Ahmed Kalkan

    Ahmed Kalkan

    Web sitesi adresi: http://Ümraniye Kalemder
    Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:54

    Câhiliyye

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

     

    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -18-
    CÂHİLİYYE
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    CÂHİLİYYE
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -18-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Câhiliyye; lügatlara göre “bilgisizlik”; ilmin zıddı. Genel kabule göre İslâm’ın hâkim olmasından önceki küfür ve sapıklık hali. Ama, esas olarak modern yaşam tarzı en büyük ve en ilkel câhiliyye.
    Allah’ın indirdiği hükümleri kabullenmeyip tâğutların koyduğu hükümlere ve sistemlere inanmak.”
    Şeytanın toplumsal versiyonu; hâkim konumundaki tâğutun toplum yaşayışını yönlendirmesi… Toplumda ıslahın değil, fesâdın yaygın şekilde öne çıkması.
    Hayat iki kutuplu:
    Câhiliyye inancı ve Tevhid inancı,
    Câhiliyye tapınması ve İslâm’ın istediği ibâdet,
    Câhiliyye hükmü ve İslâm şeriatı (Allah’ın hükmü),
    Câhiliyye ahlâkı ve İslâm ahlâkı,
    Câhiliyye eğitimi ve Rabbânî eğitim,
    Câhiliyye bilgisizliği ve İslâm ilmi,
    Câhiliyye “ilimden ve İslâm’dan uzak olan tutum, davranış ve hayat tarzı,
    Câhiliyye, “bilgisiz olmak”tır; esas bilinmesi gerekeni bilmemektir,
    Câhiliyye, yanlış bilgi sahibi olup, bilmediğini de bilmemektir,
    Câhiliyye, esas bilinmesi gereken Hakk’ı hak olarak, Hakk’ın kendisini tanıttığı şekilde bilmemektir.
    Câhiliyye, ilmin esası olan “vahy”e, ilmin yazıldığı “Kitab”a, ilmin mecbur ettiği “iman”a, ilmin yönelttiği “ahlâk”a, ilmin gerektirdiği “sâlih amel”e ters olan, onlara uymayan anormallikler yığınıdır.
    Câhiliyye, şirkin sosyal hayattaki tutum, davranış ve değer yargısı olarak görülen yansımasıdır.
    Câhilliye’: İslâm’a inanmayan kişi ve toplumların tutum, davranış, yaşantı, anlayış ve sistemlerini nitelemek üzere kullanılan bir kavramdır.
    Câhiliyye, iyiyi kötüden ayırmasını bilmeyen bir anlayışın adıdır.
    Câhiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.1 Câhiliyye bir hayat felsefesi, taassup içeren bir yaşam biçimidir.2 Câhiliyye ahlâksızlık ve hayâsızlıktır.3 Câhiliyye bir devlet anlayışı, bir yönetim biçimidir.4 Câhiliyye; düzendir, daha doğrusu düzensizlik/nizamsızlıktır, hükümdür, dindir/şirktir, ahlâk(sızlık)tır, çıplaklıktır, ırkçılıktır, bağnazlıktır, saplantıdır, bâtıldır, uydurmadır, hevâdır, zandır, bilgisizliktir.
    Ve günümüz toplumu, bir câhiliyye toplumudur. İçinde bazı Müslümanların da yaşadığı, ama toplum kurallarının İslâm’a göre belirlenmediği; özgürlük adına hayvanî davranışların çokça ortaya çıktığı, kimsenin kimseye güvenemediği, toplumun en az % 80’inin beş vakit namaz kılmadığı, küfrün hâkimiyetinden, tâğutların yönetiminden kimsenin bir şikâyetinin olmadığı bir câhiliyye toplumudur. Düzen, kendi insanını yetiştirdi. Cumhuriyet çocukları, sosyal hayatta da artık büyük ekseriyeti oluşturuyor. Herkes günlük işleriyle ve rahatıyla meşgul. İslâm dâvâsı insanları pek ilgilendirmiyor.
    Câhiliyyeyi, ölümcül bir hastalığı tanır gibi tanımalı ki, ondan gönlümüzü, zihnimizi, neslimizi, çevremizi, evimizi, işyerimizi koruyalım.
    Zanna ve cehâlete dayanan câhiliyyenin inanç sistemi5 ile,
    Hesap gününü yalanlamaya ve çıplaklığa dayanan câhiliyye ahlâk(sızlığ)ı6 ile,
    İslâm dışı bir hayat tarzına dayanan câhilî yaşayış biçimi7 ile,
    Zulme ve küfre dayanan câhiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı8 ile mücadele eden ve Kur’an’la câhiliyyeyi yeniden yok etmeye çalışan yiğit mü’minlere selâm olsun!
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye
    1 bk. 3/Âl-i İmran, 154
    2 bk. 48/Fetih, 26
    3 bk. 33/Ahzâb, 33
    4 5/Mâide, 50
    5 3/Âl-i İmran, 154
    6 bk. 33/Ahzâb, 33
    7 48/Fetih, 26
    8 5/Mâide, 50
    İÇİNDEKİLER
    CÂHİLİYYE / 9
    Câhiliyye; Anlam ve Mâhiyeti / 9
    Câhiliyyenin Temel Özellikleri; Câhiliyye Âdetleri / 21
    Câhiliyye Şirk; İlim de İslâmiyet’tir / 28
    Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kavramı / 35
    Hadis-i Şeriflerde Câhiliyye Kavramı / 43
    Câhiliyyenin Dünü Bugünü / 49
    Firavun; Her Dönem ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi / 56
    “Câhiliyye” İrticâ/Gericilik, İlkellik ve Bağnazlık Demektir / 64
    Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı / 67
    Câhiliyye Asabiyeti; Irkçılık/Kavmiyetçilik / 80
    Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı / 86
    Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması / 88
    Kadının Câhiliyye Tuzaklarından Kurtuluşunun Simgesi; Tesettür / 92
    Câhiliyyenin Sanat Anlayışı / 98
    Câhiliyye, Tarihte Olduğu Gibi, Yine Kur’an’la Yok Edilecektir! / 110
    Tefsirlerden İktibaslar / 115
    Câhilin Bazı Karakteristikleri / 129
    Câhiliyye Demek… / 131
    - 9 -
    CÂHİLİYYE
    •
    Câhiliyye; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Câhiliyyenin Temel Özellikleri; Câhiliyye Âdetleri
    •
    Câhiliyye Şirk; İlim de İslâmiyettir
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kavramı
    •
    Hadis-i Şeriflerde Câhiliyye Kavramı
    •
    Câhiliyyenin Dünü Bugünü
    •
    Firavun; Her Dönem ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi
    •
    “Câhiliyye” İrticâ/Gericilik, İlkellik ve Bağnazlık Demektir
    •
    Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı
    •
    Câhiliyye Asabiyeti; Irkçılık/Kavmiyetçilik
    •
    Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
    •
    Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması
    •
    Kadının Câhiliyye Tuzaklarından Kurtuluşunun Simgesi; Tesettür
    •
    Câhiliyyenin Sanat Anlayışı
    •
    Câhiliyye, Tarihte Olduğu Gibi, Yine Kur’an’la Yok Edilecektir!
    •
    Tefsirlerden İktibaslar
    •
    Câhilin Bazı Karakteristikleri
    •
    Câhiliyye Demek…
    “Yoksa onlar câhiliyye hükmünü/yönetimini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, Allah’tan daha güzel hükmü/yönetimi olan kim olabilir?” 1
    Câhiliyye; Anlam ve Mâhiyeti
    Câhiliyye; lügatte “bilgisizlik” mânâsına gelir, ilmin zıddıdır. Aklı kullanmamayı ve ahmaklığı da içine alır. Genellikle İslâm’ın hâkim olmasından önceki hayat, İslâm’ın ortaya çıkmasından önceki küfür ve sapıklık hali anlamında kullanılır. Istılah olarak: “Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere ve sistemlere inanmaktır.”
    1 5/Mâide, 50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 10 -
    Kur’an’da genellikle bu anlamda yer almıştır. Nitekim; “Onlar
    hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü arzu ediyorlar? Şüphesiz doğru
    bir kanaate sahip olanlar için, hükmü Allah’tan daha güzel olan kim
    olabilir?”2 buyrulmuştur. Dikkat edilirse bu âyette iki hüküm ve bu
    hükümlerin mâhiyetleri ifade edilmektedir. İnsanlar ya câhiliyye
    hükmüne; ya da Allah’ın hükmüne boyun eğeceklerdir. Bu iki
    hükmün dışında, herhangi bir hükümden söz etmek imkânsızdır.
    Allah’ın koyduğu hükmü, hudûdu dikkate almayan bütün sistemler,
    câhiliyyeye dayanmaktadır. Helâl ve haram hudutlarını önemsemeyen
    bütün ekonomik kuruluşlar, câhilî sermayeye dayanmak
    durumundadır. İnsanları Allah’ın dinine göre eğitmeyen bütün
    eğitim sistemleri de câhilî eğitim durumundadır. Câhiliyye kavramı,
    hakka ve hakikate dayanmayan her türlü itikadî ve amelî unsurları
    içine alan bir kavramdır.
    Câhiliyye, “bilgisiz olma”yla eş anlamlı görünmüş olsa da, temelde
    bir düşünme biçimi, bir sistem, bir yaşantı şeklidir. Kur’an’ın
    İslâm dışı toplumların ve kişilerin tutum, davranış, yaşantı ve kurdukları
    sistemi tanımlamak için kullandığı bir kavramdır. Değer
    yargılarını, ahlâk kurallarını, inanç, düşünme ve davranış biçimlerini
    bünyesinde toplayan ve kendine bağlı insanların yaşayışlarına
    yön veren iki sistemden biri İslâm; diğeri hangi ad altında olursa
    olsun “câhiliyye”dir. Şirk ve küfür, bu sisteme inanç ve itikad
    yönüyle ad olurken, câhiliyye de, kabul edilen değer yargıları ve
    davranış biçimleri, yani sosyolojik yönüyle ad olur.
    Câhiliyye, “bilgisiz olmak”tır; evet, esas bilinmesi gerekeni bilmemek,
    yanlış bilgi sahibi olup, bilmediğini de bilmemek, hevâya,
    kuruntuya, zanna uymaktır. Esas bilinmesi gereken Hakk’ı hak
    olarak bilmemektir câhiliyye.
    Câhiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında
    sürekli var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur.
    Peygamberimiz’den önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi;
    günümüz modern câhiliyyesi de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir.
    Câhiliyyenin, kendine göre (Allah’a dayanmayan) inanç sistemi,
    yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve devlet görüşü vardır. Câhiliyye kelimesi,
    Kur’an’da dört yerde geçer. Kur’an’da câhiliyye kelimesinin
    geçtiği dört âyet, câhiliyyenin temel dört görünüşünü ifade eder:
    a- Câhiliyyenin inanç sistemi, Allah hakkındaki zannı: “...Kendi
    canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah hakkında haksız olarak
    câhiliyye zannına kapılıyorlardı.”3 Dolayısıyla vahye/ilme dayanan
    2 5/Mâide, 50
    3 3/Âl-i İmran, 154
    CÂHİLİYYE
    - 11 -
    bir inanç değil; zanna ve cehâlete dayanan bir inanç câhiliyyenin
    özelliğidir.
    b- Câhilî yaşayış biçimi, câhiliyye taassub ve barbarlığı: “O
    zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu
    yerleştirmişlerdi...”4 Dolayısıyla câhiliyyenin kendine has, İslâm dışı
    bir hayat tarzı, dünya görüşü söz konusudur.
    c- Câhiliyye ahlâk anlayışı/ahlâksızlığı: “(Ey peygamber hanımları!)
    Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp
    saçılarak, ziynetlerini gösterecek tarzda yürüyüşü gibi yürümeyin...”5
    İslâm ahlâkıyla bağdaşmayan modern bazı tavır ve kıyafetin/kıyafetsizliğin
    eski câhiliyyenin devamı olduğu anlaşılmaktadır.
    d- Câhiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı: “Yoksa onlar
    câhiliyye hükmünü, idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma
    göre, hükmü/hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”6 Demek
    ki, Allah’ın hükmüne dayanmayan câhiliyye yönetimi, İslâm öncesi
    câhilî yönetimin hortlatılmasından başka bir şey değildir.
    İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. (Câhiliyye bir inanç ve yaşama
    biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır.
    Câhiliye küfür demektir.) İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka
    câhiliyye vardır. Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi
    bilmeyenler türeyince, İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.”
    İslâm tüm ayrıntılarıyla câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan
    her bir cüz, Allah’ın her şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı
    olan her düşünce ve hareket de, mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o,
    sınırlı insan ilminin eseridir. Üstelik insanın hevâsı, kötü arzuları
    kendisine gâlip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini de güzel görebilir.
    “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayışlı bir toplum için,
    hüküm koyma yönünden Allah’tan daha güzel kim vardır?” 7
    Bazı insanlar, câhiliyye yolunda gidenlerin bir kısmının hareket,
    yaşayış veya bazı sistemlerinde ortaya çıkan güzel ve olgunluğu
    görünce, şüpheye düşerler. Bunun sebebi, İslâmiyet’ten olan
    bir şey, bazen câhiliyye ile karışır. İslâm’dan olan o şey, orada da
    güzel görünür. Câhil kişi, İslâm’ın hakikatini bilmediği için bu düzene
    bağlanır. Şâyet bu insan, hakkı bilseydi, o câhiliyye düzeninde
    gördüğü kısmî iyiliklerin daha güzeliyle İslâm’a ait olduğunu
    anlayacak, kaynağa ve asla yönelecekti.
    4 48/Fetih, 26
    5 33/Ahzâb, 33
    6 5/Mâide, 50
    7 5/Mâide, 50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve
    câhiliyye vardır. Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal
    meselelerde İslâm ve câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde,
    bütün kanun ve kurallarda İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç
    ve ibâdetlerdeki câhiliyye, câhiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun
    için Allahü Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye hareketlerinde
    bulunanları affeder, ama inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç
    ve ibâdetleri olan kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi
    kesinlikle affetmez. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama
    bunun dışında dilediğini affeder.” 8
    Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü
    alırsa, işte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını
    almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz
    Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu
    yapanların cezası dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir.
    Kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin
    yaptıklarınızdan gafil değildir.9 Her müslümanın, câhiliyyenin bütün
    âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın bütününü alması
    gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel bir örnek
    olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye çalışmalıdır.
    İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka,
    muâmelâta dair ahkâmının tümüyle kaldırılması, müslümanlar
    arasında câhiliyye düzeninin yayılmasına vesile oldu. “İslâm’ın
    halkaları teker teker çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve
    en sonunda da namaz halkası sökülecektir.” Câhiliyye düzenini tüm
    yeryüzünden söküp atmak, fitneyi tümüyle kaldırmak için hücum
    edenin İslâm olması gerekirken,10 hücuma uğrayan kendisi oldu.
    Câhiliyye düzeni onu tamamen söküp atma, ya da her yönüyle
    tahrif ve tahrip etme çabasındadır. Bu gün İslâm topraklarında
    ne kadar çok câhiliyye idareleri vardır ve bu câhiliyyelere uyan ne
    kadar çok müslüman vardır. Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin)
    ortak özellikleri, İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır.
    Câhil Kelimesinin Anlam Sahası: ‘Câhiliyye’, ‘cehl’ fiilinden türemiş
    bir masdardır. Yaygın olarak ‘bilgisizlik’ anlamında kullanılmaktadır
    ama daha başka mânâları da vardır.
    ‘Câhiliyye’nin türediği ‘cehl’ fiili sözlükte; bilmemek, tanımamak,
    kaba davranmak, gücendirmek, fıkır fıkır kaynamak gibi anlamlara
    gelir. Bazılarına göre bu fiil, bilginin zıddı olarak bilgisizlik
    8 4/Nisâ, 48
    9 2/Bakara, 85
    10 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    CÂHİLİYYE
    - 13 -
    ve hafiflik, kendini bilmezlik gibi iki anlam sahasına sahiptir. Aslında
    ikinci anlam birincisini doğurmuştur.
    Râgıb el-İsfehânî ‘cehl’e üç anlam vermektedir:
    Birincisi, nefsin bilgiden boş olması,
    İkincisi, gerçeğin dışında bir şeye inanma,
    Üçüncüsü, bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini
    yapmadır. 11
    ‘Câhil’, ‘cehl’ sahibi, bilgiden mahrum olan, davranışları olgun
    olmayan, kendini bilmeyen demektir ki ‘cehl’ fiilinin fâil (özne)
    ismidir. Kur’ân-ı Kerim, bu fiili ve bunun türevleri olan ‘câhil’,
    ‘câhiliyye’, ‘cehâlet’, ‘cehûl’ kelimelerini kullanmaktadır. ‘Cehûl’
    çok câhil demektir. ‘Cehâlet’ ise câhil olma halini, ‘cehl’ içinde
    olma durumunu ifade eder. Türkçe’de ‘câhillik’; cehâlet, bilgisizlik,
    bilmeme mânâsında, ‘câhil’ ise; bilmeyen, ilimden ve olgun
    davranıştan uzak, biraz da genç ve tercübesiz kimse anlamında
    kullanılmaktadır.
    Câhiliyyenin Kapsamı: Birçok tefsir ve tercümede ‘bilgisiz
    olma, ilimden uzak olma’ diye anlaşılan ‘câhilliye’: Îslâm’a inanmayan
    kişi ve toplumların tutum, davranış, yaşantı, anlayış ve sistemlerini
    nitelemek üzere kullanılan bir kavramdır.
    İslâm kültüründe ‘câhiliyye’, kendinden önceki dönemin inanç,
    tutum ve davranışlarını niteleyen ayırdedici önemli bir kavramdır.
    İslâm’dan önceki dönemin adı ‘câhiliyye dönemi’ dir. Bu niteleme,
    olmuş-bitmiş bir dönemin adı olmaktan ziyade; Îslâm dışı inanış
    ve davranışların genel adıdır. İnsanların düşünüş ve davranışlarına
    inançları ya da dünya hayatını algılayışları yön verir. Kişi hangi
    dünya görüşüne inanıyorsa tutum ve davranışları ona uygun olur.
    Onun kabul ettiği değer yargıları, ahlâk ilkeleri inancından kaynaklanır.
    İşte birtakım değer yargılarını, inanç esaslarını, düşünme ve
    davranış biçimlerini, ahlâk kurallarını bünyesinde toplayıp onlara
    yön veren iki sistem vardır. Bunlardan biri Allah’ın dini İslâm, diğeri
    de hangi ad altında olursa olsun ‘câhiliyye’ sistemleri, ya da
    ‘câhiliyye’ dinleridir. Şirk bu sistemin daha çok inanç yönüne ad
    olurken, câhiliyye ise bu gibi sistemlerin tutum, davranış ve değer
    yargılarına ad olmaktadır.
    İslâm’dan önce câhiliyye insanları hem gerçek bilgi ve bu
    11 Râgıb el-Isfehanî, Müfredât, s. 143
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    bilginin kurduğu sağlıklı toplum ve uygarlıktan yoksundular, hem
    de kendilerine doğru yolu gösterecek kitap ve peygamberden
    mahrum olduklari için güzel davranışlardan uzaktılar. İnsana olgun
    hareket etme imkânı veren bilgiden ve anlayıştan mahrum
    olduklari için kaba ve serttiler. Erken kızarlardı, akıllı hareket etmeyi
    bilmezlerdi, taassuba ve haksızlığa düşerlerdi.
    Bu durum bir anlamda barbarlıktı. İslâm’dan uzak olan kişi
    ve toplumlar genellikle ‘hevâ’larına uyarlar. Onlar canlarının, yani
    keyiflerinin istediğini yapmaktan başka bir şey bilmezler. DolaysIyla,
    hak-hukuk, erdem ve iyilik, başkasına saygılı davranma ve
    olgunluk gösterme onların yapacağı iş değildir. Üstelik bu gibiler,
    hevâlarına uyduklari için yanlış inançlara düşerler, uydurma
    ilâhlar bulurlar ve Allah’tan başkasına ibâdet etmekten çekinmezler…
    Bütün bunlar ‘câhilliyye’nin görüntüsüdür.
    Câhiliyye ve Hilm: Kimilerine göre câhiliyye’ ‘hilm’in karşıtıdır.
    ‘Hilm’ sözlükte, düşünerek hareket etme (teenni), sakinlik, yumuşak
    huyluluk, ahlâk ve karakter sağlamlığı, çok duygusal olmama,
    tedbirli davranma ve ılımlı olma gibi anlamlara gelir.
    ‘Câhillik’ ise bütün bu ahlâkî davranışların zıddıdır. Câhiliyye
    ‘hilm’ sahibi olmama durumudur. ‘Hilm’ sahibi olma bir anlamda
    ‘medeni’ insan olma sıfatıdır. Bunun tam karşıtı olan câhillik ise,
    azgın, arzularının esiri, taşkın içgüdülerine uyan, aceleci bir karakteri
    olan, olgun davranışlardan yoksun, vahşi ve kaba kimsedir.
    Câhiliyye dönemi insanı, şirkten arınmış şekilde tevhîdî Allah
    inancından uzak olduğu için gerçek bilgiden, barış ve sakinlikten,
    adâletli bir sistemdan mahrumdur. O yüzden o dönemin insanı
    vahşi ve kabaydı. Kuvvetliler zayıfları eziyordu. Eline güç geçirenler
    başkalarına haksız yere saldırabiliyordu. Hak hep kuvvetlinindi.
    İnsanlar birbirine sevgi ve saygı değil, kan bağı ve çıkar bağı
    bağlıyordu. Yaptıkları yanlışların farkında bile değillerdi. Şiddet
    ve saldırganlığı erdem sayıyorlardı. Cehâletleri yüzünden putlara
    ilâh diye tapınıyor ve onlardan kaynaklandığını sandıkları bir dine
    inanıyorlardı.
    Câhiliyye, iyiyi kötüden ayırmasını bilmeyen bir anlayışın adıdır.
    Bu anlayışa sahip olanlar kör bir inat üzerindedirler. Onlar
    gerçeğe karşı kör ve sağır gibi davranırlar. İslâm öncesi müşrikler
    öylesine kin ve saplantı içerisinde idiler ki, bu yüzden sonu gelmez
    kavgaların, kan dâvâlarının, şiddet ve baskınların arkasından koşup
    duruyorlardı.
    CÂHİLİYYE
    - 15 -
    İslâm ile şereflenen ashâb câhiliyye dönemine ait her şeyi terkettiklerini
    söylerken, câhiliyyenin kibir ve taassubunu, sürekli
    sürtüşmeye yol açan kabilecilik anlayışını, kaba ve hayırsız barbar
    davranışlarını, vahşi karakterini ve putçuluğuna ait her şeyi kasdediyorladı.
    Nitekim Habeşistan’a hicret eden Ca’fer İbn Ebî Tâlib
    (r.a.) oradaki krala: “Ey hükümdar! Biz câhiliyye düşüncesine sahip
    kimselerdik; putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhuş yapardık.
    Akrabalık bağlarını keser, komşu haklarına uymazdık, içimizde
    güçlü olanlar zayıfların (hakkını) yerdi. İşte biz böyle iken, Allah
    (c.c.) bize içimizden bir elçi günderdi…” 12
    Kur’an; câhil, câhiliyye, câhillik etme kelimelerini farklı yerlerde
    benzer anlamlarda kullanmaktadır. Bu kullanımlardaki ortak
    nokta, cehâletin yanlızca bilgisizlik olmadığı, düşüncesizce haraket
    etme, işin doğrusu dururken yanlış yapma, ilme değil de
    zanna (sanrılara) ve hayallere (ümniyye’ye) dayanma ön plana çıkmaktadır.
    Zaten böyle yapmak câhillerin davranış özelliğidir.
    Hz. Mûsâ (a.s.) İsrailoğullarını denizden ve Firavunun zulmünden
    kurtardıktan sonra, onlar puta tapan bir kavim (topluluk) gördüler
    ve Hz. Mûsâ’dan gördükleri gibi bir tanrı istediler. Hz. Mûsâ
    (a.s.) onların bu yanlış isteklerine “Siz gerçekten câhillikte bulunan bir
    kavimsiniz” dedi.13 Hz. Mûsâ gibi bir Allah rasûlünün yanında iken
    putları ilâh diye istemek câhillikten başka bir şey olamazdı.
    Hz. Hûd’dan (a.s.), fakir kimseleri yanından kovmasını isteyenlerin
    tutumu,14 kadınları bırakıp da erkeklere şehvetle giden Lût
    (a.s.) kavminin çirkin işleri, putlara tapmaktan vazgeçmeyen ve
    peygamberini tehdit eden Âd kavminin davranışı cehâletten başka
    bir şey değildir. 15
    Hz. Yûsuf (a.s.) kardeşlerinin kendisini kuyuya atmalarını ve
    onun hakkında kötülük düşünmelerini ‘câhillik’ diye nitelendiriyor.
    Çünkü kardeşleri bu yaptıklarının ne denli kötü olduğunu,
    kendilerine pek çok zarar verdiğini hesap etmemişlerdi, bu
    konuda câhil olmuşlardı.16 Allah’tan başkasına kulluk edenler
    câhillerdir: “De ki: Ey câhiller, Allah’ın dışında bir başkasına kulluk etmemi
    mi emrediyorsunuz?” 17
    12 İbn Hişam, 1/336
    13 7/A’râf, 138
    14 11/Hûd, 29
    15 46/Ahkaf, 23; 6/En’âm, 111
    16 12/Yûsuf, 89
    17 39/Zümer, 64
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Allah’ın vahy yoluyla bildirdiği âyetlerinden yüz çevirenler,
    yaptıkları hatanın farkında değillerdir. Allah’ın dışında başka tanrılara
    ibâdet yaparak elde ettikleri zararı hesap etmiyorlar. Allah’a
    ibâdette bulunarak elde edecekleri mükâfatları da bilmiyorlar. Bu
    konuda duyarsız ve Hakk’a karşı boşuna kör ve sağır gibi davranıyorlar.
    Hz. Mûsâ (a.s.) kavmine “Allah (c.c.) size bir sığır boğazlamanızı
    emrediyor” deyince onlar, “bizimle alay mı ediyorsun?” dediler.
    Hz. Mûsâ’nın cevabı şöyle oldu: “Ben câhillerden olmaktan Allah’a
    sığınırım.”18Allah (c.c.) adına yalan uydurmak O’nun emretmediği
    bir şeyi O’nun adına ortaya atmak ve O’nun adına din ve yeni
    ibâdet türleri uydurmak câhilliğin ta kandisidir. Hz. Nûh’a (a.s.)
    inanmayan ve kurtuluş gemisine binmeyen inkârcı oğlu için af dileyince
    Allah (c.c.) onu uyararak şöyle demişti: “O kesinlikle senin
    ailenden değildi. Çünkü o salih (doğru) olmayan bir iş yaptı. Öyleyse
    hakkınde bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Gerçekten, câhillerden
    olmayasın diye sana öğüt veriyorum.” 19
    Cahâlet, câhillik her zaman kişiye kötülük yaptırır, günah işletir.
    Böyleleri eğer tevbe ederlerse, Allah (c.c.) onların tevbesini kabul
    eder.20 Allah (c.c.) gönderdiği âyetlere iman ettiği halde kimileri
    câhillikleri ve yaptıklarının sonunu düşünmemeleri nedeniyle
    hataya düşebilirler.21Kur’an diyor ki: “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık
    (günahtan korkmayan, açıktan günah işleyen) birisi size bir haber getirirse
    onu araştırın. Yoksa cehâlet sonucu (farkında olmadan) bir topluluğa
    kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.” 22
    Mü’minler, kulaktan dolma mâlûmatla, uydurma haberlerle
    ve sağlam bir delile dayanmayan bilgilerle bir şey ve kişiler hakkında
    hüküm vermemeliler. Cehâletle verilen kararlar isabetli
    olmazlar. Kur’an’ın câhil dediği kimseler, insanın yeryüzündeki
    konumunu idrâk etmeyen, kaba ve sert, iyi düşünmekten ve
    akıllı uslu hareket etmekten mahrum kişilerdir. Onlar yaptıklerı
    işleri, gösterdikleri davranışları sağlam bir bilgiye uyarak yapmazlar.
    Kendi hevâlarına ve doğru sandıkları hayallerine uyarlar. Bu
    nedenle hem bilgisizce hatalara düşerler hem de davranışlarıyla
    bir sürü zarara yol açarlar. Hatta cehâletleri yüzünden, Allah’ın
    âyetlerinden yüz çevirir, elçilere ve onların tebliğ ettiklerine aldırmazlar,
    dünyada ve âhirette pek çok zarara uğrarlar. Bütün bu
    tutum ve davranışlar ‘câhilliye’ ahlâkıdır.
    18 2/Bakara, 67
    19 11/Hûd, 46
    20 4/Nisâ, 17; 6/En’âm, 54
    21 16/Nahl, 119
    22 49/Hucurât, 6
    CÂHİLİYYE
    - 17 -
    Allah’a hakkıyla kulluk yapan güzel insanlar, yeryüzünde vakarla,
    alçak gönüllü ve ciddiyetle yürürler. Câhiller kendilerine sataştığı
    zaman da yüksek bir olgunlukla, onların seviyesinde inmeden
    ‘selâm’ der ve geçerler.23 Allah (c.c.) Peygamberimiz’e şöyle
    emrediyor: “Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslâm’a) uygun olan
    örfü emret ve câhillerden yüz çevir.” 24
    Câhiliyye, Allah’ı İdrâk Edememe İdeolojisidir: Câhiliyye,
    cehâlet mantığı üzerine kurulu dünya görüşünün, tutum ve davranışların
    genel adıdır. Bu görüşe sahip olanların davranışlarına
    câhilî düşünceler ve inançlar yön verir. Onlar sağlam bir bilgiye, insanı
    hakka ve en doğru bir yola götürecek bir ilme sahip olmadıkları
    için kendi hevâlarının ölçüsünü doğru sanırlar. O yüzden putlara
    tapmayı, peygamberlere ve Allah’ın âyetlerine karşı gelmeyi
    doğru zannederler. Zenginlik ve servetin üstünlük olduğunu düşünür
    ve yoksullarla bir arada bulunmak istemezler.25 Mü’minler,
    sabırlı, ağırbaşlı, teenni ile, düşünerek hareket ederlerken;
    câhiller, ‘câhiliyye hamiyeti/câhillik gayreti’yle davrandıkları için,
    sert ve kaba, düşüncesiz ve hafif meşrep davranırlar. Yerli-yersiz
    öfkelenirler, kızgınlık ve gazap sahibidirler. Bu yüzden Hakk’a ve
    adâlete göre iş yapamazlar.
    Kur’an buna ‘câhiliyye hamiyyeti’ demektir. İnkârcılar kalplerine
    bu câhiliyye çabasını koydukları zaman Allah (c.c.) da
    mü’minler üzerine ‘sekine/kalbi sâkinleştirici’sini indirir ve onları
    ‘takvâ sözüne/tevhid kelimesine’ bağlı tutar. 26
    Yukarıda geçtiği gibi ‘câhiliyye’ yalnızca İslâmdan önceki müşriklerin
    hayatının adı değildir. Kişilerin İslâmî hayatlarından önceki
    yaşantılarına da ‘câhiliyye’ denilir. Bununla beraber câhiliyye,
    cehâlet üzerine kurulu bütün tutum ve davranışların, İslâm’dan
    kaynaklanmayan bütün sistemlerin, bütün hükümlerin genel adıdır.
    Çünkü İslâm ve ona ait hükümler Allah’tan gelen sağlam bir
    ilme, diğerleri ise insanların hevâlarından kaynaklanan zanlara
    dayanır.
    Câhilî davranışlar her devirde ve her yerde görülebilir. Câhil
    kimselerin özelliklerine bakarsak, câhiliyyenin her zaman ve her
    yerde olabileceğini daha rahat anlarız. Medine döneminde olan
    şu olay ilginç bir örnektir. Bu olay üzerine Peygamberimiz (s.a.s.)
    her zaman gündeme gelebilecek câhiliyye davranışlarına dikkat
    23 25/Furkan, 63
    24 7/A’râf, 199
    25 11//Hûd, 20
    26 48/Fetih, 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    çekmiş ve ümmetini uyarmıştır. Câhiliyye döneminde birbirlerine
    düşman olan ve uzun seneler boyu süren kan dâvâları sebebiyle
    birbirlerine saldıran Evs ve Hacrec kabileleri müslüman olduktan
    sonra kardeş oldular ve düşmanlığa son verdiler. Bir gün onların
    tatlı tatlı sohbetlerini gören ve bunu kıskanan bir Medineli yahudi
    birisini göndererek onlara eski günlerini hatırlatmalarını söyledi.
    O gönderilen kişi de denileni yapınca her iki taraf silaha sarılarak
    savaşa kalkıştılar. Bunu öğrenen Peygamberimiz (s.a.s.): “Ey
    müslümanlar! Allah, Allah! (Allah’tan korkun), ben aranızda iken, Allah
    (c.c.) size hidâyet verdikten sonra birbirinizi câhiliyyeye mi davet ediyorsunuz?…”
    27
    Bilâl-i Habeşî’ye (r.a.) ‘siyah kadının oğlu’ diyerek hakaret
    eden Hz. Ebû Zerr’e (r.a.) Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle demiştir:
    “Onu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hâlâ
    câhiliyye ahlâkı bulunmaktadır.” 28
    Yine Peygamberimiz (s.a.s.) câhiliyye dâvâsı; câhiliyye zamanında
    gibi kavmiyyetçilik ve asabiyye güdenler için ‘bizden değildir’
    demektedir.29 “Ümmetimin içinde câhiliyye döneminden kalma,
    tamâmen terkedemeyecekleri dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek,
    başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek,
    ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak.” 30
    Kur’an, müslüman kadınlara ‘câhiliyye döneminde olduğu gibi
    açılıp saçılmayın’ diyor.31 Mü’minler, inançta, düşüncede, ahlâk ve
    davranışlarda, karar vermede ve insanlarla ilişkilerde Allah’ın
    indirdiği hükümlere uyarlar. Câhiliyye düşüncesine sahip olanlar
    ise Allah’ın hükümlerini tanımazlar, onları beğenmezler ve kendi
    hevâlarına uyarlar. Kur’an şöyle diyor: “Onlar hâlâ câhiliyye’nin
    hükmünü mü arıyorlar? Kesin bir bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü,
    Allah’tan daha güzel olan kimdir?” 32
    Günümüzde Câhiliyye: Câhiliyye’yi, yanlızca İslâm’dan önceki
    dönem diye çevirme yanlış olacaktır. O dönemin adı da
    ‘câhiliyye’dir. Ancak bu kavram, câhilî davranış ve inançların genel
    adıdır. Firavun nasıl, haddi aşan, azan, kibirlenip kendini Allah’a
    muhtaç görmeyen, zulmün ve tuğyanın (azıp sapıtmanın) sembolü
    ise; câhiliyye de bilgisizliğin, bilgisizce hareket etmenin, yaptığı
    27 İbn İshak, nak. İbn Hişam 2/555-556
    28 Buhârî, İman 22
    29 Müslim, İmâre, 53 hadis no: 1848; Buhârî, Cenâiz 39
    30 Müslim, Cenâiz 29, hadis no: 934
    31 33/Ahzâb, 33
    32 5/Mâide, 50
    CÂHİLİYYE
    - 19 -
    şeyin sonucunu düşünmemenin, Allah’ı ve O’nun âyetlerini anlamamanın,
    Allah’a isyan etmenin ne kadar kötü olduğunu idrâk
    edememenin sembol kavramıdır.
    İnsanların hevâlarına uyduğu, nefislerinin, isteklerinin kulu
    oldukları, Allah’ın hükümlerinin kabul edilmediği, çeşitli ilâhlara
    ibâdet edildiği, sömürü ve zulmün bulunduğu, kavmiyetçilik ve
    asabiyyenin (tarafgirliğin) yaygın olduğu, hüküm vermede hakkın
    ve adâletin uygulanmadığı her yer ve zamanda câhiliyye var
    demektir. Günümüzde de çeşitli yerlerde, tıpkı câhiliyye döneminde
    olduğu gibi Allah (c.c.) unutulmuştur. O ve O’nun hükümleri
    hayata ve insanların işlerine sokulmamaktadır. O’nun gönderdiği
    hükümlere uymayı bir tarafa bırakalım; o hükümler, yani şeriat
    yanlış, eksik ve hatta çağdışı sayılmaktadır. Günümüz insanlarının
    çoğu, unuttukları âlemlerin Rabbi Allah’ın yerine sayısız ilâhlar ve
    putlar bulmuşlar ya da koymuşlardır. Tıpkı eski Arap câhiliyyesinde
    olduğu gibi sahte tanrılara ibâdet edilmektedir. Ölçüler İlâhî kaynaktan
    değil, hevâlardan alınmaktadır. Güçlünün borusu ötmekte,
    sözü geçmektedir. Zayıflar yine ezilmekte, insanlar haklarına yine
    gereği gibi kavuşamamaktadır. Kumar, zinâ, fuhuş, hırsızlık en geniş
    şekilde yapılmakta, içki su yerine içilmekte, ribâ (fâiz) ekonominin
    can damarı kabul edilmektedir. İslâm’ın günah dediği pek
    çok şey çağdaş ahlâk sayılmaktadır. Kadınlar yine alınıp satılmakta,
    açılıp saçılmaları kadın hakkı, çağdaşlık kabul edilmektedir.
    Kısaca, Kuran’ın câhiliyye toplumu dediği müşrik toplumun
    anlayışı ve ahlâkı az bir değişiklikle günümüzde de aynen devam
    ediyor. Allah (c.c.), O’nun yüce hükümleri ve Âhiret hesaba pek
    katılmıyor. Bu durum da ‘câhiliyye’den başka bir şey değildir. 33
    Câhil: Bilmeyen, iş bilmez, bilgisiz, tecrübesiz anlamlarına gelen
    ve halk arasında yol-yordam, ilim-irfandan haberdar olmayan
    kimse demektir. Cehâlet: Câhilin içinde bulunduğu hâle denir. Ayrıca
    cehâlet, ilmin karşısında olmak, bilmemek mânâsını taşır. İlim;
    bilmek, her şeyin en iyisi, en hayırlısı olduğu gibi; cehâlet de onun
    zıddı, her şeyin en fenâsıdır. İlim sahibi faziletli, yüce kişi sayılırken;
    câhil insanlar da bilgiye karşı daima aşağılanan kişiler olarak
    bilinirler.
    Kur’ân-ı Kerîm, inkârcı kâfirleri: “...Cehâlet içerisinde kalmış (bilgisizliğe
    saplanıp kalan) gâfiller”34 olarak zikreder. Yine câhillerden
    sakınmak için; “Af yolunu tut, bağışla, mâruf olan şeyleri emret,
    33 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 95-101
    34 51/Zâriyât, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    câhillerden yüz çevir.”35 buyurulur. Bilgisiz insanlar körler gibidir:
    “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 36 Aynen “görenle görmeyenin
    bir olmadığı gibi.”
    Câhil kişiler faziletli, doğru ve ilmi kendine önder seçmiş, akıllı
    kişilerden kaçarlar. Çünkü, kendini olduğundan büyük görme
    hastalığına tutulan câhiller, tevâzu sahibi bilginlerden hiç bir şey
    anlayamazlar. Câhil, her şeyin dış yüzünü görür, kabukta kalır. Her
    şeyi bildiğini sanır, boş iddialarda bulunur. Ancak görünenin arkasında
    bir de hissedilenin varolduğunu bilemez. Câhilin tedbiri,
    düşüncesi köksüz ve çürüktür. Bundan dolayı câhiller için: “Câhil
    yaşayan ölüdür”, “Diri iken ölü” denilmiştir. Hazret-i İsa da: “Ben
    ölüleri dirilttim fakat câhilleri diriltemedim” buyurmuştur. Halk
    arasında hadis olarak bilinen yaygın bir sözde: “Akıllının düşmanlığı,
    câhilin dostluğundan daha hayırlıdır” denilmektedir.
    Hazret-i Ali (r.a.): “Faziletli kişiler hakkında haset edilir. Câhiller
    de ilim sahiplerine düşman kesilirler” buyurmuştur. Eskiden İslâm
    toplumlarında âlimlerden birine kızıldığı zaman en büyük ceza
    olmak üzere onu câhil bir kişi ile hapsederler veya bir arada yaşamaya
    zorlarlardı. “Câhillere para verilse de yüz verilmez” deyimi
    çok kullanılan bir deyimdir.
    Câhiliyye: Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydınlık
    ve bilgi devri olduğu için, Arabistan’da İslâmiyet’in yayılmasından
    önceki devre, daha dar anlamı ile Hz. İsa’dan sonra peygamberimizin
    gelmesine kadar geçen zamana “câhiliyye” devri
    adı verilmiştir.
    Câhiliyye, insanın Allah’ı gereği gibi tanımaması, O’na kulluk
    etmekten uzaklaşması, O’nun hükümlerine değil de, kişinin kendi
    hevâ ve hevesine uyması, insanların koyduğu emir ve yasaklara,
    siyasî sistem ve düşüncelere inanmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Onlar
    hâlâ Câhiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Gerçeği bilen bir millet
    için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim var?”37 buyurulur. İslâm’ın
    hâkim olmadığı ortamlar câhiliyye çağlarıdır. Çünkü İlâhî bilginin
    kaynağından yoksun olan ortamlardır. İslâm’ın gelişinden önceki
    dönemde yaşayan müşrikler Allah’a isyan etmiş, O’nun hükümlerine
    sırt çevirmiş bir toplum olarak son derece ilkel ve câhilce
    hayat sürüyorlardı. 38
    35 7/A'râf, 199
    36 39/Zümer, 9
    37 5/Mâide, 50
    38 Ahmed Ağırakça, Durali Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 269
    CÂHİLİYYE
    - 21 -
    Câhiliyyenin Temel Özellikleri;
    Câhiliyye Âdetleri
    Câhiliyye Arapları’nın sürdüğü hayattan ve içinde yaşadıkları
    ortamdan bazı örnekleri şöyle sıralamak mümkündür:
    1) Putlara tapmak: Câhiliyye insanları Allah’ın varlığını kabul
    etmekle beraber putlara taparlardı. Onlar putlarının Allah katında
    kendilerine şefaatçı olacaklarına inanırlar ve: “Biz onlara ancak
    bizi daha çok Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz”39 derlerdi.
    2) İçki içmek: Şarap içmek âdeti çok yaygındı. Şâirleri her zaman
    içki ziyafetinden bahseder, içki şiirleri edebiyatlarının büyük
    bir kısmını teşkil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)’in bildirdiğine
    göre İslâm’da içki, Mâide Sûresi’nin doksan ve doksan birinci
    âyetleriyle kesin olarak haram kılınmış, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal
    bağırttırarak bunu ilân ettiğinde Medine sokaklarında sel gibi
    içki akmıştır. 40
    3) Kumar oynamak: Câhiliyye çağında kumar da çok yaygındı.
    Câhiliyye Arapları kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar
    meclislerine katılmamak ayıp sayılırdı. Onların şâirlerinden biri
    karısına şöyle vasiyette bulunur: “Ben ölürsem, sen, âciz ve konuşma
    bilmeyen, ikiyüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme.”
    4) Fâiz yemek: Tefecilik almış yürümüştü. Para ve benzeri şeyleri
    birbirlerine borç verirler; kat kat fâiz alırlardı. Borç veren kimse,
    borcun vâdesi bitince borçluya gelir: “Borcunu ödeyecek misin,
    yoksa onu artırayım mı?” derdi. Onun da ödeme imkânı varsa
    öder, yoksa ikinci sene için iki katına, üçüncü sene için dört katına
    çıkarır ve artırma işlemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve
    fâizin her çeşidini haram kılan Allah, özellikle Araplar’ın bu kötü
    âdetlerine dikkati çekerek “Ey iman edenler! Kat kat fâiz yemeyin.”41
    buyurmuştur.
    Fâizcilik Araplar arasında o kadar yerleşmişti ki ticaretle onun
    arasını ayıramıyorlar; “Fâiz de tıpkı alış-veriş gibi” diyorlardı. Bunun
    üzerine inen âyette: “Allah alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır.”
    42 buyrulmuştur.
    5) Zinâ etmek: Câhiliyye Araplar’ı arasında fuhuş da nâdir şeylerden
    değildi. Câriyelerini zorla fuhşa sürükleyenler vardı. Kur’ân-ı
    Kerîm’de bu hususa işaretle: “İffetli olmak isteyen câriyelerinizi fuhşa
    zorlamayın.”43 buyurulur.
    39 39/Zümer, 3
    40 Müslim, Eşribe 3
    41 3/Âl-i İmrân, 130
    42 2/Bakara, 275
    43 24/Nûr, 33
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    Kocanın birkaç metresi olduğu gibi, kadının da başkalarıyla
    ilişkide bulunması, bazı çevrelerce nefretle karşılanmayan bir davranıştı.
    Fuhuşla ilgili câhiliyye Araplarının şu âdetlerini zikredebiliriz:
    Kadın, âdetinden temizlendikten sonra kocası ona (kendisinden
    çocuğu olmadığı ve asil bir çocuğa babalık yapmak istediği
    için) “şu adama git ve ondan hâmile kal” derdi. Kadın istenilen
    adamla beraber olduktan sonra kocası hamileliği belli oluncaya
    kadar ona yaklaşmazdı. Sonra yaklaşabilirdi. Bu, iyi bir çocuğa sahip
    olmak için yapılırdı.
    Sayıları üç ila on arasında değişen bir grup erkek kadının evine
    girerek, sırasıyla hepsi de onunla cinsî münâsebette bulunurdu.
    Kadın hâmile kalıp da doğum yaparsa doğumdan birkaç gün
    sonra bu erkekleri çağırır, erkekler de zorunlu olarak bu dâvete
    iştirak ederlerdi. Sonra onlara: “Olanları biliyorsunuz, doğum
    yaptım” içlerinden birine işaret ederek “çocuğun babası sensin”
    derdi. O da bundan kaçınamazdı.
    Bazı fuhuş yapan kadınlar da tanınmaları için kapılarına bayrak
    asarlardı. Bu tür kadınlardan biri doğum yaptığı zaman teşhis
    heyeti toplanıp çocuğun kime ait olduğunu tespit ederdi. O da
    çocuğun babası olduğunu kabul etmek zorunda kalırdı. 44
    6) Kadına hakkını vermemek: Kadına değer verilmez, hak ve
    hukuku tanınmaz, âdetâ bir eşya gibi telâkkî edilip miras alınırdı.
    Biri ölüp karısı dul kalınca ölenin varislerinden gözü açık biri hemen
    elbisesini kadının üzerine atardı. Kadın daha önce kaçıp bu
    halden kurtulamazsa artık onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak
    onunla evlenir, dilerse onu bir başkasıyla evlendirerek mihrini almaya
    hak kazanır ve kadına bundan bir şey vermezdi. Dilerse, kocasından
    kendisine kalan mirası elinden almak için onu evlenmekten
    menederdi. Bunun üzerine inen âyette: “Ey inananlar! Kadınlara
    zorla mirascı olmaya kalkmanız size helâl değildir.” 45 buyurulmuştur. 46
    7) Bazı yiyecekleri kadınlara haram kılmak: Yiyeceklerin bazısı
    yalnız erkeklere ait olup kadınlara yasak ediliyordu. “Onlar: ‘Bu
    hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup,
    eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olur’ dediler.” 47
    44 Buhârî, Nikâh 36
    45 4/Nisâ, 19
    46 Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, I/440
    47 6/En'âm, 139
    CÂHİLİYYE
    - 23 -
    8) Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek: Câhiliyye
    Arapları’nın kötü âdetlerinden biri de kız çocuklarını diri diri
    toprağa gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarını korumak veya ar
    telâkkî ettikleri için, bazıları da sakat ve çirkin olarak doğduklarından
    yapıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm’de şu âyetlerde buna işaret
    edilir:
    “Onlardan birine Rahman olan Allah’a isnat ettikleri bir kız evlât müjdelense
    içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi.” 48
    “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü
    sorulduğu zaman...” 49
    “Ortak koştukları şeyler, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi
    süslü gösterirdi.” 50
    9) Ekin ve hayvanlarından putlarına pay ayırmak: Ekin ve
    hayvanlarını iki kısma ayırıyor, bir kısmını Allah’ın böyle emrettiğini
    sanarak Allah’a veriyor ve bir kısmını da Allah’a eş koştukları
    putlarına bırakıyorlardı. Onlar bu bâtıl inanç ve âdetlerinde
    biraz daha ileri giderek Allah’ın payına düşeni alıyorlar, onu eş
    koştukları putların payına ekliyorlardı. Ama putlarının payından
    alıp öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu. “Allah’ın yarattığı ekin ve
    hayvanlardan O’na pay ayırdılar ve kendi iddialarına göre: ‘Bu Allah’ındır,
    şu da ortak koştuklarımızındır’ dediler. Ortakları için ayırdıkları Allah için
    verilmezdi. Fakat Allah için ayırdıkları ortakları için verilirdi. Bu hükümleri
    ne kötüydü!”51 Bir kısım hayvanlarla ekinlerin bazısını dilediklerinden
    başkasına yasaklıyorlardı. Ayrıca bir kısım hayvanlara binerken
    ve keserken Allah’ın adının anılmasına engel oluyorlardı. 52
    10) Bahîra, Sâibe, Vasîle, Hâm gibi inançlara sahip olmak: Bunun
    dışında hayvanlarla ilgili şu âdetleri de vardı:
    Bahîra; deve beş batın doğurup beşincisinde erkek doğurursa
    kulağını çentip serbest bırakırlardı. Artık ona binmeyi ve sütünü
    sağmayı haram kabul ederlerdi. Buna “Bahîra” derlerdi.
    Sâibe; dileği yerine gelen kimsenin putlara adadığı deve idi.
    Buna da binilmez ve sütü sağılmazdı.
    Vasîle; koyun dişi doğurursa kendileri için; erkek doğurursa
    putları için olurdu. Şâyet biri erkek, biri dişi olmak üzere ikiz
    48 43/Zuhruf, 17
    49 81/Tekvîr, 8-9
    50 6/En'âm, 137
    51 6/En'âm, 136
    52 6/En’âm, 138
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    doğurursa, dişinin hatırı için erkeği de kesmezler ve buna “Vasîle”
    derlerdi.
    Hâm; bir erkek devenin soyundan on döl alınırsa onun sırtı
    haram sayılır, su ve otlakta serbest bırakılırdı. Kimse ona dokunmazdı.
    11) Hac ile ilgili birtakım bâtıl inançlara sahip olmak: Bütün
    bunlardan başka müşrikler atalarından devraldıkları birtakım
    âdetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta bunların
    bazılarının, kendilerini Allah’a (c.c.) daha çok yaklaştırdıklarını
    ileri sürüyorlardı.
    İbn İshak şunları aktarıyor: “Kureyş, ya Fil olayından evvel
    veya daha sonra meydana geldiğini tahmin ettiğim bir bid’at ortaya
    çıkardı ki, tarihte (Hums) diye anılıp, asâlet-i diniye iddiasından
    ibarettir.” Bunlar: “Biz, İbrahim’in evlâdıyız, ehl-i Harem biziz,
    Beyt’in sahibiyiz, Mekke’nin de sâkini bulunuyoruz. Arap kabilelerinden
    hiçbir kabîle, bizim sahip olduğumuz bu şeref ve itibara
    sahip değildir. Binâenaleyh biz, bu müstesnâ mevkiimizin şeref ve
    itibarını korumalıyız. Bundan sonra Harem hâricinde hiçbir şeye
    ta’zim etmeyip bütün hürmetlerimizi Harem dâhilinde sunmalıyız.
    Meselâ, Arafat’ta halk ile bir sırada, yan yana, omuz omuza durup
    vakfe etmek, sonra halk ile geri dönüp gelmek bizim kadrimizi
    tenzil eder” diyorlardı.
    İbn İshâk devamla: “Kureyşliler bu asâlet fikrini ortaya koydu
    ve uygulamaya da başladı. Arafat’a çıkmayı, Arafat’tan ifazâyı
    terk ettiler. Herkes Arafat’ta vakfe ederken, bunlar Müzdelife’ye
    giderler, orada dururlardı. Ve “Biz ehlullahız, Harem-i Şerif’in
    hâdimleriyiz” diyerek, diğerleriyle eşitliği kabul etmezlerdi. Fakat
    bunlar, Arafat’ta vakfe etmenin İbrahim’in (a.s.) dini gereği olduğunu
    biliyorlardı. Kinâne ile Hüzâaoğuları da bu hususta Kureyş’e
    iltihak etmişlerdi.
    Bunlar hac için, umre için gelen bedevîlere müdâhaleye kadar
    ileri gitmişlerdir. Harem hâricinden gelen herkesin, Beyt’in ilk
    tavafı Siyab-ı Hums ile tavaf etmelerini kararlaştırdılar ve uyguladılar.
    Bu kararın neticelerinden biri: Kim ki âdi bir elbise ile gelip
    tavaf ederse, tavaftan sonra o elbiseyi çıkarıp atması zarûrî idi.
    Bu kararların ikinci neticesi ise; asilzâdelere mahsus bir elbisesi
    olmayan bedevî erkeklerin çıplak; kadınların da yalnız önü yırtmaçlı
    kısa iç gömleği ile tavafa mecbur edilmesidir.
    Bu ve bunun gibi pek çok âdetler yürürlükte idi. Rasûlullah’a
    (s.a.s.) iletilinceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam
    CÂHİLİYYE
    - 25 -
    etti. Daha sonra da A’râf sûresinin 26, 27, 28, 31 ve 32. âyetlerinde,
    çıplak tavaf ile birlikte diğer bid’atler de yasaklanmıştır.
    Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivâyete göre, Ebû Bekr es-
    Sıddık (r.a.) Vedâ Hacc’ından (bir sene) evvel, Hz. peygamber tarafından
    Hac Emîri olarak (Mekke’ye) gönderildiğinde, Ebû Bekr
    de Ebû Hureyre’yi Kurban Bayramı’nın ilk günü Mina’da büyük
    bir cemaat içinde halka (şu iki maddeyi) ilâna memur kılmıştır. “Ey
    Nas! İyi biliniz, bu yıldan sonra müşriklerin haccetmeleri, çıplakların da
    Kâbe’yi tavaf etmeleri yasaktır” demiştir.53 Fakat onlar bunu kabule
    yanaşmamışlar, atalarını körükörüne taklide çalışmışlardır.
    “Onlara: Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin dendiği zaman:
    ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter’ derler. Ataları bir şey
    bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mı?” 54 İslâm,
    topluma hâkim olunca bütün bu câhilî sistemin ilkel davranışlarını
    tamamen yasaklamıştır. 55
    Bütün bunlara baktığımızda, câhiliyye’nin bir inanma biçimi
    olduğunu görüyoruz. Câhiliyye; bir şeyi gerçeği dışında bilmek,
    anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre
    câhiliyye; insanın ve toplumun İslâm öncesi ve İslâm dışı bir yaşayış
    biçimiyle yaşaması demektir. Doğru yolun zıddı, ilmin aksi olan,
    eskiyen ve değişken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayışlara göre
    kurulan her türlü İslâm dışı rejimler; câhilî sistemler ve hükümlerdir.
    Câhiliyye; insanın insan irâdesinin dışındaki unsurlar üzerinde
    toplanmasını temine çalışan, insanı insana ve topluma köle yapan
    bir sistemin; beşeriyeti Allah’a ibâdetten uzaklaştırıp, herhangi
    bir adla anılan beşerî sistem ve prensiplere itaata zorlayan yönetimin
    adıdır. İnsanları, kavimlere, renklere, tarihlerinin karanlık
    çağı efsânelerine yönlendiren, ayrı ayrı dil farklılığı sebebiyle
    ümmet şuurundan uzaklaştırmaya çalışan her türlü despotizm,
    câhiliyyenin bir görüntüsüdür. Kısaca câhiliyye, Allah’ın hükmünden
    başka hüküm arayan ve Allah’ın hükmünden başka hükme
    rızâ gösterenlerin tavrı, hayat biçimi ve sistemidir. 56
    Câhiliyye kavramı, hakka ve hakikate dayanmayan her türlü
    itikadî ve amelî unsurları içine alan bir kavramdır. Şimdi câhiliyye
    devrinin kanunları üzerinde duralım. Niçin “câhiliyye devrinin
    adâlet ve hukuk sistemi” demiyoruz? Buradaki incelik şudur:
    53 S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, c. 6, s. 13
    54 5/Mâide, 104
    55 5/Mâide, 103
    56 Ahmed Ağırakça, Durali Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 269-270
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    Adâlet ve hukuk kelimeleri, İslâmî birer ıstılâhtır. Adâlet, Allah
    Teâlâ’nın (c.c.) emrine uygun şekilde amel etmektir. Buna riâyet
    eden müslümana âdil, riâyet etmeyene de fâsık denilir. Hukuk ise,
    hak kelimesinin çoğuludur ve lugat mânâsı, bâtılın zıddıdır. Kanun
    mefhûmu, İslâmî bir ıstılâh değildir. Câhiliyye devrinin kanunları,
    bâtıl şeriatten çıkarılmış birer kuraldan ibarettir.
    Câhiliyye devrinde gerek bedevî (göçebe), gerekse medenî
    (şehirli) hayat yaşayan Araplar arasında, yazılı metne dayanan bir
    kanun sistemi yoktur. Bu devirde Arap Yarımadası’nın her tarafında
    değişik kanunlar yürürlüktedir. Yemen bölgesinde kanunlar,
    hükümdarların emirleri ile sınırlıdır. 57
    Kuzeyde, Suriye ve Filistin çevresinde Roma Kanunları tatbik
    edilmiştir. 58 Doğu ve Kuzey-doğu bölgelerinde ise Zerdüşt dini
    tesirindeki Sasani Kanunları mevcuttur. Öte yandan bu bölgede
    bulunan Hıristiyanlar, beşerî münasebetlerinde Roma Kanunları
    ile karışık kilise örf ve âdetlerini esas almışlardır. Hicaz bölgesine
    gelince, bu bölgedeki yahûdiler Tevrat ve şerhi Talmut hükümleriyle
    hareket etmişler, onlarla ihtilat halinde bulunan Araplar da
    Yahudi kanunlarına bağlı kalmışlardır. 59
    Yazılı olmayan ve bir usûle dayanmayan câhiliyye kanunları,
    atalarından gelen örf ve âdete istinat etmektedir.60Nitekim, Mekke
    şehir devletinin kanunî müeyyideleri yazılı değildir. Tamamen
    örf ve âdete dayanan bir kanun devleti söz konusudur. Mekke’de
    yaşayan bütün kabile ve aşiretleri bağlayıcı kanunların, Dâru’n-
    Nedve adı verilen ve Kâbe’nin tam karşısında bulunan meclisten
    çıkarıldığı sâbittir. Bu meclisin üyeleri, kırk yaşını doldurmuş ve kabilelerinin
    tasvibini almış kimselerden oluşuyordu. Her kabilenin
    bir tâgûtu vardı. Dâru’n-Nedve meclisinin ilk başkanı Kusayy, ondan
    sonra yerine geçen oğlu Abdü’d-Dar’dır.61 Câhiliyye devrinin
    siyasî rejimi, kabile ve aşiret esasına dayanan ilkel bir demokrasidir.
    Örf ve âdete dayanan kanunî müeyyideleri uygulama yetkisi
    tâgût denilen kabile reisine bırakılmıştır. 62
    Câhiliyye devrinde, ceza kanunları intikam esasına dayanmaktadır.
    Adam öldürme suçu, umumiyetle kan dâvâlarını gündeme
    getirmiştir. Ölenin velisinin, öldürenden intikam almaya
    kalkışması ile başlayan fesad,·çoğu zaman kabileler arası savaşa
    57 N. Çağatay, İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Câhiliyye Çağı, s. 28
    58 İslâm Ansiklopdesi, c. IV, s. 615 -Fuat Köprülü, "Fıkıh" maddesi-.
    59 Ahmed Emin, Fecru'l-İslâm, Beyrut 1969, s. 227
    60 Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, Ankara 1963, s. 17
    61 Mustafa Çelik, Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, s. 32-33
    62 İbn Kayyım, İ'lâmu'l-Muvakkıîn, Kahire 1955, c. I, s. 52. Ayrıca Dr. H. İbrahim
    CÂHİLİYYE
    - 27 -
    dönüşmüştür. Bununla beraber, kasıtsız adam öldürmede başvurulan
    tatbikat, diyet usûlüdür. 63
    Eğer katil bulunamazsa, maktulün velisinin isteği üzerine
    kasame usûlüne başvurulur. Bu usûl, maktulün bulunduğu yer
    ahâlisinden elli kişinin maktulü öldürmediklerine, öldüreni bilmediklerine
    dair yemin etmeleridir.64Bazı kaynaklarda, câhiliyye
    döneminde Zu’l-Mecasidi’l-Yeşkûri isimli birisinin, mirastan kız çocuğuna,
    erkek çocuğuna verdiği hissenin yarısı kadar hisse verdiği
    belirtilmektedir.65 Aynca câhiliyye döneminde Kureyşliler, hırsızlık
    yapanın elini kestikleri ve yol kesenleri astıkları zikredilmektedir.66
    Bu haberler, bizi önemli bir mesele ile karşı karşıya getirmektedir.
    Acaba daha önce zikrettiğimiz câhiliyye devrindeki diyet ve kasame
    uygulaması veya hırsızın elini kesme cezası münferit vak’alar
    mıdır? Yoksa örfî kanuna dâhil bir tatbikat mıdır? Bir başka ifadeyle
    Allah Teâlâ’nın (c.c.) kitabı ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) tatbikatı
    ile teşrî edilmiş olan67 miras ve ceza hukukuna ait bu hükümleri,
    İslâm ibka mı etmiştir? Eğer ibka etti ise bunun kaynağı nedir?
    İslâm ahkâmına uygun olan (sözkonusu tatbikatlar) câhiliyye
    devrinde meydana gelen münferid hâdiselerdir. Kitabu’l-
    Muhabber’de miras tatbikatıyla ilgili haber; “Câhiliyyede kız çocuğuna
    ilk defa miras veren... ilk defa kız çocuğuna bir, erkeğe
    iki hisse takdir eden kimse...” şeklindedir. Bu ifadelerdeki “ilk
    defa” kaydı, üzerinde durulan miras tatbikatının daha öncelerden
    gelen köklü bir tatbikat olmadığını gösterir. Diğer taraftan
    Sahih-i Buhari’de İbn Abbas’tan şöyle bir rivâyet vardır: “Öteden
    beri, ölenin malı erkek çocuğun olur ve vasiyet ana-babaya yapılırdı.
    Allah bu tatbikatı, irâdesine uygun bir şekilde neshetti.
    Erkek evlâda kıza verilen hissenin iki katını... takdir etti.”68 İbn
    Abbas’ın bu haberi, Kitabu’l-Muhabber’de verilen mâlûmatı cerh
    etmektedir. Zira nesh, mutlak mânâda bir hükmün yürürlükten
    kaldırılıp yerine yeni bir hüküm getirilmesidir. Dikkat edilirse İbn
    Abbas, “Allah Teâlâ (c.c.) bu tatbikatı, irâdesine uygun bir şekilde
    neshetti. Erkek evlâda kıza verilen hissenin iki katını takdir etti.”
    63 Ahmed Emin, a.g.e., s. 225-226
    64 İmam Nevevî, Şerhu Müslim, Kahire ty. c. IV, s. 227
    65 İbn Habib, Kitabu'l-Muhabber, Beyrut ty., s. 324
    66 Kurtubî, el-Câmii li Ahkâmi'l-Kur'ân, Kahire 1967, c. VI, s. 160. Ayrıca, İbn
    Habib, a.g.e., s. 327, 328
    67 4/Nisâ, 11; 5/Mâide, 38; Sahih-i Buharî, K. Hudud, c. VIII, s. 15-16; Sahih-i
    Müslim, K. Hudûd; Sünen-i Tirmizî, K. Tahâre 110/272, no: 145; İmam Ahmed
    b. Hanbel, el-Müsned, c. II/177
    68 İbn Haceri’1-Askalânî, Fethu'l-Bâri, Kahire 1348, s. 197. Ayrıca Bedrüddin-i
    Aynî, Umdetü'l-Kari, İstanbul 1308, c. VI, s. 485; Sahih-i Buharî, K. Tefsir, c.
    V, s.178
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    demiştir. O halde câhiliyye devrinde, İslâmî hükme uygun olan
    tatbikat, münferit bir vâkıa olarak kalır ve İslâm dininin bunları
    ibka etmesi diye bir şey sözkonusu olamaz. Nitekim Ebû Ca’feri’t-
    Tahâvî: “Bir miras, İslâm’dan önceki devirde İslâmî hükümlere uygun
    olarak taksim edilmiş veya hırsızlık yapan bir kimseye aynı
    şekilde İslâmî esaslara uygun ceza verilmişse, mâhiyeti itibariyle
    aynı bile olsalar, bunlar İslâmî hükümlere dâhil edilemezler. Çünkü
    teşrî kaynakları farklıdır.”69 diyerek bir inceliğe işaret etmiştir.
    Dolayısıyla “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine göre
    teşekkül eden meclislerin çıkardığı kanunları, İslâmî bir hüküm
    olarak değerlendiremeyiz. Câhiliyye kavramının, bu mâhiyet içerisinde
    değerlendirilmesi gerekir. 70
    Câhiliyye Şirk; İlim de İslâmiyet’tir
    Cehâlet Nedir? Cehl, ilmin zıddıdır. Üç türlü cehâlet vardır.
    Birincisi, nefsin ilımden boş ve uzak olmasıdır. Aslolan da budur.
    İkincisi, hakikatin yani yapılması gerekenin hilâfına/zıddına bir
    şeyi yapmaktır. Bu hususta ister sahih bir itikada sahip olsun, isterse
    fâsit bir itikada sahip olsun durum mıüsâvidir. Namazı kasden
    terk etmek gibi. Şu âyeti buna misal verebiliriz. “Bizimle alay
    mı ediyorsun?’ demişlerdi. O da ‘câhillerden olmaktan Allaha sığıınırım’
    demişti.” 71
    Alay etmek cehâlet olarak belirtılmiştir. Üçüncüsü, hakikatın
    hilâfına bır şeye inanmaktır. “Câhil’ kelimesi bazen kötülemek yoluyla
    zikredilir ki, çoğunlukla bu şekilde kullanılır. Bazen de zem
    maksadı olmaksızın zikredilir. Şu âyette olduğu gibi: “… Bilmeyen
    kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder...”72 Âyette geçen
    “câhil” kelimesinden, zemmedilen câhillik kast edilmemektedir. 73
    Câhillik; bilgisizlik, görgüsüzlük, gençlik, toyluk, tecrübesizlik
    ve bu yüzden işlenen kusurları içerir.
    Gazâli’ye gore insanları, Allah’ın nimetlerine şükretmekten
    alıkoyan, cehâlet ve gaflettir. Nimetleri bilmemeleri bu iki sebebe
    bağlıdır. Nimete şükür ise, ancak onu bildikten sonra mümkündür.
    Nimeti tanıyanlar olmuş ise de, şükürden maksadın, nimetle
    murat edilenin, Allah’a ibâdet hikmetini tamamlamaktan ibâret
    olduğunu bilmemişler ve yalnız “Allah’a hamdol sun, Allah’a
    69 Tahâvî, Şerh-i Meâni'1-Âsâr, Haydarabad 1333, c. IV, s. 245
    70 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yayınları, s. 75-79
    71 2/Bakara, 67
    72 2/Bakara, 273
    73 Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, s. 143; Firûzâbâdî, Besâir
    II/405-406
    CÂHİLİYYE
    - 29 -
    şükrolsun” dernekle yetinmişler ve bunu da şükür sanmışlardır.
    Nimetten gaflete gelince, bunun da iki sebebi vardır. Birincisi,
    insanlar cehâletleri sebebiyle umûma âit olan ve kendilerini de
    sekînete erdiren birçok şeyi nimet saymamalarıdır. Umûmî olup
    yalnız kendilerine mahsus olmayan sebepleri nimet saymazlar. Örneğin;
    Hava nimetine karşı aldırış etmez ve bunun şükrünü edâ
    etmezler. Düşünmezler ki, boğazları sıkılıp bir an havasız kalsalar
    ölürlerdi. Şâyet bazı kimseler hamamın sıcak havasında veya kuyunun
    ağır rutûbetli havası içinde bir müddet alıkonsalar, havasızlıktan
    ölürlerdi. Şâyet onlardan biri, bu iki husustan biriyle sıkıntıya
    mâruz bırakılıp, sonra kurtularak temiz havaya kavuşsa, o zaman
    havanın ne büyük bir nimet olduğunu anlar ve hemen Allah’a
    şükrederlerdi. Zira böyle kimselere şükrettirebilmek için önce ellerindeki
    nimeti alıp bazen de iâde etmek lâzımdır. Hâlbuki devamlı
    elde bulunan nimete şükretmek daha evlâdır. 74
    Gözleri gören bir kimse, bu nimete şükretmez. Ancak gözleri
    kör olduğu zaman, onun kıymetini takdir eder. Şâyet gözü tekrar
    ona iâde edilse o vakit nımetin kıymetını hısseder ve şükreder ve
    onun bir nimet olduğunu anmaya başlar ki, bu doğru bır davranış
    değildir. Doğrusu, devamlı olarak gören göz nimetine şükretmektir.
    Allah’ın rahmeti geniştir. Herkese her hal u kârda nimetini bol
    bol vermişitr. İnsanlar umûmî nimetleri görmemezlikten gelirler.
    Ancak özel olarak kendilerine verilen servetin azlığı veya çokluğu
    nisbetinde şükrederler. Yani çok olursa şükreder, az olursa şikâyet
    ederler. Ama Allah’ın herkese ve bu meyanda kendılerine verdiği
    umumî nimetin farkında olmazlar. 75
    İnsanın fıtratında câhillik ve bildiğıni tatbik etmeme özelliği
    vardır. Onun câhilliği zâlimliği ile beraberdir. Yapıp yapamayacağını
    hiç düşünmeden bir görevi üstlenmesi, bu sıfatından kaynaklanır.
    Kendisini daima her şeye lâyık görür. Emâneti, ona lâyık
    olup olmadığına bakmaksızın yüklenir (üzerine alır ve yerinde
    kullanmayarak ihânet eder). Nitekim şu âyette insanın bu yönlerine
    işâret edilmektedir: “Biz emâneti göklere arz ve dağlara teklif ettik
    de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Ondan korktular da onu insan
    yüklendi (üzerine aldı ve yerinde kullanmayarak ihânet etti). İnsan cidden
    çok zâlim, çok câhil bulunur.”76İnsan yalnız, diğer yaratıkların, hatta
    kâinâtın kabul etmediği mes’ûliyeti yüklendiği (yani emâneti korumadığı)
    için câhil değildir. Bır şeyin doğruluğunu bildiği halde
    yapmaması da onun cehâletini ortaya koymaktadır. Şu âyeti buna
    74 Gazâli, İhyâ, IV/129
    75 Gazâli, İhyâ, IV/129
    76 33/Ahzâb, 72
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    misal verebiliriz. “Hûd da! ‘İlim/bilgi ancak Allah’ın katındadır. Ben size,
    bana gönderilen şeyi duyuruyorum. Fakat ben sizin câhil bir kavim olduğunuzu
    görüyorum’ dedi.” 77
    İnsan, bazen inanmadığı bir şeyi kabul etmek için delil ister.
    Hatta görmek ister. Hâlbuki bu isteği, onun doğru yolu benimseyeceği
    için değildir. İşte böyle kabul etmeyeceği bir şeyi istemesi
    ânında cehâletini ortaya çıkarır. Yani, böyle bir durumu istemesinin
    temelinde cehâlet sıfatı yatmaktadır. Şu âyetleri bu konuya
    örnek verebiliriz: “Eğer hakikaten biz onlara melekleri indirseydik, ölüler
    de kendileriyle konuşsaydı, bütün varlıkları karşında toplayarak senin
    doğruluğuna şâhit ve kefil gösterseydik, Allah dilemedikçe, yine şüphe
    yok ki, iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu câhillik ediyorlar.” 78
    Çok câhil anlamına gelen “cehûl” sıfatının, ‘çok zâlim”
    mânâsına gelen sıfatla birlikte insanın özelliğini aynı âyette
    bildirmeleri,79 insanın mayasında cehâletin varlığına işaret ettiği
    düşünülebilir. Câhil, nimeti görmemezlikten gelip şükre yanaşmayan
    bir insandır. Bu karakter, onun fıtratında var olan cehâlet sıfatından
    neşet etmektedir. 80
    İslâm’a Göre İlim/Bilgi: Bilgi (ilim) için birçok tanımlar yapılmakla
    birlikte, İslâm âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini
    idrâk etmek” ve “mâlûm olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu
    anlayışa göre, yanlış mâlûmâta ilim (bilgi) denilemez.
    Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki bu ismin verilmesine
    sebep, bilinmesi gerekenleri hiç bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.
    “Rabbim ilimce herşeyi kuşatmıştır.”81 “İlim ancak Allah katındadır.” 82
    Kur’ân-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden
    kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim,
    Allah’tan olduğuna göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek
    anlamıyla müslümandır. Burada ilim, Allah’a, tam mânâsıyla tek
    gerçek olan hakka, hakikate dayandığı için mutlak ve objektif bir
    geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim, kesin bilgi
    demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan İlâhî nur
    olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile
    olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin
    oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir.
    77 46/Ahkaf, 23
    78 6/En’âm, 111
    79 33/Ahzâb, 72
    80 Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Y. s. 119-121
    81 6/En’âm, 80
    82 46/Ahkaf, 28
    CÂHİLİYYE
    - 31 -
    Allah’ın, kendisine eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde
    insan, meleklerden üstün olabilmiş ve bu ilim sıfatından dolayı halife
    vasfını kazanmıştır. Hilâfet sıfatının tahakkuku için de, mutlaka
    kullanması gereken araçların başında ilim gelir.
    Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri,
    vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vâsıtalarının içine katmazlar.
    Bundan dolayı, bilim câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür.
    Her şeyi tümüyle bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler,
    hiç uzlaşmaması gereken bilimle câhilliği (câhiliyyeti) bir
    arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir.
    Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi
    olmasına; kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine
    kadar birçok konuyu, vahyi reddetmenin sonucu olarak faraziyelere,
    dayanaksız teorilere dayandırmakta, bunları da bilim diye
    kitlelere yutturmaktadırlar. “…Onlar Kitab’ı bilmezler. Onların bildiklerinin
    hepsi, sadece zan ve tahminden ibârettir (bilmezler, fakat bilgiçlik
    taslarlar).”83; “Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz
    zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta
    olduklarını çok iyi bilendir.”84; “…Onlar zanna ve nefislerinin aşağı
    hevesine uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici
    gelmiştir.”85 Bu gerçekten dolayıdır ki, mü’minler uyarılır: “Ey iman
    edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır…”86
    Zâten şirkin temeli de zannın en kötüsü olan Allah hakkında kötü
    zanda bulunmaktır. 87
    Mü’minler için Allah Teâlâ’nın kitabında ve Rasûl-i Ekrem’in
    sünnetinde kat’i olarak yer alan her haber (vahy) ilim hükmündedir.
    Hatta akıl ve duyu organları bu vahyî haberlerin mâhiyetini
    kavramasalar da vahy, kesin bilgi kaynağımızdır.
    Şirk cehâletin; tevhid de ilmin arkadaşıdır: “İşte dosdoğru
    din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”88 İbn Kesir, bu âyetin
    tefsirinde şöyle diyor: “Yani, insanların çoğu cehâlet sebebiyle
    müşriktir.” Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde insanların çoğunun
    câhil olduğu ve bu yüzden şirke düştükleri bildirilmiştir. İşte bunlardan
    birkaçı: “Hamd Allah’a âittir, de. Fakat insanların çoğu
    bilmezler.”89; “Biz onları, yalnızca hak ile yarattık. Fakat insanla-
    83 2/Bakara, 78
    84 10/Yunus, 36
    85 53/Necm, 23
    86 49/Hucurât, 12
    87 3/Âl-i İmrân, 154; 48/Fetih, 6; 10/Yunus, 60
    88 12/Yusuf, 40
    89 31/Lokman, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    rın çoğu bilmezler.”90; “Onun (asıl) koruyucuları sadece korkup
    sakınanlardır. Ancak onların çoğu bilmezler.” 91
    Allah birçok âyette, insanların çoğunu câhillikle ve ilimsizlikle
    vasfetmiştir; aynen insanların çoğunun müşrik ve doğru yoldan
    sapanlar olduunu zikrettiği gibi. “Onların çoğu ancak şirk koşarak
    Allah’a iman ederler.”92; “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyarsan,
    seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”93 Bu zikredilen âyetler açıkça şuna
    delâlet eder: İnsanların çoğu şirk ve cehâlet vasfını birlikte taşımaktadır.
    Gerçek anlamdaki ilim, tamamen bir Kur’an terimidir. Bu terim
    ilk defa Allah’ın kelâmında ve Rasûlü’nün lisanında kullanılmıştır.
    Bu kelimenin başka hiçbir dilde aslî mânâda karşılığı yoktur.
    Bu bakımdan Yüce Allah’ın, Peygamberi ile gönderdiği hakikatler
    olmasaydı, bu âlemde “ilim” diye bir kavram da olmazdı. Ve
    ilim haysiyetine sahip biri de bulunmazdı. Belki olsa olsa beşerî ve
    câhilî planda mâlumatlar ve bilgi yığınları bulunabilirdi ki, bunlar
    da derde devâ bir şey sayılmazdı.
    İlim kelimesi, türevleriyle beraber Kur’ân-ı Kerim’de 854 yerde
    geçmektedir; hem de bunun zıddı olan “cehil” ve eş anlamlıları
    hâriç tutulmak üzere. Âlemlerin Rabbi’nin insanlığa bildirisi olmasaydı,
    bu âlemde “bilinecek” ve bilinmeye değer bir şey bulunmayacağı
    gibi, ilim kavramı da olmayacaktı. Çünkü vahyin bildirdiğinin
    dışında hakikat namına insanın bilme iktidarında olduğu
    bilinmeye değer bir nesne ve hakikat mevcut değildir. İnsanlık için
    anlamı olan, insanlığa felâh sağlayıcı, gerçeğin haberini veren,
    kurtuluş yollarını gösteren, insanlığa insanca bir hayatın disiplinini
    bahşeden bir ilme sahip olmayacaktı insanlık. Tıpkı şimdi küfür
    toplumlarının sergilediği hal gibi ki, bilgileri çok; fakat kurtarıcı
    ilimleri yoktur.
    Allah’ın ve Rasûlü’nün insana tavsiye ettiği ilim, en sağlıklı
    bir şekilde konusu ve gâyesi ile tespit edilebilir. Konusu itibariyle
    müslümana mahsus ilmi tanımak için Saâdet asrına bakmamız
    en uygundur. Bu gözle incelendiğinde hemen kolayca anlaşılır ki,
    Kur’an’ın ve Peygamber buyruklarının insanlara tebliğ edildiği ilk
    dönemde, ortada vahiy metinlerinden ve Allah Rasûlü’nün söylediği
    ve yaptıklarından başka ilme konu olacak hiçbir malzeme
    mevcut değildi. Bütün mesele ve yegâne maksat, Allah kelâmı ile
    90 44/Duhân, 39
    91 8/Enfâl, 34
    92 12/Yusuf, 106
    93 6/En’âm, 116
    CÂHİLİYYE
    - 33 -
    beraber “hadis” dediğimiz Peygamber tavsiyeleri ve buyruklarının,
    insanların kalbine ve zihnine nakşedilmesinnden ibâretti.
    Sahâbe-i Kiramın bir kısmı Kur’an âyetlerini yazarak, çoğu da
    bunları ve Rasûlullah’ın söylediklerini ezberleyerek, bir yandan
    da aralarında müzâkere ederek “ilm”i koruyor, yayıyor ve geliştiriyorlardı.
    Daha da önemlisi, bu öğrendiklerini “yaşıyor”, eski
    bâtıllarını atıp yeni hayat tarzının gereklerine göre vaziyet alıyorlardı.
    Her öğrenilen yeni şey, mutlaka hayatlarında ve tavırlarında
    bir değişikliğe sebep oluyordu. İlim buydu, öğrenilen ve öğretilen
    Allah’ın kelâmı, Rasûlü’nün beyanı ve tavsiyeleri idi. Çünkü istenen
    ve emredilen de bundan başkası değildi. İlk emir “oku!” emri,
    vahy kitabı Kur’an dışında başka bir kitaba mı işaret ediyordu?
    Rasûlullah ve ashâb “oku!” emrinden neyin okunmasını anlıyordu?
    Rasûlullah’ın dönemindeki durumdan da kolaylıkla anlaşılıyor
    ki, ilme konu olan, birinci planda Allah’ın Kitabı ile Rasûlü’nün
    sünneti idi. Kadın-erkek her müslümana farz olan ilmin de öncelikle
    bundan başkası olduğu söylenemez. Bu bakımdan, özellikle
    müslümanlar için ilim söz konusu olduğu ve İslâmî bir ilke olarak
    ilmin kıymetinden bahsedildiği zaman, ilim lafzının kapsamı olarak:
    Allah’ın kelâmını, Rasûlü’nün sözlerini ve tavırlarını bilmeliyiz.
    Bu iki esasın özünü ve ruhunu, mânâsını ve mesajını aksettiren her
    nevi kitap ve yazılı ürünler de bu cümledendir. Herhangi bir yazılı
    eser, ancak bu ölçüye göre ve sadece bu şartla müslümanın ilmine
    esas konu olabilir. Unutmamalı ki, bütün kitaplar, tek bir Kitab’ı
    daha iyi anlamak ve yaşamak için okunur, okunmalıdır.
    Bir müslümana göre, ilmin İslâm’dan ibâret olduğu herhalde
    anlaşılmıştır. Yüce Allah, insanlığa bir din gönderdi. Peygamber de
    o dinin öğretimi ile görevli idi. Peygamber’in risâlet görevi, ancak
    “getirdiği şeyler”i insanlara anlatması ve öğretmesiyle tamamlanıyordu.
    Allah’ın gönderdiğini insanlara tebliğ ve telkin etmekle
    din tamam olacaktı. Allah, insanlara içlerinden bir Elçi göndermişti
    ve bu Elçi onlara “Kitabı ve hikmeti öğretiyor”du.94 Görülüyor
    ki O’nun öğrettiği Kitap’tır ve dalâletten ancak bu Kitap’la kurtulabilir
    insan. Onlar da önce açık bir dalâlet içinde idiler ve bu
    Kitap’la kurtuldular. Bu demektir ki, çağlar boyunca gelmiş geçmiş
    ve Kıyâmete kadar da gelip geçecek olan her toplum, yalnız
    bu öğreti ile kurtulacaktır sapıklıktan. İnsanlık, bu vahyi kalbine
    yerleştirmekle gerçek kurtuluş yolunu bulacak, sonu felâha çıkan
    dosdoğru yola girmiş olacaktır.
    94 3/Âl-i İmran, 164; 62/Cum'a, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    İlmin, özü ve aslı itibariyle İslâm’dan ibâret olduğunu,
    Peygamberimiz’e “Onlar sana uymazlar; eğer sen de sana ilim geldikten
    sonra onlara uyarsan zâlimlerden olursun.”95 şeklinde hitap
    edilmesinden de anlıyoruz. Buradaki “sana ilim geldikten sonra”
    ifadesinden, ilmin İslâm mânâsına olduğu açıkça görülüyor. Çünkü
    Peygamberimiz’e gelen ilim İslâm’dı. Bu ölçüyle, İslâm’ı konu
    ve yine onu gâye edinmeyen bilgilerin bir müslümana göre ilim
    olmayacağı prensibini benimsiyoruz. Bu ölçüye uymayan diğer
    mâlumatlar, bilgi yığınlarından, kafa hamallığından ibarettir. Kişiye
    Allah’ı ve kendi sorumluluklarını hatırlatmayan, onu Allah’tan
    uzaklaştıran bilgi yığınlarına ilim denilebilir mi? Ve İslâm bunların
    faziletli olduklarını söyler mi? Kur’an ve Sünnet temel kaynaktır
    müslüman için, müslümanın ilmi için. Bu temel kaynakları anladıktan
    ve onların ruhuna nüfuz ettikten sonra, artık ikinci derecede
    önemli kitaplarla ilim yolunda ilerlenebilir. Bu sağlam ölçü ile
    öğrenilen bütün bilgiler ve karşılaşılan fikirler doğru istikamete
    yönlendirilir.
    Sağlam ölçüye, mutlaka sahip olmalıyız; buna sahip olunmadan
    okunan şeyler zararlı olacaktır. Midesi bozuk olan bir insana
    yediği şeyler zararlı olduğu ve bozukluğu artırdığı gibi, sağlam
    bir inanç ve İslâmî hassâsiyete sahip olmayan kimsenin okuduğu
    şeyler de onun fesâdını arttırır. İslâm, temel kaynaklarıyla okunup
    anlaşıldıktan sonra insana hiçbir şey zarar veremez. Çünkü Hak
    bulunmuştur, ölçü ve terazi mevcuttur, sağlama yapabileceğimiz
    mikyas belirlenmiştir; bâtıllar kolayca seçilip reddedilebilir.
    Yüce Allah’ın Kitab’ında, “ilm” kökünden gelen lafızların bulunduğu
    âyetlere dikkatle bakıldığı zaman görülür ki, Allah’ın kullarından
    öncelikle istediği, kendi birliğinin ve sıfatlarının bilinmesi,
    Rab’lığının kabul edilip O’na teslim olunmasıdır. Bu cümleden
    olarak insanın, imanını olgun ve kuvvetli hale getirmesi de ilk istenen
    şeylerdendir. Yani, mutlak ve niteliksiz olarak soyut “bilgi”,
    ne olursa olsun bilinip öğrenme, hiçbir zaman övülmemiş, mutlak
    sûrette belli nitelikleri olan muayyen, yani hayırlı ve faydalı bir ilim
    tavsiye edilmiştir. Allah katında değerli olan ilim, insanın yakîn derecesinde
    bir imana sahip olmasını sağlayacak ilimdir. 96
    Zaten İmam Gazali’nin de belirttiği gibi asr-ı saâdettte de
    “ilim” sözü, Yüce Allah’ı, Kitabını ve kulların fiillerinin hükümlerini
    kapsayan ilme verilen bir isimdi. Fakat zamanla insanlar özellikle
    ilim kelimesini istismar ederek diledikleri mânâya kullanmaya
    95 2/Bakara, 145
    96 Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Y. s. 50 ve devamı
    CÂHİLİYYE
    - 35 -
    başladılar.97 Bunun doğal bir sonucu olarak da, ilimdeki öz ve gâye
    çoğu zaman kaybedilmiş; ilim, bir gerçeğe ulaşmak için kullanılan
    “araç” olmaktan çıkarak başlı başına bir “amaç” ve bir “meslek”
    haline gelmiştir.
    Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok
    daha etkinleşip azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını
    çok boyutlu ve yaygın olarak yürütme avantajına da sahip bulunuyor.
    O yüzden İslâm, “câhil” ünvanını hiç bilmeyen bilgisize
    değil; yanlış bilene, İslâm’la ilgili “ilm”e sahip olmayan ve vahyi
    kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik ve hatta ilkellik,
    bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
    İlim, maldan çok daha hayırlıdır. Onun için ilim, kendinden
    daha düşük bir şeye âlet ve köle yapılmamalı; ilmi basit dünya
    menfaati uğrunda kullanmamalı, ilmi ve ilim sahibini harcamamalıdır.
    İlmin kapısı Hz. Ali, şu tavsiyelerde bulunur: “Sana söyleyeceklerimi
    iyi belle. İlim maldan hayırlıdır. İlim seni korur; malı ise
    sen korursun. İlim amel edildikçe ve başkalarına verildikçe artar;
    mal ise harcandıkça eksilir. İlim âlime hayatında itibar kazandırır,
    ölümden sonra da hayırla anılmasına vesile olur; malın sağladığı
    yalancı itibar malla birlikte tümden kaybolur. Nice zenginler vardır
    ki hayatta iken ölüdürler; Âlimler ise dünya durdukça hayattadırlar.”
    98
    Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de câhiliyye kelimesi, toplam 4 yerde geçer. 99
    Câhiliyye kelimesinin kökü olan “c-h-l” ve türevleri ise toplam 24
    yerde zikredilir.
    Câhiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında sürekli
    var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur. Peygamberimiz’den
    önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi; günümüz modern
    câhiliyyesi de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir. Câhiliyyenin, kendine
    göre (Allah’a dayanmayan) inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk
    anlayışı ve devlet görüşü vardır. Kur’an’da câhiliyye kelimesinin
    geçtiği dört âyet, câhiliyyenin temel dört görünüşünü ifade eder:
    a- Câhiliyyenin inanç sistemi, Allah hakkındaki zannı: “...Kendi
    canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah hakkında haksız olarak
    câhiliyye zannına kapılıyorlardı.” 100 Dolayısıyla vahye/ilme dayanan
    97 Gazâlî, İhyâ-i Ulûmi’d-Dîn, c. 1, s. 54
    98 M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü's-Sahâbe, 4/1503
    99 3/Âl-i İmrân, 154; 5/Mâide, 50; 33/Ahzâb, 33; 48/Feth, 26.
    100 3/Âl-i İmrân, 154
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    bir inanç değil; zanna ve cehâlete dayanan bir inanç câhiliyyenin
    özelliğidir.
    b- Câhilî yaşayış biçimi, câhiliyye taassub ve barbarlığı: “O
    zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu
    yerleştirmişlerdi...”101 Dolayısıyla câhiliyyenin kendine has, İslâm dışı
    bir hayat tarzı, dünya görüşü söz konusudur.
    c- Câhiliyye ahlâk anlayışı/ahlâksızlığı: “(Ey peygamber hanımları!)
    evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp
    saçılarak, zînetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin...”102İslâm
    ahlâkıyla bağdaşmayan modern bazı tavır ve kıyafet/kıyafetsizliğin
    eski câhiliyyenin devamı olduğu anlaşılmaktadır.
    d- Câhiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı: “Yoksa onlar
    câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü/
    hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”103 Demek ki, Allah’ın
    hükmüne dayanmayan câhiliyye yönetimi, İslâm öncesi câhilî yönetimin
    hortlatılmasından başka bir şey değildir.
    Kur’an’ın ifâdelerinden anlaşılan odur ki; câhiliyye mensûbu
    câhil insan, puta tapmakta ısrar eder,104 azap, mûcize istemekle
    Allah’ı ve Peygamber’i kendine göre âciz bırakmaya çalışır. Tuzak
    kurar, yalancıdır, kıskançtır.105 Şirke dâvet eder.106 Allah’a yalan
    isnad eder.107 Peygmaberlerden insan gücünün sınırlarını aşan
    olağanüstü şeyler göstermelerini talep eder.108 Allah hakkında
    kötü zanda bulunur.109 Kavmiyetçidir.110 Ayrıca açılıp saçılmak,111
    zinâ etmek112 de câhilî birer davranıştır. Fâsıklar câhiliyye hükmünün
    özlemi içinde olan, câhilî bir hayat tarzını benimseyen
    insanlardır.113Mü’minler câhil olmamak için, bu kötü hasletlerden
    uzak durmanın yanında, şirke dâvet edenlerden yüzçevirmeli,114
    Allah’tan kâfirleri bağışlamasını istememeli115ve fâsıkların getir-
    101 48/Fetih, 26
    102 33/Ahzâb, 33
    103 5/Mâide, 50
    104 46/Ahkaf, 23; 6/En’âm, 111
    105 12/Yusuf, 89
    106 25/Furkan, 63
    107 2/Bakara, 67
    108 6/En’âm, 35
    109 3/Âl-i İmrân, 154
    110 48/Fetih, 26
    111 33/Ahzâb, 33
    112 12/Yusuf, 33; 4/Nisâ, 17
    113 5/Mâide, 50
    114 7/A’râf, 119
    115 11/Hûd, 46
    CÂHİLİYYE
    - 37 -
    dikleri haberleri aslını araştırmadan kabul edip kullanmamalıdırlar.
    116
    “Sana kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir
    uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine
    düşmüştü. Allah’a karşı haksız yere câhiliyye zannıyla zanlara kapılarak:
    ‘bu işten bize ne var ki!?’ diyorlardı. De ki: ‘Şüphesiz işin tümü
    Allah’ındır.’ Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar. ‘bu
    işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik’ diyorlar. De ki: ‘Eğer
    evlerinizde de olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine
    devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sînelerinizdeki denemek ve
    kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sînelerin özünde saklı
    duranı bilendir.” 117
    “Yoksa onlar câhiliyye hükmünü/yönetimini mi istiyorlar? İyi anlayan
    bir topluma göre, Allah’tan daha güzel hükmü/yönetimi olan kim olabilir?”
    118
    “Allah bahîra, sâibe, vasîle ve hâm diye bir şey (meşrû) kılmamıştır. Fakat
    kâfirler, yalan yere Allah’a iftirâ etmektedirler ve onların çoğunun da
    kafaları çalışmaz. Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiği
    vakit: ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter’ derler. Ataları
    hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” 119
    “(Ey peygamber hanımları!) evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye
    (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, zînetlerini göstererek yürüyüşü gibi
    yürümeyin...” 120
    “O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu
    yerleştirmişlerdi...” 121
    “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık (günahtan korkmayan, açıktan günah
    işleyen) birisi size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa cehâlet
    sonucu (farkında olmadan) bir topluluğa kötülükte bulunursunuz da,
    sonra işlediklerinize pişman olursunuz.” 122
    “Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir ücret/mal istemiyorum. Benim
    ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim.
    Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi câhillik etmekte
    olan bir kavim görüyorum.” 123
    116 49/Hucurât, 6
    117 3/Âl-i İmrân, 154
    118 5/Mâide, 50
    119 5/Mâide, 103-104
    120 33/Ahzâb, 33
    121 48/Fetih, 26
    122 49/Hucurât, 6
    123 11/Hûd, 29
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Câhilî değerlere sahip böylesi bir zihniyet aynı zamanda korkunç
    bir ahlâkî çöküşün de temelini oluşturmaktadır. “Siz gerçekten
    kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz
    câhillik etmekte olan bir kavimsiniz.” 124
    “Dediler ki; ‘Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Şu halde
    eğer doğru söylüyorsan tehdit ettiğin şeyi bize getir.’ Dedi ki: ‘İlim ancak
    Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum, ancak sizi
    câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.” 125
    “İçinizden kim bir cehâlet sonucu bir kötülük işler, sonra tevbe eder
    ve (kendini) ıslah ederse kuşku yok, O, bağışlayandır, merhamet edendir.”
    126
    “Allah’ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük
    yapanların, sonra hemen tevbe edenlerinkidir.” 127
    “(Nuh, boğulmak üzere olan müşrik oğlu için dedi ki:) ‘Rabbim şüphesiz
    benim oğlum âilemdendir ve Senin vaadin de doğrusu haktır. Sen
    hâkimlerin hâkimisin.’ Dedi ki: ‘Ey Nûh, kesinlikle o senin âilenden değildir.
    Çünkü o, sâlih olmayan bir iş (şirk işlemiştir). Öyleyse hakkında ilmin
    olmayan şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben, câhillerden olmayasın diye
    sana öğüt veriyorum.’ Dedi ki: ‘Rabbim, ilmim/bilgim olmayan şeyi Senden
    istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet
    etmezsen, hüsrâna uğrayanlardan olurum.” 128
    “Eğer onların yüzçevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir âyet getirmek
    için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya
    gücün yetiyorsa (öyle yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidâyet
    üzere toplardı. Öyleyse sakın câhillerden olma.” 129
    “(Yusuf) dedi ki: ‘Rabbim, zindan bunların beni kendisine çağırdıkları
    şeyden bana daha sevimlidir. Onların kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan
    onlara (korkarım) eğilim gösterir (böylece) câhillerden olurum.”
    130
    “Onları hidâyete çağırsanız işitmezler. Onların sana baktıklarını sanırsın,
    oysa onlar görmezler. Sen affı tut, ma’rûfu emret ve câhillerden
    yüzçevir.” 131
    124 27/Neml, 55
    125 46/Ahkaf, 22-23
    126 6/En’âm, 54
    127 4/Nisâ, 117
    128 11/Hûd, 45-47
    129 6/En’âm, 35
    130 12/Yusuf, 33
    131 7/A’râf, 198-199
    CÂHİLİYYE
    - 39 -
    “Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size
    mi ayırdı?! Rahmân’a isnat edilen kız çocuğuyla, onlardan biri müjdelenince
    hiddetinden yüzü simsiyah kesilir. Süs içinde yetiştirilip savaş edemeyecek
    olanı istemiyorlar mı? Onlar, Rahmân’ın kulları olan melekleri
    de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışını mı gördüler? Onların bu
    şâhitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.” 132
    “Onlar (müşrikler), kızları Allah’a -ki Allah bundan münezzehtir-, beğenip
    hoşlandıklarını (erkek çocukları) da kendilerine nisbet ediyorlar.”133
    (Huzâa ve Kinâne kabîleleri, ‘melekler, Allah’ın kızlarıdır’ diyorlardı.
    Hâlbuki kendileri kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı.
    Nitekim bundan sonraki âyetler onların kız çocuklarına karşı
    takındıkları tavrı çok iyi tasvir etmektedir.)
    “Onlardan biri kız ile müjdelendiği zaman, öfkelenmiş olarak yüzü
    kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden
    gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde kalarak yanında tutacak mı,
    yoksa toprağa mı gömecek? (Bunu düşünür durur). Bakın ki, verdikleri
    hüküm ne kadar kötüdür!” 134
    “Diri diri toprağa gömülen kızlara, ‘suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle
    öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda... her kişi (hayır ve şerden)
    neler yapıp getirdiğini anlar.” 135
    “Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz.
    Eğer ittika ediyor/(Allah’tan) korkuyorsanız, sözü, (yabancı erkeklere
    karşı) yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan kimse kötü
    ümide kapılmasın. Mar’rûf/güzel ve münâsip sözler söyleyin. Evlerinizde
    vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak ziynetlerini
    göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin,
    Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, ricsi/şek ve şüpheyi
    (kötü huyları) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Evlerinizde
    okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin
    iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.” 136
    “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek
    elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın
    âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey
    Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini
    kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı
    gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi,
    132 43/Zuhruf, 16-19
    133 16/Nahl, 57
    134 16/Nahl, 58-59
    135 81/Tekvîr, 8-9, 14
    136 33/Ahzâb, 32-34
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları,
    iman etmeyenlerin dostları kıldık.” 137
    “Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da
    korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır.
    Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır. Mü’min
    kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus
    ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları hâriç olmak üzere, ziynetlerini
    teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.
    Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının
    oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin
    oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri),
    erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler
    yahut henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında
    olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte
    oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri
    üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allah’a
    tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” 138
    “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini)
    üstlerine almalarını (vücutlarını örtmelerini) söyle. Onların tanınması
    ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah, çok bağışlayan, çok
    merhamet edendir.” 139
    “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar,
    ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları
    bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Hidâyet çağrısına
    kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını
    işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve
    körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” 140
    “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiği vakit, ‘babalarımızı
    üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey
    bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” 141
    “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk.
    Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: ‘Allah kötülüğü emretmez.
    Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 142
    137 7/A’râf, 26-27
    138 24/Nûr, 31
    139 33/Ahzâb, 59
    140 2/Bakara, 170-171
    141 5/Mâide, 104
    142 7/A'râf, 28
    CÂHİLİYYE
    - 41 -
    “(Âd kavmi, peygamberleri Hûd (a.s.)’a) Dediler ki: ‘Sen bize tek
    Allah’a kulluk etmemizi ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız
    için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini (azâbı) getir.
    (Hûd) dedi ki: ‘Artık size Rabbinizden bir azap ve bir gazab/hışım inmiştir.
    Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın
    taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse,
    şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” 143
    “Kıyâmet gününde, ‘Biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin
    Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları
    kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar
    da), ‘Evet (Rabbimiz olduğuna) şâhit olduk’ dediler. Yahut (ne yapalım)
    daha önce babalarımız Allah’a şirk/ortak koştu, biz de onlardan sonra
    gelen bir nesildik, (onun için biz de onların izinden gittik. Ahd’i) iptal
    edenlerin yüzünden bizi helâk edecek misin?” 144
    “Onlar (Firavun ve toplumu) dediler ki: ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz
    (dinden) bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun
    diye mi bize geldin? Hâlbuki biz size inanacak değiliz.” 145
    “(Medyen halkı) Dediler ki: ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları)
    bırakmamızı yahut mallarımızda (eksik veya fazla verme hususunda)
    dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Hakikaten
    sen yumuşak huylusun, çok akıllısın, (diyerek alay ettiler).” 146
    “O halde onların tapmakta oldukları şeylerden (bu şeylerin onları azaba
    götürdüğünden) şüphen olmasın. Çünkü onlar ancak daha önce babalarının
    taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların (azaptan) nasiplerini mutlaka
    eksiksiz olarak vereceğiz.” 147
    “(Yusuf dedi ki:) Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli tanrılar mı daha iyi,
    yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Siz, Allah’ı bırakıp sadece sizin ve
    atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar
    hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm Allah’tan başkasının
    değildir. O da Kendisinden başkasına ibâdet etmememizi emretmiştir.
    İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 148
    “Dediler ki; ‘Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Şu halde
    eğer doğru söylüyorsan tehdit ettiğin şeyi bize getir.’ Dedi ki: ‘İlim ancak
    Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum, ancak sizi
    câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.” 149
    143 7/A’râf, 70-71
    144 7/A’râf, 172-173
    145 10/Yûnus, 78
    146 11/Hûd, 87
    147 11/Hûd, 109
    148 12/Yûsuf, 39-40
    149 46/Ahkaf, 22-23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    “Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı
    ve her şeyi karşılarına toplasaydık -Allah’ın dilediğ dışında- yine
    onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu câhillik ediyorlar.” 150
    “Onların da (Allah evlât edindi diyenlerin), atalarının da bu konuda
    hiçbir bilgisi yoktur. (Onların küfür ve iftira husûsunda) ağızlarından
    çıkan bu söz ne büyük oldu! Çünkü yalandan başka bir şey söylemiyorlar.”
    151
    “Andolsun Biz, daha önce İbrâhim’e de hidâyet, dürüstlük ve bilgi
    gücü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına
    geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’ demişti. Dediler ki:
    ‘Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler olarak bulduk.’ ‘Doğrusu, dedi,
    siz ve babalarınız, açık bir sapıklık içindeymişsiniz.” 152
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli
    ateşin azabına çağırıyor idiyse!” 153
    “Onlara açık açık âyetlerimiz okunduğu zaman demişlerdi ki: ‘Bu, sizi
    babalarınızın taptığı (putlardan) çevirmek isteyen bir adamdan başkası
    değildir. Bu (Kur’an) da uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir.’
    Hak kendilerine geldiğinde hakkı inkâr edenler de: ‘Bu, apaçık bir büyüdür,
    başka bir şey değildir’ dediler.” 154
    “Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır. Kuşkusuz onlar
    atalarını dalâlette buldular da peşlerinden koşup gittiler. Andolsun
    ki, onlardan önce eski toplumların çoğu dalâlete düştü. Kuşkusuz, Biz
    onlara uyarıcılar göndermiştik. Uyarılanların âkıbetinin ne olduğuna bir
    bak! Allah’ın ihlâslı kulları müstesnâ” 155
    “Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar?
    Hayır! Sadece, ‘biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların
    izinde gidiyoruz’ derler. Senden önce de hangi memlekete uyarıcı
    göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: ‘Babalarımızı bir din üzerinde
    bulduk, biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi. ‘Ben size, babalarınızı
    üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi
    bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizinle gönderilen
    şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların
    sonu nasıl oldu?” 156
    150 6/En’âm, 11
    151 18/Kehf, 5
    152 21/Enbiyâ, 51-54
    153 31/Lokman, 21
    154 34/Sebe’, 43
    155 37/Sâffât, 68-74
    156 43/Zuhruf, 21-25
    CÂHİLİYYE
    - 43 -
    “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey
    değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve
    nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından
    yol gösterici gelmiştir.” 157
    “Biz, insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar,
    seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak
    koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O
    zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” 158
    “Eğer onlar (ana-baban) seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü
    körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla
    dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz
    ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” 159
    Hadis-i Şeriflerde Câhiliyye Kavramı
    “Dikkat edin! Bütün câhiliyye emirleri (kanunları, yasaları, hükümleri
    ve bakış açıları) ayaklarımın altındadır ve hepsi de kaldırılmıştır...” -Vedâ
    Hutbesinden- 160
    “Kim imama bey’at etmeden ölürse, câhiliyye ölümü (gibi bir ölüm)
    ile ölür.” 161
    “Ümmetimin içinde câhiliyye döneminden kalma, tamamen terk edemeyecekleri
    dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek, başkalarının soyuna
    dil uzatmak, yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek, ölünün arkasından yüksek
    sesle ağlamak.” 162
    “Câhiliyye dâvâsı (câhiliyye zamanındaki gibi kavmiyyetçilik ve asabiye)
    güdenler bizden değildir.” 163
    Bilâl-i Habeşî’ye (r.a.) ‘siyah kadının oğlu’ diyerek hakaret
    eden Hz. Ebû Zerr’e (r.a.) Peygamberimiz (s.a.s.): “Onu annesinin
    renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hâlâ câhiliyye ahlâkı
    bulunmaktadır.” 164
    “Her kim tâatten çıkar ve cemaatten ayrılırsa, câhiliyyet ölümüyle ölür.
    Kim körükörüne (çekilmiş) bir sancağın altında harbeder, bir asabe (-baba
    157 53/Necm, 23
    158 29/Ankebût, 8
    159 31/Lokman, 15
    160 Müslim, Hacc 194, h. no: 1218; Tirmizî, Fiten 2, h. no: 2610; Tefsîr 2, h. no:
    3087
    161 Müslim, İmâre 58, hadis no: 1851
    162 Müslim, Cenâiz 29, hadis no: 934
    163 Müslim, İmâre 53, hadis no: 1848; Buhârî, Cenâiz 39
    164 Buhârî, İman 22, Edeb, 79, Itk 28; Müslim, Eymân, 38-40; Ebû Dâvud, Edeb
    133, h. no: 5157
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    tarafından akrabâ-; kavim, ırk) nâmına kızar veya bir asabeye dâvet eder
    ya da bir asabeye yardımda bulunur da öldürülürse, bu da, bir câhiliyyet
    ölümüdür. Kim de benim ümmetime karşı çıkar, iyisini-kötüsünü
    vurur,
    mü’minden çekinmez, ahid sahibine verdiği sözü de yerine getirmezse o,
    benden değildir, ben de ondan değilim.” 165
    “Câhiliyye dâvâsıyla hak iddia eden kimse bizden değildir.” 166
    “Kimin bir kız çocuğu olur, onu (diri diri) gömmez, hor ve hakir görmez
    ve oğlan çocuğunu ona tercih etmezse, Allah bu kız çocuğu sebebiyle
    onu Cennete koyar.” 167
    Dârimî’nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerife göre; ashâbdan biri
    Allah Rasûlü (s.a.s.)’nün huzuruna geliyor ve câhiliye dönemindeki
    geçmişine âit bir vahşeti dile getiriyordu: “Yâ rasûlallah!
    Biz câhiliyye döneminde kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Benim
    de bir kız çocuğum vardı. Annesine, ‘bunu giydir, dayısına
    götüreceğim’ dedim. (Kadın bunun ne demek olduğunu bilirdi.
    Ciğerpâresi, evlâdı biraz sonra bir kuyuya gömülecek ve orada çırpına
    çırpına can verecekti. Fakat kadının böyle bir vahşetin önüne
    geçmek hak ve selâhiyeti yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp
    gözyaşı dökmekti.) Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk hakikaten
    dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıldı. Elinden tutup
    daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya
    bakmasını söyledim. O tam eğilip kuyuya bakayım derken, sırtına
    bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat nasılsa, eliyle
    kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan
    da ‘babacığım üzerin tozlandı’ deyip elbisemi silmeye çalışıyordu.
    Buna rağmen bir tekme daha vurdum, onu diri diri toprağa gömdüm.”
    Adam bunu anlatırken Allah Rasûlü ve yanındakiler hıçkıra kıçkıra
    ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi ‘be adam Rasûlullah’ı
    hüzün içinde bıraktın!” deyince, Efendimiz adama: “Bir daha anlat”
    dedi. Adam hâdiseyi bir kere daha anlattı. Rasûlullah’ın gözlerinden
    akan yaşlar mübârek sakalını ıslattı.168 (Rasûlullah (s.a.s.),
    olayı tekrar anlattırmakla sanki şunu anlatmak istiyordu: “İşte
    siz İslâm’dan öce câhiliyye döneminde böyleydiniz. Tekrar anlattırdım
    ki, İslâm’ın kazandırdığı insanlığı bir kere daha hatırlamış
    olasınız.”
    165 Müslim, İmâre 53; İbn Mâce, Fiten h. no: 3948; Neseî, Tahrîmu'd-Dem, h.
    no: 4097
    166 Buhârî, Cenâiz 39
    167 Ebû dâvûd, Edeb 121
    168 Dârimî, Mukaddime 1
    CÂHİLİYYE
    - 45 -
    “Kim körükörüne (dikilmiş) bir sancağın altında asabiyete davet veya
    bir asabiyete yardım ederken ölürse, bu câhiliyyet ölümüdür.” 169
    “Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık dâvâsı üzerine birbirini öldürenler,
    bizden değildir. Irkçılık üzerine ölenler
    de bizden değildir.” 170
    Ensâr ile muhâcirler arasında meydana gelen bir tartışma üzerine
    de Hz. Peygamber şöyle söylemiştir: “Şu câhiliyye çığlığını bırakınız!
    O ne kötü şeydir!” 171
    “Insanların câhiliyye devrinde hayırlı olanları İslâm devrinde de hayırlıdır.”
    172
    Bir zamanlar düşman iki kabile iken Hz. Peygamber’in önderliğinde
    güçlü sevgi bağlarıyla birbirine bağlanmış olan Evs
    ve Hazrec’den bazı kimseler dostane bir şekilde sohbet ettikleri
    sırada müslümanların birlik ve beraberliğini kıskanan bir
    yahûdi, iki kabilenin eski rekabetlerini hatırlatan bazı şiirlerle
    onları tahrik etmişti. Tarafların silâha sarılarak dövüşmek üzere
    harekete geçtiklerini öğrenen Hz. Peygamber kendilerine şöyle
    hitap etti: “Ey müslüman topluluk, Allah’tan korkun! Ben aranız da
    bulunuyorken, Allah sizi İslâm’a kavuşturmuş, onunla müşerref kılmış,
    câhiliyye zihniyetinden kurtarmış, küfürden uzaklaştırmış ve sizi birbirinize
    dost kılmışken nasıl oluyor da yine câhiliyye dâvâsıyla birbirinize
    düşebiliyorsunuz!” 173
    Habeş muhâcirleri adına Necâşî ile konuşan Ca’fer b. Ebû Tâlib
    şöyle demişti: “Ey hükümdar! Biz câhiliyye zihniyetine sahip bir
    kavimdik; putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhuş yapardık; akrabalık
    bağlarına riâyet etmez, komşularımıza kötülük ederdik,
    güçlü olanlarımız zayıfları ezerdi” 174
    Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) Ahmes’li bir kadın şöyle bir soru sormuştur:
    “Câhiliyyeden sonra Allah’ın getirdiği bu iyi ve uygun
    işin (İslâm’ın) bekası ne kadar sürer?” Hz. Ebû Bekir (r.a.): “İmamlarınız
    sizi (İslâmî) istikamet üzere doğru tuttuğu müddetçe” diye
    cevap vermiştir. 175
    Selman’dan (r.a.) rivâyet edilmiştir ki, Halîfe Ömer İbn Hattab
    (r.a.), Selman’a (r.a.), “halîfe ile melik/kral arasındaki farktan
    169 Müslim, İmâre, 57; Neseî, Tahrîmu'd-Dem, h. no: 4098
    170 Ebû Dâvud, Edeb, h. No: 5121
    171 Buhârî, Menâkıb 8
    172 Buhârî, Enbiyâ 8, Menâkıb 1
    173 İbn Hişam, I/555-556
    174 İbn Hişâm, I/335-336
    175 Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 25; Dârimî, Mukaddime 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    sorduğunda Selman (r.a.) şu cevabı vermiştir: “Müslümanların
    arazisinden bir dirhem veya daha az veya daha çok toplarsan,
    sonra da onu lâyık olmayan yere koyarsan (sarfedersen) işte sen
    bu halinle kralsın demektir. Halîfe ise, halka adâletle davranandır,
    aralarında adâletli ve düzgün bir şekilde taksimat yapandır, erkeğin
    ev halkına ve ananın çocuğuna olan şefkati gibi halkına şefkat
    ve merhamet eden ve Allah’ın kitabıyla hükmedendir.” Kâ’b, bu
    cevap üzerine şöyle dedi: “Bu mecliste halîfe ile melikin arasını
    ayırt edecek kimseyi zannetmiyordum. Fakat Allah Selman’a cevabı
    ilham etti.” 176
    Ebû Mes’ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü
    dendi, biz câhiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek
    miyiz?” Şu cevabı verdiler: “Müslüman olduktan sonra iyi olana,
    câhiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene,
    hem İslâm’daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır.”
    177
    Açıklama: Hadis, daha önceleri kâfir iken, sonradan Müslüman
    olan bir kişinin daha önceki hayatından suale maruz kalıp
    kalmama meselesine kayıtlı ve şartlı olarak cevap getirmektedir.
    İslâm olduktan sonra amel-i sâlih sahibi ise sual yok, değilse var.
    Hattâbî der ki: “Bu hadisin zahiri, ümmetin icmâ ettiği “İslâm, öncesini
    siler” hükmüne muhâlefet eder. Allah Teâlâ: “O küfredenlere
    söyle ki: Eğer (sana düşmanlıktan) vazgeçerlerse geçmiş (günahları) affedilecektir”
    178 buyurmuştur.”
    Hattâbî devamla der ki: “Bu hadisin mânâsı şöyle olmalıdır:
    “Kâfir Müslüman oldu mu geçmişinden muâheze olunmaz.
    İslâm’da çok fazla günah işler ve Müslümanlığına devamla birlikte,
    aşırı, şiddetli mâsiyetlere girerse, İslâm’da işlediği cinâyeti sebebiyle
    muaheze olunur ve küfür sırasında yaptığı başına kakılır.
    Sanki şöyle denir: “Sen şu kötü işleri kâfirken yapmadın mı? Müslümanlığın
    seni bunlardan men etmedi mi?”
    İbn Hacer, bu görüşü: “Önceki amelinden yapılacak evvelki
    muaheze, başa kakma sûretiyle, sonraki günahların muahezesi,
    cezâlandırma sûretiyle olacaktır” diye özetledikten sonra der ki:
    “Evla olanı, başkasının görüşüdür. Hadiste geçen “isâe” (günah,
    kötülük) kelimesinden murad küfürdür, çünkü “küfür”, “isâe”nin
    nihâyeti, günahların en şiddetlisidir. Adam irtidat eder ve küfrü
    üzerine de ölürse, sanki Müslüman olmamış gibidir ve hayatı
    176 et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/306; Târihu’l-Hulefâ, es-Süyûtî, s. 140
    177 Buhârî, İstitâbe 1; Müslim, İman 189, h. no: 120
    178 8/Enfâl, 38
    CÂHİLİYYE
    - 47 -
    boyunca yaptığı bütün amellerden muaheze olunur. Buhârî, bu
    hadisi “Büyük günahların en büyüğü şirktir” hadisinden hemen
    sona zikretmek sûretiyle, bu söylediğimiz açıklamaya işaret etmiş
    olmaktadır.” 179
    Câhiliyye Asabiyetiyle/Irkçılıkla İlgili Hadis-i Şeriflerden
    Seçmeler
    “Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran Bizden değildir; ırkçılık için savaşan Bizden
    değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen Bizden değildir.” 180
    “Asabiyet (kavmiyetçilik) dâvâsına kalkan, onu yaymaya çalışan, bu
    dâvâ yolunda mücâdeleye girişen Bizden değildir.” 181
    “Bir kimsenin câhiliyye âdetince kavim ve kabilesine intisab ederek
    onlardan yardım talep ettiğini (ırkçılık yaptığını) duyacak olursanız ona:
    ‘babanın zekerini/penisini ye’ deyin ve bunu açık açık söyleyerek îmâ ve
    kinâyede de bulunmayın.” 182
    “Câhiliyyetin kavmiyet iddiasını yapana açık sövünüz, ona kapalı sövmeyiniz
    (ona, kinâye yapmayınız).” 183
    “Aziz ve Celîl olan Allah, sizden câhiliyyet devrinin kabalığını
    ve babalarla
    övünmeyi gidermiştir. Mü’min olan, takvâ sahibidir. Kâfir olan
    ise, şakîdir. Siz, Âdem’in çocuklarısınız, Âdem de topraktan yara-tılmıştır.
    Bir kısım erkekler, bir kavimle (kâfir olarak ölenlerle)
    övünmeyi
    terk etsinler. Çünkü onlar, cehennem kömüründen
    bir kömürdürler yahut
    onlar, Allah indinde, burnu ile pislik yuvarlayan pislik böceğinden
    daha aşağıdırlar.”
    184
    “Kim kâfir olan dokuz atasını, onlarla izzet ve şeref kazanmak
    düşüncesiyle
    sayarsa, cehennemde onların onuncusu
    olur.” 185
    “Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, nesebi hızlandırmaz.” 186
    “Şüphesiz Allah, sizin sûretinize ve mallarınıza bakmaz. Lâkin kalplerinize
    ve amellerinize bakar!” 187
    179 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. 14/391
    180 Müslim, İmâre 53, 57, hadis no: 1850; Ebû Dâvud, Edeb 121; İbn Mâce, Fiten
    7, hadis no: 3948; Nesâî, Tahrim 27, 28
    181 Ebû Dâvud, Edeb 112
    182 Ahmed bin Hanbel, 5/136
    183 İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, Bab, 436, hadis no: 963
    184 Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 5116; Tirmizî, Menâkıb, h. no: 4212-4213,
    Tefsiru'l-Kur'ân, h. no: 3486; Ahmed bin Hanbel, c. 2, s. 361
    185 Ahmed bin Hanbel, 5/128
    186 Müslim, Zikr 38; İbn Mâce, Mukaddime 225; Ebû Dâvud, İlm, h. no: 3643;
    Dârimî, Mukaddime 351
    187 Müslim, Birr ve's-Sıla, 34
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    Vasîle bin el-Eskâ (r.a.) anlatıyor: “Ben, ‘Yâ Rasûlallah! Adamın
    kendi kavmine bir zulüm üzerine yardım etmesi asabiyetten
    (ırkçılıktan) mıdır?’ diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Evet” buyurdu.”
    188
    Rasûlullah (s.a.s.)’a soruldu: “Kişinin soyunu, sülâlesini (kavmini,
    ulusunu) sevmesi asabiyet (kavmiyetçilik, ırkçılık) sayılır mı?”
    Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Hayır. Lâkin kişinin kavmine zulümde
    yardımcı olması asabiyettir/kavmiyetçiliktir.” 189
    “Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardıma kalkışan kişi, kuyuya düşmüş
    deveyi kuyruğundan tutup çıkarmaya çalışan gibidir.” 190
    “Kim kâfir olan dokuz atasını onlarla izzet ve şeref kazanmak düşüncesiyle
    sayarsa, cehennemde onların onuncusu olur.” 191
    “Aziz ve Celil olan Allah, sizden câhiliyye devrinin kabalığını ve babalarla
    övünmeyi gidermiştir. Mü’min olan, takvâ sahibidir. Kâfir olan ise
    şakîdir. Siz, Âdem’in çocuklarısınız. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Bazı
    adamlar, (kâfir olarak ölen) kavimleriyle övünmeyi terketsinler. Çünkü
    onlar cehennemin kömüründen bir kömürdürler yahut onlar, Allah indinde
    burnu ile pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha aşağıdırlar.” 192
    “Müslüman cemaatten ayrılan ve itaat yolunu terketmiş olarak ölen
    kimsenin ölümü, câhiliyye ölümüdür. Ümmetime karşı harekete geçerek
    mü’minin imanına saygı duymaksızın ve sözleşmeli bulunduğu kimseye
    karşı olan ahdine vefâ göstermeksizin suçlusuyla suçsuzuyla bütün ümmetimi
    vurmaya kalkışan kimse Benim ümmetimden değildir. Asabiyet/
    ırkçılık duygusuyla öfkelenen, asabiyet uğruna savaşırken yahut ırkçılık
    dâvâsı güderken körü körüne açılmış bir bayrak altında ölen kimsenin
    ölümü câhiliyye ölümüdür.” 193
    “Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenkeder, kavmiyetçiliğe (asabiyet)
    çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa,
    câhiliyye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür.” 194
    “Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez,
    ilerletemez.” 195
    188 İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949; Ebû Dâvud, Edeb 121, hadis no: 5119;
    Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160
    189 Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949
    190 Ebû Dâvud, Edeb 113, 121, hadis no: 5117
    191 Ahmed bin Hanbel, 5/128
    192 Ebû Dâvud, Edeb 120, hadis no: 5116; Ahmed bin Hanbel, II/524
    193 Müslim, İmâre 57; Nesâî, Tahrim 27; İbn Mâce, Fiten 7; Ahmed bin Hanbel,
    2/306, 488
    194 İbn Mâce, Fiten 7
    195 İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 225
    CÂHİLİYYE
    - 49 -
    “Her doğan çocuk millet (İslâm fıtratı) üzere doğar.” 196
    “Allah’ın ismi ile Allah(’ın yardımı) ile ve Rasûlullah’ın milleti (dini)
    ile gidin, yürüyün.” 197
    “Allah indinde en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır. Arabın Arap
    olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap
    üzerine bir üstünlüğü yoktur. Siyah derili olanın beyaz derili üzerine bir
    üstünlüğü yoktur, beyazın da siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur.
    Üstünlük sadece takvâ iledir.” 198
    Câhiliyyenin Dünü Bugünü
    İslâm literatürünün etkisiyle Türkçeye giren kelimeler, ekseriyetle
    tarihsel süreç içinde asıl anlamlarını koruyamamışlar, ya
    da anlamı deforme olmuş bir halde kullanılagelmişlerdir. “Câhil”
    kelimesi de anlamından büyük oranda uzaklaşmış ve öğrenim
    görmemiş, tecrübesiz, genç-toy, bilgisi olmayan199 anlamında kullanılagelmiştir.
    Gerçi “cehl” Kur’an’da câhillikle hareket etmek,
    olayların içine nüfuz edememek ve daima sathî düşünmek, dolayısıyla
    her zaman basit ve isâbetsiz hükümler vermek anlamında
    da kullanılmaktadır ki, ilmin zıddı anlamında cehlin yaygın anlamı
    da budur.200 Fakat Kur’an’da bu anlam çok önemli bir rol oynamaz.
    Cehl, cehâlet, câhil, câhiliyye aynı kökten gelen kelimeler olduğu
    için, ayrı ayrı kelime çözümlemelerine gerek yoktur. Bu, cehl
    kelimesi ve türevlerinin Kur’an’da nasıl kullanıldığının ortaya konulmasıyla
    açıkça görülecektir. Kur’an’da câhiller, hakikati aramayan
    mahrumları değil, onları aşağılayan,201 insan yerine koymayan
    müstekbirleri ifâde eder. İsrâiloğulları’nın puta tapma arzusu da
    Kur’an’da câhilce bir tavır olarak zikredilmektedir. 202
    Câhil insan, puta tapmakta ısrar eder,203azap, mûcize istemekle
    Allah’ı ve Peygamber’i kendine göre âciz bırakmaya çalışır. Tuzak
    kurar, yalancıdır, kıskançtır.204 Şirke dâve eder.205 Allah’a yalan
    isnad eder.206 Peygmaberlerden insan gücünün sınırlarını aşan ola-
    196 Müslim, S. Müslim Terc ve Şerhi, c. 8, s. 135
    197 Ebû Dâvud, 3/38
    198 Cem'u'l-Fevâid, 1/510, hadis no: 3632
    199 TDK Türkçe Sözlük
    200 4/Nisâ, 17; 6/En’âm, 54
    201 11/Hûd, 29
    202 7/A’râf, 138
    203 46/Ahkaf, 23; 6/En’âm, 111
    204 12/Yusuf, 89
    205 25/Furkan, 63
    206 2/Bakara, 67
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    ğanüstü şeyler göstermelerini talep eder.207 Allah hakkında kötü
    zanda bulunur.208 Kavmiyetçidir.209 Ayrıca açılıp saçılmak,210 zinâ etmek
    211 de câhilî birer davranıştır. Fâsıklar câhiliyye hükmünün özlemi
    içinde olan, câhilî bir hayat tarzını benimseyen insanlardır.212
    Mü’minler câhil olmamak için, bu kötü hasletlerden uzak durmanın
    yanında, şirke dâvet edenlerden yüzçevirmeli,213Allah’tan
    kâfirleri bağışlamasını istememeli214 ve fâsıkların getirdikleri haberleri
    aslını araştırmadan kabul edip kullanmamalıdırlar. 215
    Câhiliyye kelmesi “İslâm’dan önce” diye tercüme edilemez.
    Çünkü o daha çok şimdiyi gösterir. Câhiliyyede teslimiyet ve
    tevâzuya aykırı düşen özellikler baskındır. İnsanın kendi gücüne
    güvenmesi, sınırsız benliği, İlâhî ölçü tanımazlığı ile kulluğa aykırı
    düşen her şeyi câhiliyyede vardır.216Câhiliyye insanından kimse
    İslâm’daki kulluk, teslimiyet ve alçakgönüllülüğü isteyemez. O,
    kendi kendisinin Rabbidir.217 Tevâzu ve teslimiyet kime karşı olursa
    olsun, ona göre hür doğmuş Arab’ı köleleştirmekten başka bir
    şey değildir.218 Çağımızdaki benmerkezci ve ferdin inanç ve amellerinin
    sadece kendisini bağlayacağı, dolayısıyla sorgulanamayacağı
    anlayışı, eskinin aynen benzeridir.
    Kur’an’da sürekli olumsuzlanan câhillik, kâfirlerin küfrünün
    temelidir. Gerçekten gururlu isyankârlık rûhu, İlâhî hiçbir otoritenin
    önünde eğilme duygusudur ki kâfirleri yeni dine karşı şiddetli
    bir muhâlefete itmiştir. Cehl, aynı zamanda en ufak bir kızgınlık
    ânında irâdesini kaybedip parlayan, kontrolsüz bir ihtirasla öfkesine
    kapılıp sonucunu düşünmeden hemen körü körüne atılan,
    ateşli, sabırsız kişinin sorumsuz davranışı anlamına gelir. Bu, duygularına/
    hırslarına hâkim olamayan aşırı bir insanın davranışıdır.
    Bu insan, doğruyu yanlıştan ayırt etme ölçüsünü yitirip kendisini
    öfkenin pençesine düşürür.
    Hılm ise bu tür cehl kavramının tam karşıtıdır. Hılm, cehl patlamasını
    dizginleyebilen insanın ahlâkıdır. Halîm, duygularını
    207 6/En’âm, 35
    208 3/Âl-i İmrân, 154
    209 48/Fetih, 26
    210 33/Ahzâb, 33
    211 12/Yusuf, 33; 4/nisâ, 17
    212 5/Mâide, 50
    213 7/A’râf, 119
    214 11/Hûd, 46
    215 49/Hucurât, 6
    216 Toshihiko İzutsu, Kur’an’da İnsan ve Allah, Yeni Ufuklar Neşriyat, s. 190
    217 25/Furkan, 43
    218 Toshihiko İzutsu, a.g.e., s. 191
    CÂHİLİYYE
    - 51 -
    frenlemesini, kör ihtiraslarını yenmesini bilendir. Önce câhil iken
    sonra İslâm’ı kabul eden şâir Amr bin Ahar el-Bahîlî şiirinde cehl
    ve hılmi bir arada şöyle kullanıyor: “Câriyelerimizin servis yaptığı
    büyük kazanlar bir kere ‘câhil’ odlumu (kaynadımı) bir daha
    ‘halîm’ (sükûnet içinde) olmaz.” 219
    Hılm kuzu gibi olmak değil; aksine ruhun öyle aktif ve olumlu
    gücüdür ki, insan onunla kendisini şaşkına çevirecek olan ihtiras
    ve öfkesine gem vurup onu dindirir. Hılm, üstün bir akıl gücünün
    işaretidir. Muhabbet şiirinde hılmin bu olumlu özelliğini şöye ifade
    eder: “Birden Rababi hatırladı ve onu hatırlaması bir hastalıktır.
    Ve derin bir aşka düştü, artık onun için hılm (sükûnet) kalmaz.”
    Gücün olmadığı yerde, hılm de yoktur. Hılm, başkalarını idâre
    edenlerin vasfıdır. Başkaları tarafından yönetilenlerin vasfı değildir.
    Yaratılış bakımından zayıf ve güçsüz olan kişiye, kızdırdırıldığı
    zaman ne kadar sâkin durursa dursun, halîm denmez. O sadece
    zayıftır.220 Hılmin dış görünüşü vakar ise, cehlin belirtisi de zulümdür.
    Yani zulüm cehlin özel bir görünüşüdür.
    Câhiliyye Hükmü ve Câhiliyyede Toplum Hayatı: İnsanın
    Allah’a kul olma yerine, kendi bilmezliğini temel ölçü edinmesinin
    ifâdesi olan câhiliyyenin hayata müdâhale ettiği en somut olan
    hüküm koyma konusundadır. Rabbimiz insan ilişkilerini belirleyen
    hükümlerin beşerî kökenli değil, Rabbânî ölçekli olduğunu ve
    vahyî hükümleri uygulama konusunda şaşkınlığa düşmemizi belirterek
    bizleri ikaz etmektedir: “Onlar hâlâ câhiliyye hükmünü mü
    arıyorlar? Kesin bilgiyle iman eden eden bir topluluk için hükmü,
    Allah’tan daha güzel olan kimdir?”221 Rabbimiz daha inzâl olan ilk
    âyetlerde hukuk alanındaki câhilî sapmaya hayatın içinden canlı
    örnekler vererek vahyin muhâtaplarını uyarmış ve insanları câhilî
    uygulamalara karşı köklü bir tavır alışa yöneltmiştir: “Kendisini tek
    olarak yarattığımı Bana bırak ki Ben ona, alabildiğine geniş kapsamlı
    bir mal verdim. Göz önünde hazır çocuklar ve sayısız imkân
    ve fırsatları önüne serdim. Sonra, daha arttırmam için tamah eder.
    Hayır, çünkü o, Bizim âyetlerimize karşı kesin bir inatçıdır. Onu
    alabildiğine sarp bir yokuşa süreceğim. Çünkü o, düşündü ve bir
    ölçü tespit etti. Kahrolası, nasıl bir ölçü koydu? Yine kahrolası, nasıl
    bir ölçü koydu?”222 Bugün çevremize baktığımızda bu müstağnî
    ve câhilî tavrın alabildiğine kurumlaştığını görebiliriz.
    219 İzutsu, a.g.e., s. 194
    220 İzutsu, a.g.e., s. 198
    221 5/Mâide, 50
    222 74/Müddessir, 11-20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    Câhiliyye hayatında âile, ataerkil idi. Erkeğe şavaşan, ganimet
    getiren; kadına da tüketen olarak bakılırdı. Kadın olmak, utanç
    verici bir durumdu. Bu yüzden bazı kabilelerde kız çocukları diri
    diri toprağa gömülürdü. Kadının miras hakkı yoktu. Hind gibi
    istisnâlar hâriç, kadın erkeğin kölesi durumundaydı.223Kadınlara
    verilen “mihr”e, alım-satım akdi olarak bakılırdı. Mihr’i baba alırdı.
    Koca mihri verdiği sürece istediği kadar kadın alabilirdi. Günümüz
    câhiliyyesinde kadın üretime katılmaktadır, adı köle veya
    câriye değildir. Fakat kadından beklenen daha çok, tüketimi arttırıcı
    bir fonksiyon yüklenmesidir. Kadim câhiliyyeden kızlar toprağa
    gömülerek öldürülürken modern câhiliyyede onu ayakta tutan
    ruhunu, erdemini öldürerek, onu sırf bedenden ibâret kabul
    ediyor. Erdemli insan olmaya değil; câzip, duyguları tahrik edici
    olmaya çağırıyor.
    Araplarda kocanın karısıyla evlilik ilişkilerini terk ettiği halde,
    onu nikâhı altında ve evinde kalmaya mecbur kılan iki âdet vardı.
    Bunlardan birisi zıhardı. Koca, karısına “sen bana anamın sırtı gibisin”
    derdi. Böylece kadın nikâhtan çıkmaz, ama mullâkta kalırdı.
    Müfessir ve râvîlerin görüşlerinden anlaşıldığına göre, onlar bu işi,
    karısı kız doğurduğunda öfkelerinden yapıyordu. Karısı, kız doğurduğunda
    ona çocuğunu gömmesini emrederlerdi. Gömmezse
    “sen bana anamın sırtı gibisin (dünya âhiret bacımsın)” derlerdi.224
    Çin’in bazı kesimlerinde kız çocuklarını toprağa gömme âdeti
    hâlâ devam etmektedir. Doğum kontrolüne getirilen sıkı kısıtlama
    ile bebek doğmadan cinsiyeti öğrenilebildiği için, kız ise kürtajla,
    doğmadan öldürülebilmektedir. Bu da nüfus dengesini ciddî
    bir şekilde bozmaktadır.
    Câhiliyye erkekleri için en büyük zevk içki içmekti. Onlar için
    şarap tâlihin üstün hediyesiydi. Sürekli içerlerdi. İstedikleri şarabı
    içmekle hem övünür, hem de gurur duyarlardı. Şaraba büyük paralar
    harcanırdı.225Abid’in şiirlerinden birisi o dönem ile birlikte
    âdeta modern câhiyyeyi tasvir etmektedir: “Ayıkken yıllanmış güzel
    kokulu şarabın fiyatını yükseltiriz. Ve zevkini aldığımız zaman,
    hesabını tutmayız heder olan servetin.” 226
    Misâfirperverlik, hürriyet aşkı, cesâret, mertlik vasfılarına
    önem veren câhiliyye insanı, bir taraftan misâfirine her türlü
    ikrâmı yaparken, diğer taraftan yolcuyu çevirip soyuyordu. Tam
    223 Salih Akdemir, Tarih Boyunca ve Kur’ân-ı Kerim’de Kadın, İslâmî Araştırmalar
    Dergisi, c. 5, s. 4, sayfa, 263
    224 İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, Yöneliş Y. c. 1, s. 130
    225 T. İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Y. s. 79
    226 T. İzutsu, a.g.e., s. 79-80
    CÂHİLİYYE
    - 53 -
    bir muammâ içinde olan câhiliyyenin sosyal yapısı, özde kavmiyetçi
    idi. Kan yoluyla yakınlık bağı üzerinde binâ edilmiş olan ve bir
    kişinin haklı ya da haksız olsun kavimdaşlarından yana olmasını
    zorunlu kılan o yıkıcı haysiyet duygusu, kişinin kendi kavmine olan
    sevgisi, başkalarına dil uzatması, câhiliyyenin kişisel değerleri ölçmekte
    kullandıkları nihâî kriterlerdi. Putperestlik devrinde, kavmiyetçiliği
    aşan bir “iyi” ölçüsü hiç yok gibi gözükmektedir.227Bu
    sapkın anlayışın modern temsilciliğine örnek olarak Almanya’da
    Hitler’i, İtalya’da Mussolini’yi, Arap ülkelerinde de Baas rejimlerini
    gösterebiliriz. Câhiliyyenin bu yanı, Türkiye’de “Ne mutlu
    Türküm diyene!”, “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil
    kanda mevcuttur”, “Bir Türk dünyaya bedeldir!” ifâdelerinde somutlaşmaktadır.
    Türk’ün Türk’ten başka dostunun olmadığı, Arap
    Müslümanların Türkleri her zaman arkadan vurdukları türünden
    anlayışlar kadim câhiliyyenin bölgedeki bu topraklardaki yansımasıdır.
    Bunun en uç ifâdesi de “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya
    yeter” ifadesidir.
    Câhiliyyede Hurâfeler: “Tıyera”, bir yolcunun sefere çıktığında
    önünden geçen bir kuşu hayra yormamasıdır. “Hame”,
    Muharrem ayını uğursuz sayma ve bütün işlerin bu aylarda olduğu
    inancıdır. Gul, cin ve şeytanlardan bir cinstir. “Gul”, tenha
    ve ıssız çöllerde insana görünür, şaşırtır ve sonunda helâk eder.
    Peygamber böyle bir varlığın olmadığını belirtmiştir.228 Günümüz
    câhiliyyesinde kuşlardan baykuşun ev yakınına konması ve ötmesi,
    diğer hayvanlardan da kara kedinin insanın önünden geçmesi
    uğursuz sayılır. Gul efsânesi, gul-i yabânî adıyla günümüze kadar
    gelmiş, film ve hikâyelere konu olmuştur.
    Bir ölünün ardından üstü başı parçalamak, yüzü tırmalamak,
    yanakları, yüzü, başı ve dizleri dömek gibi câhilî davranışlar, bugün
    de devam etmektedir.
    Kâbe’de 360 kadar put vardı. Her kabilenin kendine has bir
    putu vardı. Bundan başka her evde birput bulunur, âile fertleri
    buna ibâdet ederdi. Putperestlik câhiliyye Arabının ikinci tabiatı
    olmuştu ve günlük hayatın her konumunda nüfûzunu icrâ etmekteydi.
    Câhiliyye Arap inancının esası hastaya şifâ, çocuk edinme,
    kıtlık, vebâ gibi belâları kaldırma işini başka ilâhlara devrederek,
    dünyanın idâresini onlara taksim etmekten ibâretti. Cenâb-ı
    Hakk’ın yardımının ancak bu putlardan şefaat dilemekle elde edilebileceğine
    inanırlardı. Araplar bu putlara secde ederler, bunlar
    227 T. İzutsu, a.g.e., s. 88
    228 S. Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Terc ve Şerhi, DİB Y. c. 4, s. 418-420
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    adına kurban keserler, ekinlerinin bir kısmını, sürülerinin bir kısmını
    bunlara tahsis ederlerdi. Günümüzde benzer şekilde kabirlere
    gidilip kabir ehline duâ ederek onların tasarrufuyla çocuk
    sahibi olmak istenmektedir. Ayrıca bazı şeyhlerin nefeslerinden
    şifâ umulmakta, diri veya ölü olsun şefaatlerine sığınılmaktadır.
    Kur’an’da Yüce Rabbimiz şefaati ancak izin verilenlerin yapabileceğini
    ve yetkiyi sadece kendine has kıldığını belirtirken, günümüz
    câhiliyyesinde dünyada iken bazı efendi veya şeyhlere bu makam
    verilmiştir. Bu yanlış anlayış, İslâmî kesime hitap eden kitap, dergi,
    radyo ve televizyonların büyük bir kısmınca sürdürülmekte ve
    yaygınlaştırılmaktadır.
    Bir taraftan putperestlik, en yaygın şekliyle Arapların dimağına
    hâkimken, Arapların içinde Allah’ın varlığını inkâr eden, hesap
    gününü inkâr edenler de vardı. Bunlar, taptıkları putlarla bile alay
    ederlerdi. Arapların meşhur şâiri İmru’l-Kays, babası öldürüldüğü
    zaman Arap âdetlerine göre putu ile istişâre ederk babasının intikamını
    almak veya almamak hususunu ilâhın hükmüne bağlı kılmıştı.
    Şair, birinin üzerine “evet”, diğerinin üzerine “hayır” yazılan
    bir de üzerinde istişârenin tekrarını ifade eden üç ok almış ve
    bunları üç defa atmıştı. Sonuç, hep olumsuz çıkıyordu. Bu duruma
    hiddetlenen şâir oku ilâhının yüzüne atarak, ona hitâben: “Sefil!
    Öldürülen senin baban olsaydı, intikamını almaktan beni men etmezdin”
    demişti. 229
    Bir Câhiliyye Klasiği; Ebû Cehil: Asıl adı Amr, künyesi Ebû’l-
    Hakem olan şahsa Peygamberimiz, Ebû Cehil adını vermiştir.
    Dâru’n-Nedve üyesi olan Ebû Cehil, Rasûlün dâvetine başından
    beri karşı çıkmış ve Müslümanlar aleyhinde hazırlanan komploların
    çoğunda yer almıştı. Velid bin Muğîre ile Ebû Cehil, kendi
    kabilesine mensup olmayan birinin peygamberliğini hazmedemedikleri
    için Rasûl’e inanmayacaklarını açıkça söylemişlerdi.
    Ticarî nüfuz ve servetinden güç alan Ebû Cehil, hayatı boyunca
    İslâmiyet aleyihen çalıştı, halkın Müslüman olmasını engelledi.
    Müslüman olanları da inançlarından vazgeçirmeye çabaladı.
    İslâmiyet’i kabul eden kişi, toplumda itibarlı biri ise ona saygınlığını
    yitireceğini söyleyerek, ticaretle uğraşıyorsa kendisini iflâs
    ettirmekle tehdit ederek, güçsüz ve kimsesiz ise onu döverek
    İslâm’dan döndürmeye çalıştı.
    Ebû Cehil, Mekke’ye gelip ticaret yapanlara düşük fiyat biçiyor,
    diğer müşteriler de ondan çekindikleri için o tâcirin malına tâlip
    olduklarını gizliyorlardı. Böyle bir durumda kalan tüccarın birisi,
    229 M. Muhammed Ali, peygamber’in Hayatı, Nur Y. s. 23
    CÂHİLİYYE
    - 55 -
    durumu Peygamber’e bildirmiş ve malını asıl değerinden satmıştı.
    Bu Ebû Cehil’in Peygamber’in evine giderek onunla kavga etmesine
    sebep oldu. Günümüzde de çiftçinin, üreticinin ürününü tüketiciye
    direkt ulaştırması engellenmektedir. Sözgelimi, Adana’da,
    Antalya’da üreticinin İstanbul’daki manavdaki satış fiyatının
    onda birine alıcı bulamayan çiftçilerin meyve ve sebzelerini, diğer
    bölgelerdeki tüketiciye doğrudan ulaştırmaları hemen hemen
    imkânsızdır. Aradaki büyük fark, Ebû Cehil veya onun özelliklerini
    taşıyan rantçıların cebine girmektedir. Ya da Türkiye’nin Arap
    ülkelerinden petrol almasını da buna örnek verebiliriz. Türkiye,
    komşularından direkt değil; BP (British Petrol), Shell (Hollanda
    şirketi), Mobil ve Total (Fransız şirketi) gibi büyük Batılı şirketlerin
    aracılığıyla petrol alabilmektedir. Bu şirketler, Müslümanların
    kaynaklarının kaymağını yemekte ve artıklarını da yerli rantçılara
    bırakmaktadırlar. Bunun yanında çok büyük oranda devletin petrole
    vergi yükü bindirmesi de ayrıca zulmü büyütmektedir.
    Câhiliyyenin Bir Başka Yönü: İslâm Dininin hedefi, insanın
    dünyaya, nimetlere bakış açısını değiştirmektir, olması gereken
    aslî yapıya döndürmektir. İslâm, geldiği bölgedeki her şeyi değil;
    vahye muhâlif olan fikir ve eylemleri değiştirmeye, ıslah etmeye
    çalışır. Çünkü İslâm, insanın tecrübesini sıfırlamaz. Meselâ İslâm,
    câhiliyyedeki mihri iptal etmemiş, ama mihrin kadının hakkı olduğunu
    ifâde etmiştir ve verilen mihrin geri alınmamasını istemiştir.
    230 Çok eşle evliliği iptal etmemiş, fakat dörde kadarla sınıra
    balayarak, bir tane almayı tavsiye etmiştir. 231
    Câhiliyye Arapları arasında en yaygın suçlar, adam öldürme,
    zinâ, kabile disiplinine, örf ve âdetlere karşı gelme gibi suçlardı.
    Uygulanan cezâî müeyyideler suçun ve suçlunun durumuna göre
    ölüm, dayak, hapis, diyet, sürgün ve kabile himâyesinden çıkarma
    gibi cezalardır. İslâm’ın gelişiyle bu cezalandırma usûllerinden sadece
    sonuncusu terk edildi. Sami kavimlerinde, Yahûdi ve Roma
    hukukunda bulunan adam öldürmeye kısas yapılması câhiliyyede
    de uygulanırdı. İslâm bunu devam ettirdi. İslâm, diyeti hataen
    öldürme ve kısastan vazgeçme sözkonusu olduğunda uyguladı.
    Câhiliyyeden farklı olarak diyet konusunda bazı kabilelerin ayrıcalıklı
    ve farklılığını ortadan kaldırdı. Kureyşin İslâm öncesi dönemlerine
    âit birtakım ölçü birimleri vardı ki, İslâm geldiğinde
    Müslümanlar bunu olduğu gibi kabul ettiler. 232
    230 4/Nisâ, 4, 20, 21
    231 4/Nisâ, 3
    232 Buhârî, c. 5, s. 43
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    Hz. Peygamber, câhiliyye döneminde var olan -Hanif dininden
    kalma- bazı ibâdetleri de sürdürdü. Mina’da şeytan taşlama, Kâbe
    çevresini tavaf etme, tavaf sayısını Hacerü’l-Esved’e göre ayarlama,
    Safâ ve Merve arasında gidip gelme, rifâde (hacıları ağırlamak) ve
    sikaye (hacılara su dağıtma) gibi haccın bazı menâsiklerini korudu.
    Câhiliyyede değer verilen misâfirperverlik, hürriyet sevgisi, cesâret
    ve mertlik gibi değerleri İslâm da fazilet saydı. İslâm, câhiliyye döneminde
    var olan her şeye tepkisel olarak karşı çıkılmamış, neyin
    doğru neyin yanlış olduğu vahiy süzgecinden geçirilerek belirlenmiştir.
    233
    Firavun; Her Dönem ve Her Yerdeki
    Câhiliyye Toplumunun Önderi
    Kur’an, tarihî olayları bir tarih kitabı gibi belli bir olayı aktarma
    amacıyla değil; insanları uyarma, düşündürme, evrensel gerçekleri
    kavratma gibi amaçlarla konu edinir. Hz. Mûsâ ve Firavun
    kıssası, bütün bu amaçların gerçekleştirildiği en kapsamlı kıssalardan
    birisidir. Kur’an bu kıssa ile müslümanların imanını güçlendirme,
    İslâmî tebliğe karşı çıkan müşrikleri uyarma gibi amaçlarının
    yanı sıra, İslâm dışı câhilî toplumsal yapılanmaların, yönetim
    biçimlerinin, eşdeyişle Firavunî toplumların değişmeyen özelliklerini
    de ortaya koymayı amaçlar. İslâm dışı toplum ve yönetim
    biçimleri, tarihin hangi döneminde bulunursa bulunsun, hangi
    adla adlandırılırsa adlandırılsın, Firavun’a ve onun temsil ettiği
    siyasal sisteme, bu sistemle şekillendirilen topluma özgü inanç ve
    düşünceleri, özellikleri yansıtır. Bu nedenle özü bakımından Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) karşısında yer alan kişilerle kökten değiştirmeyi
    amaçladığı toplumsal yapı, Hz. Mûsâ döneminin Mısır’ından
    pek farklı olmadığı gibi, günümüzde dünyanın herhangi bir yerinde
    varlığını sürdüren İslâm dışı bir toplumsal ve siyasal sistem, yani
    modern câhiliyye de Mekke’dekinden çok farklı değildir.
    Çağdaş Firavunlar ve Firavunî Toplumlar: Kur’an, bize Firavun
    kıssası ile Firavunî toplumların temel özelliklerini belirleme
    imkânı veriyor. Buna göre bu tür toplumların en temel özelliği,
    Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmeleridir. Firavun’un
    ilâhlık ve rablık iddiası, gerçekte Allah’ı ya da o toplumda varlığı
    kabul edilen ilâhları yok saydığını değil; yeryüzünde kendisinden
    başka itaat edilecek, kanun koyacak, yönetecek güç tanımadığını
    ifade eder. Allah’ın hâkimiyetini ve İlâhî kanunları reddeden toplum,
    bu yetkiyi ister Firavun örneğindeki gibi tek kişiye, isterse
    belli bir topluluğa, bir sınıfa, bir partiye tanısın, sonuç değişmez.
    233 Murat Kayacan, Câhiliyyenin Dünü Bugünü, Haksöz, sayı 62, Mayıs 96
    CÂHİLİYYE
    - 57 -
    Firavun’un, içinden akan ırmaklara varıncaya kadar bütün Mısır
    mülkünün kendisine ait olduğu yolundaki sözleri, Firavunî toplumların
    başka bir özelliğini gösterir. Bu tür toplumlarda mülk
    Allah’ın değil; hâkim gücün sayılır. Hâkim/ egemen güç, mülk üzerinde
    dilediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. Bu mülkiyet ve tasarruf
    anlayışının doğal sonucu olarak belli bir azınlık servet içinde
    yüzerken, büyük halk çoğunluğu açlık ve sefalet içinde kıvranır.
    Firavun’un, böylesine mutlak bir hâkimiyet ve mâlikiyeti yalnız
    başına sürdürmesi mümkün değildir. Bu nedenle Kur’an, Firavun
    ile birlikte “mele” adını verdiği işbirlikçilerine de dikkat çeker.
    Bugünkü karşılıkları ile söylenirse mele’, büyük sermaye sahipleri,
    meclis üyeleri, yüksek rütbeli subaylar, üst düzey bürokratlar, halkı
    etkileme ve yönlendirme imkânına sahip gazeteci, yazar, aydın,
    sanatçı, din adamı ve benzeri kişilerden oluşan topluluktur. Bunlar,
    Firavun’un, firavunî düzenlerin kendilerine sağladığı çıkarlar
    karşılığında onun hâkimiyetinin sürmesine yardım ederler. Bu da
    firavunî toplumların başka bir özelliğidir.
    Firavunî düzenler, yapıları gereği varlıklarını ancak zulüm ve
    zorbalıklarla sürdürebilirler. Adâlet, eşitlik, insan hak ve özgürlükleri
    bu tür düzenler için hiçbir anlam taşımaz. Toplumda her şey
    düzenin korunması ve sürdürülmesi amacına uygun biçimde düzenlenir.
    Tıpkı Firavun’un Mısır’ındaki gibi toplum, çeşitli sınıflara
    bölünür; özellikle düzen için tehlikeli görülen unsurlar baskı ve
    zulümlerle zayıf düşürülür; gerektiğinde çocukların öldürülmesi
    için nüfus planlaması gibi yöntemlere başvurulur. Peygamberler
    ya da onların takipçisi mü’minler tarafından adâlet, özgürlük, insanca
    yaşama adına yapılan her çağrı, Firavun ve mele’i için mülk,
    saltanat ve hâkimiyetlerine yönelik bir saldırı anlamına geleceğinden
    hemen susturulması gerekir. Firavun’un, Hz. Mûsâ’nın dâveti
    karşısındaki tutumu, firavunî düzenlerin bu yolda uygulayacakları
    bütün yöntemlerin bir özetini verir: Psikolojik baskı, dâveti etkisiz
    kılacak karşı propaganda, suçlama, hapis ve öldürme tehditleri ve
    uygulamaları, çeşitli baskılar, işkenceler ve nihâyet soykırım.
    Firavun kıssası, Firavun ve işbirlikçilerinin kaçınılmaz
    âkıbetlerini de gözler önüne serer. Onlar, galip ve güçlü olan’ın
    yakalayışı ile yakalanır234ve azabın en kötüsü ile kuşatılırlar.235 Sonunda
    bütün yaptıklarının intikamı alınır ve hepsi boğulur, yok
    olup giderler.236 Âhiretteki durumları ise daha da kötüdür. Onlar
    234 54/Kamer, 42
    235 40/Mü’min, 55
    236 43/Zuhruf, 55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    azabın en şiddetlisine sokulurlar.237 Hz. Mûsâ ve mü’minler ise
    imanlarının, sabır ve mücadelelerinin bir ödülü olarak esenliğe
    çıkar, Firavun ve işbirlikçilerinin mülküne vâris ve hâkim olurlar. 238
    Firavunluk, her zaman ve her yerde mevcuttur. Herhangi bir
    zaman dilimiyle sınırlı olmadığı gibi, yeryüzünün herhangi bir
    bölgesine de özgü değildir. O bir yaşam tarzıdır. Siyasal ve toplumsal
    bir düzen, ekonomik strüktür, hukuk sistemi, yönetim biçimi,
    kişilik karakteri ve bir ahlâk yapısıdır. Kısaca o, toplumu çepeçevre
    kuşatan bir hayat tarzıdır. Eski Firavunluk örnekleri, Kur’ân-ı
    Kerim’de ve tarihte sadece Mısır ile ilgili olarak gelmişse de, bu
    başka yerlerde bulunmadığı anlamına gelmez. Ülkeden ülkeye,
    çağdan çağ kimi ayrıntılarda farklılıklar olabilir. Birçoğu iç, pek
    azı da dış faktörlerden ötürü aralarında nicelik ve nitelik açısından
    birbirinden değişik yönleri vardır. Fakat her ne olursa olsun,
    neticede hepsi de Firavunluktur. Firavunların hal ve hareketleri
    toplumlarına da yansır ve o toplumlar ahmakça uyuşmuş; sürekli
    uyuyan, bilinçlerine perde düşen Firavunlaşmış toplumlar olurlar.
    Firavun ve çevresinin İlâhî mesaja muhatap olduklarında, ilk
    itirazlarından, bahânelerinden biri, Hz. Mûsâ’yı nankörlükle suçlamak
    olmuştur. “Biz seni içimizden bir çocuk olarak yetiştirmedik mi?
    Ömründe nice yıllar aramızda kalmadın mı? Ve sonunda yapacağını yaptın.
    Sen nankörlerden birisin.”239 Bu itiraz, günümüzde de olduğu
    gibi, tarih boyunca tüm müstekbirlerin ortak itirâzıdır. Bu, devlete,
    devletin sağladığı imkânlara karşı nankörlükle suçlamak, kurulu
    düzenlerinin bekası noktasında endişe sahibi olanların ileri sürdükleri
    yegâne suçlamalardan biridir. Bugün muvahhidlere yöneltilen
    fundamentalistlik, bölücülük, ayrımcılık, aşırılık ve hatta
    teröristlik suçlamaları “birlik ve beraberliğin biricik düşmanları”
    olarak gösterilmeleri, sadece zamanımıza ait yaftalamalar değildir.
    Firavunî düzenlerin temsilcileri, her dönemde atalarının
    izinden gitmişler, peygamberleri ve onlara uyanları yeryüzünde
    bozgunculuk yapmakla itham etmişler,240 zindana atmakla tehdit
    etmişlerdir.241 Her dönemde farklı versiyonlarıyla zâlimlerin sünneti,
    Firavun’un şu sözünde özetlenmektedir: “Biz daima onların
    üzerinde eziciler olacağız.” 242
    237 40/Mü’min, 46
    238 Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 193-195
    239 26/Şuarâ, 18-19
    240 7/A’râf, 127; 40/Mü’min, 26
    241 26/Şuarâ, 29
    242 7/A’râf, 127
    CÂHİLİYYE
    - 59 -
    Sihirbazlardan Medet Uman Firavun: “Firavun kavminden ileri
    gelenler dediler ki: Bu çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak
    istiyor; ne buyurursunuz? Dediler ki: O’nu da kardeşini de beklet,
    şehirlere toplayıcı (memurlar) yolla. Bütün bilgili sihirbazları (toplayıp)
    sana getirsinler. Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘eğer üstün gelen biz olursak,
    bize kesin bir mükâfat var mı?’ dediler. (Firavun:) ‘Evet, hem de siz
    mutlaka yakınlarımdan olacaksınız’ dedi.” 243
    Firavun’un yardımcıları ona, Mûsâ ve Hârun’u halkın önünde
    rezil olana kadar bırakmasını öğütlediler. Firavun da polislerini
    göndererek sihirbazları getirtti.
    Firavunlar, günümüzde bu tür bir sihirden medet ummuyorlar.
    Dâvet sahiplerine karşı çağdaş Firavunların kullandıkları büyücüler,
    eskisinden daha iğrençtir. Yazarlar, gazeteciler, sanatçılar,
    televizyon yayıncıları, emniyet yetkilileri ve istihbarat büroları vs.
    bunlar sihirden daha etkili ve güçlüdür. Belki bütün dünya sihri bir
    araya getirilse, bunlardan yalnız birinin verdiği zehiri verebilmesi
    mümkün değildir.
    Sistemini korumaya çalışan Firavun’la, sihirbazlar arasında
    artık pazarlık başlamıştır. Yalan düzmede uzman bir sihirbaz ne
    isteyebilir? Hediyeler, ödüller, bahşişler... “Eğer biz kazanırsak, kesin
    bir mükâfat var mı?” Ne ödülü? Bu, bir devlet sorunudur. İslâm
    dâvetine karşı tâğutî düzeni koruma meselesidir. Cevap, kesinlikle
    ‘evet’tir. Belki binlerce evet... Ödüller, bahşişler, armağanlar değil
    sadece; makam ve mevkiler de var. (“devlet sanatçısı” ilân edilecektir
    sihirbazlar.) Onların devlet başkanına yakınlaşmalarını sağlamak,
    makam ve rütbe...
    Bu tablo aynı zamanda bize, Firavnî-şeytanî rejimlerde makam
    sahibi olmanın ölçülerini de öğretiyor. Firavunu ve onun küfrünü,
    zulmünü, işkencesini ve yoksulları ezmesini sağlayanlar ve
    koruyanlardır ona yakın olanlar. Dolayısıyla makam ve mevkiler
    onlarındır. Bu kişiler kara câhil, sihirbaz, yalancı ve dalkavuk olsa
    bile durum değişmez.
    Mûsâ’nın (a.s.) büyücülerle buluşma zamanı, bayram günü insanların
    toplandığı kuşluk vaktidir.244 Vaktin tâyini, Hz. Mûsâ’ya
    aittir. Rasûlün böyle bir vakti seçmesi, o ortamda insanlara tebliğ
    etmenin uygun zamanını kolladığını göstermektedir. Büyücüleri
    Allah’a karşı yalan uydurmamaya dâvet eder ve azapla uyarır.245
    243 7/A’râf, 109-114
    244 20/Tâhâ, 59
    245 20/Tâhâ, 61
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    Ancak Firavun onların etkilenmesini ve misyonlarını terk etmelerini
    önlemek için gizli bir görüşmede bulunarak onları şeytan
    yolunda sâbit kılmaya çabalar. Firavun’un verdiği moral destek ve
    vaadlerle246 Allah’ınki kıyaslanabilir mi? 247
    “(Sihirbazlar,) ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın, yoksa
    önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz atın’ dedi. Onlar atınca
    insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir (ortaya)
    getirdiler. Biz de Mûsâ’ya, ‘asanı at’ diye vahyettik. Bir de baktılar
    ki; bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya
    çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti.” 248
    Kur’an, burada başka bir çehre sergiliyor. Mûsâ (a.s.) ve sihirbazların
    karşılaşma sahnesi. Bütün insanlar etraflarına toplanmışlar
    ve geniş halkalar oluşturmuşlardı. Ve artık yarışma başlıyor. “Ey
    Mûsâ, önce ya sen at, ya da biz!” “Siz atın” dedi. Böylece kendisi
    sonra atıp, onlarınkini bozacak ve yarışmayı kazanacaktı.
    Sihirbazlar ip ve sopalarını atınca insanların gözlerini -bir çeşit
    onları kandırma yöntemiyle- büyülediler ve onları korkuttular.
    Sanat ve çeşit itibariyle büyük bir sihir ortaya koymuş oldular. O
    sırada da Allah “asanı at” diye Hz. Mûsâ’ya vahyetti. Asa da onların
    büyüsünü yok etti. Sihirbazlar yenilgiye uğradı, Mûsâ (a.s.)
    kazandı.
    “(Firavun ve kavmi) orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler.
    Sihirbazlar ise secdeye kapandılar. ‘Mûsâ ve Hârun’un da Rabbi olan
    âlemlerin Rabbine inandık’ dediler. Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden
    O’na iman mı ettiniz? Bu hiç şüphesiz şehrin (Mısır’ın) kıptî olan
    halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza
    gelecekleri) bileceksiniz! Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama
    keseceğim, sonra da hepinizi asacağım.’ Onlar, ‘Biz zaten Rabbimiz’e
    döneceğiz. Sen sadece, Rabbimiz’in âyetleri geldiğinde onlara inandığımız
    için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve
    bizi müslüman olarak öldür’ dediler.” 249
    Bu karşılaşmada Firavun ve zümresi kaybetmekle, halkın önünde
    rezil olmuştu. Sihirbazların ise kalpleri uyandı; hakikat onları
    kuşatarak teslime zorladı. Secde etmeleri bunu gösteriyor. Sanki
    biri onları secdeye itmişti. Kur’an’ın buradaki ifadesi gâyet açıktır.
    Bu âyette Firavun’un, sihirbazların âlemlerin Rabbine iman etmelerini
    engelleyecek hiçbir tepkisi yok. Onu kızdıran tek şey, izni
    246 20/Tâhâ, 62-64
    247 20/Tâhâ, 68
    248 7/A’râf, 115-118
    249 7/A’râf, 119-126
    CÂHİLİYYE
    - 61 -
    olmaksızın iman etmeleridir. Bu da Firavunluğun boyutunu tasvir
    ediyor. Zira o, kalplere ve vicdanlara hükmetmeyi istiyor ki; onun
    emri olmaksızın kimse hakka inanıp bağlanmasın.
    Hz. Mûsâ, Rabbinin yardımıyla muzaffer olur. Bunun üzerine
    büyücüler secdeye kapanarak iman ederler.250 Hem de ne iman!
    Firavun’un onların ellerini ayaklarını çaprazlama kesip hurma
    dallarına asma tehdidine karşı, zerre kadar imanlarından kuşkuya
    düşmezler. Şerefi, ezelî ve ebedî olan’ın yanında ararlar.
    Firavun’un zor kullanmasına rağmen, dayatılan gayr-ı resmî ajanlığa,
    bir daha geri dönmezler.251 Çünkü onların kalbine artık iman
    yazılmıştır.
    Büyücüler, meslekleri icabı büyü ile büyü olmayanı ayırt edebilirler.
    Onlar iman ettiği halde, Firavun’un iman etmemesi gösteriyor
    ki Firavun, inanmak için mucize istemesinde samimi değildir.
    Hz. Mûsâ’yı âciz kılacağını düşünerek böyle bir istekte bulunmuştur.
    Firavun’un tuzağı geri tepince, bu sefer kendisinin ve rejiminin
    şerefini içine düştüğü pisliklerden kurtarmak için bahaneler
    aramaya başladı. İnsanlara, “Mûsâ bâtıl üzeredir’ mi diyor; sihirbazlar
    Firavun’un adamları olduğu halde ‘niçin iman ettiler’ mi diyor?
    Hayır! O takdirde bir kurnazlık gerek. Ve iftiraya başvuruyor:
    “Bu yenilgi, devlet aleyhine bölücü bir grubun yaptığı tezgâhın
    sonucudur. Onlar, devlet yetkililerini yönetimden uzaklaştırmak
    ve hükümetin yasal başkanını alaşağı etmek için aralarında anlaştılar.”
    Görüldüğü gibi Firavun’un bu buluşu, tarih boyunca süregelen
    bütün Firavunların yöntemlerine son derece uygundur.
    Firavun’un iman eden sihirbazlara tehdit ettiği ve sonra uyguladığı
    “taslib” asarak idam etmektir. Genelde, kişinin boynuna ip
    geçirerek asıp ölmesini sağlamak şeklinde uygulanır. İbnül-Münzir
    ve başkalarının da İbn Abbâs’tan naklettiklerine göre bu tür idamı
    ve organları parçalama şeklini Firavun başlatmıştır. Anlaşıldığı
    gibi Firavun, muhâliflerini bastırmak için birçok işkence çeşidi
    icad etmiştir. Bunları ister kendi kafasıyla bulsun, isterse içişleri
    bakanlıklarının, istihbaratçıların, emniyet güçlerinin yardımlarıyla
    bulsun ve hatta yabancı devletlerden getirtsin, durum değişmez.
    Sihirbazlar, Rablerine duâda bulunuyorlar: “Ey Rabbimiz, üstümüze
    sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.” Bize sabır ve tahammül
    yağdır ki, işkence acıları, sopa ağrıları, bıçak kesikleri ve
    250 20/Tâhâ, 60
    251 20/Tâhâ, 73
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    boyunların vurulmasından doğan dehşet, bize caydırıcı etki etmesin.
    İbn Abbas ve Süddî’den nakledildiğine göre, Firavun bu tehditlerini
    uyguladı, kimini parçaladı kesti, kimini de idam etti. Suç?
    Hakkı görüp teslim olmak, müslümanlığı kabul etmek.
    Firavun, muvahhidleri altetmek için cedeli, kitle haberleşme
    araçlarını (büyücüler) kullanmış ve son çare olarak da sâdık askerlerini
    devreye sokmuştur.252 Kendisi, kesin çözümden yanadır.
    İktidarını ordusuna ve halkına borçlu olmasına rağmen, ordusuyla
    tuzak kurarken, Allah’ın ondan çok daha etkili tuzak kurabileceğini
    253 gözardı etmektedir. 254
    Tüm Firavunların Göz Boyama Aracı Olan Medyası; Sihirbazlık:
    Günümüzde başta televizyon kanalları olmak üzere medya,
    yani dünkü adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük, halkın bağlılığını
    sağlamak ve sürdürmek yolunda Firavunların ve firavunî düzenlerin
    vazgeçemedikleri bir araçtır. Hz. Mûsâ’nın hak dine çağrısı
    sırasında göster-diği mûcizelere karşı, O’nu halkın gözünden
    düşürmek ve kamuoyunda etkinliğini azaltmak üzere bir yarış/
    gösteri düzenlenmesi kararlaştırılır ve bunun için de ülkenin her
    yanındaki büyücüler çağrılır.
    Firavunların dayanakları, hilesi zayıf olan şeytanın taktikleridir.
    Türlü hileler, nutuklar, vaadler, yalanlar, entrikalar, karayı ak
    ve akı kara gösteren şarlatanlıklar. Gösteriş/şov yaparak halkın
    gözünü boyamak, aldatarak kamuoyu oluşturmak, Firavunları ve
    düzenlerini güçlü göstermek, avutma ve uyutma araçları, hakkın
    değil; güçlünün egemenliği... eski ve çağdaş tâğutların sarıldıkları
    ipler/yılanlardır.
    Firavun zamanındaki büyü, bir güç gösterisinin ögesi olarak
    kullanılmakla, doğrudan doğruya Firavun düzeninin güvenlik önlemi
    niteliği kazanmaktadır. Ancak, bir de dikkat çekici bir başka
    nokta vardır bu olayda. Büyünün devlet desteğine sahip olmasına
    karşın, Hak Din’i getirmiş olan Peygamber’in gösterdiği mûcizeler
    için “büyü” denilmekle kalınmamakta, Peygamber de “büyücü”
    olmakla suçlanmaktadır. Kendileri için doğal, olağan, gerekli ve
    yararlı, kim bilir belki de bir ayrıcalık sebebi gördükleri büyüyü,
    egemen güçler, kendilerine karşı çıkanlarda suç kabul etmekte ve
    onları bununla suçlayıp karalamaktadırlar. Eski ve çağdaş Firavunların
    bir şarlatanlık örneği de propaganda sanatı(!)dır.
    252 20/Tâhâ, 68
    253 3/Âl-i İmran, 154
    254 Mevdudi, Kur’an’da Firavun, s. 9, 38-43
    CÂHİLİYYE
    - 63 -
    Propaganda; Firavunların Hakkı Etkisizleştirme ve Bâtılı Savunma
    Silâhı: Firavunlar toplumunda “iyi tezgâhlanmış” propagandanın
    da bir güvenlik önlemi olarak gündemde tutulduğuna
    tanık olmaktayız. Karşı tarafı aşağılamak, küçümsemek, alaya
    almak veya aldırtmak, delilik/meczupluk damgası vurmak, yalancılığını
    ileri sürmek gibi yollarla mesajı ve dâvetçiyi yıpratma taktikleri
    her dönemin taktikleridir. Bu propagandalar sonucu, “hak
    olan” gözden düşürülmekte veya gizlenmekte, etkisizleştirilmektedir.
    Hakkı bâtıl; bâtılı hak göstermek, hakkı gizlemek ve hakkın
    hâkimiyetine engel olmak, hep propagandaya ihtiyaç duyacaktır.
    Firavun’un bu kabilden yaptığı propagandalara bakalım: Firavun,
    “ben sizin en yüce rabbinizim!”255 diyebilmekte ve propagandalarında
    Mısır ülkesi hükümdarlığının kendisine ait olduğunu,
    hatta kendine ait olanlar içinde akan ırmaklara kadar her şeyin
    bulunduğunu döne döne vurgulamaktadır.256 Ufak tefek kimi
    insanî eksiklikleri büyüterek kamuoyuna sunmak ve böylece puan
    kaybına yol açmak. Sözgelimi, duygusallığı arttığında veya kendi
    ana lisanı olmadığı için yabancı şive ile konuştuğundan Firavunların
    dilini konuşmakta zorlanan Hz. Mûsâ için “şu konuşamayan
    adam” gibisinden ifadelere başvurup rakibinin etkisini zayıflatmaya
    çabalamak. Kule yapma örneğini de bir propaganda malzemesi
    olarak ele almak doğru olacaktır.
    Olaya olumlu yaklaşıyormuş izlenimi vererek olumsuz sonuca
    vardırıcı bir tutum izleme taktiğidir kule yapma olayı. Firavun,
    Hâmân’dan yüksek bir kule yaptırmasını ister.257 Propaganda gereği,
    o kuleye çıkacak, “Mûsâ’nın ilâhı”na ulaşmanın yollarını arayacaktır,
    görünüşte. Elbette ki amaç, bu bulacağı yola gidip, sözü
    edilen ilâhın bulunmadığını görmek, daha doğrusu O’nu görmediğini
    söyleyerek inkârını bir gerekçe üzerine oturtmaktır; hem
    de düşünmekten uzaklaştırılan kalabalıklara inandırıcı olması düşünülen
    bir gerekçe ile. Daha kulenin yapım emrini verirken kullandığı
    “doğrusu ben onu yalancılardan sanıyorum”258 ifadesi, hem bu
    amacının belirtisi, hem de kuleden inişinde ifade edeceği inkârına
    önceden bir zemin hazırlama taktiği olarak alınmalıdır. 259
    Firavunların düzenlerine karşı çıkanlar, Firavun ve çevresi/
    egemen güçler tarafından çeşitli propagandalarla küçük düşürülmeye
    ve toplumda yalnız bırakılmaya çalışılmışlar, kitleler
    255 79/Nâziât, 24
    256 43/Zuhruf, 51
    257 28/Kasas, 38
    258 28/Kasas, 38
    259 Zübeyir Yetik, Her Nemruda Bir İbrahim, s. 90-91
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    nezdinde gayr-ı meşrû olarak lanse edilmişlerdir. “Ben onun dininizi
    değiştireceğinden, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.
    Ben sizi doğru bir yola götürüyorum ve size doğru gördüğümü
    gösteriyorum.”260Bunlar, Firavun’un cümleleridir. Ancak dikkat edilmesi
    gereken nokta, Firavun’un propagandasından ziyade, kitlelerin
    bu seslenişe olan teveccühleridir. Yığınlar, Kur’an’ın tabiriyle
    “ateşe çağıran önderler”in peşinden gitmektedir.
    Rabbimiz, Firavun’un propagandalarına kanan Mısır toplumunu
    şu şekilde tanımlamaktadır: “İşte Firavun kavmini küçümsedi,
    onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar fâsık (yoldan çıkmış) bir kavim
    idiler.”261 Kitleler, şu ya da bu şekilde Firavun düzeninin devamından
    yarar sağlamakta veya yararları olduğu şekilde kandırılmaktadır.
    Toplum psikolojisi, rüzgâr nereden kuvvetle esiyorsa onun
    etkisiyle kitlenin o şekilde rüzgâra kapılıp sürüklendikleri şeklindedir.
    Böylece ateşe çağıranların izinden gitmeye devam etmektedirler.
    Ama bu, Mûsâ’yı da mü’minleri de etkilememektedir.
    “Câhiliyye” İrticâ/Gericilik,
    İlkellik ve Bağnazlık Demektir
    Gerici; geriye dönmek isteyen, geride kalan dönemi ve bu
    dönemin değer yargılarını benimseyen, özleyen kişi ve bu kişinin
    niteliğine denir. Gerici ve gericilik kavramları mürteci ve irtica kelimeleriyle
    de dile getirilir.
    Gericilik, kavram olarak zamansal bir geriye dönüş isteğini de
    içermekle birlikte, temelde değerlerle ilgilidir. Bu nedenle savunduğu
    değerlerin geçmişe, geride kalan bir döneme ait olup olmaması
    değil; bu değerlerin mâhiyeti, niteliği kişiyi gerici ya da
    mürtecî yapar. Bu temel anlamına karşılık İslâm toplumlarının Batılılaşmasından,
    Batılı câhilî değerlerin egemenliği altına girmesinden
    sonra gerici ve gericilik deyimleri İslâm dışı yönetimler ve
    işbirlikçisi kimseler tarafından tam tersi anlamda, siyasal ve ideolojik
    bir suçlama ve sindirme aracı olarak kullanılmaya başlandı.
    Gerçek anlamdaki gericiler, siyasal güçlerine dayanarak bu kullanımla
    İslâm’ı topluma yeniden hâkim kılma mücâdelesi veren
    müslümanlara gerici, mürtecî; İslâm’a da gericilik, irticâ nitelikleri
    yamamaya çalışmaktadırlar.
    Gericiliğin temel nitelikleri, câhiliye kavramının ihtivâ ettiği
    anlamlarla ifâde edilebilir. Bunlar, Râğıb el-İsfehânî izlenerek
    söylenirse; bilgisizlik, gerçek dışı ve yanlış inanç, yanlış
    260 40/Mü’min, 26, 29
    261 43/Zuhruf, 54
    CÂHİLİYYE
    - 65 -
    davranış olarak tesbit edilebilir. Kur’an’a göre bilgisiz insanlar kişisel
    arzu ve hevâları peşinde koşar; diledikleri gibi yaşamak, istedikleri
    gibi kanunlar koymak isterler ve bu nedenle doğru yoldan
    saparlar.262Diğer bir özellikleri de hevâlarına uygun çeşitli ideolojiler
    (emâniy, ümniye) geliştirmek263 ve bunu yaparken zanlarına
    dayanmaktır.264 Bu etkenler câhilî bir sistem, bir hayat, düşünce
    ve inanç biçimi oluşturur. Bu sistemin temel özelliği şirktir. Şirk, ya
    Allah’ın ilâhlığını, Rablığını, Melikliğini tanımama ya da Allah’a
    bu ve benzeri konularda ortaklar tanıma biçiminde kendini gösterir.
    Şirkin toplum hayatındaki başlıca pratik sonuç ve işaretleri
    evrende ve insan hayatında Allah’tan başka bir yaratıcı, öldürücü,
    tasarruf edici, boyun eğilecek, sevilecek, korkulacak, tevekkül
    edilecek, hüküm ve kanunlar koyacak varlık, kişi ya da kurumlar
    tanımaktır. Şirkin davranışlar alanındaki sonucu ise, bu tür kişi ve
    kurumların koydukları kanun ve kurallara gönüllü olarak boyun
    eğmek, itaat etmektir.
    Kur’an’ın öngördüğü inanç, düşünce ve hayat biçiminin dışında
    beşerî istekler, ideolojiler ve zanlara dayalı bilgiler doğrultusunda
    oluşturulan toplumsal düzenler, şirk düzenleri, eş deyişle
    câhiliye düzenleridir esas irticâ/gericilik. Böyle bir toplum modeli
    peşinde koşan insan, bu model; ister geçmişte uygulanan bir
    model olsun, ister henüz uygulanma imkânı olmayan bir tasarı
    olsun; adı ister Demokrasi, ister Sosyalizm; isterse Komünizm ya
    da Faşizm olsun, gericidir, mürtecidir.
    Gerici ve gericilik kavramları İslâmî terminoloji içerisinde
    mürtecî ve irticâ kavramlarının yanısıra mürted-irtidâd, münâfıkmünâfıklık,
    fâsık-fısk, tâğî-tuğyân, mücrim-cürm gibi başka kavramlarla
    da anlam ilişkileri içindedir. Bir İslâm toplumunda câhilî
    eğilimler, önlemler içindeki kişi, itikadî ve amelî durumuna göre
    mürted, münâfık, fâsık gibi adlar alır. İslâm’ın öngördüğü inanç
    ve toplum yapısını kabul ettiği halde sonradan bunu reddederek
    herhangi bir câhilî inanç sistemini, toplum modelini benimseyen
    kişi, İslâm’la bütün bağlarını keserek geriye dönmüş, irtidâd etmiş,
    mürted olmuştur. İrtidâd, gericiliğin en kesin ve açık biçimini
    oluşturur. Câhili inanç esaslarını terketmeden çeşitli nedenlerle
    İslâm’ı benimsemiş görünen ve hayatını müslümanlar arasında
    sürdüren münâfıklar da gericidirler. Bunlar, içlerinde taşıdıkları
    inançları ve bu inançların yansıması olan gerici eğilimleri zaman
    zaman davranışlarında, düşünce ve hayat biçimlerinde göstermek
    262 6/En'âm, 119
    263 2/Bakara, 78
    264 6/En'âm, 116
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    zorunda kalırlar. Gericiliğin bu biçimi gizli, ama İslâm toplumu için
    en tehlikeli olamdır. İrtidâd ve münâfıklık boyutlarına ulaşmayan
    kimi gericilik biçimleri de kişinin İslâm hüküm ve kuralları karşısındaki
    tutumu; benimseyerek sürdürdüğü câhiliye gelenek, görenek
    ve davranışlarına göre fısk, tuğyân, cürm gibi çeşitli adlarla ifâde
    edilir. Bütün bunlar kişiyi İslâm’ın doğru ve aydınlık yolundan saptırıcı
    ve belli bir cezayı gerektirici gerici davranışı belirtirler.
    İslâm’ın değerler açısından baktığı gerici ve gericilik kavramlarına
    çağdaş câhil ve gerici dünya daha çok zamansal açıdan, eskilik-
    yenilik, gerilik-ilerilik kavramlarının yedeğinde bakar. Buna
    göre gerici, yeni olana direnerek eski olanı korumaya çalışan ya
    da tarihin tekerleğini geriye döndürmeye çalışan kişidir. Bu tanıma
    göre gerici, ilericinin karşısında yer alır ve gericilik; bilgisizlik,
    tutuculuk, sağcılık gibi kavramlarla ilişkilendirilir. Tanım, doğal
    olarak eski olanın kötülüğü, yeni olanın iyiliği kabulüne dayanmaktadır.
    Buna göre müslümanlar gerici, İslâm da gericiliktir. Bu
    yargı şöyle açıklanır: “Kendilerinin değerli buldukları düzeni ve
    kurumları değişime karşı şiddetle savunan muhâfazakârlar, bu
    uğraşlarında başarısızlığa uğradıkları takdirde, bir kısmı yeni beliren
    düzeni evrenin işleyişinin kaçınılmaz sonucu olarak kabul edecektir.
    Fakat eski ideallerini hâlâ benimsemekte devam eden mağlup
    olmuş muhâfazakâr ister istemez bir “gerici’ olacaktır. Yeni
    gelişen dünyayı tenkid edecek ve gelecekte, eskiden varolmuş
    olduğuna inandığı “altın bir çağı’ tekrar yaşamak için harekete
    geçecektir.” 265
    Alışılmış Batılı bakışı yansıtan bu değerlendirmenin, yanlışlığı,
    tutarsızlığı açıktır. Çünkü belli bir inanç biçiminin ve buna
    bağlı değerler düzeni ile toplum modelinin zaman bakımından
    önce ya da sonra oluşu, onun iyilik ya da kötülüğünün, gerilik ya
    da ileriliğinin ölçütü olamaz. İslâm’ın Türkiye’de terkedilmiş bir
    inanç ve toplum modelini temsil etmesi, doğal olarak, onun kötülük
    ve geriliğini göstermez. Bu nedenle Türkiye’de ya da dünyanın
    herhangi bir yerinde mevcut sistem yerine İslâm’ı öngören,
    İslâm’ı geçirmeye çalışan müslümana gerici denemez. Müslümanlar,
    toplumu tarihin belli bir zamanına döndürme amacı peşinde
    değillerdir. Tam tersine, insanların, içinde bulundukları koşullara
    göre oluşturdukları bir inancı ve toplumsal düzeni değil, zaman
    ve mekânın üstünde bir kaynaktan gelen ve bütün zamanlar için
    geçerli olan evrensel bir inanç ve değerler düzenini amaçlamaktadırlar.
    Bu inanç ve değerler düzeni ise Garaudy’nin deyişiyle
    “bilim, teknik, millet, para, cinsellik, büyüme gibi sahte tanrılar
    265 Ahmet Yücekök, Türkiye'de Din ve Siyaset, s. 90
    CÂHİLİYYE
    - 67 -
    üretilerek oluşturulan politeizm (çok tanrıcılık) üzerine kurulan
    çağdaş uygarlığın iflâsının artık iyice anlaşıldığı günümüzde
    bütün insanlığın önünde duran kurtarıcı tek seçenektir.”266 Dolayısıyla
    müslümanların gerici, İslâm’ın gericilik gibi gösterilmesi,
    Kur’an’ın terimleriyle söylenirse zanlarına dayanan, hevâları ve
    ideolojileri (ümniye) peşinde koşan sapkın kişilerin câhilî değerlendirmelerinin
    bir işaretinden başka birşey değildir.267 Nakıl ve
    akıl çerçevesinde irticâ/gericilik, başta mürtedlik ve her çeşit şirk
    için bir sıfat; mürtecî/igerici de, adı, dünya görüşü, diploması, kültürü
    ve yaşadığı zamanı ne olursa olsun her çeşit mürted ve müşriğin
    temel vasfıdır.
    Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı
    Şirk, küfür, iman, tevhid gibi kavramlara yüklenilen anlamlarla
    bazıları Allah diyen herkesi İslâm dairesine sokarken, kimileri de
    bilinçli olsun ya da olmasın, toplumun büyük çoğunluğunu müşrik
    olarak nitelendirmektedir. Tarihin belli bir dönemine hapsedilen
    “câhiliyye” kavramı, bu tartışmaların doğru bir zemine oturtulmasında
    önemli bir rol oynamaktadır.
    Kavramlar üzerinde semantik çalışmalarıyla tanıdığımız İzutsu,
    câhiliyye kavramının başlıca semantik yapısını üç şekilde ifâde etmektedir.
    Ona göre cehl kelimesinin birinci ve en belirgin anlamı,
    insanın hareket tarzıyla ilgili olandır ki, bu da en ufak bir kızgınlık
    ânında irâdesini kaybedip parlayan, hırslarına hâkim olamayan
    insanların davranışıdır. Bu anlamda kavram, duygularını frenlemesini
    bilen ve akıl gücünün işâreti olan hılmin zıddıdır. İnsan
    hayatını bütünüyle kapsayan bir kavram olan “cehl”, “zulm”ü de
    anlamamıza yardımcı olur. İkinci anlamı olayların içine nüfuz edemeyen,
    daima sathî düşünen ve dolayısıyla her zaman basit ve
    isâbetsiz hükümler veren insanın entelektüel kapasitesiyle ilgilidir.
    Cehlin üçüncü anlamı “bir şeyi bilmeme”dir ki, İzutsu bu şekliyle
    kelimenin ilmin karşıtı olduğu, fakat Kur’an’da önemli bir rol oynamadığını
    söylemektedir. 268
    Kur’an’da “câhiliyye”, İslâm öncesi döneme ad olmakla
    beraber,269 daha genel anlamda hangi zaman diliminde olursa olsun,
    vahyî ilkelere sırt çevirmiş her türlü zihniyete verilebilecek
    geniş bir kavramdır. Nitekim Rabbimiz, geçmiş kavimlerden peygamberlerin
    karşısında yer alıp mücâdele edenleri anlatırken sık
    sık bu kelimeyi kullanmıştır.
    266 Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 29
    267 Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 232-233
    268 T. İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, Kevser Y., s. 197-204
    269 33/Ahzâb, 33
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    İlimden değil de hevâya uymanın sonucu zandan kaynaklanan
    câhilî değerler insanların hayatlarına yön vermekte ve dünya
    görüşlerini biçimlendirmektedir. Burada Kur’an’ın ilme yüklediği
    anlamın ne “tür ve nitelikte olursa olsun, bilgi birikimine sahip olmak”
    anlamına gelmediğini hatırlamak gerekir. Âlimler vahye tâbi
    olan mü’minlerdir. İslâm’ın getirdiği vahyi merkezli bu ölçü, fayda
    sağlayan bilgiyi doğru kabul eden pragmatist bilgi anlayışına sahip
    zihinlerin anlamlandıramayacağı bir ölçüdür. Bizlere Kur’an’ı
    nasıl yaşayacağımızı öğreten rehberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.)
    ümmî olması, bu açıdan önemlidir. Zâten bilgiyi İlâhî hedefleri için
    araç haline getirmeyip ona sahip olmayı hayatının amacı haline
    getirenler Kur’an’ın ifadesiyle “kitap yüklü eşekler”270sıfatına uygun
    düşmüyorlar mı? O halde câhil olmak, bilgiden yoksun olmaktan
    ziyâde, zanna dayanan bilgilerle beslenmektedir.
    Hevâ ve heveslerine uyarak zannî bilgiyle akaidini oluşturan
    câhiller, tarih boyunca peygamberlerin ve dinin şâhitliğini yapan
    muvahhidlerin karşısında olagelmişlerdir. Câhilî değer yargılarına
    sahip bu zümre, menfaatleri gereği atalarının dininden tâviz
    vermezler ve kendilerine İlâhî mesajı tebliğ edenlere de kafa
    tutarlar. “Dediler ki; ‘Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin?
    Şu halde eğer doğru söylüyorsan tehdit ettiğin şeyi bize getir.’ Dedi
    ki: ‘İlim ancak Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum,
    ancak sizi câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.”271Aynı
    zamanda câhillerin vahye karşı takındıkları sarsılmaz, inatçı tutumlarını
    Kur’an şöyle ifâde etmekte: “Gerçek şu ki, Biz onlara
    melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına
    toplasaydık -Allah’ın dilediğ dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak
    onların çoğu câhillik ediyorlar.” 272
    Bu âyetlerin günümüzde yaşayan tabloları âdeta sergiliyor olmasına
    rağmen, Kur’an’ı sadece nüzul sebebine bağlı olarak, tarihî
    bir metin gibi algılayan hâkim zihnî alışkanlıkların varlığı sebebiyle
    bir kez daha hatırlatmak gerekir ki âyetler, insanlık tarihinin başlangıcından
    itibaren devam eden tevhid-şirk mücâdelesinin şirk
    cephesindeki câhillerden bahsetmektedir. Hayatın içinde İslâmî
    mücâdeleyi ağır bedeller ödeyerek sürdürenler ise câhiliyyenin ne
    demek olduğunu bilmektedirler. İşte bu Müslümanlardan Allah’a
    canını sunarak dinin şâhitliğini yapan ve hâlâ Müslüman gençliği
    fikirleriyle etkilemeyi sürdüren şehid Seyyid Kutub, câhiliyyeyi şöyle
    tanımlıyor: “Bütün câhiliyyeler, ilk önce kulların kullara kulluğu
    270 62/Cum’a, 5
    271 46/Ahkaf, 22-23
    272 6/En’âm, 11
    CÂHİLİYYE
    - 69 -
    esasına ve Allah’tan başkalarının ilâhlaştırılması temeline dayanır.
    Peygamberlerin dâveti ise, her zaman Allah’ın birliği ve sahte
    tanrıların yıkılması esâsına dayanır. Yani yalnız ve yalnız Allah’ın
    dinine bağlanıp Allah’tan başka ilâhın bulunmadığı esâsına istinad
    eder. İşte bunun için temelden câhiliyyenin dayandığı esaslarla
    çatışır. Ve bu yüzden onların varlığı câhiliyyenin varlığı için en
    büyük tehlike olur.”273Hayatının noktalanışı, söyledikleri ile uyum
    içerisinde bulunan şehidin varlığı câhiliyye için büyük bir tehlike
    olarak görülmüş ve idam edilerek şehid olmuştur. Ancak bu idam,
    beklenenin aksine, Müslümanların câhiliyyeye karşı bilinçlenmesinde
    ve tavır almasında bir büyük etken olmuştur.
    Servet ve güç sahibi mağrur azınlık güya vahyi kabul etmemelerini
    sosyal statüleri düşük yoksul insanların bu dine mensup olmalarına
    bağlamaktadırlar. Onlara peygamberlerin cevabı ise şöyledir:
    “Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir ücret/mal istemiyorum.
    Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim.
    Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi câhillik etmekte
    olan bir kavim görüyorum.” 274
    Câhilî değerlere sahip böylesi bir zihniyet aynı zamanda korkunç
    bir ahlâkî çöküşün de temelini oluşturmaktadır. “Siz gerçekten
    kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz câhillik
    etmekte olan bir kavimsiniz.”275Günümüz modern câhiliyyesinde
    de açıkça gördüğümüz ahlâkî değerlerin gittikçe ivme kazanan
    ifsâdı, câhiliyyenin belirgin özelliklerindendir. Tapınma duygularını
    kendilerine sunulan ve kendileri gibi âciz varlıklarla tatmin
    eden zavallı insanlar onların getirdikleri ahlâksız tutumları bir
    ibâdet coşkusu içerisinde îfâ etmektedirler.
    Defalarca tebliğ edildiği halde, artık yola gelmeyen bilinçli
    olarak tercihini kullanmış olan câhilî bir topluluğa nasıl tavır alınacağı
    konusunda Allah, Rasûle ve dolayısıyla bize şunu emretmektedir:
    “Onları hidâyete çağırsanız işitmezler. Onların sana baktıklarını
    sanırsın, oysa onlar görmezler. Sen affı tut, ma’rûfu emret ve câhillerden
    yüzçevir.”276 Câhillerden yüzçevirmek, onlardan, öncelikle zihinsel
    olarak kopuşu gerektirmektedir ki, onların diniyle Müslümanların
    dini arasında hiçbir alâka kalmasın.
    Buraya kadar bahsettiğimiz câhiliyye; İslâmî düşünüş, davranış
    ve ahlâkına aykırı tüm değer yargılarına sahip, vahye karşı alınmış
    273 Seyyid Kutub Külliyatı, Hikmet Neşriyat, c. 3, s. 316
    274 11/Hûd, 29
    275 27/Neml, 55
    276 7/A’râf, 198-199
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    bilinçli bir tavrın adıdır. Bu tavırda vahiyle bir çatışmaya girilmiştir.
    Bu câhilî yaşayış biçimi bir çağda olup geçen ve bir daha tekerrür
    etmeyen tarihî bir olay değil; bir sistemdir, bir inançtır ve her zaman
    da aynı organik yapıya ve güçlere sahiptir. 277
    Câhilî Tutum: Kur’an’ın konuyla ilgili diğer âyetlerinde değer
    yargıları vahyî olduğu halde çeşitli zaaflardan dolayı câhilce tutum
    sergileyen Müslümanlardan, hatta peygamberlerden bahsedildiğini
    görüyoruz. Burada Râgıp el-Isfehânî’nin kavramı tanımlarken
    verdiği üçüncü anlam, dikkati çekmektedir. O, “cehl”in
    anlamını kişinin ilim sahibi olmaması ve gerçeğin dışında bir şeye
    itikat etmesi olarak verdikten sonra kavramı, itikad doğru veya
    yanlış olsun “gerekenin, hak olanın dışında davranışlarda bulunmaktır”
    şeklinde tanımlamıştır. İsfehânî’nin verdiği bu anlamın
    âyetlerle örtüşmesi ve cehl kelimesinin bu anlam boyutu önem
    taşımaktadır. Bununla ilgili olarak, Nuh kıssasını örnek verebiliriz.
    Allah, Nuh’tan gemi yapmasını ve ona yalnızca iman edenleri
    almasını emretmiş ve şöyle demiştir: “Zulme sapanlar konusunda
    da bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.”278
    Buna rağmen Nuh (a.s.), gemi dağın üzerinde durup zâlimler topluluğuna
    da “uzak olsunlar!”279denildiğinde bir baba şefkatiyle
    Rabbine seslendi; “Rabbim şüphesiz benim oğlum âilemdendir ve
    Senin vaadin de doğrusu haktır. Sen hâkimlerin hâkimisin.’ Dedi
    ki: ‘Ey Nûh, kesinlikle o senin âilenden değildir. Çünkü o, sâlih
    olmayan bir iş (şirk işlemiştir). Öyleyse hakkında ilmin olmayan
    şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben, câhillerden olmayasın diye
    sana öğüt veriyorum.”280 Rabbimiz akrabalık bağlarına göre değil;
    inanç üzere kurulmuş bir birlikteliğin, cemaatin kurulmasını
    istediğinden, daha önceden uyarılmasına rağmen Hz. Nuh’un
    içine düştüğü câhilce düşünüşü eleştirmiştir. Allah’ın Hz. Nuh’u
    uyarısından sonraki davranışı bugün bizi de ilgilendiren önemli
    bir tavırdır: “Dedi ki: ‘Rabbim, ilmim/bilgim olmayan şeyi Senden
    istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet
    etmezsen, hüsrâna uğrayanlardan olurum.” 281 Hz. Nuh,
    hatasını anlayınca hemen tevbe etmiş ve davranışını ıslah etmiştir.
    Peygamberimiz de Allah’ın câhilce gördüğü bir tavrından dolayı
    uyarılmıştır: “Eğer onların yüzçevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara
    bir âyet getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven
    277 S. Kutub, a.g.e., s. 315
    278 11/Hûd, 37
    279 11/Hûd, 44
    280 11/Hûd, 45-46
    281 11/Hûd, 47
    CÂHİLİYYE
    - 71 -
    dayamaya gücün yetiyorsa (öyle yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü
    hidâyet üzere toplardı. Öyleyse sakın câhillerden olma.” 282 Hz.
    Yusuf ise, câhilce bir tutuma meyletmemesi için Allah’tan yardım
    dilemektedir: “(Yusuf) dedi ki: ‘Rabbim, zindan bunların beni kendisine
    çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Onların kurdukları düzeni
    benden uzaklaştırmazsan onlara (korkarım) eğilim gösterir (böylece)
    câhillerden olurum.” 283
    Buradan da anlıyoruz ki, kişi her ne kadar vahyî değerleri kendisi
    için belirleyici kabul etmiş olursa olsun, değişen hayat şartları
    ve insan olmanın getirdiği zaaflardan dolayı zaman zaman câhilî
    tutumlar içerisinde bulunabilmektedir. Bu vâkı, tabii ki hataları
    meşrû göstermez. Kişinin hatalarından dolayı tevbe etmesi ve
    nefsini ıslah etmesi gerekmektedir ki, burada ifsad ve ıslah önem
    arzeden anahtar kavramlardır. Müslümanın davranışlarında zaman
    zaman sapmalar görülüyorsa, bu mutlaka düzeltilmelidir. Bu
    ıslah ise, iyi bir otokontrol ve kişiyi yanıldığında uyarıp düzeltmesini
    sağlayacak bir Müslüman topluluğun varlığı ile olur. İman, bir
    kere kabul edildikten sonra kişide durağan olarak kalmamakta,
    aksine, hayatta İslâmî mücâdeleyi sürdürürken karşılaştığımız çeşitli
    zorluklarla denenmektedir. Ve Müslümanların bu imtihanlar
    konusundaki dirençleri oldukça önemlidir. Direnemeyenlerin kaybolup
    gittiklerini görmekteyiz. Bu yüzden kişinin sürekli bir çabası
    ve kendisini Kur’an’la uyarabilecek mü’minler ile birlikteliği
    oldukça önemlidir.
    Câhilî tutum ve sapmalar Rasûl’ün ashâbında da görülmüş
    ve Peygamberimiz tarafından uyarılmıştır. İbn Hişam’da yer alan
    bir rivâyete göre, İslâm’la şereflendikten sonra kardeş olmuş Evs
    ve Hazrec’ten bazı kimselerin sıcak sohbetlerini kısakanan bir
    Yahûdi, bu iki kabilenin eski rekabetlerini hatırlatan bazı şiirlerle
    onları tahrik etmişti. Taraflar birbirleriyle çatışmak üzere iken durumu
    haber alan Rasûlullah, onlara hitâbında Allah’ın kendilerini
    İslâm’la müşerref kıldıktan sonra, câhiliyyeden kurtardığını, yaptıklarının
    ise bir câhiliyye dâvâsı olduğunu hatırlatmıştır.
    Uhud savaşına katılan bir grup da can derdine düşüp câhilî
    düşüncelere dalmışlardı: “Sana kederin ardından üzerinize bir güvenlik
    (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu.
    Bir grup da, canları derdine düşmüştü. Allah’a karşı haksız yere câhiliyye
    zannıyla zanlara kapılarak: ‘bu işten bize ne var ki!?’ diyorlardı. De ki:
    ‘Şüphesiz işin tümü Allah’ındır.’ Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde
    gizli tutuyorlar. ‘bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik’
    282 6/En’âm, 35
    283 12/Yusuf, 33
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    diyorlar. De ki: ‘Eğer evlerinizde de olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi
    yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah,
    sînelerinizdeki denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı).
    Allah, sînelerin özünde saklı duranı bilendir.”284 Allah bu câhilî tutumlarını
    vurgulamış, âyetleriyle mü’minleri eğitmeye devam etmiştir.
    Günümüzde ise, toplumun Yâsîn Sûresindeki: “Babaları uyarılmamış,
    böylece kendileri de gâfil kalmış bir kavmi uyarman için
    (gönderildin).”285 âyetindeki “uyarımamış toplum” özelliğiyle benzeştiğini
    söyleyebiliriz. Kur’an’ın varlığına rağmen, yüzyıllar boyunca
    insanlarla Kur’an arasına aşılması güç engeller koyulmuştur.
    İnsanların mezhebe ya da şu veya bu kitaba dayanarak oluşturulmuş
    düşünce biçimlerine çağrıldığını biliyoruz. Ancak bu ağrı,
    Kur’an’a olmadıktan sonra, toplumun uyarıldığını söyleyemeyiz.
    Aynı şekilde Rasûl’ü de gerçek şekliyle tanımak, -zayıfıyla, uydurmasıyla-
    hadis külliyâtı içinde kaybolmak zannedilmiştir. Bu zorluklarla
    karşılaşanlar herhangi bir mezhebî taassuba kendilerini
    teslim etmektedirler. Bütün bu câhilî ve mutlaka ıslah edilmesi
    gereken tutumların giderilmesi için, muvahhid Müslümanlara
    önemli görevler düşmektedir.
    Düşünce netliğine ulaşılsa bile Müslümanların Uhud savaşı örneğinde
    olduğu gibi, câhilce davranışlar sergilediğini söyleyebiliriz.
    Eğer bu davranışlar düzeltilmez ve bu şekilde yaşamanın doğruluğuna
    dâir hayat felsefesi oluşturulursa işte o zaman istikamet
    tehlikeli boyutlara yönelir. Özellikle modern yaşantının getirdiği
    olumsuz anlamda bireyselleşme ve birey olarak kaldıkça da âtıl
    duruma gelme, kişilerin ümmet bilincini oluştur, zulüm karşısında
    direnme gibi hayâtî sorumluluklarında bir umursamazlık meydana
    getirmektedir.
    Allah’ın sınamalarına karşı tevhidî kimliğimizle tavır takınmamız,
    câhilî eğilimlerimizde ise hemen davranışımızı ıslah için
    çaba sarfetmemiz gerekir. Aksi halde ıslah edilmeyen câhilî birikimlerimiz
    bir gün câhilî değer yargılarına sahip kişilerin davranış
    biçimleriyle ortak bir paydada buluşabilir. Burada Müslümanların
    özellikle güçlü modern dayatmalar sonucu nereye savrulacağını
    şaşıran kimselere ‘ma’rûfu emretme, münkerden sakındırma” konusunda
    duyarlı olmaları gerekir. Bu görev, Müslümanların hayatında
    gevşeyen, çözülen İslâmî değerlerin sağlamlaştırılması için
    bugün daha da zorunlu bir hal almıştır.
    Kur’ân-ı Kerim’de “bilgisizlik” anlamıyla “cehâlet” kelimesinin
    kullanıldığını da görüyoruz: “İçinizden kim bir cehâlet sonucu bir
    284 3/Âl-i İmrân, 154
    285 36/Yâsîn, 6
    CÂHİLİYYE
    - 73 -
    kötülük işler, sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse kuşku yok, O, bağışlayandır,
    merhamet edendir.”286 ve “Allah’ın (kabulünü) üzerine aldığı
    tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemen tevbe
    edenlerinkidir.”287 Demek ki cehâlet nedeniyle bile olsa, işlediğimiz
    kötülüklerin bağışlanması için Rabbimiz tevbeyi ve davranışın ıslahını
    şart koşmaktadır. Davranışını düzeltmeyen tevbe, tek başına
    bir anlam taşımamamaktadır.
    Konumuzla ilgili bir âyet de şudur: “Ey iman edenler, eğer bir
    fâsık size bir haberle gelirse, onu etraflıca araştırın. Yoksa cehâlet sonucu
    bir kavme kötülükte bulunusunuz da, sonra işlediklerinize pişman
    olursunuz.”288Bu âyet, günümüz Müslümanlarının haber kaynaklarını
    değerlendirme açısından dikkate alınması gereken önemli
    bir husustur. Bize gelen haberlerin etraflıca araştırılması ve dikkatli
    yorumlanması gerekir. Yoksa, işkence gören nâmuslu Müslümanlar
    savunulacağı yerde, provakasyon söylemlerinin etkisiyle
    insanlara iftirâ edilebilir. Bu tür câhilî tutumların, kişisel planda
    kalmayıp Müslümanların onurunu zedelemesinden dolayı, mutlaka
    farkına varılması ve ıslah edilmesi gerekmektedir.
    Allah’tan daha güzel hüküm veren olmadığının289 bilincinde,
    imanlarını amelleriyle sâbitleştiren, sapma ve gevşeme gösteren
    çevre içinde direnip sabır gösteren ve hakkın Müslümanlar
    arasında kaim olmasında imkânlarını ortaya koyarak bireysel ve
    toplumsal planda hüsrâna uğramayacağımız bilen fedâkâr Müslümanların
    birliktelikleriyle karşı koyabileceğmizi hatırlatıyoruz. 290
    Câhiliyye, Sosyal Çevre ve
    Geleneğin Putlaştırılmasıdır
    Sosyal Çevre: İnsan, her türlü zihinsel ve duygusal yapıya sahip
    olarak gelişmeye hazır bir vaziyette dünyaya gelir. Bu gelişim
    sürecini devam ettirebilmek için toplum içerisinde yaşamak ve diğer
    insanlardan faydalanmak zorundadır. Bu yönüyle toplumsal
    bir varlık olarak değerlendirilen insan; inancını, bakış açısını, her
    türlü değer yargısını, kimlik ve kişiliğini içinde yaşadığı toplumdan
    alır. Fakat belirli bir noktaya gelindiğinde toplum, insanın
    benliğini, irâdesini, idrâkini kuşatır, âdeta esir alır, hapseder. İnsanın,
    toplumun koyduğu normları aşabilmesi bir mesele haline gelir.
    Zira toplumlar kendi normlarını bireylere benimsetmek onların
    286 6/En’âm, 54
    287 4/Nisâ, 117
    288 49/Hucurât, 6
    289 5/Mâide, 50
    290 Hülya Koç, Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı, Haksöz, 46-47,
    Ocak-Şubat 95
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    düşünce, inanç ve davranışlarını yönlendirmek ister. Bu, toplumun
    putlaşması demektir.
    Toplum, binlerce yıllık birimini, tecrübelerini, örf ve âdetlerini,
    inançlarını, değer yargılarını bireylere aktardıktan sonra, bu sosyal
    değer ve normların eleştirilmesine tahammül edemez, kendine
    mensup bireylerden mutlak itaat bekler. Bu normlar karşısında
    şüpheye düşülmesini bile istemez. Sosyal çevre, insanın her yönüyle
    gelişimine uygun bir ortam olmakla birlikte, belli bir aşamadan
    sonra yetersiz kalmakta, hatta fertlere alternatif tanımadığı zaman
    da zararlı olmaktadır. Hür düşünme ve araştırma imkânlarını
    ortadan kaldıran toplumsal çevre baskısı, hiçbir zaman hoş karşılanmamaktadır.
    Kur’an kültürüne dayalı bir perspektiften baktığımızda, yapılarına
    göre iki tür toplumun varlığından söz edebiliriz. Biri normları
    İlâhî öğretiye dayalı toplumlar (İslâmî toplum/ümmet), diğeri
    normları câhilî öğretiye dayalı toplumlar (câhiliye). Câhiliye toplumlarında
    insanı doğruluktan, iyilikten, güzellikten uzaklaştırıcı
    bir baskı vardır. İşte böylesi toplumlarda toplumun yanlışlığına
    rağmen doğruyu görmek, toplumun kötülüğüne ve çirkinliğine
    rağmen iyiyi ve güzeli tercih etmek, söz konusu topluma ve toplumsal
    değerlere karşı çıkmayı, baskılara göğüs germeyi gerektirir.
    Ayrıca kişiliğini içinde bulunduğu toplumla özdeşleştirmiş kimseler
    için böyle bir durum geçerli değildir. Bunlar için, içinde yaşadıkları
    toplumu reddetmek kendi kişiliğini reddetmek gibi imkânsızdır.
    Bu tip insanlar İlâhî bir mesajla, hak sözle karşılaştıklarında kendilerine
    göre bir değerlendirme yapma yeteneklerini işlevsiz hale
    getirmişlerdir. Böyle bir durumda zihinlerinin ilk çağrıştırdığı şey,
    içinde yaşadıkları toplumun yaklaşımlarıdır. Doğru da olsa yanlış
    da olsa toplumun reddettiği her şey, toplumun bireylerince kabul
    edilemezdir; bu toplumun yazılı olmayan yasasıdır/nassıdır.
    Hak bir sözle, İlâhî bir mesajla câhiliye toplumunun karşısına
    çıkanlar şu tür sorulara muhâtap olurlar: “Bu kadar insan bilmiyor
    da sen mi biliyorsun? Bunca insan yanlış yolda da, sen mi doğru
    yoldasın, yani bu kadar insan aldatıldığının farkında değil de,
    bunu bir sen mi farkettin? Daha senin yaşın kaç? Biz bu yaşa kadar
    atalarımızdan buna benzer bir şey duymadık, böyle bir şey
    görmedik...”
    Evet, bu kimselerin anlayışına göre iyi ve doğru, çoğunluğun
    kabul ettikleridir. Peki nedir çoğunluğun özellikleri? Kur’ân-ı Kerim,
    çoğunluğun “yoldan çıkmış, fısk ehli”,291 “vahiy bilgisine karşı
    291 5/Mâide, 59; 7/A'râf, 102; 9/Tevbe, 8
    CÂHİLİYYE
    - 75 -
    ilgisiz”,292”Allah’ın verdiği sayısız nimetlere nankörlük eden”293 ve
    “kâfir”294 kimseler olduğunu belirtir. “Muhakkak ki Biz, bu Kur’an’da
    insanlara her türlü misali, çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların
    çoğu küfürden/inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.”295; “Andolsun ki
    eski milletlerin çoğu dalâlete düştü.”296; “Sen iman etmelerine düşkün
    olsan bile yine de insanların çoğu iman edecek değillerdir.”297; “Elif Lâm
    Mîm Râ, Bunlar Kitab’ın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen haktır, fakat
    insanların çoğu iman etmezler.” 298
    Kur’an ölçülerine göre itikadî ve ahlâkî açıdan olumsuz kimlik
    taşıyan, normları câhiliye esaslarına göre belirlenmiş toplumlar,
    çoğunluğun câhil, gâfil ve kâfir olması sebebiyle insanları
    Hak yoldan saptırabilecek bir etkinliğe sahiptir. Yüce Allah konu
    üzerinde mü’minlerin dikkatini çekecek uyarılarda bulunur: “Yeryüzünde
    bulunanların çoğuna uyacak olursan; seni Allah’ın yolundan
    saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz
    de söylemezler.”299 Bu âyet, aynı zamanda, hakkın tek, bâtılların ise
    birden fazla olduğuna, yerküre üzerinde yaşayanların çoğunluğunun
    da kâfirler topluluğuna mensup olduğuna işaret eder. İnsanın
    bâtıl inançlara mensup toplumla etkileşiminden genellikle bâtıl
    inançlar doğar. Her insanda çoğunluğa ayak uydurma, çoğunluğun
    beğenisini kazanma eğilimi, çoğunluk tarafından dışlanma
    korkusu vardır. İnsanın içerisinde yaşadığı toplum inanç açısından
    Tevhid üzere ise, toplumun yapacağı etkileme olumlu olur.
    Fakat toplum dalâlet ehli insanlardan oluşuyorsa etkileşim de bu
    doğrultuda olacağından, dalâlet ehli toplum, inkâr motivi işlevini
    görür. Bu durumda İslâm, çoğunluğun değer yargılarına değil,
    Kur’an öğretilerine itibar etmeyi öngörür.
    Bireyin kimlik ve kişiliğinin oluşmasında çoğunluğun, yani sosyal
    çevrenin rolü inkâr edilemez. Sosyal çevre, doğrudan doğruya
    olmasa bile, dolaylı olarak etkide bulunur. İslâmî açıdan bozuk
    bir çevre, öncelikle ruhu bozar. Ve bozulan ruhî ortamda, kutsal
    duyguların, yüce düşüncelerin gelişimi zayıflar, âdi düşünceler
    güçlenir, bayağı duygular revaç bulur. Böyle bir ortamda kişinin
    inkâra düşmesi kolaylaşır. Hatta olumsuz sosyal çevre, bireyin
    inkârcılığının bir motivi olur.
    292 7/A'râf, 187; 12/Yûsuf, 21; 30/Rûm, 6; 34/Sebe', 28
    293 2/Bakara, 243; 7/A'râf, 17; 12/Yûsuf, 38; 40/Mü'min, 61
    294 12/Yûsuf, 103; 13/Ra'd, 1; 17/İsrâ, 89
    295 17/İsrâ, 89
    296 37/Sâffât, 71
    297 12/Yûsuf, 103
    298 13/Ra'd, 1
    299 6/En'âm, 116
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Atalar Kültü: Her doğan insan, bir toplum içerisinde, o topluma
    özelliğini veren kültür ortamı içerisinde bulur kendisini. Birey
    kültür ortamıyla başlattığı etkileşim sürecini bir ömür boyu devam
    ettirir. Fertler bir yandan mevcut kültürle hayatlarını şekillendirirken,
    diğer yandan bu kültürü yeni yetişen nesle aktarma
    uğraşına girerler. Başta yetişen nesil olmak üzere bütün toplum
    bireyleri kültür ortamına adapte olmaya çaba harcarlar. Zira sosyal
    bir varlık olan insan, doğal olarak, önceki nesillerin devretmiş
    olduğu fikirleri, inançları, davranış kalıplarını benimser, sahiplenir.
    Sahiplenilen bu sosyal normlar nesileller boyu sürekliliğini korur.
    Geçmiş nesilden alınan sosyal normların en belirgin özelliği süreklilik
    arzetmesi ve sürekliliği sağlayan ataların üstünlüğü fikridir. 300
    Kültürün insana kazandırdığı normlardan insanın bir anda
    sıyrılması, onları terketmesi oldukça zor bir iştir. Bu tür değerler
    önceki nesillerden miras alınmış ve bireylerin benliğine ayrılmamacasına
    yerleşmiş, onların kişiliklerinin bir parçası olmuştur. Aynı
    şekilde toplumda bâtıl inançlar, kötü alışkanlıklar hâkim olunca,
    bu insanları atalarından taklit yoluyla devraldıkları bu inanç ve
    alışkanlıklardan uzaklaştırmak, ayırmak imkânsız gibidir. İşte toplumun
    yapısını oluşturan bâtıl inanç ve kötü davranışlar insanları
    hakikatleri idrâk etmekten ve hakka itaatten alıkoyan en önemli
    sosyal motivlerden birisidir. Bireyin içinde yaşadığı câhiliye toplumunun
    normları, insandaki inanma kabiliyetinin uyanmasını ve
    gelişmesini engelleyen etkili bir perdedir. Kur’ân-ı Kerim bu toplumsal
    yapıyı Hakk’ın tezâhüne en büyük engel kabul etmiş; aklî
    incelemeyi, delillere sarılmayı, bilinçli ve insanca yaşamayı önermiştir.
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin
    azabına çağırıyor idiyse?!” 301 Eski atalarına tapıyor olmalarının
    hiçbir aklî dayanağı yoktur.302 Saf, katıksız mücerret taklide yöneliyorlar.
    303 Öyle bir taklit ki, taklit ettikleri şey doğru mu, yanlış mı
    bunun üzerinde hiçbir şekilde düşünmüyorlar. İnsan bir şeyi taklit
    edebilir, fakat bir yandan da onu sorgular veya taklit etmeden
    önce üzerinde düşünür. Fakat kâfirler kendilerine gelen İlâhî mesajı
    kabul etmedikleri gibi, taklit ettikleri gelenek ve değerlerin
    doğru olup olmadığı üzerinde düşünmek de istememişlerdir.
    300 Mustafa Armağan, Gelenek, Ağaç Y. s. 19
    301 31/Lokman, 21
    302 İbn Kesîr, III/458
    303 Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, IV/241
    CÂHİLİYYE
    - 77 -
    Câhiliye toplumlarında gelenekçi anlayış, geçmişin tartışılmasına,
    atalardan miras alınan sosyal normların analiz edilmesine
    ve seçmeciliğe tâbi tutulmasına karşı çıkar: “Onlara (müşriklere):
    ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış,
    doğruyu da bulamamış idiyseler?”304 Kur’an’a, Peygamber’in getirdiklerine
    tâbi olmaları istendiğinde atalarını taklitle yetinmişlerdir.
    Taklitçilik, câhiliyye ve şirkin ayrılmaz niteliklerinden birisidir.
    Kur’ân-ı Kerim, ataları taklit ve onlara uyma bahanesiyle dünya
    ve âhiretle ilgili hakikatleri inkâr etme anlayışını pek çok âyette
    değişik vesilelerle kınar. “Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik
    de ona mı tutunuyorlar? Hayır! Sadece, ‘biz babalarımızı bir din üzerinde
    bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz’ derler. Senden önce de
    hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: ‘Babalarımızı
    bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi.
    ‘Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu
    getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu
    biz, sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz de onlardan intikam aldık.
    Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?” 305
    Aynı zamanda atalar kültü, tarihin belli bir dönemiyle belli nesille
    sınırlı olmayıp, sosyal etkileşim kuralı gereği nesilden nesile
    geçerek süreklilik özelliği gösterir: “Bizden önce babalarımız Allah’a
    şirk/ortak koşmuştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesiliz, işleri bâtıl
    olanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mı edeceksin?” 306
    Kur’ân-ı Kerim, her inanç ve davranışta delile başvurmayı öngörürken,
    müşrikler inanç ve davranışlarında atalarını taklit etmeyi
    ölçü almışlardır. “İbrâhim sordu: ‘Nelere tapıyorsunuz?’ Onlar:
    ‘Putlara tapıyoruz. Onlara bağlanıyoruz.’ ‘Çağırdığınız vakit sizi duyuyorlar
    mı? Yahut size bir fayda ve zarar verirler mi?’ ‘Hayır, ama babalarımızı
    da bu şekilde bulduk.”307Müşrikler putların geçerliliğini geleneğe
    bağlıyorlar. Delil yerine taklitçiliği tercih etmeleri, şirkte kalmanın
    motivi olup, aynı zamanda Allah’a ortak koşanların düşünce esasını
    teşkil eder.
    Atalardan miras olarak alınan sosyal normların ve bunlara
    bağlılığın en olumsuz tarafı, toplumun yahut bireyin hidâyete ermesi
    için bir aşama olan sosyal veya bireysel değişimi engelliyor
    304 2/Bakara, 170
    305 43/Zuhruf, 21-25
    306 7/A’râf, 173
    307 26/Şuarâ, 70-77
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    olmasıdır. Meselâ, câhiliye toplumlarını hidâyete çağıran, onlarda
    bir değişim süreci başlatmak isteyen bütün peygamberle bu sosyal
    motiv ile karşı karşıya kalmışlardır. Geçmişi üstün görme ve
    beğenme duygusu, sosyal değişme karşısında kalan toplumlarda
    sıkça görülen bir olaydır. Çünkü âdetlerine bağlı olan toplumlar
    değişiklikten rahatsız olur. Fakat bu durum âdetlerin niteliğine
    göre de değişiklikler arzeder. Kendisine veya geçmişine kusur isnad
    etmek, insana zor gelir. Dolayısıyla önceden beri yürürlükte
    olan çok sayıdaki âdetlerden insanı vazgeçirmek güç bir meseledir.
    Özellikle köklü bir geçmişe sahip toplumların, yıllar öncesi, hayat
    normlarının bir birikimi olan geleneksel yapıyı değiştirmenin kolay
    olmadığı görülüyor. Çünkü söz konusu geleneksel yapı toplum
    bireylerinin tamamının katılımyla bir kültür birikimi meydana getirmiştir.
    İşte toplum vicdanında kemikleşen bu dâhilî geleneksel
    yapıyı değiştirmeyi başaran, aynı zamanda toplumu İlâhî geleneğe
    dâvet eden İslâm olmuştur.
    İslâm’ın ilk dönemde değiştirmeyi başardığı toplumun geleneksel
    yapısı içerisinde dinin konumunu incelediğimizde, dinî
    inanç ve davranışların samimi bir insan ifadesi olmadığı, körü
    körüne atalara bağlılık olduğu görülür. Psiko-sosyal açıdan bir
    değerlendirme yapıldığında, İslâm öncesi Araplarda putperestliğin
    gerçek mânâda bir “din” olmaktan ziyade, kutsallaştırılmış
    geleneklere bağlı ve bir dereceye kadar sosyal düzeni sağlayan
    davranış kuralları olduğu sonucuna varılır. Câhiliye devri Araplarında
    “din” ferde göre değişen bir inanç olmaktan çok, kollektif
    kabile şuurunun davranışlar şeklinde tezâhür eden bir görüntüsüdür;
    realitenin üstünde sadece vicdana hitap eden bir duygu veya
    düşünüş biçimi değildir. Kısacası inanç, sosyal çevrenin empoze
    ettiği bir davranış şekliydi. Rasyonel değerlendirmelerden uzak,
    körü körüne robotvari mekanik bir taklitçilik geçerliydi. Önemli
    olan atalara bağlı kalarak örf ve âdetlere uygun şekilde hareket
    etmekti.
    Özellikle İslâmî tebliğin Mekke devrinde nâzil olan âyetler,
    İslâm öncesi Arap toplumunun din anlayışına ışık tutmaktadır. “De
    ki: ‘Allah’ı bırakıp da taptığınız putlarınıza hiç baktınız mı? Yeryüzünde
    yarattıkları nedir? Bana göstersenize.’ Yoksa onların Allah’la ortaklığı
    göklerde midir? Yoksa Biz onlara kitap verdik de ondaki delillere mi dayanırlar?
    Hayır! O zâlimler, birbirlerine sadece aldatıcı söz söylerler.”308; “(Ey
    inkârcılar!) Şimdi Lât, Uzzâ ve bundan başka üçüncüleri olan Menât’ın
    ne olduğunu söyler misiniz? Bunlar (bu putlar), sizin ve babalarınızın
    taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir delil
    308 35/Fâtır, 40
    CÂHİLİYYE
    - 79 -
    indirmemiştir. Onlar sadece zanna ve nefislerinin hevâsına (canlarının
    isteğine/arzusuna) uymaktadırlar.”309; “Âyetlerimiz onlara apaçık olarak
    okunduğu zaman; ‘Bu adam sizi babalarınızın taptıklarından alıkoymaktan
    başka bir şey istemiyor’ derlerdi. ‘Bu Kur’an düpedüz bir uydurmadan
    başka bir şey değildir’ derlerdi. Hak, inkâr edenlere geldiğinde, onun
    için; ‘bu apaçık bir büyüdür’ demişlerdi.” 310
    Kur’ân-ı Kerim’in ısrarla, hidâyetin önüne bir engel olarak dikilen
    atalar kültü üzerinde durduğunu görüyoruz. Kur’an’da en
    çok üzerinde durulan inkâr motivi olan atalar kültü, inkârın tarihî
    sebebi de sayılabilir. Gelenekçi toplumlar, bâtıl değer yargılarına
    son derece bağlı ve yeniliğe kapalıdırlar. Aslında her toplum bu
    özelliğe az çok sahiptir. İnsanların gelenek ve göreneklerinden
    vazgeçip yeni düşünceleri kabul etmeleri zor bir iştir. Özellikle
    toplumun yaşlı kesiminde eskiye bağlılık hissi gençlerden daha
    güçlüdür. Atalarından devraldıkları gelenek ve değerleri körü körüne
    izleyenler, bu gelenekleri uyulması gerekli bir otorite olarak
    kabul ederler. Geleneklerin otoritesini benimsemiş olmak Allah’ın
    otoritesini benimsemeye engel olur. 311
    Günümüzün din kültürü ve din içerikli ihtilâf ve tartışmalar
    konusunda biri ifrat, biri tefrit iki bâtıl çizgi göze çarpmaktadır.
    Bir tarafta geleneği ve içinde çeşitli bid’atlar, hurâfeler, isrâiliyat
    ögeleri bulunan geleneksel din anlayışını (içine bolca bâtıl karışmış,
    dolayısıyla hak olmaktan çıkmış, hak görünümündeki sentezi)
    bağnazca savunan dindar görünümlü insanlar; diğer tarafta
    bunlara tepki olarak çıkan, İslâm dışı çevrelerce, düzen ve medya
    tarafından destek gören ve gittikçe yaygınlaşma eğilimindeki
    modernist ve reformcu din anlayışı. Bize düşen, hakkı hak bilerek,
    ona hiçbir bâtılı karıştırmadan, eğer karıştırılmışsa Kur’an ve sahih
    sünnet ölçeğiyle yeniden ayıklayarak katıksız, hurâfelerden arınmış,
    atma ve katmalardan arınmış “hâlis din”e sahip çıkmak, “hak
    üzere”, orta yol olan sırât-ı müstakîm çizgisinde yaşamaktır.
    Zan ve vehimlerle veya doğrudan doğruya cehâletin verdiği
    telkinlerle, atalardan miras alınan din anlayışının sorgulanmadan
    kabulüyle görülen hurâfe inançlar, ameller ve bunları savunanlar,
    dini hurâfeler yığını olarak takdim edenler maalesef hayli
    yaygındır. Cehâlet ve küfür devrinde görülen hurâfeler, her zaman
    diliminde de görülebileceği için Kur’an, “atalar yolu” olarak
    ifade ettiği bu taklitçiliği, ecdatperestliği şiddetli bir şekilde kınamış,
    şirk sebeplerinden biri olarak göstermiştir.
    309 53/Necm, 19-20, 23
    310 34/Sebe', 43
    311 Abdurrahman Kasapoğlu, Kur'an'da İman Psikolojisi, s. 202-211
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    Sadece sokaklarda ve vitrinlerde değil, hayatın hemen her
    alanında ve en önemlisi gönüllerde çeşitli putların sergilendiği ve
    yerleştiği çevrelerde ve zaman diliminde artık hurâfelerin hakikat,
    hakikatlerin de hurâfe kabul edilir hale gelmesi sürpriz sayılmaz.
    Kur’an’ı, hadisi, İslâm’ı bilmediği halde yahûdi, hıristiyan, ateist
    ve müşriklerin bâtıl fikir ve hurâfeleri ile kafalarını ve kalplerini
    dolduran birtakım zavallılar, dinin gerçek hükümlerini efsâne ve
    bâtıl inanç kabul etmekte; bâtıl yorum, uydurma ve hurâfeleri ise
    hak zannetmektedirler.
    Hurâfelerin tümü din açısından tehlikeli olmakla birlikte, itikadı
    ilgilendiren hususlar, şirke yol açmaları yönüyle en çirkinleridir.
    Aslında her hurâfenin, hatta bir ölçüde bid’atın kabul ve
    uygulanışı, İslâm itikadına zarar verir. Kur’an’da da tevhid dâvetine,
    sadece Allah’a ibâdet/kulluk çağrılarına itiraz edenlerin
    temel gerekçe olarak “atalarının yolu”nu göstermeleri, onların
    örf-âdet, gelenek ve göreneklerini, onlardan miras aldıkları inanç
    ve yaşayış biçimlerini alternatif olarak ileri sürmelerini bir ecdatperestlik,
    körü körüne taklitçilik kabul etmenin yanında, hakkın
    karşısında en önemli şeytanî gerekçe olarak görmekteyiz.
    Halk, herşeyden önce kasıtlı olarak câhil bırakılmış, halkı gerekli
    İslâmî bilgilerden mahrum bırakanlar, dünya ve âhirette
    lâzım olacak kültürden mahrum bırakanlar bununla yetinmeyip,
    nice dayatmalar ve yönlendirmelerle halkı saptırmışlar, doğruyu
    eğri ve eğriyi doğru olarak göstermişlerdir. Halk, kızılmaktan daha
    çok acınacak bir zavallı, düzen ve çevrenin kurbanı durumundadır.
    Onlara tevhid öğretilmeden, tevhidî bilinç ve ibâdet anlayışı
    kazandırılmadan, sahih bir din öğretilmeden bâtıl inançların ve
    hurâfelerin önünün alınamayacağı bilinmelidir. Bununla birlikte
    görülen bâtıllara müdâhale edilmeli, halkın hurâfeci yaklaşımları
    en güzel üslûpla önlenmeye çalışılmalıdır. Ama, bataklık kurutulmadan
    sivrisineklerle mücâdelede ciddîi bir mesafe kat edilemeyeceği
    unutulmamalıdır. Hurâfe üreten düzen ve çevre şartları
    değiştirilmeden eski ve yeni câhiliyye hurâfelerinin, bâtıl inanış ve
    bid’atların önünün alınamayacağı bir gerçektir.
    Câhiliyye Asabiyeti; Irkçılık/Kavmiyetçilik
    Türkçede daha çok “ırkçılık” olarak ifadelendirilen kavram,
    Arapçada “asabiyyet” ve “kavmiyyet” olarak kullanılır. “Asabiyye”,
    akrabalık, soy yakınlığı demektir. Kavram olarak “asabiye”,
    “kavmiyetçilik” ve “ırkçılık”; akraba, soy, ırk ve vatan gayreti
    gütmek, kendi yakınlarını, kendi içinde bulunduğu topluluğu
    önde görmek, onlara daha fazla ilgi göstermek, tarafgir olmak
    demektir.
    CÂHİLİYYE
    - 81 -
    ‘Asabiye’, sözlük mânâsıyla kavim, kabile, grup ve benzeri konulardaki
    aşırı düşkünlük ve bağlılıktır. Kişinin kendi akrabalarını
    ve içinde bulunduğu toplumu öne çıkarması, onlara ait olan
    şeyleri savunması, onlara yardımda öncülük tanıması demektir.
    İslâm’dan önce yaşayan ve düzenli siyasî ve hukukî otoriteden
    mahrum câhiliyye Arapları kendi akrabalarına çok düşkündüler.
    Kabilecilik duygularıyla, başka kabileler tarafından tecâvüze uğrayan
    kendi akrabalarını korurlar, o tecâvüzün doğurduğu maddî
    ve mânevî zararları asabiye duygusu ile giderirlerdi. Zulme ve
    haksızlığa uğradığını iddia edenin çağrısına kabilenin diğer üyeleri
    cevap verirlerdi. Hatta haklı da olsalar, haksız da olsalar; mutlaka
    kendi akrabalarının tarafını tutarlardı. Bu duygu sebebiyle
    çoğunlukla zâlimle beraber olup, mazluma karşı olurlardı.
    Asabiyyenin Olumlu Yönü: Kimilerine göre asabiye duygusu,
    tümüyle olumsuz bir anlayış değildir. Kişide din gayreti olmazsa
    cihada isteksiz olur, akraba sevgisi olmazsa, onlara yardım etmeyebilir.
    Kabile sempatisi olmazsa, onlarla ilgilenmez. Aile bağlarının,
    akrabaya ilginin, toplumların dayanışmasına katkısı vardır. Bu
    duygu soy bağlılığına dayandığı için, kimileri soylarını korumayı
    başarmışlardır. Bu duygu, meşrû sınırlar içinde değerlendirilebilirse,
    cemaatler ve gruplar arasındaki işbirliğini artırır, onları mânevî
    yönden birbirine bağlar. Asabiye duygusu ile birbirine bağlı olan
    ve bir ortak dine inananlar, diğer toplumlara karşı daha güçlü
    olurlar, onlar karşısında daha bütünleşmiş bir şekil alırlar. Yerine
    göre siyasî ve hukukî otorite boşluğu olduğu ve zulüm sözkonusu
    olduğu zaman, insanların mal ve can güvenliklerinin sağlanmasında
    akraba ve asabiye duygusu önemli rol oynar.
    Ancak, bilindiği gibi İslâm, asabiyyeti olumsuz ve sınırsız anlamıyla
    hoş görmemiş, kan ve soy kardeşliği yerine; din kardeşliği
    bağını ön plana çıkarmıştır. Tüm mü’minleri kardeş ilan ederek,
    aralarındaki ilgi, yardımlaşma ve adâletin bu kardeşlik üzerine
    binâ edilmesini emretmiştir. 312
    Olumsuz Anlamıyla Asabiyye: Asabiyye; başka aile, aşiret veya
    benzer toplulukların hak ve menfaatlerine tecâvüz etmek, onlara
    haksız yere üstünlük sağlama, atalarıyla ve soyuyla övünme ve gururlanıp
    başkalarına büyüklük taslama amacına yönelik ise, İslâm
    bunu kesinlikle tasvip etmez. İslâm, dar anlamda kavmiyetçilik
    mânâsına gelen asabiyyeyi yasaklamış, bunun câhiliyye âdeti olduğunu
    vurgulamıştır. Allah (c.c.) insanları bir ana-babadan yaratmıştır.
    İnsanların ayrı ayrı soy ve kabileler halinde yaratılmasının
    312 49/Hucurât, 9-10; 4/Nisâ, 58; 5/Mâide, 2; 65/Talak 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    sebebi tanışmaları, bilinmeleri kolay olsun diyedir. Dil, renk, kavim,
    grup, bölge veya toprak; insan için üstünlük sebebi değildir.
    Üstünlük takvâda, Allah’tan hakkıyla korkup sakınmadadır. 313
    Kavmiyetçilik, ya da ırkçılık; bir ırkı diğerine üstün tutma, bir
    ırkın özelliklerini ön plana çıkararak diğerlerine karşı övünme,
    kendi ırkından olanı haksız olduğu halde başkasına tercih etme,
    ya da ırkını sevmeyi bir ideoloji haline getirmek demektir.
    Bu duygu ve anlayış, câhiliyye toplumlarında her zaman var
    olagelmiştir. İslâm bu anlamdaki asabiyyeyi kaldırdığı halde, Peygamberimizin
    vefatından fazla bir zaman geçmeden, siyasî güçler
    ve çıkar grupları tarafından müslümanlar arasında yeniden hortlatıldı.
    Buna karşın İslâm’ın ölçülerine göre hareket ederek bunun
    zararını idrâk eden kişi ve toplumlar bu kötü duygu ve düşünceden
    uzak kalmışlar ve böylelikle de asabiyyenin getirdiği maddî
    ve mânevî yıkımlardan kendilerini korumuşlardır.
    Irkçılık ve Asabiyye: 1789 Fransız ihtilâlinden sonra kavmiyetçilik,
    daha yaygın deyimiyle milliyetçilik (aslında ulusçuluk ve
    ulusalcılık demek gerektiği halde bu ifade meşhurdur) daha da
    gelişti ve yaygınlaştı. Milliyetçi ideolojilerin çoğalmasından ve
    yaygınlaşmasından sonra büyük devletler parçalandı. Ulus unsuru
    üzerine devletler kuruldu, bir ırkın üstünlüğü fikri devletlerin
    ideolojisi oldu. Bu çirkin asabiyye yüzünden nice zulümler işlendi,
    nice savaşlar oldu, nice toplumun kimliği inkâr edildi, nice kesimler
    baskı ve hile ile asimile edildi. Günümüzde bu sakat anlayışın
    hâlâ devam ettiğini üzülerek görmekteyiz.
    Günümüzde ırkçılık veya kavmiyetçilik düşüncelerine olan
    bağlılık, İslâm’da şiddetle kınanmış olan asabiye anlayışıdır. Burada
    söz konusu olan zararlı asabiyye; kendi kavmini, kendi akrabalarını
    sevip ilgi göstermek değildir. İslâm, akrabaya iyilik etmeyi,
    onlara ilgi göstermeyi, sıla-i rahmi (akrabalık bağını yardımla sürdürmeyi)
    emreder. Akrabalar arasındaki meşrû ve makul sevgi, bereketi
    artırır.314 Ancak, akraba haksız da olsa onu savunmak, kendi
    soyunu üstün görmek, başkalarını aşağılamak; belli bir grubu, bir
    aileyi veya soyu, bir kesimi en üstün saymak, bu yüzden de zulme
    dalmak asabiyyedir, ırkçılıktır; İslâm’ın lânetlediği bir tavırdır. Nitekim
    Peygamberimiz (s.a.s.), “Bir kimsenin kavmini sevmesi asabiye
    (ırkçılık) midir?” sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Hayır, fakat
    asabiye; kişinin zulümde kendi kavmine yardım etmesidir.”315Asabiyye
    313 49/Hucurât 13
    314 Tirmizî, Birr 49, hadis no: 1979, 4/351
    315 İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949, 2/1302
    CÂHİLİYYE
    - 83 -
    gayreti, asabiyeye dâvet câhiliye anlayışıdır. Bir hadiste şöyle buyuruluyor:
    “İnsanları asabiyye/ırkçılık için toplanmaya çağıran, asabiyye
    için savaşan ve ırkçılık uğruna ölen Bizden değildir.” 316
    Atalar ile övünmek, hatta müslüman olmayan atalarının özellikleriyle
    iftihar edip başkalarına üstünlük taslamak, hava atmak
    asabiyedir. Onlarla övünmek insana hiç bir şey kazandırmaz. Onlarda
    sağlam bir inanç ve iyi bir ahlâk var idiyse onu almak bir şey
    kazandırsa da; eğer onlar yanlış inanç içinde ise, bilerek veya bilmeyerek
    kötülük ve zulüm yapmışlarsa, o kötülükleri savunmak
    daha da büyük bir hatadır. Asabiyye/ırkçılık duygusu yüzünden,
    birçok kişi, atalarının inandıkları bâtıl dinlere, kötülüklerine, yaptıkları
    zulümlere bile sahip çıkmakta ve atalarının yolunu izlemekteler.
    “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘hayır!
    Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya ataları bir
    şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” 317
    Milliyetçilik ve ulusalcılık denilen, aslında doğru ifadelendirmeyle
    kavmiyetçi fikir ve ideolojiler Avrupa’dan ithal birer frenk
    mikrobudur. Kur’an, câhiliyyenin her çeşidi ile savaşmış ve insanlara
    vahyin, yani hakkın, yani ilmin nûrunu ulaştırmıştır. Peygamberimiz
    her çeşit ırkçılık ve kavmiyetçiliği câhiliyye âdeti olarak
    değerlendirmiş ve tümünü yasaklayıp kaldırmıştır. İran’lı Selmân
    (Fârisî), Bizans’lı Süheyl (Rûmî) ve Habeşistan’lı Bilal’ı (Habeşî) hiçbir
    yönden ırklarından dolayı farklı bir ayrıma tâbi tutmamış, herhangi
    bir Mekke’li veya Medine’li Arapla her yönden eşit görmüştür.
    “Arabın Acem’e (Arap olmayan), Acem’in de Araba üstünlüğü
    yoktur; üstünlük sadece takvâdadır” hükmünü koyan İslâm, bu
    kardeşliğin tatlı meyvelerini dünya huzuru şeklinde de insanlığa
    sunmuştur. Osmanlı’nın altı yüz sene gibi ülkeler tarihi açısından
    uzun sayılabilecek bir medeniyetinin, temel sebep ve dayanaklarından
    biri her ulustan müslümanları hiçbir ayrıma tâbi tutmadan
    “İslâm milleti”nin bir ferdi ve tüm müslümanların birbirleriyle
    “kardeş” olduğu anlayışıdır. Türkiye’nin cumhuriyet sonrası önmeli
    sancılarından birisi, kendi vatandaşlarına ulusçu, ırkçı yaklaşımları
    ve millet tanımındaki yanlış tutumlarıdır.
    Asabiyye/Irkçılık ve Tarafgirlik: Asabiyye, aşırı tarafgirlik demektir
    ki işin olumsuz yanı da burasıdır. Aşırı tarafgir, güncel deyimle
    fanatik olan birisi de haksızlık yapar, adâletten ayrılır, başkalarına
    karşı övünür, boşu boşuna kibirlenir durur. Kendi kavmi
    316 Müslim, İmâre 57, hadis no: 1850, 3/1478; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948,
    2/1302; Nesâî, Tahrim 28, 7/112
    317 2/Bakara, 170
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    için, ırkçılık uğruna savaşıp ölenlerin Cehenneme gideceği hadis-i
    şeriflerde açıkça belirtilmektedir. Çünkü böyle bir çaba, Allah
    rızâsından uzaktır. Hâlbuki İslâm’a göre bütün amellerin Allah
    (c.c.) rızâsı için işlenmesi, bütün ölçülerin İslâmî hükümlerden alınması
    gerekir.
    Kur’an, mü’minlere, kendi akrabalarınız aleyhine bile olsa
    adâletten ayrılmayın diye emretmektedir.318 Mü’min, diğer insanları
    Âdem’in çocukları olarak insanlıkta eş, mü’minleri dinde
    kardeş bilir. Diğer insanlar da inanmasalar bile Allah’ın kullarıdır.
    Hepsi de bir ana-babadan dünyaya gelmiştir, hepsi de hukuk
    önünde eşittirler. İnsanların doğuştan sahip olduğu bütün özellikler
    Allah’ın onlara verdiği fıtrat (yaratılış)tır. Kimse kendinde olan
    bu yaratılış özelliğinden dolayı başkasına karşı üstünlük taslayamaz.
    Kimin hangi ana babadan dünyaya geleceği, hangi ülkede/
    vatanda doğacağı ve hangi ırktan olacağı kendi elinde değildir.
    İnsanın elinde olmayan ve kendi seçeneği ve irâdesinin dışındaki
    şeylerden dolayı fazilet veya eksiklik sözkonusu olamaz.
    Olumlu asabiyye duygusu, akraba ve cemaat arasında dayanışmayı
    sağlar, işbirliğini artırır; Ancak tarafgirliğe, övünmeye ve
    adâletsizliğe kaçmadan. Olumsuz asabiyye ise; ırkçılığa, yobazlığa,
    milliyetçiliğe (yani ulusçuluk ve ulusalcılığa), ayrımcılığa, baskıya,
    kültür katliamına, sömürüye, adâletsizliğe ve insan hakları
    ihlâllerine yol açar. 319
    Son dönemlerde Türkçede kullanılan “taassub” ve “mutaassıb”
    kelimeleri de “asabiyyet” kelimesinin türevleridir, aynı kökten
    gelmişlerdir. Asabiyye göstermeye “taassub”, taassub sahiplerine
    de “mutaassıb” denir. “Taassub”, aşırı bağlılık, aşırı tarafgirlik,
    bağnazlık; körü körüne bağlılık, bâtılda ısrar etme demektir. İslâm
    asabiyyete ve bu kökten gelen taassuba kesin şekilde karşı çıktığı
    halde, İslâm düşmanları ve onların taklitçilerince son dönemlerde
    müslümanlara, aşağılayıcı mâhiyette mutaassıp (bağnaz, körü körüne
    bağlı) denmektedir. Müslüman, asabiyyeti, taassubu kabul
    etmez ve kesinlikle mutaassıp olamaz.
    Asabiyyenin ve taassubun bir anlamı da bağnazlık, körü körüne
    taraftarlık, fanatiklik olduğu için asabiyye; yalnızca ırk, soy
    veya kabile sevgisinde olmaz. Günümüzde çok sık görüldüğü
    gibi parti, grup, cemaat, vatan, ülke, bayrak, spor takımı, hatta
    lider sevgisinde bile olmaktadır. Aslında bu tür taraftarlığa sevgi
    denmez; tutku, hayranlık ve putlaştırma demek daha doğru olur:
    318 4/Nisâ, 135
    319 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 47-50
    CÂHİLİYYE
    - 85 -
    “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a endâd/eşler ve benzerler
    edinirler ve onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı daha
    çok severler. Keşke zâlimler azâbı gördükleri zaman (anlayacakları gibi)
    bütün kuvvetin Allah’a âit olduğunu ve Allah’ın azâbına dayanmanın
    zorluğunu önceden anlayabilselerdi. O zaman (görecekler ki) kendilerine
    uyulup arkalarından gidilenler, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşırlar
    ve o anda her iki taraf da azabı görmüşler, nihâyet aralarındaki bağlar
    kopup parçalanmıştır. Uyanlar şöyle derler: ‘Ah, keşke bir daha dünyaya
    geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları
    gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!’ Böylece Allah onlara işledikleri bütün
    işlerini kendilerine hasret, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir
    ve onlar artık ateşten çıkmazlar.” 320
    Adına nasyonal faşizm de denilen ve Türkçede yanlış olarak
    “milliyetçilik” kavramıyla ifadelendirilen ırkçılık ve kafatasçılık;
    nice kavga, savaş ve zulümlere yol açmış şeytanî bir anlayış ve ilkel
    bir câhiliyye ideolojisidir. Kur’an’ın atalarıyla övünüp onların
    yolunu körü körüne tâkip etmeyi ısrarla kınaması321 bu konudaki
    hassâsiyeti gösterir. Arap câhiliyyesi dönemindeki kabile savaşlarının
    sebebi ırkçılık olduğu gibi, hemen her dönemdeki soykırımların
    temelinde de ırkçılık vardır. Bu asra kadar bütün dünyadaki
    savaşların toplamından daha çok ölüme ve vahşete sebep olan 20.
    asırdaki iki dünya savaşının her ikisinin de temel sebebi, ırkçılıktır.
    Irkçılık Dâvâsını İlk Başlatan Şeytandır: Bilindiği gibi İblis,
    Allah’ın Âdem’e secde emrine itaat etmedi. Gerekçe olarak da
    kendisinin ateşten, Âdem’in de (a.s.) topraktan yaratıldığını gösterdi.
    Bu, kendi elinde olmayan yaratılışında maddî özelliklere
    itibar etmek, yani ırkçılık yapmaktı. İblis’in bu üstünlük ölçüsü
    geçersizdir. Kişiye değerini kendi hammaddesi veya soyu değil;
    Allah’ın koyduğu ölçü verir. O yüzden ilk ırkçı, şeytandır. Irkçılık
    ve soy üstünlüğü iddiası, şeytanî bir mantıktır.
    Kur’an’a göre üstünlük takvâda,322 ilimde323ve cihadadır.324
    Kim, kendi aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi
    sayarsa, onda İblis/şeytan anlayışı var demektir. İblis, bu yanlış
    çıkarım sonucu Rabbine istikbar edip isyan ettiği gibi, her çeşit
    ırkçılık da istikbâra ve isyana yol açan tehlikedir.
    320 2/Bakara, 165-167
    321 2/Bakara, 170; 5/Mâide, 104; 11/Hûd, 1097/A’râf, 70, 173...
    322 49/Hucurât, 13
    323 39/Zümer, 9
    324 4/Nisâ, 95
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün
    görmüş ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır.
    Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri, her birinin kendine
    ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak zanneden İblis mantığı, kendi
    maddesini ondan üstün sanmıştır. Materyalizm/maddecilik
    şeytanî bir felsefedir. Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük
    sebebiydi.325 Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde
    arasında, aslında olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin
    yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen, Âdem’in
    halifelik ve İlâhî ruh taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini
    bilmezden gelmişti.
    Şeytan, Âdem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet
    görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri
    bahşeden Allah’ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, İlâhî hükümleri,
    kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen
    bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli
    idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî
    özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de
    İblis tarafından böyle atılıyordu. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmak,
    şeytanca bir yanılgıdır.
    Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
    Câhiliyyenin adâlet ve zulüm anlayışı, birçok çarpıklıklarla
    ve çifte standartlı nifakla hastalıklı bir anlayıştır. Zulmü sadece
    fizikî bir yaptırım olarak ve hiç sebep yokken yapılan bir haksızlık
    olarak değerlendiren câhiliyye, özellikle müslüman müstaz’aflara
    inanç ve psikolojik zulümleri zulüm olarak kabul bile etmez.
    Câhiliyye zihniyetine sahip olanlar, kendi içinde bulundukları zulmün
    farkında bile değillerdir. Kendi kurtuluşları için çabalayan
    dâvetçilere ise kendi haklarına saldırıyor ithamında bulundukları
    çokça görülür. Allah’a şirk koşmanın büyük bir zulüm olduğunu
    hiçmi hiç düşünüp kavramazlar. Müslüman olduğunu iddia eden
    câhiliyye mensupları, müşrikce inanç ve yaşayışı, küfür ahlâkını
    (ahlâksızlığını) bir hak olarak görür, müslümanların bunlara tavır
    almasını ise zulüm olarak değerlendirir.
    Câhiliyyenin zulüm hakkındaki anlayışını Kur’an’dan bir örnekle
    sergileyelim: Kur’an’a göre put kırmak değil; puta tapmak
    zulümdür, hem de en büyük zulüm. Müslüman da zulme tepki
    gösteren kişidir. Zâlimin zulmüne engel olmak, kahramanca bir iş
    kabul edilmesi gerektiği halde, Hz. İbrahim’in putları kırmasının,
    325 38/Sâd, 71-85
    CÂHİLİYYE
    - 87 -
    putperest câhiliyye mensuplarınca bir zulüm olarak nitelendiğini
    Kur’an bize haber verir. “Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Kim cür’et etti
    ilâhlarımıza bunu yapmaya! Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler.”326
    Görülüyor ki, zulmü ortadan kaldırmaya çalışmak, putperestlerin
    bakış açısından büyük bir zulüm olarak değerlendirilmektedir.
    İzutsu bu konuda şunları söyler: Zulüm, esasen kişinin meseleye
    bakış için seçtiği mihenge/ölçüye göre izâfî/görecelidir.
    Kâfirlere göre putların tahribi bir zulüm eylemi teşkil etmektedir.
    Zira, müşrikler açısından bakıldığı zaman, bunun yapılması için
    hiçmi hiç neden yok iken, mü’minler açısından aynı hareketi haklı
    gösterecek birçok sebep bulmak mümkündür. Benzer biçimde,
    müslümanların, sadece “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için kâfirler
    tarafından evlerinden çıkarılmaları onlar için, hiçbir haklı sebebe
    dayanmayan inkârı imkânsız bir zulüm fiilidir. Ancak, kâfirlerin
    bakış açısından, İslâm’ın tek Allah inancı, kendilerinin mü’minlere
    karşı bu şekilde davranmaları için yeterli sebebi rahatlıkla sağlamaktadır.
    327 “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere), zulme uğradıkları
    için (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma
    mutlak sûrette kadirdir. Onlar ki, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için
    haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir.” 328
    Firavun’un İsrâil oğullarını köleleştirmesi, erkek çocuklarını öldürüp
    kız çocuklarını sağ bırakmaya varan zulümleri,329 Firavun
    ve ona bağlı olanlarca normal bir durum olarak kabul edilirken;
    bu apaçık zulme karşı çıkan Hz. Mûsa, fitne ve fesad çıkaran bir
    nankör olarak nitelenir.330 Meselenin hakikatini ve içyüzünü Hz.
    Mûsâ Firavun’un suratına şöyle çarpar: “O başıma kaktığın nimet,
    İsrâil oğullarını köle yapman (yüzünden)dir.” 331
    Kur’an, şirkin ve dolayısıyla zulmün sebeplerinden birinin,
    ataların yolunu körü körüne sürdürme ve taklit olduğunu belirtir.
    Geleneği sürdürme alışkanlıkları, câhiliyye tarafından bir hak
    ve haklılık olarak benimsenir. O yüzden câhiliyye düşüncesinde,
    zulüm normal bir vaka, câhiliyye yönetiminde de doğal bir icraat
    olarak kabul edilir. Zulme adâlet, adâlete de zulüm dendiği, kavramların
    ters yüz edildiği de sıkça görülür. Câhiliyye anlayışında
    câhiliyyet hamiyyeti/taassubu söz konusudur.332 İster haklı ister
    326 21/Enbiyâ, 59
    327 Ahmed Ağırakça, Durali Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 269-270
    328 22/Hacc, 39-40
    329 Bk. 2/Bakara, 49-51
    330 26/Şuarâ, 18-19
    331 40/Mü'min, 26; 26/Şuarâ, 22
    332 48/Fetih, 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    haksız olsun, yakın akrabasını, hatta kendi sülâlesini, hemşehrisini,
    vatandaşını kayırma duygusu vardır. Dolayısıyla “kendi yakınları,
    hata etmez, zulm etmez, her zaman haklıdır; ona karşı olanlar da
    her durumda zulüm içindedir” anlayışı câhiliyyenin bu konudaki
    yaklaşımlarından biridir.
    Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması
    Câhiliyye dönemi Arap toplumunda Kadın; genellikle bütün
    tarihçilerin kabul ettiği üzere kadının hiçbir değeri yoktu. Öyle
    ki kadın olmak utanç verici bir durumdu. Bu yüzden kız çocukları
    diri diri toprağa gömülüyorlardı. Kadının miras hakkı yoktu. Kısaca
    kadın, erkeğin kölesinden başka bir şey değildi.
    Kur’an’dan anladığımıza göre, müşrik Araplar kendi zihinlerinde
    düşük ve değersiz saydıkları kızları Allah’a lâyık görüyorlar,
    beğenip hoşlandıkları erkekleri ise kendilerine izâfe ediyorlardı.333
    Meleklerin de Allah’ın kızları olduğunu iddiâ ediyorlardı.334 Allah
    Teâlâ ise Arapların kendilerince değersiz bulduklarını Allah’a, değerli
    saydıklarını kendilerine ayırmalarını kendilerine ayırmalarını
    “çarpık bir paylaşma” olarak niteliyor.335 Ve kızları diri diri toprağa
    gömecek kadar aşağılamaları hakkında “bak ne kötü hüküm veriyorlar!”
    336 buyuruyor.
    Yine Kur’an, çeşitli konuları işlerken, kadının toplumsal,
    hukukî uygulamalarda uğradığı zulümlere işaret ediyor. Meselâ:
    “Kadına zorla mirasçı olmanız size helâl değildir.”337 mealindeki âyetten,
    kadının mal gibi miras kalması ve kadına zorla mirasçı olunması
    şeklindeki zulmün câhiliyye döneminde yürürlükte olduğunu anlıyoruz.
    Zıhar’ı yasaklayan âyetler de Kur’an’ın tâbiriyle “çirkin”
    bir geleneğin varlığına işaret ediyor. Boşanma ile ilgili âyetlerde,
    kadınların haklarını koruma noktasında mü’minlere Allah’tan
    korkmalarını emrediyor. Bu ve bunun gibi birçok âyetlerle, kadının
    câhiliyye dönemindeki, hukukî uygulamalarda zulme mâruz
    kaldığını, yaratılış itibarıyla da hor ve hakir görüldüğünü anlıyoruz.
    Batıda ve Batılılaşmış Toplumlarda Kadın: Eski câhilî düşünceler,
    modern dünyanın “izm”lerinde de farklı biçimlerde bütün
    çirkinliğiyle gözler önüne serilmiştir. Bilindiği gibi Rönesansla
    333 16/Nahl, 57
    334 16/Nahl, 59
    335 53/Necm, 21-22
    336 16/Nahl, 59
    337 4/Nisâ, 9
    CÂHİLİYYE
    - 89 -
    başlayıp Aydınlanma Çağı ve Endüstri Devrimiyle günümüze kadar
    devam eden, akılcı ve pozitivist temele oturan modernizm;
    Batının geçirdiği tarihî sürecin doğal bir sonucudur. Modernizm
    hayatı sekülerleştirip, her türlü dogmaya karşı olduğunu söylerken
    sahih-muharref ayrımı yapmamış, tahrif edilmiş dinî düşüncelerden
    topladığı verileri, sahih din için de genelleştirmiştir. Artık
    modernizm, sadece Ortaçağ kiliselerinin ruhban sınıflarını değil;
    tarihte oluşmuş tüm geleneksel değerler yanında sahih din değerlerini
    de karşısına almaktadır. Modern insanın kadına bakış
    açısında hiçbir zaman sahih-muharref ayrımı yapılmadığı görülmektedir.
    Batı mâcerasında kadın konusundaki yaklaşımlara bir göz
    atacak olursak, Hıristiyanlığın, Yunan ve Eski Roma kültüründeki
    “kadının ikinci sınıf bir varlık” olduğu anlayışını düzeltmemiş
    olduğunu hatta kadının aşağılanmasının Hıristiyanlıkta daha da
    güçlendiğini görürüz. Kadın öylesine kötülenmiştir ki 6. Yüzyılda
    Mason meclisinde kadının ruhu var mı, yok mu diye ciddî bir şekilde
    tartışılmıştır. Batı tarihinde kadına yapılan zulümler önemli bir
    yer tutar. Acaba bu zulümler, tarih sayfaları arasında mı kalmıştır,
    yoksa kılık değiştirerek başka şekillerde mi devam etmektedir?
    Eşitlik, özgürlük, bağımsızlık söylemlerinin bayraklaştırıldığı günümüzde
    kadının aşağılanması ve sömürülmesi bitmiş midir?
    Modernizm bütün değerleri tüketerek, dünya genelinde yepyeni
    bir sistem oluşturma iddiasında. Bunu yaparken de insanın
    varoluş nedenini çarpıtarak “insan”ı sömürmektedir. Ve modern
    düşünce, insanın tüm zaaflarını kışkırtarak korkunç bir tüketim
    alışkanlığını “moda” adı altında sunmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında
    “çağdaş kadın” aldatmacası içerisinde kadının sömürülmesi
    ciddî boyutlara ulaşmıştır. Sanayi Devrimi ile ucuz iş gücüne
    duyulan ihtiyacı karşılamak üzere kullanılan kadınların, bugün
    de bir reklam aracı olarak kullanıldığı herkes için âşikârdır. Kadın
    fizikî güzelliğini sağlamak için kendisine sunulan kozmetikleri tüketirken,
    başkalarının da tüketmesi için hazırlanan her türlü reklamda
    bir nesne olarak cinsel kimliği ile kullanılır. Kapitalizmin
    hayatiyeti için gerekli olan sınırsız tüketim “reklam” ile sağlandığına
    göre kadın, reklamcıların dolayısıyla kapitalizmin kullandığı
    vazgeçilmez bir sömürü unsurudur.
    Modern düşüncede genellikle kadın, bilgisi, görgüsü ve
    ahlâkıyla değil; kendi güzelliğini pazarlayabildiği oranda değer
    kazanır. Öyle ki günümüzde haremin değil; harem duvarlarının
    kaldırıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. “Modernizmin evleri,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    işyerlerini ve sokakları kaplayan hareminde sadece genç, güzel ve
    bu özelliklerini bir şekilde pazarlamaktan kaçınmayan kadınlara
    yer vardır.”
    Modernizmde hayat bulan feminist hareketler kadın-erkek
    arasındaki uyum yerine, haksız bir rekabet ortamı oluşturarak iki
    cinsi birbirine düşman hale getirip fıtratı bozmaktan başka bir
    fonksiyon görmemektedirler. Dünyada ve yaşadığımız toplumdaki
    kadının problemlerini bu şekilde ortaya koymak ise tam bir
    çözümsüzlüktür. Feminizm, ahlâkî kuralları kadının özgürlüğünü
    sınırladığı gerekçesiyle protesto etmektedir. Kadın özgürlüğünden
    anlaşılan ise onun eğitim, sosyal ve siyasî hayata katılımı değil;
    âile, eş ve çocuğun sınırlayıcılığının(!) keşfedilerek câzibesini
    kullanma yolunda serbestliğidir.
    Türkiye’de kadın özgürlüğü ve bağımsızlığından dem vuran
    dergilerdeki ağırlıklı konular kadınların gerçek problemleri değil;
    cinsellik, moda gibi konular olmakta, siyaset ile ilgili verilen
    haberler ise ancak dedikodu düzeyinde sunulmaktadır. Dergilerin
    genelinde oluşturulmaya çalışılan kadın tipi ise “akleden, sorgulayan,
    bilgili” tanımlamalarının çok ötesinde “çağdaş, câzibeli,
    tehlikeli ve yasak ilişkiler deneyebilen, sıradışı” kadın tiplemesidir.
    Bu da kadının özgürleştirileceği yerde, kelimenin tam anlamıyla
    “kullanıldığı”nın göstergesi değil midir?
    Kısacası, çağımız câhiliyyesinde kadın, özgürlüğü ve kendi kimliğini
    bulma adına, onurlu, şerefli konumunu bir kenara itip câhilî
    oyunların kurbanı olmuştur. Arap toplumunda diri diri toprağa
    gömülen kadın bugün, kendi mutluluğu ve bağımsızlığı iddiâsıyla
    tezgâhlanan oyunlarla toplum bataklığına yine diri diri gömülmektedir.
    Ancak bir farkla; bu defa kadın gerçekten diri diri bir
    batağa girdiğinin farkında değildir. Modern dünyanın kendisine
    sunduğu imaj ve kimliği, kutsadığı ve onu gerçekleştirebilmek için
    tüm değerlerini fedâ ettiği müddetçe de bunu farketmesi mümkün
    olmayacaktır.
    Modern dünyanın, geleneği sorgulayıp reddetmesiyle, kadının
    İslâm’daki konumu gündeme gelmiş ve temel amacı İslâm’a
    saldırı olan bu zihniyet, kadın konusunda kültürel İslâm’da kullanılmaya
    elverişli noktalar yakalayabilmiştir. Müslümanlar yapılan
    saldırılara cevap verme çabasıyla çeşitli kaynaklara başvurmuşlar,
    ancak çoğunlukla gerçek İslâm’ın kadına biçtiği konumu yansıtır
    mâhiyette güncelliği olan veriler ortaya koyamamışlardır. Çünkü
    pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da kalkış noktaları, tarih
    içinde şekillenen yorumlar olmuş ve bu yorumlar Kur’ânî çerçeveyi
    CÂHİLİYYE
    - 91 -
    ortaya koymada yardımcı olacağı yerde engelleyici bir etki oluşturmuştur.
    Bu etkinin oluşması, gerek insanların bu yorumları ele
    alış tarzından, gerekse yorumların bizzat içeriklerinden kaynaklanmıştır.
    338
    Câhiliyye Döneminde Fuhuş: Câhiliyye döneminde erkekler
    çoğunlukla zinâyı ayıp saymazlar, hatta bununla övünürlerdi. Nitekim
    bu husus İmru’ulkays’ın şiirlerinde açıkça görülmektedir.
    Câhiliyye devrinde fâhişelik yapan câriyeler öksürerek ilişki teklifinde
    bulundukları için kendilerine “kahbe” de denirdi. Aralarında
    sahipleri tarafından para kazanmak amacıyla zorla bu işe
    itilenler de vardı. Kur’an’da; “...Dünya hayatının geçici menfaatlerini
    elde edeceksiniz diye nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa
    zorlamayın”339 meâlindeki âyet bunlarla ilgilidir.
    Câhiliyye devrinde dost hayatı yaşayan çiftler de vardı. Erkek,
    kadının dostu ve arkadaşı (haden) olduğu için bu tür kadınlara
    “zevâtu’l-ahdân” veya “muttehızâtü ahdân” adı verilirdi. Kur’an’ın
    iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla
    câriyelerle evlenmeye izin veren,340 açık ve gizli kötülükleri
    (fevâhiş) yasaklayan341 âyetlerinde dolaylı olarak bunlardan söz
    edilir. Bu dönemde metres hayatı yaşayan evli kadınlar da vardı.
    “Dımd” denilen bu kadınlar kocalarından başka bir veya birkaç
    erkekle beraber olurlar, özellikle kıtlık zamanlarında karınlarını
    doyurmak için bu tür ilişkide bulunurlardı.
    İslâm öncesinde livâta, sevicilik, hayvanlarla ilişki şeklindeki
    cinsî sapıklıklara da rastlanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim bunlardan
    özellikle livâta üzerinde durmakta ve bu çirkin ilişkiyi ilk defa
    başlatan Lût kavminin342 bu yüzden helâk olduğunu anlatarak
    bundan ibret alınmasını istemektedir.343Câhiliyye devrinde birçok
    yerleşim merkezinde ve ticaret kervanlarının uğrak yerlerinde
    “mâhûr” (muhtemelen Farsça “mey-hor”dan -içki içen-) denilen
    işret ve zinâ âlemlerinin yapıldığı evler vardı. Buralarda câriyeler
    içki sunar, rakseder ve gayrı meşrû ilişkide bulunurlardı. Bu tür
    ilişkilerde pezevenklik (kıyâde) yapan kimseler de vardı. Bunlara
    “kavvâd” (Türk argosunda “kavat”) veya “kavvâde”; âilesini kıskanmayan
    ve fuhşa itenlere de “deyyûs” denirdi.
    338 H. Koç, F. Candan, Kur'an Çerçevesinde Kadın, Haksöz, sayı 31, Ekim 93, s.
    25-27
    339 24/Nûr, 33
    340 4/Nisâ, 25
    341 6/En'âm, 151; 7/A'râf, 33
    342 27/Neml, 54; 7/A'râf, 80-84
    343 29/Ankebût, 28-35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    Bazı fâhişeler evlerinin veya panayırlarda kurdukları çadırların
    kapılarına bayrak asarak ücret karşılığı ilişkide bulunmak isteyenleri
    dâvet ederlerdi. Hz. Âişe, Câhiliyye dönemindeki nikâh
    türlerinden söz ederken bunlar hakkında da bilgi vermektedir.344
    Aynı rivâyette, eşlerini kıskanmayan ve asil gördüğü bir kimseden
    çocuk sahibi olmak için onunla ilişkiye zorlayan ve eşi o kimseden
    hâmile kalıncaya kadar bunu sürdüren erkeklerle (buna nikâhu’listibdâ’
    denirdi), on kadar erkekle ilişki kuran kadının doğurduğu
    çocuğun nesebinin nasıl tâyin edildiği hakkında da bilgi vardır.
    Kadın çocuğu doğurduktan sonra ilişki kurduğu erkekleri çağırır
    ve içlerinden birini çocuğun babası olarak belirlerdi. Doğan çocuk
    erkekse o kişi bunu kabullenmek zorundaydı. Kız çocuğu olması
    durumunda ise birtakım problemler ortaya çıkardı. Kız çocuğuna
    sahip olmanın utanç vesilesi sayılması ve doğan kız çocuklarının
    diri diri toprağa gömülmesi âdeti de toplumda fuhşun yaygın olması,
    kız çocuklarının ileride fuhşa sürüklenmesi ihtimalinin bulunması
    ile açıklanabilir. 345
    Kadının Câhiliyye Tuzaklarından
    Kurtuluşunun Simgesi; Tesettür
    Tesettür Nedir? “Tesettür”; örtmek, gizlemek, saklamak anlamlarına
    gelen ‘setr’ kökünden gelmektedir. “Tesettür” sözlükte;
    örtünmek gizlenmek, bir şeyle kapanmak demektir. Bir şeyi
    saklayan ve gizleyen nesnelere ‘setr’ denildiği gibi, kapatılması
    gereken bir şeyi gizlemeye de ‘setr’ denilir. Nitekim namazda ‘avret’
    denilen, bedenin gizlenmesi gereken kısımlarını örtmeye de
    ‘setr-i avret -avret yerlerini örtmek-’ denilmektedir. ‘Mestûr’ veya
    ‘mestûre’; kapalı, gizlenmiş anlamına gelmektedir. Aynı kökten
    gelen ‘settâr’, gizleyen, örten, saklayan demektir ki, Kur’an’da
    geçmemekle beraber Allah için ‘Setttâru’l-uyûb -ayıpları gizleyip
    örten, ayıpları ortaya dökmeyen’ denilmektedir.
    ‘Tesettür’ kavram olarak, kadın ve erkek müslümanların ‘avret’
    yerlerini örtmelerini ifâde eder. Kur’an’da örtünmeyi emreden
    âyetlere ‘hicab’ âyetleri denir. Birçok İslâmî kaynakta kadınların
    örtünmesi anlamında ‘hicab’ kavramı geçmektedir. Ancak
    Türkçe’de ‘tesettür’ kelimesi daha yaygındır. ‘Hicab’ sözlükte, bir
    şeyi örtmek veya bir şeye engel olmak demektir ki, tesettüre yakın
    bir anlamı vardır. ‘Hicab’ isim olarak, örten, gizleyen, saklayan,
    görülmeye engel olan şey demektir.
    344 Buhârî, Nikâh 36
    345 Nebi Bozkurt, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 13, s. 210
    CÂHİLİYYE
    - 93 -
    Avret Ne Demektir? “Avret”, Ìslâm’a göre insanların örtmeleri
    ve dinen yabancı sayılan kimselere göstermemeleri gereken organlarına
    verilen addır. “Tesettür” ise, avret yerlerini örtme, gizleme,
    saklama ve koruma konusundaki İslâmî prensiptir. İslâm’a
    göre müslümanlar, yıkanma, tabiî ihtiyaç ve temizlenme (tahâret)
    gibi durumlar dışında avret yerlerini başkalarına -bir zarûret olmaksızın-
    gösteremezler. Bu, Kur’an’ın müslümanlara getirdiği bir
    ölçü, bir hüküm ve aynı zamanda bir fazilettir.
    Avret yerleri neresidir? Kadın veya erkek, avret yerlerini kimlere
    gösterebilir, kimlere gösteremezler? Tesettür emrinin sebeb-i
    hikmeti ne olabilir? Şimdi bu sorulara kısa cevaplar bulmaya çalışalım:
    Esasen insan için örtünme fıtrî (yaratılıştan gelen) bir özelliktir.
    Sebebi ne olursa olsun, insan örtünürse yaratılışına daha uygun
    hareket eder. Birçok hayvanın örtüleri tüyleridir, kılları veya telekleridir.
    Onlar, bu dış örtüleri ile güzel, bu dış örtüleri ile doğal
    olmaktadırlar. İnsan da böyledir. O da örtünmeye yarayan araçlar
    (elbiseler) giyerek kendisini değerli kılar, yaratılışına uygun davranmış
    olur.
    Kur’an, örtünmesi gereken yerlere çirkin yerler deyip, bunları
    örtecek elbisenin Allah (c.c.) tarafından verildiğini açıklamaktadır:
    “Ey Âdemoğulları Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size
    ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (var ettik). Takvâ ile kuşanıp donanmak
    ise daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp
    düşünürler.”346 Rabbimiz, kendi yarattığı insanın bazı organlarına
    çirkin demekle onların saklanması, gizlenmesi gerektiğini haber
    veriyor. Bu, insanı aşağılamak değildir. İnsanın böyle oluşu normal
    bir durumdur. Çevremizde, insanların çirkin veya güzel dediği binlerce
    bitki ve hayvan bulunmaktadır. Çirkin diye nitelenenler asıl
    itibariyle çirkin değildir. İnsan duygusu onları öyle gördüğü için
    çirkin denilmektedir.
    Başkalarının görmekle rahatsız olacağı, insan cinsini belli eden,
    bir kusur değil ama insana ait bir sır olan ‘avret’ yerlerinin gösterilmesi
    hoş karşılanmamış, bunu örtecek elbise var edilmiş, sonra
    da böyle bir giyimin insan için yüceltici, değer kazandırıcı bir süs
    olduğu vurgulanmıştır. Bütün bunların olabilmesi için de insanın
    teslim olduğu Rabbinden hakkıyla çekinmesi anlamında ‘takvâ
    elbisesi’ni kuşanması gerekir. İlk insanlar; Hz. Âdem ile O’nun eşi,
    cennette giyinmiş olarak yaşıyorlardı. Ancak şeytan onları aldattı
    ve onların yasak ağacın meyvesinden yemelerini sağladı. Böylece
    346 7/A’râf, 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    onlar cennetten çıkmak zorunda kaldılar ve ‘ayıp yerleri’ kendilerine
    göründü. “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın ayıp/çirkin
    yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten
    çıkardığı gibi sakın sizi de fitneye/belâya uğratmasın...” 347
    Tesettür İbâdeti: Mü’min erkek ve mü’min kadın, Kur’an’ın örtünme
    (tesettür) emrinden sorumludurlar. Tesettür emri Kur’an’da
    çok açıktır ve başka bir yoruma ihtiyaç yoktur. Şüphesiz Kur’an,
    Allah’ın sözü ve hükmüdür ve Rabbimiz insanlara ne vahyettiğini
    bilmektedir.
    İnsanların tesettür (örtünme) ile ilgili yorumları, ileri-geri söz
    söylemeleri tamamen kendi nefislerinin dürtüleri, imanlarının
    yokluğu veya zayıflığının bir sonucudur. Allah’a hakkıyla teslim
    olmuş, O’nun azâbından korkan ve O’nun va’dine güvenen bir
    takvâ sahibi mü’min, nasıl olur da Rabbinin emrini tartışır? Nasıl
    olur da kendi arzusuna göre Allah’ın âyetlerini sağa sola büker?
    Kendini Kitab’a uyduracağı halde Kitabı kendine uydurmaya kalkar.
    Bir insan, nasıl olur da Allah’ın hükmünü kendi aklına, kendi
    pozisyonuna, kendi zevkine, kendi hükmüne, kendi sistemine,
    kendi prensibine uydurmaya çalışır? Böyle bir tavır mü’min kimselerin
    tavrı olamaz!
    Kur’an şöyle buyuruyor: “Müm’in erkeklere söyle, gözlerini haramdan
    sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Böyle (yapmak) kendileri için
    daha temizdir.”348 Kadınların örtünmesi ile ilgili olarak da şöyle
    buyruluyor: “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’min kadınlara dış
    elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; bu, onların
    (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olanıdır.
    Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.”349 Bu ifâdeyi tamamlayan bir başka
    âyette de şöyle buyruluyor: “Mü’min kadınlara da söyle; gözlerini haramdan
    sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan
    kendiliğinden görünen kısımlar hâriç. Başörtülerini yakalarının
    üzerine koysunlar (örtsünler)...” 350 Âyetin devamında ziynet yerlerini
    kimlere gösterebileceği sayılıyor.
    Peygamberimiz (s.a.s.) bu âyetleri hem açıklayıp tefsir etti, hem
    de bizzat uygulayıp uygulatarak maksadın ne olduğunu gösterdi.
    Bu konudaki haberler hem sağlamdır, hem de açıktır. Bu güne kadar
    gelen iyi niyetli bütün âlimler de meseleyi Kur’an doğrultusunda
    böyle anladılar ve bu şekilde açıkladılar. Peygamberimiz’den
    347 7/A’râf 27
    348 24/Nûr, 30
    349 33/Ahzâb, 59
    350 24/Nûr, 31
    CÂHİLİYYE
    - 95 -
    bu yana hiçbir İslâm âlimi tesettür ve başörtüsünün dinin gereklerinden
    olduğunu reddetmediği gibi, bütün dünya müslümanları
    da tarihten günümüze buna uymaya çalışmışlardır.
    İslâm Dininin ölçülerinin gâyesi ahlâkî olduğu içindir ki,
    mü’min bayanların yanlarında mahremleri bulunsa bile yabancı
    erkeklere karşı İslâmî ölçülere göre giyinmeleri ve ihtiyatlı davranmaları
    da görevleridir. İslâm Dini, bayan-erkek beraberliğini yasaklarken
    pek tabiîdir ki, bu beraberliğin sonucu olabilecek vücut
    ve el temasını da haram kılmıştır. Genel olarak dokunma duyusunun
    insanı etkilediği bir gerçek olduğu gibi, cinsî bakımdan uyardığı
    da bir hakikattir. Bu sebeple oynaşma niteliğinde olsun veya
    olmasın cinsî münâsebet çağını geçirmemiş olan kadınla erkeğin
    birbirlerine dokunması da haramdır. Yaşadığımız topraklarda
    folklor, horon gibi bölgesel oyunlarda ve cinsî bir oyun vasfındaki
    dansta görülen vücut teması ve kadının cinselliğini öne çıkaran erkeklerin
    göreceği şekilde eğlence ve oyunları kuşkusuz haramdır.
    Bu haramları, müslümanlar eşlerine ve çocuklarına çok öğretmeli
    ve sakındırmalıdır.
    İslâm, bütün insanları ölçü alarak yasalar ve yasaklar koymuştur.
    Böylece ahlâkî sakıncaların doğup gelişebileceği ortamların
    oluşmasına imkân vermemiştir. “Zinâya yaklaşmayın. Zira zinâ açık bir
    hayâsızlıktır. Pek kötü bir yoldur.” 351
    Kalpleri hançerleyen, ihlâs nûrunu söndüren, şehvetli bakışlardır.
    Devrimiz câhiliyye hayatında gerek erkekler ve gerekse
    kadınlar için gözleri haramdan sakındırmak oldukça güçleşmiştir.
    Zira Rabbimizin örtünme emrine itaat etmeyen kadın ve erkeklerin
    yanı sıra, göze hitap eden ve özellikle gençlerde cinsî
    arzuları azgınlaştıran, hayâ duygularını yaralayan filmler, şehvet
    saçan resimli ve resimsiz romanlar, hikâyeler, duvar takvimlerinden
    her türlü ticaret malına kadar yayılan müstehcen resimli
    reklâmlar, ilânlar, her gün yüzbinlerce basılan ahlâk dışı gazete
    ve dergiler göz ve kalp fesâdına sebep teşkil eden ahlâk katili
    araçlar haline gelmiştir. Bütün bunlar arasında yıkıcılığı tarif edilemez
    boyutlara ulaşan gazete ve dergilerle televizyon özel bir
    yer işgal etmektedir.
    Gözlerimizi, kadın vücudunda mahrem nokta kabul etmeyen
    giysilere bürülü dişilere karşı korumakla mükellef olduğumuz
    kadar, hayâ duygularını çatlatan resimlerle, haberler ve yazılarla
    dolu gazete ve dergilerden de korumakla mükellefiz. Hele
    hele televizyon, sakınmamız gereken bir ateş çağlayanı olmuştur.
    351 17/İsrâ, 32; A. Rızâ Demircan, İslâm Nizamı, III/117-128
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    Bitmez tükenmez, ar-hayâ tanımaz dizi filmleri ve eğlence programlarıyla
    insanımızın hayatına giren televizyon, İslâmî inançları,
    ahlâkî değerleri, İslâmî gelenekleri yakıp eritmektedir. Bizzat kendisine
    değil de, devrimizdeki kullanım tarzına karşı çıktığımız televizyona
    ve özellikle inancımıza ve ahlâkımıza zarar verici programlarına
    direnç göstermeyen, gözlerini ekrandan koruyamayan
    fertlerin ve âilelerin müslümanca bir hayat sürmelerinin mümkün
    olmadığını üzülerek ifâde etmek isteriz.
    Başta televizyon programları ve vücut organlarını teşhir eden
    kadınlar olmak üzere gözlerimizi korumamız gereken şeyler hiç
    de az değildir. Peygamberimiz bir müjdeli hadislerinde şöyle buyurmuştur:
    “Gözleri bir kadının güzelliklerine takılan, fakat hemen bakışlarını
    koruma altına alan her bir müslümana, Allah, tatlılığını kallbinde
    duyacağı bir ibâdet yaptırır.” 352
    Gözlerimizi, eşlerimiz ve çocuklarımızın gözlerini korumak
    Rabbimizin emridir. Bu sebeple ibâdettir ve âhiret saâdetimize sebeptir.
    Aldığımız ve aldırdığımız ahlâk dışı gazeteler ve dergilerle,
    sinema ve televizyonda izlediğimiz ve izlettirdiğimiz programlarla
    haramlara gözlerimizi açarsak sonuçta göreceğimiz, ancak İlâhî
    azap olacaktır. Haram bakışlardan gözlerini korumayanın cezâsı,
    suç cinsinden olacak, cehennemden kurtulsa bile cemâlullah’ı
    gözleriyle seyretme zevkinden mahrum kalacaktır. Haramlara
    bakarsak ve zevcelerimizin, kız çocuklarımızın şehvetli bakışlara
    muhâtap olacak giysiler içinde toplum içine çıkmalarına râzı olursak,
    azâp görmeksizin Cennete giremeyiz. “(Kıyâmet Günü’nde)
    Bütün gözler ağlayacaktır. Ancak, Allah yolunda uyanık kalan gözler,
    Allah’ın azâbına uğramak korkusuyla sinek başı kadar yaş akıtan gözler
    ve bir de Allah’ın haram kıldıklarına bakmaktan korunan gözler ağlamayacaktır.”
    353
    Üzülerek görmekteyiz ki, artık günümüzde edep ve terbiye,
    utanma ve sakınma, nâmus ve mahremiyet gibi çok önemli
    konulardaki hassâsiyet, son derece azalmıştır. Çarşı ve pazarlarda,
    moda deyimle kaMûsâl alanlarda gencecik kızlar, dekolte
    kıyâfetlerle yarı giyinik halde, şehveti galeyâna getirecek bir
    görünümde, rahatça gezebilmekteler. Ne kadar erkeği kendine
    baktırıyorsa, o kadar kahraman görüyor kendini; görevini yapmış
    bir şeytan edâsıyla. Mantık da şeytana pabuç bıraktıracak cinsten:
    “Vücut benim değil mi, istediğim gibi giyinirim. Zevk ve özgürlük
    meselesi. Hem demokrasi var. İstemeyen bakmasın canım!”
    352 İbn Kesir, Tefsîr, 3/282
    353 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. 10/227; Câmiu’s-Sağîr,
    I/94; İbn Kesir, Tefsîr, 3/282; A. Rızâ Demircan, İslâm Nizamı, III/111-116
    CÂHİLİYYE
    - 97 -
    Ayrıca, her yolu mubah sayıp ahlâksızlık meydanında at oynatan,
    ahlâksız kadınları ücret karşılığında satan şehvet tüccarı pezevenk
    ve deyyuslar veya zinâyı sanat edinip geçim vâsıtası olarak
    kullanan fâhişeler... Bununla birlikte, cinsel konuları işleyen ve bu
    konuda değişik fantezilelere yer veren kitaplar, açık-saçık resimleri
    neşreden gazete ve dergiler, kanalizasyon çukurundan farksız
    kanalların televole, yarışma, müzik-eğlence programları, şehveti
    gıdıklayan ve fuhşa teşvik edici mâhiyetteki dans, bale ve benzeri
    oyunlar... Nikâhsız beraberlikler, cinsel sapmalar, eşine ihânet etmeler
    ve daha neler...
    Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanın şehevî arzularını kontrol
    etmesi, nefsini zaptederek disiplin altına alması, gerçekten
    çok zorlaşmıştır. Öyle ki, önceleri bir fazilet olarak telâkki edilen
    iffet ve nâmus kavramı neredeyse alay konusu olmuştur. Evlilik
    öncesi cinsel ilişki, bazı çevrelerce normal karşılanmaktadır. Hatta
    bu, âdet haline getirilerek bekâretin bir kıymeti bulunmadığı
    bazı yazar taslakları tarafından yazılıp çizilebilmektedir. Fâhişe
    kadınların, travestilerin, yol kenarında para karşılığı kendilerini
    pazarlamaları sıkça rastlanan normal olaylar haline gelmiştir.
    Arap câhiliyye döneminde, belli olsun diye kapılarına bayrak asan
    fâhişelerin izinden giden çağdaş fâhişeler, girişlerde bekçi ve polis
    savunması, yani devlet himâyesi ve korumasıyla, yine kapılarında
    bayraklar olan kaMûsâl alanlarda sanatlarını(!) icrâ edebiliyorlar.
    Genelev patronları, senelerce vergi rekortmeni oluyor. “Vergilendirilmiş
    kazanç kutsaldır” denilerek, bu meslek de böylece kutsallaştırılmış
    oluyor. Sadece eski bâtıl dinlerin tarihteki unvânı değil,
    kutsal fâhişelik. Şirk ve haram cephesinde yeni bir şey yok; eski
    câhiliyye herşeyiyle modern kimlikle sanatını(!) icrâ ediyor.
    Dalâlet/sapıklık ne kadar yaygın hale gelirse gelsin, müslümanı
    bağlayan şey “zaman ve zemin”, “düzen ve çevre” değil, Rabbinin
    hükümleridir, Peygamberinin tavsiyeleridir. Müslümanın ölçüsü
    Kur’an ve Sünnettir. Özellikle gençler, bu ölçü üzere hareket
    ederse, geçici zevklerin peşinden koşmak yerine, ebedî zevklerin
    tâlibi olursa, hayatları bir anlam kazanacaktır. Bu sâyede müslümanın
    iffet ve nâmusuyla, haysiyet ve şerefiyle, huzur ve saâdet
    içerisinde yaşaması mümkün olur.
    Günümüzde müslüman gençler için en büyük tehlikelerden
    biri, zinâya düşme riskidir. Zira ortam buna çok müsâittir. Bu sebeple
    bu tehlikeden kurtulmanın en güzel yolu ve çaresi de, bu
    ortamları terk etmek ve zinâya götüren yollara girmemektir.
    Zâten Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de “Zinâya yaklaşmayın. Zira
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur” 354 buyuruyor. Âyet, “zinâ
    yapmayın” demiyor da, “zinâya yaklaşmayın!” buyuruyor. Öyle ya,
    şartlar oluştuktan sonra, bütün yasaklar, engeller aşılıp bir kadın
    ve bir erkek, kimsenin olmadığı uygun bir yerde, baş başa kalınca,
    elbette ki, zinâdan kaçabilmek, bu azgın nefse (hevâya) söz geçirebilmek
    çok zor olacaktır. Herkes Yusuf (a.s.) değil ki... Nitekim
    Yusuf (a.s.) bile Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla zinâdan kurtulmuştur.
    Kur’an’da bu durum şöyle anlatılıyor: “Andolsun ki kadın ona meyletti.
    Eğer Rabbinin burhânını görmeseydi o da kadına meyledecekti.”355
    İş buraya kadar geldikten, zinâya yaklaştırıcı haramlara meylettikten
    sonra, zinâ kaçınılmaz olur. Bu sebeple İslâm’da zinâdan önce,
    zinâya götüren yollar haram kılınmıştır.
    “Mü’min erkeklere söyle; gözlerini (haram bakışlardan) sakınsınlar.
    Mü’min kadınlara da de ki; (helâl olmayan bakışlardan) gözlerini sakınsınlar.
    İffet ve nâmuslarını korusunlar.”356 İslâm, işe harama bakmayı
    yasaklamaktan başlıyor. Erkek olsun, kadın olsun gözleri haram
    bakışlardan sakındırıyor. Hiç kimse “göz benim değil mi canım!?
    İster bakarım, ister yumarım, kime ne?” diyemez. O gözü ve diğer
    organları bizlere emânet olarak veren Allah, bu emânetleri kendi
    arzumuz (hevâmız) doğrultusunda değil; O’nun rızâsı yönünde
    kullanmamızı istiyor. Haram bakışlardan sakınmak, Allah için değil;
    bizim için gerekli olduğundan merhametli Rabbimiz bunları
    bizim için yasaklamıştır. Aksi davranışların hesabını soracağını da
    bize bildiriyor: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve
    kalp bunların her biri, yaptığından sorumludur.” 357
    Câhiliyyenin Sanat Anlayışı
    İnsanî duygu ve düşüncelerin, estetik biçimde ve ruhu besleyecek
    tarzda dışa vurulması demek olan sanat, bugün daha çok
    hayvanî duyguların, hayvanî çıplaklığın, hayvanî böğürtülerin ve
    hayvanî tepinmelerin en bayağı şekliyle icrâ edilmesi olarak görülmekte.
    İlkel câhiliyye çıplaklık ve fuhşunu modernize ederek
    taklit edebildiği oranda kişi, büyük sanatçı olabilmekte. Herhangi
    bir yeteneğinin olmasına gerek yok; eğer fiziği yerinde ise genç
    kızın(!) orasını burasını cömertçe göstermesi, cıvıkça kahkahalar
    atması, dilimizin varmadığı buna benzer bir-iki şey yapması yetiyor
    yıldız, güneş, kraliçe vb. olmasına. Medyanın desteğini de
    mâlum yollarla aldımı, tamam!
    354 17/İsrâ, 32
    355 12/Yusuf, 24
    356 24/Nûr, 30-31
    357 17/İsrâ, 36
    CÂHİLİYYE
    - 99 -
    Allah biraz ses, biraz fizik vermişse yeter. Kültür, eğitim, nota
    vb. müzik ve sanat için gerekli tüm şeyleri ne oranda bilmiyorsa
    o kadar kolay ses sanatçısı olur aday. Çünkü o oranda kullanılabilecek,
    eğlence dünyasının sömürü çarklarının önemli dişlisi haline
    gelecektir. Ahlâk mı? Güldürmeyin beni (daha doğrusu, ağlatmayın
    beni). “Ahlâk”, demokrasi darağacında özgürlük denilen cellât tarafından
    modern yaşam kanunlarına muhâlefet suçundan idam edileli hayli
    zaman oluyor Batıda ve onun kör taklitçisi Türkiye Cumhuriyeti’nde.
    Bale ve dans gibi gösteriler ne kadar bayağı, erotik özellikler
    taşıyorsa o kadar makbul. Çılgınlıklar, özgürlük maskesi takmış, sınır
    ve ayıp tanımıyor. Diğer sanat dalları bu kokuşmuşluktan elbette
    nasibini alıyor. Öyle ya, hangi asırda yaşıyoruz? Modern dünya,
    çağdaşlık, özgürlük, tabuları yıkma bu modern câhiliyyenin nassları.
    Allah’a kul olabilme ve her an ibâdet/kulluk yapabilme bilincinden
    uzaklaştırılan günümüz insanı, çok tanrılı dinlerin kucağına
    düşmüş, bir sürü sahte ilâhların yanında hevâsını da tanrı kabul
    ederek hevâî isteklerin dışına çıkamaz bir duruma gelmiş. Müstekbir
    güçler, tâğûtî düzenler insanları kolay sömürebilmek ve rahat
    güdebilmek için afyon-sanattan yararlanıyorlar. Daha açıkçası, sanatı
    uyuşturucu fonksiyona indirgiyorlar. Her tarafı kuşatan dejenerasyon
    sanatta da kendini gösteriyor.
    Özellikle yaşadığımız topraklarda spor denilince akla hemen
    futbol gelir. Spor sadece futbol demektir. Hem de kumara, israfa,
    kavgalara, ilâhlaştırılan futbolculara, “en büyük”, yani “ekber”
    kabul edilen takımlara, yani tüm çirkinliklere batmış şekliyle futbol.
    Aynen bunun gibi, sanatçı denilince, iki tip akla gelir: Şarkıcı
    veya artist. Sanat denilince de bunların cıvıklıkları.
    Beş-on sahâbînin adını sayamayan gençler, Michael Jackson’ın
    ayakkabı numarasını biliyor, Madonna’nın video kliplerini ezbere
    sayabiliyor. Popstar yarışmasına katılanların yedi sülâlesini tanıyor.
    Bir-iki TV. dizisinde veya filmde rol alan aşüfteleri ise göklere
    çıkartıp “yıldız”laştırıyor. Bu yıldızlara aktrist de değil, artist
    deniyor. “Art” batı dillerinde “sanat” demektir; artist de sanatçı.
    Türkçe’de başka hiçbir sanat dalıyla uğraşana artist denmez, sadece
    filmlerde boy gösterenlere denir. Filmde rol yapmanın dışında
    başka sanat kabul edilmediğinin çok kesin göstergesidir bu.
    Şâire, edebiyatçıya, mimara, hattata, tezhipçiye, çini işleyen
    ressama... sanatçı diyen yoktur artık. Sadece şarkıcı ve artist
    bu unvânı alır. Yalnız, burada biraz durmak gerekiyor. “Sanatçı”
    damgası bunlar için güzel bir yanlış sıfat olmalı. “Sanatçı” ile
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 100 -
    “sanatkâr” arasında büyük fark var gibi geliyor bana. Sanatkâr,
    sözlüğe bakılırsa sanatçı demektir ama, kullanılışta hiç de aynı değil.
    “Sanatkâr”ın kitle nazarında bir ağırlığı, bir saygınlığı vardır.
    Ciddî bir sanat dalında veya ustalık isteyen bir meslekte (zanaatta)
    mâhir birine “sanatkâr” denilir de “sanatçı” denmez. Ama
    fâhişe rollerini çok iyi beceren, iki şarkı ezberleyip hoplayıp zıplayan
    veya orasını burasını gösterme sanatını(!) icrâ eden, bunların
    dışında hiçbir mârifeti olmayan orta mallarına “sanatkâr” dendiğini
    duydunuz, gördünüz mü? Onlara olsa olsa “sanatçı” denilmekte.
    Sanatçı! Domatesçi, patatesçi dediğimizde, nasıl onları
    satan zerzevatçı aklımıza geliyorsa, aynen onun gibi, sanat adına
    köşeyi dönen, yani sanat alıp satan veya sanat adına alınıp satılan
    tüccar veya kölelere sanatçı deniyor.
    Günümüzde halk yığınlarına mal olmuş şekliyle sanatçı diye ya
    şarkıcıya denir, ya artiste. Sanat da ya sinemadır, ya müzik. Bunların
    her ikisinin sanat olabilmesi için sadece tek şart vardır. O da
    cinselliğin, seksin alabildiğine serpilmiş olması. Yoksa, ağzıyla kuş
    tutsa kişi sanatçı olamaz. Sanat, mânâ ve hakikat âleminin penceresi
    değildir artık, kasap vitrinidir. İnsan sadece maddedir, tendir.
    Mânevî kimlik çoktan unutulduğundan, sanat, teşhir ve şov
    demektir. Müzik sadece sesle söylenen, çalgı âletleriyle çalınan
    ezgiler değildir; eşek dansı ve hayvansal çıplaklık olmadan müzik
    düşünülemez hale gelmiştir. Yedinci sanat kabul edilen sinema da
    beyaz değil, kara perdedir; ahlâksızlığın, çirkefliğin aksettiği perde.
    Televizyon da, gazino ve sinemanın evin içine girmesi.
    “Bekri Mustafa imam olmuş deyin, onlar anlar memleketin
    halini!” cinsinden yukarıdaki manzarayı düşünün. Sanatın(!) ne
    olduğunu ârifler anlar; daha doğrusu, ne hale geldiğini sanatın
    ve memleketin. Bu ortam, bu anlayış içinde sanat, emperyalizmin
    kötü emellerinin âletinden başka bir şey değildir artık. Emperyalizm
    sanatı istismar, insanı da istihmar etmek (eşekleştirmek) için
    devreye girmiştir.
    Çağdaş Firavunlar, propaganda ve eğitim kurumlarıyla insanları
    gerçek dinden uzaklaştırarak âhiretlerini mahvettikleri gibi,
    oyun ve eğlence kurumlarından oluşan emniyet sübapları aracılığıyla
    dünyalarını da mahvetmektedirler. Koyun sürüsü haline getirilen
    milyonlarca insan, kendilerine en büyük zulümleri revâ gören
    müstekbirleri bu şekilde alkışlayabilmektedirler. İspanya’nın
    meşhur diktatörü General Franco şöyle diyordu: “Futbol, seks ve
    piyango olmasaydı, ben kırk yıl bu halkı nasıl istediğim gibi yönetebilirdim?”
    Bu taktik, sadece Franco’nun değil; her asırdaki ve
    her ülkedeki tâğutların ortak prensibidir. Halkın ayaklanmasına
    CÂHİLİYYE
    - 101 -
    giden yolu tıkamak için milât öncesi Yunan idareleri zamanında
    bile halkı lüzumsuz oyunlar, spor yarışları ve çılgın eğlencelerle
    uyutma ve uyuşturma politikaları güdülmüştür. Futbolla birlikte
    günümüzdeki sanat da çağdaş tâğutların can simidi. Sanat emperyalist
    güçlerin elinde bir atom bombası, bir kitle imhâ silâhıdır.
    Artık savaşlar, sanat denilen silâhlarla dolaylı olarak psikolojik
    alanda yapılmaktadır. İnsanlar dünyada dönen zulüm çarklarının
    farkına varmasın diye müzik ve sinema ile iğdiş edilmekte, uyutulmakta
    ve uyuşturulmaktadır. Halk yığınlarını afyon yutmuş Hint
    horozuna çeviren bir sihirbaz değneği olan sanat, aynı zamanda
    büyük bir propaganda aracıdır.
    Medya, fuhuş sektörü, düzen ve egemen güçlerden oluşan
    emperyalist koalisyon, sanatçı(!)yı kullanıyor; Sanatçı da birazcık
    onları. Ya da, kullanılan sanatçı, kullandığını sanıyor. Sanatçı, emperyalist
    sektörün kuklasından başka bir şey değildir; yığınlar da
    kukladan zevk alan, ipleri fark edemeyen çocuk akıllılar.
    İçki ve esrar cinsinden uyuşturucuların haram kılınmasının hikmetleri;
    aklı gidermesi, insanı uyuşturması, düşünceden ve iyi şeylerden
    alıkoyması ve bağımlılık yapmasıdır. Bu sayılan özelliklerin
    tümü, günümüzdeki sanatta ve en çok da müzikte bulunmaktadır.
    Müzik kafalı müzikomaniler, daha da ileride müzikomanyaklar,
    yeni türeyen varlıklardır. Yarınlarımız da bu türedilere emânet.
    İzinden gittikleri Ata’larının emirlerini daha çağdaş hale getirip
    uygulama içindedirler: Ey Türk gençliği! Birinci vazifen müzik
    dinlemek, maça gitmek, TV seyretmek, chat yapmak ve atari oynamak;
    böylece boşvermiş gençlik olmaktır. Her türlü rezâlet için
    muhtaç olunan araç Yeni Dünya Düzeni ve T.C. düzeni tarafından
    ortaklaşa karşılanacaktır. Her aradığın, medyada mevcuttur...
    Uluslar arası emperyalizm, Türkiye’ye sık sık övgüler, birincilikler,
    madalyalar dağıtır. Hangi konuda mı? Sanat konusunda. Durun,
    hemen sevinmeyin, sanatımız Avrupa’da bile takdir ediliyor
    diye. Daha çok cinselliği, dini karalamayı, ahlâksızlığı ön plana
    çıkaran o biçim sanatlardadır bu ödüllendirilenler. Festivallerde
    başarılı olan filmlerin hemen hepsi o biçimdir ya da insanımızı
    karalayan, inancına düşmanlık edilen cinstendir. Güzellik(!) yarışmalarında
    ön sıralarda yarışmalı Türk kızları ki, Batı uygarlığına
    yaklaşılsın! Folklorda (halk danslarında), Eurovision yarışmasında
    birincilikler verilir, halk bunlara daha fazla önem versin diye.
    Emperyalistler sadece rûhu sömürmezler; onların dini-imanı
    para olduğuna göre, sanat, ayaklarıyla insanın parasına da sülük
    gibi yapışacaklardır. İlmî bir kitap 70 milyonluk ülkede bin beş
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 102 -
    yüz basıp satamazken, bir arabesk müzik kaseti iki milyon, üç milyon
    satabiliyorsa, gerisini siz düşünün; hem maddî yönünü, hem
    mânevî yönünü. Bir kaset kaç liradır; yüzlerce sanatçı(!)nın binlerce
    kasetinin tüketimini hesaplayın. Milyonlarca lira vererek aldığı
    biletle bir gece önce stadyum kapılarında sıraya giren on binlerce
    gençliğin rock starını dinlemek için mânevî fedâkârlıklar yanında,
    maddî kayıplarını toplamaya çalışın. Bunun hemen göze çarpmayan
    yönleri de var. Aylardır insanlar, her türlü çözüm bekleyen
    sorunlarını bir kenara bırakmış, bayağı mı bayağı, pespâye mi
    pespâye “Popstar Yarışması”nın dedikodularıyla meşgul. Uydurma
    ses ve güzellik yarışmalarıyla kandırılıp dolandırılanlar, hayranı
    olduğu şahıs gibi sanatçı, artist olmak için evden kaçıp kötü
    yola düşenler, hayranı olduğu sanatçının giydiğini giymek için
    varını yoğunu verenler, hem parasından, hem başka şeylerinden
    olanlar...
    Kapitalist düzenlerde her şey menfaat ve kâr amacına yöneliktir.
    Çok lüzumsuz şeyler bile ihtiyaç zannettirilerek tüketimini
    sağlamak için insanlar zayıf yanlarından yakalanacaktır. Göz ve
    kulak, hakkı görüp işitmeyeli, iyice zayıflamış; kalp ibâdetlerle
    gıdâlanmadığından kendine tuzak kuran avcıları hissedemez olmuştur.
    Emperyalistlere kolay yem olmak için, insanların, gerçek
    dinden uzaklaşmaları gerekir. Bu iş, sanat ve düzen işbirliğiyle
    sağlanarak altyapı oluşturulmuştur çoktan. Cinsel duygular sömürülerek,
    sanat ve güzellik anlayışı daha da bayağılaştırılarak
    bir sektör geliştirilir: Fuhuş sektörü. Fuhuş sektörü deyince sadece
    genelev patronunun kaç yıldır vergi rekortmeni olması aklınıza
    gelmesin. O aysbergin sadece görünen küçük parçasıdır. Müziğin,
    eğlencenin, sinemanın, gece hayatının, TV. programlarının, makyaj
    ve her türlü güzellik malzemelerinin, modanın, daha sayılabilecek
    buna benzer şeylerin oluşturduğu büyük bir sektördür bu.
    Büyük şehirlerin caddelerinde küçük bir gezinti yaparsanız,
    dükkânların en az yarısının cinsellik ve fuhuş sektörüne (pardon,
    sanata) hizmet ettiklerini görecek, gariban halkın paralarının
    hangi yollarla nereye aktığını anlayacaksınız. Modayı düşünün.
    Özgür olduğunu zanneden insanlar, neyi giyeceğine bile kendileri
    karar veremiyor. Onları kimler kukla gibi kullanıyor?! Paris’teki
    modacının isteği dışına çık bakalım kolaysa. Tabii, moda sık sık
    değişecek, birkaç defa giyilen tuvalet, artık tuvalete giderken bile
    giyilemez olacak, yerine bir başka giysi gelecek. Paralar da sektöre
    akacak. Mankenler ve sanatçılar bu sektörün başrol oyuncuları;
    modacılar, kumaş satıcıları, dokuma sanayicileri ve terziler de figüran
    kadrosu.
    CÂHİLİYYE
    - 103 -
    Sanat maskesi takan fuhuş sektörü (fuhuş, Kur’ânî kavram
    olarak her türlü aşırılığı, özellikle günah yoluyla aşırılıkları ifâde
    eder), sadece inançsızlığın, ahlâksızlığın değil; aynı zamanda enflasyonun
    da en önemli sebebidir. Sanat da arz-talep işidir. Sanat
    ticârî bir metâdır. Halkı çağdaş uygarlığa çıkarmak hedefiyle fuhuş
    sektörünün kurbanı yapan düzenin kendisi de, bu sektör için
    ne bütçeler ayırmaktadır... 358
    Devletin izin ve kontrolünde “umumhâne” veya “genelev”
    denilen ücret karşılığında fuhuş yapılan yerler, Batılılaşma ile birlikte
    önce İstanbul’un Galata semtinde Karaköy’de açılmış, sonra
    giderek Anadolu’nun hemen her vilâyetine yayılmıştır. İlk açılan
    resmî (devlet kontrol ve izniyle) fuhuş yerlerinin I. Dünya Savaşı
    esnâsında olduğu, Osmanlıların fiilen kendileriyle savaştığı ülkelerden
    ve özellikle Rusya’dan çok sayıda fâhişenin bu evlerde
    Türk gençlerine hizmeti, üzerinde düşünülmesi gereken hususlardan
    biridir. Müslümanlarla esas savaşın inanç ve ahlâkî esaslarda
    Kur’an’ın yasakladıkları şeyleri yayarak yapılacağını bilen düşmanlar,
    savaş cephelerinde yardım adı altında şimdilerin AIDS’i
    kadar yıpratıcı ve öldürücü olan frengili kadınları hemşire kılıfıyla
    cephelere sürmüşler, onlar da Türk askerlerine hizmet(!) sunarak,
    ordunun büyük ölçüde belsoğukluğu da denilen frengi hastalığına
    yakalanıp telef olmasına sebep olmuşlardır. Ayrıca zinâ
    yapan askerlerin Allah için savaş yapacak dinamikleri ne ölçüde
    yitireceğini hesap eden düşmanlar, insanî yardım maskesi altında
    ordunun gücünü büyük ölçüde fuhuşla kırmayı başarmışlardır.
    Eş zamanlı olarak çok sayıda fâhişeyi başta İstanbul olmak üzere
    Osmanlı şehirlerine ihraç eden kâfirler kaleyi içten çökertmenin
    yolunu bulmuşlar, top ve tüfekle yapamadıklarını fâhişeler eliyle
    daha kolay yoldan halletmişlerdir. Osmanlı Devletinin can çekiştiği
    ve savaş cephelerinden başka işlere vakit ayıramadığı kargaşa
    ortamından yararlanan ve halkın asâyiş ve inanç yönüyle yaşadığı
    kargaşadan yararlanmışlar, iman ve takvâya dayanan arka planı
    giderek güçsüzleşen örf ve ahlâkî anlayışın Batılılaşma istek ve
    anlayışına güç yetiremediği bir ortamda fuhuş silâhının tahribi en
    çok hasar veren truva atı olmuştur.
    Göğsüne indirdiği sert yumruklarla “ben de müslümanım
    el-hamdü lillâh” diyen nice erkeğin evlenmeden ilk deneyimlerini
    pis fâhişelerin yanında tatmaları, hatta nicelerinin evlendikten
    sonra da bu çirkin işe devam etmeleri, müslümanlıkla nasıl
    bağdaşacaktır? Kendi hanım ya da kızları bu işi yapmış olsa hiç
    358 İslâm'da ve günümüzde sanat anlayışı ile ilgili geniş bilgi almak için bk.
    Ahmed Kalkan, Müslümanın Sanat Anlayışı, Rağbet Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 104 -
    çekinmeden silâha sarılıp yıllarca hapis yatmayı seve seve kabul
    eden nâmuslu(!) erkeklerin aynı işi hiç sıkılmadan yapmaları, hangi
    nâmus anlayışıyla izah edilebilir? Türkiye’de kaç erkek, gerçekten
    bekâr olarak evlendikleri belki hiçbir anketle tespit edilmemiştir,
    ama oran her halde müslümanlara yakışacak kadar az değildir.
    Kaç kız babası, kendi kızının nâmusu kadar dâmâdının da nâmuslu
    olup olmadığını araştırıyor? Nûr Sûresi, 3 ve 26. âyetlerin yasakladığı
    bir nikâha kapı açanların sayısı ne kadardır? Yani erkeğin
    ve babasının aradığı kızın bâkireliği kadar erkeğin “bâkir(e)liği”
    önemseniyor? İslâm, her konuda adâletli bir dindir, cinslerden birine
    haksızlık yapacak şekilde ayrım yapmaz. Zinâ suçu ve cezâsı
    için kadınlara nasıl bakıyorsa, erkeğe de her yönden aynı şekilde
    bakar. Her ikisinin de yaptığı ahlâksızlığa fâhişelik der. Evet, bayan
    gibi bu çirkin işi yapan her erkek de fâhişedir, nâmussuzdur.
    Homoseksüellik ve her çeşit fuhşun sebep olduğu AIDS gibi
    korkunç hastalıklar bile, İslâm’a inanıp teslim olmuş kimselerin dışındakilere
    caydırıcı olamıyor. Âhiretteki cehennemi önemsemeyen
    akılsız kimsenin, ölümcül hastalıklara atılması da sürpriz ve
    anormal sayılmamalı. İslâmî devlet ve toplum anlayışının önemi
    bu konuda da kendini gösteriyor. Din düşmanı düzen ve câhiliyye
    toplumuna dönüşmüş sosyal çevre, devamlı fuhuş üretiyor. Fuhuş,
    sektör olmuş, “bacasız sanâyi” ve “dünyanın ilk mesleği” gibi yanlış
    ifâdelerle reklâmı yapılan bu dal, helâl-haram kelimelerine lügatında
    yer ayırmayan Kapitalizmde pis de olsa çok para getiriyor.
    Fakir halkın da bu sektöre bilinçli-bilinçsiz varını yoğunu akıttığını,
    kirli de olsa çok parayı, temiz olan helâla tercih eden kapitalistlerin
    fuhşu nasıl sömürüleri için bir araç olarak gördüğünü tespit
    için caddelere çıkıp göz atmak yeterli olacaktır.
    Balık baştan kokmakta, düzen, resmî kurumlar, kapitalistleşmiş
    çevre sivrisinek üretmektedir. Bataklık kurutulmadan fâhişe
    sivrisineklerle mücâdele sonuç getirmeyecektir. Tevhîdî iman
    hâkim kılınmadan ahlâkî öğütler, delik kaba su doldurmaya çalışmak
    demektir. Fuhşa bulaşmış insanların zührevî hastalıklar
    yanında rûhî hastalıklar, psikolojik anormallikler içine düşüp her
    konuda sapıklaştıkları ve çevrelerini de her yönden rahatsız ettiklerini
    gözönünde tutmak gerekir. “Utanmıyorsan, dilediğini yap!”
    diyen Rasûlullah, hayâsız kişinin mânevî yönden ölüme terkedilen
    kişi gibi olduğunu söyler. Doktorun ölümü beklenen hastaya: “Ne
    istersen ye, serbestsin!” demesi gibi der. Dolayısıyla iffetin kaybolması
    kişinin toplum içinde şeref ve itibarını kaybetmesine, bu
    yüzden de başka ahlâkî kusurları yapabilecek hale gelmesine yol
    açar. Fuhuş, sevgisiz olarak vücudunu satmak olduğundan insanî
    CÂHİLİYYE
    - 105 -
    özelliğin her yönünü tahrip eder. İnsanın et ve deriden ibâret olan
    bir varlık, bir eşya hükmüne konulmasıyla; kişilik şuurunu yıkan
    insanlık şerefine vurulan en ağır darbedir.
    Giderek globalleşen ve Amerika’nın yön verdiği yeni dünya
    düzen(sizliğ)i içine giren, vahşî ve gayr-ı insanî Batı değerlerinin
    dinsiz ve ahlâksız kriterlerine kurtarıcı diye sarılan günümüz dünyası,
    kıyâmeti, kaos ve rezilliği yaşamaktadır. Bundan büyük helâk
    olur mu? Dinin fert, toplum ve devlet hayatındaki etkisini büyük
    ölçüde ortadan kaldıran modernist hayat felsefesiyle birlikte son
    yüzyılda fuhşun bin bir çeşidi giderek meşrûlaşma zemini ve daha
    çok yayılma imkânı bulmuştur. Modern Batı’da harâretle savunulan
    bireycilik, saptırılmış özgürlük anlayışı ve bunların sonucu olarak
    gençlerin âile ilgisinden, terbiye ve himâyesinden yeterince
    faydalanamaması, aynı dünya görüşünün bir ürünü olan lüks ve
    pahalı yaşamanın ev ve âile kurmayı zorlaştırması, ekonomik ve
    siyasî başarının en yüksek ideal kabul edilmesi ve cinselliğin bu
    amaç için sömürülmesi gibi sebepler yüzünden modernizmin benimsendiği
    toplumlarda veya kesimlerde fuhşun da yaygınlaştığı
    görülmektedir. Aslında bazı çevrelerde din ve ahlâk gibi kurumlara
    karşı çıkmanın temelinde, modern zihniyet yanında uyuşturucu
    pazarıyla da yakın ilgisi olan fuhuş sektörünün çıkarları bulunmaktadır.
    Fuhşa karşı ahlâk terbiyesi, güçlü âile yapısı, toplumsal
    kontrol gibi mekanizmaları canlı tutması yanında kesin hukukî ve
    sosyal önlemler de alan İslâmiyet fuhuş sektörünü özellikle rahatsız
    etmektedir. Fuhşu günah, ayıp ve en sonunda yasak olmaktan
    çıkarma eğiliminde olan modern zihniyet, sözde özgürlük adına
    fuhuşta sadece zor kullanma ve zarar vermeyi reddetmekte, fuhşun
    fert ve toplum üzerindeki yıkıcı etkileri bu düşünce sahiplerini
    fazla ilgilendirmemektedir.
    Henüz tam Batılılaşamamış Türkiye gibi ülkelerde, özellikle
    hâlâ Doğulu kafasını değiştirememiş kesimde kadınların zinâsı
    suç ve nâmussuzluk sayılırken erkeklerinki delikanlılık ve övünç
    meselesi kabul edilebilmektedir. Türkiye gibi Batılılaşmaya çalışan
    ülkelerde resmî işlem yaptırmayan dinî nikâhlı evlilikler kanunen
    suç sayılır ve doğan çocukları “piç” muâmelesi görülürken;
    bekârların kendi isteğiyle zinâsını suç sayan bir kanun yoktur. Evli
    kimselerin metres hayatları, sevgililik ve arkadaşlıkları, “ay boşandık,
    ama yine birlikteyiz, bilseniz ne kadar mutluyuz!” tavırları
    fazilet gibi sunulmaktadır. Evli-bekâr herkes için genelevler
    veya randevu evleri devletin koruması altındadır. Kadınlara hak
    ve özgürlük, kadın-erkek eşitliği gibi parlak sloganlar arkasına
    gizlenen İslâm dışı dünya görüşleri, kadına fâhişelik sıfatını kendi
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 106 -
    istediği zaman ve istediği kişilere kullandığı halde, erkeğe benzer
    bir suçlama yapmaz. Bu ülkede de fuhuş ve zinâ konusunda hem
    halk anlayışı ve hem resmî kanunlar açısından kadınla erkek arasında
    çük büyük farklar vardır. İslâm erkekle kadının tüm hayır ve
    ibâdetlerine eşit sevaplar vaad ederken, kadın olsun erkek olsun,
    aynı suça aynı dünyevî ve uhrevî cezâyı öngörmekte ve bu gibi
    konularda tümüyle eşitliği uygulamaktadır. Kadın haklarına yeterli
    önemi vermediğini iddiâ ederek kasıtlı şekilde İslâm’a çamur
    atan Batı zihniyeti, kadını seks kölesi haline getirmek için her yolu
    mubah gören tavırlar sergilemekte, kadını, kadın özgürlüğü ve
    kadın hakları kavramını istismar ederek bu cinse en büyük zulümleri
    revâ görmektedir.
    Batı, seks hürriyeti, bir başka ifadeyle cinsel özgürlük ile ortaya
    çıkan ciddi anormalliklere çözüm bulamamanın ıstırabını yaşıyor.
    Âile hayatı, Batıda tarihe karışmak üzere, Erkekler ve kızlar,
    evlilik sorumluluğu ve görevlerinin altına girmektense, evlilik dışı
    beraberlik ve yaşam sürdürmenin hafifliği içinde tatmin aramakta.
    Şehvetin doyma hissini temsil eden bir midesi olmadığı için,
    akla gelmedik değişiklikler ve tatmin için farklılık peşinde koşturan
    nefis/hevâ, sahibini perişan ediyor. Homoseksüel evliliklere
    izin veren otoriteler, kiliseler ortaya çıktı. Uyuşturucu ve fuhuş ile
    kriminal suçlar arasında sıcak ve yakın bir ilişki sözkonusu. Birleşmiş
    Milletler, AIDS’in Batı Avrupa’da yeniden yayılmaya başladığını,
    Doğu Avrupa ve Orta Asya’da da büyük tırmanışa geçtiğini
    2004 yılında, hâlâ duymak istemeyenlere olanca yüksek sesle haykırıyor.
    HIV salgınının en hızlı geliştiği yerler olan Doğu Avrupa ve
    Orta Asya’da, 1998’de 30.000 olan kayıtlı HIV taşıyıcısı sayısı, 2003
    yılında tam bir buçuk milyona yükseldi. Sadece kendileri için değil,
    âileler ve sosyal çevresi için de ciddî bir tehdit oluşturan hastalık,
    en çok gayri meşrû ilişki, yani fuhuş yoluyla geçiyor ve kan ürünleri
    yoluyla mâsum insanları da tehdit edebiliyor. Bu işin tedâvisi
    için halk, devletler ve sigorta şirketleri olağanüstü büyük paralar
    ödemek zorunda kalıyor. Hastalar, âileleri ve arkadaş çevresi için
    uzun süren acılı günler yaşanmasına sebep oluyor. Fuhuş ve uyuşturucunun
    önüne geçilmediğinde modern Sodom-Gomore’ler ortaya
    çıkacak, bu sınır tanımayan cinsel özgürlük, toplumların feci
    şekilde intiharı olacaktır. Sigara ile başlayıp bira, alkollü içki, uyuşturucu
    ve fuhuş şeklinde gelişen ve hırsızlık, cinâyet gibi her çeşit
    kötülüğe ortam hazırlayan bataklıktan kultulmak için İslâmî değerlerin
    hâkim kılınmasından, fuhşa dur diyemeyen beşerî düzenlerden
    kurtulmaktan başka çare yok. Bu temel çözüme kadar, en
    azından âilelere çok iş düşmekte, İslâmî esaslara göre kurulacak
    âilenin güçlendirilmesi ve okul haline dönüşmesi gerekmektedir.
    CÂHİLİYYE
    - 107 -
    Allah korkusu olmayan insanın kendini, çevresini ve içinde yaşadığı
    toplumu helâke ve her çeşit felâkete atması özgürlük olamaz,
    olmamalıdır. Bu, üreterek veya başka yolla ele geçirerek sahip olduğu
    bombaları çevresindeki insanlara rasgele atıp bombalama
    özgürlüğünden daha hafif bir suç değildir. Çocuklar, âile yapısı
    içinde İslâmî terbiyeden geçmeli ve içinde yaşayacağı toplumun
    her çeşit pisliklerine direnebilecek, onlarla mücâdele edebilecek
    bilinç aşılanmalıdır.
    Kadın cinselliğiyle uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan sözgelimi
    araba tekerleğinin reklâmlarına kadın bacağını yerleştirmekten
    çekinmemektedir. Kadına sadece cinsel obje gözüyle bakılma
    sonucu doğuran yaklaşım, Batı kaynaklı her çeşit faâliyette göze
    çarpmaktadır. Spordan ticarete, modadan eğlenceye, iş ve eğitim
    hayatından tatile, basından televizyona, müzikten değişik sanat
    anlayışına... kadar her şeyde kadın cinselliği öne çıkartılarak kadını
    sömürmekten ve erkekleri tahrik ederek toplumu ifsad etmekten
    geri durmamaktadır. Zinâ ve fuhuş sektörü denilince sadece
    genelevler ya da soyetenin tercih ettiği lüks randevu evleri akla
    gelmesin. Bavul ticareti kılıfıyla iş yapan Nataşa’lar, nice oteller,
    turistik yerler, plajlar ve akla gelebilecek hemen her şey bu sektöre
    âlet edilebiliyor. Arkadaşlık ve sevgili adıyla nikâhsız birliktelikler,
    metres hayatı, çıkmalar, müstehcen filmler, pornografik dergiler,
    internet üzerinden kadın pazarlamalar, telekızlar, televole kültürü,
    gece klüpleri, akla gelebilecek seksle ilgili her şeyi pazarlayan
    sex-shoplar, zengin kadınlara hizmet veren jigolo denilen erkek
    fâhişeler, travestiler, transseksüeller, eşcinseller, mankenler, sanat
    anlayışı, uyuşturucu kullanımı gibi konular düşünüldüğünde fuhuş
    fitnesinin boyutu değerlendirilebilir. Bütün bunlar özgürlük
    adına düzen ve çevreden tavır yerine destek alırken, karşı çıkanlar
    suçlanabilmekte. Meşhur tâbirle itler salıverilmekte, taşlar ise
    bağlanmakta. Bakılıp seyredilecek yerleri okunacak yerlerinden
    daha çok olan boyalı basının İslâm’a, tesettüre her fırsatta saldırmasının
    arkasında, bu fuhuş sektörüne dayalı kirli para ve çıkarlar
    sözkonusudur. Kadını en büyük ticaret ve kullanım eşyası gören
    anlayış, kendine düşman olarak tek zinde gücün İslâm olduğunu
    bildiği için İslâmî olan en küçük bir faâliyete tahammül gösteremiyor.
    Başörtüsü düşmanlığının arkasında da bu çıkarcı zihniyetin
    olduğunda hiçbir şüphe yoktur.
    Komünizmin prangasından kurtulunca kapitalizmin pençesine
    düşen eski Sovyetler Birliği halkları, 20. asrın başında olduğu gibi
    21. yüzyılın başlarında da “Nataşa”larıyla Anadolu’ya çıkartma
    yaparak yeni bir işgali gerçekleştirdiler. Sadece kadınların çalıştığı
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 108 -
    sektör olmaktan çıkıyor fuhuş. Adına “jigolo” denilen erkekler de
    para karşılığı metres ve bayan müşteri buluyorlar. Demokrasilerde,
    bu tür çare tükenmez: Bir türlü tatmin olmayı bilmeyen azgın
    sapıkların sapkın arayışlarına sunulan bir başka çözüm daha sunulur;
    Kadın, erkek fâhişeler yanında iki cinsin arasında kalmış travestiler
    fuhuş sektörünün alternatifidir. Grup seks denilen çağdaş
    mum söndü âyinleri, çocuk yaşta fuhşa zorlanan, kandırılan, tuzağa
    düşürülen körpe çocuk ve gençler. Seks turizmi, fuhuş otelleri,
    Bodrum, Marmaris ve Antalya gibi üstsüz ve altsızların cirit attığı
    yerler, beyaz kadın ticareti, uyuşturucular ve daha neler neler...
    Dizi filmlerde, pembe dizilerde, sinema filmlerinde cinsellik ve
    gayr-ı meşrû ilişkiler, ahlâksız bir hayat alabildiğine normalleştirilir
    ve hatta özendirilir. Bâtıl Batı zihniyeti, homoseksüellere, “gay”
    ve “travesti”lere verdiği hak ve özgürlüğün onda birini başörtüsüne
    niye vermiyor, anlamak zor değildir.
    Filmlerde, halk arasında, askerler ve öğrencilerin birbirleriyle
    konuşmalarında, şakalaşma ve kavgalarda, hiç yeri ve suçu olmadığı
    halde, kişilerin anasına “or...” ve benzeri kelimeler söylemeleri,
    analarına ve karılarına sövmelerini, ya da kızılan bir kadına
    “fâhişe, kaltak, sürtük” vb. kelimeler kullanarak bu suçlamayı tereddüt
    etmeden yapmaları, İslâm’la bağdaşmayacak ve çok büyük
    cezâsı olan bir suçtur. İslâm’ın hâkim olduğu bir toplumda kadınlara
    uluorta böyle hakaret edilip suçlanmasına, onlara sövülmesine
    müsâade edilmeyeceğini belirtelim. Kadın haklarını öne çıkarttıklarını
    iddiâ eden ve İslâm’ı bu konuda suçlayan kimselerin
    kulakları çınlasın! Vatanın nâmusunu bekleyip koruduğunu iddiâ
    eden askerlerin, erbaş ve subayları tarafından sık sık analarına,
    avratlarına sövülmesi gibi olaylarda, kendi karılarının ve analarının
    nâmuslarını bile koruyamadıklarının nasıl bir tezat teşkil
    ettiğinin düşünülmesi gerektiğini ifade edelim. Ayrıca, nâmus
    cinâyetlerinin, töre cinâyetlerinin câhiliyye toplumunun özelliği
    olduğunu, dinimizin nâmus problemlerine karşı kadının yakınlarının
    uluorta bu pisliği kanla temizlemek(!) istemelerini kesinlikle
    onaylamadığını belirtelim.
    Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir
    bilmez hale getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı
    tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet
    zevkinden mahrum bırakılmış, kısacağı çağdaşlaştırılmış insanın
    şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin istismârına
    yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir.
    Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir.
    İman olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın
    CÂHİLİYYE
    - 109 -
    Kur’an’ı yaşamak olduğunu bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak,
    inandırmak, benimsetmekten başka çıkar yol gözükmüyor.
    Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan insanın ahlâklı, nâmuslu
    ve şerefli olması da mümkün değildir. Çünkü izzet; ancak Allah’ın,
    Rasûlünün ve mü’minlerindir.359Seks manyağı haline gelmiş erkeklerden
    çok, onların hanımları ve çocukları acınacak durumdadır.
    Nice aile var ki, içinde kıyâmetler kopuyor. Zinâ yapan, fuhuş evlerine
    giden, turistik beldelerde bitli turistlerle yatanların yarısından
    çok fazlasının evli insanlar olduğu belirtilir. Tertemiz değilse
    bile en azından kocası gibi fâhişe olmayan, az-çok nâmuslu ev
    kadınları, uykusuz gecelerde kocalarının yolunu beklerken, kocaları
    kim bilir kimlerin yanında neler arıyor? Böyle ailelerin çocukları
    da potansiyel suçlu ve ahlâksız adayı olarak yetişiyor. Kim, bu
    seks manyağına dönüşmüş, zinâkâr sarhoş adamların evli ama dul
    karılarına ve babalı ama yetim çocuklarına el uzatacak? İslâm’a
    düşman Batı hayatının hiçbir suçu olmasa bu suçlar yeter de artar.
    İslâm Devleti ve İslâmî değişim ve dönüşüm olmadan bu bataklık
    kurutulamaz. İslâmî iman ve yalnız Rabbe kulluk olmadan insanın
    dünyada da âhirette de durumu hüsrândır. Kurtuluş, Allah’ın
    dininde, O’nun Kitabına uygun hayatta, Allah’ın indirdiklerinin
    tatbik edilmesindedir.
    Her çeşit aşırılık ve azgınlık, fahşâ ve fuhuş insanı Allah’a
    ibâdetten alıkoyduğu gibi; namaz da insanı her çeşit kötülükten,
    fahşâ ve fuhuştan alıkoyar.360 Biri varsa, ötekine yer yoktur. Ya
    Allah’a kulluk, ya hevâya kulluk.
    Müslümanın kaybedeceği zamanı yoktur. Kendisini dünya ve
    âhirette kurtaracak inanç ve ilme sahip olmalı ve sâlih amellerle
    takvâsını arttırıp bildiklerini gerek sözle gerekse örnek davranışlarıyla
    çevresine tebliğ etmelidir. Zinânın cezâsının ne olduğu, yani
    recmin cezâ olarak kabul edilip edilmemesi konusunda gereksiz
    tartışmalar müslümanlara bugün için pratik hiçbir fayda sağlamaz.
    Bu teorik tartışma, iki yönüyle uygulama dışı olduğundan gereksiz
    ve hatta zararlı kabul edilebilir. Birincisi, zinâ suçuna cezâ verebilmek
    için bir kadın ya da erkeğin kendi özgür irâdesiyle yetkili
    makamlar önünde zinâ suçunu itiraf etmesinin dışında, en az dört
    kişi tarafından bilfiil çok net olarak bu çirkin işin en mahrem şekilde
    görülmesi ve ağız birliğiyle dört kişinin şikâyeti ve sonuna kadar
    ısrarı gerekmektedir. Bu, günümüzde genelevlerden çıkanlar
    açısından bile uygulanamayacak bir durumdur. Hele İslâmî kanun,
    kural ya da ahlâkın az-çok önemsendiği bir ülke ve ortamda yüz
    359 63/Münâfıkun, 8
    360 29/Ankebût, 45
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 110 -
    senede bir belki ancak uygulanabilecek bir cezâ olmasıdır. Yani,
    ister yüz değnek, ister taşla öldürme olsun, zinâ ve fuhuş gibi
    bireyleri ve toplumu çok yönden tahrip eden çirkin bir eyleme
    uygun görülen cezânın psikolojik olarak caydırıcı bir cezâ olması,
    pratik olarak uygulanmaktan daha çok, teorik olarak caydırıcı
    bir cezâ olarak sunulmasıdır. İkincisi; Bu cezânın verilmesi için
    Allah’ın indirdiği bütün hükümlerle hükmeden İslâm Devletinin
    varlığı gerekmektedir. Zinâya giden yolların tıkanmadığı, tersine
    câzip kılındığı gayr-ı İslâmî düzenlerde zinâ suçu, birinci maddedeki
    zorluk tümüyle aşılsa bile İslâm’ın öngördüğü cezâ verilmeyecektir.
    İslâm, günümüzdeki düzen ve ortam kurbanı zavallılara
    cezâ ile yaklaşıp onları ürkütüp soğutan bir din değildir. Onları
    her türlü câhiliyye çirkefliğinden kurtarmak isteyen, şirk dâhil, her
    çeşit pislik ve günahtan pişmanlık duyanları affedip kurtamaya
    hazır merhamet dinidir. Yoksa, kimilerinin zannettiği gibi, tedric
    gibi süreci öngörmeden, gelir gelmez insanlara cezâ veren, sözgelimi
    kerhânelerin önüne idam mangaları yerleştiren bir din değildir
    İslâm. Hazırlayacağı inanç, kültür ve ahlâk altyapısı, ekonomik
    destek, evliliği kolaylaştırma, zinâya yaklaştıran her türlü şehevî
    ortamları yok edip insanı fıtrat çizgisine yerleştirme gibi tedbirler
    almadan İslâm, kimseye cezâ vermez, verilmesini onaylamaz.
    Fâhişeler ve seks manyağı haline gelmiş gençler dâhil, günümüzün
    insanı kızılmaktan çok acınmaya lâyık zavallı düzen kurbanlarıdır.
    Onlara da İslâm’ın güzelliği ulaştırılabilse bu çirkinlikler kendiliğinden
    uzaklaşacaktır. Ayrıca şunu bir tercih olarak belirtelim
    ki; Kur’an zinanın cezasını net olarak belirlemiştir.
    Ne mutlu, dilini ve belini koruyan, ağzına gireni ve ağzından
    çıkanı İslâmî ölçülere göre tanzim edip nâmusunu muhâfaza eden
    edepli gençlere! Gözünde haram bakışların isi olmayan erkeklere
    ve yüzünde haram bakışların lekesi olmayan kızlarımıza selâm olsun!
    Câhiliyye, Tarihte Olduğu Gibi, Yine
    Kur’an’la Yok Edilecektir!
    Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş,
    en köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı
    oluşturmuş, pratikte muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene
    nimetlerini sunan bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını
    açan, hazinelerini saçan gökten inen muazzam bir sofradır. Göklere
    doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah’ın uzattığı
    kopmaz bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük devrim, Kur’an’ın
    gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden
    tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş,
    değiştirmiş, dönüştürmüştür.
    CÂHİLİYYE
    - 111 -
    Fert planında sözgelimi, Ebu Cehil’in samimi arkadaşı, eli silahlı
    katil adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi
    dirilmiş, dinlediği Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını
    toprağa diri diri gömen Ömer, Kur’an sayesinde insanları ihya
    eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet ve
    adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında tek tek yaşanan
    bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni
    de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine
    saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet
    ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın
    gerçekleştirdiği inkılâp sayesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada
    at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet olmuşlar.
    Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır:
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi,
    câhiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en
    büyük fay kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden
    gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara dayanarak
    değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan
    olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan,
    aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen büyük peygamberler
    de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o
    tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
    putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle
    tevhid çağını yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.)
    ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb;
    en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Kur’an’la
    câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte
    Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet; inkılâbçı
    insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
    denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha
    doğrusu zindanları değiştirmenin adına devrim denilmeye başlanmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, zindanlar arasındaki değişikliğin
    adına devrim; küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya
    dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.
    İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı câhiliyye çağının karanlıklarında
    yaşıyor. Câhiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.361
    Câhiliyye bir hayât felsefesi, taassup içeren bir yaşam biçimidir.
    362 Câhiliyye ahlâksızlık, hayâsızlıktır.363 Ve câhiliyye bir devlet
    361 bk. 3/Âl-i İmran, 154
    362 bk. 48/Fetih, 26
    363 bk. 33/Ahzâb, 33
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 112 -
    anlayışı, bir yönetim biçimidir.364 Câhiliyyenin temel vasıflarından
    kölelik hâlâ hükmünü sürdürmektedir. İnsanlar bugünkü modern
    câhiliyyede şeytanın, nefislerinin, heva ve heveslerinin kölesi durumunda
    yaşarlarken; bir yandan da kullara kulluk-kölelik yapmaktalar.
    Yabancı emperyalistler ve yerli sömürücüler modern köleliği
    devam ettiriyorlar. Eski câhiliyye devrinde bazı insanlar kızlarını
    diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının dünya hayâtlarını yok
    ediyorlardı. Günümüzdeki modern câhiliyyede kız-erkek bütün
    çocuklar, öldürülmelerin en kötüsüne mahkûm ediliyor. Çocukların
    fıtratları bozulduğu ve mü’mince yaşatılmadığı için âhiretleri,
    ebedî hayâtları mahvediliyor. (Tabii, kürtaj, intihar, uyuşturucu
    gibi şeyleri saymaya gerek görmüyorum.) Kısaca, Kur’an gelip
    câhiliyyeyi değiştirmeden neler varsa, modern biçimde bugün de,
    buralarda da arz-ı endam etmektedir.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi
    niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde,
    niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor?
    Yani Kur’an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir,
    ama Kur’an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a
    bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir. Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama
    Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a sahâbe gibi yönelmiyor.
    Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun
    hayât veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
    yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda
    yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama
    çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken
    büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları
    fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa,
    karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini
    ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır;
    referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini,
    kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya
    hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir.
    Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez.
    “Kur’an şifâdır.”365 Hem ferdî hastalık, problem, stres
    ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza. Aynı zamanda
    364 5/Mâide, 50
    365 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    CÂHİLİYYE
    - 113 -
    devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle olduğu
    sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir
    vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten
    onu yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır.
    Artık Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan)
    sakının ki merhamet olunasınız.”366 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden
    yararlanmak ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak
    için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la
    amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” 367
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği
    gibi; inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan
    da özlenen faydalar sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden
    (Kur’an’ımdan) yüz çeviren kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayât
    ve geçim sıkıntısı vardır.” 368
    Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayâtında ilgi ve saygı görüyor,
    tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır.
    Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da
    fertlerin irâdelerine ve toplum hayâtının akışına yön vermiyorsa
    onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul edilen
    bu ana kaideyi iman ve amel hayâtımıza uygulayarak şu soruları
    kendimize yöneltebiliriz:
    Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve
    gücü sınırsız, ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın
    hayâtımızdaki rolü nedir? Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını
    ihtivâ ettiğine inandığımız Kur’ân-ıKerim’in kişisel ve sosyal
    hayâtımızdaki etkinliği nedir? Kur’ân-ıKerim vicdanların hâkim
    düzeni ve pratik hayâtın tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali,
    istikbali bilen Allah’ı fiil ve hayâtımızda biricik ma’bud; ortaksız
    ilâh tanımamız mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın
    haram kıldıklarını helâl kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri
    ve sosyal kurumları meşrû tanımak, onları ma’bud edinmektir.
    İlâhî yasaları yürürlükten düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri
    yüceltmek ise Allah’a şirk koşmaktır.
    Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı,
    366 6/En'âm, 155
    367 Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
    368 20/Tâhâ, 124
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 114 -
    sadece putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul
    eder olmuşlardır. Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî
    ve ictimaî hayâtı tanzim edecek emir ve yasaklarını içeren Kur’ânıKerim,
    düzenleyicisi olması gereken günlük hayâttan çekilmiştir.
    Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık
    kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu
    olanı, Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe
    ve puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine ve
    arzularına göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk koşmak
    olacak.)” 369
    Allah’ın yanısıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem
    azabına uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki, ilk
    mü’minler ilâhlar edinme anlamına gelebilecek davranışlardan
    şiddetle kaçınıyorlardı. Bu sebepledir ki Kur’an’la bildirilen
    helâllar ve haramlarla çelişen inançları, gelenekleri ve uygulamaları
    hemen bırakıyorlardı. Kur’ân-ıKerim’in yasalarına uymayı
    Allah’ı ma’bud tanımanın gereği görüyorlardı. Bu şuurlarından
    ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da “Namaz kılınız” emri gelince
    bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı. “Zekât veriniz” emri
    gelince, şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi bir iman zevki ve
    vicdan neşesi haline getirmişlerdi. “Savaşınız” buyruğu ise bütün
    mü’minleri iman saflarında savaşmaya hazırlamıştı.
    Kadın ve erkek, Peygamber devrinin her mü’mini, Kur’an’ın
    ferdî ve ailevî hayâtı tanzim eden her emrini, sosyal, iktisadî ve
    hukukî münâsebetleri düzenleyen her düsturunu aynı iman ve
    şuurla derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı yaşanan bir nizam haline
    getiriyordu. Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce emir ve yasaklarını
    tatbik etmemek; şanlı Peygamber’in önderliğinde yaşamamak,
    imanı anlamsız kılmak, hayâtı gayesiz bir mâceraya sürüklemek,
    âhiret saâdetini putperestliğe feda etmektir. Biz de bugün kişilerin
    putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıl-dığı modern câhiliyette
    yaşıyoruz. Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan kurtulmak
    için ashâbın Kur’an’a yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece Allah’a
    kul olabilmek, özgürlüğe kavuşup yükselmek için Kur’an’ı harfiyyen
    ve aynı heyecanla hayâtımıza geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun Kitabı
    Kur’an’a uyun. O’nun emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten de sakının
    ki merhamet olunasınız (da dünya ve âhirette mutluluğa eresiniz.)” 370
    Kur’an gölgesinde hayâtını sürdüren canlı Kur’an adayı müslümanlar,
    câhiliyyenin önce kendi içlerindeki etkilerinden arınarak
    görevlerine başlamalıdır. Tüm câhiliyyeye karşı Kur’an’ın aldığı
    369 İbn Mâce, Hadis no: 4205
    370 20/Tâhâ, 98; 6/En'âm, 155
    CÂHİLİYYE
    - 115 -
    tavrı alan hamele-i Kur’an olan mü’minler, câhiliyye ile tüm bağlarını
    koparmalı, onun her çeşidi ve görüntüsüyle ölünceye kadar
    mücâdelelerini sürdürmelidirler. O zaman Kur’an’ın gerçekleştirdiği
    o en büyük inkılâbı, câhiyyeyi yerle bir edip saâdeti asra taşımayı
    çevrelerinde değilse bile, mutlaka kendi içlerinde gerçekleştirmiş
    olacaklar, âhiretteki bitmeyen saâdete ulaşacaklardır.
    Tefsirlerden İktibaslar
    “Onlar hâlâ câhiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir
    topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” 371
    Mevdûdi diyor ki:
    Bu bölümde372 Allah, kendi indirdiğiyle hükmetmeyenlerin
    1- Kâfir, 2- Zâlim, 3- Fâsık olduklarını belirtmektedir. Aynı şekilde,
    Allah’ın indirdiğini bırakıp, kendisinin veya başkalarının ortaya
    koyduğuyla hükmeden kişi bu üç suçu da işlemiş olur. Önce,
    Allah’ın indirdiğini reddetmekle küfr suçu işlemiştir. İkinci olarak,
    bütünüyle adil olan Allah’ın indirdiğini çiğnemekle zulüm suçunu
    işlemiştir. Üçüncüsü olarak ise, Allah’ın kulu olduğu halde, üzerine
    Hâkim olanın indirdiğini bırakıp, kendisinin veya bir başkasınınkini
    benimsemekle fâsık olmuştur. Böylece uygulamada Rabbine
    bağlı ve tâbi olmaktan çıkmış ve otoritesini inkâr etmiş olmaktadır
    ki, bu da fısktır.
    Bu küfür, zulüm ve fısk, İlâhi hükmü çiğnemenin parçalarıdır.
    Bu yüzden böylesi bir çiğnemenin olduğu yerde bu üç suçtan kaçınmak
    mümkün değlidir. Değişen niteliğine ve reddedişin boyutuna
    göre suçun cinsidir. Eğer bir kişi İlâhî hükmün yanlış, kendisinin
    veya başkasının hükmünü doğru kabul ederek, İlâhî hükme
    aykırı hükümde bulunursa, kelimelerin tam anlamıyla bu kişi hem
    kâfir, hem zâlim ve hem de fâsıktır. Bununla birlikte, eğer bir kişi
    İlâhî hükmün doğruluğunu kabul eder ve buna aykırı bir hüküm
    verirse, böyle biri İslâm toplumunun dışına çıkmış olmazsa da imanını
    küfr, zulüm ve fıskla karıştırmış olur. Aynı şekilde, eğer bir kişi
    hayatın her alanında Allah’ın hükmünü reddederse her bakımdan
    kâfir, zâlim ve fâsık sayılacaktır. İlâhî hükmü bazı noktalarda kabul
    eder, bazılarında reddederse, bunu kabul ve reddi oranında
    iman ve İslâm’ı küfr, zulüm ve fıskla karıştırmış olur.
    “Her biriniz için kanun ve hayat tarzı kıldık” cümlesi, “Bütün peygamberler
    ve kitaplar aynı yaşama şeklini öğrettiği ve hepsi de
    371 5/Mâide, 50
    372 âyet 44-47
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 116 -
    birbirini doğrulayıp desteklediği halde, neden kanunlarının ayrıntılarında
    farklılıklar vardır?” şeklinde gelebilecek bir soruya cevap
    vermek için konmuş bir ara cümledir. Söz gelimi, yukardaki soru
    bir örnekle şöyle sorulabilir: Çeşitli peygamberlerin ve kitapların
    getirdiği kültürel ve sosyal düzenlemelerde, meşru ve gayri meşrunun
    sınırlarında ve ibâdet biçimlerinde neden bazı farklılıklar
    vardır?
    Bu sorunun cevabı şöyledir:
    1) Çeşitli konuların ayrıntılarındaki sözü edilen farklılıklardan,
    bunların ayrı kaynak ve kökenlerinin bulunduğu sonucuna varmak
    yanlıştır. Gerçekte hepsi de farklı toplumlara ve farklı zamanlara
    uygun düşsün diye farklı düzenlemeler getirici Allah’tandır.
    2) Hiç şüphesiz Allah, başlangıçtan beri tüm insanlar için tek
    ve aynı Kanun’u koyabilir ve onların hepsini tek bir ümmet yapabilirdi;
    fakat pek çok gerekli nedenlerle böyle yapmamıştır. Buradaki
    hikmetlerden biri, kendilerine Allah tarafından verilene itaat
    edecekler mi, etmiyecekler mi diye insanları denemektir.
    İlâhî Sünnet’in ruhu ve niteliğiyle birlikte, taşıdığı düzenlemelerin
    yerini anlayan ve önyargılı olmayanlar, hangi biçimde gelirse
    gelsin gerçeği tanıyacak ve kabul edeceklerdir. Böyleleri Allah’ın
    öncekilerin yerini almak üzere gönderdiği yeni düzenlemelere
    teslim olmakta tereddüt göstermezler. Buna karşılık, Sünnet’in
    gerçek ruhunu anlamayıp, yalnızca düzenlemeleri ve ayrıntılarını
    Sünnet’in kendisi yerine koyanlar ve kendi yaptıkları eklentilerden
    dolayı bağnazlaşıp önyargıya kapılanlar, ellerindekini değiştirmek
    üzere Allah’tan gelen herşeyi reddedeceklerdir. Ve, bu tür
    bir deneme yukarda sözü edilen iki tür insanı birbirinden ayırdetmek
    için gerekliydi. Bu yüzden değişik kanunlar ve düzenlemeler
    yapılmıştır.
    3) Kanunların hepsinin gerçek hedefi, görünürde taşıdıkları
    farklılıklara bakmadan, Allah’ın insanlara üzerinde yarışmalarını
    emrettiği faziletlerin yeşertilmesidir. Bu yüzden, Kanun’un gerçek
    amacını göz önünde bulunduranlar, İlâhî Kanunların ve düzenlerin
    gösterdiği çizgide bu amaca doğru yürümelidirler.
    4) Önyargıların, inadın ve yanlış zihni tavırların ürettiği farklılıklar
    ne polemikçi sempozyumlarda, ne de savaş alanlarında çözülebilir;
    bütün bunlar nihaî hükmüyle Allah tarafından karara
    bağlanacaktır. Bu son Hüküm günü, gerçek açıklanacak ve insanlar
    hayatları boyunca daldıkları tartışmalarda yatan Hakk’ın veya
    Bâtıl’ın miktarını öğreneceklerdir.
    CÂHİLİYYE
    - 117 -
    Câhiliyye: Arapça Câhiliyye kelimesi İslâm’ın zıddıdır. İslâm’ın
    yolu bütünüyle her gerçekliğin bilgisine sahip olan Allah’ın gönderdiği
    ilme dayanırken, İslâm’ın yolundan ayrılan ve ona karşı
    olan her yol câhiliyyetin yoludur. Arabistan’daki İslâm öncesi döneme,
    halkın yaşama yollarını sadece zan ve hevâya dayanarak
    kendilerinin icat etmiş olması anlamında Câhiliyye dönemi denir.
    Bu yüzden ne zaman bu yollardan biri benimsense, bu zaman
    “câhiliyye” zamanı olacaktır. Aynı şekilde, bugün okullarda ve üniversitelerde
    verilen bilgi yalnızca cüz’î, kısmî bir bilgi olup, hiçbir
    şekilde insanlığa yol gösterebilecek bir bilgi değildir. Bu yüzden,
    İlâhî bilgiyi hiçe sayarak, cüz’î bilginin yardımıyla oluşturulmuş
    hayale, zanna ve tahmine dayalı tüm hayat sistemleri, İslâm öncesi
    sistemler gibi câhilî sistemler olmaktan kurtulamayacaktır.
    Bu böyle iken o ilim ve din iddiasında bulunanlar, Allah’ın
    hükmüne râzı olmayıp da kötülüğe meyletme, dalkavukluk,
    garazkârlık, eşitsizlik gibi haksız dâvâya tâbi olan câhiliyyet hükmü,
    câhiliyyet kanunu mu istiyorlar? Hâlbuki hüküm ve hâkimiyeti
    Allah’tan daha güzel olan kim vardır? Allah’ın hükmünden daha
    güzel hangi hüküm, Allah’ın hükmüyle hükmeden hâkimden
    daha güzel hükmedecek hangi hâkim düşünülebilir? Fakat bu
    soru herkese değil, îkân (sağlam bilgi) sahibi olan kimseler, topluluklar
    içindir. Bunu ancak sağlam bilgi ehli olanlar takdir eder.
    Yoksa küfür ve şüphe içinde bulunanlar, kalblerinde hastalık olanlar,
    bir zâlimin haksız hükmüne “daha güzeldir” demekten çekinmezler.
    Rivâyete göre bu âyet, Benî Nadîr ve Benî Kureyza yahudiler
    i arasındaki adam öldürme olayından dolayı Peygamberimizden
    hüküm talep etmeleri ve Peygamberimiz tarafından Mûsâvat
    (eşitlik) ile hükmedilmesi üzerine Benî Nadir’in bu eşitlik hükmüne
    râzı olmayarak câhiliyye âdeti üzere üstünlük sevdasında bulunmaları
    se b ebiyle nazil olmuştur. Bu sebebe göre, yahudilerin
    İslâm yoluna, Muhammed Aleyhiselâm’ın hükmüne iman ve ittiba
    etmemekle yalnız Kur’ân’a ve Muhammed Aleyhisselâm’a değil,
    kendi dinleri ve kitapları olduğunu iddia ettikleri Tevrat’ı ve Mûsâ
    şeriatını da tanımayıp mutlak İlâhî hükmü inkâr ederek câhiliyye
    hükümleri peşinde koşmak istediklerini beyan ve isbat etmekle;
    hem iman iddialarına rağmen küfür, hem ilim ve şeref iddialarına
    rağmen cehâlet, bozgunculuk ve azabı haketmeleriyle cezalandırmış
    ve sebebin özelliğiyle beraber mefhumun genelliğine göre
    de bu hükmün yalnız yahudilere mahsus olmayıp hıristiyan ve diğerleri
    hakkında da böyle olduğunu ve dolayısıyla İslâm şeriatının,
    umumun şeriatı ve herkesin yolu olup, bunu tanımayan yahudi ve
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 118 -
    hıristiyanların kendi din ve şeriatlerini de tanımamış olacaklarını
    anlatmış ve bu şekilde müslümanların ümmetler arası vazifelerindeki
    genişliğin önemini göstermiştir. 373
    “Sana da daha önceki kutsal kitabı onaylayıcı ve içeriğini koruyucu
    olan bu hak kitabı indirdik. Buna göre onların arasında Allah’ın indirdiği
    âyetlere göre hüküm ver, sana gelen gerçekten saparak onların keyfi
    arzularına uyma.
    Her ümmet için ayrı bir şeriat, ayrı bir ana yol belirledik. Allah dileseydi,
    sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat belirlediği yolda sizleri denemeyi
    diledi. Buna göre hayırlı işlerde yarışınız. Çünkü hepiniz Allah’a döneceksiniz
    ve O anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin içyüzünü size haber
    verecektir.
    O halde onların arasında Allah’ın indirdiği âyetlere göre hüküm ver,
    onların keyfi arzularına uyma, onların seni Allah’ın indirdiği hükümlerin
    bir kısmından bile şaşırtmalarından sakın, eğer sana sırt çevirirlerse bil ki,
    Allah, günahlarının bazısı yüzünden onları cezalandırmak istiyor. Kuşku
    yok ki, insanların çoğu fâsıktır.
    Yoksa istedikleri câhiliyye düzeni midir? Kesin inançlılara göre
    Allah’ın düzeninden, Allah’ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir
    mi hiç?” 374
    Seyid Kutub diyor ki:
    Anlatımdaki bu netlik, ifadedeki kesinlik, kimi durumlarda
    ve koşullarda kişiyi bu şeriattan -küçük çapta da olsa- herhangi
    bir hükmü terk etmeye özendirebilecek aldatıcı gerekçeler karşısında
    bu denli kesin önlemler alınmış olması, insanı ister istemez
    duraksatıyor... Bu âyetler karşısında insan elinde olmaksızın
    oturup düşünmek zorunda kalıyor. Kimi insanlar, koşullar ve durumlar
    bunu gerektiriyor diyerek Allah’ın şeriatını tümüyle inkâr
    etmelerine karşın, hâlâ nasıl oluyor da müslümanlık iddiasında
    bulunabiliyorlar, şaşırmamak elde değil!.. Kişi, Allah’ın şeriatını
    tümüyle terk etmesine karşın, nasıl oluyor da hâlâ müslüman olduğunu
    iddia edebiliyor? Bu tür insanlar kendilerini, nasıl oluyor
    da hâlâ “müslüman” olarak niteleyebiliyor? İslâm’la hiçbir bağları
    kalmamasına karşın, Allah’ın şeriatını tamamen terk etmelerine
    karşın, her koşulda her durumda geçerliliğini koruyan ve her koşulda
    her durumda uygulanmak zorunda olan Allah’ın şeriatını
    reddederek O’nun ilahlığını inkâr etmiş olmalarına karşın, hâlâ
    nasıl “müslümanlık” iddiasında bulunabiliyorlar? Bu tür insanlara,
    373 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    374 5/Mâide, 48-50
    CÂHİLİYYE
    - 119 -
    şaşırmamak, hayret etmemek elde değil.
    “Sana da bu hak kitab (Kur’an)’ı indirdik”. Âyetteki “hak” kelimesine,
    ilahlık açısından yani şeriat belirleme, kanunlar koyma
    yetkisinin Allah’a ait olacağının belirtilmesi açısından bakmamız
    gerek. “Hak”, Kur’an’ın içeriğinde, ondaki inanç ve şeriat esaslarında,
    orada anlatılan her olayda ve verilen her buyrukta somut
    bir biçimde ortadadır.
    Kur’an, “daha önceki kutsal kitabı onaylayıcı ve içeriğini koruyucu”
    olarak indirilmiştir. Kur’an, Allah’ın dininin, nihâî biçimidir.
    Allah’ın dini ve de yaşam biçimi ile insanların uyacakları şeriat ve
    sistem noktasında nihai kaynak, Kur’an’dır. Artık Allah’ın dininde
    hiç bir değişikliğe gidilmeyecektir.
    Semâvî dinlere mensup insanlar arasında, ister inanç esasları,
    isterse şeriat prensipleri noktasında bir anlaşmazlık baş gösterdiğinde,
    bunu çözümleyebilmek için müracaat edilmesi gereken
    kitap Kur’an’dır. Müslümanlar arasında bir anlaşmazlık çıkarsa
    başvurulacak kitap Kur’an’dır. Yaşama ilişkin herhangi bir meselede
    görüş ayrılıkları olduğunda, müracaat edilmesi gereken
    kitap, Kur’an’dır. Bu noktalarda, temelde söz konusu nihai kaynaktan
    beslenmeyen kişilerin sunacağı görüşlerin hiçbir “kıymet-i
    harbiye”si yoktur.
    Âyette hemen ardından, bu gerçeğin getirdiği zorunluluklar
    ekleniyor: “Buna göre onların arasında Allah’ın indirdiği âyetlere göre
    büküm ver, sana gelen gerçekten saparak onların keyfi arzularına uyma!”
    Bu buyruk, kendisine o dönemde aralarında hüküm vermesi için
    başvurmakta olan hristiyanlar hakkında, öncelikle peygamberimize
    yöneliktir. Ancak, âyeti salt bu olaya özgü kılmak doğru
    değildir. Mademki artık nihai kaynak olan Kur’an’ı değiştirmek
    üzere yeni bir peygamber ya da yeni bir şeriat gönderilmeyecektir,
    öyleyse bu âyetteki hüküm, kıyamete dek geçerliliğini koruyacak
    genel bir hükümdür.
    Allah’ın dini Kur’an’la tamamlanmış bulunmaktadır. Allah’ın
    bu noktada kendisine teslim olanlara verdiği nimet Kur’an’la son
    bulmuştur. Allah, Kur’an’ın tüm insanlar için bir yaşam düzeni olmasını
    uygun görmüş bulunmaktadır. Kur’an’ı değiştirmek, onun
    hükümlerinden herhangi birini terk etmek, ya da başka bir şeriatı
    bu şeriata yeğleyebilmek için, artık hiçbir gerekçe bırakılmamıştır.
    Allah bu dini insanlara uygun gördüğünde, onun tüm insanları
    kapsayacağını biliyordu. Yine Allah, bu kitabı nihai kaynak olarak
    uygun gördüğünde, bunun tüm insanların yararına olacağını,
    kıyamete dek bütün insanları kapsayacağı biliyordu. Bu kitaptan,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 120 -
    değil uzaklaşmak, bir bölümünü değiştirmek bile, İslâm’a ilişkin
    bu bilginin bulunması hasebiyle, kişiyi inkâra götürür. Buna yeltenen
    bir kişi, diliyle bin kez müslüman olduğunu söylese bile dinden
    çıkmış demektir.
    Allah, bazı insanların, Allah’ın indirdiklerinden ödün vermeye
    götürecek kimi mazeretler ileri süreceklerini ve de yönetenlerin ya
    da yönetilenlerin keyfï arzularına kapılabileceklerini biliyordu. Kitabında
    belirttiği hükümleri -hiçbir ödün vermeksizin- yürürlüğe
    koymak, zorunlu olmasına karşın, bazı insanların kimi durumlarda
    kendi duygularına kapılarak bu zorunluluğun gereğini ihmal
    edebileceklerini biliyordu. Bu nedenle de söz konusu âyetlerde
    peygamberimizi, yönetilenlerin keyfî arzularına kapılmaması için
    uyarıyor ve de kendisinden, insanların onu Allah’ın indirdiği hükümlerin
    bir kısmından bile şaşırtmalarından sakınmasını istiyor...
    İnsanları buna yeltenmeye iten faktörlerin başında, aynı ülkedeki
    değişik grupları, fraksiyonları ve öğretileri benimsemiş olan
    farklı kimselerin tümünü uzlaştırıp biraraya toplama noktasında
    insanların içgüdüsü gelmektedir. Buna kapılan kimseler, karşılarındaki
    insanların istemleriyle şeriatın hükümleri çatıştığında işi
    basitleştirme ya da ayrıntı gibi görünen meselelerde –bunlar anladığımız
    kadarıyla şeriatın temel meselelerinden değildir deyip- işi
    kolaylaştırma yoluna başvururlar.
    Rivâyete göre yahudiler peygamberimize gelerek, belirli bazı
    hükümlerin uygulanmasında kendilerine hoşgörülü davranacak
    olursa, iman edebileceklerini söylediler. Peygamberimizi bu noktada
    uyaran âyet de, yahudilerin bu önerileri üzerine indirilmişti..
    Ama meseleye -açıkça görüldüğü üzere- daha genel bazda bakmak
    gerekir. Zira bu şeriata inananlar da değişik vesilelerle her zaman
    için bu meseleyle karşılaşabilirler. Bu nedenle Allah, meseleyi
    son derece net bir biçimde ortaya koymayı ve de belirli koşulları
    göz önünde bulundurarak ya da farklı istemlerle, farklı arzularla
    karşılaşıldığında bir orta yol bulup insanları uzlaştıracağız diyerek
    ihmalkârlığa itebilecek beşerî içgüdülerin yolunu kesinkes kapatmayı
    uygun görmüş ve peygamberimize şöyle buyurmuştur: Allah,
    dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Ama O, onların her biri
    için ayrı bir yol, ayrı bir yöntem belirledi. O, gönderdiği din ve şeriatla,
    yaşam boyunca verdiği nimetlerle, insanları sınamayı diledi.
    Her insan kendi seçtiği yolda yürüyecektir. Sonunda ise tüm insanlar
    Allah’a döneceklerdir. Orada, gerçek, kendilerine bildirilecektir.
    Her biri dünyada seçtikleri yol ve benimsedikleri sistem konusunda
    sorguya çekilecektir. Öyleyse, değişik görüşlerdeki değişik
    düşüncelerdeki kimseleri birleştirebilmek için şeriattaki herhangi
    CÂHİLİYYE
    - 121 -
    bir hükmü kolaylaştırmayı düşünmek doğru değildir. Onlar zaten
    birleşmezler:
    “Her ümmet için ayrı bir şeriat, ayrı bir anayol belirledik. Allah
    dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat belirlediği yolda, sizleri
    denemeyi diledi. Buna göre hayırlı işlerde yarışınız. Çünkü hepiniz
    Allah’a döneceksiniz ve O, anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin
    içyüzünü size haber verecektir.”
    Allah’ın şeriatı bâkîdir, herşeyden daha değerlidir. Onun bir
    bölümünü de olsa, Allah’ın uygun görmediği bir şey uğruna kurban
    etmeye değmez! İnsanlar Allah tarafından yaratılmıştır. Her
    birinin kendine göre bir yeteneği, mizacı, kafa yapısı ve seçtiği bir
    yol vardır. İnsanlar, Allah’ın hikmeti gereği, birbirlerinden farklı
    yapılarda yaratılmışlardır. Allah onlara doğru yolu göstermiş ve
    bu noktada onları serbest bırakmıştır. Bu, onları sınamak istediğindendir.
    İnsanlar sonuçta Allah’a döneceklerdir. Ve o gün dünyada
    benimsedikleri yola göre, yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.
    Öyleyse bir kimsenin, Allah’ın şeriatını gözetme adına, bir başka
    deyişle insanların yararını ve kurtuluşunu gözetme adına, tüm
    insanları aynı çatı altında birleştirebilmek için çırpınması, boşa
    kürek çekmek demektir. Allah’ın şeriatından ödün vermek yada
    onda bazı değişiklikler yapmak, neticede, yeryüzünde bozguna
    neden olmak, biricik sapasağlam sistemi bırakıp sapıtmak, insanların
    yaşamında adâleti ortadan kaldırmak, insanların birbirlerine
    köle olmalarına, Allah’ı bırakıp birbirlerini rabb edinmelerine zemin
    hazırlamak dışında hiçbir işe yaramayacaktır. Bu ise en büyük
    kötülük, en büyük yıkımdır..: Sonu gelmeyecek, olmayacak girişimler
    peşinde koşmak, doğru değildir. Çünkü insanın doğası için
    Allah, bu tür girişimleri uygun görmemiştir. Bu, Allah’ın hikmeti
    gereği insanların farklı kafa yapılarına, farklı mizaçlara, farklı
    görüşlere, farklı eğilimlere sahip olmalarına da terstir. İnsanları
    yaratan Allah’tır. Onların geçmişlerini de geleceklerini de çok iyi
    bilmektedir. Sonuçta herkes O’na dönecektir.
    Böylesi bir amaçla, Allah’ın şeriatındaki herhangi bir hükmü
    kolaylaştırmaya kalkışmak -bu âyetten anlaşıldığı ve de yaşamın
    her noktasında- görüldüğü kadarıyla, boşa yorulmaktır. Böylesi
    bir girişim, realiteyle bağdaşmamaktadır. Allah’ın irâdesine de
    uymamaktadır. Böyle bir girişimi, -Allah’ın isteklerini gerçekleştirmek
    için didinen- müslümanlar da onaylayamaz. Bu durumda,
    kendilerini “müslüman” olarak yaftalayan bazı kimseler, nasıl
    oluyor da örneğin şöyle laflar edebiliyorlar: “Turistleri kaybetmek
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 122 -
    istemiyorsak, şeriatı tatbik etmeyi düşünmemiz hiç de doğru olmaz”
    Abartmıyorum! Aynen böyle laflar eden insanlar var bugün!
    Burada, daha net bir biçimde, aynı gerçeğin altı bir kez daha
    çiziliyor. Bu konudaki ilk âyette: “Buna göre onların arasında
    Allah’ın indirdiği âyetlere göre büküm ver, sana gelen gerçekten
    saparak onların keyfi arzularına uyma!” denilmiştir. Kısacası,
    Allah’ın şeriatını bütünüyle onların keyfî arzusuna terk etmek
    yasaklanmıştı. Şimdi ise peygamberimiz, insanların kendisini
    Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından
    sakınması için uyarılıyor: “O halde onların arasında Allah’ın indirdiği
    âyetlere göre hüküm ver, onların keyfi arzularına uyma, onların seni
    Allah’ın indirdiği bükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakın!”
    Buradaki uyarı, daha kesin ve daha vurguludur. Burada mesele,
    tüm çıplaklığıyla ortaya koyuluyor. Bu fitneden, böylesi şaşırtmacalara
    kanmaktan, özenle kaçınmak gerekir. Bu meselede iki
    olay söz konusudur: Ya Allah’ın indirdiği hükmü aynen vermek ya
    da insanların -Allah tarafından sakınılması istenen- keyfî arzularına
    ve şaşırtmacalarına tâbî olmak.
    Âyette daha sonra keyfî arzulara uyma konusuna açıklık getirilerek,
    peygamberimizin, kendisine gelen yahudilerin önerileri
    meselesini çözümleyebilmesi kolaylaştırılıyor. Artık söz konusu
    yahudiler, bu şeriattaki küçük büyük herşeye bütünüyle bağlanmazlarsa,
    İslâm’ı benimsemeyip sırt dönerlerse, Allah’ın şeriatıyla
    yargılanmaktan yüz çevirirlerse, peygamberimizin yapacağı bellidir.
    (O dönemde, bu konuda serbestlik vardı. Ancak daha sonra,
    “daru’l-İslâm”da İslâm şeriatıyla hüküm vermek zorunlu kılındı):
    “Eğer sana sırt çevirirlerse bil ki, Allah, günahların bazısı yüzünden onları
    cezalandırmak istiyor. Kuşku yok ki, insanların çoğu fâsıktır.”
    Sana sırt çevirirlerse, yapabileceğin bir şey yoktur. Onların bu
    tutumları seni, Allah’ın hükmüne ve şeriatına bütünüyle sarılmaktan
    ödün vermeye itmesin. Onların getirdikleri öneri, senin gücünü
    kırmasın, tavrını değiştirmesin. Onlar, sırtlarını dönüp yüz
    çevirmekteler. Çünkü Allah onları, işledikleri kimi günahlardan
    ötürü cezalandırmak istiyor. Bu tutumları nedeniyle başı derde
    girecek olanlar, onlardır. Onların bu tavırları ne sana zarar getirir,
    ne Allah’ın şeriatına, ne dinine; ne de dinlerine bağlı müslümanlara...
    İnsanın yapısı böyledir: “İnsanların çoğu, fâsıktır.”
    Onlar dinden çıkarlar, sapıtırlar. Çünkü yapıları böyledir. Bu
    noktada sen, onların bu durumuna bir çare bulamazsın. Bunda şeriatın
    da günahı yoktur. Onların doğru yolu bulmaları da mümkün
    değildir. Böylece şeytanın, müslüman yüreğine girebileceği tüm
    pencereler kapatılıyor. Hangi amaçla ve hangi durumda olursa
    CÂHİLİYYE
    - 123 -
    olsun, bu şeriatın hükümlerinden herhangi birini terk etmeye yol
    açabilecek tüm gerekçeler, ortadan kaldırılmış bulunuyor.
    Sonra insanlar, bu yol ayrımı üzerinde iyice düşünmeye sevk
    ediliyor. Ya Allah’ın hükmü ya da câhiliyyenin hükmü... Bu ikisinin
    ortası olamaz. Bu ikisi dışında başka bir alternatif yoktur. Ya,
    yeryüzünde Allah’ın hükmü egemen olacak, insanların yaşamında
    Allah’ın hükmü yürürlüğe konacak, insanların yaşamı Allah’ın sistemine
    göre yönlenecek... Ya da, câhiliyye hükmü, keyfï arzulara
    göre belirlenmiş bir şeriat, kölelik sistemi yürürlükte olacak... Bu
    iki alternatiften hangisini istiyorlar? “Yoksa istedikleri, câhiliyye düzeni
    midir? Kesin inançlılara göre Allah’ın düzeninden, Allah’ın verdiği
    hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?”
    Câhiliyyenin anlamı bu âyette belirgin bir biçimde ortaya konuluyor.
    Câhiliyye -Allah’ın belirttiği, Kur’an’da ifade edildiği üzere-
    insanların insanlar için hüküm belirlemesi, insanın insana köle
    kılınması, Allah’a kulluğun bırakılması, Allah’ın ilahlığının reddedilmesi
    ve de buna karşılık, kimi insanların ilah kabul edilmesi ve
    -Allah’a değil- onlara tapılmasıdır.
    Olaya bu âyetin ışığında baktığımızda, câhiliyyenin tarihsel
    bir süreçten ibaret olmadığını görüyoruz. Câhiliyye, bir olgudur.
    Geçmişte yaşanmış olan bu olguyla, bugün de yarın da yine karşılaşılacaktır.
    Câhiliyyenin niteliği, İslâm la çelişme, İslâm’a karşı
    olmadır.
    Nerede ve hangi zamanda olursa olsun eğer insanlar, tek bir
    konuda bile ödün vermeksizin Allah’ın şeriatına göre hükmediyorlarsa,
    bu şeriatı benimsiyorlar ve ona gerçek anlamda teslim
    oluyorlarsa, Allah’ın dinine mensup olmuş demektirler. Yok eğer,
    beşer aklının ürünü olan bir şeriat, bir öğretiye göre hüküm veriyorlarsa
    -hangi şekilde olursa olsun- söz konusu öğretiyi benimsiyorlarsa,
    onlar câhiliyye sınıfındadırlar. Onlar, öğretisi doğrultusunda
    hüküm verdikleri kişinin dinini benimsemiş durumdadırlar,
    Allah’ın dinini değil! Allah’ın hükmünü istemeyen, câhiliyye hükmünü
    istiyor demektir. Allah’ın şeriatını reddeden, câhiliyye düzenini
    kabul ediyor, câhiliyyeyi yaşıyor demektir.
    Bu, yolların ayrılış noktasıdır. Allah bu noktada, insanlardan
    iyice düşünmelerini istiyor. Gerisi insanlara kalmıştır. Diledikleri
    yolu seçmekte özgürdürler. Ardından Allah bu tür insanlara,
    câhiliyye düzenini istemelerinden ötürü kınayıcı bir soru yöneltmektedir.
    Yine bu soru, Allah’ın hükmünün daha üstün olduğunu
    vurgulamaya yöneliktir: “Kesin inançlılara göre Allah’ın düzeninden,
    Allah’ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?”
    Evet! Allah’tan daha iyi hüküm koyabilecek olan kim vardır?
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 124 -
    İnsanlar için Allah’ın şeriatından ve hükmünden daha iyi bir şeriat
    ve hüküm belirleyebileceği iddiasında bulunmaya kim kalkışabilir?
    Böylesi büyük bir iddiaya kalkıştığında, bunu hangi gerekçeyle
    açıklayabilir? Bu iddiaya kalkışan, insanları, onların yaratıcısından
    daha iyi tanıdığını söyleyebilir mi? İnsanlara karşı, onların
    rabbinden daha hoşgörülü olduğunu ileri sürebilir mi? İnsanlar
    için en uygun olanı, onların yararını Allah’tan daha iyi gözetiyorum
    diyebilir mi? Nihai şeriatını gönderen, son peygamberini gönderen,
    onu peygamberlerin sonuncusu, getirdiği mesajı kitapların
    sonuncusu kılan, İslâm şeriatını kıyamete dek geçerli olarak niteleyen
    Allah’ın durumların değişebileceğini, yeni gereksinimlerin
    ortaya çıkacağını, farklı koşullar söz konusu olabileceğini bilemediğini
    iddia edebilir mi? Bir insan, Allah tüm bunları bilemediği
    için şeriatında belirtmemişti, ancak bugün işte tüm bunlar bizler
    tarafından kavranmıştır diyebilir mi?
    Allah’ın şeriatını yaşamdan koparan, onun yerine câhiliyye şeriatını,
    câhiliyye hükmünü ikame eden, kendi keyfî arzusunu ya
    da herhangi bir halkın veya neslin keyfî arzularını Allah’ın şeriatından,
    Allah’ın hükmünden üstün tutan kimseler, bu tür sözler
    söyleme cüretini nasıl gösterebiliyorlar?
    Özellikle de kendini müslüman olarak adlandıran bir insan, bu
    türden sözler edebilir mi? İçinde bulunduğumuz koşullarmış. Durum
    çok değişmişmiş! İnsanların istememesiymiş! Düşmanlardan
    çekinmemiz gerekirmiş! Allah müslümanlardan kendi aralarında
    şeriatını yürürlüğe koymalarını, Kur’an doğrultusunda hayat sürmelerini,
    onlardan kimi insanların kendilerini indirdiği şeriatından
    ufacık bir noktada bile şaşırtmalarından sakınmalarını isterken,
    daha sonra olup bitecek herşeyi bilmiyor muydu?
    Beklenmedik gereksinimler, yenilenen koşullar ve görmezlikten
    gelinemeyecek durumları, Allah’ın şeriatı ihata edemeyecek
    denli eksikmiş! Bu nasıl iddia edilebilir? Şeriatından ödün verilmemesi
    için bu denli kesin bir ifâde ‘ kullanan ve insanları özenle
    uyaran Allah, tüm bunların olacağını bilmiyor muydu?
    Bu konuda, müslüman olmayan bir kimse dilediğince konuşabilir.
    Ama müslüman olan ya da müslüman olduğunu iddia eden
    bir kimse bu türden sözler edebilir mi? Bu türden sözler edebiliyorsa
    onun İslâm’la artık ne ilgisi kalmıştır? Tüm bunlardan sonra,
    onda İslâm’ın en ufak bir izi görülebilir mi?
    Bu, tam bir yol ayrımıdır. Kişi seçimini yapmak zorundadır.
    Seçimini yapmışsa artık tartışmanın gereği yoktur. Ya İslâm, ya
    câhiliyye! Ya iman, ya küfür. Ya Allah’ın hükmü ya câhiliyye düzeni.
    CÂHİLİYYE
    - 125 -
    Allah’ın indirdiği âyetlere göre hüküm vermeyenler, kâfirlerin,
    zâlimlerin, fâsıkların ta kendileridirler. Yönetilenlere karşı Allah’ın
    hükmüyle hükmetmeyenler, kesinlikle mü’min değildirler. Bu meseleyi
    müslüman, kesin ve net bir biçimde kafasına yerleştirmelidir.
    Yaşadığı çağda, insanlara karşı Allah’ın hükmünü uygulama noktasında
    asla tereddüde düşmemelidir. Bu gerçeğin zorunlu sonucu
    olarak, dosta da düşmana da Allah’ın şeriatını uygulamalı ve de
    bunun neticesine katlanmalıdır.
    Müslüman bu meseleyi kafasına net olarak yerleştiremezse,
    bir türlü istikrara kavuşamayacak, kendini yöntem kargaşasının
    içinde bulacak, hak ile batılı birbirinden ayıramayacak, doğru
    yolda bir adım bile ilerleme kaydedemeyecektir... Bu meselenin
    sıradan insanların kafasında bu denli netleştirilemeyeceği doğru
    kabul edilse bile, “müslüman” olmayı isteyen, müslümanlığın
    gereklerini yerine getirmeye azmeden insanların kafasında iyice
    netleştirmeyi savsaklamak asla doğru değildir...
    Buradaki âyetlerin tümü, sûrenin başında belirttiklerimizi
    doğrulamaktadır. Orada da ifade ettiğimiz üzere, bu sûredeki
    âyetlerin tümü, hicretin altıncı yılında Hudeybiye’de indirilen Fetih
    sûresinden sonra indirilmiş olamaz. Tam tersine bu sûrenin pek
    çok bölümü, -Uhud savaşının ardından Benî Nazîr, Bedr savaşının
    ardından da Benî Kaynuka yahudilerinin sürülmelerinden önce
    indirilmemişse de- Fetih sûresinden -en azından- Ahzab savaşının
    meydana geldiği hicrî dördüncü yılda Benî Kureyza yahudilerinin
    Medine’den sürülmelerinden önce indirilmiş olmalıdır.
    Buradaki âyetlerde, birtakım olaylara, Medine’deki İslâm toplumunun
    tanık olduğu gelişmelere, ayrıca yahudilerin, münafıkların
    tutumlarına ve konjonktürel durumlarına değiniliyor. Söz
    konusu tutumlar ve konjonktürel durumlar, yahudilerin gücünün
    kırılmasıyla bertaraf edilecekti. Bunun son örneği Beni Kureyza
    sorunuydu.
    Bu âyet, yahûdilerin ve hristiyanların dost edinilmelerine ilişkindir.
    Âyetteki uyarıda -hatta tehditte- onları dost edinenin onlardan
    biri olacağı vurgulanıyor. Bu vurgu, onlarla dostluk kuran
    ve bunu başlarına bir bela geleceğinden korkmakla gerekçelendiren,
    kalpleri hastalıklı kişilere yöneliktir. Yine âyette müslümanların,
    dinlerini hafife alıp alay konusu yapan kimselerle dostluktan
    nefret etmeleri istenmektedir. Bununla da, -müslümanlar
    namaza durduklarında- onların namaz kılmalarını hafife alan ve
    alay konusu yapan kimselere işaret ediliyor. Tüm bu olumsuzluklar,
    Medine’de yahudilerin güçlü, etkin ve çeşitli imkânlara sahip
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 126 -
    oluşlarından kaynaklanıyordu. Dolayısıyla, bu tür kargaşaların
    olması, böylesi olayların yaşanması, ayrıca âyetlerde böylesine
    sert bir uyarı ve tekrar tekrar tehdide gerek görülmesi, ardından
    yahudilerin gerçek durumlarının açıklanması, teşhir edilip kınanmaları,
    bu bağlamdaki binbir komplolarının, entrikalarının, manevralarının,
    her türlü kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi son
    derece olağandır.
    Buradaki âyetlerin iniş nedenlerine ilişkin çeşitli rivâyetler vardır.
    Bunların kimisinde bu âyetlerin, Bedir savaşından sonra ortaya
    çıkan Benî Kaynuka sorunu, Abdullah bin Ubey bin Selûl’un tavrı
    ve kendisi ile yahudiler arasındaki dostluk ilişkisini, “Doğrusu
    ben başımı belaya sokmak istemiyorum, bu nedenle de onlarla
    dostluğumu kesemem” diyerek aklamaya çalışması üzerine indiği
    belirtilir.
    Aslında, bu rivâyetler olmaksızın da, âyetlerin yapısını ve içeriğini
    nesnel bir yaklaşımla incelemek ve de bu âyetleri peygamberimizin
    Medine’deki yaşamında tanık olduğu olayların kronolojik
    sırasına göre ele almak bile, söz konusu âyetlerin iniş zamanına
    ilişkin bu sûrenin girişindeki tesbitlerimizi doğrulamaya yeterlidir.
    İslâm Toplumunun Ana İlkeleri: Buradaki âyetlerde, İslâm
    toplumunun eğitimine ve bu toplumun, kendilerine Allah tarafından
    belirlenmiş misyonu yerine getirmeye hazırlanmasına ilişkin
    Kur’an’ın öngördüğü metod dile getiriliyor. Ayrıca söz konusu
    metodun, müslüman bireyin ve İslâm toplumunun kimliğinde her
    zaman için kesinkes yarleşmesi istenen ana ilkeleri ve prensipleri
    belirtiliyor. Bu ana ilkeler ve prensipler, sâbittir. Bunlar, sadece tek
    bir ulusa ya da tek bir kuşağa özgü değildir. Tam tersine bu ana
    ilkeler ve prensipler, her kuşakta müslüman bireyin ve İslâm toplumunun
    oluşumunun temeli niteliğindedir.
    Kur’an’da müslüman bireyin eğitimine ilişkin belirlenen metot
    temelde şöyledir: Müslüman, rabbine, peygamberine, inancına
    ve İslâm toplumuna içtenlikle bağlanmalıdır. İçinde yer aldığı
    saftaki insanlar ile Allah’ın sancağını taşımayan, peygamberimizi
    önder kabul etmeyen, Allah’ın taraftarları konumundaki gruba
    katılmayan saftaki insanlar arasında mutlaka kesinkes bir ayrım
    yapmalıdır. Müslüman, Allah’ın gücüne bir örtü, ayrıca insanlığın
    yaşamı ve tarihsel olaylara ilişkin Allah tarafından belirlenmiş yazgının
    gerçekleştirilmesi için bir araç olmak üzere, Allah’ın seçtiği
    bir kimse konumunda bulunduğunu bilmelidir. Ona böylesi bir
    konum belirlenmiş olması -tüm yükümlülüklerle birlikte- Allah’ın
    dilediği kimselere verdiği bir lütfu, bir bağışıdır. Müslüman
    CÂHİLİYYE
    - 127 -
    olmayan kimselerle dost olmak, Allah’ın dininden dönüş, o yüce
    konumdan kaçış ve Allah’ın o güzelim lütfunu bir kenara bırakış
    demektir.
    Müslüman bireyin, yukarıda anlattığımız doğrultuda yönlendirildiği,
    buradaki âyetlerin çoğunda açıkça görülüyor:
    “Ey mü’minler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar, birbirlerinin
    dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur.
    Hiç kuşkusuz Allah, zâlimleri doğru yola iletmez.”
    “Ey mü’minler! İçinizden kim dinden dönerse bilsin ki, yakında Allah
    öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da
    O’nu severler. Bunlar mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu
    davranırlar, Allah yolunda cihad ederler, biç kimsenin yergisinden ve
    kınamasından çekinmezler. Bu Allah’ın bağışıdır, onu dilediğine verir.
    Allah’ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir.”
    “Sizin dostunuz ancak Allah, O’nun peygamberi ve namaz kılan,
    zekât veren, rükûa varan mü’minlerdir.”
    “Kim Allah’ı, Peygamber’i ve mü’minleri dost edinirse bilsin ki gâlip
    gelecek olanlar, yalnız Allah’ın tarafını tutanların grubudur.”
    Sonra Kur’an, düşmanlara ilişkin gerçek, kendisinin onlara ve
    onların da ona karşı verecekleri savaşa ilişkin gerçek konusunda
    müslümanın bilincini kristalize ediyor. Bu savaş, bir inanç, bir öğreti
    savaşıdır. Müslüman ile düşmanları arasındaki bitmeyen sorun,
    inançtır. Karşısındakiler ona, her şeyden önce inancından ve dininden
    ötürü düşmandır. Onların bu durmak bilmeyen düşmanlıkları,
    fâsıklıklarından, Allah’ın dininden sapmalarından, Allah’ın dinine
    uyup doğru yol üzere yürüyenlerden hoşlanmamalarından kaynaklanıyor.
    “De ki; Ey kitap ehli! Bizden hoşlanmamanızın tek sebebi Allah’a,
    bize indirilen kitaba ve daha önce indirilmiş olan kitaplara inanmamız
    değil mi? Gerçekten çoğunuz fâsık, yoldan çıkmış kimselersiniz.”
    İşte, meselenin düğüm noktası budur. İşte, temel faktörler
    bunlardır! Bu metodun, bu temel direktiflerin değeri gerçekten
    büyüktür. Bu doğrultuda Allah’a, dinine, peygamberine ve İslâm
    toplumuna bağlılıktaki içtenlik ve de savaşın, ayrıca düşmanların
    niteliğini kavramak, imanın gereğini yerine getirme, müslüman
    bireyin eğitme ve İslâmcı grubun örgütsel etkinlikleri açılarından
    son derece önemlidir. İslâm sancağını taşıyan kimseler, kendileri
    ile kendilerinin taşıdıkları sancağı taşımayan karşıt komplolar arasında
    kesinkes bir ayrımı benliklerine yerleştiremedikleri, sadece
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 128 -
    Allah’a, peygamberine ve kendi mü’min liderlerine bağlı kalamadıkları,
    düşmanlarının, bu düşmanlığı doğuran nedenlerin, onlarla
    aralarındaki savaşın niteliğini kavrayamadıkları, onların tümünün
    müslümanlara düşman, müslümanlara ve İslâm inancına karşı
    mücadele konusunda ise birbirlerine dost olduklarını anlayamadıkları
    sürece, gerçekte iman etmiş olamayacak, müslümanlıkları
    hiçbir değer ifade etmeyecek ve yeryüzünde hiçbir şey gerçekleştiremeyeceklerdir.
    Buradaki âyetlerde, İslâm düşmanlarını müslümanlarla savaşa
    iten faktörlerin ortaya koyulmasıyla yetinilmiyor. Buna ek olarak,
    müslümanın savaştığı kimseyi gerçek yüzüyle tanıması, gireceği
    savaşta vicdanının rahat olması, vicdanında bu savaşın zorunluluğuna
    ve kaçınılmazlığına ilişkin en küçük bir kuşku kalmaması için,
    söz konusu düşmanların nitelikleri ve sapıklıklarının boyutları da
    dile getiriliyor: “Ey mü’minler, yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz.
    Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar.”
    “Ey mü’minler, sakın sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlar ile
    kâfirlerden dininizi alaya alanları eğlence konusu yapanları dost edinmeyiniz.
    Eğer gerçekten mü’min iseniz, Allah’tan korkunuz. Birbirinizi
    namaza çağırmak için ezan okuduğunuz zaman onlar, bu çağrınızı alaya
    alırlar, eğlence konusu yaparlar. Bu davranış, onların aklı başında olmayan
    kimseler olmalarından kaynaklanıyor.”
    “Onlar yanınıza geldiklerinde, ‘inandık’ dediler. Oysa yanınıza kâfir
    olarak girmiş ve yine kâfir olarak çıkmışlardır. Allah onların gizli tuttukları
    duyguları herkesten iyi bilir. Onlardan çoğunun günahta, ölçüleri aşmakta
    ve haram yemekte birbirleri ile yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey
    ne kadar kötüdür!”
    “Yahûdiler, ‘Allah’ın eli sıkıdır’ dediler. Bu sözlerinden ötürü elleri
    bağlansın, onlara lanet olsun! Tersine, O’nun iki eli de açıktır, dilediği
    gibi verir. Rabbin tarafından sana indirilen âyetler, onların çoğunun azgınlığını
    ve kâfirliğini arttıracaktır.”
    İşte, söz konusu niteliklerinden, İslâm toplumuna karşı takındıkları
    tavırlardan, müslümanlara karşı oluşlarından, onların dinleriyle,
    namazlarıyla alay etmelerinden ötürü müslümana düşen,
    vicdanı rahat bir biçimde onları kesinkes başından defetmektir...
    Yine âyetlerde, mü’minler ile karşıt güçler arasındaki savaşın
    sonucunun ne olacağı ve de -âhirette herkesin yaptığının karşılığını
    görmesinden önceki bu dünya hayatında toplumların akıbetleri
    açısından da imanın ne denli değerli olduğu ifade ediliyor: “Kim
    Allah’ı, Peygamber’i ve mü’minleri dost edinirse bilsin ki, galip gelecek
    CÂHİLİYYE
    - 129 -
    olanlar, yalnız Allah’ın tarafını tutanların ruhudur.” “Eğer kitap ehli, iman
    edip kötülüklerden sakınsalar, günahlarını siler, onları nimetlerle dolu
    cennetlere koyardık.”... “Eğer onlar Tevrat’a, İncil’e ve Rabbleri tarafından
    kendilerine indirilen Kur’an’a uygun yaşasalardı, başları üzerinden
    ve ayakları altından kaynaklanan nimetler yerlerdi...”
    Buradaki âyetlerde, Allah’ın, kendi dini için seçtiği, böylece
    yüce bir misyon yükleyerek büyük bir lütufta bulunduğu müslümanın
    niteliği de dile getiriliyor: “Ey mü’minler, içinizden kim
    dinden dönerse bilsin ki yakında Allah böyle bir grup ortaya çıkaracak
    ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O’nu severler, bunlar
    mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu davranırlar,
    Allah yolunda cihad ederler, hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından
    çekinmezler. Bu, Allah’ın bağışıdır, onu dilediğine verir.
    Allah’ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir. 375
    Câhilin Bazı Karakteristikleri
    Cehl ya da cehâlet, toplumumuzda genellikle ümmî karşılığında
    anlaşılmıştır. Bunun yanlışlığını biliyoruz.
    Gerçekten, ‘câhil’in, okuma-yazma bilmeyen (illiterate) ya da
    mevki-makam sahibi olmayan kişi olmadığı, İslâmî muhtevâyı kavrayan
    insanlar için daha da kesinlik kazanmaktadır.
    Kimdir câhil o halde?
    Câhilin genel ve kapsamlı bir tarifini aramak yerine, en belirgin
    karakteristiklerini sergilemek daha uygun olacaktır:
    Câhil ilme ve akletmeye karşıdır. Arzu ve hevâsı onun akıl
    fekkürünü köreltmiştir. İlimden, düşünceden hep köşe-bucak kaçmaktadır.
    “Rencîde olur dîde-i huffâş ziyâdan”
    Câhil dogmacıdır. İnanç ve davranışlarına esas aldığı öncüllerini
    akıl ve tefekkürle oluşturamaz. Her inanç ve davranışında a
    piori’lik vardır.
    Câhil kolaycıdır. Tefekküründeki yozlaşmadan ötürü her sonuca
    kolay ulaşmak çabasındadır. Dolayısıyla slogancı ve şabloncudur.
    Kendine yön veren esaslar için mahdut sayıda slogan ve
    şablon oluşturmuş olup bunlara uygun düşmeyen her fikri, her
    davranışı mahkûm etmektedir.
    Câhil statükocudur. Bozulmuş çevrelerin ürünü olan fıtrî ve
    fikrî bozulmuşluğunu değiştirmeye zorlayan her şeyden rahatsız
    375 Fî Zılâli’l-Kur’an
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 130 -
    olmaktadır. “… elden gidiyor!” huzursuzluğunu iliklerine kadar
    hissetmektedir. Bunu kamufle etmek için -sözüm ona- geleneğini
    ve ecdâd mirası (!)’nı savunmaktadır.
    Câhil kalabalıkçıdır, kemmiyetçidir. Ona göre, bir fikrin doğruluğu,
    sahip çıkanların kalabalık oluşu ya da onu onaylayan parmak
    sayılarının çokluğu ile; bir eserin ilmîliği ise sayfa sayısının
    bolluğu, ciltlerinin taşınamaz ağırlığı ile belirlenir. Bir noktada
    ‘bâtıl’ının farkına varsa bile “elle gelen düğün-bayram” enjeksiyonuyla
    statüsünü korumaya devam eder.
    Câhil hoşgörüsüzdür. Kendi fikri ve zikrine aykırı her ‘karşı’nın
    yokedilmesi gereğine inanır. Kendine alternatif gibi görünenlere
    “urun kellesini!” formülü uygulanır.
    Câhil yaftacıdır. Başka usûllerle yok edemediği rakibine yakıştıracağı
    yaftalar icad etmede üzerine yoktur. Karşısındakini dinler
    görünürken bile, aslında onu ne ile itham edeceğini hangi yaftalarla
    taltif edeceğini kurmaktadır.
    Câhil iftirâcıdır. Rakibi bildiğine iftirâ ederken tek endişesi
    maddî müeyyide ve tehlikelerdir. İlâhî muhâsebe yönünden bir
    endişesi yoktur.
    Câhil telâşlıdır. Becerebileceği herhangi bir önlemle engelleyemediği
    fikir ve eylemler karşısında telâşı büyüktür. Bunun sonucunda
    provokatör bir karakter ortaya çıkar.
    Câhil maddecidir. Bütün değer ölçülerine madde ve yakın
    menfaatler temel teşkil etmektedir. Kendisine ‘madde’ ya da
    ‘mîde’ yoluyla etki yapmak en kolay iştir.
    Ve...
    Câhil putçudur. Yalnız Yaratıcı’sına kul olmasını bilemediği
    için başka ma’budlara köle olmuştur. Servet, şöhret, şehvet, iktidar
    hırsı ve benzerlerinden oluşan ma’budlar panteonunda kulluğunu
    sürdürmektedir.
    Asr-ı Saâdet’in câhil prototipi Ebû Cehl’in Bedir’de öldürülüp
    tarihe karıştığını; câhiliyye döneminin, İslâm’a takaddüm eden
    dönemden ibâret olduğunu sanırsak günümüzdeki cehâlet psikozlarına
    bir yenisini ilâve etmiş oluruz.
    Allah’a teslim olmuş ‘müslim’lerin imtihanları gereği her devirde
    var olması mukadder olan Cehâlet’le yapılacak sürekli savaşta
    Allah’tan muvaffakiyetler diliyoruz. 376
    376 Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Birun Y. s. 251-252
    CÂHİLİYYE
    - 131 -
    Câhiliyye Demek…
    Câhiliyye kavramının anlam yönüyle bir değil; birkaç zıddı vardır.
    Bu, diğer kavramlarda pek görülmez. Câhiliyye kelimesinin
    zıtlarından yola çıkarak câhiliyyenin ne anlama geldiğini rahatlıkla
    değerlendirmek mümkündür. Şöyle ki:
    Câhiliyye; Zıddı Hılm. Hılm, insanın duygularını frenlemesi, kör
    ihtiraslarını yenmesi demektir. Hılm, akıl gücü ve kontrolü demek
    olduğundan, buna göre; Câhiliyye: Barbarlık, vahşet, bağnazlık,
    zulüm demektir
    Câhiliyye; Zıddı İslâm. İslâm, Allah’a şirk koşmadan iman edip
    O’nun hükümlerine teslim olmak, yalnız O’na ibâdet edip kulluk
    yapmak demek olduğundan, buna göre Câhiliyye: Hakkı örtmek,
    inkâr, Allah hakkında kötü zan, yani her çeşit şirk demektir.
    Câhiliyye; Zıddı Saâdet (Asr-ı Saâdet). Bilindiği gibi, ilk
    câhiliyye asrı, İslâm’ın hâkimiyetiyle sona ermiş, Medine İslâm
    Devletiyle birlikte asr-ı saâdet (mutluluk çağı) başlamıştır. İslâm
    hâkimiyetinin olmadığı yer, câhiliyyenin hükmünün geçtiği yerdir.
    Bu yerlerdeki câhiliyye siyâseti, uygulama ve değer yargıları,
    hangi zaman diliminde olursa olsun, o ülkenin câhiliyye asrını yaşadığını
    gösterir. Buna göre Câhiliyye: Gayr-ı İslâmî düzen olduğu
    gibi; aynı zamanda saâdetin, huzur ve mutluluğun zıddı olan huzursuzluk,
    fitne, kargaşa, fesat, sıkıntı, stres ve bunalım demektir.
    Câhiliyye; Zıddı ilme/vahye mensûbiyet. Câhiliyye, vahye dayanmayan,
    akıl ve ilim gibi araçları uygun biçimde kullanmayan
    insanların oluşturduğu uydurmalara, arzulara dayanan bir dünya
    görüşüdür. Buna göre Câhiliyye: Bilgisizlik, özü ve lâzım olanı
    bilmemektir, bilinçsizlik, zanna ve hevâya, kalabalığa (asabiyeye,
    kabileye, topluma, ırka, atalara) dayanmaktır. Bilinmesi gerekeni,
    bilinmesi gerektiği gibi bilip kabul etmemektir, câhilliktir câhiliyye.
    Câhiliyye; düzendir, düzensizlik/nizamsızlıktır, hükümdür, dindir/
    şirktir, ahlâk(sızlık)tır, çıplaklıktır, ırkçılıktır, bağnazlıktır, saplantıdır,
    bâtıldır, uydurmadır, hevâdır, zandır, bilgisizliktir.
    Modern çağda ilericilik adıyla sergilenen câhiliyye hükmü,
    ahlâk(sızlığ)ı, dünya görüşü ve değer yargıları, her çeşit müşriğin
    çok ilkel olduğunu, on dört asır öncesinin câhiliyye hayatına dönmek
    isteyen gericilik olduğunu göstermektedir. Müslümanlara
    gerici diyerek akılları sıra hakaret edenler, eski câhiliyyeyi hortlatmak
    isteyen kimselerdir. Bilindiği gibi, her dönemdeki İslâm dışı
    değer yargıları demek olan câhiliyyenin kendine göre inanç sistemi,
    yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve düzen/yönetim şekli vardır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 132 -
    Câhiliyyenin itikadı/inanç sistemi, cehâlete dayanan, Allah hakkında
    câhiliyye zannı ve inancı ile şirke giden bir bâtıl inançtır.377
    Câhiliyyenin kendine göre ilimden/vahiyden kaynaklanmayan,
    hevâya dayanan ahlâk anlayışı vardır. Özellikle kadınların toplumu
    ifsad edecek şekilde açılıp saçılması şeklinde kendini gösteren,
    kadınları orta malı olarak değer(siz)lendiren, kadınları hor gördükleri
    için kız çocuklarını küçükken toprağa diri diri gömmekten
    çekinmeyen bir yaklaşım sergileyebilirler. 378
    Câhiliyyenin temel özelliklerinden biri de yönetim şekli, düzen
    konusundadır. Her dönem câhiliyyesi, Allah’ın indirdikleriyle
    değil, kendi hevâlarından kaynaklanan câhiliyye yönetimini
    isterler, böyle bir yönetimin en iyi idâre sistemi olduğunu iddiâ
    ederek insanları onunla yönetip zulmetmekten vazgeçmezler.379
    Câhiliyyenin bir diğer temel özelliği gayr-ı İslâmî (câhilî) yaşayış biçimidir,
    değer yargıları ve dünya görüşüdür. Bu, daha çok câhiliyye
    taassubu, barbarlığı, ataların yolunu körü körüne sürdürmek isteyen
    taklitçik şeklinde ortaya çıkar.380 Her dönem câhiliyyesi ilme/
    vahye dayanmadığı, câhilliğe, zanna dayandığı için toplum, esas
    bilinmesi gerekeni bilmeyen, esas inanması gerekene gerektiği
    gibi inanmayan, özden ve özünden kopan, bilgi kirliliği içinde kaybolup
    Haktan uzaklaşan insanât bahçesidir. Onun için câhiliyyede
    putlara tapma, sömürü, fâizcilik, ırkçılık, kan dâvâsı, câhilliğin
    temel görüntüsü olan Kitapsızlık, Kitapsız toplum, zulüm, şiddet
    ve zorbalık, (fallar, burçlar, astroloji, yıldızların kader belirlediği
    anlayışı gibi) bâtıl inanç ve hurâfeler, tahrifatçı din anlayışı, geleneğin
    din yerine geçmesi gibi hususlar sözkonusudur.
    Seyyid Kutub’un dediği gibi; şimdi tam bir yol ayrımındayız.
    Kişi seçimini yapmak zorundadır. Seçimini yapmışsa artık tartışmanın
    gereği yoktur. Ya İslâm ya câhiliyye! Ya iman ya küfür. Ya
    Allah’ın hükmü ya câhiliyye düzeni.
    Câhiliyyenin açtığı ve kıyâmete kadar sürdüreceği savaşın bilincinde
    olup her çeşit câhiliyyeyi terk eden, safını Allah’tan yana
    seçip İslâm’a teslim olan ve toplumu yeniden Saâdet Asrı’na dönüştürüp
    saâdeti/İslâm’ı asra taşımaya çalışanlara selâm olsun!
    377 Bk. 3/Âl-i İmrân, 154
    378 Bk. 33/Ahzâb, 33; 16/Nahl, 58-59; 81/Tekvîr, 8-9, 14
    379 5/Mâide, 44, 45, 47, 50
    380 Bk. 48/Fetih, 26
    CÂHİLİYYE
    - 133 -
    Câhiliyye Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    1. Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 4 Yerde): 3/
    Âl-i İmrân, 154; 5/Mâide, 50; 33/Ahzâb, 33; 48/Feth, 26.
    2. Câhiliyye Kelimesinin Kökü “c-h-l” ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (Toplam
    24 Yerde): 2/Bakara, 67, 273; 3/Âl-i İmrân, 154; 4/Nisâ, 17; 5/Mâide, 50; 6/
    En’âm, 35, 54, 111; 7/A’râf, 138, 199; 11/Hûd, 29, 46; 12/Yûsuf, 33, 89; 16/
    Nahl, 119; 25/Furkan, 63; 27/Neml, 55; 28/Kasas, 55; 33/Ahzâb, 33, 72; 39/
    Zümer, 64; 46/Ahkaf, 23; 48/Feth, 26; 49/Hucurât, 6.
    3. Câhiliyye Konusu:
    4. Câhiliyye Âdetleri: 5/Mâide, 103-104.
    5. Allah Hakkında Câhiliyye Zannı: 3/Âl-i İmrân, 154.
    6. Câhiliyye Hükmü: 5/Mâide, 50
    7. Kadınların Câhiliyye Kırıtması ile Yürümesi: 33/Ahzâb, 33.
    8. Câhiliyye Asabiyeti/Irkçılığı: 48/Fetih, 26.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Câhiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyâeddin el-Kudsi, Hak Y.
    2. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y./Yenda Y.
    3. Câhiliyye Düzenini terk etmek, Cavit Yalçın, Vural Y.
    4. Câhiliyyenin Değişmeyen Yüzü, Faruk Köse, Birleşik Dağıtım, Ankara
    5. 20. Asrın Câhiliyesi, Muhammed Kutub, Hilal Y.(?)
    6. İslâm’a Göre Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş,
    Beyan Y.
    7. İslâm’dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Ank. 1982
    8. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y.
    9. Toplum-Hukuk İlişkisi Açısından Câhiliyye Hukuku Örneği, Zihniyet
    Değişiklikleri ve Çağdaşlaşma, Ensar Vakfı Y. Bursa
    10. İslâm Hukuku Açısından Cehâlet, Ebû Yusuf Midhat b. El-Hasan Ali
    Ferrac, Kayıhan Y.
    11. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    12. İslâm Hukukunda Kanuna Karşı Hile, Saffet Köse, Birleşik Y.
    13. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 4, s. 244-260
    14. TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, s. 17-19
    15. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 269-270
    16. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 95-101
    17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 383-388
    18. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 75-79
    19. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 1, s. 523-528; c. 2, s. 27-
    36, 291-299
    20. Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Kerim Buladı, Pınar Y. s. 119-121
    21. Düşünce Kaymaları, Heyet, Kaynak Y. S 237-243 (Âdil Öksüz, Câhiliyyede
    Kız Çocukları)
    22. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s.
    256-259
    23. Kur’an’da İnsan ve Allah, Toshihiko İzutsu, Yeni Ufuklar Neşriyat, s. 190-200
    24. Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Hikmet Zeyveli, Birun Y. s. 251-252
    25. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 140
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 134 -
    26. Kur’an’da İhya Hareketleri, Mevdudi, (Câhiliyyenin Tekrar Canlanışı) s.
    20-24, 40-48
    27. Câhiliye Kelimesinin Mânâ ve Menşei, Nafiz Danışman, AÜİFD 1-4, 1956,
    s. 192-197
    28. Câhiliye Kelimesinin Mânâ ve Menşei, Süleyman Tülücü, İİFD, 4, 1980, s.
    279-285
    29. Câhiliyyenin Dünü Bugünü, Murat Kayacan, Haksöz, sayı 62, Mayıs 96
    30. Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı, Hülya Koç, Haksöz, 46-
    47, Ocak-Şubat 95
    31. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, Hayreddin Karaman, İz Y., s. 134-137
    32. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 80-100
    33. Kur’an’da Firavun, Mevdudi, Çizgi Y.
    34. Kitabu’l-Esnâm, İbn Kelbî, Tevhid Y.
    35. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
    36. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    37. İslâm Devlet Yapısı, M. Beşir Eryarsoy, İşaret/Bunuc Y.
    38. İslâm’da Siyasî Düşünce ve İdare, Hârun Han Şirvani, Nur Y.
    39. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
    İhtar Y.
    40. Hâkimiyet Allah’ındır, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
    41. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
    42. Hâkimiyet Allah’ındır, Âyetullah eş-Şiran, İhtar Y.
    43. İslâm’da Hükümet, Mevdûdi, Hilâl Y.
    44. İnanç Sorunları, Hudaybi, İnkılâb Y.
    45. İslâm ve Siyasi Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.
    46. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    47. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebû’l-Hasan Ali Nedvi, Akabe Y.
    48. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
    49. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.
    50. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
    51. Anayasa ve Demokrasi, Abdurrahman Dilipak, Emre Y.
    52. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
    53. İslâm’da Hükümet, Mevdudi, Hilal Y.
    54. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün/İnkılâb Y.
    55. İslâm İnkılâbının Süreci, Mevdudi, Özgün Y.
    56. İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.
    57. İslâm’da Siyasi Sistem, Mevdudi, Özgün Y.
    58. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.
    59. İslâm’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y.
    60. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrahim Coşkun, Tekin Kitabevi, s.
    54-55, 144-146
    61. Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları, Hasan Cirit, Çamlıca Y.
    62. Yeryüzü Tanrıları Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
    63. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.
    64. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
    65. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
    CÂHİLİYYE
    - 135 -
    66. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
    67. İslâm - Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
    68. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
    69. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
    70. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
    71. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
    72. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
    73. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
    74. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
    75. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
    76. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
    77. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman
    Dilipak, Risale Y.
    78. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
    79. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
    80. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
    81. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
    82. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
    83. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
    84. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.
    85. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
    86. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
    87. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
    88. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
    89. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
    90. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
    91. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
    92. Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, İnsan Y.
    93. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    94. Lâ 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    95. İslâm’a Göre Partinin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidî Çekirdek Y.
    96. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.
    97. İslâm’da İmâmet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
    98. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, İnsan Y.
    99. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
    100. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
    101. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
    102. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
    103. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Âlem Y/Araştırma Y.
    104. Hilâfetin İlgâsının Arkaplanı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, İnsan Y.
    105. Hilâfet-i İslâmîyye ve T.B.M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
    106. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
    107. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
    108. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
    109. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 136 -
    110. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı, 1-2, Murat Çulcu,
    Kastaş Y.
    111. Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
    112. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    113. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
    114. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin
    Özek, 1978, İstanbul
    115. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961,
    İstanbul
    116. İslâm Dininin Yasak Ettiği Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y.
    117. Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, İsmail Lütfi Çakan, Marifet Y. / Büşra Y.
    118. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y.
    119. İslâm’a Sokulan Bid’at ve Hurâfeler, Mustafa Uysal, Uysal Y.
    120. Dilek Taşları, Sabiha Ünlü, İnkılâb Y.
    121. Kavram ve Mâhiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
    122. Dünden Bugüne İbâdetlerde Bid’at, Abdülhay Leknevî, Vahdet Y.
    123. İslâm’dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Ank. Ün. İlâhîyat Fak. Y.?
    124. Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    125. İslâm Hukukunda Örf ve Âdet, Selâhattin Kıyıcı, İşaret Y.
    126. Taklitlerin Çarpışması, Muhammed Kutub,
    127. Kur’an ve Hadise Göre Bid’at, Hârun Ünal
    128. Kitabu’l-Esnâm: Putlar Kitabı, İbnü’l-Kelbî, Terc. Beyza Düşüngen, s. 28,
    48, 62
    129. Sosyal Âdet ve Gelenekler, Nermin Erdentuğ, Kültür Bakanlığı Y.
    130. Geleneğin Direnişi, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
    131. Geleneğin Dünyası – Yeniliğin Ufukları, Necmettin Türinay, Akçağ Y.
    132. Gelenek, Mustafa Armağan, Ağaç Y.
    133. Gelenek ve Modernlik Arasında, Mustafa Armağan, İnsan Y.
    134. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin
    Arpaguş, Çamlıca Y.
    135. Eski, Yeni ve Ötesi, Orhan Şaik Gökyay, İletişim Y.
    136. Eski Türk Dini Tarihi, Abdülkadir İnan, s. 1-4
    137. Eski Türk Dini ve Alevilik-Bektaşilik, Mehmet Eröz, Türk Dünyası
    Araştırma Vakfı Y.
    138. Eskiçağ Türkiye Tarihi, Ekrem Memiş, Selçuk Ün. Y,/Öz Eğitim Y.
    139. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
    140. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
    İhtar Y. s. 54-69
    141. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    142. Atalar Dini Üzerine, Mustafa Başbekleyen, Haksöz, sayı:12, Mart 92, s. 6-7
    143. Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, A. Ü. İlâhîyat Fak.
    Sayı 17, Yıl, 1969
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

    Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:14

    Atalar Yolu

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -17-
    ATALAR YOLU
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    ATALAR YOLU
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -17-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    İslâm, atalar dinini eleştirir; müşriklerin putperestlik ve şirklerinin temel gerekçelerinin “atalarının yoluna uymaları” olduğunu belirtir. Küfrün önderlerine “ata/baba” lakapları takar. Sözgelimi asıl adı Amr bin Hişam el-Muğîra olan azılı İslâm düşmanı şahsın adını Ebû Cehil (Câhillerin, câhiliyyenin atası/babası) diye dillendirir. Asıl adı Abdul’uzza olan ve Hz. Peygamber’in amcası olduğu halde İslâm düşmanlarının başında gelen şahsa Ebû Leheb (Alevin atası, cehennemliklerin babası) unvanını Kur’an (111/Tebbet, 1) verir. Kur’an, soyu kesik, evlâdı olmayan veya kısa bir süre sonra nesli kesilecek olan “ebter” kimselere de Ebû Leheb örneğinde görüldüğü gibi “baba” lakabı takar. Nice baba/ata lakaplı kişinin çocuksuz olduğunu, kimsenin gerçekte babası olmayan ebter tiplerin baba adını ve rolünü çok sevdiklerini görüyoruz. Mafya babalarını ve benzeri babaları da hatırlamak uygun olur. Ayrıca İslâm, kendi babası dışında başkalarına baba demeyi, başkasına babalık isnâd etmeyi günah sayar; hadis-i şerif bu durumu kesin bir ifâde ile yasaklar. İnkârcıların durumu böyle iken Rabbimiz kitabında iman edenlere hitap ederek kesin ve net bir dille onları uyarmış; değil câhilî kültürü ve atalarını taklid etme... bâtıl üzere olan en yakınları, öz babaları ve kardeşlerini dahi velî (dost ve yönetici) edinmemelerini istemiştir (9/Tevbe, 23). Bu topraklarda “Atalar Dini” denilince iki şey akla gelir. Birincisi Bizden önce hayata gelmiş atalarımızdan bize miras kalan şeyler; ikincisi “Ata”nın dini, “Ata”lar dini”.
    Ataların yolu, babalardan dedelerden devralınan din anlayışı, Kur’an ve Sünnet’e ters, hurâfe ve uydurmalarla, yanlışlarla dolu olabilir. Sırf babaların yolu diye, onların anlayışı diye bunları savunmak, bunları hak ve hakikat gibi görmek ataları kutsallaştırıp putlaştırmak, onları Allah’a ortak koşmak demektir.
    Bu problem, sadece eski câhiliyyenin problemi değildir; her dönemde ve her yerde izlerini devam ettiren bâtıl bir anlayıştır. Bu anlayış, bazen ecdâdı yüceltmekle, ırkçılıkla, tarihi kutsallaştırmakla ortaya çıkar; bazen gelenek, görenek, örf-âdet ve körü körüne taklitçilikle kendini gösterir; “ele güne karşı”, “başkaları ne der?”, “ben bu yaşa geldim, bunları duymadım, dolayısıyla bu yanlıştır”, “senin yaşın kaç? Sen ne bilirsin?”, “biz hocalarımızdan, babalarımızdan böyle gördük, böyle duyduk; o yüzden
    doğrusu budur” gibi ifâdelerle ortaya çıkar; bütün bunlar hurâfe ve bâtıl inanışlar, câhiliyye mantığı olarak değerlendirilmelidir. Eski câhiliyye döneminde tevhidî çağrının önündeki en önemli itirazın bu anlayış olduğu gibi, günümüz modern câhiliyyesinde de de durum farklı değildir. Günümüzde şuurlu müslüman gençlerin sırât-ı müstakîm çizgisinde sahih İslâm’ı anlayıp inanarak yaşamalarının önündeki engellerden, belki de en büyüklerinden biri bu “atalar yolu” anlayışıdır. “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiği vakit, ‘babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” (5/Mâide, 104) “Andolsun Biz, daha önce İbrâhim’e de hidâyet, dürüstlük ve bilgi gücü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler olarak bulduk.’ ‘Doğrusu, dedi, siz ve babalarınız, açık bir sapıklık içindeymişsiniz.” (21/Enbiyâ, 51-54)
    Atalarının yoluna değil, Rabbinin dosdoğru yoluna tâbi olan, Allah’ın bir hükmü ve Rasûlün sahih bir sünneti varsa, atalarımız bu konuda farklı bir uygulama içinde olsalar da onları rab ve ilâh olarak görmediğimiz ispat ederek Allah’ın emrini ve hükmünü, atalarımızın hevâ ve zanlarına tercih etmek zorundayız. “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” (39/Zümer, 17-18)
    Ne mutlu, Kur’an’ın herhangi bir emri karşısında, hemen “duyduk ve itaat ettik, diyenlere! Yazıklar olsun, “Ata”larını Allah’a tercih edenlere!
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye

    İÇİNDEKİLER
    ATALAR YOLU / 11
    Atalar Yolu; Anlam ve Mâhiyeti / 11
    Atalar Yolu, Her Dönemdeki Câhiliyyenin Temel Dinidir / 13
    Kur’ân-ı Kerim’de Atalar Yolu İle İlgi Âyetler / 17
    Atalar Kültü; Sosyal Çevre ve Geleneğin Putlaştırılması / 22
    Hurâfe; Anlam ve Mâhiyeti / 25
    Çokça Görülen Hurâfe ve Bâtıl İnanışlar / 34
    Muska ve Muskacılık / 56
    Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini / 67
    Bu Din Benim Dinim Değil! / 73
    Bid’at; Anlam ve Mâhiyeti / 76
    Mescidlerdeki Bid’atler / 83
    Câmilerde Bir Büyük Bid’at; Mevlid / 92
    Bir Büyük Bid’at Daha; Mescidlerin Süse Boğulması / 93
    Taklit ve Taklitçilik / 94

    - 11 -
    ATALAR YOLU
    •
    Atalar Yolu; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Atalar Yolu, Her Dönemdeki Câhiliyyenin Temel Dinidir
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Atalar Yolu İle İlgi Âyetler
    •
    Atalar Kültü; Sosyal Çevre ve Geleneğin Putlaştırılması
    •
    Hurâfe; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Çokça Görülen Hurâfe ve Bâtıl İnanışlar
    •
    Muska ve Muskacılık
    •
    Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
    •
    Bu Din Benim Dinim Değil!
    •
    Bid’at; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Mescidlerdeki Bid’atler
    •
    Bir Başka Bid’at; Mevlid
    •
    Bir Büyük Bid’at Daha; Mescidlerin Süse Boğulması
    •
    Taklit ve Taklitçilik
    “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” 1
    Atalar Yolu; Anlam ve Mâhiyeti
    Tarihin esasına, nakle ve ancak ilmî kaynakların tesbit edeceği birçok asırların tecrübelerine, daha doğrusu Allah’ın tayin edip indirdiği delillere bağlı olan hükümlerde geçmişi büsbütün atmak ve ondan habersiz olarak hep yeni şeyler aramak doğru değildir. Bununla beraber, körükörüne geçmişe taparcasına sevgi beslemek, ne olursa olsun atalar yolunu tutmak ve özellikle ilimden, dinden nasibi olmayan, hata ve sapıklıkları açık ve Allah tarafından beyan edilmiş bulunan ataları taassupla taklit etmek de onları, Allah’a eş ve ortak tutmak, cehâlet ve sapıklıkta boğulup kalmaktır.
    Bu konuda aranacak olan şey; hak ve bâtıl, menfaat ve zarar, iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinliktir. Menfaatin, hakkıyla
    1 2/Bakara, 170-171
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    menfaat; iyilğin hakkıyla iyilik, güzelliğin hakkıyla güzellik olması
    için de Allah’ın hükmünü, hakkın delilini bulmak lâzım gelir. Bundan
    dolayı, bir şeye tâbi olma sebebi; eskilik, yenilik veya atalar
    yolu olup olmaması değil; Allah’ın emrine ve Hakk’ın deliline uygun
    olmasıdır. Allah’ın emrine uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur.
    Aksine, Hakkın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyenlere
    -atalar bile olsa- yine uyulmaz. Bu durum, eskilerde böyle olduğu
    gibi, yenilerde de böyledir. Bunun için fıkıhta “zarar kadîm olmaz”
    diye bir genel kaide vardır. “Kadîm, kıdemi üzere terk olunur” genel
    kuralı da bununla kayıtlıdır.
    Bu bakımdan eski, hiçbir kayda bağlı olmadan eski olduğu
    için değil; açık bir zararı bulunmaması yönünden geçerli olduğu
    gibi, iyiliği ve güzelliği ilmin sebeplerinden biriyle bilinen ve hakkın
    deliline uygun olup sonradan ortaya konan yeni de geçerlidir.
    Kısaca, hak ve iyilik ölçüsü, ne eski ve yeni, ne de bilgisizlik ve
    istektir. Allah’ın emrine ve delile dayanan ilim gerçektir. Bunun
    için eski olsun, yeni olsun Allah’ın indirdiği delillere bakmayıp da
    ataların halini, yalnız ata olduklarından dolayı taklit etmek, onları
    Allah’a eşler tutmak ve hakkı bırakıp hayal ve kuruntulara, şeytanın
    emirlerine uymak, izince gitmektir ki, buna tutuculuk denir.
    “Onlara; ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz
    atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler...”2 Bu âyet gösteriyor
    ki, bir hak (doğru) delile dayanmayan katıksız taklit, din hakkında
    yasaklanmıştır. Belli bir bilgisizliğe, sapıklığa uyup onu taklit
    etmek, aklen bâtıl olduğu gibi; şüpheli olan hususta da delilsiz
    taklit, din açısından câiz değildir. Açıkça belli olmayan hususlarda
    delilsiz söz söylemek ve o yolda hareket etmek, bilmediği bir şeyi
    Allah’a iftira olarak söylemek ve şeytana uyup bilgisizce hareket
    etmektir. Nitekim “Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve diğer açık delillere,
    parlak belgelere ve bunların hükümlerine uyun” denildiği
    zaman Arap müşrikleri, taassupla böyle yapmış ve böyle söylemişlerdi
    ki, bu âyet bu sebeple inmiştir. Bir rivâyette de böyle diyen ve
    âyetin inmesine sebep olanlar, yahûdilerden bir gruptur. “Allah’ın
    indirdiğine uyun” dendiği zaman bunlar: “Hayır, biz babalarımızı
    neyin üzerinde bulduysak ona tâbi oluruz. Çünkü onlar bizden
    hayırlı, bizden daha bilgiliydiler” demişler, yapılan bu teklifteki
    âyet ve delilleri hiç düşünmeyerek taassuba sapmışlardır.3 Onların
    bâtıl gelenekleri ile ilgili tek otoriteleri, bunların, atalarının
    da gelenekleri olmasıdır. Ahmak izleyiciler bu tür bir geleneği,
    2 2/Bakara, 170
    3 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 482-483
    ATALAR YOLU
    - 13 -
    uyulması gereken bir otorite olarak kabul ederler. 4
    Âyet-i kerimede kast olunanlar, ister İslâm’a ve İslâm şeriatına
    dâvet edildikleri zaman, yukarıdaki sözü tekrarlayan ve İslâm’ın
    reddettiği câhiliyet âdetlerine sımsıkı sarılan müşrikler olsun; isterse
    bu dini kısmen veya tamamen reddedip atalarının yolundan
    ayrılmayan yahûdiler olsun; her iki zümre için de bahis konusu olmak
    üzere âyet-i kerime, akîde hususunda Allah’tan başkasından
    bir şey almayı ve dinî konularda bâtıl dinleri taklit ederek, düşünmeden,
    şuursuzca nakiller yapmayı kesinlikle reddediyor.
    “... Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”5
    Ya durum böyle idiyse; onlar hâlâ atalarına uymakta ısrar edecekler
    midir? Bu ne taklit, bu ne taassup? Bu yüzden âyet-i kerime onların
    halini, taklitçi ve mutaassıp tavırlarına yaraşan, azarlayıcı ve
    tekdir edici bir tablo halinde canlandırıyor. Söylenenden başka bir
    şey anlamayan, çobanlarının haykırışını mânâsız seslerden ibâret
    sayan, başıboş bir hayvan resmi var tabloda. Hatta onlar, hayvandan
    da aşağıdırlar. Hayvan görür, işitir ve bağırır. Fakat onlar sağırdırlar,
    dilsizdirler, kördürler: “(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen)
    kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların
    durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple
    düşünmezler.”6 Onlar sağırdır, dilsizdir, kördür. Her ne kadar kulakları,
    dilleri ve gözleri olsa da, bu Kur’an’dan istifade edip hidâyete
    ermedikten sonra onlar sağırdır, kördür, dilsizdir. Hilkatinin sebebi
    olan vazifeleri yerine getirmeyen kötürümleşmiş uzuvlar gibidirler.
    Sanki ne gözleri, ne dilleri, ne de kulakları var... 7
    Atalar Yolu, Her Dönemdeki
    Câhiliyyenin Temel Dinidir
    İnsanlar, çoğu zaman düşünce ve yaşam perspektiflerini büyük
    ölçüde tarihlerinden devraldıkları kültür ve geleneksel yaşam tarzıyla
    şekillerdirmektedirler. Çünkü insan, doğduğu andan itibaren,
    -doğru ya da yanlış- atalarının kültür ve geleneğiyle içiçedir.
    İnsan, içinde bulunduğu bu kültürle yetişerek, onun bir parçası,
    onu bir önceki nesilden devralıp daha sonraki nesle devredecek
    olan bu câhiliyye din ve düzeninin bir dişlisi haline gelir. Bu rolün
    taşıyıcılığını yapan insan, rolünün yanlışlığını düşünmek bir yana,
    çoğu zaman yaşatmaya çalıştığı kültürünün doğruluğundan şüphe
    bile etmez. Ona göre, kendisinin yapması gereken; devraldığı
    4 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, c. 1, s. 323-324
    5 2/Bakara, 170
    6 2/Bakara, 171
    7 Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. 1, s. 119
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    kültürü yaşatmak, kendinden sonraki nesillere devretme görevini
    yerine getirmektir. Bu görevi yerine getirmeye içinde bulunduğu
    toplum tarafından zorlanır ve kendisini bu noktada bilinçsizce
    zorunlu hisseder. Çünkü geleneksel yapı, bir anlamda, hatta çoğunlukla
    bilinç denen olgunun iyiden iyiye köreldiği ve alışkanlığa
    dönüşen davranışlar bütünü olduğu için, insanı etkin yönlendiricilikle
    kuşatıverir. İnsanın, kendisini saran gelenek hakkında
    kuşkuya kapılması için, ya tamamen farklı kültür ve geleneklerin
    egemen olduğu bir toplum içinde yaşamak zorunda kalması, ya
    da peygamberlerin itikat noktasında ortaya koydukları tebliğ ve
    mücâdelede olduğu gibi, kendi toplumunun geleneğine karşı şiddetli
    bir başkaldırı ve dirençle uyarılmış olması gerekir. Bu faktörlerin
    etkisi, değişim sözkonusu olmadığı müddetçe, geleneksel
    çark dönmeye devam edecek, yerleşik kültür tek düze yaşamını
    sürdürecek, ahtapotun kolları gibi bu geleneksel atalar dini tüm
    toplum bireylerini sarıp sağlıklı düşünce yapılarını dumura uğratacaktır.
    Antropoloji bu olayı “historizm”, yani “tarihselcilik” olarak
    tanımlar. Kur’ân-ı Kerim’in anlatımı ile bu durum, “atalar dini”nin
    devam ettirilmesi diye vasıflandırılabilir. Kur’an’da anlatılan geçmiş
    kavimlere ait kıssalarda görürüz ki; “atalar dini” mâzereti,
    İlâhî tebliği reddetmekte büyük bir yer tutmaktadır. Yani insanların
    atalarından devraldıkları dinden ayrılmak istemeyişleri, onları
    hak dini reddetme sonucuna götürmüştür. Çünkü hemen her
    yönden birbiriyle tezat teşkil eden “atalar dini” ile “hak din”in
    öğretileri karşısında bu insanlar tercihlerini atalar dini yönünde
    yapmışlardır. Bu noktada “atalar dini”ni tercih eden insanlar, alışılmış
    tarihî düşünce kalıpları ve davranış biçimleri dışındaki tutum
    ve anlayışları reddetmişlerdir.
    İşte bu “tarihselcilik”, İlâhî mesaj karşısında insanın doğru/
    sağlıklı ve hür düşünebilmesini, buna bağlı olarak da dini yalnızca
    Allah’a hâlis kılarak yaşayıp sadece Allah’a kul olarak gerçek özgürlüğüne
    kavuşmasını engellemiştir. Bu önkabuller “İlâhî din”in
    evrensel ilkeleri değil de; temelde “atalar dini”nin önkabulleri
    olunca, asırlar boyu yanlış anlayış ve yaşayış devam edegelmiştir.
    Kendilerine getirilen doğrular karşısında da atalarından devraldıklarını
    mâzeret göstererek kendilerini sorumluluktan kurtarmaya
    boşuna çalışmışlardır.
    Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin kıssalarını anlatırken
    inkârcıların mâzeretçi tavırlarını ve “atalar dini” yönündeki
    tercihlerini bize ibret verici bir şekilde aktarmaktadır. Zaten
    Kur’an’da kıssaların anlatılmasının da ibret vermekten başka bir
    ATALAR YOLU
    - 15 -
    amacı yoktur. Âd kavminin kıssasından bahsederek Hûd’un (a.s.)
    tebliği karşısında kavmi: “Yâ! Demek sen, tek Allah’a kulluk edelim ve
    atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi bize geldin?!”8 diyerek bu şekilde
    tavır almış, Allah’a kulluk yerine atalarının taptıklarını tercih
    etmişlerdir. Yine Medyen halkına gönderilen Şuayb’ın (a.s.) tebliğine
    karşı kavminin takındığı tavır da farklı olmamış, yine “atalar
    dini”ni tercih yönünde olmuştur. 9
    Kur’an’da anlatılan kavimlerin kıssalarında temelde iki ortak
    nokta göze çarpmaktadır. Birincisi, dini sadece Allah’a hâlis kılarak
    kulluk yapmak; ikincisi, bu kulluğun zorunlu sonucu olarak
    “atalar dini”nin getirdiği yanlış anlayışları reddetmektir. Ancak,
    İlâhî mesajla karşılaşan her kavim, içlerinde küçük birer topluluk
    hâriç, atalarından devraldıkları dinin etkisiyle İlâhî dini reddetmişlerdir.
    Kur’ân-ı Kerim’i yalanlayanların durumu da bunlardan
    farklı değildir. Mekke dönemi müşriklerini anlatırken Rabbimiz
    bir genelleme yaparak peygamber/elçi gönderilen her kavmin
    inkârcılarının aynı mâzereti ileri sürdüklerini bildirmektedir.10
    Buna göre; İlâhî mesajla gönderilen her elçi, birçok yalanlamalarla
    birlikte “atalar dini” mâzeretiyle (daha doğrusu bahânesiyle)
    karşılaşmışlardır. Bu insanlar, gelen mesaj karşısında akıllarını birazcık
    kullanmak külfetine katlanmak yerine; daima kolaycılığı
    tercih etmişler, atalarının üzerinde bulunduklarını yaşamaktan
    uzak durmamışlardır. Bu tavır da sürekli olarak yanlışların kültürel
    olarak devam etmesine sebep olmuştur.
    Kur’ân-ı Kerim “atalar dini”ni mâzeret gösterenlere karşı: “...
    ataları bir şey düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan kimsele olsalar da
    mı?!”11 şeklindeki sorularla, yaptıklarının ne kadar tutarsız ve geçersiz
    olduğunu istihzâ ile ortaya koymuştur. Atalar dinini mâzeret
    gösterenler, hiçbir şekilde ataları tarafından kendilerine sunulan
    dinin doğru olup olmadığını araştırmamış, öylece taasssupla/bağnazca
    kabul etmişlerdir. Düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan
    atalarını mâzeret göstererek kendileri de ataları gibi düşünmeyen,
    dolayısıyla doğru yolu bulamayan kimseler durumuna düşmüşlerdir.
    12 Atalar dininin düşüncesi dışına çıkmamaları ve kendi
    akıllarını kullanamamaları, onları Allah’a karşı iftiraya13 ve sonuçta
    da şeytanın dâvet ettiği alevli ateşin azâbına götürmüştür. 14
    8 7/A’râf, 70
    9 11/Hûd, 87
    10 43/Zuhruf, 22, 23
    11 2/Bakara, 170, 5/Mâide,104
    12 21/Enbiyâ, 54
    13 7/A’râf, 28
    14 31/Lokman, 21
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    İnkârcıların durumu böyle iken Rabbimiz kitabında iman
    edenlere hitap ederek kesin ve net bir dille onları uyarmış; değil
    câhilî kültürü ve atalarını taklid etme... yanlış üzere olan en yakınları,
    babaları ve kardeşlerini dahi velî edinmemelerini istemiştir. 15
    Yukarıda anlatılanların günümüzdeki yansımalarını düşündüğümüzde
    içerik olarak belki biraz farklı olmakla birlikte, Kur’ânî
    doğrular karşısında öne sürülen mâzeretlerin yer yer benzer itirazlarla
    aynılaştığı gözlenir. Bu anlayış; ya mezhep taassubu, ya
    geçmiş ulemânın dokunulmazlığı, ya da yaşayan her geleneğin
    doğruluğunu kabul etmek gibi önkabullerle kendisini göstermiştir/
    göstermektedir. On dört yüzyıllık bir süreç geçiren İslâm
    kültürü bu zaman zarfında düşünce ve yaşantı itibarıyla birçok
    eskiltme, artırma, bid’at ve hurâfelere mâruz kalmıştır. Geleneksel
    din anlayışı, tarihin taşıdığı yanlış anlayışları da dinin aslından
    sayılmış ve tarih (geleneğin) baskısı altında onların doğruluğuna
    hükmederek yaşatmaya devam etmiştir. Dinin aslını Kur’ân-ı
    Kerim’den ve örnek uygulamasını sahih sünnetten almayı bırakan
    insanlar, atalarının kendilerine taşıdığı yanlış-doğru ne varsa hepsini
    sorgulamadan kabul ederek hepsini “asıl din” ya da “dinin
    aslı” konumuna getirmişlerdir.
    Doğru olmayan şeyleri gözü kapalı olarak doğru saymak
    ne kadar yanlış ise; doğruluğu kesin delillerle ortaya konmamış,
    ancak ataların ve mevcut geleneğin getirmiş olması dolayısıyla
    “doğru kabul edilen” şeyleri doğru saymak da o kadar yanlıştır.
    Bundan dolayı atalarımızın düştüğü hatalara düşmemek, inanç ve
    amelde “gerçekten doğru”16 olanla hareket edebilmek için; doğrularımızı
    dinin aslı olan Kur’an’dan almak ve atalarımızın bize taşıdıklarını
    da Kur’an süzgecinden geçirmek zorundayız. Aksi takdirde
    farkında bile olmadan hüsrâna düşebiliriz. “Asra andolsun
    ki insan hüsran içindedir. Ancak, iman edip sâlih amel işleyen, birbirine
    hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriç.” 17
    Ataların yolu, babalardan dedelerden devralınan din anlayışı,
    Kur’an ve Sünnet’e ters, hurâfe ve uydurmalarla, yanlışlarla dolu
    olabilir. Sırf babaların yolu diye, onların anlayışı diye bunları savunmak,
    bunları hak ve hakikat gibi görmek ataları kutsallaştırıp
    putlaştırmak, onları Allah’a ortak koşmak demektir. Bu problem,
    sadece eski câhiliyyenin problemi değildir; her dönemde ve her
    yerde izlerini devam ettiren bâtıl anlayıştır. Bu anlayış, bazen
    15 9/Tevbe, 23
    16 5/Mâide, 48
    17 103/Asr, 1-3; Mustafa Başbekleyen, Atalar Dini Üzerine, Haksöz, sayı:12,
    Mart 92, s. 6-7
    ATALAR YOLU
    - 17 -
    ecdâdı yüceltmekle, ırkçılıkla, tarihi kutsallaştırmakla ortaya çıkar;
    bazen gelenek, görenek, örf-âdet ve körü körüne taklitçilikle
    kendini gösterir; “ele güne karşı”, “başkaları ne der?”, “ben
    bu yaşa geldim, bunları duymadım, dolayısıyla bu yanlıştır”, “senin
    yaşın kaç? Sen ne bilirsin?”, “biz hocalarımızdan, babalarımızdan
    böyle gördük, böyle duyduk; o yüzden doğrusu budur”
    gibi ifâdelerle ortaya çıkar; bütün bunlar hurâfe ve bâtıl inanışlar,
    câhiliyye mantığı olarak değerlendirilmelidir. Eski câhiliyye döneminde
    tevhidî çağrının önündeki en önemli itirazın bu anlayış
    olduğu gibi, günümüz modern câhiliyyesinde de de durum farklı
    değildir. Günümüzde şuurlu müslüman gençlerin sırât-ı müstakîm
    çizgisinde sahih İslâm’ı anlayıp inanarak yaşamalarının önündeki
    engellerden, belki de en büyüklerinden biri bu “atalar yolu” anlayışıdır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Atalar Yolu İle İlgi Âyetler
    Peygamberlerin Allah’tan getirdiği hakikate, sadece Allah’a
    kulluk yapma mesajına karşı müşriklerin “atalarının yolu”nu gerekçe
    gösterip ecdatperestlik yapmaları Kur’ân-ı Kerim’de 25 yerde
    gündeme getirilir. Atalarının izini takip etmelerinin, atalarının
    yolunu şuursuzca sürdürmelerinin İlâhî ölçüye ters olduğu gibi,
    akla mantığa da uygun olmadığı, geçersiz bir gerekçe, daha doğrusu
    şirk için bahâne olduğu vurgulanır.
    “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar,
    ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları
    bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Hidâyet çağrısına
    kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını
    işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve
    körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” 18
    “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiği vakit, ‘babalarımızı
    üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey
    bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” 19
    “Müşrikler/putperestler diyecekler ki: ‘Allah dileseydi, ne biz şirk/ortak
    koşardık ne de atalarımız şirk koşardı. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.’
    Bu şekilde onlardan öncekiler de (peygamberleri) yalanladılar da
    sonunda azâbımızı tattılar. De ki: ‘Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi
    var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan
    söylüyorsunuz.” 20
    18 2/Bakara, 170-171
    19 5/Mâide, 104
    20 6/En’âm, 148
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk.
    Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: ‘Allah kötülüğü emretmez.
    Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 21
    “(Âd kavmi, peygamberleri Hûd’a (a.s.) dediler ki: ‘Sen bize tek
    Allah’a kulluk etmemizi ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız
    için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini (azâbı) getir.
    (Hûd) dedi ki: ‘Artık size Rabbinizden bir azap ve bir gazab/hışım inmiştir.
    Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın
    taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse,
    şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” 22
    “Kıyâmet gününde, ‘Biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin
    Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları
    kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar
    da), ‘Evet (Rabbimiz olduğuna) şâhit olduk’ dediler. Yahut, (ne yapalım)
    daha önce babalarımız Allah’a şirk/ortak koştu, biz de onlardan sonra
    gelen bir nesildik, (onun için biz de onların izinden gittik. Ahd’i) iptal
    edenlerin yüzünden bizi helâk edecek misin?” 23
    “Onlar (Firavun ve toplumu) dediler ki: ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz
    (dinden) bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun
    diye mi bize geldin? Hâlbuki biz size inanacak değiliz.” 24
    “(Semûd kavmi) Dediler ki: ‘Ey Sâlih! Sen, bundan önce içimizde ümit
    beslenen birisiydin. (Şimdi) babalarımızın taptıklarına (putlara) tapmaktan
    bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine (kulluğa) çağırdığın
    şeyden ciddî bir şüphedeyiz.” 25
    “(Medyen halkı) Dediler ki: ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları)
    bırakmamızı yahut mallarımızda (eksik veya fazla verme hususunda)
    dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Hakikaten
    sen yumuşak huylusun, çok akıllısın, (diyerek alay ettiler).” 26
    “O halde onların tapmakta oldukları şeylerden (bu şeylerin onları azaba
    götürdüğünden) şüphen olmasın. Çünkü onlar ancak daha önce babalarının
    taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların (azaptan) nasiplerini mutlaka
    eksiksiz olarak vereceğiz.” 27
    21 7/A’râf, 28
    22 7/A’râf, 70-71
    23 7/A’râf, 172-173
    24 10/Yûnus, 78
    25 11/Hûd, 62
    26 11/Hûd, 87
    27 11/Hûd, 109
    ATALAR YOLU
    - 19 -
    “(Yusuf dedi ki:) Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli tanrılar mı daha iyi,
    yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Siz, Allah’ı bırakıp sadece sizin ve
    atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar
    hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm Allah’tan başkasının
    değildir. O da Kendisinden başkasına ibâdet etmememizi emretmiştir.
    İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 28
    “Sizden öncekilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan
    sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah’tan başkası bilmez.
    Peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdi de onlar, ellerini peygamberlerinin
    ağızlarına bastılar, (hakkı söylemelerini engellemek istediler)
    ve dediler ki: ‘Biz, size gönderileni inkâr ettik ve bizi, kendisine çağırdığınız
    şeyden şüphelendirici bir kuşku içindeyiz. Peygamberleri dedi ki:
    ‘Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? Hâlbuki O, sizin
    günahlarınızdan birkısmını bağışlamak ve sizi muayyen bir vakte kadar
    yaşatmak için sizi (hak dine) çağırıyor. Onlar dediler ki: ‘Siz de bizim gibi
    bir beşerden başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu
    şeylerden döndürmek istiyorsunuz.” 29
    “Müşrikler dediler ki: ‘Allah dileseydi ne biz, ne de babalarımız ondan
    başkasına ibâdet ederdik. Onun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık!’
    Onlardan öncekiler de böyle demişlerdi. Peygamberlerin üzerine
    açık-seçik tebliğden başka bir şey var mı?” 30
    “Onların da (Allah evlât edindi diyenlerin), atalarının da bu konuda
    hiçbir bilgisi yoktur. (Onların küfür ve iftira husûsunda) ağızlarından
    çıkan bu söz ne büyük oldu! Çünkü yalandan başka bir şey söylemiyorlar.”
    31
    “Andolsun Biz, daha önce İbrâhim’e de hidâyet, dürüstlük ve bilgi
    gücü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına
    geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’ demişti. Dediler ki:
    ‘Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler olarak bulduk.’ ‘Doğrusu, dedi,
    siz ve babalarınız, açık bir sapıklık içindeymişsiniz.” 32
    “Andolsun Biz Nûh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim! dedi, Allah’a
    kulluk edin. O’ndan başka ilâhınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız? Bunun
    üzerine, kavminin içinden kâfir olan liderler topluluğu; ‘Bu, dediler, tıpkı
    sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir. Size üstün ve hâkim
    olmak istiyor. Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak
    bir melek gönderirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da böyle bir şey
    işitmiş değiliz.” 33
    28 12/Yûsuf, 39-40
    29 14/İbrâhim, 9-10
    30 16/Nahl, 35
    31 18/Kehf, 5
    32 21/Enbiyâ, 51-54
    33 23/Mü’minûn, 23-24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    “Onlar, öncekilerin dediklerinin benzerini söylediler. Dediler ki: Sahi
    biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, mutlaka yeniden
    diriltileceğiz, öyle mi? Hakikaten, gerek bize, gerekse daha önce
    atalarımıza böyle bir vaadde bulunuldu; (fakat) bu geçmiştekilerin masallarından/
    efsânelerinden başka bir şey değildir.” 34
    “(Rasûlüm!) Onlara İbrâhim’in haberini de naklet. Hani o, babasına
    ve kavmine: ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti. ‘Putlara tapıyoruz ve onlara
    tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap verdiler. İbrâhim: ‘Peki, dedi, yalvardığınızda
    onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda ya da zararları olur
    mu?’ Şöyle cevap verdiler: ‘Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.’
    İbrâhim dedi ki: ‘İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın olsun,
    neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim
    düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur).” 35
    “Kâfirler dediler ki: ‘Sahi, biz ve atalarımız, toprak olduktan sonra
    gerçekten (diriltilip) çıkarılacak mıyız?’ Andolsun ki, bu tehdit bize yapıldığı
    gibi, daha önce atalarımıza da yapılmıştır. Bu, öncekilerin masallarından/
    efsânelerinden başka bir şey değildir. De ki: ‘Yeryüzünde gezin de,
    günahkârların âkıbeti nice oldu, bir bakın!” 36
    “Mûsâ onlara apaçık âyetlerimizi getirince, ‘Bu, olsa olsa uydurulmuş
    bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan böylesini işitmemiştik’ dediler. Mûsâ
    şöyle dedi: ‘Rabbim, kendi katından kimin hidâyet rehberi getirdiğini ve
    hayırlı âkıbetin kime nasip olacağını en iyi bilendir. Muhakkak ki, zâlimler
    iflâh olmazlar.” 37
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin
    azâbına çağırıyor idiyse!” 38
    “Onlara açık açık âyetlerimiz okunduğu zaman demişlerdi ki: ‘Bu, sizi
    babalarınızın taptığı (putlardan) çevirmek isteyen bir adamdan başkası
    değildir. Bu (Kur’an) da uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir.’
    Hak kendilerine geldiğinde hakkı inkâr edenler de: ‘Bu, apaçık bir büyüdür,
    başka bir şey değildir’ dediler.” 39
    “Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır. Kuşkusuz onlar
    atalarını dalâlette buldular da peşlerinden koşup gittiler. Andolsun
    ki, onlardan önce eski toplumların çoğu dalâlete düştü. Kuşkusuz, Biz
    onlara uyarıcılar göndermiştik. Uyarılanların âkıbetinin ne olduğuna bir
    34 23/Mü’minûn, 81-83
    35 26/Şuarâ, 69-77
    36 27/Neml, 67-69
    37 28/Kasas, 36-37
    38 31/Lokman, 21
    39 34/Sebe’, 43
    ATALAR YOLU
    - 21 -
    bak! Allah’ın ihlâslı kulları müstesnâ.” 40
    “Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar?
    Hayır! Sadece, ‘biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların
    izinde gidiyoruz’ derler. Senden önce de hangi memlekete uyarıcı
    göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: ‘Babalarımızı bir din üzerinde
    bulduk, biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi. ‘Ben size, babalarınızı
    üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi
    bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizinle gönderilen
    şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların
    sonu nasıl oldu?” 41
    “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey
    değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve
    nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından
    yol gösterici gelmiştir.” 42
    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı
    ve kardeşlerinizi veliler/dostlar edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse,
    işte onlar zâlimlerin kendileridir. De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız,
    kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından
    korktuğunuz ticâret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar,
    köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten
    daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah
    fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 43
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabâları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini görmezsin. İşte onların kalplerine Allah, iman yazmış
    ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar
    akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı
    olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Hizbullah’tır/
    Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki Allah’tan yana olanlar, kuşkusuz kurtuluşa
    erenlerdir.” 44
    “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş
    olan) oğlum da ehlimden/âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır.
    Sen Hâkimler Hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: ‘Ey Nûh! O asla senin
    âilenden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (Kâfirdi).
    O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana
    câhillerden olmamanı tavsiye ederim.” 45
    40 37/Sâffât, 68-74
    41 43/Zuhruf, 21-25
    42 53/Necm, 23
    43 9/Tevbe, 23-24
    44 58/Mücâdele, 22
    45 11/Hûd, 45-46
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    “Biz, insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar,
    seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak
    koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O
    zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” 46
    “Eğer onlar (ana-baban) seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü
    körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla
    dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz
    ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” 47
    Atalar Kültü; Sosyal Çevre ve
    Geleneğin Putlaştırılması
    Sosyal Çevre: İnsan, her türlü zihinsel ve duygusal yapıya sahip
    olarak gelişmeye hazır bir vaziyette dünyaya gelir. Bu gelişim
    sürecini devam ettirebilmek için toplum içerisinde yaşamak ve diğer
    insanlardan faydalanmak zorundadır. Bu yönüyle toplumsal
    bir varlık olarak değerlendirilen insan; inancını, bakış açısını, her
    türlü değer yargısını, kimlik ve kişiliğini içinde yaşadığı toplumdan
    alır. Fakat belirli bir noktaya gelindiğinde toplum, insanın
    benliğini, irâdesini, idrâkini kuşatır, âdeta esir alır, hapseder. İnsanın,
    toplumun koyduğu normları aşabilmesi bir mesele haline gelir.
    Zira toplumlar kendi normlarını bireylere benimsetmek onların
    düşünce, inanç ve davranışlarını yönlendirmek ister. Bu, toplumun
    putlaşması demektir.
    Toplum, binlerce yıllık birikimini, tecrübelerini, örf ve
    âdetlerini, inançlarını, değer yargılarını bireylere aktardıktan
    sonra, bu sosyal değer ve normların eleştirilmesine tahammül
    edemez, kendine mensup bireylerden mutlak itaat bekler. Bu
    normlar karşısında şüpheye düşülmesini bile istemez. Sosyal çevre,
    insanın her yönüyle gelişimine uygun bir ortam olmakla birlikte,
    belli bir aşamadan sonra yetersiz kalmakta, hatta fertlere
    alternatif tanımadığı zaman da zararlı olmaktadır. Hür düşünme
    ve araştırma imkânlarını ortadan kaldıran toplumsal çevre baskısı,
    hiçbir zaman hoş karşılanmamaktadır.
    Kur’an kültürüne dayalı bir perspektiften baktığımızda, yapılarına
    göre iki tür toplumun varlığından söz edebiliriz. Biri normları
    İlâhî öğretiye dayalı toplumlar (İslâmî toplum/ümmet), diğeri
    normları câhilî öğretiye dayalı toplumlar (câhiliye). Câhiliye toplumlarında
    insanı doğruluktan, iyilikten, güzellikten uzaklaştırıcı
    bir baskı vardır. İşte böylesi toplumlarda toplumun yanlışlığına
    46 29/Ankebût, 8
    47 31/Lokman, 15
    ATALAR YOLU
    - 23 -
    rağmen doğruyu görmek, toplumun kötülüğüne ve çirkinliğine
    rağmen iyiyi ve güzeli tercih etmek, söz konusu topluma ve toplumsal
    değerlere karşı çıkmayı, baskılara göğüs germeyi gerektirir.
    Ayrıca kişiliğini içinde bulunduğu toplumla özdeşleştirmiş kimseler
    için böyle bir durum geçerli değildir. Bunlar için, içinde yaşadıkları
    toplumu reddetmek kendi kişiliğini reddetmek gibi imkânsızdır.
    Bu tip insanlar İlâhî bir mesajla, hak sözle karşılaştıklarında kendilerine
    göre bir değerlendirme yapma yeteneklerini işlevsiz hale
    getirmişlerdir. Böyle bir durumda zihinlerinin ilk çağrıştırdığı şey,
    içinde yaşadıkları toplumun yaklaşımlarıdır. Doğru da olsa yanlış
    da olsa toplumun reddettiği her şey, toplumun bireylerince kabul
    edilemezdir; bu toplumun yazılı olmayan yasasıdır/nassıdır.
    Hak bir sözle, İlâhî bir mesajla câhiliye toplumunun karşısına
    çıkanlar şu tür sorulara muhâtap olurlar: “Bu kadar insan bilmiyor
    da sen mi biliyorsun? Bunca insan yanlış yolda da, sen mi
    doğru yoldasın, yani bu kadar insan aldatıldığının farkında değil
    de, bunu bir sen mi farkettin? Daha senin yaşın kaç? Biz bu yaşa
    kadar atalarımızdan buna benzer bir şey duymadık, böyle bir şey
    görmedik...”
    Evet, bu kimselerin anlayışına göre iyi ve doğru, çoğunluğun
    kabul ettikleridir. Peki nedir çoğunluğun özellikleri? Kur’ân-ı Kerim,
    çoğunluğun “yoldan çıkmış, fısk ehli”,48 “vahiy bilgisine karşı
    ilgisiz”,49 “Allah’ın verdiği sayısız nimetlere nankörlük eden”50 ve
    “kâfir”51 kimseler olduğunu belirtir. “Muhakkak ki Biz, bu Kur’an’da
    insanlara her türlü misali, çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların
    çoğu küfürden/inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.”52; “Andolsun ki
    eski milletlerin çoğu dalâlete düştü.”53; “Sen iman etmelerine düşkün
    olsan bile yine de insanların çoğu iman edecek değillerdir.”54; “Elif Lâm
    Mîm Râ, Bunlar Kitab’ın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen haktır, fakat
    insanların çoğu iman etmezler.” 55
    Kur’an ölçülerine göre itikadî ve ahlâkî açıdan olumsuz kimlik
    taşıyan, normları câhiliye esaslarına göre belirlenmiş toplumlar,
    çoğunluğun câhil, gâfil ve kâfir olması sebebiyle insanları
    Hak yoldan saptırabilecek bir etkinliğe sahiptir. Yüce Allah konu
    48 5/Mâide, 59; 7/A’râf, 102; 9/Tevbe, 8
    49 7/A’râf, 187; 12/Yûsuf, 21; 30/Rûm, 6; 34/Sebe’, 28
    50 2/Bakara, 243; 7/A’râf, 17; 12/Yûsuf, 38; 40/Mü’min, 61
    51 12/Yûsuf, 103; 13/Ra’d, 1; 17/İsrâ, 89
    52 17/İsrâ, 89
    53 37/Sâffât, 71
    54 12/Yûsuf, 103
    55 13/Ra’d, 1
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    üzerinde mü’minlerin dikkatini çekecek uyarılarda bulunur: “Yeryüzünde
    bulunanların çoğuna uyacak olursan; seni Allah’ın yolundan
    saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz
    de söylemezler.”56 Bu âyet, aynı zamanda, hakkın tek, bâtılların ise
    birden fazla olduğuna, yerküre üzerinde yaşayanların çoğunluğunun
    da kâfirler topluluğuna mensup olduğuna işaret eder. İnsanın
    bâtıl inançlara mensup toplumla etkileşiminden genellikle bâtıl
    inançlar doğar. Her insanda çoğunluğa ayak uydurma, çoğunluğun
    beğenisini kazanma eğilimi, çoğunluk tarafından dışlanma
    korkusu vardır. İnsanın içerisinde yaşadığı toplum inanç açısından
    Tevhid üzere ise, toplumun yapacağı etkileme olumlu olur.
    Fakat toplum dalâlet ehli insanlardan oluşuyorsa etkileşim de bu
    doğrultuda olacağından, dalâlet ehli toplum, inkâr motivi işlevini
    görür. Bu durumda İslâm, çoğunluğun değer yargılarına değil,
    Kur’an öğretilerine itibar etmeyi öngörür.
    Bireyin kimlik ve kişiliğinin oluşmasında çoğunluğun, yani
    sosyal çevrenin rolü inkâr edilemez. Sosyal çevre, doğrudan doğruya
    olmasa bile, dolaylı olarak etkide bulunur. İslâmî açıdan bozuk
    bir çevre, öncelikle ruhu bozar. Ve bozulan ruhî ortamda, kutsal
    duyguların, yüce düşüncelerin gelişimi zayıflar, âdi düşünceler
    güçlenir, bayağı duygular revaç bulur. Böyle bir ortamda kişinin
    inkâra düşmesi kolaylaşır. Hatta olumsuz sosyal çevre, bireyin
    inkârcılığının bir motivi olur.
    Atalar Kültürü: Her doğan insan, bir toplum içerisinde, o topluma
    özelliğini veren kültür ortamı içerisinde bulur kendisini. Birey
    kültür ortamıyla başlattığı etkileşim sürecini bir ömür boyu
    devam ettirir. Fertler bir yandan mevcut kültürle hayatlarını şekillendirirken,
    diğer yandan bu kültürü yeni yetişen nesle aktarma
    uğraşına girerler. Başta yetişen nesil olmak üzere bütün toplum
    bireyleri kültür ortamına adapte olmaya çaba harcarlar. Zira sosyal
    bir varlık olan insan, doğal olarak, önceki nesillerin devretmiş
    olduğu fikirleri, inançları, davranış kalıplarını benimser, sahiplenir.
    Sahiplenilen bu sosyal normlar nesileller boyu sürekliliğini korur.
    Geçmiş nesilden alınan sosyal normların en belirgin özelliği süreklilik
    arzetmesi ve sürekliliği sağlayan ataların üstünlüğü fikridir. 57
    Kültürün insana kazandırdığı normlardan insanın bir anda
    sıyrılması, onları terketmesi oldukça zor bir iştir. Bu tür değerler
    önceki nesillerden miras alınmış ve bireylerin benliğine ayrılmamacasına
    yerleşmiş, onların kişiliklerinin bir parçası olmuştur. Aynı
    56 6/En’âm, 116
    57 Mustafa Armağan, Gelenek, Ağaç Y. s. 19
    ATALAR YOLU
    - 25 -
    şekilde toplumda bâtıl inançlar, kötü alışkanlıklar hâkim olunca,
    bu insanları atalarından taklit yoluyla devraldıkları bu inanç ve
    alışkanlıklardan uzaklaştırmak, ayırmak imkânsız gibidir. İşte toplumun
    yapısını oluşturan bâtıl inanç ve kötü davranışlar insanları
    hakikatleri idrâk etmekten ve hakka itaatten alıkoyan en önemli
    sosyal motivlerden birisidir. Bireyin içinde yaşadığı câhiliye toplumunun
    normları, insandaki inanma kabiliyetinin uyanmasını ve
    gelişmesini engelleyen etkili bir perdedir. Kur’ân-ı Kerim bu toplumsal
    yapıyı Hakk’ın tezâhüne en büyük engel kabul etmiş; aklî
    incelemeyi, delillere sarılmayı, bilinçli ve insanca yaşamayı önermiştir.
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli
    ateşin azâbına çağırıyor idiyse?!” 58 Eski atalarına tapıyor olmalarının
    hiçbir aklî dayanağı yoktur.59 Saf, katıksız mücerret taklide yöneliyorlar.
    60 Öyle bir taklit ki, taklit ettikleri şey doğru mu, yanlış mı
    bunun üzerinde hiçbir şekilde düşünmüyorlar. İnsan bir şeyi taklit
    edebilir, fakat bir yandan da onu sorgular veya taklit etmeden
    önce üzerinde düşünür. Fakat kâfirler kendilerine gelen İlâhî mesajı
    kabul etmedikleri gibi, taklit ettikleri gelenek ve değerlerin
    doğru olup olmadığı üzerinde düşünmek de istememişlerdir.
    Câhiliye toplumlarında gelenekçi anlayış, geçmişin tartışılmasına,
    atalardan miras alınan sosyal normların analiz edilmesine
    ve seçmeciliğe tâbi tutulmasına karşı çıkar: “Onlara (müşriklere):
    ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış,
    doğruyu da bulamamış idiyseler?”61 Kur’an’a, Peygamber’in getirdiklerine
    tâbi olmaları istendiğinde atalarını taklitle yetinmişlerdir.
    Hurâfe; Anlam ve Mâhiyeti
    Dinde olmadığı halde dindenmiş gibi uydurulup anlatılan
    hikâye ve rivâyetlere verilen ad. Bu çeşit rivâyetler ve hikâyeler
    tümüyle uydurma, hatta bir kısmı saçma sapan olduğu halde, tarih
    boyunca dine mal edilmiş, dinî bir kılıfla sunulmuşlardır.
    Hurâfe, aslında bir insanın adıdır. Aslı astarı olmayan hikâyeler
    anlatırmış. Dolayısıyla, Hurâfe’nin anlattıkları, Hurâfe’nin uydurdukları,
    Hurâfe’nin çıkardığı söylentiler zamanla, bu tür bütün
    uydurma rivâyetlerin ortak adı olmuştur.
    58 31/Lokman, 21
    59 İbn Kesîr, III/458
    60 Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, IV/241
    61 2/Bakara, 170
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    Hurâfeler, dilden dile veya kitaplar aracılığıyla anlatılan
    rivâyetlerdir. Bunların sağlam bir asılları yoktur, yani uydurma
    şeylerdir. Ancak dinî bir motifle, dine mal edilerek anlatılır. İşin
    önemli olan yanı da burasıdır. Hurâfeler yalnızca hikâye olsa, üzerinde
    durulmaz. Hikâye ve masal, her yerde her zaman anlatılabilir,
    yazılabilir. Ancak, uydurma ve yanlış oldukları halde bunlara
    dinî bir maske takılır, İslâmî bir kılıf giydirilirse, o zaman iş değişir.
    Çünkü bu tür rivâyetler müslümanların saf inancına zarar vermektedir.
    Müslümanlar arasında dolaşan yanlış unsurların bir kısmı,
    yahûdi ve hıristiyan kaynaklarından aktarılmışlardır. Bunlara
    ‘İsrâiliyyât’ denilir. Bir kısmı, dinden olmadığı halde dine sonradan
    sokulan bid’atlerdir. Ki bunlar, uydurma oldukları halde, çok
    önemli dinî ibâdetler gibi algılanır ve yapılır. Bir kısmı, halk arasına
    yerleşmiş bâtıl, yani yanlış, İslâm dışı inançlardır. Hurâfeler, İslâm
    gerçekleriyle bağdaşmayan bâtıl inanışlar, uydurma hikâyeler ve
    çarpık davranışlardır.
    Hurâfeler, bir taraftan müslümanların inançlarına zarar verirken
    bir taraftan da başkalarının, yeni yetişen nesillerin İslâm
    hakkında yanlış fikre sahip olmalarına sebep olur. Hurâfelerle
    örülmüş bir din, günümüzün gerçeklerinin çoğuyla bağdaşmaz.
    Hâlbuki İslâm, kâinattaki kevnî gerçeklerle uyuştuğu gibi, her çağın
    ve her ülkenin insanına hitap etmektedir.
    Günümüzde birçok felsefî, siyasî ve iktisadî düşünce, birçok
    tavır ve anlayış da birer bilimsel gerçek, birer değişmez inanç ilkeleri
    gibi sunulmaktadır. Hâlbuki bunların çoğu, gerçekliği kesinleşmemiş
    teori, zan ve kuruntudan ibârettir veya kişilerin kendi
    görüşleri, ya da zamanla modası geçecek hususlardır. Bunların
    pek çoğu müslümanların saf inancını bozacak özelliktedir. Bunlara
    ‘modern hurâfeler’ dememiz mümkündür. Müslümanlar, hangi
    adla ve hangi kılıfla sunulursa sunulsun, her türlü hurâfeye karşı
    dikkat etmek zorundadırlar. 62
    Dinimize göre, İslâm imanı dışında kalmış kişi dalâlettedir/sapıktır.
    Müslümanı doğru yoldan, yani sırât-ı müstakîmden uzaklaştırıcı,
    sapıklığa çağırıcı üç ana sebep vardır: Şeytan, ehl-i kitap
    (yahûdi ve hıristiyanlar), bid’at ve hurâfeler. Bid’at ve hurâfeler,
    farkına vardırmadan doğru yoldan uzaklaştırıcılıkları dolayısıyla,
    en az önceki iki sebep kadar, hatta onlardan daha etkili yanıltıcı
    ve saptırıcılardır. Bunların müslümanlar için arzettikleri tehlikeye
    ve sünnetin yaşanması gereğine Peygamber Efendimiz birçok
    hadis-i şeriflerinde dikkat çekmiştir.
    62 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 279
    ATALAR YOLU
    - 27 -
    Sağlıklı bir İslâmî yaşayış için, önce sağlam inanç esaslarına
    ve bunlara bağlı bir ibâdet hayatına sahip olmanın, sonra da
    ciddî, bilinçli ve sürekli bir denetimle, yozlaşmaya yardımcı olacak
    hurâfe ve bâtıl inanışlara kapılmamanın, körü körüne taklitçiliği
    terketmenin, çevre, toplum ve ecdattan devralınan anlayışı
    Kur’an ve sünnet ölçüsüne vurmadan doğru kabul etmemenin
    önemi inkâr edilemez.
    Bilindiği gibi hakikatin zıddı olan hurâfe, aslı esası olmayan,
    uydurulmuş, saf ve doğru inançlar arasına katılmış, bazı zaman
    ve mekânların uğuru veya daha çok uğursuzluğu ile ilgili olarak
    dillerde dolaşan abartılmış hikâyelerden, efsâne ve kerâmet adı
    altında uydurmalardan ibârettir. Bâtıl inanışlar da bu asılsız söylentilere
    inanmak ve gereğine göre hareket etmek demektir. Her
    devirde, her toplumda az-çok, ama mutlaka görülen hurâfe ve
    bâtıl inanışlar, toplumların ortak derdi olarak daima gündemde
    kalmış önemli bir konudur. Hurâfe ve bâtıl inanışların bu derece
    insanlığın başına dert olmasında genellikle câhillik, alışkanlık, gelenek-
    görenek, propaganda, çıkar hesapları/istismarlar ve kişisel
    zaaflar etkili olmuşlardır.
    Öte yandan hurâfeler ve bâtıl inanışlar daha çok sağlık, ihtiyaç
    ve gelecek hakkında önceden bilgi sahibi olmak gibi belli
    bazı konularda ve özellikle kadınlar arasında yaygındırlar. Kadınlardan
    nice kültürlüler bile, bâtıl itikatlara ve inanılmayacak şeylere
    inanmaya meyillidirler. Geçim şartlarının düzeltilmesi, sağlık
    hizmetlerinin yeterince yerine getirilmesi gibi sosyo-ekonomik
    tedbirlerle hurâfe ve bâtıl inanışların ortadan kaldırılabileceği
    görüş ve iddiâsı, modern ve ileri kabul edilen toplumlarda da (ülkemizdeki
    batılı kültürle yetişmiş ve ekonomik yönden halk ortalamasının
    üzerinde yaşayan sosyete çevrelerinde de) çeşit çeşit
    hurâfe ve bâtıl inanışlara rastlanması gerçeği karşısında büyük
    ölçüde geçerliliğini yitirmiştir. Bu durum hurâfe ve bâtıl inanışların
    ekonomik olmaktan çok kültürel, daha doğrusu sahih iman/
    inançla ilgili itikadî bir mesele olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
    Nitekim, dinler tarihi bize göstermektedir ki, insanlar tarihin
    çeşitli dönemlerinde doğrudan uzaklaşmışlar, birtakım yaratıkları
    kutsallaştırıp ilâhlaştırmışlar, hurâfe ve bâtıl inanışların tutsağı
    olmuşlardır. Bütün bu dönemlerde Allah, rahmetiyle muâmele
    etmiş, peygamber ve kitap göndererek, insanlığı boş ve asılsız,
    zararlı inanç ve tapınmalardan kurtarmaya, dünya ve âhirette
    huzurlu kılmaya çağırmıştır. Hak dinin peygamberler aracılığı ile
    verdiği bu ciddî savaşa tevhid mücâdelesi denilir.
    Tevhid mücâdelesi, putperestlerle mücâdele demek olduğu
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    kadar, asılsız kabuller, yanlış uygulamalar, yani hurâfe ve bâtıl
    inanışlarla da mücâdele demektir. Kur’an ve Rasûlullah da aynı
    şartlar içinde zuhur etmiş ve aynı mücâdeleyi naklî olduğu kadar,
    en aklî ve mantıkî metodlarla da en başarılı şekilde yürütmüştür.
    Bunun tarihî kanıtı, “câhiliyye devri” diye bilinen İslâm öncesi
    dönemin kokuşmuş ortadoğu toplumlarının, Kur’an ve Sünnete
    uydukları süre içinde dünya toplumlarınca özlem ve gıpta ile izlenen
    İslâm medeniyetini gerçekleştirmiş olmalarıdır.
    Ne var ki, bu kültürel hastalık (hurâfe ve bâtıl inanışlar),
    Kur’an ve Sünnet çizgisini unutan, o anlayış ve yaşayışı yozlaştıran
    değişen düzen ve toplum şartları içinde yeniden kendini göstermiş,
    giderek gelişen boyutlarla günümüze kadar gelmiştir.
    Hurâfe ve bâtıl inanışların hemen hepsinin temelinde ecdâda/
    atalara bağlılık, ateş, su, orman ve ağacı kutsal kabul etmenin
    derin izlerinin bulunduğu bir vâkıadır. Bazı yaratıklarda (özellikle
    ölmüş kişilerde, onların yatırlarında) üstün güç ve nitelikler görerek,
    onların yakınlığını elde etmek için onlara belli zamanlarda
    kurbanlar sunmak gibi sapıklıklar, insanlığın tarih içinde sıkça
    görülen büyük yanılgısı olmuştur. Kendilerini bu fecî yanlıştan
    kurtarmaya çalışan peygamberleri ve onların izindeki mü’minleri
    “uğursuzluk sebebi” olarak suçlayan toplumlar bile görülmüştür.
    Hatta İslâmiyetin getirdiği en muazzam gerçekleri “öncekilerin
    uydurmaları, masalları” diye, hurâfeler ve bâtıl inanışlar adına
    mahkûm etmek isteyenler çıkmıştır. Günümüzde de saplandıkları
    hurâfe ve bâtıl inanışları ölesiye savunanlar görülmekte, kendilerini
    uyarıp karşı çıkanlara, kendi vasıfları olan “yobaz” ve “sapık”
    gibi ithamlarla saldıranlara rastlanmaktadır. Hiç kuşkusuz, bu
    davranışın temelinde bütün karanlığı ve korkunçluğu ile derin bir
    cehâlet/câhiliyye bulunmaktadır. Dinimizin, insan fıtratına/özüne
    ve gerçeğine en uygun inanç esasları, ibâdet ve ahlâk ilekleri ve
    bunlara dayalı en olgun ve medenî uygulamaları konusunda yeterli
    bilgiye sahip olan, İslâm’ı aslına uygun şekilde tanıyan kişilerin,
    böylesi olumsuz davranışları sergilemesi düşünülemez. Çünkü
    bilgi güçtür, aydınlıktır, gerçeği tanımaktır; bilgi gerçek anlamıyla
    vahiydir, haktır, hakkı/İslâm’ı kabul edip teslimiyettir.
    Toplumun hangi kesimine mensup olursa olsun, yeterli ve sağlıklı
    dinî bilgisi olmayan ve inanç boşluğu içinde bulunan kişilerin,
    hurâfe ve bâtıl inançlara kapılmaları daha kolay olacaktır. Çaresi
    ise, bütünüyle toplumu, yeterli ve sağlıklı bir din bilgisine sahip
    kılmaktır. Hurâfe ve bâtıl inanışların en büyük zararı, önce onlara
    kapılanlara dokunur. Çünkü hurâfe ve bâtıl inanışlar, kişileri farkına
    vardırmadan doğru yoldan ayırır. Onlar, iyi bir şey yapıyoruz
    diye avunurlarken bir de bakarlar ki, gerek inanç olarak gerek
    ATALAR YOLU
    - 29 -
    davranış olarak, inandıklarını söyledikleri dinin gerçeklerinden
    uzaklaşıvermişler. Çünkü Sevgili Peygamberimiz’in bir hadis-i şeriflerinde
    buyurdukları gibi, her bid’at ve hurâfe dalâlet/sapıklık
    sebebidir: “Sözlerin en güzeli Allah’ın kitabı; yolların en doğrusu
    Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötü ve zararlısı, dinden olmadığı halde
    sonradan uydurulup dine sokuşturulanlardır. Böyle uydurulmuş her
    şey bid’attır, hurâfedir. Her bid’at da dalâlettir/sapıklık sebebidir.” 63
    Öte yandan, hurâfe ve bâtıl inanışlar; inanma, kulluk, takdir
    ve vefâ duygularının kötüye kullanılması demek olduğundan
    toplumda kavram ve değer kargaşasına yol açarlar. Hak ile bâtıl
    (doğru ile eğri) birbirine karışır. Özellikle, toplumda yaygınlaşmaları
    halinde bu asılsız inanç ve uygulamalar “kurunun yanında
    yaşın da yanması” gibi, yeterli dinî bilgisi olmayan kişiler tarafından,
    dine ait bazı esasların da hurâfe ya da bâtıl inanış olarak
    görülmesine ve tenkit edilmesine sebep olurlar. Böylece “dindarlık”
    yaptıklarını sananlar, gerçek dinî esasların tenkidine yol açmış
    olmanın sorumluluğunu da yüklenmiş olurlar. Unutulmamalıdır
    ki herhangi bir kötülüğe sebep olmak, o kötülüğü işlemek gibi
    sorumluluk doğurur.
    Hurâfe ve bâtıl inanışlara kapılmış kişilerin büyük bir kısmı,
    bu durumlarına “dindarlık”, bunlara karşı çıkılmasına da “itikatsızlık,
    inançsızlık, sapıklık” damgasını vururlar. Oysa, iyi bilinmesi
    gerekli olan bir gerçek vardır: Dinin kabul etmediği anlayış ve
    uygulamalarla dindarlık olmaz. Dindarlık, ancak dinî olanı, dinden
    olanı dince kabul ve emredileni, emredildiği şekil ve şartlarda
    yerine getirmekle mümkündür. Bu yüzden dindarlık sanarak
    hurâfe ve bâtıl inanışlara kapılmak, cennet sanarak cehenneme
    yönelmektir.
    Hurâfe ve bâtıl inanışlara kapılmış kişiler, ikaz edildikleri, uyarılmak
    istendikleri zaman, genellikle, kendileri gibi düşünen ve
    yaşayanların çokluğunu, atalarından böyle gördüklerini öne sürerek,
    yanlışlarını savunmaya kalkarlar. Çoğunluğu veya atalarının
    yolunu yanlışın doğru, hurâfenin hakikat sanılmasına gerekçe
    yapmaya çalışırlar. Değil çoğunluğun, bütün bir toplumun ve
    mezarlarındaki ölülerin tümünün bile yanlış ve hurâfe üzerinde
    birleşmesi, onun niteliğini değiştiremez, hurâfeyi hakikat yapamaz.
    Gerçeğin ölçüsü, sadece gerçektir/haktır. Gerçek, Kur’an’da
    belirtildiği gibi Allah’tan gelendir/vahiydir: “Hak ve gerçek olan,
    Rabbinden gelendir. Sakın kuşkulananlardan olma.” 64
    63 Müslim, Cum’a 43; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Nesâî, Iydeyn 22; İbn Mâce, Mukaddime
    7
    64 2/Bakara, 147; İsmail Lütfi Çakan, Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, Marifet Y. s. 11-18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    Tüm belâların anası olan cehâletin sosyal bir belirişi olan
    hurâfe, dinde yozlaşmanın besleyici zeminini oluşturan sinsi ve
    zehirli bir musîbettir. Halk kitlelerini perişan eden bulaşıcı bir
    hastalık olmasına rağmen asırlardır hiç kimse onu tümüyle etkisiz
    kılma başarısını gösterememiştir. Ocakları batıran, ama yine
    de peşinden gidilen rezil bir yosmaya benzer hurâfe. Yıkıcı ama
    câzibeli, zehirleyici ama tatlı...
    Hurâfenin ana ocağı İsrâiliyattır; öncelikle ve özellikle
    yahûdiliktir. Onu hıristiyanlık izler. Ehl-i kitap geleneği, bir anlamda
    hurâfeler geleneği gibidir. Bu gelenek nazar boncuğundan
    muskacılığa, falcılıktan cinciliğe, melek kanadı saymaktan şeytan/
    cin çıkarmaya kadar akla gelebilecek tüm hurâfe çeşitleriyle doludur.
    İsrâiliyât tahribi, hurâfe yığınının omurgasını oluşturmaktadır.
    İsrâiliyyât denilen ehl-i kitap hurâfeciliğini, özellikle yahûdilik
    yoluyla bünyesine aktaran müslümanların yanlış kültürü, daha
    sonra buna hıristiyan, Sasani, Hint, Eski Yunan ve nihayet
    Türk-Şaman kabullerini de ekleyerek iyice hurâfe okyanusuna
    dönüşmüştür. Şamanizm gibi yarı pagan, yarı mistik bir dinin
    oluşturduğu kollektif bir şuuraltına sahip bulunan Türk insanı,
    İslâm’ı kabul ettiğinde, bu sayılan hurâfelerin ilk dördünü, girdiği
    yeni dinle birlikte sîneye çekmekle kalmadı, ona kendi Şaman
    kaynaklı hurâfelerini de, ufak kılık değiştirmelerle ekledi. Ve bir
    zaman geldi ki, Türk insanı için din hayatı, bir tür hurâfeler hayatı
    oluverdi.
    Hurâfe, bunamak anlamındaki haref kökünden türemiş bir
    kelimedir. Kitleleri bunamaya iten bir hastalık olduğu için bu toplumsal
    illete hurâfe denmiştir. İbn Manzûr hurâfeyi, “yalan sözün
    tatlı geleni” diye tanıtır.65 Demek oluyor ki hurâfede, tüm tutarsızlığa
    rağmen, dinleyene tatlı ve çekici gelen bir yan bulunmaktadır.
    Belki de hurâfeyi yaşatan, insanoğlundaki tatlı söze aldanma
    şeklinde tecellî eden akıl almaz ahmaklıktır.
    Batı dillerinde, Latince bir kök olan superstitio’dan türeyen
    superstition kelimesiyle karşılanan hurâfe, bu dillerdeki ortak
    kabule göre de mantık dışı, temelsiz, boş, aldatmaca, büyü
    üründen inanç ve kabul demektir. Bu sözcük, aynı zamanda
    ataların kabullerinden gelen akıl dışı anlayışları da ifade eder.
    Larousse’a göre, hurâfede “mesnetsiz, saçma yükümlülük”,
    belirgin niteliklerden biridir.
    65 Lisânü’l-Arab, Hı-rı-fe maddesi
    ATALAR YOLU
    - 31 -
    Hurâfe-Atalar Dini İlişkisi: Kelimenin kökünde, eski halk
    inançları anlamları da vardır. Bu demektir ki, hurâfecilikte, eski
    kabullerin yeni anlayışlar içinde sürdürülmesi önemli noktalardan
    biridir. Kur’an’ın ecdat kabullerini dokunulmaz kılmayı putperestliğin
    bir belirişi olarak gösteren konumuzla ilgili âyetlerini
    hatırlamalıyız. Hurâfenin omurga noktalarından biri, eski ataların
    kubullerini yeni zamanda yaşatmaktır. Kur’an 25 âyetinde şirkin
    bir belirişi olarak gösterdiği ataların âdet ve geleneklerini kutsallaştırmayı
    hurâfe sebebi kaynaklardan biri olarak ortaya koyar.
    Ecdatperestliğin temel sloganı, peygamberlerin temel kanıtına
    bir karşılık olarak gösterilmiştir. Peygamberler diyor ki: “Eğer doğru
    sözlüler iseniz delilinizi getirin!” 66 Yine peygamberler diyorlar ki:
    “Eğer doğru sözlüler iseniz bana ilimle haber verin!” 67 Şunu da söylüyor
    nebîler: “Eğer doğru sözlüler iseniz haydi kitabınızı getirin!” 68 Bu isteğe,
    hurâfeci şirkin verdiği cevap şudur: “Eğer doğru sözlüler iseniz
    bize atalarımızdan kanıt getirin!”69 Veya şöyle söylüyorlar: “Şu dediğinizi
    biz, önceki atalarımızdan duymadık.” 70
    Hurâfe zehrinin kimliğiyle onun panzehirinin kimliğini birer
    cümlede böylesine ihtişamla anlatmak, ancak Kur’an kelâmının
    başaracağı bir hârika olabilirdi. Bu kelâm hârikasından biz şunu
    öğreniyoruz: Hurâfecilik ve atalar yolunu körü körüne taklit; bir
    ilimsizlik, kitapsızlık, kanıtsızlık illetidir ki insanı kör ve sersem
    ederek ataların fosillerine, ete-kemiğe tutsak hale getirir.
    Hurâfe-Ümniyye İlişkisi: Çoğulu “emânî” olan ümniyye kelimesi,
    Kur’ân-ı Kerim’de bir yerde tekil, beş yerde çoğul olmak üzere
    toplam 6 yerde geçmektedir. Fiil halinde kullanımı ise bunun iki
    katından fazladır. Kur’an bu kavramı, kitap kavramına karşı bir
    olumsuzluğu ifade için kullanmaktadır. Karşıtlık şöyle verilmektedir:
    “Kitabı bilmezler, sadece emânî bilirler...”71 Ehl-i kitap dediğimiz
    yahûdi ve hıristiyanlarla müslüman kitlelerin emânîsinden şikâyet
    edilmekte, meselelerin bu emânîlerin hiçbirisiyle çözülemeyeceği
    belirtilmektedir. Çözüm; Kitap, ilim ve eylem ile olacaktır. 72
    Kitab’a, yani ilim ve delile karşı konmuş bulunan emânî, aslıesası
    olmayan şey, yalan, sanı, ne dediğini anlamadan okumak
    anlamlarındaki ümniyye kelimesinin çoğuludur. Ümniyye, takdir
    66 2/Bakara, 111
    67 6/En’âm, 143; 46/Ahkaf, 4
    68 37/Sâffât, 157
    69 44/Duhân, 36; 45/Câsiye, 25
    70 23/Mü’minûn, 24; 28/Kasas, 36
    71 2/Bakara, 78
    72 4/Nisâ, 123
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    etmek (ölçü tutturmak) anlamındaki meny kökünden türemiştir.
    Meny sözcüğündeki takdir, daha çok sanı, hayal ve kuruntuya dayanarak
    yapılan tahminler için kullanılır. Bu yüzdendir ki meny,
    genellikle gerçeğe dayanmayan hayalî tasavvurlar ve tasarımları
    ifade eder. Bu kökten gelen “temennâ” fiili, “yalan söyledi” anlamındadır.
    Buradan hareketle Mücâhid bin Cebr gibi bazı müfessirler,
    emânî kelimesini “yalanlar” diye açıklamışlardır.
    Kur’an’ın “Kitab”a karşıt gösterdiği emânî, bizim hurâfe,
    anlamadan veya yanlış anlayarak okumak dediğimiz illetlerin
    ta kendisidir. Emânî hakkında bilgiler veren Râgıb, şöyle diyor:
    “Şeytan, peygamberlerin ümniyyelerine bir şeyler karıştırır” mealindeki
    âyet 73 bünyesinde kullanılan ümniyye, okuyuş demektir.
    Kendini iyice vermeden okumak, bu tehlikeyi taşıdığındandır
    ki, Hz. Peygamber’e Kur’an okuyuşunda aceleden kaçınması
    emredilmiştir.” 74
    Şeytanın insanı saptırışının esası da ümniyyeye itmektir. Şeytan,
    tüm vaatlerinde ümniyye kullanır. Yani, insanı, anlamını bilmeden
    sırf üfürük olsun diye okumaya ve aslı-esası olmayan şeylere
    inanıp bel bağlamaya iter.75 Daha ilginci, şeytan, insanoğlunu
    ümniyeler (hurâfeler, uydurmalar, anlamsız okuyuşlar) kullanarak
    saptıracağını Allah huzurunda açıkça beyan etmiştir: “Yemin olsun,
    onları ümniyyelere, (boş kuruntulara, hurâfelere, yalanlara) iteceğim...”76
    Zafer, mutluluk, ölümsüzlük bir emânî işi değildir; bir eylem ve
    üretim işidir. 77
    Cennete gidiş de din mensuplarının ürettikleri ve kendilerini
    öne çıkarmak için kullandıkları emânî sloganlarıyla değil; üretilen
    değerlerle olacaktır.78 İnsanoğlunun yolunu vuran, başına bin türlü
    belâ açan da ümniyyelerdir. İnsan bu ümniyyelere aldanır, sapar
    ve iyi şeyler yapıyorum sana sana batıp gider. Bu batışın en kahırlısı,
    insanınn Allah ile aldatılmasıdır. Kur’an bu aldanışın altını
    özellikle çiziyor.79 Bu gerçeği gösteren âyet, ümniyyelerle ayağına
    çalı dolandırılan kitlelerin, Allah’ı paravan yapanlarca aldatılıp
    perişan edileceğini de mûcize bir biçimde gösteriyor.
    Kitap yerine, okuyup üfürme, asılsız gelenek ve kabullerin
    peşinden gitme, hurâfelere saplanma gibi olumsuzluklara
    73 22/Hacc, 52
    74 20/Tâhâ, 114; 75/Kıyâme, 16
    75 bk. 4/Nisâ, 120
    76 4/Nisâ, 119
    77 bk. 4/Nisâ, 123
    78 bk. 2/Bakara, 111
    79 bk. 3/Fâtır, 5; 57/Hadîd, 14
    ATALAR YOLU
    - 33 -
    kucak açanlar şeytanın vaatlerinden başka hiçbir şeyle ödüllendirilmeyeceklerdir.
    Böyle bir sonuçla karşılaşmamak için dini,
    hurâfelerden temizlemek kaçınılmazdır. Bunu yapmayanlar, kitabın
    yerine emânîyi (uydurma ve kuruntuları, anlamsız üfürükleri,
    hurâfeleri) geçirerek bunların işletilmesiyle saltanat sürenlere teslim
    olur, sahte tanrılara kul-köle haline gelirler. Bu bilgiler ışığında
    hurâfeyi şöyle bir tanıma kavuşturabiliriz: Hurâfe, sünnetullah
    (Allah’ın tabiattaki değişmez kanunlarına), vahye, ilme, akla ters
    düşen ve çoğunluğu ataların eski kabullerinden oluşan inançların,
    yaklaşımların, kabullerin, iddiâların, uygulamaların, tavırların ortak
    adıdır. 80
    Zan ve vehimlerle veya doğrudan doğruya cehâletin verdiği
    telkinlerle, atalardan miras alınan din anlayışının sorgulanmadan
    kabulüyle görülen hurâfe inançlar, ameller ve bunları savunanlar,
    dini hurâfeler yığını olarak takdim edenler maalesef hayli yaygındır.
    Cehâlet ve küfür devrinde görülen hurâfeler, her zaman
    diliminde de görülebileceği için Kur’an, “atalar yolu” olarak ifade
    ettiği bu taklitçiliği, ecdatperestliği şiddetli bir şekilde kınamış,
    şirk sebeplerinden biri olarak göstermiştir.
    Sadece sokaklarda ve vitrinlerde değil, hayatın hemen her
    alanında ve en önemlisi gönüllerde çeşitli putların sergilendiği ve
    yerleştiği çevrelerde ve zaman diliminde artık hurâfelerin hakikat,
    hakikatlerin de hurâfe kabul edilir hale gelmesi sürpriz sayılmaz.
    Kur’an’ı, hadisi, İslâm’ı bilmediği halde yahûdi, hıristiyan, ateist
    ve müşriklerin bâtıl fikir ve hurâfeleri ile kafalarını ve kalplerini
    dolduran birtakım zavallılar, dinin gerçek hükümlerini efsâne ve
    bâtıl inanç kabul etmekte; bâtıl yorum, uydurma ve hurâfeleri ise
    hak zannetmektedirler.
    Hurâfelerin tümü din açısından tehlikeli olmakla birlikte, itikadı
    ilgilendiren hususlar, şirke yol açmaları yönüyle en çirkinleridir.
    Aslında her hurâfenin, hatta bir ölçüde bid’atin kabul ve uygulanışı,
    İslâm itikadına zarar verir. Kur’an’da da tevhid dâvetine,
    sadece Allah’a ibâdet/kulluk çağrılarına itiraz edenlerin temel
    gerekçe olarak “atalarının yolu”nu göstermeleri, onların örf-âdet,
    gelenek ve göreneklerini, onlardan miras aldıkları inanç ve yaşayış
    biçimlerini alternatif olarak ileri sürmelerini bir ecdatperestlik,
    körü körüne taklitçilik kabul etmenin yanında, hakkın karşısında
    en önemli şeytanî gerekçe olarak görmekteyiz.
    80 Geniş bilgi için bk. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, s. 37-47
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Çokça Görülen Hurâfe ve Bâtıl İnanışlar
    Dünyanın öküzün boynuzunda durduğunu, hem de din adına
    iddiâ eden hurâfeciler hâlâ kaldı mı bilinmez ama, yıldıznâmeye
    (astroloji ve fallara) bakanlar ve baktıranlar, kahve içtikten sonra
    kapatıp fala bakarak bir şeyler uydurup söyleyenler ve onlara
    inananlar, baykuşun bir eve tüneyip ötüşünü, köpeğin uzun uzun
    ulumasını duyanların mahalle veya köyden bir kişinin öleceğini
    yorumlayıp buna inananlar, yılbaşı gelince noel baba olan, onun
    heykelini yapan, noeli kutlayan, hindi kesen, çam deviren ve benzeri
    hıristiyan taklitçiliğini çekinmeden işleyenlere hemen her zaman
    ve her yerde rastlamaktayız.
    a- Ölüler ve Kabirlerle/Türbelerle İlgili Hurâfeler
    Bu tehlikeli hurâfelerin içinde en yaygınları, türbe ve tekkelerde,
    yatır (ölü) ziyaretlerinde, ölü veya diri bazı kişilerin aşırı yüceltilip
    kutsallaştırılması, tanrılaştırılması, daha doğrusu putlaştırılmasında,
    bazı mubahların haram kabul edilmesinde, Kur’an’da
    emredilmediği ve Peygamber döneminde uygulanmadığı halde
    bazı yeni ibâdet şekillerinin kabulünde görüyoruz. Dinden olmadığı
    halde dinin içine katılan her türlü ilâveler, yama ve sentezler,
    bâtıl âdet ve sapık yorumlar, hurâfe ve bid’at kavramıyla ilgili
    cinâyetlerdir.
    Daha çok kadınlar ve hastaların rağbet ettiği türbeler çevresinde
    kümelenen hurâfelerin başında, türbelere adak adamak,
    pencere demirlerine ve yakınındaki bir ağaca çaput bağlamak,
    türbe içinde veya çevresinde mum yakmak gelmektedir. Bunlar
    üzerinde kısaca duralım:
    Türbelere adak: Adak ya da dinî ifadeyle nezir; Allah rızâsı için,
    insanın kendi kendini herhangi bir şarta bağlı olarak veya mutlak
    şekilde mubah olan bir konuda borçlandırmasıdır. Adak yerine
    getirilmediği müddetçe, adayan borçlu kalır. Adak, Allah’tan
    başkası adına adanamaz. Adanırsa adak olmaz. Adayan da şirk
    koşmuş olur. Ayrıca, iyice bilinmesi gerekli bir husus da adağın
    hiçbir şeyi değiştiremeyeceği, kaderi zorlayamaycağıdır. Kimse
    yapacağı vaatlerle -hâşâ- Allah Teâlâ’nın ezelî takdirini değiştirebileceğini
    sanmamalıdır. Peygamber Efendimiz konuyu şöyle dile
    getirmiştir: “Nezir (adak) hiçbir şeyi (şerri ve zararı) def etmez. Ancak
    nezir sebebiyle cimriden mal çıkarılmış olur.” 81 Başka bir hadis-i şerif
    de şöyledir: “Kim, Allah’a itaati gerektiren bir hayır ve ibâdet adarsa,
    adağını yerine getirsin. Kim de Allah’a karşı günah işlemeyi gerektiren
    şer bir iş nezrederse, Allah’a âsi olmasın, adağını yerine getirmesin.” 82
    81 Buhârî, Kader 6
    82 Buhârî, Eymân 28
    ATALAR YOLU
    - 35 -
    Allah’a karşı isyan olan bir adağın yerine getirilmesi, adanmasından
    daha büyük bir vebaldir. Allah’tan başkaları için adanan
    adaklar da yerine getirilmemesi gerekli nezirler cümlesindendir.
    O halde “falan türbeye bir koç adadım” diye söylenip gezenler ne
    yapmak istediklerini anlamalıdırlar. Bu sözden maksatları “adadığımı
    falan türbe civarında Allah için keseceğim” demek midir?
    Yoksa, “o türbede yatana adadım” mı demek istemektedirler?
    İkincisi ise, bu bir şirk koşmadır, terkedilmesi kesinlikle lâzımdır.
    Bir ölü için, yatır için kurban kesilmesi, ona adak adanması şirktir/
    küfürdür. Oralarda kurban adıyla hayvan kesenlerin hemen hepsi
    böyle bir şirk içine düşmektedir. Bunlar, besmeleyle de kesseler,
    kestikleri murdardır, yenilmez. Birincisi ise; câhilleri yanıltmamak
    ve hurâfeci duruma düşmemek için ve yer kaydı da adakta önemli
    olmadığından dolayı, türbe çevresinde değil de istediği başka bir
    yerde Allah için adağını yerine getirmeli, hayvanını hurâfelere karıştırmadan
    kesmelidir.
    Ölülere Yalvarıp Duâ Etmek: Yatırlardan bir şeyler beklemek,
    hastalığına şifa, derdine devâ, bahtına açıklık, kısırlığına çözüm...
    için ölüden yardım ve imdat beklemek; tümüyle şirk olan hurâfe
    ve bâtıl inanıştır. Bunları bir müslüman yapamaz.
    Çaput Bağlamak: Mezar taşı, türbe ve tekke penceresine
    veya o civardaki ağaçlara düğümler, çaputlar bağlamak eski Türk
    câhiliyesinden devralınan hurâfe ve putperest özelliklerindendir.
    Türkler, müslüman olmadan önce sahip oldukları türbelere ve
    kutlu saydıkları ağaç ve çalılara paçavra bağlamak ve mezarlarda
    mum yakmak gibi câhiliyye âdetlerini, İslâm’ı kabul etmeleriyle
    birlikte yeni dinlerine katmışlar, hâlâ da bu hurâfe ve bâtıl inanışları
    terkedememişlerdir.
    Mum Yakmak: Türbe, mezar, tekke vb. yerlere mum yakma
    âdeti, eski câhiliyye çağından kalma âdetlerindendir. Arkeologların
    çoğu bu âdetin en ilkel ateş kültü ile ilgili olduğuna kanidirler.
    Yani “ateşe tapınmak”tan kalma bir âdet olduğu söylenilmektedir.
    Eski çağlarda yalnız “aziz” sayılanların değil; başka ölülerin
    de mezarlarında yahut öldükleri yerde mum veya ateş yakmak
    bir nevi kurban sayılırdı. “Türbelerde kandil (mum) yakmak âdeti,
    Fenikelilerden intikal etmiş bir an’anedir. Fenikeliler Sur şehrinin
    koruyucusu ve tanrısı olan Melkâres’in heykeli önünde devamlı
    kandil (mum) yakarlardı.” 83
    Hıristiyanlıktan önceki Helenler ve Romalılar’ın da mezarlarında
    ve mezar taşları üzerinde meş’aleler yaktıkları bilinmektedir.
    83 Hurâfâttan Hakikate, M. Şemsettin Günaltay, s. 298
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    Bunlar Hıristiyan olduktan sonra da bu âdetlerini bırakmamışlardır.
    Bu Paganizm kalıntısı âdet, daha sonraları hıristiyan din
    adamları tarafından kitaba uydurulup mum yakma şeklinde dinî
    âyinlere sokulmuştur. Hıristiyan din adamlarının izahlarına göre
    güya bu âdet, ilk hıristiyanların karanlık mağara ve Katakomplarda
    gizlice ibâdet ettikleri zaman yaktıkları mum ve meş’alelerin
    hâtırası imiş.84 İslâm’da câmi duvarına, kabir taşına, mezar taşına,
    türbelere, yatırlara mum yakılır diye bir davranış kesinlikle
    yoktur. Bunlar Türklere de hıristiyanlar aracılığıyla müşrik ve
    mecûsilerden geçmiştir.
    Kabir başına, mezar taşına mum yakan kişi, oradaki yatırla
    kendini bütünleşmiş, ondan bir parça olmuş gibi kabul ediyor ki,
    bu büyük bir hatadır ve şirktir. İslâm’a göre insan, ancak Allah’a
    ilticâ eder ve O’na sığınır. O’nun dışındaki varlıklardan medet ummak
    tevhide ters düşen büyük bir yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde
    mum yakma âdeti, bâtıl bir inanç ve hurâfedir. Ayrıca, halk arasında
    yaygın olan bir yanlış inanç da, cenâze çıkan odada 40 gün ışık
    yakılmasıdır. Güya ölü çıkan odada 40 gün ışık yakılırsa, ölünün
    ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz, evini ve odasını daha çabuk
    bulurmuş.
    Malı israf etmek, başka ümmetlere benzemek gibi iki haramı
    birden işleten bu tür hurâfelerden kesinlikle uzak bulunmak
    gerekir. Tevhidi gölgeleyici, müslümanları tevhid inancından şirke
    sevkedici bu çirkin putperest âdetlerinden medet umanlar, putlardan
    fayda bekleyenler gibi kendilerini aldatmaktan ve etrafa,
    özellikle yeni yetişenlere kötü örnek olmaktan başka hiçbir iş yapmış
    olmazlar. Bu da vebal olarak onlara yeter de artar bile.
    Mum yakarak, çaput bağlayarak, ölülere adaklar adayarak,
    murâdına nâil olacağını, hastalığından veya dertlerinden kurtulacağını,
    bahtının açılacağını, çocuk doğuracağını sananlar ve yeri
    geldiğinde de müslümanlığı kimselere bırakmayanlar, inandıklarını
    iddiâ ettikleri İslâm’a, Kur’an ve sünnete ne kadar ters düşmüşlerdir!
    “Yalnız Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dileriz.” 85
    âyetini kıldığı namazın her rek’atında okuyanların, “gazaba uğramış
    ve sapıkların yoluna tâbi olmaktan”86 Allah’a sığınanların, verdikleri
    bu söze ve yaptıkları duâya sâdık kalmalarından daha doğal
    ne olabilir?
    84 Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, s. 43
    85 1/Fâtiha, 5
    86 1/Fâtiha, 7
    ATALAR YOLU
    - 37 -
    Merhum Mehmed Âkif’in;
    “Hurâfeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar,
    Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar!”
    mısralarıyla çizdiği yakışıksız görünümden uzaklaşmaya,
    İslâm’ın sadeliğinde dinî kişiliği ve sadece Hakka kulluk yapan
    izzeti bulmaya çalışmalıdır. Çünkü kurtuluşa giden doğru yolun,
    böylesi hurâfelere tahammülü yoktur.
    Cenâzeye Çelenk Götürmek ve Yeşil Düşmanlığı: İslâm hayat
    dinidir. Her şeyde canlılık ister. Bu sebeple de hayat sembolü olan
    yeşili, yeşilliği korur, geliştirilmesini teşvik eder. Rahmete, berekete,
    sıhhate ve çevre sağlığına yararlı ve yeşilliğin (her çeşit ot, bitki
    ve ağaçların) Allah’ı kendi halleriyle zikredip ibâdet ettiklerini kabul
    eder. Ne var ki, her güzel ve doğrunun düşmanı olan hurâfe
    ve bâtıl inanışlar, kör taklitçilik, amacı bilinmeden başka milletlerden
    devşirilen, kapılardan gümrüksüz geçirilen câhiliyye âdetleri
    yeşilin ve yeşilliğin de düşmanıdırlar.
    İslâm ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan “hıdırellezde yeşil
    çiğnemek gerek” düşüncesi ve uygulaması, yılbaşı kutlamaları
    dolayısıyla çam kesmeler, vitrin süslemeler, bayramlarda mezarlara
    yeşil çalı götürmeler, kabirlere çiçek bırakmalar, büyük kentlerde
    salgın hale gelen cenâzeleri çelenklerle uğurlamalar gibi bir sürü
    uygulama, bize yabancı, zararlı ve başka milletlere benzeme
    girişimleri olarak sosyal ve dinî bünyeyi kemirip durmaktadırlar.
    Ölüm ve ölüm ötesi ile ilgili hurâfe ve bâtıl inanışlar, gün geçtikçe
    artmaktadır. Oysa çok dikkatli davranılması gerekli hayat olayı,
    ölüm ve sonrası ile ilgili muâmelelerdir. Ne ses, ne gürültü, ne
    bando, ne top arabası, hatta ne slogan... Sadece acele fakat
    telaşsız, üzgün fakat vakur, hayat kadar ölüme de râzı bir havada,
    duâlarla ve sürekli ölümü düşünerek ölü için duâ makamında
    kılınacak cenâze namazı ve yapılacak mütevâzi bir merâsim, ölene
    karşı son görevin yerine getirilmesi için kâfidir. Ötesi bir yığın
    hurâfe ve günahtır, israf ve yorgunluktur, cenâzeyi de rahatsız,
    huzursuz etmektir.
    Bilinmelidir ki, cenâzeyi çelenklerle uğurlamak hıristiyan
    âdetidir. Çelenk, aslında hıristiyanların kutsal kabul ettiği
    haç taşıma aracıdır. Haçı çıplak taşımamak için onu çiçeklerle
    süslemekte ve öylece mezara kadar götürmekteler. Peki, bir
    müslüman, bu çelenk hurâfesiyle mezara ne götürmekte veya
    göndermektedir? Hıristiyanın haçını mı, yoksa çiçek buketleri
    arasına sıkışmış, üzüntülerle harmanlanmış hurâfeleri mi? Yapmadığı
    duâları mı? Çelenk için, cenâze için çiçeği koparmak, onu
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    zikirden/ibâdetten ve insanlara güzellikler veren özelliklerden
    mahrum etmektir. Ayrıca israftır, bu paralarla fakirlere sadakalar
    verilse daha iyi olmaz mı?
    Dinimiz, kabir üzerine yığılmış kurumaya mahkûm çelenk ve
    çalı değil; büyümeye ve yeşil kalmaya lâyık fidanlar, çiçekler dikilmesinden
    yanadır. Peygamberimiz bizzat buna örnek vermişler,
    iki kabrin üzerine hurma fidanı dikerek, “bunlar yeşil kaldıkça, içeridekiler
    için rahmet vesilesi olmaları umulur” buyurmuşlardır. O halde
    ne yapılması gerektiğine dikkat edilmelidir? Allah’ı râzı etmek,
    cenâzeye rahmet vesilesi olmak veya hıristiyanları körü körüne
    taklit edip hurâfeyi çağdaşlık sanarak çeşitli zararları seçmek. Kararı
    inançlar belirleyecektir.
    Bir de kurban olarak horoz adamak veya kesmek var ki, horozdan
    kurban olsa olsa, böyle sahte tanrılara olur dedirtiyor insana.
    Yine, yatırların yanlarına konulan tuz ve şekerlerden medet
    ummak, onları şifalı kabul edip almak veya dağıtmak, istismarcıların
    ekmeğine yağ süren hurâfelerdendir. Oraların toprağını kutsal
    kabul edip beraberinde götürmek, kabirlerin etrafında tavaf
    etmek... Bütün bunlar şirk unsuru olan hurâfelerdir.
    b- Günlerle İlgili Hurâfeler
    İki Bayram Arası Nikâh Kıyılmaz mı? Anadolunun birçok yöresinde
    hâlâ yaşatılmakta olan bir yanlış anlayış da “iki bayram
    arasında nikâh kıyılmaz” görüşüdür. Nereden çıktığı bilinemeyen
    bu asılsız sözün, toplumda giderek etkisini kaybetmesine rağmen,
    tamamen unutulmamış olması ve zaman zaman ortaya atılması,
    hurâfelerin yaygınlığı açısından düşündürücüdür.
    Bilindiği gibi dinimize göre nikâh, ibâdet ve muâmele sıfatlarına
    sahip, şaka götürmeyen bir icraattır. Dinimizde “ruhbanlık”
    olmadığı için evlenmek teşvik ve evlenmemekten hayırlı kabul
    edilmiştir. Hatta ibâdet edebilmek için evlenmeme düşüncesine
    kapılanlar bizzat Peygamber Efendimiz tarafından uyarılmış,
    “Benim sünnetimi terkeden Benden değildir!” diye çok ciddî şekilde
    tehdit edilmişlerdir. Nikâhın şartları arasında “iki bayram arasında
    olmaması” gibi bir kayıt bulmak mümkün değildir. Dinimizde
    herhangi bir hüküm koyabilmek için bunun Kitab’dan veya
    Sünnet’ten bir delilinin olması gerekmektedir. Bu kaynaklardan
    delil bulunmayan bir görüş hakkında söylenecek sözler mesnetsiz,
    asılsız, uydurma olmaktan öte gidemez ve dinî açıdan en küçük
    bir değer taşımaz. Herhangi bir konunun haram/yasak olduğunu
    tesbit etmek için bu delillere ihtiyaç vardır. Kafadan atmakla bir
    helâl haram olmaz.
    ATALAR YOLU
    - 39 -
    “İki bayram arası nikâh kıyılmaz” uydurması; delilsiz bir söz olmanın
    ötesinde bizzat Hz. Peygamber’in hareketiyle reddedilmiş
    bir görüştür de. Çünkü Hz. Peygamber’in Hz. Âişe ile evlenmesi
    Ramazan ayını tâkip eden Şevval ayı içinde gerçekleşmiştir. Yani
    iki bayram arasında meydana gelmiştir. Hem bir düşünelim: İki
    bayram arası olmayan gün var mı ki?! Ramazan Bayramı ile Kurban
    Bayramı arasında iki ay on günlük bir zaman varsa, Kurban
    Bayramı ile gelecek yılın Ramazan Bayramı arasında da kamerî yıl
    354 gün olduğuna göre yaklaşık dokuz ay on gün vardır. Biri 2 ay
    10 gün olduğu için “iki bayram arası” kabul edilirken; ötekisi 9
    ay 10 gün olduğu için mi “iki bayram arası” kabul edilmez? Tabii
    bunun anlaşılır ve mantıklı bir tarafı yoktur.
    Fıkıh kitaplarında nikâhın ibâdet niteliği dolayısıyla mescidlerde
    ve Cuma günü kıyılmasının güzel görüldüğü yani “müstahap”
    olduğu kaydedilmiştir. Bunun ötesinde zaman açısından herhangi
    bir kayda rastlamak mümkün değildir. O halde insanımız bu tür
    asılsız söylentilere iltifat etmemeli, nikâhın ne zaman kıyıldığına
    değil; hangi şartlarla kıyıldığına ve kurulan yeni yuvanın dinî açıdan
    aranılan şartlara sahip olup olmadığına dikkat etmelidirler.
    Çünkü “Allah’ın emri, Hz. Peygamber’in sünneti” üzere sözleriyle
    başlatılan evlilik hayatına başlama için uygulama ve törenlerin
    ve devamının da Allah’ın emri, Hz. Peygamber’in sünneti üzere
    olması gereklidir.
    Salı Yola Çıkılmaz, Cuma İş Yapılmaz mı? Özellikle hanımlar
    arasında çok yaygın olan iki yanlıştan biri, “Salı günü bir işe
    başlanmaz, çamaşır yıkanmaz, yola çıkılmaz” anlayışı; ötekisi ise,
    kadınların Cuma günü iş yapmalarının doğru olmadığı inanışıdır.
    Tabii, her iki yanlışın/hurâfenin de dinî ve ma’kul bir gerekçesi
    yoktur. Bâtılın bâtıl/yanlış olmaktan başka gerekçesi olur mu?
    Dinimizde haftanın günleri ile ilgili olarak, “şu yapılmaz, bu
    yapılır” şeklinde bir ayrım bulunmamaktadır. Zaman, sahne olduğu
    eylemlere göre kıymet kazanır veya tehlike arzeder. Salı günü
    ile ilgili söylentilerin asılsızlığı müslümanlar açısından İstanbul’un
    29 Mayıs 1453 Salı günü fethedilmiş olması ile ortaya konmuş bulunmaktadır.
    Bu fetihden fevkalâde üzüntü duyan hıristiyanlar;
    İstanbul’u kaybettikleri gün olduğu için Salı gününü kendileri açısından
    uğursuz saymış, yas günü ilan etmiş ve bir süre o gün herhangi
    bir iş yapmamış olabilirler. Zamanla, onların bu -kendileri
    açısından- bir ölçüde haklı görülebilecek kanaat ve uygulamaları,
    işin farkında ve bilincinde olmayan hurâfeye düşkün müslüman
    halk arasına girmiş ve yerleşmiştir. Sonra da müslümanlığa ait bir
    görüş ve esasmış gibi yayılıp gitmiştir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    Yine, 13 sayısının hıristiyan Batılı halka göre uğursuzluğu da,
    fethin 1453 yılında gerçekleşmesi dolayısıyla olduğu şeklinde izah
    edilir. 1453 sayısının rakamları tek tek toplandığı zaman 13 sayısı
    çıkar; tabii bundan da önemlisi Batılılar açısından da rahmet olduğu
    halde, kendi sapık yollarının yanlışlığının isbat edildiği dönemin
    başlangıcı olan Peygamberimiz’in doğum yılı milâdî 571 yılının
    rakamları da toplandığı zaman 13 sayısı ortaya çıkmaktadır.
    Bu sebeplerle 13 sayısı hıristiyan Batılı halklar tarafından eskiden
    beri uğursuz sayılmıştır. Peki, müslümanlara ne oluyor da bu tür
    gün ve tarihleri uğursuz sayıyorlar?
    Cuma günü kadınların iş yapmamasına gelince, bu da anlaşılması
    güç bir tutum ve bâtıl inanıştır. Zira Cuma günü, iç ezan
    dediğimiz câmi içinde okunan ezandan, Cuma namazının farzını
    kılıncaya kadar geçecek süre içinde işi, alış verişi terketmek bir
    vecîbedir, Kur’an emridir.87 Ama tabii, Cuma namazıyla mükellef
    olan müslüman erkekler için. Kadınların Cuma namazı kılmak
    gibi bir mükellefiyetleri olmadığından işi bırakmak zorunlulukları
    da yoktur. Zaten erkekler de Cuma namazının farzı bittikten
    sonra işlerinin başına ve ticarete dönebileceklerdir. Konu ile ilgili
    âyetlerin mealini görelim: “Ey iman edenler, Cuma günü namaz için
    çağrıldığı(nız) zaman, Allah’ı anmaya koşun ve alış-verişi (işi-gücü) bırakın.
    Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık
    yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lutfundan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok
    zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 88 Evet, tekrar belirtelim ki,
    bu âyetlerin muhâtabı, genelde mükelleflik çağında bulunan,
    özelde Cuma namazının edâ şartlarına sahip olan müslüman erkeklerdir,
    kadınlar değil. Öte yandan, Cuma günü kadınların iş
    yapmayı doğru bulmamaları, Cuma gününün hafta tatili olduğu
    günlerden kalma mânâ ve mâhiyet değiştirmiş bir uzantısı gibi
    değerlendirilebilir. Şöyle ki:
    Kur’an o günü tatil günü kabul etmemesine, namaz saati
    dışında iş günü olduğunu ilan etmesine rağmen, müslümanlar
    ibâdetlerini daha rahat icrâ etsin diye, uygulama olarak Cuma
    günü Osmanlılarda ve günümüzdeki çokça müslümanların yaşadığı
    hemen her yerde tatil kabul edilmiştir. O yüzden evin erkeği
    genellikle evdedir. Cuma namazına gidecektir. Onu rahatsız etmemek
    ve özel hizmetlerinde bulunmak için genel temizlik ve çamaşır
    gibi işlerin yapılması belki uygun bulunmamıştır. Bu yüzden
    böyle bir gelenek yerleşmiş olmalıdır. Hafta tatilinin değiştirilmesinden
    sonra bu anlayış ve uygulamanın, Cuma gününün, gün
    87 62/Cum’a, 9
    88 62/Cum’a, 9-10
    ATALAR YOLU
    - 41 -
    olarak kendisine ait bir nitelikten ileri geldiği sanılmış ve böylece
    de bugünkü yanılgıya ve yanlışa düşülmüş olabilir. Ve bu anlayışın,
    yahûdilerin Cumartesi günü iş yapma yasağının müslümanların
    mübârek kabul ettiği Cuma gününe aktarılması gibi bir yahûdi
    taklitçiliğinden kaynaklandığı da düşünülebilir.
    Kaynağı ne olursa olsun, Salı ve Cuma günleri hakkında hanımlar
    arasında dolaşıp duran bu ve benzeri sözlerin İslâmî bir
    ölçüyü ifade etmediği, hurâfe ve bâtıl inanış olduğu ortadadır.
    c- Gaybdan Haber Vermeye Bağlı Hurâfeler
    Gaybı Bilmek Mümkün mü? Yüce Yaratıcı’nın biz insanlara
    verdiği akıl, duyular ve benzeri öğrenme vâsıtaları ile hakkında
    kesin veya zannî bilgi edinebildiğimiz şeylerin tümüne “şehâdet
    âlemi” denir. İnsanın, bu kendine ait vâsıtalarla hakkında bilgi
    edinemeyeceği Allah, cennet, cehennem, yarın başına neyin geleceği,
    kıyâmetin ne zaman kopacağı gibi konuların hepsine de
    insan açısından “gayb âlemi” denir.
    Eskiden beri gayb âlemi, insanoğlunun merakını çekmiştir. Bu
    âlem hakkında bilgi edinmek istemiştir. Tabii bu merak ve istek;
    gaybdan/gâipten haber verdiğini söyleyen kâhinler, arraflar, falcılar,
    müneccimler, cinciler tarafından istismar edildiği gibi günümüzde
    de bunlara ek olarak medyumlar, astrloglar, ruh çağıranlar
    tarafından kötüye kullanılmaktadır. Hurâfelerin, bâtıl inanışların
    toplumda yaygınlaşmasına ve bazı kişilerin asla kendilerinde bulunmayan
    birtakım üstün niteliklere sahip kabul edilmesine ve
    böylece menfaat sağlamasına yol açan “gaybı bildiği ve haber
    verdiği” yalanına ve çeşitli şekillerine dikkat çekmeden önce, meselenin
    dinimiz açısından nasıl ele alındığını açıklayalım:
    İslâm’a göre gayb’ı sadece Allah bilir. “De ki: Göklerde ve yerde
    gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”89 Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarını
    insanlara duyurmak için içlerinden seçtiği peygamberler
    bile gaybı bilemezler. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber Efendimize
    hitâben şöyle buyrulmakta ve durum bize açıklanmaktadır: “De ki:
    ‘Size Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem; size
    ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.”
    90; “De ki: ‘Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda
    veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, elbette
    daha çok hayır/iyilik yapardım ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben
    89 27/Neml, 65
    90 6/En’âm, 50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    sadece iman eden bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeciyim.” 91
    “O bütün gaybı bilir. Gaybına/sırlarına kimseyi muttalî kılmaz. Ancak
    (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden
    ve ardından gözcüler salar.”92 Bu âyetlerde de Allah Teâlâ’nın
    ancak dilediği peygamberleri gaybdan dilediği bilgiye muttalî
    kıldığı belirtilmektedir. O halde Allah’tan bir bildirme olmadığı
    sürece gaybı kimsenin bilmesi ve haber vermesi mümkün değildir.
    Allah da bu bilgiyi sadece peygamberlerine bildirdiğine ve Hz.
    Muhammed’den (s.a.s.) sonra da peygamber gelmeyeceğine göre,
    ortalıkta gaybdan haber verdiğini söyleyip gezenlerin açık birer
    yalancı oldukları anlaşılmış olmaktadır. Her akıllı kişi kabul eder
    ki, hakikat, yalancıdan öğrenilmez. Ve gerçekler hiçbir zaman bu
    zavallıların hevâ ve heveslerine tâbi olmaz, onlar dedi diye İlâhî
    takdir değişmez. “Eğer gerçek, onların heveslerine uysaydı gökler, yer
    ve onlarda bulunanlar bozulup giderdi.” 93
    Hidâyet rehberimiz olan Peygamberimiz, gaybdan haber vermeye
    kalkışan kişilere inanmanın tehlikesine şöyle işaret buyurmaktadır:
    “Gayb habercisine (kâhin, arraf, falcı...) gidip onun dediğini
    doğrulayan kişi, Muhammed’e gönderileni (Kur’an’ı) inkâr etmiş olur.” 94
    Falcılık ve Fala Baktırmak: Fal ve falcılık; gaybdan haber verme,
    gelecek hakkında önceden fikir beyan etme temeline dayanmaktadır.
    Tarihin her devrinde, her toplumda istikbali öğrenme
    teşebbüslerine, bunun çeşitli şekillerine ve değişik araçlarına rastlanmaktadır.
    Câhiliyye Araplarında “ezlâm” denen fal okları, remiller,
    günümüzde yıldız, burç, kahve, bakla, iskambil kâğıdı, suya
    bakma, kitap açma vs. falcılığın şekil ve malzemesinin bir kısmıdır.
    Ayrıca çağdaş câhiliyyede falcılık, medya aracılığıyla modern
    insanın günlük hayatına da girmiş bulunmaktadır. Günlük fallar
    yanında, gazetelerin yıl başlarında, senelik fallar yayınlamaları,
    faldaki yalanın boyutlarını oldukça genişletmiştir.
    Hurâfe ve bâtıl inanışların hepsine birden savaş açmış bulunan
    İslâm, bütün çeşitleriyle falcılığı yasaklamıştır. “Ey iman edenler! Şarap,
    kumar, dikili taşlar (putlar), ezlâm/fal ve şans okları birer şeytan işi
    pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”95 Bu âyet, fal oklarının
    şeytanın pis işlerinden olduğunu, kötülükte şarap içmeye,
    kumar oynamaya ve putlara tapmaya denk bir cürüm sayıldığını,
    91 7/A’râf, 188
    92 72/Cin, 26-27
    93 23/Mü’minûn, 71
    94 Tirmizî, Tahâre 122
    95 6/En’âm, 90
    ATALAR YOLU
    - 43 -
    kurtuluş için bunlardan uzak durulması gerektiğini çok açık bir
    şekilde bildirmektedir. Bir başka âyette de: “... Ve fal oklarıyla kısmet
    aramanız size haram kılındı.”96 buyurulmuştur. Öte yandan “... Hiçbir
    kimse yarın ne kazanacağını (başına neler geleceğini) bilemez. Yine hiçbir
    kimse nerede öleceğini de bilemez.”97 buyurulmakta, gelecekten
    haber vermeye kalkışmaktan ibâret olan falcılığın İslâm’da yeri olmadığı
    belirtilmektedir. Peygamber Efendimiz de falcılıktan elde
    edilecek kazançtan mü’minleri nehyetmiştir. 98
    O halde fala bakmak, falcılık yapmak, fala inanmak, faldan
    kazanç temin etmek hiçbir sûrette müslümana yakışmayan hareketlerdir.
    Özellikle hanımların bu konuya daha bir dikkat etmeleri,
    böyle boş ve haram şeylerle kendilerini aldatmamaları gerekmektedir.
    Falcılar bir şey biliyorlarsa, önce kendilerini kötülüklerden
    korusunlar. Unutmayalım ki, aldatmak hâinlik, aldanmak da ahmaklıktır.
    Bir sürü yalan ve tahmin içinde birkaç tanesinin mevcut
    duruma, ya da ileride olacaklara uygun düşmesi, falcıların gaybı
    bilmesi anlamına gelmediği gibi, onlara inanıp İslâm’ın temiz
    inanç esaslarından vazgeçmeye, âyet ve hadislere ters düşmeye
    değmez. Kim böyle bir değişmeye rızâ gösterirse, dünyanın ve
    âhiretin büyük zararına uğramış demektir.
    Ruh Çağırma: Son zamanlarda özellikle sosyete arasında yaygınlaşmış
    olan modern kâhinlik veya çağdaş cincilik diyebileceğimiz
    bir uygulama vardır: Ruh çağırma. Ruh çağırma seanslarında,
    eğer sahtekârlık, teknik hileler yoksa, madde ötesi bir varlıkla ilgi
    kurulduğu bilinmektedir. Ancak bu madde ötesi varlığın ruh olup
    olmadığı, söylediklerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı ciddi şekilde
    üzerinde durulması gerekli bir konudur.
    Beden kafesinden ayrılan ruhlar, berzah âleminde toplanırlar.
    Orada dünyadakine benzer birtakım faâliyetlerde bulunma, bazı
    noksanları telâfi etme imkânları yoktur. Artık amel safhası bitmiş,
    hesaplaşma için bekleme dönemi başlamıştır. Peygamberimiz kabir
    hayatını tarif ederken, onun iki durumda olabileceğini, ölenlerin
    bu iki durumda bulunacağını belirtimiştir: “Kabir, ya cennet bahçelerinden
    bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.”99 Şimdi
    düşünmek gerekir; cennet hayatı lezzeti içindeki bir ruh, dünya ile,
    dünyadakilerle o güzel hayatı terkederek niçin meşgul olsun? Yine
    cehennem azâbı içinde kıvranan bir ruh da nasıl dünyadakilerin
    dâvetlerine icâbet edebilecektir? Ona bu izni kim verecektir?
    96 6/Mâide, 3
    97 31/Lokman, 34
    98 Buhârî, Büyû’ 25, 113; Müslim, Müsâkât 40
    99 Tirmizî, Kıyâme 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Dolayısıyla ruhların, insanlarla ve dünyadiklerle haşir-neşir oldukları,
    ölmemiş gibi birtakım işler yaptıkları iddiâsına dayanan
    ruh çağırma girişimleri, ruhların durumuyla ilgili bu olaylara ters
    düşmektedir. Ruh çağırma iddiâsında bulunanların iddiâları geçersiz
    ve tutarsızdır, delilden yoksundur. Eğer ruhların dünyaya
    dönüp dünyadakiler gibi birtakım faâliyetlere katılma imkân ve
    şansları olsaydı, herhalde ruh çağırma seanslarıyla meşgul olmaktan
    çok daha önemli işleri olurdu. Nitekim bir âyet-i kerimeden bir
    kısım ruhların ne yapmayı arzu edeceklerine dair bilgi bulmaktayız:
    “Onlar (günahkârlar) orada, ‘Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımız amelden
    başkasını (daha iyisini) yapalım’ diye bağrışırlar.” Bu arzuya verilen
    cevap da âyette açıklanmakta, şöyle denilmektedir: “Öğüt alacak
    insanın öğüt alabileceği kadar bir zaman sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı
    da gelmişti. Öyle ise tadın (o azâbı). Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.”100
    Ruhların dünyaya dönüp dünyalılar gibi birtakım faâliyetlerde
    bulunamayacakları bir başka âyette şu şekilde belirtilmektedir:
    “Onlardan birine ölüm gelince; ‘Rabbim, beni geri çevir, belki yapmayıp
    (noksan) bıraktığımı tamamlar, iyi işler işlerim’ der. Hayır; bu kendi
    sözüdür. Tekrar diriltilecekleri güne kadar aralarında geriye dönmekten
    onları alıkoyan bir engel vardır.”101 Medyumlara cevap verdiği söylenen
    ruhlar, bu engeli aşmayı beceren birtakım gözü açıklar mı
    dersiniz? İlâhî sınırları, Allah’ın beyanını, beşerî sınırlar ve insanın
    sözlerine benzetebilen câhiller/kâfirler ancak bunun böyle olabileceğini
    düşünebilirler ve tabii aldanırlar.
    Denilebilir ki; “iyi ama, ruh çağırma seanslarına gelen, hatta
    içecek sigara bile isteyen görünmez varlıklar var. Peki bunlar ne?
    Verdikleri birtakım geçmiş olaylara uygun bilgiler var, bunlara ne
    diyeceğiz?” Ruh çağırma seanslarına mesajlar getiren madde ötesi
    varlıkların, gerçekten çağrılan ruhlar olmadığı, olamayacağı kesindir.
    Huddamcılık/cincilik/cin çağırma faâliyetleri ve bu esnâda
    edinilen bilgiler ve bunların açıkça cinler yoluyla elde edildiği eskiden
    beri bilinen ve hâlen de devam eden bir uygulamadır. Sosyete
    çevrelerinin buna “ruh çağırma” ismini takması, hiçbir şeyi
    değiştirmez. Bu, sadece modern cinciliktir o kadar.
    Cinlerin varlığı Kur’an’la sâbittir ve cinler gaybı bilmezler 102.
    Bununla beraber cinlerin insanlardan farklı bazı bilgilere sahip
    olabileceklerini, özellikle de ruh çağırma seanslarında kendisiyle
    görüşülmek istenen kişinin geçmiş hayatına dair birtakım bilgileri
    bilmelerinin onlar için mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Şunun
    100 35/Fâtır, 37
    101 23/Mü’minûn, 99-100
    102 34/Sebe’, 14
    ATALAR YOLU
    - 45 -
    ya da bunun ruhu olarak seanslara gelenlerin, sorulan soruların
    bir kısmına doğru cevap vermeleri, kendilerinin her söylediklerinin
    doğru olması için yeter sebep değildir. Cinlerin ömürlerinin
    uzun, niteliklerinin bizden çok farklı olması, kısa zamanda uzun
    mesafeleri dolaşabilmeleri sebebiyle insanlardan farklı bilgileri
    bulunmaktadır. Onların bizim bilmediğimiz bazı konularda bazı
    şeyler söylemeleri gaybı bildiklerini göstermez; onların bilgileri
    de çoğu kez noksan ve kasıtlı olarak yanlışla karıştırılmıştır. İnsanları
    yanıltmaya yöneliktir. Müslümanlar maddeye olduğu kadar
    melek, şeytan, cin gibi madde üstü varlıklara da inanırlar. Ancak
    bu inançların Kitap ve Sünnette yer alan bilgilere uygun olması
    gereklidir. Onların verdiği bilgilere bazı vehimler, zanlar karıştırılmasına
    müsaade edilmemelidir. Çünkü zan ve vehim hiçbir zaman
    ilim değildir. İman da en kesin ilme dayanmak zorundadır. O
    halde asılsız birtakım söylentilerin, aldatmacaların peşinde imanı
    süründürmenin anlamı yoktur.
    Taş Yapıştırmak: Gaybdan haber almak ve gelecek konusunda
    bilgi sahibi olmak merakının en garip ve akıl almaz
    tezâhürlerinden biri de daha çok kadınların ilgi gösterdikleri taşa
    taş yapıştırma hurâfesidir. Bu da niceleri gibi türbeler çevresinde
    uygulanmaktadır. Genellikle türbe içinde veya yakınındaki herhangi
    bir taş veya duvar bu iş için kullanılmaktadır.
    Taş yapıştırma hurâfesinde dikkat çeken husus; o türbedeki
    zat aracılığı ile tutulan niyetin Allah katında kabul görüp görmediğinin
    öğrenileceği zannı, hatta dileklerin bizzat türbede bulunandan
    dilendiğine inanılmasıdır. Bazen de taş yapıştırılan taşta/
    duvarda bir kutsiyet vehmedilmesinin bu eyleme vesile kılındığı
    görülür. Tabii bütün bunlar, putperestlik, yani kutsiyet izâfe ederek
    putlara tapınma sapıklığının bir uzantısı olmaktadır. İslâm’ın
    en ciddi mücâdele hedeflerinden birincisi olan putperestlik kalıntılarının,
    çağdaş müslümanın hayatında uygulama imkânı bulması
    ne kadar ters bir durumdur. Hz. Peygamber’in vefâtından
    sonra İslâm’dan ayrılan mürtedlerle en amansız mücâdeleyi/savaşı
    Hz. Ebu Bekir vermiştir. Bu yüzden çağdaş irtidat olaylarına
    İslâm mütefekkirleri “Ebu Bekir’i olmayan irtidat” demektedirler.
    Hz. Ömer de bid’at, hurâfe ve bâtıl inanışlara karşı pek büyük bir
    hassâsiyet içinde olmuştur. Bu yüzden çağdaş hurâfe ve bâtıl inanışlara
    da “Ömer’i olmayan hurâfeler” denilebilir.
    Taş yapıştırmakla geleceği hakkında bilgi edindiğini, dileğinin
    kabul edilip edilmediğini öğrendiğini sanan câhillere Buhârî ve
    Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, kendisinden nakledilen bir
    hadiste gördüğümüz Hz. Ömer’in şu tavrını hatırlatmakta büyük
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    fayda olabilir: Hz. Ömer, bir haccında Haceru’l-Esved’e yaklaşıp
    öpmüş ve sonra kulaklara küpe şu sözleri söylemiştir: “Çok iyi biliyorum
    ki sen zararı ve faydası olmayan sade bir taş parçasısın!
    Eğer Rasûlullah’ın seni öptüğünü görmeseydim asla seni öpmezdim!”
    Nerede ve ne şekilde olursa olsun herhangi bir taşa şu ya da
    bu şekilde taş yapıştırmakla tutulan niyetin gerçekleşeceğine
    inanmak gibi bir sapıklıktan vazgeçilmesi ve böyle hurâfelerle sevinen
    veya yerinenlerin ikaz edilmesi, akıl ve İslâm çizgisine gelmelerinin
    öğütlenmesi Tevhide hizmet noktasından önem arzetmektedir.
    “Allah bize kâfidir ve O, ne güzel vekîldir.” 103
    Uğursuzluk Var mıdır? Hurâfe ve bâtıl inanışların, yanlış kabullerin,
    doğrudan kaçışların cirit attığı tevhid bilincinden mahrum
    bir toplumda bazı şeylerin uğuruna, birçok şeyin de uğursuzluğuna
    hükmedileceği ve değer kargaşasına düşüleceği gayet
    doğaldır. İçinde yaşadığımız toplulumda ne uğursuzluk vehimleri
    yok ki?! Evden çıkınca kedi ya da köpek görmek, köpek uluması,
    baykuş ötmesi, 13 rakamı, elden sabun ve makas almanın ayrılık
    getireceği gibi nice anlayışlar, uğursuz yerler, zamanlar, kişiler ve
    eşyalar... Kuş uçurup veya ürkütüp gittikleri yöne göre hüküm çıkarmak,
    bacanın veya sigaranın dumanının çıkışına ve gidiş yerine
    göre yorumlara girmek ve daha neler neler...
    Hatırladıkça, saydıkça insana bunaltı veren bu tevhide ters
    yanlış ve uydurmaların günümüzde de hatta tesirini artırarak yaşaması,
    toplumun çoğu kesimini etkisine alması karşısında, sığınılacak
    yer Kur’an ve Sünnet olacaktır. Peygamberimiz bu konuda
    şöyle buyurmaktadır: “Uğursuzluk diye bir şey yoktur!” 104 Kadın, ev
    ve binekte uğursuzluk bulunabileceğine dair bir rivâyeti Hz. Âişe
    vâlidemiz; “Câhiliyye Arapları bu üç şeyde uğursuzluk olduğuna
    inanırlardı” şeklindedir, diyerek katılmadığını kesin bir şekilde
    ortaya koymuştur. “Uğursuzluk vehmiyle hiçbir niyet edilen işten geri
    dönülmemesi gerektiği” Taberânî’nin rivâyet ettiği bir hadiste yer
    almaktadır. Halk arasında günlük konuşmalarda duyduğumuz
    “uğurlu geldi”, “uğursuz geldi”, “aramızda uğursuz biri var” gibi
    sözler ve hükümler birer zan ve vehimdir. O şeyin veya olayın aslında
    uğurlu veya uğursuz olduğunu göstermez. Hiçbir şey doğuştan
    uğursuz değildir. Uğursuzluk varsa, bu, kişilerin yorumunda
    ve anlayışında aranmalıdır.
    Uğursuzluk anlayışı, birçokları gibi İslâm’a başka inanç sistemlerinden
    girmiştir. Dolayısıyla müslümanların İslâmî hiçbir esasa
    103 3/Âl-i İmrân, 173
    104 Buhârî, Tıb 19, 25, 43-45; Müslim, Selâm 102
    ATALAR YOLU
    - 47 -
    dayanmayan ve Peygamberimiz tarafından “yoktur!” diye beyan
    buyrulan uğursuzluk hurâfesine iltifat etmemeleri, aydınlık ufuklarını
    karartmamaları, hüsn-i zan ve iyimser özelliklerini yitirmemeleri,
    zihnî ve imanî sâfiyetlerini bozmamaları gerekir. Hurâfeler
    ve bâtıl inanışlarla sıkıntı ve evhamdan başka bir yere varılamaz.
    d- Bazı Yanlış Kabuller
    Dünya Kâfirin, Âhiret Mü’minin mi? Dünya Mü’mine Zindan
    mıdır?
    Bazı saf ya da câhil müslümanlarca, tembelliğe mâzeret olarak
    ileri sürülen “dünya kâfirin, âhiret mü’minin” veya “dünya
    Mü’minin zindanıdır” yargısı; İslâm ve müslümanlar aleyhinde
    konuşulmasına vesile olan bir yanlış yorumdur. Neden yanlıştır?
    Açıklayalım:
    Evet, “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.”105 şeklinde bir
    hadis-i şerif vardır. Bu hadis-i şerif birkaç çeşit yoruma tâbi tutulabilir.
    Kur’an ışığında ve hadislerin bütünlüğü içerisinde ve en aklî
    açıklaması şöyledir: Bu hadis, iman ve küfrün öteki dünyada sebep
    olacağı neticeye göre dünya hayatının değerlendirmesini yapmaktadır.
    Yani, “âhiretteki durumlarına göre dünya, mü’minin zindanı,
    kâfirin cenneti yerindedir” anlamını ifade etmektedir. Nitekim
    mü’minin ve kâfirin âhiretteki durumunu belirten âyetlerden de
    aynı mânâ anlaşılmaktadır: “Kitap ehlinden ve müşriklerden inkâr
    edenler, şüphesiz, içinde temelli kalacakları cehennem ateşindedirler.
    İşte bunlar yaratıkların en kötüsüdürler. Fakat iman edip sâlih amel işleyenler,
    işte onlar da yaratıkların en hayırlısıdırlar. Onların Rableri katında
    mükâfatı, içinde temelli ve sonsuz kalacakları, altlarından ırmaklar akan
    Adn cennetleridir. Allah onlardan râzı; onlar da Allah’tan râzıdır. Bu, Rabbinden
    korkan kimseyedir...” 106
    Mü’mine vaad olunan cennetin ve kâfirin varacağı yer olan
    cehennemin vasıflarını anlatan öteki Kur’an âyetleri; gerçekten
    âhiretteki duruma göre dünyanın, mü’min için nasıl bir zindan
    hayatı niteliği taşıdığını; yine kâfir açısından da ne ölçüde bir cennet
    hayatı görünümünde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
    Konuyu şu tarihî hikâye, güzel bir şekilde açıklamaktadır: Kadı’lardan
    biri Bağdat’ta, yanında hizmetçisi olduğu halde gösterişli
    bir biçimde atıyla külhan sokağından geçer. Külhancı yahûdi,
    üstü başı simsiyah, cehennemî bir görünümle kadı’nın önüne
    çıkar, atının gemine yapışır ve: “Allah, kadı’ya kuvvet versin.
    105 Müslim, Zühd 1; Tirmizî, Zühd 16
    106 98/Beyyine,6-8
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    Peygamberinizin, ‘dünya mü’mine zindan, kâfire cennettir’ sözünün
    mânâsı nedir? Görüyorsun ya, dünya -mü’min ve Muhammedî
    olduğun halde- sana cennet; -kâfir yahûdi olduğum halde- bana
    zindandır. Hadisin mânâsı, tam tersiyle ortada?!” der. Kadı şöyle
    cevap verir: “Şu üzerimde gördüğün dünyanın süsü ve heybetine
    rağmen dünya; Allah’ın cennette hazırladıklarına nisbetle benim
    için zindandır. Cehennemde seni bekleyen azaba nisbetle dünya
    (bu haliyle de olsa) senin için cennettir.” 107
    İşte din bütünlüğünden farklı ve yanlış yorumlanarak bu hadis
    gerekçe gösterilerek “dünya kâfirin, âhiret mü’minin” yargısıyla
    müslümanları dünyayı terke ve tembelliğe zorlamak, önce
    hadisin gerçek mânâsına, sonra da İslâm’ın özüne aykırı bir tutum
    olur. Unutulmamalıdır ki, temiz ve hoş rızıklar, dünya hayatında
    da öncelikle müslümanlar içindir: “De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı
    (yarattığı) ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kılabilir?’ De ki: ‘Onlar,
    dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet
    gününde ise yalnız iman edenlerindir.’ İşte, bilen bir topluluk için âyetleri
    böyle açıklarız.” 108 “Müjde, dünya hayatında da, âhiret hayatında da
    onlarındır. Allah’ın sözleri için bir değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş ve
    mutluluk budur.” 109
    Bu konudaki sözümüzü Mehmed Âkif’ten mısrâlarla bağlayalım:
    “Bizim muhîti, bizim halkı seyredince naza;
    Görür ki; beyni bozulmuş yığın yığın kafa var.
    Ne hükmü var ki, esâsen yalancı dünyânın?
    Ölürse, yan gelecek cennetinde Mevlâ’nın.
    Fenâ kuruntu değil! Ben derim, sorulsa bana;
    ‹Kabul ederse cehennem, ne mutlu, amca, sana!’
    Dolaş da yırtıcı aslan kesil behey miskin!
    Niçin yatıp, kötürüm tilki olmak istersin?
    Elin kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak!
    Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.
    Bekãyı hak tanıyan sa’yi bir vazîfe bilir;
    Çalış, çalış ki bekã, sa’y olursa hak edilir.”
    107 İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l Beyân Tefsiri, III/23
    108 7/A’râf, 32
    109 10/Yûnus, 64
    ATALAR YOLU
    - 49 -
    Dünya Öküzün Boynuzunda mı?
    Halk arasında dolaşmakta olan “dünya sarı öküzün boynuzları
    üzerinde durmaktadır” sözü, özellikle deprem olduğu yer ve
    zamanlarda “sarı öküz yine kafasını salladı” gibi yarı şaka yarı
    ciddî söylenen sözler, kaba bir cehâletin akıl almaz delilleridir.
    Hatta “dünyanın öküz ile balığın üzerinde olduğuna dair hadisin
    mevcûdiyetinden bahsedilmesi işi iyice ciddîleştirmektedir. Gerçek
    durum şudur:
    Dünyanın öküz ya da balık üzerinde bulunduğuna dâir güvenilir
    hadis kitaplarımızda hiç bir kayda rastlanmamaktadır. İbn
    Hacer’in el-Metâlibu’l-Âliye’sinde110 yeryüzünün yaratılışıyla ilgili
    babta İsrâilî hikâyeler nakletmekle meşhur olan Kâ’bu’l-Ahbar’ın
    -Hz. Peygamber’e izâfe etmeksizin- balıkla dünya arasında ilişki
    kurduğu görülmektedir. Öte yandan el-Heysemî’nin Mecmûu’z-
    Zevâid’inde 111 İbn Ömer’den naklen Hz. Peygamber’in dünyanın
    yeri ile ilgili bir dizi soruya “Arz su üzerindedir”, “Su, kaya üzerindedir”,
    “Kaya, iki tarafından arz’a temas eden bir balığın üzerindedir”
    şeklinde cevapladığı belirtilmektedir. Ancak el-Heysemî,
    bu zayıf hadisi rivâyet edenler arasında bulunan Abdullah bin
    Ahmed’in “zayıf bir râvi olduğu”nu belirterek, bu haberin doğruluğu
    konusundaki endişesini duyurur. Zaten adı geçen kitap, birçok
    zayıf, hatta uydurma hadisin de bulunduğu, bu rivâyetlerin
    yer yer kritiklerinin yapıldığı bir eserdir; sahih hadis kitabı da sayılmaz.
    El-Albânî ise, İbn Adî’nin el-Kâmil’inde ve İbn Mende’nin
    et-Tevhid’inde de gördüğü bu rivâyetin kesinlikle “uydurma” olduğunu
    ve böylesi İsrâil kıssalarının Rasûlullah’ın sözü imiş gibi
    nakledilmesinin vebâline işaret etmektedir. 112
    Abdüllatif Harputî, meşhur eseri Tenkîhu’l-Kelâm fî Akaid-i
    Ehl-i’l-İslâm’da bu öküz-balık uydurma ve hurâfesinin ehl-i kitaba
    âit olduğunu hatta bunun yahûdilik ve hıristiyanlık için bile
    bir leke olduğunu belirtmektedir. Bazı dikkatsiz veya hurâfelere
    düşkün müslümanların yazdığı eserlerde görülen öküz ve balığa
    dair acâyip ve akıl almaz hikâyeler ya İsrâiliyattandır veya (“bugün
    dünya kadınların üstünde duruyor”; “dünya, futbol topunun
    veya paranın üstünde durmaktadır” sözleri gibi) temsil/benzetme
    çeşidindendir ya da bazı rivâyetçilerin şahsî yorumlarıdır. Ancak
    bazı dikkatsizler bunları hadis zannederek Peygamber’e isnad etmişlerdir.
    113
    110 c. 3, s. 265-266
    111 c. 7, s. 131
    112 Silsiletu’l-Ahâdîsi’z-Zaîfe, 294 nolu hadis
    113 Lem’alar, s. 86
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    Müslüman olmayan milletlerin eski hikâyelerinin uzantısı şeklinde
    halk arasında dolaşan bu dünyanın öküz veya balık üzerinde
    olduğu şeklindeki asılsız söz ve görüşler İslâm ile uzaktan yakından
    ilgili değildir. Müslümanların böyle boş laflara itibar etmemeleri
    gerekmektedir. Ve tabii hiç kimse de bu sözleri ileri sürerek İslâm
    düşmanlığı yapmaya yeltenmemelidir. Aksi halde körü körüne bir
    düşmanlıktan, zulmetmekten başka bir şey yapmış olmaz. Böyle
    kişilere Âkif gibi “Suç başkasınındır da, niçin başkası mahkûm?”
    diye sorma hakkı doğar... Şu âyet hakkında düşünelim: “Sen dağlara
    baksan, hareketsiz olduklarını sanırsın. Hâlbuki onlar bulut gibi kayar
    giderler. İşte sana her şeyi hesaplı ve sapasağlam yapan Allah’ın sanatı!
    Şüphesiz O, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.” 114
    Sorumluluktan Kurtulmak Mümkün mü?
    Bazı câhillerin “bizim abdestimiz alınmış, namazımız kılınmıştır.
    Önemli olan kalp temizliği değil mi? O da bizde var. İbâdete
    ihtiyacımız yok” gibi sözleri, ya da “biz şeriatı aştık, hakikata
    ulaştık; artık mükellefiyet/sorumluluk kalmadı” yollu hezeyanları,
    saçmalıkları orada burada söyledikleri ve bu görüşleri savundukları
    -az da olsa- görülmektedir. Dâr-ı teklif (mükellefiyet sahnesi)
    olan dünyada, Allah’ın verdiği ömrü yaşarken İlâhî emir ve yasakların
    dışında kalmak ya da mükellefiyet sınırını aşmak mümkün
    değildir. Her akl-ı selim sahibi bunu böyle kabul eder. O halde mükellefiyet
    nedir? diyenlere, açıklayalım: Mükellefiyet: İlâhî emir
    ve yasaklardan sorumlu olmak demektir. Bu da müslüman olmak,
    akıllı olmak ve ergenlik çağına ulaşmış olmak şartlarına bağlıdır.
    Bunlar genel şartlardır. Ayrıca her emrin yerine getirilmesi için
    kendine has bazı özel şartlar da vardır. Meselâ; orucun farz olması
    için; Ramazan’a erişmiş ve mukîm olmak, oruç tutamayacak kadar
    hasta olmamak gibi.
    Bu kısa açıklama göstermektedir ki, mükellefiyetten kurtulabilmek
    için, ya müslüman olmamak, ya bülûğa ermemiş çocuk
    olmak veya deli olmak yahut da ölmek lâzımdır. Bunun dışında,
    hiçbir sebeple, hiçbir görevle, hiçbir makamda bulunmakla, tasavvufta
    zirveye çıkıp zırvalamakla tekliften, yani Allah’a kulluk
    görevinden, sorumluluktan kurtulmak hiçbir insan için asla mümkün
    değildir. Bir kere, düşünmek gerek; eğer mânevî mertebeler,
    mükellefiyetten kişiyi kurtaracak olsaydı, herkesten önce peygamberler
    bu teklif yükünden kurtulurlardı. Hâlbuki onlar, ümmetlerine
    neyi teklif etmişlerse, aynen kendileri de sorumlu olmuşlardır.
    “Gönderdiğimiz peygamberlere de, kendilerine peygamber
    114 27/Neml, 88
    ATALAR YOLU
    - 51 -
    gönderdiklerimize de soracağız.” 115 Hatta onların sorumlulukları
    ümmetlerinden daha da ağır olmuştur. Çünkü bazı hususlar sadece
    onlardan istenmiştir. Teheccüd namazının Hz. Peygamber’e
    emredilip ona vâcip olması gibi.116 “Onların işledikleri onlara, sizin
    yaptıklarınızın hesabı da size!” 117 “O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini
    denemek, imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarattı...” 118 Sonra,
    yalancı peygamberlerden ve sahtekârlardan başka hiçbir sahâbi,
    ve İslâm âlimi mükellefiyetinin bittiğini, emir ve yasaklara uyma
    zorunluluğunun kalmadığını söylememiştir. Tarih böyle bir şeye
    şâhit değildir. Hz. Peygamber’e hitâben “Ve sana ölüm gelinceye
    kadar Rabbine ibâdet et” 119 âyeti İslâm’da hiçbir kimse için dokunulmazlık,
    şeriat üstülük hakkı tanınmadığını bütün açıklığıyla ilân
    etmektedir.
    Herhangi bir kimseye -peygamber de olsa- yakın olmak, şu ya
    da bu ırka veya cemaate mensup olmak da mükellefiyetten kurtulmaya
    gerekçe yapılamaz. Hz. Peygamber, akrabâlarına ayrı ayrı
    hitap ettiği bir konuşmasında en son kızı Fâtıma’ya hitabettikten
    sonra, “Benden bana âit şeyleri isteyin, vereyim. Ama Allah’ın azâbına
    karşı bana güvenmeyin. Allah’ın azâbından kendinizi kendiniz koruyun.”
    buyurmuştur. Yine dinin hükümlerinin uygulanması konusunda
    hiçbir kimseye ayrıcalık olamayacağını, aksi anlayışın kesin bir
    dalâlet/sapıklık olduğunu şu hadisiyle net bir şekilde açıklamıştır:
    “Ey insanlar, sizden öncekilerin sapıtmasının nedeni şu idi: İçlerinde üstün
    mevkiden biri hırsızlık yapınca, hadd (cezâ) uygulamadan onu serbest
    bırakıyorlar, ama güçsüz (arkası olmayan, fakir) birisi çalınca da hemen
    hadd tatbik ediyorlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı
    Fâtıma hırsızlık yapsa, Muhammed, onun elini de keser.” 120
    Sorumluluğun kalktığını, sorumlu olmadığını iddia etmek büyük
    bir sorumsuzluk ve büyük bir sorunluluktur; çünkü sorumluluk
    imtihan dünyasında herkes için zorunluluktur. Sorumsuzluk
    iddiâ etmek, “namazımız kılınmış”, “biz şeriatı aştık, o kabuktur,
    avam içindir, biz hakikat(!) ehliyiz” demek, dünya şartlarında insan
    ve müslüman olarak mümkün değildir. Bu iddiâ, “lâ yüs’el
    ammâ yef’al -yaptığından sorumlu tutulmayan-” Allah’a ortaklık
    iddiâ etmek gibi bir hezeyandır, saçmalıktır. Asıl amacı da haramhelâl
    sınırını yıkarak her şeyin mubahlığı (ibâhiyye) görüşünü yaymaktır.
    Hem dâll, hem mudıll -hem sapık, hem saptırıcı- olan bu
    115 7/A’râf, 6
    116 17/İsrâ, 79; 73/Müzzemmil, 2
    117 2/Bakara, 134, 141
    118 67/Mülk, 2
    119 15/Hıcr, 99
    120 Buhârî, Hudûd 12; Tirmizî, Hudûd 7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    ve benzeri düşünce sahiplerini, düzeltmek, cezâlandırmak elimizden
    gelmiyorsa, kendi düşünceleriyle başbaşa bırakmak, ama hiç
    olmazsa onun etkisinde kalanlara hakikati anlatıp uyarmak ve bu
    sapıkları toplumdan soyutlamak onlara yapılacak en büyük iyilik
    olsa gerektir. Ola ki akıllarını başlarına devşirir ve kendilerine gelir
    de böyle saçmalıklardan vazgeçerler. “Rabbım, her köle âzâd
    edildiği gün sevinir; ben ise Sana gerçekten kul-köle olduğum
    gün sevineceğim.”
    Kul, Kusursuz Olur mu?
    “Kusursuz kul olmaz”, “beşer şaşar”, “düşmez-şaşmaz bir Allah”
    gibi cümlelerin, günlük konuşmalarımız arasında bolca yer
    almasına ve gerçeğin de bu olmasına rağmen, bazı câhillerin,
    saygı duydukları kişileri “kusursuz” ilan ettiklerine -seyrek de
    olsa- rastlanmaktadır. Kusursuz kul anlayışı, Kur’an prensiplerine,
    tevhid anlayışına ters düşmektedir. Peygamberlerden bile “zelle”
    denen küçük hataların sudûr ettiği gerçeği -ki Kur’an, bunu Hz.
    Muhammed (s.a.s.) dâhil hemen bütün peygamberler için ısrarla
    vurgular- yanında, “şeyh efendi”nin veya “üstad”ın hatasızlığını
    iddiâ etmek, her şeyi ters yüz etmek, “hatayı sevap görmek” gibi
    bir sapıklığı sergilemek ve insanı aşırı yüceltip tanrılaştırmak demektir.
    Herkesi gerçek mevkiinde ve doğal özellikleri ile değerlendirebilmek
    ya da buna rızâ gösterebilmek bir olgunluktur. Bu olgunluk,
    övgü ve yergi duygularındaki îtidâle, adâlet, denge ve
    ölçüye bağlıdır. Sevdiğini ölçüsüz/sınırsız seven, yerdiğini kararsız
    yeren tipler, haddini bilmeyen, aşırılıktan yana ve her an gaf yapmaya
    hazır kişilerdir. Kiminin yanlış zannettiği gibi, eğer varsa(?)
    kişideki keşifler ve kerâmetler, kusursuzluğun belgeleri değillerdir.
    Mûcize sahipleri bile insanî/beşerî özellikleri sebebiyle yanılgıya
    düşerlerse, kerâmet asla kusursuzluk beratı olarak değerlendirilemez.
    Kaldı ki, kerâmet hikâyelerinin, özellikle günümüz
    fesat ortamında tamamına yakını yalandan ibarettir. Halkın güzel
    ifadesiyle “şeyh uçmaz, onu müridleri uçurur.” “Kerâmeti zâhir”
    kabul edilen tüm kişilerin, kerâmetinden önce “hatâsı zâhir”dir.
    Bunun böyle olması da, pek tabii, çok normaldir. Çünkü ne kadar
    sâlih olursa olsun, bir kişi kusursuz olamaz. “Âdemoğlunun hepsi
    hata edici, günah işleyicidir. Ancak, günahkârların en hayırlısı, tevbe edip
    Allah’tan affını isteyendir.” 121 İnsan kusurunu kabul edip affettirmesini
    bildiği ölçüde saygıdeğerdir, kıymetlidir. Zaten hüner, hiç
    kusur işlememekte de değildir. İşlenen hatayı affettirebilmektir
    121 İbn Mâce, Zühd 30; Ahmed bin Hanbel, III/198
    ATALAR YOLU
    - 53 -
    hüner. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde:
    “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, siz hiç günah işlememiş
    olsanız, Allah sizi giderir, yok eder de, günah işleyip tevbe eden bir kavim
    getirir/yaratır. Onlar Allah’a istiğfâr ederler, Allah’tan af dilerler. O da
    kendilerini affederdi.” 122 buyurarak, hataya müsâmaha etmemenin,
    onu affettirebilmek için gayret sarfetmenin İlâhî irâdeye daha
    uygun düştüğünü belirtmiş, kusursuzluğu değil; hatadan hemen
    dönmeyi, yani tevbeyi teşvik etmiştir.
    Öte yandan, kusursuzluğu kabul edilen kişilerin genellikle,
    -varsa- eserlerinin de hatasızlığı ilan edilmekte, hataya bir hata
    daha eklenmektedir. Ve tabii bu hatasız(!) görüşleri ve eserleri
    tenkit etmek mesele olmakta, böyle bir saygısızlık, cür’et ve cürmü(!)
    işleyenler, dinlerinden, imanlarından bile uzaklaştırılmakta,
    en azından sapık ilan edilmekte, olmadık hakaret ve karalamalara
    muhâtap kılınmaktadırlar. İlmî tenkit faâliyeti ve dolayısıyla
    ilmin gelişmesi de böylece körü körüne kösteklenmektedir. Unutulmamalıdır
    ki, kusursuz kitap, sadece Kur’ân-ı Kerim’dir. Çünkü
    Allah kelâmıdır. O, Allah’ın hıfzı ve korumasındadır. Onun dışında
    her kitapta az-çok kusur, eksik, hata bulunmaması mümkün
    değildir. Dolayısıyla bazı câhillerin sevdikleri kişileri ve eserlerini
    kusursuz ilan etmeleri, bizzat bu iddiâ sahiplerinin en büyük kusurlarından
    biri olmaktadır. Buna göz yuman “kusursuzluğu ilan
    edilen kişi”nin, eğer hayatta ise bütün bu anlayışları düzeltmemesi,
    kusursuzluk isnâdından memnun olması, affedilemeyecek
    hatalardan biridir.
    Kullara yaptıklarını güzel göstermek, şeytanın bir taktiğidir.
    Kimse hatasına sevap süsü vermeye ve hatalıları hatasız göstermeye
    kalkmamalıdır. Bilmelidir ki, bu tür bir eğilim, açıkça şeytanın
    tuzağına düşmek ve tam anlamıyla büyük bir hata işlemektir.
    Halk deyimiyle “dost için post olmak”tır. “Her günahın içki gibi
    sarhoşluğu olsaydı; sen o zaman görürdün, ayık kalan kimsenin
    olmadığını!”
    Nazarlık Takmak Doğru mu?
    “Göz değmesi” veya “nazar değmesi” diye bilinen, mikrobik
    olmayan ve âniden çoğunlukla baş ağrısı şeklinde beliren mânevî
    rahatsızlıkların varlığını bilmeyen veya duymayan yoktur. “Nazar
    değdi, nazara geldi, nazara uğradı” gibi cümlelerle hep aynı
    rahatsızlık anlatılmak istenir. Tıb da bu tür rahatsızlıkları kabullenmekte
    ve “insan gözünden çıkan şuaların/manyetik ışınların,
    122 Müslim, Tevbe 2; Tirmizî, Cennet 2, hadis no: 2526
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    dikkatle ve belki biraz da kıskançlıkla bakış esnâsında yoğunluk
    kazanması ve bu yoğun şuaların karşı organizmanın atomlarının
    çalışma düzenine etki etmesi” şeklinde açıklamaktadır.
    Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Nazar/göz değmesi
    gerçektir (vâkidir).” 123. Hatta Peygamber Efendimiz, “dokunan her
    kötü gözden” Allah’a sığınmayı, Hz. İbrâhim’in bir duâsı olarak
    ümmetine ta’lim etmiştir.124 “Nazardan Allah’a sığının; çünkü nazar
    haktır.”125 Hz. Âişe vâlidemiz de Hz. Peygamber’in göz değmesine
    karşı okumayı emrettiğini haber vermiştir. 126
    Nazar değmesine karşı okuma sûretiyle uygulanan tedâvinin
    Hz. Peygamber ve ashâbı tarafından yapıldığı ve müsbet neticeler
    alındığı örnekleriyle sâbittir. Bu tedâvide daha çok Fâtiha, İhlâs,
    Felak ve Nâs sûreleri ve Âyetü’l-Kürsî’nin okunduğu da hadislerde
    yer alan bilgiler arasındadır. Yine 68/Kalem sûresinin 51 ve 52.
    âyetlerinin okunması tavsiye edilir. Elmalılı’nın belirttiği gibi127
    bu tedâvi çeşidinde aslolan hastanın bizzat kendisinin okumasıdır.
    İnsan, hoşuna giden bir şeye bakarken nazarı değmemesi
    için “Mâşâallah, lâ kuvvete illâ billâh” demelidir. Bu, Peygamber
    Efendimiz’in okuduğu bir duâdır.
    Bu açıklamalardan sonra, göz değmesine karşı gûya tedbirmiş
    gibi, halk arasında dolaşan birtakım hurâfelerin mânâsızlığı kendiliğinden
    ortaya çıkmış olmalıdır. Çocukların elbiselerine mavi
    boncuklar, nazarlıklar, iğde çekirdekleri, kaplumbağa kabuğu vs.
    takmak; evlerin, binâların girişine, arabalara boynuz, at nalı, at
    kafası, çeşitli muskalar, cevşenler asmak, kurşun dökmek, tütsü
    yapmak, ceplere sarımsak koymak, arabalara ve dükkânlara göz
    resimleri yapıştırmak, acâyip heykeller monte etmek ve benzeri
    şeylerin hepsi, bu bâtıl inanışın zavallı âletleridir. Bunların tıb açısından
    en küçük bir faydası düşünülemeyeceği gibi, bâtıl inanışları
    yaygınlaştırması ve sürdürmesi noktasından büyük sakıncaları
    vardır. Bu yüzden de bunları bu niyetle kullanmak kesinlikle haramdır;
    bazı İslâm âlimleri, Allah’tan başka şifa veren, zararı def
    eden mânevî sığınak ve çözüm kaynağı kabul edildiğinden bunları
    nazar giderici olarak kullanmayı şirk kabul etmişlerdir. Bir tür
    koruyucu totem izlenimi veren ve hastalıklardan koruduğu yanlış
    kanısının zihinlere yerleşmesine vesile olan nazarlıkların, nazar
    123 Buhârî, Tıb 36, Libas 86; Müslim, Selâm 41-42; Ebû Dâvud, Tıb 15; Tirmizî,
    Tıb 19; Ahmed bin Hanbel, I/294, II/222, IV/67, V/70
    124 Buhârî, Enbiyâ 10; Ebû Dâvud, Sünnet 20; İbn Mâce, Tıb 36
    125 İbn Mâce, hadis no: 3508
    126 Buhârî, Tıb 35
    127 Hak Dini Kur’an Dili, c. 9, s. 6394-6399
    ATALAR YOLU
    - 55 -
    boncuklarının kullanılmasını Peygamber Efendimiz kesin bir şekilde
    yasaklamıştır. Hatta böyle bir nazarlığı üzerinde taşıyan kişinin
    bey’atını kabul etmemiş ve onu çıkarıp atmasını emretmiştir.128
    Yine Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Efsun
    yapmak, nazar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini
    sevdirmek için sihir yapmak şirktir.” 129
    Müslümana yakışan, basit birer madde olan nazarlıkların koruyuculuğu
    zannına kapılmak değil; her şeyini borçlu olduğu ve
    kulluğunu kendisine sunduğu Rabbine sığınmaktır. Şifâyı verecek
    olanın ilaç, doktor, okuma, üfürme, hoca değil; bizzat Allah olduğunu
    hiç unutmamaktır. Allah şifâ vermeyecek olduktan sonra,
    dünya bir araya gelse ne çıkar? Ma’kul ve meşrû yollarla hastalıklara
    çare aramak nasıl görev ise, şifâyı yalnız ve yalnız Allah’tan
    bilmek ve beklemek de aynı şekilde görevdir. Mânevî hastalıkların
    tedbiri de mânevîdir. Kur’an âyetlerinin ve sünnette geçen
    duâların okunması ve Allah’a sığınılması bu tedbirin en üst seviyede
    alınması demektir. Ötesi avunma, aldanma, gerçeği bırakıp
    bâtıla dalma, denize düşünce yılana sarılma demektir. “Allah’ım,
    her şeytan (tabiatlının şerrin)den, zehirli haşerâttan ve dokunan her kötü
    gözden Senin şifâ veren kelimelerine sığınırım.” 130
    Kurşun Dökmek: Nazar isâbetinden kurtulmak için uygulanan
    yöntemlerden biri de, kurşun veya mum döktürülmek, nefesi
    keskin hocalara(!) okutulmaktır. Bazı yörelerde de “tuz çatılmak”,
    “un yakılmak”, “üzerlik otu yakılarak dumanı ile tütsülenilmek”
    çare olarak görülmektedir. En yaygın olan uygulama, kurşun veya
    mum dökme âdetidir. Bu iş şöyle yapılmaktadır: Nazar isâbet eden
    hasta (genellikle çocuklar), kurşun dökücüsünün önüne oturtulur.
    Başı bir örtü ile kapanır. Çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde
    su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten
    sonra oradakiler hep beraber: “Kem göz çatlasın, Nazar
    eden patlasın” diye bedduâ ederler. Bazı yerlerde de yaygın olarak
    nazarlık otu, üzerlik otu yakılır. Dumanı ile hasta tütsülenir.
    Bu esnâda çabuk çabuk şöyle söylenir: “Üzerliksin havâsın / Her
    dertlere devâsın / Ak göz, kara göz / Mavi göz, elâ göz / Hangisi
    nazar etmişse / Onların nazarını boz.” Şu tekerleme de söylenilmektedir:
    “Elemtere fiş / Kem gözlere şiş / Üzerlik çatlasın / Nazar
    eden patlasın!”
    128 Nesâî, Ziynet 17; İbn Mâce, Tıb 39
    129 Fethu’l-Kebir, c. 1, s. 304
    130 İ. Lütfi Çakan, a.g. e. s. 11 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    Bunların ne kadar gülünç, ama aynı zamanda trajik olduğu,
    insanımızın ne denli câhiliyye uygulamalarına kapılarını açtıklarını,
    kafalarını ve gönüllerini hurâfeyle kirlettiklerini gösteren uygulamalardır.
    Muska ve Muskacılık
    Muska ve Tılsımların Menşei: Muska ve tılsımların menşei,
    putperestliğin en ilkel şekli olan “fetiş”tir. Bu inançta olanlar,
    bazı nesnelerde uğur veya uğursuzluk bulunduğuna inanırlar. Kişi,
    uğurlu saydığı nesneyi boynuna asar veya yanında taşır. Bu nesne
    bir bitki, kurt dişi, ayı tırnağı, leylek kemiği, kartal tırnağı olduğu
    gibi, bazen kurumuş bir böcek hatta bazı taş parçaları vb. olabilir.
    Bu nesneleri taşıyanlar, çeşitli hastalıklardan, belâ ve kazalardan
    korunacaklarına inanırlar. Hâlâ bazı nesneleri “uğur getiriyor”
    inancıyla boynunda ya da yanında taşıyanlar bulunmaktadır.
    İslâm’ın fıtrata, akla ve ilme uyan güzel esaslarına inanmamakta
    direnen nice insan, böyle safsatalara kolaylıkla inanabiliyor, dolayısıyla
    Kur’an’ın “onlar akıllarını kullanmayan akılsızlardır” ifadesini
    her an farkında olmadan doğruluyorlar. Günümüzde üniversite
    gençliği ve sosyete semtlerinin kültürlü geçinen kesimlerinde
    gittikçe bu tür “uğur taşları” vb. yaygınlaşmakta, İslâm’dan uzaklaşan
    insan ne kadar komik ve aşağılık olmaktadır!
    Daha sonraki dönemlerde kâğıt parçaları üzerine yazılmış dinî
    formüller veya tuhaf işaretlerle çizilmiş muska ve tılsımlar, fetişlerin
    yerini aldı. Muska ve tılsımların en eski şeklinin Mısır’da bulunduğu
    belirtilir. Eski Romalılar da, hastalıklardan ve zehirlenmeden
    korunmak için acayip işaretlerle yazılmış veya çizilmiş muska tılsımları
    kullanmışlardır. İsrâiloğullarına gönderilen peygamberler
    de, putperest kavimlerden geçen, kendi dönemlerinde yaygın
    olarak kullanılan fetiş ve tılsımları yasaklamışlardı. Buna dair eski
    Ahid’de (Tevrat’ta) rivâyetler vardır.131 Hırisitiyanlıkta da muska ve
    tılsımlara inanmak çok yaygındı. Hıristiyan din adamları muska
    taşıma âdetleriyle mücâdele etmişler, ama pek başarılı olamamışlardır.
    Milâdî 366 yılında toplanan “Laodice” dinî kurultayı, muska
    ve tılsım taşımaya yasaklayan bir karar çıkartıp ilân etmiştir. Fakat
    hıristiyanları bunları taşımaktan bir türlü vazgeçirememişlerdir. 8.
    Yüzyılda Papa II. Gregoare bu bâtıl inançlara karşı şiddetle karşı
    koydu. Ancak halk bildiğinden ve gördüğünden şaşmadı. Sonuçta
    hıristiyan din adamları bu hurâfeye tâviz vermeye mecbur kaldılar.
    Muskaların yerine “haç” hıristiyanlık sembolü olan balık resmi,
    131 Meselâ, bk. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bab 35, s. 35
    ATALAR YOLU
    - 57 -
    “Agnus Dei” (Tanrı Kuzusu) yazılı levhacıkları taşımayı tavsiye ettiler,
    giderek halkı buna alıştırdılar. 132
    İslâm’ı kabulden evvel yaşamış Türk boylarında da muskatılsım
    kullanma âdeti vardı. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda Budist
    ve Maniheist Türklerin yaşamış olduğu Doğu Türkistan’da yapılan
    arkeolojik araştırmalarda elde edilen malzemeler arasında
    “tılsım-muskalar”, çeşitli dinî formüller yazılı levhalar, tahtalar vs.
    eşya bulunmuştur. Budist Uygurların dinî kitaplarında da tılsım
    şekillerine rastlanmıştır. Bunlardan üç şekil Alman Türkologu F. W.
    K. Müller tarafından neşredilen eski Türkçe Uygur metinlerinden
    birinde açıklamalarıyla gösterilmiştir. Müslüman olduğunu iddiâ
    edenlerin de kullandıkları muskalardaki tılsımların bir benzeri
    olan bu şekillerin ifade ettikleri anlamlar olarak, bunlardan biri
    için, bir kadın bu muskayı vücudunda taşısa, kolay doğurur, rahat
    ve sevinç bulur; diğerinde, Pars yılı doğmuş olan (şimdiki burçların
    bir benzeri olsa gerek) kişi, bu tılsımı saklarsa çok mutlu olur;
    üçüncüsünde de, herhangi bir kişinin hayvanları çok ölüyorsa, bu
    tılsımı kapıya yapıştırsın denilmektedir. 133
    Günümüzde muska, tılsım ve sihir yapma işleriyle uğraşan
    bazı inanç sömürücüsü kişilerin ellerinde bulunan kitaplar, eski
    Babil, Asur, Mısır müşriklerinin, eski Budist ve Şamanist Türklerin
    kullandıkları kitaplardan yararlanılarak yazılmıştır. Bu kitaplara
    inandırıcılığı kuvvetlendirmek için Kur’ân-ı Kerim’den
    âyetler,Esmâü’l-Hüsnâ ve bazı duâlar da ilâve edilmiştir. Muska ve
    tılsımla ilgili kitaplarda yazılan muska ve efsunlar incelendiğinde
    görülüyor ki, birçoğunda bazı âyet ve duâlarla beraber, hiçbir dile
    benzemeyen kelimeler de bulunmaktadır. Tılsımcılar, mal ve mülkün
    tılsım-muska ile her türlü âfet ve kazalardan korunacağını da
    telkin ediyorlar. Bu tılsımlarda Esmâü’l-Hüsnâ, âyet-i kerime ve
    duâlar sû-i istimal edilmektedir. Bunların, câhil halkı kandırmak
    için kullanılmakta olduğu şüphesizdir. Bu hurâfeler, mü’minlerin
    inancına, sağlığına, malına ve canına zarar verecek zırvalardır.
    İmanı tam olan müslümanlar, bunlara inanamaz.
    Tılsımlar, harfler ve rakamlar ile yapılmaktadır. Efsun ve tılsım
    kitaplarına göre harfler ve onların ifade ettikleri rakamlar tabiatüstü
    esrârengiz kudrete sahiptir. Harfler; “ebced, hevvez...“deki
    sıraya göre adet ifade ederler. Yazı tarihi araştırmalarıyla ispat
    edilmiştirki, “ebced, hevvez...“aslında hece harflerinin sırasını göstermek
    ve sırf harfleri hatırda tutmak için tertip edilmiş, mânâsız
    132 Abdülkadir İnan, Hurâfeler ve Menşeleri, s. 44
    133 A. İnan, a.g.e., s. 46-47
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    sözlerden (mühmelât) ibârettir. Her şeyde esrâr arayan uydurma
    meraklıları bu “ebced“deki mühmelât hakkında birçok hurâfe
    icad etmekte zorlanmamışlardır. Aslında bu “ebced...“Aramî alfabesindeki
    harflerin sırasını gösteren mânâsız sözlerdir. Bu alfabe
    sırası Aramîlerden Nabatilere, onlardan da câhiliyye çağı Araplarına
    geçmiştir. Aynı kaynaktan gelen İbrânî, Süryânî, Yunan ve
    latin alfabelerinde de bu sıra, gelenek olarak muhâfaza edilmiştir.
    Araplar, birbirine şekil bakımından benzeyen harfleri yanyana
    koymak maksadıyla bu “a, b, c...“sırasını bozmuşlarsa da, eski
    sırayı “abced hevvez“altı mühmelâtından muhâfaza etmişlerdir.
    Harfleri, rakam gibi kullanırken de bu “ebced“deki sıraya riâyet
    etmişler ve Arapçaya mahsus altı harf için de iki mühmel söz uydurup
    ilâve etmişlerdir. Üfürükçülük kitaplarında gördüğümüz
    harflerin büyük bir kısmı, Esmâü’l-Hüsnâ harfleri ve rakamları da,
    bu harflerin “ebced“hesabına göre ifade ettikleri sayıyı göstermektedir.
    Bazı tılsımlarda ise bu “ebced“hesabı tutmuyor.
    Bu arada şu küçük açıklamayı da ifade edelim: Yazı işaretlerinin
    (hiyeroglif, harf, rakam) esrârengiz sihrî kuvvet içerdiğine
    inancın en eski kaynağı, tarihin karanlık devirlerine kadar uzanmaktadır.
    Zira yazının mâhiyetini bilmeyen kavimler, yazıyı keşfeden
    kavimlerin deri, tahta, tablet ve başka nesnelere çizdikleri
    çizgilerle konuşup gâipten haber aldıklarına ve bu acâyip çizgilerde
    tabiatüstü esrarlı kudret bulunduğuna inanıyorlardı. Bu inanç
    ve korkunun câhil halk arasında bugün bile tesirini sürdürdüğünü
    görüyoruz. Bazı okuma-yazma bilmeyen câhil kimseler, herhangi
    bir muskayı alıp atmak, ya da kâğıdını yırtmak istediğiniz
    zaman, “aman çarpılırsın!“diyerek size muskalarını vermek veya
    açtırmak istemezler. Muska ve tılsım kitapları incelendiğinde öyle
    anlamsız melek, cin, şeytan ve peygamber adlarına rastlarsınız
    ki anlamlarını hiçbir dil ve lügatta bulamazsınız. Bunların hiçbirisinin
    İslâm’la ilişkisi yoktur. Tümü uydurma ve hayali adlardır,
    hurâfedir. Bunların yahûdilerin Kabbalah denilen mistik ve skolastik
    felsefelerinden geçmiş olduğu belirtilir. Bu felsefeye göre
    yahûdi alfabesindeki 22 harfin ve ifade ettikleri rakamların mistik
    ve sihrî mâhiyetleri vardır. Bu yahûdi anlayışına göre, yahûdi
    din kitaplarında zikredilen Tanrı adları ve sıfatlarını iyi kullanmak
    şartıyla, her türlü hârikalar yaratmak mümkündür. Bu kabbalah
    mârifetleri nesilden nesle gözli bilgi olarak, seçkin çömezlere öğretildi.
    13. y.y. dan sonra kitap halinde yazılmaya başlandı. İspanya
    yahûdilerinden de müslümanlara geçti.
    Muskacıların Dayanağı: Her şeye bir dayanak, bir gerekçe arayan
    insanoğlu, kendi görüşünü kuvvetlendirmek için bazen kutsal
    ATALAR YOLU
    - 59 -
    değerleri bile istismar edebilmiştir. Nitekim muskacılardan bazıları
    İsrâ sûresindeki Kur’an’ın şifâ olduğunu belirten âyeti, muska
    yazmaya delil olarak göstermişlerdir. Oysa zikredilen âyette muska
    yazma için hiçbir işaret yoktur. Bu âyette Allah şöyle buyurmuştur:
    “Biz Kur’an’dan mü’minlere rahmet ve şifâ olan şeyler indiriyoruz.
    O, zâlimlerin ise sadece husrânını/kaybını arttırır.” 134 Kur’an, ruhları
    terbiye ederek mü’minleri psikolojik problemlerden ve rûhî hastalıklardan
    korur. Mü’minler, o sâyede bâtıl akîdelerden, kötü
    huylardan kurtularak mânevî sıhhatlerini temin edebilirler. Yine,
    Fâtiha gibi sûreleri hüsnüniyetle okumak da bazı bedenî hastalıklar
    için bir şifâ vesilesi olabilir. Kur’an, beşeriyete yücelme sebeplerini,
    takip edilecek kurtuluş yolunu göstermiş, onları maddî ve
    mânevî helâka sebep olacak şeyleri yasaklamış, kendilerine dünya
    ve âhirette huzura götürecek şeyleri emretmiş rahmet kitabıdır.
    Fakat Kur’an, zâlim için, Kur’an’ı inkâr eden, onun hükümlerine
    karşı gelen kimseler için ise, zarardan başka bir şey arttırmaz.
    Çünkü bu kimseler Kur’an’ın beyanlarına karşı düşmanlıkta, hürmetsizlikte
    bulunur, her türlü ahlâksızlığı yaparak, kendileri için
    mânevî felâketleri çağırırlar. Elbette, tedâviye muhtaç olan insan,
    kendisine verilen en faydalı bir ilacı terkeder de midesini zehirli
    şeylerle doldurursa kendi hayatına kasdetmiş, kendisini helâka
    mâruz bırakmış olur. Kur’an hükümlerinin, yanlış yolda olanlara
    ve kötü huy sahiplerine gerçeği görme ve doğruyu bulma yolunda
    şifâ ve rahmet olduğunu, ama kötü niyetli zâlimler için ise, bir
    helâk sebebi olabileceğini anlıyoruz. Ancak, âyette ne sûretle
    olursa olsun, muska yazılacağına dair hiçbir işâret yoktur.
    Kur’ân-ı Kerim, muska yazmak, büyü yapmak, fal bakmak
    için değil; “insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden
    ayırmanın açık delilleri olarak” 135 gönderilmiştir. Allah’ın
    Kitabının âyetlerini rastgele yerlere yazarak çöplüklere gitmesine
    sebep olmak veya beşerî çıkarlar için istismar etmek, İslâm’a ve
    İlâhî Kitaba ihânettir. Bu işi yapanlara fırsat vermek gaflettir,
    hıyânettir. Hatta mü’minlerin itikadını zedelemeye hizmettir. En
    üzücü tarafı ise bunu yapanların kendilerini “hoca” olarak lanse
    etmeleridir. Oysa İslâm’da “hoca” dinin hükümlerini bilen, ilmiyle
    amel eden, Allah’tan korkan, Allah’ın âyetlerini az bir dünya
    metâına satmayan örnek ve önder bir şahsiyettir. İslâm’ın yasak
    kıldığı işleri yapan ve bu tür davranışlara cevaz veren insan, hoca
    olamaz. Böyleleri ancak fâsık ve münâfık olur; bunlara dense
    dense cinci, üfürükçü, din tüccarı, hurâfe pazarlamacısı muskacı
    134 17/İsrâ, 82
    135 2/Bakara, 184
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    denilir.
    Muskacıların Sonu: Ömrünü muska yazarak, fal açarak, sihir
    yaparak geçiren pekçok insanın sonu hüsran ile noktalanmıştır.
    Bunlardan kimisi hapishane köşelerinde, kimisi de feci hastalıklara
    yakalanarak fakr u zarûret içerisinde ölmüşlerdir. Vakitlerini
    muskacılıkla geçirenler, bu yoldan her ne kadar dünyevî menfaat
    temin ediyorlarsa da bu iş, dinen kınanmış olduğu için iflâh olmuyorlar.
    Daima hayatları sıkıntı ve sefâletle, beş kuruşa muhtaç
    olarak geçmekte olduğu müşâhede edilmektedir. Hayatlarının
    sonunda perişan bir vaziyette, miskinlik içinde yaşadıkları görülmektedir.
    Bunların hepsi yaptıklarının avans cinsinden dünyadaki
    küçük cezâsıdır. Esas cezaları, ceza gününde verilecektir. Çünkü
    bakılması haram olan nice göbeklere muskalar yazmışlardır. Nice
    genç kızları veya evli insanları muhabbet muskalarıyla aldatmışlar,
    ümitleriyle oynamışlardır. Allah’ın men ettiği şeyleri insanlara aşılamışlar,
    imanın temelini sarsmışlar, İslâm akîdesini bozmuşlardır.
    Böylelikle yahûdi ve hıristiyan âdetlerini canlandırarak ve bunları
    birkısım insanlara kabul ettirip onların itikadlarını bozarak imanlarını
    sarsmaları ile İslâm âleminde tedâvisi imkânsız olan yaralar
    açmışlardır.136 Her aklı başında mü’min, insanları bu tür cinci, muskacı,
    üfürükçü sahtekârların tahribatından korumak için elinden
    gelen gayreti esirgememelidir. 137
    Unutmamak lâzım ki, dindarlık, dinî olanı işlemektir; dinde olmayanı
    değil. Nice insan, hem de din adına, dini de küçük düşürerek
    ve sevap yapıyorum zannıyla günaha girerek bu tür hurâfe ve
    bid’atler, bâtıl inançlar peşinde kendisine sıkıntı vermekte, hayatını
    daha da çekilmez hale getirmektedir. Bazı insanlar, Cumartesi
    ve Salı günleri çamaşır yıkamıyor, bazıları da kırılan bir ayna veya
    evinin yakınlarında öten bir baykuş nedeniyle kâbuslar görüyor.
    Bâtıl inanç, hurâfe ve bid’atlerden ancak sağlıklı ve doğru dinî bilgiyle,
    Kur’an’ın hayata geçirilmesiyle korunulabilir. Bu tür sapıklıklara
    yönelmenin nedeni, insandaki inanç ihtiyacının doğru ve
    gerçek bilgilerle doldurulamaması, İslâm’ın hâkim değil mahkûm
    olması, câhiliye düzeni, medya ve çevre şartlarının doğruyu eğri,
    eğriyi doğru diye göstermesidir. Dini; bazı çıkarcı, istismarcı, cinci,
    câhil ve bağnazların elinden kurtarmadıkça, bu tür insanlara ilgi
    gösterilip “hoca” diye iltifat edildikçe bu sorunlar küçülmeyecek,
    aksine büyüyecektir.
    Yukarıda açıklananlardan başka hâlâ yaşayan bazı bâtıl inanç
    136 Recep Aktaş, Bâtıl İnanışlar, s. 39-40
    137 Kemalettin Erdil, Yaşayan Hurâfeler, s. 19-32
    ATALAR YOLU
    - 61 -
    ve hurâfeleri saymaya çalışalım:
    “At, avrat ve silâh uğursuzdur.”
    “Ayna kırılması uğursuzluktur, ayna kırılan ev yedi sene iflâh
    olmaz.”
    “Ateşle oynayan çocuk altını ıslatır.”
    “Ayın 13’ü uğursuzdur.”
    “Gece tırnak kesilmez, ev süpürülmez.”
    “Gece ev süpürülürse fakirlik gelir.”
    “Geceleri aynaya bakılmaz.”
    “Gece vakti, bir evden başka bir eve kazan, tencere ve tava
    verilirse mutlaka ölüm olur.”
    “Gece, vaktinden önce öten horoz uğursuzluk getirir.”
    “Pazar günü çalışmak uğursuzluktur.”
    “Salı günü işe başlanırsa bitmez, sallanır.”
    “Salı günü yeni elbise giyilirse yanar.”
    “Çarşamba gecesi işe başlanırsa, ‘Çarşamba karısı’nı kızdırı ve
    o eve kötülüğü dokunur.”
    “Çarşamba günü yorgan kaplayan hastalanır.”
    “Çarşamba günü süt içmek, ev satın almak iyi değildir.”
    “Perşembe günü çamaşır yıkanırsa zengin olunur.”
    “Cuma akşamı ev süpürülürse meleklerin kanadı kırılır.”
    “Cuma günü ev süpüren veya çamaşır yıkamak, fakirlik getirir
    ve günahtır.”
    “Çocuğu ölen kadın, Cuma günleri hiçbir iş yapmaz.”
    “Cuma günleri çocuğun ayakları câmi kapısına bağlanır ve namazdan
    sonra çözülürse, hasta olmaz.”
    “Henüz konuşamayan çocuğun ağzı, Cuma salâsı verilirken
    câmi anahtarıyla açılırsa, çocuk hemen konuşmaya başlar.”
    “Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.”
    “Arefe günü dikiş dikmek günahtır.”
    “Arefe günü dikiş diken kadının ölmüş çocuğu varsa, onun
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    derilerini diker.”
    “Misafirin ardından ev süpürmek iyi değildir.”
    “Makasın ağzı açık kalırsa, kefen biçmeye yarar.”
    “Makasın açık kaldığı evde kavga çıkar.”
    “Elden ele makas alınmaz, makas düşman sayılır.”
    “Elden ele sabun alınmaz, uğursuzluk getirir.”
    “Hapse giren biri, ölmüş birisinin yüzüğünü takarsa hapisten
    çabuk çıkar.”
    “İnsanın önünden kara kedi geçmesi, uğursuzluk sayılır.”
    “Tavşan, tilki, kara köpek birinin yoluna çıkarsa uğursuzluk
    getirir.”
    “Kapı eşiğine basan, iftiraya uğrar.”
    “Merdiven altından geçmek uğursuzluktur.”
    “Başa pisleyen kuş, talih kuşudur; Kuş pisliği başına düşene
    para gelir.”
    “Şimşek çakarken kırmızı giyilmez.”
    “Terlik ve ayakkabının ters dönmesi iyi değildir.”
    “Evliliğin ilk günü, gerdek gecesinde, erkek veya kadın, hangisi
    önce uyursa o daha evvel ölür.”
    “Gerdek gecesi, karı ile kocadan hangisi daha evvel diğerine
    tokat vurursa, onun sözü daha çok dinlenir.
    “Zifaf gecesi gelin ve dâmat sabunla yıkanırsa, sabun acı olduğundan,
    aralarına acı ve ayrılık girer.“
    “Ev süpürülürken süpürge birine dokunursa uyuz olur. Süpürgeye
    tükürülürse hastalık bulaşmaz.“
    “Gece tırnak kesilirse ömür kısalır.“
    “Cenâze yıkanırken teneşirin altına dökülen su, bir şişeyekonup
    habersiz sarhoşa içirilirse içkiyi bırakır.“
    “Nazara uğrayan kişi, kuşkulandığı insanın saçından, ayakkabısından
    veya elbisesinden habersiz bir parça kesip yakarak dumanı
    ile tütsülenirse nazarı geçer.“
    “Kötü bir hastalıktan söz edilirken: ‹Değirmenden geldim unluyum’
    denilmezse o hastalık, söyleyene bulaşır.“
    ATALAR YOLU
    - 63 -
    “Sarılık hastalığına tutulan kişinin ‹izinli’ denilen biri tarafından
    alnı jilet ya da çakı ile çizilir. Akan kan alnına ve burnuna
    sürülür. Yaradan kan aktıkça hastalık da akar gider.“
    “Dişi ağrıyan bir kişi mezarlığa gider, mezar taşını ısırır, arkasına
    bakmadan geri gelirse ağrısı kesilir.“
    “Başı ağrıyan bir kadın câmiye gider, yazması (başörtüsü) ile
    câmiyi süpürür ve yazmayı tekrar başına örterse başının ağrısı gider.“
    “Evden çıkan erkek, işine giderken önünü kadın keserse (kadın
    adamın önünden karşıya geçerse) adamın işi ters gider.“
    “Kısa boylu kadınlar uğursuzdur.“
    “Bir kız akşam ezanı okunurken merdiven altından geçerse kısır
    kalır.“
    “Cuma günü ezan okuyan müezzine kızın başörtüsü veya
    mendili sallattırılırsa nasibi çıkar.“
    “Evli birinin yüzüğünü bekâr kız takarsa kısmeti kesilir.“
    “Bekâr kız, evli birinin gelinliğini giyerse kısmeti kesilir.“
    “Gelin olanın duvağı evde kalmış kızın başında çözülürse kızın
    bahtı açılır.“
    “Evde kilitlenen kilit, bayram sabahı veya Cuma günü, namazdan
    önce imam tarafından câmide açılırsa kızın bahtı açılır.“
    “Ellerini birbirine bağlayanın kısmeti kesilir.“
    “Ellerini kavuşturanın kısmeti kapanır, anası ölür.“
    “Hâmile bir kadın yumurta yerse çocuğu terbiyesiz olur.“
    “Hâmileyken anahtar açanın doğumu kolay olur.“
    “Bir hâmile kadın ölü yıkanırken suyundan atlarsa çocuğu baygın
    doğar.“
    “Aş yeren bir kadın, çirkin bir yere bakarsa çocuğu çirkin olur.“
    “Doğum yapan kadın, yedi gün çocuğunun yanından dışarı
    çıkmaz. Çıkarsa cinniler gelir, çocuğu götürür. Başka bir çocukla
    değiştirir.“
    “Çocuğu yaşamayan bir kadın bir yatıra ‹Bunu sana sattım’ der
    ve kurban kestirir. Çocuk dünyaya gelince eğer kız ise adını Satı,
    oğlan olursa Satılmış koyar. Aksi halde çocuk yaşamaz.“
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    “Çocuğu yaşamayan kadın, yeniden doğum yaptığında 40 evden
    topladığı parçalarla gömlek dikip çocuğuna giydirirse çocuğu
    yaşar ve ömrü uzun olur.“
    “Çocuğu ölen bir kadın Cuma günü iş yapmaz.“
    “Lohusa kadının ve çocuğun yastığı altına iğne, çuvaldız, kama,
    bıçak konulursa albasmaz.“
    “Lohusa kadının bulunduğu yere süpürge, Kur’an, soğan, sarımsak
    asılırsa ‹alkarısı’ loğusa ve çocuğa zarar vermez.“
    “Hayızlı kadın, sebze bahçesinden geçerse sebzeleri kurutur.“
    “Hayızlı kadın akşam ezanından sonra küpten turşu çıkarırsa
    turşu bozulur.“
    “Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından
    içeri girerse saygılı olur.“
    “Yeni doğan çocuğun ilk dışkısı, yattığı odanın eşiğine veya
    beşiğinin altına konursa cadı zarar vermez, nazar da değmez.“
    “Yeni doğan çocuğun beşiği altına türbe ve kabirlerden toprak
    getirilip konursa çocuğu cadı boğmazmış.“(Buna bazı yerlerde
    cüher almak denilir.)
    “Bebek fıtık doğarsa, külotu çalı ağacını bir dalı yarılarak arasından
    geçirilince fıtığı iyileşir.“
    “Bebeğin kırkı çıkmadan tırnağı kesilirse, ya arsız ya da hırsız
    olur.“
    “Yeni doğan çocuk, bayram günü bir dişi eşeğe ters bindirilip
    köyün etrafında dolaştırılırsa ömrü mutlu geçer.“
    “Çocuğun doğduğu yerde elişi yapılırsa, göbeği düşmez.“
    “Cuma günü çocuğun ayakları bir câmi kapısında bağlanır,
    Cuma namazından sonra çözülürse hastalığa tutulmaz.“
    “Bebek ayakları altından öpülürse talihsiz olur.“
    “Çocuk dünyaya geldikten sonra yıkanıp tuzlanır ve sofraaltı
    denilen beze sarılırsa tokgözlü olur.“
    “Çocuğun göbeği, câmi duvarına veya avlusuna gömülürse
    dindar, medresenin (okulun) bahçesine veya avlusuna gömülürse
    âlim, ahıra gömülürse malcı olur. Ayrıca suya atılırsa huyu temiz,
    evin içinde bir yere gömülürse gözü dışarıda olmaz.“
    “Boyu ölçülen çocuk kısa kalır.“
    ATALAR YOLU
    - 65 -
    “Çocuğun boyu metre ile ölçülürse ömrü kısa olur.“
    “Sünnetsiz ölen çocuğun parmaklarından birinin kırılması gerekir.“
    “Çocuk sünnet olurken annesi oklava sallarsa, sünnet acısız ve
    kolay olur.“
    “Küçük çocukların yüzünde yara çıkarsa, deniz kenarında yaşayan
    ve denize giren biri tarafından okunup yüzü meshedilirse
    yaraları iyileşir.“
    “Yürüyen çocuğun emeklemesi, misafir geleceğinin işaretidir.“
    “At, öküz, inek, dana gibi büyükbaş evcil hayvanlar, eğer gece
    ahırda huzursuzsa, bağırıyor, kişniyor veya böğürüyorsa, o evden
    biri ölecektir.“
    “Ölü yıkandıktan sonra kazan ters çevrilmezse bir başkası
    daha ölür.“
    “Bir evden ölü çıkarsa o evdeki su kapları boşaltılır. Eğer boşaltılmazsa
    Azrâil suları ellediği için biri yine ölebilir.“
    “Cenaze çıkan ev ile çevresindeki evlerin suları dökülmelidir.
    Çünkü Azrâil kılıcını o sularda yıkar. Sular bu kılıçla pislendiği için
    içilmez olur.“
    “Gece vakti bir evden başka bir eve kazan, tava veya tencere
    verilirse ölümü celbeder.“
    “Gece sandık açmak, kendi mezarını açmaktır. Yani ölümü çağırmaktır.“
    “Bir evdeki eşyalardan herhangi biri kendi kendine düşer veya
    kırılırsa ölüme işarettir.“
    “Ayakkabı çıkarılırken ters çevrilirse o evden cenâze çıkar.“
    “Kefen diken iğne kırılmalıdır. Zira ölümü ve uğursuzluğu celbeder.“
    “Saçakta baykuş ötmesi, ölüme işarettir.“
    “Bir genç askere giderken evden çıkmadan önce bir dilim ekmeğin
    yarısını yer, yarısını da geri bırakırsa, artık ekmek onu çağıracağı
    için kazaya belâya uğramadan geri döner.“
    “Biri yolculuğa çıkıp gurbete giderken arkasından yola su dökülürse,
    su gibi yolculuğu olur, kazaya uğramadan sağ sâlim yerine
    ulaşır, gurbetten çabuk döner.“
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    “Biri yolculuğa çıkarken arkasından aynaya su serpilirse kazaya
    uğramaz.“
    “Bir kişi sabunu başka birine elden verirse, sabun acı olduğu
    için, acı olaylar görülür veya o iki kişi arasına düşmanlık girer.“
    “Gök gürlerken buğday ambarına el ile vurulursa hasat çok
    olur.“
    “Nar tanelerini yere düşürmeden bir bütün narı yiyip bitirebilen
    cennete girer.“
    “Tarla veya bahçede bitkiler hastalanmış ise, tarla sahibinin
    güneş doğmadan önce, tarlasının etrafını koşarak dolaşması gerekir.“
    “Çeltik ekilen arazinin etrafı eşeğe binmiş bir kimse tarafında
    Kur’an okunarak dolaşılırsa, o araziye dolu yağmaz.“
    “At nalı asılan yere nazar isâbet etmez.“
    “Önünde ‹beş taş’ oyunu oynanan eve fakirlik gelir.“
    “Cezveden su içilirse zengin olunur.“
    “Ayakkabılar ters dönerse şeytan üzerinde namaz kılar.“
    Daha neler neler... Saymakla bitmeyecek bir sürü bâtıl inanışlar...
    Dikkat edilirse, hurâfe ve bâtıl inanış olarak kabul edilen haftanın
    hemen bütün günleri ya belâya, ya da günaha sebep gösterilmiştir.
    Sanki müslümanın temizlik yapması, çalışması suç kabul
    edilmiştir. Bu inanç, hem ibâdetlere, hem temizliğe, hem çalışıp
    kalkınmaya ihânettir.
    “Yıldızname“ye baktırmak, “fal“ açtırmak, “sevicilik“ yaptırmak,
    “sihir“ bozdurmak, “muska“ yazdırmak, “tılsım“ yaptırmak, “afsunlanmak“
    için diyar diyar, semt semt hoca(!) arayanlar, dileğinin yerine
    gelmesi için türbe ve evliya mezarlarını/yatırları dolaşanlar, kızının
    nasibini açtırmak için il il üfürükçü arayanlar azımsanmayacak kadar
    çoktur. Göğüse ve göbeğe muska yama cür’et ve ahlâksızlığına
    tevessül edenler ve bunların tuzağına düşüp pişmanlığını sineye
    çekenler de az değildir. Kimi yerde gelin, kocasının evine girerken
    “kaynanasının iki bacağı arasından geçerse saygılı olur“diye inanılmak,
    dolayısıyla insan onuru ayaklar altına alınmaktadır. Kimi yerde
    de “yeni doğan çocuğun ilk dışkısı, cin çarpmasın, nazar değmesin
    diye, yattığı odanın eşiği altına konulmakta, bazı yerlerde de bebeğin
    beşiğine mezarlıktan toprak getirilerek konulmaktadır.
    ATALAR YOLU
    - 67 -
    Kurşun dökmek, muska ve nazar boncuğu takmak gibi eski
    hurâfe ve bâtıl inanışların yanında; modern hurâfe ve çağdaş
    bâtıl inanışların da sosyete çevreleri, üniversite öğrencileri ve Batı
    kültürüyle yetişmiş insanlar başta olmak üzere, toplumda giderek
    yaygınlaştı(rıldı)ğını belirtmek gerekiyor. Burç taşları, şans ve
    uğur getireceğine inanılan çeşitli taş, yüzük, kolye veya boncuklar,
    sinema filmleri veya tv. dizilerindeki kahramanlara ait resim
    ve aksesuarlar, muska yerine uğur ve şifa kolyeleri, taşları, nazar
    değmesin diye elini kulağına tutup tahtaya vurmalar, aksırınca
    “çok yaşa“demeler ilk sayabileceğimiz modern gereçler ve tavırlardır.
    Tabii, bunların yanında cinciliğin modern şekli olan medyumluk,
    falcılığın bin bir çeşidi, burçların ve gök cisimlerinin insan
    kaderi üzerinde etkisi olduğuna/tanrılığına inanmanın bir yansıması
    olan burç falları, müneccimliğin modernize edilmiş şekli
    olan astroloji, felekle ve feleğin kadere etkisiyle ilgili inanış ve
    deyimler, ruh çağırma ve reenkarnasyon inanışları, insanın maymun
    soyundan geldiğine inanmak, İmanî hakikatlerin çoğunun
    bilimsel olmadığı, bilimin tek doğru ve gerçek mürşit olduğunu
    kabul, tabiat/doğa veya tesadüfe yaratıcılık atfetmek gibi bâtıl
    inanışlar ve modern hurâfeler...
    Türbe ve yatırlardaki mantık dışı hurâfelerin çağdaş ve modern
    şekillerini de televizyon izleyen herkes görmekte, mâtem törenlerini,
    andiçmeleri... bilmekte. Simokinli resepsiyonlar, tuhaf, saçma
    ve İslâm dışı kuralları olan törenler, seromoniler, âyinler, tapınmalar...
    Kolej ve üniversite mezunlarının keplerini havaya fırlatmaları,
    kıyâfet dayatmaları vb. zorunluluklar da resmî hurâfeler olarak
    sayılabilir. Bütün bunların yanında kapitalizm, komünizm, kemalizm,
    laiklik gibi her türlü beşerî ideolojiler, İslâm’a ters dünya görüşleri
    ve felsefî anlayışlar, tâğutî yaklaşımlar, Bel’amca yorumlar
    çağdaş bâtıl inançlar ve modern hurâfelerdir.
    Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı
    üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki ama, ataları bir şey düşünmeyen,
    doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna
    uyacaklar)?” 138. Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur: “Allah’ın
    izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği), akıllarını
    kullanmayanlara verir.” 139
    138 2/Bakara, 170
    139 10/Yûnus, 100
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    Bizden önce yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın
    içinde hem doğruların, hem de yanlışların olabileceğini kabullenmek
    gerekir. Bize intikal eden miras, hem bazı doğruları, hem de
    bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir. Bu miras, çeşitli siyasî ve
    itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda doğup yine çeşitli
    siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır. Bu mirasın
    intikalinde çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin
    de olduğunu unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin
    de birer insan olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz.
    O halde bize intikal eden mirası analiz etmeden, araştırmadan,
    Kur’an ve sahih sünnet terazisinde tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından
    geçirmeden kabul etmemek gerekir.
    İslâm dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin
    değişmeyen dinin temel esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken
    özellikleri ayırt edebilmesi ve kendilerini sürekli yenilemeleri
    gerekir. Dengelerin kısa sürede değiştiği bir dünyada mü’minlerin
    pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/şerhçi ve düşünemeyen
    kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır. Böylesi
    bir tablonun sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah,
    Kur’an’da hayra doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi
    gerektiğini beyan etmektedir: “Bir toplum, kendi durumlarını
    değiştirmedikçe şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez. Allah
    bir kavme kötülük murad ettimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten
    onların, O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.” 140
    Her konuda analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye
    Araplarının yaptığı gibi hayra doğru değişmeye, yenilenmeye
    karşı olmak, ataların yolunu körü körüne taklit etmek demektir.
    Câhiliyye Araplarına tebliğ edilen gerçek dine karşı çıkanların tavrı,
    tamamıyla İslâm’a karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i kerimelerde
    de sık sık atalar dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz
    edilir. Bu bağlılığın ne kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike,
    müslümanlar için de söz konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı
    kalmakla birlikte, çağın dilini ve çağın gündemini kendi lehimize
    kullanmak zorundayız.
    “Hayır, (ne bilgileri var, ne de kitapları.) Sadece: ‘Biz, babalarımızı bir
    din üzere bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’ dediler (Bütün delilleri
    bundan ibâret). İşte, böyle senden önce de hangi memlekete uyarıcı
    gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı bir din üzerinde
    bulduk; biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi. Ben size, babalarınızı
    üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi
    140 13/Ra’d, 11
    ATALAR YOLU
    - 69 -
    bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizinle gönderilen
    şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların
    sonu nasıl oldu?” 141 “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı
    bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: ‘Allah kötülüğü
    emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 142
    Hz. Peygamber (s.a.s.), müşrik Araplara yepyeni bir din sunmamıştı.
    Çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bazı yenilikleriyle bu
    din; İbrâhim’in (a.s.) ve ondan önceki peygamberlerin getirdiği
    Tevhidin/hak dinin aynısı idi. Ancak müşrikler İbrâhim’in (a.s.)
    dininin kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının hurâfe ve bâtıl
    inanışlarının inşâsı ile yeni bir din çıkarmış, onların tâkipçileri de
    araştırıp soruşturmadan aynı şeyi taklit etmişlerdi. Allah’ın dinine
    isnad edilen bu yanlışlıkları ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ
    bir peygamber gönderdi. O’ndan sonra artık bir peygamber gelmeyecek
    ama, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bize kalan tertemiz ve
    dupduru iki kaynak var (Kur’an ve Sünnet). Bu iki kaynak, devamlı
    bulandırılmak istendi. İlkine kimse dokunamadı, çünkü onun her
    her şeye kaadir bir koruyucusu var. “Kur’an’ı kesinlikle Biz indirdik;
    elbette onu yine Biz koruyacağız.” 143
    Ancak, ikincisi için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Peygamberimiz
    (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Kim Benim adıma
    yalan söylerse (hadis uydurursa) cehennemdeki yerine hazırlansın.” 144
    Buna rağmen insanlar bu kaynağı devamlı bulandırmaya çalışmış
    ve O’nun adına zaman zaman hadis uydurulmuştur. İslâm toplumunun
    içinde bulunan münâfıklar, İslâm kisvesi altında müslümanların
    kafasına şüpheler sokmaya çalışmış; bunun yanında hadis
    uydurma cür’et ve cesâretinde bulunamayanlar da kanaatleri
    doğrultusunda hikâye, kıssa ve menkıbeler uydurarak kafalarına
    göre bir İslâm şekillendirmeye çalışmışlardır.
    Hikâyecilerin İslâm tarihinde yaygın bir yeri vardır. Hz. Ali, bu
    kıssacıları câmiden kovmuş, onların bu yolla din kaynağını bulandırmasına
    izin vermemiş, ama ondan sonra yine bu olay devam
    edegelmiştir. Felsefecilerin, Kelâmcıların, tasavvufçuların kaynağa
    soktukları yanlışlar, halkın hikâye ve hurâfelere düşkünlüğü,
    İslâm’a vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı. Her ne kadar, ana
    141 43/Zuhruf, 21-25
    142 7/A’râf, 28
    143 15/Hicr, 9
    144 Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33, Enbiyâ, 50, Edeb 109; Müslim, Zühd 72; Ebû
    Dâvud, İlim 4; Tirmizî, Fiten 70, İlim 8, 13, Tefsir 1, Menâkıb 19; İbn Mâce,
    Mukaddime 4; Dârimî, Mukaddime 25, 46; Ahmed bin Hanbel, 2/47, 83,
    133, 150, 159, 171
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    kaynakları bulandırmadan, dini eksiltme ve ona ilâvelerde bulunma
    gibi cinâyetleri işlemeden, sahih din anlayışı; her asırda az
    veya çok insan tarafından takip edilse de, genel halkın çoğunluğu
    vahyi yanlış anlamış insanlardı.145 Bu konuda suçun büyüğü, halktan
    daha çok, onlara yanlış dini öğreten, ya da halkın yanlışlarını
    düzeltmeye çalışmayan etkili ve yetkililerde, şeyh, başkan, ağabey,
    hoca ve tebliğcilerdedir.
    “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey düşünmeyen,
    doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?”146 Bizim
    dinimiz, acezelerin, meczupların dini değildir. Geleceği beklerken
    bu gününü unutanlar da bize yabancıdır. Atalarının dinleri, yaptıkları
    ile övünmekle yetinenler de. Çünkü peygamber oğlu olmak
    bile kurtuluş için yeterli değildir. Dinimiz, geçmişin sanıkları ve
    tanıkları kaybolmuş dâvâlarının kavgasından da ibâret değildir.
    Din, Allah’ın, Peygamberi vâsıtasıyla bize bildirdiği, eksiği ve fazlası
    olmayan Kitapta yazılı olandır; Peygamber’in bize tebliğ ettiğinden
    ibârettir. Hz. Peygamber ve O’nun dostları, bize bu dinin
    pratiklerini göstermişler ve O’nun sahih sünneti tevârüs edilerek
    bize ulaşmıştır.
    Toplumların câhiliyye dönemlerinden kalma gelenekleri dinimizin
    bir parçası değildir. Kuşkusuz onların, tevhide/vahdâniyete
    karşı olmayanlarını koruyabilir ve geliştirebiliriz. Ancak, kendi
    atalarımızdan, ırkımızın ve halkımızın geleneklerinden gelen her
    özellik dinimizin bir parçasını oluşturmayacaktır. Atalarımızın yaşadıkları
    zaman, mekân ve şartlar farklıdır. Geçmiş zamanı tekrar
    etmek mümkün değildir. Biz bu gün Kur’an’ı, burada ve bu şartlarda
    yaşamak, onun için de eskiyi tekrar etmek değil; yeniden,
    Kur’an’da belirtilen sorumluluğumuzu asrın idrâkine söyletmek
    zorundayız. Uzunca süren bir fetret döneminin, esâret, yoksulluk
    ve sapma döneminin ardından, bu gün dini anlama ve yaşama
    mücâdelesinde yığınla İsrâiliyat ve nefsimize kolay gelen, atalarımızın
    örflerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmeye kalkışmak,
    bizi çok farklı mâceralara sürükleyebilir. Bugünkü iletişim akışı
    içinde, medyanın; uzun boyluları cüce, cüceleri uzun boylu gösteren,
    hâinleri kahraman, kahramanları hâin olarak tanıtan konkav
    ve konveks aynaları arasında gerçeği yakalamak için yoğun çaba
    göstermek zorundayız.
    145 Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller,
    s. 47-52
    146 2/Bakara, 170
    ATALAR YOLU
    - 71 -
    Eskilerin 32 ya da 54 farzdan ibâret din telakkileri ile bu günü
    açıklamak mümkün değildir. Daha önceki dönemlerin siyasal ve
    sosyal şartları içinde şekillenen din anlayışının, günümüzde dini
    yeniden aslî yapısına döndürme gayreti içindeki insanlar için kesin
    ve mutlak bir örnek teşkil etmesi düşünülemez. Ancak, tarihî
    bilgi ve belgeler, tarihî tecrübeler de hiçbir zaman görmezlikten
    gelinecek olaylar değildir. Gelenekleri aynı ile tekrarlamaya çalışmak
    gibi, geleneklerden kesin olarak koparak, geçmişi, geçmişin
    birikim ve tecrübelerini görmezlikten gelmek de bize bir şey kazandırmaz;
    çok şey kaybettirir.
    Tarih, övgü ya da sövgü kitabı değildir. Sanıkları ve tanıkları
    kaybolmuş bir dâvâda kahramanlar ve hâinler üretmek, bize bir
    şey kazandırmaz. Onlar, bizden önce gelip geçen bir topluluktu,
    onların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız bizedir. Tarihi, bugünümüzü
    inşâ ederken bir tecrübe alanı olarak ciddiye almamız
    gerekir. Kahramanlar üretmek adına ihânetleri görmezlikten gelmek,
    ihânetlerden söz ederken faziletleri görmezlikten gelmek,
    tarihte kalanlar için hiçbir şeyi değiştirmez; ama bize birçok şeyi
    kaybettirir. Tarihi, bu günlerini ispat için malzeme olarak kullananlar
    ve tarihî gerçekleri çarpıtanlar, hem kendi geleceklerini ve
    hem de toplumun geleceğini karartırlar. Zaman içinde doğruluğunu
    kanıtlamış, insanların ortak faziletini oluşturmuş, berraklaşmış
    değerlere elbette sahip çıkmak, dürüst herkes için ahlâkî bir
    görevdir.
    “İnsanlardan kimi de vardır ki, ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’
    derler; oysa inanmamışlardır. Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar.
    Hâlbuki yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar. Onların kalplerinde
    hastalıkr vardır...” 147 Nasıl, kimi zaman insanlar katil ruhlarının
    üstüne cihad elbisesi giyerek din adına cinâyetler işleyebiliyorsa,
    kimi zaman da şeytan aklımızı çelip bize birtakım fantezileri din
    gibi göstererek onları kafamıza sokmaya çalışmaktadır.
    “Onlar kalbimiz temizdir” diyerek kendilerini aldatmaktadırlar.
    Hayatlarına, dinlerine göre yön vermek yerine, hayatın içinde
    buldukları şeyleri kendileri için din haline getirmektedirler. İslâm
    adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi, İslâm adına sağcılık,
    İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm, İslâm adına laiklik...
    İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise Allah’ın
    rızâsı değil; çağın icapları tayin etmekte ve çağın icaplarına göre
    te’vil edilmek sûretiyle sürekli değişen bir din anlayışı ortaya çıkmaktadır.
    147 2/Bakara, 8-10
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    Elbette Kur’ân-ı Kerim, kıyâmete kadar bâki kalacağına göre,
    çağın getirdiği yeniliklere karşı İslâm’ın mesajı olacaktır. Müslümanların
    bilgileri ve tecrübeleri geliştikçe Kur’ânî anlayışları
    da gelişecektir. Ancak, burada çağın gereklerinden yola çıkarak
    Kur’an’ı te’vil etmek değil; Kur’an’dan yola çıkarak çağı yorumlayıp
    onu meşrû bir yoruma tâbi tutmak zorundayız. Reddettiğimiz
    şeyin doğrusunu, savunduğumuz şeyin delillerini ortaya koymamız
    gerekir.
    Birinci yolda, yani çağın gereklerini din zannetmede bireyin
    aktif, entelektüel bir katılımı yoktur. Sadece dinini te’vil etmek
    sûretiyle edilgen bir yola girmektedir. Şuurlu bir müslüman ise,
    İslâmî sorumluluk şuuru ile olayı yeniden yorumlamak ve onu tashih
    ederek ona yeni bir biçim vermek durumundadır. Sağcılığın
    dine eklenmesi, ya da Arap ülkelerindeki ve özellikle Libya’daki
    solcu müslümanlık iddiaları, dini te’vil gayreti, dini moda akımlarla
    sentez etme gayretini belgelemektedir.
    Demek ki sentezcilik modası, sadece dini ırkla sentez etmek
    değil; dini şahsî kanaatlerimiz, lider ve örgütlerimizle ve de aynı
    zamanda, birtakım çağdaş felsefî akımlar, moda ideolojilerle, kavramlarla
    sentez etme gayretleri de gözükmektedir. Bütün bunlara
    karşı uyanık olmak zorundayız. Eğer her şeyi bu kadar birbirine
    karıştıracak olursak, sonra bu işin içinden çıkamayan insanlar, bal
    peteğindeki lafza-i celâl yazısının hikmeti üzerinde gereğinden
    fazla kafa yorarak, imtihan olmak için geldikleri dünyanın gerçeklerinden
    koparlar ve sorumluluk duygusunu yitirerek inançlarını
    eyleme dönüştürme irâdesini kaybederler.
    Hacca giden biri teraziye el sürmemeli imiş. Artık o, Allah
    adamı olduğundan, dünya menfaati ile işi olmazmış. Kim uydurmuşsa...
    İyi bir tüccar, nebîlerle birlikte haşrolmayacak mı? Bizim
    dinimiz, bu dünya ile ilgilidir. Bize âhiretin sırlarını açıklar; ama ve
    bu dünyada yaşanmak üzere, bu dünyadaki insanlar için inmiştir.
    Câmide dünya kelâmı konuşulmazmış. “Din nasihattir (nasihatten
    ibârettir).” 148 diyen bir dinin tebliği, anlaşılması için dünya
    kelâmı konuşmadan nasıl nasihatleşeceğiz? Câminin asr-ı
    saâdetteki hayatın hemen her alanıyla ilgili fonksiyonu, dünyayı
    ve dünya kelâmını dışlayarak nasıl icrâ edilecektir? Din ve dünya
    işlerini birbirine karıştırmayacakmışız. Gerçeğini bilmediğimiz
    âhiret işlerine bu dünyayı nasıl karıştırabiliriz ki!? Bizim dinimiz
    konuşmamızı, ticaretimizi, ekonomik ve sosyal ilişkilerimizi, her
    şeyi kapsar. Yaptığımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız,
    148 Müslim, İman 55; Ebû Dâvud, Edeb 67
    ATALAR YOLU
    - 73 -
    söylediğimiz ve söylememiz gerekirken söylemediğimiz her şeyi!
    Kimine göre din sadece vicdan özgürlüğü gibi bir şey. Bunlar
    din ve vicdan özgürlüğünün ayrı ayrı şeyler olduğunu bile bilmeyecek
    kadar zekâ sorunu olan insanlar... Din Allah’la kul arasında
    imiş. Bu din, kimin dini ise, kim uydurdu ise... Her din, kendi bağlılarını
    birbirleri arasında hukuk sahibi kılar. Onlarınkisi şeytanın
    uydurduğu hayal âleminde olan bir din... Elbette kimsenin kalbini
    yarıp bakmadık ama, Allah’ın kitabı Kur’an, müslümanları kardeş
    yapmak sûreti ile birbirleri üzerinde hak sahibi yapmadı mı?
    Dini dünya hayatının dışına itme iddiası, şeytanı bile güldüren
    bir komedi olsa gerekir. Allah, peygamberlerini bizim gibi birer
    beşer olan insanlardan seçip gönderdi. Dinin bütün hükümleri,
    bu dünya içindir, bu dünyada uygulanır. Âhiret, sadece geleceğe
    ilişkindir; cennet ve cehennem, bu dünyadaki amellerimizin
    sonucu olarak varacağımız yerdir. Bu gün yaşanacak gerçek, bu
    dünya ile ilgilidir. Öbür kısmı, haber verilen gerçektir. Dini dünya
    hayatından soyutlamak, dini yok etmekle eş anlamlıdır. Bu bir
    inkârdır, küfürdür!
    Onlar bilmedikleri bir dine iman ettiklerini sanıyorlar. Onu
    kendi gönüllerince süslüyor ve ona şeytanlarının söylediği şekilde
    bir muhtevâ kazandırıyorlar. Eski putperest toplumlarda zenginlerin
    kendi adlarına özel tanrılar, özel putlar edinmeleri gibi...
    Din, onlar için bir nazar muskası gibi bir şeydir. Kalplerinin temiz
    olduğunu sanıyorlar, ama şeytan kalplerine yuva yapmış. 149
    Bu Din Benim Dinim Değil!
    Bugün okullarda öğretilen mecburî din ve aynı şekilde câmilerden
    halka empoze edilmeye çalışılan, yine dinde reform gayreti
    sahiplerinin yaymaya çalıştıkları sahte bir din sözkonusudur.
    Bu sahte dinle bırakın müslüman olmayı, hıristiyan olmak bile
    mümkün değil. Hatta dinsiz bile olunamaz, ancak din düşmanı
    olunabilir. Bugün hıristiyan misyonerliğinden daha korkunç olan
    radyodan, TV’den, kimi bürokratların, sözde aydınların ağzından
    kafasını uzatan şeytanın tebliğ etmeye çalıştığı bu sahte dindir.
    Amaç, devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek.
    Yeni Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle
    tesbit edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların
    dışındaki dine “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak.
    Cumhuriyet çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş,
    149 A. Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, s. 49-52
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    Türk standartlarına uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye
    (tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!)
    vatandaşlar yetiştirmek.
    Laiklik, batı kökenli bir kelime... Batı şartlarında ortaya çıkmış
    ve o şartlarda mümkün olan bir şey. Kaldı ki, bugün birçok
    batılı ülke laiklik ilkesine bağlı değil. Hele Türkiye’deki laiklik, onlar
    için çok yabancı. Ama müslüman Türk halkı ille de laik olmak
    zorunda... Laikliği batı şartlarında bile mümkün kılmak sorunken,
    müslüman bir toplumda nasıl mümkün olabilir? 23’den beri bunun
    yolu aranıyor. Önce dini yasaklamak istediler, olmadı. Kaleyi
    içeriden fethetme yolunu denediler, tutmadı. Okullara zorunlu
    din dersi koyarken, maksatları, dini yaymak ve güçlendirmek
    değil; halkın elindeki kitabı almak mümkün olmadığına göre,
    dini öğreten kitabı kendileri yazıp öğretmek, dini yeniden yorumlamak
    ve standardize etmek.
    Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre,
    din devlete uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak
    için imamın papaza, caminin kiliseye, Kur’an’ın da İncil’e benzemesi
    gerekiyordu. Bütün gayret de onun için… Yani, hıristiyan
    gibi (hatta dinsiz gibi) yaşayacak, yine de müslüman gibi ölüp törenle
    müslümanca gömülecektiniz… Âhiret, dinin alanına girdiği
    için, öldükten sonra imama teslim olacaktınız; yaşarken Sezar’lara,
    tanrının tüzel kişilik kazanmış hali olan iktidar irâdesine! Bu,
    aslında laiklik filan değil; doğrudan doğruya din düşmanlığı idi
    aslında.
    Liselerde Din Dersi Eğitimi ve Ders Kitapları: Resmî anlayışa
    göre laiklik, kesin doğru olduğu için, laiklik müslümanlığa değil;
    müslümanlık laikliğe uydurulacaktı. İşte, zorunlu din dersleri bu
    irâdenin eseri idi. Elbette bu Din dersi de bu temel felsefenin ürünü
    olacaktır. Türk milli eğitiminin temeli ve alâmet-i fârikası “gökten
    indiği söylenen kitaplardan ilham almayacaktır!” Atatürk’ün
    müslümanlara hoş gelir gibi gözüken sözleri ise, icraatta ve pratik
    hayatta, o zamanın şartlarına göre söylenmesi gereken politikacı
    Atatürk’ün sözleri olarak mülâhaza edilerek, resmî belgelere
    geçen ve bizzat Atatürk’ün özel hayatında ve düşüncelerinde ifadesini
    bulan din telakkîsi esas alınacaktır.
    İlköğretim ve Ortaöğretim kurumlarında okutulan Din
    Kültürü ve Ahlâk Bilgisi ders kitaplarında en fazla iktibas edilen
    görüş Atatürk’ün görüşleridir. Bunu âyet ve hadisler izlemektedir.
    Atatürk’ün görüşleri, hem metin aralarında, hem de ayrıca blok
    olarak geniş ve uzun bölümler halinde verilmektedir.
    ATALAR YOLU
    - 75 -
    İlköğretim ve Liselerde (tabii İmam-Hatip Liselerinde de) okutulan
    Din derslerindeki konular: Biraz İnkılap Tarihi, biraz Yurttaşlık
    Bilgisi ve biraz da dinlerin ortak yönlerinden birkaç örnek;
    yalan söyleme, hırsızlık yapma, israf etme, âmirlerine itaat et.
    Taassup yasak. Meselâ kadınların cemiyete karışmalarına karşı çıkmak
    taassuptur. Atatürk taassubu reddeder, Kur’an da, peygamber
    de reddeder. Kur’an, “âmirlerinize itaat ediniz” der...
    Meselâ, kitaplarda fâiz, cihad, başörtüsü, şarap gibi şeyler yok.
    Bir öğrenci, “mâdem namaz farz, namaz kılmak istiyorum” dese,
    disipline verilir: “Ne demek istiyorsun sen?! Din, kalp temizliğidir.
    İlim ibâdetten önemlidir. Nöbet ibâdetten önemlidir!...”
    Hakikatin kaynağı ve ölçüsü, Atatürk’ün sözleri olduğu için,
    zorunlu din derslerinin kaynağı da bulunmuş. Atatürk diyor ki:
    “Her fert, dinini, dininin buyruklarına uymayı, imanını öğrenmek
    için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur.” Mâdem öyle, haydi dinin
    pratikleri için okullarda açsanıza mescidleri... İşleri geldiği yerde,
    işlerine geldiği kadar, işlerine geldiği zaman... İsterlerse kitaplarının
    bu sayfasını okurlar, isterlerse başka bir sayfasını. Herkese
    göre hazır sözleri vardır.
    Ne diyordu Celal Bayar: “Atatürk’ü sevmek ibâdettir.” Bu
    adamların gözünde Atatürkçülük bir dindir. Sevgileri bir tapınmanın
    tezâhürüdür. Bu kişilerin kafasına göre Türkiye’de Kemalist
    teokrasi vardır. 1948’de basılan Türk Dil Kurumu’nun Türkçe
    Sözlüğündeki din maddesi de öyle değil mi idi: “Kemalizm: Türklerin
    dini.” Haydi öyle ise laiklik adına Atatürkçülüğü devletten
    ayırsanız ya! Türbeleri ziyaret gericilikti. En büyük anıt mezarı
    onun için yapıp mezar ziyaretini devlet töreni haline getirdiler.
    Atatürk’ün din hakkındaki görüşleri ve dine konu olan olaylarla
    ilgili düşünceleri Din dersi kitaplarında çok geniş yer kaplamaktadır.
    Atatürk iyi bir müslüman mı, yoksa TSE damgalı bir dinin,
    Allah ve peygamberden önce ya da sonra gelen bir diğer şartı
    mı?... Burada öyle anlaşılıyor ki, asıl belirleyici olan Atatürk’tür.
    Çünkü Kur’ân-ı Kerim ya da peygamberin sözlerinden Atatürk
    ilke ve inkılapları ile çelişenlerin bu kitaplarda yeri yoktur ve olamaz
    da. 150
    Modern Hurâfe ve Bâtıl İnanışlar İçin Diğer Bir Örnek
    Kemalizm; Resmî Din mi? Atatürk’e Tanrı veya Peygamber
    Diyenler: Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin dine bakış tarzını
    öğrenebilmek için, önce, okullarda çocuklarımıza okutulan tarih
    150 Abdurrahman Dilipak, a.g.e. s. 52-62
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    kitaplarına, sosyoloji kitaplarına bakmak lâzım. İstanbul’da 1931
    yılında, Devlet Matbaası’nda bastırılan Orta Zamanlar Tarihi’nde
    İslâmiyet ve Hz. Peygamber (s.a.s.) aleyhinde yazılanlar, en koyu
    münkirleri bile utandıracak seviyesizliktedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında,
    devletin resmî ideolojisinde İslâmiyet’in yeri yoktur. Çünkü
    “İslâm birtakım zevâta göre eskimiştir!”, “Hz. Muhammed
    (s.a.s.) nihayet bir çöl bedevîsidir”, “İslâmiyet’in yerine yeni bir din
    koymak lâzımdır ki, o da Kemalizmdir.” Nitekim Edirne milletvekili
    Şeref Aykut’a göre Kemalizm dininin altı esası, altı oktan ibaretti.
    Yani “Kemalizm dini, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, inkılâpçılık,
    devletçilik, laiklik ve halkçılık prensiplerine dayanmalıydı.”
    Kemalizmin, yeni bir din olarak yayılmasında Şeref Aykut
    yalnız değildi. İyi ama bu dinin peygamberi kim olmalıydı? Bu
    sorunun cevabını Behçet Kemal Çağlar verdi: Mustafa Kemal
    Atatürk! Behçet Kemal, Süleyman Çelebi’nin meşhur Mevlid’ini
    Atatürk’e uydurmakta ve çıktığı Anadolu il ve ilçelerinde, başına
    topladığı kalabalıklara Atatürk Mevlidi’ni okutmakta hiçbir sakınca
    görmedi.
    Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan
    İslâm âmentüsü karşısına, Kemalizm’in yeni âmentüsünü çıkardılar.
    Bazı devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!)
    âmentüyü şöyle yazarak ilân ettiler:
    “Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var
    eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına,
    mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına
    iman ederim.”
    Halk, “halkçı” Kemalistlerin bu dehşetli dalkavukluklarından
    nefret ediyordu. Din ve dünya işlerini birbirinden ayırmaya çalışan
    Atatürk ise, kendisine takılan bu dinî sıfatlar karşısında şaşırıp
    kalıyordu. 151
    Bid’at; Anlam ve Mâhiyeti
    ‘Bid’at’, ‘ibdâ’ kökünden türemiştir. İbdâ, önceden yapılmış bir
    şeyi örnek almaksızın yapma ve icat etme demektir. Buna göre
    ‘bid’at’ sözlükte, daha önceden bir örneği olmaksızın yapılan,
    sonradan icat edilen şey (muhdes) demektir.
    Kavram olarak ‘bid’at’; Şeriata karşıt olması sebebiyle onunla
    ters düşen ve onda bir fazlalık ya da noksanlığa neden olan şeydir.
    Bid’at Sünnetin zıddı olarak kullanılmaktadır ki, Şârî’nin (din
    151 Yavuz Bülent Bakiler, İslâmiyat cilt 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    ATALAR YOLU
    - 77 -
    koyucunun) açık ya da dolaylı, sözlü ya da fiilî izni olmaksızın,
    dinde sahâbeden sonra ortaya çıkan eksiltme ya da fazlalaştırmadır.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “(Dinde) Sonradan ortaya
    çıkan her şey bid’at’tır; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık
    insanı ateşe sürükler.”152; “Allah (c.c.) bid’at sahibinin, orucunu, namazını,
    sadakasını, haccını, umresini, cihadını, (hayır yoluna) harcamasını,
    şâhidliğini kabul etmez. O, kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.” 153
    Bu kadar tehlikeli ve imandan ayırıcı olan bid’at konusunda
    müslümanların doğal olarak duyarlı olmaları gerekir. Allah (c.c.)
    kendi dini olan İslâm’ı peygamberinin tebliği ile insanlara ulaştırmış
    ve onu tamamlamıştır.154 Hz. Muhammed (s.a.s.) yaşayarak ve
    uygulayarak İslâm’ın ne olduğunu ortaya koymuştur. Hiç bir insanın
    bu dine müdâhale hakkı yoktur; kimse ne dinden eksiltme
    yapabilir ne de ona bir şey ilâve edebilir. Sonradan ortaya çıkan
    ve yetkili ilim adamları tarafından yapılan ictihâd (fetvâ verme)
    ise, dine ilâve değil; dinî hükümleri sistemleştirme ya da yeni sorunlara
    Kur’an ve hadislerle cevap bulabilme gayretidir.
    Ancak, değişen zamana göre, gelişen ilimler doğrultusunda
    yeni yeni şeyler icat edilir, yeni buluşlar ve teknikler, hatta yeni
    görüşler ortaya çıkabilir. Bid’at’ın sözlük anlamına takılarak, yeni
    ortaya çıkan her şeye bid’at demek mümkün değildir. Bu hem
    Din’i anlamamak, hem de Din’in mubah (helâl) alanını haksız olarak
    daraltmak, Din’in uygulanmasını zorlaştırmaktır.
    Bid’at’ı bu şekilde anlayanlar günlük hayata biraz da zorunlu
    olarak giren yenilikleri bid’at kelimesiyle bağdaştırmanın yoluna
    gittiler ve bid’at’ı, ‘hasene-güzel’ ve ‘seyyie-kötü’ diye ikiye ayırdılar.
    Hatta bazı bilginler daha da detaya inerek bid’atleri; vâcip,
    haram, mendup, mekruh ve mübah olmak üzerer beş kısma ayırmışlardır.
    Bid’at’ı dar kapsamlı olarak, yani kavram anlamıyla alanlar,
    onu inanç ve amellerde dine yapılan ekleme ve eksiltme olarak
    tanımlamışlardır. Böyle düşünenlere göre, dinî bir özelliği olmayan,
    insanların dünyalık işleriyle ilgili, İslâm’ın mubah dediği
    alana giren şeyler bid’at kapsamında değildir. İnsanların örf olarak
    yaşattıkları Din’e aykırı olmayan âdetler, sonradan gerek bir
    152 Müslim, Cum’a 43, hadis no: 867, 2/592; Ebû Dâvûd, Sünne hadis no: 4606,
    3/201; İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 45-46, 1/17; Nesâî, Iydeyn 22,
    3/153
    153 İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 49, 1/19
    154 5/Mâide, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    ihtiyacı karşılamak, gerekse ilmî araştırmalar sonucunda geliştirilen
    icatlar, üretimler, bazı kurumlar, ya da fikirler bid’at alanının
    dışındadır.
    Kimileri, hasene (güzel) dedikleri bid’at’ı, Din’e bir ekleme
    olarak ele almazlar. Bunu Peygamberimizin haber verdiği ‘güzel
    bir çığır açma’ hadisine dayandırırlar. “Kim benden sonra terkedilmiş
    bir sünnetimi diriltirse, onunla amel eden herkesin ecri kadar o kimseye
    sevap verilir, hem de onların sevabından hiç bir şey eksiltmeden. Kim de
    Allah ve Rasûlünün rızâsına uygun düşmeyen bir sapıklık bid’at’ı icat
    ederse, onunla amel edenlerin günahları kadar o kişiye günah yüklenir,
    hem de onların günahlarından hiç bir şey eksilmeden.” 155
    Onlar, teravih namazını cemaatle ve yirmi rek’at kılınmasına
    bid’at diyenlere Hz. Ömer (r.a.)’in “ne güzel bid’at!” demesini
    delil olarak alırlar. Hâlbuki Hz. Ömer (r.a.) bid’ate güzel demedi,
    tam tersine; “teravihin bu şekilde kılınması bid’at değildir. Eğer
    siz kendi fikrinize göre ona bid’at diyorsanız, o zaman bu ne güzel
    bid’at’tır” demek istemişti.
    “Her yeni uydurma bid’at’tir” hadisinden, Dinin esaslarına, Hz.
    Peygamber’in ve O’nun ilk dört halifesinin yollarına uymayan şeyler
    anlaşılmalıdır. Bu bid’atler, Hz. Peygamber’in Sünnetinin ortaya
    koyduğu ilkelerle uyuşmaz, onlara aykırıdır. Hatta bu bid’atler,
    bir şer’î (dinî) hükmü kaldırırlar, yerine kendileri yerleşirler.
    Bid’ati, iyi ve kötü diye ikiye ayırmayan, onu dar kapsamlı
    yani kavram anlamıyla alanlar bu yorumlara katılmayarak derler
    ki; Yukarıda geçen ‘Sünnetin diriltilmesi (ihyâ edilmesi)’ yeni bir
    şey icat etmek değildir. Unutulmuş bir sünneti yeniden hayata
    kazandırmaktır. Hz. Ömer’in (r.a.) terâvih namazıyla ilgili uygulaması
    da yeni bir ibâdet çeşidi veya sonradan ortaya çıkmış bir
    uydurma değil; örneği Peygamber’in hayatında görülen ve O’nun
    tavsiye ettiği bir ibâdetin sürekliliğini sağlama düşüncesidir.
    Bid’at Din’de temeli olmayan inançları ve ibâdet şekillerini
    İslâmî bir kılıfla İslâm’a yamamaktır. İslâm dışı görüş, inanış ve
    tapınmaları İslâm’a mal etmektir. Bunları yapanlar yaptıkları işin
    Din’e aykırı olduğunu bile kabul etmezler. Bundan dolayı Süfyân-ı
    Sevrî ve bazı âlimler şöyle demişlerdir: “Bid’at, İblis’e, mâsiyetten
    (günâh işlemekten) daha sevimlidir. Çünkü bid’atin tevbesi olmaz,
    hâlbuki kişi günâhından dolayı tevbe edebilir.” “Bid’atin tevbesi
    olmaz” sözünün mânâsı şudur: Allah (c.c.) ve Rasûlünün (s.a.s.)
    155 İbn Mâce, Mukaddime 15, hadis no: 209-210, 1/76. Bir benzeri için bk. Müslim,
    İlim 16, hadis no: 2674, 4/2060; Tirmizî, İlim 16, hadis no: 2677, 5/45
    ATALAR YOLU
    - 79 -
    ortaya koymadıkları bir şeyi din edinen kimseye amelleri süslü
    gösterilir. O yaptıklarını doğru zannetmeye başlar. Kötü amellerini
    güzel görmeye devam ettiği sürece de tevbe etmiş olmaz. Her
    şeyden önce tevbenin başlangıcı; kişinin işlediği fiilin tevbe etmesi
    gereken kötü bir amel olduğunu kabul etmesi, ya da tevbeyi
    gerektirecek denli vâcip veya müstehab bir dinî emri terkettiğini
    bilmesidir. Bir kişi, kendi yaptıklarını güzel görmeye devam ettikçe
    tevbeye ihtiyaç duymaz.
    Bid’at ehlinin tevbe etmesi, Allah’ın ona hidâyeti göstermesi
    ile mümkündür. Bu da ancak kişinin bildiği Hakk’a uyması ile
    gerçekleşebilir. “Bildiği ile amel edene Allah (c.c.) bilmediği şeyleri de
    öğretir.”156 Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Doğru yolu bulanların
    Allah hidâyetlerini artırmış ve onlara takvâlarını (Allah’tan korkup sakınmalarını)
    vermiştir.” 157
    Peygamberimiz’in deyişiyle bütün bid’atler merduttur (reddedilmiştir).
    Hiç birinin İslâm’a göre bir değeri ve hükmü yoktur.
    Çünkü böyle bir şey, İslâm’da eksiklik veya fazlalık olduğu düşüncesine
    dayanır. Hâlbuki Din Allah (c.c.) tarafından insanlar için
    beğenilip gönderilmiş ve tamamlanmıştır. Onda eksik veya fazla
    bir şey yoktur. Bid’atçıların bir kısmı Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı
    inanç ve amelleri uydurup İslâm’a sokarlar, onları Din’denmiş
    gibi sunarlar. Bazıları da İslâm’ı daha iyi yaşamak, daha dindar
    bir müslüman olmak amacıyla yeni ibâdet ve inanış türleri uydururlar.
    Her iki tutum da yanlıştır. İnsanlara düşen görev, İslâm’ın,
    olmayan eksikliklerini bulup kendi akıllarınca o eksiklikleri gidermek
    değil; İslâm’a hakkıyla teslim olarak ellerinden geldiği kadar
    onu yaşamaktır. Unutmamak gerekir ki hiç kimse İslâm’ı Hz.
    Muhammed’den (s.a.s) daha güzel yaşayamaz, O’ndan fazla dindar
    olamaz.
    ‘Güzel bid’at, kötü bid’at’ tanımları net değildir. Hangi inanış,
    hangi amel ve âdet bid’attır, hangisi güzeldir, hangisi kötüdür?
    Bu gibi değerlendirmeler kişilere ve kültürlere göre değişebilir.
    Bid’atin sınırlarını kim ve nasıl çizecek? Tarihte ve günümüzde
    hemen hemen her grup (hizip) kendi düşündüğünün ve yaptığının
    doğru, diğerlerinin yaptıklarını yanlış görmektedir. Herkes
    görüşlerini ve eylemlerini Kur’an ve Sünnete dayandırma iddiasındadır.
    Hiç kimse de yaptığının bid’at olduğunu kolay kolay kabul
    etmez.
    Onun için bu konuda da dikkatli olmak ve her şeye bilmeden
    156 Ebu Nuaym, Enes b. Malik’ten, nak. İbn Teymiyye, Takvâ Yolu, s: 14
    157 47/Muhammed 17; ayrıca bk. 4/Nisâ, 66-68; 57/Hadîd, 28; 5/Mâide, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    ‘bid’at’ demek, ya da o şey gerçekte bid’at ise onu da İslâm’dan sayma
    yanlışlığına düşmemek gerekir. Kur’an’ı ve Hz. Muhammed’in
    (s.a.s.) yaşayıp tebliğ ettiği Din’i iyi bilirsek; bid’atleri daha iyi tanıyabiliriz.
    Peygamberimiz’den sonra ortaya çıkan bütün fikirlere,
    icatlara, kurumlara, yani her şeye -kavram anlamında- bid’at demek
    yanlış olduğu gibi, din kılıfı geçirilmiş sonradan ihdas edilmiş
    şeyleri de kabul etmek mümkün değildir.
    Meselâ, mezar ziyareti ibret verici ve sevaptır; ama, türbeye
    veya mezarın yanındaki bir şeye çaput bağlamayı, mezardaki
    ölüden bir şey dilemeyi nereye koyacağız? Zikir yapmak, Allah’ı
    her an ve bütün ibâdetlerle anmak, hatırlamak Kur’an’ın emridir;
    ama, kolkola girerek, yatıp kalkarak, ayılıp bayılarak, kendinden
    geçerek, feryat ederek zikretme(!) davranışlarının delilini
    nerede bulacağız? Âlimleri dinlemek, derslerinden, sözlerinden,
    ahlâklarından ve ilimlerinden faydalanmak güzeldir, gereklidir
    de. Ancak “bir âlime, bir şeyhe bağlanılmadan, ömür boyu onun
    peşinden gidilmeden İslâm yaşanmaz“, “şeyhi olmayanın mürşidi
    şeytandır“ gibi iddiaları nereye koyacağız? Ölünün arkasından
    duâ etmek, onu hayırla anmak güzeldir. Ama onun arkasından
    yapılan kırkıncı, elli ikinci gece ve mevlid merasimlerini hangi
    âyete ve hadise dayandıracağız? İslâm’da biat (seçim), şûrâ, din
    hürriyeti, hoşgörü ilkelerinden hareketle; şirk ve zulüm düzenlerini,
    İslâm’a aykırı yapılanmaları İslâmî sayabilir miyiz? Hoşgörünün
    sınırları; sapıklıkları, isyanları, Din’e hakarete varan tavırları
    kabullenmek midir?
    İslâmî olmadığı halde İslâm kılıfıyla sunulan bütün inanç,
    amel, tavır ve anlayışlara karşı duyarlı olmak zorundayız. Bunlar
    Din’den olmadığı halde ona sokulan bid’at ve hurafelerdir. Her bir
    bid’at, müslümanın hayatından bir sünneti alıp götürür. Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in Sünnetini iyi tanıyanlar ve onu bir hayat olarak
    yaşayanlar bid’atlerin tuzağına düşmezler. 158
    Bid’at, bir nesneyi yeniden peydahlamak mânâsına gelir. Örneği
    ve benzeri olmayan bir şeyi ortaya çıkarmak, üretmek demektir.
    Yeniden vücuda getirmenin olumsuz yönlerini ifade için
    bid’at sözcüğü kullanılmaktadır. Türkçedeki “türedi” kelimesi,
    bunun tam karşılığıdır. Kur’an’da bid’at kelimesinin kavramsal
    ve kurumsal mâhiyette ele alındığı âyete bakarsak, konu daha iyi
    anlaşılacaktır: “Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik.
    Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik;
    ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları
    158 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 87-91
    ATALAR YOLU
    - 81 -
    (ibtedeû, bid’at icat ettikleri) ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat
    kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği
    gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden
    çoğu da fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.”159 Peygamberler tarihinde
    bid’ate/türediliğe örnek olarak hıristiyan ruhban sınıfının icat
    ettiği ve sonra da ilkelerine saygılı olmadıkları ruhbanlık gösterilmektedir.
    Bid’atin omurgasını tanımamızı sağlayan bu âyet gösteriyor
    ki, bid’atler:
    1. İyi niyetle, Hak rızâsı kazanmak gâyesiyle icat edilebilirler;
    bu, onların bid’at olmasını engellemez.
    2. Bid’at olarak ortaya çıkarılan şeye bir süre sonra bizzat onu
    icat edenler bile uyamazlar.
    Böylece, dikkatler şu iki noktaya çekilmektedir: Bu dinin
    Peygamber(ler)i de,160 kavramları ve kurumları da bid’at/türedi
    değildir. Bu bir dindir ki, Yaratıcı onu ilk insanla başlatmış ve asırlar
    boyunca insanı onun değişmez, zaman üstü ilkeleriyle eğitmiştir.
    Bu ilkeler tüm peygamberlerin mesajlarında aynıdır. Kur’an bu
    mesajları toplayan kitaptır. Kur’an’ın din dediğine, Peygamber’in
    din dediğine eklemeler yapan, bid’atçılık/türedilik yapar ve uydurma
    bir din icat eder. Tamamlanan, kemâle eren ve adına İslâm
    denilen bir dinin161 bid’at/uydurma/türedi kişi, kurum ve kavramlara
    ihtiyacı yoktur. O yüzden bid’ati bazı âlimler şöyle tanımlar:
    “Kemâle erdirildikten sonra dinde ortaya çıkan nesneye denen
    bid’at, dinde Peygamber’den sonra ortaya çıkan tutku ve davranışlardır.
    Dinde ortaya çıkan eksiltme veya artırmalar için kullanılır.”
    Bid’at, dinin vahye dayanan tespitlerine, buyruklarına, kabullerine
    yapılan ekleme veya bunlarda vücuda getirilen eksiltmedir.
    Buna göre bid’at, din bünyesinde sözkonusu olur. Hayatın diğer
    alanlarındaki yeniliklerin bid’at kavramıyla irtibatlandırılması tam
    bir saptırmadır. Hatta, diyânet denen ve dine getirilen beşerî yorumları
    içeren alandaki yenilikler de bid’at kavramı içine girmez.
    Bid’atin sözkonusu edilebilmesi için “din” bünyesinde yeni icatların
    olması gerekir. Bid’at, dinde olmayan şeyi dine sokmaktır.
    Bid’at, Allah’ın din olarak gönderdiğinde olmayan şeyi var göstermektir.
    Bid’at, vahyin oluşturduğu tevhid anlayışına aykırı kabuller
    icat etmektir.
    159 57/Hadîd, 27
    160 46/Ahkaf, 9
    161 5/Mâide, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    Yine, bid’atin hasenesi/güzeli olduğunu ifade etmek, temelden
    yanlıştır. Güzel bid’at tâbiri, birçok olumsuzluğun gözden
    kaçmasına yol açan bir maske tâbirdir. Ortaya getirilen bir yenilik,
    dinde olmayan bir şeyi icat etmektedir; bunun güzeli olmaz. Dine
    ekleme yapmanın güzeli olacağını söylemenin kendisi bid’attır.
    Bir bid’ati ölçüt yaparak başka bir bid’ati tanımlayamayız. Ortaya
    getirilen yenilik, dinle iligil değil de hayatın başka alanlarıyla
    ilgili ise onun bid’at kavramıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bid’at, eski örf
    ve âdetlerin yerine yeni örfler koymanın adı değildir; dinin tesbitlerinin
    yerine eski veya yeni herhangi bir âdeti koymanın adıdır.
    Bazıları ne hikmetse, eski âdetlere bağlılığı bid’at saymazken
    yeni âdetlere en küçük bir itibarı hemen bid’at ilan eder. Oysa ki
    âdetin dinleştirilmesi, her hal ve şartta bid’attır. Bunun birkısmı
    günah bid’ati olur, birkısmı şirk bid’ati. Ama güzel bid’at asla ve
    asla olmaz. Âdetler dinleştikçe din de âdetleşir. Bunun sonu, dinin
    tahribi ve saygınlığının yok olmasıdır.
    Yaşadığımız toplumda bid’atler karşı çıkmak adına ortaya çıkıp
    en yıkıcı bid’atleri üreten kişi ve zümreler hayli çoktur. Bunlara
    göre bid’at, öncelikle eski kabullere aykırılıktır. Daha net bir
    çerçeveden bakılınca bid’at, bu insanların mensup oldukları fırkanın
    kabullerine ters her şeydir. Bunlar için olay “biz ve ötekiler”
    olayıdır. Din, bunun sadece dokunulmazlığını sağlayan bir araçtır.
    Bid’at suçlamalarında bulunanların çoğu, vahyin verilerini değil;
    kendi mezhep, tarikat, cemaat, ırk veya bölgelerinin âdetlerini
    esas alarak başkalarını bid’atle itham ettiler. Bid’ati Kur’an ve sahih
    sünnete aykırılık olarak asla tanıtmadılar. Yani bid’atle mücadele
    adı altında bir tür yozlaştırma yaptılar.
    Allah’ın dininde eksiltme veya artırma yoluyla değiştirme olarak
    ortaya çıkan bid’atin en kötü yanı, genellikle iyi niyetle sergilenmesidir.
    Bu iyi niyet zemini, bid’atin toplumda revaç bulmasına
    sebep olmakta, bunun sonucunda da sapma sessizce yerleşmekte
    ve dine eklenen âdet ve alışkanlıklar dinleşmektedir. İman Süyûti
    bu konuda şunları söyler: “Bid’atlerin bir kısmını, halkın ibâdet
    ve Allah’a yaklaşma zannıyla yaptıkları oluşturmaktadır. Oysa ki
    esâsında bunların terk edilmesi ibâdettir. Câhiller bunların görüntüsünün
    ibâdeti andırmasına aldanarak esasında yasak olan
    fiilleri ibâdet yerine koymaktadır. Burada aldatıcı olan, ‘daha çok
    ibâdet etme’ hırsıdır. İşte bu hırs, insanları, ibâdet görüntüsü veren
    bu yasakları icrâya itmektedir. Bu tür ibâdetlerin haram olanı
    vardır, mekruh olanı vardır. Hz. Ömer, Cuma namazının ardından
    iki rekât ilâve namaz kılan bir adamı engelleyip mescidden
    ATALAR YOLU
    - 83 -
    uzaklaştırmıştır...” 162
    Bid’at yüzünden saparak beşerî âdetleri din gibi yaşamaya
    kalkışanların vücut verdikleri günah yükü, bid’ati icat edenlerin
    boynuna binecektir. Çünkü Kur’an, ilimsizlik yüzünden insanların
    sapmasına sebep olanların, saptırdıkları insanların günahlarına
    ortak olacaklarını çok açık bir biçimde bildirmiştir: “Onlar, kıyâmet
    günü, kendi günahlarını tamamen yüklendikten başka, ilimsizlik yüzünden
    saptırdıkları kişilerin günahlarının bir kısmını da yükleneceklerdir. Bakın,
    ne kötü şey yükleniyorlar.” 163 Şâtıbî’ye göre bid’at, bir şirk kurumudur
    ve esası da Allah’a iftira ederek dine haram-helâl, iyi-kötü
    hükümleri eklemektir. Bu ilâve kabuller onları uyduranlar tarafından
    süslenip püslenmekte ve taklit bedavacılığında rahat arayanlar
    tarafından benimsenip hayata geçirilmektedir.164 Şâtıbî’ye
    göre bid’atçılık, lânetlenmeyi gerektiren istisnâî cürümlerden biridir.
    165
    Mescidlerdeki Bid’atler
    Mescidlerle ilgili birçok bid’at, İslâm’a ve müslümanlara rağmen
    maalesef hâlâ yaşamaktadır. Câmilerde görülen bid’atlerin
    en önemli ve yaygınlarını saymaya çalışalım:
    a- Mescidlere kadın-erkek her müslüman girebilmesi gerektiği
    halde, Asr-ı saâdette ve Peygamberimiz’in sünnetinde kadınların
    mescide devam etmelerinin kısmen veya tamamen engellenmesi
    diye bir şey olmadığı halde,166 kadınların Cuma ve bayram namazlarında,
    teravih veya vakit namazlarında cemaatten, câmideki
    vaaz ve nasihatlerden, sosyal faâliyetlerden din adına mahrum
    bırakıldığı sözkonusudur. Dolayısıyla günümüzde kadınlara mescid
    yolunu göstermemek, onları mescidlerden uzaklaştırmak, en
    azından bid’at olacaktır. Onlar, özellikle Cuma günü ve benzeri
    özel günlerde câmideki hitâbe, öğüt ve vaazlardan hisse almalı,
    cehâlet karanlığından kurtulmalıdır.
    b- Pis kokular yayanların mescide girmelerini Rasûlullah yasaklamıştır.
    Hatta helâl ve şifalı bitkiler olan soğan sarımsak gibi
    hoş olmayan kokulara sebep olan gıdaları yiyenlerin mescide
    162 Celâleddin Süyûtî, el-Emru bi’l-İttibâ ve’n-Nehyu ani’l-İbtidâ (Bid’atlar),
    Beyrut, 1998, s. 55-57
    163 16/Nahl, 25
    164 Şâtıbî, el-İ’tisâm, R. Rızâ Y. Mısır, c. 1, s. 126-139
    165 Şâtıbî, a.g.e., s. 117; İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, s. 48 vd.
    166 Ahmed bin Hanbel, 6/66, 90, 154; Müslim, Salât 16, 137; Ebû Dâvud, Salât
    13; Tirmizî, Cum’a 48, 64; Buhârî, Cum’a 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    gelmemelerini istemiştir.167 Fosur fosur sigara içen ve sigarasını
    lütfen câmi kapısında söndürüp atan ve sigara içmeyenleri, soğan
    yiyenlerin kokusundan rahatsız olduğundan çok daha fazla etkileyen
    kişi, durum değerlendirmesi yapmalıdır. Tabii, birini tercih
    etmesi gerekiyorsa neyi tercih edeceğine de karar vermelidir.
    c- Mescidler, imkânlar zorlanarak asr-ı saâdetteki fonksiyonlarına
    yaklaştırılmalı, faâliyet alanlarını genişletmelidir. Mescidlerin
    çok yönlü faâliyetlere merkezlik teşkil etmesi yüzünden, insanlar
    oraya daha fazla gelecektir; mescid, sosyal hayatın merkezi, en
    vazgeçilmezi olacaktır. Çok yönlü hizmetleri yüzünden cemaatle
    kılınan namaz, 25 veya 27 derece daha üstündür. Mescidin bu çok
    yönlü fonksiyonunun kalktığı, kardeşlik ve kaynaştırmanın yerini
    hizip ve politik çekişmelerin, dedikoduların aldığı için, günümüz
    cemaatlerinde bu derece sevap fazlalığının bulunduğunu söylemek
    zordur. Şimdi ne o takvâ mescidi, ne de bir namazı 27 derece
    yükselten erdem sahibi cemaat...
    ç- Mescidlerde konuşulmayacağı, dünya kelâmı edilmesinin
    yasak olduğuna dair hiçbir şer’î hüküm yoktur. Yasak olan, lağvdır/
    boş söz, gereksiz lakırdıdır, mâlâyanidir, ki bir hayır amacına
    ulaştırmayan bu gereksiz söz, sadece mescidde değil; her yerde
    yasaktır 168. Bütün evren secde halinde olduğundan arzın her yeri
    mescid hükmündedir. İnsanlık açısından mescid olma hali ise o
    mekânda secde edilmesine bağlıdır.
    d- Belirli mekânları mescid edinip başka yerde namaz kılmamak
    veya kılınamayacağını iddia etmek de bid’attir, yanlıştır. Evleri
    de kabir haline getirmemek, oralarda özellikle farz dışındaki
    namazları edâ etmek Peygamber tavsiyesi ve uygulamasıdır.
    e- Bugünkü câmiler, dolaylı yoldan da olsa devlet kanunlarıyla
    yönetildiğinden, imamlar bazı dinî emirleri de uygula(ya)
    mamaktadır. Örnek olarak, müslüman olmadığı bilinen, hatta din
    düşmanı olarak tanınan bir kimse öldüğünde hangi görevli, “ben
    bunun cenaze namazını kıldırmam!” diyebilir? Kur’ân-ı Kerim,
    Allah’ın dininden hoşlanmayan fâsıkların, kâfir ve münâfıkların
    namazlarının kılınmamasını, mezarları başında durulmamasını
    isterken, tâğut ve zâlimler için duâlar edildiğini görüyoruz. “Onlardan
    ölen hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında durma.
    Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak
    167 bk. Buhârî, Ezan 160; Müslim, Mesâcid 68, 69, 71; Ahmed bin Hanbel,
    2/20, 266, 429; İbn Mâce, İkamet 58
    168 bk. Mü’minûn, 3
    ATALAR YOLU
    - 85 -
    öldüler.” 169
    f- Farz namazdan sonraki müezzinlik fasılları bid’attir. Müezzinin
    namaz esnasındaki görevi ezan ve kametle sınırlıdır. Farz
    namazlarından evvel veya Cuma namazında hutbe öncesinde
    İhlâs sûreleri veya başka âyetler okumak sünnette olmayan bir
    davranıştır.
    g- Kur’an ve sünnetin belirlemediği uydurma ibâdet veya
    bereket unsuru kabul edilen şeylerin mescide sokulması bid’attir.
    Tesbih adı altında câmiye sokulan bazı araçlar, onların cemaat
    arasında ona buna atılması huzur bozan bir davranıştır. Câminin
    duvarlarına, kubbesine levhalar, yazılar yazmak, dikkat çekici süsler
    yapmak da bid’attir. İmam Mâlik gibi nice âlimler câminin mihrabına
    bir Kur’an âyetinin yazılmasına bile karşı çıkmıştır.
    h- Namaz kılan cemaatin secde ettiği yerden daha yüksek ve
    câmide çıkıntı olacak şekilde mihrap yapmak da doğru değildir.
    Hatta mihrabın Emevîler döneminde câmiye konmaya başlandığından,
    Peygamber mescidinde bulunmadığından tümüyle bid’at
    olduğu değerlendirilir.
    ı- Mescidlere para toplamak için konan “sadaka sandıkları”na
    İmam Mâlik karşı çıkmış, “Allah, mâbedleri dünyalık toplama yeri
    yapmadı” demiştir. Câmiler dilencilik yapılacak yerler olmamalı;
    imamlar ve vâizler de dilenci. Cuma’dan cumaya câmiye gelen
    adamdan para isteme ve fâsıkların, hatta müslüman oldukları
    şüpheli olan insanların, haram olduğu halde câminin îmârına katkıda
    bulunması170 isteniyor; namazsızlar veren el olduklarından
    aziz, câmi ve görevliler isteyen ve alan el oldukları için altta ve
    zelil oluyor. Denilebilir ki, “efendim, ne yapalım, câminin halıları
    değişecek, süslü âvizeler alınacak, paraya ihtiyaç var...”
    Hâlbuki Cuma ve bayram namazında câmiye gelenleri, kayıp
    çocuklarımız ve misafirlerimiz olarak kabul etmeli, onlara biz
    birşeyler verebilmeliyiz. Onlar ayakkabı çalınma riskinden veya
    yine para isterler anlayışından dolayı câmiden kaçma yolu arayan
    değil; câmide dağıtılacak hediyelerden ve sunulan imkânlardan
    yararlanmak için de olsa aramıza katılabilmeli. Câmiye çok nâdir
    gelen Cuma cemaatine kitaplar, broşürler, dergiler, kasetler, başka
    hediyeler verebilmeli, ondan bir şey kesinlikle istememeliyiz. Cebine
    değil, gönlüne hitap etmeli, gönlünü ve gözünü doyurabilmeliyiz.
    Hemen bütün peygamberlerin toplumlarına bir hitabı vardır:
    169 9/Tevbe, 84
    170 9/Tevbe, 17
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    “Sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (ecrimi, mükâfatımı) verecek
    olan ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.” 171
    i- Yine, bir câmi inşaatı için elde makbuz, çarşı pazar geziliyor,
    önüne çıkan dinli dinsiz herkesten câmi için yardım isteniyor.
    Bunun, dini ve câmileri küçülten bir tavır olduğu kadar, Kur’an’ın
    yasakladığı172 bir tavır olduğunu belirtmek gerekiyor.
    j- Mescidlerde ticaret yapılması da çirkin bir bid’attir. Özellikle
    Diyanet, kendi kasasını şişirmek için kendi memurlarına,
    kendi yayınlarını câmide pazarlamalarını emretmektedir. Takvim,
    dergi, kitap ve makbuzlarının satılması şeklinde örneklerini
    gördüğümüz ticaretle ilgili işler için mescidin kullanılması Hz.
    Peygamber’in bizzat yasakladığı hususlardandır.
    k- Günümüzde, mescidlerle ilgili bir başka yanlışlık da, çoğu
    müslüman halk tarafından yapılıyor: Filan vilâyet veya uzak semtten
    Sultan Ahmet Câmiini veya câminin içindeki Konya’ya Mevlâna
    müzesini ya da başka bir câmiyi ziyaret etmeye gidiyorlar. Câmi
    ziyaret edince sevaba girdiklerini zannediyorlar. Hâlbuki câmi ziyareti
    kasdıyla yapılan bu davranışlar, yanlıştır, yasaktır, vebaldir.
    Çünkü yeryüzünde namaz kılmak ve ziyaret etmek maksadıyla
    yolculuğa çıkılabilecek ancak üç mescid vardır. “Üç mescidden başka
    bir yere (ibâdet ve ziyâret etmek için) özel olarak yolculuk yapılmaz;
    Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ ve Benim mescidim.”173 Bugün müslümanlar,
    maalesef Mescid-i Aksâ’yı ziyaret edememektedirler. Hiç
    olmazsa hacca gidenlerin yol üzerinde uğrayıp ziyaret edebilecekleri
    ilk kıblelerine gitme yollarını bulmak bedel istiyor; insanımız
    da kolay sevap istediği için bedele yanaşmıyor.
    l- Peygamberimiz’in her Ramazan’da mutlaka yaptığı mescidde
    i’tikâf sünneti unutulmuş, câmiler i’tikâfsız/coşkusuz kalmıştır.
    İtikâf, bilindiği gibi, dünya işlerinden arınıp bir mescidde özellikle
    Ramazan ayının son on günü ibâdete çekilme demektir. Bu kuvvetli
    sünnetin terk edilmesi, mescidlerimiz açısından önemli bir
    eksikliktir. İ’tikâfın ihyâ edilmesi gerekmektedir.
    m- Bid’at unsurlarının bulaştığı mescidlere girmeme hakkı
    olan mü’minlerin, şirk unsurlarının bulaştığı mescidlere girmeme
    zorunluluğu vardır. 174
    171 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180..
    172 9/Tevbe, 17
    173 Buhârî, Fedâilu’s-Salât -Salâtu Mescid-i Mekke- 1, 6, Savm 67; Müslim, Hacc
    74; Ebû Dâvud, Menâsik hadis no: 2033; Tirmizî, Salât 243, hadis no: 326
    174 Bk. 7/A’râf, 29; 9/Tevbe, 107-109; 72/Cinn, 18
    ATALAR YOLU
    - 87 -
    n- Mescidin dırar olması/zararlı mescid haline gelmesi, mescidin
    sadece o niyetle yapılmasını gerektirmez. Mescid-i Dırarla
    ilgili âyet-i kerimede,175 yapmak ve kurmak anlamında bir kelime
    kullanılmamış, “ittihaz (edinme)” kelimesi kullanılmıştır. Bu demektir
    ki, bir mescidin zarar vermesinden söz etmek için, daha
    yapılırken o niyetle yapılmış olması şartı aranmaz. İlk zamanda,
    hatta yüzyıllarca iyi hizmetler verdiği halde günün birinde “zarar
    veren mescid” haline dönüşen binalar olabilir.
    o- Mü’minleri fırkalara bölmek, tefrika çıkartmak için mescid
    yapmak veya yapılmış mescidleri bu maksatla kullanmak, dırar
    mescidinin özelliğidir. Avrupa’da Türkler tarafından mescid haline
    getirilen yerlerde çok net sırıttığı gibi, her fırkanın kendine
    has bir câmisi vardır. Câmiler, sadece Allah’ın olması gerektiği176
    halde, falancıların mescidi, filancıların câmisi diye câmiler gruplarıyla
    bilinir ve çoğu mescidde ırklar ve uluslar arası ayrım özelliğine
    işaret anlamına gelecek tarzda Türk bayrakları, hem de mihrab
    veya minber civarında bulunur. Sadece kendi gruplarına ait mescidlerde
    toplanıp namaz kılanlar, öteki câmilerde namaz kılmaz
    ve o mesciddekilere müslüman gözüyle bakmaz. Hemen hepsi,
    birbirinin gıybetini etmeyi cihad zanneder.
    ö- Rus işgali dönemindeki Afganistan’da ve günümüzde nice
    yerlerde örnekleri görüldüğü şekilde, câminin İslâm düşmanı
    olanlara, dini kullanmak ihtiyacı duyan ikiyüzlü kişilere barınak
    yapılması da bid’at olmaktan öte şirk unsurudur, dırar özelliğidir.
    Senelerce kahır ve zulüm altında inlettikleri müslümanların
    mâbedlerini, onları sömürmek, kontrol etmek ve birbirine düşürmek
    için kullanma alçaklığının İslâm tarihinde ilk temscilcileri
    Emevî hânedanıdır. Onlar, İslâm’ın zaferi önünde eğilmek
    zorunda kaldıklarında, müslüman kanı damlayan kılıçlarını kınlarına
    soktular ve o kılıçlarla dize getiremedikleri müslümanları,
    Musallat oldukları mâbedlerinden vurdular. Bu öyle bir vuruştu
    ki, en büyük kahrını, dinin tebliğcisi Peygamber’in evlâdı üzerinde
    gerçekleştirdi. Onları zehir ve kılıçla yok etmekle yetinmedi,
    tevhidin mâbedinden yaklaşık bir asır o aziz Rasûl evlâdına ezan
    ve hutbelerden lânet okuyarak o Peygamber’in ümmetine âmin
    dedirtti. Ömer bin Abdülaziz,177 Rasûl evlâdına okunan bu lâneti
    mescidlerden kaldırdığında, kavramları tersine çevirmeye örnek
    olarak onu şu şekilde itham etme çarpıklığına gidebildiler: “Sünnete
    muhâlefet ediyor...”
    175 9/Tevbe, 107
    176 72/Cinn, 18
    177 ölümü; 102/720
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    p- Mescid yapımında, Allah rızâsı ve takvâ kaygısından başka
    herhangi bir kaygının rol oynaması da Dırar mescidinin temel
    özelliğidir. Kişisel menfaat, şöhret hırsı, grup ve parti çıkarı, ekonomik
    rant vb. bu özelliklerdendir.
    r- Mescidlerde Allah’ın dışında herhangi bir kişiye sığınılması,
    yakarılması, herhangi bir kişinin Allah ile kul arasında vesîle ve
    aracı yapılması da, mescidin takvâ mescidi özelliğinin kalkması
    demektir.178 Bu durum, ulûhiyet şânından olan özelliklerin Allah
    dışında bir varlığa verilmesini ifade ettiği için şirktir. Allah’ın dışında
    kişi veya kişiler için çağrıda bulunulması, övgüler dizilmesi,
    propaganda ve reklâm yapılması da mescidlerdeki çirkin davranışlardandır.
    İslâm’ın temel kabullerine zıt unsurların sokulduğu
    mescidlerdeki bu durumlara karşı çıkılmalı, tavır alınmalıdır.
    s- Mescidlerin vazgeçilmez fonksiyonlarından biri, oradaki cemaatin
    birbirlerinin dertleriyle dertlenmesi ve istişâre etmesine
    zemin olmasıdır. Bu ibâdet ve meşveret yerlerinde müslümanlar,
    eşitlik kuralına uyarlar. Kimsenin kimseye meslek, maddî güç, makam
    vb. açıdan üstünlüğü olamaz. Bu ayrımlara göre saflar düzenlenip
    bazılarına ayrıcalık verilemez. Herkes aynı safta ve omuz
    omuzadır. Bu yüzdendir ki, imamın da cemaatten yüksek bir yerde
    namaz kıldırması doğru değildir; hatta bunu câiz görmeyenler
    bile vardır.179 Hatta bazı ülkelerde günümüzde de uygulandığı şekilde,
    mihrabdaki imamın cemaatten daha yüksek yerde namaza
    durarak gurura kapılmaması için, mihrab câmideki cemaatin secde
    ettiği zeminden daha aşağıda olmasının daha faziletli olacağı
    değerlendirilebilir.
    ş- Cemaatteki bu eşitlik, ancak bir noktada bozulur; o da ilim
    ve ibâdet noktasıdır. Mescidde, ilk safta ilim ve takvâ bakımında
    önde olanlar bulunur. Bunlar, imâmet ve riyâset namzedi oldukları
    gibi, müzâkere ve müşâverede de reylerinden en fazla yararlanılan
    kişilerdir. İmamın, namazdan sonra arkasını mihraba, yüzünü
    cemaate dönüp oturması, duâ için olmayıp, kendisini imam seçen
    veya imam olarak kabul eden cemaatle istişâre ve tartışmaya
    başkanlık etmek içindir. “Benim hemen arkama sizden dirâyet ve akıl
    sahipleri dursun! Sonra onları takip edenler, sonra da onları takip edenler
    dursun! Çarşıların karışıklığından sakının!”180; “Üç kişinin namazları
    kabul olmaz; bunlardan birisi cemaat istemediği halde imamlık yapmak
    isteyen kişidir...” 181
    178 72/Cinn, 18
    179 Ebû Dâvud, Salât 67
    180 Müslim, Salât 123; Ebû Dâvud, Salât 96; Tirmizî, Salât 168
    181 Ebû Dâvud, Salât 63; Tirmizî, Salât 266
    ATALAR YOLU
    - 89 -
    t- Bu ölçüler dahilinde câmilerde istişârenin terk edilmesi, cemaatin
    birbiriyle kaynaşmaması, imam-cemaat ilişkisinin sağlıklı
    olmaması ciddî problemlerden biridir. Takvâ ve ilim durumuyla
    öne çıkmadığı halde ön safı ve imamın arkasını âdetâ parselleyen
    kimselerin bu tavırları da sünnete uymaz. Aslında imamın cemaat
    tarafından seçilip öne çıkartılması gibi, imamın arkasına geçecek
    insanları da cemaat belirlemeli, lâyık olanları namaza durmadan
    oraya dâvet etmelidir.
    u- Vaaz ve hutbelerde, müezzinlik ve imamlıkta, normal olarak
    ses duyulduğu müddetçe, gereksiz yere hoparlör kullanmak
    ve kulağı tırmalayacak şekilde bağırmak da çok yanlıştır, çirkin
    bir bid’attir.
    ü- Duânın kabulünün bir şartı, samimiyet ve sessizliktir. “Rabbinize
    tazarrû ile yalvara yakara, gizlice duâ edin. Bilin ki O, haddi aşanları
    sevmez.”182 Duâ, tevâzu ve zillet ile, fakirane, gizlice ve çok yavaş
    sesle yapılmalıdır. Yoksa, duâ, tevâzunun tersine bağırma ile, yarış
    edercesine, edebiyat gösterişi şeklinde, kafiyeli ama samimiyetsiz
    sözlerden oluşan tarzda olduğu müddetçe o duâ, câmi kubbesinin
    dışına yükselmeyecektir. Hele bir de zâlim ve tâğutlar için de
    rahmet istenerek duâ edilmesi, duâda câiz olmayan vesîleler, ırk
    asabiyetine dair övünmeler de varsa, böyle duâya el açıp âmin
    diyenlerin de durumu, Akaid ilmini ilgilendirir.
    v- Cuma namazlarında hutbeyi kısa, namazı uzun tutmak sünnet
    olduğu, aksi bid’at olduğu halde, hutbeler çok uzun ve namazlar
    çok kısa edâ ediliyor.
    y- Mescidlerden yola çıkılarak, oradan İslâm’ın öğrenilip yaşanması,
    hâkim olması halka halka yayılarak toplumu hükmü altına
    alması gerektiği halde; bugünkü mescidler, aslî görevlerinin
    çoğunu yerine getirmemektedir. Tâğutlar ve onların rejimleri, çeşitli
    baskı ve dayatmalarıyla İslâm dünyasındaki mescidlerin çoğunu
    mahkûm etmiş, hapishaneye çevirmiştir.
    Câmiler, müslümanların her çeşit ibâdet, buluşma ve görüşme,
    önemli meselelerini müzâkere etme, dinin emir veya tavsiye
    ettiği birtakım hizmetleri gerçekleştirmek üzere faâliyetlerde bulunma
    yerleridir. Bu kutsal mekânları laik devletin kontrol altına
    alması ve işlevlerini de yalnızca namaz ibâdetinden ibaret kılması;
    dine, sünnete, hukuka aykırıdır. Câmilerde yapılan vaazların
    ve hutbelerin devlet tarafından kontrolü, hele devlet tarafından
    hazırlanıp papağan yerine konanların eline tutuşturulması, kesinlikle
    din özgürlüğüne müdâhale anlamı taşır.
    182 7/A’râf, 55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    Câmiler ilk kuruluşundaki örnek uygulamaya göre birden
    fazla iş ve ihtiyaç için kullanılırdı. Eğer biri çıkar da “bunlar
    tarîhîdir, o günkü ihtiyaç ve imkânsızlıklara bağlıdır, bugün bu
    işler için ayrı mekânlar ve kurumlar vardır” diyecek olursa, kendisine
    şu cevap verilir: Bunlar doğru olabilir, ancak, bu tarihî uygulama
    iki şeye kesin delildir: 1- Câmiler yalnızca namaz kılmak
    için değildir. 2- Müslümanların din işleri, dünya işlerinden ayrı
    değildir; din ile dünya iç içedir. Kur’an ve Sünnet, hem din hayatını
    hem de dünya hayatını düzenlemek, yönlendirmek, yönetmek
    için gönderilmiştir.
    z- Câmilerde; farzmış, namazdan bir parça imiş gibi, Haşr
    sûresinin son âyetlerinin sabah ve akşam namazlarında imam
    veya müezzin tarafından mutlaka okunması, tesbihlerin komutlarla
    ve hiç ihmal edilmeksizin ve mescidin dışındaki hayata yayılmaksızın
    câminin ve namazın olmazsa olmazı gibi okunması da
    bid’attir. Bakara sûresinin son iki âyetinin de yatsı namazından
    sonra, başka âyetler okunmaz veya hiç terkedilmemeli gibi kıraati
    için de aynı şey söylenebilir.
    Aslında, okunan aşır veya sûrelerin meal ve tefsirleri verilmeli,
    hatta güncel konularla, câmi dışı hayatla ilgili hükümleri,
    tavsiyeleri içeren âyetler seçilmelidir ki, okunanlar yerini bulsun,
    gerçek sünnete ve istenilen sevaba ulaştırsın. Ezanın, müezzinliğin
    haydi neyse, hele Kur’an’ın namaz veya namaz dışı okunmasında
    teğannî, şarkı okur gibi gereksiz, yersiz ve hatta yanlış
    uzatmalar ve ses dalgalandırmaları, sesin alçaltılması gereken
    yerlerde yüksek sesle okunması ve tersi uygulamalar, cehâlet kaynaklı
    bid’atlerdendir. Kur’an kıraatinin ağlayarak, hiç olmazsa ağlar
    gibi yapılarak hüzünlü bir şekilde okunması gerekirken, ses
    sanatkârı gibi ve değişik makamlarda okumanın da doğru olmadığını
    belirtelim.
    Yine, müezzinlik gereği zannedilen tesbih duâları için komutlarda
    ve mevlid vb. okuyuşlarda Kur’an makamıyla, Allah’ın
    âyetleri dışındaki şeylerin okunması büyük yanlışlardan ve
    bid’atlerden biridir.
    Kamet getirilirken bazı müezzinlerin ellerini namazda imiş
    gibi bağladığı görülüyor; bu da bid’attir. Mevlid okunurken de,
    Peygamber’in doğum zamanı anlatılırken, namaza durur gibi cemaatin
    ayağa kalkması ve ellerini namazda bağlar gibi bağlamaları
    da yanlış üstüne yanlıştır.
    Namazdan sonra veya câmiden çıkmak üzere cemaatin
    birbirleriyle sanki namazın bir tamamlayıcısı gibi her zaman
    ATALAR YOLU
    - 91 -
    tokalaşmaları, bunu âdet haline getirmeleri de bid’attir. Ama arada
    bir yapılyor, olmasa da olur deniliyor ve özellikle birbirlerini az
    görenlerin arasında uygulanıyorsa, bunda sakınca yoktur.
    Ramazanlarda câmilerde kılınan teravih namazları, İstanbul
    boğazında sürat teknelerinin tehlikeli yarışlarına benziyor. Kıraat,
    rükû, secde hep yarım yapıldığı gibi, ta’dîl-i erkâna riâyet edilmiyor.
    Böyle, dostlar alışverişte görsün hesabı 20 rekât kılınacağına,
    sünnette olduğu gibi 8 veya 12 rekât kılınsa, ama hakkını vere
    vere kılınsa bid’at ve hatalardan uzaklaşılmış olur. Ama, Hz. Ömer
    devrinde sahâbe 20 rekât da kıldığından, usûlüne uygun şekilde
    isteyen elbette 20, hatta daha fazla kılabilir. Ama, tavuğun
    yem topladığı gibi kılınacaksa, 100 rekât da kılınsa, gerçek sünnet
    sevabı elde edilemez. Teravihlerin devamlı cemaatle ve câmide
    kılınması da Peygamberimiz’in sürekli yapmadığı bir davranıştır.
    Sanırım câmide bizim görevimiz kısa sûreleri çabuk çabuk
    okuyarak işimizi bitirip câmiden ayrılmak olmamalı. İmamların
    görevi namaz kıldırmakla bitmiyor, eğer arkalarında cemaat var
    ise... Şöyle yapmamız gerekirdi: Özellikle câmilerin anlamı da
    burada gizlidir. İmamlar, bilen insanlar olarak Kur’an’dan öyle
    âyetler seçerek okumalılar ki, müslümanlar o günün çokça konuşulup
    tartışılan meselesini Kur’anî gözle görüp anlayabilsinler.
    Hz. Peygamber zamanında bu, temelde böyle idi. Çünkü âyetler,
    olaylar üzerine nâzil oluyor, Peygamberimiz onu okuyor ve sonra
    onu açıklıyordu. Biz de bugün yeniden olayların üzerine sanki
    Kur’an yeniden nâzil oluyormuş gibi namazda onları okumalıyız.
    Evet, evet... Namazda okumamız gereken âyetler, o günün
    üzerinde tartıştığımız, konuştuğumuz ya da sorumluluk alanımıza
    giren şeyler olmalı. Müslümanlar bunu evrensel bir bildirinin ardından,
    yaklaşık iki milyar müslümanın mânevî huzuru ile Allah’ın
    evinde ve O’nun önünde kıyam, rükû ve sücûd aralarında okumalıdırlar.
    Böylece namaz, müslümanın sorumluluklarını kuşandığı
    bir mekân olacak. Müslümanlar günde beş defa Allah’ın evinden
    mânevî nitelikli dünyevî görevlerle ve bilgilerle donanmış olarak
    bir cemaat bilinci ile ayrılmış olacaklardır. Cemaat olmanın anlamı
    da budur. Katılan, karşı çıkan, konuşan ve sorumluluk yüklenen
    bir insan.
    Tartışıp durduğumuz şey fâiz mi, zulüm mü, başörtüsü mü,
    haksızlıklar mı? Küfür mü, ahlâksızlık mı? Kur’an’ın hükmünü
    okur imam efendi ve namazdan sonra da oturur konuşuruz.
    Allah’ın hükmü üzerinde. Sorun ve çözüm yolları üzerinde düşünür,
    görüşlerimizi koyarız. Tartışmayız, ittifak etmişsek birlikte,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    ihtilâf etmişsek meşrû zeminde birbirimizi mâzur görerek herkes
    Allah’a vereceği hesabına göre sorumluluklarımızı kuşanırız. Ve
    namaz; donanma, namazlar arası zamanlar eylem vaktidir bizim
    için. Ve ibâdetimiz süreklidir. Sorumluluk şuuru ile hareket eden
    bir insan, âdeta bütün zaman namazdadır. Kıyamdadır, rükûdadır
    ve secdededir. Her yer mesciddir onun için.
    İşte öyle olmasın diye, “câmilerde dünya kelâmı edilmez” diyorlar.
    Oysa din bu dünya içindir. Ve bizim dinimiz dünyayı ve hayatı
    kuşatır. Câmi, müslümanların cem’ olup toplandığı, namazda
    okudukları âyetleri Peygamberî bir metotla sorumluluğa dönüştürme
    mekânıdır.” 183
    Câmilerde Bir Büyük Bid’at; Mevlid
    Mevlid, doğum zamanı ve doğum yeri anlamındadır. Zamanla
    doğum tarihini kutlamak anlamı kazanmıştır. Mevlid, bugün özellikle
    câmilerde kullanıldığı şekliyle, Peygamberimiz’in doğumunu
    anmak ve kutlamak şeklinde uygulanan tören ve okunan şiir
    anlamında kullanılmaktadır. Osmanlı şâiri Süleyman Çelebi’nin
    (ölümü, 1422) Vesîletü’n-Necât adlı şiir kitabı bu adla yapılan
    törenlerde özel bir makam ve usûlle okunduğu için, mevlid dendiği
    zaman o şiir kitabının okunduğu merâsim akla gelmektedir.
    Peygamberimiz’in doğumunu anma esprisi de unutulmuş, Peygamber
    için yazılan bu şiirin okunması kendi başına bir dinî törene,
    bir ibâdet kabulüne dönüşmüştür. Bugün birçok aile, ölüleri
    için sevap, hatta mutlaka yapılması gerekli dinî vecîbe gibi düşünmektedir.
    İbâdetler, Allah’a nasıl yaklaşıp hangi uygulamalarla sevaba
    girileceği nassların hükmü ile belli olur. Yani ibâdetler, fıkhî deyimiyle
    “taabbudî alandır, tevkîfîdir, vahyîdir. Din tamamlanmıştır,
    artırma da eksiltme de yapılamaz. Rasûlün ve ashâbın hayatında
    mevlid diye bir uygulama kesinlikle mevcut değildir. Mevlidi savunanlar
    şöyle derler: “Mevlid bir vesîledir, biz bu vesîleyle Kur’an
    okuyoruz, salât ve selâm getiriyoruz, duâ ediyoruz; esas amaç da
    bunlardır.” Cevap olarak deriz ki: Mevlid dışında sayılanların kendi
    başlarına okunmaları halinde hangi zorluk ve eksiklik çıkıyor da
    Süleyman Çelebi’nin şiirine sığınılıyor? Süleyman Çelebi’den önce
    Kur’an okuyanların okudukları boşa mı gitti?
    Kur’an ve sünnet, ibâdet anlayışı ile böyle şiir okuyarak sevap
    kazanılacağı bir ibâdetten bahsetmez. Ayrıca, mevlid şiir gibi
    değil; Kur’an okunur gibi Kur’an makamıyla okunmakta, Kur’an
    183 Abdurrahman Dilipak, A.g.e. s. 33-35; 48-49
    ATALAR YOLU
    - 93 -
    dinlenir gibi dinlenmektedir. Mevlid türünden kutlamalar, din
    kaynaklı değil; folklor ve âdet kaynaklıdır. Bu kutlamalar, câmide
    olmadığı sürece, ibâdet ve sevap kabul edilmemek şartıyla, Kur’an
    makamıyla ve kutsal metinmiş gibi icrâ edilmediği özelliklerde,
    salt şiir okur gibi okunursa bir sakıncası olmaz. Bugünkü şekliyle
    ise, en azından büyük bir bid’at ve hurâfedir. Bugün, bir şiir,
    ölülere rahmet ve cennete ulaşma vesilesi gibi kabul edildiğinden,
    Kur’an’dan öne çıkarıldığından, dinin temel ilkeleri açısından
    çeşitli sakıncalar içerir. Örf dinleşince, din de örfleşir. Örfün
    kutsallaşmasına seyirci kalmak, dinin tahribine seyirci kalmakla eş
    anlamlıdır.
    Kur’an şöyle buyuruyor: “Allah yalnız başına anıldığında, âhirete
    inanmayanların kalpleri nefretle ürperir; O’nun berisindeki ilâhlaştırılmış
    kişiler anıldığında ise hemen müjdelenmiş gibi sevinirler.”184 Tevhid,
    ibâdet kasdıyla “Allah’ı da anmak” dini değil; “sadece Allah’ı anmak”
    dinidir. Câmiye sokulup ibâdet kasdıyla okunan mevlidin,
    sadece bid’at olarak kalmayacağı, bu anlayış ve kabulün şirk kapsamına
    girebileceğini bu riski taşıdığını belirtelim.
    Bir Büyük Bid’at Daha;
    Mescidlerin Süse Boğulması
    Mescidin meşrû ve makul süsü, orada bolca secde edilmesi,
    çokca insanın ibâdetle mescidi şenlendirmesidir. Asr-ı saâdette
    mescide biçilen roller, ne oranda uygulanabilirse onları icrâ etmekle
    mescidlerin yüzü gülecektir. Mescide gidenlerin süslenmeleri,
    temiz ve güzel giyinmeleri Kur’an’ın tavsiyesidir.185 Ama
    mescidleri, hem de gözü meşgul edecek, ibâdetteki huşûya engel
    olacak şekilde süslemek, abartılı tarzda ziynetlere, desen ve
    boyalara boğmak din açısından yanlıştır. Konuyla ilgili hadis-i
    şeriflerde şöyle buyrulur: “Mescid yükseltmekle, mescid süslemekle
    emrolunmadım.”186 “İnsanlar, mescid yapma yarışına girip bununla
    övünmedikçe kıyâmet kopmaz.”187; “Sizin benden sonra, yahûdilerin
    havralarını, hıristiyanların da kiliselerini süsleyip püsleyerek yükselttikleri
    gibi, mescidlerinizi süsleyip püsleyeceğinizi görür gibiyim.”188; “Bir topluluk,
    mâbedlerini süsleyip püsleme hastalığına tutulmadıkça, ameli çirkin
    ve zararlı hale asla gelmez.”189 Sahâbî fakîhlerinden İbn Mes’ud (r.a.)
    Kûfe’ye ilk geldiğinde süslü, nakışlı bir câmi gördü ve şöyle dedi:
    184 39/Zümer, 45
    185 7/A’râf, 31
    186 Ebû Dâvud; et-Tâc, 1/243
    187 İbn Mâce, Mesâcid 2
    188 İbn Mâce, Mesâcid 2
    189 İbn Mâce, Mesâcid 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    “Bunu kim yaptıysa Allah’ın malını O’na isyanda harcamış.”
    Olayın israf boyutu da önemlidir. Mescidin gereksiz süslerine,
    kubbelerine yatırılacak para ile cemaat bulunup, oluşturulan cemaatin
    seviyelerini arttırmaya, İslâm ve müslümanlar için zarûri
    ihtiyaçlara kullanmak çok daha faziletli olacaktır. Paraları gereksiz
    taşlara ve süslere yatırmak yerine; dâvâya, insana, cemaate
    yatırmak dinin maslahatı açısından önemlidir. Mescidleri çok
    görkemli yapmışsın, süslemişsin, cemaati olmadıktan sonra neye
    yarar? Sağlam yetişen cemaat ise, bulunduğu her yeri mescid yapabilir,
    her yerde ibâdetini yerine getirebilir.
    İslâm hâkimiyetinde her yer, üzerinde namaz kılınabilecek temizlikte
    olacağı, yani mescide benzeyeceği gibi, küfrün egemenliğindeki
    günümüzde de her yer tapınaklara benziyor. Müzikholler,
    stadlar, borsalar, bankalar, nice kurumlar, okullar, meclisler,
    hatta kanallar, sokaklar, çarşılar... mâbed değil de nedir? Oradaki
    insanlar, ibâdet halinde değiller mi dersiniz?
    Günümüz insanı, çok kıbleli, çok mâbedli, çok imamlı (önderli)
    ve çok dinli. Câmi, hayatımızın merkezi ve her şeyimiz câmiye
    uygun olmadıkça bu problemler azalmayacak, aksine gittikçe artacaktır.
    Taklit ve Taklitçilik
    İbn Hazm, İbn Teymiye, İbnu’l-Kayyim ve Şevkânî’nin de bulunduğu
    bazı İslâm bilginleri bid’at olarak niteledikleri taklidin
    haram olduğunu delillerle savunmuşlardır.
    1. Allah Teâlâ’nın mukallidleri zemmetmesi,190 Kitap ve
    Sünnet’in hâkim kılınmasını emretmesi ve ihtilâf çıkınca Kitap ile
    Sünnet’e başvurulmasını istemesi;191 hükmün yalnız Kendisine âit
    olduğunu bildirmesi,192 dinde Allah ve Rasûlünden başkasına dayanmayı
    yasaklaması,193 Kendinden başkasının helâl ve haram kılacak
    rab ve velî ittihaz edilmesini yasaklaması,194 Kitap ve Sünnet’e
    dâvet edilen bir kimse, hangi nedenle olursa olsun, onu terk ederse,
    kendisine büyük bir belâ/musîbet isâbet edeceğinin bildirilmesi195
    taklidin haramlığına delâlet eder.
    190 5/Mâide, 104; 31/Lokman, 21; 43/Zuhruf, 22-23
    191 4/Nisâ, 59
    192 6/En’âm, 57; 12/Yûsuf, 40
    193 9/Tevbe, 16
    194 9/Tevbe, 35
    195 24/Nûr, 63)
    ATALAR YOLU
    - 95 -
    2. “Bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun.”196 âyetindeki “zikir”
    Kur’an ve hadis, onun “ehli” de bunları bilen âlimlerdir. Meselesiyle
    ilgili âyet ve hadisi bilmeyen kimse, elbette bunları bilenlerden
    soracak ve nakledilen âyet ya da hadise uyacaktır. Selef,
    hiçbir zaman bunlar yerine bir kimsenin kişisel rey ve görüşünü
    sormamıştır.
    3. Başı yaralı kişiye, bu konudaki delili bilmeden fetvâ veren
    ve onun ölümüne neden olanlara Hz. Peygamber, “... Allah canlarını
    alsın! Mâdem bilmiyorlar, bilenlere sorsalar ya! Cehâletin şifâsı sormaktır”
    buyurmuştur. Bu, ilimsiz fetvâ vermenin haram olduğuna
    delâlet eder. Taklit, ilim olmadığına göre, onunla fetvâ vermek de
    haramdır.
    4. Hz. Ömer’in kelâle meselesinde Hz. Ebû Bekir’i taklit edişi,
    birkaç şekilde açıklanabilir: Hz. Ömer bu konuda ölene kadar kesin
    bir kanaate varamadığına göre, burada sözkonusu olan uyma,
    Hz. Ebu Bekir’in söylediği “Reyimle hükmediyorum, hata edebilirim”
    ilkesine âit olacaktır. Yoksa Hz. Ömer, mürted esirlerin reddi;
    savaşla fethedilen arazinin vakfı, hilâfette veliaht tâyin edilmesi
    gibi birçok konuda Hz. Ebu Bekir’e muhâlefet etmiştir.
    5. Sahâbe, cemaatle kılınan namazın bir bölümünü kaçırınca,
    önce bu bölümü kılıyor, sonra imama uyuyorlardı. Hz. Muaz ise
    önce imama uydu, imam selâm verince, kalkıp kaçırdığı bölümü
    edâ etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Muaz size yol gösterdi,
    artık öyle yapın” buyurdu. Hz. Peygamber’in Muaz’ın hareketini
    tasvip etmesiyle sünnet meydana gelmiş, sahâbe de bu sünnete
    uymuştur. Kitap ve Sünnet’e uymak taklit değildir.
    6. Allah Teâlâ, Kendine, Rasûlüne ve ülü’l-emre itaati emretmiştir197.
    Ülü’l-emre itaat, dinin uygulayıcıları olmaları bakımındandır.
    Yoksa onların kendilerine itaat emredilmemiştir.
    7. Allah Teâlâ, muhâcir ve ensâra iyi bir şekilde ittibâ edenleri
    övmüş, onlardan râzı olduğunu bildirmiştir.198 Zayıf rivâyetle Hz.
    Peygamberin de “Ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız doğru
    yolu bulursunuz” buyurduğu belirtilmiştir. Muhâcirûn ile ensâra uymaktan
    maksat, dinî hayatta onların yolundan yürümektir. Onlardan
    hiçbiri Kitap ve Sünnet’in nasslarını bir kişinin rey ve ictihadı
    için terketmemişlerdir. “Ashâbım yıldızlar gibidir...” sözü de sağlam
    yollardan gelmemiştir. Sahih olduğu kabul edilirse, mukallid-
    196 16/Nahl, 43
    197 4/Nisâ, 59
    198 9/Tevbe, 100
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    lerin, kendi imamlarından önce ashâba uymaları gerekir. Bundan
    da önce ashâb gibi davranarak Kitap ve Sünnet delillerini öğrenip
    bunlara tâbi olmaları gerekirdi.
    8. Müctehid imamların taklidi yasaklayan söz ve davranışlarını
    herkes bilir. Onların Kitap ve Sünnet’ten delilini bulamadıkları birkaç
    meselede daha âlim kimselerin ictihadlarına tâbi olmaları, herkes
    için vâcip olan taklittir ve zarûret halleriyle sınırlıdır.
    9. Allah’ın insanları çeşitli yeteneklerde yarattığı, öğrenci ve
    çırağın hocalarını taklit etmelerinin doğal olduğu gerçektir. Ama,
    bununla taklidin bir ilgisi yoktur. Taklit, sözü hüccet olmayan bir
    kimsenin sözüne delilini sormadan uymaktır. Oysa Allah, kullarının
    fıtratına körü körüne taklidi değil; iddiâ sahibinden delil ve isbat isteme
    eğilimini yerleştirmiştir. 199
    Kur’an ve hadisler, taklitçiliği, ötekinin berikinin mukallitliğini,
    yani delilini bilmeksizin körü körüne herkesin söz ve davranışlarına
    uymayı yasaklıyor. Daima her şeyin vahiy ile, akıl ve mantık ile, delillere
    dayanan muhâkemelerle incelenmesi gerektiğini gösteriyor.
    Bir âyette: “Sözlerinizde doğru iseniz delillerinizi getirin.”200 buyuruluyor.
    Diğer bir âyette de: “İlminin ulaşmadığı şey üzerinde durma!”201 buyuruluyor.
    Halk, her şeyden önce kasıtlı olarak câhil bırakılmış, halkı gerekli
    İslâmî bilgilerden mahrum bırakanlar, dünya ve âhirette lâzım
    olacak kültürden mahrum bırakanlar bununla yetinmeyip, nice dayatmalar
    ve yönlendirmelerle halkı saptırmışlar, doğruyu eğri ve
    eğriyi doğru olarak göstermişlerdir. Halk, kızılmaktan daha çok acınacak
    bir zavallı, düzen ve çevrenin kurbanı durumundadır. Onlara
    tevhid öğretilmeden, tevhidî bilinç ve ibâdet anlayışı kazandırılmadan,
    sahih bir din öğretilmeden bâtıl inançların ve hurâfelerin önünün
    alınamayacağı bilinmelidir. Bununla birlikte görülen bâtıllara
    müdâhale edilmeli, halkın hurâfeci yaklaşımları en güzel üslûpla
    önlenmeye çalışılmalıdır. Ama, bataklık kurutulmadan sivrisineklerle
    mücâdelede ciddîi bir mesafe kat edilemeyeceği unutulmamalıdır.
    Hurâfe üreten düzen ve çevre şartları değiştirilmeden eski ve yeni
    câhiliyye hurâfelerinin, bâtıl inanış ve bid’atlerin önünün alınamayacağı
    bir gerçektir.
    Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine,
    kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye çalışmalarına,
    Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz yumacak
    199 Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 98-99
    200 2/Bakara, 111
    201 17/İsrâ, 36
    ATALAR YOLU
    - 97 -
    ve boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini reddedeceğiz;
    onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların (b)alıkları avlamak
    için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız.
    Allahumme erina’l-hakka hakkan ve’rzuknâ’l-ittibâa ileyh. Ve
    erinâ’l-bâtıle bâtılen ve’rzuknâ-l ictinâba anh. Ey Allah’ım, bize
    hakkı hak olarak göster ve hakka ittibâ etmeyi nasip et. Bâtılı
    bâtıl olarak görmeyi ve bâtıllardan kaçınmayı nasip et.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    Kur’ân-ı Kerim’de Atalar Yolu İle İlgili Âyetler
    (Toplam 25 Yerde) (2/Bakara, 170-171; 5/Mâide, 104; 6/En’âm, 148; 7/A’râf, 28,
    70-71, 172-173; 10/Yûnus, 78; 11/Hûd, 62, 87, 109; 12/Yûsuf, 39-40; 14/İbrâhim,
    9-10; 16/Nahl, 35; 18/Kehf, 5; 21/Enbiyâ, 51-54; 23/Mü’minûn, 23-24, 81-83;
    26/Şuarâ, 69-77; 27/Neml, 67-69; 28/Kasas, 36-37; 31/Lokman, 21; 34/Sebe’,
    43; 37/Sâffât, 68-74; 43/Zuhruf, 21-25; 53/Necm, 23). Ayrıca, bu konuyla ilgili
    olarak bkz. 9/Tevbe, 23-24; 58/Mücâdele, 22; 11/Hûd, 45-46; 29/Ankebût, 8;
    31/Lokman, 15)
    Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 482-483
    2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 119
    3. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 323-324
    4. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 335-336
    5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 677
    6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 286-
    287
    7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 204-207
    8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1,
    s. 584-592
    9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 448-452
    10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 277-279
    11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 160-162
    12. Muht. Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 126
    13. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 147-
    151
    14. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 210
    15. El-Esâs fi’t-Tefsîr, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 410-423
    16. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s.
    197-200
    17. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Âdet: c. 1, s. 369-373, Atalar Kültü: c. 4,
    s. 42-43
    18. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. (Gelenek) c. 2, s. 230-231, (Örf:) 5/179-182,
    (Taklit:) 6/98-99
    19. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 66-90
    20. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 279(Hurafe), 87-91
    (Bid’at), Taklit
    21. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 50-52
    22. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 266-271
    23. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 123-124
    24. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 206
    25. Yokluğuna Düşülmüş Notlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 134-136
    26. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Gelenek md.), Risale Y. c. 2, s. 87-94, (Örf ve
    Âdet), s. 201-203
    27. Yahûdileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 176-253
    28. Üç Muhammed, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 77-80
    29. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV
    Y. s. 198-200
    ATALAR YOLU
    - 99 -
    30. İslâm Dininin Yasak Ettiği Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y. 3
    31. Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, İsmail Lütfi Çakan, Marifet Y. / Büşra Y.
    32. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y.
    33. İslâm’a Sokulan Bid’at ve Hurâfeler, Mustafa Uysal, Uysal Y.
    34. Bid’at-ı Hasene Yanılgısı, Abdülkayyum es-Süheyhani, Ümmül Kura Y.
    35. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y.
    36. Dilek Taşları, Sabiha Ünlü, İnkılâb Y.
    37. Kavram ve Mâhiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
    38. Dünden Bugüne İbâdetlerde Bid’at, Abdülhay Leknevî, Vahdet Y.
    39. Câhiliyye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
    40. İslâm’dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Ank. Ün. İlâhiyat Fak. Y.?
    41. Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    42. İslâm Hukukunda Örf ve Âdet, Selâhattin Kıyıcı, İşaret Y.
    43. Taklitlerin Çarpışması, Muhammed Kutub,
    44. Kur’an ve Hadise Göre Bid’at, Harun Ünal
    45. Kitabu’l-Esnâm: Putlar Kitabı, İbnü’l-Kelbî, Terc. Beyza Düşüngen, s. 28, 48,
    62
    46. Sosyal Âdet ve Gelenekler, Nermin Erdentuğ, Kültür Bakanlığı Y.
    47. Geleneğin Direnişi, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
    48. Geleneğin Dünyası – Yeniliğin Ufukları, Necmettin Türinay, Akçağ Y.
    49. Gelenek, Mustafa Armağan, Ağaç Y.
    50. Gelenek ve Modernlik Arasında, Mustafa Armağan, İnsan Y.
    51. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin Arpaguş,
    Çamlıca Y.
    52. Eski, Yeni ve Ötesi, Orhan Şaik Gökyay, İletişim Y.
    53. Eski Türk Dini Tarihi, Abdülkadir İnan, s. 1-4
    54. Eski Türk Dini ve Alevilik-Bektaşilik, Mehmet Eröz, Türk Dünyası Araştırma
    Vakfı Y.
    55. Eskiçağ Türkiye Tarihi, Ekrem Memiş, Selçuk Ün. Y,/Öz Eğitim Y.
    56. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
    57. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar
    Y. s. 54-69
    58. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    59. Atalar Dini Üzerine, Mustafa Başbekleyen, Haksöz, sayı:12, Mart 92, s. 6-7
    60. Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, A. Ü. İlâhiyat Fak. Sayı
    17, yıl: 1969
    61. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı? s. 37-67
    62. Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din, s. 340-345
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Çarşamba, 20 Ocak 2021 19:20

    Hıristiyanlık ve Yahûdilik

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -16-
    HIRİSTİYANLIK VE YAHÛDİLİK
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    HIRİSTİYANLIK VE YAHÛDİLİK
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -16-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Her dönemdeki müslümanlar, çağlarındaki bâtılları, tahrif edilmiş dinleri tanıyarak onlar hakkındaki İslâm’ın hükmünü de bilmek mükellefiyetindedir. Böyle bir mecburiyetin kaynağı müslümanın, müslüman olan kimseler ile öyle olmayan kimselere, inançlarına uygun davranmak zorunda oluşudur. Yani onlara uygulanacak olan hukuk ile onlara karşı yapılacak olan muâmelenin, inançlarına göre belirlenmek durumunda olmasıdır. İslâm’ın bu inanç ve hayat sistemleri, yani bu dinler hakkındaki hükümleri bilinmediği takdirde tavır belirlemek sözkonusu olamayacağından, bunların iman açısından değer hükümlerinin tesbiti de kaçınılmaz bir haldir.
    Ayrıca bâtıl ve muharref dinleri tanımayan câhil müslümanların, tanımadıkları bâtıldan kaçınmaları da özellikle günümüzde imkânsız derecede zordur. Zamanımızda nice müslüman, kavram kargaşasının kurbanı olmakta, bâtıl dinlerle karışık bir inanç ve davranış sergilemektedir. Yani biraz müslüman, biraz laik, biraz Hıristiyan, biraz materyalist... karma dinler içinde olabilmektedir. “Onların çoğu, ancak Allah’a şirk (ortak) koşarak iman ederler.”1
    Müslüman, Allah’ın ve Rasûlü’nün kat’i hükümlerine aykırı hükümleri kabul edemeyeceğinden, bu tür fikir, sistem, ideoloji ve muharref dinleri reddetmek zorundadır. Dolayısıyla müslümanların, çağlarında ortaya çıkan fikir ve sistemlerle, dünyada en çok bağlıları olan hıristiyanlarla bu açıdan ilgilenmeleri ve bunlara dair değerlendirme yapmaları gerekmektedir. Hele bu muharref dinler, İslâm’ın önünde engel olarak duruyor; fikir, ideoloji ve sistemler, özellikle müslümanların yaşadığı topraklar üzerinde uygulama alanı buluyor ve yayılma istidadı gösteriyor, hatta bunların varlığı İslâm akîdesi açısından büyük bir fitne ve tehlike teşkil ediyorsa, müslüman olarak görevimiz daha da büyük olacaktır.
    İnsanlar tarafından oluşturulan dinlerin hepsinin ortak özelliği; Allah’ın vahiyle bildirdiği din olan İslâm’a karşı olmalarıdır. “Allah’tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir?”2
    İnsanların hak olsun bâtıl olsun, dünya hayatlarında
    1 12/Yûsuf, 106
    2 28/Kasas, 50
    benimsemiş oldukları inanç ve hayat düzenlerinin, ideoloji, politika, ahlâk ve yaşayış şekil ve üsluplarının ifâdesi olarak “din”in, Allah tarafından kabul edileninin adı “İslâm”dır. Allah, kendi katında geçerli olan dinin İslâm olduğunu bildirmiş, İslâm’dan başka bir din arayanın, İslâm’dan başka bir inanç ve hayat düzenini benimseyenin bu arayış ve benimseyişinin âhirette ebedî hüsran ile sonuçlanacağını, bu dininin Allah tarafından kabul edilmeyeceğini açıklamıştır.3 Allah’ın dininden başka bir din, O’nun insanlar için teklif etmiş olduğu hayat düzeninden başka bir hayat düzeni, O’nun istediğinden başka inanç sistemi ve ideolojileri seçip benimsemek, kısacası Allah’ın dini İslâm’dan başka bir din arayışına girmek, fıtrata ve Allah’ın kâinata egemen olan kanunlarına ters düşmektir. “Göklerde ve yerde ne varsa ister istemez Allah’a teslim olup boyun eğmişken, onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hem onlar O’na döndürüleceklerdir.”4
    Allah, dinini kemale erdirdiğinden, bu dinin eksiksiz olarak ve bütünüyle alınıp kabul edilmesi, tüm hükümlerine inanılarak, bütünüyle uygulanmaya konulması gerekmektedir.
    “Ey iman edenler! Bütünüyle ve hepiniz İslâm’a girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Gerçekten şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır. Size bunca deliller geldikten sonra kayarsanız, bilin ki Allah, hiç şüphesiz mutlak Gâlib ve Hâkim olandır.”5
    “Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil ve rüsvay edilip aşağılanmaktan, âhirette de azâbın en şiddetlisine uğratılmaktan başkası değildir. Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.”6
    Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir. Allah’ın gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş şeklidir. Yahûdilik ve Hıristiyanlık muharref dinlerdir.
    Dinleri bozmanın amacı: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan sapmış, tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek isteyince de, Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak için gönderdiği din, kendilerine mâni olmuştur. Bu engeli ortadan kaldırmak için de iki seçenek vardır:
    a) Allah düşüncesini ve inancını reddederek, Allah’a dayalı bir dini de ortadan kaldırmak.
    3 Bak. 3/Âl-i İmran, 19 ve 85
    4 3/Âl-i İmran, 83
    5 2/Bakara, 208-209
    6 2/Bakara, 85
    b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle çelişen, kendi çıkarlarına müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.
    Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan reddetmenin mümkün olmadığını görenler, dinin işlerine gelmeyen yönlerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece hem câhil ve gafil dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem de değiştirdikleri bu dinleri kendi sömürü düzenlerine koltuk değneği yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman zaman dinî merasim ve törenlere katılıp kendilerinin de dindar olduklarını, dine karşı olmadıklarını söyleyerek dindar ama câhil kesimin desteğini almaya çalışmışlardır. Kısaca, Allah’ın gönderdiği Hak Din’in bazıları tarafından kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilip Allah’ın dini imiş gibi sunulduğu dinlere muharref dinler denir. Bunlar da Hıristiyanlık ve Yahudiliktir.
    “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O, âhirette de kayba uğrayanlardandır.”7
    Avrupa Birliği denilen, halkının çoğunluğunun kendilerini Hıristiyanlığa nispet etikleri ülkelerle tek devlet olmaya, bu ülkeyi onların bir vilayeti konumuna indirgemeye hedefini ayarlamış, Hıristiyan Batıyı dost ve müttefik kabul eden zihniyeti de Kur’an açısından değerlendirmek ve bu konuda kendimize nasıl bir görev düştüğünü hesap etmek zorundayız. Velî edinmenin Kur’an’la yasaklandığı Hıristiyan ve Yahûdileri velî (dost veya yönetici) kabul edenler hakkında Kur’an ne diyor, insanımız merak bile etmiyor.
    Teorisyenlerinin Yahudi oldukları bilinen Komünizm, söyleyeceğini söyledi, yapacağını yaptı ve tarih sahnesinden çekildi. Sıra, alternatifi olmadığı varsayıldığından bitkisel hayatta uzatmaları oynayan, Hıristiyan dünyada en etkin olan Kapitalizme geldi. Hakk’ı temsil etmesi gereken Müslümanlar, Dünya İslâm Devleti gibi bir “dev”i canlandırabilseler, yani hak gelmiş olsa, tüm bâtıllar hemen yok olup gidecek. Işığın geldiğinde karanlığın yok olması gibi. Kim derdi ki, Mekke’de bin bir güçlük ve mahrûmiyetle garip olarak doğan İslâm güneşi, yarım asır geçmeden iki süper gücü de eritip yenerek tarih çöplüğüne atacak; kendisi dünyanın tek umudu olacak. Mekke’de taşın altında ezilmeye çalışılan Bilal o gün bunu söylese kim inanırdı ona? Ama Allah’ın vaadini unutuyor insanlık: “Şüphesiz yeryüzüne ancak sâlih kullarım vâris olacaktır.”8 Yeter ki, sâlih mü’minler, mirasçılarından kalan mirasın peşine düştükleri gibi Allah’ın kendilerine yaptığı bu vaadin peşine düşsünler.
    7 3/Âl-i İmran, 85
    8 21/Enbiyâ, 105
    “Biz de yeryüzünde ezilenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları arza vâris kılmak istiyoruz.”9 Bunun için gerekli şartlar da sayılıyor: “Allah, içinizden (kendisinin istediği gibi) iman edip sâlih amel işleyenlere; kendilerinden öncekileri güç ve iktidar sahibi kıldığı gibi, kendilerini de kesinlikle yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacağını, kendileri için seçtiği dinlerini kuvvetle icrâ etme gücü vereceğini ve onların korkularını güvene çevireceğini vaad etmiştir. Onlar, yalnız Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir şeyi şirk/ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kim de küfre saparsa, işte onlar, hak yoldan çıkanların tâ kendileridir.” 10
    İnkârcı, sömürücü Batının, siyonistlerin ve özellikle İsrail adlı vampirler çetesinin sömürgesi Amerika’nın bugünü ve yarını hakkındaki Sünnetullah’ı Kur’an’dan öğrenelim: “Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında (indirmiş olduğumuz sıkıntı ve musibetleri kaldırıp), üzerlerine her şeyin kapılarını açıverdik.”11; “Kim dünya hayatını ve süsünü isterse, onlara oradaki amellerinin karşılığını tamamen öderiz (tam veririz). Ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar.” 12; “İnsan için, ancak kendi çalışmasının karşılığı vardır.” 13
    Ama bu durum çok uzun sürmez. Sonra, yine Allah’ın kanunlarından biri devreye girer: Kâfirlerin bu hâkimiyeti Allah’ın takdir ettiği mahdut bir zaman süreci içindir. Sonra bu zâlim kâfirleri helâk kanunu işler: “…Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire onlar bütün ümitlerini yitirdiler. Böylece zulmeden toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” 14
    20. yüzyıl istisnâî bir yüzyıldır. Tarih çizgisi içinde bir parantez içidir. Tarihin akışı içinde görülmeyen çok farklı şeyler sahnelenmiştir bu asırda. Bu yüzyıla kadar tüm savaşlarda ölenlerin toplamından fazla insan, bu yüzyıldaki hiç yüzünden çıkan iki Dünya Savaşında hayatlarını kaybetmiştir. Sonra birbiriyle savaşanların önemli bir kesimi kendi istekleriyle tek devlet olma çabasına girebilmelidir. Ulus-devlet modası çıkmış, ülkeleri ideolojiler yönetmeye başlamış; materyalizm makasının iki acımasız kolundan biri olan komünizm, tarihin çöplüğüne atılmış, diğer kolu kapitalizm de son zulümlerini alelacele icrâya koyup sahneden çekilme sinyalleri vermektedir. Batının, özellikle ABD’nin dünya insanına sunacağı hiçbir değer kalmamıştır. Yeni Dünya düzen(sizliğ)i, Büyük
    9 28/Kasas, 5
    10 24/Nûr, 55
    11 6/En’âm, 44
    12 11/Hûd, 15
    13 53/Necm, 39
    14 6/En’âm, 44-45
    Ortadoğu planı, ılımlı İslâm gibi projelerle dünyaya çeki düzen vermeye kalkan bu süper cüce, kendi düzenini sağlayamayacak acziyeti derinden hissetmeye başlamıştır.
    ABD’yi ve temsil ettiği değersizliği putlaştıranlar bilsin ki, artık bu sanal süpergüç, üvey kardeşi Sovyet Sosyalizmi gibi tarihin çöplüğüne atılmanın eşiğine gelmiştir. Hasta can çekiştirmektedir. 21. Yüzyıl yeni bir dünyaya gebedir. Gönül istiyor ki bu boşluğu İslâm doldursun. Her şeye rağmen inşaAllah istikbâl İslâm’ın olacaktır.
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye
    İÇİNDEKİLER
    HIRİSTİYANLIK / 13
    Nasârâ ve Hıristiyan; Anlam ve Mâhiyeti / 13
    Kur’ân-ı Kerim’de Hıristiyanlık / 16
    Kur’ân’a Göre Hıristiyanların İslâm’a Zıt Olan Bazı Temel İnançları / 18
    Hıristiyan Âmentüsü / 22
    Hıristiyanlıkta İbâdet / 26
    Körlerin Kör Kılavuzu Pavlus / 28
    Hz. İsa / 31
    Hıristiyanlara Göre Hz. İsa / 33
    Hıristiyanlıkta Aslî Günah ve Bunun Keffâreti İçin Oğul’un Çarmıha Gerilmesi Anlayışı / 34
    Kitab-ı Mukaddes’e Göre Barış ve Savaş Anlayışı / 38
    Hıristiyanlıkla İlgili Temel Kavramlar ve Anlamları / 40
    YAHÛDİLİK / 63
    Benî İsrâil, İsrâil, İbrânî, Yahûdî ve Mûsevî Kelimeleri ve Mâhiyeti / 63
    İsrâiloğullarının Özelliklerinden Bahseden Bazı Âyetler / 65
    Benî İsrâille İlgili Bazı Hadis-i Şerifler / 66
    İsrâiloğullarının Tarihi / 67
    Firavun ve İsrâiloğulları / 68
    Firavun’dan Kurtulduktan Sonra İsrâiloğulları / 71
    Hz. İsa ve Benî İsrâil / 74
    Hz. Muhammed (s.a.s.) ve İsrâiloğulları / 75
    İsrâiloğullarının Karakteri / Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri / 77
    Onlar ve Biz / 82
    Yahudileşme ve Yahudileşme Temâyülü / 82
    İmanda Pazarlık / 84
    Dini, Kutsal Kitabı Tahrif / 86

