden kimsenin düşmanlarına karşı Allah
devreye girmekte, maddî yönden zayıf/güçsüz ve sayı olarak az olanlara
Allah yardım edecektir. İnsan, davranışlarının sonucunu unutmamalı;
yaptığının yanına kâr kalacağını sanmamalıdır. Bu dünyanın bir de sonu,
âhiret hayatı vardır. Orada İslâm’a ve Müslümanlara tavır alanlar şiddetle
cezalandırılacaktır (15-16. âyet).
31- İnsanın gücü Allah’ın gücüyle karşılaştırılabilir mi hiç? Allah dilemeden
kâfirler tümüyle meclislerini, taraftarlarını toplasalar; yasalarıyla,
ilkeleriyle, düzenleriyle ortaya çıksalar Allah’a karşı ve Allah’ın yardım edeceği
şahsa karşı ne yapabilirler ki! Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe
bir kimseye en küçük bir fayda veya zarar veremezler. Allah’ın dışında gerçek
anlamda güç ve kuvvet yoktur. Kim Allah’a sahip o neden mahrum, kim
Allah’tan mahrum o neye sahip? (17-18. âyet)
32- Tâğîlere ve tâğutlara itaat edilmez. Allah’a itaat eden kul, Allah’a
isyan edene itaat edemez. Allah’a isyan edene isyan edilir. Onlardan korkulmamalı,
onlara tâviz verilmemelidir (19. âyet).
33- Zâlimlere, isyankârlara, tâğutlara değil, Allah’a yakın olmak, O’na
yaklaşmak önemlidir. Allah’a da ancak ibâdetle, namaz ve secde ile yaklaşılır.
Öyleyse isyankârlardan uzaklaşmak ve Allah’a yaklaşmak gerekmektedir.
Yalnızca Yüce Yaratıcı’nın önünde tevâzu ile eğilerek O’nun emir ve
yasakları karşısında boyun bükmek (secde) ve ibâdetlerle O’na yaklaşmak
emredilmiştir. Her türlü baskı ve sıkıntıdan, ümitsizlik ve stresten kurtulmak
için secdeye kapanmalıdır (19. âyet).
• 322 •
Ahmed Kalkan
Nüzûl Ortamı ve Biz
Alâk sûresi, yani ilk vahiy, Peygamberimiz’in câhiliyye toplumundan
uzaklaşması sonucunda indi. Biz de gönlümüze ve zihnimize vahyin inmesini
istiyorsak, biz de içinde bulunduğumuz câhiliyyeden inanç, yaşayış
tarzı ve dünya görüşü yönüyle ayrılmalıyız. Mânevî hicret içinde olmalıyız.
Câhiliyyeden, câhilce zihniyetten arınmadan vahye muhâtap olmanın, onu
kuşanmanın mümkün olmadığını bilmeliyiz.
Meleğin “oku” emrine karşı mâzerete yer olmadığı onun kanatlarıyla sıkılarak
gösteriliyor. Okumamaya mâzeret bulan sıkılacaktır, sıkıştırılacaktır;
tekrar tekrar iç sıkıntısına muhâtap olacaktır; ta okumayı kabulleninceye
kadar. Okumanın ve İlâhî emre uymanın önemine dikkat çekilmekte, bu
konuda mâzeretin kabul edilmeyeceği, okuma bilmememizin bile mâzeret
olmayacağına işaret edilmektedir bu sûrenin iniş sürecinde.
Bu kısa sûrede özet şekilde İslâm’ın inanç sistemi (tevhid) vardır, âhiret
vurgusu vardır, ibâdet vardır, farzlar ve haramlar, yani fıkıh vardır, cihad
vardır, takvâ vardır, ahlâk vardır. Daha ilk sûrede İslâm dini özetlenmiştir.
Bu kısa sûre, “nereden geldik824, nereye gidiyoruz825 ve ne durumda olmalı,
ne yapmalıyız?”826 gibi en önemli insanlık soru ve sorunlarına cevap
vermektedir. Hayatın merkezine Rab olan Allah’ı, tevhidi yerleştirmektedir.
Rabbin ismi ve izniyle O’nun istediklerini O’nun istediği gibi ve O’nun
rızâsı için okumamız icap ettiğini öğretmekten bu sûre, kime itaat edip
kime isyan etmemiz gerektiğini, namaz düşmanlarına boyun eğmememiz
gerektiğini bize bildirmekte, okumayan ve kendini müstağnî gören kimsenin
nasıl azgınlaşıp tuğyan edeceğini ve imkânı varsa tâğutlaşacağını haber
vermektedir.
Alâk sûresi, içeriği itibarıyla insanın kendisini vahiy doğrultusunda yeniden
yapılandırması ve dolayısıyla hayatın yeniden inşâ edilmesi açısından
da temel teşkil etmektedir.
824 Yaratan Rabbimiz’in bizi alâktan yarattığı, O’ndan geldiğimiz: Bk. 96/Alâk, 2
825 Dönüşün ancak Rabbimize olduğu: Bk. 96/Alâk, 8
826 Okumak, namazı ikame etmek, hidâyet üzere ve takvâ sahibi olup onu başkalarına da emretmek,
müşriklere itaat etmeyip Allah’a secde edip namaza devam etmek: Bk. 96/Alâk, 1, 10, 11, 12, 19
• 323 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Bu sûrede Rab sıfatıyla bizi terbiye ediyor Cenâb-ı Hak. Eğitiyor, okumamızı,
Yaratanımızı tanıyıp O’na ibâdet etmemizi emrediyor. Bizi bu şekilde
yetiştiriyor.
“Oku” Emri Aktif Bir Hareket Çağrısıdır!
Alâk sûresinden anlıyoruz ki, vahyin ilk mesajından itibaren insanlar,
sorumluluğa ve mücâdeleye dâvet edilmektedir. “Yaratan Rabbin adıyla
okumak”, O’nun rızâsını ve memnuniyetini gözeten bir hayat tarzını ve
mücâdeleyi biçimlendirmeyi gerekli kılar. Bu, her zaman ve mekânda, her
işte Allah’ın (c.c.) ismini yüceltecek şekilde yaşamaktır. Ancak, unutulmamalıdır
ki, Allah’ın adı sadece sözle değil; esas olarak şirke, zulme, ifsâda,
tuğyâna ve istikbâra karşı verilecek tevhid mücâdelesi ile yüceltilir. Bu
sebeple, Yaratan Rabbin adıyla okuma; aynı zamanda ilâhlık iddiasındaki
her beşere, her çeşit beşerî sisteme ve onun akîdesini oluşturan beşerî ideolojilere
meydan okuma sorumluluğunu da beraberinde getirir. O yüzden
“Oku” emri aktif bir hareket çağrısıdır.
“İnsan; inancına, kimliğine ve hayatının her alanına referans noktası
olarak vahyi almakla sorumludur. Dolayısıyla ‘Yaratan Rabbin adıyla okumak’
demek; kişinin kendisini bir alâktan yaratan Rabbine karşı sorumluluk
bilincini kuşanması, O’na itaat etmesi, her zaman ve mekânda egemenliğin
yalnızca O’na ait olduğuna iman etmesi, bu imanını sadece dili ile değil her
davranışı ile seslendirmesi, vahyin mesajını Rabbinin adını yüceltmek için
hayata taşıması demektir. Şâyet insanların vahyin mesajıyla buluşmasını ve
yalnızca Allah’a kulluk etmesini engelleyen faktörler varsa onları aradan
çıkarmak, ortadan kaldırmak demektir. Hakikatin üstünü örtmeye kalkışanlara
karşı çıkmak, onlara meydan okumak ve onlarla kesintisiz bir mücâdeleye
girişmektir. Bu da, elbette tevhid mücâdelesidir. Görüldüğü gibi
Yüce Yaratıcı, daha ilk âyetlerinden itibaren hem kulları arasından seçtiği
elçisine hem de tüm insanlara hayata doğrudan müdâhale eden bir okuma
biçiminin sorumluluğunu yüklemektedir. Bu durumda, Allah’ın kayıtsız
şartsız egemenliğine şirk koşan tüm düzenlere ve o düzenlerde kendi egemenliğini
ilân eden tüm sahte ilâhlara karşı açıktan yapılmayan her okuma
biçimi eksik kalacaktır.”
• 324 •
Ahmed Kalkan
Alâk Sûresi’nde Dikkat Çeken Hususlar
Tekrarlar
Sûrede tekrar edilen kelimeler: “İkra’/oku”827; “haleka/yarattı”828; “Rabbuke/
Rabbin”829, “alleme/öğretti”830; “el-insân/insan” 831; “kellâ/hayır, hayır!”
832; “e raeyte/gördün mü?”833; “lem ya’lem/bilmiyor”834; “nâsıyeh”835
Kur’an’da gereksiz bir tekrar olmadığı dikkate alınınca, bu ifadelerin tekrarlanmasında
olaya dikkat çekmek ve farklı yönlerini gündeme getirmek gibi
gerekçelerden dolayı tekrar gibi gözüken hususlara dikkatimizi yoğunlaştırmamız
gerekmektedir.
Tilâvet Secdesi
Alâk sûresinin son (19.) âyeti secde âyetidir, bu âyeti okuyan veya dinleyen
kişilerin tilâvet secdesi yapmasır gerekir. Tilâvet; okuma, özellikle
Kur’an okuma anlamına gelir. Kur’an’daki bir secde âyetini okuyan veya
dinleyen müslümanın yapması gereken secdeye tilâvet secdesi denilir. Fıkıh
kitaplarında tilâvet secdesi, hadis kitaplarında sücûdu’l-Kur’an başlığıyla
incelenen tilâvet secdesi, ilk defa Mekke’de yapılmaya başlanmıştır.
Buhârî’nin bu konuda şöyle bir rivâyeti vardır: İbn Mes’ud şöyle demiştir:
“Kendisinde secde bulunan ilk sûre “ven-Necmi” sûresidir. Nebiyy-i
Ekrem (s.a.s.) (Mekke’de iken ve’n-Necmi sûresini okuyup bu sûrenin sonunda)
secdeye vardı. Beraber olanlar da (Mü’min ve müşrik} hepsi secdeye
vardılar. Bir (ihtiyar) herif varmadı ki, o da bir avuç (çakıl veya) toprak
alıp alnına götürdü ve “bu kadarı bana yeter” dedi. İşte o kimseyi -ki, bu kişi
Ümeyye bin Halef ’dir- sonra Bedir ‘de kâfir olarak öldürülmüş gördüm.”836
Bu hadisten de anlaşılacağı gibi tilâvet secdesinin sübûtiyyeti, Mekke’ye kadar
dayanmaktadır.
827 96/Alak, 1 ve 3
828 96/Alak, 1 ve 2
829 96/Alak, 1, 3 ve 8
830 96/Alak, 4 ve 5
831 96/Alak, 5 ve 6
832 96/Alâk, 6, 15 ve 19
833 96/Alâk, 9 ve 11
834 96/alâk, 5 ve 14
835 96/Alak, 15 ve 16
836 Buharî. Tefsiru'l Kur'an, 4/ 1-2
• 325 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Tilâvet secdesinin bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashabı tarafından
yapıldığını açık şekilde anlatan birçok hadis vardır. Bunların içinde İbn
Ömer’in rivâyetini buraya alıyoruz: Abdullah İbn Ömer’den (r.a.): “Nebiyy-
i Ekrem (s.a.s.), içinde secde âyeti bulunan sûreyi bize okuyup ‘secde
edin’ buyururdu. Biz de ona uyarak secde ederdik. O kadar (kalabalık ve
sıkışık bir halde secde ederdik) ki bazılarımız alnını koyacak yer bulamazdı.”
837
Secde âyetlerinden birinde “Onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar. Kendilerine
Kur’an okunduğunda secde etmiyorlar?!”838 buyrularak secde-iman
ilişkisi Allah Teâlâ tarafından tescil edilmiştir.
Kurân-ı Kerim’de Tilâvet Secdesi
Yapılması Gereken Yerler
Mushaf ’larda secde emri bulunan âyetlere sayfa kenarında bir sembol
ile işaret edilmiştir. Bazı Mushaflarda secde kelimesinin üstüne veya
altına çizgi çizilerek gösterilmiştir. Kur’an’da 14 yerde secdeye işaret edilmiştir.
Kur’an’daki bu secde âyetleri şunlardır: 7/A’râf, 206; 13/Ra’d, 15; 16/
Nahl, (49-) 50; 17/İsrâ, (107-)109; 19/Meryem, 58; 22/Hacc, 18; 25/Furkan,
60; 27/Neml, 25; 32/Secde, 15; 38/Sâd, 24; 41/Fussılet, (37-)38; 53/Necm,
62; 84/İnşikak, 21; 96/Alak 19). Hanefilere göre tilâvet secdesi vâcib; Şâfiî,
Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise sünnettir. “Âdemoğlu secde âyetini okuyup
secde edince, şeytan ağlar ve ‘vay benim halime! Âdemoğlu secde etmekle
emrolundu ve hemen secde etti; cennet onundur. Ben ise secde etmekle
emrolundum, ama secde etmekten kaçındım, bundan dolayı cehennem benimdir’
diyerek oradan kaçar.”839
Secde âyetlerinin bir kısmında genel olarak müşriklerin Yüce Yaratıcı’nın
karşısında boyun bükmekten ve secde etmekten kaçındıkları anlatılmakta,
bir kısmında ise mü’min muhâtaplar doğrudan secde etmekle emrolunmaktadır.
Secde âyetlerinin bu içeriği göz önünde bulundurulursa, bu
âyetleri okuyan veya işiten kimsenin secde yapması, hem emre itaat etmek
hem de secde etmekten kaçınanlara tepki göstermek ve muhâlefet etmek
anlamına gelmektedir. Bu bakımdan tilâvet secdesiyle yükümlü olabilmek
837 Buharî, Sücüdu'l-Kur'an, Bab 12; Tecrid-i Sarih, III/362
838 84/İnşikak, 21
839 Müslim, İman 35
• 326 •
Ahmed Kalkan
için her şeyden önce, dinlenen âyetin secde âyeti olduğunun bilinmesi gerekir.
Alâk sûresinin son kelimesi “Vakterib”dir. “Karube” kökünden emir
olan bu kelime, “yaklaş” manasını taşımaktadır. Emir, bünyesinde, zorluk
ve talebi barındıran “ifteale” bâbından alınmıştır. Mânâ, “Allah’a yaklaşmak
için çalış!” şeklindedir.840 Secde emrinin hemen arkasından “yaklaş” ifadesinin
gelmesi gâyet yerindedir. Kişi secde ettikçe, ibâdet ettikçe Allah’ına
yaklaşacaktır. “Kişinin Rabbine en yakın olduğu an secdedir. Bundan dolayı
duâyı çoğaltın.” 841
İslâmî Hareket ve Dâvet Açısından Sûre
Tedricîlik/Aşama Yöntemi
Kur’an 23 yıllık bir İslâmî hareket süresince hem bu hareketin programını
oluşturmuş, hem de hareketin itici gücünü, tahlilini, eğitimini ve
gelişimini ortaya koymuştur. Nüzul sırasına göre inen âyet ve/veya sûreler,
İslâmî hareketin merhalelerini ve yönelimini tanımladığı gibi, hareketteki
önemli sapma ya da yozlaşma noktalarını da adım adım tespit etmiştir.
Bu durum, elbette salt Hz. Peygamber’in hayatıyla sınırlı değildir. Kur’an’da
anlatılan tüm elçi ya da sâlih önderlerin hayatında benzer ve farklı yanlar
dile getirilerek bir tedric (aşamalılık) çerçevesinde ortak bir tarihsel ve
toplumsal örgü ortaya konmuştur. Kur’an’da, zorluklar ve zorlu kimseler
karşısında sabır,842 yumuşak söz söyleme,843 güzel öğüt ve güzel tartışma,844
sataşmalara aldırış etmeme,845 savunma ve dayanışma,846 hicret,847 kuvvet
hazırlama,848 savaş izni,849 saldıranlara karşılık verme,850 fitne kalmayıncaya
kadar savaş851 gibi hükümler Yüce Rasûl’ün uygulamalarıyla somutlaşan İslâmî
mücadele sürecinin tedrîcî merhalelerini yansıtmaktadır.
840 İbn Aşur, 30/453
841 Ebû Dâvud, e's-Salât, Hadis no: 875
842 73/Müzzemmil, 10
843 20/Tâhâ, 44
844 16/Nahl, 125
845 7/A’râf, 199
846 42/Şûrâ, 39
847 16/Nahl, 41
848 8/Enfâl, 60
849 22/Hacc, 39
850 2/Bakara, 190
851 8/Enfal, 39
• 327 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Bir bütün olarak Kur’an önümüzdedir ve âyetlerin nüzul seyri adım
adım büyüyen ve gelişen bir hareketi kuşbakışı olarak görme imkânını bize
sunmaktadır. Ancak, bir bütün halinde önümüzde duran Kur’an’ın, hayata
birdenbire ve bütün hükümleriyle egemen olması için, aşama aşama, adım
adım büyüyen ve gelişen bir zeminde pratize edilmesi gerekir. Toplumsal
bir dönüşümün bağlı olduğu yasalar vardır. Bu yasalar diğer fıtrî yasalarla
benzerlik gösterir. Örneğin evrendeki her varlığın adım adım, aşama aşama
bir gelişim projesi vardır. Evrenin yaratılışı bile altı günde (devir ya da
aşama) gerçekleşmiştir.852 Evrende neye bakarsak bakalım, bu İlâhî kanunu
görürüz. Her bitkinin bir tohumdan ya da çekirdekten olgunlaşıp son aşamasına
kadar merhaleli bir gelişim seyri vardır. Hareketin de çekirdekten
başlayıp tüm toplum ya da toplumlara yayılan ya da onları kuşatan bir seyre
sahip olduğu muhakkaktır. Ancak tamamlanmış dinin853 tüm bilgisine
sahip olmamız bu dinin egemen oluşunun merhaleliğine uymaya asla engel
değildir. Âyetlere bir hareket süreci içinde ve tedrîcî bir tarzda bakmak
hareket fıkhı açısından çok önemlidir. İslâmî hareket Hz. Peygamber ile
sonuçlanıp bitmiş ve bir daha ortaya çıkmayacak tarihî bir çaba değildir. Bu
hareket, aynı doğrultuda devamlı yükselen bir tarih sürecine de sahip değildir.
İslâmî hareketin tarihî süreci, sürekli değişimlerin, iniş ve çıkışların,
yükselme ve düşüşlerin gözlendiği dalgasal, değişimci ve tedrîcîdir. Böyle
bir hareketin aşamaları; hedefine, dengeli ve birbirini izleyen adımlara duyduğu
ihtiyaca göre belirlenmelidir. Burada tedrîcîlik, konuma uygun bir
hareket fıkhının geliştirilmesini de öngörmektedir.
Vahyin şahitliğini üstlenme noktasında yeterlilik düzeyine ulaşılmadan,
erkenden ve aceleci adımlarla kitlelere ulaşma çabası yanlıştır. Daha henüz
kendisini oluşturamadan kitleleri oluşturmaya çalışmak, ölü doğumlara yol açmaktadır.
Bunun en yaygın pratiği olarak yaşamaktayız ki, şahitliği üstlenecek
öncü bir kadro aşaması kâmilen tamamlanmadan, dernek, vakıf, radyo, TV.
yoluyla kitlelere açılma şeklinde ortaya çıkılmaktadır. Erken kurumsallaşma
çabası, doğal olarak kitleleri hedeflediğinden, kitlenin rengini alma riski ile
karşı karşıyadır. Bu durum, hemen her zaman yaşana gelen bir olgudur. Zira
erken oluşturulan kurumsal yapılar, resmî otoriteyi de kitleler gibi dikkate
almak durumunda kalmaktadır. Haliyle kadroyu önceleme yerine, kurumu
önceleme ya da kurumu koruma refleksi içinde taviz üzerine tavizler
852 57/Hadîd, 4
853 5/Mâide, 3
• 328 •
Ahmed Kalkan
verilmekte, sonuçta vahyin ilkeli şahitliğini yapma görevini temsil eden bir
kadro yerine, manipüle edilmiş, saptırılmış ya da uysallaştırılmış insanlar
kümesi ortaya çıkmaktadır. Böylesi kümelenmiş yapılar da programsız,
altyapısız hayır-hasenat çalışmalarından öteye gidemeyen, pasifize edilmiş
gruplar halinde kalmaya maalesef mahkûm olmaktadır. Zamanla kitlelerin
rengini alan bu yapılar da maalesef kimlik yozlaşması içinde irâdî ve ahlâkî
zaafları beraberinde getiren, âtıl, yılgın ve tembel birer insan kümeleri haline
dönüşmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’i nüzul sırasına göre okumanın gerekliliğini, alternatif
bir okuma biçimi olmaktan öte İlâhî bir öngörü olarak kabul etmemiz icap
etmektedir. Müzzemmil sûresinin ilk âyetleri bu hakikati vurgulamaktadır.
Okuma biçimi, hayata aktarma yönteminden ayrılamayacağı için bu
yöntem, pratiklerimiz içinde çok önemlidir. Kur’an’daki bu tedrîcîlik, yaratılmış
bütün varlıklar âlemi için de geçerlidir. Yeryüzünde de gökyüzünde
de bunu görmek mümkündür. Kur’an, kâinat ve insan arasında hemen her
yönden bir uyum vardır. Bu üçlünün her birinde de tedrîcîlik gözlenmektedir.
Ana rahminden başlayarak yaşlılığa kadar süren insan hayatı, tedrîcen
oluşup gelişmektedir. Aynı tedrîcîlik bir bitkinin yetişmesinde de görülmektedir.
Gün, ay ve mevsimlerin oluşum süreci, kâinattaki tedrîcîlik için
ilk akla gelen örneklerdir. Tedrîcîlik bize bir bütünlük içerisinde parçalara,
bölüm ve fasıllara nasıl bakacağımızı gösterecektir. Bir bütünlük içerisinde
insan hayatının evrelerini dikkate alıp tedrîcîliği gözlemleyebiliriz. Altı aylık
bir bebeğin alacağı gıda ile altı yaşındaki bir çocuğun yiyeceği gıda farklı
olacağından tedrîcîlik, hayatın hemen her safhasında söz konusudur.
Tedrîcen indirilen Kur’an, toplumun yapısını ve şartlarını dikkate alarak
nâzil olmuştur. Güzîde ashâbı bir bitki gibi yetiştiren854 Kur’an, bu tedrîc
yöntemiyle hayata müdâhale etmiştir. Bitkinin çürümüş ve kokuşmuş
olması, onun gelişim seyrindeki yöntem ve sürecin eksikliği ya da yanlışlığıyla
değil; çevre şartlarının olumsuzluğuyla ilişkilidir.
İnsan dışındaki bütün varlıklar/yaratıklar âlemi bu tedrîcîliği “Allah’ın
emri” gereği mutlak şekilde ve kayıtsız şartsız yerine getirmektedir. İnsanoğlu
ise, irâde sahibi olduğu ve bu özelliğiyle sürekli imtihan edildiğinden
854 48/Fetih, 29
• 329 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
kendisi ve çevresi için bu tedrîcîği uygulaması, irâdesini doğru kullanmasıyla
ilgilidir.
Bir sünnetullahın tecellisi olarak vuku bulan tedrîcîlik, dünya üzerinde
insanın irâdesiyle paralellik arz etmektedir. Tedrîcîliği dikkate almayan
bir bahçıvan irâdesini yanlış kullanarak filiz aşamasındaki bir fideye kovalarca
su boşaltırsa, ne kadar iyi niyetli olursa olsun o fide çürüyecektir.
Bu, fidenin ihtiyaç duyduğu şeylerde ve büyümesinde tedrîcîliğini dikkate
almamanın sonucudur. İnsan olarak bizim de başımıza gelen birçok çürümüşlük,
bozulmuşluk, bizim İlâhî yasaları dikkate almamamızdan kaynaklanmaktadır.
A’lâ sûresinin ilk âyetleri bu tedrîci açıklamakta ve örneklendirmektedir.
Özetle, öncü kadronun oluşum aşaması esnasında kitleselleşme pratiklerinin
yanlış ve saptırıcı olduğunu vurgulamak istiyoruz. Öncü kadro,
sarsılmaz, dayanıklı bir şekilde oluştuktan sonra kitleselleşme pratiklerine
yönelmekte elbette bir sakınca yoktur. Zira kadro tamamlanmıştır, ilkelidir,
artık onu ne egemen sistem ne de kitleler değiştirebilir. Ancak, bugüne
kadar gördüğümüz nice çalışmalarda, aceleci bazı kimseler, yürüyüşün bu
doğal yapısına müdahale ederek veya ettirilerek, oluşmamışı oluşmuş gibi
kabul ederek, kitleleri kazanma sevdası peşine düşmektedir.
Bağımsızlık ve Gizlilik
Bağımsız bir kimlik, İslâmî bir yürüyüşe aradığı “öz gücünü” verecektir.
Bağımsız kimlik, daha doğrusu sadece Allah’a bağımlılık; yürüyüşün kendi
iç mânevî donanımlarıyla ayakta kalması, kendi varlığını gayr-i meşrû
hiçbir güce dayandırmaması anlamına gelmektedir. Ancak kendi özgücüne
dayanan yürüyüşler, uzun soluklu ve kalıcı olmayı başarabilirler. Zira gücünü
İslâm’dan, Kur’an’dan ve bağımsız karakterinden almayan her çıkış, ya
yalnızlığa mahkûm olacak ya da kendi dışındaki câhiliyenin rengini alacaktır.
Bağımsızlık, İslâmî yürüyüşe “evrensel İslâmî çaba”nın bir parçası
olduğunu unutturmamalıdır. Onun kendi bağımsızlığı, ümmetin bağımsızlığı
içindir. Bağımsız olmak, ümmet içindeki başka İslâmî kıpırdanışlara
“sağır”, “kör” ya da “dilsiz” olma hakkını vermemelidir. Bu anlamda ümmet
içindeki tüm kardeşleriyle yakınlık gibi ilişkilere ağırlık verilmelidir. Bunun
için de kardeşlik temelinde diyalog yolunu seçer. Kör ve sağır olma müşriklere
mahsus özelliklerdir. Bu diyalogu imkânlar oranında giderek geliştirir.
• 330 •
Ahmed Kalkan
Bunu ahlâkî bir sorumluluk olarak görür. Bağımsızlık, egemen sistemin
sınırları içindeki var olma çabasının yol açtığı önemli bir ilkedir. Hiçbir
egemen sistem, kendi kontrolü dışında bir var oluş çabasına göz yummaz.
İslâmî anlamdaki varlık çabasına, kendi ilkelerini zedelemediği sürece izin
verir, onu denetlemek ve denetim altında tutmak ister. Dolayısıyla resmî
otoritenin izni dâhilindeki çabalar, ta baştan İslâmî kimliğin öngördüğü
izzetli ve dik duruşa aykırıdır. Kur’an’da anlatılan hiçbir elçi bu anlamda
kendi toplumlarında yürürlükteki sistemden ve onun putperest karakterinden
medet ummamış, ondan destek beklememiştir. Bu, tevhidî varoluşun
temel karakterine de tamamen aykırıdır. Zira karşı olduğu tâğutî sistemin
dayanaklarına sarılarak var olma çabası, o ilgili tâğutun kendinde göreceği
haklılığa ve onurlu ve üstün görünme tavrına gerekçe olur; bu durum ise
mü’minler açısından zül bir durumdur. Zillet yoluyla izzete kavuşulamayacağı
kesin bir kaidedir. Tevhidî duruşun özünde, kaynağı vahiy olmayan
tüm yapılanmalardan berî olma olgusu yatar. Tanımayıp reddetmesi gerektiği855
güçlerden yardım dilenmek, daha baştan mücadeleyi kaybetmek ve
zillet yolunu seçmektir. Burada Hz. Yusuf ile ilgili tartışmalara işaret etmek
yerinde olur. Bağımsızlık bütün peygamberlerin karakteri olduğu gibi Hz.
Yusuf ’un da karakteridir. Hz. Yusuf tam bağımsız bir iktidar yetkisi devralmıştır.
856 Hz. Yusuf ’un iktidarı devralışı, şartlı ya da tavizleşme temelinde
olmamıştır. Ne kralın ilke ve inkılâplarına uyacağına dair söz vermiş, ne de
kralın kanunlarıyla hükmetmiştir.
Yüce Peygamber’in hareketinin temel karakteristik vasfı da bağımsızlıktır.
Yüce Peygamber, oligarşik Mekke yönetiminin bir parçası olmayı hiç
düşünmemiş; adı Dâru’l Erkam olan bağımsız bir kurum kurmuştur. Yüce
Peygamber’e sunulan dünyevî câzip tekliflerin geri çevrilmesi de, O’nun bağımsız
olma vasfının bir ürünü olarak algılanmalıdır. Mücadele ettiği Mekke
câhiliyesi veya onun kurumlarıyla güç edinme ya da mevki kazanma
istek ve arzusu, Yüce Peygamber’in örnek yolunda asla görülmez. İşte en
önemli Peygamberî Sünnet de budur. Kendi varlığını başkalarının güdümünde
arayanlar, hiçbir şekilde başarılı olamazlar.
Dernekler, vakıflar, sendikalar gibi resmî kuruluşlar, İslâmî hareketin
merkezîliğini oluşturamaz. Bu tip kuruluşların kısmen de olsa etkin ya da
yararlı olduğu kabul edilse bile, davetçi kadronun bağımsız imajına cid-
855 2/Bakara 256
856 12/Yusuf, 54, 57
• 331 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
di anlamda zarar vermektedir. Tevhidî sözün etkin gücü, bağımsız olmayı
gerektirdiğinden, bu tip legal kuruluşlara sırtını dayamak ta baştan izzetli
duruş kimliğiyle bağdaşmamaktadır. Zira böylesi kurumlar, resmî otoritenin
verdiği izin ve yetkilerle işlerlik kazanmaktadır. Resmî otorite ile bir
tür hukukî ilişki de kurulmakta, karşılıklı sözleşme zemininde ilgili egemen
otoritenin sınırlarına aykırı hareket edilmeyeceğine dair zımnen de
olsa söz verilmektedir. Resmî otorite, tam yetkiyle, bu tip kuruluşları kendi
varoluş ilkelerine uygun olup olmadığı noktasında sürekli denetlemektedir.
Bu tip legal görünümlerin bir diğer handikapı da, ümmet oluşturma
bilincini ihyâ etmekten ziyade, gruplaşma güdüsünü harekete geçirmekte,
bütünleyici ve kuşatıcı olmaktan öte; parçacılığa daha fazla güç katmaya
prim vermektedir.
Alâk sûresi, yani ilk vahiy, Peygamberimiz’in câhiliyye toplumundan
uzaklaşması sonucunda indi. Biz de gönlümüze ve zihnimize vahyin inmesini
istiyorsak, biz de içinde bulunduğumuz câhiliyyeden inanç, yaşayış
tarzı ve dünya görüşü yönüyle ayrılmalıyız. Mânevî hicret içinde olmalıyız.
Câhiliyyeden, câhilce zihniyetten arınmadan vahye muhâtap olmanın, onu
kuşanmanın mümkün olmadığını bilmeliyiz.
Meleğin “oku” emrine karşı mâzerete yer olmadığı onun kanatlarıyla sıkılarak
gösteriliyor. Okumamaya mâzeret bulan sıkılacaktır, sıkıştırılacaktır;
tekrar tekrar iç sıkıntısına muhâtap olacaktır; ta okumayı kabulleninceye
kadar. Okumanın ve İlâhî emre uymanın önemine dikkat çekilmekte, bu
konuda mâzeretin kabul edilmeyeceği, okuma bilmememizin bile mâzeret
olmayacağına işaret edilmektedir bu sûrenin iniş sürecinde.
Bu kısa sûrede özet şekilde İslâm’ın inanç sistemi (tevhid) vardır, âhiret
vurgusu vardır, ibâdet vardır, farzlar ve haramlar, yani fıkıh vardır, cihad
vardır, takvâ vardır, ahlâk vardır. Daha ilk sûrede İslâm dini özetlenmiştir.
Bu kısa sûre, “nereden geldik857, nereye gidiyoruz858 ve ne durumda olmalı,
ne yapmalıyız?”859 gibi en önemli insanlık soru ve sorunlarına cevap
vermektedir. Hayatın merkezine Rab olan Allah’ı, tevhidi yerleştirmektedir.
Rabbin ismi ve izniyle O’nun istediklerini O’nun istediği gibi ve O’nun
857 Yaratan Rabbimiz’in bizi alâktan yarattığı, O’ndan geldiğimiz: Bk. 96/Alâk, 2
858 Dönüşün ancak Rabbimize olduğu: Bk. 96/Alâk, 8
859 Okumak, namazı ikame etmek, hidâyet üzere ve takvâ sahibi olup onu başkalarına da emretmek,
müşriklere itaat etmeyip Allah’a secde edip namaza devam etmek: Bk. 96/Alâk, 1, 10, 11, 12, 19
• 332 •
Ahmed Kalkan
rızâsı için okumamız icap ettiğini öğretmekten bu sûre, kime itaat edip
kime isyan etmemiz gerektiğini, namaz düşmanlarına boyun eğmememiz
gerektiğini bize bildirmekte, okumayan ve kendini müstağnî gören kimsenin
nasıl azgınlaşıp tuğyan edeceğini ve imkânı varsa tâğutlaşacağını haber
vermektedir.
Alâk sûresi, içeriği itibarıyla insanın kendisini vahiy doğrultusunda yeniden
yapılandırması ve dolayısıyla hayatın yeniden inşâ edilmesi açısından
da temel teşkil etmektedir. Bu sûrede Rab sıfatıyla bizi terbiye ediyor
Cenâb-ı Hak. Eğitiyor, okumamızı, Yaratanımızı tanıyıp O’na ibâdet etmemizi
emrediyor. Bizi bu şekilde yetiştiriyor.
Vahiy, Hayata Müdâhaledir!
Evet, vahy, hayata her yönden İlâhî bir müdâhaledir. Allah’ın her yaptığımıza
karışma hakkının ilânıdır. “Müslümanların imanları vahiyden
besleniyorsa, o halde amelleri de doğrudan hayata müdâhale etmelidir.
Bireyselleşen, sosyal ve siyasal hayata karışmayan, beşerî sistemlerin egemenliğini
rahatsız etmeyen, istikbar ve istiğnâ sahiplerinin huzurunu kaçırmayan
okuma biçimleri; ilk mesajlardan itibaren yüklenen sorumluluğu
terk etmektir. Oysaki mü’min kişi, dini egemen kılmaya çalışma husûsunda
peygamberlerin vârisidir. Bu hususta onun yol göstericisi de Kur’an’dır.
O halde Kur’an’ı insanlara ve hayata okumanın anlamı; azgınlık, bozgunculuk
ve fesatçılık yapanlarla, takvâ ve ıslah bilinciyle mücâdele etmektir.
Bunun anlamı, vahiyle insanlar arasına giren, kendi egemenliklerini zorbalıkla
dayatan, beşerî düzen ve ideolojilerini din gibi sunan güçlerin devrilmesidir…
Çünkü hangi imkâna, zenginliğe ve güce sahip olursa olsun,
meşrûiyetinin referansı vahiy olmayan her iktidar Müslümanlar için gayr-i
meşrûdur. Azgın ve zâlim olan, ifsâd eden ve hakikatin üstünü örten her
türlü iktidar biçimine karşı çıkmak ise meşrû bir tavırdır. Âhiret günü ise,
bu iktidar mücadelesinin asıl kazananları ve kaybedenleri arasındaki nihâî
hesabın görüleceği gündür.
“Yaratan Rab” tamlamasında “Rab” ifadesinin tekilliğiyle tevhid inancına
gönderme yapılmıştır. İnsana “alâk”tan yaratıldığının hatırlatılmasıyla
da bir bakıma şu mesajların verildiğini değerlendirmek mümkündür: “İnsanlar
yaratılmışlardır ve bunu gerçekleştiren Yüce Allah’tır. Dolayısıyla
yaratma gücüne sahip tek bir yüce otoritenin varlığının kabulü, kanun ve
• 333 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
hüküm koyma yetkisinin, yani egemenliğin de O’na ait olduğunu kabul etmeyi
gerekli kılar. Çünkü yaratmaya güç yetiren emretmeye de güç yetirir
demektir. “…İyi bilin ki, yaratma ve emir (yönetme) O’nundur. Âlemlerin
Rabbi Allah, ne uludur!”860 Yaratan kim ise, ülûhiyet onun hakkıdır; kulluk
da ona yapılır. Yaratıcı Allah olduğuna göre, ibâdete lâyık olan da O’dur.
“Ben, niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep O’na döndürüleceksiniz.”
861 “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı yoktur. (O) her
şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”862 Bu gerçeği kabul
etmemek, O’nun otoritesini tanımamak müstağnîliktir, istikbardır, küfür
ve zulümdür…
İnsanın alâktan yaratılması, aynı zamanda herkesin varoluş kökenine
de yapılan bir göndermedir. İnsanlar varoluş kökenlerini öğrendiklerinde
yüce egemenliği; yaratma ve emretme yetkisine sahip tek merciye verip,
O’na tam anlamıyla teslim oldukları zaman İslâm akîdesi üzerinde olurlar.
Tevhidin özü de bu noktada ortaya çıkar.
“Oku! Rabb’in çok cömerttir. Kalemi öğretti. İnsana bilmediğini öğretti”
âyetleriyle ilmin kaynağına değinilmiştir.
Vahyin Güncel Çağrışımları
Yaşadığımız ülkenin egemenleri, efsaneleştirdikleri tarih anlayışlarıyla
bugünkü varlığımızı kendilerine borçlu olduğumuzu söyleyip dururlar. Bu
bir bakıma ‘Sizi biz var ettik’ demektir. Yani Allah’ın yaratıcılığına ortaklık
koşmak, rablik iddiasında bulunmaktır. Bu iddiayı kabul etmemiz, kendi
otoritelerine sorgusuz sualsiz boyun eğmemiz ve beşerî düzenlerine kul olmamız
istenmektedir. Resmî ideolojileri olan Kemalizm’e teslim olmamız
beklenmektedir. Bunu gerçekleştirmedikleri noktada ise, egemenler ‘öğreten’
vasfını kendi tekellerine alarak, okullarda çocuklarımızı düzenlerine
uygun biçimde eğitmeye çalışmaktadırlar. Çünkü onların kabul ettikleri
tek okuma biçimi ‘Kemalizm’in adına, Atatürk adına okuma’dır. Üstelik
Rabbimiz insanlara tercih hakkı tanırken, çağdaş egemen yapı, insanların
bu hakkını da gasp etmektedir. Kur’an eğitiminin yasaklanması bu yüzdendir.
Başörtüsünün yasaklanması, vahyin hayatla buluşmasının engellenme-
860 7/A'râf, 54
861 36/Yâsin, 22
862 6/En'âm, 102
• 334 •
Ahmed Kalkan
si de yine bu yüzdendir. O halde bizim ‘Yaratan Rabbimiz adına okumamız’,
mevcut sistemin egemenlerini huzursuz etmek zorundadır... Düzenlerinin,
beşerî ideolojilerinin ve iktidar iddialarının hepsinin sahte olduğu deşifre
edilmelidir… Bu durumda, tarafımızı Allah’tan yana seçerek tevhidî bir
mücadeleyi sürdürmek, en güncel sorumluluğumuz olmalıdır.863
1: “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (Besmele ile).”
“Oku” emri önemli bir emir. Her hayrı içeren kapsamlı bir ifade. İmandan
da ibâdetlerden de önce okumamız gerekiyor. Çünkü ilim, imandan da
ibâdetlerden de önce gelir. Kişi, bilmeden neye nasıl inanacak ve ibâdetini
nasıl yerine getirecektir?
Kâfirlerden ayrışmamız daha ilk âyetin ilk kelimesinden sonra ortaya
çıkıyor: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” Kâfirler, müşrikler de
okurlar. Ama farkımız biz Allah’ı hatırlayarak O’nun ismiyle ve O’nun izniyle
okuruz. Allah’a yaklaşmak için okuruz. Onlarsa öyle bir ihtiyaç hissetmezler.
Sadece kendileri besmelesiz değildir; eğittiklerini de besmelesiz
yapmaya çalışmakta, besmeleyi meclislerinde, mahkemelerinde, okullarında
yasaklamaktadırlar. Onların besmelesi tâğutun adıyladır. Firavun’un
ilâhlığını kabul etmiş sihirbazların sözleri gibi; “bi-izzet-i Firavun = Firavun’un
ismine, onun şerefine”864 dedikleri gibi, “filanın şerefine”, “filan adına”,
“devlet nâmına”, “düzenin verdiği yetkiyle” gibi ifadelerle ve ilâh gibi
sevdikleri tâğutun ismini sık sık anarak başlarlar önlerindeki metni okumaya
ve halkın canına okumaya. İlk âyette kâfirlerle, müşrikler arasında
besmele ile bir ayrışma istendiği sezilmekte, sûrenin devamında bu berâet/
ayrışma pekiştirilmekte, son âyette zirveye çıkarılarak onlara itaat yasaklanmakta
ve isyan emredilmektedir.
Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları diliyle ve
hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden bâtıl taraftarlarının
varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu mücâdelenin
Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı mücâdele
olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların
cezasının Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara
kesinlikle itaat etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma isten-
863 Beytullah E. Önce
864 26/Şuarâ, 44
• 335 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
mektedir. Tâğut ve zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ
olduğu vurgulanmaktadır. Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak
arasında yine ciddi bir bağ olduğu, bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu
anlaşılmaktadır.
Okuma iki çeşittir. Birisi metlüv âyetlerin okunması, yani okunan, kulağa
hitap eden işitsel âyetler, Kur’an’ın âyetleri; ikincisi meşhûd âyetlerin
okunması. Meşhûd, yani müşâhede edilen, görülen, göze hitap eden görsel
dediğimiz ay gibi, güneş gibi, yıldızlar, bitkiler, ağaçlar, semâ, arz gibi
âyetler olmak üzere Rabbimizin iki tür âyeti vardır. İnsan da âyetler mecmuâsı
olduğu ve enfüsünde865 bulunan âyetlere vurgu yapıldığı için, ayrı
ele alırsak; birbiriyle tefsir edilerek Allah’ın ismi ve izniyle okunması istenen
üç kitabın olduğu; bunların hem gözlem yaparak ve hem de yazılı bir
metinden veya yazı olmasa da okunması, tefekkür edilip hayırlı neticeler
çıkartılması istenmektedir. Bu sûrenin birinci ve üçüncü âyetlerinde “oku”
emrinin tekrarı, bu ayrı âyetlerin ayrı ayrı okunması anlamına da gelebilir.
Demek ki, başta Kur’an olmak üzere okunması gereken kitapları hayatımız
boyunca ve günün her zaman diliminde okumamız isteniyor. Kur’an’ı da
her zaman, ama özellikle gece,866 ağır ağır, tane tane,867 anlayarak,868 düşünerek,
869 dersler çıkararak,870 yaşama gâyesiyle871 ve öğrendiklerimizi paylaşma872
arzusuyla okumamız emrediliyor.
Yalnız başına “Oku” hitabı değilse bile; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”
emri, mü’minlerle kâfirler arasında bir ayrışma sağlıyor. Mü’min-kâfir ayrılıyor,
saflar netleşiyor. Demek diğer insanlar da okuyor; ama Kur’an’ı değil,
Allah’ın; vahiy başta olmak üzere okunmasını istediğini istediği gibi oku-
865 “İnsanlara ufuklarda ve kendi neufislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun (Kur’an’ın) hak/gerçek
olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?” (41/Fussılet, 53). Âyetteki
“ufuklar” kelimesinden insanı çevreleyen dış âlemi, “kendi nefisleri” ifadesinden de insanın kendi
biyolojik ve rûhî yapısını anlamak mümkündür. Buna göre âyetin mânâsı, “Biz insana gerek kendi maddî
ve rûhî yapısında bulunan ve Bizim varlığımızı ve gücümüzün mükemmelliğini ispatlayan âyetleri/
delilleri göstereceğiz.” Bu Kur’an âyetinde, “ufuklar” ifadesi ile kâinatın okunması gereken bir âyetler
topluluğu, yani kitap olduğu belirtilirken; yine insanların “kendi nefisleri” ifadesinden de insanın da
okunması gereken âyetler topluluğu, yani İlâhî bir kitap olduğu belirtilmektedir.
866 73/Müzzemmil, 2-6, 20
867 73/Müzzemmil, 4
868 Bk. 12/Yûsuf, 2
869 Bk. 38/Sâd, 29
870 Bk.54/Kamer, 17, 22, 32, 40
871 Bk.7/A’râf, 3
872 Bk. 51/Zâriyât, 55
• 336 •
Ahmed Kalkan
mayı değil; şeytan vahiylerini, parayı, faydasız bilgileri, televizyon kanallarını,
eğlenceyi okuyorlar, insanların canına okuyorlar; gecenin son üçte birinde
değil, ilk üçte birinde okuyorlar. İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki
okuma açısından da fark… Önemli olan okumak değil; Allah’ın râzı olacağı
şeyleri, O’nun râzı olacağı gibi okumaktır.
Evet, Kur’an daha ilk âyetleriyle safları netleştiriyor. Çünkü Kur’an’ın bir
özelliği “fasl” (kesin şekilde ayırıcı) olmasıdır. “Şüphesiz o (Kur’an), (doğru
ile yanlış olanı) kesin hatlarıyla ayırıcı bir sözdür.” 873 Kur’an, “furkan”dır.
Hakla bâtılı ayırt edendir. “Âlemlere uyarıcı olması için kuluna Hakk’ı, Bâtıldan
ayırma ölçüsünü indiren Allah’ın şânı ne yücedir!” 874
* * *
873 86/Târık, 13
874 25/Furkan, 1
• 337 •
İlk Sûreler ve İslamî Hareket
Al â k Sûre s i Te f s i r i
Alâk Sûresi İle İlgili Sınav Soruları
(Cevaplanması gereken toplam 50 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
üzerinden 2 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
1) Peygamber Efendimiz’e, ilk vahyedilen âyetler hangi sûrede yer almaktadır
ve bu ilk inzâl olunan âyetler bu sûrenin kaçıncı âyetleridir?
a- Fâtiha, 1-7 b- Müddessir, 1-5 c- Alâk, 1-5 d- Alâk, 1-15
2) Kur’an’a göre, insanın önüne okunmak üzere konan 3 temel kitap vardır.
Bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını Kur’an, “âyet” olarak belirtmektedir.
Kur’an; diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
kolaylaştıran bir nurdur. Nedir bu 3 kitap?
a- Kur’an, Hukuk, Nutuk
c- Zebur, Tevrat, İncil
b- Kur’an, Kâinat, Anayasa
d- Kur’an, İnsan, Evren
3) Tedrîcîlik ne demektir?
a- Acele olarak, birden bire, geciktirmeden
b- Ezelden ebede, bütün zaman dilimlerini kapsayan süreç
c- Derece derece, azar azar, yavaş yavaş, basamak basamak ilerleme
d- Bu günün işini yarına bırakmayıp ertelemeden, şimdi, hemen
4) Kur’an’a göre ilim, hakkı/gerçeği idrâk etmektir ve vahiyle özdeşleşmiştir.
Buna göre, ilmin sınıflandırılması konusunda aşağıdaki seçeneklerde
belirtilen tasniflerin hangisi en doğrudur?
a- Naklî ilimler - aklî ilimler
b- Dünyevî ilimler - uhrevî ilimler
c- Dinî ilimler - din dışı ilimler
d- Müsbet ilimler - menfî ilimler
5) “İlim” konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- İnsanın şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilimler
edinmesi, hak ile bâtılı, helâl ile haramı ayırt edecek kadar bilgi
öğrenmesi, içinde bulunduğu durumları ve yapması gereken her çeşit
ibâdetle ilgili bilgiler edinmesi farzdır.
b- Tâif tebliğinden sonra Rasulullah oradaki müşrikler konusunda
şöyle demişti: “Onlar bilmiyorlar.” O yüzden her kötülüğün, küfür ve
şirkin baş sebebi, cehâlet/bilgisizliktir.
c- İlim, kadın-erkek her insana farz olduğundan çocuklarımızı bulunduğumuz
yerdeki okullara göndermeli ve en üst seviyede öğretim
veren üniversitelere kadar her ne pahasına olursa olsun okutmalıyız.
d- İlim, iman etmeyi, müslümanca yaşamayı gerektirir. İlim, amel etmek
için öğrenilir. İlmi gizlemek câiz değildir.
6) Bilindiği gibi, okuma yazma emri, mü’minleri ilme teşvik eder.
Yine bilmekteyiz ki, günümüzde eğitim kurumlarında öğretilen bilimle
Kur’an’ın övdüğü ilim aynı değildir. Bilim kırıntılarının “ilim” haline gelmesi
için yapılması gerekenler konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a- Bilgilerin doğruluğunun vahiyle sağlamasının yapılması
b- Bilgilerin bilimsel esaslara uygun olup müspet ilim tanımına girmesi
c- Bilgilerin anlaşılıp hazmedilmesi ve özümsenmesi
d- Bilgilerin pratikte faydalı hale gelmesi ve uygulanması
7) “Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran,
sevdiğini sevmediğini, mü’mini kâfiri ayırt etmeyerek bütün varlıklara
sayısız nimetler ihsan buyuran” Allah’ın bu özelliklerine ne isim verilir?
a- Rahmân b- Rab c- Rahîm d- Mâlik
8) Besmelenin dinî hükmü nedir? Yani, bir işe başlarken besmele çekmek,
dinin hangi hükmüne girer?
a- Farz b- Vâcip c- Sünnet d- Yapılan işe göre değişir
9) İnsan yaratılışının bir merhalesini ifâde eden, döllenmiş yumurta
(hücre, embriyo) anlamına gelen kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
a- Nutfe b- Meni c- Alâk d- Mudğa
10) Besmele ile ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a- İlk inen âyet, besmele ile okumayı emretmektedir.
b- Besmele Kur’an âyetidir. Neml sûresindeki âyette besmele geçmektedir.
c- Kur’an’da bir sûre (Tevbe sûresi) besmeleyle başlamaz. Diğer sûreler
besmele ile başlar.
d- Hayvan keserken “bismillâhirrahmanirrahim” denilmesi gerekir.
11) Besmele’nin tam doğru anlamı nedir?
a- Esirgeyen, bağışlayan Allah’ın adıyla.
b- Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla.
c- Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlıyorum.
d- Çokça merhamet eden Tanrı’nın adıyla okuyorum.
12) Kur’an’da “Allah” lafzından sonra en çok geçen Allah’ın ismi hangisidir?
a- Rab b- Rahmân c- İlâh d- Rahîm
13) Besmele, eski ümmetlerin de bildikleri ve kullandıkları bir ifâdedir.
Kur’ân-ı Kerim bu konuda Hz. Muhammed (s.a.s.)’den önce iki peygamberin
besmelesini örnek veriyor. Bu peygamberler kimlerdir?
a- Hz. Nuh ve Hz. Süleyman
b- Hz. Âdem ve Hz. Süleyman
c- Hz. Âdem ve Hz. İbrâhim
d- Hz. Nuh ve Hz. Mûsâ
14) İslâm’dan önce müşrik Araplar, işlerine başlarken besmele yerine
ne söylerlerdi?
a- Bismikellahümme
c- bismi’l Lât ve’l Uzzâ
b- Bismillâh
d- bismi’l Hubel ve’l Menat
15) Yaratma ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a- Kulların fiillerini de Allah yaratmıştır. Kul, bir eylemi yaratmaz;
yapar.
b- Gerek fizikî ve cismanî bakımdan, gerek davranış ve maneviyat/
ruhî (fıtrat) bakımından Allah, insanı en güzel bir biçimde yaratmıştır.
c- Allah, semâya ve arza “ol” demiş; onlar da hemen oluvermiş, yani
yaratılma hemen tamamlanmıştır.
d- Allah, görülen varlıkları olduğu gibi, görülmeyenleri, soyut nesneleri,
ölümü, hayatı ve bilmediğimiz nice şeyleri de yaratmıştır.
16) Halk (yaratma) kavramıyla ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi
tümüyle doğrudur?
a- Halk (yaratma), bir şeyi varken yok etmek ve yoktan var etmek,
cansız bir şeye can vermek, canlıdaki ruhu almak demektir.
b- Türkçede yaratmak anlamına gelen halk kelimesi, Allah’ın dışında
hiç kimsenin icadı ve sanatı için mecaz anlamında bile olsa kullanılamaz;
kullanılırsa Allah’ın yaratıcılığı inkâr edildiği için insan küfre
girer.
c- Halk, bir şeyden başka bir şey icad etmek, yapmak anlamına da
gelir. Bu anlamda ve mecaz olarak insan için kullanılabilir; ama yaratıcılıktaki
kutsallığı ve kudreti basite almaya yol açtığı için kullanılmaması
tavsiye edilir.
d- Müşrikler, yeri-göğü yaratan, canlı-cansız her şeyi yoktan var eden
Allah’a inanmadıkları için, insanın yaptığı basit şeylere “filan kimse
şunu yarattı” gibi sözler sarfetmekten çekinmezler.
17) Kur’an’da müşrikler tarafından Allah’tan başka rab kabul edilen
veya böyle küstahça bir iddiada bulunan kimselerden bahsedilmektedir.
Seçeneklerden hangisi bu anlamda Kur’an’da geçmez?
a- Ebû Cehil b- Fir’avn c- Râhipler d- Hz. İsa
18) “Besmele ile başlanmayan her iş ...........” Bu hadis-i şerifteki boş
bırakılan yere ne gelmelidir?
a- Yarım ve eksiktir.
c- Günah ve yanlıştır.
b- Şeytan işidir.
d- Bereketsiz ve güdüktür.
19) “Varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî
ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her
şeye sahip olan” anlamına gelen Allah’ın ismi, aşağıdakilerden hangisidir?
a- Allah b- Rahman c- Rab d- Din gününün sahibi
20) Yaratma ile ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi tümüyle doğrudur?
a- Yaratma, âlemlerin; semâ, arz ve içindekilerin yaratılmasıyla tamamlanmış,
bitmiştir.
b- Şerleri, kötülükleri, zarar veren şeyleri Allah yaratmaz; onlar şeytanın
yarattığı eserlerdir.
c- Allah, insanı topraktan, melekleri ve cinleri nurdan yaratmıştır.
d- Yaratma, Allah’ın işidir. Yaratıcılık O’ndan ayrılmaz bir vasıftır. O
devamlı ve tekerrür halinde yaratır.
21) Alâk kelimesinin anlamı olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a- Alâka, ilgi, sevgi
b- Yapışkan
c- İnsanın yaratıldığı toprak
d- Meni içindeki sperm, döllenmiş
22) “İnsan”la ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a- Müşrikler, beşer olmayan melek veya meleğe benzer bir peygamber
istiyorlardı. Günümüzdeki bazı insanlar da dâvetçi/hocaları, hatta
hacca gidenleri beşer olarak görmek istememekte; onların dünya işleriyle,
ticaretle ilgilenmesine olumsuz bakmaktadır.
b- Yüzlerce seneden bugüne batılılar, içlerindeki inançsız insanların
uydurdukları dinler olan materyalizm, kapitalizm, komünizm, scientizm
ve determinizmin etkisiyle insanı ruhtan ibaret varlık kabul edip,
onun maddî yönünü inkâr etmişlerdir.
c- İnsanın âciz ve zayıf olarak yaratılması da insan için aslında bir nimettir.
İnsan böylece insanlarla ve Rabbıyla ünsiyet içinde yaşamanın
tadını almaktadır. Âcizlik, kişiyi sosyalleşmeye ve birbirlerine yardımcı
olmaya itmekte; zayıflık da, Allah’a kulluğa/ibadete, dolayısıyla
O’nunla ünsiyete sebebiyet vermektedir.
d- İnsanın maddî gereksinimlerini öne çıkarıp, ruhî/manevî ihtiyaçlarını
ihmal etmesi, hayvanlaşması, hatta dört ayaklılardan daha aşağıya
düşmesi demektir. Bunun yanında manevî/ruhî gıdaları aşırı şekilde
alıp diğer yönü ihmal etmesi de nefsine zulümdür.
23) “İnsan”la ilgili olarak aşağıdaki lügat ve ıstılah tanımlarından hangisi
kısmen de olsa yanlıştır?
a- “İnsan” sözcüğü, üns kelimesinden türemiştir. Üns, yakınlık ve ünsiyet
demektir. İnsan, bir yandan diğer insanlarla bir arada yaşama
durumundadır, o yüzden bu yakınlığı; bir yandan da daima Allah’a
ihtiyacı vardır, bütün varlıkların üstünde Allah’a yakınlığı ifade için
insan denmiştir.
b- “İnsan” kelimesinin, nesy = unutmak fiilinden geldiği söylenir. Bu
durumda insan unutkan demektir. Kur’an’da insandan (Adem) söz
edilirken “Adem’e ahit verdik de unuttu.” buyurulur.
c- İnsan, beden ve ruhtan oluşan, düşünen, şuurlu, iman ve ilim sahibi
ibadet eden bir varlıktır. Halife olarak yaratılan, üstün, yapıcı yeteneklere
sahip, organik ve biyolojik yapı bakımından bazı ihtiyaçları/
zayıflıkları ve bazı ahlakî zaafları olan bir yaratıktır.
d- İnsan, İslam dışı kültürlerde tek yönüyle değerlendirilse de, aslında
iki yönlü bir varlıktır: Ademiyet ve beşeriyet. Ademiyet, insanın adam
olması demektir, yani insanın dış yapısını, toprak yönünü, fizikî özelliklerini
ifade eder. Beşeriyet tarafı ise, insanın halifeliği, ruh yapısı,
manevî tarafı, melekî yönüdür.
24) Seçeneklerden hangisi, Allah’tan başkasını rab kabul etme şirki
anlamına gelmez?
a- Yatırlara kurban kesmek, onlara duâ etmek.
b- Din adamlarının helâl kıldığını helâl kabul etmek.
c- Namaz, oruç gibi ibâdetleri terk etmek.
d- Önderleri, din büyüklerini sevmede ve onlara bağlanmada aşırı git
mek.
25) Mâlum olanın olduğu hal üzere bilinmesine, bir şeyin hakikatini/
gerçeğini idrâk etmeye ne denir?
a- vahy b- ilim c- hilâfet d- istiz’âf
26) Allah, insana takvâyı da fücuru da ilham etmiştir. Ama Allah’ın
merhamet yönünün ağır basmasından dolayı, insanın hayra meyletmesi
için, onu hidâyete kılavuzluk edecek unsurlarla takviye etmiştir. Aşağıdakilerden
hangisi bu unsurlardan biri değildir?
a- Fıtrat (İslâm’a yatkınlık)
c- İstiğnâ (kendini yeterli gör
mek)
b- Peygamber ve kitap (vahy)
d- Akıl ve vicdan (doğruya ve
güzele meyil)
27) “Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ......... , kesin bilgi demektir. Onun
için ilmi, yani hakka hakikate dayanan ilâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi
kabullenmeyen insana profesör bile olsa ......... , bunların en meşhurlarına
.......... , böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de .......... denir.”
İlimle ilgili yukarıdaki ifadede boş bırakılan yerlere seçeneklerden
sırasıyla hangisi gelmelidir?
a- bilgi - bilgisiz - zır câhil - bilgisiz toplum
b- din - kâfir - Firavun - tâğut
c- ilim - câhil - Ebu Cehil - câhiliyye
d- İslâm - câhil - İblis – şirk
28) Alâk sûresi 6-7. âyetlerde şöyle bahsediliyor: “Hayır, gerçekten insan
ölçüsüz derecede tuğyân/azgınlık eder, haddini aşar. Kendi kendine
yettiğini sandığında, kendini müstağnî gördüğünde.” Bu âyette azgınlığın
sebeplerinden biri olarak kendini Allah karşısında zengin saymak gösteriliyor.
İnsanların zenginlik sandığı mal-mülk konusuyla ilgili aşağıdaki
yargılardan hangisi yanlıştır?
a- Kur’an’a göre mal ve mülkün sahibi Allah’tır; insan sadece emânetçidir.
b- Mal, bir fitne/imtihan olduğundan, malını müdâfaa için öldürülen
kimse, büyük günah üzere ölmüş sayılır.
c- Allah, malı-mülkü dilediğine verir, dilediğinden de alır.
d- Ölmüş (murdar) hayvan eti, bozuk gıdalar, zehirli maddeler gibi
insanların yararlanamayacağı şeyler mal sayılmaz.
29) İnsanın azgınlığına yol açan en temel husus, aşağıdakilerden hangisidir?
a- Namaz kılmaması
b- Boş şeylerle uğraşması
c- Çok malının olması
d- Kendini muhtaç olmayacak kadar yetkin ve yeterli görmesi
30) Kur’ân-ı Kerim’de; yalancı, günahkâr perçeminden yakalanıp ateşe
sürükleneceği söylenen kişi, hangi davranışı sebebiyle bu cezaya çarptırılacaktır?
a- Namaz kılan kişiye yasak koyması
b- Yoksullara yardım etmemesi
c- Tartıda hile yapması
d- Yeminini yerine getirmemesi
31) Namaz secdesi dışında başka secdeler de vardır. Seçeneklerden
hangisi, dinimizdeki secde çeşitlerinden biri değildir?
a- Sabır secdesi
b- Şükür secdesi
c- Sehiv secdesi
d- Tilâvet secdesi
32) “O, insanları ve toplumları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için
gönderilmiştir. Bir adı da Nur’dur. Onun hâkim olmadığı yerler zulumâtla
(karanlıklar ve zulümlerle) kaplıdır.” Bu özellikler, aşağıdakilerden hangisine
aittir?
a- Peygamberler b- Hz. Muhammed (s.a.s.)
c- Hidâyet d- Kur’an
33) İsyan ve itaatle ilgili aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a- İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı. Küfre
isyan edemeyen müslümanlar, en azından itaatsizlik yapmalıdır.
b- Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmeyi
yasakladığı ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz; biri varsa öteki
yok demektir.
c- Allah’a ve Rasûlü’ne sadece itaat yeterli olmaz; bu itaatin kalben hiç
sıkıntı ve şüphe duyulmadan gönüllü olarak yapılması da şarttır. Aksini
Kur’an imansızlık olarak değerlendirir.
d- Ülü’l-emr konumunda olan büyüklere, cemaat yöneticilerine, liderlere
ve devlet yetkililerine mutlak itaat gereklidir.
34) Kur’ân-ı Kerim, Allah’a ve Rasûlü’ne mutlak itaati emrettiği gibi;
Allah ve Rasûlüne mâsiyet emretmeyen mü’minlerden olan ülü’l emre
(yetkili kişiye) de itaati emretmektedir. Yine, Kitabımız bazı kimselere de
itaat edilmesini yasaklamaktadır. Seçeneklerin hangisi, kendilerine itaatin
yasaklandığı bu sınıflardan değildir?
a- Bazı günahlar işleyen ana babalara, büyüklerin kendilerinden küçük
olanlara, âlimlerin kendilerinden ilim yönüyle daha düşük olanlara
b- Kâfirlere, ehl-i kitaba, münâfıklara, kendisini Allah yolundan saptırmak
isteyen liderlere ve büyüklere
c- Şeytana, şeytanın dostlarına, günahkârlara ve nankörlere, yalancılara,
ahlâksızlara, namaza engel olanlara
d- Şirke zorlayan ana babaya, halkın çoğunluğuna, insanların ve bilmeyenlerin
hevâlarına/ kötü arzu ve isteklerine
35) Hem süs, hem de her türlü etkiden koruyucu olarak dış ve içe giyilen
parçaları da bulunan bir örtü ve elbise olarak Kur’an’da “Ve .........
elbisesi, işte o hayırdır.” (A’râf sûresi, 26. âyet) şeklinde tanımlanan, “fücur”
un zıddı olan, yukarıdaki âyette boş bırakılan yere gelmesi gereken
kavram nedir?
a- Hamd b- Takvâ c- Hidâyet d- Tâğî
36) “Takvânın bir anlamı da haşyet, yani ta’zim ve saygıdan ileri gelen
korkmaktır. Bu korku, kulun Rabbiyle arasındaki sevgiyi yıpratma korkusudur.
O yakacak diye değil; O sevmeyecek diye korkmaktır takva.” Bu ifadelerden
yola çıkarak Allah sevgisi ve Allah korkusu hakkında aşağıdaki
yargılardan hangisi yanlıştır?
a- O’nu hem sevmeli, hem de O’ndan korkmalıyız.
b- Ümit ve korku arası yaşamalıyız.
c- Allah, korkulmaya değil; sadece sevilmeye lâyıktır.
d- O’nu sevme yönümüz ağır basmalı, O’ndan korkarken bile sevgiyi
öne çıkartmalıyız.
37) Lügat anlamlarından bazıları duâ, patlama, parlama, tutuşma olan
fiilî bir dua ve niyaz, eyleme dönüşmüş bir tevhid, Allah’ın huzurunda boyun
eğiş ve Allah düşmanlarına karşı nefret dolu bir kıyam ve başkaldırı
özelliğini taşıyan ve tevhidden sonra ilk emir olan Kur’anî kavram nedir?
a- Cihad b- İbadet c- Salât d- İstiâne
38) Sözlükte, “eğilme ve boyun büküş” demektir. Özel anlamda namazın
bir rüknü olan, genel anlamda ise melekleri, insanları, hayvanları
ve cansızları da kuşatan, “üstün bir varlığın önünde saygıyla eğilme”ye
Kur’an terimi olarak ne denir?
a- Tesbih b- Namaz c- İbâdet d- Secde
39) Namaz konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a- Namaz, insanı fahşâ ve münkerden (kötü ve iğrenç şeylerden) vazgeçirir.
b- Namaz, insanın işinin rast gitmesini, dünya işlerinde kişinin rahatlamasını
ve başarısını sağlar.
c- Namaz, gönülleri ferahlatan, ruhları aydınlatan bir şifa kaynağıdır.
d- Namaz; dua, tevbe, zikir, şükür, tesbih gibi ögeleriyle mü’mini mânen
eğiten ve olgunlaştıran bir ibadettir.
40) Dünyadaki en büyük devrim, onun eseridir. O, gerçek anlamda,
bir çağı kapatıp yepyeni bir çağ açmıştır. Cahiliyye, onunla kovulmuş,
mutluluk çağı onunla başlamıştır. Tarihin şahit olduğu en muhteşem topluluk,
onun sayesinde oluşmuştur. Tüm mucizeler içinde de baş sırayı o
alır. Bu özelliklere sahip olan şey, aşağıdakilerden hangisidir?
a- Din b- Kur’an c- Hz. Muhammed (s.a.s.) d- Allah’ın halifesi
41) Secde konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a- Firavun, hayatı boyunca asla Allah’a inanmamış ve hiç secde etmemiş;
‘ben sizin en üstün ilâhınızım’ diyerek başka insanları kendine
secde ettirmiştir.
b- Şeytan, secde emrini yerine getirmemiştir. Şeytanlaşan insanlara da
secde çok zor geldiğinden yerine getirmezler.
c- Meleklerin Âdem’e secdesi, insana yapılan secde değildir. Âdem,
kıble ve mihrab durumundaydı. Ya da bu konuda “secde”, lügat anlamıyla
kullanılan sembolik ve mecazî bir secdedir; yeryüzü halifesine
boyun eğip itaat etme, onu saygıyla selâmlama anlamındadır.
d- Mânevî hastalıkların başı kibirdir. Şeytan secde etmeyerek ilk günahı,
büyüklendiğinden dolayı işledi. Secde ederek mü’minler Allah’a
karşı büyüklenmeyip âciz olduklarını belirtirler ve Allah’ı en büyük
kabul ettiklerini O’na secde ederek isbat ederler.
42) Göklerde ve yerde olanların hepsinin, güneş, ay, yıldızlar, dağlar
ve ağaçların Allah’a secde ettikleri Hacc sûresi 18. âyette belirtiliyor. Bu
secdeye ne ad verilir?
a- Teshirî secde: İster-istemez yapılan zorunlu secde; Allah’a itaatlerini
belirttikleri davranış.
b- Teklifî secde: Allah’ın onları mükellef kılmasından dolayı yaptıkları
secde; çünkü onlar da kulluk yapmak için yaratılmışlardır.
c- Tekfirî secde: Allah’ın secde emrine uymayan İblis’i tekfir edip lânetlemek
için Allah’a yapılan secde.
d- Temsilî secde: İnsanların Allah’a yaptıkları secdenin bir benzeri, aynısı
ve misli olan secde.
43) Tuğyânın (ve küfrün) temel sebeplerinden biri olan “istiğnâ” ne
demektir?
a- Büyüklük taslayarak insanlara zulmetmek, haksızlıkla hükmetmek;
Büyüklüklenip kibirlenerek yeryüzünde fesat ve fitne çıkarmak, müstekbirlik
b- Kendini her yönden zengin kabul edip, kimseye muhtaç olmadığı
anlayışına sahip olarak kibir ve gurur içinde bulunmak
c- Ayartma, azdırma, baştan çıkarma, fesat, ara bozma, karışıklık ve
dinsizlik
d- Fesat çıkarmak, bozmak, faydalanılan bir şeyin bozulması, insanların
inanç ve yaşayışını doğrudan saptırmak
44) Kelime anlamı korumak, korunmak, sakınmaktır. Kavram olarak,
kuvvetli bir himâyeye girerek korunmak, haramları terk edip şüpheli şeyleri
bırakmak suretiyle nefsi günahlardan korumak anlamında kullanılır.
Tanımı yapılan bu kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a- Takvâ b- İnfak c- Hidâyet d- Gayb
45) Lügat anlamı, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak olan “isyan ve günahta
sınır tanımayacak ölçüde ileri gitme”ye ne denilir?
a- inzar b- fesad c- tuğyan d- ifsad
46) Alâk sûresi, 8. âyette “Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.” buyrularak
âhiret bilinci verilmektedir. Âhiretle ilgili olarak aşağıdaki yargılardan
hangisi yanlıştır?
a- Âhiret inancı, hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde de mevcuttur.
b- Reenkarnasyon, Hindu dininden geçen, ruhların, insan ölünce başka
bedenlere geçeceğine inanılan, temelde de âhireti ve yeniden dirilişi
inkâr anlayışıdır.
c- Dünya ayrı, âhiret ayrıdır. Din ve âhiret işleriyle dünya işlerini birbirine
karıştırmamak gerekir.
d- Kur’an’da âhirete sadece inanmak yeterli görülmemekte, ona kesin
bilgi, şuur ve şehâdet, yani yakînî iman istenmektedir.
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
“Yaratan ………. adıyla (………. ile) oku! O, insanı bir alâktan ……….
. Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en ………. . O, ………. (yazmayı) öğretendir.
……… bilmediklerini ……… .”
47) Alâk Sûresinin ilk beş âyetinin meali olan yukarıdaki ifadelerde
boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a- Rabbinin; Allah; varetti; zengindir; size; meleklere; öğretir
b- Rabbinin; besmele; yarattı; cömerttir; kalemle; insana; öğretendir
c- Allah’ın; Kur’an; oluşturdu; affedicidir; okumayla; herkese; gösterir
d- Rabbimizin; istiâze; yarattı; bağışlayandır; yazı; yarattıklarına; vahyeder
“Hayır, (eğer okunması gerekeni gerektiği gibi okumazsa) gerçekten
………. ölçüsüz derecede ………. /azgınlık eder, ………. aşar. Kendi kendine
yettiğini ………., kendini ………. gördüğünde. Şüphesiz ………. ancak
Rabbinedir. Gördün mü o ………. Bir kulu ……….?”
48) Alâk sûresinin 6-10 âyetinin meali olan yukarıdaki ifâdelerde boş
bırakılan yerlere sırasıyla, seçeneklerden hangisi gelmelidir?
a- İnsanlar; isyankârdır; haddini; düşünür; müstağnî; iman; nehyedeni;
ibâdetten
b- İnsan; tâğutluk; sınırı; savunur; istiğnâ; sınav; zâlimi; kovanı
c- Zenginler; tuğyân; ölçüyü; düşündüğünde; yönetici; gidiş; yasaklayanı;
hayırdan
d- İnsan; tuğyân; haddini; sandığında; müstağnî; dönüş; yasaklayanı;
namazdan
“Gördün mü, ya o (kul, Peygamber) doğru ………. üzerinde ise Ya da
………. emrediyorsa? ………. mü, ya şu ………. (Ebû Cehil) ………. ve
yüz çeviriyorsa? O, ………. gerçekten her şeyi ………. olduğunu ……….
mu?”
49) Alâk sûresinin 11-14 âyetinin meali olan yukarıdaki ifâdelerde boş
bırakılan yerlere sırasıyla, seçeneklerden hangisi gelmelidir?
a- Yol; takvâyı; gördün; diğeri; yalanlıyor; Allah’ın; görmekte; bilmiyor
b- Din; ma’rûfu; gördün; kâfiri; inanmıyor; Peygamber’in; sevmiş;
görmüyor
c- Çizgi; hayrı; öldü; tâğutu; yalanlıyor; Rabbinin; bilmiş; görmüyor
d- Yol; İslâm’ı; gördün; düşmanı; sevmiyor; kendisinin; yanlış; görmüyor
“Hayır, hayır! Eğer ………., derhal onu ………. (perçeminden) yakalarız
(cehenneme sürükleriz). O ………. ve günahkâr alından. O, hemen
gidip ………. (kendi taraftarlarını) ………. . Biz de ………. çağıracağız.
Hayır, hayır; ona uyup ………. etme! (Allah’a) ………. et ve (yalnızca O’na)
yaklaş!”
50) Alâk sûresinin 15-19 âyetinin meali olan yukarıdaki ifâdelerde boş
bırakılan yerlere sırasıyla, seçeneklerden hangisi gelmelidir?
a- Vazgeçmezse; saçlarından; kâfir; zebânîlerini; getirsin; askerlerimizi;
küfr; secde
b- Ölünce; yakasından; isyankâr; kâfirleri; kışkırtsın; Müslümanları;
isyan; ibâdet
c- Vazgeçmezse; alnından; yalancı; meclisini; çağırsın; zebânîleri; itaat;
secde
d- İnanmazsa; burnundan; inançsız; kavmini; çağırsın; ordumuzu;
inkâr; kulluk
Alâk Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı
1 C 11 B 21 C 31 A 41 A
2 D 12 A 22 B 32 D 42 A
3 C 13 A 23 D 33 D 43 B
4 A 14 C 24 C 34 A 44 A
5 C 15 C 25 B 35 B 45 C
6 B 16 C 26 C 36 C 46 C
7 A 17 A 27 C 37 C 47 B
8 D 18 D 28 B 38 D 48 D
9 C 19 C 29 D 39 B 49 A
10 D 20 D 30 A 40 B 50 C
Son Söz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
için…





 
Salı, 12 Ocak 2021 19:05

Tevhid, Rab ve İlah

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 


DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -4-
TEVHİD, RAB VE İLAH
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:

Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
TEVHİD, RAB VE İLAH
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-4-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, El-hamdu lillâh, ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ rasûlillâh.
Bir insanın mü’min olması çok zor değildir. Anlamını bilip kabul edecek şekilde şehâdet veya tevhid kelimelerini dillendirdiğimiz zaman “mü’min” olur ve onu o şekilde görüp kabul etmek gerekir. İslâm’ın hâkim değil, mahkûm olduğu günümüz Türkiyesi gibi ülkelerde zor olan; müslüman kalmak, müslümanca bir hayat sürmek ve müslümanca ölmektir.
Allah Teâlâ, insana irâde vermiş, onu hür bırakmıştır. Bu hürriyeti yanlış yerde kullanarak Rabbine isyan etmesi, kendi istediği gibi yaşayıp hayatına kimseyi müdâhale ettirmemesi, kendini tanrı ilan edecek şeytanî bir yola girmektir. Bu durum, bir insanın Rabbiyle yaptığı antlaşmasını tek taraflı olarak bozması, eski câhiliyye hayatına dönme isteğidir.
Rabbimiz, insanları yaratıp başıboş bırakmamıştır. Ona bir taraftan sayısız nimetler bahşederken, diğer yandan onu değişik sınavlardan geçirir. O, âlemlerin Rabbidir. Evrensel bir açılım sözkonusu bu âyette. Herkesin ve her şeyin Rabbidir O. İnsan hücrelerine hükmettiği gibi, âlemlere hükmeden Allah’a “sen bizim okullarımıza, mahkemelerimize, devletimize, kılık-kıyafetimize, evimizin konumuna… karışamazsın” demek ne büyük bir cür’ettir. Bütün âlemdeki varlıkların kendisine teslim olup itaat ettikleri, Kur’an tabiriyle tesbih ve secde ettikleri Rablerine karşı insan da bu güzel orkestraya katılmalıdır. Namaz kılarken başka bir ilâha, sokağa çıkıp iş hayatına yönelince başka bir ilâha kul olmak veya emir kulu olmayı kabullenmek, insan onuruyla da bağdaşmayan şeytanî bir tavırdır.
Siyasî alanda kralların, Firavunların; din alanında râhiplerin, hahamların, türbelerdeki şahısların rab kabul edildiği çağımız modern câhiliyyesinde, Allah’a sınır biçmeye, “Sen şuralara karışırsın, şu alanlara karışamazsın!” denilebilmektedir. Bu durum, insanın kendi hevâsını tanrı kabul etmesi, İslâmî emirler konusunda kendini müstağnî görmesi ve giderek rablik iddia edecek çizgiye gelmesi demektir.
Problemlerin tümü, Allah’ın tek ilâhımız, tek Rabbimiz, tek mutlak otoritemiz, sözü sokağa, eve, özel hayatımıza, okulumuza, devlete ve her şeye geçmesi gereken gönülden kendisine teslim olmamız icap eden bir zat olduğunu unutmamızdan kaynaklanıyor.
Çözüm de, Allah’ı tek Rab ve tek İlâh olarak kabul edip, bunun gereklerini yerine getirmek…
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Temmuz 2011, Ümraniye

- 9 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -4-
TEVHİD (TEK İLÂH)