    - 13 -
    HIRİSTİYANLIK
    •
    Nasârâ ve Hıristiyan; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Hıristiyanlık
    •
    Hıristiyanların İslâm’a Zıt Olan Bazı Temel İnançları
    •
    Hıristiyan Âmentüsü
    •
    Hıristiyanlıkta İbâdet
    •
    Körlerin Kör Kılavuzu Pavlus
    •
    Hz. İsa
    •
    Hıristiyanlara Göre Hz.İsa
    •
    Aslî Günah ve Keffâret İnancı
    •
    Kitab-ı Mukaddes’e Göre Barış ve Savaş Anlayışı
    •
    Hıristiyanlıkla İlgili Temel Kavramlar ve Anlamları
    “Şüphesiz senden evvel peygamberlere iman edenler, yani yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla iman edip sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi, onlar üzülmeyeceklerdir.” 1
    Nasârâ ve Hıristiyan; Anlam ve Mâhiyeti
    Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinin, daha sonra tahrif edilmiş, bozulmuş şekline hıristiyanlık diyoruz. Hıristiyanlık, vahy ve kutsal kitaba dayanan, esas itibariyle İslâm dininin o günkü şekli olan ilâhî kaynaklı bir dindir. Hıristiyan kelimesi Kur’an’da geçmez. Bu anlamda “nasrânî”2kelimesinin çoğulu olan “nasârâ” kelimesi kullanılır. Nasrânî, hıristiyan; nasârâ hıristiyanlar demektir. Hıristiyanlık için de “nasrâniyye” kelimesi kullanılır. Nasrâni ve Nasârâ kelimesinin anlamı ve hıristiyanlar için kullanılması konusunda iki değerlendirme yapılır:
    1- Kelime, Nâsıra veya Nasran adlı köyden olanlar anlamındadır ki, Hz. İsa ve havârileri bu köye nispet edilirler. 2- Yardım ve destek anlamındaki nusret veya nasr kökünden yardım edenler, yardımcılar anlamındaki ensâr kelimesine nispet edilmiştir. Âl-i İmrân sûresi 52. âyetinde Hz. İsa’nın yardım talebine havârilerin olumlu cevap vermeleri sebebiyle havâriler için ensâr kelimesi kullanılır. Bu deyimden yola çıkılarak havârilere ve tüm hıristiyanlara “yardım edenler” anlamında nasârâ denmiştir.
    Bu dinin mensupları, batı dillerinde “christian” , Türkçede
    1 2/Bakara, 62
    2 3/Âl-i İmrân, 67
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    “hristiyan” (hıristiyan) şeklinde adlandırılır. Bugünkü İncillerde bu
    kelime, Grekçe “Christos yanlısı” anlamında “christianos” şeklinde
    geçer. Christos, İbrânicede “kutsal yağ sürülmüş, yağlanmış” anlamına
    gelen “Maşiah” (Mesîh) kelimesi, “gelecek olan Yahve’nin
    kutsanmışı”nı veya “kralı”nı ifade ederken, bunun Grekçe’deki
    karşılığı “Christos” İncillerde Hz. İsa’ya isim-lakap olarak verilmiştir.
    Grekçe “Christos” ve Latince “ianos” ekinden oluşan “christianos
    (Latince, “christianus”) kelimesi, daha sonra halk dilinde
    “chrestianus” şeklini almıştır. Türkçe söylenişi ile hıristiyan kelimesi,
    buradan kaynaklanmaktadır.
    Hıristiyanlık, başlangıçta hak dinin tüm vasıflarını içeren, çok
    sade bir tevhid dini idi. Yani İslâm’ın o günkü şekliydi. Bu hakikat
    Kur’an’da nice âyette vurgulanır. “İsa açık delillerle gelince, şöyle
    dedi: ‘Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir
    kısmını size açıklamak için geldim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin.
    Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na ibâdet edin.
    İşte bu, doğru yoldur.’ Ama aralarından çıkan gruplar, birbirleriyle ihtilâfa
    düştüler. Acı bir günün azâbı karşısında vay o zulmedenlerin haline!”3
    Âyette vurgulandığı gibi, Hz. İsa, bir peygamber olarak gönderilmesindeki
    amacı, açık bir şekilde ifade etmesine rağmen, onun bu
    dünyadan ayrılmasından kısa bir zaman sonra bu tevhid dini olan
    İslâm’ın o günkü şekli, köklü tahriflere/değişikliklere uğratılmış
    ve hıristiyanlık ortaya çıkmıştır. Bu temel bozulmanın en büyüğü,
    tevhidin teslisle yer değiştirmesidir.
    “İsa, onlardaki küfrü/inkârcılığı sezince, ‘Allah yolunda bana yardımcı
    olacaklar kimlerdir?’ dedi. Havârîler, ‘Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız;
    Allah’a iman ettik. Bil ki biz müslümanlarız’ cevabını verdiler.”4 Âyette
    havârîlerin dilinden kendileri hakkında “müslimûn = müslümanlar”
    denilmesi, tüm semâvî/hak dinlerin, aslında Allah katında tek hak
    din olan İslâm5 olduğunu, bağlılarına da “müslüman” dendiğini,
    bu “müslüman” isminin bize Allah tarafından verildiğini6 biliyoruz.
    Âyette geçen “havârî” kelimesi, Arapçaya Habeşçeden geçmiş
    olup aslı “havâryâ”dır; “yardımcı” anlamına gelmektedir. Nitekim,
    meali verilen son âyette Hz. İsa’ya ve onun dinine yardımcı olmayı
    taahhüd edenlere bu adın verildiğini görmekteyiz. Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’e ilk inanan insanlar olan “sahâbe”nin benzerleridir.
    Hıristiyanlar, Hz. İsa’yı peygamber konumundan çıkararak,
    onu ilâhlıkta Yüce Allah’a şirk/ortak koşmuşlardır. Hıristiyanların
    3 43/Zuhruf, 63-65
    4 3/Âl-i İmrân, 52
    5 3/Âl-i İmrân, 19
    6 22/Hac, 78
    HIRİSTİYANLIK
    - 15 -
    dindeki bu çirkin tahrifatı, Kur’ân-ı Kerim’de sert bir şekilde kınanır.
    7 Hz. İsa’dan çok kısa bir zaman sonra, hıristiyanlık, Hz. İsa’nın
    getirdiği tevhid dini olmaktan çıkmış, Pavlus’un yorumları ile hak
    din vasfını kaybedip teslis dinine dönüşmüştür. Günümüzün hıristiyanlığı,
    Hz. İsa’nın getirdiği nizamdan, hak tevhid dini vasfından
    çok, Pavlus’un ve bu çizgideki kilisenin yorumlarıdır. Aslında bu
    dinde, peygamber, melek, âhiret ve kader inancı gibi İslâm’la ortak
    inanç esasları ve müşterek kavramlar bulunmakla beraber, bu
    inanç konularının ve kavramların açıklanışı İslâm’ın bozulmamış
    tevhid inancından tamamıyla farklıdır.
    Hâlbuki Hz. İsa, yepyeni bir din getirmemiştir; tam tersine o,
    kendinden önce gönderilen Hz. Mûsâ’nın getirdiği şeriatı ıslah etmek
    için gönderilmiş bir peygamberdir: “Ben, benden önce gelen
    Tevrat’ı tasdik etmek, size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak üzere
    gönderildim. Size Rabbinizden bir âyet/mûcize getirdim. Allah’tan korkun
    ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir.
    Öyle ise O’na ibâdet/kulluk edin. İşte bu, dosdoğru yoldur.”8 Bu âyetle
    kesin olarak belirtildiği gibi, Hz. İsa, diğer peygamberlerin tebliğ
    ettiği dinin dışında farklı bir din getirmemişti. Bu hakikati, tahrif
    edilmesine rağmen bugünkü İncillerde bile görmek mümkündür:
    “Sanmayın ki ben şeriatı yahut peygamberleri yıkmağa geldim;
    ben yıkmağa değil, fakat tamam etmeye geldim.” 9
    Hz. İsa, 30 yaşında peygamber olmuş ve peygamberlik müddeti
    yaklaşık olarak üç yıl sürmüştür. Dolayısıyla üç sene gibi çok kısa
    sayılabilecek bir süreçte, onun görevi, bazı şeylere ve özellikle
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) geleceğini müjdelemeye hasredilmiştir.
    Muharref İnciller bile Hz. İsa’nın kendi yapacağı işlerin bitmediğini
    onun ağzından şöyle ifade eder: “Size söyleyecek daha çok
    şeylerim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat O hakikat Ruhu
    gelince, size her hakikate yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecektir;
    fakat her ne işitirse söyleyecek; ve gelecek şeyleri
    size bildirecektir.”10İncil tahrif edilmiş olmakla birlikte, vahy ürünü
    bazı ibarelerin bulunabileceğini kabul ediyoruz.
    Hıristiyanlar, kendi kitaplarında geçen ve Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in geleceğini müjdeleyen ifadeleri bu İncil ifadesinde olduğu
    gibi, “Hakikat Ruhu” şeklinde değiştirmişlerdir. Aynı şekilde Hz.
    Muhammed (s.a.s.)’in isminin karşılığı olan “Paraklit” ismini de
    Türkçe İncillerde “Tesellici” olarak tercüme edip değiştirmişlerdir.
    7 5/Mâide, 17, 72, 116; 9/Tevbe, 31
    8 3/Âl-i İmrân, 50-51
    9 Matta, 5/17
    10 Yuhanna, 16/12-13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    (Bu konuyla ilgili olarak ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) müjdelenmesiyle
    ilgili bkz. Yuhanna, 14/16, 26, 30; 15/26; 16/7-8, 12-13).
    Allah’ın kelâmı olduğu konusunda en küçük bir şüphe olmayan,
    bir kelimesi dahi tahrif olmamış ve olmayacak korunmuş kitap
    Kur’ân-ı Kerim’de bu konu şöyle belirtilir: “Hani Meryem oğlu
    İsâ, ‘Ey İsrâil oğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim, benden önce
    gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir
    peygamber’i de müjdeleyici olarak geldim’ demişti.” 11
    Kur’ân-ı Kerim’de Hıristiyanlık
    “Nasrânî” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de bir yerde12 geçer. Bu kelimenin
    çoğulu olan “nasârâ” kelimesi, 14 yerde kullanılır. Hıristiyanların
    çoğunluğunu teşkil ettiği “ehl-i kitab” 32 yerde, yine
    aynı anlamda, “ûtü’l-kitab” (kendilerine Kitap verilenler) 21 yerde
    geçer. “İncîl” 12; “İsâ” 25 yerde, Hz. İsa’nın lakabı olan “Mesîh”
    de 11yerde kullanılır. Hz. İsa’nın annesi “Meryem” 34 yerde geçer.
    “Ben, benden önce gelen Tevrat’ı tasdik etmek, size haram kılınan
    bazı şeyleri de helâl kılmak üzere gönderildim. Size Rabbinizden bir âyet/
    mûcize getirdim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim
    de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibâdet/kulluk edin. İşte
    bu, dosdoğru yoldur.” 13
    “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müsâvi/anlamı eşit (ve
    âdil) bir kelimeye gelin, (şöyle diyerek): ‘Allah’tan başkasına tapmayalım;
    O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz, kimimizi rabler
    edinip ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman
    deyin ki: ‘Şâhid olun, biz muhakkak müslümanlarız.” 14
    “Hiçbir beşerin, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden
    sonra (kalkıp) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp da (gelin) bana kul olun’
    demesi mümkün değildir. Bil’akis (şöyle der:) ‘Okumakta ve öğrenmekte
    olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olun.’ Ve size ‘melekleri ve
    peygamberleri ilâhlar/tanrılar edinin’ diye de emretmez. Siz müslüman
    olduktan sonra, hiç size kâfirliği emreder mi?” 15
    “Ey ehl-i kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, hak/gerçek
    olandan başkasını söylemeyin. Mesih, ancak Meryem’in oğlu İsa’dır, (o)
    Allah’ın rasûlüdür; Meryem’e ulaştırdığı (‘kün=ol’) kelimesi (nin eseri)dir.
    Allah tarafından (gelen) bir ruhtur. Artık Allah’a ve peygamberlerine iman
    11 61/Saf, 6
    12 3/Âl-i İmrân, 67
    13 3/Âl-i İmrân, 50-51
    14 3/Âl-i İmrân, 64
    15 3/Âl-i İmrân, 79-80
    HIRİSTİYANLIK
    - 17 -
    edin de ‘(İlâh) üçtür’ demeyin. Kendiniz için hayırlı olmak üzere bundan
    vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir.
    Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter. Ne
    Mesih ve ne de Allah’a yakın melekler, Allah’ın kulu olmaktan çekinirler.
    O’na kulluktan çekinip büyüklenen kimselerin hepsini (Allah) yakında huzuruna
    toplayacaktır.” 16
    “Gerçekten ‘Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir’ diyenler, andolsun
    ki kâfir olmuşlardır. De ki: ‘O halde, Allah, Meryem oğlu Mesih’i,
    anası (Meryem’i) ve yeryüzünde bulunanların hepsini öldürmek isterse,
    Allah’a karşı kimin elinden bir şey gelir?” 17
    “Meryem oğlu Mesih (İsa) gerçekten Allah’tır’ diyenler, andolsun kâfir
    olmuşlardır. Hâlbuki Mesih (şöyle) demişti: ‘Ey İsrâiloğulları, benim de
    Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Bilin ki kim Allah’a
    şirk/ortak koşarsa, hiç şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar; artık onun
    yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar da yoktur.” 18
    “Andolsun ‘Allah üçün üçüncüsüdür (üç tanrının biridir)’ diyenler kâfir
    olmuştur. Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh/tanrı yoktur. Eğer diyegeldikleri
    (bu sözden) vazgeçmezlerse içlerinden o kâfir olanlara çok
    acıklı bir azap vardır.” 19
    “Meryem oğlu Mesih (İsa), ancak bir rasûldür/peygamberdir (başka bir
    şey değildir). Ondan önce de (birçok) peygamberler gelip geçmiştir. Anası
    da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri
    nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.” 20
    “De ki: ‘Ey ehl-i Kitap, dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan
    evvel gerçekten hem kendileri sapmış, hem de birçoğunu saptırmış ve
    (hâlâ da) dümdüz yoldan sapagelmiş bir kavmin hevâsına (ve hevesine)
    uymayın.” 21
    “Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara: ‘beni ve anamı, Allah’tan başka
    iki ilâh/tanrı edinin’ diye sen mi dedin?’ diye buyurduğu zaman o, şöyle
    dedi: ‘Hâşâ! Seni tenzih ederim, Sen yücesin; Hakkım olmayan, benim
    için gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam,
    şüphesiz Sen bunu bilirsin. Benim içimdekini Sen bilirsin; ben Senin
    zâtında olanı bilmem. Gaybları/gizlilikleri eksiksiz bilen yalnız Sensin, Sen!
    Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de
    Rabbiniz olan Allah’a ibâdet/kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum
    16 4/Nisâ, 171-172
    17 5/Mâide, 17
    18 5/Mâide, 72
    19 5/Mâide, 73
    20 5/Mâide, 75
    21 5/Mâide, 77
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    müddetçe onlar üzerine şâhid/kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık
    onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin,
    şâhidsin.” 22
    “Yahudiler, ‘Uzeyir Allah’ın oğludur’ dediler! Hıristiyanlar da, ‘Mesih
    (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir.
    (Sözlerini) önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah
    onları kahretsin. Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!” 23
    “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), râhiplerini ve Meryem
    oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki hepsine de tek ilâh’a ibâdet/
    kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı. Ondan başka hiçbir tanrı
    yoktur. O, bunların şirk/ortak koştukları şeylerden uzaktır.” 24
    “İsa açık delillerle gelince, şöyle dedi: ‘Ben size hikmet getirdim ve
    ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim.
    Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin
    de Rabbinizdir. O’na ibâdet edin. İşte bu, doğru yoldur.’ Ama aralarından
    çıkan gruplar, birbirleriyle ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azâbı karşısında
    vay o zulmedenlerin haline!” 25
    “Hani Meryem oğlu İsâ, ‘Ey İsrâil oğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim,
    benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek
    Ahmed adında bir peygamber’i de müjdeleyici olarak geldim’ demişti.” 26
    “De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır.
    Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir.”(Samed: Hiçbir şeye muhtaç
    olmayan, aksine her şey kendine muhtaç olan demektir.)” 27
    “Allah katında hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim
    geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler.
    Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok
    çabuktur.” 28
    Ve bir hadis-i Şerif: “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri
    gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve rasûlüdür’ deyin.” 29
    Kur’ân’a Göre Hıristiyanların İslâm’a
    Zıt Olan Bazı Temel İnançları
    Hıristiyanlar, Dinlerinde Aşırı Giderler: Kur’ân-ı Kerim, ehl-i
    Kitabın ve özellikle hıristiyanların dinde aşırılıklarla hak dini bozduklarını
    ifade ederek, bundan vazgeçmelerini emreder: “Ey Kitap
    22 5/Mâide, 116-117
    23 9/Tevbe, 30
    24 9/Tevbe, 31
    25 43/Zuhruf, 63-65
    26 61/Saf, 6
    27 112/İhlâs, 1-4
    28 3/Âl-i İmrân, 19
    29 Buhârî, Enbiyâ 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/23, 24, 47, 55
    HIRİSTİYANLIK
    - 19 -
    ehli, dininiz hususunda haddi aşmayın. Allah’a karşı hak olandan başkasını
    söylemeyin.”30; “De ki: ‘Ey ehl-i Kitap, dininizde haksız yere haddi aşmayın.
    Bundan evvel gerçekten hem kendileri sapmış, hem de birçoğunu
    saptırmış ve (hâlâ da) dümdüz yoldan sapagelmiş bir kavmin hevâsına (ve
    hevesine) uymayın.” 31
    Hıristiyanlar ‘Allah İsa’dır’ Dediler: Kur’an’da, hıristiyanların
    dindeki aşırılıklarının bir sonucu olarak, Allah’a inanç konusunda
    tevhidden ayrılarak şirke düşmeleri vurgulanır ve gereken cevaplar
    verilir: “Gerçekten ‘Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir’ diyenler,
    and olsun ki kâfir olmuşlardır. De ki: ‘O halde, Allah, Meryem oğlu
    Mesih’i, anası (Meryem’i) ve yeryüzünde bulunanların hepsini öldürmek
    isterse, Allah’a karşı kimin elinden bir şey gelir?”32 Doğumlu ve ölümlü
    olanların ilâh olamayacakları, bu âyette hatırlatılmaktadır. “Meryem
    oğlu Mesih (İsa) gerçekten Allah’tır’ diyenler, andolsun kâfir olmuşlardır.
    Hâlbuki Mesih (şöyle) demişti: ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim,
    sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Bilin ki kim Allah’a şirk/ortak
    koşarsa, hiç şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir
    ve zâlimler için yardımcılar da yoktur.” 33; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini
    (hahamlarını), râhiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler.
    Hâlbuki hepsine de tek ilâh’a ibâdet/kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı.
    Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. O, bunların şirk/ortak koştukları
    şeylerden uzaktır.” 34
    ‘İsa Allah’ın Oğludur’ Dediler: “Yahudiler, ‘Uzeyir Allah’ın oğludur’
    dediler! Hıristiyanlar da, ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların
    ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) önceden kâfir olmuş kimselerin
    sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da (haktan bâtıla)
    döndürülüyorlar!”35 Beydavî’nin de belirttiği gibi, hıristiyanlar bunu,
    Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesini imkânsız gördükleri için
    veya Hz. İsa’nın anadan doğma körü, alacalıyı iyileştirmesini, ölüleri
    diriltmesini insan olarak imkân dışı gördükleri için söylediler.
    Hâlbuki her peygamber, Allah’ın yaratması ve izniyle mûcizeler
    göstermiştir. Hz. İsa’nın durumu da, peygamberliğini isbat eden
    mûcizeden başka bir şey değildir.
    Hz. İsa’nın, kendinden sonra Allah’a şirk koşulması konusunda,
    hiçbir suçu yoktur. O, tevhid dinini insanlara tebliğ etmiş, kendisinin
    de Allah’ın kulu ve peygamberi olduğundan başka bir iddiada
    30 4/Nisâ, 171
    31 5/Mâide, 77
    32 5/Mâide, 17
    33 5/Mâide, 72
    34 9/Tevbe, 31
    35 9/Tevbe, 30
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    bulunmamıştır. Kur’an, Hz. İsa’yı ve onun tebliğ ettiği dini temize
    çıkarır ve onun adına yalan ve iftira atıp dinde çirkin aşırılıklara
    gidenlerin maskesini düşürür: “Hiçbir beşerin, Allah’ın kendisine Kitap,
    hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp
    da (gelin) bana kul olun’ demesi mümkün değildir. Bil’akis (şöyle
    der:) ‘Okumakta ve öğrenmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis
    kullar olun.’ Ve size ‘melekleri ve peygamberleri ilâhlar/tanrılar edinin’
    diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, hiç size kâfirliği emreder
    mi?”36 Âyet-i kerimeden net olarak anlaşılmaktadır ki Hz. İsâ,
    insanları İslâm’a davet etmiş, onları müslüman olmaya çağırmış;
    teslise, yani şirk ve küfre kesinlikle müsaade etmemiştir.
    Hıristiyanlar Teslisi (Üçlü İlâh Anlayışını) Kabul Etmekle Kâfir
    Oldular: Bilindiği gibi, muharref hıristiyanlık inancında Baba, Oğul,
    Rûhu’l-Kudüs’ten oluşan teslis inancı başlıca akide esasıdır. Şimdiki
    tüm hıristiyanlara göre, teslisi kabul etmeyenler hıristiyan sayılmazlar.
    Hâlbuki teslis, açık bir küfürdür; buna inanan kimse kâfir
    ve müşrik olur: “Ey ehl-i kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında,
    hak/gerçek olandan başkasını söylemeyin. Mesih, ancak Meryem’in
    oğlu İsa’dır, (o) Allah’ın rasûlüdür; Meryem’e ulaştırdığı (‘kün=ol’) kelimesi
    (nin eseri)dir. Allah tarafından (gelen) bir ruhtur. Artık Allah’a ve
    peygamberlerine iman edin de ‘(İlâh) üçtür’ demeyin. Kendiniz için hayırlı
    olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan
    münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil
    olarak Allah yeter. Ne Mesih ve ne de Allah’a yakın melekler, Allah’ın
    kulu olmaktan çekinirler. O’na kulluktan çekinip büyüklenen kimselerin
    hepsini (Allah) yakında huzuruna toplayacaktır.” 37
    Hıristiyanlar, bir türlü Allah’ın birliği (tevhid) inancına gelememiş,
    Allah ile peygamberin birbirinden farkını anlayamamışlardır.
    Hz. Mûsâ ve Hz. İsa, ehl-i kitaba tevhid inancını (İslâm’ı) getirdiği
    halde, sonradan sapan bu toplumlar Hâtemü’l-enbiyâ’nın
    sağlam ve aydınlatıcı açıklamalarına rağmen, çoğu tevhidi kabul
    etmemişlerdir. Hıristiyanlar: ‘baba, oğul ve rûhu’l-kudüs’ten ibaret
    olmak üzere Allah üçtür yahut ‘Allah üç unsurdan meydana
    gelmiştir, bunların üçü de birbirinin aynıdır, her biri tam ilâhtır ve
    üçü birden bir tek tanrıdır’ diyerek saçmalamışlardır. Yukarıdaki
    âyetler, onları, gerçek Allah inancı üzerinde aydınlatmak üzere
    gelmiştir. Âyette Hz. İsa için “Allah’tan bir ruh” ve “Allah’ın kelimesi”
    denilmiştir. Âl-i İmrân sûresinin 45-47. âyetlerinde ikinci vasıf
    açıklanmış, bundan maksadın Allah’ın “kün=ol” demesinden ibaret
    bulunduğu, Hz. İsa’nın mûcizevî bir şekilde yaratıldığı beyan
    36 3/Âl-i İmrân, 79-80
    37 4/Nisâ, 171-172
    HIRİSTİYANLIK
    - 21 -
    edilmiştir. Meryem sûresinin 17. âyetinden itibaren de birinci vasıf
    açıklanmış, “Rûh”un, Cebrâil olduğuna işaret edilmiştir.
    “Andolsun ‘Allah üçün üçüncüsüdür (üç tanrının biridir)’ diyenler kâfir
    olmuştur. Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir tanrı yoktur. Eğer diyegeldikleri
    (bu sözden) vazgeçmezlerse içlerinden o kâfir olanlara çok acıklı
    bir azap vardır.”38 Yüce Allah, bu âyetlerde teslise inananların kâfir
    olduklarını açıkça beyan etmiştir. Kâfirler ve müşrikler de cennete
    kesinlikle giremezler. Teslisi kabul etmeyenleri hıristiyan saymayan
    bugünkü hıristiyanların cennete gideceğini ileri süren bazı
    profesörler ve onların tilmizleri büyük bir yanılgının içindedirler;
    Allah’ın cenneti haram kıldığı müşrik ve kâfirlere cenneti ikram
    etmek, kimsenin cür’et edebileceği bir şey olmamalıdır.
    Hz. İsa’yı ve Annesi Meryem’i İlâh Edindiler: Hıristiyan mezhepleri
    ve grupları arasında, Hz. Meryem’i tanrı olarak kabul
    edenler de vardır. Hz. İsa’yı tanrı kabul edenler, Hz. Meryem’i de
    tanrının annesi kabul etmekle onu da tanrı derecesine yükseltmiş
    oldular. “Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara: ‘beni ve anamı, Allah’tan
    başka iki ilâh/tanrı edinin’ diye sen mi dedin?’ diye buyurduğu zaman o,
    şöyle dedi: ‘Hâşâ! Seni tenzih ederim, Sen yücesin; Hakkım olmayan, benim
    için gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam,
    şüphesiz Sen bunu bilirsin. Benim içimdekini Sen bilirsin; ben Senin
    zâtında olanı bilmem. Gaybları/gizlilikleri eksiksiz bilen yalnız Sensin, Sen!
    Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de
    Rabbiniz olan Allah’a ibâdet/kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum
    müddetçe onlar üzerine şâhid/kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık
    onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin,
    şâhidsin.”39 Âyetten açıkça anlaşılıyor ki, Hz. İsa, kendisini ve annesini
    ilâh olarak kesinlikle iddia etmemiş, insanları tek Allah’a kulluk
    yapmaya çağırmıştır. Dolayısıyla, hıristiyanların böyle büyük
    bir cinâyet olan şirk ve küfür itikatları, Hz. İsa’dan sonra ortaya
    çıkmıştır.
    Hz. İsa ve annesinin tanrı olamayacakları, akıl ve mantık açısından
    da sebepleriyle birlikte Kur’an’da belirtilir: “Meryem oğlu
    Mesih (İsa), ancak bir rasûldür/peygamberdir (başka bir şey değildir). Ondan
    önce de (birçok) peygamberler gelip geçmiştir. Anası da çok doğru
    bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz,
    sonra bak nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.”40 Yahudiler Hz. İsa’nın,
    namuslu ve bâkire bir hanımdan doğduğuna inanmayıp, onun
    38 5/Mâide, 73
    39 5/Mâide, 116-117
    40 5/Mâide, 75
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    anasına iftira eder, gayr-ı meşrû bir ilişkiden doğduğunu ileri sürerler.
    Kur’ân-ı Kerim, daha önce Hz. İsa’nın mûcizevî bir şekilde
    nasıl yaratıldığını anlatıp burada da anasının doğru, dürüst ve
    namuslu olduğunu zikretmek suretiyle bu iftirayı reddetmektedir.
    Bunun yanında, konumuzla ilgili olarak, hıristiyanların ona ve
    anasına tanrılık vasfı vermelerini de elle tutulur, gözle görülür bir
    delil ile reddedip çürütmektedir. Zira her ikisi de yemek yerlerdi,
    tanrı olsalardı yemeye, içmeye ihtiyaç duyarlar mıydı? İhtiyaç sahipleri
    ilah olamazlar.
    Din Adamlarını Tanrı Edindiler: “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim
    aramızda müsâvi/anlamı eşit (ve âdil) bir kelimeye gelin, (şöyle diyerek):
    ‘Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve
    Allah’ı bırakıp da kimimiz, kimimizi rabler edinip ilâhlaştırmasın. Eğer onlar
    yine yüz çevirirlerse işte o zaman deyin ki: ‘Şâhid olun, biz muhakkak
    müslümanlarız.” 41
    Hıristiyan din adamları, bir şeyi helâl ve haram kılar, hıristiyanların
    günahlarını günah çıkararak affederler, insanları cennete
    koyacaklarını söylerler. Bu ve benzeri durumlar, din adamlarının
    kendilerini tanrı yerine koymaları, bunları kabul edenlerin de onları
    tanrı kabul etmeleridir: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini/hahamlarını,
    râhiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki
    hepsine de tek ilâh’a ibâdet/kulluk etmekten başka hiçbir şey emrolunmadı.
    O’ndan başka hiçbir ilâh/tanrı yoktur. O, bunların şirk/ortak koştukları
    şeylerden uzaktır, yücedir.” 42
    Hıristiyan Âmentüsü
    Ben, yeri ve göğü yaratan, her şeye kaadir Baba Tanrı’ya,
    Ve Efendimiz olan, O’nun biricik oğlu İsa’ya;
    Rûhu’l-Kudüs’ten gebe kalınana;
    Ve bâkire Meryem’den doğana;
    O’nun Pontus Pilatus’tan zulüm gördüğüne,
    Çarmıha gerildiğine, öldüğüne, gömüldüğüne,
    Cehennemlere indiğine,
    Üçüncü gün, tekrar canlandığına,
    Göklere çıkıp, kaadir olan Baba Tanrı’nın sağına oturduğuna,
    41 3/Âl-i İmrân, 64
    42 9/Tevbe, 31
    HIRİSTİYANLIK
    - 23 -
    Oradan gelip ölüleri dirileri hesaba çekeceğine;
    Rûhu’l-Kudüs’e,
    Mukaddes katolik kilisesine;
    Azizlerin cemaatine;
    Günahların affedileceğine,
    Vücudun tekrar canlanacağına;
    Ebedî hayata, inanırım.
    İslâm Âmentüsü: “Ben Allah’a ve meleklerine ve kitaplarına
    ve peygamberlerine ve âhiret gününe ve hayır ve şerrin hepsinin
    Allah’tan geldiğine iman ettim.” Kur’ân-ı Kerim’in değişik
    âyetlerine dayanan43 İslâm âmentüsünün Hz. Peygamber tarafından
    öğretildiğine (başta Buhârî olmak üzere hemen her hadis
    kitabında Cibril veya Ömer hadisi diye rivâyet edilen meşhur
    hadise)44 işaret etmekte fayda vardır.
    Hıristiyan âmentüsü, Hz. İsa tarafından değil; çok daha sonra
    gelen din adamları tarafından meydana getirilmiştir. Hıristiyan
    âmentüsünde açıklanması gereken maddeleri teker teker ele almakta
    fayda vardır:
    1. Tanrı için kullanılan “baba” tâbiri, çok alçaltıcıdır; zira insan
    toplumunda, kötü hâtıralar bırakan aile babaları vardır; aynı zamanda
    baba terimi, cinsel ilişkileri hatırlatır; ölümü ve kendisinden
    sonra bir vârisi düşündürür.
    2. Mecâzî ve temsilî manada bile olsa, hem Eski Ahid ve hem
    Yeni Ahid’de İsa’dan başka insanlar için “Tanrı’nın oğlu” tâbiri kullanılmıştır.
    Bu ise “biricik oğul” tâbiri ile tezat halindedir. Luka’ya
    göre,45 Âdem (a.s.) Tanrı’nın oğludur. “Seigneur” kelimesinden,
    İsa’nın Tanrı oğlu olduğu, yani ulûhiyete iştirak ettiği anlaşılıyor
    ki, bu da Allah’ın birliğine zıt düşmektedir.
    3. “Rûhu’l-Kudüs”ün fonksiyonu (O’nun Tanrı için bir âlet olduğu
    görünümü veriyor. Âmil ile âlet aynı şey olamaz. Bu ruhu
    ulûhiyete ortak koşmak, ilâhî birliğe ters düşer. Kur’ân-ı Kerim,
    “ruh” kelimesinin emir manasına geldiğini beyan eder.46 Allah,
    kendi emriyle, İsa’yı babasız yarattı. Bu durum, fevkalâdedir ve
    ilâhî bir mûcizedir. Diğer taraftan Hz. Âdem’in yaratılışında bir
    43 2/Bakara, 285; 4/Nisâ, 78, 136
    44 Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, 5, 7; Ebû Dâvud, Sünne 15
    45 Luka 3/38
    46 17/İsrâ, 85
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    anne de söz konusu değildir. O’nun, ulûhiyete ortak olmaksızın,
    fevkalâde yaratılışı daha da üstün bir mûcize idi.
    4. Şâyet Tanrı, bir bâkireden bir çocuk dünyaya getirtirse; bu,
    çocuğa değil; bizzat Tanrı’ya tapma gereğini ortaya koyar.
    5. ve 6. Doğum, işkence, ölüm ve defnedilmek, insanla ilgili
    özelliklerdir; Tanrı’nın özellikleri değildir. Şâyet Hz. İsa’nın, aynı
    anda ilâhî ve insanî olmak üzere iki hüviyetiyle öldüğü söylenirse,
    bu da yine anlaşmazlıklara sebep olur. 47
    7. Cehennemler günahkârların yeridir. Acaba o, oraya niçin
    gitti ve bize oradaki acaip olaylar hakkında niçin bilgi verdi? Bir
    cezadan kurtarmak için mi? Allah, suçluları affetmesi için, bir
    mâsumu cezalandırmaz. Günahkârları çıkarmak için, Hz. İsa niçin
    üç gün cehennemde kaldı? Hapishanenin kapısını açmak yeterli
    idi. Kaldı ki, İsa’nın oradan ayrılışından sonra cehenneme girecek
    günahkârların durumu ne olacaktı?
    8. Herhangi bir şeyi yapmaya muktedir olmadan cehennemlere
    ölü olarak inişi, hiçbir işe yaramayacaktı.
    9. Bu maddeye göre İsa, Tanrı’nın sağına oturduğu için O,
    Tanrı’dan farklıdır; zira birisinin, kendi kendisinin sağına oturması
    mümkün değildir. Şâyet İsa, yeryüzünde insan olup48 gökte de insan
    kalırsa, o halde ne zaman tanrı oluyor?
    10. Şüphesiz ölüler, tekrar dirildikten sonra muhâkeme edilirler;
    fakat yaşayanları hesaba çekmek, acelecilik olmuyor mu? Zira
    onların hayatı henüz bitmediğinden, çok sayıda iyi veya kötü hareketlerde
    bulunma imkânına sahiptirler.
    11. Bu madde, biraz 3. maddenin tekrarıdır.
    12. Tarih, kilisenin temel noktalarda bile görüş değiştirdiğini
    göstermiştir; bu nedenle kilise, kesin ve mükemmel değildir.
    13. Azizler, günahkârları kurtaramaz. Allah, istediğini cezalandırma
    veya affetmede kesinlikle hürdür. Şâyet ‘communion’da,
    ulûhiyete ortaklık düşüncesiyle, biraz şarap içmek ve biraz ekmek
    yemek ameliyesine ihtiyaç duyuluyorsa, bu ilâhî birliğin hiçbir şekilde
    müsâmaha etmeyeceği bir şirk koşma çeşididir.
    14. Günahların affı, tevbe ve ilâhî rahmet neticesinde olur; bir
    mâsumun cezalandırılması ile değil; velev ki ‘Tanrı’nın oğlu’ olsun.
    47 bk. aşağıdaki 9. madde
    48 bk. 5. ve 6. maddeler
    HIRİSTİYANLIK
    - 25 -
    “Tanrı’nın oğlu” tâbirinin kitabî manasından (mecaz olarak kullanılışından)
    söz etmiştik. Bunu açıklayalım: Tek Tanrı’ya inananlar
    diye yahudilerden bahseden Beşinci Sifir49 onları şöyle tavsif eder:
    “Siz Tanrı’nız Ebedî’nin çocuklarısınız.” Hıristiyanlığa gelince, bizzat
    İsa, birkaç kez Tanrı’ya inananların Tanrı’nın oğlu olduğunu
    bugünkü İncillerde söyler, bunu açıklar, hatta tarif eder. Şöyle ki:
    “Barışı elde edenlere ne mutlu! Zira onlar Tanrı’nın çocukları diye
    çağrılacaklar.”50 Bu arada çok ilginç olan şu hususu hatırlatalım:
    İncil’in bu cümlesinde yer alan “pacificateur” yani, “uzlaştırıcı”
    veya “barışı elde edenler” tâbirleri, “müslüman” teriminin karşılığını
    ifade etmektedir. Bilindiği gibi müslüman kelimesinin bir
    anlamı, “barış içinde ve selâmette olan”dır. Meşhur bir hadis-i şerifte
    şöyle denmektedir: “Müslüman, müslümanların elinden ve dilinden
    emin oldukları kimsedir.” 51
    Yine Luka şöyle demektedir: “Fakat düşmanlarınızı sevin, iyilik
    yapın ve bir şey ümid etmeden ödünç verin. Ve sizin mükâfatınız
    büyük olacak ve siz Çok Ulu’nun oğulları olacaksınız, çünkü O,
    nankör ve kötüler için de iyidir.” 52Şâyet “Tanrı’nın oğlu” tâbirinin
    manası bu ise, bundan çıkan her türlü karışıklık ve tutarsızlıklara
    mâni olmak için, her şeyi açıkça söylemek lâzımdır.
    Çok mânidardır ki, bu hıristiyan âmentüsü metninin dışında
    -ki, bu metnin İncil veya Hz. İsa’nın sözü olmadığını biliyoruz- Hz.
    İsa, Yeni Ahid (İnciller)’in hiçbir yerinde “ben Tanrı’yım” demiyor;
    bilakis tam zıddını söylüyor: “İşte benim seçtiğim kulum...”53
    Tanrı’nın kendisi için bu sözünü söyleyerek, bunu kendisine tatbik
    eden Hz. İsa, Tanrı’nın kulu ve kölesi olmaktan gurur duymaktadır.
    Yine Matta, 24/36 ve Markos, 13/32’ye göre, “dünyanın sonu ne
    zaman gelecek?” sorusuna, İsa şöyle cevap verir: “Fakat o gün ve
    saat hakkında, ne göklerin melekleri, ne de Oğul; yalnız Baba’dan
    başka kimse bir şey bilmez.” Aynı şekilde Yuhanna, 5/19’da şöyle
    demektedir: “Doğrusu ve doğrusu size derim: Baba’nın yapmakta
    olduğunu gördüğü şeyden başka Oğul kendiliğinden bir şey yapamaz.”
    Görüldüğü gibi bugünkü İncillerde bile İsa, Tanrı olmadığını
    açıkça söylemektedir.
    49 14/1
    50 Matta, 5/9
    51 Buhâri, İman 4; Müslim, İman 64, 65, 66; Tirmizî, Kıyâme 52; Nesâi, İman
    8
    52 Luka, 6/35
    53 Matta, 12/18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    Hıristiyanlıkta İbâdet
    İncillere göre İsa Mesih dedi: “Bu şeytan, ibâdet ve oruçtan
    başka bir şeyle çıkmaz.”54 Fakat her şeyden evvel şunu söyleyelim
    ki, hıristiyanlıkta hac’dan hiç söz edilmiyor; sâniyen ibâdet ve
    orucun zorunluluğuna dair en ufak bir açıklama yoktur. Vergilere
    gelince, bu konuda şu çarpıklık ve ilgisizlik vardır: “Sezar’ın hakkını
    Sezar’a; Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya ödeyin.”55 Bu ifade, laikliğe
    yol açmış ve böylece kilise ve devletin bu şekilde birbirinden ayrılışında,
    iktidarın dinsizleşmesi ve hatta dine karşı müsâmahasız bir
    tavır takınması gibi büyük bir tehlike doğmuştur.
    Hıristiyanlarda ibâdet, Tanrı’nın şânı için meydana getirilmiş
    ilâhilerden müteşekkildir. Katoliklerde ise “communion” denilen
    ve ekmek, şarap gibi maddî vasıtalarla ulûhiyete ortaklık vardır.
    Hıristiyanların “dominikal” duası:
    “Ey göklerde olan Baba’mız,
    İsmin mukaddes olsun,
    Melekûtun gelsin,
    Gökte olduğu gibi yerde de Senin irâden olsun.
    Gündelik ekmeğimizi bize bugün ver,
    Ve bize, borçlu olanlara bağışladığımız gibi, sen de bizim borçlarımızı
    bize bağışla.
    Ve bizi iğvâya götürme, fakat bizi şerirden kurtar.
    Çünkü melekût ve kudret ve izzet, ebedlere kadar Senindir.” 56
    Hz. Mûsâ ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) aksine; Hz. İsa’nın kendi
    risâletiyle ilgili yazılı bir metin bırakmamış olması üzücüdür. Bu sebeple
    tercüme mahiyetinde olan eldeki mevcut İnciller ile asıl İncil
    arasında mukayese yapma imkânı yoktur. Ayrıca Matta’nın yazmış
    olduğu Hz. İsa’nın Aramice olan hayat hikâyesinin aslına da sahip
    olmadığımızdan, Yunanca olan tercümesinin dahi asıl metne
    sâdık kalıp kalmadığını bilme imkânına da sahip değiliz. Şu halde,
    hıristiyanların dominikal duâlarındaki hatalar, İsa Mesih’değil; Yunanlı
    mütercime veya İncil’i tahrif edenlere aittir.
    1. Yukarıda temas edildiği için “baba” kelimesi üzerinde tekrar
    durmaya gerek yoktur.
    54 Matta, 17/21; Markos, 9/29
    55 Matta, 22/21; Markos, 12/17; Luka, 20/25
    56 Matta, 6/9-13; Luka, 11/2-4
    HIRİSTİYANLIK
    - 27 -
    2. Allah’ın adı zaten mukaddestir; bu manadaki bir dilek gereksiz
    ve eksik kalır.
    3 ve 4. Hal-i hazırda Tanrı’nın irâdesi ve hükmü olmadığını
    söylemek, kabul edilmez bir şeydir; bütün kâinat, ancak Allah’ın
    ebedî irâdesi ile hareket eder ve ayakta durur.
    5. Allah’tan istenen günlük ekmek, Allah’ın sınırsız zenginliği
    ve cömertliği yanında çok az bir şeydir. Kur’ân-ı Kerim bize şöyle
    duâ etmemizi tavsiye eder: “Rabbimiz, bize dünyada da âhirette de
    hasene (güzellik ve iyilik) ver ve bizi cehennem azabından koru.” 57
    6. Bu maddede de yakışıksız bir yer değişikliği olmuş. Sanki
    hakaret edercesine, yaptığımız bir iyiliği Tanrı’ya hatırlatıyor ve
    sanki O’nu bizi affetmeye mecbur ediyoruz.
    Kur’an duâları ise, Allah’a hamdle ve en uygun tâbirlerle başlar.
    Büyük bir teslimiyetle, Allah’ın rahmetine niyazda bulunulur.
    Hem dünya hem de esas olarak âhiret ihtiyacı için yapılan açık
    ve anlaşılır duâlar edilir. Müslümanların temel ibâdetleri olan namazda
    devamlı okudukları Fâtiha sûresi:
    1-“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla,
    2- Hamd (övme ve övülme) âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
    3- O, Rahmân ve Rahîmdir.
    4- Din (ceza) gününün sahibidir.
    5- (Allah’ım!) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder ve yalnız Senden yardım
    dileriz.
    6- Bizi doğru yola ulaştır.
    7- Kendilerini nimete ulaştırdığın kimselerin yoluna; gazaba uğramış
    ve sapmışların yoluna değil!” 58
    Hıristiyanlarda oruç, hiçbir surette mecburi olmayıp, çok
    nâdir olarak oruç tutan papazlara da, hafif bir kahvaltı, tam bir
    öğle yemeği ve hafif bir akşam yemeği izni verilmiştir. Karem
    (careme) adı verilen oruç tutma süresince Pazar günleri hâriç, 40
    gün boyunca, yani 34 gün, oruç tutmak isteyenler bu tatbikatı
    yürütürler. 59
    57 2/Bakara, 201
    58 1/Fâtiha, 1-7
    59 İhsan Süreyya Sırma, İslâmiyet ve Hıristiyanlık (Bir Mukayese), Beyan Y. s.
    13-23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    Körlerin Kör Kılavuzu Pavlus
    Pavlus, milâdî 5-67 yıllarında yaşayan yahudi asıllı, hıristiyanlığı
    aslî ve tehvid çizgisinden çıkarıp, teslis gibi temel dogmaları
    oluşturmuş, kiliseler kurmuş ve hıristiyanlığı teşkilâtlandırmış kişidir.
    Bugünkü muharref hıristiyanlık onun ürünüdür. Pavlus, Hz.
    Musa’nın yasa ve yasaklarını yürürlükten kaldırmış ve yeni bir anlayış
    geliştirmiştir. Mektupları, Kitab-ı Mukaddes’den sayılmış, İnciller
    seviyesinde görülmüştür.
    Pavlus Bir Ferisîdir: Bu, herhangi bir başka din mensubunun,
    meselâ müslümanların bir iddiası ve ithamı değil; bütün hıristiyanların
    kabul ettiği bir gerçektir. Çünkü Pavlus’un Ferisî olduğu
    Kitab-ı Mukaddes’te, hem de kaç yerde, hem de Pavlus tarafından
    belirtilir. Bir iki tanesine göz atalım: Pavlus; “Ben Ferisi oğlu
    Ferisîyim.”60 “Eğer şehâdet etmek isterlerse, öteden beri beni bilirler
    ki, dinimizin en sıkı fırkasına göre Ferisî olarak yaşadım.” 61
    Vay Ferisîler! Peki, kimdir bu Ferisîler? Kitab-ı Mukaddes, hem
    de Hz. İsa’ya atfederek Ferisîler hakkında bakın neler diyor? “O
    zaman şâkirtler gelip ona dediler: Biliyor musun ki Ferisîler bu
    sözü işitince gücendiler? Fakat İsa cevap verip dedi: Semâvî Babamın
    dikmediği her fidan kökünden sökülecektir. Onları bırakın;
    onlar körlerin kör kılavuzlarıdır. Eğer kör körü yederse, her ikisi
    de çukura düşer.”62; “Ve İsa onlara dedi: Sakının da Ferisîler ile
    Sadukîler hamurundan kaçının.”63; “Lâkin vay başınıza yazıcılar
    ve Ferisîler, iki yüzlüler!” (Matta, 23. bap’ta baştan sona Ferisîlerin
    Hz. İsa diliyle kötülükleri anlatılmaktadır; özellikle 13-15; 23-36.
    cümleler) Yine bu konuyla ilgili olarak Luka, 11/39-44, 12/1-2;
    Matta, 3/7-10, 5/20, 7/15-23’e bakılabilir. Bu son bölümde Hz. İsa,
    yalancı peygamberleri bir örnekle açıklar ve “benim ismimle peygamberlik
    yapanı ben tanımayacağım!” der. Pavlus, tüm hıristiyanlara
    göre, Hz. İsa’nın ismiyle, onun gönderdiği ve kendisine
    vahiyler verdiği peygamberi olarak kabul edilir.
    “Ferisî oğlu Ferisî” olan Pavlus’a rağmen bugünkü İncillerde
    bile muhâfaza edilen ifadelere göre Hz. İsa, nice sert eleştirilerle
    uyardığı Türkçe Kitab-ı Mukaddesteki ifadeyle “ikiyüzlü”, yani
    “münâfık” ve dine kötülük bulaştıran “müfsid” diye damgaladığı
    Ferisîlerin tehlikesi konusunda şu değerlendirmeyi yapar: “Vay
    başınıza yazıcılar ve Ferisîler, ikiyüzlüler! Zira bir mühtedî yapmak
    60 Rasüllerin İşleri, 23/6
    61 Rasüllerin İşleri, 26/5
    62 Matta, 15/12-14
    63 Matta, 16/6; 11-12
    HIRİSTİYANLIK
    - 29 -
    için denizi ve karayı dolaşırsınız ve olunca siz onu kendinizden iki
    kat cehennem oğlu edersiniz!”64 Nasıl, tam Pavlus’u ve ona inanan
    mühtedî hıristiyanları bekleyen âkıbeti anlatmış olmuyor mu
    Hz. İsa; hem de elimizdeki İncillerde.
    Peki, “Pavlus’un kimliği ile hıristiyanlığın ne ilgisi var?” diye,
    herhalde hıristiyanlığı kısmen de olsa bilen veya en zayıf bir hıristiyan
    olan birisi soramaz. Çünkü hıristiyanlık, hem itikad ve hem
    de şeriat olarak, yani hükümler, haram ve helâller konusunda, yorum
    ve dogmalar konusunda baştan sona Pavlus öğretilerinden
    ibarettir. Pavlus’u yıktığınızda hıristiyanlığı ayakta tutacak hiçbir
    şey kalmaz. Kitab-ı Mukaddes’teki tam 15 kitap, Pavlus’a aittir;
    onun mektupları ve konuşmalarından oluşan bu kitapların tümünün
    yazarı odur. Kitab-ı Mukaddes’teki Hz. İsa’nın kesin emir ve
    yasaklarını bile resmen değiştiren, ona ters hükümler koyan, hükümlerini
    geçersiz ilân eden kimsedir Pavlus. Bir örnek verelim:
    “Sanmayın ki ben, şeriati yahut peygamberleri yıkmağa geldim;
    ben yıkmağa değil, fakat tamam etmeğe geldim. Çünkü
    doğrusu size derim: Gök ve yer geçip gitmeden, her şey vâki oluncaya
    kadar, şeriatten en küçük bir harf veya bir nokta bile yok
    olmayacaktır. Bundan dolayı bu en küçük emirlerden birini kim
    bozar ve insanlara öylece öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine
    en küçük denilecektir. Ve onları kim yapar ve öğretirse, göklerin
    melekûtunda kendisine büyük denilecektir. Zira size derim
    ki salâhınız yazıcılar ve ferisîlerinkinden ziyade olmazsa göklerin
    melekûtuna hiç girmeyeceksiniz.”65 Hz. İsa, Kitab-ı Mukaddes’in
    ilk bölümü olarak tüm hıristiyanlarca kutsal kabul edilen Tevrat’ta
    belirtili Mûsâ şeriatının korunması ve ona uyulması konusunda
    böyle kesin ifadelerle uyulup itaat edilmesini emrettiği şeriatı bakın
    Ferisî Pavlus ne hale getirdi?
    “Çünkü Ruhu’l-Kudüse ve bize iyi göründü ki, icap eden şu
    şeylerden fazla üzerinize yük koymayalım: Putlara kurban edilen
    şeylerden, kandan ve boğulmuş olanlardan ve zinadan çekinin.
    Bunlardan sakınırsanız, iyi edersiniz. Selâmette olun.”66 Pavlus’a
    ait bu ifadelerden anlaşıldığı gibi Pavlus, 4 yasağın dışında Kitab-ı
    Mukaddes’te belirtilmiş tüm yasakları ve eski şeriatın tüm hükümlerini
    kaldırmıştır. Tabii, bundan daha büyük cinâyeti, İsa’yı tanrılaştırmak
    ve tevhidi teslisle değiştirmekle işlemiş, hıristiyanlar da
    kilisenin ve papazların etkisiyle Hz. İsa’ya ve Kitab-ı Mukaddes’teki
    64 Matta, 23/15
    65 Matta, 5/17-20
    66 (Rasüllerin İşleri, 15/28-29)
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    hükümlere itaati değil; ona uymayı tercih etmişlerdir. Bu Pavlus
    dogmalarının hiçbiri yahudilikte, Hz. Mûsâ şeriatında yoktur (Tabii
    ki, Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinde de bulunmamaktadır). Bu
    açıdan, Pavlus’un öğretileri, hıristiyan dogmalarıyla birlikte yahudi
    şeriatının da yürürlükte bulunduğunu savunan Petrusculuk’a
    karşı, yepyeni bir hıristiyanlık anlayışıdır. Bugünkü hıristiyanlık,
    hemen tümüyle Pavlus’un temel itikad ve hükümlerini belirlediği,
    Pavlus’un merkezde olduğu bir dindir.
    Pavlus Tarafından Hıristiyanlığa Geçen Hususlar
    Aslî günah inancı: Bu inanca göre, insanlar doğuştan günahkâr
    olarak dünyaya gelirler. Çünkü babaları Âdem suç işlemiş, onun
    günahı, tüm insanlara tevârüs edip geçmiştir. Eski ahidde de 4
    İncil’de de aslî günah inancı bulunmadığı halde, Pavlus tarafından
    bu bâtıl anlayış, hıristiyan itikadına geçirilmiştir.
    İsa’nın, beşer/insan ve peygamber değil; tanrı olduğu,
    Tanrı’nın İsa şeklinde tecessüdü, insan bedenine girip insan yapısında
    olması,
    İnsanların günahlarını kurtarmak için Tanrı’nın oğlunu göndermesi,
    insan şeklinde bedenlenen oğul tanrının insanlığı kurtarmak
    için kendini çarmıhta asılarak fedâ etmesi,
    Teslis inancı,
    İsa’nın ölüler arasından dirilerek kalkması ve insanları idare
    etmek için göğe çekilip babasının (Baba Tanrının) sağına oturması,
    Günahların papazlar önünde itiraf edilerek onlar tarafından
    günah çıkarılıp, günahkârın bu şekilde affı,
    Kitab-ı Mukaddes’te ve şeriatte ısrarla yasaklanan domuz etinin
    helâl kabul edilmesi,
    Hz. Mûsâ şeriatında önemli şekilde emredilen Hz. İsa’nın da
    devam ettirdiği “sünnet olma”nın gereksiz olduğu anlayışı,
    Suyun, abdest ve guslün gereksizliği; hatta kötü olduğu,
    Haftalık ibâdet gününün Cumartesi yerine güneş gününe (Pazar)
    gününe değiştirilmesi,
    Dinî törenlerde ve âyinlerde Mitra dininden etkilenerek çokça
    mum vb. yakılarak mâbedin fazlaca aydınlatılması, bütün bunlar
    Pavlus tarafından hıristiyanlığa geçirilmiştir.
    Kilise tâlimleri ve hıristiyan kaynaklarının hemen hepsi
    HIRİSTİYANLIK
    - 31 -
    Pavlus’a, onun görüşlerine veya onun yakınlarına dayanmaktadır.
    Hz. İsa’dan çok kısa bir zaman sonra, hıristiyanlık, Hz. İsa’nın getirdiği
    tevhid dini olmaktan çıkmış, Pavlus’un yorumları ile hak
    din vasfını kaybedip teslis dinine dönüşmüştür. Günümüzün hıristiyanlığı,
    Hz. İsa’nın getirdiği nizamdan, hak tevhid dini vasfından
    çok, Pavlus’un ve bu çizgideki kilisenin yorumlarıdır.
    Hz. İsa
    Ülü’l azm, yani kendilerine kitap verilmiş büyük peygamberlerden
    biri olan Hz. İsa, batılı tarihçilere göre, yanlış olarak kendi
    doğum yılı kabul edilen “milât”tan dört veya beş sene kadar
    önce dünyaya gelmiştir. Bazı araştırmacılara göre ise milâttan 3 yıl
    sonra doğduğu kabul edilir. Kudüs yakınlarındaki Nâsıra’da dünyaya
    gelmiştir. Kur’an’a göre Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’dir.
    İmran’ın kızı Hz. Meryem, Beytü’l Makdis’te (Kudüs’te bulunan
    Mescid-i Aksâ) zikir ve ibâdetle hayatını geçiriyordu. Allah, ona
    Cebrail’i bir beşer suretiyle gönderdi. Cebrâil, ona bir oğlan çocuk
    bağışlaması için Allah tarafından gönderilen bir elçi olduğunu
    söyledi. Hz. Meryem’in, kendisine bir insan eli değmediği ve
    iffetsiz olmadığı halde nasıl çocuğu olabileceğini hayretle sorduğunda
    melek, bunun Allah için kolay olduğunu ve insanlara bir
    delil, bir mûcize olsun diye Allah’ın böyle hükmettiğini bildirdi.
    Çocuk doğunca kavmindeki bazı insanlar onu ayıplayacak oldu.
    Hz. Meryem, bebeğe işaret etti. Çocuk İsa kundakta şöyle dedi:
    “Ben Allah’ın kuluyum. O bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber
    yaptı...” 67
    Hz. İsa’nın, babasız olarak mûcizevî bir şekilde doğuşu,
    Allah’ın dilemesinden ibaretti. Hatta Allah katında, oluş itibariyle
    Âdem (a.s.) ile İsa (a.s.) arasında fark yoktu: “Gerçekten İsa’nın babasız
    dünyaya geliş hali de Allah katında Âdem’in hali gibidir. Allah, Âdem’i
    topraktan yarattı, sonra da ona ‘ol’ dedi; o da hemen (insan) oluverdi.” 68
    Hz. İsa, otuz yaşında, Romalıların elinde bulunan Yahudiye’de
    Romalılardan Tiberius iktidarı döneminde peygamberlik görevi
    aldığında bunu İsrâiloğullarına bildirdi. Önce Celile (Galile)’de,
    sonra Kudüs’te insanları hak dine dâvet etti. Kendisine İncil verildi.
    69 İnsanları, tek ilâh olan Allah’a ibâdet ve kulluğa çağırmış,
    O’ndan başka tanrı olmadığını ilân ve tebliğ etmiştir: “Ben, benden
    önce gelen Tevrat’ı tasdik etmek, size haram kılınan bazı şeyleri de helâl
    kılmak üzere gönderildim. Size Rabbinizden bir âyet/mûcize getirdim.
    67 Bk. 19/Meryem, 16-37
    68 3/Âl-i İmrân, 59
    69 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 46; 57/Hadîd, 27
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin
    de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibâdet/kulluk edin. İşte bu, dosdoğru
    yoldur.”70 Havârilerine ve tüm insanlığa Hz. Muhammed’in geleceğini
    müjdelemiştir. 71
    Yahudiler Hz. İsa’yı, dönemin Romalı Kudüs valisi Pontus
    Pilatus’a şikâyet ettiler. Havârilerden sayılan Yahuda Hz. İsa’ya
    ihanet etti ve hıristiyanların inancına göre Hz. İsa çarmıha gerilerek
    öldürüldü. Kur’an ise şöyle der: “Hâlbuki onlar İsa’yı öldürmediler
    ve asmadılar. Fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında
    ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta
    zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak
    onu öldürmediler.”72 Allah, Nûh’u tûfandan, İbrâhim’i Nemrut’tan
    ve ateşten, Mûsâ’yı Firavun’dan ve boğulmaktan, Muhammed
    Mustafa’yı müşriklerin tuzaklarından koruyup kurtardığı gibi
    İsa’yı da, onu öldürmek isteyen yahudilerin elinden kurtarmış,
    Hz. İsa’ya ihanet ederek bulunduğu yeri askerlere gösteren kişiyi
    İsa’ya benzeterek onu öldürtmüştür.
    Onu kendi katına kaldırmıştır. Ancak bunun şekli ve zamanı
    üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır. Âlimlerin çoğunluğuna
    göre, Allah onu kudretiyle manevî semâlardaki hususi mevkiine
    kaldırmıştır, kıyametten önce tekrar dünyaya gönderecektir.
    73 Bu değerlendirmeye göre, cisim ve rûhuyla göğe yükseltilen
    Hz. İsa, Kıyâmet vaktine yakın yeryüzüne inecek, haçı kıracak, domuzu
    öldürecek ve İslâm şeriatıyla hükmedecektir. 74
    Bir başka anlayışa göre Allah onu yahudilerden korumuş, eceli
    gelince onu vefat ettirmiş ve rûhunu semadaki yerine kaldırmıştır.
    Kıyametten önce gelecek olan da onun rûhudur. “Allah buyurmuştu
    ki: ‘Ey İsa, seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr
    edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden
    üstün kılacağım...”75; “Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim
    de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet/kulluk edin’ dedim.
    İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat
    ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla
    görensin.”76; “İsa şöyle dedi: ‘Ben Allah’ın kuluyum. O bana Kitab
    verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek
    70 3/Âl-i İmrân, 50-51
    71 61/Saf, 6
    72 4/Nisâ, 157
    73 Bk. 43/Zuhruf, 61
    74 Bk. Buhâri, Büyû 102
    75 3/Âl-i İmrân, 55
    76 5/Mâide, 117
    HIRİSTİYANLIK
    - 33 -
    kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.”77 Hz. İsa’yı ve
    annesini tanrılaştırıp teslis akidesini oluşturan hıristiyanlarla Hz.
    İsa, Kıyâmet gününde yüzleştirilecek ve böylece hıristiyanların uydurdukları
    yalan ve iftiralar tümüyle ortaya çıkacaktır. 78
    Unutulmamalıdır ki, yeryüzündeki bütün dinlerden, sadece
    İslâmiyet, hıristiyanlığın temel inançlarından olan Hz. İsa’nın
    babasız olarak, iffetli ve dindar bir bâkireden doğduğunu kabul
    etmiştir. Yalnız müslümanlar, Hz. İsa’nın peygamber, hem de
    vahy ürünü olan, içinde hikmet ve nur olan İncil’i getiren büyük
    peygamber olduğunu kabul ederler. Hıristiyanların, kendilerine
    müslümanlardan çok yakın kabul ettikleri yahudiler, bütün bu
    konularda inançsızdırlar ve de Hz. İsa’yı kendilerinin öldürdüklerini
    ileri sürerek bununla iftihar bile ederler. Yahûdiler, Hz. İsa’nın
    peygamberliğine de, İncil’in vahy ürünü kutsal bir kitap olduğuna
    da inanmazlar.
    Hz. İsa, ancak üç yıl tebliğini sürdürme fırsatı bulmuş, 33 yaşında,
    gençlik döneminde tevhidi hâkim kılmaya çalıştığı toplumunun
    arasından ayrılmak mecburiyetinde bırakılmıştır. Hz. İsa’nın
    tebliğ ettiği tevhid dini, Hz. İsa’dan çok kısa bir zaman sonra tanınmayacak
    kadar şirk ve küfür unsurları katılarak hak din vasfını
    kaybetmiştir. Dinin bu tebdil ve tahrifinde en büyük pay ve en
    büyük vebal, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, İsa’nın yoluna ihanet
    eden Pavlus’un ve ona körü körüne uyan papazlarındır.
    Hıristiyanlara Göre Hz. İsa
    Hemen tüm hıristiyanlara göre İsa, Tanrı’dır, Tanrı’nın oğludur.
    Bunun yanında İsa, İncillere göre aynı zamanda peygamberdir de.
    “Ve kalabalıklar: Galile’nin Nâsıra şehrinden İsa peygamber budur,
    dediler.”79 Hz. İsa’nın bir mûcizesi anlatılırken Luka İncili’nde şunları
    görüyoruz: “Herkesi korku aldı ve aramızda büyük bir peygamber
    çıktı ve Allah kendi kavmini ziyaret etti, diyerek Allah’a
    hamd ediyorlardı.”80 “Bir kimse, aynı zamanda hem tanrı, hem de
    peygamber nasıl olur?” demeyin. “Akıl ve mantığı bırakmadan
    hıristiyanlık anlaşılmaz” der papazlar. Hem yaratılmış, ölümlü âciz
    ve muhtaç bir insan; hem de her şeye kudreti yeten bir tanrı nasıl
    olunuyorsa o da öyle oluyor.
    77 19/Meryem, 30-31
    78 Bk. 5/Mâide, 117
    79 Matta, 21/11
    80 Luka, 7/16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Aslında İncillere göre de İsa bir kuldur; Allah’ın kulu: “İşte,
    benim seçtiğim kulum; Canımın kendisinden râzı olduğu sevgilim;
    Rûhumu onun üzerine koyacağım, Ve milletlere hükmü ilân
    edecektir.”81. “Ve dokuzuncu saate doğru, İsa: ‘Eli, Eli lama sabaktani?’,
    yani ‘Allah’ım, Allah’ım, beni niçin bıraktın?’ diye yüksek
    sesle bağırdı.”82 Bu ifadeye göre, İsa Allah’a kendisine niçin yardım
    etmediğini sorarken “Allah’ım, Allah’ım!” demektedir. Hiç
    kendisi tanrı olan biri böyle söyler mi?
    İsa, devamlı olarak, hatta bütün gece boyunca Allah’a ibâdet
    ederdi: “Ve İsa, şâkirtleri kayığa binmeğe ve halkı salıverinceye
    kadar kendisinden önce karşı yakaya geçmeğe zorladı. Ve halkı
    salıverdikten sonra, duâ etmek için dağa ayrıca çıktı; akşam olunca,
    orada yalnız başına idi.”83; “Onları uğurladıktan sonra, duâ etmek
    için dağa gitti.”84; “Ve vâki oldu ki, o günlerde İsa dua etmek
    için dağa çıktı; bütün geceyi Allah’a duâ ile geçirdi.” 85
    “Ve vâki oldu ki, İsa yalnız başına duâ ederken, şâkirtleri yanında
    idi; onlara sorup dedi: Halkın dediğine göre ben kimim?
    Onlar da cevap verip dediler: Vaftizci Yahya’dır; başkaları: İlya’dır;
    ve başkaları da; Eski peygamberlerden biri kıyam etti, diyorlar.
    Onlara dedi: Ya siz ben kimim dersiniz? Petrus cevap verip dedi:
    Allah’ın Mesihisin. İsa da bunu kimseye söylemesinler diye onlara
    tenbih ederek emretti.” 86
    “O zaman İsa onlarla beraber Getsemani denilen bir yere gelerek,
    şakirtlerine dedi: Ben şuraya gidip dua edinceye kadar siz
    burada oturun.”87 Duâ bir ibâdettir. Zaten özel yere çıkıp duâ etmesi,
    namaz kıldığını gösterir. Kur’an’a göre bütün peygamberler
    gibi Hz. İsa da tabii ki namaz kılıyordu.88 İbâdet etmek, kulluk
    alâmetidir; ilâhlık özelliği değildir. Ama gel bunu hıristiyanlara
    anlat!
    Hıristiyanlıkta Aslî Günah ve Bunun Keffâreti
    İçin Oğul’un Çarmıha Gerilmesi Anlayışı
    Aslî günah inanç ve anlayışının, Hz. İsa’nın tebliği ettiği tevhid
    akidesinde olmadığı kesindir. Buna rağmen, Pavlus tarafından
    81 Matta, 12/18
    82 Matta, 27/46 ve Markos, 15/34
    83 Matta, 14/22-23
    84 Markos, 6/46
    85 Luka, 6/12
    86 Luka, 9/18-21
    87 Matta, 26/36 Ve yine Bk. Luka, 11/1
    88 19/Meryem, 31
    HIRİSTİYANLIK
    - 35 -
    hıristiyanlığa sokulmuş, insanın temiz fıtratını, Hz. Âdem’in
    Kur’an’da affedildiği belirtilen şahsî ve küçük hatasını tüm insanlara
    bulaştıran ve Hz. İsa’nın ülûhiyetine ve vaftiz törenine mesnet
    yapılan bâtıl anlayıştır aslî günah inancı.89
    İlk günah da denen aslî günah anlayışına göre, ilk günah, Hz.
    Âdem’in suçuyla başlamış ve bütün soyuna bulaşmıştır. Her doğan
    insan, babası Âdem’in günahının mirasından dolayı günahkâr
    olarak doğar. Tanrı, kendi niteliğine sahip olan oğlu İsa’yı insanları
    bu suçtan, yani aslî günahtan kurtarmak için yeryüzüne göndermiştir.
    Kıyamet gününde de insanları diriltmek ve ilâhî bağışa
    kavuşturmak için yeryüzüne yeniden inecektir, ruh da bu yüzden
    ölümsüzdür. Yine insanın aslî günahından arınması için insanın
    kutsal kabul edilen suyla yıkanma zorunluğu vardır ki buna vaftiz
    denilir.
    Hıristiyanlığın esaslarından biri de, Tanrı’nın bütün insanların
    günahlarına keffâret olmak üzere, onların affı için insan şekline
    girip yaşadıktan sonra ıstırap çekerek ölmesi, yani tekfir/keffâret,
    fidye inancıdır. Bu inancın, üç temel uzantısı vardır: Hz. İsa’nın
    tanrılığı, bütün insanlığın günahkâr olduğu ve insanlığın affı için
    fidye (kurban) anlayışı.
    Kur’an’a göre, “Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü
    taşımaz.”90 Kaldı ki, Hz. Âdem, bütün insanlara taksim edildiği halde
    tükenmeyecek büyük bir suç işlemiş değildir. Hz. Âdem, beşer
    olarak küçük bir hata yaptı ve sonunda da affedildi ve peygamber
    seçildi. “Âdem, Rabbinin buyruğuna karşı geldi de şaşırdı. Sonra Rabbi
    onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti.”91 İslâm,
    Hz. Âdem’in bu fiiline terim manasıyla ma’sıyet/günah demez, bu
    konudaki Kur’an tâbiri olan “zelle”92 diye değerlendirir ve insan
    türünün imtihanla yücelmesi, düşmanını tanıması ve yeryüzünün
    halifesi olması gibi nice hikmetlere dayanan ilâhî irâde olarak değerlendirir.
    Hz. Âdem’e de, Hz. Havvâ’ya da suçlu gözüyle bakılıp,
    onlara kızılmaz.
    Günahın şahsîliği Kur’an’da olduğu gibi, Kitab-ı Mukaddes’te
    Eski Ahid’de de vardır. Hezekiel peygamber: “Suç işleyen can, ölecek
    olan odur; babanın fesadını oğul taşımaz ve oğlun fesadını
    baba taşımaz; sâlihin salâhı kendi üzerinde olur, kötünün kötülüğü
    de kendi üzerinde olur. Ve kötü adam, işlemiş olduğu suçların
    89 Bk. Korintoslular’a 2. Mektup, 5/21; Romalılar’a Mektup, 5/12
    90 35/Fâtır, 18
    91 20/Tâhâ, 121-122
    92 2/Bakara, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    hepsinden döner ve bütün kanunlarını tutar ve hak olanı, doğru
    olanı yaparsa, elbette yaşayacak, ölmeyecektir. Yapmış olduğu
    günahlardan hiçbiri ona karşı anılmayacaktır. İşlediği salâhda yaşayacaktır.”
    93
    Kitab-ı Mukaddes’teki şu ifadeyi, İsa’nın insanın aslî günahına
    fidye olarak çarmıha gerilmesi anlayışıyla birlikte bir değerlendirin:
    “Kötü adam, sâlihin fidyesidir. Hâin adam da doğruların.”94
    Hz. Âdem ve tüm insanlık sâlih ve doğru olmamış sayılmalı veya
    sâlih ve doğrularsa Hz. İsa kötü ve hâin olmalı. Yine, fidye olan,
    tüm insanlık için faziletli bir fedâkârlık için ölen kimse, asılırken
    ‘Allah’ım, niçin beni bıraktın?’ der mi? “Ve dokuzuncu saate doğru,
    İsa: ‘Eli, Eli lama sabaktani?’, yani ‘Allah’ım, Allah’ım, beni niçin
    bıraktın?’ diye yüksek sesle bağırdı.” 95
    Bu anlayışa göre, İsa’dan önce ölen insanlar, hıristiyanların da
    nübüvvetlerini kabul ettikleri peygamberler, hep günahkâr olarak
    öldüler ve cehennemi hak ettiler. İsa’nın keffaretinden, fidyesinden
    önce ve vaftiz yapılmadan öldüler, hepsi affedilmeyen ve
    affedilmeyecek günahla öbür dünyaya gittiler. Farzedelim ki insanlık,
    güzel fıtratla değil de doğuştan günah yükü ile hayata geliyor.
    Onların sonsuz merhametli ve dilediği her şeyi yapan Rabbi,
    kendilerini direkt olarak affedemez mi? Tanrı, insanı kurtarmak
    için, insan kılığına girmekten başka çare bulamadı mı?
    Çarmıha gerilip birkaç insan tarafından öldürülen biri, hiç
    tanrı mı olur? İnsanların günahlarını affetmek için başka çare mi
    bulamadı? Hıristiyanların en büyük âyinlerinden biri, Communion
    âyinidir. Bu âyin, ekmek ve şarapla yapılır. Ekmek ve şarap,
    hıristiyanlara göre Hz. İsa’nın etini ve kanını simgeler. Kitab-ı
    Mukaddes’e göre, Hz. İsa, havârilerine dağıttığı ekmeğe, “bu
    benim vücudumdur” ve dağıttığı şaraba, “bu benim kanımdır”
    demiştir. Günahı affetmek için, onları daha beter günahkâr haline
    getirmek, Tanrı katili yapmak hangi akla sığar? İnsanlar, ellerini
    mâbudlarının kanına bulayarak mı affa nâil olacaklar? Hz.
    Âdem’e atfedilen Allah’ın bir emrini yerine getirmemek mi, yoksa
    Tanrı’yı/İsa’yı öldürmek mi daha büyüktür? Hangisi insanı daha
    suçlu yapar? Bir tek kişinin (insan veya Tanrı) ıstırap çekmesi ile
    bütün insanların kurtuluşunu temin etme tuhaf olmaz mı?
    Bilindiği gibi, Hz. İsa, âhir zaman denilen, insanlık tarihinin
    sona yaklaştığı zamanlarda dünyaya gelmiştir. Yüce Allah, bunu
    93 Hezekiel, 18/20-22
    94 Süleyman’ın Meselleri, 21/18
    95 Matta, 27/46 ve Markos, 15/34
    HIRİSTİYANLIK
    - 37 -
    insanları kurtarmak için yapsaydı, başlangıçta yapması gerekmez
    miydi? İnsanlığın büyük çoğunluğunu aftan mahrum etmesi, az
    bir kısmını (İsa’dan sonra gelenleri) bağışlamasının izahı başka nasıl
    yapılabilir? Yaratılıştan gelen mevhum ve uydurma bir günah.
    Sonra, her şeye kaadir ğafûr olarak inanılan Allah’ın onu affetmesinin
    binlerce yolu varken, bunları bırakarak ana karnına girip en
    âciz bir şekilde çocukluğunu geçirmesi, sonra perişanlık ve tazyik
    görmesi, sonunda da onları katil yaparak affetmesi...
    Bunların masalda, efsane ve mitolojide yeri olabilir, ama dinde,
    hakikatte ve akılda yeri olmaz. Sonra olaya ahlâkî yönden
    bakalım: Günahtan kurtulduğuna inanan hıristiyana ne kalıyor?
    Kötü arzularına karşı nasıl mücadele ve mücahede edebilecektir?
    Çalışanla çalışmayanın, ibâdet yapıp günahtan sakınanla bunları
    önemsemeyenin arasında fark kalmaz, hepsi İsa’nın çarmıha gerilmesiyle,
    komünyonla, vaftizle bağışlanıp eşit hale getirilmiyor
    mu?
    Hz. İsa, hiçbir şekilde kendisinin insanların günahlarına
    keffâret için, onların aslî günahlarına karşılık öldürüleceğini
    söylemedi. Bugünkü İncillerde de Hz. İsa’ya atfen böyle bir söz
    geçmez. Dinin temeli olacak esasları, en yakınlarına, Petrus gibi
    halifelerine söylemedi. Hâlbuki o, emaneti tebliğ etmiş, görevini
    yapmıştı. Bu olay bile, bu inançların sonradan uydurulduğunu isbat
    etmeye kâfidir.
    Bu anlayış, ucuzculuktur, başkası seni kurtarsın, sen bir şey
    yapmadan bedavadan kurtul. İnsanlığa işlemediği günahı yüklemek
    kadar bedavadan affolma anlayışı da saçmadır. Aynen kiliselerde
    günah çıkarma ve cennet satın alma gibi. Hıristiyanların
    büyük çapta etkilendiği Yunan mitoloji kahramanı Promete’nin
    insana ateş/ışık getirmek için ezalara katlanarak fedai olması gibi
    efsaneler Hz. İsa’ya monte edildi. Kahramanların sadece ismi değişerek
    putperestlik, hıristiyanlık maskesi taktı. Ve bu fedâkârlığın
    bedeli de en az Promete’ninki kadar trajik: “Mesih, bizim uğrumuza
    lânet olmuş olarak, bizi şeriatın lânetinden kurtardı, çünkü
    yazılmıştır: ‘Ağaç üzerine her asılan lânetlidir.”96 Bir peygambere
    bu kadar büyük iftiraya pes doğrusu; hem tanrı, hem de lânetli!
    Hâlâ affedilmeyen günah kaldıysa veya bir hıristiyan çeşitli
    haramlara dalıyorsa ne gam? Papazlar ne güne duruyor? Absolüsyon
    imdada yetişecektir. Absolüsyon: Günah bağışlama demektir.
    Hıristiyanlıkta günahlarını papazlara açıklayıp itiraf edenlerin
    papaz tarafından günahlarının bağışlanabileceğine inanılır.
    96 Pavlus’un Galatyalılara Mektubu, 3/14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Günahları papazlar tarafından affedilenler, böylelikle günahlardan
    arınmış olurlar. Bu affetme, papazlar tarafından tanrı adına
    yapılmaktadır. Katolik mezhebinde, eski ve imtiyazlı olan günah
    çıkarma kurumu, ibtidâî şeklinden uzaklaşsa da hâlâ varlığını sürdürmektedir.
    İslâm’da ise, bilindiği gibi, doğrudan doğruya, aracısız
    ve formalitesiz olarak Allah’tan istenen aftan başka tevbe ve
    af dileme, günah çıkarma şekli yoktur.
    Kitab-ı Mukaddes’e Göre
    Barış ve Savaş Anlayışı
    Başta müsteşrikler/oryantalistler olmak üzere hemen hemen
    tüm hıristiyan batılıların ve batı mukallitlerinin İslâm’a saldırmak
    için ileri sürdükleri iddia ve ithamlardan biri, İslâm’ın kılıç zoruyla
    yayılan, kutsal savaş taraftarı, savaşçı bir din olduğudur. O yüzden
    de müslümanlara barbar demekten çekinmeyen, İslâm hâkim
    olduğunda gayri müslimleri kıtır kıtır keseceklerini vehmeden
    veya insanlara böyle gösteren tipler çıkagelmiştir. İslâm’ın kelime
    anlamının bile selâmet ve barış demek olduğunu, savaşın sebep
    ve şeklini, cihadın kendi haçlı savaşı kültürlerinin benzeri kutsal
    savaş anlamında olmadığı, İslâm’ın öldürme ve hücuma dayalı bir
    savaş anlayışını ne derece değiştirdiğini... anlatmak, konu/kavram
    dışına çıkmak olacak ve sözü uzatacaktır. Biz batının temel kültürlerinden
    biri/birincisi olan Kitab-ı Mukaddes’teki savaş ve barış
    anlayışına kısa bir değinme yapacağız.
    Hz. İsa, İncillerde insan sevgisinden, fedâkârlık ve aftan, her
    peygamber gibi elbette çokça bahsetmiştir. Ama İslâm’ın savaş
    anlayışına yanlış ithamlarla saldırırken, İncillerdeki Hz. İsa’ya veya
    vahye atfedilen savaş, öldürme ve hatta katliâm teşviklerini niye
    görmek istemiyor ve her iki dindeki ve Kitap’taki hükümleri mukayese
    etme gereği duymuyorlar diye sorma hakkımız vardır diye
    düşünüyoruz. Bu konu da göstermektedir ki, bazılarının derdi
    üzüm yemek değil, bağcı dövmektir: Yani, hakkı arayıp bâtıla tavır
    almak değil; hakkı bâtıl, bâtılı da hak göstermektir. Luka İncili,
    Hz. İsa’dan şu sözü nakleder: “Lâkin üzerlerine kral olmamı istemeyen
    o düşmanlarımı buraya getirin ve önümde öldürün!”97 Hz.
    İsa’ya isnat edilen bu ifade, onun kan dökme pahasına olsa bile,
    kral olmak istediğini gösteriyor.
    İncillerde tanıtılan İsa, maddî imkânlara sahip bulunsa veya
    Hz. Dâvud veya Hz. Süleyman’ın oğlu ve vârisi olsaydı ne yapardı,
    bilmiyoruz. Aynı anlamdaki ifadeyi Pavlus da belirtiyor: “Çünkü
    97 Luka, 19/27
    HIRİSTİYANLIK
    - 39 -
    bütün düşmanları kendi ayakları altına koyuncaya kadar, onun
    saltanat sürmesi lâzımdır.”98 İsa’nın diğer bir sözü, daha dikkat
    çekicidir: “Yeryüzüne selâmet getirmeğe geldim sanmayın; ben
    selâmet değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben adamla babasının,
    kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya
    geldim. Adamın düşmanları kendi ev halkı olacaktır.” 99
    Kur’ân-ı Kerim’de şu hükmü görüyoruz: “Dinde zorlama
    yoktur.”100; “De ki: ‘Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”101 Peygamber,
    dini tebliğle mükelleftir; birini dini kabule zorlamaya değil.
    Savaşa gelince, Kur’an şöyle emrediyor: “Sizinle savaşanlarla Allah
    yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”102
    Savaşla Hz. Muhammed (s.a.s.) hiçbir zaman devlet kurma, kral
    olma veya bir başka dünyevî çıkar sağlama gayesi gütmemiştir.
    İslâm’da savaş sadece Allah için yapılır, bu da hakkı/dini müdâfa
    halidir. Bu âyeti takip eden âyet ve dinsizleri öldürmeye cevaz veren
    âyetler, sadece kendilerine karşı harp ilân edilmiş ve savaş açılmış
    düşmanlara, yani savaşçılara karşıdır ki, savaşa katılmayanlar
    bunun dışında tutulmuştur. Haksız yere bir cana kıyanın bütün
    insanları öldürmüş gibi olacağını Kur’an belirtir. 103
    İslâm, kesinlikle ve hiçbir şekilde katliâma ve mecbur olunmadığı
    (müdâfa özelliği olmayan) hallerde öldürmeye cevaz
    vermez. Bir de Kitab-ı Mukaddes’teki şu ifadelere bakalım: “Ancak
    Tanrı’nın Rabbin miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin
    şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın;
    fakat onları, Hittîleri ve Amorîleri, ve Kenanlıları ve Perizzîleri
    ve Hivîleri ve Yebusîleri Tanrın Rabbin sana emrettiği gibi tamamen
    yok edeceksin.”104; “Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek’in
    İsrail’e yaptığını, Mısır’dan çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl
    durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amalek’i vur ve onların her
    şeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına,
    çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe
    kadar hepsini öldür.”105 Görüldüğü gibi, katliâm için gösterilen
    tek sebep, intikam duygusunu tatmindir. Bunun gibi daha birçok
    örnek verilebilir.
    98 Pavlus’un Korintoslulara 1. Mektubu, 15/25
    99 Matta, 10/34-36
    100 2/Bakara, 256
    101 109/Kâfirûn, 6
    102 2/Bakara, 190
    103 5/Mâide, 32
    104 Tesniye, 20/16-17
    105 1. Samuel, 15/2-3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    Hıristiyanlıkla İlgili Temel
    Kavramlar ve Anlamları
    Absolüsyon: Günah bağışlama demektir. Hıristiyanlıkta günahlarını
    papazlara açıklayıp itiraf edenlerin papaz tarafından
    günahlarının bağışlanabileceğine inanılır. Günahları papazlar tarafından
    affedilenler, böylelikle günahlardan arınmış olurlar. Bu
    affetme, papazlar tarafından tanrı adına yapılmaktadır.
    Aforoz: Kilisenin cemaatten ve hıristiyanlıktan kovma cezası.
    Lânetleme anlamını da kapsayan aforoz, hem yahudilikte ve hem
    de hıristiyanlıkta uygulanan dinsel bir cezalandırmadır. Aforoz
    uygulamalarının çeşitleri hayli çoktur. Kilise, yaşayan insanlara
    uyguladığı bu cezalandırmayı, kendilerine göre ölümden sonra
    gerçekleşecek olan ilâhî af ve bağış kurumuyla çelişkisini düşünmeksizin
    Tanrı adına uygular.
    Ahd-i Atik: Ahd sözleşme; Ahd-i Atîk, eski sözleşme demektir.
    Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olan, hem yahudilerce ve hem de
    Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen kitaplara bu ad verilir. Toplam
    39 kitaptan meydana gelir. Üç bölümdür. Birinci bölüm, beş kitaptır.
    Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye adlı bu beş kitap Tevrat
    adını alır, Yahudilerin asıl kutsal kitabı olan bu bölüme Musa’nın
    beş kitabı da denir. İkinci bölüm, peygamberler adını taşır ve Hz.
    Musa’dan sonra gelen yahudi peygamberlerinin kitaplarını kapsar.
    Üçüncü bölüm, Ketubim adıyla anılır ve Dâvud’un mezmurları/
    şiirleri, Süleyman’ın meselleri/özdeyişleri, Eyyub’un öyküsü gibi
    metinlerden meydana gelmiştir.
    Ahd-i Cedid: Hıristiyanların kutsal kitaplarına denilir. Yahudilerce
    sapıklık sayılan ve hıristiyanlarca benimsenen bu inanca
    göre yahudiler eski ahidle Tanrı’ya verdikleri sözü tutmamışlar ve
    vatanlarından sürülmekle cezalandırılmışlardır. Sonra Tanrı onlara
    acımış ve Ahd-i Cedîd’le yeni bir anlaşma önermiştir. Bu yeni
    sözleşmeye uyarlarsa arz-ı mev’ut (Filistin) onlara tekrar verilecektir.
    Yeni sözleşme anlamındaki Ahd-i Cedîd, Matta, Markos, Luka
    ve Yuhanna İncilleriyle, Rasüllerin İşleri adlarını taşıyan ve değişik
    yerlere yazılan mektuplardan meydana gelmiştir. Toplam 27 kitaptır.
    Anglikan: İngiliz kilisesine mensup olan Hıristiyan demektir.
    İngiliz protestanlığına Anglikanlık denilir. Katoliklikle protestanlık
    arasında İngilizlere özgü bir orta mezhep sayılmasına rağmen,
    Kalvinciliğin İngiliz koşullarına uydurulmuş bir biçimidir. Kral VII.
    Henry’nin Papa ile arasının açılmasından doğmuştur. Papa, yeniden
    evlenmek isteyen kralın boşanmasına izin vermediği için
    HIRİSTİYANLIK
    - 41 -
    İngiltere’ye has bir papalık oluşturulmuştur. Anglikanların papası
    Vatikan’a bağlı değildir.
    Apokryphos İnciller: Varlığı kabul edilen gizli ve kilise tarafından
    sahte kabul edilen İncillere apokrif İncil denilir. Matta, Markos,
    Luka ve Yuhanna İncillerinin dışındaki tüm İnciller apokrif
    sayılır. Hıristiyanlar, özellikle III. y.y.da gizli bazı İncillerin varlığına
    inanırlar. Meselâ, 1886 yılında eski bir Mısır mezarında bu gizli
    İncillerden biri sayılan Petrus İncili’nin bir parçası bulunmuştur.
    Apokrif İncil sayılan en önemli İncil Barnaba(s) İncilidir.
    Ariusçuluk-Arianizm: Teslisi kabul etmeyip tevhide inanan
    eski hıristiyan gruplardan biri. Muvahhid papaz Arius’un izinden
    giden tevhide inanan hıristiyanlık. IV. Yüzyıl ve sonrası hıristiyanlığında
    büyük tartışmalara yol açan ve katolik kilisesince sapıklık
    sayılan İskenderiye’li papaz Arius’un, Hz. İsa’dan beri, papalığın
    ve sonraları devletin tüm baskılarına rağmen devam edegelen
    tevhidî çizgideki hıristiyanlık Ariusçuluk veya Arianizm diye isimlendirilir.
    Bu inanca göre, Hz. İsa, kesinlikle bir tanrı değil; peygamberdir.
    İzmit’li Eusebios da bu çizginin şiddetli savunucusudur.
    Aslî günah: Pavlus tarafından hıristiyanlığa sokulmuş, insanın
    temiz fıtratını, Hz. Âdem’in Kur’an’da affedildiği belirtilen
    şahsî ve küçük hatasını tüm insanlara bulaştıran ve Hz. İsa’nın
    ülûhiyetine ve vaftiz törenine mesnet yapılan bâtıl anlayış. İlk günah
    da denilen aslî günah anlayışına göre, ilk günah, Hz. Âdem’in
    suçuyla başlamış ve bütün soyuna bulaşmıştır. Her doğan insan,
    babası Âdem’in günahının mirasından dolayı günahkâr olarak
    doğar. Tanrı, kendi niteliğine sahip olan oğlu İsa’yı insanları bu
    suçtan, yani aslî günahtan kurtarmak için yeryüzüne göndermiştir.
    Kıyamet gününde de insanları diriltmek ve ilâhî bağışa kavuşturmak
    için yeryüzüne yeniden inecektir, ruh da bu yüzden ölümsüzdür.
    Yine insanın aslî günahından arınması için insanın kutsal
    kabul edilen suyla yıkanma zorunluğu vardır ki buna vaftiz denilir.
    Ateş Gecesi Yortusu: Zerdüştlük (Mazdeizm), Aztek, Eski Mısır,
    İran, Yunan ve Roma’da ve eski Yunan mitolojisinde ateşin kutsal
    sayılması söz konusudur. Ateşe tapan toplulukların kalıntı ve etkisiyle
    hıristiyanlığa geçmiş olan, ermiş Yahya için her yıl kutlanan
    yortu. Bu hıristiyan yortusunda, büyük meydanlarda ateşler yakılır
    ve üstünden atlanarak ilâhiler okunur. Bilindiği gibi yortu, hıristiyan
    bayramı demektir.
    Ayasofya: Yapılışı ve kullanılışı birçok hurâfelere sebep olan
    İstanbul’da Sultan Ahmet meydanındaki meşhur bina. Şimdi müze
    olarak kullanılan, Fâtih zamanından Atatürk zamanına kadar câmi
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    olarak hizmet veren ve yapılışından İstanbul’un fethine kadar kilise
    olan yapı. İlk olarak Doğu Roma imparatoru Constantinus II
    tarafından 360 yılında yapılan, 415 yılında yenilenen, iki kez halk
    ayaklanmasında yıkılınca, 537’de bu güne ulaşan yapı inşa edildi.
    921 yıl kilise, 482 yıl da câmi olarak kullanılan bu yapı, Atatürk’ün
    isteği ile 1935’te müzeye çevrildi. Hıristiyanlara göre, yapımında
    ruhî güçlerin ve meleklerin rolü olduğuna inanılır. Örneğin, kilisenin
    plânı imparatora bir melek tarafından verilmiş, diğer bir
    rivâyette kutsal ekmeği kapıp kaçıran bir arının peteğinde plân
    görülmüş ve bu bir ilâhî işaret sayılarak kilise yaptırılmış. Ortadaki
    büyük kapısıyla kıble yönündeki kapısının Nuh’un gemisinin
    tahtalarından yapıldığına hıristiyanlarca inanılır. Kilisenin içinde,
    hastalıkları iyi eden ya da gelecekten haber veren birçok yerlerin
    bulunduğuna inanılır. Meselâ, altın topun altında dua edenin
    bütün istekleri yerine gelirmiş, kuyusundan su içen kalp hastalıklarından
    kurtulurmuş, dolaplarından birinin kapağındaki delikten
    para atılınca içeriden ses gelirse parayı atan her türlü mutluluğa
    kavuşurmuş. Ayasofya’yla ilgili bunlara benzer daha pek çok hıristiyan
    inancı vardır.
    Âyin: Dinî merâsim, ibâdet. Âyin, Farsça bir kelime olup, aslında
    âdet, gelenek, usûl ve kanun demektir. Dilimizde hıristiyanların
    dinî tören ve ibâdetlerine denilir. Âyini-i rûhânî: Hıristiyanlarda
    dinî tören demektir.
    Aziz (sint, saint): Kutsallığına inanılan kişi, ermiş insan. Hıristiyanlık
    tarihinde azizlik kurumu çok büyük bir önem taşır. Aziz,
    önce halkın inancıyla azizleşir, sonra kilise tarafından resmen
    aziz olarak tanınır ve açıklanır. Hıristiyanlıkta otuz beş bin aziz
    bulunduğu tespit edilmiştir. Meşhur hıristiyan araştırmacılarından
    Camille Jullian şöyle der: “Ancak azizlerin mezarlarına sahip
    olduktan sonradır ki, hıristiyanlık halk yığınlarınca kabul edilmiş
    ve tutulan bir inanç haline gelmiştir.” Hatta ilk hıristiyanlar, Kelt
    kasabalarında kendi inançlarını yayabilmek için onların kutsal
    saydıkları mezarların üstüne birer haç dikip benimsemek zorunda
    kalmışlardır.
    Barnaba: Asıl adı Yusuf olan Barnaba, Hz. İsa’nın havârilerinden
    yani öğrencilerindendir. Bütün hayatını hıristiyanlığı yayma uğrunda
    geçirmiştir. Kilise tarafından apokrif/sahte sayılan İnciller
    içinde en önemli olanlardan biri Barnaba(s) İncilidir. Tarkçe’ye
    de çevrilen bu İncil, Hz. İsa’nın tanrılığını reddeder, çarmıha gerildiğini
    kabul etmez, Hz. İsa’nın bir peygamber olduğunu açıkça
    zikreder. Bu İncil’in teslisi reddedip ısrarla tevhidi vurgulaması,
    hıristiyanlarca yasak İncil sayılmasının temel sebebidir. Barnaba,
    HIRİSTİYANLIK
    - 43 -
    Markos’un hocası, Pavlus’un önderi bir kişi olduğu halde, kilise,
    ona nisbet edilen İncil’i reddetmektedir.
    Bible: (Baybıl okunur) Yunanca kitaplar anlamındaki biblia kelimesinden
    gelir. Tevrat, İnciller ve diğer kutsal kitaplardan meydana
    gelen Kitab-ı Mukaddese denilir.
    Cizvitlik: Tutucu ve sofu hıristiyan tarikatı. 16. y.y.da Fransa’da
    kurulmuştur. İsa derneği adıyla da anılır. Hz. İsa’nın saf düşüncesine
    dönüş anlayışı içinde yoksulluk, bekâret ve itaat ilkelerinden
    yola çıkmıştır. Özellikle dinden saptıklarını iddia ettikleriyle savaşları
    ve siyasal etkileriyle öne çıkar. Avrupanın hemen bütün soylularının,
    kralların ve prenslerin din ve törelerinin öğretmenleri
    cizvitlerdi. Cizvitler, aşırı disiplin ve bir üste körü körüne itaat ve
    bağlılıklarıyla meşhurdur. Fransa’da 1789’dan sonra yeniden ve
    gizlice örgütlenmeye çalışmışlardır. İtikat konusunda farklı bir teslis
    anlayışı savunurlar. Hıristiyanlığın çoğu mezheplerindeki teslis
    anlayışı; baba, oğul ve ruhu’l kudüsten meydana gelen üçlü tanrı
    anlayışıdır. Cizvit teslisinde ise; İsa, Meryem ve İsa’nın babası(!)
    Yusuf’tan oluşan üçlü tanrı inancı vardır.
    Communion âyini: (Komünyo vermek-almak) Hz. İsa’nın eti ve
    kanı. Ekmek ve şarapla yapılan âyin. Ekmek ve şarap, hıristiyanlara
    göre Hz. İsa’nın etini ve kanını simgeler. Her katoliğin yedi yaşına
    kadar communio alması zorunludur. Uygulama olarak, yapılan
    bir âyinde ‘hestia’ adı verilen bir parça mayasız ekmek, kutsal kabul
    edilen şaraba batırılarak verilir; buna communio vermek; bu
    törene de communio âyini denilir. Komünyo alan, tanrının bağışını
    kazanmış sayılır. Hz. İsa, kendisinin öleceğini haber verdiğine
    inanılan, son akşam yemeğine, Latince akşam yemeği anlamına
    gelen ‘cena’ denilir. Gerçekte bu yemek, bir yahudi geleneğiydi
    ve her yıl Mısır’dan ayrıldıklarında yenen son yemeğin hâtırasını
    anmak için kutlanıyordu. Hz. İsa’nın da bu geleneğe uyarak, son
    gece, havârileriyle birlikte bu kutlama yemeğini yediğine ve bu
    yemekte, kendisinin öleceğini haber vererek ‘eukharistia’ adı verilen
    dinî âyin emrettiğine inanılır. İncillerdeki ifadeye göre, Hz.
    İsa, havârilerine dağıttığı ekmeğe, “bu benim vücudumdur” ve
    dağıttığı şaraba, “bu benim kanımdır” demiştir. Hıristiyanlar, her
    yıl, ‘kutsal perşembe’ adını verdikleri ‘cena’yı kutlarlar.
    Ehl-i kitap: İslâm’a göre Kitap ehli, inandıkları peygamberlerin
    Allah’tan Kitap getirdiğini kabul edenler. Hıristiyan ve yahûdilerin
    ehl-i kitap(tan) olduklarında ihtilâf yoktur.
    Ekanim-i selâse: Arapça olan bu deyim, üç uknum, üç esas anlamına
    gelir. Teslis de denilen bu Üç Esas, Tanrıyı hem üç, hem
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    bir sayan üçleme anlayışıdır. Tahrif edilmiş Pavlus hıristiyanlığının
    temel ilkesi olan bu inanç, tanrı kavramını baba, oğul ve kutsal
    ruh olarak bir üçlükte teklik anlayışı olarak kabul ederler. Bu anlayışa
    Fransızca trinite, Arapça teslis adı verilir. Üçleme anlamına
    gelen bu deyim, hıristiyanlığın temel inancı olan baba, oğul ve
    ruhu’l kudüsten meydana gelir. Bu anlayışa göre, İslâm’a ve Hz.
    İsa’nın tebliğ ettiğine ve hatta bugünkü Kitab-ı Mukaddes’in nice
    ifadesine göre tek olan Allah’la birlikte, tahrif edilen hıristiyanlıkta
    kutsal ruh ve oğul diye anılan Hz. İsa’nın da tanrı olduğu ileri
    sürülür.
    Emmanuel: Hıristiyanların kabullerine göre Hz. İsa’nın adlarından
    biri. Peygamber İşaya, Eski Ahid’de “Tanrı bizimledir” anlamına
    gelen bu kelimeyi, geleceğin Mesih’i için kullanmış. Matta
    İncilinde bunun İsa olduğu yazılıdır.
    Engizisyon: Eskiden hıristiyan dünyasında farklı inanç taşıyanları
    cezalandırmak maksadıyla kurulan mahkeme. Ateşte yananın
    suçlu olduğu inancına dayanan yargılama tarzına engizisyon denilir.
    Ortaçağda din konusunda sapık kabul edilenlerin cezalandırılması
    amacı ve bahanesiyle, kurulu düzeni korumak için kurulan
    bu yargılama yöntemi, aklın kabul edemeyeceği inancın gereği
    olarak ortaya çıkmıştır. Bu inanca göre, suçsuz olan, ateşte yanmayacaktır.
    Bir sanığın suçlu olup olmadığını anlamak için böyle
    bir uygulama yöntemi kullanılmıştır. Özellikle İspanyol engizisyonunun
    gerçekleştirdiği bu akıl ve insanlık dışı yöntemler, 18. y.y.a
    kadar olanca vahşetiyle sürmüştür.
    Evlilik: Romalıların Diana adını verdikleri Yunan tanrıçası
    Artemis, evlilik düşmanıydı. Peşinde gezdirdiği perilerden biri
    evlenecek olursa, yasalara karşı geldiğinden ötürü onu şiddetle
    cezalandırırdı. Katolik hıristiyanlarda görülen din adamlarının
    evlenmemeleri gerektiği inancı, Artemis tapımından kalma bir
    gelenek sayılmaktadır. Hıristiyan Alman düşünürü Schopenhauer,
    bir kadınla bir erkeğin birleşmesinin çok iğrenç bir şey olduğunu,
    İsa’nın böylesine iğrenç bir ilişkinin ürünü olmamak için babasız
    doğmuş bulunduğunu ileri sürer.
    Gregoryen: Papa Gregorius VII’nin kilise reformuna uyanlar.
    11. y.y.da gerçekleştirilmeye çalışılan bu reform, teokratik bir düzen
    kurma amacına dayanır. Bu düzen, imparatorların papalarca
    tahtlarından indirilebilmesini, dinde ticaretin ve özellikle kutsal
    eşya alım satımının yasaklanmasını, din adamlarının evlenmemelerini,
    kiliseyi her türlü laik bağlardan kurtarmayı, imparator ve
    soyluların kilise işlerine karışmamalarını öneriyordu.
    HIRİSTİYANLIK
    - 45 -
    Günah çıkarma: Günah çıkarmaya “absolüsyon” denilir. Absolüsyan,
    günah çıkarma ve affetme demektir. Hıristiyanlıkta günahlarını
    papazlara açıklayıp itiraf edenlerin papaz tarafından
    günahlarının bağışlanabileceğine inanılır. Günahları papazlar tarafından
    affedilenler, böylelikle günahlardan arınmış olurlar. Bu
    affetme, papazlar tarafından tanrı adına yapılmaktadır.
    Haç: Hıristiyanların Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş halini temsil
    ettiğine inandıkları, birbirini dik olarak kesen iki doğrudan meydana
    gelen t harfi görünümündeki şekil; salîb ve istavroz da denilir.
    Haç, hıristiyanlığın simgesi kabul edilir. Haç çıkarmak: Elleriyle
    haç işareti yapmak, istavroz çıkarmak. Hıristiyanlıktan önce çoktanrıcı
    bazı dinlerde de mutluluk simgesi kabul edilen haç, hıristiyanlıkta
    ilkin din uğruna ölenlerin mezarlarına konulurdu. Daha
    sonra bütün hıristiyanların mezarlarına konulmaya başlandı. Boyunlarda
    kolye olarak da takılır. Duâ sırasında da belli yerlerde
    haç işareti yapılır: Sağ elin parmaklarıyla göğse haç biçimi çizilerek
    bir çeşit kutsama yapılır. El önce alna, sonra göğse, sonra
    sol omza ve en sonunda da sağ omza dokundurulur. Bu işaret,
    aynı zamanda baba-oğul-kutsal ruh teslisini/üçlemesini de simgeler.
    Yunan kilisesinde el önce sağ omza, sonra sol omza götürülür.
    Protestanlıktaysa haç çıkarılmaz. Ortodokslar her yıl 6 Ocak günü
    haçı suya atma töreni yaparlar. Bu tören, onlara göre İsa’nın Yahya
    peygamber tarafından Ürdün nehrindeki vaftizini simgeler. Bu
    dinî törende, üstünde İsa’nın resmi bulunan bir haç deniz, nehir,
    göl gibi herhangi bir suya atılır; hıristiyanlar suya atlayarak haçı
    bulup çıkarırlar. Haçı bulup çıkaran hıristiyan kutsanır.
    Haçlı seferleri: Haçlı, haçı olan demektir. Bu anlamdan çıkarılarak
    müslümanlara karşı savaşa katılan hıristiyanlara “ehl-i salîb”,
    yani “haçlı” denilmiştir. Haçlılar: Haçlı seferlerine katılanlar anlamında
    kullanılır. Haçlı seferleri: Haçlıların (hıristiyanların) mukaddes
    kabul ettikleri yerleri (Kudüs ve civarını) müslümanlardan
    almak için yaptıkları savaşlara denilir. Toplam sekiz askerî-dinî
    sefer düzenlenmiştir. Hıristiyanlarca kutsal savaş kabul edilen bu
    seferler, papaların teşvik edip cenneti garanti etmesi ve doğunun
    zenginliklerinden pay alma tutkusunun birleşmesi ile ortaya çıktı.
    Giysilerinin üstüne, yeminlerinin bir simgesi olarak kumaştan bir
    haç dikip “haçı alanlar”, Kudüs’e hac yolculuğu yapmaya söz vermiş
    sayılıyorlardı. İlk haçlı seferi 1097’de, sekizinci haçlı seferi de
    1270 yılında yine başarısızlıkla sonuçlanmış ve haçlı seferlerinin
    silâhlı kısmı sona ermiştir. Günümüzde, haçlı seferleri daha çok
    siyasi, iktisadi alanda ve en çok da kültürel yollarla yapılmakta,
    önemi Kudüs’den daha az olmayan müslüman beyin ve kalplere
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    saldırılmaktadır. Televizyon, kitap, gazete vb. araçlarla evlerin işgal
    edilmesi için yapılan günümüzün haçlı seferleri, çoluk çocuk
    demeden hedeflere saldırıp ele geçirmektedir. Çağdaş Selâhaddin
    Eyyûbîler çıkıncaya kadar da bu seferlerin sonunun gelmeyeceği
    gözükmektedir.
    Haham: Yahûdi din adamı. İbrânice bilgin, bilge anlamındadır.
    Bu yahûdi din adamlarının başlarına da hahambaşı denir.
    Haramlar: Hıristiyanlıkta haram/yasak olan şeyler, Pavlus’un
    tenzilâtlarıyla 4 tanedir. Bunlar, putlara kurban edilen şeyler, boğulmuş
    hayvan, kan ve zinadan ibarettir. 106
    Havârî: Havâri kelimesi Kur’an’da geçer. İncillerde, bunun yerine
    daha çok şâkirt (öğrenci) kelimesi kullanılır. Havârî, yardımcı
    demektir. Arapçaya Habeşçeden geçmiş olup aslı “havâryâ”dır;
    “yardımcı” anlamına gelmektedir. Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dine ve
    onun peygamberliğine iman eden, müslümanlardan olan107 ve Hz.
    İsa’nın tebliğ ettiği fikirleri yaymayı üstüne alan on iki kişiden her
    birine havâri denir. Âl-i İmrân sûresi, 52. âyetinde Hz. İsa’ya ve
    onun dinine yardımcı olmayı taahhüd edenlere bu adın verildiğini
    görmekteyiz. Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ilk inanan insanlar olan
    “sahâbe”nin benzerleridir.
    Havâriler, toplam 12 kişidirler. Bunlardan biri ihânet ederek
    kâfirlere Hz. İsa’yı ihbar etmiştir. İsimleri şunlardır: Simun (Petrus),
    Andreas, Yâkub (Zebedi’nin oğlu -büyük-), Yuhanna (Boanerces),
    Filipus, Bartolomaeus, Matta, Tomas, Yâkup (Alfeus’un oğlu -küçük-),
    Gayyur Simun, Yahuda (Taddeus), Yahuda İskaryot.108 Bunlardan
    Petrus, havârilerin en büyükleri ve lideri, Yahuda İskaryot
    da Hz. İsa’ya ihanet eden ve onu ihbar edip yakalatmaya çalışan
    kişidir. Hıristiyan rivâyetlerine göre otuz gümüş dinar karşılığında
    İsa’yı yakalattıran İskaryot, sonradan vicdan acısı çektiği ve kendisini
    astığı söylenir. İslâm âlimlerine göre, Hz. İsa’yı ihbar eden Yahuda,
    Hz. İsa görünümüne dönüşmüş ve Hz. İsa yerine o çarmıha
    gerilmiş, Hz. İsa da göğe yükseltilmiştir.
    İkon: Kiliselerde bulunan dinî tasvir, yani resim ve heykeller.
    Özellikle ortodoks kiliselerinde bulunur. Hıristiyanlar, ikon(a)lara
    tapmadıklarını, sadece onlara saygı duyduklarını söylerler.
    İncil(ler): Kur’ân-ı Kerim, Hz. İsa’ya vahyedilen İncil’den bahseder.
    Bu İncil, bir tek İncil’dir. Bugünkü İnciller de, Hz. İsa’ya
    106 (Bk. Rasüllerin İşleri, 15/28-29)
    107 (3/Âl-i İmrân, 52)
    108 (Matta, 10/2-4)
    HIRİSTİYANLIK
    - 47 -
    vahyedilen/vaz’edilen İncil’den birçok yerde bahseder. Buna rağmen
    elde mevcut hiçbir İncil için, hıristiyanlar tarafından bile “bu
    İsa’nın İncilidir” denilemez ve ona atfedilmez; “Matta’ya Göre
    İncil, Markos’a göre İncil...” denilir. Kilise tarafından birbirinden
    hayli farklı ve birbiriyle nice çelişkileri olan dört farklı İncil yasal
    İncil sayılmıştır. Arapça “Enâcil-i erbaa” denen bu dört İncil, Matta,
    Markos, Luka ve Yuhanna İncilleridir. Asıl yazıldıkları nüshaları
    elde bulunmayan bu dört İncil’in tümü, Hz. İsa’dan çok sonra yazılmıştır.
    En eski nüsha olarak yazıldıkları İbrânice ve Latinceden
    Yunancaya ve çok zaman sonraki tercümeleri vardır. Bu dört İncil,
    kendisi de o zamanlar hıristiyanlığı kabul etmemiş olan putperest
    imparator Konstantin tarafından 325 yılında topladığı İznik konsilinde
    yüzlerce İncil yazması arasından 2048 kişilik üyenin sadece
    318’inin kararı ve imparatorun tercih ve yönlendirmesiyle seçilmiş,
    özellikle tevhid içerikli İnciller başta olmak üzere diğer tüm İnciller
    sahte kabul edilerek yakılmış ve yaktırılmıştır.
    Kardinal: Yüksek rütbeli katolik râhibi.
    Karnaval: Kötü ruhları kaçırmak için korkunç maskeler takma
    töreni. Hıristiyanların büyük perhizinden önce yapıldığı için, İtalyanca
    et kaldırmak anlamına gelen carnelevare kelimesinden türetilmiştir.
    Kaynağı hıristiyanlıktan çok öncedir. Güneş ışınlarının
    bir süre gökte hapsedildikten sonra yeniden özgür bırakıldıkları
    inancıyla ilgilidir. Karnavalda kullanılan hayvan maskeleri, aynı
    zamanda, hayvanlara tapanlardan hıristiyanlığa geçmiş bir putperest
    geleneğidir.
    Katedral: Bir şehrin büyük kilisesi, piskoposluk kilisesi.
    Katolik: Roma kilisesi, katolik mezhebinden olan hıristiyan
    demektir. Katoliklik, Roma kilisesine bağlı hıristiyan mezhebine
    denilir.
    Keşiş: Dünyayla ilişkisini kesip manastırda yaşayan hıristiyan
    din adamı. Keşişler evlenmezler, dünyadan el etek çekip bir inziva
    hayatı sürdürdüklerinden ötürü münzevîdirler. İlk keşişler,
    Mısır’da azizliğe/ermişliğe ulaşmak için çöle çekilir, bir çeşit çileci
    hayatı sürerlerdi. Manastırlar, bu bireysel çile çekmeyi bir disipline
    sokmak amacıyla kurulmuştur. Hıristiyanlıkta çilecilik, Hz.
    Âdem’in suçundan ötürü soyaçekim yoluyla aşağılanmış insanın
    kendini cezalandırmasını dile getirir.
    Kilise: Yunanca topluluk anlamına gelen ekklesia deyiminden
    türetilmiştir. Hıristiyan mâbedi/ibâdethanesine, hıristiyanların
    ibâdet ettiği binaya kilise denilir. Ayrıca, hıristiyan mezhebi için
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    kullanılır: Katolik kilisesi, ortodoks kilisesi şeklinde. Kilise, ilkin hıristiyan
    toplulukları anlamında kullanılmıştı. İlk hıristiyanların bugünkü
    anlamda kilise binaları yoktu. İlk dönem hıristiyanlığında
    kilise yapısı olmadığı gibi, din adamları statüsü ve ruhban sınıfı da
    yoktu. İkinci y.y.’dan sonra kiliseler görülmeye başlamıştır. İlk kiliselerin
    din adamları, kilisenin bakımı ve temizliğiyle görevli kilise
    hizmetçileriydi. sonradan büyük statü kazanan din adamlarına,
    piskopos denilmeye başlandı ve bunlar kilisenin başına geçtiler.
    Birçok kilisenin piskoposları birleşince evrensel kilise kurulmuş
    oldu ve bunun başına geçen piskopos papa adını aldı. Katolik kavramı
    da evrensel kilise anlamındadır.
    Kitab-ı Mukaddes: Ahd-i Atîk ve Ahd-i Cedîd’den meydana
    gelen kitapların bütününe denir. Kitab-ı Mukaddes, tahrif edilmiş
    şekilleriyle Tevrat, Zebur ve İnciller yanında, bazı peygamberlere
    atfedilen kitaplar, Pavlus’un 15 ayrı mektup ve kitabından oluşmuş
    kitaplar kolleksiyonudur.
    Konsil: Hıristiyan ruhanîler ve râhipler meclisi. Özellikle katolik
    kilisesi dogmaları ve kilise disiplinini düzenleyen kurallar 2.
    y.y.’dan itibaren toplanmaya başlanan bu konsillerce tespit edilmiştir.
    1869 yılına kadar değişik aralıklarla toplanan konsillerin sayısı
    yirmidir. Hıristiyanların temel inançları bu konsillerde kararlaştırılmıştır.
    325 yılında toplanan İznik konsili, Pavlus’un görüşünün
    temeli olan İsa’nın tanrılığını kabul etti. Bu görüşe muhâlif olan
    İncilleri ve başka kitapları nerede olursa olsun toplatıp yakmayı
    kararlaştırdı. Bu kararın alınmasında henüz hıristiyanlığı kabul
    etmemiş olan putperest kral Konstantin’in büyük etkisi oldu; bu
    kararla hıristiyanlığı putperestliğe yaklaştırmış oldu. Yine, bu konsilde
    alınan kararların aksini savunanları konsil, lânetlemekte ve
    aforoz etmektedir. 2048 Din adamının katıldığı bu konsilde bu
    kararı alan din adamlarının sayısı sadece 318 idi. 1720 farklı görüşün
    iddiaları geçersiz kabul edildi. Daha sonra İnciller de konsil
    tarafından değerlendirildi; Önemli bir kısmı teslisi değil de tevhidi
    savunan yüzlerce İncil’in içinden 4 İncil (Matta, Markos, Luka ve
    Yuhanna İncilleri) resmen kabul edilen İnciller oldu. Bunun dışındaki
    kitaplar için, nerede olursa olsun toplattırılıp yatırıldı.
    Kral salonu: Yahova şahitlerinin kilise yerine oluşturdukları
    toplantı ve ibâdet salonu.
    Kutsal Perşembe: Hıristiyanlar, 13 nisan Perşembe gününü
    kutsal Perşembe olarak nitelerler. Çünkü Hz. İsa, son akşam yemeğini
    o gün yemiştir. Ayrıca, her yıl nisan ayının 14. günü akşamı
    toplanıp topluca yemek yemek, eski bir İbrânî geleneğidir.
    HIRİSTİYANLIK
    - 49 -
    Kutsal kabir: Kudüs’te bulunan Hz. İsa’ya ait olduğuna inanılan
    mezar. Hıristiyanlarca, Yusuf tarafından gömülen ve sonradan
    ermiş Helena tarafından bulunan bu mezar kutsaldır. Kur’an’a
    göre, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmediği ve öldürülmediği109 için bu
    mezar kesinlikle Hz. İsa’ya ait olamaz.
    Kutsal Cumartesi: Katolik hıristiyanlar, paskalya arefesinde
    kutsal haftanın son günü olan Cumartesiyi kutsal Cumartesi sayarlar.
    Luka: Hıristiyanlarca kabul edilen 4 İncil’den biri ve bu İncil’i yazan
    kişi. Hıristiyan kaynaklarına göre de havâri olmayan Luka’nın
    asıl mesleği hekimlikti. Yunan asıllı veya Pavlus’a yardımcı olan
    yahudi asıllı Antakya’lı bir doktor olduğu rivâyetleri vardır. Aynı
    zamanda Yeni Ahid’deki kitaplardan biri olan Rasüllerin İşleri kitabının
    yazarı olarak da bilinmektedir. Luka İncili’nin aslı, büyük
    bir ihtimalle İbrânice veya bazılarına göre Latincedir. Eldeki en
    eski nüsha ise Yunanca tercümesidir. Bazı hıristiyanlar aslının da
    Yunanca yazıldığını söylemektedir. Luka’nın bu İncili Yunanlılar
    için yazdığı anlaşılmaktadır. Luka İncilinde tarih yanlışlıkları ve
    maddî hatalar oldukça fazladır.
    Manastır: Râhip veya râhibelerin, dünyadan el etek çekip ruhban
    hayatı içinde birlikte yaşadıkları, ekseriya yerleşme merkezlerinden
    uzak bina.
    Markos: Yasal dört İncil’den biri ve bu İncil’in yazarı. Hıristiyan
    kaynaklarına göre de Markos havâri değildir. Yeni Ahid’de ikinci
    sırada yer alan bu İncil’in yazarının asıl adı Yuhanna’dır; Markos
    onun lakabıdır.
    Matta: Yasal dört İncil’den biri ve bu İncil’in yazarı. Hıristiyan
    kaynaklara göre Filistin’li bir yahudi ailenin oğlu olan Matta’nın
    ikinci adı Levi’dir. Kendisi gümrük memuru olarak görev yaparken
    Hz. İsa ile tanışarak ona tâbi olmuştur. Yani hıristiyan kaynaklarına
    göre Havâri sayılır. Fakat bazı araştırmacılar, halen elde mevcut
    olan Matta İncilinin yazarının Havâri Matta olmadığını, bu İncili
    aslında ismi meçhul Filistinli bir yahudinin yazdığını ileri sürmekte
    ve deliller ileri sürmektedirler. Gerçekten bu İncil, yahudi hukukuna
    çok saygılıdır. Ayrıca, bu İncilin yazarı, İncilini yazarken Havâri
    olmayan Markos’tan geniş çapta istifade etmiştir. Havâri birinin
    havâri olmayandan büyük çapta istifade etmesi pek gerçekçi değildir.
    Matta İncili’nin İbrânice asıl nüshası ortadan kaybolmuş,
    elde en eski nüsha olarak Yunanca tercümesi vardır, ancak bunu
    109 4/Nisâ, 157
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    kimin tercüme ettiği belli değildir. Bu tercümenin doğruluğunu
    anlayabilmek için asıl nüsha ile karşılaştırılması gerekir ama ne
    ortada asıl nüsha vardır, ne de tercümeyi yapanın ismi.
    Mesih: Üzerine kutsal sayılan yağ sürülmüş demek olan Mesih,
    Hz. İsa’nın lakabıdır. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsa için, onun ismi yerine
    de kullanılmıştır.
    Misyoner: Misyon, bir şahıs veya heyete verilen özel görev demektir.
    Misyoner: Kendini bir fikrin yayılmasına adayan kimse demektir.
    Misyoner kelimesi daha çok hıristiyanlar için, hıristiyanlığı
    yaymayı görev edinmiş kimse demektir. Misyonerlik, hıristiyanlığı
    yayma yönündeki sistemli bir faaliyet ve teşkilattır. Misyonerlerin
    yaptığı işe de misyonerlik denilir.
    Nasârâ: Nasrânî kelimesinin çoğuludur. Nasrânî, hıristiyan;
    nasârâ da, hıristiyanlar demektir. Hıristiyanlık için de “nasrâniyye”
    kelimesi kullanılır.
    Nasrânî: Nasrâni ve Nasârâ kelimesinin anlamı ve hıristiyanlar
    için kullanılması konusunda iki değerlendirme yapılır: 1- Kelime,
    Nâsıra veya Nasran adlı köyden olanlar anlamındadır ki, Hz. İsa
    ve havârileri bu köye nispet edilirler. 2- Yardım ve destek anlamındaki
    nusret veya nasr kökünden yardım edenler, yardımcılar
    anlamındaki ensâr kelimesine nispet edilmiştir. Âl-i İmrân sûresi
    52. âyetinde Hz. İsa’nın yardım talebine havârilerin olumlu cevap
    vermeleri sebebiyle havâriler için ensâr kelimesi kullanılır. Bu
    deyimden yola çıkılarak havârilere ve tüm hıristiyanlara “yardım
    edenler” anlamında nasârâ denmiştir.
    Noel, Noel Baba: Noel, hıristiyanların Hz. İsa’nın doğduğu geceyi
    kutlamak için yaptıkları bayramdır. Noel ağacı: Hıristiyanların
    noel için kesip süsledikleri çam. Noel Baba: Hıristiyanların noel
    gecesi hediye getirdiğine inandıkları, inanmasalar da çocuklarını
    kandırdıkları mitolojik ve hayâlî kişidir. Hıristiyanlarca Hz. İsa’nın,
    Aralık ayının 25’inde doğduğu kabul edilir ve her yıl bu günde
    noel kutlanır. Eskiden Ocak ayının 6. günü kutlanırdı. Hz. İsa’nın
    hangi yıl doğduğu da hayli tartışmalıdır. Örneğin, Matta İncili’ne
    göre, bugün İsa’nın doğum yılı olarak kabul edilen yıldan, yani
    milattan en az dört yıl önce, Luka İncili’ne göre, milat diye kabul
    edilen yıldan 6 yıl sonra doğmuştur.
    Ermeni mitolojisinde yeni yıl tanrısının adı Amanor’dur. Paganlık/
    putperestlik zamanlarında avlanan hayvanlar, Amanor’un
    onuruna çam ağaçlarına asılırdı. Noel günü çam ağacına çeşitli şeyler
    asılarak yapılan tören, hıristiyanlığa bu pagan geleneğinden
    HIRİSTİYANLIK
    - 51 -
    geçmiştir. Ayrıca, ağaçlara tapmanın yaygın olduğu bölgelerde
    çam ağacına da tapılmıştır. Antik çağın ünlü Yunan ve Roma mitolojileri,
    ağaç tanrılarla doludur. Ağaçlar, Yunanlılarla Romalılarda
    tanrıların barınakları sayılıyor ve ağaçların bir ruhu olduğuna
    inanılıyordu.
    Ortodoks: Hıristiyanlığın üç büyük mezhebinden biri. Öteki iki
    mezhep katoliklik ve protestanlıktır. 1054 yılında Roma’dan ayrılan
    ve onu tanımayan Bizans’la ona bağlı olan doğu kiliseleri ortodoksturlar.
    Bu anlayış, 9. y.y.’dan sonra Slavlar arasında yayılmıştır.
    Ruslar, Bulgarlar, Sırplar bu mezheptendirler. Ortodoksluk inancına
    göre yeryüzünde bulunan her kilise bağımsızdır. Ortodoks
    baş patriği sadece bu bağımsız kiliseler birliğinin başkanıdır. Bu
    mezhebin kuramsal inançlarının başında baba’nın yaratılmadığı,
    oğul’un yaratıldığı ve baba-oğul-ruhu’l-kudüs üçlemesindeki öz
    birliği gelir. İsa’nın ilâhî/tanrısal ve insanî nitelikleri birbirinden
    ayrılamaz. Ruhu’l Kudüs’ün, sadece Babadan doğduğuna inanan
    Katoliklerin tersine; hem baba ve hem oğuldan doğduğunu kabul
    eden mezheptir. Kiliselere ikonalar, yani kutsal resim ve heykeller
    konulmasını savunurlar ve kiliselerini bunlarla doldururlar.
    Papa: Katolik kilisesinin en büyük ruhanî reisi, Roma piskoposu.
    Papalık: Papa yönetimi, papanın başında bulunduğu devlet,
    İtalya topraklarında bulunmasına rağmen, ayrı devlet kabul edilen
    dünyanın en küçük devleti Vatikan, papa tarafından yönetilen
    teokratik bir papalıktır.
    Papaz: Hıristiyan ruhanî reisi, din adamı, râhip, keşiş.
    Paskalya: Hıristiyanların Hz. İsa’nın dirildiğine inandıkları gün
    yaptıkları bayram. Her yıl Mart ayının 14. gününü izleyen Pazar
    günü, hıristiyanlara göre Hz. İsa’nın dirildiği gündür. Bugün,
    İsa’nın yeniden yaşama geçtiğine inanılır ve büyük bayram yapılır.
    İlkbahara doğru kutlanan bu bayram, her yıl sonbaharda ölüp
    ilkbaharda dirilen Sümerlerin Temmuz, Eski Anadolunun Attis ve
    Agdistis, Yunanlıların Adonis inançlarından gelmedir. Bu bayram
    da hıristiyanlığın putperestlere verdiği tâvizlerden biridir. Yahûdi
    geleneğiyle de irtibat kurulabilir. Şöyle ki, Yahûdiler de her yıl,
    aynı adla, dinsel gök ayının -ki bu, dinî takvimlerinin birinci ayıdır-
    14. gününde Mısır’dan çıkışlarını kutlamak için bayram yaparlar.
    Hıristiyanlar, paskalyayı baş bayram saymışlar ve bir çeşit bayramlar
    takviminin temeli olarak tespit etmişlerdir. Katolik takviminde
    bayram günleri her yıl aynı güne düşmediğinden bütün katolik
    bayramları paskalyaya göre hesaplanır. Paskalya çöreği: Paskalya
    günü yapılan bir cins tatlı çörek. Paskalya yumurtası: Paskalya
    günü hıristiyanların kırmızıya boyadıkları haşlanmış yumurta.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    Patrik: Ortodoks kiliselerinin başkanlarına patrik denir. Bazı
    doğu kiliselerinde ve ortodokslarda en büyük ruhanî reis demektir.
    Patriğin kaldığı yere, makamına patrikhane denir.
    Pavlus (Paulus, Paul, Saint Paul -Sen Pol-): Milâdî 5-67 yıllarında
    yaşayan yahudi asıllı, hıristiyanlığı aslî ve tevhid çizgisinden
    çıkarıp, teslis gibi temel dogmaları oluşturmuş, kiliseler kurmuş
    ve hıristiyanlığı teşkilâtlandırmış kişidir. Bugünkü muharref hıristiyanlık
    onun ürünüdür. Pavlus, Hz. Musa’nın yasa ve yasaklarını
    yürürlükten kaldırmış ve yeni bir anlayış geliştirmiştir. Mektupları,
    Kitab-ı Mukaddes’ten sayılmış, İnciller seviyesinde görülmüştür.
    Tevhid yerine teslisi, Hz. İsa’nın peygamber değil; tanrının
    oğlu ve tanrı olduğunu hıristiyanlara kabul ettirmiştir. İlk günah,
    aslî günah anlayışını da o icat etmiştir. Buna göre, ilk günah, Hz.
    Âdem’in suçuyla başlamış ve bütün soyuna bulaşmıştır. Her doğan
    insan, babası Âdem’in günahının mirasından dolayı günahkâr
    olarak doğar. Tanrı, kendi niteliğine sahip olan oğlu İsa’yı insanları
    bu suçtan, yani aslî günahtan kurtarmak için yeryüzüne göndermiştir.
    Kıyamet gününde de insanları diriltmek ve ilâhî bağışa
    kavuşturmak için yeryüzüne yeniden inecektir, ruh da bu yüzden
    ölümsüzdür. Bu Pavlos dogmalarının hiçbiri yahudilikte de, Hz.
    Musa şeriatında da yoktur (Tabii ki, Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinde
    de bulunmamaktadır). Bu açıdan, Pavlus’un öğretileri, hıristiyan
    dogmalarıyla birlikte yahudi şeriatının da yürürlükte bulunduğunu
    savunan Petrusculuk’a karşı, yepyeni bir hıristiyanlık anlayışıdır.
    Bugünkü hıristiyanlık, hemen tümüyle Pavlus’un temel itikad ve
    hükümlerini belirlediği, Pavlus’un merkezde olduğu bir dindir.
    Paulcanien’ler: Paul de Samosate taraftarları, şimdi bağlıları
    kalmayan muvahhid hıristiyan gruplarından biri.
    Petrus: Hz. İsa’nın baş havârisidir. Matta İncilinde yazıldığına
    göre Hz. İsa, ona, Petrus’ un kelime anlamı olan ‘taş’ anlamında:
    “Sen Petrus’sun, ben kilisemi senin üstüne kuracağım”110 demiştir.
    Bununla beraber Hz. İsa’nın tutuklanması sırasında peygamberini
    terkettiği ve onu inkâr ettiği de bilinir. Ne var ki daha sonra hıristiyanlığı
    yaymaya çalışmış, dine ilk katılan çoktanrıcılar onun
    tarafından vaftiz edilmiştir. Pavlus’la karşılaşmış ve onunla anlaşamamıştır.
    Bu anlaşmazlık, Pavlus’un Galatyalılara Mektubunda
    açıklanır.
    Piskopos: Yunanca bir kelime olup, kelime anlamı gözeten
    demektir. Başpapaz, bir piskoposluk bölgesinde başpiskopostan
    sonra gelen papaz, metropolit anlamında kullanılır. Dinsel bir
    110 Matta, 16/18
    HIRİSTİYANLIK
    - 53 -
    bölge olan piskoposluğu yöneten en üst rütbedeki papaza piskopos
    denir. Katolik kilisesinin başkanı olan papa, bir piskoposlar
    piskoposudur.
    Protestanlık: Katoliklikten ayrılma reformcu hıristiyan mezheplerine
    verilen ad. Protestan: Reformist hıristiyan mezhebinden
    olan, reform taraftarı. 16. y.y. da Roma kilisesini protesto eden
    Alman papaz Martin Luther’in reformuyla oluşan bir mezheptir.
    Protestan kiliseleri bağımsız ve ulusaldır; katolik kiliseleri gibi bir
    papa otoritesine bağlı ve uluslararası nitelikli değildir. Protestanlara
    göre ilâhî bağış karşılıksızdır ve o yüzden günah çıkarmak
    mecburi değildir. En üst hakem ve yetkili olarak Kitab-ı Mukaddes
    kabul edilmeli ve bir hıristiyan, sorularının karşılığını papadan değil;
    ondan öğrenmelidir. Papazlar evlenebilirler. Cehennem diye
    bir yer yoktur; sadece Tanrı’nın bağışını elde eden hıristiyanlar
    için ölüm ötesinde mutlu bir hayat vardır. Bununla birlikte çeşitli
    protestan kiliseleri arasında görüş ayrılıkları da hayli fazladır. Almanya
    ve İskandinav ülkelerinde Luther’ci, Fransa ve İsviçre’de
    Calvin’ci, İngiltere’de Anglikan, İskoçya’da Presbiteryen kiliseler
    protestandır.
    Râhip: Hıristiyan din adamı. Kadın din adamlarına da râhibe
    denir. Papaz deyimiyle eş anlamda kullanılan bu deyim, genel olarak
    İslâm dışındaki diğer din adamları için de kullanılmıştır. Ama
    daha çok manastırda oturan hıristiyan din adamlarına râhip, oralarda
    yaşayan keşiş kadınlara da râhibe denilir.
    Ruhbanlık: Râhiplik, papazlık, keşişlik. Râhiplerin hayat tarzı,
    manastır yaşayışı. Ruhbanlıkla ilgili Kur’an’da şöyle buyrulur:
    “Sonra bunların izinden art arda peygamberlerimizi gönderdik Meryem
    oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik ve ona uyanların
    yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa
    gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak
    için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman
    edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.”111
    Ruhbanlık, hıristiyanların ihdas ettiği bir yaşayış ve anlayış tarzıdır.
    Rivâyetlere göre Hz. İsa’dan sonra muvahhid hıristiyanlar,
    yani mü’minler inkârcı zorbalarca yok edilmeye çalışılmış, girişilen
    üç savaşta mü’minler ağır kayıplar vermişler, sağ kalan iman
    ehli, kendilerinin de ölümü halinde dine dâvet edecek kimsenin
    kalmayacağı gerekçesiyle savaş yapmama kararı almış, sadece
    ibâdetle meşgul olmaya başlamışlar. İşte bu suretle fitneden kaçarak,
    dinlerinde ihlâs ve samimiyet gösteren bu insanlar dünyanın
    111 57/Hadîd, 27
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    bütün zevklerinden, fazla yiyip içmekten ve evlenmekten vazgeçmişler,
    dağlar, mağaralar, oyuklar ve hücrelerde ibâdetle meşgul
    olmuşlardır. Ama birçoğu bu râhib hayatına riâyet etmeyerek, Hz.
    İsa’nın tevhid dinini bırakıp teslis akidesini ortaya attılar veya hükümdarlarının
    dinine girdiler. Hz. İsa’nın tevhid yolundan ayrılan
    bu hıristiyanlar, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) de kabul etmediler, sapıklıklarına
    devam ettiler.
    Reformasyon: Hıristiyanlıkta her çeşit yenileşmeler ve özellikle
    protestan hareketi. Geniş anlamda her çeşit dinî yenileştirmeleri
    içine alan reform, özellikle 16. y.y. da gerçekleşen protestan
    reformu, bu deyimle dile getirilir.
    Rûhu’l-Kudüs: Hz. İsa’ya üflenen ilâhî ruh. Hıristiyanların
    inancına göre ruhu’l kudüs (kutsal ruh) insan yüzlü bir devdir,
    bütün nesnelerin başlangıcından beri sular üstünde kımıldayan,
    tûfandan sonra toprağı kurutan odur. Baba-oğul-rûhu’lkudüs,
    İsa’nın vücudunda toplanmış üç ilâhî kişidir. Tümü ilksiz ve sonsuzdur
    ve birbirlerine üstünlükleri yoktur. Bu, onların iddiasına
    göre tevhidde teslis, ya da teslisde tevhiddir (üçlükte teklik veya
    teklikte üçlük).
    Sinoptik İnciller: Matta, Markos ve Luka İncilleri, birbirlerine
    çok benzediğinden ve aynı terimlerle yazıldıklarından sinoptikler
    denilir. Yuhanna İncili ise, hem konuları ve hem üslûbu/anlatım
    biçimi yönüyle diğerlerinden ayrılır. Örneğin, sinoptik İncillerde
    Hz. İsa’nın, dini bir yıl süreyle tebliğ ettiği anlatılırken; Yuhanna
    İncilinde bu süre üç yıldır. İlk üç İncilde gösterilen dâvet ve tebliğ
    yerleri ile Yuhanna’da gösterilen yerler de birbirinden çok farklıdır.
    Bununla beraber sinoptik İncillerin arasında da çok önemli
    oranda ve büyük sayıda farklılıklar ve çelişkiler vardır.
    Süryâni: Suriye ve Türkiye’nin güney doğusunda yaşayan Sâmi
    ırktan bir hıristiyan topluluğu.
    Tahrif: Tahrif, aslında bir kelimedeki harflerin yerini değiştirerek
    manayı bozma demektir. Terim olarak kullanılışı ise, bir metni,
    ilâve ve çıkarmalarla farklı manaya gelecek şekle sokma demektir.
    Kutsal kitabı olduğu gibi, dini bozmaya ve değiştirmeye de tahrif
    denilir.
    Tecessüd: Arapça bir kelimedir. Vücutlanma, bedene girme,
    insan vücuduna dönüşme demektir. Hıristiyanlığa göre Tanrı, insanın
    aslî günahını bağışlamak için İsa’da tecessüd ederek insan
    şeklinde dünyaya gelmiştir.
    Tekfir (Keffâret, Fidye –Redemption): Hıristiyanlığın esaslarından
    biri de, Tanrı’nın bütün insanların günahlarına keffâret olmak
    HIRİSTİYANLIK
    - 55 -
    üzere, onların affı için insan şekline girip yaşadıktan sonra ıstırap
    çekerek ölmesi, yani tekfir/keffâret, fidye inancıdır. Bu inancın,
    üç temel uzantısı vardır: Hz. İsa’nın tanrılığı, bütün insanlığın
    günahkâr olduğu ve insanlığın affı için fidye (kurban) anlayışı.
    Teslis: Arapça üç demek olan selâse kelimesinden türetilmiştir.
    Üçleme, üçe çıkarma demektir. Hıristiyanlıkta Tanrı’nın üç unsurun
    birleşimi olduğuna inanma haline denir. Üç tanrılık gücün
    tek tanrıda birleşmesi demek olan teslis, baba (tanrı) - oğlu (İsa)
    - rûhu’l kudüs’ü hıristiyanlar, tanrının üç ayrı görünümü sayarlar ve
    üçlükte tekliğe inanırlar; yani Tanrı hem tektir, hem de üç. Bu yüzden
    hıristiyanlara ehl-i teslis de denir. Kur’ân-ı Kerim, teslisin açık
    bir küfür olduğunu ve teslisi kabul edenlerin kâfir olduğunu112
    vurgulayarak, bundan vazgeçilip Allah’a yalan uydurulmamasını
    ve Hz. İsa’ya iftira atılmamasını113 emreder.
    Uknum-akanim: Uknum, Arapça unsur, esas, temel demektir.
    Akanim de onun çoğuludur. Akanim-i selâse: üç uknum, yani teslisin
    üç temel unsuru demektir ki, bunlar baba-oğul-ruhu’l kudüstür.
    Vaftiz: Yunancadan geçmiştir. Hıristiyanların küçük çocuklara
    ve dinlerine girenlere uyguladıkları suya sokma veya su serpme
    töreni demektir. Hıristiyanlara göre, doğuştan, babası Âdem’in
    suçuna ortak olarak dünyaya gelen insan, ancak kutsal kabul
    edilen kilisedeki su ile yıkanarak günahlarından arınabilir. Yoksa
    hıristiyan kabul edilemeyeceği gibi, günahlarından da arınmamış
    olur ve cehennemi hak eder.
    Yahuda: Hz. İsa’yı yakalatan havâri. İsa’nın on iki havârisinden
    biridir. İskaryot da denilir. Otuz gümüş dinar karşılığında İsa’yı ihbar
    ederek yakalattırmıştır. sonradan vicdan azabı çektiği ve kendini
    astığı da rivâyet edilir.
    Yahova: Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olan Ahd-i Atik’de
    Tanrı için kullanılan bir lafızdır. Yahudilerin kendi Tanrılarına verdikleri
    addır. Yehova veya Yahve biçiminde de yazılıp söylenir. Elohim
    lafzı da yine benzer şekilde kullanılır. Yalnız Yahova, yahudi
    ırkının özel tanrısı olup, başkalarının tanrısı değildir.
    Yahova şâhitleri: Yahova/Yahve’nin (Tanrı’nın) şâhitleri anlamında
    olan bu tâbir, hıristiyanlığı kendilerine göre yorumlayan,
    merkezî, otoriter bir teşkilâta bağlı misyoner grubunun kendilerine
    verdikleri addır. Yahova şâhitleri, yılbaşında Noel Baba adına
    112 5/Mâide, 73
    113 4/Nisâ, 171-172
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    yapılan âdetleri kabul etmezler. Yeryüzünü ebedî kabul ederler
    ve bu anlamda bir kıyamete de inanmazlar. Gayelerini dünya
    üzerinde gerçekleştirmek dâvâsıyla çok çeşitli dernekler, örgütler
    kurmuşlar, bu maksatla dergiler, kitaplar, broşürler yayımlamışlar,
    her çeşit araç ve propaganda yoluyla evden eve dolaşarak
    faâliyetlerini sürdürmüşlerdir ve hâlâ da bu çalışmalarına devam
    etmektedirler. Her ülkede, askerliğe karşı çıkarlar. Savaşlara, kan
    vermeye ve kan nakline karşıdırlar, barışçı ve iyiliksever portre çizmeye
    çalışırlar.
    Yuhanna: Yeni Ahidi oluşturan dört İncil’den biri ve bu İncil’in
    yazarının adıdır. Mesleği balıkçılık olan Yuhanna, havârilerden biridir.
    Ancak, bazı hıristiyan araştırıcılar, İncil yazarı Yuhanna’nın,
    havâri Yuhanna’dan farklı kişi olduğunu, eldeki Yuhanna İncilindeki
    ifadelerden delillendirerek belirtirler. Gerçekten Yuhanna
    İncili, Yunan felsefesini çok iyi bilen biri tarafından yazılmış olmalıdır.
    Yuhanna İncili, diğer üç İncilden çok farklı kaleme alınmıştır.
    Diğer üç İncile, ortak konuları ve benzer üslûpları sebebi ile sinoptik
    İnciller denilir. Esas gayesi bakımından da diğer İncillerden
    hayli farklı olan Yuhanna İncili’nin asıl amacı teolojiktir. Onda Hz.
    İsa, Nâsıralı bir peygamber olarak karşımıza çıkmaz; insan şekline
    girmiş bir ilâh olarak takdim edilir.
    Yusuf: Hıristiyanlara göre, Hz. Meryem’in nişanlısı ve bazı
    mezheplere göre kocasıdır. İsa’nın babası sayılır ve Kitab-ı Mukaddeslerin
    soy kütüğüne göre, isa’nın atalarından biri ve ilkidir. Hem
    “Bâkire Meryem” anlayışı, hem de Meryem’in nişanlısı, hatta kocası
    ve Hz. İsa’ nın babası kabul edilmesi, tüm hıristiyanlar için olduğu
    gibi, elimizdeki İncillerin de büyük çelişkilerinden biridir. Hıristiyanlara
    göre ilk aziz (ermiş, evliya) sayılır. Peygamber Dâvud’un
    soyundan olduğuna inanılır. Marangoz olduğundan ötürü marangozların,
    dülgerlerin duayeni/piri ve koruyucusu kabul edilir.
    Not: Allah’a “Tanrı” denilmesinin doğru olmadığı anlayışıyla
    daha önceki konularda görüldüğü gibi “Allah” lafzı yerine “Tanrı”
    kelimesi kullanılmamıştır. Bununla beraber, başkalarının yanlış
    ilâh anlayışı ile tevhide ters düşen özellikler atfettikleri tanrılarına
    “Allah” demek de büyük yanlış olur. Hıristiyanlıkla ilgili bu
    bölümdeki ifadelerde fark edileceği gibi, bizim Allah inancı ve anlayışımızla
    kesinlikle bağdaşmayan hıristiyanların farklı bir tanrı
    anlayışını anlatırken, Allah lafzı yerine Tanrı kelimesini kullanmanın
    daha doğru olduğu anlayışıyla bu kelimeyi kullandım. Allah,
    İhlâs sûresinde özetlendiği ve Kur’an’ın nice âyetlerinde belirtildiği
    gibi tekdir, birdir; doğmamış ve doğurmamış, evlat edinmemiştir.
    Sözgelimi, Tanrı’nın İsa şeklinde tecessüdü, yani Tanrı’nın
    HIRİSTİYANLIK
    - 57 -
    İsa bedenine girip insan şeklinde belirmesi ifadesini, hâşâ “Allah”
    lafzıyla kullanmanın çirkin bir yanlış olacağını düşündüğümden,
    İslâm’ın dışındaki tapınılan varlıklara veya Kur’an’daki Allah vasıflarına
    ters mâbudlara Tanrı denilmesinin tenzih için zarûret
    olduğunu düşünüyor ve bunu tavsiye ediyorum. “Tanrı”, Arapçadaki
    “ilâh” karşılığıdır. Kendisine inanılıp tapınılan sahte/uydurma
    mâbudlara ilâh/tanrı denir; ama müslümanlara göre Allah’tan
    başka ilâh/tanrı yoktur. Hıristiyanların tanımladığı ve vasıflandırdığı
    Tanrı ve Tanrıların, “Allah” diye isimlendirilmesi doğru olmaz.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    Hıristiyanlık ve Hıristiyanlarla İlgili Âyet-i Kerime’ler
    1. A- Nasârâ Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 14 Yerde:) 2/
    Bakara, 62, 111, 113, 113, 120, 135, 140; 5/Mâide, 14, 18, 51, 69, 82; 9/
    Tevbe, 30; 22/Hacc, 17.
    2. B- Nasrânî Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerime (1 Yerde:) 3/Âl-i İmrân, 67.
    3. C- Hıristiyanların İmandan Yüz Çevirmeleri
    4. Hıristiyanlar, Allah’a Çocuk İsnat Ettiler: 2/Bakara, 116; 3/Nisâ, 171; 5/
    Mâide, 18; 9/Tevbe, 30; 16/Nahl, 71; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 16-17;
    42/Zuhruf, 65.
    5. Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın Tanrılığını İddia Ettiler: 3/Âl-i İmrân, 61-64, 79-80;
    5/Mâide, 17, 75, 116-117; 9/Tevbe, 31; 19/Meryem, 37-39; 43/Zuhruf, 65.
    6. Hıristiyanlıkta Teslis/Üçleme İnancı: 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 73-74, 116-117.
    7. Hıristiyanlar, Rahiplerini Tanrı Edindiler: 9/Tevbe, 31, 34.
    8. Hıristiyanların Şirki: 43/Zuhruf, 65-66.
    9. Hıristiyanlar, Kendilerinin Allah’ın Oğulları Olduklarını Söylerler: 5/
    Mâide, 18.
    10. Hıristiyanlar, İncil’i Tahrif Ettiler: 3/Âl-i İmrân, 65, 78; 5/Mâide, 110.
    11. Hıristiyanların Peygamberimiz’i Yalanlamaları: 2/Bakara, 139-140, 146;
    6/En’âm, 20.
    12. Hıristiyanların ve Yahudilerin İnkârlarına Karşı Mü’minlerin Cevabı: 2/
    Bakara, 135-140.
    13. Hıristiyanların Ruhbanlığa Sapmaları: 57/Hadîd, 27.
    14. Hıristiyanların İçlerinden İman Edenler: 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69, 82-85.
    15. Hıristiyanların Bazı Özellikleri ve İhânetleri
    16. Hıristiyanların Dostlukları ve Düşmanlıkları: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/
    Mâide, 51, 82.
    17. Hıristiyanlar, Cennet Bizimdir Derler: 2/Bakara, 111-112.
    18. Hıristiyanlar, Kendi Dinlerine Dâvet Ederler: 2/Bakara, 135-136.
    19. Hıristiyanlar, Allah’a Verdikleri Sözde Durmadılar: 5/Mâide, 14.
    20. Hıristiyanlar, Bâtıl Yollarla İnsanların Mallarını Yerler: 9/Tevbe, 34.
    21. Hıristiyanlar Birbirlerine Düşmandırlar: 5/Mâide, 14.
    22. Hıristiyan – Yahudi İlişkisi
    23. Hıristiyanlarla Yahudiler Birbirlerine Düşmandır: 2/Bakara, 113, 140; 5/
    Mâide, 18; 21/Enbiyâ, 93; 42/Şûrâ, 14.
    24. Yahûdiler Hz. İsa’yı İnkâr ile Öldürdüklerini Söylerler: 4/Nisâ, 156, 157,
    159.
    25. Yahûdiler Hz. Meryem’e İftira Etmişlerdir: 4/Nisâ, 156, 157; 19/Meryem,
    27-34.
    26. Hıristiyanların Cezası: 22/Hacc, 17.
    27. Ehl-i Kitab
    28. Ehl-i Kitabdan Mü’min Olanlar Vardır: 2/Bakara, 121; 3/Âl-i İmrân, 110,
    113-115, 199; 13/Ra’d, 36; 28/Kasas, 52-55.
    29. Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanlar: 2/Bakara, 121; 5/Mâide, 68; 98/Beyyine, 1-6.
    30. Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109-120; 3/Âl-i
    İmrân, 100; 4/Nisâ, 44
    31. 45; 5/Mâide, 57-59.
    32. Ehl-i Kitab, Kur’an’ı vePeygamberimiz’i Bile Bile İnkâr Ederler: 2/Bakara,
    HIRİSTİYANLIK
    - 59 -
    101, 146; 3/Âl-i İmrân, 19, 70, 71, 81, 98-99, 187; 4/Nisâ, 44; 5/Mâide, 19;
    6/En’âm, 20, 114; 7/A’râf, 157; 13/Ra’d, 30, 43; 26/Şuarâ, 196; 33/Ahzâb,
    7; 48/Feth, 29; 98/Beyyine, 4.
    33. Ehl-i Kitab Kendilerine Uyan Mü’minleri Kâfir Yaparlar: 3/Âl-i İmrân,
    100-101; 4/Nisâ, 44-45.
    34. Ehl-i Kitab Antlaşmalarını Bozar: 9/Tevbe, 1-3.
    35. Ehl-i Kitab ile Savaş: 9/Tevbe, 29; 29/Ankebut, 46; 42/Şûrâ, 16.
    36. Ehl-i Kitabın Kestiklerinin ve Yemeklerinin Yenmesi: 5/Mâide, 5.
    37. Ehl-i Kitab Kadınların Nikâhlanması: 5/Mâide, 5.
    38. Enl-i Kitabı İslâm’a Dâvet ve Dâvet Metodu: 4/Nisâ, 47; 5/Mâide, 15-16,
    19, 65-66, 68, 77; 29/Ankebut, 46; 57/Hadîd, 28-29; 98/Beyyine, 1-5.
    39. H- İncil
    40. İncil Hz. İsa’ya Verilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 46; 57/Hadîd, 27.
    41. İncil, Kur’an’dan Önce İnsanlara Hidâyet ve Nurdur: 3/Âl-i İmrân, 3-4; 5/
    Mâide, 46.
    42. İncil, Tevrat’ı Tasdik Eder: 5/Mâide, 46.
    43. İncil Şeriatı: 5/Mâide, 47; 9/Tevbe, 111.
    44. İncil Hıristiyanların Tahribine Uğramıştır: 3/Âl-i İmrân, 65, 78; 5/Mâide,
    110.
    45. Tevrat, Hz. İsa’ya da Öğretilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48, 50; 5/Mâide, 110.
    46. İ- Hz. İsa
    47. Hz. İsa Babasız Doğmuştur: 3/Âl-i İmrân, 45, 47, 59; 19/Meryem, 17-23;
    21/Enbiyâ, 91; 23/Mü’minûn, 50.
    48. Hz. İsa Allah’ın Peygamberi ve Kelimesidir: 4/Nisâ, 163, 171; 5/Mâide, 75;
    6/En’âm, 85; 57/Hadîd, 27
    49. Hz. İsa, Allah Tarafından Bir Ruh ve Kuldur: 4/Nisâ, 171-172.
    50. Hz. İsa’ya İncil Verilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 46; 57/Hadîd, 27.
    51. Hz. İsa, Tevrat’ın Tasdikçisidir: 5/Mâide, 46.
    52. Allah’ın Selâmeti Hz. İsa’nın Üzerinedir: 19/Meryem, 33.
    53. Hz. İsa, İsrâiloğullarına Gönderilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48-49.
    54. Hz. İsa’nın Ümmetine Dâveti: 3/Âl-i İmrân, 50-52; 5/Mâide, 112-113, 116-
    117; 19/Meryem, 36; 43/Zuhruf, 63-65; 61/Saf, 6, 14.
    55. Hz. İsa’nın Mûcizeleri: 2/Bakara, 87, 253; 3/Âl-i İmrân, 46, 49; 5/Mâide,
    109-115; 19/Meryem, 27-34, 36.
    56. Hz. İsa’nın Havârileri: 3/Âl-i İmrân, 52-53; 5/Mâide, 111-112; 61/Saf, 14.
    57. Hz. İsa’yı Yahûdilerin Öldürme Teşebbüsleri: 3/Âl-i İmrân, 54-55; 4/Nisâ,
    157; 5/Mâide, 110.
    58. Hz. İsa, Asılmamış, Öldürülmemiş; Yükseltilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 54-55; 4/
    Nisâ, 157-158.
    59. Hz. İsa’nın Kıyamet İçin Bir Bilgi (Alâmet) dir: 43/Zuhruf, 61.
    60. Hz. İsa’yı Yahûdiler Öldürdüklerini Söyler: 4/Nisâ, 156-157, 159.
    61. Kıyâmet Gününde Hz. İsa ve Ümmeti: 5/Mâide, 109-119.
    62. Hz. İsa’nın Elçilerinin Onun Adına Antakya Halkını Hakka Dâveti: 36/
    Yâsin, 13-27.
    63. Hz. İsa’nın, Ümmetinin Affını İstemesi: 5/Mâide, 118.
    64. Müşriklerin, Hz. İsa Hakkında Peygamberimiz’le Tartışıp Çekişmeleri: 43/
    Zuhruf, 57-62.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 314; c. 2, s.
    358-376
    2. Fî Zılâli’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 2, s. 279-300
    3. Tefhîmu’l Kur’an, Mevdudi, c. 1, s. 251-265
    4. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 94-100
    5. Hülâsatü’l Beyan, Mehmet Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 2, s. 585-627
    6. Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 272- 286
    7. Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 3, s. 54-55;
    c. 6, s. 269-354
    8. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 4, s. 1237-1287
    9. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 17, s. 328-372
    10. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 3-5
    11. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (Ali Ünal), Risale Y. c. 2, s. 156-158
    12. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 153-187
    13. Din Anlayışımızdaki Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y. s. 55-86
    14. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kit.
    Y. s. 377-402
    15. Kur’an ve Toplum, Muhammed el-Behiy, Bir Y. s. 364- 400
    16. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir b. Awad el-Elmaî, Pınar Y.
    17. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Abdullah Draz, Mim Y.
    18. Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar (K.K’de Ehl-i Kitab), M.
    Fatih Kesler, T.D.V. Y.
    19. Kur’an-ı Kerim, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hakkında Ne Diyor? İbrahim
    H. Kurt, T.D.V. Y.
    20. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar
    Neşriyat
    21. Kur’ân-ı Kerim ve Garp Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Ziya Kazıcı,
    Bahar Y.
    22. Kur’an’da Ehl-i Kitab, Veli Ulutürk, İnsan Y.
    23. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altınkalem Y.
    24. Tevrat ve İncildeki Tahrifler, el-Cüveyni, Seha Neşriyat
    25. Tevrat, İnciller ve Kur’an, Maurice Bucaille, D.İ.B. Y.
    26. Tevrat, İncil ve Kur’an, Jacques Jomier, terc. Sakıp Yıldız, Hareket Y./
    Dergâh Y.
    27. Kitab-ı Mukaddes, Kur’an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım,
    T.Ö.V. Y.
    28. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D. İ. B. Y.
    29. Çağdaş Dünya Dinleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
    30. Çağdaş Dinler, Reşid Abdullah el Ferhan, Uluslar arası İslâma Çağrı C. Y.
    31. Yaşayan Dünya Dinleri, A. Abdullah Masdusi, Kalem Y.
    32. Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, Osman Cilacı, Mimoza Y.
    33. Dinler ve İnsanlar, Osman Cilacı, Tekin Y.
    34. Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
    35. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.
    36. İncîl ve Salîb, Abdül Ehad Dâvud, İnkılâb Y.
    HIRİSTİYANLIK
    - 61 -
    37. İslâmiyet ve Hristiyanlık (Bir Mukayese), Türkçesi: İhsan Süreyya Sırma,
    Beyan Y.
    38. Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, Şaban Kuzgun, Şahsî Y.
    39. İslâm Avrupa’da, Montgomary Watt, M. Ü. İlâhiyat Fak. Y.
    40. Günümüzde İslâm ve Hıristiyanlık, Mongomary Watt, İz Y.
    41. Deccal, Hristiyanlığa Lânet, Friedrich Nietzche, Hil Y.
    42. Hristiyanlığa Reddiye, Ebû Osman Câhız, Tekin Y.
    43. Hristiyanlığa Reddiye, Abdullah Tercüman (Anselmo Turmeda), Bedir Y.
    44. Hristiyan Genel Konsilleri ve II. Vatikan Konsilleri, Mehmet Aydın, Selçuk
    Ün. Y.
    45. Hristiyan Kaynaklarına Göre Hristiyanlık, Mehmet Aydın, T. Diyanet
    Vakfı Y.
    46. Hıristiyan İken Niçin Müslüman Oldum, Safiyye Plath, Şahsi Y.
    47. Hristiyanlık Üzerine Konferanslar, Muhammed Ebu Zehre, Fikir Y.
    48. Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür? A. Deedat, İnkılâb Y.
    49. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altın Kalem Y.
    50. Gerçekler ve Hristiyanlık, Tâhâ F. Ünal, Işık Y.
    51. Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık, Suat Yıldırım, Işık Y. / D. İ. B. Y.
    52. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirzâ,
    Sönmez Neşriyat
    53. İzhâru’l Hak Fî İhtiyâri’l Ehak, Rahmetullah el-Hindî, Sönmez Neşriyat
    54. Kutsal Kitaba İlâhî Çağrı (İzhâru’l Hak), Rahmetullah el-Hindî, Trc.
    Abdülhâdi Sıddık, Faran Y.
    55. Kitab-ı Mukaddes/Eski ve Yeni Ahit, Türkçe Çeviri, Kitab-ı Mukaddes
    Şirketi Y.
    56. İncil, Türkçe Çeviri, Müjde Y.
    57. Onun İzinde; Hıristiyanlık ve Laiklik Tarihi, G. Barker, Şahsi Y./Müjde Y.
    58. Hıristiyan Dininin Esasları, Hıristiyan Aileler İçin Din Kitabı, P. Luigi
    İannitto, S. Antuan Kilisesi Y.
    59. Anadolu’daki Amerika: Misyoner Okulları, Uygur Kocabaşoğlu, Arba Y.
    60. Hilâl ve Haç Kavgası, Halil Halid, Bedir Y.
    61. Barnabas İncili, Kültür Basın Yayın Birliği
    62. Barnaba İncili Araştırmalar, Muhammed Ali Kutub, Tekin Kitabevi Y.
    63. Barnaba İncili, Abdurrahman Aygün, Tekin Y.
    64. Müslümanların Hristiyanlaştırılması, Muhammed Umara, Denge Y.
    65. Hristiyanlık Propagandası ve Misyoner Faaliyetleri, Osman Cilacı, D. İ.B. Y.
    66. Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, İ. Süreyya Sırma, Beyan Y.
    67. Yehova Şahitleri, Hikmet Tanyu, D. İ. B. Y.
    68. Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.
    69. Yehova Şahitlerinin İçyüzü, Hüseyin Atay, Ali Arslan Aydın, D.İ.B. Y.
    70. Batının Oluşumu, Christopher Dawson, Dergâh Y.
    71. Mûsâ ve Tektanrıcılık, Sigmund Freud, Dergâh Y.
    72. Çağımızda Dine Dönüş, Henry C. Link, Dergâh Y.
    73. Batı ile Hesaplaşma, Ebul Hasen en Nedevî, Çığır Y.
    74. Din ve Allah İnancı, Abdullah Draz, Bir Y.
    75. Doğu ve Batı Arasında İslâm, Ali İzzet Begoviç, Nehir Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    76. İslâm-Hristiyan Diyalogu ve İslâm’ın Zaferi, Ali Arslan Aydın, Kültür
    Basın Y. Birliği Y.
    77. İslâm ve Hıristiyan Kaynaklarına Göre İsa (a.s.), Mehmet Eminoğlu,
    Hizmet Kitabevi Y.
    78. Peygamberimiz’e Neden İnanmadılar? Ahmed Lütfi Kazancı, Nil A.Ş. Y.
    79. Bir İslâm Peygamberi Hz. İsa, Muhammed Ataurrahim, İnsan Y.
    80. Hz. İsa ve Hz. Meryem, Mustafa Necati Bursalı, Şelâle Y.
    81. Hz. İsa Gelecek, Harun Yahya, Vural Y.
    82. Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
    83. İslâm’ı Nasıl Yok Edelim? Hampher, Nehir Y.
    84. Dinler Tarihi, Ahmet Kahraman, Marifet Y.
    85. Üç İsa, Aytunç Altındal, Anahtar Y.
    86. Neden Hristiyan Değilim? Bertrand Russell, Toplumsal Dönüşüm Y.
    87. Asrımızda Hıristiyan ve Müslüman Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat
    88. Anglikan Kilisesine Cevap, Abdülaziz Çavuş, D.İ.B. Y.
    89. Cevap Veremedi, Harputlu İshak Efendi, Hakikat Y.
    90. Hıristiyan Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Mehmet Aydın, T. Diyanet
    Vakfı Y.
    91. İsevîlikten Hıristiyanlığa, Tacettin Şimşek, Ekin Y.
    - 63 -
    YAHÛDİLİK
    •
    Benî İsrâil, İsrâil, İbrânî, Yahûdî ve Mûsevî Kelimeleri ve Mâhiyeti
    •
    İsrâiloğullarının Özelliklerinden Bahseden Bazı Âyet ve Hadisler
    •
    İsrâiloğullarının Tarihi
    •
    Firavun ve İsrâiloğulları
    •
    Firavun’dan Kurtulduktan Sonra İsrâiloğulları
    •
    Hz. İsa ve Benî İsrâil
    •
    Hz. Muhammed (s.a.s.) ve İsrâiloğulları
    •
    İsrâiloğullarının Karakteri / Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri
    •
    Onlar ve Biz
    •
    Yahudileşme ve Yahudileşme Temâyülü
    •
    İmanda Pazarlık
    •
    Dini, Kutsal Kitabı Tahrif
    “Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın, Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece Benden korkun!” 114
    Benî İsrâil, İsrâil, İbrânî, Yahûdî ve Mûsevî Kelimeleri ve Mâhiyeti
    İsrâil, Hz. Yakub’un lakabıdır. Hz. Yakub’un on iki oğlunun soyundan gelenlere benî İsrâil/İsrâil oğulları denilir. “Benî İsrâil” ifadesi, Kur’an-ı Kerim’de 41 yerde geçer. Kur’an’da Benî İsrâil’in yahudileşme sürecini anlatan ayetlerin sayısı ise 712’dir. Benî İsrâil’den bahseden bu 712 ayet, Kur’an’ın tamamı göz önüne alındığında 10’da biri aşan bir oran tutmaktadır. İsrâil kelimesi, iki âyette115 şahıs ismi olarak Hz. Yakub için kullanılır. Benî İsrâil de Kur’an’da Yakub oğulları anlamında yahudiler için kullanılmaktadır.
    “Benî İsrâil/İsrâiloğulları”, “İbrânî” ve “Yahûdi” kelimeleri, çoğu zaman, birbirlerinin yerine kullanılmakta ve hepsi de aynı çağrışımı yapmaktadırlar. İsrâil ismi, “gece yolculuk yapmak” ve “Allah’ın kulu” anlamına gelmektedir. Günümüzdeki Tevrât’tan yola çıkarak İsrâil kelimesine verilen bir başka anlam ise, savaşan
    114 2/Bakara, 40
    115 3/Âl-i İmran, 93; 19/Meryem, 58
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    Tanrı veyahut Tanrıya karşı kuvvetli demektir. Muharref Tevrat’ta,
    Hz. Yakub’un Tanrı ile güreşip onu yendiği(!) için bu adı aldığı
    anlatılmaktadır.116 Kendilerine Allah tarafından gönderilen hak
    din İslâm’ı değiştirip yahudileşenlerin, mukaddes kitaplarına ve
    Allah’a en ağır iftiralar atmasına bir örnek de ‘İsrâil’ kelimesine
    verdikleri bu anlam olsa gerektir. “İsrâil” kelimesine yakıştırdıkları
    bu anlamla, kendi soylarını yüceltmek için “tanrı”larını bile
    küçülttükleri, onu sıradan bir insan gibi gördükleri ve bir peygamberine
    (onu yenmeye) gücünün yetmediği âciz bir varlık gibi algıladıkları
    olanca çirkinliğiyle sırıtmaktadır. Kudüs’ü işgal edip o
    kutsal topraklarda devamlı müslüman kanı akıtan zâlim siyonist
    rejimine ve o topraklara da, bilindiği gibi İsrâil adı uygun görülmüştür.
    “İbrânî” adı, İsrâil’in mürâdifi/eş anlamlısıdır. Kelime anlamı
    olarak, “öte tarafın adamları” anlamını ifade eder. Bu isim,
    İsrâiloğullarına Fırat veya Ürdün nehrinin öbür tarafından geldikleri
    için verilmiştir. Bu ismi yahudilere Kenan ülkesinin yerlileri
    vermiştir. Yani Kenanlılar bu ismi göçmen olanlar için kullanmışlardır.
    Bugün kendilerine yahudi dediğimiz kavmin ilk adı İbrânî
    idi. İsrâiloğullarına İbrânî adının verilmesi, onların göçebe bir kavim
    olduklarını ve üzerinde bulundukları toprakların gerçek sahipleri
    olmadıklarını da ispatlar.
    “Yahûdi”: (Hâde-yehûdü; tehevvede:) Bu kelime, tevbe
    etti, hakka döndü anlamına gelmektedir. Yahûdi kelimesi,
    Peygamberimiz’in risâIetinden önce de Arabistan’da biliniyor
    ve kullanılıyordu. Yahûdiler (yehûd) ifadesi Kur’an’da 41 yerde
    geçer. Bu kelimenin İsrâiloğullarına isim verilmesi konusunda şu
    görüş ileri sürülmüştür: Hz. Mûsâ’nın Tur dağına gitmesinden
    sonra onlar buzağıya tapmışlar, ancak Hz. Mûsâ onların yanına
    dönünce kendilerine çok kızmış, onlar da bu çirkin işten dolayı
    pişman olmuş ve tevbe etmişlerdir. İsrâiloğullarının tevbe edişleri
    Kur’an’da şöyle geçmektedir: “İnnâ hüdnâ ileyk / Biz Sana yöneldik
    (tevbe ettik)”117 İşte İsrâiloğullarının bu şekilde tevbe etmeleri dolayısıyla
    kendilerine yahudi denilmiştir. Bir başka görüşe göre, onlar
    Peygamberimiz’in İslâm’a dâvetinde O’nu inkâr ettikleri için bu
    isimle (“dönek” anlamında) anılmışlardır. İsrâiloğullarına yahudi
    denilmesinin bir başka sebebi şudur: Hz. Yakub’un dördüncü oğlunun
    adı Yuda veya Yahuda idi. Dolayısıyla Yahuda’nın adına izafeten,
    dedelerinin isminden ötürü İsrâiloğullarına yahudi denilmiştir.
    Bu ırk, her ne kadar Hz. İbrâhim’e dayanıyorsa da, teşkilatçısı
    116 Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 32/28; 45/9-18; Hoşea 26/5-6
    117 7/A’râf, 156
    YAHÛDİLİK
    - 65 -
    ve en büyük peygamberi İsrâiloğullarının kurtarıcısı Hz. Mûsâ’dır.
    “Hz. Mûsâ’ya inanan, bağlanan” anlamına (O’na ne kadar bağlı oldukları
    tartışılacak konu olmakla birlikte) İsrâiloğullarına Mûsevî
    de denilir.
    İsrâiloğullarının Özelliklerinden
    Bahseden Bazı Âyetler
    “Onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahudiler ve hıristiyanlar asla
    senden râzı olacak değillerdir. De ki: ‹Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’
    Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki,
    Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” 118
    “Ey iman edenler, yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin
    dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz ki
    Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez.” 119
    “(Yahudiler ve hıristiyanlar, müslümanlara:) Yahûdileşin ya da hıristiyanlaşın
    ki doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: ‘Hayır! Biz, hanîf olan
    İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.” 120
    “Kendilerine tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların hali, kitaplar
    taşıyan eşeğin hali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne
    berbattır. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete ulaştırmaz.” 121
    “Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlıdır/sıkıdır’ dediler. Kendi elleri bağlandı ve
    söylediklerinden dolayı lânetlendiler. Bilâkis Allah’ın elleri açıktır, dilediği
    gibi verir. Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını
    ve küfrünü arttırır. Aralarına kıyâmete kadar sürecek düşmanlık
    ve kin soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi uyandırmışlarsa)
    Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa
    koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” 122
    “Andolsun ki İsrâiloğullarından ahid/sağlam söz aldık ve onlara peygamberler
    gönderdik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin arzu
    etmediğini (ilâhî hükümleri) getirdi ise bir kısmını yalanladılar, bir kısmını
    da öldürdüler.” 123
    “İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle
    lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve haddi/sınırı
    aşmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten birbirini vazgeçirmeye
    118 2/Bakara, 120
    119 5/Mâide, 51
    120 2/Bakara, 135
    121 62/Cum’a, 5
    122 5/Mâide, 64
    123 5/Mâide, 70
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun,
    kâfirlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için
    (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Allah
    onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar.” 124
    “İnsanlar içerisinde, iman edenlere düşmanlık bakımından en
    şiddetli olarak yahudiler ile şirk koşanları bulacaksın.” 125
    “Yahudiler, Uzeyr Allah’ın oğludur, dediler. Hıristiyanlar da, Mesîh
    (İsa) Allah’ın oğludur dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir.
    Sözlerini daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah
    onları kahretsin! Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!” 126
    “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hıristiyanlar da)
    râhiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki onlara
    ancak tek ilâha ibâdet/kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka ilâh
    yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” 127
    “Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan,
    Allah ve Rasûlü’ nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini
    kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye
    kadar savaşın.” 128
    Benî İsrâille İlgili Bazı Hadis-i Şerifler
    “İsrâiloğulları hakkında konuşun. Bu konuda konuşmanızda (onları devamlı
    gündemde tutmanızda) bir sakınca yoktur.” 129
    “Sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış izleyeceksiniz. Eğer
    onlar bir kertenkele/sürüngen deliğine girse, siz de gireceksiniz.’ ‘Ey
    Allah’ın Rasûlü, yahûdilerin ve hıristiyanların yolunu mu?’ diye
    sorduk. ‹Başka kim olacak?’ dedi.” 130
    “Ümmetim, önceki ümmetlerin yolunu adım adım, karış karış
    izlemeden kıyamet kopmaz. ‹Ey Allah Rasûlü, Farslar ve Rumlar
    gibi mi?’ denildi. ‹Başka kim olacak?” buyurdu. 131
    “Ümmetimin başına İsrâiloğullarının başına gelenin aynısı gelecek.
    Tıpkı bir ayakkabı kalıbıyla ayakkabının birbirine uyduğu gibi. Hatta,
    124 5/Mâide, 78-80
    125 5/Mâide, 82
    126 9/Tevbe, 30
    127 9/Tevbe, 31
    128 9/Tevbe, 29
    129 Buhâri, Enbiyâ 50; Ebû Dâvud, ilim 11; Tirmizi, İlim 13; Ahmed bin Hanbel,
    II/159; Dârimî, Mukaddime 6
    130 Buhâri, İ’tisâm 14; Müslim, İlim 6; İbn Mâce, Fiten 17; Ahmed bin Hanbel,
    III/84
    131 Buhâri, İ’tisam 14
    YAHÛDİLİK
    - 67 -
    eğer onlardan biri annesine açıktan varsa, ümmetimden de aynısını yapan
    çıkacak. Ve İsrâiloğulları 72 gruba bölünmüştü; ümmetim de 73 gruba
    ayrılacak.” 132
    “Benî İsrâil’in ilk terk ettiği şey şuydu: Bir kimse diğeriyle bir araya
    gelir, biri diğerine derdi ki: ‘Ey falan, Allah’tan kork ve böyle yapmayı bırak,
    kuşkusuz bu sana helâl değil.’ Ertesi gün karşılaştıklarında onu yine
    aynı şeyi yaparken görür. Bu durum o adamla yemesine içmesine, onunla
    oturup kalkmasına engel olmaz. Adamın günahta ısrar etmesine rağmen
    dostluğunu sürdürürdü. Allah da onların bazısıyla bazısının kalbini mühürledi:
    “De ki: ‘ey ehl-i kitab, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın
    ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, doğru yoldan şaşmış bir
    milletin keyiflerine uymayın.”133 âyetini okudu. Sonra ekledi: “Hayır,
    vallahi ya iyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz, hakka aykırı davrananı
    hakka çevirirsiniz ve haktan ayrılmasına engel olursunuz; ya da Allah
    sizin kalplerinizi yahudilerin kalplerine benzetir, sonra onlara lânet ettiği
    gibi size de lânet eder.” 134
    Kur’an-ı Kerim’de İsrâiloğullarıyla ilgili çok sayıda âyet-i kerime
    vardır. 712 âyet, direkt olarak bu konuyla ilgilidir. Kur’an-ı
    Kerim, İsrailoğullarının Firavun baskısı altındaki yaşayışları, ondan
    kurtulmaları ve daha sonra Hz. Mûsâ ile geçen ve daha çok olumsuzluklarla
    dolu olan yaşayışları üzerinde durur.
    İsrâiloğullarının Tarihi
    İsrâil, Hz. Yâkub’un lâkabıdır. Bilindiği gibi Hz. Yâkub, Hz.
    İbrâhim’in Hz. İshak’tan olma torunudur. İsrâiloğulları, Hz.
    Yakub’un 12 oğlunun neslinden gelenlerin tümüne verilen ortak
    addır. Hz. Yakub’un büyük atası Hz. İbrahim, Sümer’deki Ur şehrinden
    gelmiş ve milattan yaklaşık 2200, Hz. Mûsâ’dan da 1000
    yıl önce Filistin’e yerleşmiştir. İsrâiloğullarından Mısır’a ilk yerleşen
    Hz. Yusuf’tur. Kardeşlerinin kıskançlık ve ihaneti sebebiyle Hz.
    Yusuf’un esaretle başlayıp Mısır hükümetinde yetkili olana kadar
    varan serüveni sonucunda, Filistin’de çıkan bir kıtlık nedeniyle 70
    kişilik bir kafileyle Mısır’a gelip yerleştiler.
    İsrâiloğulları, ataları Hz. İbrahim’den beri tevhid akidesine
    inanan müslüman bir neslin torunuydular. Tümü de peygamber
    çocuğu olan 12 kardeşten üreyen bu topluluğu Hz. Yusuf Mısır’a
    yerleştirdiğinde tek Allah’a iman ediyorlar, ataları Hz. İbrahim,
    İshak ve Yakub’un inancını sürdürüyorlardı. Kur’an’a göre, ölüm
    132 Tirmizî, İman 18
    133 5/Mâide, 77
    134 Ebû Dâvud, Melâhim 17 (4336); Tirmizî, Tefsir 5/6 (3047
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    döşeğindeki babalarına, tevhidden ayrılmayacaklarına dair söz
    vermişlerdi.
    Yakup (İsrâil) peygamberin oğullarından Hz. Yusuf’un Mısır’da
    söz sahibi olup, babası ve kardeşlerini Mısır’a yerleştirmesinden
    sonra İsrailoğulları Mısır’da hâkim duruma gelmişlerdi. Ancak zamanla
    adaleti ihlâl etmeleri, Firavunların yeniden işbaşına geçmeleriyle
    sonuçlanmış ve İsrailoğulları Mısır’da efendi durumundan
    köle durumuna düşmüşlerdi.
    Allah, İsrailoğullarına tarih boyunca birçok peygamber göndererek
    onları yalnız Allah’a kulluk etmeye, ataları İbrahim’in
    “Hanif” yoluna döndürmeye çalışmıştır. Fakat İsrailoğullarının,
    peygamberleriyle araları genellikle kötü gitmiş, peygamberlerini
    yalanlamaktan, yalnız bırakmaktan ve hatta öldürmekten geri
    durmamışlardır. Kur’an’ın anlatımıyla “onlara ne zaman bir peygamber,
    hoşlarına gitmeyen bir şey getirse büyüklük taslamışlar, kimini yalanlamışlar,
    kimini de öldürmüşlerdir.” 135
    İsrâiloğulları, son peygamber Hz. Muhammed’in Rasûl olarak
    gönderildiği günlerde de aynı minval üzere yaşamaya devam ediyorlardı.
    Onlardan pek azı hariç adları devamlı fesad, isyan ve azgınlıkla
    beraber anılmıştır.
    Firavun ve İsrâiloğulları
    Mısır’da hâkim sınıf kıptîler olmasına rağmen, İsrâiloğulları
    ülkenin ticaret ve zenaatinde önemli rol oynuyorlardı. Bu durum,
    Firavun’u etnik temizlik yapmaya itti. O kadar ki, kabilenin tüm
    erkek çocuklarını daha doğar doğmaz boğazlayarak, bilinçli bir
    etnik temizlik politikası uyguladı. Ağır işlere koşulmaları sebebiyle
    ihtiyarlar arasında ölüm çoğaldı. Kıpti reisleri Firavun’a çıktılar
    ve şöyle dediler: İsrailoğullarının yaşlıları arasında ölüm arttı. Sen
    ise küçüklerini öldürüyorsun; sonra işler başımıza kalacak, hizmet
    için bizden başkası kalmayacak. Bunun üzerine Firavun bütün
    İsrailoğulları yok olmasın diye çocukların bir sene öldürülüp, bir
    sene bırakılmasını emretti.
    Allah Teâlâ, Firavun’un İsrâiloğullarına karşı zulmü ve çocuklarını
    öldürüşüne şöyle işâret etmektedir: “Sana Mûsâ ile Firavun’un
    haberlerinden bir kısmını, iman edecek bir zümrenin faydalanması için
    gerçek olarak okuyacağız. Firavun Mısır’da baş kaldırmış, halkını fırkalara
    bölüp kendisine bağlamıştı. Onlardan bir zümreyi ezmek istiyor,
    bunların oğullarını boğazlatıyor, kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o,
    135 2/Bakara, 87; 5/Mâide, 70
    YAHÛDİLİK
    - 69 -
    fesatçılardandı. Biz ise istiyorduk ki; yeryüzünde o ezilmekte olan mustaz’aflara
    lutfedelim, onları hayırda önderler yapalım ve kendilerini Firavun
    mülkünün mirasçıları yapalım.” 136
    Bu ortamda Allah bir çocuğu bu soykırımdan kurtardı137 ve
    Firavun’un eliyle onu büyüterek kendisine peygamberlik verdi.
    Allah, mustaz’af durumda olan bu kavme luftetmek, onları önderler
    yapmak, Firavun mülküne mirasçı kılmak üzere içlerinden
    biri olan Hz. Mûsâ’yı, yoldan çıkmış, azgın, zâlim Firavun ve adamlarına
    elçi olarak gönderdi.138 Allah, Hz. Mûsâ’ya kardeşi Harun’u
    da yardımcı olarak verdi ve Mısır’a, Firavun’a ve köleleştirilmiş
    halkına tebliğini sunmak üzere gönderdi.139 Firavun’un bütün azgınlığına
    rağmen yumuşak sözlerle hitabına başlayan Hz. Mûsâ,
    Firavun’dan İsrâiloğullarını serbest bırakmasını istedi.140 Hz. Mûsâ
    onlara apaçık âyetlerle geldiği halde Firavun yalanladı ve ilk atalarından
    böyle bir şey işitmediğini, Mûsâ’nın kendilerinin örnek
    dinlerini değiştirmek için gelmiş bir sihirbaz olduğunu ve yeryüzünde
    fesad çıkarmaya çalıştığını söyledi.141 Yine Hz. Mûsâ ve Hz.
    Hârun’un davetine karşılık Firavun, onları nankörlükle suçladı,
    tehdit ve alaylarından sonra onları ülkesinin en iyi sihirbazlarıyla
    yarıştırdı. 142
    Hz. Mûsâ, bir taraftan Firavun ve ileri gelen adamlarıyla mücadele
    ederken, diğer taraftan da İsrâiloğullarını eğitmeye, onları
    Firavun ile olan mücadeleleri için hazırlamaya çalışıyor, yalnız
    Allah’a dayanmalarını istiyordu.143 Hz. Mûsâ’nın sabır tavsiyelerine
    karşı İsrâiloğulları yeterli mücadeleyi vermeden hemen kurtarılmaları
    gerektiğini düşünüyorlar, “inandık” diyerek Mûsâ
    peygamberin yanında olduklarını söylemelerinin kurtuluşları için
    yeterli olduğunu sanıyorlardı. “Sen bize gelmeden önce de işkence
    ediliyordu, sen geldikten sonra da.” diyorlardı. 144
    Firavun’un zulmünden korkan İsrâiloğullarından ancak küçük
    bir grup Hz. Mûsâ’ya inandı.145 Zaten Firavun da onları pek adam
    yerine koymuyordu.146 Ama yine de onlar kendilerini doğru yola
    136 28/Kasas, 3-5
    137 28/Kasas, 3-13
    138 28/Kasas, 5-32; 20/Tâhâ, 24-43
    139 20/Tâhâ, 29-36, 47, 48
    140 20/Tâhâ, 44, 47; 26/Şuarâ, 17
    141 20/Tâhâ, 63; 28/Kasas, 36; 40/Mü’min, 26
    142 26/Şuarâ, 19; 20/Tâhâ, 44-76; 28/Kasas, 36, 39
    143 10/Yûnus, 84-87
    144 7/A’râf, 128-129
    145 10/Yûnus, 83
    146 26/Şuarâ, 54-55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    iletmeyen, kendilerini küçümseyen Firavun’un emrine uymuşlardı.
    Firavun’un gözünde onlar bir hiçti, kendisi Mısır’ın tek hâkimi,147
    yeryüzünde büyük bir yere sahip,148 insanları korkutacak, sindirecek
    gücü olan,149 bundan dolayı da tuğyan etmekten geri durmayan
    biriydi.150 Tüm bu özellikleriyle Firavun, onları doğru yola
    götüremezdi ve de götürmedi, sapıklığa itti.151 Fakat Firavun
    bunu yaparken, dünyadaki tüm sapık azgınların yaptığı gibi doğruluk(!)
    adına yapıyordu. Bir konuşmasında şöyle diyordu: “Ben
    size ancak doğru gördüğüm yolu gösteriyorum ve sizi ancak doğru yola
    götürüyorum.” 152
    Onun yaptığı zorbalık, zulüm, azgınlık ve tuğyan, halkının
    yüce menfaatleri için gerekliydi, kendisi son derece iyi niyetli(!)
    olduğu halde, Hz. Mûsâ ve yanındakiler bunu anlamıyordu. O, Hz.
    Mûsâ’nın dâvetine anlam veremiyor ve “Ey Mûsâ, sanıyorum ki sen
    büyülenmişsin” diyordu. Firavun’un bu sözüne Hz. Mûsâ’nın karşılığı
    gayet açık ve çıldırtıcıydı: “Ey Firavun, ben de seni mahvolmuş
    olarak görüyorum.”153 Firavun, Hz. Mûsâ’nın kendisine karşı bu rahat
    konuşması karşısında bir gün sinir krizi içinde “bırakın beni, şu
    Mûsâ’yı öldüreyim de o gitsin Rabbini çağırsın da kurtulsun”154 diye bağırmıştı.
    Ama onu öldürmek hesaplarına gelmediği için öldürmediler.
    Allah’ın hesabı ise herkesin hesabını kuşatacak kadar güçlü
    ve kapsamlıydı. Onların hesapları ise çok zayıf ve basitti. 155
    Hz. Mûsâ, yıllarca süren çalışmalarıyla İsrâiloğulları içinde
    sabreden (direnen) bir topluluk oluşturmaya muvaffak oldu.156
    Ve beklenen an geldi. Allah’ın “kullarımı geceleyin yürüt, Firavun’un
    yetişmesinden korkma!”157 emriyle Hz. Mûsâ kavmini Mısır’dan çıkarttı.
    İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ ile çıkışlarını ve Kızıldeniz’i geçişlerini
    Kur’an şöyle anlatıyor: “Mûsâ’ya: ‘Kullarımı yola çıkar, çünkü
    takip edileceksiniz, diye vahyettik. Firavun da şehirlere toplayıcılar gönderdi.
    Onlara şöyle dedi: ‘Şüphesiz ki, bunlar (İsrâiloğulları) önemsiz bir
    topluluktur. Böyle iken onlar bizi öfkelendiriyorlar. Biz ise uyanık bir toplumuz.’
    Bu suretle Firavun ve kavmini bostanlardan, akarsulardan, hazinelerden
    ve şerefli makamlardan çıkardık. İşte çıkarışımız böyle oldu. Ve
    147 43/Zuhruf, 51
    148 28/Kasas, 4; 29/Ankebut, 39
    149 10/Yûnus, 83; 26/Şuarâ, 54-56
    150 20/Tâhâ, 24-43
    151 20/Tâhâ, 79
    152 40/Mü’min, 29
    153 17/İsrâ, 101, 102
    154 40/Mü’min, 26
    155 7/A’râf, 183; 40/Mü’min, 25; 4/Nisâ, 76
    156 10/Yûnus, 85-86
    157 20/Tâhâ, 77
    YAHÛDİLİK
    - 71 -
    İsrâiloğullarını onlara mirasçı kıldık. Derken Firavun ve taraftarları güneş
    doğarken onların arkalarına düştüler. Ne zaman ki iki ordu birbirine girdi,
    Mûsâ’nın ashâbı dedi ki; ‘muhakkak erişilip yakalandık.’ Mûsâ ‘hayır’ dedi.
    ‘Şüphesiz ki Rabbim benimle beraberdir. O, beni selâmet yoluna iletecektir.’
    Bunun üzerine Mûsâ’ya; ‘Asanı denize vur’ diye vahyettik. Vurunca
    derhal deniz yarıldı. Her parçası kocaman dağ gibi oldu. Ötekileri de (Firavun
    ve ordusunu) buraya yanaştırdık. Mûsâ ile beraberinde olan kimseleri
    toptan kurtardık. Sonra diğerlerini suda boğduk. Bunda elbette bir ibret
    vardır. Fakat onların çoğu iman etmiş değildi.” 158
    Daha dün havasından yanına varılamayan, yeryüzünün büyük
    tâğutu, kendisini halkının tek ilâhı gören, yeryüzünde büyüklük
    taslayan, hiç ölmeyeceğini sanan Firavun, şimdi boğuluyor ve
    daha önce hiç değer vermediği Mûsâ ve Harun’un Rabbine iman
    ettiğini, O’ndan başka ilâh olmadığını ve artık O’na teslim olduğunu
    söylüyordu. 159
    Allah onu ve askerlerini ateşe çağıran önderler olarak yakaladı,
    denizde boğdu ve kıyamete kadar da adlarının lânetle anılmasını
    sağladı. Kıyamet günüyse onlar çirkinleştirilmiş ve kovulmuş
    kimselerden olacaklardır. 160
    Firavun’dan Kurtulduktan Sonra İsrâiloğulları
    Allah, İsrâiloğullarını ihsânına mazhar ettiği, diğer toplumlara
    karşı üstün kıldığı halde onlar, Allah’ı bırakıp, başka putlar istiyorlardı.
    “İsrâiloğullarını denizden geçirdik. Denizi geçince, orada
    kendilerine ait birtakım putlara tapan bir kavme (buzağıya tapan
    Amalika kavmine) rastladılar. Bunun üzerine: ‹Ey Mûsâ, onların nasıl tanrıları
    (putları) varsa, sen de bizim için öyle bir tanrı yap!’ dediler. Mûsâ:
    ‹Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz’ dedi. Şüphe yok ki, bunların içinde
    bulundukları (din) helâke mahkûmdur, yıkılmıştır. İbadet diye yapmakta
    oldukları da bâtıldır, boş şeydir. Allah sizi âlemlere üstün kılmışken ben
    size ilâh olarak, Allah’tan başka bir tanrı mı arayacakmışım?” 161
    İsrâiloğulları Kızıl Deniz’i geçtikten sonra susadılar, kavurucu
    sıcaktan rahatsız oldular. Bu durumlarını Hz. Mûsâ’ya arzettiler.
    “Biz İsrâiloğullarını oymaklar halinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden
    su isteyince, Mûsâ’ya ‘asanı taşa vur!’ diye vahyetti. Derhal ondan
    on iki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. Sonra üzerlerine bulutla
    gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. (Onlara
    158 26/Şuarâ, 52-67
    159 10/Yûnus, 90; 26/Şuarâ, 53-66; 7/A’râf, 134, 137
    160 28/Kasas, 39-42
    161 7/A’râf, 138-140
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    dedik ki) ‘Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin.’ Ama onlar (emirlerimizi
    dinlememekle) bize değil; kendilerine zulmediyorlardı.” 162
    Mısırlılarla beraber yaşamaları sebebiyle İsrâiloğullarının
    kalplerinde putperestlik iyice kök salmıştı. Bunun en belirgin
    görüntülerinden biri, altın buzağıya tapmalarıdır. İsrâiloğulları
    Firavun’dan kurtulup Sina’ya geçtikten sonra Hz. Mûsâ, kavmini
    Hz. Hârun’a bırakarak Tur dağına gitti. Çünkü daha önce Allah
    Teâlâ ile kırk gece için sözleşmişti.163 Bu buluşmada Allah ona
    Kitab’ı ve Furkan’ı verdi.164 Ancak İsrâiloğulları onun gelmesine
    kadar sabredemediler ve Hz. Harun’un tüm uyarılarına rağmen
    Sâmirî’nin önderliğinde bir buzağı heykeli yaparak ona tapmaya
    başladılar. “Allah, Mûsâ’ya; ‘Biz senden sonra kavmini imtihan ettik ve
    Sâmirî onları yoldan çıkardı.’ buyurdu. Bunun üzerine Mûsâ, öfkeli ve
    üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim! dedi, Rabbiniz size güzel
    bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu halde size zaman mı çok uzun geldi,
    yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana
    olan vâdinizden döndünüz? Dediler ki: ‘Biz sana olan vâdimizden, kendi
    kudret ve irâdemizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısır’lıların) zînet
    eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı
    şekilde Sâmirî de atmıştı. (Sâmirî’nin telkini ile zînetleri eritmek ve buzağı
    yapmak için ateşe attılar.)
    Bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli icat etti. Bunun
    üzerine: ‘İşte, dediler, bu, sizin de, Mûsâ’nın da tanrısıdır. Fakat onu unuttu.
    O şeyin, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine
    ne bir zarar ve ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler
    mi? Hakikaten Harun, onlara daha önce: ‘Ey kavmim! demişti, siz bunun
    yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli
    olan Allah’tır. Şu halde bana uyun ve emrime itaat edin.’ Onlar: ‘Biz
    dediler, Mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!’
    (Mûsâ, döndüğünde:) ‘Ey Harun! dedi, sana ne engel oldu da,
    bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime
    âsi mi oldun?’ Harun: ‘Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı yolma!
    Ben, senin; ‘İsrâiloğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!’
    demenden korktum.’ Mûsâ: Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî? dedi. O
    da: ‘Ben onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç
    (toprak) alıp onu (erimiş mücevherlerin içine) attım. Bunu böyle nefsim
    bana hoş gösterdi’ dedi. Mûsâ: ‘Defol! dedi, artık hayatın boyunca sen;
    ‘bana dokunmayın!’ diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir
    ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz
    162 7/A’râf, 160
    163 2/Bakara, 51
    164 2/Bakara, 53
    YAHÛDİLİK
    - 73 -
    onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız! Sizin
    ilâhınız, yalnızca, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır. O’nun ilmi her
    şeyi kuşatmıştır.” 165
    Hz. Mûsâ, içinde Rablerinden korkanlar için yol gösterme ve
    rahmet olan levhaları aldı ve kavmine tebliğ etti. Onları temizlemeye,
    Allah’a sâlih kullar olarak her türlü geçici, gerçek gücü olmayan,
    Allah tarafından yaratılmış şeylere kulluktan kurtarmaya
    çalıştı. Allah onları çeşitli rızıklarla besledi ve onlara tertemiz sular
    vererek ikramda bulundu. Onları buluttan gölgelerle gölgelendirdi.
    166 Fakat onlar bunu az bularak Hz. Mûsâ’dan kendilerine daha
    başka sebze ve meyvelerden vermesi için Allah’a dua etmesini istediler.
    Allah da onlara istediklerinin yerine gelmesi için yakınlarındaki
    bir şehre karşı hareket etmeye çağırınca onlar hemen yan
    çizdiler. Ve sonuçta zillet ve meskenet (yoksulluk) damgasını hak
    ettiler, Allah’ın gazabına uğradılar.
    Hz. Mûsâ, İsrâiloğullarını Firavun’dan kurtarmıştı, ama onları
    başıboşluklarından, vurdumduymazlıklarından ve Allah’ın emirlerine
    karşı hareketsizliklerinden kurtaramıyordu. Hz. Mûsâ onları
    ne zaman bir emrin yerine getirilmesi için çağırsa yüz çeviriyorlar,
    o işi yerine getirmemek için ellerinden gelen her çareye başvuruyorlardı.
    Hz. Mûsâ bir keresinde bir buzağı kesmeleri konusundaki
    Allah’ın emrini onlara bildirmişti. Onlar, hemen kesmemek
    için onun nasıl bir buzağı olduğunu, rengini, yaşını vb. sormaya
    başlamışlar, en sonunda soracak bir şey bulamayınca kesmişlerdi,
    ama az kalsın kesmeyeceklerdi.167 Onlar peygamberlerinin kendilerine
    olan emirlerine karşı küstahça “işittik/anladık, isyan ediyoruz”
    diyerek meydan okuyorlardı.168 Bir defasında da Hz. Mûsâ onlara
    Allah’ın kendilerine olan nimetlerini hatırlatıp Allah için kendilerine
    va’d edilen toprakları ele geçirmeğe davet edince onlar her
    zaman olduğu gibi yine yan çizmişler ve “sen ve Rabbin gidin, savaşın;
    biz burada oturuyoruz” demişlerdi. 169
    İşte İsrâiloğulları kendilerine her türlü zulmü yapan, onları
    köleleştiren Firavun’dan kurtaran Hz. Mûsâ’ya karşı istikrarlı bir
    şekilde lâkayt ve küstahça davranışlarını sürdürüyorlar, pek azı
    hariç itaate yaklaşmıyorlardı. Hz. Mûsâ’nın sağlığında böyle olan
    bu kavim, ondan sonra da aynı huylarını sürdürmüştür. Onların bu
    165 20/Tâhâ, 85-98
    166 7/A’râf, 160
    167 2/Bakara, 67-71
    168 2/Bakara, 93; 4/Nisâ, 46
    169 5/Mâide, 20-26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    halini Kur’an-ı Kerim, çeşitli ifadelerle anlatmaktadır. Meselâ şu
    âyetler, onların genel karakterinin anlaşılması için yeterli bilgiyi
    verir:
    “İçlerinden pek azı hariç, onlar hâindir.” 170
    “Onlar, sözlerinden dönerler, kelimeleri tahrif ederler/yerlerinden değiştirirler
    ve uyarıldıkları şeyden pay (öğüt) almayı unuturlar.” 171
    “Onlar fâsık bir topluluktur.” 172
    “Onlar kibirlerinden dolayı kendilerine yasaklanan şeylerden vazgeçmezler.”
    173
    “Onlar Allah’ın âyetlerini inkâr ederler, peygamberleri kendilerine
    hoşlanmadıkları bir şey getirince büyüklük taslayarak reddederler, peygamberlerini
    yalanlar veya öldürürler.” 174
    “Yaptıkları kötülüklerden dönmezler, ısrarla devam ederler.” 175
    İsrâiloğulları genel olarak bu olumsuz özelliklerine rağmen
    içlerinden sabredip takvaya sarılanlar çıkabiliyor ve Allah da onlardan
    yol gösterici imamlar/önderler çıkararak onları kurtarıyordu.
    176 Yine Hz. Mûsâ’dan sonra İsrâiloğullarına lider olarak seçilen
    Tâlût’a takva ile sabrederek uyanlar çıkmış ve Allah o çok küçük
    topluluğu düşmanlarına karşı galip getirmişti.177 Çünkü Allah sabredenlerle/
    direnenlerle beraberdir. Sabreden topluluk az da olsa,
    Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelecektir. 178
    Hz. İsa ve Benî İsrâil
    Hz. İsa, tüm kötü vasıfları içine iyice sindirmiş, İncil’in tâbiriyle
    “İsrâil evinin kaybolmuş koyunları”na179 tebliğe başlayınca onlar
    ona karşı tuzaklar kurmaya, iftira ve yalanlama kampanyasına
    başlamışlardı. Onun sihirbaz olduğunu iddia ediyorlardı.180 Oysa
    Hz. İsa onlara örnek alacakları bir lider olarak gönderilmiş, çeşitli
    mucizelerle desteklenmiş, kendilerine daha önce haram kılınan
    bazı şeyleri Allah’ın izniyle helâl kılarak onların yükünü
    170 5/Mâide, 13
    171 5/Mâide, 13
    172 5/Mâide, 26
    173 7/A’râf, 166
    174 2/Bakara, 61, 87; 5/Mâide, 70
    175 5/Mâide, 79
    176 32/Secde, 24
    177 2/Bakara, 246-251
    178 2/Bakara, 249
    179 Matta, 10/6
    180 5/Mâide, 110
    YAHÛDİLİK
    - 75 -
    hafifletmek için gelmiş olmasına rağmen İsrâiloğulları ona tuzak
    kurmaktan geri durmamışlardı.181 Çünkü onların örneğe, lidere
    ihtiyaçları yoktu ve kendi kendilerine yeteceklerine inanmaktaydılar
    ve diledikleri gibi yaşayacaklardı. Sonuçta bu çabalarıyla Hz.
    İsa’yı öldürdüklerine inanarak ondan kurtulmuş olmanın övüncüyle
    yollarına devam etmişlerdi.182 Ve onların bu konudaki tavırları
    Kur’an’da şöyle anlatılır:
    “İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle
    lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve haddi/sınırı
    aşmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten birbirini vazgeçirmeye
    çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun,
    kâfirlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için
    (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Allah
    onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar.” 183
    Hz. Muhammed (s.a.s.) ve İsrâiloğulları
    Hicretten önce Hz. Muhammed (s.a.s.), İsrâiloğullarıyla çok
    fazla bir ilişkiye girmemiştir. Mekke’de daha çok yabancı unsur
    olarak hıristiyanlar bulunmakta iken, yahudilerin asıl yoğun olarak
    bulundukları yerler, Medine ve Hayber’di. Kur’an-ı Kerim’deki
    bazı ifadelerden Mekke’lilerin İsrâiloğullarıyla ilişkileri olduğunu
    anlamaktayız. Meselâ, Mekke’li müşriklerin inkârına karşılık Şuarâ
    suresindeki bir âyet, İsrâiloğulları âlimlerinin Kur’an’ın doğruluğuna
    şahitliklerini delil olarak gösterir.184 Yine benzer bir ifade de
    Ahkaf suresinde yer alır. 185
    Bu âyetlerin dışında genel olarak “ehli kitap” ifadesiyle yahudi
    ve hıristiyanları birlikte ifade eden birçok Mekkî âyet vardır.
    Bu âyetleri incelediğimizde Mekke’deki ehl-i kitab’ın Kur’an’a ve
    Hz. Peygamber’e karşı olumlu bir tavır içinde olduklarını söyleyebiliriz.
    186
    Hicretten itibaren İsrâiloğullarının bu olumlu tavrı, yerini yavaş
    yavaş yalanlamaya, ilgisizliğe, bazen de asılsız iddialarla iftiralara
    varan bir seyir takip etmiştir. Hatta onlarla mücadelenin,
    Hicret’ten önce Medine’de müslümanlar belli bir taban oluşturmaya
    başladığı günlerde başladığını söyleyebiliriz. Mekkî dönemin
    son suresi sayılabilecek Ankebut suresindeki şu âyet, bunu
    181 3/Âl-i İmran, 49-54
    182 4/Nisâ, 157
    183 5/Mâide, 78-80
    184 26/Şuarâ, 197
    185 Bk. 46/Ahkaf, 10
    186 Bk. 28/Kasas, 52-53; 13/Ra’d, 36; 17/İsrâ, 107; 7/A’râf, 157
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    çağrıştırmaktadır: “İçlerinden zulmedenler hariç Kitap ehliyle en
    güzel tarzda mücadele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de, size
    indirilene de inandık. İlâhımız ve ilâhınız birdir ve biz O’na teslim
    olanlardanız.” 187
    Bu mücadele, özellikle Hicretin ilk yılında sıcak bir çatışmaya
    dönüşmedi. Ancak müslümanların gittikçe güçlenmesi Medine’de
    İslâm’dan önce önemli bir güç olan yahudileri rahatsız etmeye
    başladı ve onlar da bu rahatsızlıklarını çeşitli şekillerde ifadeye
    başladılar. İlk sıcak çatışma Medine’deki üç yahudi kabilesinden
    biri olan Benî Kaynuka ile yaşandı. Hicrî birinci yılın sonlarına
    doğru önce kendilerini İslâm’a davet eden Hz. Peygamber’i tehdit
    eden Benî Kaynuka yahudileri, arkasından da kendilerine ait bir
    kuyumcu dükkânında bir müslüman kadına saldırıda bulundular
    ve kadına yardım etmeye gelen bir müslümanı da şehid ettiler.
    Ve bu olaylardan sonra müslümanlar, Benî Kaynuka yahudileri ile
    savaştılar ve sonuçta Medine’den topluca sürüldüler. Diğer bir yahudi
    kabilesi olan Benî Nâdir ise Bedir savaşında müslümanların
    galibiyetinden son derece rahatsız oldular. Onlardan biri olan şair
    Kâ’b bin Eşref’in Mekke’li müşrikleri müslümanlar aleyhine kışkırttı
    ve müslümanlar tarafından cezalandırıldı. Medine sözleşmesindeki
    yükümlülüklerini yerine getirmeye yanaşmamaları ve kendileriyle
    görüşmek üzere mahallelerine gelen Peygamberimiz’e
    suikast girişimleri müslümanlarla Benî Nâdir yahudilerini savaş
    noktasına getirdi. Sonuçta müslüman olanlar Medine’de kaldı, diğerleri
    sürüldü.
    Üçüncü yahudi kabilesi Benî Kureyza ise müslümanların en
    hassas günlerini yaşadıkları Hendek savaşında sözleşmelerini
    bozarak Mekke’li müşriklerle işbirliğine girdiler. Ve Hendek savaşından
    hemen sonra da kuşatılarak teslim olmaya zorlandılar.
    Ve Tevrat’ın hükümlerine göre yargılanarak öldürüldüler. Böylece
    Hicret’in beşinci yılından itibaren Medine, yahudilerden tamamen
    temizlenmiş oldu. Hicrî 7. yılda Hayber’in fethiyle Arabistan
    yarımadası yahudilerden tümüyle temizlendi.
    Müslümanların Medine’ye hicreti ve orayı merkez edinmelerinden
    sonra müslümanlar ile İsrâiloğulları, aynı bölgede yaşamaya
    başladılar. Yahudilerin İslâm’a karşı tavırlarına paralel olarak
    Kur’an’ın onlar hakkındaki anlatımları da sertleşmiştir. Mekkî surelerde
    daha çok onların Firavun ile olan ilişkileri ve ondan kurtulduktan
    sonra Hz. Mûsâ ile birlikte geçirdikleri günler anlatılır. Bu
    anlatımlar içinde de onların acelecilikleri, Hz. Mûsâ’ya karşı olan
    187 29/Ankebut, 46
    YAHÛDİLİK
    - 77 -
    olumsuz tavırları ve buzağıya tapmaları gibi olumsuzlukları A’râf,
    Tâhâ, Şuarâ ve Kasas gibi Mekkî surelerde dile getirilmekle birlikte
    o gün yaşamakta olan İsrâiloğullarıyla bağlantılar kurularak
    yapılan anlatımlar, Medine’de inzal olan Bakara, Âl-i İmran, Nisâ
    ve Mâide gibi surelerde de yer almıştır.
    Peygamberimiz, Hicretten sonra onların müslüman olmaları
    için sürekli çalışmış, mahallelerine giderek onlara tebliğde bulunmuştur.
    İçlerinden bir kısmı müslüman olmakla birlikte, çoğu
    İslâm’a girmeye yanaşmamıştır. Özellikle Medine döneminin ilk
    suresi kabul edilen Bakara suresinde İsrâiloğullarının geçmişteki
    olumsuz tavırlarına devam ettikleri vurgulanmıştır. Bu anlatımlarda
    onlar, atalarının karakterinden ayrılarak İslâm’a samimiyetle
    bağlanmaya çağrılmışlardır. Daha önceden bir peygamberin gelmesini
    bekleyip durdukları hatırlatılarak, gönderilen peygambere
    uymaları istenmiştir.188 Ancak onlardan çoğu “atalarının yolu”na
    uymakta ısrar etmişlerdir. 189
    İsrâiloğullarının Karakteri /
    Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri
    1. Allah’a vermiş oldukları ahdi/sözü bozmak, 190
    2. Maymunlaşmak, 191
    3. Kör ve sağır kesilmek, 192
    4. Başka tanrılara da inanmak ve onları da güçlü görmek, 193
    5. Yalnız Allah’a güvenip sadece O’ndan korkmamak, 194
    6. Altın buzağıya (altına, elleriyle yaptıkları heykele ve buzağıya)
    tapmak, 195
    7. Güzel nimetlere nankörlük, 196
    8. Cihad ve savaş görevinden kaçmak, ölümden korkmak, 197
    188 2/Bakara, 89
    189 2/Bakara, 170; Adnan Adıgüzel, İsrailoğulları, Haksöz Dergisi, sayı 33,
    Aralık 93, s. 32-35
    190 2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155;
    5/Mâide, 3, 60
    191 2/Bakara, 65; 7/A’râf, 166
    192 5/Mâide, 70-71
    193 2/Bakara, 93
    194 10/Yûnus, 84; 26/Şuarâ, 61-62
    195 2/Bakara, 51-54; 7/A’râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92
    196 2/Bakara, 61
    197 5/Mâide, 21-26; 2/Bakara, 46, 95, 246, 249; 59/Haşr, 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    9. Fesat/bozgunculuk, 198
    10. Allah’ın hükümleriyle hükmetmemek, 199
    11. Peygamberleri yalanlamak ve öldürmek, 200
    12. “Gözümüzle görmeden inanmayız” demek, 201
    13. İkrar ettikten hemen sonra inkâr etmek, 202
    14. Kitab’ı değiştirmek, 203
    15. Tahrif etmek; Kelimeleri konuldukları yerden değiştirip
    anlamlarını çarpıtmak, 204
    16. Hakka bâtılı karıştırmak, 205
    17. Ketmetmek; Açıklamaları gereken bilgileri gizlemek, 206
    18. Alçak dünyanın metâını, âhirete tercih etmek, 207
    19. Hayırlıyı hayırsızla değiştirmek, 208
    20. Ahireti dünyayla değiştirmek, 209
    21. İsyankârlık ve aşırı gitmek, 210
    22. “İşitittik ve isyan ettik” diyecek kadar küstahlaşmak, 211
    23. Gerekli gördükleri her yalanı söyleyebilmek, 212
    24. Devamlı harp ve fitne çıkarmaya çalışmak, 213
    25. Firavun’un işbirlikçisi kapitalist Karun’a özenmek, 214
    26. Rüşvet alıp vermek, 215
    198 5/Mâide, 64, 81; 7/A’râf, 163; 17/İsrâ, 4-7
    199 5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum’a, 5
    200 2/Bakara, 87
    201 2/Bakara, 55
    202 2/Bakara, 63-64; 4/Mâide, 12
    203 2/Bakara, 211, 41-42, 59, 75, 79
    204 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A’râf, 162
    205 2/Bakara, 42
    206 2/Bakara, 159, 174; 3/Âl-i İmran, 187; 5/Mâide, 15; 6/En’am, 91
    207 7/A’râf, 169
    208 2/Bakara, 61
    209 2/Bakara, 86
    210 2/Bakara, 61, 65; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 160-161; 5/Mâide, 78; 6/En’am, 146
    211 4/Nisâ, 46
    212 5/Mâide, 40-42
    213 5/Mâide, 64
    214 28/Kasas, 79
    215 5/Mâide, 42, 62
    YAHÛDİLİK
    - 79 -
    27. Fâiz yemek, 216
    28. Başkalarının malını haksız yere yemek, 217
    29. Bâtıl yollarla insanların mallarını yemek, 218
    30. Cimrilik (Kendi malında), 219
    31. Müsrif olmak/savurganlık, 220
    32. Nankörlük, 221
    33. Dünyaya çok hırslı/düşkün olmak ve dünyayı aşırı sevmek, 222
    34. Zâlimlik, 223
    35. Kasvet/Kalp katılığı, kalbin taşlaşması, 224
    36. Kalbin perdelenmesi, kılıflanması, 225
    37. Kalbin mühürlenmesi, 226
    38. Kalbindeki sapma dolayısıyla kör ve sağır duruma gelmek, 227
    39. Sûret-i haktan gözükerek başkalarına iyiliği emredip kendi
    nefsini dışta bırakmak, 228
    40. İyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini yapmamak,
    229
    41. Aşırılık, haddi aşmak ve küfre koşmak, 230
    42. Şeytana tâbi olmak, 231
    43. Putlara ve şeytana inanıp tâğuta tapınmak, 232
    216 3/Âl-i İmran, 161; 4/Nisâ, 161
    217 3/Âl-i İmran, 161
    218 3/Âl-i İmran, 75; 4/Nisâ, 161; 9/Tevbe, 34
    219 4/Nisâ, 53
    220 Doğa ve diğer insanlar konusunda: 5/Mâide, 32
    221 2/Bakara, 40, 47, 122; 5/Mâide, 20; 10/Yûnus, 93
    222 2/Bakara, 96; 4/Nisâ, 53; 7/A’râf, 169
    223 2/Bakara, 92
    224 2/Bakara, 74
    225 2/Bakara, 88
    226 3/Âl-i İmran, 155
    227 5/Mâide, 78
    228 2/Bakara, 44
    229 5/Mâide, 79
    230 5/Mâide, 41
    231 2/Bakara, 102
    232 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 60
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    44. Mü’minleri de saptırmaya çalışmak, 233
    45. Mü’minlere inanmamak, 234
    46. Kendi yanlış dinlerine davet etmek, 235
    47. Mü’minleri imanlarından sonra küfre döndürmeyi istemek,
    236
    48. Allah’ın nurunu söndürmek istemek, 237
    49. Mü’minlerin aleyhine müşriklerle dostluk kurmak, 238
    50. Hâinlik yapmak, 239
    51. Antlaşmalara uymamak, 240
    52. Bir insanın (Hz. İsa’nın) tanrılığını iddia etmek, 241
    53. Kur’an’ı hasetliğinden ve mevki hırsından dolayı inkâr etmek,
    242
    54. Münâfıklık ederek insanlara rastlayınca “inandık” demek, 243
    55. Kendi yorumlarını (elleriyle yazdıklarını) Allah’tan gelen
    vahiy gibi sunarak gerçek vahye engeller çıkarmaya çalışmak, 244
    56. Kendilerinden olmayanlara karşı sorumlulukları olmadığı
    iddiasıyla insanları aldatmaktan geri durmamak, 245
    57. Âhireti de kimseye bırakmamak; Sayılı birkaç gün azaplarını/
    cezalarını çektikten sonra doğru cennete gönderileceklerine
    inanmak, 246
    58. Rasûl’e uymayan bir topluluğa ve yalana kulak vermek.
    “Peygamber, hoşunuza giden bir şey söylerse kabul edin; yoksa
    reddedin” demek, 247
    233 4/Nisâ, 44
    234 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 43
    235 2/Bakara, 135, 136; 3/Âl-i İmran, 72, 73
    236 2/Bakara, 109
    237 9/Tevbe, 32-33
    238 5/Mâide, 80-81
    239 5/Mâide, 13, 32
    240 8/Enfâl, 56, 57
    241 5/Mâide, 72, 75, 116, 117
    242 2/Bakara, 89-91, 101; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 54; 6/En’am, 91
    243 2/Bakara, 76
    244 2/Bakara, 79
    245 3/Âl-i İmran, 75
    246 2/Bakara, 80
    247 5/Mâide, 41
    YAHÛDİLİK
    - 81 -
    59. Göre göre, bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr etmek, 248
    60. Bilginlerini tanrı edinmek, 249
    61. Tekrar tekrar dinden dönmek, 250
    62. Allah’ın rahmetinden kovulmak, 251
    63. Lânetlenmek ve Allah’ın gazabına uğramak, 252
    64. Dostlukları olmaz. 253
    Bu özelliklerinin içinde günümüzde nice “müslümanım” diyenlerce
    aynen uygulanan şu yahudi karakterlerine dikkat çekmek
    gerekmektedir:
    Irkçılık ve taassup, üstün ırk oldukları iddiası, 254
    Materyalizm ve dünyevîleşme, maddeyi putlaştırma, altına
    ve heykele tapma, 255
    Eşlerini kıskanmama, domuz gibi yaşadıklarından domuza
    çevrilmeleri, 256
    Maymunca taklitçilik, şahsiyetsizlik özelliklerinden maymuna
    çevrilmeleri, 257
    Dâvâları için her yolu meşrû görmeleri, yalan söylemeleri, 258
    Sözlerinde durmamaları, 259
    Sihirle uğraşma, 260
    Ahlâkî dejenerasyon, 261
    Toplumda fesâdı, fuhşu yaygınlaştırma, 262
    248 Âl-i İmran, 70
    249 9/Tevbe, 31, 34
    250 4/Nisâ, 157
    251 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 156, 157
    252 5/Mâide, 3, 60
    253 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80, 82; 60/Mümtehine, 13
    254 5/Mâide, 18; 2/Bakara, 80
    255 2/Bakara, 51-54; 7/A’râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92
    256 5/Mâide, 60
    257 2/Bakara, 65; 5/Mâide, 60; 7/A’râf, 166
    258 5/Mâide, 13, 32, 41
    259 2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155;
    5/Mâide, 3, 60)
    260 2/Bakara, 102
    261 3/Âl-i İmran, 188
    262 5/Mâide, 64
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    Bilginlerini tanrı edinmek, 263
    Dini tahrif, 264
    İmanda pazarlık, Allah’ı açıkça görmedikçe inanmayacağız”
    demek, 265
    Dinlerini paramparça etmek, hizipçilik ve tefrika, 266
    Gerçeği bile bile inat, 267
    Allah’ın hükümleriyle hükmetmemek. 268
    Onlar ve Biz
    Bugün İslâm toplumu dediğimiz toplum, İsrâiloğullarının
    olumsuzluklarla dolu tarihinin ve geleneklerinin mirasçısı görünümünü
    arzetmektedir. Meselâ, Kur’an-ı Kerim onlara yönettiği
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”
    (2/Bakara, 85) sorusunun muhatabı olan sayılamayacak kadar insanımız
    vardır. Yine Tevrat, kendilerine yükletildiği halde onun
    emirlerini yerine getirmeyenlerin durumunu kitap yüklü merkeplere
    benzeten Kur’an’ı (269) okurken, ister istemez Kur’an’a inandığını
    söyleyen ve onu kabul ettiğini, hatta öğrendiğini sandığı
    halde ümmîler gibi hareket eden nice insanımızın varlığını görerek
    Allah Teâlâ’nın çevremizdeki insanlardan binlercesine Kur’an’ı
    yüklenen merkepler olarak baktığını düşünmeden edemiyoruz.
    İsrâiloğulları ile bizim aramızdaki en büyük fark, bize vahiy olarak
    gelen Allah’ın kitabına olan samimi bağlılığımız ve ona uymamak
    için bahaneler aramayışımız olacaktır. Bunu yapmayınca Kur’an’ın
    onlar için anlattığı tüm olumsuzlukları kendimiz için düşünmemiz
    gerekecektir. Çünkü isrâiloğullarını Kur’an’ın kötülemesinin
    sebebi, onların Kitab’a ve Rasûllerine karşı olan lâkayt tavırlarıdır,
    keyfî hareketleri ve her şeyi dünyalık ucuz menfaatlerine göre hesaplayan
    bir mantığın temsilcisi olmalarıdır. 270
    Yahudileşme ve Yahudileşme Temâyülü
    Yahudiler, başlangıçta müslüman idiler. Daha sonra dejenere
    olarak yahudileştiler. Yahudileşmek, sadece Benî İsrâil için ve
    263 9/Tevbe, 31, 34
    264 2/Bakara, 59, 75, 79; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A’râf, 162
    265 2/Bakara, 55
    266 6/En’am, 159
    267 3/Âl-i İmran, 70
    268 5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum’a, 5
    269 62/Cum’a, 5
    270 Adnan Adıgüzel, İsrailoğulları, Haksöz Dergisi, sayı 33, Aralık 93, s. 35
    YAHÛDİLİK
    - 83 -
    tarihte kalmış bir problem değil; tüm insanlık için ve bütün zamanlarda
    bir büyük problem ve risktir. Yahudileşmek, Hz. Muhammed
    ümmetinin kıyametidir.
    Yahudilik, etnik ve teolojik yönleri olan çift cinsiyetli bir kavramdır.
    Tabiatı icabı, hem “İsrâiloğulları kavmine mensup olma”
    anlamına etnik kimliği ifade eder; hem de İsrâiloğullarının dini
    olan “Mûseviliğe/yahudiliğe mensup olma” anlamına dinî kimliği
    ifade eder.
    Yahudileşme ise, etnik ve dinî menşe itibariyle yahudiliğe mensup
    olmadığı halde onlar gibi olma, onlara benzeme, onların tavır
    ve davranışlarını gösterme mânâsına gelir. Yahudileşme temâyülü
    ise, sosyolojik olmaktan daha çok bireysel bir eğilimdir ve tek tek
    her insanda örtük bir biçimde bulunabilir. Bu temâyül, her bünyede
    bulunup da, vücut, direncini kaybedince ortaya çıkan bulaşıcı
    bir virüs gibi, ortamını bulduğunda bir tavır ve davranış biçimine
    dönüşür ve bulaşıcılığı sayesinde toplumsal bir felâket halini alır.
    Yahudileşmiş bir toplumu ya da sistemi ortaya çıkaran, tek tek
    fertlerdeki yahudileşme temayülü olsa gerektir.
    İsrâiloğulları konusu, eğer bu ümmeti doğrudan ilgilendirmiyorsa,
    Kur’an’ın bu konuya yüzlerce âyet ayırmasının anlamı
    ne olabilirdi? Kur’an’da hiçbir kavim ve din mensubundan
    İsrâiloğullarından söz edildiği kadar geniş söz edilmez. Kısaca
    Kur’an’da İsrâiloğullarının yahudileşme sürecini anlatan âyetlerin
    bir sayım-dökümünü yaptığımızda, bu konu ile doğrudan ilgili
    olan âyetlerin sayısının 712 adet olduğunu görürüz. Yahudileşme
    süreciyle dolaylı ilişkisi olan diğer âyetleri de sayacak olursak, bu
    rakam en az ikiye katlanacaktır. Kaldı ki, olayla doğrudan ilgili
    âyetlerin toplamı olan 712 rakamı bile Kur’an’ın tamamı göz önüne
    alındığında 10’da biri aşan bir oran tutmaktadır. Bunca âyeti,
    sadece tarihte yaşamış bir kavmin hikâyesi olarak görmek, Mekke
    müşriklerinin Kur’an’a yaklaşımı olan “eskilerin masalları” mantığını
    benimsemekten başka bir manaya gelmez. İsrâiloğullarına
    Kur’an’da bu kadar fazla yer verilmesinin sebebi, bu ümmeti gelecekte
    bekleyen “yahudileşme tehlikesi”ne dikkat çekmek, Muhammed
    ümmetini yahudileşme tehlikesinden korumaktır.
    Her mü’minin her gün onlarca kez “gazaba uğrayanların ve sapıtanların
    yoluna iletme!”271 duâsını tekrarlamak zorunda olması,
    Kur’an’ın bunca yer vererek uyardığı tehlikenin büyüklüğünün
    başka bir işaretidir. Fâtiha’nın sonundaki bu âyeti her okuyuş,
    “Allah’ım, bizi yahudileştirme! Allah’ım, bizi hıristiyanlaştırma!”
    271 1/Fâtiha,7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    anlamına gelmektedir. Bu duanın namazın her rek’atında tekrarı,
    yahudileşme tehlikesinin büyüklüğüne işarettir. Bunun anlamı, bir
    bilincin sürekli diri tutulmasıdır. Yahudileşmeye karşı kendisine
    iman edenleri sürekli uyanık halde tutan Kur’an, tarihin tekerrür
    etmemesi için İsrâiloğullarının yahudileşme serüvenini bir ibret
    vesikası olarak gündemde tutmaktadır.
    Kur’an’da bunca yer tutan İsrâiloğullarının yahudileşme sürecinin
    müslümanlar tarafından amacına uygun bir biçimde anlaşılıp
    ibret alınmasının önündeki en büyük engel “lânetli kavim”
    anlayışıdır. Allah’ın, meleklerin ve insanların lânetlediği herhangi
    bir kavim, ya da belli bir kavme mensup olan kişiler değil; bir tavır,
    eğilim, eylem ve onlara kaynak olan “mantık”tır. İsrâiloğulları,
    Allah kendilerini âlemler içerisinden seçip vahyi üstlenme nimetini
    verdiği halde bu lânetli tavra/mantığa saplanıp yahudileştiler.
    Ümmet, ya da ümmetin içerisinden herhangi bir grup aynı tavıra/
    mantığa saplanırsa o zaman o da “lânetli mantığa” yakalanmış,
    yahudileşme temâyülüne girmiş demektir. Allah bu sürece
    giren toplulukların elinden hilâfet emanetini, aynen yahudileşen
    İsrâiloğullarından aldığı gibi alacaktır. “Ey iman edenler, kim Allah’ın
    yolundan dönerse bilsin ki Allah yakında bir toplum getirecek, O onları
    sever, onlar da O’nu.” 272
    İmanda Pazarlık
    “Bir zamanlar da şunu söylediniz: ‹Ey Mûsâ, biz Allah’ı açıkça görmedikçe
    sana asla inanmayacağız.’ Bunun üzerine, bön bön bakıp dururken
    sizi yıldırım çarpmıştı.”273 İmanda pazarlık etmek, bir yahudileşme
    alâmetidir. İsrâiloğulları, Allah’ın birçok mucizesini gördüler.
    Mısır’a gelen on belâ, sihirbazların sihirlerinin boşa çıkıp onların
    iman etmesi, denizin yarılması, kayalık araziden suların fışkırması
    ve hepsinden öte Hz. Mûsâ’nın Mısır kralının soykırımından kurtularak
    onun kucağında yetişmesi bunlardan bazıları. Allah’ın varlığına
    bunlardan büyük delil mi olurdu? Fakat onlar, “Allah’ı hakkıyla
    takdir edememişlerdi.” İsrâiloğulları, Allah’a itimatsızlıkları
    yüzünden peygamberleri ile imanda pazarlık yapıyorlardı: “Sen
    Allah’ı bize göster, biz de inanalım.”
    Allah, bu ümmetin de İsrâiloğullarının peygamberleriyle pazarlık
    yapmak için onlardan kimi taleplerde bulunmasına benzer
    isteklerine set çekiyordu: “Yoksa siz de daha önce Mûsâ’ya sorulup/
    istekte bulunulduğu gibi, peygamberinize sormak/istekte bulunmak
    272 5/Mâide, 54; M. İslâmoğlu, Yahudileşme Temâyülü, s. 24-47
    273 2/Bakara, 55
    YAHÛDİLİK
    - 85 -
    mı istiyorsunuz?”274 Pazarlıklı iman “yahudi imanı”dır. Pazarlıksız
    iman İbrahim’in imanı, yani “İbrahimî iman”dır. İbrahimî imanda
    Allah’a itimat, güven, emniyet ve teslimiyet vardır. İbrahimî imanda
    şike, danışıklı dövüş, tereddüt, bahane, mazeret, taviz yoktur.
    İbrahimî iman sahibi bilir ki, imanda taviz, yahudileşme alâmetidir.
    İmanından taviz veren felâh bulmaz. İbrahimî imanda, ateşe atlanması
    gerekiyorsa göz kırpmadan atlanır. Putları kırmak, bunu
    göze almayı gerektirir. Tarih boyunca put kırıcı tüm İbrahimî iman
    sahipleri, putçular nezdinde put kırmanın bedelinin çok ağır olduğunu
    bilirler.
    “Ey iman edenler, iman edin...” 275
    Yani, ey pazarlıklı iman edenler, yüzdelikli iman edenler, yarım
    yamalak iman edenler! Pazarlıksız, yüzde yüz, adam gibi iman
    edin.
    Ey, biraz müslüman, biraz lâik olmak için Allah’la pazarlık
    edenler!
    Ey, göklerin hâkimiyetini Allah’a, yeryüzünün hâkimiyetini
    tâğutlara verenler!
    Ey, Allah’ıma da inanırım, falcıma ve burcuma da diyenler!
    Ey, Allah rızası için yaptığını söyleyip, karşılığının tümünü kullardan
    bekleyenler!
    Ey, Allah yolunda çektiği eziyet ve belâların faturasını Allah’a
    çıkarıp Rabb’ına şantaj yapanlar!
    Ey, ölünceye kadar isyan içinde yaşayıp sonunda vereceği “sus
    payı” (iskat) ile kurtulacağını sananlar!
    Ey, mücadelesinde başarıya ulaşamayınca işi tam yahudiler
    gibi ticarete bozup Allah’a kahredemediği için dâvâsına kahredenler!
    Bu tavırlarınız hep birer yahudileşme alâmetidir. Yahudileşmeyin;
    imanda pazarlık olmaz. İman etmek, gök oluğunun altına
    başı tutmaktır. O oluktan ne akarsa kabul etmektir. İman etmek,
    Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmaktır, tıpkı Hz. İbrahim gibi: “Rabbi,
    kendisine ‘teslim ol!’ dediğinde, dedi: ‘teslim oldum âlemlerin Rabbine!”
    276
    274 2/Bakara, 108
    275 4/Nisâ, 136
    276 2/Bakara, 131; A.g.e. s. 167-175
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    Dini, Kutsal Kitabı Tahrif
    İsrâiloğullarının peygamberlerine Allah tarafından indirilen
    Tevrat’ı Kur’an tasdik eder. Tevrat’ı bir nur ve öğüt,277 hidâyet
    kaynağı,278 bir hidâyet ve rahmet279 olarak vasıflandırır. Buna karşılık
    Kur’an, Tevrat’ın tahrif edildiğini de haber verir. Onlar Kitabı
    elleriyle yazıp ‘bu Allah katındandır’ diye yalan söylemektedirler.
    280 Allah’ın kelâmını değiştirmektedirler.281 Kelimeleri konuldukları
    anlamlardan çıkarmaktadırlar.282 Vahyi gizlemektedirler.283
    Vahyi ciddi muhafaza etmeyip unutulmaya terk etmektedirler. 284
    İsrâiloğullarının kitaplarını tahrif ettiğini bizzat Tevrat’ın kendisi
    itiraf ederek, Yeremya peygamberin dilinden şöyle söyler: “Allah’ımızın
    sözlerini değiştirdiniz.” 285
    Tevrat’ın tahrif edildiğini anlamak için derin bir araştırma yapmaya
    ihtiyaç yoktur. Tevrat satırları arasında yapılacak kısa bir gezinti,
    bu kitabın tahrifine dair birçok örneği gözler önüne serecektir.
    Tevrat’ta Allah’a oğul isnâd edilir.286 Allah’ın, yiyip bitiren bir
    ateş olduğu ifade edilir.287 Allah’a yorgunluk isnâd edilir.288 Allah’ın,
    Hz. Yakub’la güreşip ona yenildiği gibi komik hikâyeler aktarılır. 289
    İftira edilen sadece Allah değildir. Onun peygamberleri de türlü
    iftiralara uğrar Tevrat’ta: Hz. Âdem, Allah’ın dilinden ilâhlaşmış
    biri gibi tanıtılarak hem Allah’a hem Âdem’e iftira edilir: “İşte
    Âdem iyiyi ve kötüyü bilmekte bizden birisi gibi oldu.”290 Hz.
    Nuh’a içki içiren kızlarının onunla zina ettikleri ve öz kızlarının
    bu peygamberden hamile kaldığı söylenir.291 Yine aynı peygambere
    yapılan bir başka çirkin isnat da torunu Ken’an tarafından
    sarhoşken tecavüze uğradığıdır.292 Hz. İbrahim de Tevrat’taki iftiralardan
    payını alır. Bu yüce peygamber, hanımı Sâra’yı kendi
    elleriyle Firavun’a peşkeş çeken biri olarak gösterilir. 293
    277 21/Enbiyâ, 48
    278 17/İsrâ2
    279 28/Kasas, 43
    280 2/Bakara, 79
    281 2/Bakara, 59, 75
    282 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A’râf, 162
    283 2/Bakara, 159, 174; 5/Mâide, 15; 6/En’am, 91
    284 5/Mâide, 13-14
    285 Yeremya, 23/36
    286 Tekvin, 6/2; Mezmurlar, 2/7
    287 Tesniye, 4/24
    288 Tekvin, 2/2
    289 Tekvin, 32/28
    290 Tekvin, 3/22-23
    291 Tekvin, 19/30-36
    292 Tekvin, 9/20-25
    293 Tekvin, 12/14-19
    YAHÛDİLİK
    - 87 -
    Hz. Yakub, Allah’a başkaldıran ve onu azarlayan biri olarak
    gösterilir.294 Hz. Harun, Tevrat’a göre altın buzağı putunu yapıp
    buna tapılmasını emreden biridir.295 Hz. Dâvud, Uriya adlı bir komutanının
    hanımıyla zina eden, ondan gayrı meşru çocuk sahibi
    olan ve onunla evlenmek için kocası Uriya’ya komplo kurarak öldürten
    bir zorba olarak takdim edilir.296 Hz. Süleyman, hanımlarından
    putperest olanların oyununa gelerek puta tapan biri olarak
    gösterilir.297 Yine aynı peygamberin ağzından şuh ve müstehcen
    şiirler verilir. 298
    İsrâiloğullarının peygamberlerine önce çamur atıp sonra onu
    kutsal kitaplarına geçirmele-rini Kur’an şiddetle yerer. Tevrat’ta
    yer alan peygamberlerden birçoğu Kur’an’da da yer alır. Ne ki,
    Kur’an, kendisinde adı geçen hiçbir peygamber hakkında onların
    peygamberlik şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayacak hiçbir rivâyete
    yer vermez. Üstelik, tevrat’ta iftiraya uğrayan kimi isimleri de
    aklar. Bunlardan biri Tevrat’ta puta tapmakla itham edilen Hz.
    Hârun’dur. Kur’an, olayın doğrusunu vererek, Hz. Hârun’un putçu
    yahudilere engel olmaya kalktığını, lâkin buna güç yetiremediğini
    aktarır.299 Tevrat’ta iftira edilip de Kur’an’ın akladığı İsrâiloğulları
    peygamberlerinden biri de Süleyman peygamberdir. Tahrif edilmiş
    Tevrat’ ta sırf boy asabiyeti uğruna Hz. Süleyman, küfre düşen
    ve putperest olan biri olarak lanse edilir.300 Kur’an ise, yahudilerin
    bu iftirasını “Onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular” diye
    reddederek Hz. Süleyman’ı “Süleyman kâfir olmadı, lâkin (onu tekfir
    eden) şeytanlar kâfir oldu” ifadesiyle aklar. 301
    Ayrıca yaratılış kıssası, Âdem kıssası, Nuh kavmi ve kıssası, Lût
    kavmi ve kıssası, Kur’an’da, Tevrat’ta geçtiği gibi yalan yanlış değil;
    doğru ve nübüvvet makamına yakışmayacak isnat ve iftiralardan
    uzak bir biçimde anlatılır. Burada esas olan, asıl Tevrat’ta
    doğrusunun anlatıldığından kuşku duymadığımız peygamber kıssalarının
    niçin tahrif edildiği ve yahudileşen İsrâiloğullarının hayatlarına
    vâkıf oldukları kendi peygamberlerine böylesine iğrenç
    isnat ve iftiraları hangi sebeple yaptıklarıdır. Bu sebeplerden biri
    siyâsî idi: İsrâiloğulları âlimleri, uzun süren sürgün ve işgal yılları
    sırasında her türlü tecavüz ve ahlâksızlığın revaç bulduğu yahudi
    294 Sayılar, 11/10-15
    295 Çıkış, 32/1-5; 24, 35
    296 II. Samuel, 11/2-27
    297 Krallar, 11/4
    298 Neşideler Neşidesi, 1/1-4
    299 7/A’râf, 150; 20/Tâhâ, 90-94
    300 I. Krallar, 11/5, 9
    301 2/Bakara, 102
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    toplumunu kendilerine bağlayabilmek için böyle yalanlar uyduruyorlardı.
    Güya böylelikle zulme ve tecavüze uğramış toplumu
    teskin ederek millî bir görev icrâ ediyorlar ve toplumu moralize
    ediyorlardı. İkinci sebep ekonomik idi: İsrâiloğulları âlimleri aslî
    görevleri olan dini tebliğ etme vazifesini bırakıp işi yatırımcılığa,
    hatta halktan topladıkları parayla tefeciliğe dökmüşlerdi. Bu kötü
    alışkanlıklarından millî felâketler sırasında dahi vazgeçmiyorlardı.
    Bunun için halkın bozulan ahlâkını dine uydurmak yerine; dini
    tahrif ederek halka uyduruyorlardı. Sonuçta, ahlâksızlık yapan
    insanlara “bakın bunu yapan sadece siz değilsiniz, falan büyük,
    filân ulu kişi de böyle yapmış” yollu teselli metotları geliştiriyorlardı.
    Bu tür bir tahrif yönteminin farklı bir biçimde günümüz İslâm
    toplumları arasında da revaçta olduğunu müşâhede ediyoruz. İlkesizliğin
    pençesinde olan kimi sorumsuz âlimler, ucuz bir popülizmi
    bayraklaştırıp halka ve yöneticilere şirin görünmek için dinin
    değişmez değerlerini zorluyorlar. En azından iyiliği yayma ve
    kötülüğe engel olma noktasında görevlerini tavsatıyorlar. Halkı
    dine uydurmak yerine; dini halka uyduruyorlar. Câhil yığınların
    önünde onlara kılavuzluk edecekleri yerde yığınların ardına takılıp
    sürüden biri haline geliyorlar.
    Belki peygamberlerine yahudileşen İsrâiloğulları gibi doğrudan
    iftira etmiyorlar, lâkin ne hayatlarıyla, ne davranışlarıyla ve ne
    de duygu ve düşünceleriyle peygamberi hatırlatan “örnek” olabiliyorlar.
    Aksine “örneği” unutturuyorlar. Dinin özünü değiştirip
    peygamberin hâtırasını tahrif ediyorlar. Böylece peygamberlerini
    mânen “öldürmüş” oluyorlar. Tabii bu da peygamberlere yapılabilecek
    dolaylı bir hakaret anlamına geliyor. Bir gün birileri çıkıp
    peygamberlerine ve onun yakınlarına en olmadık iftiraları yapıştırıp,
    ağıza alınmayacak küfür ve ithamlarda bulununca, aynen
    İsrâiloğulları toplumu gibi “neme lazımcılıkla” sineye çekiyorlar.
    Tevrat’ın tahriften korunamamasının temel sebebi, Allah’ın
    onu korumayı Benî İsrâil âlimlerine vermiş olmasıdır: “Rabbânîler
    ve ahbâr da Allah’ın kitabını korumakla görevlendirildikleri için, onu
    koruyup kolluyorlardı. Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun da
    âyetlerimi basit bir ücret karşılığı satmayın. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler,
    kâfirlerin ta kendileridir.”302 Ne ki, Allah’ın Tevrat’ı koruma
    işini kendilerine emanet ettiği İsrâil oğulları âlimleri Allah’tan
    korkmayıp emanete ihanet ettiler. Görevlerini yerine getirmediler.
    Allah’ın hükmü ile hükmetmediler. Dolayısıyla Allah’ın hükümleri
    302 5/Mâide, 44
    YAHÛDİLİK
    - 89 -
    ve o hükümlerin içinde yer aldığı vahiy unutuldu.
    Mûsâ ümmetinin Tevrat’a yaptığının benzerini Muhmmed
    ümmeti de Kur’an’a yaptı. Onu taşıması ve iki ayaklı Kur’an olması
    gerekenler Allah’tan değil de, yöneticilerden korktukları
    için görevlerini ihmal ettiler. Toplum içerisinde hükmedilmek için
    indirilen âyetler, para karşılığı ölülere okunmaya, muskalar yazılmaya,
    anma günlerinde “müsekkin” olarak kullanılmaya başlandı.
    Ümmet-i Muhammed, ümmet-i Mûsâ gibi yahudileşme temayülüne
    kapılsa da, Kur’an’ın metni, Tevrat gibi tahrif edilemedi. Çünkü
    bu iki kitap arasında bir fark vardı. Allah Tevrat’ın korunmasını
    daha önce verdiğimiz âyette görüldüğü üzere İsrâiloğulları
    âlimlerine tevdi etmişken, Kur’an’ın korunmasını bu ümmetin
    âlimlerine bırakmayıp bizzat kendisi üstlenmişti: “Elbette Biz, Biz
    indirdik Zikr’i (Kur’an’ı) ve elbette onu koruyacak olan da Biziz.” 303
    Kur’an, Tevrat’ın tahrifini ifade ederken, tahrifin hangi şekillerde
    yapıldığını farklı kavram ve terimlerle ifade eder:
    a- Tahrif yoluyla: Tahrif, “geri dönmek, yolu değiştirmek, yoldan
    çıkmak, bozmak, eğilmek, ayağı kaymak” anlamlarına gelir.
    Kur’an’da hepsi de yahudileşenler için kullanılır: “Allah’ın kelâmını
    kökünden bozup değiştiriyorlar.”304; “Kelimeleri konuldukları mânâdan
    çıkarıyorlar.” 305
    Tahrifin bu çeşidini yahudiler sık sık yapıyorlardı. Kur’an’dan
    öğrendiğimize göre, Rasûlullah’a gelip “bizi dinle” diyorlar, hemen
    arkasından da “dinlemez olasıca” gibi hakaret ifadesini ekliyebiliyorlardı.
    306 “Bizi gözet, kolla” mânâsına gelen “râınâ” ifadesini, dillerini
    ayın harfinde kırarak çobanımız anlamında “raînâ”ya çeviriyorlardı.
    307 “Hıtta” yani, “Ya Rabbi bizi affet” demeleri gerekirken,
    “buğday” anlamına gelen “hınta” dedikleri de bu örnekler arasındadır.
    308 Peygamberimiz döneminde Medine yahudileri de bu
    tahrifi gündelik hayatlarında bile yapıyorlardı. Hz. Âişe’nin şahid
    olduğu bir olaydan öğreniyoruz ki, onlar Rasûlullah’a verdikleri
    selâmda dahi tahrifat yaparak “es-selâmu aleyküm” yerine “essâmu
    aleyküm” (kahrol) kelimesini geveliyorlardı. 309
    Bazı müslüman âlimlerin kelimeleri ve harfleri değiştirerek
    303 15/Hicr, 9
    304 2/Bakara, 75
    305 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41
    306 4/Nisâ, 46
    307 2/Bakara, 104
    308 Buhâri, Tefsir 4; Müslim, Tefsir 54/1
    309 Buhâri, Edeb 35; Müslim, Selâm 8, 10-12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    yaptıkları tahrife ilginç bir örnek verelim: “De ki, ben de yalnızca
    sizin gibi bir insanım.”310 âyetindeki “innemâ” daki “mâ”ya olumsuz
    anlam vererek, âyeti “De ki, ben sizler gibi (sıradan) bir insan değilim”
    gibi tam tersi bir manaya tahrif etmişlerdir.311 İlginç olan da şudur
    ki, Kur’an’ın anlamında bu açık tahrifi yapanlar, Hz. Peygamber’i
    yüceltme adına bu cinayeti işliyorlardı.
    b- Tebdil yoluyla: Değiştirerek tahrif etmek mânâsına gelen
    tebdil, Kur’an’da iki yerde geçer: “Onu kendilerine söylenenden başka
    bir sözle değiştirdiler.”312; “Kelâmı, kendilerine söylenmeyen bir lâfla
    değiştirdiler.” 313
    Bu tip tahrif Kur’an’da görülmez. Ancak aynı tipte tahrif, aynı
    gerekçelerle hadis külliyatında çok görülür. Açıklama ve şerhlerin
    sonradan hadisin metnine dâhil edildiğinin sayısız örnekleri vardır.
    Bu türden rivâyetlere hadis ilminde “müdrec” denir. Bazılarınca
    tek lafzî mütevâtir olarak anılan “Kim benim adıma yalan söylerse
    cehennemdeki yerine hazırlansın.” hadisine belki de öncekilerin tefsir
    olarak düştüğü “müteammiden (kasıtlı olarak)” notunun, sonradan
    metne eklenmesi bunun en çarpıcı örneğidir.
    c- Gizleme yoluyla: İsrâiloğulları Hz. Mûsâ’ya indirilen kitabın
    çoğunu gizliyorlardı.314 Kitaptaki delilleri ve hidayeti gizliyorlardı.
    315 Kitap ehlinin gizlediği ilâhî bilgilerden birçok şeyi
    Kur’an açıklıyordu.316 Bile bile gerçeği gizliyorlardı. 317
    d- Unutma yoluyla: Kendilerine gönderilen vahiyle hükmetmeyip
    onu unutulmaya terkediyorlardı. “Uyarıldıkları şeyden bir payı
    unuttular.” 318
    e- Uydurma yoluyla: Uydurdukları yalanları, ya da tefsirleri bir
    müddet sonra Kitab’ın metnine ilâve ediyorlar, sonraki kuşaklar
    onu da Kitab’ın metninden zannediyorlardı. Her tahrif, “tahlit”i
    (karıştırma) beraberinde getiriyordu. Kur’an buna dikkat çeker:
    “Ey ehl-i kitab, niçin hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?”
    319
    310 18/Kehf, 110
    311 Mevdudi, Tefhim I/239
    312 2/Bakara, 59
    313 7/A’râf, 162
    314 6/En’am, 91
    315 2/Bakara, 159, 174
    316 5/Mâide, 15
    317 3/Âl-i İmran, 71
    318 5/Mâide, 13
    319 3/Al-i İmran, 71
    YAHÛDİLİK
    - 91 -
    Aynı tip tahrifi müslümanlar da kendi şeriatlarında yaptılar.
    Hadis uydurmacılığı bunun en tipik örneğiydi. Allah’ın koyduğu
    haramlarla yetinmeyip uydurma hadislerle yeni haramlar ihdas
    ettiler. Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu
    doğuracak yalan rivâyetleri en güvenilir kitaplarına (tefsirlerine,
    hadis kitaplarına) aldılar. Selman Rüşti ve Turan Dursun
    gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların elinde İslâm’a karşı
    kullanacakları birer koza dönüşecek “Garanik” türü rivâyetlerle
    doldurdular kitaplarını.
    Nâsih-mensûh ile ilgili tuhaf ve Kur’an’dan şüphe uyandıracak
    rivâyetlerle, tefsir ve te’vil adı altında nice tahrifat içinde Kur’an’a
    yaklaşımlar söz konusudur.
    Müslüman İsrâiloğullarının yahudileşme alâmetleri, ümmet-i
    Muhammed içerisinde de tezahür etmiştir. Bunların başında din
    âlimlerinin Kitab’ı birtakım gerekçelerle keyfî yoruma tâbi tutmaları
    gelmektedir. Bu eğilimin günümüzdeki temsilcileri, Allah’ın
    hükmüyle hükmetmemek, faiz, zina, içki, piyango, heykel ve tesettür
    gibi konularda tam bir yahudileşme temayülü sergilemektedirler.
    Özellikle Bel’am kılıklı âlim müsveddeleri âyetleri işine
    geldiği gibi yorumlayarak tahrif etmeye çalışmaktadırlar.
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı
    ediyorsunuz?”320 Ümmet-i Muhammed, özellikle nesh konusunda
    İsrâiloğullarının düştüğü yanlışa düştü. Kur’an’ın iki kapağı arasında
    yazılı olup da hükmü geçersiz olan hiçbir âyet yoktur. Şeriatların
    maksatlarından biri olan “tedrîcilik” sünnetini göz önüne
    almayan bir kısım ulemâ, bazı âyetler arasında çelişki olduğunu
    zannedip bir kısmını bir kısmıyla mensuh addetmişlerdir. Lâkin,
    Hz. Peygamber’den Kur’an’da metni bulunan hiçbir âyet için “bu
    âyet mensuhtur” biçiminde sahih bir rivâyet gelmemiştir. Ayrıca,
    mensuh olduğu üzerinde tüm ümmet âlimlerinin ittifak ettikleri
    bir tek âyet yoktur.
    Sünnetin tahrifi ve İsrâiliyât (hem yahudi ve hıristiyan kaynaklarından
    ve hem de modern hurâfeler/çağdaş İsrâiliyat) tahrif
    ve tahripleri insanımızın zihinlerini ve gönüllerini allak bullak etmeye
    yetmiştir. Çağdaş tahrif akımlarından Bahâilik, Kadıyanilik,
    Hurufîlik, Ebcedcilik, Cifircilik, Ondokuzculuk, İskender-i Ekber taraftarları,
    devlet âlimi (kapıkulu ulemâsı) olan Bel’amlar, modernist
    muharrifler (reformcular) ve daha niceleri sayılabilir. 321
    320 2/Bakara, 85
    321 A.g.e. s. 176-253
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    Yahudileşme temâyülü, yahudilerden daha tehlikelidir. Çünkü
    bu ümmet, yahudileşmekten korunabilirse, yahudilerle baş edebilir.
    Birkaç milyon nüfusla 250 milyonluk Amerika’yı, dolayısıyla
    dünyayı yöneten yahudilerden daha korkunç olanı, bu ümmetin
    yahudileşmesidir. Bu ümmet, öncelikle yahudilerle değil; yahudileşmeyle
    mücadele etmelidir. Bugün, kendi nefislerimizde olan
    “yahudileşme temâyülü” sonucunda ümmet olarak geldiğimiz
    vahim nokta ortada. Ümmetin kıyameti, yahudileşme sonucunda
    koptu. Ümmet coğrafyasının çeşitli bölgelerinden gelen feryatlar,
    bunun acı habercisi. Her kıyamete bir yeniden diriliş gerek.
    Eğer nefislerimizde olan “yahudileşme temâyülü”nü frenler, onu
    “müslümanlaşma temâyülü”ne dönüştürebilirsek, o zaman çölde
    âvâre kasnakçasına dönüp duran İsrâiloğulları gibi sıkıştığımız şu
    zaman çölünden “çıkış”a kadir olup, “arz-ı mev’ûd”a değil ama
    Kur’an’da va’dedilen “nasr-ı mev’ûd”a ulaşabiliriz. 322
    Yahudilerden mü’min olanlara, artık nasıl yahudi denmezse,
    müslümanlardan yahudileşenlere de artık müslüman denilmesi
    yanlış olur, o artık “yahudi(leşmiş)” bir kimsedir. Kendisiyle
    münâfık (itikadî anlamda) alâmeti bulunanlar, hadis-i şerifteki ifadeyle
    nasıl hâlis/tam bir münâfık oluyorsa, kendisinde yahudilik
    alâmetleri bulunanlar da tam bir yahudi olurlar. Yoksa yaratılış ve
    ırk olarak yahudi olmak, ne başlı başına bir üstünlük, ne de alçaklıktır.
    İnsanın, kendi elinde olmayan bir sebepten dolayı, şu veya
    bu ırka mensup olmasından ötürü gazab edilmesi ve lânetlenmesi
    Kur’an’ın bütünlüğüne uygun bir anlayış değildir. İnsan, irâdesini
    iyiye veya kötüye kullanmasından, kendi yaptıklarından dolayı
    ödül veya cezayı hak eder. Önemli olan Kur’an’da ifadesini bulan
    yahudi karakterine sahip olup olmamaktır. Aynen, müslüman bir
    anne-babadan doğmak, yani ırk olarak müslüman çocuğu olmak,
    müslüman sayılmak için kâfi olmadığı gibi.
    Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait
    Kur’an’da beyan edilen nice olumsuz özellik, bugün “müslümanım”
    diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan
    ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü’minlerden
    onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, ilâhî adaletin
    gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/
    damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum
    için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin lânetli ve
    sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları tarihtekinden
    farklı olmayacaktır. Sünnetullah’ta (Allah’ın toplumsal kanunlarında)
    bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek
    322 A.g.e. s. 13-14
    YAHÛDİLİK
    - 93 -
    mümkün olduğu gibi, İsrâil’leşmek de mümkündür. Bu tercih, mutluluk
    veya felâketi, cennet veya kıyameti seçmektir. Dışımızdaki
    yahudiden daha tehlikeli olan, içimizdeki yahudidir. Kalp ve kafamızdaki,
    el ve dilimizdeki küfürdür dünyamızı perişan, âhiretimizi
    zindan edecek olan. “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın.
    Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca dalâlette olan kimseler size zarar
    veremez.”323 Gönüllerdeki yahudiliğe savaş ilân edip içimizdeki işgali
    kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir.
    “Ey iman edenler, iman edin!”324 Gâvurlaşmaya, yahudileşmeye,
    maymunlaşmaya giden yolu bırakıp, kendilerine nimet verilen
    peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin yolunu takip
    edenlere ne mutlu!
    323 5/Mâide, 105
    324 4/Nisâ, 136
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    İsrâiloğullarıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A Benî İsrâîl Kavramının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 41 Yerde): 2/Bakara,
    40, 47, 83, 122, 211, 246; 3/Âl-i İmrân, 49, 93; 5/Mâide, 12, 32, 70, 72,
    78, 110; 7/A’râf, 105, 134, 137, 138; 10/Yûnus, 90, 90, 93; 17/İsrâ, 2, 4, 101,
    104; 20/Tâhâ, 47, 80, 94; 26/Şuarâ, 17, 22, 59, 197; 27/Neml, 76; 32/Secde,
    23; 40/Mü’minş 53; 43/Zuhruf, 59; 44/Duhân, 30; 45/Câsiye, 16; 46/Ahkaf,
    10, 61/Saff, 6, 14.
    B Yahûdi Anlamında “Yehûd” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
    9 Yerde): 2/Bakara, 113, 113, 120; 3/Âl-i İmrân, 67; 5/Mâide, 18, 51, 64, 82;
    9/Tevbe, 30.
    C Benî İsrâil Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    C1 İsrâiloğullarının Nankörlükleri ve İhânetleri
    a İsrâiloğullarına Verilen Nimetler: 7/A’râf, 160-161, 163, 171; 10 /Yûnus, 93;
    17/İsrâ, 6; 20/Tâhâ, 80-81; 44/Duhân, 32-33; 45/Câsiye, 16.
    b İsrâiloğullarına Verilen Nimetlerin Hatırlatılması: 2/Bakara, 40, 48-60, 122,
    211.
    c İsrâiloğullarının Nankörlükleri: 2/Bakara, 61; 7/A’râf, 160-162.
    d İsrâiloğulları Allah’a Verdikleri Sözde Durmadılar: 2/Bakara, 83, 93, 246;
    5/Mâide, 12-13; 7/A’raf, 164, 169.
    e İsrâiloğulları İyiliği Emredip Kötülükten Sakındırmazlar: 5/Mâide, 79.
    f İsrâiloğulları, Mü’minler Aleyhine Müşriklerle Dostluk Kurarlar: 5/Mâide,
    80-81.
    g İsrâiloğulları Tevrat’ı Tahrif Ettiler (Bozdular): 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/
    Âl-i İmran, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.
    h İsrâiloğullarının Birçoğu Hâindir: 5/Mâide, 13, 32.
    i İsrâiloğullarının İçinden Birçok Önderler Çıkmıştır: 32/Secde, 24.
    j İsrâiloğullarının On İki Boya Ayrılmaları: 7/A’râf, 160.
    k İsrâiloğullarının Firavun’un Elinden Kurtulması: 7/A’râf, 136-138, 141;
    10/Yûnus, 90; 44/Duhân, 30-31.
    C2 İsrâiloğullarının İmandan Yüz Çevirmeleri
    a İsrâiloğullarının İmandan Yüz Çevirmeleri: 2/Bakara, 63-64, 74; 7/A’râf,
    148; 45/Câsiye, 16-17.
    b İsrâiloğullarının Hz. Musa’ya İsyanları: 5/Mâide, 20-26; 7/A’râf, 138-140.
    c İsrâiloğullarının Buzağıya Tapmaları: 2/Bakara, 51-52, 92-93; 7/A’râf, 148-
    152, 155-156; 20/Tâhâ, 83-97.
    d İsrâiloğulları Peygamberleri Yalanladılar ve Öldürdüler: 5/Mâide, 70-71;
    17/İsrâ, 4.
    e İsrâiloğulları Hz. İsa’nın Tanrılığını İddia Ettiler: 5/Mâide, 72, 75, 116-117.
    f İsrâiloğulları, Peygamberimiz’e Haset Ettikleri İçin İman Etmediler: 5/
    Mâide, 13; 45/Câsiye, 17.
    g İsrâiloğulları, Kesilmesi Emredilen İneği Zoraki Kestiler: 2/Bakara, 67-73.
    h İsrâiloğullarından İman Edenler: 7/A’râf, 159.
    i İsrâiloğullarının Bilginleri, Kur’an’ın Geleceğini Biliyordu: 26/Şuarâ, 196-
    197.
    j İsrâiloğullarının İhtilâf Ettikleri Konuları Kur’an Açıklar: 27/Neml, 76, 78.
    k İsrâiloğullarını Kur’an’a İman Etmeye Dâvet: 2/Bakara, 41-42.
    l İsrâiloğullarının Dünya Sevgileri: 7/A’râf, 169.
    C3 İsrâiloğullarının Cezalandırılmaları
    YAHÛDİLİK
    - 95 -
    a İsrâiloğulları, Hz. Dâvud ve Hz. İsa’nın Diliyle Lânetlenmişlerdir: 5/Mâide,
    78.
    b İsrâiloğullarının Üzerine Horluk ve Yoksulluk Vurulmuştur: 2/Bakara, 61;
    7/A’râf, 167-168.
    c İsrâiloğullarının Maymuna Çevrilmeleri: 2/Bakara, 65-66; 5/Mâide, 60;
    7/A’râf, 166.
    d İsrâiloğullarının Allah’ın Rahmetinden Koğulmaları: 5/Mâide, 12-13.
    e İsrâiloğullarının Domuza Çevrilmeleri: 5/Mâide, 60.
    f İsrâiloğullarının Azaba Uğraması: 2/Bakara, 55, 58-59, 61, 65-66; 4/Nisâ,
    47, 153; 5/Mâide, 12-13, 20-26; 7/A’râf, 161-166: 17/İsrâ, 4-8.
    g İsrâiloğullarına Tâlût’un Kral Olarak Gönderilmesi ve Câlût’un Hz. Davut
    Tarafından Öldürül-mesi: 2/Bakara, 247-251.
    C4 Yahudilerin Bazı Özellikleri
    a Yahudiler Cimridir: 4/Nisâ, 47.
    b Yahudiler, Allah’ı Cimrilikle İtham Ederler: 5/Mâide, 64.
    c Yahudiler, Yeryüzünde Fesat Çıkarırlar: 5/Mâide, 64.
    d Yahudilerin Misali: 59/Haşr, 15.
    e Yahudiler “Cennet Bizimdir“ Derler: 2/Bakara, 94, 111-112; 4/Nisâ, 49.
    f Yahudiler Hayata Düşkündürler: 2/Bakara, 102-103.
    g Yahudiler, Sihir Yoluna Saptılar: 2/Bakara, 102-103.
    h Yahudiler, Hıristiyanlara Düşmandırlar: 2/Bakara, 113, 140; 5/Mâide, 18;
    21/Enbiyâ, 93; 42/ Şûrâ, 14.
    i Yahudiler, Kendi Dinlerine Dâvet Ederler: 2/Bakara, 135-136; 3/Âl-i İmran,
    72-73.
    j Cumartesi/Sebt Günü: 2/Bakara, 65; 4/Nisâ, 47; 7/A’râf, 163; 16/Nahl, 124;
    55/Rahmân, 29.
    k Yahudiler, Mü’minlere Karşı Çok Zayıftır: Haşr, 14-15.
    l Yahudiler Faiz Yer: 4/Nisâ, 161.
    m Yahudiler, Allah’ı Fakir; Kendilerini Zengin Kabul Ederler: 3/Âl-i İmran,
    181.
    C5 Yahudilerin İmandan Yüz Çevirmeleri:
    a Yahudiler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 3/Âl-i İmran, 112; 6/En’am, 91.
    b Yahudiler, Kendilerinin Allah’ın Oğulları, Dostları Olduklarını Söylerler: 4/
    Nisâ, 49-50; 5/Mâide, 18; 62/Cum’a, 6-8.
    c Yahudiler, Tekrar Tekrar Dinlerinden Dönerler: 4/Nisâ, 137.
    d Yahudiler, Peygamberlerden İnanmayacakları Şeyler İsterler: 4/Nisâ, 153.
    e Yahudiler, Allah’ı Cimrilikle İtham Ederler: 5/Mâide, 64.
    f Yahudi Münafıklar: 2/Bakara, 76-78.
    g Yahudilerin Peygamberimizi Yalanlamaları: 2/Bakara, 88, 90, 101, 139-140,
    146; 4/Nisâ, 54-55; 6/En’am, 20; 7/A’râf, 175-177.
    h Yahudilerin Az Bir Kısmı İman Eder: 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 55, 155.
    i Yahudilerin İçlerinden İman Edenler: 2/Bakara, 62; 4/Nisâ, 162; 5/Mâide,
    69; 7/A’râf, 159.
    j Yahudiler, Cebrâil’e Düşmandırlar: 2/Bakara, 97.
    k Yahudiler, Allah’a Çocuk İsnadında bulundular: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ,
    50; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30; 19/Meryem, 88-92.
    l Yahudi ve Hıristiyanların İnkârlarına Karşı Mü’minlerin Cevabı: 2/Bakara,
    135-140; 3/Âl-i İmran, 73.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    m Yahudiler, Hakikata Yüz Çevirmeyi İş Edinmişlerdir: 3/Âl-i İmran, 23-24.
    n Yahudiler Tevrat’a Bile Uymazlar: 3/Âl-i İmran, 23-24, 93-94; 5/Mâide, 41-
    43; 62/Cum’a, 5.
    o Yahudiler, Yahudi Bilginlerini Tanrı Edindiler: 9/Tevbe, 31, 34.
    p Yahudiler, Kur’an’ı Hasetlerinden ve Mevki Hırslarından Dolayı İnkâr
    Ettiler: 2/Bakara, 89-91, 101, 4/Nisâ, 54.
    C6 Yahudilerin Nankörlükleri ve İhanetleri
    a Yahudiler, Mü’minlere Eziyetten Başka Zarar Veremezler: 3/Âl-i İmran,
    112.
    b Yahudiler, İsyan Etmiş ve Aşırı Gitmişlerdir: 3/Âl-i İmran, 112.
    c Yahudiler, Mü’minlere İnanmazlar: 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 43.
    d Yahudiler, Tevrat’ı Tahrif Ettiler: 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i İmran, 65,
    78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.
    e Yahudilerin Peygamberimiz’e Selâm Verme Şekli: 58/Mücadele, 8.
    f Yahudiler, Allah’a Verdikleri Sözde Durmadılar: 2/Bakara, 84-86, 93, 100;
    4/Nisâ, 154-155.
    g Yahudiler, Peygamberleri Öldürdüler veya Yalanladılar: 2/Bakara, 87; 3/
    Âl-i İmran, 21-22, 54-55, 112, 181, 183; 4/Nisâ, 155, 157; 5/Mâide, 10.
    h Yahudilerin Dostlukları Yoktur: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-
    82; 60/Mümtehine, 13.
    i Yahudiler, Yahudi Olmayanın Düşmanıdırlar: 3/Âl-i İmran, 72-73; 4/Nisâ,
    160,
    j Yahudiler, Antlaşmalarına Uymazlar: 8/Enfâl, 56-57.
    k Yahudiler, Allah’ın Nurunu Söndürmek İsterler: 9/Tevbe, 32-33.
    l Yahudiler, Hz. İsa’yı İnkâr ile Öldürdüklerini Söylerler: 4/Nisâ, 156-157,
    159.
    m Yahudiler, Hz. Meryem’e İftira Etmişlerdir: 4/Nisâ, 156-157; 19/Meryem,
    27-34.
    C7 Yahudilerin Cezalandırılmaları
    a Yahudilerin Peygamberimiz Tarafından Sürülmeleri: 59/Haşr, 1-6.
    b Yahudiler, “Allah’ın Azabı Bize Dokunmayacak“ Derler: 2/Bakara, 80-82;
    3/Âl-i İmran, 24-25.
    c Yahudiler, Allah’ın Rahmetinden Koğulmuşlardır: 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46,
    156-157.
    d Yahudilerin Zulümlerinden Dolayı Kendilerine Haram Edilen Şeyler: 6/
    En’am, 146-147; 16/Nahl, 118.
    e Yahudilerin Cezası: 3/Âl-i İmran, 12, 25, 181-182; 4/Nisâ, 55, 161; 5/Mâide,
    41; 22/Hacc, 17; 59/Haşr, 15.
    f Yahudilerin üstüne Zillet Damgası Vurulmuştur: 3/Âl-i İmran, 112.
    g Yahudiler, Lânetlenmişlerdir: 4/Nisâ, 47, 52, 155.
    h Yahudiler, Tutuşturdukları Savaşta Mağlup Olurlar: 5/Mâide, 64.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 133-141
    2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 69-70
    3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 256-283
    4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 127-128
    YAHÛDİLİK
    - 97 -
    5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 318-321
    6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s.
    108-110
    7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 442-465
    8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1,
    s. 212-213
    9. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s.
    9-18
    10. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 116-117
    11. Bakara Suresi Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. s. 197-200
    12. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 208-210
    13. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 10, s. 516-518
    14. Tefsirde İsrâiliyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.
    15. Yahudi Dâvâsı ve Filistin, Said Şamil, Kitabevi Y.
    16. Yahudi, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
    17. Yahudiliğin Gerçek Yüzü, Fuad Abdurrahman er-Rıfai, Hak Y.
    18. Yahudi Hâkimiyeti, Seyyid Abdurrahman eRıfai, çev. Tarık Akarsu, Ferşat Y.
    19. Yahudi ile Savaşımız, Seyyid Kutub, Arslan Y.
    20. Yahudileşme Temayülleri, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    21. Yahudi Tarihi ve Siyonist Liderlerin Protokolleri, Vill Durant, İnkılab Y.
    22. Yahudi Tarihi ve Siyon Önderlerinin Protokolleri, Roger Lambel, Ank.
    23. Yahudiliği Anlamak, Samuel bin Yahya, İnsan Y.
    24. Yahudiliğin Çöküşü, Otto Heller, İnter Y.
    25. Yahudilik ve Masonluk, Harun Yahya, Sezgin Neşriyat
    26. Yahudilerin Kanlı Böreği, Necip el-Kıylânî, çev. Ali Nar, Aksa Yayım Paz.
    27. Yahudinin Tahta Kılıcı, Mustafa Akgün, Şahsi Y.
    28. Yahudilik’de Talmud’un Mevkii ve Prensipleri, Zaferü’l İslâm Han, çev.
    Mehmet Aydın, İhya Y.
    29. Hz. Peygamber Döneminde Yahudi Meselesi, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
    30. Hz. Peygamber’in Yahudilerle Münasebetleri, İsmail Hakkı Atçeken, Marifet
    Y.
    31. Tarih Aynasında Yahudiler, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
    32. Tarih Boyunca Yahûdiler ve Türkler I-II, Hikmet Tanyu, Vadi Y.
    33. Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar, M. Fatih Kesler, T. Diyanet
    Vakfı Y.
    34. Kur’an-ı Kerim, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hakkında Ne Diyor? İbrahim H.
    Kurt, T. Diy. V. Y.
    35. Kur’an ve Sünnete Göre Yahudilik ve Münafıklık, Mustafa Özçelik, Sabır Y.
    36. Kur’an Açısından Yahudi, Afif Abdülfettah Tabbara, terc. M. Aydın
    37. İslâm ve Yahudi Mezhepleri, Yaşar Kutluay, Ankara
    38. Emeviler Döneminde Yahudiler, Nuh Arslantaş, Gökkubbe Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    39. Beynelmilel Yahudi, Henry Ford, Kamer Neşriyat
    40. İbrânîler, Şemsettin Günaltay, İst.
    41. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altınkalem Y.
    42. Kitab-ı Mukaddes/Eski ve Yeni Ahit, Türkçe Çeviri, Kitab-ı Mukaddes
    Şirketi Y.
    43. Tevrat ve İncildeki Tahrifler, el-Cüveyni, Seha Neşriyat
    44. Tevrat, İnciller ve Kur’an, Maurice Bucaille, D.İ.B. Y.
    45. Tevrat, İncil ve Kur’an, Jacques Jomier, terc. Sakıp Yıldız
    46. Kitab-ı Mukaddes, Kur’an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım,
    T.Ö.V. Y.
    47. Kudüs Müftüsü, Philip Mattar, Akademi Y.
    48. Filistin’de Cihad Sürüyor, M. Ahmed Varol, Madve Y.
    49. İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.
    50. İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.
    51. İsrail’in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
    52. İsrail’in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğa
    ziçi Y.
    53. İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.
    54. İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.
    55. İsrail’in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
    56. İsrail’in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.
    57. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D. İ. B. Y.
    58. Çağdaş Dünya Dinleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
    59. Çağdaş Dinler, R. Abdullah el Ferhan, çev. F. Demirci, H. Kemal, Ulus.
    İslâm’a Çağrı C. Y.
    60. Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.
    61. Masonluk ve Kapitalizm, Heyet, Araştırma Y.
    62. Şeytanın Dini Masonluk, Heyet, Araştırma Y.
    63. Tarih Boyunca Masonluk, Jose Maria Ceardenal Rogriguez, Kayıhan Y.
    64. Yeni Masonik Düzen, Harun Yahya, Vural Y.
    65. Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
    66. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.
    67. Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, İzzet Derveze, Yöneliş Y. c. 3, s.
    85-140, c. 2, s. 287-297
    68. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 153-187
    69. Din Anlayışımızdaki Temel Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y. s. 55-86
    70. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç
    Kitabevi, s. 327-376
    71. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir b. Awad el-Elmaî, Pınar Y. s. 217-307
    72. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y. s.
    184-194
    YAHÛDİLİK
    - 99 -
    73. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 129-154
    74. Kur’an’da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 120-
    128
    75. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 156-162
    76. Fâtiha Tefsiri, Âzad, Bir Y. s. 241-306
    77. Fâtiha Suresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 60-69
    78. Sorularla Fâtiha Suresi, Sabit Durmuş, Ali İçipak, Ölçü/Yenda Y. s. 178-207
    79. Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 225-231
    80. Fâtiha’nın Kırk Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y.
    81. İsrailoğulları, Adnan Adıgüzel, Haksöz Dergisi, sayı 33, Aralık 93, s. 32-35
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

    Çarşamba, 20 Ocak 2021 19:05

    Nifak

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -15-
    NİFAK
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    NİFAK
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -15-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Üç insan tipinden en tehlikelisi ve âhirette en şiddetli azâba atılacak olanı: Münâfık. İnanmadığını açıkça ifade edecek kadar cesur olamayan, ikiyüzlü tip. Hastalıklı, anormal bir karakter. Tedavisi küfür illetinden daha zor. Hasta olduğu halde, doktorun önünde hastalığını gizleyen insan gibidir münâfık. Kapısı, penceresi belli değil; nereden nasıl nüfuz edileceği meçhul, tebliğ için alıcılarını kapatmış. Ama, köstebek gibi kendisi için kaçacak delikleri önceden hazırlayan, kaçak güreşen, kalleş bir tip. Vücudun zayıf ânını kollayan mikroplar gibi; İslâm toplumu içinde kritik anları kollayan zihniyet.
    Kâfirler, küfründe açık olduğu halde, münâfıklar casus gibi kendilerini gizlerler. Kâfir, küfründen taviz vermez ve tavırları net iken; münâfık, imanı konusunda yalancı, mü’minlerle alay eden, hangi gruptan ve hangi görüşten olduğu belli olmayan bukalemun gibi her boyaya girebilen bir tiptir. Hangi otobüs geldiyse ona binip durakta beklemeyen, rüzgâr nereden kuvvetli esiyorsa oraya yönelen, menfaati nerede ise orada yuvalanan karakter. Kimin ekmeğini yiyorsa onun kılıcını savuran, ekmeğini yediği kimseden daha fazla ekmek yedirene rastlayınca eski velinimetine karşı da kullanabilir menfaat kılıçlarını.
    Yaşadığımız çağ, her şeyiyle kandırmacaya, hile ve aldatmaya, sömürmeye dayandığı için tam nifak çağı. Cilalı imaj devri, makyajın ve vitrinin, reklamın ve sanallığın prim yaptığı anlayış. Bütün bunlar çifte standartı besliyor, yani nifakı. Çoğu insan, birbirine rol yapıyor, doğal davranmıyor. Düzenin kendisi de münâfık. İslâm düşmanlığını diliyle itiraf etmiyor, davranışı da İslâm’la bağdaşmıyor. Anaç, doğurgan münafık hem de. Düzenin yetiştirmek istediği ideal tip de münâfık. Vatandaşını münâfıklaştırmak istiyor. Tâğutlar, hakla bâtılı karıştırarak kalleşçe çıkıyorlar halkın karşısına. Politikacılar genellikle nifaktan beslenir. ikiyüzlü, hatta ikiyüz yüzlüdürler. Halka karşı bir yüzle, mecliste başka yüzle gözükürler. Halka taktıkları maskeyi, dost ve müttefik kabul ettikleri Batılılar karşısında çıkarırlar. Aslında ne onlardan, ne diğerlerindendirler. “Onlar, iman ile küfür arasında bocalayan bir sürü kararsızlardır. Ne onlara (bağlanıyorlar), ne bunlara.” 1
    1 4/Nisâ, 143
    Tarihî süreç içinde ilk defa, yaşadığımız zaman diliminde tersine münâfıklığı da gördü insanımız. Münâfık içindeki küfrü gizleyen, mü’minmiş gibi davranan insan iken, günümüzde nice insan içindeki imanı gizleyip dışarıdan kâfir gibi davranmak zorunluluğunu hissediyor. Namaz kılan bir subay namazını ve (varsa) imanını gizlemek ve görünüşte kâfir gibi davranmak zorunda kalıyor. Öğretmen için, memurların çoğu için durum yine aynı.
    Bu karmaşa ve kargaşa içinde kendimizi nifaktan nasıl koruyacağız, münâfıkları nasıl tanıyacağız, onlara nasıl davranacağız, onları İslâm’a nasıl kazandırmaya çalışacağız veya şerlerinden nasıl korunacağız gibi sorular cevap bekler. İşte bu kitapta bu soruların cevaplarını bulacaksınız. Bireysel nifak kadar, toplumsal ve siyasal nifaktan da korunmak gerekiyor. İtikadî nifaktan korunduğumuz gibi, amelî nifaktan da korunmamız icap ediyor. Bunun için Kur’an’la daha sıcak ilişkimiz, dâvâ kalesine sığınmamız, toplu olarak vahdet gemisine binmemiz, ihlâslı şekilde yolculuğumuzu sürdürmemiz, sırât-ı müstakim rotasından ayrılmamamız lâzım. Hayırlı yolculuklar…
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye
    İÇİNDEKİLER
    Nifak Nedir, Münâfık Kimdir? / 10
    Nifakın Kısımları / 11
    a- İtikadî (İnançla İlgili) Nifak / 11
    b- Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak / 11
    Nifakın Riyâ ile Alâkası / 12
    Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması / 13
    Münâfıkların Alâmetleri / 14
    a- Kur’ân-ı Kerim’e Göre Münâfıkların Özellikleri / 14
    b- Hadis-i Şeriflere Göre Münâfıkların Özellikleri / 19
    Münâfıkların Mescid ve Benzeri Faâliyet Yerleri Açmaları / 21
    Küfür ve Nifak Psikolojisi / 22
    Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları / 25
    Münâfıkların Cezası / 25
    Günümüzde Münâfık / 25
    Münâfıkların Kalpleri Hastadır / 28
    Kalbin Bozulma Safhaları / 38
    Kalp Hastalığı / 43
    Kalbin Mühürlenme Keyfiyeti / 50
    Gizli İnkâr (Nifak) / 50
    Kur’an’da Ruh Sağlığı, Gönül Huzuru ve Psikolojik Denge / 59
    Münâfıkların Tutarsızlığı / 60
    Kur’anın Sefih Dedikleri / 62
    Münâfıkların Karakteri / 66
    Münâfıklar Kördür, Doğruyu Görmez / 74
    Münâfıkların Melekeleri/Yetenekleri Dumûra Uğramıştır / 75
    Ateşin Önünde Karanlıkta Kalanlar / 78
    Sağırlar, Dilsizler, Körler! / 78
    Münâfıkların Işığı Kısa Sürelidir / 83
    Münâfıklık Küfre Götürür / 88
    Münâfığın Işığı Kısa Sürelidir / 89
    - 9 -
    NİFAK - MÜNÂFIK
    •
    Nifak ve Münâfık; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Nifakın Kısımları
    a- İtikadî (inançla ilgili) nifak
    b- Amelî (davranışlarla ilgili) nifak
    •
    Nifakın Riya ile Alâkası
    •
    Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması
    •
    Münâfıkların Alâmetleri
    a- Kur’an-ı Kerim’e Göre Münâfıkların Özellikleri
    b- Hadis-i Şeriflere Göre Münâfıkların Özellikleri
    •
    Münâfıkların Mescid ve Benzeri Faaliyet Yerleri Açmaları
    •
    Küfür ve Nifak Psikolojisi
    •
    Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları
    •
    Münâfıkların Cezası
    •
    Günümüzde Münâfık
    •
    Münâfıkların Kalpleri Hastadır
    •
    Kalbin Bozulma Safhaları
    •
    Kalp Hastalığı
    •
    Kalbin Mühürlenme Keyfiyeti
    •
    Gizli İnkâr (Nifak)
    •
    Kur’an’da Ruh Sağlığı, Gönül Huzuru ve Psikolojik Denge
    •
    Münâfıkların Tutarsızlığı
    •
    Kur’anın Sefih Dedikleri
    •
    Münâfıkların Karakteri
    •
    Münâfıklar Kördür, Doğruyu Görmez
    •
    Münâfıkların Melekeleri/Yetenekleri Dumûra Uğramıştır
    •
    Ateşin Önünde Karanlıkta Kalanlar
    •
    Sağırlar, Dilsizler, Körler!
    •
    Münâfıkların Işığı Kısa Sürelidir
    •
    Münâfıklık Küfre Götürür
    •
    Münâfığın Işığı Kısa Sürelidir
    “İnsanlardan bazıları vardır ki, inanmadıkları halde ‘Allah’a ve âhiret gününe iman ettik’ derler.” 1
    “Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.” 2
    1 2/Bakara, 8
    2 2/Bakara, 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 10 -
    Nifak Nedir, Münâfık Kimdir?
    Nifak: ne-fe-ka kökünden türemiştir. Nefeka kelimesi: Eşyaya
    rağbeti olmak, tükenmek, azalmak, ruhu çıkmak, ölmek, tünel,
    tarla faresinin (köstebek) deliğinden çıkıp girmesi gibi anlamlara
    gelir. İnfak kelimesinin de türediği nefeka kelimesinin bitmek,
    tükenmek, azalmak ve ölmek anlamlarından yola çıkarak;
    münâfıkların bitmişliğini, tükenmişliğini, imanda azalmayı ve ölü
    bir kalbe sahip oluşlarını ifade için bu kelime seçilmiş olmalıdır.
    Münâfık, nifak kelimesinin ism-i failidir; yani nifak yapan, nifak
    sahibi demektir. Istılah (terim) anlamı ise, bazı sebepler yüzünden
    İslâm’a girip zahiren müslüman görünmek, içten içe ise kâfirliğini
    gizlemektir. Yani dıştan müslüman gözüküp içinden inanç ve düşünce
    olarak küfürde olmaktır. Bu tanım ve yargı, içinde gizlediği
    şey, iman esaslarına ait bir inkâr ve yalanlama olan, itikadî
    münâfıklık içindir; bu kimse, hâlis münâfıktır. Eğer içinde gizlediği
    şey, İslâm inanç esaslarının inkârının dışında başka bir husus
    ise, yani sadece amelle ilgili nifak alâmetlerine sahip ise, o ancak,
    Allah’a karşı işlenmiş bir günah olur.
    Bazı Arap dilcilerinin tespitine göre; nifak, nâfika kelimesinden
    türemiştir. Nâfika, köstebek deliğine verilen addır. Köstebeğin
    yuvasının iki kapısı vardır. Kapıların birinden girerken, öbüründen
    çıkar. Köstebek, çıkacağı bu kapıyı, başıyla vurup dışarı
    çıkmasına imkân verecek şekilde ince tutar ve bunu da başkası
    sezemez. Kendisini tehdit eden tehlike, âşikâr ve belli olan giriş
    kapısı istikametinden gelince, hemen saklı tuttuğu bu dayanıksız
    kapıdan dışarı çıkar. Kaçmak için yaptığı bu ikinci kapıya nâfika
    denir. Kelimenin kaynağını bu şekilde tespit, münafığın teşhisine
    çok yarayacaktır. Çünkü beşer suretindeki münâfık, bir tarafıyla
    dine girerken, daima kendisi için sakladığı diğer yönden de ondan
    çıkar. İçinden inanmadığı halde, inanıyor gözüken birine münâfık
    denilmiştir; çünkü küfrünü örter, gizler. Böylece sırf zahirî lafız ve
    kımıldanışlarla İslâm’ın içine girip bu aldatıcı gösteriş içinde küfrünü
    gizlediği için, bir tünele giren ve onun içinde gizlenen köstebeğe
    benzetilir. Kalbinde nifak hastalığı olanlar, köstebekler gibi
    yeraltı faaliyetlerinde bulunmayı meslek edinmişlerdir. Münâfık,
    girdiği kapının dışında tıpkı köstebek gibi aksi bir taraftan kaçış
    yolu bulur, dinden çıkar. Nitekim münâfıklarla ilgili şu âyet-i kerime
    bu durumu açıkça ortaya koyuyor: “Eğer sığınacak bir yer veya
    (barınacak) mağaralar, yahut (sokulabilecek) bir delik bulsalardı; koşarak
    o tarafa yönelip giderlerdi.” 3
    3 9/Tevbe, 57
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 11 -
    Nifakın Kısımları
    İman ve küfrün dereceleri, çeşitleri olduğu gibi, nifakın da
    kendine göre kısımları vardır. Bunlar, itikadî ve amelî olmak üzere
    iki ana grupta toplanır.
    İtikadî (İnançla İlgili) Nifak
    Mutlak anlamda nifak dendiği zaman bu kısım kastedilmiş
    olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de de münâfıklar ve onların vasıfları
    belirtilirken meselenin daima itikadî yönüne işaret edilmiştir.
    Bu duruma göre münâfık denince: İslâm toplumu içinde can ve
    mal emniyetini sağlamak; evlenme, boşanma, miras, ganimet gibi
    müslümanların sahip olduğu her türlü nimetlerden istifade edebilmek
    veya birtakım gizli yollar ve entrikalarla İslâm toplumunu
    içten yıkmak için, asıl mahiyetini ustaca gizleyip kalben inanmadığı
    halde müslümanlara karşı kendisini inanmış gösteren kimse
    anlaşılmalıdır. Bu türlü nifak; doğrudan doğruya küfür olduğu
    için sahibini ebedî azaba götürür. Hem de cehennemde en şiddetli
    azaba uğrayacak grup bunlardır.
    Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak
    İmana aykırı olmayarak, sadece amelle ilgili olan nifakın bu
    çeşidi, küfür değildir; fakat büyük günahtır. Bir kimsenin, müslüman
    olduğu halde, imanla ilgili olmamak şartıyla yalan, emanete
    hiyânetlik, sözde durmama, hile ve riya gibi bazı münâfık alâmetlerini
    üzerinde taşıdığı olur. Zira bu çeşit nifak alâmetlerinden tamamen
    sâlim olmak, hayli güçtür. O yüzden, bazen farkında olmadığı
    halde bir mü’minde münâfıkların sıfatlarından bulunabilir. Çünkü
    bazı nifak alâmetlerinin İslâm’la bir arada bulunması mümkündür.
    Nifak, kalpte, inançta olursa küfür; amelde olursa suçtur,
    günahtır. Amelle ilgili nifak vasıfları insanı küfre götürmez. Bu
    bakımdan bir insanın, inanç yönünden nifakı apaçık olmadıkça;
    ihmal, tembellik ve ihtiras gibi birtakım nefsânî zaaflar yüzünden
    ortaya çıkan kusurları sebebiyle münâfıklığına hükmedilmez.
    Çünkü genel anlamda münâfık sözü, meselenin iman – küfür yönünü
    ifade eder. Hadis-i şerifte belirtilen (bazı rivâyetlerde üç;
    bazı rivâyetlerde dört) vasıf aynı anda bir kişide tümüyle bulunsa
    dahi, imanla ilgili olmadıkça, o kimseye münâfık denmemelidir.
    Ama bu vasıflara sahip isek, bunların büyük günahlar olduğunu
    aklımızdan çıkarmamalı, hemen bunlardan tevbe etmeli; çevremizde
    bu vasıflara tümüyle sahip insanlardan da kendimizi korumaya
    çalışmalıyız.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Nifakın Riyâ ile Alâkası
    Bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek bakımından nifak
    ile riya (ikiyüzlülük) arasında sıkı bir ilgi vardır. Münafığın temel
    vasıflarından biri ikiyüzlü riyakâr, içi başka dışı başka olmasıdır.
    Bu özellikler müslümanda olmaması gereken çirkin sıfatlardır.
    Bununla beraber, her münâfık, aynı zamanda mürâîdir; fakat
    her mürâî, münâfık değildir. Riya, imana muhalif olmayarak bazı
    amelde de olabilir. Asıl münâfıklık ise, akidenin hilafına imanda
    mürâîliktir.
    Diğer taraftan, kişinin inanç ve ibâdet yönünden her an aynı
    heyecan ve canlılığı göstermesi mümkün değildir. İçinde bulunulan
    maddî ve manevî şartlara göre insanın manevî hayatı birtakım
    iniş ve çıkışlara sahne olabilir. Bu bakımdan bir mü’minin,
    iman ve amel yönünden her an aynı zevki duyamaması, onun
    münâfıklığını veya riyakârlığını ortaya koymaz. Çünkü muayyen
    bir çizgi üzerinde daima aynı seyri devam ettirebilmek insan ruhu
    için son derece güçtür. Kalbimize, sık sık değişik durumlar aldığı
    için değişken anlamında “kalb” adı verilmiştir. Bu konuda ashabdan
    Hanzala’dan (r.a.) nakledilen bir hadis-i şerif, oldukça enteresandır.
    Hanzala (r.a.) şöyle anlatıyor:
    Biz Rasülullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve
    cehennemden bahsettiler. O derece tesirli anlattılar ki; âdeta cennet
    ile cehennemi gözle görüyor gibiydik. Ben bir ara kalkıp eve
    gittim. Çoluk çocuğumla gülüp eğlenmeye başladım. Bu sırada
    Rasulullah’ın huzurundaki manevî vecd halimi hatırladım. Allah
    rasülüne gitmek üzere derhal evden dışarı fırladım. Yolda Ebû Bekir
    Sıddık’la karşılaştım. Kendisine:
    Ya Ebâ Bekr! Hanzala münâfık oldu, dedim. Ebû Bekir Şaşırarak:
    Hayrola! Ne oldu, deyince, ben de:
    Biz Rasülullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve
    cehennemden bahsettiler. Öyle ki; cennet ve cehennemi gözlerimizle
    görüyor gibiydik. Bir ara kalkıp eve gittim. Rasulullah’ın yanındaki
    hali unutup çoluk çocuğumla gülüp oynamaya başladım,
    dedim. Bunun üzerine Ebû Bekir Sıddık:
    Biz de senin gibi yapıyoruz, başka türlü değil, dedi. Hanzala
    (r.a.) devam ederek diyor ki: Sonra Rasulullah’ın yanına vardım ve
    vaziyeti aynen anlattım. Buyurdular ki:
    Ya Hanzala! Eğer siz evlerinizde de benim yanımda iken yaşamış olduğunuz
    hali yaşayıp o manevî zevki aynen duyabilseydiniz, muhakkak ki
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 13 -
    melekler, yatarken, yolda giderken bile sizinle tokalaşırlardı. Ya Hanzala!
    Bu vecd hali, devamlı değil; ancak zaman zaman olur.” 4
    Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması
    Kur’ân-ı Kerim, insanları mü’min, kâfir ve münâfık olmak üzere
    üç grupta toplar. Bakara sûresinin ilk beş âyeti mü’minlerden
    ve özelliklerinden bahsederken, sonraki iki âyet5 kâfirlerden, ondan
    sonraki 13 âyet de6 münâfıklardan ve onların özelliklerinden
    bahsetmektedir.
    Küfür, bütün inkâr çeşitlerini içine alan ve nifaka göre daha
    şümullü olan bir kavramdır. Nifak ise, genel anlamdaki bu küfrün
    en bayağı ve en iğrenç şubelerinden birisidir. Bu bakımdan her
    münâfık, aynı zamanda kâfirdir; fakat her kâfir, münâfık değildir.
    Kâfirlerde bulunmadığı halde sırf münâfıklara has bazı çirkin
    vasıflar vardır. Bunlar:
    Münâfık, casus gibi kendini gizleyerek her topluma karışıp insanları
    aldatmak ister. Kâfir ise her haliyle bellidir.
    Kâfir mert; münâfık ise nâmert karakterlidir; kaypak ve kalleştir.
    Kâfir kendi menfaati için imanı konusunda yalana tenezzül
    etmez, hakkına razı olur. Yani menfaat uğruna küfründen taviz
    vermez. Münâfık ise bunun aksinedir.
    Münâfık, kâfirin aksine, inanmış gözükerek inkârına bir de
    istihza karıştırır ki, böylece küfrü katmerleşmiş olur. Mü’minlere
    karşı inanmış gözükmek de bir nevi onları alaya alma anlamı vardır.
    e- Kur’ân-ı Kerim’de münâfıkların vasıfları daha çok belirtilmekte
    ve mü’minlere, onlardan şiddetle sakınmaları ve tedbirli
    olmaları tavsiye edilmektedir. 7
    Müslümanlar için en tehlikeli olan grup münâfıklardır. Çünkü
    onlar, bize benzer, bizim gibi görünür, bizim toplantılarımıza katılır,
    fikir beyan eder. Hacca gider, bazen namaz kılar, ama bizim
    gibi iman etmez. Sadece kendi basit çıkarlarını düşünür. Küfürlerine
    bir de hile ve alay karıştırdıkları için münâfıklar, kâfirlerin
    en âdi, en bayağı ve en alçaklarıdır. Münâfıklar, kâfirlerin aksine,
    4 Tirmizî, hadis no: 2633; Müsned, Ahmed bin Hanbel, IV/346
    5 6. ve 7. âyetler
    6 2/Bakara, 8-20. âyetler
    7 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), c. 2, s. 27
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    müslümanlarla iç içe yaşadıkları ve her an, insan ruhunun en aziz
    gıdası ve beşer hayatının vazgeçilmez unsuru olan imanın nice
    olumlu tecellilerine yakinen şahit oldukları halde bile gerçek imana
    eremeyip daima zikzaklar içinde yaşamaları, onların ne kadar
    idrâkten ve kalbî duyarlılıktan mahrum olduklarını gösterir. “Doğrusu
    münâfıklar, cehennemin en alt tabakasındadırlar. Onları (kurtarmaya)
    bir yardımcı da bulamayacaksın.” 8
    Ayrıca, nifak hastalığının tedavisi, küfür illetinden daha zordur.
    Çünkü münâfık, hasta olduğu halde doktorun önünde hastalığını
    gizleyen kimseye benzer. Kâfirin hastalığı meydanda olduğu
    için, birtakım yollarla kendisine yaklaşılıp tedavisi mümkün olabilir.
    Münâfık ise, kapısı penceresi belli olmayan yuvarlak, yamuk
    bir kişilik (kişiliksizlik) olduğundan kendisine nüfuz etme yolu
    bulunamaz. İslâm davasına zararları açısından ise, münâfıkların
    kâfirlerden daha tehlikeli olduğu münakaşa götürmez bir gerçektir.
    Vücudun zayıf ânını kollayan mikroplar gibi; İslâm toplumu
    içinde daima onların kritik anlarını fırsat telakki edip her türlü
    mel’aneti yapan münâfıklar; bizim davamızın baş düşmanlarıdır.
    Nerede, ne zaman ve nasıl karşımıza çıkacakları belli olmadığı için
    kendilerine karşı tedbir alma imkânı da olmamaktadır.
    Münâfıkların Alâmetleri
    a- Kur’ân-ı Kerim’e Göre
    Münâfıkların Özellikleri
    Müslümanları aldatmaya çalışırlar: “Allah’ı da, mü’minleri de
    güya aldatırlar. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını aldatamazlar da
    yine farkına varmazlar.” 9
    Kalplerinde hastalık vardır: “Onların kalplerinde hastalık vardır.
    Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle
    de onlar için acıklı bir azap vardır.” 10
    Fesatçıdırlar: “Kendilerine yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği
    zaman ‘biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Gözünü aç, onlar muhakkak ki
    fesatçıların ta kendileridir. Fakat farkında değildirler.”11 Münâfıklar, fesatçıdır;
    fakat bunu bilmeyebilir, kendilerinin fesatçı olduklarını
    kabul etmezler. Fesat; günah işlemek ve günahı topluma yaymaya
    çalışmaktır. Bu, sözlü ve amelî küfürdür. Yeryüzünde Allah’a isyan
    eden ve isyanı emreden kişi, fesat çıkaran kimsedir. Zira yeryüzünün
    ıslahı Allah’a itaat ile; fesadı da Allah’a isyan iledir.
    8 4/Nisâ, 145
    9 2/Bakara, 9
    10 2/Bakara, 10
    11 2/Bakara, 11-12
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 15 -
    Müslümanları Küçümserler: “Onlara ‘İnsanların (müslümanların)
    inandığı gibi inanın’ denilince, ‘biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?’
    derler. Dikkat et ki (asıl) beyinsizler hiç şüphesiz kendileridir. Fakat
    bilmezler.”12 Günümüzde müslümanlara, gerici, mürteci, irticacı,
    yobaz, çağ dışı’ gibi damgalandırmalar yapanların kimler olduğu
    rahatlıkla değerlendirilebilir.
    Müslümanları alaya alırlar: “Onlar mü’minlerle karşılaştıkları zaman
    ‘(biz de) iman ettik’ derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa
    kaldıklarında ise: ‘biz sizinle beraberiz, biz onlarla sadece alay ediyoruz’
    derler.” 13
    Kâfirleri dost edinirler: “Onlar, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost
    edinenlerdir. İzzeti (güç ve şerefi) onların yanında mı arıyorlar? Bilsinler ki
    bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” 14
    İman ile küfür arasında bocalarlar: “Onlar, iman ile küfür arasında
    bocalayan bir sürü kararsızlardır. Ne onlara ne (bağlanıyorlar), ne
    bunlara.” 15
    Dini, yalnız bir tarafından tutup, bir yönüyle kulluk ederler:
    “İnsanlardan kimi, Allah’a (dinin yalnız bir tarafından tutup) yalnız bir yönden
    kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa buna pek memnun
    olur, yapışır. Eğer bir musibete uğrarsa çehresi değişir (dinden yüzçevirir).
    O, dünyasını da âhiretini de hüsrana uğratmış, kaybetmiştir. Bu, apaçık
    zararın ta kendisidir.” 16 Günümüzde İslâm’ı yaşarken menfaatı bozulanlar
    veya başına bir bela gelenler, bu yüzden İslâmî yaşantıyı terkedip
    eyyamcı oluyor veya başka yollara sapıyorlarsa, bu âyetteki
    tehditten korksunlar!
    Allah’ın indirdiği ile değil; tâğutun hükmü ile hükmedilmek
    isterler: “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri
    sürenleri görmedin mi? Tâğuta küfretmeleri (inanmamaları) kendilerine
    emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek, onun hükmüyle
    hükm edilmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan, onları büsbütün saptırmak
    istiyor. Onlara Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Rasül’e gelin (onlara başvuralım,
    onlarla hükm edelim) denildiği zaman, münâfıkların senden iyice
    uzaklaştıklarını görürsün.”17 Değişik izmlere, İslâm dışı düzenlere
    bağlanıp onları hakem yapanlar, onların hükmünü, uygulamalarını
    tercih edenlerin bu âyetlere göre hükmü çok nettir.
    12 2/Bakara, 13
    13 2/Bakara, 14
    14 4/Nisâ, 139
    15 4/Nisâ, 143
    16 22/Hacc, 11
    17 4/Nisâ, 60-61
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Yalan yere yemin ederler: “Onlar, yeminlerini bir kalkan edindiler
    de (bununla insanları) Allah yolundan çevirdiler. İşte onların hakkı, horlatıcı
    bir azaptır.” 18
    Cihaddan kaçarlar: “Allah’ın peygamberine muhalefet için (savaştan)
    geri kalan (münâfık)lar, oturmalarıyla sevindiler, Allah yolunda mallarıyla,
    canlarıyla cihad etmeyi çirkin gördüler ve ‘bu sıcakta harbe çıkmayın’
    dediler. De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır’ iyice bilmiş olsalardı.” 19
    Mü’minlere kin beslerler: “Onlar sizinle buluştukları zaman ‘inandık’
    derler; Sizden ayrıldıklarında size olan kinlerinden dolayı parmaklarının
    uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) geberin! Şüphesiz Allah
    kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.” 20
    Mü’minlerin iyiliğe uğramalarına üzülüp başlarına bir bela
    geldiğinde sevinirler: “Eğer size bir iyilik dokunursa onları tasaya düşürür;
    başınıza bir musibet gelse, buna sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız,
    onların hilesi size hiçbir zarar vermez.” 21
    Kötü propaganda yaparlar: “Onlara güven veya korkuya dair bir
    haber gelse onu yayarlar. Hâlbuki onu Peygamber’e ve aralarında yetkili
    kişilere götürselerdi, içlerinde işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar onun ne
    olduğunu bilirlerdi.” 22
    Korkaktırlar: “Sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Hâlbuki
    onlar sizden değillerdir, fakat onlar korkak bir topluluktur.”23; “Her gürültüyü
    kendi aleyhlerine sanırlar.” 24
    Ellerine fırsat geçince müslümanlara suikast tertip eder ve gizli
    planlar kurarlar: “Andolsun ki onlar, daha önce de fitne (ve fesat)
    çıkarmak istemişler, senin hakkında birtakım işler (dolaplar) çevirmişlerdi.
    Nihâyet hak (nusret) geldi ve onlar istemedikleri halde Allah’ın emri yerini
    buldu (Allah’ın dini galebe çaldı).” 25
    Mü’minlere iftira atarlar: “O uydurma haberi (iftirayı) ortaya
    atanlar, içinizden (belli) bir gruptur... Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve
    kadın mü’minlerin, kendi vicdanlarıyla hüsn-i zanda bulunup da: ‘Bu
    apaçık bir iftiradır’ demeleri gerekmez miydi?” ...Onlar yalancıların ta
    kendisidirler.” 26
    18 58/Mücâdele, 16
    19 9/Tevbe, 81
    20 3/Âl-i İmran, 119
    21 3/Âl-i İmran, 120
    22 4/Nisâ, 83
    23 9/Tevbe, 56
    24 63/Münâfıkun, 4
    25 9/Tevbe, 48
    26 24/Nur, 11-13
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 17 -
    Namaz konusunda üşengeç ve tembeldirler. Gösteriş yaparlar:
    “Namaza kalktıkları zaman üşene üşene gelirler, istemeye istemeye infak
    ederler.”27; “Onlar, namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara
    gösteriş yaparlar. Allah’ı da çok az hatıra getirip anarlar.” 28
    Kâfirler hesabına casusluk yaparlar: “Onlar durmadan yalana kulak
    verirler ve senin huzuruna gelmeyen diğer bir kavim hesabına casusluk
    eden kimselerdir. Kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler.” 29
    Allah’tan kork denilince, tersini yaparlar: “Ona ‘Allah’tan kork’
    dendiği zaman izzet(-i nefsi, cahilane kibri), kendisini (daha çok) günah
    işlemeye götürür. İşte öylesine, cehennem yetişir. O, gerçekten ne kötü
    yataktır.” 30
    Kur’an’ı yanlış yorumlarlar: “İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar,
    sırf fitne aramak (ötekini berikini saptırmak) ve (kendi arzularına göre)
    te’viline yeltenmek için onun müteşâbih olanına tâbi olurlar.” 31
    Peygamber’in hükmüne razı olmazlar: “Öyle değil, Rabbine andolsun
    ki; onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kabul edip
    sonra da verdiğin hükümden hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle
    teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 32
    Müslümanları kâfir yapmaya çalışırlar: “Onlar, kendilerinin küfrettikleri
    gibi sizin de küfredip inkâr ederek onlarla beraber olmanızı arzu
    ederler.” 33
    Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde, Kur’an’ın bir kısmını
    kabul etmezler: “Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıp da bir kısmını
    inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında
    rezil ve rüsvaylıktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de
    onlar, azabın en çetinine iletileceklerdir. Alla, yaptıklarınızın hiçbirinden
    gafil değildir.” 34
    Dış görünüşleri aldatıcıdır: “Onları gördüğün zaman, kalıpları (kıyafetleri)
    hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerini dinlersin. Onlar sanki
    duvara dayanmış kütükler (giydirilmiş odunlar) gibidir. Her gürültüyü
    kendi aleyhlerinde sanırlar. Asıl düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah
    gebertsin onları. Nasıl da bu hale geliyorlar?” 35
    27 9/Tevbe, 54
    28 4/Nisâ, 142
    29 5/Mâide, 41
    30 2/Bakara, 206
    31 3/Âl-i İmran, 7
    32 4/Nisâ, 65
    33 4/Nisâ, 89
    34 2/Bakara, 85
    35 63/Münâfıkun, 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    Kötülüğü emredip, iyilikten men ederler: “Münâfık erkekler de,
    münâfık kadınlar da birbirinin (tamamlayıcı) parçasıdırlar (hepsi birbirine
    benzer). Onlar kötülüğü emrederler. İyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar.
    Ellerini (cimrilikle sımsıkı) yumarlar. Onlar, Allah’ı unuttular (O’na tâatı
    bıraktılar). Allah da onları unuttu (onlara lütfunu terketti). Şüphesiz ki
    münâfıklar, fâsıkların ta kendileridir.” 36
    Zekât vermek istemezler, dönektirler: “Onlar, istemeye istemeye
    infak edip harcarlar.”37; “Onlardan kimi de, ‘Eğer Allah lütuf ve kereminden
    bize verirse, mutlaka zekât vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız’
    diye Allah’a and içti. Fakat Allah lutfundan onlara (zenginlik) verince,
    onda cimrilik edip (Allah’ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler.
    Onlar öyle dönektirler.” 38
    Kur’an’ın “Doğrusu münâfıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar.
    Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın.”39 diye hüküm verdiği
    münâfıkların kimliklerini, yukarıdaki âyetlerden yola çıkarak
    şu şekilde özetleyebiliriz:
    İnançla ilgili kimlikleri: İnanç konusunda kesin bir tavır ortaya
    koyamayan, müslümanların arasında olduklarında imanı;
    kâfirlerin arasında bulunduklarında şirki açığa vuran insanlardır.
    İbâdetlerle ilgili kimlikleri: İnanmadan, riya eseri olarak ibâdet
    yapar, namaza kalktıklarında tembel tembel kalkarlar.
    Sosyal ilişkilerde kimlikleri: Kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyar,
    müslüman saflar arasına fitne sokmaya, insanları aldatmaya
    çalışırlar. Dinleyenleri etkilemek için efsunlu söz söyler, doğruluklarına
    insanları inandırmak için çok yemin eder, onların dikkatini
    çekmek ve kendilerine etki etmek için güzel elbise giymekle dış
    görünüşlerini süslü gösterirler.
    Ahlâk ve karakterle ilgili kimlikleri: Kendilerine karşı güvensizlik,
    ahdi bozma, randevularına ve sözlerine uymama, riya, korkaklık,
    yalan, cimrilik, menfaatçilik, fırsatçılık ve hevâ ü heveslerine
    uyma.
    Tepkisellik ve duygusallıkla ilgili kimlikleri: Korku, gerek
    mü’min, gerekse müşrik olan herkesten korkmak, ölüme karşı yüreksizlikleri
    müslümanlarla beraber cihada gitmekten geri bırakmış,
    müslümanlardan hoşlanmayan ve onlara karşı kin besleyen
    bir psikoloji.
    36 9/Tevbe, 67
    37 9/Tevbe, 54
    38 9/Tevbe, 75-76
    39 4/Nisâ, 45
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 19 -
    Akılsal ve bilgisel kimlikleri: Yargıda bulunma ve karar alma
    konusunda tereddüt, şüphe ve güçsüzlük. Hakkı kabul etme konusunda
    kalbi ve kulakları mühürlenen insan tipi. İman ile küfür
    arasında tereddüt, fırsatçı ve faydacı. Müslümanların ellerinde
    faydalanacakları bir imkân olduğunda bundan pay almak için,
    kendisinin de onlardan olduğunu; müşriklerin imkânları varsa, o
    paydan mahrum olmamak için aynı tavrı onlara da göstermeleri.
    Kısaca; kaypak, kalleş, dönek, şahsiyetsiz, her boyaya giren,
    fitne ve fesatçı, riyakâr, ikiyüzlü, yüzsüz, yılışık, söz ve dış görünümle
    adam kandırmaya çalışan bir tip.
    b- Hadis-i Şeriflere Göre
    Münâfıkların Özellikleri
    Hadis-i Şeriflerdeki münâfık alâmetleri, genellikle amel münafığına
    aittir. Bu davranışlar, çirkin ve günah olmakla birlikte küfür
    değildir: Bu hususa dikkat edilerek, bu vasıfları taşıyanlara hemen
    (itikat açısından) münâfık veya kâfir damgası vurulmamalıdır. Bu
    nifak alâmetleri, itikadî nifaka yaklaşılmaması için alınan tedbirler
    ve uyarılar cinsindendir. Zira, amelî nifak çoğalınca, ileride müslümanın
    itikadî nifaka yaklaşma tehlikesi doğabilir.
    “Münâfığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Va’d ettiği, söz
    verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman
    hiyânet eder.” 40
    “Dört şey kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir
    kısmı bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıktan bir haslet
    kalmış olur. Bunlar: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyânet
    etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü
    tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” 41
    “Yalan, nifak kapılarından bir kapıdır.” 42
    “Münâfıklara sabah ile yatsı namazlarından daha ağır hiçbir namaz
    yoktur. Hâlbuki bu iki namazın cemaatinde olan sevabı bilselerdi, emekleye
    emekleye (sürtüne sürtüne) de olsa, onlara gelip hazır olurlardı.” 43
    “Münafığa, seyyid (efendi, sayın) demeyin. Çünkü o sizin efendiniz
    olursa aziz ve celil olan Rabbinizı gazaplandırmış olursunuz.” 44
    40 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 31; Tirmizî, İman 14
    41 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 32
    42 Râmuz el-Ehadis, no: 1443
    43 S. Buhâri, Tecrid, II, no: 283
    44 Buhâri, Edebü'l Müfred II, h. no: 760
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    “Ümmetimdeki münâfıkların çoğunu okuyanlar teşkil eder.” 45
    “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, güzel konuşmasını bilen ve
    kalbi cahil olan her münâfıktır.” 46
    “Haya ve tutukluk imanın iki şubesidir. Bezâ (açık saçık konuşmak),
    beyan (lüzumundan fazla konuşmak) münâfıklığın iki şubesidir.” 47
    “Mü’min yiğittir, zekidir, dikkatlidir, itaatlidir, acele etmeyendir, âlimdir,
    takva sahibidir. Münâfık ise, insanları arkalarından çekiştiren ve yüzlerine
    karşı dil uzatan bir cehennem odunudur. Şüpheli şeylerde durmaz, harama
    riâyet etmez, tıpkı gece odun toplayan kimse gibi, nereden kazandığına,
    nereye harcadığına ehemmiyet vermez.” 48
    “Mü’min rüzgârdan etkilenen ekin gibidir; devamlı belâ içinde olur.
    Münâfık ise, kesilinceye kadar etkilenmeyen çınar ağacına benzer.” 49
    “Kim insanlara, Allah korkusundan daha fazla korku gösterirse, o
    münâfıktır.” 50
    “Kim Allah’ı çok hatırlar ve zikrederse nifaktan uzak olur.” 51
    “Münâfık, iki koyun sürüsü arasında görülen ve bir bu sürüye, bir öbür
    sürüye koşan; hiç birinden olmadığı için birinde duramayan koyuna benzer.”
    “Bir kimse, gaza etmeyerek ve cihada gitmeyi gönlünden geçirmeyerek
    ölürse, bir nevi nifak üzere ölür.” 52
    “İnsanların en şerlisi, şunlara bir yüzle, diğerlerine başka bir yüzle gelen
    iki yüzlüler, münâfıklardır.” 53
    “Mü’min, günahını üzerine düşüverecek bir dağ gibi görür ve günahtan
    böylece korkar. Münâfık ise, günahını burnunun üzerine konmuş
    uçan bir sinek gibi görür.” 54
    “Ümmetim için korktuğum şeylerin en korkuncu Allah’a şirk koşmaktır.
    Dikkat edin, ben, onlar güneşe, aya, puta taparlar demiyorum. Ancak
    onlar, Allah’tan başkası için amel işlerler.” 55
    45 Râmuz el-Ehadis, no: 1104
    46 Râmuz el-Ehadis, no: 1535
    47 Tirmizî Terc. C. 3, no: 2096
    48 Râmuz el-Ehadis, no: 2860
    49 Râmuz el-Ehadis, no: 4817
    50 Râmuz el- Ehadis, no: 5957
    51 Râmuz, no: 5060
    52 Riyâzü's-Sâlihin, II. No: 1346
    53 Seçme Hadisler, Diyanet Y., 101, 102
    54 S. Buhâri, Deavât 4
    55 İbn Mâce, 105
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 21 -
    Münâfıkların Mescid ve Benzeri
    Faâliyet Yerleri Açmaları
    “Bir de (müslümanlara) zarar vermek için, küfür için, mü’minlerin arasına
    ayrılık sokmak için ve daha evvel Allah ve Rasülü ile harb edeni(n
    galip gelmesini iştiyakla) beklemek ve gözetmek için bir (bina yapıp, onu)
    mescid (câmi) edinenler vardır. Allah şahitlik eder ki, onlar şüphesiz yalancıdırlar.
    O mescidin içerisinde hiçbir vakit namaz kılma. İlk gününde
    temeli takva üzerine kurulan mescid, senin, içinde namaz kılmana daha
    lâyıktır.” 56
    Bu âyet-i kerime, münâfıkların, Peygamberimiz (s.a.s.) zamanında
    yaptıkları bir tuzak ve komplodan bahsetmektedir. Bunlar,
    Kuba mescidine, oranın cemaati olan mü’minlere karşı Mescid-i
    Dırar denilen bir mescid inşa etmişlerdi. Bunu, Allah ve Rasülü’nü
    inkâr, Allah ve Rasülü’ne karşı savaşanları bu mescid vesilesiyle
    gözetlemek, kontrol altında tutmak için yapmışlardı. Maksatları
    bu olduğu halde, mescidi güzel bir niyetle mü’minlere takdim
    ediyor görünümündeydiler. Bu mescidi, hayır olsun diye, hasta ve
    fakirlerin namaz kılmaları için inşa ettiklerine dair yemin etmişlerdi.
    Hâlbuki Allah, onların bu yeminlerinde yalancı olduklarına
    şehadet etmektedir. Allah, Peygamberine bu mescidin durumunu
    haber vererek onu yıkmayı ve içinde namaz kılmamasını emretti.
    Görünürde Peygamberimiz zamanında kalmış olan bu olay ve
    binası yıkılmış, çöplük yapılmış olan bu zararlı mescid, münâfıkların
    ve İslâm düşmanlarının kirli emelleri ve entrikaları için çeşitli şekillerde
    ve nice yerlerde günümüzde de yaşamaktadır. Dıştan İslâmî
    görüntü verilmeye çalışılan, içten İslâm’ı yıkmak, tahrif etmek, dejenere
    edip tâğutî düzenlere hizmet ettirmek için bu tip mescid
    veya teşkilatlar her dönemde münâfıklar tarafından devrin şartlarına
    ve ortamlarına uygun şekilde ortaya konulmaktadır.
    Çeşitli kurum ve kuruluş şekilleri, çeşitli kitaplar, çeşitli konferanslar,
    çalışma, ve araştırmalar yapılmaktadır. İsimleri farklı ve
    çeşitleri çok olan bu dırar mescidlerinin açığa çıkarılması, aldatıcı
    tabelalarının tanınması ve bunların gerçek yüzlerinin tesbiti gerekir.
    Peygamberimiz zamanındaki bu Dırar Mescidinin keşfedilip
    ortaya çıkarılması ve tavır alınmasında bizim için büyük ibretler
    vardır. Her zaman ve her yerde böyle Dırar Mescidlerinin, münâfık
    yuvalarının bulunacağı için, Kur’an, münâfıkların bu çirkin tavırlarını
    açıklamakta bu derece kesin ve sert davranıyor. Yüzlerindeki
    maskeyi yırtarak Dırar Mescidinin iç yüzünü bu derece kesin ve
    56 9/Tevbe, 107-108
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    sarih olarak açıklayan âyet-i kerimede bizim için bitmez tükenmez
    örnekler vardır. 57
    Küfür ve Nifak Psikolojisi
    İnsanların davranışlarını incelerken, onların psikolojik yapılarını
    göz önünde bulundurmak gerekir. Çünkü gerek olumlu, gerek
    olumsuz bütün hareketler, bir psikolojik temele dayanır. İnsanlar,
    basit içgüdülerle değil; belli birtakım fikir ve inanç ölçüleri doğrultusunda
    hareket ederler. Doğal insiyak ve refleksler hariç, insanın
    hiçbir hareketi bu çerçeve dışında değildir. İnsanların davranışlarının
    birbirinden farklı olması, dayandıkları dünya görüşlerinin
    farklılığından ileri gelmektedir.
    Âhiretin varlığına inanmayarak hayat yolculuğunu, ölümle biten
    ebedî bir son olarak kabul edenlerle; hayatı bir imtihan sahası,
    ölümü ise bu sınavın neticelenip değerlendirileceği ebedî hayata
    geçiş olarak görenlerin davranışları elbette aynı olmayacaktır.
    Kâfir; bizzat kendi eliyle inşâ ettiği karanlık inkâr zindanı içinde
    ve her türlü metafizik ürperti ile ilgisini kesmiş durumda yaşayan
    zavallı bir mahkûmdur. Ruh ve aklın, sırlar ve gayb âlemine
    açılan bütün pencerelerini tıkadığı için, sahip olduğu ve olabileceği
    her şey bu dünyadan ve onun yanıp sönen fâni lezzetlerinden
    ibarettir. Bu fâni lezzetlere ulaşabildiği oranda dünya onun cenneti,
    erişemediği veya kaybettiği nisbette de cehennemidir. “Dediler
    ki, hayat ancak bizim bu dünya hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi
    ancak zaman helâk eder.”58 Dünya hayatı onlar için biricik gayedir.
    Bütün çabaları bu gayeye biraz daha fazla ulaşabilmektir. Maddeden
    daha değerli bir şey tanımadıkları için en ufak dünyevî bir
    menfaat uğruna sarf etmeyecekleri şey yoktur. Hak, hukuk, günah,
    sevap, cennet, cehennem gibi kavramlardan habersiz veya
    onlara ilgisiz yaşadıkları için fazilet ve fedakârlık gibi insanı yücelten
    yüce değerlerden mahrumdurlar.
    Hayvanlar gibi başıboş ve sorumsuz yaşarlar. “Kâfir olanlara gelince,
    onlar (dünyada sadece) zevk ve sefa ederler. Hayvanların yediği
    gibi yerler. Onların yeri ateştir.”59; “Bırak onları; yesinler, eğlensinler, onları
    emel oyalıya dursun. Sonra bilecekler onlar.”60 Bütün işleri tuvalet
    ile yemek ve yatak odası arasında mekik dokumaktır. Onlar
    için her şey boştur. Mide ve şehvetin dışında, uğrunda mücadele
    57 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, Hikmet Y., c. 7, s. 402
    58 45/Câsiye, 24
    59 47/Muhammed, 12
    60 15/Hicr, 3
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 23 -
    edecekleri hiçbir davaları yoktur. Kemik başında dalaşanlar gibi
    onlar da sadece çıkar ve rantlarının kavgasını yaparlar. Kendilerini
    topyekün maddenin esaretine verdikleri için ruhî ve fikrî
    bir özgürlüğe sahip değillerdir. Maddenin ve hevâlarının âzat
    kabul etmez köleleridir. Ulvî değerler, yüce duygular onları hiç
    ilgilendirmez. Hele din, iman gibi konuları hiç duymak istemezler.
    “Onların kalpleri vardır; bunlarla idrâk etmezler. Gözleri vardır; bunlarla
    (hakikati) görmezler. Kulakları vardır; bunlarla (gerçeği) işitmezler. Onlar
    dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar. Onlar gafillerin
    ta kendileridir.”61; “Kendilerine âyetlerimizi okuyanlara neredeyse saldırıverecek
    olurlar.” 62
    Münâfıklar, kâfirlerin aksine, belirli bir yolun ve istikrarlı bir
    hayatın sahibi olamadıkları için, mevsimlere göre değişik yerlerde
    konaklayan göçebeler misali oradan oraya göçer dururlar. Sadece
    menfaatlerinin sevki ile hareket ettikleri için, samimi olarak bir
    tarafa bağlanamazlar. “Onlar (küfür ile iman arasında) bocalayan bir
    sürü kararsızlardır. Ne mü’minlere, ne de kâfirlere bağlıdırlar.”63 İnanç
    ve hareketlerinde zikzak çizdikleri için şahsiyet bütünlüğünden
    mahrumdurlar. Hiç sevmediği bir rolün, mecburen aktörlüğünü
    yapan kimse gibidirler. İslâm’ı ve müslümanları sevmezler. Hele
    içinde yaşadıkları toplumda İslâm şeriatının hükümlerine tâbi olmayı
    hiç istemezler. Müslüman rolünü tam beceremeseler de zorla
    becermeye çalışırlar. “İstemeye istemeye zekât verirler.”64; “Tembel
    tembel namaza kalkarlar.”65 Fakat yerine göre sözün en yaldızlısını
    konuşurlar; böylece müslümanlara karşı itimat telkin etmeye çalışırlar.
    Perde gerilerinde ise onlar aleyhinde şeytanî planlar ve haince
    komplolar hazırlarlar. İhanetleri ve iç yüzleri meydana çıkacak
    diye de daima şüphe ve korku içinde yaşarlar.
    Mayın tarlasında yürüyen kimsenin tereddüt ve telaşını hissederler.
    Her şeye kulak kabartırlar. “Her gürültüyü kendi aleyhlerine
    zannederler.”66 Onların şüphe, korku ve tereddütlerle dolu olan bu
    çalkantılı kaos hayatı Kur’an’da şöyle anlatılır: “Onların hali (korkulu
    bir sahrada) ateş yakan kimsenin hali gibidir ki; o (ateş), etrafındakileri
    aydınlattığı sırada Allah ışıklarını söndürüp, kendilerini karanlıklar içinde
    bırakıvermiştir.”67 Bakara sûresinin 17-20. âyetlerinde münâfıkların
    hâlet-i rûhiyeleriyle ilgili tablodan anlıyoruz ki; Münâfıklar;
    61 7/A’râf, 179
    62 22/Hacc, 72
    63 4/Nisâ, 143
    64 9/Tevbe, 54
    65 4/Nisâ, 142
    66 63/Münâfıkun, 4
    67 2/Bakara, 17
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    kalpleri dirilten, insanî duyguları yücelten Kur’an âyetleri, müslümanların
    nezih davranışları ve feyizli sohbetleriyle daima karşı
    karşıya bulundukları halde, yine de iç âlemlerindeki inkâr, şüphe,
    vesvese ve kirli duyguların karanlığı içindedirler.
    İçyüzlerini açığa çıkaran, cehennemin şiddetli azabıyla kendilerini
    tehdit eden Kur’an âyetlerini işittikleri zaman, şiddetli gök
    gürültüsü karşısında dehşete düşen kimse gibi âdeta çarpılırlar,
    suçluluk psikolojisi içinde erirler. Buna mukabil, inkâr karanlıklarından
    sıyrılıp iman aydınlığına çıkışın yollarını gösteren âyetler,
    çeşitli deliller, mü’minlerle ilgili ilahî müjdeler ve cennet vaadleri
    karşısında az da olsa kalplerinde bir ürperti, bir ferahlık meydana
    gelir, fakat bir türlü inanamazlar. Nedense inkâr karanlığını yırtamazlar.
    Küfür ve nifak pisliği benliklerine o derece sinmiştir ki;
    alışa geldikleri bu hayatın dışına çıkmak, onlar için bir nevi ölümdür.
    Şehvetlerin, kirli emellerin, âdi menfaatlerin bataklığından
    kurtulmak onlar için sanki intihardır. İşte bu sefil hayatın dışına
    çıkmamak için; kendilerini hakka, hidâyete çağıran seslere karşı
    kulaklarını tıkarlar. Rahmanî ışıklara karşı gözlerini kaparlar; ilahî
    davetin nurundan gözleri kamaşır, âdeta kör olurlar.
    Ama İslâm’ın kendilerine sağlamış olduğu izdivaç, miras, ganimet
    veya bulundukları yerde makam, mevki, koltuk kapmak
    gibi dünyevî menfaatler karşısında ise keyiflerine diyecek yoktur.
    Onları elde edebilmek için koşarlar, çırpınırlar. Göstermelik
    imanlarının zırhına bürünerek herkesten fazla pay elde etmeye
    bakarlar. Ne vakit de cihad, zekât, namaz, oruç vs. gibi tekliflerle
    karşılaşırlarsa, işte o zaman dizlerinin bağı çözülüverir, yerlerinde
    kalakalırlar. Bahane üstüne bahane uydururlar, müslümanları
    kandırmanın bin bir yolunu ararlar. Yalanlar, yeminler, kendilerini
    temize çıkarma gayretleri birbirini takip eder. İşte sahte imanları
    sayesinde elde etmiş oldukları dünyevî menfaatlerin karşılığını,
    daha ölmeden önce korku ve zillet içinde böylece ödemiş olurlar.
    Karanlıkların, gök gürültülerinin, şimşeklerin o ürpertici atmosferinde
    yaşamak ne kadar fecidir. Her an ölmek... Her an dirilmek...
    Ne imanın engin ve ebedî saadeti, ne de mutlak küfrün ölü
    veya felçli bir uzvun duygusuzluğu içindeki donmuş ve taşlaşmış
    hayatı... İkisi arasında daima bocalayıp durmak... Kendine mahsus
    bir barınaktan mahrum olup, onun bunun yanında sığıntı hayatı;
    iğreti, sahte, taklitten ibaret bir yaşayış... Zillet ve meskenet
    içinde her an suçüstü yakalanmanın, maskesinin düşüp foyasının
    meydana çıkacağı endişesinin, koğulmanın, her an açıkta kalmanın
    ıstırabını duymak... İşte münâfık hayatı!.. 68
    68 Ali Rıza Temel, İslâm Dâvâsı ve Münâfıklar, Bahar Y., s. 9 ve devamı
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 25 -
    Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları
    Münâfıklar, her ne kadar mü’min sıfatını taşımıyorlarsa da,
    insanların gözünde kesin kâfir sıfatını da taşımazlar. İç dünyalarındaki
    dalgalanma, bazen iman yönüne, bazen de küfür yönüne
    yelken açar. Tabii ki durum, Allah katında münafığın küfür safında
    olduğu gerçeğini değiştirmez. Yalnız toplum içinde, kalplerindekini
    sakladıkları için müslümanmış gibi muâmele görürler. Bu
    durum, eylem olarak fesat, anarşi, terör çıkarmadan oturdukları
    zaman için geçerlidir. Fesat çıkarmaya, toplumun huzurunu bozmaya
    yönelik hareketlere giriştikleri anda onlara gereken ceza
    verilir.
    Her ne kadar sessizce oturdukları zaman onlara müslüman
    muâmelesi yapmak gerekirse de, bu onlarla dost olmayı, velâyet
    bağlarını gerektirmez. Onlardan her zaman sakınmak, temkinli
    olmak müslümanların yararınadır. Onların getirdikleri haberlere
    araştırmadan inanmamak gerekir. Yoksa toplumu ifsad edici sonuçlar
    ortaya çıkabilir. “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münâfıklarla cihad
    et, onlara sert davran. Onların barınakları cehennemdir. Ne kötü yer!”69;
    “Ey Peygamber, Allah’tan sakın, kâfirlere ve münâfıklara itaat etme!”70;
    “Kâfirlere ve münâfıklara itaat etme, eziyetlerine aldırma. Allah’a tevekkül
    et, vekil olarak Allah yeter.” 71
    Münâfıkların Cezası
    “Şüphesiz ki münâfıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar.
    Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın.”72; “Ey Peygamber, kâfirlerle ve
    münâfıklarla cihad et, onlara sert davran. Onların barınakları cehennemdir.
    Ne kötü yer!” 73 Kur’ân-ı Kerim’de münâfıkların cezâlarıyla ilgili
    yeterli derecede bilgi verilir.
    Günümüzde Münâfık
    Münâfıklığın İslâmî bir toplumun oluşumu ile ortaya çıktığına
    göre, günümüzde de İslâm egemenliği altında yaşamadığımız
    düşünüldüğünde, münâfıklar bugün de var mıdır? Bunları hangi
    ölçüye göre tespit edeceğiz?
    İçinde yaşadığımız dünya, İslâmî kurallar üzerinde ayakta durmuyor.
    Zâlimlerin, sömürücülerin ve aldatıcıların tahakkümü ve
    zorbalığı ile câhillerin ifsâd ettiği dünyamızda buna dur diyecek
    69 9/Tevbe, 73; 66/Tahrim,
    70 33/Ahzâb, 1
    71 33/Ahzâb, 48
    72 4/Nisâ, 145
    73 9/Tevbe, 73; Tahrim, 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    bir etkin İslâmî toplum da mevcut değil. Fakat Kur’an’da ve sünnette
    tanıtılan nifak özelliklerine sahip münâfık karakterli insanların
    oldukça fazla olduğunu görmemek için çok cahil veya kör
    olmak gerekiyor. Münâfıkların, İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde
    de bulunmasının sebebi, toplumların geleneksel de olsa, arı duru
    ve tevhide dayalı olmasa da bir İslâmî kültüre sahip olmaları, birtakım
    normlar oluşturmuş ve bu toplum içinde insanların bunlara
    uymak zorunda kalışı münâfık tavırları ortaya çıkarır. Örneğin
    oruç yemenin çok ayıp sayıldığı Anadolu’nun bazı bölgelerinde
    oruç tutmayan ve gönlünde oruca bir saygısı olmayan kimseler
    bile oruç tutuyor görünürler. İslâm’a saygılı ve dinî duyguları
    güçlü olan kitlelerin oylarını alabilmek için seçim dönemlerinde
    camilere giden, namaz kılan, ezan okunurken konuşmasını kesip
    dinleyen, konuşmalarında Allah’ın adını sıkça anan politikacılar,
    seçildikten sonra başörtü düşmanlığı, laikliğin savunuculuğunu
    yapıyorlarsa, Allah’ın indirmediği yasalara ses çıkarmıyorlar, hatta
    kendileri böyle yasalar çıkarıyor ve tâğutun hükümleriyle hükmediyorlarsa...
    münâfıkları çok uzaklarda, sadece Medine’lerde aramamak
    gerekiyor.
    Münâfıklığın karakteristik özelliği, iki yüzlülüktür. Günümüz
    tabiriyle çifte standartlıktır. Müslüman müşterileri çekebilmek için
    İslâmî kıyafetlere bürünen tezgâhtarlar bulundurup, ölçü ve tartıda
    adaleti gözetmeyen, insanları sömürmek için her yolu meşru
    gören, yalan söyleyen, aldatan tüccar ve esnaflar her tarafta boy
    atarken, münâfıkları uzayda mı aramak gerekiyor? Müslümanlarla
    birlikte olduğu zaman İslâmcı kesilen, onlardan ayrıldığında
    İslâm dışı hayat sürenlerle bir araya gelince, müslümanların arkasından
    konuşan, onların taklidini yaparak eğlenen ve onları karalayan
    kimselerin münâfık olma ihtimali büyüktür. Müslümanların
    dikkatle sakınmaları gereken münâfıkların başında İslâmî grupların,
    cemaatlerin içine sızan ajan-provakatör münâfıklar gelir. Bunlar,
    müslümanların arasını açmak, onları birbirine düşman ederek
    güçlenmelerini ve tehdit unsuru olmalarını önlemek için çalışırlar.
    Müslüman cemaatlerin birbiri aleyhinde asılsız yalanlar ve iftiralar
    üretirler.
    Müslüman, münâfıklık özelliklerini bilmeli, bu tür özellikleri
    taşımaktan şiddetle kaçınmalı ve bu tür özellikleri taşıyan
    kimselerle dostuk ve velâyet bağı kurmamalıdır. Yoksa zamanla
    onun davranışlarında da aynı tür özellikleri görmek kaçınılmazdır.
    İnsanı nifaka, münâfıklığa sevk eden şey dünyevî menfaatler
    ve şeytanî telkinlerdir. Dünyanın gelip geçici, âhiretin ise kaçınılmaz
    son olduğunu aklından çıkarmayan müslümanlar şeytanın
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 27 -
    etkisinden kolay sıyrılarak nifaktan uzak durabilirler. Ama dünyayı
    Allah’tan çok seven, âhireti aklına getirmeyen kimseler, Allah’a
    ve âhiret gününe iman ettiklerini söyleseler bile bu onlara bir fayda
    sağlamaz. “İnsanlardan bazıları Allah’a ve âhiret gününe iman ettiklerin
    söylerler; oysa onlar mü’min değillerdir. Onlar, Allah’ı ve mü’minleri
    aldatmaya uğraşırlar; fakat kendilerinden başkalarını aldatamazlar da farkında
    olmazlar.” 74
    İslâm ile küfür arasındaki mücadele kıyâmete kadar devam
    edecektir. Kâfirlerin verdikleri mücadele yöntemlerinden biri de
    nifaktır. İslâm itikadını içten yıkıp, ümmeti birbirine düşürerek
    parçalamak için, müslümanların arasına satılık uşaklar vasıtasıyla
    girerek faaliyet gösterirler. Bu nifak hareketleri, asr-ı saâdetten
    günümüze kadar devam edegelmiştir. Kur’an ve hadisler, her
    dönemde görülecek bu fitneci tavırları, komplo ve ifsad hareketlerini
    uzun uzun üzerinde durarak mü’minlere haber veriyor.
    Münâfıkların şeytanî oyun ve hileleri için mü’minler uyarılarak,
    onlara karşı uyanık olmaya çağrılıyor.
    Bir kimsenin münâfıklığına kesin olarak hükmetmemiz her zaman
    mümkün olmamakla beraber, nifak alâmetlerini taşıyan kimselere
    saygı ve sevgi göstermek, onları sırdaş ve dost kabul etmek
    câiz değildir. Onlara liderlik, yöneticilik gibi görevler vermemiz,
    kurda kuzuyu teslim etmekten daha az bir tehlike değildir. Onlara
    toplum içinde şahsî itibar sahibi olmalarına zemin hazırlayacak
    ilgi ve teveccühden kaçınmak şarttır. İzzet, şeref ve itibar sadece
    Allah’a, Rasülü’ne ve mü’minlere ait olduğu halde; münâfıkların
    kof ve yaldızlı varlıkları önünde küçülüp onları efendi, sayın denilecek
    saygın mevkie getirenler, onları sevenler, beraber olanlar o
    zümreye dâhil olanlardır. Kişi sevdiği ile beraberdir.
    Tavuklara, özgürce kümeslerini seçme hakkı verilen tilkilerin
    rejimi diyebileceğimiz demokrasi yönetimlerinde, kitleleri avlamak
    için münâfıklar tarafından kurulmuş sihirbaz göz boyamaları
    ve soytarı sahneleri iletişim kolaylıklarıyla her tarafa etki edebilmektedir.
    Özellikle seçim zamanlarında veya iş başındaki aktörlerce
    sürekli olarak zavallı kitleler kolayca avlanmakta, oyunlarla,
    hilelerle toplum uyuşturulmaktadır. Münâfıkların tek korkuları,
    maskelerinin düşmesi ve hileli oyunun iç yüzünün anlaşılmasıdır.
    Bunun için de gerektiğinde ve gerektiği kadar, toplumun inançlarını
    savunur gözükmekte ve müslüman rolüne girmeğe çalışmaktadırlar.
    Politika, günümüzde nifakın en etkin alanlarından
    biridir. Düzen de her zaman açık bir şekilde putçu değildir; bazen
    74 2/Bakara, 8-9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    cahil kitleyi kandırabilmek için gerektiğinde münâfıkça tavırlara
    girebilmektedir. Zaman zaman sahnelenen İslâmizasyon oyunları,
    verilen tavizler, nifak düzenlerinin sırıtan maskeleridir. Her biri
    başarılı birer aktör olan münâfıkların, bazı cemaatleri bile cezbeden
    bu İslâmcılık oyunu, cahil müslümanları yanıltmaktadır. Bu
    oyunlar, diğer taraftan da İslâm adına girişilen her türlü samimi ve
    ciddî çalışmaları baltalamakta; dâvânın kara sevdalıları ve gerçek
    temsilcileri, aldatılan çoğunluğun uyarılması için alternatif oluşturamamakla
    suçlanmaktadır.
    “Mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz.” Müslümanlar, üç buçuk
    münafığın oyuncağı olmaya devam eden körler ve avanaklar topluluğu
    değildir. İzzet ve itibarımıza tekrar kavuşabilmek için, bu
    dâvânın en sinsi ve en tehlikeli düşmanları olan münâfıkları tanımak
    ve onların oyununu bozmak zorundayız. Müslümanların
    hâlâ birtakım canbazlık ve sahteliklere kanıp şeytanların oyuncağı
    olmağa hakkı yoktur. Her şeyden evvel müslüman, ferâset sahibidir.
    Herkesin ve her şeyin yerini en hassas şekilde tayin eden bu
    manevî sezgi gücüne, yani ferâset ve basirete erdirecek Kur’an’a
    sarılmalıyız.
    Münâfıkların Kalpleri Hastadır
    “Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah onların hastalıklarını daha
    da arttırmıştır...” 75
    Kalbi bozuk olan münâfıklar, Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e
    ve mü’minlere çeşitli lutuflarını gördükçe, İslâm’ın adım adım
    tamamlanarak yerleştiğini
    müşâhede ettikçe haset ve kinleri artmakta,
    bu da bozuk kalplerini daha bozuk hale getirmektedir.
    Ruh ve beden sağlığı bakımından kalp çok önemli bir organdır;
    o
    sağlıklı olunca bütün vücut sağlıklı olur. Kur’an dilinde kalp daha
    ziyade vicdan, iman ve ahlâkın merkezî mânâsında kullanılmaktadır.
    Münâfıklık, ikiyüzlülük
    bir ahlâksızlıktır; vicdanda, ahlâk merkezinde
    mevcut bir bozukluğun acı meyvesidir, nifak devam ettikçe
    bozukluk da nicelik ve nitelik yönünden artarak devam eder. 76
    Meraz/Hastalık
    Hastalık, sağlık ve sıhhatin az veya çok, geçici veya kalıcı olarak
    bozulması, kaybolması demektir. Arapça’da hastalık karşılığı
    olarak “meraz” kelimesi kullanılır. “Meraz”, bedensel hastalıklar
    için kullanıldığı gibi, Kur’an’da çoğunlukla mecaz olarak mânevî
    75 2/Bakara, 10
    76 Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Heyet, DİB Y., c. 1, s. 26
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 29 -
    hastalık için kullanılır. Haktan, doğruluktan ve güzel ahlâktan ayrılma,
    nifak (ikiyüzlülük), hased (kıskançlık), şehvet (aşırı şehvânî/
    hayvanî duygular ve meyiller), fücur (günah ve zinâ arzusu şeklinde
    ahlâksızlığa) niyetlenme gibi nefsî hastalıklar için kullanılır.
    Kalbin Meraz Hali: Meraz, insanın, sıhhat ve itidalden ayrılmış
    olduğu hali ifade eden bir durumdur.77 Cismanî anlamda kullanıldığı
    gibi mânevî anlamda da kullanılır. Cismanî açıdan meraz
    (hastalık), bedene sonradan ârız olan ve dengeyi bozan bir haldir.
    Mânevî yönden ise meraz, kalbin, dinin gerçeklerini idrâk kabiliyetinin
    zaafa düşmesini’78 belirten bir durumdur.
    Günahların kalpte açtığı manevî yaralar, Kur’ân-ı Kerim’de
    -gerek faziletlerin elde edilmesine engel olmaları yönüyle, gerekse
    uhrevî hayatın kazanılmasına engel teşkil etmeleri cihetiyle
    hastalıklara benzetilmiştir.
    Tabatabaî, Kur’ân örfündeki kalp hastalığını, Allah’a ve onun
    âyetlerine taalluk eden meselelerde, insan idrâkine ârız olan şek,
    şüphe ve kalbin dinî inanca sarılmadaki gevşekliği79 olarak tanımlar.
    İbn Ebi’l-İzz ise, Kur’ân’da söz konusu edilen merazı,80 şüphe
    ve şehvet marazı olmak üzere iki grupta toplar.81
    İnsanın idrâk, hitap ve hakikat yanını ifade eden ve hükemânın
    da nefs-i nâtıka dediği Rabbânî bir latife olan kalp,82 Allah’ı tanıyıp
    sevme ve O’na şükranda bulunmak için yaratılmıştır. Nitekim
    bazı dinamikleriyle kalp, bir âyette dikkatlerimize şöyle arzedilir:
    “...Şükür (ve şükrânınızı) izhar edesiniz diye Allah size görme, işitme ve
    akletme güçleri (ef’ide) vermiştir.” 83
    Demek ki insanın maddî-mânevî her bir uzvu, belli bir iş için
    yaratılmıştır. Yaratıldığı işi yapmıyorsa hastadır. Aynen öyle, kalp
    de vazifesini yapmıyorsa hasta demektir.84 Kur’ân Yüce Yaratıcı’ya
    teveccüh ve şükür için yaratılmış bulunan kalbin, bu görevlerini
    yerine getirememesine sebep olan marazı (hastalığı), Kur’an,
    77 el-İsfehanî, el-Müfredat, s. 707; İbn Kayyım el-Cevziyye, Şifau'l-Alil, s. 171
    78 el-Merağî, Tefsiru'l-Merağî, I, 51
    79 et-Tabatabai, Muhammed Huseyn, el-Mizan fi Tefsiri'1-Kur'ân,
    Müessesetü'l-Âlemî, Beyrut, 1973, V, 378; Keza Bk. Elmalılı Hamdi Yazır,
    Hak Dini Kur'ân Dili, 1, 227, 230
    80 Bk. 2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/
    Nûr, 50; 33/Ahzâb, 12, 32; 47/Muharnmed, 20, 29; 63/Münâfikun, 3
    81 İbn Ebi'1-İzz, Şerhu Akideti't-Tahaviyye, Müessesetü'r-Risale, Beyrut,
    1984, II, 360. Keza Bk. İbn Kayyım el-Cevziyye, Şifau'l-Alîl, 8, 171
    82 el-Cürcani, et-Ta'rifât, s. 178
    83 16/Nahl, 78
    84 el-Gazalî, İhya, III, 80
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    izahını yaptığımız bu âyette ele almaktadır: “Onların kalplerinde
    hastalık vardır. Allah onların hastalıklarını daha da artırmıştır...” 85
    Bu âyette söz konusu edilen insanlar, niyet planında kötülüklerle
    içli-dışlı olanlar ve de bununla kalmayıp fırsat buldukça bu
    kötü niyetlerini gerçekleştirmeye çalışanlardır. Sebeplerin artışıyla
    neticenin katlanması demek olan bu durum, tam bir fâsit dairedir
    (kısırdöngüdür). Yani bir türlü kalpten sökülüp atılamayan, hatta
    sökülüp atılması dahi düşünülmeyen kötü niyetler, başka kötü niyetleri
    doğurmuş, bu kötü niyetler üzerine yapılan ameller, yeni
    kötü ameller doğurmuş ve netice itibariyle böyle bir fâsit daire
    içinde kalmışlardır. 86
    “Allah, onların kalplerindeki hastalığı artırmıştır” şeklindeki ifadeye
    gelince bu, olayın Allah’a bakan yönüyle ilgili olup kulun niyet ve
    tavırlarına bağlı olarak kalpteki marazın yaratılma açısından O’na
    ait olduğunu göstermektedir.
    Her bir hatadan başka bir hataya, her bir günahtan daha büyük
    bir günaha, -hatta mâsiyetlerin en büyüğü olan küfre- değişik
    yollar bulunması itibariyle, başlangıçta kalpte küçük bir
    sapma olarak beliren marazın, nihayetinde katı bir inkârla noktalanması
    imkânsız değildir. Bir diğer ifadeyle, mânen hastalanan
    kalbin, bir gün fonksiyonunu icrâ edemez hale gelip bütünüyle
    körelmesi mümkündür. İnsan için asıl körlüğün ifadesi olan bu
    durum Kur’ân’da sıklıkla ifade edilir. Söz gelimi, kalbi kararmışlardan,
    münâfıklardan şöyle söz edilir: “Görürsün sana bakıyorlar
    (yenzurûne), ama görmüyorlar (lâ yubsirûne).” 87
    Marazlı kalplerin bir mânâ etrafında birleşmeleri de, mümkün
    değildir. Çünkü vahdetin en emin yolu olan tevhidi kabullenmeyerek
    kaosa düşmüşlerdir; artık birleşemezler. Onların birlik ve beraberliği
    ancak dışta, yani bedenî ve maddî planda olabilir: “Sen
    onları toplu, bir sanırsın; oysa ki onların kalpleri parça parçadır.” 88
    Özetle ifade edecek olursak, mânevî yönden başlangıçta
    her kalp sıhhatlidir. Ancak dikkat edilmediği durumda kalbin de
    hastalanması
    mukadderdir. Zira onun da -kasvetten küfre, ucbdan
    kibre, tûl-i emelden hırsa, şehvetten gaflete kadar- hastalanmasına
    sebep olabilecek pek çok düşmanı vardır. Bu itibarla ona
    mânevî karantina
    şartları hazırlamak, sahibi için son derece önem
    arzeden bir husus olmaktadır. 89
    85 2/Bakara, 10
    86 Abdulfettah Şahin, Kur'an'dan İdrâke Yansıyanlar, Feza Y., İst. 2000, I, 37
    87 7/A'râf, 198
    88 59/Haşr, 14
    89 Yener Öztürk, Kur’an’da Kalp ve Mühürlenmesi, Işık Y., 107-111
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 31 -
    “Münâfıklardaki bu hileciliğin ve bu şuursuzluğun sebebi nedir?”
    denilirse, onların kalplerinde, yani ruhanî kalplerinde hiç
    görülmedik yok edici bir manevî ve ahlâkî hastalık vardır. Maraz
    (hastalık), bedeni sağlam alışkanlığından döndürüp dengesini bozan
    ve görevini istenilen şekilde yapmamasına sebep olan bir aksama
    durumudur. Fakat maddî şeylerde kullanıldığı gibi, manevi
    hususlarda da kullanılır. Sıhhat esas, hastalık ârızîdir, ikinci derecedir.
    İlk yaratılışta kalp sağlamdır. Fakat bunlar kalbin sıhhatini
    muhafaza etmeye bakmamışlar, kalplerinde büyük bir hastalığa
    mübtela olmuşlardır. Burada “maraz” kelimesindeki tenvin, korkutmak
    içindir. Demek korkunç bir hastalık var. Bütün ahlâksızlığın
    başlangıcı olan büyük bir hastalık var. İdrak ve irâdenin âfeti olan
    bir hastalık var. Bu hastalık, inançsızlık hastalığı, şek, şüphe, kuşku
    hastalığı, özetle şüphe ve nifak hastalığıdır. Bunlar bütün kötü
    niyetlerin başıdır. Buna yakalanan kimse, hak tanımaz, Allah’tan
    şüphe eder, Allah’ın emrinden şüphe eder. Allah’ın “onda şüphe
    yoktur.”90 buyurduğu kitabından şüphe eder. Allah’ın peygamberinden
    şüphe eder. Allah’ın hâlis mü’min kullarından ve onların
    doğru olan fiil ve hareketlerinden şüphe eder. Her şeyden şüphe
    eder, hatta kendinden şüphe eder. Bilginin kıymeti kalmamıştır.
    Fakat benlik, şuurundan da hiç çıkmaz. Onun gözüne hak ve hakikat
    kendinden ibaret görünür. Bakar ki kendisi şek ve şüphe ile
    doludur. Kendine benzeterek hükmeder. Herkesi ve her şeyi şüpheli
    görür. Yerler, gökler, ağaçlar, taşlar, hayvanlar, insanlar, Allah,
    Peygamber, hep onu aldatıyor zanneder. Kötü zan ile dolar. Her
    şeyden kuşkulanır. Fakat bütün fiil ve hareketiyle yine kendisine
    karşı kendisini yalanlar. Zevkine, keyfine, şehvetlerine o kadar tutkundur
    ki, onlardan hiç şüphe etmez. “Acaba bunların aslı var mıdır,
    bunun sonu ne olacaktır?” demez. Hepsine atılır, sarılır. Onun
    için hak ve hayır hiç, zevk her şeydir ve her şey kendisidir. Onu,
    ilmî şüphe içinde benlik derdi, kibir, mevki hırsı, baş olma sevdası
    sarmıştır. Bunun için imansızken, kendini imanlıyım zanneder. Aldatmayı,
    hile yapmayı, entrika çevirmeyi üstünlük ve başarı sayar.
    Mü’minle mü’min, kâfirle kâfir görünür. Bütün bunları ne zorunlulukla
    yaptığını düşünmez. Böyle yapması, bütün uğraştığı bu
    şeylerin kendisinden başka bir varlıktan yansıyan bir baskı olduğunu
    fark etmez. Böyle hile ve düşmanlık yerine bir temelli sevgi
    kurmak için samimi olmaya çalışmanın kendisi için de daha kârlı
    olduğunu anlamaz. Bunlar dünya nimetlerine gömülseler, yine iğneli
    beşikte gibi yaşarlar. Şüphe ve ara bozma hastalığı böyle can
    sıkıcı bir şeydir. O münâfıkların kalplerinde işte bu hastalık vardır.
    Ve her hastalık, huy ve tabiat olmadıkça tedavisi mümkündür.
    90 2/Bakara, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    Bunlar ise bu hastalığı tedavi etmek için gelmiş olan hak dine sarılmazlar
    da ondan da kuşkulanırlar.
    Bunun üzerine Allah Teâlâ bunların hastalığını arttırmıştır.
    Şöyle ki: Allah Teâlâ bir peygamber göndermiş ve ona “kendisinde
    şüphe olmayan” bir kitap indirmiş ve onu doğup büyüdüğü
    Mekke’de bırakmayıp bütün dünyaya, kıyâmete kadar nur saçmak
    için buraya, onların bulundukları yere getirmiş ve insanlar yavaş
    yavaş ona iman ederek büyük bir topluluk kurmaya başlamışlar,
    eğriliği kaldırıp doğruluğu yayıyorlar, doğru yoldan başka bir şey
    istemiyorlar, kuvvetlilerin zayıfları ezmesine imkan vermiyorlar,
    hak denildi mi, hatır gönül tanımıyorlar, herkesi eşit tutuyorlar;
    zor kullanmakla insanlardan faydalanmak yasak, dalavere yasak,
    rüşvet ve adam kayırma yasak, fuhuş ve ahlâksızlık yasak, özetle
    her kötülük ve çirkinlik yasak. Bunlardan başka vazifeler, görevler,
    mücâhedeler, intizamlı şekillerde muntazam vakitlerde çalışmalar,
    uğraşmalar, özetle her türlü güzellik ve hayırlar var. Aç kal,
    sabreyle fazilet saç; tok ol, şükret, yine fazilet saç. Putlara tapma,
    zevkine esir olma, Allah’tan başka tapılan bir şey tanıma ve ancak
    ondan yardım iste. Bu olur mu? Bu hal ile Abdullah b. Übeyy
    b. Selûl gibilerin hükümdarlığına nasıl imkân kalır? Sadece para
    kazanma hırsına kapılanların ticareti nasıl döner? Allah’ın verdiği
    söz, yapacağı bu muydu? “Bu tedavi değil, bir tuzaktır.” diyorlar.
    Artık o hastalık, Allah katından bunların kalplerine basılıyor. İkinci
    bir huy oluyor da gittikçe artıyor. Onlar da bu yüzden Allah’a ve
    mü’minlere hilekârlık yapmaya başlıyorlar.
    Maraz (hastalık), bedenin sağlam alışkanlığından sapması ve
    görevini istenilen şekilde yapamamasına sebep olan aksaklık durumudur
    ki, buna “illet=dert” de denilir. Demek ki şüphe, imansızlık,
    inançsızlık da insanda asıl değil, ikinci derecede bir şeydir.
    Ve hastalığa mahsus bir durumdur. Her çocuk doğarken iman ve
    itikad fıtratıyla/yaratılışıyla doğar, şüphe nedir tanımaz. Bunun
    için Hak inancı, Allah’a inanmak fıtrîdir. Bu esas yaratılış, insana
    ileride şüpheye düşmesi için değil, şüpheleri atması, doğru yolu
    bulması ve geliştirme yoluyla da imanı huy edinmesi için verilmiştir.
    Şu halde kalplerinde bu hastalık zorlayıcı değildir. Bunu yapan,
    tecrübe güzergâhında nefislerin sağlam yaratılışı gözetmemesi,
    kalbin sağlığını korumaması, ahlâkî hastalıkları tedavi etmemesi,
    özetle zevk duygusuna çok düşmesi ve her şeyde kendini ve
    kendi zevkini görmek istemesidir. Bazı insanlar tecrübe ile bunu
    tamamen bulamayınca, hatalar ve isabetsizlikler vâki olduğunu
    görünce, kendisinin “hakkın kendisi” olmadığını takdir ve kendinden
    önce hakka iman edecek yerde, ilk yaratılışta aldandığını
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 33 -
    söylemeye ve her şeyden şüphe etmeye başlar. Ve bu şüphe ile
    mücadele ederek hakkı görmeye ve vücut cereyanının, kendisinin
    değil, Hak Teâlâ’nın hükmünde bulunduğunu teslime ve kendisinin
    Allah için bir kulluk görevine mahkûm olduğunu itiraf etmeye
    benlik sevdası ve irâde zayıflığı engel olur da, şek ve şüpheyi esas
    kabul eder. Ve bu şekilde ancak şüpheye inanır ve şüphe kendisi
    için hem huy ve hem gaye olur. Ve hayır adına da herkese onu
    tavsiye eder, bu yönüyle Reybiyyûn (şüpheciler) ve Sofestaiye (safsatacılar)
    bile bir inanışın esiridirler: Şüpheye inanmak. Bu inançta
    sâbit bir “ben” yoktur. Çelişme yığını olan bir akıcı fikir, bir (ben)
    hayali vardır. Yani hiç gizlenmek istemeyen bir “benlik” dâvâsı,
    bencillik, hodgâmlık (kendini beğenmişlik) vardır.
    Fakat onlar, bu hastalık ile ve bu hastalığın artmasıyla kalmayacak,
    onlar için ahirette ve hatta dünyada pek elem verici, gayet
    acı bir azap da vardır. Bu azap, özellikle yalan söylemeleri veya
    doğruyu yalan saymaları sebebiyledir. Bunlar, devamlı yalan söylerler,
    imanları yokken “imanımız var” dedikleri gibi, eğriyi doğru,
    doğruyu eğri gösterirler. Azaplarına sebep de özellikle budur.
    Çünkü yalan, önce dünyada büyük bir vicdan azabına sebeptir.
    Yalancılar, su üstünde bir yonga gibi çalkalanır ve her an bir iğneli
    beşikte yatıyor gibi yaşar. Gerçi dünyada bu da bir alışkanlık olur
    ve o azap git gide bir çeşit tatlılığa döner, onu -âdeta- kaşındırır.
    Bununla beraber bu kaşınmanın tadı bir uyuz hastalığının kaşıntıları
    gibi kanatan, boğucu elemlerle karışık bir taddır. Fakat bunun
    ve bu yalan alışkanlığının âhiretteki azâbı büsbütün dehşet vericidir.
    Çünkü yalan söyleye söyleye kalp, devamlı yalancı intibâlarla
    kaplanır. Ruh artık bununla gelişir. Ruhî hayat bir evham (kuruntular)
    âlemi, bir batıllık sahası olur kalır. Hak nuru oraya, ara sıra
    yanar döner bir yıldız böceği halinde görünen bir fener gibi gelir.
    Artık o kalp ve onun gözleri, kulakları fayda ve zararı, hayır ve
    şerri seçemez olur. Kâr der, zarara koşar; iyilik der, şerre koşar;
    bahçeyi ateş görür kaçar, ateşi cennet sanır atılır. Derken Hakk’ın
    rahmeti ile arasına kalın bir sur çekilir ve fakat bu surun ara sıra
    açılır bir kapısı bulunur, o açılırsa Hak nuru rahmet ve saadet oradan
    ara sıra imrenmek için görünür ve kapanır.
    “Mü’minlerle onların (münâfıkların) arasına bir duvar çekilir ki, onun
    bir kapısı vardır; içerisi rahmet, dış tarafı ise azaptır.”91 âyeti gereğince
    nihayet bir kapanır, bir daha açılmaz olur. Onlar bâtılın karanlığı
    içinde sonsuzluğa kadar hasretle yanarlar, sönmek bilmez kara
    bir ateş ile yanarlar. Bu âyette “Allah onların hastalığını artırmıştır.”
    buyrulduğu gibi, diğer bir âyette de “Kalplerinde (şüphe ve nifak)
    91 57/Hadid, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    hastalığı bulunanların ise, (indirilen sûre), inkârları yüzünden murdarlıklarına
    murdarlık katar ve onlar kâfir olarak ölüp giderler.”92 buyrulmuştur
    ki, hastalık ile pisliğin ilişkileri de açıktır ve bütün bunlar İlâhî kanunlardır.
    İman eden kazanır, etmeyen de yanar, yakılır. 93
    İnsanda maddî kalp bir tane olmasına rağmen mânevî kalp
    türlü türlüdür. Bunlardan biri de “hasta kalp” ya da “içinde hastalık
    olan kalp”tir. Nefis tarafından
    işgal edilmiş kalp bu adı alır.
    İnsanın iç âleminde akıl ile nefis, kalp ülkesinde savaşmaktadır.
    Kalbin siyasî erki nefsin eline geçince, kalpteki bütün
    güçlerin
    hastalanması mukadder olur. Nefisten, iki yüzlülük, aldatma ve
    yalan gibi hastalıklı davranış virüsleri kalbe sızınca, gönül hastalanır.
    Hasta kalp hangi davranış bozukluklarına sebep olur?
    1. Hastalık derecesinde insana korku getirir: “Kalplerinde hastalık
    bulunanların; ‘başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz’
    diyerek
    onların arasına koşuştuklarını görürsün.” 94
    Hasta gönle sahip olanlar korkaklık psikolojisine bürünürler;
    yapmamaları
    gereken davranışları sergilerler. İnkârcıların düşmanlıklarından
    korktukları
    için, onlarla dost olmanın çarelerini
    ararlar. Kendilerine, toplumlarına ve düşmanlarına karşı ikiyüzlü
    bir tavır içinde olurlar.
    2. Değerlendirmelerinde hata yaparlar: “O zaman münâfıklarla,
    kalplerinde hastalık bulunanlar: ‘Bunları, dinleri aldatmış’ diyorlardı.
    Hâlbuki kim Allah’a dayanırsa, bilsin ki Allah mutlak gâliptir, hikmet
    sahibidir.”95 Müslümanlara bakıp, dinlerinin onları aldattığını söyleyecek
    kadar yanlış değerlendirme yapmak, münâfıklık alâmetidir.
    3. Haktan uzaktırlar: “Kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar
    için, şeytanın attığı şeyi bir deneme yapsın. Zâlimler, haktan uzak
    bir ayrılık içindedirler.”96 Kalbi hasta olanlar, Rahmanî olan mesajla,
    şeytanın iğvâsını (vesvesesini) ayıramaz ve bunun neticesinde haktan
    uzakta kalırlar. Hastalık, insanla hakikat
    arasında bir mesafe
    oluşturur. Hasta kalpli insanlar, haktan o kadar uzağa düşerler ki,
    ona uzanma imkânları kalmaz.
    92 9/Tevbe, 125
    93 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Zaman Y., Bakara, 10. âyetin
    tefsiri.
    94 5/Mâide, 52
    95 8/Enfâl, 49
    96 22/Hacc, 53
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 35 -
    4. Cinsel sapıklıkları vardır. Aklın nefis üzerindeki kontrolü ortadan
    kalkınca, cinsel arzular öne çıkmaktadır.
    Öne çıkan cinsel
    arzular, insan davranışlarını etki altına alır ve erkek kadını
    sadece
    bir seks âleti olarak görmeye başlar. Bu tip istismarın sınırı yoktur.
    Yüce
    Allah, bu sınırsızlığı anlatarak dikkat edilmesinin önemine
    işaret etmektedir: “Ey Peygamber hanımları! Eğer korunmak istiyorsanız
    çekici bir edâ ile konuşmayın;
    sonra kalbinde hastalık bulunan kimse,
    size karşı niyetini bozar. Doğru/güzel söz söyleyin.”97 Yüce Allah bu
    âyette, kalp hastalığının tanımını yapmakta, insan davranışlarına
    olan etkisini belirtmekte ve kalbi hasta olan insandan korunmanın
    zorunluluğuna dikkat çekmektedir.
    Yüce Allah hasta olan kalbin hastalığını depreştirecek hareketi
    tasvip etmemektedir.
    Âyeti başka bir açıdan ele alınca şu gerçeği
    de yakalamamız mümkündür: Kalp hastalığına dönüşen cinsel içgüdünün
    tedavisi çok zordur; bu hastalığın etkisinde kalanların
    ondan sakınması en doğru yoldur. Kalp hastalığı denecek kadar
    yozlaşmış bir cinsel içgüdü sınır tanımaz.
    5. Yapılan bir işten netice çıkartamazlar. Kalbinde hastalık
    olanların anlayış ve değerlendirme kapasiteleri kıttır. Bu hastalık,
    aklın meselelere sonuç çıkartacak bir şekilde yaklaşmasını önler.
    Meselelerin sadece zâhirini görür, iç yüzünden haberi olmaz ve
    onlar dünyadaki olayların sadece zâhiri ile ilgilenirler; bilgileri yüzeyseldir:
    “Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise,
    onlar tamamen gafildirler.” 98
    Meselenin iç yüzüne inmek, özünü anlamak ve ondan neyin
    kastedildiğini bilmek, hastalıklardan uzak bir kalp ister: “Kalplerinde
    hastalık olanlarla kâfirler, ‘Allah bu misalle ne demek istemiştir’ desinler.”
    99
    Kalplerinde hastalık olanların anlayış kanalları gerçekten başka
    yönlere çevrilmiş olduğundan, anlamaları imkânsızdır. Hasta
    olan kalp, ıstırap içinde
    olduğundan sağlıklı düşünemez, olumlu
    değerlendirme yapamaz ve kendisine
    sunulan bilgilerin neden ve
    niçinini anlayamaz. Kalbi hasta olan insana bir şey öğretemez, onu
    herhangi bir konu üzerinde
    yoğun bir şekilde düşündüremezsiniz;
    zira o, hasta kalbinin meseleleri ile meşguldür. Kalbi hasta olan
    kişi, meselelerin özünü anlayamadığı gibi, küfrü
    de artar. Bunu
    şöyle açıklayabiliriz: İnkâr eden kalp, hastalanır; hastalanan kalp
    küfrünü daha da artırır. Böylece, inkâr ile kalp hastalığı arasında
    97 33/Ahzâb, 32
    98 30/Rûm, 7
    99 74/Müddessir, 31
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    derinden
    bir ilişki olduğu esası kendini göstermiş olur: “Kalplerinde
    hastalık olanlara gelince, onların da inkârlarını (ricslerini) kat kat arttırır ve
    onlar artık kâfir
    olarak ölürler.” 100
    Demek ki kalp hastalığı, inkârı, tükenmeyen bir süreç haline
    getirmektedir.
    Kur’an, kalp hastalığı ve inkâr gibi üç önemli kavram
    bir araya gelince, ilginç bir tavır ve davranış biçimi ortaya çıkmaktadır.
    Hasta kalp Kur’an’la karşılaşınca, öylesine aşırı bir tepki
    göstermektedir ki, inkârını kat kat artırarak,
    Kur’an’a karşı kendi
    etrafında bir çeşit duvar örmektedir. İşte o zaman, insan aklının
    Kur’an’a uzanan anlayış kanalları tıkanmakta; aşılması zor perdeler
    oluşmaktadır.
    Yukarıda meali verilen Tevbe sûresi 125. âyetteki “rics” kelimesi,
    devenin kükremesi, bulutların şiddetli gürlemesi, çirkin iş, pislik,
    binanın sarsılması, murdar mânâlarına gelir. Fahruddîn Râzî rics
    kavramına bâtıl inançlar yahut kötü huylar mânâsını vermektedir.
    Birinci mânâya göre, söz konusu kişiler, Kur’an’a karşı inkârlarına
    inkâr eklemişlerdir. İkinci mânâya göre ise, haset ve düşmanlıklarını
    ileri götürmüşlerdir. 101
    Rics kavramının lügat mânâsı ile Râzî’nin verdiği anlamları
    birleştirdiğimizde
    ilginç bir psikolojik analiz ortaya çıkacak, davranış
    psikolojisinin önemli bir boyutu tesbit edilmiş olacaktır. Hasta
    kalp cerahatlenmiş bir çıban gibi depreşmektedir. Depreşen bu
    yaraya dışarıdan dokunulduğunda sancısı iyice artar ve kişi, çıbanlı
    organına dokunan şeyden âni bir refleksle uzaklaşır.
    Hasta gönle,
    Kur’an tedavi etmek üzere dokununca, dokunanın doktor olup
    olmadığına bakmaksızın kükrercesine bir tepki gösterir. İşte bu
    tepkinin adı rics’dir. Bu tepki zamanla -Râzî’nin dediği gibi- huy
    halinden mizaç halini
    alır. Bu öylesine bir depremdir ki, şahsiyet
    binasını temelinden sarsar. İnsanı murdarlaştıran bu tepkinin şiddetini
    Yüce Allah şöyle anlatmaktadır: “Böyle iken onlara ne oluyor
    ki, âdeta
    arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi Kur’an’dan (öğütten)
    yüz çeviriyorlar?” 102
    Yüce Allah’ın “Onlara ne oluyor ki?” sorusunun cevabı, kalplerindeki
    hastalığın
    verdiği rahatsızlıktır. Kalp hastalığı, insanı
    “gerçek”ten uzaklaştırır. Hz. Nuh’un dâvet olayında da aynı gerçek
    yaşanmıştır: “Nuh, ‘Rabbim!’ dedi, ‘Doğrusu ben kavmimi
    gece gündüz
    davet ettim. Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını
    arttırdı.” 103
    100 9/Tevbe, 125
    101 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), c. 12, s. 236
    102 74/Müddessir, 49-51
    103 71/Nûh, 5-6
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 37 -
    Âyetteki “kaçmalarını arttırdı” ifadesi, gönül hastalığına tedavi
    için dokunan
    dâvetin, büyük bir tepkiyle karşılaşmasını anlatmaktadır.
    Bir dâvetin, öğretilen
    bir bilginin her zaman olumlu tepkiyle
    karşılanması mümkün değildir. Fakat tepkinin, insanın psikolojisine
    göre oluşan kısmıyla, olumlu veya olumsuz olması aynı derecede
    muhtemeldir. Bu ihtimali olumsuz yöne kaydıran
    şey, kalp
    hastalığıdır. Âyette şöyle buyrulmaktadır: “Kendilerine
    bir uyarıcı
    gelirse, herhangi bir milletten daha çok doğru yolda olacaklarına dair
    bütün güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi. Fakat onlara
    uyarıcı gelince, bu,
    onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi artırmadı.” 104
    “Haktan uzaklaşmayı artırmak” beklenenin ve verilen sözün aksine
    hareket etmektir. İnsan hakikate, uyarıcıya, Kur’an’a sırtını
    dönünce, Bakara, 10. âyetinin
    ikinci bölümü olan “Allah da onların
    hastalığını artırmıştır” eylemi gerçekleşmektedir.
    Allah durup dururken,
    kulunun mânevî hastalığını arttırır mı? O zaman kuluna
    zulmetmiş olmaz mı? İşte yukarıda verilen âyetlerin bütünü ele
    alınınca şu gerçek ortaya çıkmaktadır: Kul hakikat karşısında gösterdiği
    tepkilerini
    kat kat artırınca, Allah da bunu onaylamaktadır.
    Allah’ı ve iman edenleri aldatmayı amaçlarken, şuursuzca
    kendilerini aldatan
    bu insanların kalplerindeki mânevî hastalığı
    Yüce Allah daha da arttırmaktadır.
    Kalbi hasta olduğu halde
    doktordan kaçan insanın hastalığı nasıl artarsa, Allah’tan uzak
    kalan insanın da manevî hastalığı da öyle artar.
    Kalp hastalığının Allah tarafından artırılışının ardından, bu
    insanlar yalan konuşmaları nedeniyle elem veren azâba uğrayacaklardır:
    “Yalan söylemeleri nedeniyle, onlar için elîm bir azap vardır.”105
    Elîm azâbın kula gelmesi, kendi yaptığı amelin neticesidir. Âyetin
    bu kısmında,
    yalan söylemenin karşılığının elîm azap olduğu söylenmektedir.
    Kul kendi azâbını, kendi elleriyle hazırlamakta, kendi
    amelleriyle tutuşturmaktadır: “Gerçekten ‘Allah fakir, biz ise zenginiz’
    diyenlerin sözünü, yemin olsun Allah işitmiştir. Onların dediklerini,
    haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız
    ve diyeceğiz
    ki: ‘Tadın o yakıcı azabı.’ Bu, dünyadayken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun
    karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.”106 Bu ve benzeri
    âyetler, kulun azâbını, kendi elleriyle hazırladığını göstermektedir.
    107
    104 35/Fâtır, 42
    105 2/Bakara, 10
    106 3/Âl-i İmrân, 181-182
    107 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, c. 1, s. 211-
    216
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Kalbin Bozulma Safhaları
    Kur’ân’da geçen üç kelime vardır ki, bunlar hemen hemen günahın
    kalpteki oluşumuna hasrolunmuştur: Zeyğ, rayn ve kasvet.
    Kalbin mâruz kaldığı zeyğ ve rayn, kasvet’e kadar, inkâra uzanan
    yolda iki alt safhayı teşkil etmekte; kasvet ise, kalbin bütün hayır
    ve gerçekler için kapalı, her türlü kötülük ve günah için ise açık
    ve hazır olduğu durumu resmetmektedir.108 Şimdi bu kavramları
    sırasıyla ele alıp kısaca değerlendirmeğe çalışacağız.
    a- Zeyğ: İstikametten sapmak, meyletmek anlamına gelen
    bu kelime109 Kur’ân’da sekiz yerde geçmektedir. Üç yerde bakışlar
    (ebsâr) için110 bir yerde de İlâhî emirden sapma anlamında111
    kullanılmıştır.
    Diğer dört yerde ise tamamen kalbin haktan, doğru
    olandan aksi istikamete meyletmesi mânâsına kullanılmıştır. 112
    Dinin emir ve kayıtlarından kalbin sapmasını ifade eden zeyğden,
    tevbe yoluyla kurtulup, yeniden aslî çizgiye dönmek mümkündür.
    Nitekim Tevbe sûresinin bir âyetinde, başlangıçta kritik
    bir anda Tebük seferine çıkmaya pek arzulu olmadıkları halde, nefislerinde
    gerçekleştirdikleri bir mücâhedeyle zaaflarını aşan bazı
    müslümanlar için şu ifadelere yer verilir: “Allah, Peygamberini savaşa
    katılmayanlara izin verdiğinden ötürü afetti(ği gibi), o güçlük saatinde
    ona uyan muhâcirleri ve ensârı da affetti. O zaman içlerinden bir kısmının
    kalpleri zeyğe (kaymağa) yüz tutmuşken, yine de onların tevbesini kabul
    buyurdu.” 113
    Haktan sapma basit bir muhâlefetle başlar; günah adına atılan
    bir adımla genişler. Söz gelimi, bir kere yalan söyleme, inkâra doğru
    atılmış bir adım ve aynı zamanda imandan da o miktar soğuma
    demektir. Keza, bir kere zinâya yaklaşma, küfre doğru bir adım
    ve imana da o ölçüde yabancılaşma demektir. Kur’ân-ı Kerim’in
    tam bu noktada -Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu hidâyetten sonraiman
    eden insanların kalplerinin zeyğe düşmemesi
    için şu duâyı
    öğütlemesi gayet dikkat çekicidir: “Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten
    sonra kalplerimizi eğriltme (lâ tuziğ -zeyğ etme-).” 114
    Bu sapmaların kalpte etkilerinin yaratılması ise, Allah’ın bir
    kanunudur.115 Bu bağlamda bir âyet-i kerimede
    şöyle buyrulur:
    108 Bk. Sadık Kılıç, Kur'ân'da Günah Kavramı, Hibaş Y., Konya, 1984, s. 168
    109 el-İsfehanî, el-Müfredat, s. 318
    110 Bk. 33/Ahzâb, 10; 38/Sâd, 63; 53/Necm, 17
    111 Bk. 34/Sebe', 12
    112 Bk. 3/Âl-i İmrân, 7, 8; 9/Tevbe, 117; 61/Saff, 5
    113 9/Tevbe, 117
    114 3/Âl-i İmrân, 8
    115 Esasında, Kur'ân'ın, insanlığa verdiği en büyük ders olan tevhid ilkesi de
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 39 -
    “...Onlar (haktan) sapınca (felemmâ zâğû) Allah da onların kalplerini
    (hidâyetten) uzaklaştırdı/saptırdı...” 116
    Pek çok âyette vurgulandığı üzere, kalpte meydana gelen
    müsbet veya menfi her türlü oluşum Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşir.
    Nitekim bu âyette, izâğe (saptırma/eğriltme işi) açık bir
    şekilde Allah’a isnad edilir. Ancak bu âyetin baş tarafında ‘felemmâ
    zâğû’ şeklinde yer alan cümle ile buna sebep olanların, insanların
    bizzat kendilerinin olduğu hatırlatılır ve böylece bunun,
    ‘cezanın cürme terettübü’ (cezanın amel cinsinden olduğu) nevinden
    bir durum olduğu vurgulanır.
    Netice olarak diyebiliriz ki zeyğ, başlangıçta Yaratıcı tarafından
    istikamete programlanmış kalbin, iman ve sâlih amelle
    işlettirilmeyip hevânın etki alanına terk edilmesiyle, duyarlılığını
    kısmen veya tamamen kaybettiği halin ifadesidir. Başka bir ifadeyle,
    zeyğ, boşluk kabul etmeyen kalbin, istikametten ayrılması
    neticesinde, yerini kaçınılmaz olarak bir eğriliğe/bozukluğa bıraktığı
    durumun adıdır. Gerçeğin iz’an ve kabulüne güçlük teşkil
    eden bu durumu, Kur’ân’da günahların kalpte meydana getirdiği
    ifsâdın bir ilk parametresi olarak değerlendirebiliriz. 117
    b- Rayn: Lügatte, pas, is ve kir118 gibi anlamlara gelen rayn,
    Kur’ân’da, günahların kalbi istilâ etmesi anlamında kullanılır. Bu
    kelimenin geçtiği bir âyette şöyle denir: “Doğrusu, (işleyip) kazandıkları,
    kalplerinde rayn/pas olmuştur/tutmuştur.” 119
    Üst üste işlenen ve nihâyetinde kalbin körelmesine yol açan
    bir maraz olarak da tarif edilen120 rayn, Hz. Peygamber’in (s.a.s.)
    beyânında ise, şu ifadelerle ele alınır: “Kul bir günah işlediğinde kalbinde
    siyah bir nokta belirir. Eğer sahibi pişman olur, tevbe ve istiğfar
    ederse (ondan sıyrılırsa) kalbi yine parlar/saydamlaşır. Yok, (tevbe ve istiğfar
    etmeyip) günaha devam ederse bu leke çoğalır. Nihayet arta arta öyle
    bir raddeye gelir ki, leke bir kılıf gibi bütün kalbi istilâ eder; işte Allah’ın
    Kur’ân’da zikrettiği rayn budur.” 121
    bunu gerektirir. Allah, gerek mülkünde, gerekse icraatında tektir, yani
    kalpte hidâyetin oluşması O'nun irâde ve kudretine bağlı olduğu gibi;
    zeyğ de, yalnızca O'nun izni ve yaratmasıyla meydana gelir. Onsuz ve
    O'na rağmen ne enfüste ne de âfakda bir şeyin varlık sahasına çıkma
    imkânı vardır.
    116 61/Saff, 5
    117 Yener Öztürk, a.g.e., s 112-113
    118 el-İsfehani, el-Müfredat, s. 303
    119 83/Mutaffifin, 14
    120 eş-Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, V, 450; Yine Bk. İbn Teymiyye, el-İman, s. 29
    121 Tirmizî, Tefsiru sûre (83), 1; İbn Mâce, Zühd 29; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
    II, 97
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    Amellerin, kalbi nasıl etkilediğini çarpıcı bir biçimde ortaya
    koyan söz konusu bu ayet ve hadisler göstermektedir ki, günahlar
    devam ettikçe kalpleri bir kılıf gibi kaplamakta ve kalpte silinmesi
    güçleşen ikinci bir tabiata sebep olmaktadır. Bununla birlikte
    ‘rayn, tab’ kadar bir olumsuzluk ifade etmez.’ 122
    Söz konusu bu kalpler, işledikleri günahlar içinde öylesine
    örtülmüş kalmıştır ki, fıtratlarında hakka müteveccih olan kabiliyetleri
    kapanır hale gelmiştir. Zira işlenen her bir günah, emsali
    günahlara birer çağrı ve davetiye mesabesinde olması hasebiyle
    fasit bir dairenin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Hemen belirtmiş
    olalım ki, burada da ‘müsebbebi (sebebe bağlı olarak meydana
    gelen böyle bir neticeyi) Allah yaratmıştır. Ancak müsebbebin yaratılmasına
    sebeb olan yine insanın kendisidir.’
    123
    Bu bağlamda, rayn ile yakın bir anlamda Kur’ân’da zikredilen
    diğer bir ifade de rics kelimesidir. Lügat anlamı itibariyle, ‘ters,
    pislik’ manasına gelen rics, kendisi pis ve kirli olan şeyler için kullanıldığı
    gibi, kalbi bir ters tabakası gibi örten pislikleri ifade için
    de kullanılır. 124
    İnsanın gerçek benliği kalpte olduğundan kalbini ricsin kapladığı
    insanlar da, bütünüyle rics olma noktasına gelmişlerdir;
    bu bakımdan ehl-i nifak ve küfrün amelleri de rics sayılmıştır.
    Kur’ân’da, kalplerinde maraz bulunanların rics üstüne ricse maruz
    kalacakları ve bunun küfr içinde bir ölümü netice vereceği
    bildirilmiştir: “Bir sûre indirildiği zaman, içlerinden biri çıkar, ‘bu sure
    hanginizin imanını artırdı?’ der. Fakat mü’minlere gelince, her inen sure,
    onların imanını arttırmıştır, ve onlar birbiriyle müjdeleşip durmaktadırlar.
    Kalplerinde hastalık olanlara gelince; (bu sureler) onların ricslerine rics
    katmıştır. Ve onlar kâfir olarak ölüp gitmişlerdir.” 125
    Günahlarla kararmış bir kalpte, -tâbir yerindeyse- güneşin ışınlarından
    daha parlak ve daha müessir vahyin manevî şuaları kolayca
    yer bulamaz; göz bakar, kulak dinler ama, ne baktığından
    ne de dinlediğinden bir şey anlar.
    Kısaca ifade edecek olursak, gerek düşünce gerekse amel bazında
    üst üste işlenen günahlar kalbin, ‘hakkı anlama ve kabul
    etme kabiliyetinin’ sönmeye yüz tutmasını netice verir ki, bu durum,
    Kur’ân dilinde ‘rayn/pas’ esprisi içinde somut bir ifadeyle anlatılmıştır.
    126
    122 Bk. İbn Kayyım el-Cevziyye, Şifau'l-Alil, s. 164
    123 İbn Kayyim el-Cevziyye, aynı yer
    124 el-İsfehani, el-Müfredat, s. 274
    125 9/Tevbe, 124-125
    126 Yener Öztürk, Kur’an’da Kalp Ve Mühürlenmesi, Işık Y., s. 114-115
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 41 -
    c- Kasvet: Lügatte, katılık, sertlik ve kuruluk anlamlarına gelen
    kasvet,127 kalp ile birlikte kullanıldığında kalbin kararması ve
    katılaşmasını ifade eder.128 ‘Böyle bir kalp, bütün fıtrî ünitelerini
    kaybetmiş demektir.’ 129
    Kur’ân’da inkâra saplanmışların/şartlanmışların kalpleri bu katılığa
    benzetilmiştir.130 öyle ki, kalpleri taştan daha da katı hale
    gelen131 bu insanlar için, dağlar yerinden oynasa, yer yarılsa 132
    gökten onlara melekler inse yahut ölüler kendileriyle konuşsa 133
    yine de onların kalbine hiç bir hayır işlemez.134 Bütün bu ifadeler
    ilahî sadânın çağrısına inatla direnen kâfir/inkârcı yüreklerin halini
    anlatmak için kullanılır. 135
    Âyet-i kerimelerde, inkârcıların, inanma kabiliyetlerini yitirmiş
    kalplerinin kasveti, taşın katılığına/sertliğine benzetilmiştir.
    Kur’ân’daki bu teşbihleri değerlendiren Ebû Mansur el-Maturidî,
    ‘kalbin, katılık hususunda başka bir şeye/madene değil de taşa
    benzetilmesinin hikmetiyle’ alakalı olarak şu ifadeyi kullanmıştır:
    “Ateş, demir ve madenleri eritebildiği halde, taşı eritememektedir.”
    136
    Kur’an, bitmez zannedilen hayat içinde, nefsin uzayıp giden
    tutkularını ve Allah’a verilmiş olan ahdin/sözün dikkate alınmayıp
    bile bile çiğnenmesini, kalp kasvetini besleyen sebepler arasında
    zikreder: “Mü’minlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle
    kalplerinin ürpermesi/yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Sakın onlar
    ehl-i kitab gibi olmasınlar. (Zira) onların kalpleri, uzayıp giden zaman
    içinde (kapıldıkları nefsanî arzuların ağında) katılaşmış ve çoğu fâsık (fısk-ı
    fücur sahibi) olmuşlardı. Ahitlerini/sözlerini bozduklarından ötürü, onları
    rahmetimizden
    mahrum bıraktık, kalplerini de kaskatı hale getirdik.” 137
    Geçmişte yaşamış insanların şahsında, Kur’ân’ın, kalp kasvetini
    sık sık gündeme getirmesi, hal-i hazırdakileri ve gelecektekileri
    bu tehlikeli akıbetten sakındırmak içindir.
    127 İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, XV, 181
    128 İbn Manzur, a.g.e., XV, 181
    129 el-Merağî, Tefsiru'l-Meraği, I, 51
    130 el-İsfehani, el-Müfredat, s. 609
    131 2/Bakara, 74
    132 13/Ra'd, 30
    133 6/En'âm, 111
    134 Fahruddin er-Razî, Mefahitu’l-Ğayb, III, 129
    135 Toshihiko Izutsu, Kur'ân'da Dini ve Ahlakî Kavramlar, Pınar Y., s. 175
    136 el-Maturidî, Ebu Mansûr, Tevilatu Ehli's-Sunne, (thk. İbrahim Avadîn ve
    es-Seyyid Avadîn), Kahire, 1971, s. 197
    137 5/Mâide, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Kasvetin beşer tarihinde en tipik temsilcileri olarak karşımıza,
    İsrailoğulları çıkmaktadır. Tevhidden sonra şirke kayan bu tiplerin
    halini, Kur’ân, bir başka ayetinde şöyle aktarır: “Bunun arkasından
    yine kalpleriniz katılaştı. Şimdi o taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşın
    öylesi vardır ki, yarılıp ondan su fışkırır, öylesi vardır ki, ondan ırmaklar
    akar, öylesi de vardır ki, Allah korkusundan aşağıya düşer.” 138
    Bu âyet, yahûdilerin kalplerinin, hakkı kabul etmeme ve yapılan
    öğütlerden etkilenmeme hususundaki sertlik ve katılıklarının,
    taşları bile imrendirecek bir dereceye vardığını anlatmaktadır.139
    Aynı insanların daha sonra, Hz. Peygamberi birçok sıfatı ile tanımış
    olmalarına rağmen iman etmemeleri de, ancak böyle bir katılıkla
    izah edebilir... 140
    Kalp kasveti, ilahî hidayet ve rahmetten nasibini almamış her
    bir insan için söz konusu olabilecek bir durumdur, bunun özel bir
    dönemi ve coğrafyası yoktur.
    Dün, arena ve hipodromlarda ellerindeki esirleri aç arslanlara
    parçalatanların sahip oldukları kalplerle, bugün, eskisini aratmayan
    usullerle çaresizlere eziyet edenlerin kalpleri aynı kasveti taşımaktadır.
    Kasvetin, bütün günah ve kötülüklerin kaynağı olması ve bu
    durumun kulu Rabbinden uzaklaştırması141 sebebiyledir ki, Kur’an,
    kasvetli kalpleri ayıplayıcı bir üslûpla kınamıştır: “Allah’ın zikrine
    (mesajına ) karşı kalbi kasvet kesilmişlere yazıklar olsun.” 142
    Kısaca ifade etmek gerekirse, Kur’an’da ‘kasvet’ ifadesiyle dile
    138 2/Bakara, 74. Katı kalpler için 'taş gibi, demir gibi' benzetmesi, sıkça karşılaşılan
    bir husus olmakla beraber, Kur'ân'ın 'o kalpler taşlar gibi daha
    da kasvetli' dedikten sonra, bu durumu açıklayıcı mahiyette ifadeler serdetmesi
    gayet dikkat çekicidir:a- Taşların öylesi var ki, içinden nehirler
    kaynıyor: Pek çok nehrin, kayalıklardan müteşekkil dağlardan kaynadığı
    bugün ilmen de bilinen bir gerçektir.b- Öylesi var ki, çatlıyor da bağrından
    sular fışkırıyor: Meselâ, Hz. Mûsâ bir taşa vurunca, on iki musluklu
    bir çeşme olur ve on iki İsrailoğlu boyu, her biri ayrı bölümden suyunu
    alır. (Bk. 2/Bakara, 60)c- Taşların öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlere
    yuvarlanıyor: Meselâ, Hz. Mûsâ Cenâb-ı Hakk'ı görme talebinde bulununca,
    Allah dağa tecelli eder, dağ paramparça olur (Bk. 7/A'râf, 143).
    İşte taşlar o sertliğiyle beraber, böyle tecellilere mazhar olmuşlardır. Bu
    insanların kalbi ise öyle kasvet bağlamış ki, o kalplerden ne marifet nehri
    akıyor, ne kalp gözlerinden yaşlar dökülüyor, ne de İlâhî tecelliler karşısında
    bir yumuşama gözüküyor. (Bk. Şadi Eren, Kur'ân'da Teşbih ve Temsiller,
    Işık Y., İstanbul, 2001, s. 159)
    139 Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, 1, 101.
    140 Hayati Aydın, Kur'ân'da insan Psikolojisi, Timaş Y., İst, 1999, s. 193
    141 Kemâlüddin İbn Hümam, Kitabu'l-Müsâyere, Çağrı Y., İstanbul, 1979, s. l94
    142 39/Zümer, 22
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 43 -
    getirilen bu kerte/aşama, “Allah onların kalplerini mühürlemiştir”143
    âyetindeki haberin tahakkuk ettiği bir durumdur. Artık ne imana
    yol kalmıştır ne de küfürden kurtuluş çaresi. Böyle bir neticeye kul
    yönelmiş, Allah da yaratmıştır. 144
    Kalp Hastalığı
    Kur’an, kalbin görevini lâyıkıyla yapmasını engelleyen hastalıktan
    bahsetmektedir. Kalp nefsî ve ruhî hastalıklarla kirlenir.
    Kalbi kuşatan bu kirler onun sağlıklı düşünmesini, hakkı ve doğruyu
    bulmasını engeller. Günah kirleri kalpte arttıkça daha şiddetli
    hastalıklara yakalanır; bunların en tehlikeli olanları nifak ve küfür
    hastalıklarıdır. İnsan kalbindeki hastalıkların tedavi edilmemesi;
    başka bir ifâdeyle insanın yaptığı hatalardan pişman olmaması
    ve günah işlemeye devam etmesi kalbini daha da karartır, kalp
    kararması arttıkça kalbin katılaşması da daha fazla artar ve kalp
    gittikçe taşlaşır, hatta taştan da daha fazla katılaşır. Artık bu derekeye
    düşen kalp Allah’ın zikri karşısında duyarsız
    hale gelir, olay
    ve hâdiselerden ders ve ibret almaz, öğütler kendisine fayda sağlamaz.
    Geçici dünya zevkleri peşinde
    koşar, günah bataklığının
    dibine çöker, hayatı oyun ve eğlenceden ibaret hale gelir. Bu tür
    kalbe sahip olan insanlar,
    sadece baş gözüyle görür ve sadece baş
    kulağıyla işitirler ve aynı zamanda hakikatin sadece bunlardan
    ibaret olduğunu sanarak dalâlet bataklığında bir ömür tüketirler.
    Artık bu insanların rehberi akıl değil, hevâ ve nefsî arzulardır.
    Kalp kirliliği derece derecedir. Kimi kalp kirliliği hafiftir.
    İnsanın
    günlük hayatında yaptığı rutin ibâdetlerle temizlenir.
    Bunlar
    kalbin yapmaya meylettiği ve insan hatırına gelen kötü düşünceler
    gibi hafif kirlerdir.” 145
    Yüce Allah, sahâbenin Hz. Peygamber’e karşı olan ilişkilerini
    belirlerken, izinsiz evine girmemelerini ve hanımlarından
    bir şey
    isteyecekleri zaman bir perde arkasından sormalarını,
    bunun her
    iki tarafın kalbi için de daha temiz olduğunu
    bildirmektedir: “Ey
    iman edenler, (rasgele) Peygamber’in evlerine girmeyin.
    Ancak yemek
    için size izin verilir de girerseniz (erkenden gelip) yemeğin pişmesini beklemeyin,
    çağrıldığınız zaman
    girin; yemeği yiyince dağılın, (birbirinizle
    veya ev halkı ile) söze dalmayın. Çünkü bu (hareketiniz) Peygamber’i incitiyor,
    fakat o, (size bunu söylemekten) utanıyordu. Ama Allah, hakkı söylemekten
    utanmaz. Onlardan (yani Peygamber’in hanımlarından) bir şey
    istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem
    143 2/Bakara, 7
    144 Yener Öztürk, a.g.e., s. 116-118
    145 Bk. et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, XII, 131-132
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    de onların kalpleri için daha temizdir.”146 Bu âyette Hz. Peygamber’in
    hanımlarından perde arkasından olmaksızın bir şeylerin istenmesinin
    kalp kirliliğini gerektirecek bir davranış olduğu ve bundan
    kaçınmanın
    gerekliliği vurgulanmaktadır. Bu âyetten hareketle
    mahrem olmayan erkeklerle kadınların birbirlerine karşı mesafeli
    durmalarının gereği anlaşılmaktadır. Doğal olarak erkeklerle kadınların
    birbirlerine karşı bir meyli vardır.
    İslâm bu fıtrî meyli dikkate alarak bu meyil ve ilişkinin karşılıklı
    rızâya dayanan meşrû evlilikler yoluyla yerine getirilmesini istemiştir.
    İslâm’da insanın harama muhtaç olmayacak kadar geniş bir
    helâl sahası vardır. Kur’an’da Hz. Peygamber’in hanımlarına da
    hitap edilerek,
    yabancılarla konuştuklarında yumuşak bir edâ ile
    konuşmamaları
    gerektiği, çünkü yumuşak bir edâ ile konuşmaları
    halinde, bunun, kalbinde hastalık bulunanların kötü şeyler ümit
    etmelerine yol açabileceği belirtilmektedir: “Ey peygamber kadınları!
    Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’ın buyruğuna
    karşı gelmekten) korkuyorsanız, sözü yumuşak (tatlı bir edâ ile) söylemeyin
    ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin; uygun ve ciddi
    (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin!’ 147
    Âyetten anlaşıldığı üzere bir kadının bir yabancı erkekle
    konuşmasında
    herhangi bir sakınca bulunmamaktadır.
    148 Ancak böyle
    bir durumda kadının ses tonu ve konuşma tarzı, karşıdaki erkeğin
    ilgisini çekmeyecek bir ciddiyette olmalıdır. Kadının ses tonunda
    bir yumuşaklık, konuşmasında
    kadınsı bir sıcaklık ve karşıdaki erkeğin
    duygularını tahrik edecek, hasta kalpleri ümitlendirecek ve
    nefsî arzuları heyecanlandıracak bir tatlılıkta olmamalıdır.
    Kalp kirliliğinin en kötüsü nifak ve küfür kirliliğidir; çünkü bu,
    insanın cehennem azâbına çarptırılmasını gerektirir
    ve bu kişilerin
    affedilmesi de söz konusu olmaz: “Ey Rasûl, ağızlarıyla ‘inandık’
    dedikleri halde kalpleri inanmamış olanlar arasında küfürde yarış edenler
    seni üzmesin.
    Yahûdiler arasında da yalana kulak veren, sana gelmemiş
    olan bir kavme kulak verenler vardır Onlar kelimeleri yerlerinden kaydırırlar:
    ‘Eğer size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının!’ derler. Allah birini
    şaşırtmak isterse, sen onun için Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar
    öyle kimselerdir ki Allah, onların kalplerini temizlemek istememiştir.
    Onlar
    için dünyada rezillik var ve yine onlar için âhirette de büyük bir azap
    vardır.” 149
    146 33/Ahzâb, 53
    147 33/Ahzâb, 32
    148 Bk. M. Zeki Duman, Beş Sûrenin Tefsiri (Fatiha, Ahzâb, Hac, Hucurât,
    Mümtahine), Ankara, 1999, s. 97-98
    149 5/Mâide, 41
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 45 -
    Âyette anlatılanların kalpleri, en kötü addedilen bir pislikle
    kirlenmiştir. İşte bu pislik, küfür pisliğidir. Bunlar kendi irâdeleriyle
    küfrü seçip ısrar ettiklerinden, dünyevî imtihan gereği Allah da
    kalplerini temizleyip onları bağışlamaz.
    Aksine kalp kirliliklerine
    kirlilik ekler, çünkü onlar irâdelerini ve tercihlerini kötü yolda kullanmaktadırlar:
    “Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını
    arttırmıştır. Yalan söylemelerinden ötürü onlara acı bir azap vardır.” 150
    Bu âyet, “nifak”tan, bir kalp hastalığı olarak bahsetmektedir.
    Çünkü kalp aynı zamanda dönekliğin, değişkenliğin,
    inkârın ve
    gerçekleri gizlemenin de yeridir. Nifak hastalığına yakalanan kalp,
    hep korku ve endişeler içinde olur. Bu durumda olan kalp, görevini
    lâyıkıyla yerine getirmediğinden
    cehennem azâbını hak eder.
    Çünkü şüphe pençeleri
    iman derisine takıldığında onu param parça
    eder. Fitne kıvılcımları kalbine ilişen, yakıcı azâba girer. Kuşku
    ve desiselerin,
    kulaklarını tıkadıkları ise kalbi ile tasdik arasına bir
    engel teşkil eder.151 Bu hastalığa yakalananlar, yeryüzünde bozgunculuk
    yaparlar, fitne ve fesad çıkarırlar: “Onlara: ‘Yeryüzünde
    bozgunculuk yapmayın’ dendiği zaman: ‘Biz sadece düzelticileriz’ derler,
    iyi bilin ki, onlar fesatçılardır/bozgunculardır; fakat anlamazlar.” 152
    Diğer bir âyette, Kur’an’ın bir sûresi indiğinde kalplerinde
    hastalık olanların pisliklerine pislik kattığı ve onların kâfir olarak
    ölecekleri bildirilir: “Fakat yüreklerinde hastalık olanlara gelince (bu),
    onların
    pisliklerine pislik katar. Ve onlar kâfir olarak ölürler.” 153
    İsfehânî’nin belirttiğine göre, kalp inançların tarlası konumundadır.
    Kalpteki inançlar da tohum gibidir. Yüce Allah’ın
    Kelâm’ı ise tarlayı sulayan yağmura benzemektedir. Yağmurun
    suladığı tarlanın bitkileri farklı tohumlara göre farklılık arz ettiği
    gibi, Kur’an’ın da aynı şekilde kalplerde kök salan inançlar üzerinde
    etkisi farklı olur.154 Şu âyet buna işaret eder: “Güzel olan ülkenin
    bitkisi, Rabbinizin izniyle çıkar; kötü alandan ise yararsız bitkiden başka
    bir şey çıkmaz.” 155
    Âyette geçen rics kelimesi, soyut pisliklerin en kötüsüdür.
    Kalplerinde hastalık bulunanlar, içlerinde nifak pisliğini taşıyanlar,
    pisliklerine pislik katarlar ve bu pislik kâfir olarak
    ölmelerine de
    150 2/Bakara, 10. Diğer Örnekler için Bk. 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe,
    125; 22/Hacc, 53; 24/Nûr, 50; 33/Ahzâb, 12, 32, 60; 47/Muhammed, 20, 29;
    74/Müddessir, 81
    151 İbn Kayyım el-Cevzîyye, Medâricu's-Sâlikîn, Dâru'l-Hadis, Kahire, trs., I, 379
    152 Bk. 2/Bakara, l1-12
    153 9/Tevbe, 125
    154 el-İsfahanî, ez-Zeri'a, s. 208
    155 7/A'râf, 58
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    neden olmaktadır. Çünkü onlar kendilerini düşünmekten ve aklî
    muhâkemeden alıkoyarak akıllarını işlevsiz hale getirmiş ve gerçeği
    yalanlamaya, nankörlüğe ve inkâra kalkışmalarıdır: “Allah’ın
    izni olmadan hiç kimse inanmaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği), akıllarını
    kullanmayanların üzerine kor.” 156
    Yüce Allah küfür ve nifâkı rics/pislik olarak nitelendirdiği
    gibi,
    münâfıkları da pislik olarak nitelendirmektedir. Çünkü onlar pislik
    işleye işleye bizzat kendileri de pislik olurlar: “Siz yanlarına geldiğiniz
    zaman kendilerinden vazgeçesiniz
    diye Allah’a yemin edecekler. Onlardan
    vazgeçin, çünkü onlar murdardır. Kazandıkları işlerin cezası olarak
    varacakları yer de cehennemdir.” 157
    Nifak hastalığına yakalanan kimse, her şeyden kuşku duyar;
    Allah’tan şüphe eder, Allah’ın emrinden şüphe eder, Allah’ın peygamberinden
    şüphe eder, mü’minlerden ve onların
    iyi niyetli fiil
    ve hareketlerinden şüphe eder. Onun nazarında
    bilginin ve marifetin
    kıymeti kalmamıştır. Kendisi şüphe içinde olduğu için herkesi
    ve her şeyi de şüpheli görür. Aldatmayı, hile yapmayı, entrika
    çevirmeyi üstünlük ve başarı
    sayar. Mü’minle mü’min, kâfirle kâfir
    görünmekte bir beis görmez. Onun herhangi bir değer yargısı
    yoktur; her şey menfaat ve çıkar esasına dayanır. 158
    Münâfıkların âhiret inancı olmadığı için ölmekten korkarlar,
    bunun için savaşa gitmek istemezler: “Ancak Allah’a ve âhiret gününe
    inanmayan, kalpleri kuşkuya düşmüş ve şüpheleri içinde bocalayıp
    duranlar, (savaştan geri kalmak için) senden izin isterler.” 159
    Münâfıklar, bu durum üzerine ısrar edip öldüklerinde Yüce
    Allah’ın rahmetiyle aralarına kalın bir duvar örülür ve artık rahmet
    kapısı yüzlerine kapanır ve bir daha açılmaz olur: “O gün münâfık
    erkekler ve münâfık kadınlar (cennete gitmekte olan) mü’minlere derler
    ki: ‘Bize bakın da sizin nurunuzdan yararlanalım.’ Onlara: ‘Arkanıza dönün
    de nur arayın!’ denilir. Derken aralarına kapılı bir sur çekilir ki, onun
    içinde rahmet vardır, dış yönünde de azap.” 160
    Kalplerinde hastalık olanların özelliklerinden birisi de, gelecekten
    kaygı duyma ve endişelenmedir. İslâm’ın zayıflamasından,
    müslümanların güçsüz hale gelmesinden ve kâfirlerin
    güçlenip
    hükümran olmalarından dolayı da endişe duyarlar. Bu durumda
    kâfirlerden kendilerine bir zarar gelmemesi
    için onlarla diyalog
    156 Bk. 10/Yûnus, 100
    157 9/Tevbe, 95
    158 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y., c. 2, s. 1208
    159 9/Tevbe, 45
    160 57/Hadîd, 13
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 47 -
    kurarlar. Bununla sözde, bir darlık zamanında müslümanlara fayda
    sağlamayı amaçlayıp ihtiyatî bir tedbir alıyorlarmış gibi görünmek
    isterler. Oysa onlar gerçekte Hz. Peygamber’in başarısından
    ve İslâm dininin
    getirmiş olduğu gerçeklerden kuşku duyarlar.161
    İşte Yüce Allah bu korku psikolojisi içinde yaşayan hasta kalplilere
    bu endişelerinin yersiz olduğunu, aksine O’nun Peygamber ve
    müslümanları fetihler veya başka yollarla üstün kılacağı, onların
    da içlerinde gizledikleri bu korku ve endişelere pişman olacaklarını
    bildirmektedir: “Kalplerinde hastalık bulunanların: ‘Bize bir felâket
    gelmesinden korkuyoruz!’ diyerek onların arasına koşuştuklarını
    görürsün.
    Belki Allah fetih ya da kendi katından bir iş getirir de onlar, içlerinde
    gizlediklerine pişman olurlar.” 162
    Hasta kalpliler, iman gücünden mahrum oldukları için korkaktırlar.
    Bir avuç mü’minin kendilerinden sayıca ve kuvvet bakımından
    çok üstün olan düşmana karşı savaşmalarına
    bir anlam
    veremeyip onların güçlü imanlarından aldıkları
    cesaret ve gücü
    anlamakta zorluk çekerler: “Münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar
    (sizin için); ‘Bunları dinleri aldatmış’ diyorlardı. Oysa, kim Allah’a
    dayanırsa şüphesiz Allah, daima gâlip, hüküm ve hikmet
    sahibidir.” 163
    Münâfıklar ve kalp hastalığıyla malûl olanlar, Allah ve
    Rasûlünün verdikleri vaadlere inanmazlar: “Münâfıklar ve kalplerinde
    hastalık bulunan kimseler: ‘Allah ve Rasûlü bize sadece boş vaadlerde
    bulundu’ diyordu.” 164
    Münâfıklar, zâhiren müslüman fakat içten kâfir oldukları
    için
    bu ismi almışlardır. Onları bu nifaka sürükleyen ise kalplerindeki
    hastalıktır ve toplumda kötü haberler yayıp kargaşa çıkarmaya çalıştıkları
    için de mürcif/provokatör diye isimlendirilirler: “Andolsun,
    münâfıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar,
    şehirde kötü haberler yayanlar
    (mürcifler), (bu yaptıklarından) vazgeçmezlerse seni onların üstüne
    süreriz (onlarla savaşmanı ve onları şehirden sürüp çıkarmanı sana emrederiz);
    sonra orada, senin yanında ancak az bir zaman kalabilirler.” 165
    Kişinin gerçek anlamda iman edip etmediği ancak sıkıntılarla
    sınandığı zaman ortaya çıkar. İşte savaş, gerçek mü’minle kalbinde
    hastalık olan münâfığı birbirinden ayıran bir mihenk taşıdır.
    Savaşla ilgili bir âyet indiğinde hasta kalpliler tıpkı ölmek üzere
    olan kişi gibi baygın bir şekilde bakarlar: “İman edenler: “(Cihad
    161 Elmalılı, Hak Dini, III, 266
    162 5/Mâide. 52
    163 8/Enfâl, 49
    164 33/Ahzâb, 12
    165 33/Ahzâb, 60
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    hakkında) bir sûre indirilmeli değil miydi?” derler. Fakat hükmü açık bir
    sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık bulunanların
    sana ölümden bayılıp düşen kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün.
    O da onlara daha uygundur.” 166
    İmanın kalplerinde kök saldığı müslümanlar, vahye olan özlemlerinden
    ve Allah yolunda cihad etmeye can atmalarından
    dolayı, yeni bir vahyin ne zaman geleceğini sorup duruyorlardı.
    Mü’minler, bir an önce savaş izninin verilmesini
    istemekteydiler.167
    Müslümanların arasında olan hasta kalpliler ise böyle bir dertleri
    olmadığı gibi, Allah yolunda savaşacak durumları da yoktu. Ama
    onlar tehlikenin olmadığı
    durumlarda müslümanlardan görünüyorlardı.
    Savaşla ilgili emir geldiğinde ise gerçek mü’minlerle
    münâfıklar birbirinden
    ayrıldılar. Savaşla ilgili emir gelmeden
    önce mü’minlerle münâfıkların görünüşte aralarında herhangi bir
    fark görülmemekteydi. Mü’minlerle birlikte namaz kılıyor, oruç
    tutuyorlardı. Fakat canlarının tehlikeye gireceği savaş gerçeğiyle
    karşı karşıya geldiklerinde göstermelik imanlarından
    bir eser
    kalmadı ve gerçek yüzleri belli oldu, foyaları ortaya çıktı. Başka
    bir âyette münâfıkların içine düştükleri bu halleri şöyle ifâde edilmektedir:
    “Kendilerine: ‘Ellerinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekâtı
    verin!’ denilenleri görmedin mi? Kendilerine savaş yazılınca hemen içlerinden
    bir grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi hatta daha fazla korkmaya
    başladılar: ‘Rabbimiz, niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir süreye
    kadar ertelesen (savaş emrini bir süre geciktirsen) almaz mıydı?’ dediler.
    De ki: ‘Dünya geçimi azdır, takvâ sahibi olanlar için âhiret daha hayırlıdır.
    Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 168
    Kalp hastalığının belirtilerinden biri de kuşku ve tedirginliktir.
    Bu hastalığa müptelâ olanlar, kendilerini ölçü aldıklarından
    dolayı,
    başkasına revâ gördükleri şeylerin başkaları
    tarafından kendilerine
    de yapılacağından endişe duyarlar.
    İçlerine kök salan bu
    endişeyi Allah ve elçisi hakkında
    bile duyarlar: “Onlar, aralarında
    hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağırıldıkları zaman hemen onlardan
    bir grup yüz çevirirler.
    Eğer hüküm kendi lehlerine olursa itaat ederek
    gelirler.
    Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe mi ettiler? Yoksa
    Allah’ın ve Elçisinin kendilerine haksızlık yapacağından
    mı korkuyorlar?
    Hayır, onlar zâlimlerdir.” 169
    Son âyette Allah ve Rasûlünün verdiği kararlardan yüz
    çevirmenin nedenleri takriri soru şeklinde belirtilmektedir:
    166 47/Muhammed, 20
    167 el-Cevzî, Zâdu'l-Mesir, VII, 405
    168 4/Nisâ, 77
    169 24/Nûr, 48-50
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 49 -
    “Kalplerinde bir hastalık mı var?” derken soru sormaktan
    ziyâde
    kalplerinde hastalığın olduğu vurgulanarak tescil edilmektedir.
    Çünkü hasta bir kalbin bu tür şeyleri yapması, beklenen bir husustur.
    İç benliği bozulmamış birinin bu denli derin bir sapıklığa
    düşmesi mümkün değildir. Kalp hastalandığında,
    onun iman
    gerçeğine varması ve imanın gereğini eylemleriyle pratize etmesi
    beklenemez.
    İkinci soruda Allah ve Rasûlünün kendilerine haksızlık etmesinden
    kuşkuya düşenlerin, içine düştükleri güven bunalımı ifâde
    edilmektedir.
    Âyette belirtilen üçüncü soruda ise bu psikoza yakalananların
    içine girdikleri
    tuhaf durumları kınanmaktadır. Çünkü evrenin
    yaratıcısı
    ve her şeyi yerli yerinde yapan Yüce Allah’ın haksızlık
    yapacağını düşünmek kadar abes bir şey olabilir mi? Bu, Allah’ı
    gerçek anlamda tanımamanın ve sağlıklı olmayan kalbin vardığı
    yersiz bir yargı olsa gerektir.
    Âyetin sonunda bu niteliklere sahip olanların zâlim oldukları
    vurgulanmaktadır. Çünkü kalplerine iman yerleşmeyenlerin ve
    kuşku içinde olanların, müslüman olmadıkları halde kendilerini
    onlardan göstermeleri, böylece birtakım avantajlar elde etmeleri,
    insanın kendi onurunu hiçe saydığından
    ve kişiliğini zedelediğinden
    dolayı bu eylem zulüm sayılmaktadır. Ayrıca diliyle mü’min
    olduğunu söylediği için onu kendilerinden biri sayan müslüman
    topluluğuna da haksızlık
    yapılmaktadır.170
    Hasta kalpliler Şeytan fitnesine yataklık ederler: “(Allah, böyle
    yapar ki) şeytanın attığını, kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar
    için bir imtihan yapsın; elbette onlar (haktan) uzak bir ayrılık
    içindedirler.”171 Şeytanın verdiği vesvese hasta ve katı kalpliler için
    bir sınavdır. Onlar şeytanın dediklerine kanarak ona uyarlar. Çünkü
    hastalık kalplerini sardığından ve akılları arasında bir irtibat
    kalmadığından sağlıklı düşünemezler.172
    170 Bk. et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, XVIII, 156; el-Beğâvî, Meâlimü't-Tenzil, III,
    352; Kadı Nasırüddin Abdullah b. Ömer el-Beydâvî, Envâru't-Tenzil ve
    Esrâru't-Te’vîl, thk. Ahdulkadir Arafat, Dâru'l-Fikr, Beyrut, 1996, IV, 196;
    Mahmud Ebu'1-Fadl el-Alusî, Rûhu'l-Meânî li Tefsiri'l-Kur'âni'l-Azîm ve's-
    Seb'i'1-Mesânî, Dâru’l-İhyâi't-Türâsil-Arabî, Beyrut, XVIII, 196.
    171 22/Hacc, 53
    172 Abdulbaki Güneş, Kur'an'da Kalb Kavramının Semantik Analizi, Ahenk
    Yayınları, İstanbul 2003, s. 83-96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    Kalbin Mühürlenme Keyfiyeti
    Kur’ân’da, kalbin olumsuz tavırlarını gösteren değişik tabirlere
    yer verilir. Bu cümleden olarak, kalbin dağınıklığı,173 kalbin zeyği/
    kayması,174 kalplerin kör olması,175 kalplerin eğlencesi,
    176 kalplerin
    gafleti,177 kalplerin kilitlenmesi,178 kalplerin paslanması179
    ve nihayet
    kalbin kasveti/katılığı180 gibi ifadeler Kur’ân’da mânâsı kalbe
    yüklenen sıfatlar olarak arzedilir.
    Bazen de, kalbin sarfı181, kalbin taklibi182, iğfâl edilmesi183, kalbin
    kaydırılması184, kalbin üzerine perde çekilmesi185, kalplerin
    mühürlenmesi186 gibi ifadeler Kur’ân’da doğrudan Allah’a isnad
    edilerek anlatılır. İlk bakışta bu ikinci ifadelerden insanların irâde
    ve ihtiyarlarını
    devre dışı bırakma gibi bir anlam zihne gelebilir.
    Ancak mesele Kur’ân’ın bütünlüğü ve onun yerleştirmek istediği
    ‘tevhid’ gerçeği içinde ele alındığı zaman bunun böyle olmadığı
    görülür.
    Allah’ın insanların kalplerini başlangıçta mühürlü veya kilitli
    yaratıp iman etmelerini engellemesi düşünülemez. Zira, O kendisini
    kullarına zerre miktar zulmetmeyen187 bir Rab olarak tanıtmaktadır.
    Gizli İnkâr (Nifak)
    “Nifak” ve “Münâfık” kavramlarının İslâm itikad literatüründeki
    mânâsını anlayabilmek için filolojik içeriğine de bakmak
    yerinde olur. Bu kavram, dehliz, in, tünel, menfez anlamına
    gelen
    en-nefeku’dan gelir.188 Tıpkı kalbinde nifak hastalığı
    bulunan
    münâfık da, bir tür yeraltı faaliyeti içerisindedir. Açıktan İslâm’a
    girer, gizlice İslâm’dan çıkar, kalbinde küfrünü gizler, dışarıya
    inancı varmış imajını yansıtır.
    173 Bk. 59/Haşr, 14
    174 Bk. 9/Tevbe, 117
    175 Bk. 22/Hacc, 46
    176 Bk. 21/Enbiyâ, 3
    177 Bk. 23/Mü'minûn, 63
    178 Bk. 47/Muhammed, 24
    179 Bk. 83/Mutaffifin, 14
    180 Bk. 2/Bakara, 283
    181 Bk. 9/Tevbe, 127
    182 Bk. 6/En'âm, 110
    183 Bk. 18/Kehf, 28
    184 Bk. 61/Saff, 5
    185 Bk. 59/Haşr, 10
    186 Bk. 6/En'âm, 46; 40/Mü'min, 35
    187 Bk. 4/Nisâ, 40
    188 El-İsfehanı, a.g.e., s.765.
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 51 -
    İslâm itikad literatüründe en genel ifadeyle nifak, kalben ve
    gizliden gizliye inanmaz iken, dil ile iman ikrarında bulunmaktır.
    189
    Bazı sebepler, yüzünden İslâm’a girip dışarıdan müslüman görünmeye
    çalışan münâfık, içten içe inançsızlığını ve inkârını gizleyen
    kimsedir.
    Münâfık, kişilik açısından kendine özgü öyle net ve derin şahsiyet
    çizgilerine sahiptir ki, bunlar onu başkalarından ayırır. Kur’ân-ı
    Kerim’in detaylıca üzerinde durduğu, münafığın şahsiyet yapısını
    oluşturan pek çok karakter özelliği vardır. İkiyüzlülük
    (riyakârlık),
    psikolojik bakımdan kalplerinin hasta oluşu, inanç noktasında
    kararsızlık (tezebzüb), korkaklık, büyüklenme, döneklik, aldatıcı
    dış görünüş, alaycılık, yalancılık, kötülük ve bozgunculuğa eğilim
    gibi karakter çizgilerinin bir araya gelmesinden
    münâfık portresi
    teşekkül eder.190
    Kalplerinde Hastalık Vardır: Kur’ân-ı Kerim iki tür hastalıktan
    söz eder. Biyolojik hastalıklar191 ve ahlâkî, psikolojik hastalıklar...192
    Münâfıkların kalplerindeki hastalık ikinci türden psikolojik hastalıktır.
    Hatta kalbi hastalıklı olmak münâfıklığın ayrılmaz bir niteliği
    olmuştur.193 “Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da hastalıklarını
    gittikçe arttırmıştır. Söyledikleri yalandan ötürü onlar için acıklı
    bir azap vardır.” 194
    Âyette geçen “maraz” kavramına birbirine yakın keder, küfür,
    kalp elemi gibi mânâlar yüklenmiştir. Keder anlamında “maraz”:
    Münâfıklar her geçen gün Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sebatkârlığının
    artması ve şânının yayılması karşısında kederlendiler,
    kalpleri hastalandı.
    Küfür anlamında maraz; şer’î teklifler
    arttıkça onların
    küfürleri ve hastalıkları da artmıştı. Bu tür hastalıktan maksat,
    niyette meydana gelen gevşemedir. Onların kalpleri başlangıçta
    savaşma ve düşmanlıklarını ortaya koymada
    kararlı iken, daha
    sonra bu azimleri kırıldı, korkaklık ve çekingenliklerinden dolayı
    münâfıklık yapmaya başladılar. Kalp elemi mânâsında maraz:
    İnsanın, istemediği şeylerle karşılaştığında
    haset ve nifak eğilimi
    göstermesidir. 195
    Bu açıdan bakıldığında nifak insanın içini kemiren psikolojik
    189 Toshihiko İzutsu, Kur'ân'da Dini ve Ahlâkî Kavramlar, s. 238
    190 Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Y., İstanbul,
    1997, s. 236-237
    191 24/Nûr, 61; 48/Fetih, 7; 2/Bakara, 184
    192 2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52
    193 Beyzavi, a.g.e., I/26
    194 2/Bakara, 10
    195 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, II/71
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    bir hastalıktır. İnsan bir şeye ya iman eder ya da etmez.
    Her iki durum
    normal ve sağlıklı kabul edilebilir. İnsan iman veya inkârdan
    hangisini tercih etmişse bu tercihine göre yaşayıp gider. Nifak hastalığı
    kişinin düşünce ve tutumlarının toplum ile çelişmesi durumunun
    doğurduğu korku ve endişeden veya kişinin özel beklenti
    ve isteklerinden kaynaklanabilir. Ya da kişi, inancı doğrultusunda
    hareket ettiği takdirde maddî çıkarlarının tehlikeye girebileceği
    endişesine kapılabilir. Bu tutumun sebebi aşırı bir şüphecilik de
    olabilir. Birtakım endişeler
    taşıdığından sağlıklı bir tercih yapma
    imkânı bulamamış olabilir. Bu ve benzeri tesirlerin etki alanında
    kalan münâfık196 hayatını başka bir varlık olarak sürdürmek durumundadır.
    197
    Kur’ân-ı Kerim’de Meraz/Hastalık Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de “meraz/merzâ (hasta ve hastalık) kelimesi
    ve türevleri 24 yerde geçer.198 “Şifâ” kelimesi ve türevleri ise, 8
    yerde kullanılır.199
    Meraz/hastalık kelimesi, Kur’an’da fiziksel hastalıklar için de
    kullanılmakla birlikte, çoğunlukla mecaz olarak mânevî hastalık
    için kullanılır. Haktan, doğruluktan ve güzel ahlâktan ayrılma,
    nifak (ikiyüzlülük)200, hased (kıskançlık), şehvet (aşırı şehvânî/
    hayvanî duygular ve meyiller), fücûra (günah ve zinâ arzusu şeklinde
    ahlâksızlığa) niyetlenme201 gibi nefsî hastalıklar için kullanılır.
    Şâfî olan, şifâ veren sadece Allah’tır. O, hastalanan kimseye
    şifâ verendir.202 Kur’an sûreleri ve âyetleri de, mü’minler için
    şifâ ve rahmettir.203 Kur’an, doğru yolu gösteren bir kılavuz ve
    şifâdır.204 O, Rabbimizden bir öğüt, gönüllerde olan (dertlere) bir
    şifâdır, mü’minler için bir hidâyet ve rahmettir. 205
    196 Muhammed Hüseyin Fadlullah, Min Vahyi'l-Kur'ân, Çev. Mehmet Yolcu,
    Akademi Y., İstanbul, 1990, 1/80-81
    197 Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Y., İstanbul,
    1997, s. 239-240
    198 Kur’ân-ı Kerim’de meraz/merzâ (hasta ve hastalık) kelimesi ve türevlerinin
    geçtiği âyetler (24 yerde): 2/Bakara, 10, 10, 184, 185, 196; 4/Nisâ, 43,
    102; 5/Mâide, 6, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 91, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nûr, 50,
    61; 26/Şuarâ, 80; 33/Ahzâb, 12, 32, 60; 47/Muhammed, 20, 29; 48/Fetih,
    17; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 31.
    199 Kur’ân-ı Kerim’de Şifâ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (8 yerde):
    3/Âl-i İmrân, 103; 9/Tevbe, 14; 9/Tevbe, 109; 10/Yûnus, 57; 16/Nahl, 69; 17/
    İsrâ, 82; 26/Şuarâ, 80; 41/Fussılet, 44.
    200 2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nûr,
    50; 33/Ahzâb, 12-32
    201 33/Ahzâb, 32-60; 47Muhammed, 20-29; 74/Müddessir, 31
    202 26/Şuarâ, 80
    203 17/İsrâ, 82
    204 41/Fussılet, 44
    205 10/Yûnus, 57
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 53 -
    Kur’an, mü’minlerin imanlarını kuvvetlendirip,206 onlara devâ
    olurken, münâfıkların da kalplerindeki hastalıklarını arttırmaktadır.
    207 Kur’an, zâlimler için şifâ olmak bir tarafa, onların yalnızca
    ziyanını arttırır.208 İman etmeyenler için Kur’an bir körlüktür. 209
    Kur’an’a göre esas önemli olan hastalık, kalplerde olan mânevî
    hastalıktır, inanç hastalığıdır. Münâfıkların kalplerinde hastalık
    (nifak ve haset hastalığı) vardır. Allah da onların bu hastalığını
    çoğaltmıştır.210 Kur’an açısından hastalığın en önemlisi, mânevî
    olduğu gibi; şifâ da, esas olarak mânevî alan için sözkonusudur.
    Onun dışındaki hastalıklar, nice hikmetlerle ilgili olarak peygamberlere
    ve takvâ sahibi mü’minlere de verilmiştir. Bu hastalıkların
    imtihan, günahlara keffâret, derecelerin arttırılması, sabır ve direnme
    gücü vererek insanı olgunlaştırması... gibi olumlu yönleri
    de vardır. Hâlbuki kalbî hastalıkların hiçbir olumlu yönü yoktur.
    Kâfir ve münâfıklarla savaş, onların mü’minler eliyle rezil edilip
    Allah’ın azâbına uğramaları için gerekli olduğu gibi, Allah’ın
    mü’minleri gâlip kılması ve mü’min toplumun kalplerine şifâ vermesi
    için de bir sebeptir.211 Bu sünnetullahtan yola çıkarak, bugünkü
    toplumun stres gibi çeşitli bunalımlar ve problemler içinde
    yüzmesinin bir sebebi de Allah yolunda cihadı terk etmeleridir
    diyebiliriz.
    Kur’an’da, kalplerin günah ve şirkle hastalıklı hale gelmiş değişik
    durum ve özellikleri şöyle sıralanabilir: Galiz (kaba ve katı)
    kalpler,212 eğri kalpler,213 gâfil ve gaflete düşürülmüş kalpler,214
    taş gibi katı kalpler,215 kılıflı kalpler,216 hasta kalpler,217 mühürlü
    kalpler,218 bağlı kalpler,219 kapalı kalpler,220 kör kalpler221 ve kilitli
    kalpler. 222
    206 9/Tevbe, 124
    207 2/Bakara, 10; 9/Tevbe, 125
    208 17/İsrâ, 82
    209 41/Fussılet, 44
    210 2/Bakara, 10
    211 9/Tevbe, 14
    212 3/Âl-i İmran, 159
    213 3/Âl-i İmran, 7
    214 18/Kehf, 28
    215 2/Bakara, 74
    216 2/Bakara, 88
    217 2/Bakara, 10; 33/Ahzâb, 32
    218 45/Câsiye, 23
    219 7/A'râf, 100
    220 41/Fussılet, 5
    221 22/Hacc, 46
    222 47/Muhammed, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    Kalplerin hastalığı ve giderek mühürlenmesinin sebepleri:
    Kur’an’dan yola çıkılarak kalbin hastalıklarına ve mühürlenmesine
    sebep olan mikropları şöyle sıralayabiliriz: Dünya sevgisi, kötü
    çevre, kötü kimselerle arkadaşlık, çok yemek ve çok gülmek, başta
    büyük günahlar olmak üzere her çeşit haramlar, en sinsî hastalık:
    Nifak ve ölümcül hastalık: Şirk.
    Kalp hastalıklarının ilâcı ise; Kur’ân-ı Kerim’i düşünerek, anlayarak
    okuyup kendi hayatına ve toplum hayatına geçirmeye çalışmak.
    Öğüt dinlemek. Zikir, tevbe ve istiğfar. Huşû ve anlayış. Kalbi
    arındırma yollarına mürâcaat edip güzel ahlâk ve ihlâslı ibâdet
    üzere olmak. Cesâret, ins ve cin şeytanlarına tavır almak.
    Kur’an’ı gerektiği gibi anlamak için kalbin kilitli olmaması gerekir.
    223 Kalbin, görevini yapabilmesi için, selîm olması; hastalıklı
    ve ârızalı bulunmaması gerekir. Kalplerin selim olmayıp marazlı
    (hastalıklı) olmasını Kur’an, hemen daima nifak illetiyle irtibatlı
    gösterir.224 Bu âyetlerden yola çıkarak şu tespitleri yapabiliriz:
    Kalbi perişan eden hastalıkların başında samimiyetsizlik ve
    riyâkârlık gelmektedir. Münâfıklığın en tipik özelliği kalp hastalığıdır.
    225 Kalp hastalığının diğer belirtileri arasında doymazlık,
    hırs,226 rics (pislik, iğrençlik, sefihlik) ve şeytan fitnesine yataklık
    dikkat çeker.227 Kalp marazı/hastalığı; kalp katılığı, kalp kararması
    (kasvet) getirir. Kur’an, bu kalp kasvetinden çokça bahseder ve
    onu insanın sonsuzluğa, güzele, iyiye, kısaca Allah’a giden yolunu
    tıkayan bir belâ olarak gösterir. “Yazıklar olsun kalbi kasvetle dolmuş
    olanlara.”228 Kalp kasvetini azdıran en önemli sebep, sonu gelmez
    arzu ve emeller, hırslar ve tutkulardır.229 Kalp kasvetinin en tipik
    temsilcileri yahûdilerdir.
    İnsanın kalbini tahrip eden tutum ve davranışları, giderek
    kalbi paslandırır. Kalbin paslanması, hak ve hakikate açılabilecek
    pencerelerin kapanma noktasına yaklaşması demektir. Bu duruma
    gelen kişi, Yaratıcı ile arasına tam bir perde çekmiş olur.230 Hastalanan
    ve paslanan kalp, nihayet körleşir. Ve insan için esas körlük
    223 47/Muhammed, 22
    224 2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nur,
    50; 33/Ahzâb, 12...
    225 2/Bakara, 10
    226 Bk. 33/Ahzâb, 32
    227 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53
    228 39/Zümer, 22
    229 57/Hadîd, 16
    230 83/Mutaffifin, 13-15
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 55 -
    budur.231 Kalbin körelmesi, kalp gözünün, yani basîretin kör olmasıdır
    ki, insanın kâinatı, varlıkları ve kendi nefsini okumasını (en
    azından doğru okumasını) engeller. Böyle olunca da, kalp körlüğü
    insan ve evrenin sırlarını çözmeye götüren bütün organ ve araçları
    dumûra uğratır ve bütün girişimleri aksatır. Nitekim Kur’an,
    kalple akıl arasında devamlı ilişki kurmuş, iş görmez hale gelen bir
    kalp gözünün akıl faâliyetini de fonksiyonunu icra edemez hale
    getireceğine işaret etmiştir.232 Kur’an, bu konuda “akıl işleten, akıl
    faâliyeti yürüten kalpler” deyimini kullanır. Yine Kur’an,233 inceden
    inceye düşünüp sırları keşfedemeyen kalplerden söz eder ve
    bu kalplerin sahiplerini gözleri görmez, kulakları işitmez olarak
    nitelendirdikten sonra onların yerlerini hayvanlardan daha aşağılarda
    gösterir.
    Kalp körlüğünü; kalbin damgalanması, kilitlenmesi, perdelenmesi
    ve mühürlenmesi izler. Bu son aşama, insanın evrensel hak
    ve hakikate, imana açılan tüm kapılarının kapanmasıdır. Bu aşamadan
    dönüş yoktur. Dünya planındaki imtihanın kesin kaybıdır
    bu. Kur’an’da bu son aşamayı ifade için kalbin tab’ edilmesi,234
    hatmedilmesi/mühürlenmesi235 ve kalbe kilit vurulması,236 kalbe
    perde çekilmesi237 deyimleri kullanılmaktadır. Bu hale düşenlerin
    diğer duyu organlarının da ödevlerini insana yaraşır biçimde yapamayacağına
    dikkat çekilir.
    Kalbi taşlaşmışların gözleri yaşsız olur.238 Bu hal, kalp mühürlenmesi
    açısından önemlidir. Kalbin sevgi ve merhametten aldığı
    öyle yüce bir zevk vardır ki; böyle zengin gönüllerde dokulara kan
    veren kalp, sanki bir başka zevkle çarpmaktadır.
    Kalp hastalığı ve giderek kalbin mühürlenmesi, boş arzuları
    ilâh edinme,239 Allah’ın nimetlerine nankörlük,240 azgınlık,
    zulüm,241 bilgisizlik242 gibi sebeplerden olmaktadır. Kalbi mühürlenenler
    artık insanca ne görebilir, ne duyabilir, ne anlayabilir, ne
    231 22/Hacc, 46
    232 22/Hacc, 46
    233 7/A’râf, 179
    234 7/A’râf, 101; 9/Tevbe, 87, 93; 10/Yûnus, 74; 30/Rûm, 56
    235 2/Bakara, 7; 45/Câsiye, 23; 6/En’am, 46
    236 4/Nisâ, 155; 47/Muhammed, 24
    237 6/En’âm, 24; 18/Kehf, 57
    238 2/Bakara, 74
    239 45/Câsiye, 23
    240 7/A’râf, 101
    241 10/Yûnus, 74
    242 30/Rum, 56; 9/Tevbe, 87, 93
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    de yaşayabilirler.243 Küfre götüren günahlar açısından önemli bir
    konu, günahın cinsidir. Her günah çirkindir, kaçınılması gereken
    bir yasaktır. Ama şeytan, bazen küçük günahları gözümüzde büyütürken;
    büyük günahları ve şirki basitleştirir. Elfâz-ı küfür, şirk
    ihtimali olan konular, müslümanın gözünde cehenneme düşmekle
    eş görünümünde olmalıdır. Namazı terk etmeyi alışkanlık haline
    getirmek de küfür yoluna sapmaktır. Bunun yanında, insanın kendini,
    hevâ ve hevesini putlaştırmaya götüren gurur ve istiğnâ çok
    önemli bir günahtır. Bir günah, zulümle ilgiliyse, gönül incitiyorsa
    çok ciddi sonuçları olacak bir vebaldir. Zulüm, Kur’an’ın üzerinde
    ısrarla durduğu kalbi mühürlü kâfirlere ait bir özelliktir. Zâlimin
    kalbi mühürlenmeye baş adaydır. Ve şirk en büyük zulümdür.244
    Yine, küfre düşmemek açısından günah üreten günahlardan şiddetle
    sakınmamız gerekmektedir. Bazı günahlar, başka günahlara
    yataklık ederler. Bunların başında yalan ve içki gelir. Yalanın günah
    barajını aşarak, nifak ve küfrü temsil ettiği konusunda ciddi
    uyarılar vardır.
    Hastalık ve bozukluklardan arınmış bir kalp, Kur’an dilinde
    selîm kalp adını almaktadır. 245 Allah’ın, insandan son hesap gününde
    istediği tek şey, O’nun huzuruna selîm bir kalple gelmiş
    olmasıdır.246 Din hayatının, müslümanca yaşayışın amacı, insana
    selîm kalbi kazandırmaktır. Selîm kalbin olmadığı kişide, din sadece
    bir kuru iddia ve aldanıştır. İlginçtir ki, gâye olan, kalbe sıfat yapılan
    “selîm” kelimesi, tevhid yolunun genel adı olan İslâm’la aynı
    köktendir. Yani selâm ve selâmet kökünden. O halde selîm kalp
    barış, huzur, güven, aklık ve sükûnetle dolu olan kalp demektir ki,
    İslâm da bu değerlerin elde ediliş yoludur. Bu değerlerin sembol
    ve ufuk adı Allah’tır. Bu yüzden İslâm’ın teknik anlamı, Allah’a
    teslimiyet olarak verilmiştir. Buradan bakınca selîm kalp, Allah’a
    gereğince teslim olmuş kalp demek olacaktır.
    Kalbin imtihanını247 başarıyla verenlerin onu rahmet ve re’fet
    (sıcaklık, merhamet, kaynaşma) ile doldurduklarını görüyoruz.248
    Bu kalpler kasvete uzaktır. Hasta kalbin yolu kasvete; rahmetle
    dolu kalbin yolu lînete, yani yumuşaklığa çıkar. Kalp yumuşaklığının
    yokluğu, kalp gılzatı, yani katılık ve kabalık getirir ki, bu,
    insanları nefretle kaçıran bir illettir.249 Kur’an, kalplerin, Allah’ı zi-
    243 2/Bakara, 7; 63/Münâfıkun, 3; 9/Tevbe, 87, 93; 6/En’âm, 46
    244 31/Lokman, 13
    245 26/Şuarâ, 89; 37/Saffât, 84
    246 26/Şuarâ, 89
    247 49/Hucurât, 3
    248 57/Hadîd, 27
    249 3/Âl-i İmrân, 159
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 57 -
    kirle yumuşadığını belirtir.250 Allah’ı zikir, yani şuurlu anma, kalbi
    titretir, yumuşatır ve daha sonra da onu itmînân ile yani sükûnet,
    ferah, huzur ve doygunluk ile doldurur. Ve Kur’an’a göre kalplerin
    itmînânı yalnız ve yalnız Allah’ı zikirle mümkündür. Allah yerine
    başka şeylerin sevgili seçildiği bir kalbin doyması, mutlu olması
    beklenemez.251
    Kalp hastalığının ve bozukluğunun insan hayatındaki en tehlikeli
    pratik görünümü, insanın kalbiyle dilinin farklılığıdır. Kur’an
    bunu imansızlığın, şahsiyetsizliğin, dejenerasyonun bir belirişi
    olarak tespit ediyor. Kalple dilin uyuşmazlığı, insanın kalbine karşı
    günah işlemesi, kalbine ihânetidir. 252
    Kur’an’ı, tedebbürle yani düşünerek, anlayarak okumamak,
    kalbin ölümcül hasta ve kilitli olmasının en önemli belirtisidir.
    “Peki, bunlar, Kur’an’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı: Yoksa
    kalpleri üzerinde kilitler mi var?”253 Âyette geçe tedebbür, okunan şeyin
    anlamı üzerinde iyiden iyiye düşünmek demektir. Bu âyetten
    anlaşılmaktadır ki, Kur’an’ın ne dediğini anlamadan okumanın
    insanı bir yere getirmesi mümkün değildir. Kur’an’ın mânâsı üzerinde
    düşünmemek veya “biz Kur’an’dan bir şey anlayamayız”
    diyerek Allah’ın kelâmını rafa kaldırmak, kalbin hasta olduğuna
    ve mühürlendiğine işarettir. Nitekim, bu âyetin öncesinde254
    lânetlenmiş, kulakları tıkanmış, gözleri körelmiş insanlardan söz
    ederek dolaylı bir yoldan Kur’an’ı tedebbür etmeyenlerin kimler
    olduğuna dikkat çekilmiştir. “Kalpleri üzerinde kilitler mi var?” sorusundan
    şu sonuçlar çıkmaktadır: Ya bu insanlar Kur’an’ı dikkatle
    okuyup anlamamaktadırlar veya anlamaya çalışmalarına rağmen
    onun emirleri, anlamları ve amaçları kalplerine yerleşmemiştir.
    “İman edenlerin, Allah’ı zikir ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin
    ürperip saygı dolu bir korku ile yumuşaması zamanı daha gelmedi
    mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların
    üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu
    yoldan çıkmış fâsık kimselerdi.”255 Âyet, iman ettikten sonra ayağı
    sürçen ve Allah’ın kitabına farkında olmadan sırt dönen insanları
    uyarmakta mûcize bir beyandır. Aynı hatalı yoldan giderek perişan
    olan kitap ehli örnek gösterilmiştir. Hitap, son derece açık
    ve ürperticidir. İman sahipleri Allah’ın zikrine, yani Kur’an’a sırt
    250 39/Zümer, 23
    251 13/Ra'd, 28; 57/Hadîd, 16; 22/Hacc, 35; 23/Mü'minûn, 60; 8/Enfâl, 3
    252 2/Bakara, 283; Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 269 ve devamı
    253 47/Muhammed, 24
    254 47/Muhammed, 23. âyette
    255 57/Hadîd, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    dönmemek konusunda uyarılmaktadır. İkinci olarak, ehl-i kitabın
    zamanla bozulduklarına, kalplerinin hastalanıp karardığına
    ve saptıklarına dikkat çekilerek Allah’ın kitabına uzak kalmanın
    sonucu örneklendirilmiştir. Bu âyet, zaman içinde Kur’an’a uzak
    düşüp vahyin kabulleri yerine, geleneğin kabullerini koyan İslâm
    dünyasına mûcize bir Kur’an ihtarıdır. Kalpler katılaşmış, şekil
    ruhu örtmüş, iç dünyalar kararmıştır. Bu çoraklık ancak Kur’an’ın
    nefesiyle canlılık ve berekete döndürülebilir.
    Kalplerin hastalanmasından ve katılaşmasından sonra
    fâsıklıktan başka ne gelir? Doğrusu şu insan kalbi çabucak değişiverir,
    çabucak unutuverir. Kur’an nûruyla aydınlandıktan sonra
    uzun bir süre Allah’ı zikretmekten uzak kalınca hastalanıp katılaşır,
    aydınlığını yitirir, körelir ve kararıp söner. Gönüllerin huşû ve
    huzur ile Allah’ı anmaları gerekir. Aydınlanıp arınmalar için sürekli
    uyanık tutulması icap eder. Fakat donmuş, katılaşmış, hareketsiz
    hale gelmiş bir kalpten hemen ümit kesilmemelidir. Çünkü onda
    yeniden hayat emâresinin görülmesi, aydınlıkların parlaması ve
    böylece Allah’ın zikrine koşması mümkündür. Çünkü Allah, öldükten
    sonra yeryüzünü de diriltir, hayat doldurur, bitkilerle süsler,
    yiyecek meyveler bitirir. Kalpler de tıpkı böyle Allah dilediği
    zaman dirilir. Allah, ölüden diri çıkarır.256 Yeryüzünün dirilişi gibi
    bu Kur’an da kalpleri diriltir. Ona gıda verir, sular, yumuşatır ve
    ısındırır.
    Allah, kâfirlere sevgi göstermeyip buğz eden, onları dost kabul
    etmeyen mü’minlerin kalplerine imanı yazar ve onlara yardım
    eder. 257
    İnsanın kalbi, iki farklı ânında aynı durumda olmaz; her şeyden
    daha çok kendi amellerinden etkilenir. İyi ve nurlu bir eylem
    kalbe nur verir; kötü ve karanlık bir amel ise kalbin nurunu alır,
    onu karartır. Sâlih amel, insanın kalbini yumuşatır, öğütleri, hakkı
    ve hakikati kabul etmesini sağlar. İnsanın fıtratıyla bağdaşmayan
    ameller ise, insanın kalbini hastalandırır, sertleştirir, katılık getirir.
    İnsanın kalbi, Kur’an’dan ışığını kesip, Allah’ın nuruyla bağını koparınca
    öylesine hastalanıp kararır ki, Kur’an tâbiriyle artık onun
    işi bitmiş ve onun kalbi mühürlenmiş sayılır.
    Takvâ sâyesinde Kur’an’ın hidâyetiyle, Allah’ın nûruyla bakıp,
    görünmezleri keşfeden, perdenin arkasındaki parıltıları görebilen
    insan; bu ışıkla irtibatı kendi irâdesiyle kestiğinde körlüğü seçmiş
    olur. Artık, her şeye perdelenmiş gözlerle bakar. Görülmesi
    256 3/Âl-i İmrân, 27
    257 Bk. 58/Mücadele, 22
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 59 -
    gerekenleri göremez. Kendi gözleriyle bazı şeyleri görür, ama
    sanki hiç görmemiş gibidir; sanki gözlerinin önüne perde çekilmiş
    olur. Kalbi de imandan, sevgiden, ibâdetten zevk almaz olur ve
    küfrü, isyânı, fesâdı güzel görmeye başlar. Bunlar küfrün etkileridir;
    küfrün nedenleri değildir. “Onlar sapınca, Allah da kalplerini
    saptırmış, eğriltmiştir.” 258
    Kur’an’da Ruh Sağlığı, Gönül
    Huzuru ve Psikolojik Denge
    Kur’ân-ı Kerim, hastalık nedenleri olarak rûhî etkilere büyük
    ölçüde yer verir. Üzüntü ve rûhî bunalımları hastalıkların baş nedeni
    sayar: “Dediler ki: ‘Vallahi sen, Yusuf’u ana ana hasta olacaksın yahut
    öleceksin!”259 Hastalıkların nedenlerini genellikle rûhî etkenlerde
    gören Kur’an, ruh hekimliğinin önemine işaret etmiştir. İnsanları
    özellikle psiko-somatik hastalıklardan korumayı hedeflemiştir.
    Ruh hastalıkları daha çok, sıkıntı, elem, çatışma, kaldıramayacak
    kadar ağır yük yüklenme gibi nedenlerden kaynaklanır.
    Kur’an Allah’a, kadere, âhirete imanı, tevekkül ve sabrı emrederek,
    ruhsal gerilimleri hafifletici, sıkıntıları giderici, bunalımları
    yok edici esaslarıyla psikoz ve nevroz gibi hastalıkların büyük ölçüde
    önüne geçer.
    Kur’anda ruhsal hastalıkları önlemeye yönelik genel esaslar
    vardır: “De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden
    ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan
    ve çok merhamet edendir.”260; “Sapıklardan başka kim Rabbinin
    rahmetinden umut keser?”261; “Ve de ki: ‘Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden
    Sana sığınırım.”262; “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa
    onu, yine O’ndan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır dilerse,
    O’nun keremini de geri çevirecek yoktur. Hayrını, kullarından dilediğine
    verir. O bağışlayan, merhamet edendir.” 263
    Kur’an, insanın ruh sağlığının esası olan iç huzurunun sağlanması
    yolunda somut adımlar atar. Bu somut adımların başında
    “zikrullah” gelir. İman eden insanlar Allah’ı zikredip anmakla,
    Allah’a bağlılıklarını hissetmekle iç huzuru elde ederler. Yalnızlıktan
    doğan tedirginlik ve gerginlikten kurtulurlar. Bu iddiâyı
    özellikle hastalar ve yaşlılar üzerinde yapılan gözlemler isbat
    258 61/Saff, 5
    259 12/Yûsuf, 85
    260 39/Zümer, 53
    261 15/Hicr, 56
    262 23/Mü’minûn, 97
    263 10/Yûnus, 107
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    etmektedir. Yalnız kimselerin “zikrullah”ın verdiği iç huzuru
    sâyesinde psikolojik bir dinamizm kazandıkları görülmüştür. Ruhun
    dinçleşmesi insan bedenine de müsbet bir şekilde yansımaktadır.
    Bu gerçek Kur’an’da şöyle ifâdesini buluyor: “Onlar iman
    eden ve Allah’ı zikretmekle gönülleri huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki
    ancak Allah’ı zikretmekle gönüller huzur bulur.”264 Bu âyet-i kerimede,
    ancak Allah’ın zikriyle gönüllerin mutmain olup huzur bulacağı
    belirtiliyor. Gönüllerin huzur bulacağı, doyuma ulaşacağı zikir;
    Kur’an okumak, dinlemek, sübhânallah, elhamdü lillâh, Allahu
    ekber, lâ ilâhe illâllah gibi ifâdelerle Allah’ı hatırlayıp anmak veya
    Allah’ı kalpte ve zihinde tutmaktır. Allah’ı zikir, insanın gönlüne
    sevinç ve huzur verir.
    Gönüller Allah’tan başka hangi şeye yönelip ulaşsa, hepsinin
    ötesi bulunduğundan hiç birinde karar kılamaz, hiç biri ruhunu
    doyuramaz, heyecanını dindiremez. Haz ve lezzette daha yükseğe
    erişmek ister. Fakat Allah’ı zikretmekten zevk almağa başladığında
    bütün arzuların ve isteklerin Allah’a râci olduğunu anlar
    ve artık ondan yüksek bir mercî ve maksûda yönelmeye imkân
    bulunmadığını anlar. Bundan dolayıdır ki, iman etmeyenlerin ve
    gâfillerin kalpleri hiçbir zaman ıstıraptan kurtulamaz, iç huzuru
    bulamaz, çırpınır durur. Sıkıntı, bunalım ve huzursuzluklar ise ruh
    sağlığını tehdit eden en büyük etmenlerdendir. Bu etmenlere ve
    bunları doğurabileceği psikolojik hastalıklara şifâ olarak Kur’an
    reçetesi, “zikrullah” ilâcını teklif ve tavsiye eder. 265
    Münâfıkların Tutarsızlığı
    “Onlara: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiği vakit
    ‘biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder
    miyiz!’ derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler
    (veya bilmezlikten gelirler).”
    “(Bu münâfıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit ‘(biz de) iman ettik’
    derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: ‘biz
    sizinle beraberiz, biz onlarla (mü’minlerle) alay ediyoruz’ derler.”
    “Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de tuğyanlarında (azgınlıklarında)
    onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.”
    “İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu
    ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.” 266
    264 13/Ra’d, 28
    265 Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da insan Psikolojisi, Yalnızkurt Y., s. 97-
    99
    266 2/Bakara, 13-16
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 61 -
    “Onlara: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiği vakit
    ‘biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder
    miyiz!’ derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler
    (veya bilmezlikten gelirler).” 267
    Münâfıklar, mü’min olmayı; fakirlere, düşkünlere, zayıflara
    mahsus kabul ediyorlar ve şan, şöhret, makam sahibi kimselerin
    iman etmelerini düşüklük addediyorlardı. Mü’minlere beyinsiz
    diyenlerin, asıl kendileri beyinsizdir, fakat bunu bilmezler ki! Beyinsizler,
    beyinsizliklerini ne zaman bildiler ki? Doğru yoldan sapanlar,
    sapıklıklarını ne zaman anladılar ki?
    Özellikle tartışmalarını sağlayan bir kültüre sahip oldukları
    zaman bu iddiayı daha rahat bir şekilde ileri sürerler. Tartışmaya
    girerler, olayları çözümlemeye, yorumlamaya ve değerlendirmeye
    çalışmak için bilimsel terminolojiye dayanarak ahkâm keserler.
    Böylece sözleri bilimsellik(!) kazanmış olur. Yine bu tip insanlar,
    sosyal nitelikli problemleri normal şartları içinde değil; kendi anlayışları
    çerçevesinde ele alır ve bunların düşünce ile inançla hiçbir
    ilgisi olmadığını ileri sürerler. Bu problemleri, insanları Allah’a
    bağlayan ve iman etmeye sevk eden dinî ve evrensel gerçeklerle
    izah etmeye kalktığımız zaman, onlar, “bu yaklaşım, bilimsel değildir”
    deyip işin içinden çıkmakta, kolaylıkla reddetmektedirler.
    Bizim yaklaşımlarımızı halk kitlelerinin yaklaşımı olarak nitelemekte,
    onun basit bir düşünce, inanç olduğunu ileri sürmekte ve
    bu yaklaşımların bilim ve felsefenin uzmanları tarafından ileri sürülen
    düşünceler olmadığını söylemektedirler.
    “Biliniz ki, asıl sefihler/beyinsizler ancak kendileridir.” Çünkü beyinsiz;
    zayıf iradeli, cahil, yararını ve zararını iyi bilemeyen kimsedir.
    İşte onların, cehalet ve düşünce zayıflığını somutlaştıran, içlerindeki
    küfre bağlılıklarıyla imanın sağlam ilkeleri arasında kesin bir
    tercih yapamamaları, onların beyinsiz olduğunu pekiştirmektedir.
    Çünkü onların bu eylemleri, kendilerini hem dünyada hem de
    âhirette felâkete götüreceği halde onlar bunu kestirememektedir.
    Özellikle böyle çifte standartlı bir hayata yönelmeleri, içlerindeki
    küfürlerin deşifre edilmesinden duydukları endişenin kalplerinde
    sürekli bir rahatsızlığa sebep olması ve nifak eylemleriyle bunu
    gizlemeye çalışmaları da beyinsizliklerini ortaya koymaktadır. Onlar,
    düşüncelerinde ve hareketlerinde gerçekten beyinsizlik yapmaktadırlar.
    Ama bunu bilmiyorlar. Çünkü onlar, ilmin, marifetin
    geniş ufuklarına açılmıyorlar. İşlerin gerçek sonuçlarına varmak
    istemiyorlar. İlmin değerinin, gerçeği yansıtmasında olduğunu
    267 2/Bakara, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    idrâk edemiyorlar. İşin sonunda bu bilimsel verilerin sağlıklı fıtrat
    ve vicdanın sağduyusu ile bağdaşması gerektiğini düşünemiyorlar.
    Sefihlik
    ‘Sefih’, ‘sefh veya sefeh’ fiilinin fâil ismidir. ‘Sefh veya sefeh’
    sözlükte görüş ve gidişatta hafiflik ve gevşeklik demektir ki, akıl
    noksanlığından meydana gelir. Her türlü işte aklın hafifliği, düşüncesizlik,
    önem vermemek, akla ve dine aykırı hareket etmek
    demektir. Bir ucu budalalığa varan hafiflik, fikirsizlik ve aklı kullanmamaktır.
    Dinen sefihlik de, akıl ve dinin gereği zıddına hareket etmektir
    ki bunun karşıtı ‘rüşd’dür. Dilimizde kullanılan ‘sefâhat’ kelimesi
    de bu anlamda aklı kullanmamayı, görüş ve fikirde zevk ve
    şehvete uymayı ifade eder. Bu, daha çok budalalıktan ya da aklı
    yeterince kullanmamaktan kaynaklanır. ‘Sefh veya sefeh’ sahibi
    kimselere ‘sefih’ denilmektedir.
    Fıkıh dilinde ‘sefih’, aklı olduğu halde şeriatın ve aklın gereklerine
    aykırı bir şekilde hareket eden, malını gereği gibi kullanmayan
    demektir. Nitekim aklı başında, aklını iyi kullanan, doğru
    yolu bulabilen kimselere ‘rüşd’ sahibi denir. Sefih, aklı ve dini
    noksan kimsedir. Aklın ve dinin gereklerine aykırı hareket eder.
    Ya ahmaktır ya da yaptığı hatayı görmeyerek fâsık olan kimsedir.
    Fâsıklık yaparak Allah’a isyan eder, aklını iyi işlerde kullanmayarak
    da bir sürü zarara uğrar.
    Kur’anın Sefih Dedikleri
    Kur’ân-ı Kerim, sefih’i ve türevlerini, kâfirler, münâfıklar ve
    bazı müslümanlar hakkında kullanmaktadır. Ancak bu üç kullanış
    arasında farklı değerler bulunmaktadır. Kâfirler ve münâfıklar,
    İslâm’ı kabul etmedikleri için sefihlikle suçlanırken, müslümanlardan
    aklı zayıflayan ihtiyarlara ve henüz aklı ermeyen çocuklara
    sefih denmektedir.
    Münâfıklara “siz de diğer mü’minler gibi iman edin” denildiği
    zaman onlar, kendilerini çok akıllı sanarak mü’minlere ‘sefih’
    derler ve onlarla alay ederler. Bunun sonucu olarak da sefih ve
    aşağı saydıkları kimselerin dinine inanmalarının mümkün olmadığını
    söylemeye çalışırlar. Kur’an onlara şu cevabı veriyor: “…Ìyi
    bilin ki asıl sefih (beyinsiz) kimseler onlardır; fakat bunu bilmiyorlar.”268
    Aklını kullanmayan, hafif karakterli, ciddi bir düşünceden yoksun
    olan birtakım kimselerden başkası İbrahim’in dininden,
    268 2/Bakara, 13
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 63 -
    dolayısıyla İslâm’dan yüz çevirmez. Henüz rüşd yolunu bilemeyenler,
    derince düşünüp ibret almayanlar şüphesiz Allah’ın dininden
    yüz çevirirler. 269
    Kıblenin Kudüs’ten Mekke’ye çevrilmesini hazmedemeyen,
    Allah’ın gönderdiği kitabı bozan ve Hz. Muhammed’e inanmamak
    için bahane arayanlara da ‘sefih’ denmektedir.270 Allah’ın
    rızık verici olduğunu unutarak bilgisizce çocuklarını öldürenler
    de, sağlam düşünceden, akletmekten ve imandan yoksun sefihlerdir.
    271 Birtakım inkârcılar da kendilerini akıllı zannedip, kendilerine
    gönderilen peygamberlere ‘sefih’ demek terbiyesizliğini gösterirler.
    Hâlbuki bütün elçiler hem akıllı insanlardı, hem sağlam
    karakterli idiler, hem de Allah tarafından seçilmiş kimselerdi. 272
    Kur’an, ayrıca malları üzerinde gerektiği gibi tasarruf yapamayacak
    çocuklar ile aklı yeterince normal olmayan kimselere de
    sefih demekte ve bu gibi kimselere yardımcı olunmasını emretmektedir.
    273
    Sefih kelimesi olumsuz manasıyla kâfir, münâfık, müşrik, müstekbir,
    mütref gibi insan gruplarını kapsamaktadır. Bu gibi kimseler
    kendilerini çok akıllı zanneden, ama aslında aklını, hidâyeti
    bulma yolunda kullanmayan, kibirli, sağlam düşünceden yoksun,
    biraz da ahmak kimselerdir. Eğer akıllarını kullansalardı, Allah’ın
    dâvetine uymakla elde edecekleri mükâfatı kaybetmezler, Allah’a
    isyan etmekle uğrayacakları zararı ve korkunç sonucu düşünürlerdi.
    Küfrün ve şirkin çirkin hayat anlayışından, cehennemin azap
    kucağından İslâm’ın mutluluk yurduna göç ederlerdi. Mükâfat
    yerine azabı satın almazlardı. Güzellikleri terk edip, karanlıkları
    ve bitmez tükenmez azabı tercih etmezlerdi. Onlar ahmaklıkları
    yüzünden Rableri ile mücadeleye kalkışıyorlar ve bunun kendileri
    için ne denli zararlı olacağını hesap etmiyorlar.
    Günümüzde de Allah’a ortak koşan bu müşrikler ve inkârcılar
    mü’minlere sefih, gerici, beyinsiz, aşağı; gittikleri yola ve sahip oldukları
    anlayışa da çağdışı demeye ve onlarla alay etmeye devam
    ediyorlar. İman edenleri kendilerinden aşağı görüyorlar, onları küçümsüyorlar,
    mü’minlerin üzerinde bulundukları yolu beğenmiyorlar.
    Hâlbuki asıl beyinsiz, sefih, yarım akıllı olanlar kendileridir.
    Mü’minler, onların düştüğü sefihliğe düşmezler. Allah’ın verdiği
    269 2/Bakara,130
    270 2/Bakara, 142
    271 6/En’âm, 140
    272 7/A’râf, 66-67
    273 4/Nisâ, 5; 2/Bakara, 282
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    akıl nurunu iyi kullanarak zararlı ve tehlikeli sonuçları tercih etmezler.
    Onlar bütün sefihlerle ve onların zararlarıyla, fitneleriyle,
    ifsatlarıyla mücâdeleye devam ederler. 274
    Ayrıca onlar sefihlerin ahmaklıkları yüzünden belâya uğramamak
    için Hz. Mûsâ (a.s.) gibi duâ ederler: “Ya Rabbi içimizdeki süfehâ
    (sefihler) yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu senin imtihanından başka
    bir şey değildir.” 275
    “(Bu münâfıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit ‘(biz de) iman ettik’
    derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: ‘biz
    sizinle beraberiz, biz onlarla (mü’minlerle) alay ediyoruz’ derler.” 276
    Onların şeytanları, çoğunlukla yahûdilerdir. Siyonistleri kendilerine
    destek ve sığınak yaparlar. Yahûdiler ve yahûdileşenler
    de, İslâm saflarını parçalamak ve dağıtmak yolunda münâfıkları
    istedikleri gibi kullanırlar. Kur’an, çizdiği bu portre ile toplum
    içinde sürekli olarak münâfık tipine karşı uyanık hareket etmemiz
    gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu duruma göre, biz insanlara karşı
    ilme dayanmadan zanlarla hüküm vermeyecek, fakat onları tam
    güven ve gönül huzuru ile tanımadan işlerimizi teslim etmeyeceğiz.
    Bu konuda, özellikle lider adayı ve önderlik ilişkilerinde daha
    titiz olacağız. Toplumun gözüne girmek için yapılan çalışmaları bu
    ilkeye göre değerlendirmek gerekir. İlişkilerde ve önderlik makamında
    sosyal hayatımıza girme çalışmalarında önemli bir konumu
    bulunan, ciddi bir görevi bulunan şahısların arkasındaki güçleri
    de göz önünde bulundurmak zorundayız. Onları harekete geçiren
    politika ve düşüncenin ana ilkelerini kavramak zorundayız.
    Liderliğimizi ve eğer varsa sırlarımızı ancak pratik olarak denemeden
    geçirdiğimiz, içe yönelik yapısını araştırdığımız ve iyi sonuçlara
    vardığımız şahsiyetlere verebiliriz. Ta ki, böylece kurumlarımız
    sağlıklı bir temele otursun, sarsıntıya uğramasın, tahrif edilmesin,
    başkası tarafından sömürülmesin ve ihanete uğramasın.
    “Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de tuğyanlarında (azgınlıklarında)
    onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.” 277
    Onlara, bu hilelerinin mü’minler tarafından yutulduğunu ve bu
    çifte standartlı kişiliklerinin deşifre edilmeyeceğini düşünmelerini
    sağlayan Allah’tır. Azgınlıklarında debelenmeye bırakan Allah’tır.
    Onları ânında cezalandırmayan, güvenle yollarına devam ettiklerini
    hissettiren, plan ve hilelerinde, içleriyle dışları arasındaki
    274 Hüseyin Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 585-587
    275 7/A’râf, 155
    276 2/Bakara, 14
    277 2/Bakara, 15
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 65 -
    uyumsuzlukla debelenip durmalarına izin veren Allah’tır. Hâlbuki
    onların bu tutumları gerçekten gülünçtür, eğlencelidir. Hangi tutum,
    toplum içinde ürkek tavşan gibi hareket eden, herhangi bir
    hareketinden dolayı cezalandırılmaktan korkan, tespit edilecek
    bir suçundan dolayı endişe eden münâfıkların tutumundan daha
    alaya müsait olabilir? Alay kelimesi, horlamayı ve aldırmamayı
    ifade eder. Burada sanki Allah, onların azgınlıklarını arttırmak
    suretiyle onlarla alay etmiş olmaktadır. Mü’minleri aldattıklarını
    zannederlerken kendileri maskara olurlar.
    “İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu
    ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.” 278
    Münâfıklar, hidâyeti verdiler, karşılığında dalâleti satın aldılar.
    Cenneti verdiler; cehennemi satın aldılar. İzzeti verip zilleti satın
    aldılar. Sonunda her iki dünyada zararlı çıktılar. Kur’an’ın bu
    âyette ve başka bazı âyetlerde kullandığı “satın alma” kavramı
    üzerinde biraz durmak gerekir. Âyetlerden anlaşıldığına göre satın
    alma, insanın işlediği iyilik ve kötülük sonuçlarına dayanan her
    türlü eylemini kapsamaktadır. Yani insanın tüm yaptığı işler, bir
    ticaret niteliğinde; özel ve genel yapısında kâr ve zarara elverişli
    birer eylemdir. İnsanın ortaya koyduğu her harekette, her sözde
    kâr-zarar söz konusudur. İnsan bazı eylemleriyle kendisini, hayatını,
    cenneti satın alabilir. İnsanın, canını ve malını feda ettiği durumlar
    da bu ticaret alanına girer. Çünkü bu durumlarda eylemler
    karşılıksız kalmaz. Karşılık, mü’minler için esas olarak âhirette verilecektir,
    ama bu veresiye satış da mü’mini psikolojik olarak daha
    dünyadayken bile rahatlatmaktadır.
    “Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın
    almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu,
    Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan
    daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde, O’nunla yapmış
    olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük
    kazançtır.”279 “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti
    size göstereyim mi? Allah’a ve Rasülü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla
    Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
    İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden
    ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar.
    İşte en büyük kurtuluş budur.” 280
    Böylece hayatın tamamı, tüm alanlarında ve tüm
    278 2/Bakara, 16
    279 9/Tevbe, 111
    280 61/Saff, 10-12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    mücadelelerinde ya Allah’la; ya da şeytanla bir alışveriş eylemine
    dönüşür. İnsan ne yaparsa, ne verirse mutlaka onun bir karşılığı
    vardır. Eğer sonuçlar iyi, yararlı ise, alışveriş kâr; değilse zarar getir.
    Münâfıkların ne tür bir ticaret yaptıklarını bu konular ışığında anlayabiliriz.
    Onlar, hem dünyada hem de âhirette kendilerini zarara
    sokacak bir şeyi satın almışlardır. Yaptıkları ticaret, kendilerine
    umdukları kârı sağlamayacaktır.
    Allah’a dâvet yolunda çaba sarfeden mü’minlerin, Kur’an’ın
    kullandığı bu yöntemi kavramaları ve uygulamaları gerekmektedir.
    Dünya hayatını kâr ve zarar açısından yaptıkları hesaplara
    göre değerlendiren tüccar zihniyetli insanlarla karşılaşacaklardır.
    Bu durumda, onların bu arzularını âyetlerde gösterilen kârlı ticaret
    mantığıyla kanalize etmeleri gerekir. Dâvetçiler, sapıklığın
    olumsuzluklarını, hidâyetin de dünya hayatındaki fonksiyonunu
    ciddi bir şekilde değerlendirebilmelidir. Ondan sonra insanları
    âhiret yurdunun problemlerine yöneltmeli ve bu alanın da diğer
    alanlar gibi kâr ve zarar hesaplarına dayanan bir hayat olduğunu
    kavratmaya çalışmalıdır.
    “…Bilin ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya
    bilmezlikten gelirler).” 281
    Münâfıkların Karakteri
    “Onların (münâfıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan
    kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen
    onların nûrunu (aydınlığını) giderir ve onları zulümât (karanlıklar) içinde
    bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler.”
    “Onlar sağır, dilsiz ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönmezler.” 282
    Münâfıklar, kâfirlerin yaptığı gibi başlangıçta hidâyetten
    yüz çevirmiş; kulakları duymaktan, gözleri görmekten, kalpleri
    idrâkten mahrum kalmış kimseler değildirler. Aslında bunlar, gerçeğe
    ulaşmak için gayret göstermişler ve önlerinde hak apaçık tecelli
    ettikten sonra gözlerini kapamışlar, sonra yüz çevirmişlerdir.
    Bir ateş yakıyorlar, ateşin nûru kendilerine aydınlık temin ediyor
    ve önceden arzuladıkları bu aydınlıktan faydalanmıyorlar, faydalanmak
    istemiyorlar. Aydınlanmak için ateş yaktığı halde, sonra
    gözlerini kapayan kişinin budalalığı nasılsa, aydınlanmak için
    iman edip sonra kâfirlerin yanında İslâm’a göz kapayanlar da aynıdır.
    281 2/Bakara, 13
    282 2/Bakara, 17-18
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 67 -
    Kulaklar, diller, gözler; nur ve hidâyeti bulmak yolunda vazife
    görmek için yaratılmıştır. Bunlar ise, kulaklarını hakkı duymaz
    hale getirdikleri için sağır, dillerini hakkı söylemez hale getirdikleri
    için dilsiz ve gözlerini hakkı görmez hale getirdiklerinden kördürler.
    Hakka dönemezler, hidâyete ve nûra giden yollar kapanmıştır
    bunlara.
    Benzetmeler yaparak, misaller vererek, ilgili hikâyeler ve geçmiş
    vakalardan
    istifade ederek anlatma usûlü çok eski zamanlardan
    beri bütün toplumlarda olduğu gibi İslâm’ın ilk muhâtabı
    olan Araplarda da kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm de bu usûl ve
    üslûba sık sık başvurmuş, eğitim ve öğretimde sesli ve görüntülü
    yayınlardan istifade edercesine bunlardan yararlanmıştır.
    Münâfıkların durumunu
    misallerle tasvir eden bu âyetleri tefsir
    edenler çeşitli yorumlar yapmışlar; ışığı
    İslâm’ın nûru, karanlığı
    imansızlık, yağmuru rahmet, ganimet vb., gök gürültüsünü
    ve
    şimşeği inkârcıları tehdit eden âyetler olarak açıklamışlardır. Biz
    bu iki âyetteki ışığı ve aydınlığı “güdüler, duyu organları, akıl”
    gibi beşerî bilgi kaynaklan
    ve araçları; karanlık, yağmur, gök gürültüsü,
    yıldırım, şimşek ve bunlar arasında
    ilerlemeye, yol almaya
    çalışan insanı da “bütün iniş ve çıkışlarıyla, maddî ve mânevî
    meseleleriyle insanın dünya hayatı” olarak anlıyoruz. İnsanoğlu
    dünyada
    problemleriyle başa çıkmaya çalışırken ya sadece beşerî
    güç ve imkânlarıyla yetinir veya bunlara İlâhî yardım ve irşâdı da
    ekler, Kur’an’ın ve Sünnet’in rehberliğinden faydalanır. İnkârcılar
    dini, hayatlarının dışına attıkları için akıl, duyular
    ve tecrübelerle
    -daha çok ve kısmen- maddî problemlerini çözüyorlar, bu alanda
    hayatlarını düzene koyabiliyorlar. Beşerî bilgilerin yeterli olmadığı
    ilişkiler, varlıklar, olaylar ve oluşlar alanına gelince karanlıklar
    içinde kalıyor, meçhuller arasında bocalıyorlar. Bu alana karşı
    idrâk kanallarını kapatmak, görmezlikten gelmek, düşünmemeye
    çalışmak, yok saymak fayda vermiyor. Şuur altının derinliklerinde
    fırtınalar kopuyor, şuurda huzursuzluklar su yüzüne çıkar gibi oluyor,
    bunları bastırmak, madde ötesini ve beşerî gücün çözümden
    âciz kaldığı problemleri
    unutmak için başvurulan tedbirler (zevk u
    safâ âlemleri, iş, sanat, spor vb. alanlardaki
    faâliyetler, içki, uyuşturucu...)
    fayda vermiyor, faydası şimşek hızıyla gelip geçiyor. Bunlar
    insanı bir müddet oyalasa bile kaçınılmaz sonla karşı karşıya
    gelindiğinde gerçek anlaşılıyor, fakat artık çok geç oluyor, iş işten
    geçmiş bulunuyor.
    Allah Teâlâ’nın kullarına verdiği beşerî bilgi
    araçları, hem geçerli ve yeterli oldukları alanlarda kullanılmaları,
    hem de insanın içindeki ve dışındaki işaretleri (âyetleri) okuyarak
    Rabbini bulması, O’nun irşâdına kulak vermesi içindir. Bunları yerli
    yerinde ve amacına uygun olarak kullanmayan insan, bunlardan
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    mahrum bulunan
    yaratıkların seviyesine inmiş olur. Ancak her nimetin
    bir hesabı olacağı için, o yaratıklardan farklı olarak insan
    sorumlu bulunuyor, emanetten hesaba çekiliyor. Münâfıklar da
    bir yandan akılları, diğer yandan zâhiren uyum gösterdikleri müslümanların
    dinden gelen bilgileri sâyesinde dünya hayatlarını kısmen
    düzgün götürebiliyorlar. Fakat sıra iç dünyalarına, madde ve
    ölüm ötesi âleme ve ilişkilere gelince karanlıklar ve ıstıraplar içinde
    kalıyor, bocalıyor ve çıkmaza saplanıyorlar. Kesintisiz İlâhî irşad
    ve nurla/ışıkla desteklenmediğinde bir yakımlık ateşin, bir kibritin,
    bir şimşeğin ışığı kadar kısa ve yetersiz olan akıl ve beşerî bilgiler
    onları bu çıkmazdan
    kurtaramıyor. 283
    “Onların durumu, bir ateş yakan kimsenin durumu gibidir ki, etrafını
    aydınlatınca Allah onların nûrunu giderdi ve onları karanlıklar içerisinde
    görmez bir halde bıraktı.” 284
    Hakiki münâfıkların durumu, İslâm’a girip, İslâm’ın nûru kendilerini
    ve etrafı aydınlatınca, bile bile haktan yüz çevirmeleri
    sebebiyle Allah’ın, İslâm’ın nûrunu kendilerinden giderip şüphe
    ve korku içerisinde hakkı göremez bir halde bıraktığı kimselerin
    durumu gibidir.
    Münâfıkların hakka dâvet karşısındaki davranışları, insanlığın
    kurtuluş ateşini, müjde ve uyarı ateşini yakan kimsenin etrafında
    bekleşen, kuşkucu, kararsız kimselerin haline benziyor. Şöyle
    ki, alevler, Kur’an âyetleri, peygamberin sünneti, Muhammed’in
    (s.a.s.) çevresindeki münâfıklara da aydınlık sağlarken, iki yüzlülükleri
    sebebiyle, Allah onlara hak ve hakikati gösterecek aydınlığı
    yok ederek, onları, şüphe, nifak ve inkâr karanlıklarında bırakıyor.
    Ne doğru, hak yolu görebiliyorlar, ne de hayrı şerden ayırt
    edebiliyorlar.
    Bu âyetlerin devamında bu grubun karakter yapısı daha açık
    ve net biçimde ortaya çıksın diye yüce Allah bize onlarla ilgili aşağıdaki
    örnekleri veriyor:” 285
    İlâhî ışığa gözlerini yumdukları için kör adam gibi olmuş karanlıklara
    gömülmüşlerdir. “Onların durumu, bir ışık yakmak isteyenin
    durumuna benzer” denmesi şunu gösteriyor. Onlar başlangıçta ilahi
    tebliğle aydınlanmak istemişler. Gerçekler ortaya çıkınca rahatsız
    olmuş, onları görmezlikten gelmişler, sağır, dilsiz ve kör olmuşlardır.
    Doğruları, artık ne duymak, ne görmek, ne konuşmak isterler.
    283 Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş,
    Kur’an Yolu, DİB. Y., I/28-29
    284 2/Bakara, 17
    285 Seyyid Kutub, Fîzilâli’l-Kur’an, Dünya Y., 1/60
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 69 -
    Vazgeçme niyetleri de yoktur. 286
    Allah (c.c.) hakiki münâfıkların durumunu bir örnekle açıklıyor:
    Münâfıklar kendilerini ve çevrelerini aydınlatacak bir ateş
    yaktılar. Yani; İslâm’a girdiler. “Ateş çevresini aydınlattığı zaman Allah
    onun ışığını giderdi.” Burada kastedilen ateş İslâm’dır. İslâm’ın nûru
    onların çevresini aydınlattığı zaman Allah (c.c.) İslâm’ın nûrunu
    onlardan giderdi ve karanlıklar içerisinde onları görmez bir vaziyette
    bıraktı.
    Onları karanlıklar (küfür, şüphe ve korku) içerisinde bıraktı.
    Artık onlar hakkı hiçbir zaman göremeyeceklerdir.
    Bunun sebebi
    ise hakkı kabul edip sonra bundan yüz çevirmeleridir. Çünkü onlar
    şüphe ve nefislerine ağır gelen şeylerden dolayı küfre girmişlerdir.
    Allah bu şekilde onların yaktıkları ateşin nûrunu giderince ateşten
    geriye sadece yakıcı sıcaklık kalır. İslâm’a girip de daha sonra sapan
    bu gibi kimseler İslâm’a hiç girmemiş kimselerden daha sapık
    ve daha aşağılık bir durumdadırlar. 287
    Münâfık Körlüğü
    “Onların durumu bir ışık yakmak isteyenin durumuna benzer. Işık çevresini
    aydınlatınca, Allah göz nurlarını gidermiş ve onları karanlıklar içinde
    bırakmıştır. Göremez hale gelmişlerdir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.
    Artık onlar vazgeçmezler.” 288
    Münâfık, önce inanan, sonra Allah’ı görmezlikten gelmeye
    başlayan, yine de kendini inançlı gören veya gösteren kişidir. Allah
    Teâlâ şöyle buyurur: “O münâfıklar sana geldiklerinde şöyle dediler:
    ‘Biz tanıklık ederiz ki, sen, gerçekten Allah’ın elçisisin’ Allah biliyor
    ki, sen elbette kendi elçisisin. Ama Allah tanıklık eder ki, o münâfıklar
    kesinlikle yalan söylüyorlar. Yeminlerini kalkan edip Allah yolundan çekildiler.
    Ne kötü şey yapıp duruyorlar! Bu, şundandır: Onlar önce inandılar,
    sonra görmezlik ettiler, sonra kalplerinde farklı bir yapı oluştu. Artık anlamazlar.”
    289
    Hiç inanmadığı halde kendini inançlı gösterenler de vardır. Allah
    Teâla şöyle buyurur: “İnsanlardan “Allah’a ve âhiret gününe inandık”
    diyenler vardır. Oysa onlar inanmış değillerdir. Allah’a ve mü’minlere
    tuzak kurarlar. Oysa tuzağı sırf kendilerine karşı kurarlar da farkına varmazlar.”
    290
    286 Abdulaziz Bayındır, Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Meali, Süleymaniye Vakfı
    Y., 36
    287 Seyfuddin el-Muvahhid, Davetçinin Tefsiri, Hak Y., 1/53-54
    288 2/Bakara, 17-18
    289 63/Münâfikun, 1-3
    290 2/Bakara, 8-9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    Bakara 7. âyette, Allah’ı görmezlikten gelen kâfirlerin, gerçekleri
    görmeme alışkanlığı kazandığı ve bu yüzden gözlerinde
    perde oluştuğu bildirilmiştir. Aynı perde, münâfıklarda da oluşur.
    “Onların durumu, bir ışık yakmak isteyenin durumuna benzer” buyrulması,
    başlangıçta İlâhî tebliğle aydınlanmaya istekli olduklarını
    gösterir. O tebliğ, gerçekleri ortaya çıkarınca rahatsız olur,
    onları görmezlikten gelerek tekrar karanlıklara dalarlar. Kendilerini
    sağır, dilsiz ve kör konumuna sokarlar. Doğruları; ne duymak,
    ne görmek, ne konuşmak isterler. Bundan vazgeçme niyetleri
    de yoktur. 291
    Mevdûdi diyor ki: “Bu misâl şunu anlatmak ister: Bir kimse -Hz.
    Muhammed (s.a.s.)- doğruyu yanlıştan, hakkı bâtıldan ayıran Hakikat
    ışığını yaymaya başladığında, yeteneklerini iyi kullanabilen
    kimseler bunları ayırdetmeye başladılar. Fakat kişisel çıkarlarının
    kör ettiği münâfıklar bu ışıkla bile doğru yolu görmeyi başaramadılar.
    “Allah onların nûrunu giderdi” ifadesi hakkı görememenin
    sorumluluğunu onlardan kaldırmaz. Bu da 7. âyette anlatılan tabiat
    kanununun aynısıdır. Onlar karanlıkta salınmayı seçtiklerinde,
    Allah da onları bu sapık yolda bırakmıştır. 292
    Seyyid Kutub diyor ki: “Bilindiği gibi münâfıklar, kâfirler gibi,
    daha baştan hidâyete yüz çevirmiş; kulaklarını işitmekten, gözlerini
    görmekten ve kalplerini algılamaktan alıkoymuş değillerdir.
    Fakat onlar işin içyüzünü açık-seçik biçimde anladıktan sonra körlüğü
    hidâyete tercih ettiler. Yani ateş yakmak istemişler ve yakmışlar,
    yaktıkları ateş çevrelerini aydınlatmaya başlayınca kendi istekleri
    ile yaktıkları bu ateşten yararlanmamışlardır. O zaman yüce
    Allah önce isteyip sonra yararlanmaktan vazgeçtikleri “aydınlıklarını
    gidererek” kendilerini “hiçbir şey göremeyecekleri koyu bir
    karanlıkta bıraktı”. Tabii ki, aydınlıktan yüz çevirmiş olmalarının
    cezası olarak.” 293
    “Onların örneği tıpkı (karanlıkta) bir ateş tutuşturan adamın örneğine
    benzer...” Bu, münâfıkların durumlarını somutlaştıran bir örnektir.
    Onlar, koyu bir karanlığın içine düşmüş gibidirler; o karanlıkta
    iyiyi kötüden ve zararlıyı yararlıdan ayırt edemiyorlar. Bu yüzden
    aydınlanma gereçlerinden birine başvurma gereğini duyuyorlar.
    Bir ateş yakıp çevreyi görmek istiyorlar. Ateş tutuşup çevrelerini
    aydınlatınca yüce Allah, rüzgâr ve yağmur gibi bir sebebi devreye
    291 Abdulaziz Bayındır, Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Meali, Süleymaniye Vakfı
    Yayınları: 104-105.
    292 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, insan Y., 1/49
    293 Seyyid Kutub, Fîzilâli’l-Kur’an, Dünya Y., 1/60
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 71 -
    sokarak ateşi söndürür. Böylece eski karanlığın içinde kalmaya devam
    ederler. Hatta bu defa iki karanlığın ortasında bocalarlar: Bir,
    çevrelerini saran karanlık; bir de şaşkınlık karanlığı, aydınlanma
    gerecinin devreden çıkması ile yaşadıkları psikolojik karanlık.
    Bu örnek, münâfıkların durumunu gözler önüne seriyor. Bunlar
    mü’min gibi görünerek, mü’minlerle iç içe yaşamaktan dolayı
    dinin sağladığı bazı nimetlerden yararlanırlar. Miras ve nikâh gibi.
    Fakat imandan asıl yararlanma dönemi olan ölüm vakti gelip çatınca,
    yüce Allah, nurlarını giderir, amellerini geçersiz kılar, onları
    koyu bir karanlığın ortasında bırakır. Burada ne yapacaklarını, nasıl
    edeceklerini bilemezler. Hem eski karanlığın ve hem de amellerinin
    yol açtığı karanlığın içinde bocalayıp dururlar. 294
    Münâfıkların Çirkin Özellikleri
    “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık onlar dönmezler.”295
    Münâfıklar bile bile haktan yüz çevirdikleri için duyan kulakları
    hakkı duyamayacak kadar sağır, konuşan dilleri hakkı söyleyemeyecek
    kadar dilsiz, gören gözleri hakkı göremeyecek kadar kör olmuşlardır.
    Bu yüzden artık küfür, şirk ve nifaklarını bırakıp doğru
    yola, hakka dönmezler. Bu şekilde haşrolunacaklardır.
    Münâfıklar artık hakkı duyamayacak kadar sağır, hakkı
    söyleyemeyecek
    kadar dilsiz, hakkı göremeyecek kadar
    kör olmuşlardır.
    Bunların kulakları hakka karşı tıkanmış,
    gözleri hakka karşı kapanmış,
    dilleri de hakka karşı kilitlenmiştir. Bunlar bundan böyle
    hakka dönemeyeceklerdir.
    Bu duruma düşmelerindeki tek sebep;
    İslâm’ı bilip kabul ettikten sonra onu terk etmeleridir. 296
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bunlar sağırdırlar,
    dilsizdirler, kördürler, bu halden dönüp önceki nurlu hali bulamazlar.
    Daha açığı: Artık kendilerine gelemezler, tamamen sersem, şaşkındırlar.
    Şu halde yolu nerede bulacaklar? Bu şekilde sönen yalnız
    göz nurları değil, bütün şuur nûru, idrâk nûru olduğu anlaşılıyor ki,
    bu mânâ “Hatemallahu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim ve alâ ebsârihim
    ğışâveh” “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların
    gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir.”297 şeklindeki kâfirler hakkındaki
    durumdan münâfıklardaki bu mühürleme ve basım daha kuvvetlidir.
    Bu şekilde hikâyedeki ateş yakan, nurları gidenlerin dışında
    kalır. Rasûlullah’ın dâvet ve hidâyeti (doğru yolu göstermesi)
    294 Allâme Muhammed Hüseyin Tabatabai, El-Mizan Fi Tefsiri’l-Kur’an, Kevser
    Y., 1/ 87
    295 2/Bakara, 18
    296 Seyfuddin el-Muvahhid, Davetçinin Tefsiri, Hak Y., 1/54
    297 2/Bakara, 7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    karşısında münâfıkların durumlarının da, tıpkı ateş yakıcının parlattığı
    ışık karşısında gözleri Allah tarafından görmez oluverenlerin
    durumu gibidir. Araplarda ateş yakmak, ışıklandırmak maksadıyla
    da yapıldığından, bu mânâlarda kullanılır. Aynı şekilde yangın çıkarmak
    gibi sûikastla da olabileceğinden fitne ve fesat çıkarmak
    mânâsına da gelir. Ve burada ikisine de ihtimali vardır. Bundan
    başka dâvet, hayra da olur, şerre de. Şu halde yangın çıkarmak ve
    kötülüğe dâvet etmek mânâlarına alındığı zaman, nûrun alınması,
    ateşin söndürülmesi demek olacağı açıktır. Ve bu şekilde ateş yakan,
    karanlıkta kalanlardan olur ki, bu ateşi yakan münâfıkların
    başıdır. Işık dururken şuurun, görme kabiliyetinin esasından kayboluvermesi
    İlâhî bir hârikadır. Ve meselin en güzel noktasını teşkil
    eder. Peygamberin dâvet ve hidâyeti karşısında münâfıkların, “ateş
    yakıcı” karşısında etrafındakilerin bir kısmı, Muhammedî dâvet ve
    onun irşâdı ebedî olduğu halde, münâfıkların anlayış nurlarını Allah
    almıştır. Ve belki bunların içinde başlangıçta kalbî iman da nasip
    olduğu halde, sonra bozgunculuğa sapan, kalben dinden dönerek
    imanının nûrunu kaybedenler bile bulunmuştur. Kur’an’ın nazmı
    işte bu temsili, böyle mânâ tabakaları ile çok yönlü olarak açıklamıştır
    ki, her birinin bir sahih yönü vardır. Muhammedî dâvetin
    ateş yakma ile gösterilmesi ise ikinci temsilde görüleceği üzere
    şunu anlatır: Bu dâvet, bir taraftan müjdeleme, diğer taraftan korkutmayı
    ihtiva eder. Bu dâvet, cennetin karşısında bir de cehennem
    ateşini gösteriyor. “Bu ateşten kaçın, şu cennete koşun.” diyor.
    Münâfıkların da bu müjdelere ağızları sulanıyor; korkutmadan da
    başları dönüyor, ağızdan “âmennâ; inandık” diyorlar, hidâyet buraya
    kadar geliyor, fakat kalplerine iman girmiyor. Çünkü anlayışlarının
    nûru sönmüş, fenalığa ceza veren adil bir Allah’a inanmak
    istemiyorlar. Her türlü emellerine kul gibi hizmet edecek adâlet
    etmekten âciz bir ilâh istiyorlar. 298
    Mevdûdi diyor ki: “Onlar Hakk’ı duymakta sağır, Hakk’ı konuşmakta
    dilsiz ve Hakk’ı görmekte kördürler. 299
    Seyyid Kutub da diyor ki: “Kulaklar, diller ve gözler sesleri, ışıkları
    algılamak hidâyetten ve aydınlıktan yararlanmak için yaratıldığına
    göre, bunlar kulaklarını fonksiyonsuz bıraktıklarından dolayı
    “sağır”, dillerini fonksiyonsuz bıraktıklarından dolayı “dilsiz”,
    ve gözlerini fonksiyonsuz bıraktıklarından dolayı “kör”dürler. Bu
    yüzden hakka dönmeleri, hidâyete yönelmeleri, başka bir deyimle
    hidâyete ve ışığa kavuşmaları sözkonusu değildir. Âyette verilen
    298 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları:
    1/219-221.
    299 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, insan Yayınları: 1/49.
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 73 -
    şu örnek de onların içinde bulundukları durumu tasvir etmekte,
    duygu dünyalarına egemen olan kargaşayı, şaşkınlığı, endişeyi ve
    kaygıyı gözlerimizin önüne sermektedir.” 300
    Yüce Allah bu âyet-i kerimelerde durumlarını açıklamak, onların
    kötü işlerini,
    kötü fiillerini beyan etmek, onları ibretli bir
    şekilde cezalandırmak, gizlediklerini
    açığa çıkartıp rüsvay etmek
    üzere münâfıkların durumuna dair misaller vermektedir. Çünkü
    münâfıklar insanlık için bir fitnedir, ümmet içerisinde
    bir hastalıktır.
    Misaller vermek ise birtakım hususları açıklamak, gizli ve ancak
    düşünülerek anlaşılan şeyleri açık ve hissedilir olarak açığa çıkartmak
    için Kur’an’ın izlediği bir yöntemdir. Bu misaller münâfıkların
    huzursuz, şaşkın
    ve tutarsız durumlarını, işlerinin içyüzlerinin çabucak
    açığa çıkışını tablolaştıran örneklerdir:
    Onların işlerinin çabucak açığa çıkışını canlandırmaktadır: Şöyle
    ki münâfıkların sadece kısa bir süre için müslüman olduklarını
    söylemeleri,
    kendilerinin ve çocuklarının güvenliklerini sağlama
    halleri, tıpkı kendisinden
    yararlanmak için ateş yakan kimselerin
    haline benzer. Bu ateş çevrelerinde bulunan yerleri ve eşyayı
    aydınlatıp kısa bir süre çevrelerini görmelerini sağladıktan
    sonra
    Yüce Allah bu ateşi şiddetli yağan bir yağmur yahut şiddetli esen
    bir rüzgâr ile söndürüverir. Böylelikle onların hiçbir şey görmeyecek
    hale gelmelerini sağlar; gecenin, üst üste yığılmış bulutların
    ve ateşin sönmesinin sebep olduğu
    karanlıkların içerisinde bırakır.
    Çünkü artık aydınlık ortadan kalkmıştır.
    Münâfıklar ise duygu ve hislerini işlemez hale getirmişlerdir.
    Onlar işitmenin
    sağladığı faydayı, akıllarını işletmediklerinden
    dolayı öğüt verenin öğüdünü,
    doğru yol gösterenin irşâdını işitemezler.
    İşitseler bile anlayamazlar. O bakımdan onlar hakkı işitemeyen,
    hakka karşı sağır kimseler gibidirler. Aynı zamanda onlar
    konuşma ve tartışmadan da yararlanamazlar. Herhangi bir meseleye
    karşı delil, herhangi bir meseleye dair açıklama istemezler.
    Onlar sanki konuşmayan dilsizler gibidirler. Onlar görmenin sağladığı
    faydayı da işlemez hale getirmişlerdir. O bakımdan başlarına
    gelen türlü fitneler ile ümmetlerin mâruz kaldığı hallerden ibret
    almazlar. Sanki onlar hidâyeti göremeyen körler gibidir. Onlar
    hiçbir zaman bulundukları sapıklık hallerinden vazgeçip hidâyete
    yönelmezler. O bakımdan sen de onlar için üzülme, tasalanma! 301
    Münâfıklar Kördür, Doğruyu Görmez
    Allah, yukarıdaki âyetlerde münâfıkların özelliklerini
    300 Seyyid Kutub, Fîzilâli’l-Kur’an, Dünya Yayınları: 1/60
    301 Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Y., 1/79
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    zikrettikten sonra onların şahsiyet modelini ortaya koymaktadır.
    Münâfıklık onların önünü karartmakta,
    akıl ışıklarını söndürmekte
    ve kalp gözünü kör etmektedir. Gözleri
    kör, ışıksız ve karanlıkta
    kalmış bir insanın doğru yolu bulması imkânsızdır.
    Hidâyet, insanın
    kalp gözü ve akıl ışığıdır. Bu ışık insanın önünü aydınlatır,
    nerede
    olduğunu ve ne yöne gideceğini gösterir. Işıksız hedefi bulmak
    ve amaca ulaşmak mümkün değildir. Münâfık, hedefi şaşıran
    ve amaca ulaşamayan
    kişidir.
    Yüce Allah münâfıkların durumunu örnekle anlatmaktadır. Bu
    örnekte ateş, aydınlatmak, nur, karanlık ve görme kavramları bir
    araya gelmiştir. Ateş kelimesi burada ışık mânâsında kullanılmaktadır.
    Yolunu kaybeden insan ateş yakar ki, nerede olduğunu insanlar
    anlasınlar. Diğer taraftan ateş, yolunu ormanda kaybetmiş
    insana vahşi hayvanların saldırmasını da önler. Aynı zamanda o,
    soğuktan donma tehlikesi geçiren kişinin hayatını da kurtarır. Ayrıca
    ateş, yemekleri pişirip yenecek hale getirir.
    İşte ışık, insana kendisinin ne olduğunu bildirir, insana kendisini
    tanıtır ve yolunu aydınlatır. Aklın ışığı, vahşi hayvanı andıran
    nefsin arzularına, şeytana ve yanlış düşüncelere karşı insanı korur.
    Yanan aklın ışığına onlar yanaşamaz. Donan insan zihnini ve gönlünü
    ölümden kurtarır. Aklın ışığı, insanın hamlığını pişirir ve olgun
    hale getirir. İkili oynamaları, iman etmediği halde iman ettik
    demeleri, Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya teşebbüs etmeleri,
    yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaları, iman edenleri beyinsizlikle
    itham etmeleri, mü’minlerle alay etmeleri ve tercihlerini kötüden
    yana kullanmış olmaları nedeniyle Allah, onların yanan ışıklarını
    söndürmektedir. Onları, artık göremeyecekleri karanlıkların içine
    terk etmektedir.
    Akıl ışığı yanan ve aydınlanan insanlar yukarıdaki davranışlara
    asla girmezler. Demek ki, münâfıkların zoru akıllarındadır.
    Beynindeki ışığı sönen insan, ne yaptığını, neyi satın aldığını ve
    insanlığın neresinde olduğunu bilemez. Bu beyin, yani akıl ışığı
    ferdi olduğu kadar toplumsaldır da. Fertlerin akıl ışığı, birleşince
    toplumu aydınlatır. 302
    302 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları:
    1/225-226.
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 75 -
    Münâfıkların Melekeleri/Yetenekleri
    Dumûra Uğramıştır
    “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; geri dönüşleri mümkün değildir.” 303
    Bu âyette, zamirlerin çoğul olarak kullanılmasından, bir grup
    insandan bahsedildiği anlaşılmaktadır, böylece âyet, toplumsal
    ışığa ve toplumsal görmeye işaret etmektedir. Kulak, dil ve göz
    organlarına dikkati çeken Allah, duyu organlarının birlikte
    bir bütün
    oluşturduklarına işaret etmektedir. Buna psikolojide algı aktı
    denmektedir. Algı aktı duyu organlarının birlikte ve organize olarak
    görev yapmasını ifade eder. Bu birleşme işlemi beyinde olur.
    Allah parçaları zikrederek,
    bütünü (İnsan beynini ve düşüncesini)
    kasdetmektedir.
    Allah “sağır” kavramıyla münâfıkların dinlemediklerini, gerçeğe
    kulak vermediklerini,
    uyanlara karşı aldırış etmediklerini kasdetmektedir.
    Onlar öylesine sapık bir yola girerek öylesine mesafe
    alırlar ki, yapılan uyarıları duymaz hale gelirler. Hastalanmış kalp,
    akıl ışığının sönmesi ile kulakları sağırlaştırır: “Kulaklarımızda ağırlık
    (vakr) vardır.” 304
    “Vakrun” kavramı, kulağı ağır işitmek, duymamak, sağır olmak
    anlamlarını ifade eder. Âyetteki sağırlık, mânevî sağırlıktır.
    Gerçeğe karşı insanların takındıkları menfî bir tavır ve tepkidir.
    Âyette bu itirafı, tepkiyi gösterenlerin kendileri yapmaktadır.
    Hz.
    Peygamber’in yaptığı uyarı, getirdiği nûra/ışığa ve müjdeye karşı
    olanların çok uzak mesafedeymiş gibi tepki göstermelerini ifade
    etmektedir. Allah, Hz. Nûh’un dâvetine, kavminin benzer bir tepki
    gösterdiğine de işaret etmektedir: “Onları ne zaman dâvet ettiysem
    parmaklarını kulaklarına tıkadılar.”305 Kulakları tıkamak ve dinlememek,
    bir insana gösterilecek tepkilerin en ağırıdır, haktan kaçışın
    ifadesidir. Dinlemeyen insanın gerçeği anlaması çok zordur; hatta
    imkânsızdır denebilir.
    “Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, sanki bunları işitmemiş, sanki kulaklarında
    ağırlık varmış gibi kibirlenerek yüz çevirir. Sen de ona acıklı bir
    azabın müjdesini
    ver.”306 Anlatılan veya okunanlara kulak vermemenin
    arkasındaki neden kibirdir. Âyet, Allah’ın âyetleri okunduğunda,
    kibirlenerek yüz çevirenlerin psikolojik yapısını açıklamaktadır.
    Âyetlerden yüz çevirmek gibi ağır bir tepkinin iki büyük nedeni
    vardır: Kibir ve dinlememek. Bir taraftan kibir, dinlememeye
    303 2/Bakara, 18
    304 41/Fussılet, 5; 6/En'âm, 25; 17/İsrâ, 46; 18/Kehf, 57; 41/Fussılet, 44.
    305 71/Nûh, 7
    306 31/Lokman, 7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    sebep olurken, diğer taraftan dinlememek de kibre sebep olabilir.
    Bu davranış biçimleri ya da tavırlar, birbirinin sebebi ve sonucu
    olabilirler. Sanki işitmemiş
    veya kulaklarında sağırlık varmış gibi
    davranarak, kibirle âyetlerden uzaklaşmak, insanı elîm bir azâba
    götürmektedir.
    “Onlar dilsizdirler.” Doğuştan dili tutuk mânâsına gelen bu kavram,
    cehâletten veya kasden konuşmamayı
    da ifade eder. Sağırlıkla
    dilsizlik arasında sıkı bir bağlantı vardır. Dilsizler
    -genelliklesağır
    da olurlar. Dinlemeyen insan, konuşacak bir şey bulamaz.
    Dil kavramı, gönül mânâsına da gelir. Ağızdaki dil, gönül dilindekileri
    anlatır.
    Gönül boş olunca, dilin de anlatacağı bir şey olmaz.
    Dilin konuşması, bir işin başarılmasını ifade eder. Bu sebeple
    dil, kültürün en önemli vâsıtası ve unsurudur. Allah buna şöyle
    işaret ediyor: “Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan biri dilsizdir,
    hiçbir şey beceremez ve efendisinin
    üstüne bir yüktür.” 307
    Dilsizlik, burada beceriksizlik anlamında kullanılmıştır. Beceriksiz
    insanlar kültür meydana getiremez ve başkalarının kültürüne
    tâbi olarak onlara yük olurlar.
    Manen sağır ve dilsiz olanlar,
    manevî hayat, peygamber ve Allah için yüktürler.
    Kibirli ve iş göremeyen
    insanlar tabii olarak insanlığa yük olacaklardır: “Onları
    nereye gönderseniz bir hayır getiremezler.” 308
    Demek ki iş becermek, başlı başına bir değerdir ve bu değer
    kültürün temelidir.
    Kültür bir topluma anlam kazandıran değerler
    sistemi ve hayat nizamıdır.
    Toplumlar kültür vasıtasıyla bütünlük
    kazanır ve hayat bulurlar.
    Bakara, l8. âyette geçen “bukmun/dilsiz” kavramını, 17. âyetle
    birleştirerek şu genellemeyi yapmak
    mümkündür: Akıl ışığı sönmüş
    insan, karanlıktaki insana benzer. Karanlıkta kalan insan da
    hiçbir iş beceremez. Dilsiz olan insan, karanlık içinde kalan
    ve hayırlı
    bir eylemde bulunamayan insandır. Karanlıktaki insanı, ne tarafa
    yönlendirirseniz yönlendiriniz, hayırlı bir iş yapması mümkün
    değildir: “Âyetlerimizi yalanlayanlar karanlıklar içinde kalmış sağır ve
    dilsizlerdir.”309 Allah’ın âyetlerini yalanlamak, insanı sağır ve dilsiz
    bir halde karanlıkların içine gömer. Manevî karanlık içinde kalmış,
    akıl ve gönül ışığından yoksun insanlar, artık karanlık içinde hayırlı
    bir iş üretemezler.
    “Onlar kördürler.” Akıl ve gönül ışığından yoksun olan insanın,
    307 16/Nahl, 76
    308 16/Nahl, 76
    309 6/En'âm, 39
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 77 -
    gözü görse bile kalp gözü kördür. Karanlık içinde kalan insanın
    gözlerinin görmesi mümkün olmadığı gibi, kalp gözü kör olan
    münâfığın da gerçeği görmesi mümkün değildir.
    Sağırlık, dilsizlik ve körlük insanı girdiği yanlış yoldan geri çevirmez,
    geri
    dönmek istese bile dönemez: “Onlar geri dönemezler.”
    Sağırdırlar, kendilerini bulmaya çalışan insanların sesini duyamazlar;
    dilsizdirler,
    yollarını kaybettiklerini söyleyemezler, kördürler,
    bir çıkış yolu bulamazlar.
    Âyetteki dönemezler ifadesini,
    başka bir âyetle tefsir edebiliriz: “Hidâyet çağrısına kulak vermeyen
    kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını
    işiten hayvanların
    durumuna benzer. Çünkü onlar, sağır, dilsiz ve kördürler.
    Bu sebeple akıllarını
    kullanıp düşünemezler.” 310
    Dönemezler demek, “akıllarını kullanıp düşünemezler” demektir.
    İnsanın girdiği
    yanlış yoldan dönebilmesi için, önce, yanlış
    yolda olduğunu anlaması gerekir. Aklını kullanamayan, onun ışığından
    mahrum olan insan bu dönüşü nasıl başarabilir?
    Münâfıkların dönemedikleri tutum ve davranışlar nelerdir?
    Bu soruya Fahruddîn Râzî şu şekilde cevap vermektedir: Sımsıkı
    sarıldıkları nifaklarıdır; hidâyeti satıp dalâleti satın almaları;
    bulundukları
    yerde çakılı kalıp, ileri mi geri mi gideceklerini bilememeleri
    ve bu nedenle
    başlangıç noktasına dönememeleridir.311
    Münâfıklık bir inanç biçimi ve bir ahlâk anlayışıdır. Münâfıkların
    ahlâkını çifte standart, bilinçsizlik ve dalâleti hidâyete tercih
    etmek
    gibi yanlış bir mânevî ticaret oluşturmaktadır. İşte bu
    ahlâktan dönmelerinin
    imkânı yoktur.
    “Dönemezler” ifadesini eğitim açısından da değerlendirebiliriz.
    Eğitimciler, insanların tümünün eğitilebileceği fikrinden
    hareket ederler. Fakat eğitim süreci
    ilerledikçe, bazı insanların
    eğitilemeyeceği ortaya çıkar. “Uyarsan da uyarmasan da onlar iman
    etmezler”312 ifadesi ile 18. âyette yer alan “dönemezler”
    ifadesi bazı
    insanların eğitilemeyeceklerine işaret etmektedir. Sağır, dilsiz, üstelik
    kör olan, akıl ışığından da yoksun olan insanın eğitilmesinin
    imkânsızlığı vurgulanmaktadır.
    Çünkü eğitim-öğretim göze,
    kulağa, beyne ve gönle hitap etmelidir.
    Bunlardan yoksun olan
    insanın eğitilmesi imkânsızdır. Kendileri, bulundukları o karanlığı
    aydınlığa çeviremedikleri gibi, başkalarını da aydınlığa kavuşturamazlar.
    Dönemezler ifadesi, dönüşümü, değişimi, yeniliği, gelişimi
    310 2/Bakara, 171
    311 Fahruddîn Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 11/62
    312 2/Bakara, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    ifade etmektedir. Yenilik, gelişim ve değişim akıl işidir. Beynini yenileyemeyen
    insan, hayatım da yenileyemez. Yeniliğe kapalı olan
    da, değişim meydana getiremez. Yenilik ve değişim,
    bir atılım ve
    bir beceri işidir. Münâfık, bütün bu oluşumlara kapalıdır. 313
    Ateşin Önünde Karanlıkta Kalanlar
    Kurtubî, bu âyetteki münâfığın durumunu şöyle izah etmektedir:
    Münâfığa dair verilen misal ateşi yakanın durumu açıklanarak
    tamamlanmış olur. Çünkü ateşi yakanın görmez bir halde
    karanlıklar içerisinde
    kalması münâfığın şaşkınlık ve tereddüt
    içerisinde kalışını andırır. Âyet-i kerime ile anlatılmak istenen ise,
    münâfıklara bir misal vermektir.
    Evlilik, mirasçı olmak, ganimet almak, kendilerinin, çocuklarının
    canlarının güven
    altına alınması, mallarının dokunulmaz olması
    gibi müslümanlar ile ilgili
    olan hükümlerin kendileri için de
    geçerli olmasını sağlayan, açığa vurdukları
    imanlarıdır. Bununla
    da karanlık bir gecede bir ateş yakıp onun vâsıtası
    ile aydınlananın,
    sakınması ve kendisini güven altına alması gereken şeyleri
    görenin
    durumuna benzerler. Bu ateş sönüp yahut ortadan kalkınca,
    yine
    onu rahatsız edici şeyler gelir, onu bulur ve şaşkın şaşkın kalmaya
    devam eder. İşte münâfıkların durumu da böyledir. Onlar
    iman edince İslâm’a girdiklerini
    belirten sözlerine aldandılar. Fakat
    ölümden sonra can yakıcı acıklı azap ile karşı karşıya kalacaklardır.
    Yüce Allah’ın şu buyruğunda haber
    verdiği gibi: “Şüphesiz
    münâfıklar, cehennemin en aşağı tabakasındadırlar.”314 Ve Allah onların
    nurlarını giderir. İşte bundan dolayı
    şöyle diyeceklerdir: “Bize
    bakın da sizin nûrunuzdan aydınlanalım.” 315
    Bu benzetme şöyle de açıklanmıştır: Münâfıkların müslümanlara
    yönelmesi,
    onlarla konuşması ateşe benzer. Onlara duydukları
    sevgiden yüz çevirip onlar önünde tökezlemeleri ise, bu ateşin ışığının
    gitmesi gibidir. Bu konuda
    başka açıklamalar da yapılmıştır.
    Sağırlar, Dilsizler, Körler!
    “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.”
    Sağırlık, Arap dilinde aslında tıkanıklık demektir. Eğer tıkalı
    ise, bir kanal ve boru hakkında denilir. Sağır, buna göre işitmesini
    sağlayan deliklerin tıkalı olduğu kimse demek olur. Dilsiz
    313 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Y.,
    1/226-230
    314 4/Nisâ, 145
    315 57/Hadîd, 13
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 79 -
    (el-ebkem) ise konuşamayan ve konuşulanı da anlayamayan kimsedir.
    Eğer konuşulanı anlıyor ise buna ahras denilir. İkisi arasında
    bir fark olmadığı da söylenilmiştir.
    Onların sağır, dilsiz ve kör olmalarından maksat, onların bütün
    duyularının idrâk etmediğini anlatmak değildir. Maksat, herhangi
    bir açıdan onların idrâk etmediklerini
    ifadedir. Mesela: Filan kişi
    kötü sözlere karşı sağırdır derken, böyle
    bir özel durumu anlatmış
    oluruz. Katâde der ki: Onlar hakkı işitmeyen “sağırlar” hakkı dile
    getirip söylemeyen “dilsizler” ve hakkı göremeyen “körler”dir.
    Peygamber’in (s.a.s.) Cibril hadisinde âhir zamandaki yöneticileri
    şu şekilde nitelendirirken bu anlamı dile getirmek istemiştir:
    “Ve sen çıplak ayaklı, elbisesiz, sağır ve dilsiz kimselerin yeryüzünün
    hükümdarları olduğunu
    gördüğün vakit, işte bu da Kıyâmetin
    alâmetlerindendir.”316 Doğrusunu
    en iyi bilen Allah’tır. 317
    Bu âyetler münâfıkların tablolarını, şaşkınlıklarını,
    yıkılmışlıklarını
    ve umutlarının suya düşüşlerini tasvir ediyor. Önceki
    âyetlerde onların iç dünyasını gözle görülebilecek
    şekilde tasvir
    ettikten sonra, ikinci olarak bu alana yönelmektedir. Onların hayattaki
    realitelerini, yaşadıkları
    olayları izah ederek ve örnekler
    vererek açıklamaya
    çalışmaktadır. Bu yöntem Kur’an’ın çoğu zaman
    soyut
    konuları açıklarken başvurduğu etkili bir yöntemdir. Bu
    örneklerle mesele, daha net ve canlı bir şekilde ortaya
    konulmaktadır.
    Kur’an soyut şeyleri açıklarken maddî
    örneklerle meseleyi
    izah eder; göze, vicdana ve bilince etki edecek, onları sarsıp harekete
    geçirecek bir tasvir metodu kullanır. Böylece mesele insanın
    gönlünde daha derin bir düşünceye dönüşmekte ve insanın vicdanına
    da dal salmaktadır. Somut örneklerle izah edilerek konunun
    daha net biçimde anlaşılması sağlanmaktadır. Çünkü somut şeyler
    insanın hayatı üzerinde soyut şeylerden daha fazla etkili olmakta
    ve onun benliğinde daha derin tesir bırakmaktadır. Onun içindir
    ki, tasvir ve temsil (resimleme, şemalandırma ve örneklendirme)
    yöntemi çocukların eğitiminde tercihe şayan bir eğitim yöntemidir.
    Çünkü çocuklar, soyut şeyleri somut şeyler örnek verilmeden
    anlayacak kapasitede değildirler. Çocuk, gördüğü ve yaşadığı örneklerle
    o soyut konuyu muhâkeme ederek anlamaya çalışır. Örnek
    vermek sûretiyle
    insanın zihnine ve rûhuna yerleştirilmek istenen
    düşünceye
    nakşedilmek istenen yakınlığıyla pratik bir sonuca
    da dönüşebilir. Kur’ân-ı Kerim’in pratik hayatta yaşanan,
    gözle
    316 Cibril hndisi" diye meşhur olan hadis, temel hadis kaynaklarında çok yerde
    geçmekle
    birlikte; bu ifadeleri ancak, Müslim, İman 7'de tesbit edebildik.
    317 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Y., 1/475-477
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    görülen örneklerle onların iç dünyasını ortaya
    koymaya çalışmasının
    sırrı şudur; Cenâb-ı Allah, hak-bâtıl konusunda insanları bu
    tür sapık yönelişlerden uzaklaştırmak
    istemiştir. Burada kullanılan
    yöntemde olayın çirkinliği ve nefret edilecek yönleri, olabildiğince
    geniş ölçüde somut örneklerle ortaya konmakta, bu karanlık,
    boğucu ve katı atmosferden tiksindirilmeye çalışılmaktadır.
    Cenâb-ı Allah münâfıkların durumlarını tabiattan verdiği somut
    örnekle tasvir etmiştir: “Onların durumu karanlıkta ateş yakan
    kimse gibidir. Ateş etrafını aydınlattığı zaman Allah Onun aydınlığını
    gidererek, kendisini, hiçbir şey göremeyeceği koyu bir karardığa bırakır.
    Onlar sağır, dilsiz ve kördürler bu yüzden geri dönmezler.” 318
    Kendini karanlık bir sahrada düşün. Orada hiçbir aydınlık
    parçası
    yoktur. Uzaktan şeffaf ve güzel mehtabıyla kumların üzerine
    dökülen ay ışığı, bir mehtap da gözükmüyor. Uzaktan coşup gelen
    karanlığın etrafını, yine uzaktan gelen beyaz aydınlığı ile parlatan,
    utangaçlığı
    ve mahcûbiyetiyle kucak açan yıldızlar da yoktur
    ki, kişinin önündeki yolun hiç olmazsa bir kısmını aydınlatabilsin.
    Senin önünde karanlıklarla kuşatılmış karanlıklardan
    başka bir
    şey yok... Sonra... Sen birdenbire bir ateş yakmayı başardın. Ve
    ateşinin alevleri havaya yükseldi.
    Etrafını, yolunu ve bulunduğun
    yeri aydınlattı. Sonra
    bir rüzgâr hemen ateşini söndürdü. Ortada
    kopan fırtına sonucu,
    yakmaya çalıştığın ateş birden kül oluverdi.
    Hedefe yaklaşma amacıyla girişilen bu eylemin umutsuzluk ve
    perişanlıkla sona ermesiyle, insanın psikolojisi üzerinde ne kadar
    olumsuz etki bırakacağını düşün. Ümitsizlikten sonra bir aydınlığa
    kavuşan ve fakat bu aydınlığı acımasız
    bir şekilde söndürülen adamın
    durumundan daha kötü
    durum ne olabilir? Adam aydınlığa
    muhtaç olduğu halde
    bu aydınlığı elinden alınmaktadır.
    İşte bu; kuşkudan, şaşkınlıktan başıboşluktan, darmadağınıklıktan
    oluşan karanlıkların içinde yaşayan münâfığın halidir. Onun
    durumu da; küfrü, inkârı ve reddetmeyi
    yaşayan diğer insanların
    haline tıpa tıp benzemektedir.
    Sonra Allah’ın Peygamberi’ne indirdiği
    nur gelmiş Onlara yollarını göstermeye, hedeflerini belirlemeye,
    kendilerini
    şaşkınlıktan, kaostan ve başıboşluktan
    kurtarmaya
    çalışmıştır. Onlara gönül huzuru ve netlik
    kazandıracak bir
    görüş, doğru hedeflerini belirleyecek bir düşünce vermeye çalışmıştır.
    Onlar bununla iman ve itaat eylemine girebilir, karanlıklardan
    aydınlığa çıkabilirlerdi.
    Fakat onların içinde hastalığa dönüşen
    köklü bir kompleks olduğundan, bu aydınlık ile karşılaşmaları
    ve hidâyete doğru yol almaları mümkün olmamıştır. Dolayısıyla
    318 2/Bakara, 17
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 81 -
    onlar çeşitli şeytanî oyunlarla, yöntemlerle o komplekslerini süslemeye
    çalışan tavırlarını sürdürmüşlerdir.
    Hem kâfirlerden, hem
    de iman edenlerden yararlanarak planladıkları sonuçlara varabileceklerini,
    katma ve katıştırma yöntemi ile kurtulabileceklerini
    telkin eden bir oyundur bu. Bu nedenle, Allah’ın nûrunu tepkiyle
    karşıladıklarından dolayı Allah nûrunu geri çekmiş ve onları yeniden
    karanlığa terk etmiştir. Zira onlar, ne istediğini ve ne yapmayı
    planladığını bilmeyen çılgın irâdelerinin (hevâlarının) etkisinde
    kalmışlardır. Dolayısıyla tercihlerini aydınlığa kavuşmak için değil,
    karanlıkta kalmak için kullanmışlardır.
    Allah da onları yüz üstü
    bırakmış, kendi halleriyle baş başa kalmalarını sağlamış ve onları,
    hiçbir şeyi göremeyecekleri
    karanlıklara terk etmiştir.
    İkinci âyet, onların bu sapık yönelişe neden kapıldıklarını
    açık
    bir biçimde ortaya koymaktadır ve onların Allah’ın kendilerine
    verdiği vâsıtaları kapsamlı bir bilgiye ulaşmak için kullanmadıklarını
    öğretmektedir. Onlar Allah’ın
    verdiği imkânları dondurmaya
    çalışmışlardır. Cenâb-ı Allah onlara işitme organı bahşetmiş, böylece
    apaçık
    gerçekleri ifade eden sözlere kulak vermelerini, işittikleri
    bu sözleri düşünmelerini, ölçüp tartmalarını
    istemiştir. Gerçek
    bir mârifete kavuşabilmeleri için, bilmedikleri ve şüphe ettikleri
    her şeyi sorabilmeleri için onlara dil ve konuşma yeteneği vermiştir.
    Allah’ın her türlü sırlarla ve delillerle donattığı insanları,
    Allah’ın azametinin bilincine varmaya ve O’nun birliğine iman etmeye
    sevk eden evrensel âyetleri görebilmeleri için onlara
    görme
    imkânı vermiştir. Cenâb-ı Allah onlara tüm bu imkânları verirken
    onları ilme varmak için, mârifete ulaşmak için kullanmalarını dilemiştir.
    Fakat onlar bu imkânlardan yararlanmamış ve bu imkânları
    bulunmayanlarla
    aynı düzeye düşmüşlerdir. Zira insandaki duyu
    organlarının değeri, onları dondurmakla değil, onları hareketli
    bir
    şekilde kullanmakla ancak anlaşılabilir. İnsanlara
    ilimi ve mârifet
    bahşedecek, hayatı daha iyi anlamaya etki edecek, insanın kalbine
    düşünmek için yol açacak her türlü eylemle değerleri anlaşılacaktır.
    İşte bu organlarını bilgi yolunda kullanmayan ve onların
    doğal birer araç olduğunu düşünüp onları değerlendirmeyenlerin
    hakka ve doğruya dönüş yapmaları asla mümkün değildir. 319
    “Onların örneği şu misal gibi ki! Ateş çevresini aydınlatınca da: Allah
    onların nûrunu gideriverdi. Onları zulmetler içinde görmezler olarak
    kapkaranlık
    bırakıvermiş.”
    Kur’an’ın bir anlatım üslûbu, bir ifade
    mantığı vardır. Allah soru sorar Rasûl-i Ekrem’e. Farklı sorular sorar.
    Ama arkasından bakıyoruz:
    “İşte bunlar gayb haberlerindendir
    ki; biz sana bunları
    vahyediyoruz. Sen de, kavmin de daha önce bunları
    319 Muhammed Hüseyin Fadlullah, Min Vahyi’l Kur’an, Akademi Y., 1/92-96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    bilmezdiniz.”320 deniliyor. Bunlar gayb haberleridir ki biz onu sana
    vahyediyoruz,
    öğretiyoruz deniliyor. Peki şimdi bu ne biçim iş mi
    diyeceğiz? Yâni ne bilecekti Rasulullah da Allah bunları soruyor
    mu diyeceğiz? Hayır böyle bir şey demeye hakkımız yoktur. Çünkü
    Allah’ça ifade böyledir diyoruz. Allah böyle ifade etmeyi murad
    etmiştir, kimse ona hesap sorma hakkına sahip değildir. Amenna.
    Meselâ bakın Cenâb-ı Hak yine soruyor: “Kaaria nedir? Bilir misin
    kaaria’nın ne demek olduğunu?
    Ama sen nerden bileceksin bunu?”321
    diye bir soru soruyor. Ama aynı Allah yine kitabının başka bir yerinde
    kendisine soru sorulan bu insan için: “Hakikaten o çok zâlim,
    çok cahildir.”322 buyuruyor.
    Yâni soran kim? Allah. Allâm’ul guyûb olan, âlim’ul gaybi veşşehadeh
    olan, yâni gaybın da, şehâdetin de bileni, en bileni, mutlak
    bileni olan, Alîm olan, Habîr olan, Semî olan, bilgi kendisinden
    olan, bilginin kaynağı olan, tam bilen, mükemmel bilen, eksiksiz
    bilen Allah soruyor. Peki kime soruyor Allah? Sorulan kim? diye
    tarif buyurduğu insana soruyor. Yâni zâlim, kendisine zulmeden,
    ya da cahil, bilgisizin bilgisizi olan insana soruyor. Ha! Öyleyse bu
    soru değildir diyoruz. Yâni cevap isteyen bir soru değildir bu. Ama
    Allah sordu diye soru diyoruz. Değilse Rabbimiz için bilmediği bir
    konuda cevap bekleyen bir soru soruyor dememiz câiz değildir.
    Ve işte Kur’an’ın böyle bir anlatım modeli
    vardır diyoruz.
    Cenâb-ı Hakk’ın anlatım modellerinden biri de; burada olduğu
    gibi kişiyi mücerret konularla, soyut konularla sanki zor durumda
    bırakıp da onun bocalaması söz konusu olacaksa, yâni o
    konuyu hayata
    indirgemesi problem olacaksa, o zaman örnekleme
    yaparak anlatmasıdır. Konunun anlaşılabilmesi için örnek verir
    Rabbimiz.
    Burada da Rabbimiz bize münâfıkların
    karakteristik özelliklerini
    anlatırken belki anlayamazsınız, diyerek bir örnekle konuya
    açıklık getiriyor: “Onların örneği şu misal gibi ki!” dedi ve bir tablonun
    önüne çekti bizi. Veya bir pencere açtı Kur’an bize, bir ekran
    çıkardı karşımıza ve şu örneği önce bir anlayın
    dedi. Yani formüle
    edilen bir problem vardı ortada, onu bir kenara
    aldı ve onu anlamanız
    için size yeni bir tablo çiziyorum dedi Allah.
    “Bunların durumu şu şahsın örneği gibi ki, ateş yakıyor. Ateş
    yakmak için çabalıyor adam.” Açıkta, meydanda, boşlukta ateş yakıyor.
    Adam ateş yakıyor: “Ateş çevresini aydınlatınca da, Allah onların
    nûrunu gideriverdi.”
    320 11/Hûd, 49
    321 101/Karia, 1-3
    322 33/Ahzâb, 72
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 83 -
    Bir kişi ateş yakıyor. Ateşi yakan
    bir kişi olduğu halde ardından
    da Allah onların nûrunu giderdi
    deniyor. Allah o ateş ile beraber
    olup o ateşin yakılmasıyla birlikte çevresini aydınlatan insanların
    gözlerinin görme özelliğini alıveriyor. Birisi ateş yakmış obanın
    kenarında, köyün kenarında
    veya bir kampın kenarında.
    O ateş
    çevreyi aydınlatmış, birileri
    var tabii orada, o ateşle ilgi kurmuşlar.
    Sonra aydınlanmışlar, dünyaları aydınlanmış. Sonra da Allah onların
    gözlerinin nûrunu alıvermiş. Ateş yanıyor, çevreyi aydınlatıyor,
    aydınlatmaya devam ediyor; ama adamların ateşle ilgileri kalmamış.
    Ondan sonra da: “Onları zulmetler içinde görmezler olarak kapkaranlık
    bırakıvermiş.” Ondan sonra da: “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler ve
    kördürler.” Şimdi bu adamlar, artık dünyaları karardığı için, eşya ile
    irtibatları
    kesildiği için, ne yapacaklarını şaşırmış haldedirler. Az
    evvel görüyorlardı,
    ama şimdi görmüyorlar. Her şey bitmiş; sağır,
    kör ve dilsiz hale gelmişler.
    “Onların (münâfıkların) misali, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimsenin
    misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen
    onların nûrunu (aydınlığını) giderir ve onları zulumât (karanlıklar) içinde
    bırakır (artık hiç bir şeyi) görmezler.” 323
    Münâfıkların Işığı Kısa Sürelidir
    “Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde
    yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin
    durumu) gibidir. O münâfıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla
    parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri çepeçevre
    kuşatmıştır.”
    “(O esnâda) şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onlar için
    etrafı aydınlatınca orada birazcık yürürler, karanlık üzerlerine çökünce
    de oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır,
    gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kaadirdir.” 324
    Münâfıkların ışığı kısa sürelidir. Atasözündeki ifade ile: Yalancı
    münâfıkların mumu, yatsıya kadar yanar. Allah, bu zümrenin
    halini tasvir için bir misal daha veriyor. Bu örnek, onların içinde
    bulundukları korku, endişe, ıstırap ve dehşeti canlandırmaktadır:
    Müthiş bir tablo bu. Hareket ve ıstırapla dolu. Sapıklık ve şaşkınlık.
    Korku ve heyecan. Dehşet ve endişe. Ses ve ışık bu tabloda
    billûrlaşıyor. Bulutlardan boşanıp gökleri yırtarcasına inen yağmur.
    Bu yüzden meydana gelen korkunç karanlık. Gök gürültüsü
    ve şimşek. Şimşeğin ışığı altında yürümeye çalışmaları ve dünya
    323 2/Bakara, 17
    324 2/Bakara, 19-20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    tekrar zindana dönünce dikilip kalıvermeleri. Hayrette kalmışlar.
    Nereye gittiklerini bilmiyorlar. Korku ve dehşet içinde şaşkına
    dönmüşler.
    Münâfığın nifak içindeki hali, karanlık bir gecede gök gürültüsü,
    yağmur ve yıldırımların altında yürümesine benzer. Her yer
    karanlık, arada bir şimşek çakıyor ve etrafını görüyor, bir iki adım
    attıktan sonra yine karanlığın içinde kalıveriyor. İşte münâfığın bu
    müslümanlar arasında söylediği İslâmî sözler ve davranışlar ona
    yıldırım ışığı gibi geçici menfaatler sağlayabilir. Ama sonu yine karanlık,
    yine hüsran.
    Bu tablodaki şiddetli yağmurlardan karanlıklara, gök gürültülerinden
    yıldırımlara, dehşet içinde kalanların titrek adımlarından
    mıhlanıp kalmalarına kadar her hareket, münâfıkların acı ve mustarip
    hayatını canlandırmaktadır. Onların mü’minlerle buluşmaları,
    sonra şeytanlarına dönmeleri. Bir an için söyledikleri sözler
    ve bundan derhal dönüş yapmaları, bir taraftan hidâyet ve nûru
    arzularken, diğer taraftan kendilerini dalâlet ve karanlığın kucağına
    atışları. Bu, bir zümrenin hâlet-i rûhiyesini ve karakterini aksettiren
    canlı bir tablodur.
    Müslümanlara şirin görünerek köşeyi dönen bazı politikacı ve
    liderler, sonra imansızlara hizmet edenler, bilsinler ki bu aydınlık
    geçicidir. Câmi ile puthane arasında kalmış bu şaşkınlar, kâfirler tarafından
    değilse bile mü’minler tarafından hesaba çekilecektir. 325
    Bu âyetler, münâfıkların şaşkınlıklarını, huzursuzluklarını ve
    fırsatçılıklarını dile getirmektedir. Kur’ân-ı Kerim, onlara İlâhî irşadlarda
    bulunmuştur. Ancak onlar bunlardan yüz çevirmişlerdir.
    Onların bu durumları, karanlık bir gecede, gök gürültüleri ve çakan
    şimşeklerle beraber şiddetle yağan bir yağmura tutulan
    topluluğa
    benzer. İşte bu kapkaranlık atmosfer içerisinde kurtuluş
    yolunu araştırırlar ve ufukta gördükleri tek aydınlığa umut bağlarlar;
    yani apaçık âyetlerin getirdiği hakka uymayı kararlaştırırlar.
    Fakat aradan fazla zaman geçmeden karanlıklara düşer; yine huzursuzluğa,
    çalkantıya yuvarlanırlar. Eğer Allah dilese gök gürültüsünün
    gürültüsüyle kulaklarını sağır eder. Gözleri
    kör etmeye
    yetecek şimşeğin parıltısıyla onları kör eder. Fakat bir hikmet ve
    bir maslahat dolayısıyla o bunu murad etmez. Çünkü onlara bir
    mühlet vermek, doğruya dönsünler diye fırsat tanımak istemektedir.
    325 Seyyid Kutub, Fîzilâli’l-Kur’an, Dünya Y., 1/60
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 85 -
    Özetle; nifak kısa bir süre için bazen münâfık kimsenin yolunu
    aydınlatabilir.
    Ancak ateşin sönmesi gibi bu da çabucak sönüverir.
    Bu ise münâfıklığın sürekliliğine
    son verir, devamını önler.
    Münâfık herhangi bir amacını gerçekleştirmek
    ve basit maddî
    bir kazanç elde etmek amacıyla münâfıklığına umut bağlayabilir.
    Fakat kısa bir müddet içinde bu umutlar darmadağın olur gider.
    Münâfıklar böylece huzursuzluk ve çalkantı içerisinde kalırlar.
    Çünkü bir âyetin nüzûlü ile gösterdikleri zahirî sevinç, mü’minlerle
    birlikte cihad etmeleri istendiği
    zaman ortadan kalkar. Kısacası iyi
    günlerinde müslümanlara destek vermek ve onların mutluluğunu
    zâhiren paylaşmak, ibtilâ ve imtihan dönemlerinde
    ise nankörlük
    edip müslümanlara sırt çevirmek münâfıkların misali ve tavrıdır. 326
    İşte münâfığın bu müslümanlar arasında söylediği İslâmî sözler
    ve davranışlar ona yıldırım ışığı gibi geçici menfaatler sağlayabilir.
    Müslümanlara şirin görünerek köşeyi dönen milletvekili
    bakan olanlar
    sonra da imansızlara hizmet edenler bilsinler ki bu
    aydınlık geçicidir. Ya kâfirler tarafından veya mü’minler tarafından
    hesaba çekilecektir. Çünkü münâfık camiyle kilise arasında
    kalmış şaşkın insandır. 327
    Yahut o münâfıkların hali bir yağmur kıssasına, diğer ifadeyle
    yağmura tutulanlar kıssasına benzer ki, semânın her tarafından
    “bardaktan dökülür gibi” boşanmış kuvvetli bir yağmur, onda türlü
    türlü karanlıklar var. Gece karanlığı, kara yağmur bulutu dünyayı
    kaplamış, yağmurun yoğunluğu da bunlara eklenmiş, insanın
    içini sıkıyormu sıkıyor; göz, gönül kararıyormu kararıyor. Şu halde
    karanlıklar katmerleşmiş, iç dış zifiri karanlık, bundan başka dehşetli
    bir gök gürültüsü, titretici bir patlayışı, gürleyişi var ki, beyinlerde
    çatlıyor, ufuklarda gürlüyor, bir de şimşek, şimşek çakışı.
    Çakıp şakıdıkça, parladıkça bir ümit ışığı gibi karanlıkları yarıyor,
    yürekleri ağza getiren bir halecan (yürek çarpıntısı) veriyor. Bunlara
    tutulanlar parlayarak geldiği için yıldırım, çarptığını mahvettiği
    için sâika (ve çoğulunda savâık) denilen, gözlere şimşek, kulaklara
    gök gürültüsü halinde gelen, ucu nereye dokunursa yo k eden,
    insanı ve hayvanı bir anda mahveden, madenleri eriten, demiri
    mıknatıslayan, mıknatısların kutuplarını alt üst eden, özetle (es-
    Savâık) denilince her türlü felaket ve yok ediciliği ile bilinen o
    âteşîn kamçılardan, o dehşetli kıvılcımlardan, yıldırımlardan parmaklarını
    kulaklarına tıkıyorlar, bunu da ölüm korkusuyla, ölümden
    sakınmak için yapıyorlar. Fakat kulak tıkamak neye yarar, korkunun
    ecele faydası ne?
    326 Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Y., 1/80
    327 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 1/105-106.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    Allah bütün kâfirleri her taraflarından, içlerinden, dışlarından,
    dünyalarından, âhiretlerinden kuşatmıştır. İlâhî kudretin
    kuşatmasının dışına çıkmak mümkün mü? Allah’ın izni olmadıkça
    bundan kurtulmalarına ihtimal mi var? Yıldırımdan korkulmaz
    mı? Ölümden sakınılmaz mı? Evet, ama bunlardan daha önce
    Allah’tan korkmak ve O’nun azâbından sakınmak gerekir. Yıldırımları
    yapan kim? Bütün bu alâmetleri belirten kim? Bulutların
    arasından, o su hazinelerinin içinden bu ateşleri çıkartan kim?
    Onları tâ uzaklardan kulaklara işittiren, gözlere gösteren kim?
    Sakınmak hissini veren, ona göre tedbir almak kabiliyetini ihsan
    eden kim? O yıldırımların çıkış noktalarını, isabet noktalarını tayin
    eden ve bulutları ona göre sevk ve idare eden kuvvetler, melekler
    kimin? Hepsi hepsi Allah’ın, yıldırımlar da Allah’ın bir belâsı,
    azâbının bir örneğidir. Bunlardan korkup sakınmak isteyenlerin
    daha önce Allah’tan korkmaları ve onun emirlerine, kanunlarına
    uyarak felâketten sakınmanın, nimetine ermenin yolunu bilmeleri
    gerekir. Bir Allah korkusu, insana bütün korkuları attırıp yok
    ettirir. Allah’ın izniyle her korkudan kurtulmanın bir çaresi vardır.
    Fakat Allah’tan, O’nun azâbından kurtulmanın imkânı yoktur. O
    da iman ve kulluk etme ister; kanunlarının, emirlerinin tatbikini
    ister. Ona bununla yaklaşılır; azaplarından bununla korunulur,
    kurtuluş bulunur. Yoksa gök gürültüsü ve şimşeği gördükten sonra
    yıldırımdan korkmanın, kulak tıkamanın hiçbir faydası yoktur.
    Şimşek çakınca olan olur, yıldırım yerini bulur. Gök gürültüsü işitildiği
    zaman da bunlar beş on saniye önce olmuş bitmiştir. Ümit
    ve müjde, şimşeğin yaldızlı çakışında değil, gök gürültüsünün
    gümbürtülü gelişindedir. Bilmeyenler gök gürültüsünü şimşekten
    sonra, yıldırımı da bu gürültü ile beraber gelir zannederler.
    Hâlbuki yıldırım şimşekle düşer. Esas itibarıyla gök gürültüsü de
    onunla beraber patlamıştır. Daha esasında gök gürültüsü, o yıldırımı
    çıkaran sarsıntıda, sadmede, vuruştadır. Bulutlara, havaya
    bu darbeyi vuran bir kuvvet, onu idare eden bir melek vardır ki,
    “ra’d” yani “gök gürültüsü” ismi ona kadar dayanır. Bu kuvvet, bu
    melek buluttan buluta, buluttan havaya darbeyi indirdiği zaman
    sarsıntıdan bir gürültü ile bir ateş, bir kıvılcım çıkar, şimşek bu
    kıvılcımdır, yıldırım bundadır. Ses ağır gelir, sonra işitilir ve geldiği
    zaman, “Size geçmiş olsun, Allah’ın izniyle yıldırımı düşürdüm, siz
    kurtuldunuz.” der.
    Şu halde olay dıştan zannedildiği gibi şimşek, sonra gök gürültüsü
    ve yıldırım değil, gerçekte ve Allah katında gök gürültüsü,
    şimşek ve yıldırım şeklindedir. Size de şimşek, yıldırım ve gök
    gürültüsü şeklinde görünür ve işitilir. Bunu bilmeniz, anlamanız
    gereklidir. Bunun için Allah Teâlâ (ra’dün ve berk) buyurmuş. Gök
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 87 -
    gürültüsünü öne almakla beraber, aralarını mutlak cem’ için olan
    “vav” ile bağlamış, (şimşek, sonra gök gürültüsü) buyurmamıştır.
    Bunu Fen Bilimlerini okumamış ve ümmî olan Hz. Peygamber,
    kendi kendine elbette bilemezdi. Allah bildiriyor, ilim ve fen ehli
    de bunu tasdik edeceklerdir. Ederken İlâhî vahyin hakikatini anlamaları
    gerekir. Hele elektrik olaylarıyla delil getirerek görülmeyen
    esiri (cevheri) bulmaya çalışanlar, Allah’ı daha önce anlamalı,
    Peygamberine vahyinin hak olduğunu da hiç olmazsa bu gibi ince
    noktalardaki fennî te’yitlerle itiraf etmelidirler. Gök gürültüsünün
    bir tesbih olduğunu,328 bunu işitenlerin hamd ve şükretmesi
    gerektiğini de unutmamalıdırlar. Yıldırım hakikaten müthiştir. Bir
    İlâhî belâdır. Ve şimşek ile beraberdir. Fakat bundan korunmak;
    önceden, maddî ve mânevî bir yıldırım siperi bulmak gerektir. O
    da Allah’ı, emirlerini ve kanunlarını tanımakla olur. Şimşek çaktıktan
    sonra kulak tıkamanın hiçbir mânâsı yoktur. O zaman insan
    kurtulursa sırf Hakk’ın yardımı ile kurtulur ve gök gürültüsünü
    işittiği zaman da kurtulmuş olduğunu bilir. O zaman Allah’ın
    kudretine hamd ve şükretmesi gerekir. Bunlar ve bunları anlatan
    Kur’an hep hak âyetlerdir. Bu dâvetlere ve bu irşadlara kulak tıkamak
    ne bedbahtlıktır!
    İşte Cenâb-ı Hak münâfıkların durumunu bir de böyle “sayyib
    = yağmur” meseliyle tasvir buyurmuştur. Bu teşbih, teşbih-i
    mürekkeb (temsilî benzetme) olduğuna göre ayrıntılarında benzerlik
    aranılmayarak hepsinde münâfıkların hayretini, şaşkınlığını
    hayal etmek yetecektir. Bununla beraber bunu teşbih-i mefrûk
    olarak ayrıntılı bir şekilde düşünmek de mümkün olmuştur. Şöyle
    ki: İslâm dini hayat sebebi olmakta kuvvetli bir yağmura, Peygamberimizin
    gönderildiği zamanda dünyanın hali ve her zaman
    İslâm’a karşı olan kâfirlerin şüpheleri karanlıklara; dinin va’di
    ve vaîdi (korkutmas) şimşek ve gök gürültüsüne; kâfirlerin ve
    münâfıkların namzet oldukları musibetler ve ceza, yıldırımlara
    benzetilmiştir. Sonrası da İslâm’a münâfıkların bakışını ve fırsat
    buldukça ondan istifade şekillerini temsil ediyor. Bu iki temsilin
    nüzûl sebebi hakkında, yahudilerin de bazı rivâyetlerde bahis konusu
    edildiğini görüyoruz.329
    Parmaklarıyla kulaklarını tıkayarak, felâketten kurtuldukları
    konusunda kendilerini bir müddet daha avuturlar. Fakat gerçekte
    onlar kendilerini kurtaramazlar; çünkü Allah, kudretiyle onları
    her taraflarından kuşatmıştır.
    328 13/Ra’d, 13
    329 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    Bu misaller, İslâm’a kalpten inanmayan, fakat çıkarları nedeniyle
    “müslüman” görünen kimseleri anlatır. Bu ikinci misal, şüphe,
    iman zayıflığı ve tereddüt içinde olan münâfıkları anlatmaktadır.
    Bunlar tamamen kâfir değillerse de, İslâm’ı, ancak kendilerini tehlikeye
    sokmayacak derecede uyguluyorlardı. Bu misalde yağmur,
    tüm insanlığa rahmet olarak gelen İslâm’ı temsil eder; karanlık,
    gök gürültüsü ve şimşek ise öne çıkan engelleri, İslâm düşmanlarının
    ortaya koyduğu güçlü savunma nedeniyle yaşanan tehlike ve
    güçleri temsil eder. Durum biraz yatıştığında onlar İslâm’a doğru
    yönelirler, fakat zorluk bulutları ortaya çıktığında veya kendi çıkarlarına,
    bâtıl inançlarına, önyargılarına ters düşen emirler verildiğinde
    öylece şaşkınlık içinde kalakalırlar.
    Eğer dilerse Allah, bir önceki misaldeki münâfıklara yaptığı
    gibi bu kimselerin de Hakk’ı görmelerini tamamen engelleyebilir.
    Fakat bunu yapmaz; çünkü Allah, görmek ve duymak istedikleri
    sürece onların Hakk’ı görüp duymalarına fırsat vermeyi dilemiştir.
    Allah’ın onlara Hakk’ı görüp duymalarına yetecek kadar güç vermesinin
    nedeni işte budur. 330
    Münâfıklık Küfre Götürür
    “Yahut onların durumu, gökten sağanak halinde boşalan,
    içinde yoğun
    karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan
    yağmura tutulmuş insana
    benzer. O münâfıklar yıldırımlardan
    gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını
    kulaklarına
    tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.”
    Allah, münâfıkların durumunu, manevî yapılarını anlatırken
    tabiattan örnekler vermektedir. Bu tür benzetmeler, ortaya konulmak
    istenen gerçekleri
    daha iyi anlamamız için yapılmaktadır.
    İnsanın, duyu organlarına hitap eden gerçekleri anlaması daha
    kolaydır. Bu nedenle Allah, bu tür karşılaştırmalar
    yaparak insan
    idrâkini harekete geçiriyor. İç âleminin dengesi bozulmuş
    insanın
    yaşadığı mânevî fırtınalar ile tabiat âlemindeki fırtınalar birbirine
    oldukça benzemektedir. Onun için din eğitimcileri mânevî konuları,
    dış âlemden örnekler vererek anlatmalıdırlar. Bilimsel bilgi
    vasıtasıyla, mânevî oluşumların isbatına gidilmelidir.
    Dış âlemin kanunları ile insanın iç âleminin kanunlarının çakıştığı
    noktada
    hakikat meydana çıkar: “İnsanlara dış ve iç âlemlerindeki
    kanunlarımı öğreteceğim (göstereceğim) ki, Kur’an’ın gerçek olduğu onlara
    iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması
    yetmez mi?” 331
    Allah, bu âyetlerde dış âlemdeki tabiat olaylarının kanunlarını
    330 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, insan Y., c. 1, s. 55
    331 41/Fussılet, 53
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 89 -
    anlatmakta
    ve bununla da münâfıkların iç âlemlerindeki oluşumları
    izah etmektedir. 20. âyette geçen gök kavramını, psikolojik, ya
    da metafizik mânâda ruhlar ve akıllar âlemi332 şeklinde anlayabiliriz,
    O zaman âyette yer alan “sayyib” kelimesi Fahruddîn Râzî’nin
    anladığı gibi iman ve Kur’an333 mânâsına gelir. Bu durumda gök
    ‘akıl’ olunca, âyetteki karanlık ve gök gürültüsü de, münâfıkların
    tahammül edemediği aklın öğretileri olacaktır. Böyle olunca da
    beyni ve gönlü nefsin işgaline uğrayan insanlar (münâfıklar), aklın
    öğretilerinden
    tiksinecekler, dünyaya, yani gönül ve nefis alemine
    rahmet olarak inen bu hakikatleri kabul etmek, nefislerine
    çok ağır gelecektir. İşte bu ağırlık
    nedeniyle münâfıklar, aklın bu
    gerçekleri karşısında parmaklarıyla kulaklarını
    tıkayacaklardır.
    Eğer gök, İlâhî âlemi ifade ediyorsa, sayyib de Kur’an’ın kendisi
    olur. Kur’an bir rahmet olduğuna göre, âyetteki yağmur Kur’an’ın
    rahmet olmasına işaret etmektedir. Bu durumda âyeti, “Kur’an’ın
    öğretileri münâfıklara ağır geldiği için, onu karanlık ve gürültü
    olarak değerlendireceklerdir” şeklinde anlayabiliriz.
    Âfetler şeklindeki tabiat olayları, insanı ölümle burun buruna
    getirir ve onda bir ölüm psikolojisi doğurur. Bu durumda insanın
    yapacağı ilk iş onu kabullenmemek veya âyetteki tabiri ile ona
    karşı “kulaklarını tıkamak”tır. Bu ise gerçeğin kabullenilmemesini
    ve gerçekten kaçışı ifade eder. İşte Yüce Allah,
    münâfıkların
    Kur’an’ın gerçeklerinden nasıl kaçtıklarını böyle bir benzetme
    ile
    ortaya koymaktadır.
    Kur’an gerçekleri karşısında münâfıklar, kulaklarını tıkayarak
    kendi karanlık
    dünyalarında Kur’an’ın sesini ölüm olarak algılamaktadır.
    Çünkü onlar
    cehâletleriyle uyum içinde yaşıyorlardı.
    Kur’an öğretilerinin meydana getirdiği o fırtına, cehâletin tüm
    putlarını yıkmaktadır. Bu da münâfığın ve münâfıklığın yok olması
    demektir. 334
    Münâfığın Işığı Kısa Sürelidir
    “Neredeyse gözlerini kapıverecek olan şimşek önlerini aydınlattı mı
    onun ışığında yürürler, üzerlerine karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah
    dikseydi, elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Şüphesiz
    Allah, her şeye kadirdir.” 335
    Kur’an’ın getirdiği aklın ışığı, münâfıkların iç âlemi için yıldırımları
    andırmaktadır,
    münâfıklar ancak şimşeğin aydınlatması ve
    332 Elmalıh Hamdi Yazır, age, 1/221.
    333 Razî, age, 11/64.
    334 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları:
    1/230-232.
    335 2/Bakara, 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    aydınlatma süresi oranında, Kur’an’ın ve aklın ışığından istifâde
    ederler. Nefis tarafından karartılmış
    kalpte, sadece anlık aydınlanmalar
    meydana gelebilmektedir. Bir anlık ışıkta gerçeklerle
    karşı karşıya kalan münâfık, “iman ettim” diyor, fakat az sonra
    karanlığa gömüldüğü için, bunu bir serap kabul ederek, bu anlık
    imanının
    bir aldanma olduğu sonucuna varıyor. Böylece karanlık
    dünyalarında yaşamaya devam ediyorlar. Bu nedenle Allah,
    münâfığın dönekliğini ve çifte standardını, aklın ışığından
    yeterince
    istifade edememesine bağlamaktadır.
    Münâfıklar, Kur’an’ın ışığının, şimşeğin ışığı gibi gözlerini
    kör edecekmiş
    gibi davranırlar. Akim ve Kur’an’ın nûru, onların
    gözlerine ağır gelir ve o nûra tahammül edemezler. Yüce Allah
    “Dileseydim onların işitme ve görme duyularını giderirdim” buyuruyor.
    Gidemediğine göre, onların yine de Kur’an’ın ve aklın
    ışığının cazibesine kapılarak gerçekleri görebilme kapısını açık
    bırakmaktadır. Zira şok edici durumlarda insanlar, ani değişimler
    yaşayabilirler.
    Karanlık çökünce dikilip kalırlar ifadesi, aklın ve Kur’an’ın
    getirdiği faydalan anlayıp onlardan istifade edemeyince, dinin
    kapısında dikilip kalırlar demektir. Aklın ve Kur’an’ın öğretilerinin
    onlara getirdiği faydanın farkına
    varamamaları ve onlardan
    istifade edememeleri, münâfıkların gönlünü karartmaktadır. İşte
    bu karanlık, onları dine giden yolun kapısında durdurmakta
    ve
    içeriye girmelerini engellemektedir.
    “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” Yüce Allah, Bakara sûresinin
    baş kısmında yer alan münâfık ve kâfirlerin durumunu
    anlatan
    âyetlerin peşinden, Şüphesiz Allah her şeye kadirdir buyuruyor.
    Müfessirler âyetteki şey kavramı üzerine durarak içini doldurmaya
    çalışmaktadırlar.
    Biz burada şey kavramını farklı bir açıdan
    açıklamaya çalışacağız.
    Bakara, 7’den itibaren, Yüce Allah’ın, tasvir ettiği fiilleri gerçekleştirmeye
    kadir olduğunu belirtmek için, âyetin sonunda Allah
    her şeye kadirdir buyrulmuştur. Yüce Allah, hak ettikleri takdirde
    insanların kalbini ve kulaklarını mühürleme
    ve gözlerine perde
    çekme; münâfıkların manevî hastalığını artırma, Kur’an gerçekleriyle
    alay etmelerine karşılık münâfıklarla alay etme; münâfıkların
    nûrunu giderme, isyanlarını artırma; kâfirleri ihata etme ve
    dilediği takdirde
    onların işitme ve görme duyularını giderme gücüne
    sahiptir. İşte bu eylemleri
    yapabilecek olan Allah, her şeye
    kadir olmalıdır. Bir bakıma, Bakara l’den Bakara, 20 âyetine kadarki
    bütün konular, her şeye kadir olan Allah’ın hükmüyle
    karara
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 91 -
    bağlanmıştır. Ancak, her şeye kadir olan bir varlık, müslümanların,
    kâfirler
    ve münâfıkların iç âlemini bu şekilde bilip açıklayabilir. Bu
    güce sahip olmayan
    insanların, birbirlerini kâfir ve münâfık diye
    itham etmelerinin doğru olmayacağı
    da, zımnen anlamamız gereken
    bir gerçektir. 336
    Bu âyetlerde geçen bazı Kur’an kavramlarını özet olarak izah
    etmek gerekir diye düşünüyorum. Bunlar: “sayyib/şiddetli yağmur”
    “semâ/gök” ve “hazera’l-mevt/ölüm korkusu”.
    Yağmur ve Tûfân Gibi Şiddetli Olanı
    “Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşalan… yağmur
    gibidir.”337
    Sayyib kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de sadece bir yerde geçer; o
    da bu işlediğimiz Bakara sûresi, 19. âyetidir. Bu kelime, sağanak
    halinde, göklerden boşalmış gibi yağan şiddetli yağmur anlamına
    gelmektedir. Yaratıcı’nın koyduğu kanunların zincirleme işlemesiyle
    atmosfere gelen güneş ışınlarının, ancak canlıların ihtiyacı
    kadar olan üçte biri yeryüzüne ulaşır. Bu da rahmetin/yağmurun
    devamlılığını temin eden buharlaşmayı sağlar. Denizlerden ve
    toprak üzerinden kaldırılan su aynı oranda buharlaşır, tekrar yere
    iner ve hayatın devamında görev alır. Sonsuz kudret sahibi Allah,
    bir yılda 450 katrilyon litre suyu buharlaştırmaktadır. Keza, dakikada
    yeryüzüne yaklaşık bir milyar ton, saniyede 16 milyon ton
    su, yağmur olarak indirilmektedir. Yağışlar, yeryüzünün değişik
    bölgelerinde farklı miktarlarda olmasına rağmen, evrende israfa
    yer verilmeyerek bu rakam korunur ve bir yıl içerisinde dünyaya
    düşen toplam yağmur miktarı, diğer yıllarda da hep aynı kalır ve
    bütün zaman boyu böylece devam eder.
    Yağmur damlaları, dengelenmemiş bir yerçekimi kuvvetinin
    etkisinde kalsalardı; yere düşene kadar hızları devamlı artarak
    çok büyük değerlere ulaşırdı. Bu da, dolayısıyla muazzam hareket
    enerjisi kazanmış damlaların yeryüzüne taş gibi düşen felâketi
    olurdu. Bunun hiç de böyle olmadığını, ilmi sonsuz bir Yaratıcı’nın
    tecellisiyle başlangıçta hareketsiz olan her bir damlanın, yerçekiminin
    ters yönünde artan bir hava direncinin etkisinde hareket
    ettiğini görüyoruz. Bu şekilde damlaların hızları, yukarı yönlü
    hızla artan hava direnci ile aşağı yönlü yerçekimi kuvvetinin birbirine
    eşit olmasına kadar artarak sonunda sabit kalmaktadır. O
    336 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları:
    1/232-233.
    337 2/Bakara, 19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    aktif, berrak ve tatlı su, hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmet’ten
    gönderildiği hem cahillerce hem bilginlerce kabul edilir ki, sanki
    rahmet, tüm canlıların ihtiyaçlarına cevap vermek için tebessüm
    ederek damlalar suretinde ilahî hazine çeşmesinden akmaktadır.
    Yağmurda görülen bu ilahî yardım tecellisinden dolayı ona rahmet
    adı verilmiştir. 338
    Denizler dolusu su, gökler dolusu su... Bir senede yağan yağmurları
    bir araya toplamak mümkün olsaydı, belki Akdeniz’i doldururdu.
    Demek ki, bir senede Akdeniz’i gökyüzüne çıkarıp yere
    indiren, onları toprağın altına geçirip, yeraltı kanallarında dolaştırıp,
    tekrar yeryüzüne ulaştırıp, insanların hizmetine sokan
    var. Nil, Fırat ve Amazon nehirlerinin çıkışı, insanı hayretler içinde
    bırakmaktadır.
    “Hiç yağmur yağmasaydı ne olurdu?” “Yağan yağmurlar, hiç
    durmasaydı ne olurdu?” “Yağmurlar tane tane değil de oluktan
    boşanırcasına yağsaydı, kaya gibi başımıza düşseydi ne olurdu?”
    Bu üç sorunun cevapları aynı olacaktı: Tek kelimeyle “felâket!”
    Öyleyse yağmurun yağışında üç felâket gizlenmiş. Bizi bu üç
    felâketten koruyan var. Şükretmeyelim mi?
    “Yağmur, doğanın sevinçten ağlamasıdır.” Bir yağmur damlasının
    buharlaşıp gökyüzüne çıkması ve yoğunlaşıp yağmur halinde
    yeryüzüne inmesi esnasında; şiddetle inmeden, rahmet olarak
    başımızı okşaması, canlıların imdadına yetişmesi, şefkatle üzerine
    düştüğü en nazenin yaprak ve çiçeklere dahi zarar vermemesi, bütün
    bu olayların, üstün bir ilim ve kudret çerçevesinde gerçekleştiğini
    göstermez mi? 339
    “O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı.
    Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler
    çıkardı. Artık bunu bile bile Allah’a şirk koşmayın.” 340
    “Rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip
    çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine)
    deliller vardır.” 341
    “Gökten belli ölçü ve miktarda su indirdik de onu yerde durdurduk.” 342
    338 Mehmet Buharalı, Sızıntı, c. 12, s. 323
    339 Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, Türdav Y., s.
    279-280
    340 2/Bakara, 22
    341 2/Bakara, 164
    342 23/Mü'minun, 18
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 93 -
    “İçtiğiniz suyu düşündünüz mü? Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa
    indiren Biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez
    mi?” 343
    “De ki: (Sabahın birinde) Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size
    kim bir akar su getirebilir?” 344
    Şiddetli Yağmur
    Su Tûfandır aynı zamanda; Firavunları ve destekçilerini de
    boğandır. Gökten sadece rahmet yağmaz; gazab yağdığı da olur.
    Rahmet, özdeki zehri artıran işlev de görür. Yağmur, kirazın tadını
    arttırır, ama Ebûcehil karpuzu, bundan yararlanmasını bilmediğinden,
    ancak acılığı çoğalacaktır. Kur’an’ın mü’minlere şifa ve
    rahmet yağdırırken; zâlimlerin hüsranlarını/ziyanlarını arttırdığı345
    gibi. Sen de rahmet ol; ince ince ve latifce yağ gül tomurcuklarına,
    güldür yüzünü güllerin. Ama gülle olmasını da bil, suya
    düşman olanlara. Sun rahmeti, rahmet ol, yağ insanların başlarına;
    tufan ol, sertleşip dolu olarak in, rahmete sövenlere, bakma
    timsah gözyaşlarına. Binecek başka gemileri olmadığı halde, göz
    önündeki Nuh’un gemisini reddeden için kaçınılmaz sondur tufanla
    helâk. Mûsâ’nın Rabbine ve mesajına kör ve sağır olanlar
    için su, ne hayat kaynağı ne de dosttur. Onlar, suya akseden kendi
    canavar görüntülerinin pençelerinde kıvranacaktır. Saydamdır su,
    aynadır; bakan göze göre değişir rengi. Yeşil gözle bakan yeşili,
    kızıl gözle bakan kızılı görecektir. Firavunlar Kızıldeniz’de boğulurken,
    Mûsâlar yemyeşil ova gibi sıratta, sırat-ı müstakimde yol
    almıştır, yol alacaktır.
    343 56/Vâkıa, 68-70
    344 67/Mülk, 30
    345 17/İsrâ, 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    Nifak ve Münâfıklarla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Nifak, Münâfık ve Çoğulu Münâfıkun Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 37 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 167; 4/Nisâ, 61, 88, 138, 140, 142, 145; 8/Enfâl,
    49; 9/Tevbe, 64, 67, 67, 67, 68, 68, 73, 77, 97, 101, 101; 29/Ankebût, 11; 33/
    Ahzâb, 1, 12, 24, 48, 60, 73; 57/Hadîd, 13; 73; 48/Fetih, 6, 6; 57/Hadîd, 13; 59/
    Haşr, 11; 63/Münâfıkun, 1, 1, 7, 8, 9.
    Münâfıkların İmandan Yüz Çevirmeleri
    Münâfıklar, İnanmadıkları Halde İnandık Derler: Bakara, 8, 14; Nisa, 60, 81;
    Maide, 61; Tevbe, 56, 62; Nur, 47; Münâfıkun, 1-3.Münâfıklar, İman Etmezler:
    Bakara, 8, 13, 18; Nisa, 65, 82; Enfal, 20-24; Tevbe, 127.Münâfıklar, Kibirleri
    Yüzünden İmandan Kaçınırlar: Bakara, 206; Münâfıkun, 5-6.Münâfıklar,
    Allah’ın ve Rasülü’nün Hükmüne Razı Olmazlar: Nisa, 60-62, 64, 66; Nur, 48-50.
    Münâfıklar, Şeytanın Adamlarıdır: Mücadele, 19-20; Haşr, 16-17.Münâfıklar,
    İnkarcıdırlar: Tevbe, 54, 124; Muhammed, 25-26.Münâfıklar, Kur’an Ayetleriyle
    Alay Ederler: Tevbe, 124-125, 127.Münâfıklar, Peygamberlerle Alay Ederler:
    Muhammed, 16.Münâfıkların Kalpleri Mühürlü, Kulakları Sağır, Gözleri
    Kördür: Muhammed,16, 23-24; Münâfıkun,3. Münâfıklar, Peygamberimiz’e
    Suikast Düzenlediler: Tevbe, 74; Münâfıkun, 8.Münâfıklar, Peygamberimiz’i
    Saflıkla Suçladılar: Tevbe, 61-63.Münâfıklar, Peygamberlere İftira Ederler:
    Al-i İmran, 161.Münâfıklar, Doğruluğa Karşılık Sapıklığı Satın Almışlardır:
    Bakara, 16.Münâfıklar, Peygamber’in Yanında Fısıldaşarak Konuşurlar: Mücadele,
    8.Münâfıklar, Kalplerinde Olana Allah’ı Şahit Tutarlar: Bakara, 204.
    Münâfıklar, Fasıktırlar: Tevbe, 67, 84; Münâfıkun, 6.Münâfıklar, Fitne Çıkarmak
    İçin Mescid-i Dırar’ı İnşa Ettiler: Tevbe, 107-110.
    Münâfıkların Bazı Özellikleri
    Münâfıklar, Allah’ı ve Mü’minleri Aldattıklarını Zannederler: Bakara, 9;
    Nisa, 142; Hud, 5.Münâfıkların Kalplerinde Manevi Hastalık Vardır: Bakara,
    10; Nisa, 143; Maide, 52; Muhammed, 29,Münâfıklar, Yalan Konuşurlar: Bakara,
    10; Maide, 41; Tevbe, 74; Nur, 19.Münâfıklar, Fesat Çıkarırlar: Bakara,
    11-12, 205; Nisa, 83; Tevbe, 107; Muhammed, 22; Münâfıkun, 7.Münâfıklar,
    Kalıplarıyla Adama Benzerler: Münâfıkun, 4.Münâfıkların Misali: Bakara, 17,
    19-20, 264, 266; Haşr, 16; Münâfıkun, 4.Münâfıkların Sözleri Hoşa Gider: Bakara,
    204; Münâfıkun, 4.Münâfıklar, Kalplerinde Olmayanı Dilleriyle Söylerler:
    Fetih, 11.Münâfıklar, Fedakarlıklardan Kaçarlar: Nisa, 66-68; Tevbe, 42;
    AnkEbût, 10-11.Münâfıklar, Namaza Üşenerek Kalkarlar ve Namazlarından
    Gafildirler:Nisa, 142; Tevbe, 54; Maun,4-6Münâfıklar, İbadetlerinde Gösteriş
    Yaparlar: Nisa, 142; Tevbe, 107.Münâfıklar, Küfür ile İman Arasında Kararsızdırlar:
    Nisa, 143; Muhammed, 25-26.Münâfıklar, Zekât Vermezler: Maun,
    7.Münâfıklar, Günah İşlemekte, Düşmanlık Yapmakta, Haram Yemekte Yarış
    İçindedirler: Maide, 62-63Münâfıklar, Verdiklerini İstemeyerek Verirler:
    Tevbe, 54. Münâfıklar, Korkaktırlar: Tevbe, 56-57; Haşr, 13.Münâfıklar, Mal
    Sevgisi İle Doludurlar: Tevbe, 58-59, 67, 75-76; Fetih, 15; Hucurat, 14, 16-17.
    Münâfıkların Kalpleri Birbirine Benzer: Tevbe, 67, 69.Münâfıklar, Kötülüğü
    Emreder, İyilikten Alıkoymaya Çalışırlar: Tevbe, 67; Münâfıkun, 7.Münâfıklar,
    Sözlerinde Durmazlar: Tevbe, 75-78.Münâfıklar, Yalan Yere Yemin Ederler:
    Tevbe, 74, 96, 107; Mücadele, 14, 16, 18; Münâfıkun, 1.ü- Münâfıklar, Akrabalık
    Bağlarını Keserler: Muhammed, 22.Münâfıkların Dünyaya Bakışı: Kasas,
    60.y- Münâfıklar, Nankördürler: Tevbe, 74.Münâfıklar, Kâfirlere Karşı Bile Vefasızdırlar:
    Haşr, 11-12.
    Münâfıkların Cezası
    Münâfıkların Ölümü: Muhammed, 27.Münâfıklara Allah’ın Mühleti (Süre
    Tanıması): Bakara, 15.Münâfıkların Öldürülmesi: Nisa, 89, 91; Ahzab, 60-62.
    Kıyamet Günü Münâfıkların Durumu: Nisa, 138, 145; Maide, 41; Tevbe, 55, 68,
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 95 -
    74, 101, 126; Muhammed, 27-28; Fetih, 6; Hadid, 13-15; Mücadele, 15-17; Haşr,
    16-17.Münâfıkların Tevbesi: Nisa, 146; Tevbe, 74; Ahzab, 24.Münâfıkların
    Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: Maide, 53; Tevbe, 53, 69, 107-110, Muhammed,
    28-29,Münâfıklar, Kur’an Ayetleriyle Açığa Çıkarılmalarından Korkarlar: Tevbe,
    64, 127.Münâfıklar, Allah’ın Rahmetinden Koğulmuşlardır: Muhammed,
    2-3; Fetih, 6, 12.Münâfıklara Allah Hidayet Etmez: Münâfıkun, 6.Kıyamet
    Gününde Münâfıklarla Mü’minlerin Konuşmaları: Hadid, 13-14.Münâfıklara
    Malları ve Evlatları Fayda Vermez: Al-i İmran, 10, 91, 116; Maide, 36; En’am,
    70; A’raf,48; Ra’d, 18; Meryem, 77-80; Casiye, 10; Mücadele, 17; Hakka, 25-29;
    Leyl, 8-11; Hümeze, 2-6; Leheb, 1-3.
    Münâfık-Mü’min İlişkisi
    Münâfıklar, Mü’minlere Karşı Çok Zayıftırlar: Haşr, 14; Münâfıkun,
    4.Münâfıkların Dostlukları Yoktur: Bakara, 204; Nisa, 89, 139, 140; Maide, 41,
    52, Tevbe, 50-51; Mücadele, 14; Münâfıkun, 4, 8.Mü’minlerin Münâfıklara
    Karşı Davranışları: Tahrim, 9.Savaşta Münâfıklar: Al-i İmran, 154, 156, 166-
    168; Nisa, 72-73, 77-78, 91, 141; Enfal, 49; Tevbe, 42- 53, 65-66, 81-83, 86-
    87, 90, 93-95; Nur, 53; Ahzab, 9-20, 24; Muhammed, 20-21; Fetih, 11-12,
    15-16.Münâfıkların Bilinmesi: Al-i İmran, 179; Nisa, 63; Maide, 52-53; Tevbe,
    101; Muhammed, 30.Münâfıkların Sözlerine İnanılıp Özürleri Kabul
    Edilmez: Nisa, 63; Tevbe, 94; Fetih, 15.Nifakı Bırakmaları İçin Münâfıklara
    Öğüt Vermek: Nisa, 63; Tevbe, 73.Münâfıklara Tesirli Söz Söylemek: Nisa,
    63; Tevbe, 73, 126.Münâfıklardan Yüz Çevirmek: Nisa, 81, 88; Tevbe, 95-
    96; Münâfıkun, 4.Münâfıklar, Mü’minleri Saptırmak İsterler: Nisa, 89; Nur,
    19.Münâfıklarla Mü’minler Hakkında Hükmü Allah Verecektir: Nisa, 141;
    Tevbe, 94.Münâfıklarla Mü’minlerin Misali: A’raf, 58; Enfal, 20-23; Tevbe,
    109.Münâfıkların Malları ve Evlatları Mü’minleri İmrendirmesin: Tevbe, 55,
    69, 85.Münâfıklar İçin Mağfiret Dilenmez: Tevbe, 8-, 84, 113; Münâfıkun,
    6.Münâfıkların Cenaze Namazları Kılınmaz: Tevbe, 84.Münâfıklara İtaat Etmekten
    Sakınmak: Ahzab, 1-3, 48.Münâfıklar, Mü’minlerle Alay Ederler: Tevbe,
    79; Bakara, 14.Münâfıklar, Mü’minleri Bırakıp Kâfirleri Dost Edinirler: Nisa,
    139; Maide, 52; Mücadele, 14.Münâfıkların Dostluğu: Bakara, 105; Maide, 82;
    En’am, 106; Tevbe, 7-8, 10, 12; İsra, 73-75; Kasas, 87; Mümtehine, 1-2, 6-9.
    Münâfıklar Fesat Çıkarırlar: Bakara, 11-12, 205; Nisa, 83; Tevbe, 107; Muhammed,
    22; Münâfıkun, 7.Münâfıkların Kabri: Tevbe, 84.Münâfıkların Kinini Allah
    Ortaya Çıkarır: Muhammed, 29.Münâfıklar, İbadeti Gösteriş İçin Yaparlar:
    Nisa, 142; Tevbe, 107.Münâfıklar, Mal Sevgisi İle Doludurlar: Tevbe, 58-59, 67,
    75-76; Fetih,15; Hucurat, 14, 16-17.Münâfıklar, Yalan Yere Yemin Ederler: Tevbe,
    74, 96, 107; Mücadele, 14, 16, 18; Münâfıkun, 1.Münâfıkları, Yerli Yersiz
    Haberler Yayarlar: Nisa, 83.
    Nifak ve Münâfıklarla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    1. Münâfık Kimdir? Kütüb-i Sitte, 3, 520
    2. Nifak Bölümü: Kütüb-i Sitte, 16, 177-179
    3. Nifak: 7, 111
    4. Nifak Faaliyetlerinin Muhtevası Kütüb-i Sitte, 3, 523-524
    5. Münâfıkların Öldürülmesi İsteğine Peygamberimiz’in Cevabı: 2, 260
    6. Münafığın Cezası: 14, 378
    7. Münafığın Hastalanmasının Misali: 7, 275-276
    8. Münâfıkların Azabı, Kâfirlerin Azabından Daha Şiddetlidir: 16, 180
    9. Münâfıkların Bedir’den Önceki Tutumu: 16, 431
    10. Münâfıklarla Müslümanlar Arasındaki Bir Fark: 17, 384
    11. Münâfık ve Müşriklerle İstişare: 16, 133
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    12. Bir Münafığın Müslüman Oğlu: 12, 161
    13. Cemel Vakasını Hazırlayan Münafığın Talimatı: 7, 318
    14. Din Adamı Kisvesindeki Münâfık Tahribatçılar: 7, 316-317
    15. İçimizdeki Münâfıklara Dikkat: 7, 316-317
    16. Kritik Anlarda Münâfıkların Rasülüllah’ı Terketmeleri: 3, 525-526
    17. Hz. Peygamber’in Münâfıklara Karşı Takip Ettiği Siyaset: 3, 521-528
    18. Rasülullah’ın Münafığı İdare Etmesi, Onu Öldürmemesi: 2, 260; 12, 161
    19. Rasülullah Zamanında Münâfıkların Bir Vasfı: 7, 311
    20. Münâfıkun Suresi: 4, 322
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 201-230
    2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 185-208
    3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 23-73
    4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 84-93
    5. Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi, insan Y. c. 1, s. 53
    6. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 98-104
    7. El-Mizan Fi Tefsiri’l-Kur’an, M. Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 87-88
    8. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 66-83
    9. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 45-58
    10. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 121-148
    11. Nifak Münâfık, Salih Çavuşoğlu, Hanif Y.
    12. Kur’an’da Nifak Olayı, Gübeddin Hikmetyar, Düşünce Y.
    13. Kur’an’da Nifak, Sadık Kılıç, Furkan Y.
    14. Kur’an’da Münâfık Karakteri, Cavit Yalçın, Vural Y.
    15. Münafığın Sırları, Harun Yahya, Vural Y.
    16. İslâm Davası ve Münâfıklar, Ali Rıza Temel, Bahar Y.
    17. Kur’an ve Sünnete Göre Yahudilik ve Münâfıklık, Mustafa Özçelik, Sabır
    Y. s. 87-133
    18. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 4, s. 356-358
    19. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min, Kâfir, Münâfık, Ahmed Taşgetiren,
    Büşra Y.
    20. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 84-95
    21. Kur’an’da insan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 187-214
    22. Kur’an-ı Kerim’de insan Tipleri, M. Fatih Kesler, Akçağ Y.
    23. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. 353-360
    24. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. 271-277
    25. Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 98-100
    26. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. c. 2, s. 37-82
    27. Kur’an’da Ölçü ve Ahenk, Abdürrezzak Nevfel, İnkılab Y. s. 104-106
    28. Kur’an Kültürü, Muzaffer Can, Cantaş Y. s. 20-28
    29. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 159-170
    30. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç
    Kitabevi s. 433-468
    31. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir b. Awad el-Elmai, Pınar Y. s. 471-478
    32. Kur’an ve Psikoloji, M. Osman Necati, Fecr Y. 211-216
    NİFAK - MÜNÂFIK
    - 97 -
    33. Kur’an Okulu, Hanif Y. sayı 10, s.474-480
    34. İman Küfür Sınırı, Ahmet Saim Kılavuz, Marifet Y. 65-68
    35. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, insan Y. s. 130-141
    36. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s.142-143
    37. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y. s. 13, 16,
    70, 312
    38. İslâm Davetinin Esasları, Abdülkerim Zeydan, Risale Y. c. 2; s. 135-149
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
     
    Çarşamba, 20 Ocak 2021 18:49

    Küfür, Kâfir ve Tekfir

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -14-
    KÜFÜR, KÂFİR ve TEKFİR
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    KÜFÜR, KÂFİR ve TEKFİR
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -14-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Düzen kendi insanını yetiştirdi. İnsanımız, öyle yozlaştı, öyle seküler bir hayatı içselleştirdi ki, artık söylediği bir söze “bu küfürdür” denildiğinde, yaptığı bir davranışa, “bu davranış insanı kâfir yapar” diye ikaz edildiğinde hiç etkilenmiyor. Duyarlılığını kaybetmekten de öte bir husus bu. İman ve küfrü önemsememek, Allah rızâsını önemsememek, cenneti ve cehennemi önemsememek demektir. Küfrün temel sebebi kibir ve cehâlettir.
    Küfür, realiteyi, hakikati çarpıtmaktır. Küfür, varlıktaki, yaratılıştaki güzellik ve mükemmelliği, nimet ve lütfu görmeme, görmezlikten gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür. Akı kara, karayı ak görmektir; Görülmesi gerekeni görmemek, bakar körlüğü tercih etmektir. Küfür, bir hastalıktır, bir ârızâ ve anormalliktir. Doğal olanın, fıtratın dışına çıkmaktır. Kalpte başlayan bu hastalık, kafaya ve bütün organlara yayılır. İmanla tedavi edilmedikçe çabuk büyüyen ve tüm vücudu kaplayan bu kanser mikrobu, kişinin âhiretini ve dünyasını mahveder. İslâm’ın hâkim olmadığı çevre şartları, bu küfür mikrobunun alabildiğine yayıldığı hastalıklı ortamlardır.
    İman ve küfür hükümlerinde tebliğ esastır. Tebliğ kendilerine gitmeyen ve kendilerinin de anlayıp öğrenmesine imkân bulunmayan kişileri tekfir etmemek, İslâm’ın kaidesidir. Bunlara, kâfir değil, müstaz’af adı verilir. Hakiki küfür, zarûrât-ı diniyyeden olduğu kesinlikle bilinen şeylerin tamamını veya bir kısmını kalbin tasdik etmemesidir.
    İman gibi “küfür” de nötr bir kavramdır. Nesnesine (neyin küfredildiğine) göre olumlu veya olumsuz anlamda kullanılır. Meselâ tâğuta küfür, her mü’minin imandan önce yerine getirmesi gereken temel görevidir. “… Kim tâğuta küfredip inkâr eder ve Allah’a iman ederse, o, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, (her şeyi) işitir ve (her şeyi) bilir.”1 Tâğutlar (onların yaptıkları) inkâr edilecek, onların (varsa) iyiliklerine, nankörlük yapılacaktır. Müslümanın küfrü küfr-i berâedir. Teberrî etmek, (tâğutardan, küfür toplumundan) uzaklaşmak, tanımamak, reddetmek, hâkimiyet ve otoritelerini kabul etmemek, “küfr”ün anlam sahası içerisindedir.
    1 (2/Bakara, 256)
    Küfür, bir kimsenin iman edilmesi gerekli esaslara iman etmemesidir ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terk etmeyi, ikrah, yani şiddetli zorlama ve engel bulunmadığı halde ikrarı terk etmeyi de içine alır. İmandaki tasdik gibi, küfürdeki tekzib (yalanlama) de kalble, sözle veya davranışla olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür ise, ikrah (zorlama) olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta, elfâz-ı küfrü (küfür sözünü) böyle sözle ifade etmek, daha çirkin bir düşmanlığı açığa vurmak olur. Aynı şekilde fiilî (davranışla) yalanlama da böyledir.
    Küfür ehlinin sahip bulunduğu dünya imkân ve nimetlerine bakarak onların kemal ve mutluluğuna hükmetmek yanlıştır. “Küfre sapanların beldeler boyu işten işe geçip, (refah içinde) diyar diyar dolaşmaları seni sakın aldatmasın! Bütün bunlar azıcık menfaatlenmedir. Onların son varış yerleri cehennemdir. Ve ne kötü varış yeridir o!”2; “Küfre sapanlar asla sanmasınlar ki, bizim onlara mühlet vermemiz nefislerinin lehinedir.”3; “Küfredenler sakın sanmasınlar ki, yarışı kazandılar. Onlar kimseyi âciz bırakamazlar.”4; “Rablerini inkâr edenlerin durumu; amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer.”5
    İşte bu eserde küfür konusu enine boyuna tahlil edilmekte, haksız tekfirin zararları ve tekfir için gerekli şartlar gibi hususlar açıklanmaktadır. Gençler arasında giderek artan dozda haksız tekfircilik yaygınlaşmakta, tekfircilik bir hastalık, hem de çabuk bulaşan bir maraz halini almaktadır.
    Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir hastalığı yüzyıllardır İslâm toplumlarının birleşmelerinin önünde en büyük engeldir. Tekfircilik anlayışı Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs olmuştur. Genelde tekfir hadisesi ilimde sığ olanlar ve genç Müslümanlar tarafından gündeme getirilmektedir. İslâmî yorum farklılıkları, Müslümanların kardeşliğini, yardımlaşmasını ve aynı safta ibadet ve cihad etmesini engellememelidir.
    Tekfirci akımlar; ümmetin sorunlarını çözmek güdüsüyle mi bu işe kalkıştılar, İslâmî birlikteliğe katkı sağlamak ve Müslümanların yararına dönük mü hareket ediyorlar, yoksa grup, mezhep taassubu, intikam ve sığ düşünceleriyle mi hareket ediyorlar? Tekfir
    2 3/Âl-i İmran, 196-197
    3 3/Âl-i İmran, 178
    4 8/Enfâl, 59; 24/Nur, 57
    5 14/İbrahim, 18
    hastalığına yakalanan bir Müslüman için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.
    Hâlbuki Yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız da gücünüz gider. Sabredin şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”6; “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve bir birinizden ayrılmayınız.” ve “Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle kardeş oldunuz.”7
    Küfürden sakınan, haksız tekfirden kaçınan şuurlu muvahhid mü’minlere selâm olsun!
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye
    6 8/Enfâl 46
    7 3/Âl-i İmran 103
    İÇİNDEKİLER
    Küfür; Anlam ve Mâhiyeti / 11
    Kur’an’da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr) / 17
    Küfrün Anatomisi / 26
    Kâfirin Kalbi / 31
    Küfrün Sebepleri / 32
    Müslüman-Kâfir İlişkisi / 33
    Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış / 34
    Kâfir Akrabalarla İlişki / 38
    Elfâz-ı Küfür / 43
    Ef’âl-i Küfür / 52
    Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu / 55
    Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme / 60
    İtidâl/Denge / 60
    Dinde Aşırılık / 61
    Tekfircilik Hastalığı / 66
    Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler / 66
    Tekfir Konusunda Kurallar / 77
    Tekfîre Engel Olan Mâniler / 105
    Tekfîr Konusunda Yetkili Merci / 126
    Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati / 130
    Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür / 132
    Haksız Tekfirin Tehlikesi / 141
    Küfürden Korunma Yolları / 142

    - 11 -
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    •
    Küfür; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr)
    •
    Küfrün Anatomisi
    •
    Kâfirin Kalbi
    •
    Küfrün Sebepleri
    •
    Müslüman-Kâfir İlişkisi
    •
    Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
    •
    Kâfir Akrabalarla İlişki
    •
    Elfâz-ı Küfür
    •
    Ef’âl-i Küfür
    •
    Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu
    •
    Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme
    •
    İtidâl/Denge
    •
    Dinde aşırılık
    •
    Tekfircilik Hastalığı
    •
    Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler
    •
    Tekfir Konusunda Kurallar
    •
    Tekfire Engel olan Mâniler
    •
    Tekfir Konusunda Yetkili Mercî
    •
    Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
    •
    Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür
    •
    Haksız Tekfirin Tehlikesi
    •
    Küfürden Korunma Yolları
    “Gerçekten kâfir olanları (küfürlerinde bilinçli olarak ısrar eden kimseleri) inzâr etsen de etmesen de (azap ile uyarıp korkutsan da korkutmasan da) müsâvidir. Çünkü onlar iman etmezler.” 1
    Küfür; Anlam ve Mâhiyeti
    Küfür, “ke-fe-ra” fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’ demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü için bunlara da keffâre(t) denilmiştir. Yine aynı kökten gelen “küfrân” ise, nimeti örtmek, yani nankörlük yapmak demektir.
    1 2/Bakara, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Günahları örten bedele de “keffâret” denilir. Kâfir kişi de Allah’ın
    varlığını, âyetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten,
    bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır.
    Küfre sapan kimseye kâfir (çoğulu: küffâr, kâfirûn, kefere)
    denilir. Küfür, imanın zıddı olduğu gibi, kâfir de mü’minin zıddıdır.
    Kâfir, gerçeği örten, nimeti saklayıp inkâr eden kişi demektir.
    Yaratıcı’nın en büyük nimetleri olan Allah’ın âyetleri, tevhidî iman,
    peygamberlik, din, hidâyet vb. hususları saklamak veya görmezlikten
    gelmek kâfirliğin en belirgin şeklidir.
    Küfür, realiteyi, hakikati çarpıtmaktır. Küfür, varlıktaki, yaratılıştaki
    güzellik ve mükemmelliği, nimet ve lütfu görmeme,
    görmezlikten gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür. Akı kara,
    karayı ak görmektir; Görülmesi gerekeni görmemek, bakar körlüğü
    tercih etmektir. Küfür, bir hastalıktır, bir ârızâ ve anormalliktir.
    Doğal olanın, fıtratın dışına çıkmaktır. Kalpte başlayan bu hastalık,
    kafaya ve bütün organlara yayılır. İmanla tedavi edilmedikçe
    çabuk büyüyen ve tüm vücudu kaplayan bu kanser mikrobu, kişinin
    âhiretini ve dünyasını mahveder. İslâm’ın hâkim olmadığı çevre
    şartları, bu küfür mikrobunun alabildiğine yayıldığı hastalıklı
    ortamlardır.
    Küfür, bir kimsenin iman edilmesi gerekli esaslara iman etmemesidir
    ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terk etmeyi, ikrah, yani
    şiddetli zorlama ve engel bulunmadığı halde ikrarı terk etmeyi de
    içine alır. İmandaki tasdik gibi, küfürdeki tekzib (yalanlama) de
    kalble, sözle veya davranışla olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür
    ise, ikrah (zorlama) olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta
    elfâz-ı küfrü (küfür sözünü) böyle sözle ifade etmek, daha çirkin
    bir düşmanlığı açığa vurmak olur. Aynı şekilde fiilî (davranışla) yalanlama
    da böyledir. İman edilmesi arzu edilen mukaddes şeylere
    fiilen hakaret ve alay etmek, küçümsemek ve hafife almak, bunları
    bozmaya çalışmanın en çirkin küfür olduğunda şüphe yoktur.
    Yalnız kalpte gizlenen küfre küfür denip de, sözlü veya fiilî olarak
    açıklanan ve ilan edilen küfre küfür denilmemesi nasıl mümkün
    olur? Ancak, o sözlü veya fiilî küfür izharı, “kalbi imanla dolu olduğu
    halde inkâra ikrah olunan, zorlanan değil”2 şer’î istisnâyı bildiren bu
    âyet gereğince zaruri bir zorlamaya dayanması hâriç. Fiilî tekzib
    (davranışla ilgili küfür), iman ile bir araya gelmesi mümkün olmayan
    fiili yapmaktır. Ancak fiilî tekzib (davranışla ilgili küfür) ile fiilin
    yokluğu arasında büyük fark vardır. Mesela, namaz kılmamak
    başka, haça tapmak yine başkadır. Namaz kılmamak küfür değilse
    2 16/Nahl, 37
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 13 -
    bile haça tapmak kesin küfür olur. Bu bakış açısından, amelin terkinin
    fiilî yalanlama olup olmadığı şüpheli olduğundan, küfrü gerektiren
    bir durum olup olmayacağında ihtilaf edilmiştir. Hâlbuki
    hakaret ve hafife almayı ifade eden, aynı şekilde Mushaf’ı çirkefe
    atmak, güneşe tapınmak, putlara veya heykellere secde etmek,
    küfrü yayıp neşretmek, günahı ve haramı helâl; helâli de haram
    saymak... gibi bizzat küfür eseri şeyler; küfür delili olduğu belli
    bulunan yalancıların fiilleri -bir ikrah, yani zorlama zarureti yoksaküfür
    olduğunda hiç ihtilaf edilmemiştir.
    Yukarıda açıklama yapıldığı üzere, ameli terk etmenin ve her
    günahın küfrü gerektirdiği söylenmiyor. Fakat bu mesele, istismar
    edilerek kötüye kullanılmıştır. Ameli terk etmek iki türlüdür: Birisi
    cüz’î (kısmen) terk, diğeri küllî (tamamen) terk. Yani biri terk
    etmek, biri de terk etmeyi alışkanlık edinmektir. Meselâ, bazen
    namaz kılmayan ile namazı terk etmeyi alışkanlık haline getiren
    arasında büyük fark vardır. Namaza imanı olan, onu vazife tanıyan
    kimsenin -beşer hali- ara sıra bazı üşengeçliğinin bulunabilmesi
    akla uygundur. Şu halde cüz’î terk, küfür olmayabilir. Fakat
    ameli terki alışkanlık edinen, namaz kılmayı hiç hatırına getirmeyen,
    ömründe hiç kılmayan ve hatta kılmamaya azmetmiş bulunanların
    kıble ehli (müslüman) olduklarına, Allah’a, Peygamber’e
    ve peygamberlere, Kur’an’a ve âhirete, farz olan vazifelere imanı
    bulunduğuna nasıl hükmedilebilir? Özetle iman, tevhid tertibiyle
    bütün inanılacak şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de
    onlardan, birinin bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için iman
    edilecek şeylerin hiçbir ine inanmamak şart değildir. Birine veya
    bir kısmına inanmamak da küfürdür. İman, bir bütünlüğü gerektirir.
    Küfür ise, onun tersi olduğundan, bir kısmı inkâr ile de vâki
    olur; tamamının inkârı şart değildir. İman ile küfür, sade zıt değil;
    birbirinin tersidirler. Ne toplanırlar, ne yükselirler; arada vasıta, iki
    menzil arasında bir menzil (el-menzile beyne’l-menzileteyn) yoktur.
    Bir insan ya kâfirdir; ya mü’min. Fâsık (günahkâr) da işlediği
    suça göre bunlardan biridir.
    İman ile küfür, iki görüş açısından düşünülür. Birisi, insanın
    yalnız Allah’a karşı vaziyeti; diğeri de mü’minlere karşı vaziyetidir.
    Birincisinde mü’min, yalnız Allah’ın ilmini düşünerek imanını
    ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder. Bu noktada hem
    içinden ve hem dışından sorumludur. İkincisinde, insanların ilmi
    ve onlara kendini ne şekilde tanıttığını, ne gibi muâmele yaptığını,
    onların ilmine karşı kendisinin ne gibi bir muameleye tabi
    tutulması gerektiğini düşünerek imanını ve kendini ona göre
    kontrol ve teftiş eder. Çünkü İslâm’da Allah’ın hakları, bir de
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    kulların hakları yönü; imanın bir ferdî, bir de sosyal durumu vardır.
    “Allah’a, Peygamber’e kalbimde imanım var” deyip de insanlara
    karşı hep küfür muamelesi yapmak İslâm imanının şiarı değildir.
    Din ve imana muhtaç olan Allah değil, insanlardır.
    Küfretmek, dilimizde kaba bir şekilde sövmek manasında da
    âdet olmuştur ki, bu, Arapça’da yoktur. Halk arasında yaygın olan
    bu mana, esasında dinî manadan alınmıştır. Önceleri küfrü gerektiren
    sövmelere kullanılırken, biraz genişletilmiştir. 3
    Küfür, İslâm’ın karşıtıdır. İslâmın gönderilişi sebebi, insanların
    fıtrat dini olan İslâm’dan uzaklaşıp, Allah’ın ‘küfr’ dediği inkâra
    düşmeleridir veya kendi hevalarına uyarak yanlış yola gitmeleridir.
    “Küfür”, din dilinde, imanın zıddıdır yani imansızlıktır. Bir insanın
    iman etmesi mümkünken, iman etmesi gerekirken iman etmemesidir.
    Bu çeşit küfr, yalanlamayı, inkârı ve iman ilkelerini ikrar
    (söylemeyi) terketmek demektir. Nasıl ki iman; imanın şartlarını,
    inanç esaslarını zorlama olmadan kalp ile tasdik dil ile ikrar ise,
    küfr de tam bunun karşıtıdır. İnanç esaslarını kabul etmediğini dil
    ile söylemektedir veya gönlünden inanmamaktır. İman ilkelerini
    yalan saymak veya açıktan açığa inkâr etmektir. Başka bir deyişle,
    Allah’ın varlığını ve birliğini, peygamberliği, Hz. Muhammed’in
    getirip tebliği ettiği şeyleri inkâr etmek, onları kabul etmemektir.
    İman kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için “küfür” kavramı
    üzerinde durmak gerekir. İslâm’ın iman kavramına yüklediği
    bütün olumlu mânâların tam karşıtı “küfür” kavramında vardır.
    Esasen küfr de bir iman çeşididir. Yani bazı insanlar İslâm’a inanmamayı
    inanç haline getirirler veya onun yerine bir başka din bulurlar;
    bunlara genel olarak “kâfir” denir.
    Küfre düşene, küfre sapana veya İslâm’a inanmadığını açıktan
    açığa söyleyene dinimiz “kâfir (gerçeği örten, inkâr eden)”
    demektedir. Bunun çoğulu küffâr, kâfirûn veya kefere’dir. Küfür,
    sözle olduğu gibi fiil (eylem) ile de olabilir. Bir kimse sözüyle,
    “ben islâma, Kur’an’a, Hz. Muhammed’e inanmıyorum” veya “ben
    İslâm’ın dışında başka dinlere inanıyorum” der; böylece sözüyle
    küfür içinde olduğunu açıklar. Kimileri de bu sözleri söylemeseler
    bile hareketleriyle, meselâ putlara taparak da küfre düşebilir.
    İslâm inanç esaslarının bir kısmını inkâr eden, onlarla alay
    eden veya onları küçümseyen kimseler de küfre düşerler. İman
    bir bütündür, bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek
    olmaz. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı (küfür)
    3 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., c. 1, s. 191-192
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 15 -
    ediyorsunuz? Sizden böyle yapanların cezası ancak dünya hayatında rüsvaylıktır,
    rezilliktir. Kıyâmet gününde de en şiddetli azâba itilmektir. Allah,
    sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.”4 Bir insan “ben
    müslümanım” dedikten sonra, Kur’an’da olan bütün âyetleri ve
    Peygamberimizden geldiği kesin olan her şeyi kabul etmek zorundadır.
    İslâm’ın ilkelerini kabul etmeyen, onları aklına sığdıramayan,
    İslâm’ın prensiplerini zamana ve çağa uygun görmeyen kimselerin
    bu tutumu küfürden başka bir şey değildir. Çünkü düşünerek,
    aklını kullanarak iman eden kimseler, İslâm’ın prensipleri noktasında
    eksiklik görmezler. İslâm Allah’ın dinidir. İlkeleri ve prensipleri
    Allah tarafından tespit edilmiştir. O prensipleri beğenmemek
    Allah’ın hükmünü beğenmemektir.
    Müslüman olduğu halde küfür hali sayılan veya insanı küfre
    götürebilecek sözleri söyleyen, bunda da ısrar edenlere İslâm mürted
    demektedir. Mürtedin din yönünden hükmü “kâfir” sıfatıdır.
    İman, Tevhid tertibiyle inanılması gereken bütün inanç esaslarına
    inanmak ve bu esaslara uymak; küfür de bunun karşıtı bir
    tutum içerisinde olmaktır. Küfür, bütün sapıklıkları kuşatan genel
    bir çerçevedir. Küfür; şirk koşmak, irtidat etmek, tâğutluk yaparak
    Allah’a karşı gelmek, İslâm dışı dinleri kabul ederek sapıklığa düşmek
    gibi fiilleri kapsar. Şirk ve tâğutluk gibi sapıklıklar küfr içerisinde
    olan kimselerin fiillerinin sonuçları ve bazı görüntüleridir.
    Ancak, şirkin özel bir yeri vardır. Şirk, bir nevi Allah’ı kandırmaya
    kalkışmanın, O’na inanıyor gibi görünüp O’nun yerine bir sürü
    tanrılar koymanın adıdır. Küfür ise, açıktan bir inkârdır; bile bile
    hakkın/gerçeğin üzerini örtmedir veya inat ederek inanmamadır.
    İnsan, Allah’ın kendisine verdiği nimetlere şükretmesi için,
    yani kulluk ve ibâdet için yaratılmıştır. İnsanın fıtratı da İlâhî nimetlere
    şükretmeye uygundur. İnsan, Rabbini bilmeli, O’na teslim
    olmalı ve O’nun verdiklerine nasıl şükredilmesi gerekiyorsa öylece
    şükretmelidir. Ancak, insan unutkan ve haksızlığa meyilli olduğu
    için, hem nimetin Sahibini unutuyor, hem de haksızlığa kalkışarak
    başka tanrılara kulluk yapıyor. Elde ettiği mal ve servetle şımarıyor,
    yeryüzünde kibirleniyor, haddi aşıyor, hevâ ve hevesine
    uyarak yoldan çıkıyor. Mal ve dünyalıklarla eline güç geçiren kimselerin
    çoğu azar ve yoldan çıkarlar. Bunlar ya kendi kafalarından
    uydurdukları tanrılara inanırlar, ya da çıkarlarını sürdürmeye yarayan
    atalar dinine bağlı kalırlar. Onlara; “gelin Allah’ın Dini olan
    İslâm’a teslim olun” denildiği zaman kibirlenerek yüz çevirirler.
    4 2/Bakara, 85
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Bu gibi kimseler Allah’tan peygamberler vâsıtasıyla gelen
    âyetleri kabul etmezler ve kâfir olurlar. Böylece hem nimetin
    Sahibine karşı “küfran” gösterirler, nankör olurlar; hem de
    İlâhî âyetlere karşı inkârcı kesilirler. Allah’a karşı küfre yeltenen
    inkârcıların çoğu yeryüzünde haksız yere şımaran ve kibirlenen
    kimselerdir. Kimileri de kendi aklına veya keyfine uymayı en doğru
    yol olarak bilir ve kendi görüşünden başka kutsal bir şey kabul
    etmez. Bazıları da atalarının izi üzerine gider. Babasını hangi din
    üzerinde görmüşse körü körüne o dinin peşine gider. Doğru mu
    yanlış mı, hak mı bâtıl mı diye düşünmez. Kimileri de iktidar sahibi
    olunca, kendini müstağnî (kimseye ve Allah’a ihtiyacı yok) zanneder,
    Allah’a ve O’nun emirlerine karşı büyüklük taslar. Allah’ın
    önünde secde etmeyi kibir ve gururuna yediremez. Allah’ın gönderdiği
    hükümleri beğenmez, kendi fikirlerini daha üstün tutar.
    Ya da kutsal saydıkları sahıs veya putları tanrı haline getirir. Onlarla
    Allah’a şirk koşarlar, o putlar adına uydurdukları inanç ve ilkeler
    doğrultusunda yaşarlar ve böylece küfre düşerler.
    Küfür; ortaya çıkışı açısından iki çeşittir:
    Birincisi, İslâm’a göre aşağılanması (tahkir edilmesi) gereken
    bir şeyi yüceltmek (tazim etmek), İkincisi de, yüceltilmesi (tazim
    edilmesi) gereken şeyi aşağılamak (tahkir etmek).
    İslâm’ın aşağı gördüğü, kötü veya fena dediği, günah ve haram
    saydığı şeyleri yüceltmek, onları doğru saymak, o türlü düşünceleri
    savunmak küfürdür. Yine İslâm’ın üstün tuttuğu (aziz
    saydığı), doğru kabul ettiği bir şeyi beğenmemek, aşağı görmek,
    kabul etmemek de küfürdür.
    Küfredenler aslında, evrende ve insan hayatında olan realiteyi
    (devam eden gerçeği) çarpıtan insanlardır. Onlar, insana ve evrene
    hâkim olan gücü görmezler ve inkâr ederler. Onlar, âhiret gerçeğinin
    üzerini kapatırlar. Onlar, çok açık ve anlaşılır olan âyetlere
    karşı duyarsızdırlar. Onlar, şaşmaz ölçüler olan İlâhî vahyi inkâr
    ederler. Daha önemlisi onlar, Allah’ın varlıklara yaptığı iyiliklere
    karşı nankördürler, nimetlerin Sahibinin hâkimiyetinin üzerini
    örtmeye, Onu yok saymaya çalışırlar.
    Küfre düşenler; açıktan açığa Allah’ı inkâr ederler; âhirete
    inanmazlar ve o güne inananlarla alay ederler. Dünya hayatını
    ve onunla oyalanmayı tercih edip Allah’a ibâdet etmeyi kabul etmezler.
    İslâm’ı uydurma bir din, çağın gerisinde kalmış bir düşünce
    olarak düşünürler. Kur’an hakkında ileri geri konuşurlar. Allah’ın
    hükümlerini reddedip kendi görüşlerini ve büyük saydıkları kimselerin
    görüşlerini Allah’ın hükmüne üstün tutarlar.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 17 -
    Bazı insanlar da Allah’ın kitabının bir kısmına inanıp bir kısmına
    inanmazlar. Bunlar, Kitabın tümüne inanmıyor sayılırlar.5
    Kur’an, küfredenlerin özelliklerini çeşitli âyetlerde sıralamaktadır.
    Onların en önemli özelliği Allah’ın âyetlerini ve O’nun rızık verdiğini
    yalanlamaktır. Allah’ın insanlara nimetleri yalnızca maddî
    şeyler değildir. Akıl, his, idrâk, sevgi, merhamet gibi şeyler, ayrıca
    Allah’ın gönderdiği hidâyet, din ve peygamberler de birer nimettir.
    Küfre düşenler bunları da inkâr ederler.
    Küfredenlerin dünyada mal ve güce sahip olmaları onların
    mutlu ve doğru yolda olduklarını göstermez. Bilakis onlar cehennem
    odunudurlar.6
    Onlardan bazıları zanneder ki, kendilerine hemen acıklı bir
    azap verilmemesi onların lehinedir ve dünya yarışını kazanmışlardır.
    Bunlar onların boş hayalleridir. Onlar çok büyük zarara uğrayanlardır.
    7
    Allah, küfredenlerin dostluğunu kabul etmiyor ve onlara
    düşman olduğunu açıkça beyan ediyor.8 Bu yüzden küfredenler
    mü’minlere de velî (dost) olamazlar. Onlar ancak birbirlerinin
    velîsi/dostu olurlar.9
    Müslümanlar onlara velî ve yardımcı olmadığı gibi, onları
    dâvâlarında, fikirlerinde ve mücâdelelerinde de asla desteklemezler.
    10 Allah, kendi dinini alaya alay kâfirleri velî kabul eden, onlara
    destek olan müslümanları yüzüstü bırakır.11
    Kur’an’da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr)
    “Küfür” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 525 yerde geçmektedir.
    İnkâr edip küfreden anlamındaki “kâfir” kelimesi ve çoğulu
    da Kur’an’da 158 defa zikredilmiştir. Kur’an, imana yüklediği tüm
    anlamların zıtlarını küfür kelimesine yüklemiştir. Zaten küfür de,
    bir inançtır; olumsuz bir inanç. Göğüsler iman için açıldığı gibi,
    küfür için de açılır.12 Kur’an’a göre, küfrün en sık belirişi insanın
    nimetleri inkârı, yani nankörlüğüdür. Allah, insanların yaratıcısı,
    onları rızıklandıran, onlara sayısız nimet veren, yaşatan... bir İlâh
    ve Rab’dir ki, en küçük bir iyilikte bulunana teşekkür edildiği gibi,
    5 2/Bakara, 84-85
    6 3/Âl-i İmrân, 196
    7 3/Âl-i İmrân, 178; 8/Enfâl, 59
    8 3/Âl-i İmrân, 151; 2/Bakara, 96
    9 8/Enfâl, 73; 3/Âl-i İmrân, 28; 4/Nisâ, 139
    10 28/Kasas, 86
    11 3/Âl-i İmrân, 149
    12 16/Nahl, 106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    nimetleri karşısında Allah’a da şükretmek gerekir. “Beni zikredin,
    ben de sizi anayım; bana şükür edin; küfr (nankörlük) etmeyin.”13
    Allah’a şükretmek, sahip olunan nimetlerin yalnızca O’ndan
    olduğunu kalpten kabul etmek olduğu gibi, bu kabulü de gerek
    sözlü, gerek fiilî amellerle göstermektir. Fakat insan, unutkan ve
    haksızlığa eğilimli, aynı zamanda iyilikleri kendinden, kötülükleri
    başkasından bilen bir niteliğe sahip olduğundan iki durumda
    sahip olduğu nimetlerin Allah’tan olduğu gerçeğini gizlemeğe
    kalkışır. Bu iki durumdan biri ve en çok görüleni; aşırı nimetler,
    zenginlik, mal, evlat ve refah içinde yüzme; diğeri ise darlık ve
    sıkıntı içinde bulunmadır. Bunlardan birincisi şükretmemenin en
    önemli nedenidir ve bu yüzdendir ki, kâfirler daha çok zenginler
    içinden çıkar. Çünkü onlar, zenginliklerinin ve içinde bulundukları
    refah durumunun sona ermeyeceği, bunun kendi kazançları olup
    akıl ve becerilerinden kaynaklandığını zannederler. “İnsanlar (küfür
    üzerinde) tek bir ümmet olmayacak olsalardı Rahman’ı küfür/inkâr edenlerin
    evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdivenler
    yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerlerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler
    ve nice süsler. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir.
    Âhiret ise Rabbi’nin katında müttakîler içindir.”14
    “Karun, Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı bağy etti. Biz kendisine
    öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarlarını taşımak güçlü bir topluluğa
    ağır geliyordu. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma, Allah şımaranları
    sevmez...’ ‘Bu, bende bulunan bir bilgi sayesinde bana verildi’ dedi.”15
    İnsan, bazen darlık ve sıkıntı ânında da küfürde bulunur: “İnsana
    Kendimiz’den bir rahmet tattırsak onunla sevinir. Ellerinin öne sürdüğünden
    dolayı kendilerine bir kötülük dokunsa, muhakkak insan çok
    küfredici (olur).”16
    İşte, gerek sıkıntı ve darlık, gerekse bolluk ve ferah anında tiksindirici
    bir istiğna ve şımarıklıkla veya umutsuzlukla insan Allah’a
    karşı kâfir kesilir. Demek ki, küfrün temelinde, aynı şirkte olduğu
    gibi bir bakıma nefse tapınma, bencillik ve istiğna vardır ve küfür
    Allah’ı hakkıyla tanımamak, O’nun verdiği nimetlerin O’ndan
    olduğu gerçeğini sözle, davranışla ve kalben örtmek, gizlemektir.
    Sözgelimi, insan fizikî yapısını beğenir ve ‘şükredeyim diye Allah
    beni güzel yarattı’ demez; ‘ne kadar güzelim!’ der ve insanlar karşısında
    güzelliğiyle övünür. Sahip olduğu yetenek ve becerilerin
    13 2/Bakara, 152
    14 43/Zuhruf, 33-35
    15 28/Kasas, 76, 78, 81; ve yine Bk. 18/Kehf, 32-37
    16 26/Şuarâ, 48
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 19 -
    bütünüyle Allah’tan olduğunu unutur, insanların içine çıkıp ‘şunu
    şöyle yaptım, şu kadar kabiliyetliyim’ der; fakat ‘Allah, bana bu
    beceri ve yetenekleri vermiş, o halde bunları verene teşekkür olarak
    O’nun yolunda kullanayım’ diye düşünmez.
    Çok mala sahiptir, güzel bir evde oturmaktadır, güzel giysiler
    içindedir; Hz. Süleyman gibi “Bu, Rabbimin fazlındandır; şükür mü
    edeceğim, yoksa küfür mü, diye beni denemek için. Kim şükrederse kendisi
    için şükreder; kim de küfrederse muhakkkak Rabbim müstağnîdir,
    çok kerem sahibidir.”17 demesi ve bunun bilinciyle hareket etmesi
    gerekirken, Karun gibi ‘bu bana bilgimden dolayı verildi’ der,
    hele bir de güç ve kuvveti varsa insanlar üzerinde bağy eder ve
    tam bir tağut kesilir. İnsan, bu şekildeki küfrüne haset, hırs, kibir
    gibi olumsuz nitelikler de ekleyince, artık Allah düşüncesini zihninden
    atmaya, O’nu evrende hüküm sahibi görmemeye ve yok
    saymaya kadar gider. Bazılarıysa kendilerine daha önceden apaçık
    delillerle bildirilen Allah’ın âfakta ve enfüsteki âyetlerinden
    bazılarını örtmeğe girişir. Kitaplarını veya gönderdiği kitaplardan
    birini, peygamberlerin tamamını veya bir kısmını, âhireti, melekleri
    veya kaderi, peygamberlerin Allah’tan getirdiği esaslardan birini
    veya bir kaçını kabul etmemeğe yönelir. Bazıları, “peygamber
    Allah’tan ne getirdiyse inandım” der, fakat hareketleriyle bunu
    yalanlar. Temel emir ve yasaklarlardan bazılarını yerine getirmez,
    getirmeye getirmeye bu emir veya yasağın üzerine bir örtü çeker
    ve artık yanında “yok” hükmüne geçer.
    Allah’ı, âyetlerini veya hükümlerini örten, daha çok da Allah’ı
    ve O’nun hükmünü yok saymaya çalışan, nedenleri görüp ötesini
    göremeyen, duyularının ulaşamadığı şeyleri yok sayan, evrenin
    yaratılışını, meydana gelen olayları rastlantı, zorunluluk gibi bir
    takım hayalî etkenlere bağlayan, bilmeden her bir zerreyi ilahlaştıran
    veya Allah’ın âyetlerinin birini, bir kaçını veya tamamını
    tanımamaya yönelenlerin artık kalpleri de örtülür; basiretleri yok
    olur, akılları işlemez, dilleri hakkı söylemez hale gelir. Böylelerinin
    kalpleri mühürlenmiştir ve bunlar için uyarı, korkutma hiçbir etki
    yapacak değildir: “Gerçek şu ki, kâfir olanları uyarsan da uyarmasan
    da onlar için birdir, iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını
    mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için
    (dünya ve âhirette) büyük bir azap vardır.”18; “Andolsun, elçilerimiz onlara
    açık deliller getirmişlerdir. Fakat, önceden yalanladıklarından ötürü
    inanmaya yanaşmadılar. Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.”19;
    17 27/Neml, 40
    18 2/Bakara, 6-7
    19 7/A’râf, 101
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    “Kalpleri vardır, ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, fakat onlarla
    görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir onlar,
    hatta daha da sapık/yoldan çıkmış...”20; “Allah katında bütün hayvanların
    en şerlisi, akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”21
    Bu anlatılanlar, küfrân-ı nimet yani nimetlere küfürdür. Bu
    küfrün çeşitlerinden biridir. Türkçede nankörlük denen nimetlere
    küfür, küfrün temelini oluşturduğu gibi, nimet kelimesinin kapsamı
    içine mal, mülk, göz, kulak gibi maddî ve yetenek, beceri, düşünce,
    akıl gibi manevî varlıklardan daha çok; risâlet, din, hidâyet
    vb. girer. Şu halde, Allah’a ve O’ndan gelen herhangi bir şeye yönelen
    örtme, gizleme, tanımama işi, küfür kavramının kapsamı
    içindedir.22
    Nimetlere nankörlük (küfran-ı nimet), nimetin eksilmesine ve
    azaba sebep olur. Küfrânın zıddı olan şükrân (şükretmek) ise, nimetlerde
    artışa yol açar. “Eğer şükrederseniz, (nimetlerimi) arttırırım;
    eğer küfrâna giderseniz, muhakkak ki azâbım çok şiddetlidir.”23
    Küfrâna karşı böyle sert bir tavır takınılması sebepsiz değildir.
    Kur’an, küfrün her türünde nankörlükle yalanlamanın beraber
    bulunduğuna dikkat çeker.24 İmandaki tasdik ve itiraf, burada yerini
    inkâr ve yalanlamaya bırakmaktadır. İnsana şah damarından
    daha yakın olan Allah’ı25 görmezlikten gelmeye kalkmak, insan
    onuruna yakışmamaktadır. Bunun içindir ki Kur’an, küfre sapanları
    sözü değil; bağırıp çağırmayı duyan sağır, dilsiz ve körlere
    benzetmektedir.26 Şuur ve iman nimetini teperek hayvanlaşan bir
    varlığın, hayvan olarak yaratılan bir canlıya denk olmak gibi bir
    şansı ve liyakati de olamaz. Böyle birisi, hayvandan daha aşağılara
    iner ve hayvanların en kötüsü, en zararlısı olur. “Şu bir gerçek ki, Allah
    katında hayvanların en şerlisi, küfre sapıp da imana gelmeyenlerdir.”27
    Durum böyle olduğuna göre, küfür ehlinin sahip bulunduğu
    dünya imkân ve nimetlerine bakarak onların kemal ve mutluluğuna
    hükmetmek yanlıştır. “Küfre sapanların beldeler boyu işten işe
    geçip, (refah içinde) diyar diyar dolaşmaları seni sakın aldatmasın! Bütün
    bunlar azıcık menfaatlenmedir. Onların son varış yerleri cehennemdir. Ve
    20 7/A’râf, 179
    21 8/Enfâl, 22
    22 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 339-340
    23 14/İbrahim, 7
    24 Bk. 84/İnşikak, 22; 85/Bürûc, 19; 57/Hadîd, 19; 64/Teğâbün, 10
    25 50/Kaf, 16
    26 2/Bakara, 171
    27 8/Enfâl, 55
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 21 -
    ne kötü varış yeridir o!”28; “Küfre sapanlar asla sanmasınlar ki, bizim onlara
    mühlet vermemiz nefislerinin lehinedir.”29; “Küfredenler sakın sanmasınlar
    ki, yarışı kazandılar. Onlar kimseyi âciz bırakamazlar.”30; “Rablerini
    inkâr edenlerin durumu; amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu
    küle benzer.”31
    Ne yazık ki, işin esasını göremeyen küfür mensupları, bir kuruntu,
    bir kasılma, yani istikbar ve istiğna içindedirler.32 Küfür ehlinin
    sayısız nimete nankörlük içinde bulunmalarından dolayı, Allah
    onları dostluğa kabul etmez; ancak mü’minler, Allah’ın dostları
    olarak anılır. Allah da kendisini onların dostu olarak belirtir.33 Allah,
    kâfirleri sevmez. Onların gönüllerine dostluk ve muhabbet
    duygusu yerine korku yerleştirilmiştir.34
    Durum böyle olduğu içindir ki, mü’minler de küfre sapanları
    dost edinmemelidirler. Kâfirler ancak birbirlerine dost olur,
    mü’minlere dost olamazlar.35 Mü’minler, onları veli, dost edinemedikleri
    gibi, onlara arka çıkma, destek verme yönüne de asla
    gidemezler.36 Hele onlara boyun eğmek, bir mü’minin onuruyla
    asla yan yana gelemez. Onlarla mücadele etmek gerekir. Ve bu
    mücadelede onlara şiddetli davranmak da esastır. “Kâfirlere boyun
    eğme, itaat etme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünle
    büyük cihad yap, büyük bir savaş ver.”37; “Ey Peygamber! Kâfirlere ve
    münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran.”38; “Muhammed
    Allah’ın rasulü, elçisidir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli,
    çetin; kendi aralarında merhametlidirler.”39
    Mü’min, dinini alaya alıp eğlence yerine koyan ve Allah’ın nimetlerini
    inkâr ve nankörlük yolunda kullanan,40 nimetlerden yararlanıp
    yemede hayvanları andıran41 bir topluluğu ne sevip onlarla
    dostluk kurabilir, ne de onlara güvenebilir.42 Onlara güvenenler,
    28 3/Âl-i İmran, 196-197
    29 3/Âl-i İmran, 178
    30 8/Enfâl, 59; 24/Nur, 57
    31 14/İbrahim, 18
    32 Bk. 38/Sâd, 2; 67/Mülk, 20
    33 47/Muhammed, 11
    34 Bk. 3/Âl-i İmran, 151; 30/Rûm, 44; 2/Bakara, 276; 3/Âl-i İmran, 32
    35 Bk. 8/Enfâl, 73; 3/Âl-i İmran, 28; 4/Nisâ, 139, 144
    36 28/Kasas, 86
    37 25/Furkan, 52
    38 9/Tevbe, 73
    39 48/Fetih, 29
    40 14/İbrahim, 28
    41 47/Muhammed, 12
    42 5/Mâide, 57
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    yüzüstü bırakılırlar.43 Zaten güven, imanla ilgilidir; inkârla değil.
    İman’ın bir anlamı emin olmak, güvenmek (Allah’a) ve güvenilir
    olmaktır (insanlara). Mü’min, küfrün alay konusu ettiği iman kardeşlerine
    onur ve güç; kâfirlere ise zillet ve eziklik getirici, aziz ve
    üstün olmalıdır.44
    Küfre sapanlar zâlimdirler45 ve zâlimler, düşmanlığa müstahak
    biricik hedeftirler. Tâğut uğruna savaşan46 ve mallarını Allah yolundan
    insanları alıkoymak için harcayan,47 Allah’ın indirdiği ile
    hükmetmeyen48 ve mü’minlere gelen hakikatlere sırt çevirenlere
    gönülden sevgi ve güven (meveddet) beslemek, destek vermek
    akıl işi değildir.49 Bunlar, iflâh etmeyecek bir güruhtur.50
    Küfür, üretilen değerleri, sergilenen amelleri işe yaramaz hale
    getirir. “İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini Allah
    boşa çıkarmıştır.”51 “Fitne, adam öldürmekten daha büyük bir günahtır.
    Onlar(kâfirler) eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar
    size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak
    ölürse, onların yaptıkları işler, dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır.
    Onlar cehennemliktir ve orada devamlı kalırlar.”52 Ceza suç cinsinden
    verilir. Onlar, Allah’ın âyetlerini ve nimetlerini görmezden
    geldikleri için, onların yaptıkları gerçekten iyi şeyler varsa onlar
    da görmezden gelinip yok sayılıyor. Allah’ın nimetlerine nankörlük
    yapanların, kendi küçük iyiliklerinin takdirle karşılanmasını
    beklemeleri ikinci bir nankörlük olduğu gibi, aynı zamanda zulümdür
    de.53
    İslâm âlimleri, meydana geliş şekli, sebebi ve yeri itibariyle
    küfrü beşe ayırmışlardır:
    1- Küfr-i inkârî: Allah’ı, Peygamber’i ve onun Allah’tan getirmiş
    olduğu esasları kalpten kabullenmemek ve dille de inkâr etmek.
    2- Küfr-i cühud: Kalben Allah’ı bilip kabul etmek, fakat dille
    inkâr etmek.
    3- Küfr-i inâdî: Kalben hakikatı bilip dille de zaman zaman itiraf
    43 3/Âl-i İmran, 149
    44 5/Mâide, 54
    45 2/Bakara, 254
    46 4/Nisâ, 76
    47 8/Enfâl, 36
    48 5/Mâide, 44
    49 60/Mümtahine, 1
    50 23/Mü’minûn, 117; 28/Kasas, 82
    51 47/Muhammed, 1
    52 2/Bakara, 217
    53 Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 333
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 23 -
    etmek, fakat haset, kin, şan, makam gibi endişelerle İslâm’ı kabullenmemek.
    4- Küfr-i Nifak: İnanılması gereken şeyleri dille ikrar etmek, fakat
    kalben inanmamak.
    5- Küfr-i Cehlî: İnsanın iman ettiği halde, cehalet sebebiyle
    zarurat-ı diniyyeden olan şeyleri inkâr etmesi. Günümüzde en
    yaygın küfür çeşidi budur.
    Yukarıdaki tasniften yola çıkarak kâfirlerin de kendi aralarında
    şu kısımlara ayrıldığını söyleyebiliriz:
    a- Allah hakkında bilgisi olmayan, bildirildiğinde de kabul etmeyen
    kâfirler. Firavun bunlardandır. Mûsâ (a.s.) ona İslâm’ı tebliğ
    ettiğinde, Firavun “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilah
    bilmiyorum.”54 demişti. Yani, kanunu ben koyarım, sizi ben yönetirim
    diyor.
    b- Allah’a ve Rasülü’ne inanır, inandığını Ebû Talip gibi ikrar
    da eder, ama makamı, şanı, şöhreti, rütbesi uğruna İslâm’ı kabul
    edemez.
    c- Diliyle inandığını söyler, ama kalbinden iman etmez;
    münâfıklar gibi.
    Kalbinde imanı olmadığı halde, dışa karşı mü’min görünene
    “münâfık”; Müslümanlıktan sonra dinden dönene “mürted” denir.
    İki veya daha çok ilah olduğunu söyleyen, Allah’a başkasını ortak
    koşan kimseye “müşrik”; Yahudilik veya hıristiyanlık dinine bağlı
    olanlara “kitabî” veya “ehl-i kitap” adı verilir.
    İman esaslarından birini inkâr etmek küfürdür. İslâm’da iman
    konuları bir bütündür. İnanılması gereken esaslardan herhangi
    birisini inkâr etmek, bütünü inkâr etmek anlamına gelir. Kur’ân-ı
    Kerim’in tamamını veya bir âyet ya da bir hükmünü, bir emir ve
    yasağını bile inkâr etmek küfürdür. Kur’an’a bir şey ilave etmek,
    Kur’an’ın kendisi, bir sûresi veya bir âyeti ile ya da dinden olan bir
    hükümle alay etmek, onu küçümsemek ve hafife almak da kişiyi
    iman dairesinden çıkarıp küfre düşürür. Kur’an’da veya sahih hadislerde
    bildirilen ve üzerinde ihtilaf bulunmayan İslâmî emir ve
    yasaklardan birisini inkâr etmek küfürdür. İçki, kumar, zina gibi
    yasakları helâl saymak bu niteliktedir. Allah’ın haram kıldıklarını
    işleyip, farzlarını yerine getirmemek, onları küçümsemekten,
    inanmamaktan kaynaklanıyorsa, bu durum da küfürdür. Kısaca,
    Allah’ın emir ve yasaklarını, bütün İslâmî hükümleri kabul ederek
    54 28/Kasas, 38
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    İslâm’ı bir nizam olarak görmek iman gereğidir. Bunlardan bir kısmını
    reddetmek veya İslâm’ın, çağımızda uygulanmasının mümkün
    olmadığını ileri sürerek bir hümünü bile olsa reddetmek küfürdür;
    bunu yapan kimse kâfir olur.
    İslâm’ın itikadî, iktisadî, ictimaî, hukukî ve ahlâkî kanunlarıyla
    hükümran olmadığı toplumumuzda, mü’minler, günah olmasına
    rağmen amelî yönden bazı tavizler verse bile iman bakımından
    taviz veremezler. Aksi takdirde kâfir olur, âhiretin ebedî azabına
    müstahak olmuş olurlar.55 Allah’a, O’nun seçtiği hayat önderi Hz.
    Muhammed’e (s.a.s.) ve Kur’an kanunlarına imanı korumak, her
    türlü küfre ve nifaka karşı nefretle direnç göstermek her mü’minin
    baş görevi ve ebedî azaptan korunmanın biricik vesilesidir.
    Allah’a inandığı halde, O’na tam anlamda güvenememek,
    şartlar ne olursa olsun mutluluk ve kazancın, Allah’ın emir ve
    yasakları çevresinde olduğuna itimat edememek küfre götürür.56
    Bütün nimetlerin Allah’tan olduğuna, O’nun takdiri ile insanlara
    ulaştığına, Rabbimizin sebepler yaratarak insanları nimetlendirebileceğine,
    dolayısıyla Allah’ın haram kıldığı yollardan rızık
    aramamak gerektiğine bütün varlığımızla inanmamak da küfre
    götürür.57
    Yapılan amelleri Allah’a kulluk için, O’nun emri olduğu için
    değil de; çeşitli gayeler için yapmak imansızlığa ileten bir davranış
    şeklidir.58 Mü’minin bütün söz, iş ve davranışları, tüm hayatı ve
    ölümü, âlemlerin Rabbi Allah içindir. Mü’min; ahlâk, ilim, sanat,
    vatan, bayrak ve halk için değil; yalnız ve yalnız Allah için, O’nun
    emri ve yasağı olduğu için konuşur ve susar; yapar ve sakınır.
    Mü’min, bu sayılan değerleri ancak Allah’a kulluk için ve O’nun
    izin verdiği şekilde yüceltir ve uğrunda mücadele verir.
    Yaratmak ve kanun yapmak hakkı yalnız Allah’a ait iken;
    Allah’tan gayrı güçlerin, fert ve kurumların, kesin emirler vermek,
    yasaklar koymak, helâl kılmak, haram kılmak hakkı olduğunu kabul
    etmek de küfre götürür. Çünkü İslâm’da egemenlik/hâkimiyet
    yalnız Allah’a aittir. Halkın, parlamentoların, Allah’ın emir ve yasakları
    ile çelişen ve çatışan karar alabileceğine ve bu kararların
    İslâm açısından meşru olabileceğine inanmak, böyle düşünmek
    kesinlikle küfürdür.59
    55 2/Bakara, 217
    56 10/Yûnus, 54; 14/İbrahim, 31
    57 16/Nahl, 53; 65/Talak, 3
    58 6/En’âm, 162; İbn Mâce, hadis no: 4205
    59 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 33/Ahzâb, 67
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 25 -
    Hakkında kesin İlâhî hükümler olmayan konularda, -bilim, uzmanlık,
    istişare ve referandum verilerine itaat gibi- Allah’ın itaat
    edilmesine izin verdiklerinin dışındaki düşünce sistemlerine
    ve gayr-ı İslâmî kurumlara itaat da küfre götürür. Mü’min, İslâm
    nizamına teslim olmayan kendi nefsine, ilahî kanunlar açısından
    değerlendirme yapmayan bilim ve politika adamlarına ve İslâm
    dışı temeller üzerine kurulmuş kurumlara itaat edemez. Allah’a
    isyan hususunda insanlara ve kurdukları kurumlara itaat yoktur.60
    Din hürriyetimizi kısıtlayan toplumumuzda, aramızda vasiyet,
    miras, alım-satım, nikâh, boşanma gibi işlerimizi, Allah’ın indirdiği
    ölçülere göre değil de; bu ölçülere zıt prensiplere göre -gönül
    rızâsıyla- düzenlemek, “devir değişti” gibi hezeyanlarla Allah’ın
    kanunlarının geçerli olamayacağına inanmak da küfre götürür.61
    İslâm’ın iman, ibâdet, hukuk, iktisat ve ahlâk dallarına ait bir
    tek hükmünü dahi küçümsemek, modası geçtiğine inanmak; yani
    artık kısas fikri geçerliliğini kaybetti; faiz yasağına yer yok; kadınların
    örtünmelerine gerek yok; karşılıklı rızâ oldukça, ya da devletin
    korumasına aldığı ve uygulanması için gösterdiği yerde zinada
    sakınca yok; beş vakit namaz biraz fazlacadır gibi ve benzeri fikirlerin
    bir tekini dahi benimsemek küfürdür. Zira İslâm bir bütündür.
    Onun bütün hükümleri yücedir ve tartışma üstüdür.62
    Amel bakımından kusurlu olsalar da, mü’min iş, sanat ve ilim
    adamları dururken onlara ilgisiz kalıp; kâfir ve münâfıklara muhabbet
    beslemek ve onlarla Allah’ın müsaade etmediği konularda
    yardımlaşmak da İslâm’a ve mü’minlere ihânet olduğu için küfürdür.
    63
    Mal ve mevki gibi dünya nimetlerini düşüncelerimizin ve çalışmalarımızın
    tek gayesi edinmek, âhiret hayatını hedef alarak
    yaşamamak, öz ifadeyle dünyayı âhirete tercih etmek de yalnız
    inkârcıların vasfı olduğundan, neticesi İslâm’dan kopmak olan bir
    tutumdur.64
    İslâm’la tezat teşkil eden bu tür zihniyet, iş ve davranışlardan
    kafamızı, kalbimizi ve diğer organlarımızı arındırmazsak, imanımızı
    kaybetmemiz kaçınılmaz olur. Mü’min, amelden küçük tavizler
    vermekle, yani Allah’ın emir ve yasaklarının tümüne göre
    hayatını düzenlememekle imanını zaafa uğratır, ama mümkün
    60 33/Ahzâb, 48; 68/Kalem, 9
    61 5/Mâide, 50; 4/Nisâ, 60
    62 5/Mâide, 44-45; 4/Nisâ, 14; 58/Mücadele, 20
    63 4/Nisâ, 44; 9/Tevbe, 23-24; 58/Mücadele, 22
    64 11/Hûd, 15-16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    ki imanını yitirmez. Fakat yukarıda sunulan örneklerde olduğu
    gibi, İslâm’ın iman nizamı ile ilgili konularda önem vermemezlik
    sebebiyle tâviz verirse imanını yitirir. Dünyası manasını kaybeder.
    Bâtıl fikir ve yaşantıların kölesi olur, tüm yaptığı hayırları neticesiz
    kalır, ahiret hayatı mahvolur. “Gerçek mü’minler, Allah’a ve rasulü
    Hz. Muhammed’e iman eden ve sonra da şüpheye düşmeyen, (inancının
    hâkimiyeti uğrunda) mallarıyla ve canlarıyla mücadele vermiş olanlardır.
    İşte gerçek doğrular onlardır.”65
    Küfrün Anatomisi
    Zaman içerisinde peygamberlerin yolundan sapanlar, Allah’ın
    büyüklüğünü inkâr ederek kendilerinin büyüyebileceklerine inanmışlar.
    Kendi akıllarını kendilerine put yapmışlar. İçlerinde soyut
    bir şekilde olan putlarını dışarıda somutlaştırarak tapınma ihtiyacını
    gidermişler. Ateşe, Zeus’a, Minerva’ya, ineğe, Ahuramazda’ya,
    Apollon’a tapınanlar, aslında kendilerine tapınmakta ve kendi çıkarlarını
    güvence altına almaktalar. Hz. İbrahim, bu kendi çıkarları
    için put yapan putperestlere: “Aranızda muhabbet vesilesi olsun
    için Allah’ı bırakarak putları tanrı edindiniz”66 diyerek onların putperestlik
    hâlet-i rûhiyelerini çizmiştir. Aslında putperestler, putların
    konuşmadığını, fayda ve zarar veremeyeceğini, başına konan bir
    sineği kovamayacağını biliyorlardı. Günümüzdeki putperestler de
    ataları gibi putu maske olarak kullanıp kendi menfaatlerine tapınmaktadırlar.
    “Ben ateistim, hiçbir tanrıya inanmam” diyen insanın kendine
    tapındığını haber verir Rabbimiz.67 Kendine tapınan bu insan, birgün
    kendinin de öleceğini, kendisini bu dünyaya getiren gücün
    mutlaka bir gün onu götüreceğini görünce, kendinden daha güçlü
    birine inanma ihtiyacını hissetti. Nuh’un (a.s.) oğlu gibi koca
    dağlara sığınmaya,68 tabiata iman etmeye başladı.69
    Karıncanın incecik belindeki çelik kuvvet, bülbülün minnacık
    göğsünde şakıyan ve hiç tekrarı olmayan musiki, aynı toprakta
    biten mor menekşe, kırmızı lale, beyaz gül, şeker kamışı, acı biber,
    bir damla kanda milyonlarca canlıya verilen rızık, kendi iç dünyasında
    meydana gelen değişimler, bütün bunları evirip çeviren
    birinin ilmini ve kudretini gösteriyor. Son dönemlerde batıda yapılan
    araştırmalar, insanları Rabbine biraz daha yaklaştırdı. Deniz
    65 49/Hucurât, 15; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., c. 2, s. 30-32
    66 29/Ankebut, 25
    67 25/Furkan, 43
    68 11/Hûd, 43
    69 45/Câsiye, 14
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 27 -
    altında yaşayan binlerce canlının doğumu, yaşamı ve ölümünde
    tesadüfe yer olmadığı, aynı topraktan meydana gelen şeker pancarıyla,
    bir kazandaki yiyeceği acı yapacak acı biberin şekerli çıkmadığı
    görülünce bütün bu elementleri birleştiren fotosentezi
    oluşturan ve keşfedilen bu kanunları koyan biri arandı ve neticede
    Allah inancına dönüldü. Bütün bunları bilen ve görenler, bunları
    yaratan üstün güce inanmak mecburiyetinde kaldılar. Çünkü
    kendileri dahi o kanuna uygun olarak doğup büyüyüp ölüyorlar.
    Fakat tabiattaki âyetlerin yaratıcısının Allah olduğuna inananlar,
    Kur’an âyetlerine inanmak istemediler. Çünkü Kur’an
    âyetlerine inanmak, çıkarlarını zedeliyordu. Mekke müşrikleri de
    Allah’ın tabiattaki tek egemen güç olduğunu kabullenmelerine
    rağmen, İslâm’ı kabullenmiyorlardı. İslâm, monarşik bir idare olan
    Mekke yönetimine son veriyor, insanın insana hâkimiyetini ortadan
    kaldırıyordu. İslâm; kumara, faize, rüşvete, karaborsaya, aldatmaya
    dayalı haksız kazancı yasaklıyordu. Kadının şehvet metaı
    gibi alınıp satılmasını engelliyordu. Aklı perdeleyen, ailelerin sönmesine
    sebep olan uyuşturucuları yasaklıyordu. Bütün bunlardan
    çıkar sağlayanlar inkâr ettiler.
    Allah’a inandıkları halde, bu tip insanların müslüman olmalarını
    engelleyen kara perde, gönül cevherlerini kapatan kara pas,
    benlik pisliğinin kalplerine attığı pastır. “Hayır, onların kazandıkları
    kalplerini paslandırdı.”70 Allah’ın varlığına inandılar, ancak O’nun
    adâleti, kendilerinin zulme dayalı çıkarlarını engellediği için atalarının
    koyduğu cahiliyye dönemi kanunlarının yürürlükte olmasını
    istediler.
    Rabbimiz: “Câhiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen
    bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”71 âyetiyle,
    Allah’tan daha güzel hüküm koyacak birinin olmadığını ilan ederken,
    bir kısım insanlar Allah’ın dışında tağutlar huzurunda yargılanmak
    istedikleri, ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve O’nun Rasûlüne
    gelin’ dendiğinde O’ndan yüz çevirdikleri için kâfir oldular. Tapındıkları
    putlara kendilerini Allah’a yaklaştırması için tapındıklarını
    söyleyen müşrikler, diktikleri putlarla gönül ufuklarını kapatmışlar.
    72
    “Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da vermeyen şeye
    taparlar. Kâfir, Rabbine karşı olanların yardımcısıdır.”73
    70 83/Mutaffifin, 14
    71 5/Mâide, 50
    72 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 92 -96
    73 25/Furkan, 55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    Kâfirler
    Kâfir Kelimesinin Anlam Sahası
    Sözlükte, bir şeyin üzerini örten demektir. “Küfr” kelimesinden
    türemiştir. Nitekim, insanları tamamen örttüğü için geceye,
    tohumun üzerini örttüğü için çiftçiye bu anlamda “kâfir” denilmektedir.
    Kur’ân-ı Kerim’e göre “kâfir”; küfr/inkâr eden, İslâm’ı kabul
    etmeyen, İslâm’ı ve Kur’an’ı inkâr eden demektir. Kâfir, bir anlamda,
    Allah’tan gelen Hakk’ı kabul etmeyip, üzerini örten kimsedir.
    Kur’an, “küfr” kelimesini ve türevlerini sık sık kullanmaktadır.
    Çünkü küfr imanın, kâfir ise mü’minin karşıtıdır. “Kâfir”, inkârcıdır
    ve nankördür. Hem Allah’tan gelen haberleri kabul etmez, hem
    de Allah’ın kendisine verdiği nimetlere şükretmeyip nankörlük
    yapar. Kâfir, Allah’ın âyetlerine karşı inatçıdır. Peygamberler onları
    Hakk’a dâvet ettikleri halde onlar, inkârlarına devam etmişlerdir.
    Bir çoğu Hakk’ın ne olduğunu bildikleri halde, çeşitli sebeplerden
    dolayı Hakkın üzerini örtmektedirler.
    Kur’an’ın Kâfir Dedikleri
    Kur’an, bütün inkârcılara “kâfir” demektedir. Bu isim onların
    ortak ismidir. Böyle bir ismi yaptıkları fiiller, tuttukları yol veya kabul
    ettikleri inanç sebebiyle almışlardır. Kur’an’da bu şekilde anılan
    bütün grupların özelliği, Allah’tan gelen Hakk’a uymamaları,
    Peygamberleri dinlememeleri, Hz. Muhammed’ten sonra Kur’an’ı
    inkâr etmeleridir.
    Kur’an, bazen müşriklere (Allah’a ortak koşanlara)74, bazen
    “ehl-i kitap” da dediği hıristiyan ve yahûdilere,75 bazen âhireti
    inkâr edenlere,76 bazen Allah’ın rahmetinden ümidini kesenlere,77
    bazen de Allah’ı ve Peygamberi inkâr edenlere “kâfir” demektedir.
    78
    Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim.
    Bana şükredin, küfr etmeyin (nankörlükte bulunmayın).”79 Allah’a
    şükretmek, eldeki nimetlerin hepsinin Allah’tan geldiğini kabul
    etmek, bunu diliyle itiraf ettiği gibi tavır ve davranışlarla, Allah’ın
    sözünü dinlemekle yerine getirmek demektir. Ancak insan kimi
    74 25/Furkan, 55
    75 5/Mâide, 17, 52, 73; 9/Tevbe, 307
    76 6/En’âm, 150
    77 12/Yusuf, 87
    78 4/Nisâ, 150-151
    79 2/Bakara, 152
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 29 -
    zaman gaflet eder, şeytana aldanır, hevasına uyar ve ni’metlerin
    asıl sahibini unutur. Elindeki mal, refah, bolluk, çocuk, zenginlik
    gibi rızıkları veren Yaratıcının adının üzerini örtmeye çalışır. Elindeki
    her şeyin kendi çabasının sonucu olduğunu zanneder. Kişi o
    zaman zenginlik ve güçlü olma (istiğnâ) duygusuna kendini kaptırır,
    âlemlerin Rabbine karşı “kâfir” olur.
    Allah’a karşı “kâfir” olanlar, genellikle kibirlenenler ve şımaranlardır.
    Bunlar aşırı bir bencillikle kendi hevalarına uyarlar ve
    Allah’ı ve O’na ait ilâhlığı tanımazlar.
    Kâfir olan kimseler aynı zamanda “câhil” olan kimselerdir.
    Çünkü onlar ne kendilerini tam olarak tanıyabiliyorlar, ne de
    Allah’ın yüceliğini. Nitekim aklını kullanan kimseler yerlerde ve
    göklerde yaratılan her şeyin birer ‘âyet’ olduğunu ve bunların da
    Allah’ın yüce kudretine delil olduğunu anlar. Bunları ve niçin yaratıldıklarını
    düşünmeyenler, Yaratıcıyı inkâr etmeye devam ederler.
    Birtakım insanlar da, âlemlerin Rabbini kendi anlayışlarına
    göre düşünürler. Peygamberlerin ve Kur’an’ın anlattığı Allah
    inancı yerine, kendi akıllarından uydurdukları ilâhlara Allah diye
    inanırlar. Bunlar da inkârcı kimselerdir.
    Peygamberleri ve onların getirdiği ilâhî vahyi inkâr edenler
    de elbette ‘kâfir’ olurlar. Çünkü Kur’an’ın anlattığı peygamberlerin
    hapsi de Tevhid dinini tebliğ etmişlerdir. Kur’an’da yer alan
    bütün hükümleri ve konuları kabul etmek, Peygamberimiz Hz.
    Muhammed’ten bizlere ulaşan kesin haberlere inanmak imanın
    gereğidir. Bunlardan bir kaçını veya hepsini reddeden elbette
    müslümanlıktan çıkar, kâfirler grubuna girer. İslâm’ın iman konuları
    bir bütündür. Kelime-i Tevhid söyleyen herkes bunlara tümüyle
    iman eder. İman ilkelerinden birini veya bir kaçını kabul etmemek,
    insanı kâfirliğe götürür.
    Kâfirler mü’minlere, velî olamazlar. Onlar birbirlerinin velisidir.
    80 Onlar âireti, Allah’a kavuşup hesap vermeyi, Allah’ın indirdiği
    hükümlerle hükmetmeyi, Peygamberlerin dâvetine uymayı,
    mü’minlerin ibâdet ettiği Allah’a ibâdet etmeyi, Hakkın hakim
    olmasını kabul etmezler.
    Allah kâfirleri kesinlikle sevmez,81 Allah, kâfirlere düşmandır.82
    Onlar için cehennem hazırlamıştır.83 Bu âyetler gibi Kur’an’da
    80 5/Mâide, 51
    81 3/Âl-i İmran, 32
    82 2/Bakara, 198; 4/Nisâ, 102
    83 2/Bakara, 104; 4/Nisâ, 37; 17/İsrâ, 8 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    kâfirler ve onların özellikleri hakkında çok sayıda âyet vardır.
    Kur’an, bütün insanları güzel bir dil ile İslâm’a inanmaya, Rab
    olarak yalnızca Allah’a bağlanmaya ve yalnızca O’na kulluk yapmaya
    dâvet ediyor. Kim bu çağrıya olumlu cevap verirse kurtulur.
    Kur’an’ın bu dâveti kıyâmete kadar devam edecektir.84
    Kâfirlerin Özellikleri
    Küfredenlerin bazı özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:
    1- Onların kalpleri hakka karşı kapalıdır; çünkü onu duymak,
    onu kabul etmek istemiyorlar.85
    2- Onlar hak ile sürekli bir mücadele içerisindedirler, hakkın
    duyulmaması, insanların hakka yanaşmaması için, Allah hakkında
    İslâm hakkında sürekli mücadele eder, karşı korlar.86
    3- Onlar müslümanlara ve İslâma karşı hoşgörülü değillerdir,
    saldıracakmış gibi davranırlar. Ellerinden gelse müslümanları kendi
    dinlerine döndürmeye çalışırlar.87
    4- Onlar şeytanın en iyi dostları ve askerleridirler.88
    5- Kendi hevâlarına (aşırı isteklerine) tanrı gibi önem verirler,
    hevalarının peşinden giderler.89
    6- Gözleri hakka karşı kör olduğu için, yaptıkları kötü işleri iyi
    zannederler.90
    7- Onlar İslâmla, onun ilkeleriyle ve müslümanlarla alay eder
    dururlar, müslümanları ve dinlerini eğlence yerine korlar.91
    8- Onlar, İslâma ve onun ilkelerine karşı kibirli davranış gösterirler,
    Allah’a karşı büyüklenirler.92
    9- Onlar dünyaya, dünya malına, paraya, makamlara aşırı bir
    şekilde bağlıdırlar.93
    10- Küfredenler aslında kendilerine ve başkalarına çok zarar
    verdikleri ve İslâm karşısında direnip, günahlara, kötülüklere,
    84 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 326-327
    85 17/İsrâ, 46
    86 31/Lokman, 20; 22/Hacc, 3
    87 2/Bakara, 217
    88 7/A’râf, 146; 16/Nahl, 63
    89 30/Rûm, 29; 25/Furkan, 43
    90 18/Kehf, 100-101; 23/Mü’minûn, 63
    91 7/A’râf, 51; 2/Bakara, 22; 25/Furkan, 41
    92 39/Zümer, 59-60; 71/Nuh, 7; 41/Fussilet, 15
    93 45/Câsiye, 114
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 31 -
    fesatlara, isyanlara sebep oldukları için zâlimdirler. Şüphesiz ki
    Allah’ın âyetlerini yalan sayandan zâlimi olamaz.94
    11- Onlar, Hakkı duymadıkları için ölü gibidirler.95
    12- Ölümden ötesine bakmazlar.96
    13- Onlar bâtıl olan şeylere iman ederler.97
    14- Onlar eninde sonunda pişman olacaklar, yaptıkları hatayı
    anlayacaklar, tuttukları yolun yanlışlığının farkına varacaklar ama
    iş işten geçecek.98
    Kâfirin Kalbi
    Kâfirin nankörlük fiilini işlerken, kalbinin nasıl bir durumda
    bulunduğu Kur’an’da açıklanır: “Hiç olmazsa azabımız kendilerine
    gelince yalvarmaları gerekmez miydi? Fakat kalpleri katılaşmış ve şeytan
    yaptıklarını onlara cazip göstermişti.”99; “Eğer, Kur’an’la dağlar yürütülse
    de, yer parçalansa da, ölüler onunla konuşsa da (kâfirler yine ona
    inanmazlardı).”100; “Bizimle olan antlaşmalarını bozdukları için, onları lanetledik
    ve kalplerini katılaştırdık.”101; “Biz, onlara göz, kalp ve kulak verdik,
    işitmeleri ve kalpleri onlara fayda vermedi. Çünkü her zaman Allah’ın
    âyetlerini inkâr ettiler. Şimdi de dört bir yandan bir zamanlar alay ettikleri
    şey kendilerini kuşattı.”102; “Kur’an’ı düşünmeyecekler mi, yoksa kalpleri
    üstünde kilitler mi var?”103; “Yaptıkları şey, kalplerini pasa boğdu.”104
    Kâfirlerin uğrayacağı cezalar hakkında Kur’an’ın yer yer ayrıntılara
    girerek izah ettiği çok sayıda âyet vardır.105
    94 6/En’âm, 21; 7/A’râf, 37
    95 39/Zümer, 45
    96 13/Ra’d, 5; 23/Mü’minûn, 35-37
    97 29/Ankebût, 67
    98 25/Furkan, 27-28; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s.
    369- 372
    99 6/En'âm, 43
    100 13/Ra'd, 30-31
    101 5/Mâide, 14
    102 46/Ahkaf, 26
    103 47/Muhammed, 24
    104 83/Mutaffifin, 14
    105 Meselâ, bk. Bakara, 39, 104, 161-162, 210, 217, 257; Al-i İmran, 11, 56, 151,
    176-177; Nisa, 56; Maide, 36-37; 86; En’am, 70; A’raf, 38, 40-41, 50-51; Yunus,
    4, 7-8; Hud, 111; Ra’d, 5; İbrahim, 2-3; 16-17; Nahl, 24-25, 29, 104;
    Kehf, 29, 106; Hacc, 19-22, 51, 57; Nur, 57; Furkan, 34; Ankebut, 68; Secde,
    14; Ahzab, 64-65; Fâtır, 7, 36; Zümer, 32; Fussılet, 26-28; Şura, 8, 26; Zuhruf,
    74-76; Casiye, 10-11; Muhammed, 11; Teğabün, 10; Hakka, 35; İnşikak,
    24; Fecr, 1-5.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    Küfrün Sebepleri
    a- Büyüklenme (istikbar): Küfrün sebeplerinin başında büyüklük
    taslama gelir. “Küfredenler, cehenneme sunuldukları gün, onlara
    ‘Siz, dünya hayatında bütün iyi şeylerinizi tükettiniz ve onlardan gönlünüzce
    faydalandınız. Fakat bu gün, hem dünyada haksızca büyüklük taslamış
    olmanız, hem de fasıklık etmeniz dolayısıyla alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız’
    denir.”106 Cehennemdeki kâfir kuluna Allah şöyle
    seslenir: “Sana, âyetlerim gelmişti de, onları yalanlamış, büyüklük taslamış
    ve kâfirlerden olmuştun.”107 “Mûsâ şöyle dedi: ‘Ben, hesap gününe
    inanmayan her kibirlenen (mütekebbir)den Rabbime sığınırım.”108 İblis’in
    Âdem için Allah’a secde etmemesinin sebebi de kibir idi. “Meleklerin
    hepsi onun için secde etmişti; yalnız İblis hâriç. O, büyüklenmiş ve
    kâfirlerden olmuştu.”109
    b- Haddi aşmak (taşkınlık): Küfrün sebeplerinden biri de
    Kur’an’da “beğâ” fiili ile anılan Türkçesi “başkalarına karşı aşırı
    kibri yüzünden haksız ya da hukuksuz davranışlarda bulunmak”
    olan durumdur. “Eğer Allah, rızkı kullarına (ölçüsüz) verseydi, mutlaka
    yeryüzünde bağy ederler, küstahlaşırlardı. Ama O bir ölçü dâhilinde
    dilediğini indiriyor.”110 “Karun, Mûsâ ümmetindendi. Ama o, toplumda
    kendini bilmez bir bağî/taşkın oldu. Biz ona öyle bir hazine vermiştik ki,
    onun anahtarları güçlü bir topluluğa ağır geldi. Milleti ona, ‘böbürlenme,
    Allah, taşkınlık edenleri sevmez. İyilik yap, Allah’ın sana verdiği ile dünyadan
    nasibini unutmadan âhiret yurdunu ara ve dünyada fesat çıkarmaya
    niyetlenme. Allah, bozgunculuk yapanları hiç sevmez.”111
    c- Haset: Küfrün sebeplerinden birisi de haset, yani çekememezliktir.
    Bilhassa Yahudi ve Hıristiyanlar, bekledikleri son peygamberin
    kendi içlerinden değil, Arap kavminden çıkmış olmasını
    hazmedemediler ve inkâr ettiler. Oysa peygamberi kendi öz
    çocuklarını tanıdıkları gibi tanıyorlardı.112 “Kitap ehlinden olanların
    çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki haset yüzünden,
    imanınızdan sonra sizi tekrar küfre çevirebilmeyi arzularlar.”113
    d- Düşmanlık: Haset, düşmanlığı doğurur. Bu sebeple küfürde
    inat baş gösterir. “Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil
    106 46/Ahkaf, 20
    107 39/Zümer, 59
    108 40/Mü'min, 27
    109 38/Sâd, 72-74
    110 42/Şûrâ, 27
    111 28/Kasas, 76-77
    112 Bk. 2/Bakara, 146
    113 2/Bakara, 109
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 33 -
    ve Mikâil’e düşman olursa, Allah da şüphesiz kâfirlerin düşmanıdır.”114
    e- Utüv ve tuğyan (çılgınlık, azgınlık): İnsanlar bilhassa refah
    içinde zengin bir hayat yaşamaya başladıkları zaman çılgınlık ve
    azgınlık sebebiyle Allah’a ve O’nun vahyine karşı burun kıvırıp,
    meydan okuyarak küfrün alçaklığına saplanıyorlar. “Oysa biz, bize
    kavuşmayı ummayanları azgınlıkları (tuğyanları) içinde bırakırız da bocalayıp
    dururlar.”115
    f- İstiğnâ (kendisini yeterli görmek zannı): İnsanın kendi kendini
    yeterli görmesi ve kendi dışında ilahî bir güce ihtiyacı olmadığını
    zannetmesi yeni değildir. Teknolojinin baş döndürdüğü dünyamızda,
    insanlar, bu ürünlerinin kulu olarak Allah’ı unutmuşlar
    ve yaptıklarına tapınmaya başlamışlardır. “Hayır, doğrusu insan, istiğna
    ederek (kendi kendine yeterli olduğunu zannederek) tuğyan/azgınlık
    etmektedir. Oysa dönüş Rabbinedir.”116
    g- Cebbarlık: İnsanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini
    tahakküm biçiminde ortaya koymasına cebbarlık denir.
    Bu da küfrün sebeplerindendir. Kendini bu pozisyonda gören bir
    insan, Allah’a iman ihtiyacı duymaz, O’nu tanımaz. “İşte Allah, her
    büyüklük taslayan ve cebbar kalbe böyle mühür vurur.”117
    Müslüman-Kâfir İlişkisi
    Küfür ehliyle mücâdele esastır. “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur,
    Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya
    emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden
    korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/
    muhâsebesi ise Allah’a aittir.”118
    Küfür ehliyle mücâdele esastır. Müslüman, zaman ve şartların
    durumuna göre savaş(a)mıyorsa bile onlara en azından “Ey kâfirler!
    Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Sizin dininiz size; benim
    dinim bana!”119 deyip, onları reddettiğini göstermek zorundadır.
    “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylerinize, putlarınıza da
    yuh olsun! Siz, akıllanmaz mısınız?”120
    114 2/Bakara, 98
    115 10/Yûnus, 11
    116 96/Alak, 6-8
    117 40/Mü'min, 35
    118 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104;
    Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    119 109/Kâfirun, 1, 6
    120 21/Enbiyâ, 67
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
    İslâm’ın temel hedefi barıştır. Çünkü Yüce Allah insanlığın huzurunu
    istemektedir. Bunun sağlanması, İslâm’ın bütün insanlara
    tanıdığı temel hakların verilmesiyle mümkündür. Zira bu haklar,
    bütün insanlara yaratılışta Allah tarafından verilmektedir. Allah
    Teâlâ, ilâhî temele dayalı tahrif edilmemiş bütün dinlerde (ki bütün
    ilâhî dinlerin aslı ve temel adı İslâm’dır) bu hakları insanlara
    eşit olarak vermiş, üstünlüğü de iman ve takvâya bağlamıştır.121
    İslâm dışındaki tüm dinler, haktan uzak olduğu veya tahrif edilip
    hakla bâtıl karıştırıldığı için, günümüzde bu temel hakları gereği
    gibi insana veren sadece İslâm’dır. Başka dinler, ideolojiler ve dünya
    görüşleri, dün olduğu gibi bugün de insanı doğru bir şekilde
    tanımadıkları için insan hakları konusunda da aşırılıklardan, istismar
    ve zulümlerden, oyalama ve kandırmacalardan kurtulamamışlardır.
    İslâm’a göre, bütün insanlığın temeli birdir.122 Allah’ın
    bildirdiği esasları kapsamayan Ehl-i Kitab’ın içinde bulunduğu
    muharref dinin, istenilen huzuru ve dostluğu sağlaması da mümkün
    görülemez. Çünkü ilâhîlik vasfını kaybeden inançlar, insanlığın
    fıtratına uymamaktadır.
    Kur’an’ın hedefi sulh ve barıştır. “...Sulh daha hayırlıdır.”123 Düşmanlık
    ve kötülük, aslında ve temel olarak Allah’ın istemediği,
    şeytanın arzu ve isteklerinden ibarettir. Dolayısıyla insanlar arasında
    fesadın, fitnenin, kötülüğün olması, insanların Allah’ın
    emirlerinin dışına çıkmalarından kaynaklanır. “Ey iman edenler!
    Hep birden silm’e/barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık
    düşmanınızdır.”124 Âyette geçen “silm” kelimesi, hem İslâm, hem
    de barış anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları
    incelediğimizde, savaşların hakkın önüne konulan engellerin
    kaldırılması amacını güttüğünü, saldırılara karşı müdâfaa özelliği
    taşıdığını, savaşa mecbur kalındığı için böyle bir yola başvurulduğunu
    görürüz. Bu savaşların birtakım haklı gerekçeleri vardır.
    Geçerli meşrû sebep olmadan savaşa izin verilmez. Bu sebepler
    şunlardır:
    a- Haksızlığa Uğramak: Konuyla ilgili olarak Yüce Allah şöyle
    buyurur: “Zulme/haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin
    karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye
    elbette kadirdir.”125 Dikkat edilirse, izin verilen savaş değil;
    121 49/Hucurât, 13
    122 4/Nisâ, 1
    123 4/Nisâ, 128
    124 2/Bakara, 208
    125 22/Hacc, 39
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 35 -
    savunmadır. İslâm’a göre savaş, sadece Allah için (fî sebîlillâh)
    ve Allah’ın kendileriyle savaşılmasına izin verdiği kimselere karşı
    yapılır. İslâm devletinin varlık hikmeti ve ana görevi olarak koruması
    gereken insanların temel hakları beş madde ile değerlendirilir.
    Bunlar; din (özgürce dinini yaşayıp uygulama ve tebliğ hakkı),
    can (yaşama hakkı), akıl, nesil (ırz, şeref ve namusun korunması,
    nesilleri her yönüyle sağlıklı yetiştirme hakkı) ve mal emniyetidir.
    Bunları ve bu gibi hakları korumak için savaş, mazlum duruma
    düşene yardım ederek zulme karşı koymak, bir insanlık görevidir.
    Savaş; hak ve hukuku korumak, adâleti tesis etmek, kötülükleri
    önlemek, insanların temel görevlerini rahatça yerine getirebilme
    ve temel haklarını koruyabilmelerini sağlamak için yapılır. Yoksa,
    başkasının hak ve hukukunu elinden almak için savaş yapılmasını
    İslâm doğru görmez.
    b- Fitneyi Önlemek, Tevhîdi/Allah’ın Birliğini Ortaya Koymak:
    “Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalksın; din yalnız Allah’ın olsun. Eğer
    onlar (fitneden ve savaştan) vazgeçerlerse, artık zâlimlerden başkasına
    düşmanlık yoktur.”126 İmtihan gereği insanların başlarına belâlar
    gelebilmektedir. Çünkü kalbinde Allah korkusu olmayan insanın
    yapamayacağı kötülük yoktur. Allah’tan korkmayan insan fitne
    de çıkarır, iftira da edebilir, başka insanların haklarını da çiğneyebilir.
    İşte Yüce Allah, insanların huzurunu temin için gerekirse
    savaş yapılmasını, yerine göre farz veya mubah kılmaktadır. Burada
    fitne kavramı, başta “Allah’a şirk koşmak, başkalarına kulluk,
    fesat/anarşi, öldürme, zulüm, müslümanlar arasında çıkarılan
    tefrika, İslâm’ın dışındaki Allah’ın râzı olmadığı dinlerin ve hayat
    görüşlerinin yayılması” olarak anlaşılır. Fitne, başta münâfıklar
    olmak üzere, müşrikler ve ehl-i kitap olanlar ve hatta bazı müslümanlar
    veya müslüman zannedilenler tarafından çıkarılabilir, ya
    da körüklenebilir. Kur’an, bütün insanları, insanlar arasında fitne/
    huzursuzluk çıkaranları haber vermekle kalmayıp bunun neticesinin
    herkesi etkilediğini belirtir: “Öyle bir fitneden sakının ki, aranızda
    yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize zararı erişir). Bilin ki
    Allah’ın azabı çetindir.” 127
    Hangi Kâfirlerle Savaşmadan İyi Geçinilebilir? Allah Teâlâ,
    dostlarımızı ve düşmanlarımızı sayar. Mü’minleri bırakıp kâfirleri
    dost kabul etmemize izin vermez. Ancak bu durum, onlarla her
    durumda ilişkileri kesmemizi veya savaşmamızı gerektirmez. Aksine,
    tüm insanlara iyilik esastır. Savaş da, muhâtaplarımızı yok
    etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı veya kurtulmak
    126 2/Bakara, 193
    127 8/Enfâl, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    istemeyen o zâlimlerden diğer insanları kurtarmayı hedeflemek
    şartıyla meşrû görülür. İslâm, hangi inanç ve anlayıştan olursa olsun,
    birtakım özellikleri taşıyan insanlarla müşterek hareket etmeye
    engel olmaz; aksine teşvik eder. Zira, insanlar arasında barışın
    temini, öncelikle müslümanlarla, daha sonra diğer insanlarla
    karşılıklı ilişki içinde bulunmakla sağlanır.
    Dünyada her insanın müslüman olması beklenilemez; bu,
    Allah’ın sünnetine ve sınavına aykırıdır. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin
    hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, mü’min olmaları
    için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez.
    O, murdarlık (azabını), akıllarını kullanmayanlara verir.”128 Kâfirlerle,
    iman eden insanlar, devamlı beraber yaşamak mecbûriyetinde kalabilir.
    Hz. Peygamber, Medine vesikasında farklı din mensuplarıyla,
    müşrik ve ehl-i kitap bütün insanlarla savunma anlaşması
    yapmıştır. 129
    Bunun için, kendileriyle bazı ilişkiler kurulabilecek, anlaşma
    yapılabilecek gayr-ı müslimlerde bulunması gereken, temel özellik;
    İslâm’a ve müslümanlara düşman olmamalarıdır. Kendi inanç,
    düşünce ve yaşantıları doğrultusunda hareket edip mü’minlere
    düşman olmayan ve müslümanların düşmanlarına yardım etmeyenlerle
    dünyevî bazı anlaşmalar yapabilir, onlarla bazı ilişkilere
    girebilir, onlarla iyi geçinebiliriz. “Allah sizinle din uğrunda savaşmayan,
    sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı
    yasak etmez. Allah adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda
    savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım
    edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler
    onlardır.”130
    Alım ve satımda, hediyeleşmede kâfirlerle muâmelede bulunmak
    gibi şeyler, onları velî ve dost kabul etme kapsamına girmez.
    Ancak, haram işlerde bunlara yardım ve gayr-ı meşrû konularda
    kâfirlere yararı dokunacak şeylerin alınıp satılması, meselâ, savaşta
    yararlanılacak silâh gibi araç gereçlerin onlara satışı câiz değildir.
    “İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın;
    günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun;
    çünkü Allah’ın cezası çetindir.”131 Peygamberimiz de (s.a.s.) zaman zaman
    müşriklerle alım satımda bulunmuştur.132 Ancak, kâfirlerden
    alınan şeyler hakkında ve onlarla her türlü ilişkiler konusunda çok
    128 10/Yûnus, 99-100
    129 Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 226-228
    130 60/Mümtehine, 8-9
    131 5/Mâide, 2
    132 Buhârî, 4/410, hadis no: 2216; Ahmed bin Hanbel, 5/137, hadis no: 3409
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 37 -
    titiz ve ihtiyatlı davranılmalı, onların İslâm’a ve müslümanlara
    düşmanlıklarından dolayı verebilecek zararlar düşünülmelidir.
    Her türlü kültürel faâliyetler, özellikle İslâmî ilimler ve yorumlar,
    sanat etkinlikleri, eğlence araç ve yöntemleri gibi itikadı,
    toplumun ifsâdı ve salâhını, fıkhı (haram-helâlı) ilgilendiren konularda
    kılı kırk yaran bir tavır takınılmalıdır. Unutmayalım ki zehir,
    billûr kâseler içinde ve leziz gıdalar içine gizlenerek sunulur.
    Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler,
    eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen
    araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim,
    düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler,
    misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm,
    sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı,
    sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm
    araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm
    ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu
    olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî
    araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan
    savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum
    bırakılan halk, elbette Allah’a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz
    de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
    Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen
    her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı
    her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak
    olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki,
    gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygamber’in amcası Hz.
    Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün
    (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün
    güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın
    gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi?
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve
    şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe
    yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”133 Çağdaş müslümanın
    öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de
    çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan
    öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük
    imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
    Gayri müslimlerin ziyâret edilmeleri de, onlara dinin tebliğini
    amaçlıyorsa meşrûdur. Dinî bir maslahat ya da önemli mâzeret
    yoksa ziyaret uygun görülmemiştir. Gayri müslimlere ait küfür
    133 4/Nisâ, 76
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    şiarları ve alâmetleri ile ilgili olarak kendilerini tebrik etmek, onları
    kutlamak, bayramlarını tebrik ittifakla haram kabul edilmiştir.
    Kim bir kulu, bir isyanından, haram fiilinden, bid’atinden ve
    küfründen ötürü tebrik eder veya kutlarsa, bu kimse Allah’ın sınırını
    aşmış, Allah’ın gazabını üzerine çekmiş olur. Müslüman da
    kabul edilseler, zâlimlerin belli bir makama gelmelerini kutlamak
    da böyledir; hele kutlanılan o makam tâğutî bir makamsa, bu,
    tâğutun kabulü anlamına gelir ki, imanla bağdaşmaz.
    İslâm’a aykırı davranışlarda bulunan fâsık kimselere tâzimde
    bulunmak, onlara “efendim, beyim, paşam!” demek de haramdır.
    “Münâfık olan kimseyi ‘efendim’ (sayın, saygıdeğer, paşam, beyefendi!)
    diye çağırmayın. Şayet o kimse efendi, bey yapılacak olursa, siz
    bu durumda aziz ve celil olan Rabbinizin gazabını çekmiş olursunuz.”134
    İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara; “devlet büyüğü, ulu
    devlet başkanı veya ey yüce falan” diye de lakap verilip bu tür ünvanlar
    kullanılamaz. İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara;
    “devlet büyüğü, ulu devlet başkanı veya ey yüce falan” diye de lakap
    verilip bu tür ünvanlar kullanılamaz. Sözgelimi ilköğretimde
    çocuklara küfrü dayatan “andımız” denilen ifadeleri bir mü’min
    söyleyemez, bir mü’min öğretmen söyletemez: “Ey Büyük Atatürk!
    Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime
    ant içerim.” Bu sözler elfâz-ı küfürdür.
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük
    ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman
    edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır.
    Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli,
    Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini
    düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak
    davranışlarda bulunmaktır.
    Kâfir Akrabalarla İlişki
    İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa
    olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidir,135velîsidir.136Bir
    mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/
    dost kabul edemez.
    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve
    kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte
    134 Ebû Dâvud, Sünen, Edeb, hadis no: 4977; Mişkâtu’l-Mesâbih, 3/1349,
    hadis no: 4780
    135 49/Hucurâct, 10
    136 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 39 -
    onlar zâlimlerin kendileridir.” 137; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız,
    kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından
    korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar,
    köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten
    daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah
    fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 138; “Allah’a ve âhiret gününe
    iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da
    olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.
    İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.
    Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada
    ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut
    olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki
    hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 139
    Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına
    düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû
    Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta
    oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber
    izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin
    Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayı
    Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri
    olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
    İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın
    dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin
    mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında
    mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy
    bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile bu akrabalığın Allah
    katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman
    etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır:
    “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş
    olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen
    hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir.
    Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında
    ilmin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı
    tavsiye ederim.”140
    Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir.
    Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini
    emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez
    ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi
    137 9/Tevbe, 23
    138 9/Tevbe, 24
    139 58/Mücâdele, 22 Ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
    140 11/Hûd, 45-46
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    yasaklamaz. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın.
    Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve
    arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın;
    Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”141
    Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle
    davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular: “Biz insana
    ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu
    nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun
    için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede bulunmuşuzdur.
    Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan
    bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat
    etme. Onlarla dünyada iyi geçin...”142
    Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil
    hiçbir kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya
    iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi
    Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz.
    Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir.143
    Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı
    da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür.
    Bir müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk
    içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan
    sayılmaz. Halbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği
    emretmektedir.144 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,145
    akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş,
    yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına
    vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâkayı kesen cennete giremez.”146 Demek
    ki, sevgi, velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir;
    kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara
    ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
    “Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, sakının
    onlardan!”147
    Bir Müslümanı Kâfir Yapan Tavırlar
    Bir müslümanın İslâm’dan çıkmasına sebep olacak bazı durumları
    şöylece özetleyebiliriz.
    141 4/Nisâ, 36
    142 31/Lokman, 14-15
    143 Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
    144 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14-
    145 4/Nisâ, 1
    146 Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
    147 64/Teğâbün, 14
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 41 -
    Müslüman olduğu halde, Allah’a şirk koşmak; Allah’ın dışında
    bir kimseye, bir otoriteye, putlara tapınmak, Allah’tan istenecek
    yardımı ölülerden veya mezarlardan istemek, birtakım örgütleri
    veya devletleri Allah gibi düşünmek kişiyi İslâm’dan çıkarır, müşrik
    yapar.
    İslâm’ın küfür dediği şeyler konusunda şüphe etmek de küfrü
    gerektirir. İslâm da bellidir, onun dışındaki bâtıl yollar da bellidir.
    148 Küfür olan konularla ilgili olarak “acaba onlar da doğru olabilir
    mi?” düşüncesi İslâm inancına aykırıdır. Onlar doğru olsaydı,
    İslâm’ın Hz. Muhammed ve Kur’an’la gönderilmesine ne lüzum
    vardı? Bütün bâtıl dinler, bütün İslâm dışı ideolojiler, insanlar adına
    nisbet edilen hayat sistemleri İslâm tarafından reddedilmektedir
    (Kapitalizm, Komünizm, Hinduizm, Yahûdilik, Hıristiyanlık,
    Demokrasi, Marksizim, laisizm, Kemalizm ve diğerleri).
    Peygamberimiz’in bize bildirdiği bazı şeyleri beğenmemek,
    onlara karşı yüzü buruşturmak, râzı olmamak.149
    Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak, onlara yardım
    etmek.150
    İslâm’ın ilkelerine, şeriata karşı gelmek, onlarla alay etmek,
    onların yerine başka otoritelerin veya kişilerin görüşlerini daha iyi,
    güzel veya çağdaş bulmak.
    Kesin deliller ile ümmetin icmâsı ile sâbit olmuş, dinden sayılan
    hükümlere karşı gelmek, onları kabul etmemek.
    Bunlar veya bunlara benzer davranışlar ve sözler bir müslümanı
    dinden çıkarabilir, mürted yapabilir. Bunlar birer hükümdür
    ve müslümanları din konusunda dikkatli olmaya teşviktir, onları
    tehlikeden sakındırmaktır. Kişi ya inanır, ya inanmaz. Ama tutarlı
    olması gerekir; inandığı dinin gösterdiği gibi inanması ve yaşaması
    lâzımdır. İslâm, Allah’ın dinidir ve ona nasıl inanılması gerektiği
    ortaya konulmuştur. O, insanların görüşü değildir ki, dileyen dilediği
    gibi kullansın. 151
    Ortam ve çevre şartları İslâmî değil; câhiliyye yapısı arzettiğinden,
    günümüzde insanlar, İslâm’ı doğru bir şekilde kavrama ve
    sırât-ı müstakîm çizgisini kolaylıkla sürdürme imkânlarına yeterince
    sahip değildir. İslâm dışı, hatta İslâm’a düşman düzen ve buna
    bağlı kurum ve kuralların etkisiyle her an bâtıl yollara bilinçsiz
    148 Bk. 2/Bakara, 256
    149 Bk. 47/Muhammed, 9
    150 Bk. 9/Tevbe, 65-66
    151 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 458-459
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    de olsa dalma riskiyle karşı karşıyadır günümüz insanı. Bunlardan
    bazısı, belki imanını tümüyle giderecek ve kişiyi mürted yapacak
    durumda değilse de, bir kısım insan bilerek ve seçerek İslâm’dan
    farklı yollar/ideolojiler/dinler edinmektedirler. Bu kimselerin
    mâzîsinde İslâm’ı gerçek anlamıyla bilip bir bütün halde kabul
    etme ve yaşama gayreti var iken, sonradan bilinçli bir tercih sonucu
    dinini değiştirme sözkonusu olmuş ise, -neûzü billâh- mürtedlik
    vuku bulmuş olur. Mü’min iken kişinin müşrik ve mürted olması
    sonucunu veren birtakım söz ve fiillere şunlar örnek gösterilebilir:
    Müslüman bir kimsenin kendi irâdesiyle açıkça; ‘Ben Allah’a
    ortak koşuyorum’ demesi yahut Allah’ın varlığını inkâr etmek,
    peygamberleri reddetmek ya da bir tek peygamberi dahi yalanlamak
    gibi küfrü gerektirici bir söz söylemek, açıkça küfrü gerektiren
    -Mushaf’ı ya da bir parçasını pisliğe atmak gibi- bir fiil işlemek,
    namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi İslâm’ın kesin bir
    hükmünü inkâr etmek, farz namazların, -bunların bir rekâtinin
    bile olsa- farz olduğunu, dinin emri olduğunu reddetmek gibi
    veya farz olmadığı kesin delillerle sâbit bir hükmün farz olduğuna
    -meselâ farz namazlara bir rekât ilâve etmek gibi- inanmak,
    peygamberliğin insanların kendi gayretiyle kazanılabileceğini ileri
    sürmek gibi hususlar küfrü gerektirir. Bu gibi küfrü gerektiren
    inanç ve tavırlar önceden müslüman bir kimse tarafından kabul
    ediliyorsa, bu kimse mürted olur.
    Çağımızda ortaya çıkan birtakım şartlar vardır ki, müslüman
    kimse iman açısından bunların da hükmünü bilmelidir. Bunların
    en başında hiç şüphesiz Allah’ın indirdiği hükümlerin dışındaki
    hükümler ile hükmetmek gelir. Konuyla ilgili olarak Abdülkadir
    Udeh’den alıntı yapalım: “Çağımızda reddetmek, kabul etmemek
    yoluyla küfrün açık örneklerinden bir tanesi de, Allah’ın şeriatiyle
    hükmetmeyi kabul etmemek ve onun yerine insanlar tarafından
    konulmuş hükümleri, kanunları uygulamaya koymaktır. Çünkü
    İslâm dininde asıl olan kural, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin
    farz, ondan başka kanun ve hükümler ile hükmetmenin ise
    haram olduğudur. Kur’ân-ı Kerim’in bu hususa dair nasları gâyet
    açık ve kesindir.
    İslâm şeriatine aykırı her türlü yasa ve hükmün bâtıl olduğu
    hususunda fakîhler ile ilim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmamaktadır.
    Yine onların ittifakına göre İslâm dışı hükümlere
    itaat gerekmez, hatta İslâm şeriatine aykırı olan her şey, müslümanlara
    haramdır. İsterse bu haramı emreden ya da mubah kılan
    egemen otorite ya da başkası olsun. Yine ittifakla kabul edilen hususlardan
    bir tanesi de şudur: Sahih olduğuna inandığı bir te’vile
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 43 -
    dayanmaksızın müslümanlardan her kim Allah’ın indirdiklerinden
    başka hükümler ortaya atarsa, o kimseler hakkında Yüce Allah’ın
    verdiği “kâfir, zâlim ve fâsık” hükümleri verilir. Meselâ, başka
    bir hükmü ondan daha üstün, daha güzel gördüğü için İslâm’ın
    öngördüğü cezaları ve hükümleri uygulamaktan yüz çeviren bir
    kimse, kesinlikle kâfirdir, daha önce iman etmiş ise bu tavırlarıyla
    mürted olur.
    İttifakla kabul edilen hususlardan bir diğeri: Allah’ın ya da
    peygamberinin emirlerinden herhangi birisini reddeden bir
    kimse, bunu ister şüphe ve tereddüt yoluyla, isterse de terk ve
    kabul etmemek yoluyla, isterse de o hükme teslim olmamak dolayısıyla
    reddedecek olursa İslâm’dan çıkar, mürted olur. Çünkü
    sahâbe-i kirâm, zekât vermeyi kabul etmeyenleri mürted olarak
    değerlendirmişlerdir. Yüce Allah kendisinin ve Rasûlünün hükmünü
    teslimiyetle kabul etmeyenlerin kâfir olduklarına dair açık
    hükmünü indirmiştir: “Rabbine andolsun ki, onlar kendi aralarındaki
    anlaşmazlıklarda Senin hükmüne başvurmadıkça ve verdiğin hükmü,
    içlerinde bir sıkıntı olmaksızın tam bir teslimiyetle kabul etmedikçe
    iman etmiş olmazlar.” 152
    Elfâz-ı Küfür
    Elfâz’ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade demektir.
    Küfür ise “kefera” fiilinden masdar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek
    anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden
    münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren
    ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı küfür” adı
    verilir.
    Bir mü’mini küfre düşüren sözler beşe ayrılır. Bunlar: İstihzâ,
    istihfaf, istihkar, istihlâl ve istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından
    birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye
    denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar, dinle
    ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek,
    çirkin sözler söyleyip sövmek; istihlâl, bir haramı helâl kabul etmek
    veya bir helâlı haram saymak; istinkâr ise bir İslâmî hükmü
    açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp
    küfretmek.
    Allah’ın varlığı veya birliğini inkâr etmek, bu konuda şüphe
    içinde olmak, bunu sözle ifade etmek insanı küfre sokar. Allah’ın
    zâtı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka
    152 4/Nisâ, 65; Abdülkadir Udeh, et-Teşrîu’l-Cinî el-İslâmî, Beyrut, 2/708-710
    -İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah’a çirkin
    sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. “Allah ile O’nun âyetleriyle,
    O’nun Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın.
    Siz imandan sonra küfre düştünüz.”153 Allah’ın sıfatlarından
    birini dahi olsa inkâr etmek küfürdür. Allah’ı yarattıklarından
    herhangi bir kimseye veya şeye benzeten; bir canlı veya cansız
    varlığı Allah’a, sıfatlarını Allah’ın sıfatlarına benzeten; Allah’ın
    doğmuş veya nesil bırakmış olduğuna inanmak veya Allah’ı herhangi
    bir eksiklik ya da kusurla itham edip bunu dille söylemek
    kişiyi İslâm’dan çıkarır.
    “Allah bile bana bunu emretse bu işi yapmam.” diyen kimse;
    Allah’ın affedeceği konusunda ümidini tümüyle kesen kişi kâfir
    olur. Yine, aşırı umutla Allah tarafından hiçbir hesaba çekilmeyeceğine
    veya cezaya uğramayacağına inanan kimse kâfir olur.
    Yine kendisinden veya Allah’a yakın olduğunu sandığı bir kişiden
    ibâdetlerin düştüğünü, ibâdet yapma gereği kalmadığını kabul
    eden veya şatahat cinsinden küfür sözleri söyleyen kimse, meselâ
    “Ene’l-Hak; ben Hakk’ım, Cenâb-ı Hakk’ım” diyen kimse kâfir olur.
    Peygamberlik kurumunu önemsememek ve peygamberlikle
    alay etmek, onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar
    (hakaret ve sövme) sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi
    küçük gören, alay eden ve O’na ezâ veren dinden çıkar. “Şüphe
    yok ki, Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet verenlere Allah dünyada ve âhirette
    lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır.”154;
    “Münâfıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve ‘O her söyleneni
    dinleyen bir kulaktır’ diyorlar. De ki, ‘O sizin için bir hayır kulağıdır;
    Allah’a da inanır, mü’minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir.
    Allah’ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır.”155
    Hz. Peygamber’e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes kitaplara
    ve Kur’ân-ı Kerim’e hakaret veya mukaddes kitapların aslını
    inkâr edici sözler söylemek küfürdür. Kur’an’la, bir sûresi veya
    âyetiyle alay etmek, onu küçümsemek küfürdür. Meleklere hakaret
    etmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür.
    Cebrâil’in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla
    Hz. Muhammed’e (s.a.s.) vahyi verdiğini söylemek de kişiyi dinden
    çıkartır. Azrâil’e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek, meleklerin
    dişi olduğunu söylemek de küfürdür. Sahâbeleri tekfir ederek,
    onların mü’min olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir.
    153 9/Tevbe, 65
    154 33/Ahzab, 57
    155 9/Tevbe, 61
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 45 -
    Sahâbeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğz etmek ise
    bid’at ve sapıklıktır.156 Bir kimsenin, kendisine ya da bir başkasına
    vahiy indiğini iddia etmesi ya da değişik ifadelerle peygamber
    olduğu iddiası küfürdür. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber
    olduğunu kabul etmemek, yeni bir peygamberin geleceğini
    bekliyor olmak insanı kâfir yapar. Herhangi bir şahsı (meselâ Hz.
    Ali’yi, şeyh ya da evliya kabul edilen birini veya Atatürk’ü) Hz.
    Muhammed’den (s.a.s.) üstün görmek ya da onunla eş değerde
    tutmak küfürdür.
    “Filan kimse peygamber bile olsa ona inanmam” demek;
    “Eğer Hz. Muhammed’den sonra bir peygamber gelecek olsaydı,
    filan zât peygamber olurdu” demek;
    “Eğer Âdem suç işlemeseydi cennette yaşayacaktık. Bütün bu
    belâlar onun yüzünden başımıza geldi” demek de insanı kâfir yapar.
    Kur’an’ı, Kur’an’dan bir âyeti veya hükmü yalanlamak, çarpıtmak,
    alay konusu yapmak, saygısızlık yapmak kişiyi küfre sokar.
    Kur’an hükümlerinden birini olsun yürürlükten kaldıran veya uygulanmasını
    engelleyen yönetici kâfir olur. Kur’an ahkâmı içinde
    yürürlükten kaldırılmış bir hüküm varsa, bu hükmün yerine konmuş
    olan yasayı uygulayan, uygulanmasını kolaylaştıran ve bu durumun
    farkına varıp rızâ gösteren kimselerin İslâm dini ile hiçbir
    ilişkileri kalmaz.157
    Bir müslümanın kitabına sövmek,
    Kur’an’da eksiklik veya fazlalık olduğunu ileri sürmek,
    Kur’an’ı çağdışı, çöl kitabı, bedevî kanunu olarak nitelemek,
    Kur’an’ın öngördüğü ceza ve miras âyetlerini acımasız ve
    adâletsiz bulmak ve bunu söz veya tavırlarıyla ifade etmek,
    Yine Kur’an’ın nassıyla kesin şekilde yasaklanmasına rağmen
    (fâizle işlem yapmayı, alkollü içki kullanmayı, zina etmeyi ve benzer)
    yasakları yasallaştıran “mürted” ülkelerin kanunlarına gönülden
    saygı beslemek ve bu yasaları Kur’an’a tercih etmek insanı
    kâfir yapar.
    Allah’ın haram kıldığı bir şeye başlarken besmele çekmek,
    Haram bir fiil işledikten sonra, dünyevî kazançtan dolayı
    156 Bk. 48/Fetih, 18; 9/Tevbe, 100
    157 5/Mâide, 44; F. Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 114
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    Allah’a şükretmek veya haram bir şey yedikten sonra “El-hamdü
    lillâh” demek,
    Kur’an okuyan kimse ile -okuduğu sırada- alay etmek,
    Kur’an’a uymayı öğütleyen veya Kur’an hükümlerine dâvette
    bulunan kimseye eziyet etmek, onu meczup ve mecnun gibi sıfatlarla
    niteleyerek hakarette bulunmak,
    Kur’an’da fal açmak, onu büyü, üfürük gibi çirkin işlerde araç
    olarak kullanmak,
    Kur’an’ın ölü ruhuna okunmak üzere indiğine inanmak,
    Tevrat, Zebûr, İncil ve suhuflara hakaret etmek, onların hiç
    tahrif edilmediğini (değiştirilmediğini) veya içlerinde vahiyden
    hiçbir eser bulunmadığını ileri sürmek insanı İslâm dairesinden
    çıkarır, kâfir yapar.
    Helâlı haram, haramı helâl sayan, sihirle/büyüyle uğraşan, fala
    inanan, kâfirle dost geçinen, ilme söven, ilacın iyileştirici etkisini
    Allah’ın irâde ve kudretine bağlamayan, fânî tanrılaştıran, “kahrolsun
    şeriat!” diye slogan atam; Pozitivizmi, Darvinizmi, Sosyalizmi
    (Laikliği, Kemalizmi, Demokrasiyi ve her türlü beşerî ideoloji ve
    düzenleri) İslâm’dan üstün tutan, sütkardeşle evliliği meşrû gören
    insan, -kim olursa olsun- hem mantıksız, hem ahlâksız, hem de
    imansızdır! Çünkü imansızlık gerçek anlamıyla ahlâksızlık ve mantıksızlık
    demektir; Allah’ın yasalarına kafa tutmak demektir.158
    Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana
    getirmesi için hür bir irâde ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit,
    zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı
    mülcî yani tam zorlama ile öldürme, kesme, bedene zarar verme
    ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür sözü
    söyleyebilir. “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ
    olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah’tan onlara
    bir azap vardır.”159 Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını
    gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı
    Sümeyye’yi İslâm’dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini
    de öldürmüştü. Yâsir’in oğlu Ammâr’ı da bir kuyuya atarak
    işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla
    dolu olduğu halde, diliyle İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve
    canını kurtarmıştı. Haber Hz. Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle
    158 F. Aydın, a.g.e., s. 119-120
    159 16/Nahl, 106
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 47 -
    görüşmüş ve yine işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine
    ruhsat vermişti. Yukarıdaki âyet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.
    Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret
    taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah’ı sever gibi
    sevme ifadeleri “müslümanım” diyen insanlar tarafından rahatlıkla
    söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah’a ait
    olan “en büyük” ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte, öğrencilere
    bir şahıs hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler söylettirilebilmektedir.
    Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı
    küfür rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. “İşimiz Allah’a kaldı”,
    “Allah’lık” gibi ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler
    söylenebiliyor. Azrâil’e kızılıp ileri geri sözler söylenebiliyor. Bir
    kıza “Melek” ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle göklerin insan
    kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler
    edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor.
    Cennet ve cehennemle ilgili fıkralar anlatılarak Allah’ın ödül ve
    cezası şaka konusu edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları
    veya dinin kutsallarını küçük düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor.
    Allah’ın sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah’tan başkasına
    duâ edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah’tan başkası adına
    yemin edilebiliyor. İnsanın ağzından çıkan her sözün hesabının
    isteneceği unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor.
    Bütün bunlar, elfâz-ı küfür, küfür, şirk, irtidat gibi Akaid
    konularının kapsamına girmektedir.
    Çevrede Çokça Duyulan Elfâz-ı Küfürden Bazıları
    (Söyleyeni Şirke Düşürmesinden Korkulan Çirkin Sözler)
    a- Allah’la İlgili
    “Allah’lık” (saf bir insan için)
    “Allah’sız” (Bunun Allah’ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır
    anlamında),
    “İşimiz Allah’a kaldı” (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında),
    “İnşâallah deme, kesin söz ver” (İnşâallah, yani Allah dilerse
    sözünün yanlış ve yetersiz olduğu anlamında),
    “Seni Allah gibi seviyorum” (Allah’ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik
    anlamında),
    “Seni elimden Allah bile kurtaramaz” (Allah’ın gücü bile yeterli
    olmaz anlamında),
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    “Burada Allah yok, Peygamber izinde” (Karakolda, hapishanede
    vb. Allah’ın yardım edemeyeceği anlamında),
    “Allah’ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek,
    ciğerlerini sökerim” (Allah’ın olmadığı yer olabileceği anlamında),
    “Allah, ondan verdiği canı alamıyor” (Borcuna sâdık olmayanlar
    hakkında, Allah’ın âcizliği anlamında),
    “Allah’ın hükmü burada geçmez” veya “o eskidendi, şimdi
    Allah’ın hükmü uygulanmaz, devir değişti” (Allah’ın hükmünün
    geçersizliğini iddia veya tüm zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında),
    “Şu işin (şeyin) Allah’ını yapar” (Allah’ı herhangi bir şeye benzetme
    anlamında),
    “Sen Allah mısın be?” (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak
    anlamda),
    “Ye Allah ye”, “vur Allah vur” (Allah’ı kula benzetmek anlamında),
    “Allah Baba”, “Allah’ın oğlu gelse...” (Allah’a çocuk isnad
    etme anlamında),
    “Tapılacak kadın” (Allah’tan başka tapılacak/ibâdet edilecek
    mâbud kabulü anlamında),
    “Futbol/müzik ilâhı, ...tanrıçası” (Allah’tan başka ilâh kabulü
    anlamında),
    “Hâkimler hâkimi” (Allah’ın dışında bir varlığa Allah’ın bir sıfatını
    verme, her şeyi yönlendiren anlamında),
    “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” (Allah’a denk
    başkasının hakkı olduğu, Allah’ın her yerde tek güç olmadığı anlamında),
    “Allah bizi unuttu” (Allah’ın zorluklarla denemesi konusunda
    Allah’ı unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında),
    “Filan kimse şu şeyi yarattı” (Yaratma fiilini gerçek anlamda,
    yani yoktan var etme mânâsında başka birine verme, Allah’ın fiiline
    ortak kabulü anlamında),
    “Allah’ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?” (Allah, her
    şeyi takdir edip, her şeye hükmünü geçirmez, O’nun dediğinin ve
    müdâhalesinin dışında da işler olur anlamında),
    “Allah bilir ki, şu iş şöyledir”; “Allah şâhit şunu şöyle yaptım”
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 49 -
    dediği halde, yalan söylemiş olsa; Allah’a iftira atmak ve gizli-açık
    her şeyi bildiğini kabul etmemek anlamında),
    “Hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir, ulusundur,
    meclisindir” (Hâkimiyetin/egemenliğin Allah’ın dışında başkalarına
    ait olduğunu kabul ve Allah’ın hükmünün üstünde hüküm
    olduğu anlamında),
    “En büyük filân takım, başka büyük yok” (Ekber/en büyük sıfatının
    Allah’tan başkasına verilmesi ve başka büyüğün olmadığı,
    Allah’ın büyüklüğünün inkârı veya büyüklükte ortağı olduğu anlamında),
    “Allah’ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir” (Söylediği söz, doğru
    bile olsa; Allah’ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite
    almak anlamında),
    “Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu”
    (Allah’ın yarattığını beğenmemek, O’na eksiklik ve kusur isnad etmek
    anlamında),
    “Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi”
    (Allah’ın hükmünü beğenmemek anlamında),
    “Allah emretse bile şu işi yapmam” veya “Allah istemese bile
    bu işi yaparım.” (Allah’ın emri veya yasağı önemsizdir, beni bağlamaz;
    beni kararımdan Allah’ın hükmü bile caydıramaz, anlamında)
    “Allah onu özene bezene yaratmış” ya da tersine bir inanış ve
    ifade ile Allah’ın bazı kimselere torpil geçtiğini, bazı kimselere de
    (hâşâ) zulmettiğini ifade etmek.
    (O konuda âyet ve hadis olmadığı halde,) “Allah şöyle buyurmuştur”
    demek (Kur’an’da olmayan, ispatlanamayan cümleleri
    Allah’a isnâd etmek, dolayısıyla Allah’a iftira etmek anlamında),
    (Allah’ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken
    “Allah’ın ismiyle (Bismillâh)” demek (Allah’la, Allah’ın haram hükmüyle
    alay etme anlamında),
    Allah’ı, O’nun kurallarını, O’nun dinini, kitabını... istihzâ/alay,
    küçük görme, hakaret, inkâr etme,
    Allah’a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme
    veya çirkin söz söyleme,
    Allah’tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme,
    Allah’tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    şeyler için söyleme: “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp
    önünde yıllarca taptım.”; “Mihrâbım diyerek yüz sürdüm”;
    “Bir Allah’a, bir de sana taptım”; “Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya/
    Anıtkabir yeter”; “Ey, bugünleri borçlu olduğumuz ulu Atatürk”
    vb. sözleri ikrâh olmadan söylemek,
    Allah’tan başkasına duâ etmek veya bir kuldan meded istemek,
    Allah’ın helâllerini helâl; haramlarını haram kabul etmemek,
    Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına
    adak adamak,
    Allah’ın kesin yasağına rağmen Allah’ın düşmanlarını, kâfirleri
    sevmek, küfre rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- duâ
    etmek,
    Tâğutların resim ve heykelleri önünde kıyâma durarak tapınırcasına
    saygı göstermek,
    Allah’ın şeriatından/hükmünden daha üstün yönetim şekilleri
    olduğunu belirtmek: “Demokrasi/halk idaresi en iyi idare şeklidir”;
    “Kemalizm, Kapitalizm insanları mutluluğa götürür” demek,
    Allah’ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak
    kabul edip, yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına
    bırakıp Allah’ı dünya işlerine karıştırmamak, insanların sosyal ve
    siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda Allah’ın dışında otoriteler
    tanımak,
    Fayda ve zararı Allah’tan bilmemek, “şu doktor benim hayatımı
    kurtardı”; “frene basmasaydı ölmüştüm”; “şu hap bana şifa
    veriyor, beni iyi ediyor”; “Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer”,
    İbâdet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak,
    gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.
    b- Dinle İlgili
    “Din ayrı, dünya ayrı” (Dünyayı dinin dışına itmek, dini dünyaya
    karıştırmamak ve laiklik anlamında),
    ‘’Din ayrı, siyaset ayrı” (İnsanların yönetiminin dinle ilgisi yok,
    siyaset dinden bağımsız olmalıdır anlamında),
    “Dinde zorlama yoktur” (Din seçme konusundaki özgürlükle
    ilgili Bakara sûresi, 256. âyetini farklı ve yanlış bir konu için delillendirerek,
    bir müslümana karışılamayacağı, onun haramları
    işlemede özgür olduğu anlamında; dinin ahkâmla/muâmelâtla
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 51 -
    ilgili konularını inkâr etmek veya geçerli olmayacağını iddia anlamında),
    “Zevklere ve renklere karışılmaz” (Arzu ve heveslere hiç kimsenin
    müdâhale etme hakkı yoktur, ben hangi şeyden zevk alıyorsam
    onu yaparım, din adına bile olsa hiç kimse ona karışamaz
    anlamında),
    “Bu benim özel hayatımdır, kimse karışamaz.”; “Demokrasi
    var, bana kimse karışamaz, canım ne isterse onu yaparım” demek
    (Allah’ı, Allah’ın hükümlerini önemsememek ve O’na teslim olmamak,
    nefsini, hevâ ve hevesini putlaştırıp ilâhlaştırmak anlamında),
    “Biz babamızdan, atalarımızdan böyle gördük” (geleneği, ataların
    yolunu mutlak doğru olarak kabul etmek, dine ters düşse de
    atalarının yolunun en doğru yol olduğunu kabul anlamında),
    “Din şöyle diyor, doğru ama...”; “haklısın, fakat...” (Dinin emir
    ve yasaklarının doğru olduğunu kabul etmekle birlikte, hayata
    geçirmenin imkânsız gibi çok zor olduğu, yaşanamayacağı, başka
    alternatiflerin zarûri olduğu anlamında),
    “İslâm dini akıl dinidir, mantık dinidir” (Nakli dışlama, vahyi
    temel ölçü almama, aklı putlaştırma anlamında),
    “İslâm şeriatı eskidenmiş, bundan sonra din hâkim olamaz.”
    (Dini, eski zamana ait tarihî bir vaka gibi kabul etme ve gelecekle
    ilgili Allah’ın vaadlerini inkâr anlamında),
    “Dine bağlı yaşamanın, dindâr olmanın zamanı geçti; doğru
    olursan bu devirde aç kalırsın” (Dinin bütün zamanlar için geçerli
    olmasının reddi anlamında),
    “Dinî günler” (Zamanı, günleri dinî olan ve dinî olmayan diye
    ayırıp, bazı günlerin dinle ilişkilerinin olmaması gibi anlaşılabilmesi
    anlamında),
    “Hayat yalnız bu dünyadadır” (âhireti inkâr anlamında),
    “Sen benim kalbime bak, kalbim temiz” (Dinin bazı emirlerini
    yerine getirmeyişin mâzereti olarak kalbin temizliği anlayışı ve
    ibâdet edenlerin kalbi temiz değil ki ilâhî emirleri yerine getiriyorlar
    anlamında),
    “Paranın açmadığı kapı yoktur” (Parayı putlaştırmak, kapitalizmin
    her şey olduğu anlamında),
    “Demokrasilerde çare tükenmez” (Beşerî bir düzen olan demokrasinin
    (halkın kendi kendisini yönetmesinin) her konuya
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    çözüm getiren en üstün idare şekli olduğu; İslâm’ın siyâset ve devlet
    anlayışından daha üstün bir yönetim şekli olduğu anlamında),
    “Aşırı dinciler”; “dinciler”; “fundamantalistler”; “dinci teröristler”
    gibi çirkin ithamları gerçek mü’minlere etiket olarak takmak,
    müslümanları, dolayısıyla İslâm’ı kötülemek anlamında);
    İslâm’a irticâ, gericilik, fundamantalizm, taassup ve benzeri
    çirkin sıfatlar takmak,
    İslâm’a, şeriata, tesettüre karşı tavır almak veya bu tür dinle
    ilgili hususlara düşman olanları desteklemek,
    İslâm’ın kutsal kabul ettiği hususların dışında, özellikle de
    İslâm’a düşman olan rejimlerin sembollerini yüceltmek veya onlara
    saygı duymak.
    c- Cennet, Melek ve Kaderle İlgili
    “Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız
    bir şeyle vasıflandırmak anlamında),
    “Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler
    (Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı
    bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında),
    Bir insana “Meleğim” demek, “Çarli’nin melekleri” veya bir
    kıza “Melek” ismi vermek, ya da birine “melek gibi” demek (Meleklerin
    insan gibi olduğunu, şekillerinin, yapılarının insana benzediğini
    kabul etmek anlamında),
    “Azrâil onun canını yanlış yere aldı”; “Azrâil’le savaşıyor” gibi
    sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında),
    “Kader utansın” gibi kadere isyan anlamında sözler,
    “Felek”le ilgili hem hakaret, hem kaderi belirlediği inancı, göklerin
    (yıldız ve burçların) insan üzerinde etkinliğini, insanların kaderini/
    geleceğini gök cisimlerinin tayin ettiğini kabul anlamında),
    Ve bunlara benzer, düşünmeden, ya da bilinçli olarak söylenen,
    şirk düşüncesini yansıtan nice sözler...
    Ef’âl-i Küfür
    Ef’âl-i küfür, küfür fiil ve davranışları demektir. İnsanların bazı
    hareket, kıyafet ve davranışları küfre alâmet sayılmıştır. Bu fiillerin
    bir kısmı müslüman olmayan toplumlara benzemek kastıyla
    yapılan hareket ve davranışlardır.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 53 -
    Küfre alâmet sayılan, ef’âl-i küfür kabul edilen hareketleri şu
    şekilde sıralamak mümkündür:
    a- Puta tapmak: Puta tapmak, Allah’a şirk/eş koşmak demektir.
    “Nihâyet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle
    diyecekler: ‘Allah’ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?’ Onlar şöyle
    cevap verecekler: ‘O putlar bizi bırakıp kayboldular.’ Onlar kendi aleyhlerine
    kâfir olduklarına şâhitlik edeceklerdir.”160; “Onlar Allah’ın yolundan
    saptırmak için Allah’a eşler uydurdular. De ki: ‘Eğlenip keyfinize bakın!
    Çünkü gidişiniz muhakkak ateştir.”161 Allah’tan başkasına tapmanın
    küfür alâmeti/ef’âl-i küfür olduğu kesindir.
    b- Mushaf’ı pisliğe atmak gibi saygısızca davranmak: Mushaf’ı
    pisliğe atmak da küfür fiillerinden biri sayılmıştır. Üzerinde
    Kur’an’dan bir bölüm, Yüce Allah’ın veya Peygamberin adı yazılı
    bir kâğıdı pisliğe atmak da aynı hükme tâbi tutulmuştur. Tabii
    ki atma, kasden ve bilerek olursa, kâğıdın üzerindeki şeyi inkâr
    sözkonusu olacağından küfür davranışı kabul edilmiştir. Zaman
    zaman medyaya yansıdığı gibi, üzerinde âyet veya Allah lafızlarının
    yazılı olduğu ayakkabıyı, bayan elbisesini vb. şeyleri kutsal değerleri
    eğlence yapacak ve aşağılayacak tarzda giymek de aynıdır.
    c- Gayr-i müslimlerin tapınaklarına ibâdet kasdıyla gitmek:
    Kilise, havra, katedral, puthane gibi yerlerde ibâdet ve duâ etmek,
    veya buralarda Allah’a ibâdet etmenin daha faziletli olduğuna
    inanmak da kişiyi İslâm’dan çıkarır. Fakat bu tür yerlere ibâdet
    kasdı olmaksızın, bilgi edinmek veya incelemek için gitmekte bir
    sakınca yoktur.
    d- İbâdet kasdıyla herhangi bir şahsa secde ve benzeri davranış
    yapmak: Bir kimse tapınma kasdı olmadan sadece hürmet
    ve saygı için bir büyük karşısında eğilse, yeri öpse bu günah kabul
    edilse bile küfür kabul edilmez. Kişiye tapmak anlamına gelecek
    davranış ise küfürdür. Tâğutların heykeli veya tâğutların kutsalları
    karşısında saygı durmak da itikad açısından çok tehlikelidir.
    e- Duâ ederek ölülerden bir şey istemek, kabirleri tapınak
    yapmak: Sadece Allah’a yapılması gereken ibâdet ve duâyı162
    Allah’tan başkasına, ister ölü ister diri olan birine yapmak küfürdür.
    Allah’tan başkasına kesilen kurban, Allah’tan başkasına adak,
    kabirleri tavaf, kabirde yatandan duâ ile bir şey istemek, ölülerden
    imdat ve medet istemek küfür davranışlarıdır.
    160 7/A'râf, 37
    161 14/İbrahim, 30
    162 1/Fâtiha, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    f- Haç takınmak: Hıristiyanların takındıkları madalyon olan
    haç, onların iddiasına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş şeklinin
    remzidir ve onlara göre kutsaldır. İslâm âlimleri, haç takınmanın
    küfür davranışı olduğunda hemfikirdirler. Günümüzde de böyle
    bir madalyonun ancak hıristiyanlar tarafından takıldığını unutmamak
    gerekir.
    g- Ğıyar ve zünnâr: Ğıyar, zimmîlerin omuzlarına attıkları
    alâmet yahut kumaş parçasıdır. Zünnâr da hıristiyan ve mecûsîlerin
    küfür alâmetleri olan bir çeşit kuşaktır. Bunlar gayr-i müslimlerin
    özel giysileri ve dinlerinin alâmetleri olarak sembol olduğundan,
    bunları kullanmanın küfür fiilleri olduğu belirtilmiştir.
    h- Mecûsî ve yahûdi şapkası: Mecûsîlerin ve yahûdilerin mümeyyiz
    vasfı olan şapkalarını onlara benzemek kasdıyla giymek
    de küfür sayılmıştır.
    Bu alâmetler, her asırda ve bölgede değişiklik gösterebilir. Buradaki
    temel espri, İslâm’ın dışındaki dinleri benimsemiş kişilerin
    özel kıyafetleri, dinlerine ait kıyafetleridir. Tabii, râhibe elbisesi ve
    papaz cübbesi giymek de küfür fiillerindendir. Her devrin küfür
    alâmeti değişik olmaktadır. Belli bir zaman küfür alâmeti olan şey,
    belki kısa zaman sonra küfür alâmeti olma özelliğini kaybedebilmektedir.
    Bu konuda en açık örnek, şapkadır. Belli bir döneme
    kadar şapka, özellikle fötr küfür alâmeti sayılırdı; İskilip’li Âtıf
    Hoca gibi nice âlimler ve müslümanlar şapka giymediği ve bunun
    küfür olduğunu belirttikleri için idam edilmiştir. Bu âlimler, küfrün
    sembolü olduğunu bildiklerinden dolayı buna karşı çıkmayı
    idamı göze alma pahasına sürdürmüşlerdir. Ama şimdi şapkanın
    küfür ve kâfir özelliği olduğunu iddia güçtür. Artık şimdi gayr-i
    müslimler, müslümanlar kadar bile şapka giymemektedirler. Dolayısıyla
    küfür alâmeti değişince, hüküm de değişmektedir. Küfür
    alâmetlerinin çağlara göre farklılık arzetmesi sebebiyle, eskiden
    küfür sayılan giysilerle ilgili bir husus, bugün küfür olmayabilir
    (Veya tersi; eskiden küfrün sembolü sayılmayan bazı şeyler, sonradan
    kâfirlerin simgesi olarak kabul edilebilir).
    i- Sihir/büyü: Sihri öğrenip öğretmenin, sihir yapmanın haram
    oluşunda mezhepler arasında ihtilâf yoktur. Bütün mezhepler, sihrin
    mubahlığına inanmanın küfür olduğunda da müttefiktir. Fakat
    sihrin haram olduğuna inanmakla beraber, sihir/büyü yapan kimsenin,
    bu davranışıyla kâfir olup olmadığında ihtilâf vardır. Ebû
    Hanife ve tâbileri, İmam Mâlik, Ahmed bin Hanbel ve tâbilerine
    göre büyücü/sihirbaz kâfirdir. Bu gruba göre, sihirbaz sihrin haramlığına
    inansa da inanmasa da tekfir olunur ve öldürülür. İmam
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 55 -
    Şâfii’ye göre ise kendisinde küfrü gerektirecek bir inanç, söz ve fiil
    bulunmayan sihir küfür değil, sadece haramdır.163
    Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu
    Tekfîr, bir müslümanı veya müslüman kabul edilen bir kimseyi
    küfre nisbet etmek; küfre girdiğini söylemek anlamına gelen dinî
    bir kavramdır.
    Küfür içerisinde olan bir kişi bu durumdan kurtulup müslüman
    olabileceği gibi; müslüman olan bir kişi de dinden dönerek
    küfre girebilir. Ancak müslüman olan bir kimsenin hangi durumlarda
    küfre girebileceği; küfür ile iman arasındaki sınırın tayini
    tarih boyunca mezhepler arasında ihtilâf konusu olmuştur. Hatta
    aynı mezhebe bağlı âlimler bile bazen farklı görüşler ileri sürebilmektedir.
    Bu konudaki tartışma, Hâricîlerin ortaya çıkışıyla, yani
    Hz. Ali’nin hilâfeti döneminden günümüze kadar devam ede gelmektedir.
    Hz. Ali ile Muâviye arasındaki anlaşmazlığın çözüme kavuşturulması
    için hakeme gidilmesini isteyen, sonra hakem olayının
    arzu edilen şekilde sonuçlanmaması üzerine daha önce Hz. Ali
    ordusunda bulunan, hatta hakemi kabul etmesi için ısrarda bulunanlardan
    bir gurup başkaldırmış ve Hz. Ali’yi, Allah’ın hükmünü
    bırakarak beşerin hakemliğine başvurmakla itham etmiş ve Hz.
    Ali ile hâlâ ona taraftarlık yapanların küfre girdiklerini ileri sürmüşlerdi.
    Hâricî olarak adlandırılan bu grubun bu davranışlarıyla
    İslâm tarihinde tekfir meselesi gündeme gelmiş, bilâhare çeşitli
    nedenlerle bazen haklı ve bazen haksız olarak tekfir daima müslümanların
    gündemini işgal etmeye devam etmiştir.
    Hâricîlerin bu şekilde davranmaları onların sert mizaçlı, müsamahasız
    ve nassların anlattığı incelikleri anlamaktan uzak kimseler
    olduklarını ortaya koymaktadır.
    Amel-iman ilişkisine dair belli başlı mezheplerin görüşlerini şu
    şekilde özetlemek mümkündür:
    a) Hâricîler
    Değişik fırkalara bölünmüş olan Hâricîler, büyük günah işleyen
    ve tevbe etmeden ölen kişinin ebedî olarak cehennemde
    kalacağına dair ittifak etmişlerdir. Ancak böyle bir günah işleyen
    kimse, müşrik anlamında bir kâfir midir, değil midir? Bu konuda
    aralarında ihtilâf vardır. Bazılarına göre, bu kimse mü’min değildir,
    163 A. Saim Kılavuz, İman Küfür Sınırı, Marifet Y., s. 160-165
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    ama muvahhiddir. Küfre girmiştir, ama onun küfrü, küfrân-ı nimet
    kabilinden bir küfürdür. Tevbe etmeden öldüğü takdirde cehennemde
    ebedî olarak kalacaktır.
    Hâricîler, büyük günah işleyen kimseyi tekfir ederken, şeytanın,
    Hz. Âdem’e secde etmemesinden dolayı küfre girdiğini bildiren
    şu âyeti delil olarak zikrederler; “Bir zamanlar Biz, meleklere (ve
    cinlere); ‘Adem’e secde edin’ dedik. İblis hâriç hepsi secde ettiler. O, yüz
    çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.”164 Onlara göre
    şeytan Allah’a itaatkâr ve O’nu bilen biriydi. Hz. Âdem’e secde
    etmekten kaçınarak büyük günah işlemişti. Bu nedenle kâfir olarak
    lânetlenmiş ve cehennemde ebedî olarak kalacağına hükmolunmuştur.
    165 Böylece onlara göre her büyük günah işleyen kişi,
    Allah’a başkaldırma ve O’na isyan etme kasdıyla günah işlemektedir
    ve bu nedenle de imandan çıkmış, küfre girmiştir.
    b) Mu’tezile
    Onlara göre müslüman iken büyük günah işleyen kimse tekfir
    edilemez, ama bu kimse mü’min de değildir. İki makam arasında
    bir yerdedir ve bulunduğu mertebe fısk olarak adlandırılır. Tevbe
    etmeden öldüğü takdirde ebedî olarak cehennemde kalacaktır.
    Mü’min, övgüye lâyık bir kimsedir. Oysa büyük günah işleyen
    kişi, Kur’an’da kötülenmekte ve aşağılanmaktadır. Bu durumda
    olan kişi kâfir de değildir.166 Bu konuda delil olarak ileri sürdükleri
    âyetler:
    “Mü’min olan hiç fâsık gibi olur mu? Onlar elbette bir olamazlar.”167
    “Hayır, her kim bir kötülük işler de onun kötülüğü kendisini çepeçevre
    kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar.”168
    “Kim bir mü’mini kasten öldürürse cezası ebedî kalmak üzere
    cehennemdir.”169
    Mu’tezile bu ve benzeri âyetlere dayanarak büyük günah işleyenin
    mü’min olmaktan çıktığı ve fâsık olduğunu, cehennemde
    de ebedî olarak kalacağını iddia etmektedir. Hadislerden getirdikleri
    deliller ise; “Emanete riâyet etmeyen kimsenin imanı yoktur”
    hadisiyle, benzeri hadislerdir. 170
    164 2/Bakara, 34
    165 Şehristânî, Nihayetu'l-İkdam fî İlmi'l-Kelâm, Bağdat t.y 471.
    166 Kadî Abdulcebbar, Şerhu Usûli'l-Hamse, Kahire, 1965, 712.
    167 32/Secde, 18
    168 2/Bakara, 81
    169 4/Nisâ, 93
    170 Bk. Taftazânî, Şerhu'l-Akaid, çev: S. Uludağ, Dergâh Y., İstanbul 1980, s.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 57 -
    Mu’tezile’nin görüşleri şöylece özetlenebilir: Kişi, ya hep günah
    işleyen biridir veya hep iyilik. Yahut iyiliğin yanında kötülük
    de işlemektedir. Sadece iyilik işliyorsa mü’mindir ve kurtuluşa ermiştir.
    Sırf kötülük işliyorsa, o zaman tâati yok demektir ve kâfirdir.
    Ama hem iyilik ve hem de kötülük işliyorsa, böyle bir kimsenin
    iyilikleriyle kötülüklerinin eşit olması düşünülemez. Ya iyiliği, yani
    tâati fazladır veya kötülüğü, yani günahı fazladır. Hangisi fazla
    ise, kişi ona nisbet edilir. İyiliği fazla olan kurtuluşa erer, kötülüğü
    fazla olan ise küfre nisbet edilir ve amellerinin boşa gittiğine
    hükmolunur.171
    c) Mürcie
    Hâricîlerin aksine, tekfir konusunda fırkalar arasında en yumuşak
    davranan fırka Mürcie’dir. Onlara göre amelin iman üzerinde
    herhangi bir etkisi yoktur. İman, Allah ve Rasûlünü bilmektir.
    Küfür ise, onlar hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmamaktır.172
    Sevap işlemenin bir kâfire faydası olmadığı gibi, büyük günah işlemenin
    de mü’mine bir zararı yoktur.
    d) Ehl-i Sünnet
    İnsanı günah işlemeye sürükleyen birtakım etkenler vardır.
    Günah işlemenin sebebi, küfür olabileceği gibi hevâ ve şehevî
    arzular da olabilir. Kişi, şehevî arzularını tatmin için günah işler.
    İşlediği günah büyük de olabilir. Bu nedenle Ehl-i Sünnet, günah
    işlemiş olmasından dolayı kişiyi tekfir etmez. Ama sırf Allah’ın
    emirlerine karşı gelmek için günah işliyorsa, elbette ki böyle biri
    mü’min değil, kâfirdir.
    Bununla birlikte amelin iman ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını
    söylemek mümkün değildir. Selef, kalp ile tasdik ve dil ile ikrarı
    imanın temel direği, tâatleri de (Allah’ın emirlerini yerine getirme
    ve yasaklarından sakınmayı da) imanın dalları olarak değerlendirmişlerdir.
    İman ağacı ancak temel direk ve dallardan meydana
    gelir. Hiç dalı bulunmayan bir ağaç düşünülemez, ama birkaç
    dalı eksik olan ağaç ise ağaç olmaktan çıkmaz. Eksik bir ağaçtır
    sadece. Selef, “iman eksilir ve artar” derken dallar mesâbesinde
    olan tâatlerin eksilip artabileceğini kastederler. Böylece tâatleri
    de imandan sayarlar. Yani amel imanın bir cüz’üdür. Ancak bu
    cüz’den bir şeylerin eksilmesiyle iman ortadan kalkmaz. İmam
    Eş’arî (ö. 324/936) Ehl-i Sünnet âlimlerinin, imanın eksilme ve
    265
    171 Kadî Abdulcebbar, a.g.e., 624
    172 Eş'arî, Makalâtu'l-İslâmiyyîn, Wıesbaden 1980, s. 132.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    artmayı kabul ettiği görüşünde olduklarını belirtir.173
    Kalp ile tasdik ve dil ile ikrar kişiyi küfürden çıkarıp iman dairesine
    sokar. Buradaki iman, küfrün karşıtı olan imandır, kâmil
    bir iman değildir. Kâmil iman, Allah’ın emirlerine riâyet ve yasaklarından
    sakınmakla gerçekleşir. Küfür nasıl kademe kademe ise,
    iman da öyledir. Her ne kadar bu derecelerin tamamı tek isim altında;
    iman ismi altında toplanıyorsa da dereceler birbirlerinden
    farklıdır.
    Günah işleyen kimsenin küfre girmeyeceği âyetlerle de
    sâbittir. Adam öldürmek büyük günahlardandır. Bununla birlikte
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, adam öldürmek
    hâdiselerinde üzerinize kısas farz kılındı.”174 Âyetin devamında da şöyle
    buyrulmaktadır: “Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse, o zaman
    kısas düşer.” Görüldüğü gibi âyet katili, öldürülenin velîsinin kardeşi
    olarak nitelemektedir ki, buradaki kardeşlik ile iman kardeşliğinin
    kastedildiği apaçıktır. Yüce Allah, yine şöyle buyurmaktadır:
    “Mü’minlerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını bulunuz.”175 Bu
    âyette de Allah, birbirleriyle savaşan iki grubu da mü’min olarak
    nitelemektedir.
    Ehl-i Kıbleden olup da büyük günah işledikleri kesin olarak
    bilinen kimselerin tevbe etmeden ölmeleri halinde cenaze namazlarının
    kılınacağı, onlar için duâ edilerek affedilmelerinin istenebileceği
    konusunda, Peygamber (s.a.s)’in asrından çağımıza
    kadar olan zaman içinde ümmetin kesintisiz icmâı vardır. Hâlbuki
    bu gibi şeylerin mü’minden başkası için câiz olmadığı meselesinde
    ümmet yine ittifak halindedir.176
    Ehl-i Sünnet, Mu’tezile tarafından delil olarak ileri sürülen
    âyetlerde kastedilenlerin, mü’min oldukları halde o günahları işleyen
    ve böylece küfre girenler olmayıp daha önce de kâfir olanlar
    olduklarını söylemektedir.
    Tekfiri Gerektiren Hususlar
    Allah’ın varlığını inkâr etmek, ulûhiyetinde ve rubûbiyetinde
    O’na ortak koşmak, Kur’an’da zikredilen isim ve sıfatlarını inkâr
    etmek insanı küfre düşürür. Mu’tezile ve müteahhir Ehl-i Sünnet
    kelâmcılarının, bazı sıfatları te’vil etmeleri her ne kadar sağlıklı
    173 Risâletu Ehli's-Sağr, Mısır-1987, 93; Ayrıca Bk. 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 124; 48/
    Fetih, 4
    174 2/Bakara, 178
    175 49/Hucurât, 9
    176 Taftazânî, a.g.e., 264
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 59 -
    bir yol değilse de küfre sebep değildir. Allah’a, sıfatlarının zıddını
    isnâd etmek, meselâ âciz olduğunu söylemek ya da eksiklik ifade
    eden sıfatlarla O’nu nitelemek, eşyaya hulûl ettiğini iddia etmek
    yine küfürdür.
    Peygamber ve peygamberlik kurumu konusunda küfre götüren
    hususların belli başlı olanları ise şunlardır: Peygamberlik müessesesini
    inkâr etmek, Kur’an’da ismi geçen peygamberlerden
    birini veya bazısını inkâr etmek, peygamberlerden birine ulûhiyet
    isnâd etmek, peygamberleri veya onlardan birini tahkir ederek
    onlarla alay etmek, evliyânın peygamberlerden üstün olduklarını
    iddia etmek küfürdür.
    Kur’ân-ı Kerim’in tamamını veya bir kısmını inkâr etmek,
    Kur’an’da zikredilen şeylerin varlığına inanmamak, Kur’an’dan
    olmayan bir şeyi Kur’an’a ilâve etmek. (Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı
    meselesi Ehl-i Sünnet ve Mu’tezile arasında tartışma konusu
    olmuş ve bundan dolayı taraflardan bazıları birbirlerini tekfir
    etmiş iseler de böyle bir meseleden dolayı tekfir doğru değildir.)
    Allah’ın indirdiğinden başkasını Kur’an’a üstün tutan ya da
    başka bir düzeni benimseyen, İslâmî emir ve hükümlerin devrinin
    geçtiğini savunan kişinin küfre girdiğinde şüphe yoktur. Ehl-i
    Sünnet’in mûtemet kaynaklarından biri olarak kabul edilen
    “Şerhu’l-Akaidi’t-Tahâviyye” isimli eserde hükümle ilgili olarak
    şöyle denilmektedir: İster yönetici olsun, ister idare edilen halktan
    herhangi biri olsun, her kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmenin
    gerekli olmadığını, kişilerin onları uygulayıp uygulamamakta serbest
    olduklarını iddia eder ya da bu konudaki Allah’ın emirlerini
    küçümseyecek olursa yine küfre girmiş olur. Ama Allah’ın emirlerinin
    üstünlüğüne ve bu hükümlere uymadığı takdirde âhirette
    cezaya çarptırılacağına inandığı halde bu emirleri uygulamıyorsa
    küfre girmez.177
    İslâm inancında, bir kimseyi tekfir etmek son derece tehlikeli,
    son derece büyük vebâli olan bir davranıştır. Hz. Peygamber şöyle
    buyurur: “Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden biri mutlaka kâfir olmuştur.
    Eğer itham edilen kâfir değilse; küfür, ithâm edene döner.”178 Bu hadiste
    dile getirilen tehdîdin ciddiyetini belirtmek için şunu kaydedelim
    ki, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat dışında kalan sapık mezheplerden
    Hâricîler’in tekfîr edilip edilemeyeceği münâkaşasında bâzıları, bir
    Müslümanı tekfir etmenin mesûliyetinin büyüklüğünü gözönüne
    177 İbn Ebi'l-İzz el-Hanefî, Şerhu'l-Akideti't- Tahâviyye, Beyrut 1988, 323-
    324; M. Sait Şimşek, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 6, s. 167-168
    178 Buhârî, Edeb 73, 44; Müslim, İman 111
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    alarak, ortadaki mübhemiyet sebebiyle, müsbet veya menfî hiçbir
    şey söylememeyi tercih ederken, tekfîr edilmeleri gerektiğine
    kaail olanlardan bir kısmı da görüşlerine delil olarak yukarıdaki
    hadis-i şerifi zikretmişler ve: “Onlar İslâm ümmetini tekfir ettiklerine
    göre kendileri kâfir olmuştur” demişlerdir. Bu düşüncede
    olan Kadı İyaz eş-Şifâ’da aynen şunları söyler: “Ümmeti, dalâlet
    ve bütün Ashâb’ı küfürle ithama müncer olan herhangi bir söz
    sarfeden herkesin kesinlikle küfrüne hükmediyoruz.”
    Burada kaydı gereken bir başka mühim hadis, Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’in İslâm ümmetinin 73 fırkaya ayrılıp bunlardan sâdece birinin
    fırka-ı nâciye (yâni kurtuluşa erecek olan hak yoldaki fırka)
    olacağını haber verdiği rivâyettir. Muhtelif vecihlerle gelmiş olan
    hadisin bir vechinde, hidâyet üzere olup kurtuluşa erecek bu grubun
    kimler olduğunu, dinleyenlerden bazıları sorunca şu cevap
    verilmiştir: “Onlar, benim yolum üzerinde olanlar; ashâbım, Allah’ın dini
    üzerinde cidal ve münâkaşaya girmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle
    tevhîd ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir.”179
    Özetle, İslâm âlimlerinin, ittifakla Muhammed ümmetinin dikkatlerini
    çektikleri bir husus, tekfir meselesi olmuştur. Buradaki
    titizliği Gazâlî’nin şu sözleriyle hülâsa edelim: “İmkân nisbetinde
    bir Müslümanı kâfirlikle ithamdan (tekfîrden) kaçınmak gerek...
    Zira, tevhîd’i (Allah’ın bir olduğunu) ikrâr eden Mûsâllî kimselerin
    kanını helâl saymak hatâdır. Hatâen bir Müslümanın kanını dökmektense
    hatâen bir kâfire hayat hakkı tanımak evlâdır.”180
    Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme
    İtidâl/Denge
    İtidal, konu ne olursa olsun, herhangi bir şeyde ifrat veya tefrite
    düşmemek, vasat derecede olmaktır. İfrat ve tefrit denilen her
    iki aşırı ucun tanımlanmasında yarar vardır.
    İfrat: Bir konuda ölçüyü aşma, ileri gitme, normali aşma, aşırılık,
    haddini aşma ve tâkatin üstünde üzerine iş alma demektir.
    İstenenden fazla yoğunlaşmayı da içerir. Kraldan fazla kralcı olma
    deyiminde anlatılmak istenen budur. Tefrit ise; Ortalamanın, yani
    vasatın çok altında olmak, geride kalmak, normalden aşağıda bulunmaktır.
    179 Tirmizî, İman 18, hds. no: 2779; İbn Mâce, Fiten 17, hds. no: 3992
    180 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/261-
    266.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 61 -
    Bu iki terimin iyi tanımlanması, itidali anlamamıza yardımcı
    olacaktır. İtidal, bir dengedir. İfrat ve tefrit, bu dengeyi bozan birbirine
    tamamen zıt iki ucu temsil eder. Buna en çarpıcı örnek, dini
    daraltanlara Peygamberimizin buyurduğu şu sözdür: “Aşırı gidenler
    helâk olmuştur” 181 Rasûlullah (s.a.s.) bu hükmü üç kere tekrar eder.
    Yine O, dinde aşırılığın helâk sebebi olduğunu vurgular: “Dinde
    aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü
    helâk oldular.” 182
    Dinde Aşırılık
    Kur’an, din bahsinde bir tehlikeye dikkat çekmektedir: Bu,
    dinde gulüvdür/aşırılıktır. Dinde gulüv: Azgınlık, doymazlık, haddi
    aşmak, dine ilâvelerde bulunmak demektir. Hz. Peygamber’in
    gulüv konusundaki beyanları bize gösteriyor ki, dinde gulüvün
    temelinde, birtakım insanların dinde olmayan bazı şeyleri Allah’a
    yaranmak adı altında dine yamatmaları ve esası kolaylık olan hak
    dini çekilmez hale getirmeleri vardır. Dinde aşırılık, âyetler çerçevesinde,
    öncelikle yanlış bir Allah inancında belirir. Daha sonra ise
    başkaldırma, aşırı gitme ve yapılan kötülükleri önleme çabasından
    yoksunluk olarak kendini gösterir.
    Ehl-i kitapla ilgili bu aşırılık ve taşkınlığın yasaklanışı, dinlerin
    en ortayolcusu/dengeli olanı Hz. Muhammed’in dinine uymaya
    teşvik amacı taşır. Kur’an, hıristiyanlığın dinde gulüv yüzünden
    Hakk’a yüz çevirip hak dini dejenere ettiğini söylemektedir: “De ki:
    Ey kitap ehli, haksız/yanlış yere dininizde taşkınlık etmeyin, dininiz konusunda
    aşırı gitmeyin. Daha önce sapıtan, pek çok kişiyi saptıran ve doğru
    yoldan ayrılan bir kavmin hevâsına/keyiflerine uymayın. İsrâil oğullarından
    inkâr edenler, Dâvud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdi.
    Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları kötülükleri
    önlemezlerdi. Yaptıkları ne kötüydü!”183
    Kur’an, dinde aşırılıktan şiddetle kaçındırmaktadır.184; “Kalbini
    Bizi zikirden/anmaktan alıkoyduğumuz, keyfine uyan ve işi hep aşırılık
    olan kişiye itaat etme!”185 Bu âyet de, aşırılıktan kaçınmayı, aşırılara
    uymamayı emretmektedir. Çünkü dinde aşırılık, dini amacından
    saptırır. Allah’ın koymadığı hükümlerin konmasına, yasaklamadığı
    şeylerin yasaklanmasına yol açar. Bu da insanların hareket
    alanlarını daraltır. Dinin amacı, insanın elini kolunu bağlayıp onu
    181 Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Ahmed bin Hanbel, I/386
    182 Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
    183 5/Mâide, 77; ayrıca Bk. 4/Nisâ, 171
    184 5/Mâide, 77; ayrıca Bk. 4/Nisâ, 171
    185 18/Kehf, 28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    vehimlerin tutsağı yapmak değil; hurâfelerden kurtarıp özgür, sadece
    Allah’a tertemiz kul yapmaktır. Din, ruhu bezeme yöntemidir.
    Daha önce de belirttiğimiz gibi; Enes bin Mâlik’in (r.a.)
    rivâyetine göre, üç sahâbe, mü’minlerin annelerine müracaat etmiş
    ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) gizlice yaptığı ibâdetleri sormuşlardı.
    Aldıkları cevap kendilerini tatmin etmemiş ve “Biz nerede, Rasûl-i
    Ekrem nerede?! Allah, O’nun gelmiş geçmiş bütün günahlarını
    affetmiştir” diyerek, değişik bir yorumda bulunmuşlardı. Bu üç
    sahâbeden biri, “Ben geceleri hep namaz kılacağım”, diğeri “Ben
    hayatım boyunca ara vermeksizin oruç tutacağım”, öbürü de “Ben
    evlenmeyeceğim” taahhüdünde bulunmuştu. Bunu haber alan
    Peygamberimiz, onlara “Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz?” demiş
    ve “Vallahi, şunu iyi bilin ki, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve
    sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile
    namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz
    çevirirse, o benden değildir.”186 buyurmuştur. (Bu üç sahâbenin Hz.
    Ali (veya Ebû’d-Derdâ), Abdullah bin Amr bin Âs ve Osman bin
    Maz’un olduğu rivâyet edilir.) Bu hadis-i şerif, sünnete göre amel
    etmenin önemini açıklar; dünyadan el etek çekme gibi aşırılıkların
    yanlışlığını vurgular. Ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar;
    bir tür ruhbanlık hayatına yönelmek de sünnet ölçülerine göre
    doğru bulunmamıştır. 187
    Yüce Rasûl, burada, din adına dini daraltanları uyarmak istemiştir;
    bu, aslında bir ifrat halidir. Dini olduğundan fazla genişletenler
    de tefrit halindedir. İslâm, her konuda ifrat ve tefritten
    uzak olmayı, aşırılıklardan kaçınmayı, dengeyi tavsiye eder. Hıristiyanlar
    ifrât yoluyla, Yahûdiler de tefrit yoluyla sırât-ı müstakîm
    olan dengeden uzaklaşmışlardır. O yüzden bu sapmalar, Hıristiyanlaşma
    ve Yahûdileşmeye giden yolu açar.
    Ashâb-ı kiramdan bazılarının “cinsî duygularını köreltmek”,
    bazıları “et yememek”, bazıları da “şükrünü edâ edemeyecekleri
    nimetlerden uzak durmak” gibi aşırı taahhütlerde bulunmaları
    üzerine şu âyet nâzil olmuştu: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl
    ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri
    sevmez.”188 Yani, aşırı gitmeyin, helâli haram ve haramı helâl
    saymayın denilmiştir. 189
    186 Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3
    187 Ahmed bin Hanbel, IV/226; Dârimî, Nikâh 3
    188 5/Mâide, 87
    189 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, 6/263
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 63 -
    “Kitab, mîzan/ölçü, demir (güç, yaptırım) ve takvâyı yoğurup
    adâleti (itidali) yerine getirmek190 ve toplumu, yönetimi İlâhî istikamet
    doğrultusunda değiştirmek için insanların kendi nefislerini
    değiştirmeleri gerekmektedir.191 Kargaşa ile nizamı, fesat ile salâhı,
    anarşi ile huzuru, terör ile cihadı, korkaklık ile sabrı, acelecilik ile
    tedrîcîliği, lüzumsuz bilgi ile ilmi, şekilcilik ile takvâyı, yıkıcılık ile
    yapıcılığı, propaganda ile tebliği, çığırtkanlık ile dâveti, delilik ile
    cesaret ve kahramanlığı, tedbir ile uyuşukluk ve korkaklığı, eylem
    ile amel-i sâlihi, geçici heyecan ile muhâkeme ve istikrarı, taklit ile
    tahkîki, işgal ile fethi, haksız tekfîr ve haksız teslîm ile adâlet ve
    sorumluluk bilincini kuşanarak hüküm vermeyi, yani her türlü aşırılıkla
    dengeyi birbirinden ayırmayı, birbirine karıştırmamayı hem
    teoride kabullenmeli ve hem de pratikte ortaya koyabilmeliyiz.
    Sırât-ı müstakîm üzere bir İlâhî yürüyüş programındaki ifrat
    ve tefritin ne büyük zararlar açtığını görmemek mümkün değildir.
    En temel konu olan tevhid akîdesini anlamaktan tutun da, İslâmî
    dâvet sürecinin içerdiği bütün konulara varıncaya kadar, tarih
    boyunca bu iki uç, kendini hissettirmiştir. Örneğin, ifrat ehli öyle
    bir tevhid tanımlaması yapar ki, muvahhid bir mü’min olmak, bu
    tanımlamaya göre (istisnalar dışında, hemen hemen) mümkün değildir.
    Tefrit ehli de, öyle bir tevhid tanımlaması yapar ki, küfürde
    ileri gitmiş aşağılık insanlar bile sanki tevhid ehli gibi görünür.
    Dâvet çalışmalarında da aynı probleme şahit olmaktayız: İfratçı
    dini tekeline alır, tüm muhâtaplarına en katı, en sert tanımlamaları
    getirir; tefritçi ise, doğruyu yanlıştan ayırt edemeyecek kadar
    ortamı ve ortalığı süt-liman görür. Burada, “denge”nin önemi ortaya
    çıkmaktadır. Her iki aşırılıktan korunmanın yolu, “delile dayalı
    bakış açısı”nın egemen kılınmasıdır. Deliller, bütün açıklığıyla
    ortaya konmalı, duygusallığa yer verilmeden ilmî bir etüd içinde
    konular irdelenmelidir.
    İfrat ve tefrit, Kur’an ve Sünneti anlama yönteminde de tarih
    boyunca kendini hissettirmiştir. Kur’an’ı merkeze almayan ve
    O’ndan doğrudan yararlanılamayacağını öngören geleneksel yaklaşım
    ile Kur’an’ı anlamanın göreceliğini veya tarihselciliği öngören
    modern yaklaşım, birbirine zıt iki ucu temsil ederler. Kur’an’ın
    anlaşılmasını ve belirleyiciliğini İslâm tarihi içinde “üretilmiş” kaynaklara
    bağlayan taklitçi ve gelenekçi anlayışlar ile; Kur’an’ın
    tarihî şartların bir ürünü olduğunu iddia eden oryantalist zihniyet,
    yani tarihselcilik, her ikisi de itidalden sapmadır. Bu uçlar, her ne
    kadar birbiriyle zıt olsalar da, ortaya çıkan sonuç bakımından aynı
    190 Bk. 57/Hadîd, 25
    191 Bk. 13/Ra’d, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    noktada birleşmektedir: Kur’an’ın hayatın içinden bir şekilde çekilip
    alınması.
    Aynı şekilde bu iki uca kaymalar, Sünneti algılamada da kendini
    göstermektedir. Yalan-yanlış her türlü rivâyeti ilmî elemeye tâbi
    tutmadan, Hz. Peygamber’e mal eden aşırı gelenekçi ve taklitçi
    sünnet anlayışı ifrâtı temsil ederken; Hz. Peygamber’i bir postacı
    konumuna indirgeyen ve onun örnekliğinin ve önderliğinin kuşatıcılığını
    göremeyen modernist anlayış, tefriti temsil eder. Her
    iki uç da, yine aynı noktada, sonuç itibarıyla buluşmaktadır: Yüce
    Peygamber’in örnekliğinin hayatın içinden çekilip alınması. Dikkat
    edilirse ifrat ve tefritin pratiği, sonuç itibarıyla, ortak bir noktada
    buluşmaktadır.
    İfrat ve tefrit çizgisindeki savrulmalar, bu konuların dışında
    pek çok alanlarda da kendini göstermektedir. İslâm bilginlerini
    “yanılmazlık” mertebesine yükseltenler ifrâtı, onların ictihadlarını
    tahkir ya da tezyif edenler tefriti temsil ederler. Orta yol ise, onların
    görüş, ictihad ya da kanaatlerini sâlih gayretlerinden dolayı
    takdir etmek, duâ etmek, onlardan yararlanmak, ancak bu kanaat
    ya da ictihadları her dönemde ve her toplumda geçerli nass mertebesine
    yükseltmemektir. Toplumu değerlendirmede de vasatı
    temsil eden anlayışa ulaşmak için çaba göstermek gerekir. İçinde
    yaşadığımız ülke ne dâru’l-harptir, ne de dâru’l-İslâm. Toplumu
    değerlendirmede ölçülü olmak, dengeyi yakalamak, İslâmî anlayış
    ve tevhidî yürüyüşün selâmeti açısından çok önemlidir.
    Sâbiteler bağlamında her bireyin hassas olması esas olmakla birlikte;
    muvahhid Müslümanlar arasında bireysel hassâsiyetlerin varlığı
    anlayışla karşılanmalıdır. Sıklıkla karşılaştığımız hassâsiyetler:
    Kesilen hayvanların etleri, tâğûtî vasfa sahip olanlar hâricindeki
    devlet memurluğu, askerlik, çocukların okula gönderilmesi, vergi,
    emekli maaşı alma vb. konulardır. Buradaki mûtedil çözüm;
    hassâsiyetlerin, bir bireysel özellik olarak kabul edilmesi, ancak
    bunun çevremizdeki müslümanlara dayatılmaması, hassâsiyet sahibi
    mü’minlerin örnekliklerini dayatmadan sürdürmeleri, güçle
    ve ideal anlamda çözümünün ancak İslâm devletiyle ilintili bu tür
    fedâkârlıkları herkesten beklememeleridir. Hassâsiyetini tevhidî
    ilkelerin olmazsa olmaz bir gereği gibi görmemek, ancak bunları
    koruyarak örnek olmak, hassâsiyet sahibi mü’minlerin görevi iken;
    bu hassâsiyetlere katılmayan mü’minlerin görevi de kardeşlerini
    rencide etmemeleri, onları hoş karşılamalarıdır. Bu tür farklılıkların
    varlığı, bir zenginlik olarak kabul edilmelidir. Burada da her
    iki aşırı uca kaymadan, dengeli ve ölçülü hareket etmek esastır.
    Ancak, unutulmamalıdır ki, sâbiteler bağlamındaki hassâsiyetler,
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 65 -
    bu konunun dışındadır. Örneğin, tâğutları ve tâğûtî vasfa sahip
    kurumları birtakım maslahatlarla desteklemek, bireysel hassâsiyet
    değil, bir sapma olarak değerlendirilmelidir.
    Toplumu dönüştürme çabalarında da her iki aşırı uç, yine boy
    göstermektedir. Toplumu şiddet yoluyla aceleci adımlarla dönüştürmek
    isteyen şiddet yanlıları ifrâtı temsil ederken; örnek Kur’an
    neslini oluşturmak yerine bireyci, mevziî kültürel ve eğitsel çalışmalarla
    yetinen ya da sadece bunları savunanlar tefriti temsil
    etmektedir. Yaşadığımız coğrafyada cami ve mescidleri topyekün
    mescid-i dırar ilan edenler ifrâtı, onları şimdiki konum ve kullanım
    şekliyle İslâm toplumunun emrinde ideal birer kurum olarak görenler
    de tefriti temsil etmektedir. Resmî otoritenin kurumlarında
    çalışan herkesi tekfir eden tekfirci anlayış ile ayrım yapmadan
    hepsini olumlu sayan, tâğûtî kurumları güçlendiren kişi ve zihniyetleri
    tasvip eden gevşek anlayış, yine iki aşırı ucu temsil ederler.
    Mezhep bağnazlığı içinde olup mezheplere “dokunulmazlık” zırhı
    giydirenler ifrâtı, mezhep olgusunu yok sayan ya da görmezden
    gelenler ve mezhepsizliği, yani disiplinsizliği savunanlar ise tefriti
    temsil ederler. Muharref din kültürünün toplumumuzda hâkim
    olduğu bir gerçektir. Ancak bu kültürü temsil edenlere de ölçülü
    davranmak ve uygun bir dil geliştirmek gerekir. Bunu temsil eden
    grup ya da cemaatleri bir düşman gibi algılamak da, onları ümmetin
    onurlu birer temsilcisi gibi görmek de yanlıştır.
    İtidalin yakalanmasında, Şeriatin maksat ve gayelerini anlamaya
    mâtuf bir ilmî disiplinin varlığı önem kazanmaktadır. Dengeyi
    (itidali) elde etmede; derinlikli, hikmetli ve kapsayıcı bir bakış açısı
    devreye konulmalıdır. Aşırılıkları tamponlayabilmek için, hakikatin
    derinliğine nüfuz etmede acele etmemek, her gruptan müslümanlarla
    ve farklı cemaatlerle diyalog ve karşılıklı fikir alışverişini
    önemsemek, hâdiselere çok yönlü ve geniş bakmaya gayret
    etmek, araştırmaya önem verip taklit ve donukluktan kurtulmak,
    ahlâken de sabırlı ve hoşgörülü olmak gerekir. Bu konularda, ilmî
    derinliği olan muttakî ve muvahhid ulemâya büyük görevler düşmektedir.
    Örnek ve öncü bir Kur’an neslinin motoru konumunda
    olması gereken ulemânın toplum içindeki savrulmaları murâkabe
    edecek ilmî bir ağırlığı ortaya koymaları, vazgeçilmez bir zorunluluktur.
    Vasat/dengeli bir temsiliyetin gerekliliği, ümmetin fertlerinin
    aşırı uçlara kaymasını önlemek açısından da bir kez daha net
    olarak ortaya çıkmaktadır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    Tekfircilik Hastalığı
    Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış
    ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar.
    Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor,
    usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir
    hastalığı yüzyıllardır İslâm toplumlarının birleşmelerinin önünde
    en büyük engeldir. Tekfircilik anlayışı Müslüman cemaatleri içten
    içe kemiren bir virüs olmuştur. Genelde tekfir hadisesi ilimde sığ
    olanlar ve genç Müslümanlar tarafından gündeme getirilmektedir.
    İslâmî yorum farklılıkları bizlerin aynı safta olmasını engellememelidir.
    Uluslararası istikbârın yönlendirmesiyle bazı kesimlerin, İslâm
    dairesi içerisine sadece dört mezhebi koymaları ve Müslümanların
    bir kısmını sırf farklı mezhep ve fırkalara mensubiyetlerinden
    ötürü tekfir etmeleri, ciddi şekilde yadırganacak bir davranıştır.
    Tekfirci akımlar; ümmetin sorunlarını çözmek güdüsüyle mi bu
    işe kalkıştılar, İslâmî birlikteliğe katkı sağlamak ve Müslümanların
    yararına dönük mü Hareket ediyorlar, yoksa gurup, mezhep taassubu,
    intikam ve sığ düşünceleriyle mi hareket ediyorlar? Tekfir
    hastalığına yakalanan bir Müslüman için öncelik, Müslümanların
    ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi
    ve diğer Müslümanlarla yaptığı münazaralarda haklı çıkma
    gayreti olmaktadır.
    Hâlbuki Yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve
    Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız
    da gücünüz gider. Sabredin şüphesiz Allah sabredenlerle
    beraberdir.”192; “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve bir birinizden
    ayrılmayınız.” ve “Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle
    kardeş oldunuz.”193
    Tekfirde aşırılığa götüren bir husus da; “Kâfire kâfir demeyen
    kâfirdir.” hükmüdür. Hâlbuki Ebû Hanife bu fetvâyı, açıkça kâfir
    olduğu bilinen birisini o haliyle tasdik sadedinde söylemiştir.
    Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler
    a) Âyetler
    “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa veya sefere çıktığınız zaman
    iyi dinleyip anlayın. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine
    192 8/Enfâl 46
    193 3/Âl-i İmran 103
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 67 -
    göz dikerek ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin…” 194
    “Çok yemin edene, haysiyetsiz kimseye, kusur arayana, söz taşıyana,
    hayırdan alıkoyana, haddini aşana, çok günahkâr olana... iltifat etme!” 195
    “Yazıklar olsun arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı kaş göz işaretiyle
    eğlenip ayıplamayı âdet edinene” 196
    “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı
    günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırıp tecessüs etmeyin, kimse kimseyi
    gıybet etmesin. Hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır...?” 197
    “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size haber getirirse onun doğruluğunu
    araştırın. Yoksa, bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra
    yaptığınıza pişman olursunuz.” 198
    “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin.
    Yoksa
    çözülüp yılgınlaşırsınız da gücünüz gider. Sabredin,
    şüphesiz Allah sabredenlerle
    beraberdir.” 199
    “Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, onun dışında kalan günahları
    dilediği kimseden affeder” 200
    “…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan
    başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” 201
    “De ki: ‘Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim ümit keser.” 202
    “De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım,
    Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları
    bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhamet sahibidir.” 203
    b) Hadisler
    “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna
    şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır.” 204
    “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, O’nun elçisi
    194 4/Nisâ, 94
    195 68/Kalem, 10-12
    196 104/Hümeze, 1
    197 49/Hucurât, 12
    198 49/Hucurât, 6
    199 8/Enfâl, 46
    200 4/Nisâ, 48
    201 12/Yusuf, 87
    202 15/Hıcr, 50
    203 39/Zümer, 54. Tâkip eden âyetlerde bu bağışlamanın, ancak tevbe ederek
    Allah'a teslim olmakla ve Allah'tan gelene (Kur'an'a) uymakla mümkün
    olabileceği vurgulanmaktadır.
    204 Buhârî, İlim, 49
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    olduğuna şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete girecektir.” 205
    “Allah’a inanıp O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir.
    Allah’a inanıp da O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.” 206
    “…Kim ‘lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse,
    onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur. Hesabı
    Allah’a kalmıştır.” 207
    “Ölen bir kimse (ölüm ânında) Allah’ın bir ve benim Allah elçisi olduğuma
    şehâdet (tanıklık) eder ve kalbi de bu işi tasdik ederse, Allah ona
    mutlaka mağfiret eder.” 208
    “Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi
    yerse işte o, müslümandır.” 209
    “Bir kimsenin mescide alâkasını görürseniz, onun mü’min olduğuna
    şehâdet edin. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: ‘Allah’ın mescidlerini
    ancak Allah’a ve âhiret gününe iman edenler imar eder.” 210
    “Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana
    kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk bulûğa erene kadar. Bu üç
    zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar.” 211
    “Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve üzerine zorlandıkları
    şeylerden sorumluluğu kaldırmıştır.” 212
    “Müşrik olarak ölenle, bir müslümanı haksız yere öldüren hâriç, Allah
    bütün günahları affedebilir.” 213
    “Üç şey vardır ki imanın aslındandır: 1- Lâ ilâhe illâllah diyene saldırmamak;
    İşlediği herhangi bir günah sebebiyle bu kimseyi tekfir
    etmemek, herhangi bir ameli sebebiyle de İslâm’dan dışarı atmamak,
    2- Cihad, bu Allah’ın beni peygamber olarak gönderdiği günden, bu
    ümmetin Deccâl’e karşı savaşacak en son ferdine kadar cereyan edecektir.
    Onu, ne imamın zâlim olması, ne de âdil olması ortadan kaldıramayacaktır,
    3- Kadere iman. 214
    205 Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340; Benzer bir
    rivâyet için Bk. Nesâî, Amelu’l-Yevm ve’l-Leyleti; K. Sitte, 17/492
    206 Müslim, İman, 152
    207 Müslim, İman 35, hadis no 21
    208 İbn Mâce, Edeb 54, hadis no 3796
    209 Nesâî, İman 9, hadis no: 8, 105; Buhârî, Salât 28; Tirmizî, İman 2, hadis no:
    2611; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no: 2641
    210 9/Tevbe, 18; Tirmizî, Tefsir sûre 2, hadis no: 3092
    211 Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak,
    15
    212 Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27; İbn Mâce, Talâk, 16
    213 Ebû Dâvud, Fiten 6, hadis no 4270
    214 Ebû Dâvud, Cihad 35, hadis no: 2532
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 69 -
    “Kalbinde zerre kadar hayır (iman) bulunduğu halde “lâ ilâhe illâllah”
    diyen bir kimse (bile) cehennemden
    çıkacaktır.” 215
    “Mü’min, haram kana bulaşmadıkça dininde genişlik içindedir.” 216
    Ebû Zer (r.a.) rivâyet ediyor:
    Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelmiştim, uyuyordu. Uyanınca yanına
    oturdum. (konuşmamız) sırasında: “Lâ ilâhe illâllah deyip sonra da bu
    söz üzerine ölen her kul cennete gider” buyurdu. (Hayretle) sordum:
    “Zina etse ve hırsızlık yapsa da mı?” Cevâben:
    “Evet, zina etse ve hırsızlık yapsa da!” dedi. (Ben hayretimi yenemeyerek
    yine) sordum:
    “Zina etse de hırsızlık yapsa da mı girer?” Rasûlullah (s.a.s.)
    yine:
    “(Evet) Zinâ etse de hırsızlık yapsa da” cevabını verdi. Bu sözünü üç
    defa tekrar etmişti. Dördüncü seferde: Yine,
    “Evet, Ebû Zerr’in burnu toprakla sürtülmesine rağmen zina etse de
    hırsızlık yapsa da (o kul cennete girecektir) buyurdu...” 217
    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’
    deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
    söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar
    müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 218
    Üsâme (r.a.) savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği halde öldürüyor.
    Durumu Peygamberimize iletiyorlar. Peygamberimiz onu
    öldüren kişiye “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün
    ha!?” diye sordu. O da, “sadece korkusundan, öldürüleceği
    endişesiyle ‘Lâ ilâhe illâllah’ dedi” diyor. “Hel lâ şekakte kalbehu =
    kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle mi söyledi, bilseydin!
    Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap vereceksin?” dedi
    ve bu sözü çokça tekrarladı.219
    “Bana insanların kalbini yarıp karınlarını deşip imanlarını araştırmam
    emredilmedi.”220
    215 Buhârî, Tevhid 24, 36; Müslim, İman 81, 82, 83
    216 Buhârî, Diyât 1
    217 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., c. 2, s. 269
    218 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2623; Tirmizî, Tefsir 78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce,
    Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    219 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2643
    220 Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    “Bir kimse diğerine (din kardeşine), ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden
    biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise adam doğru söylemiştir; yok
    eğer itham edilen kâfir değilse ona söylediği küfür sözü kendine döner
    (söyleyen kâfir olur).” 221
    “Kim bir kimseyi ‘kâfir’ diye çağırır veya öyle olmadığı halde (ona)
    ‘Allah’ın düşmanı’ derse o söz kendisine döner.” 222
    “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şâyet itham altında
    bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” 223
    “Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür.” 224
    “Kul, herhangi bir şeye lânet ettiğinde o lânet gökyüzüne çıkar.
    Semânın kapıları ona kapanır. Sonra yere iner, yeryüzünün kapıları da
    ona kapanır. Sonra sağa sola bakınır, girecek yer bulamaz da lânet edilen
    kişiye döner. Eğer gerçekten lânete lâyık ise onda kalır, değilse lânet
    edene döner.” 225
    “Kim bir mü’mini bir münâfığa (gıybetçiye) karşı himâye ederse Allah
    da onun için, Kıyâmet günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir
    melek gönderir. Kim de müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftira
    atarsa Allah onu, kıyâmet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde,
    söylediğinin (günahından paklanıp) çıkıncaya kadar hapseder.”
    226
    “Kim din kardeşinin ırzını/nâmusunu onun gıyâbında müdâfaa ederse
    Allah, kıyâmet
    günü onu cehennem ateşinden uzaklaştırır.” 227
    “Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak bir) şey getirmesin
    (söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiçbir şey olmadığı halde
    çıkmak istiyorum.” 228
    “Hayır, ben ashâbımı öldürmem!” 229
    “Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden
    ötürü helâk oldular.” 230
    221 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111; Tirmizî, İman 16; Ebû Dâvud, hadis no
    4662; Muvatta, 2/984
    222 Müslim, 61/112
    223 Buhârî, Edeb 44
    224 Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman
    15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4
    225 Ebû Dâvud, Edeb 45, Tirmizî, Birr 48
    226 Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no 4883
    227 Ahmed bin Hanbel, VI, 449-450
    228 Tirmizî, Menâkıb hadis no 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, hadis no 5860
    229 Fethu'l-Bârî, 12/293
    230 Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 71 -
    “Heleke’l-mütenattıûn -Taşkınlar/aşırı gidenler (Sözde ve işte ince eleyip
    sık dokuyan, haddi aşan kimseler) helâk oldu.-” Bunu Rasûlullah üç
    defa söyledi. 231
    “Dinle yarışa giren her insan, mutlaka yere serilir.” 232
    “Şüphesiz ki bu din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan ) bu dini zorlaştırırsa
    altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir biçimde
    uygulayın.” 233
    “Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” 234
    “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 235
    “Din kolaylıktır.” 236
    “Kul, Rabbinin affını nasıl seviyorsa, Allah da koyduğu kolaylığın uygulanmasını
    öyle sever.” 237
    Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay,
    biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.”
    238
    “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helâk eder ve yerinize,
    günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler
    yaratırdı.” 239
    “Mü’minler Allah’ın azâbını ve azâbının çokluğunu/büyüklüğünü bilselerdi
    hiçbir i Cennet’i ümit etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne
    kadar çok olduğunu bilselerdi hiçbir i O’nun rahmetinden ümit kesmezdi.”
    240
    “Allah Teâlâ buyurdu ki: ‘Şüphesiz rahmetim gazâbımdan öne geçmiştir.”
    241
    “Allah, insanların şekillerine (ve mallarına) değil, gönüllerine ve niyetlerine
    (ve amellerine) bakar.” 242
    Rasûl-i Ekrem (ashâbına): “Sizce pehlivanlık nedir” diye
    sordu.
    231 Müslim, İlim 7
    232 Buhârî, İman 69
    233 Buhârî, İman 29
    234 Ahmed bin Hanbel, III/479
    235 Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Cihad 5, Eşribe 70-71
    236 Buhârî, İman 30; Nesâî, İman 28
    237 et-Terğîb ve’t-Terhîb, II/135
    238 Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78
    239 Müslim, Tevbe, 9, hadis no 2748; Tirmizî, De'avât 105, hadis no 3533
    240 Müslim, Tevbe 23
    241 Buhârî, Tevhid 15, 22; Müslim, Tevbe 14-16
    242 Müslim, Birr 32; İbn Mâce, Zühd 9; Ahmed bin Hanbel, 2/285, 539
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    Onlar da “Adamların güreşte yenemedikleri kimsedir”
    dediler.
    Rasûl-i Ekrem bunun üzerine şöyle buyurdu: “Hayır, gerçek pehlivanlık,
    kızgınlık ânında nefsine hâkim olmaktır.”
    243
    “Kim, yerine getirmeye gücü yettiği halde öfkesini yenerse Kıyâmet
    günü bütün mahlûkatın önünde Allah onu çağıracak ve sonunda onu
    cennet kızlarından dilediğinde (istediğini almakta) muhayyer kılacaktır.”
    244
    “Allah rızâsını dileyerek öfke yudumunu yutan bir kulun yudumundan
    sevabça daha büyük (ve faziletli) bir yudum Allah katında yoktur.” 245
    “Müflis kimdir bilir misiniz?” Ashâb: “Bizim aramızda müflis, hiçbir
    dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir, demişler. Bunun üzerine:
    “Gerçekten benim ümmetimden müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve
    zekâtla gelecek olan kimsedir. Amma şuna sövmüş, buna zinâ isnâdında
    bulunmuş (fâhişe, namussuz demiş), şunun malını yemiş, bunun kanını
    dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecektir. ve buna hasenâtından,
    şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse,
    onların günahlarından alınacak, bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme
    atılacaktır.” 246
    “Kattat (söz taşıyan) cennete girmeyecektir.” Müslim’in rivâyetinde
    “nemmâm cennete girmeyecektir” şeklinde gelmiştir. 247
    “Ey diliyle müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olan
    (münâfık)lar! Müslümanlara ezâ vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını
    araştırmayın. Zira, kim bir müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa Allah
    da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa onu,
    evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa rüsvay/kepaze eder.” 248
    “Kim bir ayıp görür de onu örterse, (Câhiliyye devrinde) toprağa diri
    diri gömülen kızları diriltmiş gibi olur.” 249
    “Bir kul dünyada bir kulu örterse, Allah Kıyâmet günü onu mutlaka
    243 Buhârî, Edeb 139; Müslim, Birr 106, hadis no: 2608; Ebû Dâvud, Edeb 3,
    hadis no: 4779
    244 Tirmizî, Birr ve's-Sıla 73, hadis no: 2090, Sıfatu'l-Kıyâme 15, hadis no:
    2611; Ebû Dâvud, Edeb 3, hadis no: 4777; İbn Mâce, Zühd 18, hadis no:
    4186. Bu hadis, hasen-ğariptir.
    245 Buhâri, Edebu'l Müfred, B.640, no.1318; İbn Mâce, Zühd 18, hadis no:
    4189
    246 Müslim, Birr ve's-Sıla, 59 hadis no: 2581
    247 Buhârî, Edeb 50, Müslim, İman 169, hadis no 105; Ebû Dâvud, Edeb 38, hadis
    no 4771; Tirmizî, Birr 79, hadis no 2027
    248 Ebû Dâvûd, Edeb 40, hadis no 4880; benzer rivâyetle, yakın bir mânâda
    İbn Mâce, Hûdûd 5, hadis no 2548; Tirmizî, Birr ve's-Sıla 84, hadis no 2101
    249 Ebû Dâvud, Edeb 45, hadis no 4891
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 73 -
    örter.” 250
    “Sakın (sebepsiz ve kötü) zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en
    yalanıdır. Tecessüs etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin,
    hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey
    Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın
    kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik
    etmez. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir.
    Her müslümanın canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır.
    Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize
    bakar. Sakın ha, birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın
    kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi
    helâl olmaz.” 251
    “Kim (bir müslümana) zarar verirse Allah da ona zarar verir. Kim de
    (bir müslüman) ile nizâya, husûmete girerse Allah da onunla husûmete
    girer.” 252
    “Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: O der ki: “Din üzerinde
    münâkaşa yapıyorduk ki, üzerimize Hz. Peygamber (s.a.s.) geldi.
    Bizi münâkaşa (mirâ) eder halde görünce, şimdiye kadar hiç görülmemiş
    derecede kızdı ve şöyle dedi: “Ey Muhammed’in ümmeti,
    nefislerinizi bu derece ateşlendirmeyin; siz bununla mı (din ve akîde
    konularında münâkaşa ile mi) emrolundunuz? Bundan nehyedilmediniz
    mi? Sizden öncekiler de sadece bu sebepten yok olmadılar mı? Hayrı az
    olduğu için mücâdeleyi terk edin. Münâkaşayı terk edin; zira münâkaşa,
    kardeşler arasına düşmanlık sokar. Münâkaşayı terk edin; zira fitnesinden
    emin olunmaz. Münâkaşayı terk edin; zira o, (zihinlerde) şüphe meydana
    getirir, amelleri yok eder. Münâkaşayı terk edin, zira mü’min (dinde)
    münâkaşa yapmaz. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşa yapanın
    haserâtı (zararı) tam olmuştur. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşada
    devam, günah için kâfidir. Münâkaşayı terk edin, zira o, Rabbim’in putlara
    tapmak ve şarap içmekten sonra beni nehyettiği ilk şeydir. Münâkaşayı
    terk edin, zira şeytan ibâdetten ümitsiz olduğu halde, aranıza fitne ve fesat
    sokmaktan ümitvârdır. İşte bu, dinde münâkaşadır. Münâkaşayı terk
    edin, zira İsrâiloğulları (bu yüzden) 71 fırkaya, hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar.
    Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunların bir kısmı (biri) hâriç,
    hepsi de dalâlet üzerindedir.” ‘Bu kurtulan kısmın kimler olduğu’ sorulduğu
    zaman Rasûlullah şu cevabı verdi: “Benim yolum üzerinde
    250 Müslim, Birr 72, hadis no 2590
    251 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34, hadis no 2563;
    Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18, 55, hadis no 2055; İbn Mâce, Zühd
    23
    252 Ebû Dâvud, Akdiye 31 hadis no: 3635; Tirmizî, Birr 27, hadis no: 1941; İbn
    Mâce, Ahkâm 17, hadis no: 2342
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    olanlar, ashâbım, Allah’ın dini üzerinde mücâdele ve münâzaraya girmeyenler
    ve herhangi bir günah sebebiyle tevhid ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir.”
    253
    “İsrâiloğulları yetmiş bir fırkaya bölündü; içlerinden biri kurtuldu, diğerleri
    ateştedir. İsa’nın ümmeti yetmiş iki fırkaya ayrıldı; biri kurtuldu,
    diğerleri ateştedir. Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri kurtulur, diğerleri
    ateştedir.” 254
    “Eğer sen, insanların ayıplarını araştırmaya kalkışırsan, onları ifsad
    eder veya ifsad etmeye yaklaştırırsın.” 255
    “Kim, hürmeti düşecek, şerefinden noksanlık olacak bir yerde müslümana
    yardımcı olmaz, onu yalnız bırakırsa Allah da yardımını istediği
    yerde onu yalnız bırakır. Kim şerefinden kaybedeceği, saygının azalacağı
    bir yerde müslümana yardımcı olursa yardımını istediği yerde Allah, ona
    yardımcı olur.” 256
    “Kardeşinin derdine sevinip gülme! Sonra Allah onu esirger de, senin
    başına verir.”257
    “Kim bir mü’mini, bir münafığın şerrinden korursa Allah (c.c.), ona bir
    melek gönderir. Kıyâmet gününde onun etini cehennem ateşinden korur.
    Kim bir müslümanı kötülemek isteyerek ona söz (iftira) atarsa söylediği
    sözü gerçekleşinceye kadar Allah, onu cehennem köprüsü üzerinde hapseder.”
    258
    Abdullah İbn Utbe (r.a.), şöyle demiştir: Ben, Ömer İbn
    Hattab’dan (r.a.) işittim. O, şöyle diyordu: Bazı insanlar Rasûlullah
    (s.a.s.) zamanında vahy ile (sırları meydana çıkar da) yakalanırlardı.
    Şimdi ise, vahy kesilmiştir. Biz, şimdi ancak sizleri amellerinizden
    bize açıklanan suçlar sebebiyle yakalarız. Böyle olunca kim
    bize bir hayır hali meydana korsa, biz onu emin kılarız ve onu
    kendimize yakınlaştırırız. Onun gizli işlerinden hiçbir şey (i araştırmak)
    bize ait değildir. Gizli işleri hususunda onu, Allah hesaba
    çeker. Kim de bize bir kötülük ve şer ortaya koyarsa o, gizli işlerinin
    güzel olduğunu söylese de, biz, onu bir emin saymaz ve onu
    253 El-Âcurrî, eş-Şerîa, s. 55; T. Koçyiğit, Hadisçiler ve Kelâmcılar Arasındaki
    Münakaşalar, s. 225-226) (Not: Bu hadis rivâyeti, Kütüb-i Sitte ve benzeri
    sahih hadis kitaplarında yer almaz, hadisin sıhhati bilinmemektedir.)
    254 İbn Mâce, hadis no: 3991-3993. Bu hadisin sıhhati de hadisçiler ve bazı
    araştırıcılarca tartışılmıştır.
    255 Ebû Dâvud, Edeb 44, hadis no4888
    256 Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no 4884
    257 Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyame, 18, hadis no 2621; Bu hadis, hasen ğaribtir.
    258 Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no 4883
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 75 -
    doğrulayıp tasdik etmeyiz.” 259
    “Mü’min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış
    sergileyen kimse değildir.” 260
    “Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların emin olduğu kişidir.
    Muhâcir de Allah’ın yasakladıklarını terk edendir.” 261
    “Koğuculuk yapan cennete giremez.” 262
    “Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iki budu arasındaki (üreme)
    organını koruma sözü verirse ben de ona cennet sözü veririm.” 263
    “Kim (din) kardeşinin ırz ve nâmusunu onu gıybet edene karşı savunursa
    Allah da kıyâmet günü o kimseyi cehennemden korur.” 264
    “Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi
    haber vermeyeyim mi?” “Evet (Ey Allah’ın Rasûlü, söyleyin!)” dediler.
    “İnsanların arasını düzeltmektir. Çünkü insanların arasındaki bozukluk
    (dini) kazır.” Tirmizî’de şu ziyade gelmiştir: “Ben saçı kazır demiyorum,
    velâkin dini kazır (diyorum).” 265
    “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez
    ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı
    ve kanı haramdır. (Kalbini işaret ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer
    olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.” 266
    “Şeytan, Kıbleye dönen (mü’minlerin artık kendisine ibâdet etmesinden
    ümidini kesmiştir; fakat onları birbirine düşürmekte (hâlâ ümitlidir).”
    267
    “Müslüman bir kimse asıl babası dururken bir başkasının, kendisinin
    babası olduğunu söylerse ve bu iddiasını da o kimsenin babası olmadığını
    bilerek yaparsa, cennet ona haramdır.” 268
    “Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden
    259 Buhârî, Şehâdet 6
    260 Tirmizî, Birr 48, hadis no 1978; Ahmed bin Hanbel, I/405, 416
    261 Buhârî, İman 4, 5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; ebû Dâvud, Cihad 2;
    Tirmizî, Kıyâmet 52, iman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11
    262 Buhârî, Edeb 49, 50; Müslim, İman 168, 169, 170; Ebû Dâvud, Edeb 33;
    Tirmizî, Birr 79
    263 Buhârî, Rikak 23; Tirmizî, Zühd 61
    264 Tirmizî, Birr 20
    265 Ebû Dâvud, Edeb: 58, hadis no: 4919; Tirmizî, Kıyamet: 57, hadis no: 2511
    266 Tirmizî, Birr 18
    267 Tirmizî, Birr 25; Müslim, Münâfıkun 65
    268 Buhârî, Ferâiz 29, Meğâzî 56; Müslim, İman 114, hadis no 63; Ebû Dâvud,
    Edeb 119, hadis no 5113
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    cehennemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider.” 269
    “Kul, Allah’ın râzı/hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyleyiverir
    de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah’ın gazabını gerektiren
    bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onu bu sözü sebebiyle
    cehennemin dibine atar.” 270
    “İnsan sabahlayınca, bütün organları dil’e başvurur ve (âdeta ona) şöyle
    derler: ‘Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork. Biz ancak senin
    söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan,
    biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar,
    senin gibi oluruz.” 271
    “... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir.”
    272
    “Her duyduğunu nakletmesi, kişiye yalan olarak yeter.” 273
    “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/
    ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’
    demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde
    meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine
    ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 274
    “Zinâ eden, zinâ ettiği anda mü’min değildir. Hırsızlık eden, çaldığı
    anda mü’min değildir. Şarap içen, içtiği anda mü’min değildir.” 275
    Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten
    sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.”
    İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından
    daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey
    Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız.
    Bilmediğimiz şeylerden de Senden mağfiret dileriz’ deyin”276 buyurdu.
    269 Buhârî, Rikak 23; Müslim, Zühd 49, 50
    270 Buhârî, Rikak 23; Tirmizî, Zühd 10; İbn Mâce, Fiten 12
    271 Tirmizî, Zühd 61
    272 Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
    273 Müslim, Mukaddime 5
    274 İbn Mâce, hadis no 4205
    275 Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1; Müslim, İman 100-104; Ebû Dâvud, Sünnet
    15; Nesâî, Kat'u's-Sârik 1, Kasâme 49; İbn Mâce, Fiten 3; Dârimî, Eşribe 11;
    Ahmed bin Hanbel, II/317
    276 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93,
    hadis no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s.
    504, hadis no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hadis no: 716; Münzirî,
    Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hadis no: 33; İbn Hacer el-
    Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hadis no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-
    273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 77 -
    Tekfir Konusunda Kurallar
    1- Belli bir şahısla, grubu tekfir konusu farklıdır; hükümleri
    ayrı ayrıdır. Fiille fâil farklıdır. Peygamberimiz’in genel olarak ifade
    ettiği içinde “şunu, şunu yapan” şeklinde “iman etmiş olmaz”,
    “kâfir olur”, “şirk koşmuş olur” diye ifade ettiği birçok hadisi, olayın
    vehâmetini, günahın önemini belirtmek için söylenmiş tehdit
    içerikli ifadelerdir. Peygamberimiz’in bu hadislerinde genel olarak
    kullandığı “küfür” ifadesi, o işi yapan belirli kimsenin “kâfir”
    olmasına delil olmaz. İbn Teymiyye bu konuda şöyle der: Bir söz
    küfür olup onu söyleyen de alelıtlak (genel) tekfir edilebilir. Mesela:
    “Kim şunları, şunları söylerse kâfirdir, demek gibi.” Fakat o
    sözleri söyleyen müşahhas bir kişi olduğunda hüccet ona ikame
    edilinceye kadar küfrüne hükmedilmez, müşahhas (belirli, muayyen)
    kişiyi tekfir ettirici şey, hüccetin ikamesidir. Vaîd (Tehdidi
    ifade eden, kötü âkıbet, cehennemde azab ile korkutucu naslar)
    ifade eden nasslarda da kaide böyledir. Zira Allah Teâlâ “Yetimlerin
    mallarını zulümle yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar
    ve çılgın bir ateşe girecekler.” (Nisa:10) buyurmuştur. Bu ve benzeri
    vaîd ifade eden nasslar haktır. Ancak müşahhas/belirli bir kişi
    aleyhine vaîdle şahitlik edilmediği gibi, ehl-i kıbleden muayyen
    bir şahsın aleyhine de ateşle şahitlik edilmez. Zira o şahsa vaîdin
    tahakkuk etmesine şartlarının bir arada bulunmaması veya başka
    bir engelin sabitliği mâni olabilir. Haram ona ulaşmamış olabildiği
    gibi, ulaşmış da o kimse haramdan tevbe etmiş olabileceği gibi,
    çok fazla hasenâtı olup, irtikâp ettiği haramı onunla bertaraf da
    edebilir. Veya Allah Teâlâ onu büyük bir imtihana tabi tutar o da
    sabreder ve bu sebeple günahlarına keffâret olarak affedilebilir.
    O kimsenin Allah’ın şefaat için izin verdiği kimselerin şefaatine
    mazhar olması da mümkündür.
    Sahibini tekfir ettiren sözlerin durumu da böyledir. Hakkı bilmeyi
    gerektiren nasslar bir kimseye ulaşmamış olabilir yahut nasslar
    ulaşmış da onun yanında sâbitlik derecesinde olmayabilir. Veya
    nassları anlamak onun için mümkün olmamıştır ya da Allah’ın
    mâzur göreceği başka şüpheler olmuş da olabilir. Mü’minlerden
    herhangi bir kişi hakkı elde etmede çaba harcar da bununla beraber
    hata ederse, Allah onun hatasını -nasıl olursa olsun- affeder.
    Hata ister nazarî/fikrî, ister amelî meselelerde olsun aynıdır. İşte
    bu kaide Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbının ve imamların üzerinde olduğu
    kaidedir. 277 Bu konu, ileride daha geniş ele alınacaktır.
    277 İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, c. 3, s. 345
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    Mutlak Küfür – Muayyen Küfür
    Mutlak tekfir: Kitap ve sünnette karşılığı küfür ve şirk olan
    amelleri işleyen fâili belli olmadan “şunu yapan kâfirdir” veya
    “şunu söyleyen müşriktir” gibi durumlarda ilim sahiplerinin bu
    fiillere kanun koyucunun bildirdiği hükümleri genel anlamda
    vermesine mutlak tekfir diyoruz. Mesalâ “teşrî’ parlemanterlerin
    hakkıdır’ diyen kişi kâfirdir” deriz. Bu mutlak anlamda bunu diyen
    herkesi kapsar. Fakat tek tek fertlere indirgediğimiz zaman
    (muayyen tekfir edeceğimiz zaman) durum değişir ve aslen müslüman
    olan birisi için tekfir etmeden önce şart ve engellerin kaldırılması
    ve kadı nezdinde delillerin sâbit olması gerekir. Bu meselede,
    söylenen bu söz veya işlenen fiilin, büyük küfür olduğuna
    dair delâleti kesin olan şer’î delile bakılır. Bu delil, delâleti değişik
    ihtimallere açık olan türden olmamalıdır. Küfür hükmünü vermek
    için mutlaka delilin hem sabit olması ve hem de delâlet yönünden
    kesin olması gerekir.
    İbn Teymiye şöyle der: “Kitap, sünnet ve icmâ ile küfür olduğu
    sabit olan bir söz için “Mutlak küfürdür” denir. Şer’i deliller bunu
    göstermektedir. İman, Allah Teâlâ ve Rasûlü’nden öğrenilen hükümlerdendir.
    İnsanların zan ve hevâlarına göre karar verecekleri
    bir konu değildir. Hakkında tekfirin şartları sâbit olmadıkça ve engelleri
    ortadan kalkmadıkça, bu tür sözleri söyleyen her kişi hakkında
    küfür hükmü verilmez. İslâm’a yeni girmiş olması veya ilimden
    uzak bir yerde yetişmiş olması sebebiyle içkinin veya fâizin
    helâl olduğunu söyleyen kişi bu kabildendir.” 278
    2- Te’vil edilebilecek bir durum varsa, bu te’vil, bizim açımızdan
    geçersiz ve hatalı da olsa te’vil sahibi tekfir edilmez.
    Hâricîlerin tekfir edilmemesi örneğinde olduğu gibi.
    Müfessir Kasımî, İbn Teymiyye’den naklen şöyle dedi: Kasdımız
    imamların mezhebi, mutlak küfürle onun çeşitlerini
    birbirinden ayırmakla ilgili tafsilat üzere bina edilmiştir.
    Bu meselede dört mezhep imamının sözleri birbirinin aynıdır.
    Onlar, “İman, amelsiz sadece sözden ibarettir.” diyen Mürcieyi
    tekfir etmemişlerdir. Hâricîleri, Kaderiyyeyi vb. bid’at fırkalarını
    tekfire mâni naslar çok açıktır.279
    Kasımî şöyle der: İmam Şâfiî, sıfatları inkâr eden kimselerin
    imamlarından Hafsu’l-Ferd’le ‘Kur’an’ın mahlûk olmadığı’ meselesinde
    münâzara ettiğinde ona: ‘Azim olan Allah’ı inkâr ettin’ demiş,
    küfre nispet etmişti, fakat ona mürted hükmünü vermemişti.
    278 Mecmûu’l-Fetavâ, 35/101
    279 Kasımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1313
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 79 -
    Eğer İmam Şâfiî onun mürtedliğine ve İslâm’dan çıktığına kanaat
    getirseydi onun öldürülmesine çaba harcardı. Bununla beraber,
    Geylân-ı Kaderî, el-Ca’d bin Dirhem, Cehm bin Safvân ve benzeri
    dalâlet imamlarının öldürülmesine fetvâ vermişti. Bunlar öldürüldüğünde
    insanlar cenaze namazlarını kılmış, Müslümanların mezarlığına
    gömmüşlerdi. Bu gibi dalâlet imamlarının öldürülmeleri
    dini koruma babından olup zararlarına engel olmak içindi; mürted
    oldukları için değildi. Onlar irtidat eden kâfirler olsalardı Müslümanlar
    onları diğer kâfirler gibi görür ve ona göre muâmele
    ederlerdi.280
    3- Cehâlet, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, avam
    için mâzeret olabilir. Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında
    insanlar, müslüman olduğunu iddiâ edenler ya da müslümanların
    yaşadığı yerlerdeki insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru
    bir şekilde öğrenme, güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir?
    Çoğunlukla bid’at ve hurâfelerle yer yer tahrife uğramış din
    anlayışının, medyada, okullarda, hatta nice câmide tanıtılan ve
    yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu sorgulanmalıdır.
    Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen hurâfelere,
    zâlimlerle işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip değerlendirerek
    hak adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak gerekiyor.
    Câhillik, bilinmeyen İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen
    bu câhiller sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine karşı çıkıp
    çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir hükmü
    kabul etmeyebiliyor. Nice insan İslâm için kendini belki fedâ edebilecek
    durumda Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın
    kurbanı olarak, ilim ve amel konularında da ihmalin neticesi,
    bazı müslümanlarca mürted ilan edildiği için onlara göre idamı
    hak eden duruma düşebiliyor. Acınması ve kurtarılması gereken
    bu zavallılara karşı görevlerini yerine getirmeyen müslümanların,
    bunları asılması gereken insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar
    doğru olur? Bunlara ne verdik ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele
    gübrelikten çok güzel kokulu güller mi çıkacak? Tek tük çıksa
    bile gübreliğin gülistan olmasını beklemek idealizmin anormallik
    boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik kurutulmadan b... böceklerinin
    veya sivrisineklerin önüne geçmek mümkün mü? Cehâlet,
    aldatmalar, saptırmalar, akın kara, karanın da ak gösterilmesi gibi
    tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara çözümler bulunmaya çalışılmadan
    insanların hakka tümüyle nasıl teslim olabileceğini düşünmek
    gerekiyor.
    280 Kasımi, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1314
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten
    sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.”
    İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından
    daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey
    Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız.
    Bilmediğimiz şeylerden de Senden mağfiret dileriz’ deyin”281 buyurdu.
    Gördüğümüz gibi Rasûlullah bizlere şirkin birisi bizim
    tarafımızdan
    bilinen, diğeri bize gizli kalan olmak üzere iki çeşit
    olduğunu öğretmek üzere ve bizleri bilmediğimiz ve düşme ihtimalimizin
    olduğu şirkten dolayı
    Allah’tan mağfiret dilememizi
    emretmiştir. Kesinlikle
    biliyoruz ki, Rasûlullah (s.a.s.) bizlere
    ancak Yüce Allah’ın mağfiret edeceğini belirttiği şeylerin mağfiret
    edilmesinin istenebileceğini emreder, böyle olmayanları
    ise
    emretmez. Dolayısıyla kişinin bilemeyeceği bu şirk çeşidi, Yüce
    Allah’ın: “Muhakkak Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez,
    fakat bunun dışında kalanları; dilediği kimseler için mağfiret eder.”282
    buyruğunda
    kast edilen şirk değildir. Ve yine aynı şekilde bu, Şeriatın
    müşrik olarak nitelendirdiği kimselerin şirki de değildir. Yine
    bundan, câhil kişinin, bilgisizliği dolayısıyla
    mâzur olduğu sahih
    olarak anlaşılmaktadır. Çünkü ümmet ittifakla ve ihtilâfsız olarak
    şunu kabul etmiştir: Eğer bir kimse, şirkin herhangi bir türünün
    şirk olduğunu
    açıkça görüp biliyorsa ve buna rağmen şirk olan bir
    sözü söyleyecek veya şirk olan bir davranışı işleyecek olursa o kişi
    kâfirdir, müşriktir ve (daha
    önceden müslüman ise) mürted olduğuna
    hüküm verilir.
    Âlimlere, Allah’ın dinini insanlara ulaştırmakla kendini görevli
    kabul eden dâvâ adamlarına farz olan ise, bilmesi gereken şeyleri
    bilmeyen, kendisinin ihtiyaç duyduğu bilgileri öğrenememiş bulunan
    bilgisiz kimselere, dinde gerekli bilgiyi
    kazandırmaktır. Ta
    ki bu câhil kimseler, şirkin ve sapıklığın uçurumlarına yuvarlanmasınlar.
    Çok sayıda âyet ve hadisten anlaşılacağı gibi; bilgisiz olan bir
    kimsenin delilden haberdâr oluncaya kadar, bilgisizliği dolayısıyla
    mâzûr olduğunu kabul etmek gerekir. İnsanlar kendilerine
    281 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-
    93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s.
    504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî,
    Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-
    Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-
    273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
    282 4/Nisâ, 48, 116
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 81 -
    delil belirtilmedikçe
    bilgisizlikleri dolayısıyla Allah yanında mâzur
    olabilirler; biz onların mâzur olabileceği anlayışını öne çıkarmak
    ve böyle kimseleri tekfirden kaçınmak zorundayız. Bu durumda
    olanlar âlimlerin çoğunluğuna göre müslümandırlar, âsi değildirler,
    fâsık değildirler. Yüce Allah’ın gerçek emrinin ne olduğunu
    bile bile Allah’a isyanı emreden tâğutları rab edindiğini şer’î delille
    tesbit etmiş olduğumuz muayyen kişiler ise bu genel hükmün
    dışındadır. Bir kimseye delil açıklandıktan sonra, şer’î bir belge
    ve
    delil ile onun şer’î hükmü bilmiş olduğu sâbit olan ve bile bile
    Allah’ın hükmünü kabul etmediği kesin olan bir kimsenin kâfir
    olduğunda şüphe yoktur.
    4- İctihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda
    tekfirden kaçınılmalıdır. Suç, şüphe ile zâil olur; hadler şüphe
    durumunda düşer. Tekfir, had cezası gerektiren suçlardan daha
    büyük bir suçlamadır. Ümmetin ve âlimlerin küfür veya şirk olduğunda
    icmâ etmeyip ihtilâf ettikleri yoruma dayalı hususlarda,
    biz delili en kuvvetli olan görüşü, yorum veya ictihadı kabullenmeliyiz.
    Ama bizim en kuvvetli delil olarak kabul ettiğimiz görüş,
    başkalarınca kabul edilmeyebilir, delil onlara göre kuvvetli görülmeyebilir.
    İhtilâf edilen konuların dışında, sahih olduğu kesinlikle
    kabul edilen icmâ’ konusunda muhalefet eden kişi, bu genel hükümden
    müstesnâdır. Çünkü böyle bir icmâ’ onun delilini zaten
    apaçık çürütüyor, icmâ’a muhalefet edenin, tekfir edilmesi gereği
    herkesin ittifakıyla sâbittir. Hakkında farklı ictihad ve âlimlerin
    farklı görüşleri olan konularda ise tekfir etmekten kaçınmak mutlaka
    gereklidir. Çünkü Akaid, zanna dayandırılamaz. Her ictihad,
    her yorum zannı içerir. Günümüzdeki tekfirle ilgili konuların çoğu
    bu kapsamdadır. Demokrasi bize göre küfür kabul edilebilir. Ama
    başkası, onun içini farklı dolduruyor, onu farklı şekilde anlıyor olabilir.
    Her ne kadar onların delili bize çok kuvvetli gelmiyorsa bile
    bu te’vil, onları tekfir etmemize engeldir. Halktan herhangi bir
    kimsenin; düzenin devamından yana, tâğut kabul ettiğimiz kimselere
    oy vermesi de böyledir. Bu tavır, bize göre küfürdür, ama
    sadece oy verdiği için insanlara kâfir demenin çeşitli mahzurları
    vardır. Bir şahsın yanlışına karşı çıkıp onu uyarmanın ve ona doğru
    din anlayışını tebliğ etmenin, o kimseye “kâfir” demeden onlarca
    çeşit yolu vardır. Mevcut şartları ve karşısındaki mü’minlerin
    imkânını değerlendirmeden; tâğutların emrinde askerlik yapanlara,
    mecbur olduklarında istemeyerek de olsa mahkemeye çıkanlara,
    vahyi reddeden okullara gidenlere veya çocuklarını bu
    tip okullara gönderen kişilere, “ikrâh”ı yanlış yorumlayıp bazı
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    pislikleri283 ve imzaları formalite kabul edip şirke bulaşanlara, ya
    da sadece tarikata bağlı olduğu bilinenlere; bunlarla birlikte “ben
    Müslümanım” diyen, Allah’ı ve Peygamberini sevdiğini tahmin ettiğimiz
    ve namaz kılanlara “kâfir” hükmü vermek, yanlıştır. Bu
    yanlışlık; hem ictihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda
    tekfirden kaçınma ile ilgili ve hem de aşağıdaki maddelerde
    anlatılacak hususlar açısından değerlendirilmelidir. Câhilliye toplumunda
    yaşadığı için bazı problemlere sahip olan, ama İslâm’ı
    tek din, Şeriat’ı en doğru dünya düzeni kabul eden, ama hatalı
    te’vili veya yanlış anladığı nasslar neticesi, savunduğu ve gittiği
    yolun “Nebevî bir metod” olmadığını bilemeyenler İslâm’ın dışına
    çıkarılmamalıdır.
    Dikkat ederseniz, biz bu kimselere “kâfir” damgası vurmanın
    yanlışlığından bahsediyoruz. Yoksa, bu eylemleri hiçbir şekilde
    savunmuyoruz. İçinde zehir olma ihtimali olan bir suyu ölmek istemeyen
    kimse nasıl içmezse, cehenneme gitmek istemeyen kimsenin
    de özellikle akaid açısından şüpheli şeylerden kaçınması, %
    1 ihtimalle şirk olan husustan kaçınması gerektiğini, bunun imanı
    ispat anlamına geldiğini belirtiyoruz. Bu eylemlerden bazılarının
    küfür olduğu görüşüne de katılıyoruz; ama her küfrün kişiyi kâfir
    etmediğini ve ihtilâflı konularda kişilere “kâfir” damgası vurmanın
    yanlışlığını belirtiyoruz. Bu insanları tekfir edip dışlamak değil;
    tevhidi, tüm boyutlarla anlatmaya çalışmanın bizim görevimiz
    olduğunu söylüyoruz.
    Bununla birlikte; halk ile aydınlar (dini iyi bilen ya da bilecek
    imkânı olanlar), oy verenle oy verilenler, hükmedilenlerle hükmedenler,
    istemeden mecbur olanlarla isteyerek ve adâlet bekleyerek
    mahkemeye müracaat edenler, gücü ve imkânı olmayan
    mustaz’aflarla her imkânı elinde olanlar, câhillerle âlimler, te’vil
    ederek bir yoruma katılmayanlarla açıkça hükmü kabul etmeyenler
    aynı kategoride değerlendirilemez; aynı şekilde hüküm verilemez.
    5- Mü’minlere yönelik sûizan yasaklanmış; hüsn-i zan tavsiye
    edilmiştir. Kur’an, zanla hüküm verilemeyeceğini açıklar: “Şüphesiz
    zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz.”284 Yine Kur’an, sûi
    zandan, kötü sanıdan kaçınmayı emreder: “Ey iman edenler! Zannın
    çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu
    araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirip gıybet yapmasın…”285;
    283 Şirk ve müşrikler pisliktir. Bk. 9/Tevbe, 28
    284 10/Yunus, 36; 53/Necm, 28
    285 49/Hucurât, 12
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 83 -
    “Bilmediğinin peşinden gitme.”286 Bu hükümleri bilen ve Allah’ın hatadan
    koruduğu mâsûm Peygamberinin: “Zandan çokça sakının.
    Çünkü muhakkak zan sözlerin en yalanıdır.”287 beyanını işitmiş kimselerin,
    başkasına yapabileceği en şenî, en ağır itham olan tekfirden
    kaçınması gerekir. Bu konuda şer’î kesin delil ile hiçbir zanna ve
    şüpheye yer vermeyen deliller ortaya konulmadıkça asla böyle bir
    işe kalkışmamalı ve şahsî görüşüne, yani zannına tâbi olarak, Yüce
    Allah’ın öyle bir kimse hakkında vermesini emretmiş olduğu hüküm
    olan İslâm hükmünün dışında herhangi bir hükmü zannına
    uyarak vermemelidir.
    6- Suç, şüphe ile sâkıt olur. Tekfir gibi büyük bir suçlama da şüphe
    ile düşmelidir. “Şüphelerden dolayı hadleri kaldırın (uygulamayın).”288
    Hanefî Fakîh ve Usûlcülerinin Bu Konuda Açıklamaları:
    Hanefî kitaplarından Câmiu’l-Fusûleyn’de denilir ki: “Tahâvî,
    arkadaşlarımızdan şöyle rivâyet eder: “Bir kişi, imandan ancak
    imana girdiği şeyi inkâr ettiği zaman çıkar. Böyle bir şey vuku bulmadıkça
    dinden çıkmaz. Sonra da böyle bir husus vuku bulsa da
    kesin kanaat oluşmadıkça bu kişinin mürtetliğine hükmedilmez.
    Şüpheli bir durum varsa mürtetliğine hükmedilmez. Çünkü sabit
    olan İslâm şüphe ile izale edilemez. Ki İslâm yücedir, hiçbir şey ona
    üstün gelemez. Bir âlime, Ehli İslâm’ı tekfir hususu sorulduğunda
    bu hususta soruya cevap verirken aceleci olmamalı, bu konuda
    iyi bir araştırma yapmalıdır.” el-Fetevâ es-Suğra adlı eserde şöyle
    denilmektedir: “Bir kimsenin tuttuğu yol (te’vil yolu) onu tekfir
    etmeyi engeller. Müftî bir yöne meyleden (te’vil eden) kişiyi tekfir
    etmemelidir.” el-Hulâsa ve diğer eserlerde de şöyle denilir: “Bir
    meselede tekfiri gerektiren birçok ihtimal varsa, ancak bir tek yön
    tekfiri engelliyorsa bu yöne itibar edilmeli, kişi hakkında genellikle
    Müslüman olduğu zannı beslenmelidir.” el-Bezzaziye’de ziyade
    ile denir ki: “Ancak, küfrü gerektiren hali kişi kendi irâdesi ile
    te’vile izin vermeyecek şekilde tasrih ederse o zaman başka.” Şöyle
    ki: “Şâyet bir adam Müslüman birinin dinine söverse, bu sövgü
    dini hafife alma olduğu için tekfir edilmesi gereken bir husustur.
    Ama böyle bir olayla karşılaşan bir kimse şöyle bir ihtimali gözden
    kaçırmamalıdır: Bu sövgü, o kişinin ahlâkî çirkinliğinden mi kaynaklanıyor,
    yoksa o kişinin Din-i İslâm’a karşı bir garazı mı vardır?
    Eğer dine karşı olan bir garazdan dolayı ise o zaman bu kişi tekfir
    edilir. Yok, ahlâkî bozukluktan kaynaklanan bir husussa o zaman
    286 İsrâ:17/ 36
    287 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud,
    Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
    288 Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî, Hudûd 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    tekfir edilmez. Bazı Hanefî âlimleri bunu özellikle belirtmişlerdir.”
    el-Fetevâü’l Hayriyye adlı eserde şu durumda olan kişi hakkında
    fetvâ sorulur: “Şâyet hâkim, birine: ‘Sen şeriata râzı mısın?’
    diye sorsa ve adam da ‘hayır, kabul etmiyorum’ dese müftî de
    onun kâfir olduğunun fetvâsını verse -ki bu fetvâdan dolayı karısı
    da ondan ayrılır-, peki, bu cevabından dolayı bu kişinin küfrü
    sâbit olur mu, olmaz mı?” Buna şu şekilde cevap verilir: Âlim
    olan kişi ehl-i İslâm’ı tekfir hususunda acele etmemelidir. Daha
    önce bu durumda olan için tâzir ve cezalandırma uygulanır. Yoksa
    böyle çirkin ve uygunsuz söz söyleyen kişiyi tekfir etmemişlerdir.
    İhtimaldir ki kişi bu sözü şeriatten tiksindiği veya ona karşı istikbarda
    bulunduğu için değil de hasmına olan aşırı öfke ve kızgınlığından
    dolayı söylemiş olabilir.” Fetevâ Tatarhaniye’de ise: “İhtimaller
    gözönünde bulundurularak tekfir hükmü vermekte acele
    edilmez. Çünkü tekfir cezalandırmada nihâî noktadır. Nihâî nokta
    da cinâyetin son haddini gerektirir ki o da öldürmedir. İhtimallerin
    olduğu bir hususta ise böyle kesin hüküm verilmez.” Bahr’da
    ise bu ihtimaller sayıldıktan sonra şöyle denir: “Eğer Müslüman
    birinin sözü güzel bir noktaya hamledilebiliyorsa tekfirine fetvâ
    verilemez. Velev ki zayıf bir rivâyet de olsa bu kişinin küfrünü gerektiren
    hususta ihtilâf sözkonusu ise fetvâ o zayıf rivâyet dikkate
    alınarak ona göre verilir. Durum böyle olmasına rağmen yukarıda
    zikredilen tekfiri gerektiren lafızlar, te’villerine bakılmaksızın,
    temel alınarak çokça kişi hakkında tekfir fetvâları veriliyor. Ben
    nefsime bunlarla hiçbir fetvâ veremeyeceğimi gerekli kıldım.”
    Reddu’l Muhtar’da İbn Âbidin el-Hayr er-Remlî’den, o Bahr’ın sahibinin
    yaptığı açıklamanın peşinde şöyle der: “Velev ki zayıf bir
    rivâyet olsa dahi... Derim ki şâyet mezhep ehlinin dışında olanların
    yanında dahi zayıf bir rivâyet varsa, zayıf da olsa bu ihtimal
    değerlendirilir. Ki küfrü gerektiren hususların tayininde icmânın
    var olma şartı da bu görüşü desteklemektedir.” Hanefi tahkikçilerinden
    Kemaleddin İbn Hümam der ki: “Mezhep ehli, tekfiri çokça
    yapar. Fakat fakîhler böyle değildir. Onlar itidallidirler. Bunlar
    müctehid imamlardır. İşte bu hususta fakîhlerden başkasına itimat
    edilmez.”
    7- Berâat-ı zimmet asıldır. Fıkhın genel prensiplerinden biri
    de budur. Aksine bir hüküm veya delil bulunmadığı sürece, kişinin
    hukukî ve cezâî sorumluluğunun olmaması demektir. Bu prensibe
    göre, Allah’ın hükmü bulunmadan fert herhangi bir yükümlülükle
    mükellef tutulamaz. Aynı şekilde, aksine bir delil bulunmadıkça
    kişinin suçsuzluğu ve borçsuzluğu esastır. Mecelle’de: “Berâet-i
    zimmet asıldır” şeklinde küllî kaide olarak yer alır. Suçluluğu hükmen
    sâbit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 85 -
    8- İnsan ne ile İslâm’a girerse, onlardan birini inkârla dinden
    çıkar. İnkâr edilen şeyin tevhid kelimesinin zarûrî ve kesin izahı
    veya zarûrât-ı diniyeden olması gerekir ki, tekfir edilebilsin.
    Zarûrât-ı dîniyye, yani dinden olduğu zorunlu olarak bilinen
    şeyler, âlim ve câhilin bildiği hususlardır. Bu iş aynı zamanda nisbî/
    izâfî bir duruma dönüşüp zaman, mekân ve şahıslara göre değişebilir.
    Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen, şeriat güneşinin her
    tarafa ışık saçtığı parlak döneminde olup insanlara Allah’ın dinini
    tebliğ eden ve onlara hüccet ikame eden, ilmiyle âmil âlimlerin
    çok olduğu dönemler farklıdır. Şeriat güneşinin battığı, âlimlerin
    -insanlara dinlerini bulandırıp gerçekleri örtbas eden- kötü kişiler
    olduğu, hak ehli kişilerin de az olup herkese seslerini duyuramadıkları
    dönemler daha farklıdır.
    Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeyi kişi bilerek inkâr
    ederse inkârı sebebiyle o kimse tekfir edilir ve âlimlerin kararlaştırdığı
    gibi İslâm ümmetinden dışarı çıkar. Nevevî şöyle demiştir:
    “Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeyi inkâr eden kişiye
    mürtedlik ve küfür hükmü verilir. Meselâ: Zina, içki haksız yere
    adam öldürme gibi haram olduğu kesin bilinen şeyleri helâl sayan
    kimsenin durumu böyledir.”289
    Hattâbî şöyle demiştir: “Ümmetin icmâ ettiği ve bilgisi yaygın
    olup herkes tarafından bilinen bir hükmü inkâr edenin durumu
    da aynıdır.290 İbni Ebi’l-İzz de şöyle der: “Kitab’ın hükmünü reddeden
    kimsenin tekfir edilmesinde şüphe yoktur. Fakat Kitab’ın
    hükmünü kendisine ârız olan bir şüpheden dolayı tevil eden kimse
    hemen tekfir edilmez, tevilinden dönmesi için ona meselenin
    doğrusu açıklanır.291
    Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeye cehâletin
    mâzeret olmamasının sebebi, onların herkes tarafından biliniyor
    olmasındandır, Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeyleri bilmeyen
    bazı şahısların herhangi bir zaman ve herhangi bir mekânda
    var olduğu farz edilse, bu gibi şahısları âlimler cehâletine binâen
    mâzur görürler.
    Zârûrât-ı Diniyyeden birini inkâr eden, bu sözün dinden çıkardığını
    bilmese dahi kâfir olur. Örneğin haram olduğunu bildiği
    hâlde içki içmenin helâl olduğunu söylemesi gibi, işte o kâfir olur.
    O hâlde zârûrât-ı Dîniyyeden olduğu bilineni inkâr eden kâfir olur,
    ancak şu durumlardan birinde olması müstesnâdır:
    289 Müslim, Nevevi Şerhi 1/100
    290 A.g e., 1/100
    291 İbni Ebi’l-İzz, Şerhut-Tahâviye, sb 223
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    a- İslâm’a yeni girmiş olması,
    b- Gerçek âlimlerden uzak bir beldede yetişmiş olması,
    c- Müslümanlar arasında yetişip meselenin hükmü kulağına
    çok tekrarlanmadığı için İslâm’a yeni girene benzer bir durumda
    olması. Bu durumlardan biri veya birkaçı bulunduğu için; inkâr etmiş
    olduğu hükmün, Allah’ın Dini İslâmda bulunduğunu bilmemiş
    olması şartıyla müstesna tutulur ve tekfir edilmez. Aynı şekilde,
    dinî veya akîdevî bir konuda bir te’vilde bulunup, farklı yorumlayarak
    yorum ve te’vilinde yanılan bir kişi de müstesna tutulur,
    tekfir edilmez. Yaşadığımız ülkede ilmî çalışmaların yeterli şekilde
    yapıldığını iddia etmek zordur. İstisnâlar dışında tevhid ve şirk
    insanlara anlatılmadığı gibi, Cumhuriyet’ten sonra özellikle iman
    konusu bulandırılmaya çalışılmıştır. Hocalardan çoğunun, insanlara
    hakla bâtılı karıştırarak ve onlara şirki süslü göstererek din
    anlattığını hesaba katmak gerekiyor.
    9- Kelime-i şehâdet veya tevhid kelimesiyle İslâm’a girilir.
    Bu sözü söyleyen bir kimsenin müslümanlığını kabul etmeli; bu
    şehâdet veya tevhid kelimesine ters bir söz veya davranışta bulunan
    kimsenin niçin bu şehâdet ve tevhidi reddettiğini açıklaması
    istenmelidir.
    İslâmî bağ, kelime-i şehadeti telaffuz etmekle gerçekleşir.
    Birçok âlim ve yazar bu hususta icma olduğunu nakletmişlerdir.
    Kelime-i şehadetten sonra namaz, zekât vb. şer’î ibâdetler taleb
    edilir. Kişi bu ibâdetleri terk etmesinden dolayı şeriatın belirlediği
    cezaya çarptırılır. Günümüzde bazı kimselerin; İslâmî bağın
    gerçekleşmesine bazı âlimlerin mesaj ve şuur vermek için kelime-i
    şehâdetin iyi anlaşılması konusunda şart olarak zikrettiği; ilim,
    sevgi, bağlanma, yakîn vb. şeyleri zorunlu görmesi cehâlettir, taşkınlıktır.
    Çünkü zorunlu görülen bu şeylerin çoğu kalbî amellerdir,
    bedenî ameller değildir. Kalbî amelleri tahkik etmeye, başkası
    için yol yoktur. Sonra dünya ile ilgili ameller zâhire göre tertip
    edilmiştir, sırları ise sadece Allah bilir. Bazı kimseler de İslâmî bağın
    gerçekleşmesi için kişinin namaz kılıp zekât vermesini de şart
    koşmuşlardır. Bu hükmün tersine selefin icmâ etmesi sebebiyle bu
    söz bid’attir. Bu sözün bid’at oluşuna delil ise; Kitab ve Sünnette
    sayılmayacak kadar çoktur. Meselâ: “...Eğer tevbe ederler, namazı
    kılarlar ve zekâtı verirlerse dinde sizin kardeşlerinizdirler...”292 Eğer tevbe
    ederler, yani; “Tevhidi ifade eden kelime-i şehâdeti söyleyerek
    tevbe ederlerse...” demektir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’
    292 9/Tevbe, 11
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 87 -
    deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
    söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî
    cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 293
    Ashâb’dan Üsâme’nin savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği
    halde öldürmesi üzerine; Peygamberimiz’in şiddetle kızması ve:
    “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün ha!?” diye
    tepki göstermesi ve: kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle
    mi söyledi, bilseydin! Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap
    vereceksin?” deyip bu sözünü çokça tekrarlaması294 hangi sözle
    İslâm’a girileceğini açık şekilde belirtir.
    Rasûlullah (s.a.s.), amcası Ebû Tâlib’e ölüm vaktinde: “Lâ ilâhe
    illâllah de, kıyâmet gününde onunla senin lehine şehâdet edeyim” dedi.
    Ebû Tâlib: “Kureyş’in beni ayıplaması ve hakkımda ‘Ebû Tâlib
    bunu korktuğu ve sabredemediği için yaptı’ demeleri olmasaydı,
    o kelimeyi söyler ve senin gözünü aydın ederdim” dedi. Bunun
    üzerine Allah Teâlâ: “Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin.
    Fakat Allah kime dilerse ona hidâyet verir.”295 âyetini indirdi.296 İslâmî
    bağ, Müslüman baba ve anneden dünyaya gelmekle gerçekleştiği
    gibi, bülûğ çağına gelmeden önce küçüklüğünden beri Müslümanların
    velâyeti altında yetişen kimselere de gerçekleşir. Buna
    delil olarak Rasûlullah’ın (s.a.s.) şu mübârek hadisini zikredebiliriz:
    “Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası
    onu yahûdi, hıristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik)
    yapar.” 297 Bu hadiste Rasûlullah (s.a.s.): “anne ve babası Müslüman
    yapar” dememiştir. Çünkü her doğanın, doğduğu fıtrat, İslâm’dır.
    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sen, yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları
    hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Zira Allah’ın yaratmasında
    değişiklik olmaz. İşte dosdoğru din budur. İnsanların çoğu bilmez.”298
    Rasûlullah’ın (s.a.s.): “Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı diğer
    Müslümana haramdır.”299 hükmünden dolayı İslâmî bağı gerçekleşen
    kimsenin kanı, malı ve ırzı korunma altına alınmış olur. Böyle
    bir kimseyi bilmeden amelî küfrü irtikâp etmesi veya itikadî küfre
    293 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2623; Tirmizî, Tefsir 78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce,
    Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    294 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2643
    295 28/Kasas, 56
    296 Müslim, 25/42
    297 Buhâri, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Müsned-i Ahmed,
    II/ 233, 435
    298 30/Rûm, 30
    299 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34, hadis no 2563;
    Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18, 55, hadis no 2055; İbn Mâce, Zühd 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    düşmesi sebebiyle tekfir etmek ve İslâm milletinden çıkartmak
    kimseye câiz değildir. Ancak bu, şer’î hüccetin/delilin ikamesinden
    sonra mümkündür. Şer’i hüccetin ikamesi ise İbn Hazm’ın ifade ettiği
    gibi şöyledir: “Hücceti kişiye öyle ulaştıracaksın ki artık ondan
    sonra hiçbir dayanağı kalmasın ve ona teslim olsun. Bu mevzuda
    Şeyhülislâm şöyle demiştir: “Terk ettiğinde tekfir edilen hüccet,
    kişiye şer’î hükümleri bilen sultan ve itaat olunan emir gibi kimseler
    tarafından tebliğ edilip ikame edilmelidir.”
    Şeyh Süleyman b. Sehman şöyle demiştir: “Hüccet ikamesini
    güzel yapamayan kimsenin, hüccet ikame etmemesi gerekir. Allahu
    a’lem bu benim için açık bir durumdur. Bildiğime göre, hüccet
    ikamesini güzel yapamayan, dininin hükümlerinden habersiz
    câhil kimseler, bu fiili yapsalar da âlimlerin ifadelerine göre onların
    hüccet ikamesiyle hüccet ikame edilmiş olmaz.300 Öncelikle
    hüccetin Kitap ve Sünnetten olması, çok açık olup karışık olmaması,
    hüccet ikame edilen kişinin bütün şüphelerini iptal edici kesin
    deliller olması gerekir. (Muhâtaba en güzel ahlâk örneği sunarak
    nezakete, güzel üslûba dikkat edilmesi gerektiğini unutmamak
    gerekir. Muhâtabı küçümseyerek hırçın ve zorbalıkla hüccet ikame
    etmeye çalışanlar, insaf edip bu işten vazgeçmeli ve insanları
    dinden soğutmamalıdır.) Bazı meseleler âlime ihtiyaç duymaz.
    Meselâ: Kur’an’dan bir âyette hata eden kişiye Kur’an’ı getirip
    göstermek yeterlidir. Bundan sonra büyüklük taslar ve âyeti
    Kur’an’da gördükten sonra inkâr ederse küfre girer.
    10- Müslümanlık iddiası, şehâdet kelimesi gibi kişinin müslümanlığıyla
    ilgili söylediği söz, bâtıl ve yalan olduğu ortaya çıkıncaya
    kadar hak ve doğru kabul edilir. Bir kimse hakkında şüphe
    ve zan ise, hakikati ve doğruluğu çıkıncaya kadar geçersizdir,
    yalan sayılır.
    11- Ehl-i kıble tekfir edilmez. Ehl-i kıble: Kıbleye, yani Kâbe’ye
    doğru yönelerek namaz kılmanın farz olduğuna inanan, ancak
    inanç esaslarını değişik şekillerde yorumlayan farklı mezheplere
    bağlı bütün Müslümanları ifade eder. Kelime-i şehâdeti söyleyip
    içeriğine iman eden, zarûrât-ı diniye adı verilen İslâm’ın temel hükümlerini
    kabul eden ve namaz kılan kimsenin tekfir edilmesine
    Ehl-i Sünnet karşıdır. Ehl-i kıble olan Müslümanların tekfir edilemeyeceği
    hususu, Ehl-i Sünnet’in genel prensipleri arasında yer
    almaktadır.
    12- Peygamberimiz, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları
    ashâbına bildirmedi. Onlara Müslüman muâmelesi yapılmasına
    300 Minhâcu Ehl-i Hak ve’l-İttibâ
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 89 -
    izin vermiş, hatta mecbur etmiş oldu. Ama savaşta “lâ ilâhe
    illâllah” diyen birini öldürdü diye sahâbisi Üsâme’yi şiddetli şekilde
    azarladı.
    Peygamberimiz, kendisine vahiyle bildirilen (kâfirlerin en
    tehlikelisi olan ve cehennemin en alt tabakasında azap görecek)
    “münâfıklar”ı ashâbına bildirmedi. Kendi zamanında yaşayan
    münâfıkların listesini, başka hiçbir kimseye söylememesi şartıyla,
    sır olarak sadece Huzeyfe’ye bildirdi. Diğer ashâbının, aralarına
    karışarak, kendilerini gizleyen ve böylece fitne çıkarmak isteyen
    münâfıklara Müslüman muâmelesi yapmasını sağlamış oldu. Hayatında
    da, kendisini Müslüman olarak tanıtan hiç kimseyi tekfir
    etmedi. Ashâbın da şehâdet kelimesi getiren herhangi bir Müslümanı
    tekfir ettiğini bilmiyoruz. İlk tekfir, bilindiği gibi, Hâricîler
    tarafından büyük bir bid’at olarak ortaya çıktı.
    Üsâme (r.a.) savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği halde öldürüyor.
    Durumu Peygamberimize iletiyorlar. Peygamberimiz onu
    öldüren kişiye “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün
    ha!?” diye sordu. O da, “sadece korkusundan, öldürüleceği
    endişesiyle ‘Lâ ilâhe illâllah’ dedi” diyor. “Hel lâ şekakte kalbehu =
    kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle mi söyledi, bilseydin
    ya! Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap vereceksin?”
    dedi ve bu sözü çokça tekrarladı.301 Hz. Peygamber: “Kelime-i
    tevhîdi getireni niye öldürdün ey Üsâme?” diye o kadar çok tekrar ediyor
    ki, Hz. Üsâme üzüntüsünün büyüklüğünden: “Keşke o güne
    kadar İslâmiyet’e girmemiş olsaydım da böyle bir cinâyeti işlemekten
    uzak kalsaydım” temennisinde bulunur. Ashâbdan Sâ’d’ın
    (r.a.): “Üsâme öldürmedikçe, ben bir Müslümanı öldürmem” sözü,
    bu hâdisenin hem Üsâme (r.a.), hem de diğer sahâbîler üzerindeki
    etkisini ve önemini gösterir.
    13- Bir kâfiri mü’min sanmakla yapılacak hata, bir müslümanı
    kâfir saymakla yapılacak hatadan çok daha hafiftir. Çünkü
    Kur’an’da ve hadislerde haksız tekfir yasaklanmış, ama açıkça küfürleri
    belli olmayan ve ben müslümanım diyen kâfir olma ihtimali
    olan kimselere Müslüman muâmelesi yapılması yasaklanmamış,
    tam tersine; ashâbdan ve diğer Müslümanlardan (küfrünü kısmen
    gizleyen) münâfıklara Müslüman muâmelesi yapması istenmiştir.
    “Kâfir Zannedilene Kâfir Demeyeni Kâfir Kabul Etmemek; İki
    Müslüman, Üçüncü Bir Kişinin Şüpheli Durumundan Dolayı Biribirlerini
    Tekfir Etmemelidir”
    301 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2643
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    Günümüzde şöyle bir durumla karşılaşılıyorsunuz:
    Bir insan,
    toplumda başka bir insanı tekfir ediyor ve onu kâfir-müşrik ilan
    ediyor. Bunu yaparken
    de te’vile/yoruma başvuruyor. Siz de o kişinin
    müslüman olduğuna inanıyorsunuz. Yani karşınızdaki
    kişi,
    üçüncü bir kişiyi kendi yorumuyla kâfir sayarken siz de kendi yorumunuzla
    o üçüncü kişiyi kâfir saymıyorsunuz. Bu defa karşınızdaki
    kişi sizi de kâfir sayıyor. Sebebi de -ona göre- “kâfire, kâfir”
    dememeniz, işte böyle zincirleme bir metotla bir kişiden
    hareketle
    bazen yüzlerce ve binlerce kişi kâfir sayılabilmekte bugün. Şimdi
    konuyu İslâm tarihinden
    bazı olaylarla, te’vile-yoruma başvurmadan
    nakledelim: Müctehid imamlarımızdan İbn Teymiyye’nin
    de bu mevzûları anlatırken zikrettiği olaydır ki, ashabdan Hatıb
    Bin Ebi Belta, Mekke fethedileceği sırada, Mekke’deki müşrik akrabalarını
    korumak amacıyla onlara haber göndermek
    ister. Bu
    niyetini de gerçekleştirir. Ne var ki Hatıb Bin Ebi Belta’nın müslümanlar
    aleyhine Mekke’ye gönderdiği casus kadın yakalanır ve
    Hz. Peygamber’in
    huzuruna getirilir. O sırada Hz. Ömer oradadır.
    Hz. Ömer, Hatib’e çok kızar ve onun münâfık olduğuna inandığını
    söyler. Hz. Peygamber ise Hatıb’ı savunur ve onu koruyarak: “Hayır,
    o münâfık değildir. O, Bedir ehlindendir.” der. Bu olaydan anlıyoruz
    ki iki Müslüman, üçüncü bir kişinin tekfir edilmesi konusunda
    farklı görüşlere varabilirler. Bu da insanların algılayış ve tefakkuh
    durumuna bağlı olup normaldir. İbn Teymiyye bu olaydan dersler
    çıkararak iki müslümanın, üçüncü bir kişinin şüpheli durumundan
    dolayı birbirlerini tekfir etmeyebileceğini beyan ediyor. 302
    Evet, bu tespiti yapan İbn Teymiyye gibi sert üslûplu biri. Diğer
    ulemâda zaten daha esnek üslûplar mevcuttur. 303
    14- Kur’an’ın şu ihtarını akıldan çıkarmamalıdır: “Ve lâ tekûlû
    li men elgâ ileykumu’s-selâme leste mü’minâ tebteğûne arada’l-hayâti’ddünyâ…
    (Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine
    göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin…)” 304
    15- Haksız tekfir bumerang gibidir; karşısındaki mü’min olduğu
    halde onu tekfir eden kişinin kendisine bu sıfat döner.
    Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “Bir kimse diğerine,
    ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir
    ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği
    küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 305; “Hiç kimse, bir
    302 İbn Teymiyye, Külliyat, c. 3, Tevhid Yay, s. 238-239
    303 Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Y., 35-37
    304 4/Nisâ, 94
    305 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 91 -
    başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şâyet itham altında bırakılan kişide
    bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” 306
    16- İhtiyatlı davranmak gerekir. “Tekfir ettiğimiz şahıs ya kâfir
    değilse?” diye düşünülüp yapılan tekfirin isabet edememesi halindeki
    feci durum değerlendirilmelidir.
    17- Te’vilsiz tekfir, şeksiz küfürdür. Muvahhid mü’minlerin
    görevi tebliğdir. Tebliğ, kesinlikle tekfirden üstündür. Müslümanların
    hedefi, kişiyi küfre teslim etmek değil; aksine küfrün pençesinden
    kurtarmaktır. Küfrüne delâlet edecek kendisine göre ciddi
    deliller olmadan bir müslümanı tekfir, kişinin kendisinin kâfir olmasına
    sebep olur. Kabul edilebilecek bir te’vili olanı da bizim tekfir
    etmemiz câiz olmaz. Müslümanlar, yargıç rolünü üstlenmemeli,
    tebliğle görevli olduklarını unutmamalıdır.
    18- Tekfir kararı şahıslara bırakılmış değildir. Tekfire İslâm
    mahkemesi karar verir. İslâm devletinde bir müslümanın küfre
    girip girmediğine Ulu’l-emr veya nâibi (onlar adına kadı/hâkim);
    İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde ise, mü’minlerin kendi içlerinden
    seçtiği imam karar verir. Tekfîrle ilgili soruşturma, yargılama
    ve ilgili işlemleri yürütme mercii, İslâm Devleti’nin makamlarıdır.
    Bir müslümanın küfür suçu işlediğine karar verip onu tekfir edip
    “kâfir” muâmelesi yapmak ve hakkında gerekli işlemleri yaparak
    suçluyu cezalandırmak, yalnızca İslâm devletinin güvenlik ve yargı
    makamlarının yetkisindedir.
    19- Büyük günahlar imanı zedeler, zayıflatır, ama iptal etmez.
    Bu konu, “Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu ve Tekfîr” başlığı
    ile ileriki sayfalarda işlenecek, konu hakkında geniş bilgi verilecektir.
    20- Dinden çıkarmayan bazı günahlar hakkında “küfür” kelimesini
    kullanmak câizdir. Bu kullanış, tağlîz ve korkutma gayesini
    güder. Bu çeşit tağlîz, yani ağır sözlerle caydırma işi, hadislerde
    bazen imanın nefyedilmesi ile yapılmıştır. “… Ve tekfurne’l-aşîr (…
    Kocalarınıza karşı kâfir oluyorsunuz; yani nankörlük ediyorsunuz).” 307 Bu
    konu da ileriki sayfalarda daha geniş şekilde açıklanacaktır.
    21- Naslarda ortaya çıkan küfür veya şirk, büyük ve küçük
    küfür (veya şirk) diye ikiye ayrılır. Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle
    buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın
    kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü,
    306 Buhârî, Edeb 44
    307 Buhârî, Hayz 6, Zekât 44, İman 21, Küsûf 9, Nikâh 88; Müslim, Küsûf 17,
    hadis no 907; İman 132, hadis no 79
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir
    şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir
    şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de Senden
    mağfiret dileriz’ deyin”308 buyurdu.
    Şirkin küçüğü, gizlisi vardır. Küfür de bazen nankörlük anlamında
    kullanılır; kâmil iman yokluğu gibi anlamlara gelebilir. “Onların
    çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler”309 Allah Rasûlü (s.a.s.)
    bu konuda şöyle buyurdu: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük
    şirktir.” ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır.
    Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman:
    ‘Dünyada kendilerine riyâ/gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin.
    Bakın bakalım, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.”310
    Kasimî, tefsirinde şöyle demiştir: “Herhangi bir hadiste “Kim
    şöyle bir şey yaparsa ... o kimse şirke düşmüştür veya küfre düşmüştür.”
    şeklinde vârid olan ifadelerden, kişiyi İslâm milletinden
    çıkaran küfür veya sahibine mürtedlik hükümlerini icrâ ettiren
    şirk kastedilmemektedir. (Bu konuda çokça hadis rivâyeti vardır.
    Onlardan birkaçı: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din
    kardeşi için de sevip istemedikçe iman etmiş olmaz.” 311; “…Birbirinizi
    sevmedikçe iman etmiş olmazsınız…”312). Meselâ Buhârî: “Küferâni’l-
    Aşîre; Küfrün dûne Küfür” (İnsanı kâfir yapan “küfr”ün dışında
    “küfür”) diye bab açmıştır.313
    İbn Kayyım şöyle demiştir: Küfrü bu şekilde kısımlara ayırmak;
    Allah’ın kitabını, İslâm’ı, Küfrü ve gereklerini en iyi bilen
    sahâbelerin sözüdür. Bu önemli meseleler de onlardan başka
    kimseden öğrenilmez. Muteahhirîn (sonradan gelenler), onların
    murâdını anlayamadıkları için iki kısma ayrıldılar. Birinci kısım,
    günah-ı kebâir (büyük günah) işleyeni İslâm milletinden ihraç
    edip cehennemde ebedî yanmaya mahkûm ettiler (Hâricîler
    gibi). İkinci kısım ise, onları imanları kâmil tam mü’minler yaptılar
    (Mürcie gibi). İkinci gurup, kelime-i şehâdet getiren herkese kâmil
    308 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-
    93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s.
    504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî,
    Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-
    Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-
    273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
    309 12/Yûsuf, 106
    310 Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457
    311 Buhârî, İman 6, 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19,
    33; İbn Mâce, Mukaddime 9
    312 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no: 54
    313 Kasimî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1307
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 93 -
    iman sahibi mü’min demek sûretiyle haddi aştı. Birinci gurup da
    her günah işleyeni cehenneme mahkûm edip Allah’ın rahmetini
    iptal edip kuruttu. Allah Teâlâ, Ehl-i Sünneti doğru yola iletip sözlerin
    en âdiline ulaştırdı. Ehl-i Sünnetin, dalâlet fırkalarına karşı
    konumu, İslâm’ın muharref dinlere karşı konumu gibidir.314
    Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle der: Buhârî “Hayat yoldaşına nankörlük
    etmek bir nevi küfürdür ve kâfirliğin berisinde kâfirlik vardır
    babı” derken muradı; İtaatlere iman ismi verildiğini açıklamak
    ve mâsiyetlere de dinden çıkarıcı küfür mânâsı kastedilmeyen
    küfür ismi verileceğini beyan etmektir. Buhârî, günah çeşitleri
    arasından hayat yoldaşına nankörlük küfrünü hârika bir dikkatle
    seçmiştir. O da hadis rivâyetinden yola çıkarak kadının kocasına
    yaptığı nankörlüğe “küfür” kelimesini genel anlamıyla kullandı.
    Ancak buradaki küfür, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür değildir.
    315
    Büyük günahlara küfür kelimesinin genel olarak kullanılması
    o günahlardan nefret ettirmek ve onları işlemeye mâni olmak
    içindir. Ancak genel olarak kullanılan küfür kelimesinden kastedilen;
    kişiyi İslâm milletinden çıkarıcı küfür olmadığı ortadadır.
    Meselâ Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslümana sövmek
    fâsıklık, onunla savaşmak, onu öldürmek küfürdür.”316; “Her günahı
    Allah’ın mağfiret buyurması muhtemeldir. Ancak, bilerek mü’mini öldüren
    veya kâfir olarak ölen kimse hâriç.”317; “Benden sonra birbirinin
    boyunlarını vuran kâfirlere benzemeyin.”318 Sahâbe arasında fitnenin
    zuhuruyla meydana gelen savaşta onlar birbirlerini tekfir için bu
    vb. nasları delil olarak kullanmamışlardır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bizlerle
    onlar arasındaki ahit namazdır; kim de onu terk ederse küfre girer.”
    “Muhakkak ki namaz, insan ile küfür ve şirk arasında bir perdedir. Namazı
    terketmek bu perdeyi kaldırmaktır.”319 Nitekim bazı rivâyetlerde, namazı
    bilerek terkedenin kâfir olacağı, bazı rivâyetlerde ise “Allah’ın
    zimmetinden uzaklaşacağı”320 hadisinde âlimlerin sahih, râcih görüşlerine
    ve cumhurun üzerinde olduğu görüşe göre namazı tembellikle
    terk eden kimse tekfir edilmez. “Kim Allah’tan başkasına yemin
    ederse muhakkak şirk koşmuştur yahut küfretmiştir.” 321 Rasûlullah’ın
    314 İbn Kayyım, Kitabus-Salât, 26
    315 Fethu’l-Bârî, c. 1, s. 104-105
    316 Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman
    15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4
    317 Nesâî, Tahrîm 1 -7, 81-
    318 Buhâri, 7080; Müslim, 65/118
    319 Müslim, İman 134
    320 Ahmed b. Hanbel, V/238; İbn Mace, 4034
    321 Müslim, Eymân 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    (s.a.s.) bu hadisinde kastedilen küfür; sahibini İslâm milletinden çıkaran
    küfür olmayıp küçük küfür olduğu mâlumdur. Riyâ da aynı
    kısımdandır. “Şüphesiz riyâ şirktir.”322; “Riyâ/gösteriş için oruç tutan, namaz
    kılan, sadaka veren kimse Allah’a şirk koşmuştur.” 323
    İman ve küfrün dereceleri, çeşitleri olduğu gibi, nifakın da
    kendine göre kısımları vardır. Bunlar, itikadî ve amelî olmak üzere
    iki ana grupta toplanır. Kur’an’da belirtilen münâfıklar ve onların
    özellikleri açıklanırken, itikadî münâfıklara işaret edilmiştir.
    Hadis-i şeriflerde gündeme getirilen münâfıklar ve özellikleri ise,
    amelî münâfıklardır. İmana aykırı olmayarak, sadece amelle ilgili
    olan nifakın bu çeşidi, küfür değildir; fakat büyük günahtır. Bir
    kimsenin, müslüman olduğu halde, yalan, emânete hıyânetlik, sözde
    durmama, hile ve riya gibi bazı münâfık alâmetlerini üzerinde
    taşıdığı olur. Zira bu çeşit nifak alâmetlerinden tamamen sâlim
    olmak, hayli güçtür. O yüzden, bazen farkında olmadığı halde bir
    mü’minde münâfıkların sıfatlarından bulunabilir. Çünkü bazı nifak
    alâmetlerinin İslâm’la bir arada bulunması mümkündür.
    Nifak, amelde olursa suçtur, günahtır. Amelle ilgili nifak vasıfları
    insanı küfre götürmez. Bu bakımdan bir insanın, inanç yönünden
    nifakı apaçık olmadıkça; ihmal, tembellik ve ihtiras gibi birtakım
    nefsânî zaaflar yüzünden ortaya çıkan kusurları sebebiyle
    münâfıklığına hükmedilmez. Çünkü genel anlamda münâfık sözü,
    meselenin iman – küfür yönünü ifade eder. “Münâfığın alâmeti üçtür.
    Söz söylerken yalan söyler. Vaad ettiği, söz verdiği zaman sözünde
    durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder.” 324;
    “Dört şey kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir kısmı
    bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıktan bir haslet
    kalmış olur. Bunlar: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet etmek,
    söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü
    tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” 325 Hadis-i şerifte
    belirtilen (bazı rivâyetlerde üç; bazı rivâyetlerde dört) vasıf aynı
    anda bir kişide tümüyle bulunsa dahi, imanla ilgili olmadıkça, o
    kimseye münâfık denmemelidir.
    22- İman, bazen küfür, nifak veya câhiliye ile birlikte bulunabilir.
    İbn Kayyım şöyle der: “Bir adamda küfürle beraber
    iman, şirkle beraber tevhid, takvâ ile beraber fücur... olabilir. Bu,
    Ehl-i Sünnetin en önemli usullerinden biridir. Ehl-i Sünnete bu
    usûlde Hâricîler, Mu’tezile ve Kaderiye gibi Ehl-i Bid’at muhâlefet
    322 İbn Mâce, Fiten 16
    323 et-Terğîb ve't-Terhîb, 1/32
    324 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 31; Tirmizî, İman 14
    325 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 32
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 95 -
    etmiştir. Günah-ı kebâir sahibi kimselerin ateşten çıkışı ve orada
    ebedî kalmamaları işte bu usul üzere bina edilmiştir. Kur’an, sünnet,
    sahâbenin icması ve fıtrat, bu usûlün doğruluğuna delâlet
    etmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Onların çoğu, Allah’a şirk
    koşmadan iman etmezler.”326 Bu âyette şirkle beraber Allah onların
    imanını ispat etmiştir. “Bedevî Araplar; ‘İman ettik’ dediler. De ki: Siz
    iman etmediniz, fakat ‘Müslüman olduk’ deyin. Henüz iman kalplerinize
    girmedi. Eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz Allah, yaptığınız
    amellerinizin karşılığını eksiksiz -tam olarak- öder ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.
    Allah ğafûr ve rahîmdir.”327 Allah Teâlâ bedevîlerin imanını
    nefyederken (olumsuz kılarken) Müslüman olduklarını, Kendisine
    ve Rasûlüne itaat ettiklerini ifade etmiştir. “Mü’minler o kimselerdir
    ki Allah’a ve Rasûlüne iman ettiler, sonra şüpheye düşmediler; Allah yolunda
    mallarıyla, canlarıyla savaştılar. İşte (iman iddiasında) doğru olanlar
    bunlardır.” 328 Bedevîler iki görüşten doğru olanına göre; münâfık
    değillerdi. Allah’a ve Rasûlüne itaatleri sebebiyle Müslüman idiler.
    Bununla beraber kendilerini kâfirlerden ayırt edici bir nevi iman
    olsa da, kâmil mü’minler değillerdi. 329 Bu konu hakkında da ileriki
    sayfalarda yer yer tamamlayıcı bilgi verilecektir.
    23- Kâfirde mü’min amelinden bazıları, onu mü’min yapmadığı
    gibi, bazen mü’minde de kâfir ameli bulunabilir; bu da
    mü’mini kâfir yapmaz. İbn Kayyım şöyle diyor: Bir kulda iman şubelerinden
    bir şubenin olması onun mü’min diye isimlendirilmesini
    gerektirmez. Her ne kadar o kuldaki şube iman ise de sahibi
    mü’min diye isimlendirilmez. (Doğru sözlü veya sadaka veren bir
    kâfirin mü’min diye isimlendirilmediği gibi veya insanlığa yararları
    dokunan kâfirlerin mü’min olmadığı gibi.)
    Küfür de öyledir, bir kulda küfür şubelerinden bir şubenin olması
    onun kâfir diye isimlendirilmesini gerektirmez. Her ne kadar
    o şube küfür ise de sahibi kâfir diye isimlendirilmez. Bir kimsede
    az bir ilmin olması onun âlim diye isimlendirilmesini gerektirmiyorsa
    fıkhın veya tıbbın bazı meselelerini bilen kimselerinde fakîh
    veya tabip olarak isimlendirilmelerini gerektirmez. İman şubesinin
    iman, nifak şubesinin nifak, küfür şubesinin de küfür olarak
    isimlendirilmesine bunlar mâni değildir.
    Bir kimseden küfür alâmetlerinden bir alâmet sâdır olduğunda
    alelıtlak (genel olarak) kâfir sıfatı verilmez. Haram olan bir şeyi
    irtikâp (kötü bir iş işlemek) eden kimseye “o fâsıktır” denilmemesi
    326 12/Yusuf, 106
    327 49/Hucurât, 14
    328 49/Hucurât, 15
    329 İbn Kayyım, Kitabu’s-Salât, s. 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    de yine böyledir.330 Ancak burada, o kimse haram olan bir şeyi
    irtikâp ettiği halde fıska düşmedi denmek istenmiyor. Onun
    “fâsık” sıfatı -fıskta ısrarı sebebiyle- o fiilin sahibine galebe gelmesinden
    sonra gerçekleşir. Zinâkâr, hırsız, gâsıp vb. kimseler mü’min
    olmakla beraber kâmil mü’min diye isimlendirilmedikleri gibi, küfür
    alâmetlerinden herhangi bir alâmeti bulunduran kimseye de
    kâfir denilmez. Her ne kadar işlediği fiil küfür hasletlerinden olsa
    da durum böyledir. Zira masiyetlerin (isyan etme) hepsi küfür şubelerinden
    olduğu gibi, Allah’a itaat olan bütün ameller de iman
    şubelerindendir.331
    24- Bazen bir fiil küfür olduğu halde, işleyen kâfir olmayabilir.
    Allah Rasûlü’nün (s.a.s.): “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük
    şirktir.” ‘buyurması üzerine ashâb: “Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?”
    diye sordular. Rasûlullah: “Riyâdır…” buyurur.332 İnsanı müşrik
    yapmayan şirk için bir örnektir riyâ. Hadis-i şeriflerde geçen
    münâfık alâmetlerinin herhangi birisi veya birkaçı üzerinde görülen
    bir müslümana “münâfık” veya “kâfir” denilemez, bu vasıflardan
    dolayı bu kimseye bu hüküm ona verilemez.
    Kasimî, tefsirinde şöyle demiştir: “Herhangi bir hadiste “Kim
    şöyle bir şey yaparsa... o kimse şirke düşmüştür veya küfre düşmüştür.”
    şeklinde vârid olan ifadelerden, kişiyi İslâm milletinden
    çıkaran küfür veya sahibine mürtedlik hükümlerini icrâ ettiren
    şirk kastedilmemektedir. (Bu konuda çokça hadis rivâyeti vardır.
    Onlardan birkaçı: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din
    kardeşi için de sevip istemedikçe iman etmiş olmaz.” 333; “…Birbirinizi
    sevmedikçe iman etmiş olmazsınız…”334 Meselâ Buhârî: “Küferâni’l-
    Aşîre; Küfrün dûne Küfür” (İnsanı kâfir yapan “küfr”ün dışında
    “küfür”) diye bab açmıştır.335
    İbn Kayyım şöyle demiştir: Küfrü bu şekilde kısımlara ayırmak;
    Allah’ın kitabını, İslâm’ı, Küfrü ve gereklerini en iyi bilen
    sahâbelerin sözüdür. Bu önemli meseleler de onlardan başka
    kimseden öğrenilmez. Muteahhirîn (sonradan gelenler), onların
    murâdını anlayamadıkları için iki kısma ayrıldılar. Birinci kısım,
    günah-ı kebâir (büyük günah) işleyeni İslâm milletinden ihraç edip
    330 “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şayet itham altında
    bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” (Buhârî,
    Edeb 44)
    331 İbn Kayyım, es-Salât, s. 19
    332 Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457
    333 Buhârî, İman 6, 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19,
    33; İbn Mâce, Mukaddime 9
    334 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no: 54
    335 Kasimî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1307
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 97 -
    cehennemde ebedî yanmaya mahkûm ettiler (Hâricîler gibi). İkinci
    kısım ise, onları imanları kâmil tam mü’minler yaptılar (Mürcie
    gibi). İkinci gurup, kelime-i şehâdet getiren herkese kâmil iman
    sahibi mü’min demek sûretiyle haddi aştı. Birinci gurup da her
    günah işleyeni cehenneme mahkûm edip Allah’ın rahmetini iptal
    edip kuruttu. Allah Teâlâ, Ehl-i Sünneti doğru yola iletip sözlerin
    en âdiline ulaştırdı. Ehl-i Sünnetin, dalâlet fırkalarına karşı konumu,
    İslâm’ın muharref dinlere karşı konumu gibidir. 336
    Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle der: Buhârî “Hayat yoldaşına nankörlük
    etmek bir nevi küfürdür ve kâfirliğin berisinde kâfirlik vardır
    babı” derken muradı; İtaatlere iman ismi verildiğini açıklamak
    ve mâsiyetlere de dinden çıkarıcı küfür mânâsı kastedilmeyen
    küfür ismi verileceğini beyan etmektir. Buhârî, günah çeşitleri
    arasından hayat yoldaşına nankörlük küfrünü hârika bir dikkatle
    seçmiştir. O da hadis rivâyetinden yola çıkarak kadının kocasına
    yaptığı nankörlüğe “küfür” kelimesini genel anlamıyla kullandı.
    Ancak buradaki küfür, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür değildir.
    337
    Büyük günahlara küfür kelimesinin genel olarak kullanılması
    o günahlardan nefret ettirmek ve onları işlemeye mâni olmak içindir.
    Ancak genel olarak kullanılan küfür kelimesinden kastedilen;
    kişiyi İslâm milletinden çıkarıcı küfür olmadığı ortadadır. Meselâ
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslümana sövmek fâsıklık,
    onunla savaşmak, onu öldürmek küfürdür.” 338; “Her günahı Allah’ın
    mağfiret buyurması muhtemeldir. Ancak, bilerek mü’mini öldüren veya
    kâfir olarak ölen kimse hâriç.” 339; “Benden sonra birbirinin boyunlarını
    vuran kâfirlere benzemeyin.”340 Sahâbe arasında fitnenin zuhuruyla
    meydana gelen savaşta onlar birbirlerini tekfir için bu vb. nasları
    delil olarak kullanmamışlardır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bizlerle onlar
    arasındaki ahit namazdır; kim de onu terk ederse küfre girer.” “Muhakkak
    ki namaz, insan ile küfür ve şirk arasında bir perdedir. Namazı terketmek
    bu perdeyi kaldırmaktır.”341 Nitekim bazı rivâyetlerde, namazı bilerek
    terkedenin kâfir olacağı, bazı rivâyetlerde ise “Allah’ın zimmetinden
    uzaklaşacağı”342 hadisinde âlimlerin sahih, râcih görüşlerine ve
    cumhurun üzerinde olduğu görüşe göre namazı tembellikle terk
    336 İbn Kayyım, Kitabus-Salât, 26
    337 Fethu’l-Bârî, c. 1, s. 104-105
    338 Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman
    15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4
    339 Nesâî, Tahrîm 1 -7, 81-
    340 Buhâri, 7080; Müslim, 65/118
    341 Müslim, İman 134
    342 Ahmed b. Hanbel, V/238; İbn Mace, 4034
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    eden kimse tekfir edilmez. “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse
    muhakkak şirk koşmuştur yahut küfretmiştir.” 343 Rasûlullah’ın (s.a.s.)
    bu hadisinde kastedilen küfür; sahibini İslâm milletinden çıkaran
    küfür olmayıp küçük küfür olduğu mâlumdur. Riyâ da aynı kısımdandır.
    “Şüphesiz riyâ şirktir.”344; “Riyâ/gösteriş için oruç tutan, namaz
    kılan, sadaka veren kimse Allah’a şirk koşmuştur.” 345
    25- “Lüzûm-i küfür değil de, iltizâm-ı küfür küfrü gerektirir.”
    H. Karaman bu usûl kuralını şöyle açıklar: “Bir kimsenin belli bir
    davranışı, dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor, “bunu ancak
    kâfir olan yapar, söyler” kanaatini veriyorsa buna “küfr-i lüzûmî”
    denir. Bu durumda kişi, mezkûr davranışının küfrü gerektirdiğini
    bilmiyor yahut bunu yaparken kâfir olmayı kast etmiyor olabilir.
    Eğer şahıs, yaptığı (davranışının) ve söylediğinin küfrü gerektirdiğini,
    müslümanın dinden çıkmasına sebep olduğunu biliyor ve bu
    maksatla mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü iltizam ediyor ve
    benimsiyor demektir; işte buna da “küfr-i iltizâmî” denir.
    Şimdi farklı düşünen, farklı davranışta bulunan iyi niyetli,
    samimi müslümanlarla tartışmak, kardeşçe ve “birbirlerine karşı
    merhametlidirler”346 ferman-ı İlâhîsine uygun üslupta karşı fikir ileri
    sürmek, uyarmak... mümkündür, câizdir. Fakat onları tekfir etmek
    câiz değildir. Çünkü bir kimsenin kâfir olmasının şartı iltizamdır
    (küfrü benimsemesidir) yahut da söz ve davranışının İslâm içinde
    kalmasına müsait hiçbir te’vile ihtimal taşımamasıdır.
    Bu kurala göre bir kimsenin İslâm dairesinden dışarı çıkması,
    müslümanlara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü (müslümanlığa
    sığmayan bir düşünce ve inancı) bilerek ve gönülden benimsemiş
    olması gerekir. Kişi, küfrü gönülden ve bilerek benimsemediği
    müddetçe, onun bir yorum veya davranışı, bir başkasına göre dinden
    çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir sayılamaz (böyle bir kimse
    tekfir edilemez). Te’vîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak yapılmamış
    olmasından önemli hatalar doğabilir; böyle yorumlar kişi
    ve grupları, Allah ve Rasûlü’nün (s.a.s.) murâdı olan İslâm yolundan
    uzaklaştırabilir, ancak te’vil bulundukça küfre hükmetmek,
    te’vil sahiplerini İslâm ümmetinden dışlamak oldukça düşünülmesi
    gereken, sorumluluk getiren bir hüküm olur. Te’vîl, kişinin
    şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin üstüne çıkarıyor,
    vahyi geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç itibârıyla
    akla ve ilhâma dayanan bir din getiriyorsa bu te’vil sahipleri ile
    343 Müslim, Eymân 4
    344 İbn Mâce, Fiten 16
    345 et-Terğîb ve't-Terhîb, 1/32
    346 48/Fetih, 29
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 99 -
    birleşilemez. İslâm adına ortak bir hizmet gerçekleştirilemez
    (Çünkü bunlar akaidî bir sapma içindedir). İhtilâf vahye öncelik
    vermemekten değil de, onun sübutu (bize sağlam olarak intikali;
    ki, bu ancak hadisler için sözkonusudur), yahut usûlünce yorumdan
    kaynaklanıyorsa bu ihtilâf grupları ile işbirliği mümkündür ve
    gereklidir.
    Tekfir ve usulsüz tenkit... Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına
    uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr
    ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım müslümanları
    parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme
    kapısını da kapatıyor.” 347
    26- Şirke bulaşan veya akîde
    ve amelinde şirk izleri bulunan
    her kim olursa (müslümanlardan) ona ne ıstılah mânâsıyla “müşrik”
    diye hitab edilebilir ve ne de müşriklere yapılan muâmele
    ona da yapılabilir. Böyle bir hitap ve davranışa,
    ancak, tevhid
    inancını temel inanç olarak kabul
    etmeyen, vahiy, nübüvvet ve
    Allah’ın kitabı’nı daha baştan dinin kaynağı olarak kabul etmeyen
    ve asıl dinleri şirke dayalı kimseler müstehaktır.
    Küfre girip kâfir oldukları halde348 Yahûdi ve Hıristiyanlar
    için Kur’ân-ı Kerim’de müşrik lafzı kullanılmayıp
    başka bir ıstılah,
    “ehl-i kitap” ıstılahı kullanılmıştır.
    Dahası, onlarla müşrikler arasında
    sadece telaffuzdan doğan bir farkla yetinilmemiş, müslümanların
    onlarla olan ilişkileri, müşriklerle olan ilişkilerinden
    ayrı ele
    alınmıştır. “Allah’a şirk/ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar
    evlenmeyin.”349 diyen Kur’an’ımız Kitap ehlinden olan, İncil’e veya
    Tevrat’a inanmış bir kadınla müslüman bir erkeğin evlenmesine
    izin/ruhsat vermiştir. 350 Ayrıca, Kur’an, ehl-i kitabın yiyeceklerini
    müslümanlara helâl kılmıştır. “Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır.
    Kendilerine kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların) yiyeceği
    size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.” 351
    Ancak, bütün bunlara rağmen Eğer Yahudi ve Hıristiyanlar
    gerçekten de müşrik olarak görülse idi, onların da kadınlarıyla
    evlenmek kendiliğinden haram olurdu. Aynı şekilde Ehl-i Kitab’ın
    kestiklerinin hükmü de müşriklerinkinden tamamen farklıdır.
    Böyle bir ayrılığın sebebi şundan başka ne olabilir ki: Onlar şirke
    bulaşmalarına rağmen tevhidi, asıl din olarak kabul etmektedirler.
    347 Hayreddin Karaman, www.hayrettinkaraman.net
    348 9/Tevbe, 30; 5/Mâide, 73
    349 2/Bakara, 221
    350 5/Mâide, 5
    351 5/Mâide, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 100 -
    Bundan dolayı onlara
    Müslümanlarla aralarında eşit olan kelimeye,
    tevhid’e gelmeleri için çağrı yapılır:352 “Deyin ki, “Bize indirilene
    de size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız da sizin tanrınız da birdir...”
    353
    Bunun aksine, Allah Teâlâ “müşrik” ıstılahını şirki
    asıl din olarak
    benimsemiş kimseler için kullanmıştır.
    Onlar Peygamber Efendimize
    (s.a.s.) şöyle itiraz
    ediyorlardı: “Tanrıları tek bir tanrı mı yapıyor?
    Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir” dediler.” 354 Onlar dinin akîde ve
    amellerinin de vahiy ve risâletten alınması gerektiğini kabul etmiyorlardı:
    “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denilince “hayır
    biz baba ve
    dedelerimizin üzerinde bulundukları şeye uyarız’ derler.” 355
    27- Mü’min süpürücü değildir. O, her şahıs hakkında özel
    hüküm vermenin gereğine inanır. Bilir ki, içinde doksan dokuz
    câninin yanında bir mâsum insan olan bir gemi varsa, aralarında
    tek bir mâsum olduğu için o geminin batırılması câiz olmaz. İçinde
    taş var diye pirinci atmadığı gibi, hatta taşların içinde pirinç
    varsa onu da ayıklar.
    Tebliğci, gönül doktoru olmalıdır. Küfür ve şirkle ilgili virüsler
    bünyesine az-çok sızmış veya bu ihtimal olan hastalara nezâket
    ve hassâsiyetle yaklaşmalı, onu tedavi etmeye çalışmalı; tedavisi
    için kendisi faydalı olamayacaksa, başka branşları ilgilendiriyorsa,
    başka doktorlardan yardım istemeli ve bir can kurtarmaya çalışmalıdır.
    “Kim haksız yere bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi
    olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibidir.”356
    Adam öldürmekle suçlanan birinin “katil” olup olmadığına,
    varsa hafifletici duruma ve verilecek cezanın ne olduğuna karar
    vermek, halka düşmez; İslâm devletinin organlarının görev alanına
    girer. Katil hükmü vermekten çok ağır olan “kâfir” hükmü
    vermek için, genel hükümler kâfi gelmez; âlim ve müctehid de
    olmayan bazı gençlerin, birtakım sathî bilgilerle nassları kendilerine
    göre yorumlayarak hüküm çıkarmaları doğru ve geçerli değildir.
    O şahsın hangi sebepten dolayı ve neyi kastederek bir sözü
    söylediği veya davranışta bulunduğu ciddi şekilde araştırılır; kendi
    gerekçeleri ve savunmaları dinlenir. Kalbi ve niyeti okunmaya
    çalışılmaz. Zâhirle ve kendisini İslâm’a nisbetiyle karar verilir. Ben
    İslâm’ın hiçbir hükmünü reddetmiyorum deyip şehâdet kelimesini
    söylemesi onun Müslümanlığına hüküm vermeye yeterli gelir.
    352 3/Âl-i İmran, 64
    353 29/Ankebut, 46
    354 38/Sâd, 5
    355 2/Bakara, 170; Mevdûdi, Fetvalar, Nehir Yay, c. 2, s. 125-129
    356 5/Mâide, 32
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 101 -
    Nasslarda belirtilen açık bir küfür inancını savunuyorsa kendisine
    delillerle doğru din tebliğ edilir, şüpheleri giderilir ve bu hastalık
    tedavi edilmiş olur.
    28- Tevhid konusunda aşırı hassâsiyet, tekfir konusunda da
    aşırı ihtiyat gerekir. Milyonda bir ihtimalle şirk kabul edilebilecek
    bir konuda kendimizi ısrarla korumak, yani böyle küçük çaplı
    da olsa riskli söz ve davranışlardan kaçınma duyarlılığı göstermek
    gerekir. Tekfir konusunda ise, bir söz veya davranış yüzde bir ihtimalle
    küfür sayılmayabilen bir şey ise, muhâtabı tekfir etmemek
    şiarımız olmalıdır.
    İtici değil, çekici olmalıyız. Mıknatıs gibi olmalıyız; içinde az
    da olsa iman cevheri olan bize yaklaşmalı. Zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı;
    nefret ettirici değil, müjdeleyici olmalıyız. “Kolaylaştırın,
    zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”357 Ağzından köpük saçarak
    kendi anlayışı dışındaki tüm Müslüman ve cemaatleri ağır
    ifadelerle suçlayıp eleştirerek hayırlı bir yere varılamaz. İnsanları
    tekfir edip kendisiyle aralarına duvar örerek onlara karşı tebliğ ve
    örnekliği terk etmek, ancak hastalıklı bir tip oluşmasını sonuçlandırır.
    Kardeşlik ve ümmet hukukuna riâyet edilmeden Allah’ın râzı
    edilmesi mümkün değildir. Tek önderimiz Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurur: “Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe
    cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.
    Size, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi?
    Aranızda selâmı yayın.” 358; “(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi) kişinin, müslüman
    kardeşine hakaret etmesi kendisine (kötülük olarak) yeter. Her müslümanın
    diğerine kanı, malı ve namusu haramdır.” 359
    Derdimiz bağcı dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Yargı
    yerine dâvet öne çıkmalı, tekfir ve mürtedlik damgalamasıyla
    öldürülecek adam aramak yerine; ihyâ edilecek, hidâyetlerine
    sebep olunacak tavırlar gerekiyor. Mesleğimiz yargıçlık değil,
    itfaiyecilik ve doktorluk olmalı. Bilinçli şekilde savaşçı konumunda
    olmayanları öldürmeye değil; onları kurtarmaya, ihyâ
    etmeye koşmalıyız. Militanlık değil, merhamet fedâiliği gerekiyor
    ıslah için, amel-i sâlih için, hakkı ve sabrı tavsiye için.
    Unutmayalım ki, bir canı kurtaran/ihyâ eden, bütün insanları
    kurtarmış gibi; haksız yere birini öldüren de bütün insanları
    öldürmüş gibi olur. 360
    357 Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5
    358 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no 54
    359 Müslim, Birr 32; Ebû Dâvûd, Edeb
    360 Bk. 5/Mâide, 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 102 -
    29- İmanı izhar, kalpte de iman olduğunu gerektirmez. Biz
    bir şahsın Müslüman olduğunu -zâhirine bakarak- söylüyor veya
    mü’min olduğuna hükmediyorsak bu o şahsın bâtınının şirkten
    sâlim olup cennete gireceğine hükmettiğimiz anlamına gelmez.
    Bilâkis kişiye Müslüman hükmü dünya hayatındaki muâmelât için
    verilir. Öyle bir kişi Müslüman babasına vâris olur, Müslümanlardan
    biriyle evlenir ve Müslümanların mezarlığına defnedilir. Bununla
    beraber o kişi küfrü gizleyen kimselerden olabilir. Çünkü
    biz, insanların kalplerini yarmakla memur değiliz.
    İbn Teymiyye şöyle der: “Dünyada câri olan hükümlere göre
    zâhirde mü’min olan kişinin bâtında da mü’min olması gerekmez.
    “...İman etmedikleri halde Allah’a ve âhiret gününe iman ettik…”361 diyen
    münâfık kimseler de zâhirde mü’mindirler. Onlar Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) zamanında, Müslümanlarla beraber namaz kılar, onlardan
    kız alır, kız verir, evlenirler, onların mirasını alır, onlara miras verirlerdi.
    Buna rağmen Rasûlullah (s.a.s.) onlara küfrü izhar eden
    kâfirlerin hükmüyle hüküm vermemiştir. Evlenmelerinde de, miraslarında
    da, başka bir şeyde de münâfıklara kâfirlerin ahkâmını
    uygulamamıştır. Abdullah b. Ubeyy münâfıkların en meşhuru olduğu
    halde Müslümanların en hayırlılarından olan oğlu Abdullah
    babasına mirasçı olmuştur.
    Şeyhulislâm devamla: “Onların kanları ve malları koruma
    altındadır. Kâfirlerin kanları ve mallarının helâl olduğu gibi,
    münâfıklarınki de helâl değildir. Kendilerinin mü’min olduğunu
    izhar etmeyip, aksine kâfir olduğunu izhar eden kimseler hakkında
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar ‘Allah’tan başka
    ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle
    savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını
    benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin
    hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 362
    30- Müslümanlığıyla övünen, namaz kılan, Allah ve Rasûlünü
    sevdiği belli olan, bunlarla birlikte günümüz câhiliyesinin etkisinde
    kalan bazı insanların hükmü hakkında susmak en doğru
    yoldur. İctihad ve yorumla tekfir etmenin sakıncasından ötürü,
    âlimlerin ve Müslümanların icmâya varamayıp ittifak edemedikleri
    ihtilâflı hususlarda muhâtaplarımızın bizim açımızdan delili çok
    zayıf olduğundan geçersiz kabul etsek de te’villerini dikkate alıp
    inkâr etmediklerini hesaba katmak zorunda olarak bazı insanlar
    361 2/Bakara, 8
    362 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2623; Tirmizî, Tefsir 78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce,
    Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 103 -
    hakkında susmanın en ihtiyatlı tavır olduğunu düşünüyoruz. Günümüzde
    her şey o kadar karışmış, “ak”la “kara”nın dışında ve bu
    renklere az-çok benzeyen o kadar “ara ton”lar çıkmıştır ki, insanın
    ak da diyemeyeceği, kara da diyemeyeceği hususlar çokça oluyor.
    Ve ad koymada en doğrusu susmak diyorsunuz. Bazı insanların
    adını koyamıyor; “mü’min desen tam benzemiyor; kâfir desen
    diyemiyorsun” şeklinde sükût etmek zorunda kaldığımız kimseler
    oluyor. Değişik bir tevillerle demokrasiyi savunan, tâğutlara oy
    veren, heykelin karşısında tören denilen âyinlere katılan, Atatürk
    ilkelerine bağlı kalacağına dair yemin eden veya metin imzalayan,
    vahyi reddeden okulları onaylayan, tâğutî kurumları veya
    tâğutları savunan… nice insan var. Öyle bir toplumda yaşıyoruz
    ki hakla bâtıl karışmış, müslümanla kâfir ayırt edilemez olmuş.
    Bu haksız tekfir ve muvahhid Müslümanlar arasındaki soğukluğa
    sebep olan grup taassubu kırılıp ümmet gücüne erişince Allah’ın
    yardımına muhâtap olacak bu topluluk, âlimlerin öncülüğüyle
    Peygamberî usûlle tevhidi tüm topluma tebliğ edecek, şirk ve
    putperestlik net şekilde insanlara anlatılacak. Tüm tartışmalar bitecek.
    Hak ve bâtıl, tevhid ve şirk şeklinde saflar netleşince bu
    insanlar bir tercih yapmak zorunda kalacaklardır. Ve o zaman onların
    tercihlerine göre onlara isim vermek kolay ve şart olacaktır.
    O günlerin bir an önce gelmesi dilek ve duâsıyla…
    Bütün yukarıdaki maddeler, (cehâlet, ikrâh ve te’vil sözkonusu
    olmaksızın) Kur’an ve Sünnetin kesin nasslarında açıkça
    belirtilen herhangi bir küfür inancına sahip olan veya insanı
    kâfir eden davranışlardan birini yapan kimse için geçerli değildir.
    İslâm’a girdikten ve müslüman adını aldıktan sonra,
    İslâm’dan
    çıktığına dair nass bulunan herhangi bir kişinin, biz de aynı şekilde
    İslâm’dan çıktığını söyleriz. Onun İslâm’dan çıktığına dair icmâ’
    bulunsun veya bulunmasın,
    bu konuda bizim için durum değişmez.
    Diğer taraftan bütün müslümanların icmâ ile İslâm’dan çıkmış
    olduğuna hüküm verdiği kimseler hakkında da icmâa uymak
    (ve muhâlefet etmemek) vâcibdir. Müslüman olduktan ve İslâm
    adını kazandıktan sonra İslâm’dan çıktığına dair nass bulunmayan,
    icmâ da bulunmayan konulara gelince, böyle bir kimseyi
    kesin
    olarak elde etmiş olduğu bilinen Müslüman sıfatından, zanla
    yahut da delilsiz bir iddia ile soyutlamak câiz değildir.
    Ama şüpheli durumlardan sakınmak, her iki hususta ihtiyatlı
    davranmak gerekir. Muhâtabı tekfir edince “ya kâfir değilse?!”
    deyip ihtiyatlı olmak ve haksız tekfirde bulununca “kâfir” hükmünün
    kendine döneceğini değerlendirip bu riske girmemek
    ihtiyatın bir yönünü gösterir. Bu tavır, bir kimsenin yaptığı veya
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 104 -
    söylediği şeyin % 99 ihtimalle küfür, % 1 ihtimalle küfür olmama
    durumunda bile kendini göstermeli, en küçük ihtimali değerlendirip
    tekfirden kaçınmalıdır. İhtiyatın diğer kısmı da şudur: Küfür
    ve şirk ihtimali olan hususlardan şiddetle sakınmak gerekir. “Ya
    şirkse ve bunu yaparsam ebedî olarak cehenneme atılırsam” diye
    düşünüp milyonda bir ihtimalle bile şirk ve küfür olan şeyi yapmamak
    ve yapanlarla çok candan ilişkilere girmemek lâzımdır. Şüpheli
    şeylerden kaçınmak, imanın ve takvânın gereğidir.
    Tekfîr Ahkâmı/Tekfirin Hükümleri
    Bir kişi hakikatte küfre girdiği halde kâfir olduğu kesin ispatlanamamış
    (ya da hiçbir kimse tarafından tekfir edilmemiş) ise
    onun hesabını Allah görecektir. “Sırların ortaya çıkarılacağı gün, artık
    onun ne gücü vardır, ne de yardımcısı.”363 Eğer tevbe etmeksizin küfrü
    üzere ölürse ebedî olarak ateştedir. Çünkü Allah, kendisine şirk
    koşulmasını affetmez.
    Gerçekte küfür üzere olan herkesin, dünyevî hükümler konusunda
    küfrünün ispatlanması mümkün olmayabilir. Bunu dört şekilde
    açıklayabiliriz:
    1) Kişinin küfre götüren itikadını gizleyip, söz ve fiilleri ile
    bunu açıklamaması (zâhire göre Müslüman kabul edilmekle birlikte),
    itikadî küfürdür. Örneğin; öldükten sonra dirilişi yalanlaması,
    ama Müslümanlardan bu inancını gizlemesi gibi. Bu kişi zâhire
    göre verilen hükümde Müslümandır. Ancak gerçekte kâfirdir ve
    bu küfür münâfıkların büyük nifakı türündendir.
    2) Bir kişinin küfre götüren söz ya da fiili ile küfrü açığa çıksa,
    ancak bunu kimse görüp işitmese yine o kişi zâhirî hükme
    göre Müslüman, ancak gerçekte kâfirdir ve bu kişi büyük nifakla
    münâfık olmuştur. Bu ve önceki gruptakiler şu âyetin hükmüne
    dâhil olurlar: “Çevrenizdeki bedevîlerden münâfık olanlar vardır. Sen
    onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Biz onlara iki kere azap edeceğiz, sonra
    onlar büyük bir azâba döndürüleceklerdir.” 364
    3) Yine bir kimse küfre düşürücü bir söz ya da fiilde bulunduğunda,
    bazı kimseler bunu bildikleri halde yalnızca bir kişi
    onun aleyhinde şâhitlikte bulunsa, tekfir edip hakkında riddet
    hükmü vermek için gerekli olan şâhit sayısı tamamlanmadığı için,
    bu küfre götürücü amel tespit edilmiş sayılmaz. Bununla birlikte
    hâkimin o kişiye tazir cezası vermesi (yani had cezası dışında o kişiye
    hapis veya dayak gibi cezalar vermesi) câizdir. Bunda şahitlik
    363 86/Târık, 9-10
    364 9/Tevbe, 101
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 105 -
    eden kişinin âdil, âlim ve sâlih bir kimse olması etkilidir. Bu kimse
    de yine zâhirde Müslüman, gerçekte ise kâfirdir.365
    Peygamberimiz zamanındaki münâfıkların durumları genelde
    bu üçüncü şekildeki gibi idi. Onlar kendi aralarında küfürlerini
    açıklıyorlar, ancak birbirlerine şâhitlik etmiyorlardı. Bazen Müslümanlardan
    bir kişi bunu işitiyor ve aleyhinde şâhitlik ediyordu. Ancak
    ispat için bu, yeterli olmuyordu. Zeyd İbn Erkam’ın, Abdullah
    İbn-i Ubeyy’in şöyle dediğine şâhitlik etmesi gibi: “Medine’ye döndüğümüzde
    şerefli kimseler zelil olanları oradan çıkaracaktır.”366
    Vahiy Zeyd’i doğruladığı halde Peygamberimiz vahiy ile onları cezalandırmayıp
    şer’î ispat yollarını tercih etti. Çünkü münâfıkların
    sözlerinin çoğunluğu açık olmayıp ihtimal taşıyan sözler oluyordu.
    4) Kişi, küfre düşürücü bir söz ya da fiili açıkça ortaya koysa,
    bu yaptığı hareketi veya sözü ikrar etse yahut buna iki kişi ya da
    daha fazlası şâhitlik etse veya bu yaptığı insanlar arasında yaygın
    olarak biliniyor olsa (istifâda ile) bu küfre götürücü ameli o kişinin
    işlediği şer’î olarak ispatlanmış olur. Ancak o kişi hakkında küfür
    hükmünü vermek için bu durum da yeterli değildir, hükme mâni
    olan şeylerin olup olmadığına bakılması gerekir.
    Bu dört durum hakikatte kâfir olan ve (dördüncü durum hâriç)
    dünyevî hükümlerde küfre götürücü ameli kat’i olarak tespit edilemeyen
    kişi hakkındadır.
    Bir kimsenin açık bir şekilde küfrüne şâhit olduğumuz halde,
    o kimseyi tekfir edip onun kâfir olduğuna hükmetmemize mâni/
    engel olabilir. Böyle bir engel varsa, yine tekfirden kaçınmak gerekir.
    Tekfîre Engel Olan Mâniler
    Engel/Mânî: Varlığı, hükmün varlığını ortadan kaldıran şeydir.
    Ancak bulunmaması hükmün bulunmasını veya bulunmamasını
    gerektirmez. Engeller (mâniler) şartlarda olduğu gibi üç kısma
    ayrılır:
    a) Fâilde Bulunan Engeller: Kişiye ârız olan ve şer’an onun
    söz ve fiillerinden sorgulanmasına engel olan şeydir. Bu engeller
    “avârıdu’l-ehliyye” (ehliyetin engelleri) diye isimlendirilir. Aşağıda
    açıklaması yapılacaktır.
    b) Fiilde Bulunan Engeller: (Yani sebepte bulunan engellerdir)
    Fiilin açıkça küfre delâlet etmemesi veya şer’î delilin küfre delâlet
    edişinin kesin olmaması gibi.
    365 Bk. İbn Ferhun, Tebsıratu’l-Hukkâm, c. 2, s. 281
    366 Buhârî
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 106 -
    c) İspat Edilmesi Konusundaki Engeller: Meselâ şahitlerden
    birisinin çocuk veya âdil olmayan bir kimse olması dolayısıyla
    şehâdetinin kabul edilmemesi gibi.
    Acaba, bazı müslümanları tekfir edip onları kâfirlikle suçlayan
    kardeşlerimiz bu konuları biliyorlar mı? Eğer bilmiyorlarsa gerçekten
    büyük bir günaha girmiş olurlar. Tekfir hükmünü, ancak
    ilim ehli olan, bu konuda yeterli ilimle donanmış âlim verir. İnsan,
    kesin bilmediği şeyi iddia etmemelidir. Zira tartışma tek taraflı olmaz.
    Tekfir eden taraf varsa tekfir edilen taraf da var demektir.
    Ehliyetin Engelleri
    Ehliyetin engelleri (avâridu’l-ehliyye), edâ ehliyeti ile alâkalıdır.
    Bu da mükellefte görülen ve onun söz ve fiillerinin şer’î açıdan
    muteber sayılmasına engel olan durumdur. Bu durumda kişi söz
    ve fiillerinden sorgulanmaz ve bu söz ve fiillerin sonucunda kulların
    hakları dışında, Allah Teâlâ’nın hakları ile alâkalı şeylerde
    herhangi bir sorumluluğu yoktur.
    Ehliyetin engelleri (avâridu’l-ehliyye) iki kısma ayrılır:
    1) Semâvî Engeller: Allah’ın takdiri olup, oluşmasında kulun
    herhangi bir etkisinin olmadığı engellerdir. Örneğin, yaşın küçük
    olması, delilik, psikolojik dengesizlik, uyku ve unutma gibi. Bu
    engellerden birisi kendisinde bulunan kimse herhangi bir suç işlerse
    bundan dolayı ona bir günah yoktur. Sorumluluk o kişiden
    kalktığı için bu fiilden sorgulanmaz ve cezalandırılmaz. Ancak insanların
    hakları ile ilgili şeylerde sorumludur. Örneğin, telef ettiği
    malların değerleri, diyetler ve bunun gibi şeyleri ödemek zorundadır.
    Çünkü bunlar toplumsal kurallardır. Bu semâvî engellerin
    karşılığında ise şartlar vardır. Örneğin yaşın küçük olması bâliğ
    olmanın karşıtı, delilik ve dengesizlik de akıllı olmanın karşıtıdır.
    Yani muayyen bir kimseyi tekfir etmenin şartları arasında akıllı ve
    bâliğ olma şartı vardır. Temyiz çağına ulaşmış çocuğun riddeti ile
    ilgili konuda ihtilâf vardır. Hanbelîlerde olduğu gibi riddetin çocuk
    için de geçerli olduğunu ancak bâliğ oluncaya kadar istitâbe
    uygulanıp cezalandırılmayacağını söyleyenler de vardır.367
    Kişinin kendisinden kaynaklanıp, belirli bir kimsenin tekfirine
    engel olarak kabul edilen şeylerden bazıları şunlardır:
    Dil Sürçmesine Yol Açan Hata
    Kasıtlı olmadan küfür sözü söylemek. Bu, tekfirde gerekli olan
    367 el-Muğnî Mea’ş-Şerhi’l-Kebîr, c. 10, s. 91-92
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 107 -
    kasıt şartını yani mükellefin yaptığı şeyi bilinçli olarak yapması
    şartını ortadan kaldırdığı için engel teşkil eder. Hatanın engel olmasının
    delili şu âyet-i kerimedir: “Hata olarak yaptıklarınızda ise sizin
    için bir sakınca (vebal) yoktur. Ancak kalplerinizle kasdederek yaptıklarınızda
    vardır” 368
    Dil sürçmesinin tekfire engel oluşunun bir başka delili, hadiste
    geçen bineğini kaybedip sonra tekrar bulduğunda “Allah’ım,
    sen benim kulumsun ben de senin rabbinim” diyen adamın misalidir.
    Rasûlullah (s.a.s.) onu, “Sevincinin şiddetinden hata etti” diye nitelendirmiştir.
    Kişinin hâlinin hangi duruma işaret ettiği de (karâinu’lhal),
    hatanın engel olarak kabul edilip edilmemesinde etkilidir.
    Te’vilde Hata
    Te’vil, nassın delâletini anlamamaktan doğan (hatalı) bir ictihad
    ya da karıştırma sebebiyle, şer’î delili farklı bir konuma oturtmak,
    yanlış yorumlamak demektir. Mükellef, küfür amelini işler
    ve anlamada hataya düştüğü delile dayanarak onu küfür olarak
    görmez. Öyleyse, bu hatada kasıt şartı ortadan kalkmıştır. Bunun
    için te’vilde hata yapması, onun tekfirine engel olur. Ona delil
    getirilip hatası açıklandığında (ikametu’l-hucce) bu fiilinde ısrar
    ederse o zaman kâfir olur. Bunun delili ise Kudâme İbn Maz’un
    olayıdır. Bu olayda Kudâme, içki içmeyi helâl saymış (ki içkiyi helâl
    kabul etmesi küfürdür) ve buna şu âyeti delil getirmişti: “İman
    eden ve sâlih amel işleyenler için yedikleri ve içtikleri şeylerde kendileri
    için bir günah yoktur.” 369 Ömer (r.a.) had uygulamak istediğinde
    ona bu âyeti delil gösterdi. Hz. Ömer ona hatasını açıkladı ve içki
    için had cezası uyguladı. Bu olay sahâbenin icmâsı ile te’vilde hata
    etmenin tekfire engel olduğuna delildir. Bu, anlamı genel olan şu
    âyetin de kapsamına girer: “Hataya düştüğünüz şeylerde sizin için bir
    günah yoktur.” 370 Benzer hadis-i şerif de vardır: “Şüphesiz Allah, ümmetimden
    hata, unutma ve üzerine zorlandıkları şeylerden sorumluluğu
    kaldırmıştır.” 371
    Bununla birlikte te’vilde yapılan her hata geçerli bir özür sayılıp
    tekfire engel değildir. Özür sayılan, şer’î delile bakılıp onu
    anlamada düşülen hatadır. Özür sayılmayan hata ise, şer’î bir delile
    dayanmaksızın sadece görüş ve hevâdan kaynaklanan hatadır.
    Aynen İblis’in Âdem’e secde etmekten kaçınırken “ben ondan
    368 33/Ahzâb, 5
    369 5/Mâide, 93
    370 33/Ahzâb, 35
    371 Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27; İbn Mâce, Talâk, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 108 -
    daha hayırlıyım; beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın”372 diye iddiada
    bulunması gibi. Bu yalnızca görüştür. Te’vilde hata yapılması
    durumunda, te’vil yapan kimseye hüccet ikame edildiğinde, te’vil
    engeli ortadan kalkar.
    Cehâlet Engeli
    Mükellefin küfür fiilini işlerken onun küfür olduğunu bilmemesi
    gibi. Cehâleti (eğer geçerli sayılabilecek bir cehâlet ise) tekfirine
    engel olur. Bunun delili ise şu âyettir: “Biz, peygamber gönderinceye
    kadar hiçbir topluma azap edecek değiliz” 373 Dünyada ve
    âhirette azap ancak tebliğ ulaştıktan sonradır. Özür veya engel
    olarak kabul gören cehâlet; mükellefin kendisi veya ilim kaynakları
    ile ilgili bazı sebeplerden dolayı, giderme imkânı bulamadığı
    cehâlettir. Ancak öğrenmeye ve cehâleti gidermeye imkân olduğu
    halde bunu yapmıyorsa mâzur görülmez ve gerçekte bilmiyor olsa
    dahi hükmen biliyor sayılır (yani bilen bir kişinin hükmündedir).
    İkrah Engeli
    Bu, mükellefin fiilini kendi irâdesi ile yapması şartının zıddıdır.
    İkrahın tekfire engel kabul edilmesinin delili şu âyettir: “Kalbi iman
    ile mutmain olduğu halde zorlanan (ikrah altında olan) hâriç, kim iman
    ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse...” 374 Küfre zorlamanın, kişinin tekfirinde
    geçerli bir engel olarak kabul edilebilmesi için, ölüm ile
    veya bir organının koparılması ile tehdit yahut da kişiye çok şiddetli
    bir işkencenin yapılıyor olması şartı vardır. Bu, çoğunluğun
    görüşüdür ve tercih edilen de budur. Şâfiî fakîhlere göre, daha
    hafif şeyler de ikrah kapsamına girer.
    Aklı Gideren Sarhoşluk
    Sarhoşluğun tekfire engel olup olmaması konusunda ihtilâf
    vardır. İbnu’l-Kayyım engel olarak saymıştır. Hanbeliler ve
    Şâfiilerce tercih olunan, sarhoşun riddetinin geçerli olduğu görüşünün
    aksine, İbnu’l-Kayyım sarhoşluğu riddete engel olarak kabul
    etmiştir ki bu Hanefiler’in görüşüdür. 375
    Başkasından Aktarma Yoluyla Küfür Sözü Söylemek
    Örneğin; Allah’ın Kur’an’da bize bildirmiş olduğu kıssalarda
    geçen kâfirlerin sözlerini okumak (ki Allah Teâlâ bunların
    372 7/A’râf, 12; 38/Sâd, 76
    373 17/İsrâ, 15
    374 16/Nahl, 106
    375 Bk. İbnu’l-Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, c. 3, s. 5; el-Behvetî, Keşşafu’l-
    Kına’, c. 6, s. 176; İbn Kudâme, el-Muğnî Mea’ş-Şerhi’l-Kebîr, c. 10, s. 109
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 109 -
    okunmasını bizlere emretmiştir), şâhidin hâkime işitmiş olduğu
    küfür sözünü aktarması, kâfirlerin yazmış oldukları makalelerin
    içerisinde bulunan fesadı açıklamak ve bunları cevaplandırmak
    için nakletmek gibi şeylerin hepsi câiz veya vâcip olabilir. Söyleyen
    kişi tekfir edilmez.376 Burada önemli bir ayrıntı vardır: Yukarıdaki
    örneklerde de geçtiği gibi küfrü şer’î bir amaçla aktaran kişi için
    bir sakınca yoktur. Ancak bir kimse bunu beğenerek ve râzı olarak
    aktarırsa o kişi kâfir olur. Bu ikisini (aktardığı şeyi onaylayıp onaylamadığını)
    anlamakta karâinu’l-hal’in etkisi vardır. Küfrün şaka
    ile işlenmesi ilim ehlinin ittifakı ile tekfire engel değildir.
    2) Semâvî Olmayan Engeller
    Bu hususu dört madde halinde ele alacağız.
    1) Engellerin Araştırılması: Buna “istitâbe” denilir
    2) Engellerin Araştırılması: Bu, imkân olduğu takdirde vâcip
    olur; imkân bulunamadığı takdirde ise bu vâciplik düşer.
    3) Engelin mûteber sayılması konusunda tek kaynak Şeriattır.
    Belirli bir şahıs hakkında engelin geçerli sayılıp sayılmamasında
    başvurulacak mercî ise kadıdır, İslâm devletinde yargı görevi yapan
    hâkimdir.
    4) Engel kalktığı halde kişi küfürde ısrar ederse kâfirdir.
    1) Engellerin Araştırılması: İstitâbe; aslında tevbe etmesini istemek
    anlamındadır ve ancak kişinin kâfir ve mürted olduğuna
    hüküm verildikten sonra olabilir. Kişinin kâfir ve mürted olduğuna
    hüküm verilmesinden önce, hükmün şartlarının yerine gelip
    engellerin bulunup bulunmadığının araştırılmasına da istitâbe adı
    verilir. İstitâbe, hem hüküm meclisinde hüküm verilmeden önce
    şartların ve engellerin bulunup bulunmaması durumunu araştırma
    ve hem de hüküm verildikten sonra tevbe talep etme anlamlarında
    kullanılır.
    2) Engellerin Araştırılması: Engellerin araştırılmasının mümkün
    olmadığı haller şunlardır:
    Güç Yetirilememe Durumu: Güç yetirilen kişi, kâdının/hâkimin,
    kişinin hüküm verilecek olan meclise getirilmesini sağlamasının
    ve gerektiğinde kendisine had cezası uygulamasının mümkün
    olduğu kimsedir. Güç yetirilemeyen (mümtenî) ise bunun tam
    tersidir. Güç yetirilen kimse hakkında engellerin araştırılması gerekmektedir.
    Mümtenîde ise engeller araştırılmadan hakkında
    hüküm verilir.
    376 Bk. İbn Hazm, el-Fasl, c. 3, s. 250
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 110 -
    Ölüm: Eğer ölen kişinin dini konusunda vârisleri arasında bir
    çekişme meydana gelir; kimi Müslüman, kimisi de mürted olarak
    öldüğünü iddia ederse hüküm vermek için şâhitler ile yetinilir. Bir
    kimse mürted olur, sonra aklını kaybeder ve tevbeye çağırılmadan
    ölürse kâfir olarak öldüğüne hükmedilir.377
    Sarhoş: Bir kimse mürted olur ve sarhoş iken ölürse kâfir olarak
    ölür. Eğer bu sarhoşluğu halinde bir kimse onu öldürürse herhangi
    bir ceza yoktur. Bu görüş sarhoşluğun riddete engel olmadığını
    söyleyenlere aittir. 378
    Tüm bu durumlarda, engeller araştırılmadan ve istitâbe uygulanmadan
    kişi hakkında riddet hükmü verilir. Mürted olarak ölen
    bir kimseye Müslüman olan vârisleri mirasçı olamaz. Bununla
    birlikte şâhitler, ölen veya güç yetirilemeyen (mümtenî) kişi için
    tekfirine engel olacak şeylerin bulunduğuna şâhitlik ederlerse, bu
    engellere itibar edilmesi vâciptir.
    3) Engelin mûteber sayılması konusunda tek kaynak Şeriattır.
    Belirli bir şahıs hakkında engelin geçerli sayılıp sayılmamasında
    başvurulacak mercî ise kadıdır, İslâm devletinde yargı görevi yapan
    hâkimdir.
    Tekfirin engeli; şer’î delil ile engel olduğu açıklanan şeydir.
    Tekfire engel olduğu şer’an sâbit olmayan şey ise; insanlar bunu
    engel saysalar ve bununla mâzeret bildirseler de özür olarak kabul
    edilmez.
    Bazı kimseler şer’an mûteber sayılmayan özürlerle tekfirden
    men etme konusunda çok aşırıya gittiler. İnsanların özür olarak
    gösterdikleri her şey geçerli değildir. Allah Teâlâ şöyle der: “Eğer
    onlara sorarsan biz dalmış eğleniyorduk derler. De ki; Allah ile O’nun
    âyetleri ve Rasûlü ile mi alay ediyordunuz? Özür beyan etmeyin, imanınızdan
    sonra küfre girdiniz.”379 Mâzeret gösterdiler ancak mâzeretleri
    kabul edilmedi: “Onlara döndüğünüzde size özür bildirdiler. De ki:
    Özür bildirmeyin, size kesin olarak inanmıyoruz.”380 Her mâzeret engel
    olarak kabul edilmez. Bâtıl olan mâzeretlerden birisi de; kâfir
    oluşu kesinleşen bir kimsenin (örneğin Allah’tan başkasına duâda
    bulunmak veya dine hakaret etmek gibi) şehâdet kelimesini söylemesi
    veya namaz kılmasını onun tekfirine engel olarak göstermektir.
    377 Bk. eş-Şafii, el-Umm
    378 Bk. el-Muğnî Mea Şerhi’l-Kebir, 10/109 ve el-Umm, 6/158
    379 9/Tevbe, 65-66
    380 9/Tevbe, 94
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 111 -
    Hükümlerin engelleri (tekfirin engelleri de bunun içindedir)
    insanların engel zannettikleri şeyler değil, geçerli oldukları, şer’î
    delillerle belirlenen, yani şer’an muteber sayılan engellerdir. Engelin
    belirli bir kimse hakkında geçerli sayılabilmesini ise, dâvâya
    bakan kâdı belirler. Örneğin cehâlet ve ikrahın tekfire engel olduğu
    şer’î delil ile sabittir; ancak belirli bir şahıs hakkında geçerli
    olup olmadığına, yani kişinin câhil veya ikrah altında olup olmadığına
    karar verecek olan kâdıdır.
    Yine bu geçersiz mâzeretlerden birisi de; kâfirler için onları
    saptıran önderlerini mâzeret olarak göstermektir. Bunun geçersizliğine
    Allah Teâlâ’nın şu âyetleri delâlet eder: “Ateşin içerisinde
    tartışırlarken, zayıf olanlar müstekbirlere derler ki: ‘Gerçekten biz, sizlere
    tâbî olan kimselerdik. Şimdi siz ateşin bir parçasını bile bizden uzaklaştırabilir
    misiniz?’ Büyüklenenler derler ki: ‘Biz hepimiz de ateşteyiz. Artık
    Allah kullar arasında hüküm vermiştir.”381; “Sen o zâlimleri Rableri huzurunda
    durdurulmuş olarak suçlamayı birbirlerine yöneltirken bir görsen;
    mustaz’af olanlar müstekbirlere derler ki: ‘Eğer sizler olmasaydınız
    bizler mü’minler olurduk.’ Müstekbirler ise mustaz’aflara şöyle derler:
    ‘Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz zaten
    mücrimlerdiniz.’ Mustaz’aflar müstekbirlere; ‘Hayır, siz gece-gündüz
    hîle kurup bize Allah’a karşı küfürde bulunup, Ona denkler koşmamızı
    emrediyordunuz’ derler. Ve azâbı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler.
    Biz, küfredenlerin boyunlarında halkalar kıldık. Onlar yapmakta olduklarından
    başkasıyla mı cezalandırılacaklar?”382 Bu nass ile önde gelenlerin
    zayıfları saptırdığı, onlara hile kurup küfrü emrettikleri; ancak
    bunun, zayıfların tekfirine ve onların cezalandırılmasına engel
    olmadığı kesin olarak anlaşılmaktadır. Hatta bazılarının özür zannettiği
    bu saptırılma olayı, küfür çeşitlerinden birisi olan “taklit
    küfrü”dür. Bu ise, Yahûdilerin, Hıristiyanların ve diğer kâfir toplulukların,
    kendilerini saptıran önderlerini taklit eden avâmının
    küfrüdür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “De ki: Ey Kitap Ehli, dininizde
    haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve
    doğru yoldan sapan bir topluma uymayın.”383
    Geçersiz olan özürlerden birisi de, mürted olan bir kimse için,
    onun ilim ehli olduğunu mâzeret göstermektir. Sanki ilim ehli
    küfürden korunmuştur! Allah Teâlâ nebîler hakkında şöyle buyurur:
    “Eğer Allah’a ortak koşsalardı, işlemiş oldukları tüm ameller boşa
    giderdi.”384
    381 40/Mü’min, 47-48
    382 34/Sebe’, 31-33
    383 5/Mâide, 77
    384 6 En’âm/88, Bkz:39 ez-Zümer/65
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 112 -
    Küfrün, nebîler için mümkün olmaması, onların dışındaki
    insanlar için mümkün olmamasını gerektirmez. Âlim olan
    bir kimse, belli bir ilme sahip olduğu halde küfre düşebilir:
    “Ameller son durumlarına göredir.” Bunun bir örneği de Allah
    Teâlâ’nın şu âyetidir: “Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz,
    fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine
    uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku.” 385
    Bunun örnekleri bu ümmette de çoktur. Rasûlullah’ın (s.a.s.)
    vahiy kâtiplerinden olan Abdullah İbn Sad İbn ebi’s-Serh gibi,
    Rasûlullah (s.a.s.) hayattayken mürted olan kimseler olduğu gibi,
    Onun vefatından sonra da mürted olanlar olmuştur. Küfre götürücü
    bid’atlere çağıran kimselerin çoğu şer’î ilimlere sahip olan
    kimselerdir.
    4. Engel Kalktığı Halde Kişi Küfürde Israr Ederse Kâfirdir: Engel
    ya kendiliğinden kalkar; yaşın küçük olması gibi; ya sebebin
    ortadan kalkmasıyla kalkar, buna ikrah ve sarhoşluğu örnek verebiliriz;
    ya da hüccet ikame edilmesiyle ortadan kalkar, buna da
    cehâlet ve te’vilde hata etmeyi örnek olarak verebiliriz. Engel
    kalktığında kişi hala işlediği fiilde ya da sözünde ısrar ediyorsa, o
    andan itibaren kâfir sayılır.
    Bunlar, şer’î mâzeretlerdir ve şer’î mâzeretler ortadan kalktıktan
    sonra kişi hâlâ şer’an mûteber olmayan mâzeretler ortaya
    atacak olursa bu ondan kabul edilmez. Zira artık öne süreceği
    mâzeretleri ortadan kaldırılmış ve öne süreceği bir şey bulunmamaktadır.
    Geçersiz olan mâzeretler ileri sürmesine itibar edilmeksizin
    Ebû Hanife’nin yolundan gidenlerin de dediği gibi “Kişi artık
    içinde barındırdığı küfrünü açığa vurmuş, ancak bu küfrünü örtmek
    için yollar aramaktadır.” Bundan dolayıdır ki bu gibi kimseler
    kâfir olmuşlardır.
    “Zâhire göre uygulananan dünyevî hükümlerde, küfre düşürücü
    bir söz söylediği ya da bir fiil işlediği şer’î yollarla sabit olan bir
    şahıs hakkında tekfir hükmünün şartları yerine gelip engeller ortadan
    kalktığında kâfir olduğu hükmü verilir. Hükmü, buna ehil
    olan bir kimse verir. Eğer hakkında hüküm verilen kimse İslâm devletinde
    güç yetirilen bir konumda ise; yetkili olan kimsenin cezayı
    uygulamadan önce o kişiye istitâbe uygulaması vâciptir. Eğer bir
    güç arkasında veya dâru’l-harbe sığınarak korunuyor (mümtenî)
    ise ona istitâbe uygulamadan öldürmek ve malını almak herkes
    385 7 A’raf/175
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 113 -
    için câizdir. Bu konuda, sonuçta elde edilecek olan maslahat veya
    mefsedete bakılarak uygun olan tercih edilir.”
    Hükmü, Buna Ehil Olan Kimse Verir
    Tekfirin kuralını verirken kullandığımız “Hükmü, buna ehil
    olan kimse verir” ifadesindeki; “hükmü... verir” sözüyle, şartlar
    yerine gelip engeller ortadan kalktığında, kişi hakkında küfre götürücü
    ameli sebebiyle küfür ve riddet hükmünün verilmesi kastedilmiştir.
    “Hüküm vermeye yetkili olan kişi” sözünün anlamı ise;
    kâdı, müftî veya ilim ehli birisi olmasının gerektiğidir. Müctehid
    birisi olması uygun olur. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hâkim
    hüküm verdiğinde ictihad eder ve doğruyu bulursa onun için iki ecir vardır,
    içtihadında yanılırsa bir ecir vardır.”386 Eğer müctehid olan birisi
    yoksa mukallid olabilir. Âlimlerin bildirdiği mertebelere göre, uygun
    olan bir mukallid âlim hüküm verir.
    İslâm devletinde, Dâru’l-İslâm’da bir kimse irtidat ettiğinde, o
    kişi hakkındaki hükmü, hüküm verme yetkisine sahip olan kâdı
    verir. Kâdıların hâricinde âlimlerden herhangi birisi o kişinin durumu
    hakkında bir şey söylerse o, hüküm değil, fetvâ olur. Dâru’lİslâm’da
    hüküm vermek, müftîye değil, kâdıya aittir. Çünkü kâdı
    yetkisi dolayısıyla şartların yerine gelip engellerin ortadan kalkmasını
    araştırma imkânına sahiptir. Kâdının hükmü, ihtilâfı ortadan
    kaldırır, verdiği hüküm ancak Kitap veya Sünnet’ten bir nassa
    yahut icmâya muhâlif olursa o zaman bozulur.387 Bir kimse mürted
    olup dâru’lharp olan bir yere gitse yahut dâru’lharpte mürted
    olsa; bu konuda yetkili olan kâdı veya bir başkası, bu kimse
    hakkındaki hükmü verir; hükmü uygulamak ise herkes için câizdir
    (Salman Rüşdi örneğinde olduğu gibi).
    “Eğer hüküm verilen kimse, dâru’l-İslâm’da güç yetirilen bir
    konumda ise” ifadesindeki “güç yetirilen” sözünün anlamı; mürtedin,
    yöneticinin yahut kâdının gücü altında bulunmasıdır. Bu, ya
    gerçek anlamıyla tutuklu olması, ya da hükmen, engellenemeyecek
    şekilde her an tutuklama ve soruşturma imkânının bulunmasıdır.
    “Dâru’l-İslâm’da” sözü “güç yetirilen” sözünün bir tefsiri niteliğindedir.
    Çünkü kişi ancak dâru’l-İslâm’da bulunduğunda Müslümanların
    gücü altında bulunabilir. Dâru’l-harpte bulunan bir
    kimse Müslümanların gücü altında değildir. Bu demek değildir ki;
    386 Buhârî ve Müslim
    387 Bk. el-Muğnî Mea Şerhi’l-Kebîr, c. 11, s. 403-405; İ’lâmu’l-Muvakkıîn, c. 4,
    s. 224
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 114 -
    dâru’l-İslâm’da bulunan herkes güç yetirilebilir durumdadır. Bazen
    böyle olmaya da bilir. Dâru’l-İslâm’da güç yetirememek, âsîlerin
    baş kaldırması, örneğin yol kesen saldırganların durumunda olduğu
    gibi silâhlanıp çete oluşturmaları gibi durumlarda olabilir.
    “Dâru’l-İslâm” ifadesi; İslâm şeriatı uygulanan her ülke anlamında
    kullanılmıştır. Ayrıca mümtenî olma durumu sadece grup
    halinde olanlara has değildir; bilakis mümtenî bir tek kişi de olabilir,
    bir grup da olabilir. Aynen Abdullah İbn Sa’d İbn Ebi’s-Serh’in
    irtidat edip fetihten önce Mekke’ye kaçması olayında olduğu gibi.
    Şeriat bu ikisi arasındaki farkı genel bir kuralla bildirmiştir. Hatta
    eti yenilmesi helâl olan hayvanlarda bile güç yetirilen ve güç yetirilemeyen
    (mümtenî’) arasındaki fark belirtilmiştir. Güç yetirilen
    bir hayvanın (velev ki aslı vahşi olan ceylan da olsa) yenilebilmesi
    için şer’an uygun bir şekilde kesilmesi vâciptir. Ancak güç yetirilemeyen
    hayvanların, vücudunun herhangi bir yerinden yaralayarak
    öldürmek sûretiyle eti helâl olur. Şeriatın getirdiği kural, güç
    yeten durumlarda şartların daha ağırlaşması, güç yetmediğinde
    ise hafifletilmesidir.
    Tekfirin kuralındaki “cezayı uygulamasından önce o kişiye
    istitâbe uygulaması vâciptir” sözündeki bu vâciplik “güç yetirilen”
    kimse için geçerlidir. İstitâbe, aslında mürtedden tevbe etmesini
    istemek anlamındadır. Tevbeye çağırma işini yalnızca kişinin
    riddetine hükmeden kimse yapabilir. Ancak âlimlerin sözlerinde
    istitâbe; hüküm verilmeden önce şartların ve engellerin araştırılması
    anlamında da kullanılmıştır. Buna binâen istitâbe; hüküm
    verilen ortamda hüküm verilmeden önce şartların ve engellerin
    araştırılması ve hüküm verildikten sonra tevbeye çağırma olaylarının
    her ikisi için de kullanılır. Bundan da şu sonuç çıkmaktadır:
    İlim kitaplarında; “şu sözü söyleyen veya şu fiili işleyen kimseye
    istitâbe yapılır” ibaresi okunduğunda, bunları işleyen kimsenin
    kâfir olup ondan tevbe etmesinin istenmesini ifade etmediğinin
    anlaşılması gerekir. Bilakis bu ibare, kişinin küfre götürücü bir
    amel işlediği ve onun durumunun (yani hükmünün) belirlenebilmesi
    için şartların ve engellerin araştırılmasının gerektiğini ifade
    eder. Daha sonra, bu kişi hakkında ya mâsum olduğuna hüküm
    verilir ya da mürted olduğuna hüküm verilip tevbe etmesi istenir.
    İstitâbenin kişi hakkında hüküm verilmeden önce şartların ve
    engellerin araştırılması anlamında kullanılması sahâbenin icmâsı
    ile sâbittir.
    Güç yetirilen kimse için bu istitâbeyi yapmak vâciptir. Mümteni’
    için de mümkün olduğu taktirde bu uygulanır. Mümteni’ olan
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 115 -
    mürted hakkında hüküm verecek olan kimseye, bir engelin bulunduğu
    ulaşırsa buna itibar etmesi gerekir. Ancak böyle bir engelin
    bulunduğu ulaşmamışsa engel var mıdır, yok mudur diye araştırması
    ve hükmü ona bağlaması gerekmez; özellikle de hükmü verme
    konusunda beklemek Müslümanlara bir zarar getiriyorsa.
    Hakkında riddet hükmü verilmiş olan bir kimseden tevbe etmesini
    istemek anlamındaki “istitâbe”ye gelince; bu, ilmî kitaplarda
    çok meşhur olan bir husustur ve bunun birçok delili vardır: “Küfür
    kelimesini söylediler ve İslâmlarından (Müslüman olduktan) sonra kâfir
    oldular... Eğer tevbe ederlerse onlar için daha hayırlı olur.”388; “İmanlarından
    sonra kâfir olan bir kavme Allah nasıl hidâyet eder... Ancak, bundan
    sonra tevbe edip kendilerini düzeltenler hâriç.” 389
    İlim ehlinin çoğuna göre bu istitâbe vâciptir. Hanefîler,
    Zâhirîler ve Şevkânî bunun vâcip olmadığı görüşündedirler. Tercih
    edilen görüş ise istitâbenin vâcip olduğudur.
    Mürtedin tevbesi, şehâdet getirmesi ve işlemekle küfre girdiği
    ameli terk etmesi ile olur.390 Tevbe, bâtınen ve hükmen olmak üzere
    iki kısma ayrılmaktadır. Bâtınen Tevbe: Pişmanlık, günahı terk
    edip bir daha işlememeye azmetme, dil ile istiğfarda bulunma,
    eğer işlediği günah, kulların hakları ile ilgili ise bu hakları yerine
    getirmedir. Geçerli tevbe ancak bu şekilde olur. Hükmî Tevbe: Günah
    işleyen kimsenin bu günahını bırakarak insanların arasında
    tevbesini ve pişmanlığını açıklamasıdır.
    Tekfirin kuralında “Yetkili olan kimsenin cezayı uygulamasından
    önce” sözü; dâru’l-İslâm’da güç yetirilen kimse için geçerlidir.
    Mürted eğer tevbe etmezse kanı ve malı helâl kılınarak cezalandırılması
    vâciptir. Kadın ve erkek bu cezalandırılmada eşittirler.
    Dâru’l-İslâm’da yönetimde olan imam yahut onun yardımcısı olan
    vali, kâdı veya onun yardımcıları olan kişiler cezayı uygular, fertler
    kendi kendilerine cezalandırma yapamazlar ve hadleri uygulayamazlar.
    Bu konuda Müslümanlar ihtilâf etmemişlerdir ve Rasûlullah
    (s.a.s.) döneminden itibaren İslâm devleti ortadan kalkıncaya kadar
    bu böyle uygulana gelmiştir.
    İmamdan başkası mürtedi öldürdüğünde üzerine düşmeyen
    bir şey yaptığı için ta’zir cezası uygulanır, ancak mürtedin kanına
    karşılık bir şey gerekmez. Ancak, imam hadleri uygulama
    388 9/Tevbe, 74
    389 3/Âl-i İmrân, 86-89
    390 Bk. önceki kaynaklar
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 116 -
    konusunda gevşeklik gösteren birisi ise, halktan birilerinin bunu
    yapması vâcip olur. Bununla birlikte bu durumu; “Küfrü birçok
    kimse tarafından bilinen, bunu işlediği sâbit olmuş ve tevbe ettiği
    de bilinmeyen bir kimse için geçerli olduğu” şeklinde algılamak
    uygun olur.
    Tekfirin kuralında “Yetkili olan kimsenin cezayı uygulamasından
    önce” sözü; dâru’l-İslâm’da güç yetirilen kimse için geçerlidir.
    Mürted eğer tevbe etmezse kanı ve malı helâl kılınarak cezalandırılması
    vâciptir. Bu sözü şöylece açıklayabiliriz. Dâru’l-İslâmda
    kendisine ulaşılabilen bir kimse küfür amelini işlemesi yahut küfür
    sözünü söylemesinin ardından orada yaşayan ve bu hali gören herkes
    tarafından tekfir edilmez. Kâdıya havâle edilir; zira bu kimsenin
    herhangi bir mâzeretinin olup olmadığını araştıracak olan ve
    bu araştırma ve sorgulama neticesinde ortaya çıkan verilere göre
    küfür ameli işleyen kimsenin öne sürebileceği mâzeretlerin şer’an
    geçerli bir mâzeret olup olmadığına karar verecektir. Eğer geçerli
    bir mâzeret ile işlemiş ise tekfir edilmez. Şer’an geçerli olan bir
    mâzeret ile küfür ameli işlemiş ise orada bulunan ve olaya şâhit
    olanların hemen onu tekfir etmesinin nekadar da yanlış olduğu
    ortaya çıkmaktadır.
    Günümüz dünyasında halkının çoğunluğunun Müslüman olduğu
    söylenen ve daha evvel İslâm’ın hâkimiyetine girmiş, şimdilerde
    ise Dininin hikümlerini terk ederek beşerî kanunlarla
    hükmetme ve Allah’ın kanunlarını iptal ederek Allah’ın kullarını
    yöneten istilâcı, şeriatten uzak “mürted”, “mümtenî” yöneticilerin
    yönettiği ve irtidat devletleri haline gelmiş vatanlarda ise hükmün
    verilmesi ve bu hükmün uygulanması kâdıya bağlı değildir.
    Artık kadılık müessesi kaldırılmış “mürtedlerin” beşerî kanunları
    yürürlüğe konulmuştur. Yöneticilerin İslâm’ı bırakarak irtidat
    ettikleri ve ülkeleri küfür ile yönettikleri toplumlarda, “ben Müslümanım”
    diyen bir kimsenin küfür ameli işlemesi veya küfür sözünü
    söylemesi durumunda bu kimseye (veya kimselere) kim hüküm
    verecektir? Öncelikle bu gibi ülkelerde Müslümanların bir cemeat
    çatısı altında toplanarak içlerinden en hayırlı kabul ettikleri bir
    Müslümana bağlanmaları şart ve farzdır. Şu halde mürtedlerin
    yönetimde olduğu bu ülkelerde küfür amelinin işlenmesi halinde
    fâile hükmü Müslümanların cemaatinin emîrinin yahut bu cemeat
    içinden ilim sahibi olan bir kimsenin vermesi gerekmektedir. Yahut
    bulunuyor ise bir fetvâ makamı, hükmü oradan istemelidir (Ki
    bu noktada da cemaatin ne kadar önemli olduğu görülmektedir).
    Bu durumda, şeraite aykırılık bulunmadığı müddetçe emîr veya
    ilim sahibi olanların önüne geçilmemeli ve ihtilâf çıkarılmamalıdır.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 117 -
    Ne var ki bugün Müslümanların yaşamış oldukları ülkelerde
    uzun zamandan beri (eksiklerine ve hatalarına rağmen) uygulanan
    İslâm hükümlerinin şimdilerde uygulanmadığı görülmektedir.
    Mürted mümtenîlerin yönettiği tâğutî devletlerde Müslümanların
    sevip kendilerine bağlandıkları bir emîrleri ve bir cemaatleri bile
    yoktur. Öyleyse hükmü vermek işi kime aittir? Allah Teâlâ: “Eğer
    bilmiyorsanız ilim ehline sorun”391 buyurmaktadır. Allah (c.c.) ilmi ve
    ilim ehlini övmüş ve bilmeyen kimselerin ilim ehline sormasını emretmiştir.
    Böylece mürted mümtenî tâğutların yönetimde olduğu
    ve küfür üzere hükmettiği ülkelerde “kadı”, “müftü” veya emir
    yahut cemaatin bulunmaması sebebi ile hükmü, bu saydıklarımızın
    dışında, bilinen ve tekfir kurallarını bilen, bu işin ilmine vâkıf
    olan bir ilim sahibi tarafından verilmelidir.
    Hak Edeni Tekfir Etme Gereği
    Tekfir: Söylediği bir söz ya da sergilediği bir davranış nedeniyle,
    birinin İslâm Dini’nden çıktığını söylemeye ve bunu bir hüküm
    olarak kabul etmeye “tekfîr”denir.
    Burada belirtilmesi gereken bir konu da, küfrünü açıktan ilan
    edenleri bir endişe duymadan küfürle damgalamamızın gereğidir.
    Buna karşılık; içlerinde iman olmasa da, dışlarında İslâmî bir
    görüntü oluşturanlardan
    el çekmeli, dilimizi tutmalıyız. Bu gibi
    kimseler İslâm örfüne
    göre ‘münâfık’tırlar. Dilleriyle iman ettik
    derler kalpleriyle inanmazlar. Ya da yaptıkları söylediklerini
    tasdik
    etmez. Dış görünüşlerine bakılarak onlara
    da müslümanlara
    uygulanan hükümler tatbik edilir. Ahirette ise içlerindeki küfür
    sebebiyle esfel-i safiline yuvarlanırlar.
    İrtidâd, akıllı ve bâliğ kimsenin zorlama olmadan İslâm dinini
    fiil, söz veya inanç bağlamında terk etmesiyle gerçekleşir. Delinin,
    aklı ermeyen çocuğun ve mükrehin/zorlananın dinden dönmesi
    geçerli değildir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
    “Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana
    kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene kadar. Bu üç zümreden
    kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar.” 392
    Kişinin sözlü, fiilî veya itikadî olarak gerçekleştirdiği davranışının
    dinden çıkmayı gerektirdiğini bilmesi ve bunu bilerek yapması
    gerekir. Hatta İmam Şâfiî’ye göre, kişinin bu işi bilerek yapması da
    391 16/Nahl, 43; 21/Enbiyâ, 7
    392 Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak, 15
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 118 -
    yetmez, dinden çıkmaya niyetlenmesi de gerekmektedir. Çünkü
    ameller niyetlere göre değer kazanır. 393
    Tekfirciliğin Sebepleri
    Özellikle, düzenin din kurumu Diyanet’in ve liderleri dışarıda
    olan büyük cemaatlerin temsil ettiği ılımlı İslâm anlayışına ve
    televizyon müftülerine haklı olarak tepki gösteren bazı gençler,
    çözümü hakları olmadığı halde tekfircilikte aramaktalar. Tekfirciliğin
    birçok sebebi vardır. Bunlar içinde grup taassubu ve üstü
    örtülü olsa da kibir ön sırada yer alır. Sadece kendisinin ve içinde
    bulunduğu grubun cenneti hak ettiğini, kendini Müslüman sayma,
    diğer fertlerin ve cemaatlerin tümüyle bâtıl yolda olduğunu
    ve cehennemi hak ettiğini değerlendirme yatmaktadır haksız
    tekfirciliğin kökeninde. Sanki cennet çok küçüktür, başkaları da
    cennete gitse kendisine yer kalmayacaktır ve Allah’ın rahmetini
    sanki o dağıtmaktadır. Yetersiz Kitap-Sünnet bilgisi, İslâmî eserlerin,
    özellikle tevhidî mesaj veren yazarların yanlış yorumlanması
    ve yüzeysel değerlendirmeler de bu sebepler arasındadır.
    Bir yanlışa karşı çıkmanın onlarca yolu vardır. İslâm’ın onaylamadığını
    düşündüğümüz bir söz ya da davranışın ve bunların
    sahibinin eleştirilmesi için tekfir dışında lügatlerde yüzlerce kelime
    bulunabilir. Kaba kuvvet nasıl acziyetin ve aşağılık duygusunun
    göstergesi ise, haksız tekfir de aynen öyledir. Fikre fikirle
    karşı çıkmak gerekirken, karşı tarafın delillerinin çok daha güçlü
    delillerle çürütülmesi gerektiği halde, damgalandırıp yargısız
    infaza başvurmayı tercih eder tekfirci. Haksız tekfir; ucuzculuktur,
    ithamdır, sûi zandır, önyargıdır, toptancılıktır, süpürücülüktür.
    Haksız tekfir taraftarının gözünde iki renk vardır: Beyaz ve siyah.
    Beyaz, üzerine hiç toz konmayan bembeyazdır; siyah da kapkaradır.
    Tekfircinin mantığı “ya hep ya hiç” şeklinde formüle edilebilecek
    kumarbaz mantığıdır. Tabii haksız tekfirin neticesi görevden
    kaçmadır, tekfir edilen grup ve şahıslarla bağları koparmak, onları
    aşağılayıp tebliğ ve dâveti onlara götürme ihtiyacı duymamaktır.
    Haksız tekfir, genellikle psikolojik rahatsızlıkları üzerinde barındıran,
    kişiyi diğer insanlardan soyutlayan, daireyi küçülte küçülte
    kendisi gibi inananları bile kâfir saydıran anormal tipler oluşturur.
    Cemaat ve cemiyetler, birbirlerine çevirdikleri eleştiri oklarını
    önce kendi nefislerine ve gruplarına çevirmelidir. Tevhide
    393 Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Talâk 11; Eymân 23;
    Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvud, Talak 11; Nesâî, Tahâre 59, Talak 24,
    Eymân 19; İbn Mâce, Zühd 26; Abdülkadir Udeh, et-Teşrîu’l-Cinâiyyü’lİslâmî,
    2/719
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 119 -
    duyarlı cemaatleri ve onlara mensup olan fertleri barıştırmalıyız.
    Muvahhid mü’minler ve cemaatler, birbirine haksız olarak yönelttiği
    ağır eleştiri ve tekfir oklarını, grup farkı gözetmeksizin tüm
    mü’minlere düşmanlık yapan güçlere yöneltmelidir. Müslüman
    gruplar birbirlerini tekfir ederken, İsrail’i, Amerika’yı ve onların
    dostu konumundaki başlarındaki tâğutları, İslâm’a açıkça düşmanlık
    yapan egemen güçleri unuttuklarının farkında bile değiller.
    Kardeşliğin gereği, karşımızdakini yanlışlardan kurtarmaktır;
    tekfirciliğin gereği ise onu küfre nisbet edip onunla ilişkileri kesmek
    ve onu yanlışlarıyla baş başa bırakmak ve hatalarının daha
    da keskinleşmesi için zemin hazırlamaktır. Haksız tekfir, en büyük
    iftiradır. Kul haklarının, hakkı gasbetmenin en büyüğüdür.
    Açıkça küfrü ispatlanamayan kimselerin şahit olduğumuz
    itikadî yanlışlarını düzeltmeye çalışmak yerine, onları bulundukları
    yanlışlarla baş başa bırakmak, hatta sert ithamlar ve yanlış
    damgalandırmalarla Müslümanların arasını bozmak, farkında olmadan
    ifsadçı olmaktır. Hâlbuki Kur’an, mü’minlerle ilgili bir haber
    geldiğinde onu hemen kabullenmemeyi, doğruluğunu tahkik
    edip araştırmayı emrediyor. Mü’minlerin arasını ıslah etmeyi emrediyor.
    “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun
    doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz
    de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” 394; “Eğer mü’minlerden iki grup
    birbirleriyle vuruşur savaşırlarsa aralarını düzeltin. Şâyet biri ötekine saldırırsa,
    Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer
    dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve adâletli davranın. Şüphesiz ki
    Allah, âdil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin
    arasını düzeltin ve Allah’tan korkun, umulur ki merhamete
    ulaşırsınız.” 395
    İnanılıp kabul edilmesi gereken esaslar, Kur’an’ın inanç konusundaki
    kesin hükümleridir; kelâmî konular ve şahıslara, mezhep
    ve cemaatlere göre değişen yorumlar değildir. Reddedilmesi gereken
    esaslar, falan veya filan mezhebin ya da cemaatin tartışılabilecek
    görüşlerinden önce, “lâ” diye kestirilip atılması gereken
    tâğûtî anlayışlar, şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve yaklaşımlardır.
    Tüm müslümanları bağlaması yönüyle iman ve küfür
    konuları (yani bir kimseyi mü’min kabul etmek veya onun müşrik
    olduğuna hükmetmek), beşerî görüşlere dayanmamalı, göreceli
    ve tartışmalı konulardan, mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmelerden
    uzak olmalıdır. Vahye dayanan ve Kur’an ilkelerinin temel
    alındığı ilkelerdir bizim söylemek istediğimiz.
    394 49/Hucurât, 6
    395 49/Hucurât, 9-10
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 120 -
    Bugün nice insan, cemaatinin, ağabeylerinin veya okuduğu kitapların
    etkisiyle farklı insanları kolayca tekfir edebiliyor. Bir kimse,
    Kur’an’ın kesin bir hükmünü yalanlamadığı müddetçe, inkâr
    etmediği veya Allah’a kesin şekilde şirk koşmadığı müddetçe o
    kimsenin tekfir edilmesi yanlıştır. Bir davranışın küfür olması, o
    işi yapan tüm insanların kâfir olmasını gerektirmez. Mesaj verme
    ve inanç konularına dikkat çekmeyi amaçlayan söz veya yazılardan
    yola çıkarak bir müslümanı tekfir etmek, kesinlikle yanlıştır.
    İslâm’ın kesin hükümlerinden (zarûrât-ı diniyeden) ya da Kur’an
    âyetlerinden birini inkâr eden bir kimse, kendisine bu hususlar
    tebliğ edildiği ve o kimsenin câhilliği giderildiği halde, bile bile
    inkâra devam ediyorsa ve bu inkâr ettiği husus, tartışmalı bir husus
    da değilse, ancak o kimseye “kâfir” denilebilir, o kimse tekfir
    edilebilir. Câhilliğin de İslâm’ın hâkim olmadığı ve insanlara
    doğru bir dinin anlatılmadığı toplumlarda mâzeret olabileceğini
    düşünüyorum. Yani, yeterince okumadığı için İslâm’ın bazı hassas
    konularını bilmediğinden yanlışlıkla, küfür olduğunu bilmeden
    bir söz söyleyen veya böyle bir davranışta bulunan insanın da
    tekfir edilmemesi gerekir. Böyle kimselere anlatabilme imkânımız
    varsa doğru dini onlara anlatmak ve tüm şüphelerini gidermek
    gibi görevler yapıldıktan sonra, yine bile bile Kur’an’ın hükümlerinden
    birini reddediyorsa o kimseyi ancak o zaman tekfir edebiliriz.
    Şahsî yorumlarla iman esaslarını birbirine karıştırmamalı,
    müslüman olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile
    bunların yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları
    ayrı ele almalıyız. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan
    mutlak hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/
    beşerî/zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların
    bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup,
    katılmayanların tekfîr edilmesine gidilmemelidir. İnanç esasları;
    kaçınılmaz olan farklı mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını
    tüm müslümanlara dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir.
    Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara
    şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu
    ilkelerle bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği
    üzerinde ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları
    olabilecektir.
    İslâm Akaidi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye
    dayanır. Kimsenin şahsî yorum ve kanaatleri, hevâ ve hevesleri
    akaidde bağlayıcı olamaz. İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı
    vahydir. Vahy olduğu tartışılan veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsait
    olan hükümler bile akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç
    esasları, delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 121 -
    Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler, tüm müslümanların
    kabul etmek zorunda olduğu vahyin hükümleridir.
    Kimse bir şahsın ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu,
    başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip
    değildir. Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yorumu
    kabul etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
    Delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin hükümleri mutlak doğrulardır.
    Bu doğrular, kişilere, zamana ve coğrafyaya göre değişmez.
    Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli) doğrulardır. İctihadî hükümler,
    şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular, zannî ve tartışmalı
    doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları bağlayıcı olamaz.
    Dolayısıyla, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli, değişken beşerî
    doğrularla; yani zayıf delillerle hiçbir mü’min tekfir edilemez.
    Halkın önemli bir kesiminin (namazla irtibâtını kesmeyenlerin)
    câhil de olsa Allah’ı ve Rasûlünü seven, bildikleri kadar da yer
    yer müslümanca yaşayan, ama yeterince dini kendi öz kaynağından
    (Kur’an’dan) öğrenmediği için bazı yanlışları ve ihmalleri olan
    günahkâr Müslümanlar olduğunu ifade edebiliriz. Halka, özellikle
    kıble ehline, yani farklı yorumlara sahip namaz kılanlara açıkça
    bir küfür sözü ve davranışına şahit olmadığımız müddetçe hüsn-i
    zanla yaklaşmalıyız.
    “Kim lâ ilâhe illâllah der ve Allah’tan başka mâbudları reddederse, Allah
    onun malını ve kanını haram kılar. (Samimi olup olmadığı) meselesi
    Alah’a aittir.” 396; “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in,
    O’nun elçisi olduğuna şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete
    girecektir.” 397
    Ama, konuyu sadece “Lâ ilâhe illâllah” diyen kimsenin Cennete
    gireceği”ni müjdeleyen bu tür hadis-i şeriflerle değerlendirmek
    de yanlıştır. Bu hadis sahihtir, sahihtir ama, bir hadis veya âyet, en
    doğru şekilde Kur’an bütünlüğü ve diğer sahih hadisler ışığında
    anlaşılabilir. Lâ ilâhe illâllah dediği halde, İslâm’a düşman olan,
    Kur’an’ın kesin hükümlerini bile bile inkâr eden, (sözgelimi hanımların
    tesettürüne düşmanca tavırlar takınan) nice insan, nice
    bilinçli kâfir vardır. Formalite icabı tevhid kelimesini söylemeleri,
    onları kurtarabilir mi? Putlara tapan, tâğutları bilinçli olarak destekleyen
    veya kendileri tâğutluğa soyunan şeriat düşmanlarının
    Müslüman olduğu iddia edilebilir mi; sadece lâ ilâhe illâllah diyecekler,
    ama her türlü küfrü benimseyecekler, gâvur gibi inanıp
    396 Müslim, İman 37, hadis no 23
    397 Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340; Benzer bir
    rivâyet için Bk. Nesâî, Amelu’l-Yevm ve’l-Leyleti; K. Sitte, 17/492
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 122 -
    gâvur gibi, kâfir gibi yaşayacaklar, sadece bir sözle kurtulup cennete
    gidecekler… Bu iddia edilebilir mi? Bu takdirde Kur’an hükümleri
    boşuna, Müslümanların inançlarını korumak için bunca
    zahmetleri, ibâdet ve gayretleri gereksiz olmuş olmaz mı? Sadece
    bir kelimeyi söylemekle iş bitecekse, dünyada Müslüman sayılmak
    ve âhirette cennete gitmek mümkün olacaksa, Müslümanca inanıp
    yaşayanlar enayi olmuş olmazlar mı?
    Biz, şahısların zâhirine, görünüşüne değer verir, görünüşüne
    göre hükmederiz. Dinde, yani din tercihinde, iman meselesinde
    zorlama yoktur. Ama hukukî meselelerde elbette zorlama olacaktır.
    Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir
    hastalığı”na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’
    mührü vurmamak gerekir. İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı,
    o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğrenme kaynakları gözönüne
    alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden
    çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını
    düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak
    hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır.
    Sayımızın azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.
    Günümüzde Batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma,
    birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da
    onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor,
    onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, gerçek İslâm’ı gereği gibi bilmemenin
    ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar
    da, yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere,
    uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya,
    İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
    Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi
    ve mürted oldu, ona hangi ağır cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı
    değil; İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel
    yolla bu tür insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp
    zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya
    çalışmaktır. Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı, adâletsiz ve kolaycı
    bir davranıştır. Hiçbir yararı da yoktur. 398
    Şirk ve küfür olarak haklarında çok net bir hüküm olmadığı
    halde, biz Kur’an’ı ve sünneti kendi bilgimiz ve tevhid anlayışımızla
    yorumlayıp bir konu hakkında şirk ve küfür hükmünü verebilir
    miyiz? Eğer böyle bir konunun şirk olduğuna hüküm veriyorsak,
    398 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 459
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 123 -
    onu her nasılsa işleyen kimsenin, gerekçelerini, bu konudaki nassların
    kendisine ulaşıp ulaşmadığını, ulaştı ise onlardan nasıl bir
    anlam çıkardığını, bize göre geçersiz de olsa te’vil yapıp yapmadığını,
    başka bir mâzeretinin olup olmadığını değerlendirmeden
    tekfir edebilir miyiz?
    Bir kimseyi tekfir etmek, ne demektir? Kendisine selâm verilemeyecek,
    dostluk ve samimiyet kurulamayacak, gönülden sevilemeyecek,
    kız alıp verilemeyecek, ortaklık gibi yakınlık isteyen
    ilişkilere girilemeyecek, cenazesine katılınamayacak ve evliyse
    eşiyle nikâhı düştüğünden devamlı zina ediyor hükmü verilecek,
    âhirette de sonsuz bir şekilde ceza çekecek, ebedî cehennemde
    kalacak şeklinde bir hüküm verilmiş olmaktadır. Böyle bir hüküm
    öyle alelusûl verilemez. Bir kimseye “kâfir” demekten daha küçük
    bir isnad olan meselâ “fâhişe” demek, hangi şartlarda mümkündür?
    Kendimizle birlikte üç güvenilir müslümanın da apaçık şekilde
    zina fiilini işlerken görmediğimiz ve hepimizin şahitlikte ısrar
    etmeyeceği bir durumda “fâhişe” demenin dünyada bile cezaya
    çarptırılacağı sözkonusudur. Meselâ, bir adamın diğer bir adamı
    öldürdüğüne şahit olsak, bu adamın hangi şartlarda o suçu işlediği,
    olayın içyüzünde başka ne tür durumlar olduğu uzun uzadıya,
    şahitlerle, savunmalarla ortaya konulur, uzunca mahkemesi sürer
    ve sonunda onun suçlu olup olmadığı da bizim tarafımızdan değil,
    hâkim tarafından karar verilip hükme bağlanır. Öyle bir durumda
    bile İslâm’ın hâkim olmadığı topraklarda had dediğimiz ağır
    cezalar uygulanmaz. Çünkü ortam, haramları işlemeye çok elverişlidir.
    Haramlara ve küfre gidecek yollar (İslâm devleti olmadığı
    için) tıkanmamıştır. Bu hükmün ağırlığından dolayı siz de bilirsiniz
    ki, Rasûlullah, bunun çok sorumluluk isteyen bir hüküm olduğunu
    belirtir:
    “Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi
    takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat)
    kendine döndürülür.” 399
    “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur:
    Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği
    gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).”
    400
    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 401
    399 Buhârî, Edeb 44
    400 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
    401 Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 124 -
    Bu hadisler, aslında normal şartlarda bile kişinin birini tekfir
    etme hususunda çok ölçülü olması gerektiğini bildirir. Günümüzdeki
    gibi her şeyin anormalleştiği, hakkın bâtıl, bâtılın hak diye
    öğretildiği, anlatıldığı, yaşandığı bir toplumda tekfir konusuna
    daha fazla ihtiyat gösterilmelidir.
    Kur’an’da şirk ve küfür olarak açıklanan, puta tapmak gibi
    çok net çirkinliklerle ilgili hususlar elbette böyle değildir. “Biz, sizlerden
    ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız…”402 Bu ve
    benzeri âyetler, kesin küfür fiilleri hakkındadır. Gerçekten, apaçık
    bir şekilde Allah’ın dışında bir tapma olayı olunca bu hükmü
    verebiliriz. Onun dışında, küfür olup olmadığı konusunda İslâm
    âlimlerinin ve ümmetin ittifak etmediği konularda biz kendimiz
    o olayın küfür olduğuna dair delillerimiz çok kuvvetli olduğu zaman
    bu fiilin küfür olduğunu kabul edebiliriz. Ama bu durum,
    bize bu küfrü işleyenleri hemen tekfir etmemiz hakkını vermez.
    Evet, Peygamberimiz’in hadislerinde de çokça yer aldığı gibi, nice
    küfür ve şirk vardır ki, sahibini kâfir ve müşrik yapmaz. Nice hadiste,
    “şunu yapmayan bizden değildir, mü’min değildir, iman etmiş
    olmaz” denildiği halde, o işi yapmayanı hiçbir İslâm âlimi tekfir
    etmemiştir. Meselâ, hiçbir imizin kendimiz için istediğimiz her şeyi,
    başka bir mü’min kardeşimiz için de istememiz, onu kendimize
    her konuda tercih etmemiz gücümüzü aşan bir husustur. Ama bu
    durum hadis-i şerifte “iman etmiş olmaz” ifadesiyle bildiriliyor.
    Nifak alâmetleri konusunda da hüküm böyledir.
    Yine, küfrünü apaçık ortaya koymayan, ama içten içe İslâm’a
    ters inançlara sahip olan kişileri, zâhiren şehâdet kelimesi getirip
    namaz gibi sâlih ameller de yapıyorlarsa, bunları tekfir etmeyi
    Allah Rasûlü yasaklamış, şehâdet kelimesi getiren kimsenin öldürülmesine
    çok şiddetli tepki göstermiş ve “kalbini yarıp baktın mı?”403
    diyerek zâhiren Müslümanlığına hükmedilmesini istemiştir. Eğer
    her kâfirin mutlaka kâfir olarak bilinip hüküm verilmesi gerekseydi,
    Peygamberimiz’in, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları
    ümmetine bildirmesi ve onların da o kişileri mü’min kabul etmemelerini
    istemesi gerekirdi. Hâlbuki ashâbdan Huzeyfe’ye (r.a.)
    (kimseye söylememesi şartıyla, sır olarak bildirmesi) hâriç, hiç kimseye
    onların kâfir olduğunu bildirmemiş ve ashâbın onlara Müslüman
    muâmelesi yapmasına rızâ göstermiştir.
    Bir kimsenin kâfir olduğuna kim karar verebilir? Böylesine
    402 60/Mümtehine, 5
    403 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
    no 2643
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 125 -
    önemli ve bumerang gibi hükmün tekfir edenin kendine dönme
    ihtimali yönüyle riskli kararı sıradan herhangi bir mü’min verebilir
    mi? İhtilâfsız, te’vil edilemeyecek tarzda kesin ve net konuların dışında
    herhangi bir mü’minin böyle bir karar veremeyeceğini söyleyebiliriz.
    Bugün bizim derdimiz, uğraşımız ona buna kâfir damgası
    vurmak olmamalı, doktorluğa (gönül hekimliğine) soyunmak
    olmalı. Doktor, hastasını tedavi etmeye çalışır. Ona kızmaz, ona
    düşman olmaz, ona acır. Teşhiste bulunur, ama yine de şüpheyi,
    ihtiyatı elden bırakmaz. O yüzden tıp biliminde yılan simgedir. Yılan,
    niye tıpta simge kabul edilmiştir? Yılanın çok şüpheci bir yaratık
    olduğundan dolayı; tıp adamı da şüpheci olmalı, teşhisinde ihtiyat
    payı bırakmalı, bağnaz olmamalı, hemen kestirip atmamalı,
    her ihtimalli şeyden şüphe edip teşhisini kesinleştirmek için tahlil,
    röntgen vb. delillere mutlaka müracaat edip, teşhisindeki isabeti
    devamlı kontrol etmeli, gerektiğinde teşhisini değiştirebilmelidir.
    Birkaç tıp kitabı okuyan veya doktorların sohbetine katılıp onlardan
    bir şeyler duyan bir kimse doktorluğa soyunabilir mi? Hele
    (madden veya mânen ölümüne sebep olabilecek şekilde) ameliyatlık
    hastalara neşter vurabilir mi? Doktorluk için şu kadar tahsil
    ve tecrübe gerekiyor da, mânevî doktorlar için ilim gerekmez mi?
    Bugün oy vermek, askere gitmek, çocuklarını gayri İslâmî
    okullarda okutmak, az zararlı gördükleri bir partiyi desteklemenin
    kesin hükmü gibi nice husus, emin, ehil ve muvahhid âlimlerin
    fetvâya bağlamaları gereken konulardır. Günümüzde tekfir konusunda
    da ihtilâf edilen birçok ictihadî durumlar vardır. Günümüzde
    de tüm mü’minlerin otorite kabul ettiği her yönüyle güvenilir
    bir müctehid olmadığı, şer’an fetvâsı tüm ümmeti bağlayacak bir
    yetkin zât bulunmadığı için yapılması gereken, bu tür konularda
    “ihtiyatlı bir tavır” takınmaktır. Böyle ihtilâflı, ama şirk ihtimali de
    olan hususlarda ihtiyat iki şekilde olur: Birincisi, şirk olma ihtimalini
    gözden uzak tutmamaktır. Binde bir ihtimalle bile olsa ihtiyatlı
    olmak, o küfrü işlememek, ondan şiddetle sakınmak gerekir. Ve
    o küfür olma ihtimali olan hususu işleyenlerle (tekfir etmeden)
    ileri derecede samimiyet kurmamak, onlarla cemaat, sırdaşlık, akrabalık
    ve muhabbetle yakınlık gibi ilişkilere gücümüz nisbetinde
    girmemek gerekir. İhtiyatın ikinci şekli ise: Onların İslâm’ın hâkim
    olmadığı câhiliye düzenlerinde yetiştiğini, bu konuları yeterince
    ve ehil kabul ettikleri kişilerden duyup öğrenmedikleri, yeterli ve
    yetkili kişilerin onlara doğru bir İslâm anlayışı vermedikleri vb. durumlardan
    dolayı onların Allah indinde mümkün ki mâzur olabileceği,
    bizim ise, böyle bir durumda onların kâfir ve müşrik olmama
    ihtimali binde bir bile olsa onları tekfir ettiğimizde, binde bir ihtimalle
    de olsa bizim kâfir olacağımız hesaba katılmalıdır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 126 -
    Bu durum, muvahhid mü’minlere çok iş düştüğünü gösteriyor.
    Kâfir denilip onlarla tüm ilişkileri koparıp onlardan uzaklaşmak,
    onlara tevhidi ve Kur’ânî hakikatleri tebliğ etmeden kendi
    köşesine çekilmek herhalde dâvet usûlü açısından ve sorumluluk
    bilinci yönüyle de doğru olmaz. Her iki yönüyle ihtiyat tavrı, ilişkilerimizde
    tutarlı ve yeterli olmaya bizi mecbur eder. Böyle konularda
    cesaret, ilimden değil; câhillikten ve mümkün ki, şeytanın
    sağ taraftan yaklaşmasından meydana gelir. Biz insanlar arasında
    hüküm vermek için dünyaya gelmedik. Kulluk görevimizi yapmaya
    geldik. Bu kulluk içinde, tabii hakkı yaşayıp başkalarına da güzelce
    tebliğ etmek de vardır. Unutmayalım; küfrü çok açık olanlar
    dışında insanlara küfür damgası vurmayı emreden hiçbir âyet ve
    hadis yoktur; ama bundan sakındıran nasslar vardır.
    Demokrasiyi savunmak, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemek
    küfür olduğu gibi, böyle tâğutları veya tâğut adaylarını
    desteklemek, küfrün kanunlarıyla hükmedeceği kesin olan
    kimselere oy vermek de küfürdür. Ama bu küfür (günümüz şartlarını
    ve dinin benzer konulardaki yaklaşımını hesaba kattığımızda)
    insanı kâfir etmeyen bir küfür olabilir (“olabilir” diyorum; yani
    olmayabilir de; iki yönden de ihtiyatlı hassâsiyetle yaklaşmak gerekir).
    Kişiyi küfre götürmeyen küfür (el-küfrü dûne’l-küfür), kişiyi
    müşrik yapmayan şirk de vardır. Riyânın şirk olduğu, fakat sahibini
    müşrik yapmadığı gibi.
    Tekfîr Konusunda Yetkili Merci
    Tekfîrle ilgili soruşturma, yargılama ve ilgili işlemleri yürütme
    mercii, kuşkusuz İslâm Devleti’nin makamlarıdır. Müslim iken,
    gerek irtidad gerekse başka şekillerle küfür suçu işleyen kişi hakkında
    işlem yapmak ve suçluyu cezalandırmak yalnızca İslâm devletinin
    güvenlik ve yargı makamlarının yetkisindedir. Bu yetkiyi
    şahıslar kullanamazlar. Günümüzde içinde yaşadığımız ülkenin bir
    İslâm devleti olmadığına göre bu konuda daha fazla şey söylemek
    gereksizdir.
    Ancak irtidad veya küfrün herhangi bir şekliyle İslâm’dan
    çıkmış olan kimse, Kur’ân’ın ve İslâm’ın bütünlüğüne inanan her
    mü’min için büyük risk taşır. Bu nedenle Kur’ân’ın bütünlüğüne
    inanan (mü’min) kişinin böyle bir toplum içinde çok dikkatli yaşaması
    gerekmektedir. Şu var ki, mü’min insan, ne kadar dikkatli
    yaşamaya özen gösterirse göstersin, böyle bir ortamda, içinden çıkamayacağı
    sorunlarla karşılaşabilir ve fiilen karşılaşmaktadır. İşte
    tekfîr suçlaması, dâru’l-harp anlayışı ve Cuma namazının kılınıp
    kılınamayacağı tartışmaları bu sorunun sonuçlarındandır.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 127 -
    Çünkü bu sorunlar, esasen, -Türkiye’de yaygınlaşan- üç yapay
    bâtıl din ile İslâm arasındaki çatışmalardan kaynaklanmaktadır.
    Bu üç din, tekrar edelim ki, “Popüler Türk Müslümanlığı” (câhil
    halkın dini), “Alevîlik” ve “resmî Türk Dini” (Atatürkçü, laikçi, Batıcı
    devlet dini)dir. Mü’min kişi, İslâm ile bu üç yapay dinin çatışma
    ortamında âdeta kilitlenmektedir. O kadar ki mü’min ile bu üç
    dinin bağlıları zaman zaman birbirlerini hiç anlayamayacak kadar
    sıkıntı çekerler. Örneğin, “helâl, haram, farz, vâcip, sünnet,
    gayb, vahy, tâğut, şirk, küfür, ilhâd, nifak, irtidâd, zendeka ve
    bid’at” gibi kavramlar hakkında bir laikçi, bir komünist, bir halk
    dini mensubu, bir Alevi, bir mistik ne kadar doğru bilgiye sahiptir?
    Türkiye’deki sayıları bugün elli altmış milyonu aşan bu insanlar,
    yaşamları boyunca İslâm’a ait bu gibi terimleri doğru tanımlarıyla
    birlikte bir kez bile duymamış olabilirler. Bu ihtimal çok büyüktür.
    Üstelik bu ülkede devleti hep bu câhiller yönetmektedir. Hâlbuki
    mü’min kişi bunların din ve düşünceleri hakkında ister istemez
    epeyce bilgilere sahiptir. Çünkü bu bilgi, kültür ve âyinlerin çoğu
    zararlı olmasına rağmen okullarda zorla okutulup uygulatmakta
    ve mü’min ailelerin çocukları bu zararlı bilgileri ve puta tapma
    törenlerini not ve diploma için öğrenip uygulamak mecburiyetinde
    bırakılmaktadırlar! Mü’minler, bu büyük riske karşı önlem
    alabilmek kaygısıyla da olsa sözü edilen üç din hakkında ister istemez
    bilgi sahibi olmaktadırlar. Dünyanın başka yerlerinde de
    mü’minler bu kaygı ile hareket ettikleri için o bölgelerdeki sapkın
    inanışlar zamanla büsbütün ayrışarak bağımsız birer din haline
    gelmişlerdir. Nitekim Dürzülük, Nusayrîlik, İsmailîlik, Babîlik,
    Kadyanîlik ve Bahaîlik bu sayede İslâm’dan ayrı birer din olduklarını
    zamanla ilân etmek zorunda kalmışlardır.
    Bilgisiz kalabalıklar tarafından İslâm’la karıştırılabilen bu yapay
    dinlerin kalabalık bağlıları arasında, mü’min kişi şu üç şeyden
    birini seçmek zorundadır:
    a) Takiyye yaparak iki veya üç dinli yaşamayı kabul edecektir
    ve bu sûretle İslâm’dan çıkacaktır,
    b) Toplumdan tamamen soyutlanacaktır,
    c) Diğer dinlerin baskısı altında kalan inançlarını ve İslâm’ın
    değerlerini savunmak zorunda kalacaktır.
    Üstelik bu üç tercihten hiçbir i, mü’min kişinin sıkıntılarını ve
    sorumluluklarını ortadan kaldırmamakta, onu siyasal ve ideolojik
    tehlikelere karşı koruyamamaktadır.
    Bu nedenle şirk suçunun çok yaygın biçimde işlendiği Türkiye
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 128 -
    gibi ülkelerde “mü’min kişi nasıl yaşamalıdır, ne yapmalıdır, küfre
    düşmemek için nasıl korunmalıdır ve onu bunu sık sık kâfirlikle
    suçlamaması için nasıl bir çözüm bulunmalıdır?” gibi sorular oldukça
    büyük önem taşımaktadır. Çünkü insanlar pervasızca İslâmî
    değerleri çiğneyerek dinden çıkarken, başkalarını da ilgilendiren
    hukukî birçok sorunun ortaya çıkmasına da neden olmaktadırlar.
    Yani çok açık şekilde başkalarının haklarını çiğnemektedirler. Bu
    gibi durumlarda, “herkes inancında serbesttir, devlet laiktir, hiç
    kimse başka birine dinî baskıda bulunamaz, bakın işte camiler açık,
    herkes serbestçe ibâdetini yapıyor” gibi istismara ve kandırmaya
    yönelik sloganlardan yola çıkıp sanal mâzeretlere sığınarak kimse
    mevcut tecavüzleri örtbas edemez. TC yasaları da bu konularda
    mü’minlerin uğradığı haksızlıkları önlemekten son derece uzaktır.
    Hatta bu yasalar, mü’minlere ait hakların açıkça çiğnenmesini
    özendiren veya en azından kolaylaştıran bir zihniyetle hazırlanmışlardır.
    Bu gerçeği karşılaştırmalı çarpıcı örneklerle kanıtlamak
    mümkündür.
    Ancak bu konudaki örnekleri kavrayabilmek için öncelikle
    İslâm’ın hak ile bâtılı, haram/yasaklı ile mubah/yasal olanı birbirinden
    ayırırken nasıl bir hüküm verdiğini ve mü’min kişiye nasıl
    bir sorumluk yüklediğini bilmek ön koşuldur. Türkiye toplumu, bu
    ince noktadan tamamen habersizdir denebilir. Sorunların büyük
    kısmı da işte buradan kaynaklanmaktadır.
    Meselâ İslâm, alkollü içki içmeyi ağır suçlardan saymış ve yasaklamıştır.
    Bununla birlikte bu suçu işleyen kimseyi kâfir olmakla,
    dinden çıkmakla suçlamamıştır. Buna karşın, “alkollü içki içmek
    suç değildir” diyen kimse (hayatında hiç alkol kullanmamış olsa
    bile) İslâm’a göre derhal kâfir olur, bu dinle hiçbir ilişkisi kalmaz.
    Ne var ki mesele bununla da bitmemektedir. Konunun ayrıca sosyolojik
    bir boyutu daha vardır ve aslında büyük sorun buradan
    kaynaklanmaktadır. Örneğin bir “vatandaş” mevcut kanunlardan
    cesaret aldığı için, bu konuda sahip bulunduğu sözde özgürlüğünü,
    Müslümanlara karşı, rahatça bir baskı aracı olarak kullanabilir
    ve herkes tarafından duyulacak şekilde hiçbir neden yokken, şu
    hakaretleri pervasızca savurabilir: “Ben özgürüm, burası Türkiye!
    Alkollü içki içmek neden yasak olsun, kim bunları söylüyor?! Bunlar
    gerici ve yobazdır, bu örümcek kafaları ezmek lâzım! Bunlar
    hangi çağda yaşıyor?...”
    Bilindiği üzere, adam öldürmek, zina işlemek, hırsızlık yapmak,
    leş, kan ve domuz eti yemek, alkollü içki içmek, faizli muâmelede
    bulunmak, israf etmek, kâfir kişi ile samimi olmak (örneğin, kendisine
    oy vermek, düşünce ve kanaatinde onu desteklemek),
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 129 -
    namaz kılmamak, Ramazan orucunu mâzeretsiz tutmamak, farz
    olmuşken zekât vermemek ve hacca gitmemek gibi daha birçok
    fiil, İslâm’da yasaklanmış ve ağır suçlardan sayılmıştır. Şu var ki,
    (küfre götüren suçlar hâriç) bunların herhangi birini veya birkaçını
    işlemekle Müslüman kimse (genel kanaate göre) dininden çıkmış
    olmaz. Fakat Müslüman kişi bu suçlardan hiçbir ini bir kerecik
    işlemese bile bunlardan birinin İslâm’da haram ve yasak olmadığını
    eğer inanarak söylerse İslâm dini ile hiçbir ilişkisi kalmaz.
    Bugün, Türkiyeli insanın, sonunu ve sonucunu hiç düşünmeden
    sarf ettiği o kadar çok yakışıksız söz, sergilediği o kadar çok
    çarpık davranış vardır ki, bunlar, aynı zamanda İslâm’a ve Müslümanlara
    karşı ağır hakaret suçları oluşturmaktadır. Bu suçlardan
    ise hukukî sonuçlar doğmaktadır. Üstelik tâğûtî yasalar bu sözleri
    ve davranışları suç saymamaktadır. Peki, böyle bir toplumda
    Müslüman kişi kendini nasıl savunabilecek, nasıl koruyabilecektir?
    Binlerce insan tarafından hemen her gün sıkça tekrarlanan
    o kadar çeşitli sorgulama, eleştiri, demeç ve açıklamalar vardır ki,
    bunlar İslâm’a ve Müslümanlara büyük hakaretler içermektedir.
    Meselâ aşağıdaki örnekler çok çarpıcıdır:
    Türkiye toplumu, son yıllarda çeşitli dinsel ve ideolojik doğrultularda
    belirgin gruplara ve kamplara ayrışmıştır. Bu kamplar
    arasında Türkçe konuşmaktan başka hemen hemen hiçbir ortak
    payda bulunmamaktadır.
    Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan mü’min bir kişi; şirk davranışları
    içinde bulunan, bile bile küfür sözleri sarf eden veya Allah’a,
    Peygambere, Kur’ân’a dil uzatan ya da Kur’ân’ın içeriği üzerinde
    spekülasyon yapan ya da helâl şeyi haram, haramı da helâl
    diye niteleyen bir kimseyi asla Müslüman sayamaz. Çünkü İslâm
    dini adına onun böyle bir yetkisi yoktur. Dolayısıyla (İslâm devlet
    mekânizması bulunmadığına göre) kişisel olarak elverdiği kadar
    (kendi özgürlüğü ve güvenliği açısından) mü’min kişi, şu önlemleri
    almak durumundadır:
    1) Eşi ise, bu olaydan sonra nikâhının çözüldüğüne inanmak
    zorundadır. Onunla artık karı-koca ilişkisini sürdüremez (Eşi yeniden
    İslâm’a dönerse, nikâhını yenilemelidir),
    2) Velisi ise, üzerindeki velâyet hakkı düşmüş olur,
    3) Mü’min kişi, -böyle bir kimse ile herhangi bir bağı bulunsun
    veya bulunmasın- onun kestiği hayvanın etini yiyemez,
    4) Onunla herhangi bir ortaklık kuramaz,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 130 -
    5) Şahitliğini kabul edemez,
    6) Vasiyetini yerine getiremez,
    7) Günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ edemez,
    8) Cenazesini İslâmî usûllere göre teşyî edemez,
    9) Onun mal varlığına vâris olup olmayacağı ise oldukça
    ihtilâflıdır. Bu konuda uzmanlardan bilgi almak zorundadır.
    Bir insanın, görüldüğü üzere, ağzından sorumsuzca savuracağı
    birkaç söz ya da sergileyeceği bir davranış biçimi, inançlar açısından
    başkalarına bu derece ağır yükler getirebilmektedir.
    Bu sorun, en kısa tâbirle şudur: Kendini Müslüman sanan
    milyonlarca insan, bu ülkede Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan bir
    azınlığı mutlaka ezip yok etmek için dinsel değerleri istedikleri
    gibi yorumlamaya, çarpıtmaya, onlara saygısızlık etmeye çalışmaktadır.
    Üstelik bu insanlar bununla da yetinmemektedirler.
    Halktan bazılarının da desteğini aldıklarından, hem sayıca ezici
    bir çoğunluğa sahip bulundukları için, hem siyasal, sosyal ve
    ekonomik bakımdan egemen ve üstün konumda oldukları için
    bu azınlığı kasıtlı şekilde tahrik etmeye de çalışmaktadırlar. İşte
    tekfîrciliğin Türkiye’de hortlamasının temel nedeni budur. Çünkü
    (popülist Türk muhafazakârlar, şirk içindeki mistikler, ırkçılar, aleviler
    ve laikçi Atatürkçüler) eğer mü’minleri kışkırtarak, suç imal
    ederek onları haksız çıkarmayı başarabilirlerse hem içeride, hem
    de dış dünyaya karşı haklı olduklarını kanıtlayabileceklerdir. İşte
    bu nedenle Türkiye’de, son yıllarda çok tehlikeli terör projeleri ve
    komplo teorileri hazırlanmış ve uygulanmıştır. Hizbullah senaryosu
    gibi... Öyle gözüküyor ki bundan sonra da bu denemeler devam
    edecektir. Bahane ve suç adları da hazırdır: “Tekfîrci, bölücü,
    terörist, Hizbullahçı, el-Kaideci...”
    Bu gerçekler, hemen herkesin, aklını başına devşirmesini gerektirmektedir.
    Eğer bu noktadan yola çıkılırsa vicdan sorumluluğu
    bakımından herkese yöneltilecek insanî birtakım mesajlar bulunmaktadır.
    Şimdi de bu mesajları “Tekfirin Şartları” kapsamında
    iletmek gerekmektedir. 404
    Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
    Mü’minin, görünürdeki gerçeklerden hareket ederek toplumda
    farklı davranış ve kanaatlere sahip insanlar hakkında
    404 Ferid Aydın, Tekfir Kavramı Hakkında Çok Yönlü Bir İnceleme, Basılmamış
    Çalışma
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 131 -
    varabileceği yargı, en çok dört şekilden biri olabilir. Bunlar: Tahsin,
    te’vil, tefsîk ve tekfir’dir. Bunların da anlamı şudur:
    Tahsin
    Tahsin: Bir şeyi uygun, normal, ya da güzel görmek demektir.
    Bu fikrî değerlendirme, İslâm’ın emir ve yasaklarından hiçbir ini
    açıkça çiğnemeyen kimsenin dengeli, mubah ya da takdir toplayıcı
    olan davranışlarına ilişkin hüsn-i zandır, olumlu kanaattir. Bu
    kanaat, ya tarafsızca olur, ya da bir beğeni duygusu olarak kalben
    yaşanır. Mü’min kişi, bu çizgideki kimselerin sadece dış görünüşlerine
    bakarak bu yargıya varmak durumundadır.
    Te’vil
    Yorumlamak, daha doğrusu şüpheli bir durumu kasıtlı yorumlamaktan
    kaçınmaktır. Örneğin bir Müslüman, eğer İslâm’ın
    ölçülerine aykırı bir düşünce ve inanca saptığını, şüpheli kişi ve
    çevrelerle ilişki içinde olduğunu ya da suç ve günahlardan birini
    işlediğini açıkça ortaya koymamışsa, yalnızca söylentilere dayanılarak
    veya ihtimallerden hareket ederek onun aleyhinde bir değerlendirme
    yapılamaz. Aksine bilgisizliğin, duygusallığın ya da
    çeşitli yanlışlıkların, bu gibi söylentilere yol açmış olabileceğine
    ilişkin yorumlarda bulunmak, daha doğru olur. İşte buna “te’vil”
    denir.
    İslâm tecessüsü yasaklamıştır.405 Mü’min kişi, mü’min kardeşinin
    özel hayatını araştıramaz, araştırmayı bile düşünemez. Kişinin
    suçu gizli kaldığı sürece o, yalnızca Allah’a (c.c.) karşı suçludur. Şu
    var ki, bir müslümanın şüpheli durumu eğer başka bir müslamanın,
    ya da İslâm ümmetinin hayatı, sağlığı, mutluluk ve başarısı
    ya da maddî ve mânevî çıkarları açısından herhangi bir tehlikeyi
    dâvet edici ihtimallerden biri olarak görünürse te’vil yolu burada
    tıkanır ve bu ihtimal ciddi bir sorun olarak İslâm fıkhının birinci
    derecede konusu olur.
    Tefsîk
    Tefsîk: Fâsıklıkla suçlamak demektir. Fâsıklığın anlamı şudur:
    Müslüman kişinin, küfür ve şirk gibi İslâm’dan çıkmayı neticelendiren
    ağır suçlar hâriç, diğer bütün günah, yasak ve çirkin iş ve
    eylemlerden en az birini kanıtlanabilir şekilde işlemekle uğradığı
    sâbıkalılık durumuna “fısk” ya da “fâsıklık” denir. Kur’ân-ı
    405 Bk. 49/Hucurât, 12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 132 -
    Kerim’de münâfıklar406 ve kâfirler407 de fâsıklıkla nitelenmişlerdir.
    Ancak fâsık, daha çok bir fıkıh terimi olarak sâbıkalı Müslümanlar
    hakkında kullanılmıştır. Mü’min kişi, fâsık ya da (yaklaşık olarak)
    aynı anlama gelen “fâcir” müslümanı içinden dışlayamaz. Onunla
    ilişkilerinin nasıl olacağını ise İslâm fıkhı belirler.
    Tekfîr
    Tekfîr: Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. İslâm
    âlimlerinin, çok dikkatli olunması uyarısında bulundukları hususlardan
    biridir. Bu nedenle büyüklerden birçok zevat: “Günah işleyen
    hiç kimseyi kâfir diye suçlamayız” dememişlerse de, “her
    günah işleyeni kâfirlikle suçlamayız” demişlerdir.408 Bunun anlamı
    şudur: Müslüman kişi, işlediği hemen her günah sebebiyle kâfir
    olmaz. Ama öyle günahlar, öyle suçlar vardır ki işlendiği zaman
    (Allah korusun) İslâm Dininden çıkmak için yeterli bir neden oluşturabilir.
    Bunların başında ise Kur’ân-ı Kerim’i bir bütün olarak
    kabul etmemek, nass’la yasaklanmış olan bir şeyin yasaklığını tanımamak
    ya da yasak olmayan bir şeyi yasak kabul etmek gibi
    durumlar gelir.
    Küfür çok ağır bir suç olduğu için mü’min kişi bu suçu işleyen
    kimse hakkında kesin yargıya varmadan önce bu durumdaki insanın
    gerçekten kâfir olup olmadığı hakkında duyduklarını ya da
    gördüklerini tekrar tekrar gözden geçirmeli, gerekirse âlimlere
    danıştıktan sonra bu konuda karara varmalıdır. Çünkü özellikle
    mü’min kişi eğer babası, oğlu, karısı ya da kardeşi gibi yakınlarından
    birini (sonradan) bu ağır suçun içinde görüyorsa İslâm
    Fıkhı’na konu olan çok büyük bir sorunla karşı karşıya bulunuyor
    demektir.409
    Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür
    Şüphesiz Kur’an ve sünnet terminolojisinde
    “küfür” kelimesi
    kullanılırken, dünya hükümlerine nispetle insanı dinden çıkaran
    ve âhiret hükümlerine nispetle cehennemde ebedî kalmasını
    gerektiren küfr-i ekber (büyük küfür) kastedilir. Ancak bazen de
    kişinin cehennemde ebedî kalmasını değil, cehennem ile tehdit
    edilmesini gerektiren ve onu İslâm dininden çıkarmayan küfr-i asgar
    (küçük küfür) kastedilir. Bu küfür çeşidi ancak kişinin fâsıklık
    ve isyankârlıkla
    damgalanmasına sebep olur.
    406 Bk. 63/Münâfıkun, 6
    407 Bk. 9/Tevbe, 84
    408 Ali bin Ebi’l-Izz ed-Dımaşkî, el-Akîdetu’t Tahâviye Şerhi, 2/434
    409 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 335-336
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 133 -
    Birinci anlamıyla küfür (yani küfr-i ekber), Hz. Peygamber’in
    getirmiş olduğu dinden zarûri olarak bilinen her şeyi veya bunların
    bazısını kasden inkâr etmek ve reddetmek demektir. İkinci
    anlamıyla küfür (küfr-i asgar) ise Allah’ın emrine muhâlefet sayılan,
    yahut onun nehyettiği yasakları işlemek suretiyle gerçekleşen
    diğer günahları kapsamaktadır. İşte bu küfür çeşidi hakkında şu
    hadisler gibi birçok hadis bize ulaşmıştır:
    a- “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse küfretmiş olur.” veya “şirk
    koşmuş olur.”
    b- “Müslümana sövmek fâsıklık, onu öldürmek ise küfürdür.”
    c- “Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olmayın”
    d- “Babalarınızı reddetmeyin. Çünkü babalarınızı reddetmeniz
    sizi
    küfre götürür.”
    Bizim bu tür hadisler hakkındaki değerlendirmemiz şöyledir:
    Bu ve benzeri nasslarda vârid olan küfür, diğer bazı delillerden
    dolayı, kişiyi dinden çıkaran küfür değildir. Çünkü ashâb da birbiriyle
    savaşmıştı. Ama onlardan bazısı diğer bazısını tekfir etmiyordu.
    Emiru’l-Mü’minin Ali bin Ebî Tâlib’den yakın olarak bize
    ulaşmıştır ki, o, Cemel ve Sıffîn savaşlarında kendisiyle savaşanları
    tekfir etmiyordu. Sadece onları
    bağî/âsî sayıyordu. Şüphesiz Hz.
    Peygamber’in Ammar’a söylediği şu hadis sahihtir: “Seni bağî bir
    topluluk öldürecektir.”
    Yine Hâricîler hakkındaki şu hadis de sahihtir: “Onlarla iki
    tâifeden hakka yakın olanı savaşacaktır.” Gerçekten de onlarla
    Hz. Ali
    ve beraberindekiler savaşmıştı.
    Yine Kur’ân-ı Kerim de birbiriyle savaşan iki taifenin mü’min
    olabileceğini isbat etmiştir: “Mü’minlerden iki tâife birbiriyle savaşırsa...”
    410 Ayrıca onlar arasında din kardeşliğinin devam ettiğini de
    isbat etmiştir: “Şüphesiz mü’minler kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin
    arasını bulup düzeltin.” 411
    Şu hadis de bu hususu belirtiyor: “Kim (müslüman) kardeşine kâfir
    derse...” İşte bu hadiste birbirlerine kâfir diyen iki müslümanın kardeş
    olduğunu ve bu olayın müslüman ile kâfir arasında olmadığını
    belirtiyor. Böylece de kardeşine
    kâfir diyenin bu sözüyle İslâm dairesinden
    dışarı çıkmadığına
    delâlet etmektedir.
    “Kim Allah’tan başkasına yemin ederse, şüphesiz küfretmiştir.” veya
    410 49/Hucurât, 9
    411 49/Hucurât, 10
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 134 -
    “şirk koşmuştur”412 hadisi ile “kim bir arrâfa veya kâhine gider de onun
    dediğini tasdik ederse, şüphesiz o, Allah’ın Muhammed (s.a.s.)’e gönderdiğini
    inkâr etmiştir” 413 şeklindeki
    hadis ve buna benzer hadisler de
    yukarıdaki gerçeği ifade etmektedirler.
    Geçmiş asırlar boyunca müslüman âlimlerden hiçbir i yukarıdaki
    fiilleri dinden çıkaran ve İslâm’dan döndüren fiiller olarak saymamıştır.
    Şüphesiz ki insanlar daima çeşitli zamanlarda Allah’tan
    başkasına yemin ediyorlar, falcıları ve kâhinleri tasdik ediyorlardı.
    Bu tür hareketleri yüzünden ilim ve din adamları onları yadırgıyorlar,
    onların sapık ve fâsık olduklarını söylüyorlardı. Fakat onların
    mürted olduklarına hüküm vermiyorlar, onları eşlerinden ayırmıyorlar,
    onların cenazeleri üzerine namaz kılınmamasını veya
    müslümanların kabristanında defnedilmesini nehyetmiyorlar. Bu
    ümmetin,
    dalâlet üzere icma yapmayacakları bize merfu bir hadis
    ile ulaşmıştır.
    İşte bu sebeple, İbn Kayyım bazı günahlara küfür itlak eden
    birçok hadisi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Burada kastedilen
    şudur: Bütün günahlar küfr-i asgar nevindendir. Bu ise tâat ile
    amel etmek olan şükrün zıddıdır. Çalışma (sa’y) ya şükürdür ya da
    küfürdür (nankörlüktür). Üçüncü bir çalışma türü ne bundandır
    ne de şundan.” 414
    İkinci mânâdaki küfre, yani küfr-i asgara gelince, onun zıddı
    da şükürdür. İnsan ya bir nimet için şükredici olur ya da hakkını
    yerine getirmeyerek nankör olur. Allah Teâlâ insanın bu vasfı
    hakkında
    şöyle buyurur: “Şüphesiz Biz ona yolu gösterdik. Artık o ya
    şükredici olur, ya da kâfir (nankör) olur.” 415 Başka bir âyet-i kerimede
    Yüce Allah şöyle buyurur: “Her kim şükrederse, o ancak kendisi lehine
    şükretmiştir. Kim de küfrederse (nankörlük yaparsa), şüphesiz benim
    Rabbim müstağnîdir ve kerimdir...” 416
    Sahih-i Buhârî’de kadınların cehenneme girmelerinin sebebi
    hakkındaki hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz onlar inkâr ediyorlar
    (nankörlük ediyorlar).” Bunun üzerine sahâbe dedi ki: “Allah’ı
    mı inkâr ediyorlar?” Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Onlar dostluğa
    ve iyiliğe küfür (küfrân-ı ni’met) ediyorlar.” 417
    412 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    413 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no:
    3904; Ahmed bin Hanbel, II/408
    414 İbn Kayyım el-Cevziyye, Medâricu's-Sâlikin, c. 1, s. 355
    415 76/İnsân, 3
    416 27/Neml, 40
    417 Buhârî, İman, “Bâbu Kufrâni'l-Aşiri” (Kocaya Karşı Nankörlük Bâbı) ve
    “Bâbu Küfrun Dûne Küfr” (Küfür Olmaksızın Küfür Bâbı)
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 135 -
    Hâfız İbn Hacer Askalani, Kurtubi’nin şu sözünü nakletmiştir:
    “Şâri’in (Şeriat koyucunun) lisanında küfür, İslâm dininden olan
    şer’î hususlarla
    ilgili zarûrâtı bilerek inkâr etmek mânâsında kullanılmıştır.”
    Daha sonra İbn Hacer şunları belirtmiştir: “Ancak bazen
    de şeriatta küfür, nimete karşı nankörlük, nimeti veren zâta
    şükretmeyi terk etmek ve nimetin hakkını vermemek mânâsında
    kullanılmıştır. Bu hususta Sahih-i Buhârî’nin “İman kitabı”nın
    “Kocaya nankörlük” ve “Küfür fiilini işlediği halde kâfir olmama”
    bölümlerinde,
    büyük günah işleyenleri kâfir sayan Hâricîlerin fikrini
    çürütücü hadisler mevcuttur. Buhârî’nin “Kitabu’l-İman” bölümündeki
    “küfr dûne küfr” (küfür olmayan küfür/nankörlük) babındaki
    Ebû Said (r.a.)’ın rivâyet ettiği “onlar iyiliği inkâr ediyorlar...”418
    şeklindeki hadis de bu hususu anlatmaktadır.”419
    Bundan dolayıdır ki İmam Buhârî Sahih’inde “Kitabu’l-İman”
    bölümünde, büyük günahları işlemeleri sebebiyle müslümanları
    tekfir eden Hâricîler’i reddetmek için birçok “bab”lar koymuştur.
    İşte bu “bab”lardan biri de “Bâbu Küfrâni’l-Aşîri” ve “Küfrun
    Dûne Küfrin” bahsidir. “Küfrun dûne küfr” (“Küfür işlediği halde
    kâfir olmama”) ibâresi, Allah Teâlâ’nın “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler
    var ya, işte onla kâfirlerin ta kendileridir” 420 kavl-i şerifinin
    tefsiri hakkında İbn Abbas ve bazı tâbiînden rivâyet edilmiştir.
    Bu da gösteriyor ki küfür, büyük ve küçük diye iki kısma ayrılır.
    Bu taksimat selef âlimleri tarafından
    yapılmış ve günümüze kadar
    gelmiştir. Aynı taksimat şirk, fısk, zulüm ve nifak için de gösterilebilir.
    Yani şirk, fısk, zulüm ve nifak da aralarında
    büyük ve küçük
    diye ayrılabilirler. Büyük olanlar, cehennemde ebedi kalmayı gerektirirken
    küçük olanlar ise böyle bir şey gerektirmez. 421
    Bu konuyla ilgili olarak İbn Teymiyye şöyle diyor: “Kitap ve
    Sünnetin delâletiyle Ehl-i Sünnet ve’1-Cemaat’in görüşü şu şekilde
    kesinleşmiştir. Ehl-i Sünnet, kıble ehlinden hiçbir kimseyi
    bir
    günah sebebiyle tekfir etmez. Yine işlediği bir amel sebebiyle
    kişiyi İslâm’ın dışına atmazlar. Ne var ki; o amel içki içme, çalma
    ve zina gibi yasaklanmış bir fiil olmalı ve imanın terkini içermemeli...
    Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve öldükten
    sonra dirilme gibi Allah’ın inanılmasını emrettiği şeyleri
    terk etmek, kişiyi küfre sokar. Tevâtür yoluyla sâbit olan apaçık
    farzların farziyetine inanmamak ve yine tevâtür yoluyla sâbit
    olan haramların
    helâllığına inanmak sebebiyle kişi küfre girer.
    418 Buhârî, İman, “Bâbu Kufrâni'l-Aşiri” (Kocaya Karşı Nankörlük Bâbı)
    419 İbn Hacer, Fethu'1-Bâri, c. 13, s. 75
    420 5/Mâide, 44
    421 Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Yayınevi 85-90.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 136 -
    Eğer sen günahlar, emredileni terketmek yasaklananı
    da yapmak
    şeklinde iki kısma ayrılır dersen cevabım şu olur: Kul kendisine
    emredileni terkettiği takdirde, ya emredilenin farz olduğuna
    inanır veya inanmaz. Eğer farziyetine inanır, yapmayı terkederse
    farzın tümünü terketmemiş olur. Aksine bir kısmını yerine getirmiş
    olur ki, o da inanmasıdır. Bir kısmını da terk etmiş olur ki, o
    da amelidir. Haram kılınan şey de böyledir. Kişi haramı işlediği
    vakit ya onun haramlığına inanır veya inanmaz. Eğer haramlığına
    inanarak işlerse, farzı yapmak ve haramı işlemek gibi
    ikisini
    bir araya getirmiş olur ve böylece hem iyiliği
    hem de kötülüğü
    olur. Söz, ancak tevâtür yoluyla sübut bulmuş şeylerin haramlığına
    ve farziyetine inanmayı terketmek sûretiyle mâzur sayılmayacak
    konular hakkındadır. Bir özrü sebebiyle bilmediği veya te’vil
    etmesi yüzünden terkettiği ya da işlediği fiile gelince, bunu işleyen
    kişi kâfir olmaz. Hükümlere
    inanmamanın küfür olduğuna
    ve sadece haramı işlemenin küfür sayılmayacağına gelince, bu
    kendi mevzûsunda karara bağlanmıştır. Allah’ın kitabındaki
    şu
    âyet-i kerime buna delil teşkil etmektedir; “...Eğer onlar tevbe eder,
    namazlarını kılar ve zekâtı verirlerse sizin din kardeşlerinizdir...” 422
    Günahlara gelince, Kur’an’da hırsızın elinin kesilmesi, zânînin
    sopalanması
    cezası vardır. Kur’an, onların küfrüne hükmetmemiştir.
    İki gruptan biri diğerine saldırmakla birlikte
    birbirlerini öldürmeleri
    de aynı şekildedir. Fakat
    iman ve kardeşlik her iki grup için
    de geçerlidir. Cana kıydığından ötürü kendisine kısas gereken katili
    de Kur’an “kardeş” olarak nitelendirmektedir. 423 Cenâb-ı Hak
    katili (kardeş) olarak isimlendirdi.
    Buhârî ve Müslim’de Ebû Zer hadisi yer almaktadır. Hz. Peygamber
    (s.a.s.) ona Cebrail’den naklen şöyle buyurdu: “Lâ ilâhe
    illâllah diyen cennete girer. Zina etse de, çalsa da ve şarab içse de... Hem
    de Ebû Zerr’in burnu yerde sürtülse de...” 424 Yine bir hadis-i şerif şöyledir:
    “Kimin kalbinde
    zerre ağırlığınca iman varsa, kimin kalbinde zerre
    ağırlığınca iman varsa ateşten çıkar.”
    Yukarıdan beri zikrettiğimiz bu naslar imanla birlikte büyük
    günah işleyenin küfre girmeyeceğine delil teşkil ettiği gibi,
    Hâricîlerden bir grup bid’atçinin düşüncelerinin aksine şefaat sayesinde
    cehennemden
    çıkacağına, delâlet etmektedir. Mûtezile
    şefaat
    konusunda ihtilâf halindedir. Yine bu naslar, büyük günah
    işleyenleri cehennemden çıkaran imanın
    emredilen hasene (iyilik)
    422 9/Tevbe, 11
    423 Bk. 2/Bakara, 178
    424 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları 2/266-270
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 137 -
    olduğuna ve hiçbir günahın
    ona engel olmayacağına delâlet etmektedir.”
    Başka bir yerde İbn Teymiyye şöyle diyor: “Bundan
    dolayı selef
    ulemâsı, ‘itikad kitaplarında; biz kıble ehlinden hiçbir kimseyi günahı
    sebebiyle tekfir etmeyiz. Yine hiçbir kişiyi amelinden dolayı
    İslâm’dan çıkarmayız’ diyor.” Tekfirci gençlerin düştüğü hatalardan
    biri de iki küfrü birbirine karşıtırmaktır. Aynı şekilde onlar,
    küçük günah olan fısk ile küfrü, zulüm ile küfrü birbirine karıştırıyorlar.
    Onlar, bunların tümüne “şirk” mânâsını
    veya benzerini
    vermekteler.
    Fakat Kur’an ve Sünneti inceleyenler böyle olmadığını
    görürler.
    Tekfircilerin sözlerinden bir örnek: Zulüm
    de küfür demektir.
    Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “...Kâfirler zâlimlerin ta
    kendileridir.”
    425 Hiç kimse, kâfirin küfrü sebebiyle kendi nefsine zulmettiği
    hususunda kuşkuya kapılamaz. Fakat her zâlim kâfir midir?
    Kesinlikle hayır. Çünkü Kur’an’da Hz. Yûnus şöyle duâ ediyor;
    “Senden başka
    ilâh yoktur. Seni tesbih ederim. Çünkü ben zâlimlerden
    oldum.”426
    Küfür ile fıskı birbirine karıştırma konusuna gelince
    gençler
    buna şu âyeti delil getiriyorlar; “Biz sana
    apaçık âyetler indirmişiz.
    Onları sadece fâsıklar inkâr ederler.” Füsûk (fâsıklık) kelimesi küçük
    günahlar ve küfür için de kullanılmıştır. Bunun için her kâfir
    aynı zamanda
    fâsıktır; fakat her fâsık kâfir değildir. Cenâb-ı Hak
    Kur’ân-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor: “...Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.
    İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir...” 427 Hiç kötü lakaplarla
    çağırmak küfrü gerektiren
    şeylerden olur mu? Bunu kim
    söyleyebilir?
    Fısk ve zulüm kelimeleri hatta bazen “küfür” kelimesi,
    Kur’ân-ı
    Kerim’de kâfir için de müslüman için de kullanılıyor. Bundan dolayı
    tedbirli davranmak
    ve acele etmemek gerekir. Buradaki küfür
    sözü, sahibini dinden çıkarmayan küçük küfürdür. Zira büyük küfür,
    sahibini dinden
    çıkarır. Her kâfir hem zâlim, hem de fâsıktır.
    Fakat
    her zâlim veya fâsık, kâfir değildir.
    “El-Kevâşiful-Celiyye an Meâniyi’l-Vâsıtıyye” adlı
    kitapta şöyle
    denilmektedir: “Fısk kelimesi, sözlük anlamı bakımından istikametten
    çıkmak ve sapmak anlamına gelir. Bu sebepten dolayı
    sapmış kişiye fâsık denildi. Şeriat bakımından fâsık, büyük günah
    425 2/Bakara, 254
    426 21/Enbiyâ, 87
    427 49/Hucurât, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 138 -
    işleyen veya küçük günahta ısrar eden kişi anlamına
    gelir. Fâsıklık
    iki kısımdır. Biri itikadî, diğeri amelîdir. Zina, adam öldürmek ve
    livata gibi... İslâm milletine bir lütuf olarak uzun süre müslümanlar
    küfrü gerektirecek masiyetleri işlemediler. Ehl-i sünnet
    ve’1-Cemaat “büyük günah” işleyenin kâfir olmadığını
    ve İslâm
    dininden çıkmadığı görüşü üzerinde
    ittifak etmişlerdir. İslâm’dan
    ve imandan çıkmayacağı,
    küfre girmeyeceği üzerinde de ittifak
    sağlamışlardır.”
    İbn Teymiyye, müslümanların fâsıklarından bahsederken şöyle
    diyor: “Ehl-i sünnet ve’1-Cemaat, müslümanların fâsıklarının, imanın
    kökünün ve bir kısmının kendileriyle beraber olduğuna,
    imanın
    tümünün bulunmadığına inanırlar. Bu iman sayesinde onlar
    cennete girmeyi hakederler. Yine Ehl-i Sünnet, fâsık müslümanların
    cehennemde
    ebedî kalmayacakları, bilakis kalbinde buğday
    tanesi veya hardal tanesi kadar iman bulunan kişinin
    cehennemden
    çıkacağı kanaatindedirler.” 428
    Diğer birçok âlim-yazar gibi Samarraî’de câhiliye, itikadî
    şirk, amelî şirk... gibi kavramların tekfirde
    aşırı gidenlerce nasıl
    yanlış ve yüzeysel değerlendirildiğini
    ortaya koymuştur. Câhiliye
    hakkında şöyle
    der: “Câhiliyet hakkında vârid olan hadislere
    geçmeden
    önce şunu söylemek istiyorum: ‘Gerçekten câhiliyet
    Allah’ın şeriatının tatbiki ile ilgili bir durum, bir nitelik olunca bazen
    küfür ifade eder... Yöneticilerden
    kim, beşerî kanunu Allah’ın
    düzeninden üstün
    tutarak onu reddederse bundan ötürü kâfir
    olur. Çünkü o, Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmediyor
    ve
    Allah’ın kanununa dil uzatıyor. Câhiliyet, câhiliyet açılıp saçılması,
    câhiliyet taassubu gibi adet ve geleneklerle ilgili bir durum olduğu
    vakit bu, Allah’ın
    şeriatına tercih edilmedikçe bazen masiyet
    (günah) veya fısk ifade eder.” 429
    Tekfirde aşırı giden grubun gençleriyle çok sık karşılaştığını
    ifade eden Samarraî kitabının bir yerinde
    şunları anlatıyor:
    “Gençlere; ümmeti tümüyle dininden çıkarıp küfür
    girdabına atan
    bu önemli konuyu sorduğumuzda, müslümanların küfre girdiklerini
    söylediler. Müslümanlar şehâdet kelimesini dilleriyle söyleyip,
    anlamını bilmiyorlar ve içeriğiyle amel etmiyorlar” diyorlar.
    Gençlerden biri: Şeker kutusu tuz ile doldurulsa ve üzerine şeker
    yazılsa, bu işlem onun tuz olma gerçeğini
    değiştirir mi? Bir adama
    ilaç yazılsa; fakat adam almasa hatta yalan olduğunu iddia etse
    bu gerçeği değiştirebilir mi?
    428 Abdurrezzak Samarraî, Tekfir Olayı, Vahdet Yay. s. 74-81.
    429 A.g.e., s. 158-159.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 139 -
    Ey ateşli gençler bize daha fazla bilgi veriniz, dediğimizde,
    onlar
    dediler ki, Peygamber zamanındaki bir müslüman, câhilî toplumdan
    İslâmî topluma geçen
    bir adamdı. Ama şehâdet kelimesini
    diliyle söyleyip
    hicret etmeden yerinde kalan kişi müslüman değildir.
    Yukarıda söylenenlere göre topluluklar bu haliyle
    İslâm’a
    göre hareket etmiyor. O toplumun amelleri,
    tutumları, iktisadi
    metodları ve siyaseti tümüyle İslâm dışı olunca; o toplum da câhilî
    toplum demektir.
    O toplumun tüm fertleri; bizce delil ve burhan
    ile aksi sâbit olmadıkça küfre girmişlerdir.
    Kahire’nin “Medinetü’l Mühendisîn” semtinde sohbet ettiğim
    gençlere dediğimi burada zikrediyorum.
    Gençlere dedim ki: “Sizler
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği Allah’ın şeriatına mı uyuyorsunuz,
    yoksa Yunanlı kâfir Aristo’nun mantığına mı?” Bu sözün
    üzerine gençler, tedirgin oldular ve: “Allah’a sığınırız, bu ne
    biçim söz?” dediler. O vakit ben de: “Öyleyse bana cevap veriniz...
    Yanımıza
    bir Yahudi, bir Hıristiyan veya bir müşrik genç girse ve:
    Aklım İslâm’a ve onun getirdiklerine yattı, ben müslüman olmak
    istiyorum, ne yapayım dese, ne cevap veririz?”
    Gençlerden bazısı, ona şehâdet kelimesini söylemesini
    telkin
    ederiz, dedi. Ben de: Bunu söylese ve şehâdet getirse, o sırada
    gence bir kalb nöbeti gelse ve oturduğu yerde ölse, hükmü nedir?
    diye sordum. Dediler ki: O müslümandır. Ben de onlara: Fakat
    siz tuzu keşfetmemiştiniz, onun tuz mu yoksa şeker mi olduğunu
    öğrenmemiştiniz? dedim. Bu sefer gençler:
    Şehâdet getirmekle
    İslâm’a girdi:” dediler. Ben de: Bu iyi. Fakat siz onu denemediniz.
    Bakalım ki o şehâdetin manasını anlıyor mu, anlamıyor mu? O,
    İslâm’a ait hiçbir hükmü yerine getirmedi... dedim.
    Gençler: Biz ona mühlet verir, toplumun fertleri gibi olacak mı,
    onların hükmünü alacak mı diye bakarız.
    Veya ayrıcalık gösterir
    ve gerçekten müslüman olur, dediler. Ben, bu kadarı bana yeter
    dedim. Zira o genç müslüman olmuş ve şehâdet getirmekle müslümanlığını
    ilan etmiş oldu. Bundan başkası olamaz. Rasûlullah
    (s.a.s.) döneminden günümüze kadar müslümanların bildikleri de
    bu zaten. Bundan fazlası kabul
    değil. Şehâdet getiren bu adamdan
    küfrünü ifade eden bir şey zuhur ederse, biz bu noktada,
    onun küfrüne
    ve dinden dönmesine hükmederiz, dedim.
    Nihâyet üzerinde şeker yazan kutuyu gören kişi, kutunun içinde
    tuz olduğu kanaati kesinleşinceye kadar, onun şeker olduğuna
    inanacak. Aynı şekilde şehâdet getirip, müslüman olduğunu ilan
    eden kişi, İslâm’dan ayrıldığı kesinleşinceye kadar müslümandır,
    aksi değil. Yani İslâm sâbit olduğu sürece küfür asıl olamaz. Çünkü
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 140 -
    asıl bulunduğu hal üzere kalır. Müslüman, dinden döndüğü sâbit
    oluncaya kadar müslümanlık üzerine kalır. Fukaha bundan daha
    da ötede bir görüşe sahip. Onlar diyorlar ki; Halk bir müslümanın
    küfrünü gerektiren bir durumuna şahit olsa, fakat adam bunu
    inkâr etse, adamın sözü geçerlidir,
    onların sözü değil. Fukahadan
    bazısı, “Kur’an’ın eksik olduğunu” söylemekle itham edilen kişi
    gibi, O da hakkında yapılan ithamlarla bir ilişkisi
    bulunmadığını
    söylemesini şart koşarlar. Yani bu ithamı yalanlaması gerekir, derler.
    Bu konuda bu kadarı yeter...”
    Küfür ülkesinde yaşayan müslümanların tâğûtî hükümlerle
    muhâtap olmaları durumunda onların itikadına nasıl bir zarar
    gelebilir? Eserinin bir bölümünde
    de bu sorunun cevabını ortaya
    koyan A. Samarraî konuyla ilgili olarak İbn Teymiyye’den görüşler
    aktarıyor. Buna göre Firavun’un karısı, Yusuf (a.s.), Necaşî gibi fert
    ya da az bir grupla müslüman olan kişiler küfür ülkesinde yaşayıp
    bazen de küfür hükümlerine muhâtap olmuşlardır. Ve bu durum
    da onların itikadına zarar vermemiştir. Hatta buna ek bir örnek
    olarak -yine İbn Teymiyye’den aktarma yapılarak- Tatarlar arasında
    müslümanların hâkimlik
    veya imamlık görevinde bulunduğu
    da kaydedilmektedir.
    Samarraî bu son örneği de İbn Teymiyye’nin
    Mecmu’ul-Fetevâ’sından aldığını kaydediyor.
    Tekfirde aşırı
    gidenler, bazı büyük günah sahiplerini tekfir etmektedirler.
    İtikadî şirk ile amelî şirki ayırmamaktadırlar.
    Bu da
    Hâricîlerde bulunan bir özelliktir. 430
    Korunması ve Sakınılması Gerekenler; Tevhid ve Küfür
    1- Tevhîd kelimesi ile hem dine girilir ve hem de dinden çıkılır.
    Tevhid kelimesinin menfi yönündeki hareketleri, insanı dinden
    çıkarır.
    2- Tevhîd kelimesi kulun kendine ve çevresine ikrârıdır (yani
    kimliğinin göstergesidir) ve aynı zamanda tevhîd kelimesi kulun
    Rabbine olan imanının, teslimiyetinin
    ve Rabbiyle olan ilişkisinin
    bildirgesidir.
    3- Olumluluk üzerine yapılan ikrar ispatı gerektirir.
    Ama olumsuzluk
    üzerine yapılan şehâdet ise açıklamayı gerektirir (yani
    tevhîd kelimesini söyleyen
    birisinden tevhidini kabul, reddeden
    birisinden
    ise ne için redd ettiğini açıklaması istenebilir).
    4- Şer’î hükümlerin delâlet ettiği mânâ ve ihtivâ ettiği mânâları
    muhâfaza etmek gerekir.
    430 Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Yayınevi 246-257.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 141 -
    5- Zarûri olarak bilinmiş olan şeylerden korunmak.
    Örneğin;
    müslüman birisinin müslümanlığında durmak
    ve kâfir birisinin de
    küfründe durmak gibi.
    6- Zâtın beraati ve zâhirin kabul edilmesinde kesinlikle
    belli
    olan usûlleri yok etmekten kaçınmak.
    7- Söylenilen söz, bâtıl ve yalan olduğu ortaya çıkıncaya
    kadar
    hak ve doğrudur. Zan ise hakikati ve doğruluğu çıkmayana kadar
    yalandır.
    8- Allah’ın dininde cürüm işlemek ve ilimsiz olarak delillere
    saldırmaktan sakınmak gerekir. Zira böyle yapmak dinin gitmesine
    delillerin yok olmasına
    sebep olmaktadır.
    9- Şiddetten ve şiddetli olmaktan kaçınmak, yükümlülükten
    sıyrılmak gerekir. Buna karşılık ise hikmetle kuşanmak, dâvâda
    güzel sabırlı olarak davranmak, Hakka tâbi olunsun diye hakkı
    açıklamak
    ve bâtıldan uzaklaşmak için de bâtılı açıklamak gerekir.”
    431
    Müslüman zümreden birçoğunun iman ve küfür konularından
    bahsedilirken “İtikadî küfür, amelî küfür” gibi ayırımları
    duyduklarında bu ayırımları kabul etmediklerini görebiliyoruz.
    Oysa bu bir gerçektir
    Yani her şirk ve her küfür, sahibini kâfir yapmayabilir.
    432
    Haksız Tekfirin Tehlikesi
    Herhangi bir insan hakkında küfür hükmünü vermek gerçekten
    de ciddi ve tehlikeli bir hükümdür. Çünkü onun tekfir edilmesi
    halinde şu son derece tehlikeli etkiler terettüb etmektedir:
    1. Kestiği yenmez, onunla samimiyet kurulmaz, sır verilmez,
    velî/dost, yardımcı ve yönetici kabul edilmez. Nikâhlı karısının
    onunla beraber kalması helâl olmaz ve bu sebeple ikisinin birbirinden
    ayrılması gerekir. Çünkü müslüman bir kadının bir kâfire zevce
    olmasının sahih olmadığı
    yakin olarak bilinen icma ile sâbittir.
    2. Onun çocuklarının, onun idâresinde kalmaları câiz değildir.
    Çünkü bu durumda onlar hakkında emin olunmaz ve onun küfrünün
    çocuklarına tesir etmesinden korkulur. Özellikle
    onun çocuklarını
    yumuşaklıkla ve şefkatle ziyaret etmesi,
    bu etkiyi artırır.
    Bundan dolayı onlar İslâm toplumuna mensub olan herkesin boynuna
    emanettirler.
    431 Muhammed Salih Ebu Ali, Mefâhim
    432 Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Yayınevi s. 189
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 142 -
    3. Şüphesiz o, sarih küfür ve apaçık riddet ile dinden çıktıktan
    sonra İslâm toplumu üzerinde borç olan velâyet ve yardım hakkını
    kaybeder. Bu sebeple de kendi kendisi uyanıp geri dönene kadar
    ve tekrar hidâyete erişinceye kadar onunla ilişkilerin kesilmesi ve
    toplumdan ona en yakın sığınağın kapatılması
    gerekir.
    4. Onun, tevbeye davet edilmesi, zihninden şüphelerinin giderilmeye
    çalışılması ve ona delillerin ikame edilmesinden sonra
    hakkında mürted hükmünün infaz edilmesi için İslâm mahkemesi
    önünde muhakeme edilmesi gerekir.
    5. O öldüğünde onun hakkında müslümanlar üzerinde icra
    edilen hükümler icra edilmez. Bu sebeple cenazesi yıkanmaz,
    üzerine
    namaz kılınmaz, müslümanların kabristanında defnedilmez
    ve bir murisi öldüğünde ona vâris olmadığı gibi, başkası da ona
    vâris olamaz.
    6. Yine o küfür halinde öldüğü zaman Allah’ın (c.c.) lânetini,
    rahmetinden kovulmayı ve cehennem ateşinde ebedi olarak kalmayı
    hak eder.
    İşte bu hükümler, Allah’ın kullarından birisinin hakkında tekfir
    hükmünü veren kişinin, bu dediğini söylemeden evvel birçok kez
    irkilip geriye çekilmesini gerektirir.433
    Küfürden Korunma Yolları
    Muvahhid bir mü’min olabilmek, öyle yaşayabilmek ve
    Allah’ın râzı olacağını ve kulları için seçip beğendiğini belirttiği
    İslâm dini üzere ölmek, bir müslümanın, bir mü’minin en büyük
    emelidir. Yüce Allah’ın da emri budur, bütün peygamberlerin
    ümmetlerine tavsiye ettikleri de budur. “Ey iman edenler, Allah’tan
    nasıl korkmak gerekiyorsa öylece, hakkıyla korkun ve ancak müslümanlar
    olarak ölün.”434 Kişinin âhiret hayatında Yüce Rabbimizin
    azâbından kurtulup ebedî mükâfatlarına nâil olabilmesi, günahlarının
    bağışlanabilmesi, ancak mü’min olarak, muvahhid olarak
    Yüce Allah’a herhangi bir şekilde herhangi bir şeyi, bir kimseyi,
    kurum ve nesneyi, madde ya da mânâyı, ideoloji ve putu şirk/eş
    koşmayarak Rabbine kavuşmasına bağlıdır. Çünkü kim Allah’a şirk
    koşarak ölürse cehhenneme girecektir.435 Kim de Allah’tan başka
    hiçbir ilâh olmadığı gerçeğini bilerek ve Allah’a hiçbir şeyi şirk
    433 Yusuf el-Karadavî, Tekfir’de Aşırılık, Şura Yayınları, (Mütercim M. Salih
    Geçit), İstanbul, 1998 31-32
    434 3/Âl-i İmrân, 102
    435 Buhârî, Tefsîr 2, Sûre 22, Eymân 19, Cenâiz 19; Müslim, İman 150, 151 ve
    4/Nisâ, 48, 116
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 143 -
    koşmaksızın ölürse, o da cennete girecektir.436
    Bu büyük gerçeği Kur’ân-ı Kerim’in hemen hemen her sayfasında
    çeşitli şekilde dile getirilmiş olarak görebilmekteyiz. O halde
    müslümanın iman ve tevhid konularında gereken hassâsiyeti göstererek
    imanını her nefes, her an ve her durumda korumaya, ona
    herhangi bir zarar getirmemeye çalışması, bunun için âzamî gayretini
    harcaması gerekmektedir. Bunun için, yani imanı korumak,
    şirk ve irtidaddan korunmak, küfre yaklaşmamak için gerekli olan
    bazı önemli hususları kısaca sayalım:
    1. Sahih bir iman, akaid bilgisi ve güçlü bir inanma/yakîn,
    2. Kur’ân-ı Kerim’in ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği
    amel ve ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek için
    âzamî gayret harcamak,
    3. Allah’ın ve Peygamberinin uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından
    kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
    4. Akîdemiz uğrunda gereken mücâdeleyi vermekten hiçbir
    şekilde geri kalmamak; inancımızla taban tabana zıt bir ortam
    içerisinde yaşamanın ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
    5. Akîdemizi hâkim kılmak azmi ve emelini daima canlı tutmak,
    bu uğurda aynı hedefi paylaşanlarla bir ve beraber olmak,
    6. Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok
    sevmek, onların emir ve buyruklarını bütün emir ve direktiflerden
    üstün tutmak, onlara bağlanmayı her şeyin önünde bilmek, onların
    rızâlarını esas almak,
    7. Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmayan, onun sünnetini
    baştacı bilen, onun dışında izlenmeye, yolundan gidilmeye değer
    hiçbir kimsenin varlığını kabul etmeyenleri, başta sahâbeleri,
    güzel bir şekilde onların izinden gidenleri mümkün mertebe yakından
    tanımak, onların bu akîde uğrunda verdikleri mücâdele ve
    cihadı, kendi mücâdele ve cihadımız için yol azığı edinmek,
    8. İslâm’a, Kur’an ve Sünnet esaslarına kesin ve tâvizsiz bir şekilde
    bağlı kalmak, dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmek,
    9. Yüce Peygamberin dahi küfürden, şirkten, riyâkârlıklardan
    ve benzeri kalbî/imanî hastalıklardan Allah’a sığındığını bilerek,
    hatırlayarak, imanımızı son nefesimize kadar muhâfaza
    436 Buhârî, Cenâiz 1, Rikak 13, 14, Tevhid 33; Müslim, İman 43, 150, 151;
    Tirmizî, İman 18; Nesâî, Cihad 18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 144 -
    edebilmek için Rabbimize daima duâ etmek, yalvarmak, fiilî
    olarak duâ bâbından elimizden gelen tüm gayreti göstermek.
    Rasûlullah (s.a.s.) duâlarında: “Sonrası küfür olmayan bir iman”
    ister;437 her namazın akabinde “küfürden, fakirlikten ve kabir
    azâbından”,438 “küfürden ve borçlanmaktan” Allah’a sığınırdı.439 Hz.
    Ebû Bekir’e ve onun şahsında bütün mü’minlere sabah akşam
    yapmasını tavsiye ettiği duâda, “şirkten” Allah’a sığınmak yer almaktadır:
    “Allah’ım, bile bile şirk koşmaktan Sana sığınırım, bilmediklerimden
    de Senden af dilerim.” 440
    437 Tirmizî, Deavât 30
    438 Nesâî, İstiâze 16, 29
    439 Nesâî, İstiâze, 16, 29
    440 Ebû Dâvud, Edeb 102; M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 351-354
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 145 -
    Küfürle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A Küfür Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (-Küfür ve Kâfir-
    Toplam 525 Yerde) Küfür Kelimesinin İsim ve Fiil Halde Kullanılışlarının
    Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 367 Yerde): 2/Bakara, 6, 26, 28, 39, 61, 85,
    88, 89, 89, 90, 91, 93, 99, 102, 102, 102, 105, 108, 121, 126, 152, 161, 171,
    212, 217, 253, 256, 257, 258, 271; 3/Âl-i İmrân, 4, 10, 12, 19, 21, 52, 55, 55,
    56, 70, 72, 80, 86, 90, 90, 91, 97, 98, 101, 106, 106, 112, 115, 116, 127, 149,
    151, 156, 167, 176, 177, 178, 193, 195, 196; 4/Nisâ, 31, 42, 46, 51, 56, 60, 76,
    84, 89, 89, 101, 102, 131, 136, 137, 137, 137, 140, 150, 150, 155, 155, 156,
    167, 168, 170; 5/Mâide, 3, 5, 10, 12, 12, 17, 36, 41, 61, 64, 65, 68, 72, 73, 73,
    78, 80, 86, 103, 110, 115; 6/En’âm, 1, 7, 25, 30, 70, 89; 7/A’râf, 66, 90; 8/Enfâl,
    12, 15, 29, 30, 35, 36, 38, 50, 52, 55, 59, 65, 73; 9/Tevbe, 3, 12, 17, 23, 26,
    30, 37, 37, 40, 40, 54, 66, 74, 74, 80, 84, 90, 97, 107; 10/Yûnus, 4, 4, 70; 11/
    Hûd, 7, 17, 27, 60, 68; 13/Ra’d, 5, 7, 27, 30, 31, 32, 33, 43; 14/İbrâhim, 7, 8,
    9, 13, 18, 22, 28; 15/Hıcr, 2; 16/Nahl, 39, 55, 72, 84, 88, 106, 106, 112; 17/İsrâ,
    69, 98; 18/Kehf, 29, 37, 56, 80, 102, 105, 106; 19/Meryem, 37, 73, 77, 82; 21/
    Enbiyâ, 30, 36, 39, 97; 22/Hacc, 19, 25, 55, 57, 72, 72; 23/Mü’minûn, 24, 33;
    24/Nûr, 39, 55, 57; 25/Furkan, 4, 32; 27/Neml, 40, 40, 97; 28/Kasas, 48; 29/
    Ankebût, 7, 12, 23, 25, 52, 66, 67; 30/Rûm, 16, 34, 44, 44, 51, 58; 31/Lokman,
    12, 23, 23; 32/Secde, 28; 33/Ahzâb,25; 34/Sebe’, 3, 7, 17, 31, 33, 33, 43, 53;
    35/Fâtır, 7, 14, 26, 36, 39, 39, 39, 39; 36/Yâsin, 47, 64; 37/Sâffât, 170; 38/Sâd,
    2, 27, 27; 39/Zümer, 7, 7, 8, 35, 63, 71; 40/Mü’min, 4, 6, 10, 10, 12, 22, 42,
    84; 41/Fussılet, 9, 26, 27, 29, 41, 50, 52; 43/Zuhruf, 33; 45/Câsiye, 11, 31; 46/
    Ahkaf, 3, 7, 10, 11, 20, 34, 34; 47/Muhammed, 1, 2, 3, 4, 8, 12, 32, 34; 48/
    Fetih, 5, 22, 25, 25, 26; 49/Hucurât, 7; 51/Zâriyât, 60; 52/Tûr, 42; 54/Kamer,
    14; 57/Hadîd, 15, 19; 59/Haşr, 2, 11, 16, 16; 60/Mümtehıne, 1, 2, 4, 5; 61/
    Saff, 14; 63/Münâfıkun, 3; 64/Teğâbün, 5, 6, 7, 9, 10; 65/Talâk, 5; 66/Tahrîm,
    7, 8, 10; 67/Mülk, 6, 27; 68/Kalem, 51; 70/Meâric, 36; 73/Müzzemmil, 17; 74/
    Müddessir, 31; 80/Abese, 17; 84/İnşikak, 22; 85/Bürûc, 19; 88/Ğâşiye, 23; 90/
    Beled, 19; 98/Beyine, 1, 6.
    B Kâfir Kelimesi ve Çoğullarının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 158Yerde):
    2/Bakara, 19, 24, 34, 41, 89, 90, 98, 104, 109, 161, 191, 217, 250, 254,
    264, 276, 286; 3/Âl-i İmrân, 13, 28, 32, 91, 100, 131, 141, 147; 4/Nisâ, 18,
    37, 101, 102, 139, 140, 141, 141, 144, 151, 151, 161; 5/Mâide, 44, 45, 54,
    57, 67, 68, 89, 89, 95, 102; 6/En’âm, 89, 122, 130; 7/A’râf, 37, 45, 50, 76,
    93, 101; 8/Enfâl, 7, 14, 18; 9/Tevbe, 2, 26, 32, 37, 49, 55, 68, 73, 85, 120,
    123, 125; 10/Yûnus, 2, 86; 11/Hûd, 9, 19, 42; 12/Yûsuf, 37, 87; 13/Ra’d, 14,
    35, 42; 14/İbrâhim, 2, 34; 16/Nahl, 27, 83, 107; 17/İsrâ, 8, 27, 67, 89, 99; 18/
    Kehf, 100, 102; 19/Meryem, 83; 21/Enbiyâ, 36, 94; 22/Hacc, 38, 44, 66; 23/
    Mü’minûn, 117; 25/Furkan, 26, 50, 52, 55; 26/Şuarâ, 19; 27/neml, 43; 28/
    Kasas, 48, 82, 86; 29/Ankebût, 47, 54, 68; 30/Rûm, 8, 13, 45; 31/Lokman,
    32; 32/Secde, 10; 33/Ahzâb, 1, 8, 48, 64; 34/Sebe’, 17, 34; 35/Fâtır, 36, 39,
    39; 36/Yâsin, 70; 38/Sâd, 4, 74; 39/Zümer, 3, 32, 59, 71; 40/Mü’min, 14,
    25, 50, 7485; 41/Fussılet, 7, 14; 42/Şûrâ, 26, 48; 43/Zuhruf, 15, 24, 30; 46/
    Ahkaf, 6; 47/Muhammed, 10, 11, 34; 48/Fetih, 13, 29, 29; 50/Kaf, 2, 24; 54/
    Kamer, 8, 43; 57/Hadîd, 20; 58/Mücâdele, 4, 5; 60/Mümtehıne, 10, 10, 11,
    13; 61/Saf, 8; 64/Teğâbün, 2; 66/Tahrîm, 9; 67/Mülk, 20, 28; 69/Haakka, 50;
    70/Meâric, 2; 71/Nûh, 26, 27; 74/Müddessir, 10, 31; 76/İnsan, 3, 4, 5, 24; 78/
    Nebe’, 40; 80/Abese, 42; 83/Mutaffifîn, 34, 36; 86/Târık, 17; 109/Kâfirûn, 1.
    1. Küfür Hakkında Âyet-i Kerimeler
    2. Küfrün Misali: İbrahim, 26
    3. Allah Küfre Razı Olmaz: Zümer, 7
    4. Küfürden Sakınmak: A’lâ, 14, 18-19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 146 -
    5. Mü’mini Küfürle İtham Etmek (Tekfir): Nisa, 94
    6. Küfre Düşenler: Leyl, 8-10
    7. Küfredenin Küfrü Kendi Aleyhinedir: Rum, 44; Fatır, 39; Zümer, 7.
    8. Küfre Önderlik Edenin Cezası İki Kattır: Nahl, 24-25, 88.
    D Kâfirler Hakkında Âyet-i Kerimeler
    D1 Kâfirlerin İmandan Yüz Çevirmeleri
    1. Kâfirler İman Etmezler: Bakara, 6-7, 171; En’am, 7-9; A’raf, 185, 203;
    Enfal, 55; Yunus, 33, 96-97; 101-102; Hıcr, 14-15; Kehf, 55-57; Şuara, 198-
    201; Rum, 52-53, 58-59; Lokman, 25; Fatır, 22; Fussılet, 44; Hakka, 33;
    Mürselat, 50.
    2. Kâfirlerin Dostları Şeytandır: Bakara, 257; Nisa, 38, 76; En’am, 71; A’raf,
    27, 201-202; Enfal, 48; Meryem, 83; Furkan, 55; Şuara, 221-223; Fussılet,
    25.
    3. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberliğini İnkar Eden Kâfirler: Nisa, 42;
    En’am, 33; A’raf, 184; Yunus, 2; Ra’d, 43; İsra, 94; Saffat, 35-38; Feth, 13.
    4. Kâfirler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mucizeler İsterler: En’am,
    37, 57-58; Yunus, 48-53; Hud, 32-33; İbrahim, 9-10; Hıcr, 14-15; Kehf, 55;
    Taha, 133-135.
    5. Kâfirler, Allah’ın Ayetlerini İnkar Ederler: Enfal, 31-33; Hıcr, 90-91; Hacc,
    72; Furkan, 4-6; Şuara, 5; Rum, 58-59; Lokman, 32; Sebe’, 38; Mü’min, 56,
    63, 69-70; Fussılet, 44, 52; Casiye, 8; Nebe’, 28; Mutaffifin, 13.
    6. Kâfirler, Allah’ın Nurunu Söndürmek İsterler: Tevbe, 32-33; Yunus, 82;
    Hacc, 15; Saf, 8-9.
    7. Kâfirler, Kur’an’ı İnkar Ederler: Bakara, 170, 181, 231; Al-i İmran, 19,
    72; Riza. 51. 140; Maide, 44; En’am, 5, 7, 25, 33, 57, 66; A’raf, 68; Enfal,
    31; Tevbe, 65; Yunus, 15, 17, 37-39; 94; Ra’d, 1, 31; Hıcr, 24-25; Nahl, 24,
    103-105; İsra, 41, 47-48, 89; Kehf, 56-57, 101, 106; Meryem, 73, 77; Taha,
    100-101, 126; Enbiya, 2, 24, 32, 50; Hacc, 51, 55, 57, 72; Mü’minun, 63,
    105; Furkan, 4-5, 30, 32, 50; Şuara, 5-6, 198-201; AnkEbût, 23, 47, 49, 68;
    Rum, 10; Secde, 22; Sebe’, 5, 43; Saffat, 12, 14; Zümer, 57; Mü’min, 4,
    81; Fussılet, 26, 40-41; Zuhruf, 36; Casiye, 9, 35; Mürselat, 50; Tekvir, 25;
    İnşikak, 20-23; Beled, 19.
    8. Kâfirlerin Düşünüp İbret Alarak Allah’ın Varlığını Anlamalarını İsteyen
    Ayetler: Bakara, 164, 242, 252; En’am, 65, 105, 109, 126; A’raf, 32, 35, 58,
    146-147; Yunus, 5-6, 15, 20, 67; Yusuf, 105; Ra’d, 2, 4; Nahl, 11-12, 67,
    69, 79; İsra, 1, 41, 59; Kehf, 105; Meryem, 77; Mü’minun, 30; Nur, 18, 46,
    58-59; Şuara, 8, 67, 121, 139, 158, 174, 190; Neml, 52, 82, 86, 93; Kasas,
    71, 73; AnkEbût, 15; Rum, 20, 27, 37, 46, 58; Lokman, 31-32; Secde, 15,
    26; Ahzab, 34, Sebe’, 9, 19; Zümer, 53, 64; Mü’min, 13, 81, Fussılet, 37,
    39; Şura, 15, 29, 32; Casiye, 3-9, 11, 13; Zariat, 20-21; Necm, 55, 58, 60;
    Hadid, 17.
    9. Kâfirler Ahireti İnkar Ederler: A’raf, 45; Hud, 7; Ra’d, 5; İsra, 98; Furkan,
    11-12, 21; Neml, 4-5, 66-67; Rum, 7; Secde, 10-11; Yasin, 48-49; Fussılet,
    54; Casiye, 32; Vakıa, 47-50; Müddessir, 43-46; Nebe’, 1-5, 27; Mutaffifin,
    10-14; İnşikak, 14-15.
    10. Kâfirler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkar Ederler: En’am, 2, 29-31; Yunus,
    7-8; Hud, 7; Ra’d, 5; Nahl, 38; İsra, 49-52; Merym, 66-67; Mü’minun, 81-
    83; Neml, 67-72; AnkEbût, 23; Secde, 10-11; Sebe’, 3; Yasin, 78-79; Saffat,
    16-18; Vakıa, 47-50, 57, 60-62, 83-87; Teğabün, 7; Kıyame, 3-6; İnsan,
    27-28; Naziat, 10-14; Abese, 17-22.
    11. Allah’ın İndirdiği ile Hükmetmeyenler Kâfirdir: Maide, 44.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 147 -
    D2 Kâfirlerin Bazı Özellikleri
    1. Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf,
    28; Şuara, 106-114.
    2. Kâfirlerin Kalpleri Birbirine Benzer: Bakara, 118; Al-i İmran, 11; Hud,
    110; Zariyat, 52-53.
    3. Kâfirlerin Misali: Bakara, 171; Al-i İmran, 117; En’am, 122; A’raf, 179;
    Enfal, 55; İbrahim, 18; Yasin, 70; Muhammed, 12; Müddessir, 49-51;
    Beyyine, 6.
    4. Kâfirler, Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36;
    Beled, 5-12.
    5. Kâfirler, Birbirlerinin Yardımcılarıdır: Enfal, 73; Ahzab, 26; Casiye, 19.
    6. Kâfirler Nankördürler: En’am, 63-64; Yunus, 12, 21-23; Nahl, 53-55, 83;
    Enbiya, 46; AnkEbût, 65-67; Rum, 33-35; Lokman, 32; Saffat, 11; Zümer,
    8; Zuhruf, 9, 15, 87; Abese, 17-23; Adiyat, 1-11; Kureyş, 1-4.
    7. Kâfirler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1,
    3.
    8. Kur’an Ayetleri, Kâfirlerin Küfrünü Artırır: Tevbe, 124-125; İsra, 41, 46,
    60, 82; Hacc, 72; Şuara, 5-6, 198-201; Yasin, 45-46; Casiye, 9.
    9. Kâfirler Dünyalıkla Övünürler: Kehf, 32-44; Sebe’, 34-36; Tekasür, 1-7.
    10. Kâfirler, Dünya Hayatını Ahiretten Üstün Tutarlar: İbrahim, 3; kehf, 32-
    36; Rum, 7; Kıyame, 20-21; İnsan, 27; A’la, 16.
    11. Kâfirler, Zanla Hareket Ederler: Yunus, 36.
    12. Kâfirler, Yaratıkların En Kötüleridir: Beyyine, 6.
    13. Kâfirler, Bâtılın Mücadelesini Yaparlar: Kehf, 56-57.
    14. Kâfirlerin Dünyaya Bakışı: Kasas, 60; Rum, 7.
    D3 Kâfirlerin Cezâsı
    1. Kâfirlerin Cezası: Bakara, 39, 104, 161-162, 210, 217, 257; Al-i İmran, 11,
    56, 151, 176-177; Nisa, 56; Maide, 36-37; 86; En’am, 70; A’raf, 38, 40-41,
    50-51; Yunus, 4, 7-8; Hud, 111; Ra’d, 5; İbrahim, 2-3; 16-17; Nahl, 24-25,
    29, 104; Kehf, 29, 106; Hacc, 19-22, 51, 57; Nur, 57; Furkan, 34; AnkEbût,
    68; Secde, 14; Ahzab, 64-65; Fâtır, 7, 36; Zümer, 32; Fussılet, 26-28; Şura,
    8, 26; Zuhruf, 74-76; Casiye, 10-11; Muhammed, 11; Teğabün, 10; Hakka,
    35; İnşikak, 24; Fecr, 1-5.
    2. Kâfirler, Allah’ın Nimetinden Dünyada Faydalanırlar: Bakara, 126; A’raf,
    32; Hıcr, 3; İsra, 20; Taha, 131; Enbiya, 44; Mürselat, 46.
    3. Kâfirlerin Yaptıkları İyi İşler Boşa Gider: Bakara, 217; Al-i İmran, 117;
    Maide, 5; A’raf, 147; ibrahim, 18; Kehf,103-106; Nur, 39-40; Furkan, 23,
    77; Zümer, 47; Muhammed, 1, 3, 8-9, 32.
    4. Allah ve Melekler Kâfirlere Lanet Eder: Bakara, 161-162
    5. Kâfirlerin Malları ve Evlatları Kendilerine Fayda Vermez: Al-i İmran, 10,
    91, 116; Maide, 36; En’am, 70; A’raf, 48; Ra’d, 18; Meryem, 77-80; Casiye,
    10; Mücadele, 17; Hakka, 25-29; Leyl, 8-11; Hümeze, 2-6; Leheb, 1-3.
    6. Kâfirler, Allah’a Zarar Veremezler, Zararları Kendilerinedir: Al-i İmran,
    176-177; Muhammed, 32.
    7. Allah Kâfirlere Mühlet (Süre) Verir: Al- İmran, 178; En’am, 44; A’raf, 182-
    183, 186; Yunus, 11; Hud, 8; Ra’d, 32; Hıcr, 2; Meryem, 75; 83-84; Enbiya,
    39-40; Hacc, 44; Lokman, 24; Şura, 21; Mürselat 46; Tarık, 17.
    8. Kâfir Olarak Öleceklerin Tevbesi: Nisa, 18, 168-169.
    9. Kıyamet Günü Kâfirlerin Durumu: A’raf, 38-39, 48; Yunus, 45-46, 54;
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 148 -
    İbrahim, 21-22, 28-29, 49-50; Hıcr, 2, 922-93; Nahl, 27, 84-85; İsra, 72;
    Kehf, 102-104, 124-127; Furkan, 11-14, 22, 27-29; Neml, 83-85; Rum, 12,
    14-16, 55-57; Secde, 12; Ahzab, 66-68; Fatır, 36-37; Yasin, 48-53; Zümer,
    47-48, 71-72; Mü’min, 10-12, 71-72; Fussılet, 19-24; Şura, 22, 44-46;
    Duhan, 47-50; Casiye, 27, 31-35; Ahkaf, 20, 34; Tur, 11-16; Kamer, 6-8;
    Rahman, 39, 41, 43-44; Vakıa, 41-46, 51-56; Teğabün, 9; Tahrim, 7; Mülk,
    6-11; Müddessir, 8-10; İnsan, 4; Mürselat, 19, 24, 29-37, 45, 47-49; Nebe’,
    21-30; Naziat, 34-39; İnfitar, 14-16; Mutaffifin, 15-17; inşikak, 10-14;
    Tarık, 10; A’la, 11-12.
    10. Allah, Kâfirlere Hidayet Vermez: Bakara, 264; Zümer, 3; Münâfıkun, 6.
    11. Kâfirler, Azabı Gördükleri Zaman Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler:
    Fatır, 37; Mü’min, 10-11; Fussılet, 24; Şura, 44; Fecr, 24.
    12. Kâfirlerin Ölümü: Nahl, 28-29, 33-34; Muhammed, 34; Vakıa, 83-87, 92-
    94; Naziat, 1, 4.
    13. Küfre Önderlik Edenlerin Cezası: Nahl, 24-25, 88.
    14. Kâfirler, Azabı Gördüklerinde Yok Olmak İsteyeceklerdir: Furkan, 13-14;
    Zuhruf, 77-78; Nebe’, 40; İnşikak, 10-11.
    15. Kâfirlerin Amellerinin Misali: Nur, 30-40.
    16. Kâfirler, Kurtuluşa Eremezler: Kasas, 82.
    17. E- Kâfir-Mü’min İlişkisi
    18. Kâfirlere Karşı Allah’ınYardımını İstemek: Bakara, 286; Enfal, 45; Yunus,
    85-86; Mü’min, 56; Mümtehine, 5.
    19. Kâfirler, Mü’minlerle Alay Ederler: Bakara, 212; En’am, 10; A’raf, 49;
    Yunus, 48; Meryem, 73-75.
    20. Kâfirlerin Dostlukları Yoktur: Bakara, 105, 217; Al-i İmran, 28, 118-120,
    149-150; Nisa, 44-45, 101, 140, 144; Maide, 57; En’am, 68; Tevbe, 23;
    Ra’d, 37; Kasas, 86; Mücadele, 22; Mümtehine, 13.
    21. Kâfirler, Mü’minlere Zarar Veremezler: Al-i İmran, 120; Nisa, 141; Maide,
    11, 105; Enfal, 30, 59, 62-63; İsra, 45; Casiye, 19.
    22. Kâfirlere İtaat Etmekten Sakınmak: Al-i İmran, 149; Kehf, 28; Furkan,
    52; Kasas, 86; Ahzab, 1-3, 48; Şura, 15; İnsan, 24; Alak, 19.
    23. Kâfirlerin Hayatı, Mü’minleri Aldatmasın: Al-i İmran, 196-197; Hıcr, 88;
    Taha, 131; Furkan, 10; Kasas, 79-82; Mü’min, 4; Zuhruf, 33-35; Ahkaf,
    20; Kalem, 14.
    24. Kâfirler, Mü’minleri Saptırmak İsterler: Nisa, 27, 44-45, 167; A’raf, 45;
    İbrahim, 3; Hıcr, 90-91, AnkEbût, 12-13.
    25. Kâfirlerden Korkulmaz: Maide, 3; Enfal, 30; Tevbe, 13-14.
    26. Kâfirlerden Yüz Çevirmek: En’am, 106, 150; Yunus, 41; Hıcr, 94; Kasas,
    87; Secde, 30; Saffat, 173-174, 178-180; Zuhruf, 83, 89; Casiye, 18; Zariyat,
    54; Necm, 29; Kamer, 6; Kalem, 8; Müzzemmil, 10.
    27. Kâfirlere Karşı Mü’minlerin Davranışları: Tahrim, 9.
    Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    1. Dinden çıkarmayan bir kısım günahlar hakkında “küfür” kelimesi kullanmak
    caizdir: Kütüb-i Sitte, 15/ 185
    2. Küfür kelimesinin ayet ve hadislerde geldiği manalar: 15/148
    3. Küfrün, tekfir edene dönmesi meselesi: 15/ 149
    4. Mü’mine kâfir diyen,kendisi kâfir olur mu? 15/ 145-147
    5. Peygamber huzurunda iki kişinin küfürleşmesi: 12/ 296
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 149 -
    6. Kötü söz sarfeden tekfir edilebilir mi? 15/ 143
    7. Küfre düşme korkusu: 4/ 233
    8. Küfrün bazı şark cihetinde olması: 13/ 212
    9. Küfür kaç çeşittir: 15/ 147
    10. Küfrün imanı yok etmesi: 8/ 254
    11. Davet ulaştığı halde küfürde ısrar eden müşrikleri pusu yoluyla öldürmek
    caizdir: 12/ 118
    12. Kâfir ile onu öldüren ebediyyen cehennemde bir araya gelmezler:
    Kütüb-i Sitte, 5/ 34-35
    13. Kâfir diyeti: 17/ 330
    14. Kâfirin kanı antlaşmadan sonra haramdır: 5/ 169-170
    15. Kâfirin küfründen tevbe ederek dönmesi kabul edilir: 7/ 346
    16. Kâfirin cehennemdeki durumu: 14/ 462-464
    17. Kâfirken nezirde bulunan, müslüman olduğu takdirde nezri yerine
    getirir mi?
    18. Kâfirler cehennemde ebedi kalacaklar: 14/ 418
    19. Kâfirlerin cehennem yiyeceği: 4/ 239
    20. Kâfirlerin mütevatir haberi makbuldür: 14/ 250
    21. Kâfirlerle alış-veriş: 7/ 304
    22. Kâfirler necis midir? 10/ 554
    23. Kâfir olarak ölen baba ve akraba için istiğfarda bulunulmaması: 3/ 550-
    552
    24. Kâfir zimmeti: 12/ 136
    25. Kâfire karşı imanı gizlemek: 12/ 510
    26. Buhari, Cihad 102, İman 17;
    27. Müslim; İman 8;
    28. Ebû Davud, Cihad 104;
    29. Tirmizi, Tefsir 78;
    30. Nesai, Zekat 3;
    31. İbn Mace, Fiten 1;
    32. Darimi, Siyer 10
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 190-198
    2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 180-184
    3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s. 475-495
    4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 83-84
    5. Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 50
    6. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 90-97
    7. El-Mizan Fi Tefsiri’l-Kur’an, M. Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 81-84
    8. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 53-61
    9. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 43-45
    10. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 81-119
    11. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 282-284 ve 424
    12. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min, Kâfir, Münâfık, Ahmed Taşgetiren, Büşra Y.
    13. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 11-104
    14. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 339-352
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 150 -
    15. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 40-63
    16. İman; Hak Y. s. 249-265 (Küfre rızâ)
    17. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, c. 2, s. 28-35
    18. İman-Küfür Sınırı, Ahmet Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 55-65
    19. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 107
    20. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 95
    21. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, İzutsu, Pınar Y. s. 11-48
    22. Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, İzutsu, Pınar Y. s. 165-237
    23. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 339-354
    24. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 196-207
    25. Kur’an Kültürü, Muzaffer Can, Cantaş Y. s. 14-33
    26. Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. Küfr-Kâfir: 4, 186-190
    27. Kur’an ve Psikoloji, M. Osman Necati, Fecr Y. s. 210-211
    28. İslâm Akaidi, Şerafettin Gölcük, Esra Y. s. 50-54
    29. İslâm’ın Temelleri, Mevdudi, El-Ummah Neşriyat, s. 14-20
    30. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 170-196
    31. İslâm Dünyasında İnanç Sorunları, Hasan El-Hudaybi, İnkılab Y. s. 93-97
    32. Kurtulan Toplum (Fırka-i Naciye), Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y.
    s. 80-86
    33. Kur’an’da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s.
    81-91
    34. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min-Kâfir-Münâfık, Ahmed Taşgetiren,
    Büşra Y.
    35. Konularına Göre Ayetler -4- İman ve Küfür, Abdurrahim Ali Ural, Şule Y.
    36. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    37. Küfür Tek Millettir, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    38. Kur’an ve Hadis’e Göre Şirk ve Müşrik Toplum, Nedim Macit, Ribat Y.
    39. İman ve Küfür Muvazeneleri, Bediüzzaman Said Nursi, Tenvir/Sözler/
    Envar Neşriyat
    40. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y.
    41. İmam Gazali ve İman Küfür Sınırı, Süleyman Dünya, Risale Y.
    42. Küfür Sözler (Elfaz-ı Küfür), Hüseyin Aşık, Demir Kitabevi
    43. Sorumsuzca Söylenen Sözler 1-4, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
    44. Mürtede Ait Hükümler, Numan Es-Samerrai, Sönmez Y.
    45. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
    46. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    47. Vela, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
    48. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidayet Y.
    49. “İslâm’ı Yıkın, Müslümanları Mahvedin”, Celalü’l-Alem, Nizam Y.
    50. Cahiliye Toplumunu Reddetmek, Cavit Yalçın, Vural Y.
    51. Alim ve Tağut, Yusuf Kardavi, İslâmoğlu Y.
    52. Akide Yetimleri, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    53. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, Numan Abdürrezzak Samarrai, Vahdet Y.
    54. Tekfirde Aşırılık, Yusuf El-Kardavi, Şura Y.
    55. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yunus, Ahenk Y.
    56. Çağdaş Hâricilik Düşüncesi Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi,
    BeyanY.
    57. Dinsizliğin İlkel Mantığı, Harun Yahya, Vural Y.
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 151 -
    58. Dinsizliğin Kâbusu, Harun Yahya, Vural Y.
    59. “Dinsizliğin Dini” İle Mücadele, Harun Yahya, Vural Y.
    Tekfir Konusunda Yararlanılabilecek Kitaplar
    1. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yunus, Ahenk Y.
    2. Tekfirde Aşırılık, Yusuf el-Karadavi, Şûrâ Y.
    3. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, Abdurrezzak Samarraî, Vahdet Y.
    4. Çağdaş Hâricîlik Düşüncesi Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi,
    BeyanY.
    5. Cehalet Özürdür Bid’atçı Tekfircilere Reddiye, Ahmed Ferid, Guraba Y.
    6. Tekfirle İlgili 30 Risale, Ebû Muhammed Âsım el-Makdisî
    7. Hâricî Edebiyatı, Yasin Kahyaoğlu, Uysal Kitabevi Y.
    8. Tekfir Kavramı Hakkında Çok Yönlü Bir İnceleme, Ferid Aydın,
    Basılmamış Çalışma
    9. Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Es-Samerraî, Sönmez Y., s. 124-127
    10. İrtidat ve Mürtedin Hükmü, Abdülhak el-Heytemî, Hak Y.
    11. Çağdaş Meselelere Fetvâlar, Yusuf el-Karadavi, Ravza Y., c. 1, s. 159-198
    12. Fetvâlar, Mevdudi, Nehir Y., II/126-129
    13. Davetçiyiz Yargılayıcı Değil, Hasan el-Hudaybî, İnkılab Y.
    14. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y., s. 122, 144, 146
    15. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV. Y., s. 74-88
    16. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y., s. 41-48
    17. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y.
    18. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y., s.
    286-305
    19. Fıkıh Penceresinden Sosyal Hayatımız, Faruk Beşer, Nûn Y., I/21-26
    20. Tarihte ve Günümüzde Bağnazlık ve Yobazlık, Mustafa Özçelik, Şahsi Y.
    21. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y.
    22. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y., s. 190-195
    23. Küfür Sözler Bid’at ve Hurâfeler, Abdullah Osmanoğlu, Yasin Y.
    24. Elfâz-ı Küfür Küfür Sözler, Hüseyin Âşık, İlim Y. /Demir Y.
    25. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 457-459; 640-641
    26. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Eymen ed-Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şamil Y.,
    c. 3, s. 175-176; c. 4, s. 369-372; Ömer Tellioğlu, c. 5, s. 262-267; Ahmed
    Özalp, c. 2, s. 232-233
    27. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y., s. 214
    28. Mecmuâtu Buhûsin Fıkhiyye, Abdülkerim Zeydan, Beyrut 1407/1986, s.
    415-416
    29. en-Nizâmu’s-Siyâsî fi’l-İslâm, Abdülkerim Osman, s. 66-67
    30. Kur’an’ın Aktüel değeri Üzerine, Hikmet Zeyveli, 1. Kur’an
    Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. s. 289, 293
    31. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 10, s. 170-172
    32. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y., c. 2, s. 340
    33. İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, Ahmet Yaşar, Beyan Y.,
    s. 98
    34. 1. Kur’an Sempozyumu, Mehmet Aydın, s. 353
    35. 1. Kur’an Sempozyumu, S. Ateş, Bilgi Vakfı Y. s. 382-383
    36. İslâm’da İnsan Hakları, Hayreddin Karaman, Ensar Neşriyat, s. 72-73
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 152 -
    37. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y., s. 11-104, 213-
    216
    38. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
    39. İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk (et-Teşrîu’l-Cinâî el-İslâmî),
    Abdülkadir Udeh, Beyrut, 2/708-710
    40. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y., s. 339-354
    41. Vahdete 7 Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y., s. 101-129
    42. İstismar Edilen Kavramlar, Abdullah Palevi, Şahsi Y., s. 49-60, 271-
    280,339-350
    43. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min, Kâfir, Münâfık, Ahmed Taşgetiren,
    Büşra Y.
    44. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 339-352
    45. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 40-63
    46. İman; Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. s. 249-265 (Küfre rızâ)
    47. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, Tûba Y., c. 2, s. 28-35
    48. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 95
    49. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, İzutsu, Pınar Y. s. 11-48
    50. Kur’an’da Dini ve Ahlâki Kavramlar, İzutsu, Pınar Y. s. 165-237
    51. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 196-207
    52. Kur’an Kültürü, Muzaffer Can, Cantaş Y. s. 14-33
    53. Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. Küfr-Kâfir: 4, 186-190
    54. Kur’an ve Psikoloji, M. Osman Necati, Fecr Y. s. 210-211
    55. İslâm Akaidi, Şerafettin Gölcük, Esra Y. s. 50-54
    56. İslâm’ın Temelleri, Mevdudi, El-Ummah Neşriyat, s. 14-20
    57. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 170-196
    58. Kurtulan Toplum (Fırka-i Naciye), Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y.
    s. 80-86
    59. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s.
    81-91
    60. Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min-Kâfir-Münâfık, Ahmed Taşgetiren,
    Büşra Y.
    61. Konularına Göre Âyetler -4- İman ve Küfür, Abdurrahim Ali Ural, Şule Y.
    62. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    63. Küfür Tek Millettir, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    64. Kur’an ve Hadis’e Göre Şirk ve Müşrik Toplum, Nedim Macit, Ribat Y.
    65. İmam Gazali ve İman Küfür Sınırı, Süleyman Dünya, Risale Y.
    66. Sorumsuzca Söylenen Sözler 1-4, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
    67. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
    68. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    69. Velâ, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
    70. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
    71. “İslâm’ı Yıkın, Müslümanları Mahvedin”, Celalü’l-Alem, Nizam Y.
    72. Câhiliye Toplumunu Reddetmek, Cavit Yalçın, Vural Y.
    73. Âlim ve Tâğut, Yusuf Kardavi, İslâmoğlu Y.
    74. Akide Yetimleri, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    75. Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 149-150
    76. İslâm Hukuku Açısından Cehalet, Ebû Yusuf Midhat b. el-Hasan Ali
    Ferrac, Kayıhan Y. s. 231-347
    KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
    - 153 -
    77. Din Değiştirme, Ali Osman Kurt, Gökkubbe Y.
    78. İslâm’da Düşünce ve İnanç Özgürlüğü, Yunus Vehbi Yavuz, Sahaflar
    Kitap Sarayı Y.
    79. Çağımızın Bâtıl İnançları, Yüksel Kanar, Beyan Y.
    80. Antik İnançlar, Modern Hurâfeler, Martin Lings, İşaret Y.
    81. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    82. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    83. İslâm Siyasi düşüncesinde Muhâlefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    84. Çağdaş İrtidat, Ebûl Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.
    85. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    86. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    87. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
    88. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
    89. 20. Asrın Câhiliyeti, Muhammed Kutub, Hilal Y.
    90. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
    91. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    92. Kur’an’’a Göre Müşrikler ve Putperestler, İslâmî Araştırmalar Dergisi,
    Temmuz, 1986
    93. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.
    94. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.
    95. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
    96. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
    97. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.
    98. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
    99. Şirk, Harun Yahya, Vural Y.
    100. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
    101. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
    102. Kur’an ve Hadislere Göre Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat
    BasımY.
    103. Kitabu’l-Asnâm (Putlar Kitabı), İbnü’l-Kelbî, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.
    104. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. 1-9; 281-385
    105. Nasıl Davet Edelim? Muhammed Kutub, Beka Y.
    106. Dâru’l Harp mi Dâru’l Harap mı, Ahmed Kalkan, Beka Y.
    107. www.cehaletmâzeretdegil.com
    108. www.mucadelemİslâm.com
    109. www.tagutured.com
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Çarşamba, 20 Ocak 2021 18:32