İlâh; Anlam ve Mâhiyeti

Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti

Tevhid; Hayatın Anlamı

Tevhidin Yansımaları

Evrendeki Tevhid

Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti

Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele

Tevhidi Bozan Durumlar

Kur’ân-ı Kerim’de Tek İlâh/Tevhid Kavramı

Kur’an’da Tevhidle İlgili Önemli Vurgular

Tevhidin Göstergesi; Kapsadığı Mânâ ve Sonuçları

Kelime-i Tevhid

Tevhid Penceresinden Günümüz ve İnsanımız

Amelde Tevhid

Muvahhid
“İlâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.” 1
İlâh; Anlam ve Mâhiyeti
İslâm kültürünün önemli kavramlarından biri de “ilâh”tır. Tevhid inancını ve onun karşıtlarını yeterince bilmek için bu kavramı iyi tanımak gerekir. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.
Sözlük anlamı; kulluk edilen, mâ’bûd haline getirilen, kendisine yönelinen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtmek-gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan
1] 2/Bakara, 163
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 10 -
bütün ma’budların ortak adı ‘ilâh’tır. Türkçede bunu ‘tanrı’ kelimesi
ile karşılarız.
İslâmî istılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir.
İlâh; ibâdet edilmeye yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile
boyun eğilip kulluk ve itaat edilmeye lâyık, herşeyin O’na muhtaç
olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik
mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh görülmez ve ulaşılmaz bir varlıktır.
İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma
ve ondan yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar,
bazı şeylere gücü yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere
sığınır, bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerin
bittiği bir yerde, görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli
‘ilâh’tan yardım ister. Çevresinde gördüğü hemen bütün olayların
kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün
yaptığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı
insan sığınacak bir melce (bir kucak) arar.
Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar,
yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki ‘bir ilâha bağlanma’ ihtiyacını
başka şekillerde, bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde
dinsiz insan olmadığı gibi, ‘ilâhsız’ insan da yoktur. Kimileri,
hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile; onların içerisinde,
sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her
şeyden çok büyük saydığı bir ‘şey’ mutlaka vardır.
İşte o ‘şey’ onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim çok ilginç bir
örnek veriyor: Birtakım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini,
kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bir dinin emrine
uymayı bırakın, toplumda geçerli olan hiç bir kural onları bağlamaz.
Bu tip insanlar, bir çeşit ‘kendi keyiflerine’ uyarlar. Kendi
arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden
ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür
insanlar için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve
arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi
olacaksın?”2 demektedir.
İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan ‘güç’tür. Bu kimine
göre ateş, kimine göre Güneş, bazılarına göre gökler, bazılarına
göre yıldızlar, bazı kimselere göre madde, bazısına göre ataların
rûhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet
erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük tanrılarıdır.
2] 25/ Furkan, 43
TEVHİD
- 11 -
Hatta bazı insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri,
kralları ilâh veya yarı tanrı saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere
“Ben sizin en büyük Rabbinizım/ilâhınızım” diyordu.3
Japon kralları tanrı sayılan Güneşin oğlu, Çin kralları tanrının oğlu,
bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü Dalay Lama yarıtanrı
sayılıyor(du).
Birçok ülkede diktatörler, tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz
üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman
gazabıyla herkesi cezalandırabilen tanrılar gibi düşünülmüştür.
Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar
secde edercesine saygı göstermektedirler.
Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı
ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar
ve mâbetler yapıp, o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan,
tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur.
İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da
buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve
o heykellere ilâh diye tapınıyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti var /
Putunu kendi yapar kendi tapar.”
Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir
olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler
O’nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün
işler yani kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek
veya istemeyerek O’na boyun eğerler. Her şey O’nu tesbih
eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca
O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiç bir şey
O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve
yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiç bir şeye muhtaç
değildir.
Mutlak anlamda yardım edici O’dur, mutlak anlamda ceza verici
yine O’dur. Bu anlamda O, mutlak ve tek ‘ilâh’tır; O’ndan başka
ilâh yoktur. İnsanların ilâh diye düşündükleri şeylerin ötesinde
bir ilâhtır O. İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, “Allah” der. Bu isim,
ilâh kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan
bir Allah kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet
sahibi ‘ilâh’ın özel adıdır.
İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de;
ama ‘Allah’ bir tanedir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek
de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem
3] 79/Nâziât, 24
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 12 -
Rablik (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik
(mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir.
“İlâh”ın Kur’an’daki İki Mânâsı: Kur’an’da ‘ilâh’ kavramı, daha
çok şu iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun,
bütün insanların kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; İkincisi, gerçek
ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.
İlâh Düşüncesi: Tevhid, insanlığın ilk dini; ilk insan da bir tevhid
peygamberi idi. Hz. Âdem’den çok sonraları insanlar ilk defa
Tevhid inancının dışına çıktılar ve yaptıkları heykelleri ilâh haline
getirip onlara tapındılar. Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında
ve günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış
devam etmektedir.
Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını gören, duâlarına karşılık
veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan üstün
(müteâl) olmalıdır. Bu ilâh insanın sahip olmadığı birçok özelliği
taşımalıdır. Aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir makam olmalıdır
ulûhiyet/ilâhlık. Kimileri bu ilâhlarını hayal etmişler, kimileri de
onları somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir. Birçoğu
da insana ait birtakım özellikleri onlara vermişler, tanrılarını insan
gibi veya bazı insanları tanrı gibi düşünmüşlerdir.
Eski Yunan ilâhları/tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin
hanımlarına göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm’in
iki tanrısı vardı ve sürekli kavga ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin
iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski Azteklerin ilâhı zâlim
bir savaşçıydı. Bazıları birtakım hayvanları, kimi insanlar zamanı,
bazıları da ruhları kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir.
Geçmişte bu tür acâyip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm bu
tür bütün ilâh düşüncelerini kaldırmış ve insanlar hakkında hak
olan Allah inancını getirmiştir. Çünkü bu inanç, insanların kendi
kafalarından ve eksik görüşlerinden değil, bizzat insanların Rabbi
Allah’tan gelmiştir. Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar ‘ilâh’
konusundaki düşüncelerini ve inançlarını düzeltebilmişlerdir. Ancak
buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını kullanmayan,
Kur’an’a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh inancını
sürdürmektedirler.
Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu
ilâh gibi düşünmüş olur. Dinimizde bunun adı “şirk”tir. Allah’ın
yaratma, öldürme, diriltme, affetme, azâb etme, yoktan var etme,
kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma gibi sıfatları, başka
TEVHİD
- 13 -
şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar “ilâh” haline getiriliyor
demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişinin, bir kurumun
veya bir başka şeyin, ‘tıpkı tanrı gibi” diye düşünmesi, onu ilâh
saymasıdır. İlâh diye düşünülen şey; üstündür, (müteâldir), en çok
sevilendir, ondan daha büyük bir şey yoktur.
Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür.
Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen
insanlar hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir.
Bugün nice insan, atalarının ruhunu, devlet yöneticilerini,
kahramanları, devlet örgütlerini, uluslararası kuruluşları
tıpkı ilâh gibi görmektedir. “Bu sahte tanrların gücü çok büyüktür
ve bunlara asla karşı gelinemez” diye inanılmaktadır.
Gazetelerin sayfalarında görülen ‘futbol ilâhı’, ‘müziğin ilâhı’,
‘sanat tanrısı’, ‘seks tanrıçası’, ‘ey falanca şarkıcı sana kul olayım’,
‘ey sevgili sana tapıyorum’ gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin
görüntüleridir. Yine bazı şarkılarda geçen, sevgiliyi putlaştıran
sözler de bunun gibidir. Bazıları bir sporcuyu, bazıları da bir müzik
veya film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden
gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir
şey düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine sürükler.
Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, tek partilerin,
kahramanlaştırılan bazı ölülerin koydukları ilkeler ve kanunlar,
yaptıkları işler ve uygulamaları hakkında, “karşı gelinemez, değiştirilemez,
itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir” düşüncesi, onları
ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde
olağanüstü bir güç var sanmaktalar, dolayısıyla onlarda
ilâhlık sıfatları görmekteler.
Bazılarının, “birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri,
kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur”
şeklindeki inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin
Rabbi Allah’ın insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları
reddetmek, ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü
kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu
Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi
ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği
haber verildi. Rasûlullah (s.a.s.) o sırada 9/Tevbe sûresi 31. âyeti
okuyordu. Adiy b. Hâtem, orada söylenenleri duyunca şöyle dedi:
“Ben yahûdileri ve hıristiyanları tanırım, onlar hahamlarına ve papazlarına
ibâdet etmiyorlar ki...” Bunun üzerine Ekrem Rasûl şöyle
buyurdu: “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet etmiyorlar,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 14 -
fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının
bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp rab haline
getirmenin mânâsı budur.” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet
etti, o da müslüman oldu. 4
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek veya
kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve
Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”5 Diyelim
ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçü veya bir hüküm
var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasî bir otoritenin,
devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü
bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser,
inanır veya peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü veya
ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.
Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp
vermeyi haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım
yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor,
“fâizsiz ekonomi olmaz” diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini
çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, “Allah’ın ölçülerinin
bir hükmü yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama
yöneticilerin koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur,
biz onlara inanırız”, derse, işte bu inanç başkalarını ilâh
haline getirmedir.
Kim herhangi bir şeyi Allah sevgisinden fazla severse, bir şeye
Allah’tan fazla saygı gösterir veya ondan bu denli korkarsa veya
Allah’ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa, ya da
Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün
sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir.
Farklı ilâhlara inananlar bu inançlarını zaman zaman ortaya
koyuyorlar. ‘Falanca devletin, falanca uluslararası kuruluşun veya
falanca adamın ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen kimse, Allah’ı
değil onları ilâh tanıyor demektir.
İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ
ilâhe illâllah Muhammedü’r Rasûlüllah (Allah’tan başka tanrı yoktur.
Hz. Muhammed Allah’ın elçisidir).” 6
“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka hiç bir
ilâh yoktur.”7; “İnsanlar içinde Allah’tan başkasını O’na denk sayanlar var.
4] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 10, hadis no: 3292
5] 33/Ahzâb, 36
6] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 295-299
7] 28/Kasas, 88
TEVHİD
- 15 -
Ki onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri
daha büyüktür. Allah’a eş koşarak kendi kendilerine zulmedenler, azabı
görecekleri zaman bütün kudretin ve gücün gerçekten Allah’ta olduğunu
gözleri ile görür gibi bir bilselerdi.” 8
İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza,
hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve
kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir. İnsanın fıtratında
kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı
yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme
ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse, başka ilâhlara tapmış
olurlar ki, bu da insanı küfre sokar. Kur’ân-ı Kerim’de öncelikle
ve her şeyden önemli ve yoğun olarak Allah’ın ilâhlığı üzerinde
durulur. Tek ilâh Allah’tır, yani kendinden başka kulluk edilecek,
tapınılacak, yönelinecek başka bir ilâh yoktur. Cahiliye döneminde,
gerek Mekke müşrikleri gerek yahudi ve hristiyanlar Allah’a
inanıyorlardı; fakat Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek,
Allah’a karşı en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi.
İlâh tektir ve O da Allah’tır. Allah; her şeyi yaratan, insanları
bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine
güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekan sınırı
olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır.
O halde bütün bunlara gücü yeten “ilâh” tır ve O da bir tanedir.
Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Allah bu konuda
şöyle buyuruyor: “Allah hiç evlât edinmemiştir. O’na ortak hiç bir ilâh
da yoktur. (Öyle olsaydı) bu takdirde her ilâh kendi yarattığıyla gider ve
elbette kimi kimine üstün çıkıp büyüklenirdi. Allah Onların (müşriklerin)
bütün isnatlarından münezzehtir.”9 Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi.
Her ilâh diğerinden farklı bir şey yapmak, bağımsız olduğunu
ve egemenliğini göstermek isterdi. Bunun sonucunda da bütün
kâinat yerle bir olurdu. Hâlbuki kâinatta muazzam bir düzen vardır.
Öyleyse kâinata hükmeden ilâh tekdir ki, O da Allah’tır. Bütün
evren, içindeki varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her
şeye ulaşan bir İlâh’ın kontrolündedir. Müslümanlar, bu İlâh’a yönelirler,
O’na duâ ederler. Korkuları bu İlâh’tandır, güvenleri de
bu İlâh’adır. Bu İlâh’a her şeyiyle bağlıdırlar, O’nu her şeyden çok
severler. Elbette bu İlâh, âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Lâ ilâhe
illâllah kelimesinde belirtildiği gibi Allah’tan başka ilâh yoktur.
İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun
koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun
8] 2/Bakara, 165
9] 23/Mü’minûn, 95
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 16 -
koyma, insanlar için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse,
bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki, bu da şirktir.
Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih
boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen
şirk çeşidi bunlara kulluk şeklinde olandır. “Sana indirilene ve
senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Zira
tâğûta küfredip inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde tâğûtun
önünde muhâkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar.
Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.”10; “Kim tâğûtu reddedip
Allah’a iman ederse, muhakkak ki, kopması mümkün olmayan sapasağlam
kulpa yapışmış olur.” 11
Kur’ân-ı Kerim bize bütün peygamberlerin tevhid akîdesiyle
gönderildiğini bildirir: “(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz
her peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin’
diye vahyetmişizdir.”12; “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve
tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete/topluma, bir peygamber
gönderdik.” 13
Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
Türkçede ‘birlemek’ şeklinde ifade edilen ‘tevhid’, Arapça
‘vahd’ kökünden türemiş bir mastardır. ‘Tevhid’ sözlükte, bir şeyin
‘bir’ olduğuna hükmetmek, onu ’bir’ olarak bilmek, bir şeyi
diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak, birlemek gibi anlamlara
gelmektedir. Kavram olarak ‘tevhid’, mutlak anlamda Allah’ın bir
olduğunu bilmeyi, O’ndan başka ilâh bulunmadığına, ortağı ve
benzeri olmaktan uzak bulunduğuna inanmayı ifade eder.
‘Tevhid’ en geniş anlamıyla ‘bir’ Allah inancının, insanların düşündüğü
bütün ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün,
tek Yaratıcı, tek Rab tanımanın açıkça ortaya konulmasıdır. ‘Tevhid’
aynı zamanda âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından insanlara
gönderilen İlâhî dinin adıdır. İnsanlar ya Tevhid Dinine, ya da
şirk dinlerine inanırlar. Üçüncü bir yol yoktur insanın hayatında.
Şirk, nasıl insanların kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları
bütün dinleri tanımlıyorsa; ‘Tevhid’ de Allah’ın vahy yoluyla tüm
peygamberlere gönderdiği dini tanımlar.
‘Tevhid’ hem inanç açısından Allah’ı zâtında, sıfatlarında ve
fiillerinde ‘bir’lemek, hem de ibâdeti yalnızca Allah’a mahsus
10] 4/Nisâ, 60
11] 2/Bakara, 256
12] 21/Enbiyâ, 25
13] 16/Nahl, 36
TEVHİD
- 17 -
kılmaktır. Allah’ın birliğini ifade eden ‘tevhid’ kavramı Kur’an’da
geçmemektedir. Allah’ın birliği Kur’an’da, ‘Vâhid’, ‘Ehad’ gibi sıfatlarla
ve başka tarzla açıklanmaktadır.
Allah’ın birliğinden, sıfatlarından ve diğer iman konularından
bahseden ilme Akaid denilir. Tevhid ilmi, Akaid ilminin diğer adıdır.
Çünkü Tevhid ilmi, ağırlıklı olarak Allah’tan ve O’nun insanlara
gönderdiği inanç esaslarından bahseder.
Edebiyatta ‘tevhid’; Allah’ın birliğinden ve yüceliğinden bahseden,
bunlardan söz eden, konusu bu gibi şeyler olan şiir çeşitlerine
denir.
Tevhid’in Amacı: ‘Tevhid’den maksat, Allah’ı birlemek, O’nu
bir olarak kabul etmektir. Buradaki ‘bir’den amaç sayı yönünden
bir olması değil, O’nun hiç bir şekilde ortağının, benzerinin
ve eşinin olmaması, ezelî ve ebedî sıfatları yönünden hiç bir
şeye benzememesi, Kur’an’ın ifadesiyle ‘hiç bir şekilde denginin
bulunmaması’dır. Benzer cinsler arasında herhangi bir şeye ‘bir’
denilir, ama onun cinsinden ve benzerinden başka şeyler de olabilir.
Allah’ın bir ve tek oluşu ise benzersiz, eşsiz ve denksiz bir
birliktir.
‘Tevhid’, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanan mü’minlerin,
bütün ilgi ve dikkatlerini Allah’a yöneltmeleri, Allah’a teslim olmaları,
mutlak kudret sahibi olarak O’nu görmeleri, O’nun gösterdiği
yolda yürümeleri, O’nun istediği gibi O’na kulluk yapmalarıdır.
Tevhid ehline, yani şehâdet getirip mü’min olanlara muvahhid/
Allah’ı tevhid eden denilir. Muvahhidler, Tevhid gerçeğine bu bilinçle
yönelirler ve bu bilince göre hayatlarını sürdürürler. Tevhid
ehli, yalnızca ‘Allah vardır’ demekle kalmaz. Bunu demekle beraber,
O’ndan başka ilâh, O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka rızık
verici, O’ndan başka hüküm koyucu, O’ndan başka rab olmadığına
da inanırlar. İşte bu, Tevhid Dininin özüdür.
Tevhid’in Kapsamı: Bilindiği gibi Tevhid veya ‘İslâm Dini’, Tevhid
Kelimesi veya Şehâdet Kelimesi ile özetlenmiştir. Bu yüzden
kim bu cümlelerden birini inanarak söylerse mü’min olur. Şehâdet
ve tevhid cümleleri, İslâm’ın bütün iman ve ibâdet ilkelerini içerisine
almaktadır. Mu’min, bu iki cümleden birini söylediği zaman,
bütün benliği ile Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed
(s.a.s.)’in getirdiği dinin hak din olduğuna tanıklık (şâhitlik)
eder. Her iki cümle de ayrı ayrı İslâm’ın ve buna inanmayı ifade
etmenin özetidir. Unutmamak gerekir ki, İslâm yalnızca bu cümleleri
‘dil’ ile tekrar etmek değildir. Bunlar İslâm’a giriş ve İslâm’a
girdikten sonra İslâm’a ait ne varsa hepsini peşinen kabul etme
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 18 -
duyurusudur. Mü’min, bunları söyleyerek seçtiği dini ve bunun
her türlü ilkesini, prensibini kabul ettiğini ortaya koymuş olur.
Mü’min, niçin Tevhid Kelimesini söylediğinin farkındadır. Bu
sözün yalnızca iki gerçeği haber veren bir şey olmadığını bilir. Bu
sözü söylerken neyi kabul ettiğini, neyi reddettiğini anlar. Bütün
kalbiyle inanır, bunu diliyle ilan eder ve inandığı şeyin gereğini
yapar. Tevhid veya Şehâdet Kelimesi iki hüküm cümlesidir. Birinci
bölümde önce “lâ ilâhe/ilâh yoktur”, sonra da “illâllah/ancak Allah
vardır”, yaygın söyleyişle “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur”
denilir. Dikkat edilirse inanmanın ilk şartı, bütün ilâhları/tanrıları,
ilâh/tanrı düşüncelerini, ilâha/tanrıya benzetilen her şeyi kafadan
ve gönülden silmek, sonra da tek Allah inancını kabul etmektir.
Önce ‘nefy, yani reddetme’, sonra da ‘tasdik, yani kabul etme’ söz
konusudur. İslâm açısından son derece önemli bir durumdur bu.
Çünkü İslâm’ın üzerinde durduğu en önemli mesele, Tevhid inancıdır.
İnsanlar öncelikli olarak bu inancı benimsemekten sorumludurlar.
‘Tevhid’ yaratılışın ve var olmanın en önemli olayıdır.
Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu konu da budur. Hz.
Muhammed’in (s.a.s.) mesajı, Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların
şirk dinlerini terk ederek, Tevhid dinini benimsemeleridir. Bu
hem fıtrata (yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki teslimiyete
katılmadır, hem de dünya ve âhiret kurtuluşudur. İslâm’ın
bütün yükümlülükleri, bütün prensipleri, emir ve yasakları; gönüllerine
Tevhid inancı girmiş ‘muvahhidler’ tarafından hakkıyla
yerine getirilir. İnsanlık ailesinin en öncelikli faaliyeti ve meselesi
‘Tevhid’ ile şirk arasındaki seçimdir. Kendi özgür iradesi elinde bulunan
insan, Tevhid ile şirk arasında kendi isteği ile bir seçim yapacaktır.
Yaptığı seçimin, yani seçtiği hayat tarzının sonucuna da
kendisi katlanacaktır.
Tevhid veya Şehâdet kelimesinin ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in
Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul ve ilân etmektir. Bunun anlamı
da yalnızca ‘O, Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir’ demek
değildir elbette. O’nu Allah’ın son rasûlü tanıdıktan sonra,
O’nunla gönderilenleri, O’nun tebliğ ettiklerini, O’nun dediklerinin
doğru olduğunu da kabul etmek demektir. Aynı zamanda
O’nun anlatıp gösterdiği yaşama biçimini seçmek, O’nun tebliğ
ettiği İlâhî şeriati hayat prensibi haline getirmek anlamına da gelmektedir.
Rabbimiz (c.c.) hükümlerini ve kullarından istediklerini
Rasûlleri aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Tevhid veya Şehâdet
Kelimesini söyleyenler, Allah’ın hükümlerini kabul edenler ve onları
hayatlarına uygulamaya karar verenlerdir.
TEVHİD
- 19 -
Tevhid Kelimesi İslâm’ın giriş kapısıdır desek yanlış olmaz. Ancak
bu kapıdan içeri girenler, içeride olan her bir ilkeyi, her bir
iman esasını, her bir kulluk şartını kabul etmiş ve pratik hayatta
uygulamaya söz vermiş demektir.
Tevhid’in Kısımları: Yukarıda geçen tanıma göre Tevhid üç kısımda
anlaşılmaktadır:
1- Zat’ta tevhid: Allah’ın (c.c.) zâtı yönünden tek olması, bir
benzerden, ortaktan (şerikten) münezzeh/uzak olması demektir.
Allah (c.c.) aynı zamanda insanların bildiği cinsten bir cisim,
bir cevher (görünen bir varlık), bir şeylerin bileşimi de değildir.
Kur’an farklı şekillerde sürekli olarak Allah’ın bir olduğunu, eşinin
ve benzerinin olmadığını vurguluyor. Kur’an, aklı başında her
insanın varlığını kabul etmek zorunda olduğu Allah’ın varlığına
ait delil getirmekten ziyâde, ‘bir’ olduğuna delil getirir.
Kur’an, Allah’ın birliğini şu yollardan biriyle anlatır:
a- ‘Ehad’ ve ‘vâhid’ kelimeleriyle: “De ki O Allah bir’dir.”14; “Gerçek,
sizin İlâhınız hakikaten bir’dir.”15 (Ehad ve vâhid kelimeleri aynı
mânâda olup, ‘yalnız ve tek olmak, bir olmak’ demektir. Sayı olarak
‘vâhid’ bir demektir. Ancak ikisi arasında kullanılış yönünden
incelikler vardır. Sayı saymaya ‘vâhid/bir’ ile başlanır, ‘ehad’ ile
başlanmaz. ‘Evde, bir değil, iki kişi var’ derken ‘vâhid’ kullanılır.
Kur’an’da, Allah hakkında bir âyette ‘ehad’, yirmi iki âyette ise
‘vâhid’ kelimesi kullanılıyor.
b- Olumsuzluk ifadesiyle: “Allah’tan başka ilâh yoktur.” 16
c- Yasaklama ifadesiyle: “Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin.”
17
d- Tevhid anlamında, başka ilâh olmadığı vurgulanarak: “Allahu,
lâ ilâhe illa hû (Allah, O’ndan başka ilâh olmayandır).”18; “Şüphe yok
ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur; şu halde Bana ibâdet
et…” 19
e- Birliğin soru şeklinde vurgulanmasıyla: “Size gökten ve yerden
rızık verecek Allah’tan başka yaratıcı mı var?” 20
14] 112/İhlâs, 1
15] 37/Sâffât, 4
16] 3/Âl-i İmrân, 62
17] 16/Nahl, 51
18] 2Bakara, 255
19] 20/Tâhâ, 14
20] 35/Fâtır, 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 20 -
f- Hıristiyanların teslisini (üçlü ilâh inancını) reddederek. 21
g- İnsanın yaratılışı da bir Allah inancını kabul etmeye uygundur.
Örneğin, insan kurtulma ümidinin kaybolduğu, kimsenin yardımcı
olamayacağı bir sıkıntı ânında Allah’a yalvarır. 22
h- İnsanın aklını kullanmasını sağlayarak; eğer bir’den fazla
ilâh olsaydı yerlerin ve göklerin dengesi bozulurdu ifadesiyle. 23
ı- Hayretle karışık soru şeklinde: “...Allah ile başka ilâhlar var mı?!” 24
2- Sıfatta Tevhid: Allah (c.c.) sıfatlarında da tektir, hiçbir varlık
O’na sıfatlarında ortak (şerik) veya denk değildir. Allah’ın sıfatları
denildiği zaman, Allah’ı bize bildiren İlâhî özellikler akla
gelir. Allah’ın sıfatları O’na aittir ve kendisi gibi ezelîdir, başlangıcı
yoktur. Bazı sıfatlar Allah’a aittir. Bu sıfatlar O’ndan başka
hiçbir yaratıkta olamaz. Örneğin, ‘Beka/sonu olmamak’ sıfatı gibi.
Allah’ın sonu yoktur, O ölümsüzdür, varlığı asla sona erici değildir.
Allah (c.c.) bazı sıfatlarından varlıklara da biraz vermiştir. Meselâ,
‘hayat’, yani ‘diri ve canlı olma’ sıfatı gibi. Diğer canlılar da hayat
sahibidir, ama günün birinde onların hayatı sona erer. Allah’a âit
olan sıfatlar, tüm mükemmellikleriyle başka bir varlıkta bulunamaz.
Meselâ hayat sıfatı da, birçok şeye ihtiyaç hisseder, kendi
başına mutlak ve eksiksiz değildir.
Hayvanlar ve insanlar ‘görme’ sıfatına sahiptirler, ama onların
görmeleri sınırlıdır, bazı araçlarla olmaktadır. Allah’ın görmesi ise
tıpkı diğer sıfatları gibi mutlaktır, bir aracıya muhtaç değildir.
3- Fiilde Tevhid: Allah’ın yaratmasına, bir şeyi yokluktan varlığa
çıkarmasına O’nun fiili denir. Yaratma yalnızca Allah’a aittir.
Çevremizde ve evrende gördüğümüz bütün olaylar ve oluşumlar,
Allah’ın yarattığı sebeplere bağlı olarak meydana gelmektedir.
Asıl yaratıcı Allah’tır. Âlemi, âlemin içindeki her şeyi, insanı ve insanla
ilgili her şeyi yaratan O’dur. O’nun bu yaratmasında bir ortağı,
bir yardımcısı veya bunlara benzer bir şeyi yoktur. Var eden
de O’dur, öldüren de O’dur, varlığın devamını yaratan da O’dur.
Fiilde Tevhid, Allah’ın tek yaratıcı olmasına inanmadır, yaratma
ve var etme sıfatını başka ilâhlara vermemektir. O’nun
yaratmada bir yardımcısı olmadığı gibi, âlete, araca, zamana da
ihtiyacı yoktur. “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri, ona yalnızca ‘ol’
21] 4/Nisâ, 171
22] 17/İsrâ, 67
23] 21/Enbiyâ, 22
24] 27/Neml, 60-63
TEVHİD
- 21 -
demesidir; o da hemen olma sürecine girer, oluverir.”25 Tevhid, Allah’ı
‘ulûhiyyette (ilâhlıkta)’ ve ‘rubûbiyyette (rablikte)’ tek ve bir bilmenin
ifadesidir. Allah (c.c.) hem yaratıcı olarak tek ilâhtır, hem
de evreni ve içindekileri yaratan, düzenleyen, idare eden ve insanlar
için hükümler koyan bir Rabdir.
Kimileri ‘Allah vardır ve yücedir’ derler, ama O’na birtakım
şeyleri eş tutarlar. Bazı şeyleri ilâh gibi düşünüp değerlendirirler
veya Allah’a ait sıfatları onlara verirler. Onların tıpkı Allah gibi
saygı duyulacak, emirlerine itaat edilecek, önlerinde boyun eğilecek
yüce varlıklar olduğunu düşünürler. Ya da ‘Allah büyüktür’
dedikleri halde hayatlarına ilişkin temel hükümleri bir başka makamdan
alırlar. Allah’ın koyduğu helâl ve haram hükümlerini kabul
etmezler, onların yerine ‘tâğutların’ hükümlerini benimserler.
Bu gibi kimseler Tevhid’e iman etmemiş sayılır. Çünkü Hz. Allah,
hem eşi ve benzeri olmayan tek ilâhtır, hem de tek Rab’dir. Tek
Rab olmanın anlamı; yaratan, şekil verip terbiye eden, yöneten,
tek sahip ve hüküm koyucu demektir. İlâhlığı Allah’a yakıştırıp da
rabliği başkalarına tanıyanlar Tevhid’i bilmeyenlerdir. Böyle yapanlar
‘şirk’ koşup müşrik olanlardır.
Kur’an’ın ifadesi açık olmasına rağmen, Allah’ın hükümlerine
zıt olacak şekilde, onları beğenmeyerek, ‘bana göre, bize göre,
bizim sistemimize göre, çağımıza göre, falanca atamızın ilkesine
göre, falanca bilim adamına ve efendiye göre’ gibi ölçüler
Tevhid’e uymaz. Böyle bir inanca sahip olanlar, Allah’ın Rabliğini
tanımayanlardır. “…Dikkat edin, hükmün tamamı O’nundur…”26 Burada
söz konusu edilen nokta, Allah’ın ölçülerine rağmen, sırf onların
yerine geçmesi için hüküm koymak ve Allah’ın dininin yerine
başka dinler uydurma mantığıdır. Bu, Tevhid’e aykırıdır.
Tevbe Sûresinin otuz birinci âyetini ve bu âyetle ilgili Peygamberimizin
Adiyy b. Hatem’e cevabını hatırlayalım: Âyet, bazılarının
din adamlarını, hahamlarını ve Hz. İsa’yı rab edindiklerini,
yani onlara kulluk yaptıklarını söylüyor. Adiyy b. Hatem, onların
bu gibilere kulluk yapmadıklarını söyleyince, Peygamberimiz, işin
mantığını çarpıcı bir şekilde izah etti: Halk, onların (Allah’a rağmen,
O’nun hükümlerine ters olarak) helâl ve haram ölçülerini
kabul ediyorsa, bunun anlamı onları rab haline getirmektir. 27
Öyleyse, Tevhid’e inanan bütün mü’minler, bu inanmanın gereğine
uymak zorundadırlar. Allah’ı hem İlâhlıkta tek ve bir, hem
25] 36/Yâsin, 82
26] 6/En’âm, 62
27] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 22 -
de Rab olmada tek ve bir bilecekler. O’nun emrinin, O’nun hükmünün,
O’nun büyüklüğünün üzerine hiç bir şey koymayacaklar.
O’nu zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ‘ehad/tek’ olarak tanıyacaklar.
Bazılarının yaptığı gibi gökleri Allah’a, yeryüzünü de insanlara
bırakmak Tevhid değil, şirktir. Yani onlara göre Allah, yer ve
gökleri yarattı ve yönetmektedir. Tamam, bu doğrudur, ‘O Allah,
gökleri yönetmeye devam etsin, canlıların rızkını versin, sıkışanların
da yardımına koşsun, ama yeryüzüne, toplumların ve devletlerin
yönetimine karışmasın. Toplumlara ve insanlara ait hükümleri
biz O’ndan daha iyi biliriz’ şeklinde düşünürler ve inanırlar. İşte bu
mantık ‘şirk’ mantığıdır, tâğutluktur.
Dikkat edilirse, İslâm gelmeden önce câhiliye insanları ‘Allah
yoktur’ demiyorlardı. Allah’ın var olduğuna inanıyorlardı, ama
O’na putları ortak koşuyorlar ve O’nun insanlar hakkında koyduğu
hükümleri tanımıyorlardı ya da O’nun adına kendileri O’nun
hükümlerine ters hüküm/kanun koyuyorlardı.
Allah’tan Başka İlâh/Tanrı Yoktur İfadesinin Anlamı: Tevhid
kelimesinde bir incelik daha var: Orada ‘Allah vardır’ ifadesi değil,
‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ ifadesi yer almaktadır. Allah elbette
vardır. İnsanlar zaten ilâhsız olamazlar ki. Herkesin mutlaka bir
veya birçok ilâhı vardır. İnsan ilâh inancından asla uzak olamaz.
Önemli olan bu ilâh inancı değil, yanlış ilâh inançlarını terk edip,
âlemlerin Rabbi Allah’a inanmaktır. İşte bu Tevhiddir. Tevhid, aynı
zamanda İslâm’ın dünya görüşüdür. Evet, İslâm Tevhidî bir dünya
görüşüne sahiptir. Hayat anlayışı, evreni izah edişi, ölüm gerçeğine
bakışı, hükümler konusundaki tavrı, geçmişe ve geleceğe bakışı
tamamen bir Allah inancına dayanır.
İslâm’ın getirdiği bütün çözümler, önerdiği yaşama tarzı, bu
hayatı devam ettirecek ilkeler ve prensipler, insanlara ve toplumlara,
bilgiye ve bilginin kaynaklarına bakışı, tarihi değerlendirişi
hep bir Allah inancından, yani Tevhid’ten kaynaklanmaktadır. En
ufak, hatta göze görünmeyen varlıktan en büyük varlıklara kadar,
galaksi ve nebulalara varıncaya kadar her şey, her varlık Allah’ın
birliğinin isbatıdır, Tevhid’in görüntüsüdür.
Tevhidin Pratik Görüntüleri: Bu muazzam görüntüyü ve
Allah’ın vahiy ile öğrettiği Tevhid’i beş maddede daha açık görebiliriz:
1- Kâinattaki Tevhid: Kâinattaki her varlık bu inancı bize
haber veriyor. Kur’an’da sık sık bu duruma dikkat çekilmekte,
Allah’ın sonsuz kudretinin eserine bakmamız tavsiye edilmektedir.
Kâinattaki her varlık kendine ait bir özelliğe sahiptir ve her biri
TEVHİD
- 23 -
kendi görevini yerine getirmektedir. Bu durum, Tevhid’in göstergesidir
28.
2- Siyasette Tevhid: Siyaset, idare etme, yönlendirmedir.
Âlemlerin Rabbi Allah, (c.c.) âlemleri yaratan ve idare edendir.
O’nun hükmü hem kâinatta hem de insan hayatında geçerlidir.
“O gökte de İlâhtır, yerde de İlâhtır.”29 Allah’ı dünya ve toplum işlerine,
kamusal alana karıştırmak istemeyen mantık, Tevhid’e aykırıdır ve
tâğutluktur.
3- Toplumda Tevhid: İslâm ümmeti, Tevhid Dinine inanmakla
tek bir ümmet, tek bir topluluk olmaktadır. “Ümmetiniz bir tek
ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde gereği gibi ibâdet edin.”30
Öyleyse mü’minler, hayatlarına Tevhid ilkelerini hâkim kılarak
birliklerini koruyacaklar, Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak ayrılıp
parçalanmayacaklar ve vahdet içinde olacaklar. Mü’minleri, ancak
Tevhid ilkelerine topluca sarılma birleştirir, bir araya getirir.
Mü’minler, kendilerine Allah’ın âyetleri geldikten sonra parçalananlar,
bölük pörçük olanlar gibi olmazlar. 31
4- Kişide Tevhid: İman edenler, İslâm’ın kendilerinden istediği
‘muvahhid’ tipli insan olmak, hayatlarının her ânında Tevhid inancını
göstermek, kulluğu tek bir Rabb’e yapmak durumundadırlar.
Muvahhid, bütün benliği ve duygularıyla Tevhid ilkelerine inanır,
mücâdelesini bu uğurda yapar.
5- Yürekte ve Dilde Tevhid: Mü’minler, Tevhid Dininin özeti
olan Tevhid Kelimesini yürekten kabul ederler, inanırlar, dilleriyle
de inandıklarını ortaya koyarlar. Sonra da bu inançlarını fikirde,
düşüncede, ahlâkta, ibâdette, sosyal hayatta ve her konuda gösterirler.
Tevhid’in ilkelerini hayata hâkim kılarlar.
Mü’minler, ‘lâ ilâhe illâllah’ dedikten sonra, başka ilâhların
peşine gitmezler, şirk olabilecek fikirleri kabul etmezler, ilâh zannedilenlerin
ve tâğutların hükümlerine itibar etmezler. Allah’a
rağmen insanlara hükmetmeye kalkışanlara yüz vermezler.
İbâdetlerini yalnızca Allah’a yaparlar. İmanlarından asla tâviz vermezler.
Rabbimiz buyuruyor ki: “Allah’a dayan, vekil olarak Allah yeter…
Allah bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı…” 32
İşte bu mânâda kim Kelime-i Tevhid’i (veya Şehâdeti) kabul
ederse, kim hayatını bu inanç doğrultusunda geçirirse, kimin son
28] 51/Zâriyât, 20-21; 3/Âl-i İmrân, 190
29] 43/Zuhruf, 84
30] 21/Enbiyâ, 92
31] 3/Âl-i İmrân, 105
32] 33/Ahzâb, 3-4
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 24 -
sözü ‘lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r rasûlullah’ olursa, onun cennete
gideceği umulur. 33
İnsanlık tarihi baştanbaşa bir Tevhid mücâdelesi tarihidir. İnsanlar
tevhidi terk edip şirk dinlerine girip saptıkça, azdıkça, kısaca
yoldan çıktıkça Allah’ın peygamberleri onları Tevhid’e dâvet
ettiler, kurtulmalarını sağlamaya çalıştılar. İnsanlar Rablerine isyan
etmeye, Allah (c.c.) da onlara elçi ve elçilerle beraber kurtuluş
dâvetini göndermeye devam etti.
Bugün de Allah’ın son vahyi olan İslâm ve O’nun kitabı Kur’an
ve O’nun son peygamberi Muhammed’in (s.a.s.) mesajı bütün
insanlığı Tevhid’e dâvet ediyor. Çünkü gerçek kurtuluş Tevhid’e
uygun yaşamaktır. Kur’an’ın deyişiyle; “…Darmadağınık birçok düzme
ilâhlar (tanrılar) mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye gâlip Kahhâr
(sonsuz güç sahibi) bir tek olan Allah mı?” 34
Tevhid; Hayatın Anlamı
Sözlük anlamı olarak tevhid: Birlemek, tekleştirmek, bir şeyin
tek olduğu hakkında hüküm vermek, bir bilmek demek olan
tevhid; terim olarak; Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve
fiillerinde tek kabul etmek, eşi ve benzeri olmadığına iman edip
ibâdet ile de O’nu birlemektir. Yani ibâdeti O’ndan başkasına yapmamak
ve yalnız O’na tahsis etmektir. “De ki; O Allah bir’dir. Allah
samed’dir (Hiçbir şeye muhtaç değildir; her şey O’na muhtaçtır. O her
şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır). O baba da değildir oğul da değildir. O’na
benzeyen, O’na eş ya da denk hiçbir şey de yoktur.” 35
İslâm dininin en temel esası tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, “Lâ
ilâhe illâllah”tır. Mânâsı: “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur, yani
bütün kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye, O’nun dışında
mutlak olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye lâyık kimse yoktur.”
Dikkat etmek gerekir ki; kelime-i tevhid önce Allah’tan başka
diğer ilâhları reddetmekle başlıyor. Müslüman, önce Allah’tan
başka bütün ilâhları reddetmeli ve sadece ilâh olarak Allah’ı kabul
etmelidir.
İslâm dininin ilk indiği zamanlarda -tıpkı bugün olduğu
gibi- şirk hâkimdi. İnsanlar putlara tapıyorlar, ilâhlık vasıflarını
insanlara ve bazı varlıklara veriyorlardı. Araplar, melekleri
Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlar, ehl-i kitap olan yahudi ve
hıristiyanlar da, Allah’a oğullar isnat ediyorlardı. Helâl ve haram
33] Müslim, İman 40, hadis no: 94; Buhârî, Timizî, nak. K. Sitte II/206-207
34] 12/Yûsuf, 39; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 717-724
35] 112/İhlâs, 1-4
TEVHİD
- 25 -
koyma yetkilerini din adamlarına vererek, onları ilâh ediniyorlardı.
Peygamberimiz’in bu ortamda en küçük bir tâviz vermeden
sürdürdüğü tebliğde, en çok vurguladığı konu tevhiddi. Esasen
insanlık tarihi, Allah’a hakkıyla iman edenlerle, şirk koşanların,
birden fazla ilâha inananların kavgasından ibârettir.
Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhid’den söz etmektedir.
Bütün peygamberler tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmişlerdir.
Kur’an’a baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde
ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara
katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her
sahasında “tek” olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır.
Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak,
günlük yaşayışındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara
uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya
koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır.
Tevhidi kabul eden insan Allah’a şöyle söz vermiş olur: “Ben
ancak Senin emirlerine kayıtsız şartsız uyarım, Sana dayanır ve
Sana güvenirim. Cezalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak Sensin.
En güzel emir Senin emirlerin ve en mükemmel kanun Senin
kanunlarındır. Senin emirlerini alaya alan, yalanlayan ve haddi
aşanlara karşı koyacağım. Senin rızan için yaşayacağım, Senin emrine
uymayan hiç bir fikri ve kanunu benimsemeyeceğim.”
Allah’a, O’nun zâtında, sıfatlarında, isimlerinde, fiillerinde ortağı
ve dengi olmadığına, O’nun doğmadığına ve çocuğu olmadığına
iman edilmeden tevhid gerçekleşmez. Tevhid, rubûbiyet ve
ulûhiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayrılır.
Rubûbiyet Tevhidi: Rubûbiyet tevhidini tam olarak anlayabilmek
için, rubûbiyet kavramının türediği “Rab” kelimesini iyi kavramak
gereklidir. Rab kelimesi, esas olarak terbiye anlamına gelir.
Terbiyenin yanında, aynı zamanda ıslah etmek, üzerinde tasarrufta
bulunmak, taahhüt etmek, kemâle erdirmek, tamamlamak,
efendisi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, toplamak, başkanlık
etmek, sahip olmak, bakmak, büyütmek, sözünü geçirmek, istediğini
yapabilmek, yaptırabilmek, rızık vermek gibi mânâları kapsar.
Allah Teâlâ, âlemlerin gerçek Rabbi olduğu için, rubûbiyet
(rablık) sadece O’na aittir. Bu konuda Allah’ın tevhidi farzdır.
Bütün bu sıfatlarıyla rubûbiyet Allah’a aittir. Yukarıda sayılan
rubûbiyet sıfatlarında Allah’a ortak kabul etmek şirktir. Çünkü
her yönüyle yaratan, rızık veren, her şeye sahip olan O’dur. İşleri
idare eden, öldüren ve dirilten, fayda ve zarar vermeye gücü yeten,
yükselten ve alçaltan O’dur.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 26 -
Rubûbiyet tevhidi; göklerin ve yerin yaratıcısının sadece Allah
olduğuna ve bütün kâinat işlerini O’nun düzenlediğine inanmaktır.
Bu imanın gereği olarak insan, sadece Allah’a kulluk/ibâdet
etmeli ve O’na hiç bir konuda ortak koşmamalıdır. Rubûbiyet
tevhidi, fıtraten insanın kalbine yerleştirildiği için çoğu zaman
müşrikler de dâhil olmak üzere bütün insanlık tarafından kabul
görmüştür. Tarih boyunca çok az insan rubûbiyyet tevhidinde sapıklığa
düşmüştür. Mekke müşrikleri taptıkları putların rubûbiyet
sıfatlarını taşımadıklarını pekâlâ biliyorlardı. Fakat buna rağmen
sahte ilâhlarına saygı ve tâzim gösteriyorlardı. Bu konu Kur’ân-ı
Kerim’de şöyle anlatılır: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu
altında tutan kimdir?’ diye sorarsan, ‘şüphesiz Allah’tır’ derler.”36; “De
ki: ‘Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere mâlik
bulunan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor? Bütün işleri
kim idare ediyor? Hemen: ‘Allah’ derler.” 37
Kur’ân-ı Kerim’deki bu âyet-i kerimelerden anlaşılıyor ki, kişi
sadece bu tür bir tevhidi kabul etmekle İslâm dinine girmiş olmaz.
Çünkü yukarıda geçen âyetlerde ifade edildiği üzere Mekke müşrikleri
de Allah’ın rubûbiyetini ikrar ediyorlar; yani yaratan, yoktan
var eden, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, duâlara icâbet
eden vb. sıfatlara sahip yüceler yücesi Allah’a inanıyorlardı. Ne
var ki, putlarına/tanrılarına kendileri için şefaatçi olsunlar diye tapıyor,
onları Allah’ı seviyormuş gibi seviyorlardı. Doğal olarak bu
halleriyle müşrik oluyorlardı.
Kur’an, ulûhiyet tevhidi olmadan, sadece rubûbiyet tevhidi ile
kişinin kurtuluşa erişemeyeceğini açıkça belirlemiştir. İnsanın muvahhid
bir müslüman sayılabilmesi ve cehennem azâbından kurtulabilmesi
için rubûbiyet tevhidi ile beraber ulûhiyet tevhidine
de iman etmesi lâzımdır. O halde ulûhiyet tevhidi nedir?
Ulûhiyet Tevhidi: Ulûhiyet tevhidi, Allah’a, Onun belirlediği
ibâdet şekilleri ile ibâdet etmektir. İbâdette Allah’ı birlemek,
başkasını O’na ortak kabul etmemektir. Kalbin korkarak ve ümit
ederek Allah’a bağlanmasıdır. Ulûhiyet tevhidi; ibâdette, boyun
eğmede, hüküm koymada, kesin itaatte tek ve ortağı olmayan
Allah’ı birlemektir.
Rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi beraber olmalıdır. Bunlardan
biri bulunmazsa kişi muvahhid olamaz ve şirke düşer. Müşrikler,
rubûbiyet tevhidini kabul ediyorlardı. Ancak bununla birlikte putlara
tapıyorlar ve yeryüzünde Allah’ı tek hüküm koyucu olarak
36] 29/Ankebût, 61
37] 10/Yûnus, 31. Ayrıca bakınız: 43/Zuhruf, 9, 87; 23/Mü’minûn, 86-87; 31/Lokman,
20
TEVHİD
- 27 -
kabul etmiyorlardı. Aynı şekilde ehli kitap da, Allah’ın yeryüzünü
yarattığını kabul ediyor, fakat O’na oğul isnat ederek ve helâlharam
kılma yetkilerini din adamlarına vererek şirke düşmüşlerdir.
Ulûhiyet tevhidi çok önemlidir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde
en çok vurguladıkları husus ulûhiyet tevhididir: “Biz her kavme:
‘Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi
için) bir peygamber gönderdik.”38; “(Nuh): ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk/
ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ dedi.” 39
Tevhidin şiarı, Lâ ilâhe illâllah’tır. Bu ifâde, ulûhiyeti Allah’tan
başka her şeyden kaldırıp atmayı ve ulûhiyeti sadece O’na has kılmayı
içermektedir. “Böyledir. Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp
taptıkları ise bâtıldan başka bir şey değildir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.”
40
Bunun en açık tezahürü, Allah’ın emirleri ile, sevilen kişi veya
herhangi bir şeyin istekleri çatıştığında, Allah’ın emirlerini tercih
etmemektir. “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri
ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır.
Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.” 41
Peygamberlerin görevleriyle ilgili âyetler, tevhid’in temelinin
Allah’a ibâdet etmek olduğunu açıkça beyan ediyor. Peygamberlerin
gönderilişlerindeki temel amaç, insanları Allah’a ibâdet etmeye
çağırmaktır. O halde “ibâdet” kavramının Kur’an’da hangi
anlamlarda kullanıldığını kısaca görelim:
İbâdet: “Ben insanları ve cinleri, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”
42
Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah bana,
“Ey Muaz! Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı nedir?” diye sordu. Ben;
“Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları
üzerindeki hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/ortak
koşmamalarıdır.” buyurdu. 43
İbâdet kelimesinin lügat mânâsı; itaat etmek, boyun eğmek,
tevâzu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmektir.
İslâmî ıstılahta ibâdet: Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık
38] 16/Nahl, 36
39] 7/A’raf, 59; Diğer peygamberlerin aynı mesajı için bk. 7/A’râf, 65, 73, 85; 12/
Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2
40] 22/Hacc, 62
41] 2/Bakara, 165
42] 51/Zâriyât, 56
43] Buhâri, Müslim
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 28 -
ifâde eden, yalnız O’nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını
kazanmak niyetiyle yerine getirilen her türlü harekete ibâdet denir.
Kısaca ibâdet, Allah’ın râzı olduğu her söz ve fiile verilen isimdir.
İbâdet, Kur’ân-ı Kerim’de hiç bir zaman sadece namaz kılmak,
oruç tutmak, haccetmek mânâlarında kullanılmamıştır. İbâdet dinin
tamamıdır. Din ise hayatın programını çizer, insanların yaşam
tarzını belirler. Yemek yemek, devlet kurmak, ahlâk, evlilik, hukuk,
mâlî işler... kısaca, hayatın tamamı dindir, dinin tamamı da
ibâdettir.
İbâdet 5 anlama gelmektedir. Bunlar:
1-) Kul olmak, kulluk etmek,
2-) Boyun eğmek, itaat etmek,
3-) İlâh tanımak (otorite tanımak, hükmüne teslim olmak ),
4-) Herhangi birine ya da bir şeye bağlanmak,
5-) Yönelmek, meyletmek.
Herhangi bir davranışın Allah’a ibâdet olabilmesi için dört şart
vardır:
a) İman: Şirkten arınmış şekilde iman etmeyen kimsenin yaptığı
hiçbir şey ibâdet olmaz.
b) Meşrûiyet: Yapılan amelin Allah’ın müsaade ettiği veya emrettiği
bir şey olması.
c) Usûl/Metod: Allah’ın emrettiği ve Rasûlullah’ın yaptığı şekilde
yapmak.
d) Niyet/kasd: Allah rızâsı için yapmak; başka bir çıkar veya
riyâ gibi sebeplerle yapmamak.
İbâdet kelimesinin ifâde ettiği esas mânâ; kişinin yüksek güç,
kuvvet ve iktidar sahibi birine karşı itaat etmesi, kendi hürriyet ve
bağımsızlığından ferâgat etmesi, onun karşısında her türlü mukavemet
ve isyanı terk etmesi ve tam bir bağlılıkla isteyerek ona
boyun eğmesidir.
İbâdet etmek, insanın fıtratındaki/yaratılışındaki gâyenin gereğidir.
Allah Teâlâ insanları ve cinleri, ancak kendisine ibâdet etsinler
diye yaratmıştır.44 Bu yüzden ibâdet etmek, insan için kesin
bir ihtiyaçtır. İnsan ruhu yalnız Allah’a ibâdet ederek, yani sadece
O’na kul olarak, O’na itaat ederek, hayatını O’nun rızâsına uygun
44] Bk. 51/Zâriyât, 56
TEVHİD
- 29 -
olarak ve O’nun Rasûlünü örnek alarak huzura kavuşur.45 Aksi halde
insan maddî yönden ne kadar yüksek seviyede olursa olsun,
Allah’a ibâdet etmediği müddetçe asla gerçek mutluluğu bulamayacaktır.
Kur’an-ı Kerim’de birçok âyette, insanlara Allah’a ibâdet etmeleri
emredilir: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Her iş O’na döndürülür.
Öyle ise O’na ibâdet et, O’na güvenip dayan.”46; “Sana ölüm
gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.”47;“Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim,
sizin de Rabbiniz. Öyle ise O’na kulluk/ibâdet edin. İşte doğru yol
budur.”48 Bütün peygamberler, insanları Allah’a ibâdete çağırmışlardır.
Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Andolsun ki, biz
her ümmete Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan kaçının diye bir peygamber
gönderdik.” 49
İbâdet, sevgi ve boyun eğme mânâlarını birden içerir. Yani
Allah’a ibâdet, Allah’ı son derece sevmekle birlikte nihâî derecede
O’na boyun eğip saygı duymaktır. İbâdetin gerçekleşmesi için
kulun, Allah’ı her şeyden çok sevmesi ve O’nu her şeyden büyük
tanıyıp âzamî derecede saygı duyması gerekir. Müslüman, korku
ile ümit arasında olmalıdır. Fakat bu korku, bir canavardan veya
diktatörden duyulan korku gibi değildir. Müslümanın korkusu
Allah’ın sevgisini kaybetme korkusudur.
İbâdet, Allah ve Rasûlünün emrettiği şekilde yapılır. Diğer her
şeyde olduğu gibi ibâdetin nasıl yapılacağı hususunda da müslüman,
Kur’an ve sünnete mürâcaat eder. İbâdet, insanın kendi nefsi
ve kalbini temizlemesi, Allah’ın rızâsını kazanması için en güzel
bir vâsıta ve İlâhî bir vesiledir. İbâdet müslümanın imanını kuvvetlendirir,
Allah’a yaklaştırır. Tabii ki, ibâdetin bilinçli, Allah’ın
istediği ve Peygamberimiz’in uyguladığı gibi olması lâzımdır.
Yoksa ibâdet insana bir fayda sağlamaz. Örneğin; Allah Teâlâ 29/
Ankebût sûresi 45. âyetinde, “namaz kişiyi bütün kötülüklerden alıkoyar.”
buyuruyor. Hâlbuki, bugün pek çok müslüman namaz kıldığı
halde birçok günahı, hatta kebîre/büyük günah işleyebiliyor.
Elbette ki, bu durum, onların namazlarının Allah katında kabul
görmediğinin göstergesidir.
İnsanların dünya ve âhiret saâdetine ulaşabilmesi için
ibâdetlerini, Allah’ın istediği şekilde yapmaları gerekir. Fâtiha
45 Bk. 13/Ra’d, 28
46] 11/Hûd, 123
47] 15/Hicr, 99
48] 3/Âl-i İmrân, 51
49] 16/Nahl, 36
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 30 -
sûresinde “biz yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”50
âyetinde ibâdet, “yardım dileme”den önce gelmiştir. Bunun
mânâsı, bir şeyi elde etmeyi istemeden önce, onu bize kazandıracak
vesilelere başvurmamız demektir. Önce sebepler yapılmalı;
sonra sonuç Allah’ın izniyle elde edilecektir. Müslümanların yapması
gereken de budur. Müslümanlar öncelikle Allah’a en güzel
şekilde ibâdet etmeli, yani hayatını Allah’ın râzı olacağı şekilde,
Peygamberi örnek alarak yaşamalıdırlar. Ancak, bundan sonra
kudreti sonsuz olan Allah müslümanlara yardım edecek ve onları
yüceltecektir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de buyurulduğu gibi izzet
Allah’ın, Rasûlünün ve Müslümanlarındır. 51
İbâdette ihsân/güzellik olmalıdır. İhsân kavramını Peygamberimiz
şöyle açıklar: “İhsân, Allah’ı görüyor gibi Allah’a ibâdet etmendir.
Sen O’nu görmesen de muhakkak ki O seni görüyor.” 52
İbâdet yalnız Allah’a edilmelidir. Ma’bûd (ibâdet edilen) yalnız
Allah olmalıdır. Elbette ki ibâdeti yalnız namaz, oruç, zekât vs.
gibi fiillerden ibaret görmemeliyiz. Bu fiiller ibâdetin bir kısmıdır;
tamamı değildir. Önceden de belirttiğimiz gibi ibâdet, hayatın
tamamını içine alan bir kavramdır. İbâdetin sadece Allah için
yapılması gerektiği hususu üzerinde Kur’an-ı Kerim hassasiyetle
durmaktadır: “O (Allah) yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir.
İşte dosdoğru din budur.”53; “Ey Âdemoğulları, şeytana ibâdet etmeyin
diye size emir vermedim mi? Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”54;
“De ki, bunca delilden sonra, bana Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi
emrediyorsunuz, Ey cahiller? Bilâkis Allah’a ibâdet eden ve şükredenlerden
olun.”55; “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa güzel bir amel
işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.” 56
“De ki: Ey kâfirler, ben sizin ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem...” 57
Bu âyetlerde açıkça görüldüğü gibi Allah, ibâdetin sadece
kendisine yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda
olsun bizi kendisine râm eyleyen, itaatkâr kılan, bizim bedenimizi
ve rûhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi
kendi istediği yöne sevk eden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi
kendisine kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, bizim ulûhiyet,
50] 1/Fâtiha, 5
51] 63/Münâfıkun, 8
52] Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14; Ebû Dâvud,
Sünnet 16; İbn Mâce, Mukaddime 9; Nesâî, İman 6
53] 12/Yusuf, 40
54] 36/Yâsin, 60
55] 39/Zümer, 64-66
56] 18/Kehf, 110
57] 109/Kâfirûn, 1-6
TEVHİD
- 31 -
rubûbiyet ve ubûdiyeti yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu
noktada bütün sahte ilâh ve rableri reddetmemizi istiyor.
Tevhidin Yansımaları
Kur’an-ı Kerim’in tevhid ile ilgili ayetlerine dikkatle baktığımız
zaman tevhid akidesinin sadece fikrî, zihinsel ve felsefî bir telakki
olmayıp; insan ve kâinat konusunda başlı başına çok genel bir
düşünce ve yaşam biçimi olduğunu açıkça anlarız. Kavramlar arasında,
insan hayatını “tevhid” kavramı kadar çepeçevre kuşatan,
çok boyutlu bir başka kavram bulmak mümkün değildir. Bundan
dolayı tarih boyunca bütün ilâhî davetler, Lâ ilâhe illallah esasını
açıklayarak işe başlamışlardır.
Evrendeki Tevhid
Kur’an’ın insanlara kazandırmaya çalıştığı dünya görüşüne
göre kâinat ve kâinattaki bütün varlıklar yüce bir kuvvet olan Allah
tarafından yaratılmıştır. Evrendeki düzen de Allah tarafından
yaratılmıştır. Kur’an, evrendeki düzenin Allah tarafından takdir
edilmiş olduğunu açıkça beyan ediyor. Kur’an’daki birçok âyet,
çeşitli ifade biçimleriyle insanın dikkatini evrenin sağlam düzenine
çekerek, evrenin yaratıcısının birlenmesi gerektiğini vurguluyor.
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye
yaratmadık.”58; “Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur.
Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.”59; “Göklerde ve yerde bulunan her şey,
Rahman’a kul olarak gelecektir.” 60 “O (Allah), geceyi sizin için istirahat
etmenize elverişli, gündüzü de (geçiminizi sağlamanız için) aydınlık yapmıştır.
Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.” 61
Bu âyetlerde bütün evrende var olan düzeni, evrenin yaratıcısı,
idare edicisi ve evirip çevireni olan Allah’ın birliğine apaçık
bir delil sayıyor. Bizden kâinatta var olan bu mükemmel düzen ve
bu düzenin sağlamlığı ve bütünlüğü üzerine düşünmemizi ve bu
yolla tevhid fikrine ulaşmamızı istiyor.
Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak
esaret zincirinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması
demektir. Bu yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul
58] 21/Enbiyâ, 16
59] 2/Bakara, 116
60] 19/Meryem, 93
61] 10/Yûnus, 67) (Konuyla ilgili olarak yine bk. 6/En’am, 95-99; 36/Yâsin, 33;
16/Nahl, 10-18, 65, 81; 10/Yûnus, 3-6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 32 -
olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek
ve bunun tabii neticesi olarak da Allah’ın hâkimiyetini kabul
etmek; Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü, sultayı, otoriteyi,
sistemi, fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf, örtü
ve görüntü altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında
bulunan her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.
“Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.”62; “Hüküm,
hâkimiyet yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine tapmanızı emretmiştir.
İşte dosdoğru din budur.”63 Bu âyetler şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor:
Allah’a inanmanın, tevhid dinine dâhil olmanın ve muvahhid
sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini kabul ederek,
O’nun isteğini, kendi dilediğine veya başkalarının isteklerine
tercih etmek ve tüm diğer arzuları O’nun yolunda feda etmektir.
Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural koyucu sıfatlarıyla tek, emir
verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve insan hayatına hükmedici
olarak tek olarak kavramak, inanmak ve bu doğrultudaki
yaşayıp tavır koymaktır.
Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
“De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye
gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım;
bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin.’ Eğer yüz çevirirlerse:
‘Şâhit olun, biz müslümanlarız’ deyin.”64; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar;
küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla
savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” 65
Sosyal bir hayat nizâmı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu
üzerine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan
cahilî ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler
sunar. Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akide değil; eyleme yönelik,
pratik çözüm yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akidesi, yalnızca
tabiat ötesi / metafizik konulara izah getiren ve ahlak ile ilgili konularda
sözkonusu edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine
oturmuş tâğutî sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı
bir hareket mantığı sunan, inkılâpçı bir başkaldırıdır.
Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye
şirk temeline dayana sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir,
zâlim tâğutlara karşı siyasî, iktisadî, sosyal ve hukukî bir sistem
62] 17/İsrâ, 23
63] 12/Yûsuf, 40
64] 3/Âl-i İmrân, 64
65] 4/Nisâ, 76
TEVHİD
- 33 -
olmasaydı, tarih boyunca bu akideyi kavimlerine sunan bütün
peygamberlere karşı savaş açılır mıydı?
İslâm güneşinin doğduğu sıralarda Mekke’de hayatlarını sürdüren
“Hanifler”in konumu, bu konuda ışık tutması bakımından
oldukça önemlidir. Peygamberimiz’e peygamberlik görevi verileceği
dönemde Mekke’de Hz. İbrâhim’in şeriatı üzerine yaşayış sürdürdüklerini
iddia eden Hanif dini taraftarları vardı. Bunlar, putlara
tapmaktan vazgeçerek Hz. İbrâhim’in dinine girmişlerdi. Bunlar,
Allah’ı birliyor ve kavimlerinin putları adına kestikleri kurbanları
yemiyorlardı. Panayırlarda tevhidin hakikati ile ilgili nutuklar söylüyorlar,
putların batıllığına dair deliller getiriyorlar ve onlara tapmamayı
öğütlüyorlardı.
Ne var ki, Hanif dininden olduğunu iddia eden bu kimselerin
savundukları düşünce, sadece zihinde taşınan, salt fikir ve kuramsal
inanış ve anlayış olmaktan öteye gitmiyordu. O yüzden müşrik
Mekke toplumunda en ufak fikrî ve pratik bir etkinlikleri yoktu.
O putperest toplumda ortaya koydukları fikirleri, sadece nazarî
inanç biçimiydi. Bunun için de bu kimseler, şirk temeline dayalı o
cahilî toplumda müşrik putperestlerle aynı ortamda, birbirleriyle
fiilî olarak çatışmadan yaşıyorlar ve bu konumları kendilerini
fazla rahatsız etmiyordu. Kokuşmuş bu küfrî toplum düzeninin
geleneği, göreneği, örf ve âdetlerinin pratik olarak içindeydiler.
Bu yüzden, pratik yaşamdan uzak bulunan ve sadece nazariye olmaktan
öteye gitmeyen tevhid akidesine bağlı olmaları, onları o
haysiyetsiz yaşayış tarzından, cahilî ortamdan ve kokuşmuş zulüm
tasallutu altında zelil bir hayat sürdürmekten uzaklaştırmıyordu.
İslâmî dâvetin en önemli ve temel maddesi, tevhidin ispatı
ve şirkin reddi olduğu için, cahilî Mekke atmosferinde, yerleşik
şirk düzeni içerisinde gündeme gelen tevhid akidesi, özel bir yaşam
biçimini göstererek, inkılâpçı bir kimlikle işe başladı. İslâm’ın
siyasî, iktisadî ve sosyal bir sistemin ve hayatın bütün alanlarına
hükmeden bir nizamın adı olduğu net bir şekilde ilan edildi. Şirkin
her çeşidinin çürütüldüğü deliller ileri sürüldü ve gayet özlü
bir şekilde insanlar tevhide dâvet edildi.
Tevhid fikri anlatılırken, sadece zihinsel olarak Allah’ın var
oluşu değil; O’nun tek oluşunun anlamı ve bu akideye olan ihtiyaç
da anlatıldı. İşte Rasûlullah (s.a.s.)’in kavmine sunduğu tevhid anlayışı
ile Hanifler’in savundukları tevhid fikri arasındaki temel fark
bu noktada odaklaşıyor: Bir yanda hayatın bütün alanlarına hükmeden,
hem zihinsel, fikirsel ve hem de pratiğe yansıyan bir akide;
diğer yanda sadece zihinde yer eden, sadece kalpte yer tutan
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 34 -
ve pratiğe indirgenemeyen, hayata geçirilemeyen bir inanç...
Peygamberimiz, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı
ilk iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid
anlayışını yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri,
idareyi ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar.
Savunduğu bu saf akide, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya
getirdi. Kâfirler, kendisine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu
akidenin, kendi cahilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini,
yeryüzünde tâğutî rejimlerle sürekli ve amansız bir mücadele içerisinde
olacağını, kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini
kesinkes anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere
karşı başkaldırı ilanı olduğu anlayışı, onların neden, daha önce
aynı akideyi savunan Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken,
Hz. Peygamber ve onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir
savaşın içerisine girdiklerini açıkça ortaya koyuyor.
Tevhidi Bozan Durumlar
İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde
cehâlet ve düzenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah
muhâfaza etsin- şirke düşebilir. Günümüzde de sık görülen tevhidi
bozan durumların önemlileri şunlardır:
A-) Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram
kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi
bozar. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak
hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı
şeydir. Bu konuda Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Hükm/egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine kul olmayı
emretti. Dosdoğru din ancak budur.”66; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini,
râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlar da bir
olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emrolunmamışlardı. O, bunların
eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.” 67
B-) Allah’tan ve Rasûlünden geldiği kesinlikle sabit olan haberlerin
tümüne birden inanmamak.. Kim Kur’an’ın hükümlerinden
birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi Allah’a ortak
koşmuş olur. “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı
ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası, dünyada rezillikten başka
bir şey değildir. Kıyamet günü ise, en şiddetli azaba çarptırılacaktır. Allah
yaptıklarınızdan gafil değildir.” 68
66] 12/Yûsuf, 40
67] 9/Tevbe, 31
68] 2/Bakara, 85
TEVHİD
- 35 -
C-) Kâfirleri dost tanıyıp, müslümanları sevmemek: “Ey iman
edenler! Yahudilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin
dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.”69; “Ey
iman edenler! Ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve
eğlence yerine tutanları, ne de diğer kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek
müminlerden iseniz Allah’tan korkunuz.” 70
D-) Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr ederek
veya başkasını bu hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi
tanımamak. Bunun sonucu olarak, Allah’a herhangi bir eksiklik
izafe edilir ki, bu da tevhidi bozar. “En güzel isimler Allah’ındır. O
halde Allah’a bu isimlerle dua ediniz. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri
terk edin.. Yarın kıyamette onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” 71
E-) İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak: “De ki şüphesiz benim
namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi olan
Allah içindir.”72 Allah’tan başkasına secde etmek, Allah’tan başkası
adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına duâ etmek gibi fiiller
tevhidi bozar.
F-) Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek ve Allah ve
Rasûlü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’ın hükümlerini bir
tarafa bırakıp, tâğutların hükümlerini uygulamak ve onlara tabi
olmak insanı tevhitten uzaklaştırır. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler
kâfirlerin ta kendileridir.” 73
G-) Allah’tan başkasına tevekkül etmek. “Mümin iseniz Allah’a
tevekkül ediniz..” 74
H-) Allah’tan başkasını, Allah’ı sever gibi severek dost edinmek.
“Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak
benim söylediğim, onların güneşe, aya, putlara tapmaları değildir.
Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek
ameller yapmak ve gizli şehvettir.” 75
Kur’ân-ı Kerim’de Tek İlâh/Tevhid Kavramı
“Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi O’na
boyun eğmişlerdir.” 76
69] 5/Mâide, 51
70] 5/Mâide, 57
71] 7/A’râf, 18
72] 6/En’âm, 162
73] 5/Mâide, 44
74] 5/Mâide, 23
75] İbn Mâce
76] 2/Bakara, 116
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 36 -
“İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilâh
olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır.
Müminlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.” 77
“Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır,
biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. Ya
atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” 78
“Kim tâğutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, şüphesiz kopması
mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.”
79
“Allahu, lâ ilâhe illâ hû -Allah, O’ndan başka ilâh olmayandır-” 80
“Gerçek, sizin ilâhınız hakikaten bir’dir.”81
“Allah’tan başka ilâh yoktur.” 82
“Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuklarından
dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma
yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!” 83
“Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost)
olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 84
“Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında
kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa
elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” 85
“Onlar (müşrikler), O’nu bırakıp yalnızca birtakım dişilere tapar, onlardan
yardım isterler. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan
başkasına tapmazlar.” 86
“Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre
düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim,
sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine ortak
koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere
yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler
küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylemekte
77] 2/Bakara, 165
78] 2/Bakara, 170; Benzer âyetler için bk. 5/Mâide, 104; 43/Zuhruf, 22-24;
7/A’râf, 28
79] 2/Bakara, 256
80] 2/Bakara, 255
81] 37/Sâffât, 4
82] 3/Âl-i İmrân, 62
83] 3/Âl-i İmrân, 151
84] 4/Nisâ, 45
85] 4/Nisâ, 116
86] 4/Nisâ, 117
TEVHİD
- 37 -
olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir
azap dokunacaktır.” 87
“De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen
Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman
olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden
olma!’ (denildi).” 88
“O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan
mâsumum’ de.” 89
“Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz
ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ‘Rabbimiz
olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden
başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve
düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.” 90
“İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi yaratandır.
O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür.
O latiftir, -her şeyden- haberdardır.” 91
“De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi
Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.” 92
“De ki, Allah her şeyin Rabbi iken, ondan başka bir rab mi arayayım?” 93
“(Nuh): Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız
yoktur, dedi.” 94
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler
ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet
etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O,
bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” 95
“Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak
şeylere kulluk ederler ve ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’
derler. De ki: ‘Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber
veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.” 96
87] 5/Mâide, 72-73
88] 6/En’âm, 14
89] 6/En’âm, 19
90] 6/En’âm, 22-23
91] 6/En’âm, 102 - 103
92] 6/En’âm, 163-164
93] 6/En’âm, 164
94] 7/A’râf, 59
95] 9/Tevbe, 31
96] 10/Yûnus, 18
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 38 -
“De ki: ‘Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere
mâlik bulunan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor?
Bütün işleri kim idare ediyor? Hemen: ‘Allah’ derler.” 97
“Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler” 98
“Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah
mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında
hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım
anlamsız) isimlerden başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır.
O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru
olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” 99
“Biz her ümmete/kavme: ‘Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka
ilâhınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.” 100
“Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden,
yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din
de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından
mı korkuyorsunuz?” 101
“Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.” 102
“Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar?
Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 103
“Şüphe yok ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur;
şu halde bana ibâdet et…” 104
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı yerlerin ve
gökler(in nizamı, dengesi) bozulurdu. Demek ki arş’ın Rabbi olan Allah,
onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” 105
“O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte
benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların
çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” 106
“Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; ‘Benden başka ilâh
yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.” 107
97] 10/Yûnus, 31
98] 10/Yûnus, 106
99] 12/Yûsuf, 39-40
100] 16/Nahl, 36
101] 16/Nahl, 51-52
102] 17/İsrâ, 23
103] 18/Kehf, 102
104] 20/Tâhâ, 14
105] 21/Enbiyâ, 22
106] 21/Enbiyâ, 24
107] 21/Enbiyâ, 25
TEVHİD
- 39 -
“Ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde
gereği gibi ibâdet edin.” 108
“Göklerde ve yerde bulunan her şey, Rahman’a kul olarak gelecektir.” 109
“...Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemekten
de kaçının. Kendisine şirk/ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun
birliğini kabul eden mü’minler olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o,
gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu
uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.” 110
“Kezâ Hak yalnız Allah’tır. O’nu bırakıp ibâdet ettikleri ise bâtılın ta
kendisidir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” 111
“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç
sahibidir, azizdir.” 112
“Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen
kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın.” 113
“Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan
olursun.” 114
“...Allah ile başka ilâhlar mı var?!” 115
“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. O’ndan başka hiç bir ilâh
yoktur.” 116
“(İbrahim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet
uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...” 117
“Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?
diye sorarsan, şüphesiz Allah’tır derler.” 118
“Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup
sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.” 119
108] 21/Enbiyâ, 92
109] 19/Meryem, 93
110] 22/Hacc, 30-31
111] 22/Hacc, 62
112] 22/Hacc, 74
113] 25/Furkan, 43
114] 26/Şuarâ, 213
115] 27/Neml, 60-63
116] 28/Kasas, 88
117] 29/Ankebût, 25
118] 29/Ankebût, 61
119] 30/Rûm, 31
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 40 -
“Size gökten ve yerden rızık verecek Allah’tan başka yaratıcı mı var?” 120
“Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki
onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye
asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.”
121
“İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi
ki: ‘Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. Tanrıları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu
bu, tuhaf bir şey!’ Onlardan mele’ (ileri gelen bir grup, egemen
güçler): ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz
budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, içi boş bir uydurmadan başka
bir şey değildir.” 122
“Allah’ı bırakıp da kendilerine bir takım dostlar edinenler derler ki: Biz
bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” 123
“De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’
Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere
de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan
amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır,
yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi
takdir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır.
Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak
koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 124
“Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin
vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar)?
Eğer o fasıl kelimesi (azabı erteleme sözü) olmasaydı, derhal aralarında
hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir
azap vardır.” 125
“Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka
oranın varlıklıları; ‘Atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine
uyarız’ derlerdi.” 126
“O gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır.” 127
“De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir (Hiçbir şeye muhtaç olmayan,
her şey Kendisine muhtaç olan; her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır). Hiç
120] 35/Fâtır, 3
121] 36/Yâsin, 74-75
122] 38/Sâd, 4-7
123] 39/Zümer, 3
124] 39/Zümer, 64-67
125] 42/Şûrâ, 21
126] 43/Zuhruf, 23
127] 43/Zuhruf, 84
TEVHİD
- 41 -
kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen
hiçbir şey de yoktur.” 128
Kur’an’da Tevhidle İlgili Önemli Vurgular
Kur’ân-ı Kerim’de “İlâh” kelimesi, toplam 147 yerde geçer.
“Allah” lafzı ise, tam 2697 yerde kullanılır. “Lâ ilâhe illâllah” şeklindeki
tevhid kelimesi/cümlesi Kur’an’da iki yerde129 geçer. Aynı
anlama gelen “Lâ ilâhe illâ Hû” şeklinde otuz yerde tekrarlanmaktadır.
Tevhidi anlatan diğer âyetleri de göz önünde bulundurduğumuzda,
Kur’an’ın Allah’ın tek bir ilâh olduğuna inanmaya
ne kadar önem verdiğini ve bütün Kur’ânî esasların tevhid inancı
esasına dayandığını görürüz. Şöyle ki; yukarıdaki kavramlara 873
yerde zikredilen iman kelimesini, 525 yerde zikredilen küfür kelimesini
de eklediğimizde; saydığımız bu kavramlar toplam olarak
4442 etmektedir. Bu sayı da, Kur’an’daki âyet sayısının üçte
ikisinden çoğunu teşkil etmektedir. Sadece bu lafızlarla tevhidin
yerleştirilmesi ve şirkin izâlesi Kur’an âyetlerinin üçte ikisini
teşkil ettiği görülür. Bir adı da Tevhid sûresi olan İhlâs sûresinin
Kur’an’ın üçte biri sayılması da bu sûrede baştan sona tevhidin en
özlü ve özet biçimde sunulduğunun hatırlatılmasıyla ilgilidir. Yani,
ihlâs sûresinin içerdiği tevhid, Kur’an konularının üçte biridir anlamı
taşır. Hadis rivâyetindeki ihlâs sûresinin Kur’an’ın üçte birine
eşit olduğu ifâdesinden de anlaşıldığı gibi, direkt tevhidle ilgili
âyetler Kur’an’ın üçte birini teşkil etmekte; dolaylı olarak şirkin
izâle edilip tevhidin hâkim kılınmasıyla ilgili âyetler ise yukarıdaki
rakamlardan anlaşıldığı gibi Kur’an’ın üçte ikisinden fazlasını
oluşturmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir ki, Kur’an’ın en temel
konusu gönüllerde, zihinlerde ve eylemlerde birey ve toplum
olarak tevhidin hâkim kılınıp şirkin yok edilmesidir.
Tevhid, yaratılıştan öncedir. Cenâb-ı Allah yaratılış esnâsında
(ruhlar âleminde) yegâne Rab olduğunu bütün insanlığa onaylatmıştır:
“Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış
ve onları kendi nefislerine karşı şâhit tutmuştu. ‘Ben sizin Rabbiniz değil
miyim?’ (demişti de) ‘Evet (Rabbimizsin) şâhit olduk’ demişlerdi. (Bu)
Kıyâmet günü ‘biz bundan habersizdir’ dememeniz içindir. Ya da bizden
önce atalarımız şirk koşmuştu da biz ise onlardan sonra gelen bir kuşağız.
İşleri bâtıl olanların yaptıkları yüzünden bizleri helâm mı edersin?’
dememeniz için...”130 Âyette görüldüğü üzere Tevhid fikrinin temelleri
insanlığın yaratılışı esnâsında atılmıştır. Yüce Allah biricik
128] 112/İhlâs, 1-4
129] 37/Sâffât, 35; 47/Muhammed, 19
130] 7/A’râf, 173
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 42 -
Rab olduğunu bütün insanlara tasdik ettirmiş ve Kıyâmet günü
yapılabilecek tüm itirazların geçersiz olduğunu daha ilk günden
kendilerine bildirmiştir.
Cenâb-ı Allah, kullarından aldığı bu söz üzerine onları bilme,
düşünme ve akletme yetenekleriyle donatmış ve ayrıca onlara iyiyi,
güzeli ve doğruyu gösteren peygamberler göndermiştir: “Biz
her ümmete; ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğutlardan sakının’ diye
tebliğat yapması için bir peygamber gönderdik.131 Görülüyor ki tevhid
inancı, akîdenin esasıdır. Şeriatın tümü onun için indirilmiş, bütün
peygamberler, hep o inanca çağırmışlardır. Bu temel akîdeye dayalı
olan İslâm dininin ana hedefi, insanları şirkten, tâğutlardan
ve küfürden kurtararak Allah’ın birliğine inandırmak, kalplerde
bu rûhu yeşertmek, Allah’ın bir tekliği fikrini yerleştirmektir.
“Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, İslâm dininin temel rüknü olduğuna
göre Tevhid olmadan İslâm dininden de bahsetmek mümkün
olmaz. Bu yüzden İslâm’da şer’î ilimlerin temeli ve aslı kabul edilen
Tevhidin ilk olarak açıklanması, tebliğ edilmesi ve beyan olunması
gerekmektedir: “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere;
‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”132 Aslında
Kur’ân-ı Kerim, tevhidin, yani “Lâ ilâhe illâllah”ın mânâsını
açıklamak üzere gönderilmiştir. Bu itibarla o en önemli vurgu
olarak şirki ve benzerlerini kesin bir dille reddediyor.
Tevhid akîdesinin, küçük bir şüpheye yer bırakmadan, saf ve
katıksız bir şekilde yerleşmediği bir kalpte hakiki imandan bahsetmek
mümkün değildir. Gerçek bir iman için de Allah’a imandan
önce tâğutları tanımamak, onları reddetmek gerekir: “Kim tâğutu
inkâr eder ve Allah’a iman ederse, şüphesiz kopması mümkün olmayan
sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.”133 Elmalılı Hamdi
Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde bu âyetle ilgili şunları
söylemektedir: “Muvahhid mü’min olmak için, Allah’a imandan
evvel küfre tevbe etmek şarttır ve bu tevbenin şartı da tâğutları
asla tanımamaya azmeylemektir. Bu sûretle ‘Kim tâğutu inkâr
edip de Allah’a iman ederse’ âyeti ‘Lâ ilâhe illâllah’ kelime-i tevhidinin
bir tefsiri demektir.”134 Kur’an’a göre Allah’a iman etmekle,
tâğutu reddetmek aynı kapıya çıkar. Yani tâğut reddedilmedikçe
Allah’a iman tamamlanmış olmaz. Bu ikisi hiçbir zaman bir arada
bulunamaz. Allah’a inanmak ve iman etmek; aynı zamanda
131] 16/Nahl, 36
132] 21/Enbiyâ, 25
133] 2/Bakara, 256
134] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. 2/871
TEVHİD
- 43 -
tâğuta tâbi olmamak demektir. 135
Mü’min olmanın, Allah’ı kabul etmenin anlamı, tevhid
akîdesinin net olarak, saf, arı ve duru olarak insan kalbine yerleşmesi
ve buna bağlı olarak insan hayatında, yani pratikte tezâhür
etmesidir. Buna Allah’ın insan hayatına hükmetmesi de diyebiliriz.
İnsanın Allah’tan gayrı bütün sahte ilâhları reddetmesi, sadece
Allah’ın kopmak bilmeyen sağlam kulpuna yapışarak, diğer bütün
iplerin kesilmesi... İşte Tevhidin rûhu budur.
Tevhid, mü’minin hayat metodudur. Diğer İslâmî bütün rükünler
bu genel prensibe bağlıdır. Bu itibarla tevhid kavramı, yani “Lâ
ilâhe illâllah” prensibi İslâm’da bütün anlayış ve yaşayış biçimlerinin
kaynağını teşkil eder. Diğer bütün rükünler, prensipler ve
fikirler bu yüce kavramın etrafında örülür. İnsan, tevhid akîdesi
konusunda net bir düşünceyi kazanıp bir karara varmadıkça, bu
konuda sâbit bir görüşe ulaşmadıkça, diğer İslâmî hiçbir konuda
sağlıklı bir sonuca ulaşamaz. Her zaman olduğu gibi, teknolojinin,
materyalist ve kapitalist felsefelerin, beşerî ideolojilerin göz boyadığı
ve kafa bulandırdığı günümüzde, bizi bu kargaşa ve zillet
bataklığından kurtaracak yegâne prensip tevhid akîdesidir. Tıpkı
İslâm’ın ilk dönemlerinde olduğu gibi...
O halde bize düşen, tevhid akîdesini aslından öğrenmek ve
yeniden ona dönmektir. Ancak bu şekilde câhiliyyenin bataklığından
kurtulabilir ve yeniden dünya toplumları arasındaki izzetimizi
kazanabiliriz. Kur’an Allah Teâlâ’nın varlığını isbat etmeyi
değil; O’nun sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle
Tevhid, yani Allah’ın bir tekliği üzerinde durularak Allah’ın şerîki
ve benzeri olmadığı ifâde edilmiştir. Kur’an’a göre Tevhidin asıl
mânâsı; Allah’ın birliğine, dengi ve ortağı olmadığına insanların
iman etmesidir.
Kur’an Metodu: Kur’ân-ı Kerim, “Allah’ın varlığı” konusunda
tâkip edilmesi gereken metodun, görünen tabiat olaylarından,
maddî birtakım fenomenlerden yahut aklî ve mantıkî görünen
bazı izahlardan hareketle O’nun varlığını ispat etmeye
çalışmak değil; aksine, tutulacak yolun Allah’ın varlığına -hiçbir
delile ihtiyaç duymadan- iman etmek olduğunu açıkça beyan
eder. İman ile direkt bağlantılı görülen bu konu ile ilgili olarak
Kur’an’ın serdettiği deliller “iknâî” oluşları ile dikkat çekerler.136
Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’dan bahsedilen âyetlerin çoğu,
O’nun sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle “Tevhid”
135] Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, s. 245
136] Bekir Topaloğlu, İsbât-ı Vâcib, s. 26
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 44 -
üzerinde önemle durulmuş, Allah’ın şerîki ve benzeri olmadığı
sürekli vurgulanmıştır. Bu yüzden olsa gerekir ki, Kur’ân-ı Kerim
şirk olayı üzerinde çokça durmuş, Allah’ın varlığını ispat yoluna
gitmek yerine O’nun birliği konusunu sürekli işlemiştir. Tevhidi,
odak kavram haline getirmiştir.
Kur’an’ın “Allah” konusunu, özellikle de akîde mevzûunu
işleyen âyetleri dikkatle incelendiğinde bu gerçeğin çok açık bir
şekilde ortaya çıktığı görülür. Kur’an âyetleri, hiçbir zaman direkt
olarak Allah’ın varlığını ispat etmeyi hedef edinmemişlerdir.
Çünkü Kur’an Allah’ın varlığına inanmayı açık ve kesin bir zorunluluk
olarak kabul eder. Bu hususta insan fıtratı için kabul veya
red söz konusu değildir. Bu gerçek, Kur’an’da temel bir prensip
olarak kabul edilir. Kur’an, selîm fıtrata hitap ettiği için Allah’ın
varlığını herkesin bedîhî ve fıtrî olarak kabul ettiği bir gerçek olarak
ele aldığından isbâtına çalışmaz.
Gerçekten de insanlık tarihi incelenince, hangi devir ve zamanda,
hangi ırk ve toplumda olursa olsun, en ilkelinden en
medenîsine kadar genel kabul halinde Allah’ı tanıdıkları görülür.
Onun için Kur’an daha çok beşeriyetin en çok yanıldığı ve saptığı
“şirk” olayı üzerinde durarak Allah’ın birliği ve diğer sıfatlarını
tanıtmaya yönelir. Aynı şekilde müslümanların da “Allah” konusunda
aynı yöntemi izlemelerini salık verir. Kur’ân-ı Kerim, direkt
olarak isbat sadedinde hiçbir aklî delil kullanmamıştır. Kur’an’da
Allah’ın isbâtı ile ilgili olduğu iddia edilen âyet-i kerimeler, doğrudan
doğruya Allah’ın varlığını isbat değil; ancak dolaylı olarak
bu konuya temas etmektedir. Yani, söz konusu âyetlerden doğrudan
doğruya değil; bilâkis dolaylı olarak, kısacası Allah’ın varlığını
ispat fikri bu konu ile ilgili bir netice değil; aksine metinlerin
zorlanmasıyla o ortaya çıkan bir çıkarsamadır, denilebilir. Buradan
şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkündür: Kur’an, apaçık, bedîhî ve
fıtrî olan Allah fikri üzerinde aklî ve felsefî bazı yorumlar yaparak
yahut maddî birtakım fenomenlerden hareketle yeniden izah ve
isbat yoluna gitmeyi, emin olunan bir konu üzerinde tekrar tekrar
çalışmak olarak görmektedir ki, bu anlamsız yahut lüks gibi
kelimelerle ifade edilebilecek bir işle uğraşmak anlamına gelir. Bu
uğraşı da en azından zaman israfı sayılır.
Allah İnancının Fıtrî Oluşu: Allah Teâlâ insanı, kendi varlığını
algılayıp kavrayabilecek bir fıtrat üzere yaratmıştır. Zira “fıtrat”,
“insanın Allah Teâlâ’nın varlığını idrâk edebilecek yetilerle donatılmış
olarak yaratılması veya Tevhid dinini kabul etmeye müsâit
yaratılış” olarak tarif edilmiştir. Kur’an, selîm bir fıtratla yaratılan
insanın normal olarak kendi güç ve kuvvetinin üstünde, kudret
TEVHİD
- 45 -
sahibi yüce bir yaratıcıyı kabul edeceğini belirtir: “Sen yüzünü
‘hanîf’ olarak dine, yani Allah insanları hangi ‘fıtrat’ üzere yaratmış ise
o fıtrata çevirir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din
budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”137 Yine, Allah Teâlâ, elest bezminde
Âdemoğullarının zürriyetini, Allah’ın kendilerinin Rabbi ve
mâliki olduğuna, O’ndan başka hiçbir ilâh bulunmadığına şâhit
olarak sülâlelerinden kendilerini çıkardığını haber veriyor.138 Nitekim
Allah Teâlâ onları bu fıtrat üzere yaratmıştır.
Evet, fıtratın bizzat kendisi Allah’ın varlığını bilir ve şânı
yüce Allah, elest bezmi veya kaalû belâ denilen A’râf sûresi 172.
âyetinde belirtildiği gibi Âdemoğullarından söz aldığı andan itibaren
fıtrat, ibâdetle Allah’a yönelir. Bu konuyu Allah Rasûlü şu
şekilde belirtir: “Her doğan, fıtrat üzere doğar. -Başka bir rivâyette ise
‘bu din üzere doğar’- (Fakat sonradan) ana-babası onu yahûdileştirir, hıristiyanlaştırır
veya mecûsileştirir...”139 Bu hadis-i şeriften anlaşılacağı
üzere Allah’ın varlığına inanmak, insanda doğal bir duygu ve şuurdur.
Bu duygu ve şuur; gaflet, inat, kibir gibi bazı ârızî hallerle
körelebilir. Fakat hiçbir zaman yok olmaz. Doğuştan Allah’ın varlığı
fikrine ve itikadına sahip olan insan, bu fikir ve inancı, çalışarak
kazanmış ve öğrenmiş değildir. Aksine, bu düşünce Allah
tarafından yaratılmıştır. Yani Allah insanı, Kendisine inanma ve
Kendisini bilme özelliğiyle yaratmıştır. Merhamet, şefkat hisleri,
düşünme ve idrâk kabiliyetleri nasıl insanın mâhiyetini teşkil eden
vasıflarsa, bu özelliklere sahip olmayan insan nasıl düşünülemezse,
Allah’ı bilme ve O’na inanma vasfı da öyledir. İnsanın özelliğini
teşkil eden vasıflardan biri de inançtır. Her insan, bu inancı kendi
rûhunda, vicdânında duyar. Bu sebeple en medenî toplumlardan
en ilkel kavimlere kadar herkeste bu itikada rastlanır. Bütün insanlar,
hak veya bâtıl mutlaka ilâhî bir kudretin varlığına fıtraten
inanagelmişlerdir.
Allah’ın varlığını her insan içinde hisseder. İlhad ve inkârın
en aşırı noktasına varmış bulunan bir kimsenin bile, büyük bir
felâketle karşılaştığı zaman taşa, toprağa veya ağaca sığındığı
görülmemiştir. Her insan, böyle bir durumda, fıtratının sevki ile
hemen Allah’a sığınır, bildiği isim ve sıfatlarla O’na yalvarır. Bu
her çeşit gözlemle sâbittir. Nasıl ki büyük bir tehlike ile karşılaşan
bir insan, kaçacak ve kurtulacak bir yer arar ve nasıl ki küçük
çocuk, annesinin memesine zarûretten ve yaratılıştan koşarsa,
137] 30/Rûm, 30
138] 7/A’râf, 172
139] Buhârî, Cenâiz 33, 79; Müslim, Kader 23-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel,
II/315, 233, III/435, IV/9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 46 -
aynen öylece önemli anlarında insan da yaratanını arar, O’na
sığınır. Kur’an, bolluk ve refah zamanlarında içlerinde fıtrî olarak
mevcut olan Allah duygusunu gizleyen ve fakat başlarına bir
felâket gelince Allah’a yönelen insanlardan şöyle söz eder: “O
kâfirleri kara bulutlar gibi dalga sardığı zaman, dini Allah’a has kılarak
O’na yalvarır, duâ ederler. Allah onları karaya çıkarıp kurtardığında içlerinden
bir kısmı doğru yolda kalır (diğerleri ise eski küfürlerine devam
ederler).”140; “(Mûcizelerin Allah tarafından olduğunu) Kalpleriyle yakînen
bildikleri halde nefislerine zulmederek ve kibirlenerek bütün mûcizeleri
(açıktan) inkâr ettiler.”141 Bu âyet-i kerimelerde açıkça ifade edildiği
gibi, felâketlerle yüz yüze gelindiği ve sıkıntılarla karşılaşıldığı zamanlarda
çoğu kez fıtrat nefse ve akla galebe çalar, üstün gelir ve
insan kibri, gururu ve inadı bırakıp Allah’a yönelir, O’ndan istimdad
ederek yardım ister. 142
Tevhidin Göstergesi; Kapsadığı
Mânâ ve Sonuçları
1- Tevhid Bir Hayat Nizamıdır
a- Allah’tan başka ilâh olmadığını kabul etmek Tevhidin ilk
şartıdır. Burada kulluğun sadece Allah’a yapılacağı belirtilmektedir.
Kelime-i Tevhidin (tevhid cümlesinin) ikinci bölümü ise, kulluğun
nasıl yapılacağını, nasıl pratize edilip hayata yansıtılacağını
açıklar.
b- Bu hayat nizamını kabul eden muvahhid mü’min, her iki
bölümü de samimi olarak yaşayış ve tüm davranışlarıyla isbat eder.
c- Tevhid kelimesi, müslümanların hayatının bütün ayrıntılarıyla
birlikte üzerine oturtulduğu temel prensip ve nizamı oluşturur.
İslâm toplumunun bunun dışında oluşması ve yaşaması mümkün
değildir.
d- Tevhid nizamının ve tevhidî hayat görüşünün dışında başka
prensipler üzerine oturtulan hayata İslâmî hayat denemez.
e- Tevhidî nizamın, başka herhangi bir dünya görüşü ve ideolojik
düzenle sentezi, karıştırılması halinde bunun Tevhid dini
İslâm’la alâkası kalmaz.
f- Tevhidin ikinci bölümüyle bey’at edilip bağlılık sözü verilen
Rasûlullah’ın sünnetinde (uygulama ve tebliğinde) İslâm
140] 31/Lokman, 31
141] 27/Neml, 14
142] Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, s. 23-27
TEVHİD
- 47 -
toplumunun karakteri, yapısı, İslâm cemaat ve devletinin şekillenişi
ve bu aşamalara geçişin metodu belirlenmektedir.
g- Lâ ilâhe illâllah’ın gereklerine ters hareket edenler, (sadece)
Allah’a kulluk etmiş olamazlar.
h- Hukukî prensiplerini Allah’tan başkasından alan ve
Rasûlullah’ın bize tebliğ ettiği yolun dışında bir hükmü kabul
eden kimse sadece Allah’ı ilâh kabul ediyor sayılamaz.
ı- Tevhidî inanış ve yaşayış, namaz ve oruç gibi ibâdetlerin (ve
her çeşit davranışın ibâdet bilinciyle ) sadece Allah’a yapılmasını
gerektirdiği gibi, sosyal düzen, hareket, ahlâk ve hukukun da
Allah’ın hükmüne uygun olmasını gerektirir. 143
2- Tevhid, Bir İnkılâp Projesidir
Tevhidi kabul eden insanın beyninde, kalbinde ve kalıbında,
bedeninde ve rûhunda bir inkılâp gerçekleşir. Bu devrim sonucunda
müslümanda duygu, düşünce ve eylemler kesin ve köklü bir
imanla kendisini gösterir. Her anlamda ve her alanda köklü değişim
ve dönüşüm geçiren muvahhid şunları kabul etmiş ve Allah’a
şunlar için söz vermiş olur:
a- Allah’ım, beni yarattın ve yaşatıyorsun. Ben ancak Senin
hükümlerine/emirlerine uyarım; Sana güvenir, dayanır, Sana bel
bağlarım.
b- Gerçek anlamda cezalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak
Sensin. Senin dışında mutlak olarak korkulacak ve mutlak sevilecek,
her konuda yardım edebilecek kimse yoktur.
c- Emirlerini ve yasaklarını bildiren, insanlığa yasa, ahlâk nizamı,
insanlar arası ilişkiler, inanç ve ibâdet usûllerini öğreten Kitabına
inanıyor ve onu yaşamaya söz veriyorum. En güzel emri, Senin
emrin; en mükemmel hüküm Senin nizamların ve kanunlarındır.
d- Beni Sen rızıklandırıyor, bana nimetleri Sen bahşediyorsun.
Senin rızan için yaşayacağım, Senin emrine uymayan hiçbir fikri,
düşünce ve hükmü benimsemeyeceğim. Tüm tâğutları ve tâğûtî
düzenleri reddediyorum.
e- Sana yönelmeyenlere, Seni tanımayanlara, Senin emirlerinin
tümünü veya bazısını reddedenlere, Senin dinini tahrif etmek
isteyenlere, Senin emirlerini ucuz dünya çıkarı karşısında satanlara,
hakka bâtılı karıştıranlara, Sana isyan eden, Senin dinini
143] Bk. 6/En’âm, 162; 33/Ahzâb, 36; 59/Haşr, 7; 4/Nisâ, 59, 65; 5/Mâide, 44, 45,
47
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 48 -
yalanlayan veya alaya alanlara, tuğyan edip hakkı aşanlara gücümün
yettiğince karşı koyacağım.
f- Hiçbir zararın veya yararın Senin takdirin olmadan gelmeyeceğine,
bütün dünya birleşse Sen istemeyince en küçük bir fayda
veya zarar veremeyeceklerine inanıyorum ve bu inancıma uygun
davranacağıma söz veriyorum.
g- Bütün rûhum, varlığım ve tüm gücümle sadece Sana kul
olacak ve kulluk yapacağım. Hayatımın her ânını bu inanç ve bilinçle
yaşayacağım.
h- Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Senin rasûlün/elçin olduğuna,
dünya ve âhiret saâdetinin ancak onun örnekliğinde gerçekleşeceğine,
tek önderin Peygamber olduğuna inanıyorum.
ı- Benim efendim, imamım, örneğim ancak Rasûlullah’tır.
Onun izinden gideceğim. Onun sünnetini/yolunu tâkip edeceğim,
ona ters düşenleri sevmeyeceğim, ondan başkasına kesin bir şekilde
bağlanmayacağım, ondan ilham almayanları tanımayacağım,
onun düşmanlarıyla mücâdele edeceğim.
3- Tevhid, Kâinat Nizamıdır
Tevhid kelimesi, buna inanan insanla, Allah’a teslimiyetten hiç
ayrılmayan, Allah’ı her an tesbih eden kâinat ve işleyişleri arasında
bir uyum, bir kardeşlik ilişkisi şeklinde bir düzen kurar:
a- Lâ ilâhe illâllah, sadece insan varlığıyla ilgili değil; tüm varlıklarla
ilgili, tüm varlıklar için bir hayat düzeni belirlemekte ve bu
düzeni hatırlatmaktadır.
b- Kâinattaki bütün varlıkların kanununu Allah belirlemiştir.
Dolayısıyla onlar üzerinde Allah’tan başka hâkim ve tasarruf sahibi
yoktur. Tabiat kanunları denilen şey, Allah’ın tabiattaki yasaları,
sünnetidir (sünnetullah).
c- Yeryüzünde Allah’ın hükmünü/nizamını hâkim kılmak veya
bunun için gayret sarfetmek (cihad), sadece âhiret ödülü için değildir.
Âhiret, dünya hayatının devamı ve tamamlayıcısıdır. Tevhid,
insanı dünyada huzura eriştirdiği gibi, âhirette de mutluluğu
kemâle ve sonsuzluğa eriştirir.
d- Allah yerde de gökte de (tek) ilâhtır. Her şeyin düzeni ve
irâdesi O’nun elindedir.
4- Tevhid, Özel Bir Medeniyet ve Kültür Oluşturur
a- Medeniyet, gerçek anlamıyla, İslâm’dan, Tevhidin
TEVHİD
- 49 -
oluşturduğu hayat ve toplumsal ilişkiden farklı bir şey değildir.
İslâm’ın kendisi, mükemmel bir medeniyettir.
b- Mükemmel bir medeniyetin insanî ve toplumsal özellikleri,
insanların kula kulluktan kurtulup sadece Allah’ın hükümlerine
rızâ göstermeleri ve O’nun kanunlarını uygulamaları sonucunda
gerçekleşir.
c- Kelime-i Tevhid, Kur’an ve sünnetle hudutları çizilen bir kültür
ve medeniyet ön görmektedir. Tevhidî inanış; hikmetin (faydalı
ilim ve uygulamanın) müslümanların yitik malı olduğunu, onu
nerede bulurlarsa almaları gerektiğini öğretmektedir.
d- Doğruluğu kanıtlanmış ve insanlığın faydasına kullanılan
müsbet bilimle İslâm’ın çatışması söz konusu değildir. Aslında
müsbet bilim, Allah’ın insanda ve evrende yarattığı kanunların
(sünnetullahın) tanınması ve disiplininden başka bir şey değildir.
e- Tevhidî anlayış, insanın sınır tanımadan gelişen bilim ve teknolojinin
kölesi durumuna getirilmesine karşı çıkıp; teknolojinin
ve ilmin insanın hayrına/faydasına hizmet ederek insanın emrine/
istifadesine verilmesini öngörmektedir.
f- Tevhidî zihniyet, insanlara “uygarlık” diye “modernizm”i,
teknolojik köleliği ve tüketim toplumu olup eşyanın ve sömürücülerin
emrine ve hizmetine girmeyi kesin bir şekilde reddedip
insanların âdil bir şekilde gerçek medeniyetten nasiplenmelerini
sağlar. Yeryüzünde ancak tevhid inanç ve düzeninin hâkim olmasıyla
bu adâlet gerçekleşir; insan ancak tevhidî medeniyet anlayışı
sâyesinde tüm köleliklerden kurtularak yeryüzünün efendisi/halifesi
olma onuruna kavuşabilir.
g- Tevhidî inanış; Allah’ın emir ve yasaklarının Rasûlullah’ın
örnekliğiyle uygulandığı bir toplumu İslâm toplumu kabul eder.
Toplumdaki bireyler, birtakım dinî anlayış ve davranış içinde olsalar
da, eğer o toplumda bireyse, sosyal ve siyasal düzenlemeler
Allah’ın hükümlerine dayanmıyorsa, o topluma câhiliyye toplumu
denilir.
5- Tevhide İnanmak, Gerçek üstünlüğü Doğurur
“Üzülmeyin, gevşemeyin; eğen gerçekten iman ediyorsanız üstün
olan sizlersiniz.”144 Bu üstünlük, insanların (sadece) savaşlarda üstün
gelmelerini değil; esas olarak bir mü’minin düşüncesini ve eşyaları
değerlendirmesini, izzet ve onurunu kapsar:
144] 3/Âl-i İmrân, 139
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 50 -
a- Tevhidî inanışla, mü’min her şeye ve her duruma, her değere
ve her şahsa karşı takınacağı mü’min muvahhide has onur ve
şerefi temsil eder; bu üstünlüğün bilinci içinde gurura kapılmadan
Allah’a karşı kulluk, yeryüzündeki varlıklara karşı hilâfet görevini
yerine getirir. İnsanlara karşı tevhidî iman ve değer ölçüleriyle,
böyle bir imana dayanmayan diğer tüm insan ve değer ölçülerinden
üstün olduğunun şuur ve sorumluluğuna ulaşır.
b- Tevhid düşüncesinden sapmış beşerî tüm kuvvet ve korkuların
üstüne çıkar. İnanan insan, Allah’ın hükümlerine ters düşen
tüm değer, gelenek, âdet ve düzenlerin üstündedir. Aşağılık duygusu
nedir, bilmeyen öz güven sahibi kişilikli bir karakter sahibidir.
Şeref, fazilet ve yücelik sahibi olmanın yolunu ve tarzını bilir, bu
yoldan ayrılmaz ve bunun şükrünü edâ eder.
c- Tevhid eri, Allah’ın askeri olduğunun bilinci içinde, yeryüzündeki
zâlim ve tâğûtî kuvvetlerin karşısında yer alır. Haksızlık
karşısında susanın dilsiz şeytan olduğuna inanır. İyiliği emretme
ve kötülüğe dur deme görevini en güzel şekilde icrâ ederek egemen
zâlimlere karşı çıkmanın sonucundaki her çeşit zorluklara
katlanmanın “sabır” demek olduğunu ve cennetin bedelinin bu
cihad olduğunu unutmaz.
d- Muvahhid insan; bâtıl örf, âdet ve geleneklerin yanlış uygulamaları
altında ezilmediği gibi; bazı insanlarca yüceltilse veya
korkulsa bile, tevhid inancına dayanmayan her çeşit dünyevî güçlerin
Allah’ın gücü ile karşılaştırıldığında “yok” hükmünde olduğunu
ve basit birer aldatmaca veya yanılsama olduğunu fark ederek
tevhide bağlanmanın en üstün ve tek gerçek güce dayanmak
demek olduğunu bilerek bu güçle irtibatı oranında güçlü olduğunu
bilir.
e- Bu izzetin şuuruna ermiş bir muvahhid, her çeşit zâlimlere,
yaygın bâtıl değerlere, egemen beşerî ideolojilere, tüm bâtıl dinlere,
düzenlere, dayatma ve âdetlere karşı tevhidin ve tevhid erlerinin
üstün olduğunu anlar, Allah’ın “hayvandan da aşağı” dediği
“pislikler” olan müşriklere ve onların özelliklerine tenezzül edip
özenmez.
f- Muvahhid mü’minin, tarihi tevhid tarihidir. Örnekleri de
peygamberler ve onların yetiştirdikleridir. İlk müslümanlar, tevhide
ters düşen tüm düşünce ve eylemler karşısında hiç tâviz vermeden
dimdik durmuşlar, her yönüyle gerçekten üstün olduklarını
kanıtlamışlardır. Bu muvahhidler, hiçbir kınayıcının kınamasından
etkilenip korkuya kapılmamış, tevhid şuurunun verdiği üstünlüğü
bireysel ve toplumsal hayatlarında sergilemişlerdir.
TEVHİD
- 51 -
g- Mü’minin üstün olması, başkalarına tepeden bakması, gururlanması
anlamına gelmez. Onun izzeti/şerefi/halîfeliği/efendiliği,
başkalarının da hidâyete ermesini isteyerek, onları örnek
almadan, tam tersine onlara örnek olması, onlara acıyarak gerektiğinde
malını ve canını Allah için başkalarının hidâyeti ve tevhidin
hâkimiyeti uğrunda harcaması demektir. 145
6- Tevhid, Bir Kurtuluş Reçetesidir
Tevhid reçetesini tam anlamıyla, yerli yerinde kullanan kişi,
dünyada olduğu gibi, âhirette de kurtuluşa erecektir. İman ve
amel bütünlüğünü içeren bu kelime, insanın neleri reddedip kabul
edeceğini, nelerden sakınıp neleri yapması gerektiğini, yani
tam bir gönül huzuru ve teslimiyetle (sadece) Allah’a kulluk yapacağını
tavsiye eden bir reçetedir.
Âyet ve hadislerde açıkça belirtildiği gibi, tevhid itikadı, sahibini
eninde sonunda mutlaka kurtuluşa erdirecektir. Lâ ilâhe
illâllah’ın mânâsını bilerek, bunu kalbiyle tasdik edip diliyle ikrar
ederek hayatını her yönüyle bu inancın gerektirdiği şekilde düzenleyen
bir kimse, beşer olarak bazı günahlar işlese bile mutlaka
cennete girecektir. Bu anlayış ve yaşayış, zâten dünyanın da cennete
dönüşmesini sağlayacaktır.
Kelime-i Tevhid
Peygamberimiz (s.a.s.) İslâm’ın beş esas temel üzerine binâ
edildiğini, bunun birincisinin ‘şehâdet’ getirmek, yani kelime-i
tevhid olduğunu söylemiştir.146 Aynı ifâde ‘Cibrîl hadisi’ olarak bilinen
meşhur hadiste de geçmektedir. 147
Şehâdet kelimesi veya tevhid kelimesi, İslâm’ın temelidir. Bir
anlamda da İslâm dairesinin kapısıdır. Onlar gönülden söylenmeden
İslâm’ı kabul etmek mümkün değildir. Şehâdet veya tevhid
kelimesi aynı şeyi ifâde ederler. Şehâdet Kelimesinde ‘eşhedü’ ve
‘abduhû’ ilâvesi vardır. Fakat özleri aynıdır, ifâde ettikleri gerçek
farklı değildir. İkisi de birbirlerinin yerine kullanılır.
Kelime-i Tevhid, Allah’ı birleme, O’nun bir ve tek olduğunu
söyleme anlamına gelir. İslâm ‘Tevhid’ dinidir. Tek Allah inancına
dayanır. Evreni ve içindekileri O yaratmıştır. İlâhlığında ve
145] Bk. 3/Âl-i İmrân, 196-198
146] Müslim, İman 22, hadis no: 16, 1/45; Buhârî, İman 1; Nesâî, İman 13; Tirmizî,
İman 3, hadis no: 2609
147] Buhârî, İman 37, hadis no: 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 4,
hadis no: 2610; Ebû Dâvud, Sünne 16, hadis no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime
9, hadis no: 63, 64; Nesâî, İman 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 52 -
Rabliğinde ortağı yoktur. Sonsuz güç ve kudret sahibidir. Dünyanın
ve içindeki her şeyin idare edicisi de O’dur. Hüküm ve mülk
(her şey) O’nundur.
Tevhid kelimesiyle Allah hakkında bu gibi özellikleri kabul etmiş
oluruz. Kelime-i tevhid, Allah inancının kısa bir ifâdesidir. “Lâ
ilâhe illâllah Muhammedü’r Rasûlüllah (Allah’tan başka ilâh/tanrı
yoktur, Hz. Muhammed O’nun elçisidir).” Bu cümle, tıpkı şehâdet
kelimesi gibi, imanla küfür arasında kesin bir çizgidir. İnsan hayatının
en önemli tercihidir. En önemli bir seçimdir. Allah’la ve
mü’minlerle bir antlaşma, kâfirlere karşı bir ültimatomdur. Bütün
insanlara karşı İslâm’ı din olarak seçmenin ilânıdır, haber vermedir.
Diğer insanlar arasında kimliğini, adresini, mensup olduğu inancını
ortaya koymaktır.
Bu cümleyi diliyle tekrar edip, kalbiyle bunun doğruluğunu
tasdik eden, dünyadaki konumunu ortaya koymakta, hangi dinin
ilkelerine uyacağını, hangi ahlâk üzerine, hangi anlayış doğrultusunda
yaşayacağını belli etmektedir. Tevhid kelimesini kabul
etmek, kesin bir çizgidir. İnsanlar istedikleri dine inanabilirler. İsteyen
babalarının bâtıl dinine, isteyen kendi kafasından uydurduğu
inançlara, isteyen zâlim liderleri tanrılaştırarak onların yoluna
inanabilir. Fakat bir kimse tevhid kelimesini söylerse, hem onlardan
tamamen ayrıldığını, onları ve inançlarını reddettiğini, hem
de İslâmî hayat tarzını seçtiğini ortaya koymuş olur.
İşte bu ortaya koyuş ve tercih ediş, çok önemli bir olaydır. İnsanlığın
çoğunluğunun gittiği yolları reddetmek, onların alıştığı
bütün ahlâk(sızlık)ları bırakmak, onların arasında çok farklı bir
yaşayış şeklini seçmek; gerçekten önemlidir.
Peygamberimiz zamanında Mekke’de müslüman olan bir avuç
insanın halini hatırlarsak bu cümleyi söylemenin önemini daha iyi
anlarız. O çevrede herkes, babalarının izi üzerinden gidiyordu.
Babalarının dinlerine ve geleneklerine sımsıkı bağlıydılar. Âdetleri
konusunda son derece fanatiktiler. Üstelik kendilerinden ayrı dinlere
inananlara da hoş gözle bakmıyorlardı. Müslüman olanları
duydukları zaman da ‘bizi ilgilendirmez’ demiyorlar, onları bu
dinden döndürmek için baskının ve işkencenin her çeşidini uygulamaktan
geri kalmıyorlardı. Öyle bir ortamda ‘Lâ ilâhe illâllah’
demek, ateşi avuçlamaktan daha zordu. O ortamda müslüman
olmak, her türlü tehlikeyi, işkenceyi, yokluğu, yoksulluğu, alay
edilmeyi, hatta ölmeyi bile göze almaktı.
Bu sözü söylemede hangi tehlikeler vardı? İlk dönemde müslümanlar
güçlü ya da zengin değillerdi. Sayıları yeterli değildi,
TEVHİD
- 53 -
kılıçları yoktu, savaşmayı düşünemiyorlardı. Hatta İslâm’ın birçok
emri henüz gelmemişti. Yani yaşantıları Mekkelilerden pek çok
yönden farklı değildi. O halde Mekkeli müşrikleri rahatsız eden
ne idi? Niçin bu kelimeyi söyleyenlere amansız düşman oluyorlardı?
Niçin bunu söyleyenleri susturmak için zulme başvuruyorlardı?
Tevhid kelimesini söyleyenler, bütün ilâhları, o tanrılara bağlı
inançları, o ilâhlar adına kurulmuş düzenleri (sistemleri), o tanrılar
adına uydurulmuş bütün kanunları ve âdetleri reddediyorlardı.
İşin en can alıcı noktası burasıydı. Bir cümle söyleniyor, ama
Mekkelilerin saltanatları sarsılıyordu. Bir cümle onları son derece
rahatsız ediyordu. Bu cümleyi söyleyen herkesi düşman biliyorlar,
o sözü unutmasını sağlamak için her çareye başvuruyorlardı.
Bu cümleyi söyleyenler ne dediklerinin, neyi tercih ettiklerinin
farkında idiler. Bu sözle neleri reddettiklerini gâyet iyi biliyorlardı.
Bu sözün neleri kapsadığını, neleri dışarıda bıraktığını anlıyorlardı.
Yani onlar tercihlerinin bilincinde idiler. Yalnızca onlar mı? Hayır,
müşrikler de kendi düzenleri açısından bunun kötü bir gelişme
olduğunun farkında idiler. Çünkü bu cümleyi bilinçli bir şekilde
söyleyen herkes, onların etki sahasından ayrılıyordu. Onların otoritesine
karşı çıkıyor, uydurdukları ilâhların hâkimiyetinden kurtuluyordu.
Hâlbuki ileri gelenler, uydurdukları bu sahte ilâh inancı
ile, insanlara hükmediyor, onları yönetiyor ve onlara yön veriyorlardı.
Bu ilâhlar adına oluşturdukları düzen sâyesinde işleri tıkırında
idi. Çıkarlarını bu bâtıl inanç sâyesinde koruyabiliyorlardı.
İlâhlarına ve bu ilâhlara âit inançlara çok bağlı idiler. Çünkü
bu ilâhlar onların işine çok yarıyordu. Zavallı halk, câhil ve çaresiz
yığınlar da efendilerinin, başkanlarının ve atalarının izinden gidiyorlardı.
Sömürü düzeninin farkında değillerdi. İlâhlarının (putlarının)
kendilerine yardım ettiğini sanıyorlar, ibâdet etme ihtiyacını
ilâhlara tapınmakla karşılıyorlardı. Onların çoğu uydurulan
düzenin farkında değillerdi. Onlar, yarım akılla doğru sandıkları
bir dine inanıyor, önlerinde duran ve kendi elleriyle şekil verdikleri
maddî tanrılara tapıyorlardı.
Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak görevlendirildi ve
insanları bu kelimeye ve bunun kapsadığı mânâya dâvet etti. Çoklarına
ve özellikle ileri gelenlere, yani yönetici ve zengin takımına
bu dâvet çok ağır geldi. Hemen karşı çıktılar. Bu cümleyi söyleyip
müslüman olanları düşman bildiler. İnsanların müslüman olmasını
önlemek için çeşitli çarelere başvurdular.
Çünkü Kelime-i tevhid, ilâhlık sistemini yerle bir ediyordu.
Çünkü o, atalar dininin yanlış olduğunu söylüyordu. Çünkü
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 54 -
o, putlar adına uydurulan sistemin sahte olduğunu belirtiyordu.
Çünkü o, insanın insanı sömürmesine, insanın insanı ilâh edinmesine,
her türlü zulme hayır diyordu. İbâdet edilmeye lâyık yalnızca
âlemlerin Rabbi Allah’tır diye haykırıyordu.
Bu çağrı elbette, insanlar üzerinde hâkimiyet kuran, insanlar
üzerinde âdeta rablık taslayan şımarık güç sahiplerini rahatsız
edecekti. Onlar güçlü olduklarını, hükmün/egemenliğin kendilerinde
olduğunu sanıyorlardı. Bu güçlerini de halk üzerinde gösteriyorlardı.
Onlar kendi kafalarından bir şirk dini uydurmuşlardı ve
bu uydurma din sayesinde işlerini yürütüyorlardı.
Ama Hz. Muhammed (s.a.s.) çıktı ve insanları bu yanlış yoldan
dönmeye çağırdı. Bir söz söylüyordu ki, bütün ilâhlar sistemini karşısına
alıyordu. Bütün putları inkâr ediyordu. İnsanları bir Allah’a
ibâdet etmeye ve yalnızca O’nun karşısında boyun eğmeye dâvet
ediyordu. Bu ise onlar için hiç de hoş bir şey değildi.
Tevhid kelimesi, iki kısımdan meydana gelir. Tevhid kelimesinin
birinci kısmı, aslında bütün peygamberlerin ortak dâvetiydi.
Bütün peygamberler insanları ‘Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka
ilâh/tanrı yoktur)’ inancına dâvet etmişlerdir. Çünkü bu söz ‘tevhid’
inancının özüdür. Allah’tan gelen, tarih sürecindeki hak dinin
temel özelliği; Allah’tan başka ilâh tanımamak, yalnızca bir
Allah’a ibâdet etmek ve hayatı Allah’ın emirleri doğrultusunda
yaşamak anlayışıdır. Tevhid kelimesi, işte bu İlâhî gerçeği ortaya
koymaktadır.
“Senden önce hiç bir elçi göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilâh
yoktur, şu halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”148 Kur’ân-ı
Kerim, sık sık ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ diye vurgulamaktadır.
Çünkü insanların çoğu, zaman zaman uydurma ilâhlar bulmakta
veya Allah’a ait özellikleri yaratıklardan bazılarına vermekte ve
onlara ibâdet etmeye kalkışmaktadırlar. İnsan, öncelikle bu yanlış
inancı düzeltmesi lâzım ki, İslâm’a âit diğer inanç esaslarını kabul
edebilsin.
Peygamberimiz buyuruyor ki: “…Her kim ‘lâ ilâhe illâllah’ der ve
Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse, onun malına ve canına haksız
yere dokunmak haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.”149; “Ölen bir
kimse (ölüm ânında) Allah’ın bir ve benim Allah elçisi olduğuma şehâdet
(tanıklık) eder ve kalbi de bu işi tasdik ederse, Allah onu mutlaka mağfiret
148] 21/Enbiyâ, 25
149] Müslim, İman 35, hadis no: 21
TEVHİD
- 55 -
eder.”150; “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, O’nun elçisi
olduğuna şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete girecektir.” 151
Kelime-i tevhid’in ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in (s.a.s.)
Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul etmektir. Bu kabul ediş ve
inanma, Allah’tan başka ilâh olmadığını kabul etmenin tamamlayıcısıdır.
Kendinden başka ilâh olmayan âlemlerin Rabbi Allah
(c.c.), kendine âit haberleri, varlığının delillerini ve âyetlerini, kendi
varlığının gerçeklerini bir elçi aracılığıyla insanlara duyurur. O,
yarattığı bütün insanların kendi Rabliğini bilmelerini ve yalnızca
kendisine kulluk etmelerini istemektedir. Bunu da insanlar arasından
seçtiği elçilerle onlara bildirmektedir.
Allah’ın insanlara peygamber/elçi göndermesi; onlara yol göstermek
olduğu gibi, aynı zamanda onların başıboş ve rehbersiz
bırakılmadıklarının da göstergesidir. Bu elçiler bir taraftan doğru
yolu gösterirlerken, bir taraftan da örnek olurlar ve Rabbimizin
nasıl bir kulluk görmek istediğini ortaya koyarlar. Gönderilen elçiyi
kabul etmek; hem onunla gelen ‘vahy’i kabul etmek, hem de
o elçiyi örnek almak demektir. Elçiler kuru bir dâvetçi veya postacı
değillerdir. Onlar, Allah’tan gelen vahy’i hem yaşarlar, hem uygularlar,
hem de insanlara tebliğ ederler. İşte Hz. Muhammed (s.a.s.)
de bu elçilerden biridir ve sonuncusudur. Rabbimiz insanlara son
defa bir elçi olarak O’nu göndermiş, ona vahyettiği Kur’an’la
insanları hidâyet yoluna dâvet etmiştir. İslâm, Hz. Muhammed
(s.a.s.)’in tebliğ ettiği, yaşayıp uyguladığı dindir.
Tevhid kelimesini söyleyen bir kimse öncelikli olarak Allah’ın
varlığını ve birliğini kabul eder, sonra da inandığı Allah’ın, elçi
olarak seçtiği Hz. Muhammed’i son peygamber olarak tanır. Buna
bağlı olarak da son elçinin tebliğ ettiği her şeye, İslâm’a âit bütün
esaslara inanır. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) din olarak öğrettiği,
anlattığı ve yaşadığı her şeyi kabul eder. Bu esaslara itiraz etmez,
o esaslara uygun olarak yaşamaya, tevhid kelimesiyle söz vermiş
olduğunun bilincindedir.
Tevhid kelimesi, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve O’nun
tebliğ ettiği şeriat esaslarını da kapsar. ‘Ben Hz. Muhammed’i
Allah’ın son elçisi olarak kabul ediyorum’ demek, ‘O’nunla gelen
Din’i ve bu Din’e âit bütün ilkeleri ve esasları kabul ediyorum, tüm
hayatımı bu ilkelere göre düzenleyip bu esasları yaşamaya çalışacağım’
demektir.
150] İbn Mâce, Edeb 54, hadis no: 3796
151] Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 56 -
Kelime-i tevhid, kendisini kabul edeni cennete götürür. Kendisini
kabul etmeyen ise cehennemi hak eder. Öyleyse bu, son derece
önemli ve geniş kapsamlı bir cümledir. İnsandaki ruh ne ise,
İslâm’da Tevhid kelimesi de odur. İnsan bedeninde ruh görünmez,
ama onu canlı tutar, ayakta olmasını sağlar. Ruh uçup gidince de
insan ölü haline (ceset şekline) döner. Kelime-i tevhid İslâm bedenini
ayakta tutan şeydir. O olmayınca beden (din) ölüdür. Bütün
inanmayan insanlar bu anlamda ruhsuz ceset gibidirler. Ne zaman
Tevhid kelimesini kabul ederlerse, cesetlerine hayat gelir, onlara
ruh üflenmiş gibi dirilirler. Hayatın akışı içerisinde yapılan hatalar
ve unutkanlıklar yüzünden ölü gibi olan beden, tevhid kelimesi
ile canlanır.
Tevhid kelimesini söyleyen kimse, İslâm’ın tümüne inanmış
olur. Kur’an’ın haber verdiği, Peygamberden bize aktarılan sağlam
bütün haberlere ve hükümlere inanır. Bu konuda tereddüt ve
şüphesi olmaz. Bir kimsenin, inanç esaslarını tek tek sayarak ‘ben
şuna da inanıyorum, ben buna da inanıyorum’ demesi uzun bir
iş olur. Ancak Tevhid kelimesini söyleyen, hepsini ayrı ayrı sayıp
kabul etmiş sayılır. Zaten bu cümlenin bu şekilde, bir ilke olarak
benimsenmesinin ana amacı budur. Bu bir çeşit giriş şartıdır. Kim
bunu kabul ederse, İslâm’a âit bütün şartları da kabul etmiş olur.
Artık o kimse, imanın diğer şartlarını da aynen benimser. İslâm’ın
bütün hükümlerini, Allah’ın bütün tekliflerini aynen alır, inanır ve
uygulamaya çalışır.
Bu cümleyi (tevhid kelimesini) kabul etmenin bir başka anlamı
da, şartlarını, ilkelerini ve esaslarını kabul ettiği İslâm’ı uygulamaya
da şu şekilde söz vermektir: ‘Allah’tan başka ilâh yoktur.
Allah’ın gönderdiği her şey doğrudur, inanıyorum. O’nun bana
verdiği emirlerini ve yasaklarını da kabul ediyorum. Doğru olarak
kabul ettiğim bu hükümlere uyacağıma söz veriyorum. Onları
hayatıma uygulayacağım, doğru olduğuna inandığım bu ilkelere
göre yaşayacağım.’
Kişinin mü’min ve ‘muvahhid’ (tevhidi kabul eden) sayılması
için, hayatın, davranışların, düşüncelerin, fiillerin, tercihlerin bu
inanca uyması gerekir. Bir kimse tevhid kelimesini söyledikten
sonra, Allah’tan başka ilâh (tanrı) zannedilen şeyleri kabul edemez.
Tâğutlara (ilâhlaştırılan, ya da put haline getirilen güçlere)
kulluk yapamaz. Onların hükümlerini, dinlerini benimseyemez.
İslâm dışı ideolojilerin, İslâm’ın özüne uymayan fikirlerin peşinden
gidemez. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin hükümlerini
doğru sayamaz. İslâm’dan olduğu belli olan hiç bir emre veya yasağa,
İslâmî ölçülere itiraz edemez.
TEVHİD
- 57 -
Çünkü tevhid kelimesi, Allah’a teslimiyetin ve O’nun dinine
itaat etmenin göstergesidir. Bu açıdan İslâm’ın rükünlerinden
(şartlarından) birini inkâr eden, İslâm’ın tümünü inkâr etmiş ve
tevhid kelimesini söylememiş gibidir. Böyle yapan, tevhidi söylerken
attığı imzaya ters davranmış olur.
Bugün insanlığın görünen ve görünmeyen bir sürü ilâh (tanrı)
lara ve tâğutlara taptığı bir dünyada, tevhid kelimesinin anlamını
yüceltmeye gerçekten ihtiyaç vardır. Ve tevhid kelimesi aynı zamanda
en büyük zikirdir. 152
Tevhid Penceresinden Günümüz ve İnsanımız
Bırakın eğitim kurumlarını, câmilerde bile (istisnâlar dışında)
tevhidden şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile yasak savma
bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye özen göstermek
adına hakla bâtıl karıştırılarak veya hakkı ketmederek... Abdesti
bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar insanlar tevhidi bozan
konulara önem vermez. Hâlbuki insanların kurtuluşunun yolu,
Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin yeniden Kur’anî
değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe illâllah
kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi
gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması
mümkün değildir.
Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine
ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır. Filistin topraklarında
siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm topraklarını
işgal eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın
elindeki silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar,
eliyle (veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini
taşlayan mü’minin akîdesinden çekiniyor, korkuyor. Tevhid
eri Allah’ın askerini, ölümden korkmayan canlı şehidi korkutup
yıldıracak hiçbir silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip
insan da imanı oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.
Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki
yüz senedir uygulanan batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir.
Şirk düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz.
“Zulmedenler, hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında
bileceklerdir.”153 Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet
asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi.
İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî
152] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 345-350
153] 26/Şuarâ, 227
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 58 -
çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya
benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve
benzeri özellikleri teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa
zaman içinde boşalacaktır.
Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’ın en fazla
önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi
tevhide vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla
tevhide atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm
âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler...” diye tevhide işaretle, o temeli
güçlendirmek ve üstüne bina dikmek için alt yapıya dikkat
çeker. Tevhid, bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak
başka söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna
dayanmalı, müslümanın hayatından hiçbir zaman geri planlara
atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey iman edenler, İman edin!
(imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda iman edin, imanınızı
yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin).” 154
“Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece
kâfirler inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz
ona. Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır.
Kalplerinde canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini
ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler, iman edin!” diye
uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu
için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı,
yegâne hâkim ve yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na
ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın
kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine
muhtaç değildir, ama insan ibâdete/kulluğa muhtaçtır ve her an
mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere.
İnsan, imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında
bir tercih yapmalıdır. Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana
kul olarak yaşayamaz.155 “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve
tam gönülle Allah’a yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline
tâbi olan kullarımı müjdele!”156 Bunun için insan daima “Lâ ilâhe
illâllah”a muhtaçtır.
Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız
Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları tevhide
dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz (s.a.s.) de kavmini bu esasa
çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın yanında
154] 4/Nisâ, 136
155] Bk. 33/Ahzâb, 44
156] 39/Zümer, 17-18
TEVHİD
- 59 -
sana şefaatçi olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...” diyordu. Câhilî tavır,
eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi kabullenmiyor,
bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için mi,
yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla,
yaşadıkları hayat arasında bir uçurum vardı.
Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri
vardı: Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı.
İlâhın tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı,
Kitab’a uymayı, Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de
ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların
temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl- haram ve ahlâkı
içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri
gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş
sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda
Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka
ilâhların varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına
yönelme ve Allah’tan başkasının Allah’a rağmen hüküm koyması,
helâl-haram tâyin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar,
kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar.
Halk yığınları, tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının
yolunu bırakmayı kolay kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri,
duyu organlarıyla algıladıkları eşyaya bağlıdırlar. Mele’ (ileri
gelenler, müstekbirler, tâğutlar) ise, onların ilâhlara bağlılığı gerçekçi
değil; sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savunmaları,
onların adıyla halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır.
Bu zâlimlere göre, gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar
mı, yoksa şeriatının uygulanması yoluyla Allah mı? Bütün
câhiliyyelerdeki müstekbirleri tevhid çağrısıyla savaşa iten gerçek
sorun budur. Hakları olmayan egemenliğin ve otoritenin ellerinden
çıkıp sömürünün ortadan kalkması onların işine gelmez. Hâlbuki
otorite, hüküm; tek yaratıcı, rızık verici... Allah’a aittir. “...Dikkat
edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin
Rabbi Allah ne yücedir!”157; “...Hüküm sadece Allah’a âittir.”158; “Hiç yaratan,
yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?”159; “Allah’tan
başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka
ilâh yoktur. O halde, nasıl oluyor da (tevhidden) çevriliyorsunuz (imanı
157] 7/A’râf, 54
158] 12/Yûsuf, 40
159] 16/Nahl, 17
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 60 -
istemeyip küfre dönüyorsunuz)?” 160
Buna rağmen, toplumun üst tabakası, açık veya gizli diktatörlükle
yığınlar üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına, süflî
arzu ve heveslerine hizmeti kaybetmek istemezler. Aslan payının
ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına gizlendikleri, aslında kendilerinin
de inanmadığı sahte putların gölgesine sığınarak, güya onlar
adına çıkarlarını sürdürürler. Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar,
bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına
aday olanlardan daha çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün
güçlerini tevhidle savaşa hazırlarlar. Yığınları kandırır, korkutur,
tevhidi savunanları karalar, onlara komplo kurar ve halkı onlara
karşı kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim de, o Rabbine
duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı?) Çünkü ben,
onun dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk
çıkaracağından korkuyorum.” 161
Mekke’deki olay da aynıydı. Mele’, Kureyş’ti orada. Düşmanlık
ve savaş, onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid
arasındaydı. Kendilerine karışmayacak “el-emîn” Muhammed’den
(s.a.s.) şikâyetçi değillerdi. Onun için, dâvetten vazgeçmesi halinde
mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve takdim ediliyordu.
Dâvetle düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi
arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablik anlayışında.
Şirk de tek çeşit değildi: Kabile, tapınılan bir rabdi, baba
ve dedelerin örfü, kamuoyu tapınılan bir rabdi. Kureyş ve diğer
büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran ve dilediğini haram
yapan rablerdi.
Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, sahâbe denilen altın nesil.
Lâ ilâhe illâllah nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne
anlıyorlardı? Sadece kalple tasdikten, dille ikrardan mı ibâretti
onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri (her şeyleri) tevhidle değişip
şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok büyük değişme/
inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı... İnsanlık açısından,
bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının
tersi veya muhâlifi olması normal midir, mümkün müdür?
Zehirli bir yılanın öldürücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen
bir insanın, elini yılanın ağzına hiç tedbir almadan sokması
düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna inanan kimsenin elini ve
tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah’a iman eden
tevhid eri bir mü’minin Allah’a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud,
160] 35/Fâtır, 3
161] 40/Mü’min, 26. Ve yine bk. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54
TEVHİD
- 61 -
tek rızık verici, tek otorite... kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi
nasıl olur?!
İman iddiası, itaat ile ispat edilmeden insanı kurtaramaz. Bu
konuda Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem,
Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu:
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve
Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten
başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların
şirk koştukları şeylerden yücedir.”162 Adiy: “Ya Rasûlallah, hıristiyanlar
din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar
ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâli da haram
yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi.
Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 163
“Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek
onlara uymayın.” 164
“Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak
ortakları mı vardır?” 165
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a
aittir.” 166
“...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar.
Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik olursunuz.” 167
“Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni
hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk
duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 168
“(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat ettik’ diyorlar. Sonra
onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar mü’min değillerdir.
Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman,
hemen onlardan bir grup yüz çevirir.” 169
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”
170
“Yoksa câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için
162] 9/Tevbe, 31
163] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
164] 7/A’râf, 3
165] 42/Şûrâ, 21
166] 42/Şûrâ, 10
167] 6/En’âm, 121
168] 4/Nisâ, 65
169] 24/Nûr, 47-48
170] 5/Mâide, 44
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 62 -
Allah’tan daha güzel hüküm veren (hüküm koyan) kim olabilir?” 171
“Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” 172
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden
olan ulu’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a
ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün
(onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından
daha güzeldir.” 173
“Allah ve Rasûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir
erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” 174
“...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur.
Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” 175
“İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar
var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” 176
“...Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibâdet
etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu
bilmezler.” 177
Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi,
Allah’a ve Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme
ulaştırır: “Bunlar Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine
itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır;
orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a
ve Peygamberine karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu
devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” 178
“Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler Allah ve Peygamber’e
aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin,
Allah ve Rasûlüne itaat edin.” 179
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte
Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”
180
171] 5/Mâide, 50
172] 95/Tîn, 8
173] 4/Nisâ, 59
174] 33/Ahzâb, 36
175] 7/A’râf, 54
176] 6/En’âm, 82
177] 12/Yûsuf, 40
178] 4/Nisâ, 13-14
179] 8/Enfâl, 1
180] 39/Zümer, 17-18
TEVHİD
- 63 -
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi
sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet
edicidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse
bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 181
Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu
Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya,
güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını
bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan
başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 182
Hüküm koyma (teşrî), “Lâ ilâhe illâllah”la direkt ve sağlam bir
şekilde irtibatlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın
indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirdir.”183 âyetinde fukahâ, Allah’ın
indirdiğiyle hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir
edilmez, eğer helâl saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün
gerisinde bir küfür, yani büyük günah) demişlerdir. Taraflardan birinden
rüşvet aldığından, önündeki meselede Allah’ın indirdiği dışında
bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir edilmez.
Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki
konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş
olan biri ise günahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça
ictihadına ecir de vardır. Ve sayılan diğer fıkhî hususlar...
Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi
teşrî ile ilgili değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla,
fıkıh kitaplarında belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın indirdiği
dışında bir şeyle hüküm vermek başka, Allah’tan ayrı olarak
teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir. Birinci durumda Allah’ın
dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki farklılığa
rağmen) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın
dinine muhâlif haramlar, helâller koyuyor. Ardından açıkça veya
lisan-ı haliyle: “Allah’ın dinini değil; benim hükmümü/kurallarımı
uygulayın, çünkü bu, ona denktir” veya “bu, Allah’ın kanunundan
daha üstündür, kıymetlidir” diyor. İslâm tarihinde fıkıh
âlimleri, bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda ihtilâf
etmemiştir. Yine, fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden
şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur:
Bilmesine rağmen ve kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir
181] 3/Al-i İmrân, 31-32. Yine bk. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/Ankebût,
2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16; 23/
Mü’minûn, 115.
182] İbn Mâce, hadis no: 4205
183 5/Mâide, 44
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 64 -
teşrîe (hüküm koymaya) râzı olmak. İkrâh bunun dışındadır.184;
çünkü ikrahta rızâ yoktur.
Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de
etkisiyle insanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin
müslüman olduğunu da söyleyen nice insan, açıkça şirk olan
inançlara sahip olmaya, şirk ideolojilerini kabullenmeye, elfâz-ı
küfrü dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın hükmüne uymak,
İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dikkat
etmek, Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman
olduğunu iddia eden nice insanın gündeminden çıktı. Bütün bunlar
ve sayılması uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara,
“lâ ilâhe illâllah” deyince müslüman olacakları, İslâm’ı yaşamasa
da insanın küfre düşmeyeceği ısrarla söyleniyordu. Müstekbir
oburların önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu kelimeyi
sadece diliyle söyleyenler. 185
Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevânın soyulmasının bazı etkenleri,
sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’lma’rûf
ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata
meyil, yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi,
israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle
mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının
oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
Amelde Tevhid
Amelde tevhid, kulluğa dair eylemlerin sadece Allah’a yöneltilmesi
ve Onun rızâsı için yapılmasıdır. İnançta tevhidin doğal olarak
amele yansıyacağını, dolayısıyla bir tek Allah’a iman eden ve
O’na ait özellikleri başka varlıklara tanımayan insanın kulluğunun
da tevhid üzere olacağı kaçınılmazdır. Meseleye bu çerçeveden
baktığımızda, aslında inançta tevhid ile amelde tevhidin birbirini
takip eden iki ayrı unsur olmayıp, ikisi de aynı anda gerçekleşen
ve birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu görürüz. Şu âyette
inançta tevhid ile amelde tevhidin birbirinden ayrılmaz unsurlar
olduğu açık bir şekilde vurgulanmıştır: “De ki: ‘Ben, yalnızca sizin
gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, ilâhınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor.
Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine
ibâdette hiçbir şeyi şirk/ortak koşmasın.” 186
Tevhidin inanç ve amel boyutunun ayrılmaz iki unsur oluşu
184] 16/Nahl, 106
185] Geniş bilgi için bk. Muhammed Kutub, Tevhid, Risale Y.
186] 18/Kehf, 110
TEVHİD
- 65 -
nedeniyle, Kur’an’da inanca ve kulluğa yönelik tevhid çağrısının
daha çok birlikte yapıldığını görürüz:
“İşte Rabbiniz Allah O’dur. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. O, her şeyin
yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin, O her şeye vekîldir.” 187
“Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın...” 188
“Nûh’u rasûl/elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: ‘ O benim Rabbimdir.
O’ndan başka ilâh yoktur. Sadece O’na tevekkül ettim ve dönüş
sadece O’nadır.” 189
“Muhakkak ki Ben, yalnızca Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur.
Bana kulluk et; Beni zikir için namaz kıl.” 190
Kur’an’ın indiriliş amacı da “sadece Allah’a kulluk”un gerçekleşmesidir:
“Elif lâm râ. (Bu,) Bir kitaptır ki, hikmet sahibi, her şeyden
haberi olan (Allah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce
açıklanmıştır. Tâ ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz.”191 Amelde
tevhid, en vecîz şekliyle Kâfirûn sûresinde özetlenmiş ve bu sûreye
bu özelliğinden dolayı İhlâs sûsesi (2. İhlâs sûresi) de denilmiştir:
“De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Siz de
benim ibâdet ettiğime ibâdet etmiyorsunuz. Ben sizin taptıklarınıza asla
tapacak/ibâdet edecek değilim. Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet edecek
değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana!” 192 Yine Fâtiha
sûresinde de kullukta tevhid en vecîz biçimiyle kulun kendi ağzından
söylettirilir: “Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım
isteriz.” 193
Tevhidi ifade eden ve bu alanda özel bir yeri olan “ihlâs” kavramına
özellikle değinmek istiyoruz. Bu kavramın, şirkten uzaklaşarak
ibâdetin sadece Allah’a yapılmasını ifade etmesi, inançta
tevhidi de içine almakla beraber Kur’an’da yer alış şekliyle daha
çok kulluğun bir şartı olarak amelde tevhidi anlatması bakımından
önemli bir yeri vardır: “De ki: ‘Rabbim adâleti emretti. Her secde
ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin ve dini yalnız Allah’a hâlis kılarak
(muhlisîn) O’na yalvarın.” 194
“Şüphesiz ki Kitab’ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini
187] 6/En’âm, 102
188] 4/Nisâ, 76
189] 13/Ra’d, 30
190] 20/Tâhâ, 14
191] 10/Yûnus, 1-2
192] 109/Kâfirûn, 1-6
193] 1/Fâtiha, 5
194] 7/A’râf, 29
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 66 -
Allah’a hâlis kılarak (muhlisan) kulluk et. Dikkat et, hâlis din yalnız Allah’ındır.
O’nu bırakıp kendilerine birtakım dostlar edinenler: ‘Onlara, bizi
sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk/ibâdet ediyoruz’ derler.” 195
Kur’an, müşriğin denizde boğulma gibi bir ölüm-kalım durumundaki
psikolojik halini anlatırken de, onun nazarında bütün
bâtıl tanrıların yok olup geçici bir tevhide ulaşmasını yine “ihlâs”
kavramıyla ifade etmektedir: “Sizi karada ve denizde yürüten O’dur.
Gemide olduğunuz zaman(ı düşünün): Gemiler, içinde bulunanları hoş
bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden
gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden dalgalar onları sardığı ve
artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını sandıkları zaman, dini yalnız
Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarmaya başlarlar: ‘Andolsun, eğer bizi bundan
kurtarırsan, şükredenlerden olacağız’ derler.” 196
Âyetlerde görüldüğü üzere “dini Allah’a hâlis kılarak O’na
kulluk etme” ifadesi içerisinde yer alan “ihlâs” kavramı, “saflaştırma,
arılaştırma” anlamını içermektedir. Kullukta dinin saflaştırılması
ise, dinin her tür şirk unsurundan temizlenerek kulluk eyleminin
sadece Allah’a yönelik olarak gerçekleştirilmesi anlamına
gelmektedir. İhlâs kavramı, geçtiği bütün âyetlerde Allah’a açıkça
şirk koşmanın zıddı anlamında bir tevhidi anlatmaktadır.
Taberî ve İbn Kesir, ilgili âyetleri açıklarken “ihlâs“ kavramını,
Allah’ı tek ilâh olarak tanımak ve ilâhlığı iddia olunan bâtıl tanrıları
reddederek kulluğu sadece Allah’a yöneltmek olarak izah
etmektedirler. Diğer birçok müfessir ise bu unsura, riyâ gibi durumları
da eklemişlerdir. Yani kişi, dinini (ibâdetini ve tâatini) bütün
bâtıl tanrı düşüncelerinden temizleyecek ve kulluğunu sadece
Allah’a yöneltecektir. İhlâsın taşıdığı bu anlamın yanında, müfessirlerin
çoğu bu kavramın kapsamına gizli şirk olarak adlandırılan
riyâ (görsünler diye yapmak), süm’a (duysunlar diye yapmak) gibi,
kullukta yalnızca Allah’a yönelmenin sâfiyetini bozan kalbî hastalıkların
bulunmamasını da eklemişlerdir. Kulluğun en güzel biçimi,
Allah’a yalnızca Rab olduğu için yönelmektir.
Bütün bu izahlardan anlaşıldığı üzere amelde tevhid, inançta
tevhidin doğal bir sonucu olarak kulluğun da sadece Allah’a
yöneltilmesi anlamını içermektedir. Allah’ın tek gerçek İlâh kabul
edilmesine rağmen, eğer kullukta başka maksatlar güdülüyorsa,
bu durumda tevhidin temeli sarsılmış olacaktır. 197
195] 39/Zümer, 2-3 Ve bu konuyla ilgili diğer âyetler için bk. 39/Zümer, 11, 14-15;
40/Mü’min, 14; 98/Beyyine, 5.
196] 10/Yûnus, 22; ayrıca bk. 29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32
197] Zekeriya Pak, Kur’an’da Kulluk, s. 196-202
TEVHİD
- 67 -
Muvahhid
‘Vahdet’ ve ‘tevhid’ kökünden gelen ‘muvahhid’ kelimesi, birleyen,
tevhid inancını kabul eden, Allah’ı bir olarak kabul eden
kişi demektir. Kelime, bu şekilde Kur’an’da ve hadislerde geçmez.
Özellikle Kelâm ilminin (Allah’tan, O’nun sıfatlarından ve kaderden
bahseden ilim) ortaya çıkmasından sonra yaygınlaşmıştır.
‘Allah’ı birleme (vahhadallahu)’ şeklinde kullanılan tâbir, Allah’ı
bir olarak kabul etmenin ifadesidir. “...Her kim Allah’ı tevhid ederse
(tevhid kelimesini ve içeriğini kabul eder, muvahhid olursa) malını ve canını
korumuş olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.” 198
Müslümanların en başta gelen görevi, ‘muvahhid’ olmaktır.
‘Muvahhid’ olanlar, Allah’ı bir olarak kabul ederler ve O’na hiç
bir şeyi ortak koşmazlar. Allah’a, O’na ait sıfatlarla ve Kur’an’da
geçtiği gibi inanırlar. O’na noksan sıfatları yakıştırmazlar. Yalnızca
O’na ibâdet ederler. O’na olan ibâdetlerinde bir aracıya ihtiyaç
duymazlar. Yalnızca O’na duâ ederler, kimsenin yapamayacağı
yardımları O’ndan beklerler. Bir darlığa düştükleri zaman O’ndan
yardım isterler. O’nun sevâbını umarlar, O’nun cezasından korkarlar.
Ölünce de O’na hesap vereceklerine inanırlar. O’ndan gelen
vahye ve vahyin hükümlerine inanır ve bu İlâhî hükümler doğrultusunda
yaşamaya çalışırlar.
Muvahhid, İslâm’a tam anlamıyla inanan ve bu inancını yaşama
çabasında olan insandır. İslâm’ın diğer adı ‘Tevhid Dini’; müslümanın
diğer adı ise ‘muvahhid’dir. ‘Şirk’in karşıtı nasıl ‘Tevhid’ ise,
‘müşrik’in karşıtı da ‘muvahhid’dir. Kur’an’da muvahhid kelimesinin
yerine ‘hanîf’ kelimesi geçmektedir. Hanîf kelimesi, anlamı ve
ifade ettiği şey açısından ‘muvahhid’ kavramına benzemektedir.
Haniflik aslında, bâtıl ve şer tarafından hak ve hayır tarafına yönelmedir.
Ki muvahhid, bunu yapan insandır. 199
Kur’an ve onun tebliğcisi Peygamberimiz (s.a.s.), insanları şirkin
her türlüsünden sakındırmaktadır. Şirk, bir ve tek olan Allah’a
ortak aramanın boş çabasıdır. İslâm, kendisinin dışındaki dinlere
‘şirk dinleri’ diyor ve insanları bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’a
dâvet edip onların ‘muvahhid’ler olmasını istiyor. Muvahhid’ler,
yaratılıştaki ve evrendeki tevhidi görüp, ‘Vâhid’ olan Allah’ı tevhid
ederler. Tevhid Dini olan İslâm’a gönül verirler. Muvahhidler,
iman, tavır ve hayatlarıyla, ideal ve amaçlarıyla şirk dinlerine
uyanlardan ayrılırlar.
198] Müslim, İman 31-38, hadis no: 21
199] 3/Âl-i İmrân, 67; 30/Rûm, 30
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 68 -
Muvahhidler, aydınlık bir dünyanın, adâlet üzere yürüyecek
olan bir sistemin, insana yakışacak bir hayatın özlemcisidirler ve
bunun için çalışırlar. Onlar her türlü bâtıl ve şer olan şeylerden yüz
çevirirler. Onlar hak için ve hakka göre yaşarlar. Hayırlı olan şeyleri
tercih ederler. Yaratılışlarındaki temizliği korurlar. Kelime-i tevhidi
söyleyerek fıtrata yerleştirilmiş olan Allah’ı bilme, anlama ve
O’na kulluk etme gerçeği ile buluşurlar. Onlar evrenin, ister istemez
teslim olduğu İslâm dâvetini; hayatlarını anlamlı, huzurlu ve
bereketli kılmak için kabul etmişlerdir. Onların gönüllerine tevhid
hayat verir, hayatların tevhid şekillendirir. Onlar bütün ölçülerini
tevhid inancından alırlar.
Yaşantısını tevhid üzere geçiren ‘muvahhidler’e müjdeler olsun.
200
200] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 427-428
TEVHİD
- 69 -
Tevhidle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İlâh Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 147 yerde): 2/Bakara, 133, 133,
133, 163, 163, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73,
73, 116; 6/En’âm, 19, 19, 46, 74, 102, 106; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 127, 138, 138,
140, 158; 9/Tevbe, 31, 31, 129; 10/Yûnus, 90, 11/Hûd, 14, 50, 53, 54, 61, 84, 101;
13/Ra’d, 30, 14/İbrâhim, 52; 15/Hicr, 96; 16/Nahl, 2, 22, 22, 51, 51; 17/İsrâ, 22,
39, 42; 18/Kehf, 14, 15, 110, 110; 19/Meryem, 46, 81; 20/Tâhâ, 8, 14, 88, 88, 97,
98, 98; 21/Enbiyâ, 21, 22, 24, 25, 29, 36, 43, 59, 62, 68, 87, 99, 108, 108; 22/
Hacc, 34, 34; 23/Mü’minûn, 23, 32, 91, 91, 116, 117; 25/Furkan, 3, 42, 43, 68;
26/Şuarâ, 29, 213; 27/Neml, 26, 60, 61, 62, 63, 64; 28/Kasas, 38, 38, 70, 71, 72,
88, 88; 25/Fâtır, 3; 29/Ankebût, 46, 46; 36/Yâsin, 23, 74; 37/Sâffât, 4, 35, 36, 86,
91; 38/Sâd, 5, 5, 6, 65; 39/Zümer, 6, 40/Mü’min, 3, 37, 62, 65; 41/Fussılet, 6, 6;
43/Zuhruf, 45, 58, 84, 84; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 23; 46/Ahkaf, 22, 28; 47/Muhammed,
19; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 51; 52/Tûr, 43; 59/Haşr 22, 23; 64/Teğâbün,
13; 71/Nûh, 23; 73/Müzzemmil, 9; 114/Nâs, 3.
B- Allah’tan Başka İlâh Yoktur: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/
Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73; 6/En’âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22,
51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/Hacc, 34; 23/Mü’minûn, 116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70,
88; 37/Sâffât, 4.
C- Tevhid (Tek İlâh İnancı), İnsanlığın Aslî İtikadı ve Tüm Peygamberlerin Çağlar
Boyu Tebliğ Edip Canlandırmaya Çalıştığı Husustur: 2/Bakara, 133; 7/A’râf,
59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd, 50, 61, 84; 16/Nahl, 2; 18/Kehf, 110;
21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü’minûn, 23; 41/Fussılet, 6.
D- Tevhid Dini:
a- Tevhid Dini İslâm’dır: 6/En’âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92; 30/Rûm,
30; 39/Zümer, 3, 11.
b- Bütün İlâhî Dinler (in Aslı ki, İslâm’dır/Teslimiyettir) Tevhide Dayanır: 6/
En’âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45;
87/A’lâ, 14-15, 18-19.
c- Tevhidden Başka Her Şey Bâtıldır: 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6.
d- İbrâhim (a.s.)’in Tevhidî Kimliği ve Allah’a Teslimiyeti: 2/Bakara, 128, 131-
32; 16/Nahl, 120; 19/Meryem, 100-107.
E- Tevhid Kelimesi:
a- Tevhid Kelimesi Yücedir: 9/Tevbe, 40.
b- Tevhid Kelimesinin Örneği: 14/İbrâhim, 24-25.
c- Tevhid Ehli (Muvahhid) ile Müşriğin Örneği: 39/Zümer, 29.
d- Yüce Olan, Yalnız Allah’ın Sözüdür (Tevhiddir): 9/Tevbe, 40.
F- Tevhide Dâvet:
a- Muvahhid (Allah’ı Birleyen)ler Olun: 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30.
b- Yüzünü Tevhid Dinine Döndür: 10/Yûnus, 105.
c- Allah’ın Yolunu (Tevhid’i) Tâkip Edin, Başka Yolları Tâkip Etmeyin: 6/En’âm,
153
d- Tevhide Dâvet Etmek: 10/Yûnus, 105¸30/Rûm, 30; 42/Şûrâ, 15.
G- Tevhid Ehlinin Ahlâkı: 39/Zümer, 17-18; 46/Ahkaf, 13-14.
H- Hevâ ve Hevesi İlâhlaştırmak: 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12
İ- Putlar ve Küfrün Öncüleri
a- Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara,
166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/Kehf,
52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/Fussılet,
48; 46/Ahkaf, 6.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 70 -
b- Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40,
41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57;
20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75;
39/Zümer, 38.
c- Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33;
16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman,
11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
d- Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/
Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
e- Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
f- Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
g- Putların Misali: 22/Hacc, 73.
h- Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
i- Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
j- Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.
k- Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
l- Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus,
35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
m- Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/
Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.
n- Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/
Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
n- Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
o- Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-
20.
K- Putlara Tapmak
Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-
63; 39/Zümer, 3.
Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ,
9.
L- Putların ve Küfür Öncülerinin Cezaları
Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/
Saffât, 22-34.
Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 2, s. 471-501; c. 22, s. 64
2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Cengiz Yağcı), c. 1, s. 112-123; c. 3, s. 127-129;
c. 6, 211-213 (A. Özalp)
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 20, s. 403-545
4. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 145-148, 486-488
5. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 295-299, 427-428,
717-724
6. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 99-120
7. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. c. 2, s. 130-145
8. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c.1, s. 31-34, 52-57
TEVHİD
- 71 -
9. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
10. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y. 88-113
11. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 41-66
12. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 11-53
13. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 39-63
14. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 194-195
15. Bu Böyledir, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 59-137
16. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 73-111
17. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.
18. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
19. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.
20. Tevhid, 1, 2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.
21. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.
22. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.
23. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
24. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
25. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
26. Tevhide Giriş, Hâce Muhammed Parsâ, Erkam Y.
27. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
28. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.
29. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Meki Y.
30. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
31. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
32. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
33. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.
34. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutup, Ravza Y.
35. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.
36. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, İhtar Y.
37. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
38. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
39. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.
40. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
41. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.
42. Kur’an-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Salih Ali Mustafa, Ölçü Y.
43. İşte Tevhid, 1,2, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
44. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
45. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.
46. Gençlerle Tevhid Dersleri, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
47. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
48. Allah Vardır ve Birdir, H. Rahmi Yananlı, Divan Y.
49. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.
50. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.
51. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlüt Özler, Nun Y.
52. Dua ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
53. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 72 -
54. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, Mevdudi, Pınar Y.
55. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
s. 40-50
56. Kurtulan Toplum, Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y.
57. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
58. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.
59. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y.
60. Tevhid, Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y.
61. Kur’an-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
62. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y.
63. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
64. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
65. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
66. İslâm İnancında Temel Kavramlar, Taner Cücü, Cumhur Y.
67. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y.
68. İbâdet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Özel Y. Dersaadet Y.
69. Kur’an’da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
70. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
71. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
72. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
73. Akide, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
74. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
75. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.
76. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
77. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
78. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
79. İslâm, Said Havvâ, Hilâl/Petek Y.
80. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
81. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.
82. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
83. İlk Mesajlar, M. Ali Baştaşı, Birlaşik Yayıncılık
84. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
85. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 23-35
86. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.
87. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
88. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
89. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
90. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.
91. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ İlâhe İllâllah), İbn Receb el-Hanbelî, Hak Y.
92. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.
93. Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi, 1,2,3, Mevdudi, Pınar Y.
94. Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Mehmed N.
Solmaz
95. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.
96. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
TEVHİD
- 73 -
97. Lâ, 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda Y.
98. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
99. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
100. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
101. Şirk, Harun Yahya, Vural Y.
102. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. Surti, Akabe Y.
103. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidayet Y.
104. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
105. Kur’an ve Hadislere Göreş Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat
BasımY.
106. Kitabu’l-Asnâm (Putlar Kitabı), İbnü’l-Kelbî, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.
107. Çağdaş İrtidat, Ebul Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.