    Put ve Puta Tapınma

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -13-
    PUT ve PUTA TAPINMA
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    PUT ve PUTA TAPINMA
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -13-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    İnsanlık modern câhiliyenin en çirkin davranışlarını sergiliyor. Aynen putperest Araplar gibi, putlarına dokundurmuyor, onlara söz ettirmiyor. Eski dönemin aksine, putperestliği de kabul etmiyor. Yaptıkları ve taptıklarının put ve putperestlik olduğunu kabul etmiyor. Bazıları zannediyor ki, putperestlik eski Arapların döneminde kalmış bir olgu. Putlar da o dönemdeki Lât, Menât, Hubel, Uzzâ’dan ibaret. Hâlbuki günümüzdeki putperestlik, eski câhiliyyeden çok daha kapsamlı ve çok daha derin. Eskiden sadece heykellere tapılıyor, onlar Allah’a şirk koşuluyordu. Şimdi tapınılan heykeller, tek ilâh kabul edilerek, Allah’ı onlara şirk koşturmuyorlar. O dönemde sadece heykellere tapılıyordu, şimdi ise ideolojilere, ölmüş tâğutlara, Anıtkabir gibi modern türbelere, ya da klasik türbelere, ideolojilere, düzenlere, sanatçılara, futbolculara, bilime, özgürlüğe, paraya, makama, karşı cinse, vatana, bayrağa ve daha bunlara benzer nice şeylere tapılıyor.
    Bu ülke büyük bir depremle yerle bir olsa ya da başka bir âfetle helâk olsa, sözgelimi 20-30 asır sonra bu topraklar üzerinde kazılar yapılsa, meclis, resmî daire veya okullardan çıkan heykeller ve benzeri buluntulardan yola çıkarak bu toplumun dininin ne olduğuna hükmederlerdi? “Put” denilince Çağrı filmindeki putlar, “gâvur” denilince Sultanahmet’teki turistler aklına geliyorsa bu insanın putları da tanıdığı söylenemez. Tanımadığı putlardan kaçınıp korunması da beklenemez.
    Diyanet Teşkilatının ve cami görevlilerinin düzenin özellikle okullarda dayattığı puttan herhangi bir şikâyeti yoktur. Camilerde put ve putperestlik, sadece Arap câhiliyesi gündeme getirilirken hatırlanır ve o zaman dilimiyle sınırlı kalır. İbrâhim’in (a.s.) putları nasıl kırdığı Kur’an’da ballandıra ballandıra, hem de birkaç ayrı sûrede tekrarlanarak bahsedilmesi, sanki günümüz için herhangi bir çıkarımı olmayan bir tarih masalı gibi algılanır. Putlarla ve putçularla mücadele, esas ve öncelikle gönüllerde ve zihinlerdeki putları yıkma gayretleri çoğu Müslümanları ilgilendirmiyor artık. Putlarla ve putçularla uzlaşma içinde insanımız. Onları öyle benimsemiş ki, put ve putçu olduklarını bile göremiyor. Ülkeyi putların yönettiğini, ya da putlar adına ve putların izinden gittiklerini söyleyenlerin yönettiğini görmek istemiyor insanımız.
    Kur’an, başka bir canlıyı, eşyayı veya soyut bir şeyi Allah’a endâd/denk tutmanın da putlaştırma olduğunu belirtir ve bu suçun cezâsının da büyük olacağını belirtir (2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet 9). Kur’an, somut putlar yanında soyut putları da gündeme getirir. Hevâ ve hevesi putlaştırıp ilâhlaştırmak tehlikesi de sözkonusudur (45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12).
    Aslında eski câhiliyye dönemindeki gibi, günümüzde de insanlar putların arkasındaki çıkarlarına, hevâlarına tapıyorlar. Putlara tapanlar gerçekte ona tâbi olmuyor, zanlarının peşinden giderek kendi hevâlarına tapmış oluyor, zâlim müstekbirlere kulluk yapmış oluyorlar (10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3).
    Tüm putlardan, putlaştırılan özelliklerden uzaklaşması istenen insanlara Kur’an, gerçek ilâhı, tek ma’bud olan Allah’ı vasıf ve isimleriyle tanıtır. Allah’tan başka ilâh olmadığını çok net biçimde ve ısrarla gündeme getirir (2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i imrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73…).
    Tevhid, yani tüm putları reddedip tek ilâha iman edip O’na kulluk inancı, insanlığın aslî itikadı ve tüm peygamberlerin çağlar boyu tebliğ edip canlandırmaya çalıştığı husustur. Bütün İlâhî dinlerin adı ve esası İslâm’dır/teslimiyettir ve tevhide (putları reddedip tek Allah’a iman ve yalnız O’na ibâdet ve kulluğa) dayanır. Çünkü tevhidden başka her şey bâtıldır.
    Önce hakkı tanımak ve hakka teslim olmak gerekiyor. Sonra bâtılı; güncel versiyonlarıyla birlikte… Bâtılı tanımadan bâtıldan sakınmak mümkün değildir. Bu alanda yazı yazmanın mayınlı tarlada dolaşmak anlamına geldiği de mâlum. Mayını tanırsak, tarladan yararlanmış oluruz. Yoksa birkaç mayın, bizi tarlaya girip oradan yararlanmamıza fırsat vermeyecektir. Tarlalarını mayından temizler gibi; zihin ve gönüllerini her türlü puttan arındırmaya çalışan ve neslini de putlara teslim etmeyen muvahhid mü’minlere selâm olsun!
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye

    İÇİNDEKİLER
    PUT VE PUTA TAPMA / 11
    Put; Anlam ve Mâhiyeti / 11
    İlâh Nedir; Putlaştırıp İlâhlaştırma Nasıl Olmaktadır? / 26
    Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları / 32
    Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı ve Puta Tapma / 34
    Hadis-i Şeriflerde Put Kavramı ve Puta Tapma / 47
    Tasvîr (Putlaştırılan Heykel ve Resim); Putçuluğun Genel Görüntüsü / 51
    Tasvîrin (Resim ve Heykelin) İtikad, Fıkıh ve Sanat Açısından Hükmü / 69
    Putlara, Heykellere ibâdet / 72
    Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Diyenler / 75
    Hevânın Putlaştırılması / 82
    Putları Kırmak / 83
    Put ve Putperestlikle İlgili Kavramlar ve Anlamları / 86