- 75 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -4-
RAB
“Tek rab, âlemlerin Rabbi Allah’tır.
Kullara kul olan, ne kadar alçak;
Rablik taslayan kul, ne kadar küstahtır.”

Rab; Anlam ve Mâhiyeti

Kur’an’da Rab Kavramı

Rab Konusunda Bâzı Âyetler

Rab Konusunda Hadis-i Şerifler

Âlemlerin Tek Rabbi Allah

Eğitim Açısından Rab Kavramı

Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları

Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği

Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan Başkasını Rab Edinme

Günümüz insanının Çeşitli Rableri

Rab Konusunda Sahih İtikad
“El-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur (Kâinatın yaratıcısı ve geliştiricisi olan Allah’a hamdolsun).” 201
Rab; Anlam ve Mâhiyeti
“Rab” kelimesi, terbiye eden ve yetki sahibi anlamında Arapça bir isimdir. Bu kelime aynı zamanda, ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak, kemâle erdirmek, efendi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, başkanlık yapmak, mâlik ve sahip olmak, sözü dinlenmek, itaat edilmek, üstünlüğü ve otoritesi kabul edilmek gibi anlamlara da gelir.
Kur’ânî bir terim olarak Rab; varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her şeye sahip olan Allah anlamına gelmektedir. Allah’ın umumi isimlerindendir. Kur’an’da
201] 1/Fâtiha, 2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 76 -
Allah lafzından sonra en çok kullanılan isimdir; 968 defa geçer.
Nüzul sıralamasında ilk âyette kullanılan isim/sıfat, Rab ismi olduğu
gibi, Kur’an’ı açtığımızda bizi ilk karşılayan Fâtiha’nın başlangıcında
da yine O’nun onlarca ismi arasından seçilerek başa alınan
Rab ismidir.
Rab, sadece terbiye eden (mürebbî) anlamında olmayıp, yardım
etmek, yol göstermek, tasarruf etmek, korumak, her şeye
hâkim olmak, emretmek ve yasaklamak, sakındırmak gibi terbiyenin
bütün gereklerine sahip olabilmeyi de ifade etmektedir.
Bunun için rab denilince, sadece terbiye ve mâlik olma durumları
değil; her şeye sahip olan ebedi ve sonsuz kudret sahibi Allah anlaşılmalıdır.
Bu özelliğinden dolayı rab kelimesi, Allah’tan başka
varlıklar için, bir şeye izâfe edilmeden tek olarak kullanılamaz.
Kur’an’da Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına
alan, yöneten, terbiye eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik
olan Allah anlamına gelmektedir. Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare
eden, koruyup gözeten, hâkimiyeti altında bulunduran ve gerçek
rab olan Allah’a, O’nun rubûbiyet bağına, mutlak tevhid ve tam
bir kulluk şuuru ile bağlanmayı da ifade etmektedir. Allah’tan
başkasının hükmünü hüküm edinmemek, O’nun dinini her şeyden
üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak hâkimiyetine
teslim olmuş bilmek, Allah’ı gerçek rab olarak tanımak demektir.
Allah, kendi katında tek geçerli din olan İslâm’ı, insanları,
kullara ve diğer varlıklara ibâdet etmekten kurtarıp, Allah’a kulluk
etmeleri için göndermiştir. İslâm, insanları kulların zulmünden,
Allah’ın adaletine götürür. Tevhid gerçeğinin birinci şartı,
Rubûbiyette tevhiddir. Yani gerçek Rab ve Hâkim olanın tek bir
Allah olduğuna inanmaktır. İkinci şartı da, kullukta tevhiddir; bu
da Allah’tan başkasına kulluk etmemektir. İnsan, Rabbine ibâdet
etmekle yükümlüdür. Müslüman, yalnızca Allah’a ibâdet eden
kimsedir. Sadece Allah’a ibâdet ise, Allah’tan başkasını rab edinmemek,
O’na hiçbir varlığı ortak koşmamak demektir.
İslâm, insanları, birbirlerine kul olmaktan kurtaran hürriyet
dinidir. Sadece İslâm dinidir ki, insanları bir olan Rabbe ibâdet
etmeye çağırmış ve onları çeşitli bâtıl inançların yanlış sonuçlarından
koruyarak, böylece onları Allah’ın dışındaki varlıklara kul
olmaktan kurtarmıştır.
Kur’an’da Rab Kavramı
“Rab” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de tam 968 yerde geçer. Rab
kelimesinin çoğulu olan “erbâb” 4 yerde ve bu kelimeden türemiş
RAB
- 77 -
olan “Rabbânîyyûn” 3, “ribbiyyûn” ise bir yerde kullanılır. Toplam
olarak “rab” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 976 yerde tekrar edilir.
Kur’ân-ı Kerim, besmeleden sonra “Hamd, âlemlerin Rabbi
Allah’a aittir” cümlesiyle başlamaktadır. Bu giriş oldukça ilginçtir.
Vahy kitabı olan Kur’an söze Allah’a ait en önemli özelliği vurgulayarak,
insanlara bu önemli gerçeği hatırlatarak başlıyor: Allah’ın
Rabliği. Her türlü övgü, her türlü saygı ve itaat ifadesi, her türlü
şükran duygusu ve bağlılık; bütün âlemlerin, âlem diye nitelediğimiz
bütün varlıkların asıl sahibi, mâliki, yöneteni, bakıp gözeteni,
koruyup ihtiyaçlarını gidereni, onlara dilediği gibi yön veren yüce
güç sahibi Allah’a aittir. Kur’an, O’nun sözüdür ve O yaratıp şekil
verdiği insanları müjdeliyor, korkutuyor, doğru yola dâvet ediyor.
Çünkü O, âlemlerin Rabbi Allah’tır.
Rab ismi, Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan
isimdir. İlginçtir ki, ilk nâzil olan 30 sûrede “Rab” ismi 80 kez geçtiği
halde, “Allah” ismi sadece 20 kez geçer. Buna göre Rab lafzı,
Allah lafzının dört katı olmuş oluyor. Elbet bu gerçek, tesadüfle
açıklanamaz.
Kur’an, ilk mü’minlerin gönlünde sahih bir Allah inancını
oluşturmayı hedeflemişti. Çünkü sorun insanları Allah’ın varlığına
inandırma sorunu değildi. Câhiliye insanı Allah’ın varlığına
zaten inanıyordu. Ama bu insanlar sahih Allah inancını kaybettikleri,
Allah’ın olanı başkalarıyla paylaştırdıkları için sapıtmışlardı.
Bu nedenle Allah, ilk indirdiği âyetlerinde insanların zihinlerinde
kendi rabliğini silinmez bir biçimde yazmayı murad ediyordu.
Bundan dolayıdır ki, yaratıcının en büyük ismi olan “Allah”ın dört
katı olarak “Rab” ismi kullanılmıştı. Rabliği kabul edilmemiş bir
Allah’a müşrikler zaten öteden beri inanıyorlardı.
İşte Kur’an, Allah’ın rab oluşunu ilk mü’minlerin kalbine ve kafasına
silinmez harflerle yazdıktan sonradır ki, taşın gediğine konduğunun
delili olarak, tam sekiz ayrı yerde şu hitapta bulunuyordu:
“Zâlikümüllahü Rabbüküm”202; “İşte bu Allah’tır sizin Rabbiniz” Yani,
ancak Allah olan, Rabbiniz olabilir, deniliyor. “Rabbimiz Allah’tır
deyip sonra da dosdoğru olanlar” 203 ebedî saâdetle müjdeleniyordu.
Kur’an’da rabliğin belirgin özellikleri açık olarak bildirilmiştir.
Bunların başında, insanlardan mutlak itaat ve kulluk istemek,
insanlık hayatını ve varlıklar âlemini düzenleyen ilâhî nizamlar
202] 40/Mü'min, 62, 64
203] 41/Fussılet, 30
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 78 -
koymak, mutlak değer ölçüleri belirtmek gibi özellikler gelir. Bunlardan
birini kendine tahsis eden insan, rablik iddiasında bulunmuş
olur. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de, ibâdet edilecek tek rab
olduğunu açık bir şekilde bildirmiş ve kendisine bu konuda şirk/
ortak koşulmamasını istemiştir. Buna rağmen, insanların yine de
Allah’tan başka varlıkları rab edindikleri görülmektedir. Bir kısım
insanlar çıkıyor, Rabbe ait olan özellikleri kendilerine mal etmeye
kalkışıyorlar. Sonra da insanları gerçek Rabbin emir ve yasakları
dışında kendi koydukları kurallara, ilkelere, değer ölçülerine ve
kendi düşüncelerine kayıtsız şartsız uymaya çağırıyorlar. Oysa bu
durum, rablik iddia etmenin ta kendisidir. Bazı insanlar her ne kadar
onlar için secdeye varmasalar da Allah’ın koyduğu hükümleri
bırakıp, onların gayr-ı meşrû emirlerini benimseyerek dinlemek
suretiyle onlara kul olma derekesine düşerler. Onların bu durumu
Allah’tan başkalarını rab edinmeleri demektir. Kur’an’daki rable
ilgili âyetler bu konuyu açıkça ortaya koymaktadır. 204
Kur’ân-ı Kerim, sık sık, insanların ve bütün evrenin Rabbinin
Allah olduğunu vurgulamaktadır. O, kendi irâdesiyle evreni ve
içindekileri yaratıp şekil vermiş, biçimlendirmiştir. Yarattığı her şeyin
tek sahibi ve maliki O’dur. O aynı zamanda yarattığı evreni ve
içindekileri yönetmektedir, her şeye tasarruf etmektedir. Bu tasarruf
etmenin içerisinde elbette yaratılmışların ihtiyacı olan şeyleri
onlara karşılıksız vermek de vardır.
Kur’an’da Rabbin Mânâları: Kur’an-ı Kerim, Rab kelimesini bir
kaç mânâda kullanmaktadır:
a) Özel İsim Olarak: Birçok yerde Rab kavramı, Allah’ın özel
ismi olarak geçmektedir. 205
b) Kendisine Yönelinen: Bazı âyetlerde, etrafında toplanılan,
kendisine dönülen en yüce varlık anlamında kullanılmaktadır. Bu
anlam ile Allah’ın özel ismi Rab arasında bağlantı vardır. 206
c) Karşı Gelinemeyen Otorite: Emrine uyulan, kendisinden
daha üstün kimsenin olmadığı, koyduğu ilkelere uyulan ve karşı
gelinmeyen otorite anlamında da kullanılır: “Onlar Allah’ı bırakıp
hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu İsa’yı (Mesih’i) rab olarak kabul
ettiler. Hâlbuki bir tek ilâhtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı.
O’ndan başka ilâh yoktur. Allah, onların ortak koştukları şeylerden
münezzehtir (uzaktır).”207 Âyette geçen “erbâb” rab kelimesinin çoğuludur.
204] Y. Çiçek, F. Yıldız, Hamd Rab, Bir Y., s. 47-49
205] 26/Şuarâ, 77-80; 73/Müzemmil, 9; 6/En’âm, 164
206] 34/Sebe’, 26
207] 9/Tevbe, 31; Ayrıca bkz. 3/Âl-i İmrân, 64
RAB
- 79 -
Birtakım insanlar, Allah’ı bırakıp O’nun dışındaki bazı şeyleri
rab haline getirirler, onları Rab kabul ederler. Onların emirlerini,
sözlerini ve koydukları hükümleri mutlak ölçü olarak alırlar.
Allah’ın kanun ve ölçülerini bırakıp, bu yücelttikleri ölçüleri en
doğru ilke kabul ederler. Allah, onların rab haline getirdiği şeylerin
aslında rab olmayıp, güçsüz varlıklar olduğunu vurgulamaktadır.
d) Efendi-Yönetici Anlamında: Yûsuf sûresi âyet 50’de rab kelimesi
sahip, efendi veya yönetici anlamında kullanılmaktadır.
e) Mâlik/Sahip Mânâsında: Bazı âyetlerde rab kelimesi,
mâlik/sahip anlamındadır. “Yedi göğün Rabbi, yüce Arşın da Rabbi
kimdir?”208; “Eğer yerde ve gökte birden fazla tanrılar olsaydı, şüphesiz
her ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların
yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir/uzaktır.” 209
d) Allah’ın Sıfatı Olarak Rab: Görüldüğü gibi Rab olmak,
Allah’ın sıfatlarından biridir. İlâhlığının bir gereğidir. Rab ismi
geniş anlamlı bir sıfattır. Allah’ın yaratıcılığını, evrene sahip ve
hâkim oluşunu, insana ait her şeyi yaratıp şekil verdiğini, evrende
olan her şeye yüce kudretiyle tasarruf ettiğini, insanlar hakkında
hükümler/yasalar koyduğunu ve bu hükümlere itaat etmenin gerekliliğini,
mutlak anlamda itaatın ancak Allah’a yapılması gerektiğini,
ıslah edenin, şekil verenin, her şeyi elinde tutanın yalnızca
Allah olduğunu ifade eder. 210
Rab Konusunda Bâzı Âyetler
“Âlemlerin Rabbi (terbiye edip yetiştiricisi) Allah’a hamd olsun.” 211
“O Rab ki, yeri sizin için döşek, göğü de bina yaptı. Gökten su indirdi,
onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de bile bile
Allah’a eşler koşmayın.” 212
“Rabbi ona ‘İslâm ol’ demişti. ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ dedi.” 213
“De ki, Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka rab mı arayayım?
Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan
hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir.
(O) ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” 214
208] 23/Mü’minûn, 86
209] 21/Enbiyâ, 22
210] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 510
211] 1/Fâtiha, 1
212] 2/Bakara, 22
213] 2/Bakara, 131
214] 6/En'âm, 164
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 80 -
“De ki: Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da o kulaklara ve
gözlere kim sahiptir (onları yaratıp yöneten kimdir)? Ölüden diriyi, diriden
ölüyü kim çıkarıyor? (Yaratma) işini kim düzenleyip yönetiyor? ‘Allah’ diyecekler.
O halde O’nun azâbından korunmuyor musunuz? İşte gerçek
Rabbiniz Allah budur. Haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Öyleyse
nasıl (haktan sapıklığa) çevriliyorsunuz?” 215
“Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğu
zaman da yalnız O’na yalvarırsınız. Sonra, sizden o sıkıntıyı açıp kaldırdığı
zaman, içinizden bir grup derhal rablerine ortak koşarlar.” 216
“Onlar benim düşmanımdır. Yalnız âlemlerin Rabbi (benim dostumdur).
Beni yaratan ve bana yol gösteren O’dur. Hastalandığım zaman
bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur. Ceza günü
hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur. Rabbim, bana hüküm (yüksek
bilgi, olgun hareket) ver ve beni sâlihler (zümresin)e kat.” 217
“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki,
Allah’ın azâbından korunasınız.” 218
“De ki: Ey kitap ehli, Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin:
Yalnız Allah’a tapalım (O’nun emrine itaat edelim.) O’na hiçbir şeyi ortak
koşmayalım; birimiz, diğerini Allah’tan başka rabler edinmesin. Eğer yüz
çevirirlerse: Şahit olun, biz müslümanlarız deyin.” 219
“Rabbin yalnız kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmenizi emretti.”
220
“De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. İlâhınızın tek bir ilâh olduğu bana
vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine
yaptığı ibâdete hiç kimseyi ortak etmesin.” 221
“Hahamlarını ve râhiplerini Allah’tan ayrı rabler edindiler. Meryem
oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri
emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları
şeylerden münezzehtir.” 222
“İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah ne uludur.”
223
215] 10/Yûnus, 31-32
216] 16/Nahl, 53-54
217] 26/Şuarâ, 77-83
218] 2/Bakara, 21
219] 3/Âl-i İmrân, 64
220] 17/İsrâ, 23
221] 18/Kehf, 110
222] 9/Tevbe, 31
223] 7/A'râf, 54
RAB
- 81 -
“Ey benim zindan arkadaşlarım, (düşünün bir kere) çeşitli rabler mi iyi,
yoksa her şeyi (hükmü altında tutan) kahredici tek Allah mı?” 224
“(Allah) geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar.
Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar
akıp gidiyor. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’nundur.
O’ndan başka (yalvarıp) çağırdıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile
sahip değillerdir.” 225
“O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Daima üstündür,
çok bağışlayandır.” 226
Rab Konusunda Bazı Hadis-i Şerifler
“Sizden biriniz (kölesine) kulum ve kölem demesin. Köle de efendisine
“Rabbim” demesin; sadece efendim desin. Hepiniz Allah’ın kulusunuz.
Gerçek rab, Allah Teâlâ’dır.” 227 Peygamberimiz, Allah’tan
başkasına kul olmak ve O’na diğer varlıkları ortak koşmak tehlikesini
gidermek için böyle buyurmuşlardır. Çünkü her şeyin gerçek
sahibi ve mâliki Allah’tır. Rubûbiyet, Allah’a ait bir sıfattır.
İnsanlar ise O’nun terbiyesi altındadır. Allah’tan başka varlıkların
rab diye isimlendirilmeleri, bazılarının da başkalarının kulu
kabul edilmeleri İslâm’la, tevhidle bağdaşmayan bir alçalmadır.
Başkasının emrinde olan anlamına gelen “memur” ve görevlilerden
bazılarının, yaptıkları bir haksızlığa kılıf bulmak için
yapıştıkları bir deyim vardır: “Ne yapayım, ben emir kuluyum.”
Yaptıkları işin yanlış olduğunu, onu savunamayacağını bilen zavallının,
bu birincisinden daha büyük ikinci yanlışıdır, kula kulluğunu
belirtmek. Kimsenin kimseyi, Allah’a rağmen her istediğini
emredebileceği emir kulu görmesini İslâm onaylamadığı gibi; hiçbir
kulun da başka bir kulun kulluğunu kabullenme gibi insanlık
şerefiyle bağdaşmayacak aşağılığa rızâ göstermesini de kabul etmez.
İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, güçlüler kendilerini rab yerine
koymaya; zayıflar da bu rab taslaklarının rabliğini kabul etmeye
meyillidirler. Kur’an’ın rab konusundaki tavrı ve yukarıdaki
hadis-i şerif, öncelikle bu iddia ve kabullenmeyi yasaklamaktadır.
Denilebilir ki, “günümüzde kölelik yok; kimse kimseye kulum,
kölem demez.” Kölelik kalkmadı, şekil değiştirdi. Ceberut devletler,
vatandaşlarını kul köle gördükleri, çıkardıkları kanunlarla
insanları ezdikleri gibi; kapitalist zenginler de, işçilerini köle gibi,
224] 12/Yûsuf, 39
225] 35/Fâtır, 13
226] 38/Sâd, 66
227] Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfâz 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 82 -
hizmetçi ve sekreterlerini câriye gibi görmekteler. Değişen pek bir
şey yok.
Yine, Rasûlüllah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilir:
“Münâfığa seyyid (efendi) demeyin. Eğer o efendi kabul edilirse, çok
yüce ve aziz Rabbinizi gazablandırmış olursunuz.” Eğer münâfık birisi,
efendi, sözü dinlenen kişi olarak kabul edilirse, o zaman ona itaat
kaçınılmaz olur. Bu durum da Allah’ın gazabını gerektirir. Çünkü
münâfığı, sözü dinlenen bir kişi olarak kabul etmek, ona itaatı
kabullenmek demektir ki, bu durum Allah’ın gazabına sebep olur.
“Efendi” kelimesi yerine, münâfık ve İslâm düşmanlarına, saygıdeğer
anlamında, günümüzde “sayın”, “beyefendi” gibi unvanlar
vermek de aynı yasağın sınırına girer diye düşünüyorum. İslâm’ı
yürürlükten kaldırmaya ve günlük hayattan çıkarmaya çalışanlar
“efendi” kelimesini artık saygı unvanı olmaktan çıkardılar. Çünkü
müslümanlar, Peygamberlerine, büyük zatlara, âlimlerine “efendi”
diyorlardı. Bunları küçük gören zihniyet, romanlarıyla, filmleriyle
“efendi” unvanını sadece kapıcılara, hizmetçilere lâyık gördüler
ve topluma benimsettiler. Efendi unvanıyla birlikte nice İslâmî
isimler de, başörtüsü de hizmetçilere lâyık görüldü. Rablik taslayanlara
artık efendi denmiyor; “sayın, saygıdeğer, hocam, paşam”
deniyor. Hadis-i şeriften anlayacağımız yasak, inançsızlara saygı
unvanlarını verme, onları saygın görme yasağıdır. İslâm’a düşman
olduğu için krallığı ve otoritesi kabul edilmeyen birine, meselâ
Fas’ta yaşayan bir müslümanın “Kral Hasan” demesinin yanlışlığı,
o makamı, onun o makamdaki meşrûluğunu diliyle kabul etmiş
intibaı oluşturacağındandır.
Bu duyarlılığı taşıyan bir İslâm ülkesi, resmen ve fiilen “İsrail”
diye bir ülke tanımadığını, bu ismi kullanmayarak gösteriyor.
Bu ülkeden bahsederken, Kudüs’ü işgal eden rejim demektedir.
İslâm-küfür savaşı aynı zamanda bir kavram savaşıdır. Bu, dün
de böyle idi, bu gün de böyledir. Hudeybiye antlaşmasında, müşrikler,
besmeledeki “Rahmân” kavramını antlaşma yazısından sildirmeye
çalışmışlar, “biz Rahmân’ı kabul etmiyoruz” demişlerdi.
“Rasûlullah” ifadesi için de benzer tavır sergilemişlerdi. Bu gün
de kâfirler aynı tavrı sürdürüyorlar. “Şeriat, şehâdet, tesettür...”
gibi kavramları unutturmaya çalıştıkları gibi; “irtica, gericilik, çağdaşlık...”
gibi kavramları kullanıma sunuyorlar. Günümüz müslümanları,
Kur’anî kavramları topluma gerçek anlamlarıyla yeniden
benimsetecek yerde; onların tüm kavramlarını, hem de onların
içini doldurdukları anlamlarla kullanmakta sakınca görmüyor.
Atatürkçülük, demokrasi, laiklik, özgürlük gibi kavramları sorgulayarak
düşünüverin.
RAB
- 83 -
Âlemlerin Tek Rabbi Allah
“El-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn: (Hamd bütünüyle âlemlerin Rabbi
olan Allah içindir.)”228 Burada yaratıcımız, kendisini tanımak isteyenlere
“Rab olan Allah” biçiminde tanıtıyor. Allah, tek Rabbimizdir,
yani O bizi yaratıp da bırakıvermedi. Yarattığı bütün varlıkları terbiye
ediyor, tekâmüle erdiriyor. Devamlı, yeniden yaratıyor, geliştiriyor.
Prensip ve kanunlarıyla iyiye, hayra, güzele yönlendiriyor.
Varlıklarda, özellikle canlılarda gördüğümüz tekâmül ve değişim,
O’nun rabliğinin göstergesidir. Bu ayette O’nun rabliğinin büyüklüğünü
gösteren bir açıklama da var: “Âlemlerin Rabbi olan”
O’nun rabliği, O’nun Allah’lığının en vazgeçilmez vasıflarından
birisidir.
Onun için Meryem oğlu İsa (a.s.) da elçi olarak gönderildiği
insanlara O’nu şöyle tanıtmıştı: “Ey İsrâiloğulları, benim ve sizin Rabbiniz
olan Allah’a ibâdet edin.”229 “Âlemlerin Rabbi” ifadesi İslâm’ın
evrenselliğini de vurgulamaktadır. Rabbimiz, herkesin, tüm insanların,
tüm varlıkların Rabbidir. Tüm yaratıklar aynı Rabbin kullarıyız.
Bu ifade, varlıklarla ortak dil, ortak eylem sahibi olduğumuzu
vurgulamış oluyor. Tüm varlıklar O’na kulluk/ibâdet ediyorlar,
O’nu rab kabul ediyorlar.230 İşte evrenle, tüm yaratıklarla uyum ve
kardeşliğimiz, aynı Rabbin kanun ve otoritesine (rabliğine) boyun
eğdiğimiz, O’nu âlemlerin Rabbi olarak benimsememizde açığa
çıkıyor. İşte tevhid, işte evrensellik!
“Âlemlerin Rabbi”: Evrende büyük bir nizam, uyum ve yardımlaşma
göze çarpmaktadır. Karada, denizde, dağda, ormanda
yaşasın; bazı canlıların, diğer canlılar aleyhine aşırı üremeleri söz
konusu değil. Bütün canlılar, intizamlı şekilde çoğalıyorlar. Erkekdişi
oranları da, bütün hayvanların yaşadığı yerlerde oranlı. İnsanların
erkek ve dişi oranları da, akıl almaz şekilde her ülke ve her
yerleşim biriminde birbirine oranlı. Büyük bir düzen göze çarpıyor.
Gökte eksiklik, aksaklık yok; yerde, “tabiat kanunları” denilen, bizim
“sünnetullah” demeyi tercih ettiğimiz Rabbin kanunları tıkır
tıkır işliyor. Dünya, içindekilerle birlikte en güzel misafirhane olarak
yaratılıp insanın hizmetine verilmiş. Problemler, fesat ve fitneler,
Allah’tan ve O’nun yolundakilerden kaynaklanmıyor. Tam
tersine Allah’ı tanımayanlar, O’nun düzenini bozmaya çalışıyorlar.
“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu,
fesat çıktı, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de
228] 1/Fâtiha, 1
229] 5/Mâide, 30
230] 17/İsrâ, 44
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 84 -
(tuttukları kötü yoldan) dönerler.” 231
İğrenç bir ahlâksızlığın AIDS ile cezasının tattırılması gibi, Allah
fesattan dönmeleri için ihtarlar veriyor. Fesat, düzen bozuculuk,
kâfir ve münâfıkların özelliklerindendir.232 Mü’minin özelliği
ise fesadın tam zıddı ıslah’tır. O, sâlih amel yapmaya çalışır; yani
bozulan düzeni Allah’ın istediği ve insanların huzur duyacağı
şekle, aslına döndürme eylemleri içindedir. Bu sâlih eylemler,
mü’minin kendi kurtuluşu için şarttır.233 Toplumun dünyada huzur
ve nizamı; âhirette de kurtuluşu için, yani yeryüzünün bozulan
düzenini ıslah için yapacağı gayretlerin adıdır cihad. Dünyada
devlet, âhirette cennet isteyen bir mü’min cihadı terk edemez.
Eğitim Açısından Rab Kavramı
Rab kelimesi, terbiye eden, yetiştiren, eğiten demek olduğundan,
lügat anlamıyla ana babaya rablik (terbiye edicilik, eğiticilik)
isnâd edilir.234 Çocuklarını eğitip terbiye eden anlamındaki bu
rablik, tabii ki sınırlı ve mecazî anlamda rabliktir. Elbette, kelimenin
tüm anlamlarıyla ve hakiki olarak Allah’tan başka rab yoktur.
Kâmil anlamda eğitmek ve yetiştirmek de mutlak ve hakiki
Rab olan Allah’a aittir. O, sadece yarattıklarından bir cins olan
insanı değil; tüm evrenleri terbiye eden, olgunlaştıran, yönetendir;
âlemlerin Rabbidir. Terbiye, her varlığın kendi sınırları içinde
tekâmül etmesi demektir. Devamlı yaratma halinde olan, yaratıp
da bırakıvermeyen, onları kemâle erdiren de Rab olan Allah’tır.
Her varlık, bizzat Allah tarafından terbiye edilmektedir. Bu terbiye,
“eğitim” kelimesini hemen tümüyle karşılar. O yüzden “öğretim
ve eğitim” kavramlarının karşılığı olarak Türkçe’de yakın
zamana kadar “ta’lim ve terbiye” kullanılırdı; eski yoğunlukta
olmamakla birlikte hâlâ kullanıldığı görülmektedir.
Kur’an’ın tertibinde (Mushaf’da) ilk âyette Allah’ın bu ismi seçilip
vurgulandığı gibi, nâzil olan ilk âyette de Rab ismi kullanılır:
“Oku, yaratan Rabbinin adıyla.”235 İlk insanın yaratılması ve halifeliği
konusunda da yine bu isim kullanılır: “Hatırla ki: Rabbin meleklere,
‘Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar, ‘biz hamdinle sana
tesbih ve seni takdis edip dururken yeryüzünde fesat çıkaracak, orada
kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin
231] 30/Rûm, 41
232] 2/Bakara, 11-12
233] 103/Asr, 3
234] 17/İsrâ, 24
235] 96/ Alak, 1
RAB
- 85 -
bilemeyeceğinizi ben bilirim’ dedi.” 236
“Kaalû belâ” veya “elest bezmi” diye ifade edilen mîsak almada,
Allah’ın yine bu ismi zikredilir: “Kıyamet gününde, ‘biz bundan
habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden
zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben
sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar da), ‘Evet, (Rabbimiz olduğuna) şâhit
olduk’ dediler.” 237
Rab isminin geçtiği yukarıdaki konuların eğitimle çok yakından
ilgileri vardır. Bunların dışında yine eğitimle direkt ilgili olan
başka âyetlerde de Rab ismi vurgulanır: “Oku, insana bilmediklerini
öğreten ve kalemle yazmayı ta’lim eden Rabbin ekremdir (en cömerttir).”
238; “Gerçek yönetici olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan
önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve ‘Rabbim, benim ilmimi
artır’ de.”239; “Rabbim, bana hikmet ver ve beni sâlihler (iyiler) zümresine
kat.” 240
Başkasını eğitmeye, yanlış olma ihtimali olan kendi göreceli
doğrularımızı, beşerî prensiplerimizi başkalarına öğretip
uygulatmaya hakkımız var mı? insanları eğitme, terbiye etme
konusunda yetki kimindir? Bu soruları rab kavramı etrafında düşündüğümüzde,
şunları ifade edebiliriz: Her şeyi yaratıp onlara
sahip olan, yarattıklarını terbiye edip eğiten, olgunlaştıran sadece
Allah’tır. Yardım etmek, yol göstermek, yön vermek, değiştirmek,
tasarruf etmek, korumak, hâkim ve egemen olmak, sakındırmak,
yasaklamak ve emretmek gibi eğitimle ilgili tüm alanlarda yetki
ve gücü tümüyle elinde bulunduran yalnız Allah’tır. Allah’tan başkasının
kendi adına, beşerî prensiplerle bu özellikleri istediği gibi
kullanması rablik taslamak ve eğittiğini zannettiklerine az veya
çok zulmetmektir. Allah’tan başka rab kabul etmemenin pratikteki
uygulanışı ve başkasının kulluğunu kabul etmemenin zarûrî
gereklerinden biri de, eğitim prensipleri konusunda Allah’ın koyduğu
hükümlere ters düşülmemesidir. Başkasının eğitimle ilgili
ilkelerini Allah’ın hükümlerine tercih etme, o kimse veya görüşü
rab kabul etme anlamına gelecektir.
Rab, mutlak mânâda kullanılınca, mutlak eğitenin Allah olduğu
ortaya çıkar. Allah’tan başka Rabbin olmadığına inanan muvahhid
mü’minin, “Rabb”in eğiten, yetiştiren anlamından dolayı,
236] 2/ Bakara, 30
237] 7/A’râf, 172
238] 96/Alak, 3-5
239] 20/Tâhâ, 114
240] 26/Şuarâ, 83
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 86 -
Allah’tan başka gerçek anlamda eğitimci -mutlak eğiten- kabul
etmemesi gerekir. Eğer vahiyle açıklanan Allah’ın eğitim ve terbiye
prensipleri doğrultusunda eğitim söz konusu ise, tabii ki bu
eğitim faâliyetinin, başkasını rab kabul etme anlayışına girmeyeceği
açıktır.
İnsanı insanla eğitmek zorundayız, ama insanı yine insanın
fikirleri doğrultusunda eğitmek, hem zor, hem tehlikeli, hem
de gayr-ı meşrûdur. Vahyin yön vermediği insan aklı, mükemmel
bir eğitim görüş ve uygulayışı oluşturmakta yetersizdir. Bu,
birbirlerinin eksik yönlerini görüp düzeltmeye çalışan tarihteki
yüzlerce eğitim görüşünün her birinin teori ve pratikteki eksik
ve yanlışlarından da kolayca anlaşılabilecektir. Beşerin vahiyden
uzak tüm uygulamalarındaki çıkmazların eğitime yansıması olarak,
günümüzde de hâlâ yazboz tahtasından farksız eğitim teori
ve uygulamalarını ve çağdaş eğitimin problemlerini objektif gözle
değerlendirebilen tüm eğitimcilerin yakınmaları, bu tezi doğrulamaktadır.
Felsefî yaklaşımların üzerinde ittifak ettikleri bir eğitim görüşü
yoktur. Nice ideolojilerin eğitim görüşlerinin olmadığı veya
olmasının olmamasından daha kötü olduğu gibi. Bazı eğitim görüşleri
merkeze çocuğu, bazısı merkeze öğretmeni, bazısı geçmişi,
bazısı bir ideolojiyi veya beşerî bir ilkeyi, bazısı faydayı... almıştır.
Tüm bu anlayışların, kurulu düzenden ve materyalist hayat anlayışından
da bağımsız olmadığı ve tümünde, kişinin kendi hevâ ve
heveslerini veya bir şahıs veya görüşü rableştirdiği olgusu temel
problemdir. Günümüzde eğitimin hemen her yerde, vahyin kabul
ve redleri doğrultusunda ve Rabbimiz’e gerçek kullar yetiştirme
modeliyle tanzim edilmediğini görmekteyiz. Ders araç ve gereçleri
vahyin süzgeciyle oluşturulmamakta, öğretilenlerin önemli bir
yekûnu dinin öğretilmesini istediği faydalı bilgi, yani ilim değeri
taşımamakta, tevhid ve Rabbin terbiyesi öncelikler içerisinde bulunmamaktadır.
Yani eğitim konusunda başka rabler devreye girmektedir.
Bu rab taslakları, tuğyanlarını arttırarak, câhiliyye müşrikleri
kadar bile Allah’ı işlerine karıştırmak istememekteler. Gerçek
Eğitici’nin prensiplerinden hemen hiç birinin kendi rablerine ortak
olmasına bile izin vermemekteler. Okullardaki başörtüsü yasağını,
tören ve kutlamaları, sözgelimi sakallı bir öğretmene, “selâm”la
sınıfa girmeye, besmeleyle başlanan derse bile tahammül edememeleri,
bu çarpık rab anlayışının yansımaları olarak değerlendirilmelidir.
RAB
- 87 -
Tek Rabbim Allah’tır deyip insanların da içinde bulunduğu
tüm evreni terbiye edenin ve eğitme hakkına sahip olanın Allah
olduğunu kabul eden müslüman, bu inancının sonucu olarak
Rabbânî ilke ve prensiplere uymak zorundadır. Kendini ve ehlini
ateşten korumak zorunda olan241 insanın temel görevi, Allah’ı
tek rab kabul edip O’na kulluk yapmak, çoluk çocuğunu da Rabbin
terbiyesi ile yetiştirmektir. Âdemoğlu, yeryüzünün halifesi
olduğu veya olması gerektiği için, Allah adına yaşamak ve O’nun
ilke ve prensiplerine tümüyle uymak zorundadır.
Tevhid, Allah’ı tek rab ve tek ilâh kabul etmek demek olduğuna
göre, eğitim konusunda da ilâhî prensiplere ters ilke, anlayış
ve uygulamaların tevhid-i tedrisat kapsamına girse de tevhidî
tedrisata, meşrû eğitim kapsamına girmediği kabul edilmelidir.
Unutulmamalıdır ki, hakka; hangi oranda olursa olsun bâtılın karıştırılması,
o sentezi hak olmaktan çıkarır. Tevhidin en küçük bir
küfür ve şirkle beraber bulunması mümkün değildir. Hak görüntüsüne
bürünmeyen, içinde cüz’î doğrular barındırmayan bâtılın
zararı daha sınırlı ve izâle edilmesi daha kolaydır.
Allah’ın tek rab olduğu inancına ve bu kabulün gerektirdiği
eğitim anlayışına sahip olmayan kimsenin, öncelikle kendisinin
eğitilmesi gerektiğinden, başkalarını eğitme hakkı yoktur. Gerçek
Rabbini tanımayanın kendini tanıması da mümkün değildir.
İnsanı doğru tanımayan, yaratılışı, fıtratı keşfedemeyen kimselerin
eğitim görüşlerinin de eksik ve yanlışlarla dolu olacağı doğaldır.
Ancak doğru Rab anlayışı; insanı, kendi fıtratı ve kendi
psikolojik yapısına göre eğitmeyi sağlayabilir. Kişinin haddini ve
Rabbini bilmemesi, eksik ve yanlış tanımladığı insanı, fıtratına ters
ve dolayısıyla sağlıksız, başarısız, adâletsiz, huzursuz bir potada
eğitmek/öğütmek demektir. “Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin
ona ne vermek istediğini de Biz biliriz. Ona şah damarından daha
yakınız.” 242
Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları
Âlemlerin Rabbi Allah’tır. Yarattıklarını besleyen, rızıklandıran,
koruyan, gözeten... O’dur. Suyun derinliklerinde, ormanın ıssızlığında,
toprağın altında, dağın tepesinde yaşayan, hasta, sakat
veya sağlam, gözü olan - olmayan nice varlıklara rızık veren O’dur.
İnsanın hizmetine sunulan sayısız nimetler bize Rabbimizi tanıtıyor.
Bütün âlemler, tüm varlıklar; Rabbini tanıyor, O’na itaat ve
241] 66/Tahrîm, 6
242] 50/Kaf, 16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 88 -
kulluk ediyor.243 Bizim de fıtratımızda Rabbi tanıyıp kabul etmek
ve O’na ibâdet etmek var. Kur’an bize Rabbimizi tanıtıyor.
İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki
rab taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula
kulluk ve rab kabulü, çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız
ve güçsüz kişi, bazen özgür irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla
kandırılarak, bazen tâğutların zorlamalarıyla piyasadaki
rablerden birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada tedâvülde
bulunan çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun, fuhuş tanrısına,
futbolcudan tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi
var: Herkes istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir.
Allah’a gerçekten inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde
güç ve otorite vehmediyorlarsa, başka bir Rabbe boyun eğmezler;
kendileri rablik taslarlar.
Rablik taslayan güçlüler (müstekbirler) üç kısma ayrılır: Siyasî,
dinî ve iktisadî güçlüler. Siyasî güçlerin rablik taslamalarına örnek;
Fir’avn, Nemrut ve onların izinden giden çağdaş yöneticilerdir.
“(Fir’avn,) Ben sizin en yüce Rabbinizim, dedi.” 244; “Allah kendisine mülk
(hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim
ile tartışmaya gireni (Nemrut’u) görmedin mi? İşte o zaman İbrahim:
‘Rabbim hayat veren ve öldürendir’ demişti. O da: ‘Ben de hayat verir ve
öldürürüm’ demişti. İbrahim: ‘Allah güneşi doğudan getirmektedir. Haydi
sen de onu batıdan getir’ dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah
zâlim kimseleri hidâyete erdirmez.” 245
Dinî yönden ellerinde güç bulundurup rablik taslayanların
örnekleri de Kur’an’dan öğrendiğimiz şekilde haham, papaz gibi
din adamları, kutsallık atfedilen ölü veya diriler, yatırlar, efendiler.
İktisadî rab taslakları da Karun’lar, emperyalistler, sömürücü azgınlar,
azan, ezen ve üzenler ve de düzenler.
Rablik iddiasında bulunanlar ve onları piyasaya sürenler aslında
samimi değillerdir. Onlar sadece basit çıkarlarının peşinde
olan, menfaat çarklarını döndürmek için böyle bir sahtekârlık
düzeni kurup devam ettirmeye çalışanlardır. Ebû Leheb’in
Peygamberimiz’e (s.a.s.) gelip “Müslüman olursam bana ne var,
benim elime ne geçecek?” diye sorması üzerine Efendimiz cevap
verir: “Başka müslümanlara ne varsa, sana da o var.” insanları sömüren
düzenlerini ve çıkarlarını müslüman olunca devam ettiremeyeceğini
anlayan Ebû Leheb’in karşılığı şöyledir: “Bir köleyle
243] 41/Fussılet, 11
244] 79/Nâziât, 24
245] 2/Bakara, 258
RAB
- 89 -
beni eşit gören din olmaz olsun!” Kendisini güçlü gösteren insan,
sanki bilmez mi, başkalarına ve her şeyden önce Allah’a muhtaç
âciz biri olduğunu. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’lazîm:
Güç ve kuvvet kimseye ait değildir; ancak yüce ve büyük
olan Allah, güç ve kuvvet sahibidir.”
Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği
Kur’an’da “ilâh” ifadesi putlar için de kullanılırken; “Rab” ismi
putları ve tâğutları ifade için kesinlikle kullanılmaz. Kur’an, rablik
vasfını sırf Allah’a hasretmiş, başkası için bu sıfatı kullanmamıştır.
“Rab” olmayan bir tanrı edinme isteği, insanoğlunun en eski sapkınlıklarından
ve de açıkgözlülüklerinden biridir. Çünkü rab olan
bir tanrı, insanın varlığını kuşatan bir tanrıdır. Yapısı itibarıyla zulme
ve cehle aşırı meyyal olduğunu vahiyden öğrendiğimiz insan,
kendi varlığını kuşatan bir tanrı yerine; varlığını kuşattığı ve kontrol
altında tuttuğu sahte bir tanrı edinmeyi şeytanî menfaatlerine
ve nefsânî zaaflarına daha uygun bulmaktadır.
Bu nedenledir ki hep işine karışmayan, nefsi, malı, vicdanı,
duygusu, düşüncesi ve eylemi üzerinde söz ve karar, güç ve kuvvet
sahibi olmayan bir uyduruk ilâh aramış; bulamamışsa kendi
elleriyle icat ve imal etmiştir. Güneş, ay, deniz, nehir, inek, kurt,
taş, tunç, ateş insanoğlunun bulduğu bu türden “rab olmayan”
ilâhlarıdır. Gök tanrısı(!) gibi, hükmü göklere geçen, yağmur yağdıran,
tabiata hükmeden; ama sokağa, okula, devlete, kanunlara,
yaşayışa... karışmayan bir tanrı anlayışı var kimi çevrelerde. Rab
olmayan tanrı; göklerde hâkim ve vicdanlarda mahkûm bir tanrı.
Rabliği kabul edilmeyen, câmilere hapsedilmiş bir tanrı; câmilerin
ve vicdanların dışına çıkamayan bir tanrı!
Tabii bu da kurtarmamış, insan en sonunda Rab olan bir
Allah’a inanmak zorunda kalınca, bu kez de laiklik sapkınlığına
başvurarak varlığını ve birliğini tasdik ettiği İlâhın rabliğini inkâra
kalkışmıştır. İşte böylece şirk, laiklik adı altında tedavüle sürülerek
çağdaş insanın Rabbiyle olan ilişkisi bir kez de böylesine çağdaş
bir yöntemle koparılmaya çalışılmıştır. Nasıl Allah’ın vahdâniyetini
inkâra kalkışan antik müşrikler Hz. İbrahim’in hanif dinini tahrif
ve tahrib etmişlerse, Allah’ın rabliğini inkâra kalkışan çağdaş müşrikler
olan laikler de Hz. Muhammed’in (s.a.s.) hanif dinini tahrif
ve tahribe yeltenmişlerdir.
Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan
Başkasını Rab Edinme
Allah’ın rab oluşu konusunda insanoğlunun düştüğü tek şirk,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 90 -
rubûbiyeti inkâr şirki değildir. Bu konuda düşülen bir başka şirk
türü de, Allah’ın bu sıfatını Allah’tan başkasına vermek, O’ndan
başkasını rabler edinmek biçiminde ortaya çıkmaktadır. “Hahamlarını
ve râhiplerini Allah dışında rabler edindiler; Meryem oğlu Mesih’i
de. Oysa kendilerine tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti.
O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların şirk koştukları şeyden uzaktır.”246
Burada sorun “rab” edinilenin kimliği değildir. Bu, İsrâil oğullarının
yaptığı gibi din adamları, zâhid ve âbid kullar, velîler ve hatta
Hz. İsa gibi bir peygamber de olabilir. Sorun eylemin kendisidir
ve o da Allah’tan başkasını rab edinmektir. İşte bunu Kur’an
Allah’tan başkasına kulluk yapmak olarak niteliyor ve bu tavra
da doğrudan şirk diyor. Yahudileşme temayüllerinden biri olan
Hz. Mûsâ ve Hz. İsa ümmetinin bu şirk türü aynen Hz. Muhammed
ümmetine de geçmiş, bu ümmet de ulularını, din büyüklerini,
velîlerini Allah’tan başka rabler edinme sevdasına düşmüşlerdir.
Elbette bu rab ediniş, onların önünde secde etmek, onlara
doğrudan ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Yukarıdaki
âyet nâzil olduğunda eski bir Hıristiyan din adamı olan Adiy
b. Hâtem’i boynunda altın bir haçla gören Allah Rasûlü, onu bir
put olarak nitelemiş ve atmasını öğütlemiş, ardından yukarıda
meâlini verdiğimiz âyeti okuyarak şöyle tefsir etmişti: “Kuşkusuz
onlar din adamlarına ve ulularına tapmıyorlardı. Lâkin onlar, şu sınıfların
helâl kıldığını helâl kabul ediyorlar, yasakladıklarını da haram kabul
ediyorlardı.” 247 Başka bir âyet-i kerimede de Allah’tan başkalarını
rab edinmek, isterse bu başkaları melekler ve nebîler olsun, müslüman
olduktan sonra küfre dönmek olarak adlandırılır: “Hiçbir
insana yakışmaz ki Allah ona Kitap, hüküm ve peygamberlik versin de
ardından insanlara dönüp ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin. Fakat
‘öğrendiğiniz ve okuduğunuz Kitap gereğince Rabbe hâlis kullar olun’ der.
Ve size ‘melekleri ve peygamberleri rabler edinin’ diye de emretmez. Siz
müslüman olduktan sonra size inkârı emreder mi?” 248
Diriler yanında ölüleri bile nasıl rableştirmiş insanoğlu?! Kendine
bile faydası olmayan bir ölüyü, bir yatırı nasıl rableştirerek
putlaştırıyor? Yatırlara kurban kesmek, onlara karşı duâ etmek,
ölülerden çocuk, nasip veya yardım istemek, çelenk koyar gibi,
deftere yazı yazar gibi, dilekçe sunar gibi bez bağlamak, mum
yakmak, Fir’avun’lar için yapılan piramitlere özenerek anıtmezarlar,
kümbetler, kubbeler yapmak, tavaf eder gibi kabrin etrafında
dönmek, kabre karşı kıyâma durmak, namaz kılmak, onun yüzü
246] 9/Tevbe, 31
247] Tirmizî', Tefsir 10
248] 3/Âl-i İmrân, 79-80
RAB
- 91 -
suyu hürmetine deyip Allah’la arasına aracı koymak, putperestlerin
putlarını şefaatçi kabul etmelerine benzer bağımsız şefaat
anlayışına sahip olmak ve buna benzer tavırlar ölüleri rab kabul
etmenin örnekleridir. Yaşayan bazı insanlara kerâmet veya kutsallık
atfetme adına Allah’a ait bazı vasıflar vermek de rableştirmeye
ayrı örneklerdir.
İnsanların önderlerini, din ulularını, büyüklerini, hatta peygamberlerini
rabler edinmeleri sevginin ve bağlılığın cinayet
derecesine vardığı bir aşırılık örneği. Allah bundan müslümanları
şiddetle nehyediyor. Bir yahudileşme temâyülü olan üstadını,
ustasını, efendisini, şeyhini, hocasını Allah dışında rab edinme
ifrâdının zıddı da, itaat halkasını boynundan atıp hevâsını ve nefsini
ilâh edinme tefrîdidir. Elbette her ikisi de aşırılıktır. Bu ifrât
ve tefrît aşırılıklarını iyi anlamak için rab edinmeyi nehyeden hemen
tüm âyetlerde gelen “min dûnillâh” (Allah’ın dışında) lafzını iyi
anlamak gerek.249 Değilse, bu yaklaşım nefsi, hevâ ve hevesi rab
edinmek250 demek olan mürebbîsizlik, ustasızlık, büyüksüzlük ve
kılavuzsuzluğa delil olamaz.
Kur’an’da nehyedilen rablik, Allah’a mahsus olan bir sıfatı
O’nun dışında başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde
Allah’ı dışarıda bırakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul,
Allah dışında bir Rabbi kabulle eş tutulmuştur. Ancak mutlak
mürebbî olan Allah’ın ilkeleriyle terbiyecilik yapmak, isterse bu
terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten ibaret maddî bir
terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah’la iddialaşmak yoksa
orada terbiye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz. 251
Allah’tan başkasını rabler edinme ifrâdının tefrîdi olan terbiyesizlik
ve terbiyecisizlik, seviyesizlik ve hercailik de bir akîde sorunu
olarak çıkıyor önümüze. Bu durumda kişi ipsizdir belki, ama
zannettiği gibi hür değildir. Büyük bir kesimin birinci türden hastalığına
karşı gösterilen tepki, bu ikinci tür hastalığı doğurmaktadır.
252
Rab konusunda, televizyonlarla evlere rahatlıkla giren misyonerlik,
mitoloji ve süpermenliği, he-man (hîmen)liği de sorgulamak
gerekiyor. Filmleri, dizileri, çocuk filmlerini, çizgi filmleri değerlendirdiğimizde
çoğunda “gökler hâkimi, kâinatın sahibi, filân
tanrısı-tanrıçası...” gibi rab vasıflarının bir insana unvan olarak
249] 3/Âl-i İmrân, 64; 9/Tevbe, 31
250] 45/Câsiye, 23
251] 12/Yûsuf, 23
252] M. İslâmoğlu, İman Risalesi, s. 176 vd.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 92 -
verildiğini ve uydurma tanrılıkları, rablikleri; tepkisiz, benimseyerek
seyretmenin inançlardaki tahrib ve tahrifini düşünüverin.
Kur’an, Allah’ın rab oluşundan söz ederken, O’nun göklerin,
yerin ve ikisi arasındakilerin, doğunun batının, doğuların ve batıların;
en fazla olarak da âlemlerin Rabbi olduğunu ısrarla vurgular.
Allah, evreni yaratmakla kalmamış, âlemleri yetiştirip, kemâle
erdirmiş, hükmünü icrâ etmiştir. Bazı filozoflar, “Allah, evreni yarattı
ve bıraktı” gibi yanlış, yanlış olduğu kadar gözlem ve tecrübelere
de zıt bir anlayışa düşmüşlerdir. Bu yanlış anlayış, sonunda,
filozofların koyacakları kurallarla da yeryüzünde ilâhî ve ideal bir
devlet ve hükümet kurulabilir düşüncesine varmıştır. Laikliğin temeli
de bu sakat anlayıştır. Kur’an “Allah, âlemlerin Rabbidir”, “Sizi ve
yaptıklarınızı yaratan Allah’tır.” âyetleriyle Allah’ın evreni kendi haline
bırakmadığını açıklıyor.
Allah, âlemlerin Rabbidir. Makro anlamda, şehâdet âlemi,
gayb âleminin, yerlerin, göklerin, galaksilerin, güneşlerin, sular,
okyanuslar âleminin, gezegenler ve yıldızlar âleminin... Rabbi
Allah’tır. Mikro anlamda, bitkiler âleminin, insanlar, melekler,
cinler âleminin, böcekler âleminin, kuşlar âleminin, milyonlarca
tür ve cinsteki hayvanlar âleminin, mikroplar âleminin, görülen
ve görülmeyen âlemlerin... Rabbi Allah’tır. Rivâyete göre, toplam
sayısı on sekiz bin, ya da sayısını bilmediğimiz binlerce âlemi, bütün
âlemleri yarattığı gibi; yetiştiren, hükmünü geçiren, tümünü
yöneten Allah’tır. Allah açısından evrendeki her hareket Allah’a
aittir.
Her varlığın varlığı O’ndandır. Varlıklar, cisimleriyle değil; kendilerini
cisim şeklinde gösteren içlerindeki varlık özüyle vardırlar;
bu öz de bütünüyle Allah’tandır. Yani, hiçbir varlık, kendi halinde
bir hareket yeteneğine sahip olmadığı gibi, böyle bir yetkiyle
donatılmış da değildir. Mutlak güç ve kuvvet kaynağı sadece
Allah’tır. İzafî olarak varlıkların fıtratlarında varmış gibi görünen
ve adına bugün “tabiat kanunları” veya “içgüdü” denilen birtakım
sebepler, gerçekte Allah’ın sürekli olarak evreni yeniden
yaratması ve yenilemesinden başka bir şey değildir. Allah açısından
sebep-müsebbip şeklinde bir ikilem asla söz konusu olamaz.
Sebep de müsebbip de Allah’tır. Soruna izafi olarak varlıklar açısından
yaklaşıldığında karşımıza bir sebep-sonuç ilişkisi çıkmaktadır.
Ne var ki, bu ilişki, bazıları tarafından mutlaklaştırılıp âdeta
Allah’ın ilâh ve rab olarak yerini almaktadır ki, bugün batının ve
bazı müslümanların bilmeden vardıkları büyük yanılgı burasıdır;
yani sebepleri putlaştırmak. Sözgelimi deprem olayında, sarsıntının
maddî sebeplerini putlaştırarak depremin oluşumunu Allah
RAB
- 93 -
adını hiç anmadan yorumlamak, sebepler ve tabiat kanunlarını
rab kabul etmektir.
Allah’ı sadece ilk yaratıcı veya ilk hareket ettirici olarak görmek,
O’nu evrenden çekip çıkarmak, sonuçta O’nun rabliğini
inkâr etmek demektir. Oysa Kur’an’ın ısrarla vurguladığı gibi, Allah,
evreni ve içindeki bütün varlıkları “kudret elinde” tutmakta
olup, dilediği biçimde yönetmektedir. Doğuda da, batıda da, yerde
de gökte de idare yalnızca Allah’a aitttir. Her şey O’nun irâdesi,
hükmü ve bilgisi altındadır. Hiçbir varlık, kendiliğinden bir hareket,
yaşama ve davranma gücüne sahip değildir. Besleyen, büyüten,
yediren, rızıklandıran, üreten, öldüren, dirilten hep O’dur. O
âlemlerin Rabbidir.
İnsana, yeryüzünde hiçbir varlığa verilmeyen üç önemli özellik
verilmiştir: İrâde, konuşma ve bilgi. Allah’ın ilmi, irâdesi ve kelâmı
mutlakken ve insan dahil her şeyi kuşatmışken; insanın ilim, irâde
ve kelâmı izafîdir, Allah’ınkilere tabi olmak zorundadır. Çünkü
o yeryüzünde halife olarak vardır. Allah’ın irâdesi çerçevesinde
dileyecek, O’nun ilminden bilgisini alacak ve O’nun kelâmı çerçevesinde
davranacaktır. Ama, eğer insan Allah’ın ilâh olduğunu
kabul etmezse, bu kez kendi dileme ve bilgisini mutlaklaştırır ve
sonunda dilediği biçimde eylemde bulunur. Yeryüzünde dilediği
biçimde tasarruf etmeye kalkar, iradesini kendi arzuları doğrultusunda
kullanır. İşte bu da, Allah’ın rabliğini kabul etmemek, O’na
bu noktada ortak koşmak demek olur.
Demek ki, Rab olarak Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir.
Yaratıklar arasında yalnızca insan teşrîî alanda bu rabliğe karşı
çıkabilir. Yeryüzündeki tasarrufunu Allah’ın değil; kendi irâdesi
doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Dünyadaki hayatı, istediği
biçimde yönlendirmeye kalkar. Bunun için, Allah’ın kurallarına
rağmen kendinden kurallar koyar. Böylece insan, kendi arzularını
ilâhlaştırmış olur. Arzularının doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe
kalkınca da yeryüzünde rableşmiş olur. Bunun sonucunda,
böylesi insanlara isteyerek itaat edenler de, Allah’ı değil; bu insanları
rab kabul etmiş olurlar.
Kur’an, Allah’ın mutlak rab olduğunu belirtirken, bazı insanların
bilginlerini, râhiplerini, hahamlarını, büyük kabul ettikleri
birtakım kimseleri, yöneticilerini rab edindiklerini, yani onların
kendi hevâlarından uydurdukları ve hayatı düzenleyici kurallara
bağlı kaldıklarını da vurgular. Sözgelimi, Hz. Mûsâ, Allah’ın mutlak
anlamda rab olduğunu ilân ederken, Fir’avn, kavmine karşı,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 94 -
“en büyük Rabbiniz benim”253 diye seslenir. Yine Kur’an, insanları,
birbirlerini rabler edinmeyi bırakıp, yalnızca Allah’ı rab edinmeye
çağırır. 254
Kur’an’da rab ve melik sıfatları, insanla ilgili kullanıldığında
ilâh kavramından önce gelmektedir. “De ki, sığınırım insanların Rabbine,
insanların melikine, insanların ilâhına.”255 Bunun nedeni oldukça
basittir. İnsanların birinci derecede Allah’ın yolundan ayrılmalarının
nedeni rablik ve melikliği kendilerine özgü kılma, yani Allah’ı
yeryüzünden kaldırma sevdalarıdır. Eğer, Allah rab ve melik olarak
insanların hayatına müdâhale etmeyecek olursa, bu durumda rablik
ve meliklik; güçlü, kurnaz ve zengin insanların eline geçecek,
bunlar da diğer insanlar üzerinde kolaylıkla rab ve melik olabileceklerdir.
İnsan, arzularına, tutkularına kurban olmakta, arzularını
dilediği gibi tatmin etmek ve dolayısıyla yeryüzüne ve yeryüzündeki
gelir kaynaklarına dilediği ölçüde sahip olmak istemekte, bu da
kendiliğinden daha başka insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmayı
gerektirmektedir. İşte rablik iddia eden egemen güçlerin zorbalık
ve zulümleri, bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. İnsanlar, Allah’tan
başka kimseyi rab kabul etmezlerse, zulüm en büyük desteğini de
yitirmiş olacaktır. 256
Rab kelimesi, kapsamının geniş olması ve insanlık hayatındaki
fonksiyonu yönünden çok önem ifade eden Kur’ânî bir kavramdır.
Özellikle, insanların çeşitli rablere kul olduğu günümüzde; İslâm’ın
pratiği açısından taşıdığı önem daha da büyüktür.
Günümüz insanlığının rab anlayışını, onların inançlarında ve
pratik hayatlarında çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Gerek
inanç ve gerekse düşünce yönünden, Allah’a tek rab olarak inanılmadıkça,
amelî hayatta, yani pratikte O’nun dinine uymak da
mümkün olamaz. Dinin ilk şartı, Allah’a, O’nun emirlerine teslim
ve tâbi olmaktır. Allah’a rağmen Allah’tan başkalarının koyduğu
gayr-ı meşrû hükümlerine seve seve uyanların, “Allah’ın rabliğine
ve ilâhlığına inandık” demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü
İslâm; rab olarak sadece Allah’a inandıktan ve O’na karşı kulluk
vecîbelerini yerine getirdikten sonra, O’nun koyduğu hüküm ve kurallara
uyulmasını da ister. Bunun için insanlar, Allah’ın kesin olarak
bildirdiği hükümleri bırakıp, ilâhî emirlere ters olarak başkalarının
ortaya koyduğu ilke ve hükümlere isteyerek uymaları halinde, her
ne kadar iddiaları Allah’a iman olsa da, bu imanları geçerli olamaz.
253] 79/Nâziât, 24
254] 9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64
255] 114/Nâs, 1-3
256] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, 148 vd.
RAB
- 95 -
Günümüz insanının Çeşitli Rableri
Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri
rable, yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları rabler aynı
değildir. Teorik olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın rabliğini,
vicdanlarına hapseden günümüz insanlarının pek çoğu, pratik
hayatlarında Allah’tan başka rablerin emirlerine ve hükümlerine
teslim olmaktadırlar. Üzülerek belirtelim ki, insanların pek çoğunun
mâruz kaldığı en büyük tehlike, Allah’ı günlük yaşantılarında
rab kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min ve müslüman
olduklarını söylerlerken, diğer yandan da Allah’ın emir ve
yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri
önderlerinin emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayr-ı meşrû hükümlere
gönüllü olarak itaat ederler; böylece Allah’tan başkalarını
rab edinmiş olurlar. “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor;
her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab anlayışlarıyla
uzlaşan, tepkisiz, laik müslümanlık (!). Allah’a inanan, ama
tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a inanan ve tâğutların ilke ve
hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, hakla bâtılın karıştığı bir
din!
Kur’an’ın eski kavimleri ve peygamberleri anlattığı
âyetlerinden anlaşılmaktadır ki, en eski asırlardan, kendi nüzûlü
zamanına kadar, sapıklık ve inanç bozukluğu ile tanıttığı tüm toplumların,
doğrudan Allah’ın varlığını inkâr etmediklerini görüyoruz.
Ancak onların hepsinin müşterek sapıklıkları; Allah’ın mutlak
rabliğini kabul etmeyişleri, Allah’ın yaratıcı olduğuna inansalar
da O’nun tek rabliğine pek çok varlıkları ortak etmeleridir.
Rabliğin bir kısım özelliklerini Allah’tan başkalarında görmeleri,
ahlâkî, sosyal ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları,
Allah’tan başkalarından almalarıdır. Bunun için, insanların
pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah’tan başka rabler olduğuna
inanıyorlar, veya Allah’ın rabliğine teorik olarak inansalar da pratik
hayatlarında Allah’tan başkalarının rabliğine teslim oluyorlar.
İşte rab konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri
asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklere geçen; dünyaya, insanlara,
yönetime, sosyal ve siyasal hayata... karışmayan bir Allah
inancı. Yani göklerin Rabbi. Hâlbuki Allah; göklerin, yerin, bütün
âlemlerin Rabbidir.
Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hâtem, boynunda altından
bir haç olduğu halde Rasûlüllah’ın huzuruna geldi. Peygamberimiz
ona: “Ya Adiyy, boynundan şu putu çıkar.” buyurdu. Bu sırada
Rasûlullah “Yahudiler ve hıristiyanlar, haham ve râhiplerini Allah’tan
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 96 -
başka rabler edindiler.”257 meâlindeki âyeti okuyordu. Adiyy: “Ey
Allah’ın Rasûlü, hıristiyanlar, râhiplere ibâdet etmediler ki (onları
rab edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz: “Evet ama onlar (hıristiyan
râhipleri ve yahudi hahamları) Allah’ın helâl kıldığını haram; haram
kıldığını da helâl saydılar. Onlar da bunlara uydular. İşte onların bu tutumları,
onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir.” buyurdu.
Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab
edinmiş olmak için, ona rab adı vermek şart değildir. Allah’tan
başkalarının emrine, Allah’ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba
katılmaksızın isteyerek itaat etmek, hükümle ilgili konularda
Allah’tan başkalarının sözünü dinleyip kabullenmek, Allah’tan
başkasına itaat ederek O’nun dininin emir ve hükümlerine başkasını
tercih ederek muhalefet etmek, Allah’tan başkalarını rab
edinmek ve onlara tapmak demektir.
Putlara, şeytanlara ve tâğutlara tapmak nasıl şirk ise; Allah’ın
emrine, Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri
benimsemek ve onları Allah’a tercih edip onlara uymak da
öylece bir şirktir. Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla
değer vermek, Allah’ın ilâhî hükümlerine uymayan görüş ve fikirlerini
benimsemek olduğu için, hem bir çeşit şirk, hem de Allah’ı
bırakıp onları rab edinmektir. Onlara her ne kadar dil ile rab denilmese
de durum, onları rab tanımanın ta kendisidir.
Onların sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terk etmenin
puta ve tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi ise açıktır. Çünkü
gerçek âlim, Hakk’ın kulu ve ilâhî hükümlerin mahkûmu olan kişidir.
Hakkı bâtıl, batılı da hak yapmaya çalışıp, insanlara helâlı haram,
haramı da helâl tanıtarak Allah’ın hükümlerini değiştirmeye
çalışanlar, ilmî haysiyetten uzak birer tâğutturlar. Bunlara uymak
da onları rab kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Allah’ın
hükmüne değil de onların isteklerine uyarak onlara Allah’a tapar
gibi tapmış olanlardır.
Günümüzde de insanların hayatına hâkim pek çok rab kabul
edilenler var. Her insan, hangi Rabbin kulu olduğunu kendisi tayin
edebilir. Ancak, bunu yaparken, kimin mülkünde yaşadığını,
hangi Rabbe kulluk etmesi gerektiğini iyice düşünmelidir. Şu iyi
bilinmelidir ki, inanılan ve hayatın her safhasında emrine uyulan
tek rab Allah olmadıkça O’na kullukta bulunulmuş olunamaz.
Peygamberimiz’in: “Rabbim Allah de ve bu sözünde dosdoğru ol” anlamındaki
mübarek sözü, Kur’an’daki rab kavramının ve O’na kulluğun
en veciz ifadesidir.
257] 9/Tevbe, 31
RAB
- 97 -
Kabirde sorulacak insanlara: “Rabbin kim?” Dünyada rab anlayışı
ve bu konudaki davranış ve eylemlerine göre cevap çıkacak
o insandan. “Rabbim filandır” diyecek insan. Dil, irâdemizin emrinden
çıkacak orada. Dünyada kimi rab kabul etti veya eylemleriyle
bu görüntüyü verdiyse, onu söyleyecek dil. Orada “Rabbim
Allah’tır” diyebilmek için, burada “Rabbim Allah’tır” deyip bu
sözünü yaşantı olarak ispatlamak gerekiyor. Evet, kurtuluşun tek
reçetesi: “Rabbim Allah” deyip dosdoğru olmak...
Rab Konusunda Sahih İtikad
Âyet ve hadisler, evrende olup bitenlerin gelişi güzel ve tesadüfen
olmadığını, aksine her şeyin, başlangıçtan itibaren sonuna
kadar ilâhî bir irâdenin eseri olduğunu açıkça ortaya koyar. Beliren
bu hakikatten sonra Allah’ın rabliği konusunda varılabilecek
sonuçları şöyle sıralamak mümkündür:
Allah, âlemlerin Rabbidir. Her varlığın geçek sahibi Allah’tır.
Varlıkların tümünü yaratan, eğiten, geliştiren, besleyen yegâne
Rab Allah’tır. Allah’tan başka ma’bud kabul edilecek hiçbir varlık
olamaz. Sevilerek kendisine ibâdet ve itaat edilecek tek rab ve
ma’bud ancak Allah’tır. Rubûbiyet ve ülûhiyet sadece O’nun hakkıdır.
İnsanlığın ilerlemesi ve medenîleşmesi, Rabbini tanımasıyla
mümkündür. Allah’ı tek ve gerçek rab olarak tanımak; O’nun
emir ve hükümlerine göre yürümek, Allah’a güvenerek başkalarının
arzusunu O’nun emrinden üstün görmemek, O’nun hükümlerine
uymayan her düşüncenin ve her işin bâtıl olduğuna
inanmak demektir. Allah’ın yegâne rab olduğuna inanmak; her
işi yönetip tanzim edenin, yine her şeye sonsuz kudretiyle gâlip
olanın ancak Allah olduğunu kabul etmek demektir.
Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, Allah’tan başka hiçbir
Rabbe kul olmamak, her işi Allah için yapmak, O’nun emirlerini
yerine getirip yasaklarından kaçınmak, “Allah’tan başka hiçbir
ilâh yoktur” ilkesi üzerinde ölünceye kadar sâbit kalmak, Allah’a
itaatte dosdoğru yaşayıp hilekârlığa sapmamak, Allah’a tek rab
olarak inanmak ve bunda doğru olmak demektir. “Rabbimiz Allah
deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner; Korkmayın, üzülmeyin.
Size söz verilen cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da âhiret
hayatında da sizin dostlarınızız. Orada size canlarınızın çektiği her şey var.
Orada size istediğiniz her şey var (derler).” 258
Tüm yaratıkları yönlendiren, ihtiyaçlarını karşılayan, âlemlerin
Rabbi Allah olduğu gibi; beşere Cenneti gösteren, onu terbiye
258] 41/Fussılet, 30-31; Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 79 vd.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 98 -
eden de Allah’tır. Cehennemi gösteren ve ondan sakındırıp korkutan,
Peygamberimiz’i gösteren ve O’na bağlanmayı teşvik eden
de Rabbimizdir. Kur’an hakikatlerini gösterip insanın gözünü
gönlünü açan, Kur’an’da kâinatı dile getiren, evreni anlatıp insanın
karşısına apaçık gerçekleri ayan beyan seren, tek rab Allah’tır.
Varlığa gelen, vücuda eren bütün mahlûkatı terbiye eden
Allah’tır. Ve her varlık, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından kendi fıtrat
hudutları içerisinde terbiye edilmektedir. Terbiye sınırlarının dışına
çıkmış hiçbir varlık gösterilemez. Bu evrensel terbiyenin tek
sahibi Rabbu’l-âlemîn olan Allah’tır. İnsanı da terbiye eden O’dur.
Hidâyet ve dalâlet yolunu göstermek ve gönderdiği peygamberleri,
dünya ve âhiret hayatının lider ve önderleri kılmakla Cenâb-ı
Hak insanı terbiye etmektedir. Ve yine, bir nebî ile bir bedevîyi,
yetenekleri ölçülerine göre terbiye etmektedir.
Beşer, ancak O’nun terbiyesi ile gerçek olgunluğa ulaşabilir,
insan-ı kâmil olabilir. Bunun en sağlam yolu ise, Kur’an’ı rehber
edinmektir. Terbiye, her varlığın kendi sınırları içinde tekâmül etmesi
demektir. Onları kemâle erdiren ise, Rab olan Allah’tır. 259
İnsana yakışan, bütün evrenin ve kendisinin yaratıcısı, sahibi,
rızık vericisi, yetiştiricisi olan Allah’ı tek rab kabul edip O’na
ibâdet ve itaat etmektir.
259] Hikmet Işık, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Nil Y. S. 114-115
RAB
- 99 -
Rab Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimelerden Bazıları
Rabb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 979 Yerde)
a- Her Şeyin Rabbi (Terbiye Eden, Besleyen, Rızık Veren) Allah’tır: Fatiha, 1
; Bakara, 22, 126, 131 ; Al-i İmran, 37 ; En’am, 164 ; Yunus, 31-32 ; Yusuf, 100
; İbrahim, 37 ; Nahl, 53-54 ; İsra, 30, 66 ; Taha, 49-50 ; Şuara, 77-83.
b- Rab, Her şeye Gerçek Anlamda Sahip ve Maliktir: Bakara, 139, 258, 286 ;
Nisa, 17 ; A’raf, 155 ; Tevbe, 129 ; Hud, 107.
c- Rab, Kendisine Kulluk Edilecek Yegane Varlıktır: Bakara, 21, 112, 127,
128 ; Al-i İmran, 64, 79, 80; Maide, 72 ; En’am, 106 ; A’raf, 3 ; Yusuf, 23, 41, 42
; Nahl, 86 ; İsra, 23 ; Kehf, 110 ; Meryem, 34 ; Fecr, 15-16.
d- Rab, insanları Huzurunda Toplayacaktır: Al-i İmran, 9 ; En’am, 30, 51 ;
Secde, 10, 11, 12 ; Sebe’, 26; Mutaffifin, 6 ; İnfitar, 6 ; İnşikak, 6.
e- Rab, İlahi Nizamıyla insanları Gerçeğe Ulaştırır: Bakara, 37, 129 ; Al-i
İmran, 8.
f- Yalnız Rabbimize İtaat Edilmelidir: En’am, 114, 115 ; A’raf, 33 ; Tevbe, 31.
g- Rabbimiz, Her Şeyi Yaratan ve Yöneten Allah’tır: Al-i İmran, 191 ; Nisa, 1
; En’am, 133 ; A’raf, 54 ; Yunus, 3, 39 ; Yusuf, 101 ; Ra’d, 16 ; Hicr, 86 ; Kehf, 14,
36-38 ; Enbiya, 56 ; Faatır, 13 ; Saad, 66 ; Mü’min, 64 ; Alak, 1-5 ; Adiyat, 6.
Konuyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfaz 13, 14, 15; Ebû Dâvud, Edeb 83, 84.
Kütüb-i Sitte, Tercüme: İbrahim Canan, Akçağ Yay. c. 12 s. 8-11
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1; s. 256-259, 319-325
2. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y. c.1, s. 62-74
3. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 64-65
4. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 37-40
5. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. C.2, s. 79-90
6. Hamd- Rab, Yakup Çiçek, F. Yıldız, Bir Y. s. 43-92
7. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 89-97
8. Kur’an-ı Kerim’de Dört Terim, Mevdudi, İdeal Kitaplar Y. s. 49-113
9. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Yay. s. 25-39
10. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 5 s. 210-211
11. İslâmi Terimler, Hasan Akay, İşaret Y. s. 381
12. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 509-512
13. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. S.174-183
14. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 54-55, 174-180
15. Tevhidin Hakikati, Yusuf El-Kardavi, Saff Y. s. 36-38
16. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Yay. s. 16-20
17. Fâtiha Tefsiri, Âzad, Bir Yay. s. 57-94
18. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 148-151
19. Sorularla Fâtiha Sûresi, Z. Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 98-107
20. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 114-119, 132-150
21. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Yay. s. 22-26
22. İman, Seyfüddin El-Muvahhid, Hak Y. s. 11-22
23. İtikad Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 63-64
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 100 -
24. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 48-49
25. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 90-93, 137-
144
26. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y. s. 39-46
27. Onun İsimleri, M. Nusret Tura, insan Y. s. 123-124
28. Esmâü’l-Hüsna, Afifüddin Süleyman Tilmsani, insan Y. s. 8-18
29. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
s. 50-53
30. Rabbânî Yol ve Sünnetullah, Said Hakim, insan Dergisi Y.
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

 
 
Salı, 12 Ocak 2021 17:31

İman ve Amel

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

 

DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -3-
İMAN VE AMEL
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
?????
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
İMAN VE AMEL
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-3-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
İman; Rasûlullah’ı Allah’tan getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip tatbik etmeye çalışmaktır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı kendi tanıttığı gibi tanımak ve O’na yönelmektir. İman, Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip bağlanmak ve yaşamaktır.
İman, aynı zamanda; başkalarına güven vermek, güven içinde olmak demektir. Yani, iman sahibi/mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir. Emanet de imanla aynı kökten gelen ve güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir. İman sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir. Esas emanetin Kur’an’ın hükümleri, İslâm’ın her alanda hâkimiyeti demek olan kutsal emanetler olduğunu unutmamalı ve emanete ihânet edenlerin münâfıklıktan bir şube içinde olan hâin konumuna düştüğünü aklımızdan çıkarmamalıyız.
İmanın amellerle tezâhürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku saçıldığı gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. Yoksa iman, birtakım istek ve temennilerden ibâret değildir.
İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede, yeryüzünde zulmü ve fesâdı önlemek için mücâdele vermede de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca devam etmede, haram ve helâle ittiba etmede de iman kendini göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü cihad, imanın rûhu ve ameli olarak ortaya çıkar. “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar, imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.” (49/Hucurât, 15)
İman, meyvesiz, kurumuş, çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murâkabesi altında
olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrâk eder ve O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar. “Allah’ın gönderdiği risâleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir kimseden korkmayanlar var ya, İşte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak ehlinin sıfatıdır.” (33/Ahzâb, 39)
İmanın varlığının en güzel isbâtı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy, en temiz, en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya aracılar koymadan, doğru olanı kendisinden almaktan başka bir şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır (Bkz.24/Nûr, 51-52; 33/Ahzâb, 36; 4/Nisâ, 65; 2/Bakara, 143).
Mü’min erkek ve mü’mine kadınlara Allah ve Rasûlünün hükmü dışında muhayyerlik hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar. Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, sapıklıktır.
Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir âyette iman edenlerin cennete gireceklerinden bahsedilmez. İman edip sâlih amel işleyenlerin cennete gireceklerinden bahseder. İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle süslenmeyen kalpteki imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayatiyetini devam ettirmesini sağlayan vasıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlâkla bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma faydasızlığı gibi; kişiyi olgunlaştırıp manen geliştirmekten yoksun bir cevherdir. O halde iman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse; sâlih amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı da unutulmamalıdır. Hatta bu konuda “imanı korumak, kazanmaktan daha zordur.” sözü meşhur olmuştur.
Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle iman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şâhit oluruz. Kur’an, amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur.
Hatta kinaye olarak Kur’an’da amel, iman olarak adlandırılmıştır. “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.” (2/Bakara, 143). Bu âyetteki iman’dan kasıt “namaz”dır.
Gerçek anlamda iman etmiş kardeşler! Haydi, buyrun sâlih amel cinsinden okumaya, Kur’an’ı insan ve kâinat adlı kitaplarla tercüme etmek için ve topluma yayıp toplumda hâkim kılmak için ölünceye dek koşturmaya…
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Temmuz 2011, Ümraniye


- 11 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -3-
İMAN

İman; Anlam ve Mâhiyeti

Kur’an’da İman

İmanın Artması eksilmesi

İmanın Gerektirdikleri

İman ve İslâm

İman ve Amel

İnsan Niçin İman Eder? İmanın Sebep ve Sonuçları (İmanla İlgili Sünnetullah)