    - 11 -
    PUT VE PUTA TAPMA
    •
    Put; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    İlâh Nedir; Putlaştırıp İlâhlaştırma Nasıl Olmaktadır?
    •
    Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı ve Puta Tapma
    •
    Hadis-i Şeriflerde Put Kavramı ve Puta Tapma
    •
    Tasvîr (Putlaştırılan Heykel ve Resim); Putçuluğun Genel Görüntüsü; Heykel ve Resim
    •
    Tasvîrin (Resim ve Heykelin) İtikad, Fıkıh ve Sanat Açısından Hükmü
    •
    Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Diyenler
    •
    Hevânın Putlaştırılması
    •
    Putlara, Heykellere ibâdet
    •
    Putları Kırmak
    •
    Put ve Putperestlikle İlgili Kavramlar ve Anlamları
    “İbrâhim, babası Âzer’e: ‘Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum’ demişti.” 1
    Put; Anlam ve Mâhiyeti
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan bir takım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.
    Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlea edilebilir:
    1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk
    1 6/En’âm, 74
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    maddedeki putlar, tapanların nazarında tabiat üstü yüce bir gücü
    ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin
    tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her
    putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş
    tarihsel bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir
    kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs.
    yi temsil eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik,
    İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir
    ki, Arabistan’da putçuluğun bütün çeşitleri olmakla beraber, daha
    çok birinci maddede belirtilen putperestlik yaygındı. Kâbe’nin,
    putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından saptırıldığını
    görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği
    zaman Kâbe’ye girmiş ve orada bazı insanların heykellerinin bulunduğunu
    görünce, bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti.
    Ayrıca Kâbe’de her biri farklı kabile ve şahıslara ait olan ve değişik
    şeyleri temsil eden 360 putu görünce, onların da kırılmasını emretmişti.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü
    en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri,
    insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putları,
    heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama
    sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz?
    Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” 2
    Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve
    alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde olduğu
    gibi muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan,
    tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş,
    ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri
    Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca
    bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki
    şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak,
    oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamış olmayız.
    Oysa Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin
    Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir.
    Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak
    nitelendirilmiştir. İnsanları kendilerine faydası dokunmayan ağaç,
    taş, maden vs. şeylere ibâdete sevk eden sebepler nelerdir? insanlar
    niçin putlara taparlar? Göz göre göre bu cansız şeylere neden
    tâzimde bulunulmuş ve bulunulagelmektedir?
    2 37/Sâffât, 95-96
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 13 -
    Putlara Tapınmanın Sebepleri: Kur’an, putlara tapınma sebepleri
    konusunda şunları sayar:
    1- Şefaat düşüncesi ve Allah’a bu aracılarla güya yakın olma
    arzusu: Kur’an, putçuların bu bahanelerini, yapay kılıflarını geçerli
    bir neden kabul etmez ve putperestliği bırakmaları için insanlara
    en keskin ve sert dili kullanır. 3
    2- Aşırı ta’zim: Kur’an’a göre bir varlığa aşırı saygı gösterme,
    onu yüceltme ve onu ululama, sonuçta onu tanrılaştırmaya yol
    açacağı için yerilmiş ve şirk olarak değerlendirilmiştir. Sanki ibâdet
    edilecek derecede yüceltilen şahsiyetler, Allah katında makbul ve
    aslında böyle bir ta’zimden kaçan kimseler bile olabilirler. Kur’an,
    peygamberlere, din adamlarına, meleklere, sâlih insanlara vb.
    varlıklara gösterilen bu aşırı ta’zimi şirk olarak değerlendirmiştir. 4
    3- Aşırı sevgi: Kur’an, herhangi bir şeyi, Allah’ı sever gibi severek,
    onun arzularına, emir ve yasaklarına itaat etmeyi Allah’a şirk
    koşmak olarak değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye
    karşı beslenen aşırı sevgiyi de, onu putlaştırmak olarak nitelemiştir.
    “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başka eşler tutarlar. Allah’ı
    sever gibi onları severler. İman edenler ise, en çok Allah’ı severler...”5
    Allah’a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının
    isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda
    fedâ edecek kadar O’nu sevmesini gerektirir. Allah’ı sevmenin
    kanıtı, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek
    ve O’nun hakkını sahte ilâh ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat
    ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu sevdiklerini iddia edemezler;
    bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah’a denk tutmuş
    olurlar. İnsan, Allah’ın melekleri, nebi ve velileri gibi değerli kullarını
    severken de, bu âyetin çizdiği sınırda durmasını bilmelidir.
    Zira Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmenin arasındaki
    farkı bilmek gerekir. Hiçbir şeyi veya kimseyi Allah’ı sever gibi sevemeyiz,
    O’na ait vasıfları veremeyiz, O’nun gibi yüceltemeyiz.
    Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk
    temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve
    putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler
    de bir Allah inancına sahipti.6 Fakat, Allah’ın hükmü yerine Mekke
    site devletinin parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını
    ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlardı.
    3 Bk. 39/Zümer, 3, 44; 10/Yûnus, 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 30/Rûm, 13
    4 Bkz. 5/Mâide, 116; 9/Tevbe, 30, 31; 34/Sebe’, 40; 71/Nûh, 23
    5 2/Bakara, 165
    6 Bkz. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak
    şirke sarılıyorlardı.
    Günümüzdede kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan,
    hacca giden kimselerden önemli bir kesimin tâğutun hükmüne
    rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus
    olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu
    kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri,
    bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram
    ve ideolojileri, sanatı, sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını,
    parti veya kurumlarını, devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri
    ve bu sayılan değerler uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını,
    ahlâklarını pâyimal ettikleri, böylece bu değerlere kulluk ettikleri
    ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu
    nefsanî, şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve
    şeriati çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatini onların istekleri doğrultusunda
    yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların
    arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine
    getirdikleri ve Allah’ın şeriatine tümüyle zıt olan sistemleri kabul
    ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.
    Bunlar, müşrik değil de nedir? Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir
    mi? Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket
    ederek onların yolundan hiç ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına
    ve Rasûlü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların
    işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha çok putperest
    olur mu? Bunlar, apaçık müşrik olduklarını kendileri ilan ediyorlar.
    Bu tür insanlar, ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister hacca
    gitsin ve isterse sabahlara kadar Allah Allah diyerek tesbih çeksinler.
    Ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan
    kurtaramaz, kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz!..
    7
    İbrâhim’in (a.s.) tevhid mücâdelesini tahlil ederken, “tevhid”in
    zıddı olan şirk ve putçuluk hakkında Yüce Allah, İbrâhim’in (a.s.)
    şöyle duâ ve niyazda bulunduğunu bildiriyor: “Hatırla ki İbrâhim
    şöyle demişti: ‘Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı
    putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (putlar), insanlardan birçoğunun
    dalâletine/sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana
    uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık Sen gerçekten çok
    bağışlayansın, çok merhametlisin.” 8
    7 Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y. s. 132-138
    8 14/İbrâhim, 35-36
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 15 -
    Üstad Seyyid Kutub, İbrâhim’in (a.s.), “Beni ve oğullarımı putlara
    tapmaktan uzak tut!” duâsını, İslâm’ın öğretileri doğrultusunda günümüz
    şartlarını da göz önünde bulundurarak şöyle izah ediyor:
    “Hz. İbrâhim’in hem kendisini hem de çocuklarını, tapınmaktan
    korumasını Allah’tan istediği put, sadece Arapların ilkel câhiliyet
    dönemlerinde yaptıkları gibi basit ve alelâde şekilden ibaret değildir.
    Veya muhtelif câhiliyet sistemlerinin taş, ağaç, kuş, hayvan,
    yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayaller biçiminden ibaret değildir
    put.
    Bu basit ve alelâde puta tapınma şekilleri, Allah’a şirkin bütün
    anlamlarını içine almaz. Allah’tan başka tapınılan tüm putları
    ihtivâ etmez. Yalnızca bu basit ve alelâde şirk ve put şekilleri üzerinde
    durarak, Kur’an’daki şirkten maksadın bunlar olduğunu kabul
    edecek olursak, sonsuz derecede şekilleri olan şirk kavramını
    iyi kavramış olmayız. Ve bugün beşeriyetin içine saplandığı şirk ve
    modern câhiliyye şekillerinin gerçek yüzlerini tam olarak göremeyiz.
    Bunun için şirkin mâhiyetini derinliğine araştırmak ve putun
    şirkle olan alâkasını açığa çıkarmak gerekir.
    Allah’tan başka ilâhın olmadığını belirten “lâ ilâhe illâllah”ın
    zıddı olan şirk, hayatın tüm alanlarında, Allah’ın buyruğuna dayanmayan
    ve her konuda dinin emirlerini benimsemeyen tüm
    sistem ve her tavır şirktir. Tek bir ilâh olarak Allah’tan başkasını
    tanımadığını söyleyip de abdest, namaz, oruç ve hac gibi dinin
    emirlerini yerine getirdiği halde; siyasî, sosyal ve ekonomik konularda
    Allah’tan başkasının koyduğu hükümlere bağlananlar... Değer
    ölçülerinde ve hükümlerinde Allah yapısı olmayan düşünceleri
    ve fikirleri benimseyenler... Geleneği, ahlâkı, âdet ve alışkanlıkları
    itibarıyla giyindiği kıyafeti ve elbiseleriyle birtakım insanları tanrı
    tanırcasına onların icat ettikleri kılık ve kıyafetlere girip modalarına
    uyan ve Allah’ın şeriatının yasakladığı şekillere bürünenler...
    Evet, bunlar, şirkin âlâsını işlemektedirler. Bütün gerekçeleriyle
    birlikte söyledikleri “eşhedü en lâ ilâhe illâllah” kelime-i
    şehâdetinin zıddını yapmaktadırlar... İşte günümüzdeki insanların
    çoğunun yanıldıkları noktalardan birisi budur.
    Put... Sadece o, ilkel ve basit şekilde olmaz. Dikilen heykeller
    biçiminde olması şart değildir putun. Put, putlaşmak isteyenlerin
    arkasına gizlendikleri birer işaret ve alâmetten başka bir şey
    değildir. Onlar insanları kendilerine kul köle yapmak için o dikili
    putların arkasına sığınırlar ve onun gerisinden kendi buyruklarını
    rahatça yürütürler. Hiçbir zaman için bir putun konuştuğu, duyduğu
    ve gördüğü görülmemiştir. Ancak, putların arkasına gizlenmiş
    olan râhipler ve mâbet bekçileri mırıldanarak etrafında onun
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    adına duâlar okur ve bereketler dağıtan muskalar asarlar. Sonra
    da kitleleri ezmek ve kölesi kulu haline getirmek istediği kimselerin
    adına o putları konuştururlar. Herhangi bir yerde herhangi bir
    zamanda idarecilerin ve kâhinlerin adına konuştukları ve Allah’ın
    izni, müsaadesi olmaksızın hükümler koydukları ve kanunlar vaz
    ettikleri, hareket ve işlemler yaptıkları şeyler ortaya sürülecek
    olursa... İşte bu ortaya atılan şey tabiatı, mâhiyeti ve vazifesi itibarıyla
    putun ta kendisi olur.
    Bir yerde bunlar arma olarak “ırkçılığı” mı seçiyorlar? Bir yerde
    arma olarak “vatan”ı mı çıkarmak istiyorlar? “Halk”ı mı işaret
    ve simge olarak kendilerine bayrak yapmak istiyorlar veya bir
    “sınıf”ı mı kendilerine sembol olarak yükseltiyorlar? Sonra da insanlardan
    bu yükseltilen armalara, şiarlara, işaretlere ve bayraklara
    Allah’ı bırakıp kulluk etmelerini mi istiyorlar? Halkın bu kaldırılan
    alâmetler uğruna fedâkârlığa katlanmasını mı istiyorlar?
    Malını, mülkünü, ahlâkını, ırz ve namusunu bu uğurda harcamasını
    mı diliyorlar? Ve her ne zaman bu işaretlerin, alâmetlerin ve
    armaların isteğiyle Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep
    Allah’ın şeriatını onların isteğine göre yontarak şekiller vermek mi
    istiyorlar? Ve Allah’ın emirlerini bırakıp o armaların ve işaretlerin
    veya daha doğru bir tâbirle bu putların, yani putların arkasına
    saklanmış olanların istek ve emirlerini mi yerine getiriyorlar? İşte
    orada putçuluk vardır. Allah’tan başkasına tapınma vardır. Yoksa
    putun mutlaka bir ağaçtan dikilmiş veya bir taştan, tunçtan
    yontulmuş olması zarûri değildir. Put bir sistem olabilir, bir arma
    olabilir, bir ekol olabilir...
    Hem İslâm, sadece ağaçtan, taştan, tunçtan yontulmuş putları
    yıkmak için gelmemiştir ki... Bunca gelmiş geçmiş peygamberler
    silsilesi sadece bu putları yıkmak için uğraşmamışlardır ki. İslâmî
    hareket, yalnızca ağaçtan dikilmiş veya taştan yontulmuş putları
    yıkmak için tarih boyunca bunca fedâkârlıklar yapmış, bunca acı
    ve ıstıraplara katlanmamıştır...
    Bilâkis İslâm, gerçek mânâda Allah’a kulluk ve her meselede
    Allah’ın emirlerine itaat ile her ne şekilde olursa olsun Allah’tan
    başkasına kulluk ve itaatten ayrılış noktalarını kesinkes belirtmek
    için gelmiştir. Her devirde geçerli olan prensipleri iyice inceleyip
    tevhid esasına mı, şirk esasına mı dayandığını ortaya koymak gerekir.
    O sistemde ve prensipte Allah’ın hâkimiyetinin mi esas alındığını,
    yoksa putların hâkimiyetinin mi esas alındığını belirtmek
    icap eder...
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 17 -
    Dilden söyledikleri kelime-i şehâdet ile “Allah’ın dini”ne girmiş
    olduklarını ve fiilen yaptıkları ibâdetleri, kıldıkları namazları,
    tuttukları oruçlarıyla müslüman olduklarını sanıp da bunun dışında
    kalan ahkâm ve diğer hususlarda Allah’tan başkasının buyruklarına
    uyanlar, Allah’ın emrinin zıddı olan sistem ve prensipleri
    benimseyenler, Allah’ın şeriatına tamamı tamamına zıt olan hükümleri
    tatbik edenler...
    Sonra bu her gün yenilenen putların istediğini yerine getirmek
    ve arzularını tatmin etmek için bu uğurda namuslarını, ahlâklarını,
    mallarını ve canlarını verenler... Bu putların istek ve arzularıyla
    dinin emir ve hükümleri çatıştığı zaman Allah’ın emir ve hükümlerini
    arkaya atıp putların istek ve arzularını yerine getirenler... Evet
    bütün bu yaptıklarına rağmen hâlâ “Allah’ın dini”nde olduklarını
    ve “müslüman” kaldıklarını sananlar bir kere kendilerine gelsin
    de içinde yüzdükleri şirki görsünler...
    Allah’ın dini bu kendilerinin müslüman olduklarını sananların
    tasavvur ettiği gibi zayıf değildir, basit değildir. Şurası muhakkak
    ki Allah’ın dini, hayatın en küçük meselelerine, bütün teferruatına
    kadar şâmil olan tam ve mükemmel olan bir hayat nizamıdır.
    Esas ve temelleri bir yana, hayatın en ufak bir meselesinde bile
    yalnız ve yalnız Allah’ın buyruklarına uymaktır. Ve Allah’ın, başkasını
    kabul etmediği yegâne din, İslâm dini budur.
    Şirk, yalnızca Allah’tan başka ilâhların olmadığını kabullenmekle
    bitmez. Allah’tan başka hüküm koyan rablerin bulunmadığını
    kabullenmek de gerekir. Puta tapıcılık, sadece dikilen bir
    ağaca ve yontulan bir taşa tapınmak değil; hatta ondan daha fazlasıyla
    kaldırılan bayraklar, flamalar, işaretler ve bunların arkasına
    gizlenen güçler, nüfuzlar ve isteklerdir. Ve işte buna göre herkes
    kendi yurduna baksın en yüce hüküm ve makam kimin elindedir?
    Bütünü bütününe kimin dinine bağlanmışlardır? Kimin emrine
    uymaktadırlar? Şayet bu konuların hepsinde hâkimiyet ve emir
    Allah’a aitse işte onlar katıksız olarak Allah’ın dinindedirler. Şayet
    bu hâkimiyet ve emir Allah’tan başkalarına ait ise, onlar Allah’ın
    dininde değil; hâkim/egemen olan putların ve tâğutların dinindedirler.
    9
    Putperestlik: İnsanların, Allah Teâlâya yapmaları gereken
    ibâdet, göstermeleri gereken saygı, sevgi ve korkuyu, Onun dışında
    herhangi bir mahlûku ma’bûd kabul ederek ona yöneltmeleri
    hali. Put, âyet ve hadislerde “sanem” ve “vesen” şeklinde
    de isimlendirilmektedir. “Asnâm/putlar”, “sanem” kelimesinin
    9 Seyyid Kutub, a.g.e. c. 9, s. 87-90
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    çoğuludur. İbnul-Esîr, en-Nihâye, adlı kitabında “sanem” kelimesini;
    “Allah’tan başka ilâh edinilen şey” diye tanımlamaktadır. Bu
    da müşriklerin taptıkları putlar anlamına geldiği gibi, Allah’ın
    nizamına ve hâkimiyetine engel olan tüm tâğutlar mânâsınadır.
    Allah’ın nizamına ne şekilde olursa olsun engel olan ve bu
    mânâda putlara, heykellere ve büstlere değer veren kimseler de
    aynen putperest müşrikler gibidirler. Namaz kılsalar, oruç tutsalar,
    hac yapsalar da, onlardan hiçbir farkları kalmaz.
    Yine İbnül-Esîr, şöyle demektedir: “Vesen” ile “sanem” arasında
    fark bulunmaktadır. Vesen; insan sûreti ve şekli gibi taştan,
    ağaçtan ya da toprağın herhangi bir madeninden yapılan cüsseli
    şeydir ki; bir yere dikilir, müşrikler tarafından buna tapınılır, ibâdet
    olunur. Sanem ise; cüssesiz şekilden ibarettir. Kimi lügatçılar ise
    bu iki kelime arasında herhangi bir ayrım gözetmeyip her iki kelimeyi
    aynı anlamda ve birbirlerinin yerinde kullanmaktadırlar.
    Allah Teâlâ insanlığın babası Âdem’i (a.s.) eşi ile birlikte yeryüzüne
    indirdikten sonra, Adem’in nesli çoğalıp artmıştı. Bu ilk
    nesil, tek bir ümmet olup, aynı dine ve ayrı ma’buda tâbi olarak,
    doğruluk ve istikamet üzere idiler. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah Peygamberi müjdeci ve uyarıcı
    olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralarında hüküm
    vermek için onlarla birlikte hak kitaplar indirdi.”10 İbn Abas’dan
    (r.a.) rivâyet edilen bir hadiste şöyle denilmektedir: “Âdem ile Nûh
    arasında on asır vardır. Bu zaman içinde insanlar Allah’ın şeriati üzerinde
    idiler. İhtilâfa düştükleri anda Allah müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak
    peygamberler gönderdi.”11 İkrime’den nakledilen diğer bir hadiste
    de; Âdem’le Nûh arasında herkesin İslâm üzere bulunduğu on asır
    vardır.” 12 denilmektedir.
    Düşman (şeytan) insanoğluyla sürekli uğraştı. Onları kâfirler
    ve mü’minler şeklinde iki gruba ayırana kadar mücâdelesine devam
    etti. Öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettirip putperest bir toplum
    yapıncaya kadar savaşını sürdürdü. Allah Teâlâ, Nûh kavminin
    durumunu şöyle anlatmaktadır; “İnsanlara; ‘sakın tanrılarınızı bırakmayın.
    Ved, Suvâ, Yağus, Yeûk ve Nesr putlarından asla vazgeçmeyin’
    dediler.”13 İbn Abbas şöyle demektedir: “Bu isimler Nûh kavminin
    sâlih kimselerinin isimleridir. Onlar öldüklerinde şeytan bu kavme,
    oturdukları yerlere onların hatırasını canlı tutmak için putlarını
    dikmeleri fikrini verdi. Onlar bunu yaptılar, ancak onlara hiçbir
    10 2/Bakara, 213
    11 İbn Cerir et-Taberî, Tefsir, 2/194
    12 a.g.e, 29/162
    13 71/Nûh, 23
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 19 -
    zaman tapınmadılar. Bu ilk nesil geçtikten sonra gelenler, dikiliş
    gâyelerini unutup onlara tapınmaya başladılar.” 14
    Arapların dinî inançlarına şirki ilk sokan kimse Amr bin
    Luheyy’dir. Rasûlullah (s.a.s.); “Amr İbn Âmir el-Huzâ’îyi Cehennemde
    bağırsaklarını sürürken gördüm. Bu adam ilk sâibe (put) bırakan adamdır.”
    15 demiştir.
    Başka bir rivâyette de; “Arapları putlara tapmaya yönelten ilk
    kimsedir”16 denilmektedir. Peşinden her Arap kabilesi için yücelttikleri,
    sığındıkları, kurban kestikleri, şefaat diledikleri putlar
    ortaya çıktı. İbn Cüreyc’in de dediği gibi; Lât, Sakif kabilesinden
    yağla kavut’u karıştıran bir kimse idi ve öldüğü zaman mezarına
    bir put dikmişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.), Mekke’yi fethettiğinde,
    Beytullah’ın etrafında üçyüz altmış put bulmuştu. Rasûlullah
    (s.a.s.), yayının ucuyla bu putların yüzlerine, gözlerine vurarak onları
    itiyor ve yere yuvarlıyordu. Sonra da Lât’ın dışarı çıkarılmasını
    ve yakılmasını emretti.
    Bu putların aslının bazı sâlih ve veli kimselerinin sûretleri olduğu
    ortaya çıkmıştır. Müşrikler, onların Allah’ın indinde büyük
    bir makama sahip olduklarına inanıyorlardı. Onları, Allah Teâlâ
    ile kendi aralarında aracılar ve şefaatçiler edindiler. Onlara göre
    Allah Teâlâ, ancak bu putların aracılığı ve şefaati ile halkı rızıklandırıyor,
    hidâyet ediyor, fayda sağlıyor ve zarara uğramalarını
    engelliyordu. Onlar bu putları o sâlih kimselerin hâtıralarını canlı
    tutmak, bu vesile ile ibâdet ve duâlarını daha bir şevkle yapabilmek
    için edinmişlerdi. Bu putlara tapınırken, aslında bu sâlih kimselere
    tapınıyorlardı. İbâdetleri kendi elleriyle yaptıkları putlara
    değildi. Nitekim Allah Teâlâ, putperest bir kavimden bahsederken
    onların meleklere, cinlere ve peygamberlere tapındıklarını bildirmektedir.
    Bu müşrikler, tapındıkları ilâhların yarattığına, rızıklandırdığına,
    diriltip öldürdüğüne inanıyor değillerdi. Allah Teâlâ onların
    bu durumlarını hikâye ederek şöyle buyurmaktadır:
    “Yemin olsun ki, eğer onlara; gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ay’ı
    hizmete âmâde kılan kimdir?’ diye sorsan, mutlaka; ‘Allah’tır’ derler.”17;
    “Yemin olsun ki, eğer onlara; ‘gökten su indirip onunla yeryüzüne öldükten
    sonra tekrar hayat veren kimdir?’ diye sorsan, mutlaka; ‘Allah’tır’
    derler.”18 Kur’ân-ı Kerim’de bu tip misaller çoktur. Müşrikler
    14 Buhârî, Tefsir 71
    15 Müslim, Cennet 13; Buhârî, Menakıb 9
    16 Ahmed İbn Hanbel, III/353
    17 29/Ankebût, 61
    18 29/Ankebût, 63
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    telbiyelerinde şöyle derlerdi: “Senin ortağın yoktur. Yalnız bir şerik
    (ortak) müstesnâ, o Senin şerikindir. Sen, ona ve onun sahip
    olduğu her şeye mâliksin.” 19
    İmam Şehristanî bu konuda şöyle demektedir: “Onlar ne zaman
    putlara yönelmek üzere ellerinde bir hüccet, delil, izin veya
    Allah Teâlâ tarafından bir emir olmadığı halde gayret gösteriyor,
    ihtiyaçlarının giderilmesini onlara bağlıyorlarsa, onların bu hareketleri
    bir ibâdet olmuş oluyor. Onların bu putlardan ihtiyaçlarının
    giderilmesini taleb etmeleri, onda bir ilâhlık bulunduğuna
    inandıklarını isbat etmektedir. Bundan dolayıdır ki onlar; “Biz onlara
    tapınmıyoruz. Onlar bizi sadece Allah’a yaklaştırıyor” 20 derler.
    Bu durum, Allah Teâlâ’ya olan ibâdeti hakkıyla yerine getirmenin;
    sevgi, boyun eğme, korkma, sığınma, tevekkül, korku ve
    ümit, kurban adama, namaz, duâ vb. İbâdet türlerinin tamamında
    hiç bir şeyi ortak koşmadan ona hasretmeden ibaret olduğunu
    ortaya koymaktadır. İbâdet türlerinden herhangi birinde melek,
    nebi, sâlih kimse, taş, ağaç gibi şeylere yönelen bir kimse müşrik
    ve kâfirdir. Geçmiş müşriklerin şirkleri de bu idi. Fakat ibâdet ve
    şirkin anlamını bildikleri zaman, Allah’tan başkasına duâ etmenin
    ve bir şey istemenin ne anlama geldiğini bilirler.
    Bundan dolayıdır ki, ilâhlar edinip, onlara ibâdet ederek Allah
    Teâlâ’ya ortak koştular; bunların ilâhlar olduklarını açıkça
    ortaya koydular ve Allah’tan başkasına tapındıklarını gizlemediler.
    Fakat çağdaş müşrikler ibâdet, tevhid ve şirkin hangi anlama
    geldiğini bilmediklerinden; velilere, sâlih kimselere ve nebilere,
    tapınmanın her çeşidi ile tapındıkları halde, kendilerinin müslümanlar
    olduklarında ısrar edip duruyorlar. Bunun sebebi, onların
    bu yaptıklarını “ibâdet” olarak isimlendirmemeleridir. Ayrıca ilâh
    edindikleri şeyleri de ilâhlar olarak isimlendirmemektedirler. Fakat
    böyle yapmaları onlara ne fayda sağlar ne de putperestlikten
    kurtarır. Hanbeli imamlarının büyüklerinden olan İbn Akil; “Câhil
    ve bayağı insanlara dinî sorumluluklar ağır gelmeye başlayınca,
    şerîatın koymuş olduğu prensiplerden yüz çevirerek nefisleri için
    uydurmuş oldukları prensipleri yüceltmeye yöneldiler. Bu onlara
    çok kolay gelir ve böylece başkalarının emri altına girmemiş
    olurlar” diyerek şöyle devam etmektedir: “Anlayışıma göre onlar
    kabirlere tazim etmek, şeriatin nehyettiği halde ateş yakarak
    onlara saygı göstermek, kıble edinmek ve özel bir temizliğe tabi
    tutmak, mezardaki ölüye ihtiyaçları arzetmek, “ey mevlâm benim
    19 Müslim, Hacc 3/22
    20 39/Zümer, 3
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 21 -
    için şunu şunu yap” şeklinde kâğıt yazmak, hayır ve iyilik getirmesi
    dileğiyle toprağından almak, kabirlerin üzerine güzel kokular
    atmak, sırf onları ziyaret etmek için yolculuğa çıkmak sûreti ile
    kâfir olmaktadırlar”.
    İbrâhim’in (a.s.) kavmi yıldızlara tapınmakta idi. Onların inançları
    şöyleydi: “Âlem için, yaratan, idare eden, ona hükmeden, bir
    varlık vardır. Bizim üzerimize düşen yükümlülük ise, onun yüce
    varlığına ulaşmaktaki aczimizin bilincinde olmaktır. O’na ancak,
    O’nun yakınları olan aracılarla yaklaşılabilir. Bu aracılar ise, fiil,
    hal ve cevher olarak takdis edilip temiz kılınan ruhanîlerdir. İcad
    etmede, yaratmada ve işleri bir halden diğer hâle sokmada, yaratıkları
    başlangıçtan kemale erdirmede sebep olan aracılar bu
    kimselerdir.
    Onlar bu işleri yüce, mukaddes, İlâhî zattan dileyerek aldıkları
    kuvveti, süflî varlıklar üzerine yayarak yerine getirirler; yedi gezegenin
    yörüngeleri içerisindeki hareketlerini düzenlerler. Bu gezegenlerden
    her biri bu ruhanîlerden birinin heykelidir. Yani her
    ruhânî için bir heykel vardır ve her heykelin de bir gök tabakası
    vardır. Ruhanînin bir heykel’e nisbeti, ruhun cesede nisbeti gibidir.
    Yani o ruh onun rabbidir. İdareci ve yönlendiricisidir. Ancak
    aracının görülüyor olması kaçınılmazdır ki, ona yönelmek ve ona
    yaklaşmak ve ondan istifade etmek mümkün olabilsin”. Böylece
    onlar yedi gezegenden oluşan bu heykellere sığındılar; onların
    menzillerini, doğuş ve batış yerlerini iyice öğrendiler; gündüzleri,
    geceleri ve saatleri ona göre bir taksimata tabi tuttular; her heykel
    için özel bir efsun yaptılar; bir takım efsunlu sözler ve duâlar
    öğrendiler; ayrıca her gezegen için bir gün tayin ettiler. Meselâ,
    Zühal için cumartesi gibi... Bu günde belirli bir saati gözetleyerek
    o saatte bu gezegenin hey’eti, yapısı ve şekli üzerine yapılmış
    duâlarla ona has elbiseler giyiyor, ona ait tütsü ile tütsüleniyor, o
    heykele ait duâlarını okuyarak ondan ihtiyaçlarını gidermesini istiyorlardı.
    Bu, diğer gezegenler için de aynı şekilde tekrarlanıyordu.
    Onlar bu gezeğenleri ilâhlar ve rabler olarak adlandırmakta
    idiler. Allah ise, rablerin rabbi, ilâhların ilâhı idi. Onlar, heykellere
    yaklaşarak ruhanilere yaklaşmış oluyor; ruhanilere yaklaşmakla
    da Allah Teâlâ’ya yaklaştıklarını kabul ediyorlardı.
    Sonra yıldızlara tapınmak için tuhaf şeyler ürettiler. Bunlar, sihir
    ve kehanet kitaplarında zikredilen tılsımlar, efsunlar ve insanların
    yakalarına takılan diğer şeylerdir. Bunların tamamı üzerinde
    tam bir bilgi sahibiydiler.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    Peşinden onlardan bir grup şöyle dedi: “Kendisiyle tevessülde
    bulunulan bir aracının, kendisiyle şefâat dilenilen bir şefâatçinin
    ve ruhanîlerin varlığı kaçınılmazdır. Madem ki vesileler bunlardır
    ve biz onları gözle görüp hitap edemiyoruz; o halde heykelleri
    olmadan onlara yaklaşmamız gerçekleşmez. Fakat heykeller (yıldızlar)
    bazı vakitler görülür, diğer bazı vakitlerde de gözükmezler.
    Çünkü onlar doğarlar ve batarlar. Dolayısıyla bizim için yaklaşma
    olayı tamamlanmış olmaz. Öyleyse, bu şahısların putlarını sürekli
    gözümüzün önünde olacak şekilde dikmemiz kaçınılmazdır. Böylece
    biz onlara bağlanır, onlarla heykellere ulaşır ve bu heykellerle
    de ruhanîlere yaklaşmış oluruz. Ruhanilere ulaşmakla da onlar
    vasıtasıyla Allah Teâlâya yaklaşırız ve Allah Teâlâya yaklaşmak için
    onlara ibâdet ederiz; onlar bize Allah yanında şefaatçi olurlar. Onlar
    yedi heykeli temsil eden, insan sûretinde putlar edindiler. Her
    put bir heykel (gezegen)’e karşılıktı. Bunun için onları heykel’in
    aslı olarak gözettiler; onlar için tapınaklar yaptılar, bekçilik ve hizmetçilik
    gibi görevler ihdas ettiler; onlara ibâdet kastıyla ziyaretlerde
    bulundular ve onlar için kurban kestiler. Bu putperestlikler
    eski çağlarda olduğu gibi yeni çağlarda da sürekli var olmuştur.
    Bunların bir grubu güneşe taparlardı. Şeriatleri, ona tapınma
    üzerine kurulmuştur. Onlar güneş için bir put edinmişlerdir. Onun
    bir elinde ateş renginde bir maden parçası vardır. Adına inşa ettikleri
    bir de özel tapınak vardır. Bu tapınakta, puta hizmet eden ve
    onu bekleyen görevliler bulunmaktadır. Bu mâbede gelerek tapınıyor,
    duâ ediyor, dilekte bulunuyorlar. Güneş doğduğu vakit hepsi
    secdeye kapanıyorlar. Aynı şekilde öğlen vakti tepe noktasına
    geldiği ve akşam battığı vakit de secdeye gidiyorlar. Bu üç vakitte
    tapınmaya gitmeleri için şeytan onları dürtü ile harekete geçiriyor.
    Bunun içindir ki Rasûlullah (s.a.s.), görünüş itibariyle olsa bile
    kâfirlere benzememek için bu vakitlerde namaz kılmaktan kaçınılmasını
    emretmiştir.
    Bunun gibi başka bir topluluk aya, diğeri Zuhal gezegenine
    ve başkaları da buna benzer şeylere tapınıyorlardı. Putların yapılmasının
    asıl sebebi, ilâhlarının ortada olmayışıdır. Böylece, onun
    şeklinde ve görünüşünde bir put yaparak onu ilâhlarının vekili ve
    makamım dolduran varlık olarak kabul ediyorlardı. Akıllı bir kimse
    eliyle yaptığı tahtadan veya taştan bir nesnenin ilâh olamayacağını
    bilir.
    Ölülere ve kabirlere saygı göstermek, şirkin çeşitlerindendir.
    Cenab-ı Allah kabirlerin üzerlerinde mescidler edinilmesini yasaklamış,
    bunu yapanı da lânetlemiştir. Ancak, özellikle kastedilen
    bir yer olarak seçilmediği zaman, bunda bir mahzur yoktur. Aynı
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 23 -
    şekilde mezarların bayram yeri edinilmesini de yasaklamıştır. Bayram,
    Arapça “tekrarlama, geri dönme”21 ve alışkanlık haline getirme22
    kelimelerinden alınmıştır. Bu bir yere isim olarak verildiği
    zaman ondan, bu yerin toplanma yeri olduğu kastedilir. Tapınma
    veya başka şeyler için sürekli gidilen bir yer olur. Böyle bir yerde
    namaz kılmak, onu tavaf etmek, kıble edinmek, istilam etmek,
    toprağı üzerine çizgiler çizmek, üzerine bina yapmak, üstüne
    mum yakıp koymak ve buna benzer birçok uygulama yasaklanmıştır.
    Bütün bunlar Rasûlullah’ın (s.a.s.) ümmetine, önceki kavimleri
    helâk eden şirke düşmelerini önlemek için bir rahmettir. Birçok
    ülkede kabirlerin üzerine yapılan binalar (türbe) görülmekte;
    insanlar onlara tazimde bulunmakta, uzaktan yakından onlara
    yakarmakta, Allah’ın evlerinde ve seher vakitlerinde yapmadıkları
    ibâdetleri orada içtenlikle yerine getirmektedirler. Bir kısmı,
    onlar için secde etmekte, çoğunluğu ise namazın bereketini onların
    yanında dilemekte, mescidlerde yapmadıkları duâ ve niyazları
    yapmaktadırlar. Bunların tamamı, bu kabirleri put edinmek
    ve Allah’dan başka bir ilâhâ tapınmaktır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurmaktadır: “Allahım! Kabrimi tapınılan bir put kılma!” 23
    Bir başka hadisinde Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demektedir: “Allah,
    Yahudilerle Hıristiyanlara lânet etsin; onlar nebîlerinin kabirlerini
    mescidler edindiler.” Âişe (r. Anhâ), “Eğer bu (endişe) olmasaydı,
    Peygamber’in (s.a.s.) kabri açıkta bulundurulacaktı” demiştir. 24
    Bütün bunlar, onunla şirk tohumlarının ekilmesini önlemek
    içindir. Rasûlullah (s.a.s.), kabirlere tazim etmenin, onları put
    edinmenin Allah’dan başkasına ibâdetin tohumlarını ektiğini bildirmektedir.
    Puta tapıcılık sadece İslâm öncesi Arap toplumuna has bir olay
    değildir. Çağımızda da putçuluk daha değişik görünümler altında
    varlığını sürdürmektedir. Putçuluk, yalnızca sert bir taştan yapılmış
    heykel önünde eğilmek ve ona tazim göstermek olarak ele
    alınırsa, kuşkusuz büyük bir yanılgı içine düşülür. Kaldı ki, müşrik
    Arap toplumunun elleriyle yaptıkları putlara gösterdikleri saygıyı
    bu çağda da görmek mümkündür. Hattâ bu tür putçuluk bu
    gün fazlasıyla hüküm sürmektedir. Put, putlaştırmak isteyenlerin
    arkasına gizlendikleri birer işaret ve alâmetten başka bir şey değildir.
    Yoksa putun mutlaka bir ağaçtan dikilmiş yahut bir taştan
    yontulmuş olması zaruri değildir. Allah’ın dışında tapınılan her
    21 el-Muâvede
    22 el-İ'tiyâd
    23 Muvatta, Sefer, 85; Ahmed bin Hanbel, II, 246
    24 Müslim, Mesacid, III
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    şey puttur. “Allah”ı bırakıp da kendilerine kıyâmete kadar cevap veremeyecek
    şeylere tapanlardan daha sapık kimdir?”25. Allah tarafından
    gönderilmiş bir delil olmaksızın, O’ndan başkasına itaat eden, bir
    hükme sahip olduğuna inanan, O’ndan başkasına duâ edip bir
    şey isteyen, Allah’a şirk koşmuştur. Dolayısıyla putçuluğun şirkle
    ve küfürle yakından bağlantısı vardır. Puta tapan bir kimse hem
    Allah’a şirk koşuyor, hem de küfre giriyor demektir. Göklerde ve
    yerde bütün otorite ve yetkilere sahip olan, ancak Allah’tır; yaratma
    O’na mahsustur; bütün nimetler O’nun kudret elindedir;
    bütün işler yalnızca ve yalnızca O’na aittir; kuvvet ve çare O’nun
    hükmündedir; göklerde ve yerde olan her şey ister istemez O’na
    itaat etmeye, emrine boyun eğmeye mecburdur. İşte bunun için
    O’ndan başka ilâh yoktur. Kur’ân-ı Kerim, insanların ibâdet ettikleri
    şeylerin Allah’ın kulu ve O’nun karşısında aciz olduklarını
    açıkladıktan sonra, insanları ve cinleri ibâdet kelimesinin muhtelif
    mânâlarıyla yalnız Allah’a ibâdete, sadece O’na kulluk etmeye,
    ancak O’na itaatte bulunmaya, kişinin O’ndan başkasını tanrı kabul
    etmemesine ve ibâdetin hangi çeşidiyle olursa olsun O’ndan
    başkasına tapılmamasına çağırıyor: “Andolsun ki, biz her ümmete,
    Allah’a kulluk edin, putlara tapmaktan kaçının diye bir elçi gönderdik...” 26
    Aslında insanların Allah’tan başka birine ya da bir puta tapmasının
    asıl nedeni; kendi nefsini ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle,
    Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur.
    Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne
    karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte
    şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı
    yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu
    kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak anıyorlar, dünya
    ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar.
    İşte günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.
    Tekrar edelim: Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı
    kıldığı maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın
    amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan bir takım nesneler değildir.
    Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse,
    yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli
    herhangi bir şey insanlar için put olabilir.
    Kur’ân-ı Kerimin birçok âyetinde Allah Teâlâ, insanları şirke
    düşmemeleri hususunda uyarır.“O ancak tek bir ilâhtır. Doğrusu ben
    O’na ortak koşmanızdan masumum, de.” 27
    25 46/Ahkaf, 5
    26 16/Nahl, 36; Eymen ed-Dımaşkî, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 206-209
    27 6/En’âm, 19
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 25 -
    Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar
    ile onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar
    ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade,
    zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat
    eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın hükümlerine aykırı
    olmasına rağmen - yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
    Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan
    ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın,
    yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün
    olmadığını bilirler. Çünkü Allah’ın dini adâleti emreder ve bütün
    insanları eşit olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, İnsanları
    kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur.
    Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini
    kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere
    kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları
    taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk,
    insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.
    Allah’ın halîli (dostu) İbrâhim (a.s.) ne güzel duâ etmiş: “Allah’ım,
    beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki bu
    putlar, birçok insanı saptırdı.”28 âyette belirtildiği üzere, İbrâhim (a.s.)
    bile kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a duâ
    etmiştir.
    Hele, İslâm’ın hâkim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında
    şirk çeşitleri daha da çoğalmıştır. Kur’an’ın birçok âyetinde;
    küçük olsun, büyük olsun şirkin her türlüsünden arınan müttakî
    kullardan bahsedilmektedir. Allah’ın birliğine iman eden, Allah’a
    şirk koşanlara düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz ederek
    Allah’a yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen,
    yalnız O’nu seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım
    isteyen, O’na boyun eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine
    tâbi olup rızâsını gözeten, bir iş yaptığı zaman Allah adıyla yapan
    ve hayatının her bölümünde O’na ait olan kimseler kurtuluşa ermişlerdir.
    “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin
    Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.”29; “De ki, Allah her
    şeyin Rabbi iken, ondan başka bir rab mı arayayım?” 30
    Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma: Tevhid ve şirk insanlık
    tarihi boyunca insanların bağlanageldiği iki dinin adıdır. İnsanlık
    tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün
    28 14/İbrâhim, 35-36
    29 6/En’âm, 163-164
    30 6/En’âm, 164
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas, tevhiddir.
    Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi
    ve şirkten uzak durulmasıdır. Şirk, sadece putlara tapmak değildir.
    Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini
    tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden
    birini dahi reddetmek de şirktir.
    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte
    birçok ilâha/tanrıya inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ
    ve heveslerine göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı.
    Kâbe’nin içinde 365 tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri;
    Hubel, Lât, Menât, Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suvâ, Yeûk ve
    Nesr isimli putlar vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan
    iyi huylu, cömert ve sâlih insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların
    heykelleri yapılmış ve zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı.
    Bazı Araplar bunlardan başka, güneşe, aya, bazı taşlara,
    ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı müşrikler ise, melekleri
    Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve onları Allah’a şirk koşuyorlardı.
    Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl
    nedeni; kendi nefislerini ilâh edinmeleridir. Bugünkü müşriklerle,
    Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında temelde bir fark
    yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı
    yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır.
    İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar
    kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah
    olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar,
    dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler
    koyuyorlar. Günümüzde şirkin aldığı en net görünüm budur.
    İlâh Nedir; Putlaştırıp İlâhlaştırma
    Nasıl Olmaktadır?
    Şirki ve tevhidi, yalnız Allah’a kulluk/ibâdet ve putlara tapmayı
    tam değerlendirmek için iyi bilinmesi gereken kavramlardan
    biri de “ilâh” kavramıdır. Bu kavram iyi bilinmeden şirk de yeterince
    anlaşılmaz. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram,
    iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar. Sözlük
    anlamı; ısınmak, alışmak, birisine aşırı sevgi ile yönelinen, kulluk
    edilen, ma’bûd haline getirilen, alışılan, düşkün olunan demektir.
    Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk
    yapmak, örtmek, gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
    Kavram olarak; “kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan her
    şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık” anlamında
    kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 27 -
    bütün ma’bûdların ortak adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi
    ile karşılarız. İslâmî istılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet
    edilen demektir. İlâh; ibâdet edilmeye lâyık, yani kudret ve kuvveti
    önünde huşû ile boyun eğip ibâdet ve itaat etme gereği duyulan,
    her şeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi,
    gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh, görülmez
    ve ulaşılmaz bir varlıktır. İlâh, İslâmî ıstılahta şu anlamlara
    gelir: “Otorite sahibi, kanun koyan, ibâdet edilen, rızık veren, hesaba
    çeken, kendisine ihtiyaç duyulan.” İlâhlık ve otorite birbirini
    gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız için kanun koyan,
    nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah
    (c.c.) gelmelidir.
    İnsanın fıtratında kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma
    ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan
    gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse, başka
    ilâhlara tapar ki, bu da insanı şirke ve küfre sokar. Kur’ân-ı
    Kerim’de öncelikle Allah’ın ilâhlığı üzerinde durulur. Tek ilâh
    Allah’tır, yani kendinden başka kulluk edilecek, tapınılacak, yönelinecek
    başka bir ilâh yoktur. Câhiliyye döneminde, gerek Mekke
    müşrikleri gerek yahûdi ve hıristiyanlar Allah’a inanıyorlardı; fakat
    Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek, Allah’a karşı
    en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi.
    İlâh tektir ve O da Allah’tır. Allah; her şeyi yaratan, insanları
    bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine
    güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekân sınırı
    olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır. O
    halde, sadece bütün bunlara gücü yeten “ilâh” tır ve O da bir
    tanedir. Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Birden fazla
    ilâh inancı, kâinatın var oluşu ve işleyişindeki nizam ile ters düşer.
    Evrenin varlık ve nizamındaki mükemmellik, Allah’ın tek ilâh
    olmasının bir delilidir. Allah bu konuda şöyle buyurur: “Allah hiç
    evlât edinmemiştir. O’na ortak hiç bir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her
    ilâh kendi yarattığını sevk ve idâre eder ve bir gün mutlaka onlardan biri
    diğerine gâlip gelir, üstün çıkıp büyüklenirdi. Allah Onların (müşriklerin)
    bütün isnatlarından münezzehtir.” 31
    Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi. Her ilâh diğerinden farklı
    bir şey yapmak, bağımsız olduğunu ve egemenliğini göstermek isterdi.
    Bunun sonucunda da bütün kâinat yerle bir olurdu. Hâlbuki
    kâinatta muazzam bir düzen vardır. Öyleyse bütün kâinata
    hükmeden ilâh tekdir ki, O da Allah’tır. Bütün evren, içindeki
    31 23/Mü’minûn, 91
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her şeye ulaşan
    bir İlâh’ın kontrolündedir. İnsanlar bu İlâh’a yönelirler, O’na duâ
    ederler. Korkuları bu İlâh’tandır, güvenleri de bu İlâh’adır. Bu
    İlâh’a her şeyiyle bağlıdırlar, O’nu her şeyden çok severler. Elbette
    bu ilâh âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. “Lâ ilâhe illâllah” kelimesinde
    belirtildiği gibi, Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur.
    İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun
    koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma,
    insanlar için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse,
    bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki, bu da şirktir. Bu
    mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca
    çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen
    şirk çeşidi budur.
    “Kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, muhakkak ki, kopması
    mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur.”32 Kur’ân-ı Kerim
    bize bütün Peygamberlerin tevhid akidesiyle gönderildiğini bildirir.
    Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Ey Muhammed! Senden önce
    gönderdiğimiz her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/
    kulluk edin diye vahyetmişizdir.” 33
    İnsanoğlu her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım
    istemeye muhtaçtır. İnsan, bazı şeylerden korkar, bazı şeylere
    gücü yetmez de başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır,
    bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerinin bittiği yerde,
    görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli ‘ilâh’tan yardım
    ister. Çevresinde gördüğü bütün olayların kendi gücünün
    dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına
    inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak
    bir melce, sığınak arar.
    Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzaklaşan topluluklar
    ve insanlar, yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki bir
    ilâha bağlanma ihtiyacını başka şekillerde giderirler. Tarihte ve
    günümüzde gerçek anlamda dinsiz insan olmadığı gibi, ilâhsız insan
    da yoktur. Kimileri, hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile
    onun içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden
    çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı bir ‘şey’ mutlaka vardır.
    İşte o ‘şey’ onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim çok ilginç bir örnek
    veriyor: Bir takım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini,
    kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine
    uymayı, toplumda geçerli olan hiç bir kural onları bağlamaz.
    32 2/Bakara, 256
    33 21/Enbiyâ, 25
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 29 -
    Bu tip insanlar, kendi keyiflerine uyarlar. Kendi hevâlarından (arzularından)
    başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden üstün
    güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için Kur’ân-ı
    Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen
    kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?”34 demektedir.
    İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan ‘güç’tür. Bu kimilerine
    göre ateş, kimilerine göre güneş, kimilerine göre gökler,
    kimilerine göre yıldızlar, kimilerine göre madde, kimilerine göre
    ataların ruhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet
    erki, kimilerine göre iyilik ve kötülük tanrılarıdır. Hatta kimi
    insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri, kralları ilâh, ya da
    yarı ilâh saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere “ben
    sizin en büyük Rabbinizim/ilâhınızım”35 diyordu. Japon kralları,
    güneşin/tanrının oğlu, bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü
    Dalay Lama yarı tanrı sayılıyor. Birçok ülkede diktatörler, tanrı gibi
    algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması
    gereken, kızdığı zaman gazâbıyla herkesi cezalandırabilen
    tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler
    adına dikilen heykellere insanlar secde edercesine saygı göstermektedirler.
    Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı
    ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhlar adına putlar
    ve mâbetler/tapınaklar yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların
    taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi
    yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra
    da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar
    ve o heykellere tanrı diye tapınıyorlardı.
    Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey, bir
    olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler
    O’nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün
    işler yani kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek
    veya istemeyerek O’na boyun eğer. Her şey O’nu tesbih eder
    (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun
    hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiç bir şey O’nun
    dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün, yaratıcılığının
    ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiç bir şeye muhtaç değildir.
    Mutlak anlamda yardım edici O’dur, mutlak anlamda ceza verici
    yine O’dur. O, gerçek ve mutlak olan yegâne ‘ilâh’tır ve O’ndan
    başka ilâh yoktur.
    34 25/Furkan, 43
    35 79/Nâziât, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, Allah demiştir. Bu isim ilâh
    kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan bir Allah
    kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet sahibi
    ‘ilâhın’ özel adıdır. İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler
    de; ama ‘Allah’ birdir ve O’nun hakkında başka türlü
    düşünmek de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem
    rablık (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik
    (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir.
    İlâh’ın Kur’an’daki İki Mânâsı: Kur’an’da ‘ilâh’ daha çok iki anlamda
    kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun, bütün insanların
    kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; İkincisi, gerçek ibâdete
    lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.
    İlâh Düşüncesi: Hz. Âdem’den belirli bir zaman sonra insanlar,
    Tevhid inancının dışına çıkmaya başladılar ve ikinci Âdem Hz.
    Nûh’tan sonra da yaptıkları heykelleri ilâh haline getirip onlara
    tapındılar. Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında ve günümüzde
    dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış devam etmektedir.
    Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını karşılayan, duâlarına
    karşılık veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan
    üstün (müteâl) olmalı. Bu ilâh, insanın sahip olmadığı birçok özelliği
    taşır. Ulûhiyet (ilâhlık), aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir
    makamdır. Kimileri bu ilâhlarını somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir.
    Birçoğu da insana ait birtakım özellikleri onlara
    vermişlerdir.
    Eski yunan tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin
    hanımlarına göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm’in iki tanrısı
    vardı ve sürekli kavga ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin
    iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski Azteklerin ilâhı zâlim bir savaşçıydı.
    Kimileri birtakım hayvanları, kimileri zamanı, kimileri ruhları,
    kimileri yerleri kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir.
    Geçmişte bu tür acaip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm,
    bütün peygamberler vâsıtasıyla bu tür bütün ilâh düşüncelerini
    kaldırmış ve insanlar hakkında hakk olan Allah inancını getirmiştir.
    Çünkü bu inanç, insanların kendi kafalarından ve eksik görüşlerinden
    değil; bizzat insanların Rabbi Allah’tan gelmiştir. Böylece,
    Tevhid dinine inanan insanlar ‘ilâh’ konusundaki düşüncelerini ve
    inançlarını düzeltebilmişlerdir.
    Ancak buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını
    kullanmayan, Kur’an’a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış
    ilâh inancını sürdürmektedirler. Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları
    bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi düşünmüş olur. Dinimizde
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 31 -
    bunun adı şirktir. Allah’ın yaratma, öldürme, diriltme, affetme,
    azâb etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm
    koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa,
    onlar ‘ilâh’ haline getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir
    kişinin, bir kurumun veya bir başka şeyin, tıpkı tanrı gibi olduğunu
    kabul etmesi, “tıpkı tanrı gibi yaratıyor” diye düşünmesi, onu
    ilâh saymasıdır.
    Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür.
    Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen
    insanlar hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir.
    Bugün kimileri, atalarının ruhunu, kimileri devlet
    yöneticilerini ve kahramanları, kimileri devlet örgütlerini, kimileri
    uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedirler. Bunların
    gücü çok büyüktür ve bunlara asla karşı gelinmez diye inanılmaktadır.
    Gazete sayfalarında görülen ‘futbol ilâhı’, ‘müzik ilâhı’, ‘sanat
    ilâhı’, ‘seks tanrıçası’, ‘ey falanca şarkıcı sana tapıyorum’, ‘ey
    sevgili sana tapıyorum’ gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin çok
    çirkin görüntüleridir. Kimileri bir spor yıldızını, kimileri bir müzik
    ve film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden
    gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey
    düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine, yani şirke sürükler.
    Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, partilerin, meclislerin
    koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler, uygulamalar,
    ‘karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir’
    düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir. İnsanlar
    bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar,
    dolaysıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler. Bazılarının, ‘birtakım
    kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları en üstündür,
    onların üzerinde güç ve otorite yoktur’ şeklindeki düşünce ve
    inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın
    insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek,
    ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek;
    onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
    Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçüsü
    veya bir hükmü var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasî bir
    otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü
    veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen
    onları benimser, inanır ve peşinden giderse; işte o kabul ettiği
    hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.
    Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi
    haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, fâizsiz
    ekonomi olmaz diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş
    kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, ‘Allah’ın ölçülerinin geçerliliği
    yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin koyduğu
    hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz onları
    tercih ederiz’ derlerse, işte bu inanç başkalarını ilâh haline getirmedir.
    Kim herhangi bir şeyi Allah’tan fazla severse, bir şeye Allah’tan
    fazla saygı gösterir, Allah’tan korkar gibi ondan korkarsa, kim
    Allah’ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa, kim
    Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün
    sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir.
    Farklı ilâhlara inananlar, bu inançlarını zaman zaman ortaya
    koyuyorlar. ‘Falanca devletin, filanca uluslararası kuruluşun, falan
    adamın ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen kimse, Allah’ı değil onları
    ilâh tanıyor demektir.36 İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve
    evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Rasûlullah”
    Yani, “Allah’tan başka ilâh yoktur; Hz. Muhammed Allah’ın rasûlü,
    elçisidir.” “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka
    hiç bir ilâh yoktur.” 37
    Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen
    Bâtıl Tanrı Anlayışları
    Kur’ân-ı Kerim, müşrikler tarafından tapınmaya konu edilen
    varlıklardan bahsederken, birçok durumda genel ifadeler kullanır:
    “Allah’tan başka taptıkları”38; “Allah’tan başka duâ edip yalvardıkları”39;
    “Allah’a şirk koştukları”40; “Şirk koştukları şeyler”41; “Allah’tan başka
    benimsedikleri”42 tarzında fiil şekilleri olduğu gibi; genel anlamda
    birtakım isimler de hayli fazladır: “İlâh”43; “âlihe -ilâhlar-”44; “endâd -eş
    ve denkler”45; “esnâm -heykelden putlar-”46; “evsân -putlar-“47; “temâsîl
    36 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 295-299
    37 28/Kasas, 88
    38 25/Furkan, 17
    39 7/A’râf, 194
    40 28/Kasas, 68
    41 7/A’râf, 190
    42 45/Câsiye, 10
    43 15/Hicr, 96
    44 21/Enbiyâ, 36
    45 2/Bakara, 165
    46 7/A’râf, 138
    47 22/Hacc, 30
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 33 -
    -heykeller-”48; “şürekâ –ortaklar-”49; “şühedâ -şâhitler, yardımcılar-”50;
    “şüfeâ’ -şefaatçiler, aracılar”51; “erbâb -rabler-”52; “evliyâ -velîler, dostlar,
    yöneticiler-”53; “emsâl -eşler, benzerler-”54; “tâğût -azgın yönetici”55; “cibt
    -putlar-”56; “ensâb -dikili taşlar, putlar”57; “veled-çocuk-”58; “sâhibe -eş,
    hanım, zevce, tanrıça-”. 59
    Kur’an’da yukarıdaki âyetler başta olmak üzere çeşitli yerde
    yüzlerce defa kullanılan bu genel tâbirler gösteriyor ki, Kur’an
    şirkin her türlüsünü iptal için gelmiştir. Yoksa sadece zuhur ettiği
    bölgede, birtakım özel isimlerle belirtilen (Menât, Hubel, İsâf
    vb.) putları hedef almış değildir. Allah’ı tek tanımanın hâlis olması
    için yukarıda anılan bütün şirk kavramlarının kapsadığı alanın,
    ulûhiyete tahsis edilmesi gereklidir (İbâdet, şefaat, duâ, tutunma,
    hâkimiyet, velâyet vb.). Bu özellik, Kur’an’ın şirk karşısındaki durumu
    bakımından, birinci dereceden bir önem arzetmektedir. Öbür
    yandan Kur’an, bâtıl ulûhiyetlerin (sahte tanrıların) türlerini gösterirken
    genel olarak, onların adlarından değil; mâhiyetlerinden
    bahseder. (Arabistan’da o dönemde tapılan tanrılardan bazılarının
    özel isimleri -el-Lât, el-Uzzâ, Vedd vb.- sadece birkaç yerde zikredilmiştir.)
    Şu halde, o, aslında ulûhiyet bakımından yok olan o
    varlıkları muhâtap, bir muârız, bir rakip veya düşman gibi telâkkî
    ederek birtakım belirli fertlere değil; insanlık dünyasında tanrılaştırılmaları
    yaygın olan mâhiyetlere hücum etmiştir. Mâhiyetler
    üzerinde dururken de, onlar hakkında bilgi vermek değil; onların
    eksik yanlarını, neden tanrı olamayacaklarını belirtmeye yönelmiştir.
    Diğer taraftan, Kur’an’ın mâhiyetlerinden bahsettiği bâtıl ve
    sahte tanrıların, insanlığın çeşitli devir ve yerlerinde tanrılaştırdığı
    varlık tipleri durumunda olduğu söylenebilir. Bu tipler arasında,
    Arabistan’da rastlanmayanların da bulunması, Kur’an’ın evrenselliği
    ile açıklanmalıdır. Bu tipler, şöyle sınflandırılabilir:
    48 21/Enbiyâ, 52
    49 13/Ra’d, 16
    50 2/Bakara, 23
    51 39/Zümer, 43
    52 12/Yûsuf, 39
    53 29/Ankebût, 41
    54 16/Nahl, 74
    55 2/Bakara, 256
    56 4/Nisâ, 51
    57 5/Mâide, 90
    58 72/Cin, 3
    59 72/Cin, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Hayat sahibi varlıklar
    İnsanlarca görülmeyen varlıklar; a) hayırlılar (Melekler, kısmen
    cinler), b) Şerliler (şeytanlar, kısmen cinler)
    İnsanlar; a) Tanrı oğlu veya kızı (İsa, Uzeyr), b) Tanrıça (sâhibe),
    c) Hükümdar-tanrı (Firavun)
    Hayvanlar; a) Buzağı, boğa, b) Nesr (kartal)
    Cansızlar
    Tabiat varlıkları; a) güneş, b) ay, c) yıldızlar (Şi’râ), d) Ba’l, e)
    ağaç (el-Uzzâ), kaya (el-lât, Menât)
    İnsan eliyle yapılanlar; a) esnâm, evsân (Vedd, Yeğûs vb.), b)
    ensâb
    Mücerred Varlıklar
    a) Nefsin hevâsı, b) şâri’, c) dehr, d) seneviye. 60
    Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı ve Puta Tapma
    Kur’ân-ı Kerim’de put anlamındaki “sanem” kelimesinin çoğulu
    “esnâm” 5 yerde geçer:61 Yine put anlamındaki “vesen” kelimesinin
    çoğulu evsân ise 3 yerde zikredilir:62 Heykel anlamındaki
    timsâl kelimesinin çoğulu temâsîl kelimesi iki yerde kullanılır. Bunlardan
    biri, put anlamı yüklendiğinden olumsuz tavır alınmasını
    gerektirecek şekildedir.63 Diğeri ise, Süleyman’ın (a.s.) cinlere sanat
    eseri olarak yaptırdığı heykellerdir ki, put özelliği olmadığından
    olumludur. 64
    Kur’an’da putperestliğin genel adı olan “şirk” ve türevleri 168
    yerde geçer. Şirk ve puta tapma ifâdeleri geçmese bile âyetlerin
    çok büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle, putlarla
    ve putçularla mücâdeleyi konu edinir. Kur’ân-ı Kerim, putperestleri
    ve her çeşit müşriği, yeryüzünde birliği ve huzuru bozan,
    insanlar için zararlı, çirkin bir tip olarak görür ve necis, yani pislik
    olarak nitelendirir.65 Kur’an’da putperestlik ve şirk, herhangi
    bir şeyi, kavramı veya bir kimseyi tercih etme, önem ve kıymet
    verme, yüceltme bakımından Allah’la eşit düzeyde görmek veya
    bunu davranışlarıya göstermektir. Kur’an bize Allah’ı (c.c.) birçok
    60 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 339-340
    61 6/En’âm, 74; 7/A’râf, 138; 14/İbrâhim, 35; 21/Enbiyâ, 57; 26/Şuarâ, 71
    62 22/Hacc, 30; 29/Ankebût, 17, 25
    63 21/Enbiyâ, 52
    64 34/Sebe’, 13
    65 9/Tevbe, 28
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 35 -
    sıfat ve isimleriyle tanıtmış ve O’ndan başka ilâh/tanrı olmadığını
    kesin ifadelerle bildirmiştir. İlâh, Allah’ın Kur’anda bildirilen özelliklerine
    sahip olan varlıktır. Allah gerçek ve tek ilâhtır; Allah’ın
    sıfatlarına sahip olan başka hiçbir varlık olamaz. İşte, Allah’ın herhangi
    bir sıfatına başkasının Allah’la birlikte veya bağımsız olarak
    sahip olduğunu iddia etmek, Allah’tan başka ilâh kabul etmektir,
    yani şirktir, putperestliktir. Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Allah
    Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri, hiçbir şeyi putlaştırmamaları
    husûsunda uyarır.
    Kur’ân-ı Kerim’de, şirkin çeşitlerine göre ayrı ayrı isimlendirildiği
    görülür; “Vesen” küçük putlara verilen isimken, şekilsiz
    putlara “sanem” denilir. Yönetici putlar ise “tâğut” olarak isimlendirilir.
    “Erbâb” ise, üstün meziyetler ve ilâhî vasıflar yakıştırılarak
    putlaştırılıp tanrılaştırılan varlıklara verilen isimdir. Bu kelime,
    ilâh/tanrı seviyesine getirilen puta duyulan sevgiyi de ifâde eder.
    Peygamberlerin ve sâlih insanların ilâhlaştırılması da genellikle bu
    kelime ile anlatılır.
    Kur’ân-ı Kerim’de putlar, sebep oldukları zararlar açısından
    konu edilir ve insanlar dünya ve âhiret güzellikleri için putlara
    tavır almaya çağrılır. Putperest müşrikler, putları şefaatçi kabul
    ederler.66 Putperest müşrikler, meleklere cinsiyet yakıştırırlar.67 O
    yüzden putlara yücelik atfeden müşrikler, Allah’a iftira etmiş olmaktadırlar.
    68 Putperestler, çocuklarına putlarının adını da verdikleri
    olur.69 Putlar, hiç kimseye zarar ve fayda veremezler.70 Bırakın
    başkalarına, putların kendilerine bile faydaları dokunmaz.71 Putların
    hiçbir şey yaratmadıkları, buna güçlerinin olmadığı belirtilir.
    72 Putların kimseye rızık veremediği, veremeyeceği ifâde edilir.73
    Putlar, yapılan duâlara cevap veremezler.74 Aslında, kendilerine
    yanlış yere tapılan putların rabbinin de Allah olduğu vurgulanır.75
    Putların kendilerine tapanlardan bile habersiz olduğu belirtilerek
    akıllı insanların böyle âciz durumdakilerden medet ummalarının
    mümkün olamayacağı vurgulanır.76 Onlar hiçbir şeye sahip
    66 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3,
    43-44
    67 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28
    68 6/En’âm, 138-139, 143-144
    69 7/A’râf, 190-191
    70 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71 vb.
    71 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35
    72 7A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21
    73 29/Ankebût, 17
    74 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14
    75 53/Necm, 49
    76 46/Ahkaf, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    değildirler,77 kendi hayatları bile yoktur ki, bir şeye sahip olsunlar,
    onlar diri değil ölüdürler. 78
    Böylesine âciz varlıklar olan putlara putlara tapmaktan sakınmak
    gerekir.79 Putlara tapmak haramdır.80 Putlar, kıyâmet günü
    kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklardır.81 Arap putperestlerinin
    çok sayıdaki putları arasından, önemseyip öne çıkardıkları putların
    isimlerini zikreder. Bunlar, Lât, Uzzâ ve Menât putlarıdır. 82
    Putlara tapanlar gerçekte ona tâbi olmuyor, zanlarına peşine
    giderek kendi hevâlarına tapmış oluyor, zâlim müstekbirlere
    kulluk yapmış oluyorlar.83 Bütün bunlarla birlikte Kur’an, putlara
    sövmekten sakınmayı tavsiye eder.84 Örnek peygamber Hz.
    İbrâhim’in putlarla mücâdelesini ve ateşe atılma pahasına onları
    yıkıp devirmesini ayrıntılı biçimde gündeme getirir. İbrâhim (a.s.),
    babası Âzer’e tek ilâh olarak sadece Allah’ı kabul edip yalnız
    O’na ibâdet etmeyi, putlara tapmaktan vazgeçmeyi samimi dille
    anlatıp onu dâvet ettiği halde, ondan büyük tepki görür.85 Aynı
    dâveti İbrâhim (a.s.), kavmine de ulaştırır ve aynı tepkiyle karşılaşır.
    86 İbrâhim (a.s.), kavmine karşı akıl yolu ile Allah’ı arayıp ispat
    eder, onların da akıllarını kullanıp sahte tanrılardan kurtulmalarını
    tavsiye eder.87 Kafalarındaki putları kırmaya güç yetiremeyen
    Hz. İbrâhim, en sonunda kavminin taptığı putları baltayla kırar ve
    büyük tepkiyle karşılaşır.88 O, Kâbe’yi de putlardan temizler.89 Tevhid
    konusunda münâzara ettiği Nemrut tarafından putlara karşı
    çıkmanın bedelini ödemek üzere ateşe atılır, ama her şeye gücü
    yeten Rabbi tarafından ateş ona soğuk ve selâmet yapılır.90 Safını
    putlardan yana koyup bâtılın yanında mücâdele eden Nemrut ise
    helâk olur. 91
    77 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20
    78 16/Nahl, 21
    79 17/isrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9
    80 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39
    81 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30 vb.
    82 53/Necm, 19-20
    83 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3
    84 6/En’âm, 108
    85 6/En’âm, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 37/
    Sâffât, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27; 60/Mümtehine, 4
    86 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 29/Ankebût, 16-18, 24-26; 37/Sâffât,
    85-87; 43/Zuhruf, 26-27
    87 6/En’âm, 76-79; 21/Enbiyâ, 58-67; 26/Şuarâ, 70-82
    88 21/Enbiyâ, 52-68; 37/Sâffât, 88-97
    89 22/Hacc, 26
    90 21/Enbiyâ, 68-71; 29/Ankebût, 245; 37/Sâffât, 97-98
    91 21/Enbiyâ, 70
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 37 -
    Kur’an, başka bir canlıyı, eşyayı veya soyut bir şeyi Allah’a
    endâd/denk tutmanın da putlaştırma olduğunu belirtir ve bu suçun
    cezâsının da büyük olacağını belirtir.92 Kur’an, somut putlar
    yanında soyut putları da gündeme getirir. Hevâ ve hevesi putlaştırıp
    ilâhlaştırmak tehlikesi de sözkonusudur.93 Put diye şeytana
    tapanlar da vardır. 94
    Tüm putlar, putlaştırılan özelliklerden uzaklaştırılması istenen
    insanlara Kur’an, gerçek ilâhı, tek ma’bud olan Allah’ı vasıf ve
    isimleriyle tanıtır. Allah’tan başka ilâh olmadığını çok net biçimde
    ve ısrarla gündeme getirir. 95
    Tevhid, yani tüm putları reddedip tek ilâha iman edip O’na
    kulluk inancı, insanlığın aslî itikadı ve tüm peygamberlerin çağlar
    boyu tebliğ edip canlandırmaya çalıştığı husustur.96 Bütün İlâhî
    dinlerin de İslâm’dır/teslimiyettir ve tevhide (putları reddedip tek
    Allah’a iman ve yalnız O’na ibâdet ve kulluğa) dayanır.97 Çünkü
    tevhidden başka her şey bâtıldır. 98
    Kur’an, bütün bu gerekçelerden dolayı, insanlığa muvahhid
    olup Allah’ı birlemeleri çağrısını yapar.99 Yüzümüzü tevhid dinine
    döndürmemiz istenir.100 Allah’ın yolunu (tevhid’i) tâkip etmek emredilirken,
    başka yolları tâkip etmek (her çeşit put ve putçularla
    iyi ilişkiler) de yasaklanır.101 İster putlara tapmak yönüyle olsun,
    ister başka çeşitte; şirk büyük bir zulümdür.102 Allah, kendisine
    şirk koşmayı kesinlikle affetmez.103 Müşriklerin temel özellikleri,
    Allah’tan başkasını tanrı edinmeleridir. 104
    92 2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe', 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet 9
    93 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12
    94 4/Nisâ, 117
    95 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i imrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73;
    6/En'âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/
    Hacc, 34; 23/Mü'minûn, 116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4
    96 2/Bakara, 133; 7/A'râf, 59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd, 50, 61, 84;
    16/Nahl, 2; 18/Kehf, 110; 21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü'minûn, 23; 41/Fussılet,
    6). Tevhid dini ise İslâm'dır (6/En'âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92;
    30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3, 11
    97 6/En'âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü'minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf,
    45; 87/A'lâ, 14-15, 18-19
    98 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6
    99 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30
    100 10/Yûnus, 105
    101 6/En'âm, 153
    102 31/Lokman, 13
    103 4/Nisâ, 48, 116
    104 2/Bakara, 165; 3/Âl-i imrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107,
    136 vb.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Kıyâmet günü putlar da, küfür önderleri ve öncüleriyle birlikte
    cezâlandırılacaklardır.105 Putlar, müşrikler tarafından da âhirette
    inkâr edilecektir.106 Kur’ân-ı Kerim, Kıyâmet günü putların durumuyla
    ilgili de geniş bilgiler verir. 107
    Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin putperest ve her çeşit müşrikle
    ilişkilerinin nasıl olmasını da belirler. Müşriklerin dostluğu yoktur,
    mü’min onları dost kabul edemez.108 Putperest müşrikler,
    mü’minleri ateşe çağırırlar.109 Putperestlerden yüz çevirmek emredilir.
    110 Müşriklerden korkulmaz, korkulmamalıdır.111 Çünkü
    putperest ve her çeşit müşrik, mü’minlere zarar veremez.112 Putperestlere
    ve her çeşit müşriklere karşı mücâdele edilmeli, savaşılmalıdır.
    113
    Kur’an’da Allah, ibâdetin sadece kendisine yapılmasını emretmektedir.
    İster içimizde ve ister dışımızda olsun bizi kendisine
    râm eyleyen, mutlak anlamda itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve
    ruhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi
    kendi istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi
    kendisine kul yapmış demek olur. Dolayısıyla putlaştırma, önce
    insanın kendisine hakarettir; en güzel şekilde yaratılmış olan insanın
    kendi cinsinden veya kendinden de aşağı olanların yanında
    alçalması, onlardan daha aşağıları tercih etmesi demektir. Oysa
    Rabbimiz, ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyeti bizim yalnızca kendisine
    tahsis etmemizi ve bu noktada bütün sahte ilâh ve rableri
    reddederek her çeşit puttan ve putlaştırmadan yüzçevirmemizi
    istiyor.
    Kur’ân-ı Kerim’de Her Çeşit Puta Tapma ve Şirk,
    Şu Şekillerde Tanımlanır:
    1-) Büyük Günah: “Allah’a şirk/ortak koşan kimse şüphesiz büyük
    bir günahla iftira etmiş olur.” 114
    105 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34
    106 30/Rûm, 13
    107 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34
    108 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-
    75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9
    109 2/Bakara, 221; 17/İsrâ, 73-75; 29/Ankebût, 12-13
    110 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30;
    37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât,
    54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil, 10
    111 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc, 38; 37/Sâffât, 171-175
    112 37/Sâffât, 160-163; 52/Tûr, 42
    113 9/Tevbe, 5-6, 11-12
    114 4/Nisâ, 8
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 39 -
    2-) Büyük Zulüm: “Lokman, oğluna öğüt vererek: ‘Ey oğulcuğum,
    Allah’a eş koşma. Doğrusu O’na eş koşmak büyük haksızlıktır, zulümdür’
    demişti.” 115
    3-) Büyük Cehâlet: “O’nu bırakıp tanrılar mı edindiler? De ki: ‘Kesin
    delilinizi getirin. İşte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin
    kitabı.’ Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” 116
    4-) Apaçık Sapıklık: “Allah’ı bırakıp da, kıyâmet gününe kadar
    cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kimdir? Çünkü yalvardıkları
    şeyler yalvarışlarından habersizdirler.” 117“Allah kendisine ortak
    koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar.
    Allah’a ortak koşan kimse, derin bir sapıklığa sapmış olur.” 118
    5-) Büyük Alçaklık: “Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler, Rablerinin
    öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır. İftira edenleri
    böylece cezalandırırız.” 119
    6-) Zanna Göre Hareket: “Yeryüzündekilerin çoğunluğuna itaat
    edersen seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece
    tahminde bulunurlar.” 120
    7-) Dünya Hayatına Düşkünlük: “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya
    karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/
    putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa (uzun)
    yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta
    olduklarını eksiksiz görür.” 121
    8-) Halkı, Sağlam Temellerden Uzak Tutma: “Allah’tan başka
    dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir.
    Evlerin en dayanıksızı şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler!”
    122
    9-) Şirk Koşanların Kalplerinin Korku ile Doldurulması: “Hakkında
    hiç bir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmalarından ötürü,
    inkâr edenlerin kalbine korku salacağız. Onların varacağı yer cehennemdir.
    Zâlimlerin durağı ne kötüdür!” 123
    10-) Cennetin Kapılarının Şirk Koşanlara Kapanması: “Kim
    115 31/Lokman, 13
    116 21/Enbiyâ, 24
    117 29/Ankebût, 5
    118 4/Nisâ, 116
    119 7/A’râf, 52
    120 6/En’âm, 116
    121 2/Bakara, 96
    122 29/Ankebût, 41
    123 3/Âl-i İmrân, 151
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    Allah’a ortak koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı
    yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” 124
    11-) Tevhid İnancında Olanlara Karşı Düşmanlık: “İman edenlere
    en şiddetli düşman olarak, yahudileri ve Allah’a şirk/eş koşanları bulursun...”
    125
    “(Ey Allah’ım,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım
    isteriz.” 126
    “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a -hâşâ- eşler, ortaklar,
    benzerler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise
    Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azâba uğrayacakları
    zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın
    vereceği azâbın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.” 127
    “Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır,
    biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. Ya
    atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” 128
    “De ki: ‘Ey Kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye
    (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi
    ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı
    Rabler edinmeyelim.’ Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şâhid olun, biz gerçekten
    müslümanlarız.” 129
    “Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuklarından
    dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma
    yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!” 130
    “Allah’a ibâdet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” 131
    “Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost)
    olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 132
    “Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve cibt’e
    ve tâğûta (putlara ve sahte tanrılara) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için:
    ‘Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.” 133
    124 5/Mâide, 72
    125 5/Mâide, 82
    126 1/Fâtiha, 5
    127 2/Bakara, 165
    128 2/Bakara, 170; Benzer âyetler için bkz. 5/Mâide, 104; 43/Zuhruf, 22-24;
    7/A’râf, 28
    129 3/Âl-i İmrân, 64
    130 3/Âl-i İmrân, 151
    131 4/Nisâ, 36
    132 4/Nisâ, 45
    133 4/Nisâ, 51
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 41 -
    “Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında
    kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa
    elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” 134
    “Onlar (müşrikler), O’nu bırakıp yalnızca birtakım dişilere tapar, onlardan
    yardım isterler. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan
    başkasına tapmazlar.” 135
    “Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre
    düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de
    Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine
    ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir.
    Zulmedenlere yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’
    diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer
    söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere
    mutlaka (acı) bir azâb dokunacaktır.” 136
    “De ki: Allah’ı bırakıp size ne zarar, ne de yarar vermeye gücü yetmeyen
    şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, işitendir, bilendir. (O’na ibâdet
    etmeniz gerekmez mi?)” 137
    “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen
    Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman
    olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden
    olma!’ (denildi).” 138
    “O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan
    mâsumum’ de.” 139
    “Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz
    ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ‘Rabbimiz
    olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden
    başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve
    düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.” 140
    “De ki: Ben Allah’tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan men olundum.”
    141
    “İbrâhim, babası Âzer’e: ‘Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun?
    Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum’
    demişti.” 142
    134 4/Nisâ, 116
    135 4/Nisâ, 117
    136 5/Mâide, 72-73
    137 5/Mâide, 76
    138 6/En’âm, 14
    139 6/En’âm, 19
    140 6/En’âm, 22-23
    141 6/En'âm, 56
    142 6/En’âm, 74
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    “Kavmi onunla (İbrâhim a.s. ile) tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: ‘Beni
    doğru yola hidâyet etmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz?
    Ben sizin O’na şirk/ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbimin
    dilediği dışında hiçbir şey olmaz. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır.
    Hâlâ ibret almıyor musunuz? Siz, Allah’ın size, haklarında hiçbir hüküm
    indirmediği şeyleri O’na şirk/ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin şirk
    koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki
    gruptan (Allah’ı tek ilâh kabul edenlerle O’na ortak koşanlardan) hangisi
    (Allah’ın azâbından) emniyette/güvende olmaya daha lâyıktır?” 143
    “İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi
    yaratandır. O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri
    görür. O latiftir, -her şeyden- haberdardır.” 144
    “Nihâyet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle
    diyecekler: ‘Allah’ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?’ Onlar şöyle
    cevap verecekler: ‘O putlar bizi bırakıp kayboldular.’ Onlar kendi aleyhlerine
    kâfir olduklarına şâhitlik edeceklerdir.” 145
    “Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler...” 146
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler
    ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet
    etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O,
    bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir.” 147
    “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak
    şeylere kulluk ederler ve ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’
    derler. De ki: ‘Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber
    veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.” 148
    “Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler.” 149
    “Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin
    Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği,
    sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlerden başkası
    değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk
    etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların
    çoğu bilmezler.” 150
    143 6/En'âm, 80-81
    144 6/En’âm, 102 - 103
    145 7/A'râf, 37
    146 9/Tevbe, 28
    147 9/Tevbe, 31
    148 10/Yûnus, 18
    149 10/Yûnus, 106
    150 12/Yûsuf, 39-40
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 43 -
    “Onlar Allah’ın yolundan saptırmak için Allah’a eşler uydurdular. De ki:
    ‘Eğlenip keyfinize bakın! Çünkü gidişiniz muhakkak ateştir.” 151
    “Hatırla ki İbrâhim şöyle demişti: ‘Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli
    kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (putlar),
    insanlardan birçoğunun dalâletine/sapmasına sebep oldular, Rabbim.
    Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık Sen
    gerçekten çok bağışlayansın, çok merhametlisin.” 152
    “Andolsun biz, her millet içinde: ‘Allah’a ibâdet/kulluk edin, tâğut(a
    tapmak)dan kaçının’ diyen bir rasûl/elçi gönderdik.” 153
    “Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden,
    yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din
    de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından
    mı korkuyorsunuz?” 154
    “Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar?
    Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 155
    “Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahman’a kul olarak gelecektir.”
    156
    “O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte
    benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların
    çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” 157
    “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: ‘Benden başka
    hiçbir ilâh yoktur. Bana kulluk/İbâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” 158
    “Andolsun Biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.
    O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz
    heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar
    kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık
    içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan
    biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin
    de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki,
    siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ Sonunda
    İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki
    ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o,
    151 14/İbrâhim, 30
    152 14/İbrâhim, 35-36
    153 16/Nahl, 36
    154 16/Nahl, 51-52
    155 18/Kehf, 102
    156 19/Meryem, 93
    157 21/Enbiyâ, 24
    158 21/Enbiyâ, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk;
    kendisine İbrâhim denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen
    insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza
    sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır.
    Haydi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi
    vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler.
    Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını
    pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp
    da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?
    Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Siz akıllanmaz
    mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza
    yardım edin!’ dediler. Biz de dedik ki: ‘Ey ateş! İbrâhim için serin ve
    selâmet ol!’ Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha
    çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lût’u kurtararak,
    içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.” 159
    “Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız cehennem odunusunuz. Siz (odun
    gibi) oraya gireceksiniz.” 160
    “İnsanlardan kimi de Allah’a bir yönden (dinin bütününe inanmadan)
    ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse, onunla huzura kavuşur (sevinir)
    ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner (dini kötüleyerek
    ondan vazgeçer).” 161
    “...Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemekten
    de kaçının. Kendisine şirk/ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun
    birliğini kabul eden mü’minler olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o,
    gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu
    uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.” 162
    “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç
    sahibidir, azizdir.” 163
    “Allah, sizlerden iman edip sâlih amellerde bulunanlara vaad etmiştir:
    Hiç şüphesiz kendilerinden öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa,
    onları da yeryüzünde halifeler (yeryüzüne hâkim, güç ve iktidar sahibi) kılacak,
    kendileri için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) kendilerine yerleşik kılıp
    sağlamlaştıracak ve onları geçirdikleri korku döneminden sonra, güvenliğe
    çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir şeyi
    şirk/ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır
    159 21/Enbiyâ, 51-71
    160 21/Enbiyâ, 98
    161 22/Hacc, 11
    162 22/Hacc, 30-31
    163 22/Hacc, 74
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 45 -
    (büyük günahkârlardır).” 164
    “Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azâba uğratılanlardan
    olursun.” 165
    “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. O’ndan başka hiç bir ilâh
    yoktur.” 166
    “Biz insana, anne ve babasına (karşı) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik. Eğer
    onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı
    çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz
    Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.” 167
    “Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler yaratıyor/
    uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık
    veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na
    şükredin. Ancak O’na döndürüleceksiniz.” 168
    “(İbrâhim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet
    uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...” 169
    “Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup
    sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.” 170
    “Ey oğlum, Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.”
    171
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı
    üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin
    azâbına çağırıyor idiyse?!” 172
    “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki
    onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye
    asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu ma’bûdlar için yardıma hazır askerlerdir.”
    173
    “İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi
    ki: ‘Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. Tanrıları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu
    bu, tuhaf bir şey!’ Onlardan mele’ (ileri gelen bir grup, egemen
    164 24/Nûr, 55
    165 26/Şuarâ, 213
    166 28/Kasas, 88
    167 29/Ankebût, 8
    168 29/Ankebût, 17
    169 29/Ankebût, 25
    170 30/Rûm, 31
    171 31/Lokman, 13
    172 31/Lokman, 21
    173 36/Yâsin, 74-75
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    güçler): ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz
    budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, içi boş bir uydurmadan başka
    bir şey değildir.” 174
    “İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinerek:
    ‘biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ diyenlere (gelince):
    Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü
    verecektir.” 175
    “De ki: ‘Ben dinimi yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na ibâdet/kulluk ediyorum.”
    176
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.
    Müjdele kullarımı.” 177
    “De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’
    Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere
    de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan
    amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır,
    yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi
    takdir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır.
    Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak
    koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 178
    “Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de
    aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer kulluk ediyorsanız
    (böyle yapın).” 179
    “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin
    vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar)?
    Eğer o fasıl kelimesi (azâbı erteleme sözü) olmasaydı, derhal aralarında
    hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir
    azap vardır.” 180
    “Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Ben sizin taptıklarınızdan
    (putlardan) uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk yaparım.
    Çünkü O, beni doğru yola iletecektir.’ Bu sözü, ardından geleceklere devamlı
    kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine) dönsünler.”
    181
    174 38/Sâd, 4-7
    175 39/Zümer, 3
    176 39/Zümer, 14
    177 39/Zümer, 17
    178 39/Zümer, 64-67
    179 41/Fussılet, 37
    180 42/Şûrâ, 21
    181 43/Zuhruf, 26-28
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 47 -
    “Şimdi sen, kendi hevâsını putlaştırıp ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim
    üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne
    de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona
    kim hidâyet verecektir? Siz öğüt alıp düşünmüyor musunuz?” 182
    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 183
    “Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı? Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât’ı.
    Demek erkek size, dişi O’na öyle mi? O zaman bu, insafsızca bir taksim!
    Bunlar (putlar) sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir.
    Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve
    nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol
    gösterici gelmiştir.” 184
    “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel
    bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve Allah’ı
    bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz. Siz bir tek
    Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve
    öfke belirmiştir.’ Ancak, İbrâhim babasına: ‘Andolsun senin için mağfiret
    dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye
    gücüm yetmez’ demişti. (O mü’minler şöyle dediler:) ‘Rabbimiz! Ancak
    Sana tevekkül edip dayandık, Sana yöneldik. Dönüş de ancak Sanadır.” 185
    “De ki: Ey kâfirler! ‘Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim
    ibâdet ettiğime tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak
    değilim. Siz de benim ibâdet ettiğime tapacak değilsiniz. Sizin dininiz
    size; benim dinim bana!” 186
    “De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir. Her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır.
    Hiç kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na
    benzeyen hiçbir şey de yoktur.” 187
    Hadis-i Şeriflerde Put Kavramı ve Puta Tapma
    “Bazı insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi geçiriyor, sabah olunca da,
    ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’ diyor. Böyle demeleri sebebiyle
    onların çoğu kâfir olmuştur.” 188
    Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)
    bana, “Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir? diye sordu.
    Ben: ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dedim. Rasûlullah: “Allah’ın
    182 45/Câsiye, 23
    183 51/Zâriyât, 56
    184 53/Necm, 19-23
    185 60/Mümtehıne, 4
    186 109/Kâfirun, 1-6
    187 112/İhlâs, 1-4
    188 Buhârî, Megâzi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    kulları üzerindeki hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/
    ortak koşmamalarıdır.” buyurdu. 189
    “Ümmetimle ilgili olarak en çok korktuğum şey, Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır.
    Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’
    demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde
    meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına
    göre iş yapacaklardır ve gizli şehvet içinde olacaklardır.” 190
    “Her ümmetin bir ıcl’i vardır; bu ümmetin ıcl’i de dînâr ve dirhemdir
    (küçük ve büyük paradır).” 191
    “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan
    tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkulardan) daha
    büyüğü yoktur.” 192
    “Allah, Yahûdi ve Hıristiyanlara lânet etsin. Onlar, peygamberlerinin
    kabrini mâbed (tapınak) hilene getirdiler.” 193
    “Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.” 194
    Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu
    Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi
    ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği
    haber verildi. Rasûlullah (s.a.s.) o sırada şu âyeti okuyordu: “Onlar,
    Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem
    oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten
    başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların
    şirk koştukları şeylerden yücedir.”195 Adiy b. Hâtem, orada söylenenleri
    duyunca şöyle dedi: “Ben yahûdileri ve hıristiyanları tanırım,
    onlar hahamlarına ve papazlarına ibâdet etmiyorlar onları rab ve
    ilâh edinmiyorlar ki” Bunun üzerine Ekrem Rasûl şöyle buyurdu:
    “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din
    adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara
    ibâdettir. (Evet, onlar onların önünde secde ederek ibâdet etmiyorlar,
    fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının
    bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp rab haline
    getirmenin mânâsı budur.)” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet
    etti, o da müslüman oldu. 196
    189 Buhârî; Müslim
    190 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4205
    191 Deylemî, Müsned; Hayâtu’l Hayevân, 2/16; naklen, S. Ateş, Kur’an Ans. 8/92
    192 Taberanî, nak. Elmalılı, 6/70; Şamil İslâm Ans. II/397
    193 Buhârî, Cenâiz 216
    194 Tirmizî, Zühd 42, hadis no: 2376
    195 9/Tevbe, 31
    196 Tirmizî, Tefsîru Kur’an, 10, hadis no: 3292
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 49 -
    “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyiniz. Yalnız,
    ‘Allah’ın kulu ve elçisidir’ deyiniz.” 197
    İbn Mes’ud (r.a.) diyor ki: “Ben, “Ey Allah’ın Rasûlü, günahların
    en büyüğü hangisidir?” diye sorduğumda, buyurdu ki: “En
    tec’ale lillâhi nidden ve hüve halekake (Allah, seni yaratmış olduğu halde
    kendisine nidd/şirk koşmandır).” 198
    Bir adamın Peygamberimiz (s.a.s.)’e “Allah ve sen isterseniz”
    demişti. Bu söze karşılık Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “E
    cealtenî lillâhi niddâ (Beni Allah’a nidd/eş mi koşuyorsun?” 199
    “Sizden hiç biriniz Allah isterse ve falan da isterse demesin. ‘İnşâallah’,
    yani ‘ Allah isterse’ desin.” 200
    Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah bana,
    “Ey Muaz! Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı nedir?” diye sordu. Ben;
    “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları
    üzerindeki hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/ortak
    koşmamalarıdır.” buyurdu. 201
    “Her doğan, fıtrat üzere doğar. -Başka bir rivâyette ise ‘bu din üzere
    doğar’- (Fakat sonradan) ana-babası onu yahûdileştirir, hıristiyanlaştırır
    veya mecûsileştirir...” 202
    “Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş
    olmaz.” 203
    “Kişi, Allah ve Rasûlünü, o ikisi dışında kalan her şeyden daha çok
    sevmedikçe imanın tadını bulamaz.” 204
    Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?”
    diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Allah ve
    Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır.” 205
    “Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça
    iman etmiş olmaz.” 206
    “Kul beni âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe
    iman etmiş olmaz.” 207
    197 Buhârî, Enbiyâ 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/23, 24, 47, 55
    198 Buhârî; Müslim
    199 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, c. 1, s. 96. Karşılaştırın: İbn Kesir, c. 2, s. 210
    200 İbn Mâce
    201 Buhârîi, Müslim
    202 Buhârî, Cenâiz 33, 79; Müslim, Kader 23-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel,
    II/315, 233, III/435, IV/9
    203 Buhârîi, İman 8; Müslim, İman 69
    204 Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
    205 Ahmed bin Hanbel, IV/11
    206 Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
    207 Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
    Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    “Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müslümandan berîyim/uzağım.”
    Ashâb; “Niçin yâ Rasûlallah?” diye sorunca, şöyle buyurdu:
    “Çünkü o ikisinin ateşi birbirini görmez.” 208
    “Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da
    onun gibidir.” 209
    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’
    deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
    söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar
    müstesna; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.” 210
    Abdullah bin Mes’ûd dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bize karşı yaptığı
    bir konuşmasında dedi ki: “Kendisinden başka ilâh olmayan (Allah)
    hakkı için söylüyorum: Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, benim
    de Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet eden bir kimsenin kanı ancak
    şu üç şeyden biri dolayısıyla helâl olur: İslâm’ı terkedip İslâm cemaatinden
    ayrılan, evli olduğu halde zinâ eden ve birisini öldürdüğü için (kısas cezâsı
    olarak) öldürülmesi gereken.” 211
    “Kâfir müslümana, müslüman da kafire mirasçı olamaz.” 212
    “İki millet (mü’min ve kâfir) arasında miras yoktur.” 213
    “…Her kim ‘Lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri
    reddederse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur.
    Hesabı Allah’a kalmıştır.” 214
    “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasulü olduğuna
    şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır.” 215
    “Allah’a inanıp, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir.
    Allah’a inanıp da, O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir” 216
    “Allah yahudi ve hırıstiyanlara lânet etsin, peygamberlerinin ve sâlih
    kişilerinin kabirlerini mescid yaptılar.” 217
    208 Ebû Dâvud, III/45, hadis no: 2645
    209 Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787
    210 Buhârîi, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104;
    Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    211 Müslim, Kasâme 25-26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 5,
    14; İbn Mâce, Hudûd 1
    212 Buhârî, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, 1
    213 Ebû Dâvud Ferâiz, 13; Tirmizi, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6
    214 Müslim, İman 35, hadis no: 21, 1/52
    215 Buhârî, İlim, 49
    216 Müslim, İmân, 152
    217 Buhârî, Salât 48, Cenâiz 62, 96, Enbiyâ 50, Meğâzî 83; Müslim, Mesâcid 19,
    23
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 51 -
    Ebû’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?’
    diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisene: “Haydi git, kırıp dökmedik put,
    düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” 218
    “Dikkat edin! Bütün câhiliyye emirleri (kanunları, yasaları, hükümleri
    ve bakış açıları) ayaklarımın altındadır ve hepsi de kaldırılmıştır...” -Vedâ
    Hutbesinden- 219
    “Ümmetimin içinde câhiliyye döneminden kalma, tamamen terk edemeyecekleri
    dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek, başkalarının soyuna
    dil uzatmak, yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek, ölünün arkasından yüksek
    sesle ağlamak.” 220
    “Câhiliyye dâvâsıyla hak iddia eden kimse bizden değildir.” 221
    “Herkim körükörüne (dikilmiş) bir sancağın altında asabiyete davet
    veya bir asabiyete yardım ederken ölürse, bu câhiliyyet ölümüdür.” 222
    Ebû Mes’ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü
    dendi, biz câhiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek
    miyiz?” Şu cevabı verdiler: “Müslüman olduktan sonra iyi olana,
    câhiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene,
    hem İslâm’daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır.”
    223
    Tasvîr (Putlaştırılan Heykel ve Resim);
    Putçuluğun Genel Görüntüsü
    Bir şeye sûret vermek, şekillendirmek. Kelime olarak sa-ve-ra
    kökünden tef’îl kalıbında masdardır. “Rahimlerde dilediği gibi sizi şekillendiren
    O’dur.”224 âyetinde anlatılan tasvir budur.
    Resim, fotoğraf, kabartma, heykel gibi şeyler hüküm itibarıyla
    tasvir grubuna girerler. Alimler, İslâmın tasvir hakkındaki hükmünü
    ortaya koyabilmek için tasvire konul olan sûret (şekil)leri ikiye
    ayırmışlardır:
    1- Boyutları olan ve alçı, mermer, madenler ve taşlardan yapılan
    şekiller. Bunlara timsâl veya mücessem şekiller adı verilir.
    218 Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
    219 Müslim, Hacc 194, h. no: 1218; Tirmizî, Fiten 2, h. no: 2610; Tefsîr 2, h. no:
    3087
    220 Müslim, Cenâiz 29, hadis no: 934
    221 Buhârî, Cenâiz 39
    222 Müslim, İmâre, 57; Neseî, Tahrîmu'd-Dem, h. no: 4098
    223 Buhârî, İstitâbe 1; Müslim, İman 189, h. no: 120
    224 3/Âl-i İmrân, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    İmam Kurtubî bunu şöyle açıklar: “Temâsîl, timsâl kelimesinin çoğuludur.
    Bu ise, hayvan veya başka varlıkların benzerini oluşturmak
    için yapılan her şekildir, camdan, bakırdan ve mermerden yapılan
    sûretlerdir. Söylendiğine göre peygamberlerin ve âlimlerin
    şekilleri yapılmış, halkın ibâdete düşkünlüğü ve gayreti artsın
    diye bunlar ibâdethanelere asılmıştır... Rasûlullah (s.a.s.)’in bunu
    yasakladığı, bunu yapan ve edinenlerin azâbla korkutulduğuyla
    ilgili haberler sahihtir. Cenab-ı Hak bu konuda daha önceki ümmetlere
    verdiği ruhsatı neshetmiştir.
    Bunun hikmetine gelince, Rasûlullah (s.a.s.) peygamber olarak
    gönderildiğinde putlara (sûretlere) tapılıyordu. Bu konuda tutulacak
    en iyi yol, kaldırılmasıydı ve öyle yapıldı.” 225
    2- Boyutları olmayan ve kağıt üzerine, duvarlara çizilen, halı
    ve kumaşa dokunan resimler bu türdendir.
    Boyutları olan sûretlerin İslâm’da hükmü: Heykel yapımı için
    sert maddeleri yontma işi İslâm’dan önce de vardı. Bunlar daha
    çok put olarak tapılan şeylerdi. Bunlar Arabistan’a Şam taraflarından
    Amr b. Luhay tarafından getirilmişti. Rasûlullah (s.a.s.),
    Mekke’yi fethettiği zaman elindeki kamçı ile işaret ederek ve
    “De ki: Hak geldi, bâtıl zâil oldu; zaten bâtıl yok olmaya mahkumdur.”226
    âyetini okuyarak bunların kırılmasını emretmiştir.
    Heykelin İslâm âleminde yapılmasına Emevîler devrinde
    başlanmış, Abbasîler devrinde devam edilmiştir. Ama bu, gayri
    İslâmi medeniyetlere nisbeten çok cüz’î kalmıştır. Yapılanlar da
    genellikle idarecilerin saray ve köşklerini süslemek için kullanılmıştır.
    Meselâ Abbasî hükümdarı Mansûr’un Hîcrî 329’da yıkılan
    Kubbetü’s-Sahrâ isimli sarayı bunlardan birisidir. Mütevekkil’in
    Kasru’l-Burc’u, İbn Tulun’un Kasr’ı, Zahir Baybars Köprüsü heykel
    veya oyma resimlerin kullanıldığı yerlerdir.
    Zamanla bu sanat kolu yaygınlaşmıştır. Ama İslâm’ın bir konudaki
    hükmü değişmemiştir. Çünkü bir şeyin Müslümanlar arasında
    yaygınlaşması, onun helâl veya mubah olmasını gerektirmez.
    Müslümanların durumu başka şey, Şer’î hükümler daha başka şeydir.
    İslâm’da heykelciliğin haram olduğuna dair hükümler gâyet
    açıktır: “Ey iman edenler; şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), şans okları
    şeytan isi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”227; “Bir
    225 Kurtub, el-Câmî, XIV, 272
    226 17/İsrâ, 81
    227 5/Mâide, 90
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 53 -
    zamanlar İbrâhim şöyle demişti: Rabbim; bu şehri güvenli kıl, beni ve
    oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Rabbim, çünkü onlar, insanlardan
    bir çoğunu şaşırtılar.”228; “İbrâhim babasına ve kavmine demişti ki: ‘Sizin
    su karşısında durup taptığınız heykeller nedir?’ ‘Babalarımızı onlara tapar
    bulduk’ dediler. ‘Doğrusu siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içine
    düşmüşsünüz’ dedi.”229; “İbrâhim babası Âzer’e demişti ki: ‘Sen putları
    tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde
    görüyorum.” 230
    Mekke fethinde Rasûlullah (s.a.s.) İsrâ sûresi 81. âyetini okuyarak
    putları kırmıştır.
    “Dediler ki: ‘Tanrılarınızı bırakmayın; ne Vedd’i, ne Suvâ’ı, ne de,
    Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i terketmeyin.’ Böylece onlar, birçok kimseyi yoldan
    çıkardılar. Sen de o zâlimlere şaşkınlıktan başka bir şey artırma!”231
    İmam Kurtubî âyette sayılan isimlerin sâlih kimselere ait olduğunu,
    kavimlerinin onların hatırasını anmak için heykellerini yaptıklarını,
    zamanla bu saygının tapınmaya dönüştüğünü, yazar. 232
    Câhiliyye Arabları bir şeylere tapınmak için bahane ararlardı.
    Zâtu Evsât denilen büyük, yeşil bir ağaç vardı. Ona silâhlarını
    asarlar, yılın bir gününde de ona saygılarını sunarlardı. Rasûlullah
    (s.a.s.) Huneyn’de iken bir grup bedevî gelerek “Ey Allah’ın
    Rasûlü onların Zâtü Evsât’ı gibi bize de bir Zâtü Evsât bul” dediler.
    Rasûlullah (s.a.s.) “Allahu Ekber! Canım kudret elinde olan Allah’a yemin
    olsun ki İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’ya, Ey Mûsâ bunların nasıl tanrıları
    varsa, bize de öyle bir tanrı yap!”233 demeleri gibi konuştunuz. Siz
    câhil bir topluluksunuz. Sizden öncekilerin gidişatına aynen uyacaksınız.
    Onlar tarla faresinin deliğine girse, siz de gireceksiniz”
    buyurdu.” 234
    Aşağıdaki hadîs-i şerifler de heykel yapmanın haramlığına
    delâlet etmektedir:
    İbn Abbas’dan (r.a.): “Ebû Talha’nın Rasûlullah’tan (s.a.s.) dinlediği
    şu hadisi ben de ondan dinledim: “Melekler, içinde köpek ve
    heykel (put) olan eve girmezler.”235 Kudsî bir hadiste Cenab-ı Hak
    şöyle buyurmaktadır: “Benim yarattığım gibi yaratma yoluna girmeye
    228 14/İbrâhim, 35-36
    229 21/Enbiyâ, 42-44
    230 6/En’âm, 74
    231 71/Nûh, 23-24
    232 Kurtubî, el-Câmî'li Ahkâmi'l-Kur'an, XVIII, 308; İbn Kayyim el-Cevziyye,
    İğasetü'l-Lehfân fi Mekâyidî 'ş-Şeytan, II, 200
    233 7/A'râf, 138
    234 Kurtubî, el-Câmi', VII, 273
    235 Nevevî, Müslim Şerhi, Xll, 84
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    kalkışandan daha zâlim kim vardır. Şu halde onlar, haydi bir zerre yaratsınlar,
    bir tane yaratsınlar, bu arpa yaratsınlar.” 236
    İslâm heykel edinmeyi yasakladığı gibi, gayri müslimler için
    yapsa bile onun sanatıyla uğraşmayı da haram kılmıştır. Abdullah
    b. Ömer, Nâfi’ye Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğunu haber
    vermiştir: “Şu sûretleri yapanlar, kıyamet gününde azâb görecekler ve
    onlara: ‘Yarattığınız bu sûretlere hayat verin’ denecek.” 237
    Said b. Ebû’l-Hasen’den: “Bir adam Abdullah b. Abbas’a gelerek,
    “Ben şu sûretleri yapan (geçimini bundan sağlayan) birisiyim.
    Bunlar konusunda bana fetva ver.” dedi. İbn Abbas, “Bana yaklaş”
    dedi. Adam ona yaklaştı. Sonra, “Bana yaklaş” dedi. Adam
    ona yaklaştı, ta ki İbn Abbas elini onun başı üzerine koydu ve
    “Rasûlullah’tan (s.a.s.) işittiğimi sana haber vereceğim; O şöyle buyurdu:
    “Her resim yapan cehennemdedir. Onun yaptığı her resme bir
    can verilir ve bu, kendini yapana cehennemde azâb eder.” ‘Sen mutlaka
    bunu yapmak zorunda isen, ağaç veya cansız şeylerin resmini yap’
    dedi.” 238
    Haram Kılınışının Hikmetleri: İslâm, içine hiçbir şüphenin karışmadığı
    tevhid dinidir. Bu dinin en önde gelen özelliği, Allah’ı
    birleyen ve O’nu kendisine layık olmayan her şeyden tenzih eden
    bir ulûhiyet akidesine sahip olmasıdır. Bunun için İslâm, şarktan
    veya garptan gelen câhilî, batıl inanç ve düşüncelerle ilgiyi kesmiştir.
    239
    İslâm resim (sûret) yapımını, zamanla bunlara tapınılabileceği
    için yasaklamıştır. Nitekim Nûh sûresi, 23. âyetinde sayılan put
    isimlerinin sâlih kişilere ait olduğunu, onların ölümünden sonra
    sırf hatıralarını yâdetmek için heykellerinin yapıldığını, ancak bu
    yâd etme isteğinin zamanla tapınmaya dönüştüğünü görüyoruz.
    Bunun için yapanın niyetine değil, işin sonucuna ve semeresine
    bakılır, denmiştir. Bu sonuca göre iyi veya kötü hükmü verilir. Buna
    bağlı olarak yapılan işe vasıtalık eden şey de sonucun hükmüne
    göre değerlendirilir. Yani sonucun hükmü haram ise, ona vasıta
    olan şey de haramdır. Sonuç mubah ise, sebebi de mubahtır. Dolayısıyla
    tevhidi zedeleyen ve şirke, putperestliğe götüren sebep ve
    vasıtalar da yasaklanmıştır. Heykelcilikte bu tehlike devamlı vardır.
    Burada sûretlerin haram kılınışının illeti, onlara tapınılmasıdır.
    Bu gün, bu illet ortadan kalkmıştır. Bir müslümanın bir sûrete
    236 Nevevî, Müslim Şerhi, XII, 90
    237 İbn Hacer, Fethu'l-Bârî Şerhi Sahihi 'I-Buhârî, Xll, 508
    238 Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, XII, 93
    239 Seyyid Kutub, Hasaisu't-Tasavvuri'lİslâmi, s. 37
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 55 -
    tapması düşünülemez. Medeniyet çağının insanı bu hataya düşmez,
    denilebilir. Ancak İslâm, putu haram kılarken, bunu bir zaman
    ve mekânda sınırlamamıştır. Ayrıca yeryüzünün birçok yerinde
    hâlâ putlara tapılmaktadır. Hindistan’da hâlâ, birçok heykel
    yanında ineğe de tapılmaktadır. Bunun için kanlı mücâdeleler verilmektedir.
    Yâni asırların ve medeniyetin ilerlemesiyle bu konuda
    değişen pek bir şey olmamıştır. Birçok büyük dinin salikleri selim
    aklın kabul etmeyeceği birçok şeyi, din diye kabul edip benimsemektedir.
    Filipinler’de birçok devlet görevlisinin, hatta bakanların
    ve yüksek rütbeli askerlerin yılana ibâdet törenlerine katılıp görevlerini
    ihmal ettikleri şikâyet konusu olmaktadır. Bu gayri makul
    dine tabi olanların bunu sürdürürken düşünmek, akıl terazisine
    vurmak ihtiyacını duymadıkları gözlenmektedir. Hak veya batıl
    bütün dinlerde kötülenen bir varlık olan şeytana tapınma âyinleri
    düzenleyen “Şeytanın Dostları” isimli yüksek sosyeteye mensup
    grupların var oluşu, bu konudaki tehlikenin insan için her zaman
    var olduğunun en güzel delilidir.
    Bu konuda puta tapınmanın, sadece onun karşısında yerlere
    kadar eğilmekten ibaret olmadığını da unutmamak gerekir.
    Çocuk Oyuncakları
    Fukaha, çocuklar için yapılan insan ve hayvan şeklindeki oyuncaklara
    cevaz vermişlerdir. İmam Kurtubî şöyle der: “Heykel, mücessem
    insan ve hayvan figürlerinin haram kılınmasından bir istisna
    vardır. O da çocukların oynadığı oyuncaklardır. Çünkü bu konuda
    Hz. Âîşe’den rivâyet edilen şu hadis-i şerif vardır: “Rasûlullah
    (s.a.s.) Tebük veya Hayber gazvesinden döndü. Evin dolap yerinde
    perde vardı. Bu esnada rüzgâr esti ve Âîşe’nin oyuncak bebeklerinin
    bulunduğu bölümü açtı. Rasûlullah (s.a.s.) “Bu nedir, ey Âîşe?”
    diye sordu. Âîşe, “Benim kızlarım” cevabını verdi. Oyuncakların
    arasında deriden iki kanadı bulunan bir at vardı. Rasûlullah (s.a.s.)
    “Oyuncakların ortasında gördüğüm şu şey nedir?” diye sordu. Âîşe, “iki
    kanat” dedi. Rasûlullah, “İki kanatlı at olur mu?” dedi. Aişe, “Hz.
    Süleyman’ın çok kanatlı atlarının olduğunu duymadın mı?” cevabını
    verdi. Hz.Âîşe der ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bu cevap üzerine
    dişleri görünecek kadar tebessüm etti.” 240
    “El-umûr bi-mekasıdihâ” genel kaidesine bağlı olarak bazı ilim
    dallarında kullanılan boyutlu sûretlere cevaz verilmiştir. Meselâ
    tıp ilminde vücudun teferruatlı olarak tanınması gerekir. Bunun
    içinde boyutlu ve vücudun iç organlarını gösterin iskeletlere veya
    240 Ebû Davûd, Edeb 54
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    insan sûretlerine ihtiyaç vardır. Bilhassa operatör bir hekimin sahasında
    başarılı olabilmesi için insan vücudunu iyi tanımasına ihtiyaç
    vardır.
    Bir veterinerin de hayvan vücudunu tanıması gerekir. Bir biyoloji
    bilgini de aynı ihtiyacı duyar. Bunlarda mücessem canlı
    sûretlerinin kullanılması zaruretten dolayı mubahtır, câizdir.
    Boyutsuz (gayri mücessem) sûretler (Resim ve fotoğraf). Bu
    konudaki görüşleri şu maddeler içinde toplamak mümkündür:
    1- Bitkiler, deniz manzaraları, tabiat manzaraları gibi cansız
    cisimlerin resimlerini yapmak ulemanın icmâı ile mubahtır.
    2- Tapılan canlının resmini yapmak da ulemanın ittifakı ile haramdır.
    Meselâ Budistlerin tapındığı Buda’nın resmini tapılsın diye
    yapan kimse kâfirdir, küfür ve sapıklığın yayıcısıdır. Bu gibi kişiler
    hakkında Rasûlullah (s.a.s.) “Kıyamet gününde insanların azâb bakımından
    en şiddetlisi tasvir yapanlardır.” buyurmuşlardır.
    İmam Taberî de bunu şu şekilde açıklamaktadır: Bu hadis-i şerifteki
    tasvirciden kasıt, ibâdet edilen bir şeyin resmini yapan, bu
    fiili bilerek ve kasıtlı olarak işleyendir. O bu fiili ile kâfir kabul
    edilir. Bu kasdı taşımayan ise isyankâr kabul edilir. 241
    3- Resmi yapan bununla Allah’ın yaratışına benzetmek veya
    Allah’la yaratma yarışına girmeye çalışmak gibi bir kasıt güderse,
    tevhid akidesinden çıkar. İşte bunlar ve bunlara benzeyenler hakkında,
    “İnsanlar içerisinde azâbı en şiddetli olanlar, Allah’ın yaratmasına
    benzer yaratma yarışına gidenlerdir.” 242 hadis-i şerifi vârid olmuştur.
    4- İhtilâfsız olarak haram çerçevesine giren sûretler, tabilerinin
    dinî yönden mukaddes kabul ettikleri, dünyevî yönden ululadıkları
    tasvirlerdir. Bunlardan birinci gruptakiler peygamberlere,
    meleklere, sâlih kişilere ve evliyaya atfedilen resimlerdir. Mesela
    Hz. İbrâhim’in, Hz. Mûsâ’nın, Hz. İsa’nın, Cebrail’in, Hz. Ali’nin resimleri
    bu kabildendir. Bu çeşit resimler, ehl-i kitabda ve müslümanlardan
    Şîa’da çoktur.
    İkinci gruptakiler ise ululanan ve bir nevi takdis edilen kralların,
    sultanların, kumandanların, din adamlarının, sanatkârların,
    hangi sahada olursa olsun meşhur olmuş şahısların tasvirleridir.
    Bunlar ya gününde resmî otoritenin baskıyla veya zaman aşımıyla
    dinî hüviyet kazanarak takdis edilirler. Müslim’in Sahih’inde
    Ebû’d-Duha’dan şöyle bir rivâyet vardır: “Mesrûk’la birlikte içinde
    241 Y. El-Kardavî, el-Halâl ve'l-Haram fi'l-İslâm, 104
    242 Buhârî, Libâs, 91; Nesâî, Zînet, 112; Ahmed İbn Hanbel, 111, 36
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 57 -
    heykeler bulunan bir evde idik. Mesrûk bana: “Bunlar Kisra’nın
    heykelleri mi? diye sordu. “Hayır, bunlar Meryem’in heykelleridir”
    dedim. 243
    5- Takdis kastı güdülmemek ve Allah’ın yaratmasına benzer
    bir şey yaratma iddiasında bulunmamak sûretiyle yapılan ağaç,
    güneş, ay, nebatlar, tabiat manzaraları ve diğer cansızların resimlerini
    yapmak mubahtır.
    Boyutsuz resimleri mubah görenlerin dayandıkları deliller:
    Ebû Talha’dan (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İçinde
    resim (sûret) olan eve melekler girmez. “ Hadisin râvîlerinden Büsr
    dedi ki: “Zeyd b. Halid hastalandı. Ziyaretine gittik. Gördük ki, kapısında
    resimli bir perde var. Rasûlullah (s.a.s.)’ın zevcesi Meynûne
    (r.anha)’nın üvey oğlu Ubeydullah el-Havlânî’ye: “Zeyd sana bir
    gün önce resimler hakkındaki hadisi haber vermedi mi?” diye sordum.
    “Onun “Ancak elbise ve örtüdeki nakış ve resimler müstesnadır”
    dediğini işitmedin mi?” cevabını verdi. 244
    Ebû Talha el-Ensarî’den: Ebû Talha: Rasûlullah (s.a.s.)’in “Melekler,
    içinde köpek ve resim bulunan eve girmez” buyurduğunu işitim,
    dedi. Zeyd b. Hâlid el-Cühenî dedi ki: Hz. Âîşe’nin yanına geldim
    ve; şu (Ebû Talha) Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Melekler, içinde köpek ve
    resim bulunan eve girmez” buyurduğunu haber veriyor. Rasûlullah
    (s.a.s.)’in bunu söylediğini işitin mi? dedim. “Hayır, yalnız ne yaptığımı
    sana haber vereyim. Bir gazâsına çıktığını gördüm. Resimli
    bir örtü alıp kapıya örttüm. Rasûlullah gazadan dönüp perdeyi
    görünce yüzünde hoşnutsuzluk alâmetleri gördüm. Hemen perdeyi
    çekip yırttı ve “Allah bize, taşları ve çamurları giydirmemizi emretmedi”
    buyurdu. Hz. Âîşe devamla dedi ki: “Biz o perdeden iki
    yastık yaptık. Ben içlerini hurma lifiyle doldurdum. Benim bu yaptığımı
    ayıplamadı.” 245
    İmam Nevevî hadisin şerhinde şu açıklamayı yapar: “Bu hadiste
    haramlığı gerektirecek bir ifade yoktur. “Allah bize, taşları ve
    çamurları giydirmemizi emretmedi” ifadesi bunun ne vâcib, ne
    mendub, ne de haram olduğunu gerektirir.”
    Âîşe (r.anha)’dan: “Üzerinde kuş resimleri olan perdemiz vardı.
    Eve girenin hemen karşısında görünüyordu. Rasûlullah (s.a.s.)
    bana, “Bunun yerini değiştir, çünkü eve her girdiğimde onu görüp dünyayı
    hatırlıyorum” buyurdu.” Hadisin diğer bir rivâyetinde Hz. Âîşe:
    243 Ahmed İbn Hanbel, 1, 375
    244 Buhârî, Libas, 92
    245 Nevevî, Müslim Şerhi, XVI, 86
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    “Rasûlullah (s.a.s.) bize onu kesmemizi emretmedi” diyor. 246
    Ulemâdan bir kısmı bu hadis hakkında şöyle derler: “Bu hadisin
    hükmüyle amel edilir. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Âîşe’ye
    onu parçalamasını emretmedi. Eve girerken karşısına gelen yerden
    onu kaldırıp başka yere asmasını emretti. Onun hoşlanmadığı
    nokta, eve girişinde dünyayı ve dünyanın süsünü kendisine hatırlatacak
    eşyayı görmesidir. Özellikle Rasûlullah (s.a.s.) hemen hemen
    bütün sünnet ve nafile namazlarını evde kılıyordu. Bu çeşit
    resimli örtü ve perdeler kalbin huşuuna ve Allah’a yönelip kâmil
    bir şekilde O’na niyazda bulunmaya engel oluyordu.” 247
    Enes (r.a.)’den “Hz. Âîşe’nin nakışlı ve resimli bir perdesi vardı.
    Onunla evin bir tarafını örterdi. Rasûlullah (s.a.s.) ona “Onu benden
    uzaklaştır. Çünkü resimler, devamlı olarak namazımda bana görünüyor”
    buyurdu.”248 Abdurrahman b. el-Kasım’dan: “Kasım’ın Âîşe
    (r.anha)’dan şu hadisi rivâyet ettiğini işittim: Âîşe’nin üzerinde
    resimler olan bir örtüsü vardı. Bu örtü, sergi olarak sofaya kadar
    uzatılmıştı. Rasûlullah (s.a.s.) ona doğru namaz kılıyordu. Âîşe’ye
    “Onu benden uzaklaştır” buyurdu. Hz. Âîşe dedi ki: “Onu uzaklaştırdım
    ve ondan yastıklar yaptım. Rasûlullah (s.a.s.) bu yastıklara
    dayanırdı.” 249
    Ulemânın Görüşleri: Hanefî ulemasından İmam Tahavî şöyle
    der: “Şâri’ Teâlâ önce bütün sûretleri, nakış da olsalar, yasaklamıştır.
    Çünkü o günün insanı sûretlere, tasvirlere tapmayı daha yeni
    bırakmıştı. Bunun için toptan hepsini yasakladı. Sonra bu yasaklaması
    kesinleşip kararlaşınca, üzerinde resimli nakışlar bulunan
    kumaştan, zarûret halinde sergi edinilmesini mubah kıldı. Çünkü
    değersizleştirilen şeye câhilin bile saygı duyamayacağına güvendi.
    Bu durumda yasak, değerli tutulan şeylerde geçerli oldu.” 250
    Malikî fakihlerinden İbnü’l-Arabî ise meseleye şöyle yaklaşır:
    “Resim ve tasvir edinme konusunun özeti: Bu eğer mücessem (boyutlu)
    cinsten olursa, icmâ ile haramdır. Eğer boyutsuz ise dört
    çeşit hükmü vardır:
    a- Ancak örtüdeki nakışlı resimler müstesna” hadisin zâhirine
    göre mutlak câizdir.
    b- Nakışlı resim bile olsa mutlak haramdır.
    246 Nevevî, Müslim Şerhi, XVI, 187
    247 Y. el-Kardavî, el-Halâl ve'l-Harâm fi'l-İslâm, 108
    248 Buhârî, Salât 15, Libas 93; İbn Hanbel, III/151, 283
    249 Nevevî, Müslim Şerhi, XIV, 89
    250 Seyyid Sâbık, Fıkhü's-Sünne, III, 503
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 59 -
    c- Eğer sûret nakışsız ise haram, kafası koparılmış veya organları
    parçalanıp asıl vücuttan ayrılmış ise câizdir. Geçerli olan görüş
    de budur.
    d- Yerlere serilerek veya başka şekilde değer verilmeyecek yerde
    kullanılırsa câiz, duvara veya yükseğe asılıp değer verilirse câiz
    değildir.” 251
    İmamü’l-Harameyn, gölgeli (boyutlu) olmayan sûretler, sergi
    ve yastık gibi şeylerin üzerindeyse câiz olacağını, çatı ve duvar
    üzerindeyse câiz olmayacağını söyler. Bundaki anlam şudur: Yüksek
    yerlere konuluyorsa değeri yükseltiliyor demektir. Ama sergi
    üzerinde bulunursa, bu, değerini düşürmek kabul edilir. 252
    Yusûf el-Kardavî şöyle demiştir: “Bunun dışındaki sûretler ve
    levhalar, bitkiler, ağaçlar, denizler, gemiler, dağlar, güneş, ay, yıldızlar
    ve diğer tabiat manzaraları gibi cansızları yapana, edinene
    günah yoktur. Bu tartışmasız bir hükümdür.
    Sûret canlıya ait olur, yukarıda geçen sakıncalar, yani mukaddes
    sayılmak, ululanmak gibi bir durum olmaz, Allah’ın yaratmasına
    benzer bir yapım kastı da bulunmazsa, buna da haramdır,
    denilmez. Ama levhalara resmedilen, halılara, duvarlara ve elbiselere
    dokunan, nakşedilen resimlere gelince, bunlar hakkında haram
    olduğuna delâlet eden sahih, açık ve tartışmasız nas yoktur.
    Rasûlullah (s.a.s.)’in bir çeşit tasvirlere karşı hoşnutsuzluk gösterdiğini
    ifade eden hadisler vardır. Çünkü bunda sorumsuz kişilere
    ve basit menfaatlere aşırı bağlı kişilere benzeme vardır.” 253
    Eski Mısır müftüsü Muhammed Baht el-Mut “el-Cevabü’şŞâfi’fi
    İbahati’t- Tasviri’l-Fotografi” isimli bir kitab yayınlamış ve
    fotoğrafın hükmünün de boyutsuz resim gibi olduğunu beyan
    etmiştir.
    Bu konuda dikkat edilecek en önemli nokta, İslâm akaid ve
    âdâbına muhâlif olup olmamaktır. Çıplak kadın resimleri, kadınlık
    mahremiyetini açığa koyan resimleri, şehveti tahrik eden resimleri
    yapmak bu kabildendir. Nitekim bazı kitap, dergi, gazete
    ve sinema filmlerinde bu açıkça görülmektedir. Bunların haram
    olduğunda; imalatının, insanlar arasında yayılmasının, evlerde,
    bürolarda bulundurulmasının, basılmasının, duvarlara asılmasının,
    kasıtlı olarak seyredilmesinin haram olduğunda da şüphe
    yoktur.” 254
    251 İbn Hacer, Fethu'l-Bârı, XII, 515
    252 İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XII, 511
    253 Y. Kardavî, el-Halâl ve'l Haram fi'l-İslâm, 106
    254 Kardavî, el-Halâl ve Haram fi'l-İslâm, 113
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    Zâlimler, fâsıklar, dinsizlere ait resim ve heykeller de böyledir.
    Putperestliğin şiarını yaşatan her resim de böyledir. Rasûlullah
    (s.a.s.) dönemindeki resim ve heykellerin çogu bu kabildendir.
    Bunun için Rasûlullah (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği zaman Mescid-i
    Haram’ın içine girdi. Orada bazı resimler görünce, silinmelerini
    emretti. Bunlar Mekke’deki putperestliği besleyen sapıklığa kaynaklık
    ediyorlardı.
    Konuyla ilgisi açısından göz önünde bulundurulacak önemli
    noktalardan birisi de şudur: Rasûlullah (s.a.s.) câhiliyye dönemine
    ait Arab paralarının kullanılmasına müsaade etti. Bizans’tan
    ve İran’dan gelen paralar Rasûlullah’ın ülkesinde geçiyordu. Bu
    paralar Hz. Ebû Bekir’in hilâfetiyle Hz. Ömer’in hilâfetinin ilk ilk
    yıllarında tedâvülde kaldı. Hicrî 18. yılda Hz. Ömer tedâvüldeki
    bu câhilî ve gayri İslâmî paralar yanında, üzerinde İslâmî ibareler
    bulunan paralar bastırdı. Said b. el-Müseyyeb bu iki çeşit parayla
    da alışveriş yapardı.
    Yemen’den üzerinde resimler bulunan elbiseler, kumaşlar, perdeler
    gelirdi. Hz. Ömer’in azadlısı ve hâzini Yesâr b. Nümeyr evinde
    resimler kullandı. Tâbiînin büyüklerinden Kasım b. Muhammed
    b. Ebî Bekir’in duvarlarında kunduz resimleri ve minyatürler
    bulunan bir odası vardı. Bu zat halası Hz. Âîşe’nin terbiyesinde
    yetişmişti. Hz. Âîşe’nin fıkhını ve hadisini en iyi bilen kişi idi. 255
    İbn Ebî ,Şeybe, el-Mûsânnef isimli eserinde, Huzeyfe’den naklen
    der ki: Huzeyfe’nin yüzüğünde karşılıklı duran iki kartal vardı,
    aralarına “elhamdûlillah” yazılmıştı. Yine el-Mûsânnef’teki
    rivâyetlere göre Enes’in yüzüğünün nakışı aslandı. İmrân b.
    Hüseyn’ın yüzüğünde kılıç kuşanmış bir adam resmi vardı. Kadı
    Şureyh’in yüzüğünde aralarında ağaç resmi bulunan iki aslan resmi
    vardı. Dahhâk b. Müzâhim’in gümüş yüzüğünde ise bir kuş resmi
    vardı: 256
    Bunlar da gösteriyor ki ilk Müslümanlar, canlı resimlerden putperestlik
    endişesiyle uzaklaşmışlardır.
    Resmin mekrûh olduğunu ileri sürenlerin delilleri
    Hanbelî fakihlerinden İbn Kudame el-Makdisî, Ebû Hüreyre,
    resimlerin yukarıda tutulanını da, aşağılananını da mekruh görmüştür.
    İmam Malik ise onu tenzihen mekruh olarak görür, haram
    saymazdı. Belki de, o, Rasûlullah’ın (s.a.s.), “İçinde sûret bulunan
    255 Hudarî, Tarihu'l-Ümmemi'l-İslâmiyye, II, 220; Hasan İbrâhim Hasen,
    Tarihu'l-İslâm, II, 356
    256 Kettânî, et-Terâtibü'l-İdâriyye, 2, 70
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 61 -
    eve melek girmez” hadisinin umum ifade etmesine göre fetva vermiştir.
    Bizim için Âîşe (r.anha)’nın rivâyet ettiği şu hadis temeldir:
    “Rasûlullah (s.a.s.) bir yolculuktan gelmişti. Ben de sofamı üzerinde
    resimler bulunan bir sergiyle örtmüştüm. Rasûlullah (s.a.s.) onu
    görünce “Odayı resimli bir örtüyle mi örtüyorsun?” diye azarlayıp
    yırttı. Ben ondan iki yastık yaptım. Ben Rasûlullah (s.a.s.)’in onlardan
    birine dayandığını görür gibiyim.”
    Resmin mubah olan kısmı yere serilip ayak altında çingenenidir.
    Mekrûh olan ise duvara asılandır.257 Resmin (sûretin), giderildiği
    takdirde canlının yaşayamayacağı, göğsü, karnı gibi yerleri
    koparılırsa veya bedeninden ayrı sadece baş yapılırsa, bu yasak
    kapsamına girmez. Çünkü o organın gitmesiyle geride canlı kalmaz.
    Bu canlının kafasını kesmeye benzer. İlk yapıldığında resim
    başsız bir beden, veya bedensiz bir baş şeklinde yapılırsa veya başı
    bir canlıya, bedeni başka bir canlıya ait olarak yapılırsa, bu da
    yasak kapsamına girmez. Çünkü bu (gerçek) bir canlının resmi değildir.
    258
    Haram olduğunu söyleyenlerin delilleri
    İbn Âbidn, Hasiye’sinde söyle der: “Resim yapmak mutlak
    sûrette câiz değildir. Çünkü bu, Allah’ın yaratmasına benzer yaratma
    iddiasına kalkışmaktır.” 259
    İmam Nevevi şöyle der: Bizim ashabımıza ve diğer âlimlere
    göre, canlının resmini yapmak şiddetle haramdır. Bu aynı zamanda
    büyük günah (kebair)lardandır. Çünkü hadislerde onun
    hakkında şiddetli tehditler vardır. O, ister değersiz tutulmak için
    yapılsın, ister başka niyetle yapılsın. Onu yapmak tamamen haramdır.
    Çünkü onda Allah’ın yaratmasına benzetmek vardır. İsterse,
    bu elbisede, sergide, dirhemde, dinarda, felsde, kapkacakta,
    duvarda veya başka yerde olsun. Bütün bu durumlarda yapılan
    sûretin, gölgeli (boyutlu) olup olmaması fark etmez. 260
    İmam Kurtubi ise şöyle der: Rasûlullah (s.a.s.) tasviri yapanlara,
    istisna yapmaksızın lanet etmiştir. “Bu sûret yapanlara kıyamet
    gününde azâbedilecek ve onlara “yarattıklarınızı diriltiniz”
    denilecek” hadisinde de istisnada bulunmamıştır. Sünen-i
    Tirmiz’de Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen bir hadis-i şerif şöyledir:
    “Rasûlullah’ın (s.a.s.) söyle buyurduğunu işittim: “Kıyamet gününde
    cehennemden bir boyun çıkar. Bunun bakan iki gözü, işiten iki
    257 İbn Kudâme el-Muğn, VII, 113
    258 İbn Kudame, el-Muğn, VIII, 13
    259 İbn Âbidîn, Hâşiye, I, 608
    260 Nevevî, Müslim Şerhi, XIV, 85
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    kulağı ve konuşan bir dili vardır. Bu şöyle diyecektir: “Ben üç şeyi
    ilan etmekle görevlendirildim: İnatçı bütün cebbarların, Allah’la
    beraber başka ilâhlara da sığınanların ve Mûsâvverlerin hakkından
    geleceğim.” 261
    Buhârî ve Müslim’de Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) rivâyet
    edilen bir hadiste Rasûlullah (s.a.s.)’ın: “Kıyamet gününde azâb
    yönünden insanların en şiddetlisi, resim yapanlardır” buyurması,
    herhangi bir şeyin resmini yapmanın memnû olduğuna delâlet etmektedir.
    Bu şey ne olursa olsun, durum değişmez. 262
    Heykelcilik, Ressamlık, Fotoğrafçılık
    Heykel konusunda İslâm fukahası, hemen hemen, ittifak halinde
    haram hükmünde birleşmişlerdir. Malikîlerden İbnü’l-Arabî
    bunu, “Sûretin gölgesi varsa haram olduğunda icmâ vardır” şeklinde
    ifade etmiştir. Buna bağlı olarak heykeli yapmak ve edinmek
    de aynı hükme tâbîdir. Ancak yapmanın haramlığı daha şiddetlidir.
    İlim aracı olarak imal edilenler bu hükme tabi değildir. 263
    Fukaha, İmam Buhârî’nin aşağıdaki hadisine dayanarak
    heykelciliğin haram olduğunda icmâ etmişlerdir. Said b. Ebî’l-
    Hasen’den: İbn Abbas’ın yanında idim. Onun yanına bir adam geldi
    ve “Ey İbn Abbas, ben elinin sanatıyla geçinen bir adamım. Ben
    şu resimleri yapıyorum” dedi.
    İbn Abbas şu cevabı verdi: Ben sadece Rasûlullah’tan (s.a.s.)
    işittiğimi haber vereceğim. Rasûlullah (s.a.s.)’i söyle buyururken
    işittim: “Kim bir resim yaparsa, o kişi o resme ruh verinceye kadar Allah
    ona azâbeder. Hâlbuki o kişi ebediyyen ruh veremez.” Adam sıkıntıdan
    solumaya başlayınca İbn Abbas “Yazıklar olsun sana! Mutlaka resim
    yapman gerekiyorsa şu ağacın ve cansız olan şeylerin resmini
    yap” dedi.
    Tasvirin Kazancı
    Belirli niteliklere sahip tasvir İslâm’da haramdır. Buna bağlı
    olarak onu yapmak da haramdır. Bunlar haram olunca, bundan
    sağlanan kazanç ve bunu yapmak için alınan ücret de haramdır.
    Bu hüküm ilmî açıklamalar için kullanılan tasvir ve boyutlu
    canlı şekillerini kapsamamaktadır. Resmin haram olan ksmının kazancı
    da haramdır. Mubah olanın yapılması ve kazancı da helâldir.
    261 Ebû İsa et-Tirmizî: Bu hasen, garib sahih bir hadistir, demiştir
    262 Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmi'l-Kur'an, XIV, 274
    263 Abdullah Nasıh Ulvan, Hükmü'l-İslâm fi Vesaili'l-İ'lâm, 8
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 63 -
    Fotoğrafta aslonan mubahı olmakla beraber, İslâm’ın çizdiği
    hudutlar dışına çıkarsa, mubah olma özelliğini kaybeder. Bunun
    kazancı da kendi durumuna tâbîdir. 264
    ‘Tasvir’, sûret kökünden gelen bir kelimedir. ‘Sûret’; gözlere
    görünüp üzerinde bulunduğu şeyin başkaları tarafından farkedilmesine
    sebep olan nakışlar demektir. Bu, iki şekilde olur: Ya
    herkesin, hatta akılı olmayan hayvanların bile seçebildiği sûrettir.
    Ya da belirli kişilerin farkedebildiği, kavrayış ve anlam gibi belirli
    özellikleri olan sûrettir. Tasvir, Türkçe’de ‘görüntü, resim, fotoğraf,
    şekil’ dediğimiz şeydir. ‘Sûret’, varlık hakkında düşünülen görüntü
    ve şekildir. O varlığa ait özellikleri ifade eder. Sözgelimi, insana
    ait fizikî özellikler, onun aklının faâliyeti, düşünce kapasitesi onun
    sûretidir, insana ait özelliklerdir. Eşyanın birbirine benzeyen özellikleri
    de onların sûretleridir.
    Varlıklara ‘Sûret’ Veren Allah’tır: İnsanı yaratan Allah (c.c.),
    ona dilediği gibi bir biçim, dilediği gibi bir şekil verdi. Onun fizik
    görüntüsünü, organlarını, boyunu-postunu, vücut yapılarını
    O şekillendirdi. İnsanı meydana getiren hücreleri yaratıp, onları
    çoğaltarak bir insan haline koydu. O hücreleri şekilden şekle, halden
    hale, tavırdan tavıra çevirdi. Her durumda ona yeni bir şekil
    vererek, ona ait dokuları, kemikleri, kasları, damarları, sinirleri ve
    diğer organları, bu organların her birinin fonksiyonlarını var etti.
    Her birine ayrı bir görev verdi.
    İnsana ait maddî veya mânevî oluşlar, bedensel ve ruhsal
    faâliyetler, fiziksel ve psikolojik oluşumlar hep O’nun bilgisiyle ve
    yaratmasıyla olmaktadır. İnsan, atılmış bir nutfeden değişik evrelerden
    geçerek meydana geliyor. Sonra ona ait birçok özellikler
    var ediliyor. Ona akıl, idrâk, düşünce, duyma, anlama, hissetme,
    acı duyma, tad alma, üzülme, sevinme, bilme ve bildiğini ifade
    etme gibi çeşitli kabiliyetler veriliyor.
    Allah (c.c.) bütün yaratıklara ait ‘sûretleri’ tıpkı insanı yarattığı
    gibi yarattı, meydana getirdi. Her birine bir şekil, bir biçim
    verdi. Bu kadar şekil ve biçimdeki varlıkları ancak sonsuz güç ve
    ilim sahibi Büyük Yaratıcı yaratabilir. Kur’an diyor ki: “Andolsun sizi
    yarattık, sonra size ‘sûret-şekil’ verdik. Sonra da melekler ‘Adem’e secde
    edin’ dedik.” 265
    O Büyük Yaratıcı, ana rahminde insana dilediği şekli verir. Bu
    konudaki irâde ve ilim, tamâmen O’na aittir. Bunun anlamı, aynı
    264 İsmail Kaya, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 126-130
    265 7/A'râf, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    zamanda şudur: İşte böyle bir biçimde olmanızı, insan olarak yaratılmanızı
    dileyen O’dur.266 Bir başka âyette şöyle deniyor: “Allah,
    yeryüzünü sizin için bir karar (yaşama) yeri, gökyüzünü de bir binâ kıldı;
    size sûret verdi, sûretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size
    güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin
    Rabbi Allah ne yücedir.” 267
    İnsanı şekillendiren, bu şekillendirmeyi de (sûreti de) en güzel
    ve en uygun biçimde yapan Allah (c.c.), şüphesiz yücedir. Allah
    (c.c.) insana, Kendisinin şekil verdiğini (sûretlendirdiğini) şöyle hatırlatıyor:
    “Ey insan! Üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı seni aldatıp
    yanıltan ne? Ki O, seni yarattı, sana düzen içinde bir biçim verdi ve seni
    i’tidâl (denge, ölçü) üzeere kıldı. Dilediği bir sûrette seni tertip etti (düzene
    koydu).” 268
    ‘Sûret’ kökünden gelen ‘tasvir’, şekil ve biçim verme, şekillendirme,
    resim yapma anlamlarına gelir. ‘Tasvir’, Türkçe’de; bir şeyi
    şekil ve sözle anlatma, görebildiğimiz veya hissedebildiğimiz şeyleri
    bize gösterebilecek, meydanda olmayan ama duyumsanabilen
    şeyleri duyurabilme yeteneği diye tanımlanmaktadır.
    ‘Tasvir’i, sûret verme anlamında alırsa, şüphesiz en büyük tasvirci
    Rabbimizdir. Yukarıdaki anlamlar çerçevesinde aynı kelimeyi
    insanlar hakkında da kullanabiliriz. Nitekim Arapça’da resme
    ve fotoğrafa ‘sûret’ denilmektedir. Türkçe’de sûret, bir belgenin,
    evrakın veya bir yazının aynısına, kopyasına denir. Kaba bir söylenişi
    olan ‘surat’ ise, insanın yüzü için kullanılır. ‘Tasvir’ edene,
    ‘sûret’ verene, sûretlendirene ‘Mûsâvvir’ denir. Bu anlamda tek
    ‘Mûsâvvir’ Allah’tır (c.c.). Başka hiç kimse hakkında ‘Mûsâvvir’ sıfatı
    kullanılmaz. Çünkü ‘el-Mûsâvvir’, yoktan var etme gibi, örneği
    olmayan, öncesi bulunmayan, yepyeni bir şekillendirme, İlâhî bir
    biçim vermedir ki, bu da Allah’a ait bir sıfattır. Kur’an, bir yerde
    Allah’ın ismi olarak ‘el-Mûsâvvir’i kullanmaktadır. 269
    Kıyâmetin kopuşunu ilân edecek olan ‘sûr’ âleti de ‘sûret’ kelimesiyle
    aynı kökten gelmektedir. Bu âlet, sanki bütün insanların yeniden
    dirilmesiyle, yeniden şekillenmesiyle ilgili bir ‘sûretlenme’yi
    anlatmaktadır. ‘Tasvir’in, ‘sûret yapma, sûretlendirme’, resim veya
    kabartma şekil ve biçim verme olduğunu hatırlayalım.
    İslâm bilginlerine göre iki türlü ‘tasvir-sûret’ vardır: Birincisi,
    boyutları olan sûretler, yani heykeller. İkincisi de boyutları
    266 3/Âl-i İmrân, 6
    267 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3
    268 82/İnfitâr, 6-8
    269 59/Haşr, 24
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 65 -
    olmayan, kâğıt, duvar, kumaş vey abenzeri yüzeylere yapılan
    sûretler, yani resimler.
    Kur’an, çok eski devirlerden beri gelen heykelciliği ve buna
    ibâdet etmekte olan puta tapıcılığı kesinlikle yasaklamaktadır.270
    (Hz. Nûh zamanında süs ve saygı için yapılan heykeller, zamanla
    tapınılan birer put haline gelmişlerdir.271 İslâm’a göre heykel
    yapmak, heykele sahip olmak, bunun sanatıyla uğraşmak uygun
    görülmemiştir. (Çocuk oyuncakları ve benzeri şeyler bu yasağın
    dışındadır.)
    Fotoğraf, gölgeyi hapsetmek sanatı olduğu ve el ile yapılan
    resimler gibi olmadığı için, kimilerine göre -aşırı saygı ve edep dışı
    olmamak şartıyla- bir sakıncası yoktur. 272
    El ile yapılan resimlerle (sûretlerle) ilgili farklı görüşler vardır.
    Tapınılan şeylerin resimlerinin yapılması helâl olmaz. Tabiat manzaraları
    yapılabilir. Resmi yapan, Allah’ın yaratması sıfatıyla yarışmaya
    kalkarsa, ‘ben de yaratıyorum’ derse, bu tehlikelidir. Aşırı
    saygı duymak üzere birinin, bir ileri gelenin resmini yapması da
    mubah görülmemiştir. İslâm, tevhid dinidir ve Allah inancının başka
    bir şeyle zedelenmesine izin vermez. Bu bakımdan Allah’tan
    başkasına ta’zimi (aşırı saygı ve büyüklemeyi) kesinlikle yasaklar.
    İnsanlar zaman zaman birilerini aşırı severler, takdis ederler (kutsarlar)
    ve tapınmaya bile başlarlar.
    Günümüzde birtakım ihtiyaçlar, bazı meslekler resim yapmayı
    gerekli kılmaktadır. Aşırı saygı duymakla, puta tapanlar gibi yapmamak
    şartıyla bu gibi resimleri yapmak ve kullanmak haram değildir.
    273
    Heykel
    Taş, tunç, mermer ve pişmiş toprak gibi dayanıklı maddelerden
    yapılmış insan ya da hayvan görüntüsü, simgesi. Heykel, İslâm
    terminolojisinde “sûret” kavramı içerisinde değerlendirilmiş resim
    anlamındaki sûretten bunu ayırmak için “gölgeli sûret” deyimi
    kullanılmıştır. Heykel, şekil olarak müşriklerin tapındığı putlarla
    aynı olmakla birlikte kendisine tapınılan anlamda put olmadığı
    için sûret kavramı içerisinde ele alınmış ve onunla birlikte hükme
    bağlanmıştır.
    270 5/Mâide, 90
    271 71/Nûh, 23-24
    272 Yusuf el-Kardavi, İslâm'da Helâl ve Haram, s. 183-201
    273 Y. Kardavi, İslâm'da Helâl ve Haram, s. 201-205; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın
    Temel Kavramları, s. 674-676
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    Kur’an, heykelden put anlamı dışında bir yerde söz etmekte,
    hakkında herhangi bir hüküm vermemektedir. Sebe’ sûresinde
    cinlerin bir kısmının Hz. Süleyman’ın emrinde çalıştığı bildirildikten
    sonra “Ona dilediği gibi kaleler, heykeller, havuzlar kadar (geniş)
    leğenler, sabit kazanlar yaparlardı.”274 buyrulmaktadır. Bu âyet bilginlere
    göre Hz. Süleyman devrinde heykel yapmanın mubah olduğunu
    ifade etmektedir. Ama yine bilginler Hz. Süleyman devrine
    ait olan Rasulullah (s.a.s.) den gelen haberlerle ortadan kaldırıldığını,
    İslâm dini tarafından neshedildiğini söylemektedirler.
    Kur’an, Hz. İbrâhim (a.s.)’ın putları, heykelleri kırdığını anlatmaktadır.
    Rasul (s.a.s.)’da Mekke’nin fethinde Kâbenin içinde,
    çevresinde ve Safa ile Merve tepeleri üzerinde bulunan putları
    (heykelleri) kırıp temizletmiştir. Rasûlullah (s.a.s.)’dan gelen hadisler
    heykel (sûret) yapmayı yasaklamaktadır. Bu konuda gelen
    haberler tevâtür derecesine ulaşacak kadar çoktur.
    Hz. Âişe (R. anha) dan Nebi (s.a.s.)’in şöyle dediği nakledilmiştir:
    “Kıyâmet günü en şiddetli azâba uğrayacak olanlar, yaratma hususunda
    kendisine Allah’ın yerine koyup, kendini ona benzetenlerdir.” 275
    İbn Abbas (r.a.)’a Iraklı bir adam gelip; Şu sûretleri yapıyorum,
    bu konuda ne dersiniz diye sorunca, o, şu cevabı vermiştir: Yaklaş,
    yaklaş, Muhammed’i (s.a.s.) şöyle derken işittim: “Kim dünyada bir
    sûret yaşarsa, Kıyamet günü buna can vermekle yükümlü tutulur. Hâlbuki
    ona can verecek değildir.” İbn Abbas ve Ebû Hureyre’nin naklettiği
    başka bir rivâyet şöyledir: “Kim sûret yaparsa, ona can verilinceye
    kadar azap olunur. Hâlbuki bu sûrete can verebilecek değildir.”276
    İbn Ömer’den, Nebi’nin (s.a.s.) şöyle dediği nakledilmiştir: “Sûret
    yapan kimselere kıyamet gününde azap olunur ve kendilerine; yarattığınız
    şeylere can veriniz, bakalım denilir.” 277
    İmam es-Sindî, Nesâî Hâşiyesinde yukarıdaki İbn Abbas ve
    İbn Ömer hadislerini şöyle açıklar: İbn Abbasa hükmü sorulan
    “sûret”ten maksat “canlılara ait sûretler” dir.” Sûreti diriltinceye
    kadar azap olunmaktan maksat, azâbın sona ereceği zamanı
    belirtmektir. Hadiste; sûreti hiçbir zaman diriltemeyeceklerinin
    belirtilmesi azâbın devamlı olarak uygulanacağını ifade eder. Ancak
    es-Sindi, yukarıda sözü edilen azâbın, sûret yapma sebebiyle
    dinden çıkan kimse ile ilgili olduğunu belirtir. Ve bunun da üç şekilde
    ortaya çıkabileceğini ifade eder. a) Helâl kabul ederek sûret
    274 34/Sebe’, 13
    275 Buhârî, Libas 39; Nesâî, Ziynet 112-114
    276 Nesâi, Ziynet 113
    277 Nesâî, Ziynet 113
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 67 -
    yapmak, b) Tapınmak amacıyla yapmak, c) Zaten mü’min olmayan
    kimsenin sûret yapması? Bu üç sınıfın dışında kalanlar, sûreti helâl
    saymadan ve tapınma kastı da taşımaksızın yapmışsa bu fiili sebebiyle
    “asi” olur. Hak ettiği azâbı Allah affetmezse azap görür,
    sonra azaptan kurtulur. Yahut da bu azaptan maksat; işin çirkinliğini
    şiddetle ortaya koyup, yasaklayarak sûret yapımını engellemektedir.
    Bu son değerlendirmeye göre, hadisin açık anlamının
    kastedilmediği düşünülebilir. 278
    Heykelin yasaklanma nedeni
    Yukarıda zikredilen hadisler incelendiğinde heykelin yasaklanma
    nedenini de ifade ettikleri görülür. İslâm bilginlerinin ortaklaşa
    belirttiklerine göre heykelin yasaklanma nedeni, onları
    yapanların Allah’ın yarattıklarına benzetmeye çalışmaları kendilerini
    yaratıcı yerine koymuş olmalarıdır. Yasağın hikmeti ise, insanları
    putperestlikten uzaklaştırmak, saf tevhid inancını şirk ve
    putperestlikten korumaktır. Çünkü bütün kavimlere putperestlik
    heykel yoluyla girmiştir.
    Âyette Nuh Peygamberin kavmi ile ilgili olarak şöyle buyrulur:
    “Sakın ilâhlarınızı bırakmayın “ved “, “suvâ”, “Yeğâus”, “Nesr” gibi
    putlarınızdan vazgeçmeyin, dediler. Böylece birçok insanı sapıttılar. Sen
    bu zâlimlerin sadece sapıklıklarını arttır.”279 Bunlar Nûh kavminin
    Allah’tan başka kendilerine taptıkları putlarının adlarıdır. Abdullah
    bin Abbas ve Muhammed bin Kays’tan şöyle dediği nakledilmiştir:
    Âyette adı geçen put isimleri Nuh kavminin bazı sâlih
    kimselerinin adlarıydı. Bu kimseler öldükten sonra, şeytan onların
    birer heykelinin dikilmesini öğütleyerek: “siz onların yaptıklarını
    bu heykeller aracılığıyla hatırlar ve yaparsınız.” der. Şeytanın bu
    yanıltmasına kanan insanlar o sâlih kimselerin heykellerini yaparak
    dikerler. Önceleri güzel amelleri hatırlamada birer araç olan
    heykeller, bir kaç nesil geçtikten sonra nitelik değiştirir ve kendilerine
    tapınılan birer put halini alırlar. İşte İslâm’dan önceki arap
    toplumunda bu putları yeni ilavelerle devir almış ve onlara tapınırken
    İslâm güneşi doğmuştur. 280
    Sonuç olarak, İslâm’ın heykel yasağının kökeninde tevhid
    inancını korumak, yaratmada yüce yaratıcıya benzemeyi engellemek,
    mahrem yerleri tasvire karşı tedbir almak ve zararı faydasından
    çok olan bir alanda israfı önlemek gibi sebebler yatar. Diğer
    yandan İslâm’da ne Hz. Peygamberin ve ne de din büyüklerinin
    278 es-Sindi, ö 136/1724 Haşiye Süneni'n-Nesâi, İstanbul 1931, VIII, 215
    279 71/Nuh, 23-24
    280 İbn Kesir, Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir, 7. baskı, Beyrut 1402/1981, III, 554
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    heykellerle tasvir edilmeye ihtiyaçları yoktur. Onlar mû’minlerin
    gönüllerinde taht kurmuş, mesaj ve doktrinleri İslâm toplumunda
    baş tacı edilmiştir. Hatta İslâm Peygamberi sözle aşırı övmeyi bile
    yasaklamıştır. O şöyle buyurur: “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri
    gibi beni övmeyiniz. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve elçisidir’ deyiniz.” 281
    Resim
    Resim; insanın özlem ve duygularını estetik kurallar çerçevesinde
    çizgi ve renklerle düz bir satıh üzerinde figürlü veya figürsüz
    olarak yansıtılmasına dayanan sanat dalıdır. İslâm dini her konuya
    dair, bir bakış açısı ortaya koyup her hususta görüş ve düşünceyi
    yansıttığı gibi resimle ilgili olarak da bir bakış açısı belirtmiştir.
    Allah’ın birliği inancına dayanan İslâm dini, bu inancı korumak
    için son derece titizlik gösterir. Akla ve kalbe, gizli ve açık
    bir şekilde girebilecek her tür şirk ve putperestlik yolunu kapatır.
    Onun için de, resim konusunda hassas davranır. Çünkü çoğunlukla,
    sevilen kimselerin hatıralarını devam ettirmek gibi bir niyetle
    başlayan resim ve heykel işi, sonunda Allah’a şirk koşmaya, resmi
    ve heykeli yapılan kimseleri yüceltmeye varır. Onun için İslâm bu
    kapıyı kapatmıştır.
    Hz. Peygamber İslâm’ın ilk döneminde, ne sûretle olursa olsun,
    resimli eşya kullanılmasını yasakladı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.)
    şirkle mücâdele halindeydi; insanları putlara, heykellere, resimlere
    ibâdetten uzaklaştırıyordu. Nitekim resim ve heykeli şiddetle
    yasaklayan hadisler bu dönemde söylenmiştir.
    “Kim bir canlı resmi yaparsa Allah ona o resme can verinceye kadar
    azâb eder. Ressam resmine katiyyen ruh veremez ve ebediyen azâb
    olunur.”282; “Şu resimleri yapanlar yok mu? İşte onlar, kıyamet gününde,
    haydi yaptığınız resimlere can veriniz, diye azâb olunacaklardır.” 283
    İslâm’ın kuvvetlenip güçlenmesiyle tazim ifade etmeyen resimlerin
    yapılmasına müsaade olunmuştur. Nitekim İslâm bilginlerinin
    çoğu, manzara resimlerinin, yarım (Meselâ belden yukarı)
    insan ve diğer ruh taşıyan hayvanların resimlerinin yapılmasında
    ve kullanılmasında bir sakınca görmemişlerdir. Yalnız tam insan
    ve ruh taşıyan hayvan resimleri hakkında alimlerden bir kısmı,
    tazim olmaksızın kullanmayı kerahetle câiz görmüş, bir kısmı da
    görmemiştir.
    281 Buhârî, Enbiyâ 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/23, 24, 47, 55; Şamil
    İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 397-399
    282 Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI, s. 533
    283 Tecrid, XII, 116
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 69 -
    Fotoğrafın durumu nedir? Bu hususta da bazı alimler bunun
    câiz olduğunu, bir kısmı da olmadığını savunmuştur. Câiz görenler,
    fotoğraf belirli vasıtalarla gölgeyi hapsetmekten ibarettir, yasaklanan
    resimlerden değildir, çünkü yasaklanan resim, daha önce
    yapılmamış bir resmi yapmak, Allah’ın yarattığı bir hayvana benzetmeye
    çalışmaktır, hâlbuki herhangi bir aletle alınan fotoğrafta
    bu anlam yoktur, derler. Câiz görmeyenler de resim konusunda
    olduğu gibi fotoğraf konusunda da şiddet gösterir ve kerahati
    üzerinde ısrar ederler. Yalnız bunlar da pasaport, nüfus cüzdanı,
    ehliyet gibi zorunlu haller ve şüphelileri tanıma dolayısıyla çekilen
    ve tazim niyeti yahut inancı sarsma olmayan resim ve fotoğraflara
    ruhsat verirler. 284
    İslâm inançlarına ve adabına ters düşen her türlü resim haramdır.
    Kadın resimlerinin çıplak veya yarı çıplak çizilmesi, fitne
    doğuracak yerlerinin belirtilmesi, gazete, dergi ve sinemalarda
    gösterilmesi haramdır. Bunları çizen, çeken, yayınlayan, evlerde
    ve dairelerde bulunduran, onları görmeye niyetlenen manen
    sorumludur. Kâfir, fâsık ve zâlimlerin resimleri de aynı hükümdedir.
    Bir müslüman, Allah’ın varlığını inkâr eden bir liderin, Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini reddeden bir kimsenin,
    müslüman olduğunu söylediği halde, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla
    hükmeden kişilerin resimlerini asması helâl değildir. Namaz
    kılan bir kimsenin karşısında resim bulunmaması gerekir. 285
    Tasvîrin (Resim ve Heykelin) İtikad,
    Fıkıh ve Sanat Açısından Hükmü
    Haramlığında şüphe bulunan hususlarda cesaret fıska; ihtiyat
    ise takvâya götürür. “Üzümünü ye, bağını sorma!” anlayışı materyalist
    inancın (veya inançsızlığın) sonucudur. Haramdan kaçınmak
    için, bağını sorup öğrenmediğin üzümü yememek, haramlığına
    dair bir şüphe varsa, ihtiyatlı davranarak sakınmak müslümana
    yakışan takvadır. Sanatçı gönül eri olduğundan, Allah’ın sanatına
    hayran bir ruha sahip bulunduğundan, takva herkesten önce ona
    yakışır. Takvanın getirileri sadece öteki dünya ile sınırlı değildir.
    Sanattaki bu ihtiyat da, yeni konulara, orijinal ürünlere kapılar
    açacaktır ve tarihsel süreç içinde de açmıştır.
    Hz. Süleyman döneminde, put görevi üstlenmediği ve sadece
    sanat eseri olduğu anlaşılan heykele (timsâl) hoş gözle bakan,
    eleştirmeyen Kur’an’ın,286 İbrâhim (a.s.) döneminde put görevi
    284 Yusuf el-Kardâvî, İslâm'da Helâl ve Haram, s. 128
    285 Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 246-247
    286 bkz. 34/Sebe', 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    üstlendiği için ateşe atılma pahasına devrilmesini, put-heykellerle
    mücâdeleyi emrettiğini hatırlayalım. Aynı “timsâl” (heykel) kelimesini
    Kur’an bu sebepten tavır alarak ifâde eder: “İbrâhim babasına
    ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’
    demişti.”287 Yine aynı heykelin Peygamberimiz döneminde put
    haline dönüştüğü, saygı duyulduğu için onları devirmek, yeryüzünden
    onları kaldırmak için savaşların göze alındığı bilinir. (Din
    aynı din, heykel aynı put; ama müslümanlar...)
    Kur’an ve hadisin, dinî emir, yasak ve uygulamalara ters düşmemek
    kaydıyla tasviri esastan ve temelden yasakladığını söylemek
    mümkün değildir. Tasvirin haram ve mubah olmasındaki ölçünün,
    onun mesajı ve kullanıldığı yer olduğu söylenebilir. Yoksa
    salt olarak tasvir haram ise, Hz. Âişe’nin, üzerinde sûret bulunan
    minder ve yastık kullanması sükût ve takrirle karşılanmazdı. Salt
    olarak tasvir yasak kabul edilse, günümüzdeki fotoğrafın her
    türlüsünün haram olması icap ederdi. Bu da konusu ve amacı ne
    olursa olsun, sinema ve televizyondaki her türlü görüntünün de
    tamamıyla haram olmasını beraberinde getirecekti. (Hâlbuki hiç
    bir meşhur âlim böyle düşünmemekte.) Hz. Süleyman’dan bahsederken
    belirtildiği şekilde Kur’an salt olarak heykeli yasaklamaz.
    Kur’an put amaçlı heykelleri kesin dille ve ısrarla yasaklar.
    Saygı duymak ve tapmak amacıyla yapılmış veya bu amaca
    hizmet eden insan heykelinin, putlaştırılmaya yol açma ihtimali
    olan kişilerin duvarlara asılabilecek ve saygı duyulacak resimlerinin
    haramlığında ittifak vardır. Tevhid inancının temel esaslarını
    korumak bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle yaptığına
    tapma ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye döneminde
    değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte. Sadece
    imal ettiği halde “yaratma” vehmine kapılmak, çıplak kadın heykeli,
    sahte tanrılar, batıl dinlerin sembolleri gibi şeyler yapmaya
    kalkmak ve bunların demirden, tunçtan yontusu için büyük paralar
    sarf etmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin dinen kaçınılması
    ve soğuk görülmesi için diğer hikmetler. Tasvir, kralların,
    diktatörlerin ve siyasi liderlerin büyük olduğu fikrinin halkın zihnine
    işlenmesine yarayan en önemli araçlardan biridir. İster resim,
    ister heykel şeklinde olsun, tasvir, müstehcenliğin yayılmasında da,
    yığınların çeşitli şekillerde saptırılmasında da geniş olarak kullanılmıştır.
    Bu gerekçelerden yola çıkarak, tasvir tasvip görmemiştir.
    Tarih boyunca her türlü canlı resmine, özellikle insan figürüne
    alimler ve müslüman sanatçılar soğuk ve ihtiyatlı yaklaşmıştır.
    287 21/Enbiyâ, 52
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 71 -
    Resim ve heykelin soyut olanına İslâm hiç bir yasak koymaz.
    Dolayısıyla resimle veya heykelle uğraşmak isteyen ihtiyatlı müslüman
    için soyut resim ve heykelin kapıları ardına kadar açıktır.
    Modern resim ve heykel sanatı bile soyut resim ve heykele yöneldi.
    Minyatür modernize edilebilir, soyut resmin sınırsız imkan ve güzelliklerinden
    yararlanılabilir. Hat modern resme adapte edilebilir.
    Heykelden tebliğ amaçlı olarak da yararlanılabilir. Allah’ı, âhireti,
    ölümü, kulluğu hatırlatan, canlı figürlerden uzak, soyut heykel ve
    anıtlar gerekirse meydanlara dikilebilir. İsrafa kaçmadan ve yararlı
    bir şekilde müslümanca bu sanatlarla uğraşılabilir.
    Tasvirin yasak kabul edildiği anlayışından dolayı müslümanların
    sanatı hat, tezhip gibi güzel sanatlara ve mimariye yönelmiş
    olması bir avantaj olarak algılanabilir. Özellikle putçuluğa giden
    yolların tümüyle kapanması amacına dayanan putlaştırılma ihtimali
    olan canlıların heykel ve resimlerinin yasaklanması, sanat ve
    sanatçı açısından dünyada da büyük faydalar sağlamıştır. Zâten
    İslâm’daki tüm yasakların dünyaya yönelik hikmetleri vardır. Allah,
    sadece bizim için zararlı olan şeyleri yasaklamış olduğundan; yasaklara
    uymak, farkında olmasak bile birçok maslahat ve faydayı
    beraberinde getirir.
    Evet, put amaçlı ve dinî esaslara ters düşen tasvirin haram olması
    ve de müslümanların canlı resim ve heykelleri tümüyle yasak
    kabul etmesinin, sanat için çok olumlu etkileri vardır. Biyolojik bir
    vakıadır ki, kullanılmayan bir kabiliyet, kullanılmakta olan diğer
    yeteneği takviye eder. Meselâ gözleri görmeyen birinin belleği
    ve hassasiyeti gören insanlarınkinden kat kat üstündür. Meyvesini
    çoğaltmak için ağacın budanması gibi canlı yaratıkların resim,
    yontma ve heykellerinin tasvirinden uzak kalan sanatkarın kabiliyeti
    diğer alanlarda daha büyük kuvvetle kendini gösterir. Hat
    sanatı, minyatür, arabesk, stilizasyon ve her çeşit süsleme sanatlarındaki
    müslüman sanatçıların başarıları bunun delilidir.
    İslâm’ın, put amaçlı tasviri (figüratif resmi) yasaklaması, insanlık
    için çok faydalı olmuştur. Bu yasak, putperestliği önlemiş,
    yeni bir sanat türünün doğmasına sebep olmuştur. Eğer bu yasak
    olmasaydı, sanatçılar hala İsa ve Meryem resimlerini tekrar edip
    duruyor olacaklardı. Tasvir yasaklanmasa veya yasak kabul edilmeseydi,
    soyut sanat ortaya çıkmayacak, modern soyut sanata
    giden yol açılmayacaktı. Minyatür bu yasağın biraz yumuşak bir
    şekilde, ama saygıyla kabulünün etkisiyle gelişmiş, hat sanatının
    gelişmesi de bu yasaktan yön ve hız almıştır. Başka hiç bir din ve
    medeniyette göremediğimiz ihtişamda bir yazı sanatı ortaya çıkmıştır.
    Minyatür ve hat sanatının modern soyut resme katkılarını
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    objektif gözle değerlendirdiğimizde, put amaçlı tasvir yasağını
    sanat adına alkışlamamak mümkün değildir.
    Putlara, Heykellere ibâdet
    İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen
    Putları ve Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara ibâdet Etmek:
    Kur’ân-ı Kerim’in andığı şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet
    şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla
    beraber, genel olarak iki kısımda mütâlaa edilebilirler:
    1- İnsan, hayvan veya bunların karışımı bir şeklin; içinde bir
    sembolü, bir ruhu, bir örnekliği temsil ettiği anlayışıyla ağaç, taş
    ve madenden yapılarak, temsil ettiği varsayılan sembolün kutsanması
    biçimindeki putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı
    verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere
    dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü
    daha moderndir.
    Birinci maddede ele aldığımız putçuluk olayında putlar, tapanların
    nazarında tabiat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri
    için, putperestler bu güç ve kuvvetin, tapındıkları putlarda
    gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun
    ilgili bulunduğu bir efsânesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir
    kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu vs. yi temsil eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik
    İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir
    ki, Arabistan’da putçuluğun tüm çeşitleri olmakla beraber, daha
    çok birinci kısımda anlatmaya çalıştığımız putperestlik yaygındı.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara ibâdet etmenin
    kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim
    âyetleri, insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini aşılama
    sadedinde delil üstüne delil sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız
    (putlar)a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı
    Allah’tır.” 288
    “De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki) ben,
    sizin Allah’tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız sizi öldürecek
    olan Allah’a ibâdet ederim. Bana mü’minlerden olmam emredildi.”289
    Âyette geçen “Allah’tan başkasına ibâdet” , putlara duâ etmek ve
    yalvarmak anlamındadır. Nitekim peşinden gelen âyette, “Yüzünü
    288 37/Sâffât, 95-96
    289 10/Yûnus, 104
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 73 -
    Allah’ı birleyici olarak dine çevir ve müşriklerden olma!”290 denildikten
    sonra, “Allah’tan başka sana ne fayda, ne de zarar vermeyecek olan şeylere
    yalvarma/duâ etme. Eğer böyle yaparsan, o zaman sen zâlimlerden
    (müşriklerden) olursun.”291 buyrulmuştur.
    “De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibâdet
    etmekten men olundum.”292 Bu âyetteki “duâ”ya, “İbâdet” anlamı
    verilebilir. Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı
    göstermek anlamını ifade eder. Putlara ibâdet, ister musibet
    ve sıkıntılı anlarda onlara yalvarmak, duâ etmek; ister ilâh diye
    ta’zim göstermek olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir davranış şirk293,
    hak yoldan sapmak ve hidâyete erenlerden olamamaktır.294 Allah’tan
    başkasına tapanlar câhil kimselerdir. “Ey câhiller! Allah’tan başkasına
    ibâdet etmemi mi bana emrediyorsunuz?” 295
    Kur’an’da Allah’tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası
    dokunmayan,296 rızık vermeyen,297 insan eli ile yapılan298 işitmeyen ve
    görmeyen,299 bir şey yaratamayan,300 insanların ilâh diye isimlendirdikleri
    boş isimler,301 uydurma tanrılar,302 heykeller 303 ve putlar 304 olarak nitelendirilmişlerdir.
    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında
    durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı
    onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de, babalarınız
    da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi. (...) İbrâhim (a.s.), büyük
    bir put hariç diğer putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını görünce, ‘Bunu
    ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak bunu yapan zâlimlerden biridir’ dedi.
    (...) (İbrâhim’e), ‘Ey İbrâhim! Bu işi ilâhlarımıza sen mi yaptın?’ dediler.
    İbrâhim, ‘Hayır, işte şu büyükleri yapmış. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa’
    dedi. (...) (Kavmi), ‘Ey İbrâhim! Sen de bilirsin ki, bunlar konuşmazlar’
    dedi. Bunun üzerine İbrâhim, ‘Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve
    zarar vermeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz? Size ve Allah’tan başka
    290 10/Yûnus, 105
    291 10/Yûnus, 104
    292 6/En’âm, 56; 40/Mü'min, 66
    293 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 18
    294 6/En'âm, 56
    295 39/Zümer, 64
    296 10/Yûnus, 18
    297 16/Nahl, 73
    298 37/Sâffât, 95
    299 19/Meryem, 42
    300 46/Ahkaf, 4
    301 53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40
    302 37/Sâffât, 86
    303 21/Enbiyâ, 52
    304 14/İbrâhim, 35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? (dedi.)”305; “Ey
    babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak
    olan şeylere niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 306
    Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları307 heykellerin
    (temâsîl), insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple
    heykelleri ilâh edinip onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan
    medet ummak, ahmaklık ve akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına, uydurma
    ilâhlara, putlara ve heykellere tapanlar, kendilerini felâkete
    sürüklemiş, dünya 308 ve âhirette Allah’ın azâbını hak etmiş olurlar309
    Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve Allah’tan başka
    ibâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme) gireceksiniz.”
    310 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan başka dilediğinize
    ibâdet edin!” 311 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir. 312
    Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine
    ibâdet edenleri inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır.
    “(Müşriklerin taptıkları ilâhlar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara
    düşman/karşı olacaklardır.” 313
    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    diyor şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere
    ibâdet etmeleri; onları Allah katında kendilerine şefaatçi
    ve yardımcı olur, kendilerini azaptan korur inancı ile ilâh edinip
    tapmak, saygı göstermek, duâ edip yalvarmak, sıkıntı anlarında
    onlara sığınmak anlamlarını ifade etmektedir.
    Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit
    ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde
    olduğu gibi, muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan taştan,
    tunçtan, tahtadan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök
    cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta
    tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz.
    Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve
    Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek
    olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız.
    Kur’an’ın evrensel boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını
    305 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
    306 19/Meryem, 42
    307 14/İbrâhim, 35
    308 11/Hûd, 109
    309 21/Enbiyâ, 98
    310 21/Enbiyâ, 98
    311 39/Zümer, 15
    312 37/Sâffât, 22-34
    313 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 75 -
    kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük problem olarak gördüğü şirk,
    kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda olabilecek tüm tevhid
    dışı kutsama ve tapınma özelliklerini kapsar. Kur’an’a göre put,
    o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının
    amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir. Bu putları hayatın amacı
    kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. Fakat insanları
    kendilerine fayda ve zararı olmayan taş, ağaç, maden vs.
    şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi? insanlar niçin putlara
    tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? 314
    Atalar Kültü; Sosyal Çevre ve Geleneğin
    Putlaştırılması
    Sosyal Çevre: İnsan, her türlü zihinsel ve duygusal yapıya sahip
    olarak gelişmeye hazır bir vaziyette dünyaya gelir. Bu gelişim
    sürecini devam ettirebilmek için toplum içerisinde yaşamak ve diğer
    insanlardan faydalanmak zorundadır. Bu yönüyle toplumsal
    bir varlık olarak değerlendirilen insan; inancını, bakış açısını, her
    türlü değer yargısını, kimlik ve kişiliğini içinde yaşadığı toplumdan
    alır. Fakat belirli bir noktaya gelindiğinde toplum, insanın
    benliğini, irâdesini, idrâkini kuşatır, âdeta esir alır, hapseder. İnsanın,
    toplumun koyduğu normları aşabilmesi bir mesele haline gelir.
    Zira toplumlar kendi normlarını bireylere benimsetmek onların
    düşünce, inanç ve davranışlarını yönlendirmek ister. Bu, toplumun
    putlaşması demektir. 315
    Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e
    Tanrı veya Peygamber Diyenler
    Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin dine bakış tarzını öğrenebilmek
    için, önce, okullarda çocuklarımıza okutulan tarih kitaplarına,
    sosyoloji kitaplarına bakmak lâzım. İstanbul’da 1931 yılında,
    Devlet Matbaası’nda bastırılan Orta Zamanlar Tarihi’nde İslâmiyet
    ve Hz. Peygamber (s.a.s.) aleyhinde yazılanlar, en koyu münkirleri
    bile utandıracak seviyesizliktedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin
    resmî ideolojisinde İslâmiyet’in yeri yoktur. Çünkü “İslâm birtakım
    zevâta göre eskimiştir!”, “Hz. Muhammed (s.a.s.) nihâyet
    bir çöl bedevîsidir”, “İslâmiyet’in yerine yeni bir din koymak
    lâzımdır ki, o da Kemalizmdir.” 316
    314 Bu konuda Kur'an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer,
    3; 10/Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.
    315 Bk. Atalar Yolu Kavramı
    316 Konunun devamı için Bk. Din Kavramı.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Nitekim Edirne milletvekili Şeref Aykut’a göre Kemalizm dininin
    altı esası, altı oktan ibaretti: Yani “Kemalizm dini, cumhuriyetçilik,
    milliyetçilik, inkılâpçılık, devletçilik, laiklik ve halkçılık
    prensiplerine dayanmalıydı.” Kemalizmin, yeni bir din olarak yayılmasında
    Şeref Aykut yalnız değildi. İyi ama bu dinin peygamberi
    kim olmalıydı? Bu sorunun cevabını Behçet Kemal Çağlar verdi:
    Mustafa Kemal Atatürk! Behçet Kemal, Süleyman Çelebi’nin
    meşhur Mevlid’ini Atatürk’e uydurmakta ve çıktığı Anadolu il
    ve ilçelerinde, başına topladığı kalabalıklara Atatürk Mevlidi’ni
    okutmakta hiçbir sakınca görmedi:
    (...)
    Ger dilersiz bulasız oddan necât
    Mustafâ-yı bâ Kemâl’e essalât.
    Ol Zübeyde, Mustafâ’nın ânesi
    Ol sedeften doğdu ol dürdânesi!
    Gün gelip oldu Rızâ’dan hâmile
    Vakt erişti hafta ve eyyâm ile.
    Geçti böyle, nice ay nice sene
    Vakt erişti bin sekiz yüz seksene.
    Merhaba ey baş halâskâr merhaba
    Merhaba ey ulu serdâr merhaba!
    Edip Ayel, Atatürk’e: “Sen bizim yeni peygamberimizsin!” diye
    seslenmekte geciktiği için dövünmeye başladı. Behçet Kemal’i geride
    bırakacak bir atılım içinde olması gerekirdi. Bunu gerçekleştirebilmek
    için, Atatürk’e yeni dinî sıfatlarla secde etmesi lâzımdı.
    Edip Ayel, aruzun tumturaklı kalıplarıyla Türk edebiyatının en
    muhteşem dalkavukluk örneğini ortaya koydu:
    Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe
    Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.
    Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun
    Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.
    Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvi
    Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvî
    Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses
    İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 77 -
    Edip Ayel’in bu kükremesinden sonra bir tereddüt belirdi: Atatürk,
    yeni Kemalizm dininin Allah’ı mı olmalıydı; peygamberi mi?
    Cumhuriyet devri şairlerinin bir büyük bölümü, Atatürk’e kıyamadılar.
    Onun üstünde de, altında da hiçbir gücün, hiçbir varlığın
    bulunmasına tahammül edemediler. Bu bakımdan, Atatürk’e hem
    Allah, hem de peygamber diye seslenerek kendilerinden geçtiler.
    Behçet Kemal, Edip Ayel’den geri kalmak istemedi:
    Kaç yıldır Türkçe’ydi Tanrı’nın dili
    İnsana ne ilâh, ne de sevgili
    Ne de ana-baba aratıyordu
    Her an yaratıyor, yaratıyordu.
    Artık işaret verilmiş, yarış başlamıştı. İpi herkesten önce göğüslemeye
    çalışan atletler gibi, o devrin edipleri de “Allah”, “tanrı”,
    “ilâh”, “Kâbe”, “put” gibi kelimelerle Atatürk’e daha önce ulaşabilmenin
    cezbesine kapılmışlardı. Yüzlerce örnekten işte birkaçı:
    Halil Bedii Yönetken çığlıklar koparıyordu:
    Tanrı gibi görünüyor her yerde
    Topraklarda, denizlerde, göklerde
    Gönül tapar, kendisinden geçer de
    Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.
    Kemalettin Kamu, kendisine milletvekilliği getiren şiirini kalabalıklara
    okumaya başladı:
    Çankaya;
    Burada erdi Mûsâ
    Burada uçtu İsa
    Bülbül burada varsa
    Hürriyet için öter.
    Ne örümcek, ne yosun
    Ne mûcize, ne füsun...
    Kâbe Arab’ın olsun
    Çankaya bize yeter.
    Sonra Faruk Nafiz Çamlıbel, sazını eline aldı:
    On milyon bel, iki kat olmuşken eğilmeden
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    O’nda on beş milyonun boyu birden uzaldı.
    Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden
    Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı.
    1938 yılında, Faruk Nafiz, tanrısız kalmamak için, Atatürk’ü
    yüreğine bir put gibi oturttu:
    Yürüyor, kalbimizin durduğu bir yolda değil
    Kanlı bir göz yaşı nehrinde muazzam tabutun
    Ey ilâhın yüce dâvetlisi, göklerden eğil
    Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!
    Türk edebiyatında, tarihin hiçbir devresinde görülmeyen
    dalkavukluk ve putperestlik örnekleri, patlayan bir lağımın dehşet
    saçan kokusu ve manzarasıyla etrafa yayılmaya başlamıştı:
    Akbaba’cı Yusuf Ziya Ortaç da sesini yükseltti:
    Topladı avucunda yıldırımı, şimşeği
    Yoktan var ediyordu tanrı gibi her şeyi.
    Nurettin Artam, dinin bütün nurlarından koparak kula kul
    oldu:
    Koca bir güneşin akşam olmadan
    Dağların ardında sönüşü gibi
    Millete can veren, vatan yaratan
    Tanrının göklere dönüşü gibi.
    Her zaman ırkıma büyük Baş Atam
    Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!
    Ömer Bedrettin Uşaklı da, Atatürk tapıcılığından kurtulamadı:
    Bir güneş gibi yalnız
    Sensin ülkü tanrımız
    Ey Türlüğün bütünü.
    Vasfi Mahir Kocatürk de, kocaman yakıştırmalarla Kemalizm
    dininin müridleri arasında zikre başladı:
    Peygamber, tanrısına duymadı bu hasreti
    Vermedi bu kudreti tanrı, peygamberine.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 79 -
    İlhami Bekir, alnımızın akına, katran karası elleriyle küfrün yobazlığını
    bulaştırmaya çalıştı:
    İlk adam, mavi gözlerle baktı toprağa
    Toprağın haritasını çizdi bayrağa
    Allah değil, o yazdı alın yazımızı.
    Bu ruhsuz, bu köksüz, bu tatsız örnekleri uzatmak istemiyorum.
    Yalnız, Cumhuriyetin o kuruluş yıllarında, zilli-düdüklü dalkavuklar
    zümresinden, üç önemli ismin ayrıldığını belirtmek istiyorum:
    Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet! Nazım Hikmet,
    daha önce Marks’a ve Lenin’e kul köle olduğu için Atatürk’e secde
    etmedi. Hatta ona “Burjuva Mustafa Kemal” diye homurdanan şiirler
    yazdı. Yahya Kemal’le Necip Fazıl, İslâm’ın âmentüsüne bağlı
    kaldılar. Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan
    İslâm âmentüsü karşısına, Kemalizm’in yeni âmentüsünü çıkardılar.
    Bazı devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!)
    âmentüyü şöyle yazarak ilân ettiler:
    “Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var
    eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına,
    mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına
    iman ederim.”
    Halk, “halkçı” Kemalistlerin bu dehşetli dalkavukluklarından
    nefret ediyordu. Din ve dünya işlerini birbirinden ayırmaya çalışan
    Atatürk ise, kendisine takılan bu dinî sıfatlar karşısında şaşırıp
    kalıyordu. 317
    Yazmazlar yazar, soytarılar şair olmuştu; kaside okuyup meddahlık
    yapanlara ulûfeler dağıtılıyordu ya, bu kemiklerden nasiplenmek
    isteyen itler ha bire hırlıyordu. Şair geçinen başka birileri
    şöyle yalakalık yapıyordu: “Türk’e bir hayır gelmez, Arap felsefesinden,
    / Gazi bize bir din ver, Türk’ün öz nefesinden.”; “İşte diz
    üstü geldim, gözlerim dolu dolu. / Rabb kulu olsun eller, bizler
    Gazi’nin kulu. / Cemâlini vaad etsin Tanrı başka kullara, / İşte karşımızdadır
    şimdiden o manzara.”
    Türkiye’de ise, halkın farklı milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık)
    anlayışları sözkonusu olmasına rağmen, devlet tek bir milliyetçiliği
    esas alır: Atatürk milliyetçiliği, yani Kemalizm. Hıristiyanların
    inanç esasları, müslümanların âmentüsü olur da Kemalistlerin özel
    âmentüsü olmaz mı? Bu âmentülerden bir-iki örnek verelim: Türkün
    Âmentüsü: “Türküm: Dinimi tanırım. Mezhebim: Cumhuriyet
    317 Yavuz Bülent Bakiler, İslâmiyat cilt 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    / Kitabım: Kanundur. Buna vicdanla, inandım. / Kâbemiz: Ankara.
    Peygamberimiz: Gazi Kemal, / Kalben ona biat ederek bin canla,
    inandım…”318 1928 Ağustos’unda basılan Türkün Yeni Âmentüsü
    de şöyle başlar: “Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklâlini
    yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna,
    yüce kanunlarına ve Türkiye için âhiret günü olmadığına iman
    ederim…”319 Bir başka âmentü de şöyledir: Kemalizmin Andı ve
    Âmentüsü: “Kemalizm, Müslümanlık dininin özü ve ışığıdır. Kemalizmin
    prensipleri, Kur’an’ı Türkçeleştirdiği, tasfiye ettiği, İslâm
    dininin esaslarını öz dilimizle açıkladığı için kutsaldır. Din, kanun,
    parti her şey vatan içindir.” 320
    Bu örnekler kadar putperestlik kokmasa da, müslümanlar açısından
    daha az zararlı olmadığı kesin olan Harun Yahya’nın kitaplarına
    yansıyan Atatürk sevgisi de unutulmamalıdır. Nice müslüman
    halkın severek okuduğu Harun Yahya, Atatürk’ü göklere
    çıkaran on civarında kitabıyla, öyle anlaşılıyor ki, takıyye yapmıyor,
    basbayağı Atatürkçülük’teki samiyetini dosta-düşmana haykırıyor.
    İşte kitaplarından bazıları: “Samimi Bir Dindar Atatürk.”321
    Atatürk’ün ne kadar takvâlı bir müslüman olduğu, gündüzleri
    sâim, geceleri kaim; yani devamlı oruçlu, geceleri nâfile ibâdetle
    geçiren samimi bir dindar olduğu, içki gibi haramlardan nasıl
    kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir devlet olduğu…
    anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böyle biri
    olmalı. Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır,
    değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak”322 Zâten
    ne kadar aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)
    madığımız için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada
    ve âhirette kurtulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka
    kitabı: “Gerçek Atatürkçülük”323 Tabii ki yetmez; müslüman halk
    Atatürk’ün vatan ve millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun
    Yahya bu boşluğu da doldurur: “Atatürk’ün Vatan ve Millet Sevgisi,
    Ne Mutlu Türküm Diyene!”324 Bu konuda başka kitaplar da yazılmalı,
    Müslümanlardan hâlâ Atatürk’ü sevmeyenler varsa, sevdirmeli
    diye düşünüyor olmalı ki yazar, devam eder kitaplarına:
    “Atatürk ve Gençlik”325 Atatürk’ün askerî dehâsı yazılmazsa olur
    318 Raif Necdet, Türkün Âmentüsü, Sebil, no 22, 28 Nisan 1978, s. 11
    319 bkz. Kemalist İnkılâbın Anatomisi, Sebil 9 Ocak 1976, s. 4-5
    320 Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm dergisi, Aralık 1957,
    sayı 1, s. 1-3 vd
    321 Kültür Y., İst. 2002
    322 Kültür Y., 2002
    323 Kültür Y., İst. 2001
    324 Araştırma Y., 2002
    325 Araştırma Y., 2002
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 81 -
    mu ya: “Asker Atatürk”326 Atatürk’ü iyi anlayan, onun ne kadar
    samimi dindar olduğunu kavrayan insan, tabii ki, onun kurduğu
    düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu da unutmamış yazar, müslümanları
    Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa dâvet eder; ve
    döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Önemi”327 Kitabın ismi
    her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla da hızını alamayan
    Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da ihtiyaç duymuş:
    “Atatürk Ansiklopedisi.”328 Anlaşılıyor ki, bu tür kitapların devamı
    da gelecek.
    1980 sonrası Ahmet Gürtaş’la başlayan Atatürk’ü samimi dindar
    gösterip müslümanlara sevdirme gayreti, Yaşar Nuri gibi bir-iki
    modernist akademisyenle sınırlı kalıyordu. Atatürk ve Din Eğitimi
    329 adlı kitabı, A.Gürtaş’a Diyanet İşleri Başkanlığında üst seviyede
    bir koltuk kazandırıyordu, ama ona ve onun gibilere neler kaybettirdiğini
    görmek için herhalde âhireti beklemek gerekiyor.
    İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir.
    Allah’tan başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı,
    ibâdete lâyık zât yoktur; En çok sevilen, korkulan, umut edilen
    O’dur. Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur.
    Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır. Allah
    sevgisine eş bir sevginin endâd/şirk olduğunu bilir Müslüman.330
    Bırakın herhangi bir âlim veya halifeyi, bir peygamberi bile aşırı
    övüp aşırı sevmek, onu putlaştırmaya götürür ve İslâm bunu
    kesinlikle yasaklar. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hıristiyanların
    Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve
    rasûlüdür’ deyin.” 331
    “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    “Gerçekten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin
    Rabbinizim. Öyle ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.”332; “Mü’minler
    ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan
    korkun ki, merhamete erişesiniz.”333; “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a,
    Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…”334; “O (Allah), gerek bundan
    önce (ki kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını
    326 Kültür Y., İst. 2002
    327 Vural Y., İst. 2000
    328 2 cilt, Araştırma Y.
    329 DİB Y., Ank. 1982
    330 2/Bakara, 165
    331 Buhârî, Enbiyâ 48
    332 21/Enbiyâ, 92
    333 49/Hucurât, 10
    334 3/Âl-i İmrân, 103
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    verdi…” 335 “Allah yanında hak din (sadece) İslâm’dır…” 336
    Hevânın Putlaştırılması
    “Hevâ”; boş, hava dolu, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara gelir.
    Bu kavram nefsin şehvete ve zevke düşkünlüğünü anlattığı gibi,
    yeterli ilmi olmadan sahibine emir veren nefis anlamında da kullanılmaktadır.
    Böyle bir nefis, sahibini şehvete ve aşırı zevke düşürüp
    günaha sürükler, dünyada rezilliğe, âhirette ise azâba götürür.
    İnsanın aşırı isteklerine, Allah’tan gelen ilme yani vahye uymayan
    tutumlarına “hevâ” denilmektedir. Nefsin ölçülü ve sınırlı istekleri,
    meşrû arzuları normal yoldan karşılandığı zaman hata değil;
    sevap bile olur. Nefis her zaman çeşitli isteklerde bulunur. Bu
    taleplerin bir kısmı insanın ihtiyacı değil; hevânın aşırı arzularıdır.
    Kişi, nefsinin meşru isteklerini inandığı Rabbin gönderdiği ölçüler
    içerisinde karşılayabilir. Aşırı isteklere uyulması; nefsin Rabbin ölçülerine
    aldırmaması anlamına gelir. Bu, şüphesiz bir hatadır ve
    sahibine zarar veren bir şeydir. 337
    Allah’tan Başkasına ibâdet338
    Tâğuta ibâdet/Tapınma339
    Bilginleri ve Din Adamlarını Putlaştırma; Onlara
    ibâdet340
    Şeytana ve Cinlere ibâdet341
    Sanatın Putlaştırılması342
    Gök Cisimlerinin ve Arzın, Vatanın Putlaştırılıp Bâtıl
    Tanrı Kabul Edilmesi 343
    Bilimin Putlaştırılması 344
    Küfrün Şiarları/Sembolleri, Bâtıl Dinlerin Kutsalları;
    335 22/Hacc, 78
    336 3/Âl-i İmrân, 19
    337 Hevânın putlaştırılması konusunda geniş bilgi almak için bk. Hevâ Kavramı
    338 Bk. İbadet Kavramı
    339 Bk. Tâğut Kavramı
    340 Bk. Allah’tan Başkasına İbadet, İbadet Kavramı
    341 Bk. Allah’tan Başkasına İbadet, İbadet Kavramı
    342 Bk. Sanatın Putlaştırılması, Sanat ve Allah’ın Sanatı Kavramı
    343 Bk. Gök cisimlerinin ve Arzın Putlaştırılması, Yer ve Gök Kavramı
    344 Bk. İlim Kavramı
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 83 -
    Heykel, Giyim...345
    Putları Kırmak
    Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık, tevhidi,
    ihlâsı ve imanı ise yaşanması imkânsız gibi olağanüstü zor gösterebilir.
    Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir vesveseden ibarettir.346
    Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi bir niyet ve tavır değişikliği
    yeterlidir. Bu niyet tashihi kişinin her şeye, herkese ve tüm
    olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani
    siyah gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek
    tek aydınlatmasına gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir.
    Şirk de her yeri karartan bu gözlük gibidir. Gözlüğü çıkarmadan
    zorlama yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak hem zor, hem de
    ümit kırıcıdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay, hem
    de tek etkili çözümdür. İnsanın şirk boyutundan Allah’ın râzı olduğu
    iman ve ihlâs boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi
    gerektirir. Bu da her ne durumda olursa olsun Allah’a güvenmek
    ve Kur’an’a bütünüyle ve samimi olarak uymaya karar vermektir.
    Bu samimiyet ve kararlılık, muhakkak beraberinde Allah’ın yardımını,
    hidâyetini ve büyük bir nimetle rahmetini getirecektir.
    Şeytan tabii ki, tevhidi ve ihlâsı çirkin, sıkıntılı ve ıstırap verici
    olarak göstermeye çalışacaktır. Hâlbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve
    ıstırap şirktedir. Bu, dünyada da âhirette de böyledir. Taptığı sahte
    ilâhları bırakarak sadece Allah’a yönelen bir insan boşlukta ve
    sahipsiz kalmaz; aksine tek gerçek ilâh olan Allah’a sığınarak olabilecek
    en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. “Kim Allah’tan
    ittika ederse (korkup sakınırsa), (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu
    hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O,
    ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir.” 347
    Şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı
    farkıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış,
    Hz. Mûsâ yahûdilerin edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini
    denize savurmuştur. Bunlar, sembolleştirilen şirklere karşı vurulan
    darbelerdir. Bugün de sembolleştirilen şirklere karşı aynı fiilî
    müdâhaleler yapılabilir; ama önemli olan öncelikle şirkin mantığını
    yıkmaktır. Gönül ve kafalardaki putlar yıkılmadan diğer putların
    yıkılması çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve kafalardan
    yıkmak için, niyet ve bakış açısının değiştirilmesi gerekmektedir.
    345 Bk. Şiarlar Kavramı
    346 14/İbrâhim, 22
    347 65/Talâk, 2-3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    Bu nedenle, şirkten vazgeçip tevhide yönelen insanın yaşadığı
    büyük değişim, öncelikle kalpte ve zihinde meydana gelir. Dış
    görünüm olarak belki eski yaşamının bazı öğelerini devam ettirse
    bile tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur muvahhid
    insan. Eskiden atalarından gördüklerine, kendi tutkularına,
    birtakım insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi
    sadece Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızâsı için düzenler.
    Böylece binlerce küçük ve sahte ilâha kulluk etmeyi, onları memnun
    etmek için uğraşmayı bırakarak, “birbirinden ayrı rabler mi daha
    hayırlıdır, yoksa Kahhar olan bir tek Allah mı?”348 diyen Hz. Yûsuf gibi,
    sadece kendisini Yaratan’a teslim olur. 349
    “Andolsun biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.
    O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz
    heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar
    kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık
    içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan
    biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin
    de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki,
    siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ Sonunda
    İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki
    ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o,
    zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk;
    kendisine İbrâhim denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen
    insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza
    sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır.
    Haydi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi
    vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler.
    Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını
    pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp
    da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?
    Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Siz akıllanmaz
    mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza
    yardım edin!’ dediler. ‘Ey ateş! İbrâhim için serinlik ve esenlik ol!’ dedik.
    Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana
    uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle
    âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.” 350
    Hz. İbrâhim’in putçularla mücâdelesi ve putları devirmesi
    Sâffât sûresinde de şu şekilde anlatılır: “Şüphesiz İbrâhim de onun
    (Nuh’un) milletinden idi. Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. Hani o,
    348 12/Yûsuf, 39
    349 Harun Yahya, Şirk, s. 90, 92
    350 21/Enbiyâ, 51-71
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 85 -
    babasına ve kavmine: ‘Siz kime kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Allah’tan
    başka birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? O halde, âlemlerin Rabbi
    hakkındaki görüşünüz nedir?’ (Hz. İbrâhim’in kavmi, yıldızlara bakar,
    onlarla kâhinlik yaparlardı. Bir bayram günü İbrâhim’e kendileriyle beraber
    bayram yerine gelmesini söylediler.) Bunun üzerine İbrâhim yıldızlara
    şöyle bir baktı. ‘Ben hastayım’ dedi. Ona arkalarını dönüp gittiler. Yavaşça
    (kavmin) putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş çelenkleri, yemekleri
    görünce:) ‘Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz?’ dedi. Bunun
    üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi). (Putperestler) koşarak
    İbrâhim’e geldiler. (Neden putları kırdığını sordular.) İbrâhim: ‘Yonttuğunuz
    şeylere mi tapıyorsunuz?! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı
    Allah yarattı’ dedi. ‘Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın!’
    dediler. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan
    kıldık.” 351
    Ve Rasûlullah: Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), put kıran
    bir peygamber babanın, put kıran bir peygamber oğludur. Tek
    başına bir ümmet olan İbrâhim (a.s.), put kıran bir peygamber
    idi. O babanın oğlu, yani onun neslinden olan Rasûlullah da, put
    kıran bir Peygamberdir. Rasûlullah, hem kalplerdeki, hem beyinlerdeki
    putları ve putlaşmış fikirleri, akîdeleri kırıp parçalamış,
    hem de müşrik putperestlerin kendi elleriyle yapıp meydanlara
    diktikten sonra tapınılan put heykelleri paramparça edip kırmıştır.
    Rasûlullah, hem putçu ideolojileri ortadan kaldırmış, hem de tapınılan
    ve putlaştırılan şeyleri yok etmişti.
    Gerek içteki, gerekse dıştaki putları kırmak ile vazifeli olan
    Rasûlullah’ın, müşrik tâğutların egemen olduğu ve bir dâru’ş-şirk
    haline getirdikleri tevhidin merkezi Mekke’deki bir uygulaması
    şöyledir: (Bu uygulama, Rasûlullah’ın hicret edeceği sırada gündeme
    gelmiştir.) Emîru’l-Mü’minîn İmam Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) anlatıyor:
    “Ben ve Peygamber (s.a.s.) yürüdük, nihâyet Kâbe’ye vardık.
    Bana: “otur!” dedi. Oturdum, omzuma çıktı, yukarıya kaldırmak
    istedim. Benim güçsüzlüğümü görünce, indi ve: “Sen, benim omzuma
    çık!” dedi. Omzuna çıktım, beni kaldırdı, bana öyle bir hal geldi
    ki, istersem göğe kadar yükselebileceğimi sandım. Nihâyet Beyt’in
    üstüne çıktım. Bakır ve altından yapılmış birçok heykellerle karşılaştım.
    Beyt’in sağından, solundan, önünden ve arkasından onları
    toplayıp bir araya getirdim. Hepsini topladığımda bana, şöyle
    buyurdu: “Şimdi onları bir bir aşağıya fırlatıp at!” Fırlatıp attım, cam
    bardaklar gibi kırılıp parça parça oldular. Sonra indim. İnsanlardan
    birinin bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin
    351 37/Sâffât, 83-98
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    ötesine kaçtık, kaybolduk.” 352
    Olayı anlatan Hz. Ali (r.a.)’nin ifadelerine dikkat edilecek olursa,
    bu put kırma hareketi çok gizli yapılmış, gerekli önlemler alınıp
    en müsait zaman seçilmiş, olay gerçekleştikten hemen sonra
    koşarak evlerin arasında kaybolup olay yerinden uzaklaşılmıştır.
    Hatta İmam Ali’nin ifadesiyle, “İnsanlardan birinin bizi görmesinden
    korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.”
    Bu korku, tedbir mâhiyetinde bir endişe idi ki, tabiî ve fıtrîdir. Yoksa
    korkunun adı tedbir olmuş değildi. Yine dikkat edilecek olursa,
    tüm ihtimaller düşünülerek ve tedbirler alınarak olay gerçekleşmiştir.
    Müşrik tâğutların egemenliğindeki Mekke’de örnek bir put
    kırma olayını gerçekleştiren önderimiz Rasûlullah, birkaç yıl sonra
    fethedilen Mekke’de, gerek Kâbe’nin içinde ve üstünde, gerekse
    Kâbe’nin etrafında, yani Harem-i Şerif’teki bütün putları kıracaktı.
    Abdullah bin Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s.),
    Mekke’nin fethi günü Kâbe’nin avlusuna girdi. Kâbe’nin etrafında
    ibâdet için dikilmiş üç yüz altmış put vardı. Rasûlullah, elindeki
    deynekle bu putlara dürtmeye başladı (onunla dokunduğu
    her put, yüz üstü düşüyordu) ve şu âyetleri okuyordu: “Hak geldi,
    bâtıl yok oldu.” 353; “Hak geldi, bâtıl ise, ne (bir şey) ortaya çıkarabilir,
    ne geri getirebilir.” 354
    Ebû’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah
    (s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim
    mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisene: “Haydi git, kırıp dökmedik
    put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” 355
    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara
    biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza!
    Siz aklınızı kullanmaz mısınız?” 356
    Put ve Putperestlikle İlgili
    Kavramlar ve Anlamları
    Abbas’ın Eli: El biçiminde nazarlık. Bazı câhil müslümanlarca
    bu nazarlığın her türlü kötülüklere karşı koyacağına inanılır.
    352 Ahmed bin Hanbel, 1/84; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid: Büyük Hadis Külliyatı, c.
    3, s. 259, hadis no: 6396-6398; İslâm Tarihi, Mekke Devri, M. Âsım Köksal,
    c. 6, s. 149
    353 17/İsrâ, 81
    354 34/Sebe’, 49; Buhârî, Meğâzî, B. 50, hadis: 294; Müslim, Cihad ve’s-Siyer,
    B. 32, hadis: 87; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, B. 18, hadis no: 3345; Kul Sadi
    Yüksel, Selefin İzinde, s. 215-219
    355 Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
    356 21/Enbiyâ, 67
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 87 -
    Bu beklentiyle evlere, işyerlerine asılır. Hıristiyan inançlarında da
    Meryem’in eli nazarlığı vardır.
    Abd: Kulluğu ve köleliği ifade eden bir kelimedir. Her ikisinin
    de lûgat mânâsı “itaat etmek, tevazû göstermek, daha açık bir
    ifadeyle kişinin bir kimseye ona isyan etmeden, ondan yüz çevirmeksizin,
    itaati ve boyun eğmesidir.” Arapça’da “abd” kelimesi
    değişik mânâlarda kullanılmıştır. Bunları şu şekilde özetlemek
    mümkündür:
    a) İbadet eden, hükümlere râzı olarak itaat eden. İslâmî
    ıstılâhta “abd” kelimesi genellikle bu anlamda kullanılır. “İnsanları
    ve cinleri ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım.”357 meâlindeki âyet-i
    kerimeden de anlaşılacağı üzere, insanın yaratılış hikmeti; sadece
    ve sadece kulluktur. Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
    kadar bütün peygamberler insanları Allah’a (c.c.) kulluğa dâvet
    etmişlerdir. Nitekim “Andolsun ki, biz her kavme: ‘Allah’a ibâdet edin,
    tâgût’a kulluk etmekten kaçının’ diye (tebligat yapması için) bir peygamber
    göndermişizdir.”358 âyet-i kerimesi, insanların “Abd olma-kulluk”
    hususunda istisnasız uyarıldıklarını belirtmektedir. Dolayısıyla
    Allah’a (c.c.) kul olma hususunda tebliğe muhatab olmamış tek bir
    kavim gösterilemez. Şimdi “Allah’a ibâdet etmek” ve “tâgûta kulluktan
    kaçınmak” kavramları üzerinde duralım. Tâgûtu şu şekilde
    tarif etmek mümkündür:” Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil
    olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler ihdas eden (kanunlar
    koyan) her güç tâgûttur. Bunun insan olması, put olması,
    şeytan olması veya bunların dışında herhangi bir şey olması mahiyeti
    değiştirmez. Dolayısıyla insanların hayatlarını, kendi yanlarından
    çıkardıkları kanunlarla düzenlemeye çalışan bütün siyâsi
    güçler tâgûtî mahiyet arzederler. Bugün dünyada beşikten mezara
    kadar insanların hayatlarını, heva ve heveslerine uyarak düzenlemek
    iddiasında olan meclisler, konsüller, krallar, kavimler arası
    kuruluşlar “tâgût” hükmündedir. “İman edenler Allah (c.c.) yolunda
    cihad ederler, küfredenler (kâfirler) tâgût yolunda savaşırlar.” 359âyet-i
    kerimesi insanın, bu iki sınıftan birine dahil olacağını beyan etmektedir.
    Ayrıca “Sana indirilen Kûr’ân’a ve senden önce indirilen kitaplara
    iman ettik, diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar
    tâgûtun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar.
    Hâlbuki tâgûtu inkâr etmekle (tekfir etmekle, lânetlemekle) emrolunmuşlardır.”
    360âyet-i kerimesi, bütün ideolojilerin inkâr edilmesini
    357 51/Zâriyât, 50
    358 16/Nahl, 38
    359 4/Nisâ, 76
    360 4/Nisâ, 60
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    ve lânetlenmesini emretmektedir. Nitekim İbn Kesir bu hususta
    şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede Hz. Muhammed (sav)’e
    ve diğer peygambere iman ettiklerini söyleyip, bununla beraber
    ihtilaf ettikleri hususlarda çözümü için Allah (c.c.)’ın kitabından
    ve peygamberin sünnetinden ictinap edenlerin durumu haber verilmektedir.
    İnsanların, kendi hevâlarına göre (beşerî kanunlarla)
    hüküm vermesini isteyen kişinin, iman iddiasını Allah Teâlâ reddetmektedir.”
    b) Köle’ye “abd” denilmesinin sebebi hem itikad, hem
    muâmelât ile ilgilidir. Zira Allahû Teâla (c.c.) istisnasız bütün insanlardan
    “misak” almıştır. A’râf sûresinin 172’nci ve 173’ncü
    âyet-i kerimelerine “misak” âyetleri denilmesinin mânâsı budur.
    Misak, Allah (c.c.) ile insan arasında tahakkuk eden bir mukaveledir.
    Her mü’minin “ne zamandan beri müslümansın?” sualine,
    “gâlû belâ’dan beri” diye cevap vermesinin sebebi budur. İnsan
    bülug çağına erdikten sonra İslâm’ı terkeder ve mü’minlere karşı
    savaşırsa “emanet”e ihanet etmiş olur. Bu ihanetin tabii sonucu
    olarak ehliyet ârızası başlar. Kölelik, misakı inkâr edip, küfrün
    güçlenmesi için savaşmakla ilgili bir hâdisedir. Burada şu akla gelebilir:
    “Hür bir insan kuvvet kullanılarak (inkâr sözkonusu olmadan)
    köle yapılabilir mi?” buna “evet” demek imkânsızdır. Zira
    hürriyetin kaynağı fıtrîdir. Ehliyet sahibi olan her insan tekliflere
    muhataptır. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) “Hür bir kimseyi köle edinenin
    hasmı (düşmanı) benim” buyurduğu bilinmektedir. Ayrıca Hz.
    Abdullah b. Amr’dan rivâyet edilen merfû bir hadis’te: “Üç kişi var
    ki Allah (c.c.) oların namazını kabul etmez. İstemedikleri halde kavminin
    başına geçen, hür bir insanı köle edinen...” denilmektedir. Görüldüğü
    gibi, hür bir kimsenin, İslâm’a karşı savaş açmadığı müddetçe köle
    edinilmesi mümkün değildir. “Abd” ıstılâhını bu şekilde ortaya
    koyduktan sonra günümüze bir göz atalım. İslâm topraklarında,
    Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümleri inkâr eden veya kabul ettiğini
    iddia etmekle beraber çağımıza uymaz” gerekçesi ile uygulamayan
    siyasi güçler iktidardadırlar. Lâ ilâhe (ilâh yoktur, putun hükmü
    yoktur, tâgût’u inkâr ederiz) diye haykıran ve İllâllah (yalnız
    Allah vardır, O’na itaat ederiz) diye tastikte bulunan mü’minler
    “kul” olma şuurunu ayakta tutmak zorundadırlar. Aksi takdirde
    “tâgût’a kulluktan kaçınmış” olamazlar. “Her kavme Allah’a ibâdet
    edin ve tâgût’a kulluktan kaçının diye (tebligat yapması için) peygamberler
    göndermişizdir.”361 meâlindeki âyet-i kerime iyi tefekkür edilmelidir.
    362
    361 16/Nahl, 36
    362 Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 27-30
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 89 -
    Peygamberimiz buyuruyor ki: “Altına, gümüşe ve lükse abd-kul
    olan kahrolsun”363 Allah (c.c.) insanı ‘abd-kul’ olarak yaratmıştır. Dolaysıyla
    insana düşen bu kulluğun şuurunda olmaktır. Abd, efendisinin
    emrine itiraz etmeksizin, karşı gelmeksizin uyar. Verilen
    emri yerine getirir, istenen hizmeti görür. Çünkü efendisi onun
    sahibidir, ona nimet vermektedir, ona sayısız iyilikte bulunmaktadır.
    İnsan öldüğü zaman da hayatının hesabını bu efendisine
    (Mevlâ’sına) verecektir.
    Abd olarak yaratılan insanın, kendisine sonsuz bağışta bulunan
    Mevlâsı Allah’ı bırakıp, kendisine faydası veya zararı olmayan
    putları, az bir faydası var zannettiği tâğutları ve sahte ilâhları
    mevla bilip onlara kulluk yapması ne kadar yanlıştır? Elbette gercek
    Efendiye kulluğu unutanlar, başka yalancı mevlâlar (efendiler)
    bulurlar.
    İman eden kimse, bir anlamda bütün kölelikleri, bütün yanlış
    kul ve kulluk anlayışlarını reddettiğini ilân etmiş olur. O, imanıyla
    der ki, ‘ben âlemlerin Rabbini ilâh olarak kabul ediyorum,
    ben O’nun kuluyum. Dolaysıyla mutlak itaati, mutlak hizmeti ve
    ibâdeti yalnızca O’na yapacağım. O benim sahibimdir, O benim
    her şeyime hâkimdir, her şeyimi bilmektedir ve yaptığım her şeyi
    görmektedir. Ben O’na aitim, O’ndan geldim ve yine O’na döneceğim.’
    Allah (c.c.) kendisine itaat etmeyen, O’na şirk (ortak) koşan,
    O’nu tanımayan ve O’na karşı kibirlenen azgınları lanetler, onların
    bir kısmını davranış yönünden başka hayvanlara benzetir ve
    bir kısmını da ‘tâğut’a ‘abd-kul’ yapar. İşte böyleleri doğru yoldan
    ayrılıp, sapık yollara gidenlerdir.364 Allah’a kulluk yapmayı reddedenler
    kendileri için yeni ve yalancı ilâh bulurlar, sonra da onun
    önünde abd/kul olurlar. Bu durum insan için alçaltıcı bir konumdur,
    insanın şerefine yakışmayan bir durumdur.
    Mü’min, Allah’a abd-kul olduğunun şuuruyla kulluk görevlerini
    yerine getirmeye çalışır, Rabbinin rızâsını kazanmaya çaba harcar,
    O’na mümkün olduğu kadar samimiyetle bağlanır, davranış
    ve ibâdetleriyle O’na tazim eder (saygısını gösterir). Allah’a yönelen
    bu davranışlara ibâdet denir. Bu şekilde ibâdet eden kullara
    (abd’lere) ‘ibâd’, yani Allah’ın kulları denilir.
    Müslümanlar arasında en yaygın isimler Abdullah ve
    Abdurrahman’dır. Bunlar, ‘Allah’ın kulu, Rahman’ın kulu’ demektir
    363 İbn Mâce, Zühd 8, Hadis no: 4136; Tirmizî, Zühd 42, Hadis no: 2375
    364 5/Mâide, 60
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    ki en güzel isimler bunlardır. Allah’ın güzel isimlerinin başına ‘abd’
    getirilerek yapılan bütün isimler güzeldir. Çünkü hepsi de Allah’ın
    kulu olmayı ifade ederler. 365
    Abdâl: Tasavvufa göre, sayıları yedi veya yetmiş olarak gösterilen
    bir evliyâ zümresi. Dünyadan habersiz kalacak kadar dünyaya
    boş vermiş saf insanlar, ermişler. Büdelâ ve abdâl; Bedel, karşılık,
    denk, bir şeyin halefi ve değişiği anlamına gelen “bedel”in çoğuludur.
    Tasavvufta; Yediler (yedi evliyâ) anlamına gelir. Bunlardan
    her biri gözden kaybolur, bir anda çok uzak mesafelere giderler.
    Gözden kayboldukları vakit, yerlerine her yönden kendilerinin
    tıpkısı olan canlı bir beden bırakırlar. Hâl, hareket ve şekil bakımından
    aslından ayırt edilmeyen bu bedene “bedel” ve “bedil”
    denir. Bedel bırakma gücüne sahip olan velîlere “büdelâ” denir.
    Çeşitli tarikatlerde abdal deyimi, ermiş, derviş, evliyâ anlamlarında
    da kullanılır. Abdallık, aynı zamanda Melâmîlikten türeyen
    ayrı bir tarikatin de adıdır. Bektâşîliğin beşinci derecesine de abdallık
    denilir. Ayrıca, göçe Türk dervişleri de bu adla anılmıştır. Eski
    Türk dini şamanlığın temsilcileri olarak yayılmışlar, daha sonra
    müslüman olarak Kalenderî abdallarına karışmışlardır. Saç, sakal,
    bıyık, kaş gibi vücutlarındaki bütün tüyleri kazıtmakla ünlüdürler.
    Çıplak ayakla gezerler. Göğüslerine çoğunlukla dövme yaptırırlar.
    Görevleri, yağmur yağdırmak, doğal âfetleri önlemek, savaş kazanmak
    gibi işlerde varlığına inanılan İlâhî güçleriyle müslümanlara
    yardım etmektir. Bu inanışların şirk olduğunu genişçe izah
    etmeye gerek yoktur.
    Abhişeka: Kutsal kabul edilen Ganj nehrinin suyuyla ıslanma
    töreni. Âri ırka özgü bir adak törenidir. Hıristiyanların vaftizi, bu
    törenden alınmıştır.
    Âb-ı Hayat: Can suyu, içene ebedî hayat veren çeşme. Efsâneye
    göre, içilen bir damlası bile insanı ölümsüzleştiren ve ebedîleştiren
    su. Bu su Doğuda karanlık bir yerde bulunur. Tasavvuf’a ve ondan
    etkilenen halka göre; Hızır ve İlyas bu çeşmeden içtiklerinden
    ölümsüzlüğün sırrına ermişlerdir. İskender-i Zülkarneyn bu suyu
    bulmak için Hızır’ı kılavuz yaparak günlerce karanlıklar içinde yürümüş,
    bir noktada Hızır gözden kaybolmuş, İskender yolunu şaşırmış
    ve perişan bir halde geri dönmüş. Edebiyatta; mecâzî olarak
    içimi hoş, soğuk ve berrak su için kullanıldığı gibi, sevgilinin ağzı,
    dudağındaki ıslaklık ve yaşlık için de kullanılır. Aynı zamanda
    sevglinin sözü ve sohbeti anlamında değerlendirilir. Tasavvufta;
    a) Evliyânın sözü, öğüdü ve nefesi; b) Aşk ve mahabbet çeşmesi ki
    365 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, 25-26
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 91 -
    ondan içen asla yok (ma’dûm ve fânî) olmaz. Bu efsânevî suya âb-ı
    Hızır veya âb-ı İskender de derler.
    Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Mûsâ’nın genç arkadaşının pişirdiği balık,
    suya düşünce, yeniden canlanıverdiğinden bahsedilir.366 Bu
    âyet, efsâneler ışığında özellikle tasavvufçular tarafından alabildiğince
    serbest yorumlanmış, yanlış çıkarımlara gidilmiştir. Suyun
    yaratıcılığı inancının câhil müslümanlara girmesinden olmuştur.
    Eski Türklerde de ölümsüzlük veren su inancı vardır. Aynı anlamda
    “bengisu” deyimi kullanılmıştır. Bu inanç, Antikçağ Yunanlılarında
    da vardı. Meselâ, Yunan mitolojisine göre, Akhilleus doğar
    doğmaz annesi tarafından Styx suyuna batırılmış ve ölümsüz kılınmış.
    Batı kültüründe de çok tanrılı Yunan mitolojisinden miras
    kalan âb-ı hayat/bengisu anlayışı vardır. Bunlarla birlikte, Allah,
    Kur’an’da açıkça hiç kimseye ölümsüzlük vermediğini, herkesin
    ölümlü olduğunu açık şekilde ifâde etmektedir. 367
    Abradakabra: Büyülü olduğuna inanılan sözcük. Yahûdi gizemciliğinin
    ünlü eseri Kabala’da verilen bu kelimenin hastalıkları
    iyileştirdiğine inanılmıştır. Bu ifâde, Kabala’da üçgen biçiminde
    yazılmaktadır. Muskalar da bu tür büyülü olduğu düşünülen kelimelerin
    üçgen biçiminde yazılması şeklinde kullanılır. Muska kültürünün
    yahûdi ve hıristiyanlardan etkilendiği bir gerçektir.
    Afrodit (Aphrodite): Eski Yunanda aşk ve güzellik tanrıçası;
    İştar veya Astarte’nin eski Yunan’daki karşılığı. Yunan mitolojisine
    göre, Cronus, babası Uranüs’le mücâdele edip onu yendiğinde,
    onun bazı organlarını denize attı. Bunların etrafında oluşan köpüklerden
    Afrodit doğdu. Afrodit’in sonradan Kıbrıs’a geçtiğine
    inanılırdı. Eski Yunanda fâhişeler ona Afrodit Hetaira ve Afrodit
    Porne adıyla taparlardı. Hephaestus ile evli olan Afrodit, ayrıca
    Ares, Poseidon, Pygmalion, Adonis, Dionysus, Anchises, Nerites
    vePhaeton’un da eşidir. Afrodit’in mutluluk kadar felâket ve şiddete
    de yol açan bir tanrıça olduğuna inanılır.
    Alâim-i Semâ: (Göğün alâmetleri, göksel belirtiler) Eski Araplarda
    bulutları yöneten Kuzah adlı meleğin sardığına inanılan
    gökkuşağı. Bu yüzden Araplarca kavs-i kuzah (Kuzah’ın kuşağı)
    adıyla anılmıştır. Eski Arap inançlarında iki Kuzah vardır. İkincisi
    fırtına tanrısıdır, Şeytan adıyla da anılır. Dolu tanelerinden olan
    oklarını akıtır, yayını bulutlara asarmış.
    Alfabe: Alman (Cermen) mitolojisine göre, sadece tanrı
    Votan’ın tanıdığı harfler.
    366 18/Kehf, 63
    367 21/Enbiyâ, 34-35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    Albasma: Câhil Türklerde Alkarısı adlı cinin meydana getirdiğine
    inanılan loğusa hastalığı. Türk inançlarına göre çocuk doğuran
    kadın, doğumdan sonra yedi gün yalnız bırakılmamalıdır. Yalnız
    bırakılırsa Alkarısı adlı cin gelir ve albastı hastalığını meydana
    getirir. Gerçekte bu hastalığın hekimlik adı eklampsi’dir.
    Alkarısı: Câhil Türklerde, doğuran kadınları öldürmeye çalışan
    cin. Doğuran bir kadını alkarısı ya da alkarası adlı bir cinin öldürmeye
    çalıştığı, fırsatını bulursa ciğerini söküp yediği eski müşrik
    Türklerin inancıdır. Bu cinin, kadınlara daha çok uykuda Mûsâllat
    olduğuna, onlara felâket ve şiddet getirdiğine inanılır, kâbus
    ruhu kabul edilir. Günümüze kadar süregelmiş bulunan bu inanç,
    bu cinin kötülüğünden kurtulmak için loğusa kadınlara al renkli
    giysiler giydirme, nazarlık takıp tütsüler yakma, iğde dalı, demir
    gibi önleyici olduğuna inanılan koşulları da kapsar, bu tür eşya
    ile bu cinin şerrinden korunmaya çalışılır. Bütün bunlar İslâm’ın
    kabul etmediği bâtıl inanışlardır.
    Ali-İlâhîler (Aliyyullahîler): Hz. Ali’nin kişiliği konusunda aşırılığa
    giderek, onun tanrı olduğuna ya da tanrısal gücün ona hulûl
    ettiğine inananlardan oluşan bir sapık akım. Bunlar, gulât-ı şiadandır.
    İslâm dışı müşrik bir mezheptir.
    Altın Buzağı: İsrâiloğullarının çölde, Hz. Mûsâ’nın Tûr-ı Sina’ya
    çıkışında, yaparak tapınmaya başladıkları buzağı şeklindeki put.
    Sâmirî tarafından yapılan bu put, verimlilik idolü kabul ediliyordu.
    Eski Ahid’de bu idolü Hârun’un (a.s.) yapmış olduğu iftirâsı vardır.
    368 Hâlbuki Kur’an, bunu Sâmirî’nin yaptığını, Hârun’un (a.s.)
    ise bu konuda kavmini uyardığını vurgular.369 Bu idol, sonradan
    Hz. Mûsâ tarafından kırılmış, yok edilmiştir.
    Ameni: Eski Mısır’da, tanrı tarafından gönderileceğine inanılan
    kurtarıcı (mehdi). Onun Sudan civarında ortaya çıkacağına
    anılır. Bu inanç, MÖ 1950 yıllarından kalma bir papirüs metninden
    anlaşılmaktadır.
    Anıtkabir (Anıt mezar): Mozole veya türbe olarak da bilinen
    büyük ve etkileyici mezar. Din kurucuları ya da önderler, büyük
    değer verilen, ta’zim edilen veya ilâhlaştırılan kimseler anısına
    yapılan görkemli bina. Bugüne kadar yapılmış anıtmezarlardan
    en görkemlisi Babürşah’ın 1631’de ölen hanımı Şahcihan için
    yaptırdığı Tac Mahal’dir. Mısır’daki piramitler de anıtkabirdir.
    Ankara’da bulunan anıtkabire, İstanbul’da Adnan Menderes ve
    368 K. Mukaddes, Çıkış, 32/2-4
    369 20/Tâhâ, 87-96
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 93 -
    Turgut Özal’ın anıtkabirleri de ilâve edilmiştir. Selçuklu ve Osmanlı
    padişah ve vezirleri için ve özellikle evliyâ sayılan tasavvuf
    büyükleri için anıtkabir şeklinde türbeler yapılmış, diğer anıtmezarlardan
    çok daha fazla şirk unsuru görevini yapmaya devam
    etmektedir. 370
    Animalizm: Başta totem düşüncesinin hâkim olduğu dinî gelenekler
    olmak üzere, çeşitli dinlerde görülen hayvanların kutsallaştırılmasına
    dayalı kült. Animalizm, hayvanlarla onları avlayan
    insanlar arasında büyük bir bağ olduğu inancıdır. Bu inanç, hayvanda
    insanca bir öz bulunduğu inancına bağlıdır.
    Animizm: Tabiatla ilgili olaylara ve tabiat cisimlerine tapma
    dini. Animist: Animizmi benimseyen, animizmi savunan. Animizm
    anlayışına göre, ata ruhları ve fetişlere tâzim etme geleneği puta
    tapıcılığın ve politeizmin temelini oluşturmuştur. Animizm, insanın
    çevresinde bütün şeylerin ruhlu olduğu inancıdır. E. B. Taylor
    1871’de, İlkel Kültür adlı çalışmasında “ruhsal varlıklarla ilgili
    doktrin”; Taylor tarafından dinin kaynağıyla ilgili olarak savunulan
    teori. Tylor, animizmin insanlık terazisinde düşük kabileleri
    karakterize ettiğini ve buradan yüksek modern kültürlere kadar
    yükseldiğini söyler. Ona göre, ilkellerin çevrelerindeki hayvan, bitki,
    ağaç, taş, toprak vb. gibi bütün doğa nesnelerini ve belirtilerini
    ruhlu sayma inancını dile getirir.
    Anka: İsmi var, cismi yok efsânevî kuş. Kaf dağında yaşar. Tüyleri
    renkli ve süslü, yüzü insan yüzüne benzer, boynu gâyet uzun,
    her hayvanın bir alâmetine sahip, çok büyük bir kuş. Bulunduğu
    yerdeki kuşları avlaya avlaya Batıya doğru uçtuğundan Anka-i
    Muğrib adını alır. Zümrüd-i Anka, Simurg, Simurg-ı Anka da denir.
    Çocukları da kaparmış. Efsâneye göre, ashâb-ı ress durumu
    peygamberlerine şikâyet edince bedduâya uğrayan ankanın nesli
    tükenmiş. Son derece kanaatli bir kuşmuş. Tasavvufa göre anka,
    insa-ı kâmil demektir. Kâmil insan anka gibi olmalıdır. Tasavvuf
    felsefesine göre; heyûlâ ve hebâ da anka (gibi) kabul edilir. Muhiddin
    İbn Arabî, âlemin maddî varlığına hebâ, heyûlâ ve anka
    gibi isimler verir. Çünkü ona ve mutasavvıfların çoğuna göre bu
    evrenin tıpkı anka gibi ismi var, cismi yoktur. Veya âlem anka gibi
    bir bakıma var, bir bakıma yoktur, hem vardır, hem yoktur. Veya
    ne vardır, ne yoktur. 371
    And (Yemin): Yemin, kutsal sayılan bir varlığı tanık göstererek
    verilen sözdür. Her toplum, kendi kutsal saydığı tanrısı, putu
    370 Bak. Türbe
    371 Cîlî, I/22
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    veya totemi adına yemin eder(di). Sümerliler suya dokunarak yemin
    ederlerdi. Yunanlılar da Zeus adına. Özellikle çeşitli silâhlar,
    demir ve demirci körüğü üzerine and Ortaasya Türkleri arasında
    yaygınlığını sürdürmüştür. Anadolu Türkleri arasında bıçak, kılıç
    atlamak en kuvvetli andlar arasında sayılagelmiştir. Çeşitli silâhlar,
    çoban sopası ve bıçak gibi âletlerin birincide derecede and içmede
    rol almaları, ilkel toplumlarda bu âletlerin üretim aracı olarak
    büyük fonksiyon ifa etmeleriyle açıklanır. Bu âletler aynı zamanda
    koruyucu ve besleyici ruhu temsil eden fetişlerdir. Anda uyulmaması
    halinde bu fetişler darılır ve bozana zarar verir inancı vardır.
    İslâmiyet’ten sonra Türkler, yer yer bu geleneklerini sürdürürken,
    Mushaf/Kur’an üzerine and içildiği veya Kitab’a el basıldığı da görülmeye
    başlanmıştır. Sonra, ekmek üzerine de and içmek önem
    kazandı. Sevilen, değer verilen kişiler üzerine and içme, eski Türklerden
    bu güne kadar yaygın bir uygulamadır. Fetişizmden dolayı,
    kendisi üzerine and içilen/yemin edilen tabu veya putun, eğer yemine
    sâdık kalınmazsa çarpacağı, zarar vereceği anlayışının hâlâ
    sürdüğü görülmektedir. Halkın, “Kur’an çarpsın!”, “ekmek çarpsın!”,
    “iki gözüm önüme aksın!”, veya “çocuğumun başı üzerine”,
    “anamın ölüsünü öpeyim” gibi bedduâ/ilenç karışımı and içmeleri,
    bu anlayışın uzantısıdır. “Yemin etsem başım ağrımaz” deyimi de,
    yine, yalan yeminin musîbete sebep olacağı anlayışı ile ilgilidir.
    Andiçme: And ve andiçme kelimeleri, Moğolca’dan dilimize
    geçmiştir. Moğolca anda: Kan kardeşi ve amca, dayı anlamına gelir.
    Türkçeye and şeklinde geçmiştir. Andiçmek, bir Moğol töresi
    gereğidir. Moğol töresine göre, iki ayrı boydan olan kimse, birer
    damla kanını bir kaba damlatır, şerbetle karıştırır, karşılıklı içerler.
    Bu durumda ikisi, birbiriyle kankardeşi olur, buna andiçmek
    denir. Türkler müslüman olmazdan önce, bu uygulamaları benimsemişler
    şamanist Türk boylarında eski çağlardan beri bu andiçme
    geleneğini uygulamışlardır. Eski Türkler; Göktanrı, tapındıkları
    putlar ve tabiat varlıkları adına andiçerlerdi. En değerli antlardan
    biri, kan üzerine içilen anddı. Eski Türklerde kan kardeşliği çok
    önemliydi ve kişilere gerçek kardeşlerin hak ve görevlerini yüklerdi.
    Yapılan and töreni, ettikleri kardeşlik yemininin kanıtı sayılırdı.
    Kardeşleşme ve dostlaşma töreni olarak and merasiminde, kardeş
    olmaya karar veren şahıslar, topluluk huzurunda kollarını çizerek
    and kabına kan akıtırlar, kımız, süt veya şarapla karıştırılan bu kan
    taraflarca içilirdi. Daha sonra, silâhlar, atlar veya kız kardeşler değiştirilir
    ve taraflar andlı adaş (Moğollar devrinde anda) olurlardı.
    Bu, kan üzerine yapılan yemin demekti.
    Bu tür and törenleriyle ilgili ilk bilgilere Herodot tarihinde
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 95 -
    rastlanmaktadır. Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-ı Türk adlı meşhur
    eserinde; Kırgız, Kıpçak ve daha başka Türk boylarında andiçmenin
    kılıç üzerine yapıldığını açıklar. Yakut, Altay ve Salcak
    kabileleri en büyük andlarını eski totem olan ayı üzerine yaparlardı.
    Türkler İslâmiyetten sonra, şer’î mahkemelerde fıkhî yeminleri
    uygulamalarına ve giderek çoğalan bir uygulama ile Allah adına
    yemin etmeye başlamalarına rağmen, eski câhiliyye geleneğinin
    devamı mâhiyetindeki bazı and gelenekleri sürdü. Anadolu’nun
    kimi yörelerinde hâlâ benzeri kankardeşliği, yani and içme görülmektedir.
    İslâm mahkemelerinde genellikle tanıklara yemin ettirilmezdi.
    Yalan yere yemin etme yaygınlaştığı son zamanlarda gerekli
    görüldüğü durumlarda yemin istenirdi. Bu yemin, Osmanlı devletinde
    Allah adına “vallahi” şeklinde idi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda
    da önceleri Allah adına yemin edilmeye devam edildi.
    Laiklik, devletin ilkeleri arasına girince Allah adına yemin etme
    kaldırıldı, “namusum ve vicdanım üzerine yemin ederim” şeklinde
    ifadeler kullanılmaya başlandı. Ceza mahkemelerinde tanıklar,
    bu şekilde yemin ederek ifade vermek zorundadır.
    İlköğretim öğrencilerine, her sabah andiçme törenleri uygulanır,
    çocuklara Atatürk’ün izinden gideceklerine, ilkelerini sürdüreceklerine
    dair söz verdirilir, andiçirilir. 657 sayılı Devlet Memurları
    Kanununun 2670 sayılı kanunla değişik 6. maddesine göre, her
    memur ve memurluğa yeni başlayan kişi, anayasa ve kanunlara
    bağlı kalacağına, Atatürk ilkelerine ve laik TC’ye karşı görevlerini
    yerine getireceğine namus ve şerefi üzerine yemin ettirilir ve
    yazılı metne imzası alınır. Yemin töreni: Askerlere, genellikle kırk
    günleri dolduğunda topluca yukarıdaki yemin sözleri söyletilir. Bu
    bir merasim havasında olur. Buna yemin töreni denir.
    Arâis-i Hak: Hakk’ın gelinleri. (Arûs; gelin, güveyi, düğün) Tasavvufta;
    Başkalarından kıskandığı için Hakk’ın, kimliklerini halka
    açıklamadığı ve gizli tuttuğu velîleri. Hakk’ın harîm-i ilâhideki has
    dostları, özel ilgisine mazhar olan kulları. Gerdek gecesi gelini damaddan
    başkası görmediği gibi bunları da İlâhî haremde Hak’tan
    başkası görmez. Bunlara “arûs-i azrâ” (bâkire gelinler, dilber gelinler)
    ismi de verilir.
    Arbede: Savaşmak, kavga etmek. Tasavvufta; Cezbeli sâliklerin
    ve galebe halindeki bazı sûfîlerin Cenâb-ı Hak ile tartışmaları, çekişmeleri
    ve kavga etmeleri. Buna müşâcere ve muhâseme de denir.
    Bir naz ve samimiyet halidir.
    Artemis: Eski Yunan’da verimlilik tanrıçası. Elinde ok ve yay
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    tutan çok göğüslü atletik bir genç kadın şeklinde tasvir edilen ve
    genellikle iyi tabiatlı olduğu düşünülen Artemis, inanışa göre bazen
    ânî yıkım ve tahribata da neden olabilirdi. Dolayısıyla o, aynı
    zamanda tehlikeli bir tanrıçaydı. Ona doğrudan bakmak bile kişiye
    ölüm getirirdi. Ayrıca o, küçük hataların cezâlandırılmasından
    da sorumlu idi.
    Apollon (Apollo): Yunan mitolojisinde, geleceği haber veren
    tanrı. Genellikle şiir ve müzik tanrısı olarak bilinen Apollon’un
    ana niteliği, geleceği haber vermektir. Zeus’ün, Leto’dan doğma,
    en sevgili oğluymuş. Tanrıların en güzeliymiş, tanrıça Artemis’in
    de ikiz kardeşi. Heykelleri, erkek güzelliğinin simgesi olabilecek
    ölçülerle yapılmıştır. Romalıların da en çok benimsedikleri ve taptıkları
    Yunan tanrısı odur. Hem hastalık saçmak hem de hastalıkları
    iyi etmek gibi karşıt nitelikleriyle de meşhurdur.
    Ariel: Yahûdi inancına göre kütü melekler. Yahûdi gizemciliğinin
    baş eseri kabala’da kötü ruhlu melekler bu adla anılır.
    Yahûdilere göre, Yahûdi peygamberlerinden Eş’iya da Kudüs’ü bu
    adla anmıştır.
    Ârif: Bilen, vâkıf, âşinâ, tanıyan, anlayışlı, kavrayışı mükemmel,
    irfan sahibi. Tasavvufta; Allah Teâlâ’nın kendi zâtını, sıfatlarını,
    isimlerini ve fiillerini müşâhede ettirdiği kimse. Keşf ve
    müşhâhede yoluyla yani mânevî ve rûhî tecrübelerle Allah hakkında
    zevkî ve vecdî bilgilere sahip olana “ârif” denir. Ârif, kendisi
    sustuğu halde diliyle Hakk’ın konuştuğu kimsedir. Ârif, kendi varlığında
    fâni, Hak ile bâkîdir.” İbn Arabî, ârifin dış âlemde “şeyler”
    (eşya) yaratma gücüne sahip olduğunu ve bu gücün onun himmeti
    olduğunu söyler.372 Onun yarattığı şeye “mahlûk-ı ârif” denir.
    Ârif, sûfîlikte kâmil insandır. 373
    Arrâf: Falcı, kâhin, medyum; çalınan veya kaybolan eşyayı bulmak
    için falcılık yapan kimse. Gaybden haber veren kimselere verilen
    vasıftır. Cin, yıldız ve bazı tılsımlara dayanarak gelecekten
    haber vermeye çalışan kimselere verilen isim.
    Asena: (Aşine) Eski Türk mitolojisinde Türklerin kendisinden
    türediği düşünülen dişi kurt. Bundan dolayı eski Türkler arasında
    bozkurtlara büyük saygı duyulmakta ve Türk hakanları kendilerini
    Asena soyuna bağlamaktaydılar.
    Asya (Asia): Yunan mitolojisine göre Prometheus’un annesi.
    Okeanus’la Tethys’in kızı ve Titanlardan İapetos’un karısıdır. Asya
    372 bkz. Füsûs, 6. Fasl
    373 Süleyman Uludağ, s. 52-53
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 97 -
    kıtası, adını ondan almış. Homeros çağında sadece Batı Anadolu’ya
    Asya deniyordu. Asya kıtasının adının Yunan mitolojisindeki Asios
    adlı Toia’lı (Yunan) büyücüden geldiği de söylenir.
    Astroloji: Yıldızların hareketlerinden hüküm çıkarma, ilm-i
    nücûm, müneccimlik. Gök cisimlerini, yıldız ve gezegenleri inceleyerek
    insan kaderi, mevsimler, olaylar vb. şeylerle ilgili yorumlarda
    bulunma bilimidir.
    Astrolog: Yıldız falına bakan kimse, müneccim.
    Atalar Kültü: Birçok inanç sisteminde varlığı gözlemlenen atalara
    ta’zim ve onların tanrılaştırılması fikri. Çin ve Japon geleneksel
    dinlerinden eski Ortadoğu dinlerine kadar birçok dinî sistemde
    yer verilen bu külte göre ölmü ataların ruhlarının varlıklarını
    sürdürdüğü ve geride kalan akrabaları, yakınları ve bütün toplum
    için tasarruf yetkisini devam ettirdiği düşünülür. Bu nedenle onların
    mezarlarını ya da yeryüzündeki varlıklarını simgeleyen kalıntılarını
    bir duâ ve ta’zim yeri haline getirmek, bu külte yer veren
    bütün dinsel geleneklerde görülen ortak bir özelliktir. Ayrıca onların
    resim, kabartma ya da sembolik sûretlerini yaparak onlara
    ta’zimde bulunmaya da sıklıkla rastlanır. Azizler ve ermişler kültü
    de atalar kültünün bir başka uzantısını oluşturur.
    Ateizm: Ate: Allah’ı inkâr demektir. Ateizm: Allah’ın varlığını
    inkâr etme, tanımama anlamına gelir. Tanrıtanımazlık da denilen
    ateizme, eskiden ilhâdiye ve dehriyye denilirdi. Ateist de: Allah’ı
    inkâr eden; tanrısız, dinsiz kâfir demektir. Ateizme Ateistlik de
    denir.
    Ateşe Tapma: Mecûsilerin dini, Zerdüşt dininde esas olan tapınma.
    “Mecûs” (ateşe tapanlar) 22/Hacc, sûresi, 17. âyetinde geçer.
    Mecûs dinindekilere Mecûsî denilir. Zerdüşt: Milâttan önce
    altıncı asırda yaşamış, iyilikle kötülüğün mücâdelesi esasına dayanan,
    iyilik ve kötülük tanrısı olarak iki ayrı tanrıya inanılan ve
    ateşe tapılan dini kuran kişi. Bu dine mezdekîlik de denir. Zerdüşt,
    Bilgelik tanrısı Ahuramazda’nın kendisine göründüğünü ve ondan
    doğruluğu yaymak görevini aldığını ileri sürdü. Ahuramazda’nın
    en büyük tanrı olduğunu, öteki birçok tanrı arasında, yalnız ona
    tapmak gerektiğini savundu.
    Ateşgede: Ateşe tapanların, Zerdüştlük inancına sahip olanların
    ateş yaktıkları tapınak. Tasavvufta; Sürekli hak aşkı ile yanan
    gönül anlamında kullanılır.
    Athene: Yunan tanrılarından biri. Zeus’ün kafasından çıkan
    kızı. Yunan çoktanrıcılığının en ünlü ve önemli tanrılarından
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    biridir. Atina kentinin koruyucusu ve ruhu sayılır. Savaşçıdır, babası
    tanrılar tanrısı Zeus’ün kafasından tepeden tırnağa silâhlı olarak
    çıkmıştır.
    Atılan ok geri dönmez: Tasavvuf kültürüne göre; bir velî
    bedduâ ettimi mutlaka hedefini bulur. Bedduânın hedefine ulaşmasına
    engel olmak ve onu geri almak, velînin elinde değildir.
    Şeyhe ve velîye karşı işlenen suçun tevbesi ve affı olmaz.
    Atina: Yunan mitolojisine göre, ruhunun tanrıça Athena tarafından
    temsil edildiğine inanılan Yunan kenti. Yunan mitolojisinde
    Athenai (Athena’nın kenti) adıyla anılır. Güzel sanatlar kentidir.
    Atlantis: Yunan mitolojisine göre yok olmuş ada. Antik çağın
    ünlü Yunan düşünürü Platon’un anlattığına göre, eski bir Yunan
    masalında bu adı taşıyan bir ada varmış, sonradan denize gömülüp
    yok olmuş. Atinalıların oraya gönderdikleri ordu da adayla
    birlikte sulara gömülmüş.
    Atlas: Yunan tanrısı, kralı ve dev. Yunan mitolojisinde iki Atlas
    vardır. Biri denizler tanrısı Poseidon’un Atlantis yerlilerinden
    Euenor’dan doğma oğludur ve babası tarafından Atlantis kralı
    yapılmıştır. İkincisi bir devdir, dev tanrı. Yunan mitolojisinde Olimpus
    tanrılarına karşı yapılan bir başkaldırı hareketinde yer alan ve
    cezâ olarak dünyanın ucunda ebediyyen dikilerek semâları sırtında
    taşımak zorunda bırakılan bir titan (dev); Hesperides’in babası.
    Sihirli elmaları almaya geldiğinde Herkül’e yardım ederken, kısa
    bir müddet semâları sırtlama işini Atlas’ın yerine Herkül’ün yaptığına
    inanılır.
    Avesta: Mecûsilerin kutsal kitabı. Zerdüşt’ün sözleri olduğuna
    inanılan kitap. Eski İran diliyle yazılmıştır. Aslının on iki bin öküz
    derisine yazıldığına ve bu metnin de İskender tarafından yaktırıldığına
    inanılır.
    Avrupa: Bkz. Europa
    Ay ata: Eski Türk yaratılış mitolojisinde yaratılan ilk insan.
    Onun eşi ise Ayva idi.
    Ayazma: Yunanca “kutsal” demektir. Hıristiyanlıkta bir aziz
    veya azizeye isnat edilen kuyu veya pınar için kullanılır. İsa
    Mesih’in vaftizinin hâtırasına adanan su veya su kaynağı. Bazı yörelerde
    bu suyu içmekle veya vücuda sürmekle hastaların iyileşeceğine
    inanılmaktadır.
    Âyin: Dinî merâsim, ibâdet. Âyin, Farsça bir kelime olup, aslında
    âdet, gelenek, usûl ve kanun demektir. Dilimizde hıristiyanların
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 99 -
    dinî tören ve ibâdetlerine denilir. Dinsel bir amaçla; günahlardan
    sıyrılmak, sevap elde etmek, kötü güçleri kovmak, İlâhî güçleri yardıma
    çağırmak gibi gâyelerle tek veya toplu şekilde yapılan tapınma,
    ritüel. Âyinler, dinî geleneklerin temel özelliklerinden birisidir.
    Gelenekten geleneğe farklı âyin şekilleri olabileceği gibi, birçok
    dinde görülebilen ortak âyinler de vardır. Âyini-i rûhânî: Hıristiyanlarda
    dinî tören demektir. Bütün din mensuplarının, mecûsîlerin,
    yahûdilerin ve özellikle hıristiyanların ibâdethânelerde icrâ ettikleri
    toplu dinî törenler, ibâdetler için kullanılır. Tasavvuf kültüründe
    ise; tarikat ehlinin kendi aralarında belli bir usûl ve düzene
    göre topluca icrâ ettikleri zikir, dinî merâsim, semâ bu adla anılır.
    Âyin-i Tarikat: veya Âyin-i Ehlullah: Evliyâ âyini; a) Şeyh veya halifesi
    tarafından yönetilen, mürit ve dervişlerin iştirâki ile yapılan
    tarikat âyinleri; b) Evliyânın sîreti, gidişâtı, harket ve ibâdet tarzı,
    meşrebi ve zihniyeti. Bütün tarikatlerde belli âyinler ve dinî
    törenler, başka bir deyimle vecd yolu ile Allah’a yaklaşmak için
    yapılan belli hareketler vardır. Bu âyine Mevlevîler semâ veya
    mukabele, Kadirîler devrân, Rifâîler Zikr-i Kıyâm, Nakşibendîler
    Hatm-i Hâcegân ismini verirler. Bu âyinler tekkelerde, zâviyelerde,
    mescidlerde ve evlerde icrâ edilir. Birkaç tarikat hâriç, bütün tarikat
    âyinlerinde besteli şiirler ve İlâhîler, bazı tarikatlerde ise buna
    ilâve olarak tef, ney ve kudüm gibi çalgı âletlerini çalmak esastır.
    Âyin-i Niyâz: Bektâşîlerin, Babaya gelip hayır ve himmet istemek
    için onun huzurunda yüz ve gözlerini yerlere sürerek yalvarırlar,
    buna niyâz etme ve niyaz âyini adı verilir. Bu âyin, Mevlevîlikte
    de vardır. Âyin-i Cem: Cem veya Cemşid âyini demektir. Efsâneye
    göre şarabın mûcidi olan eski İran hükümdarlarından Cem veya
    Cemşid adına yapılan törendir. Tasavvufta; Bektâşilerin ve Alevî
    zümrelerin çeşitli vesilelerle düzenledikleri müzikli ve içkili toplantıya
    bu ad verilir. Alevîlerde kadınlar da bu âyinlere katılır.
    Aziz (sint, saint): Kutsallığına inanılan kişi, ermiş insan. Hıristiyanlık
    tarihinde azizlik kurumu çok büyük bir önem taşır. Aziz,
    önce halkın inancıyla azizleşir, sonra kilise tarafından resmen
    aziz olarak tanınır ve açıklanır. Hıristiyanlıkta otuz beş bin aziz
    bulunduğu tespit edilmiştir. Meşhur hıristiyan araştırmacılarından
    Camille Jullian şöyle der: “Ancak azizlerin mezarlarına sahip
    olduktan sonradır ki, hıristiyanlık halk yığınlarınca kabul edilmiş
    ve tutulan bir inanç haline gelmiştir.” Hatta ilk hıristiyanlar, Kelt
    kasabalarında kendi inançlarını yayabilmek için onların kutsal
    saydıkları mezarların üstüne birer haç dikip benimsemek zorunda
    kalmışlardır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 100 -
    Bâtıl ve Bâtıl Dinler: Bâtıl: Doğru olmayan, yanlış, boş ve geçersiz
    olan demektir. Hakkın karşıtı olan bâtıl, Allah’ın indinde
    geçerli tek din olan İslâm’ın dışında veya ona muhâlif olan her
    şey için kullanılır. Kur’an’da, hakkın yanında bâtılın hiçbir yerinin
    olamaycağı, zira hakkın gelmesiyle bâtılın zâil olacağı, ortadan
    kalkacağı ve bâtılın zâten yok olmaya mahkûm olduğu belirtilir.374
    Tasavvuf anlayışına göre bâtıl inkâr olunamaz. Çünkü eşya zıddıyla
    kaimdir. Onun için bâtıla da hak nazarıyla bakmak gerekir.
    “zehî hayâl-i muhâl, zehî tasavvur-ı bâtıl” (Anonim). Bâtıl Dinler:
    İnsanlar tarafından ortaya atılan, beşerî dinlerdir. İnsanın uydurmasına
    dayanan bu dünya görüşü ve hayat anlayışları, hak dine
    alternatif olarak ortaya konulan bazen din olarak, bazen felsefe
    veya ideoloji olarak ortaya konulan görüşlerdir. Başlangıcından
    itibaren vahye dayanmayan tüm din ve ideolojiler, dünya görüşlari
    ve yaşama biçimleri birer bâtıl dindirler. Adına din denilmeyen
    kapitalizm, komünizm, materyalizm, laiklik ve demokrasi de birer
    bâtıl din kabul edilmelidir. Bâtıl İnanç: Doğru olmayan, dinin
    temel yapısının dışında olan ve genellikle eski geleneklerin veya
    diğer inanç sistemlerinin bir uzantısı olarak kabul edilen şeylerdir.
    Bâtıl inançların temelinde yanlış tabiat bilgileri, mantık dışı düşünceler,
    yanlış korkular ve tutkuların etkileri vardır. Falcılık, yıldız
    veya rüya yorumları, kehânette bulunma, gizemli tedavi biçimleri,
    cin korkusu, büyü, sayı sembolleri bâtıl inancın tipik tezâhürleridir.
    Gerçek dinî inancın kaybolduğu yerde bâtıl inanç bunun yerine
    geçer.
    Bedîuzzaman: Bedî’: Eşi ve benzeri olmayan, örneksiz olarak
    yaratan375 demektir. Allah’ın güzel isimlerinden (esmâü’lhüsnâ’dan)
    biridir. Hayret verici, eşsiz güzellikte olan, benzeri
    olmayan şeyleri vücuda getiren, kimseye benzemeyen, icat edici
    olan, yaratıcı anlamında kullanılır. Bedîuzzzaman: Zamanın bedîi
    olanı, zamanda kendisi gibi görülmedik olan. Kimseye benzemeyen
    demektir.
    Bekçi: Sahip, hâkim, hâmi, muhâfız. Tasavvuf kültüren göre;
    her beldenin bir sahibi, yani mânevî bekçisi ve muhâfızı vardır; Bu
    da velîdir.
    Bellona: Romalıların savaş tanrıçası. Savaş tanrısı Mars’ın karısı
    ya da kız kardeşidir. Yunan tanrıçası Enyo’nun Latinleştirilmişidir.
    Beşler: Tasavvuf kültürüne göre; Cebrâil’in kalbi üzere bulunan
    (rûhânî his ve bilgilerini ondan alan) beş ermiş. Ruhların
    374 17/İsrâ, 81; 21/Enbiyâ, 18
    375 Bk. 2/Bakara, 217
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 101 -
    hükümdarı olan Cebrâil’in nefesinden ve ilminin feyzinden kalpler
    hayat bulduğu gibi, tarik ehlinin hükümdarları olan beşlerin
    nefes ve ilim feyzinden de gönüller hayata kavuşur.
    Bî-reng: Renksiz. Tasavvufta; dinlerin birliği (vahdet-i edyân).
    Bütün renklerin aslı renksizlik olduğu gibi, bütün dinlerin aslı da
    bir ve aynıdır. Bu da bütün insanların “elest bezmi”nde kendilerinin
    kul, Allah’ın Rab olmasını kabul etmelerinden ibâret olan
    tek ve bir dindir. Belli bir mertebeye ulaşan mutasavvıf, bütün
    din mensuplarına aynı gözle bakar. Çünkü hepsinin aslı birdir. Bütün
    dinler ve mezheplerde esas olan sözkonusu dinin renkleridir.
    Hallâc’a göre insanlar, kendilerinin tercih ettikleri din üzere değil;
    kendileri için tercih edilen din üzere bulunurlar. İbn Arabî’ye göre
    Allah, kendisinden başkasına ibâdet edilmemesine ferman buyurduğundan,
    esasen Ondan başkasına ibâdet etmek mümkün değildir,
    başka şeylere ibâdet edenler farkında olmadan Ona ibâdet
    ederler.
    Brahmanizm: Vedaları vahiy mahsûlü olan kutsal kitap kabul
    eden ve reenkarnasyon (tenâsüh/ruh göçü) inancına yer veren,
    Hinduizm tarihinin Vedalar sonrası iksinci safhası. Adını hem
    râhipler sınıfı Brahmanların ağırlıklı konumlarından hem de tanrı
    Brahma’ya verilen önemden alır. Brahmanizmde karmaşık kurban
    işlemleri ve kast sistemi gelişerek ağırlık kazanmıştır.
    Buda (Buddha): Budizmin kurucusu Gautama Buddha için
    kullanılan bir unvandır. Tharavada Budistleri geçmiş dünya çağlarında
    birkaç Buddha’nın bulunduğunu ve gelecekte de yine diğe
    Buddhaların var olacağını kabul etmekle birlikte, içinde bulunduğumuz
    dünya devrinde yalnızca bir Buddhanın, yani Gautama’nın
    varlığını benimserler. Mahayana Budtistleri ise sayısız Buddha ve
    Bodhisattvaların varlığını kabul ederler.
    Budizm: MÖ 6. veya 5. yy’da Gautama Buddha’nın öğretilerine
    dayalı olarak Hindistan’da kurulmuş olan misyonerliğe dayalı
    büyük inanç sistemlerinden birisidir. Hindistan’da doğup orada
    gelişmesine rağmen sonradan anavatanında hemen hemen
    yok oldu ve daha ziyade uzak doğuda yayıldı. Tarihî süreç içerisinde
    Budizm, iki ana kola ayrılmıştır. Bunlardan hinayana’nın
    (Küçük araba) Tharavada (eskilerin geleneği) ekolü, Güneydoğu
    Asya’da, Seylan, Burma, Tayland ve Kamboçya’da yayılırken, Mahayana
    (Büyük araba) mezhebi ise Tibet, Çin, Kore, Japonya ve
    Vietnam’da taraftar buldu.
    Hinduizm içerisinde reformist bir hareket olarak ortaya çıkan
    Budizm, Hinduizmin tanrı düşüncesini ve kast sistemini reddeder.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 102 -
    Acı ve ıstırapla dolu insanın kendi çabasıyla kurtulabileceğini savunur.
    Büdelâ: Bedel, karşılık, denk, bir şeyin halefi ve değişiği anlamına
    gelen “bedel”in çoğuludur. Tasavvufta; Yediler (yedi evliyâ)
    anlamına gelir. Bunlardan her biri gözden kaybolur, bir anda çok
    uzak mesafelere giderler. Gözden kayboldukları vakit, yerlerine
    her yönden kendilerinin tıpkısı olan canlı bir beden bırakırlar. Hâl,
    hareket ve şekil bakımından aslından ayırt edilmeyen bu bedene
    “bedel” ve “bedil” denir. Bedel bırakma gücüne sahip olan velîlere
    “büdelâ” denir (bak. Abdal maddesi).
    Burç: Güneş sisteminde yer alan on iki takım yıldızın her biri:
    Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak,
    Kova, Balık. Güneş her yıl bu takım yıldızlarından birinin bölgesinde
    bulunur. Burçlar, daha çok fal için, kişinin geleceğini öğrenmek
    gibi bâtıl, yalana dayanan ve büyük günah kabul edilen gaybı bilme
    iddiasının aracı olarak eski zamandan beri kullanılır. Hemen
    tüm bâtıl dinlerde burçların yeryüzündeki yaşam ve insanlar üzerinde
    etkili oldukları düşüncesi mevcuttur. Maalesef son zamanlarda
    daha yaygınlaşarak şuurlu zannedilen Müslümanlara kadar
    bu şirk düşüncesi yayılmakta, insanlar, kendi kaderlerini burçlarda
    görmektedir.
    Büt: Put, sanem. Divan edebiyatında sevgiliye istiâre yoluyla
    büt ve sanem denilir. Buradaki put, daha çok kilise duvarlarındaki
    mozaik işlemeli tasvirler yerine kullanılır ve sevgilinin o tasvirler
    kadar güzel olduğu anlatılmak istenir. Putun güzel kabul edilmesi,
    İslâm etkisi altında oluşturulduğu değerlendirilen bir edebiyat
    için (Osmanlı divan edebiyatı) ne kadar İslâmîdir, orası hiç gündeme
    gelmez. Sevgilinin beni ile kâkülü putperest olarak bilinir.
    Küfr kelimesinin siyah anlamı ve kâfir kelimesiyle olan ilişkisi böyle
    bir teşbihe sebep olur. Bu küfür karşısında yanak, aydınlık şekliyle
    imanı simgeler. Yine sevgilisinin güzelliği bir puthâne gibidir
    (Meselâ câminin değil; puthanenin de örnek güzelliği kabullenilir).
    Âşık, sevgilisinin güzelliği karşısında kendini bir puthânedeki
    kadar dinden imandan çıkmış olarak gösterir. Çünkü o güzellik
    aklını başından almış ve onu, ne yaptığını bilmez hale getirmiştir.
    Büt kelimesi, Çin ile birlikte kullanıldığında ortak yön resim olur.
    Çünkü resmin Çin’den çıktığı ve en güzel resimlerin orada yapıldığı
    görüşü yaygındır. Büt-i tersâ: Hıristiyan putu. “Demâdem cevrler
    çekdiğim bî-rahm bütlerden / Bu kâfirler esîri bir müselmân olmasın
    yâ Rab.” (Fuzûlî); “Ol büt-i tersâ sana ‘mey nûş eder misin?’
    demiş / El aman ey dil, ne müşkilter suâl olmuş sana.” (Nedim) (O
    Hıristiyan güputu -güzel-, sana ‘şarap içer misin?’ demiş. Aman ey
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 103 -
    gönül, sana ne zor bir sual sormuş!)
    Cadı: Büyücü kadın; Geceleri dirilip insanlara kötülük ettiğine
    inanılan ölü kadın, hortlak. Cadı inancı özellikle ortaçağ Avrupa’sında
    çok yaygındı. Büyücülük yapanların da bu cadılar olduğuna
    inanılmış ve cadı kelimesi, büyücü anlamında da kullanılmıştır.
    Hıristiyanlık tarihinde büyücü avları gibi cadı avları da ünlüdür.
    Cadı sayılıp yakılanların sayısının ortaçağ hıristiyan Avrupasında
    milyonları aştığı tarihlerde yazılıdır.
    Câhiliyye: Câhiliyye; lügatta “bilgisizlik” mânâsına gelir, ilmin
    zıddıdır. Beyinsizliği ve hamâkati de içine alır. Genellikle İslâm’ın
    hâkim olmasından önceki hayatı içine alır. İslâm’ın ortaya çıkmasından
    önceki küfür ve sapıklık hali anlamında kullanılır. Istılah
    olarak: “Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip
    bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere
    ve sistemlere inanmaktır.”
    Kur’an’da genellikle bu anlamda yer almıştır. Mâide Sûresi
    50. âyete göre; Allah’ın koyduğu hükmü, hududu dikkate almayan
    bütün sistemler, câhiliyyeye dayanmaktadır. Helâl ve haram
    hudutlarını önemsemeyen bütün ekonomik kuruluşlar, câhilî sermayeye
    dayanmak durumundadır. İnsanları Allah’ın dinine göre
    eğitmeyen bütün eğitim sistemleride câhilî eğitim durumundadır.
    Câhiliyye kavramı, hakka ve hakikate dayanmayan her türlü
    itikadî ve amelî unsurları içine alan bir kavramdır.
    Câhiliyye, “bilgisiz olma”yla eş anlamlı görünmüş olsa da, temelde
    bir düşünme biçimi, bir sistem, bir yaşantı şeklidir. Kur’an’ın
    İslâm dışı toplumların ve kişilerin tutum, davranış, yaşantı ve kurdukları
    sistemi tanımlamak için kullandığı bir kavramdır. Değer
    yargılarını, ahlâk kurallarını, inanç, düşünme ve davranış biçimlerini
    bünyesinde toplayan ve kendine bağlı insanların yaşayışlarına
    yön veren iki sistemden biri İslâm; diğeri hangi ad altında
    olursa olsun “câhiliyye”dir. Şirk ve küfür, bu sisteme inanç ve itikad
    yönüyle ad olurken, câhiliyye de, kabul edilen değer yargıları
    ve davranış biçimleri, yani sosyolojik yönüyle ad olur. Câhiliyye,
    “bilgisiz olmak”tır; evet, esas bilinmesi gerekeni bilmemek, yanlış
    bilgi sahibi olup, bilmediğini de bilmemek, hevâya, kuruntuya,
    zanna uymaktır. Esas bilinmesi gereken Hakk’ı hak olarak bilmemektir,
    câhiliyye.
    Câhiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında
    sürekli var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur.
    Peygamberimiz’den önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi;
    günümüz modern câhiliyyesi de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 104 -
    Câhiliyyenin, kendine göre (Allah’a dayanmayan) inanç sistemi,376
    yaşayış biçimi,377 ahlâk anlayışı378 ve devlet görüşü379 vardır.
    İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. (Câhiliyye bir inanç ve yaşama biçimi
    olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır. Küfür
    demektir.) İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye
    vardır.
    Câhiliyye dönemi Arap Dini: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in
    (s.a.s.) İslâm’ı tebliğ edip Mekke fethiyle birlikte tüm Arabistan
    yarımadasında tevhid dini olan İslâm’ı hâkim kılmasından önceki
    dönemde, Arabistan’da hâkim olan dinsel yapı. Dinler tarihinde
    bir adı bulunmayan bu dinin temel karakteristikleri, Yüce bir Allah
    inancına sahip olmakla birlikte, O’na birçok konuda şirk koşulması,
    çeşitli gök cisimlerinin, tabiat nesnelerinin, melek ve cin
    gibi bazı metafizik varlıkların ve kabile reisleri, zenginler ve asiller
    gibi bazı kişilerin tanrılaştırılması ve bunlara dayalı bir paganizmin
    mevcut olmasıydı.
    Cibt: Put, tâğut, habis ve alçak, kâhin, ruhsuz ma’bud. Allah’ın
    dışında kendisine kullukta bulunulan her şeye ve her kişiye isim
    olarak verilir. “Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara
    ve cibt’e ve tâğûta (putlara ve sahte tanrılara) iman ediyorlar, sonra
    da kâfirler için: ‘Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’
    diyorlar.”380 Cibt, Allah’ın otoritesine karşı çıkan ve insanları yönetme
    ve yönlendirme iddiâsını taşıyan her kişi ya da kurum için kullanılır.
    Tâğût kelimesiyle eşanlamlı gibidir. Cibt ve tâğut, Allah’tan
    başka ilâh olarak tanınan ruhlu ve ruhsuz ma’butların, putların
    tam isimleridir. Kur’an’da bu terim, şirki tevhidden -sırf düşmanlık
    ve kinleri yüzünden- üstün gösteren bazı Yahûdilerin bâtıla
    ve puta inandıkları, inkâr edenlere müşriklerin Müslümanlardan
    daha doğru yolda olduklarını söyledikleri anlatılırken sözkonusu
    edilmektedir. Allah bu tip adamlara lânet etmiştir. 381
    Cifr: Harflere verilen sayı kıymeti ile geleceğe veya geçen
    hâdiselere, ibârelerden tarih veya isme dair işaretler çıkarmaya
    denir. Ebced hesabının bir çeşididir. Harflere verilen ebced değerleri
    gibi, rakam ve remiz (sembol) ile ifade edilen, gelecek hakkında
    haber verdiğine inanılan bilgiye ad verilen cifr, hurûfilik denilen
    sapık bir tarikat tarafından dini, tümüyle zâhirinden farklı
    376 3/Âl-i İmrân, 154
    377 48/Fetih, 26
    378 33/Ahzâb, 33
    379 /Mâide, 50
    380 4/Nisâ, 51
    381 bk. Tâğut
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 105 -
    değerlendirmeye sebep olan anlayıştan etkilenerek ortaya çıkmıştır.
    Hurûfiliğin kaynağı da yahûdi kabalası, eski Yunanlardan kalma
    Pisagorculuk ve çeşitli câhiliyye tılsımlarıdır. Değişik sihirlerde,
    kayıp bulmada, gayba taş atmada ve muskalarda bol bol cifirden
    ve ebcedden yararlanılır.
    Cin: Gözle görülmeyen canlı varlık; Cinler tarafından çarpılmaya,
    daha doğrusu böyle kabul edilen felç vb. sakatlıklara cin
    çarpması, veya şeytan çarpması denilir.
    Cincilik: Yere ait ruhlardan, yani cinlerden yararlanılarak,
    daha doğrusu böyle bir iddia ile yapılan sihirdir. Bu tür büyülerle
    uğraşanlara da cinci denir.
    Çan: Eski Mısır, Yunan ve Roma kültleri yanı sıra, uzakdoğudaki
    şintoizm gibi çeşitli din ve geleneklerde, tanrıları uyarmak,
    kötü güçleri kovmak, dinî âyin ve törenleri düzenlemek ve benzeri
    amaçlarla kullanılmıştır. Şintoizmde çan, mâbed girişinde çalınır.
    Hıristiyanlıkta çanın Kartaca’da kullanılışıyla ilgili ilk bilgiler 6.
    yy’a âittir. Öten yandan Roma’da Papa Sabiniamus’un 604 yılında
    çan kullanımını Batı kilisesine soktuğu belirtilir. Doğu kiliselerinde
    ise çan 9. yy’dan itibaren kullanılmaktadır.
    Çaput: Türbelere bağlanan kumaş parçaları. Mezar taşı, türbe
    ve tekke penceresine veya o civardaki ağaçlara düğümler, çaputlar
    bağlamak eski Türk câhiliyyesinden devralınan hurâfe ve putperest
    özelliklerindendir. Türkler, müslüman olmadan önce sahip
    oldukları türbelere ve kutlu saydıkları ağaç ve çalılara paçavra
    bağlamak ve mezarlarda mum yakmak gibi câhiliyye âdetlerini,
    İslâm’ı kabul etmeleriyle birlikte yeni dinlerine katmışlar, hâlâ da
    bu hurâfe ve bâtıl inanışları terkedememişlerdir.
    Çarpmak: Bir ermişin veya yatırın gazâbına uğramak. Velîlere,
    ermişlere, yatırlara veya kutsal şeylere hakaret edilip bu gibi kişiler
    ve nesneler aşağılanınca ermişlerin ve yatırların mâneviyâtı ve
    rûhâniyeti onları cezalandırır.
    Ayrıca, cin, peri, şeytan, ifrit, kara büyü, sihir ve benzeri güçlerin
    etkisinde kalarak bunlardan olumsuz etkilenme hali için çarpılma
    deyimi kullanılır. İslâm’da bâtıl bir inanç olarak nitelenen
    çarpılma tasavvuruna dünyada mevcut birçok inanç sisteminde
    yer verilir. Şamanizm gibi bazı din ve gelenekler bunu, doğaüstü
    güçlerle trans halinin sağlanması açısından olumlu bir durum olarak
    görürken, diğer birçok gelenekte bu hoş karşılanmaz ve bundan
    korunma yolları aranır; çarpıldığına inanılan kişilere çeşitli
    mânevî tedâvi işlemleri uygulanır; cincilerden yardım alınır. Bütün
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 106 -
    bunların putperestlikle ilişkisi sözkonusudur.
    Çelenk; Cenâzeye Çelenk Götürmek: Cenâzeyi çelenklerle
    uğurlamak hıristiyan âdetidir. Çelenk, aslında hıristiyanların kutsal
    kabul ettiği haç taşıma aracıdır. Haçı çıplak taşımamak için onu
    çiçeklerle süslemekte ve öylece mezara kadar götürmekteler. Peki,
    bir müslüman, bu çelenk hurâfesiyle mezara ne götürmekte veya
    göndermektedir? Hıristiyanın haçını mı, yoksa çiçek buketleri arasına
    sıkışmış, üzüntülerle harmanlanmış hurâfeleri mi? Yapmadığı
    duâları mı? Çelenk için, cenâze için çiçeği koparmak, onu zikirden/
    İbâdetten ve insanlara güzellikler veren özelliklerden mahrum etmektir.
    Ayrıca israftır, bu paralarla fakirlere sadakalar verilse daha
    iyi olmaz mı?
    Dinimiz, kabir üzerine yığılmış kurumaya mahkûm çelenk ve
    çalı değil; büyümeye ve yeşil kalmaya lâyık fidanlar, çiçekler dikilmesinden
    yanadır. Peygamberimiz bizzat buna örnek vermişler,
    iki kabrin üzerine hurma fidanı dikerek, “bunlar yeşil kaldıkça, içeridekiler
    için rahmet vesilesi olmaları umulur” buyurmuşlardır. O halde
    ne yapılması gerektiğine dikkat edilmelidir? Allah’ı râzı etmek,
    cenâzeye rahmet vesilesi olmak veya hıristiyanları körü körüne
    taklit edip hurâfeyi çağdaşlık sanarak çeşitli zararları seçmek. Kararı
    inançlar belirleyecektir.
    İslâm hayat dinidir. Her şeyde canlılık ister. Bu sebeple de hayat
    sembolü olan yeşili, yeşilliği korur, geliştirilmesini teşvik eder.
    Rahmete, berekete, sıhhate ve çevre sağlığına yararlı ve yeşilliğin
    (her çeşit ot, bitki ve ağaçların) Allah’ı kendi halleriyle zikredip
    ibâdet ettiklerini kabul eder. Ne var ki, her güzel ve doğrunun
    düşmanı olan hurâfe ve bâtıl inanışlar, kör taklitçilik, amacı bilinmeden
    başka milletlerden devşirilen, kapılardan gümrüksüz geçirilen
    câhiliyye âdetleri yeşilin ve yeşilliğin de düşmanıdırlar.
    İslâm ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan “hıdırellezde yeşil
    çiğnemek gerek” düşüncesi ve uygulaması, yılbaşı kutlamaları dolayısıyla
    çam kesmeler, vitrin süslemeler, bayramlarda mezarlara
    yeşil çalı götürmeler, kabirlere çiçek bırakmalar, büyük kentlerde
    salgın hale gelen cenâzeleri çelenklerle uğurlamalar gibi bir
    sürü uygulama, bize yabancı, zararlı ve başka milletlere benzeme
    girişimleri olarak sosyal ve dinî bünyeyi kemirip durmaktadırlar.
    Ölüm ve ölüm ötesi ile ilgili hurâfe ve bâtıl inanışlar, gün geçtikçe
    artmaktadır. Oysa çok dikkatli davranılması gerekli hayat
    olayı, ölüm ve sonrası ile ilgili muâmelelerdir. Ne ses, ne gürültü,
    ne bando, ne top arabası, hatta ne slogan... Sadece acele fakat
    telaşsız, üzgün fakat vakur, hayat kadar ölüme de râzı bir havada,
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 107 -
    duâlarla ve sürekli ölümü düşünerek ölü için duâ makamında kılınacak
    cenâze namazı ve yapılacak mütevâzi bir merâsim, ölene
    karşı son görevin yerine getirilmesi için kâfidir. Ötesi bir yığın
    hurâfe ve günahtır, israf ve yorgunluktur, cenâzeyi de rahatsız,
    huzursuz etmektir.
    Bir de kurban olarak horoz adamak veya kesmek var ki, horozdan
    kurban olsa olsa, böyle sahte tanrılara olur dedirtiyor insana.
    Yine, yatırların yanlarına konulan tuz ve şekerlerden medet
    ummak, onları şifalı kabul edip almak veya dağıtmak, istismarcıların
    ekmeğine yağ süren hurâfelerdendir. Oraların toprağını kutsal
    kabul edip beraberinde götürmek, kabirlerin etrafında tavaf etmek...
    Bütün bunlar şirk unsuru olan hurâfelerdir.
    Çelîpâ: Haç, put, salîp. Edebiyatta, özellikle Divan edebiyatında
    sevgili için kullanılır. Sanat eseri sayılan putta güzellik olduğu
    varsayımından yola çıkılarak “put gibi güzel” demek istenir. Aslında
    bâtıl müslümana göre güzel olamaz, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran
    ve şeytana, cehenneme yaklaştıran şeyin güzel olması sözkonusu
    olamaz. Bir müslümana göre putun güzelliği kabul edilemez.
    Bununla birlikte “büt” ve “sanem” kelimeleri gibi, aynı anlama
    gelen “cibt” ve “çelîpâ” kelimeleri de sevgili için, çelîpâ kelimesi
    de özellikle sevgilinin saçı için sözkonu edilir. Sevgililerin birer
    kâfir olduğu düşünülürse, saçlarının da çelîpâ (haç/put) olması uygun
    görülmüştür. “Tonanup ol büt-i Çîn atlas u dîbâlar ile / Deyr-i
    hüsnün bezemiş müşg-i çelîpâlar ile.” 382
    Çevre; Sosyal Çevre: İnsan, her türlü zihinsel ve duygusal yapıya
    sahip olarak gelişmeye hazır bir vaziyette dünyaya gelir. Bu
    gelişim sürecini devam ettirebilmek için toplum içerisinde yaşamak
    ve diğer insanlardan faydalanmak zorundadır. Bu yönüyle
    toplumsal bir varlık olarak değerlendirilen insan; inancını, bakış
    açısını, her türlü değer yargısını, kimlik ve kişiliğini içinde yaşadığı
    toplumdan alır. Fakat belirli bir noktaya gelindiğinde toplum, insanın
    benliğini, irâdesini, idrâkini kuşatır, âdeta esir alır, hapseder.
    İnsanın, toplumun koyduğu normları aşabilmesi bir mesele haline
    gelir. Zira toplumlar kendi normlarını bireylere benimsetmek onların
    düşünce, inanç ve davranışlarını yönlendirmek ister. Bu, toplumun
    putlaşması demektir.
    Toplum, binlerce yıllık birimini, tecrübelerini, örf ve âdetlerini,
    inançlarını, değer yargılarını bireylere aktardıktan sonra, bu sosyal
    değer ve normların eleştirilmesine tahammül edemez, kendine
    mensup bireylerden mutlak itaat bekler. Bu normlar karşısında
    382 Ahmed Paşa
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 108 -
    şüpheye düşülmesini bile istemez. Sosyal çevre, insanın her yönüyle
    gelişimine uygun bir ortam olmakla birlikte, belli bir aşamadan
    sonra yetersiz kalmakta, hatta fertlere alternatif tanımadığı zaman
    da zararlı olmaktadır. Hür düşünme ve araştırma imkânlarını
    ortadan kaldıran toplumsal çevre baskısı, hiçbir zaman hoş karşılanmamaktadır.
    Kur’an kültürüne dayalı bir perspektiften baktığımızda, yapılarına
    göre iki tür toplumun varlığından söz edebiliriz. Biri normları
    İlâhî öğretiye dayalı toplumlar (İslâmî toplum/ümmet), diğeri
    normları câhilî öğretiye dayalı toplumlar (câhiliyye). Câhiliyye
    toplumlarında insanı doğruluktan, iyilikten, güzellikten uzaklaştırıcı
    bir baskı vardır. İşte böylesi toplumlarda toplumun yanlışlığına
    rağmen doğruyu görmek, toplumun kötülüğüne ve çirkinliğine
    rağmen iyiyi ve güzeli tercih etmek, söz konusu topluma ve toplumsal
    değerlere karşı çıkmayı, baskılara göğüs germeyi gerektirir.
    Ayrıca kişiliğini içinde bulunduğu toplumla özdeşleştirmiş kimseler
    için böyle bir durum geçerli değildir. Bunlar için, içinde yaşadıkları
    toplumu reddetmek kendi kişiliğini reddetmek gibi imkânsızdır.
    Bu tip insanlar İlâhî bir mesajla, hak sözle karşılaştıklarında kendilerine
    göre bir değerlendirme yapma yeteneklerini işlevsiz hale
    getirmişlerdir. Böyle bir durumda zihinlerinin ilk çağrıştırdığı şey,
    içinde yaşadıkları toplumun yaklaşımlarıdır. Doğru da olsa yanlış
    da olsa toplumun reddettiği her şey, toplumun bireylerince kabul
    edilemezdir; bu toplumun yazılı olmayan yasasıdır/nassıdır.
    Hak bir sözle, İlâhî bir mesajla câhiliyye toplumunun karşısına
    çıkanlar şu tür sorulara muhâtap olurlar: “Bu kadar insan bilmiyor
    da sen mi biliyorsun? Bunca insan yanlış yolda da, sen mi
    doğru yoldasın, yani bu kadar insan aldatıldığının farkında değil
    de, bunu bir sen mi farkettin? Daha senin yaşın kaç? Biz bu yaşa
    kadar atalarımızdan buna benzer bir şey duymadık, böyle bir şey
    görmedik...”
    Evet, bu kimselerin anlayışına göre iyi ve doğru, çoğunluğun
    kabul ettikleridir. Peki nedir çoğunluğun özellikleri? Kur’ân-ı
    Kerim, çoğunluğun “yoldan çıkmış, fısk ehli”383, “vahiy bilgisine
    karşı ilgisiz”384; “Allah’ın verdiği sayısız nimetlere nankörlük
    eden” 385 ve “kâfir”386 kimseler olduğunu belirtir. “Muhakkak ki Biz,
    bu Kur’an’da insanlara her türlü misali, çeşitli şekillerde anlattık. Yine
    383 5/Mâide, 59; 7/A'râf, 102; 9/Tevbe, 8
    384 7/A'râf, 187; 12/Yûsuf, 21; 30/Rûm, 6; 34/Sebe', 28
    385 2/Bakara, 243; 7/A'râf, 17; 12/Yûsuf, 38; 40/Mü'min, 61
    386 12/Yûsuf, 103; 13/Ra'd, 1; 17/İsrâ, 89
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 109 -
    de insanların çoğu küfürden/inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.”387;
    “Andolsun ki eski milletlerin çoğu dalâlete düştü.”388; “Sen iman etmelerine
    düşkün olsan bile yine de insanların çoğu iman edecek değillerdir.” 389;
    “Elif Lâm Mîm Râ, Bunlar Kitab’ın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen
    haktır, fakat insanların çoğu iman etmezler.” 390
    Kur’an ölçülerine göre itikadî ve ahlâkî açıdan olumsuz kimlik
    taşıyan, normları câhiliyye esaslarına göre belirlenmiş toplumlar,
    çoğunluğun câhil, gâfil ve kâfir olması sebebiyle insanları Hak
    yoldan saptırabilecek bir etkinliğe sahiptir. Yüce Allah konu üzerinde
    mü’minlerin dikkatini çekecek uyarılarda bulunur: “Yeryüzünde
    bulunanların çoğuna uyacak olursan; seni Allah’ın yolundan saptırırlar.
    Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de
    söylemezler.”391 Bu âyet, aynı zamanda, hakkın tek, bâtılların ise
    birden fazla olduğuna, yerküre üzerinde yaşayanların çoğunluğunun
    da kâfirler topluluğuna mensup olduğuna işaret eder. İnsanın
    bâtıl inançlara mensup toplumla etkileşiminden genellikle bâtıl
    inançlar doğar. Her insanda çoğunluğa ayak uydurma, çoğunluğun
    beğenisini kazanma eğilimi, çoğunluk tarafından dışlanma
    korkusu vardır. İnsanın içerisinde yaşadığı toplum inanç açısından
    Tevhid üzere ise, toplumun yapacağı etkileme olumlu olur.
    Fakat toplum dalâlet ehli insanlardan oluşuyorsa etkileşim de bu
    doğrultuda olacağından, dalâlet ehli toplum, inkâr motivi işlevini
    görür. Bu durumda İslâm, çoğunluğun değer yargılarına değil,
    Kur’an öğretilerine itibar etmeyi öngörür.
    Bireyin kimlik ve kişiliğinin oluşmasında çoğunluğun, yani sosyal
    çevrenin rolü inkâr edilemez. Sosyal çevre, doğrudan doğruya
    olmasa bile dolaylı olarak etkide bulunur. İslâmî açıdan bozuk
    bir çevre, öncelikle ruhu bozar. Ve bozulan ruhî ortamda, kutsal
    duyguların, yüce düşüncelerin gelişimi zayıflar, âdi düşünceler
    güçlenir, bayağı duygular revaç bulur. Böyle bir ortamda kişinin
    inkâra düşmesi kolaylaşır. Hatta olumsuz sosyal çevre, bireyin
    inkârcılığının bir motivi olur.
    Çoktanrıcılık (Politeizm): Çok sayıda tanrıya tapma. Bir’den
    çok tanrıya tapan çoktanrıcılığın tanrıları, genellikle kişileştirilmiş
    doğa güçleri, atalar, şef ya da kahraman gibi saygı duyulan ölüler,
    kutsal sayılan bitkiler ve hayvanlarıdır. Günümüzden üç bin yıl
    önce insanların otuz beş bin tanrıya taptıkları saptanmıştır. Sümer
    387 17/İsrâ, 89
    388 37/Sâffât, 71
    389 2/Yûsuf, 103
    390 13/Ra'd, 1
    391 6/En'âm, 116
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 110 -
    mitolojisinden Yunan ve Roma mitolojilerine kadar bütün mitolojiler
    bu tanrıların serüvenlerini anlatırlar. Çoktanrıcılık, felsefe
    açısından doğatanrıcılık (panteizm) temeline dayanır. Kamutanrıcılık
    adıyla da anılan bu felsefî anlayışa göre tanrı, evrenin yaratıcısı
    değil; bizzat kendisidir. Bu anlayış, Müslümanlar arasında
    yaygınlaşan tasavvufta vahdet-i vücut (varlığın birliği) deyimiyle
    dile getirilmiştir. Çoktanrıcılığın tanrıları, insan niteliklidir, insanlardan
    tek ayrılığı ölümsüz oluşlarıdır. (bk. Politeizm)
    Daktyl’ler ve Daktilo: İda dağının demirci cinleri. Tanrı
    Kybele’nin yoldaşları ve râhipleri sayılan bu cinler silâh yapımcılarıdır.
    Halkın ilk demircilere duyduğu hayranlıktan ve onları tanrılaştırmasından
    doğmuşlardır. Demir döverken çıkardıkları uyumlu
    seslerden ötürü de müzikte ritmin bulucuları sayılmışlardır. Yunanca
    daktiylos sözcüğü, parmak (el işçileri) anlamını dile getirir.
    Bunlara, parmak cinleri anlamında daktylos denir. Beş tane olan
    bu cinler, usta el işçisi olduklarından bu adı almışlardır. Bu cinler,
    tanrıça Rhea’nın Zeus’ü doğurmak için ıkınırken yere dayadığı sağ
    elinin parmak izlerinden doğmuştur.
    Darwinizm: Darvin’cilik. Darvin tarafından geliştirilen, bütün
    canlı varlıkların bir organizmadan evrim neticesi meydana geldiği
    görüşü, evrimcilik. Evrimcilik veya Darvincilik denen bu görüşü
    benimsemek, Allah’ı, Allah’ın yaratıcılığını inkâr demektir.
    Dehriyye (Dehrîlik): Devre âit, zamana dâir demektir. Âlemin
    ezelî ve ebedîliğini iddiâ edip âhirete inanmayan inkârcı ve imansız
    bir fırka. Dehriye fırkası, her şeyin dehr, yani zaman tarafından
    tâyin edildiğini iddiâ erenem Allah’ın varlığını ve yaratıcılığını
    inkâr edenler ve bunların fırkası. Bugünün dünyasındaki ateizm
    ve materyalizm, dehriyenin mirası üzerine oturmuş, onların temelsiz
    görüşlerini savunmuşlardır. Dehrîlik, 10. yy’da Müslümanların
    yaşadığı ülkede ortaya çıkmış, bu görüşü savunanlar, zaman
    (dehr) ve maddenin yaratılmadığını, ezelî ve ebedî olduğunu
    iddiâ etmişlerdir. Kur’an’da geçen bir ifâdeden, Kur’an’ın nâzil
    olduğu dönemde de âhireti inkâr eden ve yalnızca içinde bulunduğumuz
    zamanın varlığını kabul eden bir grubun bulunduğu
    anlaşılmaktadır. Dehriyye, yalnız duyularla algılanabilen maddî
    dünyanın varlığını kabul eder, duyular üstü bir âlemin varlığı fikrini
    reddeder. Ayrıca, aklî bilgilerin kaynağının duyular olduğunu
    savunur. “Dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz
    ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi
    de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.”392 Dirilmeyi ve
    392 45/Câsiye, 24
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 111 -
    âhiret hayatını inkâr eden dehrîler (materyalistler), ölümü “dehr”
    denen sürekli zamana veya tabiata bağlayarak, onun dışında ve
    üstündeki hakiki müessiri, Allah’ı tanımadıklarını ifâde ederler.
    Bunlara göre ölümü, gece ve gündüz, yani zaman hazırlar. Ruhları
    alan bir ölüm meleği yoktur. Bütün olaylar zamana dayandırılır.
    Ama onlar bu inancı beslerken zandan, ispatlanmamış teorilerden,
    varsayımdan başka hiçbir delile sahip değillerdir.
    Demirhan: Eski Türklerde dağ başı-tanrı. Özellikle Yakut Türklerince
    inanılmıştır. Bazı metinlerde Yer-Su’lardan kutsal bir ruh
    sayıldığı yazılıdır.
    Demokrasi: Batının laiklik, özgürlük vb. hemen tüm kavramları
    gibi demokrasi kavramı da kaypaktır. Sınırı, tanımı çok belirgin
    değildir. İsteyen istediği yere çekebilir. Yöneticiler ve etkin güçler,
    içini istedikleri gibi doldurabilir. “Halkın kendi kendini yönetmesi”
    belki tek ortak tanım. Onun da nasıl olacağı ve müslümanlıkla
    nasıl bağdaşacağı konusunda ortak görüş yoktur.
    “Ver oyunu, gör oyunu!” “Kim daha oy alıyor/oyalıyor?” “Oy,
    oy!” diye halktan rey dilenenler, iş başına geçtiklerinde halkı “of,
    of!” diye inletirler. Buna rağmen oyun devam eder. Demokrasi
    sâyesinde insan, ısırıldığı delikten bir değil; on kez ısırılır. Tahterevallidir
    demokrasi; partilerin biri iner, biri çıkar. Ama bu tahterevallinin
    üzerine binilip oturulan yerinde gıcırdayan tahta kalas
    değil; inleyen halk vardır. Hangi doktrin, rejimde hâkimse, onun
    koyduğu kurallar işlemekte, hâkim gücün çarkının işlemesi için
    halkın desteğine ihtiyaç duyulduğundan, senaryosu önceden yazılmış
    oyunda, halka sadece figüran roller verilmektedir. Halkın
    seçmek mecbûriyetinde olduğu düzenin memurları, isteseler bile
    hâkim gücün/derin devletin sistemini değiştirme hakkına sahip
    olmadıklarından, halkı temsilen seçilenlere düşen iş, mevcut sistemin
    çarkının başında durmaktan öteye gitmez. Bu olayda halka
    düşen ise, düzenin bazı yerlerine idareciler tâyin ederek onların
    suçuna ortak olmaktır.
    Demokrasi bir yönetim biçimidir; yönetimleri belirleme biçimi
    değil! Kendisi bir düzendir; başka düzenlere kapı değil! Davul tutanları
    seçme işidir; tokmakları değil! Egemen güçler tarafından
    kuralları belirlenmiş oyundur; oyun kurallarını belirleme işi değil!
    Demokrasi, kitabına uydurma rejimidir; Kitab’a uyma değil! Demokrasi
    ile disiplini esas alan rejimler arasındaki fark, önemsizdir:
    Totaliter rejimlerde kral veya general; “Ben böyle istiyorum!” der;
    Demokrasi ise, “sen böyle istiyorsun!” der.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 112 -
    Güçlünün hâkim olduğu rejimin adıdır demokrasi. Çağdaş bir
    masaldan ibarettir. Her ne kadar tersi iddia ediliyor olsa bile seçenlerin
    ve hatta seçilenlerin değil; seçtirenlerin ve derindekilerin
    irâdesi önemlidir. Demokrasi, bir Truva atıdır. Halka, oy vermeme
    hürriyeti bile vermeyen çağdaş dayatma rejimidir. %51 delinin
    % 49 akıllıya gâlip getirilmesinin adıdır. Müslümanla kâfirin,
    mücâhidle İslâm düşmanının, âlimle câhilin, aydınla avamın eşit
    olduğu adâletsiz rejimin adıdır demokrasi. Demokrasi açısından,
    oy veren insanlar, eşit olmasına eşittir, ama bazıları daha çok eşittir.
    Elli bir pirenin kırk dokuz file gâlip getirilmesidir demokrasi.
    Kazanan ve kaybedenin maçtan önce belli olduğu şikeli bir karşılaşmadır.
    Hakka rağmen halk idaresi olmasının yanında; aslında
    halka rağmen egemen çevrelerin halkın inancına ters dayatmalar
    rejimidir. Teorisiyle pratiği birbirine bu denli ters bir anlayış, başka
    hiçbir ideolojide bu kadar sırıtmaz.
    Demokrasi, bilindiği gibi batı kültürünün ürünü olan bir sistemdir.
    Batı medeniyetinin en önemli özelliği, insanın kendini
    ilâhlaştırarak, tanrıya başkaldırı, nefse, hevâya ve şeytana tâbi olmaktır.
    Demokrasi anlayışında da bu özelliği görürüz: Yüce Allah’ın
    nizamını kabul etmeyip, yönetimde insanların hüküm koyması ve
    Allah’ın indirdiğini bırakıp kendi hükümleriyle kendilerini yönetmek
    istemeleridir. Bunu demokratların ifadeleriyle (daha doğrusu,
    hal dilleriyle) söyleyecek olursak: “Sen kim oluyorsun ey tanrı!
    Biz kendi hayatımızı kendimiz düzenleyebiliriz. Kendimiz düzenlemek
    için yöntemler buluyor ve uyguluyoruz” demekteler; dilleriyle
    veya tavırlarıyla. -Basite indirgeyecek olursak- demokratik
    söylemin içeriği ve anlamı işte budur. Haliyle, başka bir bâtıl gâye
    için, insanı/halkı putlaştırma amacıyla bâtıl tanrılara başkaldırılınca,
    hak ilâh olan Allah Teâlâ’ya da başkaldırılmış oluyor. “Hevâsını
    ilâh edinen kimseyi gördün mü? Onun koruyucusu (bekçisi, vekili) sen mi
    olacaksın?”393 İster “hümanizm” adıyla, ister “demokrasi” ideolojisiyle,
    Batının anlayışı, insanı Tanrı yerine koymaktır; insanı, yani
    kendi hevâsını tanrılaştırmak. Batıda düşünce, inanış, ideoloji ve
    sistemlerin hepsi hakkında bu yargı geçerlidir; bu hüküm, ortak
    bir değerlendirmedir.
    Batı uygarlığının karşısında İslâmî dâvet vardır. İslâmî mesaj,
    Allah’a başkaldırı yerine ibâdeti öngörür. Fakat birilerine de başkaldırmayı
    emreder. Bu da nefsi, hevâyı ve şeytanı kapsamına alan
    “tâğut”a başkaldırmaktır. “De ki: Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur.
    O halde ona uyun. Diğer yollara uymayın. Sonra o yollar sizleri
    O’nun yolundan ayırıp darmadağın eder. İşte sakınasınız diye size bunları
    393 25/Furkan, 43
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 113 -
    emretti.” 394Âyet-i kerime, gerçekten müslümanın hayatını, herhangi
    bir gedik bırakmaksızın tamamıyla Allah’a tahsis etmiştir.
    İşte Allah’a teslimiyet bu demektir. Ölüm ile noktalanıncaya kadar,
    hayatımızın tümünü, inanç ve kanaatlerimizden başlayarak tüm
    eylemlerimizi Allah için, Allah’a teslimiyet sûretiyle ortaya koyacağız.
    İslâm budur; böyle bir teslimiyettir.
    Bütün siyasî sistemlerin, ideolojilerin olduğu gibi, demokrasinin
    de can alıcı noktası; hâkimiyet/egemenlik meselesidir. Yukarıda
    da belirtildiği gibi, hâkimiyet, daha ilerisi düşünülemeyen,
    siyasal bir güç ve etkinliği ifade eder. Yani siyasal güç ve etkinliğin,
    iktidar ve muktedir oluşun en ileri derecesini ifade eder. Bu en
    üstün kabul edilen otorite, kanunları yapar. Yöneticiler ona göre
    belirlenir. Yönetimin nasıl olacağını ve bu esasların ayrıntılarını o
    belirler. Hâkimiyet anlayışı itibarıyla İslâm bir tarafta, diğer bütün
    sistemler bir taraftadır. İslâm, hâkimiyeti mutlak olarak sadece
    Allah’ta kabul eder; Allah’ın hakkı olarak bilir. Bunun dışındaki
    diğer bütün sistemler, hâkimiyeti kimde görüyorlarsa ona göre
    isim alırlar.
    Demokrasi, hâkimiyetin halkın elinde olmasının adıdır. Krallık,
    hâkimiyetin kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah
    adına konuştuğunu iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini
    tanrı yerine koyanların elinde olmasıdır. Buna benzer diğer bütün
    sistemler de böyledir. Yani siyasî sistemler, hâkimiyeti elinde
    bulunduranlara göre tanımlanır ve ona göre isimlerini alırlar. Yalnız
    İslâm, hâkimiyeti Allah’ta görür, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı
    olarak kabul eder. Bunun dışındaki diğer bütün beşerî sistemlerin
    (dinlerin) özelliği ise, hâkimiyeti Allah’ta görmeyip insanda görmeleridir.
    Hâkimiyeti insanda görmek gibi ortak bir paydaya sahip
    olduktan sonra, bu insanların “kim veya kimler?” sorusuna
    verdikleri farklı cevaplara göre isim alsalar da, müslümana göre
    bütün bunlar tâğutî ideoloji ve şeytanî düzenlerdir.
    Hâkimiyet noktasında demokraside yetki; halkın veya milletindir;
    Yani, toplumun geneli, egemenliğe sahip kabul edilir. Hangi
    inanca sahip olurlarsa olsunlar, fertler birbirlerine eşit olduklarına
    göre de, her bir şahıs, o hâkimiyetin bir birimine, bir parçasına
    sahiptir. Yani 70 milyonluk bir ülkede hâkimiyet, 70 milyon eşit
    parçaya bölünmüş demektir. Bunun Kur’ânî ifadesi 70 milyon ilâh
    kabul ediliyor, demektir. Herkes hâkimiyetin eşit bir parçasına sahip
    olduğundan, zamanı gelince hâkimiyet parçalarının sahipleri
    oylarını bir tarafta toplar ve ittifakın mümkün olmadığı halde,
    394 6/En’âm, 153
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 114 -
    çoğunluğu teşkil eden parçaların toplamı doğrultusunda icraatlar
    yapılır, kararlar alınır. Bu noktada hâkimiyetin kullanılması gündeme
    gelir. Demokrasi, çok tanrıcı Grek kültürüne dayalı, ondan
    kaynaklanan bir sistemdir. Yani, irticânın esasıdır. Şu irticâya karşı
    dayatılmak istenen demokrasi, asıl irticânın kendisidir; asıl mürtecî
    de demokratlar. Çünkü onlar, kökü, tarihi itibarıyla eski Yunan’a
    kadar uzanan bir mürtecîlik yapıyorlar. Ondan da eski bir kökü
    var; şeytana kadar uzanan bir başkaldırıya kadar devam edip uzanıyor,
    kökleri oraya kadar varıyor, Allah’a başkaldırı ve şeytana
    itaat olan bir siyasî sisteme tâbi oluyorlar demokrat mürtecîler.
    Batılılar açısından demokrasi, en az zararlı (ehven-i şer) olabilir.
    Onlar Hakk’a, yani mutlak doğruya, nassa inanmazlar çünkü.
    İslâm diye bir din, devlet ve dünya görüşü olmasaydı, Peygamberlerin
    ve iman edenlerin, uğruna her fedâkârlıklara katlandıkları
    İlâhî hükümler söz konusu olmasaydı, “demokrasi mi, başka rejim
    mi?” tartışılabilir, Hakkın emrettiği “hayr” olmayınca “şerrin en
    ehveni” tercih edilebilirdi. Ama, müslümanın teslim olduğu Rab
    ve Kitap her şerri yasaklar ve sadece hayrı emreder. Hak, apaçık
    ortadadır. Bâtıl rengine bürün(e)mez. Bâtıl görünümünde hak
    veya hak görünümündeki bâtıl, olsa olsa “ehven-i şer”dir. Ehven-i
    şerri tercih etmek de şerre râzı olmak demektir. Müslüman hakka
    tâlip olmak zorundadır.
    Deniz Han: Eski Türklerde Doğa Tanrısı olduğuna inanılan
    Oğuz Han’ın en küçük oğlu.
    Destur: İzin, ruhsat, müsâade. Tasavvufta; Bazı tarikatlarda,
    özellikle Mevlevîlikte ve Bektâşîlikte şeyhlerden ve tarikat büyüklerinden
    müsâade almak için kullanılan bir deyim. Cesâret isteyen
    zor bir işe girişilirken evliyânın rûhâniyetinden faydalanmak
    ve onlardan güç almak için “destûr!” denir. Ekseriya; “Destûr yâ
    pir!”, “destûr ya üstâz!”, “destûr yâ Ali!” denir.
    Determinizm: Bütün insan aktiviteleri de dâhil tüm evrenin
    katı bir sebep-sonuç ilişkisi düzenine bağlı olduğunu savunan
    ve özgür irâdeye açık bir kapı bırakmayan felsefî sisteme verilen
    addır. Özellikle J. S. Mill tarafından popülize edilmiştir. Bu felsefî
    görüşte, sebepler putlaştırılır; esas sebebin Allah olduğu değerlendirilmez.
    Dev: Çok iri, güçlü ve genellikle korkunç görünümlü olduğuna
    inanılan mitolojik varlık. Kötü varlıklar olarak görülen devlerin,
    cinlerle irtibatlı oldukları kabul edilir. Eski Yunan mitolojisine
    göre Uranüs ve Gaea’nın oğulları olan devler, tanrı Uranüs’ün kanı
    yeryüzüne düştüğünde bu kandan doğarlar. Onların, Olimpus
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 115 -
    Dağında tanrılarla savaştıkları ve birçoğunun Heracles ve Dionysus
    tarafından öldürüldüğü anlatılır. Devler, hemen bütün mitolojilerde
    tanrılara karşıdırlar ve kötülük kampında yer alırlar. Dilimizdeki
    dev kelimesi, İranlıların Zerdüşt dininde kötülü ruhlarını
    adlandıran “dîv” (Darvand da denir) sözcüğünden gelmektedir.
    Zerdüşt dini şu duâyla başlar: “Deva’lara (devlere) tapmaktan vazgeçiyor,
    Zerdüşt’ün izinde olduğumu, Ahura Mazda’ya taptığımı
    ve Deva’ların (devlerin) düşmanı olduğumu bildiriyorum. İhtimal
    ki, putperest câhiliyye insanları, Hak dindeki şeytan anlayışını çarpıtarak
    dev anlayışına dönüştürmüştür. Çok eski Hint inançlarına
    göre de dünya bir dev’in vücudunun parçalanmasıyla oluşmuştur;
    başından gök, gövdesinden hava, ayaklarından da dünya meydana
    gelmiştir. Alnından ay, soluğundan rüzgârlar, gözlerinden
    güneş ve ağzından tanrı İndra’yla Varuna doğmuş, Hintlilerin
    dört ana kastı, devin öbür parçalarından oluşmuştur. Mezopotamya
    mitolojisi de evrenin yaratılışını aşağı-yukarı böylesine bir
    tasarımla tasvir etmektedir. İskandinav mitolojisindeki tasarım da
    hemen hemen bunun aynıdır; evrenin oluşması dev Ymir’in parçalarıyla
    gerçekleşir. Vücudundan karalar, kemiklerinden dağlar,
    kanından denizler, saçlarından ormanlar, beyninden bulutlar ve
    çürüyen etlerinden oluşan kurtlardan da cüceler meydana gelir.
    Almanların ünlü Thor öyküsünde mağaralar devlerin eldivenleri,
    fırtınalar devlerin horultularıdır. Câhilî Türk inançlarında devler,
    “bir dudağı yerde, bir dudağı gökte” kocaman varlıklar olarak
    tasarlanmıştır. Birbirleriyle evlenebilen erkekleri ve dişileri vardır.
    Dişilerine dev anası denir. Kaf dağının ardında otururlar. Yunan
    inançlarının en ünlü devleri Titan’lardır. Bunlar, ilk tanrılar olarak
    tasarlanmışlardır.
    Diana: Roma’nın verimlilik, doğum ve yaban tanrıçası.
    Diana’nın kutsal günü 13 Ağıustos’tu.
    Dicle: Yunanca Kaplan-nehir. Yunan mitolojisine göre Medes,
    su perisi annesinin babası kaplanla (Tigris) birleştiği nehre bu adı
    koymuş.
    Dogma: Hıristiyanlıkta kilise tarafından belirlenen ve inananların
    kabul etmek zorunda oldukları öğretiler. Örneğin, teslis
    inancı ve Hz. İsa’da insanî ve İlâhî tabiatın varlığı konuları birer
    dogma olarak kabul edilir. Katolik Kilisesinde dogma dinsel bir
    hakikattir ve tanrı tarafından vahyedilmiştir. Dogmanın kökeni,
    ya kutsal kitaba ya da sözlü rivâyetlere dayanır. Buna “inanç hakikati”
    de denilir. Dogmalar, konsillerce veya papalıkça belirlenir.
    Dogmanın bağlayıcılığı Protestan Kilisesince gözden geçirilmiştir.
    Diyalektik ilâhiyat akımı dogma ve kilise öğretisine yeni bir pozitif
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 116 -
    değerlendirme getirmiştir.
    Dogma, ayrıca, özellikle Hıristiyanlığı kapsayacak biçimde,
    ama genel olarak bütün dinlerin değiştirilemeyecek temel esasları
    için de daha çok Batılılar tarafından kullanılır. Dinlerde vahiy,
    ilham ve benzeri yollarla ya da kurumlar, konsiller, dinî lider ve
    önderler gibi şahıslar vâsıtasıyla belirlenen dinsel gerçek ve öğretiler
    için de kullanılır.
    Dörtler: Ricâl-i ilâhiye adı da verilen dört ermiş, evtâd-ı erbaadan
    başka olup onlara imdad ederler. Halleri rûhânî, kalpleri
    semâvî olduğundan yeryüzünde meçhul, ama semâda tanınırlar.
    İbn Arabî bunları Endülüs’te ve Suriye’de gördüğünü söyler.
    Dürzîlik: Suriye, Lübnan ve Filistin’de taraftarları bulunan ve
    gulât-ı şia’ya mensup olan bir mezhep. İsmâiliye mezhebi kökenli
    Fâtımî hânedanından halife el-Hakîm İbn Emrillâh (996-1021)
    ve veziri Hamza İbn Ali’nin kurduğu dinsel akım. Dürzî ismi, ed-
    Darâzî’ye (ö. 1020) atfedilir. Dürzîlikte Mısırlı halife el-Hakîm’e
    ulûhiyet atfedilir. Onun bedenleşmiş tanrı olduğuna, gerçekte ölmediğine,
    fakat bir müddet için gizlendiğine inanılır. Dürzîler el-
    Hakîm’in geri gelişini beklerler; Hazma İbn Ali’nin ise tanrının yarattığı
    ilk yüce varlık olduğunu düşünürler. Ayrıca Dürzîler, âhireti,
    cenneti ve cehennemi reddederler ve kutsal yazılarını gizlerler.
    Tapınaklarına Halavat adını verirler.
    Ekanim-i selâse: Arapça olan bu deyim, üç uknum, üç esas anlamına
    gelir. Tanrıyı hem üç, hem bir sayan teslis anlayışı. Tahrif
    edilmiş Pavlus hıristiyanlığının temel ilkesi olan bu inanç, tanrı
    kavramını baba, oğul ve kutsal ruh olarak bir üçlükte teklik anlayışı
    olarak kabul ederler. Bu anlayışa Fransızca trinite, Arapça
    teslis adı verilir. Üçleme anlamına gelen bu deyim, hıristiyanlığın
    temel inancı olan baba, oğul ve ruhu’l kudüsten meydana gelir.
    Bu anlayışa göre, İslâm’a ve Hz. İsa’nın tebliğ ettiğine ve hatta bugünkü
    Kitab-ı Mukaddes’in nice ifadesine göre tek olan Allah’la
    birlikte, tahrif edilen hıristiyanlıkta kutsal ruh ve oğul diye anılan
    Hz. İsa’nın da tanrı olduğu ileri sürülür.
    Efendi: Sözü geçen, buyruğu yürüyen, itiraz edilmeksizin
    kendisine uyulan kimse. Tasavvufta; şeyh, pir. Doğu geleneğinde
    padişah efendi, tebaa onun kullarıdır. Hükümdar, emri altındakilere:
    “kullarım”, onlar da sultanlarına “efendimiz (mevlânâ,
    seyyidenâ)” diye hitap ederler. Aslında efendi (seyyid, mevlâ) köle
    sahibi demektir. Buradan kalkan dervişler, şeyhlerine “efendi”,
    “efendimiz”, “efendi hazretleri” gibi ünvanlar verir, kendilerini de
    onun kulları yerine korlar. Şeyh ise müritlerinden; “bendelerim”,
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 117 -
    “kullarım” diye söz eder. Şeyhe şah ve sultan da denir. “Efendi ne
    isterse etmek gerek / Kuluz biz düşer mi sual eylemek.” 395
    Efes (Ephesos): Efes kenti. Kalıntıları İzmir’in Selçuk ilçesinin
    çok yakınında bulunan eskiçağ kentlerinin en ünlülerinden.
    Efes’in de içinde bulunduğu bölgeye eskiden İyonya denirdi,
    İyonya’nın on iki kentinden biri olan Efes, MÖ 10. yy’da kuruldu.
    Mitolojiye göre şehrin Amazonlar denilen savaşçı kadınlar tarafından
    kurulduğuna inanılır.
    Efrâd: Ferdler, eşsiz şahsiyetler. Tasavvufta; kutbun gözetimi
    dışında kalan gayb erenler. Bunların belli bir sayıları yoktur. 2, 3,
    6 ve 10 olabilir.
    Efsâne (Mit, Mitos, Ustûre -ç. Esâtîr-): Gerçek olmayan ya
    da gerçek bir bilgiye dayanmayan uydurma hikâyeler, mitolojik
    bilgiler. Birçok inanç sisteminde efsâneler önemli bir yer tutar.
    Efsânelerin temel konusu tanrı ya da tanrısal varlıklar, âlemin ve
    insanın menşei ve tanrı-âlem, tanrı-İnsan ya da insan-âlem ilişkileridir.
    Ayrıca insanın aşkınlığa yönelik istek ve tutkularıyla gelecekle
    ilgili tasavvurları da efsânenin konusunu oluşturur. 396
    Ege (Aigeus): Yunan mitolojisine göre Ege Denizi, Theseus’un
    babası ve Atina’nın mitolojik kralı Aigeus397 kendini sularına attığı
    için onun adıyla anılmıştır. Yunancada Ege Denizine Aigae Denizi
    denir. Yunan mitolojisine göre, Aigeus’un oğlu Thesus, Girit seferine
    giderken kara yelkenler açmış ve babasına başarıyla dönerse
    gelirken ak yelkenler açacağını söylemişti. Ne var ki, başarısının
    sevinciyle bunu unutmuştu. Aigeus, kara yelkenleri görünce
    üzüntüsünden kaldırıp kendini denize atmış, bu denize bu yüzden
    Aigae 398Denizi adı verilmiş.
    Ekstazi: Doğaüstü bir duruma, aşkın bir ruh haline ulaşmak;
    kendinden geçmek; kişinin duygularını bırakması. Bilinci ortadan
    kaldıran dinsel kendinden geçme durumu. İnsanın İlâhî bir duruma
    yükseldiğini dile getiren bu deyim, hıristiyanlığa ve tasavvuf
    yoluyla müslümanlara da geçmiştir. Tasavvufta buna vecd ve
    cezbe denir. Ekstazi; klasik Yunancada ekstazi kişinin kızgınlığını,
    deliliğini ya da akıl hastalığını ifade ederdi. Sonraları ise kişinin
    trans halinde olmasıyla ilişkili olarak kullanılmaya başlandı. Dinî
    geleneklerde genellikle mistikler ve diğer bazı kişilerin (râhipler,
    büyücüler, kâhinler ve medyumlar gibi) ilham almak, metafizik
    395 İzzet Molla
    396 Bak. Mitoloji
    397 Ege
    398 Ege
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 118 -
    duyum veya bilgilere ulaşmak ve benzeri nedenlerle bu hali yaşadıkları
    sölenir. Genel kabule göre; ekstazinin temel karakteristiği,
    ruha İlâhî gücün inmesiyle duyu organlarının devre dışı kalmasıdır.
    Bu hal yaşanırken vücut kımıldayamaz, göremez, işitemez; bütün
    aktivitesini geçici olarak yitirir. Patolojik şuursuzluk durumundan
    farklı olarak ekstazi halini yaşayan şahıs, sonradan bu esnâda nelerin
    cereyan ettiğini hatırlar.
    El: Fenike’lilere ve Kenanlılara göre büyük gök tanrı. Semit
    topluluklarının baş tanrısıdır. Bu tanrıya özellikle Semit ırkından
    bir topluluk olan Fenikeliler yüceltmişler, erkeklerine Baal ve dişilerine
    Baalât denen bütün ikinci derece tanrıların baştanrı-gök
    El tarafından yaratıldığına inanmışlardır. O, boğa olarak nitelenmiştir.
    İsrail inançlarına göre, baştanrının Aşherat adında bir yardımcısıyla
    Anat ve Elat adında iki kızı varmış. İslâmiyetten önce
    putperest Araplar da tanrı El’e tapmışlar ve onun Ellat, Menât ve
    Uzzâ adlarında üç kızı olduğuna inanmışlardır. Eski Suriye inançlarında
    El’in kızlarından biri olan Ellat, üretim tanrısı Dusares’in
    karısıdır. Bu inançlarda El güneşi, ay ışığını, mevsiminde yağmuru
    veren iyi gök tanrısı, Belsamin (Baal) ise, fırtınayı, kasırgayı, yıldırımı
    veren kötü gök tanrısıdır. Mûsâ’dan (a.s.) sonra yahûdiler,
    Yahve’ye El’in çoğulu olan Elohim adını vermişlerdir. El ve Elohim
    isimleri Kitab-ı Mukaddes’te de geçer. Tevrat’ta Yahve teriminin
    dışında tanrı için kullanılan diğer isimlerin başında El399 ve El’in
    çeşitli kombinasyonları olan El Şeddai, El Bethel, El Elyon, El Olam
    ve El Roi gelir. Bazı araştırmacılar Arapçadaki el-ilâh teriminin de
    El ile aynı kökten geldiğini düşünürler.
    Elf: Eski İskandinav dininde muhtemelen ruh anlamına kullanılan
    bir terim. Edda’da400 Elfler, tanrılar ve cücelerle birlikte zikredilir.
    Işık elfleri ve karanlık elfleri diye iki çeşittir.
    Elohim ve Elohist: İbrânîce “tanrılar” anlamına gelen bu terim,
    Eski Ahit’in Elohist metinlerinde İsrail’in tanrısı (Yahve) için
    bir isim olarak kullanılır. Bugünkü Eski Ahit’te (Tevrat’ta) iki ayrı
    kitabın birleştirilmesi gibi anlaşılan iki ayrı anlatım tarzı vardır.
    Yüce Tanrıdan Elohim ismiyle bahseden metinlerin mutemel yazarı
    için Elohist ismi kullanılır. Bir Tanrıdan Yahve diye bahsedilen
    metin vardır. Elohist metinlerin daha sonraki dönemlere âit olduğu
    düşünülür. Yahvist metinler tarihsel açıdan daha eskidir.
    Elektra: Yunan mitolojisine göre Okyanus’un kızı.
    399 Tekvin, 35/1; 49/25
    400 Eski İskandinav diniyle ilgili bilgilerin temel kaynağı konumundaki metinler
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 119 -
    Ellât: İsmi basitçe “tanrıça” anlamına gelen ve kültü bütün
    Kuzey Arabistan’da, Palmira, Nebat ve Suriye bölgelerinde yaygın
    olan Ellât, Nebâtîlerce “mutluluk hanımefendisi” olarak adlandırıldı.
    Zaman zaman Athena, Afrodit, Atargatis ve İştar-Venüs’le
    de özdeşleştirilen Ellât’a, câhiliyye döneminde Hicaz yöresinde
    Lât adı altında tapılmaktaydı. 401
    Ene’l-Hak: “Ben Hakk’ım, tanrıyım” anlamında Hallâc-ı
    Mansur’un (ö. 922) mistik panteizmi doğrultusunda söylediği meşhur
    sözü. Hallac’ın bu sözle, Cenâb-ı Hakk’ın kendisinde tecellî
    eteği veya kendisinin Cenâb-ı Hakk’ta ve O’nun sıfatlarında fânî
    olduğunu kastettiği te’vil ve yorumlarıyla bütün tasavvufçular bu
    sözü savunur, eleştirmez.
    Erlik Han: Eski müşrik Türklerde yeraltı tanrısı. Altay Türklerinin
    inançlarına göre yeraltında bir sarayı varmış. Dokuz katlı olan
    ve her katında bir tanrı bulunan yeraltı ülkesini yönetirmiş. Kötü
    ruhlar olan bu dokuz tanrının insanlara kötülük etmesine engel
    olurmuş, bu yüzden kendisine at kurban ederlermiş. Kar Han’ın
    oğluymuş, kendisinin de beş oğlu ve iki kızı varmış.
    Eros: Eski Yunan aşk tanrısı. Home’de kişileştirilmiş bir tanrılıktan
    ziyâde bir ihtiras arzusu olarak kullanılırken, Hesiod onu
    Afrodit’le ilişkilendirir ve Eros’u en eski tanrılardan biri yapar. Şairler
    onun ölümlüler üzerine oynadığı hileleri söylerler; onun yay
    ve oklarından bahseden ilk kişi ise Euripides’tir. Eros, dişi güzellik
    kadar erkek güzelliğin de tanrısı olarak kabul edilir. Ayrıca o,
    bereket ve verimlilikle de ilişkili görülür. Romalılarca Amor diye
    bilinir. Elinde yay ve ok bulunan, kanatlı ve güzel bir erkek çocuğu
    olarak tasarlanıp tasvir edilmiştir. Başı güllerden örülmüş bir
    çelenkle süslüdür. Attığı okların saplandığı kişi çılgınca bir aşka tutulur.
    Oklarının etkisinden tanrılar tanrısı Zeus bile kendini kurtaramaz.
    Tanrılar, birini aşk ateşiyle tutuşturmak isteyince bu görevi
    Eros’a verirler. Eros’un yanından hiç ayırmadığı ve birlikte gezip
    dolaştığı sevgi yardımcıları da vardır.
    Esâtîr: Efsâneler, mitoslar. Bak. Efsâne.
    Europa (Avrupa): Yunan mitolojisinde Tyre kralı Apenor’un
    kızı. Mitolojiye göre Zeus, kendisini bir boğa sûretine sokarak
    Europa’ya göründü ve sonra onu sırtına alarak Girit’e götürdü.
    Europa, orada Zeus’a çocuklar (Minos dâhil) doğurdu. Europa’ya
    bir Girit tanrıçası olarak tapılmış ya da o bir Girit tanrıçasıyla
    özdeşleştirilmiştir. Önceleri Europa ismi yalnızca Yunanistan’a
    401 Bak. Lât
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 120 -
    verilmişken, sonradan tüm kıta için kullanılmaya başlandı.
    Evliyâ: Velîler, dostlar. Tasavvufta; ermişler, erenler. Özel anlamda
    sadece Allah’ın kendilerine kerâmet ve ilham ihsan ettiği
    kâmil mü’minler evliyâdır. Evliyânın çeşitli varlıklar üzerinde etkli
    olan bir mânevî gücü vardır. Duâları Allah katında makbul olur.
    Evliyâiye: Allah’ın velîsi ve dostu olma seviyesine yükselenlerden
    mükellefiyetin ve ibâdetlerin düşeceğine inanan mutasavvıflar
    zümresi.
    Evtâd: Direkler, sütunlar. Tasavvufta; biri doğuda, diğeri batıda,
    üçüncüsü kuzeyde, dördüncüsü güneyde bulunan dört büyük
    velî. İbn Arabî, Allah bu bölgeleri bu ermiş kulları aracılığı ile korur,
    der.
    Fal: İstikbalden haber almak, gelecekte olacak şeyler hakkında
    bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli nesnelerden anlam
    çıkarma. Bakla falı, yıldız falı, kahve falı, iskambil falı, burç falı
    gibi çeşitleri vardır. Fal kelimesi, ayrıca; uğur, kadem, meymenet;
    ileride yapılması düşünülen bir işin hayırlı ve faydalı sonuçlar vereceğine
    dair bazı ipuçlarının ve işaretlerin bulunduğuna inanmaya
    da ad verilmiş, özellikle bu anlamlarda tasavvuf terimi olarak
    kullanılmıştır. Şeyhin hâl, hareket ve tavırlarını ileride iyi şeylerin
    olacağının işareti olarak kabul etmek de faldır. Fakat mutasavvıflar
    bu çeşit fallara “işâret”, “beşâret” gibi isimler verirler.
    Falcılık ve Fala Baktırmak: Fal ve falcılık; gaybdan haber verme,
    gelecek hakkında önceden fikir beyan etme temeline dayanmaktadır.
    Tarihin her devrinde, her toplumda istikbali öğrenme
    teşebbüslerine, bunun çeşitli şekillerine ve değişik araçlarına rastlanmaktadır.
    Câhiliyye Araplarında “ezlâm” denen fal okları, remiller,
    günümüzde yıldız, burç, kahve, bakla, iskambil kâğıdı, suya
    bakma, kitap açma vs. falcılığın şekil ve malzemesinin bir kısmıdır.
    Ayrıca çağdaş câhiliyyede falcılık, medya aracılığıyla modern
    insanın günlük hayatına da girmiş bulunmaktadır. Günlük fallar
    yanında, gazetelerin yıl başlarında, senelik fallar yayınlamaları,
    faldaki yalanın boyutlarını oldukça genişletmiştir.
    Hurâfe ve bâtıl inanışların hepsine birden savaş açmış bulunan
    İslâm, bütün çeşitleriyle falcılığı yasaklamıştır. “Ey iman edenler! Şarap,
    kumar, dikili taşlar (putlar), ezlâm/fal ve şans okları birer şeytan işi
    pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”402. Bu âyet, fal oklarının
    şeytanın pis işlerinden olduğunu, kötülükte şarap içmeye,
    kumar oynamaya ve putlara tapmaya denk bir cürüm sayıldığını,
    402 6/En'âm, 90
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 121 -
    kurtuluş için bunlardan uzak durulması gerektiğini çok açık bir
    şekilde bildirmektedir. Bir başka âyette de: “... Ve fal oklarıyla kısmet
    aramanız size haram kılındı.”403 buyrulmuştur. Öte yandan “... Hiçbir
    kimse yarın ne kazanacağını (başına neler geleceğini) bilemez. Yine hiçbir
    kimse nerede öleceğini de bilemez.”404 buyrulmakta, gelecekten
    haber vermeye kalkışmaktan ibâret olan falcılığın İslâm’da yeri olmadığı
    belirtilmektedir. Peygamber Efendimiz de falcılıktan elde
    edilecek kazançtan mü’minleri nehyetmiştir. 405
    O halde fala bakmak, falcılık yapmak, fala inanmak, faldan
    kazanç temin etmek hiçbir sûrette müslümana yakışmayan hareketlerdir.
    Özellikle hanımların bu konuya daha bir dikkat etmeleri,
    böyle boş ve haram şeylerle kendilerini aldatmamaları gerekmektedir.
    Falcılar bir şey biliyorlarsa, önce kendilerini kötülüklerden
    korusunlar. Unutmayalım ki, aldatmak hâinlik, aldanmak da ahmaklıktır.
    Bir sürü yalan ve tahmin içinde birkaç tanesinin mevcut
    duruma, ya da ileride olacaklara uygun düşmesi, falcıların gaybı
    bilmesi anlamına gelmediği gibi, onlara inanıp İslâm’ın temiz
    inanç esaslarından vazgeçmeye, âyet ve hadislere ters düşmeye
    değmez. Kim böyle bir değişmeye rızâ gösterirse, dünyanın ve
    âhiretin büyük zararına uğramış demektir.
    Fakirizm: Fakir adı verilen Hint ermişlerinin doğaüstü güçlere
    bağladıkları olağanüstü hünerlere inanma. Fakirizm, uzun bir
    süre doğaüstü güçlere yorulmuş ve sonunda âdî bir gözboyacılık
    olduğu anlaşılmıştır. Hint fakirleri, bu hünerleri doğaüstü bir güçle
    zihinlerini konsantre olup bir nokta üstende toplayarak gerçekleştirdiklerini
    ileri sürerler. Böylelilkle tüm maddîlikten sıyrılıp salt
    ruhsal bir güce dönüşürlermiş. Tasavvufu da etkiliyene fakirizm,
    tasavvufta “fakr” kavramının oluşmasında rol oynamıştır. Tasavvufçular
    “Fakr gerçekleşince Allah kalır” diye hadis uydurarak,
    insanın tanrıda yok olacağını dile getirmişler, Hint fakirleri gibi
    (izini takip ettikleri önderlerinin, evliyâ dedikleri ermişlerin/fakirlerin
    de) doğaüstü olaylar gerçekleştirdiklerini iddia etmişlerdir.
    Fallus Tapımı: Çeşitli toplumlarda verimliliğin, bereketin ve
    bolluğun sembolü olarak erkek cinsel organının ta’zim edilmesi.
    Erkeklik organının kutsallığı inancı tarımla uğraşan bütün câhilî
    toplumlarda saptanmıştır. Fallus tapımı, eski Mısır, Yunan, Roma,
    Çin, Japon, Hint gibi gelişmiş toplumlarda da süregelmiştir. Bu
    tapımla bereket sağlanacağına inanılır. Korkuluk olarak toprağa
    403 6/Mâide, 3
    404 31/Lokman, 34
    405 Buhârî, Büyû' 25, 113; Müslim, Müsâkât 40
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 122 -
    saplanan kazıklar da aslında nice toplumlarda fallusu simgeler. Taş,
    toprak, ağaç, maden gibi maddelerden yapılan fallus muskalarının
    da sihirli bir güç taşıdığına inanılır. Kimi câhilî toplumlar, yendikleri
    düşmanlarının erkeklik organlarını kesip saklarlar. Erkek
    organının, erkek vücudundan ayrı olarak da döl yetiştirdiği çeşitli
    mitolojilerde tasarlanmıştır. Örneğin, tanrı Dionysos, Agditis’in
    organını kesip toprağa atar, toprağın organla birleşmesinden bir
    badem ağacı çıkar. Irmak-kız Nana bu ağaçtan bir badem alarak
    göğsüne saklar, bundan gebe kalıp Attes’i doğurur. Yine, Yunan
    mitolojisinde erkek organından ayrılan tohumların da döl yetiştirdiği
    üstüne pek çok öyküler vardır. Örneğin, Hephaistos, kendisine
    bir şey ısmarlamaya gelen tanrıça Athena’ya saldırır. Onu
    yakalamak için kovalarken tohumunu bacağına akıtır, tanrıça da
    bir yün bezle tohumu silip yere atar, toprak bu tohumdan gebe
    kalarak Erikhthonios’u doğurur.
    Bunun yanında, Phallpheria denilen fallus tapımı şenlikleri
    vardır. Roma’da bu bayram ve şenliklerde ellerinde phallos (erkeklik
    organı) taşıyan alaylar geçerdi. Romalılar erkeklik organı
    şeklinde bardaklar kullanırlar, muskalar taşırlar, evlerinin kapılarına
    koruyucu olarak bu biçimde simgeler asarlardı. Eski Yunanda
    incir ağacından yapılma erkeklik organları bayramı yapılırdı;
    bunun adına phallophoria denirdi. Erkeklik organı şeklinde tanrı
    heykelleri de vardı. Örneğin Anadolu’lu eski bir Pelasg tanrısı
    olan Hermes bir fallus taşıydı. Nitekim kabirler de Girit’te erkeklik
    organlarıyla simgeleniyordu. Kybele râhipleri, toprağı gebe
    bırakarak verim sağlamak için, erkeklik organlarını keserler ve
    Kybele taşının altına gömerlerdi. Bu câhilî tapımların Yahûdiliği
    ve Müslümanlığı etkilediğini ileri süren Batılı sözde araştırıcılar
    da vardır. Onların iddiâsına göre, Yahûdilerin ve Müslümanların
    sünnet geleneği, bu inancın ve Attis-Agdistis-Adonis’in erkeklik
    organlarını kesmiş olmaları inancının süregelişidir. Aslında bu
    iddiâların tam tersi doğru olmalıdır. Hak dine mensup olanların
    en azından İbrâhim’den (a.s.) beri sünnet olma özelliği bilinmektedir.
    Câhiliyye mensupları, bu hak dinden esinlenip etkilenmişler,
    kendi uydurma tanrılarına ve putperest inançlarına bu sünneti
    yozlaştırarak katmışlardır. Zeus’tan önce tanrı olarak tapınılan
    Anadolu’lu Priapos, eski Mısır’da tanrı Min, Hindistan’da Siva (Linga)
    birer erkeklik organı şeklinde idi.
    Ayrıca, erkeklik organını nazardan ve her türlü kötü etkilerden
    korumak için bazı ilkel câhiliyye toplumları organlarına kılıf takarlardı.
    Buna penis kılıfı denir. Özellikle Melanezya, Güney Amerika,
    Sudan eski toplumlarınca kullanılmıştır. Bu kılıf, kabaktan,
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 123 -
    kamıştan, palmiye yapraklarından, mercandan yapılırmış.
    Fals: Câhiliyye dönemi Araplarınca tapınılan bir tanrı. Dağlık
    bölgede bulunan ve uzaktan bakıldığında insanı andıran bir kaya
    parçasıyla temsil edilirdi. Bu kayanın bulunduğu bölge, kutsal sayılır
    ve buraya sığınanlar suçlu da olsalar bağışlanırdı.
    Felek: Arapça’dan dilimize geçmiş bir kelimedir. Asıl anlamı
    gök olduğu halde, halk arasında baht, kader ya da tâlih anlamlarına
    kullanılan bir terimdir. Gök ile kader arasında bağ kurulması,
    Keldânîlerden beri gelen gökleri tanrı kabul etme câhilî anlayışıyla
    ilgilidir. “Feleğin sillesi”, “zâlim felek”, “kambur felek” gibi
    ifâdelerde olduğu gibi genellikle olumsuz bir anlamda kullanılması
    dikkat çekicidir. Bu olumsuz ifâdeler kader denilen iman
    esaslarından biri için ve Allah’ın bilgisi ve yazgısı anlamında kader
    anlamı için kullanıldığı düşünüldüğünde bunun açık bir şirk olduğu
    değerlendirilir.
    Fenâ fillâh: Tasavvufun ortaya attığı ve içini doldurduğu kavramlardandır.
    Fenâ; yokluk, hiçlik demektir. Fenâ fi’l-vücûd: Varlıkta
    fâni olmak, her şeyi hem Allah olarak görmek, hem Allah
    olarak bilmek, bu hale zevkle ulaşmak. Bu mertebede bulunanlar;
    “lâ mevcûde illâllah (Allah’tan başka varlık yoktur; her şey
    Allah’tır)” derler. Fenâ fillâh; Allah’ta fâni olmak. Kulun, beşerî/
    İnsanî vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp İlâhî vasıflarla donanması.
    Fenâ, Arapçada ölüm, ölümlülük demektir, burada insanın
    insanî tarafını, insanlığını öldürüp yok etmesi anlamında kullanılmaktadır.
    Budizmin Nirvana düşüncesinde de benzer şekilde
    benlikten tamamen kurtularak sonsuz mutluluğa erme anlayışı
    vardır.
    Fenâ fişşeyh: Müridin mürşidde, dervişin, pîrinde fâni olması.
    Mürîdin kendi şahsî irâde ve arzularını yok edip yerine şeyhinin
    irâde ve arzusunu koyması. Şeyhinin hatasını kendi isâbetli fikrine
    tercih edecek derecede ona uyması. Şeyhte fâni olmak, Allah’ta
    fâni olmanın mukaddimesi ve başlangıcıdır.
    Fetiş: Sihir ve büyü nesnesi, tılsım veya muska anlamındadır.
    Tapınılan nesnelere de denir. 16. yy’da Batı Afrika’ya giden
    Portekizli tâcirler orada gördükleri sûretleri ve sihir/büyü tılsımlarını
    kendi dillerindeki fetiço terimiyle adlandırdılar. Latince
    factitius’dan gelen bu terim, sanatla yapılan bir şey, büyü ve peri
    anlamına geliyordu ve Portekizlilerin kendilerince, taşınan tılsımları
    için kullanılmaktaydı. Sonraki yazarlar bu terimi bütün Afrika
    dini için veya taşlara ve eşyalara tapınma için kullanmaya başladı.
    Öte yandan terim, Afrikalıların dinsel yapılarını tanımlamakta
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 124 -
    yetersizdi; zira Afrika inanç sistemi yüce bir varlığa ve atalara
    ta’zîme de yer veriyordu. Böylelikle fetiş terimini yalnızca sihir tılsımları
    için kullanma konusunda bazı girişimler oldu ve böylelikle
    Afrika dinsel yapısı, genelde Animizm veya Politeizm terimleriyle
    ifâde edildi. Sihir ve büyü tılsımları yalnızca Afrika’ya has değildir;
    dünyanın birçok yöresinde benzeri durumlara rastlamak mümkündür.
    Günümüzde fetiş terimi, genellikle kullanılmamaktadır.
    Fetişizm: Fetiş teriminden türetilen bu terim, bir zamanlar taşlara
    ve doğal nesnelere tapınma şeklinde basite indirgenen Afrika
    dini için kullanılmaktaydı. Ancak, Afrika dinindeki yüce varlık
    inancı, atalar kültü ve benzeri motifler nedeniyle günümüzde kullanılmaktan
    vazgeçildi. Fetişlere tapan ya da onları kutsallaştıranlar,
    fetişlerde doğaüstü bir güç bulunduğuna inanırlar. Bu fetişler;
    taş, bitki, hayvan olabilir. Fetişizm, fetişleri kutsal görenlerin dinî
    eylemlerinin tümü anlamında kullanılır. Bu fetişleri insanlar muska
    ve uğurluk olarak taşımışlardır. Bu muska ve uğurluklar, günümüzde
    de hem müslüman olduğunu söyleyenlerce ve hem de
    dinle ilgilerinin olmadığını bildiğimiz sosyete çevrelerince, hatta
    ateistlerce bile rağbet görmekte, bâtıl inanç ürünü olarak fetişleri
    saygıyla taşımaktalar. Haç işareti olan kolyeler, nazar boncukları,
    muskalar, cevşen ve benzeri kutsal kabul edilen duâ vb. metinler
    yanında, uğur taşları ve uğur kolyeleri, yüzükleri şeklinde çeşitli
    fetişler giderek yaygınlaşmaktadır.
    Feyz: Taşmak. Tasavvufta; sâlikin çalışması ve çabası sözkonusu
    olmaksızın Allah tarafından onun kalbine herhangi bir
    husûsun verilmesi. Feyz-i isnâdî: Şeyhe ve müridlerine senet ve
    silsile vâsıtasıyla gelen feyz, rûhânîler yoluyla ulaşan feyz, irfan.
    Firâset: Sezmek, hissetmek. Tasavvufta; Yakîn, keşfetme ve
    gaybı görme, gaybı bilme.
    Firavun: Fir’avn, aslında özel isim değildir; Diliyle veya hal
    diliyle tanrılık iddiasına kalkışan her tâğutun unvanı olabilecek
    şekilde prototiptir. Fir’avn, Keyhüsrev’in Mısır’ı ele geçirip İran’a
    katmasından önce, Mısır’da hüküm süren hükümdarlara verilen
    ünvandır. Özellikle tanrılık iddiasında bulunduğu için Hz. Mûsâ’nın
    mücâdele ettiği azgın Mısır hükümdarının adı yerine geçmiştir. O
    yüzden bu tarihî şahsiyete “Fir’avn-ı Mûsâ” da denir. Kur’an’da,
    Allah’tan korkacak kimseler için ibret olsun diye, 170’den fazla
    âyette söz edilmektedir.
    “Fir’avn’a git, çünkü o azmıştır. De ki: ‘(Nasıl,) tezkiyeye/arınmaya
    gönlün var mı? Seni Rabbine (O’nu bilmeğe) ileteyim de O’ndan korkasın.’
    (Mûsâ gitti, Allah’ın emrini Fir’avn’a duyurdu.) Ona büyük mucizeyi
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 125 -
    (asânın ejderha oluşu mucizesini) gösterdi. Fakat o, (Mûsâ’yı) yalanladı,
    karşı geldi. Sonra sırtını döndü, koşmağa başladı (Mûsâ’nın getirdikleri
    iptal etmek için bütün gücüyle çalışmaya koyuldu). (Adamlarını) topladı,
    (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en yüce Rabbinizim!’ dedi. Allah da onu,
    (sonrakilere ve öncekilere ibret olacak biçimde) ahiret ve dünya azâbıyla
    yakaladı. Şüphesiz bunda (Allah’tan) korkacak kimse için ibret vardır.” 406
    Kur’an’ın birçok âyetinde geçen Firavun, Hz. Mûsâ ile kardeşi
    Hz. Hârun’un mücâdele ettikleri Firavun’dur.407 “Andolsun Biz ona
    (Fir’avn’a) âyetlerimizin hepsini gösterdik, yine de yalanladı ve dayattı.”408
    Firavun, Hz. Mûsâ ile mücâdelesinde yenik düşünce, zorlayıp büyü
    yaptırdığı sihirbazları da “Hârun’un ve Mûsâ’nın Rabbine inandık”
    diye teslim olunca, onların elleriyle ayaklarını çapraz kestirip hurma
    dallarına asacağını söyleyerek tehdit etti. Allah, İsrailoğullarını,
    Fir’avn ailesinin zulmünden kurtarmıştır. 409
    Kur’an’da Firavun’dan “zü’l-evtâd (kazıklar sahibi)”410 diye de söz
    edilmektedir. Saltanat sahibi olan bu azgın, kızdığı kişileri kazığa
    bağlayarak işkence ediyordu. Nitekim Firavun ailesi, İsrailoğullarına
    “azâbın en kötüsünü revâ görüyor, yeni doğan erkek çocuklarını
    boğazlayıp fenalık için kızları sağ bırakıyordu.” 411
    Gavs: Sığınma, ilticâ etme demektir. Tasavvufta; kendisine sığınıldığı
    zaman kutba “gavs” denir (Kâşânî, Ta’rîfât). Sûfîler darda
    ve sıkışık durumda kaldıkları zaman: “Yetiş yâ Gavs!”, “Meded
    yâ Gavs!”, “İmdâd yâ pîr!” diye feryad eder ve kutbun mânevî
    himâyesine ilticâ ederler. “Gavs-ı a’zam”: En ulu gavs, buna
    “kutb-ı ekber” de denir. Hz. Peygamber’in bâtınından ibârettir.
    Velîliğin en yüce mertebesi budur. Abdülkadir Geylânî’ye özellikle
    Gavs-ı a’zam denir.
    Gaybı Bildiğini İddiâ Etmek ve Gaybdan Haber Vermek: Yüce
    Yaratıcı’nın biz insanlara verdiği akıl, duyular ve benzeri öğrenme
    vâsıtaları ile hakkında kesin veya zannî bilgi edinebildiğimiz
    şeylerin tümüne “şehâdet âlemi” denir. İnsanın, bu kendine ait
    vâsıtalarla hakkında bilgi edinemeyeceği Allah, cennet, cehennem,
    yarın başına neyin geleceği, kıyâmetin ne zaman kopacağı
    gibi konuların hepsine de insan açısından “gayb âlemi” denir.
    Eskiden beri gayb âlemi, insanoğlunun merakını çekmiştir. Bu
    âlem hakkında bilgi edinmek istemiştir. Tabii bu merak ve istek;
    406 Nâziat, 17-26
    407 20/Tâhâ, 29-36
    408 20/Tâhâ, 56
    409 Bkz. 20/Tâhâ, 57-73, 77-81; 2/Bakara, 49
    410 Fecr, 10
    411 2/Bakara, 49-50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 126 -
    gaybdan/gâipten haber verdiğini söyleyen kâhinler, arraflar, falcılar,
    müneccimler, cinciler tarafından istismar edildiği gibi günümüzde
    de bunlara ek olarak medyumlar, astrloglar, ruh çağıranlar
    tarafından kötüye kullanılmaktadır. Hurâfelerin, bâtıl inanışların
    toplumda yaygınlaşmasına ve bazı kişilerin asla kendilerinde bulunmayan
    birtakım üstün niteliklere sahip kabul edilmesine ve
    böylece menfaat sağlamasına yol açan “gaybı bildiği ve haber
    verdiği” yalanına ve çeşitli şekillerine dikkat çekmeden önce, meselenin
    dinimiz açısından nasıl ele alındığını açıklayalım:
    İslâm’a göre gayb’ı sadece Allah bilir. “De ki: Göklerde ve yerde
    gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”412 Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarını
    insanlara duyurmak için içlerinden seçtiği peygamberler
    bile gaybı bilemezler. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber Efendimize
    hitâben şöyle buyrulmakta ve durum bize açıklanmaktadır: “De ki:
    ‘Size Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem; size
    ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.”
    413; “De ki: ‘Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda
    veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, elbette
    daha çok hayır/iyilik yapardım ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben
    sadece iman eden bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeciyim.” 414
    “O bütün gaybı bilir. Gaybına/sırlarına kimseyi muttalî kılmaz. Ancak
    (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden
    ve ardından gözcüler salar.”415. Bu âyetlerde de Allah Teâlâ’nın
    ancak dilediği peygamberleri gaybdan dilediği bilgiye muttalî
    kıldığı belirtilmektedir. O halde Allah’tan bir bildirme olmadığ
    sürece gaybı kimsenin bilmesi ve haber vermesi mümkün değildir.
    Allah da bu bilgiyi sadece peygamberlerine bildirdiğine ve Hz.
    Muhammed (s.a.s.)’den sonra da peygamber gelmeyeceğine göre,
    ortalıkta gaybdan haber verdiğini söyleyip gezenlerin açık birer
    yalancı oldukları anlaşılmış olmaktadır. Her akıllı kişi kabul eder
    ki, hakikat, yalancıdan öğrenilmez. Ve gerçekler hiçbir zaman bu
    zavallıların hevâ ve heveslerine tâbi olmaz, onlar dedi diye İlâhî
    takdir değişmez. “Eğer gerçek, onların heveslerine uysaydı gökler, yer
    ve onlarda bulunanlar bozulup giderdi.” 416
    Hidâyet rehberimiz olan Peygamberimiz, gaybdan haber vermeye
    kalkışan kişilere inanmanın tehlikesine şöyle işaret buyurmaktadır:
    “Gayb habercisine (kâhin, arraf, falcı...) gidip onun dediğini
    412 27/Neml, 65
    413 6/En'âm, 50
    414 7/A'râf, 188
    415 72/Cin, 26-27
    416 23/Mü'minûn, 71
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 127 -
    doğrulayan kişi, Muhammed’e gönderileni (Kur’an’ı) inkâr etmiş olur.” 417
    Gayb erenler: Göze görünmeyen velîler. Üçler, yediler, kırklar,
    abdallar gibi bazı velîler vardır ki, gâiptirler, göze görünmezler;
    kısa zamanda uzun mesâfeler katederler. 418
    Göz değmesi (Nazar): Bazı insanların bakışla, maddî ve mânevî
    olumsuz etkide bulunması. Nazar değmek: Göz değmek; birisinin
    hasetçi bakışıyla rahatsız olmak veya zarara uğramak. Nazar boncuğu:
    Nazar değmesine karşı takılan mavi boncuk; Göz boncuğu
    da denilen nazar boncuğunu takmayı, bulundurmayı veya bir
    yere asmayı dinimiz şirk unsuru kabul ederek, böyle bir boncuğun
    bir zararı def edeceğini sanmayı büyük günah sayar.
    Gul ve Gulyabanî: Gul: Câhiliyye Araplarının inancına göre insanlara
    kötülük eden bir hayâlet. Hortlak ve cin olarak da nitelenen
    gul, her çeşit kılığıa girer, insanları aldatır ve sonra yutarmış.
    Gulyabanî: Câhiliyye Araplarının inancına göre ıssız çölde insanların
    üstüne çıktığına inanılan hortlak. Arapça çöl devi anlamındaki
    gul-i beyâbânî deyiminden bozmadır.
    Habîbiye: “Bir kimse, yaratılmışlardan ilgisini keserek Allah’ı
    kendisine sevgili ve dost edinirse, ondan teklifler düşer” diyen
    mutasavvıflar zümresi.
    Hâcib-i Hak: Hakk’ın kapıcısı. Tasavvufta; Hak ile halk arasında
    aracı olan insan-ı kâmil ve şeyh-i vâsıl. Kâmil insan hâcib olması
    sıfatıyla müridi Hakk’ın huzûruna alır, Hakk’ın nâibi olması sıfatıyla
    da Onun mülkünde tasarrufta bulunur. İbn Sina: “Allah’ın
    huzûru, gelişigüzel herkesin oraya giremeyecekleri kadar ulu bir
    makamdır” demiştir. Bu yüce makama bir usûle göre ve bir şeyh
    rehberliğinde girilmesi gerektiğine inanılır.
    Haç: Hıristiyanların Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş halini temsil
    ettiğine inandıkları, birbirini dik olarak kesen iki doğrudan meydana
    gelen t harfi görünümündeki şekil; salîb ve istavroz da denilir.
    Haç, hıristiyanlığın simgesi kabul edilir. Haç çıkarmak: Elleriyle
    haç işareti yapmak, istavroz çıkarmak. Hıristiyanlıktan önce
    çoktanrıcı bazı dinlerde de mutluluk simgesi kabul edilen haç,
    hıristiyanlıkta ilkin din uğruna ölenlerin mezarlarına konulurdu.
    Daha sonra bütün hıristiyanların mezarlarına konulmaya başlandı.
    Boyunlarda kolye olarak da takılır. Duâ sırasında da belli yerlerde
    haç işareti yapılır: Sağ elin parmaklarıyla göğse haç biçimi çizilerek
    bir çeşit kutsama yapılır. El önce alna, sonra göğse, sonra
    417 Tirmizî, Tahâre 122
    418 Bkz. Ricâlu’l-gayb
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 128 -
    sol omza ve en sonunda da sağ omza dokundurulur. Bu işaret,
    aynı zamanda baba-oğul-kutsal ruh teslisini/üçlemesini de simgeler.
    Yunan kilisesinde el önce sağ omza, sonra sol omza götürülür.
    Protestanlıktaysa haç çıkarılmaz. Ortodokslar her yıl 6 Ocak günü
    haçı suya atma töreni yaparlar. Bu tören, onlara göre İsa’nın Yahya
    peygamber tarafından Ürdün nehrindeki vaftizini simgeler. Bu
    dinî törende, üstünde İsa’nın resmi bulunan bir haç deniz, nehir,
    göl gibi herhangi bir suya atılır; hıristiyanlar suya atlayarak haçı
    bulup çıkarırlar. Haçı bulup çıkaran hıristiyan kutsanır.
    Haçlı seferleri: Haçlı, haçı olan demektir. Bu anlamdan çıkarılarak
    müslümanlara karşı savaşa katılan hıristiyanlara “ehl-i salîb”,
    yani “haçlı” denilmiştir. Haçlılar: Haçlı seferlerine katılanlar anlamında
    kullanılır. Haçlı seferleri: Haçlıların (hıristiyanların) mukaddes
    kabul ettikleri yerleri (Kudüs ve civarını) müslümanlardan
    almak için yaptıkları savaşlara denilir. Toplam sekiz askerî-dinî
    sefer düzenlenmiştir. Hıristiyanlarca kutsal savaş kabul edilen bu
    seferler, papaların teşvik edip cenneti garanti etmesi ve doğunun
    zenginliklerinden pay alma tutkusunun birleşmesi ile ortaya çıktı.
    Giysilerinin üstüne, yeminlerinin bir simgesi olarak kumaştan bir
    haç dikip “haçı alanlar”, Kudüs’e hac yolculuğu yapmaya söz vermiş
    sayılıyorlardı. İlk haçlı seferi 1097’de, sekizinci haçlı seferi de
    1270 yılında yine başarısızlıkla sonuçlanmış ve haçlı seferlerinin
    silâhlı kısmı sona ermiştir. Günümüzde, haçlı seferleri daha çok
    siyasi, iktisadi alanda ve en çok da kültürel yollarla yapılmakta,
    önemi Kudüs’den daha az olmayan müslüman beyin ve kalplere
    saldırılmaktadır. Televizyon, kitap, gazete vb. araçlarla evlerin işgal
    edilmesi için yapılan günümüzün haçlı seferleri, çoluk çocuk
    demeden hedeflere saldırıp ele geçirmektedir. Çağdaş Selâhaddin
    Eyyûbîler çıkıncaya kadar da bu seferlerin sonunun gelmeyeceği
    gözükmektedir.
    Hâtemu’l-Evliyâ: Hâtem; mühür, yüzük, son demektir. Tasavvufta;
    sâlikin bütün makamları kat etmesi ve nihâyete ermesine
    hâtem denir. “Hâtemu’l-enbiyâ”: Son peygamber. “Hâtemu’levliyâ:
    Son velî veya velîlerin en ulusu, bir rivâyete göre İbn
    Arabî. Hatm-i velâyet görüşünü Hakim Tirmizi ortaya atmış, İbn
    Arabî bunu geliştirmiştir. Hatm-i nübüvvet, zamanla sınırlı olup
    Hz. Peygamber’le sona erdiği halde; hatm-i velâyet zaman üstüdür,
    ezelden ebede kadar sürer, zira nübüvvet Nebî’nin, velâyet
    Allah’ın vasfıdır.
    Hatm-i Hâce: Nakşî tarikatında toplu olarak icrâ edilen bir zikir
    ve duâ biçimi. Umûmiyetle Pazartesi ve Cuma geceleri okunur.
    Abdest alınır. Kıbleye karşı diz çöküp oturulur, tevbe ve istiğfar
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 129 -
    edilir, tarikat silsilesine dâhil olan bütün şeyhlerin ruhlarına teveccüh
    edilip onlardan yardım ve imdad istenir.
    Hayâl: Mâsivâ, Allah’tan mâadâ her şey. Tasavvufta; mutasavvıflar
    Hak hâriç diğer tüm varlıkların gerçek bir varlığı bulunmadığı,
    bunların birer hayal, akis ve gölge varlıklar olduğunu söylerler.
    Özellikle vahdet-i vücud anlayışına bağlı olanlar bu görüştedirler.
    Sevgilinin zihnindeki hayâli de önemlidir.
    Hayzu’r-ricâl: Erkeklerin hayzı. Tasavvufta; sâlikin cezbeye
    kapılarak ve vecde gelerek kendinden geçmesi, bu yüzden hayız
    gören kadınlar gibi Allah’ın huzûruna çıkamaması, namaz kılamaması
    hâli. Bazı mutasavvıflar, kerâmetleri ve hârikulâde halleri de
    bir eksiklik olarak değerlendirir ve bu hallere erlerin hayzı derler.
    Henüz irşad ehliyetini kazanamadığı için kendisine uyulmayan ve
    örnek alınmayan sâlikler de hayız halinde sayılır. İrşad ehliyetini
    kazandıkları zaman artık er olurlar.
    Hera: Eski Yunan’da gökyüzü tanrıçası; Zeus’un eşi. Eski
    Yunan’da tanrıça Hera adına her dört yılda bir düzenlenen kadınlar
    arası spor yarışmaları yapılırdı. Bunun, Olimpiyat (Olimpic)
    oyunlarından daha eski olduğu söylenir.
    Herakles: Bazen bir tanrı olarak da tapılan en popüler Yunan
    kahramanı; Zeus’un kendi annesi Alkemene’yle birleşmesinden
    doğan oğlu olduğu kabul edilir.İsmi Hera’nın muhteşem hediyesi,
    ya da Hera’nın intikamı anlamına gelir. Doğaya kafa tutan insan
    gücünün simgesi kabul edilmiştir.
    Herkül: Eski Yunan kahraman tanrısı Herakles’in Roma’daki
    karşılığı, Latinleştirilmiş Herakles. Roma’da onun tanrı Jüpiter’in
    oğlu olduğuna inanılırdı. Eski Roma’da insan kurbanı âdetini
    Herkül’ün kaldırdığı söylenir. Tarım, ticaret ve savaş tanrısı kabul
    edilirdi.
    Hıdırellez: Hıdırellez kelimesi, Hıdır-İlyas ifâdesinin bozulmuş
    şeklidir. Halkın câhilî inancına göre Hızır ile İlyas’ın -ki, Kur’an’a
    ters inanca göre bu ikisi ölümsüzlük suyundan içmiş, ölümsüz
    olmuşlardır- buluşması olayına Hıdırellez (Hıdır-İlyas) denir. 6
    Mayıs’ta birbahar bayramı şeklinde kutlanır.
    Hıfz: Koruma. Tasavvufta; Evliyânın günah işlemekten ve hatada
    ısrar etmekten koruma hali. Peygamberimiz’in ismet sıfatına
    karşılık, ermişlerin hıfz sıfatı vardır. Peygamberler ma’sûm, velîler
    mahfûzdur. Allah peygamberi günah işlemekten, velîyi günahta
    ısrar ve devam etmekten korur. Mahfûz olmak, velî olmanın şartıdır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 130 -
    Hızır: Halk arasında ölümsüzlük şerbeti (âb-ı hayat) içerek
    ölümsüzlüğe kavuşmuş olduğuna inanılan ve her zaman ve
    mekânda umulmadık anlarda ortaya çıkarak insanlara yardım
    eden, bolluk ve bereket getiren olduğuna inanılan mitolojik şahsiyettir.
    Binlerce senedir yaşayan, bunalan kulun imdâdına yetişen
    yarı tanrı bir kişilik olarak kabul edilir. Hızır düşüncesi, bazılarınca
    Kur’an’da Mûsâ (a.s.) ile bir yolculuk yapan ve “Allah’tan verilen
    bir ilim ve rahmet (vahiy ve peygamberlik) sahibi” 419olduğu belirtilen
    kişiyle ilişkili olarak görülür. Ancak, Kur’an’da ismi zikredilmeyen
    bu kişinin Hızır niteliğiyle herhangi bir ilişkisinin olmadığı, yalnızca
    Allah’tan vahiy alan bir peygamber oldğu açıktır. Öte yandan
    Allah, Kur’an’da açıkça hiç kimseye ölümsüzlük vermediğini, herkesin
    ölümlü olduğunu açık şekilde ifâde etmektedir. 420
    Himmet: Ermiş kişilerin maksadı hâsıl eden, iş bitiren ve dilediklerini
    yerine getiren mânevî gücü. Himmet-i ricâl: Erenlerin
    himmeti. Erlerin himmeti dağları yerinden oynatır. Pirler, dervişlerini
    himmetleriyle terbiye ve idâre ederler. “Mürîdim ister doğuda
    olsun ister batıda / Hangi yerde olsa da yetişirim imdâda.” A.
    Geylâni’ye ait olan bu şiir için. 421
    “Darda kalmış kişi duâ ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da
    sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber
    başka bir ilâh mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.”422; “De ki: Allah’ın
    dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye,
    ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.” 423
    Hinduizm: Geleneksel Hint dinsel inancına verilen genel bir
    ad. Hindistan geleneğine âit bazı ortak karakteristik özellikleri
    yansıtmakla birlikte Hinduizm, belirli bir inanç sistemi olmaktan
    ziyâde, birçok dinsel geleneğe verilen ortak bir addır. Bu nedenle,
    Dinler Tarihçileri, Hinduizmin başlı başına dinsel bir akım mı, yoksa
    Hint kültürel geleneğini mi ifâde ettiği konusunda görüş ayrılıkları
    içerisindedirler. Hinduizm, dünyanın çok eski ve en geniş
    kutsal literatürüne sahip olan bir gelenektir. MÖ 1300-800 yılları
    arasına âit olan Vedalar ve daha sonraki dönemlerde derlenen
    Brahmânâlar, Upanişadlar, çeşitli destanlar ve kanun kitapları, Hinduizmin
    kutsal literatürünü oluşturmaktadır. Hinduizmin karakteristik
    özellikleri arasında kast sistemi, Karma doktrini, Samsara ve
    419 18/Kahf, 65
    420 21/Enbiyâ, 34-35
    421 bkz. S. Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Risâle-i Nur Külliyatı, Nesil Y. c. 2, s.
    2083
    422 27/Neml, 62
    423 17/İsrâ, 56
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 131 -
    Avatara tasavvuru dikkati çeker. Tanrı düşüncesi açısından Hinduizm,
    ateist gruplardan teistlere ve panteistlere, monoteistlerden
    politeistlere kadar birçok akımı bünyesinde toplar. Ancak, genellikle
    Hinduların politeist oldukları görülmektedir. Yüzlerce hatta
    binlerce tanrısal varlığa inanılmakla birlikte, yaratıcı tanrı Brahma,
    koruyucu tanrı Vişnu ve yıkıcı tanrı Şiva üçlüsü tanrılar panteonunun
    başını çekmektedir.
    Tanrı düşüncesi konusundaki çeşitlilik, ritüeller konusunda da
    görülmektedir. Hindular arasında dünyadan tamamıyla el etek çeken
    ve mutlak inzivâyı yaşam biçimi edinen mistiklerden karma
    seks âyinleri yapanlara, beslenme diyeti konusunda kendilerine
    sınırlama getirenlerden bu konuda kendilerini tamamen serbest
    bırakanlara kadar birçok farklı grubun varlığına rastlanır. Ancak
    genel olarak Hindular, tanrı timsâli olan heykel ve sûretlere tapınır
    ve onlara hediyeler sunarlar; râhiplerin yöneticiliğinde kurban
    törenleri düzenlerler, kutsal mekânlara hac seyahatleri tertip
    ederler ve kutsal sularda vaftiz olurlar. Hinduların çok ayrıntılı ve
    karmaşık zaman hesaplamaları da dikkat çekicidir.
    Hesiod: Muhtemelen MÖ 8. yy. sonrası yaşamış olan Yunan
    mitoloji yazarlarından birisi. “Teogoni” ve “İşler ve Günler” adlı
    eserlerinde dünya çağları, tanrıların soy kütüğü ve benzeri konuları
    ele alır. Antikçağ Yunan mitolojisinin iki büyük kaynağından
    biri Homeros destanları, ikincisi de MÖ 8. yy’da Askra’da yaşadığı
    sanılan Hesiodos’un Theogonia (Tanrıların Doğumu) adlı kitabıdır.
    Bu eserinde Hesiod, evrenin yaratılışını ve tanrıların meydana gelişlerini
    anlatır. Birçok mitolojik tanrılar ve öyküleri Hesiod’a özgüdür
    ve Homeros destanlarında yoktur.
    Homer (Homeros): İliad ve Odyssey’in (İlyada ve Odisse) yazarı
    olan Eski Yunanlı bilgin. Muhtemelen MÖ 700 öncesi yaşamıştır.
    İzmir doğumlu olduğu söylenir.
    Homeros-Hesiodos Dini: Antikçağ Yunan ozan ve düşünürleri
    Homeros’la hesiodos’u yapıtlarında geliştirdikleri çoktanrıcılık.
    Hellen çoktanrıcılığına bu adı tarihçi Herodotos vermiştir.
    Herodot’a göre Yunan tanrılarını sanlıkları, yetkileri, hünerleri ve
    serüvenleriyle yaratan bu iki şairdir. Hesiodos’un tanrılardan söz
    eden eseri Thegonia, Homeros’un İlya ve Odisse adlarını taşır. Bu
    yazarlardan birinin açıkladığı kimi tanrılardan öbürü söz etmediği
    gibi, kimi tanrılar da bu yazarlarca değişik biçimlerde anlatılmıştır.
    Çoğu tanrıların tanıtılmasında birleşirler, çünkü ozanca katkıları
    bulunmakla birlikte, her ikisinin de kaynağı eski halkların inançları
    ve efsâneleridir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 132 -
    Horoskop: Astrologların yıldızlardan çıkardığı gelecekle ilgili
    kehânet. Astrolog denilen modern kâhinler, horoskop denilen
    yıldızların, burçların bulundukları yerin haritasını çıkarıp, falına
    bakacakları kimsenin doğum tarihleriyle kıyaslayarak o kişinin geleceği
    -gayb- hakkında hüküm çıkartırlar.
    Hubel (Hübel): Tanrıça Kybele’nin (Cybele-Sibel-) Araplaşmış
    put biçimidir. Câhiliyye dönemi Araplarınca savaş ve yağmur tanrısı
    olarak tapınılan bir put idi. Kâbe’nin avlusundaki bir su kuyusunun
    başında onun, sağ eli kırık bir insan şeklinde kırmızı akik taşından
    yapılmış heykeli vardı. Araplar, bu kırık elin yerine, altından bir el
    yaparak heykeli onarmışlardı. Klasik Arap kaynakları, Hübel heykelinin
    kuzey bölgelerinden getirilerek Mekke’ye dikildiğini söylerler.
    Câhiliyye döneminde Kâbe’de Duşârâ ve Manutu (Menât)
    adlı putlarla birlikte bulunuyordu. Mekke fethinden sonra diğer
    putlarla birlikte Müslümanlar tarafından parçalanmıştır. 424
    Hulûl: Bir şeyin diğer bir şeye girmesi. İki şeyin bir şeymiş gibi
    birleşmesi demektir. Tasavvufta; Allah’ın bazı eşyaya veya kişilere
    girmesi inancı. Bu inançta olan mutasavvıflara hulûl ehli adı verilir.
    Bazı müşrik toplumlarda görülen inanca göre, İlâhî ruh, bazı
    liderlerin bedenlerine girmiş kabul edilir. Bu bâtıl inanç, müslümanlar
    içinde bazı sapık/müşrik mezheplerde de görülür. Bunlara
    göre, tanrı bazı imamların bedenlerine girmiş kabul edilir. Tasavvufçular
    arasında da benzer görüşe sahip olanlar vardır. Hulûliye
    bunlardandır. Onlar, tanrılığın bazı bedenlere girerek cisimleştiği
    inancına sahiptir. 425
    Hulûliye: “Güzel kadınlara ve oğlanlara (tüysüzlere) bakmak
    helâldır, Allah’ın bazı sıfatları bize hulûl eder. Bu hal içinde iken
    öpüşmek ve sarmaş dolaş olmak câizdir” diyen mutasavvıflar
    zümresi.
    Hurâfe: Dinî bilgiler ve kurallar arasına karışmış yanlış, bâtıl
    inanç, efsâne ve mitolojilere denir. Bunlar, gerçekle bağlantısı bulunmayan
    boş inançlar ve uydurmalardır. Atalara duyulan saygıdan
    dolayı, kuşaktan kuşağa aktarılan hurâfelerin temel özelliği,
    bunlar hakkında Kur’an ve sünnetten bir delili olmaması, hatta
    çoğunlukla bu iki kaynağa ters, İslâm akaidine zıt olmasıdır.
    Hurriyye: Kendilerinden geçmiş bir halde iken cennetten gelen
    hûrîlerle seviştiklerini ve cinsî temas kurduklarını iddia eden
    mutasavvıflar zümresi.
    424 Bk. Kybele
    425 Bk. İnkarnasyon
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 133 -
    Hüküm: “Hükm” kelimesinin sözlük anlamı, yargı ve yargıda
    bulunmak, hükmetmek, karar vermek, idare etmek, ata gem vurmak
    demektir. Hakkında âyet ve hadis olan itikada ve ibâdete ait
    bütün prensiplere “hüküm” denilir. Hükmün çoğulu “ahkâm”dır.
    Ayrıca, hâkimlik, âmirlik, tesir gücüne sahip olma gibi anlamlarda
    da kullanılır. Emir ve irâde demektir. Gerçekte hüküm, kelime anlamıyla
    önlemek, engel olmak, menetmek anlamındadır; hâkim
    kelimesi de haksızlığa engel olan demektir. Bir şeyin iyice araştırılıp
    soruşturulmasından sonra verilen karara “hüküm” denir.
    Mahkemelerde hâkimlerin verdiği karar gibi; filan adam, “bu konuda
    şöyle hükmetti”, “falancanın hükmü şöyledir” denilir. Sözü
    geçmek, hükmünü yürütmek, kuvvetli ve güç sahibi olmak anlamlarına
    da gelir. Bu mânâda; “Allah’ın dediği olur” anlamında
    “Allah’ın hükmü her şeye geçerlidir” deriz.
    Kur’ân-ı Kerim’de, insan fiilleriyle ilgili beş yüz kadar âyet
    vardır. Bunlara “ahkâm âyetleri” denmektedir. Peygamberimizin,
    ahlâk, öğüt, âhiret, ibâdet, muâmelât (İnsan ilişkileri) ve ukubat
    (cezalar) ile ilgili hadislerine de “hüküm-ahkâm hadisleri” adı verilir.
    Bir konuda Allah’ın bir hükmü varsa ve O’nu gerek Kur’an’la,
    gerek peygamberi ile bize bildirmişse, insana düşen o hükme teslim
    olmak, tüm işlerinde Allah’ın hükmünü uygulamaktır. Allah’ın
    hükümleri dışındakilere “câhiliyye hükmü” denir. Mü’minler,
    câhiliyye ile hükmetmezler426. İman edenler, dinî hükümlere teslim
    olurlar, bir konuyla ilgili veya insanlar hakkında hüküm verme
    durumunda olurlarsa, adâletle hükmederler427. Fıkıh Usûlüne
    göre hüküm, mükelleflerin (yükümlülerin) fiillerine bağlanan
    şer’î özelliktir. Şer’î hükmün kaynağı da yalnızca Allah’tır. Hüküm
    Allah’tan kaynaklandığı için Allah’ın güzel isimlerinden biri el-
    Hakem, biri de el-Hakîm’dir.
    Sünnetullah gereği, insanlar toplum halinde yaşamak durumundadırlar.
    Cemiyetin düzeni ise, birtakım emirlerin ve hükümlerin
    çevresinde teşekkül eder. Bu noktada karşımıza; “hüküm nedir?
    Hükmetme hakkı kime aittir?” gibi sualler çıkacaktır. Araplar,
    atı gemlemeye de hukm derler. Dolayısıyla “hukm”ün “zapt u
    rabt altına alıp terbiye etme, boyun eğdirme” mânâsı sözkonusudur.
    Hâkim, mahkeme, hakem gibi günümüzde sık sık kullanılan
    kelimeler, aynı kökten gelir. Hüküm sahibi denildiği zaman, Türkçede
    kullanıldığı şekliyle, “hâkimiyet ve egemenlik” kelimeleri
    426 5/Mâide, 50
    427 4/Nisâ, 58
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 134 -
    gündeme girer. “Hâkimiyet kayıtsız, şartsız ulusundur” sloganında;
    yönetme ve hüküm koyma hakkının kime ait olduğu noktasında
    bir tercih vardır. Bu tercih, “ulusun gücünün üstünde, hiçbir
    gücün olmadığı” iddia ve ifadesidir. İslâmî ıstılahta; “mükellefin
    fiillerine iktiza eden hitab-ı İlâhînin eserine hüküm denilir” şeklinde
    tarif edilmiştir.
    Kur’ân-ı Kerim’de, “(Ve şu emri indirdik:) insanlar arasında Allah’ın
    indirdiği hükümlerle hükmet! Sakın onların (İnsanların) hevâ ve heveslerine
    uyma”428 emri verilmiştir. Dolayısıyla hiç kimsenin, Allah’ın
    indirdiği hükümlere mukabil olmak ve o hükümlerin yerine geçmek
    üzere hüküm koyma hakkı yoktur. İnsanların hevâ ve heveslerinden
    kaynaklanan hükümlere câhiliyye hükmü denilmiştir.
    Müslüman, kayıtsız şartsız olarak, Allah’ın ve Rasûlü’nün hükümlerine
    tâbi olan kimsedir. “Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a
    ve Rasûlü’ne çağrıldıkları zaman, iman edenlerin sözü, ancak ‘işittik ve
    itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl murâdına erenler bunlardır.”429 Arzularını
    İslâm’a tâbi kılmayan kimselerin iman iddiaları bir vehimden
    ibarettir. Zira Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Nefsim yed-i kudretinde
    olan Allah’a yemin olsun ki, arzusunu İslâm’a tâbi kılmayan kimse
    iman etmiş olmaz.” 430
    Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık
    meydana çıkmıştır. Artık kim tâğutu tanımayıp da Allah’a iman ederse, o
    muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah,
    hakkıyla işiten ve her şeyi kemâliyle bilendir.”431 hükmü beyan buyrulmuştur.
    Dolayısıyla insan için iki yol mevcuttur. Birincisi: Allah’a
    iman etmek ve hayatını İslâmî hükümlere göre düzene koymak.
    İkincisi: Tâğuta kalben teslim olup, hevâ ve heveslere göre yaşamak.
    Bu iki yolun dışında, üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün
    değildir. Tâğut kelimesi, tuğyan etmek (azgınlaşarak isyan etmek)
    mânâsınadır. Kendisi için tayin edilmiş olan sınırın dışına taşan her
    şey tâğuttur. İslâmî ıstılahta; Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil
    olmak ve onların yerine geçmek üzere hüküm koyan her güce
    tâğut ismi verilmiştir. Tâğut, sapıklıkta önderlik (liderlik) eden
    herkese şâmildir. Tâğutî güçlerin icad ettiği hükümlere câhiliyye
    hükümleri demek mümkündür. Nitekim Kur’an’da; “Onlar, hâlâ
    câhiliyye (devri)nin hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz, yakîn sahibi (gerçek
    iman ve ilim sahibi) bir kavim indinde, hükmedici olarak Allah’tan daha
    428 5/Mâide, 49
    429 24/Nûr, 51
    430 İbn Kesir, III/490
    431 2/Bakara, 256
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 135 -
    güzel kim vardır?”432 buyrulmuştur. Câhiliyye devrinin hükmünden
    maksat, “darü’n-nedve” isimli mecliste, insanların hevâ ve heveslerinden
    (ideolojilerinden) yola çıkılarak hazırlanan ve bütün
    zümreleri bağlayıcı olan kanunlardır.
    Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberler, insanları, Allah’ın
    emirlerine ve hükümlerine göre yaşamaya dâvet etmişlerdir. Bu
    dâvet, peygamberlerin vârisleri olan âlimler tarafından kıyâmete
    kadar devam edecektir. Kur’an’da Hz. Yusuf kıssası beyan edilirken
    bütün insanlığa şu hatırlatma yapılmıştır: “Sizin Allah’ı bırakıp
    da taptıklarınız kendinizin ve atalarınızın takmış olduğu (kuru) isimlerden
    başkası değildir. Allah bunlara hiçbir hüccet indirmemiştir. Hüküm sadece
    Allah’a mahsustur (ondan başkasına ait değildir). Allah, kendisinden
    gayrisine ibâdet etmenizi emretmemiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat
    insanların çoğu bilmezler.” 433
    Hüküm ve emir, Allah’a mahsustur. Hesap gününü düşünen
    her insan yeryüzünde, Allah’ın emirlerini tebliğ ve hükümlerini infaza
    memur kılındığını asla unutmamalıdır. Kur’an’da, “Allah, hükmedenlerin
    en güzel hükmedeni değil midir?”434 denilmektedir. Allah,
    mutlak hüküm koyucu, hükmeden, hükmünü geçirendir. 435
    İbâdet: Sözlük anlamı; tapmak, kulluk yapmak, itaat etmek
    veya boyun eğmek demektir. İbâdet, niyete bağlı olarak yapılması
    sevap olan, özel bir şekilde yapılan itaat ve fiillerden meydana
    gelir. İnsanı yaratan ve ona her türlü nimeti veren Allah’a karşı bir
    ta’zim (O’nu büyük görme)dir. İbâdet, kendini kul olarak kabul
    eden insanın Rabbine karşı teslim oluşu ve Rabbine itaat edişidir.
    İbâdet, Yüce Yaratıcı karşısında kişinin benliğinin derinliğinden
    gelen bir saygı ile boyun eğmesidir. İbâdet, Allah’a karşı duyulan
    saygı ve azamet duygularının en yücesidir. Kul bu duyguyu,
    Allah’ın emirlerine uyarak, yasaklarından kaçınarak yerine getirir.
    Allah’ın râzı olduğu bütün ameller ibâdet kapsamına girer. Bir diğer
    deyişler sâlih (doğru ve güzel) kabul edilen bütün ameller (fiiller)
    in yapılması ibâdettir. Çünkü Allah, insanlardan güzel davranışlar
    ve kendi hükümlerine uyma istemektedir. Yani Allah’a itaat
    mânâsı taşıyan her hareket ibâdettir.
    İbâdet, ‘abd’ kelimesinden türetilmiştir. Bu da; en yüce bilinen
    bir varlığa itiraz etmeksizin, karşı gelmeksizin itaat etmek,
    boyun eğmek demektir. Eskiden kölelere de ‘abd’ denirdi. Onlar,
    432 5/Mâide, 50
    433 12/Yûsuf, 40
    434 95/Tîn, 8
    435 Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 188-191
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 136 -
    sahiplerine karşı gelmeksizin itaat ederlerdi. Çünkü onlar efendilerinin
    malı sayılırlardı. İnsanın Allah karşısındaki durumu, kölenin
    efendisi karşısındaki durumu gibi değildir. İnsanlar Allah’ın köleleri
    değildirler. Ancak insanlar mutlak itaatı, boyun eğmeği ve en
    yüksek tazimi Allah’a yapmak zorundadırlar. Bunun adı kulluktur,
    yani ibâdettir. İbâdetin Kur’an’daki Anlamları: Kur’ân-ı Kerim’de
    ibâdet bir kaç anlamda kullanılmaktadır:
    1- Kulluk ve itaat anlamında; “Ey iman edenler, size rızık olarak
    verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yeyin. Allah’a şükredin, eğer hakikaten
    O’na kulluk (İbâdet) ediyorsanız.” 436Kulluğu yalnızca Allah’a
    yapan, helâl ve haram konusunda da yalnızca O’na itaat eder.
    2- İtaat anlamında; “Ey Ademoğulları, şeytana itaat (İbâdet) etmeyin.
    Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”437 insanlar şeytana ilâh
    diye inanmazlar ama onun sözünü dinlerler. Yani ona itaat ederler.
    Allah, şeytana itaat etmeyi yasaklıyor.
    3- Kulluk anlamında; “Allah’ı bırakıp da kendisine kıyamete kadar
    sevap veremeyecek kişiye (şeye) tapmakta (İbâdet etmekte) olan kimseden
    daha sapık kimdir? Hâlbuki, (o taptıkları şeyler) bunların duâsından
    habersizdirler.” 438; “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne bir
    fayda vermeyecek olan şeylere ibâdet ederler. Bir de: ‘Biz bunlara ancak
    bizi Allah’ a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ derler.”439; “Ey insanlar,
    sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin. Umulur ki
    takvaya erersiniz (sakınırsınız).” 440
    Bunlara benzer daha birçok âyette ibâdet, Allah’a ve O’nun
    dışında ilâh (tanrı) zannedilen şeylere yapılan itaat, kulluk ve tazim
    gibi şeyler anlamında kullanılmaktadır. Bizim üzerinde durmaya
    çalıştığımız da bu anlamdır. İbâdet, kişinin benliğini inkâr
    etmesi, kendini bir hiç yerine koyması değil, Allah’ın yüceliği yani
    azameti karşısında duyulan saygıdan dolayı bir ürperiş, bir teslimiyet,
    bir sığınma, bir söz dinlemedir.
    Yaratanla yaratılan arasındaki diyalog, karşılıklı ilişki; Allah’tan
    insana vahy şeklinde, insandan Allah’a doğru ‘duâ ve ibâdet’ şeklinde
    gerçekleşir. İbâdet, aynı zamanda nimetleri veren makama
    karşı bir şükür işaretidir. İnsana verilen en üstün nimet herhalde
    hayat nimetidir. Öyleyse ibâdet hayatı var eden, bütün yaratılmışların
    hayatını elinde tutan Allah’a yapılır.
    436 2/Bakara, 72
    437 36/Yasin, 60
    438 46/Ahkaf, 5
    439 10/ Yunus, 18
    440 2/Bakara, 21
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 137 -
    İslâm’daki ibâdet anlayışı, bir takım batıl dinlerde olduğu gibi
    bir tapınma değil, Allah’a karşı olan sevginin, saygının, azametine
    teslim oluşun, O’nun Rabliğini tasdik edişin duâ, itaat ve belli
    hareketlerle ortaya konmasıdır.
    İbâdetin amacı, Allah’ın rızâsına ulaşmak, bir anlamda takva
    sahibi olmak, bununla dünya hayatını düzene koymak, iyi bir insan
    olabilmek ve öldükten sonra da Cenneti kazanmaktır. İbâdet,
    yaratılıştan gelen bir ihtiyaçtır. İnsanlar Yüce Allah’a ibâdet için
    yaratılmışlardır.441 Allah’ı unutanlar ise tarihte ve günümüzde
    ibâdet edecek ilâhlar bulmuşlardır. İşin doğrusu yeryüzünde
    ibâdetsiz insan olmaz. İbâdetin ilk basamağı inanmak ve imanın
    gereklerini yapmaktır. Bu mânâda ibâdet gizli olmaz. İnsan hayatı
    gizli değildir ki, hayatı Allah rızâsı için yaşamak, yani ibâdet de
    gizli olsun.
    İdeoloji: Kelimenin aslı Latincedir. İdea, “görünen biçim, fikir”
    sözcüğü ile logos “bilgi” kelimesinin birleşmesi ile yapılmış ve
    düşünceyi inceleyen bilim (ideler bilimi) anlamında kullanılmıştır.
    Siyasal ve sosyal bir doktrin meydana getiren ve bir hükümetin,
    bir partinin veya bir sosyal sınıfın hareketine yön veren, düşünce
    sistemine ideoloji denir. Bir topluma veya toplumsal sınıfa has
    düşüncelerin tümüne ideoloji denir. İlk olarak Destut de Tracy
    tarafından, felsefî bir hareket olarak savunulmuştur. Daha sonra
    Cabanis, Volney Grat ve Daonou tarafından siyasî bir topluluk
    olarak sahneye çıkarılmıştır. On sekizinci yy’da “ideologlar” denilince
    bu isimler akla gelirdi. Cemil Meriç, ideolojinin, kaypak ve
    karanlık bir mefhum olduğunu, Büyük Fransız İhtilâlinden sonra
    “felsefe”ye başka bir isim bulmak gerektiğini, zira felsefenin kiliseden
    koptuğunu, bunun için “ideoloji” kelimesinin Destut de
    Tracy tarafından (1796) uydurulduğunu izah eder. 442
    İdeoloji, metafizik muhtevâsından sıyırılmış bir felsefedir.
    İslâm mütefekkirleri ve ulemâsının felsefecileri küfürle itham ettiğini
    bilen batıcı laik kadrolar, bu kelimenin arkasına sığınmışlardır.
    Bilginin kaynağını duyu organlarının faâliyetleri ve akıl yürütme
    ile sınırlandıran ideologlar, vahyi inkâr ettikleri için kâfirdirler.
    İslâm topraklarındaki bütün ideolojilerde görülen temel özellik,
    nassı inkâr mantığıdır. Dolayısıyla her ideoloji “ilâhlık” iddiâsına
    dayanır. Üretim, üretim araçlarının mülkiyeti ve tüketim gibi konularda
    “helâl” ve “haram” hudutlarını inkâr ederler. “Sermaye”
    ve “emek” anlayışında, birbirine zıt teoriler ortaya koysalar da,
    441 51/Zâriyâ, 56
    442 C. Meriç, Umrandan Uygarlığa, s. 230
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 138 -
    “mülkün Allah Teâlâ tarafından yaratıldığı gerçeğini” inkârda birleşirler.
    Bütün bu gerçekler dikkate alındığında, “Lâ ilâhe” (ilâh/
    tanrı yoktur) “illâllah” (ancak Allah vardır) diyen her mü’min, bütün
    ideolojileri inkâr etmiştir. Kelime-i tevhidi kalben tasdik ve
    dille ikrar eden mü’minler; ismi ne olursa olsun, İslâm topraklarını
    işgal eden bütün ideolojilerle savaşmak (cihad etmek) durumundadırlar.
    Aksi davranışta bulunanlar, cihad gibi farz-ı ayn hale gelen
    ameli terk ettikleri için mes’uldürler. 443
    İdol: Yunanca (resim, heykel anlamına gelen) eidolas’tan türetilen
    idol, sûret ve şekil anlamına gelmektedir. Dinî geleneklerde
    özellikle tapınmada kullanılan sûretler ve benzeri şeyler için genel
    bir isim olarak kullanılır, put demektir. Tanrılara adak olarak sunulan
    taştan ve topraktan yapılma heykelciklere de idol denir. 444
    İhvân: Kardeşler. Tasavvufta; Belli bir tarîkate ve şeyhe bağlı
    olanlar birbirinin kardeşi (ihvân), bunun dışında kalanlar ecnebî,
    ağyâr, digerân (başkaları)dır. Bazı hallerde yabancıların tarîkat
    âyinlerine alınmaları, şeyhin özel sohbetine katılmaları hiçbir
    tarîkatte uygun görülmemiştir. Belli bir tarîkat mensupları, bir
    âile gibidir. Şeyh baba ve peder (ata), şeyhin karısı ana-bacı ve
    vâlidedir. Müridler ise şeyhin evlâdıdır. Bu evlât, yekdiğerinin kardeşi
    (ihvânı, birâderi)dir.
    İkon: Kiliselerde bulunan dinî tasvir, yani resim ve heykeller.
    Özellikle ortodoks kiliselerinde bulunur. Hıristiyanlar, ikon(a)lara
    tapmadıklarını, sadece onlara saygı duyduklarını söylerler.
    İlhâm: Bildirmek, haber vermek. Tasavvufta; a) Feyz yoluyla
    kalbe gelen özel bir anlam ve bilgi. Düşünmekle kazanılan bir bilgi
    değildir. b) Kalbe konulan iyilik hissi, hayır duygusu. İlhamın
    kaynağı ya Allah veya melektir. Velîler, ilhamı peygamberlere vahiy
    getiren meleğin aldığı kaynaktan alırlar.
    İlm-i Nücum: Yıldızlar ilmi, astronomi, felekiyat anlamında
    olan bu terkip, astroloji için de kullanılmaktadır. Birincisi araştırma
    ve incelemelere dayanan gerçek bilgi olduğu halde, ikinci anlamı
    (astroloji), hurâfelere, bâtıl inanç ve kandırmaya dayanarak
    gayb hakkında bilgi edinme iddiası taşır.
    İmâmân: İki imam. Tasavvufta; biri kutbun sağında, diğeri
    solunda yer alan iki velî. Sağdaki melekût, soldaki mülk âlemine
    bakar. Soldakinin mertebesi daha yüksek olduğundan, kutbun
    halifesi olur.
    443 Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 199-201
    444 Bak. Fetiş
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 139 -
    İnhinâ: Eğilmek, boyun eğmek. Tasavvufta; müritlerin şeyhlerini
    veya halifesini ya da birbirini eğilerek selâmlamaları. Bu tür
    selâmı secde sayıp reddedenler: “Ne senden bana rükû, ne benden
    sana sana kıyam; selâmün aleyküm, aleyküm selâm” derler.
    İnkâr: Tanımama, kabul ve tasdik etmeme, inanmama, reddetme.
    İmanın zıddıdır. İnkâr, Allah’ın varlığının gerekliliğini reddetmek,
    Yaratıcı ile yaratılmış arasındaki bağı koparmak demektir.
    Kur’ân-ı Kerim, inkârcıların acı bir azâba uğrayacaklarını ve cehenneme
    sürüleceklerini, iman edip sâlih amel işleyenlere ise ardı
    arkası kesilmeyecek mükâfatlar verileceğini bildirmektedir. “Andolsun
    Biz bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü biçimlerde anlattık;
    ama insanlardan çoğu inkârda direttiler.”445; “Onlara ne oluyor ki iman
    etmiyorlar. Kendilerine Kur’an okunduğu zaman secde etmiyorlar? Tersine,
    o inkâr edenler, Hakk’ı yalanlıyorlar. Allah onların içlerinde gizledikleri
    (küfür ve düşmanlığı) biliyor. Onlara acı bir azâbı müjdele. Ancak iman
    edip sâlih amel işleyenler için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır.” 446
    İnkarnasyon (Hulûl): İlâhî varlığın insan veya herhangi başka
    bir doğal varlık şeklinde tezâhür etmesi. Şirk inanışlarına göre, değişik
    inkarnasyon tipleri mevcuttur. Meselâ, hıristiyanlıkta tanrısal
    cevherin Mesih’te inkarnasyonu kabul edilir. Hinduizmin Avatara
    inancına göre ise, tanrısal varlıklar (özellikle Vişnu) çeşitli insan
    veya daha alt düzeydeki tanrısal varlıklar şeklinde tezâhür edebilir.
    Budizmde ise Nirvana öncesi Buddhaların başarılı ruh göçlerinden
    bahsedilir. Ancak burada herhangi bir tanrısal varlığın inkarnasyonu
    sözkonusu değildir. Tibet Lamaları da önceki Buddhalar
    veya Bodhisattvaların inkarnasyonları olarak kabul edilirler. 447
    İnsân-ı Kâmil: Yetkin insan, kâmil insan. Tasavvufta; Allah’ın
    zât, sıfat, isim ve fiilleriyle en mükemmel biçimde kendisinde
    tecellî ettiği insan. Gavs, kutup, hakiki mürşid. İnsân-ı kâmil,
    Allah’ın sûreti, Allah da onun rûhu gibidir. Diğer taraftan insân-ı
    kâmil, âlemin rûhu; âlem de onun sûretidir. İnsân-ı kâmil, Allah’ın
    gözüdür (aynullah), âlemin nûrudur.
    İrfân: Tasavvuf kültürüne göre marifet; keşf, hads, ilham, sezgi,
    mânevî ve rûhî tecrübe ile elde edilen bilgi, tecrübî bilgi demektir.
    İrtidâd: İslâm dinini terk ederek başka bir dine geçmek
    veya eski inancına dönmek. İrtidat eden sapığa “mürted” denir.
    İslâm’dan çıktığını açıkça gösteren söz, tutum ve davranışlarda
    445 17/İsrâ, 89
    446 84/İnşikak, 20-25
    447 Bak. Hulûl
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 140 -
    bulunan kişi, mürted sayılır. Büyük cezâyı hak eder. “Sizden kim
    irtidâd eder ve kâfir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları dünyada
    da, âhirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateş halkıdır, orada ebedî
    kalacaklardır.”448; “Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz o, dümdüz
    yolun ortasında sapıtmıştır.” 449
    İsrâiliyyât: İsrâiliyyât, önceleri İsrâiloğulları kaynaklı tüm
    rivâyetlere verilen bir isimken, daha sonra İslâm kültürüne (daha
    doğrusu bazı müslümanların kültürüne) girmiş tüm yabancı kaynaklı
    bilgilerin ortak ismi haline gelmiştir. İsrâiliyyât kaynaklarının
    başında Tevrât ve onun şerhleri gelir.
    Uydurma olduğu kesin olan İsrâiliyyâta karşı Rasûlullah’ın
    tavrına şu rivâyet delildir: Rasûlullah’a elinde İsrâiloğullarına ait
    kitaplardan –ki bu kitap, bazı hadis şârihlerinin zannettiği gibi
    Tevrat değildi, baştan sona uydurma rivâyetler içeren yahûdi sözlü
    geleneğinin kaynağı olan Mişna adlı bir kitaptı- biriyle gelen
    Hz. Ömer’i Rasûlullah azarlamıştı450.
    Kur’an’ın ve sünnetin yaklaşımı esas alınarak İsrâiliyyât, üç kısımda
    değerlendirilir: 1- Doğruluğu tasdik edilen İsrâiliyyât, 2- Yalan
    olunduğundan emin olunan İsrâiliyyât, 3- Doğru ya da yalan
    olduğu bilinemeyen İsrâiliyyât. Kur’an, Tevrat’ın mihenk taşıdır.
    Kur’an’ın kabul ettikleri doğru, reddettikleri yalan, sükût ettikleri
    ise meçhuldür. Meçhul rivâyetler karşısında tavrımızın ne olması
    gerektiğini Rasûlullah açıklamıştır: “Kitap ehlini ne yalanlayın, ne de
    tasdik edin. Deyin ki: ‘Allah’a ve Allah’ın bize ve size indirdiği âyetlere
    iman ettik.” 451
    Rasûlullah, müslümanlara yaptığı bu tavsiyeyi (her konuda olduğu
    gibi) önce kendi tutmuş, kitap ehlinin Tevrat’tan İbrânice
    okuyup da Arapçaya çevirerek anlattıkları kimi hikâyeleri sadece
    dinlemekle yetinmiştir. Esasen bu hikâyeler, asırlardır o bölgede
    oturmakta olan yahûdiler tarafından sürekli anlatıla anlatıla artık
    bölge halkının ortak kültürü haline dönüşmüştü. Bunlar içerisinde
    Tevrat’ta yer alan bir cümlenin atasözü haline gelmişi olan “kadın,
    kürek/eğe kemiğinden yaratılmıştır” sözü örnek olarak anılabilir.
    Deccâl, mehdî, kıyâmet alâmetleri gibi birçok konuda yığınlarca
    rivâyet nakledilir. Birçoğunun aslı araştırıldığında bunların
    İsrâiliyyâttan olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak kimi râvîler
    mârifetiyle bu rivâyetler Rasûlullah’ın ağzından çıkmış gibi
    448 2/Bakara, 217
    449 2/Bakara, 108
    450 Ahmed bin Hanbel, 3/378
    451 Buhârî, İ’tisâm 25, Tevhid 51
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 141 -
    nakledilmektedir. (Bu gibi rivâyetlerin asıl kaynağı olan Kâ’bu’l-
    Ahbar, Vehb bin Münebbih gibi kimselerden bazı sahâbiler dahi
    rivâyet etmişlerdir. Bir sahâbinin kendisinden sonraki nesle mensup
    birinden rivâyetine usûlde “tedlis” denir.)
    İşte buna benzer “senedi sahih, metni illetli” bir rivâyetin aslını
    araştıran bir muhakkikin tesbiti: “Zübeyr bin Avvam, hadis
    rivâyet eden bir adam duydu. Adam hadisi bitirene dek bekleyen
    Zübeyr ona şöyle dedi: ‘Sen bunu Rasûlullah’tan mı duydun?’
    Adam ‘evet’ dedi. Zübeyr şöyle dedi: ‘İşte bu ve benzerleri beni
    Nebî’den hadis rivâyet etmekten soğutanlardır. Ömrüme yemin
    olsun ki, ben bunu Rasûl’den duydum ve bu söylediğinde Rasûlün
    yanındaydım. Fakat Rasûl bu hadise başladığında biz ona kitap
    ehlinden bir adamın sözünü aktardık. Ve sen, ‘evet, duydum’ diyen
    kişi, sen hadisin başı bittikten sonra geldin ve kitap ehlinden
    bir adamın anlattıklarını Rasûlullah’ın hadisinden zannettin.” 452
    İşte bu rivâyet, bazı sahâbilerin dahi yahûdilere ait birtakım
    rivâyetleri sözün başına yetişemedikleri için Rasûlullah’ın söylediğini
    zannederek rivâyet ettiklerinin en ilginç delili. Bu gibi örnekler,
    mûteber hadis kaynaklarındaki senedi sahih, lâkin metninde
    İsrâilî rivâyetler olan hadislere nasıl bakmamız gerektiğini göstermektedir.
    İşte şu hadis de onlardan biri: “Ölüm meleği Mûsâ’ya
    gönderildi. Mûsâ ona bir yumruk vurdu ve gözünü çıkardı. Melek
    Rabbine geri dönüp dedi ki: ‘Beni ölmek istemeyen birine gönderdin’
    Allah, gözünü geri iâde etti ve buyurdu ki: ‘Dön, eğer
    yaşamak istiyorsa elini öküzün sırtına koymasını söyle, avucunun
    aldığı her kıla karşılık bir yıl yaşar. Mûsâ sordu: ‘Ya Rab, ya sonra?’
    Allah cevapladı: ‘Ölüm!’ Mûsâ dedi: ‘O zaman şimdi gelsin...” 453
    Sözkonusu hadislerden biri de şudur: “Seyhan, Ceyhan, Fırat
    ve Nil cennet nehirlerindendir.”454 Bu hadis rivâyeti, Tevrat’taki
    cümlelere çok benzemektedir.455 Kur’an’a aykırı olan İsrâiliyyât,
    tefsirlerde de çokça yer alır. İsrâiliyyât, Kur’an ve sünnet ölçüsüne
    vurularak süzgeçten geçmeden ulu orta kaynak olarak kullanılırsa,
    geçmişte olduğu gibi bir yığın hurâfe ve yalanın müslümanların
    kaynaklarına karışması sonucunu doğuracağı gibi, dinin tahrifini
    de beraberinde getirir.
    452 İbnu’l Cevzî, Def’u Şübheti’t Teşbih, s. 38
    453 Buhârî, Cenâiz 69
    454 Müslim, Cennet 26
    455 Her bakımdan yanlış bilgilerle dolu olan Tevrat’taki konuyla ilgili cümleler
    için bkz. Tekvin, 2/10-14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 142 -
    Çağdaş İsrâiliyyât: Bugün, İslâmî kültürü tehdit eden, eski
    İsrâiliyyât değil; adı İsrâiliyyât olmayan ve çoğu kimsenin dikkatini
    çekmeyen çağdaş İsrâiliyyâttır. İsrâiliyyât, bizce “tahrif kültürü”nü
    sembolize eden bir isimdir. İslâm kültürünü tahrife yönelen her
    kültür, “isrâiliyyât” kapsamına girer. Bu yüzden orta çağda İslâm
    kültürünü istilâ eden Yunan felsefesi de döneminin isrâiliyyâtıydı.
    Her yabancı kültür gibi girdiği kültüre hem katkıda bulundu,
    hem yozlaştırdı. Yüzyıllardır boşu boşuna tartışılan ve “imanın
    kelâmlaşması” demeye gelen Allah’ın sıfatları meselesi, dünyanın
    “kadîm/hâdis”liği meselesi, “haşir” meselesi, “cüz’ü lâ yetecezzâ”
    meselesi hep bu kültürün İslâm kültürüne etkisiyle ortaya çıkan
    incir çekirdeğini doldurmayan meselelerdi.
    Bugünün en tehlikeli isrâiliyyâtı çağdaş ideolojiler ve sistemlerdir.
    Marksizm, sosyalizm, şövenizm, kapitalizm ve Kemalizm birer
    isrâiliyyât olduğu gibi, pozitivizm, materyalizm, sekülarizm ve
    laisizm gibi felsefî ve siyasî akımlar da bugünün İslâm kültürünü
    ve hatta varlığını ciddi bir biçimde tehdit eden isrâiliyyâttır. Türkİslâmcılık,
    İslâmî sol, İslâm sosyalizmi şimdilerde moda olan laik
    İslâm da “hakkın bâtılla karıştırılarak” bir tür “düşünce şirki” elde
    edilen yahûdileşme ve gâvurlaşma temâyüllerindendir. Bu gibi
    düşünce şirklerine fetva tedarik etmekle görevlendirilen resmî
    din adamları taifesiyle Kur’an’ın “hakka bâtılı karıştırıp bile bile
    hakkı gizledikleri” için kınadığı yahûdileşmiş din adamları arasında
    garip bir ilişki var.
    Laisizm, son moda isrâiliyyât olarak günümüz Türkiye müslümanları
    için çok ciddi bir tehlike olarak hissettirmektedir kendisini.
    Müslümanca düşünme ve yaşama felsefesini kökten tehdit eden
    laisizm sadece kültürümüzü değil; imanımızı da tehdit etmekte.
    Kadim/eski isrâiliyyât, kelimeleri yerlerinden ederek düşünceyi
    tahrif ve hayatı tahrip ediyordu. Çağdaş isrâiliyyât olan laisizm
    ise eşyayı menşeinden, gayesinden ve illetinden ederek düşünceyi
    tahrif ve imanı tahrip etmektedir. Bu çağdaş ilhad modası, hayatla
    imanın arasını ayırarak eşyanın tabiatına aykırı bir konum almakta,
    bu modaya kapılanlar ise dini “vicdanîleştirerek” hıristiyanlaşmaktadırlar.
    Laisizm, Kur’an’ın diliyle “sapıtanların yolu”, yani bir
    “hıristiyanlaşma”dır.
    Ancak, şu bir gerçektir ki, isrâiliyyâtın ister eski, ister çağdaş olsun
    tüm çeşitlerinde yahûdilerin parmağı hep olagelmiştir. İslâmî
    kaynaklara girmiş kadim isrâilî rivâyetlerin başında deccal ve
    mehdi haberleri gelirdi. Çağımız yahûdileri, tekellerinde tuttukları
    basın-yayın ve iletişim araçları vasıtasıyla süper güç adı altında
    insanların zihninde “heyûlâ” haline getirilen yeni “deccal” ve
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 143 -
    “mehdi”ler imal etmektedir. İnsanlığın bilinçaltına yerleştirilen bu
    güçler, kimi için “korku”, kimi için “umut” haline getirilmektedir.
    Bugün iletişim organları sayesinde çağdaş teknoloji muazzam
    bir hurâfe haline getirmektedir. İnsanlar makinelerde, onlarda olmayan
    birtakım güçler vehmeder olmuşlardır. Çağdaş isrâiliyyât,
    “yazılı âyetler” dışındaki üç âyeti de tahrife yönelmiştir.
    İstidrâc: Kâfirlerde, özellikle tâğutlarda ortaya çıkan veya öyle
    zannedilen hârikalara denir.
    İstiğâse: Sığınmak, ilticâ etmek, meded ve yardım istemek,
    imdad demek. Tasavvufta; darda kalan bir tarîkat ehlinin şeyhini
    yardıma çağırması veya ölü ermişlerin ruhlarından imdat dilemesi.
    Sıkışık durumda kalan bir kimsenin Allah’tan veya peygamberin
    rûhâniyetinden yardım istemesi de istiğâsedir. Son dönem mutasavvıfları,
    şeyhlerden ve yatırlardan daima istiğâsede bulunmuşlardır.
    Kendisinden medet umulan en büyük velî “gavs”tır.
    İstihâre: Aslında, Allah’tan hayır istemek, hayır duâsı demektir.
    İstişâre edilerek yapmaya karar verilen meşrû ve mubah bir eylemle
    ilgili olarak azmedip karar verdikten sonra, o işin sonucunun
    bilinmediği için, eğer hayırlı ise Allah tarafından kolaylaştırılıp nasip
    edilmesini, değilse zorlaştırılıp nasip edilmemesini istemek için
    duâdır. Klâsik uygulama şekli ise, bir çeşit rüya falıdır. Bir işin iyi ya
    da kötü sonucunu, önceden rüyada kestirme şeklinde kullanılarak
    sünnette olan bu duâ, dejenere edilmiş ve tahrife uğramıştır. Aslında
    rüya, bilgi kaynağı değildir; rüya ile amel edilmez. Rüyaların
    çoğu şeytânîdir veya arzuların simgeleşmiş şekli rüya halinde ortaya
    çıkar. Dolayısıyla istihâreye yatmak ve görülen rüya ile amel
    etmek, gayrı meşrû ve akıl dışı bir hurâfedir.
    İstimdâd: İmdat istemek, medet ummak, âcil yardım talebinde
    bulunmak. Tasavvufta; tarîkat ehlinin şeyhlerden veya ölü
    velîlerin ruhlarından yardım istemeleri. “Meded yâ şeyh!” “meded
    yâ gavs-ı a’zam!” demeleri. “Zikir murâd eden kimse, iki
    dizi üzerine oturup ağzını kapatır, gözlerini yumar, bütün his ve
    kuvvetlerini faâliyetten menederek şeyhin rûhâniyetine teveccüh
    edip ondan istimdâdda bulunur.”
    İstişfâ’: Şefaat istemek, bir işin görülmesi için birinin aracı
    (vâsıta, vesîle) olmasını istemek. Tasavvufta; tarîkat ehlinin yatırlardan
    ve ermişlerin ruhlarından Allah katında şefaatçi ve aracı
    olmalarını istemeleri.
    “Yoksa onlar Allah’tan başkasını şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar
    hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (şefaatçi
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 144 -
    edineceksiniz)? De ki: Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı
    O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” 456; “İzni olmadan
    O’nun katında kimmiş şefaat edecek?...” 457
    İşrâf: Bilmek, haberdar olmak, vâkıf olmak, Tasavvufta; bâtınî
    hallere vâkıf olmak, insanların rûhî hallerini ve kalplerinden geçirdiklerini
    bilmek. Firâsetten farkı, firâsetin geçici, işrâfın kalıcı
    olmasıdır.
    Jubilee (Jübile): 1)Yahûdi hukukuna göre her 50 yılda bir gelen
    yıl; bu yılda yahûdi tutsakların özgürlüklerini kazandıkları düşünülür.
    2) Hıristiyanlıkta kutsal yıl; Papanın, Roma’yı ziyârete gelen
    herkese genel Endülijans sunması. Jubilee yılı kavramı, 1300’de
    Papa VIII. Boniface tarafından tesis edildi. Boniface her 100 yılda
    bir Jubilee yılının geldiğini düşünmüştü. Ancak sonraları bu süre
    25 yıla kadar düştü. En son kutsal yıl 1975’te kutlandı. Jubilee yılında
    St. Peter’deki Kutsal Kapı açılır ve buradan gerenlere genel
    Endülijans sunulur.
    Jupiter: Eski Roma’nın en üstün tanrısı; şimşek ve yıldırımlarla
    kendini gösteren gökyüzünün gücü; gökler, yağmur ve hava tanrısı.
    Aynı zamanda bir savaş tanrısı olduğuna da inanılan Jüpiter’e
    her ay (genellikle ayın 13 veya 15’inde), gökyüzünün açık ve dolunaylı
    olduğu bir zamanda tapılırdı. Jupiter, Yunanlıların tanrılar
    tanrısı kabul ettikleri Zeus’ünün Latinleştirilmişidir. Roma’nın devlet
    yönetici tanrısıdır. İnanışlarına göre Roma devleti ve ordusu
    onun koruyuculuğu ve yönetimi altındaydı. Romalılar her aldıkları
    ülkeye onun bir tapınağını kurup imparatorluk sınırında bir
    tanrı birliği sağlamaya çalışırlardı.
    Juventus: Romalıların gençlik tanrıçası. Yunanlıların Hebe’siyle
    bir tutulmuştur. Gençlerin koruyucusu olduğuna inanılırdı.
    Kâhin: İsrail oğullarında ve bazı başka bâtıl din mensuplarında
    gâipten haber verme, gelecekle ilgili şeyleri bilme iddiasında
    bulunan kimse. Gaybden haber veren kimselere verilen vasıf. Cin,
    yıldız ve bazı tılsımlara dayanarak gelecekten haber vermeye çalışan
    kimselere verilen isim, kehânet yapan kimse. Kehânet: Sonradan
    olacak şeyleri haber verme, kâhinlik.
    Falcılara, bakıcılara, gaibten haber veren kimselere verilen
    isim Falcılık, bakıcılık sanatına da “kehânet” denilir. Kâhin kelimesi
    arapça bir kelime olup çoğulu “kehene” veya “kühhân” dır.
    456 39/Zümer, 43-44
    457 2/Bakara, 255
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 145 -
    İslâm’ın tebliğinden önce kâhinler geleceğe yönelik bazı bilgileri
    haber verirler, kâinattaki gizli sırları bildiklerini iddia ederlerdi.
    Kâhinlerin câhiliyye toplumu içinde önemli yerleri vardı. Onlara
    bazı hususlar sorulur, düşünceleri alınırdı. Her kabilenin bir
    şâiri bir hatibi olduğu gibi, bir kâhini de olurdu. Kâhinler, insanlar
    arasından anlaşmazlıkları çözümler, rüyaların yorumunu yapar, işlenen
    suçların fâillerini belirlerler, hırsızlık olaylarını açığa çıkarırlardı.
    Kâhinler, genellikle kabilenin ileri gelenleri arasından olurdu.
    Kâhinllik babadan oğula da geçebilirdi. Kabilenin efendisi aynı
    zamanda kâhini de olabiliyordu.
    Gâibi yalnız Allah bilir. Yaratıkların gâibi bilme iddiası
    kehânetten başka bir şey değildir. Sihir yapmak, yıldızlardan hüküm
    çıkarmak, fal oklarına inanmak458 İslâm tarafından yasaklanmıştır.
    Kâhinlerin yardımcıları şeytanlardır. Şeytanlar, gökyüzündeki
    meleklerin konuşmalarına kulak misafiri olur, aldıkları bilgileri
    kahinlere ulaştırırlardı. Kâhinler de bu bilgileri değişik kılık ve kalıplara
    sokarak insanlara aktarırlardı.
    Gökyüzü meleklerin koruması altına alınmış; şeytanların meleklere
    yaklaşması engellenmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de bu durum
    şöyle açıklanmaktadır: “Biz yakın göğü bir ziynetle, yıldızlarla süsledik.
    Ve (göğü), itaat dışına çıkan her türlü şeytandan korumak
    için (yıldızlarla donattık). Onlar, (şeytanlar), Mele-i A’lâyı (melekler
    topluluğunu) dinleyemezler; her taraftan atılırlar, kovulurlar.
    Onlar için sürekli bir azâb vardır. Yalnız (meleklerin konuşmalarından)
    bir söz kapan olursa, onu da delici bir alev takib eder.” 459
    Bu konuyla ilgili olarak ibn Abbas (r.a.) şöyle buyurmaktadır:
    “Melekler buluttan inerler, işlerini kendi aralarında görüşürler. Bu
    arada şeytanlar kulak hırsızlığı yaparlar. İşittiklerini kâhinlere gizlice
    ulaştırırlar. Bu haberlerle beraber kendileri de yüzlerce yalan
    uydururlar.” 460
    Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen âyetler, hadisi şeriflerle daha bir
    açıklık kazanıyor. Olay daha iyi bir biçimde aydınlanıyor.
    Kâhinler, anlatımlarında genellikle şairâneliği, kısa ve özlü
    konuşmaları, secili kelimeleri tercih ederler. Peygamberimizin bir
    458 el-Mâide. 3/90
    459 es-Sâffat, 37/6-10
    460 Ahmed b. Hanbel, I, 274
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 146 -
    hadisinde bu konuya işaret edilmiş ve şöyle bir olay anlatılmıştır.
    Hüzeyl kabilesinden iki kadın birbirleriyle kavga ederler. Birisi diğerine
    taş atar. Kendisine taş atılan kadın hâmile olup, karnındaki
    çocuğunu kaybeder Olay peygamberimize anlatılır. Peygamberimiz
    de kadının ölen çocuğunun diyetinin ödenmesine karar verir.
    Suçlu kadının velisi duruma itiraz eder: “Ya Rasûlallah! Henüz yemeyen,
    içmeyen, söz söylemeyen, sayha etmeyen çocuğun diyetiyle
    nasıl mahkum olurum. Bunun benzeri hüküm batıl olur” der.
    Peygamberimiz, adamın seçili konuşmasına dikkat çekerek onun
    hakkında “bu adam kâhinler zümresindendir” buyurur. 461
    Sihirbazlık, remilcilik, müneccimlik, kahinliği birbirine karıştırmamak
    gerekmektedir. Bunlar, her ne kadar birbirlerine yakın
    şeylerse de aralarında farklılıklar vardır. İslâm dini bunların hepsini
    reddetmiş ve yasaklamıştır.
    Kâhin bir meseleye hükmederken, vereceği karara razı olmaları
    için her iki taraftan teminat (ücret) alırdı. Kâhinin kararı kesin
    olmasına rağmen, yerine getirilmesi zorunlu değildi. Haliyle
    bu karar örfî hukukun (töre hukukunun) belirlediği bir karardır.
    Örfi hukukun belirlemesinde mal ve oğulların etkisini düşünürsek,
    kâhinin vereceği hükümlerin kimin yararına olduğu ortaya çıkar.
    Çünkü Kâhin yaptığına karşılık ücret alırdı. Mal ve oğulları daha
    çok olanın vereceği ücretin fazla olacağı bellidir. Böylece ezilen
    insanlar yine malum, yine mahkumdur. Zâlimler zulümlerini meşrulaştıran
    kurumları çağlar boyu sistemli bir şekilde geliştirmişlerdir.
    Bu kurumlar asırlar önce nasıl bir işlev görüyorsa, simdi de
    aynı işlevi görmektedirler. 462
    Kam: Bk. Şaman
    Kapitalizm: Batı dünyasında feodalizmin çöküşünden bu yana
    egemen olan ekonomik sistem. Anamalcılık, Sermayecilik, Serbest
    Piyasa Ekonomisi, Serbest Girişinin Ekonomisi adlarıyla da anılır.
    Liberal sistem, serbest ticaret, karma ekonomi deyimleri de kapitalizmi
    belirtir. Kapitalist ekonominin temel özelliği üretim araçlarının
    büyük çoğunluğunun özel ellerde bulunması ve üretimle
    gelir bölüşümüne önemli ölçüde piyasaların işleyişinin yön vermesidir.
    Kökleri ilkçağa kadar uzanan kapitalizm Ortaçağın sonlarına
    doğru Avrupa’nın belirli bölgelerinde gelişmeye başladı. Ancak
    bir sistem olarak yerleşmesi onaltıncı yüzyıldan sonra gerçekleşti.
    461 Buhârî, Tıbb, 46; Müslim, Kasâme, 36; Ebû Dâvud, Diyât, 19
    462 Cemil Çiftçi, Şamil İsl. Ans.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 147 -
    Onaltı, onyedi ve onsekizinci yüzyıllarda İngiliz kumaş sanayisindeki
    büyüme kapitalizmin gelişimini hızlandırdı. Kapitalizm öncesi
    sistemlerde üretimin tüketimi aşan bölümünün üretim kapitalitesinin
    genişletilmesi amacıyla kullanılmasıyla ayrılıyordu. Birçok
    tarihsel etmen de bu gelişmeyi pekiştirdi. Onaltıncı yüzyıldaki reform
    hareketinin çabasını aşağılayan geleneksel ahlâkın etkilerini
    kırarken çok çalışma ve tutumlu olmaya da dini bir temel kazandırdı.
    Artık ekonomik eşitsizlik zenginlerin de ahlâklı olabileceği
    gerekçesiyle rahatça savunuluyordu.
    Kapitalizmin gelişmesine katkıda bulunan diğer bir etmen de
    Avrupa’da değerli maden arzındaki artış ve bunun sonuncunda
    fiyatların yükselmesi oldu. Bu dönemde fiyatlar ücretlerden daha
    hızlı arttığından enflasyondan en çok sermaye sahipleri yararlandı.
    İlk kapitalistler (1500-1750) Merkantilist dönemde güçlü ulusal
    devletlerin ortaya çıkmasında da yararlandılar. Bu devletlerin izlediği
    ulusal güçlenme politikaları bir örnek para ve hukuk sistemleri
    gibi iktisadi gelişme için gerekli temel toplumsal şartların
    oluşmasını ve sonuç olarak ağırlığın devletten özel teşebbüse kaymasını
    sağladı.
    İngiltere’de onsekizinci yüzyılda kapitalist gelişmenin odağı
    ticaretten sanayiye kaydı. Önceki yıllarda sağlanan sermaye birikimi,
    Sanâyi Devrimi sırasında teknik bilginin sanayiye uygulanması
    yolunda kullanıldı. Adam Smith (1723-1790) “Ulusların Zenginliğinin
    Nedenleri ve Kaynakları Üzerine bir inceleme” adlı eserinde
    klasik kapitalizmin ideolojisini ortaya koydu. Smith, toplumların
    gelişmesini Marksist kurama benzer biçimde çeşitli aşamalara ayırıyordu.
    Buna göre toplumlar avcılık, göçebeliğe dayalı tarım, feodal
    çiftçilik ve ticari karşılıklı bağımlılık aşamalarından geçerler.
    Her aşamanın kendine özgü kurumları vardır. Sözgelimi avcılık
    aşamasında mülkiyet olmadığı için adlî kurumlara gerek yoktu.
    Ama toplumsal çevrenin büyümesiyle birlikte düzenli orduların
    yanısıra özel mülkiyetin ve çeşitli ayrıcalıkların korunmasını aracı
    olarak devlet kurumu gelişti. Böylece daha karmaşık bir örgütlenme
    ortaya çıktı. Ücretleri loncaların yerine piyasaların belirlediği,
    özel girişime devletçe konan kısıtlamaların kalktığı son aşama ise
    sonradan serbest rekabet kapitalizmi olarak adlandırılan “kusursuz
    özgürlük” aşamasıdır. Bu aşamada bireylerin tutkuları doğrultusunda
    kendi durumlarını iyileştirmeye yönelik faaliyetlerini
    toplumsal bakımdan yararlı sonuçlara dönüştüren mekanizma rekabettir.
    Örneğin bireylerin rekabete dayalı mücâdelesi sayesinde
    malların fiyatları, geçici sapmalar dışında üretim maliyetini denk
    düşen doğal düzeylerde oluşur. Ulusal servet ise toplumun üç ana
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 148 -
    sınıfını oluşturan işçiler, toprak sahipleri ve sanayiciler arasında
    gene ortak yararı en yüksek düzeye çıkarılacak biçiminde ücret
    rant ve kâr olarak bölüşülür. Dolayısıyla kendi kendine işleyen ve
    kendini sürekli olarak düzelten piyasa mekanizması devlet müdahalesi
    olmadan toplumsal düzenliliği sağlar. Bireylerin kendi
    çıkarları peşinde koşması ulusal zenginliği de artırır. Ekonomideki
    üretkenlik artışının temeli ise emeğin iş bölümüdür. Bireyler işbölümü
    sayesinde bir yandan kendi verimliliklerini artırırken aynı
    zamanda toplumsal üretkenliğin de artmasına katkıda bulunur.
    Rekabetçi sistemin isleyişini engelleyecek ayrıcalıklara ve devletin
    müdahalelerine izin verilmediği sürece ulusal zenginlik durmadan
    büyüyecek, toplum kendiliğinden en iyi noktaya ulaşacaktır.
    Fransız Devrimi ve Napoleon Savaşları’nın feodalizmin kalıntılarını
    silip süpürmesinden sonra Smith’in önerdiği politikalar
    giderek daha çok uygulamaya konuldu. Ondokuzuncu yüzyılda
    siyasal liberalizmin başlıca politikaları serbest ticaret, sağlam para
    (altın standardı), dengeli bütçe ve sosyal yardımların son derece
    kısıtlı tutulması biçiminde kendini gösteriyordu.
    I. Dünya Savaşı kapitalizmin gelişmesinde bir dönüm noktası
    oldu. Savaştan sonra uluslararası piyasalar daraldı, altın standardının
    yerini uluslararası para birimi aldı, bankacılık alanında
    hegemonya Avrupa’dan ABD’ye geçti, Afrika ve Asya ulusları sömürgeciliğe
    karşı başarılı mücâdelelere giriştiler ve dış ticaretin
    önündeki engellere yenileri eklendi. 1929 Büyük Bunalımı pek
    çok ülkede devletin ekonomiye karışmamasını öngören kapitalizmin
    ünlü “bırakınız yapsınlar” politikasına son vererek bir süre
    kapitalist sistemin geleceğine ilişkin şüpheleri artırdı. Ama II. Dünya
    Savaşı’ndan sonra Amerika, Avrupa ülkeleri ve Japonya’daki
    başarısı sistemin yaşama gücünü sürdürdüğünü göstermekle kalmayarak
    Son yıllarda doğu bloğu ülkelerini de etkileyerek komünizme
    karşı sürdürdüğü rekabette önemli ölçüde başarı kazandı.
    Günümüzde en yaygın ve güçlü ekonomik sistem durumundaki
    kapitalizm, felsefi temelleri, kuralları, amaçları ve sonuçları
    bakımından İslâm’ın tam karşısında yer alır. Kapitalizmin temelini
    maddecilik oluşturur. İnsana öngördüğü biricik amaç maddî zenginliğe
    ulaşmak ve bunu dilediğince tüketmektir. Bu amaca ulaşmak
    isteyen bireye sınırsız bir özgürlük tanır. Bu nedenle aşırı ölçüde
    bireycidir. İnsan ve toplum hayatında belirleyici olarak kabul
    ettiği tek ilke piyasa şartları ve rekabettir. Fırsatçılık ve acımasızlık
    ise onun ahlâk kurallarıdır. Hep daha çok kâr yapmaya yönelttiği
    insanlar tutkuları yönünde hiçbir engelle karşılaşmamalıdır. Bütün
    bunlar kapitalizmi insanlık dışı bir sistem durumuna götürmüştür.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 149 -
    Bireye tanıdığı sınırsız özgürlük ve kabul ettiği “bırakınız yapsınlar”
    kuralı doğal olarak en çok sermaye sahiplerinin işine yaradığı
    için büyük kitlelerin yoksullaşmasına, sömürülmesine yol açmıştır.
    Kapitalistin doymak bilmeyen mülkiyet tutkusu kapitalizmi, sınırlarını
    aşarak dünya ölçüsünde yayılmaya ve özellikle yoksul ülkelerin
    doğal kaynaklarını yağmalamaya götürmüştür. Bu nedenle
    kapitalizm İslâm gözünde zulmün ve sömürünün ortadan kaldırılması
    gereken başlıca nedenlerinden birisidir. 463
    Kapitol: İtalya’da kutsal kabul edilen dağ. Eski Romalıların
    putlarının bulunduğu dağın adı.
    Karnaval: Kötü ruhları kaçırmak için korkunç maskeler takma
    töreni. Hıristiyanların büyük perhizinden önce yapıldığı için, İtalyanca
    et kaldırmak anlamına gelen carnelevare kelimesinden türetilmiştir.
    Kaynağı hıristiyanlıktan çok öncedir. Güneş ışınlarının
    bir süre gökte hapsedildikten sonra yeniden özgür bırakıldıkları
    inancıyla ilgilidir. Karnavalda kullanılan hayvan maskeleri, aynı
    zamanda, hayvanlara tapanlardan hıristiyanlığa geçmiş bir putperest
    geleneğidir.
    Keşf: Açığa çıkarma, perdenin açılması. Örtülü olanı açma,
    gizli olanı meydana çıkarma, sezme, tahmin etme. Tasavvufta;
    a) Perdenin ötesindeki gaybî hususlara ve hakiki şeylere, bunları
    yaşayarak ve temâşâ ederek vâkıf olmak. Mükâşefe, beden ve
    his perdesinin kalkması ve ruh âleminin seyr edilmesi. b) İlham.
    Doğrudan ve aracısız Allah’tan alınan bilgi. Bu bilgi ya İlâhî hitabı
    işitmek ve dinlemek veya gayb âlemini görmek sûretiyle elde
    edilir. c) İbn Arabîye göre velîler, bilgileri peygamberlere vahiy
    getiren meleğin aldığı kaynaktan doğrudan alırlar. Bazı keşifler
    kesin bilgi verir. Sûfîlere göre maddî ve duyulur âlemden gelen
    tesir, kir ve pas kalbin gayb âlemini görmesine engel olan bir perde
    (hicâb) oluşturur. Riyâzet ve tasfiye ile bu perde kalkınca gayb,
    ayân-beyân olarak görülür. Bu perdenin açılmasına, yani kalp gözünün
    açılmasına keşf denir. Keşf-i zamâir: Bir velînin başkalarının
    kalbinden ve zihninden geçen şeyleri bilmesi. Keşf-i ahvâl-i kubûr:
    Bir velînin mezarlarda gömülü olan ölülerin o âlemdeki hallerini
    bilmesi.
    Kırklar: Ricâlu’l-gayb veya gayb erenlerden 40 velî.
    Kıtmîr: Köpek. Ashâb-ı Kehf’in köpeği. Tasavvufta; sûfî olmadığı
    halde, sûfîlerin arasında bulunan kimseye kıtmîr denir.
    Dervişler ve müridler bir köpek sadâkatı ile şeyhlerinin kapısında
    463 Ahmet Özalp, Şamil İsl. Ans.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 150 -
    beklemeyi ve ulumayı en büyük şeref bilirler. M. Bahâeddin Nakşbend,
    Abdülkadir Geylânî’nin türbesine şu ibârenin yazılmasını
    emretti: “Pirlerin kapısında köpek ol, / Eğer Hakk’a yakın olmak
    istersen. / Zira arslanlardan daha şereflidir. / Geylânî’nin kapısındaki
    köpek.”
    Komünizm: Özel mülkiyetin kaldırılmasına ve servetin ihtiyaçlara
    göre paylaştırılması anlayışına dayalı toplumsal düzen ya da
    siyasal sistem. Önceleri ütopik bir kavram iken Marx ve Engels’in
    birlikte oluşturdukları bu dünya görüşü için tarafından yeniden
    yorumlanarak siyasal bir program haline getirildi. Bu nedenle
    Marksizm ya da Marksizm Leninizm de denilen Komünizm giderek
    Marksist-Leninist ilkelerden hareketle komünist bir toplum
    oluşturmayı amaçlayan tüm siyasal hareketleri de belirtmektedir.
    Batı düşüncesinde komünist düşüncenin kökleri çok eskilere
    uzanır. Üretim araçlarının toplumun mülkiyetinde olduğu, sınıfların
    ve devletin tümüyle ortadan kalktığı bir toplum ütopyası eski
    zamanlardan beri insanları etkilemiştir. Eski çağlarda bazı dini
    grupların oluşturdukları komünist topluluklar olduğu bilinmektedir.
    Thomas More ve Johan Andreae gibi ütopyacı yazarlarda da
    komünist bir toplum tasarısının izleri görülür. 19. yüzyılda ABD’de
    oluşturulan, İndiana’daki New Harmoni (Yeni Uyum- 1825) ve
    Massachusetts’teki Brook Çiftliği (1841-47) gibi kimi sınıfsız topluluklar
    ütopyacı amaçlar taşıyordu.
    Komünizm, Karl Marx ve Frederich Engels’in 1847-48 yıllarında
    birlikte yazdıkları Komünist Manifesto ile yeni bir anlam kazandı.
    Maddecilik üzerine kurulu bir dünya görüşünü ve siyasal
    programın ilkelerini içeren yeni anlamıyla komünizmin temelini
    diyalektik ve tarihsel maddecilik anlayışı oluşturur. Diyalektik
    maddeciliğe göre evrenin özünü madde oluşturur. Evren öncesiz
    (ezeli) ve sonrasızdır (ebedi). Maddî dünyamız dışında başka bir
    dünya yoktur, olması da mümkün değildir. Evren dışında bir yaratıcı
    güç, Allah da yoktur. Evren ve insan Allah tarafından yaratılmamış,
    tersine Allah insanın bir yanılsamasının ürünü olarak
    varsaydığı bir varlıktır.
    Maddî dünyaya egemen olan birtakım değişmez kanunlar
    vardır. Bunlar bağlılık, hareket, evrim ve çelişkidir. Evren özü bakımından
    bir birlik içinde bulunduğundan içerdiği tüm nesne ve
    olaylar da birbirine bağlıdır, yalnız başlarına açıklanmaları mümkün
    değildir. Bu bağlılık kanunu gereği olaylar karşılıklı bir etkileşim
    içindedirler. Evrendeki olaylar sürekli bir hareket ve evrim
    içindedirler. Bu hareket ve evrim, nesne ve olayların özünde
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 151 -
    varolan çelişkiden kaynaklanır. Çelişkiler sürekli bir çatışma doğurur
    bu da nesnelerin ve olayların hareketine ve evrimine neden
    olur. Başka bir deyişle tabiat ve tarihteki belirleyici süreçler kendi
    içlerindeki karşıtlık ilişkileri yoluyla oluşur. Bütün olaylar ancak bu
    maddî temelli ilişkilerle açıklanabilir.
    İnsanlık tarihinin belli başlı dönemleri üretici güçlerin belli
    bir eşiğine bağlı olarak ortaya çıkan üretim tarzlarının ortaya
    çıkardığı üstyapılara göre adlandırılır. Buna göre insanlık tarihi
    beş temel aşamadan oluşmaktadır. Bunlar ilkel komünizm, köleci
    toplum, feodalizm, kapitalizm ve komünizm aşamalarıdır. Ne var
    ki kapitalizmin ortadan kalkmasından hemen sonra komünizm
    gerçekleşemez. Bu nedenle bir geçiş dönemi gereklidir. Bu geçiş
    dönemi sosyalizm dönemidir. Sosyalizm dönemi kapitalist sömürücü
    sınıfın ortadan kaldırılmasıyla başlar ve komünist toplumun
    üzerinde yükseleceği temeller atılır. Bu aşamada özellikle üretimin
    artırılması için çalışılır. Çünkü komünist aşamada uygulanacak
    olan “herkese ihtiyacına göre” kuralı ancak bolluk durumunda
    uygulanabilir.
    Marksizm-Leninizm anlamında komünizm birer üstyapı kurumu
    olarak gördüğü din, ahlâk ve aile konularındaki görüşlerini de
    maddecilik anlayışı doğrultusunda belirler. Buna göre din, insanların
    hayatında egemen olan dış güçlerin vehme dayalı bir yansımasıdır.
    Kimi yeryüzü güçleri bu yansımada doğaüstü birtakım
    güçler halini alır. Kökeninde insanın doğayı ve doğaya egemen
    olan yasalar konusundaki bilgisizlik yatar. Bu özü nedeniyle din
    egemen sınıfların çıkarlarının korunmasında etkili bir rol oynar.
    Ekonomik temelin yansımasından başka bir şey olmayan ahlâk kuralları
    da evrensel bir nitelik ve geçerlilik taşımaz. Kendini ortaya
    çıkaran temelle birlikte yok olmaya mahkumdur. Evlilik kurumu
    da tarihsel ve toplumsal şartların bir ürünüdür. Özel mülkiyetin
    ortadan kalktığı, çocukların bakımlarının ve eğitim giderlerinin
    toplumca karşılandığı komünist sistemde kadın ve erkeğin birbirine
    bağımlılığını gerektiren aile kurumu ortadan kalkacak, cinsler
    arası ilişki kişisel ve özel bir ilişki durumuna gelecektir.
    Bir felsefe, bir dünya görüşü ve siyasal bir hareket olarak komünizm
    ile İslâm tam bir karşıtlık içindedir. Bu karşıtlığın temelinde
    evreni vareden yaratıcı güç konusundaki farklı inançları yatar.
    İslâm’a göre evreni ve insanı Allah yaratmıştır. Komünizm ise evreni
    ve insanı maddenin, Allah’ı da insanın yarattığını söyler. İslâm
    evrenin işleyiş yasalarını, insan ve toplum hayatını düzenleyen kuralları
    Allah’ın koyduğuna inanırken komünizm tüm olayların belirleyicisi
    olarak maddenin diyalektik yasalarını kabul eder. İslâm’a
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 152 -
    göre insan içinde İlâhî bir öz taşır ve dünyaya Allah’ın halifesi sıfatıyla,
    maddî dünyaya egemen olan ilâhi düzeni insan ve toplum
    hayatında da egemen kılma göreviyle gelmiştir. Komünizm
    ise insanın özünün madde olduğunu maddî çevrenin bir ürünü
    olarak var olduğunu ve maddenin diyalektik yasalarına uygun biçimde
    iradesizce hareket eden bir araç olduğunu savunur. Kısaca
    İslâm ve komünizm insanın önünde açılan ve ancak birinin inkarı
    ile diğerini kabul etmenin mümkün olabildiği iki karşıt yoldur.
    İkbal’in deyişiyle hem İslâm, hem de komünizm insandan sözeder
    ve onu kendine çağırır. Ama komünizm insanı Allah’tan toprağa
    çekmek için sancılanırken İslâm tersine topraktan Allah’a yükseltmek
    amacını güder.
    1991 yılına girerken komünizmin düşünce ve devlet sistemi
    olarak iflas ettiği; buna öncülük eden Sovyetler Birliği tarafından
    pratiğiyle birlikte ilan edildi. İnsanlığa mutluluk getiremeyen bu
    ilkel düşünce bir yüz yıl dahi varlığını sürdüremeden sona erdi. 464
    Konfüçyüs: Konfüçyüs (Kung Fu-Tzu), M.Ö. 551-479 yılları arasında
    yaşadı. Şimdiki Şangtung’un bir kısmı olan Lu eyaletindeki
    Tsou’da doğdu. Ailesi ve ecdâdı hakkındaki bilgimiz sonraki kaynaklara
    dayanır ve kesinlik taşımaz. Üç yaşında babasını kaybetti.
    Hayatının ilk yılları büyük zorluklarla geçti. Onbeş yaşından itibaren
    kendisini ilme adadı. Ondokuz yaşında evlendi ve iki çocuğu
    oldu. Yirmiyaşında öğrenci yetiştirmeye başladı. Siyasete de ilgi
    duyuyordu. Eski hakimlerin fazilet ve meziyetlerini yorumlayarak
    ülkesine barış ve iyi yönetimi getirebileceğine inanıyordu. Onun
    yönetimde ideali, insanların iyiliğine, insan tabiatının özündeki
    sâfiyete, güvene, örnek yaşamanın gücüne dayanıyordu. Ancak
    entrikasız siyaset o devirde de yürümediğinden o kendi mizacına
    uyanı yaptı, öğretti ve eğitti. Öğrencileri sevgi ve sadakatle
    kendilerini ona vakfediyorlar, ondan tarih, edebiyat, felsefe ve
    ahlâk öğreniyorlardı. Elli yaşlarında iken ona devlet meclisinde bir
    görev verildi. Daha sonra onüç sene bir saraydan ötekine, fikirlerini
    uygulayacak bir hükümdar aradığı bir sürgün devresi geçirdi.
    Lu’ya geri döndüğünde artık cesareti kırılmıştı, ayrıca en gözde
    öğrencisinin ölümü onu derinden derine sarstı. Ölümünden önce
    kendini yine öğrencilerine vakfetti.
    Konfüçyüs her ne kadar bir ahlâk eğitimcisi olarak gözükse
    de onun diğer bir yönü devrinin dinî âyin ve törenlerine önem
    vermesi, her şeyi idare eden bir İlâhî inâyete büyük bir bağlılık
    göstermesi idi. O, Göğün Rabbi anlamında Tien denilen bir Yüce
    464 Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ans.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 153 -
    Varlıkla irtibatlı bulunduğundan bahsetmişti. Tien, insanlar ve
    bütün varlıkların kaderini tayin eden kudrettir. Bütün insanların
    takip etmesi gereken göğün yol ve nizamı, “Tao” kavramı onda
    da vardır. Bütün bunların yanında Konfüçyüs samimiydi, prensiplere
    sadakat, irfan ve iyi karaktere büyük önem atfetti. O, bütün
    beşeri münasebetlerde iç temizliğini esas aldı. Her insanın, irfan,
    aşırılıklardan uzak olma, doğruluk, vefa ve edeple asalete ulaşabileceğini
    söyledi. O, Çin’in âile toplum ve siyasi hayatında uygulanmasını
    gerekli gördüğü ahlâkî prensipleri yerleştirmeye çalıştı.
    Konfüçyüs’ün Çiyu-fu’da ölümünden sonra mezarı bir ziyaret
    yeri oldu. Adına her şehirde tapınaklar yapıldı. Onun ahlâkî-siyasi
    telkinleri gittikçe artan bir kabule mazhar oldu. Şöhreti her tarafa
    yayıldı. Öğrencileri onun ve önceki Çin hakimlerinin söylediklerini
    iki koleksiyonda topladılar (beş klasik, dört kitap). Topluluk, “Juçiya”
    (edipler, bilginlerin telkinleri) diye nitelendirilen bir hareket
    oluşturdular. Konfüçyüsçülük, Han Hânedanından (M.Ö.206-
    M.S.225) İmparator Vu-ti (M.Ö.140-M.S.87) zamanından itibaren
    1912’ye kadar Taoizm ve Budizm’in hakim olduğu devreler dışında
    bilgin sınıfının resmi kültü olarak devlet dini oldu. Başta İmparator,
    her bölgenin sivil ve askeri temsilcileri, bilginler ve öğrencilerle
    birlikte büyük törenler düzenleyerek senede iki defa (ilkbahar ve
    sonbahar ortasında) ona hediyeler sundular. Ayrıca ayda iki defa,
    dolunayda ve yeniayda da ona hediyeler sunuldu. Bu arada dînî
    musikî de bu törenlerde ihmal edilmedi. Konfüçyüs’e saygı bir ara
    o kadar aşırılaştırıldı ki 1382’de imparator, Konfüçyüs’ün tasvirlerinin
    tapınaklarda bulundurulmasını yasaklamak zorunda kaldı.
    Bununla beraber Çin geleneğine uyularak yine de onun ve dört
    büyük öğrencisinin ata tabletleri şeref köşesinde bulunduruldu.
    Çin’de Cumhuriyetin kurulmasıyla Gök kültü kaldırıldı. Mao
    devrinde Konfüçyüsçülüğün kitapları yakıldı, Konfüçyüs unutturulmak
    istendi.
    Konfüçyüsçülüğün bir din mi, yoksa sadece bir ahlâk sistemi
    mi olduğu konusunda tartışmalar vardır. Konfüçyüsçülüğün bir
    tapınak teşkilatı, bir ruhban zümresi, mecburi bir âmentüsü veya
    akîdesi yoktur. Bununla beraber bir Yüce Tanrı inancı, bir kurucusu,
    bir kutsal kabul edilen metin kolleksiyonu vardır. Konfüçyüsçülük
    Çin’in millî bir dinidir. Son yediyüz yıldır Çin’de üç büyük din
    geniş ölçüde bir halk dini oluşturmuştur. 465
    465 Ed.S.C.F.Brandon, A Dictionary of Comparative Religion, London 1970,
    s.203-205; Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, Ankara 1988,
    s.51-54. (Günay Tümer, Şamil İslâm Ans.)
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 154 -
    Kral salonu: Yahova şahitlerinin kilise yerine oluşturdukları
    toplantı ve ibâdet salonu.
    Kul ve Kulluk: 466
    Kurşun Dökmek: Nazar isâbetinden kurtulmak için uygulanan
    yöntemlerden biri de, kurşun veya mum döktürülmek, nefesi
    keskin hocalara(!) okutulmaktır. Bazı yörelerde de “tuz çatılmak”,
    “un yakılmak”, “üzerlik otu yakılarak dumanı ile tütsülenilmek”
    çare olarak görülmektedir. En yaygın olan uygulama, kurşun veya
    mum dökme âdetidir. Bu iş şöyle yapılmaktadır: Nazar isâbet eden
    hasta (genellikle çocuklar), kurşun dökücüsünün önüne oturtulur.
    Başı bir örtü ile kapanır. Çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde
    su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten
    sonra oradakiler hep beraber: “Kem göz çatlasın, Nazar
    eden patlasın” diye bedduâ ederler. Bazı yerlerde de yaygın olarak
    nazarlık otu, üzerlik otu yakılır. Dumanı ile hasta tütsülenir.
    Bu esnâda çabuk çabuk şöyle söylenir: “Üzerliksin havâsın / Her
    dertlere devâsın / Ak göz, kara göz / Mavi göz, elâ göz / Hangisi
    nazar etmişse / Onların nazarını boz.” Şu tekerleme de söylenilmektedir:
    “Elemtere fiş / Kem gözlere şiş / Üzerlik çatlasın / Nazar
    eden patlasın!”
    Bunların ne kadar gülünç, ama aynı zamanda trajik olduğu,
    insanımızın ne denli câhiliyye uygulamalarına kapılarını açtıklarını,
    kafalarını ve gönüllerini hurâfeyle kirlettiklerini gösteren uygulamalardır.
    Kutb (kutub): Medâr, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst
    taşın dönmesini sağlayan demir. Tasavvufta; a) En büyük velî, b)
    Her zaman, âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi (Kâşânî).
    c) Kutub, âlemin rûhu, âlem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun
    çevresinde ve onun sâyesinde hareket eder. Yani her şeyi o
    idare eder.467 Kutbu’l-aktab: Kutubların kutbu, kutbu’l-ekber: En
    ulu kutub. Kutbu’l-irşâd: Rehber kutub. Tasavvufta; Her üç terim
    de halkı irşad etmek ve hidâyete erdirmek işiyle görevli velî anlamına
    gelir. Bu velî, arştan ferşe kadar tasarrufta bulunur.
    Kutup, özellikle Bektâşîlikte, en yüksek derecedir. Kutb kelimesi
    Arapçadır ve dönen bir tekerleğin dingilini dile getirir. Tasavvuf
    anlayışında da, nasıl tekerlek bu kutb’un çevresinde dönerse
    evrenin de kutbun çevresinde toplandığı ve ona bağlı bulunduğu
    kastedilir.
    466 Bak. Abd ve İbâdet
    467 Tehânevî, II/1268; İbn Arabî, Fusus, 39, 73
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 155 -
    Kuzah: Eski Arapların fırtına tanrısı. Arapların çok eski bir tanrısıdır.
    Şeytan adıyla da anılır. Dolu tanelerinden olan oklarını atar,
    yayını bulutlara asarmış. Bundan ötürü bulutlarla ilgili meleklere
    de bu ad verilmiş.
    Kült: Tapım. Batı dillerinde tapım demektir.
    Kybele: Cybele (Sibel) de denir. Anaerkil Anadolu halklarının
    en eski ve en büyük ana tanrıçasıdır. Frigya ana tanrıçası olduğu
    gibi, aynı zamanda Anadolu’dan gelip geçmiş bütün gayr-i Müslim
    ulusların baştanrıçası olan Kybele’nin tapımı, hemen bütün
    dünyaya yayılmıştır. Çeşitli toplumlar, farklı adlar vermiş, onun yaratıcı
    ve doğurucu özelliğine inanmıştır. Hititler ona Kupapa derler.
    Yunanistan’da Artemis demişlerdir. Güneyde Hubel adıyla anılır.
    Câhiliyye Araplarının meşhur putlarından birinin adıdır Hubel.
    Romalıların Venüs’ü, Suriye’lilerin Lât’ı da odur. Verimlilik, bolluk
    ve bereket tanrıçası olarak inanılırdı. Cybele’nin şehir surlarını ilk
    yapan olduğu ve aslanlar tarafından çekilen bir makam arabası
    sürdüğü söylenir. 468
    Laiklik: Rûhânî olmayan demektir. Kültürümüze daha çok lâ
    dinî şeklinde geçmiş olan laik terimi, din dışı olan, belirli bir dinle
    ilişkisi olmayan ya da dine ait olmayan anlamına gelmektedir. Hıristiyanlıkta
    ise kilise hiyerarşisinde yer almayan keşiş ya da râhip
    olmayan kimse için bu terim kullanılır. Dünyevî talebi bulunmayan,
    yani şeriatini hâkim kılmak, şeriatine uygun hukuk, iktisat, ahlâk,
    devlet, sosyal hayat, toplumlararası ya da devletlerarası ilişkileri
    bulunan bir sistemi hâkim kılmak ve bunu insanlığın istifadesine
    sunmak talebi, gayreti, cehd ve cihâdı olmayan bir İslâm, yani tevhidi
    Allah’ı bir tanımaya indirgemiş ve diğer yönleriyle içi tümüyle
    boşaltılmış, hıristiyanvari bir kimliğe büründürülmüş; dünyayı Sezarlara,
    tiranlara, tâğutlara, laiklere, demokratlara terk etmiş bir
    İslâm anlayışı, teori olarak topluma kabul ettirilmekte ve pratikte
    gerçek dinin hâkim olmasına müsaade edilmemektedir. Câmileri
    kileseye, Diyânet memuru imamları papaza, hayata bakışı hıristiyanlığa
    benzetilen bir din... 469 Böyle bir İslâm, Allah’ın dini olan
    İslâm değildir. Böyle bir İslâm’ın Allah’ın Rasûlüne gönderdiği ve
    sahih olarak bize kadar nakledilerek gelmiş İslâm’la ilgisi yoktur.
    Böyle bir İslâm’ın, adından başka İslâm’la en ufak bir ilgisi bulunamaz.
    Ancak, “her türlü sapıklık ve saptırmaya rağmen, Allah’ın
    Dini’ni doğru olarak anlayan ve doğru şekilde ortaya koyan bir
    468 Bak. Hubel
    469 Geniş bilgi ve örnekler için bkz. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman
    Dilipak, İşaret Ferşat Y..
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 156 -
    kesimin kıyâmete kadar varlığını sürdüreceğini, onlara muhâlefet
    edenlerin, hak yol üzere bulunan bu kesime asla zarar vermeyeceğini”
    müjdelemektedir Yüce Peygamberimiz. Allah’tan, bu hayırlı
    zümreyi her geçen gün güçlü kılmasını ve bizleri bunlardan eylemesini
    niyaz ederiz.
    “Laik” (laic), din adamları sınıfı dışında kalan; “laiklik” de, dinin
    ya da din adamları sınıfının devletteki nüfuz ve etkinliğini
    uzaklaştırmayı esas alan siyasal düzen demektir. İlk anda laiklik,
    yalnızca siyasal boyutu olan bir yaklaşım olarak görülüyorsa da,
    herhangi bir düzen ve sistemin tek boyutlu olarak pratikte var olmasına,
    varlığını sürdürmesine imkân yoktur. İnsan, ruh ve bedeniyle,
    düşünce ve duygularıyla, yapıp ettikleriyle, zaaf ve meziyetleriyle,
    İç dünyası ve bu dünyasının kâinat ile olan ilişkileriyle, fert
    olarak ahlâkî, siyasî, fikrî ve amelî bütün ilişki ve yaklaşımlarıyla,
    ruhu ve kalbiyle, aklı ve vicdanıyla bir bütündür. Bu bütünün, hikmeti
    sonsuz Yaratıcımız’ın takdiri gereği kendi arasında muazzam
    bir dengesi, bir âhengi vardır.
    İnsanın güç ve imkânlarının değişik alanlar olarak görülüp
    farklı mekân, makam ve güçler arasında paylaştırılması, insanın
    görünmeyen keskin bir kılıçla biçilmesi, bölünmesi anlamına gelir;
    insandaki tevhidi bozar. Bununla birlikte böyle bir bölünmenin
    sonsuza kadar bu şekilde kalmasına imkân görünmemektedir.
    Yani böyle bölük pörçük bir hayat ve böyle bir anlayış fıtrî değildir.
    Laiklik, tezine uygun olarak dinin siyaset alanından uzaklaştırılmasının
    akabinde, insanın eğitiminde, ahlâkî ve siyasî ilişkilerinde,
    bunları düzenleyen hukukunda, kâinat ve hayat yorumunda, bilime
    yaklaşımda, sanatsal ve edebî yorumlarında... da ister istemez
    kendisini gösterecektir. Yani, bütün bu ilişkiler ve ilişkilerin dayandığı
    her türlü kurum da zorunlu olarak temel alınan bu siyasal
    teze uygun şekil alacaktır.
    Çünkü insanın bir bölümünü dünyevî saltanat ve siyasal otoritenin
    simgesi demek olan “Sezar”a teslim ederken; bunun dışında
    kalanını -artık ne kalıyorsa- Tanrıya teslim edip bu diğer bölümünün
    ilişkilerini onun buyruklarına göre düzenlemeye kalkışmasının
    imkânı yoktur. İnsan, bütünüyle ve her türlü ilişkisiyle, tek bir
    otoriteye teslim olmak zorundadır. Bunu ister açıkça ifade etsin,
    isterse de etmesin; ister durumun böyle olduğunun farkında olsun,
    isterse de olmasın, değişen bir şey olmaz. Yani “İnsanın içinde
    iki ayrı kalp olmadığı”470 gibi, onun hayatında da iki efendiye, iki
    zıt otoriteye yer yoktur. İnsanın fiilen böyle bir kaos yaşamaya
    470 33/Ahzâb, 4
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 157 -
    tahammülü olmadığından, pratikte de buna imkân olmadığından
    dolayı, dinin hayatın herhangi bir alanından uzaklaştırılmaya çalışılması,
    zamanla dinin hayatta en ufak bir fonksiyon icrâ etmemesi
    sonucuna kadar varmıştır. Hıristiyanlığın tarihi, bu iddianın
    tartışılmaz bir delili olduğu gibi, günümüz “İslâm dünyası” adı
    verilen ülkelerin durumu da bunun açık bir delilini teşkil etmektedir.
    Şöyle ki: Bu dünyada yer alan ülkelerin büyük bir çoğunluğunda
    laik uygulamalar sözkonusudur. Bunun resmiyette böyle
    olup olmaması, esas itibarıyla pratikte ciddî farklılıklar ortaya çıkarmamaktadır.
    Bu laik uygulamaların sözkonusu olduğu ülkelerde
    yaşayan insanların önemli bir bölümü, egemen düzeni ve
    uygulamalarını, onun benimsediği ve telkin ettiği dünya ve hayat
    görüşünü kabul edip onaylamakta, buna bağlı olarak, dinin emir
    ve hükümlerini umursamayan bir hayat sürdürmektedir.
    Bunlardan ayrı olarak, kendilerine dayatılan bu düzeni hiçbir
    şekilde benimsemeyen, kendi irâde ve istekleriyle düzenin hiçbir
    kural ve hükmünü yerine getirmemeye çalışan, içten gelen bir istekle
    itaat etmeyen ve boyun eğmeyen, aslı itibarıyla düzen karşıtı
    ya da muhâlifi büyük kitleler vardır. Bu kitleler, şu ya da bu
    şekilde laikliği reddeden söylemlerini herhangi bir şekilde ifade
    etmeye kalkıştıkları takdirde egemen düzenin yasal olsun olmasın
    her türlü engellemesine, zulüm ve terörüne, cezalandırmalarına,
    komplolarına, işkence ve her çeşit zulümlerine -kurulu düzeni korumak
    ve laikliğin elden gitmemesi adına- mâruz bırakılmaktadırlar.
    Kısacası, bu ülkelerde egemen düzenlerin baskı ve terörü
    altında yaşayan insanlar, pratiklerinde din ve dünya işlerini ayrı
    ayrı ele alıp değerlendirmemektedirler. Çünkü buna imkân yoktur.
    Devletler ve yönetimler de yalnızca devlet yönetimini dinin
    müdâhalesi dışında bırakmakla yetinmemekte, aksine, yeri geldikçe,
    gerek gördükçe dine müdâhale etmekte, dini kontrol altına
    almaya, yönlendirmeye çalışmaktadırlar.
    Laikliğin yalnızca siyasal bir çerçeve ve boyutunun bulunduğunu
    ileri sürmek, eğer bir kandırmaca değilse, asılsız bir iddiadan
    öte değildir. Sözün burasında ister istemez şunu da hatırlıyoruz:
    Laiklik, esas itibarıyla; din, akîde, düzen ve sosyal hayatın tümüyle
    Allah’tan alınması tezini teklif ve emr eden İslâm’ın tam karşısında
    yer almaktadır. Laiklik, Allah’tan başka varlıkların ulûhiyetini esas
    alan bir anlayış ve bir sistem olduğu halde; laikliğin dinsizlik anlamına
    gelemeyeceğini söyleyerek, hem laikliğin anlamını kaydıran,
    hem de işin içyüzünü bilmeyenlere sevdiren yaklaşımlar ve yorumlarla
    asıl laikliğin İslâm’da olduğunu ileri süren ve bunun için
    birtakım âyetleri hiç de ilgisi olmadığı halde delil diye gösterenler
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 158 -
    İslâm’ı saptırmakta, Hak Din’i tâğutî düzene koltuk değneği yapmaktadır.
    Belki iyi niyeti dolayısıyla bunun farkında değildir; ama
    vâkıa budur. Bu iki zıddın birleşebileceğini, bir kimsenin hem laik
    hem de müslüman olabileceğini iddia eden bazıları da müslümanları
    kendi siyasî yaklaşım ve emelleri doğrultusunda yönlendirmeye
    gayret etmekte, yani kurulu düzenin İslâm’la çatışan bir düzen
    olduğunun fark edilmemesini sağlamaya çalışmaktadır.
    Laiklik, esas itibarıyla şeytana ibâdetin genel adıdır. İslâm’ın
    ya da Allah’a ibâdet yolunun tam karşıtı ve İslâm dışı bütün beşerî
    sistemlerin ortak bir adıdır. İslâm dini dışında kalan ve Allah tarafından
    asla kabul edilmeyecek olan bâtıl dinlerin bir diğer unvanıdır.
    Bu bakış açısıyla konuya baktığımızda, laik düşüncenin kendisinin
    karşıtı olarak kabul ettiği ve din adamları sınıfının ya da
    bir hükümdarın yönetimi altındaki insanların, Allah’ın indirdiği
    şeriat dışında, kendi hevâsını tanrının irâdesi olarak telkin eden,
    kabul ettiren ve dayatan sistem olan “teokrasi” de bâtıl bir dindir
    ve sonuç itibarıyla şeytana ibâdetin birçok türünden bir çeşittir.
    Bu bakımdan teokrasi de Kur’ân-ı Kerim gözüyle laiklikle ve diğer
    bütün bâtıl din ve rejimlerle aynı kefededir. Teokrasi, kendini
    ilâh sayan veya tanrıların temsilcisi olarak görenlerin idaresidir.
    Meselâ Firavunların idaresi, teokrasidir. Laiklik, teokrasiye alternatif
    olarak ortaya çıkmış olsa da, aslında her ikisi de temelde aynı
    kaynağa, insanı tanrılaştırmaya dayanmaktadır.
    Kur’an, inanılan düzenin pratiğe yansımasını “ibâdet” diye
    adlandırmakta ve ibâdetin de ya Yüce Allah’a ya da O’ndan başka
    kime yapılırsa yapılsın, sonuçta şeytana yapılmış olacağını gâyet
    açık ve en ufak bir te’vile yer bırakmayacak şekilde ifade etmektedir.
    Cennetlikler cennete, günahkârlar da cehenneme girdikten
    sonra Yüce Allah, cehennemliklere azarlayıcı bir üslûpla şu şekilde
    hitap edeceğini bildirmektedir: “Ey Âdemoğulları, Ben size; ‘şeytana
    tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, yalnız Bana ibâdet
    edin; işte dosdoğru yol budur’ diye açıklamamış mıydım?”471 Laiklik de,
    diğer beşerî rejimler gibi şeytana ibâdet yollarından bir yoldur.
    Müslüman ise, “dini yalnızca Allah’a hâlis kılmakla ve yalnızca Allah’a
    ibâdet etmekle”472 yükümlüdür.
    İslâm’da Laiklik Yoktur: Laiklik, geniş ve basit tanımı ile dinin
    siyasal hayatın dışına itilmesi, din adamları sınıfının devletin
    siyasal hayatında din adına etkin olmalarının engellenmesi diye
    ifade edilecek olursa, peşinen şunu hatırlatmamız gerekmektedir:
    471 36/Yâsin, 60-61
    472 98/Beyyine; 5, 39/Zümer, 2-5
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 159 -
    Evvelâ İslâm’da batıda bilinen şekliyle bir “din adamları” sınıfının
    varlığı sözkonusu değildir. Dolayısıyla böyle bir sınıfın din adına
    siyasal etkinliklerde bulunmalarından ve devletin siyasetinde aktif
    bir rol oynamalarından söz edilemez. Çünkü böyle bir sınıf yok
    ki, bu sınıfın icrâ edeceği fonksiyon kabul veya redde konu olsun.
    İslâm inancına göre Allah her şeyi yaratandır. O, her şeyi bilendir.
    İnsanı yaratan olduğu gibi, her asırda, nelere muhtaç olduğunu,
    dünya ve âhirette mutlu olmasının nelere bağlı olduğunu tam
    ve en kâmil anlamıyla O bilir. Dolayısıyla O’nun insanların dünya
    ve âhiret mutluluğunun elde edebilmeleri için teklif ettiği düzen
    olan İslâm’da, dünya ve âhirette her bakımdan huzurlu olabilmeleri
    için insanların gerek duyabilecekleri her şey vardır. Bugün için
    gerek duymadıkları fakat zamanla ihtiyaç hissedecekleri şeyler de,
    günümüz müslümanları tarafından bilinse de bilinmese de, ellerinde
    bulunan Kur’an ve Sünnette yeteri kadarıyla mevcuttur.
    Kıyâmete kadar gelecek bütün insanların ihtiyaçları için de durum,
    aynen böyledir. Diğer taraftan, Kur’an’ın içeriğine gelişigüzel
    dahi olsa bir göz atılacak olursa, görülür ki, Kur’ân-ı Kerim müslümanların
    ibâdet ve âhiret hayatıyla ilgilendiği kadar, dünyadaki
    ilişkileriyle de ilgilenmiştir. Hatta dünyevî ilişki olarak değerlendirilen
    birçok alana dair açıklamaları, dinî ya da uhrevî ya da vicdanî
    olmakla nitelendirilen ilişkilere kıyasla daha etraflıdır.
    Elbette İslâm, bu hükümler arasında laik bir düşünüşün etkisi
    ile ayrım yapmaz, dünya işi, âhiret işi; din işi, devlet işi gibi ayırmaları
    kabul etmez. Çünkü Kur’an, bunların hepsinin aynı şekilde
    ve hepsine ayrım gözetmeksizin müslümanların aynı önemi vermelerini
    ve aynı gayreti göstermelerini istemiş ve hepsini birlikte
    uygulamaya geçirmelerini emretmiştir. O yüzden İslâm’da dünya
    işi, âhiret işi yoktur. Her şey ibâdet ve cihaddır; ya Allah’a ya
    da tâğuta kulluk. Siyâseti ibâdet, ibâdeti siyâset olan bir dindir
    İslâm. Dini devletten ayırdığınızda devlet dinsiz; devleti dinden
    ayırdığınızda din, devletsiz ve güçsüz olur. Dinle devlet, etle kemik
    gibidir. Devlet, vücut ise, din de o vücudun canıdır, ruhudur.
    Bu ikisini birbirinden ayırmak, insanı/İnsanlığı katletmektir,
    cinâyettir. Kur’ân-ı Kerim’de, meselâ miras hükümlerine, evlenme
    ve boşanmalara, alışverişe ve diğer akidlere, savaşa, suç ve cezalara
    dair açıklamalar, sözgelimi namaza ve hacca dair açıklamalara
    göre daha ayrıntılıdır. Ama hepsine riâyet etme gereği, aynı titizlik
    ve tâvizsizlikle vurgulanmaktadır. Kur’an’ın en azından bir
    defa, başından sonuna kadar ciddî bir şekilde anlamıyla birlikte
    okunması, bu sözün isbatı için yeterlidir. Durum bu iken, Kur’an’ın
    “Dinde zorlama yoktur” ilkesi ile “Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 160 -
    gibi buyruklarının İslâm’ın da laikliği kabul ettiğine delil olarak
    gösterilmesinin, gaflet değilse, ancak ihânetle izahı sözkonusudur.
    Safça, riyâkârca veya bazılarının münâfıkça niyetlerle bu tür
    delillendirmelere kalkışmasının ilmî değerinden söz edilemez.
    Lât: Kur’ân-ı Kerim’de isminden bahsedilen 473 câhiliyye dönemi
    Arap tanrıçalarından birisidir. İslâm öncesinde Kâbe’de duran
    üç puttan biridir. Diğer ikisi Uzzâ ve Menât’tır. Allat kültünün Hicaz
    bölgesindeki uzantısıdır. Kült merkezi Tâif’te olan Lât, dört
    köşeli bir kaya parçasıyla temsil edilirdi. Lât kültü için yapılan ve
    Tâif Kâbesi diye adlandırılan bir kutsal bina da vardı. Araplar Teymullat
    (Lât âşığı) ve Zeydullât (Lât’ın yetiştirdiği) gibi şahıs isimleri
    de kullanırlardı. “Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı? Ve üçüncüleri olan
    ötekini, Menât’ı. Demek erkek size, dişi O’na öyle mi? O zaman bu, insafsızca
    bir taksim! Bunlar (putlar) sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden
    başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar
    ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine
    Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” 474
    Maddîyyûn: Maddeciler. Maddî kelimesinin çoğuludur.
    Âlemin başlangıcı olarak maddeyi kabul edip, maddenin ezelî ve
    sonsuz olduğuna inananlara, madde ve hareketi dışında her şeyi
    inkâr edenlere verilen addır. Maddîyyûna göre bu âlem atomlardan
    oluşan maddelerin rastgele hareket ve birleşmeleri sonucu
    kendiliğinden meydana gelmiştir. Bir yaratıcının eseri değildir.
    Madde, varlık âleminin aslı ve yaratıcısıdır. Onlara göre maddenin
    bölünebilirliği bir daha parçalanmayan ve değişmeyen atomda
    biter ki buna “cüz’ü lâ yetecezzâ” derler. Kuvvetsiz madde, maddesiz
    kuvvet olmaz. Demir gibi en katı cisimlerin bile içi sonsuz bir
    hareketle devinmektedir. Madde ve hareket her ikisi de ezelî ve
    sonsuz olduğundan bunların dışında bir yaratıcıya gerek yoktur.
    Maddeciler tabiat ötesindeki olayları ve varlıkları duyu organlarıyla
    bilinemediği ve deney dışında kaldığı için inkâr ederler. Dolayısıyla
    Allah ve ruhun varlığını da kabul etmezler. 475
    Marduk: Babil’in büyük tanrısı; yaratıcı tanrı. Aynı zamanda
    kralların rabbi, tanrıların çobanı, hukuk ve düzenin koruyucusu,
    yüce hekim ve yüce büyücü olarak da adlandırılan Marduk, aslında
    bir bitki tanrısıdır.
    Mars: Eski Roma’da savaş ve tarım tanrısı; Juno’nun oğlu; Remus
    ve Romulus’un babası. Kutsal hayvanları akbaba, ağaçkakan,
    473 53/Necm, 19
    474 53/Necm, 19-23 (Bak. Ellat)
    475 İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlmi Kelam, s. 362 Geniş bilgi için bak. Materyalizm).
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 161 -
    at ve kurt olan Mars’ın festivali Mart ayındaydı. Onun tarımsal
    karakteri için Mayıs ayında kutlamalar yapılırdı.
    Maske (Mask): Eski câhilî insanların dinî ve büyüyle ilgili amaçlarla
    yüzlerine taktıkları yüz kalıbı. Günümüz câhiliyyesinde hâlâ
    sürdürülen maske takma geleneği, çeşitli dinsel ve büyüsel amaçları
    kapsar. Kötü ruhların korkutulmasından, takılan maskenin
    gücünü elde etmeye kadar çeşitlenen bu amaçlar eski câhilî toplumların
    çeşitli tapım ve törenlerinde gerçekleştirilirdi. Maskeler
    totem hayvanlarını, tanrıları, ataları ve çeşitli doğaüstü varlıkları
    simgeler. Hıristiyanların karnaval törenlerinde taktıkları maskeler
    aynı ilkel câhiliyye geleneğin eğlence durumuna dönüştürülmüş
    çağdaş biçimidir.
    Başta Afrika ve Kuzey Amerika dinsel gelenekleri olmak üzere
    çeşitli şirk dinlerine bağlı kişiler, tanrısal varlıkları ya da ruhları
    temsil ettiğini düşündükleri maskeleri törenlerde başlarına maske
    takarlar. Bu maskeleri takan kişilerin ilgili ruhu taşıdığı düşünülür.
    Ve ona dokunmanın ya da onunla konuşmanın doğru olmadığına
    inanılır.
    Maskot: Uğur getirdiğine inanılan nesne. Genellikle bir insan
    ya da hayvandır; herhangi bir cisim de olabilir. Fransız halk dilinde
    büyücü anlamına gelen masco sözcüğünden türemiştir. Yine bu
    dilde mascoto kelimesi büyü anlamını dile getirir. Maskot bir çeşit
    iyilik getirici büyü kabul edilir.
    Masonluk: Uluslararası bir menfaat kuruluşu. Bünyesine özel
    vasıflı ve seçkin insanları alarak geniş bir teşkilatlanma içerisine
    giren masonlar, dünyanın hemen her yerinde seslerini ve etkilerini
    duyurmuşlardır.
    Masonluk, Yahudiliğin gizli faaliyet gösteren bir örgütüdür.
    Bütün rütbelerini, sembollerini muharref Tevrat’tan almıştır. Giriş
    törenleri Tevrat doktrinine uygun olarak yapılır.
    Masonlar, Yahudilerle olan bağlarını sürekli inkâr etmekte
    ve onlarla hiçbir ilişkilerinin olmadığını iddia etmektedirler. Eğer
    Yahudilerle olan bağları anlaşılırsa, toplum tarafından hoş karşılanmayacaklardır.
    Bunun yerine kendilerini bir hayır kurumu, bir
    kardeşlik, yardımlaşma cemiyeti olarak topluma lanse etmeye çalışmaktadırlar.
    Masonlar yalnızca üyelerine mahsus olarak çıkarttıkları Mimar
    Sinan, Türk Mason Dergisi, Akasya, Büyük Şark gibi dergilerde, Yahudilerle
    olan bağlarını açıkça ifade etmektedirler. “Ritüellerimizde
    Tevrat’tan sayısız alıntılar mevcuttur.” 476
    476 Mimar Sinan, Sayı 47, s. 39.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 162 -
    Tevrat’ın, Yahudi ırkının bir ideoloji ve doktrin kitabı olduğunu
    öncelikle belirtmekte fayda vardır. Bu ideolojinin siyaset sahnesindeki
    ismi Siyonizmdir. Siyonizm, Masonluk hep Tevrat’tan
    kaynaklanan felsefenin uygulamadaki örnekleridir.
    Bozulmuş ve değiştirilmiş Tevrat’ta Yahudi ırkının dünya milletlerine
    yapması emredilen vahşet ve katliam şekilleri ayrıntılı
    bir biçimde belirtilirken, gizli, dikkat çekmeyecek yöntemler de
    detaylarıyla anlatılmış, çeşitli yollar gösterilmiştir. Bu yöntemler
    uygulandığında milletler içten çökertilecek ve ne hedef alınan
    milletler bunu farkedebilecek, ne de olayların arkasında bir Yahudinin
    ismi duyulacaktır.
    Sadece kendi gizli kaynaklarında Yahudilikle ilişkileri anlaşılan
    Masonluk, işte Yahudiliğin Tevrat’ın telkinlerini aynen benimseyen
    ve gizli faaliyet gösteren kollarından biridir.
    Masonlar, Yahudilikle olan alâkalarını gizli tutmayı lüzumlu
    görmektedirler. Çünkü Siyonizm ile aynı amacın güdüldüğünü
    anlatarak faaliyet göstermek yerine, yardım kuruluşlarını paravan
    yapıp hayırsever kişiler görünümü altında bu amaca hizmet
    etmek kendileri açısından daha verimli sonuçlar doğurmaktadır.
    Masonluk, esas itibariyle Yahudi olmayan birtakım insanları
    bir gizli dernek çatısı altında toplayıp, eğiterek, onları herhangi
    bir sahada Yahudiliğe ve Yahudilik ideallerine hizmet eder hale
    getirmek için verilen bir tedris usulüdür.
    Siyonistler, Yahudilik kavramıyla beraber, Siyonizm hedeflerinin
    insanları ilk planda ürkütebileceğini düşünerek kendi tanımlamalarıyla,
    toplum içerisinde başarılı olmuş, meslek sahibi, zengin,
    saygılı kişilerle, kardeşlik, dostluk, barış gibi insanlara sıcak gelen
    kavramlarla Masonluk bünyesinde ve Rotary, Lions, Liones gibi
    kulüpler aracılığıyla çalışmalarını sürdüregelmişlerdir. Böylece
    hem Siyonist hedefleri ilk planda öne çıkarmamış olmak ve hem
    de Yahudi olmayan insanlar vasıtasıyla Yahudilik ideallerine hizmet
    ettirmiş olmak amacını gerçekleştirmişlerdir. 477
    Ütopist mahiyette insanlık, dünya vatandaşlığı, enternasyonalizm
    gibi kozmopolit ilkeleri benimsediğini iddia eden, ancak aynı
    teşkilat mensuplarını kardeş gören ve teşkilat içindekilere yardımcı
    olan; inanç ve vicdan hürriyeti mücâdelesinde bulunmakla
    beraber, Masonluk imanını benimsetmek isteyen; umumiyetle liberal,
    kapitalist, kendi inancına uymak şartıyla imtiyazlı; oligarşik
    olmakla beraber sözde demokrat görünen; ehliyet, liyakat,
    fazilet esaslarına, Mason kardeşliğini tercih eden; malî imkânları
    477 Ali Uğur, Masonluk, Soruşturma Dış Politika dergisi, s. 3
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 163 -
    ve elemanları geniş bir teşkilata sahip, disiplinli, otoriter, beynelmilel
    hüviyetteki bu kurum, gizli, esrarengiz birtakım gelenek ve
    sembollere sahip bulunuyor. Bu sembollerin köklerinin (üçgen,
    nur, altı köşeli yıldız, akasya, duvarcılık, hiram-mabet şekli vs.)
    eski Mısır ve Yahudi geleneklerine dayandığı Masonluk yayınlarında
    belirtilmiştir. Masonluk, insanlığı bir bütün olarak görmek
    istemesine rağmen yalnız birbirini kardeş tanıması, ehliyet, liyakat
    vb. vasıflar yerine locaya mensup olduğu için himaye görmesi,
    bir tehlike anında veya bir yardım isteğinde kendi milletine karşı
    da olsa, loca mensubunun yardımına yönelinmesi, kozmopolit
    mahiyeti, biricik hakikatin yalnız Masonluk ilkelerinde görülmesi,
    zaman zaman din ve milliyet aleyhindeki tutumu dolayısiyle, localarda
    Yahudilerin, dönmelerin bilhassa önemli mevkilerde bulunması
    gibi sebeplerle, itirazlara uğramış ve Yahudi emellerine,
    ülkülerine vasıta olduğu İsrail devletinin kurulması için bir araç
    olarak kullanıldığı ve Yahudiliğin beynelmilel himayesinin arka
    planda bulunduğu ileri sürülerek tenkid edilmiştir. 478
    1717’de kökleri çok eski olduğu halde İngiltere de kurulup
    geliştirilen Masonluk, İngiltere Yahudileri yanında, İngiliz Emperyalizminin
    sömürgeciliğinin yanında, her tarafta ajanlar, sempatizanlar,
    aldatılanlar, yanıltılanlar elde ederek gelişmiş ve İngiliz
    uyduluğuna bilerek bilmeyerek hizmete sevkedilmişlerdir. Aynı
    şekilde Amerika’da da Mason localarına Yahudiler kesinlikle
    hâkimdir. Orada da ticarî, iktisadî, siyâsî mevki sahip olmak isteyenler
    onun desteğine muhtaç hale getirilmişlerdir.
    1822-1884 yıllarında ilân edilen Anayasa ve arkasından yapılan
    seçimler sırasında meclis tutanakları gözden geçirilirse, Rumların,
    Ermenilerin ve diğer azınlıkların nasıl çıkar ve bölünme doğrultusunda
    gayret sarfettikleri anlaşılır. Bu konuda önemli rolü bulunan
    Mithat Paşa’nın kimliği bir hayli enteresandır. Macaristanlı bir
    hahamın oğlu olan Mithat Paşa, Türk devletinde yenilikler yapmağa
    başlamıştır. Yahudi prensiplerine dayanan mektepler açtırmış
    ve mekteplerde ihtilacı doktrinleri öğretmiştir. Mithat Paşa, Jön
    Türkler partisini kurmuştur. Bütün Avrupa’da kendi sırdaşı olan
    Simon Deutch’un talimatıyla yapılmıştır. Sultan Abdülaziz’in katli,
    Mithat Paşa’nın gözü önünde gerçekleştirilmiştir. 479
    3 Kasım 1839 Sultan Abdülmecid’in tecrübesizliğinden istifade
    eden Mustafa Reşit Paşa’nın gayretiyle Tanzimat Fermanı ilân
    478 Ömer Rızâ Doğrul, Eski Mısır'da Masonluk İzleri, Selâmet Mahfilinde
    Dört Konferans, İstanbul 1930, s. 4
    479 Kemal Fedâi Coşkuner, Yakın Tarihimiz ve Siyonizm, Orta Doğu, 10 Ocak
    1976
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 164 -
    edildi. Bunun üzerine yabancı kuruluşlar, azınlıklar kuvvetlendi.
    Bu hareketi benimseyenlerce buna “Tanzimatı Hayriye” adı takıldı.
    Kozmopolitlik, yabancı etkisi ve aşağılık duygusu yayıldı. Bu
    sebeple buna “Tanzimatı Şerriyye” diyenler de vardır. Tanzimatı
    ilân eden Mustafa Reşit Paşa, İskoçya Mason locasına mensup bir
    kimseydi. 480
    Masonluktaki Tanrı anlayışı Deist bir anlayıştır. Deizm ise
    İslâmlık, Hıristiyanlık, Musevilik gibi semavî dinlerdeki Allah inancına
    bir reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlayışa göre, kâinatı
    aşan bir varlık vardır. Fakat insanoğlu bu varlığı tam mânâsıyla bilemez.
    Onun için bu varlığa yakarılmaz, ondan bir şey istenmez ve
    onun insanları sevmesi, imtihan etmesi beklenemez. Böyle olunca
    ahiret düşüncesi ve öldükten sonra dirilmek fikri de iptal edilmiş
    oluyor. Deist anlayışı biraz daha ileri götürdüğümüzde Ateizm
    noktasına gelirsiniz. Zaten özellikle Fransız locasına kayıtlı masonlarda
    bu anlayış yaygındır. 481
    Sion kelimesi “Allah’ın krallığı” mânâsına gelir. Tevrat’taki
    üstün ırkla alâkalı âyetler Siyonizm fikrinin temellerini teşkil etmektedir.
    Yahudilerin Allah’ın seçmiş olduğu millet olduğu yolundaki
    söylentilerin kaynağı Tevrat’ta çeşitli bablar içerisinde yer almaktadır.
    Bunlardan iki tanesi aşağıdaki şekildedir:
    “Ben dedim: Siz ilâhlarsınız ve hepiniz Yüce Allah’ın oğullarısınız.
    Kalk, ey Allah (ey oğullarım) yeryüzüne hükmet. Zira milletlerin
    hepsine sen varis olacaksın.” 482
    “Çünkü sen Allah’ın Rabbe Mukaddes bir kavimsin. Allahın
    Rab, yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendisine has kavim olmak
    üzere seni seçti.” 483
    Yukarıdaki sapık ve ahlâk dışı sözde Tevrat âyetlerine daha
    yüzlercesini eklemek mümkündür. Bütün bunlar da göstermektedir
    ki, Masonluk; azmış ve gözü dönmüş Yahudinin Siyonist menfaatleri
    doğrultusunda ülkelerin yetişkin insanlarını kendine hizmet
    ettirerek ideallerini gerçekleştirmek yolundadır. 484
    480 Prof. Dr. Hikmet Tanyu, Siyonizm ve Türkler, İstanbul Bilge Yayınları, s. I,
    281
    481 Yesevizade, Soruşturma, Masonluk, Dış Politika, sayı 3, s. 109
    482 Mezmur Bab. 82, Âyet. 6-8 s. 598
    483 Tesniye Bab. 7, Âyet 6 s. 184
    484 Bak. Siyonizm (Sami Şener, Şamil İslâm Ans.)
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 165 -
    Materyalizm: Allah ve kâinattaki her şeyi madde ile izah etmek
    isteyen ve âlemde bir gaye, bir şuur ve bir irade görmeyen,
    toplum hayatını ve fertler arasındaki ilişkileri ve davranışları belirleyen
    faktörün madde olduğunu iddia eden düşünce sistemi.
    Avrupa’nın hayatında materyalist görüş, Avrupa Rönesansı kadar
    eskidir. Hatta onun eski Grek felsefesinde ve Hıristiyanlıktan
    önceki Roma yaşayışında, bazı yönleriyle bundan daha derin izleri
    vardır. Aslında Avrupa Rönesans hareketi, dine düşmanlık esası
    üzerine yükselmiştir. Rönesans, karşı durduğu ve kendisinden sıyrıldığı
    Hıristiyanî-dinî temeller yerine, Grek ve Romen temellere
    dönerek onlardan destek bulmaya çalışmıştı.
    Rönesans düşüncesi bir taraftan “hümanist” (İnsancıl), diğer
    taraftan da dünya hayatına yönelik idi. Bu hümanizmin mânâsı
    şuydu: Bilginin kaynağı Allah değil, insan olması gerekir. Hayatın
    gereklerinin ne olduğu ile ilgili olarak göz önünde bulundurulması
    gereken kaynak İlâhî vahiy değil, insanî düşüncelerdir.
    Bu çağın ayırıcı özelliği, insanın mutlak kişiliğinin farkına varması,
    otoriteye ve sahiplerine karşı çıkması, bütün dünyayı kendisine
    vatan olarak kabul etmesi gibi hususlarda ileri noktalara
    kadar gitmek olmuştur. O bakımdan Yunan ve Roma edebiyat ve
    ilimlerini inceleme konusunda uzmanlaşmak durumunda olan
    kimseler, kendilerine “hümanistler” adını verirler.
    Dinden sıyrılıp materyalizme doğru yol alan bu gidiş, dini
    ruhanîlikten dinsiz materyalizme bir anda ve tek bir sıçrayışla geçmediği
    gibi; hedefine doğru yol alırken, birtakım inişler-çıkışlar
    yapmaksızın, dosdoğru bir şekilde ilerlemedi. Ancak her bir sıçrayışında
    materyalizme daha çok yöneldi. Bu bakımdan rönesans’ın
    başından itibaren gerçekleştirilen ilmî ilerlemeler, Rasyonalist ve
    Emprsist görüşlerin ortaya koyduğu şekilde Avrupa düşüncesinin
    izlediği yolda gitmesine yardımcı unsur olmuşlardı.
    Rasyonalizm ise kâinatın tabiat öte;inden ve tarihin akışı istikametinden
    Allah’ın varlığı düşüncesini ortadan kaldırmayı hedef
    alır. Ayrıca Empirizm’in de Rasyonalizmden pek farkı yoktur.
    Empirizm’e göre gerçekler, his ile idrak edilebilen âlemde gizlidir.
    Duyularla idrak edilen tabiat olaylarının ötesinden bilgi elde etmeye
    çalışmak ve bu alanda illet arayıp bulmaya kalkışmak ise
    reddedilmesi gereken bir konudur.
    Bu gelişmeler zamanla daha ileri boyutlara ulaştı. Sonunda,
    tabiatın dine ve akla hakim olduğunu ileri süren, tabiatı her şeyin
    kendisinden çıktığı temel olarak değerlendiren ve insan aklını
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 166 -
    düşüncelerin kaynağı kabul eden Pozitivist felsefe ortaya çıktı. Bu
    görüşün önde gelen en önemli iki filozofu, Auguste Comte ve
    Fuerbach’dır. Bu felsefe belirli bir atmosferde doğdu ve bu ortamda
    pek çok ilim ve felsefe adamının ruhunda, özel bir bilgi türüne
    sahip olan Kilise’ye karşı çıkmak arzusunu uyandırdı.
    Diyalektik Materyalizm, maddenin kâinatta köklü ve biricik
    gerçek olduğu ve kâinattaki her şeyin ve herkesin maddeden çıkıp,
    maddenin kanunlarına mahkum olduğu; maddenin sınırlarının dışında
    varlığın söz konusu olmadığı iddialarına dayanır. Bu düşünceye
    göre, maddeden ortaya çıkan bütün yaratıklar-İnsan da dahil
    olmak üzere- ve bütün organizmalar bir taraftan maddîdir, diğer
    taraftan da çelişkiler arasındaki mücâdeleye mahkûmdur.
    Tarihî materyalizme göre madde, bütün duyuş, düşünüş ve
    idrakin kaynağıdır. İdrak ise türemiş ikincil bir unsurdur. Çünkü
    idrak, maddenin yani varlığın bir yansımasıdır. Düşünce ise, maddenin
    bir sonucudur. Zira düşünce, tekâmülü sayesinde mükemmelliğin
    üst basamaklarına çıkabilmiştir.
    Tarihî Materyalizm, insanlık tarihini maddeci temellere dayandırarak
    açıklamaktadır. Buna göre madde ezelî ve ebedîdir ve
    kâinatta var olan her şey madde tarafından yaratılmıştır. Tarihi
    Materyalizmin sosyolojiye sunduğu temel, Evrim Teorisi’nin tabiî
    seleksiyon yoluyla biyoloji ilmine sunduğu temelin aynısıdır. İncelenmekte
    olan tür ne olursa olsun, o tabiî seleksiyon yoluyla evrim
    geçirmiş bir türdü. İşte bu, onun tabiatının sınırlarını çizer. Aynı
    şekilde incelenmekte olan toplum ne olursa olsun, üretim ilişkilerinin
    üretimle olan ilgisine, düşünce ve kurumların üretimle olan
    ilişkisine göre şekillenmiş bir durumdadır.
    Ayrıca tarihin materyalist yorumu insanlık hayatında bir takım
    değerlerin varlığını inkâr edip, hayatı sadece yemek, içmek, giyinmek,
    barınmak ve cinsî ilişkiden ibaret olarak kabul etmektedir.
    Din, ahlâk ve ailenin materyalist yorumu ile aynı anda iki şey
    kastedilir. Bunların birincisi; bu kurumların bizatihi ve kendiliklerinden
    ayakta duran bir takım değerler olmadıkları, onları bu
    şekilde görmenin mümkün olmadığı, dolayısıyla bu kurumların
    ne köklü ve ne de kutsallıklarından söz edilemeyeceğidir. Materyalizme
    göre her ne olursa olsun din, insanların zihninde onların
    günlük hayatına egemen olan dış güçlerin vehmî bir yansımasından
    başka bir şey değildir. Bu yansımada yeryüzünün güçleri, tabiatüstü
    bir takım güçler şeklini alır.
    Materyalistlere göre aile ebedî bir sosyal yapı değildir. Çağlar
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 167 -
    boyunca ailede pek çok değişiklikler görülmüştür. İşte bu evrim
    son tahlilde ekonomik etken ile belirlenir.
    Cansız maddenin kanunlarının insana uygunluğu iddiası, insanlık
    düşünce tarihinde daha önce hiç bir şekilde görülmemiş
    “ilmî” bir efsane biçimindedir. Bu ilmî efsanenin ortaya konulmasının
    patenti, mutlak anlamda olmasa bile materyalist komünistlere
    aittir.
    Materyalizm sadece komünist rejimlerde geçerli bir anlayış
    değildir. Kapitalizm de en az komünizm kadar materyalist bir anlayışa
    dayanmaktadır.
    Bu sosyal düzen, katıksız olarak maddeci bir düzendir. Bu düzende
    insan, yaratılış ve ahiretinden soyutlanmış olarak ele alınır.
    Maddî hayat içerisinde sadece maddî çıkarlarıyla varolan bir
    “homo ekonomicus” (ekonomik insan)dır.
    Kapitalist demokrasi düzeni, azgın bir materyalist ruh taşımaktaysa
    da Materyalizmin hayat felsefesî ve onun hayatı açıklayan
    öğretisi üzerine kurulmamıştır. Bu düzenin sosyal atmosferinde
    hayat, maddî çıkar hudutlarının dışındaki tüm alâkalardan soyutlanır.
    Fakat, bu soyutlama işlemi bir felsefî anlayışa sahip değildir.
    Buda kapitalist dünyada materyalist felsefî ekollerin bulunmadığı
    anlamına gelmez. Aksine materyalizm, ikbalini bu düzenin dünyasında
    bulmuştur. Zira sanayi devrimi ile ortaya çıkan deneysel
    zihniyetin etkisi, mutlak doğru kabul edilen birtakım fikirlerin
    yanlışlığının ortaya çıkmasıyla başlayan görüş ve anlayışlardaki
    değişmenin doğurduğu şüphecilik ve fikri kargaşa, aklı ve fikrî
    donduran, zulüm ve baskı yolunu seçen, sosyal kargaşayı kendi lehine
    körükleyen hıristiyanlığa karşı yüz gösteren hoşnutsuzluk ve
    ondan cayma ruhu; batılı zihniyetlerde materyalizmi hazırlamıştır.
    Allah’ı inkâr temeline dayalı olan bu batılı düşünce sistemi, artık
    ilk doğduğu topraklar üzerinde ve ideolojilerini buna dayandıran
    rejimlerin hâkim olduğu ülkelerde bile tartışılmış, büyük kitleler
    ve ilim adamları tarafından reddedilen bir düşünce olmuştur.
    Haklı olarak bunun geçersizliğini ve ilkeliğini gören demir perde
    gerisi devlet ve rejimler de bu düşünceden vaz geçmeye başlamışlardır.
    485
    Meded: İmdad, yardım, himâye. Meded Allah’tan istenir. Tasavvufta;
    ermişlerin ruhlarından yardım istemeye de meded denir.
    Alevî-Bektâşi zümreler “yetiş yâ Ali” anlamında meded kelimesini
    kullanırlar.
    485 Sami Şener, Şamil İslâm Ans.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 168 -
    Medyum: Ruhlar arasında aracılık ettiğine inanılan kimse.
    Ölülerden, ruhlardan, cinlerden haber alabilecek olağanüstü
    güce sahip olduğuna inanılan kişi. Bunların hemen hepsi şarlatandır.
    Günümüzde kâhin ve falcılara, cinci olduğu iddiasındakilere
    de medyum denilmektedir.
    Melek-i Tâvus: Yezîdîlerin tanrısı. Yezîdîlik, şeytanı tanrı, daha
    doğrusu tanrının celâl (hem büyüklük, hem de kızgınlık anlamlarına
    gelir) ad ve niteliğinin belirmesi (zuhûru) sayar ve Melek-i
    tâvus adıyla anarak ona tapar. Bu anlayışta, Zerdüşt ve Markion
    ikiciliğinin, eşdeyişle kötülük sorununun çözümlenebilmesi için
    bir de kötülükçü tanrı tasarımının zorunlu görüldüğü düşüncesinin
    izleri vardı. Müslümanlar arasında gelişen tasavvuf anlayışında
    da İlâhî varlık dışında başkaca bir varlık yoktur (vahdet-i vücut),
    bundan ötürü şeytan da bir tanrı belirmesi (zuhûru)dur.
    Menât: Putperest câhiliyye Araplarının taptıkları putlardan
    biri. Kur’an’da Lât ve Uzzâ ile birlikte, put tanrılar üçlüsü oldukları
    bildirilir. Ölüm tanrıçası olarak kabul edilir. İslâm, bütün putlarla
    mücâdele etmiş, Menât’ı da Mekke fethiyle birlikte tümüyle tarihe
    gömmüştür.
    Merkür (Mercury): Eski Roma’da çok popüler olan tüccarlar
    tanrısı; tanrıların elçisi; Hermes’in Roma’daki karşılığı. Merkür’ün
    kutsal hayvanı horozdu.
    Metafizik: Fizikötesi; Duyularımızla idrâk edemediğimiz varlıkları
    konu edinen, asıl mesele olarak varlık problemini ele alan
    felsefe kolu.
    Metapsişik: Ruh ötesi, normal psikolojinin sınırları dışında kalan
    olayların incelenmesi.
    Mevlânâ: Mevlâ: Sahip, Rab, Allah, efendi, köleyi âzâd
    eden; şanlı, şerefli, mâlik, yardımcı, koruyucu anlamlarına gelir.
    Kur’ân-ı Kerim’de Mevlâ, Allah Teâlâ için kullanılır: “…Sen bizim
    mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”486 Bakara
    sûresinin son âyetinin son kelimeleri olan bu ifâdede “Mevlânâ”
    (bizim mevlâmız) ifadesi kullanılır. Mevlânâ: Efendimiz, mevlâmız
    anlamındadır. Mevlânâ kelimesi, tarihsel süreç içinde hürmeten
    büyük kimselere söylenmiş, hazret mânâsında da kullanılmıştır.
    Kur’an, bu ifâdeyi Allah için kullanmaktadır. Esas anlamı bizim
    Rabbimiz, terbiye edenimiz, yardım edenimiz, dostumuz demektir.
    Allah için kullanılan bu sıfatı, hem de bir isim olarak ve yüceltilen
    bir insana verilmesi düşündürücüdür.
    486 2/Bakara, 186
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 169 -
    Efendi: Sözü geçen, buyruğu yürüyen, itiraz edilmeksizin kendisine
    uyulan kimse. Tasavvufta; şeyh, pir. Doğu geleneğinde padişah
    efendi, tebaa onun kullarıdır. Hükümdar, emri altındakilere:
    “kullarım”, onlar da sultanlarına “efendimiz (mevlânâ, seyyidenâ)”
    diye hitap ederler. Aslında efendi (seyyid, mevlâ) köle sahibi demektir.
    Buradan kalkan dervişler, şeyhlerine “efendi”, “efendimiz”,
    “efendi hazretleri” gibi ünvanlar verir, kendilerini de onun
    kulları yerine korlar. Şeyh ise müritlerinden; “bendelerim”, “kullarım”
    diye söz eder. Şeyhe şah ve sultan da denir. “Efendi ne isterse
    etmek gerek / Kuluz biz düşer mi sual eylemek.” 487
    Mit: 488
    Mitoloji: Efsâne bilim, ilm-i esâtir. İnsanlığın sahip olduğu mitleri
    ele alıp sistematik olarak inceleyn bilim dalı.
    Misyoner: Misyon, bir şahıs veya heyete verilen özel görev demektir.
    Misyoner: Kendini bir fikrin yayılmasına adayan kimse demektir.
    Misyoner kelimesi daha çok hıristiyanlar için, hıristiyanlığı
    yaymayı görev edinmiş kimse demektir. Misyonerlik, hıristiyanlığı
    yayma yönündeki sistemli bir faaliyet ve teşkilattır. Misyonerlerin
    yaptığı işe de misyonerlik denilir.
    Mum Yakmak: Türbe, mezar, tekke vb. yerlere mum yakma
    âdeti, eski câhiliyye çağından kalma âdetlerindendir. Arkeologların
    çoğu bu âdetin en ilkel ateş kültü ile ilgili olduğuna kanidirler.
    Yani “ateşe tapınmak”tan kalma bir âdet olduğu söylenilmektedir.
    Eski çağlarda yalnız “aziz” sayılanların değil; başka ölülerin
    de mezarlarında yahut öldükleri yerde mum veya ateş yakmak
    bir nevi kurban sayılırdı. “Türbelerde kandil (mum) yakmak âdeti,
    Fenikelilerden intikal etmiş bir ananedir. Fenikeliler Sur şehrinin
    koruyucusu ve tanrısı olan Melkâres’in heykeli önünde devamlı
    kandil (mum) yakarlardı.” 489
    Hıristiyanlıktan önceki Helenler ve Romalılar’ın da mezarlarında
    ve mezar taşları üzerinde meş’aleler yaktıkları bilinmektedir.
    Bunlar Hıristiyan olduktan sonra da bu âdetlerini bırakmamışlardır.
    Bu Paganizm kalıntısı âdet, daha sonraları hıristiyan din
    adamları tarafından kitaba uydurulup mum yakma şeklinde dinî
    âyinlere sokulmuştur. Hıristiyan din adamlarının izahlarına göre
    güya bu âdet, ilk hıristiyanların karanlık mağara ve Katakomplarda
    gizlice ibâdet ettikleri zaman yaktıkları mum ve meş’alelerin
    487 İzzet Molla
    488 Bak. Efsâne.
    489 Hurâfâttan Hakikate, M. Şemsettin Günaltay, s. 298
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 170 -
    hâtırası imiş.490 İslâm’da câmi duvarına, kabir taşına, mezar taşına,
    türbelere, yatırlara mum yakılır diye bir davranış kesinlikle yoktur.
    Bunlar Türklere de hıristiyanlar aracılığıyla müşrik ve mecûsilerden
    geçmiştir.
    Kabir başına, mezar taşına mum yakan kişi, oradaki yatırla
    kendini bütünleşmiş, ondan bir parça olmuş gibi kabul ediyor ki,
    bu büyük bir hatadır ve şirktir. İslâm’a göre insan, ancak Allah’a
    ilticâ eder ve O’na sığınır. O’nun dışındaki varlıklardan medet ummak
    tevhide ters düşen büyük bir yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde
    mum yakma âdeti, bâtıl bir inanç ve hurâfedir. Ayrıca, halk arasında
    yaygın olan bir yanlış inanç da, cenâze çıkan odada 40 gün ışık
    yakılmasıdır. Güya ölü çıkan odada 40 gün ışık yakılırsa, ölünün
    ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz, evini ve odasını daha çabuk
    bulurmuş.
    Malı israf etmek, başka ümmetlere benzemek gibi iki haramı
    birden işleten bu tür hurâfelerden kesinlikle uzak bulunmak
    gerekir. Tevhidi gölgeleyici, müslümanları tevhid inancından şirke
    sevkedici bu çirkin putperest âdetlerinden medet umanlar, putlardan
    fayda bekleyenler gibi kendilerini aldatmaktan ve etrafa,
    özellikle yeni yetişenlere kötü örnek olmaktan başka hiçbir iş yapmış
    olmazlar. Bu da vebal olarak onlara yeter de artar bile.
    Mum yakarak, çaput bağlayarak, ölülere adaklar adayarak,
    murâdına nâil olacağını, hastalığından veya dertlerinden kurtulacağını,
    bahtının açılacağını, çocuk doğuracağını sananlar ve yeri
    geldiğinde de müslümanlığı kimselere bırakmayanlar, inandıklarını
    iddiâ ettikleri İslâm’a, Kur’an ve sünnete ne kadar ters düşmüşlerdir!
    “Yalnız Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dileriz.” 491
    âyetini kıldığı namazın her rek’atında okuyanların, “gazâba uğramış
    ve sapıkların yoluna tâbi olmaktan”492 Allah’a sığınanların, verdikleri
    bu söze ve yaptıkları duâya sâdık kalmalarından daha doğal
    ne olabilir?
    Merhum Mehmed Âkif’in;
    “Hurâfeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar,
    Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar!”
    mısralarıyla çizdiği yakışıksız görünümden uzaklaşmaya,
    İslâm’ın sadeliğinde dinî kişiliği ve sadece Hakka kulluk yapan
    490 Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, s. 43
    491 1/Fâtiha, 5
    492 1/Fâtiha, 7
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 171 -
    izzeti bulmaya çalışmalıdır. Çünkü kurtuluşa giden doğru yolun,
    böylesi hurâfelere tahammülü yoktur.
    Muska (Nüsha): (Kelimenin aslı nüsha’dır.) Bazı hastalıkları,
    kötülükleri ve nazarı defetmek için boyna asılan veya üstte taşınan
    yazılı kâğıt. Hıristiyanlıktaki teslis inancının simgesi olarak
    üçgen şeklinde, üç köşeli katlanır; içinde çoğu zaman anlamsız şekiller
    ve uydurmalar bulunur. Kötülüklerden koruyacağına inanıldığı
    için, şirk unsuru kabul edilir. Nazardan koruduğuna inanılan
    nazarlıklar, nazar boncukları da muska kabul edilir. Büyü yapmak,
    ya da büyüden korunmak için kullanılan muskalar vardır.
    Muska ve Tılsımların Menşei: Muska ve tılsımların menşei,
    putperestliğin en ilkel şekli olan “fetiş”tir. Bu inançta olanlar,
    bazı nesnelerde uğur veya uğursuzluk bulunduğuna inanırlar. Kişi,
    uğurlu saydığı nesneyi boynuna asar veya yanında taşır. Bu nesne
    bir bitki, kurt dişi, ayı tırnağı, leylek kemiği, kartal tırnağı olduğu
    gibi, bazen kurumuş bir böcek hatta bazı taş parçaları vb. olabilir.
    Bu nesneleri taşıyanlar, çeşitli hastalıklardan, belâ ve kazalardan
    korunacaklarına inanırlar. Hâlâ bazı nesneleri “uğur getiriyor”
    inancıyla boynunda ya da yanında taşıyanlar bulunmaktadır.
    İslâm’ın fıtrata, akla ve ilme uyan güzel esaslarına inanmamakta
    direnen nice insan, böyle safsatalara kolaylıkla inanabiliyor, dolayısıyla
    Kur’an’ın “onlar akıllarını kullanmayan akılsızlardır” ifadesini
    her an farkında olmadan doğruluyorlar. Günümüzde üniversite
    gençliği ve sosyete semtlerinin kültürlü geçinen kesimlerinde
    gittikçe bu tür “uğur taşları” vb. yaygınlaşmakta, İslâm’dan uzaklaşan
    insan ne kadar komik ve aşağılık olmaktadır!
    Daha sonraki dönemlerde kâğıt parçaları üzerine yazılmış
    dinî formüller veya tuhaf işaretlerle çizilmiş muska ve tılsımlar, fetişlerin
    yerini aldı. Muska ve tılsımların en eski şeklinin Mısır’da
    bulunduğu belirtilir. Eski Romalılar da, hastalıklardan ve zehirlenmeden
    korunmak için acayip işaretlerle yazılmış veya çizilmiş
    muska tılsımları kullanmışlardır. İsrâiloğullarına gönderilen peygamberler
    de, putperest kavimlerden geçen, kendi dönemlerinde
    yaygın olarak kullanılan fetiş ve tılsımları yasaklamışlardı. Buna
    dair eski Ahid’de (Tevrat’ta) rivâyetler vardır.493 Hıristiyanlıkta da
    muska ve tılsımlara inanmak çok yaygındı. Hıristiyan din adamları
    muska taşıma âdetleriyle mücâdele etmişler, ama pek başarılı olamamışlardır.
    Milâdî 366 yılında toplanan “Laodice” dinî kurultayı,
    muska ve tılsım taşımaya yasaklayan bir karar çıkartıp ilân etmiştir.
    Fakat hıristiyan bunları taşımaktan bir türlü vazgeçirememişlerdir.
    493 Meselâ, bkz. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bab 35, s. 35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 172 -
    8. Yüzyılda Papa II. Gregoare bu bâtıl inançlara karşı şiddetle karşı
    koydu. Ancak halk bildiğinden ve gördüğünden şaşmadı. Sonuçta
    hıristiyan din adamları bu hurâfeye tâviz vermeye mecbur kaldılar.
    Muskaların yerine “haç” hıristiyanlık sembolü olan balık resmi,
    “Agnus Dei” (Tanrı Kuzusu) yazılı levhacıkları taşımayı tavsiye ettiler,
    giderek halkı buna alıştırdılar.
    İslâm’ı kabulden evvel yaşamış Türk boylarında da muska-tılsım
    kullanma âdeti vardı. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda Budist
    ve Maniheist Türklerin yaşamış olduğu Doğu Türkistan’da yapılan
    arkeolojik araştırmalarda elde edilen malzemeler arasında
    “tılsım-muskalar”, çeşitli dinî formüller yazılı levhalar, tahtalar vs.
    eşya bulunmuştur. Budist Uygurların dinî kitaplarında da tılsım şekillerine
    rastlanmıştır. Bunlardan üç şekil Alman Türkologu F. W.
    K. Müller tarafından neşredilen eski Türkçe Uygur metinlerinden
    birinde açıklamalarıyla gösterilmiştir. Müslüman olduğunu iddiâ
    edenlerin de kullandıkları muskalardaki tılsımların bir benzeri
    olan bu şekillerin ifade ettikleri anlamlar olarak, bunlardan biri
    için, bir kadın bu muskayı vücudunda taşısa, kolay doğurur, rahat
    ve sevinç bulur; diğerinde, Pars yılı doğmuş olan (şimdiki burçların
    bir benzeri olsa gerek) kişi, bu tılsımı saklarsa çok mutlu olur;
    üçüncüsünde de, herhangi bir kişinin hayvanları çok ölüyorsa, bu
    tılsımı kapıya yapıştırsın denilmektedir. 494
    Günümüzde muska, tılsım ve sihir yapma işleriyle uğraşan bazı
    inanç sömürücüsü kişilerin ellerinde bulunan kitaplar, eski Babil,
    Asur, Mısır müşriklerinin, eski Budist ve Şamanist Türklerin kullandıkları
    kitaplardan yararlanılarak yazılmıştır. Bu kitaplara inandırıcılığı
    kuvvetlendirmek için Kur’ân-ı Kerim’den âyetler, Esmâü’l-
    Hüsnâ ve bazı duâlar da ilâve edilmiştir. Muska ve tılsımla ilgili
    kitaplarda yazılan muska ve efsunlar incelendiğinde görülüyor ki,
    birçoğunda bazı âyet ve duâlarla beraber, hiçbir dile benzemeyen
    kelimeler de bulunmaktadır. Tılsımcılar, mal ve mülkün tılsımmuska
    ile her türlü âfet ve kazalardan korunacağını da telkin ediyorlar.
    Bu tılsımlarda Esmâü’l-Hüsnâ, âyet-i kerime ve duâlar sû-i
    istimal edilmektedir. Bunların, câhil halkı kandırmak için kullanılmakta
    olduğu şüphesizdir. Bu hurâfeler, mü’minlerin inancına,
    sağlığına, malına ve canına zarar verecek zırvalardır. İmanı tam
    olan müslümanlar, bunlara inanamaz.
    Müneccim: Yıldız anlamına gelen Arapça “necm” kelimesinden
    türetilmiştir. Yıldızla uğraşan, yani yıldız falcısı demektir. Yıldızların
    hal ve hareketlerinden ahkâm çıkaran kimse, astrolog, falcı.
    494 Abdülkadir İnan, Hurâfeler ve Menşeleri, s. 44-47
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 173 -
    Müneccim başı: Saray müneccimlerinin başı olan kimseye denirdi.
    Mürid: İrâde ve talep eden, ehl-i irâde, isteyen, arzu eden.
    Tasavvufta; a) İrâdesi olmayan, irâdesinden soyutlanan, irâdesini
    kullanmayan. b) Kendisine semânın kapısı açılan ve isimle Hakk’a
    erenler arasına katılıp ona eren. c) Tarîkate giren ve şeyhe bağlanan,
    derviş, bende; efendisi olan şeyhin kulu. Cenâze, onu yıkayan
    kişinin önünde nasıl irâdesiz ise, mürid de şeyhinin önünde o
    şekilde irâdesizdir. Bir kör, kendisini yeden kişiyi uçurumun kenarında
    nasıl takip ederse, mürid de her hususta şeyhini öyle takip
    eder. Mürid kendi şahsî irâdesini şeyhinin irâdesinde yok etmiştir
    (Fenâ fi’ş-şeyh); onun için irâdesizdir. d) Şeyhinin emir ve irâdesini
    yerine getiren bir âlettir. e) Kendisi için Hakk’ın irâde ettiğinden
    başka bir şey irâde etmeyen, Hakk’ın irâdesi önünde ve karşısında
    kendi irâdesini hiçe sayan.
    Mürşid: Rehber, delil, kılavuz, yol gösteren. Tasavvufta; a)
    Sırât-ı müstakîmi gösteren, dalâletten önce hak yola ileten. b)
    Şeyh, velî, er, eren, pîr.
    Nâz: Tasavvufta; a) Sevgisinin, dertli ve mahzun âşığına güç
    vermesi. b) Sevgilisinin âşığını kandırması, ona cilve yapması,
    bilmezlikten gelmesi. Nâz ehli: Hakk’a nazı geçen, Hakk’a karşı
    nazlanan velî. Naz ehli, Yüce Mevlâ ile gâyet samimi, her türlü
    resmiyetten ve kayıttan uzak sohbet eder ve ona içlerini dökerler.
    Cüneyd Bağdâdî: “Üns ehli münâcât esnasında öyle sözler söyler
    ki halk bu sözleri küfür sayar” der.
    Nazar (Göz değmesi): Bazı insanların bakışla, maddî ve mânevî
    olumsuz etkide bulunması. Nazar değmek: Göz değmek; birisinin
    hasetçi bakışıyla rahatsız olmak veya zarara uğramak. Nazar boncuğu:
    Nazar değmesine karşı takılan mavi boncuk; Göz boncuğu
    da denilen nazar boncuğunu takmayı, bulundurmayı veya bir
    yere asmayı dinimiz şirk unsuru kabul ederek, böyle bir boncuğun
    bir zararı def edeceğini sanmayı büyük günah sayar.
    Bakmak, bakış anlamına gelen nazar; tasavvufta, şeyhlerin ve
    ermişlerin müridlere ve sülûk ehline bakışı ki bu bakış ruhlarına
    tesir ederek onlara yeni bir şekil verir, gönüllerini feyzle doldurur,
    ruhlarını olgunlaştırır. Bu nazarın eğitici ve yetiştirici bir özelliği
    olduğu için “velîler müridlerini kaplumbağanın yavrularını yetiştirmeleri
    gibi nazarla yetiştirirler” denilmiştir. Nazar-ı Hakkânî:
    Şeyhin nazarı ile müridin aşk ve cezbeye tutularak fenâya ermesi.
    “Sûfîlerin sohbeti gibi nazarları da feyz kaynağıdır. Zira onların
    nazarı, ayn-ı nazar-ı Hak’tır.”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 174 -
    Nazarlık Takmak: “Göz değmesi” veya “nazar değmesi” diye
    bilinen, mikrobik olmayan ve âniden çoğunlukla baş ağrısı şeklinde
    beliren mânevî rahatsızlıkların varlığını bilmeyen veya duymayan
    yoktur. “Nazar değdi, nazara geldi, nazara uğradı” gibi
    cümlelerle hep aynı rahatsızlık anlatılmak istenir. Tıb da bu tür
    rahatsızlıkları kabullenmekte ve “İnsan gözünden çıkan şuaların/
    manyetik ışınların, dikkatle ve belki biraz da kıskançlıkla bakış
    esnâsında yoğunluk kazanması ve bu yoğun şuaların karşı organizmanın
    atomlarının çalışma düzenine etki etmesi” şeklinde
    açıklamaktadır.
    Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Nazar/göz değmesi
    gerçektir (vâkidir).”495 Hatta Peygamber Efendimiz, “dokunan her
    kötü gözden” Allah’a sığınmayı, Hz. İbrâhim’in bir duâsı olarak
    ümmetine ta’lim etmiştir.496 “Nazardan Allah’a sığının; çünkü nazar
    haktır.”497 Hz. Âişe vâlidemiz de Hz.Peygamber’in göz değmesine
    karşı okumayı emrettiğini haber vermiştir. 498
    Nazar değmesine karşı okuma sûretiyle uygulanan tedâvinin
    Hz. Peygamber ve ashâbı tarafından yapıldığı ve müsbet neticeler
    alındığı örnekleriyle sâbittir. Bu tedâvide daha çok Fâtiha, İhlâs,
    Felak ve Nâs sûreleri ve Âyetü’l-Kürsî’nin okunduğu da hadislerde
    yer alan bilgiler arasındadır. Yine 68/Kalem sûresinin 51 ve 52.
    âyetlerinin okunması tavsiye edilir. Elmalılı’nın belirttiği gibi499
    bu tedâvi çeşidinde aslolan hastanın bizzat kendisinin okumasıdır.
    İnsan, hoşuna giden bir şeye bakarken nazarı değmemesi
    için “Mâşâallah, lâ kuvvete illâ billâh” demelidir. Bu, Peygamber
    Efendimiz’in okuduğu bir duâdır.
    Bu açıklamalardan sonra, göz değmesine karşı gûya tedbirmiş
    gibi, halk arasında dolaşan birtakım hurâfelerin mânâsızlığı kendiliğinden
    ortaya çıkmış olmalıdır. Çocukların elbiselerine mavi
    boncuklar, nazarlıklar, iğde çekirdekleri, kaplumbağa kabuğu vs.
    takmak; evlerin, binâların girişine, arabalara boynuz, at nalı, at
    kafası, çeşitli muskalar, cevşenler asmak, kurşun dökmek, tütsü
    yapmak, ceplere sarımsak koymak, arabalara ve dükkânlara göz
    resimleri yapıştırmak, acâyip heykeller monte etmek ve benzeri
    şeylerin hepsi, bu bâtıl inanışın zavallı âletleridir. Bunların tıb açısından
    en küçük bir faydası düşünülemeyeceği gibi, bâtıl inanışları
    495 Buhârî, Tıb 36, Libas 86; Müslim, Selâm 41-42; Ebû Dâvud, Tıb 15; Tirmizî,
    Tıb 19; Ahmed bin Hanbel, I/294, II/222, IV/67, V/70.
    496 Buhârî, Enbiyâ 10; Ebû Dâvud, Sünnet 20; İbn Mâce, Tıb 36
    497 İbn Mâce, hadis no: 3508
    498 Buhârî, Tıb 35
    499 Hak Dini Kur’an Dili, c. 9, s. 6394-6399
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 175 -
    yaygınlaştırması ve sürdürmesi noktasından büyük sakıncaları vardır.
    Bu yüzden de bunları bu niyetle kullanmak kesinlikle haramdır;
    bazı İslâm âlimleri, Allah’tan başka şifa veren, zararı def eden
    mânevî sığınak ve çözüm kaynağı kabul edildiğinden bunları nazar
    giderici olarak kullanmayı şirk kabul etmişlerdir. Bir tür koruyucu
    totem izlenimi veren ve hastalıklardan koruduğu yanlış
    kanısının zihinlere yerleşmesine vesile olan nazarlıkların, nazar
    boncuklarının kullanılmasını Peygamber Efendimiz kesin bir şekilde
    yasaklamıştır. Hatta böyle bir nazarlığı üzerinde taşıyan kişinin
    bey’atını kabul etmemiş ve onu çıkarıp atmasını emretmiştir.500
    Yine Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: Efsun
    yapmak, nazar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini sevdirmek
    için sihir yapmak şirktir.” 501
    Müslümana yakışan, basit birer madde olan nazarlıkların koruyuculuğu
    zannına kapılmak değil; her şeyini borçlu olduğu ve
    kulluğunu kendisine sunduğu Rabbina sığınmaktır. Şifâyı verecek
    olanın ilaç, doktor, okuma, üfürme, hoca değil; bizzat Allah olduğunu
    hiç unutmamaktır. Allah şifâ vermeyecek olduktan sonra,
    dünya bir araya gelse ne çıkar? Ma’kul ve meşrû yollarla hastalıklara
    çare aramak nasıl görev ise, şifâyı yalnız ve yalnız Allah’tan
    bilmek ve beklemek de aynı şekilde görevdir. Mânevî hastalıkların
    tedbiri de mânevîdir. Kur’an âyetlerinin ve sünnette geçen
    duâların okunması ve Allah’a sığınılması bu tedbirin en üst seviyede
    alınması demektir. Ötesi avunma, aldanma, gerçeği bırakıp
    bâtıla dalma, denize düşünce yılana sarılma demektir. “Allah’ım,
    her şeytan (tabiatlının şerrin)den, zehirli haşerâttan ve dokunan her kötü
    gözden Senin şifâ veren kelimelerine sığınırım.” 502
    Neptün: Eski Romalıların deniz ve su tanrısı; Etrüsk tanrısı
    Nethunus’un Roma’daki adaptasyonu. 23 Temmuz onun festival
    tarihiydi. O, küçük çapta bir tanrıyken kültünün sonradan yaygınlaştığı
    söylenir.
    Nigâr: Resim, resim gibi güzel sevgili. Divan edebiyatında put,
    put gibi güzel(!) anlamında kullanılır. Divan şiirinde sevgili yerine
    mecâz-ı mürsel yoluyla ele alındığı olur. Eskiden insan vb. resimleri
    yapanlara nigârende ve nigârî denilirdi. Divan şiirinde sevgilinin
    yanağı yerine nigâristan çok kullanılır.
    Niyâz: Duâ, yalvarma, tevâzu gösterme, selâm, himmet, baş
    kesmek. Tasavvufta niyaz: “Dervişin, huzûr-ı mürşide vardıkça
    500 Nesâî, Ziynet 17; İbn Mâce, Tıb 39
    501 Fethu'l-Kebir, c. 1, s. 304
    502 İ. Lütfi Çakan, Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, Maritey Y. S. 11 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 176 -
    mürşidini hak bilerek hayır himmet talebi için yüzünü gözünü
    yerlere sürerek niyaz etmesi âdâb-ı tarîkattandır.” “İnhinâ ederek
    şeyhin el, diz ve eteğini tutmak ve öpmek”. Niyâz ve niyâz âyini,
    bazen müridin şeyhine secde etmesi şeklini de almıştır.
    Noel, Noel Baba: Noel, hıristiyanların Hz. İsa’nın doğduğu geceyi
    kutlamak için yaptıkları bayramdır. Noel ağacı: Hıristiyanların
    noel için kesip süsledikleri çam. Noel Baba: Hıristiyanların noel
    gecesi hediye getirdiğine inandıkları, inanmasalar da çocuklarını
    kandırdıkları mitolojik ve hayâlî kişidir. Hıristiyanlarca Hz. İsa’nın,
    Aralık ayının 25’inde doğduğu kabul edilir ve her yıl bu günde
    noel kutlanır. Eskiden Ocak ayının 6. günü kutlanırdı. Hz. İsa’nın
    hangi yıl doğduğu da hayli tartışmalıdır. Örneğin, Matta İncili’ne
    göre, bugün İsa’nın doğum yılı olarak kabul edilen yıldan, yani
    milattan en az dört yıl önce, Luka İncili’ne göre, milat diye kabul
    edilen yıldan 6 yıl sonra doğmuştur.
    Ermeni mitolojisinde yeni yıl tanrısının adı Amanor’dur. Paganlık/
    putperestlik zamanlarında avlanan hayvanlar, Amanor’un
    onuruna çam ağaçlarına asılırdı. Noel günü çam ağacına çeşitli
    şeyler asılarak yapılan tören, hıristiyanlığa bu pagan geleneğinden
    geçmiştir. Ayrıca, ağaçlara tapmanın yaygın olduğu bölgelerde
    çam ağacına da tapılmıştır. Antik çağın ünlü Yunan ve Roma
    mitolojileri, ağaç tanrılarla doludur. Ağaçlar, Yunanlılarla Romalılarda
    tanrıların barınakları sayılıyor ve ağaçların bir ruhu olduğuna
    inanılıyordu.
    Nusb (çoğulu; Ensâb): İslâmiyetten önceki Arap putperestliğinde
    kullanılan dinsel taşlar. Bu taşlara tapılırdı ve ma’bûdun bu
    taşların içinde ve onlarla ilişkili olduğuna inanılırdı. Bu taşlar için
    kurbanlar kesilir ve taşların üstlerine bu kurbanların kanı sürülürdü.
    Kur’an bu câhiliyye geleneğini şiddetle yasaklamıştır “… nusb
    (put olarak kabul edilen dikili) taşlar”503 (Bu taşlar için kesilen kurbanların
    yenilmesi de İslâm dinince haramdır).
    Nübüvvet: Peygamberlik. Tasavvufta; İbn Arabî, Son peygamber
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği şeriat çerçevesinde
    evliyânın keşf ve ilham yoluyla Allah’tan aldıkları irfâna ve bilgilere
    umûmî ve mutlak nübüvvet adını vermektedir.
    Nücebâ: Seçkinler, soylular. Tasavvufta; kırklar. Bunlar halkla
    ilgili hususları düzeltir, onların yüklerini taşır, sadece halkın hukuku
    konusunda faâliyet gösterirler.
    Nükabâ: Nakibler, denetçiler, gözetleyenler. Tasavvufta; Bâtın
    503 5/Mâide, 90
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 177 -
    ismiyle tahakkuk edip bu ismin mazharı olduklarından halkın içlerine
    bakıp (ruhlarını okuyup) oradaki en gizli hususları açığa
    çıkaran üç yüzler. Sırları örten perdeler onlar için ortadan kalktığından
    bu gibi hususları bilirler. Bursevî bunların sayılarının 12
    olduğunu söyler.
    Okyanus: Eski Yunan’da deniz tanrısı ve insanların dünyasını
    çevreleyen suların hâkimi; büyük kozmik güç. Mitolojiye göre
    Uranüs ve Gaia’nın oğlu olan Okyanus, kız kardeşi Tethys ile evlenmiş
    ve ondan altı bin çocuğu olmuştur. Bunların yarısı Oceanidler
    yani deniz ruhları, diğer yarısı ise nehirlerdi.
    Olimpus: Tanrıların oturdukları yer olarak tasarımlanan dağ.
    Yunanistan’da Thessaly ile Makedonya arasında yer alan yaklaşık
    3000 metre yüksekliğindeki dağ. Bu dağ, eski Yunan geleneğinde
    tanrısal varlıkların yaşadığı mekân olarak düşünülür. Olimpus’la
    ilişkili tanrısal varlıklar Olimpus tanrıları olarak bilinir. Zeus, Olimpus
    tanrılar panteonunun zirvesindeki yüce tanrı olarak kabul
    edilir. Yunan mitolojisinde Olimposlular adıyla anılan on iki tanrı
    şunlardır: Zeus, hera, Poseidon, Apollon, Artemis, Afrodit, Hermes,
    Ares, Hestia, Hephaistos, Athena, Hades. Bunlardan başka
    daha pek çok tanrı Olimpos’ta oturduğu halde, bu adla anılan
    sadece on iki tanrıdır.
    Olimpiyat: İlkçağda beş yılda bir yapılan beş yarıştan ibâret
    spor oyunları. Bu adı o yarışlara İda dağlı beş Daktyl vermiş.
    (Daktyl, İda dağının demirci cinleridir. Tanrı Kybele’nin yoldaşları
    ve râhipleri sayılan bu cinler silâh yapımcılarıdır.) Yarışlar da bu
    yüzden beş taneymiş ve her beş yılda bir yapılırmış, yarışlara bu
    yüzden pentatlon adı verilmiş. Genel olarak ilk olimpiyatın MÖ
    776 yılında yapıldığı ve oyunların Herakles tarafından kurulduğu
    söylenir. Oyun âletleri Olimpus’ta saklandığı için olimpiyat adı buradan
    gelmektedir. Beş yılda bir yapılan ve beş oyun olan olimpiyat,
    beş gün sürermiş. Beş sayısı Dakty’lerle ilgilidir. Oyunlar şar
    adı verilen araba yarışlarıyla başlar; silâhlı koşu, yumruksuz dövüş,
    yumruk dövüşü ve pankreasla sürermiş. Çağdaş olimpiyat oyunlarıysa
    ilkin 1896 yılında Atina’da yapılmıştır. Her dört yılda bir
    tekrarlanmaktadır.
    Ölülere Yalvarıp Duâ Etmek: Yatırlardan bir şeyler beklemek,
    hastalığına şifa, derdine devâ, bahtına açıklık, kısırlığına çözüm...
    için ölüden yardım ve imdat beklemek; tümüyle şirk olan hurâfe
    ve bâtıl inanıştır. Bunları bir müslüman yapamaz.
    Örf ve Âdet: Örf, kanun olmadığı halde, halk tarafından alışkanlık
    olarak uyulan, bulunulan yere ve hallerin icabına göre
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 178 -
    şekillenen akla aykırı olmayan, dince kötü karşılanmayan davranış,
    töre ve âdettir. Âdet de, halkın devam edegeldiği davranışlardır.
    Belirli bir şuur belirtmez, nesilden nesile devredilir. Kâmil
    imana ulaşamamış herİnsan, çevre şartlarından etkilenir. Kısa bir
    sore sonra alışkanlıklar, din haline geliverir. “Biz bize benzersiz”
    sözündeki mâhiyet budur. İslâm ulemâsı örf ve âdeti; “Akl-ı
    selîmin üzerinde ittifak ettiği ve halkın devam edegeldiği şeylerdi
    ki, birçok kere tekrar olunur” şeklinde tarif etmiştir. Ayrıca,
    örf ve âdette dikkat edilecek husus; “şer’an ve aklen müstahsen
    (güzel) olması, selim aklı sahipleri yanında münker olmamasıdır.”
    Tariflere dikkat edersek, örf ve âdetin oluşmasında emir sahiplerinin
    (otoritenin) etkisini hemen kavrarız. Şöyle ki: Şer’an ve alken
    müstahsen olan bir hususu halkı îfâ edebilmesi, emir sahiplerinin
    onu yasaklaması ile yakından ilgilidir. Âdet, halkın bilinçsizce
    yapageldiği, eski nesillerden devraldığı davranışlar olduğundan,
    eğer emir sahipleri müdâhale ederse, kesinti ortaya çıkar. Meselâ,
    Osmanlı Devletinde II. Mahmud döneminde, halkın kıyâfeti değiştirilmiştir.
    Sarık çıkartılmış, fes esas alınmış, şalvar çıkarılmış, setre
    pantolona geçilmiştir. Bu âdete müdâhale, II. Mahmud’a “Gâvur
    Padişah” sıfatının takılmasına sebep olmuştur. Ulemâ fes’in şiddetle
    karşısındadır. Cumhuriyet döneminde bu defa fes’in çıkarılıp
    fötr şapka giyilmesi korkunç tepkiyle karşılanmıştır. Ancak, her
    devirde, mesele ancak ulemâ arasında ilmî olarak tartışılmış, halk
    da, âdetlerinin bozulmasına üzülmüştür.
    Demokratik laik toplumlarda örf ve âdetin, “meclislerin çıkaracağı
    kanunlarla şekil değiştireceği” ifâdesi pek de abartılı olmaz.
    Çünkü siyasî yönetim, hükümlerini uyguladığı sürece ayakta kalır.
    Halkın bir kısmı isteyerek, bir kısmı da kerhen, meclislerin hükümlerine
    uyar. Halkın devam edegeldiği birçok davranış, kanunen
    suç olmamak zorundadır. İşte bu, cemiyetin şahsiyetinin, anayasa
    ve kanunların çizgisinde yeniden teşekkül etmesidir. 1924’ten itibaren
    örf ve âdetler, yeni mâhiyetler kazanmıştır. Çünkü selim akıl
    sahiplerini, şer’an ve aklen güzel olup olmadığı hususunda tartışma
    yapmaları mümkün değildir. Bu noktada herhangi bir meseleyi
    tartışırken “atalarımızdan böyle gördük” deyip, haklı çıkmaya
    çalışmak yanlıştır. Zira şu anda örf ve âdetle değil, alışkanlıklarla
    karşı karşıyayız. 504
    Pîr: Yaşlı kişi, ihtiyar. Tasavvufta; şeyh, mürşid. Pîr-i tarîkat:
    Tarîkatın ilk kurucusu, sâhib-i tarîkat. “Pîr aşkına”, “pîr hakkı
    için”, “pîrim hakkı için” deyimleri, yemin olarak kullanılır. Bir işe
    teşebbüs edildiği zaman: “Yâ Allah yâ pîr” denir. Tekkelerde ve
    504 Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 278-279
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 179 -
    türbelerde tarîkat kurucusu şeyhin ismi “yâ Hazret-i Pîr” diye başlar.
    Pîr-i hâcât: İhtiyaçları karşılayan şeyh.
    Plutus: Eski Yunanlıların tarımsal zenginlik ve servet tanrısı.
    Mitolojiye göre Zeus, haklı-haksız herkese müsâmaha edebileceği
    gerekçesiyle onu kör eder.
    Politeizm (Çoktanrıcılık): Çok sayıda tanrıya tapma. Bir’den
    çok tanrıya tapan çoktanrıcılığın tanrıları, genellikle kişileştirilmiş
    doğa güçleri, atalar, şef ya da kahraman gibi saygı duyulan ölüler,
    kutsal sayılan bitkiler ve hayvanlarıdır. Günümüzden üç bin yıl
    önce insanların otuz beş bin tanrıya taptıkları saptanmıştır. Sümer
    mitolojisinden Yunan ve Roma mitolojilerine kadar bütün mitolojiler
    bu tanrıların serüvenlerini anlatırlar. Çoktanrıcılık, felsefe
    açısından doğatanrıcılık (panteizm) temeline dayanır. Kamutanrıcılık
    adıyla da anılan bu felsefî anlayışa göre tanrı, evrenin yaratıcısı
    değil; bizzat kendisidir. Bu anlayış, Müslümanlar arasında
    yaygınlaşan tasavvufta vahdet-i vücut (varlığın birliği) deyimiyle
    dile getirilmiştir. Çoktanrıcılığın tanrıları, insan niteliklidir, insanlardan
    tek ayrılığı ölümsüz oluşlarıdır. 505
    Poseydon: Eski Yunan’da deniz tanrısı.
    Putperest: Puta tapan kimse; pagan. Genellikle politeist dinlerde
    tanrısal varlıkların çeşitli figürlerile sembolize edildiği ve bu
    sembollere tâzimde bulunulduğu gözlenir. Tanrıyı temsil eden
    put; ağaçtan, taştan ya da metalde yapılmış herhangi bir sûret
    şeklinde olabileceği gibi; bir bitki, bir hayvan veya bir başka doğal
    nesne de olabilir. Putperest toplumlarda, genellikle tapınılan
    nesnepye tanrısal ruhun hulûl ettiğine inanılır ve bu nedenle ilgili
    nesnenin kendisinden ziyade içinde mevcut olduğuna inanılan
    tanrısal güce tapılır. (Bk. Paganizm)
    Râbıta: Bağ, ilişki. Tasavvufta; mürîdin, rûhaniyetinden feyz
    alacağına inanarak kâmil şeyhinin sûretini (şeklini) zihninde tasavvur
    etmesidir. Râbıta: Müridin şeyhini severek yâd etmesi ve
    sûretini zihninde canlandırmasıdır. Râbıta, müridin kalben şeyhi
    ile beraber olmasıdır. Müridin ilk hedefi, şeyhinde fâni olmaktır.
    Zira şeyhte fâni olmak, Allah’ta fâni olmanın mukaddimesidir.
    Sâlik, râbıta vâsıtasıyla önce şeyhi ile sonra Allah ile mânevî ve
    bâtınî bir ilişki kurar.
    Racül, ricâlü’l gayb: Racül: Adam, merd, kişi. Tasavvufta; İster
    erkek ister kadın olsun Hakk’ın dostluğunu kazanmış faal, hakşinas,
    âdil ve faziletli şahsiyetler.
    505 bk. Çoktanrıcılık
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 180 -
    Rûhânî: Tamamen gayrı maddî ve gayri cismânî varlıklara (melek
    ve cin gibi) rûhânî dendiği gibi, rûh tarafı madde tarafına ağır
    basan varlıklara da rûhânî denilir. Gerek gayri müslimlerin azizlerine,
    gerekse evliyâya rûhânî denilir.
    Ruh çağırma (İspirtizmaa): Son zamanlarda özellikle sosyete
    arasında yaygınlaşmış olan modern kâhinlik veya çağdaş cincilik
    diyebileceğimiz bir uygulama vardır: Ruh çağırma. Ruh çağırma
    seanslarında, eğer sahtekârlık, teknik hileler yoksa madde ötesi
    bir varlıkla ilgi kurulduğu bilinmektedir. Ancak bu madde ötesi
    varlığın ruh olup olmadığı, söylediklerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı
    ciddi şekilde üzerinde durulması gerekli bir konudur.
    Beden kafesinden ayrılan ruhlar, berzah âleminde toplanırlar.
    Orada dünyadakine benzer birtakım faâliyetlerde bulunma, bazı
    noksanları telâfi etme imkânları yoktur. Artık amel safhası bitmiş,
    hesaplaşma için bekleme dönemi başlamıştır. Peygamberimiz kabir
    hayatını tarif ederken, onun iki durumda olabileceğini, ölenlerin
    bu iki durumda bulunacağını belirtimiştir: “ Kabir, y a c ennet
    bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.”506
    Şimdi düşünmek gerekir; cennet hayatı lezzeti içindeki bir ruh,
    dünya ile dünyadakilerle o güzel hayatı terkederek niçin meşgul
    olsun? Yine cehennem azâbı içinde kıvranan bir ruh da nasıl dünyadakilerin
    dâvetlerine icâbet edebilecektir? Ona bu izni kim verecektir?
    Dolayısıyla ruhların, insanlarla ve dünyadakilerle haşir-neşir
    oldukları, ölmemiş gibi birtakım işler yaptıkları iddiâsına dayanan
    ruh çağırma girişimleri, ruhların durumuyla ilgili bu olaylara ters
    düşmektedir. Ruh çağırma iddiâsında bulunanların iddiâları geçersiz
    ve tutarsızdır, delilden yoksundur. Eğer ruhların dünyaya
    dönüp dünyadakiler gibi birtakım faâliyetlere katılma imkân ve
    şansları olsaydı, herhalde ruh çağırma seanslarıyla meşgul olmaktan
    çok daha önemli işleri olurdu. Nitekim bir âyet-i kerimeden
    bir kısım ruhların ne yapmayı arzu edeceklerine dair bilgi bulmaktayız:
    “Onlar (günahkârlar) orada, ‘Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımız amelden
    başkasını (daha iyisini) yapalım’ diye bağrışırlar.” Bu arzuya verilen
    cevap da âyette açıklanmakta, şöyle denilmektedir: “Öğüt alacak
    insanın öğüt alabileceği kadar bir zaman sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı
    da gelmişti. Öyle ise tadın (o azâbı). Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.”507
    Ruhların dünyaya dönüp dünyalılar gibi birtakım faâliyetlerde
    bulunamayacakları bir başka âyette şu şekilde belirtilmektedir:
    506 Tirmizî, Kıyâme 26.
    507 35/Fâtır, 37
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 181 -
    “Onlardan birine ölüm gelince; ‘Rabbim, beni geri çevir, belki yapmayıp
    (noksan) bıraktığımı tamamlar, iyi işler işlerim’ der. Hayır; bu kendi sözüdür.
    Tekrar diriltilecekleri güne kadar aralarında geriye dönmekten
    onları alıkoyan bir engel vardır.”508 Medyumlara cevap verdiği söylenen
    ruhlar, bu engeli aşmayı beceren birtakım gözü açıklar mı
    dersiniz? İlâhî sınırları, Allah’ın beyanını, beşerî sınırlar ve insanın
    sözlerine benzetebilen câhiller/kâfirler ancak bunun böyle olabileceğini
    düşünebilirler ve tabii aldanırlar.
    Denilebilir ki; “iyi ama, ruh çağırma seanslarına gelen, hatta
    içecek sigara bile isteyen görünmez varlıklar var. Peki bunlar ne?
    Verdikleri birtakım geçmiş olaylara uygun bilgiler var, bunlara ne
    diyeceğiz?” Ruh çağırma seanslarına mesajlar getiren madde ötesi
    varlıkların, gerçekten çağrılan ruhlar olmadığı, olamayacağı kesindir.
    Huddamcılık/cincilik/cin çağırma faâliyetleri ve bu esnâda
    edinilen bilgiler ve bunların açıkça cinler yoluyla elde edildiği eskiden
    beri bilinen ve hâlen de devam eden bir uygulamadır. Sosyete
    çevrelerinin buna “ruh çağırma” ismini takması, hiçbir şeyi
    değiştirmez. Bu, sadece modern cinciliktir o kadar.
    Cinlerin varlığı Kur’an’la sâbittir ve cinler gaybı bilmezler.509
    Bununla beraber cinlerin insanlardan farklı bazı bilgilere sahip
    olabileceklerini, özellikle de ruh çağırma seanslarında kendisiyle
    görüşülmek istenen kişinin geçmiş hayatına dair birtakım bilgileri
    bilmelerinin onlar için mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Şunun
    ya da bunun ruhu olarak seanslara gelenlerin, sorulan soruların
    bir kısmına doğru cevap vermeleri, kendilerinin her söylediklerinin
    doğru olması için yeter sebep değildir. Cinlerin ömürlerinin
    uzun, niteliklerinin bizden çok farklı olması, kısa zamanda uzun
    mesafeleri dolaşabilmeleri sebebiyle insanlardan farklı bilgileri
    bulunmaktadır. Onların bizim bilmediğimiz bazı konularda bazı
    şeyler söylemeleri gaybı bildiklerini göstermez; onların bilgileri
    de çoğu kez noksan ve kasıtlı olarak yanlışla karıştırılmıştır. İnsanları
    yanıltmaya yöneliktir. Müslümanlar maddeye olduğu kadar
    melek, şeytan, cin gibi madde üstü varlıklara da inanırlar. Ancak
    bu inançların Kitap ve Sünnette yer alan bilgilere uygun olması
    gereklidir. Onların verdiği bilgilere bazı vehimler, zanlar karıştırılmasına
    müsaade edilmemelidir. Çünkü zan ve vehim hiçbir zaman
    ilim değildir. İman da en kesin ilme dayanmak zorundadır. O
    halde asılsız birtakım söylentilerin, aldatmacaların peşinde imanı
    süründürmenin anlamı yoktur.
    508 23/Mü'minûn, 99-100
    509 34/Sebe', 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 182 -
    Ruhçuluk: Asıl unsur olarak ruhu kabul edenlerin görüşü, spirtüalizm,
    maddeci olmamak.
    Sağcılık: Geleneksel sol partiler veya sendikalara oranla kitlelerin
    devrimci rolüne, ihtilâlci yanına ağırlık veren siyasî düşünce
    ve tutumlara karşı olarak, muhafazakârlığa, dindarlığa,
    mânevîyatçılığa, gelenekçilik ve milliyetçiliğe ağırlık veren sosyal
    ve siyasî görüş ve tutumlar.
    Siyasî anlamda sağ ve sol tabirleri ilk defa 1789 da Fransız
    İhtilâliyle başlamıştır. 1789 tarihli Kurucu Meclis (Assemblee Nationale
    Constituante)’in başkanı, Kraldı. Meclis üyeleri de asiller,
    ruhban ve halk temsilcilerinden oluşan bir gruptu. Bu kurucu
    meclis açıldığı zaman asiller ile din adamları başkanın sağında,
    halkın seçtikleri de başkanın solunda yer almışlardı. İşte bu tarihten
    itibaren, sağ ve sol gruplaşmalar siyasî hayat içinde yerini
    almış oldu. Sağda bir zadeganlık, seçkinlik, ağalık, gelenekçilik,
    imtiyazlılık ve aristokratlık; solda ise halkın seçtikleri, demokrat
    olanlar, hürriyet ve eşitlik prensibinin savunucuları vardı.
    1789’dan sonra imtiyazlılığa, değişmezliğe ve değerleri, eski
    düzeni korumaya taraf olanlar, meclislerin hep sağını tercih etmişler;
    sağcılık ve sağcı politikalar bu doğrultuda bir anlam kazanmıştır.
    Daha sonraları ise sağcılık anti-komünistlik olarak değerlendirilmeye
    başlanmıştır. Bu anlayışa göre, komünist olmayan
    herkes sağcıdır; bu kavramın içine ise bütün milliyetçiler, bütün
    müslümanlar, dindarlar, mânevîyatçılar, tarihi köklerine bağlı insanlar,
    örf ve âdetlerini, geleneklerini korumak isteyen herkes dahil
    edilmiştir. Bu bakış açısı Marksistlere göre idi.
    Sosyal ve siyasi alanda sağcılık ve solculuk yaklaşık iki asırlık bir
    geçmişe ve tarihe sahiptir. Fakat inanç ve amel açısından ise sağ
    ve sol, insanla başlar. Kur’ân-ı Kerim ashabül-Yemin (kitapları sağ
    tarafından kendilerine verilerek Allah’a itaat eden sâlih kimseler)
    ve ashabü’ş-Şimal (Allah’a karşı isyan eden ve Allah’ın hükümlerini
    red eden fâsık kâfirler) diye isimlendirir. Bu taksimin politik
    anlamdaki sağcılık ve solculukla asla ilgisi yoktur. İtaat edenler ile
    isyan edenler diye sağ ehli ve sol ehli diye isimlendirilir. Kur’âna
    göre hareket etmeyen herkes kâfir, Ona uygun olmayan her fiili
    de küfür olarak veya kitabı sol tarafından verilecekler diye nitelendirir.
    510 İslâm terminolojisine göre “sol” (Ashabul-Meş’eme) genel
    bir terimdir. Siyasi literatüre göre kendisinin solda olduğunu
    kabul eden komünizm de, İslâma göre küfür olan; fakat komünizme
    göre sağda olan rejimler, meselâ, ırkçılık Faşizm, Demokrasi
    510 74/Müddessir, 43-47
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 183 -
    vb. düşünceler İslâma göre sol ehli kabul edilir. O halde, İslâma
    göre “solcular” tabiri, sadece komünistler ve sosyalistler gibi kendilerine
    solcu diyenler için değil, küfrü temsil eden İslâm dışı her
    çeşit rejim ve fikir hareketleri için kullanılan genel bir terimdir.
    Allah’ın nizamını reddeden Ashabu’ş-Şimal adını alırlar. Kur’ân’a
    göre kitapları sağ tarafından verilecek olan ashabü’l-yemin veya
    Allah’a itaat edenler yaptıkları yüzünden ahirette kurtuluşa erenler;
    Cennete girenlerdir.511 Bunlar aynı zamanda, el üstünde tutulan,
    Allah’ın lütuf ve inâyetine mazhar olan, uğurlu, bahtı açık ve
    iyi, saadet sahibi kimselerdir. Kur’ân bu bakış açısından sağ ehli
    olanların, iman içinde olup Allah’ı birleyen, namaz kılan, yoksula
    yediren, yoksulun halini soran, Allah’ın kullarına acıyan, boş
    konuşmayan, dedi kodu peşinde koşmayan, boş zamanları hayırlı
    işlerle değerlendirip vakit öldürmeyen, bâtıl şeylerin peşine
    düşüp gâfillerle beraber olmayan, âhiret hayatına inanıp ona
    hazırlıklı olanların; Kıyamet koptuğu vakit, her şeyin altüst olduğu,
    yerin şiddetle sarsıldığı, dağların darmadağın un ufak olduğu,
    toz duman halinde dağılıp savrulduğu ve insanların üç sınıf
    olduğu zamandaki hallerini şöyle haber vermektedir: “Sağ ehli
    (amel defterleri sağ ellerine verilenler), o sağcılar ne mutludurlar!...
    Sol ehli (amel defterleri sol ellerine verilenler) ise, o solcular
    ne acıklı durumdadırlar!...”512 “Sağ ehli, ne mutlu o sağ ehline!...
    Onlar, yüklü dalları sarkmış kiraz ağaçları, dolgun salkımlı muzlar
    altında; yayılıp Uzanmış bir gölgede, çağlayan bir su kenarında,
    tükenmeyen ve yenmesi yasaklanmayan birçok meyveler arasında
    ve değerleri pek yüksek döşeklerdedirler. Gerçekten biz, onları
    yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Böylece onları, hep bâkir
    kızlar, kocalarına aşık yaşıtlar yaptık (Cennet ehli olan) Ashâbü’lyemin
    için...” 513
    Görüldüğü gibi, Kur’ân’ın ortaya koyduğu sağ ve sol kavramları
    ile çeşitli doktrinlere ve siyasî icraatlara göre belirlenmiş
    sağcılık ve solculuk arasında özel bir ayrılık vardır. Kur’ân sağ’ın
    ve sol’un kesin ölçüsünü koymuştur. O da sağ için Allah’a inanmak
    ve emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmak; sol için
    ise, Allah’ı inkâr etmek veya O’nun emir ve yasaklarını hiçe saymak,
    O’nu tanımamaktır. Diğer doktrinlere göre ise sağı soldan
    ayıran net bir ölçek yoktur. Meselâ komünistlere göre, komünist
    olmayan herkes faşisttir, sağcıdır. Demokrat politikacılara göre,
    tutucu, gelenekçi, aristokrat olanlar sağcıdır. Bu ölçeklerin hepsi,
    511 74/Müddessir, 38-40
    512 56/Vâkıa, 1-9
    513 56/Vâkıa, 27-38.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 184 -
    Kur’ân’ın ölçeği hariç, indî, şahsî, kullanana ve bakış açısına göre
    değişmektedir. 514
    Sanem: Put. İslâmiyetten önce putperest Arap câhiliyyesinin
    Uzzâ, Lât, menât, Hubel, Nesr, Vedd, Yeuk, Yeğus, Suvâ vb. gibi
    pek çok putları vardı. İslâm bütün bunları yasaklamış, bundan
    ötürü heykel ve sûret yapımını yasaklamıştır.
    Divan Edebiyatında büt (put) kelimesiyle aynı anlamda ve
    sevgilinin güzelliğini dillendirmek için kullanılır. Sevgili, put gibi
    güzeldir (Bak. Büt). “Çağırdım sanem sanem! / Ses verdi menem
    menem / Dedim lebin kim emsin / Dedi sen em sen em. 515
    Satürn: Eski Roma’da tarım, işçiler ve üzüm yetiştiricilerin tanrısı;
    Ops’un kocası ve Jüpiter’in babası. Yunanlılarca Cronos’la özdeşleştirilmesine
    rağmen o, daha çok Demeter’e benzer. Mitolojide,
    oğlu Jupiter tarafından Satürn’ün göksel âlemden kovulduğu
    anlatılır. Onun adına düzenlenen ve Saturnalia diye adlandırılan
    hasat kutlamaları 17 Aralık’ta başlardı.
    Saygı Duruşu: Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya
    kutsallaştırdıkları simgeler karşısında Müslümanların namazdaki
    kıyâmlarına benzer şekilde hazır ol vaziyete geçer, saygı duruşunda
    bulunur. Hatta, namazda doğal kabul edilebilecek bir davranış
    (kaşınınca başı kaşımak, öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda
    uygun/câiz görülmez. Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi bir
    açılış programında, ya da bir törende saygı duruşu ile başlamak
    câhiliyye toplumlarının dinî bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara
    katılan Müslümanlar da dinlerinin câiz görmemesine rağmen
    bu saygı duruşuna katılma zorunda bırakılır. Okullardaki bütün
    öğrenci ve öğretmenler her hafta okul açılış ve kapanışlarında,
    bayram diye kutlattırılan câhiliyyenin kutsal günlerinde bu tür
    saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu tür tavırlar, aslında bir tapınmadır.
    Anıtkabirdeki böyle bir törende, Mahmut Kaçar adlı bir
    muvahhid müslüman; “Siz bu törenlerle mezarları putlaştırıyor,
    ilâhlaştırıyorsunuz. Ölü sizi duymaz, onun size bir faydası yoktur.
    Lâ ilâhe illâllah, Allah’tan başka ilâh yoktur!” demişti. Zamanın
    cumhurbaşkanı Demirel tarafından meczup ilân edilivermişti. Ayrıca,
    Bu tavrının bedelini dört yıl kadar hapis yatarak ödemişti.
    Mekke’liler, önemli bir işe başlamadan önce ve yolculuktan
    dönünce veya Mekke şehir devletine ait tören ve merâsimlerden
    önce Kâbe’nin içindeki Hubel putunun heykelini ziyâret eder, ona
    514 Bk. Sağcılık, Hüsameddin Erdem
    515 Hatâî
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 185 -
    bağlılıklarının ifâdesi olarak saygı gösterirlerdi.516 Böylece işlerinin
    düzgün gideceğine inanırlardı. Mekkeliler de, bu psikoloji ile
    Kâbe etrafında dolaşarak Allah’a ibâdet ettiklerini sanıyor ve fakat
    put heykellerine de aynı şekilde saygı gösteriyorlardı. Herhangi
    bir Mekke’li, seyahate çıkınca veya seyahatten dönünce, yahut
    önemli bir işe başlayınca, Kâbe’yi tavaf ediyor; bayramlar devletin
    ileri gelenlerinin putlara saygı göstermesiyle başlıyor, devletin en
    önemli işleri görüşülmeden önce heykellere saygı duruyorlardı.
    Ticarî ya da siyasî bütün kuruluşlar, önemli toplantılarından önce
    de bu heykellere karşı saygıya durur, ondan sonra işlerine bakarlardı.
    517
    Onlar hem Allah’ı tanıyorlar, hem de putlara tapıyorlardı. Esasen
    şirkten kasıt da buydu, birtakım nesneleri Allah’ın sıfat ve
    kudretine ortak koşmak ve Allah’ın yanında başka güçler tanımak,
    Allah’a inanmak ve fakat O’nu inkâr edenlerin hükümlerini inanarak
    kabul etmek ve onlara bile bile uymak. “Allah’a inandık” deyip
    putların önünde saygıya durmak; secde etmek, eğilmek, onlar
    etrafında dönmek; o heykellerden medet ummak, onları ilham
    kaynağı saymak; güç ve ilhamlarını Allah’tan değil, o put heykellerinden
    veya Firavun gibi, Nemrut gibi (yaşayan ya da ölü birtakım)
    putlaştırılmış şahıslardan beklemek! 518
    Sekr: Sarhoşluk, mest olmak, kendini kaybetmek. Tasavvufta;
    a) Zâhirî ve bâtınî kayıtları bir yana bırakıp Hakk’a yönelmek. b)
    Kuvvetli bir vârid (tecellî) ile kendinden geçip rûhî bir haz ve zevke
    erme. c) Sekr, vecd ehline hastır. Sekr halindeki sâlik, şer’î hükümlere
    aykırı sözler söyleyebilir, davranışlarda bulunabilir.
    Sekizler: Tasavvuf kültürüne göre; gayb erenlerden olan sekiz
    evliyâ. Bunlara kahr ricâli, kuvvet ricâli de denir. Şiddetli ve
    hiddetli velîlerdir, himmetleri faal ve tesirlidir. Teveccüh ettikleri
    ruhları etkileri altına alırlar. Tasarruf sahibidirler, murad ettikleri
    nesneler vücuda gelir, teveccühlerinin semeresi hâsıl olur. Bunlara
    hürmet edilir, ama yakınlarında olmaktan sakınmak lâzımdır.
    Sekülerizm 519
    Selâm secdesi: Sûfîlere göre, ibâdet secdesinin dışında secde-i
    tahiyyât denen, saygı ve sevgi duyulan bir insana selâm secdesi
    vardır. Sonraki bazı mutasavvıflar selâm secdesini câiz görmüşlerdir.
    Mevlevî şeyhleri ve dervişleri, baş keserek birbirine secde
    516 Ezkârî, Ahbâru Mekke, I/121
    517 Ezkârî, Ahbâru Mekke, I/121
    518 Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları Şirk Psikolojisi, Marifet Y. s. 41-42
    519 Bak. Laiklik
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 186 -
    ederler. Secdeyi Hz. Mevlânâ teşrî etmiştir (meşrû kılmıştır). Bazı
    tarîkatlarda dervişler şeyhlerinin eteklerini öper, ayak bastıkları
    yere yüz sürer. Hükümdarlara ve din ulularına secde etmek, öteden
    beri şark kavimlerinde âdettir.
    Semiramis: Mitolojik Asur-Babil kraliçesi. Efsanevi tanrıça güvercin.
    Septisizm: Olumlu veya olumsuz hiçbir kesin hükme varamayan
    ve devamlı şüphe içinde olmayı kabul eden sapık felsefî sistem,
    şüphecilik.
    Sfenks: Kadın başlı, aslan vücutlu eski Mısır’dan kalma heykel,
    Ebûlhevl.
    Sibel: Arapların Hubel, Avrupalıların Kybele veya Cybele dedikleri
    put. 520
    Siyonizm (Zionizm): Kudüs’ün eski adı olan Sion’dan.
    Filistin’de bağımsız bir Yahûdi devleti kurmak isteyen. Bu devlet
    kurulduktan sonra, Yahûdi fikrinin taraftarı, Yahûdicilik, Yahûdi
    hâkimiyeti ve bir şeyi Yahûdilerin gâye ve menfaatine göre değerlendiren
    anlamında kullanılır. Siyonizm, Odessalı Leo Pinsker
    (1821-1891) tarafından kurulan Yahûdi milliyetçisi akımdır. Pinsker,
    Yahûdilerin bir devletinin olmasının şart olduğunu düşündü
    ve bunu gerçekleştirebilmek için Choveve zion (Siyonu sevenler)
    adlı bir örgüt oluşturdu. Hareket, Yahûdiler arasında hızla yayıldı.
    Anarşi, katliam, hile ve nice zulümlerle ve başta İngiltere olmak
    üzere birçok Avrupa devletinin de desteğiyle 1948’de İsrail devletinin
    kuruluşuyla sonuçlandı.
    Sofestâî (Sevfestâî): Kâinatın yaratıcısını, Cenâb-ı Hakk’ı kabul
    etmemek için her şeyi inkâr eden. Müsbet veya menfî hiçbir
    hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefî bir
    doktrinin (septisizm) mensubu. Septik. Âlemde hakikat nâmına
    hiçbir şey tanımayan ve hakikati araştırmaktan sarf-ı nazar ederek
    eğlenen safsatacılar.
    Sofizm: Sofestâiyye. Safsatacılık. Âlemde hakikat olarak hiçbir
    şey tanımayan ve hakikati araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk
    u sefâ ve şiir gibi şeylerle eğlenmeyi tercih eden bâtıl bir meslek.
    İnâdiye, İndiye ve Lâedriye (Septizm) adlarıyla üç kısma ayrılırlar.
    Solculuk: Aşırı sosyalist düşünceleri ve solcu politikaları benimseyen,
    yani kendilerine halkçı ve demokrat diyenlerin yolunu
    takip etme veya onların sosyal ve politik olaylara getirdikleri fikri
    çözümleri benimseme anlamında kullanılan bir terim.
    520 Bak. Hubel, Kybele
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 187 -
    Sosyalist ve Komünist açıdan ise solculuk, geleneksel sol partilere
    veya sendikalara oranla kitlelerin devrimci rolüne üstünlük
    tanıyanların siyasi düşüncesi veya tutumuna denir.
    Küçümsenen ve aşağılanan bir anlamda solculuk, sol bir parti
    veya sendika içinde aşırılığı, aşırı sol akımı ifade için kullanılır.
    Siyasi ve sosyal anlamda solculuk, 1789 Fransız İhtilâliyle ortaya
    çıkmıştı. XIX. yüzyılın ilk yarısında muhafazakârlara sağcı, liberallere
    de solcu denilmişti. 521
    “Solculuk” (Gausehisme) terimini ilk defa Lenin’in 1920 de yazdığı
    “Sol Komünizm-Bir Çocukluk Hastalığı” adlı kitabında kullandığı
    söyleniyorsa da; yukarıda da belirttiğimiz gibi bu terim Fransız
    İhtilâlinden beri kullanılmaktaydı. Lenin, adı geçen kitabında
    solculuğu daha ziyade küçültücü anlamda ve tenkit etmek için
    kullanmıştır. Bu solculuk “keskin solculuk”; yani şartlardan faydalanmasını
    bilmeyen ve zaman içerisindeki fırsatları değerlendiremeyen
    solculuktur. O zaman “solcu” olarak nitelenenlerin, sol
    komünizm veya işçi muhalefeti yandaşlarının kabul etmedikleri
    bu terim, o dönemde, komünist hareketin solunda yer almak isteyen
    ve 1918’den başlayarak Rusya ve Almanya’da belirli konular
    çerçevesinde toplanan kişilerin ideolojilerini belirlemekteydi. Bu
    konular; işçi denetimi, sendikal özerklik, gelirlerin aynı düzeye
    getirilmesi ve eşit paylaşılması, devrimci enternasyonalizme gitmek,
    işçi konseylerinin partinin önüne geçmesini sağlamak vb. dir.
    “Solcu” terimi daha sonraları Stalin’in düşüncesine, şahsına
    karşı her çeşit muhalefeti belirtmek için kullanılmıştır. Bu sebeple
    Troçki, Tito, Mao Zedong, Che Guevara vb., solculukla suçlanmışlardır.
    O zamandan beri, amaçları açık bir şekilde kurumlaşmış sosyal,
    siyasî ve ideolojik sistem dışında ortaya çıkan her sol mahiyetli
    ifade ve istek “solculuk” olarak nitelendirilmiştir.
    Sağcılık ve solculuğun siyaset ve fikir hayatında Fransız
    İhtilâlinden sonra etkin olmaya başladığı dikkate alınırsa, bu terimler
    Komünist Manifesto’sundan (1848) yaklaşık yarım asır önce
    kullanılmış demektir. Şu halde, bu tarih olayının ortaya koyduğu
    önemli gerçek şudur: Sol ve solculuk mutlaka Komünizm demek
    değildir. Fransız ihtilal meclislerinde aşırı sol hareket de komünizm
    değildi. Buna göre, her solcu komünist değildir; ama her komünist
    solcudur ve kendisini gizlemek isteyen komünistler bunu
    bir maske olarak kullanırlar; sadece solcu olduklarını, komünist
    olmadıklarını söylerlerdi.
    521 bk. Sağcılık
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 188 -
    “Solculuk” sadece siyasi ve fikri bir özellik değil; aynı zamanda
    dini değerlerle ilgili ve inançla da ilgili bir vasıftır. Kur’ân sağda
    olanlardan bahsettiği gibi, solda olanlardan da bahsetmektedir.
    Kur’âna göre sol ehli; kendi yaptıkları yüzünden yalanlanacak
    olanlar; uğursuz, bedbaht ve Allah’ın kendilerini zillete düşürdüğü,
    inançsızlık ideolojisini benimsedikleri için Allah’ın huzurunda
    sol tarafta bulunanlardır. Bu sol ehli (Ashabu’ş-Şimal). Allah’ın
    emrini tanımayan, namaz kılmayan, fakire yardım etmeyen ve yedirmeyen,
    Allah’ın kullarına acımayan, boş konuşan, beyhude ve
    bâtıl işler peşinde koşan, zaman öldüren, gâfillerle gaflette yarışan,
    ceza gününü yalanlayan ve inanmayanlardır. Bütün bu menfi
    davranışların gerçek sebebi ise imansızlık ve küfürdür.
    Kur’ân-ı Kerim, Allah’ı inkâr eden, emir ve yasaklarını tanımayan,
    yaradılış gâyesini idrak edemeyen sol ehlinin âhiretteki durumunu
    şöyle açıklıyor: “Sol ehli ise; onlar ne acıklı durumdadırlar!...
    Hücrelere işleyen kavurucu bir sıcaklık ve kaynar su ve kapkara
    dumandan olan bir gölge içindedirler; ki o, ne serindir, ne ferahlatıcı.
    Çünkü onlar, bundan önce (dünyada) zevklerine düşkündüler
    ve en büyük günah şirk (Allah’a ortak koşmak) üzerinde ısrar
    ediyorlardı.... Bir de diyorlardı ki: Öldüğümüz, toprak ve bir yığın
    kemik olduğumuz vakit mi, hakikaten biz mi dirilecekmişiz? Evvelki
    atalarımız da mı (dirilecek)? Söyle: Bütün evvelkiler ve sonrakiler,
    belirli bir günün belirli bir vaktinde çaresiz toplanacaklardır.
    Sonra siz ey sapkınlar, yalancılar! (Cehennemde) Zakkum ağacından
    yiyeceksiniz; karınlarınızı ondan doyuracaksınız. Üstüne de
    (susuzluğunuzu gidermek için) o kaynar sudan içeceksiniz. Öyle
    ki, suya kanmayan develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte hesap günü,
    onlara ziyafet bu!” 522
    Sorumluluktan Kurtulmak Mümkün mü? Bazı câhillerin “bizim
    abdestimiz alınmış, namazımız kılınmıştır. Önemli olan kalp
    temizliği değil mi? O da bizde var. İbâdete ihtiyacımız yok” gibi
    sözleri, ya da “biz şeriati aştık, hakikata ulaştık; artık mükellefiyet/
    sorumluluk kalmadı” yollu hezeyanları, saçmalıkları orada burada
    söyledikleri ve bu görüşleri savundukları -az da olsa- görülmektedir.
    Dâr-ı teklif (mükellefiyet sahnesi) olan dünyada, Allah’ın
    verdiği ömrü yaşarken İlâhî emir ve yasakların dışında kalmak ya
    da mükellefiyet sınırını aşmak mümkün değildir. Her akl-ı selim
    sahibi bunu böyle kabul eder. O halde mükellefiyet nedir? diyenlere,
    açıklayalım: Mükellefiyet: İlâhî emir ve yasaklardan sorumlu
    olmak demektir. Bu da müslüman olmak, akıllı olmak ve ergenlik
    522 el-Vakıa, 56/41-56. Ayrıca bk. Sağcılık. (Hüsameddin Erdem, Şamil İslâm
    Ans.)
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 189 -
    çağına ulaşmış olmak şartlarına bağlıdır. Bunlar genel şartlardır.
    Ayrıca her emrin yerine getirilmesi için kendine has bazı özel şartlar
    da vardır. Meselâ; orucun farz olması için; Ramazan’a erişmiş
    ve mukîm olmak, oruç tutamayacak kadar hasta olmama gibi.
    Bu kısa açıklama göstermektedir ki, mükellefiyetten kurtulabilmek
    için, ya müslüman olmamak, ya bülûğa ermemiş çocuk
    olmak veya deli olmak, yahut da ölmek lâzımdır. Bunun dışında,
    hiçbir sebeple, hiçbir görevle, hiçbir makamda bulunmakla, tasavvufta
    zirveye çıkıp zırvalamakla tekliften, yani Allah’a kulluk görevinden,
    sorumluluktan kurtulmak hiçbir insan için asla mümkün
    değildir. Bir kere, düşünmek gerek; eğer mânevî mertebeler, mükellefiyetten
    kişiyi kurtaracak olsaydı, herkesten önce peygamberler
    bu teklif yükünden kurtulurlardı. Hâlbuki onlar, ümmetlerine
    neyi teklif etmişlerse, aynen kendileri de sorumlu olmuşlardır.
    “Gönderdiğimiz peygamberlere de, kendilerine peygamber gönderdiklerimize
    de soracağız.”523 Hatta onların sorumlulukları ümmetlerinden
    daha da ağır olmuştur. Çünkü bazı hususlar sadece onlardan
    istenmiştir. Teheccüd namazının Hz. Peygamber’e emredilip ona
    vâcib olması gibi.524 “Onların işledikleri onlara, sizin yaptıklarınızın hesabı
    da size!” 525 “O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek,
    imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarattı...”526 Sonra, yalancı peygamberlerden
    ve sahtekârlardan başka hiçbir sahâbi, ve İslâm âlimi
    mükellefiyetinin bittiğini, emir ve yasaklara uyma zorunluluğunun
    kalmadığını söylememiştir. Tarih böyle bir şeye şâhit değildir.
    Hz. Peygamber’e hitâben “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine
    ibâdet et.” 527 âyeti İslâm’da hiçbir kimse için dokunulmazlık, şeriat
    üstülük hakkı tanınmadığını bütün açıklığıyla ilân etmektedir.
    Herhangi bir kimseye -peygamber de olsa- yakın olmak, şu ya
    da bu ırka veya cemaate mensup olmak da mükellefiyetten kurtulmaya
    gerekçe yapılamaz. Hz. Peygamber, akrabâlarına ayrı ayrı
    hitap ettiği bir konuşmasında en son kızı Fâtıma’ya hitâb ettikten
    sonra, “Benden bana âit şeyleri isteyin, vereyim. Ama Allah’ın azâbına
    karşı bana güvenmeyin. Allah’ın azâbından kendinizi kendiniz koruyun.”
    buyurmuştur. Yine dinin hükümlerinin uygulanması konusunda
    hiçbir kimseye ayrıcalık olamayacağını, aksi anlayışın kesin bir
    dalâlet/sapıklık olduğunu şu hadisiyle net bir şekilde açıklamıştır:
    “Ey insanlar, sizden öncekilerin sapıtmasının nedeni şu idi: İçlerinde üstün
    523 7/A'râf, 6
    524 17/İsrâ, 79; 73/Müzzemmil, 2
    525 2/Bakara, 134, 141
    526 67/Mülk, 2
    527 15/Hıcr, 99
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 190 -
    mevkiden biri hırsızlık yapınca, hadd (cezâ) uygulamadan onu serbest
    bırakıyorlar, ama güçsüz (arkası olmayan, fakir) birisi çalınca da hemen
    hadd tatbik ediyorlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı
    Fâtıma hırsızlık yapsa, Muhammed, onun elini de keser.” 528
    Sorumluluğun kalktığını, sorumlu olmadığını iddia etmek büyük
    bir sorumsuzluk ve büyük bir sorunluluktur; çünkü sorumluluk
    imtihan dünyasında herkes için zorunluluktur. Sorumsuzluk
    iddiâ etmek, “namazımız kılınmış”, “biz şeriati aştık, o kabuktur,
    avam içindir, biz hakikat(!) ehliyiz” demek, dünya şartlarında insan
    ve müslüman olarak mümkün değildir. Bu iddiâ, “lâ yüs’el
    ammâ yef’al -yaptığından sorumlu tutulmayan-” Allah’a ortaklık
    iddiâ etmek gibi bir hezeyandır, saçmalıktır. Asıl amacı da haramhelâl
    sınırını yıkarak her şeyin mubahlığı (ibâhiyye) görüşünü yaymaktır.
    Hem dâll, hem mudıll -hem sapık, hem saptırıcı- olan bu ve
    benzeri düşünce sahiplerini, düzeltmek, cezâlandırmak elimizden
    gelmiyorsa, kendi düşünceleriyle başbaşa bırakmak, ama hiç olmazsa
    onun etkisinde kalanlara hakikati anlatıp uyarmak ve bu
    sapıkları toplumdan soyutlamak onlara yapılacak en büyük iyilik
    olsa gerektir. Ola ki akıllarını başlarına devşirir ve kendilerine gelir
    de böyle saçmalıklardan vazgeçerler. “Rabbim, her köle âzâd edildiği
    gün sevinir; ben ise Sana gerçekten kul-köle olduğum gün
    sevineceğim.”
    Sosyalizm: Sosyal teşkilatlanmayı eşitlik ölçüsüne göre düzeltmeyi
    gâye güden teori. Sosyalizm, ferdiyetçi ve hürriyetçi (liberalist)
    sistemlere karşı bir tepki olarak doğmuştur. Sermaye sahipleriyle
    işçiler ârasındaki eşitsizliği, servet ve refah farklarını ortadan
    kaldırma iddiasındadır. Bu iddialar doğrultusunda Sosyalizmi önce
    ekonomik bir çerçeve içinde; yani servetin üretimi, tüketimi, paylaşılması
    ve dağıtımı açısından ele almalıdır. Bu açı, bizi Sosyalizmi
    meydana getiren şartları araştırmaya götürür. Liberal demokrasinin
    ve Kapitalizmin doğurduğu yetersizlikler ve adâletsizlikler,
    sanayileşme olayına; sanayileşme de, sosyal, ekonomik ve şuurlu
    bir şekilde teşkilatlanan işçi sınıfının siyasi bir güç halinde ortaya
    çıkmasına götürür.
    Sosyalizm, öncelikle liberal Kapitalist düzenin adâletsizliklerine
    karşı çıkmak ve isyan etmekle çağdaş niteliğini kazanmıştır. Böylece
    Sosyalizmin ilk temel karakteri, kurulu düzeni adâletsiz, çağ
    dışı ilân etmesiyle ortaya çıkmaktadır. Buna göre Sosyalizm, liberal
    Kapitalist düzenin mülkiyet ve çalışma kurumlarını yetersiz
    ve adâletsiz bulduğu için, değiştirmek ve onun yerine geçmek
    528 Buhârî, Hudûd 12; Tirmizî, Hudûd 7
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 191 -
    isteyen bir rejimin adıdır. Bu haliyle Sosyalizm, Kolektivizmin zaman
    içinde fiiliyata geçmesi ve uygulanmasıdır.
    Kapitalist sistemler, özel mülkiyet, piyasa ekonomisi ve kâr
    esasına dayanan bir sistem kurmuştur. Bu düzen, tarih olaylarının
    ve sanayileşmenin ürünüdür. Sosyalizm de bu düzene antitez olarak
    tasarladığı düzenini tarihi şartların meydana çıkardığı bir düzen
    olarak görür. Onlara göre, bu düzen de tıpkı Kapitalist düzen
    gibi ihtilâl sonucu kurulacaktır.
    Sosyalizmin ikinci esas dayanağı da, ekonomik faaliyetlerin
    özel sektörden kamuya, kişilerden topluma aktarılmasıdır. Bu anlamda
    Sosyalizm, mevcut olan üretim araçlarının tümünü, yahut
    büyük bir kısmını toplumun şuurlu ve yönetici durumunda olan
    organlarına bağlamaktır. Burada üretim araçları toplumun mülkiyetine
    geçmekte, neticede özel mülkiyet yerine kollektif ve sosyal
    mülkiyet kurumu oluşturulmuş olmaktadır.
    Sosyalizmin kollektif mülkiyeti sadece toplumun malı yapması
    da yetmez. Aynı zamanda, bu mallar toplumun hizmetinde olmalıdır.
    Yani kârın hizmetinden çıkarılıp çalışanın (işçinin) hayat
    standardını artırıcı hale getirilmelidir.
    Demek oluyor ki, Sosyalizm, objektif tarih şartları içinde Kapitalizmi
    takip ederek onun yerine geçecek olan bir düzendir. Sosyalist
    düzende şu üç unsur bulunur:
    a) Üretim araçlarının toplumun malı olması;
    b) Üretimin insan ihtiyacına göre yapılması;
    c) Bunların tamamının demokratik bir yol ile gerçekleştirilmesi.
    Buraya kadar Sosyalizmin tanımlarında bazı farklılıklar olsa
    da; hepsinde de ortak gâye, çalışan zümreyi (işçi sınıfını) cemiyete
    hakim kılmak ve emek sahiplerinin hakkını vermektir. Toplumda
    sınıf farklarının ortadan kaldırılması ve toplu çalışma ile elde edilen
    kazancın emek sahibi olan topluluğa ait olması bütün sosyalistleri
    birleştiren ana fikirdir.
    Sosyalistler bazı ana fikirlerde birleşseler de, bu hedeflere nasıl
    ve hangi yollarla ulaşacakları konusunda, yani uygulayacakları
    metodlar hakkında ayrılığa düşmüşlerdir. Meselâ, üretim araçları
    topluma nasıl mal edilecek? Bunlar kimin ihtiyacına göre ve nasıl
    ayarlanacak? Diğer bir ifadeyle, kapitalist düzen hangi yoldan ve
    nasıl değiştirilecek? İhtilâl ve şiddet yoluyla yani devrimle mi; yoksa
    demokratik usullerle (evrimle) mi?
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 192 -
    Esas problem bu sorulara verilen cevaplarda ortaya çıkar. Çünkü
    bu soruların cevapları kadar Sosyalizm türlerinden söz edilebilir.
    Bunlar arasında hayalci (ütopyacı), islâhcı (evrimci), ruhcu,
    maddeci ve ihtilâlci (devrimci) olmak üzere her biri kendine has
    özelliklere sahip birçok Sosyalizm çeşidi vardır. Sosyalizm çeşitlemeleri,
    değişik bakış açılarından da yapılabilmektedir. Meselâ bir
    başka açıdan, Ütopik Sosyalizm, Bilimsel Sosyalizm, Kürsü Sosyalizmi,
    Hıristiyan Sosyalizmi, Devrimci Sosyalizm, Reformcu Sosyalizm,
    Demokratik Sosyalizm gibi bir sınıflamaya da tabi tutulabilir.
    Sosyalizm, geniş anlamıyla çok eskilere, ta Eflatun’a kadar geriye
    götürülebilir. Hattâ birtakım dinî Sosyalizmlerden bile bahsetmek
    mümkündür. Meselâ bir “Tevrat Sosyalizmi”, bir “Hıristiyan
    Sosyalizm”inden; hattâ doğru olmamakla beraber, bir “İslâm
    Sosyalizm”inden bahseden ve kendilerine “İştirakiyyü’l-Mezheb”
    diyenler de vardır. İlk dönem Sosyalistleri daha ziyade toprağın
    fertler arasında eşit bir şekilde paylaşılmasını istiyorlardı. Esas
    anlamıyla Sosyalizm “İşçiler Birliği” anlamına XlX. yüzyılın ilk
    yarısında kullanılmaya başlanmıştır. Çünkü Sosyalist akımın, işçi
    sınıfının meslekî teşkilatlanmaları ve siyasî partilerle şuurlu bir
    siyasî kuvvet olarak ortaya çıkışları XIX. yüzyılda olmuştur. Sosyalizm
    1848’e kadar sadece bir kavramdan ve hayalî bir tasavvurdan
    (ütopyacı) ibaret sayılır. Meselâ Thomas Morus, Saint Simon, Louis
    Blanc, Fourier, Owen, Proudhon gibi Fransız sosyalistlerin doktrinleri
    sosyal adâletsizlikler karşısında tamamen idealist ve hayalci
    görüşlere sahipti. 1848 de Marksizmin ortaya çıkmasıyla “Bilimsel
    Sosyalizm”in kurulduğu kabul edilir.
    Nazarî sosyalizmin birbirine zıd birçok şekillerinin olduğunu
    daha önce belirtmiştik. Bunlardan bazıları şunlardır:
    1- Hıristiyan Sosyalizmi: Ketteler, Maninng, Lorin, Gorin gibi
    hıristiyan sosyalistlerin temsil ettiği ve daha ziyade Hıristiyanlığın
    sosyal cephesini işleyen sosyalizmdir.
    2- Mistik, Optimist ve Ütopyacı Sosyalizm: Ofurier, P. Leroux,
    Proudhon vb. nin savunduğu ve tamamen hayal ürünü olan; realite
    ile ilgisi olmayan ve problemlerini daha ziyade tasavvurda
    çözmeye çalışan kavramsal sosyalizmdir.
    3- Bilimsel Sosyalizm, Devrimci Sosyalizm veya Marksizm:
    İhtilâlci ve diyalektik materyalizmin temsil ettiği, Marx, Engels ve
    Lenin tarafından ileri sürülen sosyalizmdir.
    Bu sosyalizm ilk defa, liberal, burjuva ve kapitalist düzenin
    kendi çelişmelerine terk edilip yıkılmalarının beklenemeyeceğini
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 193 -
    -Bilimsel Sosyalizm- ilkeleştirmiştir. Bunlar, işçi sınıfının (proletarya)
    devreye girmesi ve şiddet yoluyla (ihtilâlle) düzeni değiştirmesi
    metodunu ortaya atmışlardır. Daha sonra ise, Marx ve Engels
    demokratik ve ihtilâlsiz yolu tercih etmişlerdir.
    Bu yüzyıldan sonra Marksizm çeşitli yorumlara tabi tutulmuş,
    bunlar içinde E. Bernstein gibi revizyonistler çıktığı gibi, revizyonizme
    cephe alan Lenin gibi başka yorumcular da çıkmıştır. Bu
    yeni yorumla meşhur Marksizm-Leninizm doğmuştur. Lenin bunu
    Marksın bile hayal edemediği Çarlık Rusya’sında 1917’de uygulama
    plânına geçirmiştir. Marksizmi ve Leninizmi de Stalin ve
    onu takip edenler yorumlamış; bunun neticesinde de “Sovyet
    Marksizmi”doğmuştur. Daha sonra Mao Tse Tung (Mao Ze Dong)
    tarafından daha farklı bir yoruma tabi tutulmuştur.
    Marksizm, 1917 Rus ihtilaline kadar siyasî kurumlar meydana
    getiren bir düzen, rejim olmamıştır. Gerçi bir takım siyasî partiler
    kurulmuş, sosyalistler hükümetlere katılmış, parlamentolarda
    aktif rol oynamışlardır, fakat Birinci Dünya savaşı sonuna kadar
    sosyalist devletler kurulamamıştır. 1917’de Çarlık Rusyası tasfiye
    edilmiş, Üçüncü Enternasyonal kurulmuş, yeni bir Marksizm-Leninizm
    ortaya çıkmıştır.
    Bu yeni Marksizm-Leninizm iki özellik taşır:
    1) Az gelişmiş sayılan bir sosyal yapıya Marksizmin uygulanışı;
    2) Sosyalizm, hem bir devlet sistemi, hem de siyasî bir rejimdir.
    Yani yeni bir hukuk, devlet, anayasa ve siyasî kurumlar anlayışına
    dayanmıştır. İkinci dünya savaşından sonra ise Leninin yerini Stalin
    almış ve Marksizm-Leninizme birçok değişiklikler getirmiştir.
    1980’li yıllarda ise M. Gorbaçov bu sistemden bazı tavizlerde
    bulunmak zorunda kalmış ve 1991’de de hak dağıtmak için ortaya
    çıkan siyasî rejim, bir zulüm düzeni haline dönüşmüş ve 75 yıllık
    ömrünü tamamlayarak kendi diyalektik metodları gereği antitezine
    dönerek senteze ulaşmıştır. Hâlbuki onun iddiası bütün dünya
    işçileri birliğini kurmak ve dünyayı sosyalist yapmaktı. Fakat bu
    yoldaki çabası onu başladığı noktaya hem de daha kötü şartlarda
    liberal Kapitalizme döndürdü.
    3- Reformcu Sosyalizm: Demokratik Sosyalizm, Aktüel Sosyalizm
    diye de anılan ve H. de Man tarafından temsil edilen; evrimci
    yolla, ihtilâlsiz yeni rejimin tesisini müdafaa eden sosyalizmdir.
    Sosyalizm önce Orta ve Doğu Avrupa, Avrupadan sonra da
    Doğu Bloğunda yaygınlaşmıştır. Orta ve Doğu Avrupa, Arnavutluk,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 194 -
    Bulgaristan, Çekoslovakya, Eski Doğu Almanya; Macaristan, Polonya,
    Romanya, Yugoslavya da Komünist rejimler hep 1943-1944
    yıllarında başlamıştır. Daha sonra doğu ve uzak doğuda Çin Halk
    Cumhuriyeti, Kuzey Kore, Kuzey Vietnam, Moğolistan, Küba. vb.
    gibi ülkelerde yaygınlaşmıştır. Bu gün ise bu ülkelerin tümü Sosyalizmden
    Liberalizme dönmüştür.
    Batı ve uzak doğuyu yarım asır etkisi altında bulunduran Sosyalizm,
    Türkiye’de ilk defa 1910 yılında resmen boy göstermiş
    ve “Osmanlı Sosyalist Partisi” adıyla sosyalist Hüseyin Hilmi tarafından
    bir parti kurulmuştu. Bu partiyi kurduran ve partiyi perde
    arkasından destekleyen ise, materyalist ateist Baha Tevfik idi.
    1920’den sonra çeşitli şekillerde gelişen Marksizm veya devrimci
    Sosyalizm, her fırsatta toplumu bölmek, sosyal düzeni yıkmak, insanları
    anarşiye çekmek için elinden ne geliyorsa yapmıştır. Önceleri
    gizli komünist partileri halinde çalışırken. Komünizmin yıkılıp
    yok olduğu zamanımızda ise bütün dünyada hala sosyalist parti
    kurma yarışı devam etmektedir. Zira millî hakimiyeti kaldırmak
    Sosyalizmin gerekli şartlarındandır. Sosyalizmin din ve ahlâka bakışı,
    çeşitlerine göre değişmektedir. Genel olarak Sosyalizm özü
    bakımından ne dincidir, ne de din düşmanıdır. Sosyalizm, toplum
    düzenini değiştirici bir siyasî akım olduğu için de dine dayalı partilerin
    kurulmasını kabul etmez. Din ve ahlâk konusunda hümanist
    bir tavır takınır. Bazı sosyalizmler dinî kaynaklı olduğu halde, Bilimsel
    Sosyalizm hem dine, hem de dinî ahlâka ve mânevî değerlere
    kökten karşıdır. Bunlar Allah’a, dine ve dinî değerlere hiç bir
    şekilde yer vermezler. Çünkü bu sistemin uygulanış biçimi olan
    Komünizmin kendisi bir din haline getirilmiştir.
    Komünizm gibi Hümanizm de en büyük ahlâk düşmanlığıdır.
    Çünkü bir yerde Hümanizm geliştikçe ahlâk geriler. Devamlı cezalar
    sınırlandığı ve azaldığı için kötülüğe teşvik edici faktörler
    çoğalır; sonunda kötülükler yaygınlaşır.
    Bilindiği gibi Sosyalizm doktrini, büyük sanayi devriminin
    tahriki sonucu XVIII. yüzyılın sonunda ve XIX. yüzyılın başında bir
    takım izafî ve ahlâkî fikirlerin yayılmasıyla ferdiyetçilik ve Liberalizme
    karşı bir tavır olarak ortaya çıkmıştır. Bu ise Sosyalizmin
    beynelmilelci ve milliyet düşmanı olduğunu göstermektedir.
    Sosyalizmin milliyet düşmanlığı yanında daha birçok çıkmazları
    vardır. Bunlardan birisi, ferdi mülkiyet fikrini kaldırmasıdır. İnsan
    fıtratında mevcut olan bir şeye sahip olma duygusunu ve fikrini
    ise kaldırmaya çalışmak insanda bir takım ruhî çatışmalara yol
    açar. Gerçi onlar mülkiyeti kaldırmadıklarını, ekonomik ve sosyal
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 195 -
    düzende bazı tedbirlerle sınırladıklarını ve bu yolla kapitalizmin
    önüne geçtiklerini iddia ediyorlarsa da; uygulamaların bunun aksini
    ortaya koyduğu görülmüştür.
    Sosyalizm ve Komünizm, Liberalizme karşı bir ekonomik faaliyetle,
    geniş ölçüde devlet tekelciliğini, devletçi ekonomi, devlet
    işletmeciliği vb. ekonomik modelleri geliştirmiştir. Bu ekonomik
    modeller, liberalist modellerden daha çok insan fıtratına ters
    geldiği için de bir asır bile -her çeşit baskıya başvurduğu haldeyaşayamamıştır.
    Günümüzde gerek batıda ve gerekse doğudaki
    birçok örnekleri çok büyük ekonomik ve sosyal krizler içindedir.
    Türkiye’de de “KİT”ler olarak tanınan devlet eliyle yürütülen ekonomi
    teşekkülleri de liberalist bir ekonomi içinde olduğu halde,
    ayakta duramayacak kadar kötü durumda olduğundan, özelleştirilmek
    için her iktidarın programında yer almaktadır.
    Sosyalizmin çıkmazlarından birisi de sosyal nizamın kendi
    cinsinden olan kanunlarını inkâr etmesidir. Hâlbuki bütün sosyal
    olaylar gibi ekonomi olaylarında da determinizmin payını tamamen
    inkâr etmek doğru değildir. Bu sebeple, olaylar âleminde var
    olan düzeni istediğimiz gibi istediğimiz ilkelere (ekonomi ilkelerine)
    dayandırarak değiştirebileceğimizi iddia edemeyiz. Bu evrimi
    idare eden unsurları sadece ekonomik faaliyetlere ve üretime de
    bağlayamayız. Bütün diğer değerleri hiçe sayıp üretimin asıl öğesi
    olan “emek”i de tek değer olarak kabul edemeyiz. Çünkü sosyal
    hayatı sadece ekonomik ve maddî şartlar meydana getirmiyor. Bilindiği
    gibi, bunların yanında ruhî ve ahlâkî daha birçok sebepler
    sosyal olayları doğurur. Sosyalistler sosyal hayatta insanın bir takım
    maddî ihtiyaçları yanında, fikir ve inançlarının payı olduğu
    gerçeğini de unutmuş görünüyorlar.
    Buna karşılık ruhçu sosyalistler ise maddî ihtiyaçlar yanında
    fikir ve inançların, ruhî ve ahlâkî değerlerin insan hayatı için vazgeçilmez
    olduğu fikrini savunuyorlar. Aslında Sosyalist literatürde
    ruhçu Sosyalizm diye bir ayırım yoktur; ancak mistik sosyalizm
    (Hıristiyan Sosyalizmi)’e bir benzerliği olması, yani İslâm dininin
    sosyal yanını anlatmak için asrımızın fikir adamlarından biri olan
    Nureddin Topçu “Ruhçu Sosyalizm” diye bir sosyalizmden bahseder.
    İşin gerçeği; her sosyal adâletsizliğe karşı her haykırış Sosyalizm
    değildir. Yalnız bir fikir adamının teorisini, yahut bir partinin
    programını Sosyalizm olarak tanımlamak da Sosyalizm kavramını
    çok daralttığı için, yanlıştır. Sonra İslâm dini sosyalist değil, sosyal
    adâletçidir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 196 -
    Sosyalizmin çıkmazlarından birisi de sosyal sınıfları kaldırmak
    istemesidir. Fakat Sosyalizmin ileri sürdüğü ilkeler bunu tek başına
    temin edecek güçte değildir. Bu sistem gerçekten işçinin refahını
    sağlayacak biçimde uygulanacak olsa; işçi, emeğinden ayırıp
    biriktirme yoluyla Kapitalist sınıfa geçebilir. Hâlbuki bunu önleyecek
    tek yol ruhî ve ahlâkî terbiyedir. Sosyalist sistemler ise her şeyden
    önce böyle bir ruhî ve ahlâkî terbiyeyi verecek ilkelerden yoksundur.
    Ayrıca uhrevî yaptırımı olmayan bir ekonomi ahlâkından
    yana olduğu için, dinî ahlâkın geliştirdiği kendini kontrol ve nefse
    hâkimiyetten de söz edilemez.
    Çeşitli adâletsizlik ve zulümler karşısında kendisine çok büyük
    umutlar bağlanan Sosyalizm, ancak sıradan bir insan ömrü kadar
    yaşayabildi ve daha tam olarak şahsiyetini bile teşekkül ettiremeden
    her beşerî sistem gibi, o da tarihe mal oldu. Sosyalist sistemlerin
    yerine, ancak sosyal adâletçi nizamlar geçer de Bilimsel
    Sosyalizm gibi bütün kurumlarıyla işletilirse, işte o zaman ancak
    insanların mutlu olması beklenebilir. 529
    Şaman (Kam): Eski müşrik Türklerde, birtakım doğaüstü gücü
    bulunduğuna, ruhlarla ilişki kurarak hastalıkları iyileştirdiğine
    inanılan, büyü yapma, gelecekten haber verme gibi işler yapan
    din adamı. Büyücü râhip. Tunguzca bir terim olan şaman kelimesine
    karşılık, birçok Türk boyu Kam terimini kullanır. Şaman ya
    da Kam, vecd haline (ekstazi) ulaşarak ruhsal âlemle ilişki kurmak
    sûretiyle insanların çeşitli sorunlarına cevap arayan, geleceğe ilişkin
    yorumlarda bulunan, kötü ruhları kovan bir kişidir. Şamanlık
    babadan oğla geçen tarzda sürdürülür. Altay Türkleri, Kamları Ak
    ve Kara şeklinde ikiye ayırırlar. Ak Kamlar yüce gök tanrıya ve iyilik
    ruhlarına yönelik olarak faâliyet gösterirken, Kara Kamlar yer
    altı âlemine ve yer altı tanrısı Erlik’e yönelik faâliyet gösterirler.
    Kamlar, külahları, davulları ve cüppeleriyle giyim kuşam yönünden
    diğer halktan ayrılırlar.
    Şathiye: Şath: Üzerinde bönlük, saçmalama ve dâvâ kokusu
    olan sözdür. Böyle bir şeye kalkışmak, gerçeklere göre sürçmektir,
    suçtur.530 Kelimenin kök anlamında sözde ölçüyü kaçırmak anlamı
    vardır. Şatah da; çelişkili ifâde, latîfe, mizah demektir; çoğulu
    şatâhat’tır. Şatah, çürük sözler olarak da tanımlanır. Şatha âit
    sözlere şathiye denir. Türk tasavvuf edebiyatında ciddi bir düşünce
    veya duyguyu, çoğunlukla da İslâm inançlarını ve şeriatin hükümlerini
    iğneleyici ve alaylı bir şekilde anlatan şiirlere şathiye
    529 Hüsameddin Erdem, Şamil İslâm Ans.
    530 Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta'rîfât, s. 76
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 197 -
    denir. Bu tür şiirlere daha çok tekke şâirleri rağbet göstermişlerdir.
    Hatta bu nedenle şathiye yerine; şathiye-i sûfiyâne terimi kullanılır.
    Allah ile senli-benli, şakalı bir edâ ile konuşur gibi yazılan
    şathiyelerde daha çok inançlar, sözkonusu edilir ve alaylı bir dil
    kullanılır. Bazıları saçma sanılan bu sözlerin, yorumlandığında
    tasavvufla ilgili türlü kavramlara değindiği görülür. Şeriate aykırı
    veya mânâsız gibi söylenen düşüncelerin, aslında vahdet-i vücut
    felsefesindeki görüşleri bildirdiği kesindir. Tasavvuf ıstılahları arasında
    şathiyenin önemli bir yer tutmaya başlaması, vahdet-i vücut
    ekolünün yaygınlık kazanmasıyla paralellik gösterir.
    Tasavvufla ilgili eserlerde şathiyelerle ilgili çok bol malzemeler
    görülür. Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hakk” (Ben Hakk’ım/Allah’ım)
    sözü ile; Bayezid Bestâmî’nin “Sübhânî mâ a’zame şânî” (Kendimi
    tesbih ederim, noksan sıfatlardan tenzih ederim, şânım ne yüce
    oldu) sözü yaygın olarak bilinen ve tüm tasavvufçularca tevil edilerek
    de olsa kabul edilen iki şathiye örneği olarak verilebilir. Yine,
    Bâyezid Bistâmî’ye âit: “Bir denize daldım ki, peygamberler o denizin
    sâhilinde durdu” sözü de böyledir.
    Tasavvufçulara göre şathiyye, “dıştan (zâhiren) ve ortalama
    (şeriatla ilgili) bilgilerle bakıldığı zaman şeriate aykırı imiş gibi gözüken,
    fakat tasavvufî/bâtınî anlamda bir hakikati ifâde eden söz
    ve deyişlerdir.” 531
    Şathiye adı verilen bütün bu elfâz-ı küfrü tasavvufçular hiç
    eleştirmez, savunur ve sahip çıkarlar. Te’vil etmeye çalışırlar: Bunlar
    vecd halinde, bir nevi sarhoşluk ânında söylenen sözlerdir. Bu sözleri
    söyleyenler Allah’a o kadar yakın olmuşlar ki, bu samimiyetle
    senli-benli konuşmaya başlamışlar. Bunlarınki naz makamıdır, onlar
    için bu sözler câizdir; ama o makamlara erişmeyenlerin bu tür
    sözleri câiz olmaz... “Ben Hakk’ım, -hâşâ- Allah’ım” diyenleri savunan
    ve bu sözlere teville karışık sahip çıkan zihniyetten beklenen
    tavır farklı olamazdı, denilebilir. Bunlar, iddiâ edildiği gibi, cezbe
    ve sarhoşluk zamanında (İçki içmeden insan nasıl sarhoş olur?
    Hz. Peygamberimiz veya ashâbdan böyle bir şey hiç nakledilmiş
    midir?) söylenmiş sözler değildir. Kitaplara geçmiş, tekrarlanmış,
    tasavvufçular tarafından dillendirilip kabul edilmiş, savunulmuş,
    hatta kutsal söz gibi kabul edilmiştir. Meselâ nakşibendîlerde ve
    diğer çoğu tarikatlarda kelime-i tevhid zikri olarak şeyhler tarafından
    müridlere vird olarak verilen ifadelerden biri: “Lâ mevcûde
    illâllah” (Allah’tan başka mevcut -varlık- yoktur) sözüdür. Bunu,
    kendilerine göre belirli aşamaya gelmiş her tasavvufçu günde
    531 Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y. c. 8, s. 108.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 198 -
    bilmem kaç bin defa söyler, tabii ki bunlar Allah’ın öğrettiği ve
    Rasûlü’nün uygulayıp tavsiye ettiği zikir/ibâdet cinsinden değildir,
    büyük ve fecî bir bid’attir.
    Saf zihinlerin olumsuz etkilenmesi, şeytanın onlara bu sözlerle
    vesvese vermesi gibi riskler içermesinden ötürü, Allah’tan af dileyerek,
    bunlardan bir kısmını konuya örnek olması için iktibas
    etme zarûreti duyuyorum. Zâten araştıran insan, bunları bu tasavvufçu
    şâirlerin eserlerinde ve onlardan alıntı yapan birçok tasavvuf
    kitabında kolaylıkla bulabilir.
    “Var kardaşın öldür, dahî avradın boşa, / Anana kâbin kıydır,
    Hakk’ı ıyân göresin.” Sadeleştirip bugünkü dille söylersek: “Git,
    kardeşini öldür ve karını boşa, annenle nikâh kıydır, (Böylece)
    Allah’ı açıkça görmüş olursun.” (Yunus Emre)
    “Sekiz cennet yaptın sen Âdem için / Adın büyük, bağışla onun
    suçun / Âdem’i cennetten çıkardın, niçin? / Buğday nene lâzım,
    harmancı mısın?
    Hafâya çekilip seyrâna durdun / Aklı yetmezlerin aklını urdun /
    kıldan ince köprü yaptın da kurdun / Akar suyun mu var, bostancı
    mısın?
    Yüz bin cehennemin korkmam birinden / Rahmân ismi nâzil
    değil mi senden? / Gaffâruzzüznûbum demedin mi sen? / Affet
    günahımı, yalancı mısın?
    Şânına düşer mi noksan görürsün / Her gönülde oturursun, yürürsün
    / Bunca canı alıp yine verirsin / Götürüp getiren kervancı
    mısın?
    Bilirsin ben kulum, sen sultânımsın / Kalpde zikrim, dilde
    tercümânımsın / Sen benim canımda can mihmânımsın / Gönlümün
    yârisin, yabancı mısın?” 532
    “Kıldan köprü yaratmışsın / Gelsin kullar geçsin deyû / Hele biz
    şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı.”533
    “Kıl gibi köpri gerersin geç deyû / Gel seni sen tuzağından seç
    deyû / Ya düşer ya dayanur yahut uçar / Kıl gibi köpriden âdem mi
    geçer? / Kulların köpri yaparlar hay içün / Hayrı budur kim geçerler
    seyr içün...” 534
    “Hak Teâlâ Âdemoğlu özüdür / Otuz iki Hak kelâmı sözüdür. /
    532 Azmi Baba
    533 Kaygusuz Abdal
    534 Yunus Emre
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 199 -
    Cümle âlem bil ki Allah özüdür / Âdem ol candır ki güneş yüzüdür.”
    535
    “Âdemi balçıktan yoğurdun yaptın / Yapıp da neylersin, bundan
    sana ne? / Halk ettin insanı saldın cihana / Salıp da neylersin
    bundan sana ne? / Bakkal mısın, teraziyi neylersin? / İşin gücün
    yoktur gönül eylersin / Kulun günahını tartıp neylersin? / Geçiver
    suçundan bundan sana ne? / Katran kazanını döküver gitsin
    / Mü’min olan kullar dîdâra yetsin / Emreyle yılana tamûyu yutsun
    / Söndür şu ateşi bundan sana ne? / Sefil düştüm bu âlemde
    nâçarım / Kıldan köprü yaratmışsın geçerim / Şol köprüden geçemezsem
    uçarım / Geçir kullarını bundan sana ne? / Behlül Dânâ’m
    eder cennet yarattın / Nice kulları cehenneme attın / Nicesin âteş-i
    aşk ile yaktın / Yakıp da neylersin bundan sana ne?”
    “Aşk katında küfr ile İslâm birdir / Her kanda mesken eylese
    âşık emîrdir.” 536
    “Benem Hakk’ın kudret eli / Benem belî aşk bülbülü / Söyleyip
    her türlü dili / Halka haber veren benem.” 537
    Söylediği şathiyeler/küfür lafızları devrinde muvahhid müslümanları
    kızdırmış ve ona karşı tavır alınmasına sebep olmuş olacak
    ki, Yunus Emre şöyle der: “Yûnus bu cezbe sözlerin / Câhillere
    söylemegil / Bilmez misin câhillerin / Nice geçer zamânesi.” Böyle
    dediği halde, duramaz, nice şathiyeler döktürür. Bunlardan kimileri,
    sadece tasavvuf çevresinde değil; müslüman halk arasında
    da şöhret bulmuştur. Şu dörtlük onlardan biridir: “Cennet cennet
    dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver anı / Bana seni
    gerek seni.”
    Şeyh: Çoğulu; Meşâyih, şüyûh, eşyâh. Yaşlı, ihtiyar, pîr, bey,
    önder, kabile başkanı. Tasavvufta; a) Nefsinden fâni Hak’ta bâki
    velî, Hak dostu. b) Tâliplere rehberlik etmek ve onları irşâd etmek
    ehliyetine ve liyâkatine sahip olan insan-ı kâmil, rehber, delil,
    mürşid. Şeyh, kâmil ve mükemmildir; başkalarını da kemâle erdirir.
    Şeyh-i tarikat: Mürid ve müntesiblerini, bir annenin bebeğini
    terbiye etmesi ve yetiştirmesi gibi terbiye edip yetiştiren şeyh.
    Tarîkat şeyhleri böyledir. Bunlar mürid ve müntesiblerinin mal, beden
    ve ruhları üzerinde mutlak olarak söz sahibidirler. Mürid ne
    dil, ne kalb ile şeyhine itiraz edebilir. Şeyhine “hayır!” diyen bir
    mürid iflâh bulmaz. Şeyhe karşı işlenen günahın tevbesi olmaz.
    535 Seyyid Nesîmî
    536 Seyyid Nesîmî
    537 Yunus Emre
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 200 -
    Şeyhin önündeki mürid, gassâlin önündeki cenâze gibidir, irâdesi
    yoktur; şeyh ona hangi şekli verirse onu muhâfaza eder, şeyhte
    fâni olmak Allah’ta fâni olmanın mukaddimesidir. Allah’a giden
    yol, şeyhten geçer. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır. Şeyh keşif ve
    kerâmet sahibidir. Allah’ın arz üzerindeki halifesidir. Allah adına
    hareket eder. Şeyh, Hz. Peygamber’in nâibidir, Onun temsilcisidir.
    Tâğut: Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan,
    taşkınlık gösteren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir;
    Istılahta ise Allah’a isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği
    hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere
    hükümler koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put,
    şeytan veya bunların dışında herhangi bir şey olması farketmez.
    Kur’ân-ı Kerim’de: “Andolsun ki, biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin,
    tâğuta kulluktan kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.”
    538 İnsanlar, sadece Allah’a kul olma, yalnız O’na ibâdet
    etme hususunda istisnasız uyarılmışlardır. “İman edenler Allah yolunda
    cihad ederler; küfredenler ise tâğut yolunda savaşırlar.”539 Yani insanlar
    ya Allah’a ibâdet edecekler veya tâğuta kul olacaklardır; bu iki
    yolun dışında üçüncü bir hal yoktur.
    Kur’ân-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen
    kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın?
    Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun
    eğmek) istiyorlar. Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek, lanetlemekle)
    emrolunmuşlardır.”540 buyrulmaktadır. Kur’an’daki bütün
    bu âyetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır:
    Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir.
    Nitekim İbn Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede
    541 Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve diğer peygamberlere iman
    ettiklerini söylemekle beraber, ihtilaf ettikleri hususlarda, Allah’ın
    kitabından ve Peygamber’in sünnetinden kaçınıp, insanların kendi
    akıllarına göre (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini isteyen kişinin
    iman iddiasını Allah reddetmektedir.” 542
    Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun
    rızâsına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler,
    Allah’ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler
    icad etmektedir. Dolayısıyla bütün demokratik sistemler,
    bu noktada “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik
    sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile İslâm’ın
    538 16/Nahl, 36
    539 4/Nisâ, 76
    540 4/Nisâ, 60
    541 4/Nisâ, 60
    542 İbn Kesir, 1/519
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 201 -
    dışındaki bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre
    yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği
    hükümlerin galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır.
    Şurası unutulmamalıdır ki, tâğutun hükümlerine “evet” diyenler,
    Allah’ın dinine “hayır” demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu
    ister bilerek, ister bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez.
    Çünkü bütün peygamberlerin insanlara; “Allah’a ibâdet edin, tâğuta
    kulluktan kaçının” diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sabittir. Tâğutun
    hükümlerini inkâr etmeyen ve tâğutî güçlerle mücâdele vermeyen
    kimse, ne kadar âlim olursa olsun, “müsteşrik” çizgisini asla
    geçemez. 543
    Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen
    addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate
    ve imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve
    sınırları aşan her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi,
    Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan
    her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim
    bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a
    iman edip bağlanır, sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul
    eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa
    bağlanmış, yani kurtulmuş olur.544 Tâğutu reddetmeden iman eksiktir,
    yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz. Bu durum, aynen
    müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut, Allah’a ibâdetten alıkoyan,
    Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a has kılmayı, Allah
    ve Rasûlü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği
    gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve
    sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu da bu
    kavramın içine koyabiliriz.
    Mevdudi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları
    aşan herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden,
    Allah’ın kullarının hâkimi olduğunu iddia eden ve onları kendi
    kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah’a
    isyan eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o
    zaman tâğuttur. Böyle bir kimse; şeytan, rahip, dinî veya politik
    lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu reddetmedikçe
    Allah’a inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul anlamı
    birlikte kullanılır. Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir
    tek değil; binlerce tâğutun kölesi olur.545 Tâğut, İlâhî olmayan hükümlere
    göre kararlar veren otorite demektir. Tâğut kelimesiyle,
    543 Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, c. 1, s. 202
    544 2/Bakara, 256
    545 Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, c. 1, s. 202
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 202 -
    aynı zamanda, Allah’ı tek hâkim / egemen ve Rasûlü’nü nihâî otorite
    olarak tanımayan hüküm sistemleri de kastedilir. 546
    Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki
    her çeşit sistem, Allah’ın şeriatina dayanmayan her türlü
    nizam tâğuttur. Tâğut, Allah’ın şeriatindan başka bütün idare şekilleridir.
    Zira insan, ulûhiyet özelliklerinden birisini kendisine mal
    edip, adâletin ve hakkın ta kendisi olan şeriatin hudutlarını aşarak
    kendi egemenliğini ileri sürerse tuğyan etmiş ve kendi haddini
    aşmış demektir. Böyle bir şey, tuğyandır ve böyle iddialar ileri
    sürenler tâğî denilen haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar,
    bunlara tâbi olanlar şirk içerisindedirler, küfür içerisindedirler. 547
    Yusuf el-Karadavi’ye göre, Allah’ın şeriati ile çatışan bütün
    gelenekler, rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar
    tâğuttur. Tâğut, kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi
    olduğu ve itaat ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm
    götürdükleri, huzurunda muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri,
    tâbi oldukları, yalnız Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat
    ettikleri kimse veya varlıklardır. Bunların ve bunlarla ilişkisi olan
    insanların durumlarını düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu
    Allah’a ibâdet ve itaatten yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat
    eder halde görürüz. 548
    Nisa, 76. Âyetine göre tâğut, Allah’a karşı olanların, uğruna
    savaştığı şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır.
    Tâğut, itaatte Allah’a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız
    şartsız itaat edilecek tek merci Allah’tır. O’nun dışındakilere
    O’ndan dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler, meşruiyetini Allah’tan
    alırlar. Kur’an, Allah’tan başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet
    olarak nitelemektedir.549 İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı
    olursa, itaat tâğuta itaatin ta kendisi olmaktadır. 550
    Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın,
    adâletsizliğin, putçuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklınıza
    gelen tüm kötülüklerin sembolü. Bu sembol, bazan kendini
    Firavun ilan eden antik ya da çağdaş bir yönetici, bazan cansız
    bir eşya, bazan bir ideoloji, bazan da şeytan, uğur, şans, talih gibi
    soyut şeylerdir. Tâğut, insanoğlunun ilâhlaştırdığı her şeydir. Daha
    doğrusu tâğut, insanla Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen
    ortak isimdir. Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyan
    546 Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, c. 1, s. 375
    547 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l Kur'an, c.3, s. 269
    548 Yusuf el-Karadavî, Tevhidin Hakikatı, s. 57
    549 16/Nahl, 36
    550 4/Nisâ, 60
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 203 -
    etmiştir. İşte tâğut, o insana bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey
    insansa ve kâfirse ona itaat eden de kâfir olur; yok eğer insanın
    itaat ettiği tâğut münâfıksa ona itaat eden de münâfık olur. Tabii
    fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur. 551
    Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık,
    sapkınlık, aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder.
    Tâğut, tuğyanı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
    Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları
    olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut
    bulunur. Tâğutların, kabile çapında, millet çapında olanları yanında
    bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar,
    birbirlerinden habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler.
    Hatta, İblisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi
    birlikler, beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında
    hiyerarşik bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler.
    Böyle olunca tâğutî sistemler, parlamentolar, prensipler
    geliştirilebilir. Mesala, Muhammed İkbal, emperyalist batılıların
    oluşturdukları sömürü düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri
    organizasyonu, İblisler parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun
    gibi tâğutlar parlamentosu deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu
    noktada evliyâu’t-tâğut (tâğutun dostları, görev arkadaşları, destekçileri)
    deyimini kullanıyor. 552
    Bir kimse, Allah’a, meleklerine... inandığını ikrar etse, buna
    mukabil, tâğutî rejimleri (demokratik, laik, hümanist, kapitalist,
    sosyalist vs.) çağdaş devlet modelleri adı altında benimsese, doğruluklarına
    itikat etse, irtidat etmiş olur, yani dinden çıkar. Kim,
    insanların maslahat ve iyiliklerini Allah’tan daha iyi bildiğini iddia
    ederek, insanlar üzerinde hükümler koymaya ve bunları tatbik
    etmeye gayret ederse “ilâhlık” iddiasına girişmiş olur. Her kim
    de bunların bu iddialarını doğrulayarak onlarla işbirliği yaparsa,
    tevhid akidesini parçalamış, ilâhlara iman etmiş, kâfirler zümresine
    dahil olmuş demektir. Bu açıdan “çağdaş devlet modelleri”
    iyi değerlendirilmeli, isimleri milliyetçi-mukaddesatçı dahi olsa,
    Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine
    geçmek üzere doktrinler imal eden, bu doktrinleri insanların hayatına
    tatbik edeceğini ilân eden insanların tâğut olduğu gerçeği
    unutulmamalıdır. Bu gün dünyada insanların beşikten mezara hayatlarını
    düzenlemek iddiasındaki meclisler, konsüller, krallar, kavimler
    arası kuruluşlar, insanları teslim almış görünmektedirler. 553
    551 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, 170
    552 2/Bakara, 257 (Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 562)
    553 Hüsnü Aktaş, Medeni Vahşet, s. 140
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 204 -
    Hz. Adem’den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki
    tanrısı var olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu
    ya tevhid dinine mensup olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah’ı
    kendisi için yegâne ilâh edinmiş; ya da şirk dinine mensup olmuş
    ve bu dinin çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına ittiba etmiştir.
    İşte Kur’an, şirk dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut
    demektedir.
    Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu
    bakımdan profan / bölmeli bir kafa yapısına sahip bulunmaktadır.
    Bu kimseler, bir yandan Allah’a iman ettikleri iddiasında bulunurken,
    diğer yandan İslâm’ın açıkça emrettiği ve yasakladığı şeylere
    ters düşebilmekte ve tâğutların yasalarına kabulleri arasında
    yer verebilmektedirler. Oysa bir kalpte hem imana, hem de küfre
    yer verilmesi İslâm’a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir.
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyamet
    gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez
    değildir.” 554
    Bir kalpte hem iman ve hem de aynı zamanda küfür bulunamaz.
    Bu iki olgu, ateş ile barut gibi yanyana bulunamazlar. Birisinin
    yerleştiği kalpte bir diğerine yer yoktur. Mü’min, kâfir ve
    münâfıktan farklıdır; kendisine İslâm ile beraber bir veya birkaç
    dünya görüşünden veya ideolojiden sentezler yapan, bukalemun
    bir şahsiyete sahip olamaz. Çünkü tevhidi, şirkten farklı kılan; başka
    felsefelere, herhangi bir dünya görüşüne veya ideolojiye ihtiyaç
    duymaması, mü’minin bütün bir hayatını kuşatan yetkin bir
    inanç, bir pratik; kısacası bir sistem, bir yaşam biçimi olmasıdır. Bugün
    beşeriyet, Tevhid dininden uzaklaşarak, yeryüzünde egemen
    olan tâğutların dinine sapmış bulunuyor. Müslümanlık iddiasında
    bulunan yığınların Allah’a değil; tâğutlara ibâdet ettikleri su götürmez
    bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle Kur’an’ı öğrenmek,
    mânâsının derinliklerine dalmak ve onu pratik hayatlarına indirgemek
    isteyen her müslümanın, tâğut kavramının gerçek anlamını
    kavraması ve kavradığı tâğutu tüm kuralları ve kurumlarıyla
    birlikte reddetmesi, bu reddi davranışlarıyla göstermesi itikadî bir
    sorumluluktur.
    Tahrif: Tahrif, aslında bir kelimedeki harflerin yerini değiştirerek
    manayı bozma demektir. Terim olarak kullanılışı ise, bir metni,
    ilâve ve çıkarmalarla farklı manaya gelecek şekle sokma demektir.
    Kutsal kitabı olduğu gibi, dini bozmaya ve değiştirmeye de tahrif
    denilir.
    554 2/Bakara, 85
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 205 -
    Tanrı: Türkçe’de Allah anlamında kullanılan Tanrı kelimesi,
    “gökyüzü” ve “şafak” mânâlarına gelen “tan”dan türemiştir. Orta
    asya Türk boylarında daha çok “gökyüzü” anlamında kullanılmıştır.
    Çağatayca’da Tengri, Yakutça’da Tangora, Tanara, Altaylar’da
    Teneri, Sümerce’de Tingir, Dingir Akadca’da İlu, Oğuzca’da Çalap,
    Çelep, Kazanlar’da Tengri (Tanrı), Teri vb. şekillerinde yazılmıştır.
    Kaşgarlı Mahmud, Tanrı kelimesini şöyle açıklamıştır: “Tengri,
    yüce Tanrı mânâsına gelir. Kâfirler göğe Tengri derler. Yine bu
    adamlar büyük bir dağ, ulu bir ağaç gibi gözlerine ulu görünen
    her şeye Tengri, hakîm kişiye de Tengriken derler.” 555
    Maniheizm’de Tengri veya Tengriken terimleri, Tanrı mânâsına
    gelmekte, yine bu dinle günahların itirafı için Tengrim sözü kullanılmaktadır.
    Bazı araştırmalara göre bu terim, özellikle Turfan
    metinlerinde hükümdar kızları ve zevcelerini ifade ederken, aynı
    kelimeden türediği kabul edilen Tengriçi terimi de râhip karşılığında
    kullanılmıştır. Kumanca Tengrilik “İlâhî”; Uygurca Tengrilik,
    “dindar”; Moğolca Tengri ise “Tanrı” anlamının karşılığıdır.
    Günümüz Ortaasya’sında yaşayan Türk dillerinde Tengri kelimesi
    “Tanrı” ve “gök” mânâlarını ifade etmektedir. Türkiye Türkçesinde
    Tanrı kelimesi yalnız Allah karşılığında kullanılmıştır. Orhun
    Âbideleri’nde Tengri kelimesi daima ilâhi bir kudreti ifade
    eder. O’nun iradesiyle iktidara gelen hükümdar, Tengri gibi, Tengri
    doğumlu ve Tengri tarafından yaratılmıştır. Türk halkını koruyan,
    düşmana galip gelmesini sağlayan hep Tengri’dir. Bazı kaynaklarda
    O’nun Türk Tengrisi olarak zikredildiği görülmektedir. 556
    Şamanizm’e göre en kudretli Tanrı, Tengere Kayra Kan’dır.
    Göğü, insanı, iyi-kötü ruhları ve yeri o yaratmıştır. Tengere Kayra
    Kan’ın tam karşılığı “Gök Tanrı”dır. İslâmiyet’i kabul etmezden
    önceki Orta Asya Türk boylarına göre gök 17 kattır. Gök-Tanrı’ların
    yardımını dilemek ancak ecdadın ruhlarıyla mümkündür. Tengri
    inancı hem gök, hem de gökte hüküm süren ruh mânâlarını içine
    almaktadır. Türklerin İslâmiyet’ten önce kabul ettikleri dinlerdeki
    Tengri kelimesi, hemen daima bu dinlerin en yüksek varlıklarını
    ifade için kullanılmış, “gök” mânâsı ikinci plânda kalmıştır.
    Şark Türkçe’sinin hâkim olduğu İslâmî metinlerde, Allah,
    Mevlâ, İlâh, Rab, Hüdâ, Yezdan gibi Arapça ve Farsça isimler Türkçe
    Tengri (Tanrı) karşılığında kullanılmıştır. Kutadgu Bilig’de Allah
    kelimesi geçmekle beraber, bazen Tengri kelimesi “Teâlâ” olarak
    555 Divan-ı Lügâti't-Türk, çev. Besim Atalay, Ankara 1941, 111, 376
    556 Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, İstanbul 1970
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 206 -
    geçer557. Eski Türkçe’de Tengri, kâinatta bulunan her şeyi yarattığına
    ve koruduğuna inanılan en yüce varlıktır. Oğuzlar Allah fikri
    ve inancına sahip olmuşlar ve bunu Tanrı adıyla ifade etmişlerdir.
    Türklerin Tanrı anlayışı İslâm’ın Allah anlayışıyla hemen hemen
    aynı olmuştur.
    İnsanüstü bir kudret ve kuvvet olan Tanrı mefhumunun umumi
    bir tarifini yapmak oldukça zordur. Bundan dolayı insanlar, hatta
    hayvan ve bitkiler de tanrı sayılmıştır. Eski Yunan ve Roma’da
    ölümlü kadınlarla birleşerek çocuk yapan tanrıların erkek veya
    dişi oluşu, o toplumların pederşâhi veya mâderşâhi aile yapılarıyla
    ilgilidir.558 Eski dinlerde genellikle, göklerin tanrısı, suların tanrısı
    ve karaların tanrısı olmak üzere üç büyük tanrı tasavvuru daima
    mevcut olmuştur.
    Tanrı kelimesinin etrafında bazı kavramlar oluşmuştur. Tevrat’daki
    Evâmir-i Aşere (On Emir), Yahudilik ve Hıristiyanlık
    için Tanrı buyrukları olarak kabul edilmiştir. Bilindiği kadarıyla
    Tevrat’ın getirdiği Tanrı kavramı, bu mefhumun ilk evrensel nitelikte
    olanıdır. Halen elde bulunan Yahudilik mukaddes kitaplarının
    Yahvist metinlerinde daha çok millî-İnsanı tarzda Tanrı anlayışı
    hâkimdir.
    Hz. Mûsâ kanunları, Pagan sanatının tanrıları insan şeklinde
    tasvir etmesini yasaklamış, Hıristiyanlığın ilk yıllarında bu yasağa
    titizlikle uyulmuştur. Teslis’in birinci unsuru Peder ile üçüncü unsuru
    Ruhu’l-Kudüs’ün temsili şekilde tasvirleri, Hz. İsa’nın da insan
    şeklinde tasvir edilmesine zemin hazırlamıştır. Zamanla daha da
    gelişen bu tasvir sanatı, başka yüce varlıkların da simgelenmesine
    yol açmıştır. Nitekim bu simge hadisesi Hz. İsa’nın Vaftizi ile Uruc
    (Göğe Yükseltilme)’unda da görülmektedir.
    Geçen yüzyılın Batılı sanatçılarından çoğu Tanrıyı yaşlı bir
    adam, Haç’ını taşıyan bir papa veya imparator, şimşek çaktıran
    jüpiter şeklinde tasvir etmişlerdir.
    Tek tanrılı dinlerde bir tek Tanrı (Allah) olmasına rağmen çok
    tanrılı dinlerde, hemen her kudret ve kuvvet için bir tanrı (İlâh)
    vardır. Müslümanlıktan önce Araplar putlara taparlarken, bunlardan
    en yüce saydıklarına Allah adını vermişler, öteki tanrılara da
    “ilâh” (Aramca, alaha) demişlerdir.
    Tanrı kelimesi, Türk Atasözlerinde aynen Allah karşılığında
    kullanılmıştır. “Büyüklük Tanrıya yakışır”, “Tanrı rızkını kuluyla
    557 V. F. Büchner, İ.A XI, 707
    558 Bertholet, Wörterbuch der Religionen, Stutgart 1963, s. 197
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 207 -
    birlikte yaratır” vb. atasözlerimizden sadece birkaç örnektir. Günümüz
    Türkiye’sinde yaşayan Türklerle, bugün hudutlarımız dışında
    kalan ülkelerde yaşayan Türkler de Allah ve Tanrı kelimelerini
    aynı kavramı ifade etmek için bir arada kullanmaktadırlar.
    Hal böyle olmakla beraber Tanrı kelimesinin Allah karşılığında
    kullanılamayacağı, Allah mefhumunun tam karşılığının bulunmadığı
    vb. öteden beri ileri sürülmektedir. Bu görüşte olanlara
    göre, Tanrı Allah demek değildir. Tanrı eski putların adıdır. Allah
    kelimesi, İslâm’ın tavsif ettiği özel bir isimdir ve hiç bir put için
    kullanılmamıştır. Bundan dolayıdır ki, Tanrı, Allah mânâsını ifade
    edemez. Bunun aksini savunanlar da olmuştur. Bu görüşte olanlar,
    Müslümanlığı kabulden itibaren Türklerin Tanrı kelimesini Allah
    mânâsında kullandıklarını, yüzlerce yıldan beri yazılan tefsir, hadis
    ve çeşitli dinî eserlerde hep Tanrı kelimesinin Allah karşılığında
    kullanıldığını ileri sürmektedirler. Onlara göre Yunus Emre, Mevlit
    yazarı Süleyman Çelebi vb. Türk şairleri eserlerinde hep Allah kelimesi
    karşılığında Tanrı kelimesini kullanmışlardır.
    Tanrı kelimesine karşı oluş, biraz da zorla Türkçe okutulduğu
    dönemde Ezan’daki Allah kelimesinin Tanrı olarak değiştirilmesinden
    kaynaklanmaktadır. Türkiyeli Müslümanların hem Allah,
    hem de Tanrı kelimelerini aynı mânâda ve bir arada kullandıkları
    bilinmektedir. Cumhuriyet dönemi Kur’an mütercimlerinden merhum
    H. Basri Çantay, “Lâ ilâhe illallah” cümlesini “Allah’dan başka
    Tanrı yoktur” şeklinde tercüme etmiştir. Görüldüğü gibi merhum
    mütercim burada Allah karşılığında Tanrı kelimesini kullanmıştır.
    Bu tür misalleri çoğaltmak mümkündür. İstiklâl Marşı şairi M. Ãkif
    de “Demek almayacak Tanrı selâmını bile” mısraında Allah yerine
    Tanrı kelimesini kullanmıştır. Allah karşılığında Tanrı kelimesi kullanılabilir,
    fakat her Tanrı, Allah değildir. 559
    Allah ismi ile Allah’dan başka hiçbir ma’bûd anılmamıştır ve
    O’nun benzeri de yoktur. Tanrı ve Hüdâ isimleri Allah gibi özel
    bir isim değil aksine ilâh, rab, ma’bûd gibi umumi bir isimdir.
    Arapça’da “ilâh”ın çoğuluna “âlihe”, “rab”ın çoğuluna “erbâb”,
    Farsça “Hüda” çoğuluna da “Hüdâyân” denilir. Ancak Allah’ın çoğuluna
    “Allahlar” denildiği ne işitilmiş, ne görülmüştür.560 Hiçbir
    dil başka dildeki kelime ve terimleri tam olarak karşılayamadığı
    gibi, kendine has anlamları olan Allah kavramının da tam karşılığını
    bir başka dilde bulmak mümkün değildir. Bu bakımdan
    559 Hikmet Tanyu, İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, İstanbul 1986,
    s. 188
    560 Elmalılı, Hak Dini, Kuran Dili, 1, 24.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 208 -
    zaruret olmadıkça Allah mefhumu karşılığında yine ve yalnız Allah
    kelimesini kullanmalıdır. 561
    Tasarruf: Faâliyet göstermek, yetki kullanarak iş yapmak. Tasavvufta;
    Kerâmet göstermek, olağanüstü yollardan iş yapmak ve
    tesir etmek, insanlara ve eşyaya hükmetmek ve onları idare etmek,
    Allah’ın eşyayı ve bütün varlıkları velîsine Mûsâhhar kılması.
    Hakikatte tasarrufta bulunan (mutasarrıf) Allah’tır. Fakat tasavvufa
    göre velîler de himmetleriyle varlıklar üzerinde tasarrufta
    bulunurlar. Zira Allah her şeyi onlara Mûsâhhar kılmıştır. Velîler
    himmetleri ile tasarrufta bulunurlar. Fakat ism-i a’zamla tasarrufta
    bulunduklarına da inanılır. Bazı velîlerin öldükten sonra da tasarrufta
    bulunduklarına inanılır.
    Taş Yapıştırmak: Gaybdan haber almak ve gelecek konusunda
    bilgi sahibi olmak merakının en garip ve akıl almaz
    tezâhürlerinden biri de daha çok kadınların ilgi gösterdikleri taşa
    taş yaptırma hurâfesidir. Bu da niceleri gibi türbeler çevresinde
    uygulanmaktadır. Genellikle türbe içinde veya yakınındaki herhangi
    bir taş veya duvar bu iş için kullanılmaktadır.
    Taş yapıştırma hurâfesinde dikkat çeken husus; o türbedeki
    zat aracılığı ile tutulan niyetin Allah katında kabul görüp görmediğinin
    öğrenileceği zannı, hatta dileklerin bizzat türbede bulunandan
    dilendiğine inanılmasıdır. Bazen de taş yapıştırılan taşta/
    duvarda bir kutsiyet vehmedilmesinin bu eyleme vesile kılındığı
    görülür. Tabii bütün bunlar, putperestlik, yani kutsiyet izâfe ederek
    putlara tapınma sapıklığının bir uzantısı olmaktadır. İslâm’ın
    en ciddi mücâdele hedeflerinden birincisi olan putperestlik kalıntılarının,
    çağdaş müslümanın hayatında uygulama imkânı bulması
    ne kadar ters bir durumdur. Hz. Peygamber’in vefâtından sonra
    İslâm’dan ayrılan mürtedlerele en amansız mücâdeleyi/savaşı Hz.
    Ebû Bekir vermiştir. Bu yüzden çağdaş irtidat olaylarına İslâm mütefekkirleri
    “Ebû Bekir’i olmayan irtidat” demektedirler. Hz. Ömer
    de bid’at, hurâfe ve bâtıl inanışlara karşı pek büyük bir hassâsiyet
    içinde olmuştur. Bu yüzden çağdaş hurâfe ve bâtıl inanışlara da
    “Ömer’i olmayan hurâfeler” denilebilir.
    Taş yapıştırmakla geleceği hakkında bilgi edindiğini, dileğinin
    kabul edilip edilmediğini öğrendiğini sanan câhillere Buhârî ve
    Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, kendisinden nakledilen bir
    hadiste gördüğümüz Hz. Ömer’in şu tavrını hatırlatmakta büyük
    fayda olabilir: Hz. Ömer, bir haccında Haceru’l-Esved’e yaklaşıp
    öpmüş ve sonra kulaklara küpe şu sözleri söylemiştir: “Çok iyi
    561 Osman Cilacı, Şamil İslâm Ansiklopedisi: 6/110-111
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 209 -
    biliyorum ki sen zararı ve faydası olmayan sade bir taş parçasısın!
    Eğer Rasûlullah’ın seni öptüğünü görmeseydim asla seni öpmezdim!”
    Nerede ve ne şekilde olursa olsun herhangi bir taşa şu ya da
    bu şekilde taş yapıştırmakla tutulan niyetin gerçekleşeceğine
    inanmak gibi bir sapıklıktan vazgeçilmesi ve böyle hurâfelerle sevinen
    veya yerinenlerin ikaz edilmesi, akıl ve İslâm çizgisine gelmelerinin
    öğütlenmesi Tevhide hizmet noktasından önem arzetmektedir.
    “Allah bize kâfidir ve O, ne güzel vekîldir.” 562
    Tayy-i mekân: Yerin dürülmesi, mesâfenin kısalması sûretiyle
    gerçekleşen kerâmet, uçmak. Bast-ı zaman: Zaman içinde zaman
    yaratmak. (Tayy-ı mekân, yerin, evliyâ için katlanarak küçülmesi
    demektir. Evliyâ, aynı saatlerde birkaç yerde bulunabilir; yani yerin
    katlanmasıyla, velî olan zat, aynı saatlerde dünyanın, birbirinden
    son derece uzak birçok yerlerinde bulunabilir.
    Tayy-i zaman: Zaman içinde zaman yaratmak. (Tayy-ı zaman,
    zamanın durdurulması anlamına gelir. Velî, bu sûretle, bir yandan
    bulunduğu yerde zamanı durdurarak, ya da zamanın akışını, bir
    diğer yerdeki zamanın akışına göre yavaşlatarak yaşar. Zamanın
    katlanmasıyla, -ya da durdurulmasıyla- evliyâ, örneğin birkaç saniye
    içinde başka bir ülkeye intikal ederek orada yıllarca kaldıktan,
    hatta ev, bark, çoluk çocuk sahibi olduktan sonra tekrar eski yerine
    döner ve hayatına, kaldığı noktadan devam eder. Öyle ki döndüğü
    zaman, meselâ, gitmeden önce önüne konmuş olan yemek
    hâlâ sıcacık durmaktadır. Onu sofrada bekleyenler sadece birkaç
    saniye içinde ortadan kaybolmuş olmasına hayret ederler.)
    Teberrük: Bir şeyi kudsî (kutsal) sayıp ondan bir hayır, bir fayda,
    bir uğur, bir bereket ummak.
    Tecellî: Âşikâr olmak, açığa çıkmak, görünmek, zuhûr etmek.
    Tasavvufta; gaybden gelen ve kalbe zâhir olan nurlar. Görünmeyenin
    kalpte görünür hale gelmesi.
    Tecessüd: Arapça bir kelimedir. Vücutlanma, bedene girme,
    insan vücuduna dönüşme demektir. Hıristiyanlığa göre Tanrı, insanın
    aslî günahını bağışlamak için İsa’da tecessüd ederek insan şeklinde
    dünyaya gelmiştir. Tasavvufta; Rûhun ceset ve madde haline
    gelmesi, bedenleşmesi. a) Bir velînin rûhu başka bir yerde, ayrı bir
    beden ve madde kalıbı ile zâhir olabilir. b) Ölen bir velînin rûhu
    eskisinin tıpkısı olan bir beden kalıbı ile zâhir olabilir. Tecessüd,
    reenkarnasyon ve tenâsühten ayrı bir olaydır.
    562 3/Âl-i İmrân, 173
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 210 -
    Teferrüc: Seyretme, temâşâ etme. Tasavvufta; mânen yükselen
    sâlikin rûhî bir mi’râc yapması, ulvî-süflî, maddî-mânevî bütün
    âlemlerde seyahat etmesi, her şeye yukarıdan bakması.
    Teslis: Arapça üç demek olan selâse kelimesinden türetilmiştir.
    Üçleme, üçe çıkarma demektir. Hıristiyanlıkta Tanrı’nın üç unsurun
    birleşimi olduğuna inanma haline denir. Üç tanrılık gücün
    tek tanrıda birleşmesi demek olan teslis, baba (tanrı) – oğlu (İsa) –
    rûhu’l kudüs’ü hıristiyanlar, tanrının üç ayrı görünümü sayarlar ve
    üçlükte tekliğe inanırlar; yani Tanrı hem tektir, hem de üç. Bu yüzden
    hıristiyanlara ehl-i teslis de denir. Kur’ân-ı Kerim, teslisin açık
    bir küfür olduğunu ve teslisi kabul edenlerin kâfir olduğunu563
    vurgulayarak, bundan vazgeçilip Allah’a yalan uydurulmamasını
    ve Hz. İsa’ya iftira atılmamasını564 emreder.
    Teveccüh: Yönelme, öz alâka. Tasavvufta; a) Şeyhin Hakk’a,
    müridin mürşide yönelmesi, gönlünü ona bağlaması. b) Nakşîlikte
    muhabbet râbıtasının bir şekli. Mürid, şeyhin rûhâniyetine muhabbet
    yoluyla teveccüh eder, teveccüh esnâsında öyle bir istiğrak
    (trans) haline geçer ki, beşerî ve bedenî varlığından haberdar olmaz.
    Bu durumda şeyhin rûhâniyeti müridin bâtınında faâliyete
    geçip onun beşerî vasıflarını ortadan kaldırır, tedrîcen mürid,
    mürşidinin rûhânî vasıflarıyla sıfatlanır. Şeyhin müridine teveccühü,
    bütün mânevî gücünü ve rûhânî tesirini müridin kalbi üzerine
    yoğunlaştırarak ona feyz akıtması, onu büyük bir mânevî değişime
    uğratmasıdır.
    Tılsım: Üzerine şekil veya harfler yazılmış, gizli ve sihirli kuvveti
    olduğu kabul edilen şey, sihir gücü olduğu kabul edilen şey,
    doğaüstü güç ve böyle bir güç taşıdığı sanılan muska, nazarlık vb.
    nesne.
    Titan: Eski Yunan mitolojisinde varlığı kabul edilen bir dev ırkı;
    Uranüs ve Gaca’nın çocukları. Bu mitolojiye göre insanların atası
    olan tanrılar.
    Trakya (Thrakia): Yunancadır. Birçok mitolojik tanrıların ve
    kahramanların yurdu Doğu Avrupa bölgesi. Dilimizde Trakya
    denir. Örneğin, savaş-tanrı Ares Trakya asıllıdır, rüzgâr-tanrılar
    Trakya’da otururlar (çünkü onlar için bu bölgenin sert havası gereklidir),
    Lykurgos Trakya kralıdır, Tereus Trakya kralıdır, Argo yolcularının
    ünlü uğrağı Salmydessos Trakya’dadır, Kikon’ların yurdu
    Trakya’dır. Odysseus’un gemisi ilkin onu Trakya kıyılarına atmıştır.
    563 5/Mâide, 73
    564 4/Nisâ, 171-172
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 211 -
    Bunlardan daha önemlisi de, Yunan dininin kurucusu olan Orpheus
    Trakyalı’dır ve ünlü gizemciliğini Trakya’dan getirmiştir.
    Türbe: Toprak, hâk. Tasavvufta; Bir ermişin ve yatırın kabrinin
    bulunduğu üstü kapalı mekân, ziyâret yeri. Buralara adaklar adanır,
    mumlar yakılır, dilekler dilenir, serili postlarda namaz kılınır,
    duâ edilir, paralar verilir, çapıtlar bağlanır. Ermişin ve yatırın sağ
    insanlara mânen, ama gerçekten yardımcı olacağına inanılır. 565
    Türbelere adak: Adak ya da dinî ifadeyle nezir; Allah rızâsı için,
    insanın kendi kendini herhangi bir şarta bağlı olarak veya mutlak
    şekilde mubah olan bir konuda borçlandırmasıdır. Adak yerine
    getirilmediği müddetçe, adayan borçlu kalır. Adak, Allah’tan
    başkası adına adanamaz. Adanırsa adak olmaz. Adayan da şirk
    koşmuş olur. Ayrıca, iyice bilinmesi gerekli bir husus da adağın
    hiçbir şeyi değiştiremeyeceği, kaderi zorlayamaycağıdır. Kimse
    yapacağı vaatlerle -hâşâ- Allah Teâlâ’nın ezelî takdirini değiştirebileceğini
    sanmamalıdır. Peygamber Efendimiz konuyu şöyle dile
    getirmiştir: “Nezir (adak) hiçbir şeyi (şerri ve zararı) def etmez. Ancak
    nezir sebebiyle cimriden mal çıkarılmış olur.”566 Başka bir hadis-i şerif
    de şöyledir: “Kim, Allah’a itaati gerektiren bir hayır ve ibâdet adarsa,
    adağını yerine getirsin. Kim de Allah’a karşı günah işlemeyi gerektiren
    şer bir iş nezrederse, Allah’a âsi olmasın, adağını yerine getirmesin.” 567
    Allah’a karşı isyan olan bir adağın yerine getirilmesi, adanmasından
    daha büyük bir vebaldir. Allah’tan başkaları için adanan
    adaklar da yerine getirilmemesi gerekli nezirler cümlesindendir.
    O halde “falan türbeye bir koç adadım” diye söylenip gezenler ne
    yapmak istediklerini anlamalıdırlar. Bu sözden maksatları “adadığımı
    falan türbe civarında Allah için keseceğim” demek midir?
    Yoksa “o türbede yatana adadım” mı demek istemektedirler?
    İkincisi ise, bu bir şirk koşmadır, terkedilmesi kesinlikle lâzımdır.
    Bir ölü için, yatır için kurban kesilmesi, ona adak adanması şirktir/
    küfürdür. Oralarda kurban adıyla hayvan kesenlerin hemen hepsi
    böyle bir şirk içine düşmektedir. Bunlar, besmeleyle de kesseler,
    kestikleri murdardır, yenilmez. Birincisi ise; câhilleri yanıltmamak
    ve hurâfeci duruma düşmemek için ve yer kaydı da adakta önemli
    olmadığından dolayı, türbe çevresinde değil de istediği başka bir
    yerde Allah için adağını yerine getirmeli, hayvanını hurâfelere karıştırmadan
    kesmelidir.
    565 Bak. Anıtkabir
    566 Buhârî, Kader 6
    567 Buhârî, Eymân 28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 212 -
    Uğursuzluk: Hurâfe ve bâtıl inanışların, yanlış kabullerin, doğrudan
    kaçışların cirit attığı tevhid bilincinden mahrum bir toplumda
    bazı şeylerin uğuruna, birçok şeyin de uğursuzluğuna hükmedileceği
    ve değer kargaşasına düşüleceği gâyet doğaldır. İçinde
    yaşadığımız toplumda ne uğursuzluk vehimleri yok ki?! Evden çıkınca
    kedi ya da köpek görmek, köpek uluması, baykuş ötmesi, 13
    rakamı, elden sabun ve makas almanın ayrılık getireceği gibi nice
    anlayışlar, uğursuz yerler, zamanlar, kişiler ve eşyalar... Kuş uçurup
    veya ürkütüp gittikleri yöne göre hüküm çıkarmak, bacanın veya
    sigaranın dumanının çıkışına ve gidiş yerine göre yorumlara girmek
    ve daha neler neler...
    Hatırladıkça, saydıkça insana bunaltı veren bu tevhide ters
    yanlış ve uydurmaların günümüzde de hatta tesirini artırarak yaşaması,
    toplumun çoğu kesimini etkisine alması karşısında, sığınılacak
    yer Kur’an ve Sünnet olacaktır. Peygamberimiz bu konuda
    şöyle buyurmaktadır: “Uğursuzluk diye bir şey yoktur!”568 Kadın, ev
    ve binekte uğursuzluk bulunabileceğine dair bir rivâyeti Hz. Âişe
    vâlidemiz; “Câhiliyye Arapları bu üç şeyde uğursuzluk olduğuna
    inanırlardı” demektir, diye katılmadığını kesin bir şekilde ortaya
    koymuştur. “Uğursuzluk vehmiyle hiçbir niyet edilen işten geri dönülmemesi
    gerektiği” Taberânî’nin rivâyet ettiği bir hadiste yer almaktadır.
    Halk arasında günlük konuşmalarda duyduğumuz “uğurlu
    geldi”, “uğursuz geldi”, “aramızda uğursuz biri var” gibi sözler
    ve hükümler birer zan ve vehimdir. O şeyin veya olayın aslında
    uğurlu veya uğursuz olduğunu göstermez. Hiçbir şey doğuştan
    uğursuz değildir. Uğursuzluk varsa, bu, kişilerin yorumunda ve anlayışında
    aranmalıdır.
    Uğursuzluk anlayışı, birçokları gibi İslâm’a başka inanç sistemlerinden
    girmiştir. Dolayısıyla müslümanların İslâmî hiçbir esasa
    dayanmayan ve Peygamberimiz tarafından “yoktur!” diye beyan
    buyrulan uğursuzluk hurâfesine iltifat etmemeleri, aydınlık ufuklarını
    karartmamaları, hüsn-i zan ve iyimser özelliklerini yitirmemeleri,
    zihnî ve imanî sâfiyetlerini bozmamaları gerekir. Hurâfeler
    ve bâtıl inanışlarla sıkıntı ve evhamdan başka bir yere varılamaz.
    Uknum-akanim: Uknum, Arapça unsur, esas, temel demektir.
    Akanim de onun çoğuludur. Akanim-i selâse: üç uknum, yani teslisin
    üç temel unsuru demektir ki, bunlar baba-oğul-ruhu’l kudüstür.
    Umay: Eski Türklerde çocukları koruyan tanrıça. Göktürkler ve
    Kırgız Türklerince inanılmıştır.
    568 Buhârî, Tıb 19, 25, 43-45; Müslim, Selâm 102
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 213 -
    Uranüs: Eski Yunan’da gökyüzü tanrısı; yeryüzü tanrıçası
    Gaia’nın oğlu ve kocası; titanların, sayklopların ve devlerin babası.
    O, Romalılarca Coelus adıyla bilinirdi. Mitolojiye göre Uranüs,
    tüm çocuklarını hapseder, ancak Cronus, Gaea’nın kışkırtmasıyla
    onu hadım eder ve onun tenasül uzvunun denize düştüğü yerden
    Afrodit oluşur. Ayrıca onun spermaları ve kanı Erinnyleri, devleri
    ve diğer bazı varlıkları oluşturur.
    Üçler: Üç büyük velî. Gayb erenlerden üç ulu ermiş. Üçler,
    Hak’tan istimdad eder, halka imdad eder, insanlara şiddet ve kahr
    ile değil; mülâyemet ve merhametle muâmele ederler. Üçler, erkeklerden
    de kadınlardan da olabilir. Üçlerden biri aralıksız ve kesintisiz
    Hak’tan aldığı feyzi halka akıtır. Üçler bir kutub, iki imamdan
    oluşur. Kutb veya gavs-ı a’zam, Alah adına mülk ve melekût
    âlemini idâre eder. Kutbun iki vezîri (yardımcısı) vardır. Bunlara
    imâmân denir. Pekçok yöre, türbe, mahalle, semt ve kasaba; ismini
    üçlerden alır.
    Ülgen (Ülken): Eski Türklerde Gök-tanrı. Şamanlığın büyük
    tanrısıdır. Bu ad, Şamanlığın gök-tanrısına Şamancı Türklerce
    verilmiştir. Altay Türkleri ona Ülgen Bay diyorlar. Telöt’lerin bir
    duâlarında: “Sen, yukarıdaki Ülgen Bay, sürüler ver bize, ekmek
    ver” diye yakarılmaktadır.
    Vaftiz: Yunancadan geçmiştir. Hıristiyanların küçük çocuklara
    ve dinlerine girenlere uyguladıkları suya sokma veya su serpme
    töreni demektir. Hıristiyanlara göre, doğuştan, babası Âdem’in
    suçuna ortak olarak dünyaya gelen insan, ancak kutsal kabul
    edilen kilisedeki su ile yıkanarak günahlarından arınabilir. Yoksa
    hıristiyan kabul edilemeyeceği gibi, günahlarından da arınmamış
    olur ve cehennemi hak eder.
    Vahdet-i şühûd: Vahdet; Birlik demektir. Vahdet-i şühûd: Tasavvufta;
    sâlikin her şeyi Allah olarak, Allah’ın tecellîleri olarak
    görmesi, O’ndan başkasını görmemesi hali. Bu hal, sekr, galebe ve
    gaybet gibi isimler verilen vecd ve istiğrak halinde kendini gösterir.
    Bu halde iken sâlik, nefsinden fâni olması sebebiyle kendini de
    görmediğinden Hallâc gibi: “Ene’l-Hak” der. Bayezid Bestâmî gibi,
    “Sübhânî mâ a’zame şânî (Bana tesbih olsun, benim şânım ne yücedir!)”
    der. “Cübbemin altındaki, Allah’tan başka bir şey değil”
    der. Yûnus gibi “Ete kemiğe büründü, Yûnus diye göründü” der.
    Fakat bu hal geçtikten sonra Hak ile halkı ayrı ayrı görür, yaratanı
    yaratılandan ayırır.
    Vahdet-i vücud: Bir bilme, Allah’tan başka varlık olmadığının
    idrâk ve şuûruna sahip olmak. Şuhûdî tevhidde, yani vahdet-i
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 214 -
    şuhûdda sâlikin her şeyi bir görmesi geçicidir; birlik, bilgide değil;
    görmededir. Vahdet-i vücudda ise, birlik bilgidedir. Yani sâlik
    gerçek varlığın bir tane olduğunu, bunun da Hakk’ın varlığından
    ibâret bulunduğunu, Hak ve O’nun tecellîlerinden başka hiçbir
    şeyin hakiki bir varlığı olmadığını bilir. Ancak, vahdet-i vücud
    ehli, bu bilgiye nazarî olarak değil; yaşayarak ve mânevî tecrübe
    ile ulaşır. Bunun böyle olduğunu başka bir yoldan bilmenin bir
    değeri yoktur. Vahdette kesret – kesrette vahdet: Birlikte çokluk
    – çoklukta birlik. Vahdet ehline göre vahdet gerçek, kesret hayaldir.
    Bir olan varlığın çok görünmesi sadece bir görünüş meselesidir.
    Gerçek sûfî, çoklukta birliği görür. “Lâ maksûde (lâ matlûbe,
    lâ murâde) illâllah” kusûdî, “lâ meşhûde illâllah” şuhûdî, “lâ
    mevcûde illâlllah” vücûdî tevhiddir.
    Vahiy: Hakk’ın hitâbı. Sûfîlere gelen ilhâm. İbn Arabî; “Sözlerimiz
    vahy-i kelâm değildir ama vahy-i ilhamdır” der.
    Vefk: Duâ yazılı muska, denklem, sihirli kareler; sıralarının,
    sütunlarının ve köşegenlerinin toplamı aynı olan kareler. Matematiksel
    bir eğlence olmaktan öte hiçbir gizemi olmayan bu karelerdeki
    matematiksel simetri, matematikten anlamayan câhil
    insanları cezbetmiş ve onları bu denklemleri kutsallaştırmaya
    sevketmiştir. Büyük bir ihtimalle, halkın cehâletinden yararlanan
    kurnazlar tarafından amacından saptırılan “ebced” sayı sistemi,
    zamanla cincilerin, büyücülerin ve sahte doktorların menfaat tuzağı
    haline dönüşmüştür. Hatta Kur’an’ın yüce kelime ve âyetleri
    bile vefk (denklem) diye adlandırılan bu karelere şeytânî amaçlarla
    yerleştirilmiş ve ne acıdır ki âlim diye tanınan nice kişi tarafından
    da onaylanmıştır.
    Velâdet: Doğum. Tasavvufta; Tâlibin mürşide intisab etmesi
    ve tarîkate girmesi. Buna velâdet-i sâniye (ikinci doğum, mânevî
    doğum) denir. Şeyh ile mürîdi arasında öyle bir kaynaşma (teellüf)
    hâsıl olur ki neticede mürîd şeyhin parçası olur, tıpkı tabiî
    velâdette oğul babanın parçası olduğu gibi. “İnsan iki kere doğmadan
    melekût âlemine yükselemez.” İlk doğumla madde âlemi
    ile irtibat kuran insan, ikinci doğum ile melekût âlemi ile irtibat
    kurar. Mürîdin babası, onun bedeninin, şeyhi ise rûhunun var
    oluş sebebi olduğundan, şeyh baba, mürîd onun oğludur. Mürid,
    babasının bel, şeyhinin yol evlâdıdır. Şeyh, bir anne bebeğini
    nasıl sütü ile beslerse, öylece onu irfânı ve feyzi ile besler. Buna
    redâ (süt emme süresi) denir. Seyr ve sülûkünü tamamlayan ve
    rûhen olgunlaşarak bâliğ ve reşîd olan mürîde şeyh icâzetnâme
    (hilâfetnâme) verir. Buna fitâm (sütten kesme) denir. Bu yüzden
    müridler, şeyhlerine baba (eb, vâlid, peder); şeyhler ise müridlerine
    evlâdları nazarıyla bakarlar.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 215 -
    Venüs: Eski Roma’da su kaynakları, bahar ve verimlilik tanrıçası,
    bahçeler ve çiçeklerin koruyucusu kabul edilen ilâhe. Sonraları
    Afrodit’le özdeşleştirilen Venüs, genellikle aşk ve sevgiyle ilişkili
    görüldü. 1 Nisan ve 19 Ağustos onun festival tarihleriydi.
    Vesen: Câhiliyye dönemi Araplarınca tapınılmak amacıyla taştan
    belirli bir şekil verilerek yontulmuş olan sûret; put.
    Vesîle: Vâsıta, aracı, sebep, bahâne. Tasavvufta; a) Allah’a yaklaşmak
    veya bir dileğin kabul edilmesini veya bir musîbetin defedilmesini
    sağlamak için ermişlerin türbelerine gidip onların ruhlarında
    ve yatırlardan meded ummak. Tasavvufî anlamda vesîle ve
    tevessül budur.
    Vesvese: Şeytanın meydana getirdiği iç karışıklığı, iç üzüntüsü,
    vehim, kuruntu, şüphe, tereddüt.
    Volkan (Volcanus): Eski Roma’da ateş-tanrı. Eski bir Etrüsk
    tanrısıdır. Bu tanrı adına Volcanalia adı verilen bayram yapılır. Bu
    bayramda insanları korusunlar diye ateşe hayvanlar atılırmış.
    Yahova: Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olan Ahd-i Atik’de
    Tanrı için kullanılan bir lafızdır. Yahudilerin kendi Tanrılarına verdikleri
    addır. Yehova veya Yahve biçiminde de yazılıp söylenir.
    Elohim lafzı da yine benzer şekilde kullanılır. Yalnız Yahova, yahudi
    ırkının özel tanrısı olup, başkalarının tanrısı değildir.
    Yahova şâhitleri: Yahova/Yahve (Tanrı)’nın şâhitleri anlamında
    olan bu tâbir, hıristiyanlığı kendilerine göre yorumlayan, merkezî,
    otoriter bir teşkilâta bağlı misyoner grubunun kendilerine verdikleri
    addır. Yahova şâhitleri, yılbaşında Noel Baba adına yapılan
    âdetleri kabul etmezler. Yeryüzünü ebedî kabul ederler ve bu
    anlamda bir kıyamete de inanmazlar. Gayelerini dünya üzerinde
    gerçekleştirmek dâvâsıyla çok çeşitli dernekler, örgütler kurmuşlar,
    bu maksatla dergiler, kitaplar, broşürler yayımlamışlar, her çeşit
    araç ve propaganda yoluyla evden eve dolaşarak faâliyetlerini
    sürdürmüşlerdir ve hâlâ da bu çalışmalarına devam etmektedirler.
    Her ülkede, askerliğe karşı çıkarlar. Savaşlara, kan vermeye ve kan
    nakline karşıdırlar, barışçı ve iyiliksever portre çizmeye çalışırlar.
    Yatır: Ermişlerin gömülü olduğuna ve ziyâretçilerine fayda ya
    da (çarparak) zarar verdiğine itikad edilen mezarlar.
    Yediler: Yedi büyük velî, gayb erenlerden yedi ulu ermiş.
    Bunlara ricâl-i ûlâ da derler. Her nefeste mi’râc yapıp Allah’ın
    huzûrundan marifet-ilim tahsil ederler. Yediler, yedi abdal denilen
    Ricâlu’l-gaybden ayrıdır. Pek çok semt, türbe ve mahalle;
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 216 -
    ismini yedilerden alır.
    Yemin: Yemin, kutsal sayılan bir varlığı tanık göstererek verilen
    sözdür. Her toplum, kendi kutsal saydığı tanrısı, putu veya
    totemi adına yemin eder(di). Sümerliler suya dokunarak yemin
    ederlerdi. Yunanlılar da Zeus adına. Özellikle çeşitli silâhlar, demir
    ve demirci körüğü üzerine and Ortaasya Türkleri arasında yaygınlığını
    sürdürmüştür. Anadolu Türkleri arasında bıçak, kılıç atlamak
    en kuvvetli andlar arasında sayılagelmiştir. Çeşitli silâhlar, çoban
    sopası ve bıçak gibi âletlerin birincide derecede and içmede rol
    almaları, ilkel toplumlarda bu âletlerin üretim aracı olarak büyük
    fonksiyon ifa etmeleriyle açıklanır. Bu âletler aynı zamanda koruyucu
    ve besleyici ruhu temsil eden fetişlerdir. Anda uyulmaması
    halinde bu fetişler darılır ve bozana zarar verir inancı vardır.
    İslâmiyet’ten sonra Türkler, yer yer bu geleneklerini sürdürürken,
    Mushaf/Kur’an üzerine and içildiği veya Kitab’a el basıldığı da görülmeye
    başlanmıştır. Sonra, ekmek üzerine de and içmek önem
    kazandı. Sevilen, değer verilen kişiler üzerine and içme, eski Türklerden
    bu güne kadar yaygın bir uygulamadır. Fetişizmden dolayı,
    kendisi üzerine and içilen/yemin edilen tabu veya putun, eğer yemine
    sâdık kalınmazsa çarpacağı, zarar vereceği anlayışının hâlâ
    sürdüğü görülmektedir. Halkın, “Kur’an çarpsın!”, “ekmek çarpsın!”,
    “iki gözüm önüme aksın!”, veya “çocuğumun başı üzerine”,
    “anamın ölüsünü öpeyim” gibi bedduâ/ilenç karışımı and içmeleri,
    bu anlayışın uzantısıdır. “Yemin etsem başım ağrımaz” deyimi de,
    yine, yalan yeminin musîbete sebep olacağı anlayışı ile ilgilidir. 569
    Yer altı Dünyası: Birçok câhilî dinsel gelenekte yer altı dünyası
    bir çeşit cehennem olarak görülür. Eski Yunan mitolojisine göre
    buraya Hades ve Persephone hükmederdi ve orada beş yeraltı
    nehri bulunurdu. Kişiler öldükten sonra bu dünyada ruhlara Hermes
    kılavuzluk ederdi. Burada ruhlar yargılanır ve suçlular ceza
    çekerdi. Bu âlemin en alt tabakası Tartarus’du.
    Yer-Su: Eski Türklerde, doğa kültü çerçevesinde dağ, nehir,
    orman ve benzeri tabiat varlıkların kutsal görülmesi. Şamanlık
    inancında Yer-Su, Yeryüzünde insanlarla birlikte yaşayan iyilikçi
    ruhlara denirdi.
    Yıldıznâme: Yıldızların hareketleri ile insanların kaderi arasında
    olduğu varsayılan ilişkileri konu edinen ve bunlardan ahkâm
    çıkaran kitap, astroloji.
    Zıllullah: Tanrı’nın gölgesi. Tasavvufta; vâhidiyet mertebesini
    569 Bak. And ve Andiçme
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 217 -
    kendi gerçeği haline getiren insan-ı kâmil. Bu kültürün etkisiyle
    olacak, eskiden sultanlara/padişahlara “zıllullahi fi’l-arz (Allah’ın
    yeryüzündeki gölgesi)” denilirdi.
    Ziyâret: Mübârek ve kutsal olduğuna inanılan ermişlere ait kabir
    ve türbelerin ziyâret edilmesi; Buralarda duâ ve ibâdet edilmesi,
    kurban kesilmesi. Ziyâret edilen yere ziyâretgâh (mezar) denir.
    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na
    secde ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a
    ibâdet ölçüsünde yapanlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan
    kullara ve tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!
    Mahmut Kaçar’a ve İbrâhim’in (a.s.) izinden giden tüm put
    düşmanlarına selâm olsun!
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 218 -
    Put ve Heykel Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A PUT ANLAMINDAKİ SANEM KELİMESİNİN ÇOĞULU ESNÂM KELİMESİNİN
    GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 5 Yerde): 6/En’âm, 74; 7/A’râf, 138;
    14/İbrâhim, 35; 21/Enbiyâ, 57; 26/Şuarâ, 71.
    B PUT ANLAMINDAKİ VESEN KELİMESİNİN ÇOĞULU EVSÂN KELİMESİNİN
    GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 3 Yerde): 22/Hacc, 30; 29/Ankebût,
    17, 25.
    C EŞ, BENZER, DENK ANLAMINDAKİ NİDD KELİMESİNİN ÇOĞULU ENDÂD
    KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 6 Yerde): 2/Bakara, 22,
    165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet, 9.
    D SAHTE İLÂHLAR, RABLER ANLAMINDA ERBÂB KELİMESİNİN GEÇTİĞİ
    ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 4 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 64, 80; 9/Tevbe, 31; 12/
    Yûsuf, 39.
    E PUTLAR, ALLAH’TAN BAŞKA BÜTÜN MÂBUDLAR, ŞEYTANLAR, AZGIN YÖ-
    NETİCİLER VE ZÂLİM YÖNETİMLER ANLAMINDAKİ TÂĞUT KELİMESİNİN
    GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 8 Yerde): 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ,
    51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17.
    F HEYKEL ANLAMINDAKİ TİMSÂL KELİMESİNİN ÇOĞULU TEMÂSÎL KELİ-
    MESİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 2 Yerde): 21/Enbiyâ, 52; 34/
    Sebe’, 13.
    G RESİM, ŞEKİL VE GÖRÜNTÜ ANLAMINDAKİ SÛRET KELİMESİ VE ÇOĞULUNUN
    GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 3 Yerde): 40/Mü’min, 64; 64/
    Teğâbün, 3; 82/İnfitâr, 8.
    H TASVİR ETMEK, SÛRET VERMEK, ŞEKİLLENDİRMEK ANLAMINDAKİ TASVÎR
    KELİMESİNİN FİİL KALIPLARININ GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 4
    Yerde): 3/Âl-i İmrân, 6; 7/A’râf, 11; 40/Mü’min, 64; 64/Teğâbün, 3.
    I ESMÂÜ’L-HÜSNÂ’DAN EL-MÛSÂVVİR KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİ-
    ME: 59/Haşr, 24.
    İ PUT KONUSUYLA İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
    a Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara,
    166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd,
    21; 18/Kehf, 52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd,
    59-61; 41/Fussılet, 48; 46/Ahkaf, 6.
    b Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40,
    41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ,
    56-57; 20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/
    Yâsin, 74-75; 39/Zümer, 38.
    c Putlar, Hiçbir Şey Yaratamazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d,
    33; 16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40;
    31/Lokman, 11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
    d Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/
    Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
    e Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
    f Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
    g Putların Misali: 22/Hacc, 73.
    h Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
    i Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
    j Lât, Uzza, Menât Putları: 53/Necm, 19-20.
    k Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
    l Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus,
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 219 -
    35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
    m Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/
    Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.
    n Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/
    Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
    n Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
    o Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-
    20.
    J PUTLARA TAPMAK
    a Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
    b Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
    c Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas,
    62-63; 39/Zümer, 3.
    d Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/
    Şûrâ, 9.
    K PUTLARIN VE KÜFÜR ÖNCÜLERİNİN CEZALARI
    a Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/
    Saffât, 22-34.
    b Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
    L PUTLARIN VE KÜFÜR ÖNCÜLERİNİN CEZALARI
    a Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/
    Saffât, 22-34.
    b Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
    M ENDÂD EDİNMEK
    a Başkasını Allah’a Endâd/Denk Tutmak: 2/Bakara, 22, 165; İbrâhim, 30;
    Sebe’, 33; Zümer, 8; Fussılet9.
    N İLÂH KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETLER (TOPLAM 147 YERDE): 2/Bakara,
    133, 133, 133, 163, 163, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87,
    171; 5/Mâide, 73, 73, 116; 6/En’âm, 19, 19, 46, 74, 102, 106; 7/A’râf, 59,
    65, 73, 85, 127, 138, 138, 140, 158; 9/Tevbe, 31, 31, 129; 10/Yûnus, 90, 11/
    Hûd, 14, 50, 53, 54, 61, 84, 101; 13/Ra’d, 30, 14/İbrâhim, 52; 15/Hicr, 96;
    16/Nahl, 2, 22, 22, 51, 51; 17/İsrâ, 22, 39, 42; 18/Kehf, 14, 15, 110, 110; 19/
    Meryem, 46, 81; 20/Tâhâ, 8, 14, 88, 88, 97, 98, 98; 21/Enbiyâ, 21, 22, 24,
    25, 29, 36, 43, 59, 62, 68, 87, 99, 108, 108; 22/Hacc, 34, 34; 23/Mü’minûn,
    23, 32, 91, 91, 116, 117; 25/Furkan, 3, 42, 43, 68; 26/Şuarâ, 29, 213; 27/
    Neml, 26, 60, 61, 62, 63, 64; 28/Kasas, 38, 38, 70, 71, 72, 88, 88; 25/Fâtır, 3;
    29/Ankebût, 46, 46; 36/Yâsin, 23, 74; 37/Sâffât, 4, 35, 36, 86, 91; 38/Sâd, 5,
    5, 6, 65; 39/Zümer, 6, 40/Mü’min, 3, 37, 62, 65; 41/Fussılet, 6, 6; 43/Zuhruf,
    45, 58, 84, 84; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 23; 46/Ahkaf, 22, 28; 47/Muhammed,
    19; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 51; 52/Tûr, 43; 59/Haşr 22, 23; 64/Teğâbün,
    13; 71/Nûh, 23; 73/Müzzemmil, 9; 114/Nâs, 3.
    O ALLAH’TAN BAŞKA İLÂH YOKTUR: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6,
    18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73; 6/En’âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52;
    16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/Hacc, 34; 23/Mü’minûn, 116; 27/Neml,
    26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4.
    Ö TEVHİD (TEK İLÂH İNANCI), insanLIĞIN ASLÎ İTİKADI VE TÜM PEYGAMBERLERİN
    ÇAĞLAR BOYU TEBLİĞ EDİP CANLANDIRMAYA ÇALIŞTIĞI HUSUSTUR:
    2/Bakara, 133; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd,
    50, 61, 84; 16/Nahl, 2; 18/Kehf, 110; 21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü’minûn, 23;
    41/Fussılet, 6.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 220 -
    P TEVHİD DİNİ:
    a Tevhid Dini İslâm’dır: 6/En’âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92; 30/Rûm,
    30; 39/Zümer, 3, 11.
    b Bütün İlâhî Dinler (in Aslı ki, İslâm’dır/Teslimiyettir) Tevhide Dayanır: 6/
    En’âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf,
    45; 87/A’lâ, 14-15, 18-19.
    c Tevhidden Başka Her Şey Bâtıldır: 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6.
    d İbrâhim (a.s.)’in Tevhidî Kimliği ve Allah’a Teslimiyeti: 2/Bakara, 128, 131-
    32; 16/Nahl, 120; 19/Meryem, 100-107.
    R TEVHİD KELİMESİ:
    a Tevhid Kelimesi Yücedir: 9/Tevbe, 40.
    b Tevhid Kelimesinin Örneği: 14/İbrâhim, 24-25.
    c Tevhid Ehli (Muvahhid) ile Müşriğin Örneği: 39/Zümer, 29.
    d Yüce Olan, Yalnız Allah’ın Sözüdür (Tevhiddir): 9/Tevbe, 40.
    S TEVHİDE DÂVET:
    a Muvahhid (Allah’ı Birleyen)ler Olun: 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30.
    b Yüzünü Tevhid Dinine Döndür: 10/Yûnus, 105.
    c Allah’ın Yolunu (Tevhid’i) Tâkip Edin, Başka Yolları Tâkip Etmeyin: 6/
    En’âm, 153
    d Tevhide Dâvet Etmek: 10/Yûnus, 105¸30/Rûm, 30; 42/Şûrâ, 15.
    Ş TEVHİD EHLİNİN AHLÂKI: 39/Zümer, 17-18; 46/Ahkaf, 13-14.
    T HEVÂ VE HEVESİ İLÂHLAŞTIRMAK: 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12
    U ŞİRKLE İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
    a Allah’a Eş/Şirk Koşmak: 4/Nisâ, 36, 48, 116; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23, 39;
    29/Ankebût, 68; 33/Ahzâb, 57.
    b Şirkin Misali: 30/Rûm, 28.
    c Şirk Büyük Bir Zulümdür: 31/Lokman, 13.
    d Hevâ ve Hevesi Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23, 47/Muhammed, 12.
    e Allah’a Çocuk İsnâd Edenler: 18/Kehf, 5, 102; 19/Meryem, 88-92.
    f Allah’a Eş Koşmak Haramdır: 7/A’râf, 33; 16/Nahl, 74; 22/Hacc, 31.
    g Putlara Tapmak: 5/Mâide, 76; 23/Mü’minûn, 117; 46/Ahkaf, 5.
    h Allah, Kendisine Şirk Koşmayı Affetmez: 4/Nisâ, 48, 116.
    i Şirkten Sakınmak: 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 30/Rûm, 31; 39/Zümer, 65-
    66; 40/Mü’min, 66; 41/Fussılet, 37; 51/Zâriyât, 51.
    j Şirkten Sakınanların Mükâfatı: 47/Muhammed, 15, 36.
    k Mekke’li Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’,
    41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
    Ü MÜŞRİKLER
    a Müşrikler, Allah’a Çocuk İsnâd Ettiler:6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70;
    16/Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc,
    3-4; 34/Sebe’, 40-42; 37/Saffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82;
    52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
    b Müşrikler, Allah’tan Başkasını Tanrı Edindiler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i
    İmrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136, 150; 7/A’râf,
    191; 10/Yûnus, 18, 66; 11/Hûd, 109; 14/İbrâhim, 30; 15/Hıcr, 95-96; 16/
    Nahl, 73; 19/Meryem, 81; 22/Hacc, 11-13, 71, 74; 25/Furkan, 3, 55; 36/
    Yâsin, 74-75; 37/Saffât, 11; 38/Sâd, 5-7; 39/Zümer, 15 45, 67; 40/Mü’min,
    10-12; 42/Şûrâ, 9; 52/Tûr, 43.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 221 -
    c Müşrikler, Kötülükleri “Atalarımızdan Devraldık” Diye Savunurlar: 2/
    Bakara, 170-171; 5/Mâide, 103-104; 7/A’râf, 28; 11/Hûd, 109; 31/Lokman,
    21; 37/Saffât, 68-71; 43/Zuhruf, 22-25.
    d Müşrikler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 6/En’âm, 4-5, 66-67, 105, 110,
    124; 8/Enfâl, 31-33, 52; 9/Tevbe, 9; 10/Yûnus, 15; 37/Saffât, 68-71; 38/Sâd,
    8.
    e Müşrikler, Put Diye Şeytana Taparlar: 4/Nisâ, 117.
    f Müşrikler, Hem Kendileri Peygamber’den Uzaklaşırlar, Hem de insanları
    Uzaklaştırmak İsterler: 6/En’âm, 26, 116-117; 21/Enbiyâ,. 2-5; 25/Furkan,
    7-9; 31/Lokman, 6-7; 34/Sebe’, 43-44; 38/Sâd, 8, 50/Kaf, 1-2, 5; 54/Kamer,
    3; 68/Kalem, 46-48, 51.
    g Müşrikler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederler: 6/En’âm, 29-30, 134;
    11/Hûd, 19, 25/Furkan, 11, 32/Secde, 10-11, 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffât,
    16-21; 41/Fussılet, 7; 44/Duhân, 9-10 34-36; 45/Câsiye, 24-26; 50/Kaf, 2-4;
    51/Zâriyât, 12-14; 64/Teğâbün, 7.
    h Müşrikler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/En’âm,
    37, 57-58, 109-111, 158; 10/Yûnus, 20, 46; 11/Hûd, 12; 13/Ra’d, 6-7, 27,
    40; 15/Hıcr, 6-8; 17/İsrâ, 59, 90-93; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 5, 37-39;
    25/Furkan, 7-8; 29/Ankebût, 50-51, 53-54; 32/Secde, 28-29; 37/Saffât,
    176-177; 45/Câsiye, 25; 70/Meâric, 1-3, 5-7; 74/Müddessir, 52-53.
    i Müşrikler İman Etmezler: 7/A’râf, 192-193; 10/Yûnus, 42-43; 25/Furkan, 9;
    36/Yâsin, 7-10; 41/Fussılet, 4, 14; 43/Zuhruf, 40, 88; 68/Kalem, 42-43; 109/
    Kâfirûn, 1-6.
    j Müşrikler, Putları Şefaatçi Kabul Ederler: 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/
    Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44.
    k Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/
    Zuhruf, 20-21, 57-59.
    l Müşriklerin Peygamberimiz’e İftiraları: 21/Enbiyâ, 5-6; 25/Furkan, 4-5;
    34/Sebe’, 43, 46; 38/Sa’d, 4; 44/Duhân, 14; 46/Ahkaf, 8-9; 51/Zâriyât,
    8-11;52/Tûr, 29-30, 32-33; 68/Kalem, 1-2, 5-6, 51.
    m Müşrikler, Peygamberimiz’le ve Mûcizelerle Alay Ederler: 21/Enbiyâ, 36;
    25/Furkan, 7-9, 41-43; 37/Saffât, 11-12, 14-15, 35-36; 40/Mü’min, 83; 43/
    Zuhruf, 31-32, 57-58; 54/Kamer, 2; 70/Meâric, 1-2, 36-39.
    n Müşrikler, Kur’an’ı Dinlerler ve “Eskilerin Masallarından İbaret” Derler;
    Kur’an’la Alay Ederler ve O’nu Yalanlarlar: 6/En’âm, 25; 10/Yûnus, 42-43;
    17/İsrâ, 47-48; 21/Enbiyâ, 5; 25/Furkan, 4-6; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 167-
    170; 38/Sa’d, 7; 43/Zuhruf, 30-31; 46/Ahkaf, 7, 11; 50/Kaf, 5; 52/Tûr, 33;
    53, Necm, 59-61; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 11-26; 83/Mutaffifîn, 13.
    o Müşrikler, Meleklere Cinsiyet Yakıştırırlar: 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28.
    p Müşriklerin Akıllarına Hitap Ederek İman Etmelerini İsteyen Âyet-i Kerimeler:
    30/Rûm, 8-9; 36/Yâsin, 66-73; 40/Mü’min, 13; 50/Kaf, 6-7; 52/Tûr,
    35-43; 53/Necm, 62; 67/Mülk, 19-24, 28, 30; 80/Abese, 17-32; 82/İnfitâr,
    6-9; 88/Ğâşiye, 17-21; 106/Kureyş, 1-4.
    q Mekke Müşriklerinin İslâm’a ve Peygamberimiz’e Karşı Yürüttükleri Haksız
    Mücâdele: 2/Bakara, 118, 139; 170; 3/Âl-i İmrân, 7, 10, 135, 165; 8/
    Enfâl,30, 47; 9/Tevbe, 13, 32; 10/Yûnus, 2, 15-16; 38-39, 49, 51, 53, 57, 59,
    104, 108; 11/Hûd, 7-8, 12, 14; 13/Ra’d, 5-7, 16, 27, 30-31, 43; 14/İbrâhim,
    28, 46; 15/Hıcr, 3, 85, 90-91; 16/Nahl, 1, 44-45, 83, 101-102, 125; 17/İsrâ,
    46, 50-51; 56-57, 73, 76, 90, 93; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77, 80-82;
    20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 34, 36, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 15, 19, 25,
    47, 49, 68-69; 23/Mü’minûn, 56, 63-96, 109-110; 25/Furkan, 3-9, 21-22,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 222 -
    27, 29, 32, 40, 44, 52; 26/Şuarâ, 4-8 192 197, 208, 212, 214; 28/Kasas, 46-
    51, 57; 29/Ankebût, 12-13, 50-51, 53-54, 61, 63, 67; 30/Rûm, 6, 10, 28, 33,
    43-46, 50-54; 35/Fâtır, 4, 5, 37, 42-43; 36/Yâsin, 6, 11, 69-70, 74-76; 37/
    Saffât, 11, 13, 34, 36, 38, 40, 50, 61, 149, 158, 167, 170, 176, 179; 38/Sa’d,
    8-11, 15-16; 39/Zümer, 36, 38-40, 64; 40/Mü’min, 6, 10, 12, 56, 69, 77; 41/
    Fussılet, 5, 13-f4, 26, 29, 33, 38, 40, 53, 54; 42/Şûrâ, 13, 15, 24, 47, 54; 43/
    Zuhruf, 24-25, 29-31, 79-80; 44/Duhân, 10, 16, 34, 37; 46/Ahkaf, 9; 47/
    Muhammed, 1-3, 8, 10, 14, 32; 48/Fetih, 25-26, 50/Kaf, 12, 14, 22, 36-37,
    45; 51/Zâriyât, 14, 53-54, 59-60; 52/Tûr, 15-16, 30, 47; 53/Necm, 19, 26,
    33, 37, 59,61; 62/Cum’a, 2; 67/Mülk, 9, 11, 13, 18, 25, 30; 68/Kalem, 42-
    43, 46-47, 51; 69/Hakka, 43-44, 49-50; 73/Müzzemmil, 15; 74/Müddessir,
    11, 49; 75/Kıyâme, 31; 76/İnsan, 27; 77/Mürselât, 7, 16; 78/Nebe’, 1; 83/
    Mutaffifîn, 13, 16; 86/Târık, 17; 96/Alak, 19; 102/Tekâsür, 1-8; 106/Kureyş,
    1-4; 107/Mâûn, 1-3; 108/Kevser, 1-3; 109/Kâfirûr, 1-6; 111/Leheb, 1-5.
    V MÜŞRİKLERİN BAZI ÖZELLİKLERİ
    a Müşrikler Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55,
    83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebût, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/
    Saffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât,
    1-11; 106/Kureyş, 1-4.
    b Müşrikler, Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-
    59; 42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
    c Müşrikler, Helâlı Haram; Haramı Helâl Yaparlar: 6/En’âm, 136-140, 143-
    145, 148-151; 10/Yûnus, 15, 59-60; 16/Nahl, 35.
    d Müşrikler, Kadınlara Değer Vermezler: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/
    Şûrâ, 17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
    e Müşrikler, Allah’a İftira Ederler: 6/En’âm, 138-139, 143-144,
    f Müşrikler, Çocuklarına Putlarının Adını Verirler: 7/A’râf, 190-191.
    g Müşrikler, Antlaşmalarını Bozarlar: 9/Tevbe, 1-4, 7-10, 12-13.
    h Müşrikler Necistir: 9/Tevbe, 28.
    i Müşriklerin Misali: 13/Ra’d, 14; 22/Hacc, 31; 25/Furkan, 44; 29/Ankebût,
    41-43.
    j Müşrikler, Mü’minlerle Alay Ederler: 23/Mü’minûn, 109-111; 38/Sâd, 62-
    63; 67/Mülk, 25-29; 83/Mutaffifîn, 29-36.
    k Müşrikler, Dünya Nimetleriyle Övünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-
    56, 101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
    l Müşrikler, Fakirlere Vermekten Kaçarlar: 41/Fussılet, 7; 68/Kalem, 17-33,
    36-40; 107/Mâûn, 1-3.
    m Müşrikler, Yetimlere Zulm Ederler: 107/Mâûn, 1-2.
    n Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Çıplak Tavaf Ederlerdi: 8/Enfâl, 35.
    o Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Tavaftan Men Ederlerdi: 8/Enfâl, 34-35.
    Y PUTPEREST VE MÜŞRİKLERİN CEZÂLARI
    a Müşrikler, Putlardan Fayda Görmeyecekler: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24,
    94; 7/A’râf, 37, 53, 194-198; 10/Yûnus, 28; 25/Furkan, 17-19; 26/Şuarâ,
    96-103; 38/Sâd, 59-60; 45/Câsiye, 10.
    b Müşrikler, Azâbı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: 2/Bakara,
    167; 6/En’âm, 27-28; 7/A’râf, 53; 23/Mü’minûn, 99-100, 107-108; 26/
    Şuarâ, 94-102; 32/Secde, 12; 35/Fâtır, 37; 39/Zümer, 56-59.
    c Kıyâmet Günü Müşriklerin Durumu: 3/Âl-i İmrân, 151; 4/Nisâ, 120-121;
    6/En’âm, 22-24, 30; 9/Tevbe, 17; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 20, 22; 12/
    Yûsuf, 107; 13/Ra’d, 34; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 86-87; 18/Kehf, 52-53;
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 223 -
    23/Mü’minûn, 99-108, 112-115; 25/Furkan, 11-14; 26/Şuarâ, 91-103; 28/
    Kasas, 62-67, 74; 29/Ankebût, 54-55; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 31-33; 37/
    Saffât, 19-34, 38-39; 38/Sâd, 55-64; 39/Zümer, 15-16, 60; 40/Mü’min, 71-
    76, 84-85; 41/Fussılet, 6, 47; 43/Zuhruf, 36-39; 50/Kaf, 22-30; 68/Kalem,
    42-43; 70/Meâric, 42-44; 73/Müzzemmil, 11-13; 98/Beyyine, 6.
    d Müşriklerin Tevbesi: 9/Tevbe, 3, 11; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67.
    e Müşriklerin Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: 9/Tevbe, 17; 39/Zümer, 65.
    f Mekke Müşriklerinin Azapla Korkutulmaları: 16/Nahl, 45; 18/Kehf, 55, 58;
    19/Meryem, 77-82; 20/Tâhâ, 134-135; 21/Enbiyâ, 41, 46, 109, 111; 22/
    Hacc, 19, 25, 49, 69; 40/Mü’min, 77; 41/Fussılet, 13; 43/Zuhruf, 41-42; 44/
    Duhân, 9-16, 36, 59; 50/Kaf, 12-14, 36; 51/Zâriyât, 59-60; 52/Tûr, 31 42,
    44-47; 54/Kamer, 4-5, 43-48, 51; 67/Mülk, 16-18; 68/Kalem, 16-41. 44; 70/
    Meâric, 40-41; 72/Cin, 24; 73/Müzzemmil, 11, 15-17; 77/Mürselât, 16-18;
    85/Bürûc, 17-20; 86/Târık, 17; 88/Ğâşiye, 23-24.
    g Müşriklerin Malları ve Evlâtları, Kendilerine Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân,
    10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem,
    77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl,
    8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
    h Müşrikler, Azaptan Kurtulmak İçin Her Şeylerini Fedâ Etmek İsteyecekler:
    70/Meâric, 11-18.
    i Müşriklere Verilen Mühlet (Süre): 18/Kehf, 58-59; 29/Ankebût, 53; 39/Zümer,
    8; 68/Kalem, 44-45; 70/Meâric, 42-43; 73/Müzzemmil, 11.
    j Müşriklerin Kâbe’ye Hizmet Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-19, 28.
    Z MÜŞRİK-MÜ’MİN İLİŞKİSİ
    a Müşriklerin Dostluğu Yoktur: 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/
    Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9.
    b Müşrikler, Mü’minleri Ateşe Çağırırlar: 2/Bakara, 221; 17/isrâ, 73-75; 29/
    Ankebût, 12-13.
    c Müşriklerden Yüz Çevirmek: 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94;
    28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83,
    89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8;
    73/Müzzemmil, 10.
    d Müşriklerden Korkulmaz: 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/
    Hacc, 38; 37/Saffât, 171-175.
    e Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: 9/Tevbe, 113-115.
    f Müşrikle Mü’min Karşılaştırması: 47/Muhammed, 15; 67/Mülk, 22.
    g Müşrikler, Mü’minlere Zarar Veremezler: 37/Saffât, 160-163; 52/Tûr, 42.
    h Müşriklere Savaşta Yapılacak İşlem: 9/Tevbe, 5-6, 11-12.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Kur’an’da Ulûhiyyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.
    2. Kitabu’l-Esnâm, İbn Kelbî, Tevhid Y.
    3. Putlar Kitabı (Kitabu’l-Esnâm), Terc. Beyza Düşüngen, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.
    4. Cahiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
    5. İslâm’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Hicaz Bölgesi, Ali Çelik,
    Beyan Y.
    6. Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
    7. Eski Türk Dini, İbrahim Kafesoğlu, Kültür Bakanlığı Y.
    8. Türk Bozkır Kültürü, İbrahim Kafesoğlu
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 224 -
    9. Eski Türk Dini, İbrâhim Kafesoğlu, Kültür Bakanlığı Y.
    10. Tarihte ve Bugün Şamanizm, Abdülkadir İnan, Türk Tarih Kurumu Y.
    11. Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, A. Yaşar
    Ocak, Kültür ve Turizm Bak. Y.
    12. Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ahmet Yaşar
    Ocak, Enderun Kitabevi Y.
    13. Türk İslâm Efsaneleri, M. Necati Sepetçioğlu, Yağmur Y.
    14. Türk Destanları, M. Necati Sepetçioğlu, Toker Y.
    15. Türk Mitolojisi, Bahaeddin Öğel, 1-2, M.E.B. Devlet Kitapları Y. Bin Temel
    Eser
    16. Ortadoğu Mitolojisi, S. H. Hooke, İmge Kitabevi Y.
    17. Ortadoğu Mitolojisi, S. H. Hooke, çev. Alâeddin Şenel, İmge Kitabevi, Ank.
    1991
    18. Türk Mitolojisi, I-II, Bahaeddin Öğel, Devlet Kitapları, MEB Y. 1000 Temel
    Eser, No: 51, 52, İst. 1971
    19. Türk Kültürünün Gelişme Çağları I-II, Bahaeddin Öğel, Devlet Kitapları,
    MEB Y. 1000 Temel Eser, No: 49, 50, İst. 1971
    20. Türk Kültür Tarihine Giriş I-II, Bahaeddin Öğel, Kültür Bakanlığı Y. Ank.
    1978
    21. Kültür Değişmeleri, Mümtaz Turhan, Devlet Kitapları, MEB Y. 1000 Temel
    Eser, No: 10, İst. 1969
    22. Eski Türk Dini, İbrâhim Kafesoğlu, Kültür Bakanlığı Y. Ank. 1980
    23. Türk İslâm Efsaneleri, M. Necati Sepetçioğlu, Yağmur Y., İst. 1973
    24. Türk Destanları, M. Necati Sepetçioğlu, Toker Y., 2. baskı İst. 1976
    25. İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Bahaeddin Öğel, T. Tarih Kurumu Y.
    26. Türk Mitolojisi, Bahaeddin Öğel, I-II,
    27. İslâmlıktan Önce Türklerde Tenk Tanrı İnancı, Hikmet Tanyu
    28. Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Hikmet Tanyu, Kültür Bakanlığı Y.
    29. Anadolu İnançları, İsmet Zeki Eyüboğlu, Geçit Kitabevi
    30. Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Yaşar Kalafat, Türk Tarih
    Kurumu Y.
    31. Hurafeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, D.İ.B. Y.
    32. Manas Destanı, Trc. Abdülkadir İnan, Kültür ve Turizm Bakanlığı Y. 611
    33. Kâbe ve Mekke Tarihi (Ahbâru Mekke), Ebu’l-Velid Muhammed Ezrakî,
    Terc. Yunus Vehbi Yavuz, Çağrı Y.
    34. Edyânu’l-Arab fi’l-Câhiliye, Numan el-Cârim Muhammed, Mısır, 1341/1923
    35. Eymânu’l-Arab fi’l-Câhiliyye, Ebû İshak İbrahim bin Abdillah Necîrâmî,
    Mısır 1382
    36. İslâm’da Resim ve Heykelin Yeri, Osman Şekerci, Çanakkale Seramik Fabrikaları
    Kültür ve Araştırma Hizmetleri Y.
    37. Görsel Sanatlar ve İslâm, Heyet, İSAV, İlmî Neşriyat
    38. İslâm’da Sanat Resim ve Mimarî, Nusret Çam, Şahsî Y.
    39. İslâm’da Sanat Sanatta İslâm, Nusret Çam, Akçağ Y.
    40. Meseleler, Mustafa Sabri Efendi, Sebil Y.
    41. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y.
    42. Kur’an’da Allah ve insan, Toshihiko İzutsu, Terc. Süleyman Ateş, Kevser Y.
    43. Dinler Tarihi, Ahmet Kahraman
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 225 -
    44. Risâle-i Nur’dan Vecizeler, s. 463
    45. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sâbunî, Şamil Y.
    46. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Kevser Y.
    47. Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, (Târihu’l-Ümem ve’l-Mülûk) Taberî, Trc.
    Zâkir K. Ugan, Ahmet Temir, M.E.B. Y.
    48. Sosyoloji Açısından Din, Yümni Sezen
    49. Genel Sosyoloji, Âmiran Kurtkan
    50. İslâm Medeniyeti Tarihi, Corci Zeydan, Terc. M. Z. Megamiz, I-V,
    51. İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Neşet Çağatay
    52. İnsan ve Kültür, Bozkurt Güvenç
    53. Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi, P.K. Hitti, I-IV
    54. Lisânu’l-Arab, I-15, İbn Manzur, Beyrut
    55. İslâm İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi
    56. İnanç Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi
    57. Din ve İnanç Sözlüğü, Şinasi Gündüz, Vadi Y.
    58. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Mehmet Zeki Pakalın, I-III;
    M.E.B. Devlet Kitapları
    59. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 2, s. 471-501; c. 22, s. 64
    60. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Cengiz Yağcı), c. 1, s. 112-123; c. 3, s. 127-129;
    c. 6, 211-213 (A. Özalp)
    61. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 20, s. 403-545
    62. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 145-148, 486-488
    63. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 295-299, 427-428,
    717-724
    64. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 99-120
    65. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. c. 2, s. 130-145
    66. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c.1, s. 31-34, 52-57
    67. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
    68. 10 . Kur’an’da Allah ve insan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y. 88-113
    69. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 41-66
    70. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 11-53
    71. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 39-63
    72. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 194-
    195
    73. Bu Böyledir, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 59-137
    74. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 73-111
    75. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    76. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
    77. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin
    Özek, 1978, İstanbul
    78. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961,
    İstanbul
    79. İslâm Dininin Yasak Ettiği Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y. 3
    80. Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, İsmail Lütfi Çakan, Marifet Y. / Büşra Y.
    81. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y.
    82. İslâm’a Sokulan Bid’at ve Hurâfeler, Mustafa Uysal, Uysal Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 226 -
    83. Dilek Taşları, Sabiha Ünlü, İnkılâb Y.
    84. Kavram ve Mâhiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
    85. Dünden Bugüne ibâdetlerde Bid’at, Abdülhay Leknevî, Vahdet Y.
    86. İslâm’dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliyye Çağı, Ank. Ün. İlâhîyat Fak. Y.?
    87. Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    88. İslâm Hukukunda Örf ve Âdet, Selâhattin Kıyıcı, İşaret Y.
    89. Taklitlerin Çarpışması, Muhammed Kutub,
    90. Kur’an ve Hadise Göre Bid’at, Hârun Ünal
    91. Sosyal Âdet ve Gelenekler, Nermin Erdentuğ, Kültür Bakanlığı Y.
    92. Geleneğin Direnişi, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
    93. Geleneğin Dünyası – Yeniliğin Ufukları, Necmettin Türinay, Akçağ Y.
    94. Gelenek, Mustafa Armağan, Ağaç Y.
    95. Gelenek ve Modernlik Arasında, Mustafa Armağan, insan Y.
    96. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin
    Arpaguş, Çamlıca Y.
    97. Eski, Yeni ve Ötesi, Orhan Şaik Gökyay, İletişim Y.
    98. Eski Türk Dini Tarihi, Abdülkadir İnan, s. 1-4
    99. Eski Türk Dini ve Alevilik-Bektaşilik, Mehmet Eröz, Türk Dünyası Araştırma
    Vakfı Y.
    100. Eskiçağ Türkiye Tarihi, Ekrem Memiş, Selçuk Ün. Y,/Öz Eğitim Y.
    101. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
    102. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
    İhtar Y. s. 54-69
    103. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    104. Atalar Dini Üzerine, Mustafa Başbekleyen, Haksöz, sayı:12, Mart 92, s. 6-7
    105. Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, A. Ü. İlâhîyat Fak. Sayı
    17, Yıl, 1969
    106. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrâhim Coşkun, Tekin Kitabevi,
    107. Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları, Hasan Cirit, Çamlıca Y.
    108. Yeryüzü Tanrıları Şirk Pskikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
    109. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.
    110. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
    111. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
    112. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
    113. İslâm - Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
    114. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
    115. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
    116. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
    117. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
    118. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
    119. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
    120. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
    121. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
    122. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
    123. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman
    Dilipak, Risale Y.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 227 -
    124. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
    125. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
    126. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
    127. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
    128. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
    129. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
    130. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.
    131. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
    132. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
    133. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
    134. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
    135. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
    136. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
    137. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
    138. Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, insan Y.
    139. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    140. Semboller ve Yorumları, Necmettin Ersoy, Özel Y.
    141. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    142. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.
    143. Tevhid, İsmail R. Faruki, insan Y.
    144. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.
    145. Tevhid, 1, 2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.
    146. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.
    147. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.
    148. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
    149. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
    150. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
    151. Tevhide Giriş, Hâce Muhammed Parsâ, Erkam Y.
    152. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
    153. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.
    154. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Meki Y.
    155. Tevhid ve Şirk, Sâlih Gürdal, Beyan Y.
    156. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
    157. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    158. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.
    159. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutup, Ravza Y.
    160. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.
    161. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, İhtar Y.
    162. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
    163. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    164. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.
    165. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
    166. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.
    167. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Sâlih Ali Mustafa, Ölçü Y.
    168. İşte Tevhid, I-II, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 228 -
    169. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
    170. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.
    171. Gençlerle Tevhid Dersleri, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
    172. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
    173. Allah Vardır ve Birdir, H. Rahmi Yananlı, Divan Y.
    174. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.
    175. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.
    176. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlüt Özler, Nun Y.
    177. Duâ ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    178. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
    179. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamber, Mevdudi, Pınar Y.
    180. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s.
    40-50
    181. Kurtulan Toplum, Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y.
    182. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
    183. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y.
    184. Tevhid, Rasullerin Ortak Çağrısı, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y.
    185. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
    186. Kur’an’da Allah ve insan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y.
    187. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    188. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    189. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    190. İslâm İnancında Temel Kavramlar, Taner Cücü, Cumhur Y.
    191. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y.
    192. İbâdet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Özel Y. Dersaadet Y.
    193. Kur’an’da ibâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
    194. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
    195. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
    196. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    197. Akide, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    198. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
    199. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.
    200. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
    201. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    202. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
    203. İslâm, Said Havvâ, Hilâl/Petek Y.
    204. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
    205. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.
    206. Mekke Rasûllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    207. İlk Mesajlar, M. Ali Baştaşı, Birlaşik Yayıncılık
    208. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    209. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 23-35
    210. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.
    211. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    212. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
    PUT VE PUTA TAPINMA
    - 229 -
    213. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
    214. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.
    215. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ İlâhe İllâllah), İbn Receb el-Hanbelî, Hak Y.
    216. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.
    217. Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi, 1,2,3, Mevdudi, Pınar Y.
    218. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücâdelesi, Mehmed N.
    Solmaz
    219. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.
    220. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
    221. Lâ, 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda Y.
    222. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    223. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    224. Câhiliyye Düzenini terk etmek, Cavit Yalçın, Vural Y.
    225. Câhiliyyenin Değişmeyen Yüzü, Faruk Köse, Birleşik Dağıtım, Ankara
    226. 20. Asrın Câhiliyyesi, Muhammed Kutub, Hilal Y.
    227. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y.
    228. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    229. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 140
    230. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
    231. Şirk, Hârun Yahya, Vural Y.
    232. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. Surti, Akabe Y.
    233. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
    234. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
    235. Kur’an ve Hadislere Göreş Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat
    BasımY.
    236. Çağdaş İrtidat, Ebûl Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.
    237. İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Semerrai, Sönmez Neşriyat
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Çarşamba, 20 Ocak 2021 18:11