Yeniden İmana

Ey İman Edenler İman Edin

İmanı Bozan Haller

Bâtıla İman
“O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, gayba iman ederler, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler.” 1
İman; Anlam ve Mâhiyeti
İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar.
Kavram olarak, Rasûlullah’ı Allah’ın katından getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip, tatbik etmeye çalışmaktır. İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip, bağlanmak ve yaşamaktır.
İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.
1] 2/Bakara, 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 12 -
Kur’an’da İman
İman kelimesi 45 yerde geçer. İman kelimesinin kökü olan “e
m n” türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 878 yerde kullanılır.
Kur’an’ın onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler olması,
konunun önemini göstermek için yeterlidir.
Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu
ifâde ediyor.2 Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök
habercisi Cebrail’in de emin olduğunu belirtiyor.3 Yine Kur’an, insanın
büyük sorumluluğundan bahsederken onu emaneti yüklenen
varlık olarak tanıtıyor. Emanet de imanla aynı kökten gelen
ve güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir.4 İman
sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir.
Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-
Hüsnadan biri, El-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici,
güven kaynağı olmayı; insanın mü’minliği de El-Mü’min’e
(Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir.
Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin
tam olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve
hükümlerini de her şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin
Allah’a olan sevgileri çok fazladır.” 5
İmanın gündeme geldiği Bakara sûresinin ilk âyetlerinde
müttakîlerin vasıfları açıklanırken, yapılması gerekenler de açıklanmış
oluyor. Bu açıklama, aynı zamanda nelere iman edilmesi
gerektiğini de topluca içermektedir. Kurtulmak isteyen, gayb diye
ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini aşan konulara kesin
iman edecek, salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri
yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan inandığı
ve bağlandığı bir dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu
esasları başkalarına da götürecektir.
Bunlara ilk ve yalnız kendisinin inanmadığını, devam edegelen
kadim bir mücâdelenin izleyicisi olduğunu hatırlaması için
kendinden öncekilerle de irtibatını kuracak, son olarak inzal
olunan bu Kitab’a, kitabın indiği şahsa (Hz. Muhammed (s.a.s.) ve
önceden inzal olan kitaplara ve peygamberlere iman edecektir. Bütün
bu inanç, amel ve gayretleri hayâtın ikinci ve ebedi bölümü
olan âhiret için yapacak, onun varlığına sanki görüyormuşçasına
2] 7/A'râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
3] 26/Şuarâ, 193
4] Bk. 33/Ahzâb, 72
5] 2/Bakara, 165
İMAN
- 13 -
inanacaktır. Eğer böyle yaparsa hayâtın dünyadaki bölümünün
imtihanını başaracak, kurtulmuş olacaktır. 6
Bakara sûresinin ilk beş âyetinde özetlenen İslâm’ın temel
binâsı ve üçüncü âyetinde “gaybe iman” şeklinde çatısı çatılan
inanç temelleri, sûrenin sonunda da perçinlenir: “O Rasûl, kendisine
Rabbinden indirilene (Kur’an’a) iman etti. Mü’minler de Allah’a, Onun
meleklerine, kitaplarına ve bütün peygamberlerine inandı. Rasûllerden
hiç birini diğerinden ayırmayız, dinledik, itaat ettik. Ey Rabbimiz mağfiret
isteriz, dönüş ancak Sanadır, derler.”7 “Gaybe iman” olarak tavsif edilen
bu inanç temelleri Kur’an’ın değişik yerlerinde topluca veya
tek tek veya ikisi üçü birlikte zikredilmiştir.
“Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”8;
“Allah’a ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız
en büyük mükâfaat sizindir.”9; “Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ne,
Peygamberi’ne indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.
Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü
inkâr ederse, son derece büyük bir sapıklığa düşmüş olur.”10 “Benim
kalbim temiz, kimseye kötülük düşünmem, herkesin iyiliğini isterim”
diyerek kendini kandıranlara gerçek iyiliğin ne olduğunu
Kur’an şöyle açıklar: “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz
değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasûllere iman
etmenizdir...” 11
İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara
yuvarlanmasını önler.12 İmandan yoksun kalanları Kur’an,
hayvanların en şerlisi olarak anmaktadır.13 Fakat ne yazık ki, insanlığın
çoğunluğu bu imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.14
Mü’min, Allah’ın yardımcısı, Allah’ın dostu, velisi olarak nitelendirilmiştir.
15
İmanın Artması Eksilmesi
İmanı, kalbin ve benliğin onayladığı ve bağlandığı bir durum
olarak kabul ettiğimizde, bu bağlılık ve onayın güçlenmesi ve
zayıflaması yönünde bir artış ve eksilmesi elbette mümkündür.
6] 2/Bakara, 1-5
7] 2/Bakara, 286
8] 2/Bakara, 41
9] 3/Âl-i İmran, 179
10] 4/Nisâ, 136
11] 2/Bakara, 177
12] Bk. 2/Bakara, 256
13] Bk. 8/Enfâl, 55
14] Bk. 11/Hûd, 17; 13/Ra'd, 1, 31; 10/Yûnus, 99; 12/Yûsuf, 16, 103
15] Bk. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 14 -
Münafık karakterli kimselerde imanın azaldığı ve küfre yaklaştığı
görülür. Gerçek mü’minlerde ise imanın artışı ve bağlılığın güçlenmesi,
olgunlaşması göze çarpar. Kur’an’da bunu açıkça görebiliriz:
“Bir sûre indirildiği zaman, münafıklar arasında ‘bu sûre, hanginizin
imanını arttırdı?’ diyenler vardır. İşte o sûre iman edenlerin imanını artırmıştır
ve bunu birbirlerine müjdelerler.” 16
“Onlara bazı kimseler, ‘insanlar size karşı birleştiler, onlardan korkun.”
demişlerdi de bu, onların imanını artırmış ve ‘Allah bize yeter, O, ne güzel
vekildir.’ demişlerdi.”17; “Ve bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini
artırdı.” 18
“Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir,
kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman bu, imanlarını artırır.” 19
“Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin imanını artırsın.” 20
“Allah onların hidâyetini artırmış ve onlara takvâlarını vermiştir.” 21
“Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Bu sebeple çok az inanırlar.”
22
“İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye mü’minlerin kalplerine sekînet
(güven) indiren O’dur.” 23
İman, muhtevâ (içerik) yönünden ise, yani iman edilmesi gereken
hususlara parça parça, peyderpey inanma gibi bir artış veya
bunda bir azalma kabul etmez. Çünkü doğru iman, ancak tam teslimiyet
ve bütünüyle kabul etmekle geçerli olur. Kısmî iman, kısmî
küfür demektir. Bir kısmını inkâr da tamamını inkâr gibidir. İman
edilmesi gereken unsurlar birbirine bağlı bir bütündür. Dolayısıyla
ya tam iman, ya da küfür var demektir. Küfrün az veya çok olması
küfür olmasını değiştirmez.
“Siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını küfr (inkâr) mü ediyorsunuz?
Sizden böyle yapanın cezası, dünya hayâtında zillet, kıyamet gününde
azabın en şiddetlisine uğratılmaktır.”24 Hoşuna giden şeylere iman
eden, hoşlanmadığı ve zor gelen şeyleri inkâr eden, ancak arzularını
ilâh edinen menfaatperest kimsedir. Bir bardak temiz suya
16] 9/Tevbe, 124
17] 3/Âl-i İmran, 173
18] 33/Ahzâb, 22
19] 8/Enfâl, 2
20] 74/Müddessir, 31
21] 47/Muhammed, 17
22] 4/Nisâ, 46
23] 48/Fetih, 4
24] 2/Bakara, 85
İMAN
- 15 -
bir damla zehir katılmış olsa, o su, faydalı olmaktan çıkar, tehlike
sebebi olur.
İmanın Gerektirdikleri
İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî mutluluk
sağlar. Cennet bedava değildir. Kur’an, imanın bir imtihan,
ıstırap ve çile işi olduğuna dikkat çeker.
“İnsanlar, sandılar mı ki, ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden
inceye imtihan ve ıstıraba çekilmeyecekler. Yemin olsun, biz onlardan öncekileri
de inceden inceye deneylerden geçirmişizdir.” 25
“Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden
biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele.”
26
“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler
size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Yoksulluk
ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet Peygamber
ve beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?!’ dediler.
Biliniz ki, Allah’ın yardımı yakındır.” 27
Kâmil iman sahibi mükemmel mü’minin bir özelliği de, kınayanların
kınamasından korkmamaktır ki, Kur’an, bunu şöyle ifâde
eder:
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği
ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad
ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına
aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütufdur. Allah’ın
lütfu ve ilmi çok geniştir.” 28
“Birkısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız olan insanlar, size karşı
asker topladılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını
bir kat daha arttırdı ve ‘hasbuna’llahu ve ni’me’l- vekîl’, yani, ‘Allah
bize yeter. O ne güzel vekildir!’ dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir
fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece
Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan,
ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimselerseniz
onlardan korkmayın, Benden korkun.” 29
25] 29/Ankebut, 2
26] 2/Bakara, 155
27] 2/Bakara, 214
28] 5/Mâide, 54
29] 3/Âl-i İmran, 173-175
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 16 -
Gerçek mü’minlerin bir özelliği de birbirlerine sürekli hakkı ve
sabrı tavsiye etmeleridir.30 Mü’minlerin gönül dostları, yalnız kendilerinden
olanlar, yani mü’minler olacaktır.31 Mü’min erkekler ve
mü’mine hanımlar da birbirlerinin dostu ve kardeşidirler. Dostluk
ve kardeşlikte cinsiyet ayırımı yapılmayacaktır.32 Mü’minler, birbirlerinin
ancak kardeşleridir. 33
İmanda ortak olmayan, mü’min olmayan akraba, yakınlığı ne
olursa olsun (ana-baba da dâhil) gönül dostu olma, kardeş olma
hakkını kaybeder. Onlara karşı hukukî sorumluluklar yerine getirilir,
ama gönül dostu olarak benimsenemezler.34 Kur’an, böylece
kan ve et bağlarından arı, şuur beraberliğine dayalı bir akrabalık
getirmektedir. Bu bir gönüldaşlık, iman kardeşliğidir. İman bağı,
kan bağından daha üstündür, daha önemlidir.
Hayatın anlamı ve insanın mahlûkat içerisinde taşıdığı bir
imtiyaz olan imanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte,
gövdesi akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise
amellerdir. Ağacı kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan
tanımlamaya kalkanlar, onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda
kalacaklardır. Dalları kurumuş, meyve vermeyen ağaç, odun parçasından
başka bir şey değildir ve yanmaya lâyıktır.
İman, aslında insanın şerefinin en büyük delilidir. İnsanın fizikötesi
boyutunun fizikî boyutundan çok daha yüce ve anlamlı
olduğunu, onun iman edebilirliğiyle açıklayabiliriz. İman, insanı
fiziğin dar ve statik sınırlarından kurtarıp onu kendi dışındaki
âlemlerle bütünleştiren muharrik güçtür; enerjidir, aksiyon ve eylemdir.
İman gibi muazzam bir imkânı kullanmayan insan, bedeninin
daracık kabuğuna sıkışıp kalmış, meleklerle ve diğer aşkın
varlıklarla yarıştığı bir kulvarı terkederek kendisini, hayvanlarla
paylaştığı fiziğin dünyasına mahkûm etmiş demektir.
Akıl, imanın aracıdır. Eğer bu araç gayesine ulaşamamışsa
akıl sahibi olmak, insan için bir meziyet olmaktan çıkar, bilakis
en vahşi hayvanların dahi başaramayacağı bir vahşete kılavuzluk
yapabilir. Bu durumda insan, hemcinsleri için diğer tüm yaratıklardan
daha tehlikeli olabilir. İmana araç olsun diye verilen akıl,
kimi zaman haddini aşarak imanın koltuğuna oturur ve kendisi
“amaç” olur. Aklın putlaştırılması, ilahlaştırılması, işte bu durumun
30] Bk. 103/Asr sûresi
31] Bk. 3/Âl-i İmran, 28
32] Bk. 9/Tevbe, 71
33] Bk. 49/Hucurât, 10
34] Bk. 9/Tevbe, 20; 58/Mücâdele, 22
İMAN
- 17 -
bir sonucudur. Aklın imana “yoldaş” değil de; “rakip” olarak çıkartıldığı
bir yerde dengeler bozulmuştur. Çünkü akıl imansız, ya
da iman akılsız kalmıştır.
İman şereftir. Bugün müslümanın en önemli sorunlarından
biri, kimlik bunalımıdır. Bunun farklı tezahürleri olan kişilik erozyonu,
şahsiyetsizlik, zillet ve meskenettir. Müslümanın kimlik bunalımı
imanını iktidar edemeyişinden, müslüman oluşuyla iftihar
edemeyişinden, daha doğrusu iftihar edebilecek bir imana sahip
olamayışındandır. Bu durum, kâfirleri sevmeyi ve onlara gıpta etmeyi
getirecektir.
Tabii olay, sadece kâfiri sevmek sınırında kalmayacak; onun
küfrüne lâkayıtlıkla başlayan süreç küfre rıza ve küfre gıpta etmenin
ardından, küfre sevgi ve hayranlığa kadar varacaktır. Küfre
rızâ küfürdür, bu kesin! Ya küfre hayran olmak nedir? Evet, bu bir
akîde sorunudur ve çözümü de imanla ilgilidir. İmanla, yani bilgi,
tasdik, ikrar ve amelin toplamı olan imanla. Ve elbette İslâm’ı
olan imanla...
İman ve İslâm
“Taşralılar (bedeviler) ‘iman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz,
fakat ‘İslâm olduk’ deyiniz. Çünkü daha iman kalplerinize girmedi.”35
Âyetten de açıkça anlaşılacağı üzere iman ve İslâm birbirini tamamlayan,
lâkin birbirinden farklı anlamlara sahip kavramlar
olarak kullanılmaktadır. Âyetteki “İslâm olduk” ifâdesi, “müslüman
olduk” demektir ve imandan farklı olarak değerlendirilmiştir.
Bunu, Buhari ve Müslim dâhil birçoklarının naklettiği şu haber pekiştirmektedir:
“Sa’d b. Ebi Vakkas’tan: ‘Allah Rasûlü bir topluluğa
ganimet paylaştırıyordu. Onlardan bir adama vermemesi beni
şaşırttı. Kalktım ve dedim ki ‘Falan adama niçin ganimetten pay
vermediniz? Vallahi ben onu mü’min olarak görüyorum.’ Allah
Rasûlü şöyle cevapladı: “Hayır, belki müslim!” Sa’d üç kez aynı sözü
söyledi ve üçünde de Nebî’den aynı cevabı aldı. En sonunda Allah
Rasûlü buyurdu ki: “Ey Sa’d, kuşkusuz ben bir adama, ondan daha çok
sevdiklerin dururken, yardım edebilirim. Bu onun yüzüstü ateşe atılmasından
daha hayırlıdır.”36 Hadisin devamında Zühri’nin bir açıklaması
var: “Biz görüyoruz ki İslâm kelime-i tevhid; iman ise ameldir.”
İman ve İslâm ayrımı, bir başka âyette de yapılır: “Müslüman
erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar...”37
35] 49/Hucurât, 14
36] Buhârî, İman 27
37] 33/Ahzâb, 35
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 18 -
Allah Rasûlü, iman ve İslâm’ı şöyle açıklamışlardır: “İslâm, dışta
ve görünürde; iman, içte ve kalpte olandır.”38 Bu hadiste de iman ve
İslâm bir şeyin iki yüzü gibi birbirinden ayrılmayan, lakin birbirinin
aynı da olmayan bir olgu olarak tanımlanmaktadır. İmanla
İslâm’ın birbirinden ayrı ve bağımsız olmadığının en güzel delili,
sonradan “İslâm’ın şartı beştir” gibi yanlış bir zihniyetle sayıların
sultasına kurban edilen şu hadistir: “İslâm beş şey üzerine binâ edildi:
Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasûlü
olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hac ve Ramazan
orucu.”39 Bu meşhur hadiste beş madde var. Bunlardan dördü
organlarla ilgili eylem: Namaz, zekât, hac ve oruç. Bunlar ameli
ilgilendiren maddeler. Geriye bir madde kalıyor ki, o da kelime-i
şehâdette ifâdesini bulan Allah’ın tekliğini ve Hz. Muhammed’in
O’nun Rasûlü olduğunu ikrar. Diğer dört madde, bu birinci maddeye
bağlı. Şehâdet olmadan ne namaz ve zekât, ne hac ve oruç
olur. Yalnız bu beş madde arasında temel bir benzerlik var. O da
bunların tümünün zahirde olup biten şeyler olması. Hadisteki
birinci madde insanı yanıltmamalı. Orada “iman etmek” değil;
“şehâdet etmek” şart koşulmaktadır. Şehâdet etmek ise, sözle yapılan
zâhirî bir eylemdir, yani ameldir; dilin ameli.
O halde İslâm bütünüyle imanın dış bükeyidir ve amele taalluk
eden boyutudur. İslâm, teslim olmak, müslümanlardan sayılmak,
şer’î hukuka tâbi olmak, müslümanların sahip olduğu haklara sahip
olmak demektir. İslâm, imanın aynısı da değildir. Öyle olsaydı,
Cebrail, Allah’ın Rasûlü’ne bir “İman nedir?” bir de “İslâm nedir?”
diye ayrı ayrı sormazdı ve Nebî de ayrı ayrı cevaplar vermezdi.
Hem sorular, hem de cevaplar farklı ise, imanla İslâm’ın birbirinin
aynı olmadığına bundan daha güzel delil olur mu? İman sorulduğunda
“Allah’a, meleklere, kitaplara, rasüllere, âhirete ve kadere iman
etmek”40 olarak tarif eden Allah Rasûlü, kendisine İslâm sorulduğunda
şehâdet kelimesi, namaz, zekât, oruç ve haccı zikretmiştir. 41
İmanı, iç güvenlik olarak tanımlarsak; İslâm da dış güvenliktir.
Bu nedenle Allah Rasûlü toplumsal güvenin sağlanmasında
ferde düşeni “iman”la değil; “İslâm”la tanımlamış ve buyurmuştur
ki: “Müslüman, müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu
kimsedir.”42 Bu uyarı da gösteriyor ki “İslâm”, mü’min bireyin
müslüman toplumla ilişkilerini belirleyen kavramlar dizgesinin
38] Ahmed bin Hanbel, Müsned
39] Buhârî, İman 8
40] Buhârî, İman 47; Müslim I/ 161-162
41] Buhârî, İman 47; Müslim, I/ 161
42] Buhârî, İman 10
İMAN
- 19 -
başında gelmektedir. Yani “müslüman kimdir?” sorusuna bu nasslardan
yola çıkarak şu cevabı verebiliriz: İslâm’a sarılıp kurtuluşa
(selâmet) eren, insanların da elinden ve dilinden selâmette olduğu;
varlığı, bireysel ve toplumsal barışın (selâm) garantisi ve bu
garantiyi, karşılaştığı her insana selâm vererek peşinen taahhüd
eden insandır. İşte bu hadis, mü’min bireyin sözkonusu barış garantisinin
taahhüdüdür. Onun için selâm vermek “en hayırlı İslâm”
olarak tanımlanmıştır: “Bir adam Nebî’ye sordu: ‘Hangi İslâm daha
hayırlıdır?’ Buyurdu ki: “Açları doyurursun, ister tanı ister tanıma selâm
(barış ve güven taahhüdü) verirsin, işte en güzel İslâm budur.” İslâm’ın
en güzel sembollerinden biri olan selâmın günümüzde içi boşaltılmış
ve öz manasından soyutlanmış bir şekilde geleneksel bir dil
alışkanlığı olarak verilmesi, ruhundan soyutlanan diğer imanî ve
İslâmî şiarların âkıbetine onun da uğradığının bir görüntüsüdür.
Oysaki selâm, mü’minin mü’mine verdiği barış ve güven parolasıdır.
Bu parolayı veren de alan da birbirleri için mü’min (güvenilir)
kimselerdir. Birbirlerine karşı güven ve barışı taahhüd etmişlerdir.
Bu nedenledir ki “selâm”, aynı kökten geldiği “İslâm”ın bir tezahürü
olarak ortaya çıkar. İslâm’sa, imanın bir tezahürüdür.
Din, hem imanın hem İslâm’ın ortak adıdır. İmansız İslâm
mümkündür, lâkin makbul değildir. 49/Hucurât sûresinin 14. âyet-i
kerimesi de bunun delilidir. Bugün de iman etmediği, Allah’ın
ahkâmını içine sindiremediği halde, kendilerini “müslüman” olarak
tanımlayan insanlar bu kategoriye girerler. İman etmeden
“İslâm olmak” kendi içerisinde iki kısımda mütalaa edilir:
1- İmana ulaşmadan müslüman olanlar: Bunun örneği 49/
Hucurât, 14’deki bedevilerdir. Onlar, bazılarının iddia ettiği gibi
bilinen manada münafık değildiler. Onlar, çeşitli sosyal ve siyasal
nedenler yüzünden imana ermeden İslâm’ın siyasal hâkimiyetine
teslim olmuş insanlardı. Bu nedenle sözkonusu âyette Allah, onların
iman olarak niteledikleri şeyin gerçek adının “İslâm” olduğunu
izah etmiş, iman etmeleri gerektiğini, ancak o zaman mü’min
olabileceklerini, şimdiki durumda “müslim” olduklarını duyurmuş
ve ardından şu garantiyi vermiştir: “Eğer Allah’a ve Rasûlü’ne itaat
ederseniz, O yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır,
çok esirgeyendir.” 43
2- İmana ulaştıktan sonra onu reddedip müslüman görünenler:
Bu da iman etmeden müslüman olmak olarak adlandırılabilir.
Ne ki, birincisiyle bu ikinci arasında derin bir fark vardır. Birinciler
imandan habersizken; ikinciler haberlidir. Birinciler bilinçsizken;
43] 49/Hucurât, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 20 -
ikinciler bilinçlidir. Çünkü bedeviler gerçekten teslim olmuşlar ve
bunu da “iman” zannetmişlerdir. Bu ikinci kesime giren müslüman
tipi olan münafıklarsa, ya imana girip onun gereğini yerine
getirmedikleri için (Uhud’un ve Tebük’ün ortaya çıkarttığı münafıklar
gibi) münafık olmuşlar; ya da bilinçli bir biçimde küfrü tercih
ettikleri halde dıştan müslüman görünmeyi menfaatleri açısından
daha yararlı buldukları için müslüman olmuşlardır. Şu âyet,
bu tür münafıklığı iyi açıklamaktadır: “Onlar ki iman ettiler, sonra
inkâr ettiler; daha sonra inandılar yine inkâr ettiler, sonra inkârları arttı.” 44
Din, iman ve İslâm’ın her ikisinin ortak adıdır. Çünkü iman
tasdik, İslâm ameldir. İman, kalbin ameli; İslâm, bedenin imanıdır.
İman, muharrik kuvvet; İslâm, bu kuvvetin harekete dönüşmesidir.
Bu nedenle İslâm, “şeriat”le eşleştirilir ve “İslâm şeriatı” olarak
kullanılır; “İman şeriatı” biçiminde değil. İman ise “hakikat” ile
eşleştirilir ve “imanın hakikati” denilir; “İslâm’ın hakikati” değil.
İslâm’sız imanın hükmü ne ise; şeriatsız hakikatin hükmü de odur.
Hakikatsiz şeriat, kuru bir kabuk ve şekilcilik; şeriatsız hakikat, gizemcilik
ve sapıklıktır. Hakikat, varlığını imandan; şeriat, meşruiyetini
İslâm’dan alırsa makbul olur.
İmanla İslâm arasındaki ilgi, imanla amel arasındaki ilginin
aynısıdır. Halkın dilinde “İslâm’ın şartı” olarak bilinen beş rükûn,
ameli ilgilendiren (şehâdet, dilin amelidir) maddelerdir.
Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Şuurun dört mertebesinden
iç bükey ve bâtınî olan marifet ve tasdik ile iman ortaya
çıkmakta; dış bükey ve hâricî boyutu olan ikrar ve amel ile
de İslâm ortaya çıkmaktadır. Özetin de özeti; İmanla ameli ayırmak,
imanla İslâm’ı ayırmak demektir ki, bu durumda ortada ne
iman kalır, ne İslâm! Pezdevî der ki: “Ehl-i Sünnet icma etti: İman,
İslâm’dan; İslâm da imandan ayrılamaz. Bununla birlikte iman
ve İslâm mana olarak ayrıdırlar. Zira iman tasdiktir. İslâm ise ikrar,
inkıyad, itaat, boyun eğme ve teslimiyettir. Mü’min, Allah’ı ve
Rasûlü’nü tasdik eden; Müslim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edendir.”
45
Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. İmanın
gerçeği de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile
bağlılığın ifâdesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün
verildiği anda, kişi “ben, Allah’tan başka ilah olmadığına
şahit olarak, bütün benliğimle Allah’a bağlanıyorum. O’nun
44] 4/Nisâ, 137
45] Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, Kayıhan Y. s. 221; M. İslâmoğlu, İman Risalesi,
s. 302-308
İMAN
- 21 -
otoritesine giriyorum.” demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini
hiçe sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse,
bu kişi imanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında
onun imanı, kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir.
Çünkü o Allah’ın isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız
yerine getiriyor. Kim, kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine
getirirse, o, onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı onadır.
İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur.
“İnsanlardan öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve âhiret gününe iman
ettik’ derler; hâlbuki onlar, mü’min değillerdir.” 46
“Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan
bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar mü’min değillerdir.” 47
“Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ediniz. İşitip dururken,
itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’ diyenler gibi olmayın.
Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen sağırlar ve
dilsizlerdir.” 48
Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve
görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahlûklar olarak
tanımlıyor. “Ey iman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun
ve ancak müslüman olarak, O’na teslim olmuş şekilde can verin.”49
İman, gerçek olup olmadığı ortaya konması için Allah tarafından
imtihan edilir: “İnsanlar, ‘iman ettik’ demekle bir imtihana çekilmeden
bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri
de denemiştik. Allah, elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya
çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir.” 50
Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil
etmektedir. Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en
şerefli yeri kalbidir. Kalbin de en şerefli şeyi imandır. Bu bakımdan
iman ve hidâyet, nimetlerin en üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur.
“Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı
ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.”
51
İmanın amellerle tezahürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden
koku saçıldığı gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz,
46] 2/Bakara, 8
47] 24/Nur, 47
48] 8/Enfâl, 20-22
49] 3/Âl-i İmran, 102
50] 29/Ankebut, 2-3
51] 49/Hucurât, 7
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 22 -
fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. Yoksa iman, birtakım istek
ve temennilerden ibâret değildir. “İman, istek ve süsten ibâret değildir.
Ancak iman, kalpte yerleşip amelde kendisini gösterendir.” İman, Allah
ve Rasülünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah
ve Rasülü’nün her şeyden sevimli olması lazımdır. Bu sevginin
mutlaka amel ve fiillerle ispatı lazımdır. Yoksa, sadece söz ile sevgi
olmaz. Allah’ı ve Rasülünü sevmek demek, Allah’ın hükümlerine
ve Rasûlullah’ın tebligâtına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda
Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız,
kardeşleriniz, eşleriniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından
korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan,
Onun Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise,
artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu
hidâyete erdirmez.” 52
İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a karşı sevgi, rasülü’ne
karşı sevgi ve şeriatın tümüne karşı sevgi ile tamamlanır. Rasûlullah,
bu konuda şöyle buyurur: “Şu üç şey kimde olursa, o kimse imanın
zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve Rasülü’nün her şeyden sevimli olması,
2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi, 3- Ateşe atılmaktan nefret ettiği
gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.”53; “Sizden biriniz beni, anasından,
babasından, çocuğundan, kendi nefsinden ve bütün insanlardan
daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.” 54
İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği
gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede,
yeryüzünde zulmü ve fesadı önlemek için mücâdele vermede
de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca
devam etmede, haram ve helâla ittibâ etmede de iman kendini
göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden
de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında
birleşir. Çünkü cihad, imanın ruhu ve ameli olarak ortaya çıkar.
“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra
şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler.
İşte onlar, imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.” 55
İman, meyvesiz kurumuş çürümüş, odun kütüğü olmuş bir
ağaç değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir.
İmanın meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murakabesi altında
olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi
52] 9/Tevbe, 24
53] Buharî, Sahih, İman 9, 14.
54] Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
55] 49/Hucurât, 15
İMAN
- 23 -
kusurlarını idrâk eder, O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar.
“Allah’ın gönderdiği risaleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir
kimseden korkmayanlar var ya, işte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan
hak ehlinin sıfatıdır.” 56
İmanın varlığının en güzel isbatı, vahye sarılmaktır. Çünkü
vahy, en temiz ve en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a
bağlanıp, araya aracılar koymadan doğru olanı kendisinden almaktan
başka bir şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak
mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek
ve ona tâbi olmaktır.
“Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları
zaman, mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’ demelerinden
ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne
itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa, işte bunlar kurtuluşa
erenlerin ta kendileridir.” 57
“Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve
mü’mine bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü)
yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o,
apaçık bir sapıklığa sapmıştır.” 58
“Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları
şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı
yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça
iman etmiş olmazlar.” 59
Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik
hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine
göre hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar.
Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır.
Allah’a iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah
Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin
mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü,
tercihi Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, dalâlettir. “Demokrasi var,
özgürlük var; bana kimse karışamaz. Canım neyi isterse onu yaparım!”
Bir mü’minin diyebileceği sözler değildir bunlar. 60
İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan
amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle
56] 33/Ahzâb, 39
57] 24/Nur, 51-52
58] 33/Ahzâb, 36
59] 4/Nisâ, 65
60] Bk. 33/Ahzâb, 36
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 24 -
süslenmeyen kalpteki imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu
da bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler,
güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayâtiyetini devam
ettirmesini sağlayan vâsıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlakla
bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen
bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitab ettiği topluma faydasızlığı
gibi; kişiyi olgunlaştırıp mânen geliştirmekten yoksun bir
cevherdir.
O halde iman olmadan amelin kabul olunması sözkonusu edilemezse;
sâlih amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten
mahrum olacağı unutulmamalıdır. Hatta bu konuda “imanı
korumak, kazanmaktan daha zordur” sözü meşhur olmuştur.
Mü’min olmak kolay, ama özellikle küfrün hâkim olduğu câhilî
toplumda mü’min kalmak ve mü’mince ölmek zordur. Biz de Hz.
Yusuf gibi, duâ etmeliyiz; fiilî ve kavlî duâ: “Teveffenî müslimen
ve elhıknî bi’s-sâlihîn (Ey Rabbim, beni müslüman olarak öldür ve beni
sâlihler arasına kat.” 61
İman ve Amel
Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak,
hemen tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz.
Özellikle iman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şahit oluruz.
Kur’an, amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur.
Hatta kinâye olarak Kur’an’da amel, iman olarak adlandırılmıştır.
“Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.”62 Bu âyetteki iman’dan kasıt
“namaz”dır.
Sahih sünnette de iman-amel münâsebetlerini ele veren birçok
rivâyete rastlamak mümkün. İşte şu hadiste iman-amel içiçe:
“Nebî’ye soruldu: ‘Hangi amel daha efdaldir?’ “Allah ve Rasûlü’ne
iman” buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ diye soruldu. “Allah yolunda cihad.”
buyurdu. Ardından yine soruldu: ‘Sonra hangisi?’ Cevapladı: “Hayır
üzere yapılmış bir hac.” 63
Rasûl’ü sevmek imandandır: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin
olsun ki, ben, içinizden herhangi birine babasından ve evladından daha
sevimli olmadıkça iman etmiş olamazsınız.” 64
Allah yolunda cihad, imanın bir parçasıdır: “Allah, bir kimseye
kendi yolunda cihadı nasip ederse ve o da Allah’a ve Rasûlü’ne iman
61] 12/Yusuf, 101
62] 2/Bakara, 143
63] Buhârî, İman 26
64] Buhârî, İman 14
İMAN
- 25 -
ediyorsa çıksın. Ya ecri, ya ganimeti, ya da şehâdeti elde eder. Eğer ümmetime
lazım olmasaydım hiçbir çarpışmadan geri kalmazdım. Andolsun
Allah yolunda öldürülüp sonra dirilmeyi, sonra öldürülüp bir daha dirilmeyi
ve yine öldürülmeyi ne kadar isterdim.” 65
Hayâ da imandandır: “Hayâ imandandır.” 66
Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak da imandandır:
“Allah için seven, Allah için kızan, Allah için veren, Allah için
engel olan kuşkusuz imanını tamamlamıştır.” Allah Rasûlü, imanın
parçalardan meydana gelen bir bütün olduğunu, bunların içinde
amellerin de yer aldığını açık bir biçimde ifâde etmiştir: “İman yetmiş
küsür şubedir. En üst derecesi lâ ilâhe illâ’llah, en alt derecesi, çevreyi
rahatsız edici bir engeli yoldan kaldırmaktır.”67 Bu hadiste nazarî iman
olan “lâ ilâhe illâ’llah” ile amelî iman olan “eziyet veren şeyi ortadan
kaldırmak” bir bütünün farklı ağırlıktaki parçaları olarak
geçiyor. İşte o bütünün adı “iman”dır.
İmanın ve İslâm’ın şartlarını sayılarla ve belli maddelerle sınırlamanın
yanlışlığının delili olan şu sahih hadiste namaz, zekât,
oruç “iman nedir?” sorusunun cevabı olarak zikredilmektedir:
“Allah Rasûlü, kendisine gelen bir elçiler grubuna “yalnızca Allah’a
iman etmeyi” emretti ve sordu: “Yalnızca Allah’a iman nedir, bilir misiniz?”
‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun üzerine buyurdu
ki: “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü
olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu
tutmak ve beşte biri (humus) vermektir.” 68
İman ağacının meyvesidir amel. Mü’minlik iddiasının isbatı,
vahyin hayâta dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan
soyut bir düşünce, kalpte mahkûm olan zavallı bir akide, dilde
söylenilegelen kuru bir iddia olmaktan çıkarak göze fer, bileğe
güç, dize derman olarak yürümesidir amel. İmanın beden ülkesinde
şeytanın ve nefsin iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin göstergesidir
amel.
“Bizim âyetlerimize yalnızca o kimseler inanır ki, onlar kendilerine hatırlatıldığı
zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini överek tesbih ederler,
büyüklük taslamazlar.” 69
“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberi’ne inanırlar,
65] Buhârî, İman 37
66] Buhârî, İman 24
67] Buhârî, Müslim
68] Buhârî, İman 53
69] 32/Secde, 15
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 26 -
toplumsal bir iş (görüşmek) üzere onunla buluştukları zaman ondan izin
almadan gitmezler.” 70
Konumuzun eksenini teşkil eden “amel”den kasıt, Allah’a itaattir.
Burada sözkonusu ettiğimiz amel, nafile olan ameller değildir;
Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Allah’a inandığını söylediği
halde O’nun emirlerini yapmayanın durumu şu askerin durumu
gibidir: Komutan, kendisine hayâtî önemi olan bir plânı verdikten
sonra plânın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O
plânın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle
komutanın emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen
emir ve tâlimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya
inanmamıştır, ya da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır.
İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların
cezasına, ikinci durumda da âsîlerin cezasına.
Bu noktada İmam Ebu Hanife’nin şu tesbitini aktarmak yerinde
olacaktır: Allah Teâlâ mü’mine ameli, kâfire imanı, münafığa
da ihlâsı farz kılmıştır. “Ey insanlar, Rabbinizden korkun.”71 âyetinde
“Ey mü’minler Allah’a itaat edin!”, “Ey kâfirler Allah’a iman edin!”
, “Ey münafıklar, ihlâslı ve samimi olun!” anlamı vardır.72 İman
hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de ikrardır. Bunların
her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır. Bunlardan
birini, ikisini ya da üçünü kaybeden kimse, imanî dengesini kaybeder.
Yapması gereken işlevi ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen
iman da iman olmaktan çıkmış demektir.
İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören
yalnızca mü’minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar
görecektir. Çünkü imanın hâkim olduğu toplumda ahlak, adâlet,
fazilet, muhabbet, muâvenet, sadakat ve iffet baştacı edilen değerler
olarak yerini alacak; İmanın hâkim olmadığı toplumda ise
rezalet, nefret, sefalet, sefahat, atalet, ihanet, bencillik ve her türlü
dalavere ortalığı kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması gereken
bir gerçek var: İman, atom ve nötron bombasını yapan “insan”
adlı muazzam silahın emniyet anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde
her an herkesin ‘kaza’ya kurban gitme ihtimali çok yüksektir.
Bütün bunlar imanın dünyevî kazancına dâhildirler. Bir de onun
uhrevî kazancı vardır ki o başka hiçbir şeyle elde edilemeyen bitimsiz
mutluluğun ta kendisidir.73 Gazete ve tv. haberlerinde sık
sık canavarlaşan insanların durumlarına şahit oluyoruz. Kocasını
70] 24/Nur, 62
71] 22/Hac, 1
72] Vasıyet, İmam Âzam'ın Beş Eseri, s. 75
73] A.g. e. s. 311-313 ve 346-348
İMAN
- 27 -
vuran kadınlar, çocuklarını doğrayan babalar, küçücük bebelere
tecâvüz edenler... Sebep tek: İmansızlık. Allah’a ve âhirete iman
eden böyle vahşet ve barbarlık yapabilir mi?!
İmanın sahih ve kabule şâyan olması için bazı şartlar vardır.
Birincisi; İman, ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle
vâki olmamalıdır. “Azabımızın şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine
fayda verecek değildir.”74 Fir’avn bile boğulma ânında iken
iman etmiştir. (İngiltere Brıtısh Museum’daki ona ait olduğu belirtilen
bozulmamış ceset de secde halindedir.) Ölüm üzere iken azabın
şiddeti ve dehşetini görerek iman, artık gayba iman olmaktan
çıkar. İkincisi; zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi
birini inkâr veya tekzib etmemelidir. Mesela; bir kimse Allah’ın
varlığına, meleklerine, âhiret gününe inandığını ikrar etse, ancak
peygamberlere inanmadığını söylese, bu kimsenin imanı sahih
değildir. Çünkü iman bir bütündür, tecezzî (cüzlere, parçalara
ayrılmayı) kabul etmez. Yine Kur’an-ı Kerim’e inandığını beyan
eden bir kimse, onun herhangi bir âyetini reddetse mü’min olamaz.
Çünkü Kur’an-ı Kerim’den olduğu sabit olan herhangi bir
âyeti inkâr etmek küfürdür. Bu durumda, “efendim çoğuna inanıyor
ya?” diye itirazda bulunulamaz. Zira Kur’an, Allah tarafından
vahy yoluyla indirilmiştir. Bir âyeti yalanlayan kimse, vahyi yalanlama
durumundadır. Bu sebeple, insanı küfre götüren sözler (elfâz-ı
küfür) ve haller (ef’âl-i küfür) bilinmelidir. Mü’minler; bilmedikleri
herhangi bir mesele ile karşılaştıkları zaman; ileri geri herhangi
bir söz söylemeden “ben bunu bilmiyorum; Allah ve Rasûlü nasıl
bildirmişse öyledir” demelidirler.
İnsan Niçin İman Eder? İmanın Sebep ve
Sonuçları (İmanla İlgili Sünnetullah)
İnsan niçin iman eder? İman, doğal bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında
inanma, bağlanma ve güvenme hisleri temel özelliklerdir.
İnsan, inanmadığı zaman, bağlanmadığı ve güvenmediği zaman,
yaşamanın bir anlamı ve değeri kalmaz. Her insan bir şeylere inanır,
ama kurtarıcı olan iman, hakka/doğruya inanmadır. İman hissini
kötüye ve olumsuz olana kullanarak şeytana tâbi olmak ve azgınlaşıp
kendini Allah’a muhtaç görmemek, kendi kendine yeterli
olduğuna inanıp her dakika soluduğu havayı verene nankörlük/
küfr etmek, cehenneme dâvetiye çıkarmaktır. Fakat doğru bir şekilde
iman edip, Allah’ın hidâyetine uymak, cennete adım adım
yaklaşmaktır. “Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan ediyoruz.
Bu sebeple, onun işitmesini ve görmesini sağladık. Sonra da ona
74] 40/Mü'min, 85
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 28 -
gideceği yolu gösterdik. Ya şükreder (bu yoldan gider) ya da küfreder.
Kâfirler için elbette zincirler, halkalar ve alevli cehennem hazırladık.”75;
“İman edenlere ve doğru hareket edenleri müjdele ki, onlara altından nehirler
akan cennetler vardır.” 76
İman, kişiye yalnızca âhirette mutlu bir hayât sağlamakla kalmaz;
bu dünyada da huzur, saâdet ve büyük bir güç kazandırır:
“Allah, sizden iman edenlere ve sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri
halife/hükümran kıldığı gibi, onları da yeryüzünde halife/hükümran
kılacağını, kendileri için râzı/hoşnut olduğu dinlerini, yine onlar için uygulamaya
koyacağını ve korkulu hallerini güvene çevireceğini vaad etmiştir.
Çünkü onlar, yalnız Bana kulluk eder ve Bana hiçbir şeyi şirk koşmazlar.” 77
Müjdeler, mü’minler içindir.78 Allah, onların kalbine imanı yazmış
ve onları kendisinden bir ruhla desteklemiştir.79 Şeytanî güçler
onları ezmeye yol bulamaz.80 Onlara yardımcı olmak, Allah’ın bizzat
kendi üzerine yazdığı bir görevdir. “Mü’minlere yardım etmek,
Bize haktır (Bize düşen görevdir).”81 Allah, iç huzuru ve doygunluğu
onlara nasib etmiştir.82 Korkmak, üzülmek, kedere yenik düşmek
onlara uzaktır.83 Allah’ın lütuf ve bağışı mü’minler içindir.84
Mü’min, böylesine onurlu olduğu içindir ki, bir mü’mini kasten
öldüren, ebediyyen cehennemde kalır.85 “Şu bir gerçek ki, iman edip
sâlih amel işleyenler, varlıklar dünyasının en hayırlılarıdır.” 86
“Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, mutlaka
siz üstün geleceksiniz.”87 Yani, her durumda düşmanınızla cihaddan
korkmayınız. Kuvvetten düşmeyiniz. Siz üstünsünüz, yani iman
ediyorsanız, sonunda zafer sizindir. Çünkü iman, kalbe güç verir,
Allah’la olan irtibatı artırır ve düşmanlarına aldırış etmemeyi öğretir.
“Ve mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir.”88 Yani, Allah,
kâfirlerin bazı zamanlar üstünlük sağlasalar da, dünyada
75] 76/İnsan, 2-4
76] 2/Bakara, 25
77] 24/Nur, 55
78] 13/Ra'd, 29
79] 58/Mücâdele, 22
80] 16/Nahl, 99; 34/Sebe', 20
81] 30/Rûm, 47
82] Bk. 9/Tevbe, 26; 48/Feth, 4
83] Bk. 3/Al-i İmran, 139
84] 3/Âl-i İmran, 152
85] 4/Nisâ, 93
86] 98/Beyyine, 7
87] 3/Âl-i İmran, 139
88] 4/Nisâ, 141
İMAN
- 29 -
mü’minlere musallat olarak, tamamen ortadan kaldıracak şekilde
istilâ ve işgal etmelerine yol vermez. Âyet, dünya ve âhireti kapsamaktadır.
Dünya ve âhirette mutlu son mü’minlerindir. Mü’minler,
imanın hakikatinı yüreğinde yaşatan, sonra bu gerçek tevhidî
imanı, Allah’ın râzı olduğu ameller, teslimiyet ve cihadla dışa yansıtan
insanlardır.
Bazı zamanlarda kâfirlerin, intikam olarak mü’minlere yol bulmaları,
imanlarının hakikatinde meydana gelen gedikten olmuştur.
Savaş araçları, Allah yolunda cihad niyyetiyle kuvvet hazırlığı,
her türlü nisbet ve bağımlılıktan arınmış olarak sadece iman
sancağı altında bulunmak, imandan ve imanın gereklerindendir.
Müslümanlara zamanla yapışan yenilgi, imanın hakikatinde meydana
gelen zayıflık ölçüsündedir. Daha sonra, gerçek iman üzere
bulunduklarında yardım, mü’minlere hak olarak döner. 89
“Andolsun Tevrat’tan sonra Zebur’da da: ‘Arza mutlaka sâlih (iyi) kullarım
vâris olacak’ diye yazmıştık.” 90
“Kim mü’min olarak sâlih işlerden yaparsa, onun çalışmasına nankörlük
yok ve Biz (onun çalışmasını) yazanlarız.” 91
“Kim kötülük yaparsa, sadece onun kadar cezalanır; ama kadın olsun
erkek olsun kim mü’min olarak faydalı bir iş yaparsa, onlar cennete girerler
ve orada kendilerine hesapsız rızık verilir.” 92
“Erkek ve kadından her kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu hoş
bir hayâtla yaşatırız. Onların ücretlerini yaptıklarının en güzeliyle veririz.”93
Mü’min erkek ve kadınlara Allah, bu dünyada iyi bir geçim hazırlar.
İman ve sâlih amelin mükâfatı olarak böyle bir hayâtı onlara
kolaylaştırır. Âhiretteki ecri ise daha güzeldir. Mü’min olup sâlih
amel işleyenlere vaad edilen dünyadaki güzel hayât, birçok şeyle
gerçekleşir. Rızâ, gönül huzuru (itmi’nan), iç rahatlığı (inşirâh-ı
sadr), mutluluğu hissetmek ve rahat geçim. Bunlar, maddî ve dış
etkenlere bağlı değil; iç etkenlere, gönle bağlı hususlardır. Gönüllere
tasarruf edebilen de ancak Allah’tır.
İmanla beraber olan sâlih amelin mükâfatı, dünyada tertemiz,
hoş bir geçimdir. Nimetlerle donatılmış, varlıklı ve zengin olmak
önemli değildir. Bazen zenginliğin; tertemiz, hoş bir geçimi engelleyen
dünya ve âhiret belâsı olduğu bilinmelidir. Hayâtta yetecek
89] Fî Zılâl'den
90] 21/Enbiyâ, 105
91] 21/Enbiyâ, 94
92] 40/Mü'min, 40
93] 16/Nahl, 97
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 30 -
kadar maldan başka, geçimi güzel kılan çok şey vardır. Allah’a
bağlanma ve O’nun gözetimine, himâyesine ve rızâsına sığınma
vardır. Sıhhat, sükûnet, bereket, evde rahatlık ve gönülden sevgi
vardır. Amel-i sâlihle huzur bulmak, onun gönüldeki ve hayâttaki
izleri vardır. Mü’min olarak sâlih amel işleyenin dünyada nâil olacağı
hoş ve güzel geçim, onun âhiretteki sevabını azaltmaz. Tersine,
Allah onun sevabının, dünyadaki amelinin en güzeli üzerine
olacağını vaad etmiştir. Cömert ve Kerim olan Rabbimizin hazineleri,
sevabı ne büyüktür!
Yeniden İmana
İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor.
Çağ imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme
çağı. Çılgınlık, azgınlık ve isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan,
İslâm’ı mükemmel yaşayanlara şâhit olamadığı için İslâm’ın dışında
kalıyor; hatta görmediğine, bilmediğine düşman oluyor. Müslümanların
da önemli bir kesimi müslümanlığı doğru şekilde bilmiyor.
Bilenlerin de yapabileceklerinin tümünü yaptıklarını iddia
etmek zor. Bu ortamda, teknik imkânlarla donanan, devle(tle)şen,
küreselleşen fitne, sadece yapanları değil; tüm insanlığı kemiriyor.
Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgâle uğramış durumda.
Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü bilinçsizce
şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zâlimlerin safında arayıp ifsâdı
ıslah zannediyor.
Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında
Kur’an’dan uzak inanç ve yaşayışın olduğunu görmek zorundayız.
Kur’an’ın diriltici emirlerinden biri şöyledir: “Ey iman
edenler iman edin…”94 Yani, imanın hakkını verin, nasıl iman edilmesi
gerekiyorsa öyle iman edin. Sadece sözde değil; özde de,
davranışta da teslimiyet gösterin. Bütün organlarınıza iman ettirip
onları Allah’a teslim olan müslüman yapın. İmanınızı itaatle ispatlayın.
Mü’minlerin geçirileceği sınavlara hazır olun. Ve imanda
sebat edin.
Batılı bâtılın şoförlüğünde helâke doğru son sürat sürülen
dünya arabasının tek kurtuluş şansı vardır. Tüm birikimlerini harcayan,
bütün umutlarını yitiren çağdaş insanının tek umudu kalmıştır.
O da müslümanların müslümanlaşması. Müslüman gibi inanıp
müslümanca yaşayan müslüman göremediği, o boy aynasında
boyunun ölçüsünü alıp kendine bakamadığı için insanlık, kendi
yanlışlarının farkına varamamaktadır.
94] 4/Nisâ, 136
İMAN
- 31 -
Müslümanların, emredildikleri gibi müslümanlaşması için tevhid,
ibâdet ve cihad bilincine yeniden kavuşması ve bunları içselleştirmesi
gerekmektedir. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti Asra
taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği
gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün
olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti
gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız
bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve dünyada
huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde
değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını
sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan
şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem. Her
taraftan câhiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara
karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına eğilmeyecek bir güce
ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.
Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını
vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun
bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden
yalnız Allah’a kulluk sergilenemez. İman iddiası da, itaat ile
ispat edilmeden insanı kurtaramaz.
“Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde, hakkıyla, nasıl korkulması
gerekiyorsa öyle korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.”95
Müslüman olarak ölmek istiyorsak, yeniden müslümanlaşmak ve
müslümanca yaşamak zorundayız.
Müslümanların yeniden müslümanlaşmasını zarûrî kılacak
problemleri ana hatlarıyla üçe ayırmak mümkün:
1- Tarihten gelen problemler. Miras alınan din anlayışında yer
yer geleneksel sapma ve yozlaşmalardan dolayı, din adına sahip
çıkılan değerler ve yaşanılan hayat, Kitap ve Sünnetin istediği
İslâm’la her noktada çakışmadığından bu konuları hakkıyla araştırmayan
müslümanların iyi niyetle de olsa bid’at, hurâfe ve hatta
şirk unsurlarına İslâm diye sarılmaları…
2- Modernizmin ve modern hayatın problemleri. Çağdaş ideolojilerin
ve müslümanları da çepeçevre kuşatan, bazı konularda
dine müdâhale edip yönlendiren veya gerçek dinin sosyal hayata
yönelik yansımalarını yasaklayan devlet düzenlerinin problemi.
Batı kafasıyla, müsteşrik zihniyetiyle İslâm’a bakan, geleneksel
çizgiye karşı çıkarken yerine ondan daha beter tezler öneren biraz
laik, biraz demokrat, biraz özgürlükçü, biraz düzenci, biraz
95] 3/Âl-i İmrân, 102
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 32 -
kolaylaştırıcı, biraz diyalogcu, biraz pragmatist din anlayışı. Teknolojinin,
medyanın, eğitim kurumlarının, israfa dayalı modern
yaşama biçiminin, dünyevîleşmenin, sekülerleşmenin, aşırı özgürlükçü
yaklaşımın, bireyselliğin… müslümanlara sıçrattığı olumsuz
etkiler.
3- Çok sağlam ve köklü bir imana sahip olmamanın etkisiyle,
zor bedel isteyen konular başta olmak üzere dinden tâviz vermek,
görevlerini ihmal etmek, ibâdetlere gevşek davranmak, ahlâkî dejenerasyondan
kurtulamamak gibi dâhilî problemler.
Bütün bu üç problemin özünde dinin özü olan tevhidin geri
planlara itilmesi sorunu göze çarpmaktadır. O öz kaybolunca veya
en azından gölgelenip ihmal edilince ondan boşalan yeri bu üç
maddedeki olumsuzlukların tümü ya da bir kısmının doldurması
hiç de sürpriz olmayacaktır. O öz kaybolduğu için Kitabım dediği
Kur’an’la ilişkisini sıfıra yaklaştıran ve Kur’an’dan daha fazla başka
kitapların yönlendirmesine râzı olan bir müslüman tipi oluşmuş,
haramlardan, hatta şirkten daha fazla yasal yasaktan veya
ayıptan korkan, ama “elhamdü lillâh müslümanım” demeye devam
eden bir karakter ortaya çıkmıştır.
Ulemâ ve ümerânın gaflet veya dalâletlerinden kaynaklanan
uyarı, yönlendirme ve tavsiyenin (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker)
yetersizliği, hatta tümden terkedilmesinin bu cinâyetlerin
sergilenmesinde büyük katkısı vardır.
İslâm, câhiliyye çağını tarihin çöplüğüne atmış, insanlığın bugüne
kadar bir daha göremediği en huzurlu çağını “saâdet çağı”nı
başlatmıştır. Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Dünyanın gördüğü
ve göreceği en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâbdır.
İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı cahiliyye çağının karanlıklarında
yaşıyorsa bu, müslümanların müslümanlıktan uzak kalması,
diğer insanları da bu güzellikten mahrum etmesinden dolayıdır.
Kur’an gelip câhiliyyeyi değiştirmeden toplumda neler yapılıyorsa,
modern biçimde bugün de, buralarda da maalesef aynı şeyler arz-ı
endam etmektedir; hem de “müslümanım” diyenler tarafından.
Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü cahiliyyeyi
niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde,
niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor?
Yani Kur’an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir;
ama Kur’an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a
bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir. Kur’an, aynı Kur’an’dır;
ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a sahabe gibi
İMAN
- 33 -
yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar
onun hayât veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip
dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam
etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir.
Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş
olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları
gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı
başındaki yangınları farkeden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik
araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir?
Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma
hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Hayırlı ve olumlu
değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya,
yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir.
Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez.
“Kur’an şifadır.”96 Hem ferdî hastalık, problem, stres ve
buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşalara. Aynı zamanda devlet
yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle olduğu
sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir
vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
“Ey İman Edenler İman Edin…”97
Âyetinin Işığında Halimizi Sorgulamak
(Bu başlık altında Mehmet Pamak şöyle diyor:)
Ne oldu da, ilk Kur’an neslinde muazzam bir inkılâba yol açan,
onlara izzet, şeref ve onur kazandıran Kur’an ve ibâdetler biz de
aynı sonucu doğurmuyor? Neyi kaybettik, hangi yanlış tercihlerde
bulunduk ve hangi savrulmaları yaşadık da bugünkü zillete sürüklendik?
Hem de elimizde, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak
üzere indirilmiş, şeref ve izzet kaynağı muhteşem bir Kitap,
Kur’an varken…
Hangi hatalar bizi bu zillete sürükledi ve hangi sebeple bir
türlü o ilk neslin onurlu temsiline yaklaşamıyoruz? Neden Kur’an
ve ibâdetlerimiz bizde bir değişim, bir inkılâp meydana getiremiyor?
Hem de kitap aynı kitap, ibâdetler aynı ibâdetler olduğu
halde… Ümmet olarak bu hale neden sürüklendik?
96] 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
97] 4/Nisâ, 136
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 34 -
Saltanata geçişle başlayan kaynaktan kopuş süreci, giderek büyük
savrulmalara yol açtı. Tevhidi sahih geleneğin yerini, yüzyıllar
süren bu savrulma sürecinde muharref gelenek aldı. Kur’an’dan
ve Rasûlullah’ın sahih sünnetinden uzaklaşma, Müslüman halkların
ümmet olma vasıflarını kaybetmesine, kitabî bir toplum olmaktan
çıkarak, muharref geleneğin oluşturduğu “atalar dini”ni
taklit eden niteliksiz halklar ortaya çıktı.
Allah’ın, Kur’an’da, akletmeyi, düşünmeyi, tefekkürü ve ilim
tahsil etmeyi emretmesine rağmen, kurumsallaşmış tasavvufun,
“aklı ve ilmi terketmedikçe hakikate ulaşılamaz” yalanıyla, şeytanın
ve zannın cirit attığı bir alan olan “keşf ve ilham” alanında
uydurulan sahih olmayan bilgilere dayalı bir din anlayışını öne
çıkarması bu büyük sapmanın, Kitabî din anlayışından kopmanın
en büyük sebebini teşkil etti. Aklın ve iradenin devre dışı bırakılıp,
Allah’ın yasakladığı “kör taklid”in ve “meyyit gibi teslimiyet”in
esas alınması sonucunda dinde tahrifin ve sapkınlığın önü iyice
açıldı.
Din alanında kaynaktan beslenmeyen, önderlerden intikal
eden yanlış bilgileri sorgulamadan taklit eden niteliksiz yığınlar
ortaya çıktı. Özellikle, “ictihad kapısını kapatan” taassubun sonucunda,
düşünmenin, akletmenin ve toplumun ihtiyaçlarına cevap
verecek yeni fikir ve projelerin üretilmesinin önü iyice kesildi.
Bunun neticesinde yüzyıllar sonrasının toplumlarının sorunlarına
yüzyıllar öncesinin fetvaları ile cevap verilmeye kalkışılmasının
doğurduğu çözümsüzlük ve bunalımlar da bu bozulma sürecini
hızlandıran bir katkı sağladı.
İşte bu büyük yozlaşma serüveninin sonunda geldiğimiz bugünkü
noktada, Kur’an algımızdan başlayarak, hayatımızı kuşatan
ve yaratılış amacımız olan “ibâdet” anlayışımıza kadar pek
çok temel konuda ürkütücü boyutlarda anlam ve eksen kaybının
meydana geldiğini görüyoruz.
Tevhidî Öbekler Neden İstikametini Koruyamıyor, Neden İlkeli
Duruşunu Sürdüremiyor?
Türkiye’de özellikle 1970’li yıllardan sonra başlayıp, 80’lerden
itibaren ivme kazanan tevhidi uyanış ve kaynağa dönüş çabalarına
ve bu çabaları gösterenlere ne oldu da, bu kadar çarpıcı savrulmalar
ve geriye dönüşler yaşanabildi? Bu birikim bugün ne halde?
Hani Kur’an özne olup, merkezde ve belirleyici bir kitap olarak
bizi, ailemizi, toplumumuzu yeniden inşa edip ateşten korunmamızı
sağlayacak, karanlıktaki hayatımızı aydınlığa çıkaracaktı?
İMAN
- 35 -
Hani insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için indirilmiş
bu kitap, bize, hak ile batılı ayırma kabiliyetini kazandıracak furkan
fonksiyonu görecekti?
Hani Kur’an, cahilî ölçüler içinde cereyan eden toplumsal hayatımızı,
ilişkilerimizi ıslah edecek ve vahyin ölçüleriyle yeniden
inşa edecekti?
Hani Kur’an, bireysel ve toplumsal hayatımızın bütün alanlarını,
davranışlarımızı, ilişkilerimizi vahyin ölçüleriyle inkılâba uğratmak
için indirilmişti?
Ne oldu da, Kur’an’ı gereği gibi okumayı, onu hayatımızın
tam içinde ve tam içinden okumayı terkettik? Ne oldu da, yıllarca
süren tefsir dersleri bir türlü hayatımızı Kur’an’laştıramadı?
Sürekli elimizde, başucumuzda durması, sürekli bir irtibatla
sürekli kalbimize ve hayatımıza nüfuz etmek, hayatımızı Allah’ın
rengine boyamak üzere okunması gereken Kur’an’ı bu işlevini yerine
getiremez hale nasıl getirdik?
Ne oldu da, kitaba varis kılınmışken, elimizdeki bu muhteşem
mirasa ihanet ederek, Rasûlullah’ın hesap gününde Allah’a, “Rabbim
gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terkedilmiş olarak bıraktı”98
şikâyetine muhatap olan zelil konumlara sürüklendik?
Ne oldu da, dünyanın süsleri, çıkar hesapları, korkular, dünyevî
endişeler, ikbal, iktidar ve rant hırsları bizi bu kadar kolayca peşine
takabildi? Bizler, Kur’an halkalarında yıllarca bulunmuş olanlar,
gereği gibi Kur’an okumayı da, öğrendiklerimizle amel etmeyi ve
hayatımızı vahyi değer ve ölçülerle inşa etmeyi de kolayca terkedip,
dünyanın süsleri uğruna, ahiret, hesap, kulluk bilinç ve imanımızı
zaafa uğrattık. Gerçekten bunu nasıl becerdik? Neden imanımıza
bu kadar kolayca ve bu kadar çabuk zulüm bulaştırabildik?
Ne oldu da bütün bu hüsran ve bu büyük savrulmalar yaşanabildi?
Belki samimi olarak, ancak duyguların, heyecanların yönlendiriciliğinde,
henüz sınanmadan iman ettiğimizi haykırdık, ama
bu teorik ve duygusal imanın altını dolduramadık, imanımızda
mutmain olamadık, imanımıza yakin, sahih bir boyut ve eğitime
dayalı ciddi bir derinlik kazandıramadık. İşte bu sebeple de, daha
ilk imtihanda hemen savrulduk ve maalesef kaybettik.
Hâlbuki yıllarca oturduğumuz Kur’an halklarında öğrenmiştik
ki; Rabbimiz, Bakara Sûresi 155-157. âyetlerde, bizleri “biraz
korku”, “açlık”, “bir parça mallardan, canlardan, ürünlerden
98] 25/Furkan, 30
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 36 -
eksiltmekle” imtihan edeceğini beyan etmekte, sabredip, direnenleri
ise müjdelemekteydi. Yine aynı halklarda okumuş ve
öğrenmiştik ki; Rabbimiz, Bakara sûresi 214. âyette “sizden öncekilerin
başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete
girivereceğinizi mi sanıyorsunuz?” ikazıyla bizi uyarıyor, “Allah
Rasûlü ve beraberindeki mü’minlerin büyük sıkıntı ve darlıklarla
sınandıklarını ve Allah’ın yardımı ne zaman diyecek hale gelene
kadar büyük eziyetlere, darlıklara katlandıklarını ve Allah’ın vaat
ettiği yardıma ancak böylece müstahak olduklarını” bildiriyordu.
Daha önce, ikbal, makam, mevki, iktidar nimetleri, ihaleler,
zenginleşme fırsatları henüz kendilerine sunulmayanlar, bu tür nimetlerin
ilk sunulduğu sınavda bu kadar çok sayıda dökülüyorlarsa,
temel zaafın imanda olduğu kesindir. Milletvekili olma imkânı
yok iken, laik demokratik partileşmeye karşı olmak kolaydı. Öğrenciyken,
baldırı çıplakken, dünyevîleşme, zenginleşme, makam
mevki hırsı peşinde koşanları eleştirmek, bu duruşlara karşı çıkmak
kolaydı. Ama öğrencilik bitip, evlendikten, iş ve meslek sahibi
olduktan sonra, tüm bu imkânlar sunulduğunda ve karşılığında
İslâmî kimlik ve ilkelerden taviz istendiğinde çoğunluk ayakta kalamadı.
Hatta önemli kısmı bu tür imkânlar sunulmadan bunları
elde edebilmek uğruna kendileri tavize koştular. İşte gerçek iman,
bu imkânlar olduğu halde, eğer bunların karşılığında İslâmî kimlik
ve ilkelerden taviz verilmesi gerekiyorsa reddetmeyi gerektirirdi.
Ama maalesef çoğunluk bunu yapamadı. İşte bu sebeple Rabbimiz,
“Ey iman edenler iman edin…” çağrısında bulunuyor. Evet,
bu iman nasıl bir imandı ki, en küçük bir rüzgârda savrulup gidivermeye
engel olamadı.
Topluma daveti götürecek olanlar, daha davet ve şahitlik görevi
tam yapılmadan, hemen görevi terkedip, dünyevîleşerek, daha
önce reddedip eleştirdikleri toplumun cahili değerlerine doğru
savruluverdiler.
Tevhidî uyanışla oluşan öbekler ve tevhidi bilince ulaşan veya
öyle zannedilen bireyler neden uzun soluklu bir direniş azmini
gösteremiyorlar? Neden bir süre sonra bıkıp, yorulup savrulmaya
ve daha önce reddettikleri kesimlere ve yanlış din anlayışlarına
doğru sürükleniyorlar?
İslâmî çalışma öbeklerinin büyük ekseriyeti, neden içinde her
türlü inancı, hurâfeci anlayışları da barındıran çıkar birlikteliklerine
dönüştüler? Aynı grup içinde,
İMAN
- 37 -
Tevhidî düşünenler,
Tarihselciler,
Modernistler,
Liberal-demokratlar,
Sekülerleşenler,
Laik particiler,
Ulusalcılar,
Devleti kutsayanlar,
Tasavvufçularla birlikte bulunabiliyorlar.
Neden böyle oldu? Neden bu büyük çarpıklık bu kadar kolay
ve bu kadar çabuk kanıksanabildi?
Neden bu dönüşümü yaşayanlar, yıllarca Kur’an okudukları
halde tevhid inancıyla bağdaşmayan bu halden rahatsız değiller?
Neden bu çarpıklığı, savrulmayı, kargaşayı, eklektik duruşları
kimse eleştirmiyor? Neden herkes birbirini idare ediyor?
Neden kimse kimseye merhamet etmiyor? Birbirinin yanlışlarına,
savrulmalarına karşı çıkmamak, eleştirmemek, birbirine zulmetmek
iken, neden merhamet zannedilir hale gelindi? Neden,
Allah için uyaranlar, emri bil maruf yapanlar kınanır oldu?
Böyle olunca, her türlü fikri aynı grup içinde barındırınca, tek
amacın grup dayanışması ve grup çıkarlarını korumak olan kulüpler
haline dönüşmekten korunmak mümkün olmuyor. Başlangıçta,
tevhidî düşüncenin yaygınlaşması ve bu istikamette, sahih din anlayışı
ekseninde İslâmî toplumsal dönüşümün gerçekleşmesi için
kurulduğu iddia edilen bu tür grup, çevre ve öbeklerin çok büyük
ekseriyeti bugün yukarıda zikredilen eklektik/karışık din anlayışlarına,
geleneksel ve modern bid’at ve hurâfelere itibar eden ve
grubu için çıkar devşiren konumlara sürüklendiler. Giderek maddî
yönden güçlendiler, holdingleştiler, zenginleştiler, TV sahibi oldular,
büyük kurumlar oluşturdular ve biraz da kitleleşmeye doğru
yöneldiler, ama ilk çıktıkları noktadaki tevhidi duyarlılıklarının
bile çok gerisine düştüler.
Kimisi daha önce tekfir ettiği laik demokratik çizgide particilik
yapmaya, kimisi de hurâfeci tasavvufun kıymetini(!) yeniden keşfetmeye,
ilkeleri çürütücü, direniş azmini çözücü, şahsiyetleri öğütücü
pragmatizmin peşinde, oradan oraya savrulmaya başladılar.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 38 -
Savrulmanın Sebepleri
1- En önemli savrulma sebebi, imanda ve şahsiyette zaaf olması,
inanılan değerler konusunda emin olunmasını sağlayan yakînî
bir imanın ve inandığı değerler konusunda bedel ödemeyi göze
almayı sağlayacak bir şahsiyetin oluşmamış olmasıydı. Tevhidî
iman yerine Allah’ın varlığına imanın öncelendiği bir toplumsal
kültürün, toplumla çelişmeme adına kanıksanmasıydı.
İnsanların, tam bir tevhidi inançla kendilerini değiştirmeden
eski gelenek ve göreneklerindeki inançlarla birlikte İslâm toplumuna
girip kültürle dini birbirine karıştırmaları. “Bedevîler “inandık”
dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama ‘Boyun eğdik’ deyin. Henüz
iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah
amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok
merhamet edendir.” 99
2- İlk indiği, dönüştürdüğü toplumdan ve ilk inşa ettiği Peygamber
ve ashâbının hayatından soyutlanmış, ilk pratikten kopuk
teorik Kur’an okumalar, bugünkü toplum ve hayatla da bağı kurulamayan
ve dolayısıyla pratiğe aktarmada sorunlar yaşayan bir
okuma olmuştur. Peygamberin güzel örnekliği ve Kur’ani sünnet
içselleştirilmeyince, toplumu dönüştürme sorumluluğu terkedilince,
vahyi sosyalleştirmekten, Peygamberî pratikten kopuk teorik
imanlar, bir süre sonra cahiliye tarafından kuşatılıp, öğütülüyor.
Kulluk eksenli bir hayatı kuramayanlarda, tevhidi bir pratiği üretemeyenlerde
meydana gelen boşluğu dünyevîleşme dolduruyor,
ibâdet bütünlüğünden ve ubûdiyet bilincinin belirleyiciliğinden
kopuk hayat giderek sekülerleşiyor.
3- Kulluk eksenli mücadele yerine iktidar eksenli mücadelelere
heveslenilmesi, kulluğun parçalanıp, bazı parçaların dinin/
bütünün yerine ikame edilmesi, kimileri açısından kulluk bütününden
soyutlanmış bir siyasi mücadelenin dinin tümü gibi algılanması,
hem de diğer alanları yok sayacak derecede birinci plana
çıkarılması da bir başka savrulma sebebini teşkil ediyor.
4- İman edilen değerleri, Kur’ani ölçüleri hayat düsturu haline
getirememek, Kur’an’la ahlaklanamamak, inanıldığı iddia edilen
değerleri salih amel haline dönüştürememek, iman-amel bütünlüğünü
parçalayan tutumlar da savrulmalarda önemli rol oynamaktadır.
Allah bu durumda olanları: “Başkalarına iyiliği tavsiye ederken
kendisini unutan bilgi sahipleri”,100 “yapmadıklarını söyleyenler”101 ve
99] 49/Hucurat, 14
100] 2/Bakara, 44
101] 61/Saf, 3-5
İMAN
- 39 -
“Kitap yüklü merkepler”102 olarak niteleyip kınamaktadır.
5- Fikirde ve tavırda yüzeysellik sebebiyle derinlik kazanamamak
yüzünden slogan, duygu, heyecan ve tepkiselliğin davranış
ve eylemlere yön vermesi, vahiy ve aklın yönlendirme ve denetiminden
çıkılması ve bu halin çözümsüzlüklere, tıkanmalara yol
açması da savrulma nedenlerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.
6- Modern kavram ve değerlerin yol açtığı kirlenme ve Batının
seküler değerlerini evrensel değerler olarak kabul etme sonucunda
meydana gelen zihinsel dejenerasyon ve sekülerleşme Müslümanlar
üzerinde önemli bir dönüştürme etkisi yapmış bulunuyor.
Emperyalist sekülerleştirme projelerinin estirdiği medyatik
rüzgâra kapılarak, dağıtılan imkânlara teslim olarak, büyük güçlerin
gücü karşısında komplekse kapılarak, onlarla sağlıksız ve
ilkesiz ilişkiler kurarak Batı desteğiyle dönüştürme projelerine
eklemlenme de özellikle yerel ve global “28 Şubat” projelerinin
temin ettiği çok önemli ve yeni bir savrulma nedeni olarak gelişmelere
damgasını vurmuştur.
“Vay haline o kimselerin ki kitabı elleriyle yazıp, az bir paraya satmak
için, ‘bu Allah katındadır derler!’ Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline
onların!” 103
7 - Bazılarının yaşının ilerlemesine rağmen bir türlü gelmeyen,
uzun soluklu bir yürüyüşü gerektiren İslâmî yönetimden ümidi
kesip, bir an önce iktidara ve onun nimetlerine ulaşma aceleciliği
içine girdiler.
8- Tevhidî, inkılâbî kesimlere yapılan baskı ve zulümlerden çekinip
de sistemin “meşrû”(!) saydığı alanlara doğru yönelme eğilimleri,
korku krallığına teslimiyet de bu savrulmalarda önemli rol
oynadı.
9- CIA raporlarının ılımlı-radikal ayrımı yaparak, Amerikancı,
Batıcı seküler anlayışı temsil eden “ılımlı”lara ve sufizme sıcak
yaklaşımlar geliştirmesi, onlarla egemen güçlerin temasa geçmesi,
vaadlerde bulunması da bu tip yanlış din anlayışlarına rağbeti
arttırdı.
10- Çözüm üretememek, alternatif bir yapı oluşturamamak
gibi sebeplerle bunalıma düşüp, “biz hiçbir şey yapamıyoruz” diyerek,
yanlış da olsa bir şeyler yapar görünen uzlaşmacı, hurâfeci
102] 62/Cuma, 5
103] 2/Bakara, 79
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 40 -
kesimlere, kitleleşip kurumlaşanlara doğru meyletmek, (üstelik
bunlar ABD, AB, Papalık ve Siyonist kuruluşlarla çok yakın ilişkiler
de kurmalarına rağmen) onları yücelterek eklemlenmek de
önemli bir başka savrulma nedenidir.
11- Henüz görevlerini tam yapmadıkları halde, toplumu dönüştürmede
haksız yere hemen sonuç almayı ve hemen bir inkılâp
gerçekleştirmeyi umanlar, uzun vadeli çalışmayı göze alamadıkları
ve sabredemedikleri için, hemen dönüştüremedikleri toplumun
cahili değerlerini yeniden keşfederek ve daha önce hata ettiklerini
itiraf ederek, ne pahasına olursa olsun kitleyle buluşmak adına
topluma doğru bir dönüşüm geçirdiler.
İçinde İslâmî motiflere de yer veren fakat esasta tamamen
dünyayı terk gayesinde olan “Doğu Mistizminin” ve “Batı Ruhbanlığının”
özelliklerini de üzerinde bulunduran “Tasavvufî
Düşünce”nin doğması, tarihî bir savrulma nedeniydi. İşte birileri
bu savrulmayı eleştirerek yola çıkmışken şimdi yine ona sığınıyorlardı.
“Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik.
Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik; ona
uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa
gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak
için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman
edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” 104
Müslümanların kolaylığı için çalışan âlimlerin görüşlerini dogmatik
olarak kabul edip değişmez mezheplerin oluşması, hatta
zaman zaman mezhepleri dinin önüne geçirmek, hatta kimileri
açısından dinleştirmek suretiyle oluşturulan “Kör taklid”çilik ve
mezhebi taassupçuluk bu süreçte yeniden baş gösterdi. Bazı tevhid
ehli Müslümanların, yola çıktıklarında önceledikleri Kur’an
ve sahih sünnetin belirleyiciliğini terkederek, mezhebi, Bâtınî yorumlarla,
Kur’an algısını, korunmuş metinle alakasız yorumlarla
tahrif eden eğilimlere ve mesnetsiz uyduruk rivâyetleri Kur’an’ın
ve sahih sünnetin önüne geçiren ve üstelik bu yanlışlara tabi olmayanları
mü’min saymayan sapkınlıklara doğru savrulmalar yaşandı.
Böylece, Kur’an’ı ve dini parçalayıp, kendi subjektif yorumunu
dinleştirip onunla böbürlenen kesimler oluştu. “Dinlerini parçalayan
ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her firka, kendilerinde
olan ile böbürlenmektedir.” 105
104] 57/Hadîd, 27
105] 30/Rûm, 32
İMAN
- 41 -
12- Az sayıda insanla birlikte olmaktan bıkıp, daha geniş kitlelerle
birlikte olmanın arzu edilmesi, insanlardan itibar görmeye
dair özlem ve beklentiler, marjinalleşmekten korkmak, kitleleşme
uğruna ilkelerin feda edilmesi de önemli bir savrulma nedeni
oldu. Hâlbuki bütün Peygamberler de önce marjinaldiler ve hatta
pek çoğu bu konumdan hiç kurtulamadılar, Nuh (a.s.) 950 yılda bir
gemi dolduramadı, ama tevhid gemisini inşa etmekten de hiç bıkmadı,
yorulmadı ve tüm alaylara rağmen karada gemi inşa etmeyi
ısrarla ve yılmadan sürdürdü.
Bir fikir, düşünce ve duruşun taraftarlarının marjinal olması,
azınlığı teşkil etmesi, onun yanlışlığının ve terkedilmesi gerektiğinin
delili olarak ileri sürülemez. Aslında toplumlarda büyük değişim
ve dönüşümlere sebep olan fikir ve çabalar başlangıçta hep
marjinal konumda bulunmuşlardır. Toplumlara hamle yaptıran,
ileriye taşıyan köklü fikir ve düşüncelerin sahipleri de hep tek kişi
olarak başlamışlar ve bu büyük dönüşümün yolundaki ilk adımları
da ya tek başlarına ya da birkaç kişiyle atmışlardır. Marjinallikten
kurtulup bir an önce kitleleşmek ve aceleyle dünyevî sonuçlar
elde etmek isteyenler; dönüştürmek istedikleri toplumdan farklarını
oluşturan temel ilkelerini terkederek, değiştirmek için yola
çıktıkları statükoya ve toplumun cahili değerlerine savrulmaktan
kurtulamazlar.
Hak ve adâlet çizgisinde ısrarlı olmaktan kaynaklanan marjinallik
şüphesiz ki şereftir. İnsanlığa hayırlı büyük değişim ve dönüşümlere
sebep olan çabalar başlangıçta hep marjinal olmuşlardır.
Önemli olan azınlıkta olup olmamak değil doğru konumda bulunup
bulunmamaktır. Kur’an birçok âyetinde “insanların çoğunun
bilmeme” noktasında bulunduğunu, hakikate kendilerini kapatan
konumları tercih ettiklerini vurguluyor. İblis ilk isyanı gerçekleştirip
şeytanlık, saptırıcılık fonksiyonunu üstlendikten sonra,
Rabbimize hitaben, “onların çoğunu şükredici bulamayacaksın”106 diyor.
Bir başka âyette ise, “iman edip sâlih amellerde bulunanlar başka.
Onlar da ne kadar azdır”107 hükmü yer alıyor.
O halde anlamlı, değerli, itibarlı ya da doğru olmanın ölçüsü
çoğunlukta olmak veya dünyada somut sonuçlar elde etmek
değildir. Tek kişi bile kalınsa, hak, adâlet ve tevhid çizgisinde bulunan
kişilerin durduğu yer doğru, isabetli, değerli ve anlamlıdır.
Hak istikametteki büyük değişimlerin yolunu açanlar da, hep marjinal
kalma pahasına temel ilke ve değerlerinden taviz vermeden
106] 7/A’râf, 16-17
107] 38/Sâd, 24
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 42 -
istikrarlı ve süreklilik arz eden onurlu ve şahsiyetli duruş ve çabaları
ortaya koyanlar olmuştur. Bu anlamda bütün Peygamberler
de marjinaldiler. Hatta toplumlarının çoğunluğunun, yani marjinal
olmayanların yanlışta direnmesi, yalanlaması sebebiyle pek
çokları da marjinal olmaktan hiç kurtulamadan ömürlerini ve görevlerini
tamamladılar. Meselâ Nuh (a.s.), 950 yıllık; tebliği, fesada
karşı ıslah edici çabayı ve marufu emredip münkere karşı durmayı
içeren tevhid ve adâlet mücadelesinde, toplumun batılda direnmesi
sonucu bir gemi dolduracak kadar insana bile ulaşamamış
ve savrulanların ifadesiyle dünyada bir sonuç ya da başarı da elde
edememiş, iktidar da olamamıştı. Zenginleşememiş, holdingleşememiş,
büyük kurumlar oluşturamamış, televizyon ve gazete
sahibi olamamış, kitleleşememişti. O halde, dünyada somut başarılar(!)
ya da her şeye rağmen büyüme ve kitleleşme peşine düşenlerin
mantığı ile Nuh (a.s.) yanlış yolda, manasız ve terkedilmesi
gereken şeylerin ve marjinal tutumların, düşüncelerin, tercihlerin
peşinde boşuna bir uğraş mı vermişti? Allah’a sığınarak haddimizi
bilmek kadar değerli ve önemli bir şey olamaz. Bize yakışan, istikameti
kaybetmeden dosdoğru yolda ısrarlı ve istikrarlı bir yürüyüşü
gerçekleştirmek, her şart altında tavizsiz bir biçimde ve Allah
rızası için doğru olanı yapmaktır. Hz. Nuh’un örnekliğinde olduğu
gibi kınamacıların kınamalarına aldırmadan tevhid gemimizi
inşa etmeyi ısrarla sürdürmektir, sonuçları takdir etmek ise sadece
Allah’a aittir.
Sonuç almak, başarılı olmak tamamen Allah’ın takdir alanına
giren hususlardır. Bizim irâdemize bırakılmış olan ise, ne pahasına
ve hangi şartlar altında olursa olsun, mutlaka yaratılış amacımız
istikametinde üzerimize düşen kulluk görevimizi yerine getirmekten,
Hakikatin mesajını hayatımızda örnekleyerek ısrarla insanlara
ulaştırmaktan, tevhidin ve adâletin ikamesi için hayırlı, olumlu
adımlar atmaktan, bu çabalarımızı ısrarla ve Allah rızası için sürdürmekten
ibarettir. Bize düşen, siyasi ve dünyevî çıkarlarımız uğruna,
bizi biz yapan bize şahsiyet ve şeref kazandıran temel ilkelerimizi,
imani ve ahlaki değerlerimizi terketmemektir. Niteliksiz
kalabalıklarla, küresel ve yerel zalimlerin istekleri yerine getirilerek,
ilkeler feda edilerek belki marjinallikten kurtulmak mümkün
olabilir, ancak bunun Allah’ın rızâsına uygun bir amel ve itibar
kazandıran onurlu bir tutum olduğu söylenemez. Çünkü Kur’an
“izzetin, onurun, şerefin tamamının Allah’ın yanında olduğunu”108
açıkça beyan etmiş bulunmaktadır. O halde izzeti ve itibarı yanlış
yerlerde aramaktan Allah’a sığınmak lâzımdır.
108] 4/Nisâ, 139
İMAN
- 43 -
13- Müslümanların, şirk sistemini, müesseselerini, makamlarını
ve yöneticilerini gözlerinde büyütmeleri ve onlardan görecekleri
küçük bir ilgi ve itibardan çok fazla etkilenip onlara doğru
meyletmeleri, yahut da tersine bir baskı ve tehdit aldıklarında da
hemen kenara çekilmeleri, ortada görünmemeleri de, ibretlik bir
savrulma nedenidir.
14- İslâmî yöntemle, sünnetullah gereği toplumsal değişimle
İslâmî yönetime ulaşmanın çok uzakta görünmesi, uzun ve zorlu
bir yolculuğu gerektirmesi sebebiyle bir an önce bazı imkân ve
dünyevî başarılara(!) ve bu arada can ve mal riskinden de uzak
yöntemlere doğru eğilim gösterilmesi, fedakârlıktan nimetlere,
riskten ikbale doğru kaçışın da savrulmalarda önemli rolü olmuştur.
15- Ülke sorunlarına âcil çözüm getirmek isteyenlerin,
“Mâdemki şimdi İslâm’ın gelmesi mümkün değil, o halde yangını
söndürmek için mevcut şartlar içinde beşeri sistemler, modeller
çerçevesinde projeler üretmeliyiz” diyerek İslâmî olmayan çözüm
yollarının arkasına takılanlar,
16- Ekonomik sıkıntılar yaşayanların veya daha yüksek refah seviyesini
ve daha büyük zenginliği arzu edenlerin, ya da zenginliğine
zenginlik katma hırsı içinde olanların, özetle dünyevîleşenlerin,
ekonomik imkân vaadedenlerin, kredi ve ihale dağıtanların yanlarına
hem de az sayılmayacak sayılarla koşmaları da dikkat çekici,
ibret verici ve tarihi kökleri olan kadim bir savrulma nedeni olmayı
sürdürmüştür.
17- “Saray (devlet) ulemâsının” ve bugünün “MGK ulemâsının”,
“zâlim yönetime itaatin” gerekliliği hususundaki açıklamalarının
mevcut iktidarlara itaat bilincini oluşturması ve bu sapmanın sistem
tarafından sürekli beslenmesi, toplumun zulüm ve fitnenin
adresini hep dışarıda aramaya, “kendi zâlim ve kâfirlerini” hoş
görmeye alıştırılmış olmasının da genel anlamda savrulmaları kolaylaştırıcı
bir tesiri olmuştur.
18- Uzlaşmacı bir anlayışla sistemle şu ya da bu ortak paydada
buluşmak, resmi ideolojiden beratını tam anlamıyla ilan etmemiş
olmak ve bayrakçılık, vatancılık, Türkiyecilik, devletçilik, demokratlık,
ulusçuluk, muhafazakârlık vb. ulusalcı kirlilikler ve sağcı
eğilimler de hep bu kolay savrulmanın zeminini oluşturmuşlardır.
19- Bazı hayırlı gelişmelerin zamanı gelince kendiliğinden
meydana geleceğine yönelik sahte iyimserlik ve yanlış tevekkül
anlayışı da direniş azmini kırıcı, pasifize edici bir rol oynamış,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 44 -
zaman zaman gündemleşen mevzii duyarlılıkların da kolayca sönmesinde
ve sürdürülememesinde önemli rol oynamıştır.
20- Zulüm ve baskılar karşısında ne yapması gerektiğinin araştırmalarına
yönelip, nasıl mücadele edeceğinin projelerini üretmek
yerine, hatta yeni hak ve özgürlük taleplerini dillendirmek
yerine, ne pahasına olursa olsun, mevcut kazanımları korumak
endişesi ile mevcudun üzerine kapanıp, eldekini de kaybetmemek
için pasifleşmek, geri çekilmek, suskun ve özür dileyici bir tavra
sürüklenmek de büyük bir zaaf oluşturmuştur.
Sonuç olarak, en başta imanda zaaf ve yetersizlik, niteliksizlik,
korkular, çıkarlar, fikrî ve zihnî karışıklıklar, çok yönlü pragmatizm,
ilkesizlik, acelecilik, çözümsüzlük kaynaklı bunalımlar, marjinallikten
ve riskten kaçış ve en son olarak da emperyalistlerin küresel
dönüştürme projelerine eklemlenmek gibi unsurlar bu büyük savrulmanın
sebeplerini oluşturuyor.
Bütün bu sorun ve zaafların temelinde aslında sahih bir İslâmî
bilgiye dayalı sahih bir imanın ve doğru, isabetli bir yönelişin nitelikli
ve derinlikli bir biçimde gerçekleştirilememiş olması yatmaktaydı.
Bir de bunun üzerine 28 Şubat’la daha bir sertleşip
keskinleşen düzenin otoriter, baskıcı tavrı eklenince büyük sapma
ve savrulmalar yaygınlaşabilmiş ve üstelik savrulanlar bu konjonktürel
baskıları da kendilerine mazeret kılabilmişlerdi. Sonuçta,
bazen korku ve endişe, bazen dünyevî güç ve imkânlara erişme
hesabı, bazen reddedilmeme, dışlanmama tam tersine itibar görme,
medyada yer alma beklenti ve telaşı, çoğu zaman da bütün
bu kaygı ve hesapların içiçe geçmesi neticesinde savunulan ilke ve
değerlere aykırı tutumlar gündeme gelebilmişti. Yıllarca savunula
gelen doğrular bir çırpıda terkedilebilmiş, adeta tevbekâr bir ruh
haliyle maziye tümüyle sünger çekilebilmişti. “Demokratik tevbe”
yapan itirafçı kimlikler, işte bu zaaflar sebebiyle meydanı doldurmuştur.
Savunulan doğruların pratiğe taşınması noktasında yaşanan
başarısızlıkların ve sahip olunan iddiaların gerektirdiği bedeli
göze alamayışın bir sonucu olarak; “zaten savunduğumuz şey
pek de doğru sayılmazdı” türünden bir inkârcı tutum içine girilebilmiştir.
Eksik ve zaaflarımızı gidermemize katkı sağlayacak,
sorunlarımızı çözerek, zaaflarımızı aşarak ileriye gitmemizi
sağlayacak bir öz eleştiri yerine, kendi zaaflarının faturasını
iman ettiği, değer, ilke ve yönteme kesip, gerisin geriye dönmek
zalimlerin bile alay etmelerine yol açan utanç verici bir vakıa
İMAN
- 45 -
olarak maalesef sıklıkla yaşanabilmiştir. 109
Diğer taraftan, komünizmin yıkılışı ve soğuk savaş döneminin
sona ermesi, dünya üzerinde pek çok değişimin de yolunu
açtı. İslâm’ın vahiyle belirlenen dünya görüşünün, ilkelerinin ve
sâbitelerinin bu değişimden etkilenmesi, şüphesiz ki mümkün
değildi. Her şeye rağmen İslâm, insanlığı kurtaracak tek ve sahici
mesaj olmayı sürdürüyordu. Hatta komünizmi ve kapitalizmi
üreten modern, seküler Batı paradigmasının çöküşü sebebiyle,
önü daha da açılıyor, bu sebeple de Batı telaşla İslâm’ı düşman
ilan etme yoluna gidiyor ve İslâm’ın önünü kesmeyi birinci mesele
haline getiriyordu. Ancak kimi Müslümanlar, Batıdaki bu
tür gelişmelerin, İslâm’a yönelik menfi propagandaların ve yeni
değişim rüzgârlarının etkisi altında kaldılar ve Allah’ın koruması
altındaki Kur’an’la belirlenen İslâm’ın da yeni şartlara göre değişmesi
gerektiği zehabına kapıldılar. Çünkü hedefledikleri İslâmî
sistemin kurulmasının çok uzakta ve zahmetli bir mücadele gerektirdiğini
farkettiler. Daha fazla beklemeye takatleri yetmedi,
bıktılar, yoruldular ve yılgınlığa, umutsuzluğa düştüler. Liberalizmin
dünyevîleşme eğilimlerini tahrik etmesi sonucunda da, ideallerini,
ilkelerini sorgulamaya ve terketmeye başladılar. Sonuçta
dünyevîleştiler ve geçmişte tercih ettikleri duruşu mahkûm ederek
yeni konumlarını meşrulaştırma kolaycılığına ve zilletine sürüklendiler.
Savrulanlar ile tevhidi çizgisini koruyanların aynı öbek içinde
varlığını sürdürmesi yeni savrulma ve dönüşümlere zemin hazırlıyor.
İşte yukarıda özetlediğimiz etkenlerin yönlendirmesi altında
tevhidî zannettiğimiz öbekler ya da bireyler oradan oraya savruluyorlar.
O kadar ki, onları izleyenlerin başını döndürüyorlar. Nedense,
büyük çoğunluk ilkeli, onurlu ve tavizsiz bir duruşu sürdüremiyor,
çok çabuk ve kolayca hat değiştirebiliyor. Üstelik bu
halden rahatsız da olmuyorlar. Tam tersine, kendi yeni konumlarının
Allah’ın dinine uygun olduğunu ispat etmek için, Allah’ın
âyetlerini yeni konumlarına uydurmak için eğip bükmeye çalışıyorlar.
Daha önce kendilerinin de savundukları vahyin ölçü ve ilkelerini
savunmayı sürdüren ilkeli Müslümanları ise, radikal, entegrist,
fundamentalist vb emperyalist jargonlarla suçlayıp, sert, sivri diye
damgalayıp karalamaya, işlevsizleştirmeye çalışıyorlar. Bize yönelik
eleştirilerde açıkça sövenlere, küfredenlere bile sessiz kalanlar
ise, bizim ilmî ve İslâmî ölçülere uygun ahlaklı eleştirilerimize bile
109] Rıdvan Kaya, Müstakim Olma Zorunluluğu, Haksöz Dergisi, Ocak 1999, Sayı 94.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 46 -
sert damgası vurmaktan çekinmiyorlar.
Savrulanların kimisi, muharref geleneğin hurâfelerini yeniden
keşfedip, Muhiddin-i Arabi’nin, Celaleddin-i Rumi’nin şirke ve
pornografiye bulaşmış düşüncelerinin propagandasını, vahdet-i
vücudu, bid’at ve hurâfeden arındırılması mümkün olmayan tasavvufu
sahiplenmeye ve savunmaya yöneliyorlar.
Kimisi de, modernitenin karşısında eğilerek sekülerleşmekten,
postmodernist rölativizmi (göreceliği), tarihselciliği, modern ve
post modern hurâfeleri İslâm’a ve Kur’an’a bulaştırmaktan çekinmiyorlar.
Kimileri de daha önce kara dediklerine “ak” diyerek laik demokratik
particilik alanında ikbal ve çıkar devşirme çalışmalarını
İslâmî göstermenin vebalini cüretkârca içselleştiriyorlar.
Üstelik tüm bu savrulmuş anlayışlarla, tevhidi düşünceye sadakatini
sürdüren Müslümanlar aynı grup çatısı altında birlikte
olmayı da sürdürüyorlar. İnandıkları gibi yaşamayanların, zamanla
yaşadıkları gibi inanmaları kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya
çıkıyor.
Savrulanların aynı grup içindeki varlığını sorunsuz bir biçimde
ve kanıksanarak sürdürmeleri, yeni savrulma ve dönüşümlerin
zeminini hazırlıyor. Bu yanlış tutum ve anlamsız birliktelik grubun
tamamını çürütücü bir risk taşıyor.
Tabii ki, savrulan, dökülen, imanına aykırı amellere yönelenler
için üzülmeli ve onların bu yanlıştan kurtulmalarına vesile olmaya
çalışmalıyız. Ama bu gidişatta ısrar edenler, hatta eski tevhidi çizgilerini
reddettiklerini açıklayarak yeni fikirleriyle gurur duyanlara,
yeni konumlarını İslâmî göstermeye ve başkalarına da bulaştırmaya
çalışanlara tavır koymalıyız. Tıpkı Rasûlullah’ın (s.a.s.) Kâ’b
bin Mâlik’e ve arkadaşlarına yaptığı gibi uyarıcı tavır koymalıyız.
Savrulmanın normalleşmesine, kanıksanmasına asla vesile olmamalıyız.
Ayakta kalanlar, ilkelerine, imanlarına sadık olanlar sayıca az
da olsalar, işte bunlar anlamlı ve değerlidirler. Ve ancak bunlar
sahih din anlayışının onurlu temsilcileri ve yeni umutların kaynağı
olabilirler ve ancak bunlar saygı ve itibara layıktırlar. İmanına
sadık nice az topluluk, Allah’ın yardımına müstahak olunca nice
çoğunluklara galip gelmişlerdir.
İMAN
- 47 -
Savrulanlara İtibarın Sürmesi Çok Önemli Bir Yanlışı
Oluşturmaktadır
Bu konudaki çok önemli bir yanlış da, savrulanlara bir bedel
ödetilmemesi, tam tersine önceki itibarın aynen sürmesi, hem bu
insanların savrulmalarına meşruiyet kazandırıp, kendilerini gözden
geçirmelerini ve düzeltmelerini engellemekte, hem Allah’ın
diniyle ilgili anlayışları bulandırıp tahrif etme rolü oynamakta,
hem de çürümenin yaygınlaşmasına ve yeni savrulmaların yaşanmasına
kapıyı sonuna kadar açık tutmaktadır.
Bu konudaki en büyük yanlış ise, dünyevîleşerek savrulanların,
geldikleri konumu Hak’tanmış gibi gösterme çabalarının yol
açtığı tahrifatın görmezden gelinmesi, ya da hoş görülmesidir.
Din konusunda yapılan yanlışların, tahrifatların hiçbir eleştiriye
tabi tutulmaması, şahsi sorunlarda ise aşırı tahammülsüz olunması,
Müslümanların “Abdülmuttalip mantığı”na sürüklendiklerini
göstermektedir.
Hiç kimse eleştiri yapmamakta, herkes dünyevî ilişkileri ve çıkarları
adına susmayı, birbirini idare etmeyi tercih etmektedir. Ve
bu tutum hem savrulan insana kötülük, hem kendi nefsine, hem
de Allah’ın dinine zarar vermek sonucunu doğurmaktadır.
Halka doğru din anlayışının ulaşmasını engelleyen tutumlara,
basit gibi görünenden başlayarak birkaç örnek verelim:
Laik Kemalist sistem uğruna ölenlere verilen “şehitlik” payesi,
Abant toplantıları ile tevhid dininde reform çabaları, Dinler
arası diyalog, Papalık, ABD, AB ve İsrail’le kurulan ilkesiz ilişkilerle
İslâmı “sekülerleştirme” “Protestanlaştırma” projelerine destek
verenleri abartılı yüceltmeler ve bu konularda eleştiri yapanları
mahkûm etmeler,
Vahdet-i vücud anlayışını yüceltenlere, propaganda edenlere,
tasavvufî önderlerin düşüncelerini propaganda edenlere karşı
gösterilen sessizlik ve dolaylı destek…
Bu tür anlayışların da İslâm’dan aldıkları doğru tarafları olabilir.
Nitekim vardır da. Ancak İslâm’a katılan pek çok hurâfeyi ve
tevhid akiesine aykırılıkları da barındıran bu tür yanlış din anlayışlarını
ve önderlerini yüceltmek, gündeme getirmek, üstelik bu
tür yanlışlarına vurgu yapmadan, yanlışlarını reddetmeden doğrularından
bahsetmek bile doğru değilken, yanlış düşünceleri bile
önemli görülüp, tevil edilerek ya da tevil dahi edilmeden anlatılıyor
ve savunuluyorsa bu tutum İslâm’a zarar vermek demektir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 48 -
Hem de kim yaparsa yapsın. Hatta doğruları çok olup, kendilerine
güvenilenlerin yapması çok daha fazla zarar verecektir.
Mekke müşrikleri de putları kendilerini Allah’a yaklaştırması
için vesile kıldıklarını söylerken,110 bugün bunların yerine şeyhleri
üstadları ya da onların kabirlerini vesile kılanların yanlış din anlayışlarına
neden sessiz kalınır?
İslâm’ı ve Müslüman halkları sekülerleştirme çabası içinde
olan, Batının ürettiği seküler değerleri evrensel sayan ve pozitif
insan hakları hukuku ile dini öğreti arasında bir çelişki olmadığını
iddia ederek Allah’ın dinine iftira edenlere hiçbir eleştiri yapmadıkları
gibi, bu tür çevrelerle birlikte iş yapmayı sürdürenlerin ve
böylece onlara meşruiyet kazandırmaktan çekinmeyenlerin tutumu
da ibret vericidir.
Bir hadisi çarpıtarak “Devlet gemisini gözümüz gibi korumalıyız”
diye yazı yazan İlâhiyatçı profesörü kimse eleştirmedi.
Allah’ın muhkem âyetlerine rağmen “İslâm’a göre mü’minlerin
kâfirlerle velâyet ilişkisi kurması mümkündür” diye yazan yazarı
kimse eleştirmedi. Eleştirenler ise hep sert ve sivri olarak suçlanıp
engellenmek istendi.
İslâmî camia olarak nitelendirilen alanda çıkarılan bunca dergi
ve gazetede yazı yazanların, birçok İslâm’a aykırılıklar da aynı yerlerde
İslâm adına yazılıp çizildiği halde, bugüne kadar birbirlerine
emri bil maruf nehyi anil münker sorumluluğunu, görevini yerine
getiren, ilmi eleştiri yapan bir tek yazar gördünüz mü?
Müslüman olduğundan beri, İslâm’ı babasından miras olarak
almamış, doğrudan Kur’an’dan ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) sahih sünnetinden,
güzel örnekliğinden almanın sağladığı furkan etkisiyle,
bu görevi gücü ve kapasitesi yettiğince Allah rızâsı için yerine getirmeye
çalışan yazar ve âlimler sürekli tepki alıyor. Netliği sertlikle
karıştıranlara, “söylediklerin doğru, ama üslûbun sert!” diyenlere,
sert olan yeri gösterin” denildiğinde çoğu kez gösterememektedirler.
Aslında takip edilen çizgiye esasta karşı olanların sertlik
suçlaması ise zaten bir bahaneden öte gidememektedir. “Yumuşak
eleştiri yapanı gösterin de onu örnek alalım” denildiğnde ise,
tek bir örnek gösterememenin sıkıntısı içine düşmektedirler.
Çeşitli hurâfeci cemaatlerin, birbirlerine karşı kullandıkları
üslûbu, hakaretleri, internet sitelerinde, CD savaşlarında, dizi
filmlerde birbirlerini aşağılayıcı, tekfir edici içeriği görmezden
110] 39/Zümer, 3
İMAN
- 49 -
gelenlerin; muvahhid dâvetçilerin bu çevrelere yönelik ilmî ölçüler
içinde ve delile dayalı eleştirilerini sertlikle yaftalayıp mahkûm
etmeye kalkışmalarını iyi niyetle bağdaştırmak mümkün mü?
Son Yüzyıla Damgasını Vuran İman Konusundaki
Sapma
Aslında bu sonucu doğuran sebeplerden biri de, iman konusunda
yaşanan ve özellikle Türkiyeli Müslümanlar olarak son yüzyılımıza
damgasını vurmuş olan çok önemli bir sapmadır.
Kimi bireylerin, bir topluluk olmayı hiçbir zaman başaramayan,
ateist eğilimlere sahip olmaları abartılarak çok yaygın gibi
gösterilmiş ve buna karşı mücadele öne çıkarılıp Allah’ın varlığını
ispat gündemde tutulmak suretiyle, tevhidin tebliği ihmal edilmiştir.
Bu sebeple, şirke bulaşmış kitap ehliyle sanki çok büyük bir
ortak payda varmış gibi gösterilerek ateizme karşı ittifak arayışlarına
gidilmiştir.
Bu yanlış tespite dayalı yanlış tutum, İslâm’ı tebliğ mücadelesinde
sapmalara ve sonuçta şirkin devre dışı bırakılmasına, görmezden
gelinmesine, mazur görülmesine, tevhidî mücadelenin
gündemden düşürülmesine yol açmıştır.
Allah’ın varlığına inanıp, kimi parça ibâdetleri şeklen yerine
getirenlerin de mü’min ve Müslüman kabul edilmesi sonucunda,
onlara ve şirke bulaşmış yanlış inançlarına eleştiri yöneltip Tevhidî
imana davet edenlerin ise kınanmasına, tekfirci olarak suçlanmasına
zemin hazırlanmıştır.
Cebriyecilik, kaderiyecilik gibi tarihî kökleri de olan, imanla
ameli ayıran, insanların sadece iman ettin demekle kurtulabileceklerini
iddia eden yanlış anlayışlar, 20. yüzyılda emperyalizmin
istekleri doğrultusunda yönlendirilmiştir. Özellikle “mutlak küfür”
olarak nitelenen “komünizme” karşı yeşil kuşak projesi çerçevesinde
yönlendirilen bu anlayışla sol ve komünizm düşman ilan edilirken,
sağ ve kapitalizm dost kabul edilmiştir. Solcular dışlanırken
sağcılar ve kapitalistler Müslüman kabul edilmiştir. Böylece din
adına kapitalist emperyalizme, NATO ve ABD projelerine hizmet
edilmiştir. Ve halen de aynı anlayış, yeni bir formatla ve bu sefer
“dinler arası diyalog” çerçevesinde, emperyalizme suna geldiği
hizmetini sürdürmektedir.
Bugün uygulamaya konan küresel dönüştürme projeleri dikkate
alındığında bu anlayış geçmişe nazaran daha büyük zararlar
vermektedir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 50 -
Bir de “post modern” yaklaşımla ortaya atılan “hakikatin tek
olmadığı” düşüncesi de bu tür savrulmaların, her türlü inanç ve
düşüncenin meşru görülmesine, İslâm adına her söylenin doğru
olduğuna dair sapmanın yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştur.
Bunlara göre mutlak hakikat Allah nezdindedir. Yeryüzünde mutlak
hakikat yoktur. Hakikat zannedilenler aslında hakikatin farklı
fenomenlerinden, tezahürlerinden sadece biridir. Bu sebeple
“kesrette vahdet”, “çokluk içinde birlik” gibi ifadelerle izah edilmeye
çalışılan bu düşünceye göre, hakikate ulaşabilmek için onun
yeryüzündeki bütün tezahürlerini kucaklamak gerekir. Böylece
sadece İslâm adına ortaya çıkan hurâfelerin değil, İslâm dışındaki
bütün dinlerinde hakikatin fenomenleri, görüntüleri olduğu ve
hatta bütün dinlerin kurtuluşa çıkaracağı iddia edilebilmiştir. Sonuçta
kendini İslâm’a nispet eden her akımın, bu arada her türlü
bid’atçı ve hurâfeci anlayışın da İslâm ve bunlara inananların Müslüman
olduğunun iddia edilebilmesi kolaylaşmıştır.
Rölativizm (görecelilik) de doğrunun tek olmadığı, herkesin
kendine göre doğrusunun farklı olabileceği, dolayısıyla herkesin
Kur’an’ı ve İslâm’ı farklı algılayabileceği, İslâm anlayışlarının farklı
olabileceği gibi sâbite kabul etmeyen anlayışlar da bu yanlışın
yaygınlaşmasını desteklemiştir. Böylece şirk diye bir şey kalmamış,
tevhidi tebliğ etmek, ma’rûfu emretmek, münkerden nehyetmek
de anlamsızlaşmıştır. Çünkü herkesin İslâm’ı, ma’rûf anlayışı, münker
anlayışı farklı ve hepsi de doğru kabul edilince bu tür bir sapma
kaçınılmaz sonuç ortaya çıkmıştır.
Hâlbuki bütün Peygamberler, şirke karşı tevhid mücadelesini
gündemleştirmişlerdir. Allah’ın varlığını ispat gayreti hiçbir Peygamberin
yolu olmamıştır. Çünkü ateizm insanlık tarihi boyunca,
hiçbir zaman bir ümmet, bir cemaat, bir topluluk olma boyutlarına
ulaşamamıştır. İnsanların büyük çoğunluğu hep Allah’ın, bir
yaratıcının varlığına ve evreni yönettiğine iman etmişlerdir. Bu
hem fıtratın yönlendirmesi ve akl-ı selimin gereğidir. Hem de kevni
âyetlerle ilgili gözlemlere dayalı düşüncenin doğal bir sonucudur.
Bu sebeple, tarihin hiçbir döneminde ateizmle tevhid dininin,
dinsizlikle dinin mücadelesi sözkonusu olmamıştır. Ali Şeriati’nin
de isabetle tespit ettiği gibi bütün Peygamberlerin ve izinde gidenlerin
mücadeleleri, hep şirk dinine karşı tevhid dinini üstün
kılma mücadelesi olmuştur.
“Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve Tâgut’tan sakının (kaçının)’
diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah,
İMAN
- 51 -
onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı
hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”
111
“Senden önce hiçbir rasûl göndermedik ki ona: “Benden başka ilâh
yoktur; şu halde Bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.” 112
Allah Kur’an’da, tek tek Peygamberleri sayarak, onların kavimlerine,
“Allah’tan başka ilah yoktur, o halde sadece O’na kulluk edin”
diyerek tevhide çağırdıklarını beyan etmektedir. Peygamberler,
insanları, Allah’ın varlığına inanmaya değil, zaten inandıkları ve
bazı alanlarda da kendisine ibâdet ettikleri Allah’a eş koşmaktan
arınmaya, Allah’ı ulûhiyette, rubûbiyette ve isim, sıfat ve fiillerinde
birlemeye, tevhid etmeye çağırmışlardır.
İblis’in tutumu bile bu konuda uyarıcıdır ve Tevhid-Şirk mücadelesinde
asıl tehlikenin yönü hakkında ipucu vermektedir. Şeytan
bile Allah’ın zati varlığını inkâr etmemekte hatta O’na dua etmektedir.
Ancak şeytanın bu zorunlu pazarlıklı teslimiyeti onu ve
takipçilerini müşrik olmaktan kurtarmamaktadır. (İblis dua ederek
Allah’tan kendisi ve askerleri şeytanlar için Kıyamete kadar insanların
imtihanında fitne olma izni almıştır.) 113
Müşrik Araplar da Allah’ı bütünüyle reddetmemekte, O’nu
yaratan, öldüren, rızık veren, belalardan koruyan, evreni yöneten
olarak kabul etmektedirler. Fakat O’nun, çeşitli alanlarda özellikle
de hayatın düzeninde bu egemenliğini paylaştığı ortaklarının
olduğunu iddia etmektedirler. Allah’ın çeşitli ilâhlar, rabler, veliler,
niddler, şahitleri ortak olarak edindiğini iddia ederler.
“Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere
tapıyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar.
De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?
Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.” 114
“İlâhları, tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şey!’ dediler. Onlardan
ileri gelenler: ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden
istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir
uydurmadır.” 115
“Andolsun ki, onlara ‘gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan; “Onları
şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı” derler… Allah’ı bırakıp
111] 16/Nahl, 36
112] 21/Enbiyâ, 25
113] 15/Hicr 35-36
114] 10/Yunus 18
115] 38/Sad 5-7
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 52 -
da taptıkları putlar, şefâat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler
bunun dışındadır. Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan
elbette “Allah” derler. O halde nasıl (Allah’a kulluktan) çevriliyorlar?
(Rasûlullah’ın:) “Yâ Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir kavimdir” demesini
de (Allah biliyor).” 116
Ateizm (tamamıyla yaratıcıyı inkâr etmek), yeryüzündeki adâlet
cihadında sahte bir hedeftir. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük zorbaları,
diktatörleri bile yaratıcılık iddiasında bulunmamıştır. Meselâ
Firavun sıkışınca, zorda kalınca Allah’a teslim olmuştur. Fakat bu
teslimiyet icbara tabi tutulmayan özgür bir irade ile olmadığından
değersizdir. Çünkü Allah’ın bağışladığı olanaklar, istikbâr ahlakını
tercih etmekten dolayı heder edilmiş, Rabbimizin dünyadaki egemenlik
alanına küstahça girilmiş ve bu tavır ölüm ânına kadar sürdürülmüştür.
İman tercihini tam yapmak gerekir. 117
Firavun’un, Yüce Allah’ı hayatın belli merkezlerin kovma girişimi;
günümüzde sekülerizm ve laiklik silahlarıyla yapılmaya çalışılmaktadır.
Bu iki kavram ile Rabbimizin gönderdiği Din’in şeriatını
siyasal, toplumsal ve kamusal alanlardan kovma mücadelesi verilmekte,
hannâslar’ın dili ile kalplere Rabbânî gerçeklerden şüphe
duymayı ilham eden vesvese malzemelerinin harcı karılmaktadır.
Bu vesile ile hakikati bulandıran fitne tohumları cahiliyye bataklıklarında
büyütülmektedir.
Kur’an itikadına göre bir insan icmalen iman ettiğini izhar
etse, bazı ibâdetleri de yerine getirse, hayatın rengini belirleyen
toplumsal ilişkilerin temel ölçülerini, siyaset, ekonomi ve ahlâkın
ilkelerini hâkimiyetinde ortak tanımayan Allah’tan başka bir gücün
değer yargılarına göre düzenlemeyi savunsa müşriktir. Bütünlükten
yoksun bir soyut iman iddiası, sözde sâlih amellerin değerini
sıfırlamakta, bütün artıları eksiye çevirmektedir. Çünkü Allah
ile indirdiği şeriatının bazı unsurları üzerinde pazarlığa girişmek
şirktir
Tevhid inancının önündeki en büyük engel; insanın kendini
kendine yeterli görüp, hak etmediği, gurura dayalı bir özgüvenden
dolayı ilâh olarak hevâsına güvenmesidir. Gurura kapılmanın,
kula yakışan tevâzuyu terketmenin, beşerî değerleri kutsamak olduğu
gerçeğine işaret eden bazı âyetler için bk. 3/Al-i İmrân, 103;
8/Enfâl, 24, 63; 9/Tevbe, 40; 28/Kasas, 68; 53/Necm, 24; 67/Kalem,
38-40.
116] 43/Zuhruf, 9, 86-88
117] 17/İsrâ, 67; 22/Hacc, 11; 29/Ankebut, 69; 31/Lokman, 32
İMAN
- 53 -
“Kalpler, ancak Allah’ın zikri ile huzura erecektir.”118 hakikatine uygun
davranan mü’minler, hakkanî değerlerle nefsin olumsuz tutkuları
olan hevâ (fucur) arasında doğru tercihi yapmış olmanın
sükûneti içindedirler. İman ile gelişen selim akıl, yaratılıştan gelen
Rabbânî değerlere bağlanabilme yeteneklerini de kullanarak
geçici bedensel arzuların baskısından kurtulup mutmain olma
imkânı vermektedir.
Hevâsına uyanlar ise, insanın yaratılıştan gelen dur durak bilmeyen
arayış gerilimini asla dindirmeyecek sahte isteklerin ardında
hayatlarını heba etmektedirler. Bedensel arzuların cazibesine
kapılarak Ateş’e sürükleyici arzuların peşinden sürüklenmektedir.
Böylece insanı huzura ulaştıran imanın meyvelerinden mahrum
kalmaktadırlar.
Bu durum hevâsının tutkularının ardından biteviye koşanlarda
huzursuzluk ve gerilime yol açmaktadır. İşte manevi dünyası
fırtınalı böylelerini Rabbimiz, Kitabında “köpek gibi” davranmakla
suçlamaktadır. “Biz eğer dileseydik onu âyetlerimizle yüceltir, üstün
kılardık. Fakat o, hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin
(hevâsının) peşinden gitti. Bu bakımdan, böyle birinin durumu, kışkırtılan
bir köpeğin durumu gibidir. Öyle ki, onun üzerine korkutup varsan
da dilini sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da...” 119
İnsan hareket ve davranışlarına etki etmeyen bir Allah inancının
varlığı ile yokluğu birdir. Tevhid akidesinden yoksun bir alan
takdir etmek neticede iki alan tasavvur etmeye götürür. Birinde
Allah’ın hâkim olduğu, diğerinde insanın ürettiklerinin hâkim olduğu
iki alan. Böyle bir ilah, hâkimiyetini paylaşan, söz geçiremeyen,
niçin yarattığı belli olmayan, yer yüzündeki egemenliğini
zâlim sultacılara bırakan bir ilahtır ki, Allah böyle tasavvur edilmekten
müstağnîdir.
İşte, bu Kur’ânî ve peygamberî mücadele ve tebliğ hattı,
tevhid-şirk eksenli mücadele çizgisi terkedilerek, Allah’ın varlığına
inanan şirke bulaşmış inanç sahipleri de -ki bunlar hep geniş
kitleleri oluşturmuşlardır- hak gibi kabul edilince, Hak-bâtıl ayrım
çizgisi ateizmin yanından çizilince, tevhid mücadelesi anlamını yitirmiş,
Allah’ın varlığını ispat mücadelesi tevhid mücadelesi gibi
algılanmıştır. Bu sebeple şirke bulaşmış geniş kitleleri Müslüman
sayan anlayış, tevhidî dâveti gündemleştirmek isteyenleri de hep,
“sert”, “sivri”, “aşırı uç”, “marjinal” ve “tekfirci” gibi yaftalarla
karalamak yoluna gitmiştir.
118] 13/Ra’d, 28
119] 7/A’raf, 176
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 54 -
Sonuçta Allah’a inanan ve ben “Müslümanım” diyen herkesi
Müslüman sayan yaygın anlayış, tevhidi bilince ulaşmanın önünü
tıkayan en büyük engeli oluşturmuştur. Böylece tevhide aykırı
tutumlar, hurâfeci din anlayışları meşrulaştırılırken, tevhidî duruş
ve dâvet, emr-i bi’l-ma’rûf mahkûm edilmeye, radikalizm, aşırılık
olarak yaftalanıp kınanmaya başlanmıştır.
Tevhidî kimi öbekler de işte bu yaftalanmadan kurtulmak ve
yanlış din anlayışına sahip geniş kitlenin tasvibini alabilmek için,
şirke bulaşmış, bid’atçı, hurâfeci anlayışlara prim veren onları
meşru sayan konumlara doğru sapmışlardır.
İşte Bu Tehlikeli Gidiş, Mutlaka Engellenmelidir.
Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker’in Terkedilmesi,
Hatta Kınanması Savrulmaları Yaygınlaştırıcı Rol Oynamıştır.
Münkerin yaygınlaşması, yanlış din anlayışlarının İslâm’danmış
gibi sunulması, buna rağmen ıslah edici bir çabanın gösterilmemesi,
üstelik sadece birkaç kişinin gösterdiği bu tür çabaların ise
kınanması ve engellenmeye çalışılması büyük bir vebal ve tehlike
oluşturmaktadır.
Hâlbuki Peygamberlerin pratiğinde yanlış din anlayışlarını ıslah
ve emri bil maruf çok önemli bir yer tutmaktadır. Kendilerini
hak dinden sayanların yanlış anlayışları cepheden hedef alınmış
ve dışlanmış, hatta aşağılanmıştır.
Evet, bir yandan egemen sisteme ve cahili yapıya siyasal ve
sosyo ekonomik eleştiriler ve tavırlar geliştirilirken, diğer yandan
yine ilk âyetlerden itibaren içinde yaşanılan toplumun, hem de
hak din zannı ile tabi oldukları yanlış din anlayışları da açık ve net
eleştiri ve tavırlardan nasibini almıştır.
74/Müddessir, 18-19: Vahyî mesajın önerdiği muhkem doğrular
karşısında teslim olmayan, demagoji yaparak lafı eğip büken
kişilere tavır konulur.
81/Tekvîr, 8-9: Kız çocuklarını diri diri gömen sapkın inanç ve
uygulamalar dışlanır, kınanır.
74/Müddessir, 43-48: Namaz kılmamaları, yoksulu doyurmamaları
(Batıla) dalanlarla beraber dalmaları, ceza gününü yalan
saymaları, şefaatçilerinin şefaatleri ile kurtulacaklarına inanmaları
eleştirilir.
53/Necm, 19-23: Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği Lat,
Uzza, Menat veya toplum vicdanında yer etmiş olan diğer putlar
İMAN
- 55 -
kınanmakta, bunların ancak zan ve hevânın ürünleri olduklarının
altı çizilmekte, yanlış din anlayışına cepheden saldırılmaktadır.
53/Necm, 26: Allah’ın izni dışında şefaatin fayda vermeyeceği,
yanlış din anlayışında önemli yer tutan ve insanları rehavete sürükleyen
şefaat anlayışının batıl olduğu vurgulanmaktadır.
38/Sâd, 6-7: Gelenekle intikal eden “Atalar dinine” sahiplenenler
eleştirilir ve azapla tehdit edilir.
7/A’râf, 28, 33: Atalardan intikal eden, hem de “Allah böyle
emretti” denilerek yapılan çirkinlik, kötülük ve günahlar, din adına
da yapılsa, bunların Allah’ın dininde bulunmadığı ve Allah’ın
böyle şeyleri emretmeyeceği zikredilerek, aşağılanır, reddedilir
ve bu yanlış din anlayışının şirk olduğu vurgulanır. (Bugün de
İslâm’da olmayan pek çok bid’at ve hurâfe Allah ya da Rasûlü böyle
emretti denilerek dinin içine sokulmuştur.)
7/A’râf, 38-39: Topluma yanlış din anlayışları ve uydurma ilahlar
üreten samiri konumundaki önderlerle, sorgulamadan onları
takip edenlerin acı akıbetine dikkat çekilerek, bu kesimler uyarılır.
7/A’râf, 188: Gaybı bilme iddialarına çok net cevap verilmekte
ve gaybı sadece Allah’ın bildiği vurgulanmaktadır.
7/A’râf, 191-198: Allah’tan başka ilah edinenlerin acizliği, Bu
uydurma ilahların zarar ya da fayda vermeye güçlerinin yetmeyeceği,
ne arkalarından gidenlere ne de kendilerine yardım edemeyecekleri,
veli edinilmesi gerekenin ancak Allah olduğu, onların
da yaratılmış oldukları ve Allah’a eş koşulamayacakları, onların da
bizler gibi kul oldukları vurgulanır.
Görüldüğü üzere yine Mekke döneminde ve ilk surelerden itibaren,
egemen sisteme ve onun haksızlık zulüm ve ifsadına karşı
tavır koymanın, başta akidevi olmak üzere, siyasi, sosyal ve ekonomik
konularda eleştiri ve tavırlar geliştirmenin yanında, aynı
zamanda toplumun “Allah’ın dini”, “İbrahim dini” (İslâm) adı altında
da olsa sahip oldukları hurâfeler yanlış din anlayışları temelden
eleştiriye tabi tutulur ve tabiri caizse yerle bir edilir, aşağılanır,
küçümsenir ve dışlanır. Hatta bu eleştirilerde bugün bazılarının
sık başvurdukları eleştiri amaçlı nitelemeyle, üslup zaman zaman
“sertleştirilir.”
Allah’ın ve Peygamberlerinin, yanlış din anlayışlarını üretip
yaygınlaştırarak dinde tahrifat yapanlara ve bu tür muharref düşüncelere
tabi olanlara yönelik üslûbu da gerçekten dikkat çekicidir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 56 -
Bugün de birçok yanlış inanış İslâm adına ortaya konduğu
halde kimse bunları eleştirmeye, yanlış din anlayışlarına doğru
savrulanları uyarmaya teşebbüs etmiyor, emri bil maruf yapmıyor,
yapanlar ise kınanıyor ve münker giderek yaygınlaşıyor. Maruf ve
Münkerin herkese göre farklılığı iddiasıyla bu sorumluluğun yerine
getirilmesi engellenmektedir.
Hâlbuki, ma’ruf ve münkerin ne olduğunu Kur’an ve sahih sünnet
belirlemekte, bize de bu ölçüleri birbirimize hatırlatıp, uyarmak
görevi verilmiş bulunmaktadır. Üstelik bizim eleştirdiğimiz
konular da, yorum alanına girmeyen, dinimizin sâbiteleri alanına
dâhil olan hususlardır. Sâbitelerin varlığına inanmamız, değişime
kapalı dogmatik tutum olarak nitelenip mahkûm edilince, rölativizm
esas alınınca “emri bil maruf” da anlamını kaybetmektedir.
Çünkü sâbite yoksa, rölativizm (izafilik-görecelilik) esas alınarak,
herkese farklı şeyler söyleyen bir Kur’an anlayışına savrulunmuşsa,
o zaman kimsenin kimseye “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker”
yapma imkânı kalmaz. Çünkü ortak bir Kur’an ve İslâm
anlayışı, ortak bir maruf ve münker tanımlaması yoktur.
İslâmî hayat tasavvurunda, şüphesiz ki, öncelik insanın kendi
nefsini vahyin ölçüleriyle ıslah edip Kur’an’la ahlâklanmasındadır.
Bu sorumluluğunu her Müslümanın süreklilik arz eden bir biçimde
yerine getirmesi kulluk görevidir. Ancak süreklilik arz etmesi
gereken bu sorumluluğun yerine getiriliyor olması, bu süreçte
gördüğü bir münkerden kardeşini men etme sorumluluğunu, asla
ertelemesini gerektirmez. Çünkü kulluk bütünü içinde yer alan
bu sorumlulukların tümünün erteleme kabul etmez bir süreklilik
içinde yerine getirilmeleri gerekir.
Bazıları bizi “entegrist” olarak suçlasa da, onlara da rağmen,
hepimizi bağlayan ve kıyamete kadar geçerli olan mutlak doğruların
varlığına inanmak zorundayız. Dinimizin sâbitelerinin varlığına
ve değişmezliğine inanmak mecburiyetindeyiz. Tevhid inancımız
gereği hayatın hiçbir alanı Allah’tan ve Allah’ın dininden
soyutlanamaz. Dinin sâbitelerini teşkil eden bu muhkem hükümler
dışındaki yoruma açık alandaki farklılıkların ise hoş görülmesi
gerekmektedir. Yorum alanında, hiçbir düşünceyi hiç kimseye dayatmamalıyız,
böyle bir tutumu da hiçbir zaman onaylamadık. Bu
bağlamda, hayatın bütün alanlarını düzenleyen dinimizin temel
ilke, değer ve ölçülerine aykırılık yapanlara, üstelik bu yaptıklarının
İslâm’a da uygun olduğunu iddia ederek en büyük iftiraları
Allah’ın dinine yapmaktan çekinmeyenlere, “emr-i bi’l-ma’rûf”
görevimiz gereği eleştiriler yapmanın önemli bir sorumluluk olduğunu
kabul etmeliyiz.
İMAN
- 57 -
Mü’min insanların Allah’a teslim olmalarının ve imanlarının
kaçınılmaz bir gereği olarak Allah’ın ve Rasûlünün verdiği hükümleri
aynen kabul etmeleri şarttır. Din konusunda Allah ve Rasûlü
bir hüküm vazetmiş ise mü’min kadın ve erkeklerin bunun dışında
bir tercih haklarının bulunmadığı Kur’an’ın değişik âyetlerinde
açık ve net bir biçimde ortaya konmuştur.120 Allah ve Rasûlüne
inanıp, şeriatıyla amel etmek maruf, Allah’a şirk koşmak, peygamberi
yalanlamak ve nehyettikleriyle amel etmek veya Allah’ın
kerih gördüğü veya yapılması hoş olmayan işler ise münkerdir.121
Kur’an ve sünnetin yapılmasını emrettiği şeylerin yapılması gerekir.
Ve bunlar maruftur. Kur’an ve sünnetin nehyettiği yasakladığı
şeylerin de yapılmaması gerekir. Ve bunlar da münkerdir.122 Ayrıca
bunlara ilaveten ve nasslara aykırı düşmemek kaydıyla, toplumda
hayırlı, adil, doğru, iyi, faydalı, temiz ve değerli olarak bilinen her
şey maruf, Kur’an ve sünnette yasaklanan, toplumda şer, zulüm,
batıl, fâsid ve kötü olarak bilinen her şey de münkerdir.123 “Emr-i
bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”; Kur’an’da ve sünnette üzerinde
önemle durulan ve mü’min kadın ve erkeklere ısrarla yüklenen
son derece ciddi bir yükümlülüktür. Mü’minler bu yükümlülüğün
gereğini maruf olanı emretmek, münker olandan da nehyetmek
sûretiyle yerine getirmekle emrolunmuşlardır.
“Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” ifadesi pek çok
âyette geçmekte olmasına rağmen doğrudan emir veya nehiy
biçiminde geçen şekli Lokman’ın (a.s.) oğluna tavsiyeleri arasında
yer almaktadır: “Ey oğlum, dosdoğru namaz kıl, maruf olanı emret,
münker olandan sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret,
çünkü bunlar azmedilmesi gereken işlerdendir.”124 Görüldüğü gibi
Allah’ın bazı âyetlerde, önemine binâen birlikte zikrettiği namaz
ve sabrın arasına yerleştirilerek emredilen bu yükümlülüğün de
tıpkı namaz ve sabır gibi azmedilmesi gereken işlerden olduğu
vurgulanmaktadır. Ayrıca, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmanın
öyle kolay bir şey olmadığı, bu sebeple bu görevi yerine
getirenlerin başlarına bazı musibetlerin gelebileceği ikazı da
yapılmaktadır. Emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker görevi oto
kontrol ve özeleştiri için tüm mü’min kadın ve erkeklere,125 ümmetin
birliği ve helaktan kurtuluşu için hiç olmazsa ümmet içinde
120] 33/Ahzâb, 36
121] Yard. Doç. Dr. Ömer Dumlu, Kur’an-ı Kerim’de Maruf ve Münker, Ravza Yay.
Sayfa 34
122] İzzet Derveze, et-Tefsirul-Hadis, c. 7, 137
123] İzzet Derveze, a.g.y.
124] 31/Lokman, 17
125] 9/Tevbe, 71
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 58 -
bir topluluğa,126 tüm insanlığın uyandırılması için İslâm ümmetine127
ve ilâveten İslâm devletine128 yüklenen, çeşitli âyetlerde tüm
bu kesimlere ciddiyetle hatırlatılan çok önemli bir görevdir. İbn-i
abbas’ın nakline göre Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle dediği rivâyet
edilmektedir: “…iyiliği emredip kötülükten yasaklamayan bizden değildir.”
129
Bir toplumun kurtuluş veya helâkini tayin edecek kadar önemli
olan “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”, ma’rûfu temsil
eden ıslah edicilerin yani mü’minlerin hayatlarının vazgeçilmez
bir parçasıdır. Yapmaları gereken en sürekli işlerdendir. Namaz ve
sabırla birlikte en çok ısrar edilmesi gereken ibâdetlerin başında
yer almaktadır. Günümüzde “emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i anil-münker”
yapmak, küçümsenen, dışlanan, suçlanan, hatta alaya alınan
bir konuma düşürüldü. Allah ve Rasûlünün, ısrarla, ciddiyetle ve
büyük bir önemle yapmamızı istedikleri bu görevin yerine getirilmesi
bazı Müslümanları rahatsız ediyor. Bu önemli görevin ifa
edilmesi engelleniyor, bu sorumluluğu yerine getirenler kınanıyor.
Hâlbuki böyle yaptıkları, birbirlerini münkerden nehyedip,
ma’rûfu emretmedikleri için, İsrail oğulları toptan lanetlenmişlerdi.
“İsrailoğullarından inkâr edenlere, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle
lânet edilmiştir. Bu isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir. Yapmakta
oldukları münkerlerden birbirlerini sakındırmıyorlardı, yapmakta
oldukları şey ne kötü idi” 130
Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır;
“Allah Teâlâ bütün halka, birkısım insanların yaptıkları (kötülük) münker
yüzünden azab etmez. Ancak aralarında kötülüğü görüp ve onu ayıplamazlarsa,
nehyetmeye güçleri yettiği halde bunu yapmazlar ise, böyle
yaptıkları zaman, Allah hepsini mahveder.”131 Bir toplum içinde, ellerinde
imkânlar olduğu halde, sırf bazı insanlarla iyi geçinmek, bu
insanların tepkilerini çekmemek için veya bazı dünyevî çıkarlar,
hesaplar uğruna, münker işleyenleri, Allah’ın dininin muhtevasını
saptırmaya sebep olanları, hak adına batıl söz ve eylemleri icra
edenleri eleştirmekten, “emr-i bil maruf nehy-i anil münker” den,
yani ıslah edici fonksiyon ifa etmekten kaçınanlar, hem kendilerinin
hem de tüm toplumun helâkine katkıda bulunuyorlar demektir.
Rasûlullah (s.a.s.) bu görevin önemine ısrarla dikkat çekmektedir.
“Abdullah b. Mes’ud’un rivâyetine göre de Hz. Peygamber
126] 3/Âl-i İmran, 104
127] 3/Âl-i İmran, 110
128] 22/Hacc, 41
129] Tirmizi, Birr 15
130] 5/Mâide, 78-79
131] Mevdudi, İslâmî Kavramlar, Pınar y., 2. baskı, sayfa 99
İMAN
- 59 -
(s.a.s.): “İsrail oğullarının ilk eksikliği şöyle olmuştu” diye buyurduktan
sonra “birileri münker işleyen birini ilk gördüğünde ona bunu yapmasının
helâl olmadığını söylerdi. Ertesi gün o kimseyi aynı halde görmesine
rağmen oturur, onunla yer, içerdi. Bunun üzerine Allah kalplerini birbirine
çarptı.” Daha sonra Hz. Peygamber Mâide sûresini 78. âyetin başından
81.âyetin sonuna kadar okudu ve şöyle buyurdu: “Allah’a
yemin ederim, ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyar, kötülük işleyenin
Hakkın dışına çıkmasına fırsat vermezsiniz. Ya da Allah sizin de kalplerinizi
birbirine çarpar. Onları lânetlediği gibi sizi de lânetler.” 132
Düşünebiliyor musunuz, “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker”
yapmak bile yetmiyor! O kişiler işledikleri münkerden
vazgeçmedikçe, onlarla birlikte oturmak, yiyip içmek bile yasaklanmaktadır.
Çünkü münkerden vazgeçmeyenle, onun bu halini
nehyetmeden kurulacak birliktelik, beraber oturup kalkmak, yiyip
içmek, dahi ona ve onun işlediği münkere meşruiyet kazandırabilecektir.
Bu ise münkerin işlenmesine katkıda bulunmak, meşruiyet
kazandırmak, rızâ göstermek anlamına gelecektir. Böylece
zamanla diğerinin de ona benzemesi, toplumun bozulması ve
helakı kaçınılmaz hale gelecektir. Bugün ise, münker ehline daha
bir defa bile “emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” yapmadan,
hoş görerek, rızâ göstererek birliktelik kurulmaktadır. Rahatsız olmadan
beraber olunmaktadır. Üstelik böyle olması gerektiği savunulmaktadır.
Şüphesiz ki bu, büyük bir vebali üstlenmektir.
Bugün genelde eleştiri ve emri bil maruf sorumluluğu ya hiç
yerine getirilmemekte, ya da artık tarih olmuş, faaliyetleri bitmiş
yapılara yönelik tarihi eleştiriler yapılmaktadır. Yaşanan fesad ise
görmezden gelinmektedir. Ancak yaşayan grup ya da bireylerin
devam eden yanlışlıkları yüzlerine ve açıktan eleştirilmeyince,
hem düzeltme imkânı ortadan kalkmakta, hem de bu çevreler
birbirlerinin, arkadan çok daha sert ve hatta tahkir edici boyutlarda
gıybetini yapabilmektedirler. Böylece açıktan yapılacak ilmî
eleştiriden hem yanlışı yapanlar, hem de onların yanlışının tebliğine
muhatap olmuş toplum mahrum kalmaktadır. Ayrıca bu arkadan
çekiştirmelerle, kalpler düşmanlaşıyor, ancak dünyevî ilişki
ve diyaloglar riyakârca sürdürülüyor. Maalesef Müslümanlar arasında
iki yüzlülük yaygınlaşıyor. Birbiri hakkındaki düşüncesinde
içinde farklı dışında farklı Müslümanların sayısı artıyor. Samimiyet,
eminlik ve adâlet yok oluyor. Şahsiyetler zaafa uğruyor. 133
132] Ebû Dâvud, Melâhim17; Tirmizî, Tefsir, s. sûre, hadis 5, 6
133] Mehmet Pamak
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 60 -
İmanı Bozan Haller
İmanın, bâtıl hale gelmemesi için, itikadın doğru ve tam olarak
hayât boyu sürmesi gerekir. Kur’an ve sahih sünnet dışı olmaması
ve imanı bozucu bir davranışın yapılmaması gerekir. İmanı
bozan hallerin en önemlileri şunlardır:
a- Cibt ve tâğuta da inanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan
hurâfeler, Allah’tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir.
Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler;
Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış, düzen,
put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın Kitabında olmayan ve Kitab’a
aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara Allah’ın kanunları
gibi sunarlar. Cahil kimseler de bunlara aldanıp inanırlar. Böylece
imanlarını boşa çıkarırlar. “Kitaptan bir nasip verilenleri görmüyor musun?
Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da
kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.
İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı
(lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.”134; “Sana indirilene
ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi?
Tâğutun önünde mahkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar.
Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir
sapıklığa düşürmek istiyor.” 135
b- Şirk koşmak: Şirk koşma imanı bozan ve insanın bütün iyi
amellerini yok ederek ebedî cehennemlik olmasına neden olan
bir davranıştır.
“Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan,
şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan
olursun.”136
“Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını
(günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse
büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/eş koşarsa büsbütün
sapıtmıştır.” 137
c- Kâfirleri velî ve yönetici tanımak: Velî kelimesi, Arapçada
hem dost, hem de sahip, yönetici anlamına gelir. Mü’minler birbirlerinin
dostudur. Allah da mü’minlerin sahibi ve yöneticisidir.
Bir mü’min, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost ve yönetici olarak
kabul ederse imanı boşa çıkar ve kâfir olur.
134] 4/Nisâ, 51-52
135] 4/Nisâ, 60
136] 39/Zümer, 65
137] 4/Nisâ, 48 ve 116
İMAN
- 61 -
“Allah, mü’minlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
Kâfirlerin velîsi ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar
ateş arkadaşlarıdırlar. Orada temelli kalacaklardır.” 138
“Ey iman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba
itaat ederseniz, onlar sizi, imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.” 139
“Ey iman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri velî edinmeyin. Allah için
kendi aleyhinizde apaçık bir delil vermek ister misiniz?” 140
Bâtıla İman
Kur’an, imanı sadece olumlu alanlar için kullanmaz. Gönülden
benimseme ve tasdik etmenin, yani imanın olumsuz görünümlerinin
bulunabileceğine de dikkatimizi çeker. İman, Allah’ın inanılmasını
istediği şeylere olursa doğru; hakkında Allah’ın hiçbir delil
indirmediği şeylere olursa bâtıl olur.
“De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve
yerde ne varsa bilir. Bâtıla iman eden ve Allah’ı inkâr edenler var ya, işte
ziyana uğrayacaklar onlardır.”141
“Tek Allah’a ibâdete çağrıldığı, duâ edildiği zaman küfrederdiniz.
O’na şirk koşulunca (buna) iman ederdiniz. Artık hüküm, yüceler yücesi
Allah’ındır.” 142
“Onların çoğu, ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.” 143
Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, mutlak anlamda aldığımızda
inkâr da bir imandır. İnkâr, imansızlığa imandır. Yani, her imanda
bir inkâr, her inkârda bir iman vardır. Mü’min de Allah’a iman
etmiş olmak için, hatta imandan önce, bazı şeyleri inkâr etmesi,
küfür etmesi gerekir. Küfür edip reddetmesi gerekenlerin başında
tâğut gelir.144 Doğru iman, Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu
iman insanlara Allah’tan başka ilah olmadığını, Allah’ın âlemlerin
Rabbı olduğunu, Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi
gerektiğini öğretir. Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir.
Şirk, doğru olduğunu isbatlamak için Allah’ın, hakkında delil/âyet
indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır.
“Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu
putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna
138] 2/Bakara, 257
139] 3/Âl-i İmran, 100
140] 4/Nisâ, 144
141] 29/Ankebut, 52
142] 40/Mü'min, 12
143] 12/Yûsuf, 106
144] Bk. 2/Bakara, 256
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 62 -
dair bir delil indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan
başkasına değil!” 145
Kur’an, imanlarını zulümle (şirkle) lekeleyenler için kurtuluş
kapısını kapatmıştır. “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar
var ya, işte emn (güven) onlarındır. Ve onlar hidâyeti (doğru
yolu) bulanlardır.”146 Kur’an, imandan sonra küfre sapanlara karşı
çok sert ve şiddetli bir tavır takınmaktadır. Kur’an, bu olaya tebdil
veya irtidat demektedir. Tebdil, imanı küfürle değiştirmek; irtidat
ise, İslâm dininden çıkmak, geriye dönmek demektir. Tebdil ve irtidat
Kur’an’a göre en iğrenç ve onur kırıcı hastalığın adlarıdır. 147
Doğru iman Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu iman, insanlara,
Allah’tan başka ilâh olmadığını, Allah’ın âlemlerin Rabbı olduğunu,
Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir.
Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu
isbatlamak için Allah’ın, hakkında delil/âyet indirmemiş olmasına
rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır. “Allah’tan başka
kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu putlardan başka
bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir.
Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil!” 148
145] 12/Yûsuf, 40
146] 6/En'âm, 82
147] Bk. 3/Âl-i İmran, 86, 90; 2/Bakara, 217
148] 12/Yûsuf, 40
İMAN
- 63 -
İmanla İlgili Âyet-i Kerimeler
İman Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 45 Yerde:) 2/Bakara, 93,
108, 109, 143; 3/Âl-i İmrân, 86, 90, 100, 106, 167, 173, 177, 193; 4/Nisâ, 25; 5/
Mâide, 5, 6/En’âm, 82, 158, 158; 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 23, 66, 124, 124; 10/Yûnus,
9, 98; 16/Nahl, 106, 106; 30/Rûm, 56; 32/Secde, 29; 33/Ahzâb, 22; 40/Mü’min,
10, 28, 85; 42/Şûrâ, 52; 48/Fetih, 4, 4; 49/Hucurât, 7, 11, 14, 17; 52/Tûr, 31; 58/
Mücâdele, 22; 59/Haşr, 9, 10; 60/Mümtehıne, 10; 74/Müddessir, 31.
Mü’min, Mü’mine ve Çoğullarının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 230 Yerde:)
2/Bakara, 8, 91, 93, 97, 221, 221, 223, 248, 278, 285; 3/Âl-i İmrân, 28, 28,
49, 68, 110, 121, 122, 124, 139, 152, 160, 164, 166, 171, 175, 179; 4/Nisâ, 25, 25,
84, 92, 92, 92, 92, 92, 92, 92, 93, 94, 95, 103, 115, 124, 139, 141, 141, 144, 146,
146, 162, 162; 5/Mâide, 5, 11, 23, 43, 54, 57, 88, 112; 6/En’âm, 27, 118; 7/A’râf,
2, 72, 75, 85, 132, 143; 8/Enfâl, 1, 2, 4, 5, 17, 19, 62, 64, 65, 74; 9/Tevbe, 10, 13,
14, 16, 26, 51, 61, 62, 71, 71, 72, 72, 79, 105, 107, 111, 112, 122, 128; 10/Yûnus,
57, 78, 87, 99, 103, 104; 11/Hûd, 53, 86, 120; 12/Yûsuf, 17, 103; 14/İbrâhim, 11,
41; 15/Hıcr, 77, 88; 16/Nahl, 97; 17/İsrâ, 9, 19, 82; 18/Kehf, 2, 80; 20/Tâhâ, 75,
112; 21/Enbiyâ, 88, 94; 23/Mü’minûn, 1, 38; 24/Nûr, 2, 3, 12, 12, 17, 23, 30, 31,
31, 47, 51, 62; 26/Şuarâ, 3, 8, 51, 67, 102, 103, 114, 118, 121, 139, 158, 174, 190,
199, 215; 27/Neml, 2, 15, 77; 28/Kasas, 10, 47; 29/Ankebût, 44; 30/Rûm, 4, 47;
32/Secde, 18; 33/Ahzâb, 6, 6, 11, 22, 23, 25, 35, 35, 36, 36, 37, 43, 47, 49, 50,
50, 58, 58, 59, 73, 73; 34/Sebe’, 20, 31, 41; 37/Sâffât, 29, 81, 111, 122, 132; 40/
Mü’min, 28, 40; 44/Duhân, 12; 45/Câsiye, 3; 47/Muhammed, 19, 19; 48/Fetih, 4,
5, 5, 12, 18, 20, 25, 25, 26; 49/Hucurât, 9, 10, 15; 51/Zâriyât, 35, 55; 57/Hadîd, 8,
12, 12; 58/Mücâdele, 10; 59/Haşr, 2, 23; 60/Mümtehıne, 10, 10, 11, 12; 61/Saff,
13; 63/Münâfıkun, 8; 64/Teğâbün, 2, 13; 66/Tahrîm, 4, 5; 71/Nûh, 28, 28, 28; 74/
Müddessir, 31; 85/Bürûc, 7, 10, 10.
İman Kelimesinin Türediği E-m-n ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 878 Yerde)
İman Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Gaybe İman: Bakara, 3; En’am, 59; Yunus, 20; Nahl, 77; Fâtır, 82; Yasin, 11;
Mülk, 12.
Haktan Şüphe Etmemek: Bakara, 147; Al-i İmran, 60; En’am, 114; Yunus, 94-
95; Hucurat, 15.
İmanda Samimi Olmak: Al-i İmran, 16-17; Mü’minun, 57-61; Ankebut, 2-3;
Feth, 29; Hadid, 7
Ye’s (Ümitsizlik Halinde İman Geçersizdir: Nisa, 159; En’am, 158; Yunus, 90-91,
98; Enbiya, 122-15; Sebe’, 54; Mü’min, 84-85; Muhammed, 18-19; Fecr, 21-23.
İman Edilecek Şeyler: Bakara, 177, 285; Nisa, 136.
İman Edenlerin Mükâfatı: Bakara, 62, 82, 186, 218, 277; Al-i İmran, 57; Nisa,
57, 122, 173; Maide, 9; En’am, 48; A’raf, 42-43; Tevbe, 20-22; Yunus, 9, 26; Hud,
23; Ra’d, 29; Kehf, 107-108; Ankebut, 58-59; Lokman, 8-9; Secde, 19; Ahzab,
35; Fâtır, 7; Fussılet, 8; Şura, 22-23; Muhammed, 12; Tûr, 21-24; Mülk, 12; İnşikak,
25; Buruc, 11; Leyl, 5-7; Tîn, 6; Beyyine, 7-8; Asr, 1-3.
Mü’minlerin İmanını Artıran Allah’tır: Feth, 4-5; Hucurat, 7-8.
Gerçek Mü’minler: Enfal, 2-4; Tevbe, 71, 112; Ra’d, 19-23; Hacc, 41;
Mü’minun,1-11
57-61; Nur, 51, 62; Furkan, 63-68, 72-75; Neml, 3; Ankebut, 2-3; Secde, 15-18;
Sebe’, 6; Şura, 36-39; Hucurat, 15; Mearic, 22-35
Mü’minlerin Mükâfatı: Bakara, 25; Nisa,57; En’am, 127; A’raf, 42-43; Tevbe,
20-22, 72; Yunus, 9-10; Ra’d, 23-24; İbrahim, 23; Nahl, 97; Kehf, 30-31,
107-108; Meryem, 61-63; Taha, 75-76; Enbiya, 101-103; Hacc, 14, 23, 50, 56;
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 64 -
Mü’minun, 10-11; Furkan, 75-76; Secde, 17; Ahzab, 47; Zümer, 10, 61; Duhan,
51-57; Ahkaf, 16; Muhammed, 2-3; Feth, 5; Hadid, 12; Mücâdele, 22; Teğabün,
9; İnsan, 12-22; İnfitar, 13, 15-16; Mutaffifin, 22-28.
Allah, Mü’minlerin Yardımcısıdır: Bakara, 257; Al-i İmran, 139, 160; En’am,
127; Tevbe, 40; Rûm, 47; Casiye, 19; Muhammed, 11.
Mü’minlerin Kutsal Kitaplardaki Özellikleri: Feth, 29.
Mü’minlerin Dostluğu: Al-i İmran, 118; Nisa, 144; Tevbe, 16, 71, 119.
Mü’minle Kâfir Karşılaştırması: Al-i İmran, 162-163, 196-198; En’am, 50, 122;
Hud, 24; Ra’d, 19-21; Kehf, 32-44; Kasas, 61; Secde, 18; Fâtır, 19,22; Sâd, 28;
Zümer, 9, 21-22; Mü’min, 58; Fussılet, 40; Casiye, 21; Muhammed, 14; Haşr,
19-20.
Mü’minle Münafığın Misali: A’raf, 58; Enfal, 20-23; Tevbe, 109.
Mü’minlerin Misali: Beyyine, 7.
Mü’minlerin Fazileti: Tevbe, 20-22, Beyyine, 7.
Allah, Mü’minleri Sevdirir: Meryem, 96.
Kur’an, Mü’minlerin İmanını Artırır: Enfal, 2; Tevbe, 124-125; Nahl, 102; Furkan,
73; Secde, 15; Zümer, 23; Zariyat, 55.
Mü’minler İçin Firavun’un Karısı Misal Getirildi: Tahrim, 11.
Mü’minlerin Dünyaya Bakışı: Kasas, 60.
Kâfirler Mü’minlerle Alay Ederler: Bakara, 212; En’am, 10; A’raf, 49; Yunus,
48; Meryem, 73-75; Furkan, 63.
Kâfirlerin Hayâtı Mü’minleri Aldatmasın: Al-i İmran, 196-197; Hıcr, 88; Taha,
131; Furkan, 10; Kasas, 79-82; Mü’min, 4; Zuhruf, 33-35; Ahkaf, 20; Kalem, 14.
Mü’minlerin Ölümü: Nahl, 28-29, 32-33; Vâkıa, 88-91; Naziat, 2-3; Fecr, 27-30.
y- Allah’ın Rahmetine Ulaşacak Mü’minler: A’raf, 156-157.
z- Kıyamet Günü Mü’minler: Taha, 112; Enbiya, 101-103; Furkan, 24; Rum,
14-16; Yâsin, 55; Zümer, 73; Mü’min, 51; Zuhruf, 68-73; Câsiye, 30; Fecr, 27-30
İmanla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
1. (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. –İlk
rakam cilt; ikinci rakam sayfa numarasıdır.-)
2. İman, İslâm, İhsan Nedir? 2, 216-217.
3. İman Kapısı Her Zaman Herkese Açıktır: 3, 366.
4. İman Sahibi ve Doğru Olan Cennete Girer: 17, 603.
5. İman ve İslâm’a Giren Müteferrik Hadisler: 2, 319-325.
6. İman ve İslâm’ın Fazileti: 2, 197-198.
7. Kâmil İmana Ermenin Yolu: 12, 398-399.
8. Kalbinde Hardal Tanesi Kadar İmanı Bulunan Cennete Gidecek: 14, 407.
9. İmanın Artıp Eksilmesi: 10, 494-497.
10. İmanın Fazileti: 14, 381-382.
11. İmanın Hakikati: 2, 213.
12. İmanın Şu’beleri: 2, 240-245.
13. İmanın Tadını Almak İçin Üç Şeyin Yapılması: 2, 234-235.
14. Diliyle İmanını İkrar Edenin Kanı Haramdır: 14, 139.
15. Hz. Peygamber’in Müslüman Olan Mülteci Kadınların İmanını İmtihanı:
5, 120-1
16. Kimsenin İmanının Varlığı ve Yokluğu Hakkında Konuşamayız: 12, 221.
İMAN
- 65 -
17. İmanla Ölen Herkes, Cezasını Çektikten Sonra Cennete Girecektir: 14,
467-469.
18. İmansız İyiliğin Sevabı Olmaz: 2, 203.
19. İmtihan Olunacak Beş Şey: 17, 540.
20. Asırlarca Her Yerde Aynı İnançlar: 11, 231-232.
21. Mü’minler
22. Mü’min Bir Yılanın Deliğinden İki Defa Sokulmaz: 16, 337-338.
23. Mü’minde Bulunması Gereken İki Mümtaz Sıfat: Şükür ve Sabır: 2, 208.
24. Mü’min Kabirde Bile İbâdeti Düşünür: 17, 600.
25. Mü’min Neden En Çok Hayır Görür: 17, 193.
26. Mü’min Olabilmenin Asgari Ölçüsünü Belirten Hadis: 2, 201.
27. Mü’mine Ancak Hüsn-i Zan Edilir: 17, 522.
28. Mü’mine La’net Etmek Onu Öldürmek Gibidir: 16, 366.
29. Mü’mine Yakışmayan Sözler: 15, 143.
30. Mü’mine Yakışmayan Vasıflar: 15, 143.
31. Mü’mine Zarar ve Hile: 16, 358-359.
32. Mü’mini Kasten Öldürenin Günahının Affedilip Affedilmeyeceği: 3, 414-415.
33. Mü’minin Devamlı Bela ve Musibetlere Giriftar Olması: 2, 320; 4, 326.
34. Mü’min Hususiyetleri: 15, 392; 16, 337-338.
35. Mü’minler Birbirine Buğzetmez: 10, 93.
36. Mü’minler Kardeştir: 15, 145.
37. Mü’minler Sayıca Az Olmalarına Rağmen Kâfirleri Yener: 3, 499.
38. Mü’minlerin Düştüğü Bir Vesvese: Her Zaman Aynı Uhrevî Hâleti
Yaşayamamak: 2, 366-367.
39. Mü’minin Hastalığı: 9, 545.
40. Mü’minin Kanı, Malı Haramdır: 17, 521.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Yenda Y. c. 1, s. 160-172
2. Tefsir-i Kebir, -Mefatih-i Gayb- Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1 s. 449-456
3. Fi Zılali’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1 s. 78-80
4. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 162-170
5. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1 s. 82-83
6. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1 s. 33
7. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 486-500
8. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 98-100
9. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3 s. 145-151
10. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
11. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
12. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. s.
218-230
13. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 302-309
14. İslâm, Mevdudi, Furkan Y.
15. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 37-53
16. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-124
17. İlahi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, hİ tar Y. s. 290-301
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 66 -
18. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 1-127
19. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 262-263
20. Dini Hayâtın Psiko - Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 11-31
21. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
s. 208-223
22. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 129-225
23. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 113-117
24. İslâm’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 25-49
25. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
76-80
26. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 219-220
27. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 98
28. Terimler Sözlüğü -Kitabu’t- Ta’rifat- , Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 29,
31, 43
29. Yeryüzünün Varisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 82-99; 278-281
30. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 13-72
31. Akide, Şeriat ve Hayât Yolu La İlahe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza
Y. s. 73-89
32. İslâm’da İman Esasları, Bekir Topaloğlu, İFAV Y. s. 20-25
33. İslâm’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y. s. 33-43
34. İslâm Akaidi, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 11-57
35. İman ve Sosyal Hayât, Beheşti, Birim Y. s. 11-25
36. Güven: İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 178-183
37. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 19-54
38. Kur’an’da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 269-270
39. Esmaü’l Hüsna, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 52-55
40. Esmaü’l Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 80-82
41. Esmaü’l Hüsna Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. s. 91-93
42. Esmaü’l Hüsna, A. Süleyman Tilmisani, İnsan Y. s. 181-182
43. Esmaü’l Hüsna’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 21-22
44. Kur’an Okulu, Cüz Cüz Kur’an Meal ve Tefsiri, 5. Sayı s. 234-238
45. Kur’an’da İman, Veysel Özcan, Mirfak Y.
46. İman, M. Zahid Kotku, Seha Neşriyat
47. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
48. İman, Mustafa Kasadar, Ravza Y.
49. İman, A. Nedim El-Cisr 1, 2 Kitabevi Y.
50. İman Bilgileri, Ahmet Efe, Seha Neşriyat
51. İman Buhranı, Isamüddin Attar, Yunus Emre Y.
52. İman Hakikatları, Bediüzzaman Said Nursi, Sözler Y.
53. İman Hakikatleri Etrafında Suallere Cevaplar, İ. Fenni Ertuğrul, Sebil Y.
54. İman-İslâm-İhsan, Abdülaziz Hatip, Nesil Y.
55. İman-Küfür Muvazeneleri, Bediuzzaman Said Nursi, Tenvir Neşriyat
56. İman Nurları, Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y.
57. İman Prensipleri, Hüseyin Emin Öztürk, T. Diyanet Vakfı Y.
58. İman Risalesi, Sâlih El-Sırriyye, Sor Y.
59. İman Üzerine, İbn Teymiyye, Pınar Y.
İMAN
- 67 -
60. İman ve Ahlakın Hayâti Değerleri, Mikdat Yalçın, Hikmet Y.
61. İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
62. İman ve Cihad, Yusuf Yiğitalp, Rehber Y.
63. İman ve İnsan, Haydar Baş, Belge Neşriyat
64. İman ve İslâm Atlası, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
65. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
66. İman-Mü’min, Sâlih Çavuşoğlu, Hanif Y.
67. İmana Çağrı, Hatice Özyiğit, Şelale Y.
68. İmanın Tadı Alınınca, Abdullah Ulvan, Uysal Y.
69. İmanın Temel Esasları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
70. İmanla Gelen İlim, Haluk Nurbaki, Damla Y.
71. İman Aynası (Müslüman Yiğit Erkekler), Abdullah Naim Şener, Sönmez
Neşriyat
72. İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y.
73. İnançlar, Kenan Çığman, Gonca Y.
74. İnançta Hassas Ölçüler, İmam Gazali, Hisar Y.
75. Kur’an’da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
76. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min, Kafir, Münafık, Ahmed Taşgetiren,
Büşra Y.
77. İmanı Çabuk Anlamak, Harun Yahya, Vural Y.
78. Kâmil İman, Harun Yahya, Vural Y.
79. İman-Amel İlişkisi: İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 277-283
80. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 171-174; 342-349
81. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y. 32-40
82. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 249-260
83. Yirminci Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 80-82
84. İslâm, Mevdudi, Furkan Y. s. 39-50
85. Kelimetü’l İhlas, 37-38
86.

- 69 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -3-
SÂLİH AMEL

Amel ve Amel-i Sâlih (Sâlih Amel) Ne Demektir?

Amellerde Niyet

Amellerin Önemi

Sâlih Amelin Tanımı

Kur’an-ı Kerim’de Sâlih Amel İfadesi

İman – Sâlih Amel İlişkisi

İhlâs – Sâlih Amel İlişkisi

Sâlih Amel - Hasenât

Sâlih Amellerin Tamamını Gerçekleştirmek Mümkün mü?

Fert Açısından Sâlih Amelin Önemi

Kişinin Durumunu Islah Etmesi / Düzeltmesi

Sâlih insan Kimdir?

Sâlih Amelin Sonuçları:
a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk
b- Güzel Bir Hayat
c-Bol Rızık ve Mağfiret
d- Tevbelerinin Kabul Görmesi
e-Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili
f- Sevginin Oluşması
g- İnsanların En Hayırlıları Olmak
h- Dinamizm Kazanmaları
i- Yeryüzüne Vâris Olmaları
k- Cenneti Kazandırması
“İman edip sâlih amel işleyenler için, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildiği vakit, ‘bu, bundan önce dünyada bize verilenlerdendir’ derler. Ve bu rızık onlara bazı yönlerden dünyadakine benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacaklar.” 149
Amel ve Amel-i Sâlih (Sâlih Amel) Ne Demektir?
Amel-i Sâlih: İyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah’ın rızasına
149] 2/Bakara, 25
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 70 -
sebep olacak, haram sınırına girmeksizin kişinin iman, iyi bir niyet
ve ihlâs ile yapmış olduğu davranışlar. Amel, iş manasına gelir.
Sâlih ise, elverişli, yararlı, yarayışlı, kendisi doğru olan, kendini
düzelten demektir. Dolayısıyla amel-i sâlih; kişiye âhiret saadetini
sağlamaya, Allah’ın rızasını kazanmaya elverişli olan, Allah katında
bir değer ifade eden davranışlardır.
Amel: İş, vazife, hareket, idare, işlemek, yapmak, davranış,
etki, ibâdet, hayırlı iş anlamlarına gelir. Daha ziyade canlıların
bir maksatla, bilinçli bir şekilde yaptıkları işe amel denir. Yapılan
işte bir gaye ve maksat yoksa buna fiil denir, amel denmez.
Amel, niyete, iradeye bağlı olarak yapılan iştir; amel, bilinçli bir
aksiyondur. Fakat fiilde bilinç her zaman söz konusu olmayabilir.
Kur’ân-ı Kerim’de amel kelimesi çeşitli kalıplarda 350 defa
geçmektedir. Amel, iyi (sâlih) ve kötü (seyyi’) amel olmak üzere
ikiye ayrılır. İnsan yeryüzüne, nasıl davranışlar göstereceği, iyi
ve kötü amellerden neler yapacağı belli olsun diye çıkarılmıştır.
“Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı
yaratan O’dur.” 150; “Şüphesiz ki sizi biraz korku, açlık, mal, can ve ürün
eksikliğiyle imtihan edeceğiz. (Ey Muhammed) sabredenleri müjdele!”151
İslâm’da bir iyiliğin ve sâlih amelin dünya ve âhirette ecir ve sevap
kaynağı olması için bu ameli işleyen kimsenin imanlı olması
şarttır. Bu konuda iman ön şarttır.
İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran, onu çepeçevre sararak
koruyan sâlih amellerdir. Kur’ân-ı Kerim’de sâlih amel anlamında
“sâlih” kelimesi ve çoğulu, toplam 132 yerde geçer. Amel-i
sâlih, Kur’ân-ı Kerim’de doksan küsur yerde doğrudan doğruya
veya dolaylı olarak emredilmiştir. Sâlih amelden söz eden âyetler
genellikle önce imana değinerek başlarlar. Bunların hep “iman
edip sâlih amel işleyenler...” şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da
iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya
koyar. İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı
gibi, sâlih amel olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur. 152
Allah ve Rasûl’üne iman etmenin, çok geniş anlamda, sâlih
amelden sayıldığını görmekteyiz. Nitekim bir hadiste Hz.
Peygamber’e “hangi amel efdaldir?” diye sorulmuş, o da: “Allah
ve Rasûl’üne iman etmektir” buyurmuştur.153 İman kavramında
olduğu gibi, takva, şükür, sabır gibi diğer kalbî fiilleri de sâlih
amel içerisinde mütalaa etmek mümkündür. Meselâ şükür, kalp
150] 67/Mülk, 2
151] 2/Bakara, 155
152] Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 128
153] Buhâri, İman 18
AMEL
- 71 -
amellerindendir ve kalp amelleri de, âzâların amellerinden daha
şereflidir. Bundan dolayı Allah’ı zikretmek, en faziletli amellerden
sayılmıştır. Fiilleri, kalbî ve bedenî, yani organlara ait olmak üzere
iki kısma ayırmak mümkündür. Buradan hareketle, müfessirler,
sâlih ameli çeşitli kısımlara ayırmaktadırlar. Fahreddin Râzi, kulun
amelini üç kısma ayırmakta ve bunları da:
Kalbin ameli, kulun fikri, inancı ve tasdiki,
Dilin ameli, kulun zikri ve şehadeti,
Âzâların ameli, kulun tâaati ve ibâdeti şeklinde sıralamaktadır.
Elmalılı da, bir yerde sâlih ameli, kalbî, bedenî ve mâlî olmak
üzere üçe ayırırken, başka bir yerde ise, sâlih amelin iki kısım
olduğunu, bunlardan birinin bedenî ibâdetler gibi, mükellefin
öncelikle kendi salahına yarayan ameller; diğerinin de, zekât ve
sadaka gibi başkalarına faydalı olan ameller olduğunu kaydeder.
Sâlih amelleri, kalbî ve bedenî olmak üzere ikiye ayırabiliriz.
Bedenî olan da, namaz gibi sadece bedeni ve kişiyi ilgilendiren;
zekât gibi hem ferdi ve hem de toplumu ilgilendiren mâlî olmak
üzere ikiye ayrılır.
Amellerde Niyet
Niyet, kasdetmek, azmetmek anlamlarına gelmekte olup, kalbin,
şimdiki halde veya gelecekte, bir faydayı celb veya bir zararı
def için, maksada uygun gördüğü şeye yönelmesinden ibarettir
şeklinde formüle edildiği gibi, çok geniş anlamda, gerçekleştirilmesi
ve sakındırılması eşit olan muayyen bir şeye doğru, iradenin
meydana geldiği bir harekettir şeklinde de tanımı yapılmaktadır.
Ayrıca, Allah’ın rızasını kazanmak veya bir hikmete imtisal için,
iradeyi bir fiile yönlendirme, tahsis etme diye de tarif edilmektedir.
Gazali ise, niyeti: “şu anda veya gelecekte faydalı olduğunu
anladığı şeye gönlün meyli ve yönelmesidir” şeklinde tarif ederek,
“gönlün temayülü olmadan kuru bir irade ile bir şey meydana getirmek
mümkün değildir” şeklindeki açıklaması da, niyette kalbin
önemine dikkat çekmekte ve ayrıca, irade ile niyet arasındaki bağı
vurgulamaktadır. Çünkü mesuliyet, niyet ve buna bağlı olarak da
işi irâdî olarak yapmaktır. “Ameller ancak niyetlere göredir.”154; “Ameller,
ancak niyete göre değerlendirilir. Kimin hicreti, Allah ve Rasûl’üne ise,
onun hicreti Allah ve Rasûlünedir. Kimin de hicreti, nail olacağı bir dünya
veya nikâh edeceği bir kadın ise, onun hicreti de onadır.” 155
154] Buhâri, Bed'ü'l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155
155] Müslim, İmâre 155; Buhâri, İman 41
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 72 -
Ameller, niyetlerle değer kazanmakta ve şekillenmektedir.
Çünkü amellerin direği niyettir ve bir amel, hayırlı olması için niyete
muhtaçtır. Aynı şekilde, amellerin bâki kalması, sâlih olması,
Allah rızasına bağlanırken; sâlih amellerde niyetin şart olduğu
da açıktır. Muaz bin Cebel’in, sâlih amelde, ilim, niyet, sabır ve
ihlâsın bulunması gerektiği kanaatinde olduğu rivâyet edilmektedir.
Bu rivâyette zikredilen hususlar, birbirine bağlı kavramlardır.
İlim, dünya ve âhiret ile ilgili şeyleri, akıl ile alakalı gerçekleri
bilmektir. İlim, yapılacak olan işleri bilerek yapmayı sağlayacaktır.
Sonra da niyet gelir. Niyeti ilim ve amel desteklemektedir. Ancak
ilim önce gelir. Zira ilim asıldır. Amel ise, ilme tâbidir ve ilmin dalı
ve meyvesidir. Daha sonra da sabır gelmektedir ki, bu da meşakkat,
güçlük ve belalara karşı tahammül etmektir. İşte bunların neticesinde
ihlâs ortaya çıkmaktadır.
Niyetin önemi, şu misalde daha belirgin bir şekilde görülmektedir:
Bir kimse öğle vaktinde, güneşin karşısında, alnını secdeye
koysa ve yaptığı bu secde ile Allah’a ibâdeti kasdetse, bu hareket
İslâm’ın tasvip ettiği bir davranış olur. Fakat bu secdesi ile güneşe
tapmayı kasdetse, bu da küfür olur.156 Bu misal bize, “ameller niyetlere
göredir” prensibinden hareketle, niyet gerçeğini en güzel
bir şekilde anlatır. Nitekim Hz. Peygamber’in: “Allah, sizin ceset ve
sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar” 157 hadisi de ayrıca
niyet gerçeğini beyan etmektedir.
Amellere kıymet kazandıran niyettir. Bir amelin sâlih olup olmaması
niyete bağlıdır. Hz. Ömer’in: “Amellerin efdal olanı, Allah’ın
farzlarını eda, haramlardan kaçınmak ve Allah katında sadık niyettir.”158
şeklindeki ifadesinde de görüldüğü gibi niyet esastır. Bununla birlikte,
ilim ve amel de niyette gözetilen unsurlardır. Ayrıca saadete
de, ilim ve amelle erişilebileceği bir gerçektir. Çünkü hayır, saadet,
kemal ve salah, faydalı ilim ve sâlih amelle mümkündür ki, bunlar
da niyeti destekleyen unsurlardır.
Amellerin Önemi
Ameller, iyi (sâlih) ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmakta
olup, sâlih amelin zıddı olarak kötü amel zikredilmektedir.
Mü’minlerin kurtuluşlarının iman ve sâlih amel sayesinde olacağı
Kur’an’da ısrarla ifade edilmektedir.159 Bununla birlikte, namaz
kılıp, kendilerine rızık olarak verilenden infak ettikleri, hem
156] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 9/25
157] Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9
158] Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d-Din, 4/362
159] 28/Kasas, 67
AMEL
- 73 -
kendi peygamberlerine ve hem de diğer peygamberlere ve getirdiklerine
inandıkları,160 oruç tuttukları,161 Allah anıldığı zaman
yüreklerinin ürperip Allah’ın âyetleri okunduğunda da imanlarının
arttığı,162 kısaca namazlarında huşu içerisinde olmaktan, boş
şeylerden yüz çevirmekten tutun da, ırzlarını korumaya, sözlerinde
durmaya varıncaya kadar163 bütün ahlakî özelliklere sahip oldukları
belirtilmektedir. Bu özelliklere sahip mü’minlerin Firdevs
cennetlerine varis olacakları zikredilir.164 Buna mukabil, kötü amel
işleyenlerin cehennemlik oldukları da vurgulanır. 165
Böylece inanç açısından iki zıt kutupta olan insanlardan hangisinin
daha rahat olacağı, ruh enginliği kazanacağı kendiliğinden
ortaya çıkmaktadır. Zira sâlih amel, kişiyi Mevlâ’sına yaklaştırır.
Bununla birlikte insan, sâlih amellerle, önce kendisini düzeltir,
sonra da başkalarının salâhına çalışır. Kişinin kendini düzeltmesi
asıldır, başkasının düzelmesine çalışması ise ikinci derecededir.
Başkasını ıslah, salâh nisabının zekâtıdır. Kendisi sâlih olmayan,
başkasını nasıl ıslah edebilir, ağaç doğrulmadan gölge nasıl doğrulabilir,
doğru olabilir?
Dengeli bir hayat sürdürebilmek için, insan ruhu, sadece
nazarî hakikatlerle beslenemez. Bilmeye ve inanmaya olan ihtiyacından
başka, ister şahsî davranışlarında, isterse Allah veya insanlarla
olan münasebetlerinde olsun, insan, hareketlerini devamlı
bir şekilde tanzim edecek amelî kurallara muhtaçtır. Bu amelî
kurallar, çeşitli şekilleriyle Kur’ân-ı Kerim’de gösterilmektedir.
Meselâ, sıkıntı anında Allah’a yapılacak bir yalvarış, bir duâ ve
bu duânın da Allah tarafından kabul edileceğini bilmek,166 insanı
son derecek rahatlatabilir ki, bu da sâlih ameldir. Aslında insanda
iki kuvve bulunmaktadır. Bunlar, nazarî ve amelî kuvvetler olup,
nazarî kuvvenin kemali, insanın Hakk’ı tanımasıyla; amelî kuvvenin
kemali ise, onun sadece hayırları işlemekle gerçekleşebileceği
kaydedilmektedir. 167
İnsanda bulunan bu kuvveler, onun, hem maddî ve hem de
manevî yönünü işaret etmektedir. Böylece insandan sudur eden fiillerin
bilinçli olduğu ve dolayısıyla âyetlerde geçen “iman edenler”
160] 2/Bakara, 3-4
161] 2/Bakara, 183
162] 8/Enfâl, 2
163] 40/Mü'min, 2-8
164] 23/Mü'minûn, 9-10
165] 2/Bakara, 81
166] 2/Bakara, 47
167] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 12/53
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 74 -
kaydı ile insanın Allah’ı bilmesindeki nazarî kuvvesine; “sâlih ameller”
kaydı ile de, onun Allah’a kulluk/ ibâdet etme konusundaki
amelî gücünün kemaline delâlet etmektedir. Şu halde biz, insanın
dinen olumlu sayılabilecek davranışlarının sâlih amel olduğu genel
hükmüne varabiliriz.
“İslâmiyet’in çok önemli olan amelî yönü, Kur’ân-ı Kerim’de
esaslı ve açık bir şekilde kurtuluş ve ebedî saadete ermenin kaçınılmaz
bir şartı olarak zikredilir. Hatta bu amelî yönün Kur’an’da
açıkça geçmediği hallerde imanla ilgili olarak daha önce belirtilen
esaslar uyarınca sade mü’min tabiriyle bile zımnen ifade edilmiş
olduğunu görmek hiç de zor değildir.”168 Çünkü “sâlih amel,
Allah’ın bir lütfudur ve nimetine şükreden kullarını buna muvaffak
kılar.” 169
Sâlih amelin önemini, İmam Şafii’nin dünyayı büyük bir denize,
sâlih amelleri de, bu denizde seyreden gemiye benzetmesinden
anlamak mümkündür. Aynı şekilde Gazali’nin: “Ameller,
kalp hastalığının ilacıdır. Kalp hastalığı çoğu zaman hissedilmez.
Aynası olmayan bir adamın yüzündeki alaca hastalığı gibidir. Zira
o, bu hastalığı hissetmez. Ona söylense, bunu doğrulamaz”170 şeklindeki
açıklaması ve benzetmesi de, sâlih amelin önemini ifade
etmektedir.
Sâlih amelin önemi, insanı mutluluğa kavuşturmasıyla da
anlaşılabilir. İnsanın mutluluğu, Râzi’nin ifadesine göre171 ya ruhî
veya bedenî veyahut da hâricî şeylerle olmaktadır. Rûhî olanı, en
mükemmeli, bedenî olanı ortası, harici olanı ise en düşüğüdür.
Ruhî mutluluk, kalbin taat ve hizmetle meşgul olmasıyla, harici
mutluluk ise aile efradının mutluluğuyla olmaktadır. Aslında
Kur’ân-ı Kerim’de ahlakî terimler genellikle tasvîrîdir.
İyinin ne olduğunu mü’minlerin; kötünün ne olduğunu ise
kâfirlerin, münafıkların ve şeytanın tasvirlerinden çıkarabiliriz.
Kur’an’daki felâh, necât ve hidâyet gibi saadetle ilgili terimler
çok kere mü’minlerin vasıflarından sonra zikredilmiştir. Amellerin
önemi, insanları mutlu veya mutsuz etmesi, başka bir ifadeyle
saadete ve şekavete, bedbahtlığa götürmesiyle bilinebilir. Burada
da sâlih amelin, kişiyi mutlu ettiği; kötü amelin de bedbaht ettiği,
onu karamsarlığa sürüklediği açıktır.
168] Abdullah Draz, Kur'an'ın Anlaşılmasına Doğru, s. 91
169] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y., c. 11, s. 137
170] Gazali, İhyâ-i Ulûmi’d Din, c. 4, s. 138
171] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 28/20
AMEL
- 75 -
Sâlih Amelin Tanımı
Sâlih amelin çok çeşitli tarifleri yapılmıştır. Bu tariflerden
bazıları genel tarifler olmakla beraber, tahsisli diyebileceğimiz
tarifler üzerinde de durulmuştur. İbn Abbas, sâlih ameli genel
anlamda farzlardır, namaz kılmak, oruç tutmaktır şeklinde tarif
ederken, Hz. Ali, vaktinde tâdil-i erkân ve heyetine riâyet ederek
kılınan namazdır şeklinde tanımlamıştır. Bunlar, tahsisli tanımlardır.
Katâde, sâlih ameli imana dâhil olan şeyler ve hayır işlemektir
diye tanımlar.
Müfessirler, daha ziyade umumi tarifler üzerinde durmaktadırlar.
Sâlih amelin, Allah ve Rasûl’ünü tasdik etmek, emrettiklerini
yapıp nehyettiklerinden kaçmak, Allah’a itaat etmek ve yasakladıklarından
kaçmak şeklinde tanımlar yapıldığı gibi, üzerine sevap
terettüp eden tüm doğru ameller; Allah’ın rızası istenilen şey; akıl,
kitap ve sünnetteki delillerle yapılan her doğru iş; Allah’ın emrettiği
tâatleri işlemek şeklinde de tanımlar yapılmaktadır. Ahmed
Hamdi Akseki: “Sâlih amele gelince, o da, akl-ı selimin (sağduyu),
insan fıtratı ve tabiatının reddetmediği birtakım hayırlı amellerdir
ki, insanın kendisine, ailesine, toplumuna ve bütün insanlara,
faydalı ve onların menfaatine olan şeylerle bağdaşan iyi ve güzel
işlerlerle davranışlardır”172 şeklinde tarif etmektedir.
Elmalılı, sâlihât, sâliha’nın çoğuludur. Sâlih, aslında iyi, faydalı,
aklen ve naklen müstakim/dosdoğru, hayırlı manasına vasıftır;
kalbî, bedenî ve mâlî olmak üzere üç kısmı vardır diye sâlihâtı tarif
ettikten sonra, sâlih ameli de şöyle tanımlamaktadır: “Amel-i
sâlihe gelince, bu da, Allah’a ve âhirete imanın muktezasına göre
ve Allah’ın inzal ve irsal buyurduğu deliller, hükümler ve haberlere
ihlâsla ve hüsn-i niyyetle Allah’ın razı olacağı güzel ameller
yapmaktır.”173 Sâlih ameli, şöyle de tanımlayabiliriz: “İmanın gereklerini
gerektiği şekilde yapmak”; güzel bir ameli güzel bir niyetle
ve güzel bir şekilde yapmaktır (tabii, “güzel”in tanımının da
güzel olması kaydıyla).”
Görüldüğü gibi, sâlih amelin dar manada tarifleri yapılmasına
karşılık; oldukça geniş tanımları da yapılmıştır. Yapılan bütün tariflerde
zahiren veya zımnen imanın şart koşulduğu görülmektedir.
Zira ister sâlih amelin, sadece farzlardır diye, isterse namaz, oruç
gibi tahsisli tarifi yapılsın; iman etmek şarttır ve zaten bu amellerin
de iman olmadan yapılması düşünülemez. Yapılan bu tarifler
içinde Elmalılı’nın yaptığı tarifin efradını câmi, ağyarını mâni bir
172] Ahmed Hamdi Akseki, Ahlak İlmi ve İslâm Ahlâkı, s. 18
173] Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y., c. 1, s.274; c.3, s. 1740
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 76 -
tanım olduğunu söyleyebiliriz. Zira bu tarifte, Allah’a ve âhirete
iman şart koşulduğu gibi, bu imanın gerektirdiği şekilde hareket
edilmesi de vurgulanmaktadır. Bununla birlikte, sâlih amelde bulunması
gereken ihlâs ve niyet de belirtilmektedir. Bütün bunların
yanında, Allah’ın razı olacağı kaydı da ayrıca dikkat çekmektedir.
Şu halde, bir amelin sâlih olabilmesi için iman ve bunun gerektirdiği
şekilde hareket etmenin esas olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü
iman, sâlih amelin düşünce planında olmasını sağlayacaktır ki,
sâlih amelde de bu esastır.
Kur’ân-ı Kerim’de Sâlih Amel İfadesi
“İman eden ve sâlih amelleri işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetle
müjdele!” 174
“İman eden ve sâlih amelleri işleyenlere gelince, imanlarından dolayı
Rableri onları altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerine iletir.” 175
Kur’an’da “iman eden ve sâlih amel işleyenler” ifadesi 58 defa
geçmektedir. Kur’an’da sâlih amel kavramı çeşitli kalıplarda geçmektedir.
3 yerde emir sigası ile geçer:
“Kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse, sâlih amel işlesin ve Rabbine
ibâdette hiç kimseyi ortak etmesin.”176; “Sâlih ameller işleyin.” 177
Kur’an’da daha ziyade “iman eden ve sâlih amel işleyen(ler)” şeklindeki
ifadelerde geçen “sâlih” veya “sâlihât” lafızları mutlak olarak
zikredilmektedir. Bundan dolayı, sıla-i rahim, Allah yolunda
infak etmek, fert ve topluma faydalı olacak her türlü hayır, adalet,
takva gibi, ister bedenî ve isterse kalbî davranış olsun, aklımıza
gelebilecek bütün iyi ve güzel davranışlar sâlih amel olarak sıralanmaktadır.
Bununla birlikte “sâlih amel işleyenler” ifadesi, sadece
namaz ve zekât gibi dinin erkânından olan amellere ait olmayıp;
usûl, füru, farz, nâfile ibâdet, muamelat, Allah rızasına muvafık
ve salâha hizmet eden, hayra yarayan bütün faydalı amelleri içerisine
almaktadır.
Mukayyed olarak geçmesi: Kur’an’da sâlih amelden bahseden
âyetlerden bazıları da takyid edilmiştir. Nitekim Bakara sûresinin
82-83. âyetlerinde böyle bir durumun olduğuna işaret eden İzutsu,
şöyle demektedir: “Allah’ın İsrailliler ile ahdi olarak verilen
bu âyet, sâlihâtın özlü bir tanımı gibi ele alınabilir. Söz konusu
174] 2/Bakara, 25
175] 10/Yûnus, 9
176] 18/Kehf, 110
177] 23/Mü’minûn, 51; 34/Sebe’, 11
AMEL
- 77 -
âyet, şu beş unsuru sıralamaktadır: Allah’tan başkasına kulluk
etmemek, ana-baba, yakın akraba, yetim ve miskinler ile ihtiyaç
sahiplerine karşı iyilik (yani sıcak kanlı ve lütufkâr olmak, ihsan
etmek), herkese güzel konuşmak, namazı kılmak, zekâtı ödemek.”
178
Kur’ân-ı Kerim’de sâlih ve sâlihât kelimelerinin geçtiği
âyetlerin bazılarında, sâlih amel ifadesinden hemen sonra, sâlih
ameller açıklanmaktadır. Böylece, mutlak olarak zikredilen sâlih
veya sâlihât lafzı, takyid edilmektedir. Nitekim; “İman edip sâlih
amelleri işleyenler, namazı kılan, zekâtı verenlere gelince, onlara Rableri
katında mükâfat vardır.”179 âyetinde durum böyledir. Zira bu âyette
zikredilen namaz, zekât birer sâlih amel olup, bunların sâlih amellere
dâhil olduklarında hiçbir ihtilaf yoktur. Âyette özellikle namaz
ve zekâtın zikredilmesi ise, bu iki ibâdetin fazilet ve önemine
dikkat çekmek içindir. Bu duruma işaret eden müfessirler, bu
ibâdetlerden namazın bedenle yapılanların en büyüğü; zekâtın
ise, mal ile yapılanların en üstünü olduğunu beyan etmektedirler.
Sâlih lafzının takyid edildiğini şu âyette de görmekteyiz: “Allah yolunda
susuzluğa, açlığa uğramaları, kâfirleri kızdıracak bir yeri işgal etmeleri
ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları yoktur ki, mutlaka bunlarla
kendilerine sâlih bir amel yazılmış olmasın. Allah, muhsinlerin ecrini zayi
etmez.” 180
Sâlih amel kavramının âyetlerde, bazen emir sigası, bazen
mutlak ve bazen de mukayyed olarak gelmesinin şüphesiz pek
çok sebepleri vardır. Emir sigası ile gelmesi, mükelleflerin mutlaka
sâlih ameller yapması gerektiğine işaret etmektedir. Nitekim mükelleflerin
yerine getirmek mecburiyetinde oldukları sâlih amelleri
bunlara örnek gösterebiliriz. Sâlih amelin mukayyed olarak
zikredilmesi, âyetlerde zikredilen sâlih amellerin belli başlılarına
işaret ettiği gibi, bunların da önemli olduklarını vurgulamaktadır.
Nihâyet mutlak olarak gelmesi ise, mükelleflerin sâlih amellerin
sadece âyetlerde zikredilenlerden ibaret olduğu fikrine kapılmamalarına
işaret etmekte ve İslâm inancına bağlı olarak, insanlığın
hayrına yapılacak her türlü güzel, iyi davranışların da sâlih amellerden
sayılacağına delâlet etmektedir. Çünkü sâlih ameller, sadece
âyetlerde zikredilen namaz, oruç, hac, anne ve babaya güzel
davranma vs. gibi hareketlerden ibaret olmayıp, bunların dışındaki
iyi davranışlar da sâlih amellerdendir. Âyetlerin emir sigası,
mutlak ve mukayyed şeklinde gelişleri, mükelleflerin bir an bile
178] Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Y., s. 270
179] 2/Bakara, 277
180] 9/Tevbe, 120
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 78 -
olsa, güzel davranışlardan uzak kalmamalarını temin içindir.
“Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama bâki kalacak sâlih
ameller, sevap olarak da, amel olarak da, Rabbinin katında daha
hayırlıdır.”181; “Ne mallarınız, ne de evlatlarınız size huzurumuzda bir yakınlık
sağlamaz. Ancak iman eden ve sâlih ameller işleyenler müstesna.
Onlara yaptıklarının fazlasıyla kat kat mükâfat vardır. Ve onlar oralarda
güven içindedirler.”182 Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, iman ve
buna bağlı olarak yapılacak sâlih ameller, bâki kalacak olan amellerdir.
Bu ameller de akla gelebilecek her türlü hayır, birr, ma’ruf,
ihsan gibi hususlardır. Kur’ân-ı Kerim’de, gerek takva, sabır gibi
kalbî, gerek namaz gibi bedenî ve gerekse zekât gibi mâlî her türlü
davranış birer sâlih ameldir.
İman – Sâlih Amel İlişkisi
Âyetlerde, iman ile sâlih amel genellikle beraberce zikredilmekte
olup, bu şekildeki âyetler oldukça fazladır. Hatta İzutsu’nun
tesbitine göre, iman ve sâlih kelimeleri birbirlerine var olacak en
kuvvetli semantik bağ ile bağlı olup, neredeyse ayrılması imkânsız
bir şekilde birbirleriyle girift haldedirler.183 İman ve sâlih amel ifadesi,
Kur’ân-ı Kerim’de 52 defa beraberce zikredilmektedir.
Genellikle âyetlerde “İman eden ve sâlih amel işleyenler” şeklinde
geçen “iman” ve “sâlih amel” lafızları, bazı âyetlerde “Kim iman ederek
sâlih amellerden işlerse...”184 veya “Erkek ve kadından her kim iman
ederek sâlih amellerden işlerse...”185 şeklinde şartlı geçmektedir. Şartlı
ifade biraz farklı olarak şu âyetlerde de geçmektedir: “Kim de O’na
sâlih amelleri işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar için de yüksek
dereceler vardır.”186 “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin
ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın.” 187
“...Kim Allah’a ve âhiret gününe iman eder, sâlih amel işlerse, elbette
onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 188
İman olmadan, sâlih amelin kişiyi kurtaracağını söylemek
son derece yanlıştır. Zira, amelin, imansız kabul edilemeyeceği
açıktır. Bunun yanında sâlih amelin mutlaka dayanması gereken
köklü bir dayanağı olması gerekir ki, bu da, imandır. Âyette “iman
181] 18/Kehf, 46
182] 34/Sebe’, 37
183] T. İzutsu, a.g.e. s. 269
184] 20/Tâhâ, 112; 21/Enbiyâ, 94
185] 4/Nisâ, 124
186] 20/Tâhâ, 75
187] 18/Kehf, 110
188] 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
AMEL
- 79 -
etmiş olarak” ifadesinin yer alması gösteriyor ki, iman olmadan,
sâlih amelin bir faydası olmamaktadır. Hatta bir amelin, sâlih olabilmesi
için, imana bağlı olarak yapılması gerekmektedir. İmanın,
hem dünyevî, hem de uhrevî boyutta olduğu düşünülünce, bir fiilin
sâlih amel olabilmesi için her şeyden önce imana dayanması
gerektiği daha iyi kavranır. İmandan kaynaklanmayan bir amelin
kabul edilmemesi kadar tabii ve mantıkî bir şey olmaz. Malum
bir gaye ve muayyen bir düşünceden doğan sâlih bir amel, ancak,
Allah’a iman sayesinde zuhur imkânı bulabilir. Başka bir ifade ile
amel, imandan akan bir nurdur. Zaten âyetlerde, imanın, sâlih
amelden önce gelmesinde, sâlih amelin, imandan doğup neşv ü
nemâ bulduğuna işaret vardır. Zira iman, sahibini hayra ulaştırır,
şerden korur ve sâlih amel, imanla itibar kazanır.
Kur’ân-ı Kerim’de yetmiş âyette iman ile sâlih amel beraberce
zikredilmektedir. İman ile sâlih amel arasında kuvvetli bir semantik
bağ olup, birbirlerinden ayrılması imkânsızdır. Gölge, nasıl
bedeni takip ederse, aynı şekilde sâlih amel de imanı takip etmektedir.
Nerede iman varsa, orada sâlih amel de olmalıdır. Öyle
ki, birinci ikinci ile veya ikinci birinci ile tarif edilse, doğru kabul
edilebilir. Çünkü iman, ıslahın en faziletlisidir. Amellerin en üstünü
ise sâlih olanıdır. İman ve sâlih amel ifadelerinin beraberce zikredildiği
âyetlerde, insanın ebedî kurtuluşa ermesi genelde iman
ve sâlih ameli beraberce yapmasına bağlanmaktadır. Sâlih amel
olmadan, yalnız kuru bir imanın kişiyi ebedî saadete kavuşturacağı
pek mümkün görülmemektedir. Amel, imanı ayakta tutacak
bir rükûn olarak imana dâhil değildir. Dolayısıyla amelin yokluğu
ile kişinin, dünyada kâfir oluşuna ve imandan çıkışına; âhirette
ise devamlı azap olunacağına ve cehennemde ebedî kalacağına
hükmedilebilsin. Yine amel, imanın ayrılmaz bir parçası olarak
imanın dışında da değildir. Dolayısıyla amelin yokluğu ile kişi, bu
dünyada kınanmayı hak etmeyeceğine; âhirette ise ıkap ve azabı
gerektirmeyeceğine hükmedilebilsin.
O halde sâlih amel ile iman arasında önemli bir bağ vardır.
Çünkü Allah, kendisine kavuşmanın sâlih amel işlemede ve yapılacak
ibâdette hiç kimseyi kendisine ortak koşmamada olduğunu
bildirmektedir.189 Yine kötülüklerin keffâreti ve kişinin en güzel şekilde
mükâfatlandırılması, iman ve sâlih amelleri işlemeye bağlanmaktadır.
190 Sâlih amel, imanın semeresidir. Sâlih amel işleyenin
ne zulümden, ne de hakkının çiğnenmesinden korkmayacağı,191
189] 18/Kehf, 110
190] 29/Ankebut, 7
191] 20/Tâhâ, 212
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 80 -
yaptıklarına karşılık kat kat fazlasıyla mükâfat verileceği,192 cennetlerin
vaad edilmesi193 gibi daha pek çok hususlar âyetlerde belirtilmektedir.
Bütün bu ve benzeri âyetler, iman ile sâlih amel arasında kuvvetli
bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Aslında iman lafzı müşterek
bir lafızdır. Gazali bu konuda şunları söyler: İman lafzı, üç
mânâ arasında müşterektir. Zira iman kelimesinden, bazen yakınî
delillere dayanan tasdik, bazen herhangi bir şüphe bulunmamak
şartıyla taklid elde edilen inanç kastedildiği gibi, bazen de bu isim,
tasdikin bir gereği olarak, kendisiyle beraber amelin de bulunduğu
bir inanca verilir.194 Görüldüğü gibi aslında iman lafzının içerisinde
amel de bulunmaktadır. Bu da gösteriyor ki, iman denilince
akla amel de gelmelidir. İnsan, amele devam etmesi sebebiyle,
kendi inancına karşı bir yakınlık duyar ve bununla da huzur ve
güveni artar. Bundan dolayı, kendi inancına uygun olarak uzun
zaman amel işlemeyen bir kimsenin, bu inancını değiştirmek veya
bu konuda kendisini şüpheye düşürmek isteyen bir kimsenin,
amele devamı uzun olmayanınkinden daha zor olur.195 insan inandığı
gibi yaşamıyorsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar.
İman ile sâlih amel arasındaki ilişkiyi İbn Teymiye daha net bir
şekilde ortaya koymaktadır. Ona göre, sâlih amelin imanla ilişkisi,
ya dudakla dilin ilişkisi gibi veya kalbin bedenle olan irtibatı veyahut
da bir buğday danesinin bütünlüğü gibidir. Zira konuşmak,
dudak ve dil ile olur. Kalpsiz bir beden düşünülemez. Aynı şekilde
danenin içi ve dışı vardır, özellikleri ayrı olduğu halde iki dane
denilmez. 196
Sâlih amel, imanı olgunlaştırma ve tamamlama özelliğine sahip
olmasının yanında, imanın semeresi ve sıhhatidir de. Zaten
amelsiz imanı olan kişinin, zâhir ve bâtın bütün uzuvlarını kaybedip
yaşamaya çalışan bir insana benzetilmesi de iman ile sâlih
amel arasındaki ilişkiyi daha belirgin bir hale getirmektedir. Mücerret
bir iman, ebedî bir cehennemden kurtuluş ifade etse bile
derecelerin yükselmesini ifade etmez. Mü’minin yüksek derecelere
ulaşması, ancak iman ve sâlih amelle olur.
“Kim de O’na sâlih ameller işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar
için yüksek dereceler vardır.”197 Âyette zikredilen yüksek derecelere
192] 34/Sebe’, 37
193] 2/Bakara, 82
194] Gazâli, İtikadda Orta Yol, s. 167-168
195] Gazâli, a.g.e. s. 169-170
196] İbn Teymiye, Kitabu’l-İman, s. 286
197] 20/Tâhâ, 75
AMEL
- 81 -
nail olmak, sadece imanla olmayıp, bunun yanında sâlih amellere
de bağlanmıştır. Yine aynı şekilde “İman eden ve sâlih amelleri işleyenleri,
altlarından ırmaklar akan cennetlerle müjdele!”198 anlamındaki
âyette de müjde, sadece imana olmayıp, aynı zamanda sâlih
amele bağlıdır. Allah, cennetlere girmeyi, iman edip sâlih amelleri
işlemeye bağlayarak şöyle buyurmaktadır: “İman eden ve sâlih
amelleri işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız.”199
Amelsiz iman, nefsi tezkiye etmeye yetmeyeceği gibi, vaad edilen
mükâfatları da elde etmeye kâfi gelmeyecektir. Kur’ân-ı Kerim,
Sâlih amel konusunu çeşitli yönleriyle ele alır.
İhlâs – Sâlih Amel İlişkisi
İhlâs, riyayı terketmek, kalbi karışık şaibelerden saflığa ulaştırmak,
ameline Allah’tan başkasını şâhit olarak istememektir.
İhlâs, Allah ile kul arasında bulunan bir sırdır; Şeytan onu bilemez
ki ifsad etsin. Hevâ ve hevesin rolü yoktur ki ona meyletsin.
Bedene göre ruh ne ise, amele göre ihlâs odur. Ruhu olmayan
bir beden, cansız bir maddeden ibarettir. İhlâssız amel de hebâ
olmuş bir iş gibidir.
İhlâslı davranmak, samimi olmak, gösteriş ve riyadan uzak bir
şekilde hareket etmek oldukça zor bir iştir. Kişinin bütün tutum
ve davranışlarında ihlâslı olması, hele sâlih amel işlerken ihlâslı
davranması daha da zor gibidir. Ancak kişi, bu durumlarda samimi
bir şekilde hareket ederse, ameli değer kazanır ve herhalde
ameli makbul olur. İhlâs kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de 31 defa tekrar
edilmektedir.200 “Ancak tevbe edenler, ıslah olanlar, Allah’a sarılanlar
ve dinlerinde Allah için ihlâslı olanlar müstesnadır. Onlar iman edenlerle
beraberdir. Allah mü’minlere büyük ecir verecektir.”201 Bu âyette Allah,
münafıkların, içinde bulundukları durumdan kurtulmalarını, tevbe,
ıslah, Allah’a yönelme, O’na sığınma ve dinde ihlâslı bir şekilde
hareket etmeye bağlamaktadır.
İhlâs aynı zamanda dinin esasındandır. “Oysa, kendilerine, dini
yalnız Allah’a hâlis kılarak, Allah’ı birleyenler olarak O’na kulluk etmeleri,
198] 2/Bakara, 25
199] 4/Nisâ, 57
200] “İhlâs” Kelimesinin Kökü “H-l-s” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(31 Yerde): 2/Bakara, 94, 139; 4/Nisâ, 146; 6/En’âm, 139; 7/A’râf, 29, 32; 10/
Yûnus, 22; 12/Yûsuf, 24, 54, 80; 15/Hicr, 40; 16/Nahl, 66; 19/Meryem, 51;
29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 50; 37/Sâffât, 40, 74, 128, 160,
169; 38/Sâd, 46, 46, 83; 39/Zümer, 2, 3, 11, 14; 40/Mü’min, 14, 65; 98/Beyyine,
5.
201] 4/Nisâ, 46
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 82 -
namaz kılmaları, zekât vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur.”202
anlamındaki âyette zikredilen üç esas, yani dinde ihlâs ile Allah’a
ibâdet etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermek doğru dinin esaslarıdır.
İhlâslı bir şekilde Allah’a ibâdet etmek, sâlih amel cümlesindendir.
Bu özellikleri kendisinde bulunduran mü’minin kalbine
hile girmez. Böyle mü’minler, Allah için amelde ihlâslı olmak,
devlet adamlarına ve yöneticilere nasihatte bulunmak ve müslümanlarla
bir arada olmak203 isterler. Şu halde kişinin faaliyeti ve
samimiyeti, ihlâslı olmasıyla değer kazanır ve böylece amelinin
ecrini arttırır. Neticede de derecesi yükselir ve toplumda örnek bir
şahıs durumuna gelir. Çünkü ihlâslı bir kişi riyadan arınmış bir şekilde
dine hizmet etmeyi kendisine vazife bilen bir insandır. Böylece
mü’min kişi “...Ben dinimi yalnız Allah’a hâlis kılarak, O’na kulluk
ediyorum.”204 âyetinin ifade ettiği anlam bütünlüğüne erer.
Sâlih Amel - Hasenât
Farklı formlarda birçok yerde gelen (“amilû’s-sâlihât”, “amelen
sâlihan”) “sâlih amel”, Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinde farklı vurgular
kazanır. Vahyin ilk yıllarındaki vurgusu “sorumlu davranış”tır.
Bu davranış, Bakara 2’den yola çıkarak “hidâyetten önceki takvâ”
diyebileceğimiz sorumluluk bilincine ve ahlâkına dayanır. Erdemlilik
ve dürüstlüğü ifade eder. İlerleyen yıllarda vahiy; Allah’ın râzı
olup olmadığı, imana yaraşan ve yaraşmayan eylemleri beyan
ettikten sonra “sâlih amel” terkibi “Allah’ın râzı olduğu imana
uygun davranış” vurgusunu kazanmıştır. İslâm cemaatinin iktidar
yıllarını teşkil eden Medine’de ise aynı terkip “sahibini ve başkalarını
ıslah edici iyilikler” vurgusuna ulaşmıştır. Aslında bu son
vurgu, “sâlihât” kelimesinin aslî vurgusudur ve imkânla orantılı
olarak her dönemde sâlih amelin mükemmel bir örneğidir.
Başta iman olmak üzere Allah’a itaat, namaz kılmak ve zekât
vermek gibi hukukullah ile ilgili ibâdetler bu yüzden Kur’an tarafından
“sâlihât”tan değil; “hasenât”tan sayılmıştır.205 Fakat
hasenât, sosyal amaçları gerçekleşince “sâlihât” vasfını da kazanır.
Mâûn sûresi, namaz ibâdeti özelinde, hasenât’ı sâlihât’a tebdil etmenin
formülünü sunar.206 Hasenâtâ bir’e on vaad edilirken (“Kim
bir hasene ile (iyilikle) gelirse, ona getirdiğinin on misli/katı vardır.”), 207
sâlihâta kesintisiz nimet ve cennet vaad edilmektedir. “Men câe
202] 98/Beyyine, 5
203] Bak. İbn Mâce, Mukaddime 18
204] 39/Zümer, 14
205] 11/Hûd, 23 ve 2/Bakara, 277
206] Krş. 107/Mâûn, 5
207] 6/En’âm, 160
AMEL
- 83 -
bi’l-haseneti felehû aşru emsâlihâ; ve men câe bi’s-seyyieti felâ yüczâ
illâ mislehâ vehum lâ yuzlemûn (Kim bir hasene ile (iyilikle) gelirse, ona
getirdiğinin on misli/katı vardır. Kim de bir seyyie ile (kötülükle) gelirse
o, sadece onun misliyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.)”208;
“İllâllezzîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti felehum ecrun ğayru memnûn
(“İman edip sâlih amel amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir
vardır.)””209; “İnnellezîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti lehum cennâtin tecrî
min tahtihâ’l-enhâr, zâlike’l-fevzu’l-kebîr. (“İman edip sâlih ameller işleyenlere
ise, içinden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte en büyük kurtuluş
odur.)” 210
Hasenât sahipleri seyyiâtı örtülmekle müjdelenirken, sâlihât
sahipleri canlıların en hayırlısı/iyisi olmakla müjdelenir. “İnne’lhasenâte
yuzhibne’s-seyyiât (“…Haseneler (sevaplar, iyilikler) seyyiâtı (günahları,
kötülükleri) giderir...)”211; “İllâ men tâbe ve âmene ve amile sâlihan
feulâike yubeddilullahu seyyiâtihim hasenât [Ancak, tevbe ve iman edip
sâlh amel işleyenler başka; Allah onların seyyiâtını (günahlarını, kötülüklerini)
hasenâta (sevaplara, iyiliklere) çevirir.]”212; “İnnellezîne âmenû ve
amilû’s-sâlihâti ulâike hum hayru’l-beriyyeh (İman edip sâlih amel işleyenlere
gelince, onlar halkın en hayırlısıdır.)”213 Hz. Peygamber’e nispet
edilen “Bir saatlik âdil yönetim, altmış yıllık nâfile ibâdetten hayırlıdır.”214
hadisi, sâlihât ile hasenât arasındaki büyük farka dair nebevî bir
okumadır. 215 Hasenât sahiplerinin haseneleri, onların günahlarını
giderirken; sâlih amel seyyiâtı hasenâta, günahları sevaplara
tebdil edip değiştirir. “İnne’l-hasenâte yuzhibne’s-seyyiât (“…Haseneler
(sevaplar, iyilikler) seyyiâtı (günahları, kötülükleri) giderir...)”216; “İllâ
men tâbe ve âmene ve amile sâlihan feulâike yubeddilullahu seyyiâtihim
hasenât [Ancak, tevbe ve iman edip sâlih amel işleyenler başka; Allah onların
seyyiâtını (günahlarını, kötülüklerini) hasenâta (sevaplara, iyiliklere)
çevirir.]” 217
Sâlih Amellerin Tamamını
Gerçekleştirmek Mümkün mü?
Kur’ân-ı Kerim’de sâlih amellerden bahseden âyetlerin bir
208] 6/En’âm, 160
209] 95/Tîn, 6
210] 85/Burûc, 11
211] 11/Hûd, 114
212] 25/Furkan, 70
213] 98/Beyyine, 7
214] Taberânî, el-Kebîr
215] M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Asr Sûresi, 3, s. 1300
216] 11/Hûd, 114
217] 25/Furkan, 70
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 84 -
kısmının mutlak, bir kısmının da mukayyed olduğunu daha önce
kaydetmiştik. Bu âyetlerden bazılarında sâlih amel sayılan davranışlar
zikredilmektedir. Yine bu âyetlerden bazılarında da “sâlihât”
lafzının başında, kısım, parça, bölüm anlamına gelen “min” harf-i
cerinin bulunduğu görülmektedir. “Erkek veya kadın, mü’min olarak
sâlih amellerden işlerse, işte böyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar
onlara zulmedilmez.”218; “Kim iman ederek sâlih amellerden işlerse
o, zulümden ve hakkının çiğnenmesinden korkmaz.”219; “Mü’min olarak
sâlih amellerden işlerse, çalışması inkâr edilmeyecektir ve biz onu yazmaktayız.”
220
Bu âyetlerden hareketle diyebiliriz ki, bir mü’minin bütün
sâlih amelleri yerine getiremeyeceği açıktır. Nitekim: “İman edip
sâlih amelleri işleyenler -ki, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif
etmeyiz- işte onlar cennet halkıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”221
âyetinden de anlaşılacağı gibi, gücümüzün yettiği oranda sâlih
amelleri yerine getirmemiz istenmektedir.
Hz. Peygamber, ashâbına güç yetirebilecekleri amelleri işlemelerini
emrederdi. Hz. Âişe (r.a.)’nin rivâyet ettiği hadiste bu görülmektedir:
“Rasûlullah, ashâbına emrettiği zaman, güçlerinin yeteceği
amelleri işlemelerini emrederdi. Ashâb: ‘Yâ Rasûlallah, biz senin gibi değiliz;
Allah senin olmuş ve olacak günahlarını bağışlamıştır (biz, senden
daha çok ibâdet etmek zorundayız)’ derlerdi de, Rasûlullah kızar ve hatta
kızdığı yüzünden belli olurdu. Sonra şöyle derdi: “Sizin en müttakîniz ve
Allah’ı en çok bileniniz benim.” 222
Netice olarak diyebiliriz ki, mükellefin sâlih amellerin hiç birini
bırakmaksızın tümünü yerine getirmesi imkânsız ve gücünün
dışındadır. Ancak, mü’minin, mümkün mertebe bu konuya ihtimam
göstermesi gerekmektedir. Zira âyetlerde sâlih amellerin bir
hayli tekrar edilmeleri buna işaret etmektedir. Bu konuda şöyle
bir ayrım yapmak gerekmektedir: Sâlih amellerin bir kısmı tüm
mükelleflerin yapmak zorunda olduğu farz amellerdir; bir kısmı
ise nafilelerdir. Kur’an, farz ve nafile tüm sâlih amelleri eksiksiz
istemese de, bu konuda gevşek davranmaları hoş görmemektedir.
Aslında ibâdetler/sâlih ameller, ne insanoğlunun kaçınacağı
kadar ağır ve çok; ne de onu tembellik ve rehavete sevk edecek
kadar basittir.
218] 4/Nisâ, 124
219] 20/Tâhâ, 112
220] 21/Enbiyâ, 94
221] 7/A’râf, 42
222] Buhâri, İman 13
AMEL
- 85 -
Fert Açısından Sâlih Amelin Önemi
Kişinin İtikadını Islah Etmesi/Düzeltmesi: Kur’an- ı Kerim’de
“sâlih” kavramı ile yine aynı kökten gelen “ıslah” kelimesi, ferdi ilgilendiren
yönleri ile ele alındığında görülür ki, bu kavramlarla
öncelikle toplumun bireylerinin düzelmesi ve düzeltilmesi hedeflenmektedir.
Nitekim: “Biz peygamberleri sadece müjdeleyici olarak
gönderiyoruz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse (ıslah ederse), onlara
korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”223 anlamındaki âyet buna
işaret etmektedir. Bu düzelme ise, âyetten de anlaşılacağı gibi
“iman” sayesinde olacaktır. Âyette belirtilen imanın da, Kur’an’ın
istediği tevhid fikrine dayanması, kısaca “Allah’tan başka ilah
yoktur” prensibi çerçevesinde olması gerekir.
Bu prensibin içerisinde Allah’ın ölümsüzlüğünü, yaratıcılığını,
yüceliğini, ebedîliğini, mutlak birliğini, âdil oluşunu ve merhametini
mütalaa etmek mümkündür. Çünkü bütün iyiliklerin
ve güzelliklerin aslı, esası ve temeli tevhiddir. Tevhid ise, Allah’ı
bir bilmektir. Böylece insan Allah’ın karşısında güçsüzlüğünü kavrar.
Böylece insan, İslâm’ın özünün tevhid, tevhidin özünün de
Allah’ın birliği, O’nu tek, mutlak, yüce yaratıcı ve her şeyin sahibi
ve yöneticisi olarak kabul etmek olduğunda şüphe olmadığını anlar
ve O’na yönelerek sadece O’ndan yardım ister ve yine sadece
O’na kulluk eder. Çünkü Allah’la fert arasında sağlıklı bir ilişkinin
olması gerekmektedir. Bu noktada fert düşünür ki, Allah’tan başka
her şey Allah’a bağımlıdır. Allah, bütün kudreti ve yüceliği ile
beraber, temelde sonsuz rahmet sahibidir.
Kur’ân-ı Kerim’de “iman eden ve sâlih amel işleyenler” ifadesinin
çok geçmesiyle birlikte, sâlih amel olmadan, sadece iman kavramının
da çeşitli şekillerde vurgulandığını söyleyebiliriz. Bu âyetlerde
ifade edilen tüm iman esasları doğrultusunda fert, inancını düzeltmeli
ve bilmeli ki, iman, kokusunu asla içerisinde tutmayan
ve kokusu kendiliğinden çevreye yayılan, yayılmadığı zaman yok
olabilen bir çiçeğe benzetilmektedir. Böylece şekillenen saf ve
berrak inanca, ferdin itikadının, inancının ıslahı diyebiliriz.
Kişinin Durumunu Islah Etmesi/Düzeltmesi
Islah, bir şeyi iyi ve sâlih kılmak, başlangıçta veya sonradan
olabilecek fesadı gidermek, onarmak anlamlarına gelmektedir. Islah
kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de toplam 7 yerde zikredilir.224 Islah,
223] 6/En’âm, 48
224] Islâh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 2/Bakara, 220,
228; 4/Nisâ, 35, 114; 7/A’râf, 56, 85; 11/Hûd, 88.Sulh ve Islah Kelimesinin
Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde): 2/Bakara, 160,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 86 -
kişinin hem kendisini ve hem de başkalarını düzeltmesi anlamını
taşımaktadır. Nitekim “Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar
da sonra ardından tevbe eder, kendini ıslah eder, düzeltirse,
muhakkak O, bağışlayan ve merhamet edendir.”225 anlamındaki
âyette kişinin kendisini düzeltmesi istenmektedir.
Âyetlerde ferdin hırsızlık yaptıktan sonra hemen tevbe etmesi
ve bundan vazgeçip, durumunu düzeltmesi istenmekte, sonra
da: “Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, durumunu ıslah
eder/düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Çünkü
Allah, bağışlayan ve merhamet edendir.”226 buyrulmaktadır. Bunun
yanında, fertlerin kendi durumlarını düzeltmelerini belirten
âyetlerin227 yorumlarında, onların kendi durumlarını kontrol etmeleri,
hallerini ifsad etmemeleri ve kendilerinde aşırı olan hususların
telafisi, amellerinin ıslahı, ahlâklarının düzeltilmesi gerektiği
vurgulanmaktadır. Yine âyetlerde ifade edilen ıslah, sâlih amel
işlemek, kötülüklerden el çekmek sûretiyle durumunu düzeltmek,
kendi aralarında durumlarını düzeltmek ve Allah’ın kendisinden
razı olacağı şekilde sâlih amel işlemek sûretiyle O’na yaklaşmaya
çalışmak ve böylece nefsini düzeltmek şeklinde yorumlanmaktadır
ki, bütün bunlar aynı zamanda kişinin kendi durumunu nasıl
kontrol edebileceğini göstermektedir.
Kişinin hem davranışlarını, hem de içini düzeltmesi, ıslah etmesi
gerekir. Bu da ferdin Allah’ı tanıması ve O’nun emir ve yasaklarına
uyması ile gerçekleşir. Böylece biz, öncelikle toplumda
ferdin kendi durumunu düzeltmesinin asıl olduğunu söyleyebiliriz.
Çünkü kişinin kendini düzeltmesi asıl, başkasını düzeltmesi ise
fer’îdir. Başkasını ıslah, sâlih insan olma nisabının zekâtıdır. Kendisi
sâlih olmayan, başkasını nasıl ıslah edebilir? Ağaç doğrulmadan
gölge nasıl doğrulabilir? Yüzme bilmeyen insan, denizde boğulan
başka birini nasıl kurtarabilir? Bununla birlikte, ferdin gerek inancını
ve gerekse tutum ve davranışlarını düzeltmesi, onun dünya
ve âhirette mutlu olacağının bir göstergesi demektir. Bu şekilde
kendilerini düzeltenleri Allah’ın bağışlayacağı ve onlara merhamet
edeceği de âyetlerde belirtilmektedir.228 Islah eden, düzelten
182, 224; 3/Âl-i İmrân, 89; 4/Nisâ, 16, 128, 128, 128, 129, 146; 5/Mâide,
39; 6/En’âm, 48, 54; 7/A’râf, 35, 142; 8/Enfâl, 1; 10/Yûnus, 81; 13/Ra’d, 23;
16/Nahl, 119; 21/Enbiyâ, 90; 24/Nûr, 5; 26/Şuarâ, 152; 27/Nenml, 48; 33/
Ahzâb, 71; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 40; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 5;
49/Huucurât, 9, 9, 10.
225] 6/En’âm, 54
226] 5/Mâide, 38-39
227] 2/Bakara, 160; 3/Âl-i İmran, 89; 4/Nisâ, 46; 16/Nahl, 119)
228] 3/Âl-i İmran,89; 6/En’âm, 54
AMEL
- 87 -
anlamındaki muslih kelimesi ve çoğulu Kur’an’da 7 yerde zikredilir.
229
Sâlih insan Kimdir?
Sâlih, aslında fâsid’in zıddıdır. Fâsid ve müfsid: Yükümlülüğün
gerektirdiği hususları yerine getirmeyen; sâlih de: Yükümlülüğün
gerektirdiği hususları yerine getiren diye tanımlanmaktadır.
Sâlih, inancında ve amelinde doğru olandır şeklinde de tanımlanır.
Ayrıca sâlih, Allah’ın kendisi üzerindeki haklarını yerine getiren,
Allah’a karşı farzları, kullara karşı da haklarını ödeyen, itikad ve
amelinde doğru olan, Allah’a itaat eden ve haramlardan kaçınan,
ömrünü Allah’a itaatte, malını da O’nun rızası yolunda sarfeden,
dünya ve âhiretini düzeltip kâmil bir insan olan şeklinde de tarif
edilmektedir. Fakat yapılan bu tariflerden her biri, sâlih insanın
bir yönüne işaret etmektedir. Mevdûdi ise, sâlih insanı, inancında,
niyetinde, sözlerinde ve hareketlerinde doğru olan ve hayatının
her yönünde doğruluğu benimseyen kimsedir230 şeklinde
tanımlayarak, onun derli toplu bir tarifini vermektedir. Sâlih
insanın tarifi, Kur’an’da ehl-i kitap’tan bahseden âyetlerde şöyle
tarif edilmektedir: “... Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın
âyetlerini okuyanlar vardır. Bunlar Allah’a ve âhiret gününe inanır, iyiliği
emreder, kötülükten yasaklar ve hayır işlerine koşarlar. İşte onlar sâlih
insanlardır.”231 Bu âyete göre sâlih insanın özelliklerinden bazılarını
şöyle sıralayabiliriz:
1 Allah’a ve âhiret gününe inanmak,
2 Allah’ın âyetlerini okumak,
3 Allah’a secde etmek,
4 İyiliği emredip kötülükten sakındırmak,
5 Hayır işlerine koşmak,
Sâlih amel işlemek.
Kur’ân-ı Kerim’de sâlih insan olmak, mü’minlere ait çok üstün
bir özelliktir. Peygamberler bile bu özelliğe sahip olmak için
duâ ve temennilerde bulunmuşlar, sâlih insanlardan olmayı arzu
229] Muslih Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde):
2/Bakara, 11, 220; 7/A’râf, 170; 11/Hûd, 117; 28/Kasas, 19.
230] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, insan Y., c. 1, s. 307
231] 3/Âl-i İmran, 114
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 88 -
etmişlerdir. Hz. İbrahim,232 Hz. Yusuf233 ve Hz. Süleyman’ın234 sâlih
insanlardan olmak için Allah’a duâ ettiklerini Kur’an’dan öğreniyoruz.
Yine Hz. İbrahim’in “Rabbim, bana sâlihlerden bir çocuk
lutfet”235 diye temenni ve duâda bulunduğu görülmektedir. Peygamberlerin
sâlih kullar olduğu zikredilmektedir. 236
Peygamberlerin sâlih insanlardan olmayı arzu etmelerinin sebebi
şudur: Sâlih, Kur’an’da her bakımdan mükemmel bir insan
tipi olarak çizilmektedir. Peygamberler ise, insanlar içinde Allah’ın
seçtiği insanlar olmaları sebebiyle en mükemmel insanlardır. Dolayısıyla
onlar sâlih insanlardan olmaya daha layıktırlar. Kâmil bir
sâlih insan, Allah’a isyan etmeyen ve mâsiyeti/günah ve isyanları
hatırına getirmeyendir. Hadis-i şeriflerde sâlih amelle ilgili çeşitli
açıklamalar yapılır.
Gerçek anlamda sâlih insan olmak, derecelerin en yükseği,
mertebelerin en büyüğü ve makamların en şereflisi demektir.
Peygamberlerin hedefleri, yeryüzünü ıslah etmek, fesadı kaldırmaktır.
Böylece iyiliğin emredildiği, kötülüğün yasaklandığı
ahlâk temellerine dayanan ve Allah’ın hâkimiyetini esas kılan
bir toplum düzeni kurmak için başarılı bir tebliğ yapan insanlar,
sâlih insan vasfına layık olurlar ki, bunların başında peygamberler
ve onların izini takip eden mü’minler gelir.
Peygamberlerin sâlih insan vasıfları yanında, mü’minlerin de
sâlih insanlardan olmaları gerektiği Kur’an’da vurgulanmaktadır.
“Rabbim, beni yakın bir süreye kadar ertelesen de, sadaka versem, sâlih
insanlardan olsam’ diyeceği zaman gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan
infak edin.”237 Sâlih insanlardan olma arzusu sadece peygamberler
ve mü’minlerde olmayıp, diğer insanların da istedikleri bir
vasıf olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber’e kâfir ve münafıklarla
mücadele etmesi gerektiğini bildiren âyetlerden sonra şöyle
buyrulmaktadır: “Onlardan kimi de: ‘Eğer Allah, lütuf ve kereminden
bize verirse, elbette sadaka vereceğiz ve sâlih insanlardan olacağız’ diye
Allah’a and içtiler.” 238
Sâlih insanlardan olmanın en önemli özelliği, Allah tarafından
dost edinilmiş olmak239 ve peygamberler, sıddıklar ve şehid-
232] 26/Şuarâ, 83
233] 12/Yusuf, 101
234] 27/Neml, 19
235] 37/Saffat, 100
236] 2/Bakara, 130; 21/Enbiyâ, 72; 6/En'âm, 85...
237] 63/Münafıkun, 10
238] 9/Tevbe, 75
239] 7/A'râf, 196
AMEL
- 89 -
lerle beraber olma gerçeğidir.240 Sâlih insanlardan olmanın temel
şartı ise, iman ve sâlih amel işlemektir. “İman eden ve sâlih amel
işleyenleri, sâlih insanlar arasına sokarız.”241 Bunun yanında Allah’a ve
Rasûl’üne itaat etmek gerekmektedir.242 Sâlih insanların derecelerine
ulaşmak için, sarp ve dik yokuşları aşmak, canlı bir Kur’an
olmaya gayret etmek lazımdır.
Sâlih Amelin Sonuçları
a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk
Kur’ân-ı Kerim’de, iman edip sâlih amel işleyenleri güzel bir
gelecek ve mutluluğun beklediği ifade edilerek şöyle buyrulmaktadır:
“İman eden ve sâlih amel işleyenler için güzel bir gelecek ve mutluluk
(tûbâ) vardır.”243 Âyette ifade edilen güzel bir gelecek ve mutluluğun,
iman edip sâlih amel işleyenlerin olacağı belirtilmektedir.
Çünkü iman etmek ve bu imanın gerektirdiği şekilde güzel davranışlarda
bulunmak, helâl ve haram kavramlarını en ince noktasına
kadar düşünüp, bu doğrultuda hareket etmek, mü’min için
umulan, ama oldukça da zor başarılan davranışlardandır. İşte kim
bunları yerine getirirse, Allah böylelerine mutluluk ve güzel gelecek
vaad etmektedir ki, Allah’ın verdiği sözden dönmeyeceği açık
bir şekilde beyan edilerek şöyle buyrulmaktadır: “Bu, Allah’ın vadidir.
Allah, vadinden caymaz.”244 Ra’d sûresi 29. âyette geçen “tûbâ”
kelimesinin, nimet, gıpta etmek, sevinç ve göz aydınlığı, güzellik,
hayır, keramet, cennet, cennette bir ağaç anlamlarına geldiği
rivâyet edilmektedir.
b- Güzel Bir Hayat
Kur’ân-ı Kerim’de ister kadın, isterse erkek olsun, mü’min olarak
sâlih amel işleyene güzel bir hayat vaad edilmekte ve şöyle
buyrulmaktadır: “İman etmiş olarak, kadın – erkek kim sâlih amel işlerse
ona güzel bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta
olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”245 Âyette ifade edilen güzel bir
hayatın bu dünyada mı, yoksa âhirette mi olacağı konusunda görüş
ayrılıkları bulunmaktadır. İbn Abbas ve Dahhâk’e göre vaad
edilen bu hayat, bu dünyada; Katâde, Mücahid ve İbn Zeyd’e
göre âhirette ve Süddî’ye göre de kabirde olacaktır.246 “Güzel
240] 4/Nisâ, 69
241] 29/Ankebut, 9
242] 4/Nisâ, 69
243] 13/Ra’d, 29
244] 39/Zümer, 20
245] 16/Nahl, 97
246] Fahreddin Râzi, Tefsiru’l-Kebir, 20/113
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 90 -
bir hayat”la ne kast edildiği konusunda da çeşitli görüşler vardır.
Kurtubi, bunları helal rızık, kanaat, Allah’ın rızasını kazandıran
tâatleri yapmak, saâdet, cennetteki hayat şeklinde sıralar.
Âhiret hayatı, ebedî saadet ve mutluluğu ifade etmekle beraber,
sâlih bir mü’min, sâlih ameliyle ve şahsiyetli bir kişiliği ile
bu dünyada da mutlu bir hayat sürebilir. Çünkü davranışlarında
samimi, doğru, âdil ve temiz olanlar, diğer insanlara oranla bu
dünyada da çok daha iyi bir hayat yaşarlar. Çünkü onlar, kusursuz
kişilikleriyle, bu özelliklere sahip olmayanların görmediği saygı,
şeref ve güven içinde yaşarlar. Başarı kazanmak için kötü yollar
deneyenlerin elde edemediği temiz ve göze çarpan bir başarı
kazanırlar. Dünya hayatındaki güzel yaşayış, âhiretteki mükâfatı
eksiltmez, onların zevaline yol açmaz. Bahşedilecek güzel bir hayatın,
sadece âhirete tahsis edilmeyeceği kanaatindeyiz. Çünkü
mü’min, sâlih amelle, kendisi ve çevresiyle hoş bir atmosfer
içinde yaşama imkânını bulabilir. Fakat önemli olan bu yaşantıyı
kendisine sağlayacak iman ve bu imanın gerektirdiği sâlih ameli
işlemektir. Kadın olsun, erkek olsun bu güzel hayata ulaşabilmek
için insanların Allah’a iman etmekle beraber, Allah’ın kitabına ve
rasulünün sünnetine tâbi olarak sâlih ameller işlemeleri gerekmektedir.
c- Bol Rızık ve Mağfiret
Kur’ân-ı Kerim’de, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin bağışlanıp
bol ve güzel bir rızıkla rızıklandırılacağı belirtilmekte
ve şöyle buyrulmaktadır: “(Allah,) iman eden ve sâlih amel işleyenleri
mükâfatlandıracaktır. Onlar için mağfiret ve güzel bir rızık vardır.”247
Âyette geçen mağfiret, imanın mükâfatı; rızk-ı kerîm ise, sâlih
amelin ödülüdür. Başka bir âyette ise: “İman eden ve sâlih amel işleyenlere
mağfiret ve bol rızık vardır.”248 buyrularak, bunlara nail olmak
için iman ve amel-i sâlihin gerekli olduğu vurgulanmaktadır.
Bazı âyetlerde ise, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin, büyük
mükâfatla birlikte mağfiret edilecekleri belirtilmektedir. 249
Bütün bu âyetler, iman eden ve bu inancına bağlı olarak sâlih
amel işleyenlerin affedileceğini, bunlarla da kalmayıp gerek bu
dünyada ve gerekse âhirette yaptıklarının karşılıklarını göreceklerini
göstermektedir. Çünkü Allah, ğafur ve rahimdir. Nitekim
Allah, tevbe eden, durumunu ıslah eden/düzelten, ıslah işinde çalışanı
bağışlayacağını ve ona aynı zamanda merhamet edeceğini
247] 34/Sebe’, 4
248] 22/Hacc, 50
249] 5/Mâide, 9; 35/Fâtır, 7; 48/Fetih, 29
AMEL
- 91 -
de beyan etmektedir. 250
Kur’an, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işlemek sûretiyle
hidâyete ulaşan insanı bağışlayacağını zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
“Ve Ben, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyen,
sonra da hidâyete ulaşan kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır.”251
Bu âyete göre bağışlanma için dört husus gerekmektedir. Bunlar:
Tevbe: İsyan, itaatsizlik ve küfürden sakınmak ve vazgeçmek,
İman: Allah’a, Rasûl’üne, Kitab’a ve âhiret gününe samimiyetle
inanmak,
Sâlih amel: Allah ve Rasul’ünün emirlerine uygun işler yapmak,
Hidâyet: Sebatla doğru yolu takip etmek ve yanlış yola sapmaktan
sakınmak.
Sayılan bu hususlara, doğrudan ve dolaylı olarak Kur’an’ın hemen
her yerinde rastlamak mümkündür. “Ancak sabredenler ve sâlih
amel işleyenlere gelince, işte onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır.”252
Bu âyette de, bağışlanma ve büyük mükâfata nail olma, sabretmeye
ve sâlih amel işlemeye bağlanmaktadır. Başka bir âyette ise,
amellerin ıslah edilip günahların bağışlanması, Allah’tan korkmaya
ve doğru söz söylemeye bağlanmakta ve: “Ey iman edenler,
Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki (Allah) amellerinizi düzeltsin ve
günahlarınızı bağışlasın.” 253 buyrulmaktadır.
d- Tevbelerinin Kabul Görmesi
Kur’ân-ı Kerim’de sâlih ve muslih insanların tevbelerinin kabul
edileceği beyan edilerek şöyle buyrulur: “Rabbiniz içlerinizdekini
daha iyi bilir. Eğer siz, sâlih insanlar olursanız, şüphesiz ki O, tevbe edenleri
bağışlar.”254 Bu âyette Allah, mağfiretini sâlih bir insan olma ve
tevbe edip O’na itaat etme şartına bağlamaktadır ki, böyle bir
insanın da Allah’a iman eden ve sâlih amel işleyen birisi olduğu
da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Başka bir âyette ise, bir
kötülük yapıp, sonra durumlarını düzeltenlerin de tevbelerinin
kabul göreceği beyan edilmektedir.255 Kısaca geçmişi tamamen
tasfiye etme, günahlardan vazgeçip pişmanlık duyma anlamını
ifade eden tevbe, iman da dâhil olmak üzere, her şeyden önce
250] 3/Âl-i İmran, 89; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 54...
251] 20/Tâhâ, 82
252] 11/Hûd, 11
253] 33/Ahzâb, 72
254] 17/İsrâ, 25
255] 4/Nisâ, 16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 92 -
gelmektedir. Nitekim âyetlerde bunu görmekteyiz.256 Çünkü tevbe,
gerçek iman etmenin bir teminatı durumundadır. Çünkü tevbe,
bu durumda olan bir şahsın, ayrılmaz vasfıdır. Hatta diyebiliriz
ki, tevbe, mü’minlerin en önde gelen vasıflarından biridir. 257
Bir âyette ise, tevbe ve sâlih amel, Allah’a gereği gibi yönelmenin
şartı durumundadır. “Kim tevbe eder ve sâlih amel işlerse, o,
gereği gibi Allah’a yönelmiş olur.”258 Bu âyet, aynı zamanda tevbe
edip kendilerini düzeltenler için bir müjdedir. Zira bu âyette, tabir
câizse “genel af” ilan edilmektedir.
e- Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili
İçerisinde sâlih amel ifadesinin geçtiği âyetlerden bazılarında,
iman eden ve sâlih amel işleyenlerin kötülüklerinin örtüleceği ve
iyiliklere tebdil edileceği vurgulanmaktadır. Bunlardan birinde
şöyle buyrulmaktadır: “Ancak kim tevbe eder, iman edip sâlih amel
işlerse, işte onların kötülükleri iyiliklerle değiştirilir.”259 İlgili âyetlerden
anlaşıldığına göre, kötülüklerin örtülüp iyiliklere tebdil edilmesinde
bazı şartlar söz konusudur. Bunlar da, genel anlamda tevbe,
iman ve sâlih amel olarak ifade edilmektedir.
f- Sevginin Oluşması
Kur’ân-ı Kerim’de iman edip sâlih amel işleyenlere, Rahman’ın
bir sevgi yaratacağı belirtilerek şöyle buyrulur: “İman eden ve sâlih
amel işleyenler (var ya), Rahman onlara bir sevgi yaratacak.”260 Âyette
ifade edilen sevginin yaratılmasını Hz. Peygamberimiz’in şöyle
izah ettiği rivâyet edilmektedir: “Allah bir kulunu sevdiği zaman
Cebrâil’e der ki: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev.’ Cebrâil de göktekilere
aynı şekilde nida eder. Sonra onun için yeryüzünde bir sevgi yerleşmiş
olur. İşte Allah’ın “iman eden ve sâlih ameller işleyenler (var ya), Rahman
onlara bir sevgi yaratacak” âyeti bunu ifade eder.” 261
Allah’ın muhsinleri/iyilik yapanları,262 Allah’tan tam anlamı
ile sakınanları / müttakîleri,263 sabredenleri,264 adâletli
256] 19/Meryem, 60; 20/Tâhâ, 82; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67
257] Bak. 9/Tevbe, 112
258] 25/Furkan, 71
259] 25/Furkan, 70 ve yine bak. 47/Muhammed, 2; 29/Ankebut, 7; 64/Teğâbün, 9
260] 19/Meryem, 96
261] Tirmizî, Tefsiru'l-Kur'an 20
262] 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmran, 134; 5/Mâide, 93
263] 3/Âl-i İmran, 76; 9/Tevbe, 4, 7
264] 3/Âl-i İmran, 146
AMEL
- 93 -
davrananları,265 Allah’a tevekkül edenleri,266 çok tevbe
edenleri,267 temizlenenleri268 seveceği zikredilirken; zâlimleri,269
haddi aşanları,270 fesâdı ve fesad çıkaranları,271 kâfirleri,272
kibirlenenleri,273 günahkârları,274 israf edenleri,275 hâinleri,276 nankörleri277
de sevmeyeceği belirtilir.
Allah’ın kulunu sevmesi demek, ona nimetlerini sunması demektir.
Kulun Allah’ı sevmesi ise, O’na yakın olmayı arzu etmesi,
istemesi demektir. Böylece kul, daima kendini kontrol etmeyi
hissedecek demektir. Çünkü Allah’ın sevgisini kaybetmek istemeyecektir.
Bundan dolayı da kulun Allah’a sevgisi kuvvetlenecek
ve âyette işaret edilen boyuta ulaşacak demektir ki, âyette şöyle
buyrulur: “... Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise daha kuvvetlidir.”278 Allah
sevgisini kazanmak için O’na iman ve bu imanın gerektiği şekilde
sâlih amel gerekmektedir.
g- İnsanların En Hayırlıları Olmak
Kur’ân-ı Kerim’de iman eden ve sâlih amel işleyenlerin
mahlûkatın en hayırlıları olacağı ifade edilerek şöyle buyrulur:
“İman eden ve sâlih amel işleyenler mahlûkatın en hayırlılarıdır.”279 Bu
âyette geçen “beriyye” kelimesinin genel bir mânâ arzedeceği gibi,
kendi asırlarında yaşayan mahlûkatın en hayırlısı anlamını ifade
edeceği beyan edilmektedir. Gerçekten insan, “en güzel bir şekilde
yaratılmış” olup, şeklen mahlûkatın en mükemmeli olduğu gibi,
akıl sayesinde de onların en üstünüdür. Fakat insan, bu mükemmelliğin
nereden kaynaklandığını unuttuğundan dolayı, kendisini
yaratan, öldüren ve sonra yine diriltecek olan Allah’ı unutmuş ve
böylece “nankör” durumuna düşmüştür.280 Dolayısıyla mahlûkatın
en şerlisi olmuştur. Ancak, onu bu durumdan kurtaracak yol da
yine Allah tarafından gösterilmiştir ki, bu da genel anlamda iman
265] 5/Mâide, 42; 49/Hucurât, 9; 60/Mümtehine, 8
266] 3/Âl-i İmran, 159
267] 2/Bakara, 222
268] 2/Bakara, 222; 9/Tevbe, 108
269] 3/Âl-i İmran, 57; 42/Şûrâ, 40
270] 2/Bakara, 190; 5/Mâide, 87; 7/A'râf, 55
271] 2/Bakara, 205; 5/Mâide, 64; 28/Kasas, 77
272] 3/Âl-i İmran, 32; 30/Rûm, 45
273] 4/Nisâ, 36; 16/Nahl, 23; 28/Kasas, 76
274] 4/Nisâ, 107
275] 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31
276] 8/Enfâl, 58; 2/Bakara, 276
277] 22/Hacc, 38
278] 2/Bakara, 165
279] 98/Beyyine, 7
280] 22/Hacc, 66
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 94 -
ve sâlih amel olup, insan bu sayede yaratıkların en hayırlısı konumuna
gelmiştir.
h- Dinamizm Kazanmaları
İman edip sâlih amel işlemek, insanı dinamizme sevkeder.
Çünkü iman ve sâlih amel, bir noktada, mü’minin boş işlerle
meşgul olmasını engeller. Çünkü mü’minler âyetlerde de ifade
edildiği gibi “... Faydasız bir şeye rastladıkları zaman, yüz çevirip vakarla
geçerler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı
kör ve sağır davranmazlar.” 281
İnsanın sabahın erken saatlerinden, gecenin belirli bir vaktine
kadar Rabbi ile baş başa kalması, bir sâlih ameldir ve bunu
insana ancak inancı yaptırabilir. Yani kılacağı beş vakit namaz,
mü’minin Rabbi ile başbaşa kalmasını sağlayacaktır ki, namazın
sâlih amellerin en üstünü olduğu belirgindir. Namaz, özellikle
cemaatle kılındığında mü’minin hem kendisine ve hem de çevresine
karşı sorumlu ve uyanık olmasını sağlayacaktır. Böylece
mü’min sâlih ve muslih (aktif bir insan) olma yolunda gayret
gösterecek demektir. Ramazan’da oruç tutan bir mü’min, toplumdaki
yoksulları düşünür. Bu durum, mü’mini dinamik tutarak
onun devamlı çalışmasını sağlayacak ve yine çevresinde fakir
ve yoksul olanlara sadaka ve zekât yoluyla yardıma koşacaktır
ki, bunlar da sâlih amelin birer göstergeleridir. Psikolojik açıdan
ibâdetlerin insan ruhu üzerinde etkisinin olduğu ve insanı huzur
ve sükûna kavuşturduğu bilinmektedir. Günlük ibâdetlerini yerine
getiren bir mü’min, Allah’a karşı görevini yapmanın rahatlığı
yanında, kendini de yenilemiş ve dinamik bir hayata kavuşmuş
olacaktır. Böylece mü’minler, Allah’ın bütün insanları sadece
kendisine kulluk etmeleri için yarattığının282 şuuru içinde hareket
etmeleri gerektiğini idrâk etmiş olacaklardır.
i- Yeryüzüne Vâris Olmaları
Kur’ân-ı Kerim’de iman edip sâlih amel işleyenlere, yeryüzüne
halef kılınacakları vadedilerek şöyle buyrulur: “Allah, sizden iman
edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı, sahip ve
hâkim kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, sahip ve hâkim
yapacağına onlar için râzı olduğu dinî temelli yerleştireceğine ve korkularını
güvene çevireceğine dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder,
hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Ama kimler bundan sonra da inkâr
281] 25/Furkan, 72-73
282] 51/Zâriyât, 56
AMEL
- 95 -
ederse, işte onlar artık yoldan çıkmışlardır.”283 Bu âyette Allah, iman
edip bu imanlarının gerektirdiği şekilde sâlih amel işleyenlere üç
şey vadetmektedir. Bunlar:
Yeryüzüne halef kılınmaları,
Kendileri için seçilen ve beğenilen/râzı olunan dinin kendilerine
sağlamlaştırılacağı,
Korkularından sonra güvene erecekleridir.
Âyette vaad edilen “yeryüzünde halef kılma” şeklinde ifade edilen
hususla ne kast edilmektedir? Müfessirler, bu konuda farklı
görüşler ileri sürmüşlerdir. Allah’ın hangi ırktan olursa olsun müşriklerin
topraklarına varis kılması ve orada her türlü tasarruf yapmaya
yetkili halifeler yapması, kâinatı imar etme, adaleti yerine
getirme ve kullar arasında ihsan, iyilik yapmak için Allah’ın onları
halife yapmasının söz konusu olduğu beyan edilmektedir. Başka
bir âyette de bu vaade açıklık getirilir: “Andolsun, Tevrat’tan sonra
Zebur’da da arza mutlaka sâlih kullarım vâris olacaklardır, diye yazdık.”284
Ancak bu verâseti, iman etmeye ve bu inancın gerektirdiği şekilde
sâlih amel işleme şartına bağlamaktadır. Yeryüzüne, tevhid inancına
sahip olup sâlih amel işleyenler, dün olduğu gibi bu gün de
vâris olabilirler. Yeter ki onlar sâlih olsunlar.
k- Cenneti Kazandırması
Kur’an’da iman eden ve sâlih amel işleyenlere vadedilen
hususların başında cennet ve içindekilerin geldiğini söyleyebiliriz.
Cennete girmenin temel şartı iman ve sâlih ameldir. Bazı
âyetlerde bu durum, “şart edatı” ile ifade edilmektedir. “Erkek ve
kadından her kim iman ederek sâlih amel işlerse işte onlar, cennete girecekler,
orada onlara hesapsız rızık verilecektir.”285; “Allah, muhakkak ki
iman eden ve sâlih amel işleyenleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere
koyar.” 286
Bütün bunların yanında, iman edip sâlih amel işleyenlere
Allah, yüksek dereceler verecek;287 korku ve hüzünden emin
kılacak;288 çalışmalarını zâyi etmeyecek;289 iyi insanlar arasına
283] 24/Nur, 55
284] 21/Enbiyâ, 105
285] 40/Mü'min, 40 ve bak. 19/Meryem, 60; 4/Nisâ, 124; 64/Teğâbün, 9; 65/Talak,
11
286] 22/Hacc, 14 ve bak. 47/Muhammed, 12; 14/İbrahim, 23; 2/Bakara, 25; 29/Ankebut,
58
287] 20/Tâhâ, 125; 46/Ahkaf, 19; 8/Enfâl, 84
288] 2/Bakara, 277; 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 6/En'âm, 48; 7/A'râf, 35
289] 7/A'râf, 170; 18/Kehf, 30; 3/Âl-i İmran, 57; 4/Nisâ, 173; 21/Enbiyâ, 94
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 96 -
dâhil edecek290 ve İlâhî rahmete kavuşturacaktır. 291
“Ey Rabbim! Beni verdiğin nimete şükretmeye ve râzı olacağın sâlih
ameller işlemeye muvaffak kıl. Rahmetinle, beni sâlih kulların arasına
kat.” 292
290] 29/Ankebut, 9; 28/Kasas, 67
291] 45/Câsiye30; 6/En'âm, 12
292] 27/Neml, 19* Bu konu, çoğunlukla Ömer Dumlu'nun Kur’ân-ı Kerim'de
Salâh Meselesi adlı kitabından yararlanılıp yer yer özetlenerek hazırlanmıştır.
Sâlih Amelle İlgili Ayet-i Kerimeler
A- Sâlih Amel Anlamında “Sâlih” Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 132 Yerde): 2/Bakara, 25, 62, 82, 130, 277; 3/Âl-i İmrân, 39, 46, 57, 114; 4/Nisâ, 34, 57, 69, 122, 124, 173; 5/Mâide, 9, 69, 84, 93, 93; 6/En’âm, 85; 7/A’râf, 42, 73, 75, 168, 189, 190, 196; 9/Tevbe, 75, 102, 120; 10/Yûnus, 4, 9; 11/Hûd, 11, 23, 46, 61, 62, 66, 89; 12/Yûsuf, 9, 101; 13/Ra’d, 29; 14/İbrâhim, 23; 16/Nahl, 97, 122; 17/İsrâ, 9, 25; 18/Kehf, 2, 30, 46, 82, 88, 107, 110; 19/Meryem, 60, 76, 96; 20/Tâhâ, 75, 82, 112; 21/Enbiyâ, 72, 75, 86, 94, 105; 22/Hacc, 14, 23, 50, 56; 23/Mü’minûn, 51, 100; 24/Nûr, 32, 55; 25/Furkan, 70, 71; 26/Şuarâ, 83, 142, 227; 27/Neml, 19, 19, 45; 28/Kasas, 27, 67, 80; 29/Ankebût, 5, 7, 9, 27, 58; 30/Rûm, 15, 44, 45; 31/Lokman, 8; 32/Secde, 12, 19; 33/Ahzâb, 31; 34/Sebe’, 4, 11, 37; 35/Fâtır, 7, 10, 37; 37/Sâffât, 100, 112; 38/Sâd, 24, 28; 40/Mü’min, 40, 58; 41/Fussılet, 8, 33, 46; 42/Şûrâ, 22, 23, 26; 45/Câsiye, 15, 21, 30; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 12; 48/Fetih, 29; 63/Münâfıkun, 10; 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11, 11; 66/Tahrîm, 4, 10; 68/Kalem, 50; 72/Cinn, 11; 84/İnşikak, 25; 85/Bürûc, 11; 95/Tîn, 6; 98/Beyyine, 7; 103/Asr, 3.
B- Islâh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 2/Bakara, 220, 228; 4/Nisâ, 35, 114; 7/A’râf, 56, 85; 11/Hûd, 88;
C- Sulh ve Islah Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde): 2/Bakara, 160, 182, 224; 3/Âl-i İmrân, 89; 4/Nisâ, 16, 128, 128, 128, 129, 146; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 48, 54; 7/A’râf, 35, 142; 8/Enfâl, 1; 10/Yûnus, 81; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 119; 21/Enbiyâ, 90; 24/Nûr, 5; 26/Şuarâ, 152; 27/Nenml, 48; 33/Ahzâb, 71; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 40; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 5; 49/Huucurât, 9, 9, 10.
D- Muslih Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 11, 220; 7/A’râf, 170; 11/Hûd, 117; 28/Kasas, 19.
E- Sâlih Amel Konusundaki Âyetler
a- Sâlih Amel İşlemek: Kehf, 110; Fatır, 10; Yasin, 12; Haşr, 18; Müzzemmil, 20.
b- Sâlih Amel İşleyenlerin Mükâfatı: Bakara, 25, 82, 277; Al-i İmran, 57; Nisa, 57, 122-123, 173; Maide, 9; A’raf, 42; Yunus, 9, 26; Hud, 11, 23; Ra’d, 29; Kehf, 30-31, 107-108; Meryem, 60-63; Enbiya, 94; Kasas, 84; Ankebut, 7, 9, 58-59; Lokman, 8-9; Secde, 19; Fatır, 7; Fussılet, 8; Şura, 22-23; Muhammed, 12; Talak, 11; İnşikak, 25; Büruc, 11; Tin, 6; Beyyine, 7-8.
c- Sâlih Amel İşleyenlerin Üstünlüğü: Asr, 1-3.
d- Sâlih Amel, Dünyalık Şeylerden Hayırlıdır: Kehf, 46; Meryem, 76.
e- Sâlih Amel İşleyenlerin Kusurlarını Allah Bağışlar: Ankebut, 7; Necm, 32.
f- Allah’ın, Sâlih Amel Nasib Etmesi İçin Süleyman a.s.’ın Duası: Neml, 19; Ahkaf, 15.
g- Sâlih Amel İşleyenlerin Yaptıkları, Kendi İyilikleri İçindir: Rum, 44-45; Fussılet, 46; Casiye, 15.
h- Amelsiz İman: En’am, 158.
i- Amelde İhsan: Bakara, 112.
j- Kötü Amel İşleyenler: Fatır, 8, 10; Yasin, 12; Fussılet, 46; Casiye, 15.
k- Bütün Amelleri Allah Bilir ve Görür: Fecr, 14; Adiyat, 11.
l- Bütün Amellere Karşılık Verilecektir: Zariyat, 6; Necm, 31; Zilzal, 6-8.
m- Amellere Göre Dereceler Vardır: En’am, 132; Ahkaf, 19; insan, 1-2; Leyl, 4.
n- Amellerin Boşa Gitmesi: Muhammed, 33.
Konuyla İlgili Kütüb-i Sitte Hadis Kaynakları
a.
Amel ve İbadette Mutedil Olmak: 17/ 150; 2/ 344.
b.
Amelde Devam: 9/ 481; 17/ 594.
c.
Amelde İhlâsın Önemi: 14/ 244-245.
d.
Amelin en Efdali: 8/ 298.
e.
Ameli Azaltıp Yakınlarından Faziletli Olanlarına Güvenme: 10/ 150.
f.
Ameli Olmayan, Lütufla mı Cennete Girer? 2/ 358, 359.
g.
Amelin Yok Olması İki Çeşittir: 8/ 254.
h.
Ameller Cennete ve Cehenneme Girmeye Sebeptir: 14/ 15.
i.
Amellerin En Hayırlısının Hangisi Olduğu Sorularına Cevaplar: 10/ 173.
j.
Ameller Kapta Bulunan Madde Gibidir: 17/ 585.
k.
Amellerin En Faziletlisi Allah İçin Sevmek, Allah İçin Buğzetmek: 10/ 140-141.
l.
Amellerin En Hayırlısı Orta Yollu Olanıdır: 7/ 436.
m.
Amellerin Hayırlısı Az da Olsa Devamlı Olanıdır: 17/ 594; 8/ 389; 9/ 481.
n.
Amellerimizde Allah’tan Başkasını Ortak Etmemek: 7/ 312-313.
o.
Allah Nezdinde En Hayırlı Amel: 8/ 225.
p.
wCehennemden Uzaklaştırıp Cennete Sokacak Ameldir: 13/ 243.
q.
Cenab-ı Hak, Her Bir Hayır Ameli En Az On Misliyle Kabul Eder: 9/ 419-420.
r.
Kişi Takat Getireceği Kadar Amel Etmeli: 9/ 306-307.
s.
Kişi Ameline Göre Semavat ve Arz Ehlince Kabul Görür, Sevilir: 10/ 142-143.
t.
Kişi Amelinin Sevabını Bir Başkasına Bağışlayabilir: 15/ 239.
u.
Kişi En Son Ameline Göre Hüküm Görür: 14/ 13.
v.
Kişi Öldüğü Amel Üzerine Diriltilecektir: 15/ 265.
w.
Kişinin Uzuvları, Kıyamet Günü Amelini Haber Verirler: 14/ 389.
x.
Yapılan Amellerin Cenab-ı Hakk’a Sunulması: 10/ 286.
y.
Yedi Şeyden Önce Amelde Acele Etmek: 15/ 181.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1.
Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 239
2.
Mefatihu’l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 164-166
3.
Kur’an-ı Kerim’de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y.
4.
İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 3, s. 13-20
5.
İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 126-129
6.
Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 276-281
7.
Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. 269-273
8.
İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. 195-234
9.
Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 336-340
10.
İslâmi Terimler sözlüğü, Hasan Akay, işaret Y. s. 32-33, 408-409
11.
Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 183-187
12.
İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 277-280
13.
İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 309-315; 342-348
14.
Kur’an’da insan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 251-262
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