    Tâğut ve Mürdet

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -12-
    TÂĞUT ve MÜRTED
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    TÂĞUT ve MÜRTED
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -12-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Tuğyân, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. Tuğyan, istikametten sapmadır. İnsanın haddi ve ölçüyü aşmasıdır. Had ve ölçü; Allah’ın, onun için koyduğu sınırıdır ki, kişinin onu aşması felâketidir. İnsanın değeri, Allah’a kul olması itibariyledir; onun için Rabbine itaati ve sürekli kulluk sınırı içinde bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş olduğu aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyana düşmüş, Allah’a isyan etmiş olur.
    Tuğyana sapmanın musallat edeceği denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu ve hayale esir eder. İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı olur ve karanlığı ışık zannetmeye başlar. Kur’an, bu özelliği belirtirken, inkârcıları “tuğyanları içinde oynayıp oyalanan gafiller” olarak tanıtır. (Bkz. 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 186)
    Tâğut, haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık gösteren ve her sapıklığın başıdır. Kendisinin Allah’a isyan ettiği yetmiyor gibi, başkalarını da isyana sevk edendir. Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların dışında herhangi bir şey olması fark etmez.
    Kaynağını Allah’tan almayan bütün beşerî düzenler, demokratik sistemler de “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik sistemler için de geçerlidir. Tâğutların hükümlerine göre yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği hükümlerin galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate ve imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanır, sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş olur (bkz. 2/Bakara, 256). Tâğutu reddetmeden iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz. Bu durum, aynen müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut, Allah’a ibadetten alıkoyan, Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a has kılmayı,
    Allah ve Rasülü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu da bu kavramın içine koyabiliriz.
    İrtidâd ise, reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek gibi manalara gelir. İman ettikten sonra, İslâm’dan dönmeye verilen isimdir. İslâm dinini terk edip başka bir dine geçmek veya eski inancına dönmeye irtidat; bunu yapan kimseye de “mürted” denir.
    İrtidâd edip dinden dönen, İslâm’ı terk edip küfrü veya şirki seçen kimseye mürted denir. Mürted, müslümanlığı kendi isteğiyle, hiç bir baskı olmadan seçtiği halde, sonradan çeşitli nedenlerle yine kendi arzusu ile terk eden, küfrünü açıkça ortaya koyan insandır. Kur’ân-ı Kerim, böylelerinin çirkin durumunu açıklayarak onları kötü bir âkıbetin/sonucun beklediğini haber veriyor (2/Bakara, 217).
    Mürted, kişilik zaafı olan biridir. Doğru bir bilgiye ve sağlam bir görüşe sahip olamamıştır. İnandım dediği dini yeterince benimsememiştir. Bir başka fikir veya inanç, hoşuna giden bir dünyalık onu daha çok etkilemiştir. ‘İslâm’dan çıkarsam, gayri müslimlerin safına geçersem maddî bir çıkar kazanabilirim’ diye düşüncesi(çliği)ni uygulamaya koyan bir dönektir.
    Kendisine verilen değeri anlamayan ve değerini çok çok yüceltecek olan İlâhî dâvete kulak vermeyen insandan daha akılsızı, daha bedbahtı/şanssızı var mıdır? Böyleleri bile bile zararlı ve kötü olanı tercih ediyorlar, derecelerini kendi elleriyle alçaltıyorlar. Bir kısmı da kurtuluş ve mutluluğun adı olan İslâm’ı kabul ettikten sonra şu veya bu sebepten dolayı onu terkediyor. Onu ya beğenmiyor ya küçümsüyor ya da çıkarlarına engel görüyorlar.
    Günümüzde Batılı ülkelerin ulaştığı maddî zenginlik ve kalkınma, birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, İslâm’ı bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
    İnsanlara şirk ve mürtedlik anlatılmaz, bunun dünyada ve âhirette müşrik ve mürtede, bunların çevrelerine vereceği zarar güzel bir şekilde anlatılmazsa, bu insanların hüsrânına göz
    yumulmuş, azâbına vesile olunmuş olur. Şirk, irtidat gibi konular, çevremizdeki düzenin kurbanı ve câhil insanlara karşı kılıç gibi kullanmak için öğrenilmez. Şirki, irtidâdı tanımak, yani tevhidî şuur, kendimizi, en küçük bir ihtimalle bile şirke düşürebilecek davranışlardan şiddetle sakınmak ve insanları bu hale getiren bataklıkla mücâdele etmek, şirk düzeni ile savaşılmadan bunun önününün alınamayacağını idrâk etmek ve insanları en büyük tehlike olan bu belâdan kurtarmanın yollarını aramak, tebliğ etmek, canlı Kur’an olmaya çalışıp tevhidi bayraklaştırdığımızı davranışlarımızla isbat etmek için olmalıdır. Bu gayrette bulunan tevhid ehline selâm olsun.
    “Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesâba çekme (affet).
    Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme.
    Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma.
    Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.
    Sen bizim Mevlâmızsın. Tek ve gerçek dostumuzsun.
    Kâfir kavimlere/toplumlara karşı bize yardım et.” (2/Bakara, 286)
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2011, Ümraniye
    İÇİNDEKİLER
    TÂĞUT VE TUĞYÂN / 11
    Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti / 11
    İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler / 14
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı / 16
    İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır / 17
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı / 17
    Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması / 18
    Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi / 19
    Tâğut Kimdir? / 20
    Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi Allah’tan Almıyorsa Tâğuttur / 25
    Tâğut ve Tuğyan’ın Çağdaş Boyutu / 35
    Tâğutların Özellikleri / 38
    Tâğutun Mahkemelerine Müracaat / 43
    Şirk Toplumunda İslâmî Hayat
    (Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu) / 46
    Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar / 48
    MÜRTED ve İRTİDÂD / 71
    İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti / 71
    Mürted / 73
    Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası / 79
    Ridde Savaşları / 87
    Kur’ân-ı Kerim’de İrtidâd Kavramı / 94
    Bir Tefsirden İktibas / 99
    Hadis-i Şeriflerde İrtidât Kavramı / 101
    Mürtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili / 103
    İrtidadın Dünyevî Cezası Yoktur Diyenlerin Delilleri / 105
    Gizli İrtidâd / 115
    Şirkin Çağdaş Yansımaları; Özendirilen ve Dayatılan Mürtedlik / 117
    Müşrik ve Mürtedlerle Mücâdele / 143
    Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları / 144
    İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir; Mürted de Mürtecî/Gerici / 146

    - 11 -
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    •
    Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler
    •
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı
    •
    İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır
    •
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı
    •
    Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi
    •
    Tâğut Kimdir?
    •
    Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi Allah’tan Almıyorsa Tâğuttur
    •
    Tâğut ve Tuğyan’ın Çağdaş Boyutu
    •
    Tâğutların Özellikleri
    •
    Tâğutun Mahkemelerine Müracaat
    •
    Şirk Toplumunda İslâmî Hayat (Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu)
    •
    Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar
    “Allah onlarla istihzâ (alay) eder, tuğyânlarında (azgınlıklarında) onlara mühlet verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.“ 1
    Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
    Tuğyân, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Fiziksel güçlerin normal sınırları aşacak şekilde faal hale gelmeleri de tuğyanla ifade edilmiştir. “Su tuğyan ettiğinde (kabarıp taştığında) sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.“2 Bu şekilde taşan ve her yeri kaplayan şeye tâğıye denilmektedir. Kavram olarak tuğyân, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. İnsanın haddi ve ölçüyü aşması demektir. İnsanın haddi; Allah’ın, onun için koyduğu sınırıdır ki, kişinin onu aşması câiz değildir. İnsanın değeri, Allah’a kul olması itibariyledir; onun için Rabbine itaati ve sürekli kulluk sınırı içinde bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş olduğu aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyana düşmüş, Allah’a isyan etmiş olur. Tuğyân kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 39 yerde geçer. Bu türevlerden 8’i, tâğût
    1 2/Bakara, 15
    2 69/Haakka, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    şeklindedir. Tâğût, tuğyanı yaşayan ve yaşatan kişi veya güç anlamındadır.
    Tuğyan kelimesi de Kur’an’da toplam 9 yerde kullanılır.
    Tuğyan, istikametten bir sapmadır.3 Tuğyana sapmanın
    Mûsâllat edeceği denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu
    ve hayale esir eder. İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı
    olur ve karanlığı ışık zannetmeye başlar. Kur’an, bu özelliği
    belirtirken, inkârcıları “tuğyanları içinde oynayıp oyalanan gafiller“
    olarak tanıtır. 4
    İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından
    müstağnî zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç,
    bilgi ve yetenek vehmettiği zaman, artık Allah’ı da unutur; gerçek
    kudret, ilim ve dilediğini yapabilme güç ve iradesine sahip olanın
    yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum, insan için
    tuğyana açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak hukuk ve
    hiçbir sınır tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini O’nun yerine
    geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu hal
    tuğyan halidir. Bu tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.
    Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın,
    yoksulların din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rıza göstermemeyi,
    kendi üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece
    kendi kuvvetlerine güvenmeyi, bu nedenlerden dolayı şımarıp
    böbürlenmeyi, yeryüzünde çalım satıp gösteriş yaparak yürümeyi,
    kısacası velî edindikleri şeytanın taraftarı (hizbi) olmayı, tuğyana
    kalkışanların vasıflarından sayar. 5
    Âyetlerden anlaşıldığına göre tuğyan, hak hukuk ve sınır tanımamak,
    inatçı ve zorba bir tavır içerisinde olmak, böbürlenmek,
    kibir göstermek ve zulmetmek, insanlığı ezmek, mallarını gasbetmek,
    insanlara acımamak ve dolayısıyla Allah’ı bir ve gerçek Rab
    olarak tanımayarak O’na ortak koşmak, kısacası nefsinin, heva ve
    hevesinin peşinde gitmek ve bâtıl ile hüküm vermektir.
    Yalancılık, isyan ve şerefsizlik etmek tuğyan olarak belirtilir.6
    Tuğyan, istikametten bir sapma olarak değerlendirilir. “Sen, beraberindeki
    tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı
    gitmeyin. Doğrusu Allah, yaptıklarınızı bilir.“ 7
    Aşırı tüketim ve yemekte sınırı aşmak da bir tuğyandır. İsrail
    3 11/Hûd, 112
    4 Bak. 6/En'âm, 110; 7/A'râf, 186
    5 Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/Mü'min,
    75; 8/Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
    6 79/Nâziât, 17, 21-24
    7 11/Hûd, 112
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 13 -
    oğullarına verilen dünyevî nimetler belirtildikten sonra, aşırı gıda
    tüketiminin yasaklandığı anlatılır: “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden
    yiyin. Bunda aşırı (ölçüsüz) gitmeyin ki gazabıma çarpılmayasınız.
    Gazabımı hak eden, şüphesiz mahvolur.“ 8
    Dengeyi bozmak, tartı ve ölçüde adaletsizlik de tuğyandır.
    “Sakın dengeyi bozmayın. Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın.“9 Buradaki
    ölçü ve tartıya riâyet, doğruluk ve haklılık ölçüsünden şaşmamak
    biçiminde de anlaşılmıştır.
    Kur’an; Firavun’un, Nuh kavminin, Semud kavminin ve daha
    başka üzerlerine Allah’ın gazabının hak olduğu kavimlerin durumlarını
    tuğyan kelimesiyle açıklar. Bunlar, kendilerini yeryüzünün
    en büyük ve istediklerini istedikleri biçimde yapabilecek gücü
    olarak görüp tam bir istiğnanın içine girmişler, tuğyanın içine dalmışlardır.
    Semud kavmi bağlarda, bahçelerde, çeşme başlarında
    ve hurmalıklar arasında zevk ve safa içinde yaşayıp müsriflerin
    emrine itaat etmekle ve Salih’in (a.s.) uyarmalarına kulak tıkayarak
    Allah’ın âyetlerine yüz çevirip O’na şirk koştukları yetmiyormuş
    gibi bir de kendilerinin istedikleri bir mûcize olan deveyi
    boğazlamakla10 tuğyankâr olmuşlardı. Âd kavmi, ebedî hayat
    umuduyla köşkler dikip boş şeylerle uğraşırken, yakaladıklarını
    zorbaca yakalar ve yeryüzünde fesat çıkarırken Hûd’un (a.s.) çağrısına
    uymayarak Allah’a şirk koşmaya devam etmekle tuğyan içine
    batmışlardı. 11
    En zâlim ve en tuğyankâr olarak nitelendirilen Hz. Nuh’un
    kavmi12 kendilerini üstün görüşlü ve mü’minleri de ayak takımı
    olarak değerlendirmeleri, Hz. Nuh’u taşlamakla tehdit etmeleri
    ve bir an önce kaçınmaya çağırdığı azabı getirmesini istemeleri,
    çağrısına kulaklarını tıkayıp kibirli kibirli ayak diremeleri, büyük
    büyük tuzaklar kurup taptıkları sahte tanrıları bırakmamalarıyla13
    şehirlerde tuğyanda bulunmuş ve fesadı artırmış oluyorlardı.14 Aynı şekilde
    Firavun da İsrailoğullarına akla gelmedik zulümler yapıyor,
    erkeklerini boğazlatıp kadınlarını kirletiyor, Hz. Mûsâ’nın çağrısına
    sağır kesilip Allah’a şirk koşuyor ve kendisini insanların en
    büyük Rabbi ilan ediyordu.
    Kur’an, Nuh tufanı sırasında suların köpürüp azmasını tuğyan
    8 20/Tâhâ, 80-82
    9 55/Rahmân, 8-9
    10 26/Şuarâ, 146, 157
    11 26/Şuarâ, 128-130
    12 53/Necm, 52
    13 11/Hûd, 27, 32; 26/Şuarâ, 11, 116, 71/Nuh, 7, 22-23
    14 89/Fecr, 11-12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    kökünden bir fiille (tağâ = tuğyan etti) ifade etmektedir. İlginçtir
    ki, suların tuğyanı ile boğulan Nuh devrinin zâlimlerini Kur’an,
    “zulme sapan, tuğyan edip azan“ bir kavim olarak anmaktadır. “Ceza,
    amel cinsindendir“ prensibi bu olayda net olarak kendini göstermekte
    ve insanın tuğyanını tabiatın tuğyanı ile cezalandıran
    sünnetullaha bu âyetler dikkatimizi çekmektedir. Yine benzer bir
    durum Semud kavmi için de söz konusu edilmiştir. Haakka sûresi
    5. âyette, Semud kavmi azgınlarının “tâğıye“ ile helak edildikleri
    belirtilmektedir. Bu “tâğıye“ de tuğyan kökünden türeyen bir isim
    olup, tuğyan eden insanları cezalandırmak için Allah tarafından
    devreye sokulan tuğyan edici bir tabiat kuvvetini ifade etmektedir.
    Bu âyette cümle o şekilde düzenlenmiştir ki, tâğıye, hem Semud
    kavmini helak eden kuvveti, hem de bu kavmin helâkine sebep
    olan tavrı aynı anda ifade etmektedir: “Semud kavmine gelince,
    onlar tâğıye (tuğyan eden, azan) bir topluluk oldukları için tâğıye ile (yani
    azıp kuduran bir tabiat kuvvetiyle) mahvedildiler.“ 15
    Esas ceza âhirette olduğu halde, özellikle eski kavimlerden
    haddi aşıp isyan eden, azarak kendinden başka güç tanımayan
    insana, Allah’ın emrine boyun eğen tabiî hadiseler (tufan, fırtına,
    zelzele vb.) yoluyla haddi bildirilir. Akıl sahibi ve şerefli olarak yaratıldığı
    halde baş kaldırıp isyan eden, her istediğini yapabileceğini
    zanneden azgın insan, akıl sahibi olmadığı halde her emre boyun
    eğen “Allah’ın askerleri“16 olan tabiat güçleri, yani doğal âfetler
    tarafından mağlup ve perişan edilir.
    İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler
    Tuğyan, insanın tabiatında vardır: “İnsan gerçekten azar.“17
    Âyetin hemen devamında, insanın tuğyanının temel sebebi gösterilir:
    İstiğnâ; yani insanın kendini kendine yeterli görmesi, kendisini
    hiç kimseye muhtaç olmayan bir konumda zannetmesi ve
    okumaması, vahiyden/ilimden uzak olması.18 İnsanı istiğnâya, dolayısıyla
    tuğyâna sürükleyen en büyük etken, ya malının çokluğu
    veya nüfuzlu otoritesidir. Birincisi malın tuğyânıdır; ikincisi ise
    otoritenin. Siyasî otoritenin tuğyânı tâğut kavramıyla ifade edilir.
    Tuğyanın her iki türü de değişmez sünnetullah gereği, helâk edicidir.
    Allah, insanların azıp sapmamaları için her şeyi ölçü ile yaratmış,
    rızkı da belli bir ölçü ile insanlara vermiştir: “Eğer Allah rızkı
    15 69/Haakka, 5
    16 48/Fetih, 7
    17 96/Alak, 6
    18 bk. 96/Alak, 7 ve 1-5
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 15 -
    kullarının hepsine bol bol verseydi yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O,
    (rızkı) dilediği ölçüde indirir.“19 “İnsanın açık bir düşmanı olan şeytan“20 ve
    “kötülüğü çok emreden nefis“21 insanı azgınlığa ve sapıklığa teşvik
    eder. Bunun için Kur’an, nefis ve şeytana karşı insanı sık sık uyarır
    ve onların vesvese ve saptırmalarına karşı uyanık bulunmayı emreder.
    Allah’ın bu uyarısı, insanlara olan lütuf ve merhametinin bir
    eseridir. Allah insanı başıboş bırakmamıştır.22 Başıboş bıraksaydı,
    insanın aleyhine olurdu; ademoğlu azıp sapardı. Bununla beraber,
    insanların çoğu bilgisizlikleri ve akılsızlıklar yüzünden iman
    etmemişlerdir.
    Tuğyan, insan egosunun, kendini ilâhlaştırması, her şeyin, herkesin
    üstünde görmesi halinde ortaya çıktığında doruk noktadır.
    Kur’an’a göre, bu doruk noktanın tipik temsilcisi Firavun’dur.23
    Firavun, bütün gücün kendi elinde olduğunu vehmediyor, insanları
    küçük görüyor, onları öldürüyor ve en kötü işkenceye maruz
    bırakıyordu.24 Firavun mantığına göre bütün insanlar onun kulu
    kölesi; Mısır ve başta Nil olmak üzere tüm nehirler onun mülkü
    idi: “Firavun, milletine şöyle seslendi: Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve
    memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?“25
    Firavunlar medeniyeti bir tuğyan medeniyeti idi; batışları bu yüzden
    olmuştur: “Görmedin mi Rabbin ne yaptı? Sütunlar, saraylar sahibi
    Firavunlara. Onlar ki, ülkeler boyunca tuğyan sergilediler (azgınlık ettiler)
    ve oraları fesada boğdular. Sonunda Rabbin onların üzerine azap kamçısı
    yağdırdı.“ 26
    Sünnetullah gereklerinden birini Kur’an belirtir: Bütün uygarlık
    ve saltanatların çöküşü tuğyan (azgınlık) yüzündendir. Bu,
    daha çok, maddî değerlere aldanarak azmaktır. Her çöküşün altında
    bu yatar. Tuğyana sapanların cezaları, bir tabiat tuğyanı
    olan ateşle verilecektir. Cehennem, tabiat kuvvetleri tuğyanının
    çok güçlü bir belirişidir.
    Tuğyancı zâlimlerin cezalandırılmasında en uygun yol, cehennemle
    ceza yoludur.27 Cehennem, bir gözetleme yeridir, tuğyana
    sapmışlar için bir dönüş/varış yeridir.28 Böyle olduğu içindir ki,
    19 42/Şûrâ, 27
    20 12/Yûsuf, 5
    21 12/Yûsuf, 53
    22 75/Kıyâme(t), 36
    23 Bk. 20/Tâhâ, 24, 43; 79/Nâziât, 17
    24 2/Bakara, 49; 144/İbrahim, 6
    25 43/Zuhruf, 51
    26 89/Fecr, 11-13
    27 Bk. 79/Nâziât, 39
    28 78/Nebe', 21-22
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    cehennem ehli, birbirlerini suçlarken sürekli: “seni tuğyana ben
    itmedim“ şeklinde konuşacaklar; “tuğyana sapmış bir topluluk idiniz,
    haydi görün sonunuzu!“ hitabını duyacaklardır. 29
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı
    Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme
    ve yasaklama yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı
    sebebiyle ölçü ve haddini aşması, Allah’ın koyduğu hükümlerle
    belirtilen hududullahın dışına çıkmasıdır. Bu tuğyan türü, genelde
    yönetici ve emir sahiplerinde olur. Çünkü onların güç ve yetkileri
    ve bu konulardaki azgınlık ve taşkınlıkları insanların genelini ilgilendirir.
    Siyasî otoritenin tuğyânı, bazen insanı rububiyet iddiasına
    kadar götürür. Bu, ya Firavun’un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle (konuşma
    diliyle) veya nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablık
    iddia etmekle olur. “(Adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin
    en yüce rabbinizim’ dedi.“ 30
    Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun’un tuğyanıdır.
    Onun haddini aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rububiyet
    dâvâsı güdecek kadar gerçek Rabb’e; haklarını küçümseyecek,
    zulmedecek ve köleleştirecek kadar da insanlara karşı
    büyüklenmesidir. Nitekim Allah, birçok âyetinde ibret ve öğüt
    almak için, Firavun’un tuğyanını ve bu azgınlığı yüzünden başına
    gelenleri tekrar tekrar anlatmıştır. Bu da insanların çoğunun
    otorite tuğyânıyla imtihana tâbi tutulduğunu gösterir. “Mûsâ’nın
    haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona Kutsal Vadi’de Tuvâ’da seslenmişti:
    ‘Firavun’a git, çünkü o tuğyan etti (azdı).“31 Buradaki tuğyanı, hem
    Yaratıcı’ya karşı, hem yaratılanlara karşı haddi aşmak olarak anlayabiliriz.
    Yani Firavun, küfürle Yaratıcı’ya karşı baş kaldırdı; halkı
    köleleştirmek ve onlara zulmetmek suretiyle de yaratılanlara büyüklük
    tasladı.
    Firavun, rubûbiyet (rablik) iddia ederek tuğyanın zirvesine
    ulaştı. O, bu bâtıl iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların
    kendisine, kendi kanunlarına uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine
    ters düşenlere itaat etmelerini yasaklıyor, bu mutlak itaat
    edilmeye kendini yetkili görüyordu. Fahreddin Râzî’nin yorumuna
    göre Firavun, rablik iddiasıyla şunları diyordu: “Ben, sizin terbiye
    eden, büyütüp geliştiren, ihsan eden Rabbinizim. Size âlemde
    emredecek ve yasak koyacak da ancak benim!“
    29 50/Kaaf, 27; 37/Saffât, 23, 31; 38/Sâd, 55-56
    30 79/Nâziât, 23-24
    31 79/Nâziât, 15-17
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 17 -
    İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır
    “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu
    İrem’e? Ki şehirler arasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları
    oyan Semûd’a? Ve kazıklar sahibi Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı.
    Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların üzerine
    azap kırbacını çarptı. Elbette Rabbin her an gözetlemededir.“32 Bunlar
    ülkelerinde azmışlardı; yani isyan edip günah işlediler. İnsanlara
    eziyetle ve yeryüzünü fesâda uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar
    sahibi Firavun denilmesi: Firavun, yere dört kazık çaktırır, işkence
    edeceği kimseleri ellerinden ve ayaklarından bu kazıklara bağlatır,
    o şekilde işkence ederdi. Bunun için veya kazık gibi askerleri çok
    olduğundan böyle nitelenmiştir. Âyetlerde ifade edilen azdıkları ve
    çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve zâlim yöneticiler,
    Allah’a isyan edip baş kaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta da
    haddi ve ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve
    Özellikle Âlimlerin Tavrı
    Tuğyanın temelinde “kibir“ ve “benlik“ yatar. Tâğutlardan biri
    olan Şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyan,
    küfür, şirk ve zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük
    bir zulümdür.“33 Çünkü şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek
    ve onu verene isyan etmektir. Bu, iman noktasından bir
    tuğyandır. İman açısından tuğyan içinde bulunan kimsenin, uygulama
    bakımından da zâlim olması doğaldır. Firavun’un tuğyanı
    buna örnektir. Uygulama açısından tuğyan ise, zulüm ve haksızlıktır.
    Özellikle yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek
    bazı gerekçelerle(!) adaletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir.
    Zaten, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin
    zâlim olmaması beklenemez.34 Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca
    söyleyen müslümanlar, özellikle de âlimler tarafından uyarılması
    gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye (sultanun câirun) karşı hakkı söylemek,
    mazlumları savunmak ve zulme engel olmaya çalışmak, en
    önemli ibâdetlerdendir. “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak
    sözü söylemektir.“ 35
    İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen
    güçlü bilginlerle doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden
    32 89/Fecr, 6-14
    33 31/Lokman, 13
    34 5/Mâide, 45
    35 İbn Mâce, Fiten 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    mızrak ve kılıca dönüştü. Tıpkı Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki
    fakih ve muhaddislerin, Haccac’ın tuğyanına ve Emevî
    devletinin sapmasına baş kaldırmaları gibi. Medine’nin ünlü fakihi
    Said bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin’in yolundan gitmeyen,
    mal-mevki ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin, kendi
    itibarından yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini
    reddediyor ve onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin
    Abdülmelik’e biatı reddeden Said bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza
    vuruldu. Tâbiin dönemi âlimlerinden Said bin Cübeyr, Haccac’ın
    zulmünü önce vaaz ve nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda vermeyince
    ona karşı ayaklandı ve şehid edildi. (Yusuf el-Kardavi, bu
    destansı mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde Âlim ve Tâğut adıyla
    kitaplaştırmıştır.)
    Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine
    âlet olmamak için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebu
    Hanife de işkenceyle şehid edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik
    bin Enes de Halife Mansur’dan haksızlık ve zulüm gördü. Hz.
    Ali (r.a.) taraftarlarının isyanına fetva vermesi üzerine ona da işkenceler
    yapıldı. Her dönem, tâğutî düzenler tarafından zulüm ve
    işkence gören, hatta idam edilen çok sayıda âlim vardır. Bu konuda
    son dönemdeki âlimleri gözönüne getirirsek, hemen meşhur
    bütün âlimlerin isimlerini saymak gerekecektir: Şeyh Said, İskilipli
    Âtıf Hoca, Said Nursi, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan
    el-Bennâ, Seyyid Kutub, Abdülkadir Udeh, Mevdudi, Ali Şeriati,
    İmam Humeyni, Muhammed Bâkır es-Sadr...
    Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyan (zulüm), ister mü’min
    geçinsin, ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran
    yöneticilerin yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler,
    bu hastalıktan ancak hiç taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek
    adalete sarılmak suretiyle ve yanlarına müttakî âlim yardımcılar
    (müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun gerçekleşmesi
    için de, öncelikle sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması gerekir.
    Adaletin gerçekleşmesi buna bağlıdır. Çünkü Allah’ın hükmü adalet;
    onun zıddı ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse,
    işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.“ 36
    Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını
    Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması
    Tuğyankâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri,
    kendi tuğyanlarını haklı göstermek ve insanlar üzerinde rableşip
    36 5/Mâide, 45
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 19 -
    onların dünya hayatlarını düzenlemek için belli hükümler koyarlar.
    Böylece diğer insanlar da bunların koydukları hükümleri kabul
    eder, Allah’ın hükmünü bırakır, tuğyankârların hükümleriyle
    muhâkeme olunmak ister ve böylece tuğyankârlara hem ibâdet
    etmiş, hem de onları velî edinmiş olurlar. İşte, Kur’an, bunlardan
    birinci tür, yani tuğyankâr olan ve başkaları üzerinde rableşip tuğyanlarını
    haklı çıkarmaya, dünya hayatını yönlendirip vatandaşlarının
    rabbi kesilmeye girişen insanlara tâğut der. Bu kelimenin
    tekili de çoğulu da aynıdır; yani tâğut bir yerde bir tane olabildiği
    gibi, işbirliği içinde birden fazla da olabilir. Tâğut, kendisini
    velî/dost edinenleri nurdan zulümâta çıkarır. Kendisi zulümât,
    yani karanlıklar içinde olduğu için kendi peşinden gidenleri de
    baş aşağı bu karanlıkların içine yuvarlar.37 Böylece, tâğutun peşinden
    gidenler, onu velî/dost edinmekle ona ibâdet etmiş38 olurlar.
    Allah’a imandan önce ‘lâ/hayır’ silâhıyla tâğuta küfretmeleri, onu
    tanımamaları gerekirken onun koyduğu hükümlerle muhâkeme
    olunmak istemekle Allah’a küfretmiş ve tâğuta iman etmiş olurlar.
    39 Artık, karanlıkları yırtıcı birer ışık olan Kur’an âyetleri böylelerinin
    ancak tuğyan ve küfrünü arttırır.40 Böylelikle, şirk toplumunun
    üzerine oturduğu üçlü de (tâğut, onun tanrısı olan nefsi, yani
    heva ve hevesi ile yardımcılarıyla tâğuta ibâdet edenler) tamamlanmış
    olur; tevhid toplumunun yerini alır veya karşısına geçer. 41
    Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi
    Tâğut kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de toplam 8 yerde kullanılmıştır:
    2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36;
    39/Zümer, 17.
    “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır.
    O halde kim tâğuta küfredip (onu inkâr edip reddederek) Allah’a iman
    ederse, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah (her şeyi) işitir ve
    bilir.“ 42
    “Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
    Kâfirlere (inkâr edenlere) gelince, onların dostları da tâğuttur, onları
    aydınlıktan alıp karanlıklara götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar
    orada devamlı kalırlar.“ 43
    37 2/Bakara, 257
    38 5/Mâide, 60
    39 4/Nisâ, 60
    40 5/Mâide, 64
    41 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 320-321
    42 2/Bakara, 256
    43 2/Bakara, 257
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    “Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Cibte ve tâğuta
    (putlara ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için ‘bunlar,
    Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.“ 44
    “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik
    diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tâğutun huzurunda
    muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Hâlbuki ona
    küfretmekle (tâğutu inkâr etmekle, tekfir etmek, lanetlemekle) emrolunmuşlardır.“
    45
    “İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda
    savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“
    46
    “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim
    mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar
    ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri (durumu) daha kötü
    olan ve doğru yoldan daha çok sapmış bulunanlardır.“ 47
    “Andolsun ki, Biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan (tâğuta
    kulluktan) kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.“
    48
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte
    Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.“
    49
    Tâğut Kimdir?
    Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık
    gösteren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılâhta
    ise Allah’a isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere
    alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler
    koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan
    veya bunların dışında herhangi bir şey olması farketmez. Kur’an-ı
    Kerim’de: “Andolsun ki, Biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan
    kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.“50
    insanlar, sadece Allah’a kul olma, yalnız O’na ibâdet etme hususunda
    istisnasız uyarılmışlardır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar;
    44 4/Nisâ, 51
    45 4/Nisâ, 60
    46 4/Nisâ, 76
    47 5/Mâide, 60
    48 16/Nahl, 36
    49 39/Zümer, 17-18
    50 16/Nahl, 36
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 21 -
    küfredenler ise tâğut yolunda savaşırlar.“51 Yani insanlar ya Allah’a
    ibâdet edecekler veya tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun dışında
    üçüncü bir hal yoktur.
    Kur’an-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen
    kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar
    tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek)
    istiyorlar. Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek, lanetlemekle) emrolunmuşlardır.“
    52 buyrulmaktadır. Kur’an’daki bütün bu âyetleri
    dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır: Tâğutun hükümlerine
    râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir. Nitekim İbn
    Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede53 Hz.
    Muhammed’e (s.a.s.) ve diğer peygamberlere iman ettiklerini söylemekle
    beraber, ihtilâf ettikleri hususlarda, Allah’ın kitabından
    ve Peygamber’in sünnetinden kaçınıp, insanların kendi akıllarına
    göre (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini isteyen kişinin iman iddiasını
    Allah reddetmektedir.“ 54
    Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun
    rızasına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler,
    Allah’ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler
    icad etmektedir. Dolayısıyla bütün demokratik sistemler,
    bu noktada “tâğutî“ özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik
    sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile İslâm’ın
    dışındaki bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre
    yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği
    hükümlerin galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır.
    Şurası unutulmamalıdır ki, tâğutun hükümlerine “evet“ diyenler,
    Allah’ın dinine “hayır “ demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu
    ister bilerek, ister bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez.
    Çünkü bütün peygamberlerin insanlara; “Allah’a ibâdet edin, tâğuta
    kulluktan kaçının“ diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sabittir. Tâğutun
    hükümlerini inkâr etmeyen ve tâğutî güçlerle mücadele vermeyen
    kimse, ne kadar âlim olursa olsun, “müsteşrik“ çizgisini asla
    geçemez. 55
    Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen
    addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate
    ve imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve
    sınırları aşan her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi,
    51 4/Nisâ, 76
    52 4/Nisâ, 60
    53 4/Nisâ, 60
    54 İbn Kesir, 1/519
    55 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 316-317
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan
    her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim
    bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a
    iman edip bağlanır, sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul
    eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa
    bağlanmış, yani kurtulmuş olur.56 Tâğutu reddetmeden iman eksiktir,
    yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz. Bu durum, aynen
    müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut, Allah’a ibâdetten alıkoyan,
    Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a has kılmayı, Allah
    ve Rasûlü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği
    gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve
    sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu da bu
    kavramın içine koyabiliriz.
    Mevdudi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları
    aşan herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden,
    Allah’ın kullarının hâkimi olduğunu iddia eden ve onları kendi
    kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah’a
    isyan eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o
    zaman tâğuttur. Böyle bir kimse; şeytan, rahip, dinî veya politik
    lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu
    reddetmedikçe Allah’a inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul
    anlamı birlikte kullanılır. Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece
    bir tek değil; binlerce tâğutun kölesi olur.57 Tâğut, ilâhî olmayan
    hükümlere göre kararlar veren otorite demektir. Tâğut kelimesiyle,
    aynı zamanda, Allah’ı tek hâkim / egemen ve Rasûlü’nü nihâî
    otorite olarak tanımayan hüküm sistemleri de kastedilir. 58
    Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki
    her çeşit sistem, Allah’ın şeriatına dayanmayan her türlü
    nizam tâğuttur. Tâğut, Allah’ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir.
    Zira insan, ülûhiyet özelliklerinden birisini kendisine mal
    edip, adaletin ve hakkın ta kendisi olan şeriatın hudutlarını aşarak
    kendi egemenliğini ileri sürerse tuğyan etmiş ve kendi haddini
    aşmış demektir. Böyle bir şey, tuğyandır ve böyle iddialar ileri
    sürenler tâğî denilen haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar,
    bunlara tâbi olanlar şirk içerisindedirler, küfür içerisindedirler. 59
    Yusuf el-Karadavi’ye göre, Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün
    gelenekler, rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar
    tâğuttur. Tâğut, kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi
    56 2/Bakara, 256
    57 Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, c. 1, s. 202
    58 Mevdûdi, a.g.e. c. 1, s. 375
    59 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l Kur'an, c.3, s. 269
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 23 -
    olduğu ve itaat ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm
    götürdükleri, huzurunda muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri,
    tâbi oldukları, yalnız Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat
    ettikleri kimse veya varlıklardır. Bunların ve bunlarla ilişkisi olan
    insanların durumlarını düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu
    Allah’a ibâdet ve itaatten yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat
    eder halde görürüz.60
    Nisa, 76. âyetine göre tâğut, Allah’a karşı olanların, uğruna
    savaştığı şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır.
    Tâğut, itaatte Allah’a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız
    şartsız itaat edilecek tek merci Allah’tır. O’nun dışındakilere
    O’ndan dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler, meşruiyetini Allah’tan
    alırlar. Kur’an, Allah’tan başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet
    olarak nitelemektedir.61 İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı
    olursa, itaat tâğuta itaatin ta kendisi olmaktadır. 62
    Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın, adaletsizliğin,
    putçuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklınıza
    gelen tüm kötülüklerin sembolü. Bu sembol, bazen kendini Firavun
    ilan eden antik ya da çağdaş bir yönetici, bazen cansız bir
    eşya, bazen bir ideoloji, bazen da şeytan, uğur, şans, talih gibi
    soyut şeylerdir. Tâğut, insanoğlunun ilâhlaştırdığı her şeydir. Daha
    doğrusu tâğut, insanla Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen
    ortak isimdir. Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyan
    etmiştir. İşte tâğut, o insana bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey
    insansa ve kâfirse ona itaat eden de kâfir olur; yok eğer insanın
    itaat ettiği tâğut münâfıksa ona itaat eden de münâfık olur. Tabii
    fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur. 63
    Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık,
    sapkınlık, aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder.
    Tâğut, tuğyanı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
    Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları
    olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut
    bulunur. Tâğutların, kabile çapında, millet çapında olanları yanında
    bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar,
    birbirlerinden habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler.
    Hatta İblisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi
    birlikler, beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında
    60 Yusuf el-Kardavî, Tevhidin Hakikatı, s. 57
    61 16/Nahl, 36
    62 4/Nisâ, 60
    63 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, 170
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    hiyerarşik bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler.
    Böyle olunca tâğutî sistemler, parlamentolar, prensipler
    geliştirilebilir. Meselâ, Muhammed İkbal, emperyalist batılıların
    oluşturdukları sömürü düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri
    organizasyonu, İblisler parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun
    gibi tâğutlar parlamentosu deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu
    noktada evliyâu’t-tâğut (tâğutun dostları, görev arkadaşları, destekçileri)
    deyimini kullanıyor. 64
    Bir kimse, Allah’a, meleklerine... inandığını ikrar etse, buna
    mukabil, tâğutî rejimleri (demokratik, laik, hümanist, kapitalist,
    sosyalist vs.) çağdaş devlet modelleri adı altında benimsese, doğruluklarına
    itikat etse, irtidat etmiş olur, yani dinden çıkar. Kim,
    insanların maslahat ve iyiliklerini Allah’tan daha iyi bildiğini iddia
    ederek, insanlar üzerinde hükümler koymaya ve bunları tatbik
    etmeye gayret ederse “ilâhlık“ iddiasına girişmiş olur. Her kim
    de bunların bu iddialarını doğrulayarak onlarla işbirliği yaparsa,
    tevhid akidesini parçalamış, ilâhlara iman etmiş, kâfirler zümresine
    dâhil olmuş demektir. Bu açıdan “çağdaş devlet modelleri“
    iyi değerlendirilmeli, isimleri milliyetçi-mukaddesatçı dahi olsa,
    Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine
    geçmek üzere doktrinler imal eden, bu doktrinleri insanların hayatına
    tatbik edeceğini ilân eden insanların tâğut olduğu gerçeği
    unutulmamalıdır. Bu gün dünyada insanların beşikten mezara hayatlarını
    düzenlemek iddiasındaki meclisler, konsüller, krallar, kavimlerarası
    kuruluşlar, insanları teslim almış görünmektedirler. 65
    Hz. Âdem’den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki
    tanrısı var olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu
    ya tevhid dinine mensup olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah’ı
    kendisi için yegâne ilâh edinmiş; ya da şirk dinine mensup olmuş
    ve bu dinin çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına ittiba etmiştir.
    İşte Kur’an, şirk dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut
    demektedir.
    Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu
    bakımdan profan / bölmeli bir kafa yapısına sahip bulunmaktadır.
    Bu kimseler, bir yandan Allah’a iman ettikleri iddiasında bulunurken,
    diğer yandan İslâm’ın açıkça emrettiği ve yasakladığı şeylere
    ters düşebilmekte ve tâğutların yasalarına kabulleri arasında
    yer verebilmektedirler. Oysa bir kalpte hem imana, hem de küfre
    yer verilmesi İslâm’a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir.
    64 2/Bakara, 257; Kur'an'ın Temel Kavramları, 562
    65 Hüsnü Aktaş, Medeni Vahşet, 140
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 25 -
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyamet
    gününde de azabın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez
    değildir.“ 66
    Bir kalpte hem iman ve hem de aynı zamanda küfür bulunamaz.
    Bu iki olgu, ateş ile barut gibi yanyana bulunamazlar. Birisinin
    yerleştiği kalpte bir diğerine yer yoktur. Mü’min, kâfir ve
    münâfıktan farklıdır; kendisine İslâm ile beraber bir veya birkaç
    dünya görüşünden veya ideolojiden sentezler yapan, bukalemun
    bir şahsiyete sahip olamaz. Çünkü tevhidi, şirkten farklı kılan; başka
    felsefelere, herhangi bir dünya görüşüne veya ideolojiye ihtiyaç
    duymaması, mü’minin bütün bir hayatını kuşatan yetkin bir
    inanç, bir pratik; kısacası bir sistem, bir yaşam biçimi olmasıdır. Bugün
    beşeriyet, Tevhid dininden uzaklaşarak, yeryüzünde egemen
    olan tâğutların dinine sapmış bulunuyor. Müslümanlık iddiasında
    bulunan yığınların Allah’a değil; tâğutlara ibâdet ettikleri su götürmez
    bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle Kur’an’ı öğrenmek,
    mânâsının derinliklerine dalmak ve onu pratik hayatlarına indirgemek
    isteyen her müslümanın, tâğut kavramının gerçek anlamını
    kavraması ve kavradığı tâğutu tüm kuralları ve kurumlarıyla
    birlikte reddetmesi, bu reddi davranışlarıyla göstermesi itikadî bir
    sorumluluktur.
    Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi
    Allah’tan Almıyorsa Tâğuttur
    Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hemen hepsi,
    beşerî rejimlerdir ve hükümlerini kendileri koymakta; dolayısıyla
    da Allah’ın hükümlerine muhalefet etmektedirler. O yüzden bu
    rejimlerin hepsi “tâğut“ olarak isimlenir.
    Bir kimse; Allah’a, ahirete ve inanılacak hususlara inandığını
    açıklasa; fakat demokratik, laik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden
    herhangi birinin hükümlerini kabul edip itaat etse, böyle bir
    kimsenin irtidadına hükmedilir. Zira insanları yaratan Allah’tan
    başkası, insanların nasıl idare olunacağı hususunda ve onların
    sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine sahip değildir.
    Çükün hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği
    insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Allah
    katında üstünlük, sadece takvâ iledir.67 Kendisinde böyle yetkiler
    gördükten sonra, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyip, heva
    66 2/Bakara, 85
    67 49/Hucurât, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda
    “ilâhlık“ iddiâsı içindedirler. Dolayısıyla Allah’ın hükümleri dışında
    hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar da, tevhid akidesinin
    dışına çıkarlar. Tâğut, müslümanın en büyük düşmanıdır.
    Tâğut, devlet sistemlerini, ahlakî değerleri ele geçirmiş ve onları
    müslümana zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tâğut,
    müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana
    müslümanca hayat hakkı tanımamaktadır. Tâğutî güçler, Allah’ın
    arzında, O’nun hükümlerine karşı tuğyan eden ve insanların üzerinde
    ilâhlık iddiasında bulunan otoritelerdir. Bunlarla sürekli olarak
    savaşmak farzdır. 68
    Günümüzde Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak,
    “hakimiyet kayıtsız ve şartsız insanındır“ sloganına sarılan
    ve insanların çoğunun rızasına göre kurulduğu iddia edilen siyasî
    otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir. Bu siyasî otoritelerin tâğut
    hükmünde olduğu unutulmamalıdır. Daha açık bir ifade ile İslâm
    nizamının dışındaki bütün sistemler “tâğutî“ özellikleri taşırlar.
    Kelime-i şehadet getirerek, başka ilâhları ve tâğutları reddeden
    müslümanlar, bu sözlerini davranışlarıyla da ispatlamak zorundadırlar.
    Allah, zâlim yöneticilere yardım etmeyi de haram kılmış, onlara
    küçük çapta meyil ve yardım anlamı taşıyan sözlerden, davranış
    veya tasvipten nehyetmiştir: “Sakın zulmedenlere en ufak bir
    meyil duymayın; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin
    Allah’tan başka evliyânız/dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.“
    69
    İnsanlara zulmeden tâğutî siyasal otorite konusunda, unutulmaması
    gereken hususlardan biri, zâlim yöneticilerin, yardımcıları
    olmasa, zulmetmeye güçlerinin yetmeyeceğidir. Tâğutî yönetim
    ve kurumlardaki bu yardımcılar, zulüm ve tuğyanda yöneticinin
    kullandığı malzemeleridir. Zulüm ve tuğyan çarklarının dönmesi
    için bir taraftan ezen ve diğer taraftan ezilen dişlilerdir. Bu sebeple,
    onlar da aynen o zâlim tuğyankâr gibi suçlu ve zulmünün
    cezasında ortaktırlar. Bundan dolayı Allah, Firavun ve avanelerini
    aynı vasıfla anmıştır: “Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda
    idiler.“70 Allah, Firavun’u helak edince, onları da helak ettiğini
    açıklar: “Firavun, askerleriyle birlikte onların peşine düştü. Deniz onları
    gömüp boğuverdi.“71; “Biz de onu (Firavun’u) ve askerlerini yakalayıp
    68 4/Nisâ, 76
    69 11/Hûd, 113
    70 28/Kasas, 8
    71 20/Tâhâ, 78
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 27 -
    denize atıverdik. Bak, işte zâlimlerin sonu nasıl oldu!“ 72
    Tâğut tanımına girenler şunlardır:
    a- Arzuları mâbudlaştırılan nefis, tâğuttur.
    b- Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan, İslâm nizamı ile çatışan
    düzen ve düsturlara çağıran her fert ve önder tâğuttur.
    c- Allah’tan gayrı, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar
    tâğuttur.
    d- Şeytan tâğuttur.
    e- Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün
    rejimler tâğuttur. 73
    Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara sevgi besleyen
    her insan, Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu
    kabullenen şeytan askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla
    çatışan nefsi, fertleri, önderleri, rejimleri ve ilkeleri reddetmedikçe,
    hâkimiyetin yalnız Allah’a ve O’nun nizamı İslâm nizamına ait
    olduğunu tasdik etmedikçe, tevhid kulpuna yapışılamaz.74 Müslüman
    olmak için şart olan tâğutun şiddetle reddedil-mesi, sadece
    sözle yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan ve
    amelî hayatta neticeler doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de
    tâğutla savaşmak lazımdır. Bu savaşın gerekleri:
    a- Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan
    nefisle savaşmak,
    b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel
    olan ve tâğut olan cahiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları
    ile savaşmak.
    İslâm’da emrolunan cihad, işte bu tâğutlara karşı verilmesi
    gerekli olan mücadeledir. Tâğutla çatışmak, hakkı getirmek ve
    bâtılı gidermek için olacağından, her kesimden ve her iş yapanlardan
    bütün mü’minler, tâğutla mücadele edeceklerdir. Bu, farz
    bir görevdir. Rabbimiz, mü’minleri tâğuta karşı kendi nizamının
    savaşçıları olarak takdim ediyor.75 Tâğuta ve ondan yana olanlara
    karşı mücadele vermeyenler mü’min kalamazlar. Bunun içindir ki,
    Peygamberimiz: “Her kim (tâğuta karşı) cihad etmeden ve onunla mücadele
    (ederek Hakkı hâkim kılma) arzusunu ruhunda duymadan ölürse
    72 28/Kasas, 40
    73 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 869
    74 Bk. 2/Bakara, 256
    75 4/Nisâ, 76
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    nifaktan bir şube üzerinde ölür.“ 76 buyurmuşlardır. Tâğutu kalben
    reddetseler dahi, fiilen onunla vuruşmayanlar, amelî hayatın icabı
    onunla anlaşma ve dostluk kurma yoluna gitmeye mecbur kalırlar.
    Bu da Allah ve tâğut dostluğunu bir araya getirmek olan nifakın
    ilk tezahürü olur. Hâlbuki Allah, tâğuta ancak kâfirlerin dostluk
    gösterebileceğini açık bir şekilde belirtmiştir. 77
    Müslümanlar, bugün Allah ve tâğut hâkimiyetini, dostluğunu
    bir arada yaşatmaya çalışmak gibi sonu zulmet ve ateş olan çıkmaz
    bir yolun üzerindedirler. Namazı, orucu... kabul edip, hatta yerine
    getiren niceleri, İslâm’ın asrımızın yaşayan bir toplumsal ve siyasal
    düzeni olmasını lüzumlu bulmayanlar, Allah ve tâğut hâkimiyetini
    bir arada tanımış oluyorlar. İslâm insanının yetiştirilmesini isteyen
    niceleri, materyalist eğitim sistemine mücadele etmeksizin
    rızâ göstermekle tâğut dostluğuna sine açıyorlar. Ferdî mülkiyeti,
    Allah’ın mülk vb. hâkimiyetini kabul eden niceleri, faiz düzenini
    zaruri görmekle, tâğut egemenliğine baş eğiyorlar. Ahlâk ve fazilet
    ölçülerinin yaşanmasını isteyen niceleri, kişisel çıkarları uğruna
    çeşitli çirkinlik ve kötülükleri yapmakla tâğut dostluğunu açığa
    vuruyorlar. Bütün bu durumlar, kendisinden râzı olundukça veya
    tâğuta karşı bir iman ve amel harbi açılmadıkça bir küfürdür. 78
    Yaşadığımız toplum düzeni, fikir putlarıyla, cahiliyye örfü ve
    sistemleri ile ve sapıttırdığı öz nefsimizle, bizleri kuşatmış, tâğutu
    hâkim ve dost tanımak sapıklığı ile karşı karşıya getirmiştir. Öyle
    ki, fert, aile cemiyet, sanat, ticaret, memuriyet, eğitim ve politika
    hayatının her bölümü bir kavşak noktası olmuştur. Bu kavşakta bir
    tek yol İslâm nizamına; diğer yollar tâğuta gidiyor: Abdullah bin
    Mes’ud anlatıyor: Hz. Peygamber bize bir hat çizdi ve sonra, “bu
    Allah’ın yoludur“ dedi. Bu hattın sağına ve soluna da birçok hatlar
    (çizgiler) çizdi ve “bunlar, birtakım yollardır ki herbiri üzerinde
    kendisine çağıran bir tâğut vardır.“ buyurdu ve şu âyeti okudu:
    “Şüphesiz ki bu (İslâm) benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. (Tâğuta ait)
    yollara tâbi olmayın ki, sizi O’nun yolundan saptırıp parçalamasınlar. İşte
    Allah (tâğutun kötülüklerinden) sakınasınız diye size bunları emretti.“ 79
    Bugün Kur’anî kavramlar içerisinde kendisinden bütünüyle
    habersiz kalınan ve aynı zamanda büyük bir tahrif ve istismara
    uğrayan kavramlardan bir tanesi de hiç şüphesiz tâğut kavramıdır.
    Öyle ki; kendilerini Müslüman olarak isimlendiren insanların büyük
    bir kısmı tâğut kavramını hayatlarında bir kere dahi olsa hiç
    76 Sahih-i Müslim; Riyâzü's- Sâlihin, II, no: 1346
    77 Bk. 2/Bakara, 257
    78 Bk. 4/Nisâ, 60
    79 6/En'âm, 153; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, II/ 41
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 29 -
    duymamışlardır. Çok küçük bir kesim ise, tâğut kavramını duymakla
    beraber, ya bu kavram hakkında hiçbir bilgiye sahip değiller, ya
    da azda olsa bu noktada bilgi sahibi olsalar bile bu bilginin pratiğe
    nasıl aktarılacağı hususunda büyük bir cehalet içerisindedirler.
    Bu cehaletin doğal bir sonucu olarak, hayatlarının her alanında
    tâğutlara ibâdet etmektedirler. Hâlbuki tâğut kavramı Kur’ani
    kavramlar içerisinde en önemli kavramlardan bir tanesidir. Çünkü
    bütün resullerin getirmiş olduğu tek hak din olan İslâm dininin ilk
    şartı, tâğutu reddetme şartıdır. Allahu Teâlâ fertlerin ya da toplumların
    İslâm dairesi içerisine girebilmelerini öncelikle tâğutu
    reddetme şartına bağlamıştır. Tâğutun reddi olmadan Müslüman
    ismine sahip olabilmek bu noktada asla mümkün gözükmemektedir.
    Nitekim Allahu Teâlâ Bakara Sûresi’nin 256. âyetinde şöyle
    buyurmaktadır: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan
    iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak
    bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla
    bilendir.“
    Yine aynı şekilde tâğutu reddetme şartı, tüm resullerin gönderilme
    ve kitapların indirilme gayesidir. Tüm resuller öncelikle
    Allah’a ibâdet etme ve tâğutu reddetme gerekliliğini insanlara
    tebliğ etmek için gönderilmişlerdir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının“
    diye peygamber gönderdik. Allah onlardan kimini doğru yola iletti,
    onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi
    yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu
    görün.“ 80
    Tâğutun her türlüsünü reddedebilmek ve hâlis bir tevhid inancına
    sahip olabilmek için ise, tâğut kavramının ve özellikle zamanımızın
    tâğutlarının en iyi şekilde bilinmesi gerekmektedir.
    Lisanu’l Arab’da tâğut kelimesi hakkında şu bilgiler yer almaktadır:
    Tâğut: küfürde haddini aşan mânâsına da gelmektedir.
    Allah’tan başka ibâdet edilen her şey tâğuttur. Tâğut, putlardan
    olabildiği gibi cin ve insanlardan da olabilir.
    İbn Cerir Et-Taberî tâğut kelimesi hakkında şöyle demektedir:
    “Tâğut; Allah’a karşı isyankar olup zorla, zorlama ile veya gönül
    rızasıyla kendisine tapınılıp mabud tutulan, gerek insan, gerek
    şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir
    şey demektir.
    Bunun tefsirinde şeytan veya sihirbaz, yahut kâhin ya da
    80 16/Nahl, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    insanların ve cinlerin, inat edip büyüklük taslayanları veya Allah’a
    karşı mabut tanınıp buna razı olan Firavun ve Nemrud gibiler
    veya putlar diye çeşitli rivâyetlere rastlanır.“
    Müfessirlerden Kurtubî ise bu kavram hakkında şunları söylemektedir:
    “Tâğutu reddedin demek, şeytan, kahin, put, ve bunlar
    gibi Allah’tan başka ibâdet edilen ve sapıklığa çağıran her şeyi
    terk edin demektir.“
    Yine tâğut kavramı hakkında Mücahid şunları demektedir:
    “Tâğut kendisine muhakeme oldukları ve emirlerine itaat ettikleri
    insan görünümündeki şeytanlardır.“
    İbn Kayyim el-Cevziyye ise şunları söylemektedir: “Tâğut; kendisine
    ibâdet edilme, bağlanılma ve itaat edilme noktasında haddini
    aşan kul demektir. İnsanların tâğutu, Allah ve Resulü’nün kanunlarıyla
    hükmetmeyen, Allah’tan başka kendisine muhakeme
    olunan, ibâdet edilen ve Allah’ın emrine dayanmaksızın, Allah’a
    itaat etmeksizin kendisine tabii olunanlardır. Bunları düşünür
    ve insanların durumlarına bakarsan, insanların çoğunun Allah’a
    değil tâğutlara ibâdet ettiğini, Allah ve Resulü’nün hükümlerine
    değil tâğutların hükümlerine muhakeme olduklarını, Allah ve Resulüne
    değil, tâğuta itaat edip tabii olduklarını görürsün.“
    Seyyid Kutub ise tâğut kavramı hakkında şunları söylemektedir:
    “Tâğut, sağduyuya ters düşen, gerçeği çiğneyen, Allah’ın
    kulları için çizdiği sınırı aşan düşünce, sistem ve ideoloji anlamına
    gelir. Bu düşüncenin, sistemin ve ideolojinin Allah’a inanmaktan,
    O’nun koyduğu şeriatından kaynaklanan bağlayıcı bir kuralı bulunmaz.
    İlkelerini yüce Allah’ın direktiflerine dayandırmayan her
    sosyal sistem, yüce Allah’ın buyruklarından kaynaklanmayan her
    kurum, her düşünce, her edep kuralı ve her gelenek bu kategoriye
    girer, bu kavramın kapsamına girer.“
    Bilinmelidir ki, tâğut Allah’tan başka ibâdet edilen her şey
    olduğuna göre tâğutların sayısını belirli bir şekilde ifade etmek
    kesinlikle mümkün değildir. Buna karşılık İslâm âlimleri tâğutları
    şu beş kısımda incelemişlerdir:
    1- Şeytan: Tâğutların başı ve en büyüğü, Allah’ın kullarını kıyamete
    kadar Allah’tan başkasına ibâdet ettirmek için nefsine yemin
    eden şeytandır. Şeytan tüm fitnelerin müsebbibidir ve kişiyi
    Allah’a ibâdetten men etmesi itibarıyla tâğutların başıdır. Şeytan
    insanoğlunun ebedi düşmanıdır. Kıyamet gününe kadar insanoğluna
    Allah’tan başkasına ibâdet ettirmek için bütün güç ve kuvvetini
    harcar:
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 31 -
    “Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki,
    ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette
    oturacağım.“ Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından
    ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden
    (kimse)ler bulamayacaksın.“ 81; “İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık,
    andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde
    ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım“ dedi.“ 82
    Şeytan insanoğlunu saptırmak ve Allah’a kulluktan ayırıp kullara
    kulluk yaptırmak için uğraş veren bir lanettir. Ve bunun için
    yemin etmiştir. Şeytan öncelikle muvahhid kulları küfre davet edip,
    iman dairesinden çıkarmak ister. Şâyet bundan ümitsiz olur, muvahhid
    bir kulu iman dairesinden çıkaramayacağını anlarsa o zaman
    “imana büyük günahlar zarar vermez“ diyerek vesveseleriyle
    müslümanı günah bataklığına düşürmek ister. Şâyet bu hususta
    başarılı olamaz ise, küçük günahların ibâdetlerle silineceğine dair
    vesvese vererek kişiyi küçük günahlara itmeye çalışır. Bununla birlikte
    farz ibâdetlerden yoksun bırakmaya, nafile ibâdetleri yerine
    getirtmemeye gayret gösterir ve savaş kıyamete kadar bu şekilde
    devam eder durur. İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helâl olmak,
    temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o
    size belli bir düşmandır.“ 83
    2- Allah’ın Şeriatı Dışında Hüküm Koyan: Tâğutların en önde
    gelenlerinden bir tanesi de Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara
    bırakarak yasamada bulunanlar, Allah’ın helallerini haram,
    haramlarını helal yapanlardır. Bu ister tek kişi olsun, isterse de
    bir grup, parti ya da devlet olsun fark etmez. Kim Allah’ın indirdiği
    hükümleri terk ederek yasamada bulunursa haddini aşmış ve
    tâğutlaşmıştır. Zira teşride bulunmak, kanun ve hüküm çıkarmak
    ilâhlığın en belirgin vasıflarındandır. Allah’ın indirdiği hükümleri
    terk ederek yeni kanun ve hükümler çıkaranlar bu yaptıklarıyla
    Allahu Teâlâ’nın hakkını gasbederek tâğutlaşmışlardır.
    Böyle bir eylem aynı zamanda Yahudi ve Hristiyan âlimlerinin
    yaptıklarının aynısıdır. Zira onlar da Allah’ın kendilerine indirmiş
    olduğu şeriatı terk ederek, Allah’ın kendileri için haram kıldıklarını
    helal, helal kıldıklarını ise haram yapmışlardır. Allahu Teâlâ şöyle
    buyurur: “Onlar, Allah’dan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine
    Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a
    81 7/A’râf, 16-17
    82 15/Hicr, 39-40
    83 2/Bakara, 168
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur. O,
    müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.“ 84
    İmam Âlûsî bu âyetin tefsirinde şöyle demektedir: “Müfessirlerin
    çoğundan nakledildiğine göre din adamlarının yaratıcı olduklarına
    inanmıyorlardı. Bilakis onlara emir ve nehiy konusunda
    itaat ediyorlardı.“
    3- Allah’ın İndirdiği İle Hükmetmeyen Hâkim: Allah’ın indirdiği
    hükümlerden başka bir hükümle hükmeden hakimde haddini
    aşarak tâğutlaşmıştır. Böyle bir kimse Allah’ın indirdiği hükümlerle
    hükmetmeyerek Allah’ın hükmünü terkedip ondan yüz çevirmiş,
    beşer aklına dayalı cahiliye kanunları ile hükmetmiş, insanları
    Allah’ın kulluğundan uzaklaştırıp, kendilerine kul/köle yapmaktadırlar.
    Yeryüzüne kendi egemenliklerini yayarak Allah’ın hükümlerini
    kaldırmaktadırlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim
    Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse; İşte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“
    85
    Şeytan insanoğlunu saptırmak ve Allah’a kulluktan ayırıp kullara
    kulluk yaptırmak için uğraş veren bir lanettir. Ve bunun için
    yemin etmiştir. Şeytan öncelikle muvahhid kulları küfre davet edip,
    iman dairesinden çıkarmak ister. Şâyet bundan ümitsiz olur, muvahhid
    bir kulu iman dairesinden çıkaramayacağını anlarsa o zaman
    “imana büyük günahlar zarar vermez“ diyerek vesveseleriyle
    müslümanı günah bataklığına düşürmek ister. Şâyet bu hususta
    başarılı olamaz ise, küçük günahların ibâdetlerle silineceğine dair
    vesvese vererek kişiyi küçük günahlara itmeye çalışır. Bununla birlikte
    farz ibâdetlerden yoksun bırakmaya, nafile ibâdetleri yerine
    getirtmemeye gayret gösterir ve savaş kıyamete kadar bu şekilde
    devam eder durur. İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak,
    temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o
    size belli bir düşmandır.“ 86
    Câhilî hükümle hükmeden hâkim de haddini aşarak
    tâğutlaşmıştır. Böyle bir kimse Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyerek
    Allah’ın hükmünü terkedip ondan yüz çevirmiş, beşer
    aklına dayalı cahiliye kanunları ile hükmetmiş, insanları Allah’ın
    kulluğundan uzaklaştırıp, kendilerine kul/köle yapmaktadırlar.
    Yeryüzüne kendi egemenliklerini yayarak Allah’ın hükümlerini
    kaldırmaktadırlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’ın
    84 9/Tevbe, 31
    85 5/Mâide, 44
    86 2/Bakara, 168
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 33 -
    indirdiği hükümler ile hükmetmezse; İşte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“ 87
    4- Sihirbazlar: Sihirbazlar hakkı gizleyip batılı insanlara güzel
    göstermektedirler. Aynen Firavun’un sihirbazları gibi. Zira onlarda
    Hz. Mûsâ’nın hak davasını batıl göstermek için sihre başvurmuşlardı.
    Bununla beraber sihirbazların yaptığı her büyü şirk ve
    küfürle doludur. Bundan dolayıdır ki, Rabbimiz kitabında onlardan
    kendisine sığınmamızı emretmektedir: “De ki: Ben, ağaran sabahın
    Rabbine sığınırım, Yarattığı şeylerin şerrinden, Karanlığı çöktüğü
    zaman gecenin şerrinden, Ve düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden,
    Ve hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden.“ 88
    5- Kâhinler: Gaybten haber verdiği iddiasıyla insanları kandıran
    sihirbazlarda tâğuttur. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü “kim
    bunlara başvurursa bana nazil olanı inkâr etmiştir“ diyerek bizleri
    ikaz etmektedir.
    Bilinmesi gerekir ki, tâğut kavramının içeriği sadece bu beş
    kısımdan ibaret değildir. Zira aslen tâğut yukarıda da belirttiğimiz
    gibi Allah’tan başka ibâdet edilen her şeydir. Buna göre, bazen
    kişinin nefsinin ve hevasının tâğut olduğunu görürüz, Şöyle
    ki, kişinin nefsi her neyi emrederse kişi onu güzel görür ve ona
    tabii olursa nefsini tâğutlaştırmış olur. Allah’a isyan konusunda
    heva ve hevese itaat edilip bağlanıldığında, Allah’ın şeraitine ters
    düşse bile heva ve hevesin hak gördüğü hak, batıl gördüğü batıl
    görülerek eşyalar üzerinde hüküm verici kaynak tayin edildiğinde
    heva ve heves Allah’tan başka ibâdet edilen bir tâğut olmuş olur.
    Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kendi nefsinin arzusunu kendisine
    ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?“89; “Hevâsını
    (nefsinin arzusunu) ilâh edinen, Allah’ın; (halini) bildiği için saptırdığı ve
    kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün
    mü?“ 90
    Bazı durumlarda özellikle demokrasilerde görüldüğü üzere
    millet iradesi tâğut olur. Zira demokrasiler de milletin, halkın yetkisi
    asıldır. Demokrasiye göre; İslâm’a zıt bile olsa çoğunluğun görüşü
    doğru ve geçerlidir.
    Bazı durumlarda vatancılık ve milliyetçilik düşüncesi tâğut
    olarak karşımıza çıkar. Milliyetçilik düşüncesi ümmet kavramını
    yok etmesi sebebiyle bütün hak ve hukuku vatan anlayışı üzerine
    kurmaktadır. Bundan dolayıdır ki, bugün birçok İslâm alimi “kim
    87 5/Mâide, 44
    88 113/Felak, 1-5
    89 25/Furkan, 43
    90 45/Câsiye, 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    kâfir olsun Müslüman olsun insanların hukukunu vatandaşlık anlayışına
    göre bina ederse kâfir olur“ demişlerdir. Çünkü bu düşünce
    akîde bağını koparmak, yerine başka bir bağ koymaktır ki, bu
    da İslâm’ın bütünüyle bertaraf edilmesidir. Asrımızın tâğutlarının
    milliyetçilik düşüncesini toplum içerisinde yaygınlaştırmaya çalışmalarının
    altında yatan temel esas da budur. Onlar devamlı surette
    vatan için mücadele etmeyi, vatan için yaşamayı ve vatan için
    ölmeyi telkin ederler ki bu da putperestliğin ta kendisidir.
    Milliyetçilik anlayışına paralel olarak bazen ırkçılık düşüncesi
    tâğut olarak karşımıza çıkar. Kişi ırkçılığı kendisi için kabe edinip
    onun için mücadele ederse ırkçılığı tâğutlaştırmış olur. Irkçılık düşüncesi
    kişiyi öyle bir konuma getirir ki, kişi bütün ölçülerini bunun
    üzerine kurar. Dostluk ve düşmanlık gibi tevhid kelimesinin
    en önemli esasını akîde bağı üzerine değil ırk bağı üzerine bina
    eder. İnsanların dinine bakmaksızın kendi ırkından olanların hukukuna
    riâyet ederken, başka ırktan olanların hukukuna riâyet
    etmez ki bu da putperestliğin bir çeşididir.
    Bazı durumlarda insanlık (Hümanizm) düşüncesi tâğut olarak
    karşımıza çıkar. Bu da kişinin Allah’ın şeraitini düşünmeksizin bütün
    fiillerini insanlığa yöneltmesidir. Hiçbir dini ayrım gözetmeksizin
    insan olması itibarıyla bütün insanlığı dost edinmek, bütün
    insanlara eşit davranmak bu düşüncenin dışa yansıyan halidir.
    Burada üzülerek belirtmekte fayda görüyorum ki, bazı müfessirlerimizin
    tâğut kavramını şeytan olarak tefsir etmeleri üzerine
    günümüzün sathi düşünenleri tâğutun sadece şeytandan ibaret
    olduğunu zannetmişlerdir. Ve içinde yaşadıkları topluma da böyle
    anlatmışlardır. Bu düşünce tarzı da ister istemez toplumların, yeryüzünün
    bütününü kaplayan tâğutlardan habersiz kalmalarına
    sebep olmuştur. İnsanlar şeytana nefret beslediklerini zannederek
    hayatlarının bütününde tâğutlara kulluk ve kölelik etmeye başlamışlar
    ancak bunun farkına dahi varmamışlardır.
    Sahih bir imanın gerçekleşmesi ancak Allahu Teâlâ’nın istediği
    şekliyle tâğutları inkâr etmekle mümkün olur. Tâğut; Allah’tan
    başka ibâdet edilen her şeydir. Şeytandan sonra tâğutların en
    tehlikelisi ise Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen idari sistemlerdir.
    Bir kimsenin mü’min olabilmesi için öncelikle La ilâhe reddi
    ile bu tâğutları reddetmesi gerekmektedir. Hayatın hiçbir alanında
    tâğutlara, Allah’a muhâlif bir meselede itaat etmemeli, itaat
    sözü vermemeli, her 3-5 yılda bir onlara iman tazeleme anlamına
    gelecek tavırlara meyledilmemelidir. Tâğutların mahkemelerinin
    Müslüman olduğunu iddia eden bir fert için asla yetkili bir kurum
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 35 -
    ve kuruluş olmadığı değerlendirilmelidir.
    Tâğut ve Tuğyan’ın Çağdaş Boyutu
    “Andolsun biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk edin, Tâğut’a kulluktan
    kaçının’ diye bir elçi gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet etti. Onlardan
    kimine de sapıklık hak oldu. İşte yeryüzünde gezin bakın, başkaldıranların
    sonu nasıl olmuş?“ 91
    Allah bir şeyi yaratırken onun işleyiş yasalarını, yiyeceğini, hayatını
    idame ettireceği rızkını da yaratır. Rabbimiz fizik âlem içinde
    insan toplumları için de böyle yasalar koymuştur. Bu yasalara
    uygun hareket etmek ilâhi dengeyi devam ettirirken, aksine hareket
    etmek bu dengeyi bozar.
    Kur’an-ı Kerim, tufan gibi gelen yasaların bir istisnası olan taşkınlıklara
    da, ölçüde haksızlık yapan, ahlaki sapmalar içinde olan
    insan toplumlarının taşkınlıklarına da tuğyan demiştir.
    İnsan topluluklarına uymaları için hayatın çeşitli alanlarına ait
    temel buyruklar indiren Allah, bu buyruklardan sapanları tâğut
    olmakla suçlamıştır, insanların tuğyanı sadece toplumda kargaşalık
    çıkarmaz. Fiziksel alemi, karayı, denizi, havayı, ozonu hatta atmosferin
    dışını dahi bozmaktan çekinmeyen bir karaktere sahiptir.
    O halde Allah’ın indirdiği ilkelere göre hareket etmeyen, örgütlü
    bir düşünce (ideoloji), ilâhi dengelere savaş açmış demektir. Bunun
    için tâğut, Allah’a iman edenlerin inkâr etmeleri gereken bir
    ilâhtır.
    Tâğut, “Tağvâ“ ve “Tuğyan“ mastarlarının çokluğu ve büyüklüğü
    ifade eden bir kipinden türemiştir.’ “Tağaâ kök harflerinden
    müştak olan “Tâğut“, çokça azan, taşkınlıkta, sınırı aşmada ileri
    giden demektir. el-Müfredat sahibi Ragıb el-İsfehani “Tuğyan“
    maddesinde konu ile ilgili şu bilgileri vermektedir. “İsyan ve günahta
    sınır tanımayacak kadar ileri gitmek“
    Tâğut’un kelime anlamı ile çokça azgın haddi aşan anlamına
    gelirken, terim olarak da, zorla yahut insanları şartlandırarak kendisine
    kulluk ettiren (Firavun gibi) küfrün önde gelenlerine denir.
    Ayrıca şeytan, put, sihirbaz, kâhin için de kullanılan bir nitelemedir.
    Eğer bir insan Allah’a isyanda ileri gider ve insanları kendi taşkınlığına
    ortak yapıp boyun eğmeye zorlarsa tâğut olur. Tâğut bir
    kişi olabileceği gibi dini ya da siyasi bir lider, kral, padişah, devlet
    91 16/Nahl, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    başkanı olabilir. Sözü edilen güçlerin dayanağı, dayanışma içersinde
    olduğu kurumları da tâğut olabilir. Örneğin devlet ve benzerleri
    gibi...
    İlkelerini Allah’ın direktiflerine dayandırmayan her düşünce,
    her kurum ve gelenek bu kavramın kapsamına girer. Hakkı çiğneyen,
    ilâhi vahyin ilkelerine savaş açan her düşünce, sistem, ideoloji
    ve Allah’ın adını istismar ederek, dinin yerine hurafeler ikâme
    eden herkes, tâğut kavramının kapsamına girer.
    İnsanları “küfre“ düşüren her kişi, “fuhşa“ sürükleyen her
    dünya görüşü, “fesada“ saplanan ve “ifsada’ yönelten her kurum,
    her türlü şirk önderliği tâğuttur.
    Kısaca tâğut, Yüce Allah’ın onayına dayanmayan herhangi bir
    hukuk sistemi, Allah’ın şeriatınca desteklenmeyen her hükümranlık,
    otoritesinin meşruiyetini Allah’tan almayan her türlü yönetim,
    uygulamasını Allah’ın şeriatı ile test etmeyen her iktidar, hakka
    tecavüz eden her zalim düşünce tâğuttur.
    Kur’an’da Tâğut’un Kelime ve Terim Anlamları
    Türevleriyle birlikte Kırka yakın âyette geçen tâğut, suyun kabarıp
    taşması, yatağından çıkıp kenarlara hücum etmesi anlamında
    kullanılmıştır. Bu durum, yeni bir ilâhi emirle tabiatin genel
    işleyiş kanunlarının dışına çıkmasını ifade eder. Bu tuğyan hali
    insanın tuğyanını takiben bir ceza olmak üzere gerçekleşmiştir:
    “Sular kabarınca (Tağâ el-mâu), biz sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.“ 92
    Aynı sûrenin 5. âyetinde de Semud kavminin yok eden fırtınadan
    “Tağiye“ kelimesi ile söz edilmiştir. Nuh kavminde olduğu
    gibi insanların tuğyanı/ilâhi çizgiden çıkması fiziksel alemin
    tuğyanını davet etmiştir: “Bu yüzden Semûd azgın bir olay (tâğıye) ile
    helâk edildiler.“ 93
    İnsan toplumları için uyulması gereken İlahi yasalar, nebevi
    vahiy ile belirlenmişken, azgınlık yapan, zulmü, ifsadı yaygınlaştırarak
    Tâğut nitelemesini hak edenleri Rabbimizin hem dünyada
    hem de ahirette cezalandırması O’nun adaletinin bir gereğidir.
    Dikkatimizi çekmesi gereken husus, insanın tuğyanının, tuğyana
    geçmiş maddi bir kuvvet tarafından yetki altına alınmaya çalışılmış
    olmasıdır. Ancak tufan ya da fırtınanın tuğyanı yaratıcıdan
    izinlidir ve adaletin tekrar ikamesi için son çare olarak devreye
    sokulmaktadır.
    92 69/Haakka, 11
    93 69/Haakka, 5
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 37 -
    Tuğyan içinde olanlar sadece kendilerini değil, tüm insanlığı
    etkilerler. Hatta sınırsız kalkınma ve ilerleme sloganlarıyla hareket
    eden günümüz Batı medeniyetinin dünyayı bir felakete sürükleyecek
    teknolojiler üretmesi örneğinde görüldüğü gibi, fiziksel
    âlemin ilâhi dengelerini de bozacak bir karaktere sahiptir.
    Tâğutların zulümlerine engel olmamak, bütün bir toplumun
    helak nedenidir. Semûd kavmi, Mısır’ın Firavunî uygarlığı hep tuğyan
    üzere bir yaşam tarzı sürdürdükleri için helak edilmişlerdir:
    “Semûd (kavmi) azgınlığı (tuğyanı) yüzünden yalanlandı. En bahtsızları
    (şakileri) ayaklandığı zaman, Allah’ın elçisi onlara: “Allah’ın devesine ve
    onun su içme hakkına dokunmayın“ dedi: Onu yalanladılar, deveyi kestiler,
    Rableri de günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz
    etti.“94; “Ve piramitler sahibi Firavun’a bunlar ülkelerde azmışlardı.
    (Tâğutluk yapmışlardı). Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin
    onların üzerine azab kırbacını çarptı.“ 95
    Tuğyânı bir yaşam tarzı haline getirenler menfaatleriyle öyle
    bütünleşirler ki, uyarı ve öğüt fayda vermez hale gelirler. Tuğyan
    hastalığı dolayısıyla adalet çağrısı yapanların öğütleri onların küfrünü
    ve zulmünü daha da arttırır.
    “... Andolsun, Rabb’inden sana indirilen, onların, çoğunun azgınlığını
    (Tuğyan) ve küfrünü arttıracaktır...“ 96
    Tuğyan, insanın kendisini ilâhlaştırması sonucu doğan şer bir
    fiildir. “Şimdi sen Firavun’a git; çünkü o azdı (tağâ) 97; “(Firavun): “Ben
    size izin vermeden ona inandınız ha? O, size büyü öğreten büyüğünüzdür...“
    98
    Cibt, cansız put anlamında iken, Tâğut o putu sembol olarak
    kullanıp zulüm düzenlerini kuran, bilinçli, azgınlıkta kararlı tavrı
    çağrıştırmaktadır.
    Nisâ sûresi 51. âyette cibt (put) ve tâğut yanyana ve ayrı anlamlara
    tekabül etmek üzere kullanılmıştır. Siyak sibaktan anlaşıldığına
    göre ehl-i kitaptan bazı insanlar, Kur’an’ın indirildiği
    dönemde müslümanlarla ittifak kurmaları, Kur’an vahyine inanmaları
    gerekirken müşriklerle işbirliği yapmışlardır. Bunun nedeni
    tevhidi, üçlemeye ya da birtakım kuruntularla şirke yaklaştırmaları
    dolayısıyladır.
    94 91/Şems, 11-14
    95 89/Fecr, 10-13
    96 5/Mâide, 64; Ayrıca Bk. 2/Bakara, 15, 6/En’âm, 110, 7/A’râf, 186; 10/Yûnus,
    11; 17/Nahl, 60; 23/Mü’minûn, 75; 52/Tûr, 32
    97 20/Tâhâ, 24; Ayrıca Bk. 20/Tâhâ, 43; 79/Nâziât, 17
    98 20/Tâhâ, 71
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Nasıl Allah’ın indirdiği yasalara göre hareket etmemek bir
    taşkınlıksa, bu taşkınlığa öncülük eden din adamları, rahipler,
    hahamlar, kahinler, beyler, paşalar, efendiler, üstadlar da birer
    tâğuttur. Çünkü bu kişilere Allah’ın onayından geçmeyen yasalar
    koyma yetkisi tanımışlardır. Bu yetkiyi üstlenenler ise ilâhi ölçüleri
    çiğneyerek taşkınlık yapmışlar Allah’ın tekelindeki bir imtiyaz
    olan egemenliği insanlara vermişlerdir. Bu tutum bir taşkınlık ve
    kuralları çiğneme olayıdır. 99
    Tâğutların Özellikleri
    a- Müstağnilik: Kendilerini, zengin, yeterli, üstün görmeleri, 100
    b- Zulüm: Haksızlık yapmayı bir hayat tam olarak sürdürmeleri,
    101
    c- Kurdukları sömürü düzenin korumak için ellerinden gelen
    gayreti göstermeleri; kararlı, bilinçli olarak tuğyanı seçmiş olmaları,
    102
    d- Fesadı yaygınlaştırmayı bir kazanç vesilesi saymaları, 103
    e- Maddi gücü elinde bulundurmak için her türlü haksızlığı
    halkına reva görebilmeleri, istikbarı sürdürebilmeleri için halkın
    zayıf kalmasına yönelik politikalar icra etmeleri. Örneğin
    nüfus kontrolü ve güç kontrolü için bebekleri kesecek kadar
    cânîleşebilmeleri. 104
    Tâğut’a Kulluk
    Tâğuta ibâdet etmekten sakınmak, mü’minlerin temel görevleri
    arasındadır. Çünkü, Allah’ın dışındaki nesne, kişi, kurum vb.
    ibâdet etmek, Rabbani yöneliş içerisindeki kişiliklere yakışmaz.
    Zümer sûresi 17-18 âyette Tâğuta kulluktan kaçınmak ile sözün
    en güzeline uymak arasındaki, uyma olayına dikkatimiz çekilmektedir.
    Böylece Tâğutun insan ruhunda dolaşan belli belirsiz bir
    duygu olmadığını, önemli bir tercihte somut bir şekilde karşısına
    alınanın mücadele alanı olduğunu öğrenmekteyiz.
    Nefsini tezkiye etmek isteyenler, sözlerin en güzeli olan ilâhi
    bildirime uyarlar. Hayatlarını kötülükle, günahla çevrili insanlar
    99 Bk. 4/Nisâ, 51-55
    100 Bk. 96/Alak, 6-7
    101 Bk. 53/Necm, 52
    102 Bk. 11/Hûd, 27-32; 26/Şuarâ, 111-116; 71/Nûh, 71/7-25
    103 Bk. 89/Fecr, 11-12
    104 Bk. 28/Kasas, 4
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 39 -
    ise Tâğutun günaha, kirliliğe çağıran sözlerine kulak verirler:
    Tâğutun peşinden gidenler, onu öncü, yönetici dost (velî) olarak
    kabul ettikleri için, ona ibâdet etmiş olurlar. 105
    Tâğut ise kendisini velî edinenleri ateş çukuruna, nurdan
    zulümâta götürüp karanlıklar içinde bırakıverirler. 106
    Mâide sûresi 60. âyette “maymun ve domuz olun“ denilerek
    Allah’ın gazabına uğrayan ehl-i kitaptan bazı kimseler, tâğuta
    ibâdet etmekle suçlanmaktadırlar. Somut olarak onlar din adamlarına
    tapmış değillerdir. Yani azgın, çizgiden sapmış ve hakka tecavüz
    eden otoritelere, onlar, açıkça rükû ve secde yaparak kulluk
    yapmıyorlardı. Fakat hahamlara kayıtsız şartsız itaat ettikleri için
    bu durum kulluk olarak nitelendirilmekte ve yoldan sapmak şeklinde
    anılmaktadır.
    Kısaca tâğuta ibâdet edenler, Allah’ın indirdiklerine muhalefet
    ettikleri için ilâhi adalet tarafından maymun ve domuz olmakla
    cezalandırılmışlardır. Çünkü onlar, Allah’a düşmanlık, Allah’a
    “cimridir“ diye iftira etmek, haram yeme konusunda yarışmak, günah
    işleyerek tuğyanı hayatlarında kurumlaştırmak vb. şer eylemleri
    işlemişlerdir. 107
    Tâğut’a Kulluğun Somut Tezahürü: Hâkimliğine Başvurmak
    Âyetlerde sözü edilen ehl-i kitaptan olup, Allah’ın önceden
    indirdikleri yahut Kur’an’daki hükümler yerine başka bir sistemin
    başka bir hüküm merciğinin hakemliğine başvurmak isteyen yahudiler
    ve onların yardakçıları münafıklardır. Bu gruplar uymak istedikleri
    hüküm kaynağını nevalarından olmakta böylece ilâhlığın
    başta gelen yetkisini kendisine yakıştırdıkları için kendileri tâğut
    ilan etmiş olmaktadırlar.
    Münafıklar Allah’ın dininden meşruiyetini almayan bir kaynağın
    hakemliğine başvurarak sonucu hüsranla bitecek bir maceraya
    atılmış oluyorlar. “Şunları görmüyor musun? kendilerinin, sana ve
    senden önce indirilene inandıklarını soruyorlar da, hakem olarak tâğuta
    başvurmak istiyorlar. Oysa kendilerine onu inkâr etmeleri emredilmişti.
    Şeytan onları iyice saptırmak istiyorlar.“ 108
    Şeytan ve tâğut kelimelerinin ayrı ayrı kullanılmasından anlıyoruz
    ki, tâğut şeytanın razı olacağı şekilde yeryüzünde egemenlik
    105 Bk. 5/Mâide, 60
    106 Bk. 2/Bakara, 257
    107 Bk. 5/Maide, 60-65
    108 4/Nisâ, 60
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    kuran insanlar anlamına gelmektedir. Ağızlarıyla inandıklarını
    söyledikleri halde, hayat tarzı olarak başvuru kaynağı olan ilâhi
    bildirgelere ters hareket edenler tâğuttur. Mü’minlerin görevi,
    bunları dost tutmamak, inkâr etmektir. “İman edenler Allah yolunda
    savaşırlar, inkâr edip küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde
    şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“ 109
    Karanlığın Dostu Tâğutların, Kendilerini Temize Çıkarma Çabası
    Allah’ın şeriatını bir yana bırakıp, başka bir kaynağın hakemliğine
    başvuranlar, her zaman kendilerinin temiz oldukları iddiasında
    bulunurlar ve hatta bu konuda kendilerini temize çıkarmak
    için Allah’ın adını bile istismar ederler.
    “Allah inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
    Kâfirlerin dostları da tâğuttur. (O da) Onları aydınlıktan karanlığa çıkarır.
    Onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.“ 110
    Tâğutlar karanlığa yolcu taşıdıklara halde dostlarına hayra, iyiliğe,
    uzlaşmaya çağırdıkları mesajını vererek aldatmaya çalışırlar:
    “Ya nasıl, elleriyle yaptıkları (kötülükler) yüzünden başlarına bir felaket
    gelince, hemen sana geldiler de: “Biz sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak
    isledik“ diye Allah’a yemin ediyorlar.“ 111
    İslâmî Mücadele Yöntemi Olarak Tâğut’u İnkâr
    Küfrün kaynağı tâğut, imanın kaynağı ise Allah’tır. Tâğutu
    inkâr bir mücadelenin İslâmîliğinin garantisi aynı zamanda başarısınında
    teminatıdır. Çünkü Tâğutu inkâr edip Allah’a gönülden
    inananlar Urvetu’l-Vuska’ya/kopmaz kulba yapışmıştır. Bu kulbun
    yapışanını selamet sahiline ulaştıracağından kuşku yoktur.
    “Dinde ikrah yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim
    tâğutu inkâr edip Allah’a inanırsa muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir
    kulba yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.“ 112
    Tevhid ve adaleti hakim kılma mücadelesi, yeryüzünde görevlendirilmiş
    bütün elçilerin ve mü’minlerin uymakla yükümlü, oldukları
    bazı temel ilkeler üzerinde yükselir. Bu ilkelerin en başta
    geleni tâğutu inkâr etmektir; İslâmî kimliğin toplumsal hayata
    yansıyan bariz vasfı tâğuti otoriteye, bu otoriteyi temsil eden kurumlara
    ve şahıslara açık bir red tavrına sahip olmasıdır.
    109 4/Nisâ, 76
    110 2/Bakara, 257
    111 4/Nisâ, 62
    112 2/Bakara, 256
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 41 -
    Tâğut kavramı kendini yeterli ve Allah’tan bağımsız olarak
    görüp azgınlaşan Allah’ın uluhiyetine (Hanlığına) ve Rabbliğine
    karşı tuğyan İçinde olan her tür kişi ve kurumu kapsar. Bu yönüyle
    açıkça şeytanın tarafında yer alan ve Allah’ın dininin yeryüzünde
    ortaya çıkma biçimlerine ve nişanelerine (Örneğin; başörtü zulmü,
    faiz yasağını alaya almak, hadleri alaya almak, ihramla, haccın rükunlarıyla
    dalga geçmek) karşı savaş açan yerel ve evrensel dünya
    sistemleri birer tâğuttur. Nasıl Firavun nüfusu kontrol ederek insanların
    neye saygılı neye saygısız olması gerektiğini tespit ederek,
    eline geçirdiği güçle şirk sistemini hakim kılarak tâğutlaştıysa
    günümüzün Firavunları da geniş kitleleri, zayıf bırakarak, genel
    servetten mahrum kılarak, sömürü politikalarıyla insanları esip
    sindirmektedirler. Bu nitelikleriyle tâğut insan haysiyet ve onuruna
    aykırı olarak zalim küfre dayalı bir sistemi göğüslere vesvese
    vererek, şartlama yoluyla medya ve benzeri güçleri kullanarak,
    yahut askeri kaba kuvvete zor ve şiddete dayalı olarak mahrum
    kitlelere emperyalist sistemini dayatanlardır.
    Tâğutu inkâr, sözde kalmaması gereken bizzat yaşamayı da
    içeren bir şekilde egemenliğin tümünü Allah’a hasretmeyi gerektirir.
    Tevhid kelimesinde Allah’tan başka tüm otoriteleri reddetmek
    anlamına gelen “lâ“ demek nasıl Allah’a imanın bir ön şartıysa,
    tâğutu inkâr da Allah’a yönelmenin bir ön şartıdır.
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde vardır.
    Müjdele kullarımı. Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar,
    işte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir. Ve onlar akl-ı
    selim sahibidirler.“ 113
    İslâmî kimliğin en belirgin vasıflarından biri tâğuti güçlere
    karşı tavır almaktır. Allah’ın değil sistemin rızasını kazanmaya
    çalışan sözde mukaddesatçı, muhafazakarlıkta ölçüsüz oluşumlar
    İslâmîlik iddiasında bulunamazlar. Günümüzde İslâmîlik iddiasındaki
    birçok oluşum mevcut şirk sistemine yaklaşımda ve kurduğu
    yapısal ilişkilerde genelde tâğutla uzlaşmacı sentezci bir yaklaşımı
    benimsemektedirler.
    Uzlaşmacılık, İslâmî olmak iddiasındaki bir mücadelenin esası
    olamaz. Devleti, “ebed-müddet“ olarak görüp adeta Allah’ın
    hâkimiyetine ortak koşarak masum telakki etmek, yaptıklarını
    sorgulamamak, hatta İslâm’a karşı açılmış bir savaşı sevap getiren
    bir “ictihad“ olarak nitelemek, sorunu yöneticilerle ve yöneticilerin
    uygulamalarıyla sınırlıymış gibi görmek, olsa olsa safdilliktir.
    Devlet, şahısların iradelerinin üzerinde bir yapı ve işleyişe sahiptir.
    113 39/Zümer; 17-18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Tâğuti bir karaktere sahip olan devleti “aynı gemideyiz“ edebiyatı
    ile koruyucu, kollâyıcı pozisyon içerisine girmek son derece yanlıştır.
    Bu tutum, 1960’larda İslâmî duyarlılığı olan kitleleri Missuri
    Zırhlısından çıkan Amerikan askerlerini koruma ve kollama görevi
    amacıyla, solculara karşı kışkırtan basiretsiz noktalara kadar uzanmıştır.
    Mevcut şirk sistemini doğru tanımlamak, neye sahip çıkıp
    çıkmamamız gerektiğini belirlemek için elzemdir. Missuri Zırhlısı
    örneğinde görüldüğü gibi geleneksel anlayış ve yapılanmalarının
    olumsuz mirasına dair önemli ipuçları vermektedir. Temelinde
    iyi niyet bulunan birçok muhafazakâr yapı, adeta Allah’ın değil
    tâğutun rızâsını kazanma kaygısıyla oluşturulmuştur.
    Mevcut durumu ve câri sistemi kutsamaktan ötürü, geçmiş
    yıllarda Kur’ani düşünce ve Kur’ani kavramların önü kapatılmıştır.
    Müslüman isminin önüne sağcı, muhafazakar, mukaddesatçı,
    milliyetçi vb. sıfatlar eklenmiştir. Dünya sisteminde faşizmin
    moda olduğu yıllarda milliyetçilik sıfatı nasıl tâğutun bir dayatması
    ise, Körfez Savaşı’ndan sonra kurulduğu iddia edilen “Yeni
    Dünya Düzeni“nde de liberal, demokrat, sivil toplum gibi sıfatlar
    tâğutun birer dayatmasıdırlar. Müslüman kimliğinin önüne böyle
    bulandırıcı sıfatlar eklemek değiştirmek zorunda olduğumuz şirkin
    değerlerine teslimiyete yol açar.
    İslâmî mücadele evrensel ya da yerel, geleneksel ya da modern
    tâğuti oluşumlara karşı net, tavizsiz, devrimci bir tavrı gerektirir.
    Çünkü tâğutu inkâr Allah’a imanın bir ön koşuludur. Bu tavır
    bütün peygamberlere emredilmiştir. Çünkü ilkelerin, zamanın
    değişmesiyle, düşmanın farklılaşmasıyla hükmü ortadan kalkmaz.
    Egemen şirk sistemi zamana ve zemine göre müslümanları çeşitli
    yerlere yama olarak eklemek isteyecektir. Bu dayatmalar karşısında
    tavizkar bir tutum sergilemek İslâmî ilkelerin tasfiyesine kadar
    gidebilecek çıkmaz bir sokaktır.
    Zamanın egemen güçleri, Peygamberimizle de ilkesel uzlaşılara
    girmek istemiştir. Ancak Allah Teâlâ O’nun kalbini bu tür oyunlara
    karşı sağlamlaştırarak sapmayı önlemiştir. “Onlar istediler ki sen
    onlarla uzlaşasın da onlarda seninle uzlaşınlar.“ 114
    Tâğutların sonu ateş çukurlandır: “Cehennem de durmadan gözetlemektedir.
    Azgınlar (tâğutların) varacağı yerdir.“ 115
    “Bu böyledir. Fakat azgınlara (tâğutlara) da en kötü bir gelecek
    114 68/Kalem, 9
    115 78/Nebe’, 21-22
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 43 -
    vardır: Cehennem. Oraya girecekler. Ne kötü bir döşektir O!“ 116
    Tâğut, tuğyanın bilinçli bir yayıcısı, zulmün ele basısı, lideridir.
    Adaletin çağmalarına da ilkin tâğutlar karşı çıkarlar. Tâğutların tarih
    boyunca geçerli bir özelliklerine Rabbimiz dikkatimizi çekerek,
    İslâmî, mücadeleyi üstlenmek isteyen mü’minlerin işe, “tâğutu
    inkâr“la başlamalarını emretmektedir. 117
    Tâğutun Mahkemelerine Müracaat
    Kur’an’da şöyle buyrulur: “(Ey Muhammed!) Sana indirilen
    Kur’an’a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor
    musun? Reddetmekle emrolunmuşken tâğuta muhakeme olmak
    istiyorlar. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor. Onlara:
    ‘Allah’ın indirdiğine (kitaba) ve Rasûle gelin (onlara başvuralım)’ denildiği
    zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.“ 118
    Tâğutun mahkemesine müracaatla ilgili bu âyetten farklı hükümler
    çıkarılmakta ve farklı yorumlar yapılmaktadır. Bu âyette
    dikkatimizi çekmesi gereken odak kelime, bana göre “yurîdûne/
    isterler (istiyorlar)“ ifadesidir. Bir kimse İslâm devletinde bile yaşasa,
    sadece tâğutun hükümleriyle muhakeme olmak istese bu isteğiyle
    küfre girmiş olur. Tersine; bir kimse istemeden böyle bir mahkemede
    muhakeme olsa bu, küfür olmaz. Meselâ bir müslümanı
    polisler evinden alıp götürüyorlar. Sonra mahkemeye çıkartıyorlar.
    Bu, elbette küfür de değildir, haram da değildir. Zulmen mahkemeye
    çıkarılmak. Benzer şekilde bir zulümle karşı karşıya kalsa ve
    hakkını İslâmî bir kurum (Allah’ın hükmüne göre işleyen bir İslâm
    mahkemesi) olmadığı için müslümana has şekilde alamıyorsa, zulme
    rıza göstermenin de haram olduğunu değerlendirip bir zulmün
    def edilmesi için (başka alternatif bulamadığı için) istemeye
    istemeye mahkemeye gitmesi yukarıdaki âyetteki tehdidin içine
    insanı koymaz diye hükmedilebilir. Ama bu husus kişinin gönlünün
    tatmin olmasına bağlıdır. Hadiste “Fetvayı alsan da kalbine danış“
    buyrulmaktadır. Mümkün ki, azimet-ruhsat ayrımı yapılabilir.
    İslâm’ın temel ilkelerinden biri, tâğutu reddetmek olduğu kadar,
    bir diğeri zulme engel olmaktır. Zulüm, ancak mahkeme yoluyla
    engellenebiliyorsa, dinin ölçülerine uymak kaydıyla ondan
    yararlanılabilir. Delil, hilfu’l-fudûl kurumudur.
    Hilfu’l-Fudul nedir, bu konuya açıklık getirelim:
    116 38/Sâd, 55-56
    117 Fevzi Zülaloğlu, Haksöz-Haber
    118 4/Nisâ, 60-61
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Hılfu’l-Fudûl
    Hılfu’l-Fudûl; Zulme karşı İslâm öncesi Arapların yaptığı Hz.
    Peygamber’in de katıldığı antlaşma demektir.
    Bütün cahili toplumlar gibi İslâm öncesi Arap toplumu da kuvvet
    sahibi zorbaların hâkim olduğu, zulüm ve haksızlığın kol gezdiği
    bir toplumdu. Fil olayının yirminci yılında Ficâr savaşı olarak
    adlandırılan kanlı kabile kavgalarından sonra Mekke’de hiçbir yabancı
    ve koruyucusuz kimsenin mal, can ve namus güvenliği kalmamıştı.
    İşler çığırından çıkmıştı. Yabancı tacirlerin malları alınır,
    parası ödenmezdi. Hac için gelenlerin hoşa giden kadın ve kızları
    zorla ellerinden alınır, kimsenin feryadına kulak asılmazdı.
    Böyle bir ortamda Yemen Zebid kabilesinden bir adam
    Mekke’ye satmak için bir deve yük mal getirmişti. Mekke’nin ileri
    gelenlerinden As b. Vail, Zebidî’nin mallarını almış fakat parasını
    ödememişti. Zavallı Zebidî parasını almak için Mekke’nin güçlü
    ailelerine başvurdu ise de bir sonuç alamadı. Başvurduğu kimseler
    yardım etmek bir yana, aşağılayarak kovmuşlardı adamı.
    Uğradığı zulümden bağrı yanan Zebidî, bir sabah Ebu Kubeys
    dağına çıkarak Kâbe çevresinde toplanan Mekke halkına, “ey Fihr
    halkı“ hitabıyla uğradığı zulmü şiir biçiminde haykırdı. Bunun
    üzerine Hz. Peygamber’in amcası Zübeyr bir daha böyle olayların
    tekrarlanmasını engellemek düşüncesiyle girişimlerde bulundu.
    Kendisine katılan Hâşim, Muttalib, Zühre, Esed, Hâris ve Teymoğullarının
    ileri gelenleri ile birlikte Mekke’nin zengin ve saygı değer
    adamlarından Abdullah b. Cud’an’ın evinde toplandılar. Uzun
    görüşmelerden sonra Mekke’de hiçbir yabancı ve yerli kimsenin
    zulme uğramasına meydan verilmemesi, hakları alınıncaya kadar
    mazlumların yanında hareket edilmesi yolunda karar aldılar.
    Yakubî’ye göre antlaşma şu şekilde gerçekleştirildi:
    Abdulmuttalib’in kızı Atike veya Beyda ortaya hazırladığı bir çanak
    koku koydu. Oradakiler birer birer ayağa kalkıp elini çanaktaki
    kokuya batırarak, “Vallahi, bundan böyle Mekke’de yerli olsun,
    yabancı olsun, zulme uğramış hiçbir kimse bırakmayacağız. Zulme
    meydan vermeyeceğiz. Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya
    kadar mazlumlarla birlikte hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl
    parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir dağları yerlerinden
    silinip gidinceye, Kâbe’ye istilam ibâdeti ortadan kalkıncaya
    kadar bu ahdimizde sebat edeceğiz“ diye and içtiler.
    Bu antlaşma, daha önceki zamanlarda aynı amaçla Cürhüm
    ve Katura kabilesinde Fadl ve Hidayl adlı birkaç kişinin
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 45 -
    yaptıkları andlaşmaya çok benzediği için onların adına izafe edilerek
    “Fadl’ların andlaşması“ anlamındaki “Hılfu’l-Fudûl“ olarak
    adlandırılmıştır. Fudûl kelimesi “fazlalık şey“ anlamına da gelmektedir.
    Bu antlaşmayı yapanlar zulmedenlere fazladan zulmen
    alınan mallarını geri vermek üzere yemin ettikleri için bu isimle
    anılmıştır da denilir.
    Andlaşmaya katılanlar ilk iş olarak As b. Vail’in kapısı önüne
    dikilmiş ve ondan Zebidî’nin hakkını almışlardır. Daha sonra da
    benzeri olaylarda zulmün ortadan kaldırılması yolunda başarılı
    girişimleri olmuştur. Bunlara örnek olarak anılan iki olay şöyledir:
    Has’am kabilesinden birisi kızı ile birlikte Hac için Mekke’ye
    gelir. Mekke’nin güçlü kişilerinden Nübeyh b. Haccac çok beğendiği
    kızı babasının elinden zorla alarak evine kapatır. Kızını kurtarmak
    için çırpınıp duran adama Hılfu’l-Fudûl’a başvurması tavsiye
    edilir. Adamın başvurusu üzerine hemen Nubeyh’in evi kuşatılır
    ve çaresiz kalan zalim, kızı babasına teslim eder.
    Sumale kabilesinden bir tacir mallarını bir kısmını Mekke reislerinden
    Ubey b. Halef’e satar. Ancak Ubey üzerinde anlaştıkları
    bedeli tacire ödemez. Hılfu’l-Fudûl’a başvuran adama, “şimdi sen
    hemen Ubey’e git ve ona Fudulî’lerden geldiğini, ödemeyi derhal
    yapmazsa biıim gelişimizi beklemesini söyle“ derler. Bu haber
    Ubey’e ulaşınca vakit geçirmeden adamın parasını öder.
    “Fadl’lar Andlaşması“na, o zaman yirmi yaşlarında olan Rasûl-i
    Ekrem (s.a.s) de katılmıştır. Ahmed b. Hanbel’in rivâyetine göre
    Hazret-i Peygamber bu antlaşma hakkında şöyle demiştir: “Abdullah
    b. Cud’an’ın evinde yapılan And’da ben de bulundum. Bence o and
    kırmızı tüylü bir deve sürüsüne malik olmaktan daha sevgilidir. O zaman
    Haşim, Zühre ve Teym Oğulları, deniz bir kıl parçasını ıslatacak kadar suya
    malik oldukça mazlumlarla birlikte bulunacaklarına and içmişlerdi. Ben
    ona İslâm devrinde bile çağrılsam icabet ederdim.“ 119
    Andlaşmaya katılanlar sonradan aralarına başka kimseleri
    alamadıkları için onların ölümüyle “hılfu’l-fudûl“ son bulmuştur.
    Fakat fiilen devam etmese de yıllarca sonra bile hılfu’l-Fudûl’dan
    söz etmek zâlimleri korkutmaya yetmiştir. Nitekim Muaviye’nin
    yönetimi döneminde Medine valisi Velid b. Utbe, bir meseleden
    dolayı kendisine zulmetmeye kalkışınca Hazreti Hüseyin, “vallahi,
    ya adalete riâyet eder hakkımı verirsin, yahut kılıcımı sıyırarak
    Rasûlullah’ın Mescidi’nin kapısına dikilir halkı Hılfu’l-Fudûl’a davet
    ederim.“ diyerek onu tehdit etmiştir. Bunu duyan Abdullah b.
    119 Ahmed b. Hanbel, I,190, 193
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    Zübeyr, “Vallahi, eğer Hüseyin böyle bir davette bulunacak olursa,
    ben de kılıcımı çeker, ona adalet üzerine hakkı verilinceye kadar
    onunla birlikte ayaklanırım, yahut hep ölürüz“ demiş, buna daha
    başkaları da katılınca Velid çaresiz Hazreti Hüseyin’e hakkını teslim
    etmiştir. 120
    Bir müslüman, günümüz şartlarında mahkemede kendini savunabilir.
    Mahkemeye zorla çıkarılabilir. Çıkmak zorunda bırakılabilir.
    Bu konularda şirk ve haram olduğu kesin olan şeylerden
    sakınmak kaydıyla mahkemelerden yararlanabilir. Aynen belediyeden
    yararlandığı gibi. Esnafın vergi karnesini işyerine asıp ondan
    yararlanması (ceza gibi zararlardan korunması) gibi.
    Bütün bunlar yasak kapsamına girme ihtimali olan hususlar
    olduğu için sonra da istiğfar ve tevbe etmesi, aynı zamanda İslâmî
    devlet için çalışması ve bu tür İslâm açısından riskli şeyleri zorlayan
    gayri İslâmî düzene tavır alması (varsa, bu konudaki) günahlarına
    kefaret için terk edilmemesi gereken önemdedir.
    Ama adalet bekleyerek, mecbur olmadan, çok büyük bir zararın
    def’i gibi bir zaruret bulunmadan tâğutların mahkemesine
    müracaata caiz demek çok zordur.
    Sözün özü: zarar büyükse, zarardan/zulümden sakınmak için
    hilful fudul örnek alınabilir. Bu ifadeler, kesinlikle bir fetva mahiyeti
    taşımaz. Mü’minler, kalbine danışmalı ve kendileri karar vermelidir.
    Şirk Toplumunda İslâmî Hayat
    (Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu)
    Özellikle devlet düzeninde şirkin hâkim olması hayata dair
    birçok sorunları da gündeme getirmektedir. Zira bugün halkı yönetenler
    hiçbir hususta Allah’ın indirdiklerine itibar etmiyorlar.
    Bundan dolayı birçok noktada olumsuz şeylerle karşılaşabiliyoruz.
    Bunlardan biri, günümüz tâğutlarının mahkemelerinde muhakeme
    olmaktır. Acaba günümüz tâğutlarının mahkemelerine yapılan
    her türlü müracaat sahibini dinden çıkaran bir amel midir?
    Müslüman bir kimse elindeki tüm imkânları kullanarak bu
    mahkemelere muhakeme olmaktan kaçınmalıdır. Özellikle davetçiler
    bu konuda çok titiz davranmalıdır. Zira onlar toplumun içinde
    örnek alınan şahsiyetlerdir.
    Ancak, bir Müslümanın büyük bir malı gasp edilmişse ve
    120 Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 440-441
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 47 -
    tâğutun muhakemesine gitmeksizin uğradığı zararı kaldırma
    gücü yok ise bu durumda tâğutun muhakemesine başvurabilir.
    Çünkü bazı ihtiyaçlar zaruret durumundadır.
    Bir de büyük miktardaki bir malın gasp olunması bir tür ikrah
    mânâsını taşır. Dolayısıyla böylesi bir durumda bu mahkemelere
    başvuran kişiler küfre girmezler.
    Bir kişi Şeyh Abdurrazzak Afifi’ye böyle bir soru yöneltmiştir.
    O da cevaben şöyle demiştir: “Müslüman gücü yettiği kadar
    tâğutların mahkemesine başvurmasın. Şâyet başka bir alternatifi
    yoksa başvurabilir. Hatta Seyyid Kutup, Mısır’da Muhammed Kutub
    kanun dışı olarak yakalanınca mahkemeye başvurmuştur.“ 121
    Fakat Şeyh Hamid bin Atik, Şeyh Süleyman bin Sehman gibi
    bazı âlimler “inkâr etmekle emrolundukları halde tâğuta muhakeme
    olmak istiyorlar“122 âyetinin zâhirine bakarak hiçbir şekilde tâğutun
    mahkemelerine muhakeme olmayı caiz görmemişler.
    Hâlbuki bu âyetin nüzul ortamında İslâm şeriati hâkim idi ve
    o zamanın atmosferi ile bizim içinde bulunduğumuz ortam bir
    değildir. Zira bizim içinde bulunduğumuz ortamda İslâm şeriati
    hâkim değildir. Her iki ortamın arasındaki bu büyük farkı görmezlikten
    gelerek birbirine kıyas yapmak kıyas-ı maal fârıktır. (Yani
    ilgisiz şeylerin birbiri ile kıyaslanmasıdır.)
    Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.) mazlumların hakkını korumak için
    müşriklerin kurmuş olduğu müesseseye iltica etmeyi, sığınmayı
    caiz görmüştür.
    İmam Ahmed’in Musned’inde ve Müstedrek’te geçen bir
    rivâyette Rasûlullah (s.a.s.) “Çocukken amcalarımla birlikte Hılfu-l
    Mutayyibin’e şâhit oldum. Bana kırmızı develer verilse bile bu anlaşmayı
    bozmam“ buyurmuştur.
    Yine mürsel olarak gelen bir başka rivâyette ise “Şâyet bugün o
    anlaşmaya çağrılsam giderdim“ buyurduğu nakledilmiştir.
    Konuya dair Şeyh Muhammed bin İbrahim şöyle der: “Helâlı
    haram, haramı helâl kılma konusu olmadığı müddetçe aşiret reislerine
    sulh yapmak için başvurulabilir. Fakat hüküm vermek için
    başvurmak caiz değildir. Zira aşiret reislerinin çoğu cahil insanlardır.
    Onlara tahakküm yetkisini vermek tâğuta muhakeme olmaktır.“
    123
    121 Münir Gadban, Hareket Metodu, s: 74
    122 4/Nisâ, 60
    123 Fetvalar, 12/292
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    Maalesef bu taksimatlardan habersiz olan bazı cahil kişiler
    mahkemeye giden herkesi tekfir ederler. Hatta bazıları işi iyice
    abartarak tâğutun karakollarına gidenleri de tekfir ederler. Kişinin
    bu karakola niçin gittiğini araştırma gereği bile duymazlar.
    Dolayısıyla İslâm’ın caiz gördüğü bir şeyi yasaklar, İslâm’ın
    genişlettiğini darlaştırırlar. Kişinin içinde bulunduğu zamana ve
    zemine bakmadan kendileri gibi düşünmeyen herkesi tekfir ederler.
    Bu yaptıklarıyla âlimlerin içtihadına hayat hakkı tanımazlar.
    Kur’an’dan ve sünnetten bazı âyet ve hadisleri kendi düşüncelerini
    doğru göstermek uğruna istismar ederler. 124
    Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr
    Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar
    Bakara 256’daki âyet: “Fe men yekfur bi’t-tâğuti / Kim tâğuta küfrederse…“
    diye başlıyor. Âyette geçen “tâğuta küfretmek“ nasıl
    olur ve neleri kapsar? Bu soruyu cevaplamak için “küfür“ nedir,
    onu tahlil etmek gerekir.
    Küfür, “ke-fe-ra“ fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi
    örtmek’ demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece
    onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için
    kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta
    da kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü
    için bunlara da keffare(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah’ın
    varlığını, âyetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten,
    bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır. Küfür kelimesi,
    Türkçe’de inkâr kelimesiyle karşılanır. Küfretmek; inanmamak,
    inkâr etmektir.
    Kur’an, imana yüklediği tüm anlamların zıtlarını küfür kelimesine
    yüklemiştir. Zaten küfür de, bir inançtır; olumsuz bir inanç.
    Göğüsler iman için açıldığı gibi, küfür için de açılır. 125
    “Küfür“, “iman“ın zıddıdır. Küfrü tanımak için zıddı olan imanı
    tanımak gerekir. İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı,
    birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat
    etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına
    gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar.
    Demek ki küfür de “birini sözünde tasdik etmemek, onaylamamak,
    kabullenmemek ona itimat etmemek, onu gönülden
    benimsememek, ona güvenmemek demektir.
    124 Alaeddin Palevî, Mühim Soruların Cevabı, s. 160 -161
    125 16/Nahl, 106
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 49 -
    Küfür kelimesinin yukarıdaki anlamından yola çıkarak,
    “tâğuta küfretmek“, tâğutun varsa nimetlerini veya hükümlerini
    görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâr etmek gerekiyor, demek
    zorundayız. Buraya kadar küfür kelimesinin salt lügat anlamından
    çıkan zarûri bilgileri aktarmış olduk. Kelimenin bu anlama
    geldiğinden “tâğuta küfür“ kavramını bu doğrultuda şöyle açıklamamız
    gerekir:
    Tâğuta nasıl küfredilir, tâğutun neyini, nesini inkâr edip örteceğiz,
    neyi yok sayacağız? Tâğutun kendisini yok saymak, görmezlikten
    gelmek, onun varlığını inkâr etmek kast edilmiş olabilir
    mi? Hayır, olamaz! Çünkü tâğutun varlığını kabul edecek ki, onun
    hükümlerinin veya mahkemelerinin varlığını anlasın ve kanunlarını
    ve mahkemelerini kabul etmesin.126 Varlığını kabul edecek ki,
    ondan (tâğuta kulluktan) kaçınsın. 127
    Küfür, aynı zamanda nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten
    gelmek, yani nankörlük demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30
    âyette küfür kelimesi, nankörlük anlamında kullanılır. Nankörlük,
    nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek,
    yok saymak demektir.
    Nankörlük kelimesi dilimize, Farsça’dan geçerek yerleşmiş bir
    kelimedir. Arap dilinde nankörlük; “küfrân“ ya da “küfrânü’nnimeti“
    kelimeleriyle ifade edilmektedir. Nankör kimseye de
    “kâfirü’n-nimeti“ denilir. Nankörlük; bir insanın başka bir insana
    karşı ya da Rabbine karşı nankörce davranmasına göre iki yönden
    ele alınabilir. İkinci tür nankörlük, insanın Rabbine karşı olan
    nankörlüğüdür. Zira bunda, insanın küfre girme ihtimali büyüktür.
    Her ne kadar küfür ile nankörlük ilk bakışta birbirlerinden tamamen
    farklıymış gibi görünseler de aralarında çok yakın bir benzerlik
    vardır. Birincisinde; Allah’ın varlığını, birliğini ya da inanmamızı
    emrettiği hükümlerini inkâr etme söz konusudur ki, bu açıkça
    küfürdür. Allah’ın verdiği nimetleri inkâr etmek, onları unutmaya
    çalışmak ya da unutmuş görünmek de haddi zatında küfürdür.
    Zira her iki durumda da, ikrar edilmesi vacib olan hakikatleri inkâr
    etme söz konusudur.
    Kur’ân-ı Kerim’de, insanların Allah’a karşı nankörlüğünden
    söz edilirken, “nankör“ ve “nankörlük“ kelimelerinin, “küfr“
    kelimesiyle ifade edildiğini görüyoruz: “...Nankörlük ettikleri için
    (bimâ keferû) onları işte böyle cezalandırdık. Biz, nankör (kefûr) olandan
    126 4/Nisâ, 60
    127 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    başkasını cezalandırır mıyız?“ 128
    “Yanında kitabdan bir ilim olan kişi; sen yerinden kalkmadan önce
    onu sana getirebilirim, dedi. Süleyman tahtı yanına yerleşivermiş görünce;
    bu, şükür mü edeceğim yoksa küfür (nankörlük) mü edeceğim diye
    beni sınayan Rabbimin lütfundandır. Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş
    olur, nankörlük eden de (ve men kefera) bilsin ki Rabbim Ganî’dir,
    Kerîm’dir.“ 129
    “Allah, size güven ve huzur içinde olan bir kasabayı misâl verir; her
    taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetlerine nankörlük
    ettiler (keferat bi-enumi’llâh). Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık
    açlık ve korku belâsını tattırdı.“ 130
    Yukarıdaki âyet meallerinin ilkinde geçen “nankörlük ettikleri
    için“ sözü, Kur’an’daki “bimâ keferû“ kelâmının mealidir. “Nankör“
    kelimesi de “kefûr“ sözünün mealidir. Aynı şekilde, ikinci ve üçüncü
    âyetlerde geçen “nankör“ ile “nankörlük“ kelimelerinin tümü,
    “küfr“ kelimesinin türevleridir. 131
    İşte, Farsçadan Türkçeye geçtiği şekliyle nankörlük demek
    olan Kur’an ifadesi olarak “küfür“ Kur’an’daki ikinci anlamıyla nimeti
    tanımamak demektir. Nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten
    gelmek demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30 âyette küfür kelimesi,
    işte bu anlamda, nimeti görmezlikten gelme, yani nankörlük anlamında
    kullanılır. Dolayısıyla, Kur’an’da 30 âyette geçen “küfür“
    kelimesi, “nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı
    inkâr etmek, yok saymak“ anlamında kullanılmıştır. Kur’an’ın en
    doğru tefsiri yine Kur’an’la yapılır. Kur’an’daki “Tâğuta küfür“132
    kelimesinin tefsiri de, Kur’an’dan yola çıkarak; “iyilikleri örtmek,
    nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak“ olduğunu rahatlıkla
    söyleyebiliriz.
    “Tâğuta küfür“ kavramını başka türlü izah etmek zordur. Eğer
    buradaki “küfür“ kelimesinden “red, reddetmek“ anlamı kast edilseydi,
    “redd“ kelimesi kullanılırdı. Bilindiği gibi reddetmek anlamındaki
    “redd“ kelimesi Arapça’dır ve Kur’an’da (türevleriyle
    birlikte) tam 62 yerde kullanılmıştır. Başka yerde kullanılan “redd“
    kelimesi, Bakara 256’da kullanılmamış, “küfür“ kelimesi kullanılmıştır.
    Demek ki, buradaki küfür kelimesini “redd“ anlamı vermek
    doğru değildir. Zaten Kur’an’da diğer âyetlerde de “küfür“
    128 34/Sebe', 15-17
    129 27/Neml, 40
    130 16/Nahl, 112
    131 Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 50-51
    132 2/Bakara, 256
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 51 -
    kelimesi, redd anlamında kullanılmamıştır ki, bu âyette kullanılmış
    olsun. Ama küfür kelimesi, Kur’an’da tam otuz yerde “nimetleri,
    iyilik ve yardımları yok saymak, iyilikleri örtmek, inkâr etmek“
    anlamında kullanıldığına göre, bu âyette de o anlamda kullanılmıştır
    diyebiliyoruz.
    Kur’an, bizden tâğutların iyiliklerini örtmemizi, onların yardım
    ve iyiliklerini görmezden gelip yok saymamızı, yani inkâr etmemizi
    istemektedir. Kur’an bunun örneğini de bizzat kendi tavrıyla
    gösterir. Meselâ Kur’an, bazı (tâğut olmayan) kâfirlerin bazı
    olumlu taraflarını ifadeden kaçınmaz: “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki,
    ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder...“133
    İçki ve kumar hakkında da benzer tavır takınılır: “Sana şarap ve kumar
    hakkında sorarlar: De ki: ‘Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar
    için birtakım faydalar vardır. Ancak, her ikisinin de günahı faydasından
    daha büyüktür...“134 Fakat Kur’an, hiçbir âyette tâğut kategorisine
    giren İblis’in, şeytanın, Firavun, Nemrud, Ebû Cehil gibi şahısların
    olumlu taraflarından bahsetmez. Onların iyi taraflarını örter, yok
    sayar.
    Kur’an, onların hiçbir iyiliğini görmezlikten gelerek örnek olduğu
    gibi, bizim de tâğutlar konusunda benzer tavır takınmamızı,
    onların iyiliklerini örtmemizi, yani küfredip inkâr etmemizi istiyor.
    Çünkü o tâğutlar, sıradan kâfir gibi değildir. Biz, tâğut olmayan
    kâfirlerin olumlu yönlerini anlatabiliriz. Ama tâğutların asla.
    Çünkü onlar, yüz binlerce belki milyonlarca insanın şirke düşmesine,
    Allah’a isyan etmesine ve Cehenneme doğru adım atmasına
    insanları teşvik ediyorlar, hatta zorlayıp yönlendiriyorlar. Kişileri
    Allah’ın indirdiği kanunlardan mahrum bırakıyor, kendi kafalarından
    çıkardıkları hükümlerle insanlara hükmederek onları Allah’ın
    azâbına sürüklüyorlar. Böyle büyük cinâyetler işleyen tâğutların
    insanlara dünyevî yönden bazı faydalar sağlaması gündeme getirilecek
    önemde midir? O küçük faydaların gözönüne getirilip
    inkâr edilmemesi, o tâğutların büyük cinâyetlerini örtbas etmeye
    götürebilir. Kanserden can çekişen bir adamın ayağındaki mantarla
    uğraşmak veya binlerce adam öldürmüş seri katil bir canavar
    kişinin bu cinâyetlerini görmezden gelip dilenciye verdiği yardımı
    öne çıkarmak gibi bir şeydir bu.
    Kur’an, o yüzden sıradan kâfirlerden ayrı “tâğut“ kavramından
    bahseder ve bu özellikteki insanlara karşı tavır almamızı, onları
    (yaptıkları iyilikleri) inkâr etmemizi emreder. Bunu iman için
    133 3/Âl-i İmrân, 75
    134 2/Bakara, 219
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    bir esas kabul eder. Bu imanî esası çok iyi anlayan peygamberlerden
    hiçbiri, kendi dönemlerindeki tâğut saydıkları yöneticileri
    en küçük çapta olumlu bir özellikleriyle zikretmemişler, onların
    hep kötülük odakları olduğunu bildirip onlarla hep mücadele etmişler.
    Sadece kendileri onlara tavır almakla yetinmemişler, kavimlerine
    onlara kulluktan, yani itaatten kaçınmaları gerektiğini
    ısrarla hatırlatmışlardır: “Andolsun ki, Biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet
    edin, tâğuttan (tâğuta kulluktan) kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir
    peygamber gönderdik.“135 Tâğutların bazı iyi taraflarını gündeme
    getiren kimse, nasıl tâğuttan kaçınır? Allah’a karşı bu kadar azgınlaşan,
    tuğyan eden tâğutun iyi tarafı olduğu nasıl kabul edilir?
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen tâğutlar, sadece kâfir değil,
    aynı zamanda zâlim ve fâsıktırlar. 136
    Kur’an’da iki çeşit yönetici vardır. Biri, hoşlanmadığımız durumlarda
    bile itaat etmek zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle
    hükmeden bizden olan yönetici, yani “ulu’l-emr.“137 İkincisi,
    hiçbir halde itaat edemeyeceğimiz, onun iyi taraflarını bile kabul
    edemeyeceğimiz kötülük odağı, şeytanın siyasal versiyonu “tâğut“.
    İşte bu ikinci yöneticiyi aynı zamanda inkâr etmemiz, iyiliklerini
    örtmemiz iman için şart koşuluyor.138 Güne kâfirlere ültimatomla
    başlamamız Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz
    kılmak. Sabah namazının ilk kıldığımız sünnetinin ilk rekâtında
    Fâtiha’dan sonra “Kâfirûn“ sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede
    “De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptıklarınıza… Sizin dininiz size, benim
    dinim bana!“139 Günümüzü de benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece,
    en son kıldığımız namaz yatsıdan sonra vitir namazı. Onun da en
    son rekâtında okuduğumuz kunut duası. Bu duada “ve nahlau
    ve netrukü men yefcuruk“ diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz
    ki: “(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan)
    kişiyi (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz, onu kendi
    haline terk ederiz.“ Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız
    hal’ kelimesi, “ehl-i hal’ ve’l-akd“ denilen yöneticiyi azletme ve
    yeni bir yönetici atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir.
    “Yöneticiyi makamından indirmeye, alaşağı etmeye“ hal’ etme
    denir. Ve netruku: Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır, onunla
    ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. Dikkat
    edilirse, Allah’a isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi, sadece
    bu vasıflarıyla hal’ etme sözü veren müslüman, yüz binlerce insanı
    135 16/Nahl, 36
    136 5/Mâide, 44, 45, 47
    137 4/Nisâ, 59
    138 2/Bakara, 256
    139 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 53 -
    Allah’a isyan etmeye sevk eden, onların fâsık ve fâcir, hatta müşrik
    olmasına zorlayıp yönlendiren tâğutlara karşı haydi haydi hal’
    etme sözü vermiş olacaktır. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara
    bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dair bir
    ahid ve söz verme, bir siyasî bilinçtir.
    “Andolsun Biz, her toplum içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’
    diye bir elçi gönderdik.“140 Bu âyette “tâğut“, ibâdet konusunda
    Allah’ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir.
    Şu âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin
    müjdelenmesi istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve
    Allah’a yönelenlere müjde var.“141 Şu âyette de, tâğuta ibâdet edenler
    şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü
    olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından
    maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri
    daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.“142
    Nedir tâğut? “Tâğut“ kelimesinin kökü “tuğyan“dır. Tuğyan,
    isyanda haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde
    hareket etmek, büyüklenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana,
    putlara, Allah’tan başka tapılan her varlığa, insanı azdıranlara,
    insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara, hayır yolundan men
    edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette önderlik edenlere,
    gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara, insanların
    Allah’a ibâdet etmelerine ve İslâm’ı yaşamalarına engel
    olanlara denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun,
    Allah’tan başka tapınma konumunda olan her şey; kanunlarında
    Allah’ın dinine karşı sınırı aşan zâlim yönetici ve Allah’ın indirdiği
    hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm şeriatine uymayan
    bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek ve
    görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup
    ona bağlanan, tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye
    sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.
    Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda
    şu sonuca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan,
    Allah ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey
    tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği
    sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir. Allah ile bağlantısı
    olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşünce,
    sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden almayan
    140 16/Nahl, 36
    141 39/Zümer, 17
    142 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256,
    257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    her idare, Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman
    olan her şey tâğuttur.143
    Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi,
    o kimseye ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur.
    Mevdûdi, tâğut kelimesini şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı
    azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet ve
    rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir.
    Tâğut, Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük,
    otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü
    yerine getirir; kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine
    itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe
    boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir ibâdettir.144
    Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının
    karşısına konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri, emir
    ve yasakları, helâl ve haramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in yerine önder seçilen, Kur’an düşüncesi, inanç ve
    hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve yönetim biçimi
    koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan her insanın,
    her sistemin ortak adı ve sembolüdür.
    Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder,
    kâhin gibi canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına
    gelecek şekilde itaat etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine
    Allah’tan başkalarının hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak
    demektir ki bu, insanı şirke, küfre götürür.
    Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz.
    Tevhid’in şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek,
    onları tanımamaktır. Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir:
    “Artık kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa
    yapışmış olur.“ 145
    “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik
    diye boş iddiâda bulunanlara bakmaz mısın? O azgın şeytana, tâğûta
    muhâkeme olmak, onun hükümlerini kabul etmek istiyorlar. Hâlbuki onu
    tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları çok uzak bir sapıklığa
    düşürmek ister. Onlara, ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve Peygamberim hükmüne
    gelin’ denildiği zaman münâfıkları görürsün ki, senden düşmanca
    bir dönüşle yüzçevirirler.“ 146 “... Hüküm (hâkimiyet, egemenlik ve kanun
    koyma hakkı) ancak Allah’ındır. Ve O yalnız, sadece Kendisine kulluk ve
    143 Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
    144 Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, İdeal Kitaplar Y., s. 66 ve 84
    145 2/Bakara, 256
    146 4/Nisâ, 60-61
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 55 -
    ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte doğru ve gerçek din budur. Fakat insanların
    çoğu bunu bilmezler.“ 147
    Kur’an, peygamberlerin tavrını da, bize örnek olması için,
    açıkça belirtiyor: “Celâlim hakkı için, Biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk/
    ibâdet edin ve tâğutlardan sakının’ diye bir peygamber gönderdik...“148
    Düşünelim ki, Hz. İbrâhim, devrindeki tâğutlarla nasıl mücâdele
    etti? Putlara ve Nemrut’a karşı nasıl tavır aldı? İnsanları bu
    tâğutlardan nasıl sakındırmaya gayret etti? Firavun’a karşı Hz.
    Mûsâ’yı ve mücâdelesini bir gözönüne getirelim. Nemrut’un,
    Firavun’un emrine girmek isteyen, onun sarayında, onun düzenine
    ve ona yardımcı olmayı düşünen bir tavır gözünüzün önüne
    gelebiliyorsa, bugün tâkip edilen yol meşrûdur; yoksa... Ve
    son peygamber, esas örnek ve liderimiz, ki hakkında “Gerçekten
    Allah’ı, âhiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için size
    Allah’ın Rasûlünde (tâkip edeceğiniz) pek güzel örnek vardır.“149 hükmü
    bulunan zâtın, bize örnek olması gereken bu konudaki tavırları...
    Rasûlullah, her türlü düşmanca tavra rağmen açıkça Allah’a
    kulluğa ve tâğutlara isyana (itaat etmemeye) devam edince,
    Mekke müşrikleri Hz. Peygamber’le uzlaşma yolları aradılar. Bazı
    tâvizlerine karşılık bazı tâvizler istiyorlardı. Bu tâvizler arasında
    “dilersen bir sene sen hükümdar ol ve bizi yönet, bir sene de biz
    yönetelim“ teklifi de vardı. Ama Rasûlullah, tüm bu tekliflere
    Kur’ân-ı Kerim’den âyetler okuyarak kesin red cevabı veriyordu.
    Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen yürüt“
    diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bir rejimin yönetimi
    Peygamber’in eline tümüyle veya iki yılda bir geçseydi ne
    değişirdi ki? Müşrikler de tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü “biz
    sana uyarsak, yerlerimizden (mevkîlerimizden) hızla çekilip alınacağız.“150
    diyorlardı. Zâten Rasûlullah’ın amacı da buydu: Hâkimiyet hakkını
    onlardan almak, taptıkları putları ortadan kaldırmak ve şirkin
    yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini ikame etmek, yani
    Kureyş düzenini kökünden yok etmek, darmadağın etmek, devirmekti.
    Yine bir defâsında amcası Ebû Tâlib aracılığıyla, müşriklerin,
    Efendimiz’e teklif ettikleri birkaç husustan biri de “istersen gel,
    seni başımıza kral yapalım“ teklifi idi. Bugünkü siyasîlerin bırakın
    krallığa, bakanlığa; milletvekilliği teklifine bile nasıl can attıklarını
    bir düşünelim. Efendimiz ise: “Vallahi, bir elime güneşi, bir elime
    de ayı verseniz, dâvamdan vazgeçmem“ diyordu; dâvâ hiçbir tâviz
    ve dünyevî beklentiyi kabul etmiyordu. Efendimiz’in reddettiği
    147 12/Yusuf, 40
    148 16/Nahl, 36
    149 33/Ahzâb, 21
    150 28/Kasas, 57
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    anlayış, şimdilerde “bırakın birkaç sene de biz idare edelim“ şeklinde
    hem de çok harâretli tek taraflı isteklere dönüşüvermişti.
    Müslümanlar çok oy oyununa gelmişlerdi: Devlete, rejime tâlip
    olmak ve bunun için Rabbânî mücâdele yapmak yerine; hükümete,
    kâfir rejimin idaresine tâlip olmuştu müslüman. Müslümanların
    çokça oy verdikleri partilerdeki insanlar yönetici olduklarında
    İslâm nâmına neler değişmişti acaba? Değiştiğini düşünelim: İsterse,
    şeriat 100 esasta toplanmış olsa, 99’unu uzlaşma veya küfürle
    koalisyonlarla kabul ettirerek tâviz koparsalar müslümanların
    1 tek esası bile küfürden almaları, bir esasta tâviz vermeleri câiz
    miydi? Bu tür tâvizci sistem İslâm olabilir miydi acaba? “Yoksa siz
    Kitab’ın (ve ahkâmın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Şimdi sizden bunu yapanların cezâsı, ancak, dünyada rezillik, rüsvaylık ve
    bayağılık; kıyâmette de en şiddetli azâba atılmaktır. Allah, sizin yaptıklarınızdan
    gâfil değildir.“151 Amelden tâviz vere vere Müslümanlar, inanç
    ve dâvâlarından da tâviz vermeye başladılar: Rejim devam etsin,
    küçük ıslahatlarla hatta takviye edilsin, ama yöneticiler namaz kılanlardan
    olsun. Hamam ve tas aynı olsun, tallâklar değişsin.
    Bu anlayışlarımızı değiştirmeden Rabbimizin devlet nimeti
    vererek, toplumumuzu değiştireceğini beklemek İlâhî hükme,
    sünnetullaha ters olur: “...Muhakkak ki Allah, bir kavmi, onlar kendi
    nefislerini değiştirmedikleri müddetçe değiştirmez...“152
    Kâfirler, düzenbazlar, müslümanların da ancak kendi istedikleri
    sahada, kendi istedikleri metotlarla mücâdele etmelerini
    istiyorlar. Hâlbuki İslâm’da savaşlar, kâfirlerin değil, müslümanların
    istediği sahalarda kabul edilir. Her çeşit İslâmî mücâdele ve
    hizmetlerin esasları, ancak müslümanların istediği şekillerde ve
    İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün ise, Firavunların tesbit ve
    müsâade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği sahada mücâdele
    ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavunlara açıkça cephe
    almadan, onları nasıl alt edeceklerdir?
    Demokrasi ile İslâm’a giden, bu yolla Kur’an ahkâmını tatbik
    eden dünyada hiçbir örnek gösterilemez; aksi ise, dâima olagelen
    vâkıadır. Kur’an bu gerçeğe ışık tutar mâhiyette şöyle diyordu: “Hepiniz,
    toptan Allah’ın ipine (dinine, şeriatına) sımsıkı sarılın. Birbirinizden
    ayrılıp dağılmayın, fırka fırka olmayın...“ 153 Fırka fırka, hizip hizip olmak
    yasaklanıyordu. Bu âyetleri bilmiyor muydu bu kardeşler, biliyorlar,
    hatta başkalarına da okuyorlardı, ama buna rağmen kendi
    151 2/Bakara, 85
    152 13/Ra'd, 11
    153 3/Âl-i İmrân, 103
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 57 -
    partilerine çağırıyorlardı insanları. Fırkalaşmayı reddeden âyetle,
    bir fırkaya dâvet ederek çelişkiler sergiliyorlardı. Osmanlı’nın son
    zamanlarında ve T.C.’nin ilk yıllarında parti kelimesinin Türkçe
    karşılığı olarak “fırka“ kelimesi kullanılıyordu, hatta. “İttihad ve
    Terakki Fırkası“, “Halk Fırkası“, “Serbet Fırka“ gibi. Rabbimiz fırka
    fırka olmayın demesine rağmen fırkalar, hizipler kendi yaptıklarıyla
    övünüp tefrikaları hızlandırıyor, ümmetin vahdetine engel
    oluyordu. “Onlar ki, dinlerini parçalara ayırdılar, böylece grup grup,
    parti parti olmuşlardır. Her hizip (her parti), kendindekine güvenmekte,
    onunla övünmektedir.“154 Eski Türkçe’de fırka, Arapça’da hizip (hızb)
    diye karşılık bulan, bugünkü Türkçe’de Avrupa’daki kullanılışı gibi
    aynen kullanılan “parti“ zâten parça demekti. Partinin bu anlamı,
    âileleri, samimi insanları bile nasıl parçalayıp birbirine düşman
    ediyor, müslümanlar nasıl parça parça olup, kardeşliğini unutup
    düşman hale geliyor, özellikle seçim atmosferinde daha berrak
    gözükmektedir.
    İslâm ise, kelime-i tevhid’deki lâ=hayır kılıcıyla tâğutla işbirliğini,
    onunla yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı
    kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ“ ile isyan bayrağını çektiği küfür
    ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma olursa Rabbimizin
    emri tebliğ ve cihad nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan,
    tâğutlara isyan olmadan da İslâm devleti, İslâmî değişim ve dönüşüm
    hayal olur. Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor: “(Yâ
    Muhammed!) Az kalsın seni bile sana vahyettiğimizden başka bir şeyi
    Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost
    edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak, az da olsa
    sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya ve âhiret
    azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.“
    155 Yine tâvizci anlayışa yukarıda zikrettiğimiz Bakara
    Sûresi âyet 85 tokat gibi inmektedir. Tâvizci bir edâ ile hak-bâtıl
    karışığı dâvet, tebliğ ve hizmet yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır:
    “Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile bile hakkı gizlemeyin.“ 156
    İslâm’ın istediği devlet olmadığında, eğer İslâm’ı temsil
    iddiâsındaki müslümanlarla küfür düzenleri arasında uzlaşma
    ve düzenin emrine ve hizmetine girme varsa, devletin istediği
    İslâm(!) olacak, bu tip İslâm, tâğutların yönlendirdiği, Amerikanvari
    özellikler taşıyacaktır, tevhîdî özellik değil. “Allah’ın indirdiği
    Kitap ile aralarında hükmet. Onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği
    Kur’an hükümlerinin bir kısmından seni şaşırtırlar, vazgeçirirler diye
    154 30/Rûm, 32
    155 17/İsrâ, 73-75
    156 2/Bakara, 42
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüzçevirirlerse bil
    ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle onları cezalandırıp, başlarına
    bir musîbet getirmek istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktır.“ 157 Tam
    bir açıklıkla, cesâretle tebliğ ve hizmet emredilmektedir: “Emrolunduğun
    şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden) açık
    açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine
    aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni korumaya
    Biz yeteriz.“ 158
    Biz, Rabbimizin gösterdiği yolda kulluk vazifemizi yapar, hiçbir
    şeyi O’na şirk/ortak koşmazsak, devlet nimetini Cenâb-ı Hak,
    bir meyve olarak bize Kendisinin ihsân edeceğini beyan ediyor:
    “Sizden iman edip sâlih ameller işleyenlere Allah vaad etti: Kendilerinden
    öncekileri nasıl halîfeler kıldıysa, şüphesiz onları da yeryüzünde halîfeler
    kılacak, onlar için seçtiği dini (İslâm’ı) kendilerine kuvvetlendirip icrâ
    imkânı verecek, onları korkularının ardından emniyete kavuşturacaktır.
    Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir şirk/ortak koşmazlar. Kim de bundan
    sonra nankörlük ederse, işte onlar fâsık olanlardır.“ 159 Bu âyetin tefsirinde
    Mevdûdî diyor ki: “Burada Allah’ın yeryüzünde halîfelik
    verme sözünün, adı müslüman olanlar için değil, imanda samimi,
    amelde müttakî, sadâkatte içten ve Allah’ın dinine uymada şirkin
    her türlüsünden uzak ve ihlâslı olanlar için olduğu belirtilerek
    münâfıklar uyarılmaktadır. Kendilerinde bu nitelikleri ve İslâm’a
    yalnızca dillerinin ucuyla hizmet edenler bu sözün muhâtabı
    ve lâyığı değildirler. O halde, bu sözde, payları olduğu ümidini
    beslememelidirler. Bu nimeti kazanmak için ileri sürülen şart:
    Mü’minlerin her türlü şirkten kaçınarak imanlarında ve Allah’a
    bağlılıklarında sağlam ve sarsılmaz olmaları gerektiğidir. Hakiki
    mânâda bu imana sahip kimseler Allah’tan bir vaad üzeredir ve
    Allah vaadini yerine getiren ve ordusuna yardım edendir. Allah’a
    karşı savaşanları Allah daha iyi bilir. Müslümanlar, çok olduklarından
    dolayı değil, Allah’ın nusret ve yardımıyla savaşarak gâlip
    gelir.“ 160
    Kendi nefsinde ve ailesinde... yaşayabileceğinin en son noktasına
    kadar Şeiratı yaşamayan, bu noktada yüzlerce tâvizler veren,
    devlete şeriatı nasıl uygulayacak? Biz, kendi vazifemizi (şirkin
    hiçbir şûbesine bulaşmayıp tâğutlardan kaçınarak, Allah’a
    kulluk) yapalım. Allah’ın vaadini beklemeye hakkımız olsun. Tabii
    ki, tâğutlardan kaçınmanın ve Allah’a kulluğun fiilî cihadsız
    157 5/Mâide, 49
    158 15/Hıcr, 94-95
    159 24/Nûr, 55
    160 Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'an, c. 3, s. 497-499
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 59 -
    da olmayacağını bilelim. Onun için biz Şeriat’ı getirmekle değil,
    zâten 1400 sene önce gelmiş olan Şeriat’ın hükümlerini yaşamakla
    mükellefiz. Devlet olarak halîfeliği de biz değil, Allah kendi tekeffül
    ederek, Nur Sûresi, 55. âyetteki şartları yerine getirenlere
    vaad ederek üzerine alıyor. Dokunulmazlıkları, makamları, koltukları...
    yani partinin imkânları olduğu halde, şeriatın adını bile
    anamayanlar, lâfı eveleyip gevelemek zorunda kalanlar, “İslâm
    Devleti istiyoruz“ demeye bile güç yetiremeyenler, tâğutlardan
    korktukları için sloganlara bile sansür koyanlar, putları ürkütmemeye
    özen gösterenler, demokrasinin bir sürü geleneğini yerine
    getirenler, zâhiren kanunlara teslim olan, hatta kanun koyan ya
    da kanunları halka uygulatanlar, bu küfür kanunlarının çerçevesinde,
    kanunları, işgal ettikleri o makamları nasıl devirecekler?
    Bir insanın veya teşkilâtın “biz peygamberlerden ve
    Peygamberimiz’den daha kolay, daha kestirme, daha rahat bir yol
    bulduk. O zâtlar İslâm devletine gitmek için memleketlerinden
    kovuldular, olmadık zulme, işkencelere mâruz kaldılar, tâğutlarla,
    maddî güçleri çok az olduğu halde savaştılar, putlara ve tâğutlara
    boyun eğmeyeceğiz diye nice tehlikelere atıldılar. Biz ise çok daha
    kolay yol biliyoruz. Onlar bilememişler. Veya bu devirdeki bu tür
    kolaylıkların bir benzerini onlar yapmamakla hata etmişler...“
    dese, bu sözleri söyleyenlere tepkiniz ne olur? Peki, bunları diliyle
    söylemeyip davranışlarıyla söylüyorlarsa? Öyle ya, “bugün devlete
    gidiş yolu ancak budur; günümüzün cihadı böyle olur“ diyerek
    rahat koltuklarda nutuk atma, 4-5 yılda bir oy atma, sonra yan gelip
    yatma: Al sana modern cihad, sen de böyle yap, ol bir mücâhid,
    sonra bekle, gelsin kolay yoldan İslâmî sistem!
    Din tamamlanmış, Kur’an’ın ve Sünnet’in ahkâmı Kıyâmete
    kadar değişmeden uygulanmayı beklemektedir. “Bugün kâfirler,
    dininizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler; artık onlardan korkmayın,
    yalnız Ben’den korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki
    nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip ondan
    râzı oldum.“ 161 Asrımızın en büyük bid’atlerinden biri particiliktir.
    Kâfirler tarafından Batıdan, önce Türkiye’ye, oradan da İslâm
    âlemi denilen tâğutların hâkim olduğu hemen tüm memleketlere
    yayılma gösterdiği gibi, dine hizmet, cihad vs. diye takdim edildiğinden
    tehlikesi çok büyük bir bid’at olmuştur. Çünkü bid’atin
    târifi: Dine, Peygamberimiz’den sonra sokulan herhangi bir şeydir.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “(Dinde) Sonradan ortaya
    çıkan her şey bid’at’tır; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık insanı
    161 5/Mâide, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    ateşe sürükler.“162; “Allah (c.c.) bid’at sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını,
    haccını, umresini, cihadını, (hayır yoluna) harcamasını, şâhidliğini
    kabul etmez. O kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.“ 163; “Yoksa onların,
    dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları mı var?
    Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri
    bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“ 164 Bid’at
    ve bid’atçılara karşı fıkhî hükümleri de müslümanlar araştırıp öğrensinler.
    Müslümanlar! Boş, lüzumsuz, hatta nice yönden zararlı şeylerle
    vakit geçirip oyalanmayı bırakalım. “Rabbimiz’in “Cihad edenlerle
    oturanları ayırt etmeden cennette gireceğinizi mi sanıyorsunuz?“ 165
    hitâbının gereğini yapalım. “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce
    gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi
    mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve
    öyle sarsıldılar ki, Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet
    ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara), ‘Şüphesiz
    Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).“ 166
    Eski bir şâirin bir şiirini hatırlayalım:
    “Muîni zâlimin erbâb-ı denâettir. / Köpektir zevk alan sayyâd-ı
    bî-insâfa hizmetten.“ (Zâlimlerin yardımcısı ancak alçaklar grubundandır.
    Çünkü insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan köpektir.)
    Bu şiirde başka şey kast edilebilir, ama siz İslâm’a göre
    “zâlim“, “zâlime yardımcı olmak“, “insafsız avcı“ ve “köpek
    karakterliler“i değerlendirme ferâsetinde olun. “Kim Allah’ın indirdiği
    ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendisidir.“ 167 “Zâlimlere
    az da olsa meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).
    Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım
    edilmez.“ 168 Bundan önceki âyette de “Emrolunduğun gibi dosdoğru
    ol!“ 169 uyarısı yapılır.
    Müslümanlar, zâhire göre değerlendirmek zorundadır. Kalpleri
    bilen yalnız Allah’ındır. Açıkça bâtılı savunanların sözlerine
    ve davranışlarına (zâhirlerine) göre bakıp müslüman-kâfir diye
    162 Müslim, Cum'a 43, hadis no: 867, 2/592; Ebû Dâvûd, Sünne hadis no: 4606,
    3/201; İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 45-46, 1/17; Nesâî, Iydeyn 22,
    3/153
    163 İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 49
    164 42/Şûrâ, 21
    165 3/Âl-i İmrân, 142
    166 2/Bakara, 214
    167 5/Mâide, 45
    168 11/Hûd, 113
    169 11/Hûd, 112
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 61 -
    hüküm verenler, benzeri küfür lâfızlarını sevdikleri şahıslar söyleyince
    de aynı hükmü vermek zorundadır. Yoksa Efendimiz’in “kalbini
    yarıp baktın mı?“ sözü ile muhâtap olurlar. Önce belirttiğimiz
    gibi, Mâide sûresi 44, 45, 47. âyetler konusunda da, sevdiklerinizi
    hangi şer’î ölçüye göre istisnâ edeceğinizi iyi tesbit etmeli ve araştırmalısınız.
    Ya T.B.M.M. denilen yere ne dersiniz? Yine önce bir âyet-i
    kerimeden yola çıkalım: “Allah size kitabında (Kur’an’da) şunu da indirmiştir:
    Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla eğlenildiğini işittiğiniz
    zaman, o kâfirlerle beraber oturmayın, tâ ki başka söze dalsınlar
    (başka bir söze geçmedikçe onlarla bir arada oturmayın). Yoksa orada
    kalırsanız siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok ki Allah, münâfıklarla
    kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.“170 Ve bu âyetin bir öncesi:
    “Mü’minleri bırakıp, kâfirleri dost edinen münâfıkları acı bir azap ile
    müjdele. Şerefi, izzeti kâfirlerin yanında mı arıyorlar? Oysa bütün şeref ve
    izzet tamâmen Allah’a âittir.“ 171 Müctehid ve fukahâya göre: Meselâ
    kumar oynanan, bira içilen bir kahvede, içkili lokantada, içen veya
    oynayanların yanındaki ayrı bir masada bir müslümanın çay içmesi,
    yemek yemesi (yanında, aynı mecliste haramı görüp önlemeye
    çalışmadığı için) câiz olmuyor, haram oluyor. Bu, harama rızâ kabul
    ediliyor. Harama rızâ haram olur; Küfre rızâ ise küfür. Yanındaki
    masada içilen haram olan bira veya şaraba seyirci olmaktan
    çok daha kötüdür “egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa âit olduğu“
    küfür ifâdesine -ki, Kur’an hükmüne tümüyle terstir: “Hüküm (egemenlik,
    hâkimiyet) ancak (kayıtsız şartsız) Allah’ındır.“172- devamlı seyirci
    olmak. Meclis’i düşünün: Kapı gibi (belki de altından dökme) harflerle
    tüm milletvekillerinin gözüne sokarcasına, kafasına ve kalbine
    koyarcasına devamlı, tam karşısına bu hükmü diken meclis.
    Bu mecliste her Allah’ın günü Allah’la ve O’nun diniyle, hükümleriyle
    alay etmek, O’nu inkâr edip kaale bile almamak, O’nun
    hâkimiyetini zerre kadar tanımamanın isbâtı olarak; ilâhlık taslanacak,
    kanun koymaya, teklif edilmeye çalışılacak, düzenin aksayan
    yönlerine tedbirler alınacak, nice küfür ve şirk olan kelimeler
    sık sık söylenecek, müslüman da bütün bunlara rızâ gösterip seyredecek.
    Seyretmeyip ne yapabilir, dersiniz? Günde binlerce defa
    değişik ifâdelerle gündeme gelen küfür kelimelerinin hangisine,
    nasıl tepki gösterecek, hangisi söylenince en azından dışarı çıkacak?
    Küfür ahkâmının nasıl icrâ edileceği konuşulup, tâğutların
    Allah’a rağmen kanun koymaya kalktıkları... yerde oturmanın
    170 4/Nisâ, 140
    171 4/Nisâ, 138-139
    172 12/Yusuf, 40
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    hükmünü müslümanlar mutlaka öğrenmek zorundadır.
    Yanlış anlaşılmasın, biz hâricî de değiliz, tekfirci de. Ulu-orta
    tekfir müessesesinin işletilmesinin, delilsiz olarak, müslümanların
    birbirlerine, hele grup, hizip ve parti taassubu ile kâfir demelerine
    şiddetle karşıyız. Biliyoruz ki, karşımızdakine kâfir deyince, o kâfir
    değilse, söylediğimiz söz bize döner. Biz aşırılığa karşıyız, itidalden
    yanayız. Hatta mecbur olmadan, ihtilâflı meselelerin, metot tartışmalarının
    gündeme gelmesini esas düşmanlara karşı gücümüzü
    azaltacağı için, vahdeti engelleyeceği için tasvip etmeyiz. Evet,
    küfre düşecek kesin delil olmadan hiçbir mü’mine kâfir demenin
    câiz olmadığı bilinci içindeyiz. Amma, Kur’an ve hadis-i şerifler
    ışığında tevhidî akîde çerçevesinde tüm olayları değerlendirmek
    zorundayız. Bazı kimselerin hatırına veya ihtilâf çıkmasın diye açık
    şer’î hükümlere ters olan, küfür veya şirk kabul edilen tavırları
    sergilemekten çekinmenin de vebal olduğunu bilmekteyiz. Yoksa
    Kur’an ve Sünnette bu hükümlerin yer almasına gerek olmazdı.
    Bu konuda kardeşlere tavsiyemiz; açıkça küfrüne şâhit olmadıkları
    hiçbir şahsı tekfir etmemeleri, ama şahıs ille de ben Kur’an’ın
    kâfir dediği sınıflardanım diye diliyle veya tavrıyla diyorsa, ona
    da mü’min demenin kimsenin hakkı olmadığı anlayışıyla hareket
    etmeleridir. Peygamberimiz (s.a.s.): “münâfıkların alâmeti şunlardır...“,
    “şöyle yapan şirke düşmüştür“, “şu câhiliyye alâmetidir“, “şunu söyleyen
    bizden değildir“ veya “kâfirlerdendir“ gibi genelleme yapar, açık delil
    olmadan muayyen bir ismi tekfirden kaçınırdı. Yalnız bu konuda
    da aşırı gitmemeli, dost-düşman bilinmeli, tebliğ ve dâvet ona
    göre yapılmalı, tavırlar muhâtabın akîde durumunun bilinmesini
    gerektireceğinden dolayı, kâfire mü’min demenin de günahı bilinmelidir.
    Bazı Âlimlerin Görüşleri
    Şeyhul İslâm Mustafa Sabri şöyle der: “Laiklik ilkesini kabul
    eden bir siyası rejim İslâm hükümlerine başkaldırmış demektir.
    Dolayısıyla öncelikle bu hükümet irtidat etmiş sonra da buna itaat
    edenler mürtedleşmiş sayılır. Siyasî yönetimde görev alanlar
    tek tek mürted hükmünü aldıkları gibi bu hükümete itaat eden
    kitleler de irtidada düşmüş olur. Bu, kestirmeden toplu küfre giriş
    kadar korkunç bir olay tasavvur edilemez. Birimiz, fert olarak
    İslâm’ın herhangi bir hükmünü kabul etmediğimiz, dinin sultasını
    reddettiğimiz, helâl ve haramdan, emir ve nehiyden birini inkâr
    ettiğimiz takdirde küfre girmiş oluruz. Peki, toptan Allah’ın sultasını,
    emir ve nehiylerini helâl ve harama ilişkin ölçülerini reddeden
    dolayısıyla mürted olduğu şüphe götürmeyen bir idarenin üyeleri
    hakkındaki hükmünüz ne olacaktır? Cevap: Yalnızca ‘mürted
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 63 -
    olmak’, değil mi?“ 173
    Şeyh Şankıtiy şöyle demektedir: “Allah hüküm koymada kendine
    ortak kabul etmez.“ 174 âyeti ve benzeri âyetlerden anlaşılıyor ki;
    Kur’an ve sünnetin dışında kendi hevâ ve heveslerine göre kanun
    koyanlara uyanlar Allah’a şirk koşmuşlardır. Bu mânâyı destekleyen
    birçok âyet de vardır. Örneğin; Şeytana ve kendi hevalarına
    göre teşri (kanun) koyarak, haram olan ölü hayvan etini “Allah
    öldürmüştür“ diye helâl sayanlara uyanlar hakkında Allah (c.c.)
    şöyle diyor: “Üzerine Allah’ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin.
    Bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytan sizinle
    tartışmaları için dostlarına fısıldar. Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz
    müşrik olursunuz.“ 175 Bu âyette Allah’ın haram kıldığı eti helâl sayanlara
    itaat etmenin şirk olduğu apaçık bir şekilde bildiriliyor. Bu
    şirk, Allah’ın kanunlarına muhâlif olan kanunlar koyanlara itaat
    edilerek işlenmiş bir şirktir.
    “(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere
    inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğuta küfretmeleri (ona
    inanmayıp onu inkâr edip reddetmeleri) emrolunduğu halde, tâğutun
    önünde muhâkeme olmak, onların hükümleriyle hükmedilmek istiyorlar.
    Hâlbuki şeytan onları derin bir dalâlete/sapıklığa saptırmak istiyor.“176
    Bu zikrettiğimiz âyetlere göre apaçık belli oluyor ki; şeytanın
    kendilerini kandırdığı ve insanların kafalarından çıkarılmış
    Allah’ın şeriatına muhâlif kanunlara tâbi olan kimselerin kâfir ve
    müşrik olduklarında şüphe edenler; hakkı görmek hususunda basireti
    kör olmuş kimselerden başkaları değildir. 177
    Kurtubi şöyle diyor: “Ebu Ali dedi ki: ‘Allah’ın kanunlarından
    yüz çevirip onların dışında başka hükümleri isteyen kâfir olur.“ 178
    İbn Teymiye şöyle diyor: “Bütün âlimlerin ittifakıyla; her Müslümanın
    bilmesi gerekir ki; Her kim İslâm’dan başka bir dine tâbi
    olur veya Muhammed’in (s.a.s.) şeriatından (kanunundan) başka
    şeriatlara (kanunlara) tâbi olmayı serbest bırakıp câiz görürse
    kâfir olur.“179
    İbn Kesir, Nisâ sûresi 65. âyetinin 180 tefsirinde şöyle diyor:
    173 Mustafa Sabri, Mevkıf el Akl ve’l İlm ve’l Âlem min Rabbil Âlemîn, c. 4, s. 280
    174 18/Kehf, 26
    175 6/En'âm, 121
    176 4/Nisâ, 60
    177 Şankıtî, Edvâü’l Beyan, c. 4, s. 83-84
    178 Kurtubi Tefsiri, s. 2185
    179 İbn Teymiyye, Fetvalar c. 4, Mesele 515
    180 “Rabbine andolsun ki aralarında ayrılığa düştükleri şeylerde seni hakem
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    “Allah (c.c.) tüm işlerde Rasûlullah’ı (s.a.s.) hakem tayin etmeyenin
    iman etmiş olmayacağını kendi adına yemin ederek belirtiyor.
    Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) hükmederse o haktır. Zâhiren ve bâtınen
    yalnız ona bağlanmak gerekir.“ 181
    İbn Kesir, “İhtilâfa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan
    Allah’tır.“ 182 âyetinin tefsiriyle ilgili şunları söyler: “Yani Allah ve
    Rasûlünün verdiği hüküm haktır. Hakkın dışında sapıklıktan başka
    ne vardır? Bu sebeple Allah, bu âyetin hemen ardından: “Eğer
    Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız“ buyurmaktadır. O zaman
    bu; “Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız aralarınızda olan
    ihtilâflarda, anlaşmazlıklarda çözümü Kur’an ve sünnetten isteyin
    ve o iki kaynağı hakem tayin edin,“ demektir. Bu âyetler gösteriyor
    ki yalnız Kur’an’a ve sünnete muhâkeme olmayan kişi Allah’a
    ve âhiret gününe iman etmiyor demektir.“ 183
    İbn Kesir, bir başka eserinde şöyle diyor: “Kim Muhammed’e
    (s.a.s) inen şeriatı bırakıp bunun dışında neshedilmiş (iptal edilmiş
    Tevrat ve İncil gibi) şeriatlara bağlanırsa küfre girer. Kur’an
    ve sünnete muhakeme olmayıp da Yesak’a 184 muhâkeme olanın
    (onun hükmüyle hükmetmenin) hükmü nedir? Şüphesiz ittifakla
    küfürdür.“ 185
    Bu konuda önemli bir noktaya değinmek gerekir: İslâm’la çelişmeyen
    idari kanunları tatbik etmek ayrı, haramı helâl, helâlı haram
    yapan kanunları tatbik etmek ayrıdır. Birincisi caizdir, ikincisi
    ise küfürdür. İslâm ile çelişmeyen idarî kanunlardan kasıt; haramı
    helâl, helâlı haram yapmayan, fertlerin menfaatini ve topluluğun
    düzenini sağlayan idarî kanunlardır. Trafik, binaların şekli, yolların
    şekli, su dağıtma şekli, mahallede bulunanların kaydedilmesi,
    işçilerin tanzimi, fabrikalar kurma vb. ve düzenleme gibi halkın
    genel maslahatına uygun olan ve şeriata karşı gelmeyen kanunları
    yapmak ve uygulamak câizdir.
    Şeyh Emin Şankıtiy şöyle diyor: Hevâ ve heveslerinden kaynaklanan
    Kur’an’a zıt olan kanunları uygulamak (ki bu açık bir küfürdür)
    ile Kur’an’a ve sünnete zıt olmayan, insanların hayatını düzene
    sokan kanunları uygulamak arasındaki farkı ayırmak lâzımdır.
    tayin etmedikçe, verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiçbir sıkıntı
    duymadan teslim olmadıkça onlar iman etmiş olmazlar.” (4/Nisâ, 65)
    181 İbn Kesir Tefsiri, c. 1, s. 520
    182 42/Şûrâ, 10
    183 İbn Kesir Tefsiri, c. 1, s. 518
    184 Yesak: Cengiz Han’ın Kur’an, Tevrat, İncil ve kendi düşüncesinin bir sentezi
    olarak ortaya koyduğu bir yasadır.
    185 İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 13, s. 119
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 65 -
    Kanunlar iki türlüdür: İdarî ve şer’î kanunlar. İdarî kanundan maksat;
    insanların durumlarını Kur’an ve sünnete muhâlif olmayacak
    şekilde düzenlemektir. Bu gibi kanunların insanlar tarafından konulması
    câizdir. Sahâbiler ve ondan sonra gelen Müslümanlar da
    bunu yapmışlardır. Ömer b. Hattab Rasûlullah (s.a.s.) zamanında
    olmayan bunun gibi idarî birçok kanunlar koymuştur. Örneğin;
    Askere katılanlarla katılmayanları tespit etmek için askerlerin
    kaydedilmesi gereken bir kuruluş kurmuştur. Hâlbuki Rasûlullah
    (s.a.s) böyle bir şey yapmamıştır. Dolayısıyla Kâ’b İbn Mâlik ve
    onun gibi Tebük savaşına katılmayan kimseleri ancak sonra öğrenebilmiştir.
    Ayrıca Ömer b. Hattab Saffan b. Umeyye’nin evini
    hapishane yapmıştır. Hâlbuki Rasûlullah (s.a.s.) ve Ebu Bekir zamanında
    hapishane yoktu. İşte bu gibi İslâm’a zıt olmayan ve insanların
    hayatını düzene koyucu kanunları koymak câizdir. Şeriata
    muhâlif olmayan işçilerin işlerini düzenleyen kanunlar koymak
    da bunlardandır. Fakat gökleri ve yerleri yaratan Allah’ın şeriatına
    muhâlif bir kanun koymak ve bunu insanlara uygulamak bu
    gökleri ve yeri yaratanı inkârdır, küfürdür. Mirasta erkek ve kızın
    eşit tutulması, boşanma gibi hususlarda yeni kanun koymak, had
    cezalarını kaldırmak, hırsızların elini kesme cezasını değiştirmek
    ve bunun gibi şeriatta bulunan cezaları ortadan kaldırmak ve bu
    cezalar hakkında: ‘Artık bunlar zamanımıza uymaz’ demek gökleri
    ve yeri yaratanı inkâr etmek demektir. Böyle yapmak Allah’ın
    koyduğu nizama başkaldırmaktır. Hâlbuki Allah (c.c.) insanların
    maslahatını en iyi bilendir. Teşrî’ konusunda da Allah (c.c.) ortaktan
    münezzehtir.186
    Tâğut, şeytanlığın, şeytânî özelliğin, yani kötülüğün örgütlenmiş,
    kurumsallaşmış şeklidir.
    Öncelikle, bir konuda âyetler delil olarak gündeme getiriliyorsa,
    mü’minlere düşen husus, bu konuda alternatif olarak şahsî kanaat
    ve yorumlarını belirtmek olmamalı; o âyetlerin ilmî usullere
    göre delil olup olmadığını gündeme getirmek olmalıdır. Bu konuda
    söz ve yazı ile tartışmaya katılacak kişi, o âyetlerin ilgili hüküm
    konusunda delil olduğu tezini çürütecek ve onlar kadar sağlam
    başka deliller ileri sürecekse, bu konuyu ilmî olarak tartışıyor demektir.
    Yoksa… İmam Şafii şöyle diyor: “Kim Kur’an ve sünnetten
    kaynaklanan sağlam bir delile dayanmadan, kendi görüşü doğrultusunda
    bir fetva verirse, doğruya isabet etmiş bulunsa bile bu
    yaptığından dolayı sevap alamaz ve yanlış yapmış olmaktan kurtulamaz.
    Eğer Kur’an ve sünnete dayanmadan yanlış fetva verirse,
    186 Edvâü’l Beyan, c. 4, s. 84
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    bu durumda da özür sahibi sayılmaz.“ 187
    Kur’an, ihtilâfları gidermek için gelmiştir. “İhtilâfa/ayrılığa düştüğünüz
    herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a mahsustur.“188 Kur’an,
    mü’minler arasında hakemdir, ölçüdür. Mü’minler, bir âyetten
    uluorta, ilimsiz ve aceleci yaklaşımla hüküm çıkarmamaya dikkat
    ederler. Ama onların hükmü Kur’an’la irtibatsız ve hele Kur’an
    hükümlerine ters olamaz. Kur’an’ın çok açık bir hükmü kendine
    ulaştığında, farklı bir yoruma, farklı bir tercihe, farklı bir alternatife
    gidemez. Hükmün kabulünde ve uygulamaya geçirilmesinde
    ertelemeye gidemez. “İşittik, itaat ettik.“189 derler. Hele, bir âyet
    değil, birbirini destekleyen onlarca âyetin hükmü gündeme getirilince,
    Allah’ın kitabına teslim olmaları gereken mü’minlerin ne
    yapmaları gerekir?
    Bunun için Kur’an okumalıyız, özellikle de şu âyetleri topluca
    ve bütünlük içinde okuyup, ilk indiği ve inşa ettiği hayatla ve bugünkü
    hayatla bağını da kurarak anlamaya çalışmalıyız. (16/Nahl,
    17, 35/Fâtır, 3, 7/A’râf, 3, 42/Şûrâ, 21, 42/Şûrâ, 10, 6/En’âm, 121, 4/
    Nisâ, 65, 24/Nûr, 47-48, 5/Mâide, 44, 5/Mâide, 50, 95/Tîn, 8, 4/Nisâ,
    59, 33/Ahzâb, 36, 7/A’râf, 54, 6/En’âm, 82, 12/Yûsuf, 40, 39/Zümer,
    17-18, 3/Al-i İmrân, 31-32; Yine Bak. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât,
    15; 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân,
    142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115., 18/Kehf, 26, 17/İsrâ, 23, 12/
    Yûsuf, 40, 25/Furkan, 43, 6/En’âm, 153, 2/Bakara, 85, 5/Mâide, 49,
    2/Bakara, 42, 2/Bakara, 257, 6/En’âm, 129
    “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir şeriatı, dini getiren ortakları
    mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi.
    Şüphesiz zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.“ 190 Yani, onların önünde
    müşriklik, İslâm dışı sistemlere uymak, zulüm, aslı astarı olmayan
    ibâdet ve inançlar, kutsal kişiler, günler, mekânlar icat etmek gibi
    Allah’ın meşrû kılmadığı birtakım şeyleri emreden ve diledikleri
    gibi din yapan birileri mi var?
    Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu
    âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler
    (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir
    ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka
    ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.“ 191 Adiy: “Ya
    187 Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, er-Risâle, 178. risale
    188 42/Şûrâ, 10
    189 2/Bakara, 285
    190 42/Şûrâ, 21
    191 9/Tevbe, 31
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 67 -
    Rasûlallah, hristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları
    rab ve ilâh edinmiyorlar ki“ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara
    haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din
    adamlarına?“ Adiy: “Evet“ dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara
    ibâdettir.“ 192 Evet, Allah’ın haram kıldıklarını serbest kılanlar,
    helâl kıldıklarını ve hatta emrettiklerini yasaklayanlar rablik iddia
    etmiş, onların bu durumlarını kabul edenler de onları rab kabul
    etmiş oluyorlar.
    “Emrolunduğun şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden)
    açık açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine
    aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni
    korumaya Biz yeteriz.“ 193
    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu
    Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya,
    güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını
    bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan
    başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.“ 194
    Yukarıdaki nasslardan anlaşılmaktadır ki; Kim hükmetme, kanun
    koyma hakkını Allah’tan başkasına verirse, Allah’tan başkasını
    rab edinmiş olur. Bu hakkı verdiği otoriteyi Allah’a şirk koşmuş
    olur. İslâm’ın dışındaki tüm yönetim şekilleri, hayat sistemleri küfürdür,
    tâğutîdir, çağdaş tâğutları temsil etmektedir. Onları inkâr
    etmek, tanımamak ve onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekilde
    onları bilinçli olarak ve doğru kabul ederek destekleyenler de
    iman-küfür saflaşmasında tercihini yapmış sayılır.
    Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen
    beşerî kanunlar koyanlar, “tâğut“ kategorisine girer. Bu tâğutî
    otoriteleri ikrah olmaksızın reddetmeyenler, bunların hükümlerini
    mutlak şekilde kabul edip tatbik edenler de saflarını belli etmiş
    kimselerdir.
    Yolların ayrılış noktasındayız: insan, ya tâğuta tâbi olup geçici
    zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara
    kulluk; tâğuta kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ
    ve heveslerine göre yaşamanın sonucu ahirette de varış, cehennem
    olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını
    İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat
    ve cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde
    192 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî,
    hadis no: 5093
    193 15/Hıcr, 94-95
    194 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 4205
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı
    müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri
    de onlardır.“195 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü
    bir durumdan söz etmek mümkün değildir!
    “İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda
    savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“
    196
    195 39/Zümer, 17-18
    196 4/Nisâ, 76
    TÂĞUT VE TUĞYÂN
    - 69 -
    Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Tuğyân ve Tâğut Kelimelerinin Kökü Olan T-ğ-y Kelimesi ve Türevlerinin
    Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam -Hepsi- 39 Yerde): 2/Bakara, 15, 256, 257; 4/
    Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60, 64, 68; 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11;
    11/Hûd, 112; 16/Nahl, 36; 17/İsrâ, 60; 18/Kehf, 80; 20/Tâhâ, 24, 43, 45, 81; 23/
    Mü’minûn, 75; 37/Sâffât, 30; 38/Sâd, 55; 39/Zümer, 17; 50/Kaf, 27; 51/Zâriyât,
    53; 52/Tûr, 32; 53/Necm, 17, 52; 55/Rahmân, 8; 68/Kalem, 31; 69/Haakka, 5, 11;
    78/Nebe’, 22; 79/Nâziât, 17, 37; 89/Fecr, 11; 91/Şems, 11; 96/Alak, 6.
    B- Tuğyân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 2/Bakara,
    15; 5/Mâide, 64, 68; 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11; 17/İsrâ, 60; 18/
    Kehf, 80; 23/Mü’minûn, 75.
    C- Tâğut Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 2/Bakara, 256,
    257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17.
    D- Tuğyanla Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler: Bakara, 15; En’am, 110; Maide,
    64, 68; A’raf, 186; Hud, 112; Yunus, 11; Mü’minun, 75; İsra, 60; Kehf, 80;
    Taha, 24, 43, 45, 81; Saffat, 30; Sat, 55; Kaf, 27; Zariyat, 53; Tur, 32; Rahman,
    8; Kalem, 31; Nebe’, 22; Necm, 17, 52; Hakka, 5, 11, Naziat, 17, 37; Fecr, 11;
    Alak, 6; Şems, 11.
    E- Tâğut Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler: Bakara, 256-257; Nisa, 51, 60, 76;
    Maide, 60; Nahl, 36; Zümer, 17.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 215-216
    2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 193-196
    3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 49-51
    4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 90-91,; c 3, 269
    5. Tefhimül Kur’an, Mevdudi, insan Y. c. 1, 202, 375
    6. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 81-83
    7. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 140-141
    8. Tâğut, Ahmed Kettan, Muhammed ez Zeyn, Esra Y.
    9. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 6, s. 226-228, 77-79
    10. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 297-307
    11. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 319-321
    12. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 316-317
    13. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 143-145
    14. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 105-109
    15. İlahi Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 248-261
    16. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 166-171
    17. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. c. 1, s. 31-45, 203-211
    18. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 67-70, 149-162
    19. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. s. 55-58
    20. Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s. 53-57
    21. Tuğyana Karşı Ulema, M. Recep el-Beyyumi, Eksen Y.
    22. Alim ve Tâğut, Yusuf el-Kardavi, Bengisu Y.
    23. Medeni Vahşet, Hüsnü Aktaş, Düşünce Y. s. 135-141
    24. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 41-46
    25. Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Recep Çetintaş, Usûl Y.

    - 71 -
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    •
    İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Mürted
    •
    Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası
    •
    Ridde Savaşları
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de İrtidâd Kavramı
    •
    Hadis-i Şeriflerde İrtidâd Kavramı
    •
    Mürtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili
    •
    İrtidadın Dünyevî Cezası Yoktur Diyenlerin Delilleri
    •
    Gizli İrtidâd
    •
    Şirkin Çağdaş Yansımaları; Özendirilen ve Dayatılan Mürtedlik
    •
    Müşrik ve Mürtedlerle Mücâdele
    •
    Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları
    •
    İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir; Mürted de Mürtecî/Gerici
    “Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından soruyorlar. De ki: ‘Haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak, (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak; bunlar Allah katında daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden irtidâd edip döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada devamlı kalırlar.” 197
    İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti
    İrtidâd, Arapça bir kelime olup, ridde’nin türevidir. Reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek gibi manalara gelir. Istılahta, iman ettikten sonra, İslâm’dan dönmeye verilen isimdir. İslâm dinini terkedip başka bir dine geçmek veya eski inancına dönmeye irtidat; bunu yapan kimseye de “mürted” denir.
    Kur’an’da irtidatla ilgili şöyle buyrulur: “Sizden kim irtidat eder (dininden döner) ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa çıkmıştır ve onlar cehennem ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.”198; “Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz o, dümdüz
    197 2/Bakara, 217
    198 2/Bakara, 217
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    yolun ortasında sapıtmıştır.” 199
    İrtidâd edip, dinden dönen, İslâm’ı terkedip küfrü veya şirki
    seçen kimseye mürde denir. İslâm’dan çıkma olayına ‘ridde’ veya
    ‘irtidat’ denilmektedir. Mürted, müslümanlığı kendi isteğiyle, hiç
    bir baskı olmadan seçtiği halde, sonradan çeşitli nedenlerle yine
    kendi arzusu ile terkeden, küfrünü açıkça ortaya koyan insandır.
    Kur’ân-ı Kerim, böylelerinin çirkin durumunu açıklayarak onları
    kötü bir âkıbetin/sonucun beklediğini haber veriyor. 200
    Mürtedin Kişiliği: Mürted, kişilik zaafı olan biridir. Doğru bir
    bilgiye ve sağlam bir görüşe sahip olamamıştır. İnandım dediği
    dini yeterince benimsememiştir. Bir başka fikir veya inanç, hoşuna
    giden bir dünyalık onu daha çok etkilemiştir. ‘İslâm’dan çıkarsam,
    gayri müslimlerin safına geçersem maddî bir çıkar kazanabilirim’
    diye düşünmüştür. Kendisine çok süslü gösterilen, İslâm dışı hayat
    şekilleri daha çok hoşuna gitmiştir. Nefsinin arzuları kabarıp
    taşmıştır. Çok şey istemektedir, birçok şeyden zevk alma arzusundadır,
    ama müslüman kaldığı müddetçe bunlara ulaşması zordur.
    Zaten pamuk ipliği ile bağlı olduğu İslâm bağını hemen koparıp
    atmaktadır.
    Mürtedlik aslında sıradan bir mesele değildir. Allah katında
    din seçmek insan varlığı için en önemli olaydır. Âlemlerin Rabbi,
    insana değer veriyor, onu kendisine muhâtap (hitap edilecek kişi)
    olarak kabul ediyor, deyim yerindeyse, insanı ‘adam yerine koyuyor’.
    Ona elçiler ve din gönderiyor, ona doğru yolu gösteriyor.
    Buna karşın insanların bir kısmı buna aldırmıyor yahut elçilerle
    gelen dâvete karşı çıkıyor, ya da onu eğlenceye alıyor. Bunun bir
    belirtisi olarak da bazen inandığını söylüyor, bazen de bu inandığı
    dini terkediyor. Kimileri de dışarıdan inanmış gibi görünüyor, ancak
    içinden inkârcılığa devam ediyor. Aslında pek de âciz olan ve
    ölünce mutlaka Rabbinin huzuruna çıkacak olan insanın bu denli
    cesur olması, cür’ette bulunması, korkmaması, yaptığı işin sonunu
    düşünmemesi ne kadar acıdır!
    Kendisine verilen değeri anlamayan ve değerini çok çok yüceltecek
    olan ilâhî dâvete kulak vermeyen insandan daha akılsızı,
    daha bedbahtı/şanssızı var mıdır? Böyleleri bile bile zararlı ve kötü
    olanı tercih ediyorlar, derecelerini kendi elleriyle alçaltıyorlar. Bir
    kısmı da kurtuluş ve mutluluğun adı olan İslâm’ı kabul ettikten
    sonra şu veya bu sebepten dolayı onu terkediyorlar. Onu ya beğenmiyorlar,
    ya küçümsüyorlar, ya da çıkarlarına engel görüyorlar.
    199 2/Bakara, 108
    200 2/Bakara, 217
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 73 -
    Hangi sebeple olursa olsun bu tavır Allah’ın sevmediği bir tavırdır.
    Bu davranış âlemlerin Rabbi Allah ve O’nun aziz dini İslâm
    ile -hâşâ- dalga geçmek gibidir. Bu bir ciddiyetsizlik, câhillik ve
    dönekliktir. İslâm’a göre, elbette din ve inanç hürriyeti vardır. İsteyen
    istediği dini ve yaşama biçimini seçebilir. Bu konudaki seçim
    hakkı bireyin kendisine aittir. Onu hiç bir kimse bir inanca ve
    ideolojiye bağlanmaya zorlayamaz. Herkesin cehenneme gitme,
    orayı tercih etme özgürlüğü vardır. Ancak bir kimsenin İslâm’ı din
    olarak seçtikten sonra onu terketmesi hem onun için çok önemli
    bir kayıp, hem müslüman toplum için bir sorun, hem de İslâm’ın
    yüceliğine gölge düşüren bir durumdur. 201
    Günümüzde batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma,
    birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da
    onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor,
    onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, İslâm’ı bilmemenin ve ona imanın
    zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da yönetildikleri
    rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim,
    medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya
    çalışılıyor.
    Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi,
    şu söz ve davranışıyla şirke düştü; mürted oldu, müşrik oldu,
    ona hangi cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikler
    ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara ulaştırmak,
    hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların
    dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Şirk konusu,
    bu bilgileri çevremizdeki düzenin kurbanı ve câhil insanlara
    karşı kılıç gibi kullanmak için öğrenilmez. Şirki, irtidâdı tanımak,
    yani tevhidî şuur, kendimizi, en küçük bir ihtimalle bile şirke düşürebilecek
    davranışlardan şiddetle sakınmak ve insanları bu hale
    getiren bataklıkla mücâdele etmek, şirk düzeni ile savaşılmadan
    bunun önününün alınamayacağını idrâk etmek ve insanları en
    büyük tehlike olan bu belâdan kurtarmanın yollarını aramak, tebliğ
    etmek, canlı Kur’an olmaya çalışıp tevhidi bayraklaştırdığımızı
    davranışlarımızla isbat etmek için olmalıdır.
    “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar
    var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” 202
    Mürted
    Mürted; geri dönmek, geriyi istemek, eski haline dönmek
    201 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 457-459
    202 6/En’âm, 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    anlamındaki “irtidâd” masdarının fâil ismidir, yani irtidad eden
    kimse demektir. Istılahta ise, müslüman olduktan sonra, İslâm’dan
    dönüp başka bir dine giren veya dinsizliği tercih eden kimseler
    için kullanılan bir akaid terimidir. Dinden çıkma olayına “riddet”,
    İslâm’dan çıkana da “mürted” denir.
    Müslümanın dinden çıkıp irtidat etmesine sebep olan şeyler
    şunlardır:
    1- Allah Teâlâ’ya ibâdette O’na şirk koşmak: “Kim Allah’a ortak
    koşarsa, şüphesiz Allah ona Cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer
    Cehennemdir. Zâlimlerin hiç bir yardımcısı da yoktur.”203 İbâdet türlerinden
    herhangi birini Allah’tan başkasına yönelterek işlemek, ölülerden
    yardım istemek, aracılık ve şefaat dileyerek ilk müşriklerin
    yaptığı gibi Allah’a şirk koşmak, (Mekkeli müşrikler ibâdet ettikleri
    ilâhlarının/putlarının, insanları yarattığına, rızıklandırdığına
    ve tasarruf yetkisine sahip olduğuna inanmıyorlardı. Onlar, tapındıkları
    putlarının Allah indinde bir makama sahip olduklarına ve
    insanlarla Allah arasında aracı ve şefaatçilikte bulunduklarına inanıyorlardı):
    “Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir derler.”204; “Şüphesiz,
    mescidler Allah’a mahsustur. O halde orada Allah ile beraber bir başkasını
    anmayın.”205; “Doğru duâ ancak Allah’a yapılandır. Allah’tan başkasından
    yardım istenmez. Zira Allah’tan başka diğer varlıklar duâ edenlerin ve yardım
    isteyenlerin hiçbir isteğine cevap veremezler. Allah’tan başkasından
    yardım isteyenlerin durumu ellerini tamamen açarak suya uzatan kimseye
    benzer. Ağzına su götürmek ister fakat götüremez. Şu halde kâfirlerin
    duâsı sapıklıktan başka bir şey değildir.” 206
    Allah’tan başkasına duâ edip bir dilekte bulunanlar, kâfirler
    olarak adlandırılmaktadır. Bu konu üzerinde ulemânın icmâ’ı
    olup, buna muhâlif görüş beyan eden hiç bir kimse yoktur.
    Allah’ın şeriatından başka kanunlarla veya Allah’ın nizamının
    dışındaki şirk düzenlerinin kaideleriyle hükmetmek de, Allah’a
    ibâdette ortaklar edinmektir: “Hüküm ancak Allah’ındır. O ancak
    kendisine ibâdet etmenizi emretti.” 207; “O hiç bir varlığı hükmüne ortak
    yapmaz.” 208
    Allah’ın dışında; insan, melâike, cin, taştan heykel vb. adına
    kurban kesmek veya adak adamak; ayrıca, Allah’a tevekkül eder
    203 5/Mâide, 72
    204 10/Yunus, 18
    205 72/Cinn, 18
    206 13/Ra'd, 14
    207 12/Yusuf, 40
    208 18/Kehf, 26
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 75 -
    ve O’na sığınır gibi, bir başka varlığa sığınmak ve ondan medet
    ummak da irtidadı gerektirecek fiillerdendir.
    2- Kâfirleri tekfir etmemek, kâfirler hakkında şüpheye düşmek
    ve uydukları İslâm dışı ideolojilerinin doğru olduğuna inanmak;
    anıt, mezar ve ölülere tapınmak; Yahudilik, Hıristiyanlık, Komünizm,
    Kapitalizm, Demokrasi, Sosyal Demokrasi vb. şirk düzenlerini
    doğrulamak. Allah Teâlâ, bunların hepsinin küfür olduğuna
    hükmetmiştir. Bu, Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabittir. Buna göre
    bunların küfür olduğunu kabul etmeyen, Kur’an’ı, Sünnet’i ve
    icmâ’ı yalanlamıştır. Müslüman olduktan sonra, bu şekilde düşünmeye
    başlayan kimse irtidat etmiştir.
    3- Muhammed’in (s.a.s.) getirdiklerinden bir şeye kızmak ve
    uygunsuz görmek. Onlarla amel ediyor olsa bile durum değişmez.
    Allah Teâlâ bunu şöyle ifade etmektedir: “Bunun sebebi, onların,
    Allah’ın indirdiklerini beğenmeyip çirkin bulmalarıdır. Dolayısıyla da Allah,
    onların amellerini heder etmiştir.” 209
    4- Rasûlullah’ın (s.a.s) dininin sevap veya günahlarından herhangi
    birini alaya almak, eğlence konusu yapmak: “Onlara de ki:
    Allah ile âyetleri ve peygamberleriyle mi alay ediyordunuz? Özür beyan
    etmeyin. Çünkü iman ettikten sonra, inkâr ettiniz.” 210
    5- Kâfirleri alkışlamak ve mü’minlere karşı onlara yardım etmek:
    “Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz onlardan olur. Muhakkak
    ki Allah zâlim kavmi hidâyete erdirmez.” 211
    6- Allah’ın dininden tamamıyla veya o olmadan dinin sahih olması
    mümkün olmayan temel unsurlarının birinden yüz çevirmek:
    “Fakat kâfirler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirirler.” 212
    7- Bazı insanların, Hz. Muhammed’in (s.a.s) şeriatini aşıp, ona
    bir şeyler ekleyebileceğine inanması: “İslâm’dan başka bir din arayan
    kimseden Allah bunu asla kabul etmez. O kimse ahirette de hüsrana
    uğrayanlardan olacaktır.” 213
    8- Üzerine icmâ vâki olmuş İslâm’ın farzlarından birisi üzerinde
    tartışmaya girmek veya yine haramlığı icmayla sabit olan
    bir şeyi helâl saymak. İmam Suyûtî şart koşulan sahihlik şartlarını
    taşıyan hadisi inkâr edenin İslâm dairesinden çıkıp irtidat etmiş
    olduğunu ve kıyamet gününde Yahûdilerle, Hıristiyanlarla veya
    209 47/Muhammed, 9
    210 9/Tevbe, 65-66
    211 5/Mâide, 51
    212 46/Ahkaf, 3
    213 3/Âl-i İmrân, 85
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    küfür gruplarından uymayı dilediği kimselerle haşrolacağını söylemektedir.
    214
    Bir kimse şehâdet getirip, namazını kılsa, orucunu tutsa ve
    kendisinin müslüman olduğunu iddia etse bile, bu sayılan şeylerden
    ve İslâm’a dair eserlerin mürted bahislerinde etraflıca zikredilen
    hususlardan bir tanesini işlediği zaman irtidat etmiş sayılır.
    Burada şöyle bir soru sorulabilir: Bir müslüman nasıl tekfir edilebilir?
    Zira Rasûlullah (s.a.s.); “Bir adam kardeşine “ey kâfir” derse, bu
    söz ikisinden biri için mutlaka gerçekleşir.”215; “Allah’tan başka ilâh olmadığına
    ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna şehâdet eden kimseye
    Allah ateşi haram kılmıştır.”216 buyurmaktadır. Burada tekfir edilmesi
    câiz olmayan müslüman, muvahhid olup, İslâm’a aykırı olan şeylerden
    kaçınan kimsedir. O, tevhid üzere olan kişidir. İşte Allah
    Teâlâ bu gibi kimseler üzerine ateşi; kendisine şirk koşanlara ise
    Cennet’i haram kılmıştır. Nitekim, Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır:
    “Allah’a inanıp O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir.
    Allah’a inanıp da O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.”217 Bunun
    içindir ki ashâb, Müseylemetü’l-Kezzab ve Esvedü’l-Ansî’nin
    nübüvvetine iman edenleri ve ayrıca zekât vermek istemeyenleri
    tekfir ederek, onların mürted olduklarına hükmetmiş ve onlarla
    savaşmışlardı.
    Akıl hastası ve çocuğun dinden dönmesi irtidat cezasını gerekli
    kılmaz: “Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş
    kimse akıllanana kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene
    kadar. Bu üç zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu
    tutulmazlar.” 218
    Bunun gibi, istemediği ve kastetmediği halde hataen küfrü
    getiren bir söz sarfeden kimse de mürted sayılmaz: “Allah, ümmetimden
    hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu
    kaldırdı.”219 Kalbi imanla dolu olduğu halde, zorlama (ikrah) ile
    dinden döndüğünü söyleyen kimse için irtidat vâki olmaz: “Kalbi
    imanla dolu olduğu halde, inkâra zorlananların dışında her kim imanından
    sonra Allah’ı inkâr edip de küfre göğüs açarsa, işte Allah’ın gazabı o
    gibilerin başınadır ve onlar için büyük bir azap vardır.” 220 İkrahın özür
    214 Miftâhü'l Cenne fi'l-İhticâcı bi's-Sûnne, s. 5
    215 Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman, 111
    216 Buhârî, İlim, 49
    217 Müslim, İmân, 152
    218 Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak,
    15
    219 İbn Mâce, Talâk, 16
    220 16/Nahl,106
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 77 -
    sayılmasının bir ölçüsü vardır. İçki içmek, ölü eti yemek, küfür ve
    malı telef etmek şeklindeki zorlama veya dövmek ve hapsetmekle
    tehdid edilmek, ikrah değildir ve haddi gerektirir. Sadece ölümle
    tehdit edilip de tehdit edenin bunu yapabilme gücüne sahip olması
    halinde ikrah özür sayılabilir. Kişi sabreder, dininden dönmez
    ve öldürülürse bunun karşılığında büyük bir mükâfat alır 221
    Zorlama olmadan (ikrah) küfrü gerektiren bir söz söyleyen
    veya bir iş yapan, bunu korkusundan yahut alay için yapmış olsa
    bile mürted sayılır. Çünkü mücerred korku özür değildir. Sarhoşların
    irtidadı hakkında âlimler arasında ihtilâf vardır.
    İslâm’ın ilk dönemlerinde on bir fırka dönden dönmüştür.
    Bu vak’alardan üçü Hz. Peygamber’in hayatının sonlarına doğru
    meydana gelmiş, yedisi Hz. Ebû Bekir devrinde, biri de Hz. Ömer
    devrinde olmuştur. Ama bizim için önemli olan husus, bunları birer
    tarihî vak’a olarak anmak ve anlatmak değil, günümüz insanının
    bir irtidad keyfiyetiyle ilgisi ve bulaşıklığı olup olmadığının
    incelenmesidir. Bilindiği veya bilinmesi gerektiği gibi irtidâd, bir
    veya birkaç olaya ve belli bir zamana münhasır değildir. Yani değişik
    karakterler arzetse de irtidâd etme halleri, hiçbir devirde ve
    toplumda tümüyle ortadan kalkmamıştır. Kur’an âyetlerinin hükmü
    de umûmidir.
    İrtidâd olayının temel illeti, sadece inkâr değil; çoğu kere
    İslâm otoritesine karşı gelmektir. Meselâ, bugün de zekât, İslâmî
    ulu’l-emr tarafından toplanacak olsa, vermeyecekler çoğunluktadır.
    Asr-ı saâdetteki irtidâd olaylarına baktığımızda, açıkça görülür
    ki, mürted olmanın temelinde biraz ekonomik, biraz da Hz.
    Peygamber’in (veya O’ndan sonra başa geçen Hz. Ebû Bekir’in)
    iktidarını kabul etmemek gibi siyasî etkenler de vardır. Bu arka
    plan, hemen her devirdeki irtidâd olaylarında da sözkonusudur.
    Mürted, İslâmî otoriteye (âdetâ) savaş açmış bir bağî ve
    muhârip durumundadır.
    İrtidad, bilinçli ve kasıtlı yapılan bir eylemdir. İrtidâd eden kimseye,
    yani bilerek, düşünerek ve karar vererek İslâm’dan çıktığını
    söyleyen ya da buna ilişkin kanıtlayıcı bir tavır gösteren kimseye
    mürted denir.
    Gaflet içindeki kimselerin sorumsuzca sarfettikleri bir sözden,
    yaptıkları bir eylemden ya da gösterdikleri yanlış bir tavırdan dolayı
    küfre saptıkları, yaşanan bir olaydır. Bunların mürted olup
    olmadığına gelince, çoğunun demeçleri, günlük konuşmaları ve
    221 el-ihtiyâr, II/106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    genelde tavırları, bu insanların kendilerini müslüman veya mü’min
    saydıklarını açıkça göstermektedir. Hâlbuki mürted böyle değildir.
    Mürted insan, İslâm’ı reddettiğini, Onun yerine dinsizliği, ya da
    başka bir dini tercih ettiğini açıkça ifade eden veya bu doğrultuda
    eylem yapan insandır. Örneğin vaktiyle namaz kılan, oruç tutan,
    benzeri İslâmî ibâdetleri yaptığı görülen bir kimsenin, daha sonra
    bir kiliseye girerek fiilen âyine katılması veya bir put karşısında
    saygı duruşu göstermesi onun mürted olduğunu kanıtlamak için
    yeterlidir. Öyle ise birçok gâfil insanın bir an için işledikleri küfür,
    genelde riddet anlamını taşımaz.
    Elbette ki mürted insan da netice itibarıyla kâfirdir. Çünkü
    İslâm’ı açıkça reddetmiştir. Ancak onun işlediği suç, küfrün türlerinden
    biridir. Yani şirk nasıl ki aynı zamanda küfrün bir alt kümesi
    ise, irtidâd da aynen öyledir. Fakat mürtedi sıradan müşrik ve kâfir
    insandan ayıran ciddî çizgiler vardır. Çünkü genellikle şirk ve küfür,
    bir insanın hayatına yanlışlıklarla birlikte girer. Çok kere kişi,
    bilinçsiz bir şekilde bu suçu işler. Ama irtidâd böyle değildir. Tıpkı
    nifak gibi mutlaka bilinçli işlenen bir suçtur.
    İrtidad olayı, daha çok bilgisizliğin ya da düşünce kaosunun
    sonuçlarından olan küfür ve şirkle karşılaştırıldığı takdirde görülür
    ki, mürted insan, sıradan kâfir ve müşrikten çok farklıdır. Çünkü
    irtidâd düşünüp tasarlamayı, ondan sonra karar vermeyi gerektirmektedir.
    Böyle bir insan ise, anca son derece bilinçle hareket
    eden biri olabilir. İşte bu nedenledir ki, geleneksel küfrün ve şirkin
    yaygın olmasına karşın, irtidâd çok ender rastlanan bir olaydır.
    İrtidâd, neden küfrün en az rastlanan türüdür? Bunun nedenini
    iki noktada aramak gerekir:
    Birincisi: Bir insanın özellikle düşünerek ve karar vererek
    İslâm’dan bilinçle çıkıp dinsiz olmak, ya da başka bir dini seçmek
    için bir haklı ve mantıklı neden bulamamasıdır. Çünkü İslâm, gerçeklerin
    tümünü kucaklayan en büyük gerçektir. İslâm’ı yalanlamaya,
    Onu çürütmeye, hiçbir mantık ve hiçbir otorite güç yetirememiştir.
    Aynı zamanda İslâm o kadar rahat, o kadar kolay
    anlaşılan bir hayat ve kâinat düzenidir ki, insan zaten Onun atmosferinden
    dışarıya çıkamamaktadır.
    İslâm, bir anlamda fıtrat ve doğa demektir. Dolayısıyla bilgi
    ve kültür düzeyi ne olursa olsun her müslüman, İslâm’ı âdeta solumaktadır.
    Onun için de başka bir din arayışı müslümanın akıl ve
    hayalinden hiçbir zaman geçmez. Oysa İslâm’ın dışındaki bütün
    dinlerin mensuplarında, hatta onların aydınlarında, râhiplerinde
    ve her rütbeden din adamlarında bile bu arayış vardır.
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 79 -
    İrtidâda ender rastlanmasının ikinci nedeni ise çok ilginçtir.
    Çünkü kimliğindeki “İslâm” sözcüğünden başka İslâm’la hemen
    hiçbir bağı olmayan, buna rağmen kendini belki de müslüman sanan
    birçok insan daha vardır ki, bunlar da İslâm’dan çıkıp başka bir
    din seçmeyi hiçbir zaman düşünmemektedirler. Çok şaşırtıcı gibi
    görünen bu gerçeğin arka planındaki neden şudur: Aslında çoğu
    pozitivist kâfir ya da müşrik olan bu insanların İslâm’dan başka
    bir din aramamaları, onların hemen hiçbir dine önem vermemelerinden
    kaynaklanmaktadır. Onlara göre; İslâm demek, mevlitler,
    kandiller, çelenkler, âyinler, tarikatler, fal ve büyüler gibi İslâm’la
    uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir sürü gelenekler, törenler ve
    şarlatanlıklar demektir. Ve yine onlara göre; İslâm da aynen hıristiyanlık,
    yahûdilik, budizm ya da şintoizm gibi bir dindir; dolayısıyla
    İslâm’dan çıkıp başka bir dine girmek ya da dinsiz olduğunu
    söylemek anlamsızdır.
    Tarihte iki kez toplu riddet olayı meydana gelmişse de bu her
    iki olayın temelinde o günlerin özel nedenleri yatmaktadır. Bunların
    birincisi, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatı üzerine henüz İslâm’a
    ısınmamış bulunan câhil çöl Araplarının yaşadıkları deprasyondur.
    İkincisi ise, yine İslâm’ı pek kavrayamamış olan Hazar Türklerinin
    8. yüzyılda Kral Bulan’ın eğilimi üzerine topluca yahûdiliğe girmeleri
    olayıdır.
    İrtidâd, imanî bir sorunun ötesinde genelin vicdanına karşı
    cüretkâr bir isyan, toplum düzenini sarsıcı ve anarşiyi dâvet edici
    sinsi bir suçtur. Bazen de organize hale dönüşür. İslâm hukukuna
    göre bir kimsenin mürted sayılabilmesi için onun daha önce müslüman,
    akıllı ve özgür olması şarttır. Şu halde hiç müslüman olmamış,
    ya da aklî dengesi bozuk veya zorlanarak irtidâd eden kimse
    için böyle bir durum sözkonusu olmaz. Kâfirlerin ve müşriklerin,
    diğer şirk ve küfür dinlerinden herhangi birini seçmeleri için de
    İslâm’a göre bir engel yoktur. Çünkü sonuç itibarıyla “ehl-i küfür
    bir tek millettir.” 222
    Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası
    Bir müslümanın dinini değiştiriliprip irtidâdı; görülmesi, duyulması,
    itiraf etmesi veya iki âdil müslüman tarafından şâhitlik
    edilmesi hallerinde sâbit olur.
    Mürtedin cezası, eğer tevbe etmezse öldürülmektir: “Dinini
    değiştireni öldürün” 223. Ulemanın çoğunluğu kadın için de aynı
    222 Ferit Aydın, İslâm'da İnanç Sistemi, s. 190-195
    223 Buhârî, Cihâd, 149
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    hükmün uygulanacağı görüşündedirler. Ancak Hanefiler bu konuda
    farklı görüştedirler. Kadınların öldürülmesini nehyeden hadisin
    224 hükmünün geneli kapsadığını iddia ederek irtidad eden
    kadının öldürülmeyeceği görüşünü ileri sürmüşlerdir. 225
    Mürtede had uygulanmadan önce, tevbe edip İslâm’a dönmesi
    telkin edilir. Fakat bunun ne şekilde uygulanacağı hakkında
    ihtilâf vardır. Âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre, üç defa
    tevbe etmesi istendikten sonra öldürülür. Hz. Ömer (r.a.), irtidad
    edenin üç gün hapsedilip tevbe etmeye çağrılması ve bu zaman
    zarfında yiyecek olarak suçluya sadece ekmek verilmesi gerektiğini
    bildirmiştir.
    Hz. Ali (r.a.), bu müddeti bir ay olarak uygulamıştır. en-Nahaî
    ise bunun bir zamanla sınırlandırılmaması ve tevbe edene kadar
    sürekli İslâm’a çağrılması gerektiği görüşünü ileri sürmüştür. Ancak,
    bu görüş, Sünnet ve icmâ ile sâbit olan irtidad cezasının uygulanmasını
    imkânsız kılacağından itibara şâyân değildir.
    İmam Mâlik, Leys, İshak ve Ebû Hanîfe; zındıkın ve irtidat edip
    tevbe ettikten sonra tekrar dinden dönenin tevbesinin dikkate
    alınmayacağını ve haddin uygulanacağını kabul etmişlerdir. Çünkü
    zındıkın mürted sayılmasını gerektiren önceki görüşlerinden
    döndüğü hiç bir zaman açık olarak tesbit edilemez. Allah Teâlâ;
    “Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini açıklayanlar
    müstesnâ.”226 buyurmaktadır. Dinden dönmeyi birkaç defa tekrarlayanların
    tevbelerinin kabul edilmeyeceğine delil olarak da şu
    âyet-i kerîme gösterilmektedir: “İman edip sonra inkâr eden, sonra
    imân edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne
    bağışlayacak ne de doğru yola eriştirecektir.” 227
    Müslüman anne babadan doğan ve müslüman olarak yetişen
    kimse irtidat edince, tevbe etmeye çağrılmadan had uygulanır.
    Fakat daha önce küfre girip sonra müslüman olan kimse tevbeye
    çağrılır. Allah’a ve Rasûlüne küfreden kimse de tevbe etmeye
    çağrılmadan öldürülür. Böyle bir kimse tevbe etse dahi durum
    değişmez. Çünkü Allah’a ve Rasûlüne küfretmek haddi gerektirir.
    Tevbe ise haddi düşürmez. 228
    Mürtedin irtidat etmesiyle birlikte, bütün sâlih amelleri silinir
    224 Ebû Dâvud, Cihad, 121
    225 İbn Kudâme, el-Muğnî, Mısır (t.y.), VIII/125; Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne,
    Kahire, (t.y.), II/385 vd.
    226 2/Bakara, 160
    227 4/Nisâ, 137
    228 İbn Kudâme, a.g.e., 125 vd
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 81 -
    ve o ebedî olarak Cehennemde kalır: “Sizden kim, dininden döner ve
    kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa gitmiştir.
    İşte cehennemlikler onlardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.” 229
    Bu, tevbe edilmediği takdirde böyledir. Mürted tevbe ettiği
    takdirde, irtidat etmeden önceki amellerinin yok olup olmayacağı
    hususunda İslâm âlimleri arasında görüş ayrılıkları vardır. İmam
    Şâfiî’ye göre irtidad edip, sonra İslâm’a dönenin haccı da dâhil
    hiç bir ameli düşmez. İmam Mâlik’e göre ise amellerinin tamamı,
    irtidad ettiği an düşer. 230
    İrtidatla birlikte evlilik akdi fesh olur. Ancak mürted tekrar
    İslâm’a döner ve her iki taraf evliliklerini sürdürmek isterse, yeniden
    bir nikâh akdi ve mehir sözkonusu olmaz. Hanefîler kocanın
    irtidadına bağlı boşanmayı bâ’in talak olarak kabul etmişlerdir.
    Mürted, müslüman yakınlarına mirasçı olamadığı gibi, o öldüğünde
    de müslüman yakınları ona mirasçı olamazlar: “Kâfir müslümana,
    müslüman da kâfire mirasçı olamaz.” 231
    Ancak âlimler bu konuda da ihtilaf etmişlerdir. Hz. Ali (r.a),
    Hasan, Şa’bi, Leys, Ebû Hanife ve İshak ibn Raheveyh müslüman
    yakınların mirasa sahip olacaklarını kabul ederken; Mâlik
    ve Şâfii’nin de içinde bulunduğu diğer bir grup âlim de mürteddin
    malının beytülmale intikal edeceğini söylemişlerdir. Ebû
    Hanîfe’ye göre, irtidad halinde kazanılan mal fey hükmündedir
    232. Ebû Hanîfe, irtidad etmeden önce sahip olunan malın mirasçılara
    intikal edebileceğine hükmederken, mürtedin irtidadla
    birlikte hukuken ölmüş olduğu prensibinden hareket etmektedir.
    Ebû Yusuf, Muhammed ve Şubrume her hâl u kârda mirâs
    olayının sözkonusu olduğunu söylemişlerdir. Kurtubî; “İki millet
    (mü’min ve kâfir) arasında miras yoktur.” 233 hadisinin hükmünün
    mutlak olacağını ileri sürerek, müslümanla mürted arasında
    verâset olayından bahsedenlerin görüşlerini reddetmektedir. 234
    Mürted, had uygulanana kadar, malının gerçek sahibi olup,
    bunda dilediği gibi tasarruf etmekten alıkonulamaz. Öldürülmeyi
    hak etmiş olması, O’nun malındaki tasarruf hakkını düşürmez. Bu
    konu diğer had gerektiren cezalarda olduğu gibi değerlendirilir.
    Bunun gibi, kaçıp daru’l harbe sığınsa, mülkiyet hakkı yine düşmez.
    İslâm ülkesindeki mal varlığı yed-i emin vasıtası ile koruma
    229 2/Bakara, 2/217
    230 el-Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1965, III/48).
    231 Buhârî, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, 1
    232 Kurtubî, a.g.e., III/49
    233 Ebû Dâvud Ferâiz, 13; Tirmizî, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6
    234 Kurtubî, aynı yer
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    altına alınır. 235
    Ayrıca mürted öldüğünde yıkanmaz, kefenlenmez, cenaze namaz
    kılınmaz ve müslüman mezarlığına defnedilmez. Mürted için
    istiğfar câiz olmadığı gibi, onu rahmetle anmak da câiz değildir:
    “Ne peygamberin ne de mü’minlerin cehennemlik oldukları belli olduktan
    sonra, yakın akrabaları da olsa, müşrikler için af dilemeleri asla doğru
    olmaz.” 236
    Bir kimse İslâm’dan çıkıp başka bir dine girdiği zaman onun irtidadına
    hükmedilerek cezalandırılır. Ancak, irtidat olayı bununla
    sınırlı mıdır; yoksa kâfirlerin din değiştirip başka bir küfür dinine
    girmesi de irtidad mı sayılır? Âlimler bu konuda farklı görüşler
    ileri sürmüşlerdir.
    Zâhiren bakıldığında bir kâfir, bâtıl olan dininden çıkıp, onun
    gibi bâtıl olan başka bir dine girmiş olduğundan dolayı sorgulanmaz.
    Çünkü küfür tek bir millettir. Ancak, İslâm’ı terkedip başka
    bir dine girenin durumu, hidâyetten yüz çevirip dalâleti seçtiği
    için farklılık arzetmektedir. Mâlikîler ve Hanefîler bu görüştedirler.
    Şâfiîler’de ise bu konuda iki farklı görüş vardır. Bir kâfir, dininden
    döndükten sonra, ya İslâm’a girer ya da öldürülür. Taberânî
    İbn Abbas’tan merfû olarak şöyle bir hadis nakletmektedir: “Dininden
    çıkıp kendisine İslâm’dan başka bir din seçeni öldürün.” 237 Ahmed
    ibn Hanbel’in de iştirak ettiği diğer görüş ise şöyledir: Kâfirin seçtiği
    yeni din, eski dininden yukarıda ise, sorgulanmaz, aksi halde
    irtidat cezası uygulanır; Yahûdi veya Hıristiyan’ın Mecusîliği seçmesi
    gibi. 238
    Mürtedin öldürülmesinin hikmeti: İslâm, insan için, bütün eksikliklerden
    arındırılmış bir hayat programıdır. O, dindir, devlettir,
    ibâdettir, önderliktir, kitap ve kılıçtır, ruh ve maddedir, hem dünya
    hem de âhirettir. O, akıl ve mantık üzerine binâ edilmiş ve kesin
    bilgi ve deliller üzerinde yükseltilmiştir. Onun inanç sisteminde ve
    şeriatında insan fıtratıyla çatışan, ona ters düşen hiç bir şey yoktur
    ve o, insanın önünde diğer beşerî düşünceler gibi, onun ebedî
    ve maddî olgunluğa erişmesi için bir engel değil; ona ulaştıran
    emin bir yoldur. Kim İslâm’a girer, onun hakikatini kavrar, onun
    ruhî zevkini tadar ve sonra da ondan dönüp irtidad ederse apaçık
    delilleri inkâr ederek, hak ve mantık ölçülerinin dışına çıkmış olur.
    235 Seyyid Sabık, a.g.e., II/390
    236 9/Tevbe, 113
    237 Seyyid Sabık, a.g.e., 382
    238 Bk. Seyyid Sâbık aynı yer
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 83 -
    İnsan bu duruma geldiği zaman, çöküş derecelerinin en aşağılarına
    düşmüştür. Böyle bir insanın hayatının korunmasının hiç bir
    geçerli sebebi yoktur. Çünkü onun hayatında ulaşılması gereken
    ne yüce bir gâye, ne de şerefli bir maksat kalmıştır.
    Diğer bir açıdan bakıldığında da İslâm’ın insanın yaşayışında
    ihtiyaç duyduğu her şeyi kapsayan bir nizam olduğu ve bu nizamın
    değer ve hududlarının korunmasının mutlak anlamda gerekli
    olduğu görülecektir. Çünkü hiç bir nizam yoktur ki, onu yok etmeye,
    yeryüzünden silmeye yönelik tehditlere karşı korunmadan
    ayakta durabilsin, varlığını devam ettirebilsin. Bir düzenin korunmasını
    sağlayan en önemli şeylerden biri de, her dileyenin dilediği
    gibi onu inkâr ederek, dışına çıkmasını engellemektir. Bu yapılmadığı
    takdirde, bir düzenin korunması mümkün değildir.
    İslâm’dan çıkıp irtidat etmek; ihânet ederek ona baş kaldırmak
    ve parçalayıp yok etmeye azmetmektir. İslâm toplumunu bu
    tür bir tehlikeden korumak için önlemlerin alınması kaçınılmazdır.
    Bunu önlemek ise, beşerî sistemlerin de uygulamak zorunda oldukları
    gibi ölüm cezası vermeye bağlıdır.
    Komünist veya kapitalist toplumların hangisinde olursa olsun,
    devletin anayasal nizamının dışına çıkıp ona başkaldıran kimse,
    ülkesine ihânet suçuyla itham edilir ve ölüm cezası ile cezalandırılır.
    Bu, İslâm’ın bu konudaki uygulamasına karşı çıkanların
    itirazlarının gerçekte, İslâm’a karşı olan düşmanlıklarından kaynaklandığını
    ortaya koymaktadır. İslâm’ın mürted’e uyguladığı
    cezanın mantık dışı hiç bir tarafı olmadığı ortadadır. Zaten tarihe
    bakıldığında, müslümanları idare edenler, bu haddi, hakedenlere
    uygulamaktan ne zaman yüz çevirmişlerse, işte o zaman, devlet
    ellerinden gitmiş, İslâm toplumu İslâm dışı güçlerin baskısı altında
    ezilir hale gelmiştir. 239
    Hanefî fıkhına göre İslâm’dan çıktığını açıkça gösteren söz, tutum
    ve davranışlarda bulunan kişi, mürted sayılır ve tevbe etmediği
    takdirde idam edilir. Mürted ile kâfir arasında çok önemli bir
    fark vardır. Şöyle ki; mürted, İslâm’ın Allah indinde yegâne din olduğunu
    ve kudsiyetini bildiği halde; dünya menfaati, hırs, hased,
    kin veya bunun gibi duygularla dinini terketmiştir. Bu duygular,
    mürtedi müslümanlara karşı harbî (muhârip, savaşçı) durumuna
    getirir. Çünkü irtidatla birlikte sahip olduğu ismet-i şahsiyetini (kişisel
    mâsumluk ve dokunulmazlığını) kaybetmiştir. Gayr-i müslim
    olan kâfir ise, dâvete muhtaçtır. İslâm hakkında doğru bir bilgiye
    239 Seyyid Sâbık, a.g.e., II/387; Eymen ed-Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şâmil
    İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 369-372
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    sahip değildir.
    İbn Âbidin: “İrtidat eden ve muhârip durumuna geçen kimsenin
    öldürülmesi, dinin muhâfazası için zarûridir. Çünkü dinin
    muhâfazası, maslahatların en üstünüdür” hükmünü zikreder.
    Hanefî fukahâsı: “irtidat eden erkeğin öldürülmesinde, kadının
    ise hapsedilmesinde müttefiktir. Çünkü kadın, muhârip (savaşçı)
    durumunda değildir.” Bu noktada şunu hatırlatmakta fayda
    vardır: Mürted olan erkek derhal öldürülmez; önce irtidat sebebi
    araştırılıp, şüpheye düştüğü husus izah edilir ve tecdîd-i imana
    dâvet edilir. Bütün bunlardan sonra, durum değişmezse ulu’l-emr
    tarafından öldürülür. Bu cezayı herhangi bir mü’min, kendi şahsî
    değerlendirmesiyle yapamaz. Çünkü velâyete tecâvüz câiz değildir.
    Ulu’l-emr, bütün ümmetin velâyetine sahiptir. 240
    İslâm dini temelde din ve vicdan hürriyetine büyük önem
    vermiştir. Bu yüzden hiç kimse müslüman olmaya zorlanamaz.
    Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Dinde zorlama yoktur. Artık hak
    bâtıldan seçilip belli olmuştur. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse,
    şüphesiz ki o, kopmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah her şeyi işiten
    ve her şeyi bilendir.”241 Kendi hür irâdesiyle müslüman olan kimsenin
    ise artık İslâm dininin esaslarına uyması gerekir.
    İrtidad, bir bakıma İslâm toplumuna ve devletine karşı baş kaldırma,
    ciddi bir isyanda bulunma hareketidir. Bu yüzden mürtede
    uygulanacak müeyyideler ağır tutulmuştur. Bir hadis rivâyetinde
    şöyle buyrulur: “Kim dininden dönerse, onu öldürün.”242; “Müslüman
    bir kimsenin öldürülmesi ancak şu üç sebepten biriyle helâl olur: İmandan
    sonra dinden çıkma, evlilikten sonra zina, haksız yere birini kasden
    öldürme.”243 İrtidad edenin öldürüleceğine dair hüküm Hanefîler’e
    göre, yalnız erkekleri kapsamına alır. İrtidad edene, İslâm dini
    arzedilerek tevbe etmesi istenir. Bu müstehaptır. Kendisine daha
    önce İslâm dâveti ulaştığı için, bu çağrı farz değildir. O, yeniden
    İslâm’a dönerse problem bitmiş olur. Eğer küfürde ısrar eder, devlet
    başkanı tevbe ümidi görürse veya mürted, süre istemiş bulunursa;
    kendisine üç gün süre verilir. Eğer devlet başkanı tevbe
    ümidi görmez ve mürted de bir süre talebinde bulunmamış olursa,
    derhal öldürülür. Bu konuya delil olarak Hz. Ömer’in uygulaması
    gösterilir. İslâm ordusunda irtidad edip, derhal öldürülen bir adamın
    durumu Hz. Ömer’e haber verilince şöyle demiştir: “Onu bir
    yerde üç gün hapsetmeniz her gün bir ekmek vermeniz ve tevbeye
    240 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 214
    241 2/Bakara, 256
    242 Buhârî, Cihad, 148; İ'tisâm, 28
    243 Buhârî, Diyât, 6, Kasâme, 25, 26
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 85 -
    dâvet etmeniz gerekmez miydi? Umulur ki o, tevbe eder ve Allah’a
    dönerdi. Ey Allah’ım! Ben bu olayda hazır bulunmadım. Emir
    vermedim. Haber bana ulaştığı zaman rızâ da göstermedim.”244
    Rivâyete göre Hz. Ali de mürtedi üç defa tevbeye dâvet eder ve
    şu âyeti okurdu; “İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar
    inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak ne
    de doğru yola eriştirecektir.”245 Mürted’in tevbeye dâvet edilmeden
    önce öldürülmesi mekruhtur. Ancak dinden dönmekte ismetini yitirdiği
    için, onu öldüren yetkiliye bir şey gerekmez. Mürtedin tevbesi,
    kelime-i şehâdet getirmesi ve girdiği dinden yeniden İslâm’a
    dönmesi, hangi konuyla ilgili irtidâd etmişse o konu ile ilgili İslâmî
    hükümleri kabul ettiğini ilân etmesidir.
    Dinden dönen kadının öldürülmesi câiz değildir. Fakat o, yeniden
    İslâm’a girmeye zorlanır. Zorlama şöyle olur: Hapsedilir ve
    her gün çıkarılarak tevbe etmesi istenir. İslâm’a dönerse serbest
    bırakılır. Aksi halde ölünceye kadar hapiste kalır. Öldürülmeme
    konusunda delil şu hadistir: “Kadın ve çocukları öldürmeyin!” 246
    İmam Şâfiî’ye göre, mürted kadın da erkek gibi öldürülür. Delil:
    “Dinini değiştiren kimseyi öldürünüz” 247 hadisinin genel ifadesidir.
    Çünkü kanın mubah olmasının illeti, imandan sonra küfürdür.
    Mürted erkeğin öldürülmesinin sebebi budur. Aynı özellik mürted
    kadında da vardır. İmandan sonra küfür, aslî küfürden daha ağırdır.
    248
    Mürted mânen ölmüş sayıldığı için o, kimseye mirasçı olamaz.
    Mürtede başkalarının mirasçı olması konusunda ise görüş ayrılıkları
    vardır. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre, dinden çıkanın
    irtidaddan önce veya sonra kazandıkları kendi müslüman
    vârislerine intikal eder. Ebû Hanîfe’ye göre ise, irtidaddan önce kazandıkları
    kendi mirasçılarına, sonra kazandıkları ise beytülmâle
    gider. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise tüm malı beytülmâle
    intikal eder.
    Mürtedin nikâhı geçersiz olur, irtidâd eden erkek, müslüman
    hanımından; irtidâd eden kadın da müslüman kocasından boşanmış
    olur. Karı-koca birlikte irtidad etseler veya birlikte İslâm’a
    girseler, nikâh bağları devam eder. İmam Züfer’e göre ise bu durumlarda
    da nikâh akdi fâsit olur. Eşlerden biri diğerinden önce
    244 el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi’, Beyrut 1402/1982, VII/134-135
    245 4/Nisâ, 137
    246 Ebû Dâvud, Cihâd, 90
    247 Buhârî, Cihâd, 149; İ'tisam, 28
    248 el-Kâsânî, a g e., VII, 135
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    İslâm’a girerse, nikâh akdinin fâsit olacağı konusunda görüş birliği
    (icmâ’) vardır. 249
    İman sahibi olduktan sonra İslâm’ı terkedenlerin dünya ve
    âhirette karşılaşacakları tehlikeleri haber veren pek çok âyet vardır.
    250
    Hz. Peygamber’in vefatından sonra, Hz. Ebû Bekir’in
    halîfeliğinin ilk günlerinde dinden dönme olayları görüldü. Ebû
    Bekr’in (r.a.) onlara savaş açarak kararlı tutumuyla İslâm’ın bütünlüğü
    korunmuş oldu. Ebû Hureyre’den şöyle dediği nakledilmiştir:
    Rasûlullah vefat edip de ondan sonra Ebû Bekir halife seçildiği
    ve Araplardan bazıları dinden döndüğü zaman Hz. Ömer, Ebû
    Bekir’e şöyle dedi: “Allah Rasûlu; “İnsanlar, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’
    deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Kim, ‘Allah’tan
    başka ilâh yoktur’ derse, malını ve canını benden korumuş olur. Ancak
    İslâm’ın hakkı müstesnâdır. Onun asıl hesabı ise Allah’a kalmıştır” buyurduğu
    halde, nasıl olur da sen insanlarla savaşırsın? Ebû Bekir
    şöyle cevap verdi: Allah’a yemin ederim ki namazla zekâtın arasını
    ayıranlarla mutlaka savaşacağım. Çünkü zekât malî bir haktır.
    Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah’a vermiş oldukları bir deve yularını
    bile bana vermezlerse, onlarla savaşırım” dedi. Bunun üzerine
    Hz. Ömer şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, Azîz ve Celîl olan
    Allah Ebû Bekir’in gönlünü savaş için genişletmiş ve yine anladım
    ki, onun görüşü doğrudur.” 251
    Hz. Ebû Bekir’in zekât vermeyenlerle savaşa karar vermesinin
    delili, Hz. Peygamber’in şu uygulamasıdır. Allah Rasûlu, Eşca’ kabilesinden
    birisinin zekâtını alması için bir memur göndermiş, vermeyince,
    ikinci defa göndermiş, üçüncüde yine vermezse boynunu
    vurmasını söylemiştir 252. Diğer yandan, namaz kılmayanlarla
    harp edileceğine dair sahâbenin icmâ’ı vardır. Ebû Bekir burada
    zekâtı, namaza kıyas etmiştir. 253
    Hattâbî’ye göre, bu dönemde dinden dönenler iki sınıftır:
    1. Dinden tamamen dönenler: Museylimetü’l-Kezzâb ile
    el-Esvedü’l Ansî’ye uyanlar. Ebû Bekir (r.a.) bunlarla savaşmış,
    Müseylime’yi Yemâme’de, el-Ansî’yi ise San’a’da öldürtmüştür.
    Onlara uyanların çoğu da öldürülmüş, kalanlar ise kaçmış ve
    249 el-Kâsânî, a.g.e., VIII/136-137
    250 2/Bakara, 217; 3/Âl-i İmrân, 3/86-91, 106; 4/Nisâ, 115, 137; 5/Mâide, 54
    251 Ebû Dâvud, Zekât, l
    252 Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Ankara 1984, V/21
    253 Sünen-i Ebû Dâvud Terceme ve Şerhi, N. Yeniel - H. Kayapınar - N. Akdeniz,
    İstanbul 1988, VI/93
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 87 -
    dağılmıştır. Diğer yandan dinin bütün hükümlerini inkâr edip namaz
    ve orucu terkedenler de vardı. Bunlar câhiliyye devrindeki
    hallerine dönmüşlerdi.
    2. Namazla zekâtı birbirinden ayıranlar: Bunlar namazın farz
    olduğunu kabul ediyor, fakat zekâtı tanımıyorlardı. İçlerinde kabile
    reisinden korkarak zekât vermeyenler de vardı. Meselâ; Benû
    Yerbu’ kabilesi kendi arasında zekâtı toplamış, Hz. Ebû Bekir’e
    göndermek üzere iken Mâlik b. Nuveyre bunu duymuş ve toplanan
    zekâta el koyarak kabileye dağıtmıştır. Bazıları da; “Onların
    mallarından, kendilerini temizleyeceğin bir zekât al.” 254 âyetini yalnız
    Hz. Peygamber’le ilgili görüyor ve zekât vermek istemiyordu.
    İşte Hz. Ömer’in tereddüdü ve Halîfe Ebû Bekir’e itirazı bu
    ikinci madde ile ilgilidir. Diğer yandan Hz. Ömer’in dayandığı; “İnsanlar
    Allah’dan başka ilâh olmadığını söyleyinceye kadar... onlarla savaşmakla
    emrolundum” hadisi, başka rivâyetlerde “Hz. Muhammed’e
    imanı, kıblemize dönme, kestiklerimizi yeme, bizim gibi namaz kılma”
    gibi ilâvelerle nakledilmiştir. Hz. Ömer’in başlangıçta, bu ayrıntıları
    düşünmeden karşı çıkmış olması de muhtemeldir. 255
    Ridde Savaşları
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefatından sonra dinden dönüp İslâm
    devletine savaş açanların isyanlarının bastırılması için yapılan
    askerî harekâtlara Ridde savaşları denir.
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefat haberini duyan Yemen ve Necid bölgelerindeki
    bazı kabileler özellikle zekât ödemeyi reddederek isyan
    ettiler. Ayrıca Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefatı ile ortaya çıkan karışık
    ortamdan istifade etmek isteyen bazı kimseler de peygamberliklerini
    ilan etmişler ve kendilerine inandırdıkları kalabalıkları peşlerine
    takarak İslâm hükümranlığını tehdit etmeye başlamışlardı.
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) sağlığında onun hâkimiyetine boyun eğmek
    zorunda kalarak müslüman olan, ancak imanın kalplerine nüfuz
    edip yerleşmediği bu bedevî topluluklar, onun vefatıyla cesaretlenmiş
    ve kalplerinde gizlediklerini açığa çıkarmışlardı. Aslında
    onların bu durumu bilinmiyor değildi. Zira Allah Teâlâ onlar için
    bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammed! Bedeviler
    “İman ettik” derler. Sen onlara şöyle de: “Hayır! İman etmediniz. Siz ancak,
    254 9/Tevbe, 103
    255 Bk. Buhârî, İmân, 17, 28, Salât, 28, Zekât, 1, İ'tisâm, 2, 28; Müslim, İmân,
    32-36; Ebû Dâvud, Cihâd, 95; Tirmizî, Tefsîru Sûre (88); Nesâî, Zekât, 3; İbn
    Mâce, Fiten, 1-3; Dârimî, Siyer, 10; Ahmed bin Hanbel, IV/8; Eymen ed-
    Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. c. 3, s. 175-176
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    müslüman olduk deyin. Çünkü iman henüz kalbinize girmemiştir.” 256
    İrtidat hareketlerinin başlamasıyla başkent Medine her taraftan
    düşmanlarla kuşatılmış bir duruma geldi. Öte taraftan
    Yahûdi ve Hıristiyanlar, ortaya çıkacak fırsatları değerlendirmek
    için müslümanların durumunu izlemeye başladılar. Tarihçiler müslümanların
    o zaman içinde bulundukları dehşet verici durumu;
    “Müslümanlar, peygamberlerini kaybetmeleri, sayılarının azlığı ve
    düşmanlarının çokluğu yüzünden sanki şiddetli soğuk, yağmurlu
    ve karanlık bir gecede sahrâda kaybolmuş koyun sürüsüsün durumunu
    andırıyordu”257 şeklinde ifade etmektedirler. Medine’nin
    bu şekilde ciddi olarak tehdit altında bulunmasını ileri süren
    bazı kimseler, Rasûlullah’ın (s.a.s) vefatından az önce yola çıkan
    Usâme’nin ordusunu bu seferden alıkoyması için Ebû Bekir’e (r.a.)
    mürâcaat ettiler. İslâm devletinin başına henüz geçmiş olan Hz.
    Ebû Bekir son derece net ve kararlı bir ifade ile bu tavsiyeyi yapanlara;
    Bilsem ki kurtlar burada beni parçalayacak; Usâme’nin ordusu
    için Rasûlullah’ın (s.a.s.) emretmiş olduğu şeyi uygulayacağım”
    258 dedi ve bu orduya yoluna devam etmesi için emir verdi.
    İlk dinden dönme hareketi Peygamber’in (s.a.s.) sağlığında
    Yemen’de ortaya çıkmıştı. Kendisinin peygamber olduğunu iddia
    eden Esved el-Ansî, topladığı kuvvetlerle önce Necran bölgesini,
    peşinden de San’a’yı, vali Şehr ile yirmi beş gün savaşarak ele
    geçirdi. Hz. Peygamber’in âmil ve muallim olarak bölgeye gönderdiği
    Mu’az b. Cebel, Ma’rib’de bulunan Ebû Mûsâ el-Eşarî’ye
    iltihak etmiş daha sonra ikisi birlikte Hadramevt’e gitmişlerdi.259
    İbnül-Esir’in ifadesiyle, “Esved’in çıkarmış olduğu fitne bir alev
    gibi, Hadramevt’ten Taif, Bahreyn ve Ahsa’dan Aden’e kadar her
    yeri kaplamıştı.”260 Hadramevt’te toplanan müslümanlar endişeli
    bir şekilde beklerken, durumu haber alan Rasûlullah’ın (s.a.s.),
    Yemen bölgesinde bulunan müslümanların tamamına yönelik,
    Esved’e karşı savaşılması emri bölgeye ulaştı. Veber b. Yuhannis
    vasıtasıyla gönderilen mektupta; dinin korunması, mürtedlere
    karşı savaşılması, Esved el-Ansî’nin açıkça savaşılarak veya gizli
    bir tertiple ortadan kaldırılması ve bu emrin İslâm’da sebât eden
    bölgedeki bütün müslümanlara ulaştırılması gibi tâlimatlar yer almaktaydı.
    261
    256 49/Hucurât, 14
    257 Taberî, Tarih, Beyrut ty, III/225; İbnü’l-Esîr, Tarih, Beyrut 1979, II/33
    258 Taberi, a.g.e., III, 225, 228; İbnül-Esir, a.g.e., aynı yer
    259 Taberiî III/229-230
    260 İbnül-Esir, II, 338
    261 Taberî, III/231; İbnül-Esîr, II/338
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 89 -
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) emri San’a’daki müslümanlara ulaştığı zaman,
    planlanan bir suikast ile Esved el-Ansî, Firûz adındaki biri tarafından
    öldürülmüş ve Kenan bölgesi tekrar İslâm’ın hâkimiyetine
    girmişti. Onun öldürüldüğü haberi Medine’ye Rasûlullah’ın (s.a.s.)
    vefat ettiği günün sabahında ulaşmıştı. 262
    Peygamber’in (s.a.s.) ölüm haberi üzerine, Müseyleme ve Tuleyha,
    peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktılar, Tay ve Esed kabileleri
    Tuleyha’ya tâbi olarak dinden döndüler. Gatafan ise, Uyeyne
    b. Hısn’ın başkanlığı altında isyan etti. Uyeyne: “Esed ve Gatafandan
    bir peygamber, bize Kureyşten olan bir peygamberden daha
    sevimlidir. Muhammed öldü. Tuleyha ise hayattadır” diyerek,
    Tuleyha’ya tâbi oldu.263 Havâzinliler ise zekâtlarını ödemeyeceklerini
    bildirdiler. Her taraftan irtidat haberleri Medine’ye ulaştığı
    zaman Ebû Bekir (r.a.), elçiler göndermek sûretiyle İslâm’a dönmelerini
    sağlamaya çalıştı ve Usame’nin ordusunun dönüşünü bekledi.
    Ancak, Abslar’la, Zubyanlar’ın Medine’ye saldırmaları üzerine
    bu tehlikeyi yok etmek için faâliyete geçmek zorunda kaldı. Bu
    arada diğer birtakım kabilelerin elçileri Medine’ye gelerek, namazı
    kılacaklarını, ancak zekât’ı ödemeyeceklerini bildirdiler. Ve bu
    durumun kabul edilmesini istediler.
    Ebû Bekir (r.a.) elçilere; “Zekât olarak vereceğiniz hayvanların,
    bağlanacakları ipleri vermediğiniz takdirde bile sizinle savaşacağım”
    şeklinde sert bir cevap verdi.264 Hz. Ebû Bekir (r.a.) tarafından
    istekleri reddedilen bu elçi heyeti dönüşlerinde, Medine’de
    bulunan müslümanların azlığını kabilelerine bildirerek Medine’ye
    yürümek için onları heveslendirdiler. Ebû Bekir (r.a.) sayılarının azlığını
    öğrenen mürtedlerin Medine’ye saldırabileceklerini anladığı
    için birtakım tedbirler aldı. Yakında olan düşman birliklerinin
    şehre girişini önlemek için Ali (r.a.), Talha (r.a.), Zübeyr (r.a.) ve
    İbn Mes’ud’u (r.a.) şehre giren yollara yerleştirdi ve herkesin mescidde
    toplanmasını istedi. Nitekim o, düşüncesinde yanılmamış ve
    üç gün sonra mürtedler gece vakti harekete geçmişlerdi. Ancak
    yolları bekleyen birlikler onlarla savaşarak şehre girmelerini engellediler
    ve durumu Hz. Ebû Bekir’e bildirdiler. Ebû Bekir (r.a.)
    mesciddekilerle birlikte hemen harekete geçerek onları geri püskürttü
    ve Zahusa’ya kadar onları takip etti. Burada mürted askerlerin
    uyguladıkları bir yöntemle müslümanların develeri ürkmüş
    ve geri dönmüşlerdi. Mürtedler, müslümanların korkarak geri
    döndükleri zannına kapıldılar ve Zül-Kassa’da toplananlara haber
    262 geniş bilgi için Bk. Taberî, III/227 vd
    263 İbnül-Esîr, II, 342
    264 Taberi, III, 244
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    göndererek kendilerine katılmalarını bildirdiler. Öte taraftan Ebû
    Bekir (r.a.), geceyi savaş hazırlığı ile geçirdi ve sabaha yakın, sağ
    kanatta Numan b. Mukarrin, sol kanatta Abdullah b. Mukarrin,
    ortada Suveyd b. Mukarrin şeklinde bir tabya düzeni ile yola çıktı.
    Merkezinde Ebû Bekir’in (r.a.) bulunduğu ordu yaya olarak (sadece
    aracı birlikte süvâriler vardı) hızlı bir yürüyüş yaptı ve fecirde
    düşmanın bulunduğu yere geldi. Onlar olan-bitenlerden habersiz
    olarak dururken, müslümanların âni saldırısı karşısında çok sayıda
    ölü bırakarak kaçmak zorunda kaldılar. Hz. Ebû Bekir, kaçanları
    Zül-Kassa’ya kadar takip etti. Numan b. Mukarrin’i bir miktar askerle
    orada bırakarak Medine’ye döndü. İrtidat eden Absoğulları
    ile Zubyanoğulları, aldıkları bu yenilginin acısıyla kabileleri içerisindeki
    müslümanları öldürmeye ve çevrede bulunan diğer müslümanlara
    saldırmaya başladılar. Bu haber Ebû Bekir’e (r.a.) ulaştığı
    zaman o, müthiş bir şekilde hiddetlendi ve müslümanları çeşitli
    şekillerde öldüren mürted kâfirlerin, öldürdükleri müslümanlara
    karşılık olarak korkunç bir şekilde öldürüleceklerine dair yemin
    etti.265 Bu olaydan sonra, müslümanların moralleri düzeldi ve kabileler
    içerisinde irtidat eden kimselerin bir bölümü tekrar İslâm’a
    dönmeye ve yeniden zekât mallarını Medine’ye göndermeye başladılar.
    İbnül-Esir’in kaydına göre de kırk gün sonra Usâme bin
    Zeyd seferden dönerek Medine’ye geldi. Hz. Ebû Bekir onları sefer
    yorgunluğunu üzerlerinden atmaları için Medine’de bıraktı ve
    tertip ettiği kuvvetlerin başına geçerek, Necd yönünde bulunan
    Zül-Kassa’ya doğru hareket etti. Bu nazik ortamda Hz. Ebû Bekir
    (r.a.)’ın bizzat savaşa çıkmasını doğru bulmayan bazı kimseler
    ona müracaat ederek Medine’de kalmasını istediler. Bu kimseler,
    eğer Halife Ebû Bekir (r.a.)’a bir şey olursa, içinde bulunulan kritik
    durumun müslümanlar için bir felakete dönüşmesinden endişe
    ediyorlardı. Ebû Bekir (r.a.); müslümanları bizzat koruyacağını
    söyleyerek bu teklifi reddetti. 266
    Yolda kendisine katılan komutanlarından Mukarrinoğlu Numan,
    Abdullah ve Suveyd kardeşlerle birlikte Rebezelilerin toplandığı
    Ebrak denilen yere kadar ilerledi ve burada yapılan savaşta
    mağlup olan ve komutanlarını kaybeden Abslar ve Benû
    Bekr’ler dağılarak suratli bir şekilde bölgeden uzaklaştılar. Günlerce
    Ebrak’da kalan Ebû Bekir (r.a.), Benû Zübyan’ları mağlup etti
    ve topraklarını ganimet olarak değerlendirerek bu arazileri Benû
    Zübyan’lar için yasak bölge ilan etti. Onun bu galibiyeti üzerine
    mürtedlerin çoğunluğu tekrar İslâm’a döndü. Ebû Bekir (r.a.), itaat
    265 Taberî, III, 246; İbnül-Esîr, II, 345
    266 Taberî, III, 247
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 91 -
    altına aldığı bu kimselere karşı Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetine uyarak
    oldukça yumuşak davranmıştır. Öte taraftan, dağılan Abs ve
    Zübyan kuvvetleri peygamberlik iddiasında bulunan Tuleyha’nın
    yanına gittiler. Tuleyha, Sumeyra’dan hareket ederek Buzaha’ya
    yöneldi ve burada karargâh kurdu. Medine’ye dönen Ebû Bekir
    (r.a.) savaş hazırlıklarına girişti ve orduyu on bir kısma ayırarak
    her birine bir bayrak verip görev sahalarını belirledi. Buna göre,
    Halid b. Velid, Buzaha’da bulunan yalancı peygamber Tuleyha ile
    savaşacak, peşinden Butah’da bulunan Mâlik b. Nuveyre üzerine
    yürüyecek, İkrime bin Ebi Cehl Müseyleme ile mücâdele edecek,
    Muhâcır b. Ebî Ümeyye, Esved el-Ansî’nin bağlılarına karşı harekete
    geçecek, peşinden de Kays b. Makşuh ve onu destekleyen diğer
    Yemenliler’e karşı, Ebnalar’a yardım edecek ve sonra Kindelileri
    te’dip için Hadramut’a yönelecek. Halid b. Said, Suriye taraflarına;
    Amr b. el-As, Kuzâ’aya karşı yürüyecek; Huzeyfe b. Mıhsan,
    Deba halkıyla savaşacak; Arfece b. Herseme, Mehre kabilesiyle;
    Tureyfe b. Haciz, Benî Süleym’i ve onlarla birlikte hareket eden
    Havazinliler’i itaat altına alacak; Süveyd b. Mukarrın, Yemen’in
    Tıhame bölgesine; Alâ b. el-Hadramî, Bahreyn’e gidecekti. Halife,
    Şurahbil b. Hasane’yi de, İkrime bin Ebî Cehl’in arkasından göndererek,
    İkrime’nin Yemen’den ayrılıp Kuzâ’alılar üzerine yöneldiği
    zaman ona iltihak etmekle görevlendirdi. 267
    Ebû Bekir (r.a.), orduyu Zül-Kassa’da taksim etti ve görevlendirdiği
    komutanlar birliklerini alarak görev bölgelerine doğru harekete
    geçtiler. Hz. Ebu Bekir irtidat eden kabilelere elçilerle, orduların
    önünden mektuplar göndererek onları İslâm’a dönmeye
    dâvet ediyor ve tavırlarının doğuracağı sonuçlar hakkında onları
    uyarıyordu.268 Öte tarafta, mürtedlere karşı gönderdiği komutanlara
    da, düşmanla karşılaşıldığı zaman nasıl hareket etmeleri gerektiği
    konusunda talimatlar verdi. Bu talimatlar; Allah’dan korkmaları,
    Allah’ın emri dışına çıkanlarla savaşmada gayretli olmaları;
    savaştan önce düşmanın İslâm’a dâvet edilmesi; karşı tarafa fayda
    ve zararlarına olan her şeyin açıkça izah edilmesi; emirlere uyanların
    açıkladıkları sözlerinin kabul edilerek iyi muâmelede bulunulması;
    ganimetin şer’i kurallara göre taksimi ve müslümanlara her
    hal ve durumda iyi davranılması gibi maddeleri içeriyordu.
    Halid bin Velid’in Tuleyha Meselesini Çözümlemesi: Tuleyha,
    Beni Esed bin Huzeyme’ye mensup olup, Rasûlullah’ın (s.a.s.) son
    zamanlarında peygamberlik iddiasında bulunmuştu. O, bağlı bulunduğu
    Esedoğullarına kendisine Cebrail’in geldiğini söyleyerek
    267 Taberî, III, 248-249
    268 Bu belgenin tam metni için bk. Taberi, Tarih, III, 249-251
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    bazı tuhaf şeyler uyduruyor ve onlardan kendisine tâbi olmalarını
    istiyordu. Kendisine tâbi olanlara namaz kılarken secde etmeyi
    yasaklıyor ve Allah’ın buna ihtiyacı olmadığını, O’nu ayakta zikretmelerini
    emrediyordu. İbnül-Esir; “Kabilecilik taassubundan
    dolayı çok sayıda Arap ona tâbi oldu” demektedir.269 Bu yüzden
    ona bağlı olanların çoğu Esed, Gatafan ve Tay kabilelerine mensuptular.
    Fezare ve Gatafanlılar Taybe’nin güneyinde toplanmış,
    Tay kabilesi ise kendi topraklarının sınırında beklemekte idiler.
    Tuleyha’nın mensup bulunduğu Esed oğulları ise Sumeyra’da
    toplanmıştı. Abs, Sa’lebe ve Mürreliler ise Rebeze dolaylarında,
    Ebrek’de beklemekteydiler. Onların bir kısmı burada kalmış, diğer
    bir kısmı da Zül-Kassa’ya giderek Medine’yi tehdit etmişlerdi. Bizzat
    halifenin başında bulunduğu kuvvetler tarafından, önce Zül-
    Kassa’da sonra da Abrek’de yenilgiye uğrayan grup Sumeyra’dan
    ayrılıp, Gatafan ve diğer kabilelerle birleşerek Tay kabilesi arasında
    bir su kenarı olan Buzaha’da karargâh Kur’an Tuleyha’ya iltihak
    etti. Bu olay üzerine Tuleyha Tay kabilesinin Cedile ve Gavş
    boylarına adam göndererek kendisine iltihak etmelerini emretti.
    Onların bir bölümü acele olarak onun yanına hareket ettiler; arkada
    kalanlara da gelmelerini söylediler.
    Ebû Bekir (r.a.), Hâlid bin Velid’e ilk önce Eknaf’da bulunan
    Taylıların üzerine yürümesi, peşinden Buzaha’da toplananlarla savaşması,
    sonra da Butah’a yönelmesi tâlimâtını verdi. Halid’den
    önce, Adiy b. Hâtem et-Taî Medine’den kabilesinin yanına giderek
    onları üzerlerine gelen orduyla korkuttu ve Halife’ye itaate çağırdı.
    Onlar, bu çağrıya uyarak, Adiy’den kendileri için Halid’den
    eman almasını ve kendilerine mühlet vermesini istediler. Onlar,
    Buzaha’da bulunan kabilenin diğer mensuplarını, Tuleyha’nın öldürmesinden
    korkuyorlardı. Adiy, durumu Halid’e bildirdi. O da
    onlara zaman tanıdı. Taylılar, Tuleyha’nın yanında bulunan akrabalarına
    haber gönderdiler. Onlar da oradan ayrılarak Halid’le
    birleştiler. Daha sonra Adiy’in teşebbüsü ile Cedileliler de İslâm’a
    dönüp Halid’e iltihak ettiler. Tay ve Cedilelilerden bin beşyüz kişinin
    iltihakıyla daha da güçlenen Halid, Buzaha’ya Tuleyha’nın
    üzerine yürüdü. Benu Amirliler etraftan, hangi tarafın galip geleceğini
    gözetlemekte idiler. Halid b. Velid Tuleyha ile savaşa tutuştu.
    Tuleyha’nın yanında Uyeyne b. Hısn komutasında yedi yüz kişilik
    Fezareli asker bulunmaktaydı. Savaşın şiddetlendiği bir sırada
    Uyeyne birkaç defa Tuleyha’nın yanına gidip kendisine Cebrail’in
    savaşın sonucu hakkında haber verip vermediğini sordu. Tuleyha
    sonunda ona; “Evet geldi ve bana; “bir gün düşmanlarınla
    269 İbnül-Esir, a.g.e., II, 344
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 93 -
    karşılaşacaksın. Başlangıçta aleyhinde de olsa sonunda savaşı kazanacaksın.
    Değirmen gibi insan öğüten kanlı bir savaş... Ve işte
    unutamayacağın bir söz” diye haber getirdi” dedi. Uyeyne ona;
    “unutamayacağın bir sözmüş...” dedi ve askerlerine; “Ey Fezareliler!
    Bu adam bir yalancıdır. Savaşı bırakıp geri dönün” emrini
    verdiğinde adamları ona uydu. Savaşı kaybeden Tuleyha, atına binerek
    Suriye’ye kaçtı. Sonra da Kelb kabilesinin yanına gitti. Esed
    oğulları ve Gatafanlıların tekrar İslâm’a döndüğünü duyduğu
    zaman o da iman etti. Hz. Ebû Bekir (r.a.) vefat edinceye kadar,
    Kelblilerin arasında yaşamaya devam eden Tuleyha ancak onun
    vefatından sonra Medine’ye gitmiş ve Ömer’e (r.a.) bey’at etmişti.
    Tuleyha Hz. Ömer döneminde vuku bulan Kadisiye ve daha sonraki
    savaşlarda akıl almaz kahramanlıklar göstermiş ve bu sefer
    gerçekten iman ettiği İslâm için hayatını sürekli tehlikelere atarak
    hizmet etmekten geri kalmamıştır.
    Benû Âmir, Havâzin ve Suleymlilerin İrtidâdı: Benû Âmirler,
    Tuleyha’nın komutasında savaşan Esed ve Gatafanlıların durumunu
    gözetliyorlar ve tereddüt içinde bulunuyorlardı. Tuleyha mağlup
    olduğu zaman, Kurre b. Hubeyre, Kâ’b oğullarının; Alkame
    b. Ulase ise, Kilaboğullarının başına geçerek kendilerine katılan
    diğer kimselerle Kâ’boğulları arazisine gelerek kamp kurmuştu.
    Alkame, Rasûlullah (s.a.s.) zamanında müslüman olmuş, peşinden
    irtidat ederek Suriye’ye kaçmıştı. Onların irtidat haberi ve hazırlıkları
    Ebû Bekir’e (r.a.) ulaştığı zaman Ka’ka b. Amr’ı bir birlikle
    üzerlerine gönderdi. Ka’ka’, Alkame’nin bulunduğu yere geldiği
    zaman, o kaçmayı tercih etti ve peşinden takip edenlerden
    kurtulmayı başardı. Ka’ka’ ise, onun eşini, çocuklarını ve orada
    bulunan diğer kimseleri yakalayarak Medine’ye döndü. Onlar,
    Alkame’ye yardım etmediklerini, dolayısıyla irtidatla suçlanamayacaklarını
    ileri sürdüler. Ebû Bekir onları serbest bıraktı. Alkame
    de Medine’ye gelerek İslâm’a girdiğini açıkladı. 270
    Benû Âmirler ise Tuleyha’nın Buzaha bozgununu gördükleri
    vakit, birbirlerine; “Döndüğümüz dine girelim. Allah’a ve
    Rasûlüne iman edelim” dediler. Onlar Halid bin Velid’e giderek
    ona zekât vermek de dâhil İslâm’ın her rüknüne uyacaklarına
    dair bey’at ettiler. Ancak Halid, Esed, Gatafan, Tay, Suleym ve
    Âmirlerden, irtidat durumunda iken müslümanları yakarak öldüren,
    onlara müsle yapan ve İslâm’a düşmanlıkta bulunan kimselerin
    teslim edilmesinden önce bu kabilelere eman vermedi. Onlar
    Halid’in bu istediğini yerine getirip bu suçları işleyenleri ona
    teslim ettiler. O da müslümanlara karşı işledikleri cinâyetlerin
    270 Taberî, III/261-262
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    benzerlerini onlara tatbik ederek cezalandırdı. 271
    Kur’ân-ı Kerim’de İrtidâd Kavramı
    Kur’an’da irtidâd kelimesinin türediği kök olan r-d-d kelimesi
    ve türevleri toplam 60 yerde geçer. Kur’an’da, din hürriyeti temel
    hak ve özgürlüklerden kabul edilmiş, kimsenin zorla dine sokulması
    uygun görülmemiş, dinde zorlama olmadığı ilân edilmiştir.272
    Bunun yanında müslümanlardan, sahih bir iman ve ona yakışan
    sâlih amel istenmiş ve müslümanlar olarak can vermeleri emredilmiştir.
    273 Kitabın/dinin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek
    şirk veya irtidâd kabul edilmiştir. 274
    İrtidâd ile ilgili âyetlerde, irtidâdın dünyevî cezasından hiçbir
    şekilde bahsedilmemiş, uhrevî cezalar dile getirilmiştir. İnsan, sonucuna
    katlanmak şartıyla dilediği dine girebilir, dilediği şekilde
    yaşayabilir. Hak dinden dönen kimselerin amellerinin/yaptıkları
    iyiliklerin dünyada da âhirette de boşa gideceği vurgulanır.275 Bütün
    amelleri, İslâm inancına sahip iken yaptıkları hasenâtın hepsi,
    dünyada ve âhirette bâtıl olur, boşa gider; telâfîsi kabil olmayacak
    bir sûrette tutulur, yani bütün çalışmaları heder olur. İman
    ettikten sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta/küfürde daha da
    ileri gidenlerin tevbeleri, asla kabul edilmeyecektir.276 İslâm’dan
    başka bir din arayan kimseden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek
    ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır. Mürtedlere Allah’ın
    hidâyet nasip etmeyeceği vurgulanır. Bunların cezâsı olarak,
    Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın lâneti onların üzerinedir.
    Onların azapları hafifletilmez; âhirette yüzlerine de bakılmaz.277
    Kâfirler ve özellikle ehl-i kitaptan çoğu, mü’minleri imanından
    vazgeçirip küfre döndürmek isterler.278 O yüzden onlara uymak,
    mürtedliğe kapı açar.279 Onlar eğer güçleri yeterse, mü’minleri
    dinlerinden döndürünceye kadar onlara karşı savaşırlar. 280
    Mürtedlere şeytan günah işlemeyi kolaylaştırmış ve onları
    uzun emellere, arzulara düşürmüştür.281 Büyük günahları
    271 İbnül-Esîr, II/350; Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 262-
    267
    272 2/Bakara, 256
    273 3/Âl-i İmrân, 102
    274 2/Bakara, 85
    275 2/Bakara, 217
    276 3/Âl-i İmrân, 89-90
    277 3/Âl-i İmrân, 85-91
    278 2/Bakara, 109
    279 3/Âl-i İmrân, 100, 149
    280 2/Bakara, 217
    281 47/Muhammed, 25
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 95 -
    işlemeyi onlara önemsiz ve kolay göstermiş, emellerini ve kuruntularını
    çoğaltmış, kendilerinin çok ömür süreceklerini onlara
    telkin etmiştir. 282
    Kur’ân-ı Kerim’de irtidâd, mâhiyet ve vasıf değişikliği ile hal
    ifade eden dönüş mânâlarında kullanılmıştır. Küfre dönüşün acıklı
    sonunu tasvir eder ve gayr-ı müslimlere itaatin mü’minleri küfre
    ve dolayısıyla irtidâda götüreceği haber verilir. Bu, tatbik edilen
    sosyal nizam, ekonomik sistem ve genel kabul gören dünya görüşü
    için de böyledir. Eğer bir toplum, kendi dünya görüşünü, sosyal,
    ekonomik ve siyasal sistemini İslâm’dan seçmiyorsa, o toplum
    câhiliyye toplumudur ve tümüyle küfür içindedir. Eğer önceleri
    müslüman iken sonradan bu duruma düştüler ise mürted bir toplumdur.
    “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden öyle davrananların cezâsı, ancak, dünya hayatında rezillik/
    rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah,
    sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 283
    “...Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dümdüz yoldan sapmış olur.” 284
    “Ehl-i kitaptan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan
    sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip
    küfre döndürmek isterler...” 285
    “Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından
    soruyorlar. De ki: ‘Haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak, (insanları)
    Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın
    ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak; bunlar Allah katında
    daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye
    kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden
    irtidâd edip döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada
    da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada devamlı
    kalırlar.” 286
    “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten
    ayırt edilmiştir. O halde kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, hiçbir
    zaman kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve
    bilir.” 287
    282 Beyzavî, Mecmua, 5/511
    283 2/Bakara, 85
    284 2/Bakara, 108
    285 2/Bakara, 109
    286 2/Bakara, 217
    287 2/Bakara, 256
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki, kendisinden (böyle bir
    din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır.
    İman ettikten, Rasûl’ün hak olduğuna şehâdet ettikten ve kendilerine
    apaçık deliller geldikten sonra inkârcılığa sapıp kâfir olan bir topluluğa
    Allah nasıl hidâyet nasip eder? Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.
    İşte onların cezâsı: Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın lâneti
    onların üzerinedir. Bu lânette ebedî gömülüp gidecekler. Zira onların
    azapları hafifletilmez; yüzlerine de bakılmaz. Ancak, bundan sonra tevbe
    edip ıslah olanlar/yola gelenler başka. Çünkü Allah, çok bağışlayıcı ve
    merhametlidir. İman ettikten sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta/küfürde
    daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte
    onlar, sapıkların ta kendisidirler. Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler
    var ya, onların hiçbirinden -dünya dolusu altını fidye olarak verecek olsa
    dahi- kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları
    da yoktur.” 288
    “Ey iman edenler! Kendilerine Kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız,
    imanınızdan sonra sizi çevirip (irtidat ettirip) kâfirler haline getirirler.” 289
    “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde, hakkıyla korkun ve
    ancak müslümanlar olarak can verin.” 290
    “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler
    gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır. Nice yüzlerin
    ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün). Şimdi, yüzleri
    kararanlara, ‘inanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyleyse inkâr etmiş
    olmanız yüzünden tadın azâbı!’ (denilir.)” 291
    “Ey iman edenler! Eğer kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler;
    o takdirde büsbütün kaybedersiniz.” 292
    “Alllah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan
    başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk/ortak koşan kimse
    büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” 293
    “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri
    görmedin mi? Zira tâğûta inanmamaları/küfretmeleri kendilerine
    emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek, onun hükümleriyle
    hükmetmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak
    istiyor.” 294
    288 3/Âl-i İmrân, 85-91
    289 3/Âl-i İmrân, 100
    290 3/Âl-i İmrân, 102
    291 3/Âl-i İmrân, 105-106
    292 3/Âl-i İmrân, 149
    293 4/Nisâ, 48s
    294 4/Nisâ, 60
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 97 -
    “İman edip sonra inkâr edip kâfir olanları, sonra yine iman edip
    tekrar küfre girenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak
    ne de onları doğru yola iletecektir.” 295
    “O Kitap’ta size indirmiştir ki: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini, yahut
    onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze
    dalıncaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz.
    Elbette Allah, münâfıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.”
    296
    “...Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar
    kâfirlerin ta kendileridir.” 297
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki); Allah, sevdiği
    ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
    karşı aziz/onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda
    cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin
    kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lutfudur.
    Allah’ın lutfu ve ilmi geniştir.” 298
    “Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde,
    onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terket).
    Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk) o
    zâlimler topluluğu ile oturma. (Allah’ın azâbından) korunanlara, inanmayanların
    hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Lâkin onlara doğruyu
    hatırlatın. Umulur ki, korunurlar. Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence
    edinen, böylece kendilerini dünya hayatı aldatmış olan kimseleri (kendi
    hallerine) bırak. Sen yalnız Kur’an’la nasihat et ki, hiçbir kimse kazandığı
    (günah) yüzünden helâke sürüklenmesin. Onun Allah’tan başka ne bir
    dostu ne de bir şefaatçisi vardır. O, bütün varını fidye olarak verse, yine
    de ondan alınmaz (kabul olunmaz). Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden
    helâke sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr etmekte oldukları gerçeklerden
    ötürü onlar için kaynar sudan ibâret bir içecek ve acıklı bir azap vardır. De
    ki: ‘Allah’ı bırakıp da bize fayda ya da zarar veremeyecek olan putlara mı
    tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra, şeytanların saptırıp şaşkın
    olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise: ‘Bize gel!’ diye doğru
    yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi ökçelerimizin üzerinde irtidat edip
    gerisin geri (küfür ve şaşkınlığa) mı döndürüleceğiz?’ Allah’ın (gösterdiği
    hidâyet) yolu, doğru yolun ta kendisidir. Ve bize âlemlerin Rabbine teslim
    olmamız emrolundu.” 299
    295 4/Nisâ, 137
    296 4/Nisâ, 140
    297 5/Mâide, 44
    298 5/Mâide, 54
    299 6/En'âm, 68-71
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi.
    O halde sen, iman etmeleri için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni
    olmadan hiç kimse iman etmez. O, murdarlık (azâbını), akıllarını kullanmayanlara
    verir.” 300
    “Sakın, Allah’ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Şu kadar var
    ki, Allah onları (cezâlandırmayı), gözlerin şaşkınlıktan bakakalacağı bir
    güne erteliyor.” 301
    “Kalbi iman ile mutmain olduğu halde (dinden dönmeye) ikrâh olunan/
    zorlanan hâriç, kim, iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse (ona
    Allah’ın gazabı vardır). Ama kim, kâfirliğe göğüs açarsa, onların üzerine
    Allah’tan bir gazap ve onlara büyük bir azap vardır.” 302
    “Ve de ki: ‘Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen
    inkâr edip kâfir olsun. Biz, zâlimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun
    duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır...” 303
    “Onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve ‘bizim amellerimiz/
    işlerimiz bize, sizin amelleriniz size; size selâm olsun. Biz kendini
    bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler. Sen sevdiğini hidâyete
    erdiremezsin; bilâkis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete girecek
    olanları en iyi O bilir.” 304
    “İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru
    ol. Onların kötü arzularına uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın Kitap’tan indirdiğine
    inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah
    bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin
    işledikleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışmayı gerektiren bir durum
    yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O’nadır.” 305
    “Şüphesiz ki kendilerine hidâyet/doğru yol belli olduktan sonra, ona
    arka dönüp mürted olanları, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir.
    Bunun sebebi; onların, Allah’ın indirdiğinden hoşlanmayanlara
    ‘bazı hususlarda size itaat edeceğiz’ demeleridir. Oysa Allah, onların gizlediklerini
    biliyor. Ya melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını
    alırken durumları nasıl olacak? Ona sebep, onların Allah’ı gazaplandıran
    şeylerin ardınca gitmeleri ve O’nu râzı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır.
    Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır. Kalplerinde hastalık
    olanlar, yoksa Allah’ın kendilerine besledikleri kinlerini ortaya çıkarmayacağını
    mı sandılar? Biz isteseydik onları sana gösterirdik de, sen onları
    300 10/Yûnus, 99-100
    301 14/İbrâhim, 42
    302 16/Nahl, 106
    303 18/Kehf, 29
    304 28/Kasas, 55-56
    305 42/Şûrâ, 15
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 99 -
    yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen onları, konuşma üslûplarından tanırsın.
    Allah bütün işlediklerinizi bilir.” 306
    “İnkâr edip kâfir olanlar, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine
    doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir
    zarar veremezler. Hâlbuki Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.” 307
    “İnkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kâfir olarak ölenleri
    Allah asla bağışlamaz.” 308
    “...Sen onların üzerinde bir cebbâr/zorlayıcı değilsin, sadece
    tehdîdimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.” 309
    “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” 310
    Bir Tefsirden İktibas
    “Onlar yapabilseler sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya
    devam ederler.” Bu açıklama her şeyi bilen ve her şeyin içyüzünden
    haberdar olan Allah’tan gelen doğru bir tespittir. Burada
    kötülüğe ve müslümanları dinlerinden koparmaya yönelik iğrenç
    bir ısrar açığa vuruluyor. Bu ısrarlı çaba, İslâm düşmanlarının sürekli
    hedefleri olmuştur. Bu çaba nerede ve hangi zaman diliminde
    olursa olsun müslüman cemaatin düşmanlarının değişmez
    amacıdır. İslâm’ın yeryüzündeki varlığı, bu dinin düşmanları, her
    dönemdeki İslâm cemaatinin düşmanları için başlı başına bir kin
    ve korku kaynağı olmuştur. Başlı başına İslâm onları rahatsız ediyor,
    korkutuyor, kinlerini kabartıyor. İslâm o kadar güçlü, o kadar
    sağlam bir dindir ki, bütün Batı taraftarları ondan korkuyor, bütün
    haydutlar ondan ürküyor ve bütün bozguncular (müfsitler)
    ona karşı antipati duyuyor. İslâm gerek başlı başına gerek içerdiği
    apaçık hakk, gerek tutarlı sistemi ve gerekse sağlıklı sosyal düzeni
    ile doğrudan doğruya somut bir savaştır; o bütün bu nitelikleri ile
    batıla, haydutluğa, zulme ve bozgunculuğa karşı doğrudan doğruya
    somut bir savaştır. Bundan dolayı batıl taraftarları, haydutlar,
    bozguncular onun varlığına katlanamıyorlar. Bu yüzden müslümanların
    karşısında hep pusudadırlar, onları dinlerinden koparmak,
    kâfirliğe döndürmek için yanıp tutuşurlar. Kâfirlik olsun da
    hangi türü olursa olsun, onlar için farketmez. Zira yeryüzünde
    bu dine inanan, bu sistemin izinden giden, bu düzeni yaşayan
    bir tek müslüman cemaat varken batıl düzenlerinin yaşayacağına,
    306 47/Muhammed, 25-30
    307 47/Muhammed, 32
    308 47/Muhammed, 34
    309 50/Kaf, 44-45
    310 109/Kâfirûn, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 100 -
    haydutluklarının ve bozgunculuklarının devam edebileceğine güvenemiyorlar.
    Bu İslâm düşmanlarının savaş metodları ve savaş araçları zamanla
    farklılaşır, fakat hedef hiçbir zaman değişmez. Bu hedef,
    gerçek müslümanları dinlerinden döndürmektir. Ne zaman ellerindeki
    silâhlardan biri kırılsa, bozulsa başka bir silah çekerler. Ne
    zaman ellerindeki silâhlardan biri körelse, etkisini yitirse bir başkasını
    bilerler.
    Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan yüce Allah’ın vermiş
    olduğu bu doğru haber karşımızdadır, müslüman cemaati bu
    düşmanlara teslim olmamaları hususunda uyarıyor, onlara tehlikenin
    büyüklüğünü gösteriyor, onları düşmanların oyunları karşısında
    direnmeye, savaşın zorluklarına dayanmaya çağırıyor. Aksi
    halde karşılaşılacak sonuç dünya ve âhiret hüsranı zararıdır, hiçbir
    mazeretin ve hiçbir gerekçenin önleyemeyeceği bir azaptır:
    “Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse böylelerinin bütün
    yaptıkları dünyada da âhirette de boşa gider. Bunlar Cehennemliktirler
    ve orada ebedi olarak kalacaklardır.” Burada geçen “Hubut” kelimesi,
    merada otlayan bir devenin zararlı bir ot yemesi sonucunda
    önce şişip arkasından ölmesini anlatan bir deyimden türemedir.
    Kur’an-ı Kerim, burada bu kelime ile insanın işlediği amellerin
    önce kabarıp sonra yok oluvermeleri olayını anlatmak istiyor. Görüldüğü
    gibi bu kelimenin somut anlamı ile soyut anlamı arasında
    sıkı bir uyum var. Yani batıl amelin önce kabarması, görüntüsünün
    şişmesi, sonunda ise ortadan çekilip yokluğa karışması olayı
    ile zehirli ot yiyen devenin şişmesi ve bu şişkinlik sonunda patlayıp
    ölmesi olayı arasında sıkı bir çağrışım vardır.
    Kim İslâm’ı taddıktan, onu tanıdıktan sonra baskı ve caydırma
    darbeleri altında bu dinden dönerse -uğradığı baskının ve karşılaştığı
    caydırma girişimlerinin çapı ne olursa olsun- yüce Allah tarafından
    belirlenen akıbeti budur. Yani amellerinin hem dünyada
    ve hem de ahirette boşa gitmesi, buna ek olarak da hiç bitmeyecek
    bir Cehennem azabına çarpılmasıdır.
    İslâm’ın tadına varan, onu tammış olan bir kalp, gerçek anlamda
    asla ondan dönemez, vazgeçemez. Bu dönüşün sözkonusu
    olabilmesi için o kalbin düzelmez, ıslâh olmaz derecede bozulması
    gerekir. Yalnız, insan takatını aşan ağır işkence karşısında görünüşte
    taviz verilerek başvurulan korunma önlemi (takıyye) bu
    sözümüzün dışındadır. Zira yüce Allah merhametli olduğu için insanın
    dayanma gücünü aşan işkence karşısında müslümana dinini
    bırakmış gibi davranarak canını kurtarma izni verdi. Fakat bu zor
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 101 -
    durumda müslümanın kalbi İslâm’a bağlılığını sürdürmeli, imanını
    seve seve korumalıdır. Başka bir deyimle bu durumda müslümana
    verilen müsaade, gerçekten kâfir olma, (Allah korusun) sahici bir
    “dininden dönme” müsaadesi değildir.
    Yüce Allah’ın bu uyarısı dünyanın son anına, Kıyamet gününe
    kadar geçerlidir. Hiçbir müslüman işkenceye, çeşitli caydırma
    girişimlerine boyun eğerek dinini, Allah’a kesin bağlılığını bırakmakta,
    imanından ve İslâm’a bağlılığından dönmekte mazur sayılamaz.
    Yapılması gereken şey cihaddır, mücadeledir, yüce Allah bir
    çıkış yolu gösterinceye kadar sabretmek, direnmektir. Hiç kuşkusuz
    yüce Allah kendisine inanan ve O’nun yolunda işkencelere maruz
    kalan kullarını yüzüstü bırakmaz. O, onları, fedakârlıklarına
    karşılık olarak iki güzel sonuçtan biri ile; ya zafer ya da şehitlik ile
    ödüllendirecektir. 311
    Hadis-i Şeriflerde İrtidât Kavramı
    Abdullah İbn Abbâs’ın, güvenilirliği çok tartışmalı âzâdlı kölesi
    İkrime’den gelen rivâyete göre, eğer doğruysa Hz. Ali, kendisine
    tanrı diyenleri yahut zındıkları veya gizlice putlara tapanları
    ateş dolu hendeklere attırıp yaktırmış. Bunu duyan Abdullah
    İbn Abbâs: “Ben olsaydım, onları yakmazdım. Çünkü Peygamber
    (s.a.s.), “Allah’ın azâbıyla azâb etmeyiniz!” buyurmuştur. Ben onları
    öldürürdüm. Çünkü Peygamber (s.a.s.): “Dinden döneni öldürünüz!”
    buyurmuştur. 312
    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’
    deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
    söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar
    müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 313
    Abdullah bin Mes’ûd dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bize karşı yaptığı
    bir konuşmasında dedi ki: “Kendisinden başka ilâh olmayan (Allah)
    hakkı için söylüyorum: Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, benim
    de Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet eden bir kimsenin kanı ancak
    şu üç şeyden biri dolayısıyla helâl olur: İslâm’ı terkedip İslâm cemaatinden
    ayrılan, evli olduğu halde zinâ eden ve birisini öldürdüğü için (kısas cezâsı
    olarak) öldürülmesi gereken.” 314
    311 Fi Zılâl, 2/218
    312 Buhârî, Cihad 149, İ’tisâm 28, İstitâbe 2, Ahkâm 16, Mürteddîn 2; Ebû
    Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 14; İbn Mâce,
    Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282, 283, 323, V/231s
    313 Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104;
    Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    314 Müslim, Kasâme 25-26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 5,
    14; İbn Mâce, Hudûd 1
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 102 -
    Hâlid bin Velîd, “Nice namaz kılan var ki, kalbinde olmayanı
    söylüyor (inanmış görünüyor)” gerekçesiyle kısmeti (ganimet
    taksimini) kabul etmeyen bir kişiyi öldürmek için izin isteyince
    Allah’ın Rasûlü: “Bana insanların kalbini yarıp karınlarını deşip imanlarını
    araştırmam emredilmedi’ buyurmuştur.315 Bir rivâyette Peygamber
    (s.a.s.): “Bırak şunun boynunu vurayım” diyen kimseye, “Hayır, ben
    ashâbımı öldürmem!” demiştir. 316
    Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den rivâyete göre, (Yemen’de vali iken)
    bir adam önce İslâm’a girmiş, sonra da yahûdiliği kabul etmişti.
    (Muâz bin Cebel) dedi ki: “Allah’ın ve Rasûlünün hükmü gereğince
    onu öldürmedikçe oturmayacağım.” 317
    “Kâfir müslümana, müslüman da kafire mirasçı olamaz.” 318
    “İki millet (mü’min ve kâfir) arasında miras yoktur.” 319
    “…Her kim ‘Lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri
    reddederse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur.
    Hesabı Allah’a kalmıştır.” 320
    “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna
    şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır.” 321
    Ebû Zer’in (r.a.) rivâyet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.)
    şöyle buyurdu: “Cebrail (a.s.) bana gelerek; ‘Ümmetinden kim Allah’a
    herhangi bir şeyi şirk koşmadan ölürse cennete girer müjdesini verdi.”
    Ben, (hayretle) ‘zina ve hırsızlık yapsa da mı?’ diye sordum. “Evet,
    hırsızlık etse de, zina yapsa da” cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık
    etse, zina yapsa da ha?’ dedim. “Evet, bunları yapsa da (Cennete
    girecektir)” buyurdu. Ben aynı soruyu dördüncü defa sorunca;
    “Ebû Zerr’in burnu kırılsa (patlasa) da Cennete girecektir” buyurdu. 322
    “Allah’a inanıp, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir.
    Allah’a inanıp da, O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.” 323
    “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/
    ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta
    315 Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144; Fethu'l-Bârî, 8/67s
    316 Fethu'l-Bârî, 12/293
    317 Buhârî, Ahkâm 16, Mürteddîn 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1
    318 Buhârî, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, 1
    319 Ebû Dâvud Ferâiz, 13; Tirmizi, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6
    320 Müslim, İman 35, hadis no: 21, 1/52
    321 Buhârî, İlim, 49
    322 Müslim, İman 153-154, hadis no: 94, 1/94-95; Tirmizî, İman 18, hadis no:
    2644, 5/27; Buhârî, Tevhid 33; K. Sitte, 2/205
    323 Müslim, İmân 152
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 103 -
    tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde,
    zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine
    ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 324
    “Bir adam kardeşine “ey kâfir” derse, bu söz ikisinden biri için mutlaka
    gerçekleşir” 325
    “Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana
    kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene kadar. Bu üç
    zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar.” 326
    “Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden
    sorumluluğu kaldırdı.” 327
    Mürtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili
    Fıkıh bilginlerinin çoğuna ve geleneksel anlayışa göre mürtedin
    cezası, ölümdür. Dinden dönmenin cezâsının idam olduğuna
    hükmedenlerin dayandığı delilleri şöyle özetleyebiliriz: “...Sizden
    kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada
    da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada
    devamlı kalırlar.” 328
    İbn Abbâs’tan rivâyet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber
    (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Men beddele dînehû fa’ktulûhu -Kim dinini
    değiştirirse, onu öldürün-!” 329
    Fakîhler, yukarıdaki âyet ve hadise dayanarak mürteddin idam
    edilmesinin gerektiğini kabul etmişlerdir. Hanefî hukukçu Serahsî,
    mürteddin öldürülmesinin asıl dayanağı: “Bedevîlerden (Hudeybiye
    seferinden) geri kalmış olanlara de ki: ‘Siz yakında çok kuvvetli bir kavme
    karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya müslüman olurlar.
    Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden
    döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azâba uğratır.” 330
    Rahatlıkla görülebileceği gibi, bu iki âyette de dinden dönenin
    öldürüleceğine dair açık bir hüküm yoktur. Kur’ân-ı Kerim’de
    324 İbn Mâce, hadis no: 4205
    325 Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman, 111
    326 Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak, 15
    327 İbn Mâce, Talâk, 16
    328 2/Bakara, 217
    329 Buhârî, Cihad 149, İ’tisâm 28, İstitâbe 2, Ahkâm 16, Mürteddîn 2; Ebû
    Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 14; İbn Mâce,
    Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282, 283, 323, V/231
    330 48/Fetih, 16 âyeti olduğunu belirtmektedir (Serahsî, el-Mebsût, Beyrut,
    1978, c. 10, s. 68).
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 104 -
    dinden dönme ile ilgili331 yanında başka âyetler de vardır. Bunları,
    yukarıda gördük. Ancak bunlardan hiçbiri dünya hayatında verilmesi
    gereken bir cezâdan bahsetmemektedir. Sadece âhirette
    uğrayacakları cezâdan bahsetmektedir. Bu da, cehennem ateşi ile
    ziyana uğramak ve yapılan amellerin yok olup gitmesidir.332 Ancak
    bu âyetlerde de dünyevî cezâdan bahsedilmemektedir.
    Hadis rivâyeti konusunda, aşağıda belirtilecek çok önemli tenkitler
    yapılmış ve bunun sahih olamayacağı, en çok da bir sahâbî
    görüşü olduğu değerlendirmesi yapılmıştır. Hadis-i şerif, sahih
    olmuş olsa bile, âhad hadistir. Birçok ilim adamına göre, hadler
    âhad haberle sâbit olmamaktadır. Şâyet, âhad haberle hadler
    sâbit olsa bile, burada mürtedden kastedilen, onun mücerred olarak
    İslâm’dan ayrılması, küfrü benimsemesi değildir.
    Abdülkerim Zeydan, bu konuda şunları söyler: “Dinden dönen
    kimseye uygulanan cezayı inanç özgürlüğüne getirilmiş bir kısıtlama
    gibi görenler yanılmaktadır. Bunun inanç hürriyeti ile hiçbir
    ilgisi yoktur. Çünkü irtidâd, bilindiği gibi, bir müslümanın dinden
    dönmesidir. Bu nedenle karşımızda suç işleyen müslüman vardır;
    dininden, inancından zorla çıkarılan bir hıristiyan veya yahûdi
    değil. Zaten kimsenin dininden zorla çıkarılamayacağı Kur’an teminatı
    altındadır. Eğer insanlar zorla İslâm dinine sokulabilseydi,
    İslâm hukukunda zimmet akdi (zimmîlerle ilgili hükümler) meşrû
    görülmezdi. Ayrıca, mürtedin dinden çıktığını herhangi bir şekilde
    ilân etmesi gerekir. Aksi takdirde onun dinden döndüğüne
    hükmedilemez. Çünkü o takdirde bu kişi mürted değil; münâfık
    sayılır. Böylece mürtedin dinden çıkışını ilân etmesi, bir başka suç
    teşkil eder. Çünkü bu ilânda, ümmetin inancını alaya alma vardır,
    İslâm nizamını hiçe sayma vardır. Ayrıca mürted, bu davranışıyla
    kendisi gibi olanları bu yola teşvik etmiş olur. En azından zayıf
    inançlı kişilerin kalplerine şüphe tohumlarını ekmiş olur. Bütün
    bunlar, toplumun sarsılmasına ve İslâm nizamının zedelenmesine
    sebebiyet verir. Bunlar büyük suçlardır. Bu suçların önlenmesi, ancak
    mürtede verilecek ceza ile mümkün olur. İslâm hukukunda
    (bu şekilde savaşçı konumunda olan) mürtede ölüm cezası öngörülmüştür.
    Çünkü İslâm nizamını bozucu (ve onu yıkmayı hedefleyen)
    davranışta bulunmak çok büyük bir suçtur.
    Nitekim bazı davranışlar, çok kötü sonuçlar verdiği için cezası
    da ona göre ağırdır, bunda garipsenecek bir şey de yoktur. Meselâ
    331 2/Bakara, 217
    332 47/Muhammed, 25; 5/Mâide, 54. Ayrıca, imandan sonra kâfir olmakla ilgili
    bazı âyetler de vardır (4/Nisâ, 37; 5/Mâide, 5, 3/Âl-i İmrân, 86; 18/Kehf,
    29 gibi).
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 105 -
    devletle orduya erzak temin etmek üzere anlaşan bir insanın, tam
    savaş sırasında kasden ordunun erzâkını kesmesi, onun idamı için
    yeterlidir. Çünkü yaptığı hareket basit gibi görünse de korkunç
    sonuçlar doğuracağı için cezası da büyük olur. Bir başka örnek;
    bir bebeği emzirmeyi üzerine alan bir kadın kasden yavruyu emzirmez
    ve bundan dolayı çocuk ölürse, bazı hukukçulara göre, kadının
    cezası idamdır. Böyle bir durumda kadın, “önce kabul ettim,
    sonra fikrimi değiştirdim, fikrimi değiştirme, fikir özgürlü hakkım
    yok mu?” diyebilir mi? Bununla birlikte, İslâm hukuku, mürtedin
    suçunun büyüklüğüne rağmen, ona üç gün mühlet vermeyi gerekli
    görmüştür. Bu müddet içinde pişman olursa cezası düşer. Bütün
    bunlara rağmen “mürtedi cezalandırmada inanç hürriyetinin
    kısıtlanması vardır” denilebilir mi? Hayır, denilemez!” 333
    Abdülkerim Osman ise şu tesbitlerde bulunur: “Şu kadarını
    söylemeliyiz ki; Dinden çıkma ile dine karşı çıkma arasında fark
    vardır. Dinden çıkma, genellikle fert bazında olur. Oysa dine karşı
    çıkma, daha çok topluca olur; tıpkı Rasûlullah dönemindeki
    yahûdi gruplar ile Hz. Ebûbekir dönemindeki Arap mürtedler gibi.
    İkinci olarak, bir fiili yasaklamak ile o fiilin karşılığında bir ceza
    koymak arasında fark vardır. Mürtedin cezası had değil; tâzirdir,
    bu cezanın şekli, veliyyü’l-emrin (İslâm devlet başkanının) kararına
    bırakılmıştır. İbn Kayyım’a göre, mürtedin cezasının İslâm’daki
    inanç hürriyeti ile ilgisi yoktur; bu, siyasî bir husustur. Bundan
    maksat, müslümanları ve İslâm devletinin nizamını düşman saldırılarından
    korumaktır.” 334
    İrtidadın Dünyevî Cezası Yoktur
    Diyenlerin Delilleri
    Günümüzde Kur’an etrafında oluşturulan problemlerin büyük
    bir kısmını, Kur’an dışı rivâyetlerle yanlış olarak elde edilen yorumlar
    teşkil eder. Örnek vermek gerekirse; Kur’an’da mürtedd’in
    (İslâm’dan, başka bir dine dönenin) öldürüleceğini emreden hiçbir
    nass mevcut değilken; bu hüküm âdeta tartışmasız bir İslâmî ceza
    olarak kabul edilmiştir. Oysa böyle bir hüküm, birçokları meyanında335;
    “Dinde zorlama yoktur...”336 âyetine de aykırı düşmektedir.
    Hz. Peygamber sonrası uygulama ve ictihadlardan yararlanmak
    gerektiği halde, dogmalaştırılıp İslâm haline getirilmesi, din
    333 Abdülkerim Zeydan, Mecmuâtu Buhûsin Fıkhiyye, Beyrut 1407/1986, s.
    415-416
    334 Abdülkerim Osman, en-Nizâmu's-Siyâsî fi'l-İslâm, s. 66-67
    335 2/Bakara, 217; 5/Mâide, 54
    336 2/Bakara, 256
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 106 -
    anlayışlarımızla ilgili problemlerin çoğunu teşkil etmektedir. Öncelikle
    Kur’an dışı rivâyetleri, Kur’an’ın önüne geçirmemek, ona
    tahakküm ettirmemek sûretiyle birçok problem bertaraf edilmiş
    olur. Geriye kalan problemler ise, Kur’an’ın doğru anlaşılmasına
    dayanan problemlerdir. 337
    İrtidad, büyük bir günah olmakla beraber Kur’ân-ı Kerim’de
    buna dinî bir cezâ (önleyici bir yaptırım) konmamıştır. Çünkü
    iman gönül işidir; zorlama ile olmaz. Dinden dönen, içinden inkâr
    ediyorsa dil ile inandığını söylese bile gerçekte mü’min değildir.
    Öyle ise dinden dönen kimse, zorla dine sokulamaz. “Dinde ikrâh
    yoktur!”338 İrtidâd edenin öldürüleceği hakkında rivâyetler varsa
    da Kur’an’a ters olan bu rivâyetlerin bir değeri yoktur.
    İrtidâd Allah’a karşı işlenen bir suç olduğundan buna bir cezâ
    belirlenmemiş, diğer tür dinî hükümler gibi cezâsı âhirette Allah’ın
    hükmüne bırakılmıştır. Mürteddin öldürüleceği hakkındaki bazı
    görüşler dinin değil; insanların kendi kanaatleridir. Kur’an bu konuda
    bir cezâ belirtmemiştir.
    Mürteddin öldürüleceğine dair bazı zayıf rivâyetler vardır
    ki, bunlar hadisten çok, sahâbî sözü (eser) olarak aktarılmıştır.
    Abdullah İbn Abbâs’ın, güvenilirliği çok tartışmalı âzâdlı kölesi
    İkrime’den gelen rivâyete göre güya Hz. Ali, kendisine tanrı diyenleri
    yahut zındıkları veya gizlice putlara tapanları ateş dolu hendeklere
    attırıp yaktırmış. Bunu duyan Abdullah İbn Abbâs: “Ben
    olsaydım, onları yakmazdım. Çünkü Peygamber (s.a.s.), “Allah’ın
    azâbıyla azâb etmeyiniz!” buyurmuştur. Ben onları öldürürdüm. Çünkü
    Peygamber (s.a.s.): “Dinden döneni öldürünüz!” buyurmuştur. 339
    Bu rivâyet çelişkilerle doludur. Çünkü önce rivâyetten Peygamber
    döneminde henüz bir çocuk olan Abdullah İbn Abbâs’ın,
    mürteddin hükümlerini, Peygamber döneminde icraatın içinde
    yoğrulmuş Hz. Ali’den daha iyi bildiği anlaşılmaktadır. Bu, mantıklı
    değildir. İkinci olarak Abdullah İbn Abbâs, Hz. Ali döneminde
    Kûfe’de Hz. Ali’nin yanında idi. Hz. Ali’nin çukurlar eştirmesi, bu
    çukurlara doldurduğu yakıtları ateşleyip bu insanları ateş hendeklerine
    attırıp yaktırması, toplumdan gizli kalacak bir şey değildir.
    Abdullah da muhakkak ki orada idi ve olayı görüyordu. Eğer
    böyle bir uygulama olsaydı, bu konuda düşüncesini Hz. Ali’ye
    337 Hikmet Zeyveli, Kur'an'ın Aktüel değeri Üzerine, 1. Kur'an Sempozyumu,
    Bilgi Vakfı Y. s. 289, 293
    338 2/Bakara, 256
    339 Buhârî, Cihad 149, İstitâbe 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25;
    Nesâî, Tahrîm 14; İbn Mâce, Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 107 -
    söyleyebilir, onu bu korkunç uygulamadan caydırabilirdi.
    Ayrıca bu rivâyetlerde ateşte yakılanların kimliği de değişmektedir.
    Bir rivâyette Ali’nin yaktırdığı kişiler zındıklar (gizli Mani
    dini bağlıları), bir rivâyette gizlice putlara tapan fakat müslüman
    görünen kişiler, bir diğer rivâyette de Ali’nin Tanrı olduğunu söyleyen
    Yemen’li Abdullah İbn Sebe’ ve adamlarıdır.
    Aslında birçok yazarın allandıra ballandıra fitne olaylarının
    kaynağı olarak gördükleri bu Abdullah İbn Sebe’, gerçekte
    efsânevî bir kişidir, tarihî bir kişi değildir. Bu olayların altında hep
    bir yabancı parmağı arama alışkanlığındaki kişilerin ürettiği sanal
    bir kişidir. Yüz elli Uydurma Sahâbî adlı kitabın yazarı, bu kişinin
    uydurma bir kişi olduğunu ispatlamaktadır.
    Kimi rivâyette Hz. Ali bunları yakmamış, hendeklere attırıp
    üstlerine duman salarak boğdurmuş; kimi rivâyette de bunları
    önce hapsetmiş, bunlara ne yapmak gerektiğini adamlarına danışmış.
    Adamları bunların öldürülmesini önermişlerse de Hz. Ali:
    ‘Hayır, ben bunlara, babamız İbrâhim’e uygulanan cezâyı uygulayacağım!’
    demiş ve öyle yapmış.340 Sanki Hz. Ali, Hz. İbrâhim’in
    ateşe atılmasını yerinde bir cezâ görmüş ki zorba kâfirlerin, tevhid
    imamına uyguladıkları o tüyler ürpertici cezâyı, bu zavallı insanlara
    uygulamaya heveslenmiş. Hz. Ali’den gelen başka bir rivâyette
    ise mürted öldürülmeden önce tevbeye çağrılır ve tevbe etmesi
    için kendisine bir ay süre tanınır. 341
    Ahmed bin Hanbel’in bir rivâyetine göre Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin,
    Allah ve Elçisi’nin hükmüne göre mürtedin derhal öldürülmesini
    istediği söylenirken, devamı olan başka bir rivâyette ise Ebû
    Mûsâ’nın, kendisine gelen mürtedi yirmi gece veya buna yakın bir
    süre tevbeye çağırdığı, Muâz gelince hâlâ tevbe etmemiş olan bu
    adamın boynunun vurulduğu belirtilmektedir.
    Enes’in rivâyetine göre “Hz. Ömer, yanına gelen Enes İbn
    Mâlik’e: Bekr İbn Vâil’den irtidât eden altı kabileye ne yaptıklarını
    sormuş. Enes, onların savaşta öldürüldüklerini söyleyince; Ömer,
    onların öldürülmesini uygun bulmadığı için ‘İnnâ lillâh...’ demiş.
    Enes: ‘Onlar için öldürülmekten başka bir yol var mıdır?’ diye sormuş.
    Ömer: ‘Evet, onlara İslâm’ı arz ederim, kabul etmezlerse onları
    hapsederim’ demiştir.”342 Hz. Ömer’in bu sözünden, mürtedin
    sadece hapsedileceği, fakat öldürülmeyeceği anlaşılmaktadır.
    340 Fethu'l-Bârî, 12/270; Neylu'l-Evtâr, 7/191, 194
    341 Fethu'l-Bârî, 12/270
    342 Neylu'l-Evtâr, 7/191 -Beyhakî'den
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 108 -
    Hâlid bin Velîd, “Nice namaz kılan var ki, kalbinde olmayanı
    söylüyor (inanmış görünüyor)” gerekçesiyle kısmeti (ganimet
    taksimini) kabul etmeyen bir kişiyi öldürmek için izin isteyince
    Allah’ın Rasûlü: “Bana insanların kalbini yarıp karınlarını deşip imanlarını
    araştırmam emredilmedi’ buyurmuştur.343 Bir rivâyette Peygamber
    (s.a.s.): “Bırak şunun boynunu vurayım” diyen kimseye, “Hayır, ben
    ashâbımı öldürmem!” demiştir. 344
    Başka olaylar saldırgan düşmanlara karşı takınılması gereken
    tavrı belirleyen âyetleri, derûnî (içsel) olan ve asla zor kabul etmeyen
    vicdânî inanca müdâhaleye dayanak yapmak, Kur’an’ın
    din ve vicdan özgürlüğüne tamamen aykırıdır. İman gönül işidir.
    İnanmadığı takdirde öldürüleceğini anlayan insan, zor karşısında
    inansa da mü’min sayılmaz ki. İkrâh ile ne iman, ne de küfür olur.
    İman serbest olarak benimsenip kabul edilen düşüncedir. “Dinde
    zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tâğutu
    inkâr edip Allah’a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir
    kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” 345
    İslâm’ın kimseyi zorla dine sokmayı emretmediği, herkese
    din ve vicdan hürriyeti tanıdığı, başka dinden insanlara dinlerini
    yaşama fırsatı verdiği herkesin bildiği bir gerçektir. Her şeyden
    önce, “Lâ ikrâhe fi’d-dîn -Dinde zorlama yoktur-.”346 âyetiyle bu hüküm
    ilân edilmiştir. Bir başka âyette de; “Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin
    hepsi mutlaka inanırdı, o halde sen mi insanları inanmaları
    için zorlayacaksın?”347 buyrulmakla, Allah’ın insanoğluna bahşettiği
    kendisine inanıp inanmama özgürlüğüne işaret edilmiştir. Yoksa
    tüm insanları, mü’min ve itaatkâr kullar olarak yaratması ve yeryüzünde
    hiçbir kâfir kul bırakmaması işten bile değildi. Fakat o
    zaman insanoğlunun yaratılmasının altında yatan hikmet, geçersiz
    hale gelirdi. 348
    Bazılarına göre bu hürriyet, dine girmeden öncedir. Kimse,
    zorla müslüman edilemez, ancak dine girdikten sonra dilediği
    gibi davranamaz, onun kurallarına uymak gerekir. Bu doğrudur,
    bir sistemi benimsemek onun kurallarına uymayı kabul etmek anlamına
    gelir. Aykırı davranışların müeyyideleri de olmalıdır. Ancak,
    İslâm’ın insanlara tanıdığı din ve vicdan hürriyetini müslüman olmadan
    önceki bir zamana hasretmek sadece bir izah tarzıdır ve
    343 Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144; Fethu'l-Bârî, 8/67
    344 Fethu'l-Bârî, 12/293
    345 2/Bakara, 256; Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 10, s. 170-172
    346 2/Bakara, 256
    347 10/Yûnus, 99
    348 Mevdûdi, Tefhimu'l Kur'an, c. 2, s. 340
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 109 -
    böyle bir davranış, Hıristiyan ve Yahûdilere tanınan din ve vicdan
    hürriyetinin Müslümanlardan esirgenmesi demektir ki, nasslarda
    böyle bir sınırlama mevcut değildir. 349
    Din ve inanç hürriyeti var” diyoruz, ama İslâm dininden dönen
    kişinin (yani ben müslüman değilim diyen insanın) öldürülmesi
    gerektiği konusunda hâlâ büyük bir ittifak var. Yani, din hürriyetini
    hıristiyana, yahûdiye tanıyoruz, ama müslümana tanımıyoruz
    gibi bir kanaat var. Yani hıristiyan hıristiyan olarak, yahûdi yahûdi
    olarak kalacak, ama Mehmet Aydın dinden çıkarsa? Onun cevabı
    pek hoş değil. “Lâ ikrâhe fi’d-dîn gayi müslimler içindir, müslümanlar
    için değildir” diyenler, böyle anlayanlar var; hâlâ bu böyle
    yorumlanıyorsa ciddî bir inanç hürriyeti problemi var demektir. 350
    Zorla iman olmaz. Gönül ferahlığı ile dinden çıkan kişinin,
    inandıktan sonra inkâr eden kimsenin cezası nedir? Kur’ân-ı Kerim,
    buna bir ceza koymamıştır. Şöyle bir kural konabilir: “Toplum
    hukukunu ilgilendiren, toplum haklarına dokunan suçlar işlendiği
    takdirde Kur’an’ın ona belirlediği cezalar vardır, ama toplumun
    haklarını ilgilendirmeyen, Allah ile kul arasında kalan tamamen
    vicdanî meselelerde suç işleyen kimselerin Kur’an’da bir cezası
    yoktur.” Yani bir adam hırsızlık yaparsa, bu, toplumun hakkına
    saldırıdır. Allah katında günah ama aynı zamanda toplum hakkına
    da saldırıdır. Bir adam zina ederse bu, toplum hakkına saldırıdır.
    Allah katında suç olduğu gibi, bir de toplum düzenine saldırı
    var. Bunların elbette cezaları vardır. Ama oruç tutmamanın
    dünyada cezası var mıdır? Yoktur; cezası âhirettedir. Yani Allah ile
    kul arasında olan suçların cezası uhrevîdir, ama toplum düzenini
    ihlâl eden suçların cezası dünyevîdir. Âhirette Allah onu ya affeder
    veya etmez; o ayrı bir konu. İrtidad da tamamen Allah ile kul
    arasında olan bir meseledir. O yüzden cezası uhrevîdir. Sonradan
    bir ceza uygulanmış ama bu Kur’an’ın getirdiği bir ceza değil. O
    toplumun yaptığı ictihaddır.
    Bugün biz Kur’an bağlamında düşündüğümüz zaman görürüz
    ki, irtidâdın cezası olmadığı gibi, dinde de zorlama yoktur. Adam
    “ben dine inanmıyorum, dinden çıkıyorum” derse çıksın, biz onu
    zorlamayız ama ikaz ederiz. Kabul eder veya etmez, o ayrı mesele.
    Zaten “inan!” diye zorlasak, o da “inandım” dese, acaba gerçekten
    inanmış mıdır? Bu, bir vicdan işidir. Hatta bir sahâbî savaşta
    bir insanı selâm verdiği (Lâ ilâhe illâllah dediği) halde öldürüyor.
    Durumu Peygamberimize iletiyorlar. Peygamberimiz onu öldüren
    349 Ahmet Yaşar, İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, s. 98
    350 Mehmet Aydın, 1. Kur'an Sempozyumu, s. 353
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 110 -
    kişiye “neden öldürdün?” diyor. O da, “sadece korkusundan, öldürüleceği
    endişesiyle selâm verdi (Lâ ilâhe illâllah dedi)” diyor. “Hel
    lâ şekakte kalbehu = kalbini yarıp da baksaydın ya” diyor. Biz, adamın
    zâhirine, görünüşüne değer veririz. Dinde zorlama yoktur. Ama
    hukukî meselelerde elbette zorlama olacaktır. Farazâ şimdi bir
    Alman, Türk vatandaşlığını kabul etse, bu adam T.C.’nin kanunlarına
    uymayı kabul etmiş demektir, ona uymak mecbûriyetindedir.
    T.C.’nin kanunlarına göre suç olduğu halde; “ben hırsızlık ederim,
    adam öldürürüm” diyebilir mi? Devlet, ona keyfî hareket etme
    serbestliğini verir mi? Elbette ki vermez. İslâm da hiçbir müslümana
    kendi kurallarını çiğneme hakkını vermez. Aksi halde nizam
    diye, hukuk diye bir şey kalmaz. Elbette bu konularda zorlama
    vardır. Ama iman meselesinde bir zorlama yoktur. 351
    Hayreddin Karaman Hoca ise, bu konuda şunları söylemektedir:
    “İrtidad, bir insanın müslümanken İslâm’ı terkedip dinsiz olması
    yahut başka bir dine geçmesi demektir. Öyleyse şimdi müslüman
    değilken din değiştirse, ona irtidad demiyoruz. Dilediğine
    inansın, dilediğine geçsin. Müslüman olmayan bir insanın din değiştirmesi
    zaten serbesttir. Müslüman bir kimsenin din değiştirmesidir
    problem. Şimdi korkuyor ya birkısım insanlar, “ya gelirseniz
    ne olacak?”
    Bugün Türkiye’de yaşayanların % 99,6’sı müslüman(mış); iyi
    de, şimdi, bazı alevî vatandaşlarımız çıkıyor, diyorlar ki: “25 milyon
    alevî var.” Onlara soruyoruz: “Bu alevîlik nasıl bir şeydir?” Anlatıyorlar;
    bir kısmının anlattığı şeyin İslâm’la alâkası yok. Zaten
    böyle alevîlere soruyorsun, diyorlar ki; “biz bir kere sünnî değiliz
    ya, bizimki İslâm da değil; apayrı bir kültürdür, vs.dir.” Bu, tüm
    alevîler için doğru olmadığı halde, onların sözcülüğünü üstlenen
    niceleri böyle diyor, en azından böyle olanlar da var. Başka birileri
    çıkıyor, diyor ki: “Ülkemizde şu kadar falan dinden insan var, şu
    kadar filan inançtan kişi var, şu kadar şu ideolojiye mensup insan
    var. Bunlar söyleniyor. Kaleme vuruyorsun, neticede % 99 gibi bir
    şey gözükmüyor. Bunların hepsini biz müslüman sayıp da, yarın
    adam “ben müslüman değilim” deyince, mürted sayma hakkımız
    var mı? Bu soru olarak ortaya atılan cümlenin cevabı içinde vardır.
    Yani bu tür kimseleri mürted saymaya hakkımız yok. Biz, bu kimseleri
    henüz müslüman olmamış ham madde olarak kabul edeceğiz.
    Ham madde ama ahsen-i takvîme, eşref-i mahlûkata yönelik, ona
    tâlip ham madde. Bütün gayretimizle onlara İslâm’ı sevdirmeye
    çalışacağız, öyle düşmanca, merhametsizce, kılıçla, sopayla değil.
    Kur’ân-ı Kerim insanları nasıl İslâm’a kazanacağımızı, nasıl dâvet
    351 S. Ateş, 1. Kur'an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. s. 382-383
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 111 -
    edeceğimizi anlatıyor. Orada müjde vardır, sevgi vardır, merhamet
    vardır, paylaşma vardır. İslâm’ın güzelliklerini anlatma, gönülleri
    ısındırma ve kazanma vardır. Biz bunları yaparak bu insanları kazanmaya
    çalışacağız, mesele budur ve korkulacak bir şey yoktur.
    İkincisi, diyelim ki hakikaten bir müslüman, -Allah esirgesinnasıl
    olduysa bir gün İslâm’dan şüphe etti ve dini bıraktı, dinden
    çıktı. Müslüman iken dinsiz oldu, başka bir dine intikal etti, ama
    meselâ müslümanların karşısına geçip müslümanlara hiyânet etmedi,
    müslümanların düşmanlarıyla onlara karşı savaşmadı, sadece
    dinini değiştirdi, İslâm dinini terketti. Sırf bundan dolayı bu
    insan öldürülür mü? Bu soruya İslâm, bir tek cevap vermiyor. Öldürülür
    diyen var, öldürülmez diyen de. Nitekim Ebû Hanife diyor ki:
    Kadın irtidad ettiğinde öldürülmez. Niye? Çünkü kadın muhârip
    değildir. Yani kadın bilkuvve muhârip, savaşçı değildir. Bilfiil bazı
    kadınlar da savaşçı olabilir, ama olsun, potansiyel olarak genellikle
    kadınlar düşmanlara iltihak edip müslümanları vurmayacağı
    için kadın öldürülmez diyor.
    Eğer bir insan, sadece dinini değiştirdiği için öldürülseydi, kadının
    da öldürülmesi lâzım gelirdi. Çünkü kadın da insandır ve
    kadının Allah’a kulluk mükellefiyeti bakımından erkekten hiçbir
    farkı yoktur. Öyle olunca, eğer bir insan, sadece dinini değiştirdiği
    için öldürülseydi, sebep bu olsaydı, o zaman dinini değiştiren kadın
    da öldürülürdü. O halde “İslâm’da mürted öldürülür” diyen
    fıkıhçının gerekçesi sadece din değiştirme değildir. Böyle olunca,
    başta kâfir olma hürriyeti olduğu gibi, insanların sonradan kâfir
    olma hürriyeti de vardır. İnsanlar zorla iman ettirilemez ve zorla
    iman içinde tutulamaz.” 352
    Mürtede karşı tavır konusunda dikkatli olmak mecbûriyeti
    vardır. Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir
    hastalığı”na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’
    mührü vurmamak gerekir. İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı,
    o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğrenme kaynakları gözönüne
    alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden
    çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını
    düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak
    hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır.
    Sayımızın azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.
    Mürted’e verilecek ceza konusunda fıkıhçıların değişik görüşleri
    var. Bazıları, eğer toplu irtidat olmuşsa bu; İslâm toplumunun
    veya devletin güvenliğini ilgilendirdiği için, onlarla topluca
    352 Hayreddin Karaman, İslâm’da İnsan Hakları, Ensar Neşriyat, s. 72-73
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 112 -
    savaşılır, zararları def edilir demektedirler.
    Günümüzde batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma,
    birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da
    onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor,
    onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, gerçek İslâm’ı gereği gibi bilmemenin
    ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar
    da, yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere,
    uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya,
    İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
    Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi
    ve mürted oldu, ona hangi cezayı verelim’ diye fetvâ arayışı değil;
    İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara
    ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların
    dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır.
    Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı haksız ve kolaycı bir davranıştır.
    Hiç bir yararı da yoktur. 353
    Kanaatimize göre, mürtedden kasıt, İslâm nizamına, İslâm
    devletinin varlık ve bütünlüğüne karşı çıkıp ona baş kaldırmak
    için dinden dönmedir. İşte dört mezhebin ittifakıyla mürtede uygulanan
    idam cezâsı, bu düşünceyle dinden dönmenin cezâsıdır,
    yoksa kılıç zoruyla insanları dinde tutmak için değildir. Birçok
    âyette belirtildiği gibi, dini zorla kabul ettirmek gibi bir şey zaten
    yasaklanmıştır. 354
    Muhammed Hamidullah’ın şu sözleri de bu kanaatimizi
    desteklemektedir: “İrtidâd suçu, İslâm milletine karşı işlenen
    bir bağy (isyan) suçu olduğundan, hem siyasî, hem de dinî cezâ
    gerektirmektedir.”355 Bilindiği gibi, bağy suçunun cezâsı, Hucurât
    sûresinin 9. âyetiyle sâbittir. Peygamberimiz döneminde mürted
    olan ve sayıları hiç de az olmayan insan çıkmıştır. Hicreti göze
    alamadığı için Mekke’de kalmaya devam eden ve çevre şartlarına,
    oradaki baskılara dayanamayıp irtidad edenler, Habeşistan’a
    hicret edip oranın şartlarına uyum sağlayıp irtidad edenler vardır.
    Yine, Hz. Peygamber’e vahiy kâtipliği yapmış olan Kays, sonradan
    mürted olup kaçmıştır. Hz. Peygamber, bu mürtedlere herhangi
    bir ceza uygulamamıştı. Yani Rasûlullah’ın fiilî sünnetinde mürtedlere
    idam cezası gibi bir hükümden bahsetmek doğru değildir.
    Mekke’nin fethi sırasında Hz. Peygamber’in öldürülmelerini emrettiği
    bazı müşrikler yanında kimi mürtedler varsa da, bunlar, salt
    353 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 459
    354 Bk. 2/Bakara, 256; 10/Yûnus, 99; 18/Kehf, 29 vb
    355 Vâkıdî, Kitâbu’r-Ridde, Hamidullah’ın Mukaddimesi, s. 9
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 113 -
    mürted oldukları için bu cezâya çarptırılmamıştır. Mürted olduktan
    sonra İslâm düşmanlarını müslümanların aleyhine kışkırttıkları
    için, İslâm’a büyük oranda zarar vermeye çalıştıkları, savaşçı konumları
    için bu cezaya müstahak olmuşlardır.356 Hatta bunlardan
    bir kısmı tekrar müslümanlığı kabul etmiştir.
    Özellikle Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde “ridde savaşları” diye
    bilinen savaşlar, hele zekât gibi o dönemde devlete verilen bir
    vergiye itiraz edenlere karşı uygulandığı gözönüne alınınca, bunların
    bağî/isyankâr oldukları, meşrû İslâm devletine karşı ayaklandığı,
    savaşçı konumunda oldukları ve bunun cezâsı olarak kendileriyle
    savaşıldığı değerlendirilmelidir. Hz. Ebû Bekr’in mürtedlere
    ve zekât vermeyenlere karşı savaş açması, tamamen devletin düzenini
    yıkma girişimlerine karşı verilmiş bir savaştır. Tarihte devlet
    adamları, kamunun yararını dikkate alarak bazı uygulamalarda
    bulunmuş olabilirler, ama bunlar siyasî amaçlıdır, başkaldırılara
    karşı tedbirden ibârettir. Yoksa, savaşçı konumunda olmadıkları
    için kadınların sırf irtidad ettikleri için öldürülmemeleri gerektiği
    hükmü de değerlendirilmemiş olur. Dolayısıyla İslâm’la ve/veya
    müslümanlarla savaşçı durumunda olan ister önceden beri kâfir/
    müşrik, ister mürted kimselerle savaşılır, onlar öldürülür. Ama
    savaşçı durumunda olmayan kendi halindeki mürtedlerin öldürülmesi,
    Kur’an hükümlerine uygun değildir, Kur’an’ın inanç özgürlüğü
    ilkelerine terstir. İslâm fıkhında dört mezhebin ittifak
    ettiği mürtedin idamla cezalandırılması hükmü, devletin düzenine
    karşı başkaldırması ve bir bağy suçu işlediği içindir. Yoksa,
    Şeltut’un da dediği gibi; kendi kendi kendine, İslâm’ı karalayıp
    suçlamadan bir başka dini benimseyen kimseye idam cezası verilmez.
    357
    Peygamberimiz’in (s.a.s.) müslümanlar arasında münâfıkların
    varlığından haberdar olduğu halde, bu insanları cezalandırmadığı,
    hatta onları mescidinden kovup mahcup etmediği bilinmektedir.
    Bu da, müslümanların ne kadar hoşgörü sahibi olduğunun
    bir delilidir. Bunun için diyoruz ki, mürtedin ölüm cezasına çarptırılması,
    İslâmî sisteme, devletin egemenliğine karşı çıkma haliyle
    sınırlıdır.358 Bugün hemen hemen bütün dünyada bu suçu işleyenlerin
    cezası hep aynıdır; idam.
    Mürtedin dinden çıktığını herhangi bir şekilde ilân etmesi
    gerekir. Aksi takdirde onun dinden döndüğüne hükmedilemez.
    356 Bk. İbn Hacer, el-İsâbe, II/317
    357 Mahmut Şeltut, el-İslâmu Akîdeten ve Şerîah, s. 301
    358 M. Şeltut, a.g.e. s. 301
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 114 -
    Çünkü o takdirde bu kişi mürted değil; münâfık sayılır. Bu ilân ile
    de İslâm nizamını hiçe saymış olur, mürted, bu davranışıyla kendisi
    gibi olanları bu yola teşvik etmiş, İslâm aleyhinde en azından
    soğuk savaş başlatmış, yıkıcı propagandaya girişmiş olur. En azından
    zayıf inançlı kişilerin kalplerine şüphe tohumlarını ekmiş olur.
    Bütün bunlar, toplumun sarsılmasına ve İslâm nizamının zedelenmesine
    sebebiyet verir. Bunlar büyük suçlardır. İslâm’da kimsenin
    gizli hallerini araştırmak, yani tecessüs câiz olmadığına göre,359
    fıkıhçılar tarafından irtidâd için öngörülen idam cezâsı, aslında
    bu davranışın açıkça propaganda yoluyla İslâm nizamına karşı gelinmesinden
    dolayıdır.
    Dinden çıkma ile dine karşı çıkma ayrı ayrı şeylerdir. Fıkıhçılara
    göre, idam cezasına çarptırılan mürted, dinden dönen herhangi
    bir kimse değil; dine karşı saldırıya geçen savaşçı kimliğindeki
    insandır.
    İrtidâd, akıllı ve bâliğ kimsenin zorlama olmadan İslâm dinini
    fiil, söz veya inanç bağlamında terketmesiyle gerçekleşir. Delinin,
    aklı ermeyen çocuğun ve mükrehin/zorlananın dinden dönmesi
    geçerli değildir. Kişinin sözlü, fiilî veya itikadî olarak gerçekleştirdiği
    davranışının dinden çıkmayı gerektirdiğini bilmesi ve bunu
    bilerek yapması gerekir. Hatta Şâfiî’ye göre, kişinin bu işi bilerek
    yapması da yetmez, dinden çıkmaya niyetlenmesi de gerekmektedir.
    Çünkü ameller niyetlere göre değer kazanır. 360
    Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında insanlar, müslüman
    olduğunu iddiâ edenler, ya da müslümanların yaşadığı
    yerlerdeki insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru bir şekilde
    öğrenme, güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir? Çoğunlukla
    bid’at ve hurâfelerle yer yer tahrife uğramış, medyada,
    okullarda, hatta kimi câmilerde tanıtılan ve yaşanılan İslâm’ın ne
    oranda gerçek İslâm olduğu sorulmalıdır. Ve bütün bu olumsuz
    şartlar içinde insanın bazen hurâfelere, zâlimlerle işbirliği yapanlara
    karşı çıktığını zannedip değerlendirerek hak adına hakka karşı
    çıkabildiğini unutmamak gerekiyor. Câhillik, bilinmeyen İslâm’a
    karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen bu câhiller sevdiği(ni
    zannettiği) dinin gerçeklerine karşı çıkıp çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden
    aklına göre bir hükmü kabul etmeyebiliyor. Nice
    insan İslâm için kendini belki fedâ edebilecek durumda Allah’ı ve
    359 49/Hucurât, 12
    360 Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Talâk 11; Eymân 23;
    Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvud, Talak 11; Nesâî, Tahâre 59, Talak 24,
    Eymân 19; İbn Mâce, Zühd 26; Abdülkadir Udeh, et-Teşrîu’l-Cinâiyyü’lİslâmî,
    2/719
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 115 -
    Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın kurbanı olarak, ilim ve
    amel konularında da ihmalin neticesi, bazı müslümanlarca mürted
    ilan edildiği için idamı hak eden duruma düşebiliyor. Acınması
    ve kurtarılması gereken bu zavallılara karşı görevlerini yerine getirmeyen
    müslümanların, bunları asılması gereken insanlar olarak
    ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara ne verdik ki, ne istiyoruz?
    Bataklıktan, hele gübrelikten çok güzel kokulu güller mi
    çıkacak? Tek tük çıksa bile, gübreliğin gülistan olmasını beklemek
    idealizmin anormallik boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik kurutulmadan
    b... böceklerinin veya sivrisineklerin önüne geçmek
    mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, saptırmalar, akın kara, karanın
    da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara
    çözümler bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle nasıl
    teslim olabileceğini düşünmek gerekiyor. Derdimiz bağcı dövmek
    değil, üzüm yemek olmalı. Yargı yerine dâvet öne çıkmalı, tekfir
    ve mürtedlik damgalamasıyla öldürülecek adam aramak yerine;
    ihyâ edilecek, hidâyetlerine sebep olunacak tavırlar gerekiyor.
    Mesleğimiz yargıçlık değil, itfaiyecilik ve doktorluk olmalı. Bilinçli
    şekilde savaşçı konumunda olmayanları öldürmeye değil, onları
    kurtarmaya, ihyâ etmeye koşmalıyız. Militanlık değil, merhamet
    fedâiliği gerekiyor ıslah için, amel-i sâlih için, hakkı ve sabrı tavsiye
    için. Unutmayalım ki, bir canı kurtaran/ihyâ eden, bütün insanları
    kurtarmış gibi; haksız yere birini öldüren de bütün insanları
    öldürmüş gibi olur. 361
    Gizli İrtidâd
    İçinde bulunduğumuz toplumun önemli bir kesiminin, itikad
    ve fikir bakımından halleri, gizli irtidâd vak’asına uymaktadır. Bu
    kalabalıkları, bundan başka hiçbir kalıba oturtmak mümkün olmamaktadır.
    Tanzimat denilen kökü imanın dejenere olması psikolojisiyle
    başlayan Meşrûtiyet ve Cumhuriyet dönemleriyle gelişen kâfirlere
    özenme ve her konuda onlara benzeme, batılaşma şeklindeki
    hâlet-i rûhiye ve bu ruh halinin sonucunda, akîde, düşünce ve
    sosyal yaşantıda meydana gelen değişim, öyle bir insan türü oluşturdu
    ki, bu insan türü, mukaddesat cümlesinden bazı şeyleri “bu
    benim aklıma ve çağdaş anlayışa uymuyor...” diyerek kolayca reddedebilecek,
    inanç bakımından zararlı olan birçok şeyi de rahatlıkla
    isteyerek benimseyip bir kurtuluş düsturu gibi sarılabilecek
    hale düşmüştür.
    361 5/Mâide, 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 116 -
    Batılılaşma adı altında gelişen bâtıllaşma ve değişim, diğer
    adıyla yabancılaşma çığırında gelinen bugünkü nokta, tam anlamıyla
    bir gizli irtidâd olgusunu sergilemektedir. Hem resmî, hem
    de özel ve sivil planda İslâmîyet’in dışlanması demek olan bu hal,
    gizli irtidâd hükmünden başka hiçbir şeyle izah edilemez. Çünkü
    bu toplum, bir zamanlar İslâmîyet’i -tam ve mükemmel olmasa
    da- esası itibarıyla benimsemiş bir toplumdu.
    Ama sonra onu çağın gerisinde kabul ederek kendine göre
    çağdaş normlar edinmek gibi bâtıl bir yola saptı, daha doğrusu
    saptırıldı. İşte bu kültür ve bu anlayışla oluşan bir toplumun içinde
    fikrî ve itikadî alanda, tevhid ölçüsünde ve çizgisine göre birçok
    sapmaların olması ve ne idüğü belirsiz, melez, şahsiyetsiz/kimliksiz
    insanlardan oluşan bir toplumun ortaya çıkması kaçınılmazdır,
    İlk dönemde kendini gösteren irtidâd olayları ile son dönemlerde
    gizli ve itikadî esaslarda da meydana gelen gelen irtidâd
    hallerinde, temelde yatan etkenler ve reddetmenin dışa vuruş şekilleri
    bakımından ortak nitelikler ve benzerlikler vardır. Meselâ,
    kendini mü’min saydığı halde, zekât diye bir görev tanımayan
    zenginler, (Hz. Ebû Bekir’in konumundaki) yetkili mercîler tarafından
    tahsil edilecek olsa vermeyecek durumda mü’min olduğunu
    iddiâ eden zenginler... “Fâizi bankalar kendi rızâsıyla veriyor veya
    biz kendi isteğimizle ödüyoruz...” diyerek böyle dinî bir haramı
    kabul etmeyen ve bu fâizi meşrû sayan şahıs ve kurumlar... (“Alan
    râzı, veren râzı, bu haram olan zorla ırza geçme değildir ki, zinâ
    olsun” deyip kerhâneleri savunanlar, devlet eliyle işletilen kumarı,
    meselâ milli piyangoyu, altılıyı, sayısalı, totoyu... haram kabul
    etmeyip meşrû gören, önceden de müslüman olduğu bilinen kişiler...)
    Yine meselâ, icabında oruç tutan, kurban kesen, Cuma namazı
    kılan, fakat beş vakit namaz diye bir görevi yerine getirmeyip
    böyle bir yükümlülüğü de âdeta kabul etmez bir tavır içinde olan
    kalabalıklar... Ve daha yaygın bir hastalık olarak, laik ve şeriatsız
    bir dindarlığa güya taraftar olanlar... (Lâ’sı olmayan, ilâh kavramına
    girecek çağdaş bâtıl zihniyet ve putlardan hemen reddedecek
    hemen hiçbir şeyi olmayan, tâğuta karşı çıkmayan, bâtılı reddetmeyen
    insanlar... “Biz de bir zamanlar bu yollardan geçtik, bunlar
    boş şeyler, çağın gereklerine, yaşanılan gerçeklere, konjönktüre
    uymuyor” deyip cihada, İslâmî tavırlara karşı çıkan bukalemun
    gibi her renge giren veya renksizleşenler...)
    Bütün bunlar “ridde” ve “irtidâd” ölçüsünden başka hangi kalıba
    oturtulabilir? Yine bu tür düşünce sahipleri, belki de mü’min
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 117 -
    bir âileden gelmektedir ya da gençliklerinde tam müslümandılar.
    Dinden dönme olayının bireysel ve toplumsal düzeyde vuku bulduğunu
    biliyoruz. Bu durumu, müfessir Hamdi Yazır merhum da
    şöyle belirtiyor: “Demek oluyor ki, bu gibi televvünât (yani itikadî
    bakımdan değişik renklilikler göstermek) sadece efrâd (fertler)
    hakkında değil; cemaatler hakkında da sebeb-i felâkettir. Binâen
    aleyh, bir zamanlar İslâm dinine hizmet etmiş olup da bilâhere
    kâh küfür ve kâh iman, şuraya buraya bocalayarak sonunda
    küffâra istihâle etmiş (dönüşmüş, yabancılaşmış) olanların halâs
    ve selâmet bulmalarında asla ihtimal olmadığı da anlaşılmış oluyor.”
    362
    Yani bu (mürted) toplumlar iflâh olmazlar. Felâh, refah ve
    terakkî gibi zâhirî bakımdan iyi gibi görünen hallere rağmen, bunun
    gerçek bir saâdet ve iyileşme olmadığı şüphesizdir. Asıl kurtuluş,
    toplumların benlik ve şahsiyetlerini bulmasıdır. Bu da ancak
    İslâmîyet’le mümkündür. İslâm’ın dışında herhangi bir mercîye ve
    düzene yöneliş, durum ve derecesine göre küfür, şirk, nifak ya da
    irtidâd hallerinden biriyle nitelenip hükme bağlanabilir. 363
    Şirkin Çağdaş Yansımaları; Özendirilen
    ve Dayatılan Mürtedlik
    Şirk, Allah’a ait özellikleri bir anlamda gasbetmek ve onları
    hak etmeyenlere vermektir. Haddi aşan insanlar veya aklını iyi kullanmayanlar,
    Allah’ın rabliğini, melikliğini, ilâhlığını, hâkimiyetini
    gasbederler. Bütün bu ilâhî özellikleri bazı şeylere, insanlara veya
    birtakım güçlere verirler. Sonra da onların önünde şöyle veya
    böyle boyun eğerler, onlara mutlak anlamda itaat ederler. İnsanların
    şirk içinde olması Allah’ın rabliğine zarar vermez. İnsan,
    kendi aleyhine olarak şirke yuvarlanır. Ancak, şirkin zararı sadece
    müşrikle sınırlı kalmaz, topluma da yayılır. Şirkin ve müşriklerin
    güçlü olduğu yerlerde fesat yaygınlaşır, toplumun huzuru bozulur.
    Allah’tan başka yaratıcı, öldürücü, mutlak tasarruf sahibi, sınırsız
    güç sahibi, sevilen ve ibâdet eder gibi itaat edilen, hükmüne
    -Allah’ın hükümlerine aykırı olarak- boyun eğilen her şey, şirke götüren
    sahte tanrılardır. Şirk içinde olanlar, şüphesiz toplum içinde,
    tabiatta ve insan ilişkilerinde dengeyi bozarlar. Hâlbuki Tevhid bu
    hayatî dengeyi kurmak ve korumak için gönderilmiştir.
    Şirke düşenler hiç bir zaman “Allah (c.c.) evreni şu kadar ortakla,
    yardımcı ile idare ediyor” demiyorlar. Onlar, yaptıklarının
    362 Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y. c. 3, s. 1499
    363 Ekrem Sağıroğlu, Kur'an'da İnsan ve Toplum, s. 213-216
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 118 -
    şirk olduğunu çoğunlukla kabul bile etmezler. Hatta birçoğu
    İslâm’a ve Kur’an’a saygı duyduklarını dahi söylerler. Ancak, şirk
    koşmaktan maksat, Allah’ın evren üzerindeki hâkimiyetini tanımamak,
    O’nun hükümlerini reddetmek ve O’na Rabliğinde ortaklar
    bulmak, öyle inanmaktr. Dolaysıyla hayata ait hükümleri, ilâhî
    ölçüleri Allah’tan almamak, kulluğu, mutlak itaati başka sahte
    ilâhlara yapmaktır.
    Bu anlamda çağımızda yepyeni şirk örnekleri gelişmiştir. Eskiden
    görülen şirk çeşitlerine yenileri de ilave olmuştur. Artık atalar
    dini, eskiden beri devam eden putçuluk, falcılık, kurtarıcı liderlik,
    siyasal güçler, mezarda yatan ölüler, spor kulüpleri, ikon (put) haline
    getirilen sevgililer, her bir şeyi taklit edilen sanatçılar, dünya
    çıkarları, makamlar, heykeller ve ölümlü kişiler birer şirk aracı haline
    getirilmiştir. Allah’a inandığını söyleyen niceleri, O’nun Rabliğini
    göklere gönderirken, O’nun yalnızca göklere karışmasını isterken,
    kendi hayatına ve toplum hayatına başkalarının ilkelerini
    daha uygun görmekte, Allah’ın peygamber aracılığıyla gönderdiği
    ölçüye aldırış etmemektedirler. Bir kişinin veya bir siyasal gücün
    ilkelerini Allah’ın hükümlerinin önüne getirebilmektedirler. Çok
    üstün sandıkları birtakım kişilere ve şeylere Allah’tan ve O’nun
    hükümlerinden daha fazla değer vermektedirler. İslâm, insanın
    bu sapıklıktan kurtulup Tevhidle hayat bulmasını istiyor. Allah’ı
    birlemek ve yanlızca O’na kulluk yapmak üzere yaratılan insanın
    fıtratına uygun olan da budur. İnsana düşen, Kur’an’ın “De ki O Allah
    tektir. O’nun eşi ve benzeri yoktur. Doğmamış, doğurulmamıştır. Hiç
    bir şey O’na denk/eş değildir.”364 gerçeğine teslim olmak ve gereğini
    yapmaktır. 365
    İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde,
    cehâlet ve düzenin/ortamın cahilî yapısından dolayı -Allah
    muhâfaza etsin- kolaylıkla şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok
    zor değildir; esas önemli olan, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı
    çevrelerde mü’min kalmak ve müslüman olarak ölmektir. Günümüzde
    sık görülen şirk unsurlarının, tevhidi bozan durumların en
    yaygın olanları şunlardır:
    Güncel Câhilî Eğitimde Şirk: Câhilî eğitim kurumlarında bilginin
    temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip, sadece akıl ve
    duyu organları kabul edilir. Bu, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem
    de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern
    câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın
    364 112/İhlâs, 1-4
    365 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 640-641
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 119 -
    ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler câhilî eğitimin temelini
    teşkil eder. İlk insanı, tesadüf sonucu veya doğa kanunları
    gereği hayvanın evrim geçirmiş türü kabul eden günümüz bilimleri
    ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi
    (rabliği) Allah’a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak başka
    tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma konusunda
    Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen çağdaş
    şirk zihniyeti, dünyadaki ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası
    ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan
    tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve
    hak-bâtıl mücadelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim olduğu
    devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye
    hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden
    geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın
    asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil
    medeniyetidir.
    Günümüzde ekonomik yorumlar da baştan sona şirk anlayışı
    içerir. Sadece iktisat ve ekonomi eğitimi veren kurumlar değil;
    medyanın, hatta halkın gündemindeki ekonomik değerlendirmelerin
    hemen hepsinde para, ilâhların başında gelir. Tüm mülkün,
    para, mal ve nimetlerin Allah’a ait olduğu anlayışı olan “ekonomik
    tevhid” anlayışına yer yoktur. İnsanların ekonomi yönüyle de
    evrim geçirdiği, ilkel komünal toplumdan köleci topluma, feodal
    toplumdan, kapitalist ve sosyalist topluma doğru seyri ve bu çeşit
    tasnifi, insanların Allah’tan bağımsız olarak sürekli evrim geçirdiği
    iddiasını haklı çıkarmaya dayanır. İlk insanın, ilk peygamber
    ve ilk yaşama biçiminin vahyin ışığında tevhid olduğu gerçeği, en
    küçük bir teori ve ihtimal dâhilinde bile değerlendirilmez.
    Siyasal şirk anlayışı da bilimsel kılıflarla takdim edilir. En
    iyi sistem, milyonlarca yıllık tecrübe sonunda cumhuriyet ve demokrasi
    olarak adlandırılır. Hakk’ın değil; halkın egemenliğini,
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi alternatif bile kabul etmeyen
    bu câhiliyye düzenlerini neredeyse tüm insanlar canla başla savunur.
    Faşist, kapitalist veya sosyalist olsun her farklı grup, gerçek
    demokrasinin kendi savundukları ideoloji ve düzen anlayışında
    olduğunu iddia ederlerken, kendini müslüman sayan nice insan
    da bu orkestraya katılır.
    Devlet yönetiminde dine yer yoktur, eğitim ve sosyal hayatın
    düzenlenmesi laik ve Kemalist esaslarla düzenlenmek zorundadır.
    Din anlayışı, din eğitimi ve din kurumları da laik düzenlemeye
    tâbidir. Dinlerin ortaya çıkışı, ilk insanın yapısı, konumu, evrim
    inancı gibi nice hususlar batı câhiliyyesinden aynen aktarılmış,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 120 -
    zanna dayalı uydurma teorilerdir. İlk insan da, ilk peygamber Hz.
    Âdem değildir bu şirk anlayışında; insan, önce tabiata, totemlere
    tapmış, sonra çok tanrılı dinleri icad etmiş, çok sonraları da tek
    tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...
    Modern câhiliyyenin sosyal ve siyasal şirk anlayışı gereği, devlet,
    din esaslarına -en küçük çapta bile- dayandırılamaz. Tüm kurum
    ve kurallarıyla şirkin dışına çıkılamaz bu devlet anlayışında.
    Halk da sosyal hayatta, kamu alanında tevhidî inancını sergileyemez,
    muvahhid bir şekilde yaşayamaz. Ama demokrasi vardır;
    halk şirk arasında istediği tercihi özgürce yapabilir, istediği tâğutu
    rab olarak seçebilir.
    İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi,
    Allah’ı, göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları
    ve varlıkları yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak
    istemiyor, yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar.
    “Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere
    uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir,
    oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere,
    meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve
    kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu
    anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği
    olduğu halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin
    devlete, devletin dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği
    ve dayatması olarak sadece vicdana hâkim olmasına karışıl(a)
    mayan Allah’ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar, buralarda
    egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa, buna herhalde
    tevhid ve İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş değil,
    temeli çok eskilere dayanan bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve
    eski Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini) dünya ve devlet işlerine
    karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le bunun için
    mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir
    şey yok; sadece eski câhiliyenin modern görünüm ve söylemleri
    var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını taklit etmekten
    başka bir şey yapıyor değiller.
    İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle,
    hevâlarını hiçbir sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad
    ve ahlâksızlıklara, içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale
    edip yasak koymasını istemiyorsa, konu şirk kavramıyla ilgilidir.
    Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî alanlara Allah’ın dışında
    başka tanrıların egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor,
    dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların
    tümü, şirkin dışında bir şeyle izah edilemez.
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 121 -
    Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde
    kabul ediyorlardı.366 Modern câhiliyye insanı ise, Allah’a bu
    kadar bile inanmıyor; ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu
    düşünmeden doğa/tabiat ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor.
    Tabiatı ilâhlaştırarak çocukları, çiçekleri, güzellikleri doğanın armağanı
    olarak kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat tanrısı”na kendisini
    ve hemcinslerini ortak koşuyor, kendisinin veya başka insanların
    yaratıcılıklarından bahsediyor.
    Tüm bunların yanında, her dönemde görülebilen şirk unsurlarını
    da katarsanız, muvahhid insanın, istisnalar dışında niye yetişmediği,
    huzursuzluk ve zilletin, kaos ve krizlerin niye artarak
    devam ettiğinin temel sebebi daha iyi teşhis edilecektir.
    Yalnız, burada unutulmaması gereken önemli bir husus var:
    Allah’a ortak koşan birisinin, şirk koştuğu şey için, “bu da bir
    ilâhtır” , “ben buna da tapıyorum” demesi veya böyle düşünmesi
    de, olayın şirk olması için şart değildir. Şirk, öncelikle kalpte yer
    eder, sonra düşünce ve hareketlere yansır. Şirkin temeli, Allah’tan
    başka herhangi bir şeyi Allah’a tercih etmektir.
    Hızır olarak adlandırılan ölümsüz zannedilen zat, gerçekte hayatta
    olmayan bir kimsedir. Yine Hızır gibi bazı ilâhî vasıflara sahip
    olduğu zannedilen “evliyâ”nın, tanrılaştırılıp bunların her yerde
    hazır ve nâzır olduğuna, insanları gözetlediğine, bazen koruyup
    yardım ettiğine inanılır. Dünyanın varlık sebebinin bu gibi zatlar
    olduğu kabul edilir. Müslümanım diyen nice insan, Allah’ın dünyayı
    ve özellikle yaşanılan coğrafyaları onların yüzü suyu hürmetine
    ayakta tuttuğunu, yoksa çoktan helâk edeceğini kabul edip
    dillendirir. Bu tür inançların gerçekle de, temel hakikat olan tevhidle
    de hiçbir ilgisi yoktur. Tümüyle bâtıl itikatlardır. Allah, dünyayı
    kendi irâdesiyle ayakta tutmaktadır. O’nun irâdesine engel
    olacak veya onu değiştirecek hiçbir ölü veya diri zât olamaz. Allah,
    dünyanın ve evrenin işleyişi ile ilgili kanunlar koymuş, hikmetler
    belirlemiştir. Evren bu ilâhî kanunlarla ayakta durur. Allah’ın otoritesinde
    ve tasarrufunda hiçbir kimsenin ortaklığı yoktur. Dolayısıyla
    Allah’tan başkasına, sanki bir güce sahipmiş gibi duâ etmek
    şirktir. Ölülerlerden medet ummak câhiliyye sapıklıklarındandır.
    Muvahhid bir mü’min, bunlardan kesinlikle uzak durmalıdır. O,
    yalnızca Rabbinden dilekte bulunmalı, O’na yönelmeli ve O’na
    duâ etmelidir.
    İttibâ Şirki: İnsanın inanç, düşünce ve davranışları yönüyle şirki
    üçe ayırmak mümkündür: İtikad şirki, ibâdet şirki ve ittibâ şirki.
    366 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 122 -
    Bırakın eğitim kurumlarını, câmiilerde bile (istisnalar dışında) tevhidden
    şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile yasak savma
    bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye özen göstermek adına
    ve bazen de hakla bâtıl karıştırılarak veya hakkı ketmederek...
    Abdesti bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar insanlar tevhidi
    bozan konulara önem vermez. Hâlbuki insanların kurtuluşunun
    yolu, Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin yeniden
    Kur’anî değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe
    illâllah kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi
    gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması
    mümkün değildir. Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu
    kavramların düzeltilmesine ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır.
    Filistin topraklarında siyonist yahûdiler başta olmak üzere,
    İslâm topraklarını işgal eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor,
    zaten müslümanın elindeki silâhın pek korkutmaya yetecek önemi
    de yok. Ama onlar, eliyle (veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle,
    kalemiyle kendilerini taşlayan mü’minin akîdesinden çekiniyor,
    korkuyor. Tevhid eri Allah’ın askerini, ölümden korkmayan canlı
    şehidi korkutup yıldıracak hiçbir silâhın mevcut olmadığı gibi;
    tevhid bilincine sahip insan da imanı oranında kâfirlerin korkulu
    rüyası olmaktadır.
    Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki
    yüz senedir uygulanan batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir.
    Şirk düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz.
    “Zulmedenler, hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında
    bileceklerdir.”367 Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet
    asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi.
    İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî
    çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya
    benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve
    benzeri özellikleri teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa
    zaman içinde boşalacaktır.
    Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’ın en fazla
    önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi
    tevhide vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla
    tevhide atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm
    âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler...” diye tevhide işaretle, o temeli
    güçlendirmek ve üstüne binâ dikmek için alt yapıya dikkat
    çeker. Tevhid, bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak
    başka söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna
    dayanmalı, müslümanın hayatından hiçbir zaman geri planlara
    367 26/Şuarâ, 227
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 123 -
    atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey iman edenler, İman edin!
    (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda iman edin, imanınızı
    yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin).” 368
    “Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece
    kâfirler inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz
    ona. Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır.
    Kalplerinde canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini
    ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler, İman edin!” diye
    uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu
    için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı,
    yegâne hâkim ve yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na
    ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın
    kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine
    muhtaç değildir, ama insan muhtaçtır ve her an mutlaka ibâdet
    halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan, imanla
    küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih
    yapmalıdır. Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana kul olarak
    yaşayamaz.369 “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle
    Allah’a yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan
    kullarımı müjdele!”370 Bunun için insan daima “Lâ ilâhe illâllah”a
    muhtaçtır.
    Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız
    Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları
    tevhide dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz de kavmini bu
    esasa çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın
    yanında sana şefaatçı olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...” diyordu.
    Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren
    bu cümleyi kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece
    bir cümle için mi, yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için
    mi? Çağrıldıkları hayatla, yaşadıkları hayat arasında bir uçurum
    vardı. Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri
    vardı: Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı.
    İlâhın tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı,
    Kitab’a uymayı, Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de
    ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların
    temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl ve haram ve ahlâkı
    içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri
    gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
    368 4/Nisâ, 136
    369 Bk. 33/Ahzâb, 44
    370 39/Zümer, 17-18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 124 -
    Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş
    sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda
    Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka
    ilâhların varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına
    yönelme ve Allah’tan başkasının Allah’a rağmen hüküm koyması,
    helâl haram tayin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar,
    kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar.
    Yığınlar, tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının yolunu
    bırakmayı kolay kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri, duyu
    organlarıyla algıladıkları eşyaya bağlıdırlar. Mele’ (ileri gelenler,
    müstekbirler, tâğutlar) ise, onların ilâhlara bağlılığı gerçekçi değil;
    sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savunmaları, onların adıyla
    halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır. Bu zâlimlere göre,
    gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar mı, yoksa şeriatının uygulanması
    yoluyla Allah mı? Bütün câhiyyelerdeki müstekbirleri
    tevhid çağrısıyla savaşa iten gerçek sorun budur. Hakları olmayan
    egemenliğin ve otoritenin ellerinden çıkıp sömürünün ortadan
    kalkması onların işine gelmez. Hâlbuki otorite, hüküm; tek yaratıcı,
    rızık verici... Allah’a aittir. “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/
    hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbı Allah ne yücedir!”371;
    “...Hüküm sadece Allah’a aittir.”372; “Hiç yaratan, yaratmayan gibi midir?
    Hiç düşünmüyor musunuz?”373; “Allah’tan başka size gökten ve yerden
    rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka ilâh yoktur. O halde, nasıl
    oluyor da (tevhidden) çevriliyorsunuz (imanı istemeyip küfre dönüyorsunuz)?”
    374
    Buna rağmen, toplumun üst tabakası açık veya gizli diktatörlükle
    yığınlar üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına, süflî
    arzu ve heveslerine hizmeti kaybetmek istemezler. Aslan payının
    ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına gizlendikleri, aslında kendilerinin
    de inanmadığı sahte putların gölgesine sığınarak, güya
    onlar adına sürdürürler. Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar,
    bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına aday
    olanlardan daha çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün güçlerini
    tevhidle savaşa hazırlarlar. Yığınları kandırır, korkutur, tevhidi
    savunanları karalar, onlara komplo kurar ve halkı onlara karşı
    kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim de, o Rabbine
    duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı?) Çünkü ben,
    onun dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk
    371 7/A’râf, 54
    372 12/Yûsuf, 40
    373 16/Nahl, 17
    374 35/Fâtır, 3
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 125 -
    çıkaracağından korkuyorum.” 375
    Mekke’deki olay da aynıydı. Mele’, Kureyş’ti orada. Düşmanlık
    ve savaş, onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid
    arasındaydı. Kendilerine karışmayacak “el-emîn” Muhammed’den
    (s.a.s.) şikâyetçi değillerdi. Onun için, dâvetten vazgeçmesi halinde
    mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve takdim ediliyordu.
    Dâvetle düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi
    arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablik
    anlayışında. Şirk de tek çeşit değildi: Kabile, tapınılan bir rabdı,
    baba ve dedelerin örfü/töre, kamuoyu tapınılan bir rabdı. Kureyş
    ve diğer büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran ve dilediğini
    haram yapan rablardı.
    Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, sahâbe denilen altın nesil.
    Lâ ilâhe illâllah nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne
    anlıyorlardı? Sadece kalple tasdikten, dille ikrardan mı ibaretti
    onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri (her şeyleri) tevhidle değişince,
    şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok büyük değişme/
    inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı... İnsanlık açısından,
    bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının
    tersi veya muhâlifi olması normal midir, mümkün müdür?
    Zehirli bir yılanın öldürücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen
    bir insanın, elini yılanın ağzına hiç tedbir almadan sokması
    düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna inanan kimsenin elini ve
    tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah’a iman eden
    tevhid eri bir mü’minin Allah’a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud,
    tek rızık verici, tek otorite... kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi
    nasıl olur?!
    İman iddiası, itaat ile isbat edilmeden insanı kurtaramaz.
    Bu konuda Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem,
    Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu:
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve
    Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten
    başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların
    şirk koştukları şeylerden yücedir.”376 Adiy: “Ya Rasûlallah, hıristiyanlar
    din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar
    ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram
    yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi.
    Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 377
    375 40/Mü’min, 26; Ve yine Bk. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54
    376 9/Tevbe, 31
    377 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî,
    hadis no: 5093
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 126 -
    “Rabbınızdan size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek
    onlara uymayın.”378; “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara
    meşrû kılacak ortakları mı vardır?”379; “Ayrılığa düştüğünüz herhangi
    bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.”380; “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle
    tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz
    siz müşrik olursunuz.”381; “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan
    çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı
    içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman
    etmiş olmazlar.”382; “(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat
    ettik’ diyorlar. Sonra onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar
    mü’min değillerdir. Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne
    çağrıldıkları zaman, hemen onlardan bir grup yüz çevirir.”383; “Kim Allah’ın
    indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”384; “Yoksa
    câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan
    daha güzel hüküm veren (hüküm koyan) kim olabilir?”385; “Allah, hüküm
    verenlerin en üstünü değil midir?”386; “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin,
    Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa
    düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, onu
    Allah’a ve Rasûlüne götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem
    hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”387; “Allah ve Rasûlü,
    bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi
    kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”388; “...Dikkat edin, yaratmak
    da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbı Allah ne
    yücedir!”389; “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar
    var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”390;
    “...Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi
    emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu
    bilmezler.” 391
    Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi,
    Allah’a ve Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme
    ulaştırır: “Bunlar Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve
    378 7/A’râf, 3
    379 42/Şûrâ, 21
    380 42/Şûrâ, 10
    381 6/En’âm, 121
    382 4/Nisâ, 65
    383 24/Nûr, 47-48
    384 5/Mâide, 44
    385 5/Mâide, 50
    386 95/Tîn, 8
    387 4/Nisâ, 59
    388 33/Ahzâb, 36
    389 7/A’râf, 54
    390 6/En’âm, 82
    391 12/Yûsuf, 40
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 127 -
    Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere
    koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.
    Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa
    Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir
    azap vardır.”392; “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler Allah ve
    Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun,
    aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”393; “Tâğuta kulluk etmekten
    kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip
    de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola
    ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”394; “(Rasûlüm!)
    De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
    bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir.
    De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah
    kâfirleri sevmez.” 395
    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu
    Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya,
    güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını
    bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan
    başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 396
    Hüküm koyma (teşrî), “Lâ ilâhe illâllah”la direkt ve sağlam bir
    şekilde irtibatlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.”397 âyetinde fukahâ, Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir
    edilmez, eğer helâl saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün
    gerisinde bir küfür, yani büyük günah) demişlerdir. Taraflardan birinden
    rüşvet aldığından, önündeki meselede Allah’ın indirdiği dışında
    bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir edilmez.
    Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki
    konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş
    olan biri ise günahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça
    ictihadına ecir de vardır. Ve sayılan diğer fıkhî hususlar...
    Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi
    teşrî ile ilgili değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla,
    fıkıh kitaplarında belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın
    392 4/Nisâ, 13-14
    393 8/Enfâl, 1
    394 39/Zümer, 17-18
    395 3/Al-i İmrân, 31-32) Yine Bk. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/
    Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16;
    23/Mü’minûn, 115
    396 İbn Mâce, hadis no: 4205
    397 5/Mâide, 44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 128 -
    indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermek başka, Allah’tan ayrı olarak
    teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir. Birinci durumda Allah’ın
    dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki farklılığa
    rağmen) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın
    dinine muhâlif haramlar helâllar koyuyor. Ardından açıkça veya
    lisan-ı haliyle: “Allah’ın dinini değil; benim hükmümü/kurallarımı
    uygulayın, çünkü bu, ona denktir veya bu, Allah’ın kanunundan
    daha üstündür, kıymetlidir” diyor. İslâm tarihinde fıkıh âlimleri,
    bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda ihtilâf etmemiştir.
    Yine, fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden
    şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur: Bilmesine
    rağmen ve kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir teşrîe
    (hüküm koymaya) râzı olmak. İkrâh bunun dışındadır;398 çünkü
    ikrahta rızâ yoktur.
    Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de etkisiyle
    insanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin müslüman
    olduğunu da söyleyen nice insan, açıkça şirk olan inançlara
    sahip olmaya, şirk ideolojilerini kabullenmeye, elfâz-ı küfrü
    dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın hükmüne uymak,
    İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dikkat etmek,
    Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman olduğunu
    iddia eden nice insanın gündeminden çıktı. Bütün bunlar
    ve sayılması uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara, “lâ
    ilâhe illâllah” deyince müslüman olacakları, İslâm’ı yaşamasa da
    insanın küfre düşmeyeceği ısrarla söyleniyordu. Müstekbir oburların
    önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu kelimeyi sadece
    diliyle söyleyenler. 399
    Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevanın soyulmasının bazı etkenleri,
    sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’lma’rûf
    ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata
    meyil, yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi,
    israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle
    mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının
    oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
    Şirk ve irtidâdla ilgili bu bilgilerden sonra, içinde yaşadığımız
    toplumu değerlendirmeye çalışalım: Eski ümmetler gibi bu toplum
    da helâk olsa, deprem vb, bir âfetle yerle bir olsa, aradan
    uzun asırlar geçtikten sonra buralarda yaşayan insanlar, kazılarla
    elde edecekleri heykel ve eğlence araçlarından, tesbit ettikleri,
    398 16/Nahl, 106
    399 Geniş bilgi için bkz. Muhammed Kutub, Tevhid, Risale Y.
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 129 -
    araştırıp buldukları şeylerden bu zamanki toplumun yaşam tarzı
    ve dini hakkında neye hükmederler dersiniz? Ya da (hayâlî bir şey
    de olsa) “zaman tüneli”nden bir sahâbeyi geçirseler, bizim yaşadığımız
    zaman ve ülkeye misafir etseler, (meselâ bir gece kulübüne,
    bir mahkemeye, bir okula, çarşıya, ya da bir eve) baksa, bu toplumun
    inancı konusunda ne tür bir yargıya varırdı? Hasan Basrî’nin
    daha 3. nesil müslümanlarına söylediği sözü hatırlayalım: “... Onlar
    sizi görseydi, müslüman demezlerdi.”
    Okullar, törenler, mahkemeler, meclisler, resmî kurumlar, bankalar,
    stadyumlar, ...hâneler, kumar ve eğlence yerleri... toplumun
    dinini yansıtmıyor mu? Hele yasalar ve hükümler... Seçim öncesi
    halkın yönetici adaylarından beklediklerinin, onların vaadlerinin
    hangi dinle izahı yapılabilir? Küçük Amerika hülyâları, sadece
    dünyevî ve fânî istekler...
    Anket yapsanız, halkın kendini hangi sıfat-isimle benimseyip
    başkasına tanıtmak istediğini sorsanız, içinde, “Atatürkçü/Kemalist,
    laik, demokrat, Batıcı, Sosyalist, falancı, Avrupa Birliğine üyeliği
    çok önemseyen, özgürlük taraftarı, falan partili, filan takım
    taraftarı veya şu sanatçı hayranı gibi kelimeler sıralasanız, bu listenin
    sonuna da “müslüman” kelimesini ekleseniz; bunlardan birini
    tercih etmesini isteseniz, son kelimeyi isim-sıfat olarak tercih
    edenler gerçekten hâlâ bazılarının düşünmeden söyledikleri gibi
    % 99’ları bulur mu dersiniz?
    Meselâ, Taksim’e, ya da şehrin işlek bir caddesine, meydanına
    çıksanız, gelip geçen gençlere teklifte bulunsanız, “alın size bin
    dolar, ama şurada ‘falan dini seçiyorum’ diye söz verecek, -meselâşu
    belgeyi de imzalayacaksınız” deseniz, nasıl bir netice ile karşılaşırsınız?
    Ya da “ayda 500 milyon maaşla bir Yahûdi sinegogunda
    Yahûdiliğe hizmetle ilgili iş vereceğim” veya “yurtdışına, meselâ
    Amerika’ya gönderiyoruz, ama farklı bir dinle ilgili bazı şartlarımız
    var” deseniz... Bu konularda sonucu tahmin etmeden önce,
    Harp Okullarına, emniyete veya bir devlet kurumuna girmek için
    can atan gençleri, anıtkabire akın eden insanları, çok rahat elfâz-ı
    küfür söyleyen, hatta dine ve mukaddesâta sövebilen kışladaki
    subayları, kahvedeki vatandaşları... gözönüne getirmeli ve özellikle
    insanın para için neler yapabildiğini, nâmusunu hem de çok
    ucuza satan bayanları, “ne iş olursa yaparım, ağabey, sen yeter
    ki paradan haber ver!” diyen insanları değerlendirmelisiniz. Hele
    devletin emri veya yasağı olan konularda, halkın anormal görmediği
    durumlarda...
    Diyanet’in açıklamasına göre, Adapazarı deprem bölgesinde
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 130 -
    100 civarında insan, misyonerlerin hummalı çalışmaları sonucu
    İslâm’ı bırakıp resmen Hıristiyanlığı seçmiş. Her gün dininden kopan,
    farklı ideoloji ve hayat görüşlerini benimseyen ama resmen
    farklı bir dine geçtiği değerlendirilmeyen insanların sayısını kimse
    bilmiyor. Medya, okullar, resmî kurumlar devamlı mürted yetiştiren
    programlarıyla ha bire müslümanları adı konulmamış farklı dinlere
    çekmekteler. 2 Ocak 1976’da çıkan Sebil adlı Haftalık gazetenin
    kapaktan sorup, sayfalarında işlediği konu şöyleydi: “Nasıl Hıristiyan
    Olacaktık?” Kâzım Karabekir Paşa’nın hâtıralarından alıntılar
    yapılıyor, TBMM’de ilk yılında meclis başkanının riyâsetinde devletin
    resmî dininin Hıristiyanlık olmasının ısrarla savunulduğu ve bu
    konudaki tartışmaları anlatıyordu. Devlet, resmen Hıristiyanlığı
    kabul etmemişti, ama çok kısa zaman sonra Anayasadan “Devletin
    dini İslâm’dır” ifadesi kaldırılmış, “laik demokratik devlet” ifadesi
    konulmuştu. Sonra da bu doğrultuda dayatmalar, devrimler,
    takrir-i sükûn kanunları ve İstiklâl Mahkemeleri...
    “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/
    ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’
    demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde
    meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine
    ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 400
    Toplumla ilgili esas problem, ekonomik kriz değildir, maddî
    sıkıntılar da, açlık da. Hatta yolsuzluklar, ahlâk eksikliği de değildir.
    Problem, iman problemi; kriz, tevhid krizidir. İmanı olmayan
    topluma hangi ahlâkî ilkeleri yerleştirmek isterseniz isteyin, delik
    kaba su doldurmaya çalışmış olursunuz. Arabanın motorunu
    çalmışlarken kaportadaki çiziklerin ne önemi var? Kalbi olmayan
    birinin, nesi olursa olsun, o insan değildir artık. İmanını yitiren
    toplumun her şeyi gitmiş/bitmiş demektir.
    Mürtedliğe Giden Yollar
    Mürtedliğe Yol Açan Sebepler: Mürtedlik, söz, fiil/eylem ve
    inanç (ve şüphe) ile ortaya çıkar. Mürtedlerin İslâm’dan dönmelerinin
    birkaç sebebi olabilir:
    1- İslâm’ı ve onun hükümlerini beğenmemek,
    2- İslâm’ı çıkarlarına ve zevklerine engel görmek,
    3- Dünyalık bir makam elde etme ihtirası,
    4- İman zayıflığı veya İslâm’ı yeterince tanımama,
    400 İbn Mâce, hadis no: 4205
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 131 -
    5- Gayri müslimlere özenme, onların zevk içinde yaşamalarına
    imrenme ve onları bazı konularda üstün ve ileri kabul etme anlayışı
    ve diğer sebepler.
    Bir Müslümanı Mürted Yapan Tavırlar: Bir müslümanın
    İslâm’dan çıkmasına sebep olacak bazı durumları şöylece özetleyebiliriz.
    Müslüman olduğu halde, Allah’a şirk koşmak; Allah’ın dışında
    bir kimseye, bir otoriteye, putlara tapınmak, Allah’tan istenecek
    yardımı ölülerden veya mezarlardan istemek, birtakım örgütleri
    veya devletleri Allah gibi düşünmek, kişiyi İslâm’dan çıkarır, mürted
    yapar.
    İslâm’ın küfr veya kâfirlik dediği şeyler konusunda şüphe etmek;
    İslâm da bellidir, onun dışındaki bâtıl yollar da bellidir. Küfür
    olan konularla ilgili olarak “acaba onlar da doğru olabilir mi?”
    düşüncesi İslâm inancına aykırıdır. Onlar doğru olsaydı, İslâm’ın
    Hz. Muhammed ve Kur’an’la gönderilmesine ne lüzum vardı? Bütün
    bâtıl dinler, bütün İslâm dışı ideolojiler, insanlar adına nisbet
    edilen hayat sistemleri İslâm tarafından reddedilmektedir (Komünizm,
    Hinduizm, Hıristiyanlık, Demokrasi, Marksizim, laisizm, Kemalizm
    ve diğerleri).
    Peygamberimiz’in bize bildirdiği bazı şeyleri beğenmemek,
    onlara karşı yüzü buruşturmak, râzı olmamak. 401
    Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak, onlara yardım
    etmek. 402
    İslâm’ın ilkelerine, şeriata karşı gelmek, onlarla alay etmek,
    onların yerine başka otoritelerin veya kişilerin görüşlerini daha iyi,
    güzel veya çağdaş bulmak.
    Kesin deliller ile ümmetin icmâsı ile sâbit olmuş, dinden sayılan
    hükümlere karşı gelmek, onları kabul etmemek.
    Bunlar veya bunlara benzer davranışlar ve sözler bir müslümanı
    dinden çıkarabilir, mürted yapabilir. Bunlar birer hükümdür
    ve müslümanları din konusunda dikkatli olmaya teşviktir, onları
    tehlikeden sakındırmaktır. Kişi ya inanır, ya inanmaz. Ama tutarlı
    olması gerekir; inandığı dinin gösterdiği gibi inanması ve yaşaması
    lâzımdır. İslâm, Allah’ın dinidir ve ona nasıl inanılması gerektiği
    ortaya konulmuştur. O, insanların görüşü değildir ki, dileyen
    401 47/Muhammed, 9
    402 9/Tevbe, 65-66
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 132 -
    dilediği gibi kullansın.403
    Günümüzde insanlar, ortamın ve çevre şartlarının İslâmî değil;
    câhiliyye yapısı arzettiğinden, İslâm’ı doğru bir şekilde kavrama
    ve sırât-ı müstakîm çizgisini kolaylıkla sürdürme imkânlarına yeterince
    sahip değildirler. İslâm dışı, hatta İslâm’a düşman düzen
    ve buna bağlı kurum ve kuralların etkisiyle her an bâtıl yollara
    bilinçsiz de olsa dalma riskiyle karşı karşıyadır. Bunlardan bir kısmı,
    belki imanını tümüyle giderecek ve kişiyi mürted yapacak durumda
    değilse de, birkısım insan bilerek ve seçerek İslâm’dan farklı
    yollar/ideolojiler/dinler edinmektedirler. Bu kimselerin mâzîsinde
    İslâm’ı gerçek anlamıyla bilip bir bütün halde kabul etme ve yaşama
    gayreti var iken, sonradan bilinçli bir tercih sonucu dinini
    değiştirme sözkonusu olmuş ise, -neûzü billâh- mürtedlik vuku
    bulmuş olur. Mü’min iken kişinin mürted olması sonucunu veren
    birtakım söz ve fiillere şunlar örnek gösterilebilir:
    Müslüman bir kimsenin kendi irâdesiyle açıkça; ‘Ben Allah’a
    ortak koşuyorum’ demesi, yahut Allah’ın varlığını inkâr etmek,
    peygamberleri reddetmek ya da bir tek peygamberi dahi yalanlamak
    gibi küfrü gerektirici bir söz söylemek, açıkça küfrü gerektiren
    -Mushaf’ı ya da bir parçasını pisliğe atmak gibi- bir fiil işlemek,
    namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi İslâm’ın kesin bir
    hükmünü inkâr etmek, farz namazların, -bunların bir rekâtinin
    bile olsa- farz olduğunu, dinin emri olduğunu reddetmek gibi
    veya farz olmadığı kesin delillerle sâbit bir hükmün farz olduğuna
    -meselâ farz namazlara bir rekât ilâve etmek gibi- inanmak,
    peygamberliğin insanların kendi gayretiyle kazanılabileceğini ileri
    sürmek gibi hususlar küfrü gerektirir. Bu gibi küfrü gerektiren
    inanç ve tavırlar önceden müslüman bir kimse tarafından kabul
    ediliyorsa, bu kimse mürted olur.
    Çağımızda ortaya çıkan birtakım şartlar vardır ki, müslüman
    kimse iman açısından bunların da hükmünü bilmelidir. Bunların
    en başında hiç şüphesiz Allah’ın indirdiği hükümlerin dışındaki
    hükümler ile hükmetmek gelir. Konuyla ilgili olarak Abdülkadir
    Udeh’den alıntı yapalım: “Çağımızda reddetmek, kabul etmemek
    yoluyla küfrün açık örneklerinden bir tanesi de, Allah’ın şeriatiyle
    hükmetmeyi kabul etmemek ve onun yerine insanlar tarafından
    konulmuş hükümleri, kanunları uygulamaya koymaktır. Çünkü
    İslâm dininde aslolan kural, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin
    farz, ondan başka kanun ve hükümler ile hükmetmenin ise haram
    olduğudur. Kur’ân-ı Kerim’in bu hususa dair nasları gâyet açık ve
    403 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s.458-459
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 133 -
    kesindir.
    İslâm şeriatine aykırı her türlü yasa ve hükmün bâtıl olduğu
    hususunda fakîhler ile ilim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmamaktadır.
    Yine onların ittifakına göre İslâm dışı hükümlere
    itaat gerekmez, hatta İslâm şeriatine aykırı olan her şey, müslümanlara
    haramdır. İsterse bu haramı emreden ya da mubah kılan
    egemen otorite ya da başkası olsun. Yine ittifakla kabul edilen hususlardan
    bir tanesi de şudur: Sahih olduğuna inandığı bir te’vile
    dayanmaksızın müslümanlardan her kim Allah’ın indirdiklerinden
    başka hükümler ortaya atarsa, o kimseler hakkında Yüce Allah’ın
    verdiği “kâfir, zâlim ve fâsık” hükümleri verilir. Meselâ, başka
    bir hükmü ondan daha üstün, daha güzel gördüğü için İslâm’ın
    öngördüğü cezaları ve hükümleri uygulamaktan yüz çeviren bir
    kimse, kesinlikle kâfirdir, daha önce iman etmiş ise bu tavırlarıyla
    mürted olur.
    İttifakla kabul edilen hususlardan bir diğeri: Allah’ın ya da
    peygamberinin emirlerinden herhangi birisini reddeden bir kimse,
    bunu ister şüphe ve tereddüt yoluyla, isterse de terk ve kabul
    etmemek yoluyla, isterse de o hükme teslim olmamak dolayısıyla
    reddedecek olursa İslâm’dan çıkar, mürted olur. Çünkü sahâbe-i
    kirâm, zekât vermeyi kabul etmeyenleri mürted olarak değerlendirmişlerdir.
    Yüce Allah kendisinin ve Rasûlünün hükmünü teslimiyetle
    kabul etmeyenlerin kâfir olduklarına dair açık hükmünü
    indirmiştir: “Rabbine andolsun ki, onlar kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda
    Senin hükmüne başvurmadıkça ve verdiğin hükmü, içlerinde
    bir sıkıntı olmaksızın tam bir teslimiyetle kabul etmedikçe iman etmiş
    olmazlar.” 404
    Elfâz-ı Küfür: Elfâz’ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade
    demektir. Küfür ise “kefera” fiilinden masdar olup, sözlükte;
    bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye
    de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi
    küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı
    küfür” adı verilir.
    Bir mü’mini küfre düşüren sözler beşe ayrılır. Bunlar: İstihlâl,
    istihzâ, istihfaf, istihkar ve istinkârdır. İstihlâl, Allah’ın yasakladığı
    bir haramı helâl, helâlı haram kabul etmek; İstihzâ, dinin esaslarından
    birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı
    diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar,
    dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret
    404 4/Nisâ, 65; 21Abdülkadir Udeh, et- Teşrîu’l-Cinî el-İslâmî, Beyrut, 2/708-
    710 -İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî HukukKUR’AN
    KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 134 -
    etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istinkâr ise bir İslâmî hükmü
    açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp
    küfretmek.
    Allah’ın zatı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında
    şaka yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve
    Allah’a çirkin sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. “Allah ile O’nun
    âyetleriyle, O’nun Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye
    kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz.” 405
    Peygamberlik kurumunu önemsememek ve peygamberlikle
    alay etmek, onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar
    (hakaret ve sövme) sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi
    küçük gören, alay eden ve O’na ezâ veren dinden çıkar. “Şüphe
    yok ki, Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet verenlere Allah dünyada ve âhirette
    lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır.”406;
    “Münâfıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve ‘O her söyleneni
    dinleyen bir kulaktır’ diyorlar. De ki, ‘O sizin için bir hayır kulağıdır.
    Allah’a da inanır, mü’minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir.
    Allah’ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır.” 407
    Hz. Peygamber’e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes
    kitaplara ve Kur’ân-ı Kerim’e hakaret veya mukaddes kitapların
    aslını inkâr edici sözler söylemek küfürdür. Kur’an’la, bir sûresi
    veya âyetiyle alay etmek, onu küçümsemek küfürdür. Meleklere
    hakaret etmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür.
    Cebrâil’in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla
    Hz. Muhammed’e (s.a.s.) vahyi verdiğini söylemek de kişiyi
    dinden çıkartır. Azrâil’e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek,
    meleklerin dişi olduğunu söylemek de küfürdür. Sahâbeleri tekfir
    ederek, onların mü’min olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir.
    Sahâbeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğzetmek
    ise bid’at ve sapıklıktır. 408
    Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana
    getirmesi için hür bir irâde ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit,
    zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı
    mülcî yani tam zorlama ile öldürme, kesme, bedene zarar verme
    ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür sözü
    söyleyebilir. “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ
    olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah’tan onlara
    405 9/Tevbe, 65
    406 33/Ahzab, 57
    407 9/Tevbe, 61
    408 Bk. 48/Fetih, 18; 9/Tevbe, 100
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 135 -
    bir azap vardır.”409 Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını
    gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı
    Sümeyye’yi İslâm’dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini
    de öldürmüştür. Yâsir’in oğlu Ammâr’ı da bir kuyuya atarak
    işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla
    dolu olduğu halde, diliyle İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve
    canını kurtarmıştır. Haber Hz. Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle
    görüşmüş ve yine işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine
    ruhsat vermiştir. Yukarıdaki âyet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.
    Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret
    taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah’ı sever gibi
    sevme ifadeleri müslümanım diyen insanlar tarafından rahatlıkla
    söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah’a ait olan
    “en büyük” ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte, öğrencilere bir şahıs
    hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler söylettirilebilmektedir.
    Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür rahatlıkla
    ağızlardan çıkabilmektedir. “İşimiz Allah’a kaldı”, “Allah’lık”
    gibi ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler söylenebiliyor.
    Azrail’e kızılıp ileri geri sözler sarfedilebiliyor. Bir kıza “Melek”
    ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle göklerin insan kaderi üzerinde
    etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler edilebiliyor. Açıkça
    kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor. Cennet ve cehennemle
    ilgili fıkralar anlatılarak Allah’ın ödül ve cezası şaka konusu
    edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin
    kutsallarını küçük düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor. Allah’ın
    sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah’tan başkasına duâ edilip medet
    ve yardım istenebiliyor. Allah’tan başkası adına yemin edilebiliyor.
    Ağzımızdan çıkan her sözün hesabının isteneceği unutularak
    küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor. Bütün bunlar,
    elfâz-ı küfür, şirk, irtidat gibi konuların kapsamına girmektedir.
    Çevrede Çokça Duyulan Elfâz-ı Küfürden Bazıları (Söyleyeni
    Şirke Düşürmesinden Korkulan, Müslümanları Mürted Yapmasından
    Endişe Edilen Çirkin Sözler)
    Allah’la İlgili:
    “Allah’lık” (saf bir insan için)
    “Allah’sız” (Bunun Allah’ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır
    anlamında)
    “İşimiz Allah’a kaldı” (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında)
    409 Nahl, 106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 136 -
    “İnşâallah deme, kesin söz ver” (İnşâallah, yani Allah dilerse
    sözünün yanlış ve yetersiz olduğu anlamında)
    “Gökte Allah var”, “yukarıda Allah var” (Allah’a mekân isnadı
    anlamında)
    “Seni Allah gibi seviyorum” (Allah’ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik
    anlamında)
    “Seni elimden Allah bile kurtaramaz” (Allah’ın gücü bile yeterli
    olmaz anlamında)
    “Burada Allah yok, Peygamber izinde” (Karakolda, hapishanede
    vb. Allah’ın yardım edemeyeceği anlamında)
    “Allah’ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek,
    ciğerlerini sökerim” (Allah’ın olmadığı yer olabileceği anlamında)
    “Allah, ondan verdiği canı alamıyor” (Borcuna sâdık olmayanlar
    hakkında, Allah’ın âcizliği anlamında)
    “Allah’ın hükmü burada geçmez” veya “o eskidendi, şimdi
    Allah’ın hükmü uygulanmaz, devir değişti” (Allah’ın hükmünün
    geçersizliğini iddia veya tüm zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında)
    “Şu işin (şeyin) Allah’ını yapar” (Allah’ı herhangi bir şeye benzetme
    anlamında)
    “Sen Allah mısın be?” (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak
    anlamda)
    “Ye Allah ye”, “vur Allah vur” (Allah’ı kula benzetmek anlamında)
    “Allah Baba”, “Allah’ın oğlu gelse...” (Allah’a çocuk isnad
    etme anlamında)
    “Tapılacak kadın” (Allah’tan başka tapılacak/ibâdet edilecek
    mâbud kabulü anlamında)
    “Futbol/müzik ilâhı, ...tanrıçası” (Allah’tan başka ilâh kabulü
    anlamında)
    “Hâkimler hâkimi” (Allah’ın dışında bir varlığa Allah’ın bir sıfatını
    verme, her şeyi yönlendiren anlamında)
    “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” (Allah’a denk
    başkasının hakkı olduğu, Allah’ın her yerde tek güç olmadığı anlamında)
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 137 -
    “Allah bizi unuttu” (Allah’ın zorluklarla denemesi konusunda
    Allah’ı unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında)
    “Filan kimse şu şeyi yarattı” (Yaratma fiilini gerçek anlamda,
    yani yoktan var etme manasında başka birine verme, Allah’ın fiiline
    ortak kabulü anlamında)
    “Allah’ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?” (Allah, her
    şeyi takdir edip, her şeye hükmünü geçirmez, O’nun dediğinin ve
    müdâhalesinin dışında da işler olur anlamında)
    “Allah bilir ki, şu iş şöyledir”, “Allah şâhit şunu şöyle yaptım”
    dediği halde, yalan söylemiş olsa; Allah’a iftira atmak ve gizli-açık
    her şeyi bildiğini kabul etmemek anlamında)
    “Hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir/meclisindir”
    (Hâkimiyetin, egemenliğin Allah’ın dışında başkalarına ait olduğunu
    kabul ve Allah’ın hükmünün üstünde hüküm olduğu anlamında)
    “En büyük filân takım, başka büyük yok” (Ekber/en büyük sıfatının
    Allah’tan başkasına verilmesi ve başka büyüğün olmadığı,
    Allah’ın büyüklüğünün inkârı veya büyüklükte ortağı olduğu anlamında)
    “Allah’ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir” (Söylediği söz, doğru
    bile olsa; Allah’ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite
    almak anlamında)
    “Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu”
    (Allah’ın yarattığını beğenmemek, O’na eksiklik ve kusur isnad etmek
    anlamında)
    “Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi”
    (Allah’ın hükmünü beğenmemek anlamında)
    (O konuda âyet olmadığı halde,) “Allah şöyle buyurmuştur”
    demek (Kur’an’da olmayan, ispatlanamayan cümleleri Allah’a
    isnâd etmek, dolayısıyla Allah’a iftira etmek anlamında)
    (Allah’ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken
    “Allah’ın ismiyle (Bismillâh)” demek (Allah’la, Allah’ın haram hükmüyle
    alay etme anlamında)
    Allah’ı, O’nun kurallarını, O’nun dinini, kitabını... istihzâ/alay,
    küçük görme, hakaret, inkâr etme.
    Allah’a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme
    veya çirkin söz söyleme.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 138 -
    Allah’tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme.
    Allah’tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka şeyler
    için söyleme: “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp
    önünde yıllarca taptım.”, “Mihrâbım diyerek yüz sürdüm” , “Bir
    Allah’a, bir de sana taptım”, “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya/
    Anıtkabir yeter” , “Ey, bugünleri borçlu olduğumuz ulu Atatürk”
    vb.
    Allah’tan başkasına dua etmek veya bir kuldan meded istemek
    Allah’ın helâllarını helâl; haramlarını haram kabul etmemek
    Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına
    adak adamak
    Allah’ın kesin yasağına rağmen Allah’ın düşmanlarını, kâfirleri
    sevmek, küfre rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- dua
    etmek
    Tâğutların resim ve heykelleri önünde tapınırcasına saygı göstermek
    Allah’ın şeriatından/hükmünden daha üstün yönetim şekilleri
    olduğunu belirtmek: “Demokrasi/halk idaresi en iyi idare şeklidir”,
    “Kemalizm, Kapitalizm insanları mutluluğa götürür” demek.
    Allah’ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak
    kabul edip, yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına
    bırakıp Allah’ı dünya işlerine karıştırmamak, insanların sosyal ve
    siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda Allah’ın dışında otoriteler
    tanımak
    Fayda ve zararı Allah’tan bilmemek, “şu doktor benim hayatımı
    kurtardı”, “frene basmasaydı ölmüştüm”, “şu hap bana şifa
    veriyor, beni iyi ediyor” “Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer”
    İbadet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak,
    gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.
    b- Dinle İlgili:
    “Din ayrı, dünya ayrı” (Dünyayı dinin dışına itmek, dini dünyaya
    karıştırmamak ve laiklik anlamında)
    ‘’Din ayrı, siyaset ayrı” (İnsanların yönetiminin dinle ilgisi yok,
    siyaset dinden bağımsız olmalıdır anlamında)
    “Dinde zorlama yoktur” (Din seçme konusundaki özgürlükle
    ilgili Bakara sûresi, 256. âyetini farklı ve yanlış bir konu için
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 139 -
    delillendirerek, bir müslümana karışılamayacağı, onun haramları
    işlemede özgür olduğu anlamında; dinin ahkâmla/muâmelâtla ilgili
    konularını inkâr etmek veya geçerli olmayacağını iddia anlamında)
    “Zevklere ve renklere karışılmaz” (Arzu ve heveslere hiç kimsenin
    müdahale etmesine hakkı yoktur, ben neden zevk alıyorsam
    onu yaparım, din adına bile olsa hiç kimse ona karışamaz anlamında)
    “Bu benim özel hayatımdır, kimse karışamaz.”, “Demokrasi
    var, bana kimse karışamaz, canım ne isterse onu yaparım” demek
    (Allah’ı, Allah’ın hükümlerini önemsememek ve O’na teslim olmamak,
    nefsini, hevâ ve hevesini putlaştırıp ilâhlaştırmak anlamında)
    “Biz babamızdan, atalarımızdan böyle gördük” (geleneği, ataların
    yolunu mutlak doğru olarak kabul etmek, dine ters düşse de
    atalarının yolunun en doğru yol olduğunu kabul anlamında)
    “Din şöyle diyor, doğru ama...”, “haklısın, fakat...” (Dinin
    emir ve yasaklarının doğru olduğunu kabul etmekle birlikte,
    hayata geçirmenin imkânsız gibi çok zor olduğu, yaşanamayacağı,
    başka alternatiflerin zaruri olduğu anlamında)
    “İslâm dini akıl dinidir, mantık dinidir” (Nakli dışlama, vahyi
    temel ölçü almama, aklı putlaştırma anlamında)
    “İslâm şeriatı eskidenmiş, bundan sonra din hâkim olamaz.”
    (Dini, eski zamana ait tarihî bir vaka gibi kabul etme ve gelecekle
    ilgili Allah’ın vaadlerini inkâr anlamında)
    “Dine bağlı yaşamanın, dindâr olmanın zamanı geçti; doğru
    olursan bu devirde aç kalırsın” (Dinin bütün zamanlar için geçerli
    olmasının reddi anlamında)
    “Dinî günler” (Zamanı, günleri dinî olan ve dinî olmayan diye
    ayırıp, bazı günlerin dinle ilişkilerinin olmaması gibi anlaşılabilmesi
    anlamında)
    “Hayat yalnız bu dünyadadır” (âhireti inkâr anlamında)
    “Sen benim kalbime bak, kalbim temiz” (Dinin bazı emirlerini
    yerine getirmeyişin mâzereti olarak kalbin temizliği anlayışı ve
    ibâdet edenlerin kalbi temiz değil ki ilâhî emirleri yerine getiriyorlar
    anlamında)
    “Paranın açmadığı kapı yoktur” (Parayı putlaştırmak, kapitalizmin
    her şey olduğu anlamında)
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 140 -
    “Demokrasilerde çare tükenmez” (Beşerî bir düzen olan demokrasi
    (halkın kendi kendisini yönetmesi)nin her konuya çözüm
    getiren en üstün idare şekli olduğu; İslâm’ın siyâset ve devlet anlayışından
    daha üstün bir yönetim şekli olduğu anlamında)
    “Aşırı dinciler” , “dinciler” “fundemantalistler”, “dinci teröristler”
    gibi çirkin ithamları gerçek mü’minlere etiket olarak takmak,
    müslümanları, dolayısıyla İslâm’ı kötülemek anlamında)
    İslâm’a irticâ, gericilik, fundemantalizm, taassup ve benzeri
    çirkin sıfatlar takmak.
    İslâm’a, şeriata, tesettüre karşı tavır almak veya bu tür dinle
    ilgili hususlara düşman olanları desteklemek.
    İslâm’ın kutsal kabul ettiği hususların dışında, özellikle de
    İslâm’a düşman olan rejimlerin sembollerini yüceltmek veya onlara
    saygı duymak
    c- Cennet, Melek ve Kaderle İlgili:
    “Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız
    bir şeyle vasıflandırmak anlamında)
    “Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler
    (Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı
    bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında)
    Bir insana “Meleğim” demek, “Çarli’nin melekleri” veya bir
    kıza “Melek” ismi vermek, ya da birine “melek gibi” demek (Melekleri
    insan gibi olduğunu, şekillerinin, yapılarının insana benzediğini
    kabul etmek anlamında)
    “Azrâil onun canını yanlış yere aldı” , “Azrâil’le savaşıyor” gibi
    sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında)
    “Kader utansın” gibi kadere isyan anlamında sözler
    “Felek”le ilgili hem hakaret, hem kaderi belirlediği inancı, göklerin
    (yıldız ve burçların) insan üzerinde etkinliğini, insanların kaderini/
    geleceğini gök cisimlerinin tayin ettiğini kabul anlamında)
    Ve bunlara benzer, düşünmeden, ya da bilinçli olarak söylenen,
    şirk düşüncesini yansıtan nice sözler...
    Ef’âl-i Küfür: Ef’âl-i küfür, küfür fiil ve davranışları demektir.
    İnsanların bazı hareket, kıyafet ve davranışları küfre alâmet
    sayılmıştır. Bu fiillerin bir kısmı müslüman olmayan toplumlara
    benzemek kastıyla yapılan hareket ve davranışlardır. Küfre
    alâmet sayılan ef’âl-i küfür kabul edilen hareketleri şu şekilde
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 141 -
    sıralamak mümkündür:
    a- Puta tapmak: Puta tapmak, Allah’a şirk/eş koşmak demektir.
    “Nihâyet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle
    diyecekler: ‘Allah’ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?’ Onlar şöyle
    cevap verecekler: ‘O putlar bizi bırakıp kayboldular.’ Onlar kendi aleyhlerine
    kâfir olduklarına şâhitlik edeceklerdir.”410; “Onlar Allah’ın yolundan
    saptırmak için Allah’a eşler uydurdular. De ki: ‘Eğlenip keyfinize bakın!
    Çünkü gidişiniz muhakkak ateştir.”411 Allah’tan başkasına tapmanın
    küfür alâmeti/ef’âl-i küfür olduğu kesindir.
    b- Mushafı pisliğe atmak gibi saygısızca davranmak: Mushafı
    pisliğe atmak da küfür fiillerinden biri sayılmıştır. Üzerinde
    Kur’an’dan bir bölüm, Yüce Allah’ın veya Peygamberin adı yazılı
    bir kâğıdı pisliğe atmak da aynı hükme tâbi tutulmuştur. Tabii
    ki atma, kasden ve bilerek olursa, kâğıdın üzerindeki şeyi inkâr
    sözkonusu olacağından küfür davranışı kabul edilmiştir. Zaman
    zaman medyaya yansıdığı gibi, üzerinde âyet veya Allah lafızlarının
    yazılı olduğu ayakkabı, bayan elbisesi şeklinde eğlence ve
    aşağılama kabul edilecek tarzda bunları giymek de aynıdır.
    c- Gayr-i müslimlerin tapınaklarına ibâdet kasdıyla gitmek:
    Kilise, havra, katedral, puthane gibi yerlerde ibâdet ve duâ etmek,
    veya buralarda Allah’a ibâdet etmenin daha faziletli olduğuna
    inanmak da kişiyi İslâm’dan çıkarır. Fakat bu tür yerlere ibâdet
    kasdı olmaksızın, bilgi edinmek veya incelemek için gitmekte bir
    sakınca yoktur.
    d- İbâdet kasdıyla herhangi bir şahsa secde etmek: Bir kimse
    tapınma kasdı olmadan sadece hürmet ve saygı için bir büyük
    karşısında eğilse, yeri öpse bu günah kabul edilse bile küfür kabul
    edilmez. Kişiye tapmak anlamına gelecek davranış küfürdür.
    e- Ölülerden duâ ederek bir şey istemek, kabirleri tapınak
    yapmak: Sadece Allah’a yapılması gereken ibâdet ve duâyı412
    Allah’tan başkasına, ister ölü ister diri olan birine yapmak küfürdür.
    Allah’tan başkasına kesilen kurban, Allah’tan başkasına adak,
    kabirleri tavaf, kabirde yatandan duâ ile bir şey istemek, ölülerden
    imdat ve medet istemek küfür davranışlarıdır.
    f- Haç takınmak: Hıristiyanların takındıkları madalyon olan
    haç, onların iddiasına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş şeklinin
    remzidir ve onlara göre kutsaldır. İslâm âlimleri, haç takınmanın
    410 A'raf, 37
    411 İbrahim, 30
    412 1/Fâtiha, 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 142 -
    küfür davranışı olduğunda hemfikirdirler. Günümüzde de böyle
    bir madalyonun ancak hıristiyanlar tarafından takıldığını unutmamak
    gerekir.
    g- Ğıyar ve zünnâr: Ğıyar, zimmîlerin omuzlarına attıkları
    alâmet yahut kumaş parçasıdır. Zünnâr da hıristiyan ve mecûsîlerin
    küfür alâmetleri olan bir çeşit kuşaktır. Bunlar gayr-i müslimlerin
    özel giysileri ve dinlerinin alâmetleri olarak sembol olduğundan,
    bunları kullanmanın küfür fiilleri olduğu belirtilmiştir.
    h- Mecûsî ve yahûdi şapkası: Mecûsîlerin ve yahudilerin mümeyyiz
    vasfı olan şapkalarını onlara benzemek kasdıyla giymek
    de küfür sayılmıştır.
    Bu alâmetler, her asırda ve bölgede değişiklik gösterebilir. Buradaki
    temel espri, İslâm’ın dışındaki dinleri benimsemiş kişilerin
    özel kıyafetleri, dinlerine ait kıyafetleridir. Tabii, râhibe elbisesi
    ve papaz cübbesi giymek de küfür fiillerindendir. Her devrin
    küfür alâmeti değişik olmaktadır. Belli bir zaman küfür alâmeti
    olan şey, belki kısa zaman sonra küfür alâmeti olma özelliğini
    kaybedebilmektedir. Bu konuda en açık örnek, şapkadır. Belli bir
    döneme kadar şapka, özellikle fötr küfür alâmeti sayılırdı; Âtıf
    Hoca gibi nice âlimler ve müslümanlar şapka giymediği ve bunun
    küfür olduğunu belirttikleri için idam edilmiştir. Bu âlimler, küfrün
    sembolü olduğunu bildiklerinden dolayı buna karşı çıkmayı
    idamı göze alma pahasına sürdürmüşlerdir. Ama şimdi şapkanın
    küfür ve kâfir özelliği olduğunu iddia güçtür. Artık şimdi gayr-i
    müslimler, müslümanlar kadar bile şapka giymemektedirler. Dolayısıyla
    küfür alâmeti değişince, hüküm de değişmektedir. Küfür
    alâmetlerinin çağlara göre farklılık arzetmesi sebebiyle, eskiden
    küfür sayılan giysilerle ilgili bir husus, bugün küfür olmayabilir.
    (Veya tersi; eskiden küfrün sembolü sayılmayan bazı şeyler, sonradan
    kâfirlerin simgesi olarak kabul edilebilir.)
    i- Sihir: Sihri öğrenip öğretmenin, sihir yapmanın haram oluşunda
    mezhepler arasında ihtilâf yoktur. Bütün mezhepler, sihrin
    mubahlığına inanmanın küfür olduğunda da müttefiktir. Fakat
    sihrin haram olduğuna inanmakla beraber, sihir/büyü yapan kimsenin,
    bu davranışıyla kâfir olup olmadığında ihtilâf vardır. Ebu
    Hanife ve tâbileri, İmam Mâlik, Ahmed bin Hanbel ve tâbilerine
    göre büyücü/sihirbaz kâfirdir. Bu gruba göre, sihirbaz sihrin haramlığına
    inansa da inanmasa da tekfir olunur ve öldürülür. İmam
    Şâfii’ye göre ise kendisinde küfrü gerektirecek bir inanç, söz ve
    fiil bulunmayan sihir küfür değil, sadece haramdır. 413
    413 A.Saim Kılavuz, İman Küfür Sınırı, s. 160-165
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 143 -
    Müşrik ve Mürtedlerle Mücâdele
    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’
    deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
    söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar
    müstesnâ; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.” 414
    Şirk ehliyle, müşriklerle, özellikle de mürtedlerle mücâdele
    esastır. Müslüman, zaman ve şartların durumuna göre savaş(a)
    mıyorsa bile, onlara en azından “Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza
    ibâdet etmem. Sizin dininiz size; benim dinim bana!”415 deyip,
    onları reddettiğini göstermek zorundadır. “Size de, Allah’ı bırakıp
    tapmakta olduğunuz şeylerinize, putlarınıza da yuh olsun! Siz, akıllanmaz
    mısınız?” 416
    İslâm dininin en temel esası tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, “Lâ
    ilâhe illâllah”tır. Mânâsı: Allah’tan başka ilâh yoktur, yani bütün
    kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye, O’nun dışında mutlak
    olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye lâyık kimse yoktur. Dikkat
    etmek gerekir ki kelime-i tevhid önce Allah’tan başka diğer
    ilâhları reddetmekle başlıyor. Müslüman, önce Allah’tan başka
    bütün ilâhları reddetmeli ve ilâh olarak sadece Allah’ı kabul etmelidir.
    İslâm dininin ilk indiği zamanlarda -tıpkı bugün olduğu gibişirk
    hâkimdi. İnsanlar putlara tapıyorlar, ilâhlık vasıflarını insanlara
    ve bazı varlıklara veriyorlardı. Araplar, melekleri Allah’ın
    kızları olarak kabul ediyorlar, ehl-i kitap olan yahûdi ve hıristiyanlar
    da, Allah’a oğullar isnat ediyorlardı. Helâl ve haram koyma
    yetkilerini din adamlarına vererek, onları ilâh ediniyorlardı.
    Peygamberimiz’in bu ortamda en küçük bir tâviz vermeden sürdürdüğü
    tebliğde, en çok vurguladığı konu tevhiddi. Esasen insanlık
    tarihi, Allah’a hakkıyla iman edenlerle, şirk koşanların, birden
    fazla ilâha inananların kavgasından ibârettir.
    Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhid’den söz etmektedir.
    Bütün peygamberler tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmişlerdir.
    Kur’an’a baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde
    ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara
    katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her
    sahasında “tek” olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır.
    Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak,
    414 Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104;
    Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    415 109/Kâfirûn, 1, 6
    416 21/Enbiyâ, 67
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 144 -
    günlük hayatındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara
    uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya
    koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır.
    İrtidad ve mürtedlerle ilgili bu hükümleri bilmenin büyük
    önemi vardır. Bu sâyede imandan sonra küfrün ne kadar büyük
    bir vebali gerektirdiği tekrar gündemimize girmiş olacak ve müslümanın
    imanını korumak üzere gereken hassâsiyet ve titizliği
    göstermesi gerektiğinin her şeyden daha önemli olduğu vurgulanacaktır.
    Bununla birlikte, tevbe kapısının açık olduğunu hatırlayarak,
    herhangi bir şekilde ve herhangi bir sebepten ötürü böyle
    bir tehlike ile karşı karşıya kalmış insanlar için her şeyin bitivermediği
    de değerlendirilecektir. Evet, irtidadın, küfrün, şirkin günahı
    büyüktür ve Allah bu günahı affetmez.417 Ama tevbe edilmediği
    müddetçe. Tevbe edilen şirk ve irtidad da affedilir. Allah tüm günahların
    bağışlayıcısıdır; elverir ki tevbe edilsin ve bu tevbe üzere
    hayatın sonuna kadar müslümanca yaşansın. “De ki: ‘Ey (isyan
    ederek) nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit
    kesmeyin. Çünkü muhakkak Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz
    ki O, çok bağışlayandır, çok rahmet edendir. Size azap gelmezden önce
    (tevbe ederek) Rabbinize dönün ve O’na teslim olun.” 418
    Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları
    Muvahhid bir mü’min olabilmek, öyle yaşayabilmek ve
    Allah’ın râzı olacağını ve kulları için seçip beğendiğini belirttiği
    İslâm dini üzere ölmek, bir müslümanın, bir mü’minin en büyük
    emelidir. Yüce Allah’ın da emri budur, bütün peygamberlerin
    ümmetlerine tavsiye ettikleri de budur. “Ey iman edenler,
    Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece, hakkıyla korkun ve
    ancak müslümanlar olarak ölün.”419 Kişinin âhiret hayatında Yüce
    Rabbimizin azâbından kurtulup ebedî mükâfatlarına nâil olabilmesi,
    günahlarının bağışlanabilmesi, ancak mü’min olarak, muvahhid
    olarak Yüce Allah’a herhangi bir şeklide herhangi bir şeyi,
    bir kimseyi, kurum ve nesneyi, madde ya da mânâyı, ideoloji ve
    putu şirk/eş koşmayarak Rabbine kavuşmasına bağlıdır. Çünkü
    kim Allah’a şirk koşarak ölürse cehhenneme girecektir.420 Kim de
    Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığı gerçeğini bilerek ve Allah’a
    417 4/Nisâ, 48, 116
    418 39/Zümer, 53-54
    419 3/Âl-i İmrân, 102
    420 Buhârî, Tefsîr 2, Sûre 22, Eymân 19, Cenâiz 19; Müslim, İman 150, 151 ve
    4/Nisâ, 48, 116
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 145 -
    hiçbir şeyi şirk koşmaksızın ölürse, o da cennete girecektir. 421
    Bu büyük gerçeği Kur’ân-ı Kerim’in hemen hemen her sayfasında
    çeşitli şekilde dile getirilmiş olarak görebilmekteyiz. O halde
    müslümanın iman ve tevhid konularında gereken hassâsiyeti göstererek
    imanını her nefes, her an ve her durumda korumaya, ona
    herhangi bir zarar getirmemeye çalışması, bunun için âzamî gayretini
    harcaması gerekmektedir. Bunun için, yani imanı korumak
    ve şirk ve irtidaddan korunmak ve küfre yaklaşmamak için gerekli
    olan bazı önemli hususları kısaca sayalım:
    Sahih bir iman, akaid bilgisi ve güçlü bir inanma/yakîn,
    Kur’ân-ı Kerim’in ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği amel
    ve ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek için âzamî
    gayret harcamak,
    Allah’ın ve Peygamberinin uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından
    kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
    Akîdemiz uğrunda gereken mücâdeleyi vermekten hiçbir şekilde
    geri kalmamak; inancımızla taban tabana zıt bir ortam içerisinde
    yaşamanın ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
    Akîdemizi hâkim kılmak azmi ve emelini daima canlı tutmak,
    bu uğurda aynı hedefi paylaşanlarla bir ve beraber olmak,
    Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok sevmek,
    onların emir ve buyruklarını bütün emir ve direktiflerden üstün
    tutmak, onlara bağlanmayı her şeyin önünde bilmek, onların
    rızâlarını esas almak,
    Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmayan, onun sünnetini
    baştacı bilen, onun dışında izlenmeye, yolundan gidilmeye değer
    hiçbir kimsenin varlığını kabul etmeyenleri, başta sahâbeleri, güzel
    bir şekilde onların izinden gidenleri mümkün mertebe yakından
    tanımak, onların bu akîde uğrunda verdikleri mücâdele ve
    cihadı, kendi mücâdele ve cihadımız için yol azığı edinmek,
    İslâm’a, Kur’an ve Sünnet esaslarına kesin ve tâvizsiz bir şekilde
    bağlı kalmak, dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmek,
    Yüce Peygamberin dahi küfürden, şirkten, riyâkârlıklardan ve
    benzeri kalbî/imanî hastalıklardan Allah’a sığındığını bilerek, hatırlayarak,
    imanımızı son nefesimize kadar muhâfaza edebilmek
    421 Buhârî, Cenâiz 1, Rikak 13, 14, Tevhid 33; Müslim, İman 43, 150, 151;
    Tirmizî, İman 18; Nesâî, Cihad 18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 146 -
    için Rabbimize daima duâ etmek, yalvarmak, fiilî olarak duâ
    bâbından elimizden gelen tüm gayreti göstermek. Rasûlullah
    (s.a.s.) duâlarında: “Sonrası küfür olmayan bir iman” ister422; her namazın
    akabinde “küfürden, fakirlikten ve kabir azâbından”423; “küfürden
    ve borçlanmaktan” Allah’a sığınırdı 424. Hz. Ebû Bekir’e ve onun
    şahsında bütün mü’minlere sabah akşam yapmasını tavsiye ettiği
    duâda, “şirkten” Allah’a sığınmak yer almaktadır: “Bile bile şirk koşmaktan
    Allah’a sığınırım, bilmediklerimden de Senden af dilerim” 425
    İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir;
    Mürted de Mürtecî/Gerici
    Gerici; geriye dönmek isteyen, geride kalan dönemi ve bu
    dönemin değer yargılarını benimseyen, özleyen kişi ve bu kişinin
    niteliğine denir. Gerici ve gericilik kavramları mürteci ve irtica kelimeleriyle
    de dile getirilir.
    Gericilik, kavram olarak zamansal bir geriye dönüş isteğini de
    içermekle birlikte, temelde değerlerle ilgilidir. Bu nedenle savunduğu
    değerlerin geçmişe, geride kalan bir döneme ait olup olmaması
    değil; bu değerlerin mâhiyeti, niteliği kişiyi gerici ya da
    mürtecî yapar. Bu temel anlamına karşılık İslâm toplumlarının Batılılaşmasından,
    Batılı câhilî değerlerin egemenliği altına girmesinden
    sonra gerici ve gericilik deyimleri İslâm dışı yönetimler ve
    işbirlikçisi kimseler tarafından tam tersi anlamda, siyasal ve ideolojik
    bir suçlama ve sindirme aracı olarak kullanılmaya başlandı.
    Gerçek anlamdaki gericiler, siyasal güçlerine dayanarak bu kullanımla
    İslâm’ı topluma yeniden hâkim kılma mücâdelesi veren
    müslümanlara gerici, mürtecî; İslâm’a da gericilik, irticâ nitelikleri
    yamamaya çalışmaktadırlar.
    Gericiliğin temel nitelikleri, câhiliye kavramının ihtivâ ettiği
    anlamlarla ifâde edilebilir. Bunlar, Râğıb el-İsfehânî izlenerek
    söylenirse; bilgisizlik, gerçek dışı ve yanlış inanç, yanlış davranış
    olarak tesbit edilebilir. Kur’an’a göre bilgisiz insanlar kişisel arzu
    ve hevâları peşinde koşar; diledikleri gibi yaşamak, istedikleri
    gibi kanunlar koymak isterler ve bu nedenle doğru yoldan saparlar.
    426 Diğer bir özellikleri de hevâlarına uygun çeşitli ideolojiler
    (emâniy, ümniye) geliştirmek427 ve bunu yaparken zanlarına
    422 Tirmizî, Deavât 30
    423 Nesâî, İstiâre 16, 29
    424 Nesâî, İstiâze, 16, 29
    425 Ebû Dâvud, Edeb 102; M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 351-354
    426 6/En'âm, 119
    427 2/Bakara, 78
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 147 -
    dayanmaktır.428 Bu etkenler câhilî bir sistem, bir hayat, düşünce
    ve inanç biçimi oluşturur. Bu sistemin temel özelliği şirktir. Şirk, ya
    Allah’ın ilâhlığını, Rabliğini, Melikliğini tanımama ya da Allah’a
    bu ve benzeri konularda ortaklar tanıma biçiminde kendini gösterir.
    Şirkin toplum hayatındaki başlıca pratik sonuç ve işaretleri
    evrende ve insan hayatında Allah’tan başka bir yaratıcı, öldürücü,
    tasarruf edici, boyun eğilecek, sevilecek, korkulacak, tevekkül
    edilecek, hüküm ve kanunlar koyacak varlık, kişi ya da kurumlar
    tanımaktır. Şirkin davranışlar alanındaki sonucu ise, bu tür kişi ve
    kurumların koydukları kanun ve kurallara gönüllü olarak boyun
    eğmek, itaat etmektir.
    Kur’an’ın öngördüğü inanç, düşünce ve hayat biçiminin dışında
    beşerî istekler, ideolojiler ve zanlara dayalı bilgiler doğrultusunda
    oluşturulan toplumsal düzenler, şirk düzenleri, eş deyişle
    câhiliye düzenleridir esas irticâ/gericilik. Böyle bir toplum modeli
    peşinde koşan insan, bu model; ister geçmişte uygulanan bir
    model olsun, ister henüz uygulanma imkânı olmayan bir tasarı
    olsun; adı ister Demokrasi, ister Sosyalizm; isterse Komünizm ya
    da Faşizm olsun, gericidir, mürtecidir.
    Gerici ve gericilik kavramları İslâmî terminoloji içerisinde
    mürtecî ve irticâ kavramlarının yanısıra mürted-irtidâd, münâfıkmünâfıklık,
    fâsık-fısk, tâğî-tuğyân, mücrim-cürm gibi başka kavramlarla
    da anlam ilişkileri içindedir. Bir İslâm toplumunda câhilî
    eğilimler, önlemler içindeki kişi, itikadî ve amelî durumuna göre
    mürted, münâfık, fâsık gibi adlar alır. İslâm’ın öngördüğü inanç
    ve toplum yapısını kabul ettiği halde sonradan bunu reddederek
    herhangi bir câhilî inanç sistemini, toplum modelini benimseyen
    kişi, İslâm’la bütün bağlarını keserek geriye dönmüş, irtidâd etmiş,
    mürted olmuştur. İrtidâd, gericiliğin en kesin ve açık biçimini
    oluşturur. Câhili inanç esaslarını terketmeden çeşitli nedenlerle
    İslâm’ı benimsemiş görünen ve hayatını müslümanlar arasında
    sürdüren münâfıklar da gericidirler. Bunlar, içlerinde taşıdıkları
    inançları ve bu inançların yansıması olan gerici eğilimleri zaman
    zaman davranışlarında, düşünce ve hayat biçimlerinde göstermek
    zorunda kalırlar. Gericiliğin bu biçimi gizli, ama İslâm toplumu için
    en tehlikeli olandır. İrtidâd ve münâfıklık boyutlarına ulaşmayan
    kimi gericilik biçimleri de kişinin İslâm hüküm ve kuralları karşısındaki
    tutumu; benimseyerek sürdürdüğü câhiliye gelenek, görenek
    ve davranışlarına göre fısk, tuğyân, cürm gibi çeşitli adlarla ifâde
    edilir. Bütün bunlar kişiyi İslâm’ın doğru ve aydınlık yolundan saptırıcı
    ve belli bir cezayı gerektirici gerici davranışı belirtirler.
    428 6/En'âm, 116
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 148 -
    İslâm’ın değerler açısından baktığı gerici ve gericilik kavramlarına
    çağdaş câhil ve gerici dünya daha çok zamansal açıdan, eskilik-
    yenilik, gerilik-ilerilik kavramlarının yedeğinde bakar. Buna
    göre gerici, yeni olana direnerek eski olanı korumaya çalışan ya
    da tarihin tekerleğini geriye döndürmeye çalışan kişidir. Bu tanıma
    göre gerici, ilericinin karşısında yer alır ve gericilik; bilgisizlik,
    tutuculuk, sağcılık gibi kavramlarla ilişkilendirilir. Tanım, doğal
    olarak eski olanın kötülüğü, yeni olanın iyiliği kabulüne dayanmaktadır.
    Buna göre müslümanlar gerici, İslâm da gericiliktir. Bu
    yargı şöyle açıklanır: “Kendilerinin değerli buldukları düzeni ve
    kurumları değişime karşı şiddetle savunan muhâfazakârlar, bu
    uğraşlarında başarısızlığa uğradıkları takdirde, bir kısmı yeni beliren
    düzeni evrenin işleyişinin kaçınılmaz sonucu olarak kabul edecektir.
    Fakat eski ideallerini hâlâ benimsemekte devam eden mağlup
    olmuş muhâfazakâr ister istemez bir “gerici’ olacaktır. Yeni
    gelişen dünyayı tenkid edecek ve gelecekte, eskiden var olmuş
    olduğuna inandığı “altın bir çağı’ tekrar yaşamak için harekete
    geçecektir.” 429
    Alışılmış Batılı bakışı yansıtan bu değerlendirmenin, yanlışlığı,
    tutarsızlığı açıktır. Çünkü belli bir inanç biçiminin ve buna bağlı değerler
    düzeni ile toplum modelinin zaman bakımından önce ya da
    sonra oluşu, onun iyilik ya da kötülüğünün, gerilik ya da ileriliğinin
    ölçütü olamaz. İslâm’ın Türkiye’de terkedilmiş bir inanç ve toplum
    modelini temsil etmesi, doğal olarak, onun kötülük ve geriliğini
    göstermez. Bu nedenle Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir
    yerinde mevcut sistem yerine İslâm’ı öngören, İslâm’ı geçirmeye
    çalışan müslümana gerici denemez. Müslümanlar, toplumu tarihin
    belli bir zamanına döndürme amacı peşinde değillerdir. Tam tersine,
    insanların, içinde bulundukları koşullara göre oluşturdukları
    bir inancı ve toplumsal düzeni değil, zaman ve mekânın üstünde
    bir kaynaktan gelen ve bütün zamanlar için geçerli olan evrensel
    bir inanç ve değerler düzenini amaçlamaktadırlar. Bu inanç ve değerler
    düzeni ise Garaudy’nin deyişiyle “bilim, teknik, millet, para,
    cinsellik, büyüme gibi sahte tanrılar üretilerek oluşturulan politeizm
    (çok tanrıcılık) üzerine kurulan çağdaş uygarlığın iflâsının
    artık iyice anlaşıldığı günümüzde bütün insanlığın önünde duran
    kurtarıcı tek seçenektir.”430 Dolayısıyla müslümanların gerici,
    İslâm’ın gericilik gibi gösterilmesi, Kur’an’ın terimleriyle söylenirse
    zanlarına dayanan, hevâları ve ideolojileri (ümniye) peşinde
    koşan sapkın kişilerin câhilî değerlendirmelerinin bir işaretinden
    429 Ahmet Yücekök, Türkiye'de Din ve Siyaset, s. 90
    430 Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 29
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 149 -
    başka bir şey değildir.431 Nakıl ve akıl çerçevesinde irticâ/gericilik,
    başta mürtedlik ve her çeşit şirk için bir sıfat; mürtecî/igerici de,
    adı, dünya görüşü, diploması, kültürü ve yaşadığı zamanı ne olursa
    olsun her çeşit mürted ve müşriğin temel vasfıdır.
    Gerek sözlük ve gerekse ıstılahî mânâsından anlıyoruz ki,
    irtidâd, bir geri dönüş hareketidir. Kaynaklar bunu “ric’at” veya
    “rücû” olarak da ifâde eder. İslâm’dan geri dönen, aynı zamanda
    Hak Dinden “rucû” ve “irticâ” etmiş demektir. Geri dönüş ve
    irticâ; bilgisizliğe, inkâra ve küfre rücû ettiğinden “câhiliyye”ye
    sapmış olur. İslâm’a ulaşmak, onu gerçek hayat ve bilgi kaynağı,
    dosdoğru yol kabul etmek, ilmin ta kendisine sahip olmakla,
    hidâyetle özdeştir. Câhiliyye ise, Allah’ı ve O’nun indirdiği hak
    hükümleri bilmemek/tanımamak veya inkâr etmek olduğundan
    bilgisizlik ve cehâlettir. O halde zaman zaman İslâm düşmanları
    tarafından hakaret ve itham ifâdesi olarak İslâm için kullanılan
    “irticâ”, “mürtecîlik”, yani “gericilik”, “geriye dönüş” aslında ilkel
    ve modern her çeşit küfür ve şirk için, İslâm dışı hayat görüşleri
    için kullanılabilir/kullanılmalıdır. İslâm’ı bildiği halde ve özellikle
    müslümanlıktan sonra başka bir dünya görüşü ve yaşama
    biçimi (ideoloji/din) seçenlerdir “mürtecî”, “gerici”. Çünkü onlar,
    İslâm’ın dışına çıkmakla geriye dönük bir hareket yapmış ve
    câhiliyyeye sapmış kimselerdir. Mü’minler, “Rabbim Allah” demişler
    ve kaalû belâ’da vermiş oldukları bu sözden432 ve Allah’ın
    hidâyetinden dönmezler, döneklik yapmazlar. İrtidâd, bir geri
    dönüştür, dönekliktir. Hem de gerçek ilimden ve mutlak hakikatten,
    fazîlet ve erdemden geri dönüş ve irticâdır. Bu anlamda İslâm,
    her zaman ve gerçek ilmîliği, ilericiliği (hem de dünya ile sınırlı olmayan,
    âhireti de kuşatan istikbal anlayışı, ilericilik ve tekâmülü)
    temsil eder. Mürted kişi; zulmün, fıskın, küfrün ve sapıklığın, kısacası
    câhiliyyenin bataklığına döndüğü için bir “mü’min” iken
    kazandığı yüce ve şerefli mevkiini kaybetmiş, ahsen-i takvîmden
    esfel-i sâfilîne irtidâd ile redd olunmuştur.433 Müslüman, bir mürtedin/
    döneğin/gericinin bu aşağılık ve câhilî inanış ve yaşayışına
    göre elbette çok üstün ve çok ileridir. “...Eğer gerçekten iman etmişseniz,
    siz üstünsünüz.”434; “...İzzet/üstünlük/şeref, ancak Allah’ın ve
    Peygamberi’nin ve mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 435
    İmandan sonra küfre düşme ihtimalini ateşe atılmak olarak
    431 Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 232-233
    432 7/A’râf, 172
    433 95/Tîn, 4-5
    434 3/Âl-i İmrân, 139
    435 63/Münâfıkûn, 8
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 150 -
    gören ve imanını en kıymetli bir mücevher gibi koruyan, İslâm
    düşmanı bilinçli mürtedlerle mücâdeleyi bayraklaştıran muvahhid
    gençlere selâm olsun!
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 151 -
    İrtidat Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Kur’an’da, İrtidat Kelimesinin Türediği Kök Olan R-d-d Kelimesi ve Türevlerinin
    Geçtiği Âyetler
    (60 yerde): 2/Bakara, 85, 109, 217, 217, 228; 3/Âl-i İmrân, 100, 149; 4/Nisâ, 47,
    59, 83, 86, 91; 5/Mâide, 21, 54, 108; 6/En’âm, 27, 28, 62, 71, 147; 7/A’râf, 53;
    9/Tevbe, 45, 94, 101, 105; 10/Yunus, 30, 107; 11/Hûd, 76; 12/Yusuf, 65, 65, 96,
    110; 13/Ra’d, 11; 14/İbrâhim, 9, 43; 16/Nahl, 70, 71; 17/İsrâ, 6; 18/Kehf, 36, 64,
    87; 19/Meryem, 76; 21/Enbiyâ, 40, 40; 22/Hacc, 5; 27/Neml, 40; 28/Kasas, 7, 13,
    85; 30/Rûm, 43; 33/Ahzâb, 25; 38/Sâd, 33; 40/Mü’min, 43; 41/Fussılet, 47; 42/
    Şûrâ, 44, 47; 47/Muhammed, 25; 62/Cum’a, 8; 79/Nâziât, 10; 95/Tîn, 5.
    İrtidat ve Mürtedler
    Dinden Dönmek: 2/Bakara, 108, 217; 4/Nisâ, 137.
    İmanı Küfür ile Değiştirmek: 2/Bakara, 108.
    İmandan Sonra Küfre Sapanlar, Hidâyete Eremez: 3/Âl-i İmrân, 86-87; 4/Nisâ,
    137.
    Dinden Dönenlerin Yaptıkları Boşa Gider: 2/Bakara, 217.
    Dinden Dönenlerin Tevbesi: 3/Âl-i İmrân, 89-90.
    Dinden Dönenlere Şeytan Uzun Ömür Telkin Eder: 47/Muhammed, 25.
    Dinden Dönenlerin Malları, Kendilerine Fayda Vermez: 53/Necm, 36-38.
    Dinden Dönmenin Müeyyidesi/Yaptırımı: 3/Âl-i İmrân, 87-88, 106; 16/Nahl,
    106-109.
    Şirk
    Allah’a Eş/Şirk Koşmak: 4/Nisâ, 36, 48, 116; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23, 39; 29/
    Ankebût, 68; 33/Ahzâb, 57.
    Şirkin Misali: 30/Rûm, 28.
    Şirk Büyük Bir Zulümdür: 31/Lokman, 13.
    Hevâ ve Hevesi Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23, 47/Muhammed, 12.
    Allah’a Çocuk İsnâd Edenler: 18/Kehf, 5, 102; 19/Meryem, 88-92.
    Allah’a Eş Koşmak Haramdır: 7/A’râf, 33; 16/Nahl, 74; 22/Hacc, 31.
    Putlara Tapmak: 5/Mâide, 76; 23/Mü’minûn, 117; 46/Ahkaf, 5.
    Allah, Kendisine Şirk Koşmayı Affetmez: 4/Nisâ, 48, 116.
    Şirkten Sakınmak: 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 30/Rûm, 31; 39/Zümer, 65-66;
    40/Mü’min, 66; 41/Fussılet, 37; 51/Zâriyât, 51.
    Şirkten Sakınanların Mükâfatı: 47/Muhammed, 15, 36.
    Mekke’li Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41;
    43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
    D- Müşrikler
    Müşrikler, Allah’a Çocuk İsnâd Ettiler:6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70; 16/
    Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc, 3-4; 34/
    Sebe’, 40-42; 37/Saffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82; 52/Tûr, 39;
    53/Necm, 21-22.
    Müşrikler, Allah’tan Başkasını Tanrı Edindiler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i İmrân,151;
    4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136, 150; 7/A’râf, 191; 10/Yûnus, 18,
    66; 11/Hûd, 109; 14/İbrâhim, 30; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 73; 19/Meryem, 81;
    22/Hacc, 11-13, 71, 74; 25/Furkan, 3, 55; 36/Yâsin, 74-75; 37/Saffât, 11; 38/Sâd,
    5-7; 39/Zümer, 15 45, 67; 40/Mü’min, 10-12; 42/Şûrâ, 9; 52/Tûr, 43.
    Müşrikler, Kötülükleri “Atalarımızdan Devraldık” Diye Savunurlar: 2/Bakara,
    170-171; 5/Mâide, 103-104; 7/A’râf, 28; 11/Hûd, 109; 31/Lokman, 21; 37/Saffât,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 152 -
    68-71; 43/Zuhruf, 22-25.
    Müşrikler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 6/En’âm, 4-5, 66-67, 105, 110, 124;
    8/Enfâl, 31-33, 52; 9/Tevbe, 9; 10/Yûnus, 15; 37/Saffât, 68-71; 38/Sâd, 8.
    Müşrikler, Put Diye Şeytana Taparlar: 4/Nisâ, 117.
    Müşrikler, Hem Kendileri Peygamber’den Uzaklaşırlar, Hem de İnsanları
    Uzaklaştırmak İsterler: 6/En’âm, 26, 116-117; 21/Enbiyâ,. 2-5; 25/Furkan, 7-9;
    31/Lokman, 6-7; 34/Sebe’, 43-44; 38/Sâd, 8, 50/Kaf, 1-2, 5; 54/Kamer, 3; 68/
    Kalem, 46-48, 51.
    Müşrikler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederler: 6/En’âm, 29-30, 134; 11/
    Hûd, 19, 25/Furkan, 11, 32/Secde, 10-11, 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffât, 16-21; 41/
    Fussılet, 7; 44/Duhân, 9-10 34-36; 45/Câsiye, 24-26; 50/Kaf, 2-4; 51/Zâriyât, 12-
    14; 64/Teğâbün, 7.
    Müşrikler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/En’âm, 37,
    57-58, 109-111, 158; 10/Yûnus, 20, 46; 11/Hûd, 12; 13/Ra’d, 6-7, 27, 40; 15/Hıcr,
    6-8; 17/İsrâ, 59, 90-93; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 5, 37-39; 25/Furkan, 7-8;
    29/Ankebût, 50-51, 53-54; 32/Secde, 28-29; 37/Saffât, 176-177; 45/Câsiye, 25;
    70/Meâric, 1-3, 5-7; 74/Müddessir, 52-53.
    Müşrikler İman Etmezler: 7/A’râf, 192-193; 10/Yûnus, 42-43; 25/Furkan, 9; 36/
    Yâsin, 7-10; 41/Fussılet, 4, 14; 43/Zuhruf, 40, 88; 68/Kalem, 42-43; 109/Kâfirûn,
    1-6.
    Müşrikler, Putları Şefaatçi Kabul Ederler: 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl,
    55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44.
    Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf,
    20-21, 57-59.
    Müşriklerin Peygamberimiz’e İftiraları: 21/Enbiyâ, 5-6; 25/Furkan, 4-5; 34/
    Sebe’, 43, 46; 38/Sa’d, 4; 44/Duhân, 14; 46/Ahkaf, 8-9; 51/Zâriyât, 8-11;52/Tûr,
    29-30, 32-33; 68/Kalem, 1-2, 5-6, 51.
    Müşrikler, Peygamberimiz’le ve Mûcizelerle Alay Ederler: 21/Enbiyâ, 36; 25/
    Furkan, 7-9, 41-43; 37/Saffât, 11-12, 14-15, 35-36; 40/Mü’min, 83; 43/Zuhruf,
    31-32, 57-58; 54/Kamer, 2; 70/Meâric, 1-2, 36-39.
    Müşrikler, Kur’an’ı Dinlerler ve “Eskilerin Masallarından İbaret” Derler;
    Kur’an’la Alay Ederler ve O’nu Yalanlarlar: 6/En’âm, 25; 10/Yûnus, 42-43; 17/
    İsrâ, 47-48; 21/Enbiyâ, 5; 25/Furkan, 4-6; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 167-170; 38/
    Sa’d, 7; 43/Zuhruf, 30-31; 46/Ahkaf, 7, 11; 50/Kaf, 5; 52/Tûr, 33; 53, Necm, 59-
    61; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 11-26; 83/Mutaffifîn, 13.
    Müşrikler, Meleklere Cinsiyet Yakıştırırlar: 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28.
    Müşriklerin Akıllarına Hitap Ederek İman Etmelerini İsteyen Âyet-i Kerimeler:
    30/Rûm, 8-9; 36/Yâsin, 66-73; 40/Mü’min, 13; 50/Kaf, 6-7; 52/Tûr, 35-43; 53/
    Necm, 62; 67/Mülk, 19-24, 28, 30; 80/Abese, 17-32; 82/İnfitâr, 6-9; 88/Ğâşiye,
    17-21; 106/Kureyş, 1-4.
    Mekke Müşriklerinin İslâm’a ve Peygamberimiz’e Karşı Yürüttükleri Haksız
    Mücadele: 2/Bakara, 118, 139; 170; 3/Âl-i İmrân, 7, 10, 135, 165; 8/Enfâl,30,
    47; 9/Tevbe, 13, 32; 10/Yûnus, 2, 15-16; 38-39, 49, 51, 53, 57, 59, 104, 108; 11/
    Hûd, 7-8, 12, 14; 13/Ra’d, 5-7, 16, 27, 30-31, 43; 14/İbrâhim, 28, 46; 15/Hıcr, 3,
    85, 90-91; 16/Nahl, 1, 44-45, 83, 101-102, 125; 17/İsrâ, 46, 50-51; 56-57, 73, 76,
    90, 93; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77, 80-82; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ,
    34, 36, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 15, 19, 25, 47, 49, 68-69; 23/Mü’minûn, 56,
    63-96, 109-110; 25/Furkan, 3-9, 21-22, 27, 29, 32, 40, 44, 52; 26/Şuarâ, 4-8 192
    197, 208, 212, 214; 28/Kasas, 46-51, 57; 29/Ankebût, 12-13, 50-51, 53-54, 61,
    63, 67; 30/Rûm, 6, 10, 28, 33, 43-46, 50-54; 35/Fâtır, 4, 5, 37, 42-43; 36/Yâsin,
    6, 11, 69-70, 74-76; 37/Saffât, 11, 13, 34, 36, 38, 40, 50, 61, 149, 158, 167, 170,
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 153 -
    176, 179; 38/Sa’d, 8-11, 15-16; 39/Zümer, 36, 38-40, 64; 40/Mü’min, 6, 10, 12,
    56, 69, 77; 41/Fussılet, 5, 13-f4, 26, 29, 33, 38, 40, 53, 54; 42/Şûrâ, 13, 15, 24,
    47, 54; 43/Zuhruf, 24-25, 29-31, 79-80; 44/Duhân, 10, 16, 34, 37; 46/Ahkaf, 9;
    47/Muhammed, 1-3, 8, 10, 14, 32; 48/Fetih, 25-26, 50/Kaf, 12, 14, 22, 36-37,
    45; 51/Zâriyât, 14, 53-54, 59-60; 52/Tûr, 15-16, 30, 47; 53/Necm, 19, 26, 33, 37,
    59,61; 62/Cum’a, 2; 67/Mülk, 9, 11, 13, 18, 25, 30; 68/Kalem, 42-43, 46-47, 51;
    69/Hakka, 43-44, 49-50; 73/Müzzemmil, 15; 74/Müddessir, 11, 49; 75/Kıyâme,
    31; 76/İnsan, 27; 77/Mürselât, 7, 16; 78/Nebe’, 1; 83/Mutaffifîn, 13, 16; 86/Târık,
    17; 96/Alak, 19; 102/Tekâsür, 1-8; 106/Kureyş, 1-4; 107/Mâûn, 1-3; 108/Kevser,
    1-3; 109/Kâfirûr, 1-6; 111/Leheb, 1-5.
    Müşriklerin Bazı Özellikleri
    Müşrikler Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83;
    21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebût, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Saffât,
    11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât, 1-11; 106/
    Kureyş, 1-4.
    Müşrikler, Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-59;
    42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
    Müşrikler, Helâlı Haram; Haramı Helâl Yaparlar: 6/En’âm, 136-140, 143-145,
    148-151; 10/Yûnus, 15, 59-60; 16/Nahl, 35.
    Müşrikler, Kadınlara Değer Vermezler: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ,
    17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
    Müşrikler, Allah’a İftira Ederler: 6/En’âm, 138-139, 143-144,
    Müşrikler, Çocuklarına Putlarının Adını Verirler: 7/A’râf, 190-191.
    Müşrikler, Antlaşmalarını Bozarlar: 9/Tevbe, 1-4, 7-10, 12-13.
    Müşrikler Necistir: 9/Tevbe, 28.
    Müşriklerin Misali: 13/Ra’d, 14; 22/Hacc, 31; 25/Furkan, 44; 29/Ankebût, 41-43.
    Müşrikler, Mü’minlerle Alay Ederler: 23/Mü’minûn, 109-111; 38/Sâd, 62-63;
    67/Mülk, 25-29; 83/Mutaffifîn, 29-36.
    Müşrikler, Dünya Nimetleriyle Övünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-56,
    101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
    Müşrikler, Fakirlere Vermekten Kaçarlar: 41/Fussılet, 7; 68/Kalem, 17-33, 36-
    40; 107/Mâûn, 1-3.
    Müşrikler, Yetimlere Zulm Ederler: 107/Mâûn, 1-2.
    Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Çıplak Tavaf Ederlerdi: 8/Enfâl, 35.
    Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Tavaftan Men Ederlerdi: 8/Enfâl, 34-35.
    F- Müşriklerin Cezaları
    Müşrikler, Putlardan Fayda Görmeyecekler: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94;
    7/A’râf, 37, 53, 194-198; 10/Yûnus, 28; 25/Furkan, 17-19; 26/Şuarâ, 96-103; 38/
    Sâd, 59-60; 45/Câsiye, 10.
    Müşrikler, Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: 2/Bakara,
    167; 6/En’âm, 27-28; 7/A’râf, 53; 23/Mü’minûn, 99-100, 107-108; 26/Şuarâ, 94-
    102; 32/Secde, 12; 35/Fâtır, 37; 39/Zümer, 56-59.
    Kıyâmet Günü Müşriklerin Durumu: 3/Âl-i İmrân, 151; 4/Nisâ, 120-121; 6/
    En’âm, 22-24, 30; 9/Tevbe, 17; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 20, 22; 12/Yûsuf, 107;
    13/Ra’d, 34; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 86-87; 18/Kehf, 52-53; 23/Mü’minûn, 99-
    108, 112-115; 25/Furkan, 11-14; 26/Şuarâ, 91-103; 28/Kasas, 62-67, 74; 29/
    Ankebût, 54-55; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 31-33; 37/Saffât, 19-34, 38-39; 38/
    Sâd, 55-64; 39/Zümer, 15-16, 60; 40/Mü’min, 71-76, 84-85; 41/Fussılet, 6, 47;
    43/Zuhruf, 36-39; 50/Kaf, 22-30; 68/Kalem, 42-43; 70/Meâric, 42-44; 73/Müzzemmil,
    11-13; 98/Beyyine, 6.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 154 -
    Müşriklerin Tevbesi: 9/Tevbe, 3, 11; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67.
    Müşriklerin Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: 9/Tevbe, 17; 39/Zümer, 65.
    Mekke Müşriklerinin Azapla Korkutulmaları: 16/Nahl, 45; 18/Kehf, 55, 58; 19/
    Meryem, 77-82; 20/Tâhâ, 134-135; 21/Enbiyâ, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 19, 25,
    49, 69; 40/Mü’min, 77; 41/Fussılet, 13; 43/Zuhruf, 41-42; 44/Duhân, 9-16, 36,
    59; 50/Kaf, 12-14, 36; 51/Zâriyât, 59-60; 52/Tûr, 31 42, 44-47; 54/Kamer, 4-5,
    43-48, 51; 67/Mülk, 16-18; 68/Kalem, 16-41. 44; 70/Meâric, 40-41; 72/Cin, 24;
    73/Müzzemmil, 11, 15-17; 77/Mürselât, 16-18; 85/Bürûc, 17-20; 86/Târık, 17;
    88/Ğâşiye, 23-24.
    Müşriklerin Malları ve Evlâtları, Kendilerine Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10,
    91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80;
    45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze,
    2-6; 111/Leheb, 1-3.
    Müşrikler, Azaptan Kurtulmak İçin Her Şeylerini Fedâ Etmek İsteyecekler: 70/
    Meâric, 11-18.
    Müşriklere Verilen Mühlet (Süre): 18/Kehf, 58-59; 29/Ankebût, 53; 39/Zümer,
    8; 68/Kalem, 44-45; 70/Meâric, 42-43; 73/Müzzemmil, 11.
    Müşriklerin Kâbe’ye Hizmet Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-19, 28.
    Müşrik-Mü’min İlişkisi
    Müşriklerin Dostluğu Yoktur: 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe,
    7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9.
    Müşrikler, Mü’minleri Ateşe Çağırırlar: 2/Bakara, 221; 17/isrâ, 73-75; 29/
    Ankebût, 12-13.
    Müşriklerden Yüz Çevirmek: 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/
    Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/
    Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil,
    10.
    Müşriklerden Korkulmaz: 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc,
    38; 37/Saffât, 171-175.
    Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: 9/Tevbe, 113-115.
    Müşrikle Mü’min Karşılaştırması: 47/Muhammed, 15; 67/Mülk, 22.
    Müşrikler, Mü’minlere Zarar Veremezler: 37/Saffât, 160-163; 52/Tûr, 42.
    Müşriklere Savaşta Yapılacak İşlem: 9/Tevbe, 5-6, 11-12.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Samerraî, Sönmez
    Neşriyat
    2. Çağdaş İrtidat, Ebul Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.
    3. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    4. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    5. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
    6. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
    7. 20. Asrın Câhiliyeti, Muhammed Kutub, Hilal Y.
    8. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
    9. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    10. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    11. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
    12. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.
    MÜRTED ve İRTİDÂD
    - 155 -
    13. İslâm Siyasi düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
    14. İslâm Dünyasında İnanç Sorunları, Hasan el-Hudaybi, İnkılab Y.
    15. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    16. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    17. Elfâz-ı Küfür, Küfür Sözler, Hüseyin Aşık, İlim Y.
    18. Sorumsuzca Söylenen Sözler, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
    19. Çağımızın Bâtıl İnançları, Yüksel Kanar, Beyan Y.
    20. Antik İnançlar, Modern Hurâfeler, Martin Lings, İşaret Y.
    21. İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, M. Cevat Akşit, Kültür Basım Yayın
    Birliği
    22. Ceza Hukukunda Mağdurun Korunması, Süleyman Akdemir, İzmir, 1988
    23. İslâm’da Düşünce ve İnanç Özgürlüğü, Yunus Vehbi Yavuz, Sahaflar
    Kitap Sarayı Y.
    24. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 161-175; c. 8, s.
    315-320
    25. İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk, Abdülkadir Udeh, İhya Y. c. 4, s.
    236-271
    26. İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, Ahmet Yaşar, Beyan Y.
    s. 90-107
    27. Din Değiştirme, Ali Osman Kurt, Gökkubbe Y.
    28. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 64-83
    29. İslâm’da İnsan Hakları, Hayreddin Karaaman, Ensar Neşriyat, s. 72-73
    30. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 210-216
    31. Bidâyetü’l-Müctehid, Mezheplerarası Mukayeseli İslâm Hukuku, İbn
    Rüşd, Beyan Y. c. 4, s. 349-350
    32. Fıkhu’s-Sünne, Âyet ve Hadislerle İslâm İlmihali ve Hukuku, Seyyid Sâbık,
    Pınar Y. c. 4, s. 281-293
    33. Kitâbur-Ridde ve Nebzetün min Futûhi’l-Irak, Muhammed bin Ömer
    Vâkıdî, Beyrut, 1989
    34. Nazariyyetü’l İ’dâm Beyne’ş-Şerîati’l-İslâmîyye ve’l-Kavânîni’l-Vad’iyye,
    Mahmut İstanbulî, el-Va’yü’l- İslâmî, 92, Kuveyt 1972
    35. El-Ahkâmu’s-Sultâniyye, İmam Ebu’l-Hasan el-Mâverdi, Trc. Ali Şafak,
    Bedir Y. s. 63-70
    36. İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Vehbe Zuhayli, Risale Y. c. 7, s. 462-471
    37. Şamil İslâm Ansiklopedisi, (İrtidad md:) (Eymen ed-Dımaşkî-Ömer
    Tellioğlu) c. 3, s. 175-176; (Mürted md:) c. 4, s. 369-372; (Ridde Savaşları:)
    c. 5, s. 262-267 (Gerici-Gericilik md:) (Ahmed Özalp) c. 2, s. 232-233
    38. TDV İslâm Ansiklopedisi, İrtica Maddesi (Şaban Sitembölükbaşı), TDV Y.
    c. 22, s. 458-459
    39. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y. 62-64;
    201-245
    40. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (Hüsnü Aktaş), Risale Y. c. 2, s. 257-259
    41. Kur’an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. s. 280-283, 289, 293, 353, 382-383
    42. İslâm Hukuku Açısından Cehalet, Ebu Yusf Midhat b. el-Hasan Ali Ferrac,
    Kayıhan Y. s. 231-347
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 156 -
    43. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 190-195; 61-72; 107-
    119
    44. Akaid Ders Notları, Ahmed Kalkan,Tevhid Vakfı Y. s. 168, 102-109
    45. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 345-354
    46. İslâm Davetinin Esasları, Abdülkerim Zeydan, Risale Y. s. 309-310
    47. Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 149-
    150
    48. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 457-459
    49. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c.1, s.98-103. c. 2, s. 29-46
    50. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 214
    51. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Hilal Y. s. 9-29
    52. Din Hürriyeti ve Mürteddin Öldürülmesi Meselesi, Reşid Rızâ, Terc.
    Hikmet Zeyveli, Kelime Dergisi, Sayı 15, Eylül 1987, s. 57
    53. Din ve Zorlama, Veysel Kasar, Köprü, Kış 97, s. 86-112
    54. Hoşgörü: Nereye Kadar, Köprü, Kış 1997
    55. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, Y. N. Ö. Yeni Boyut Y. s. 307-314
    56. Devlet, Demokrasi, Oligarşi, Teokrasi, E. Yüksel, Ozan Y. s. 94-96