 
 
Salı, 12 Ocak 2021 15:05

Akide Ve Şeriat

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -2-
AKÎDE VE ŞERİAT
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
?????
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
AKÎDE VE ŞERİAT
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-2-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Hamd Allah’a, salât ve selâm O’nun rasûlüne, dünya ve âhiret güzellikleri için duâ da iman edip güzel yaşamaya çalışan müslümanlara olsun…
Akide, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak düşündüğümüzde, bu yapının temelini inanç esasları oluşturur. Nasıl ki, bir binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara dayanması mümkün değilse, Akide ile ilgili yeterli ilim olmadan da İslâm binasının yükselmesi, müslümanın inancının sağlam olması mümkün değildir.
İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü inancıyla alâkalıdır. Bu yüzden müslümanların ve müslüman fert ve ailelerden meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.
Ancak akide bilgisi sayesinde müslüman; neye, niçin ve nasıl iman etmesi gerektiğini bilir, imanını taklitten kurtarabilir, kendisini kötü düşüncelerden ve zararlı inançlardan koruyabilir. Bu konuda doğru bilgi ve inanç sayesinde bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi inanç esaslarını savunabilir. Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin inanç sistemini savunur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını ortaya koyar.
İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç, kalpte pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin yaşayışını yönlendirir.
İşte akideyi öğrenip inanç esaslarını Kur’an’dan yola çıkarak Allah’ın istediği gibi kabul etmek, insanı inanç ve davranışta İslâm’laştırarak dünya ve âhiret saâdetine kavuşturur. Akîde bilgisi ve sağlam inanç, inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu şüphe ve tereddütlerinden kurtarır, hayata tevhid gözlüğüyle bakma imkânı verir.
Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı, bu temelin sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye cennet yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da ancak iman sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak
demektir. İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her devirde asr-ı saâdeti yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur.
Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde gerçekleşir. Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala, çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse, hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır onlar.
Akîde iç dünyamızı, şeriat da dışımızı, sosyal çevreyi düzenleyip, inşâ eder. Allah’ın vahy ile gönderdiği Din’in iman ilkeleri Allah’ın hükmü olduğu gibi; namaz, oruç, zekât, iyilik etme, sadaka verme ve benzeri ibâdetler; hangi ölçüler içinde nasıl bir eğitim, nasıl bir ticaret, nasıl bir miras paylaşımı, hangi suça nasıl bir ceza verme gibi hususlar da Kur’an’dan yola çıkılarak cevap buluyorsa, onlar da Allah’ın hükümleridir. Bunların arasında ibâdet (kulluk) olarak fark yoktur. Rabbimiz tarih boyunca insanlara tek bir Din’i, İslâm’ı göndermiştir.
Günümüzde (özellikle Türkiye’de) ‘şeriat’ kelimesi maalesef en yanlış tanınan, üzerinde çok fazla gürültü yapılan kavramlardan biridir. Kavramların yerli yerine oturmaması ve özellikle bazı çevrelerin resmî imkânları kullanarak meydana getirdikleri olumsuz hava yüzünden sapla saman birbirine karışmaktadır. Kötü niyetli bozguncuların ve kendi ideolojilerini topluma bir dünya görüşü, bir yaşama biçimi olarak dayatıp saltanat sürmek isteyenlerin yanlış görüşlerini bir tarafa bırakıp olaya ilmî açıdan bakmak gerekir. Bilinmelidir ki, bir kavram kendi bağlamında kendi âit olduğu sistemde bir anlam kazanır. O kavramı alanından ve âit olduğu yerden koparır, içerisini kendiniz doldurmaya kalkarsanız; o kavramla ifade edilen şeyi kendiniz doğru anlamanız, insanlara arzu edildiği gibi sunmanız mümkün değildir.
Şeriat, bütün emir ve yasakları, bütün hükümleri ve yasaları içerisine alacak şekilde İslâm Dini karşılığında kullanılmaktadır. Buna göre İslâm şeriatı denildiği zaman, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile gönderilen din ve onun hükümleri akla gelir. ‘Şeriat’, bir anlamda kanun, kural veya prensip demektir. Meşrû/İslâmî kanun ve kurallar bir taraftan hakların sahiplerine ulaşmasını ve düzeni sağlarken, bir taraftan da insan ve toplumun mutluluk yoluna girmesine sebep olurlar. Şeriatsız bir toplum; kaos toplumudur, düzensizlik ve zulüm toplumudur. Güçlülerin ve zorbaların hükmünün geçtiği toplumdur.
İlk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler bir şeriatla sorumlu tutulmuşlardır. Bir sonra gelen elçi, ya bir önceki peygamberin tebliğ ettiği şeriattan sorumlu oluyor, ya da bazı küçük değişikliklerle yeni bir şeriatı tebliğ ediyordu. İslâm şeriatı, öz açısından aynı kalmış ve Hz. Muhammed’le (s.a.s.) tamamlanmış, son şeklini almıştır.
Kur’an’a göre, toplumu Allah’ın indirdiği yasalar yönetmelidir. Allah, her topluma, peygamberleri aracılığı ile yasalar (şeriat) indirmiştir. Allah’ın indirdiği hükümleri/yasaları uygumayanlar kâfir/nankör, zâlim ve fâsık/yoldan çıkmış olurlar (5/Mâide, 45-47).
Akîde ve şeriat, iman ve sâlih amel demek. Bu iki özellik Allah’ın istediği gibi ise, dünyada Allah’ın yardımıyla huzur ve mutluluk, âhirette ebedî ödül insanı bekliyor.
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Temmuz 2011, Ümraniye


- 11 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -2-
AKÎDE

Tevhidî Esaslar ve Günümüz

Akîde; Anlam ve Mâhiyeti

İslâm Akîdesinin Konusu

Akîdenin Önemi ve Gayesi

Akîdede Ölçü (İslâm Akîdesinin Kaynağı -Delili-)

Akîdevî Esasların Değişmezliği

İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü

Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu

Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati

Akaidde Mezhep Olur mu?

Akide Konularında Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Hususlar

İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri

Klasik Akaid Kitaplarının Eksik ve Hatalı Tarafları

İslâm Akaidine Giren Yanlışlar ve Nedenleri

Akaid Kitaplarına Giren Kur’an Dışı İnançlar

Akîdede Vahdet

Müslümanlar ve İslâmî Duruş

Kur’an’ın çözüm olarak sunduğu İslâmî Duruş
“Ey iman edenler, iman edin…” 1
Tevhîdî Esaslar ve Günümüz
Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için de gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına -insan istemese bile- depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
1] 4/Nisâ, 136
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 12 -
Beyinle kalp arasında sanıldığından fazla irtibat vardır. Kur’an,
aklı kullanıp düşünmenin mekanik beyinle değil; imanın yönlendirdiği
kalple olabileceğini ısrarla vurgular. Bilinmesi gerekenlerin
başında gelen “Allah”ı hakkıyla bilemeyen veya bildiğini sadece
O’na kullukla isbat edemeyenlere düşünmeyen câhil der Kur’an.
Ve bu câhillik; beyin, gönül ve diğer organların fıtrat istikametinde
görevlerini yapmaması demektir.
Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında
bu cehâlet/câhiliyye vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti
asra taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği
gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi
mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti
gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız
bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş
ve dünyada huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası
içinde değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye
çalıştığını sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı
bozan şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem.
Dört değil, on dört taraftan câhiliyyenin kuşattığı insanın, her
türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına
eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı
olacaktır.
Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır.
Din, bu esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış;
Mekkî sûreler hemen tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî
sûreler de sık sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları
pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene Mekke döneminde
bu imanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş, sonra da
imanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın
sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını vurgular. Her
türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini,
sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden yalnız
Allah’a kulluk sergilenemeyecektir. Kabul ve reddedilmesi gereken
bu inanç esaslarını öğreten ilim dalı da, İslâm Akaididir. Akaid,
akîde kelimesinin çoğuludur.
Bir adı da “Tevhid İlmi” olan “Akîde” ile ilgili eserlerin kiminde,
gereksiz tartışma ve ayrıntılar tevhid kavramını gölgelemiş,
mezhep tartışmaları, kelâmî düşünceler ve beşerî yorumlar
öne çıkmıştır. Bununla birlikte tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal
hayata yansıması gereken esasları, güncel itikadî problem ve sapmalar
yeterli şekilde gündeme gelmemiştir. İslâm akîdesi, sadece
inanılması gereken esasları değil; aynı zamanda reddedilmesi
AKÎDE
- 13 -
gereken esasları da düzenler. Ama unutulmamalı ki, reddedilmesi
gereken esaslar, falan veya filan mezhebin tartışılabilecek görüşlerinden
önce, “lâ” diye kestirilip atılması gereken tâğutî anlayışlar,
şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve yaklaşımlardır. Tüm
müslümanları bağlaması yönüyle İslâm akîdesi, beşerî görüşlere
dayanmamalı, göreceli ve tartışmalı konulardan, mezhebî ictihad
ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır. Vahye dayanan ve
Kur’an ilkelerinin temel alındığı İslâm akîdesini öğrenip inanmak
ve hayata geçirmeye çalışmak tüm müslümanların hedefi olmalıdır.
Hayatında akîdeyi merkeze alan kimseler, akîde ile ilgili
beşerî yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı,
müslüman olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile,
bunların yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili
yorumları ayrı ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan
mutlak hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise,
ictihadî/beşerî/zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün
müslümanların bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur
tutulup, katılmayanların tekfîr edilmesine gidilmemelidir. İslâm
akîdesi, kaçınılmaz olan farklı mezhep, görüş ve akımların kendi
doğrularını tüm müslümanlara dayatmaları için bir araç haline
getirilmemelidir. Akîde ve bununla ilgili bilgi, müslümanlar arasında
tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren ve mutlak
hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir.
Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara şeksiz
iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle
bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde
ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.
Temel akîdevî esaslarda birleşen, Kur’an’ın akîdevî ilkelerine
ters düşmemeye çalışan, bununla birlikte usûl ve cemaat farklılığı
içinde olan mü’minler birbirlerini kardeş kabul etmek zorundadır.
Mücadeleyi Kur’an’ın esaslarını belirlediği akîdemize düşman
olanlara yöneltmeli, tüm muvahhid mü’minlerle vahdeti hedefleyerek,
yardımlaşma ve dayanışma içinde olmaya çalışmalıyız.
Akîdeyi hayatının merkezine alan muvahhid mü’minler olarak;
tüm câhiliyye düşünüş, inanış ve yaşayış biçimini terk edip hayatın
her alanına tevhidî ilkeleri hâkim kılma gayretinde bulunmak
zorundayız.
Akîde; Anlam ve Mâhiyeti
Akîdenin Sözlük ve Terim Anlamları
Akîde; sözlük anlamı olarak düğümlemek anlamına gelen akd
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 14 -
kökünden türemiştir. Akaid de akîde kelimesinin çoğuludur. Aynı
kökten türeyen i’tikad kelimesi ise; düğüm atmışcasına bağlanmak,
bir şeye gönülden inanmak, o şeyi gönülden benimsemek
anlamına gelir. O halde akîde gönülden bağlanılan şey demektir.
‘Akd’ aslında iki şeyin arasını birleştirmektir. Bu, ipin parçalarını
birbirine bağlama hakkında, bir binanın parçalarını bağlama
anlamında kullanıldığı gibi; yemin, nikâh, sözleşme, satış gibi manevi
alanlardaki ‘bağlama’ hakkında da kullanılır.
Sözün akd edilmesi, yani bağlanması yemin’dir. Bu, hem bir
söz vermedir, hem de gönlün bağlandığı şeydir. Kur’an bu kelimeyi
fiil olarak sözlerin bağlanması şeklinde kullanıyor. Mü’minler,
yeminle bağladıkları sözlerinden sorumludurlar.2
‘Akd’ aynı zamanda her türlü söz vermenin, anlaşma yapmanın
ortak adıdır. Kur’an mü’minlere şöyle diyor: “Ey iman edenler!
Akitlerinizi (Allah’la ve insanlar yaptığınız sözleşmelerinizi) yerine getirin…”
3
Aynı kökten gelen ‘akit’, insanın gerek Rabbi olan ezelî yani
‘elest bazmi’ndeki sözleşmesi, gerekse diğer insanlarla yaptığı
her türlü anlaşmanın, sözleşmenin genel adıdır. İbn Abbas’a (r.a.)
göre buradaki ‘akit’, Kur’an’ın genel hükümleri, helâl ve haram
ölçüleridir.4 Yine aynı kökten gelen ‘itikat’ iman kelimesinin eş
anlamlısı olarak kullanılmaktadır. İnanmak, bağlanılması gereken
şeylere bağlanmak demektir. Aynı kökten gelen bir başka kelime
ise ‘ukde’dir. Bunun anlamı kendileriyle evlenilen kadınlarla
yapılan ‘nikah bağı’5 ve düğümdür.6 Kur’an’da bir yerde de çoğul
olarak (uked şeklinde) kullanılmaktadır.7
‘Akide’ gönülden bağlanılan şey manasında kişinin isteyerek,
benimseyerek, inanç esaslarını kabul edip inanması demektir.
‘Akide’nin çoğulu ‘akaid’dir. ‘Akaid’, İslâm’ın inanılması gerekli
olan temel esasları ve hükümleri demektir. ‘Akide’ daha geniş
olarak, bir şeye inanmak, bir haberi veya bir kimseyi doğrulamak,
bir şeye bağlı kalmak; inanma şekli, düşünce biçimi gibi kullanılış
alanına sahiptir.8
2] 5/Mâide, 89; Ayrıca bk. 4/Nisâ, 33
3] 5/Mâide, 1
4] nak. Ali Bulaç, Meâl, 106, İbn Kesir, 1/475
5] 2/Bakara, 235-237
6] 20/Tâhâ, 27
7] 113/Felâk, 4
8] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 41.
AKÎDE
- 15 -
Kavram Olarak Akide
Terim olarak akîde: İslâm Dini’nde inanılması ve reddedilmesi
gerekli olan esaslara denir. Bu esaslardan bahseden ilme de Akaid
ilmi denir.
Bu tanımda geçen inanılması gerekli esaslar; Allah’ın varlığına,
birliğine, kudretinin sonsuzluğuna, meleklerine, kitaplarına
(vahye), peygamberlerine, âhiret hayatına, Kur’ân-ı Kerim’deki
emir ve yasakların tümüne inanmak demektir. Reddedilmesi gerekli
esaslar ise; küfür, şirk, nifak, fitne, kullara kul olmayı gerektiren
düzen ve hayat görüşleri, her türlü yanlış inanç, düşünce ve
hayat şekilleri, bâtıl inanç ve hurâfelerdir.
Akide; Allah’ın gönderdiği İslâm’ı, yani Hz. Muhammed’in
(s.a.s.) getirip tebliğ ettiği Din’in bütün esaslarını, bütün hükümlerini
kalp ile doğrulamak, dil ile söylemek, bir anlamda İslâm’ın
doğruluğuna tanıklık etmek demektir.
Akide, bir dinin inanç esaslarıdır. Bir kişi o inanç esaslarını kabul
ettiği zaman, o dini benimsemiş olur, o dinden sayılır. Akide
aynı zamanda, o dinde bulunan emir, tavsiye, prensip, yasak gibi
amel ilkelere de yön verir. Çünkü, akidenin gereği ahlâk ve davranış,
yani amel olarak hayata yansır. Yalnızca inanç olarak kafalardan
kalan ‘akide’ler zamanla yerini başka inançlara terk eder.
Bu açıdan bakıldığı zaman denilebilir ki, akide kişinin dünya
ve âhiret görüşünün bütünleşmiş şeklidir. Kişi ona bağlanır, onun
doğru olduğunu kabul eder ve amele ilişkin ilkeleri yaşamaya çalışır.
Bir şeyin doğruluğuna inanmak, onun gerektiği yerde uygulanmasıyla
gösterilir, isbat edilir.
İslâm’ın ‘akide’ sistemi, Din’in temelidir. Akide, insanla ilgili
yaratılış gerçekliğine ulaşmak, insan ile Yaratan arasındaki bağı
bulmaktır. Bu kuvvetli bağ, insanı Allah karşısında sorumlu hale
getirir ve hayatını hangi amaç doğrultusunda yaşayacağını gösterir.
İslâm’da inanç sistemi (akide) kuru kuruya bir inançlar sıralaması,
içleri boş hayali şey değildir. Akide, Din’i kabul etmenin ve
ona uygun olarak yaşamanın, daha doğrusu yalnızca Allah’a kulluk
yapmak üzere karar almanın, buna söz vermenin kendisidir.
Sözlük anlamında geçtiği gibi ‘akit’ yapmak, bir anlamda sözleşme
yapmak, söz vermektir (ahd etmektir). Akide, bu söz verişin,
bu sözleşmenin İlâhî yönüdür. Mü’min, İslâm’ın akide ilkelerini
kabul ederek kulluk yapma sözleşmesini imzalar, Allah (c.c.) ile
yaptığı ahd’i (anlaşmayı) uygulamaya karar verir.
İslâm’ın akide anlayışı aynı zamanda, Allah’ın yanlış dediği,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 16 -
bâtıl ve geçersiz saydığı bütün inançları bir tarafa atmanın, kafalarda
ve gönüllerde yanlış olan inançları terk etmenin göstergesidir.
Kur’an’a göre, Allah tarafından gönderilmiş bütün peygamberler,
vahy ile bildirilen inanç esaslarını (akideyi) insanlara anlatmışlardır.
İlk peygamberden son peygambere kadar, akide aynı
kalmıştır. İslâm akidesi, çağlara, ülkelere, halklara ve sistemlere
göre değişmez. İnanılması gereken bütün ilkeler, bütün insanlar
için geçerlidir. Çünkü İslâm’ın inanç esasları Mutlak Hakikat’tir,
gerçektir. Mutlak gerçek olan bir şey zamana ve yere göre değişmez.
İslâm’ın akidesi, yani akaidi, Tevhiddir. Bütün peygamberler
Tevhid inancını anlatmışlardır. İnsanlar arasında tarih boyunca
Tevhidden sapmalar oldukça, Allah yine elçilerini göndermiş ve
onları Hakk’a davet etmiş ve uyarmıştır.
Diğer peygamberlere vahyedildiği gibi Hz. Muhammed’e de
vahyedilmiştir.9 Hz. Muhammed’e gönderilen Kur’an, kendinden
önce gönderilen İlâhî kitapları doğrulamaktadır.10
Allah (c.c.) bütün topluluklara, ‘Allah’a ibadet edin, tağuta kulluk
yapmaktan kaçının’ diye tebliğ yapması için elçiler gönderdi. Ancak
onlardan kimileri hidayeti, kimileri sapıklığı (dalâleti) tercih ettiler.
11 Onların tebliğinin içerisinde, Allah’a, âhirete ve peygamberliğe
iman gibi üç temel vardı. Vahyin ve peygamberliğinin yanında
İlâhî kitaplar ve melekler de akla gelmektedir. 12
Akide ve Şeriat İlişkisi
İslâm, aslında bir bütündür. Ancak ilkelerini açıklarken onu iki
kısım halinde anlatmak gerekir:
1- Akaid, yani akide esasları,
2- Şeriat, yani Din’in hükümleri, emirleri, yasakları.
Bazı İslâm âlimleri de bunu dörtlü bir taksim halinde şöyle
ifade ederler:
1- İtikat, 2- İbadet, 3- Ahlâk, 4- Muamelât (hükümler ve hukuk)
9] 4/Nisâ, 163
10] 35/Fâtır, 31
11] 16/Nahl, 36
12] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 42-43.
AKÎDE
- 17 -
İslâm Akîdesinin Konusu
Akaid’in konusu İslâm’da inanılması ve reddedilmesi gereken
esaslardır. İslâm akîdesini oluşturan konular, Kur’ân-ı Kerim’de
ve mütevâtir hadislerde farklı yorumlara gerek bırakmayacak şekilde
açık ve kesin olarak yer alan hükümlerdir. Meselâ, Allah’ın
varlığı ve birliği, melekler, kitaplar, peygamberler, âhiret, küfür,
şirk, münâfıklık vs. ile ilgili, Kur’an’da anlamı açık ve kesin hüküm
ifâde eden âyetler akaid ilminin konusudur.
İslâm akaidinin konuları iki bölüm halinde ele alınabilir: 1.
Mânaya delâlet yönüyle de kesinlik ifade eden mütevâtir naslarla
sabit olmuş, inkârı küfrü gerektiren temel esaslar; 2. Tevatür
derecesine ulaşmayan veya mütevâtir olsa da mânası açısından
zan ifade eden naslarla açıklanan prensipler. Bu sonuncuların inkâr
edilmesi küfrü gerektirmez. Akaid hükümleri zamana, mekâna,
fert ve toplumlara göre değişiklik göstermez ve bir bütün olup
bölünme kabul etmez yani akîde esaslarının bir kısmına inanıp
bir kısmına inanmamak söz konusu olamaz. Âyet ve hadislerle
akaid-kelâm literatürü çerçevesinde, ayrıntılarla ilgili bazı görüş
farklılıkları bir yana, bütün İslâm ümmeti ve genel olarak İslâm
mezheplerince kabul ve tasdik edilen İslâm akaidini şu şekilde
özetlemek mümkündür: 1. Allah vardır, varlığı kendinden olup
kimseye muhtaç değildir, ezelî ve ebedîdir. 2. Kâinat bütün nesne
ve olaylarıyla yaratılmıştır, tek yaratıcısı Allah’tır. 3. Allah birdir,
yegâne tapılacak varlık O’dur; hiçbir şeye benzemez; cisimlere has
zaman, mekân ve benzeri kategorilere, durumlara bağımlılıktan
ve her türlü eksiklikten münezzehtir. 4. Allah diridir, bilendir, irade
edendir, güç yetirendir, işitendir, görendir, yaratandır, kelâm
sahibidir; O, bütün kemal ifade eden sıfatlarla vasıflanmıştır. 5.
Her insanın bir kaderi vardır, fakat kul cebir altında değildir. 6.
Peygamberlik müessesesi haktır, Hz. Muhammed son peygamberdir,
peygamberler güvenilen, tebliğ görevini yerine getiren, büyük
günah işlemekten veya günahlarında ısrar etmekten korunmuş
kimselerdir, fakat onlar da bizim gibi beşerdir, onlarda en
küçük çapta bile olsa tanrılık özelliği yoktur; peygamberlerin mucizeleri
haktır. 7. Meleklere ve ilâhî kitaplara iman gereklidir; melekler
Allah’ın bütün emirlerine boyun eğen ruhanî varlıklardır;
Tevrat, İncil, Zebur, Kur’an, Hz. İbrahim ve Mûsâ’nın “sahîfeleri
Allah tarafından indirilmiş kitaplardır. 8. Âhiret hayatı, cennet ve
cehennem haktır.
Akîdenin Önemi ve Gayesi
Akîde, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 18 -
düşündüğümüzde, bu yapının temelini akîde oluşturur. Nasıl ki,
bir binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara
dayanması mümkün değilse, akîde ile ilgili doğru bilgiler,
akaid ilmi olmadan da İslâm binasının yükselmesi, müslümanın
inancının sağlam olması mümkün değildir.
İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü
akîdesiyle, inancıyla alâkalıdır. Akîdeyle ilgili olmayan hiçbir şey
yoktur. Bu yüzden müslümanların ve müslüman fert ve ailelerden
meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.
Akîde ile ilgili doğru bilgi sayesinde müslüman;
1) Neye, niçin ve nasıl iman etmesi gerektiğini bilir.
2) Ancak sağlam bir akîde bilgisi sayesinde insan, imanını
taklîdden kurtarabilir.
3) Bu bilgi ve köklü inanç sayesinde, kendisini kötü düşüncelerden
ve zararlı inançlardan koruyabilir.
4) Bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi
inanç esaslarını savunabilir.
5) Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin
inanç sistemini savnur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki
teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını
ortaya koyar.
İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini
İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç,
kalpte pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin
yaşayışını yönlendirir.
İşte akîde ile ilgili ilmin temel gayesi, insanı inanç ve davranışta
İslâm’laştırarak dünya ve âhiret saâdetine kavuşturmaktır. En
önemli gayelerinden biri, yukarıda belirtildiği gibi, İslâm inancını
her türlü sapık ve yıkıcı fikirlerden, bâtıl düşünce ve hurâfelerden
korumaktır. Ayrıca inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu
şüphe ve tereddütlerinden kurtarmaktır.
Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı,
bu temelin sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye
cennet yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da
ancak iman sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak
demektir. İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her
devirde asr-ı saâdeti yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur.
Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde
AKÎDE
- 19 -
gerçekleşir. Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala,
çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse,
hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür
değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır onlar.
Akîdede Ölçü (İslâm Akîdesinin Kaynağı -Delili-)
İslâm Akîdesi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye
dayanır. Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz.
İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan
veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsait olan hükümler de
akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübutu
kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak
doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda
olduğu sâdık ve mütevâtir haberlerdir. Kur’an’ın tümü mütevâtir
haber türüne girdiği halde; hadislerin çok azı bu sınıflamaya girer.
Hükümler, zannî hükümler ve kat’î hükümler diye ikiye ayrılır.
Kat’îlik, hem hükmün vahy olup olmaması yönüyle olmalıdır; hem
de konuyla ilgili ifâdenin açıklığı ve netliği yönünden olmalıdır.
İslâm akîdesi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz.
Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu
hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi
küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy
olduğunda en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.
Müslümanın akîdesi Kur’an’a dayanmalıdır.13 Kur’an’da yer
almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan, Kur’an
âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm mü’minleri
bağlayıcı itikadî esas olamaz. Ana itikadî ilkeler, bütün peygamberlerin
ortak mesajıdır. Peygamberlerin kendi koydukları ilkeler
değildir ki, peygamberden peygambere değişiklik göstersin.
Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır. Bu konuda
Rasûlullah’ın (s.a.s.) konumu, inanç ilkelerini açıklamak, daha
doğru anlaşılması için konuyu izah etmektir. Rasûl (s.a.s.) kendisi
iman esası vaz’ eden değil, kendisine indirilene iman eden konumundadır.
14 Yüce Rasûl, önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir:
13] Maalesef bu alanda yazılmış eserlerin çoğunda, Kur’an’da olmayan nice
hususların akaid ilkesi olarak kabul edildiği gibi; bundan daha da fecî
olanı; Kur’an’a ters nice hususlar akaid hükmü, yani inanç esası olarak belirtilmiştir.
14] Bk. 2/Bakara, 286
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 20 -
“Kur’an’a uymayı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere
döndürecektir. De ki: ‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık
bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın sana vahyolunacağını
ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde
sakın kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık
sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabbine dâvet et. Asla
müşriklerden olma! Allah ile birlikte başka bir ilâha/tanrıya tapıp yalvarma!
O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.
Hüküm O’nundur ve siz anca O’na döndürüleceksiniz.”15
“Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.
Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu
tutulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize (ümmetlerine)
sor! Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye) emretmiş miyiz?”16
“Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat
etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır. Rabbinden
sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”17
“İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru
ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın indirdiği
Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum.
Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize,
sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir.
Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar.
Dönüş de O’nadır.”18
“De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum.
Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece
bana vahyolunana uyarım…” 19
Akîdede bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir.
Âyetlerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin
olmayabilir; mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse
bir şahsın ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu,
başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir.
Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul
15] 28/Kasas, 85-88
16] 43/Zuhruf, 43-45
17] 33/Ahzâ, 1-3
18] 42/Şûrâ, 15
19] 6/En’âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmasını emreden
veya kendi ağzından ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler
için bk. 6/En’âm, 50, 106, 145; 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/Hûd, 12;
16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf, 43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/
Kıyâme, 18
AKÎDE
- 21 -
etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri
İslâm inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana
ve coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular,
nisbî (göreceli) doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve
tefsirlerdeki doğrular, zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer.
Bunlar tüm müslümanları bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi
de, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara,
beşerî doğrulara; yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf
bir temeldir.
“Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz
zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.” 20
“Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey
değildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve
nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar.” 21
“Âhirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. Hâlbuki
onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise;
hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 22
Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmede mü’minleri zannın çoğundan
sakındırmıştır: “Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın
bir kısmı günahtır.”23 İtikada ait zanlar, ulûhiyetle ve Peygamberlikle
ilgili zanlar, haram olan zanlara dâhildir. Çünkü iman ve
tasdik hususunda yakîn (kesin bilgi) şarttır.
Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında
akîdevî esaslar diye, Akaid hükümleri diye takdim edilen
Kelâmî tartışmalardaki problemler ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle
ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir
eden bu red (anti tez) Kelâmı, mezhepleri ve ictihadları merkeze
alan, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak
kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular
yerine konulduğu eserlerden ibârettir.
Akîdevî Esasların Değişmezliği
a) İ’tikad esasları, zamana, mekâna, kişilere ve toplumlara
göre değişmez.
20] 10/Yûnus, 36
21] 53/Necm, 23
22] 53/Necm, 27-28
23] 49/Hucurat, 12
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 22 -
Allah tarafından Hz. Âdem’e, Hz. Nuh’a, Hz. Mûsâ’ya, Hz.
İsa’ya... inanç konusunda ne emredilmişse, Hz. Muhammed
(s.a.s.)’e de aynı esaslar emredilmiştir. Değişen sadece şeriatlardır.
Yani bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin temeli, tevhid
inancına dayanır.
Tüm peygamberler gönderildikleri toplumlara, Allah’ın varlığı
ve birliğini, kendilerinin Allah’ın elçileri olduğunu, âhiret diye
bir hayatın varlığını haber vermişler; onları Allah’a kulluk etmeye,
kendilerine itaate çağırmışlardır. Peygamberlerin bu ortak çağrısı
Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde ifâde edilir:
“Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim, dedi; Allah’a
kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur.”24
“Andolsun Biz Semud kavmine kardeşleri Sâlih’i, ‘Allah’a kulluk edin’
demesi için gönderdik..”25
İbrâhim (a.s.) kavmine dedi ki; ‘Allah’a ibâdet edin ve O’ndan korkun.
Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”26
“Şuayb (a.s.) kavmine şöyle dedi: ‘Ey kavmim Allah’a kulluk edin,
âhiret gününe umut bağlayın.”27
“Biz hiçbir peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden
başka bir amaçla göndermedik.”28
“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan, putlardan sakının’
diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.”29
Bütün peygamberlerin ortak mesajı olan bu itikadî esaslar,
hem evrensel, hem de çağlar üstüdür. İlk insandan kıyâmete kadar
tüm nesiller için her zaman ve her coğrafyada geçerlidir.
Şu halde herhangi bir kişi veya toplum meselâ şunu diyemez:
“Kur’an’daki hükümler geçmişte kaldı. Bugünkü modern toplumda
din kaidelerinin herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Din olsa olsa
bir vicdan işi olabilir. Geçmişte putperestlik, içki, kumar, fâiz, zina,
yasaklandı; namaz, oruç, zekât, hac, cihad, infak emredildi ama
günümüzde bunların tümü geçerliliğini yitirdi. Çünkü bugün devletin
izniyle açılan kumarhaneler, meyhaneler, genelevler, fâizli
işlem yapan bankalar var. Kâbe’de hac yapmak yerine, bizim
24] 23/Mü’minûn, 23
25] 27/Neml, 45
26] 29/Ankebût, 16
27] 29/Ankebût, 36
28] 4/Nisâ, 6
29] 16/Nahl, 36
AKÎDE
- 23 -
ulularımızı tavaf edip, saygı duruşu yaptığımız tunçtan, altından,
gümüşten, bronzdan heykellerimiz, put imalathanelerimiz, tapınmak
ve eğlenmek için yapılmış dev alışveriş ve eğlence merkezlerimiz
var...”
İşte tüm bu ve benzeri sözleri kâfir olanlar, dinine bağlılığı pamuk
ipliğinden daha zayıf olanlar söyleyebilir. Böyle insanlar ve
bu insanlardan oluşan toplumlar şahsiyetsiz ve zayıf karakterlidir.
Akîdesi sağlam olan bir müslüman ise, bu ve benzeri anlayışların tümünü
reddeder. İnancını zamana, zemine ve mekâna göre değiştirmez.
b) İ’tikad esasları bir bütün olup bölünme kabul etmez. İslâm
dininin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek, insanı dinden
çıkarır.
Meselâ; “namazla ilgili emirleri kabul ediyorum; fakat fâizle
ilgili emirleri kabul etmiyorum. Çünkü şu anda yaptığım ve ileride
yapacağım fâizli ticaretime zarar veriyor. Oruçla ilgili hükümleri
kabul ediyorum; fakat infak ve zekât ile ilgili hükümleri kabul etmiyorum.
Kabul edersem servetimin azalmasından korkuyorum.
Hem ben bu serveti kazanırken ihtiyaç sahipleri benimle beraber
mi çalıştı?”
“Allah’ın varlığını, birliğini kabul ediyorum; fakat ben içkiden,
kumar oynamaktan, zina etmekten, yalan söylemekten, insanları
çekiştirmekten, onları birbirine düşürmekten, insanları kandırmaktan
vazgeçemem. Bunların hepsi nefsime ağır gelen şeyler. Bu
nedenle bu konularla ilgili âyetleri bir kenara bıraksak diyorum.”
İşte tüm bu ve benzeri inanışlar insanı bu dinin dışına çıkarır.
Allah Teâlâ bu tür inanca sahip olan insanları Kur’ân-ı Kerim’de
kınamakta ve cehennem azâbı ile tehdit etmekte, dinin bir
kısmını kabul edip işine gelmeyen kısmını reddedenlere şu hitabı
yapmaktadır: “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr
mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil
olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine
itilirler.”30
Biz, sağlam bir inançla Rabbimizin nefsimize kolay gelen
hükümlerini kabul edip uyguluyor olabiliriz. Ama aynı zamanda,
nefsimize ağır gelen İlâhî emir ve yasakları da kabul edip
hiçbir ayırım yapmadan yerine getirmeye çalışmalıyız. Burada şu
hususa dikkat etmeliyiz: İslâm’ın hükümlerinin tamamını kabul
ettiği halde, nefsine ağır geldiği için yerine getirmeyen ile; bu
30] 2/Bakara, 85
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 24 -
hükümleri kabul etmeyip inkâr eden veya alaya alanların durumu
bir değildir. Birincisinde insan kâfir olmazken, ikincisinde tereddütsüz
kâfir olur. Yani, Allah’a iman eden, İslâm’ın tüm hükümlerini
kabul eden, fakat nefsine yenildiği için meselâ içki içen,
kumar oynayan insan kâfir değil; günahkâr mü’mindir. Çünkü
bu insan inanmıştır. Yerine getirmediği hükümler için de Allah
Teâlâ’ya hesap verecektir.
Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman
olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye
münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız.
Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu gerektirir.
İslâm’ı reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr ettiği
açıkça belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız. Kısaca
söylemek gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya
da davranışı açıkça küfrünü ispatlamayan bir kimseye kâfir deme
hakkımız olmadığı gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de
birtakım menfaatler gereği müslüman deme hakkımız yoktur.
Sâhibini ileriye atmayan, meydana çıkarmayan, küfürle,
câhiliyye ile Firâvnî ve tağutî düzen ve müesseselerle, konum ve
şartlarına uygun mücadele içerisine itmeyen bir iman, boyutlarında
eksiklikler taşıyan bir çeşit inanıştır.
Diğer taraftan İslâm’ın günümüz açısından uygulanabilirliği
konusunda şüphe ve tereddütler taşımak da iman ile bağdaşmaz.
Bu en azından yüce Rabbimiz’in görüneni, görünmeyeni,
geçmişi ve geleceği bileceğine inanmak gereği ile çelişir. Allah’ın
Şeriatı’nın herhangi bir zamanda yeterli geleceğinde şüphe içerisinde
olmak, Allah’ın sıfatlarında şüpheye düşmek demektir. Allah
hakkındaki bir şüphe ve tereddüt ise, mâhiyet ve boyutu ne
olursa olsun, kişiyi imandan çıkartır.
Mü’min, iman ettiği nizâmın bütün hükümleriyle her zaman
ve mekânın değişmez, mutlak doğru ve insanlığı bunalımlardan
uzaklaştıracak, mutluluğa kavuşturacak, insanı insana kölelikten,
kendi nefsine ya da herhangi bâtıl bir kuvvete tapmaktan, onun
boyunduruğuna girmekten kurtarabilecek yegâne nizâm olduğuna
inanmak ve bunun ilmî bakımdan tartışılmaz bir gerçek olduğunu
ispat etmek cehdine sürekli sâhip olmalıdır. Bunun yanında;
böyle bir nizâmı da arzın herhangi bir yerinde ve kendisini
merkez kabul ederek hemen kendisine en yakın parça üzerinde
egemen kılmakla yükümlü olduğunu bilmekten, bunun için sa’y
ü gayrette bulunup bulunmamaktan sorumlu tutulacağı şuûruyla
kesintisiz bir cehd içerisinde olmakla vazîfelidir. Bu onun temel
AKÎDE
- 25 -
sorumlulukları arasında yer alır.
İslâm’ın ilk dönemi olan Asr-ı Saâdet’te, Resulullah (s.a.s.)’ hayattayken
diğer bütün İslâmî ilimler gibi akaid ilmi de yazılmamış
ve henüz tedvîn edilmemişti. Zira vahiy devam ediyor; Müslümanlar
karşılaştıkları bütün problemleri derhal Hz. Peygamber’e götürüp
vahyin ışığında çözüme kavuşturuyorlardı. Ashâb her husûsta
olduğu gibi akide konusunda da Kur’an’a ve Rasûlullah’a tam bir
teslimiyet içindeydi. Resulullah’ın onlara getirdiği bir inanç prensibini
kesinlikle tartışma konusu yapmaz, bunun üzerinde görüş
belirtmezler; hatta buna asla ihtiyaç duymazlardı. Resulullah’ın
mescitte biraraya gelip akîdeyi ilgilendiren “kader” konusunu
tartışan bazı sahâbîleri bu tartışmadan alıkoyduğunu görüyoruz.
Hz. Peygamber’in âhiret’e irtihâlinden ve dolayısıyla vahyin
kesilmesinden sonra ashâbın çoğu, ‘asr-ı saadet’teki saf ve berrak
İslâmî anlayışlarını korudular. Buna rağmen toplum içinde meydana
gelen gelişmeler karşısında, ister istemez bazı problemler
ile ilgili olarak yeni tartışmalara girişiyorlardı. Özellikle halîfelerin
seçimi ile ilgili olarak bazı görüş ayrılıkları meydana gelmiş, bilhassa
Hakem olayından sonra Şîâ’nın ve bunlara karşı tam aksi
görüşleri savunan Hâricilerin ortaya çıkışı, beraberinde değişik
anlayışları da müslümanların gündemine getirmiştir. Aynı şekilde
Hz. Osman’ın şahâdetinden sonra az da olsa beliren bazı görüş
ayrılıkları, daha sonra III. Halife’nin katli meselesi tartışmalarına
dönüşmüştü. Buna bağlı olarak, adam öldürenin iman durumu da
görüş ayrılıklarına zemîn hazırladı. İnsan öldürmek büyük günah
(kebîre) olduğuna göre, “Büyük günah işleyen kimse Müslüman
mıdır, kâfir midir, yoksa fâsık mıdır?” gibi bir soru gündeme geldi.
Akaidle ilgili eserlerde konular şu şekilde ele alınmıştır: Öncelikle
“asılların aslı” olan Allah Teâlâ’ya iman etmek ve onun
sıfatlarını tümüyle tevîle girmeden kabullenmek. Bunun yanında
diğer iki önemli esas vardır ki bunlar da peygamberlere ve âhirete
iman meselesidir. Bu üç esas İslâm akaidinin ilk üç temelini oluşturmaktadır.
Yukarıda saydığımız altı iman esasından geriye kalan
Kitaplara ve Meleklere iman ise, peygamberlere imana bağlı olarak
işlenmektedir. Zira üç temel esastan biri olan peygamberlere
iman gerçekleşince, ister istemez bu peygamberlerin getirdikleri
haber olarak Kitaplara ve Meleklere de iman etmek kaçınılmaz
olur.
İslâm akaidini oluşturan bu iman esaslarına bağlı olarak zamanla
birçok konu tartışılmış ve gün geçtikçe İslâm akîde kitaplarına
yeni yeni konular eklenmiştir. İlk dönemlerde Fıkh-ı Ekber’in
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 26 -
yazıldığı dönemde konular Allah’ın sıfatları ve bunların yorumları
çerçevesinde iken; zamanla Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı,
Cennet’te Allah’ın görülüp görülemeyeceği meselesi, insanın fiilleri,
insanın güç yetiremeyeceği meselelerde kişinin sorumluluğu
(Teklif-i Mâlâ Yutâk), rızık, ecel, hidâyet-dalâlet, âhiret hayatı, kabir
azabı, sual, öldükten sonra dirilme, dünyada işlenen amellerin
tartılması, sırat, Havz, Cennet-Cehennem, afv, şefâat, vesîle, imanın
artması-eksilmesi meselesi; peygamberlere iman ve bunlara
bağlı olarak mu’cize, melekler, kitaplar, mi’rac ve kerâmet meseleleri,
Hilâfet, imâmet tartışmaları, dört halifenin râşid hilâfeti,
ümmetin imamında aranan özellikler, sahâbe ve onlardan hayırla
söz etme, aşere-i mübeşşere, Deccâl, Ye’cüc-Me’cüc meselesi ve
bunlar ile ilgili daha pek çok diğer problem akaid kitaplarına
konu olmuştur.
Zamanımıza kadar intikâl eden ve önceki âlimlerin ele aldıkları
bu meselelerin dışında bugün İslâm toplumunun karşı karşıya
kaldığı durumlarda yeni yeni meseleler gündeme gelmiş ve
akîdeyi ilgilendirip ilgilendirmediği tartışılmaya başlanmıştır. Totaliter,
Laik-Sosyalist veya Laik Demokratik Liberalist sistemlerde
yaşayan müslümanlar ister istemez birçok konu ile karşılaşmakta
ve bu sistemlerin vücuda getirdikleri usûl ve yaşayış tarzlarına
karşı nasıl bir tavır takınacaklarını bilememektedirler. Bundan
dolayı müslümanların, hâkimiyeti altında yaşadıkları sistemlerle
olan ilişkilerinde kaçınılmaz olarak karşı karşıya kaldıkları ve bazen
bir hayli zorlandıkları bu problemlerini çözme hususunda da
bazı tartışmalar açılmış ve bunlar bugün bir akîde konusu olarak
işlenip kitaplara geçmiş bulunmaktadır.
İslâm akaidi ile ilgili olarak yazılan en meşhur eserler arasında
İmâm-ı Â’zam’ın Fıkhu’l-Ekber’ini; İmâm Mâturidî’nin
Kitâbu’t-Tevhîd’ini: Ömer Nesefi’nin Metnu’l-Akaid’ini, Nureddin
es-Sâbûnî’nin el-Bidâye’sini, zikredebiliriz. Bunların yanında
Taftazânî’nin Şerhu’l-Akaid adlı eseriyle Şehristânî’nin, Abdulkadir
el-Bağdadî’nin, İmâm Gazâlî’nin, Kadı Adudiddin Abdurrahman
b. İcî’nin, Seyyid Şerif Cürcânî’nin eserleri de çok okunan
kayda değer eserlerdir.31
İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü
İnanç, temelde içsel ve kişisel bir olaydır. Yani kişi neye inanıyorsa
önce onu kendi içinde yaşar ve neye inanmıyorsa onu da
önce kendi içinde reddeder. Ancak sanıldığı gibi konu bu kadar
31] Ahmed Ağırakça, Şamil İslam Ansiklopedisi, 1/81-82
AKÎDE
- 27 -
basit, bu kadar soyut ve sınırlı değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse
insan kendi içinde neye inanıyor, ya da neye inanmıyorsa
mutlaka ona göre psikolojik bir tutum içine de girer. Hatta zaman
zaman, içindeki bu inanma ya da inanmama olgusu, en sert
tavırlar olarak onun dışına yansıdığı bile olur. Akıl ve bilim bunu
doğrulamaktadır.
Unutmamak gerekir ki ölüme meydan okuyanlar, gözlerini
kırpmadan düşmanlarının üzerine saldıranlar; para, servet, zenginlik
ve şöhret uğruna katlanılmaz uğraş verenler; definelere
ulaşmak için havsalaya sığmaz maceralara sürüklenenler, bir şeye
inandıkları için böyle yapabilmektedirler. Öyle ise hiç tereddüt
etmeden diyebiliriz ki bütün arzuların, umutların, dâvâların ve
ideallerin temelinde bir inanç vardır; Bütün savaşların, kavgaların,
politik mücadelelerin, ticarî rekabetlerin, yarışların ya da barışların,
hatta propaganda ve reklamların arka planında mutlaka birer
inanç vardır.
Dolayısıyla bütün bu gerçekler gösteriyor ki inanç, insanın psikolojisini
birinci derecede yönlendiren, hatta tavırlarını belirleyen
bir zihin ve yürek gücüdür. Bu bakımdan inanç, kendi tanımı içinde
statik bir potansiyel ise de en ufak bir manipülasyonla dinamik
bir güce dönüşebilir.
İnanç, ya da İslâm’ın diliyle “iman” dediğimiz bu görünmeyen
gücün bütün insanlardaki ortak özellikleri şu şekilde özetlemek
mümkündür.
1. Bir şeye, gerçek diye kesinlik derecesinde inanan insanlar,
temelde hak ya da batıl olsun yeri ve zamanı geldiğinde bu inanç
uğruna her şeylerini feda edebilirler. İnançlı insanlar için bu ihtimal
daima vardır ve toplumsal yaşam açısından çok önemli bir
noktadır. Öyle ki gölgesinden korkan nice kimseler, zaman gelmiş
inançları uğrunda arslan kesilmişler, hayatlarını bile hiçe saymışlardır.
Unutmamalıdır ki gerek Rahmânî zaferler, gerekse şeytânî galebeler
seve seve canını feda eden insanların cesetleri üzerinde
daima bina edilmiştir. Şu halde güçlü inanç, kişinin, rolünü üstlenmek
durumunda olduğu duyarlı dakikalarda en cesur tavrı göstermek
ya da en coşkulu bir kulluk halini yaşamak için ona gerekli
aktiviteyi kazandırabilecek bir kaynaktır. Onun içindir ki Allah’ın
huzurunda, huşû içinde namaza duran bir mü’minin ruh hali nasıl
ise, bir heykel karşısında kılı kıpırdamadan dimdik duran müşrik
bir insanın ruh hali de aynen öyledir. Her ikisi de inancın etkisiyle
bu ibadet ve tapınmayı yapmaktadır; biri Allah’ın râzı olduğu
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 28 -
inanç ile, diğeri ise Allah’ın şirk ve putperestlik saydığı inanç ile…
2. Hakka ya da bâtıla inanan insan, hiçbir zaman tarafsız olamaz.
Kişi neye inanıyorsa onu, inanmadığı şeye daima tercih eder.
Buna bağlı olarak inandığı şeye inananları da tercih eder. İşte deneye
tutunan ve bilimsellik iddiasında olan pozitivizm, bu noktada
iflas etmiştir.
Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Gerçek şu ki,
mü’minler kardeştirler...”32 Mü’minler ise Allah’a, meleklerine, kitaplarına,
elçilerine, âhiret gününe iman eden kimselerdir. Şu halde bu gerçeklere
içtenlikle inanan insanlar, renkleri, ırkları ve dilleri ne olursa olsun,
hatta hangi ülkede ve hangi bayrak altında yaşıyor olurlarsa olsunlar,
Allah’ın belirlediği bu iman ölçülerine göre kardeştirler. Bu da zorunlu
olarak şu sonuçları doğurmaktadır:
a) Mü’minler kardeş olduklarına göre birbirleriyle kardeşçe
ilişkiler içinde olmak zorundadırlar. Keza bu ilişkileri bütün engellere
rağmen sürdürmek mecburiyetindedirler. Buna bağlı olarak
onların birlik ve beraberliğine, dayanışma ve yardımlaşmalarına
engel olan her şey, ama her şey onları, yüreklerindeki inanca aykırı
bir doğrultuya yönlendiren düşmanların ve şeytanların planlarıdır.
b) Mü’min olmayan insanlara gelince bunlar, -değil yakın akraba-
anne, baba ve öz kardeş bile olsalar, hiç akraba olmayan
mü’minlere göre yabancı sayılırlar. Mü’min kişi, gerçekte yabancı
olan bu yakınlarına karşı, duygularına belli bir yön vermek ve
tedbirli olmak zorundadır. Mü’minin, gerek mü’min kardeşlerine,
gerekse mü’min olmayanlara karşı eylemsel olarak nasıl davranacağı
ise konumuzun dışıdır. Mü’minin uygulamalı yaşamı İslâm
Fıkhı’nın konusudur.33
Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu
Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ölümden sonraki
ebedî hayata ve kadere inanan kimsenin, insanlara karşı içinden
izleyeceği tutum, elbette ki muhataplarının imânî durumlarına
göre farklı olacaktır. Bu, bütün dinlerde ve ideolojilerde, hatta
karşılıklı yarışan oyun takımlarında bile söz konusudur. Tarih ve
sosyoloji bu gerçeği daima kanıtlamıştır.
Örneğin gerçek bir yahudi, gerçek bir hıristiyan ya da gerçek
bir budist, dinine mensup olmayan bir kişiyi veya bir topluluğu
32] 49/Hucurât Sûresi, 10
33] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 328-330.
AKÎDE
- 29 -
kendi dindaşlarına karşı desteklemez. Keza gerçek bir komünist,
gerçek bir faşist, “laik“ olduğuna kendini gerçekten inandırabilmiş
biri ya da klübüne gönülden bağlı bir futbolcu, inancını ya
da ideolojisini paylaşmayanları veya takımını tutmayanları, kendi
yandaşlarına karşı yine desteklemez.
Burada ince bir nokta daha vardır: Örneğin aynı insanda din
ile ideoloji, din ile milliyetçilik, din ile akrabalık ya da din ile başka
bir duygu karşı karşıya gelebilir. Yani, aynı insanın içindeki farklı
iki olgu arasında bazen herhangi bir nedenle çatışma doğabilir.
İşte müslüman kişi eğer böyle bir durumda kalacak olursa onun iç
dünyasındaki bu çatışma, kendisinin gerçek bir imana sahip bulunup
bulunmadığını ortaya çıkaran çetin bir sınav olur.
Bu çetin sınavın en çarpıcı misallerini sahâbîler yaşamışlardır.
Mesela Bedir Savaşı’nda, müşrik yakınlarına karşı kahramanca silah
kullanmış olan, hatta kılıç darbeleri altında babasının, öz kardeşinin
ve amcasının, parçalanmalarını serinkanlılıkla seyreden
Ubu Huzeyfe (r.a.) ile babasını bizzat elleriyle öldüren Ebu Ubeyde
(r.a.) gibi şanlı sahâbîler, derin bir imanın parlak örneklerini
sergilemişlerdir.
Bir şeye inanmak, mutlak surette en az iki şeyden birine taraf
olmak demektir. Esasen taraftarlık, kaçınılmaz bir hayat kanunudur.
Onun için hiçbir kimsenin, imânî ve ideolojik konuda yan tutmaması
mümkün değildir. Hemen her insanın, bağlandığı bir din,
bilinç ve kültür düzeyine göre benimsediği siyasal bir görüş, desteklediği
bir örgüt, savunduğu bir ideoloji, ya da kutsal saydığı bir
dâvâsı vardır. Ancak bu açıklama, bütün insanları ilkel bir ayırımla
dost ve düşman diye iki kamp olarak görmek anlamına gelmez ve
asla gelmemelidir de. Fakat her şeye rağmen Kur’ân’ın ölçüleriyle
bütün insanlar, mü’min kişiye göre yine ikiye ayrılırlar. Bunların
bir kısmı, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamına inananlardır ki aralarında
iman kardeşliği bağı vardır. Her çağda gerçek anlamdaki iman,
bunların gönüllerinde varlığını sürdürerek sonraki kuşaklara intikal
eder.
İkinci kısma gelince bunlar da başlıca üç gruptur:
a) Kur’ân’ın tamamına inanmayanlar;
b) Kur’ân’ın içeriğini, istedikleri gibi yorumlayarak çarpıtanlar
ya da amacından saptıranlar;
c) Kur’ân’ın bir bölümüne inanmayanlar ya da (şeriat olarak)
bu bölümü aşağılama cür’etini gösterenlerdir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 30 -
Tabiatıyla bu üç grup da kâfirdirler.
Mü’min kişinin, insanlara karşı içsel tutumunun, nasıl olması
gerektiğini Kur’ân-ı Kerîm çok net bir şekilde belirtmiştir. Buna
göre mü’minin, imanından kaynayan duyguları bütün insanlara
karşı en çok üç farklı şekilde ayrışabilir. Bunlar: “Muvâlât”, “Hazer”
ve “Müsâleme”’dir.
Şimdi Kur’ân-ı Kerîm’in ışığında bu kavramların ne demek olduğunu
anlamaya çalışalım:34
1. Muvâlât:
Dostluk, taraftarlık ve yan tutma anlamına gelen Arapça bir
masdardır. Bunun soyut kökünden türeyen ve (yerine göre) dost
anlamına gelen “veli” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde
geçmektedir. İşte bu âyetlerden bazıları mü’minin ancak kendisi
gibi mü’min olan kimselerle dostluk kurabileceğini35 hükme bağlamaktadır.
Yani mü’min kişi, iman kavramının sınırları içinde ve
gönül planında ancak ve ancak kendisi gibi imanlı kimselere karşı
sevgi ve yakınlık duyabilir, onları dost ve kardeş sayabilir.
Bu kişisel duyguların uygulamadaki görüntüleri ise İslâm
fıkhının konusudur. Mesele, elbette ki bu kadar soyut değildir.
Çünkü mü’minler arasında da istenmeyen çeşitli olaylar cereyan
edebilir, ihtilaflar çıkabilir, hatta zaman zaman kavgalar ve savaşlar
bile patlak verebilir. Ancak bütün olumsuzluklara rağmen
bu gibi olaylar hak ve adalet sınırları içinde birer hesaplaşmadan
ibaret kalmalı, mü’min kişi hiç bir zaman ve herhangi bir nedenle
mü’min kardeşine (ancak imandan yoksun kimselere besleyebileceği)
yabancılık duygusunu beslememelidir. Aksi halde bir iman
tehlikesi içine girebilir. 36
2. Hazer:
Korunmak, olası bir tehlikeye karşı duyarlı ve tedbirli olmak
demektir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’in ışığında anlıyoruz ki mü’min
kişi, -en yakın akrabaları bile olsa- mü’min olmayanlara karşı sevgi
besleyemez, içinden onlara yakınlık duyamaz.37 Bunlar: küfrün
çemberi içinde olan müşrikler, münafıklar, zındıklar ve mürtedlerdir.
İslâm’ın dışında kalmış olan insanlar, kim olurlarsa olsunlar
mü’minlere yabancıdırlar. Bu. Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önceki
34] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 330-332.
35] 3/Al-i İmran, 28, 9/Tevbe, 71
36] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 332.
37] 58/Mücadele, 22
AKÎDE
- 31 -
ümmetler için de aynen geçerli olmuştur. Nitekim büyük peygamberlerden
biri olan Hz. Nuh’un (a.s.) çağrısını kabul etmeyen oğlu
da diğer âsîlerle birlikte tufânın kabaran sularında boğulup gitmiştir.
Hatta, baba olarak bir ara duygulanan Hz. Nuh (a.s.), oğlunu
kurtarmak için Allah Teâlâ’ya yalvarmış: “Ey Rabb’im ! Oğlum
benim aile halkımdandır...” demişse de Yüce Allah O’na: “Ey Nuh ! O
senin ailenden değildir. O, kötü işli biridir. Hakkında bilgin olmayan bir
şeyi benden isteme. Seni öğütlüyorum ki cahillerden olmayasın.”38 diye
O’na sert bir karşılık vermiştir. Hz. Lût’un karısı da aynı suçu işlemiş
ve asî yandaşlarıyla birlikte yok olup gitmiştir. 39
Binaenaleyh, mü’min kişi, inkarcı insanın kurtuluşu için şefaat
ve aracılık da yapamaz; Ona Allah’dan rahmet dileyemez. Ancak
bu örnekler ve açıklamalar, mü’minin, durup dururken sebepsiz
yere (kâfir bile olsa) insanlara karşı düşmanlık beslemesi gerektiği
anlamına asla gelmez! Sadece onlardan gelebilecek kötülüklere
ve tehlikelere karşı mü’minlerin duyarlı ve tedbirli olması anlamını
taşır. Çünkü mü’minlerle kâfirler arasındaki yabancılık ne kan
bağıyla, ne herhangi bir akrabalık bağıyla ortadan kalkar; Ne de
onların kötülük ve tehlikeleri ihtimal olmaktan çıkar. Allah (cc)’a
ve O’nun insanlığa en son mesajı olan Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği
gerçeklere inanan insan, bu konudaki ciddi hükmün bilincinde
olmak zorundadır.
Dolayısıyla bu insan, Allah Teâlâ’nın, açıkça ateşle tehdit ettiği,
ya da pis dediği kimselere karşı asla yakınlık ve hayranlık duyamaz.
Onların hiç bir başarısına sevinemez, ilim, kültür ve sanat
adına yaptıktlarını içinden beğenemez, onları alkışlayıp kutlayamaz.
Aksi halde (istediği kadar “mü’minim” desin, ya da İslâm’ın
bütün gereklerini yapsın), onlardan biri oluvermekten kurtulamaz!
40
3. Müsâleme:
Bu kelime, başkalarıyla barış içinde olmak demektir. Arapca
“silm” kökünden gelmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’in en önemli öğütlerinden biri de barıştır. Nitekim
Allah Teâlâ, bütün mü’minleri, barış ortamına girmeye çağırmış
41 ve düşmanın barışa eğilim göstermesi halinde onların
bu meyline olumlu karşılık verilmesini de emretmiştir.42 Çünkü
38] 11/Hûd, 45, 46
39] 7/A’raf, 83; 15/Hicr, 60; 27/Neml, 57; 29/Ankebut, 33
40] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 332-333.
41] 2/Bakara, 208
42] 4/Nisâ, 94, 8/Enfâl, 61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 32 -
Kur’ân’ın amacı, insanları her iki cihanda da mutlu kılmaktır. Mutluluk
ise ancak barışın egemen olduğu bir ortamda yaşanabilir.
Mü’min kişi, temelde bütün insanlarla iyi geçinen, elinden ve
dilinden hiç kimsenin zarar görmediği örnek insandır. Elbette ki
bu, bütün insanları sevgiye ve saygıya yaraşır görmek anlamını
taşımaz. Allah’a iman etmiş, Kur’ân-ı Kerîm’in feyiz ve nurundan
nasibini almış her insan çok iyi bilir ki toplum içinde müşrikler,
münafıklar, zındıklar ve mürtedler gibi zararlı unsurlar da vardır.
Bunların hepsi de kafirdir; Bunlar sevilmeyi, sayılmayı asla haketmiş
insanlar değildir. Şu var ki bu insanların, yalnızca kendilerini
ilgilendiren bulaşık vicdanları, İslâm’ın evrensel değerleri üzerinde
yozlaştırıcı ve çarpıtıcı bir etki yapacak şekilde dışa yansımadığı
ve mü’minlere karşı saygılı oldukları sürece onları halleriyle baş
başa bırakmak hem mü’minlerin esenliği, hem de genelin huzuru
için gereklidir.
Düşünce planındaki bu barışçıl tutum, imana bağlı bir ahlâk
kuralıdır. Bu sessiz tutumun eylemsel cephesi ise, onlara zaman
zaman yöneltilecek tevhid ve ıslah mesajlarıdır. Bu da İslâm’ın
öngördüğü yöntemlerle ve yüce şeriatın belirlediği sınırlar içinde
yapılır.
Büyük bir önemle belirtmek gerekir ki: Her çağda ve şartlar ne
olursa olsun, Mü’minler, İslâm’ın -istisnasız- bütün emir ve yasaklarını
yerine getirmeye ve yüce Kur’ân’ı, resmen yürürlükte ise uygulamaya,
değilse, onu hayata geçirmeye çalışmak zorundadırlar.
Bu yükümlülük onlar için kıyamet kopuncaya kadar süreklidir.
Binaenaleyh (mürted, zındık ve harbî tanımına girmeyen) aslî
müşrikler, (yani İslâm devletinin zimmî vatandaşları) ile münafıklar
gibi kâfir gruplar, (mü’minlerin, Kur’ân’ı hayata geçirme faaliyetlerini
sabote etmeye kalkışmadıkları sürece) bu grupların hak
ve özgürlükleri dokunulmazdır. (Zındık, mürted ve harbi kâfirlerin
İslâm’da hukuksal bir statüleri yoktur.) 43
Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
Mü’minin, görünürdeki gerçeklerden hareket ederek toplumda
farklı davranış, ve kanaatlara sahip müslümanlar hakkında varabileceği
yargı ise en çok dört şekilden ibaret olabilir. Bunlar:
Tahsin, te’vîl, tefsîk ve tekfîr’dir. 44
43] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 333-334.
44] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334.
AKÎDE
- 33 -
1. Tahsîn:
Bir eylemi uygun, normal, legal ya da güzel görmek demektir.
Bu düşünsel değerlendirme, İslâm’ın emir ve yasaklarından hiç birini
açıkça çiğnemeyen kimsenin dengeli, mübah ya da takdir toplayıcı
olan davranışlarına ilişkin olumlu kanaattır. Bu kanaat, ya
tamamen önyargısızca olur, ya da bir beğeni duygusu olarak kalben
yaşanır. Mü’min kişi, sadece gözlemlerine ve en doğru haber
niteliğindeki bilgilerine bakarak bu çizgideki kimseler hakkında
bir yargıya varmak durumundadır. 45
2. Te’vîl:
Yorumlamak, -daha doğrusu - kuşkulu bir durumu maksatlı ve
önyargılı yorumlamaktan kaçınmaktır. Örneğin bir müslüman eğer
İslâm’ın ölçülerine aykırı bir düşünce ve inanca saptığını, şüpheli
kişi ve çevrelerle ilişki içinde olduğunu ya da suç ve günahlardan
birini işlediğini açıkça ortaya koymamışsa, yalnızca söylentilere dayanılarak
veya ihtimallerden hareket edilerek onun aleyhinde bir
değerlendirme yapılamaz. Tersine, bilgisizliğin, duygusallığın, ya
da çeşitli yanlışlıkların, bu gibi söylentilere yol açmış olabileceğine
ilişkin yorumlarda bulunmak daha doğru olur. İşte buna “te’vil”
denir. İman ve ahlâk konusunda bu, bir kural olduğu gibi İslâm
hukukunda da, “Berâet-ı Zimmet Asıldır.” 46 Yani aksi kanıtlanmadıkça
suçsuzluk esastır.
Şunu da çok iyi bilmek gerekir ki İslâm tecessüsü yasaklamıştır.
47 Mü’min kişi, mü’min kardeşinin mahrem hayatını araştıramaz,
araştırmayı bile düşünemez. Kişinin, düşünce ve inanç suçları gizli
kaldığı sürece o, yalnızca kul ile Allah (cc) arasındaki bir mesele olarak
kalır. Şu var ki eğer bir müslümanın şüpheli kanaat ve düşünceleri
hakkında alınan duyumlar, başka bir müslümanın, veya İslâm
Devleti’nin ya da İslâm Ümmeti’nin hayatı, sağlığı, esenliği, mutluluk
ve başarısı ya da maddi ve manevi çıkarları açısından herhangi
bir tehlike ihtimalini haber veriyorsa te’vîl yolu burada tıkanır. Bu
olasılık, artık bir iman ve ahlâk konusu olmaktan da çıkar ve ciddi
bir güvenlik sorunu olarak İslâm Fıkhı’nın, birinci derecede konusu
haline gelir! 48
3. Tefsîk:
Bir kimseyi fâsıklıkla suçlamak demektir. Fâsıklığın anlamı şudur:
45] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334.
46] Mecelle : Kavâid-i Külliye, Madde-8
47] Hucurat: 49/12
48] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334-335.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 34 -
Müslüman kişinin, (küfür ve şirk gibi İslâm’dan çıkmayı neticelendiren
ağır suçlar hariç, diğer bütün) günah, yasak, çirkin ya
da meşru örfe aykırı iş ve eylemlerden en az birini kanıtlanabilir
şekilde işlemekle uğradığı sabıkalılık durumuna “fısk” ya da
“fâsıklık” denir. Kur’ân-ı Kerîm’de münafıklar 49 ve kâfirler 50 de
fâsıklıkla nitelenmişlerdir. Ancak fâsık, daha çok bir fıkıh terimi
olarak sabıkalı müslümanlar hakkında kullanılmıştır.
Mü’min kişi, “fâsık” ya da (yaklaşık olarak) aynı anlama gelen
“fâcir” müslümanı dışlayamaz. Onunla ilişkerini nasıl düzenleyeceğini
ise İslâm Fıkhı belirler. 51
4. Tekfîr:
Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. İslâm âlimlerinin, çok
dikkatli olunması uyarısında bulundukları noktalardan biri de budur.
“Bu nedenle büyüklerden birçok zevât, “Günah işleyen hiç
kimseyi kâfir diye suçlamayız.” dememişlerse de, “Her günah işleyeni
kâfirlikle suçlamayız.” demişlerdir.”52
Bunun anlamı şudur: Müslüman kişi, işlediği hemen her günah
sebebiyle kâfir olmaz. Ama öyle günahlar, öyle suçlar vadır ki
işlendiği zaman (Allah korusun!) İslâm Dini’nden çıkmak için yeterli
bir neden oluşturabilir. Bunların başında ise Kur’ân-ı Kerîm’i,
bir bütün olarak kabul etmemek; “Nas”’la yasaklanmış olan bir
şeyin yasaklığını tanımamak, ya da yasak olmayan bir şeyi yasak
kabul etmek gibi durumlar gelir. 53
Küfür çok ağır bir suç olduğu için, mü’min kişi bu suçu işleyen
kimse hakkında kesin yargıya varmadan önce bu durumdaki insanın
gerçekten kâfir olup olmadığı hakkında duyduklarını ya da
gördüklerini tekrar tekrar gözden geçirmeli, gerekirse âlimlere
danıştıktan sonra bu konuda karara varmalıdır. Çünkü özellikle
mü’min kişi eğer, babası, çocuğu, karısı ya da kardeşi gibi yakınlarından
birini (sonradan) bu ağır suçun içinde görüyorsa, İslâm
Fıkhı’na konu olan çok büyük bir sorunla karşı karşıya bulunuyor
demektir! 54
Kainatta en gelişmiş canlı yaratık insandır. Onun diğer bütün
canlılardan en önemli ayrıcalığı ise sahip bulunduğu akıldır. Bu
49] Tevbe: 9/67
50] Tevbe: 9/84
51] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 335.
52] Ali b. Ali b. Muhammed b. Eb’il-İzz ed-Dımışkıy, El-Akıyda’tut-Tahawiyya
Şerhi : 2/434, Muassa ar-Risâlah Beyrut-1988 (Birinci basım)
53] Bk. Küfür, şirk, zendeka ve irtidâd kavramları.
54] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 335-336.
AKÎDE
- 35 -
yüzdendir ki bütün canlılar arasında eşya ve olayların içyüzünü
araştıran yalnızca insan türüdür.
Taşıdığı olağanüstü öneme ve bizzat kendisini hayretler içinde
bırakan ilginç yapısına bakarak insan, kâinâtın karmaşık sırları
ve olayların kalabalığı içinde hemen her şeyi öğrenmek, madde
ötesine ulaşmak ve kendini aşmak iddiasındadır. Binlerce yıldır insanın
merak ve heyecanla sürdürdüğü, gerçekleri yakalama yarışında
onun bulabildikleri elbetteki küçümsenemez. Buna rağmen
kendini keşfetmekte uzun bir yol aldığı da söylenemez.
Aslında insanoğlu, bu hummalı arayışla ruhunun derinliğinde
yatan bir özlemi ortaya koymaktadır. En büyük gerçeğe kavuşma
özlemi de diyebileceğimiz bu arayışın cevabını ise kısaca şu şekilde
vermek mümkündür:
İnsan, hayattaki bütün avantajlarını aklına borçludur. Dolayısıyla
insan aklı, her şeyden önce temel görevini fark etmeli ve
bu görevi titizlikle yerine getirmeye çalışmalıdır. Bu göreve kısaca
“Allah’a iman etmektir.” diyebiliriz. İnsan, bu suretle ancak uğrunda
yaratıldığı amaca uygun olarak dünya hayatındaki yerini
doldurabilir ve misyonunu tamamlayabilir. Bunu yaparken çok
iyi bilmelidir ki onu ebedi kurtuluşa götürecek tek çığır, gerçek
vahyin (yani Kurân-ı Kerim’in) ve aklın birlikte klavuzluk ettikleri
yoldan başkası değildir. Bu yolda rahatça yürüyebilmek ve amaca
ulaşmak için insanın, önce kendisini çok iyi tanıması ve özellikle
şu gerçekleri bilmesi gerekir:
Basit düşünenlerce sanıldığı gibi insan, sırf bir yığın et, kemik
ve kandan oluşan basit ve sıradan bir canlı değil, bilakis zeki, bilinçli,
sosyal ve rûhânî bir varlıktır; Düşünür, yorumlar, muhâkeme
eder, sorgular ve tasarlar; Zamanı, mekânı ve şartları hesaplar;
İnanır, güler ve ağlar...
Bu harika meziyetler ve bilimin henüz sırlarını çözemediği bu
tarife sığmaz üstünlükler insanın çok büyük bir sorumluluk taşıdığını
kanıtlamaktadır. Bu sorumluluğun “En büyük gerçeğe
inanmak” olduğunu keşfetmek zor değildir. İnsan, her şeyden
önce Alemlerin Rabb’i olan Allah Teâlâ’ya ve O’nun bildirdiklerine
inanmaktan sorumlu olduğunu idrak etmelidir. Çünkü insanın,
bu dünya hayatında yerine getirmek durumda olduğu görevlerin
hepsi bu noktadaki sorumluluğa dayanır. Ayrıca belirtmek gerekir
ki Allah (cc)’a ve O’nun bildirdiği gerçeklere içtenlikle iman eden
insan, daha bu dünya da bile pembe bir âlemin kucağında, mükemmel
bir doyumun, erişilmez bir zevkin ve kesintisiz bir mutluluğun
serinliği içinde yaşama imkanını elde edebilir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 36 -
Allah Teâlâ, Zahir ve Batın’dır. Yüce sıfatları ve “Esmâ’ül-
Hüsnâ” sı ile gizli ve aşikar, her şeyde kendini insana tanıtmış, onu
imana davet etmiştir. Hulûlden münezzeh olarak yaratmış bulunduğu
her zerredeki tecellisinden yola çıkarak O’nu anlamak akıl
ve iz’an sahibi insan için zor iş değildir.
İhsan ettiği akıl nimetiyle birlikte son bir fırsat olarak insanlığa
iletilmek üzere
Muhammed Mustafa’ya (s.a.s.) indirmiş bulunduğu
Kur’ân-ı Kerim ile Rasûlullah’ın (s.a.s.) mübarek sözleri ve
O’nun nezih ve örnek hayatı, üzerimize nurdan huzmeler halinde
ışık saçmakta, yollarımızı
aydınlatmaktadır. Dolayısıyla bu son fırsatı
kaçıranların, yarın Allah (c.c.) huzurunda hiç bir mâzeretleri
olmayacaktır.55
Akaidde Mezhep Olur mu?
Usûl-i dinde (akaidde) ihtilaf zararlıdır. Akaidde ihtilaf, bid’at
ve sapıklığa götürür. Sapıklık da büyüdüğü zaman küfre kadar
iletir. Akaidde ihtilaf, İslâm ümmetinin birliğini bozar, dinde tefrika
doğurur. Bu sebeple, sahabe ve bunlara güzellikle tabi olan
selef alimleri Usul-i dinde (akaidde) ihtilafı haram saymış1ar ve
buna asla cevaz vermemiş1erdir. Çünkü ümmetin birlik ve dayanışmasını
aynı iman esasları etrafında ittifak etmek sağlar. Kamil
imanın mü’minleri birbirleriyle birleştirdiği kadar başka hiç bir şey
birleştiremez: “Ve (Allah) onların gönüllerini (iman ve Allah sevgisiyle
birleştirendir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi harcamaz olsaydın yine
onların (müslümanların) gönüllerini bu derece kaynaştıramazdın. Çünkü
Allah onların aralarını (iman ile) birleştirip kaynaştırdı. Çünkü O mutlak
gâlibtir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” 56
İslâm birliğini parçalayıcı nitelikteki akide ayrılıklarının haram
olduğuna delalet eden ayetler çoktur: “Hepiniz toptan Allah’ın
ipine sarılınız. Ayrılıp parçalanmayınız.” “Siz kendilerine apaçık
deliller geldikten sonra ihtilaf ederek dağılıp parçalananlar gibi
olmayın.” 57 Hz. Peygamber’in Allah tarafından’ getirmiş olduğu
kesin delillerle sâbit olan bir hükmün kendisi ihtilaf konusu yapılamaz.
Dinden olduğu kesin delillerle bilinen esaslardan (zarûrât-ı
diniyyeden) birini veya birkaçını inkâr eden bir mezhebin İslâm ile
alakası kesilir.
Fıkıhtaki ihtilaflar, itikattaki ihtilaflar gibi bid’at ve dalâlete
götürmez. Usul-i din ile füru-ı dindeki (amelî hükümdeki) ihtilaf
55] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 336-337.
56] 8/Enfâl, 63
57] 3/Âl-i İmran, 103, 105
AKÎDE
- 37 -
arasında büyük fark vardır. İslâm dininin akaidinde kesin delilsiz
ihtilaf haram, bid’at ve dalâlet sayılırken; fıkhî meselelerde ictihadların
farklılığı rahmet sayılmıştır. Böylece zaman ve mekânlara
göre Muhammed ümmetine geniş imkânlar sağlanmış olur.
Mezheb Konusu İtikadla İlgili Bir Konu mudur?
Mezheb konusu i’tikadla ilgili bir konu mudur? Bu sorunun
cevabı elbetteki ‘hayır’dır. Mezheb kavramı inançla ilgili olmayıp
bu konu müslümanlar arasında zamanla inanç meselesi gibi görülmeye
başlanmıştır. Mezheb konusunda bazı aşırılıklara gidilerek
müslümanlar birbirlerini küfürle itham etmişlerdir. Mezheb
konusunun ele alınmasının bir nedeni de İslâm dininin en önemli
müesseselerinden biri olan ictihad’a karşı çıkılarak, dinin donuklaştırılması,
İslâm’ın geçmişe hapsedilmesi ve sonuçta mezheblerin
din haline getirilmesidir. Bu anlayışın doğurduğu olumsuz
sonuçlar neticesinde câhil insanlar geçmişte ictihad yapan İslâm
âlimlerini överken, günümüzde ictihad yapan İslâm âlimlerini
dini değiştirmekle itham etmekte ve kolayca kâfir damgası vurabilmektedir.
Oysa mezhebler dinin kendisi olmayıp, dini anlamada
ve yorumlamada bir yol, bir yöntemdir. İşte bu konudaki yanlış
anlayışları düzeltmek ve dini canlı tutmak için mezheb konusu ele
alınmaktadır.
Akaidde Mezhep Olur mu?
İnanç esaslarının açıklanması hususunda, Kur’an’daki muhkem
(hüküm ifâde eden anlamı açık âyetler) ve müteşabih
(birden fazla anlama gelebilen) âyetlerin izah edilmesi, kulların
fiilleri, Allah’ın sıfatları ve fiillleri v.s. gibi hususlardaki farklı anlayışların
sonucu ortaya çıkmıştır. Meselâ; Maturidi, Eş’ari, Mutezile,
Cebriyye gibi. Tarihî bir vâkıa olan itikadî mezheblerin varlığına
rağmen, İslâm akaidinin bir bütün ve kesin temel esaslar olduğu
anlayışıyla, mezheb akaidi değil; İslâm’ın itikadî konulardaki kesin
hükümlerinin eksiksiz ve ilâvesiz kabul edilmesi anlamında İslâm
akaidinin tüm müslümanlarca kabul edilmesi gerektiği kanaatini
taşıyoruz. BİZE GÖRE AKAİDDE MEZHEP OLMAZ, OLMAMALIDIR.
Akide Konularında Dikkat Edilmesi
Gereken Bazı Hususlar
Bakış açısı olarak Kur’an’la sağlaması yapılamayan ihtilâflı hususları
akaid konusu olarak kabul etmemek gerekir.
“Put ve Puta Tapma”, “Tuğyan ve Tâğut”, “Küfür”, “İrtidâd”,
“Nifak”, “Atalar Yolu”, Bid’at ve hurâfeler, “Şefaat”, “Vesile”,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 38 -
“Resmî din anlayışı ve halkın din diye bildiği yanlışlar, Gayb ve bilinmezliği
gibi akaidle direkt ilgili konular Akaid derslerinde ısrarla
gündeme getirilmeli ve yeterli miktarda üzerinde durulmalıdır.
Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız coğrafyayı yorumlayıp
tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri gündeme getirip doğrusunu
işaret etmeyi önemsemeliyiz. Günümüz ortamında akaid yönüyle
ciddi bir değeri kalmayan, zaman aşımıyla önemini yitirmiş konuların
yerine, günümüzün problemlerini ve ihtiyaçlarını ele alan bir
yaklaşım sergilemeliyiz. Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç
yönüyle insanımıza olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak
yeterince tanıyıp tanıtmak gerekiyor. O yüzden şirkin, küfrün,
tuğyânın, nifakın güncel örnekleriyle uzun şekilde ele alınmasının
önemi büyüktür.
Okul ders kitaplarındaki kuru ve sıkıcı anlatıma benzemeyecek
şekilde; mesaj verecek, hikmetini açıklayacak tarzda konuların
işlenmesi gerekir. Sadece kuru bilgi vermek değil, okuyucuya
şuur vermek veya bilincini canlı tutmak amaçlanmalıdır.
Akaid eserleri, insanımıza tevhidî bir iman, tevhidî bir şuur,
tevhidî bir bakış açısı, tevhidî bir dünya görüşü, tevhidî bir yaşayış
ve ahlâk kazandırma gayretine yönelik okunmalı ve okutulmalıdır.
Çünkü tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır.
İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
Halkın Sahih İnançtan Tâviz Verme Nedenleri
Cehâlet: Halk dini, hurâfeler ve dâvetçilerin uyarısının yetersizliği,
ihmal, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker eksikliği.
Trafik polisi yok yolda, hız düşkünü hırslı kimselere, acemi şoförlere
ve câhillere uygun ortam.
Siyâsî baskı ve dayatmalar, yönlendirmeler, tâğûtî tavır; devlet
dini, resmî din teşkilatları, Bel’amlar, irtica/gericilik yaygaraları ve
laiklik. Derin devletin psikolojik ve her çeşit baskı ve sindirmesi.
Resmî din anlayışı: “Lâ”sı olmayan bir din, redsiz akaid(!) Hâlbuki
insanın kurtulması için kutsal küfür olan tâğutu inkâr etmek, ona
küfretmek58, varsa iyi taraflarını örtmek ve kabul etmemek gerekli
idi. Bu kutsal küfrün yanında, çirkin iman da vardır; imana şirk karıştırmak
gibi: “Onların çoğu Allah’a şirk koşmadan iman etmezler.”59;
Yine imanın yanlış yere yöneldiğinin örneği olarak şöyle buyrulu-
58] 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60
59] 12/Yusuf, 106
AKÎDE
- 39 -
yor: “(Ehl-i kitap) tâğuta ve cibte (bâtıl tanrılara) iman ediyorlar…”60
İslâm’ın hâkim olmadığı rejimlerde tâğutî düzenin tüm kurum
ve kuruluşları müşrik vatandaş yetiştirmek için bütün güçlerini
sarfederler.
1- Rubûbiyet tevhidini yeterli görmek, Allah’ın varlığının isbat
ve kabulünü merkeze almak: Ateizm, komünizm, Darvinizm
karşıtlığını yeterli görmek. Çiçek ve böcekle, arı peteğindeki Allah
yazısı ile tatmin olmak ve bunları aşırı önemsemek.
2- Mürcie düşüncesi ve haksız teslîm (insanları İslâm’a nisbet):
İman ayrı, amel ayrı deyip ittibâ yoluyla şirki fark etmemek. Mistisizm
felsefesi, Kur’an kavramlarını te’vil, tahrif ve dejenere etmek.
Mistik yaşayış; pasif tepki, kabuğuna çekilme, kendilerine karşı
cihad edilecek şahısları ve zihniyetleri kendi hallerine terk edip
sadece nefsiyle uğraşmak. Felsefî veya kelâmî tartışmalar, cedel.
Eski Türk dinlerinin kalıntısı ve geleneğin (atalar dininin) mirası.
3- Haksız tekfîr; antitez akaidi, mezhepçilik, grupçuluk, bağnazlık.
4- Egemen güçlerin yönlendirmesi, özendirmesi: Sağcı,
muhâfazakâr, demokratik İslâm anlayışları. Amerikancı, düzenci
din yaklaşımı, ılıman İslâm, BOP vb. yaklaşımların çekim alanına
girmek. Kafaların ve gönüllerin işgali, sömürü ve köleleştirmenin
kurbanları.
5- Dünyevîleşme, lüks, israf, şükürsüzlük ya da geçim sıkıntısı.
Cihadın terki ve eylemsizlik. İlâhî emir ve tekliflerden kaçınma,
kâfirlere özenme ve benzeme.
6- Çevre şartları: Medya (özellikle TV), okullar (hatta din öğreten
okullar ve kurslar), yaşama biçimleri, reklâm, dostluk ilişkileri…
Kimlik problemi: Kimliksizlik ya da çok kimliklilik.
7- Aşağılık duygusu, kendi dinine, Müslümanlara ve kendine
güvensizlik, aşırı eleştiri.
8- Kibir, gurur, istiğnâ.
9- Dâvetçilerin örnek yaşayış sahibi olamayışları, sadece laf
üretmeleri, tevhidin sadece siyasî yönünden bahsedilmesi.
10- Bilgi kirliliği, gereksiz konular ve konuşmalar. Endâd edinme;
futbol, tv. internet, müzik gibi uyutucu ve uyuşturucuların
etkisi.
60] 4/Nisâ, 51; yine Bk. 4/Nisâ, 60
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 40 -
11- Laiklik: İki veya çok dinlilik. Câmideki veya namaz kılarkenki
İlâh’la; sokaktaki, okul, iş yeri, mahkeme ve meclisteki… ilâhın
farklılığı. Allah’ın sadece göklerin (tabiat güçlerinin) hâkimi olduğu
anlayışı.
Ne Yapmalı?
Kur’an ve Peygamber ne yaptı, nereden başladı ve hangi
şeye en çok önem verdi ise biz de öyle yapmalıyız. Her konuyu
“tevhid”le bağlantılı anlatmalıyız. “Tevhid”i sadece siyasî çıkarım
ve yorumlarla bağlantılı gündeme getirmek yerine; onu parçalamamalı
ve kendimiz de “tevhid ahlâkı”na uymalı, hal dilimizle,
her an ve herkese tebliğ edebilmeliyiz.
Klasik Akaid Kitaplarının Eksik
ve Hatalı Tarafları
Tüm klasik akaid kitapları hakkında şu değerlendirmeyi yapabiliriz:
İslâm âlimlerine karşı saygısızlık ve uluorta (dayanaksız ve
sert) eleştiri, Müslümanların ahlak anlayışına uymaz.
Hatasız insan olmaz. Her insanın, her âlimin hatası olabilir.
Oysa klasik yaklaşımda, önceki büyük âlimlerin her dediklerinin
mutlak doğru olduğu anlayışı söz konusudur. Miras aldığımız anlayışa
göre; eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği”
denilir, anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama
Kur’an’la tashih edilmeye gerek duyulmaz.
Akaidde mezhep olmaz; yani olmamalıdır. Akaidde çeşitli
mezhepler çıkmıştır; bu bir vakıadır. Aslında tümü kelâm mezhebi
olan bu itikadî mezheplerin akaidde bağlayıcı kabul edilmesini
doğru bulmuyoruz. Selefi akaidi, Maturidi akaidi, Eş’ari, Haricî,
Mu’tezilî akaidi olmaz; olmamalıdır. Klasik akaid kitaplarının
tümü, bir mezhebin akaid anlayışını vurgular. Antitez görüşler,
farklı mezheplerin görüşlerini çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz
tartışma ve konular çokça yer edinir.
Akaid mezhepleri ve Maturidî akaidi, Selefî akaidi vb. yerine,
İslâm akaidi, Müslümanların akaidi, Kur’an akaidi diye ad verilecek
tüm Müslümanları kuşatan akaid olmalıdır. Akaid vahye dayanmalı.
Akaidde ölçü olarak; Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas
alınmalıdır.
Klasik tüm akaid kitaplarında Kur’an’da hiç mevzu edilmeyen
ve hatta Kur’an’a ters nice hükümler/görüşler yer almaktadır.
AKÎDE
- 41 -
Hâlbuki Kur’an’da yer almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan,
Kur’an âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus,
tüm mü’minleri bağlayıcı itikadî esas olamaz. Akaidin Kur’an’dan
bağımsız işlenmesi, Bir konunun Kur’an’da olup olmamasının
önemsenmeyişi, akaid kitapları açısından ciddi bir problemdir.
(“İman artıp eksilmez” denilmesi, Kitap verilen peygamberlere
Rasûl, verilmeyenlere Nebî denmesi örneklerinde olduğu gibi,
Kur’an’a ters görüşler akaid ilkesi kabul edilmiştir. Meselâ Kur’an
net şekilde imanın eksilip artacağını söylüyor (bak. A. Kalkan,
Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, İman -İmanın Artıp Eksilmesi- Konusu)
İslâm akaidi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz.
Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu
hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi
küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy
olduğunda en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.
Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında
Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki
problemler ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle ilgilidir. Farklı mezheb
ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez)
Kelâmı, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak
kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular
yerine konulduğu eserlerden ibârettir.
Hadisler konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve
Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile
akaidde temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle
ilgili Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı vermemek.
Klasik akaid kitaplarında ilk şıktaki ifrat yaklaşımını genelde görüyoruz.
Klasik akaid kitaplarında, sadece kabulün yeterli görülüp,
reddedilmesi gereken esasların olmadığı intibâsı söz konusudur.
Hâlbuki din “lâ ilâhe…” ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar,
falan mezhebin görüşü değil; kesin küfür olan şeyler olarak
gösterilmeli.
Felsefenin etkisi, dolayısıyla akaidin kelâmlaşması (Kur’an’ın
mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında
gereksiz izahlar, te’vil vb.)
Ana konu: Tevhid gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi.
Hâlbuki tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı
idi. Kur’an’ın da ilk ve en önemli mesajıdır. Akaid ilmine “Tevhid
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 42 -
ilmi” de denilmesine rağmen, Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal
hayata yansıması gereken esaslardan hemen hiç bahsedilmemesi.
Konular: Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen
konuların girmesi. Put ve Putperestlik, Atalar yolu,
Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş Uydurma/Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve
Düzenler), Tuğyân ve Tâğut, İrtidad ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı
ve Resmî Din Kabulü -Ulusal Türk Dini, Diyanet Dini gibi-),
Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği, Büyü, Cin vb. Konular hemen
hiç yer almadı.
Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular
(Mesler üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi.
Mehdi ve mesih inancı, Kur’an’da hiç yer almadığı halde akaidin
konusu kabul edildi.
Tasavvufî bakış açısı: Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi yanlış
görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs, kutup,
üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış zühd
ve takvâ anlayışı, siyaseti (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi) terk,
kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın esas/büyük cihad olduğu, ilmin
önemsenmediği… anlayışı
Şuur verme yok, sadece bilgi ile yetinilir. Devlet yönetimiyle
ilgili problemlere, siyasi ve sosyal tevhid anlayışına yer verilmez.
Klasik akaid kitaplarında güncel itikadî problemleri ve bunlara
çözümleri bulmak mümkün değildir. Kaldı ki, o eserler, kendi
dönemlerinde bile sosyal ve özellikle siyasal problemlere duyarlı
kalmışlardır diyemiyoruz. Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız
coğrafyayı yorumlayıp tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri
gündeme getirip doğrusunu işaret etmeyi önemsemeliyiz.
Günümüz ortamında akaid yönüyle ciddi bir değeri kalmayan,
zaman aşımıyla önemini yitirmiş konuların yerine, günümüzün
problemlerini ve ihtiyaçlarını ele alan bir yaklaşım sergilemeliyiz.
Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç yönüyle insanımıza
olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak yeterince
tanıyıp tanıtmak gerekiyor. O yüzden şirkin, küfrün, tuğyânın,
nifakın güncel örnekleriyle uzun şekilde ele alınmasının önemi
büyüktür.
Klasik akaid kitaplarında, akaide o kitapları yazanlar tarafından
sokulan çok sayıda Kur’an dışı inançlar sözkonusudur. Örnek
verecek olursak;
Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği:
AKÎDE
- 43 -
Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu bilinmeyen
Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan ve sahih
hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden
önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf ve dağıtımından
bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak meselâ Hz.
Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi,
6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf- Konusu)
Velî ve Keramet Anlayışı Kur’an’a ters şekilde ele alınır (bak. A.
Kalkan, Kur’an Kavramları, Velî kavramı)
Şefaat Anlayışında da halkın yanlış anlayışına çözüm getirilmez
(bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile
Konusu)
Vesile Anlayışı Kur’an’la tashih edilmez (bak. A. Kalkan, Müslümanın
Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile Konusu)
Klasik kabulde; nesih anlayışı Kur’an’dan şüpheye düşürecek
boyutta yanlışlarla arzedilir. (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları,
Nesh kavramı)
Akaide konu olan Kur’an kavramlarının tahrif edilmesi veya
içinin boşaltılması (en azından belli konularda) sözkonusudur.
İslâm Akaidine Giren Yanlışlar ve Nedenleri
1- KUR’AN’a bakış: Kur’an ilkelerinin temel alındığı “Kur’an
akaidi”, “İslâm akaidi” anlayışının olmaması. Akaid vahye dayanmalı.
Akaidde ölçü olarak; Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas
alınmalıdır.
Kur’an’ın anlaşılmaz olduğu, Akaidin Kur’an’dan bağımsız işlenmesi,
Bir konunun Kur’an’da olup olmamasının önemsenmeyişi,
bir konunun Kur’an’la sağlamasının yapılmaması. (İMANIN
ARTMASI, NEBÎ-RASÛL FARKI örneğinde olduğu gibi)
2- PARÇACI YAKLAŞIM: Kur’an bütünlüğünde bir kavramın
nasıl kullanıldığını önemsememek, Kur’an’ın en doğru tefsirinin
yine Kur’an olduğunu unutmak. KADER örneğinde olduğu gibi.
3- HADİSLER konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve
Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile
akaidde temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle
ilgili Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı vermemek.
4- ÖNCEKİ ÂLİMLERin her dediklerinin mutlak doğru olduğu
anlayışı. Eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği” denilir,
anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 44 -
Kur’an’la tashih edilmeye gerek duyulmaz.
5- MEZHEP akaidi, antitez görüşler, farklı mezheplerin görüşlerini
çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz tartışma ve konular. Ehl-i
Sünnet akaidi, Mâturidi akaidi, Eş’arî akaidi. Nerede İslâm Akaidi?
6- BEŞERÎ yorum ve düşüncelerin temel akaid ilkesi gibi kabulü.
Hâlbuki iman ilkeleri mutlak hakikate dayanmalıdır. Yorumlar,
ictihadî, beşerî ve zannî doğrular akaidde ümmeti bağlamaz ve
delil olmaz. Yorumlara tüm Müslümanların katılması beklenmemeli,
bu yorumlara uymadığı gerekçesiyle mü’minler tekfir edilmemeli.
Seyyid Kutub’un, Mevdûdî ve benzeri âlimlerin akaidle
ilgili, sosyal yapı, siyaset ve tâğutla ilgili yorumları, ya da Akaid
hoca(ları)mızın yorumlarını doğru kabul etmek başka, o yorumlardan
yola çıkarak farklı tevil ve yorumlara sahip olanları tekfir
etmek başkadır.
7- SADECE KABULÜN YETERLİ GÖRÜLÜP REDDEDİLMESİ GEREKEN
ESASLARIN OLMADIĞI İNTİBÂSI Hâlbuki din “lâ ilâhe…”
ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar, falan mezhebin görüşü
değil; kesin küfür olan şeyler olarak gösterilmeli.
8- HAKSIZ TEKFİR VE HAKSIZ TESLÎM Hâricî veya Mürcie mantığı/
mirası.
9- İSRÂİLİYAT, ESKİ CÂHİLİYE İNANÇLARININ İSLÂM’A TAŞINMASI
10- FELSEFE DOLAYISIYLA AKAİDİN KELÂMLAŞMASI (Kur’an’ın
mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında
gereksiz izahlar, te’vil vb.)
11- KONULAR Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen
konuların girmesi.
Put ve Putperestlik, Atalar yolu, Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş
Uydurma/Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve Düzenler), Tuğyân ve Tâğut,
İrtidad ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı ve Resmî Din Kabulü -Ulusal
Türk Dini, Diyanet Dini gibi-), Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği,
Büyü, Cin vb. Konular hemen hiç yer almadı.
Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular
(Mesler üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi.
12- MEHDİ VE MESİH İNANCI İsrailiyattan alındı. Kur’an’da hiç
yer almadığı halde akaidin konusu kabul edildi.
13- TASAVVUFÎ BAKIŞ AÇISI Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi
sapık görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs,
AKÎDE
- 45 -
kutup, üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış
zühd ve takvâ anlayışı, siyaseti terk, kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın
esas/büyük cihad olduğu, ilmin önemsenmediği… anlayışı
14- HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLAR Yatır tapımı, bazı insanların
putlaştırılması, yönetime ilgili yanlış siyasi tavır vb.
15- ŞUUR verme yok, sadece bilgi.
16- TEVHİD gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi.
Hâlbuki tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı idi.
Kur’an’ın da ilk ve en önemli mesajıdır.
Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken
esaslardan hemen hiç bahsedilmemesi.
17- AKAİDDE MEZHEP OLMAZ.
Akaid Kitaplarına Giren Kur’an Dışı İnançlar
İmanın Artıp Artmaması: Kur’an net şekilde imanın eksilip artacağını
söylüyor. 61
Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği:
Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu bilinmeyen
Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan ve sahih
hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden
önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf ve dağıtımından
bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak meselâ Hz.
Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi,
6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf- Konusu)
Velî ve Keramet Anlayışı (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları,
Velî kavramı)
Şefaat Anlayışı (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı,
Şefaat ve Vesile Konusu)
Vesile Anlayışı (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı,
Şefaat ve Vesile Konusu)
Nesih Anlayışı (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Nesh kavramı)
Esmâü’l-Hüsnâ’nın Hangi İsimlerden İbaret Olduğu: Kur’ân-ı
Kerim’de yer alan esmâü’l-hüsnâ ile, Tirmizî ve İbn Mâce’de
61] Bk. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, İman -İmanın Artıp Eksilmesi-
Konusu
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 46 -
sayılan esmâü’l-hüsnâ arasında hayli fark vardır. 62
Hayrihî ve Şerrihî mina’llahi Teâlâ anlayışı: Kur’an’la Taban Tabana
Zıttır. 63
Akaide Konu Olan Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi veya
İçinin Boşaltılması. 64
62] Bk. Esmâü’’l-Hüsnâ Kavramı
63] “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/
kendindendir…” (4/Nisâ, 79) “Başınıza gelen herhangi bir musîbet,
kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu
affeder.” (42/Şûrâ, 30) “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden
karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar
yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında görürler.” (30/
Rûm, 41) “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe
Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”
(8/Enfâl, 53) “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve
denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.” (30/Rûm, 41) “Eğer
Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü
fesada uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (2/Bakara,
251) “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” (17/İsrâ,
11) “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle
kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın
azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25) “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin,
(insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez
miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az
kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp
şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı,
Rabbin o şehirleri haksız yere helak edecek değildi.” (11/Hûd, 116-117)
Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu konusuyla
ilgili Bk. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/Rûm, 36; 39/
Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48 Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir:
Allah’ın isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah
muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel,
hatta en güzel biçimde yaratmıştır (bkz. 32/Secde, 7; 40/Mü’min, 64; 64/
Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4). İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek
sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü,
elini, dilini kullanmaktadır. Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü
ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür (4/Nisâ, 79). Allah, yaratıcıların
en güzelidir (40/Mü’min, 14; 37/Sâffât, 125). Var ettiklerine en güzel
boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Allah, aynı zamanda hüküm
verme bakımından da en güzel olandır (5/Mâide, 50). Rızkın en güzeli
de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir (65/Talâk, 1; 11/
Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75). Sözün de en güzelini bir kitap halinde
indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm güzellikleri içerir (39/Zümer, 23). Bu
yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen
sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür (39/Zümer, 55). Bu yüzden, güzel insanların
bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer,
18). En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir
(4/Nisâ, 125). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan,
en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur (7/A’râf, 180; 20/Tâhâ, 8;
59/Haşr, 24).
64] Kur’an kavramlarının hayatî öneme taşıyanlarının hemen hepsinin içi
AKÎDE
- 47 -
boşaltılmış, Kur’an ve Sünnet dışı anlayışlarla doldurulmuştur. Örneklendirmek
ve örnekler üzerinde bu tahribatın ve tahrifatın yapıldığını ispatlamak
başlı başına kitap, hatta kitapların konusu olacak kapsamda olduğundan,
biz burada tarihsel süreç içinde yozlaştırılan belli başlı Kur’an
kavramlarını saymakla yetinelim: İbâdet (Allah’ın emir ve tavsiyesi olmadığı,
Rasûlulullah’ın sünnetinde bulunmadığı halde ibâdet olarak yapılan
ve tavsiye edilen nice hususlar, bid’atler ve hurâfeler); duâ (haram, hatta
şirk olan türden vesile anlayışıyla; sadece Allah’tan istenecek şeyleri şirk
derecesinde başkalarından duâ edip istemek gibi); zikir (Kur’an’ın 30 civarında
farklı anlamda kullandığı zikr’i “sadece dille belirli lafızları söylemek”
şeklinde anlamak ve Kur’an ve Sünnette olmayan ifâdeleri zikir
ibâdeti olarak uygulamak; Kur’an’da “Allah’ın size öğrettiği şekilde zikredin”
(2/Bakara, 239) denildiği halde, Kitap ve Sünnette olmayan şekil
ve usullerle tuhaf tarzlarda zikir icat etmek); şefaat (haram ve şirk şefaat
anlayışı; Allah’a rağmen insanı kurtaracak tanrılar edinmeye benzer
anlayışlar); takvâ ve muttakîlik (Kur’an’ın tanımladığına hiç benzemeyen
özellikler); tâğut (sadece şeytan anlamı verip, azgın insan tipi olan haddi
aşıp insanları saptıran yöneticileri kapsam dışı bırakmak); halife (Allah’ın
halifesi kavramı ve cemaat liderine halife sıfatı vermek, lâyık olmayanları
halife kabul edip, günümüzde bu kavramın gereğini unutturmak);
ilim (vahyi reddeden teorileri ya da bilgi kırıntılarını ilim diye takdim etmek
ve bunların tahsilinin dinin emri olduğunu iddia etmek; böyle bir
tahsil için dinin temel farzlarını teferruat saymak); tevbe (Aracısız olarak
Allah’a yapılması gereken tevbeyi, almak-vermek şeklinde bir insan
karşısında yapmanın gereğine inanmak); hak ve bâtılı, hakka bâtılı karıştırmak,
hakkı gizlemek; sabır (pasifliği, zilleti, zâlimlere seyirci kalmayı,
görevini yapmamayı sabır zannetmek); zulüm (sadece fiziksel eziyet
anlamına indirgeyip şirk gibi, mânevî alanlardaki tahribatı bu kavram dışına
atmak, müşriklere ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere zâlim
sıfatını vermekten çekinmek); tevhid ve şirk (nâfile ibâdetler kadar bile
önemsememek, din ve takvâ adına bile bazı şirk ve haramları tavsiye etmeye
kalkmak, Allah’ın sıfatlarını başkalarına vermekten çekinmemek);
fitne (anlamı daraltmak, sadece karışıklık anlamına indirgemek); nesh
(Kur’an’da nice âyetin hükmünün olmadığını, formalite icabı bulunduğunu,
sünnetin bile âyeti nesh edebileceğini, yüzlerce âyetin mensuh olduğunu
iddia etmek); velî-evliyâ (Kur’an’a muhâlefet ederek, bütün gerçek
mü’minlerin vasfı olan bu kavramı, bazı özel şahıslara vermek ve onları
tanrılaştırır gibi yüceltmek); millet (Kur’an’da din anlamına geldiği halde,
kavim ve ırk anlamı vermek, yasaklanan ırkçılığa bu kavramı kılıf edinmek);
nefis (Kur’an’daki hevâ kavramını nefs kelimesiyle değerlendirmek,
nefsi aşağılamak, derecelere/basamaklara ayırmak, nefisle mücâdeleyi
büyük cihad saymak, onu yok etmeye/öldürmeye çalışmak); sevgi (ölçüyü
ve hedefi ayarlayamamak, Allah sevgisini nice çirkin anlayışlara zemin
olacak şekilde “aşk” tabiriyle dillendirmek); atalar yolu (Kur’an’ın şirk sebebi
saydığı ataları, örf ve âdeti kutsayıp İlâhî ölçülere ters olduğu halde
onları ölçü kabul etmek); kölelik (Kur’an’ın kesin bir şekilde kaynağını
kuruttuğu halde, 19. asrın sonlarına kadar kula kul olmayı İslâm’ın müsaadesi
diye sunmak, câriyelere baş örtme özgürlüğü bile vermemek); hastalık
(Kur’an’ın çoğunlukla mânevî (imanî) hususlardaki anormalliklere
sıfat olarak verdiği halde, sadece bedensel rahatsızlıklara indirgemek);
cihad (Allah yolunda savaşı “küçük” ve önemsiz görmek, ya da tam tersine
cihadı sadece savaşla sınırlı tutmak); istişare ve istihare anlayışında
Kitap ve Sünnet dışı anlayışlar geliştirmek; tevekkül (Tedbire yapışmaKUR’AN
KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 48 -
Akîdede Vahdet
İslâm ümmeti, ashâb örneğinde büyük vahdetini, vahyin ortaya
koyduğu akidede bütünleşerek, Resulullah’ın (s.a.s.) çevresinde
kenetlenip O’nun şahitliği ile vahyi sosyalleştirmeleriyle gerçekleştirmiştir.
Daha sonraki süreçlerde vahiyden uzaklaşılarak,
Kur’an terk edilmiş bırakılarak oluşturulan vahiy dışı akidelerle
ümmet parçalanmıştır. “İnsanlar bir tek ümmetti; sonra anlaşmazlığa
düştüler. Rabbinin vermiş olduğu bir sözü olmasaydı, anlaşmazlığa
dan, kul olarak üzerine düşeni yerine getirmeden yanlış beklenti içinde
olmayı tevekkül sanmak); murâbata (cihad için hazırlıklı olma anlamını
tahrif ederek, farklı uygulamaları bu kavramla dillendirip Kur’an kavramını
tahrif etmek); ticaret (Allah’la yapılan alış-verişi, mal ve canla yapılan
cihadı bu kapsama almayıp sadece dünyevî alış-verişi ticaret saymak);
ülü’l-emr (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen, hatta bizden olmayanlara
bu vasfı vermekten çekinmemek); vesile (gayrı meşrû vesileler edinmek,
Allah’a yaklaşacağım diye cehenneme yaklaşacak yöntemler bulmak); şeriat
(şathiye, sekr hali, istiğrak, cezbe vb. şekillerle şeraiti çiğnemeyi normal
saymak; şeriatı basite alacak ve onu kabuk kabul edecek ifadelerle
esas önemli olanın tarikat ve hakikat olduğu iddiasında bulunmak, şeriatla
hükmedilmemesine ciddi bir tepkide bulunmamak); zühd (dünyadan
el etek çekmeyi zühd saymak, uzleti tavsiye etmek, bir lokma bir
hırka anlayışını takvâ saymak); câhiliyye ve câhiliyye hükmü konusunda
Müslümanlara düşen bir görevin yok sayılması); put ve puta tapma (resim
ve fotoğrafa bir zamanlar gösterilen tepki kadar ister heykellerden
ister soyut hususlardan putlaştırılan hususlara karşı tepki göstermemek,
putçuları dışlamamak); ismet –mâsumiyet (bazı hocaları, âlim veya şeyhleri
mâsum kabul etmek); kıssa (dini hikâyelere ve kerâmet masallarına
boğmak); rüya ve ilham ilim kaynağı olmadığı halde, bunları; ayrıca keşfi,
müşâhede, muhâdese ve benzeri şeyleri ilim kaynağı kabul etmek; Allah
(Vahdet-i vücut, fena, beka, aşk, kadın şeklinde veya başka şekilde
onun kendilerine tecelli ettiğini iddia etmek); bâtın (Kur’an âyetlerinin
zâhirî anlamlarıyla bağlantısız farklı bâtınî anlamları olduğunu iddia
etmek); nübüvvet (gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemek, hadis
rivâyetini ilmî yöntemlerle değil de rüyada, keşifte Peygamber’den
rivâyet ettiğini iddia etmek; nûr-ı Muhammedî diye uydurma bir terim
icat ederek Peygamberimizi yarı tanrı seviyesine çıkarmak; tam tersine
bir anlayışla peygamberleri evliya seviyesine düşürmek); Hızır (Kur’an’da
rahmet ve ilim verilen kul şeklinde belirtilen kişiyi ölümsüz, helak etmeye
ve ihyâ etmeye kadir, kul bunalınca yetişecek bir tanrı şeklinde kabul etmek);
bey’at (Bu kavramı, İslâm devlet başkanı dışındaki ahitler için kullanmakta
bir sakınca görmemek ve bey’at edilecek bir imam (İslâmî otorite)
edinmenin yollarını önemsememek); cin ve şeytan (cincilik, büyücülük
ve üfürükçülüğün Müslümanlıkla ilgili olduğu imajı vermek, abartılı şekilde
cin çarpması ve büyü değerlendirmesi yapıp bunu tedavi etmek kasdıyla
muskacılık ve benzeri yollarla istismar)… Kavramların Tahrif Şekilleri
a) Anlamının bilinmemesi, önemsenmemesi, (sosyal, siyasal, ahlâkî…
olarak) içinin doldurulmaması: Tevhid, Şirk b) Anlamının daraltılması: Zikir,
İbâdet, İmâm c) Yanlış veya Eksik Anlaşılması: Hastalık, Nefis, Belâ,
Zulüm d) Tahrif edilip saptırılması: Cihad, Vesile, Duâ, Şefaat, Veli-Evliya,
Halife.
AKÎDE
- 49 -
düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilecekti.” 65
Allah’ın insanlığın dünyadaki hayatı ve âhiretteki mutlak
âkıbeti için belirlediği kurallar üzerine tefekkür etmeyen, Rasullerle
kendilerine ulaştırılan İlâhî uyarı ve öğütlere kulak asmayanlar,
kendilerine lütfedilen bu dini parçalamışlardır. Kurtuluş,
adâlet ve mutluluk yolu olan “dinleri”ni parçalayanlarsa gruplara
ayrılmış ve her biri kendi kişisel kazanım ve doğrularını “mutlaklaştırıp”
dinleştirmiş; ardından da bunları bir övünç kaynağı haline
getirmişlerdir. “Onlar ki dinlerini parçaladılar ve mezhep mezhep oldular.
Her parti kendine ait (imam ve kitap) larla sevinip övünmektedir.” 66
Nükseden ihtilaflar, Kur’an’ın rehberlik vasfını yerine getirmesinin
engellenmesi, gruplaşmaları ve cepheleşmeleri beraberinde
getirmiştir. Ümmetin birlikteliğini zedeleyen olumsuzluklar
giderek artmış, vahyin ortaya koyduğu hükümler inançtan ve hayattan
dışlanmış, yerlerine zanla bina edilmiş şahsi kanaatler veya
delilden yoksun birikimler geçirilmiştir.
“Vahdet”ve “tevhid” aynı kökten gelen iki kelimedir. Tevhid,
kısaca “birlemek”, vahdet ise “birleşmek” demektir. Allah’ı tevhid
ederek iman etmemiş olan bir kimsenin, tevhid ehli olanlarla
velayet ve kardeşlik ilişkisi içinde birliği söz konusu olamayacağı
gibi; Mü’minlerin birliği, vahdeti anlayışına uzak olan birinin de
gerçek bir muvahhid olduğu söylenemez.
Din ve ibâdetler hayatı bir bütün olarak kuşattığında ve bir
bütünlük içinde birbirini desteklediğinde fonksiyoneldir, ancak
bütünlük içinde uygulandığında dönüştürücü, inşa edici ve arındırıcı
bir işlev görebilir. Parçalanan hakikat hakikat olmaktan çıkar.
Parçalanan din ve ibadetler Allah’ın murad ettiği fonksiyonunu
yitirir. Çünkü din ve hakikat bütüncül haliyle din ve hakikattir.
Tevhid “teklemek, birlemek, bütünlemek” anlamlarına gelir.
Yani dini ve hakikati bütünlemenin en genel ifadesidir. Dinde ayrılığa
düşerek dini parçalamak, bir kısmını alıp bir kısmını dışlamak,
yani hakikati parçalamak ve bir kısmını bütün yerine ikame
edip onunla yetinmek ise şirktir. Ümmeti parçalamak ise “sosyal
anlamda şirk”tir, “tefrika”dır, tersi ise “vahdet”tir. O halde vahdet
tevhidin toplumsal alandaki tezahürüdür. Dinin, kitabın, hakikatin
parçalanması ve böylece tevhidi imanın birleştiriciliğinden
kopulması, kaçınılmaz olarak o dine, kitaba, hakikate iman ederek
tek bir ümmet olmuş ve böyle olması kitapta beyan edilmiş
65] 10/Yunus, 19
66] 30/Rûm, 32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 50 -
bulunan ümmetin de parçalanması sonucunu kaçınılmaz olarak
gündeme gelecektir.
İctihat ve yorum alnındaki farklılıklar, çeşni, çok seslilik ve
zenginlik olarak hoş görülmesi gerekirken, hakikati, dini parçalama
anlamına gelen muhkemler, sabiteler ve akide alanındaki
ayrılıklar, ya da değişkenleri sabite haline getiren hizipleşmeler,
cedelleşmeler ise tefrika olup, asla hoş görülmemesi gereken ve
Allah’ın razı olmadığı bir sapmadır. Dini parçalara ayırıp hizipleşenlerin,
bir süre sonra, ellerindeki parçanın din olduğu iddiasıyla
onunla diğerlerine karşı övünmeleri söz konusu olmaktadır. Allah
bu durumu kınamaktadır.
Allah’ın râzı olmadığı ihtilaf, bölünmemesi gereken bütünleri
parçalamaya yol açan ihtilaflardır ki, bunların en önemlisi de
Kur’an’ın uyardığı hakikatlerde ve dinde ihtilafa düşmektir. Mezhepler,
meşrepler, ekoller, öbekler, gruplar, dini oluşturan herhangi
bir rüknü, dinin bütününden koparıp kendine has kılmadığı
ve dinin muhkemlerini, sabitelerini bütünlük içinde benimseyip
parçalamadığı sürece akide planında tevhide, vahyin belirlediği
ortak akidede bütünleşen İslâm ümmetinin birliğini tehdit etmediği
sürece de sosyal planda “vahdet”e aykırı olmaz. Ancak, dinin
sabitelerini parçalayan, değişkenlerini (zan alanındaki yorum ve
içtihat farklılıklarını) sabite haline getirip akideleştiriyor, dinleştiriyorsa,
varlığını kitabın müteşabih ayetlerine dayandırıyorsa,
dini teşkil eden ana rükünleri bütünden kopararak kendini bunlardan
biriyle tanımlıyorsa, bu yapılanma akidevi olarak tevhide,
sosyal planda da vahdete aykırılık oluşturur ki, buna tefrika denir.
Kitap ehlinin; âlimlerini, râhiplerini ilah edinmeleri; onların
din adına ortaya koydukları hususları sorgulamadan, vahye
uygunluk denetimi yapmadan, en azından fıtratın sesine kulak
vererek, ya da akletme kabiliyetini kullanarak üzerinde düşünmeden,
doğru ve dinden kabul edip körü körüne taklit etmeleri
sebebiyledir. Bugün İslâm adına bir kısım alimlerin, önderlerin,
şeyhlerin, üstadların ürettiklerinin vahye uygunluk denetimi yapılmadan,
sorgulanmadan, dinden kabul edilip taklit edilmesiyle
benzeşen bir konumdur bu.
Dinlerini, kitaplarını tahrif ederek ve parçalayarak, Allah’tan
başkalarını ilahlar, rabler edinerek şirke bulaşan kitap ehline
Kur’an, menşelerinde, köklerinde var olan tevhide dönme, Allah’ı
bırakıp da bazı insanları ilâh edinme ve onlara ibadet etme yanlışından
“ortak kelime” olan tevhide rücu etme çağrısı yapmaktadır.
AKÎDE
- 51 -
Yaklaşık olarak ehl-i kitapla benzer bir serüveni yaşayarak,
önder, üstad ve şeyhlerinin ürettikleri bid’at ve hurafeleri vahiyle
denetlemeden, Kur’an’a uygunluğunu, Resulün sahih sünnetine
mutabakatını araştırmadan, olduğu gibi dinden sayarak iman
eden ve din olarak uygulayan ve kendini İslâm’a nispet eden kesimlere
de bu ayetin muhtevasında olduğu gibi bir daveti yapmalıyız.
Demeliyiz ki; “Ey kendini İslâm’a ve Kur’an’a nispet eden, iyi
niyetli insanlar, gelin aramızdaki ortak kelime olan tevhid kelimesinde
buluşalım, İman ettiğimizi iddia ettiğimiz Kur’an’ı belirleyici
kılalım. Allah’a hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz
kimimizi ilâhlaştırmayalım (rabler edinmeyelim).”
İşte bu sebeplerin etkisiyle, ümmetin birlik, dirlik ve düzeni
bozuldu, bu kötü gidişe karşı direniş azmi de yok edildi. Çünkü
vahyin açık emrine ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) son derece açık sünnetine,
zulme karşı açık mücadele örnekliğine ve zalim sultanlara
karşı mücadeleye teşvik eden açık ifadelerine rağmen zalim sultana
itaat kültürü dinin bir hükmü gibi sunuldu. İktidara geldikten
sonra bozgunculuk yapan iktidar sahipleriyle mücadele etmek67
ve zulmedenlere eğilim göstermemek68 gibi Kur’ani yükümlülükler,
Müslümanların çoğunluğu tarafından unutuldu. Rabbimizin,
“dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin”69 emrine
uyulmadı. Özetle zamanla Kur’an terk edilmiş bırakılarak, tevhidden
şirke, İslâm toplumundan cahiliye toplumuna doğru tersine
bir hicret yaşandı. Bu sebeple de, birbirleriyle çekişip ayrılığa düşen
Müslümanlar, Rabbimizin uyardığı zillete sürüklendiler, çözülüp
yılgınlaştılar, güç, kuvvet ve izzetlerini kaybettiler.
Tevhid Eksenli Gerçek Vahdet Henüz Çok Uzakta
Bu sonuç ancak, tarihsel süreçte üretilmiş olanın kuşatmasından
kurtulup, indirilmiş olan vahyi ölçülere teslim olarak sağlanabilir.
Geleneksel ve modern cahiliyeden arınıp ayrışmadan, Batıni
yorumları dinleştirmekten, zan alanında gayb haberi ve akide
oluşturmaktan vazgeçip, Kur’an’ın korunmuş metnini belirleyici
kılıp topluca vahye sarılmadıkça böyle bir vahdet mümkün görünmemektedir.
Bu tür keyfi akide oluşturanların birbirlerini tekfir
etmeleri de kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır.
Kur’an dışı akaid ve ölçüleri bırakıp ilme’l yakin olana ittiba
ettiğimizde, Kur’an’ın muhkem ayetlerini esas aldığımızda
ulaşacağımız yoruma açık olmayan kimliksel birlik, tevhid ortak
67] 2/Bakara, 105
68] 11/Hûd, 113
69] 42/Şûrâ, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 52 -
paydasında, sabiteler planında bütünleşme kendiliğinden yaşanacaktır.
Vahdet gerçek anlamıyla mümkün hale gelecektir.
Kur’an’ın delaleti kati alanıyla, yaşanarak intikal eden mütevatir
sünnet mutabakat alanımızı oluşturmak durumundadır ve bu
alanda farklılığa müsamaha edilmemesi gerekmektedir. Bizi kardeş
yapan akidemiz de bu alanda teşekkül etmektedir.
Kur’an’ın delâleti zanni kısmı ile âhad haber alanı da zan taşıdığı
için, akideleştirilmemesi, dinleştirilmemesi ve hoş görülmesi
gereken farklılıklarımızı kapsamaktadır. Sâbiteler, muhkem naslar
alanındaki, akide ortak paydasındaki birlik sağlandıktan sonra,
yoruma açık, ictihat alanındaki kimliksel farklılıklarımız zenginlik
olarak kalacaktır.
Bugün ise İslâm’a ve Müslüman halklara yönelik saldırılar,
zulümler, katliamlar, hakaret, tecavüz ve işkenceler, emperyalist
güçler ve yerli işbirlikçi yönetimlerce bütün İslâm coğrafyasına
yayılmışken, bu büyük vahşet soykırım boyutlarında bütün İslâm
coğrafyasını kuşatmışken, her gün ve her an Kur’an ve İslâm saldırıya
uğrarken, büyük ekseriyet, tarihsel süreçte ürettikleri hurafeleri
sorgulamayı, Kur’an’ı belirleyici kılıp tarihsel birikimi ıslah
etmeyi bir türlü kabullenmiyor. Çoğu da zâlimlerin, emperyalistlerin
işbirlikçiliğini üstlenmekten çeşitli maslahatlar adına çekinmiyorlar.
Ne yazık ki, gerek tüm İslâm coğrafyasında, gerek Türkiye’de
yapılan zulme ve emperyalizme karşı tevhid eksenli onurlu bir itiraz
yükselten direnen kesimler, ümmetin genel yapısı içinde hep
azınlığı oluşturmaktadır.
Hilâfeten saltanata doğru sapmanın sonucunda, yaşanan
yüz yıllara sari süreçte İslâm ümmeti olma niteliğimiz kaybettik.
Vahiyden ve Rasûl’ün güzel örnekliğini bize taşıyan sahih
sünnetinden koptuk. Vahiy belirleyici olmaktan çıkınca heva
ve zannın belirleyiciliğinde dünyevileşme ve hizipleşme yaşandı.
Sahih gelenek muharref geleneğe dönüştürüldü pek çok bidat
ve hurafeler üretildi. İste böylece İsrailoğullarının yaşadığı
ve öyle olmamamız için uyarıldığımız Yahudileşmeyi bizde yaşadık.
Kuranı tahrif edemedik ama anlamını ve din anlayışımızı
tahrif ettik. Elimizde korunmuş Kur’an olduğu halde Yahudileşmenin
bütün unsurlarını fazlasıyla gerçekleştirdik. Kuranı ve
dini parçalayıp hizipleştik ve her birimiz elimizdeki parçayı din
sayıp onunla övündük. Birbirimizi mahkûm edip, karalayan,
kendi tercih ve yorumlarımızı din sayıp mutlaklaştıran düşman
kamplara bölündük. Böylece de, mü’min olmanın kaçınılmaz
AKÎDE
- 53 -
gereği olan, birbirimize karşı merhameti ve sevgiyi de yitirdik.
Bugün, gerçek mü’minlerin uğrunda şehadeti göze aldığı, tüm
değerlerimiz ve İslâmî kimliğimiz küresel saldırı ve kuşatmaya
muhatap iken, zulme ve emperyalizme karşı birlikte direnmesi
gerekenler, emperyalist projeler gereği birbirleriyle çatıştırılıyor.
Öyle bir çelişki yaşanıyor ki, ayrı dinler arasında diyalog yaygınlaştırılırken
aynı dinin mensupları çatıştırılıyor. İki taraftan bir çok
ahmak ve cahil unsurlar ise bu oyuna alet olduklarını bile fark
edip akledemiyorlar.
Hepimiz şunu kafamıza koymalıyız ki mezhepler din değildir.
Akide alanında mezhep olmaz. Allah katında din tektir ve adı
İslâm’dır. Tevhid dininin akidesi de tektir. Bu ortak akideye teslimiyetimiz
bizi kardeş yapmamaktadır. Müminler ancak kardeştir.
Hepimiz topluca ‘Hablullah’a (Allah’ın ipi olan Kur’an’a) sarılarak
kardeşleşmemiz gerekirken, her birimiz değişik ekol ve mezhepler
adına tarihsel süreçte üretilmiş olan iplere tutunduk ve bu farklı
ipler bizi Hablullah’tan ve birbirimizden kopardı, uzaklaştırdı.
Hedefimiz Kur’an’a Dayalı Sâbitelerde Vahdet Olsa da, Bugün
Âcil Olan Vahdet Değil, İttifaktır
Kur’an ve mütevatir sünnet dışındaki zan alanından akide
oluşturulması ve batini yorumların mutlaklaştırılması sonucunda
Mezheplerin akideleri oluşmuş ve yanlış akide algıları yüzünden
tekfirci yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. O halde Kur’an ve sahih sünnet
ortak paydamızda kardeşleşip kucaklaşmalı, Mezhepçiliği ve
mezhepleri dinleştirmeyi terk etmeliyiz.
Allah’ın koruması altındaki muhteşem kitabımıza ve ondan
neşet eden ortak akidemize sarılarak, tarihsel tüm birikimimizi
sorgulamalıyız. Tarihsel süreçte, bütün mezhep ve ekollerin bir
çok bidat ve hurafe uydurduğunun bilinciyle, vahyi belirleyici kılmalıyız.
Vahyin belirleyiciliğinde ortak akidemiz olan tevhide dayalı
yeniden inşa süreci devam ederken, tarihi sapmalarla her ekolün
ve mezhebin de şu veya bu ölçüde kirletilmiş, hurafe ve bid’atlara
bulaştırılmış olduğu vakasını dikkate alarak hiç bir mezhep ve
ekolün mutaassıp taraftarı olmamalıyız. Bunlardan birisine kendimizi
yakın hissedebilir ve amellerimizi bu ekolün içtihadına dayandırabiliriz.
Ancak onun mutaassıbı olmak, o mezhebin yanlışı
dahil top yekun kabulü ve karşı tarafın doğrularının dahi reddini
getiriyor.
Diğer taraftan bu yeniden inşa ve ortak akidede buluşma
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 54 -
süreci devam ederken, birbirimize ilmi uyarılarda bulunabilelim
“emri bil maruf” yapalım, ancak farklılıklarımızı düşmanlık ve kin
vesilesi haline getirmeyelim, cedele ve şiddete sapmayalım, tam
tersine ihtilaflarımızın kesin çözümünü, aramızda kesin hükmün
verileceği güne bırakalım. Ama emperyalizme karşı ittifak ederek
özgürlük mücadelesini birlikte yürütelim. Akidevi vahdete kadar
hiç değilse zulme ve emperyalizme karşı ittifakı öne çıkarıp özgürlük
mücadelesini birlikte yapmalıyız. Bağımsız ve özgür olunca
da, iyi komşuluk ilişkileri içinde birbirimize adâletle muâmele
edip, merhamet etmeliyiz. İlmî eleştiri ve uyarıların kapısını sürekli
açık tutmalı ama çatışma ve cedel noktasına vardırmamalıyız.
Adâleti, merhameti belirleyici kılan, fıtri insani erdemleri öne
çıkaran, insanlık onurunu koruyan iyi insani ilişkiler kurup, barış
içinde bir arada yaşamayı başarmalıyız. Birbirimizin kurtuluşuna
vesile olacak emr-i bi’l-ma’ruf yolunu sürekli açık tutmalıyız. Birbirimize
göre akidevi sapmalar içinde olduğumuzu zannetsek bile,
öldürerek değil yaşatarak, kurtulma ihtimalimizi arttırmalıyız.
Ciddi ihtilaf konuları örtülerek, soyut kardeşlik ve ümmet vurgusuyla
sonuç alınmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple diyalog konusunda
önemli adımlar atılmış olmasına rağmen on yıllardır yapılan
bu tür toplantılara rağmen, birbirini olduğu gibi kabul edip, akidevi
boyutları da olan temel farklılıklar hakkında Kur’an’la ciddi
bir sorgulama da yapılamamıştır. Temel konulara eğilme sağlanamayınca,
akide ve din anlayışı alanında da oluşmuş farklılıkların
Kur’an’la ıslahı ciddi bir biçimde gerçekleştirilemeyince, bu iyi niyetli
çaba ciddi meyveler verme safhasına bir türlü taşınamamıştır.
Halbuki vahdeti sağlayacak ortak payda, ictihada kapalı imani konular,
muhkem naslar ve sabitelerdir. Bu konulardaki farklılıklara
yol açan vahye aykırılıklar ayıklanmadıkça vahdet hayal olmaktan
öte gidemeyecek, bu tür toplantılarda anlık bazı maslahatlar
temin edilse de vahdete ulaşılamayacak ve Allah’ın yardımına
da müstehak olunamayacaktır. Anlaşılmış olmalıdır ki, soyut
ve duygusal temennilerle, akidevi ayrılıklara sebep olan kaynak
kurutulmadan, vahiy dışı gayb haberleri ve Kur’an dışı akideyle
oluşturulan karanlıklar Kur’an’la aydınlatılmadıkça, vahye dayalı
olmayan anlayışları dinleştirenlerin hapsoldukları zindanların duvarları
Kur’an ve sahih sünnetle yıkılıp, çeşitli hiziplerin ayaklarındaki
birbirleriyle bütünleşmelerini engelleyen zincirler parçalanmadıkça
gerçek anlamda bir vahdet sağlanamaz/sağlanamıyor.
Vahdeti sağlayacak en önemli sosyal projenin ise Seyyid
Kutub’un vurguladığı, Resulullah’ın (s.a.s.) eğittiği ilk Kur’an neslini
örnek alan bir Kur’an Neslinin yeniden İnşa çağrısı olduğunu
AKÎDE
- 55 -
söyleyebiliriz. Ve bu projeyi eğitim de ve amelde tanıklaştırmak,
ister istemez mezhebi görüşleri alta çekecek, Kur’ani ilkeleri öne
alacaktır.
Kendini İslâm’a nispet eden tüm iyi niyetli insanlarla “tevhid”
ortak paydasında buluşmaya, tarihsel süreçte üretilen ipleri
bırakıp, indirilmiş Allah’ın ipine, Kur’an’a topluca sarılmaya yönelmeli,
ısrarla bu hususu gündemde tutmalıyız. Çünkü hepimizi
kurtaracak, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, izzet ve onur kazandıracak
ve kurtarıcı tevhid potasında mü’min kardeşler kılacak
olan sadece bu yoldur. Yani Allah yolu, Kur’an ve tevhid yoludur.
Bu sonuca ulaşana kadar ise, emperyalizme, işgale, yerli zorba
sistemlere karşı adalet ve özgürlük eksenli bir mücadelede ittifak
öncelenmeli, ama uzun vadeli Kur’an’la ıslah çalışmasında ısrar
ederek vahdete giden yol sürekli açık, İslâm birliği ideali de sürekli
canlı tutulmalıdır.
Bütün bu olumlulukların gerçekleşmesi için, her mezhep ve
her cemaatten, bu grupların sınırlarını aşarak, taassup zindanlarının
duvarlarını yıkarak, Kur’an’ın aydınlığına ulaşan muvahhidlerin
ortak çabasına ihtiyaç vardır.70
Müslümanlar ve İslâmî Duruş
Yaşadığımız dönemde Müslümanların (çoğunluk itibarıyla)
durumu içler acısıdır. Bunları maddeler halinde saymaya çalışalım:
1. Müslümanlar İslâm’ı bilmiyor; ilimden uzaklar; ilimden, yani
mutlak hakikat olan İlâhî vahiyden uzak, Kur’an’dan kopuk yaşadıkları
için, Allah’ın Kitap’ından, birinci elden dini öğrenmiyorlar.
2. Bilmemekten daha kötüsü; İslâm’ı yanlış biliyorlar. Ölçü yanlış.
Kur’an terazisiyle tartılıp ölçülmüyor bilinenler.
3. Kur’an’a dayalı iman esaslarını dosdoğru şekilde bilmiyorlar.
Dosdoğru inanmıyor ve yaşamıyorlar. 71
4. İnanç ve amellerine birçok şirk, hurâfe ve bid’at karışmış.
Kimi bilinçli bilinçsiz irtidat etmiş, kimi Allah’a endâd/eşler edinmiş,
kimi küfür içinde bir hayat sürüyorlar. “Onların çoğu Allah’a şirk
koşmadan iman etmezler.” 72
5. İsyan ve itaat bilinci yok. “Lâ ilâhe” deyip reddetmesi
70] Mehmet Pamak
71] Bk. 2/Bakara, 85-86; 4/Nisâ, 136
72] 12/Yusuf, 106; Yine Bk. 39/Zümer, 65-66; 31/Lokman, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 56 -
gerekenleri bilmiyor; “illâ” diye teslim olması gereken zât belli
değil. 73
6. Siyasî bilinç yok. Tâğutlara sevgi içinde ve onlara destek ve
yardımcı olma sözkonusu. 74
7. Cihad ruhu yok; kardeşlik ve vahdet anlayışından uzak, ümmet
bilincinden mahrum bir anlayış ve yaşayış. 75
8. Tebliğ (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker terk edilmiş.
Bedenin ihtiyacı olan gıdaların alınıp uygun şekilde çıkarılamayınca
ne tür hastalık oluyorsa; okunan, duyulan, sohbet ve derslerde
öğrenilen hakikatlerin uygun şekilde dille veya elle yazılarak dışarıya
çıkarılamaması da fikrî kabızlığa sebep oluyor. 76
9. Câhiliyeyi yıkmak için mücadele edecekleri yerde, dinlerini
müdafaa bile edemiyorlar.
10. Yanlış hizmet anlayışı; haramlarla, Batılı tarzda ve sadece
aklî ya da pragmatizm ölçülerinde hizmet anlayışı. Rabbânî tarzda
ve nebevî ölçülerde, kulluğun içine girecek şekilde hizmet değil.
11. Dünyevîleştiler ve kapitalistleştiler. Dünyaya aşırı meyil,
malın kulu, paranın nesnesi olma, lüks, israf, eşya tutkunluğu.
12. Âhirete (cennet ve cehenneme) yakînî iman ve âhireti öncelikleyip
oraya hazır olmak yok. Tek kanatlı kuş gibiler, iki dünyalı
değiller. Dünyalarını âhiret açısından değerlendirmeyiş.
13. Ulusçuluk, vatancılık, ırkçılık, hemşehricilik, düzencilik
(devletçi çizgi),
14. Atalar dinine sarılma, gelenek ve âdetleri kutsama ve mutlak
doğru kabul etme.
15. Modernizm çizgisinde müsteşrike benzer din anlayışı; ılıman
İslâm denen, içi boşaltılmış ve çağdaş cahiliye değer(sizlik)
leriyle doldurulmuş yapay din anlayışı
16. Geçim uğraşısından başka bir şeyi görmeyiş veya zengin
olma hayalleri içinde zengin olmak için ne gerekirse yapmaya hazır
olma
17. Futbol hastalığı, müzik tutkunluğu, TV. ve özellikle dizi
bağımlılığı, internet düşkünlüğü ve bilgi kirliliğine muhatap olma
73] Bk. 4/Nisâ, 13-14
74] Bk. 2/Bakara, 256-257; 4/Nisâ, 76; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17-18
75] Bk. 49/Hucurât, 15; 49/Hucurât, 10; 3/Âl-i İmrân, 103, 110; 21/Enbiyâ, 92
76] Bk. 3/Âl-i İmrân, 104-105
AKÎDE
- 57 -
18. Demokrasi ile işlerin düzeleceğini sanıyorlar. “Oyu ver, koyuver”
anlayışı. Aslında ülkeyi kimlerin yönettiğini görememek.
Ülkenin derin devlet denilen, başta yattığı yerden Atatürk (onun
laiklik gibi ilkeleri) olmak üzere, silahlı kuvvetler; Yargıtay, Danıştay,
Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar, para ve TÜSİAD gibi para
babaları, Amerika, Batı ve onların prensipleri yönetiyor. Halkın
seçtikleri en son sırada. Onlar sekreter ve piyon durumunda. Halk
bunun farkında değil. Kendi tâğutunu seçme telaşında. Allah’ın
indirdikleriyle hükmetmeyenleri velî (dost ve yönetici) kabul etmekte.
19. Sünnetullah’ı bilmiyorlar. Allah’ın değişmez yasalarına
ters düşen tavırlar sergiliyorlar. Sıkıntıyla, zorluklarla, korkuyla,
cihadla, açlıkla sınanmadan kurtuluş bekliyorlar. Rahat ve keyifleri
(hevâlarını tanrı edinme) öne çıkıyor. Üzerine düşen görevleri
yapmadan sadece dille duâ sâyesinde netice isteniyor. 77
20. Din’in “asl”ında tenzilât, ayrıntılarda ilâvelerde bulunma
şeklinde beliren yanlış dindarlık ve yanlış takvâ anlayışı, gerçek
Müslümanlık kabul ediliyor. İnsanlar şirkten sakınmadan nâfile
ibâdetlerle dindar olabileceklerini sanıyor. Mistisizm; pasif din ve
dindarlık anlayışı
21. Bilinçli-bilinçsiz tevhidî İslâm’a ve muvahhid Müslümanlara
düşmanlık
22. İbâdetlere önem verilmiyor; tâğutlara, putlara, bâtıla farkında
olmadan da olsa ibâdet ediliyor. Haram-helâl, farz-vâcip
önemsenmiyor.
23. Her çeşit ahlâk krizi; Zulme râzı, edilgen, rüzgâr nereden
kuvvetli esiyorsa onun götürdüğü yere sürüklenen nesneleşmiş
insanlar
24. Mürcie düşüncesi: İman ayrı amel ayrı diyerek amellere
önem vermeden cenneti garanti gören zavallı anlayış
25. Çevre şartlarına teslimiyet: Medya, düzen, okullar, moda,
çılgınca tüketim, reklamların etkisinde kalma, yaşama biçimi yönüyle
kâfirlere benzeyen ve onlara tavır al(a)mayan bir yaklaşım
26. Kimlik problemi: a- Kimliksizlik (ne Müslüman olduğu belli,
ne gâvur denilebiliyor) b- Çok kimliklilik (Her boyaya giren, her
inanca uygun davranan, aslında hiçbirinde samimi olmayan münafık
tipli iki yüzlülük, iki yüz yüzlülük
77] Bk. 2/Bakara, 155; 29/Ankebût, 1-3; 49/Hucurât, 15
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 58 -
27. Laiklik: Camide veya namazda başka İlâha; sokakta, işyerinde
başka ilâha uyma. Tanrının hakkını (sadece ibadet gibi
hususlarda) Tanrıya, Sezar’ın (devletin) hakkını (olmayan hakkını)
Sezar’a verme; böylece çok tanrı edinme anlamında laiklik uygulaması
28. Aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kitab’a inanmıyor
insanlar. Herkesin kendine göre farklı bir Allah, Peygamber ve Kitab
anlayışı var. Kur’an’ın tanıttığı şekilde özellikleri olan Allah,
Nebî ve Kur’an anlayışı yok; kargaşa var bu konuda
29. Vahyin ışığında aklı kullanmamak, akletmemek, düşünmemek,
tefekkürden uzak yaşamak; buna rağmen din hakkında
ahkâm kesmek, bilgiçlik taslamak, nutuk atmak
30. Bütün bunların hem sebebi ve hem sonucu olarak izzet ve
onurlarını kaybettiler, zillete mahkûm yaşıyorlar. 78
Bu problemlere Kur’an’ın çözüm olarak sunduğu İslâmî
Duruş
1- İman, 2- Sâlih amel, 3-Hicret, 4- Cihad, 5- Sabır, 6- Tebliğ,
7- Aklı kullanmak, tefekkür, 8- İlim, 9- Kur’an’ı okuyup anlama,
yaşama ve yaşatmaya çabalama, 10- Takvâ, 11- Tâğutu reddetme
Âyetlerde Felâh/Kurtuluş
1- 2/Bakara sûresi 2-5. Âyetler: İman, âhirete yakînî inanç, sâlih
amel (namaz, infak), takvâ
2- 23/Mü’minûn sûresi 1-10. Âyetler: Namazda huşû, lağvı
(mâlâyaniyi, boş şeyleri) terk, zekât, iffet, emanetlere ve ahidlere
riâyet, namazı koruma (ve devam)
3- 103/Asr sûresi, 1-3. Âyetler: İman, sâlih amel, hakkı ve sabrı
tavsiye.
Kur’an’da Ulaşmak İçin Gayret Edilmesi Gereken Faziletler (En
Faziletli İnsan Olmanın Yolu)
1- Cihad: “Mü’minlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla
malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz.
Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından
oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet)
vaad etmiştir; ama mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir
ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet
78] Bk. 4/Nisâ, 13; 63/Münâfıkan, 8
AKÎDE
- 59 -
vermiştir. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” 79
2- İlim: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu
ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” 80
3- Takvâ: “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden
yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere
ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız,
O’ndan en çok takvâlı olanınızdır, en çok korkanınızdır.” 81
İslâmî duruş için bize çok iş düşüyor. Kur’an ve Peygamber nereden
başladı ve hangi şeye en çok önem verdiyse; biz de oradan
öyle yapmalıyız. Yeniden iman etmeli ve insanları yeniden tevhidî
imana çağırmalıyız. Yapılacak şeyleri özetle saymaya çalışalım:
1- Sahih bir iman, Kur’an’a dayalı akaid bilgisi ve yakînî inanç,
2- Akîdemiz uğrunda gereken mücadeleyi vermekten geri
kalmamak; inancımıza taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın
ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
3- Tevhidî imana sahip olanlarla bir ve beraber olmak; “birlemek”
demek olan “tevhid”in, “birleşmek” demek olan “vahdet”le
aynı kökü paylaştığını, birinin mutlaka diğerini gerektireceğini
unutmamak,
4- Kur’ân-ı Kerim’e ve onun hayata yansıması, canlanması
demek olan sünnete sarılmak. Kur’an ve sahih sünnetin emir ve
teşvik ettiği amel ve ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek
için âzamî gayret sarfetmek,
5- Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok
sevmek; onların uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından
kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
6- Dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmeye çalışmak, dine sonradan
ilâve edilen bid’at ve hurâfeleri inanç ve yaşantımızdan tümüyle
uzaklaştırmak, dinden eksiltme yapanlara da tavır almak,
dini gizlememek, hakka bâtılı karıştırmamak, dinden taviz vermeye
kalkmamak,
7- Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Câhiliye çağını (orta çağı)
kapatıp asr-ı saâdeti (âhir zamanı, son çağı) açmıştır. Toplumları
karanlıklardan, kargaşalardan nûra, aydınlığa, kurtuluşa çıkarmıştır.
İnsanlığın bugüne kadar bir daha göremediği en huzurlu
79] 4/Nisâ, 95-96
80] 39/Zümer, 9
81] 49/Hucurât, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 60 -
çağı başlatmıştır. Dünyanın gördüğü ve göreceği en büyük inkılab,
Kur’an’ın yaptığı inkılâbdır. Kur’an’ın bizi de hayra doğru
değiştirmesi için bizim Kur’an’a bakışımızı değiştirmemiz gerekecektir.
Kur’an aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gerekenler,
ashâb gibi yönelmediği için, anlamını öğrenmeden, düşünmeden,
onunla amel etmeden kurtuluş beklenemez.
Bu ülkedeki ve tüm dünyadaki Müslümanların şartları, hemen
hiçbir peygamberin imtihan olduğu şartlardan daha ağır değil aslında.
Peygamberimiz ve diğer peygamberlerimiz dönemlerindeki
küfür, günümüzdekinden daha az saldırgan ve daha hoşgörülü
değildi. Kur’ân-ı Kerim, peygamber kıssalarıyla bizi daha zor
şartlara hazırlıyor; küfre ve zulme karşı nebîler nasıl tavır aldıysa
bizim de onu yapmamızı istiyor.
Müslüman, kendini, dâvâsını küçük göremez; sürekli
mağlûbiyeti, zilleti kabullenemez. O, Allah’ın askeri olmanın bilinci,
onuru ve sorumluluğu içinde yaşar. Dünya bir araya gelse,
Allah dilemedikçe senin kılına zarar veremez! Güç, kuvvet sadece
O’nundur. Yûnus ve Mûsâ aleyhimâ’s-selâm öğretir ki, dâvâ adamı
müslümanı deniz boğamaz!
İbrâhim (a.s.) örnektir ki, muvahhid tebliğciyi ateş yakamaz!
İsmâil (a.s.) haykırır ki, Allah askeri mücâhidi bıçak kesemez!
Zorba Câlût’un dev cüssesi, çocuk yaştaki Dâvud karşısında
mağlup olacaktır. Aynı şekilde zorba İsrail ve Amerika karşısında
çocuk yaştaki eli sapanlı Filistin’li gençler Allah’ın izniyle gâlip
gelecektir. Ebâbil kuşlarının attığı taşların fil ordusunu yerle bir
etmesi gibi muvahhid Filistinli çocukların attığı taşlar da fil gibi
İsrail tanklarını silip süpürecektir.
Şeytanın hileleri, Firavun’un sihirbazları İslâm’a ve Müslüman
dâvâ adamına zarar veremeyecektir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ
billâh; Güç ve kuvvet, yalnız Allah’a aittir.
Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım edecek, ayaklarını
sâbit kılacaktır.
Her şey Allah’ın askeridir. O dilerse deveyle, dilerse pireyle
mü’minlere yardım eder. Dilerse, sivrisinekle Nemrutları helâk
eder. Kuşlarla Ebreheleri mahveder. İncecik ipliklerden oluşan
ağıyla örümcek, kâfir güçleri alt etmeye yeter; hicret-i Rasûl’de
olduğu gibi.
Allah, dilerse melekleriyle yardım eder, Bedir’deki gibi.
Dilerse, rüzgârıyla yardım eder, Hendek’teki gibi.
AKÎDE
- 61 -
Dilerse zâlim tâğutu bile, yetiştirmesi için sana hizmetçi kılar;
Firavun’u Mûsâ’ya (a.s.) yardım ettirdiği gibi.
Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten
dosdoğru iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”82;
“(Gerçek) mü’minlere yardım etmek Bizim üzerimize haktır.” 83
Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim
Allah’tan mahrum o neye sahip?
82] 3/Âl-i İmrân, 139
83] 30/Rûm, 47
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 62 -
Akaidle İlgili Yararlanılabilecek Türkçe Eserler
1. 20. Yüzyılda Tevhid ve Şirk, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
2. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
3. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özkozalı, Bengisu Y.
4. Akîde, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
5. Âlemlerin Rabbi Allah, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
6. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
7. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
8. Çağdaş Hâricilik Düşüncesi, Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi,
Beyan Y.
9. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, N. Abdurrezzak Samarrai, Vahdet Y.
10. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Mevdûdi, Risale Y.
11. Gençlere Tevhid Dersleri, Mehmed Göktaş, İstişare Y.
12. İman Bilinci, Mustafa İslâmoğlu, Düşün Y.
13. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
14. İman ve Bilinç, Hasan Eker, Çıra Y.
15. İman ve Salih Amel, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
16. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
17. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
18. İmanın Psikolojik Yapısı, Hülya Alper, Rağbet Y.
19. İman-Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
20. İslâm Akaidi, Ramazan El-Buti, Madve Y.
21. İslâm Dininden Çıkaran Ameller, Abdulmu’min Mustafa Halime, Şehadet Y.
22. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrahim Coşkun, Tekin Kitabevi Y.
23. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlid Özler, Nun Y.
24. İslâm İnancı, Muhammed Kutub, Risale Y.
25. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
26. İslâm’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y.
27. İslâm’da İnanç Esasları, Bekir Topaloğlu, Y. Şevki Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y.
28. İslâm’da İnanç Konuları ve İtikadî Mezhepler, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
29. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
30. İslâm’da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, M. Saim Yeprem, Marifet Y.
31. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
İhtar Y.
32. İslâmî Kavramlar, Mevdûdi, Pınar Y.
33. Kavramlarla İman Esasları, A. Muhsin Toprak, Buruc Y.
34. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
35. Kelime-i Tevhid’e Nasıl İnanmalıyız? Asım Uysal, Uysal Y.
36. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
37. Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
38. Kur’an ve Sünnet Işığında Kelime-i Tevhidin Amelî Boyutu, Ahmet Çelik,
Ekev Y.
39. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
40. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdûdi, Beyan / Özgün / İdeal Kitaplar Y.
41. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
AKÎDE
- 63 -
42. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y.
43. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
44. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
45. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.
46. Kur’an-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
47. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Sâlih Ali Mustafa, Ölçü Y.
48. Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
49. Lâ, Mustafa Çelik, 1, 2, Ölçü (Yenda) Y.
50. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
51. Mekke Rasullerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
52. Millî Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı, Ramazan Yazçiçek, Ekin Y.
53. Muvahhidlerin Akîdesi, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
54. Müslümanın Akaidi, Ahmed Kalkan, Rağbet Y.
55. Müşrik Toplumun Amentüsü, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
56. Pratik Akaid Dersleri, Heyet, Ümmülkura Y.
57. Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
58. Şirk ve Müşrik, Seyyid Kutub, Karınca Polen Y.
59. Şirkten Korunmak, Salih el-Müneccid, Polen Y.
60. Tanrılaştırma, Sayın Dalkıran, Yedirenk Y.
61. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamber, Mevdûdi, Pınar Y.
62. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yûnus, Âhenk Y.
63. Tekfirde Aşırılık, Yusuf el-Karadavi, Şura Y.
64. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutub, Ravza Y.
65. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
66. Tevhid, Abdulmecid ez-Zindanî, Nida Y.
67. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
68. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
69. Tevhid; Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
70. Tevhid’e İlk Adım, Mehmet Emin Akın, Medarik Y.
71. Tevhidî Bakış Açısı, Kul Sadi Yüksel, Misyon Y.
72. Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. / Özgün Y.
73. Yeryüzünün Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
74. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Pınar / Hikmet / Özgün Y.
75. Eski Medreselerde Okunan Klasik Akaid Kitapları
76. İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid), Taftazani, Dergâh Y.
77. Nesefi Akaidi (İslâm İnancının Temelleri), Ömer Nesefi, Bayrak Y./Otağ Y.
78. Fıkh-ı Ekber Şerhi (Aliyyül Kari Şerhi), Kültür Basın Yayın Birliği Y.
79. Mâturidiyye Akaidi, Sabuni, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
80. Tahavi ve Akaid Risalesi, Arif Aytekin, Guraba Y.
81. Akaid Risaleleri, Hzr. Ali Nar, Özel Y.
82. Pezdevi Akaidi, Kayıhan Y.

- 65 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -2-
ŞERİAT

Şeriat; Anlam ve Mâhiyeti

Şer’î Hüküm

Kur’ân-ı Kerim’de Şeriat Kavramı

Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı

Şeriatlerin Esasta Birliği

Şeriatte Hile Olur mu? Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye“

Bazı Tasavvuf Erbâbının Şeriatı Basite İndirgemesi

Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler

Devlet ve İslâm Devleti

Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (Şeriatler ve yolda sizi deneyip imtihan etmek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda/iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.“ 84
(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmında seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüzçevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.“ 85
Şeriat; Anlam ve Mâhiyeti
Şeriat; Sözlükte, insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol anlamına gelir. Din ıstılâhında ise İlâhî emir ve yasaklar toplamı demektir. Âyet, hadis ve icmâa dayanan İlâhî kanun
84] 5/Mâide, 48
85] 5/Mâide, 49
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 66 -
anlamındadır. Din, dinin amele ilişkin hükümlerinin bütünü için
kullanılır. Dinin dışa yansıyan görüntüsü ve dünya ile ilgili hükümlerinin
tamamına şeriat denilir. Şerîatla eş anlamlı olan “şer’“ kelimesi
yalnız “İslâm şerîatı“ anlamında kullanılırken, şerîat kelimesi
diğer kanunlar için de kullanılabilir. “Mûsâ’nın şerîatı“, “Zerdüşt
şerîatı“ gibi. Şer’ kelimesinin çoğulu kullanılmaz. Şerîat’ın çoğulu
“şerâyi’“dir. Şerîat’ın eş anlamlısı olan “Şir’a“ da sözlükte;
yol, mezhep, metot, âdet, benzer, tek, suya giden yol, anlamlarına
gelir. Ancak şerîat sözcüğü diğerlerine göre daha çok şöhret
kazanmış, bütün emir ve yasakları ve diğer hükümleriyle “İslâm
dini“ karşılığında kullanılmıştır. Buna göre, İslâm şerîatı denildiği
zaman daima, Allah’ın Hz. Muhammed (s.a.s.) aracılığı ile insanlara
gönderdiği İslâm dini ve onun özellikle amele ilişkin hükümleri
anlaşılır. Şâri’; Şeriât koyan, teşrî’ ise; Şerîat koymak, kanun çıkarmak
demektir. Kelimenin terim anlamı Mekke’de inen şu âyette
görülür: “Sonra seni bu işte apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy.
Hakkı bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma.“86 Yine Mekke’de inen
şu âyette İslâm’ın önceki şerîatların devamı olduğu belirtilir. “Allah
dini doğru tutmanız ve onda ayrılığa düşmemeniz hususunda Nuh’a
tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiyede
bulunduğumuz dinle ilgili hususları size şerîat olarak koydu.“87 Yine, aynı
sûrede inançtan yoksun olanlara hitâben; “Yoksa onların, Allah’ın
izin vermediği hususlarda kendileri için dinden şerîat koyan ortakları mı
var?“88 buyrulmuştur.
Bu âyetlerden anlaşıldığı gibi şerîat ve eş anlamlısı olan kelimeler
Allah’ın insanlar için koyduğu bütün hükümleri kapsamaktadır.
Bu hükümleri vazedenin bizzat Allah olması itibarıyla O’na
“Şâri-i Hâkim“ veya “Şâri-i Mübîn“ denildiği gibi, aynı isimler Hz.
Peygamber için de kullanılır. Çünkü o da bir peygamber olarak,
yeni hükümler koymuş veya Kur’an’ın hükümlerini tamamlayıcı
esaslar getirmiştir. Bu yüzden Hz. Muhammed de “Şâri“ dir. Ancak
O’nun koyduğu hükümler vahyin kontrolü altındadır. O’ndan
vahye aykırı bir söz, fiil veya takrir zuhur ederse, Allah bunu düzeltir.
Yanlış olan veya değişmesi gereken hükmün yerini vahiy alır.
Kur’an’da şöyle buyrulur: “O, kendi arzu ve hevâsından konuşmaz.
Onun her konuştuğu, Allah tarafından vahyedilen bir vahiyden başka bir
şey değildir.“ 89
İslâm Şerîatı temelde Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas delillerine
86] 45/Câsiye, 18
87] 42/Şûrâ, 13
88] 42/Şûrâ, 21
89] 53/Necm, 3, 4
ŞERİAT
- 67 -
dayanır (Bunlardan ilk ikisi temel kaynak ve temel delil, diğer
ikisi bunlara bağlı tâlî delillerdir). Bir hükmün İslâmî nitelik taşıması
bu kaynaklardan birisine dayanmasına bağlıdır. Kur’an, Hz.
Peygamber’in 12 yıl Mekke, 10 yıl da Medine dönemi olmak üzere
toplam 22 yıl ve birkaç aylık peygamberlik süresinde tamamlanmıştır.
“Bugün size dininizi tamamladım. Size olan nimetimi de tamamladım
ve sizin için İslâm’ı din olarak seçtim.“ 90
Bu dinin tamamlanması iki devrede olmuştur. Mekke’de Müslümanların
sayısı az ve henüz kendilerini savunacak düzenli bir
güce sahip olmadıkları için, bu devrede şerîatın dünyaya ve devlet
düzenine ait hükümlerini uygulama imkânı yoktu. Bu yüzden
Mekke’de inen sûrelerde daha çok inanç, ibâdet, ahlâk ve fazîlet
konuları yer almış ve geçmiş milletlere ait ibret verici kıssalar anlatılmıştır.
Medine döneminde ise artık evlilik, boşanma, nafaka,
miras, ticaret, tarım, cihad, ceza hukuku müeyyideleri gibi devlet
düzeni içinde yaşayan bir toplum için gerekli olacak bütün şer’î
hükümler gelmiştir. Bunların bir bölümü Kur’an’da, daha geniş
bölümü de hadislerde yer almıştır. Artık Müslümanların Şer’i hükümlerin
uygulanmasını gerektiğinde zor kullanarak sağlayabilecek
bir güce kavuştukları, Bedir, Uhud, Hendek gazveleri gibi
düşmanla yapılan savaşlarda kendilerini savunabildikleri, ya da
düşmanı yenilgiye uğrattıkları görülür. Böylece şer’î hükümler
ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal bir sistem olarak bir bütünlük
içinde uygulanmaya başlanmıştır. Bu arada ekonomik alanda faiz,
karaborsacılık, aldatmaya dayalı fâhiş kâr yasaklanırken mufâvaza,
inan, mudârabe, vücuh ve sanâyi şirketi gibi “kâr ortaklıkları“ yoluyla
sermaye piyasası düzenlemeleri getirilmiştir. Altın, gümüş
gibi ölçü ya da tartı ile satılan standart malların kendi cinsleriyle
eşit ve peşin, farklı cinsle peşin olarak mübadele edilmesi prensibinin
getirilmesi, özellikle altın ve gümüş paranın enflasyona karşı
satın alma gücünü korumasını sağlamıştır. Çünkü faiz yasağı altın
ve gümüş çeşidini kendi içinde ağırlık olarak (veznen) birbirine
eşitlemiştir. Yani 10 gr. 22 ayar altın bilezik ile 100 gr. 22 ayar altın
para satın alma gücü bakımından eş değer sayılmıştır. Bütün altın
ve gümüş stoklarını eşitleyen bu prensip sağlam bir para anlayışını
ortaya çıkarmıştır.
İslâm’ın amele yönelik esaslarını kapsayan şerîat hükümlerini
klâsik fıkıh kaynakları üç ana bölüm içinde incelemiştir. İbâdetler,
muâmeleler ve cezâ hukuku.
1- İbâdetler: İbâdet genel anlamda Allah’ın hoşnut ve razı
90] 5/Mâide, 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 68 -
olduğu her çeşit ameli kapsamına alır. Özel anlamda ise, âyet ve
hadislerde özel şekil ve şartları belirlenen ibâdetler kastedilir. Namaz,
oruç, hac, zekât, cihat ve kurban ibâdete örnek verilebilir.
İbâdetler Müslüman’ın ruh ve mana zenginliği kazanarak olgunlaşmasını
sağlar. Namaz mü’minin miracı, gönüllerin sevinci, rükû
ve secdeleriyle kulluğun görüntüsüdür. Oruç, bedeni ve ruhu açlıkta
eğitme, nefsi sabra alıştırma, yoksulun halini anlama, yasaklara
uyma melekesi kazanma eğitimidir.
Hac, varlıklı mü’minlerin yeryüzünden her yıl tek kutsal bölgede
toplanarak ırk, renk, dil, soy, devlet, ülke, belde farklarını kaldırarak
bütün mü’minleri tek safta ve aynı çizgide birleştiren kökenleri
ilk peygambere kadar uzanan Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’le
sembolleşen büyük bir ibâdettir. Zekât da zenginle yoksul arasında
köprü vazifesi gören önemli bir sosyal güvenlik müessesesidir.
Bir İslâm ülkesinde zenginlik sınırları içinde bulunan Müslümanların
altın, gümüş, nakit para, döviz ve ticaret mallarının % 2,5’u
hayvancılık sektörünün zekâtı, tarım ürünlerinden alınacak onda
bir veya sulama yapılan yerden yirmide bir, madenlerden beşte bir
oranında alınacak zekât yoksul kesimin mesken problemi dâhil
bütün ekonomik sıkıntılarını çözecek güçtedir.
2- Muâmeleler: insanlar arasında medenî, ticarî, ekonomik ve
sosyal bütün ilişkileri, insanların devletle ve devletlerin de birbirleriyle
münasebetleri bu bölümde yer alır. İslâm doğumdan ölüme
kadar evlenme, boşanma, nafaka, velâyet, vekâlet, vesâyet, miras,
nafaka, alış-veriş gibi toplum hayatının gereği olan tüm medenî
muâmelelere ait hükümler getirmiştir. Hatta sofra âdâbından tuvalet
âdâbına, komşuluk âdâbından, komşu ülkelerle yapılacak
savaş ve barış hükümlerine kadar her alanla ilgili düzenlemeler
yapmıştır. Avrupa ülkelerinin devletler hukuku alanında çok gerilerde
olduğu bir dönemde âyet ve hadislerde bu konuda yer alan
önemli savaş-barış ve ikili ilişkilerle ilgili hükümler burada zikredilebilir.
3- Ceza hukuku: Bir İslâm ülkesinde İslâm emir ve yasaklara
uymayan ve toplum düzenini bozmaya çalışanlara karşı bedenî,
mâlî veya caydırıcı birtakım ceza hükümleri getirilmiştir. Kısas,
recm, celde, kazf, hapis, diyet, erş, hükümetü’l-adl gibi cezalar
bunlar arasında sayılabilir.
İslâm Şeratının Kaynakları: Şerîat hükümleri Kitap, Sünnet,
İcma ve Kıyastan başka fer’î deliller adı verilen istihsan, maslahat,
örf, önceki şeratler, sahâbe kavli, istishab gibi delillere dayanılarak
müctehitlerce bir sistem halinde açıklanmıştır. Ebû Hanîfe (ö.
ŞERİAT
- 69 -
150/767), Şâfiî (ö. 204/819), Mâlik b. Enes (ö.179/795) ve Ahmed
b. Hanbel’in (ö. 241/855) temsil ettiği fıkıh ekolleri şer’î hükümleri
bir bütünlük içinde sistemleştirdiler. Ana prensipler ortak olmakla
birlikte ayrıntılarda farklı yaklaşım, tefsir ve teviller İslâm
hukukuna esneklik kazandırdı. Böylece çeşitli ülke, yöre ve kültür
yapısı içinde yaşayan mü’minler bu esnekliklerden yararlanarak
tercih ettikleri yönde İslâm’ı yaşama ve uygulama imkânı buldular.
Ayrıntıdaki bu yorum zenginliği İslâm’ın her asra intibakında da
önemli rol oynadı. II. yüzyıldan itibaren bu mezhep oluşumları yaşanırken
Ca’feriye-İmamiye ekolü de gerek akîde ve gerekse şer’î
hükümlerin bazısını yorumlamada çoğunluktan ayrıldı. Ehl-i beyt
dışındaki râviler aracılığı ile gelen tüm hadislere karşı itimatsızlığını
ortaya koydu. Böylece “ehl-i sünnet“ adı verilen çoğunluk
tarafı ile “şîa“ denilen bu ekol arasında hadis delili farklı kapsam
kazandı. Bir imama inanıp bağlanmayı inanç esası haline getiren
şîa, kendine özgü farklı bir İslâm toplumu oluşturdu. Ehl-i sünnet
tarafıyla delillerin tartışılmasına, müzâkere ve münakaşasına
girmedikleri için de çoğu zaman gizli, kapalı devre ve tek yanlı
kaynaklara dayalı akide ve fıkıh ekolü oluşturdular. Bu arada ehl-i
sünnetin mensuh saydığı “mut’a nikâhı“ gibi hükümleri meşrû
sayarken, içlerinden “gulât-ı şîa“ denilen aşırıları Hz. Ebû Bekir,
Ömer ve Osman (r. anhum) gibi en önde gelen sahâbe büyüklerine
sövecek derecede ehl-i sünnete karşı bir muhalefet içindedirler.
Şeriat hükümlerinin dayandığı aslî ve tal delillerin bilimsel
münakaşası yapılarak, İslâm dünyasındaki yorum farkından kaynaklanan
görüş ayrılıkları giderilebilir. Çünkü Kur’an, İslâm toplumuna
en sağlam yolu gösterir, yüce Allah âyet ve hadisleri ihlâsla
ve iyi niyetle yorumlamaya çalışanların idrak, anlayış ve ufuklarını
açar. Vahiy ve sünnete bozguncu ve kötü te’vl amacıyla yaklaşanları
da saptırır, ufuklarını daraltır. 91
‘Şeriat’, Arapça’da ‘şeraa’ fiilinden türemiş bir masdardır. ‘Şeraa’,
sözlükte; yol açtı, yolu açık ve dümdüz yaptı mânâsına gelir.
Bu fiilin masdarı ‘şer’a’, açık ve dümdüz yola verilin isimdir. Bu
masdar, ‘şer’a’ şeklinde söylendiği gibi, ‘şir’a, şeri’a veya şeriat’
şeklinde de söylenebilir.
‘Şeriat’; insanı bir ırmağa veya bir su kaynağına götüren yol
demektir. Kısaca şeriat sözlükte; açık ve düzgün yol anlamına
gelmektedir. İslâm, bu kelimeyi bir kavram haline getirerek ona
sözlük anlamına bağlı olarak yepyeni bir mânâ kazandırmıştır.
91] bk. el-İsrâ', 17/9; el-Kasas, 28/56; Al İmrân, 3/7, 8; el-A'râf, 7/146; Hamdi
Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 29-30
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 70 -
Şeriat, İslâm’ın diğer adı olarak kullanılmaktadır. Bunu şu şekilde
özetlemek mümkündür: insanın en sonunda kanmak, mutluluğa
erişmek ve susuzluğunu gidermek için günlük hayatının her
ânında izlemesi gereken yol demektir. İnsan, bu İlâhî yola girerse,
bu yolun getirdiği ilkeleri izlerse su kaynağına ulaşır. Böylece susuzluğunu
giderir, suya kanar ve mutluluğa kavuşur.
Şeriat kelimesinin eş anlamlısı ‘şir’a’ da sözlükte; yol, metot,
âdet, mezhep, suya giden yol anlamlarına gelmektedir. Şeriat kelimesi
diğer eş anlamlılara göre daha fazla meşhur olmuş ve daha
geniş bir kullanım alanına ulaşmıştır. Şeriat, bütün emir ve yasakları,
bütün hükümleri ve yasaları içerisine alacak şekilde İslâm Dini
karşılığında kullanılmaktadır. Buna göre İslâm şeriatı denildiği zaman,
Hz. Muhammed (s.a.s.) ile gönderilen din ve onun hükümleri
akla gelir. Şeriat kelimesinin çoğulu ‘şerâyi’ ‘dir.
Şeriat hükümlerini gönderene ve ortaya koyana; ‘şâri’ ‘, şeriat
koymaya da ‘teşrî’ ‘ denir. Türkçe’de günlük konuşmalarda kullanılan
‘meşrû’ kelimesi, şeriata, kanuna ve olması gerekene uygun
olan demektir. Bugünkü Arapça’da büyük caddelere ‘şâria’ denilmektedir.
Bu bağlamda bütün insan topluluklarının sahip olduğu
kurallara ve uydukları kanunlara sözcük anlamıyla ‘şeriat’ demek
mümkündür. Çünkü şeriat kelimesi, tâkip edilen yoldur, üzerinde
yürünülen caddedir, uyulan kurallar bütünüdür. İnsanı bir su kaynağına
ulaştıran yoldur, metottur, hukuktur.
‘Şeriat’, bir anlamda kanun, kural veya prensip demektir. Batılılar
bunu ‘the right-hukuk’ kavramı ile karşılarlar. Kanun ve
kurallar bir taraftan hakların sahiplerine ulaşmasını ve düzeni
sağlarken, bir taraftan da insan ve toplumun mutluluk yoluna
girmesine sebep olurlar. Bu bakımdan diyebiliriz ki, tarihte bütün
insan toplulukları bir şeriata sahip olmuşlardır. Şeriatsız bir toplum;
kaos toplumudur, düzensizlik ve zulüm toplumudur. Güçlülerin
ve zorbaların hükmünün geçtiği toplumdur. Bugün kanun
hâkimiyetinin olduğu bütün ülkeler, anayasası olan bütün topluluklar,
şeriata sahip topluluklardır. Bu şeriatların insan aklına
dayalı olup olmaması önemli değildir. Çünkü şeriat, bir anlamda
kanun demektir, kanunsuz toplum, kargaşa toplumudur. En geniş
anlamıyla ve kavramsal karşılığıyla ‘şeriat yanlıştır, kötüdür’ demek,
“bir toplumun sahip olduğu kanunlar bütünü kötüdür, anayasal
düzen iyi değildir; kargaşa, anarşi, kanunsuzluk daha iyidir“
demektir.
Kavram Olarak Şeriat: Türkçe’de ‘şeriat’ deyince sözlük anlamına
ve genel olarak kullanılan mânâsına bakılmaksızın, yalnızca
ŞERİAT
- 71 -
İslâm’ın toplum ve devlet düzeni için getirdiği kurallar akla getirilmektedir.
Kimileri de bu kelime ile yalnızca İslâm ceza hukuk
sistemini kasdetmektedir. Meseleye bilimsel bir açıdan bakılmadığı
için de bu kavram, pek çok kesim tarafından eksik ve yanlış
tanınmaktadır. Kimileri de bu kelimeyi kendi bakışıyla değerlendiriyorlar,
ona olumsuz bir anlam yükleyip bununla Allah’ın aziz
dini İslâm’ı tartışma zeminine çekmek istiyorlar.
Bazı kimseler kendilerine göre bir ‘şeriat’ tanımı yapıyorlar,
sonra da kendi uydurdukları tanıma göre İslâm’a karşı olumsuz
tavır alıyorlar. Hatta müslüman olduğunu iddia eden pek çokları
da bu yanlış bilgilenme yüzünden Allah’ın dini İslâm’ı yanlış anlıyorlar,
yanlış tanıyorlar, bilmeden kendi değerlerine, içinde yaşadıkları
toplumun değerlerine karşı çıkıyorlar. Kavram kargaşası
meydana getirip kafaları karıştırıyorlar.
Günümüzde (özellikle Türkiye’de) ‘şeriat’ kelimesi maalesef
en yanlış tanınan, üzerinde çok fazla gürültü yapılan kavramlardan
biridir. Kavramların yerli yerine oturmaması ve özellikle bazı
çevrelerin resmî imkânları kullanarak meydana getirdikleri olumsuz
hava yüzünden sapla saman birbirine karışmaktadır. Kötü
niyetli bozguncuların ve kendi ideolojilerini topluma bir dünya
görüşü, bir yaşama biçimi olarak dayatıp saltanat sürmek isteyenlerin
yanlış görüşlerini bir tarafa bırakıp olaya bilimsel açıdan bakmak
gerekir. Bilinmelidir ki, bir kavram kendi bağlamında kendi
âit olduğu sistemde bir anlam kazanır. O kavramı alanından ve âit
olduğu yerden koparır, içerisini kendiniz doldurmaya kalkarsanız;
o kavramla ifade edilen şeyi insanlara arzu edildiği gibi sunmanız
mümkün değildir.
Terim (kavram) kelimesinin ‘ıstılâh’ sözcüğü ile karşılandığını
hatırlayalım. Istılâh; bir topluluğun belli bir şey, bir kelimenin
anlamı üzerinde söz birliği etmesi, sözün kullanılışı üzerindeki
ihtilâfın giderilmesi demektir. Böyle olunca, bazıları ne derse
desin, kavramlara ilgili ilim çevrelerinin, o ilme âit ölçülerin getirdiği
tanım önemlidir. ‘Şeriat’, Arapça kökenli bir kelimedir ve
İslâm geldikten sonra, sözlük anlamını aşarak kavram-terim halini
almıştır. Öyleyse, onun ne olduğunu anlamak için onun köküne,
sözlük anlamına, kullanılış sahasına, neler hakkında kullanıldığına
bakmak gerekir.
Kur’an’daki Kullanımı: Önce bu kelimenin Kur’an’da nasıl
kullanıldığına bir göz atalım: Kur’an, insanlar için bir ‘şeriat’ ve
bir ‘minhâc’ var edildiğini haber vermektedir: “Sana da (ey Muhammed!)
önündeki kitap(lar)dan olanı doğrulayıcı ve ona bir şâhit-gözetleyici
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 72 -
olarak Kitab’ı (Kur’an’ı) indirdik. Öyleyse, aralarında Allah’ın indirdiği ile
hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların hevâ (istek ve tutku)larına
uyma. Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir minhâc (yol-yöntem) kıldık.
Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu), size verdikleriyle
sizi denemesi içindir. Artık, hayırlarda yarışınız...“ 92
Görüldüğü gibi, Rabbimiz, insanların uyması gereken kaynağı
haber veriyor. Onlar, yani gönderilen Kitab’a iman edenler;
Allah’tan gelen hükümlere uyacaklar, inanmayanların kendi arzu
ve kafalarından uydurdukları hükümleri, kuralları bir tarafa atacaklardır.
Çünkü Allah (c.c.) onlara, kendilerini doğru yola ve mutluluğa
götürecek, onların her devirdeki sorunlarını çözecek şeriatları
(yolları, hükümleri) ve yöntemleri, çıkış yollarını göstermiştir.
Bu âyetin iki şeye işaret ettiği belirtilmiştir: Birincisi, her insana
verilen yol (kabiliyet ve yöntem) ki, bununla insan kendine
faydalı olanı araştırır ve dünya işlerini yapabilir. İkincisi ise, gönderilen
dinden şeriat kısmının açıkça bildirilmesidir. Âlemlerin
Rabbi, yarattığı insana hem dünya hayatını nasıl yaşayacağının
kabiliyetini, hem de uyacağı şer’î kuralları, toplumsal ve kişisel
düzeni sağlayacak hükümleri göndermiştir. Kimilerine göre bu
âyette geçen ‘şeriat’ kelimesi Kur’an ile bildirilen şeylere, ‘minhâc’
ise Peygamberimizin sünnetiyle ortaya konulan dinî hükümlere
işaret etmektedir. 93
Dinin Eşanlamlısı Olarak Şeriat: İslâm tarihi boyunca ‘şeriat’
kelimesi, ‘Din’in eş anlamlısı olarak anlaşılmıştır. Birçok kaynakta
Din ile şeriatın aynı mânâda kullanıldığını görmekteyiz. Ancak,
Kur’an bu iki kelimeyi ayrı anlamlarda kullanmaktadır. Sözgelimi,
Dinden kaynaklanan bir şeriat’tan söz etmektedir. “Allah, dini dosdoğru
ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin’ diye Din’den Nûh’a vasiyet
ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya da vasiyet
ettiğimizi sizin için de teşrî’ etti (şeriat yaptı). Senin kendilerini çağırmakta
olduğun şey, müşrikler üzerine ağır geldi. Allah dilediğini buna seçer ve
içten kendisine yöneleni hidâyete eriştirir.“ 94
Din’in Bölümleri: Burada kastedilen ‘teşrî’ kılma’ meselesi şüphesiz
ki Din’in ahkâm bölümüdür. Kişi ve toplum hayatını düzenleyen
kurallardır. Bu bakımdan şeriat, daha doğrusu İslâm şeriatı
denildiği zaman akla, İslâm’ın miras, medenî ve idare hukuku;
idari ve toplumsal kuralları, cezaları, emirleri, yasakları, ibâdet
ve ahlâk hükümlerini içine alan bölümü akla gelmektedir. Bunu
92] 5/Mâide, 48
93] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 379
94] 42/Şûrâ, 13
ŞERİAT
- 73 -
şöyle ifade etmek mümkündür: İslâm iki ana bölümden meydana
gelmektedir: a- Akaid, yani inanç esasları, tevhid ilkeleri, b- Şeriat,
fertle ve toplumla ilgili bütün sosyal, ekonomik, hukukî, ahlâkî ve
ibâdet hükümleri.
İslâm bütün unsurları ve bölümleriyle bir bütündür. İnanç esaslarını
ahlâkla ilgili kurallardan, ibâdetle ilgili hükümlerini fert ve
aile hayatını düzenleyen kurallardan ayırmak mümkün değildir.
İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen kurallardan ayırmak mümkün
değildir. İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen İlâhî emirler arasında
fark yoktur. Mü’minlere Allah için kulluk yapmayı emreden
İslâm, kulluğun sınırını her alanda Allah’ın ölçüleriyle hareket
etme noktasına kadar uzatmaktadır. Onlara namazı emreden din,
ahlâklı olmayı da, ticarette dürüst olmayı; helâl yollardan para
kazanmayı da emretmektedir.
Şeriat Kavramı ve Bazı Yanlış Değerlendirmeler: Modern sistemler,
‘din özgürlüğü’ derken din’in iman, ibâdet ve ahlâkının
fert vicdanında yaşatılmasını ve toplumlarda dinî ilkelerin bir kültür
olarak kalmasını kasdetmektedirler. Onlar bu anlayışlarıyla
Kitab’ın bir kısmını alıp bir kısmını terkettiklerini ortaya koyarlar.
95 Bu düşünce biçimine sahip olanlar, Din’in ancak kendi sosyal
statülerini destekleyecek, konumlarına zarar vermeyecek kısmına
râzı olurlar. Onların yanında Din, hayata yön veren bir inanç değil,
bir vicdanî kanaat veya bir kültürel değerdir. Böyleleri, Din’in kendilerinin
ve toplumun hayatına yön vermesini ve bütünüyle etkin
olmasını istemezler. 96
Bu düşünce biçimine sahip olanlar, Allah’ın gönderdiği Din’i
ve O’nun emirleri ve tavsiyelerini kendi toplum modellerine aykırı
gördükleri için beğenmezler. Kendileri, insanlar ve toplumlar
için, Allah’ın gönderdiği temel inançlardan farklı olacak şekilde
hüküm koyarlar, yani şeriatlar oluştururlar. Allah (c.c.) böyleleri
hakkında bakınız ne buyuruyor: “Yoksa oların birtakım ortakları mı
var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine şeriat kıldılar?
Eğer ‘fasıl-karar’ kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm hemen
verilirdi. Gerçekten zâlimler için acıklı bir azap vardır.“ 97
Allah’ın vahy ile gönderdiği Din’in iman ilkeleri Allah’ın hükmü
olduğu gibi; namaz, oruç, zekât, iyilik etme, sadaka verme
ve benzeri ibâdetler; aynı zamanda, ‘şöyle evlenin, mirasınızı
şöyle pay edin, şu suçlara ceza verin, insanlarla şöyle ilişki kurun,
95] 2/Bakara, 85
96] 22/Hacc, 11
97] 42/Şûrâ, 21
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 74 -
Allah’tan şöyle korkun, adâleti yerine getirin’ gibi emirler de
Allah’ın hükümleridir. Bunların arasında ibâdet (kulluk) olarak
fark yoktur. Rabbimiz tarih boyunca insanlara tek bir Din’i, İslâm’ı
göndermiştir. Bu dinin temel inanç esasları değişmemiş, hep aynı
kalmıştır.
Ancak bu Din’in dünya işleriyle ilgili, ferdî, âilevî, sosyal,
hukukî ve idârî konulardaki hükümleri, yani şeriatları zamanlara
ve toplumlara göre değişiklik göstermiştir. Esasen bu İlâhî şeriatın
temel prensipleri de değişmemiştir. Ancak ikinci derecede önemli
olan birtakım ibâdet, muâmelât (ilişkiler), sorumluluk ve cezalar
tarihin akışı içerisinde az da olsa değişikliğe uğramıştır. Bu değişikliğin
amacı, Din’in özünün farklı olması değil, farklı coğrafya
ve şartlarda yaşayan insanların müslümanlığının daha iyi olmasını
sağlamak, onların sorunlarını daha kolay çözmek içindir.
İlk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler
bir şeriatla sorumlu tutulmuşlardır. Bir sonra gelen elçi, ya bir
önceki peygamberin tebliğ ettiği şeriattan sorumlu oluyor, ya da
bazı küçük değişikliklerle yeni bir şeriatı tebliğ ediyordu. İslâm
şeriatı, öz açısından aynı kalmış ve Hz. Muhammed’le (s.a.s.) tamamlanmış,
son şeklini almıştır.
Rabbimiz Peygamberimize bu şeriatın verildiğini söyledikten
sonra ona uymaya dâvet ediyor: “Sonra seni de bu emirden (bu işten)
bir ‘şeriat’ üzerinde kıldık; öyleyse sen ona (o şeriata) uy ve bilmeyenlerin
hevâ (istek ve tutku)larına uyma. Çünkü onlar, Allah’tan gelecek
hiçbir şeye karşı kesin olarak seni bağımsız kılamazlar. Hiç şüphesiz
zâlimler, birbirinin velîsidirler. Allah ise, muttakîlerin velîsidir.“98 Böylece
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İlâhî şeriat, kendin önceki
bütün şeriatları yürürlükten kaldırılmıştır. Artık kıyâmete kadar
bütün inananlar bu İslâmî şeriata uymak durumundadırlar.
İslâm Şeriatının Özellikleri: Bu arada şunu da söylemekte fayda
var: İslâmî şeriatlar genellikle bir peygamberin adına nisbet
edilirler. Yani Nûh şeriatı, Mûsâ şeriatı, İsa şeriatı, Muhammad
(s.a.s.) şeriatı denilebilir. Çünkü peygamberler tebliğ ettikleri
Din’in, aynı zamanda kendi ümmetlerine âit şerit hükümlerini de
tebliğ ediyorlar ve uyguluyorlardı.
İslâm şeriatı, Kur’an’a ve Peygamberimizin sünnetine dayanır
ve bu esaslar değişmez. Şeriat hükümleri genel hatlarıyla bu iki
kaynakta bulunmaktadır. Ancak, bu iki kaynakta bulunmayan
birçok sorunun cevabı icmâ ve kıyas, yani ictihad ile her zaman
98] 45/Câsiye, 18-19
ŞERİAT
- 75 -
bulunabilir. Bu da İslâm fıkhıdır ve ihtiyaca göre değişebilir. Bütün
toplumların sorunları Kur’an’a ve Sünnet’teki temel prensiplere
uygun olarak her devirde ve her coğrafyada çözülebilir. Unutmamak
gerekir ki, hakkında kesin delil (nass) olan hükümler, zaman
ve şartlara göre değişmez. Bunun dışında kalan hükümler, yerine
ve toplumun faydasına göre değişebilir, yeni çözüm yolları bulunabilir.
İslâm şeriatı, İslâm’ın ahkâmı olduğu için iman edenlerin
nasıl ibâdet edeceklerini düzenler, onların toplum düzenini korur,
hakları sahibine verir, ‘nasıl bir insan, nasıl bir toplum?’ sorularının
cevabını karşılar.
İslâm şeriatının şu özellikleri vardır:
1- İslâm şeriatı, kurallarının Allah’ın koyduğu bir şeriattır.
2- Bütün insanların yararını gözetir, belli bir grubun ve belli bir
toplumun değil.
3- İnsanın yaratılışına uygundur, zorlamacı değildir.
4- Kıyâmete kadar geçerli olacaktır, çünkü Kur’an ayakta kalacaktır.
5- İnsanla ilgili her şeyi içerisine almaktadır.
6- Maddî ve mânevî yaptırımları aynı anda uygular.
7- Kur’an’a dayanmak şartıyla, ictihad sâyesinde her devirde,
her yerde uygulanabilecek bir hayat sistemini sunmaktadır. 99
Şer’î Hüküm
Şeriata ait amelî prensip, hakkında âyet, hadis veya icmâ bulunan
veya temelde bu delillere dayanan ve İslâm’ın pratik yönünü
oluşturan prensipler. Allah ve Rasûlünün emir, yasak, muhayyer
bırakma veya bir kimsenin fiiline ilişkin iki şeyi birbirine bağlama
özelliklerini taşıyan prensiplere “şer’î hüküm“ denir. Şer’î hükümler
teklifi ve vaz’î hükümler olmak üzere ikiye ayrılırlar.
1- Teklifî hüküm: Şer’î hükümleri koyan Allah ve Rasûlünün
mükellef olan Müslüman’dan bir fiili yapmasını veya yapmamasını
istemesi yahut onu yapıp yapmama arasında serbest bırakmasıdır.
Şâri’in, fiilin yapılmasını istemesi kesin ve bağlayıcı tarzda
ise buna “farz“, kesin ve bağlayıcı tarzda değilse buna “mendub“
denir. Diğer yandan Hanefîlere göre, delil kesin olmakla birlikte
hükme delâleti zannî olursa hüküm “vâcib“ derecesinde kalır.
Kurban kesmek, vitir namazı gibi.
99] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 624-629
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 76 -
Şâri’in fiilin yapılmamasını istemesi kesin ve bağlayıcı tarzda
ise buna “haram“, kesin ve bağlayıcı tarzda değilse buna da
“mekruh“ denir. Şâri’in, mükellefi fiilin yapılıp yapılmaması arasında
serbest bıraktığı fiile ise “mubah“ denir.
Buna göre, teklif hükümler farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah,
haram, mekruh ve müfsid (ibâdeti veya akdi bozan) hüküm
olmak üzere çeşitli kısımlara ayrılmıştır. Bu duruma göre teklif hüküm
bir işin yapılmasını veya yapılmamasını istemeyi yahut da iki
seçenek arasında serbest bırakılmayı kapsamaktadır. Namaz kılmak,
zekât vermek ve hacca gitmek yapılması istenen hükme örnek
verilebilir. İçki ve kumar yasağı, yapılmaması istenilene örnek
teşkil eder. Yiyip içme ve meşrû olarak gezinme de yükümlünün
serbest bırakıldığı hususlardandır.
2- Vaz’î hüküm: Allah ve Rasûlünün bir şeyi başka bir şey için
sebep, şart veya mani kılmasıdır. Teklif hükümler asıl temel hüküm
olup, vaz’î hükümler bunların uygulanması sırasında ortaya çıkar.
Meselâ Allah Teâlâ “Namaz kılın, zekât verin.“100 buyurarak bunu
mü’minlere farz kılmıştır. İşte bunların ifasının istenmesi “teklîfî“
bir hükümdür. Ancak namazın farz olması için aranan birtakım
şartlar yanında, vaktinin girmesi de gereklidir. İşte namaz vaktinin
girmesi, onun farz oluşuna bir “sebep“ teşkil eder. Zekâtta nisap
miktarı malın üzerinden bir yıl geçmesi de zekâtın farz olmasının
sebebidir.
Yine, Ramazan orucunun farz olması için, bu ayın girmesi, yani
ramazan hilâlinin görülmesi, orucun farz kılınışına sebep teşkil
eder. Hadiste; “Hilâli görünce orucu tutun, yine onu görünce oruca son
verin“ denilmiştir. 101
Şart’a örnek olarak, namaz için abdesti, mirasçılık için, mûris
öldüğü tarihte vârisin hayatta olmasını, namazın geçerli olması
için kıbleye dönülmesini ve nikâhın sahih olması için de şahitlerin
bulunmasını zikredebiliriz.
Mâni için de “öldürme“ ve “dinden dönme“yi örnek verebiliriz.
Bir kimse Kur’an’da belirlenen hısımlarına mirasçı olabilir.
Fakat bu hısımlardan birisini öldürdüğü takdirde, öldürdüğü bu
kişiye mirasçı olamaz. Böylece normalde uygulanması gereken bir
hüküm, ortaya çıkan “öldürme“ engeli dolayısıyla uygulanmamaktadır.
Hadiste, “Öldüren için miras hakkı yoktur“ buyrulur.102 Yine
100] 2/Bakara, 43
101] Buhârî, Savm 11; Muslim, Sıyâm 4, 18
102] İbn Mâce, Diyât 14
ŞERİAT
- 77 -
dinden dönen kimse de Müslüman olan hısmına mirasçı olamaz.
Burada normal şartlarda mirasçı olması mümkün iken, ortaya çıkan
“dinden dönme“ engeli yüzünden miras alamamaktadır. Hz.
Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslüman gayri müslime mirasçı
olamaz.“103 “Ayrı dinden olanlar birbirine mirasçı olamaz.“ 104
Teklîfi hüküm ile vaz’î hüküm bazen bir tek nass’ta birleşebilir.
Meselâ, “Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadının yaptıklarına
karşılık Allah’tan bir ceza olarak ellerini kesin.“105 âyetinde hem hırsızlık
suçunun cezası olan ve teklîfi nitelikte bulunan el kesme hükmü,
hem de hırsızlık fiilinin bu cezanın sebebi kılınması yani vaz’î hüküm
yer almıştır.
Yine; “İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz.“106 âyetinde, hem ihramdan
çıktıktan sonra avlanmanın mubahlığı (teklîfi hüküm), hem
de ihramdan çıkmanın avlanmanın mubah sayılmasına sebep kılındığı
birlikte yer almıştır. Şu âyetlerde ise sadece teklîfi hüküm
yer almış, sebep, şart veya mânî zikredilmemiştir: “Namazı kılın,
zekâtı verin.“107; “Ey iman edenler, akitleri yerine getiriniz.“108 Şu hadiste
ise yalnız vaz’î hüküm olan sebebin yer aldığı görülür: “Allah temizlik
olmaksızın namazı kabul etmez.“ 109
Kur’ân-ı Kerim’de Şeriat Kavramı
Yol açmak ve düz yol anlamına gelen şeriat ve şir’ kelimesi,
daha sonra İlâhî yol anlamında kullanılır olmuştur. Ş-r-a kökünden
gelen kelimeler, toplam 5 âyette geçer: 5/Mâide, 48; 7/A’râf,
163; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18. Râgıb el-Isfehânî, Şeriatla ilgili
5/Mâide, 48. âyette iki şeye işâret olduğunu belirtir:
1) insanların yararı ve ülkenin bayındırlığı konusunda Allah’ın
her insana izleyeceği yolu belirlemesi. Buna şu âyetle işâret edilir:
“... Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık...“ 110
2) (Önceki peygamberlerle ilgili) Şeriatlerin değiştiği ve neshin
(yürürlükten kaldırmanın) sözkonusu olduğu, Allah’ın bahşettiği/
belirlediği ve gönüllüce izlemesini emrettiği dinî hükümler. Şu
âyet de bunu gösterir: “Seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık.
103] Buhârî, Ferâiz 26; Müslim, Ferâiz 1
104] Tirmizî, Ferâiz 16; Ahmed bin Hanbel, II/187, 190
105] el-Mâide, 5/38
106] 5/Mâide, 2
107] 2/Bakara, 43
108] 5/Mâide, 1
109] Nesaî, Zekât 48; İbn Mâce, Tahâret 2; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi,
c. 6, s. 32-33
110] 43/Zuhruf, 32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 78 -
Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/heveslerine uyma.“ 111
42/Şûrâ, 13 ve 21.âyetlerde geçen şeriat (“şerea“ fiili) için
Râgıb, şöyle der: Bu âyetler, bütün dinlerin/milletlerin birleştiği ve
nesih sözkonusu olmayan usûle işâret eder; Allah’ı tanımak (iman
etmek) gibi.112 Bütün dinlerin ortak inanç temeli, Allah’ı tek tanrı
edinmektir.
“Şeriat“ kelimesi ise bir âyette geçer: “Seni de din konusunda şeriat
(alâ şerîatin mine’l-emr) sahibi kıldık. Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/
heveslerine uyma.“113 Şeriat, İslâmî kaynaklarda, iki mânâda kullanılmıştır:
1) Din ve millet kelimeleri gibi, bir bakış açısından İslâm’ı (din)
ifâde etmek için kullanılır. Bu anlamda din, İslâm, şeriat, millet
aynı mâhiyetin farklı isimleridir.
2) Dinin ibâdet ve hayat düzeni (muâmelât) ile ilgili kısmını
ifâde için kullanılır. Bu mânâda şeriat, İslâm’ın bütünü değil, bir
parçasıdır. 114
Yukarıdaki ikinci anlamıyla şeriat, Kur’an hükümlerini, sünneti
ve tarih boyunca geliştiği biçimiyle ve çeşitliliği içinde fıkıh denilen
İslâm hukukunu içerecek şekilde genişletilmiştir. Bu anlamda
şeriat, Kur’an’da açıklanan ve hadislerde geçen hukukî kurallar,
daha sonra tefsirler, şerhler, görüşler, ictihadlar, fetvâlar ve yargı
kuralları için kullanılmaya başlanarak, şeriat denince fıkıh anlaşılır
olmuştur. 115
“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere
Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet;
sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma.
(Ey ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri
bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (Şeriatler ve yolda sizi deneyip
imtihan etmek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda/iyi işlerde birbirinizle
yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz
şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.“ 116
(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve
onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir
kısmında seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüzçevirirlerse
111] 45/Câsiye, 18; Râğıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 379
112] el-Müfredât, s. 379
113] 45/Câsiye, 18
114] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, s. 134
115] Vecdi Akyüz, Kur'an'da Siyasî Kavramlar, s. 419-421
116] 5/Mâide, 48
ŞERİAT
- 79 -
bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ
etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.“ 117
“O size, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettigimizi, İbrâhim’e,
Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi sizin için şeriat (hukuk düzeni) yaptı.
Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam, Allah’a ortak koşanlara ağır geldi.
Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola
iletir.“ 118
“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat
yapan (kanun koyan, Allah’a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer
azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri
bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“ 119
“Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzerine kıldık. Sen ona uy ve
bilmeyenlerin hevâlarına/istek ve tutkularına uyma.“ 120
“Biz, her ümmete, uygulamakta oldukları bir ibâdet tarzı (mensek)
gösterdik. Öyle ise onlar (ehl-i kitap) bu işte seninle çekişmesinler. Sen,
Rabbine dâvet et. Zira sen, hakikaten dosdoğru bir yoldasın.“ 121
“İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah,
müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında
anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber
hak yolu gösteren Kitapları da indirdi...“ 122
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden
olan emir sahiplerine (ulu’l-emre) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa
düşerseniz, -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu
Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı,
hem de netice bakımından daha iyidir.“ 123
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri
(münâfıkları) görmedin mi? Zira tâğutu inkâr etmeleri kendilerine
emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek (ve tâğutların
kendilerine hükmetmesini) istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak
istiyor.“ 124
“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım)’
denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.“ 125
117] 5/Mâide, 49
118] 42/Şûrâ, 13
119] 42/Şûrâ, 21
120] 45/Câsiye, 18
121] 22/Hacc, 67
122] 2/Bakara, 213
123] 4/Nisâ, 59
124] 4/Nisâ, 60
125] 4/Nisâ, 61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 80 -
“Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda
(ey Rasûlüm,) seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir
sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenip teslim olmadıkça
iman etmiş olmazlar.“ 126
“Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye
sana Kitab’ı hak ile indirdik; hâinlerden taraf olma!“ 127
“...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel
karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse
işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“ 128
“...Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin,
fâsıkların ta kendileridir.“ 129
“Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere
Kitab’ı (Kur’ân’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet;
sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey
ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir
tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek
için (böyle yaptı). Öyleyse hayır işlerinde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü
Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek
tarafını) O haber verecektir.“ 130
“(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve
onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir
kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse
bil ki, (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına
belâ etmek ister. İnsanların birçoğu zaten fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.“ 131
“Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar?
İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha
güzel kim vardır?“ 132
“...Hüküm, ancak Allah’ındır. Çünkü O, gerçeğe uyar ve O, sağlam
hüküm verenlerin en hayırlısıdır.“ 133
“...Dikkat edin, iyi bilin ki, hüküm, yalnız O’nundur ve O, hesap görenlerin
en çabuğudur.“ 134
126] 4/Nisâ, 65
127] 4/Nisâ, 105
128] 5/Mâide, 44
129] 5/Mâide, 45, 47
130] 5/Mâide, 48
131] 5/Mâide, 49
132] 5/Mâide, 50
133] 6/En’âm, 57
134] 6/En’âm, 62
ŞERİAT
- 81 -
“(De ki:) Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Hâlbuki size Kitab’ı
açık olarak indiren O’dur...“ 135
“(Ey Muhammed!) Sen, sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye
kadar sabret. O, hâkimlerin en hayırlısıdır.“ 136
“Siz Allah’ı bırakıp sadece sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız)
isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir.
Hüküm, Allah’tan başkasının değildir. O da kendisinden başkasına
ibâdet/kulluk etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat
insanların çoğu bilmezler.“ 137
“...Hüküm ancak Allah’ındır. Onun için ben yalnız O’na tevekkül edip
dayandım. Dayananlar yalnız O’na dayansınlar.“ 138
“...Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez...“
139
“...Onların (göklerde ve yerde olanların) O’ndan başka bir yöneticisi
yoktur. O, kendi hükmüne/hükümranlığına kimseyi ortak etmez.“ 140
“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ derler;
ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çevirir. Bunlar mü’min değildir.
Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Peygamber’e çağrıldıklarında,
bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler. Ama eğer
(Allah ve Rasûlü’nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona, gönülden
bağlı olarak saygı ile gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe
ve tereddüt içinde midirler? Ya da Allah ve Rasûlünün kendilerine zulüm
ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır; asıl zâlimler kendileridir.
Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde,
‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder,
Allah’a huşû (saygı) duyar ve ittika edip O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar
bedbahtlıktan kurtulanlardır.“ 141
“İşte O, Allah’tır. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da
hamd O’nundur; hüküm O’nundur. Ve ancak O’na döndürüleceksiniz.“ 142
“Yoksa kötülükleri yapanlar Bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne
kadar kötü (ve yanlış) hüküm veriyorlar!“ 143
135] 6/En’âm, 114
136] 10/Yûnus, 109
137] 12/Yûsuf, 40
138] 12/Yûsuf, 67
139] 13/Ra’d, 11
140] 18/Kehf, 26
141] 24/Nûr, 47-52
142] 28/Kasas, 70
143] 29/Ankebût, 4
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 82 -
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve
kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve
Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.“ 144
“...İnsanlar arasında hak ve adâletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma;
yoksa bu seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara,
hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.“ 145
“...Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah her şeyi bilendir,
hikmet sahibidir.“ 146
“Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?“ 147
“Allah, hâkimler hâkimi (hüküm verenlerin en üstünü) değil mi?“ 148
“...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
Sizden böyle davrananların cezâsı, ancak, dünya hayatında rezillik/
rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin
yapmakta olduğunuzdan asla gâfil değildir.“ 149
Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı
“Kim Bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim Bana isyan ederse
Allah’a isyan etmiş olur. Kim Benim emîrime itaat ederse Bana itaat etmiş;
kim de Benim emîrime isyan ederse Bana isyan etmiş olur.“ 150
“Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tâyin olunan vâli/yönetici, başı siyah
kuru üzüm gibi Habeş’li bir köle olsa bile sizin aranızda Allah’ın kitabını
uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.“ 151
“Müslüman bir kimseye, kendisine ma’siyet (Allah’a isyan, günah hususlar)
emredilmediği müddetçe, hoşlandığı ve hoşlanmadığı (her) hususta
(İslâm devleti yöneticisini) dinleyip ona itaat etmesi gerekir. Eğer
ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!“ 152
“Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.“ 153
“Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar,
144] 33/Ahzâb, 36
145] 38/Sâd, 26
146] 60/Mümtehıne, 10
147] 68/Kalem, 36
148] 95/Tîn, 8
149] 2/Bakara, 85
150] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 33; Nesâî, Bey’at 26
151] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 37; Nesâî, Bey’at 27
152] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839; Tirmizî, Cihad 29, hadis
no: 707; Ebû Dâvud, Cihad 96; Nesâî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad 40, hadis
no: 2864; Ahmed bin Hanbel, 6/111
153] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
ŞERİAT
- 83 -
sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı vakitlerinden
geciktirecekler.“ Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a
sordu: “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?“ Rasûlullah şöyle
buyurdu: “Ey Ümmü Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!“ 154
“Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı
hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak
Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.“ 155
“Müslümanların idare işini üzerine alıp da onlar için çalışmayan ve
hayır istemeyen hiçbir âmir yoktur ki, onlarla (müslümanlarla) birlikte cennete
girebilsin.“ 156
“İslâm’ın tutunulması gereken kulpları (yapılması gereken emirleri) tek
tek çözülecek; herbir kulp koptukça insanlar önlerindekilere benzeyecekler.
O kulpların ilki hüküm (hâkimiyetin Allah’ın olması, Kur’an’la hükmedilmesi),
sonuncusu da namazdır.“ 157
Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?“ diye sorulunca:
“Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.“ 158
Şeriatlerin Esasta Birliği
“O size, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettigimizi, İbrâhim’e,
Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi şeriat yaptı.“159 Bu âyette bütün
peygamberlere vahyedilen din yasalarının ruh birliğine işaret
edilmiştir. Allah; Nûh’a, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiği
din esaslarını, Hz. Muhammed (s.a.s.) vâsıtasıyla müslümanlara
da meşrû kılmıştır. Din Allah’a kulluk ve ibâdet yoludur. Bütün
peygamberlerin getirdiği inanç prensipleri aynıdır. Öteki peygamberlere
vahyedilen temel inançlar, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) de
vahyedilmek sûretiyle yeni müslümanlara, tevhid ümmetlerinin
yolunda gitmeleri emredilmiştir. Hz. Muhammed’e vahyedilenlerin
özü, önceki peygamberlere vahyedilenlerden farklı değildir.
Bütün peygamberlere ve ümmetlere dini doğru uygulamaları ve
dinde ayrılığa düşmemeleri emredilmiştir.
“Senden önce hiçbir peygamber göndermemiştik ki: ‘Benden
154] Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865
155] Buhârî, Ahkâm 8
156] Müslim, İman 229, hadis no: 142
157] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257; Hâkim, el-
Müstedrek, 4/92
158] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî,
Fiten 13, hadis no: 2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17
159] 42/Şûrâ, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 84 -
başka ilâh/tanrı yoktur, Bana kulluk ediniz’ diye vahyetmiş olmayalım.“160
âyetinde buyrulduğu gibi bütün peygamberlere yalnız Allah’a
ibâdet/kulluk yapmaları vahyedilmiştir. Zâten İslâm’ın mânâsı da
Allah’a teslim olmak demektir. Bu anlamda İslâm, bütün peygamberlere
gönderilen dinin adıdır, anlamıdır. Bütün dinlerin özü
İslâm, yani Allah’a tapmak, yalnız O’na teslim olmaktır. Hz. Peygamber
(s.a.s.): “Biz peygamberler topluluğu, baba bir kardeşleriz, dinimiz
birdir.“161 buyurmuştur.
Mâide sûresinin 48. âyetinde her ümmet için bir şeriatın, yani
hukuk sisteminin, bir davranış tarzının belirlenmiş olduğu bildirilmektedir.
Bu şeriatlerin hepsi tevhid temeline dayanır. Fakat
hukuk ve ibâdet şekillerinde farklar olması doğaldır. Toplumların
ihtiyaçlarına göre gönderilen şeriatlerde tedrîcî değişiklikler
yapılmıştır. Öndeki şeriatlerde haram olan bazı eylemler, sonraki
şeriatte helâl kılınmış veya bunun tersi olmuş, gerekli şartları ortadan
kalkan bazı hükümler neshedilmiştir (Nesh, şeriatlar arasında
olur). Ancak inanç esasları hepsinde birdir.
Şeriat ve Laiklik: Kur’an’a göre sadece bir tek makbul din vardır.
O da Allah’ı birleme (tevhid) ve Allah’a kulluk/ibâdet dini olan
İslâm’dır. İslâm kelimesi, dillere göre değişik olsa da, aynı rûhu taşıyan
dini (tek hak dini) anlatmaktadır. Bütün peygamberler aynı
inanç ve temel yasaları getirmişlerdir. Bu dinin temel niteliği olan
tevhid aynı olmakla beraber, şeriat kısmı ulusların şartlarına göre
farklılık gösterir. Şeriat ayrılığı doğaldır.
Laikliğe gelince; Din işlerinin devlet işlerinden ayrılması, devlet
işlerine dinin karıştırılmaması, devletin dinden bağımsız olması
demektir. Laik devlet, bütün dinlere ve dinsizliğe eşit ve tarafsız
bakar. (Ama Türkiye’de laiklik İslâm düşmanlığı, devletin din işlerine
istediği gibi ve istediği kadar karışması, dini yönlendirmeye
kalkması, sınırlarını daraltması, kendi boyasını, yorumunu, kanunlarını,
ilkelerini dinin izahı ve yaşanması için alternatifine izin
verilmeyen mecbûrî kabulü şeklinde anlaşılıp uygulanmaktadır.
Dini sadece -o da kurallarını kendi belirleyerek- câmi ve vicdan
gibi alanlara hasrederek/hapsederek güya dine özgürlük verilmiş
ve din karşısında tarafsızlık yapılmış olmaktadır. Özgürlük verilen
bir-iki alanda da Allah’ın dini olan İslâm’a değil; ilkelere, anayasa
ve yasalara uygun hale getirilmiş, atmalar ve katmalarla tahrif
edilmiş devlet dininin anlatılıp öğretilmesine bu hak(!) lutfen verilmiştir.
Siyasal alanda, resmî kurumlarda, yasama ve yürütmede,
160] 21/Enbiyâ, 25
161] Buhârî, Enbiyâ 48; Müslim, Fedâil 145
ŞERİAT
- 85 -
kamusal alanda resmî din Kemalizm başta olmak üzere başka
dinlerin hâkim olmasını, İslâm’ın da bu alanlarda gündeme getirilmesine
bile izin verilmeyeceğini dikte edip dayatmak şeklinde
anlaşılıp uygulanmaktadır. Dini devletten ayırdığınızda dini kuşa
benzetip güçsüzleştirdiğiniz, dini devletsiz yaptığınız gibi; dini
devlete karıştırmayıp devleti dinden ayırdığınızda da, devleti dinsiz
yapmış olursunuz. Laiklik de işte bu zulüm ve fâciaları gerçekleştirmek
için vardır. Laiklik, aslında dinsizlik değil; çok dinliliktir,
yani çağdaş şirktir.)
Laiklik bir düzen olarak uygulanan bir sistemdir. Birey bazında
laiklik olmaz. Çünkü özel hayatında laik olmak, hayatına dini
karıştırmamak demektir. Bu ise din ile tüm ilgiyi kesmek anlamına
gelir ki, dünyada dinle tüm ilişkisini kesen insan sayısı çok azdır.
Zaman zaman Allah’ı düşünen, O’nun huzurunda sorumluluğa
inanıp bunun gereklerini yapan, namaz kılan veya evinden besmele
ile çıkan, Cuma ve bayramlarda olsun namaz kılan, ara-sıra
Kur’an okuyan (veya para vererek bâtıl yollarla da olsa ölmüşlerine
Kur’an okutan), hâsılı hayatının bazı aralıklarında da olsa
dinsel iş yapan (yani yaşamasa ya da çok azını yaşasa dahi ‘ben
müslümanım’ diyen) kimse, hayatına dini karıştırmaktadır. Onda
din (şu veya bu ölçüde) vardır, öyle ise o kimse laik değildir, çünkü
dinî duygu taşımakta; din, hayatının tamamına olmasa da bir
kısmına egemen olmaktadır. Demek ki o, tamamen din dışı yaşamamaktadır.
162
“Ben hem müslümanım, hem de laikim“ diyen kimse, kendi
özel hayatında laik olduğunu iddia ediyorsa, bu, tutarlı bir söz değildir.
Çünkü dinin çok az kısmını ve hayatının çok az kısmında da
olsa) dini hayatına uygularken laiklikten ayrılmaktadır. Dünyada
çok nâdir insan dinî duygudan tamamen uzak, dinle ilgisiz, yani
laiktir. Dininin çok küçük bir gereğini yapan kimse, hayatına dini
karıştırdığı için laik değildir, olamaz. Ama, bilinçli olarak insan ille
de “ben laikim!“ diyorsa, bu kimseye müslüman demek de mümkün
olmaz; yani insan hem laik hem müslüman olamayacağı için,
ya müslümandır, ya da laik, yani dinlere karşı tarafsız, çok dinli,
dini kendine karıştırmayandır.
Kur’an’a göre, toplumu Allah’ın indirdiği yasalar yönetmelidir.
Allah, her topluma, peygamberleri aracılığı ile yasalar (şeriat)
indirmiştir. Allah’ın indirdiği hükümleri/yasaları uygulamayanlar
kâfir/nankör, zâlim ve fâsık/yoldan çıkmış olurlar. 163
162] S. Ateş, Kur'an Ans., 19/326
163] 5/Mâide, 45-47
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 86 -
Şeriate Bağlılık ve İbâdet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve
Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı. Onlar ki, sözü dinlerler
ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini hidâyete/doğru
yola ilettiği kimselerdir ve onlar sağduyu sahipleridir.“164 “Size verdiğimizi
kuvvetle tutun, içinde olanı hatırlayın ki, (azâbımdan) korunasınız.“ 165
İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatlarıyla İlişkisi
a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinlerin adıdır.166 insanlık
dünyaya peygamberle (Hz. Adem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına
ve insanlığın ihtiyaçlarına göre Allahu Teâlâ peygamberleri değişik
şeriatlere (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç)
her peygamberde aynı olmuştur.
b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler bir kavme
gönderilmişti. Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen İslâm, evrensel bir
dindir. Yani tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından
sunulmuş, kıyamete kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.
c) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki
peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerin hükümlerini (şeriatlarını)
nesh edip ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz.
Muhammed’in (s.a.s.) şeriatıdır.
d) İslâm dini, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den önce Allah (c.c.) tarafından
gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.
Şeriatte Hile Olur mu? Hîle-i Şer’iyye
Denilen “Hîle-i Şerriyye“
“Cumartesi günü içinizden (yahûdilerden) azgınlık edenleri elbette
bilmiş olacaksınız. Çünkü Biz onlara ‘aşağılık maymunlar olun!’ dedik.
Biz onu (meshi/maymunlaşmayı), hâdiseyi bizzat görenlere ve
sonradan gelenlere bir ibret dersi, muttakîler için de bir mev’ıza/öğüt
kıldık.“167 Meshedilen, yani maymuna çevrilip sonra helâk edilen
insanlar, dünyevîleştiklerinden, sırf dünya metaını elde etmek ve
midelerini doldurmak için Allah’ın emrini yerine getirmediler;
irâdelerini kullanmadılar. Allah da onları irâdesi olmayan, sırf midesi
için yaşayan zelil ve maskara maymunlara çevirdi. İrâdelerini
kullanmadan, Allah’a isyan ederek yaşayanlar, ancak hayvanlara
benzerler. Çünkü insanlarla hayvanları birbirinden ayıran temel
özelliklerden biri, insanların irâdelerini kullanabilme yeteneğine
164] 39/Zümer, 17-18
165] 2/Bakara, 63
166] Bkz. 2/Bakara, 130-133
167] 2/Bakara, 65-66
ŞERİAT
- 87 -
sahip olmaları, hayvanların ise bu yeteneğe sahip olmamalarıdır.
Kim, dünyevîleşerek böyle birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle
Allah’ın emirlerini te’villerle yerine getirmezse; âkıbeti, mesholunan
bu insanlardan farklı olmayacaktır. Allah’ın azâbı er veya geç
onları yakalayabilir. Dünyada olmasa da âhirette.
İman, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle
değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla derin bir teslimiyet ve itaat
bilinci içinde karşılaması gerektirir. Düşünceyi şekilcilikle tasmalamaya
çalışmak, itaate dayalı hedefleri açısından düşünceyi düşünce
adıyla oyuncak haline sokmaktır. Allah, cumartesi eylemini,
verilen söze aykırı bir hareket saymıştır. Hâlbuki onlar emrin, şeklî
ve harfî mânâsına karşı gelmemişlerdi. Çünkü onlardan istenen,
cumartesi günü avlanmamalarıydı ve onlar, bu emre güya karşı
çıkmamışlardı. Onu şeklen uygulamışlardı. Fakat onlar, cumartesi
günündeki bu avlanmanın neticesini dolaylı bir yolla elde etmenin
hilesini bulmuşlardı. İşte bundan dolayı dünyevî ve uhrevî cezaya
çarptırılmışlardı.
Çünkü emir ve yasaklara, zâhiren şekilsel olarak uyuyor görüntüsü
verip ilâhî emirlere hileyle yaklaşmak, aslında itaatin içeriğini
tersyüz edip isyan etmek olduğu gibi, alay anlamı da taşır.
Emir ve yasakla ve hatta o hükmü koyan ile dalga geçmek ve onu
hafife almak demektir. Sanki Allah’ın, kalplerden geçeni, niyetleri,
emredilen hükümdeki hedeflerin saptırıldığını dâhil her şeyi bildiğine
inanmamak, onun kandırılabileceğini vehmetmektir.
Bütün bu tavırlar, üzülerek belirtelim ki İslâm tarihinde, bazı
geleneksel din ve fıkıh yorumunda ve günümüz müslümanlarında
da ortaya çıkmaktadır. “Hîle-i şer’iyye“ yani, “şeriat’e uygun (!)
hile“ diye isimlendirilen bu şeytanî anlayış, aslında “hile-i şerriyye“
(büyük şer ve kötülüğe sebep olan hile)dir. “Hîle-i şer’iyye“ yi câiz
görenler, “hîle“nin anlamını çare, çözüm, beceriklilik, çıkış yolu
mânasında kullandıklarını belirtirler. “Hîle“nin asıl anlamı, başkasını
kurnazca aldatmak, yanıltıp kandırmak, sahtekârlık, düzenbazlıktır.
İslâm tarihinde ve fıkhî tartışmalarda “hulle“ ve “iyne
satışı“ gibi konularda daha çok görülür, yemin ve talâk konularında
çok geniş bir alana yayılarak, hîleden (hîleye sıcak bakan
bazı kimselerin daha çok bu konulardaki fetvâlarından) yararlanılır.
Kanuna, şeriate karşı hilenin üç unsuru vardır. a) Yapılan
muâmelenin şekil bakımından kusursuz ve hukuka uygun olması,
b) Kanun koyucunun, şâriin vaz ettiği normun ruhuna ve maksadına
aykırı bir sonuç doğurması, c) Hile kasdı.
Meselâ, borç verdiği kişiden faiz almak isteyen bir kimsenin
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 88 -
herhangi bir malını ona 1 milyara veresiye satıp, aynı malı 700 milyona
peşin satın alması gibi. Burada şekil yönünden hukuka uygun
iki alışveriş işlemi arkasına gizlenmiş, alışverişin meşrûiyetinin
amacına aykırı bir sonuç (fâiz alma) elde edilmiş ve bu muâmele o
maksadı gerçekleştirmek üzere yapılmıştır. Bu tür alışverişe “iyne
satışı“ denir. Peygamberimiz, bu konuda şöyle buyurur: “İnsanlar
dînar ve dirhemlerin (küçük ve büyük paranın) peşine düşer, iyne satışı
yapar, havancılıkla uğraşır ve Allah yolunda cihadı terk ederlerse, Allah
onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da
kaldırmaz.“168 Mümkündür ki bu belâ, mesh kavramıyla ifade edilen
maymunlaşma belâsıdır.
Bu konudaki bir uygulama örneği, Hz. Âişe’den şöyle nakledilir:
Zeyd bin Erkam’ın ümmü veledi olan bir kadın O’na dedi
ki: “Ey mü’minlerin annesi, Zeyd’e veresiye sekiz yüz dirheme bir
köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.“
Hz. Âişe bunun üzerine şöyle dedi: “Ne kötü bir satım, ne kötü bir
alım yaptın. Zeyd’e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah
(s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevâbını kaybetmiş olur.“169 Günümüzde
özel finans kurumlarının faizden (şeklen) kurtulup, faiz geliri
gibi kâr elde etmek için iyne satışına tümüyle benzer şekilde kredi
verdiğini biliyoruz. Hîle-i şer’iyye için meşhur ve kesinlikle câiz olmayan
bir örnek olan hulle için asr-ı saâdetteki şu olayı biliyoruz:
Rifâa el-Kurazî hanımını boşadığında kadın tekrar Rifâa’ya dönebilmek
için Abdurrahman bin Zebîr ile nikâhlanınca Rasûlullah
onun maksadına işaretle fiilen evlilik hayatı yaşamadıkça eski kocasına
dönemeyeceğini ifade etmiştir. 170
Haram olan bir şeyi, hileli yollarla şeklen ve zâhiren helâl
görüntüsü vermenin ve bu şekilde haramları işleme suçunun ve
cezasının çok büyük olduğunu, “mesh olayı“nın sebebi olan “cumartesi
ashâbı“nın yaklaşımından ve daha dünyadayken başlayan
feci cezadan öğreniyoruz. Müslüman, Allah’a, O’nun hükümlerine
teslim olan demektir. Bu teslimiyet ve itaat bilinci, insanın ilâhî
emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî
boyutlarıyla hükümleri yaşamak ve basit çıkarlarına ters düşse
bile gönülden gelen rızâ ile boyun eğmektir.
Bunun aksine, itaatteki ruhu görmezden gelip varsa fetvâları
istismar etmek, fetvâsını alsa bile selîm kalbine danışmamak, hileli
işlere sarılmak, Allah’ın rızâsını ve cenneti riske atmak demektir.
168] Ebû Dâvud, Büyû 54, Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II/42
169] Ahmed bin Hanbel, 4/469
170] Buhârî, Şehâdât 3, Talâk 4; Müslim, Talâk 1-2, 4
ŞERİAT
- 89 -
Böyle bir anlayışın dünyadaki cezası mesh değilse bile en azından
Peygamber lisanıyla dünyada üzerine bir belâ indirilmesine ve yeniden
dinlerine dönünceye kadar da belânın kaldırılmamasına sebep olacaktır.
Mümkün ki, bu inen belâ, mesh olmayacak, insan şekil olarak
maymunlaşmayacaktır; ama karakter ve ahlâk yönünden, irâdesi
olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara
benzeyecektir. Dünyevîleşen, sırf dünya metaını elde etmek ve
midelerini doldurmak için Allah’ın emrini oyuncak edinenlerin
cezası maymunlaşmaktır. Birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle
Allah’ın emirlerini geçersiz, gayr-ı meşrû te’villerle yerine getirmeyen,
zâhiri/görüntüyü kurtarmakla yetinenlerin âkıbeti, mesholunan
bu insanlardan farklı olmayacaktır.
Mesh’e uğrayıp maymunlaşan Cumartesi yasağını çiğneyen
kavmin suçu, kendilerine ibâdet için tahsis edilen/ayrılan güne
hile karıştırmaları; şeklen ibâdet gününe uyar görünüp gerçekte
uymamalarıydı. Biz de, ibâdet için tahsis edilen zamanları, meselâ
namaz vakitlerini, cumâ saatlerini gerektiği gibi değerlendirmez,
görevlerimizi yapmazsak bizden önceki toplumların suçunu işlemiş
oluruz. İbâdetleri yapar görünür de istenildiği şekilde rûhen
icrâ etmeye uğraşmayıp gerçek anlamıyla kulluğumuzu yerine
getirmezsek, benzer cezaya uğrama endişe içinde olmalıyız.
İbâdete ayırdıkları zamanda bile dünyayı, midelerini düşünüp
dünyevîleşenlerin durumu ve başlarına gelenler, sonraki nesillere
ibret, muttakîlere de öğüttür.171 Onlar, ilâhî yasağa (cumartesi yasağına)
uymadıkları için bu cezaya çarptırıldılar; biz de İlâhî yasaklara
uymayınca, hele bunlara mâzeret uydurup kılıflar uydurunca,
benzer cezalara çarptırılmaktan korkmalıyız.
Bazı Tasavvuf Erbâbının Şeriatı
Basite İndirgemesi
Tasavvufta şeriat, bir dış yapı olarak ele alınmış ve işin içyüzüne
hakikat denilmiştir. Şeriatten hakikate giden yola tarikat denir.
Şeriat, kabuk kabul edilmiş, tarikat ve hakikat öz olarak değerlendirilmiştir.
Şeriatın emirlerine uyup tarikata girmeyen kişiler, işin
kabuğunda kalmakla itham olunmuşlardır.
Mutasavvıflar, şeriate direkt cephe almaktan çekinmişler, benzetmelerle
onu hafife almayı tercih etmişlerdir: “Dinin şeriat kısmı,
cevizin ham ve yeşil olan dış kabuğuna, tarikat kısmı, sert olan
iç kabuğuna, hakikat kısmı yenilecek olan içine, mârifet kısmı
ise cevizin aslına ve mâhiyetine benzer. Bal, bal denilmekle ağız
171] 2/Bakara, 66
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 90 -
tatlanmayacağı gibi, bir cevizin yeşil kabuğu ısırılmakla da, ondan
ağıza bir tad gelmez. Asıl tad, cevizin içinin yenilmesindedir. Bununla
beraber, cevizin ta kendisi olabilmek daha iyidir. İşte mutasavvıflar,
ilme’l-yakîn (bilmek), ayne’l-yakîn (bulmak) ve hakka’lyakîn
(olmak) gibi üç kelime ile özetle ifâde ettikleri mânânın da
bu olduğunu söylerler. Yalnız cevizin adını işitmek, sonra onu arayıp
bulmak, hatta yemek kâfi değil; cevizin ta kendisi olmak da
lâzımdır. Bu dört mertebenin birincisi şeriattir, avâma (halka, aşağı
tabaka, câhil kesim, ayak takımı) mahsustur. İkincisi tarikattir,
havassa (üst tabaka, seçkinler, aydınlar, tarikat mensupları) mahsustur.
Üçüncüsü hakikattir, havassü’l-havassa (seçkinlerin seçkini,
tarikatın üst seviyesindekiler) mahsustur.“ Kastamonu’lu Şaban-ı
Veli, bu dört yolu şu sûretle de ifâde etmiştir: Şeriat beden için;
tarikat halk için, hakikat ruh için, mârifet Hak içindir.“ 172
Şeriatın benzedildiği cevizin ham ve yeşil olan dış kabuğu
yenilmez acılıktadır. Sadece cevizi korur. İçindeki gıda veren tatlı
cevize ulaşmak için yeşil kabuğu ezmek ve kırmak gerekir. Üst kabuğu
kırmadan içe ulaşılmaz. O yüzden cevize (hakikate) ulaşmak
için şeriatın kırılması, o kabuktan kurtulunması gerekmektedir.
Verdikleri örnekten yola çıkarak şeriatın ne kadar basit, kabuk ve
aşılması gereken husus olduğu vurgulanır. İşin özü kabul edilen
“hakikat“in ne olduğu bize göre çok belirgin değildir; kendileri
tevil ve yorumlarla bu özün ancak tasavvufa gönül verenlere
açılacağı gizli ve büyük hazine olduğunu belirtirler. Onlara göre,
kabukta kalanlar zâten bunları anla(ya)maz. Bu ve benzeri örnek
ve ifâdelerden şeriatın içinde hakikat olmadığı, hakikatin daha
derinde ve daha başka şey olduğu anlatılmış olur. Şeriat ilmi ve
yaşayışı, hakikat ilmine ve yaşayışına aykırı olduğu belirtilmiş olur.
Bu hakikatin İslâm mı, küfür mü demek olduğu kimsenin aklına
gelmez ve sorgulanmaz. Çünkü kullandıkları kelimeler, kavramlar
hep İslâmî kavramlardır. Hakikate karşı çıkmak gibi bir suçlamayı
göze alan pek çıkmaz. Zâten tüm toplum tarafından kabul
görülen bu tasavvuf anlayışına karşı çıkmak cesâret isteyecektir.
Ama şeriatın hakarete uğraması pek önemli kabul edilmez, ona
bu sataşmalar müslümanlar tarafından bile olmadık tevil ve hatalı
hüsn-i zanlarla müsâmaha bulur. Olan da şeriata olur. Bugün halk
arasında şeriatı öcü gibi görülmesinde, onun gerçek İslâm’dan,
Kur’an’dan ayrı bir şeymiş gibi kabul edilip yer yer çatılmasında
bu geleneksel din anlayışı haline gelen yaklaşımın büyük payı vardır.
172] Osman Ergin, Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, s. 230
ŞERİAT
- 91 -
Zâhir-Bâtın Ayrımı: Dinin bir zâhiri, bir de bâtını olduğu konusunda
Şia ile tasavvufçuların inancı aynıdır. Zâhir, avâm halkın
nassların zâhirinden anladığı mânâdır. Bâtın ise, nasslardan
kastedilen ve hakiki ilim kabul edilendir ki, onu da ancak şiaya
göre imamlar, tasavvufçulara göre de velîler (evliyâ) bilir. Tasavvufçuların
nassların bu şekilde bâtınî açıklanmasına hakikat, diğer
zâhirî tarzda açıklanmasına şeriat adını vermiş, hakikatin velilere,
şeriatın avam halka olduğunu söylemişlerdir. Gazâlî’nin “Lâ ilâhe
illâllah“ın avamın imanı, “lâ huve illâ huve“nin havassın imanı olduğunu
söylediği bilinmektedir. Şeriat âlimlerine “zâhir ve kışır
bilgisi âlimleri“ deyişleri de meşhurdur. Şeriatta, kabukta kalmış
olanlar, ibâdetlerini ve haramlardan kaçınmalarını cennet arzusu
ve cehennem korkusu için yaparlar diye suçlanılır. Kendileri, cenneti
küçük görme, onu istememeyi mârifet olarak görür ve gösterirler.
Tabii ki şeriat kitabı Kur’an, bizden cehennemden sakınıp
cenneti talep etmemizi ister, bizi cennete özendirir, azâbın dehşetinden
korkutur.
Bazı tasavvuf kitaplarında ve günümüzdeki tasavvufçuların
önemli bir kesiminde şeriat aleyhtarı gibi görünmenin doğru olmayacağı
yaklaşımından, gerçek tasavvufun şeriata bağlılık olduğu
slogan halinde tekrarlandığı da görülür. Ama tuhaftır ki;
şeriata bağlı kalmadan gerçek tasavvuf ehli olunamayacağı gibi
ifadelerle, şeriatın hafife alınması, işin özünün şeriat aşılarak ulaşılabilecek
hakikat olduğu gibi çelişkilerle beraber ifadelendirilir.
Ve şeriatla, tevhidle bağdaşmayacak gavs, kutub gibi yarı tanrılar,
tanrı özelliği gösteren kerâmet/olağanüstü haller sahibi kişilerin
evliyâ kabulü, türbe ve bâtıl vesileye verilen önem, şefaatçilik gibi
inanış ve anlayışlarla, Peygamberimiz’in yapmadığı şekilde zikir
ve değişik ibâdetlerle bid’at ve hurâfeler şeklindeki uygulamalar
değerlendirildiğinde, şeriatın kaynaklarıyla izah edemedikleri
hususlar için de “keşif“, “ilham“, “rüyâ“ gibi birçok gayr-ı meşrû
delile sarıldıkları bilindiğinde, yukarıdaki sloganlarındaki samimiyetlerinin
ölçülmesi için mihenk taşı olmalıdır. Tarihte, istisnâlar
dışında medresede eğitim görmeyen, hattâ medresede okutulan
ilimlere ve oradan yetişen âlimlere çatıp sataşan bir olumsuz tavırla
tekkelere dolup tasavvufa meyleden kişilerin yine medrese
vb. yerlerde ilim tahsil etmeyen ve âlim olmayı küçük görüp daha
kıymetli olduğu yorumuyla ârif olmayı seçmiş, şeriatı küçük görüp
şeriat bilgisi olmamasını fazilet gibi takdim etmiş kişilerin hocalığı
altında ne kadar şer’î bilgiler almış olduklarını düşünebiliriz.
Hele günümüzde daha çok avamdan insanların ya da şeriat bilgileri
tahsil etmemiş farklı alanlarda yüksek tahsil yapmış az sayıdaki
kişilerin şeriat bilgilerinin ne kadar sınırlı ve yetersiz olduğu
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 92 -
değerlendirilebilir. Bununla birlikte şeyhler tarafından bunlara ne
derece şer’î eğitim tavsiye edilmektedir? Tavsiye edilen kitapların
kahir ekseriyeti yine tasavvufçu kişilerin eseri, sohbetlerde atıfta
bulunulan örnek kişilerin hemen hepsi o yolun yolcusu olduğu
için, insanların şeriata bağlılığı ne kadar olabilecektir? Bazı muvahhid
gençlerin tevhidî esaslarla bağdaşmadığını âyet ve hadisleri
delil getirerek tasavvufçulara anlattığında hiç olumlu bir netice
alınamadığı da, şeriatın en temel delillerinin bile onlara niçin etkili
olamadığının altı deşinilince, konuyla ilgili bahsettiğimiz problem
kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
İşi biraz daha ileriye götürüp haramı helâl, helâlı haram ilân
edenlere de rastlanır. Allah’ın dininde, şeriatta haram-helâl bütün
müslüman kullar için sözkonusu iken, bunların din anlayışında
bu haram ve helâller yalnız basit ve sıradan insanları (avâmı)
bağlayan kurallar olarak sunulabiliyor ve kendilerinin bunlardan
muaf olduğunu ileri sürebiliyor. Bu anlayış, kamuoyunda kabul
görmediği için bunları tüm bu ekol sahipleri direkt olarak savunmazlar.
Ama içlerinden bu anlayışta olanları inkâr da edemezler.
Ayrıca, bu anlayışın temelini besleyen yaklaşımları hemen bütün
tasavvufî kitap ve sohbetlerde bulmak mümkündür: Örneğin bir
şeyhi içki içerken ve kadınlarla işret halinde gören mürîdin bu görünenlerin
zâhir olduğunu düşünmesi, bâtınında ise mübâreklerin
kim bilir ne halde olduklarını düşünmeleri, şeyhinin yanlış yapma
ihtimalini aklından bile geçirmemesi tavsiye olunur. Böyle olunca,
helâl-haram hudûdu insana göre değişmiş olacaktır. Şeyhin şeriata
aykırı sözleri ve davranışları varsa, mürîde düşen bunları güzel
bir yolla tevil etmesi, tevil edemiyorsa “vardır bir hikmeti“ demesi,
ama kesinlikle eleştirmemesi, hatta hata olarak düşünmemesi gerekecektir.
Ama kendisi şeyhinin eline, ölünün yıkayıcısına teslim
olması gibi teslim olup her konuda itaat edecektir.
Kaynağı itibarıyla şeriat-hakikat ikilemi şeriatın zâhirî ve
bâtını ikilemine râcidir. İslâm’ın başında müslümanlar bu ayrımı
yapmamışlardır. Bu ayrım her şeyin zâhiri ve bâtını olduğu gibi
Kur’an’ın, hatta Kur’an’dan her âyetin ve her kelimenin bir zâhiri
bir de bâtını olduğunu söyleyen Şia ile başlamıştır.
Marifet ve Hakikat İddiası: Tasavvufçular dinin özü ve cevherine
ulaşma iddiâları yanında onun hükümlerini küçümsemeyi
ve onlara muhâlefeti bayraklaştırmayı da ihmal etmemişlerdir.
Bu hükümleri zâhir, kabuk, şekil ve benzeri sıfatlarla niteleyerek
bunlara muhâlefetin çok önemli olmadığı, önemli olanın cevher
ve öz dedikleri mârifet ve hakikat olduğu havasını estirmişlerdir.
Onun için bunlar arasında kemâle erdiğini tasavvur eden yahut
ŞERİAT
- 93 -
erdiğini düşünenler artık teklifin kendilerinden kalktığını ve bu
hükümlerin avam insanlar için olduğunu söylemekten kendilerini
alamamaktadır. Nitekim günümüzde de aşk, sevgi, mârifet, hakikat,
hümanizm ve hoşgörü sloganları arkasına sığınan ve dinin
hükümlerini gözardı eden, hatta onlara inanmayan sayısız tarikat
çevreleri bulunmaktadır.
Bu çevreler, yazılarında ve kitaplarında da bunu telkin ve
teşvik etmekten de geri durmamaktadır. Bir-iki örnek verelim:
“Namaz (sıtmaya yakalanmış bir hastanın) sağ elini, oruç sol elini,
zekât ve sadaka sağ ayağını ve hac ile zikirler de sol ayağını tutsalar
kalbi kötü ahlâklarından ileri gelen hastalıklarla mâlul olduğunda
asla fayda vermez. Bir hâzik hekim demek olan mürşid-i
kâmilin ilâcına muhtaçtır.“; “Buyurmuşlardır ki, ibâdetlerin yükte
ağır, pahada hafifi ve pahada ağır, yükte hafifi vardır. Abdest, namaz,
oruç, hasenât ve her ne kadar zâhirî ibâdet ve tâat varsa,
bunların hepsi yükte ağır, pahada hafiftir. Allahu Teâlâ’nın rızâsı,
Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetleri ve mürşidin sözleri de, eski bakır
gibi yükte hafif ve pahada ağırdır.“ 173
Toplumda birtakım insanlar tarafından “kalbim temizdir, kalbime
bak. Önemli olan kalp temizliğidir“ gibi sözlerin kullanılmasının
kaynağı, bu nevi tasavvufî hikmetler(!) olsa gerek.
Muhammed Nazım Kıbrisî, ilim ve âlimi şu şekilde küçümsemekte
ve aşağılamaktadır: “Ali başka, veli başka. Dünyada ne kadar
âlim varsa, o âlimlerin hepsinin ilmini bir velinin ilim denizine
atarsan kaybolur... Öteki ulemâların okuduğu ilimleri onların
okudukları kitapları, Avrupa’nın papazları da okur. Bizden fazla
okurlar onlar... İlmi dilinde olan kimselerin bildiğini onlar (oryantalistler)
bizden fazla biliyor. Lâkin ilmi kalbinde olanların ilminden
onlar bîhaberdir. Kalpte olan ilim ledunnî ilimdir. Ledunnî
ilmi papazlar alamaz.“174 (Tasavvuf ilimlerinin büyük çoğunluğunun
bu ilme dayandığı Ledunnî ilim, şeriatın ölçülerine göre buna
ilim demek doğru olmaz. İslâm akaidiyle ilgili kitapların hemen
tümünde yer alan “ilmin kaynakları“ arasında bu tür ilim yoktur.
Tasavvufçular bunu Kur’an ve Sünnet ile bildirilenlerin dışında ve
gaybdan gelen bilgi olarak kabul etmektedir. Doğrudan doğruya
Allah tarafından tasavvufçuların kalplerine ilka edilen veya onların
kalbinde doğan ilim olarak bilinmektedir.) “Zâhirî ilim, melekler
arasında bulunup cennet ve cehennemi bilfiil gören şeytanı
173] el-Hac Mehmed Nuri Şemsuddin en-Nakşibendi, Tam Miftâhu'l-Kulûb, s.
229, 300
174] M. Nazım Kıbrısî, Tasavvufî Sohbetler, s. 90
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 94 -
dahi kurtarmadı. Zira ilmi gırtlaktan yukarı kafasında kalmış, kalbine
inmemişti. (Fâsit kıyas yaptı ve cennetten kovuldu).“175 “Bilmiyorsanız
ehl-i zikir (âlimler)’den sorun“176 âyetindeki ehl-i zikirden
maksat, evliyâullah hazerâtıdır.“ 177
Tasavvufçular, Kehf Sûresinde geçen Hz. Mûsâ ile “sâlih kul“
arasındaki kıssadaki sâlih kulu Hızır adında bir ermiş kişi olarak
nitelemiş ve anlatılan kıssanın mânâlarını, hedeflerini ve mesajını
tahrif etmiş ve tasavvuf inancının temellerinden biri yapmışlardır.
Bu kıssaya dayanarak zâhir bir şeriat ve ona muhâlif bâtın
bir hakikat bulunduğunu, şeriat âlimlerinin hakikat âlimlerinin
bazı davranış ve sözlerini yadırgaması veya eleştirmesinin yanlış
olduğunu söylemişlerdir. Peygamber değil; Hızır adında bir velî
kabul ettikleri “sâlih kul“a Hz. Mûsâ’nın itirazının nasıl anlamsız
ve tuhaf bir şey ise, şeriat âlimlerinin de hakikat âlimlerini eleştirmesi
veya onlara itiraz etmesinin yersiz ve anlamsız olduğunu
iddia etmişlerdir. Yanlış olarak, veli olduğunu söyledikleri Hızır’ın
(Kur’an’daki geçen ifâdeyle “sâlih kul“) vahil, ilham, akaid ve şeriat
sahibi olduğunu söylemişler ve ilimlerinin büyük birçoğunu
buna binâ etmişlerdir.
Hızır’ın kıyâmete kadar yaşadığını, şeriat ilimlerinden ayrı
olan bâtınî ilimlere sahip olduğunu, peygamber olmayıp veli
olduğunu, peygamberlerden gelen vahiy yolundan ayrı bir yolla
kendisine ledunnî ilim dedikleri bir ilim geldiğini, bu ilmin Hz.
Peygamber’in peygamberliğinden önce ve sonra her zaman bütün
velilere indiğini, bu ilimlerin peygamberlere gelen ilimden
daha üstün ve daha büyük olduğunu iddiâ etmişlerdir. Nitekim
“veli olan Hızır’ın işlediği bazı fiillerin anlamını ve izahını Hz. Mûsâ
peygamber olduğu halde bilememiş ve veli olan Hz. Hızır’a uymak
zorunda kalmıştır. Üstelik Hızır’dan birtakım bilgiler öğrenmek
için onun yanına gitmiştir...“ diye iddia etmişlerdir.
Yine, veli olduğu halde Hızır nasıl peygamber olan Hz.
Mûsâ’dan daha büyük ve daha bilgili ise, ümmetin velileri de şeriatın
zâhirini bilen peygamberden daha büyük ve daha bilgili olduğunu,
aynı şekilde hakikat âlimleri olan evliya yahut tasavvufçuların
şeriat (zâhirî) âlimi olan âlimlerden daha büyük olduğunu
dolaylı olarak iddiâ etmişlerdir. Yine, Hızır’ın evliyâ ile buluştuğu,
bu hakikatleri onlara öğrettiği, kendilerinden tasavvufî ahidler
aldığını söylemiş, tasavvufî hakikatlerin şeriat hakikatinden farklı
175] Ali Erol, Hâtıratım, s. 66
176] 16/Nahl, 43
177] Ramazanoğlu Mahmud Sami, Musâhabe, 6/145) (İbrahim Sarmış, Tasavvuf
ve İslâm, s. 272-273
ŞERİAT
- 95 -
olduğu ve bundan dolayı her velinin müstakil şeriatı bulunduğunu
belirtmişlerdir.
Hemen belirtelim ki, kendisine Hızır adı takılan “sâlih kul“un
veli olduğunu söyleyen kimi âlimler olmakla beraber, âlimlerin
cumhûru onun peygamber olduğunu söylemektedir. Nebî olduğunu
söyleyenlerin delilleri daha açık ve kesin gibidir. 178
İddiâ olarak, hemen tüm tasavvufçular, sözlerinin “Kur’an ve
Sünnetle kayıtlı“ olduğunu ifade ederler. Meselâ, tasavvuf kitaplarında
şu ifâde yer alır: “Şeriata bağlı olmayan kişilerin havada
uçtuğunu veya su üstünde yürüdüğünü görseniz bile o velî olamaz.“
Bu tür sözleri, tasavvufun Kur’an ve Sünnet dairesi (şeriat)
içinde olduğuna delil gösterenler olabilir. Ama din anlayış ve yorumlarının
bu ölçülere gerçekten bağlı olup olmadıkları herhangi
bir tasavvuf kitabındaki ifâdeleri gözönüne getirince ortaya
çıkmaktadır. Meselâ tasavvufun meşhurlarından en-Nablusî’nin
vahdet-i vücûdun Kur’an ve Sünnetten alındığını söyler. Yeryüzündeki
ve evrendeki bütün varlıkların Allah’ın kendisi veya görünen
şekli olduğunu söyleyen putperest bir anlayışın bile Kur’an
ve Sünnetten alındığını iddiâ edecek bir yaklaşım, sözlerinin ve
eylemlerinin Kur’an ve Sünnete, yani şeriata bağlı olduğunu niye
iddiâ etmesin? Örnek olarak Gümüşhanevî’nin şu sözlerine bakalım:
“Şeriata muhâlif olan tarikat, dalâlettir, felâkettir ve hatta
küfürdür. Herhangi bir hakikat ki Kitap ve Sünnette uymazsa,
fâsıklık ve zındıklıktan başka bir şey değildir.“179 Bu ifadenin bir
sayfa sonrasında yer alan şu sözlerin şeriatla bağdaştığını nasıl
söyleyeceğiz?: “Şeriat sözler, tarikat fiiller, hakikat haller, mârifet
de servetin başıdır.“ Şeriatın hangi hükmü hakikat değildir ki,
diğer hükümlerine bu isim verilmiş olsun? İslâm’ın bu ayrımını
Kur’an ve Sünnet mi yapmıştır, Rasûlullah (s.a.s.) döneminde tarikat
mı vardı ki, şeriatı (ya da dini) bu şekilde kısımlara ayırsın
ve değişik isimlerle isimlendirsin? Bu anlayış, şeriattan (Kur’an ve
Sünnetten) takvâyı çıkarmışlar, onu kendi anlayışlarıyla yorumlayıp
tasavvuf ve tarikate mal etmeye çalışmışlar; fetvâ ayrı, takvâ
ayrı demişler, takvâyı elde etmenin yolunun şeriatten değil; tasavvuftan
geçtiğini dillendirmişlerdir.
Ve bu anlayışta şeriata ters, Kur’an ve Sünnetle bağdaşmayacak
din anlayışlarını savunan nice yanlışlara şâhit oluyoruz. Birkaç
örnek verelim: Tasavvufun en büyük hanım evliyâsı Râbia şöyle
der: “Ateşinden korktuğum yahut cennetini umduğum için Sana
178] Bu konudaki deliller ve tasavvuf anlayışının iddiâlarının çürütülmesi için
bak. İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 70-81
179] Gümüşhanevî, Veliler ve Tarikatlarda Usûl, Pamuk Y. İst. 1977, s. 267
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 96 -
ibâdet etmedim. Sana sadece zâtın için ibâdet ettim.“ Yunus
Emre’nin de bu anlayışı şöyle tekrar ettiğini biliyoruz: “Cennet
cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver onları
/ Bana Seni gerek Seni.“ Görülüyor ki, Rabia ve Yunus (ve onların
bu sözlerini tasvip eden tasavvuf), Allah’ın mü’minlere sâlih
amelleri için vaad ettiği cenneti beğenmiyor veya yeterli görmüyor,
onun yerine İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’ya “Biz Allah’ı açıkça
görmedikçe sana inanmayız“180 dedikleri gibi, Allah’ın zâtını
görmek istiyor. Hâlbuki hiçbir peygamber âhiret için böyle bir istekte
bulunmamıştır. Kaldı ki, hayır ameller için mükâfat olarak
Kur’an ve Sünnet cenneti vaad ederken, onları istememek veya
Allah’ın zâtını istemek Kur’an ve Sünneti takmamak değil midir?
Bid’at ve sapıklıklara dalan kimi tasavvufçuların Allah’ın dininden
nasıl uzaklaştıkları açıkça görülüyor. Bu uzaklıktan dolayıdır
ki, Şeyhu’l-İslâm Ebussuud Efendi, Yunus Emre’nin cennet ve nimetlerini
hem istemeyen, hem küçümseyen sözleri için “küfür“
demektedir.181 Allah’ın örnek gösterdiği kadınlardan biri olan Hz.
Âsiye’nin duâsını Kur’an öğretiyor: “Allah, mü’minlere de Firavn’un
karısını misal gösterdi. O, ‘Rabbim, bana katında, cennette bir ev yap,
beni Firavn’dan ve onun yaptıklarından koru, beni zâlimleri topluluğundan
kurtar’ demişti.“182 Yüce Allah’ın takdirle andığı ve Kur’an’ında
zikrettiği, mü’minlere örnek gösterdiği sâliha kadın Âsiye, cennette
kendisine bir ev yapması için Allah’a yalvarıyor ve duâ ediyor.
Firavun’un eşi yanında adı bile anılmaya değmeyecek olan Râbia
ise, cenneti istemiyor... 183
“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat
yapan (kanun koyan, Allah’a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer azâbı
erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)
di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“184 Bu âyette uydurdukları
hurâfeleri Allah’ın dini, şeriatı gibi gösterenler reddediliyor.
Onların, Allah’ın izin vermediği, râzı olmadığı dini kendilerine
yasalaştıran, şeriat yapan, meşrû gösteren ortakları mı olduğu,
inkâr tarzında soruluyor. Bu sorudan Allah’tan başka kimsenin din
hükmü koyma yetkisinin olmadığı kesin şekilde anlaşılıyor. Zira
Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah, insanların Kur’an’a uymayan
geleneklerini din yapmalarına izin vermemiştir. Bu gelenekler,
Allah’ın din hükümleri değil, şeytan öğütleridir. Allah böyle şeylerden
râzı olmaz. Şâyet ezelde kullarına bir süre vermeyi, cezâlarını
180] 2/Bakara, 55
181] Bak. Ebussuud Efendi, Fetvâlar, s. 87, Mesele 353, İst. 1972
182] 66/Tahrîm, 11
183] İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 227-232
184] 42/Şûrâ, 21
ŞERİAT
- 97 -
ertelemeyi veya âhirete bırakmayı kararlaştırmış olmasaydı derhal
aralarında hüküm verilip helâk edilirlerdi. Fakat Allah ezelî
kararı uyarınca onların cezâlarını ertelemekte, (hidâyetleri ve) uslanmaları
için fırsat vermektedir. Onlar, zamanı gelince şiddetli bir
cezâya çarpılacaklardır. 185
Bir de şu ifâdelere bakalım: “Şeriat, tarîkat yoldur varana /
Hakîkat, ma’rifet andan içeru.“186 Tasavvuf anlayışında, en azından
yetersiz bir şeydir şeriat, başka şeylerle takviyesi gerekir. Yunus
Emre’nin şu sözlerinde bu anlayış çok net görülür: “Mumlu
baldır şeriat, yağı anın tarikat / Dost için yağı bala ya niçin katmayalar?“
Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla
Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler
Şath: Üzerinde bönlük, saçmalama ve dâvâ kokusu olan sözdür.
Böyle bir şeye kalkışmak, gerçeklere göre sürçmektir, suçtur.187
Kelimenin kök anlamında sözde ölçüyü kaçırmak anlamı vardır.
Şatah da; çelişkili ifâde, latîfe, mizah demektir; çoğulu şatâhat’tır.
Şatah, çürük sözler olarak da tanımlanır. Şatha âit sözlere şathiye
denir. Türk tasavvuf edebiyatında ciddi bir düşünce veya duyguyu,
çoğunlukla da İslâm inançlarını ve şeriatın hükümlerini iğneleyici
ve alaylı bir şekilde anlatan şiirlere şathiye denir. Bu tür şiirlere
daha çok tekke şâirleri rağbet göstermişlerdir. Hatta bu nedenle
şathiye yerine; şathiye-i sûfiyâne terimi kullanılır. Allah ile senlibenli,
şakalı bir edâ ile konuşur gibi yazılan şathiyelerde daha çok
inançlar, sözkonusu edilir ve alaylı bir dil kullanılır. Bazıları saçma
sanılan bu sözlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili türlü kavramlara
değindiği görülür. Şeriate aykırı veya mânâsız gibi söylenen
düşüncelerin, aslında vahdet-i vücut felsefesindeki görüşleri
bildirdiği kesindir. Tasavvuf ıstılahları arasında şathiyenin önemli
bir yer tutmaya başlaması, vahdet-i vücut ekolünün yaygınlık kazanmasıyla
paralellik gösterir.
Tasavvufla ilgili eserlerde şathiyelerle ilgili çok bol malzemeler
görülür. Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hakk“ (Ben Hakk’ım/Allah’ım)
sözü ile; Bayezid Bestâmî’nin “Sübhânî mâ a’zame şânî“ (Kendimi
tesbih ederim, noksan sıfatlardan tenzih ederim, şânım ne
yüce oldu) sözü yaygın olarak bilinen ve tüm tasavvufçularca tevil
edilerek de olsa kabul edilen iki şathiye örneği olarak verilebilir.
Yine, Bâyezid Bistâmî’ye âit: “Bir denize daldım ki, peygamberler
185] S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 19, s. 323-324
186] Yunus Emre
187] Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta'rîfât, s. 76
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 98 -
o denizin sâhilinde durdu“ sözü de böyledir.
Tasavvufçulara göre şathiyye, “dıştan (zâhiren) ve ortalama
(şeriatla ilgili) bilgilerle bakıldığı zaman şeriata aykırı imiş gibi gözüken,
fakat tasavvufî/bâtınî anlamda bir hakikati ifâde eden söz
ve deyişlerdir.“ 188
Şathiye adı verilen bütün bu elfâz-ı küfrü tasavvufçular hiç
eleştirmez, savunur ve sahip çıkarlar. Te’vil etmeye çalışırlar: Bunlar
vecd halinde, bir nevi sarhoşluk ânında söylenen sözlerdir. Bu sözleri
söyleyenler Allah’a o kadar yakın olmuşlar ki, bu samimiyetle
senli-benli konuşmaya başlamışlar. Bunlarınki naz makamıdır, onlar
için bu sözler câizdir; ama o makamlara erişmeyenlerin bu tür
sözleri câiz olmaz... “Ben Hakk’ım, -hâşâ- Allah’ım“ diyenleri savunan
ve bu sözlere teville karışık sahip çıkan zihniyetten beklenen
tavır farklı olamazdı, denilebilir. Bunlar, iddiâ edildiği gibi, cezbe
ve sarhoşluk zamanında (İçki içmeden insan nasıl sarhoş olur?
Hz. Peygamberimiz veya ashâbdan böyle bir şey hiç nakledilmiş
midir?) söylenmiş sözler değildir. Kitaplara geçmiş, tekrarlanmış,
tasavvufçular tarafından dillendirilip kabul edilmiş, savunulmuş,
hatta kutsal söz gibi kabul edilmiştir. Meselâ nakşibendîlerde ve
diğer çoğu tarikatlarda kelime-i tevhid zikri olarak şeyhler tarafından
müridlere vird olarak verilen ifadelerden biri: “Lâ mevcûde
illâllah“ (Allah’tan başka mevcut -varlık- yoktur) sözüdür. Bunu,
kendilerine göre belirli aşamaya gelmiş her tasavvufçu günde
bilmem kaç bin defa söyler, tabii ki bunlar Allah’ın öğrettiği ve
Rasûlü’nün uygulayıp tavsiye ettiği zikir/ibâdet cinsinden değildir,
büyük ve fecî bir bid’attir.
Saf zihinlerin olumsuz etkilenmesi, şeytanın onlara bu sözlerle
vesvese vermesi gibi riskler içermesinden ötürü, Allah’tan af dileyerek,
bunlardan bir kısmını konuya örnek olması için iktibas
etme zarûreti duyuyorum. Zâten araştıran insan, bunları bu tasavvufçu
şâirlerin eserlerinde ve onlardan alıntı yapan birçok tasavvuf
kitabında kolaylıkla bulabilir.
“Sâlik, kâfir olmadıkça Müslüman olamaz, kardeşinin başını
kesmedikçe Müslüman olamaz. Anası ile tezevvüc etmedikçe
Müslüman olamaz.“ 189
“Var kardaşın öldür, dahî avradın boşa, / Anana kâbin kıydır,
Hakk’ı ıyân göresin.“ Sadeleştirip bugünkü dille söylersek: “Git,
kardeşini öldür ve karını boşa, annenle nikâh kıydır, (Böylece)
188] Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y. c. 8, s. 108
189] Mektubat, İmam Rabbani, 445. Mektup
ŞERİAT
- 99 -
Allah’ı açıkça görmüş olursun.“ 190
“Sekiz cennet yaptın sen Âdem için / Adın büyük, bağışla onun
suçun / Âdem’i cennetten çıkardın, niçin? / Buğday nene lâzım,
harmancı mısın?
Hafâya çekilip seyrâna durdun / Aklı yetmezlerin aklını urdun /
kıldan ince köprü yaptın da kurdun / Akar suyun mu var, bostancı
mısın?
Yüz bin cehennemin korkmam birinden / Rahmân ismi nâzil
değil mi senden? / Gaffâruzzüznûbum demedin mi sen? / Affet
günahımı, yalancı mısın?
Şânına düşer mi noksan görürsün / Her gönülde oturursun, yürürsün
/ Bunca canı alıp yine verirsin / Götürüp getiren kervancı
mısın?
Bilirsin ben kulum, sen sultânımsın / Kalpde zikrim, dilde
tercümânımsın / Sen benim canımda can mihmânımsın / Gönlümün
yârisin, yabancı mısın?“ 191
“Kıldan köprü yaratmışsın / Gelsin kullar geçsin deyû / Hele biz
şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı.“ 192
“Kıl gibi köpri gerersin geç deyû / Gel seni sen tuzağından seç
deyû / Ya düşer ya dayanur yahut uçar / Kıl gibi köpriden âdem mi
geçer? / Kulların köpri yaparlar hay içün / Hayrı budur kim geçerler
seyr içün...“ 193
“Hak Teâlâ Âdemoğlu özüdür / Otuz iki Hak kelâmı sözüdür. /
Cümle âlem bil ki Allah özüdür / Âdem ol candır ki güneş yüzüdür.“
194
“Âdemi balçıktan yoğurdun yaptın / Yapıp da neylersin, bundan
sana ne? / Halk ettin insanı saldın cihana / Salıp da neylersin
bundan sana ne? / Bakkal mısın, teraziyi neylersin? / İşin gücün
yoktur gönül eylersin / Kulun günahını tartıp neylersin? / Geçiver
suçundan bundan sana ne? / Katran kazanını döküver gitsin
/ Mü’min olan kullar dîdâra yetsin / Emreyle yılana tamûyu yutsun
/ Söndür şu ateşi bundan sana ne? / Sefil düştüm bu âlemde
nâçarım / Kıldan köprü yaratmışsın geçerim / Şol köprüden geçemezsem
uçarım / Geçir kullarını bundan sana ne? / Behlül Dânâ’m
190] Yunus Emre
191] Azmi Baba
192] Kaygusuz Abdal
193] Yunus Emre
194] Seyyid Nesîmî
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 100 -
eder cennet yarattın / Nice kulları cehenneme attın / Nicesin âteş-i
aşk ile yaktın / Yakıp da neylersin bundan sana ne?“
“Aşk katında küfr ile İslâm birdir / Her kanda mesken eylese
âşık emîrdir.“ 195
“Benem Hakk’ın kudret eli / Benem belî aşk bülbülü / Söyleyip
her türlü dili / Halka haber veren benem.“ 196
Söylediği şathiyeler/küfür lafızları devrinde muvahhid müslümanları
kızdırmış ve ona karşı tavır alınmasına sebep olmuş olacak
ki, Yunus Emre şöyle der: “Yûnus bu cezbe sözlerin / Câhillere
söylemegil / Bilmez misin câhillerin / Nice geçer zamânesi.“ Böyle
dediği halde, duramaz, nice şathiyeler döktürür. Bunlardan kimileri,
sadece tasavvuf çevresinde değil; müslüman halk arasında
da şöhret bulmuştur. Şu dörtlük onlardan biridir: “Cennet cennet
dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver anı / Bana seni
gerek seni.“
Devlet ve İslâm Devleti
‘Devlet veya dûlet’, değişmek, bir durumdan başka bir duruma
dönmek, dolaşmak, nöbetleşe birbiri ardınca gelmek ve zafer
kazanmak gibi anlamlara gelir. Bu kelimenin aslı olan ‘devl’
kökü, Kur’an’da bir yerde kullanılmaktadır ve dönüşümlü olmak,
döndermek anlamındadır. “Biz o günleri insanlar arasında dönderir
dururuz…“197 ‘Devlet ya da dûlet’ biçimiyle de yine bir âyette geçmektedir.
Ganimet mallarının taksimiyle ilgili bir konunun sonunda
şöyle denilmektedir: “Ta ki o ganimet (ya da genel olarak servet )
sizden zengin olanlar arasında dolaşan bir ‘devlet-dûle’ (servet) olmasın.“ 198
Bazı tefsirciler burada geçen kelimenin ‘devlet’ veya ‘dûlet’
şeklinde okunabileceğini açıklıyorlar. Buna göre ‘devlet-dûlet’
servet, baht, makam ve gâlibiyet gibi insanlar arasında bazen
ona bazen buna devrolunan sevindirici nimet ve duruma verilen
addır. Nitekim Türkçe’de, büyük bir nimete kavuşanlar için
‘başına devlet kuşu kondu’ şeklinde söylenilen bir deyim vardır.
Kimileri de demişlerdir ki, ‘devlet’ şeklinde söylenirse devlet
kavramı, yani zafer, galibiyet ve makam; ‘dûlet’ şeklinde söylenirse,
mülk anlamı kasdedilir.199 Buna göre ‘devlet’ kelimesinin
sözlük anlamında; elden ele dolaşan, bir ona bir buna geçen
195] Seyyid Nesîmî
196] Yunus Emre
197] 3/Âl-i Imran, 140
198] 59/Haşr, 7
199] R. Isfehânî, Müfredât, s. 252
ŞERİAT
- 101 -
güç, makam ve üstünlük gibi şeyler vardır.
Siyasî Anlamıyla Devlet: Tarihî gelişimi içerisinde bu kelime
giderek, bir siyasí yapılanma, belli bir gücü elinde bulundurma ve
egemenliğe sahip olma durumunu ifade etmeye başlamıştır. Bugün
‘devlet’ diye ifade edilen gücün, kelimenin sözlük anlamıyla
ince bir bağlantısı vardır. ‘Devlet’ bir gücü ve belli bir üstünlüğü
temsil etmektedir. Ancak bu güç sabit değildir, bir onun bir bunun
elinde durmakta, sürekli el değiştirmektedir.
Bugün ‘devlet’ deyince, manevi bir kişiliği, anayasal bir düzeni
olan, egemenlik sahibi, sınırları belli bir ülke üzerinde kurulu, bir
hükümete ve ortak kanunlara sahip teşkilat (örgüt) akla gelmektedir.
Devlet kavramının tanımı noktasında çok farklı görüşler vardır.
Bunun sebebi hemen herkesin olaya kendi ideolojisi, kültürel
kimliği ve aldığı eğitim açısından bakmasıdır. Herkes onu, kendi
anlayışı doğrultusunda tanımlamaktadır.
Kur’an, çok açık şekilde devletten, devletin yapısından bahsetmez.
Böyle bir şey zaten Kur’an’ın konusu değildir. Çünkü
Kur’an bir hidâyet rehberidir ve insanlara Allah’a nasıl kulluk yapılacağının,
dünya hayatının nasıl yaşanacağının, hangi ilkelere
uyacaklarının genel hatlarını gösterir. Ancak Kur’an, yönetimden,
âdil yöneticilere itaatten, mü’minlere iktidar verilmesinden, yönetici
peygamberlerden, saltanat sahibi kralların azgınlıklarından,
Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesinden, suçluların cezalandırılmasından,
adâletle hüküm verilmesinden sık sık bahsediyor.
Kur’an’da çok miktarda siyasí kavram ve siyasetle ilgili pek çok
prensip olmasına rağmen ‘Íslâm’da bir yönetim şekli yoktur’ demek
doğru değildir. Kaldı ki gönderilen bütün peygamberler, aynı
zamanda kendi toplumlarının yöneticileri idiler. Onlar, insanları
Din’e davet edipte sonra onları kendi halleriyle başbaşa bırakmamışlardır.
Onları Allah’ın indirdikleriyle yönetmişler, aralarındaki
sorunları ilâhí ilkelerle çözmüşlerdir.
Şüphesiz devlet anlayışı ve devletin örgütlenişi tarih boyunca
bir gelişme göştermiştir. Ancak, yönetim, kanun, hukuk,
hâkimiyet, hükümranlık ve benzeri şeyler hep devlete beraber
düşünülmüş şeylerdir. İslâm tarihinde ‘devlet’ kelimesinin kavram
olarak kullanılması Abbâsîler döneminden itibaren başlamıştır.
Sevinçli günlerin sırasının Abbâsîlere geldiğini ifade etmek üzere
ya kelimenin sözlük anlamından hareket ederek, ya da ‘devlet’
kelimesinin geçtiği âyetten esinlenerek ‘devlet’ sözü kullanılmıştır.
Zira ‘devlet’ kelimesinde mutluluk ve kutlu olmak anlamları da
vardır. İktidarın el değişmesi, mevcut yönetimlerin iyi veya kötü
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 102 -
olarak nitelendirilmesi, yönetime bağlılıklar ve karşı oluşlar bu kelime
ile ifade edilmiştir.
Batılılaşma hareketlerinden sonra da İngilizcedeki ‘state’ kelimesinin
karşılığı olarak ‘devlet’ kelimesi tam olarak yerleşmiştir.
Biz ‘devlet’ konusundaki çok farklı görüşleri ve geniş açıklamaları
bir tarafa bırakıp, İslâm’ın tavsiye ettiği yönetim anlayışına kısaca
değinmek istiyoruz.
İster ‘devlet’ diyelim, isterse başka bir ad verelim, yönetim olayının
ilk insanla başladığı açıktır. İki insan bir araya gelse aralarında
bir hukuk olayı meydana gelir. Toplu olarak yaşamaya mecbur
olan insanların hukuksuz, yönetimsiz ve yöneticisiz olmaları
mümkün değildir. Bir yöneticinin veya yönetimin yetkisinde belirli
kurallara uyan topluluklar huzuru, toplumsal düzeni sağlarlar.
Kuralsız, hukuksuz, yönetimsiz, başsız topluluklarda huzur ve
düzen değil; kaos, anarşi ve düzensizlik vardır.
Müslümanların Tarihinde Devlet: insanı başıboş bırakmayan
Rabbimiz, onlara elçiler göndererek dünya hayatlarını nasıl
yaşayacaklarını bildirmiş, uymaları gereken kuralları ve hukuku
da onlara haber vermiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) Medine’ye hicret
ettikten sonra İslâmî yönetimin genel esaslarını bizzat kendisi
uygulayarak göstermiştir. O, vahy doğrultusunda insanların
dâvâlarına bakıyor, suçları önlemek için tedbir alıyor, gerekirse
suçluların cezalarını veriyor, saldırgan düşmana karşı ordu çıkarıp
savaşıyor, kimileriyle barış imzalıyor, çeşitli ülke yöneticilerine elçi
gönderiyor, onlardan gelen elçileri kabul ediyordu. Allah’ın hükümlerini
yerli yerinde uyguluyor, ticaret emniyetini sağlıyor ve
gerekirse denetliyor, insanların eğitimleri için kurumlar tesis ediyor,
emirler veriyor, diplomatik ilişkiler kuruyordu.
Şüphesiz bütün bunlar bugün ‘devlet’ denilen örgütün yaptıklarının
benzeri idi ve o günün şartlarına uygundu. Peygamberimiz
(s.a.s.) dikkat edilirse mescidde namaz kıldırıp, insanları
irşad etmekle kalmamış, toplumun bütün sorunlarıyla ilgilenmiş,
mü’minler topluluğunu sevk ve idare etmişti. O, ibâdet, vaaz ve
irşad işlerini kendine, yönetim ve hükümranlık işlerini dinle ilgisi
olmayan siyasîlere bırakmadı. Böyle bir şey İslâm’ın ilkelerine ters
olurdu.
Peygamberimiz’in vefatından sonra Râşid Halifeler döneminde
İslâmî devlet modeli daha da gelişti ve kurumsallaştı. Yönetim
şekli Emevîlerle saltana dönüşse ve daha sonradan kurulan birçok
İslâm devletinde saltanat kurumu korunsa bile; devlet yönetiminde
ve hukuk alanında İslâm’ın genel prensipleri uygulanmaya
ŞERİAT
- 103 -
çalışıldı. Râşid Halifelerin yönetimi, Peygamberimiz’in hayatını
içine alacak şekilde, yani Asr-ı Saâdet hep bir model olarak düşünüldü.
Çünkü bu model, İslâmî bir yönetimin bütün özelliklerini
taşıyordu.
İslâmî bir yönetim biçiminde şûra, biat ve Allah’ın hükümlerinin
hâkimiyeti ana temeldir. Biat sıradan bir oy vermek değil, Allah
adına bir yöneticiye, o yönetici Allah’ın emrine uyduğu müddetçe
bir bağlılık ve itaat sözüdür. Bu söz içerisinde itaat, mü’min
olarak kamu alanındaki görevleri yerine getirme, yöneticiye hayırlı
işlerde yardımcı olma, hem de kendilerine yönetim emaneti
verilenleri denetleme görevi ve anlayışı da vardır.
Şûra, İslâmî devletin en belirgin özelliğidir. Bu yönetimde söz
hakkı ne bir kişinin, ne bir sınıfın, ne çoğunluğun, ne de her sözü
kanun olan diktatörlerindir. Şûra, bütün işlerde yöneticilerin yetkili
kimselere, hatta gerekirse halka danışmasıdır. Hakka ve halkın
yararına en uygun kararların alınma çabasıdır. İslâmî devlet
modelinde son söz, Hakka, yani Allah’ın hükmüne aittir. Allah’ın
insan toplulukları için gönderdiği, onların faydasına olan genel
ve değişmeyecek hükümlerdir. İslâmî devletin kuruluş amacı ve
siyasetinin metodu, bu hükümleri uygulamak, insanların işlerini
bu hükümler doğrultusunda yürütmektir. Ancak bu hükümleri
anlayacak ve uygulayacak olanlar yine insanlardır. Şûrâ, yani her
konuyu uzmanına danışma prensibi, İslâmî hükümlerin en iyi anlaşılmasını
ve adâletli bir şekilde uygulanmasını sağlar. İnananlar
bunun en güzel şekilde olmasına çaba gösterirler, ama hiç kimsenin
anladığı ve uyguladığı şey İslâmî modelin kendisi değil, İslâm’ı
kaynaklara uygun anlama ve yaşama çabasıdır.
Devlet Amaç Değildir: Öyleyse İslâmî devlet bir amaç değil,
İslâm’ı daha iyi yaşamak, hakları sahiplerine ulaştırmak, dünya işlerini
düzene koymak ve suçları önlemek için bir araçtır. Kimilerine
göre devlet en son güç ve hâkimiyet makamıdır. Onun gücünün
üstünde güç yoktur. Koyduğu bütün ilkeler ve kanunlar tartışmasız
doğrudur ve itaat edilmesi gerekir. Böyleleri devleti en son güç
makamı olarak tanıyarak, onu hak etmediği bir yere koymakta ve
onu adeta bir ilâh haline getirmektedirler.
İslâmî devlette, hâkimiyet; yani en son egemenlik Allah’a
âittir. Bunun anlamı şudur: Mülk Allah’ındır. Yerde ve gökte olan
canlı ve cansız bütün varlıklar O’nundur. İnsanlara din ve şeriat
koyma, onlar hakkında hükümler, ölçüler ve ilkeler gönderme
hakkı Allah’ındır. O, âlemlerin Rabbidir, her şeyi bilir ve her şeye
hâkimdir. İnsanlara düşen, Allah’ın gönderdiği hükümleri kabul
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 104 -
edip uygulamak ve böylece kulluk görevlerini yerine getirmektir.
Hâkimiyeti, belli bir toprak parçasına sahip olup, orada bir
otorite kurmak, özgürlükleri ve bazı hakları kullanabilmek; bir ülkeye,
bir halka bir kişinin, bir zümrenin hükmetme hakkı yoktur
anlamına alırsak, ‘hâkimiyet milletindir’ demek yanlış değildir. Bu
söz ile ‘milletin, daha doğrusu millet adına hareket ettiğini iddia
edenlerin görüşünün üstünde görüş yoktur, onların kararlarının
üzerinde hiçbir hüküm tanımayız’ anlamı kasdedilirse; bu şüphesiz
İslâm dışı bir görüştür. Çünkü bu anlayış, hüküm (helâl-haram
ölçüleri, hukuk ilkeleri) hakkını Allah’tan alıp kullara verme anlayışıdır.
İslâmî devlet, Allah’ın hükümlerini uygularken, günün şartlarına
göre, insanların ihtiyacı kadar yeni kanunlar çıkarabilir, yeni
kararlar alabilir. Teknik geliştikçe yeni kurumlar, yeni çalışma yöntemleri
oluşturabilir. İslâmî hükümlerin uygulandığı İslâm devletine
‘dâru’l-İslâm’ denildiğini hatırlayalım. Öyleyse bir yönetimin
İslâmî sayılabilmesi, o yönetimin İslâmî ilkeler üzerine kurulması
ve işlerin ve siyasetin İslâm’a göre yapılması gerekir.
Kimileri, ‘İslâmî yönetimin bir modeli yoktur. Yönetimle ilgili
ilkeler ümmetin tarihí tecrübesi ve yeni gelişmelerle elde ettikleri,
oluşturdukları sivil bir alandır’ görüşündedirler. İslâm fıkhının
yönetimle ilgili ortaya koyduğu prensipler İslâmî yönetim modelinin
kendisidir. Bu modelin günümüzde bilinen teknik terimlere
uyması gerekmez. İnsanın bütün hayatını kuşatan İslâm, hükmetme,
yönetme, kanun koyma gibi çok önemli bir alanı, her zaman
hevâsına uyma zaafı olan insanın insafına bırakmamıştır.
İslâmî devlet modeli hiçbir monarşik, oligarşik, teokratik, laik
ve demokratik modellere benzemez. Çünkü İslâm’ın kaynağı İlâhî
vahy, diğerlerinin kaynağı ise insan aklıdır. Hatırlatmak gerekir
ki cumhuriyet anlayışı ile demokratik yönetimin bazı yöntemleri,
ilkeleri ve işleyiş biçimi İslâmî yönetime oldukça yakındır. İnsan
hakları, hukukun üstünlüğü, halkın görüşüne itibar etme, danışma
yabana atılacak şeyler değildir.200 Ama bütün bunlar, onların
beşerî ideolojiler olduğunu, içinde bazı doğrular yanında çok sayıda
yanlışların/bâtılların bulunduğunu unutturmamalıdır. Onun
doğru ve güzel kabul edilen nice hususlarının da kâğıt üzerinde
kaldığını, özellikle İslâm ve müslüman sözkonusu olduğunda uygulamada
ilkelerinden vaad ettiği güzellikten eser kalmadığı bilinen
ve görünen bir hakikattir. Beşerî ideolojilerin hiçbiri, İslâmî
sisteme alternatif olamaz, birlikte uzlaşmaları düşünülemez.
200] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 32-33
ŞERİAT
- 105 -
Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız
Şartsız Allah’ındır
Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak
anlamındadır. Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister
anlaşmazlık bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun
gerçek değerinin anlaşılması için, bu konuda yetkili kabul edilen
bir makama başvurma mânâsını içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de
de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir. Hukm kelimesinin
Türkçede “egemenlik“ anlamında kullanılan “hâkimiyet“ şeklindeki
söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek
egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.
İslâm’a Göre Hâkimiyet: İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz
egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek
müslümanlar arasında tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak
Allah’a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı
yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması
sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez.
201 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın Kitabı
ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul
etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve
kendi anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi
anlayışı, hatta dini yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler
Rasûlün getirdiklerine arz olununcaya kadar ümmetin ona
uyması ve anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez.
Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve uygun düşerse, doğrulukları
belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat Rasûl’ün
getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.
202 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip
olmaları için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne
başvurmayı şart koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı
duymaksızın ve tam bir teslimiyetle, verdiği hükme teslim olmayı
öngörmüş bulunuyor. 203
Konuyu özetlemek gerekirse; Her yönüyle kendisine has bir
muhtevâya sahip olan İslâm Dininin, esas gayesini teşkil eden “dini
yalnızca Allah’a has kılma“yı gerçekleştirmek için, diğer bir ifade
ile İslâm’ı hâkim kılmak için kendine has bir yol ve yordamının
olacağı da açıkça bilinen hususlardandır. İslâm’ı hâkim kılmak için
yapılacak herbir doğru eylem, hatta zihinsel faâliyetler bile birer
201] 18/Kehf, 26
202] İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
203] 4/Nisâ, 65; Hâkimiyet konusuyla ilgili geniş bilgi almak için bk. Ahmed Kalkan,
Kur’an Kavramları, Hukm-Hâkimiyet kavramı.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 106 -
sâlih ameldir. Yani bu maksatla yapılacak işlerimizin kabul edilebilmesi
için, bir ameli, sâlih kılan özellikler şunlardır: 1) Yapılacak
amel ile birlikte sahih bir akîdenin bulunması, 2) Yapılacak amelin
ihlâsla, yani yalnızca Allah’ın rızâsı gözetilerek yapılması, 3) Bu
amelin, şeriatin o amel için belirlemiş olduğu şekilde yapılması,
yani Kitaba ve Sünnete uygun olması (ittibâ). Dolayısıyla İslâm’ı
hâkim kılmak için izlenecek yolun, İslâm’ın kendi bünyesinden
alınmış olması yahut en azından İslâm’ın açıkça yasaklamış olduğu
gâye ve maksatlara götüren bir yol olmaması gerekmektedir.
Buna bağlı olarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Demokrasi, esas
itibarıyla, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak kabul etmeyip bu
hakkı kayıtsız şartsız olarak halkta ya da millette gören bir rejimin
adıdır. Demokratik yöntemler de bu amacı gerçekleştirmek için
ortaya konulmuş yollardır. Müslüman bir kimse, İslâm’ı egemen
kılmak için çalışma ibâdetini îfa ederken, hiçbir yönüyle İslâm’la
bağdaşmayan bu yöntemleri, İslâm’ı egemen kılmanın vâsıtası
olarak kullanamaz. Çünkü böyle bir durumda en azından sâlih
amelde aranan “ittibâ“ şartı bulunmayacaktır. Dolayısıyla böyle
bir amel, en azından red edilmiş olacaktır.
Kaldı ki, herbir sistemin yöntemi de ancak kendi tabiatına uygundur.
Amaç ile yöntem arasındaki tabiat farlılıklarının varlığının
sağlıklı birtakım sonuçlara ulaştıramayacağı da hem mantıkî
bir gerçektir; hem de artık gerek İslâm âleminde ve gerekse
coğrafyamızda yaşanan deneyimleri gözönünde bulunduracak
olursak, vâkıa daha açık ortaya çıkacaktır. Laiklik ise; en azından
İslâm’ın devlet ve toplum hayatına dair hükümlerini red ve iptale
dâvet ettiğinden, müslüman açısından kabul edilmesi imkânsız bir
siyasal yaklaşımdır.
Allah’ın indirdiği hükümleri ve öncelikle de Allah’ın
hâkimiyetini (hangi çerçevede olursa olsun) red etmek de, İslâm
dışında bütün sistemlerin ortak yönünü teşkil eder. Dolayısıyla
hâkimiyeti bütün kapsam ve boyutlarıyla Allah’ın hakkı olarak
görmeyen bir sistem ve din de, müslüman tarafından red edilmeye
mahkûmdur. Allah’ın hüküm ve hâkimiyetini kısmen ya da tamamen
red eden sistemlerin, İslâm’a göre başka bir şekilde değerlendirilmeleri
mümkün olmadığı gibi; müslümanın da bunları red
etmekten başka bir tavır takınacağını beklemek mümkün değildir.
Müslümanlar Allah’ın Dini’ni gerçek mâhiyetiyle kavrayıp
küllî ve cüz’î hiçbir alanda İslâm’dan başka herhangi bir sisteme
ihtiyaç duymayıp yalnızca Rablerinin dini ile yetinerek, sadece o
dinin gösterdiği doğrultuda, gösterdiği hedefe doğru ilerleyecek
olurlarsa, hem kendi aralarındaki anlaşmazlıkları ıslah edip
ŞERİAT
- 107 -
birbirleriyle ilişkilerini düzeltecek, hem de Rableriyle aralarını düzelterek
O’nun rahmet ve inâyetine mazhar olacaklardır: “Uğrumuzda
cihad edenleri, elbette Biz Onları, yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki
Allah, ihsân edenlerle beraberdir.“ 204
Bu memlekette; Allah’ın hükmünün uygulanmasını istemek,
şeriatı savunmak bile suç sayılabilir. “Şeriatçı“ kavramı bir suç, bir
yafta olarak horlanan kimselere takılır, bazen herhangi bir olay
bahanesiyle İslâm düşmanları sokaklara dökülür, “kahrolsun şeriat!“
şeklinde anırmalar yükselir. Müslümanların sarılması ve savunması
gereken şeriat, yine içlerinden bazıları tarafından “hîle-i
şer’iyye, yani şer’î hile terimiyle hilelere âlet edilir, iş kitabına uydurulmaya,
hilelere şeriatten kılıf bulunmaya çalışılır. Bazıları da
şeriatı da hakikatin dışında bir kabuk kabul ederek onu küçümser,
avâmın takılıp kaldığı ve ileriye geçemediği bir ilk aşama olarak
düşünüp, kendileri onu aştığını ileri sürerler.
Şeriat kavramının düşündürdüğü bir husus da; bu kavramla
ilgili ve aynı kökü paylaşan “meşrû“ ve “gayr-ı meşrû“ terimleriyle
ilgili câhiliyye insanının açmazıdır. Bilindiği gibi, “meşrû“ şeriata
uygun; “gayr-ı meşrû“ da şeriata uygun olmayan demektir.
Şimdi, biri kalkıp “bu düzen, bu hükümet, bu yöneticiler gayr-ı
meşrûdur“ dese, bu ifâdeyi bu düzenin kurumları ve mensupları
yanlış ve suç sayıp bu sözü söyleyenin cezâlandırılmasını isteyebilirler
mi? Eğer “bu düzen ve mensuplarının gayr-ı meşrû“ olduğunu
kabullenmeyip suç saysalar, o zaman kendileri bu düzenin şeriata
dayalı olduğunu söylemiş, laik (dinsiz, daha doğrusu çok dinli),
demokratik, İslâm dışı devleti şeriata uygun görmüş olacaklar ki,
bu önce savundukları Atatürk ilkelerine, anayasaya ve ona bağlı
kanunlara ters olan ciddi bir suç unsurudur. Bilindiği gibi devletin
en küçük bir esasının bile dine ve dince mukaddes sayılan hususlara
göre düzenlenmesini istemek bile suçtur, hele bu düzene
tümüyle meşrû, yani şeriata uygun demek tümüyle suç olacaktır.
Yok, eğer “bu düzen meşrûdur“ diyen çıksa, bu sözü mevcut
düzen yanlıları doğru mu, yanlış ve suç mu kabul etsinler? Bu söz,
bu sistemin şeriata uygunluğunu ifade etmektedir. Müslüman açısından
bu sözün doğru olmadığı açık-seçiktir, ama bu câhiliyye
insanı olan düzen taraftarlarınca öyle bir karmaşadır ki…
Bütün bu kaos içinde Allah’ın dinine, Muhammed (s.a.s.)’in
şeriatına, Kur’an’ın hükümlerine sarılmayı başarabilen, ifrat ve
tefritler arasında şeriatı incitmeyen ve incitilmeye aday olmayan
şeriatçı gençlere selâm olsun! O gençler ki, Rasûlullah (s.a.s.)’ın
204] 29/Ankebût, 69
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 108 -
şu tavsiyesine uymayı her şeyin önüne geçirmiş ya da geçirme
gayretindedirler: “Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe
dalâlete/sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah’ın Kitabı’dır.“205 Ne mutlu,
Kur’an’ın hidâyetinde her türlü sapıklığa düşmeyen şuurlu muvahhidlere!
“Şeriat kim sarây-ı Kibriyâdır / Hakikat mülküdür muhkem
binâdır / Anın herbir taşını her kim koparsa / Yerine başını koymak
revâdır.“ 206
“Başını alır şerîatten koparsa kimse taş / Oldu şemşîri anın
insâna âhenden hisar.“207
“Şeriatın kestiği parmak acımaz.“208 (İslâmî hükümlere uymamaktan
dolayı gelen cezâ için bir şey söylemek mümkün değildir,
anlamında deyim)
“Şeriat zâhire hükmeder.“209 (Şeriat/İslâm hukuku, görünene
göre uygulanır.)
205] Müslim, Hacc 147, hadis no: 1218; İbn Mâce, Menâsik 84, h. no: 3074
206] İbn-i Kemal
207] Yahya Bey
208] Atasözü
209] Atasözü
ŞERİAT
- 109 -
Şeriat Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Şeriat Kelimesinin Kökü “Ş-r-a“ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (5
Âyet): 5/Mâide, 48; 7/A’râf, 163; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18.
B- Hüküm Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (210 Âyet): 2/Bakara, 32,
113, 129, 129, 151, 188, 209, 213, 220, 228, 231, 240, 251, 260, 269, 269; 3/Âl-i
İmrân, 6, 18, 23, 48, 55, 58, 62, 79, 81, 126, 164; 4/Nisâ, 11, 17, 24, 26, 35, 35,
54, 56, 58, 58, 60, 65, 92, 104, 105, 111, 113, 130, 141, 158, 165, 170; 5/Mâide,
2, 38, 42, 42, 42, 43, 43, 44, 44, 45, 47, 47, 48, 49, 50, 50, 95, 110, 118; 6/En’âm,
18, 57, 62, 73, 83, 89, 114, 128, 136, 139; 7/A’râf, 7, 87, 87; 8/Enfâl, 10, 49, 63,
67, 71; 9/Tevbe, 15, 28, 40, 60, 71, 97, 106, 110; 10/Yûnus, 1, 35, 109, 109; 11/
Hûd, 1, 1, 45, 45; 12/Yûsuf, 6, 22, 40, 67, 80, 80, 83, 100; 13/Ra’d, 37, 41, 41; 14/
İbrâhim, 4; 15/Hıcr, 25; 16/Nahl, 59, 60, 124, 125; 17/İsrâ, 39; 18/Kehf, 26; 19/
Meryem, 12; 21/Enbiyâ, 74, 78, 78, 79, 112; 22/Hacc, 52, 52, 56, 69; 24/Nûr, 10,
18, 48, 51, 58, 59; 26/Şuarâ, 21, 83; 27/Neml, 6, 9, 78; 28/Kasas, 14, 70, 88; 29/
Ankebût, 4, 26, 42; 30/Rûm, 27; 31/Lokman, 2, 9, 12, 27; 33/Ahzâb, 1, 34; 34/
Sebe’, 1, 27; 35/Fâtır, 2; 36/Yâsin, 2; 37/Saffât, 154; 38/Sâd, 20, 22, 26; 39/Zümer,
1, 3, 46; 40/Ğâfir, 8, 12, 48; 41/Fussılet, 42; 42/Şûrâ, 3, 10, 51; 43/Zuhruf, 4, 63,
84; 44/Duhân, 4; 45/Câsiye, 2, 16, 21, 37; 46/Ahkaf, 2; 47/Muhammed, 20; 48/
Fetih, 4, 7, 19; 49/Hucurât, 8; 51/Zâriyât, 30; 52/Tûr, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd,
1; 59/Haşr, 1, 24; 60/Mümtehıne, 5, 10, 10, 10; 61/Saff, 1; 62/Cuma, 1, 2, 3; 64/
Teğâbün, 18; 66/Tahrîm, 2; 68/Kalem, 36, 39, 48; 76/İnsan, 24, 30; 95/Tîn, 8, 8.
C- Şeriat Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Allah’ın Şeriatı: 5/Mâide, 48; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18.
b- Allah’ın Şeriatına Uymak: 45/Câsiye, 18.
c- Her Ümmete Amel Edecekleri Bir Şeriat Verilmiştir: 22/Hacc, 67.
d- Şeriatlerin Muhtelif Olmasıyla İmtihan: 5/Mâide, 48.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
2. Yaşasın Şeriat, Abdurrahman Dilipak, Görüş/Risale Y.
3. Şeriat ve Demokrasi, Kâzım Güleçyüz, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
4. Muhteşem Şeriat ve Fikrî Mes’eleler, Ahmed Selâmî, Türkçesi Neşriyat,
İst. 1976
5. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 419-421; 41-62
6. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 116-118; 164-171
7. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 624-629; 139-142;
279-281
8. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, Hayreddin Karaman, İz Y., s. 134-137
9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 43-46
10. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 188-191
11. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 11-23
12. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 298-301; c. 3; 33; c. 6, s. 29-30
13. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 19, 317-339; c. 7, s. 236-
245; c. 9, s. 5-38
14. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. s. 149-156
15. Nurdan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 68-72
16. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 260-278
17. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 2, s. 187-196
18. Kur’an’da insan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 203-207
19. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 3, s. 225-227, c. 4, s. 101-109
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 110 -
20. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
21. İslâm Devlet Yapısı, M. Beşir Eryarsoy, İşaret/Bunuc Y.
22. İslâm’da Siyasî Düşünce ve İdare, Harun Han Şirvani, Nur Y.
23. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
İhtar Y.
24. Câhiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyâeddin el-Kudsi, Hak Y.
25. Hâkimiyet Allah’ındır, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
26. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
27. Hâkimiyet Allah’ındır, Âyetullah eş-Şiran, İhtar Y.
28. İslâm’da Hükümet, Mevdûdi, Hilâl Y.
29. Dünya İslâm Devleti ve Prensipleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
30. Teşrîî İslâm Tarihi, Abdülvehhâb Hallâf, terc. Hüseyin Algül, Şamil Y.
31. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevserânî, çev. Muhlis
Canyürek, Denge Y.
32. Din Bürokrasisi, Yapısı, Konumu ve Gelişi, Davut Dursun, İşaret Y.
33. İnanç Sorunları, Hudaybi, İnkılâb Y.
34. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
35. İslâm ve Siyasi Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.
36. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
37. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l-Hasan Ali Nedvi, Akabe Y.
38. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
39. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.
40. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
41. Anayasa ve Demokrasi, Abdurrahman Dilipak, Emre Y.
42. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
43. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
44. İslâm’da Hükümet, Mevdudi, Hilal Y.
45. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün/İnkılâb Y.
46. İslâm İnkılâbının Süreci, Mevdudi, Özgün Y.
47. İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.
48. İslâm’da Siyasi Sistem, Mevdudi, Özgün Y.
49. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.
50. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.
51. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
52. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
53. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
54. İslâm – Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
55. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
56. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
57. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
58. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
59. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
60. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
61. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
62. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
63. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
64. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman
Dilipak, Risale Y.
ŞERİAT
- 111 -
65. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
66. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
67. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
68. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
69. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
70. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
71. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.
72. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
73. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
74. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
75. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
76. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
77. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
78. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
79. Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, insan Y.
80. Câhiliye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
81. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
82. Lâ 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
83. İslâm’a Göre Partinin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidî Çekirdek Y.
84. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.
85. İslâm’da İmâmet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
86. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, insan Y.
87. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
88. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
89. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
90. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
91. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Âlem Y/Araştırma Y.
92. Hilâfetin İlgâsının Arkaplanı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, insan Y.
93. Hilâfet-i İslâmîyye ve T.B.M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
94. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
95. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
96. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
97. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
98. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı, 1-2, Murat Çulcu,
Kastaş Y.
99. Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
100. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
101. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
102. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin
Özek, 1978, İstanbul
103. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961,
İstanbul
104. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, s. 580-582
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…