    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
     
    Çarşamba, 20 Ocak 2021 17:44

    Şirk ve Endâd Edinmek

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -11-
    ŞİRK ve ENDÂD EDİNMEK
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    ŞİRK ve ENDÂD EDİNMEK
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -11-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    İslâm, sadece inanılıp kabul edilmesi gereken esaslara iman etmeyi değil; aynı zamanda reddedilmesi gereken esaslar inkâr etmeyi de içerir. Akaid de, dinde inanılması ve reddedilmesi gerekli olan esaslara denir. Reddedilmesi gerekli esasların başında da şirk, küfür, nifak, kullara kul olmayı gerektiren bâtıl düzen ve hayat görüşleri gelir.
    Şirkin zulmü küreselleşiyor. Devlet, eğitim kurumları aracılığıyla şirki, alternatifi olmayan tek din olarak gösteriyor ve 8-9 yılı mecburî olan okullarda müşrik bir vatandaş yetiştiriyor. Meclisi ve mahkemeleri başta olmak üzere bütün resmî kurumlar, tevhide giden yolu tıkayıp şirkin önünü açmak gibi bir görevi yerine getiriyorlar.
    Allah’a zâtında, sıfatlarında veya fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadîm, bâkî gibi sıfatlarına başka varlıkların da sahip olabileceğine inanmak şirktir. Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarından herhangi birini Allah’tan başkasına vermek şirktir.
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevk ederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.
    Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini veya başka bir şahsı tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin daha çok belirdiği görünüm budur.
    Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması için ihlâs yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.” (18/Kehf, 110)
    Şirk ve endâd edinmek, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.” (4/Nisâ, 48)
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibârettir. Bütün Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur. Şirk sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.
    Kitabın ikinci bölümünde “Endâd” konusu işleniyor. Açıkça tapınılsın veya tapınılmasın ilah yerine konan, tanrı olarak benimsenen Allah’ın dışındaki şeylere de “endâd” denir.
    Kullarının O’nu tek hâkim, tek otorite olarak kabul etmeleri, O’nun önünde secde etmeleri, gizli ve açıkça yalnız O’ndan korkmaları, Allah’ın kayıtsız-şartsız hakkıdır. Fakat kullar bu hakların bir kısmını veya hepsini başkalarına verirlerse o zaman O’na ortak koşmuş olurlar. Neyin haram, neyin helal, neyin pis, neyin temiz olduğunu belirleme hakkı da Allah’a mahsustur. Kullarının hak ve görevlerini belirleme, onlara belli yasaklar koyma otoritesi de O’nundur. Bu nedenle, bu haklardan bir kısmını kendisine ait kabul eden kimseler, şirk koşmuşlardır. Hâkim olarak tanınmak, sadece O’na lâyıktır. Kulları olarak insanlar, O’nun emirlerini nihâî otorite olarak kabul etmeli ve doğru yola ulaşmak için O’na yönelmelidirler. O halde bu hakları Allah’tan başkasına veren kişi, şirk/ortak koşmuş demektir. Aynı şekilde bu nitelik ve haklardan herhangi birine sahip olduğunu iddia eden ve başkalarının, bu özelliklerin kendilerinde bulunduğuna inanmalarını isteyen kişi ve kurumlar, resmen ilahlık iddiasında bulunsalar da, bulunmasalar da kendilerini Allah’a ortak koşmuş olurlar.
    Hayatının gayesinin, şahsında ve çevresinde tevhidi ikame edip şirkin ve endâd edinmenin her çeşidinden şiddetle kaçınmak olduğunu unutmayıp imtihan bilincine uygun tarzda inancına şirk karıştırmadan Allah’ın istediği gibi iman edip müslümanca yaşayanlara selâm olsun!
    “Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesâba çekme (affet).
    Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme.
    Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma.
    Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.
    Sen bizim Mevlâmızsın. Tek ve gerçek dostumuzsun.
    Kâfir kavimlere/toplumlara karşı bize yardım et.” (2/Bakara, 286)
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2011, Ümraniye
    İÇİNDEKİLER
    ŞİRK / 11
    Şirk; Anlam ve Mâhiyeti / 11
    Şirkin Çağdaş Yansımaları / 17
    Şirkin En Belirgin Özelliği Olarak Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma / 29
    Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanım ve Görüntüleri / 37
    Şirkin Sebepleri / 45
    Şirkin Çeşitleri / 48
    Şirk İçin Bazı Örnekler / 50
    Büyük ve Küçük Şirk; Açık Şirk ve Gizli Şirk / 67
    Gizli Şirk / 67
    Küçük Şirk / 68
    Gizli Şirk Örneği Olarak Riyâ / 69
    Hevânın Putlaştırılması / 75
    İlâh Nedir? / 79
    Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları / 84
    Hayat sahibi varlıklar / 86
    Elfâz-ı Küfür ve Ef’âl-i Küfür / 86
    Hurâfe / 87
    Allah Teâlâ’nın Birliği ve Şirk / 88
    Müşrik / 93
    İrtidat ve Mürted / 96
    ENDÂD EDİNMEK / 110
    Endâd ve Nidd Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti / 110
    Kur’ân-ı Kerim’de Endâd Kavramı / 110
    Endâdın Doğal İki Sonucu; Şirk ve Putçuluk / 124

    - 11 -
    ŞİRK
    •
    Şirk; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Şirkin Çağdaş Yansımaları
    •
    Şirkin En Belirgin Özelliği Olarak Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma
    •
    Kur’an-ı Kerim’de Şirkin Tanım ve Görüntüleri
    •
    Şirkin Sebepleri; Şirkin Çeşitleri
    •
    Şirk İçin Bazı Örnekler
    •
    İttibâ Şirki; Büyük ve Küçük Şirk
    •
    Açık Şirk ve Gizli Şirk
    •
    Gizli Şirk Örneği Olarak Riyâ
    •
    Şirkin Zararları; Hevânın Putlaştırılması
    •
    İlâh Nedir? Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları
    •
    Efâz-ı Küfür ve Efâl-i Küfür
    •
    Hurâfe; Allah’ın Birliği ve Şirk
    •
    Müşrik; İrtidat ve Mürted
    “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/putperestlerden herbiri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa (uzun) yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.“ 1
    Şirk; Anlam ve Mâhiyeti
    “Şirk“, “şerike“ fiilinden masdardır. “Şirk“ ve aynı kökten gelen şirket, müşâreket, sözlükte; mülk ve saltanatta ortak olmak demektir. Bir şeyin birden fazla kişiye ait olduğunu ifade ederler. Aynı kökten gelen ‘eşreke’ fiili, ortak koşmak, ortak olmak anlamına gelir. Ortak koşana ise “müşrik“ denir.
    Istılâhta şirk; Allah’a zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadim, bâkî... gibi sıfatlarını başka varlıklara vermek şirktir. Kısaca şirk, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına vermektir. Şirk; tevhidin temeli olan “lâ ilâhe illâllah“ gerçeğinin dışına çıkmak, Allah’tan başka ilâh(lar) olduğunu inanç, söz veya eylemle iddia etmek, Allah’ın dışında ibâdet edilecek, duâ edilecek, gerçek anlamda güç ve kudret sahibi
    1 2/Bakara, 96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    olduğunu kabul etmektir.
    Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir. Şirk kavramı,
    insanların uydurdukları dinleri tanımlama açısından son derece
    önemli kavramlardan biridir. İnsanlar tarih boyunca sınırlı sayıdaki
    inançsızlar/ateistler dışında ya “şirk’ dini üzerinde ya da ‘Tevhid’
    dini üzerinde olmuşlardır. Aslında ateistler de bir anlamda müşrik
    ve münkirdirler.
    Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul
    olması için ihlâs, yani yapılan ibâdetin yalnız Allah için yapılmış
    olması gereklidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine
    kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir
    kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.“ 2
    Şirk, kelime anlamı itibariyle bir ortaklığı, ortak olmayı, bir
    eş-arkadaş tutmayı, malda ve tasarrufta bir hissedar bulmayı ifade
    eder. Söz gelimi, aynı kökten gelen ‘şerik’ arkadaş, yardımcı,
    hissedar yani ortak demektir. Şirk, bu ortak olma, eş ve arkadaş
    bulma fiilidir. İslâm kültüründe şirk kelimesi sözlük anlamından
    hareketle çok daha özel bir mânâ kazanmıştır. Tevhid dinine aykırı
    olarak inanılan dinleri ve Allah’tan başka ilâh kabul edenlerin
    kafa yapılarını, aynı zamanda da onların yaptıkları yanlış işi değerlendirmek
    üzere kullanılır olmuştur.
    Şirk ve Küfür İlişkisi: Şirk olayının küfr olayı ile birlikteliği
    vardır. Aslında şirk de bir inkârdır; Hak’tan gelen gerçeğin üzerini
    örtmektir (küfürdür). Ancak ‘küfr’ kelimesi ‘şirk’e göre biraz
    daha kapsamlıdır. ‘Küfr’ kavramı bütün inkârcıların eylemini ifade
    ederken; ‘şirk’ Allah’ı kabul ediyor görünürken O’na ortak koşmayı,
    birden fazla ilâh edinmeyi, bir şeye Allah’ın özelliklerini vermeyi
    anlatmaktadır. Kısaca ‘şirk’ Tevhid dini dışında kalan bütün
    ilâh anlayışlarını, tüm bâtıl inançları içeren anahtar bir kavramdır.
    İnsanın, fıtratından gelen inanma ve ibâdet etme ihtiyacını karşılarken
    düştüğü alçak seviyeyi, haktan yüz çeviren insanın içindeki
    kaosu, inanma adına insanların düştüğü cahillik ve sapıklığı
    anlatmaktadır. Yine ‘şirk’ kavramı, insanların kendi kafalarından
    uydurdukları inançları ve bu inançlar adına yaptıkları yanlışlar, fesatlar
    ve zulümleri gözler önüne sermektedir.
    Şirk, insan zihnindeki bir sapmayı ve sıkıntıyı ifade etmektedir.
    Tevhid hakikatinden sapan kimselerin, kendi kendilerine düştükleri
    açmazları, sürüklendikleri yanlışları ve bunun sonucu olarak
    yaratılış kanununa aykırı düşmeleri böylelikle ortaya konmaktadır.
    2 18/Kehf, 110
    ŞİRK
    - 13 -
    Şirk; Allah’a zâtında (sayı olarak), sıfat ve tasarrufunda (yapıp etmelerinde)
    ortak tanıma eylemi veya inanışıdır. Şirk koşmak salt
    bir inkâr olayı değildir. Şirk koşanlar, yani müşrikler inançsız insanlar
    değildir; aksine, Allah’a inanan ama yanlış inanan, inancı
    tevhide aykırı olan ve Allah’ın yanında başka varlıklara da ilâh
    diye tapınan kimselerdir.
    Kur’an, şirk üzerinde ısrarla durmaktadır. Çünkü tarih boyunca
    dinsiz toplumlardan çok şirk koşan toplumlarla, ateist insanlardan
    çok müşrik insanlarla karşılaşıyoruz. İnsanlar, Tevhid’ten
    uzaklaştıkça, din adına çok çeşitli yalanlar, hurâfeler uyduruyor,
    kendi kafalarından sahte tanrılar icad ediyor; sonra da onlara yine
    kendi kafalarına göre ibâdet ediyorlar. Bazı toplumlar da, başlangıçta
    Tevhid’e bağlı iken zamanla çeşitli nedenler yüzünden şirke
    düşmüşler, dinlerini bozmuş ve yanlış bir şekilde inanıp din adına
    ilâhlar, ilkeler, törenler, âyinler ve ibâdet türleri uydurmuşlardır.
    İnanmak fıtratta/yaratılışta vardır. İnanma ve yüce bir kudrete
    kulluk yapma ve ona tapma; yüce bir güçten yardım isteme ihtiyacı
    bütün insanlarda vardır. İnsanın fıtratı böyledir. Yaşamak için
    suya, yemeğe, havaya muhtaç olan insan, inanmaya ve inandığı
    ilâhın önünde eğilmeye de muhtaçtır. Bu ihtiyacı bilen, insanların
    yaratılışına bu ihtiyacı koyan âlemlerin Rabbi, ilk insandan itibaren
    toplumlara peygamberler/elçiler göndermiş ve nasıl hareket
    etmeleri gerektiğini onlara göstermiştir. Dünyaya imtihan için gelen
    insan, bu elçilerin gösterdiği gibi yani Tevhid dini üzerinde
    yaşadığı zaman, hem sınavı kazanır hem de dünya hayatını fıtratına
    uygun olarak yaşamış olur. Üstelik Tevhid’in ilkeleri, insana
    gerçek saâdeti ve kurtuluşu getirmektedir. İnsana ait hakları ona
    vermekte, insanlar ve toplumlar arasındaki adâleti sağlamakta,
    azgın kimselerin hevâ ve heveslerinin getirdiği fitne ve zulümden
    insanları korumaktadır.
    Ancak insanların çoğunluğu bu gelen elçileri dinlemedi. Elçilerin
    öğrettiklerini ya hiç almadı veya aldıktan kısa bir zaman sonra
    bir tarafa attı, tevhidi tahrif ve dejenere etti; kendi hevâsının peşinden
    gitti. Eline geçirdiği güç ve dünyalıklarla ‘bağy’ etti, ‘tuğyan’
    ederek azgınlaştı ve tevhidin doğru yolundan ayrıldı.
    Toplumların hayatını düzenleyici kanunlar, insanların bağlandığı
    değer yargıları, insanın fıtratında bulunan tapınma, duâ
    etme, kendinden üstün bir varlığa el açma ihtiyacı insanla birlikte
    vardır. Tevhidden uzaklaşanlar veya Tevhidi bilmeyenler, her ne
    kadar yerin ve göklerin bir sahibi, yağmuru yağdıran, dünyayı yaratan
    ve yöneten bir ilâhın olduğunu kabul etseler de; hâkimiyet,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    sosyal hayatın düzenlenmesi, ibâdet, helâl haram gibi konularda
    kendi hevâlarına veya egemen güçlerin isteklerine ve tâğûtî
    yasalara uyarlar. Böyle kimseler ve topluluklar, zamanla birtakım
    varlıkları ve güçleri ilâhlaştırarak, onlara aşırı saygı göstermeye,
    bazılarının yardımını alabilmek için, bazılarının da kötülüğünden
    kurtulmak için onlar adına uydurulmuş putlara veya ilkelere tapınırlar.
    Kimileri de bu tapındıkları ilâhları kendileriyle Allah arasında
    bir aracı kabul ederler. Kendilerine göre dinler icad ederler ve
    onun peşinden giderler veya hak dini tahrif eder, hurâfe ve şirk
    peşinde koşarlar.
    Tevhid dininden ayrılıp kendi hevâsına uyarak ‘bağî’ ve ‘müşrik’
    olan ve bu şekilde doğru yoldan uzaklaşan zâlimler, kendi kafalarından
    koydukları ilkeleri bir inanç haline getirirler ve insanlara
    dayatırlar. İnsan, inanma ihtiyacı ile beraber yaratılmış olduğu
    için, âlemlerin Rabbine olan tevhidî inancını kaybetmiş veya hak
    dini bulamamışsa, içindeki boşluğu mutlaka bir şeyle dolduracaktır.
    Geçmişte daha çok putçuluk ve bâtıl/uydurma din şeklinde görülen
    bu ihtiyaç, günümüzde de benzer şekilde karşımıza çıkmaktadır.
    Kimileri Allah’a ait ilâhlık özelliklerini bir başka şeye verirler.
    Sayı olarak, birden fazla ilâh kabul ederler, kimileri de Allah’a
    ait yaratma, rızık verme, cezalandırma, ödüllendirme, kendisine
    ibâdet ve duâ edilme gibi özellikleri Allah’ın dışındaki varlıklara
    da verirler. Onlar bu değer verdikleri niddlerini (ortak koştukları
    ilâhlarını) Allah’ı sever gibi, hatta daha fazla severler.3 Kimileri,
    herhangi bir şeye hayatlarında Allah gibi yer verir; Allah’tan fazla
    ondan korkar, Allah’tan fazla ona değer verir. Allah’ın hükümlerini
    takmaz, aldırmaz; ama o çok sevdiği şeyden geldiğini zannettiği
    her şeye daha fazla itibar eder.
    Bu gibi müşrikler, bir müslümanın Allah’a ibâdet ettiği gibi,
    ilâh haline getirdiği şeyin karşısında rukû’ yapar, ya da secdeye
    kapanır veya namazdaki kıyâma benzer şekilde saygı duruşunda
    bulunur. Ona olan saygısını ve bağlılığını çeşitli şekillerde ortaya
    koyar. İlâh haline getirdiği şeyin veya kişinin emrinden dışarı çıkmaz.
    Onun önünde boyun eğer, onu râzı etmeye ve onun cezasından
    kurtulmaya çalışır.
    Şirk olayı, Allah’ın dışındaki herhangi bir şeyi, bir varlığı, bir
    kişiyi, bir gücü veya beşerî ideolojiyi Allah gibi değerlendirme,
    Allah yerine koymanın mantığıdır. Allah dışındaki herhangi bir
    şeyi Allah gibi sanmanın, onlara ilâhlık vermenin adıdır şirk. Bu,
    onlara tapınma şeklinde ortaya çıktığı gibi, inanç ve saygı olarak
    3 2/Bakara, 165
    ŞİRK
    - 15 -
    da görülebilir. Nitekim Kur’an câhiliyye Araplarının putlara tapınmasını
    şirk olarak nitelendirdiği gibi4 O’na çocuk isnat etmeyi
    ve yaratıkların ilâh sayılmasını da şirk olarak nitelemektedir.5 Bu
    yanlışlık, kulların Allah’a ait ilâhlığı ve rabliği yeterince anlamamalarından
    kaynaklanmaktadır. Kur’an bu konuda şöyle diyor:
    “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.“6 Allah’ı hakkıyla bilemeyenler,
    O’nu ve O’nun rabliğini anlamayanlar, başka dinlere girer, başka
    ilâhlara boyun eğerler. Kendilerini âlemlerin Rabbinden mahrum
    edenler, içlerindeki ihtiyacı başka yalancı ilâhlarla gidermeye çalışırlar.
    Kendini Allah’tan mahrum edenler, mutlaka başka ilâhlar
    (tanrılar) bulacaklardır. Yaratılış gereği Allah’a kulluk etmeyenler,
    ibâdet edecekleri bir ilâha, bir puta bağlanacaklardır. Allah’a hakkıyla
    kul olamayan insanın böyle dalâleti var, putunu kendi yapar,
    kendi tapar. İşte şirk yanlışı, insanı bu noktaya düşüren bir zillet
    ve bayağılıktır.
    Şirk En Büyük Zulümdür: Kur’an’ın ifadesine göre şirk en
    büyük zulümdür.7 Zulüm, hem nûrun zıddı olarak karanlık; yani
    kötülük, mutsuzluk, kaos, huzursuzluktur; hem de hakkı asıl sahibine
    değil de bir başkasına vermek, Allah’ın hâkimiyet hakkını,
    hiç hakkı olmayan başkalarında görme yanlışlığıdır. Şirk inancı, insana
    huzur değil; sıkıntıyı, emniyeti değil; korkuyu ve güvensizliği,
    saâdeti değil; şekaveti, adâleti değil; zulmü, iyi ahlâkı değil; azgınlığı
    ve fesâdı kazandırır. Kur’an, şirk koşanların sürekli huzursuzluk
    içinde olduklarını çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır: “Kim
    Allah’a şirk koşarsa sanki o gökten yere düşmektedir de kuşlar onu didik
    didik etmektedir veya rüzgâr onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.“ 8
    Şirk İnancının Bir Temeli Yoktur: İslâm’a göre tek yaratıcı
    Allah’tır ve O bütün kâinatın tek hâkimidir.9 Bu açıdan şirkin bir
    esası, bir temeli yoktur. Zaten müşrikler bile sıkıştıkları zaman
    âlemlerin Rabbi Allah’a sığınırlar.10 Yerde ve gökte iki veya fazla
    ilâh (tanrı) olsaydı hepsinin düzeni bozulurdu.11 Öyleyse şirk dininin
    ilâh anlayışı temelinden sakattır. Şirk inancı, sahibini desteksiz
    ve yönsüz bırakır. Şirk koşanlar, Allah ile bağlarını kopardıkları
    için haktan uzak kalırlar, yanlış hüküm verirler, adâletten uzaklaşırlar,
    zulme bulaşırlar. Hatta bu şirk onlara çocuklarını öldürmeyi
    4 53/Necm, 19-23
    5 6/En’âm, 100; 7/A’râf, 191-192
    6 22/Hacc, 74
    7 31/Lokman, 13
    8 22/Hacc, 31
    9 6/En’âm, 101, 164; 10/Yûnus, 68; 17/İsrâ, 111; 22/Furkan, 2
    10 6/En’âm, 40, 63; 10/Yûnus, 22
    11 21/Enbiyâ, 22
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    bile güzel gösterebilir.12 Ancak, şirk inancı insanı tatmin etmez.
    Müşrik kimse, bir arayış ve özlem içerisindedir. Müşrikler, ibâdet
    ve duâ ettikleri ilâhlarının kendi ihtiyaçlarını karşılayacağını sanırlar.
    Hâlbuki ilâhlar onlara hiçbir karşılık veremezler. İlâhlara yalvaranların
    hali susuzluğunu gidermek için iki elini suya uzattığı
    halde asla suya ulaşamayan kimse gibidir. 13
    Müşrikler, hiçbir şey yaratamayacak olan, aksine kendileri bir
    Yaratıcı tarafından yaratılmış şeyleri Allah’a şirk/ortak koşmaktadırlar.
    Şüphesiz aklını iyi kullananlar bunun yanlışlığını görürler.14
    Allah’a ait özellikleri (nitelikleri) yaratılmış olanlara vermek, yanlışların
    en büyüğüdür. Şirk koşanlar büyük sapıklık ve karmaşa içerisine
    düşerler.15 Onlar, dibi görünmez bir karanlığa yuvarlanırlar.16
    Allah (c.c.) böylesine yanlışlığa ve sapıklığa düşenlerin yüreklerine
    sürekli bir korku salmıştır. Onlar devamlı bir tedirginlik ve korku
    içerisindedirler.17 Onlar, âhiret hayatına yakînen inanmadıkları
    için, hep dünyada kalmak isterler, ölmekten korkarlar. 18
    Allah (c.c.) şirk günahını affetmez: Kur’an’ın haber verdiğine
    göre Allah, şirk koşma dışında kalan günahlardan dilediğini
    bağışlayacaktır. Ancak, rahmetinin genişliğine rağmen müşrikler
    bu rahmetten mahrum kalacaklar. Çünkü şirk, kulun işlediği en
    önemli cürümdür.19 Yarın hesap gününde onlar affedilmeyi, merhamet
    olunmayı istedikleri zaman onlara “hani dünyada iken ortak
    koştuklarınız, çağırın bakalım“ denecek. Ama ortak koştukları
    şirk unsurları onlara asla yardım edemeyecektir.20 Hatta o şirk koştukları
    şeyler, müşriklere ‘siz yalancılarsınız’ diye cevap verecekler
    ve kendilerinin Allah’a teslim olduklarını söyleyecekler. 21
    Şirk koşmadan ölenlerin affedileceği umulur: Şirk koşanlar,
    kesinlikle cehennemliktirler.22 Müslümanlardan şirk koşmadan
    ölenlerin affedilip cennete konulacağı umulur. 23
    Ebû Zer (r.a.)’in rivâyet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.)
    şöyle buyurdu: “Cebrail (a.s.) bana gelerek; ‘Ümmetinden kim Allah’a
    12 6/En’âm, 137
    13 13/Ra’d, 14
    14 7/A’râf, 191
    15 4/Nisâ, 48
    16 4/Nisâ, 116
    17 2/Âl-i İmrân, 151
    18 2/Bakara, 96
    19 4/Nisâ, 48, 116
    20 6/En’âm, 23; 16/Nahl, 27; 18/Kehf, 52
    21 16/Nahl, 86-87
    22 5/Mâide, 72; 4/Nisâ, 116
    23 Müslim, İman 151-152, hadis no: 93-94, 1/94
    ŞİRK
    - 17 -
    herhangi bir şeyi şirk koşmadan ölürse cennete girer müjdesini verdi.“ Ben,
    (hayretle) zina ve hırsızlık yapsa da mı? diye sordum. “Evet, hırsızlık
    etse de, zina yapsa da“ cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık etse,
    zina yapsa da ha?’ dedim. “Evet, bunları yapsa da (Cennete girecektir)“
    buyurdu. Ben aynı soruyu dördüncü defa sorunca; “Ebû Zerr’in burnu
    kırılsa (patlasa) da Cennete girecektir“ buyurdu.24 Peygamberimiz,
    açık ve büyük şirkten sakındırdığı gibi, mü’minleri gizli şirkten de
    sakındırmaktadır.25 Peygamberimiz, şunu da ilâve ederek diyor ki:
    “Dikkat edin ben size onlar (müslümanlar) güneşe, aya tapacaklar demiyorum,
    ancak onlar amellerini Allah’tan başkası için yapacaklar.“ 26
    Şirkin Çağdaş Yansımaları
    Şirk, Allah’a ait özellikleri bir anlamda gasbetmek ve onları
    hak etmeyenlere vermektir. Haddi aşan insanlar veya aklını iyi kullanmayanlar,
    Allah’ın rabliğini, melikliğini, ilâhlığını, hâkimiyetini
    gasbederler. Bütün bu ilâhî özellikleri bazı şeylere, insanlara veya
    birtakım güçlere verirler. Sonra da onların önünde şöyle veya
    böyle boyun eğerler, onlara mutlak anlamda itaat ederler. İnsanların
    şirk içinde olması Allah’ın rabliğine zarar vermez. İnsan,
    kendi aleyhine olarak şirke yuvarlanır. Ancak, şirkin zararı sadece
    müşrikle sınırlı kalmaz, topluma da yayılır. Şirkin ve müşriklerin
    güçlü olduğu yerlerde fesat yaygınlaşır, hayatın huzuru bozulur.
    Allah’tan başka yaratıcı, öldürücü, mutlak tasarruf sahibi, sınırsız
    güç sahibi, sevilen ve ibâdet eder gibi itaat edilen, hükmüne
    -Allah’ın hükümlerine aykırı olarak- boyun eğilen her şey, şirke götüren
    sahte tanrılardır. Şirk içinde olanlar, şüphesiz toplum içinde,
    tabiatta ve insan ilişkilerinde dengeyi bozarlar. Hâlbuki Tevhid bu
    hayatî dengeyi kurmak ve korumak için gönderilmiştir.
    Şirke düşenler hiçbir zaman “Allah (c.c.) evreni şu kadar ortakla,
    yardımcı ile idare ediyor“ demiyorlar. Onlar, yaptıklarının şirk
    olduğunu çoğunlukla kabul bile etmezler. Hatta birçoğu İslâm’a
    ve Kur’an’a saygı duyduklarını dahi söylerler. Ancak, şirk koşmaktan
    maksat, Allah’ın evren üzerindeki hâkimiyetini tanımamak,
    O’nun hükümlerini reddetmek ve O’na Rabliğinde ortaklar bulmak,
    öyle inanmaktr. Dolaysıyla hayata ait hükümleri, İlâhî ölçüleri
    Allah’tan almamak, kulluğu, mutlak itaati başka sahte ilâhlara
    yapmaktır.
    24 Müslim, İman 153-154, hadis no: 94, 1/94-95; Tirmizî, İman 18, hadis no:
    2644, 5/27; Buhârî, Tevhid 33; K. Sitte, 2/205
    25 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 1/1406
    26 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4205; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları,
    s. 635-639
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    Bu anlamda çağımızda yepyeni şirk örnekleri gelişmiştir. Eskiden
    görülen şirk çeşitlerine yenileri de ilave olmuştur. Artık atalar
    dini, eskiden beri devam eden putçuluk, falcılık, kurtarıcı liderlik,
    siyasal güçler, mezarda yatan ölüler, spor kulüpleri, ikon (put) haline
    getirilen sevgililer, herbir şeyi taklit edilen sanatçılar, dünya
    çıkarları, makamlar, heykeller ve ölümlü kişiler birer şirk aracı haline
    getirilmiştir. Allah’a inandığını söyleyen niceleri, O’nun Rabliğini
    göklere gönderirken, O’nun yalnızca göklere karışmasını isterken,
    kendi hayatına ve toplum hayatına başkalarının ilkelerini
    daha uygun görmekte, Allah’ın peygamber aracılığıyla gönderdiği
    ölçüye aldırış etmemektedirler. Bir kişinin veya bir siyasal gücün
    ilkelerini Allah’ın hükümlerinin önüne getirebilmektedirler. Çok
    üstün sandıkları birtakım kişilere ve şeylere Allah’tan ve O’nun
    hükümlerinden daha fazla değer vermektedirler. İslâm, insanın
    bu sapıklıktan kurtulup Tevhidle hayat bulmasını istiyor. Allah’ı
    birlemek ve yanlızca O’na kulluk yapmak üzere yaratılan insanın
    fıtratına uygun olan da budur. İnsana düşen, Kur’an’ın “De ki O
    Allah tektir. O’nun eşi ve benzeri yoktur. Doğmamış, doğurulmamıştır.
    Hiçbir şey O’na denk/eş değildir.“27 gerçeğine teslim olmak ve gereğini
    yapmaktır. 28
    İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde,
    cehalet ve düzenin/ortamın cahilî yapısından dolayı -Allah muhafaza
    etsin- kolaylıkla şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir;
    esas önemli olan, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde
    mü’min kalmak ve müslüman olarak ölmektir. Günümüzde sık
    görülen şirk unsurlarının, tevhidi bozan durumların bazıları şunlardır:
    Güncel Câhilî Eğitimde Şirk: Câhilî eğitim kurumlarında bilginin
    temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip, sadece akıl ve
    duyu organları kabul edilir. Bu, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem
    de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern
    câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın
    ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler câhilî eğitimin temelini
    teşkil eder. İlk insanı, tesadüf sonucu veya doğa kanunları
    gereği hayvanın evrim geçirmiş türü kabul eden günümüz bilimleri
    ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi
    (rabliği) Allah’a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak başka
    tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma konusunda
    Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti,
    dünyadaki ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile
    27 112/İhlâs, 1-4
    28 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 640-641
    ŞİRK
    - 19 -
    başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle
    farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hakbâtıl
    mücadelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim olduğu
    devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı
    ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden
    geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı
    saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir.
    Hepimizin okullarla şu veya bu şekilde bir ilişkisi var. Ya kendimiz
    veya çocuklarımız ya da en yakınlarımızdan birileri eğitim
    adına eritiliyor, öğütülüyor. Yeni neslin kafaları düzene uygun
    hale getirilmek için yontuluyor, fıtratları bozuluyor. Ve bu konuda
    Müslümanlar olarak çıkış yolu bulamamanın bin bir zilletini
    yaşıyor ve vebalini taşıyoruz.
    Problemi anlamadan çözüm mümkün olmaz. Hastalığı doğru
    teşhis etmeden tedavinin mümkün olmadığı için, önce problemin
    adını koymamız gerekiyor: Okullar, devlet kurumları olduğuna ve
    bu ülkede yaşayan her çocuk, 8 yıl zorunlu eğitime tâbi tutulduğuna
    göre, ilk olarak devleti/düzeni din açısından teşhis etmeyle
    işe başlamamız lâzımdır.
    Türkiye, bir din devletidir. Okullara ve her türden resmî kurumlara
    baktığınızda bunu kabullenmek zorunluluğu var. Kemalizm
    dini, tek dindir ve kimse Atatürk’e hiçbir şeyi ortak koşamaz.
    Laik olduğunu iddia eden T.C., aslında Kemalist bir teokrasidir.
    Devletin resmî lügatinde bu ilan edilir: 1948’de basılan Türk Dil
    Kurumu’nun Türkçe Sözlüğüne göz atılırsa sadece devletin değil,
    tüm Türklerin de dini Kemalizm’dir. Bu resmî sözlüğe göre; “Kemalizm:
    Türklerin dini“dir. Türkiye Devletinde Atatürk tek ulusal
    lider kabul edilir ve halkın da bu tercihi alternatifsiz kabul etmesi
    istenir. Sanıldığının aksine, resmî inanışa göre o, yalnız askerî ve
    siyasî bir dehâ değil, aynı zamanda dinî liderdir de. Günümüzde,
    devletin okullarında okutulan Din Dersi (Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi)
    kitaplarının kapağına ve içeriğine, âyet ve hadisten daha fazla
    onun referans gösterildiğine bakmak yeterlidir. O, devlet inancında
    “ulu önder“dir. T.C., 1923’den beri Atatürk’ün en büyük
    olduğuna inandığı için her Türk vatandaşının onu sevmek ve ilkelerine
    itaat etmek zorunda olduğunu düzen, din yaklaşımı içinde
    tartışmasız kabul eder ve ettirir. Anayasa, partiler kanunu ve tüm
    yasalar onun ilkelerinin hiçbirine ters düşemez. Hangi parti yönetim
    rolünü üstlenirse üstlensin, aslında Atatürk her dönemde
    tek başına iktidardadır ve iktidarını başkalarıyla paylaşması, yani
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    Atatürk’e şirk koşulması kabul edilemez. Bu ülkede egemenlik
    kayıtsız şartsız Atatürk’ündür. Bu ülkede din devletinden bahsedilemez,
    ama devlet dininin egemenliğinden rahatlıkla söz edilebilir.
    Ne diyordu Celal Bayar: “Atatürk’ü sevmek ibâdettir.“ Evet,
    devletin gözünde Atatürkçülük bir dindir. Devletin anayasasında,
    Allah, Peygamber, Kur’an, İslâm gibi kelimeleri bulamazsınız. Bunun
    yerine sadece Atatürk’e ve onun ilkelerine atıfta bulunulur.
    Devletin bu mutlak sevgisi ve bağlılığı, bir tapınmanın göstergesi
    kabul edilebilir.
    Kur’an, müşriklerin, “biz atalarımızın yolundan ayrılmayız,
    onların izinden gideriz“ dediğini belirtir. T.C. de kendine özgü bir
    atalar rejimidir. Türkiye düzeni, tüm Türk vatandaşlarının atası kabul
    ettiği için, atasını sevmeme hakkını kimseye vermez. Atatürk
    sevgisinden daha büyük sevgi olmaması gerektiğini, onun ilkelerinin
    tartışılmaz doğru olduğunu bir akîde ve davranış biçimi olarak
    ilân eder ve çeşitli âyinlerle bu tavır, İlköğretimin ilk sınıfından
    itibaren tüm vatandaşlara uygulattırılmaya çalışılır. Düzene göre,
    onun hata yaptığı kabul edilemez. Kimse Atatürk’ü eleştiremez,
    heykellerine ve fotoğraflarına yan gözle bakamaz.
    Düzenin ve okulların farklı bir dini dayattığı için, Müslüman
    çocuklarımız iki dinli yetişiyor. Evdeki din ile okuldaki din farklı;
    birbirine tümüyle düşman iki inanç ve yaşam tarzı sunuyor. Çocuklar,
    çifte standartlı yetişiyor. Ana ve babaların “aman oğlum, şunu
    sevme, şuna inanma, ama bunları okulda öğretmenine filan da
    belli etme!“ diye tavsiyesi, çocuğun karakterini daha küçük yaşta
    anormalleştiriyor.
    Bu ülkedeki tüm problem, çatışma ve gerginliklerin sebebinin
    dinler arası çatışma olduğunu söyleyebiliriz. Hayır, 19 Ocak
    2007 tarihinde ülkeyi karıştırmak ve belki de tekrar askerî darbeye
    zemin hazırlamak için öldürülen Hrant Dink’ten, Ermenilerden,
    azınlıklardan bahsetmiyorum. Onlar özgür olarak kendi dinlerini
    öğrenebiliyor, papazların öğretmen olarak görev yaptığı özel
    okullarda kendi dinlerine uygun eğitim alabiliyor, kendi dinlerini
    özgürce yaşayabiliyorlar. Devlet dini olan laiklik ve Kemalizm ile
    çoğunluğun dini İslâm arasındaki çatışmadan bahsediyorum. En
    önemli Kemalist devrimlerden biri tevhid-i tedrisattır. Yani, eğitim
    ve öğretimin tekel olarak devlete ait olduğu ilkesi. Tevhid eri
    Müslümanlar olarak biz tevhid-i tedrisat değil; tevhîdî tedrisat
    istiyoruz. Eğitim, tümüyle devlet tekelinde olduğu için, okullarda
    şikâyet edilen tüm problemlerden öncelikle bu düzen sorumludur.
    Bu ilkeden yola çıkarak düzen, eğitim kurumlarında kendi
    dinini, kendi kutsallarını bütün Müslüman çocuklara dayatmakta,
    ŞİRK
    - 21 -
    bütün çocukların laik ve Kemalist olmasından başka bir seçenek
    ve özgürlük tanımamaktadır. İslâm’ın putperestlik olarak kabul
    ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler okutulan derslerden
    de önemli, en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer dersi işlenir
    gibi ama farklı bir kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla
    döne döne her yıl ezberlettirilip körpe beyinlerin yıkanması için
    anlatılıyor, anlatılıyor. Tüm derslerin içeriği Batıcı, laik ve Kemalist
    inanca uygun olarak veriliyor okul denilen tapınakta. Okullar,
    düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna atölyesi konumunda
    işlev yapmaktadır. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta kulluk
    yapmaya hazır insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.
    Bu topraklardaki tüm okullarda verilen eğitim Kitapsız bir
    eğitimdir, tıpkı devletin Kitapsız bir devlet olduğu gibi. Buradaki
    Kitab’ı tırnak içinde ve Kur’an anlamında ifade ediyorum. Yoksa
    fırlatılınca ekonominin yerle bir olduğu düzenin sarsıldığı Anayasa
    adında kutsal bir kitabı vardır devletin. Okullarda da bu kutsal
    Anayasa ve kutsal Nutuk kitabına uygun o paralelde farklı kitapların
    varlığını elbette herkes bilmektedir. Evet, insanlar tâğutî
    kurumlar aracılığıyla Kitapsız yapılmakla da kalmıyor, farklı kutsallarla
    yönlendiriliyor. Eğitim, Rab kavramını gündeme getirir.
    İnsanların mutlak eğiticisi, terbiye edip yetiştiricisi Allah’tır. O’nu
    temel almayan eğitim, eğitim değil öğütüm olur. Pansuman tedaviler
    yerine; radikal değişim ve çözümler olmadan eğitimden hayır
    beklemek, okyanusu yürüyerek geçmeyi düşünmek demek. Câhilî
    eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul
    edilmeyip sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Laik devlet
    yönetime, laik eğitim de bilime Allah’ı karıştırmaz. Oralara başka
    ilâhlar(!) yön verir. Hâlbuki Kur’an’a göre yönetmek ve eğitmek
    sadece Allah’a ve izin verdiklerine aittir, bunların ilkelerini tesbit
    yalnız O’nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale ettirmemek, hem
    eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin
    güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır.
    Dünyanın oluşumu ve insanın ortaya çıkışı gibi konularda ortaya
    atılan teorilerden tutun, hiçbir konu Allah’a dayandırılmaz. Eğitim,
    aynı zamanda besmelesizdir. Bismillâh deyip besmele çekerek
    başlamak bile yasaktır derse, Es-selâmu aleyküm’le sınıfa girmek
    gibi. Başörtüsü yasağı da gâyet doğaldır bu zihniyette. Ama besmele
    ile başlama, başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği
    tâvizler değildir. Ve bana göre câhiliyyenin o zaman tehlikesi
    daha büyük olur. İçinde haktan bazı basit hususlar taşıyan bâtıl
    daha tehlikeli olacaktır, hakka hiç yer vermeyen bâtıldan. Günümüz
    bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmadığından; yoktan var edici,
    yarattıklarını yönetici bir ilâh ve eğitici bir rab olarak başka tanrılara
    inanıp kul olmaya hazır müşrik tip yetiştirmek için çabalar.
    Kur’an’ın ilkelerine hiç yer vermeyen, O’nun emir ve yasaklarını,
    hükümlerini bilimsel bulmayan anlayışta neyi eleştirecek, nasıl
    düzelteceksiniz?
    Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul
    etmeyen şirk zihniyeti, bize göre kendisine küçük bir Kitap (suhuf,
    vahy) verilmiş bir peygamber olan ilk insanı, okuyup-yazması
    olmayan, hatta konuşamayan, çiğ et yiyen mağara insanı olarak
    tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası
    ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan
    tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat
    ve hak-bâtıl mücadelesi unutturulmak istenir. Peygamberler değil,
    krallardır, tâğutlardır vahyi kabul etmeyen tarihin öne çıkarttığı;
    hak-bâtıl mücâdelesi değildir. Savaşlar, antlaşmalar ve uyduruk
    uygarlıklardır üzerinde durulan. Müşriklerin hâkim olduğu devlet
    düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal
    toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş
    ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti;
    Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir,
    şimdiki örneği de Batı, yani zulüm ve sömürü merkezi Amerika
    ve kokuşmuş Avrupa. Genel Coğrafya, Allah’tan bağımsız işlenir,
    dünya kendi kendine güneşten kopmuş, kendi kendine içinde
    canlılar belirmiş olarak körpe beyinlere sunulur. Diğer tüm derslerde
    de aynı ateist ve ataist bakış açısı sözkonusudur.
    Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin adından da anlaşılacağı
    gibi, Din, sadece kültür ve ahlâktan ibârettir bu zihniyete göre.
    Tevhidî Müslümanlar olarak “keşke olmasa“ dediğimiz Din Dersi,
    daha doğrusu “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi“ dersi için durum, biraz
    farklıdır. Dersin isminden de anlaşılacağı gibi, din, bir kültür
    olarak; ahlâk da bir bilgi olarak sözkonusu edilirken, yine ders
    kitaplarına Kemalist ve laik bakış açısı baştan sona hâkimdir. Bu
    ders kitaplarındaki ve müfredattaki farklılık, bu derste Atatürkçülüğün
    şirki kabul etmesidir. Yani diğer derslerde Atatürk’e eş ve
    benzer hiçbir güç, ideoloji, inanç kabul edilmez ve ona en küçük
    çapta bir ortaklık verilmezken; Din dersinde Atatürk’le beraber,
    Allah’tan ve Peygamber’den de bahsedilerek, Atatürk’e şirk koşulmasına
    müsaade edilir. Her ne kadar Atatürk’ün cümleleri, âyet
    ve hadislerden daha fazla ise ve Atatürkçü bakışla konular ele
    alınsa da, yine de, Atatürkçülüğe ters düşmeyen ve ona uygun
    yorumlanan başka bir dinle ilgili bazı hususlar kültür olarak da
    ŞİRK
    - 23 -
    verilmeye çalışılır. Bu ders, câhil halkın çoğuna göre çok önemlidir.
    Bir şuurlu genç Müslüman, marangoz hatası olarak nasılsa çıksa ve
    bu kitapların daha kapaklarındaki resimleri, içindeki referansları,
    Kur’an’dan fazla Nutuk’tan alıntıları göstererek “bu din benim
    dinim değil; bu kitaptakiler Kur’an’ın anlattığı İslâm değil!“ deyip
    halk tabiriyle “din dersi“ne girmek istemese -ki düzen sadece bu
    dersi bir zamanlar isteğe bağlı kabul ediyordu, şimdilerde zorunlu
    kabul ediliyor- başta babası ve yakın çevresi tarafından nasıl
    dışlanacaktır? Evet, bu ders, hakla bâtılın, putperestlikle İslâm’ın
    sentezinden ibaret ve şirk kabul edilmesi gereken anlayış doğrultusunda
    düzenin oltaya taktığı bir yemdir.
    Bu konular, halkımızın gündeminde yoktur. Aydınlar ve Müslüman
    yazarlar, hocalar da tartışamaz bile. Câmiler de devlet dairesine
    benzediğinden oralarda da bahsedilmez bu hususlar. Abdesti
    bozan konular, tevhidi bozan konuların önüne geçirilir hep.
    Kur’an’ın en fazla önemsediği, bütün peygamberlerin en büyük
    mücadeleyi bu konuda verdiği putperestlik ve şirk konusu, artık
    çağdaş müslümanı(!) hiç ilgilendirmemektedir.
    Câhillik kötüdür, dolayısıyla “çocuğumu nerede, hangi şartlarla
    nasıl olursa olsun okutayım“ demek, daha da kötü olabilir.
    Fazla ilim sahibi olmamak anlamında kullanılan câhillik kötüdür
    ama, küfür mânâsına gelen câhillikten çok ama çok ehvendir. Halkın
    birinci tip câhillikten/bilgisizlikten ağzı yıllardır yandığından,
    çocuğunu ikinci tip câhil yapmaya yeltendi. Yani câhilliğe rızâ göstermeyeyim
    diye, câhilî eğitime râzı oldu, yağmurdan kaçarken
    doluya tutuldu.
    “Ne yapmalı?“ sorusu bu teşhisin içinde. Hastalık doğru teşhis
    edilmeden tedâvi mümkün değildir. Doğru teşhise katılan, hatanın
    nerede olduğunu tesbit eden, çözümü bulmakta zorlanmayacaktır.
    Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir
    fitnedir/sınavdır. Ana-baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun
    ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştırılacak. İkincisi olursa,
    âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine şöyle
    diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a
    itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/
    beylere ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan
    saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir
    lânetle lânetleyip rahmetinden kov.“ 29
    “Eğitim konusunda neler yapılmalı?“ sorusuna verilecek cevabın
    şekli, öncelikle bizim nerede durduğumuz ile alâkalıdır. Nihâî
    29 33/Ahzâb, 66-68
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    tercihimizi Allah’tan, âhiretten, cennetten, İslâm’dan, Kur’an’dan
    yana yapıp yapmadığımızla ilgilidir. İmkân ondan sonraki mesele.
    Zaten Allah, nihâî tercihini Kendinden yana yapanlara, yollarını
    açacak, onları güçlerinin dışındakinden zaten hesaba çekmeyecek.
    Ama önce biz bu tercihi yapmış mıyız, ya da böyle bir arayış içerisinde
    miyiz, onu sorgulamamız lâzım. Yani, Allah’a kulluğu birinci
    sıraya alıyor muyuz? İşimizi seçerken, eşimizi, aşımızı seçerken,
    evlâdımızla ilgili tercihimizi yaparken, kendimizle ilgili kararlar
    verirken Allah’ı merkeze alarak mı hareket ediyoruz? Yoksa kulluk
    görevlerimizle ilgili çoğu alanda mâzeret adıyla bahânelere
    mi sığınıyoruz?
    Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü
    lâzımdır. Müslümanlar günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde
    siyasî otorite oluşturamadılarsa, bunu mâzeret sayıp kesin
    haram olan, hatta haramın ötesinde şirkle bağlantılı olan
    hususlara bahane arama lüksüne sahip olamazlar. Siyasî otoriteleri
    yoksa cemaatleri vardır (olmalıdır). Mekke’de camii yoktu,
    okul yoktu; ama Erkam’ın evi vardı. Ümmetin evleri vardı. Yani
    camii, okul fonksiyonunu icra edecek, insanlara vahyi öğretebilecek,
    çocuklarını bu noktada korumalarını sağlayacak, imkânların
    elverdiği en uygun çözümlere gidilmişti. Yine Hz. Mûsâ, Firavun
    gibi azgın bir zorbanın her uygulamasıyla tanrılık tasladığı bir
    yerde risâlet görevine muhâtap olmuştu. Hz. Mûsâ’yla ve O’na
    iman edenlerle ilgili bir âyet-i kerime var; meâli şöyle: “Mûsâ’ya
    ve kardeşine, ‘kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz
    kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele’ diye
    vahyettik.“30 Zaferle müjdelenecek mü’minlerin yapmaları gereken
    zafere yönelik faâliyetler gündeme gelir. Nedir o? Evleri mescid
    edinmek. Mescid tâbirini bugünkü vâkıadan yola çıkarak sadece
    namaz kılınıp dağılınan yerler değil; otuz civarında işlevi bulunan,
    siyasal, sosyal, ailevî ve eğitimle ilgili her türlü düzenlemeyi içeren
    bir muazzam kurum olarak düşündüğümüzde, evlerin mescid,
    yani mektep, okul ve insanların ihtiyaçlarına cevap verecek kurumlar
    haline getirilmesi emri ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla hantal
    yapıların modası da geçti. Müslümanlar ne kaybettilerse araçlardan,
    metotlardan kaybettiler. Halen de yeterince ibret almıyorlar.
    Çoğunluk olarak 1969’dan sonra bir partinin arkasında faâliyetler
    yaptılar. Bir düdük öttü, bütün müslümanların faâliyetleri kesiliverdi.
    Sonra Kur’an Kursu, İmam Hatip faâliyetleri oldu. Bir yönetmelik
    çıktı, bir başörtüsü yasağı oldu, sekiz yıllık zorunlu eğitim
    başladı; Kur’an Kurslarının kapıları kapanıverdi. Katsayı değişti,
    30 10/Yûnus, 87
    ŞİRK
    - 25 -
    İmam Hatipler câzibesini yitirmeye başladı. Yeni ve köklü alternatifler
    oluşturulmadı. Vakıflara bazı zorluklar getirildi, tavizler
    ve geri adımlar hızlandı. Müslümanlar dar ve engelli alanlarda
    sıkıştılar kaldılar. Yani çok yönlü mobil hizmet alanları oluşmadı.
    Çok yönlü kullanılabilecek ve değişik planlara müsâit faâliyet için
    cemaatlere, dernek ve vakıflara çok iş düşüyor.
    Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersini zorunlu saymayarak
    ateist bir insanın çocuğuna din dersini mecbur etmeyen bir
    düzen, bir müslümana da ateist ve İslâm’ı dışlayan eğitim anlayış
    ve uygulanışını mecbur etmeme eşitliği tanımalı değil midir?
    Okulsuz olma özgürlüğü, okul reddetme hakkı, insan hakları kapsamına
    girmiyor mu? Böyle hukuk anlayışı ve özgürlük olur mu?
    Bir Müslüman kalksa, “her istediğiniz bâtılı, zihnine yerleştirmek
    ve onu düzene uygun bir tarzda bir müşrik vatandaş haline getirmek
    için çocuğumu zorla elimden alıyorsunuz, bu bizim özgürlüğümüzü
    yok sayan bir durumdur; okul dediğiniz şey, bizim için
    hapishane ve zindan konumundadır“ dese, ne cevap verir yetkililer?
    Bir hak mıdır eğitim, yoksa vatandaş açısından bir sorumluluk
    ve zorunluluk mu; devletin uyguladığı tek tipleştirme dayatmasından
    önce bunu hukukçularına danışıp anayasaya uygunluğunu
    değerlendirmesi gerekir. Dayatmacı bir düzen hukukun üstünlüğünü
    tanıyarak özgürlükçü ve eşitlikçi davranır mı; zaten problemin
    özü bu sorunun cevabında yatıyor.
    Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu
    ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci
    ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için
    mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her
    çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı şeyler,
    câiz tâbirinden de öte insanlık suçu olduğunu ilan edecekleri,
    resmî âyinlerde şirk unsuru olan hususlar varsa bu törenler, bazı
    derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar varsa onlar,
    kamuoyuna hâlâ yansıtılmamıştır. Burada ben, tartışmalı olan, yoruma
    tâbi olan hususları kastetmiyorum. Çok net olarak, eğitimle
    ilgili İslâm’la bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip
    kamuoyuna veli, öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ
    bile edememişiz. Her vatandaşın ve her düzenin bunları rahatlıkla
    bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum.
    Varsa yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde. ABD
    gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç
    olmadığı memleketlerde yaşasaydık, bizim okullardan istediğimiz
    olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden
    başka. Başörtüsüne bile müsaade etmeyen bir zihniyet
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    aracılığıyla, başın içine koyduğu bilgi ve kültürün ne olup olmadığı,
    ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana
    ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
    Çözüm konusunda azîmet veya ruhsat olarak iki çizgiden biri
    seçilmelidir. İlki, yanlış olarak radikallik denilen savaşçı kimliği, Allah
    askeri olmak ile; diğeri de en asgarî bir tevhid eri Müslüman
    kimliğiyle alâkalıdır. Birincisi toptan reddetmektir, tüm tâğutları
    ve tâğûtî kurumları. Bedeli vardır elbette bu tavrın. Mümkün
    ki, bu tavır savaş ilanı kabul edilecek, sürgünler yani hicretler,
    mahrûmiyetler, sıkıntılar, cezalar gibi karşı tarafın zulmüne göğüs
    germeyi gerektirecektir. Ayrıca, alternatifler oluşturmadan
    sadece tavır almak yeterli olmadığı için imkânlar oranında çözüm
    üretmeyi, müslümanca bir eğitim arayış ve çabalarını da mutlaka
    oluşturma mecburiyetini de ebeveynin sırtına yükleyecektir.
    Her müslümanın kahraman olması beklenemeyeceği, İslâm’ın
    bedevîlerin, ihtiyar kadınların, âciz müstaz’afların da dini olduğu
    için, ruhsat yolu da tercih edilebilir. Bu konuda, tâviz verilebilecek
    hususlarla tâviz verilmesi bir Müslüman için mümkün olmayan
    şeyleri ayırt etme mecbûriyeti karşımıza çıkmaktadır. Müslüman,
    İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerde ve böyle ortamlarda
    belki zâhiren tâğutların egemenliğini kabul etmiş gözükerek
    Allah’ın affetmesini umacağı günahlarla bu konuda tâviz vererek
    kurtulabilir. Ama yeterli bir ikrâh olmadığı müddetçe küfür lafız
    söyleyemez ve küfür davranışlarını sergileyemez. Bülûğa ermemiş
    olan temyiz yaşındaki çocukların mürtedliği de geçerlidir Hanefî
    fıkhınca. O yüzden çocuğunu kendi elleriyle ateşe atmamak için
    ebeveyn, onu kurumlardaki küfre karşı uyarmalı, Müslüman kimliğini
    nasıl taşıyıp nasıl koruyabileceğini iyi öğretmelidir. Cezalar
    da verilse, tâğutların övgüsü niteliğindeki şiirleri okumayacak,
    onların övüleceği bayram ve törenlere katılmayacak, en azından
    ağzından tâğutların kutsallarını över anlamda sözler çıkmayacak
    ve bu tür davranışlardan her ne pahasına olursa olsun uzak kalacaktır.
    Bu konuda ant törenleri ve bayramlar çözüm getirilmesi
    gereken problemler olarak karşısına çıkacaktır Müslüman ebeveynin.
    Derslerdeki terslikler, yani bir Müslüman açısından küfür olan
    hususlar tesbit edilmeli ve zihin ve gönüllere o tür zehirli gıdaların
    girmemesine özen gösterilmelidir. Okullarda nasıl gıdalar verildiği,
    her akşam çocuk eve geldiğinde kontrol edilmeli ve varsa
    zehirler iyice yerleşmeden hemen temizlenmelidir.
    Günümüzde ekonomik yorumlar da baştan sona şirk anlayışı
    içerir. Sadece iktisat ve ekonomi eğitimi veren kurumlar değil; medyanın,
    hatta halkın gündemindeki ekonomik değerlendirmelerin
    ŞİRK
    - 27 -
    hemen hepsinde para, ilâhların başında gelir. Tüm mülkün, para,
    mal ve nimetlerin Allah’a ait olduğu anlayışı olan “ekonomik tevhid“
    anlayışına yer yoktur. İnsanların ekonomi yönüyle de evrim
    geçirdiği, ilkel komünal toplumdan köleci topluma, feodal toplumdan,
    kapitalist ve sosyalist topluma doğru seyri ve bu çeşit tasnifi,
    insanların Allah’tan bağımsız olarak sürekli evrim geçirdiği
    iddiasını haklı çıkarmaya dayanır. İlk insanın, ilk peygamber ve ilk
    yaşama biçiminin vahyin ışığında tevhid olduğu gerçeği, en küçük
    bir teori ve ihtimal dâhilinde bile değerlendirilmez.
    Siyasal şirk anlayışı da bilimsel kılıflarla takdim edilir. En
    iyi sistem, milyonlarca yıllık tecrübe sonunda cumhuriyet ve demokrasi
    olarak adlandırılır. Hakk’ın değil; halkın egemenliğine,
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi alternatif bile kabul etmeyen
    bu câhiliyye düzenlerini neredeyse tüm insanlar canla başla savunur.
    Faşist, kapitalist veya sosyalist olsun her farklı grup, gerçek
    demokrasinin kendi savundukları ideoloji ve düzen anlayışında
    olduğunu iddia ederlerken, kendini müslüman sayan nice insan
    da bu orkestraya katılır.
    Devlet yönetiminde dine yer yoktur, eğitim ve sosyal hayatın
    düzenlenmesi laik ve Kemalist esaslarla düzenlenmek zorundadır.
    Din anlayışı, din eğitimi ve din kurumları da laik düzenlemeye
    tâbidir. Dinlerin ortaya çıkışı, din eğitimi veren laik kurumlarda
    da doğal olarak şirk esasına dayandırılır. İlk din İslâm, ilk insan ilk
    peygamber, ilk peygamber Hz. Âdem değildir bu şirk anlayışında;
    insan, önce tabiata, totemlere tapmış, sonra çok tanrılı dinleri
    icad etmiş, çok sonraları da tek tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...
    Modern câhiliyyenin sosyal ve siyasal şirk anlayışı gereği, devlet,
    din esaslarına -en küçük çapta bile- dayandırılamaz. Tüm kurum
    ve kurallarıyla şirkin dışına çıkılamaz bu devlet anlayışında.
    Halk da sosyal hayatta, kamu alanında tevhidî inancını sergileyemez,
    muvahhid bir şekilde yaşayamaz. Ama demokrasi vardır;
    halk şirk arasında istediği tercihi özgürce yapabilir, istediği tâğutu
    rab olarak seçebilir.
    İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi,
    Allah’ı, göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları
    ve varlıkları yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak
    istemiyor, yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar.
    “Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere
    uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir,
    oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere,
    meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.“ Bu
    anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği
    olduğu halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin
    devlete, devletin dine karışmaması“ demek olan “laiklik“ gereği
    ve dayatması olarak sadece vicdana hâkim olmasına karışıl(a)
    mayan Allah’ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar, buralarda
    egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa, buna herhalde
    tevhid ve İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş değil,
    temeli çok eskilere dayanan bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve
    eski Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini) dünya ve devlet işlerine
    karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le bunun için
    mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir
    şey yok; sadece eski câhiliyenin modern görünüm ve söylemleri
    var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını taklit etmekten
    başka bir şey yapıyor değiller.
    İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle,
    hevâlarını hiçbir sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad
    ve ahlâksızlıklara, içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale
    edip yasak koymasını istemiyorsa, konu şirk kavramıyla ilgilidir.
    Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî alanlara Allah’ın dışında
    başka tanrıların egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor,
    dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların
    tümü, şirkin dışında bir şeyle izah edilemez.
    Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde
    kabul ediyorlardı.31 Modern câhiliyye insanı ise, Allah’a bu
    kadar bile inanmıyor; ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu
    düşünmeden doğa/tabiat ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor.
    Tabiatı ilâhlaştırarak çocukları, çiçekleri, güzellikleri doğanın
    armağanı olarak kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat tanrısı“na
    kendisini ve hemcinslerini ortak koşuyor, kendisinin veya başka
    insanların yaratıcılıklarından bahsediyor.
    Tüm bunların yanında, her dönemde görülebilen şirk unsurlarını
    da katarsanız, muvahhid insanın, istisnalar dışında niye yetişmediği,
    huzursuzluk ve zilletin niye artarak devam ettiğinin temel
    sebebi daha iyi teşhis edilecektir.
    Yalnız, burada unutulmaması gereken önemli bir husus var:
    Allah’a ortak koşan birisinin, şirk koştuğu şey için, “bu da bir
    ilâhtır“, “ben buna da tapıyorum“ demesi veya böyle düşünmesi
    de, olayın şirk olması için şart değildir. Şirk, öncelikle kalpte yer
    eder, sonra düşünce ve hareketlere yansır. Şirkin temeli, Allah’tan
    31 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87
    ŞİRK
    - 29 -
    başka herhangi bir şeyi Allah’a tercih etmektir.
    Hızır olarak adlandırılan ölümsüz zannedilen zat, gerçekte
    hayatta olmayan bir kimsedir. Yine Hızır gibi bazı ilâhî vasıflara
    sahip olduğu zannedilen “evliyâ“nın, tanrılaştırılıp bunların
    her yerde hazır ve nâzır olduğuna, insanları gözetlediğine, bazen
    koruyup yardım ettiğine inanılır. Dünyanın varlık sebebinin
    bu gibi zatlar olduğu kabul edilir. Müslümanım diyen nice insan,
    Allah’ın dünyayı ve özellikle yaşanılan coğrafyaları onların yüzü
    suyu hürmetine ayakta tuttuğunu, yoksa çoktan helâk edeceğini
    kabul edip dillendirir. Bu tür inançların gerçekle de, temel hakikat
    olan tevhidle de hiçbir ilgisi yoktur. Tümüyle bâtıl itikatlardır. Allah,
    dünyayı kendi irâdesiyle ayakta tutmaktadır. O’nun irâdesine
    engel olacak veya onu değiştirecek hiçbir zat olamaz. Allah, dünyanın
    ve evrenin işleyişi ile ilgili kanunlar koymuş, hikmetler belirlemiştir.
    Evren bu ilâhî kanunlarla ayakta durur. Allah’ın otoritesinde
    ve tasarrufunda hiçbir kimsenin ortaklığı yoktur. Dolayısıyla
    Allah’tan başkasına, sanki bir güce sahipmiş gibi duâ etmek şirktir.
    Ölülerden medet ummak câhiliyye sapıklıklarındandır. Muvahhid
    bir mü’min, bunlardan kesinlikle uzak durmalıdır. O, yalnızca Rabbinden
    dilekte bulunmalı, O’na yönelmeli ve O’na duâ etmelidir.
    Şirkin En Belirgin Özelliği Olarak Tarihten
    Günümüze Put ve Putlaştırma
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği
    iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden
    ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları
    temel esas, tevhiddir. Kur’an-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu
    konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulmasıdır. Şirk, sadece
    putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın
    sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda
    Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek de şirktir.
    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte
    birçok ilâha inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine
    göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde
    360 tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lat,
    Menat, Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suva, Yeûk ve Nesr isimli
    putlar vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu,
    cömert ve sâlih insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri
    yapılmış ve zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Bazı
    Araplar bunlardan başka, güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve
    hayvanlara tapıyorlardı. Bazı müşrikler ise, melekleri Allah’ın kızları
    olarak görüyorlar ve onları Allah’a şirk koşuyorlardı. Aslında
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi
    nefislerini ilâh edinmeleridir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz
    zamanındaki müşrikler arasında temelde bir fark yoktur. Müşriğin
    mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne
    karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin
    aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın,
    yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu
    kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile
    ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. Günümüzde
    şirkin aldığı en net görünüm budur.
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî
    mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak
    da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın
    amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine
    göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir
    şey put olabilir. Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan
    çağdaş Firavunlar ile onlarla işbirliği yapan sahte din adamları
    yani Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden
    beslenen, haramzade, zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan,
    onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın
    hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından
    meydana gelir.
    Kur’an-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara
    ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok
    fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlâa edilebilir:
    1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş
    ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel
    putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere
    dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü
    daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki
    putlar, tapanların nazarında tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti
    temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları
    putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya
    putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel bir
    mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir
    kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre putperestlik,
    İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir
    ki, Arabistan’da putçuluğun bütün çeşitleri olmakla beraber, daha
    çok birinci maddede belirtilen putperestlik yaygındı. Kâbe’nin,
    ŞİRK
    - 31 -
    putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından saptırıldığını
    görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği
    zaman Kâbe’ye girmiş ve orada peygamberlerin resimlerinin bulunduğunu
    görünce, bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti.
    Ayrıca Kâbe’de herbiri farklı kabile ve şahıslara ait olan ve değişik
    şeyleri temsil eden 360 putu görünce, onların da kırılmasını emretmişti.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü
    en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri,
    insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putların,
    heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama
    sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz?
    Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.“ 32
    Put, sadece Arapların cahiliyye döneminde taptıkları basit ve
    alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu
    gibi muhtelif cahiliyye sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan,
    tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş,
    ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri
    Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca
    bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki
    şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak,
    oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamış olmayız.
    Oysa Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin
    Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-manevî her şeydir.
    Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak
    nitelendirilmiştir. İnsanları kendilerine faydası dokunmayan ağaç,
    taş, maden vs. şeylere ibâdete sevk eden sebepler nelerdir? İnsanlar
    niçin putlara taparlar? Göz göre göre bu cansız şeylere neden
    tâzimde bulunulmuş ve bulunulagelmektedir?
    Putlara Tapınmanın Sebepleri: Kur’an, putlara tapınma sebepleri
    konusunda şunları sayar:
    1- Şefaat düşüncesi ve Allah’a bu aracılarla güya yakın olma
    arzusu: Kur’an, putçuların bu bahanelerini, yapay kılıflarını geçerli
    bir neden kabul etmez ve insanları putperestliği bırakmaları
    için en keskin ve sert dili kullanır. 33
    2- Aşırı ta’zim: Kur’an’a göre bir varlığa aşırı saygı gösterme,
    onu yüceltme ve onu ululama, sonuçta onu tanrılaştırmaya yol
    açacağı için yerilmiş ve şirk olarak değerlendirilmiştir. Sanki ibâdet
    32 Saffat, 95-96
    33 Bkz. 39/Zümer, 3, 44; 10/Yûnus, 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 30/Rûm, 13
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    edilecek derecede yüceltilen şahsiyetler, Allah katında makbul ve
    aslında böyle bir ta’zimden kaçan kimseler bile olabilirler. Kur’an,
    peygamberlere, din adamlarına, meleklere, sâlih insanlara vb. varlıklara
    gösterilen bu aşırı ta’zimi şirk olarak değerlendirmiştir. 34
    3- Aşırı sevgi: Kur’an, herhangi bir şeyi, Allah’ı sever gibi severek,
    onun arzularına, emir ve yasaklarına itaat etmeyi Allah’a şirk
    koşmak olarak değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye
    karşı beslenen aşırı sevgiyi de, onu putlaştırmak olarak nitelemiştir.
    “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başka eşler tutarlar. Allah’ı
    sever gibi onları severler. İman edenler ise, en çok Allah’ı severler...“35
    Allah’a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının
    isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda
    feda edecek kadar O’nu sevmesini gerektirir. Allah’ı sevmenin
    kanıtı, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek
    ve O’nun hakkını sahte ilâh ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat
    ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu sevdiklerini iddia edemezler;
    bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah’a denk tutmuş
    olurlar. İnsan, Allah’ın melekleri, nebî ve velîleri gibi değerli kullarını
    severken de, bu âyetin çizdiği sınırda durmasını bilmelidir.
    Zira Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmenin arasındaki
    farkı bilip ona göre davranmak gerekir. Hiçbir şeyi veya kimseyi
    Allah’ı sever gibi sevemeyiz, O’na ait vasıfları veremeyiz, O’nun
    gibi yüceltemeyiz.
    Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk
    temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve
    putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler
    de bir Allah inancına sahipti.36 Fakat Allah’ın hükmü yerine Mekke
    site devletinin parlamentosu Daru’n-Nedve’nin kanun yapmasını
    ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlardı.
    Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak
    şirke sarılıyorlardı.
    Günümüzde de kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan,
    hacca giden kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri,
    tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına
    verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp
    birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri, bayrakları, heykelleri,
    gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı,
    sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını,
    34 Bkz. 5/Mâide, 116; 9/Tevbe, 30, 31; 34/Sebe’, 40; 71/Nuh, 23
    35 Bakara, 165
    36 Bkz. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
    ŞİRK
    - 33 -
    devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan değerler
    uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını, ahlaklarını pâyimal
    ettikleri, böylece bunlara kulluk ettikleri ortadadır. Sözü edilen
    bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu nefsanî, şeytanî ve indî
    değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep
    Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil
    verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların
    emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın
    şeriatına tümüyle zıt olan sistemleri kabul ederek onların hükümlerini
    tatbik ettikleri de inkâr edilemez.
    Bunlar, müşrik değil de nedir? Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir
    mi? Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket
    ederek onların yolundan hiç ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına
    ve Rasûlü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların
    işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha iyi putperest
    olur mu? Bunlar, apaçık müşrik olduklarını kendileri ilân ediyorlar.
    Bu tür insanlar, ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister hacca
    gitsin ve isterse sabahlara kadar Allah Allah diyerek tesbih çeksinler.
    Ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan
    kurtaramaz, kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz!..
    37
    Putları Kırmak: Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve
    karmaşık, tevhidi, ihlâsı ve imanı ise yaşanması imkânsız gibi olağanüstü
    zor gösterebilir. Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir
    vesveseden ibarettir.38 Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi
    bir niyet ve tavır değişikliği yeterlidir. Bu niyet tashihi kişininn
    her şeye, herkese ve tüm olaylara karşı olan bakış açısını şirkten
    tevhide çevirecektir. Yani siyah gözlük takan birisinin etrafını görebilmek
    için her yeri tek tek aydınlatmasına gerek yoktur. Gözlüğünü
    çıkarması yeterlidir. Şirk de her yeri karartan bu gözlük
    gibidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama yöntemlerle şirkten arınmaya
    çalışmak hem zor, hem de ümit kırıcıdır. Bir hamlede gözlüğü
    çıkarmak ise hem kolay, hem de tek etkili çözümdür. İnsanın şirk
    boyutundan Allah’ın râzı olduğu iman ve ihlâs boyutuna geçmesi
    de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir. Bu da her ne durumda olursa
    olsun Allah’a güvenmek ve Kur’an’a bütünüyle ve samimi olarak
    uymaya karar vermektir. Bu samimiyet ve kararlılık, muhakkak
    beraberinde Allah’ın yardımını, hidâyetini ve büyük bir nimetle
    rahmetini getirecektir.
    37 Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y. s. 132-138
    38 14/İbrâhim, 22
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Şeytan tabii ki, tevhidi ve ihlâsı çirkin, sıkıntılı ve ızdırap verici
    olarak göstermeye çalışacaktır. Hâlbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve
    ızdırap şirktedir. Bu, dünyada da âhirette de böyledir. Taptığı sahte
    ilâhları bırakarak sadece Allah’a yönelen bir insan boşlukta ve
    sahipsiz kalmaz; aksine tek gerçek ilâh olan Allah’a sığınarak olabilecek
    en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. “Kim Allah’tan
    ittika ederse (korkup sakınırsa), (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu
    hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O,
    ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir.“39
    Şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı
    farkıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış,
    Hz. Mûsâ yahûdilerin edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini
    denize savurmuştur. Bunlar, sembolleştirilen şirklere karşı vurulan
    darbelerdir. Bugün de sembolleştirilen şirklere karşı aynı fiilî
    müdâhaleler yapılabilir; ama önemli olan öncelikle şirkin mantığını
    yıkmaktır. Gönül ve kafalardaki putlar yıkılmadan diğer putların
    yıkılması çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve kafalardan
    yıkmak için, niyet ve bakış açısının değiştirilmesi gerekmektedir.
    Bu nedenle, şirkten vazgeçip tevhide yönelen insanın yaşadığı
    büyük değişim, öncelikle kalpte ve zihinde meydana gelir. Dış
    görünüm olarak belki eski yaşamının bazı öğelerini devam ettirse
    bile tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur muvahhid
    insan. Eskiden atalarından gördüklerine, kendi tutkularına,
    birtakım insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi
    sadece Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızâsı için düzenler.
    Böylece binlerce küçük ve sahte ilâha kulluk etmeyi, onları memnun
    etmek için uğraşmayı bırakarak, “birbirinden ayrı rabler mi daha
    hayırlıdır, yoksa Kahhar olan bir tek Allah mı?“40 diyen Hz. Yûsuf gibi,
    sadece kendisini Yaratan’a teslim olur. 41
    “İbrâhim / İçimdeki putları devir / Elindeki baltayla / Kırılan
    putların yerine / Yenilerini koyan kim?“
    “Andolsun biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.
    O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz
    heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar
    kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık
    içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan
    biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin
    de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki,
    39 65/Talak, 2-3
    40 12/Yûsuf, 39
    41 Hârun Yahya, Şirk, s. 90, 92
    ŞİRK
    - 35 -
    siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ Sonunda
    İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki
    ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o,
    zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk;
    kendisine İbrâhim denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen
    insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza
    sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır.
    Haydi, onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi
    vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler.
    Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını
    pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp
    da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?
    Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Siz akıllanmaz
    mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza
    yardım edin!’ dediler. ‘Ey ateş! İbrâhim için serinlik ve esenlik ol!’ dedik.
    Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana
    uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle
    âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.“ 42
    Hz. İbrâhim’in putçularla mücâdelesi ve putları devirmesi
    Sâffât sûresinde de şu şekilde anlatılır: “Şüphesiz İbrâhim de onun
    (Nuh’un) milletinden idi. Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. Hani o,
    babasına ve kavmine: ‘Siz kime kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Allah’tan
    başka birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? O halde, âlemlerin Rabbi
    hakkındaki görüşünüz nedir?’ (Hz. İbrâhim’in kavmi, yıldızlara bakar,
    onlarla kâhinlik yaparlardı. Bir bayram günü İbrâhim’e kendileriyle beraber
    bayram yerine gelmesini söylediler.) Bunun üzerine İbrâhim yıldızlara
    şöyle bir baktı. ‘Ben hastayım’ dedi. Ona arkalarını dönüp gittiler. Yavaşça
    (kavmin) putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş çelenkleri, yemekleri
    görünce:) ‘Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz?’ dedi. Bunun
    üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi). (Putperestler) koşarak
    İbrâhim’e geldiler. (Neden putları kırdığını sordular.) İbrâhim: ‘Yonttuğunuz
    şeylere mi tapıyorsunuz?! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı
    Allah yarattı’ dedi. ‘Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın!’
    dediler. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan
    kıldık.“ 43
    Ve Rasûlullah: Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), put kıran
    bir peygamber babanın, put kıran bir peygamber oğludur. Tek başına
    bir ümmet olan İbrâhim (a.s.), put kıran bir peygamber idi. O
    babanın oğlu, yani onun neslinden olan Rasûlullah da, put kıran
    bir Peygamberdir. Rasûlullah, hem kalplerdeki, hem beyinlerdeki
    42 21/Enbiyâ, 51-71
    43 37/Sâffât, 83-98
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    putları ve putlaşmış fikirleri, akîdeleri kırıp parçalamış, hem de
    müşrik putperestlerin kendi elleriyle yapıp meydanlara diktikten
    sonra tapınılan put heykelleri paramparça edip kırmıştır.
    Rasûlullah, hem putçu ideolojileri ortadan kaldırmış, hem de tapınılan
    ve putlaştırılan şeyleri yok etmişti.
    Gerek içteki, gerekse dıştaki putları kırmak ile vazifeli olan
    Rasûlullah’ın, müşrik tâğutların egemen olduğu ve bir dâru’ş-şirk
    haline getirdikleri tevhidin merkezi Mekke’deki bir uygulaması
    şöyledir: (Bu uygulama, Rasûlullah’ın hicret edeceği sırada gündeme
    gelmiştir.) Emîru’l-Mü’minîn İmam Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) anlatıyor:
    “Ben ve Peygamber (s.a.s.) yürüdük, nihâyet Kâbe’ye vardık.
    Bana: “otur!“ dedi. Oturdum, omuzuma çıktı, yukarıya kaldırmak
    istedim. Benim güçsüzlüğümü görünce, indi ve: “Sen, benim omuzuma
    çık!“ dedi. Omuzuna çıktım, beni kaldırdı, bana öyle bir hal
    geldi ki, istersem göğe kadar yükselebileceğimi sandım. Nihâyet
    Beyt’in üstüne çıktım. Bakır ve altından yapılmış birçok heykellerle
    karşılaştım. Beyt’in sağından, solundan, önünden ve arkasından
    onları toplayıp bir araya getirdim. Hepsini topladığımda
    bana, şöyle buyurdu: “Şimdi onları bir bir aşağıya fırlatıp at!“ Fırlatıp
    attım, cam bardaklar gibi kırılıp parça parça oldular. Sonra indim.
    İnsanlardan birinin bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak
    evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.“ 44
    Olayı anlatan Hz. Ali’nin (r.a.) ifadelerine dikkat edilecek olursa,
    bu put kırma hareketi çok gizli yapılmış, gerekli önlemler alınıp
    en müsait zaman seçilmiş, olay gerçekleştikten hemen sonra
    koşarak evlerin arasında kaybolup olay yerinden uzaklaşılmıştır.
    Hatta İmam Ali’nin ifadesiyle, “İnsanlardan birinin bizi görmesinden
    korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.“
    Bu korku, tedbir mâhiyetinde bir endişe idi ki, tabiî ve fıtrîdir. Yoksa
    korkunun adı tedbir olmuş değildi. Yine dikkat edilecek olursa,
    tüm ihtimaller düşünülerek ve tedbirler alınarak olay gerçekleşmiştir.
    Müşrik tâğutların egemenliğindeki Mekke’de örnek bir put
    kırma olayını gerçekleştiren önderimiz Rasûlullah, birkaç yıl sonra
    fethedilen Mekke’de, gerek Kâbe’nin içinde ve üstünde, gerekse
    Kâbe’nin etrafında, yani Harem-i Şerif’teki bütün putları kıracaktı.
    Abdullah bin Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s.),
    Mekke’nin fethi günü Kâbe’nin avlusuna girdi. Kâbe’nin etrafında
    ibâdet için dikilmiş üç yüz altmış put vardı. Rasûlullah, elindeki
    44 Ahmed bin Hanbel, 1/84; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid: Büyük Hadis Külliyatı, c.
    3, s. 259, hadis no: 6396-6398; İslâm Tarihi, Mekke Devri, M. Âsım Köksal,
    c. 6, s. 149
    ŞİRK
    - 37 -
    deynekle bu putlara dürtmeye başladı (onunla dokunduğu her
    put, yüz üstü düşüyordu) ve şu âyetleri okuyordu: “Hak geldi, bâtıl
    yok oldu.“45 “Hak geldi, bâtıl ise, ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri
    getirebilir.“ 46
    Ebu’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah
    (s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim
    mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisene: “Haydi git, kırıp dökmedik
    put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!“ buyurduğunu söyledi.“ 47
    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara
    biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza!
    Siz aklınızı kullanmaz mısınız?“ 48
    Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanım ve Görüntüleri
    Kur’an’da Şirk ve türevleri 168 yerde geçer. Şirk kelimesi geçmese
    bile âyetlerin çok büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak
    için şirkle mücâdeleyi konu edinir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah lafzı
    2697 yerde, ilâh kelimesi 147 yerde, lâ ilâhe illâllah ifâdesi 2 yerde,
    lâ ilâhe illâ hû cümlesi 30 yerde, iman kelimesi 873 yerde, küfür
    kelimesi 525 yerde zikredilir. Saydığmız bu kavramlar şirk kelimesiyle
    birlikte toplam olarak 4442 etmektedir. Sadece bu lafızlarla
    tevhidin yerleştirilmesi ve şirkin izâlesi Kur’an âyetlerinin üçte ikisini
    teşkil ettiği görülür. Bir adı da Tevhid sûresi olan İhlâs sûresinin
    Kur’an’ın üçte biri sayılması da bu sûrede baştan sona tevhidin en
    özlü ve özet biçimde sunulduğunun hatırlatılmasıyla ilgilidir. Yani,
    ihlâs sûresinin içerdiği tevhid, Kur’an konularının üçte biridir anlamı
    taşır. Hadis rivâyetindeki ihlâs sûresinin Kur’an’ın üçte birine
    eşit olduğu ifâdesinden de anlaşıldığı gibi, direkt tevhidle ilgili
    âyetler Kur’an’ın üçte birini teşkil etmekte, dolaylı olarak şirkin
    izâle edilip tevhidin hâkim kılınmasıyla ilgili âyetler ise yukarıdaki
    rakamlardan anlaşıldığı gibi Kur’an’ın üçte ikisinden fazlasını
    oluşturmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir ki, Kur’an’ın en temel
    konusu gönüllerde, zihinlerde ve eylemlerde birey ve toplum
    olarak tevhidin hâkim kılınıp şirkin yok edilmesidir.
    Kur’an-ı Kerim, müşrikleri, yeryüzünde birliği ve huzuru bozan,
    insanlar için zararlı, çirkin bir tip olarak görür ve necis, yani
    45 17/İsrâ, 81
    46 34/Sebe’, 49; Buhârî, Meğâzî, B. 50, hadis: 294; Müslim, Cihad ve’s-Siyer,
    B. 32, hadis: 87; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, B. 18, hadis no: 3345; Kul Sâdi
    Yüksel, Selefin İzinde, s. 215-219
    47 Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
    48 21/Enbiyâ, 67
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    pislik olarak nitelendirir.49 Kur’an’da şirk, herhangi bir şeyi, kavramı
    veya bir kimseyi tercih etme, önem ve kıymet verme, yüceltme
    bakımından Allah’la eşit düzeyde görmek veya bunu davranışlarıya
    göstermektir. Kur’an bize Allah’ı (c.c.) birçok sıfat ve isimleriyle
    tanıtmış ve O’ndan başka ilâh olmadığını kesin ifadelerle
    bildirmiştir. İlâh, Allah’ın Kur’an’da bildirilen özelliklerine sahip
    olan varlıktır. Allah gerçek ve tek ilâhtır; Allah’ın sıfatlarına sahip
    olan başka hiçbir varlık olamaz. İşte, Allah’ın herhangi bir sıfatına
    başkasının Allah’la birlikte veya bağımsız olarak sahip olduğunu
    iddia etmek, Allah’tan başka ilâh kabul etmektir, yani şirktir.
    Kur’an-ı Kerim’de birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri
    hususunda uyarır: “De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına
    kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’ Ey Muhammed! And olsun ki
    sana da, senden önceki peygamberlere de vahyolunmuşıur. And olsun,
    eğer Allah’a ortak koşarsan amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan
    olursun. Hayır, yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.
    Onlar, Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün
    yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir.
    O, müşriklerin ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.“ 50
    “(İbrahim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet
    uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...“ 51
    “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a -hâşâ- eşler, ortaklar,
    benzerler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise
    Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları
    zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın
    vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.“ 52
    “Onlar (müşrikler), O’nu bırakıp yalnızca birtakım dişilere tapar, onlardan
    yardım isterler. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan
    başkasına tapmazlar.“ 53
    “Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden,
    yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din
    de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından
    mı korkuyorsunuz?“ 54
    “Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azaba
    49 9/Tevbe, 28
    50 39/Zümer, 64-67
    51 29/Ankebût, 25
    52 2/Bakara, 165
    53 4/Nisâ, 117
    54 16/Nahl, 51-52
    ŞİRK
    - 39 -
    uğratılanlardan olursun.“ 55
    “...Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemekten
    de kaçının. Kendisine şirk/ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun
    birliğini kabul eden mü’minler olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o,
    gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu
    uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.“ 56
    “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen
    Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman
    olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden
    olma!’ (denildi).“ 57
    “Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar?
    Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.“ 58
    “Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost)
    olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.“ 59
    “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki
    onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye
    asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.“
    60
    “Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında
    kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa
    elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.“ 61
    “Ey oğlum, Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.“
    62
    “Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup
    sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.“ 63
    “Allah, sizlerden iman edip sâlih amellerde bulunanlara vaad etmiştir:
    Hiç şüphesiz kendilerinden öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa,
    onları da yeryüzünde halifeler (yeryüzüne hâkim, güç ve iktidar sahibi) kılacak,
    kendileri için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) kendilerine yerleşik kılıp
    sağlamlaştıracak ve onları geçirdikleri korku döneminden sonra, güvenliğe
    çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir şeyi
    55 26/Şuarâ, 213
    56 22/Hacc, 30-31
    57 6/En’âm, 14
    58 18/Kehf, 102
    59 4/Nisâ, 45
    60 36/Yâsin, 74-75
    61 4/Nisâ, 116
    62 31/Lokman, 13
    63 30/Rûm, 31
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    şirk/ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır
    (büyük günahkârlardır).“ 64
    “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç
    sahibidir, azizdir.“ 65
    “Biz insana, anne ve babasına (karşı) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik. Eğer
    onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı
    çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz
    Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.“ 66
    “Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz
    ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ‘Rabbimiz
    olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden
    başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve
    düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.“ 67
    “Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre
    düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de
    Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine
    ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir.
    Zulmedenlere yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’
    diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer
    söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere
    mutlaka (acı) bir azab dokunacaktır.“ 68
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler
    ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet
    etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O,
    bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.“ 69
    “De ki: ‘Ey Kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye
    (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi
    ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı
    Rabler edinmeyelim.’ Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şâhid olun, biz gerçekten
    müslümanlarız.“ 70
    “Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler“ 71
    “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin
    64 24/Nûr, 55
    65 22/Hacc, 74
    66 29/Ankebût, 8
    67 6/En’âm, 22-23
    68 5/Mâide, 72-73
    69 9/Tevbe, 31
    70 3/Âl-i İmrân, 64
    71 12/Yûsuf, 106
    ŞİRK
    - 41 -
    vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar)?
    Eğer o fasıl kelimesi (azabı erteleme sözü) olmasaydı, derhal aralarında
    hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir
    azap vardır.“ 72
    “Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır,
    biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. Ya
    atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?“ 73
    “İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi
    ki: ‘Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. Tanrıları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu
    bu, tuhaf bir şey!’ Onlardan mele’ (ileri gelen bir grup, egemen
    güçler): ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz
    budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, içi boş bir uydurmadan başka
    bir şey değildir.“ 74
    “Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin
    Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği,
    sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlerden başkası
    değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk
    etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların
    çoğu bilmezler.“ 75
    “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak
    şeylere kulluk ederler ve ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’
    derler. De ki: ‘Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber
    veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.“ 76
    “Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler...“ 77
    “Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuklarından
    dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma
    yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!“ 78
    “O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte
    benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların
    çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.“ 79
    “O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan
    72 42/Şûrâ, 21
    73 2/Bakara, 170; Benzer âyetler için bkz. 5/Mâide, 104; 43/Zuhruf, 22-24;
    7/A’râf, 28
    74 38/Sâd, 4-7
    75 12/Yûsuf, 39-40
    76 10/Yûnus, 18
    77 9/Tevbe, 28
    78 3/Âl-i İmrân, 151
    79 21/Enbiyâ, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    mâsumum’ de.“ 80
    “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. O’ndan başka hiçbir ilâh
    yoktur.“ 81
    “İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi
    yaratandır. O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri
    görür. O latiftir, -her şeyden- haberdardır.“ 82
    “De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir. Her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır.
    Hiç kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na
    benzeyen hiçbir şey de yoktur.“83
    Kur’an’da birçok âyetlerde açıkça görüldüğü gibi, Allah,
    ibâdetin sadece kendisine yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve
    ister dışımızda olsun bizi kendisine râm eyleyen, mutlak anlamda
    itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve ruhumuzu kendi kudretine
    göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi istediği yöne sevkeden,
    yani bizi teslim alan her “güç“, bizi kendisine kul yapmış demek
    olur. Oysa Rabbimiz, ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyeti bizim yalnızca
    kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada bütün sahte ilâh
    ve rableri reddetmemizi istiyor.
    Kur’ân-ı Kerim’de Şirk, Şu Şekillerde Tanımlanır:
    1-) Büyük Günah: “Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz büyük bir
    günahla iftira etmiş olur.“ 84
    2-) Büyük Zulüm: “Lokman, oğluna öğüt vererek: ‘Ey oğulcuğum,
    Allah’a eş koşma. Doğrusu O’na eş koşmak büyük haksızlıktır, zulümdür’
    demişti.“ 85
    3-) Büyük Cehâlet: “O’nu bırakıp tanrılar mı edindiler? De ki: ‘Kesin
    delilinizi getirin. İşte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin
    kitabı.’ Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.“ 86
    4-) Apaçık Sapıklık: “Allah’ı bırakıp da, kıyâmet gününe kadar
    cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kimdir? Çünkü, yalvardıkları
    şeyler yalvarışlarından habersizdirler.“87 “Allah kendisine ortak
    koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar.
    80 6/En’âm, 19
    81 28/Kasas, 88
    82 6/En’âm, 102 - 103
    83 112/İhlâs, 1-4
    84 4/Nisâ, 8
    85 31/Lokman, 13
    86 21/Enbiyâ, 24
    87 29/Ankebût, 5
    ŞİRK
    - 43 -
    Allah’a ortak koşan kimse, derin bir sapıklığa sapmış olur.“ 88
    5-) Büyük Alçaklık: “Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler, Rablerinin
    öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır. İftira edenleri
    böylece cezalandırırız.“ 89
    6-) Zanna Göre Hareket: “Yeryüzündekilerin çoğunluğuna itaat
    edersen seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece
    tahminde bulunurlar.“ 90
    7-) Dünya Hayatına Düşkünlük: “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya
    karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/
    putperestlerden herbiri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa (uzun)
    yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta
    olduklarını eksiksiz görür.“ 91
    8-) Halkı, Sağlam Temellerden Uzak Tutma: “Allah’tan başka
    dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir.
    Evlerin en dayanıksızı şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler!“
    92
    9-) Şirk Koşanların Kalplerinin Korku ile Doldurulması: “Hakkında
    hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmalarından ötürü,
    inkâr edenlerin kalbine korku salacağız. Onların varacağı yer cehennemdir.
    Zâlimlerin durağı ne kötüdür!“ 93
    10-) Cennetin Kapılarının Şirk Koşanlara Kapanması: “Kim
    Allah’a ortak koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı
    yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur.“ 94
    11-) Tevhid İnancında Olanlara Karşı Düşmanlık: “İman edenlere
    en şiddetli düşman olarak, yahudileri ve Allah’a eş koşanları bulursun...“
    95
    Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)
    bana, “Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir? diye sordu.
    Ben: ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları
    üzerindeki hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi ortak
    koşmamalarıdır.“ buyurdu. 96
    88 4/Nisâ, 116
    89 7/A’râf, 52
    90 6/En’âm, 116
    91 2/Bakara, 96
    92 29/Ankebût, 41
    93 3/Âl-i İmrân, 151
    94 5/Mâide, 72
    95 5/Mâide, 82
    96 Buhâri, Müslim
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Şirkin Sebepleri
    İnsanların şirke düşme sebepleri söyle özetlenebilir:
    1-) insanın Kendisini/Hevâsını (Basit Arzu ve Şehvetlerini)
    Tanrılaştırması: insanların tevhidden sapıp şirke düşmelerinin asıl
    sebebi; insanın kendi nefsine tapması, nefsini, yani kötü arzularını
    (hevâsını) ilâh edinmesi ve diğer insanlara karşı üstünlük sağlayıp
    onları kendisine kul etmek istemesidir. Kur’ân-ı Kerim bunu şu şekilde
    belirtmektedir: “(Firavun:) ‘sizin en yüce rabbiniz benim’ dedi.“97;
    “Firavun milletine şöyle seslendi; ‘Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde
    akan ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?“98 insan,
    büyüklük taslayınca, tuğyan eder, azgınlaşır; Rabbine döneceğini
    unutur. “İnsan, azgınlık etmektedir, kendisini müstağnî/ihtiyaçsız görerek.
    Şüphesiz dönüş Rabbinedir.“ 99
    “Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten
    sonra, başka değil, ancak aralarındaki bağy nedeniyle ayrılığa düştüler.“
    100 Bağy; “hakka saldırı, payına razı olmayıp başkalarının
    payına el uzatma, haksızlık etme, hased, birbirini çekememezlik“
    mânâlarına gelir. İnsanları bağy etmeye iten, hevâ ve heveslerinin
    peşine gitmeleri, kendi hevalarına tapınmalarıdır. “Hevâ ve hevesini
    ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın.?“101; “Allah’tan bir
    hidâyet olmaksızın, kendi nefsine uyandan daha sapık kim vardır?“ 102
    Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan
    ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız
    Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün olmadığını
    bilirler. Çünkü Allah’ın dini, adâleti emreder ve bütün insanları
    eşit olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine
    kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden
    tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin
    tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini
    isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak,
    aslında kendilerine kulluk ettirirler. Sosyal ve siyasal anlamda
    şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır. Tevhid de,
    kulun kula kulluktan kurtulup yegâne Yaratıcısına yönelmesidir.
    2-) Ataların Yolunu Körü Körüne Tâkip Etmek, Gelenekleri,
    Örf ve Âdetleri Yüceltmek, Irkçılık: Şirkin temel sebebi cehâlettir.
    97 79/Nâziât, 24
    98 43/Zuhruf, 51
    99 96/Alak, 4-5
    100 3/Âl-i İmrân, 10
    101 25/Furkan, 43
    102 28/Kasas, 50
    ŞİRK
    - 45 -
    Cehâlet taklidi getirir. Câhil kimseler doğru bir inanca sahip olmak
    için hiçbir gayret sarfetmezler. Atalarından, büyüklerinden nasıl
    görmüşlerse öyle inanırlar. Atalarının ve büyüklerinin her şeyin en
    iyisini bildiklerini zannederler. Onların bellettikleri ve miras bıraktıkları
    örfe âdete uymayı da görev kabul ederler. Atalardan kalma
    her şeyin doğru olduğuna inanma veya topluma uyma yanlışlığı,
    insanı şirke yaklaştırır. “(Ne yapalım,) Daha önce babalarımız Allah’a
    şirk/ortak koşmuşlardı. Biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onun için
    biz de onların izinden gittik...“103; “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denilince,
    ‘hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları
    bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?“ 104; “Ey
    Muhammed! Senden önce, herhangi bir kasabaya gönderdiğimiz uyarıcıya,
    o kasabanın şımarık varlıklıları sadece: ‘Doğrusu babalarımızı bir din
    üzerinde bulduk, biz de onların izlerini izlemekteyiz’ derlerdi. Gönderilen
    uyarıcı: ‘Eğer size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu
    getirmiş isem de mi bana uymazsınız?’ dedi. Onlar: ‘Doğrusu sizinle
    gönderilen şeyi inkâr ediyoruz’ dediler.“ 105
    3-) Aşırı Hürmet ve Saygı; Diğer Varlıkları Allah ve Rasûlünden
    Çok Sevmek: “De ki: ‘Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız,
    elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret,
    hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda
    cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın hükmü gelinceye kadar bekleyin.’ Allah
    fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez.“106; “Sen, yahûdi ve müşriklerin
    dünya hayatına daha düşkün olduklarını görürsün. Herbiri ömrünün bin
    yıl olmasını ister. Oysa uzun ömürlü olması onu azabtan uzaklaştırmaz.
    Allah onların yaptıklarını görür.“ 107
    4- Kibir, Büyüklenme (İstikbar): Şirk ve küfrün sebeplerinin
    başında büyüklük taslama gelir. “Küfredenler, cehenneme sunuldukları
    gün, onlara ‘Siz, dünya hayatında bütün iyi şeylerinizi tükettiniz ve
    onlardan gönlünüzce faydalandınız. Fakat bu gün, hem dünyada haksızca
    büyüklük taslamış olmanız, hem de fâsıklık etmeniz dolayısıyla alçaltıcı
    bir azap ile cezalandırılacaksınız’ denir.“108 Cehennemdeki kâfir
    kuluna Allah şöyle seslenir: “Sana, âyetlerim gelmişti de, onları yalanlamış,
    büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştun.“109; “Mûsâ şöyle dedi:
    ‘Ben, hesap gününe inanmayan her kibirlenen (mütekebbir)den Rabbime
    103 7/A’râf, 173
    104 2/Bakara, 170
    105 43/Zuhruf, 23 - 24
    106 9/Tevbe, 24
    107 2/Bakara, 96
    108 46/Ahkaf, 20
    109 39/Zümer, 59
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    sığınırım.“110 İblis’in Âdem için Allah’a secde etmemesinin ve küfre
    düşmesinin sebebi de kibir idi. “Meleklerin hepsi onun için secde etmişti;
    yalnız İblis hariç. O, büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuştu.“111 Azgın
    Firavun da istikbarı yüzünden rabliğini ilân etme küstahlığında
    bulundu: “(Firavun,) adamlarını topladı ve onlara bağırdı: ‘Ben, sizin en
    yüce Rabbinizim!’ dedi.“ 112
    5- Haddi Aşmak (Taşkınlık): Şirk ve küfrün sebeplerinden biri
    de Kur’an’da “beğâ“ fiili ile anılan Türkçesi “başkalarına karşı aşırı
    kibri yüzünden haksız ya da hukuksuz davranışlarda bulunmak“
    olan durumdur. “Eğer Allah, rızkı kullarına (ölçüsüz) verseydi, mutlaka
    yeryüzünde bağy ederler, küstahlaşırlardı. Ama O bir ölçü dâhilinde dilediğini
    indiriyor.“113 “Karun, Mûsâ ümmetindendi. Ama o, toplumda
    kendini bilmez bir bağî/taşkın oldu. Biz ona öyle bir hazine vermiştik ki,
    onun anahtarları güçlü bir topluluğa ağır geldi. Kavmi ona demişti ki:
    ‘Şımarıp böbürlenme, Allah, taşkınlık edenleri sevmez. İyilik yap, Allah’ın
    sana verdiği ile dünyadan nasibini unutmadan âhiret yurdunu ara ve
    dünyada fesat çıkarmaya niyetlenme. Allah, bozgunculuk yapanları hiç
    sevmez.“ 114
    6- Utuv ve Tuğyan (Çılgınlık, Azgınlık): insanların çoğu, bilhassa
    refah içinde zengin bir hayat yaşamaya başladıkları zaman,
    çılgınlık ve azgınlık sebebiyle, Allah’a ve O’nun vahyine karşı burun
    kıvırıp meydan okuyarak şirkin ve küfrün alçaklığına saplanırlar.
    “Oysa Biz, Bize kavuşmayı ummayanları azgınlıkları (tuğyanları) içinde
    bırakırız da bocalayıp dururlar.“ 115
    7- İstiğnâ (Kendisini Yeterli Görmek), Zenginlik ve Refahla Şımarma,
    Dünyevî Endişeler: insanın kendi kendini yeterli görmesi
    ve kendi dışında İlâhî bir güce ihtiyacı olmadığını zannetmesi
    yeni değildir. Teknolojinin baş döndürdüğü dünyamızda, insanlar,
    bu ürünlerinin kulu olarak Allah’ı unutmuşlar ve yaptıklarına tapınmaya
    başlamışlardır. “Hayır, doğrusu insan, istiğna ederek (kendi
    kendine yeterli olduğunu zannederek) tuğyan/azgınlık etmektedir. Oysa
    dönüş Rabbinedir.“ 116
    8- Cebbarlık: insanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini
    tahakküm biçiminde ortaya koymasına cebbarlık denir.
    Bu da şirkin ve küfrün sebeplerindendir. Kendini bu pozisyonda
    110 40/Mü'min, 27
    111 38/Sâd, 72-74
    112 79/Nâziât, 23-24
    113 42/Şûrâ, 27
    114 28/Kasas, 76-77
    115 10/Yûnus, 11
    116 96/Alak, 6-8
    ŞİRK
    - 47 -
    gören bir insan, Allah’a iman ihtiyacı duymaz, O’nu tanımaz. “İşte
    Allah, her büyüklük taslayan ve cebbar kalbe böyle mühür vurur.“ 117
    9- Çoğunluğa, Sürüye Uymak; Zanna Tâbi Olmak: “Yeryüzünde
    bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.
    Onlar, zandan (kesin olmayan bilgiden, tahmin ve teoriden) başka bir
    şeye tâbi olmaz, yalandan da başka (söz) söylemezler.“118 Hakikat adına
    hiçbir şey ifade etmeyen zannın119 peşine düşmek, insanı Allah’a
    şirk/ortak koşmaya120 götürür. Allah’a şirk koşmanın ve sahte tanrılara
    tapmanın, zanna tâbi olmanın (tahmin ve teorilere yaslanmanın)
    dışında hiçbir dayanağı yoktur.
    10- Aklı Kullanmamak, Allah’ı Yeterince Tanımamak; Câhillik,
    Allah’ı ve O’nun Tasarruflarını bilmemek
    11- Sadece Hissedilebilene, Beş Duyu ile Algılanılabilene İnanıp,
    Hissedilemeyeni İnkâr, Duyu Organlarının İlâhlaştırılması,
    Gayba İman Etmeme
    12- İnsanlara Tevhidî Dâvetin Yeterli Şekilde Yapılmaması
    13- Yarını/Âhireti Uzak Görmek, Önemsemeyip İhmal Etmek,
    Bâtıl Umutlar
    14- Şeytanın Aldatması, Şirk Düzenlerinin ve Müşrik Çevrelerin
    (İslâm’a Teslim Olmayan Ailenin, Arkadaş Grubunun, Medyanın,
    Eğitimin) Etkisi.
    Şirkin Çeşitleri
    Câhiliyye Araplarının putlara tapan müşrikler olduğunu okuyan
    veya duyan bazılarının zannettiği gibi, şirkin tek çeşidi putlara
    tapmak değildir. Gerek Kur’an’a ve gerekse câhiliyye Araplarının
    hayatına baktığımızda putlara ibâdetin şirk çeşitlerinden sadece
    biri olduğunu görürüz. Evet, putlara tapma, şirkin en açık bir
    örneğidir; ama onun dışında her zaman dilimindeki câhiliyyenin
    şirki çok çeiştlidir. Farklı câhiyyelerde şirk, değişik boyutlar kazanmıştır.
    Modern câhiliyyenin egemenliğindeki günümüz düzen ve
    toplumlarında, doğuda ve batıda insan hayatında sayısız şekilleriyle
    şirk mevcuttur.
    Arap câhiliyyesinde de, sanıldığı gibi, şirk unsuru olarak
    put, yalnız ve tek çeşit değildi. Müşrik Araplar, putlara ibâdetin
    117 40/Mü'min, 35
    118 6/En’âm, 116
    119 10/Yûnus, 36; 53/Necm, 28
    120 6/En’âm, 116, 148; 10/Yûnus, 35-36, 66
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    yanısıra; meleklere, cinlere tapınma, kabile taraftarlığında (ırk ve
    soy asabiyetinde) aşırıya gitme, atalarının örf ve âdetlerini körü
    körüne taklit gibi sahte rablere kulluk ediyorlardı. Zaten onlar,
    putlara Allah gibi bir ilâh gözüyle de bakmıyorlar, onların Allah’a
    yakınlık için aracı, şefaatçi olduklarına inanıyorlardı. Bununla birlikte
    kesinlikle Allah’ı yaratıcı ve büyük ilâh olarak kabul de ediyorlardı.
    Şirk çok çeşitlilik arzeder. Şirk, temelde Allah’tan başka
    ilâh/tanrı kabul etmek olduğu halde, çok farklı görüntüleri vardır.
    Şirki iyi anlamak için çeşitlerini bilmek şarttır. Şirk çeşitlerini şöyle
    sayabiliriz:
    1-) Şirk-i İstiklâl: Birbirinden ayrı iki ilâhın varlığını kabul etmek;
    Allah ile birlikte başka bir ilâh tanımak yahut tamamen ayrı
    olmak üzere Allah’tan başka bir veya birden fazla mâbudun varlığına
    inanmaktır. Eski Türklerdeki yer ve gök tanrısı inancı veya
    mecûsîlerin iyilik ve kötülük tanrısı inançları gibi.
    2-) Şirk-i Teb’iz: Allah’ın bir olduğunu kabul etmekle beraber,
    birden fazla tanrının toplanmasından meydana gelmiş bir Allah
    kabul etmektir. Hristıyanların teslis, yani Allah’ın baba-oğul-ruhul
    kudüs toplamı olarak bir olduğu inancı gibi.
    3-) Şirk-i Takrib: Allah’a yaklaştıracakları zannıyla birtakım
    putlara tapınmak; Kâinatın yaratıcısının ve düzenleyicisinin bir olduğuna
    inanmakla beraber ona yaklaştıracağı inancı ile insanların
    kendi yaptıkları put, heykel ve benzeri şeylere tapmasıdır. Peygamberimiz
    zamanında yaşayan câhiliyye Arapları putlara, kendilerini
    Allah’a yaklaştıracakları iddiası ile tapıyorlardı. Kur’an-ı
    Kerim onların şöyle dediklerini anlatır: “Allah’ı bırakıp da kendilerine
    birtakım dostlar edinenler derler ki: Biz bunlara ancak bizi Allah’a daha
    fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.“ 121
    4-) Şirk-i Taklid: Çevrenin etkisinde kalarak düşülen şirk; Ataların
    bâtıl inanışlarını aynen sürdürmek, bâtıl da olsa atalar dinine
    inanmak. Hususi olarak beğenip seçtikleri için değil de, atalarından
    geldiği için bâtıl olduğu halde kabul ettikleri inanç, düşünce
    ve yaşama biçimi, şirktir. Genellikle insanların çoğu, dinini araştırıp
    delilleriyle bilerek, bâtılı haktan ayırıp seçerek değil; içinde
    bulunduğu toplumda o din bulunduğu için, bulduğu saflığı veya
    yanlışlığıyla birlikte bir dine sahip olur. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de
    müşriklerin ağzından şöyle belirtilir: “Atalarımızı bir din üzerinde bulduk.
    Biz de onların izlerine uyarız.“ 122
    121 39/Zümer, 3
    122 43/Zuhruf, 23
    ŞİRK
    - 49 -
    5-) Şirk-i Esbab: Sebepleri putlaştırmak; Kâinattaki her türlü
    kanunun Allah’ın yaratması ve müsaadesiyle değil de, kendi kendine
    oluştuğuna ve işlediğine inanmak. Evrendeki her şeyi yaratan
    ve eşyanın hususiyetlerini tayin ve takdir eden Allah’tır. Kâinatta
    her şeyin özellikleri vardır. Su yüz derecede kaynar, ateş yakıcıdır
    gibi. Eşyaya bu özellikleri Allah vermiştir. Allah’ı hiç tanımayarak
    her şeyi eşyaya ve sebeplere bağlamak şirktir. Allah her şeye bir
    sebep göstermiştir. Her şeyin sebeplerine bağlı olduğuna, sebepsiz
    bir şey olmadığını kabul etmekle beraber, sebepleri Allah’ın
    yarattığına inanmak şirk değildir. Şirk olan, her şeyi yalnız tabiata
    ve zâhirî sebeplere vermek, sebepleri gerçek fâil ve yaratıcı kabul
    etmek, sebepleri putlaştırıp yüceltmektir.
    6) Şirk-i Ağraz: “Acaba Allah ne der?“ yerine; “İnsanlar acaba
    ne der?“ diyerek, insanların hatırını Allah’ın hatırından üstün tutmaya
    ve Allah’ın rızâsı yerine insanların beğenisini tercih ederek
    Allah’ın hükmünü uygulamayıp başkalarının hükmünü isteyenlerin
    şirkine şirk-i ağraz denilir.
    Şirk İçin Bazı Örnekler
    Bu şirk çeşitleri yanında, bazı inanç ve davranışlardan dolayı
    düşülen şirki, şu örneklerle ayrı ayrı ele almak da mümkündür:
    Allah’ın Sıfatları Konusunda Şirke Düşmek. Allah’ın isim, sıfat
    ve fiillerinden herhangi birini inkâr etmek veya başkasını bu
    hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Sadece
    Allah’a ait olan bazı sıfat ve özellikleri, Allah’la birlikte veya
    O’ndan bağımsız olarak başkasına vermek. Bunun sonucu olarak,
    Allah’a herhangi bir eksiklik izâfe edilir veya ortak koşulur ki, bu
    tevhidi bozar. “En güzel isimler Allah’ındır. O halde Allah’a bu isimlerle
    duâ edin. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri terk edin. Yarın kıyâmette
    onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.“ 123
    Hâkimiyet Şirki; Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek
    ve Allah ve Resulü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’tan
    başkasını mutlak kanun koyucu kabul etmek, İslâm dışı kanunları
    ve kanun koyucuları benimseyip kabullenmek de insanı şirke
    sokar. Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp, tâğutların hükümlerini
    uygulamak ve onlara tâbi olmak insanı tevhidden uzaklaştırır.
    “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.“124;
    “Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi
    emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu
    123 7/A’râf, 18
    124 5/Mâide, 44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    bilmezler.“125; “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki,
    Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/
    dinî kural kıldılar).“126; “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık
    hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde
    hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman
    etmiş olmazlar.“127 Allah ve Rasûlü’nün hükmüne teslim olmamak,
    İslâm’dan olan bir şeyden tiksinip hoşlanmamak, Allah’ın haram
    kıldığını helâl/serbest veya helâl kıldığını haram/yasak saymak da
    açık bir şirktir.
    Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram kılma,
    kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi
    bozar, insanı şirke sokar. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir
    tarafa bırakarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin
    yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle
    buyuruyor: “Hüküm/egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine
    kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.“128; “Onlar Allah’ı
    bırakıp bilginlerini, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i rabler edindiler.
    Hâlbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emrolunmamışlardı.
    O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.“ 129
    Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin... gibi
    ölçülerini kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek,
    şirktir. Bir kimse, benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları,
    Allah’ın dışında hüküm ve kanun koyucu olarak kabul ederse,
    onu Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya hükümleri koyan,
    kişinin kendisi, yani hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi, içinde
    yaşadığı toplum, çeşitli ideoloji ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları,
    devlet veya devlet adamları... olabilir. Allah’ın itaat edilip
    uyulmasına izin vermediği kimselerin görüşlerini veya İslâm’ın
    çizdiği yoldan farklı bir yolu benimseyen, beşerî düzen ve yasaları
    ilâhî nizama tercih eden kimse şirke girmiş demektir. Böyle bir
    kimse, kendisinin müslüman olduğunu iddia etse, hatta İslâm’ın
    birçok emirlerini yerine getirse bile bir tek konuda bile Kur’an’a
    ters bir anlayışı, düşünce ve değer yargısını tercih etse şirke düşmüş
    olur. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe
    ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah
    ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.“ 130
    125 12/Yûsuf, 40
    126 42/Şûrâ, 21
    127 4/Nisâ, 65; ve yine bkz. 4/Nisâ, 59
    128 12/Yûsuf, 40
    129 9/Tevbe, 31
    130 33/Ahzâb, 36
    ŞİRK
    - 51 -
    Allah’tan Başka İlâh Kabul Etmek: İlâh; kendisine kulluk edilen,
    yönelinen, kendisinden korkulan, aynı zamanda sevilen, sayılan,
    kâinatın idaresini elinde tutan zat demektir. İlâh, her şeyi
    görür, bilir, dilediğini yapmaya gücü yeter. Allah’tan başka bir zatın
    da her şeyi gördüğünü, bildiğini ve evrende dilediği gibi tasarruflarda
    bulunduğunu zannetmek şirktir. 131
    Allah’tan Başka Rabler Edinmek: Rab kelimesinin anlamı: Eğiten,
    yetiştiren, yönlendiren, terbiye eden, hükmeden, idare edendir.
    Allah’tan başka rab edinmek şirktir. Allah’tan başka rab olarak
    benimsenen sâlih bir insan, hatta peygamber bile olsa bu durum,
    yine açık bir şirk olur. “Onlar, Allah’tan başka âlimlerini, din adamlarını
    ve Meryem oğlu Mesih’i kendilerine rab edinmişlerdi. Hâlbuki onlar da
    tek bir ilâha kulluktan başka bir şeyle emrolunmamışlardı. Zira O’ndan
    başka ilâh yoktur. O, koştukları şirklerden münezzehtir.“132 insanların
    Allah’tan başka rab edinmeleri nasıl olur? Allah’ın gönderdiği
    Kur’an’ı bir tarafa bırakarak, üstün ve büyük bildikleri zatlara yönelip
    onların her dediğini kabul eden, her hükmüne iman eden
    kimseler, onların Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram, haram kıldıklarını
    helâl kabul eden görüşlerine uyan kimseler onları rab
    edinmiş olurlar. 133
    Kur’ân’ın temel konusu olan tevhidle, bunun Peygamberî izah
    ve uygulamasıyla yetişmiş Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi zatlar,
    yöneticiliklerinde kendilerini rab olarak kabul etmemelerini insanlara
    öğretmişler, “Eğer biz Allah’ın yolundan ayrılırsak, bize
    itaat etmeniz gerekmez“ demişlerdi. Halkın içinden herhangi bir
    genç çıkıp, “Ey Ömer, Allah’ın yolundan ayrılırsan, seni bu kılıçlarımızla
    doğrulturuz“ diyebilmişti. Hz. Ömer ise, bu tevhidî şuur
    dolayısıyla Allah’a hamd ediyordu.
    Yakınlaştırma ve Vâsıta Anlayışıyla; Şefaatçi Kabulü ile Düşülen
    Şirk: “Dikkat et, hâlis din Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine birtakım
    dostlar edinenler, ‘onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’
    derler.“134; “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda
    verebilecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır’
    diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi
    mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların şirk/ortak koştukları her şeyden
    uzak ve yücedir.“ 135
    131 Bkz. 6/En’âm, 19; 27/Neml, 63; 41/Fussılet, 6
    132 9/Tevbe, 31; ayrıca bkz. 3/Âl-i İmrân, 64; 12/Yûsuf, 39; 18/Kehf, 110
    133 Bkz. 9/Tevbe, 31. âyetin izahı olarak Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hds no:
    3292
    134 39/Zümer, 3
    135 10/Yûnus, 18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    Allah ile insanlar arasında, ibâdetleri Allah’a çıkaran ve aracılık/
    arabuluculuk yapan varlıklar olduğuna inanmak: Allah ile insanlar
    arasında, Allah’ın buyruklarını insanlara ulaştıran peygamberlerden
    başka, Allah ile insanlar arasında bu anlamda aracılar/
    şefaatçiler yoktur. Kul ile Allah arasına ibâdet yönüyle hiç kimse
    giremez. Allah, kulun ibâdetini, duâsını işitir ve onu görür. Allah,
    kuluna şah damarından daha yakındır. Kul duâ ettiği zaman, Allah
    onun duâsını ânında işitir. Allah’ı hakkıyla takdir edemeyen
    câhiller ise, kulu Allah’a yaklaştırıcı, aracı zatların olduğuna inanırlar,
    böylece şirke düşerler. Yanlış bir örnekle doğruluklarını
    ispatlamaya kalkışırlar: “Bir vatandaşın cumhurbaşkanı ile görüşebilmesi
    için aracılara, cumhurbaşkanına yakın zatlara ihtiyaç duyulur
    da âlemlerin rabbi olan Allah ile görüşebilmek için aracılara
    ihtiyaç duyulmaz mı?“ derler. Elbette cumhurbaşkanı ile herkes
    görüşemez, aracılara ihtiyaç duyulur. Çünkü cumhurbaşkanı, bir
    anda ancak bir kişiyle görüşebilen, bir kişiyi duyabilen âciz ve
    zavallı bir varlıktır. Milyonlarca vatandaşı bir anda kabul etmesi,
    onları görmesi ve işitmesi mümkün değildir. Fakat Allah bundan
    âciz midir ki aracılara gerek duysun! O, bir anda bütün kâinatı ve
    yarattığı varlıkları görür ve duyar. O, semî’ ve basîrdir. Çünkü O,
    ilâhtır. Gerçek İlâh, âcizlik göstermez, eksik ve noksanlıktan uzaktır.
    Kul ile Allah’ı karşılaştırıp kıyas ederek böyle bir şirki, ibâdet
    gibi insanlara sunmak, şeytanın evliyâsının bir tuzağıdır. Bu tuzağa
    düşmemek için uyanık olmak, Allah’ın kitabını okumak ve
    anlamak gerekir. Allah Kitab’ında ne buyuruyor: “Rablerinin huzurunda
    toplanacaklarından korkanları Kur’an ile uyar. Ki onların Allah’tan
    başka velîleri ve şefaatçıları (aracıları) yoktur. Umulur ki sakınırlar.“136;
    “Kullarım sana Benden sorarlarsa, Ben şüphesiz onlara yakınım. Bana duâ
    edenin, duâ ettiği zaman duâsına cevap veririm. O halde onlar da Benim
    çağrımı kabul etsinler ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler.“ 137
    Velî/Dost Edinme Şekliyle Şirk; Mü’minleri Bırakıp Kâfir ve
    Münâfıkları Velî/Dost Edinmek: Sevgi, güvenme ve yardım bekleme
    gibi duyguların bir araya gelip kaynaşmasından velî/dost
    edinmek adı verilen yakınlık doğar. Allah, Kur’an’da velî, dost
    ve yardımcı olarak kendisinin yeterli olduğunu belirtir “Allah sizin
    düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost) olarak Allah
    yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.“138 insan için Allah’tan başka
    gerçek anlamda dost ve yardımcı yoktur. “Gerçek şu ki, göklerin ve
    yerin mülkü Allah’ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka velîniz ve
    136 6/En’âm, 51
    137 2/Bakara, 186
    138 4/Nisâ, 45
    ŞİRK
    - 53 -
    yardımcınız yoktur.“139 Kâfirleri dost tanıyıp, müslümanları sevmemek
    açık bir şirktir: “Ey iman edenler! Yahudilerle, hristiyanları dost
    edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse,
    o da onlardandır.“140; “Ey iman edenler! Sizden önce Kitap verilenlerden
    dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları ve kâfirleri dost edinmeyin.
    Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah’tan korkun.“ 141
    Kâfirleri velî ve yönetici tanımak açık bir şirktir. Velî kelimesi,
    Arapçada hem dost, hem de sahip, yönetici anlamına gelir.
    Mü’minler birbirlerinin dostudur. Allah da mü’minlerin sahibi ve
    yöneticisidir. Bir mü’min, Allah için ve O’nun izin verdiği mü’minleri
    velî/dost edinmeyi bırakıp kâfirleri dost ve yönetici olarak kabul
    ederse, imanı boşa çıkar ve müşrik olur. “Allah, mü’minlerin velîsidir.
    Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velîsi ise tâğuttur. Onları
    aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar ateş arkadaşlarıdırlar. Orada temelli
    kalacaklardır.“142; “Ey iman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden
    herhangi bir gruba itaat ederseniz, onlar sizi, imanınızdan sonra çevirip
    kâfir yaparlar.“143 Velî, yani gerçek ve mutlak anlamda yönetici, dost
    ve yardımcı edinilmeye lâyık yegâne varlık Allah’tır. O’ndan başkaları,
    kendilerine bile yardım etmeye güçleri yetmeyen, kendileri
    de Allah tarafından yaratılmış olan, her bakımdan Allah’a muhtaç
    ve bağımlı olan âciz varlıklardır. “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var
    eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’
    De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve
    ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden olma!’ (denildi).“144 Müşriklerin
    önemli bir özelliği, kendilerine Allah’tan başka dostlar edinmeleridir.
    Allah’ı bırakıp kullarını velî (mutlak yönetici, dost ve yardımcı)
    edinmek, Kur’an’a göre şirktir. “İnkâr edenler, Beni bırakıp
    kullarımı evliyâ/dostlar, velîler edindiklerini mi sandılar? Gerçekten Biz
    cehennemi kâfirler için bir konak/durak olarak hazırladık.“145; “Yardım
    görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki onların (o
    sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye asla güçleri
    yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.“ 146
    Herhangi Bir İbâdet Şekliyle, Özellikle Duâ Hususunda Şirke
    Girmek, İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak. Allah’tan başkasına
    secde etmek, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan
    139 9/Tevbe, 116
    140 5/Mâide, 51
    141 5/Mâide, 57
    142 2/Bakara, 257
    143 3/Âl-i İmran, 100
    144 6/En’âm, 14
    145 18/Kehf, 102
    146 36/Yâsin, 74-75
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    başkasına duâ etmek gibi fiiller tevhidi bozar. “De ki, şüphesiz benim
    namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi
    olan Allah içindir.“ 147; “Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden
    yardım ister, medet umarız (Ey Allah’ım!)“148; “Allah ile beraber başka
    bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.“149;
    “Allah’tan başkasına (yalvarıp) duâ edenden daha sapık kim vardır? Yalvardıkları
    o kimseler kıyâmet gününe kadar onlara cevap veremezler ve
    onların duâlarından habersizdirler.“150; “Allah’tan başka duâ ettikleriniz
    sizin gibi kullardır.“151; “Allah’ı bırakıp da duâ ettikleriniz size yardım etmeye
    muktedir olamazlar; Onlar, kendilerine bile yardım edemezler.“ 152
    İlâhî gücün tamamı Allah’ın elindedir. O’ndan başka böyle bir
    güce sahip kimse yoktur. Duâ elbette, güç ve kudret sahibi, yardım
    etme ve tasarruf sahibi olma gibi şartları taşıyan kimseye yapılır.
    Müşrikler, Allah’ın dışında, bu tür şartları, vasıfları üzerinde
    taşıyan zatların olduğuna inanırlar. Onlara yönelerek medet umar,
    duâ ve niyaz ederler. Tevhîdî bir imana sahip olan, şirklerden arınmış
    bir mü’min ise yalnızca Allah’a yalvarır, ihtiyacını O’na arzeder
    ve yalnızca mutlak anlamda O’ndan yardım diler. Müşrikler,
    yardım ümidiyle; ölülere, mezar taşlarına, türbelere ve kutsal saydıkları
    yerlere giderek orada çeşitli ibâdetler yaparlar, onlar için
    adaklar ve kurbanlar keserler, çaputlar bağlarlar, şekiller çizerler,
    orada medfun olan yatır veya evliyâ dedikleri zatlara duâ edip arzularına
    nâil olmak isterler. İnsanların çoğu, bilmeden bu tür şirke
    düşer. Câhillik, insanı şirke götüren en kolay, en kestirme yoldur.
    Hele İslâm dışı bir çevrede, İslâm’ı yozlaştıran ve tahrif eden bir
    anlayışın hâkim olduğu, gerçek dinin mahkûm olduğu ortamlarda
    bu yol daha hızla kişiyi şirke ulaştırır.
    Câhil halk, Allah’tan başka yatırlara, türbelere duâ etmekte,
    hatta bazen Allah’ın Rasûlünü de kendi şirkine âlet etmektedir.
    Bazı câhil insanlar, duâ ederken: “Ya Rabbi, Ya Rasûlallah!“
    diye nidâ etmektedir. Dolayısıyla hem Allah’a, hem de Allah’ın
    Rasûlüne duâ ediyor. Bunun sebebi, çoğunlukla “Rasûlullah“
    kelimesinin anlamını bilmemek olmalıdır. İkinci sebep ise,
    Rasûlullah’ın ölümsüz olduğu, herkesi görüp gözeterek ümmetinin
    yardımına her an koştuğu inancı olabilir. Hurâfe ve şirk inancı,
    insanlara Peygamber’in ölümsüz olduğunun yanında, evliyâların,
    Hızır’ın, Mehdi’nin, Mesih’in ölümsüz olduğunu, fakat bunların
    147 6/En’âm, 162
    148 1/Fâtiha, 5
    149 26/Şuarâ, 213
    150 46/Ahkaf, 5
    151 7/A’râf, 194
    152 7/A’râf, 97
    ŞİRK
    - 55 -
    gizli yaşadıklarını, herkesin onları görmesinin mümkün olmadığını
    kabul ettirmiştir. Oysa peygamberlerin ölümlü olduğunu Kur’an
    bize açıkça ifade etmektedir: “Muhammed ancak bir peygamberdir/
    elçidir. O’ndan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da
    öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle)
    geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri
    mükâfatlandıracaktır.“153 Peygamberimiz’in vefatından sonra,
    onun ölümüne inanmak istemeyenlere karşı Hz. Ebû Bekir’in
    cevabı meşhurdur: “Herkes bilsin ki Muhammed (s.a.s.) ölmüştür.
    Kim, Muhammed’e tapıyorsa O, beşerdi ve öldü. Kim de Allah’a
    tapıyorsa bilsin ki O, diridir, hayy ve kayyûmdur. Kendisinden başka
    ilâh olmayan tek Allah’tır.“
    “Sizden hiçbiriniz, beni ana babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan
    daha fazla sevmedikçe gerçek mü’min olamaz.“ insanlar içinde
    en çok, hatta kendi nefsimizden daha fazla Allah Rasûlünü
    sevmek zorundayız. Bu sevgi, “anam babam (ve kendim, senin
    uğruna) fedâ olsun yâ Rasûlallah!“ diyen ashâbın dillendirdiği
    fedâkârlık boyutlarında da olmalıdır. Ama Allah için sevmekle,
    Allah’ı sever gibi sevmek, tevhidle şirk kadar birbirinden apayrı
    şeylerdir. Peygamberlerini sevmekte aşırıya giderek şirke düşen
    hristiyanlar, peygambere duâ edip yalvarır, ondan bir şeyler isterken;
    tevhidî esaslara bağlı olan mü’minler, peygamberleri için
    Allah’a duâ eder, Allah’ın ona rahmet etmesini isterler; yani salevat
    getirirler. Birinde kendisinde ilâhî özellik görülerek duâ edilen,
    Allah’a şirk koşulan bir yanlış sevgi; diğerinde, kendisi için Allah’a
    duâ edilen, insan olarak büyüklüğüne rağmen, duâya, Allah’ın
    rahmetine muhtaç kabul edilen bir kul olarak doğru sevgi...
    Allah ve Rasûlü’nden Geldiği Kesinlikle Sâbit Olan Nasslara,
    Hükümlere Bir Bütün Olarak Tümüne İnanmamak: Kim Kur’an’ın
    hükümlerinden birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o
    kişi Allah’a ortak koşmuş olur. “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman
    edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası,
    ancak, dünya hayatında rüsvaylık/rezilliktir. Kıyâmet gününde ise en
    şiddetli azaba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil
    değildir.“154; “...Sakın dinlerini parçalayan, fırka fırka olan ve her fırkası,
    kendi elindekiyle sevinen müşriklerden olmayın.“ 155
    Kur’an’la, Sünnetle, Dinle, Peygamberle Alay Etmek, Onlara
    Hakaret Etmek: “Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette,
    153 3/Âl-i İmrân, 144
    154 2/Bakara, 85
    155 Rûm, 31-32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    ‘biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk’ derler. De ki: ‘Allah ile O’nun
    âyetleriyle ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna) özür
    dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz. Sizden
    (tevbe eden) bir grubu bağışlasak bile bir gruba da suçlu olduklarından
    dolayı azab edeceğiz.“156; “O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir
    ki: ‘Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz
    zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (başka konuya
    geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi
    olursunuz. Elbette Allah, münâfıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya
    getirecektir.“ 157
    Allah’tan Başkasına Tevekkül Etmek, Mutlak İtimad ve Güven
    Duymak: “Mü’min iseniz Allah’a tevekkül ediniz..“158; “De ki: ‘Allah’ın
    bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isâbet etmez. O bizim
    mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.“159;
    “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki onların
    (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye asla
    güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.“
    160
    Sevgi, Hürmet ve Bağlılık Yönüyle Şirk. Bir insanı veya Nesneyi,
    İdeolojiyi Aşırı Şekilde Severek Putlaştırmak: “(İbrahim onlara)
    dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna
    Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...“161; “İnsanlardan bazısı
    Allah’tan başkasını Allah’a -hâşâ- eşler, ortaklar, benzerler edinirler de
    onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri
    daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak
    bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın
    gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.“162; “Biz insana, anne ve babasına
    (karşı) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin
    olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa,
    bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı
    size haber vereceğim.“ 163 Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetim adına
    en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim,
    onların güneşe, aya, putlara tapmaları değildir. Benim korktuğum şirk,
    Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve gizli
    156 9/Tevbe, 65-66
    157 4/Nisâ, 140
    158 5/Mâide, 23
    159 9/Tevbe, 51
    160 36/Yâsin, 74-75
    161 29/Ankebût, 25
    162 2/Bakara, 165
    163 29/Ankebût, 8
    ŞİRK
    - 57 -
    şehvettir.“ 164
    Allah’tan Başkasının da Gaybî Yollarla Fayda ve Zarar Verebileceğine
    İnanmak: Gaybî yollarla, yani arada hiçbir vâsıta olmadan,
    mûcizevî bir şekilde yapılan yardıma, böyle bir güce ancak
    İlâh sahiptir. İlâh ise yalnızca Allah’tır. Allah’tan başka hiçbir
    varlık hiçbir surette gaybî yollarla hiç kimseye fayda da zarar da
    veremez. Böyle bir güce peygamber de sahip değildir. “De ki: ‘Ben
    Allah’ın dilediğinden başka kendime (bile) herhangi bir fayda veya zarar
    verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok
    hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece
    inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.“165; “De ki: ‘Allah’ı bırakıp
    da sizin için fayda ve zarara gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz?
    Hakkıyla işiten ve bilen yalnız Allah’tır.“ 166
    Allah’ın Âyetlerinden Yüz Çevirmek: Kur’an’dan, Allah’ın
    âyetlerinden yüz çevirmek, onları önemsemeden hayatına yön
    vermek, yaşadığı hayatı Kur’an’a uymayan bir tarzda sürdürmek
    de şirktir. Çünkü insan ancak Allah’ın âyetlerini yaşadığı sürece
    Allah’a kulluk eder. Allah’ın âyetlerinden uzak olduğu zaman
    Allah’a kulluktan da uzaklaşır. Ya hevâsının, heveslerinin kulu
    olur, ya da uyduğu lider ve büyüklerinin kulu olur. “Allah’ın âyetleri
    sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Rabbine yalvar
    ve sakın müşriklerden olma!“167; “Şu hevâ ve hevesini kendisine ilâh
    edinen kimseyi gördün mü?“168; “Âyetlerimiz size okunmadı mı? Fakat
    siz, büyüklük tasladınız ve suçlu bir kavim oldunuz.“169; “...Âyetlerimizi
    tanımayıp yalanlayanlar ise, işte onlar cehennem ateşinin dostlarıdır ve
    orada ebedî kalacaklardır.“ 170
    İtaat ve İttibâ Yoluyla Şirk. Tâğutların Hükmünü Allah’ın
    Hükmüne Tercih Etmek, İslâm’ın Yaşanıp Kur’an’ın Hâkim Olmasını
    İstememek, Rasûlullah’ın Örnek ve Önder Olduğunu Kabullenmemek.
    “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki,
    Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/
    dinî kural kıldılar.“171; “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler
    (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir
    ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh
    164 İbn Mâce, hadis no: 4205
    165 7/A’râf, 188
    166 5/Mâide, 76
    167 28/Kasas, 87
    168 45/Câsiye, 23
    169 45/Câsiye, 31
    170 2/Bakara, 39
    171 42/Şûrâ, 21
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.“ 172
    Kötülüğü Hoş Karşılayıp Yayılmasına Seyirci Kalmak, Kötülüğü
    Emretmek: “Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir.
    Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik ederler.
    Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (Onları terketti, hidâyet ve
    yardımını kesti)! Çünkü münâfıklar fâsıkların kendileridir!“ 173
    Korku Yönüyle Şirk: “Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek
    bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde
    ne varsa O’nundur. Din de (itaat ve kulluk da) sürekli olarak O’nundur.
    Böyleyken Allah’tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?“174; “Allah,
    kuluna yeterli değil mi? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah,
    kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.“175; “İşte o şeytan,
    ancak kendi dostlarını (veya sizi kendi dostlarından) korkutur. Şu halde,
    eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.“ 176
    Müşrikler, taptıkları şeylerin kendilerine zarar verebileceğini
    düşünerek, onlara kulluk edebilirler. Hz. Hûd’a (a.s.) onlar şöyle
    diyorlardı: “Tanrılarımızdan biri seni çarpmıştır’ demekten başka bir şey
    söylemeyiz.“177 Buradaki “çarpmak“, daha ziyade “deli etmek“ şeklinde
    izah edilmiştir.
    Cibt ve Tâğuta da İnanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler,
    Allah’tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Cibt; büyücülük,
    müneccimlik, gaybdan/gelecekten haber verme, kehânet
    gibi şeylere denir. Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış,
    azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki
    anlayış, düzen, sembol, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın Kitabında
    olmayan ve Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları
    insanlara Allah’ın kanunları gibi sunarlar. Cahil kimseler de bunlara
    aldanıp inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar. “Kitaptan
    bir nasip verilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl
    tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden
    daha doğru yoldadır’ diyorlar. İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir.
    Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı
    bulamazsın.“178 “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman
    ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tâğutun önünde mahkemeleşmek,
    onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Oysa onu tanımamakla
    172 9/Tevbe, 31; Ve bkz. 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36
    173 9/Tevbe, 67; Ve bkz. 5/Mâide, 78-79
    174 16/Nahl, 51-52
    175 39/Zümer, 36
    176 3/Âl-i İmrân, 175
    177 11/Hûd, 54
    178 4/Nisâ, 51-52
    ŞİRK
    - 59 -
    emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor.“ 179
    Tasarruf ve Hulûl Yoluyla Şirk.
    r- Kur’an’ın Zâhirî Mânâsına Ters Düşen Bâtınî Anlamlarının
    Olduğuna, Bunları da Ancak İlham Aracılığıyla Az Sayıda insanların
    Bilebileceğini İddia Etmek.
    s- Tevhid Ehli Bir Mü’mini Haksız Yere Tekfir Edip Katlini
    Helâl Saymak.
    İttibâ Şirki
    İnsanın inanç, düşünce ve davranışları yönüyle şirki üçe ayırmak
    mümkündür: İtikad şirki, ibâdet şirki ve ittibâ şirki. Bırakın
    eğitim kurumlarını, câmiilerde bile (istisnalar dışında) tevhidden
    şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile yasak savma bâbından
    ve fincancı katırları ürkütmemeye özen göstermek adına hakla
    bâtıl karıştırılarak veya hakkı ketmederek... Abdesti bozan şeylerin
    üzerinde durduğu kadar insanlar tevhidi bozan konulara önem
    vermez. Hâlbuki insanların kurtuluşunun yolu, Kur’an kavramlarının
    tashihi, boşaltılan içlerinin yeniden Kur’anî değerlendirmelerle
    doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe illâllah kavramının, yani
    tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi gerçekleşmeden
    dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması mümkün değildir.
    Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine
    ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır. Filistin topraklarında
    siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm topraklarını işgal eden
    zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın elindeki
    silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar, eliyle
    (veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini taşlayan
    mü’minin akîdesinden çekiniyor, korkuyor. Tevhid eri Allah’ın
    askerini, ölümden korkmayan canlı şehidi korkutup yıldıracak hiçbir
    silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip insan da
    imanı oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.
    Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki
    yüz senedir uygulanan batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir.
    Şirk düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz.
    “Zulmedenler, hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında
    bileceklerdir.“180 Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet
    asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi.
    İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî
    çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla
    179 4/Nisâ, 60
    180 26/Şuarâ, 227
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    doldurmaya benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve
    benzeri özellikleri teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa
    zaman içinde boşalacaktır.
    Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’an en fazla
    önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi
    tevhide vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla
    tevhide atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm
    âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler...“ diye tevhide işaretle, o temeli
    güçlendirmek ve üstüne bina dikmek için alt yapıya dikkat
    çeker. Tevhid, bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak
    başka söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna
    dayanmalı, müslümanın hayatından hiçbir zaman geri planlara
    atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey iman edenler, İman edin!
    (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda iman edin, imanınızı
    yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin).“ 181
    “Lâ ilâhe illâllah“ hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece
    kâfirler inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz
    ona. Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır.
    Kalplerinde canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini
    ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler, İman edin!“ diye
    uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu
    için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı,
    yegâne hâkim ve yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na
    ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın
    kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine
    muhtaç değildir, ama insan muhtaçtır ve her an mutlaka ibâdet
    halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan, imanla
    küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalıdır.
    Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz.
    182; “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle
    Allah’a yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan
    kullarımı müjdele!“183 Bunun için insan daima “Lâ ilâhe illâllah“a
    muhtaçtır.
    Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız
    Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur“ diyerek insanları
    tevhide dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz de kavmini bu
    esasa çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın
    yanında sana şefaatçı olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...“
    181 4/Nisâ, 136
    182 Bkz. 33/Ahzâb, 44
    183 39/Zümer, 17-18
    ŞİRK
    - 61 -
    diyordu. Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren
    bu cümleyi kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece
    bir cümle için mi, yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için
    mi? Çağrıldıkları hayatla, yaşadıkları hayat arasında bir uçurum
    vardı. Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri
    vardı: Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı.
    İlâhın tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı,
    Kitab’a uymayı, Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de
    ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların
    temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl ve haram ve ahlâkı
    içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri
    gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
    Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş
    sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda
    Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka
    ilâhların varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına
    yönelme ve Allah’tan başkasının Allah’a rağmen hüküm koyması,
    helâl haram tayin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar,
    kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar.
    Yığınlar, tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının yolunu
    bırakmayı kolay kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri, duyu
    organlarıyla algıladıkları eşyaya bağlıdırlar. Mele’ (ileri gelenler,
    müstekbirler, tâğutlar) ise, onların ilâhlara bağlılığı gerçekçi değil;
    sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savunmaları, onların adıyla
    halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır. Bu zâlimlere göre,
    gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar mı, yoksa şeriatının uygulanması
    yoluyla Allah mı? Bütün câhiyyelerdeki müstekbirleri
    tevhid çağrısıyla savaşa iten gerçek sorun budur. Hakları olmayan
    egemenliğin ve otoritenin ellerinden çıkıp sömürünün ortadan
    kalkması onların işine gelmez. Hâlbuki otorite, hüküm; tek yaratıcı,
    rızık verici... Allah’a aittir. “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/
    hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!“184;
    “...Hüküm sadece Allah’a aittir.“185; “Hiç yaratan, yaratmayan gibi midir?
    Hiç düşünmüyor musunuz?“186; “Allah’tan başka size gökten ve yerden
    rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka ilâh yoktur. O halde, nasıl
    oluyor da (tevhidden) çevriliyorsunuz (imanı istemeyip küfre dönüyorsunuz)?“
    187
    Buna rağmen, toplumun üst tabakası açık veya gizli
    184 7/A’râf, 54
    185 12/Yûsuf, 40
    186 16/Nahl, 17
    187 35/Fâtır, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    diktatörlükle yığınlar üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına,
    süflî arzu ve heveslerine hizmeti kaybetmek istemezler. Aslan payının
    ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına gizlendikleri, aslında
    kendilerinin de inanmadığı sahte putların gölgesine sığınarak,
    güya onlar adına sürdürürler. Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar,
    bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına
    aday olanlardan daha çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün
    güçlerini tevhidle savaşa hazırlarlar. Yığınları kandırır, korkutur,
    tevhidi savunanları karalar, onlara komplo kurar ve halkı onlara
    karşı kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim de, o Rabbine
    duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı?) Çünkü ben,
    onun dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk
    çıkaracağından korkuyorum.“ 188
    Mekke’deki olay da aynıydı. Mele’, Kureyş’ti orada. Düşmanlık
    ve savaş, onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid
    arasındaydı. Kendilerine karışmayacak “el-emîn“ Muhammed
    (s.a.s.)’den şikâyetçi değillerdi. Onun için, dâvetten vazgeçmesi
    halinde mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve takdim
    ediliyordu. Dâvetle düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi
    arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablık
    anlayışında. Şirk de tek çeşit değildi: Kabile tapınılan bir rabdı,
    baba ve dedelerin örfü, kamuoyu tapınılan bir rabdı. Kureyş ve
    diğer büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran ve dilediğini haram
    yapan rablerdi.
    Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, sahâbe denilen altın nesil.
    Lâ ilâhe illâllah nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne
    anlıyorlardı? Sadece kalple tasdikten, dille ikrardan mı ibaretti
    onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri (her şeyleri) tevhidle değişince,
    şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok büyük değişme/
    inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı... İnsanlık açısından,
    bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının
    tersi veya muhâlifi olması normal midir, mümkün müdür?
    Zehirli bir yılanın öldürücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen
    bir insanın, elini yılanın ağzına hiç tedbir almadan sokması
    düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna inanan kimsenin elini ve
    tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah’a iman eden
    tevhid eri bir mü’minin Allah’a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud,
    tek rızık verici, tek otorite... kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi
    nasıl olur?!
    İman iddiası, itaat ile ispat edilmeden insanı kurtaramaz.
    188 40/Mü’min, 26; Ve yine bkz. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54
    ŞİRK
    - 63 -
    Bu konuda Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem,
    Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu:
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve
    Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten
    başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların
    şirk koştukları şeylerden yücedir.“189 Adiy: “Ya Rasûlallah, hristiyanlar
    din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar
    ki“ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram
    yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?“ Adiy: “Evet“ dedi.
    Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.“ 190
    “Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek
    onlara uymayın.“191; “Yoksa Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara
    meşrû kılacak ortakları mı vardır?“192; “Ayrılığa düştüğünüz herhangi
    bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.“193; “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle
    tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz
    siz müşrik olursunuz.“194; “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan
    çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı
    içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman
    etmiş olmazlar.“195; “(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat
    ettik’ diyorlar. Sonra onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar
    mü’min değillerdir. Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne
    çağrıldıkları zaman, hemen onlardan bir grup yüz çevirir.“196; “Kim Allah’ın
    indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“197; “Yoksa
    câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan
    daha güzel hüküm veren (hüküm koyan) kim olabilir?“198; “Allah, hüküm
    verenlerin en üstünü değil midir?“199; “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin,
    Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa
    düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, onu
    Allah’a ve Rasûlüne götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem
    hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.“200; “Allah ve Rasûlü,
    bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi
    189 9/Tevbe, 31
    190 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî,
    hadis no: 5093
    191 7/A’râf, 3
    192 42/Şûrâ, 21
    193 42/Şûrâ, 10
    194 6/En’âm, 121
    195 4/Nisâ, 65
    196 24/Nûr, 47-48
    197 5/Mâide, 44
    198 5/Mâide, 50
    199 95/Tîn, 8
    200 4/Nisâ, 59
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.“201; “...Dikkat edin, yaratmak
    da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne
    yücedir!“202; “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar
    var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.“203;
    “...Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi
    emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu
    bilmezler.“ 204
    Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi,
    Allah’a ve Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme
    ulaştırır: “Bunlar Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine
    itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır;
    orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a
    ve Peygamberine karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu
    devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.“205;
    “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler Allah ve Peygamber’e
    aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin,
    Allah ve Rasûlüne itaat edin.“206; “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp
    Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en
    güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler
    onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.“207; “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer
    Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.
    Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: ‘Allah’a
    ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.“
    208
    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu
    Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya,
    güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını
    bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan
    başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.“ 209
    Hüküm koyma (teşrî), “Lâ ilâhe illâllah“la direkt ve sağlam bir
    şekilde irtibatlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın
    201 33/Ahzâb, 36
    202 7/A’râf, 54
    203 6/En’âm, 82
    204 12/Yûsuf, 40
    205 4/Nisâ, 13-14
    206 8/Enfâl, 1
    207 39/Zümer, 17-18
    208 3/Al-i İmrân, 31-32. Yine bkz. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/
    Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16;
    23/Mü’minûn, 115
    209 İbn Mâce, hadis no: 4205
    ŞİRK
    - 65 -
    indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.“210 âyetinde fukahâ, Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir
    edilmez, eğer helâl saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün
    gerisinde bir küfür, yani büyük günah) demişlerdir. Taraflardan birinden
    rüşvet aldığından, önündeki meselede Allah’ın indirdiği dışında
    bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir edilmez.
    Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki
    konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş
    olan biri ise günahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça
    ictihadına ecir de vardır. Ve sayılan diğer fıkhî hususlar...
    Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi
    teşrî ile ilgili değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla,
    fıkıh kitaplarında belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın indirdiği
    dışında bir şeyle hüküm vermek başka, Allah’tan ayrı olarak
    teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir. Birinci durumda Allah’ın
    dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki farklılığa
    rağmen) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın
    dinine muhâlif haramlar helâllar koyuyor. Ardından açıkça veya
    lisan-ı haliyle: “Allah’ın dinini değil; benim hükmümü/kurallarımı
    uygulayın, çünkü bu, ona denktir veya bu, Allah’ın kanunundan
    daha üstündür, kıymetlidir“ diyor. İslâm tarihinde fıkıh âlimleri,
    bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda ihtilâf etmemiştir.
    Yine, fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden
    şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur: Bilmesine
    rağmen ve kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir teşrîe
    (hüküm koymaya) râzı olmak. İkrâh bunun dışındadır;211 çünkü
    ikrahta rızâ yoktur.
    Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de etkisiyle
    insanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin müslüman
    olduğunu da söyleyen nice insan, açıkça şirk olan inançlara
    sahip olmaya, şirk ideolojilerini kabullenmeye, elfâz-ı küfrü
    dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın hükmüne uymak,
    İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dikkat etmek,
    Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman olduğunu
    iddia eden nice insanın gündeminden çıktı. Bütün bunlar
    ve sayılması uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara, “lâ
    ilâhe illâllah“ deyince müslüman olacakları, İslâm’ı yaşamasa da
    insanın küfre düşmeyeceği ısrarla söyleniyordu. Müstekbir oburların
    önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu kelimeyi sadece
    210 5/Mâide, 44
    211 16/Nahl, 106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    diliyle söyleyenler. 212
    Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevanın soyulmasının bazı etkenleri,
    sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’lma’rûf
    ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata
    meyil, yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi,
    israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle
    mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının
    oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
    Büyük ve Küçük Şirk; Açık Şirk ve Gizli Şirk
    Şirki İslâm âlimleri şu şekilde de ayırmışlardır. a- Büyük Şirk:
    Allah’ın ortağı olduğunu iddia etmektir ki bu, en büyük inkâr ve
    küfürdür. b-Küçük Şirk: Bazı amelleri yaparken Allah’ın dışında
    başkalarının da rızâsını hesaba katmaktır. Böyle bir tavır riyâ ve
    amelî münafıklıktır. Şirkle ilgili yukarıdaki tasniflerin yanında,
    şirk; açık şirk ve gizli şirk olmak üzere de ikiye ayrılmıştır.
    Gizli Şirk
    Açık şirk: Allah’ın zatında, sıfatlarında ve isimlerinde ortak
    tanımaktır. Bu şirkin tesbiti kolaydır. Fakat gizli şirk öyle değildir.
    Gizli şirk; Allah’ın tasarruflarına (isteklerine) kafa tutmak
    ve Allah’tan beklenmesi gerekeni başkasından beklemektir. Bu
    şirkin farkına varmak zordur, kişi çoğu zaman bu şirke düştüğünün
    farkına bile varmayabilir. Maalesef, günümüzde dinini tam
    olarak bilmeyen bazı müslümanlar gizli şirke bulaşmaktadırlar.
    Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) bu hususta müslümanları
    uyarmaktadır. Riyâ, gizli şirklerin başında gelir. Meselâ, bir insan
    Allah’a ibâdet ederken insanların gözüne girmeyi, onların yardımlarından
    faydalanmayı amaç edinirse, şirk koşmuş olur. Buna gizli
    şirk denir. Çağımızda bir hastalık derecesine varan, aşırı mal-mülk
    sevgisi, aşırı para ve servet hırsı, aşırı şöhret sevdası gibi kötü duygular
    da gizli şirk sayılmışlardır. Bunlar için delicesine çalışılırsa, bu
    çok tehlikelidir. Farkına varmadan insanı şirke götürebilir. Çünkü
    İslâm’da ibâdet, sadece Allah’ın rızâsı için yapılır; hayatın amacı
    sadece Allah olmalıdır.
    “Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler.“213 Allah Rasûlü
    (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum
    küçük şirktir.“ ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular.
    “Riyâdır. Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıkla-
    212 Geniş bilgi için bkz. Muhammed Kutub, Tevhid
    213 10/Yûnus, 106
    ŞİRK
    - 67 -
    rını verdiği zaman riyâkârlara: ‘Dünyada kendilerine gösteriş yapmakta
    olduklarınıza gidin. Bakın bakalım, onların yanında bir karşılık bulacak
    mısınız?’ buyurur.“ 214
    Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, şirkten
    sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.“
    İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından
    daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?“
    “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana
    sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de senden mağfiret dileriz’ deyin“ buyurdu.
    215
    Allah’ın halili (dostu) İbrahim (a.s.) ne güzel dua etmiş: “Allah’ım,
    beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki
    bu putlar, birçok insanı saptırdı.“216 Âyette belirtildiği üzere, İbrahim
    (a.s.) bile kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a
    duâ etmiştir.
    Hele, İslâm’ın hâkim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında
    şirk çeşitleri daha da çoğalmıştır. Kur’an’ın birçok âyetinde,
    küçük olsun, büyük olsun şirkin her türlüsünden arınan müttakî
    kullardan bahsedilir. Allah’ın birliğine iman eden, Allah’a şirk koşanlara
    düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz ederek Allah’a
    yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen, yalnız O’nu
    seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım isteyen,
    O’na boyun eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine tâbi olup
    rızâsını gözeten, bir iş yaptığı zaman Allah adıyla yapan ve hayatının
    her bölümünü O’na ait kılan kimseler kurtuluşa ermişlerdir.
    “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi Allah
    içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben
    müslümanların ilkiyim.“217; “De ki, Allah her şeyin Rabbi iken, ondan başka
    bir rab mi arayayım?“ 218
    Küçük Şirk
    Kebâirden, (büyük günahlardan) daha büyük, ebedî cehennemlik
    yapan şirkten daha küçük olan şirk unsurları, küçük şirk
    diye adlandırılır. Günümüzde de her yerde görülebilen küçük şirke
    bazı örnekler verelim:
    1- Riyâ (Allah rızâsı için yapılması gereken bir ibâdeti Allah’tan
    214 Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457, 4/58; Müsned, Ahmed bin Hanbel
    215 İbn-i Kesir
    216 14/İbrahim, 35-36
    217 6/En’âm, 162-163
    218 6/En’âm, 164
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    başkası için yapmak anlamında).
    2- Allah’tan başkası adına yemin etmek (Allah’ın dışında yemin
    edilecek kutsal bir varlık kabulü anlamında).
    3- Mavi boncuk, nazar boncuğu takmak (zarardan uzaklaştırmak
    için manevî sığınak olarak Allah’ın dışında bir şey kabulü
    anlamında).
    4- Sihir/büyü ve üfürükçülük, kâhinlik, medyumluk, arraflık:
    “...Süleyman kâfir olmadı (büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar
    kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı...“ 219
    5- Gelecekten haber vermek ve bu haberlere inanmak veya
    mutlak gaybı bildiğini iddia etmek (Yıldızlardan ve burçlardan
    yola çıkarak, her çeşit fal bakarak, cinlerden öğrendiğini iddia
    ederek gelecekle ilgili bilgiler vermek ve bu yalanlara inanmak;
    kendisinin veya başkasının geleceği, mutlak gaybı bildiğini iddia
    etmek anlamında).
    6- Allah’tan başkası adına adak adamak veya kurban kesmek,
    muskacılık, cincilik yapmak
    7- Uğursuzluk görüşü.
    Gizli Şirk Örneği Olarak Riyâ
    “Riyâ“ kavramının aslı görmek anlamına gelen “ru’yet“tir. Riyâ;
    kişinin, görsünler diye bir davranış içerisine girmesi, bir ibâdeti
    gösteriş için yapmasıdır. Bu; işte, davranışta ve ibâdette gösteriştir.
    Sâlih bir ameli Allah rızâsını kazanmak amacıyla değil, insanların
    beğenisini, onların hoşnutluğunu kazanmak için yapmaktır. Bu
    şekilde gösteriş yapanlara ‘riyâkâr’ veya ‘mürâi’ denilir.
    Riyâ anlayışında, yapılan fiil niyete uymaz. Bu uygunsuzluk
    yerine getirilen ibâdette ve davranışta ya tamamen ya da biraz
    olabilir. Riyâ, samimiyetsizliğin, ikiyüzlülüğün, kişiliksizliğin bir sonucudur.
    Bazı zayıf karakterli insanlar, ya bir dünyalık elde etmek,
    ya bir makama çıkmak, ya da şöhrete ulaşmak için başkalarına şirin
    görünmeye çalışırlar. Onların hoşuna gidecek davranışta bulunurlar.
    Oldukları gibi değil de; yaranmaya çalıştıkları kişilere göre
    görünürler, ortama göre hareket ederler.
    Riyânın en çirkini şüphesiz, insanı Rabbine yaklaştıran ve kulluğun
    gereği olan ibâdetin veya İslâmî ilkelerin çirkin çıkarlara
    âlet edilmesidir. Kişinin, ibâdeti, kul olduğu ve Allah’ın rızâsını
    219 2/Bakara, 102
    ŞİRK
    - 69 -
    kazanmak için değil de; menfaat elde etmek niyetiyle yapmasıdır.
    Bir kişinin tamamen veya az da olsa saf ve iyi niyetinin tersine iş
    ve ibâdet yapması, bunun sonucunda mükâfat beklemesi riyâdır.
    Riyâkâr, Allah rızâsı için yapılması gereken bir ibâdeti, kullar
    görsün diye sergiler. Allah’tan beklenmesi gereken sonucu/ödülü
    de kullardan bekler. Böyle bir durumda iki yalan ve yanlış vardır:
    Allah rızâsı için yapması gereken davranışı kullar için yapmak;
    Allah’tan beklenmesi gereken bir mükâfatı kullardan beklemek.
    Kur’an-ı Kerim, riyâyı münâfıkların önemli bir özelliği olarak saymaktadır:
    “Gerçek şu ki, münâfıklar (sözde), Allah’ı aldatmaktadırlar.
    Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman isteksizce (tembel
    tembel) kalkarlar. İnsanlara karşı riyâ (gösteriş) yaparlar ve Allah’ı çok az
    anarlar.“220 Yine, Mâûn sûresinde namazı gösteriş için kılıp, kıldığı
    namazdan habersiz olanlar kınanmaktadır. Sûrenin başında Din’i
    yalan sayan, yetime yemek yedirmeyi teşvik etmeyen kimse kınanırken,
    sûrenin sonunda, riyâ/gösteriş için namaz kılanlar ağır dille
    suçlanır. Bu kimseler “mâûn“u (zekâtı veya çeşitli yardımları)
    da vermezler.221 Mâûn sûresinin ifadesine göre bu gibi riyâ, Din’i
    yalanlamakla eşittir; münâfıklık ve çirkin bir davranıştır. Riyâ, olduğundan
    farklı şekilde iyi görünerek insanların kalbinde hak
    etmediği bir yer almak isteğidir. Böylesine bir davranış karakter
    bozukluğudur, bir kalp hastalığı ve alçak bir ikiyüzlülüktür. 222
    Riyânın Dereceleri: İmam Gazâli, riyânın dört derecesini saymaktadır:
    1- En ağır riyâ çeşidi; hiçbir sevap beklentisi olmadan gösteriş
    için ibâdet etmek. Abdestsiz olduğu halde insanların yanında namaz
    kılmak gibi. Bu, açık bir şirktir.
    2- Biraz Allah rızâsı için niyet olsa da, ibâdeti gösteriş için yapmak.
    Tek başına olsa yapmayacağı o ibâdeti başkalarının görmesi
    için yapmak. Bu davranış, gizli şirktir
    3- Gösteriş ve sevap niyeti eşit olan davranışta bulunmak. Bu
    şekilde amel işleyenin ameli boşa gider.
    4- İbâdetini, insanların duymasından sonra daha da artırmaktır.
    Böyle birisi, insanlar duymasa da ibâdetini yapar. Ancak riyâ
    kokusu olduğu için bu şekilde davranmak hatadır.
    Peygamberimiz (s.a.s.) riyâyı, gizli şirk olarak tanıtmaktadır:
    220 4/Nisâ, 142
    221 Bkz. 107/Mâûn, 4-7
    222 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 541-543
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    “Muhakkak ki sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk, yani riyâdır.“ 223
    Câfer Sâdık (r.a.) da şöyle diyor: “Riyânın her türlüsü şirktir.
    Şüphesiz ki insanlar için amel eden kimsenin sevabı insanların üzerinedir
    (karşılığını onlardan beklesin); Allah (c.c.) için amel eden
    kimsenin sevabı ise Allah üzerinedir.“224 Kur’an, Allah’a ve âhiret
    gününe inanmayıp insanlara karşı gösteriş olsun diye mallarını
    infak edenleri kınar ve onların yaptıklarının geçersiz olduğunu
    belirtir.225 Buna karşın gerçek mü’min olanlar, mallarını yalnızca
    Allah rızâsı için infak ederler. 226
    Birçok hadis-i şerifte riyânın çirkinliği ve riyâkârların kazandıkları
    kötü sonuçlar açıklanmaktadır. Gösteriş için Kur’an okuyanlar,
    insanlar kendisine âlim desinler diye ilim öğrenenler, dinini
    âlet ederek dünya çıkarı sağlamaya çalışan istismarcılar, insanlara
    ma’rû’fu (iyiliği) emredip kendileri yapmayanlar ve benzerleri şiddetle
    tenkit edilmektedir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah
    Teâlâ buyuruyor ki: ‘Ben şirk koşulan her şeyden müstağnîyim (onlara
    ihtiyacım yoktur, onlardan uzağım). Kim bir amel yapar, buna Benden
    başkasını da ortak kılarsa, onu ortağıyla başbaşa bırakırım.“ 227
    Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerife göre, “kahramanlık
    ve gösteriş için cihad eden Allah yolunda değildir. Ancak bir
    kimse îlâ-yı kelimetullah (Allah’ın yüce adı) için cihad ederse o Allah
    yolundadır.“228 insanların en kolay riyâ karıştırabilecekleri ibâdetler
    namaz ve sadaka vermektir. Çünkü her ikisi de zordur ve sevapları
    çoktur. Peygamberimiz (s.a.s.) bunların gösteriş için yapılmasını
    ısrarla yasaklar.
    Riyâkârlık ve münâfıklık daha çok müslümanların güçlü olduğu
    yerlerde ortaya çıkmaktadır. Rabbimiz buyuruyor ki: “De
    ki: ‘Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnız bana
    sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı
    umuyorsa, sâlih amelde bulunsun ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak
    tutmasın.“ 229
    Şirkin Zararları
    İman ve tevhid fıtrattandır. Fert olarak insan, doğuştan fıtrat
    üzere (imana ve tevhide müsait şekilde) doğduğu gibi, ilk din
    223 Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457, 4/58
    224 İ. Humeynî, Kırk Hadis Şerhi, 1/53
    225 2/Bakara, 264; 4/Nisâ, 38
    226 2/Bakara, 272
    227 Müslim, Zühd 46, hadis no: 2985, 4/2289
    228 Müslim, İmâre 150, hadis no: 1904, 3/1513
    229 18/Kehf, 110
    ŞİRK
    - 71 -
    de (câhiliye eğitiminde kasıtlı olarak tersi söylenmesine rağmen)
    tevhid dinidir; ilk insan, tevhidî mesaja sahip bir peygamberdir.
    Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir
    ârızadır, bir anormalliktir. Şirk, öncelikle kalbin hastalığıdır, müşrikler
    de ölümcül hastadırlar,230 onların duyu organları da ârızalı
    ve görev yapamaz durumdadır.231 Onlar, akıllarını da kullanmayan
    hayvandan aşağı insan müsveddeleri,232 birer pisliktirler.233
    Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk
    de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit
    çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız
    kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin
    olduğu yerde, kargaşa, fezat, fesat, kavga, anarşı, düzensizlik ve
    huzursuzluk vardır. “Eğer yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/tanrılar
    bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı), kesinlikle bozulup gitmişti.“234
    Kâinatta nizam ve âhenk olduğuna göre, tevhidî özellik vardır.
    Güneşler, gezegenler ve büyük yıldızlar gibi makro âlemden
    atom ve hücrenin iç yapılarına kadar mikro âleme, bitkiler
    âleminden hayvanlar âlemine kadar tüm evrende tevhidin eseri
    gözükmektedir. Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insanın
    tevhidden yüzçevirmesi, çevresiyle uyumsuzluğa sebep olduğu
    gibi, halifelik misyonu açısından da bir ihânettir. Hayatlarını din
    ve dünya diye ayıran, Sezar ve Tanrı diye iki ilâh kabul eden, devletine
    dini karıştırmak istemeyen, laiklik gibi çok tanrılı anlayışa
    sahip olan, Kur’an tâbiriyle dinlerini parçalayan müşriklerin
    kendileri de parça parça, grup gruptur ve her grup, kendi yanındakiyle
    övünür durur.235 Şirkin bu çirkin tablosu yanında; Tevhid
    ile vahdet kelimeleri aynı kökten gelir. Biri, “birlemek“, diğeri
    “birlik“ veya “birleşmek“ demektir. Tevhide inanan her ırktan, her
    yapıdan insan “ümmet“ bilincine sahip olacak, birbirlerini ancak
    kardeş236 kabul edecektir. Aynı Allah’a gerçekten iman edenler,
    yekvücut olacaklar, aynı nizamın parçasını oluşturacaklar, güç ve
    imkân birliği oluşturacaklardır. Şirkin sayısız zararlarını ana başlıklar
    halinde şöyle özetleyip sayabiliriz:
    1 Şirk, fıtrattaki nuru söndürür.
    2 Arınmış nefsi yok eder.
    230 2/Bakara, 10
    231 2/Bakara, 18, 7/A’râf, 179
    232 7/A’râf, 179
    233 9/Tevbe, 28
    234 21/Enbiyâ, 22
    235 30/Rûm, 31-32
    236 49/Hucurât, 10
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    3 İzzeti öldürüp yerine zilleti, köleliği getirir. İnsanlık için
    bir hakarettir.
    4 Vahdeti, insanların birliğini parçalar.
    5 Amelleri boşa çıkarır.
    6 İnsanın ebediyyen cehennemden kalmasına sebep olur.
    7 Şirk, bütün hurâfelerin yuvasıdır.
    8 Büyük bir zulümdür.
    9 Şirk, bütün yanlış korkuların, fobilerin kaynağıdır.
    10 İnsan dinamizmini hareketsiz bırakır.
    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Bütün zararlarından
    daha önemli olan, şirkin insanı ebedî cehennemlik yapmasıdır.
    Allah, şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Sana
    da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan, şüphesiz
    bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan olursun.“237;
    “Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını
    (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir
    günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/eş koşarsa büsbütün sapıtmıştır.“
    238
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği
    iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden
    ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları
    temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu
    konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
    Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan
    ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın,
    yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve sadece O’na uyulduğu sürece
    mümkün olmadığını bilirler. Çünkü Allah’ın dini adâleti emreder
    ve bütün insanları eşit olarak görür. Faziletler doğuştan değil;
    sonradan kazanılan iman, takvâ, cihad ve ilim sâyesindedir. Şirk
    ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etmeleri ve
    sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini
    ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve
    başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler.
    Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine
    taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk
    ettiği düzenin adıdır.
    237 39/Zümer, 65
    238 4/Nisâ, 48 ve 116
    ŞİRK
    - 73 -
    Müşrikler, bazı şeyleri ilâh haline getirdikten sonra bazıları
    doğrudan o ilâhlara tanrı diye, bazıları da ‘bizi Allah’a götürecekler’
    diye tapınmaya başladılar. Hâlbuki Allah (c.c.) bütün insanlara,
    sizi ben yarattım ve rızkınızı da ben veriyorum. Öyleyse ibâdeti
    yalnızca Bana yapın.’ diye buyurmaktadır.239 Şirk dini üzerinde
    olanlar, hem Allah’ın dışında birtakım ilâhlara ibâdet ederler, hem
    de o ilâhlar adına kurallar (şeriatlar) uydurup onu din haline getirirler.
    Allah ise onların bu tutumunu kesin bir şekilde kınamakta
    ve reddetmektedir.240 Allah’a başka şeyleri ‘şerik-ortak’ koşanlar,
    aslında gerçek anlamda bir ilâh bulmuş ve gerçekten ona ibâdet
    ediyor değildir. Onların bu yaptığı bir ‘zan’ (sanı)dır, bir avunmadır.
    241 Yarın hesap günü şefaatçi olacakları zannedilen bütün ‘şerikler-
    ortaklar’ müşriklerin yanında olmayacaklar, onlara yardım
    edemeyeceklerdir. 242
    Bâtıla İman: Kur’an, imanı sadece olumlu alanlar için kullanmaz.
    Gönülden benimseme ve tasdik etmenin, yani imanın,
    olumsuz görünümlerinin bulunabileceğine de dikkatimizi çeker.
    İman, Allah’ın inanılmasını istediği şeylere olursa doğru; hakkında
    Allah’ın hiçbir delil indirmediği şeylere olursa bâtıl olur. “De
    ki: ‘Benimle sizin aranızda şâhit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde
    ne varsa bilir.’ Bâtıla iman eden ve Allah’ı inkâr edenler var ya, işte ziyana
    uğrayacaklar onlardır.“243; “Tek Allah’a ibâdete çağrıldığı, duâ edildiği
    zaman küfrederdiniz. O’na şirk koşulunca (buna) iman ederdiniz. Artık
    hüküm, yüceler yücesi Allah’ındır.“244; “Onların çoğu, ancak şirk koşarak
    Allah’a iman ederler.“ 245
    Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, mutlak anlamda aldığımızda
    inkâr da bir imandır. İnkâr, imansızlığa imandır. Yani, her imanda
    bir inkâr, her inkârda bir iman vardır. Mü’min de Allah’a iman
    etmiş olmak için, hatta imandan önce, bazı şeyleri inkâr etmesi,
    “küfür“ etmesi gerekir. Küfredip reddetmesi gerekenlerin başında
    tâğut gelir.246 Doğru iman, Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu iman,
    insanlara Allah’tan başka ilâh olmadığını, Allah’ın âlemlerin
    Rabbi olduğunu, Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi
    gerektiğini öğretir. Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir.
    Şirk, doğru olduğunu ispatlamak için Allah’ın, hakkında delil/
    239 4/Nisâ, 36
    240 42/Şûrâ, 21
    241 10/Yûnus, 66
    242 6/En’âm, 94
    243 29/Ankebut, 52
    244 40/Mü'min, 12
    245 12/Yûsuf, 106
    246 Bkz. 2/Bakara, 256
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    âyet indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları bâtıl
    inançlardır. “Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın
    uydurduğu putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna
    dair bir delil indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan
    başkasına değil!“ 247
    Kur’an, imanlarını zulümle (şirkle) lekeleyenler için kurtuluş
    kapısını kapatmıştır. “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar
    var ya, işte emn (güven) onlarındır. Ve onlar hidâyeti (doğru
    yolu) bulanlardır.“248 Kur’an, imandan sonra küfre sapanlara karşı
    çok sert ve şiddetli bir tavır takınmaktadır. Kur’an, bu olaya tebdil
    veya irtidat demektedir. Tebdil, imanı küfürle değiştirmek; irtidat
    ise, İslâm dininden çıkmak, geriye dönmek demektir. Tebdil ve irtidat
    Kur’an’a göre en iğrenç ve onur kırıcı hastalığın adlarıdır. 249
    Hevânın Putlaştırılması
    “Hevâ“; boş, hava dolu, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara gelir.
    Bu kavram nefsin şehvete ve zevke düşkünlüğünü anlattığı gibi,
    yeterli ilmi olmadan sahibine emir veren nefis anlamında da kullanılmaktadır.
    Böyle bir nefis, sahibini şehvete ve aşırı zevke düşürüp
    günaha sürükler, dünyada rezilliğe, âhirette ise azâba götürür.
    İnsanın aşırı isteklerine, Allah’tan gelen ilme yani vahye uymayan
    tutumlarına “hevâ“ denilmektedir. Nefsin ölçülü ve sınırlı istekleri,
    meşrû arzuları normal yoldan karşılandığı zaman hata değil;
    sevap bile olur. Nefis her zaman çeşitli isteklerde bulunur. Bu
    taleplerin bir kısmı insanın ihtiyacı değil; hevânın aşırı arzularıdır.
    Kişi, nefsinin meşru isteklerini inandığı Rabbin gönderdiği ölçüler
    içerisinde karşılayabilir. Aşırı isteklere uyulması; nefsin Rabbin ölçülerine
    aldırmaması anlamına gelir. Bu, şüphesiz bir hatadır ve
    sahibine zarar veren bir şeydir.
    Eğer nefis Allah’tan gelen ilme, yani vahye uyarsa, görüşlerini,
    kararlarını, isteklerini bu ilme uygun bir şekilde ayarlarsa; o nefis
    doğru yolda olan nefistir. Fakat bir kimse Allah’tan gelen ilme/
    vahye kulak asmaz, yalnızca kendi görüşünü, zevkini, kararını, arzusunu
    ön plana çıkarırsa, bu nefis, doğru yoldan azan bir nefistir
    ve o kişi hevâsına uydu demektir. Yeryüzündeki bütün günahların,
    bütün şirklerin, bütün kâfirliklerin sebebi hevâya uymaktır.
    Bir iş yaparken, bir şeyin hakkında karar verirken, bir ibâdet fiilini
    yerine getirirken, bir şey yanlış mı doğru mu diye düşünürken;
    247 12/Yûsuf, 40
    248 6/En'âm, 82
    249 Bkz. 3/Âl-i İmran, 86, 90; 2/Bakara, 217
    ŞİRK
    - 75 -
    kişi ya kendi aklına/arzularına ya da inandığı dinin ölçülerine uyar.
    Eğer bir akıl Allah’tan gelen haberlere inanmıyorsa, o aklın sahibi
    kesinlikle yanılacaktır ve insan, hevâsına uymuş olacaktır.
    Hevânın İlâh Haline Getirilmesi: Bir insan kendi görüşünden,
    kendi kararından başkasını beğenmiyorsa, kendi zevkinden daha
    üstün bir şey tanımıyorsa o insan kendi hevâsını, kendi nefsini
    tanrı haline getiriyor demektir. Kur’an-ı Kerim bunu şöyle açıklıyor:
    “Gördün mü hevâsını (arzularını/isteklerini) tanrı haline getireni?
    Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?“250 Böyle kimseler, canlarının
    istediğinden başka kutsal bir şey bilmezler. Bunlarda hakseverlik
    yoktur. Bu gibiler bencil insanlardır. Peşine düştükleri arzuları da
    normal bir istek değil, nefislerinin istediği kuruntulardır. Böyleleri
    hak, hukuk, delil, âyet, şâhit tanımazlar, yalnız kendi isteklerini
    en üstün tutarlar. Onlara göre din de, insanların vicdanlarından
    gelen arzularıdır. Dolayısıyla kendi nefislerini doyurmaya, keyiflerini
    tatmin etmeye çalışırlar. Bunlar, hakkı/gerçeği kabul etmezler,
    ama keyfîliği hayat anlayışı olarak alırlar.
    “Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini
    saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir
    perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet
    verecektir? Siz öğüt alıp düşünmüyor musunuz?“ 251
    Hevâsına Uyanların Özellikleri: Hevânın yerleştiği kalpte, başta
    şirk olmak üzere bütün olumsuz davranışlar, bütün kötülükler
    yerleşmeye başlar. Böyleleri hevânın bir benzeri olan zanlarının
    (boş kuruntularının) ve keyflerinin peşine giderler. Allah’ın gönderdiği
    hidâyet rehberine aldırmazlar bile. 252
    Kişinin kendi hevâsına uyması, Hak’tan yüz çevirmesi demektir.
    Nitekim Kur’an, “kendi hevâlarına uyanlara tâbi olmayın“253
    demektedir. Böyle yapanlar zâlim olurlar. Zâlimler ise Hak’tan yüz
    çevirenlerdir.254 Zaten onların Allah’ın hidâyetinden yüz çevirmelerinin,
    ya da âyetleri yalan saymalarının sebebi, Vahyi bırakıp
    kendi hevâlarına uymalarıdır.255 Şu âyet, hevâya uymanın zararlarını
    göstermesi açısından ne kadar dikkat çekicidir: “Eğer hak, onların
    hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde
    olan herkes (ve her şey) fesada (bozulmaya) uğrardı…“ 256
    250 25/Furkan, 43
    251 45/Câsiye, 23
    252 53/Necm, 23
    253 38/Sâd, 26; 5/Mâide, 77
    254 2/Bakara, 145
    255 6/En’âm, 150; 18/Kehf, 28
    256 23/Mü’minûn, 71
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Hevâlarına uyanların özelliklerinden biri de istikbar (kendini
    büyük görme) ve peygamberlerin getirdiği vahye karşı çıkmadır.
    Bu gün de hayata ve dünyaya kendi hevâları doğrultusunda yön
    vermek, keyiflerine göre yaşamak isteyenler Kur’an mesajına,
    İslâm’ın güzelliklerine karşı çıkmaktadırlar.257 Hevâlarına uyanlar
    Allah’tan gelen ilmi (vahyi veya âyetleri) bilgisizce bir tarafa atarlar.
    Onlar gerçekten câhillerdir.258 Kur’an, Hz. Peygamberi ve onların
    şahsında müslümanları uyararak: “Sana gelen bu ilimden (Kur’an
    ve hükümlerinden) sonra onların hevâsına uyarsan, senin için Allah’tan
    bir velî ve yardımcı yoktur.“259; “Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların
    hevâsına uyma!“260; “Emrolunduğu gibi dosdoğru ol ve onların hevâsına
    uyma!“261 diye emretmektedir.
    Kur’an, mü’minlere ayrıca “adâletten ayrılıp hevânıza uymayın“
    demektedir.262 Şüphesiz ki hevâya uymak dengeyi bozar,
    hakları ihlâl eder, tarafgirliğe ve taassuba sebep olur, düşmanlığı
    körükler. İnsan, Allah’ın hidâyet kitabı olarak gönderdiği Kur’an’ı,
    yani vahyi dışlayarak, her şeyi kendi aklına, kendi hevâsına göre
    çözmeye, her şeyin hükmünü işine geldiği gibi vermeye kalkışırsa,
    insanın içinde de yeryüzünde de huzurun olması mümkün değildir.
    Vahyi dışlayanlar hem kendilerine çeşitli ilâhlar bulurlar, hem
    de küçük, önemsiz ve kısır çekişmelerin içinde, ucuz çıkarların peşinde
    koşar dururlar. Hevâsına uyan kimselerin yön verdiği dünyada
    barış ve adâletin olması mümkün değildir. Bu gerçeğe hem
    tarih şâhittir, hem de içinde yaşadığımız şartlarda bunu açıkça
    görmekteyiz.
    Kur’an, mü’minleri, hevâlarına uymamaları konusunda sık sık
    uyarmaktadır. Yine, mü’minlere, hevâlarına uyan veya hevâlarını
    tanrı haline getirenlerin peşinden gitmemelerini emretmektedir.
    Buna bağlı olarak da en iyi barınma yeri Cennet’in Rabbinin makamından
    korkanlar ve nefsinin hevâsından sakınanlar için hazırlandığını
    haber vermektedir.263 Kur’an, Allah’ın âyetlerine tâbi
    olanlar ile hevâlarına uyanların bir olmayacağını belirtir: “Şimdi
    Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine
    ‘süslü ve çekici’ gösterilmiş ve kendi hevâsına uyan kimse gibi
    midir?“264 Elbette bir olmaz. Birisi, Allah’tan gelen açık, sağlam,
    257 2/Bakara, 87; 5/Mâaide, 70
    258 30/ Rûm, 29
    259 13/Ra’d, 37; 2/Bakara, 120
    260 5/Mâide, 48-49
    261 42/Şûrâ, 15
    262 4/Nisâ, 135
    263 79/Nâziât, 40-41
    264 47/Muhammed, 14
    ŞİRK
    - 77 -
    Hak, doğru, hidâyete ulaştırıcı, iki dünyada da kurtuluşa götürücü,
    kişiyi adam eden ilâhî belgelere, yani vahye (Allah’ın âyetlerine)
    uymakta, öbürü ise nefsinin aşırı isteklerine, kuruntulara, ilmî dayanağı
    olmayan zanlara, boş hayallere uymaktadır.
    Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Yüce Allah’ın yanında gök
    kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan
    hevâ (aşırı istek ve tutkular)dan daha büyüğü yoktur.“265 Hevâsına uyan
    insanların çok olduğu toplumlarda hata çok yapılır, suç çok işlenir,
    fitne ve fesat çok yaygınlaşır, insanî değerler rağbet görmez,
    adâletle hareket etme ahlâkı zayıflar. Bu bakımdan insanlara düşen,
    hevâlarına uymak değil; kendi hevâsından konuşmayan bir
    Peygamber’e266 ve O’nunla beraber Allah’tan gelen ilme (vahye)
    tâbi olmaktır. 267
    “Hakiki mücâhid, nefsiyle (hevâsıyla, kötü arzu ve istekleriyle)
    savaşandır.“268 Nefsin sayısız denecek kadar çok, kötü arzu ve istekleriyle
    mücâdele İslâm’ın istediği şekilde ve miktarda olmazsa,
    hevâsı insana hâkim olur, insanın tüm yönetim ve denetimini ele
    geçirir. İşte bu durum, Kur’an’ın “hevâyı ilâhlaştırmak“ dediği durum
    olur. Hevânın her emrini yapmak, arzularını bir kanun gibi
    benimseyip, kimseyi karıştırmayan mutlak özgürlük içinde bulunmak,
    İslâm’la çeliştiğinde tercihi arzulardan ve nefsî isteklerden
    yana yapmak hevâyı putlaştırmak demektir. “Allah’ın ölçülerine
    göre; Allah’ın mâbudluğunun dışında, arzularına uyulan nefisten/
    hevâdan daha büyük bir ilâh, semâ gölgesi altında yoktur.“ Dini,
    şeriatı nefsine hâkim kılamayan kişi, çevresine ve devlete hiç kılamaz.
    İrâdesine hâkim olamayan kişi, başkalarına hakkın sözünü
    hiç duyuramaz. Nefsimizin istediği ölçüde, basit menfaatlerimize
    uygun düştüğü kadar İslâm’ı isteyen, hevâsını hakem ve ölçü
    yapmıştır. İslâm tebliğ edildiği halde, çeşitli bahaneler ileri süren,
    İslâm’ı yaşamayan veya yanlış yaşayan bazı kötü örnekleri, kendi
    yaptığı yanlışlara mâzeret kabul eden, onları tenkit ederek işin
    içinden sıyrılacağını zanneden kişi, hevâsının egemenliğine girmiş,
    şirk yoluna düşmüş demektir. Kişi; Allah’a, İslâm’a dil uzatılmasına
    karşı sessiz kaldığı halde; nefsine sataşıldığında, menfaatlerine
    ters bir durum olduğunda kavgaya kalkıyorsa, nefis ve hevâsını
    büyük tanrı kabul etmiş olmaz mı?
    265 Taberânî, nak. Elmalılı, 6/70, Ş. İsl. Ans. 2/397
    266 53/Necm, 3-4
    267 2/Bakara, 120; Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 264-266
    268 Tirmizî
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    İlâh Nedir?
    Şirki ve tevhidi tam değerlendirmek için iyi bilinmesi gereken
    kavramlardan biri de “ilâh“ kavramıdır. Bu kavram iyi bilinmeden
    şirk de yeterince anlaşılmaz. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu
    kavram, iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.
    Sözlük anlamı; ısınmak, alışmak, birisine aşırı sevgi ile yönelinen,
    kulluk edilen, mâbud haline getirilen, alışılan, düşkün olunan demektir.
    Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak,
    kulluk yapmak, örtmek, gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
    Kavram olarak; “kendisine ibâdet edilen, mâbud sayılan her
    şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık“ anlamında
    kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan
    bütün mâbudların ortak adı “ilâh“tır. Türkçede bunu “tanrı“
    kelimesi ile karşılarız. İslâmî ıstılahta ilâh; tapınılan, kendisine
    ibâdet edilen demektir. İlâh; ibâdet edilmeye lâyık, yani kudret
    ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğip ibâdet ve itaat etme gereği
    duyulan, her şeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir.
    İlâh kelimesi, gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece
    ilâh, görülmez ve ulaşılmaz bir varlıktır. İlâh, İslâmî ıstılâhta
    şu anlamlara gelir: “Otorite sahibi, kanun koyan, ibâdet edilen,
    rızık veren, hesaba çeken, kendisine ihtiyaç duyulan.“ İlâhlık ve
    otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız
    için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız
    hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir.
    İnsanın fıtratında kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma
    ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan
    gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse, başka
    ilâhlara tapar ki, bu da insanı şirke ve küfre sokar. Kur’ân-ı
    Kerim’de öncelikle Allah’ın ilâhlığı üzerinde durulur. Tek ilâh
    Allah’tır, yani kendinden başka kulluk edilecek, tapınılacak, yönelinecek
    başka bir ilâh yoktur. Câhiliyye döneminde, gerek Mekke
    müşrikleri gerek yahûdi ve hristiyanlar Allah’a inanıyorlardı; fakat
    Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek, Allah’a karşı en
    büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi.
    İlâh tektir ve O da Allah’tır. Allah; her şeyi yaratan, insanları
    bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine
    güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekân sınırı
    olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır.
    O halde, sadece bütün bunlara gücü yeten “ilâh“tır ve O da bir
    tanedir. Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Birden fazla
    ilâh inancı, kâinatın var oluşu ve işleyişindeki nizam ile ters düşer.
    ŞİRK
    - 79 -
    Evrenin varlık ve nizamındaki mükemmellik, Allah’ın tek ilâh olmasının
    bir delilidir. Allah bu konuda şöyle buyurur: “Allah hiç evlât
    edinmemiştir. O’na ortak hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi
    yarattığını sevk ve idâre eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine
    gâlip gelir, üstün çıkıp büyüklenirdi. Allah Onların (müşriklerin) bütün isnatlarından
    münezzehtir.“ 269
    Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi. Her ilâh diğerinden farklı
    bir şey yapmak, bağımsız olduğunu ve egemenliğini göstermek isterdi.
    Bunun sonucunda da bütün kâinat yerle bir olurdu. Hâlbuki
    kâinatta muazzam bir düzen vardır. Öyleyse bütün kâinata hükmeden
    ilâh tekdir ki, O da Allah’tır. Bütün evren, içindeki varlıklarla
    birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her şeye ulaşan bir İlâh’ın
    kontrolündedir. İnsanlar bu İlâh’a yönelirler, O’na duâ ederler.
    Korkuları bu İlâh’tandır, güvenleri de bu İlâh’adır. Bu İlâh’a her
    şeyiyle bağlıdırlar, O’nu her şeyden çok severler. Elbette bu ilâh
    âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. “Lâ ilâhe illâllah“ kelimesinde belirtildiği
    gibi, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.
    İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun
    koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma,
    insanlar için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse,
    bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki, bu da şirktir. Bu
    mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca
    çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen
    şirk çeşidi budur.
    “Kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, muhakkak ki, kopması
    mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur.“270 Kur’ân-ı Kerim
    bize bütün Peygamberlerin tevhid akidesiyle gönderildiğini bildirir.
    Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Ey Muhammed! Senden önce
    gönderdiğimiz her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/
    kulluk edin diye vahyetmişizdir.“ 271
    İnsanoğlu her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım
    istemeye muhtaçtır. İnsan, bazı şeylerden korkar, bazı şeylere
    gücü yetmez de başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır,
    bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerinin bittiği yerde,
    görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli ‘ilâh’tan yardım
    ister. Çevresinde gördüğü bütün olayların kendi gücünün dışında
    olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına inanır.
    Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir
    269 23/Mü’minûn, 91
    270 2/Bakara, 256
    271 21/Enbiyâ, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    melce, sığınak arar.
    Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzaklaşan topluluklar
    ve insanlar, yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki bir
    ilâha bağlanma ihtiyacını başka şekillerde giderirler. Tarihte ve
    günümüzde gerçek anlamda dinsiz insan olmadığı gibi, ilâhsız insan
    da yoktur. Kimileri, hiçbir tanrıya inanmadığını söylese bile
    onun içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden
    çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı bir ‘şey’ mutlaka vardır.
    İşte o ‘şey’ onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim çok ilginç bir örnek
    veriyor: Birtakım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini,
    kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine
    uymayı, toplumda geçerli olan hiçbir kural onları bağlamaz.
    Bu tip insanlar, kendi keyiflerine uyarlar. Kendi hevâlarından (arzularından)
    başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden üstün
    güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için Kur’ân-ı
    Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen
    kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?“272 demektedir.
    İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan ‘güç’tür. Bu kimilerine
    göre ateş, kimilerine göre güneş, kimilerine göre gökler,
    kimilerine göre yıldızlar, kimilerine göre madde, kimilerine göre
    ataların ruhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet
    erki, kimilerine göre iyilik ve kötülük tanrılarıdır. Hatta kimi
    insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri, kralları ilâh, ya da
    yarı ilâh saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere “ben
    sizin en büyük Rabbinizim/ilâhınızım“273 diyordu. Japon kralları,
    güneşin/tanrının oğlu, bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü
    Dalay Lama yarı tanrı sayılıyor. Birçok ülkede diktatörler, tanrı gibi
    algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması
    gereken, kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabilen
    tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler
    adına dikilen heykellere insanlar secde edercesine saygı göstermektedirler.
    Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı
    ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhlar adına putlar
    ve mâbetler/tapınaklar yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların
    taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi
    yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra
    da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar
    ve o heykellere tanrı diye tapınıyorlardı.
    272 25/Furkan, 43
    273 79/Nâziât, 24
    ŞİRK
    - 81 -
    Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey, bir
    olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler
    O’nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün
    işler yani kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek
    veya istemeyerek O’na boyun eğer. Her şey O’nu tesbih eder
    (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun
    hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiçbir şey O’nun
    dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün, yaratıcılığının
    ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir.
    Mutlak anlamda yardım edici O’dur, mutlak anlamda ceza verici
    yine O’dur. O, gerçek ve mutlak olan yegâne ‘ilâh’tır ve O’ndan
    başka ilâh yoktur.
    İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, Allah demiştir. Bu isim ilâh
    kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan bir Allah
    kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet sahibi
    ‘ilâhın’ özel adıdır. İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler
    de; ama ‘Allah’ birdir ve O’nun hakkında başka türlü
    düşünmek de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem
    rablık (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik
    (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir.
    İlâh’ın Kur’an’daki İki Mânâsı: Kur’an’da ‘ilâh’ daha çok iki anlamda
    kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun, bütün insanların
    kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; ikincisi, gerçek ibâdete
    lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.
    İlâh Düşüncesi: Hz. Âdem’den belirli bir zaman sonra insanlar,
    Tevhid inancının dışına çıkmaya başladılar ve ikinci Âdem Hz.
    Nûh’tan sonra da yaptıkları heykelleri ilâh haline getirip onlara
    tapındılar. Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında ve günümüzde
    dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış devam etmektedir.
    Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını karşılayan, duâlarına
    karşılık veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan
    üstün (müteâl) olmalı. Bu ilâh, insanın sahip olmadığı birçok özelliği
    taşır. Ülûhiyet (ilâhlık), aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir
    makamdır. Kimileri bu ilâhlarını somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir.
    Birçoğu da insana ait birtakım özellikleri onlara
    vermişlerdir.
    Eski yunan tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin
    hanımlarına göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm’in iki
    tanrısı vardı ve sürekli kavga ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin
    iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski Azteklerin ilâhı zâlim bir
    savaşçıydı. Kimileri birtakım hayvanları, kimileri zamanı, kimileri
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    ruhları, kimileri yerleri kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir.
    Geçmişte bu tür acaip ve sapık ilâh inançları çoktu.
    İslâm, bütün peygamberler vâsıtasıyla bu tür bütün ilâh düşüncelerini
    kaldırmış ve insanlar hakkında hakk olan Allah inancını
    getirmiştir. Çünkü bu inanç, insanların kendi kafalarından ve eksik
    görüşlerinden değil; bizzat insanların Rabbi Allah’tan gelmiştir.
    Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar ‘ilâh’ konusundaki düşüncelerini
    ve inançlarını düzeltebilmişlerdir.
    Ancak buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını
    kullanmayan, Kur’an’a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh
    inancını sürdürmektedirler. Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir
    başka varlığa veren, onu ilâh gibi düşünmüş olur. Dinimizde bunun
    adı şirktir. Allah’ın yaratma, öldürme, diriltme, affetme, azab
    etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma
    gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar
    ‘ilâh’ haline getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişinin,
    bir kurumun veya bir başka şeyin, tıpkı tanrı gibi olduğunu
    kabul etmesi, “tıpkı tanrı gibi yaratıyor“ diye düşünmesi, onu ilâh
    saymasıdır.
    Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür.
    Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen
    insanlar hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir.
    Bugün kimileri, atalarının ruhunu, kimileri devlet
    yöneticilerini ve kahramanları, kimileri devlet örgütlerini, kimileri
    uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedirler. Bunların
    gücü çok büyüktür ve bunlara asla karşı gelinmez diye inanılmaktadır.
    Gazete sayfalarında görülen ‘futbol ilâhı’, ‘müzik ilâhı’, ‘sanat
    ilâhı’, ‘seks tanrıçası’, ‘ey falanca şarkıcı sana tapıyorum’, ‘ey
    sevgili sana tapıyorum’ gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin çok
    çirkin görüntüleridir. Kimileri bir spor yıldızını, kimileri bir müzik
    ve film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden
    gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey
    düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine, yani şirke sürükler.
    Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, partilerin, meclislerin
    koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler, uygulamalar,
    ‘karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir’
    düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir. İnsanlar
    bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar,
    dolaysıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler. Bazılarının, ‘birtakım
    kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları en üstündür,
    onların üzerinde güç ve otorite yoktur’ şeklindeki düşünce ve
    ŞİRK
    - 83 -
    inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın
    insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek,
    ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek;
    onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
    Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçüsü
    veya bir hükmü var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasî bir
    otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü
    veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen
    onları benimser, inanır ve peşinden giderse; işte o kabul ettiği
    hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.
    Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp
    vermeyi haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım
    yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor,
    fâizsiz ekonomi olmaz diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini
    çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, ‘Allah’ın ölçülerinin
    geçerliliği yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin
    koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz
    onları tercih ederiz’ derlerse, işte bu inanç başkalarını ilâh haline
    getirmedir.
    Kim herhangi bir şeyi Allah’tan fazla severse, bir şeye
    Allah’tan fazla saygı gösterir, Allah’tan korkar gibi ondan korkarsa,
    kim Allah’ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa,
    kim Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha
    üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir.
    Farklı ilâhlara inananlar, bu inançlarını zaman zaman ortaya
    koyuyorlar. ‘Falanca devletin, filanca uluslararası kuruluşun,
    falan adamın ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen kimse, Allah’ı
    değil onları ilâh tanıyor demektir.274 İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen
    ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedü’r
    Rasûlullah“ Yani, “Allah’tan başka ilâh yoktur; Hz. Muhammed
    Allah’ın Rasûlü, elçisidir.“ “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma.
    O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.“ 275
    Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen
    Bâtıl Tanrı Anlayışları
    Kur’ân-ı Kerim, müşrikler tarafından tapınmaya konu edilen
    varlıklardan bahsederken, birçok durumda genel ifadeler kullanır:
    “Allah’tan başka taptıkları“276; “Allah’tan başka duâ edip yalvardıkları“277;
    274 Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 295-299
    275 28/Kasas, 88
    276 25/Furkan, 17
    277 7/A’râf, 194
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    “Allah’a şirk koştukları“278; “Şirk koştukları şeyler“279; “Allah’tan başka
    benimsedikleri“280 tarzında fiil şekilleri olduğu gibi; genel anlamda
    birtakım isimler de hayli fazladır: “İlâh“281; “âlihe -ilâhlar-“282;
    “endâd -eş ve denkler-“283; “esnâm -heykelden putlar-“284; “evsân -putlar-
    “285; “temâsîl -heykeller-“286; “şürekâ –ortaklar-“287; “şühedâ -şâhitler,
    yardımcılar-“288; “şüfeâ’ -şefaatçiler, aracılar-“289; “erbâb -rabler-“290;
    “evliyâ -velîler, dostlar, yöneticiler-“291; “emsâl -eşler, benzerler-“292; “tâğût
    -azgın yönetici“293; “cibt -putlar-“294; “ensâb -dikili taşlar, putlar-“295; “veled
    -çocuk-“296; “sâhibe -eş, hanım, zevce, tanrıça-“ 297
    Kur’an’da yukarıdaki âyetler başta olmak üzere çeşitli yerde
    yüzlerce defa kullanılan bu genel tâbirler gösteriyor ki, Kur’an
    şirkin her türlüsünü iptal için gelmiştir. Yoksa sadece zuhur ettiği
    bölgede, birtakım özel isimlerle belirtilen (Menât, Hubel, İsâf
    vb.) putları hedef almış değildir. Allah’ı tek tanımanın hâlis olması
    için yukarıda anılan bütün şirk kavramlarının kapsadığı alanın,
    ulûhiyete tahsis edilmesi gereklidir (İbâdet, şefaat, duâ, tutunma,
    hâkimiyet, velâyet vb.). Bu özellik, Kur’an’ın şirk karşısındaki durumu
    bakımından, birinci dereceden bir önem arzetmektedir. Öbür
    yandan Kur’an, bâtıl ulûhiyetlerin (sahte tanrıların) türlerini gösterirken
    genel olarak, onların adlarından değil; mâhiyetlerinden
    bahseder. (Arabistan’da o dönemde tapılan tanrılardan bazılarının
    özel isimleri -el-lât, el-Uzzâ, Vedd vb.- sadece birkaç yerde zikredilmiştir.)
    Şu halde, o, aslında ulûhiyet bakımından yok olan o
    varlıkları muhâtap, bir muârız, bir rakip veya düşman gibi telâkkî
    ederek birtakım belirli fertlere değil; insanlık dünyasında tanrılaştırılmaları
    yaygın olan mâhiyetlere hücum etmiştir. Mâhiyetler
    278 28/Kasas, 68
    279 7/A’râf, 190
    280 45/Câsiye, 10
    281 15/Hicr, 96
    282 21/Enbiyâ, 36
    283 2/Bakara, 165
    284 7/A’râf, 138
    285 22/Hacc, 30
    286 21/Enbiyâ, 52
    287 13/Ra’d, 16
    288 2/Bakara, 23
    289 39/Zümer, 43
    290 12/Yûsuf, 39
    291 29/Ankebût, 41
    292 16/Nahl, 74
    293 2/Bakara, 256
    294 4/Nisâ, 51
    295 5/Mâide, 90
    296 72/Cin, 3
    297 72/Cin, 3
    ŞİRK
    - 85 -
    üzerinde dururken de, onlar hakkında bilgi vermek değil; onların
    eksik yanlarını, neden tanrı olamayacaklarını belirtmeye yönelmiştir.
    Diğer taraftan, Kur’an’ın mâhiyetlerinden bahsettiği bâtıl ve
    sahte tanrıların, insanlığın çeşitli devir ve yerlerinde tanrılaştırdığı
    varlık tipleri durumunda olduğu söylenebilir. Bu tipler arasında,
    Arabistan’da rastlanmayanların da bulunması, Kur’an’ın evrenselliği
    ile açıklanmalıdır. Bu tipler, şöyle sınıflandırılabilir:
    Hayat sahibi varlıklar
    İnsanlarca görülmeyen varlıklar; a) hayırlılar (Melekler, kısmen
    cinler), b) Şerliler (şeytanlar, kısmen cinler)
    İnsanlar; a) Tanrı oğlu veya kızı (İsa, Uzeyr), b) Tanrıça (sâhibe),
    c) Hükümdar-tanrı (Firavun)
    Hayvanlar; a) Buzağı, boğa, b) Nesr (kartal)
    Cansızlar
    Tabiat varlıkları; a) güneş, b) ay, c) yıldızlar (Şi’râ), d) Ba’l, e)
    ağaç (el-Uzzâ), kaya (el-lât, Menât)
    İnsan eliyle yapılanlar; a) esnâm, evsân (Vedd, Yeğûs vb.), b)
    ensâb
    Mücerred Varlıklar
    1- Nefsin hevâsı, 2- şâri’, 3- dehr, 4- seneviyye 298
    Elfâz-ı Küfür ve Ef’âl-i Küfür
    Elfâz’ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade demektir.
    Küfür ise “kefera“ fiilinden mastar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek
    anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden
    münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren
    ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı küfür“ adı
    verilir.
    Ef’âl-i küfür, küfür fiil ve davranışları demektir. İnsanların bazı
    hareket, kıyafet ve davranışları küfre alâmet sayılmıştır. Bu fiillerin
    bir kısmı müslüman olmayan toplumlara benzemek kastıyla
    yapılan hareket ve davranışlardır. 299
    298 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 339-340
    299 Geniş bilgi için bk. Ahmed Kalkan, Kur’an Kavramları, Küfür Kavramı,
    kavram no: 122
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    Hurâfe
    Dinde olmadığı halde dindenmiş gibi uydurulup anlatılan
    hikâye ve rivâyetlere verilen ad. Bu çeşit rivâyetler ve hikâyeler
    tümüyle uydurma, hatta bir kısmı saçma sapan olduğu halde, tarih
    boyunca Islâm’a mal edilmiş, dinî bir kılıfla sunulmuşturlar.
    Hurâfe, aslında bir kişinin adıdır. Hurâfe adındaki bu kişi, aslı astarı
    olmayan hikâyeler anlatırmış. Dolaysıyla, Hurâfe’nin anlattıkları,
    Hurâfe’nin uydurdukları, Hurâfe’nin kullandığı deyimler zamanla,
    bu tür bütün uydurma rivâyetlerin ortak adı olmuştur.
    Hurâfeler, dilden dile veya kitaplarla anlatılan rivâyetlerdir.
    Bunların sağlam bir asılları yoktur yani uydurma şeylerdir. Ancak
    dinî bir motifle, dine mal edilerek anlatılır. İşin önemli olan yanı
    da burasıdır. Hurâfeler yalnızca hikâyeden ibâret olsa, üzerinde
    durulmaz. Hikâye her yerde her zaman anlatılabilir, yazılabilir.
    Ancak bunlara uydurma ve yanlış oldukları halde İslâmî bir kılıf
    giydirilirse, o zaman iş değişir. Çünkü bu tür rivâyetler müslümanların
    saf inancına zarar vermektedir. Müslümanlar arasında
    dolaşan yanlış unsurların bir kısmı, yahudi ve hristiyan kaynaklarından
    aktarılmışlardır. Bunlara ‘israiliyyat’ denilir. Bir kısmı, dinden
    olmadığı halde din’e sonradan sokulan bid’atlerdir. Ki bunlar,
    uydurma oldukları halde, çok önemli dinî ibâdetler gibi algılanır
    ve yapılır. Bir kısmı, halk arasına yerleşmiş bâtıl, yani yanlış, İslâm
    dışı inançlardır. Hurâfeler, İslâm gerçekleriyle bağdaşmayan bâtıl
    inanışlar, uydurma hikâyeler ve çarpık davranışlardır.
    Hurâfeler, bir taraftan müslümanların inançlarına zarar verirken
    bir taraftan da başkalarının, yeni yetişen nesillerin İslâm
    hakkında yanlış fikre sahip olmalarına sebep olur. Hurâfelerle
    örülmüş bir din, günümüzün gerçeklerinin çoğuyla bağdaşmaz.
    Hâlbuki İslâm, kâinattaki kevnî gerçeklerle uyuştuğu gibi, her çağın
    ve her ülkenin insanına hitap etmektedir. Günümüzde birçok
    felsefî, siyasî ve iktisadî düşünceler, birçok tavır ve anlayışlar birer
    bilimsel gerçek, birer değişmez inanç ilkeleri gibi sunulmaktadır.
    Hâlbuki bunların çoğu ya kişilerin kendi görüşleri, ya da zamanla
    modası geçecek şeylerdir. Bunların pek çoğu müslümanların saf
    inancını bozacak özelliktedir. Bunlara ‘modern hurâfeler’ dememiz
    mümkündür.300 Cifircilik ve ebcedcilik gibi, “on dokuzculuk“,
    bilimcilik/bilimselcilik gibi doğrulukları tartışabilecek hususların
    din gibi veya dinin kesin ve bağlayıcı yorumu olarak kabulü de
    bu kabildendir.
    Müslümanlar, hangi adla ve hangi kılıfla sunulursa sunulsun,
    300 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 279
    ŞİRK
    - 87 -
    her türlü hurâfeye karşı dikkat etmek zorundadırlar. 301
    Allah Teâlâ’nın Birliği ve Şirk
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın varlığını belirten birçok âyet-i
    kerime olmakla beraber, O’nun birliğinden bahseden âyetler, varlığını
    ifade eden âyetlerden daha çoktur. Allah Teâlâ’nın birliğinden
    bahseden ve çoğu Mekke’de inen âyetler, şirki reddedip tevhidi
    emreder. Bu âyetlerin bir kısmı Allah Teâlâ’nın ilâhlık vasfına
    yakışmayan; yaratılmışlık, âcizlik ve eksiklik ifade eden özelikleri
    reddetmek suretiyle O’nu tenzih eder. Bir kısmı da O’nun kâinatın
    yaratıcısı, nimet vericisi, tek sahibi ve hâkimi olduğunu belirtir.
    Meselâ; Kur’an’da “Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz,
    bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten
    büyük bir günah işlemiştir.“302 buyrularak şirk reddedilirken; diğer bir
    sûrede: “De ki: O Allah birdir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey
    O’na muhtaçtır. Kendisi doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.“303 buyrularak
    tevhid en özlü biçimde vurgulanmaktadır.
    Ebû Cehil gibi en azılı müşrikler, hatta şeytan bile Allah’ı inkâr
    edememiş, O’nu yaratıcı, tabiata hükmedici olarak kabul etmeye
    kendilerini mecbur hissetmişlerdi. Ama Allah’a sadece inanmak
    yeterli değildir. O’na hiçbir şeyi, hiçbir şekilde şirk koşmamak şarttır.
    İnsanlar tarih boyunca Allah’ın varlığını doğrudan inkâr yerine
    ya müşrikler gibi O’na ortak koşarak şirke düşmüşler, ya da
    laiklik anlayışıyla O’nun bazı sıfat ve fiillerini inkâr ederek küfre
    düşmüşlerdir. Bu iki inkâr, iki şirk çeşidi arasındaki benzerlik ve
    farkları şöyle ifade etmek mümkündür:
    Müşrikler Allah’ın varlığını, yaratıcılığını, rızık vericiliğini kabul
    ettikleri halde, vahdâniyetini inkâr ediyorlar, O’na putları ortak
    koşuyorlardı. Laiklik ise, Allah’ın rabbâniyetini inkâr ederek O’nu
    dünya hayatına, insanın gündelik yaşamına, toplumların yönetimi
    demeye gelen siyasete karıştırmak istememektir. Özetle, şirk
    vahdâniyeti; laiklik rabbâniyeti inkâr etmektir.
    Şirk, Allah’ın zatında O’na ortaklar koşmakken; laiklik de
    Allah’ın sıfatlarında O’na ortaklar koşmak ve O’nun olan teşrî, terbiye
    etme, hüküm koyma yetkilerini yaratandan alıp yaratılanlara
    devretmektir.
    301 Geniş bilgi için bk. Ahmed Kalkan, Kur’an Kavramları, Atalar Yolu
    302 3/Âl-i İmrân, 48
    303 112/İhlâs, 1-4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    Şirkle laikliğin bu uygulamaları neticede aynı kapıya çıkıyordu:
    Hevâ ve heveslere uygun bir hayat sürmek; canları çekince
    çiğnedikleri, ya da değiştirdikleri, kurallarını kendilerinin belirlediği
    bir hayat...
    Şirk de laiklik gibi hakkı ikiye paylaştırıp Allah’ın hakkını
    Allah’a, “Sezar“ları olan tâğutlarının hakkını da putlarına vermektir.
    “Allah’ın birliği“ konusu, Akaid’in temel ve en önemli konusudur.
    Akaid ilmine bu yüzden Tevhid ilmi de denir. (Tevhid, birlemek,
    Allah’ı bir kabul etmek demektir. Yani, Allah’ın zatında,
    sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz olduğunu bilmek ve öylece inanmaktır.)
    İslâm Dini’ndeki tüm hükümlerin bir noktada Allah’ın
    birlenmesine (tevhide) dayandığı için, İslâm’a Tevhid dini; müslümanlara
    da muvahhid denilir.
    Günümüzde Allah’ı sözde bir olarak kabul eden nice insanlar,
    hâkimiyet ve mutlak otorite konusuna gelince Allah’a ortaklar
    koşmaktadırlar. Allah’a ait bazı vasıfları başkalarına veren, başka
    şeyleri Allah’ı sever gibi seven, başkasından Allah’tan korkar gibi
    korkanlar Allah’ı gerçekten birlemiş olmazlar. Allah’ı kanunlarına,
    idarelerine, işlerine... karıştırmak istemeyenler tevhid eri vasfını
    kaybedip müşrik vasfını kazanırlar. “Onların çoğu, Allah’a, şirk koşmaksızın
    iman etmezler.“ 304
    Allah’ın varlık ve birliğini kabul etmenin, fert ve toplum hayatının
    her alanında ortaya çıkması zorunlu olan birtakım sonuçları
    vardır. Bir olan Allah’a iman etmek: Sadece O’nun hâkimiyetini
    kabul etmek, mutlak itaat edilecek otorite olarak O’nu tanımak,
    O’na ve emirlerine boyun eğmektir. Bir olan Allah’a iman; Allah’ın
    öngördüğü nizama aykırı olan her şeye karşı bir inkılâp hareketidir;
    bir başkaldırıdır. Allah’tan başka ilâhları reddettiğimiz, Allah’ı
    birlediğimiz yaşantımızın tüm boyutlarında kendini göstermelidir.
    Allah’a iman, çevreyi etkilemeyen, gayr-ı İslâmî vâkıayı kabullenen
    kuru ve edilgen yahut etkisiz bir iddia olamaz. Bir olan
    Allah’a iman etmenin zorunlu gereği; Allah’ın nizamını hayatına,
    düşünce ve inançlarına, ferdî, sosyal, siyasal, ekonomik, ahlâkî ve
    teabbudî (ibâdetle ilgili) bütün ilişkilerine hâkim kılmaya çalışmaktır.
    Tevhid ve Tâğutlarla Mücadele
    “De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye
    304 12/Yusuf, 106
    ŞİRK
    - 89 -
    gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım;
    bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin..’ Eğer yüz çevirirlerse:
    ‘Şâhid olun, biz müslümanlarız’ deyin.“305; “İman edenler Allah yolunda
    savaşırlar; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın
    dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“ 306
    Sosyal bir hayat nizamı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu
    üzerine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan
    cahilî ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler
    sunar. Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akide değil; eyleme yönelik,
    pratik çözüm yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akidesi, yalnızca
    tabiat ötesi/metafizik konulara izah getiren ve ahlâk ile ilgili konularda
    sözkonusu edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine
    oturmuş tâğutî sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı
    bir hareket mantığı sunan, inkılâpçı bir başkaldırıdır.
    Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye,
    şirk temeline dayanan sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir,
    zâlim tâğutlara karşı siyasî, iktisadî, sosyal ve hukukî bir sistem olmasaydı,
    tarih boyunca bu akîdeyi kavimlerine sunan bütün peygamberlere
    karşı savaş açılır mıydı?
    İslâm güneşinin doğduğu sıralarda Mekke’de hayatlarını sürdüren
    “Hanifler“in konumu, bu konuda ışık tutması bakımından
    oldukça önemlidir. Peygamberimiz’e peygamberlik görevi verileceği
    dönemde Mekke’de Hz. İbrahim’in şeriatı üzerine yaşayış sürdürdüklerini
    iddia eden Hanif dini taraftarları vardı. Bunlar, putlara
    tapmaktan vazgeçerek Hz. İbrahim’in dinine girmişlerdi. Bunlar,
    Allah’ı birliyor ve kavimlerinin putları adına kestikleri kurbanları
    yemiyorlardı. Panayırlarda tevhidin hakikatı ile ilgili nutuklar söylüyorlar,
    putların bâtıllığına dair deliller getiriyorlar ve onlara tapmamayı
    öğütlüyorlardı.
    Ne var ki, Hanif dininden olduğunu iddia eden bu kimselerin
    savundukları düşünce, sadece zihinde taşınan, salt fikir ve kuramsal
    inanış ve anlayış olmaktan öteye gitmiyordu. O yüzden müşrik
    Mekke toplumunda en ufak fikrî ve pratik bir etkinlikleri yoktu.
    O putperest toplumda ortaya koydukları fikirler, sadece nazarî
    inanç biçimiydi. Bunun için de bu kimseler, şirk temeline dayalı o
    cahilî toplumda müşrik putperestlerle aynı ortamda, birbirleriyle
    fiilî olarak çatışmadan yaşıyorlar ve bu konumları kendilerini
    fazla rahatsız etmiyordu. Kokuşmuş bu küfrî toplum düzeninin
    geleneği, göreneği, örf ve âdetlerinin pratik olarak içindeydiler.
    305 3/Âl-i İmrân, 64
    306 4/Nisâ, 76
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    Bu yüzden, pratik yaşamdan uzak bulunan ve sadece nazariye olmaktan
    öteye gitmeyen tevhid akîdesine bağlı olmaları, onları o
    haysiyetsiz yaşayış tarzından, cahilî ortamdan ve kokuşmuş zulüm
    tasallutu altında zelil bir hayat sürdürmekten uzaklaştırmıyordu.
    İslâmî dâvetin en önemli ve temel maddesi, tevhidin ispatı ve
    şirkin reddi olduğu için, câhilî Mekke atmosferinde, yerleşik şirk
    düzeni içerisinde gündeme gelen tevhid akîdesi, özel bir yaşam
    biçimini göstererek, inkılâbçı bir kimlikle işe başladı. İslâm’ın siyasî,
    iktisadî ve sosyal bir sistemin ve hayatın bütün alanlarına hükmeden
    bir nizamın adı olduğu net bir şekilde ilân edildi. Şirkin
    her çeşidinin çürütüldüğü deliller ileri sürüldü ve gâyet özlü bir
    şekilde insanlar tevhide davet edildi. Tevhid fikri anlatılırken, sadece
    zihinsel olarak Allah’ın var oluşu değil; O’nun tek oluşunun
    anlamı ve bu akîdeye olan ihtiyaç da anlatıldı. İşte Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) kavmine sunduğu tevhid anlayışı ile Hanifler’in savundukları
    tevhid fikri arasındaki temel fark bu noktada odaklaşıyor: Bir
    yanda hayatın bütün alanlarına hükmeden, hem zihinsel, fikirsel
    ve hem de pratiğe yansıyan bir akîde; diğer yanda sadece zihinde
    yer eden, sadece kalpte yer tutan ve pratiğe indirgenemeyen, hayata
    geçirilemeyen bir inanç...
    Peygamberimiz, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı
    ilk iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid
    anlayışını yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri,
    idâreyi ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar.
    Savunduğu bu saf akîde, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya
    getirdi. Kâfirler, kendisine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu
    akîdenin, kendi câhilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini,
    yeryüzünde tâğutî rejimlerle sürekli ve amansız bir mücadele içerisinde
    olacağını, kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini
    kesinkes anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere
    karşı başkaldırı ilânı olduğu anlayışı, onların neden, daha önce
    aynı akîdeyi savunan Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken,
    Hz. Peygamber ve onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir
    savaşın içerisine girdiklerini açıkça ortaya koyuyor.
    Şirk Ehli Müşriklerle Mücâdele
    “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun Rasûlüdür’
    deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
    söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar
    müstesna; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.“ 307
    307 Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104;
    Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
    ŞİRK
    - 91 -
    Şirk ehliyle, müşriklerle mücâdele esastır. Müslüman, zaman
    ve şartların durumuna göre savaşmıyorsa bile onlara en azından
    “Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Sizin dininiz
    size; benim dinim bana!“308 deyip, onları reddettiğini göstermek zorundadır.
    “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylerinize, putlarınıza
    da yuh olsun! Siz, akıllanmaz mısınız?“ 309
    İslâm dininin en temel esası tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, “Lâ
    ilâhe illâllah“tır. Mânâsı: Allah’tan başka ilâh yoktur, yani bütün
    kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye, O’nun dışında mutlak
    olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye lâyık kimse yoktur. Dikkat
    etmek gerekir ki kelime-i tevhid önce Allah’tan başka diğer
    ilâhları reddetmekle başlıyor. Müslüman, önce Allah’tan başka
    bütün ilâhları reddetmeli ve ilâh olarak sadece Allah’ı kabul etmelidir.
    İslâm dininin ilk indiği zamanlarda -tıpkı bugün olduğu gibişirk
    hâkimdi. İnsanlar putlara tapıyorlar, ilâhlık vasıflarını insanlara
    ve bazı varlıklara veriyorlardı. Araplar, melekleri Allah’ın
    kızları olarak kabul ediyorlar, ehl-i kitap olan yahûdi ve hristiyanlar
    da, Allah’a oğullar isnat ediyorlardı. Helâl ve haram koyma
    yetkilerini din adamlarına vererek, onları ilâh ediniyorlardı.
    Peygamberimiz’in bu ortamda en küçük bir tâviz vermeden sürdürdüğü
    tebliğde, en çok vurguladığı konu tevhiddi. Esasen insanlık
    tarihi, Allah’a hakkıyla iman edenlerle, şirk koşanların, birden
    fazla ilâha inananların kavgasından ibârettir.
    Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhid’den söz etmektedir.
    Bütün peygamberler tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmişlerdir.
    Kur’an’a baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde
    ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara
    katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her
    sahasında “tek“ olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır.
    Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak,
    günlük hayatındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara
    uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya
    koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır.
    Müşrik
    “Müşrik“, ‘şirk’ kökünden türemiştir ve ‘şirk koşan’ demektir.
    308 109/Kâfirun, 1, 6
    309 21/Enbiyâ, 67
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    ‘Müşrik’, ‘eşrake’ fiilinin fâil ismidir. Allah’a ortak koşan demektir.
    Müşrik, açıktan açığa Allah’a sıfatlarında ve fiillerinde ortak
    koşan kimsedir. O görünüşte Allah’ın varlığını kabul etmektedir.
    Ama ya birden fazla ilâha inanır, ya Allah’a ait sıfatları başka
    ilâhlara verir, ya da Allah’ın fiillerini (yaptıklarını) başka ilâhların
    da, başka şeylerin de yapabileceğini kabul eder.
    Müşrik, Kur’an dilinde iki ayrı anlama gelir. Biri açık (zâhirî),
    diğeri de gerçek (hakiki)dir. Açıktan müşrik, çok açık bir şekilde
    Allah’a ortak koşan, birden fazla ilâhın olduğuna inanan kimsedir.
    Bu anlam açısından bakılırsa Hristiyan ve Yahûdilere müşrik
    denmez. Gerçek (hakiki) müşrik, Tevhid dinini tanımayıp, İslâm’ı
    kabul etmeyen bütün gayri müslimlerdir. Çünkü hıristıyanlar; Hz.
    İsa’ya, yahûdiler; Hz. Uzeyr’e Allah’ın oğlu demektedirler. Onlar
    böyle inanmakla beraber bir Allah fikrini de kabul ederler. Onlar
    dışarıdan bakınca tek Allah inancını benimseseler bile müşriktirler.
    310 İslâm’ın iman esaslarını kabul etmedikleri için mutlak anlamda
    müşrik olurlar. Hatta Kur’ân-ı Kerim, kitap ehline bazen ‘kâfir’
    (inkârcı) bile demektedir. “Ne kitap ehlinin kâfirleri ve ne de müşrikler
    Rabbinizden size bir iyilik inmesini isterler.“311; “Şüphesiz ‘Allah, Meryem
    oğlu Mesîh’tir’ diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır...“312; “Andolsun
    ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek
    Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.“313 Müşrik ile kâfir arasında esasta
    bir fark yoktur. Ancak kâfirlik, müşrikliğe göre biraz daha geniştir.
    Kur’ân-ı Kerim, Allah’a şirk koşanların da, O’nu inkâr edenlerin
    de büyük bir sapıklık içinde olduklarını belirtiyor.314 Kâfir, Allah’ı
    doğrudan inkâr eder, müşrik ise, Allah’ın varlığına iman ettiği halde,
    O’nun ilâhlık ve Rabb’lik sıfatlarına başkalarını da ortak eder.
    Allah’a şirk koşmanın küfr olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur.
    Müşrikler özellikle Allah’ın ilâhlık sıfatını kabul etmemekte, bu
    ilâhlığı başka varlıklara vermektedirler.
    Şirk İnancının Ortaya Çıkması: Tevhid Dini üzerine şekillenmiş
    topluluklar, gerek münâfıkların gerekse, haddi aşanların
    (bağîlerin) yüzünden zayıflar ve parçalanırlar. Zaman içerisinde
    insanlar giderek Tevhid inancından ve İslâmî hayattan uzaklaşırlar.
    Parçalanan toplum, Tevhidden uzaklaşan insanlar başka yollara,
    başka inançlara saparlar. Bazı insanlar dünya hayatını âhiret
    hayatına tercih ederler. Hevâsına (kendi görüşüne) uyan birtakım
    310 22/Hacc, 17
    311 2/Bakara, 105
    312 5/Mâide, 17
    313 5/Mâide, 73
    314 4/Nisâ, 116
    ŞİRK
    - 93 -
    kimseler, kendi uydurdukları dinleri veya ilkeleri din edinmeye
    başlarlar. Başkalarına da bu uydurma dini dayatırlar. Böylece, insanlardan
    bir kısmı ‘müşrik’ olurlar, bir ve tek olan Allah’a ibâdet
    yerine başka ilâhlara da kulluk yapma yanlışlığı ortaya çıkmaya
    başlar.
    Nefislerine uyarak bağî olan azgınlar, Tevhid toplumunu şirk
    toplumuna çevirirler. Bütün insanlarda yaratılıştan ibâdet, duâ,
    sığınma isteği, kendisinden üstün saydığı varlıktan yardım istemeye
    duyguları vardır. Bütün toplumların, hayatlarını düzenleyici
    kanunları, bağlandıkları değer yargıları vardır. Tevhid toplumundaki
    mü’minler, tek olan Allah’a kulluk yaparlar. O’na duâ ederler,
    O’na el açarlar. O’nun gönderdiği ilkeler doğrultusunda hayatlarını
    sürdürürler, toplumsal düzenlerini sağlarlar. Ancak şirk toplumlarında
    insanlar birden çok ilâh edinirler. Kimileri kendi nefsine,
    kimileri tabiat güçlerine, kimileri ata ruhuna, kimileri hayvanlara,
    kimileri güneşe, kimileri liderlerine ilâhlık özelliği verirler. Allah’a
    ait sıfatları ve özellikleri bunlarda ararlar.
    Müşrikler, sebepleri Yaratan Allah’a değil de sebeplerin kendisinde
    ilâhlık görürler. Tapınmak için putlar edinirler. Putların kendilerini
    Allah’a yaklaştıracağını sanırlar. 315
    Müşriklerin Özellikleri
    Kur’ân-ı Kerim, inkârcılara bazen kâfir, bazen de müşrik demektedir.
    Bu onların yaptıkları işlere, takındıkları tavırlara göre
    verilen bir isimlendirmedir. İnkâr açısından ikisi arasında fazla
    bir fark bulunmamaktadır. Kur’an, müşrikleri tanıtırken, yalnızca
    Firavun’a iman edenleri, Hz. Muhammed’e karşı çıkan Mekkeli
    müşrikleri değil; hem onları hem de tüm zamanlar boyunca olabilecek
    bütün müşriklerin özelliklerini tanıtıyor. Şirkin nasıl bir şey
    olduğunu ortaya koyarak, insanları sakındırıyor.
    Kâinatın Rabbi Allah (c.c.) bütün kemal (üstün) sıfatlara sahip,
    bir ve tek olan, başlangıcı ve sonu olmayan, yaratıklardan hiçbirine
    benzemeyen, her şeyin sahibi, çok güçlü ve kudretli, emir ve
    hüküm sahibi olan, istediği şeyi istediği gibi yaratan, varlığı her
    şeyi kuşatan, yalnızca kendisine ibâdet edilen tek İlâh’tır. Canlıların
    rızkını O verir. O öldüren ve diriltendir. Mülk O’nundur. O
    yaratıcıdır (Hâlık) ve O’nun dışında her şey yaratılmış (mahlûk)tır.
    İşte Allah (c.c.)’a ait bu ve buna benzer sıfatları başkasına
    veren müşriktir. Evrende olan olayları Allah’ın yarattığını kabul
    etmeyip, bunların tabiat (doğa) tarafından yaratıldığına inanan
    315 39/ Zümer, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    müşriktir. Tabiatı veya diğer sebepleri yaratılan değil de, yaratıcı
    gibi kabul eden müşriktir. Yeryüzünün ve insan irâdesinin dışındaki
    bütün oluşumlara ait tasarruf Allah’ın elindedir. Müşrikler, bu
    tasarruf hakkını başkalarına da verirler. Hayatın her alanına ilâhî
    hükümler koyma yetkisi Allah’ındır. Ancak müşrikler, Allah’ın bu
    yetkisine saldırarak, ya kendileri adlarına, ya da başka bir insan
    veya put adına hüküm koyarlar.
    İnsanları Allah yaratmıştır. Dolaysıyla onlar Allah’ın kullarıdır.
    İbâdet yalnızca Allah’a yapılır. Ama müşrikler Allah’tan başkasına
    da kulluk yaparlar. O’nun dışındaki varlıkların da önünde tıpkı bir
    ilâh gibi secde ederler. Kendi hevâ ve hevesleri doğrultusunda insanlar
    adına, bir ulus ve ideoloji adına hükümler/yasalar koyarlar
    ve bunlara kalpten bağlanır, Allah’ın hükümlerini bir tarafa atarlar.
    Bunlar şirk koşmaktadırlar.
    Allah’ın helâl ve haram ölçülerini kabul etmeyip, O’nun gönderdiği
    ilkeleri bir tarafa atarak, kendi arzusuna göre helâl ve
    haram ölçüleri koyanlar; insanların, partilerin, devletlerin veya
    örgütlerin koyduğu haram ve helâl ölçülerini kabul edenler müşrik
    olurlar. Bir insanın, bir örgütün, bir ideolojinin görüşlerini,
    hükümlerini Allah’ın hükümlerinden daha doğru, daha çağdaş,
    daha iyi bulanlar, Allah yerine başka ilâh tanımış olurlar.316 Allah’a
    ait görme, haberdar olma, mutlak anlamda ilâhî yardım yapma,
    günahları affetme, gözetleme gibi sıfatları varlıklara veya insanlara
    verenler müşrik olmuşlardır. Söz gelimi, bağlanılan şeyhlerin
    çok uzak yerlerden öğrencilerini (müridlerini) evlerinin içinde bile
    gördüğünü, ibâdet veya zikirleri ancak şeyhlerin Allah’a ulaştırabileceğini,
    şeyhlerin diledikleri yere diledikleri zaman gidebileceklerini,
    istedikleri zaman kerâmet gösterebileceklerini kabul
    etmek, şüphesiz ki şirke çok benzemektedir.
    Ölmüş veya yaşayan kimi insanların ilkelerini mutlak hüküm
    ve ilke saymak, onların görüşlerini en üstün, hatta Allah’ın
    âyetlerinden daha yüce saymak, ölünün mezarı başına gidip, ona
    hesap vermek şirkin, yani Allah’a ortak bulmanın ta kendisidir.
    Çünkü Allah’a ait sıfatlar bir ölümlüye veya ölmüşe verilmektedir.
    Tekrar edelim ki, ister bir başka insanın, ister insanın kendi
    hevâsının, ister bir grubun, isterse bir coğrafyanın olsun; Allah’ın
    ilâhlığına ait bir özelliği onlarda görmek, onlarda da aynı özelliklerin
    var olduğuna inanmak şirktir. Bunu yapanlar da müşriktirler.
    İslâm ülkelerinde bazı adamlar, müslümanlık iddia etmelerine
    rağmen, batı dünyasından gelen bütün fikirleri, bütün ölçüleri en
    316 9/Tevbe, 31
    ŞİRK
    - 95 -
    üstün sayarlar. Onlara, ‘bakınız Allahımız şöyle buyuruyor’ denildiği
    zaman, “o din işi“, “o ayrı“ ayrı derler.
    Görüldüğü gibi müşriklik, inkârcılıktan çok, Allah var denildiği
    halde, Allah’a benzer ilâhlar bulmanın, O’na ait özellikleri varlıklara
    da verip onları da Allah gibi üstün tutmanın adıdır. İslâm’ın
    mücadele ettiği en önemli inkâr işte bu şirk anlayışıdır. İslâm geldiği
    zaman Mekkeliler tanrısız değillerdi. Evreni Allah’ın yarattığını,
    rızkı O’nun verdiğini kabul ediyorlardı. Ama O’na putları ortak
    ediyor, başka şeylere kulluk yapıyorlardı.317 Günümüzde müslümanların
    sakınması gereken temel tehlike budur.
    Kur’ân-ı Kerim, müşriklere ait bazı özel durumlara da dikkat
    çekmektedir: Şirk en büyük zulümdür, öyleyse müşrikler aynı
    zamanda zâlimdirler.318 Müşrikler, gerçek ilme değil; zanna (sanrıya,
    tahmin ve teorilere) uyarlar. Onlar ilmin, aydınlığın, doğrunun
    peşinde olduklarını söylerler, ama onların gerçek sandığı
    şey, Allah katında bir değer ifade etmez. Onlar sıkışınca Allah’a
    duâ eder, yalvarırlar, ama rahata ve refaha kavuşunca Allah’ın
    âyetlerinden yüz çevirirler.319 Putlarını, yani Allah’a eş koştukları
    şeyleri çok severler, onlara candan bağlıdırlar. 320
    İslâm’ın teklifleri müşriklere çok ağır gelir.321 Onlar mü’minleri
    sevmezler, devamlı düşmanlık beslerler. Dünyaya aşırı bağlıdırlar.
    322 İslâm’a karşı çıkışları noktasında tutarlı değillerdir. Yaptıkları
    işler sebebiyle Allah katında suçlu (mücrim) olmuşlardır. 323
    İrtidat ve Mürted
    İrtidat, Arapça bir kelime olup, ridde’nin türevidir. Reddetmek,
    geri çevirmek ve bir işten rücû etmek gibi manalara gelir. Istılâhta,
    iman ettikten sonra, İslâm’dan dönmeye verilen isimdir. İslâm dinini
    terkedip başka bir dine geçmek veya eski inancına dönmeye
    irtidat; bunu yapan kimseye de “mürted“ denir.
    Kur’an’da irtidatla ilgili şöyle buyrulur: “Sizden kim irtidat
    eder (dininden döner) ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve
    âhirette amelleri boşa çıkmıştır ve onlar cehennem ehlidir, orada ebedî
    kalacaklardır.“324; “Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz o, dümdüz yo-
    317 31/Lokman, 25
    318 31/Lokman, 13
    319 17/İsrâ, 67
    320 37/Saffât, 35-36
    321 42/Şûrâ, 111
    322 2/Bakara, 96
    323 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 472-476
    324 2/Bakara, 217
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    lun ortasında sapıtmıştır.“ 325
    İrtidat edip, dinden dönen, İslâm’ı terkedip küfrü veya şirki seçen
    kimse. İslâm’dan çıkma olayına ‘ridde’ veya ‘irtidat’ denilmektedir.
    Mürted, müslümanlığı kendi isteğiyle, hiçbir baskı olmadan
    seçtiği halde, sonradan çeşitli nedenlerle yine kendi arzusu ile
    terkeden, küfrünü açıkça ortaya koyan insandır. Kur’ân-ı Kerim,
    böylelerinin çirkin durumunu açıklayarak onları kötü bir âkıbetin/
    sonucun beklediğini haber veriyor. 326
    Mürtedin Kişiliği: Mürted, kişilik zaafı (zayıflığı) olan biridir.
    Doğru bir bilgiye ve sağlam bir görüşe sahip olamamıştır. İnandım
    dediği dini yeterince benimsememiştir. Bir başka fikir veya inanç,
    hoşuna giden bir dünyalık onu daha çok etkilemiştir. ‘İslâm’dan
    çıkarsam, gayri müslimlerin safına geçersem maddî bir çıkar kazanabilirim’
    diye düşünmüştür. Kendisine çok süslü gösterilen, İslâm
    dışı hayat şekilleri daha çok hoşuna gitmiştir. Nefsinin arzuları
    kabarıp taşmıştır. Çok şey istemektedir, birçok şeyden zevk alma
    arzusundadır, ama müslüman kaldığı müddetçe bunlara ulaşması
    zordur. Zaten pamuk ipliği ile bağlı olduğu İslâm bağını hemen
    koparıp atmaktadır.
    Mürtedlik aslında sıradan bir mesele değildir. Allah katında
    din seçmek insan varlığı için en önemli olaydır. Âlemlerin Rabbi,
    insana değer veriyor, onu kendisine muhâtap (hitap edilecek kişi)
    olarak kabul ediyor, deyim yerindeyse, insanı ‘adam yerine koyuyor’.
    Ona elçiler ve din gönderiyor, ona doğru yolu gösteriyor.
    Buna karşın insanların bir kısmı buna aldırmıyor yahut elçilerle
    gelen dâvete karşı çıkıyor, ya da onu eğlenceye alıyor. Bunun bir
    belirtisi olarak da bazen inandığını söylüyor, bazen de bu inandığı
    dini terkediyor. Kimileri de dışarıdan inanmış gibi görünüyor, ancak
    içinden inkârcılığa devam ediyor. Aslında pek de âciz olan ve
    ölünce mutlaka Rabbinin huzuruna çıkacak olan insanın bu denli
    cesur olması, cür’ette bulunması, korkmaması, yaptığı işin sonunu
    düşünmemesi ne kadar acıdır!
    Kendisine verilen değeri anlamayan ve değerini çok çok yüceltecek
    olan ilâhî dâvete kulak vermeyen insandan daha akılsızı,
    daha bedbahtı (şanssızı) var mıdır? Böyleleri bile bile zararlı ve
    kötü olanı tercih ediyorlar, derecelerini kendi elleriyle alçaltıyorlar.
    Bir kısmı da kurtuluş ve mutluluğun adı olan İslâm’ı kabul ettikten
    sonra şu veya bu sebepten dolayı onu terkediyorlar. Onu ya beğenmiyorlar,
    ya küçümsüyorlar, ya da çıkarlarına engel görüyorlar.
    325 2/Bakara, 108
    326 2/Bakara, 217
    ŞİRK
    - 97 -
    Hangi sebeple olursa olsun bu tavır Allah’ın sevmediği bir tavırdır.
    Bu davranış âlemlerin Rabbi Allah ve O’nun aziz dini İslâm
    ile -hâşâ- dalga geçmek gibidir. Bu bir ciddiyetsizlik, câhillik ve
    dönekliktir. İslâm’a göre, elbette din ve inanç hürriyeti vardır. İsteyen
    istediği dini ve yaşama biçimini seçebilir. Bu konudaki seçim
    hakkı bireyin kendisine aittir. Onu hiçbir kimse bir inanca ve
    ideolojiye bağlanmaya zorlayamaz. Herkesin cehenneme gitme,
    orayı tercih etme özgürlüğü vardır. Ancak bir kimsenin İslâm’ı din
    olarak seçtikten sonra onu terketmesi hem onun için çok önemli
    bir kayıp, hem müslüman toplum için bir sorun, hem de İslâm’ın
    yüceliğine gölge düşüren bir durumdur.
    Mürtedliğe Yol Açan Sebepler: Mürtedlerin İslâm’dan dönmelerinin
    birkaç sebebi olablir:
    1- İslâm’ı ve onun hükümlerini beğenmemek,
    2- İslâm’ı çıkarlarına ve zevklerine engel görmek,
    3- Dünyalık bir makam elde etme ihtirası,
    4- İman zayıflığı veya İslâm’ı yeterince tanımama,
    5- Gayri müslimlere özenme, onların zevk içinde yaşamalarına
    imrenme ve onları bazı konularda üstün ve ileri kabul etme anlayışı
    ve diğer sebepler.
    Bir Müslümanı Mürted Yapan Tavırlar: Bir müslümanın
    İslâm’dan çıkmasına sebep olacak bazı durumları şöylece özetleyebiliriz.
    Müslüman olduğu halde, Allah’a şirk koşmak; Allah’ın dışında
    bir kimseye, bir otoriteye, putlara tapınmak, Allah’tan istenecek
    yardımı ölülerden veya mezarlardan istemek, birtakım örgütleri
    veya devletleri Allah gibi düşünmek, kişiyi İslâm’dan çıkarır, mürted
    yapar.
    İslâm’ın küfr veya kâfirlik dediği şeyler konusunda şüphe etmek;
    İslâm da bellidir, onun dışındaki bâtıl yollar da bellidir. Küfür
    olan konularla ilgili olarak “acaba onlar da doğru olabilir mi?“
    düşüncesi İslâm inancına aykırıdır. Onlar doğru olsaydı, İslâm’ın
    Hz. Muhammed ve Kur’an’la gönderilmesine ne lüzum vardı? Bütün
    bâtıl dinler, bütün İslâm dışı ideolojiler, insanlar adına nisbet
    edilen hayat sistemleri İslâm tarafından reddedilmektedir (Komünizm,
    Hinduizm, Hristiyanlık, demokrasi, Marksizim, laisizm, Kemalizm
    ve diğerleri).
    Peygamberimiz’in bize bildirdiği bazı şeyleri beğenmemek,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    onlara karşı yüzü buruşturmak, râzı olmamak.327
    Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak, onlara yardım
    etmek.328
    İslâm’ın ilkelerine, şeriata karşı gelmek, onlarla alay etmek,
    onların yerine başka otoritelerin veya kişilerin görüşlerini daha iyi,
    güzel veya çağdaş bulmak.
    Kesin deliller ile ümmetin icmâsı ile sâbit olmuş, dinden sayılan
    hükümlere karşı gelmek, onları kabul etmemek.
    Bunlar veya bunlara benzer davranışlar ve sözler bir müslümanı
    dinden çıkarabilir, mürted yapabilir. Bunlar birer hükümdür ve
    müslümanları din konusunda dikkatli olmaya teşviktir ve onları
    tehlikeden sakındırmaktır. Kişi ya inanır, ya inanmaz. Ama tutarlı
    olması gerekir; inandığı dinin gösterdiği gibi inanması ve yaşaması
    lâzımdır. İslâm, Allah’ın dinidir ve ona nasıl inanılması gerektiği
    ortaya konulmuştur. O, insanların görüşü değildir ki, dileyen dilediği
    gibi kullansın.
    Mürtede Karşı Tavır
    Bu konuda dikkatli olmak mecbûriyeti vardır. Önüne gelene,
    ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı“na düşmemek,
    rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’ mührü vurmamak gerekir.
    İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma
    tavrı, İslâm’ı öğrenme kaynakları gözönüne alınmadan ‘tekfir’
    etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden çıkaran davranış
    ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını düzeltmeye çalışmamız
    gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak hem görevimiz değil,
    hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın azlığı ancak
    düşmanlarımızı sevindirir.
    Mürted’e verilecek ceza konusunda fıkıhçıların değişik görüşleri
    var. Bazıları, eğer toplu irtidat olmuşsa bu; İslâm toplumunun
    veya devletin güvenliğini ilgilendirdiği için, onlarla topluca savaşılır,
    zararları def edilir demektedirler. 329
    Hanefî fıkhına göre İslâm’dan çıktığını açıkça gösteren söz, tutum
    ve davranışlarda bulunan kişi, mürted sayılır ve tevbe etmediği
    takdirde idam edilir. Mürted ile kâfir arasında çok önemli bir
    fark vardır. Şöyle ki; mürted, İslâm’ın Allah indinde yegâne din olduğunu
    ve kudsiyetini bildiği halde; dünya menfaati, hırs, hased,
    327 47/Muhammed, 9
    328 9/Tevbe, 65-66
    329 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 457-459
    ŞİRK
    - 99 -
    kin veya bunun gibi duygularla dinini terketmiştir. Bu duygular,
    mürtedi müslümanlara karşı harbî (muhârip, savaşçı) durumuna
    getirir. Çünkü irtidatla birlikte sahip olduğu ismet-i şahsiyetini (kişisel
    mâsumluk ve dokunulmazlığını) kaybetmiştir. Gayr-i müslim
    olan kâfir ise, dâvete muhtaçtır. İslâm hakkında doğru bir bilgiye
    sahip değildir.
    İbn Âbidin: “İrtidat eden ve muhârip durumuna geçen kimsenin
    öldürülmesi, dinin muhâfazası için zarûridir. Çünkü dinin
    muhâfazası, maslahatların en üstünüdür“ hükmünü zikreder.
    Hanefî fukahâsı: “irtidat eden erkeğin öldürülmesinde, kadının
    ise hapsedilmesinde müttefiktir. Çünkü kadın, muhârip (savaşçı)
    durumunda değildir.“ Bu noktada şunu hatırlatmakta fayda
    vardır: Mürted olan erkek derhal öldürülmez; önce irtidat sebebi
    araştırılıp, şüpheye düştüğü husus izah edilir ve tecdîd-i imana
    dâvet edilir. Bütün bunlardan sonra, durum değişmezse ulu’l-emr
    tarafından öldürülür. Bu cezayı herhangi bir mü’min, kendi şahsî
    değerlendirmesiyle yapamaz. Çünkü velâyete tecâvüz câiz değildir.
    Ulu’l-emr, bütün ümmetin velâyetine sahiptir. 330
    Günümüzde batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma
    birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da
    onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor,
    onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, İslâm’ı bilmemenin ve ona imanın
    zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da yönetildikleri
    rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim,
    medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya
    çalışılıyor.
    Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi,
    şu söz ve davranışıyla şirke düştü; mürted oldu, müşrik oldu, ona
    hangi cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikler
    ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara ulaştırmak,
    hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden
    uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Şirk konusu, bu bilgileri
    çevremizdeki düzenin kurbanı ve câhil insanlar için kılıç gibi
    kullanmak için öğrenilmez. Kendimizi, en küçük bir ihtimalle bile
    şirke düşürebilecek davranışlardan şiddetle sakınmamız ve insanları
    bu hale getiren bataklıkla mücâdele etmeyi, şirk düzeni ile
    mücâdele edilmeden bunun önünün alınamayacağını idrâk etmek
    ve insanları en büyük tehlike olan bu belâdan kurtarmanın
    yollarını aramak, tebliğ etmek, canlı Kur’an olmaya çalışıp tevhidi
    bayraklaştırdığımızı davranışlarımızla ispat etmek için olmalıdır.
    330 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 214
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 100 -
    “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar
    var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.“331
    Peygamberimiz (s.a.s.), mü’minlere şöyle duâ etmelerini tavsiye
    ediyor: “Bile bile şirk koşmaktan Allah’a sığınırım, bilmediklerimden
    de Senden af dilerim“.
    Selâm olsun, şirkin en küçüğünden ve en gizlisinden bile kaçan
    tevhidî söyleme ve eyleme sahip olan muvahhid gençlere!
    331 6/En’âm, 82
    ŞİRK
    - 101 -
    Şirkle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Şirk Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 167 Yerde):
    2/Bakara, 96, 105, 135, 221, 221, 221, 221; 3/Âl-i İmrân, 64, 67, 95, 151, 186; 4/
    Nisâ, 12, 36, 48, 48, 116, 116; 5/Mâide, 72, 82; 6/En’âm, 14, 19, 22, 22, 23, 41,
    64, 78, 79, 80, 81, 81, 88, 94, 100, 106, 107, 121, 136, 136, 136, 137, 137, 139,
    148, 148, 151, 161, 163; 7/A’râf, 33, 173, 190, 190, 191, 195; 9/Tevbe, 1, 3, 4, 5,
    6, 7, 17, 28, 31, 33, 36, 113; 10/Yûnus, 18, 28, 28, 28, 34, 35, 66, 71, 105; 11/Hûd,
    54; 12/Yûsuf, 38, 106, 108; 13/Ra’d, 16, 33, 36; 14/İbrâhim, 22; 15/Hıcr, 94; 16/
    Nahl, 1, 3, 27, 35, 54, 86, 86, 86, 100, 120, 123; 17/İsrâ, 64, 111; 18/Kehf, 26, 38,
    42, 52, 110; 20/Tâhâ, 32; 22/Hacc, 17, 26, 31, 31; 23/Mü’minûn, 59, 92; 24/Nûr,
    3, 3, 55; 25/Furkan, 2; 27/Neml, 59, 63; 28/Kasas, 62, 64, 68, 74, 87; 29/Ankebût,
    8, 65; 30/Rûm, 13, 13, 28, 31, 33, 35, 40, 40, 42; 31/Lokman, 13, 13, 15; 33/
    Ahzâb, 73, 73; 34/Sebe’, 22, 27; 35/Fâtır, 14, 40, 40; 37/Sâffât, 33; 39/Zümer, 29,
    65, 67; 40/Mü’min, 12, 42, 73, 84; 41/Fussılet, 6, 47; 42/Şûrâ, 13, 21; 43/Zuhruf,
    39; 46/Ahkaf, 4; 48/Fetih, 6, 6; 52/Tûr, 43; 59/Haşr, 23; 60/Mümtehıne, 12; 61/
    Saff, 9; 68/Kalem, 41, 41; 72/Cinn, 2, 20; 98/Beyyine, 1, 6.
    B- Şirk Konusundaki Âyetler
    a- Allah’a Eş/Şirk Koşmak: 4/Nisâ, 36, 48, 116; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23, 39;
    29/Ankebût, 68; 33/Ahzâb, 57.
    b- Şirkin Misali: 30/Rûm, 28.
    c- Şirk Büyük Bir Zulümdür: 31/Lokman, 13.
    d- Hevâ ve Hevesi Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23, 47/Muhammed, 12.
    e- Allah’a Çocuk İsnâd Edenler: 18/Kehf, 5, 102; 19/Meryem, 88-92.
    f- Allah’a Eş Koşmak Haramdır: 7/A’râf, 33; 16/Nahl, 74; 22/Hacc, 31.
    g- Putlara Tapmak: 5/Mâide, 76; 23/Mü’minûn, 117; 46/Ahkaf, 5.
    h- Allah, Kendisine Şirk Koşmayı Affetmez: 4/Nisâ, 48, 116.
    i- Şirkten Sakınmak: 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 30/Rûm, 31; 39/Zümer, 65-
    66; 40/Mü’min, 66; 41/Fussılet, 37; 51/Zâriyât, 51.
    j- Şirkten Sakınanların Mükâfatı: 47/Muhammed, 15, 36.
    k- Mekke’li Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’,
    41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
    C- Müşrikler Konusundaki Âyetler
    a- Müşrikler, Allah’a Çocuk İsnâd Ettiler:6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70;
    16/Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc, 3-4; 34/
    Sebe’, 40-42; 37/Saffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82; 52/Tûr, 39;
    53/Necm, 21-22.
    b- Müşrikler, Allah’tan Başkasını Tanrı Edindiler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i
    İmrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136, 150; 7/A’râf, 191; 10/
    Yûnus, 18, 66; 11/Hûd, 109; 14/İbrâhim, 30; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 73; 19/Meryem,
    81; 22/Hacc, 11-13, 71, 74; 25/Furkan, 3, 55; 36/Yâsin, 74-75; 37/Saffât, 11;
    38/Sâd, 5-7; 39/Zümer, 15 45, 67; 40/Mü’min, 10-12; 42/Şûrâ, 9; 52/Tûr, 43.
    c- Müşrikler, Kötülükleri “Atalarımızdan Devraldık“ Diye Savunurlar: 2/Bakara,
    170-171; 5/Mâide, 103-104; 7/A’râf, 28; 11/Hûd, 109; 31/Lokman, 21; 37/
    Saffât, 68-71; 43/Zuhruf, 22-25.
    d- Müşrikler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 6/En’âm, 4-5, 66-67, 105, 110,
    124; 8/Enfâl, 31-33, 52; 9/Tevbe, 9; 10/Yûnus, 15; 37/Saffât, 68-71; 38/Sâd, 8.
    e- Müşrikler, Put Diye Şeytana Taparlar: 4/Nisâ, 117.
    f- Müşrikler, Hem Kendileri Peygamber’den Uzaklaşırlar, Hem de insanları
    Uzaklaştırmak İsterler: 6/En’âm, 26, 116-117; 21/Enbiyâ,. 2-5; 25/Furkan, 7-9;
    31/Lokman, 6-7; 34/Sebe’, 43-44; 38/Sâd, 8, 50/Kaf, 1-2, 5; 54/Kamer, 3; 68/
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 102 -
    Kalem, 46-48, 51.
    g- Müşrikler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederler: 6/En’âm, 29-30, 134;
    11/Hûd, 19, 25/Furkan, 11, 32/Secde, 10-11, 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffât, 16-21;
    41/Fussılet, 7; 44/Duhân, 9-10 34-36; 45/Câsiye, 24-26; 50/Kaf, 2-4; 51/Zâriyât,
    12-14; 64/Teğâbün, 7.
    h- Müşrikler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/
    En’âm, 37, 57-58, 109-111, 158; 10/Yûnus, 20, 46; 11/Hûd, 12; 13/Ra’d, 6-7, 27,
    40; 15/Hıcr, 6-8; 17/İsrâ, 59, 90-93; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 5, 37-39; 25/
    Furkan, 7-8; 29/Ankebût, 50-51, 53-54; 32/Secde, 28-29; 37/Saffât, 176-177; 45/
    Câsiye, 25; 70/Meâric, 1-3, 5-7; 74/Müddessir, 52-53.
    i- Müşrikler İman Etmezler: 7/A’râf, 192-193; 10/Yûnus, 42-43; 25/Furkan,
    9; 36/Yâsin, 7-10; 41/Fussılet, 4, 14; 43/Zuhruf, 40, 88; 68/Kalem, 42-43; 109/
    Kâfirûn, 1-6.
    j- Müşrikler, Putları Şefaatçi Kabul Ederler: 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/
    Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44.
    k- Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/
    Zuhruf, 20-21, 57-59.
    l- Müşriklerin Peygamberimiz’e İftiraları: 21/Enbiyâ, 5-6; 25/Furkan, 4-5;
    34/Sebe’, 43, 46; 38/Sa’d, 4; 44/Duhân, 14; 46/Ahkaf, 8-9; 51/Zâriyât, 8-11;52/
    Tûr, 29-30, 32-33; 68/Kalem, 1-2, 5-6, 51.
    m- Müşrikler, Peygamberimiz’le ve Mûcizelerle Alay Ederler: 21/Enbiyâ, 36;
    25/Furkan, 7-9, 41-43; 37/Saffât, 11-12, 14-15, 35-36; 40/Mü’min, 83; 43/Zuhruf,
    31-32, 57-58; 54/Kamer, 2; 70/Meâric, 1-2, 36-39.
    n- Müşrikler, Kur’an’ı Dinlerler ve “Eskilerin Masallarından İbaret“ Derler;
    Kur’an’la Alay Ederler ve O’nu Yalanlarlar: 6/En’âm, 25; 10/Yûnus, 42-43; 17/
    İsrâ, 47-48; 21/Enbiyâ, 5; 25/Furkan, 4-6; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 167-170; 38/
    Sa’d, 7; 43/Zuhruf, 30-31; 46/Ahkaf, 7, 11; 50/Kaf, 5; 52/Tûr, 33; 53, Necm, 59-
    61; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 11-26; 83/Mutaffifîn, 13.
    o- Müşrikler, Meleklere Cinsiyet Yakıştırırlar: 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28.
    p- Müşriklerin Akıllarına Hitap Ederek İman Etmelerini İsteyen Âyet-i Kerimeler:
    30/Rûm, 8-9; 36/Yâsin, 66-73; 40/Mü’min, 13; 50/Kaf, 6-7; 52/Tûr, 35-43;
    53/Necm, 62; 67/Mülk, 19-24, 28, 30; 80/Abese, 17-32; 82/İnfitâr, 6-9; 88/Ğâşiye,
    17-21; 106/Kureyş, 1-4.
    q- Mekke Müşriklerinin İslâm’a ve Peygamberimiz’e Karşı Yürüttükleri Haksız
    Mücadele: 2/Bakara, 118, 139; 170; 3/Âl-i İmrân, 7, 10, 135, 165; 8/Enfâl,30,
    47; 9/Tevbe, 13, 32; 10/Yûnus, 2, 15-16; 38-39, 49, 51, 53, 57, 59, 104, 108; 11/
    Hûd, 7-8, 12, 14; 13/Ra’d, 5-7, 16, 27, 30-31, 43; 14/İbrâhim, 28, 46; 15/Hıcr, 3,
    85, 90-91; 16/Nahl, 1, 44-45, 83, 101-102, 125; 17/İsrâ, 46, 50-51; 56-57, 73, 76,
    90, 93; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77, 80-82; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 34,
    36, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 15, 19, 25, 47, 49, 68-69; 23/Mü’minûn, 56, 63-96,
    109-110; 25/Furkan, 3-9, 21-22, 27, 29, 32, 40, 44, 52; 26/Şuarâ, 4-8 192 197,
    208, 212, 214; 28/Kasas, 46-51, 57; 29/Ankebût, 12-13, 50-51, 53-54, 61, 63, 67;
    30/Rûm, 6, 10, 28, 33, 43-46, 50-54; 35/Fâtır, 4, 5, 37, 42-43; 36/Yâsin, 6, 11, 69-
    70, 74-76; 37/Saffât, 11, 13, 34, 36, 38, 40, 50, 61, 149, 158, 167, 170, 176, 179;
    38/Sa’d, 8-11, 15-16; 39/Zümer, 36, 38-40, 64; 40/Mü’min, 6, 10, 12, 56, 69, 77;
    41/Fussılet, 5, 13-f4, 26, 29, 33, 38, 40, 53, 54; 42/Şûrâ, 13, 15, 24, 47, 54; 43/
    Zuhruf, 24-25, 29-31, 79-80; 44/Duhân, 10, 16, 34, 37; 46/Ahkaf, 9; 47/Muhammed,
    1-3, 8, 10, 14, 32; 48/Fetih, 25-26, 50/Kaf, 12, 14, 22, 36-37, 45; 51/Zâriyât,
    14, 53-54, 59-60; 52/Tûr, 15-16, 30, 47; 53/Necm, 19, 26, 33, 37, 59,61; 62/Cum’a,
    2; 67/Mülk, 9, 11, 13, 18, 25, 30; 68/Kalem, 42-43, 46-47, 51; 69/Hakka, 43-44,
    49-50; 73/Müzzemmil, 15; 74/Müddessir, 11, 49; 75/Kıyâme, 31; 76/İnsan, 27;
    77/Mürselât, 7, 16; 78/Nebe’, 1; 83/Mutaffifîn, 13, 16; 86/Târık, 17; 96/Alak, 19;
    ŞİRK
    - 103 -
    102/Tekâsür, 1-8; 106/Kureyş, 1-4; 107/Mâûn, 1-3; 108/Kevser, 1-3; 109/Kâfirûr,
    1-6; 111/Leheb, 1-5.
    A- Müşriklerin Bazı Özellikleri
    a- Müşrikler Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-
    55, 83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebût, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/
    Saffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât,
    1-11; 106/Kureyş, 1-4.
    b- Müşrikler, Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl,
    57-59; 42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
    c- Müşrikler, Helâlı Haram; Haramı Helâl Yaparlar: 6/En’âm, 136-140, 143-
    145, 148-151; 10/Yûnus, 15, 59-60; 16/Nahl, 35.
    d- Müşrikler, Kadınlara Değer Vermezler: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/
    Şûrâ, 17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
    e- Müşrikler, Allah’a İftira Ederler: 6/En’âm, 138-139, 143-144,
    f- Müşrikler, Çocuklarına Putlarının Adını Verirler: 7/A’râf, 190-191.
    g- Müşrikler, Antlaşmalarını Bozarlar: 9/Tevbe, 1-4, 7-10, 12-13.
    h- Müşrikler Necistir: 9/Tevbe, 28.
    i- Müşriklerin Misali: 13/Ra’d, 14; 22/Hacc, 31; 25/Furkan, 44; 29/Ankebût,
    41-43.
    j- Müşrikler, Mü’minlerle Alay Ederler: 23/Mü’minûn, 109-111; 38/Sâd, 62-
    63; 67/Mülk, 25-29; 83/Mutaffifîn, 29-36.
    k- Müşrikler, Dünya Nimetleriyle Övünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-
    56, 101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
    l- Müşrikler, Fakirlere Vermekten Kaçarlar: 41/Fussılet, 7; 68/Kalem, 17-33,
    36-40; 107/Mâûn, 1-3.
    m- Müşrikler, Yetimlere Zulm Ederler: 107/Mâûn, 1-2.
    n- Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Çıplak Tavaf Ederlerdi: 8/Enfâl, 35.
    o- Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Tavaftan Men Ederlerdi: 8/Enfâl, 34-35.
    E- Müşriklerin Cezaları
    a- Müşrikler, Putlardan Fayda Görmeyecekler: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-
    24, 94; 7/A’râf, 37, 53, 194-198; 10/Yûnus, 28; 25/Furkan, 17-19; 26/Şuarâ, 96-
    103; 38/Sâd, 59-60; 45/Câsiye, 10.
    b- Müşrikler, Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: 2/Bakara,
    167; 6/En’âm, 27-28; 7/A’râf, 53; 23/Mü’minûn, 99-100, 107-108; 26/Şuarâ,
    94-102; 32/Secde, 12; 35/Fâtır, 37; 39/Zümer, 56-59.
    c- Kıyâmet Günü Müşriklerin Durumu: 3/Âl-i İmrân, 151; 4/Nisâ, 120-121;
    6/En’âm, 22-24, 30; 9/Tevbe, 17; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 20, 22; 12/Yûsuf,
    107; 13/Ra’d, 34; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 86-87; 18/Kehf, 52-53; 23/Mü’minûn,
    99-108, 112-115; 25/Furkan, 11-14; 26/Şuarâ, 91-103; 28/Kasas, 62-67, 74; 29/
    Ankebût, 54-55; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 31-33; 37/Saffât, 19-34, 38-39; 38/
    Sâd, 55-64; 39/Zümer, 15-16, 60; 40/Mü’min, 71-76, 84-85; 41/Fussılet, 6, 47;
    43/Zuhruf, 36-39; 50/Kaf, 22-30; 68/Kalem, 42-43; 70/Meâric, 42-44; 73/Müzzemmil,
    11-13; 98/Beyyine, 6.
    d- Müşriklerin Tevbesi: 9/Tevbe, 3, 11; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67.
    e- Müşriklerin Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: 9/Tevbe, 17; 39/Zümer, 65.
    f- Mekke Müşriklerinin Azapla Korkutulmaları: 16/Nahl, 45; 18/Kehf, 55,
    58; 19/Meryem, 77-82; 20/Tâhâ, 134-135; 21/Enbiyâ, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc,
    19, 25, 49, 69; 40/Mü’min, 77; 41/Fussılet, 13; 43/Zuhruf, 41-42; 44/Duhân, 9-16,
    36, 59; 50/Kaf, 12-14, 36; 51/Zâriyât, 59-60; 52/Tûr, 31 42, 44-47; 54/Kamer, 4-5,
    43-48, 51; 67/Mülk, 16-18; 68/Kalem, 16-41. 44; 70/Meâric, 40-41; 72/Cin, 24;
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 104 -
    73/Müzzemmil, 11, 15-17; 77/Mürselât, 16-18; 85/Bürûc, 17-20; 86/Târık, 17;
    88/Ğâşiye, 23-24.
    g- Müşriklerin Malları ve Evlâtları, Kendilerine Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân,
    10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-
    80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze,
    2-6; 111/Leheb, 1-3.
    h- Müşrikler, Azaptan Kurtulmak İçin Her Şeylerini Fedâ Etmek İsteyecekler:
    70/Meâric, 11-18.
    i- Müşriklere Verilen Mühlet (Süre): 18/Kehf, 58-59; 29/Ankebût, 53; 39/
    Zümer, 8; 68/Kalem, 44-45; 70/Meâric, 42-43; 73/Müzzemmil, 11.
    j- Müşriklerin Kâbe’ye Hizmet Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-19, 28.
    F- Müşrik-Mü’min İlişkisi
    a- Müşriklerin Dostluğu Yoktur: 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106;
    9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9.
    b- Müşrikler, Mü’minleri Ateşe Çağırırlar: 2/Bakara, 221; 17/isrâ, 73-75; 29/
    Ankebût, 12-13.
    c- Müşriklerden Yüz Çevirmek: 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94;
    28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/
    Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil,
    10.
    d- Müşriklerden Korkulmaz: 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/
    Hacc, 38; 37/Saffât, 171-175.
    e- Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: 9/Tevbe, 113-115.
    f- Müşrikle Mü’min Karşılaştırması: 47/Muhammed, 15; 67/Mülk, 22.
    g- Müşrikler, Mü’minlere Zarar Veremezler: 37/Saffât, 160-163; 52/Tûr, 42.
    h- Müşriklere Savaşta Yapılacak İşlem: 9/Tevbe, 5-6, 11-12.
    G- Putlar ve Küfrün Öncüleri
    a- Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara,
    166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/
    Kehf, 52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/
    Fussılet, 48; 46/Ahkaf, 6.
    b- Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40,
    41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57;
    20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75;
    39/Zümer, 38.
    c- Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33;
    16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman,
    11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
    d- Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23;
    39/Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
    e- Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
    f- Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
    g- Putların Misali: 22/Hacc, 73.
    h- Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
    i- Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
    j- Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.
    k- Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
    l- Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/
    Yûnus, 35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
    ŞİRK
    - 105 -
    m- Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/
    Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.
    n- Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/
    Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
    o- Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
    p- Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm,
    19-20.
    H- Putlara Tapmak
    a- Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
    b- Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
    c- Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas,
    62-63; 39/Zümer, 3.
    d- Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/
    Şûrâ, 9.
    I- Putların ve Küfür Öncülerinin Cezaları
    a- Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74;
    37/Saffât, 22-34.
    b- Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 194-195
    2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 352-355
    3. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s . 199-201
    4. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 236-238
    5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, 422-426
    6. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, İmam Kurtubî, Buruc Y. c. 2, s. 223-226
    7. El-Mîzân Fî Tefsîri’l-Kur’an, Tabatabaî, Kevser Y. c. 2, s. 323
    8. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 6, s. 47-49, c. 4, s. 396-398
    9. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s.
    231-232
    10. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 303-305
    11. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 334-338
    12. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 635-641, 472-476
    13. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 64-83
    14. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 137-141
    15. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 10-19
    16. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c.1, s. 31-34, 52-57c. 2, s.
    52-57
    17. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 3, s. 85-96
    18. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
    19. Kurtulan Toplum, Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y. s. 43-71
    20. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshıhıko İzutsu, Pınar Y. s. 179-183,
    238-244
    21. Kur’an-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 262-266,
    309-310
    22. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 115-146
    23. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. 1-9; 281-385
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 106 -
    24. Kur’an’da insan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 105-152
    25. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 36-60
    26. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s.
    80-86
    27. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 182-
    184
    28. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y. s. 189-198
    29. Bu Böyledir, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. s. 115-137; 58-89
    30. Selefin İzinde, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. s. 21-36; 211-232
    31. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. s. 82-99
    32. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 71-111
    33. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
    34. Şirk, Harun Yahya, Vural Y.
    35. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. Surti, Akabe Y.
    36. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
    37. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
    38. Kur’an ve Hadislere Göreş Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat
    BasımY.
    39. Kitabu’l-Asnâm (Putlar Kitabı), İbnü’l-Kelbî, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.
    40. Çağdaş İrtidat, Ebul Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.
    41. İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Semerrai, Sönmez
    Neşriyat
    42. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
    43. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.
    44. Tevhid, İsmail R. Faruki, insan Y.
    45. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.
    46. Tevhid, 1,2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.
    47. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.
    48. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.
    49. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
    50. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
    51. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
    52. Tevhide Giriş, Muhammed Esad, Erkam Y.
    53. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
    54. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.
    55. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Meki Y.
    56. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
    57. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
    58. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    59. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.
    60. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutup, Ravza Y.
    61. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.
    62. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
    63. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, İhtar Y.
    64. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.
    65. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
    ŞİRK
    - 107 -
    66. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.
    67. Kur’an-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Salih Ali Mustafa, Ölçü Y.
    68. İşte Tevhid, 1,2, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
    69. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
    70. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.
    71. Gençlerle Tevhid Dersleri, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
    72. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
    73. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    74. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    75. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.
    76. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.
    77. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlüt Özler, Nun Y.
    78. Dua ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    79. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
    80. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, Mevdudi, Pınar Y.
    81. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
    s. 40-50
    82. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    83. Mü’min-Kâfir, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
    84. İslâm Dünyasında İnanç Sorunları, Hasan el-Hudaybi, İnkılâb Y.
    85. İslâm İnancında Temel Kavramlar, Taner Cücü, Cumhur Y.
    86. Kur’an’da Allah ve insan, Toshıhıko İzutsu, Kevser Y.
    87. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
    88. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    89. Akide, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    90. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
    91. Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Tanıtalım?, M. Emin Ay, Timaş Y.
    92. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.
    93. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
    94. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    95. İtikad Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y.
    96. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
    97. İslâm, Said Havvâ, Hilâl/Petek Y.
    98. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
    99. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.
    100. Mekke Rasûllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    101. İlk Mesajlar, M. Ali Baştaşı, Birlaşik Yayıncılık
    102. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    103. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 23-35
    104. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.
    105. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    106. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
    107. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
    108. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.
    109. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ İlâhe İllâllah), İbn Receb el-Hanbelî, Hak Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 108 -
    110. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.
    111. Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi, 1,2,3, Mevdudi, Pınar Y.
    112. Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Mehmed N.
    Solmaz
    113. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.
    114. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
    115. Lâ, 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda Y.
    116. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    117. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    118. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y.
    119. Devletsiz İslâm, Mehmet Göktaş, İstşare Y.
    120. Düşüncede Devrim, Mehmed Kürşat Atalar, Anlam Y.
    121. Elfâz-ı Küfür -Küfür Sözler-, Hüseyin Âşık, İlim Y.
    122. Mürtede Ait Hükümler, Samarrai, Sönmez Neşriyat
    123. Çağımızın Bâtıl İnançları, Yüksel Kanar, Beyan Y.
    124. Antik İnançlar, Modern Hurâfeler, Martin Lings, İşaret Y.
    125. Kur’an’’a Göre Müşrikler ve Putperestler, İslâmî Araştırmalar Dergisi,
    Temmuz, 1986
    126. Kur’an Okulu, Hanif Y. 7-8
    - 109 -
    ENDÂD EDİNMEK
    •
    Endâd ve Nidd Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Endâd Kavramı
    •
    Endâd Edinmenin İki Yansıması
    •
    Endâdı (Bir Şeyi) Allah’ı Sever Gibi Sevmek
    •
    Endâda Tâbi Olup Allah’a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek
    •
    Endâdın Doğal İki Sonucu Şirk ve Putçuluk
    •
    Şirk
    •
    Put ve Putçuluk
    “O Rab ki, arzı/yeri sizin için bir döşek, semâyı/göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 332
    Endâd ve Nidd Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
    “Endâd” kelimesi, “nidd”in çoğuludur. Nidd: Misil, denk, eş, benzer demektir. Açıkça tapınılsın veya tapınılmasın ilâh yerine konan, tanrı olarak benimsenen Allah’ın dışındaki şeylere denir. Birbiriyle çekişen, tartışan ortaklar için de bu kelime kullanılır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Endâd Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de hepsi çoğul olarak “endâd” şeklinde ve 6 âyette geçer. 333
    “O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size rızık/besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık, bunu bile bile Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 334
    “İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” 335
    “(İnsanları) Allah yolundan saptırmak için O’na endâd/ortaklar koştular.
    332 2/Bakara, 22
    333 Endâd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet, 9.
    334 2/Bakara, 22
    335 2/Bakara, 165
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 110 -
    De ki: (İstediğiniz gibi) yaşayın! Çünkü dönüşünüz ateşedir.” 336
    “Müstaz’aflar/zayıf bırakılıp sömürülenler de müstekbirlere/büyüklük
    taslayanlara: Hayır! Gece gündüz (işiniz) tuzak kurmaktı. Çünkü siz daima
    Allah’ı inkâr etmemizi, O’na endâd/ ortaklar koşmamızı bize emrederdiniz,
    derler. Artık azâbı gördüklerinde, için için yanarlar...” 337
    “İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır.
    Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu
    unutur. Allah’ın yolundan saptırmak için O’na endâd/eşler koşar.
    De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!”
    338
    “De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na endâd/
    ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.” 339
    Endâd kelimesinin âyette neler veya kimler hakkında kullanıldığı
    konusunda Fahreddin Razi, şu bilgileri verir: Âlimler, “endâd”
    (ortaklar, eşler) kelimesi ile ne murad edildiği hususunda değişik
    görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler üç başlıkta incelenebilir:
    1- Endâd, müşriklerin kendilerini Allah’a yaklaştırsınlar diye
    ilâh edindikleri, fayda ve zararını umup bekledikleri, başları dara
    düştüğünde kendilerine yöneldikleri, adaklarda bulunup kurban
    kestikleri putlardır. Bu, çoğu müfessirin görüşüdür. Bu görüşe
    göre, putlar birbirlerinin endâdı, yani eşi ve ortağıdır; Allah’ın ortakları
    değil. Veya bunun mânâsı, “o müşriklerin bozuk zanlarınca
    bu putlar, Allah’ın birer eşi ve ortağı/endâdıdırlar.
    2- Onlar, müşriklerin kendilerine itaat edip, onlara itaat ettikleri
    zaman Allah’ın haramlarını helâl, helâllerini da haram saydıkları
    başkanlarıdır. Müşrikler, mü’minlerin Allah’a boyun eğmeyi
    kendilerine gerekli görüşü gibi, reislerine boyun eğip onlara son
    derece saygı duymayı kendilerine gerekli görüp onları Allah’ın
    endâdı edinirler. Bu görüş, Süddî’den rivâyet edilmiştir.
    3- Sûfilerin ve âriflerin görüşüdür: Allah’tan başka kalbini
    meşgul eden her şeyi, sen, kalbinde Allah’ın birer niddi (eşi, ortağı)
    kabul etmişsin demektir. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın: “Hevâ ve
    hevesini, ilâhı edinen kimseyi gördün mü?”340 âyetinde murad ettiği
    mânâdır.341
    336 14/İbrahim, 30
    337 34/Sebe’, 33
    338 39/Zümer, 8
    339 41/Fussılet, 9
    340 45/Câsiye, 23
    341 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 4, s. 180-181
    ENDÂD EDİNMEK
    - 111 -
    2/Bakara sûresi 22. âyette geçen “ca’l” (uydurma) tâbiri, gösteriyor
    ki, Allah’a hangi şeyden olursa olsun, misil (denk) tasavvur
    olunursa uydurma olur; bâtıl olur. Bunu bile bile yaparsanız, korunanlardan
    olamazsınız, inatçı kâfirlerden olursunuz. Allah’ın sizi
    ve sizden önceki insanları yaratan tek yaratıcı olduğunu, Dünya
    döşeğini, Gök tavanını sizin için meydana getirdiğini, yukarıdan
    yani bulutlardan su indirip de bu sebeple size türlü türlü meyvelerden,
    ürünlerden rızık çıkardığını bilmektesiniz. Bakınız Rabbiniz
    nasıl merhametli ve kudretlidir. Siz bu saydıklarımızı hep
    bilirsiniz. O halde siz, bunları ve Yaratıcı’dan başka ilâh olamayacağını
    bilip dururken, Allah’a, bir olan o hak ma’bûda nidd/denk
    aramaya, benzerler uydurmaya, ortaklar koşmaya ve Firavun’un
    yaptığı gibi yerde-gökte kulelerden dürbünlerle Allah aramaya
    kalkmayın da, bu emri veren ve bütün bunları yapan, ihsan eden
    ve ortağı, benzeri bulunmayan yaratıcınız, Rabbiniz, Rahman ve
    Rahim bir Allah’a tevhid ile ibâdet ve kulluk edin. 342
    “Ey insanlar, sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibâdet/
    kulluk edin. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi
    kurtarmış) olursunuz. O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi)
    bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size rızık/besin olsun
    diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık, bunu bile bile Allah’a endâd/
    şirk koşmayın.”343 Bu âyetin muhtevâsı şudur: Allah, yeryüzünün
    sahibi, mâliki ve rızık verici yaratıcısıdır. Bunun için yalnız O’na
    ibâdet edilmesi ve hiçbir şeyin kendisine ortak koşulmaması gerekir.
    Bu sebeple Allah Teâlâ, “bile bile Allah’a endâd/şirk koşmayın.”
    buyurmaktadır. Buhari ve Müslim’de İbn Mes’ud’un naklettiği hadiste
    denilir ki: “Ben, ‘Ey Allah’ın Rasûlü, günahların en büyüğü
    hangisidir?’ diye sorduğumda, buyurdu ki: “En tec’ale lillâhi nidden
    ve hüve halekake (Allah, seni yaratmış olduğu halde kendisine nidd/şirk
    koşmandır).” Muaz’ın rivâyet ettiği hadis de buna benzer. Onun
    naklettiği hadiste Rasûlüllah (s.a.s.) buyurur ki: “Bilir misin, Allah’ın
    kulları üzerindeki hakkı nedir? Ona ibâdet edip hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır.”
    İbn Mâce’nin rivâyet ettiği bir başka hadiste ise şöyle
    buyrulur: “Sizden hiç biriniz Allah isterse ve falan da isterse demesin.
    ‘İnşâallah’, yani ‘ Allah isterse’ desin.” Bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın
    zâtındaki tevhidi korumak ve muhâfaza etmek içindir. 344
    Aslında âlemde varlığı, kudreti, yaratıcılığı, ilmi ve hikmeti bakımından
    Allah’a nidd/ denk olabilecek bir şeriki/ortağı Allah’a
    ispata çalışan hiç kimse yoktur. Fakat, Allah’tan başka ma’bûd
    342 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.1, s. 234
    343 2/Bakara, 21-22
    344 İbn Kesir, Tefsir, c. 2, s. 209
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 112 -
    edinmeye gelince, bunu yapan pek çok grup vardır.345 İşte bu kulluk
    da bile bile Allah’a endâd / denk olabilecek ortaklar koşmak
    demektir.
    “Allah, hiçbir şey benzemez. O işitici ve görücüdür.”346 âyeti, mutlak
    tenzihi ifade etmektedir. Nidd, nazir, şebih, küfüv, misl kelimeleri
    hemen hemen aynı anlama gelir. Nidd: eş anlamına gelir. “Allah’a
    meseller vermeğe (birtakım benzerler ortaya çıkararak Allah’ı onlara benzetmeğe
    ve O’nu koştuğunuz ortaklarla kıyaslamaya) kalkmayın! Çünkü
    Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 347 Yani mutlak bilgisi olmayan ilâh
    olamaz. O halde Allah’ın zatında, fiillerinde ve sıfatlarında misli
    yoktur.
    “İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler tutar; Allah’ı sever gibi onları
    severler.”348 Allah’tan başka şeylere de Allah’ın sıfatları gibi sıfatlar
    verirler. Veya Allah’ı sever gibi başka şeyleri severler. Allah’ın verdiği
    nimetleri de sebeplerden bilirler. Oysa insanı yaratan, yağmuru
    gönderen ve rızkı veren yalnız Allah’tır. Fiillerinde yaratılana
    benzemeyen, zatında ve sıfatlarında da benzemez. 349
    Mevdûdi, endâd (eş ve ortak tutma) konusunda şunları söyler:
    “O’na endâd/ortak koşarlar...” Onlar, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini
    başkalarına atfetmişlerdir ve bu yüzden O’nun haklarını başka
    ilâhlara verirler. Örneğin, tüm tabiat güçleri üzerinde kontrolün
    sadece Allah’ın elinde olmasına, yaratıklarının ihtiyaçlarını karşılama,
    onların dua ve isteklerini duyma gücüne sadece Allah’ın sahip
    olmasına, gizli ve açığı sadece O’nun bilmesine rağmen, yine
    de başkalarını yardıma çağırırlar; Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına
    atfederler ve böylece O’na ortak koşmuş olurlar.
    Kullarının O’nu tek Hâkim, tek otorite olarak kabul etmeleri,
    O’nun önünde secde etmeleri, gizli ve açıkça yalnız O’ndan korkmaları,
    Allah’ın kayıtsız-şartsız hakkıdır. Fakat kullar bu hakların
    bir kısmını veya hepsini başkalarına verirlerse o zaman O’na ortak
    koşmuş olurlar. Neyin haram, neyin helal, neyin pis, neyin temiz
    olduğunu belirleme hakkı da Allah’a mahsustur. Kullarının hak
    ve görevlerini belirleme, onlara belli yasaklar koyma otoritesi de
    O’nundur. Bu nedenle, bu haklardan bir kısmını kendisine ait kabul
    eden kimseler, şirk koşmuşlardır. Hâkim olarak tanınmak, sadece
    O’na lâyıktır. Kulları olarak insanlar, O’nun emirlerini nihâî
    345 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir c. 2 s. 133
    346 42/Şûrâ, 11
    347 16/Nahl, 74
    348 2/Bakara, 165
    349 Mehmet Soysaldı, Kur’an Semantiği Açısından İnançla İlgili Temel Kavramlar,
    Çağlayan Y., s. 80-81
    ENDÂD EDİNMEK
    - 113 -
    otorite olarak kabul etmeli ve doğru yola ulaşmak için O’na yönelmelidirler.
    O halde bu hakları Allah’tan başkasına veren kişi,
    şirk/ortak koşmuş demektir. Aynı şekilde bu nitelik ve haklardan
    herhangi birine sahip olduğunu iddia eden ve başkalarının, bu
    özelliklerin kendilerinde bulunduğuna inanmalarını isteyen kişi
    ve kurumlar, resmen ilâhlık iddiasında bulunsalar da, bulunmasalar
    da kendilerini Allah’a ortak koşmuş olurlar. 350
    Tevhid akidesinin berraklığını ve sadeliğini korumak için
    Kur’ân-ı Kerim’in şiddetle yasakladığı Allah’a endâd/eş koşma
    keyfiyeti, her zaman müşriklerin yapa geldiği gibi birtakım şeyleri
    ilâh ittihaz edip Allah’la birlikte onlara da ibâdet şeklinde olmaz.
    Bunun, çeşitli şekilleriyle bir de gizli olanı vardır. Mesela, ümitlerini
    herhangi bir şekilde Allah’tan başkasına bağlamak; Allah’tan
    başkasından korkmak; her ne suretle olursa olsun vâki olan zarar
    ve faydanın Allah’tan başkasından geldiğine inanmak şirkin
    bir çeşididir. Yani gizlice Allah’a şirk koşmak demektir. İbn Abbas
    (r.a.) bir rivâyetinde şöyle demektedir: Âyette geçen “endâd”
    öyle bir gizli şirk çeşididir ki bu gizlilik, gecenin karanlığında
    kaypak-siyah taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak seslerinden
    daha gizlidir. Bir kimsenin “Ey falan, Allah hakkı için, hayatımı
    sana borçluyum” gibi tâbirler kullanması; “eğer şu köpek olmasaydı
    dün bize hırsız gelmişti” , “Ördek (veya kaz) evde olmasaydı
    hırsızlar gelirdi.” şeklinde konuşması; arkadaşına: “Allah ve sen
    isterseniz bu iş olur”, “Allah’la falan adam olmasaydı işimiz olmayacaktı”
    gibi sözler söylemesi hep bu endâdın yani gizli şirkin
    bir çeşididir. Diğer bir hadis-i şerifte, bir adamın Peygamberimiz
    (s.a.s.)’e “Allah ve sen isterseniz” dediği ve bu söze karşılık Rasûl-i
    Ekrem’in: “E cealtenî lillâhi niddâ (Beni Allah’a nidd/eş mi koşuyorsun?”
    buyurduğu rivâyet edilir. 351
    Kur’ân-ı Kerim’e ilk muhâtap olanların gününde Allah’a endâd
    ve emsal edilen şeyler; ağaçlar, taşlar, yıldızlar, melekler veya şeytanlardan
    ibaretti. Allah’a eş koşulan bu varlıklar, câhiliyyenin her
    devresinde eşya, şahıs, işaret ve değerler halinde ifade edilmiştir.
    Bunlar, Allah’ın adıyla yan yana zikredildiği ve kalplerdeki Allah
    sevgisine ortak edildiği takdirde bu hal, gizli veya açık bir şirktir.
    Ya kalplerden Allah sevgisini silip de, yerine O’na endâd ve emsâl
    edinilenlerin sevgileri yerleştirilirse?!
    350 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, c. 1, s. 135
    351 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, c. 1, s. 96. Karşılaştırın: İbn Kesir, c. 2, s.
    210
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 114 -
    Endâd Edinmenin İki Yansıması
    a- Endâdı (Bir Şeyi) Allah’ı Sever Gibi Sevmek
    “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başkasını O’na endâd edinir;
    Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerde ise, Allah sevgisi daha
    fazladır.”352 Şüphesiz ki mü’minler, Allah’ı sevdikleri kadar hiçbir
    şeyi sevmezler. Ne kendilerini, ne de başkalarını. Ne şahısları, ne
    değerleri, ne alametleri, ne de insanları peşine takan şu dünya
    kıymetlerinden birisini. Allah sevgisi, en büyük sevgidir. Her türlü
    kayıt ve ölçülerin üstünde, mutlak bir sevgi. Başkalarına karşı
    besledikleri bütün sevgilerin üstünde Allah sevgisi. Âyetteki sevgi
    tâbiri; doğru ve yerinde bir ifade olduğu kadar da güzel bir
    tâbirdir. Hakiki mü’minle Allah arasındaki bağlılık, sevgi bağlılığıdır.
    Kalpten bağlanmak. Bu bağ; ruhta meydana gelen bir cezbeyle,
    dostluk ve yakınlık bağıdır. Sevimli ve parlak muhabbet duygusuyla
    sıkıca bağlanmış vicdan bağı... 353
    Âyette geçen “Endâd edindiklerini Allah’ı sever gibi severler” ifadesinin
    anlamı, “onlara itaat ve saygı duyma hususunda” demektir.
    Mü’minin Allah’ı sevmesi konusunda başka âyetlerde de açıklık
    vardır. “Allah onları, onlar da Allah’ı severler.”354 âyetinde olduğu gibi.
    Yine bir bedevî, Hz. Peygamber’e gelerek, “Ey Allah’ın Rasûlü, kıyamet
    ne zaman?” diye sordu. Bunun üzerine Rasûlüllah, “Onun
    için ne hazırladın?” dedi. Bedevî de: “Çok namazım ve orucum yok;
    ne var ki ben, Allah’ı ve Rasûlünü seviyorum” dedi. Bunun üzerine
    de Peygamberimiz (s.a.s.): “El-mer’ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği
    ile beraberdir.)”355 buyurdular. Bunu müteakiben Enes (r.a.) şöyle
    dedi: “İslâm’dan sonra, müslümanların bu hadisle sevindikleri kadar,
    başka herhangi bir şeyle sevindiklerini görmedim.” 356
    Yaratılana değil, yaratana kulluk ve ibâdet etmek zorundayız.
    O’nun emir ve yasaklarına uygun hareket etmeli; O’nun emir
    ve yasaklarına ters düşen bütün emir ve yasakları reddetmeliyiz.
    Hürriyetimizi korumalı, özgür olmalıyız. Bizim gibi yaratılanların
    emir ve yasaklarını Allah’ın emir ve yasaklarına tercih ederek insandan
    ilâh türetemeyiz. Biliyoruz ki, bu üretilen ilâhlar yok olacak,
    ölecektir. Ölenden ilâh olmaz.
    Hâlbuki müşrikler, ilâhlarını severler. Allah’tan başka filan
    adamı ilâh ediniyorlar. Onu seviyorlar. Ne gibi? Allah’ı sevdiği gibi.
    352 2/Bakara, 165
    353 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, c. 1, s. 319-320
    354 5/Mâide, 54
    355 Buhâri, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 165
    356 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, c. 4, s. 183
    ENDÂD EDİNMEK
    - 115 -
    Yani bu kimseler Allah’a da iman ediyorlar. Allah’a inandıkları gibi
    Allah’ı seviyorlar da. Ama filanı da sevsek olmaz mı diyorlar. Allah
    ile Allah’ın kanunlarına zıt kanun koyan kişiyi ilâhlaştırıyor, ikisini
    beraber seviyorlar. Mü’minlere gelince, mü’minlerin ise Allah’a
    olan sevgileri daha şiddetlidir. Onların putlarını sevdiklerinden
    daha fazla severler müslümanlar Allah’ı.
    Bu âyetin yaptığı kıyas/karşılaştırma ile düşündüğümüzde,
    günümüzde iman konusunda ne kadar geçerli not alabileceğimizin
    muhasebesini yapmalıyız. “Şu kâfir grubun veya şu bâtıl
    dâvâ adamının gayret ve mücadelesini müslümanlar da yapsa...”
    diyoruz. Adam, kendisi gibi bir insanın koymuş olduğu kuralların
    insanlar üzerinde hâkim olması için malını veriyor, canını veriyor.
    Müslüman da diyor ki: “Bizim de imanımız ve gayretimiz, şu
    imansızınki kadar olsaydı.” Bu âyette Rabbimiz öyle demiyor. Sizin
    Allah’a olan sevginiz, onların putlarına olan sevgisinden daha
    şiddetlidir diyor. Eğer şiddetli değilse, imanımızdan şüphe etmemiz
    veya zayıf olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
    Allah sevgisinden sonra Peygamber Efendimiz’i sevmemiz gerekiyor.
    Bir hadis-i şerifte öyle buyruluyor: “Bir kişi, beni anne ve
    babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş olmaz.” 357 Rasûlüllah’ı
    Rabbimiz’den sonra sevmek zorundayız. Kul olduğunu hiç unutmadan
    sevmeliyiz. Sevmek adına -hâşâ- Hıristiyanların Hz. İsa’yı
    sevdiği gibi de olmayacaktır sevgimiz.
    Kâfirlerin kendi liderleri, kendi yöneticileri, kendi kanun koyucuları
    yolunda verdikleri mücadeleye denk mücadele vermeyeceğiz.
    Bu âyete göre358 onların verdiği mücadeleden daha üstün
    bir mücadele verirsek, ancak müslüman olduğumuzu ispatlayabiliriz.
    359
    Allah’ın itaat edilmesini yasakladığı kimselere veya Allah’ın
    hükümlerine düşman olan kimselerin veya düzenlerin emir, yasak
    ve arzularına itaat etmek, Allah’a isyan olduğu gibi; aynı zamanda
    Allah’a karşı endâd tutmaktır. Şüphe yok ki, böyle yapmak,
    gerek Allah’ı inkâr ederek olsun ve gerekse olmasın, ilâhlık manasında
    onları Allah’a endâd/ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı,
    bu şirki açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi
    onlara açıktan açığa ilâh, ma’bud adını vermekten çekinmezler.
    Onlara “rabbimiz, tanrımız” derler. Diğer bir kısmı da, açığa vurmadan
    aynı muameleyi yaparlar. Onları, Allah’ı sever gibi severler,
    357 Buhâri, İman 8; Müslim, İman 69
    358 2/Bakara, 165
    359 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 324 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 116 -
    onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini, hareketlerinin
    başı kabul ederler. Allah’a yapılacak şeyleri onlara yaparlar.
    Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını elde etmeye çalışırlar.
    Allah’a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.
    Bu âyet360 gösteriyor ki, ilâhlık mânâsında son derece sevgi, bir
    esastır. Ve ma’bud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son
    derece sevilen şeyler, ne olursa olsun, ma’bud ve endâd edinilmiş
    olur. Sevginin sonucu ise itaattir. Bunun için, ma’buda son derece
    itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket başlangıcı, onun
    ma’bududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle ma’bud mertebesi
    verilerek Allah’a endâd/denk tutulan şeyler, o kadar çeşitlidir ki,
    bir taştan, bir maden parçasından, bir ottan, bir ağaçtan tutun da
    gök cisimlerine, ruhlara, meleklere kadar çıkar. Bununla beraber
    “onları severler” ifadesindeki akıl sahiplerine ait olan “hüm (onlar)”
    zamiri, bunların özellikle akıllılar kısmını açıkça ifade etmektedir.
    Bunun içindir ki, tefsirciler, “denk, benzer” mânâlarına gelen
    “endâd”ı “Allah’a isyanda itaat ettikleri liderleri, başkanları
    ve büyükleri” diye açıklamışlardır. Bu zamir, tağlib yoluyla putları
    da kapsamına alması takdirinde bile bu anlam açıktır.
    Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik
    gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar,
    liderler gibi insanları, Allah’ı sever gibi seven ve onlar
    uğrunda her şeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu, endâd ve
    şirk konusunun putperestlik esasını, insanlığın en büyük yarasını
    teşkil eder. Edebiyatta, romanda, şiir ve şarkılarda bu tür şirk o
    kadar ileri gitmiştir ki sevgililer ilâh seviyesine çıkartılmıştır. En
    ufak bir işi övmek için, yaratma kudreti yakıştırılmış, sanatçılar,
    futbolcular açıkça veya üstü kapalı şekilde tanrılaştırılmıştır. Yeryüzündeki
    insanlık kavgaları, bütün bu çeşitli ve birbirine zıt olan
    endâdın mücadelesi yüzündendir. Bilimlerin, fenlerin, sanatların
    gelişmesi buna çare bulamaz; bilakis hepsi, bu şirk ocağını yakmak
    için gaz ve benzin yerine bu kavramları/endâdı kullanır. İslâm
    dışı düzenler de şirk ve endâd için çok rahat ortam oluştururlar
    ve beslerler. Bunlar, biz de müslümanız deseler bile, gerçekte ne
    Allah tanır, ne peygamber. Her birinin gönlünde zaman zaman
    bir veya birkaç mahlûk yer tutmuştur. Onları Allah’ı sever gibi
    severler, onlara ma’bud muâmelesi yaparlar. Onlara itaat etmek
    için Allah’a isyan ederler. “Onları, Allah’ı sever gibi severler.” ifadesi,
    bütün bunları tasvir etmektedir. Buna velileri ve peygamberleri
    ma’bud derecesine çıkaranlar da dâhildir.
    360 2/Bakara, 165
    ENDÂD EDİNMEK
    - 117 -
    Bunun için Allah’ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi
    sevgili kullarını severken âyet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli;
    sevgilerini, Allah sevgisi derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır.
    Çünkü Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmek arasındaki
    farkı bilmek gerekir. Allah’ı sevenler, Allah yolundaki O’nun sevgili
    kullarını da severler. Fakat Allah’ı sever gibi değil, Allah için
    severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. “(Ey Muhammed!)
    De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi
    sevsin.”361 Buna göre, Allah’ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara
    uymak, günah ve şirk değildir. Tersine Allah sevgisine delil olur.
    Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah sevgisi gibi olmamalıdır. Velileri,
    peygamberleri veya onların ruhlarını ya da melekleri, bir ilâhlık
    payı vererek sevmek, onları severken Allah’ı ve Allah’ın emirlerini
    unutmak, onlar adına kurban kesmek, âyin yapmak, onlardan
    direkt duâ şeklinde bir şeyler istemek, onlardan medet ve
    imdat beklemek... “Onları, Allah’ı sever gibi severler.” ifadesinin tam
    anlamıyla şirk ve küfürdür. Ayrıca böyle yapmak onlardan uzaklaşmaktır.
    Çünkü onlar, ancak Allah’ı sevmişlerdir. Ölü veya diri,
    cansız veya canlı putlara bağlanıp, hurafelere boğulan, uydurma
    masalları ve efsaneleri din edinen, mezarlara ve ölülere tapınan
    insanların sayısı gittikçe artmaktadır; câhiliyye sistemi yürürlükte
    olduğu müddetçe de artacaktır. Bir de vahdet-i vücud adı altında
    gizlenen bir ateist felsefe vardır ki, din ve ahlak adına ilmî ve
    hikemî şekilde en büyük zarar, bundan gelmiştir.
    Kısaca, başkanlarını ve büyüklerini, Allah’ı sever gibi sevenler
    ve onların, Allah’ın emrine uymayan emirlerine itaat ederek
    Allah’a isyan edenler, bunları Allah’a eş ve ortak edinmiş olurlar
    ki, bütün putperestliğin esası ve endâd konusu, bu tarz muhabbet
    beslemektedir. Bunlar, itaat ettikleri kimseleri Allah için değil;
    Allah gibi severler. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok
    daha fazladır.” Mü’min olanların Allah’a sevgisi, Allah için sevmesi,
    her şeyden çok ve o müşriklerin tapındıkları endâda, eş ve benzerlere,
    hatta varsa Allah’a sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir.
    Çünkü mü’minler, ancak Allah’a yalvarırlar. Müşrikler ise
    pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman Allah’ı hatırlarlar, ihtiyaçları
    kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar. Bundan dolayı,
    mü’minin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek
    darlıkta ve gerekse genişlikte Allah’a olan sevgisi devamlıdır.
    Kâfir ve müşrik ise bazen rabbinden yüz çevirir, tutar bir puta
    tapar, sonra ondan daha güzel bir şey gördüğü zaman onu bırakır,
    buna tapar. Sonra ondan daha güzel bir şey gördükleri zaman
    361 3/Âl-i İmran, 31
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 118 -
    onu da bırakır, başkasına tapar. Hatta Bahile kabilesinin yaptığı
    gibi acıktıkları zaman ma’budlarını yedikleri olur. (Sözgelimi, özgürlüğe,
    demokrasiye taparcasına sarılanların menfaatleri veya
    İslâm düşmanlıkları gereği bu putlarını yedikleri çok görülmüştür.)
    Bu şekilde sevgi besledikleri şeyi ve ma’budlarını değiştirir
    giderler. Bunun için onların, mü’minler gibi devamlı bir sevgileri
    olmaz. Mü’minler, tek Allah’a inandıkları için bütün sevgileri, bizzat
    Allah’ta toplanır. Allah’ın yarattıklarına olan sevgileri de bu
    başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak Allah için,
    Allah rızâsı için severler. Müşrikler ve kâfirler ise bir ma’budun
    veya bir putun karşılığında diğer ma’budları ve putları da doğrudan
    doğruya sevdikleri ve bütün sevgilerini Allah sevgisiyle, Allah
    rızasıyla ölçmedikleri için sevgileri dağınık ve parçalanmıştır. Şüphe
    yok ki dağınık ve değişen sevgiler, toplu ve sabit sevgiye göre
    bir hiç demektir.
    Bunun için mü’min bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah
    için sevilen başkanlar, kendilerine uyulan insanlar, ne kadar
    mutludurlar. Şüphe yok ki bu bahtiyarlığa kavuşmak da hakkıyla
    tek Allah’a inanan bir mü’min olmaya, her şeyden, hatta kendinden
    önce Allah’ı sevip, Allah’ın kullarına da Allah için muamele
    etmeye ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka türlü aşırı gidenler
    veya ihmal edenler, zulümden kurtulamazlar. Allah’a karşı
    başkalarını endâd, yani eş ve ortak tutmak, onları Allah’ı sever
    gibi sevmek ve Allah’a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak
    varlıklar edinerek emirlerine itaat etmek, özellikle Allah’ın hakkı
    olan ilâhlık sıfatına ve ma’budluğuna başkalarını da ortak etmek,
    en büyük zulümdür. “Şüphe yok ki şirk, büyük bir zulümdür.”362 Bunu
    yapanlar son derece zâlimdirler. Çünkü göklerin ve yerin yaratıcısı,
    kâinat saltanatının mutlak hâkimi olan Allah Teâlâ’nın hakkına
    tecavüz etmek cür’etinde bulunanlar, hangi zulümden sakınırlar?
    Allah’ın kullarına, âciz yaratıklarına ne yapmak istemezler? 363
    Bu âyet,364 açıkça gösteriyor ki, ulûhiyetin en önemli özelliklerinden
    biri, muhabbettir, sevilmektir. Bundan dolayıdır ki,
    Kur’an ve İslâm ıstılahında/terminolojisinde insan, daha çok “kul”
    vasfıyla anılır. Kulluk, kendisine kul olunan varlığa karşı beslenen,
    en ileri sevgi derecesini ifade eder. “Abd” kelimesinin bu
    anlamı, câhiliyye devri Araplarında da mevcut idi. Dünyevî mertebeler
    içinde risâlet en üstün mertebe olduğu halde, Rasûl, kulluğu
    ile övünürdü. Şehâdet kelimesinde de biz O’nun önce kul
    362 31/Lokman, 13
    363 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 472 vd.
    364 2/Bakara, 165
    ENDÂD EDİNMEK
    - 119 -
    olduğunu, sonra Rasûl vasfını zikrederiz. Mezkûr âyet gösteriyor
    ki, Allah’tan başka herhangi bir şeyi veya kimseyi, Allah’ı severcesine
    seven, Allah’ın emir ve nehiylerine uyar gibi bu sevginin gereklerini
    yerine getiren kimse, Allah’tan başka endâd, yani nidler,
    nazirler edinmiş demektir. Bu, muhabbette niddir. Bâtıl tanrılara,
    tapanlarının gerçek bir sevgi taşıdıklarını Kur’an âyetleri365 bildirir.
    Mü’min, Allah’ı; hâlis, katışıksız, sâbit ve en ileri derecede sevmelidir.
    “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
    bağışlasın.”366 Demek ki, Allah’a inanan nezdinde onu sevmek,
    asıl fıtratı teşkil eder. Fıtratta olan bu sevgiye hitap olunarak,
    Allah’ın da kendilerini sevmesi için uymaları gereken yola, böylece
    irşad olunuyorlar. Öte yandan bu âyette “sevmek ve bağışlamak”
    kavramlarının münasebete konulmasından anlaşılıyor ki, Allah’ın
    mağfireti de, kula olan muhabbetinden ileri gelir. Normal olarak
    sevmeyen bağışlamaz.
    Kur’an, kimi özellikleri imanın gereği sayar ki, bunlar ister istemez
    sevgiyi tazammun eder. Bunlardan biri “rızâ”dır. Rızâ, şunları
    gerektirir: Kul için en sevdiği varlık, Allah olacaktır. Çünkü
    bütün öbür şeyleri sevip sevmemesini belirleyen kıstas, Allah’ın
    onları sevip sevmemesidir. Ayrıca kul, Allah’ından bütün fiilleri,
    isimleri ve sıfatlarıyla râzı olacaktır: Rab, müdebbir, emredici, yasaklayıcı
    vekîl velî vb. olarak. Bunlar da, kendiliğinden O’nu sevmesini
    gerektirecektir.
    Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkanlara, babaları ve evlâtları bile
    olsa, mü’minler sevgi beslemezler.367 Buralarda insanın doğal olarak
    en çok seveceği varlıklar (baba, çocuk, zevce, mal, yakın akrabalar,
    yer-yurt), Allah sevgisi ile karşı karşıya konulmakta, eğer
    Allah’ın rızası başka yerde bulunuyorsa, Allah’a sadâkatin baskın
    gelmesi istenmektedir. Bunlara olan sevgiyi belirleyen, Allah’a
    olan sevgidir, O’nun rızasıdır. Bu âyetler kulun, Allah’a sevgi besleyebileceğini
    göstermekle kalmaz, o sevginin ne derece ileri olduğunu
    da gösterir. 368
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah’a ve
    Rasûlüne karşı çıkanlara sevgi beslediklerini göremezsin.”369 Sevgi, kullanırken
    çok dikkat edilmesi ve ancak Allah’a, Peygamberi’ne ve
    365 2/Bakara, 95 ve 29/Ankebut, 25
    366 3/Âl-i İmran, 31
    367 Bak. 58/Mücadele, 22; 9/Tevbe, 24
    368 Suat Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 159 vd.
    369 58/Mücadele, 22
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 120 -
    İslâm Düzeninin bağlılarına tahsis edilmesi gereken pek yüce
    bir hayat sermayesidir. İnançsızlara, müşrik ve mûnâfıklara,
    bizi Allah’ın yolundan alıkoyan nesnelere israf edilmemesi gereken
    kıymetli varlığımızdır sevgi. Kur’an ve sünnet, Allah ve
    Rasûlü’nün mutlak olarak, öncelikli şekilde ve en büyük tarzda
    sevilmesini emretmiştir. Bunun dışındakileri severken, ancak ve
    ancak Allah’ın ve Peygamberi’nin sevilmesini istediklerinin sevilebileceğini
    açıklar. “Rahmeti bütün canlıları kuşatan (Allah) iman eden
    ve güzel ameller yapanlar için (kalplerde) sevgi yaratacaktır.”370; “Amellerin
    en faziletlisi/değerlisi, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek/nefret
    duymaktır.”371 İmansız sevgiye ulaşılamaz ve sevgisiz de iman
    olgunlaşamaz. Hz. Peygamberimiz, “imanın tadını bulmayı (birinci
    derecede) Allah ve Rasûlü’nü her şeyden çok sevmeye” bağlamıştır.372
    “(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah için veren
    ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş,
    olgunlaştırmıştır.” 373
    “Ey iman edenler! Yahudilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar
    birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da
    onlardandır.”374; “Ey iman edenler! Sizden önce kitap verilenlerden dininizi
    oyuncak ve eğlence yerine tutanları da, diğer kâfirleri de dost edinmeyin.
    Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah’tan korkunuz.”375; “De ki:
    Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz
    mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden
    evler, sizce Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili
    ise, Allah’ın hükmü gelinceye kadar bekleyin. Allah, fâsık kimseleri doğru
    yola eriştirmez.” 376
    b- Endâda Tâbi Olup Allah’a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek
    Kur’an, herhangi bir kimseye, Allah’a teslim olur gibi emrine
    girmeye, ona kul köle olmaya, onun arzularına, emir ve yasaklarına
    kayıtsız şartsız itaat etmeye endâd edinme olarak, Allah’a
    şirk koşma olarak değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye
    karşı beslenen aşırı sevgiyi ve kayıtsız şartsız itaati de, onu
    putlaştırmak olarak nitelemiştir. Allah’a inanmak, kişinin O’nun
    isteğini kendi dileğine veya başkalarının isteklerine tercih etmesini
    ve diğer arzuları O’nun yolunda fedâ edecek kadar O’nu
    370 19/Meryem, 96
    371 Ebû Dâvud, Sünnet 3
    372 Buhâri, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
    373 Et-Tâc, c. 5, s. 78
    374 5/Mâide, 51
    375 5/Mâide, 57
    376 9/Tevbe, 24
    ENDÂD EDİNMEK
    - 121 -
    sevmesini ve O’na mutlak itaat edilmesi gereken otorite olarak
    kabulünü gerektirir. Allah’ı sevmenin kanıtı, O’nu yegâne mutlak
    otorite olarak kabul edip O’nun belirli nitelik ve güçlerini başkalarına
    atfetmemek ve O’nun hakkını sahte ilâh ve rablere vermemektir.
    Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu
    sevdiklerini, O’na teslim olduklarını, sadece O’na itaat ettiklerini
    iddia edemezler; bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah’a
    endâd/denk tutmuş olurlar.
    Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk
    temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve
    putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekkeli müşrikler
    de bir Allah inancına sahipti.377 Fakat Allah’ın hükmü yerine Mekke
    site devletinin parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını
    ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlardı.
    Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında
    durarak şirke sarılıyorlardı.
    Günümüzdede kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan,
    hacca giden kimselerin tâğutun hükmüne rıza gösterdikleri,
    tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına
    verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı
    bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri, bayrakları,
    heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı,
    sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını,
    devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan
    değerler uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını, ahlaklarını
    pâyimal ettikleri, böylece de bu değerlere kulluk ettikleri ortadadır.
    Sözü edilen bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu nefsanî,
    şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak
    olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda
    yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına
    sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri
    ve Allah’ın şeriatına tamı tamına zıt olan sistemleri kabul ederek
    onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.
    İşte bunlar, Allah’ın dışında endâd edinenlerdir. Bundan daha
    açık putçuluk düşünülemez. Putların emir ve direktifleri doğrultusunda
    hareket ederek onların yolundan santim bile ayrılmayanlar,
    Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak
    putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenler,
    377 Bk. 29/Ankebut, 61, 63; 39/Zümer, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 122 -
    Allah’a endâd uyduranların ta kendileridir. 378
    Hz. Âdem’den günümüze kadar câhiliyye hayatını yaşayan
    bütün toplumlarda, büyük çoğunluğu teşkil eden Allah’a endâd
    uyduran insanlar, Allah’ın varlığına inanmış kimselerdir. Fakat yaratıcımızı
    O’nun bildirdiği ölçüler içerisinde, hükümleri, kanunları,
    itaat edilmesi gereken emirleri ile tasdik etmemişler, bu konularda
    nidler edinmişlerdir. Evet, “Onlara gökleri ve yeri yaratan kimdir,
    diye sorsan, elbette ki, Allah’tır diyecekler”379 anlamındaki âyette
    açıklandığı üzere, Allah’a yaratıcı olarak inanmışlar, ancak varlığına
    inandıkları Allah’ın Peygamberleri aracılığıyla bildirdiği ve yaşanmasını
    istediği emir ve yasaklarını kabul etmemişlerdir. Kişisel,
    ailevî ve sosyal hayatlarını bu mukaddes emirler ve yasaklara göre
    düzenlememişlerdir. “(İnsanlar için uyulacak) emirler ve yasaklar koyma
    hakkı yalnız Allah’a aittir.”380 yasasını tanımayarak çiğnemişlerdir.
    Cenâb-ı Hak, bu kişileri yermekte ve uyarmaktadır: “Onlar, hâlâ
    câhiliyye hayatının hükmünü (bâtıl inançları, ilkeleri ve yaşayış tarzlarını)
    mı arıyorlar? Kanaate sahip olabilecek bir topluluk katında hükmü (kanunları),
    Allah’tan daha güzel olan kimdir?”381 Allah’ın indirdiği emirler
    ve yasaklar dizisine uymayan insanlar, ya kendi arzu ve heveslerine
    veya zâlim rejimlere ve uygulayıcılarına uyarak Allah’a
    endâd uydurmuşlardır.
    “Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun denilince, Hayır, atalarımızı yapar
    bulduğumuz şeye uyarız derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru
    yolda olmayan kimseler idiyseler? 382 Allah’tan başkasına mutlak
    olarak emretme, yasaklama, helal ve haram kılma, kanun koyma
    ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller, onu endâd kabul etmektir.
    Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak
    hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı
    şeydir. Bu konuda Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Hüküm
    / egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine ibâdeti/
    kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.”383; “Onlar Allah’ı bırakıp
    bilginlerini, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki
    onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emr olunmamışlardı.
    O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.” 384
    378 Karş. Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y., s. 132 vd.
    379 31/Lokman, 25
    380 7/A’râf, 54
    381 5/Mâide, 50
    382 2/Bakara, 170
    383 12/Yusuf, 40
    384 9/Tevbe, 31
    ENDÂD EDİNMEK
    - 123 -
    “De ki şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız
    âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”385; “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler
    kâfirlerin ta kendileridir.” 386
    Endâdın Doğal İki Sonucu; Şirk ve Putçuluk
    a- Şirk
    Lügat olarak şirk; mülk ve saltanatta ortaklık anlamına gelir.
    Istılahta şirk; Allah’a zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve
    denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok
    ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak
    bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadim, bâki gibi sıfatlarını başka varlıklara
    vermek şirktir. Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına
    vermek şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir.
    Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul
    olması için ihlâs yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir.
    Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman
    kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi
    ortak tutmasın.” 387
    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı
    ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Allah kendisine şirk (ortak)
    koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.” 388
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği
    iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden
    ibarettir. Bütün Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları
    temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu
    konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
    Kur’ân-ı Kerim, müşrik insan tipinin yeryüzünde birliği, huzuru
    bozan, çirkin ve insanlar için zararlı bir tip olarak görür ve neces
    (pislik) olarak nitelendirir.389 Şirk sadece putlara tapmak değildir.
    Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya
    sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden
    birini dahi reddetmek şirktir.
    Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl
    nedeni; kendi nefsini ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz
    zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur. Müşriğin
    385 6/En’âm, 162
    386 5/Mâide, 44
    387 18/Kehf, 110
    388 4/Nisâ, 48
    389 Bak. 9/Tevbe, 28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 124 -
    mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama,
    yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin
    aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın,
    yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu
    kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile
    ilgili işlerde Allah’ın belittiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte
    günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.
    Kur’an’da şirk kelimesi 167 yerde geçer. Kur’ân-ı Kerim’de
    birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri hususunda
    uyarır. “O ancak tek bir ilâhtır. Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan
    mâsumum, de.” 390
    Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş
    Firavunlar ile, onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani
    Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen,
    haramzade, zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan,
    onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın hükümlerine
    aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana
    gelir.
    Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan
    ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın,
    yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün
    olmadığını bilirler. Çünkü Allah’ın dini adaleti emreder ve bütün
    insanları eşit olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları
    kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur.
    Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini
    kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere
    kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara
    insanları taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler.
    Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.
    Allah’ın halîli (dostu) İbrahim (a.s.) ne güzel dua etmiş:
    “Allah’ım, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz
    ki bu putlar, birçok insanı saptırdı.”391 Âyette belirtildiği üzere,
    İbrahim (a.s.) bile, kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması
    için Allah’a dua etme ihtiyacı hissetmiştir.
    “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.”392 İslâm’ın
    hâkim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında şirk çeşitleri çoğalmıştır.
    Kur’an’ın bir çok âyetinde, küçük olsun, büyük olsun
    390 6/En’âm, 19
    391 14/İbrâhim, 35-36
    392 10/Yûnus, 106
    ENDÂD EDİNMEK
    - 125 -
    şirkin her türlüsünden arınan müttakî kullardan bahsedilmektedir.
    Allah’ın birliğine iman eden, Allah’a şirk koşanlara düşman
    olan, tâğutlara ve müşriklere buğz ederek Allah’a yaklaşan, sadece
    Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen, yalnız O’nu seven, O’ndan
    korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım isteyen, O’na boyun eğen,
    O’na tevekkül eden, O’nun emrine tâbi olup rızasını gözeten, bir
    iş yaptığı zaman Allah adıyla yapan ve hayatının her bölümünde
    O’na ait olan kimseler kurtuluşa ermişlerdir. “De ki, namazım,
    ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir
    şeriki/ortağı yoktur.”393; “De ki, Allah her şeyin rabbi iken, O’ndan
    başka bir rab mi arayayım?” 394
    b- Put ve Putçuluk
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddimanevi
    her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak
    da şirktir. Put sadece tapılan bir takım nesneler değildir. Eğer
    hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse,
    yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi
    bir şey insanlar için put olabilir.
    Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara
    ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok
    fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütalaa edilebilir:
    1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç,
    taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan
    ilkel putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere,
    kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin
    görüntüsü daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk
    maddedeki putlar, tapanların nazarında tabiatüstü yüce bir gücü
    ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin
    tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her
    putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş
    tarihsel bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir
    kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs.
    yi temsil eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre putperestlik,
    İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir
    ki, Arabistan’da putçuluğun bütün çeşitleri olmakla beraber,
    daha çok birinci maddede belirtilen putperestlik yaygındı.
    393 6/En’âm, 163-164
    394 6/En’âm, 164
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 126 -
    Kâbe’nin, putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından
    saptırıldığını görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi
    fethettiği zaman Kâbe’ye girmiş ve orada Peygamberlerin resimlerinin
    bulunduğunu görünce, bunların ortadan kaldırılmasını
    emretmişti. Ayrıca Kâbe’de her biri farklı kabile ve şahıslara ait
    olan ve değişik şeyleri temsil eden 360 putu görünce, onların da
    kırılmasını emretmişti.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü
    en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri,
    insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putların,
    heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama
    sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınıza (putlara) mı tapıyorsunuz?
    Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” 395
    Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve
    alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu
    gibi muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan,
    tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş,
    ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri
    Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca
    bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki
    şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak,
    oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamış olmayız.
    Oysa Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin
    Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-manevî her şeydir.
    Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak
    nitelendirilmiştir. 396
    “İlâhî! Sevdir bize hep, sevdiklerini. Yerdir bize hep, yerdiklerini.
    Yâr et bize erdirdiklerini.”
    Kim Allah’a sahip, o neden mahrum?
    Kim Allah’tan mahrum, o neye sahip?
    395 37/Sâffât, 95-96
    396 Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y., s. 132-133
    ENDÂD EDİNMEK
    - 127 -
    Endâd ve Şirk Konusundaki Âyetler
    A- Endâd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 2/Bakara, 22,
    165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet, 9.
    B- Şirk Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 167 Yerde):
    2/Bakara, 96, 105, 135, 221, 221, 221, 221; 3/Âl-i İmrân, 64, 67, 95, 151, 186; 4/
    Nisâ, 12, 36, 48, 48, 116, 116; 5/Mâide, 72, 82; 6/En’âm, 14, 19, 22, 22, 23, 41,
    64, 78, 79, 80, 81, 81, 88, 94, 100, 106, 107, 121, 136, 136, 136, 137, 137, 139,
    148, 148, 151, 161, 163; 7/A’râf, 33, 173, 190, 190, 191, 195; 9/Tevbe, 1, 3, 4, 5,
    6, 7, 17, 28, 31, 33, 36, 113; 10/Yûnus, 18, 28, 28, 28, 34, 35, 66, 71, 105; 11/Hûd,
    54; 12/Yûsuf, 38, 106, 108; 13/Ra’d, 16, 33, 36; 14/İbrâhim, 22; 15/Hıcr, 94; 16/
    Nahl, 1, 3, 27, 35, 54, 86, 86, 86, 100, 120, 123; 17/İsrâ, 64, 111; 18/Kehf, 26, 38,
    42, 52, 110; 20/Tâhâ, 32; 22/Hacc, 17, 26, 31, 31; 23/Mü’minûn, 59, 92; 24/Nûr,
    3, 3, 55; 25/Furkan, 2; 27/Neml, 59, 63; 28/Kasas, 62, 64, 68, 74, 87; 29/Ankebût,
    8, 65; 30/Rûm, 13, 13, 28, 31, 33, 35, 40, 40, 42; 31/Lokman, 13, 13, 15; 33/
    Ahzâb, 73, 73; 34/Sebe’, 22, 27; 35/Fâtır, 14, 40, 40; 37/Sâffât, 33; 39/Zümer, 29,
    65, 67; 40/Mü’min, 12, 42, 73, 84; 41/Fussılet, 6, 47; 42/Şûrâ, 13, 21; 43/Zuhruf,
    39; 46/Ahkaf, 4; 48/Fetih, 6, 6; 52/Tûr, 43; 59/Haşr, 23; 60/Mümtehıne, 12; 61/
    Saff, 9; 68/Kalem, 41, 41; 72/Cinn, 2, 20; 98/Beyyine, 1, 6.
    C- Endâd ve Şirk Konusundaki Âyetler
    Başkasını Allah’a Endâd/Denk Tutmak: Bakara, 22, 165; İbrahim, 30; Sebe’, 33;
    Zümer, 8; Fussılet, 9.
    Putlara Tapmak: Maide, 76; Mü’minun, 117; Ahkaf, 5.
    Allah’a Eş Koşmak: Nisa, 36, 48, 116; En’am, 151; İsra, 23, 39; Ankebut, 68;
    Ahzab, 57.
    Şirkin Misali: Rum, 28.
    Şirk Zulümdür: Lokman, 13.
    Heva ve Hevesi Putlaştırmak: Casiye, 23; Muhammed, 12.
    Allah’a Çocuk İsnad Edenler: Kehf, 5, 102; Meryem, 88-92.
    Allah Kendisine Şirk Koşulmasını Affetmez: Nisa, 48, 116.
    Şirkten Sakınmak: Şuara, 213; Kasas, 88; Rum, 31; Zümer, 65-66; Mü’min, 66;
    Fussılet, 37; Zariyat, 51.
    j- Mekke’li Müşriklerin Şirki: En’am, 100; Rum, 28-29, 31-32; Sebe’41; Zuhruf,
    20-21, 57-59.
    D- Şirk Konusundaki Âyetler
    Allah’a Eş/Şirk Koşmak: 4/Nisâ, 36, 48, 116; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23, 39; 29/
    Ankebût, 68; 33/Ahzâb, 57.
    Şirkin Misali: 30/Rûm, 28.
    Şirk Büyük Bir Zulümdür: 31/Lokman, 13.
    Hevâ ve Hevesi Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23, 47/Muhammed, 12.
    Allah’a Çocuk İsnâd Edenler: 18/Kehf, 5, 102; 19/Meryem, 88-92.
    Allah’a Eş Koşmak Haramdır: 7/A’râf, 33; 16/Nahl, 74; 22/Hacc, 31.
    Putlara Tapmak: 5/Mâide, 76; 23/Mü’minûn, 117; 46/Ahkaf, 5.
    Allah, Kendisine Şirk Koşmayı Affetmez: 4/Nisâ, 48, 116.
    Şirkten Sakınmak: 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 30/Rûm, 31; 39/Zümer, 65-66;
    40/Mü’min, 66; 41/Fussılet, 37; 51/Zâriyât, 51.
    Şirkten Sakınanların Mükâfatı: 47/Muhammed, 15, 36.
    Mekke’li Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41;
    43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
    E- Müşrikler Konusundaki Âyetler
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 128 -
    Müşrikler, Allah’a Çocuk İsnâd Ettiler:6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70; 16/
    Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc, 3-4; 34/
    Sebe’, 40-42; 37/Saffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82; 52/Tûr, 39;
    53/Necm, 21-22.
    Müşrikler, Allah’tan Başkasını Tanrı Edindiler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i İmrân,151;
    4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136, 150; 7/A’râf, 191; 10/Yûnus, 18,
    66; 11/Hûd, 109; 14/İbrâhim, 30; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 73; 19/Meryem, 81;
    22/Hacc, 11-13, 71, 74; 25/Furkan, 3, 55; 36/Yâsin, 74-75; 37/Saffât, 11; 38/Sâd,
    5-7; 39/Zümer, 15 45, 67; 40/Mü’min, 10-12; 42/Şûrâ, 9; 52/Tûr, 43.
    Müşrikler, Kötülükleri “Atalarımızdan Devraldık” Diye Savunurlar: 2/Bakara,
    170-171; 5/Mâide, 103-104; 7/A’râf, 28; 11/Hûd, 109; 31/Lokman, 21; 37/Saffât,
    68-71; 43/Zuhruf, 22-25.
    Müşrikler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 6/En’âm, 4-5, 66-67, 105, 110, 124;
    8/Enfâl, 31-33, 52; 9/Tevbe, 9; 10/Yûnus, 15; 37/Saffât, 68-71; 38/Sâd, 8.
    Müşrikler, Put Diye Şeytana Taparlar: 4/Nisâ, 117.
    Müşrikler, Hem Kendileri Peygamber’den Uzaklaşırlar, Hem de İnsanları
    Uzaklaştırmak İsterler: 6/En’âm, 26, 116-117; 21/Enbiyâ,. 2-5; 25/Furkan, 7-9;
    31/Lokman, 6-7; 34/Sebe’, 43-44; 38/Sâd, 8, 50/Kaf, 1-2, 5; 54/Kamer, 3; 68/
    Kalem, 46-48, 51.
    Müşrikler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederler: 6/En’âm, 29-30, 134; 11/
    Hûd, 19, 25/Furkan, 11, 32/Secde, 10-11, 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffât, 16-21; 41/
    Fussılet, 7; 44/Duhân, 9-10 34-36; 45/Câsiye, 24-26; 50/Kaf, 2-4; 51/Zâriyât, 12-
    14; 64/Teğâbün, 7.
    Müşrikler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/En’âm, 37,
    57-58, 109-111, 158; 10/Yûnus, 20, 46; 11/Hûd, 12; 13/Ra’d, 6-7, 27, 40; 15/Hıcr,
    6-8; 17/İsrâ, 59, 90-93; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 5, 37-39; 25/Furkan, 7-8;
    29/Ankebût, 50-51, 53-54; 32/Secde, 28-29; 37/Saffât, 176-177; 45/Câsiye, 25;
    70/Meâric, 1-3, 5-7; 74/Müddessir, 52-53.
    Müşrikler İman Etmezler: 7/A’râf, 192-193; 10/Yûnus, 42-43; 25/Furkan, 9; 36/
    Yâsin, 7-10; 41/Fussılet, 4, 14; 43/Zuhruf, 40, 88; 68/Kalem, 42-43; 109/Kâfirûn,
    1-6.
    Müşrikler, Putları Şefaatçi Kabul Ederler: 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl,
    55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44.
    Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf,
    20-21, 57-59.
    Müşriklerin Peygamberimiz’e İftiraları: 21/Enbiyâ, 5-6; 25/Furkan, 4-5; 34/
    Sebe’, 43, 46; 38/Sa’d, 4; 44/Duhân, 14; 46/Ahkaf, 8-9; 51/Zâriyât, 8-11;52/Tûr,
    29-30, 32-33; 68/Kalem, 1-2, 5-6, 51.
    Müşrikler, Peygamberimiz’le ve Mûcizelerle Alay Ederler: 21/Enbiyâ, 36; 25/
    Furkan, 7-9, 41-43; 37/Saffât, 11-12, 14-15, 35-36; 40/Mü’min, 83; 43/Zuhruf,
    31-32, 57-58; 54/Kamer, 2; 70/Meâric, 1-2, 36-39.
    Müşrikler, Kur’an’ı Dinlerler ve “Eskilerin Masallarından İbaret” Derler;
    Kur’an’la Alay Ederler ve O’nu Yalanlarlar: 6/En’âm, 25; 10/Yûnus, 42-43; 17/
    İsrâ, 47-48; 21/Enbiyâ, 5; 25/Furkan, 4-6; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 167-170; 38/
    Sa’d, 7; 43/Zuhruf, 30-31; 46/Ahkaf, 7, 11; 50/Kaf, 5; 52/Tûr, 33; 53, Necm, 59-
    61; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 11-26; 83/Mutaffifîn, 13.
    Müşrikler, Meleklere Cinsiyet Yakıştırırlar: 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28.
    Müşriklerin Akıllarına Hitap Ederek İman Etmelerini İsteyen Âyet-i Kerimeler:
    30/Rûm, 8-9; 36/Yâsin, 66-73; 40/Mü’min, 13; 50/Kaf, 6-7; 52/Tûr, 35-43; 53/
    Necm, 62; 67/Mülk, 19-24, 28, 30; 80/Abese, 17-32; 82/İnfitâr, 6-9; 88/Ğâşiye,
    17-21; 106/Kureyş, 1-4.
    ENDÂD EDİNMEK
    - 129 -
    Mekke Müşriklerinin İslâm’a ve Peygamberimiz’e Karşı Yürüttükleri Haksız
    Mücadele: 2/Bakara, 118, 139; 170; 3/Âl-i İmrân, 7, 10, 135, 165; 8/Enfâl,30,
    47; 9/Tevbe, 13, 32; 10/Yûnus, 2, 15-16; 38-39, 49, 51, 53, 57, 59, 104, 108; 11/
    Hûd, 7-8, 12, 14; 13/Ra’d, 5-7, 16, 27, 30-31, 43; 14/İbrâhim, 28, 46; 15/Hıcr, 3,
    85, 90-91; 16/Nahl, 1, 44-45, 83, 101-102, 125; 17/İsrâ, 46, 50-51; 56-57, 73, 76,
    90, 93; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77, 80-82; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ,
    34, 36, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 15, 19, 25, 47, 49, 68-69; 23/Mü’minûn, 56,
    63-96, 109-110; 25/Furkan, 3-9, 21-22, 27, 29, 32, 40, 44, 52; 26/Şuarâ, 4-8 192
    197, 208, 212, 214; 28/Kasas, 46-51, 57; 29/Ankebût, 12-13, 50-51, 53-54, 61,
    63, 67; 30/Rûm, 6, 10, 28, 33, 43-46, 50-54; 35/Fâtır, 4, 5, 37, 42-43; 36/Yâsin,
    6, 11, 69-70, 74-76; 37/Saffât, 11, 13, 34, 36, 38, 40, 50, 61, 149, 158, 167, 170,
    176, 179; 38/Sa’d, 8-11, 15-16; 39/Zümer, 36, 38-40, 64; 40/Mü’min, 6, 10, 12,
    56, 69, 77; 41/Fussılet, 5, 13-f4, 26, 29, 33, 38, 40, 53, 54; 42/Şûrâ, 13, 15, 24,
    47, 54; 43/Zuhruf, 24-25, 29-31, 79-80; 44/Duhân, 10, 16, 34, 37; 46/Ahkaf, 9;
    47/Muhammed, 1-3, 8, 10, 14, 32; 48/Fetih, 25-26, 50/Kaf, 12, 14, 22, 36-37,
    45; 51/Zâriyât, 14, 53-54, 59-60; 52/Tûr, 15-16, 30, 47; 53/Necm, 19, 26, 33, 37,
    59,61; 62/Cum’a, 2; 67/Mülk, 9, 11, 13, 18, 25, 30; 68/Kalem, 42-43, 46-47, 51;
    69/Hakka, 43-44, 49-50; 73/Müzzemmil, 15; 74/Müddessir, 11, 49; 75/Kıyâme,
    31; 76/İnsan, 27; 77/Mürselât, 7, 16; 78/Nebe’, 1; 83/Mutaffifîn, 13, 16; 86/Târık,
    17; 96/Alak, 19; 102/Tekâsür, 1-8; 106/Kureyş, 1-4; 107/Mâûn, 1-3; 108/Kevser,
    1-3; 109/Kâfirûr, 1-6; 111/Leheb, 1-5.
    F- Müşriklerin Bazı Özellikleri
    Müşrikler Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83;
    21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebût, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Saffât,
    11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât, 1-11; 106/
    Kureyş, 1-4.
    Müşrikler, Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-59;
    42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
    Müşrikler, Helâlı Haram; Haramı Helâl Yaparlar: 6/En’âm, 136-140, 143-145,
    148-151; 10/Yûnus, 15, 59-60; 16/Nahl, 35.
    Müşrikler, Kadınlara Değer Vermezler: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ,
    17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
    Müşrikler, Allah’a İftira Ederler: 6/En’âm, 138-139, 143-144,
    Müşrikler, Çocuklarına Putlarının Adını Verirler: 7/A’râf, 190-191.
    Müşrikler, Antlaşmalarını Bozarlar: 9/Tevbe, 1-4, 7-10, 12-13.
    Müşrikler Necistir: 9/Tevbe, 28.
    Müşriklerin Misali: 13/Ra’d, 14; 22/Hacc, 31; 25/Furkan, 44; 29/Ankebût, 41-43.
    Müşrikler, Mü’minlerle Alay Ederler: 23/Mü’minûn, 109-111; 38/Sâd, 62-63;
    67/Mülk, 25-29; 83/Mutaffifîn, 29-36.
    Müşrikler, Dünya Nimetleriyle Övünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-56,
    101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
    Müşrikler, Fakirlere Vermekten Kaçarlar: 41/Fussılet, 7; 68/Kalem, 17-33, 36-
    40; 107/Mâûn, 1-3.
    Müşrikler, Yetimlere Zulm Ederler: 107/Mâûn, 1-2.
    Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Çıplak Tavaf Ederlerdi: 8/Enfâl, 35.
    Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Tavaftan Men Ederlerdi: 8/Enfâl, 34-35.
    G- Müşriklerin Cezaları
    Müşrikler, Putlardan Fayda Görmeyecekler: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94;
    7/A’râf, 37, 53, 194-198; 10/Yûnus, 28; 25/Furkan, 17-19; 26/Şuarâ, 96-103; 38/
    Sâd, 59-60; 45/Câsiye, 10.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 130 -
    Müşrikler, Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: 2/Bakara,
    167; 6/En’âm, 27-28; 7/A’râf, 53; 23/Mü’minûn, 99-100, 107-108; 26/Şuarâ, 94-
    102; 32/Secde, 12; 35/Fâtır, 37; 39/Zümer, 56-59.
    Kıyâmet Günü Müşriklerin Durumu: 3/Âl-i İmrân, 151; 4/Nisâ, 120-121; 6/
    En’âm, 22-24, 30; 9/Tevbe, 17; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 20, 22; 12/Yûsuf, 107;
    13/Ra’d, 34; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 86-87; 18/Kehf, 52-53; 23/Mü’minûn, 99-
    108, 112-115; 25/Furkan, 11-14; 26/Şuarâ, 91-103; 28/Kasas, 62-67, 74; 29/
    Ankebût, 54-55; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 31-33; 37/Saffât, 19-34, 38-39; 38/
    Sâd, 55-64; 39/Zümer, 15-16, 60; 40/Mü’min, 71-76, 84-85; 41/Fussılet, 6, 47;
    43/Zuhruf, 36-39; 50/Kaf, 22-30; 68/Kalem, 42-43; 70/Meâric, 42-44; 73/Müzzemmil,
    11-13; 98/Beyyine, 6.
    Müşriklerin Tevbesi: 9/Tevbe, 3, 11; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67.
    Müşriklerin Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: 9/Tevbe, 17; 39/Zümer, 65.
    Mekke Müşriklerinin Azapla Korkutulmaları: 16/Nahl, 45; 18/Kehf, 55, 58; 19/
    Meryem, 77-82; 20/Tâhâ, 134-135; 21/Enbiyâ, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 19, 25,
    49, 69; 40/Mü’min, 77; 41/Fussılet, 13; 43/Zuhruf, 41-42; 44/Duhân, 9-16, 36,
    59; 50/Kaf, 12-14, 36; 51/Zâriyât, 59-60; 52/Tûr, 31 42, 44-47; 54/Kamer, 4-5,
    43-48, 51; 67/Mülk, 16-18; 68/Kalem, 16-41. 44; 70/Meâric, 40-41; 72/Cin, 24;
    73/Müzzemmil, 11, 15-17; 77/Mürselât, 16-18; 85/Bürûc, 17-20; 86/Târık, 17;
    88/Ğâşiye, 23-24.
    Müşriklerin Malları ve Evlâtları, Kendilerine Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10,
    91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80;
    45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze,
    2-6; 111/Leheb, 1-3.
    Müşrikler, Azaptan Kurtulmak İçin Her Şeylerini Fedâ Etmek İsteyecekler: 70/
    Meâric, 11-18.
    Müşriklere Verilen Mühlet (Süre): 18/Kehf, 58-59; 29/Ankebût, 53; 39/Zümer,
    8; 68/Kalem, 44-45; 70/Meâric, 42-43; 73/Müzzemmil, 11.
    Müşriklerin Kâbe’ye Hizmet Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-19, 28.
    H- Müşrik-Mü’min İlişkisi
    Müşriklerin Dostluğu Yoktur: 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe,
    7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9.
    Müşrikler, Mü’minleri Ateşe Çağırırlar: 2/Bakara, 221; 17/isrâ, 73-75; 29/
    Ankebût, 12-13.
    Müşriklerden Yüz Çevirmek: 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/
    Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/
    Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil,
    10.
    Müşriklerden Korkulmaz: 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc,
    38; 37/Saffât, 171-175.
    Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: 9/Tevbe, 113-115.
    Müşrikle Mü’min Karşılaştırması: 47/Muhammed, 15; 67/Mülk, 22.
    Müşrikler, Mü’minlere Zarar Veremezler: 37/Saffât, 160-163; 52/Tûr, 42.
    Müşriklere Savaşta Yapılacak İşlem: 9/Tevbe, 5-6, 11-12.
    İ- Putlar ve Küfrün Öncüleri
    Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara,
    166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/Kehf,
    52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/Fussılet,
    48; 46/Ahkaf, 6.
    Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41,
    ENDÂD EDİNMEK
    - 131 -
    46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57; 20/
    Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75; 39/
    Zümer, 38.
    Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/
    Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman,
    11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
    Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/
    Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
    Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
    Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
    Putların Misali: 22/Hacc, 73.
    Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
    Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
    Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.
    Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
    Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35;
    21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
    Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’,
    22; 35/Fâtır, 14.
    Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/
    Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
    Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
    Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20.
    Putlara Tapmak
    Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
    Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
    Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-
    63; 39/Zümer, 3.
    Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ,
    9.
    Putların ve Küfür Öncülerinin Cezaları
    Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/
    Saffât, 22-34.
    Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c1, s. 234, 471-478
    2. Mefatihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s.132-137,
    c. 4 s. 179-188
    3. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 209-211, c.3, s.
    668-675
    4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, HikmetY. c. 1, s. 96, 319-321
    5. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 135
    6. Kur’an-ı Kerim ŞifaTefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 197, 324-328
    7. Kur’an Semantiği İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı,
    Çağlayan Y. 79-81, 64-8
    8. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 115-148
    9. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 158-168
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 132 -
    10. 20. Yüzyılda Tevhid ve Şirk, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    11. Kelimeler, Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. 1/ 130
    12. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslamoğlu, Pınar Y. s. 23-37
    13. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 105-152
    14. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s.370
    15. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y. s. 14-41
    16. İslam, Said Havva, İkbal Y. 83-107
    17. İlmin Işığında İslamiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y. s. 112-121
    18. Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. s. 59-124
    19. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y. s. 159-190
    20. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y. s. 77-111
    21. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
    22. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. İsmail Surti, Akabe Y.
    23. Putların Alacakaranlığı, Friedrich Nietzsche, Akyüz Y.
    24. La İlâhe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    25. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    26. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
    27. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
    28. Tevhidi Görüş, Mutahhari, Beheşti, Zencani, Tavassuli, Sahra Y.
    29. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y.
    30. İslam Düşüncesinde Tevhid, Mevlid Özler, Nun Y.

    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
     
     

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -10-
    İDOSTLUK VE DÜŞMANLIK,
    VELÂ VE BERÂ
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    DOSTLUK VE DÜŞMANLIK, VELÂ VE BERÂ
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -10-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…

    Önsöz
    Allah’ın ismi ve izniyle. Hamd O’na, salât ve selâm Rasûlüne. Mü’minlere de duâ…
    Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir. Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve düşmanlığı da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli buğz ve kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren, O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren (3/Âl-i İmrân, 28) büyük bir suç olduğu gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır (60/Mümtehine, 1), zâlimlerden olmaktır (9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9) ve kâfirler safına geçmek, “onlardan olmak”tır (5/Mâide, 51). Allah’a düşmanlık yapanları, Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın düşmanlığını kazanmak ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman kabul edip onlardan uzak durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır. “Tâğutu reddetmek, onu inkâr etmek” olmadan Allah’a iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.” (2/Bakara, 256) Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut ise, Allah’tan başka, O’na alternatif olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.
    Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle, câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu bir şekilde onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde, tevhidi benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır. O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek ve onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” (53/Necm, 29)
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye

    - 9 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -10-
    DÜŞMANLIK / ADÂVET
    •
    Adâvet/Düşmanlık; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an-ı Kerim’de Düşman ve Düşmanlık Kavramı
    •
    Hâtıb’ın Kâfirlere Dostluk Girişimi
    •
    Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    •
    Düşmanlığın Zıddı; Dostluk
    •
    Takıyye; Düşman Kâfirlerden Gelecek Tehlikeden Dolayı Farklı Görünme
    •
    Dost Kabul Etmediklerimizle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
    •
    Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
    “De ki: Cebrâil’e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidâyet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve mü’minler için de müjdeci olarak o indirmiştir. Kim Allah’a, meleklerine, peygamberine, Cebrâil’e ve Mîkâil’e düşman olursa, bilsin ki, Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.” 1
    Adâvet/Düşmanlık; Anlam ve Mâhiyeti
    “Adâvet” kelimesi, zulmetmek, haklılık sınırını aşmak gibi anlamlara gelen “adv” kökünden türetilmiş olup genellikle “sadâkatin zıddı” olarak kullanılır. Râgıb el-İsfahânî, “adüv/düşman” terimini, “başkasına zarar vermek için fırsat kollayan, onun iyiliğine olan işlerin tersini yapmaya çalışan kimse” şeklinde tanımlar. Kur’ân-ı Kerim’de adâvet; meveddet, uhuvvet, velî, halîl ve takvâ kelimelerinin karşıtı anlamlar ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Adâvet kelimesinin Türkçe karşılığı “düşmanlık”tır. Farsça’da, başkasına karşı kötü niyet besleyen, kötü kalpli kimse anlamındaki “düşman”dan (düşmen) dilimize geçmiştir.
    Râgıb’a göre, gizli ve açık olmak üzere iki türlü düşman vardır. Gizli düşmanların başında şeytan gelir. Şeytan, bütün düşmanlıkların sebebi olan asıl düşmandır. İkinci gizli düşman, Kur’an’ın
    1] 2/Bakara, 97-98
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 10 -
    “Nefis, ısrarla kötülüğü emreder”2 meâlindeki âyette “nefis” kelimesiyle
    ifade ettiği hevâ, yani beşerî arzu ve ihtiraslardır. İsfahânî,
    ölçüyü aşan öfke duygusunu da gizli düşman sayar. İnsanın açık
    düşmanı ise yine insandır. Her insanın tabiatında az çok saldırganlık,
    kıskançlık, bencillik gibi olumsuz duygular vardır. Bazı insanlar
    bu duyguların tesiriyle başkalarına karşı düşmanca niyet
    beslerler. Kur’an’ın “insan şeytanlar” 3 dediği de bunlardır.
    Birtakım kimseler ise, bu kadar genel ve köklü düşmanlık duyguları
    taşımamakla birlikte, herhangi bir mânevî meziyet veya
    maddî üstünlük gördükleri kimseye karşı sırf bu noktalarda düşmanlık
    duyarlar. Râgıb el-Isfahânî, insanlar arasındaki düşmanlıkların
    daha çok ilim, servet ve mevkî farkı, akrabalık veya komşuluk
    ilişkileri gibi özel sebeplerden doğduğunu düşünmektedir. İnsanlar,
    bu şekilde, bile bile birbirinin düşmanı olabilecekleri gibi; kötü
    bir maksat taşımadan da bir düşmanın yapacağı kötülük ve zararlara
    sebep olabilirler. Bu bakımdan kişinin eşi, çocukları, hatta
    bizzat kendi nefsi bile kendisine zarar verebilir. Şu halde onun
    günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman sayılır.
    Nitekim Kur’an’da, “Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman
    olanlar vardır, onlardan sakının.”4 meâlindeki âyette bu hususa
    dikkat çekilmiştir.
    Düşmanlığın bazısı kin ve nefrete, bazısı da kıskançlığa dayanır.
    Birinci çeşit düşmanlık, daha köklü ve sürekli olması dolayısıyla
    bunlar karşısında daima ihtiyatlı davranılması gerekir. Bir düşmana
    karşı takınılması gereken tavır, fazilette ondan daha ileride olmaya
    çalışmaktır. Ayrıca, başkalarına karşı olduğundan daha çok,
    düşmana karşı da dürüst olmak, yalandan kaçınmak gerekir; zira
    kişinin yalan ve kusurları düşmanı tarafından daima aleyhinde
    kullanılabilir. Düşmanlıkları önlemenin en etkili yolunun sevgiyi
    yaygınlaştırmak olduğu âlimlerce ileri sürülür. Çünkü seven hasetçilik
    yapmaz. Haset ve kıskançlıktan uzak olan da düşman olmaz.
    Özellikle, dinin mecbur ettiği alanların dışında dostluğu düşmanlığa
    dönüştürmek büyük bir suçtur. Akıllı insan biraz sempatik
    gördüğü kimseye düşman olmaz. Başkalarının kendisine düşman
    olmasını istemeyen kimse için en uygun yol, kendisinin de başkasına
    düşmanlık yapmamasıdır. Akıllı insan, kötülüğe kötülükle
    karşılık vermez; sövme ve hakareti düşmana silâh olarak kullanmaz.
    Düşmanını küçük gören aldanır. Düşmanı olduğundan daha
    büyük görmek de yanlıştır. Şeytan dışında, insanın en acımasız
    2] 12/Yûsuf, 53
    3] 6/En’âm, 112
    4] 64/Teğâbün, 14
    DÜŞMANLIK
    - 11 -
    düşmanı, yine insanlardır. Diğer bütün zararlı canlılardan korunmak
    mümkün olduğu halde, insanların kötülüğünden kurtulmak
    mümkün olmayabilir. “İnsan insanın kurdudur.” İnsanın hiç düşmanının
    bulunmaması da bir kusur olarak görülmüştür. Çünkü
    ancak meziyetleri olanın, bazı sosyal eylemler gerçekleştirenin
    düşmanı bulunur. Asıl iyilik, düşmanı olmamak değil; düşmana
    haksızlık etmemektir. Ayrıca insan, kendisinin göremediği, dostlarının
    da göstermediği kusurlarını düşmanların yergisi sâyesinde
    öğrenip düzeltmek sûretiyle düşmanından faydalanmayı bilmelidir.
    Düşmanın yergi ve eleştirilerinden faydalanarak ahlâkî gelişmeler
    sağlanabilir. 5
    Kur’ân-ı Kerim’de Düşman ve
    Düşmanlık Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de Arapların İslâm’dan önceki dönemde birbirinin
    düşmanı oldukları hatırlatılarak Allah’ın onların gönüllerini
    uzlaştırdığı ve böylece İslâm dini sâyesinde dost ve kardeş oldukları
    bildirilmiştir.6Kur’an’da sosyal barış ve uzlaşma, “Mü’minler
    ancak kardeştir”7; “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin
    velîleri/dostlarıdır”8 gibi ifadelerle hükümlere bağlandığı için müslümanlar
    arasında düşmanlığın zuhur etmesine yol açacak tutum
    ve davranışların önlenmesi, kardeşlik ve dostluğun pekişmesi için
    tedbirler getirilmiştir. Nitekim çeşitli maddî ve mânevî hakların
    korunmasına yönelik ahlâkî, hukukî ve siyasî tedbirlerin öngörülmesi
    yanında; toplumda düşmanlık duygularının kabarmasına
    yol açacak kötülükler de yasaklanmıştır. İçki ve kumarı yasaklayan
    âyette bunun gerekçesinin, “hiç şüphesiz şeytan içki ve kumarla
    aranızda düşmanlık ve kin meydana getirmek ister.”9 şeklinde ortaya
    konması ilgi çekicidir.
    Kur’an’da İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca ve
    zâlimâne tavır takınanlar, insanların İslâm’dan haberdar olmasını
    önlemeye çalışanlar iki yerde “Allah’ın ve sizin düşmanlarınız”
    şeklinde nitelendirilmiştir. Bunların ilkinde bu şekilde anılmalarına,
    Hz. Peygamber’le anlaşmalar yapıp her defasında çekinmeden
    anlaşmalarını bozmaları gerekçe olarak gösterilmekte,
    yine de herhangi bir çatışma halinde yapacakları barış teklifinin
    olumlu karşılanması istenmektedir. 10
    5] Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, s. 52-53
    6] 3/Âl-i İmrân, 103
    7] 49/Hucurât, 10
    8] 9/Tevbe, 71
    9] 5/Mâide, 91
    10] 8/Enfâl, 55-61; M. Çağrıcı, a.g.e., c. 10, s. 52
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Yeryüzünde Düşmanlık Kaçınılmazdır; İnsanların Bir Kısmı,
    Diğerlerine Düşman Olacaktır: “Şeytan onların ayaklarını kaydırıp
    haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı.
    Bunun üzerine ‘bir kısmınız diğerine düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde
    bir barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır’ dedik.” 11;
    “Allah buyurdu: ‘Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde bir
    süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır.” 12; “Birbirinize
    düşman olarak oradan (cennetten) inin! Artık, Benden size hidâyet
    geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa, o sapmaz ve şakî/bedbaht
    olmaz.” 13
    İnsanın, düşmansız şekilde yaşaması, ulaşılamayacak bir hedeftir,
    ütopyadır. İnsan, yaratılışından itibaren çevresini Allah’ın
    izniyle koruyucu güçler (melekler) yanında; zararlı varlıklar (şeytanlar,
    mikroplar) da sarar. Her insanda nefis ve onun kötü arzuları,
    hevâsı vardır. Nefse, günaha meyletme ilhâmı/imkânı da verilmiştir
    14 ki, imtihan ortaya çıksın. O yüzden her insanda bir parça
    da olsa ihtiras, güzellik ve güçlülük tutkusu, mal ve mevkî hırsı
    vardır.15 Aynı şeye sahip olmak isteyen kimseler arasında başlayan
    yarış, sonunda düşmanlığa varabilir. Düşmanlığa yol açan pek çok
    sebep vardır. Eğer düşmanı olmayan insanlar olsaydı, peygamberler
    olurdu; hâlbuki tüm peygamberlerin hayli düşmanları, hem da
    azılı düşmanları vardır.16 Önemli olan Allah’ın ve bizim gerçek düşmanlarımız
    dışındakileri, kendi hatalarımızdan dolayı kendimize
    düşman yapmamak ve düşmanlarla olan imtihanımızı kazanmaktır.
    Mümkün olduğu kadar düşmanlıkları azaltmağa, düşmanları
    dost yapmağa çalışmak da, mü’minlerin görevidir. “İyilikle kötülük
    bir olmaz. (Kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman bakarsın ki seninle
    arasında düşmanlık olan kimse sanki sıcak bir dost olur.” 17
    Peygamberlere de İnsan ve Cin Şeytanları Düşman Kılınmıştır
    “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.
    (Bunlar,) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin
    dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle
    baş başa bırak. Âhirete inanmayanların kalpleri (o yaldızlı söze) kansın,
    ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçu işlemeye devam etsinler diye
    11] 2/Bakara, 36
    12] 7/A’râf, 24
    13] 20/Tâhâ, 123
    14] 91/Şems, 7-8
    15] Bk. 3/Âl-i İmrân, 14
    16] 6/En’âm, 112-113; 25/Furkan, 31
    17] 41/Fussılet, 34 Ve yine bk. 23/Mü’minûn, 96; 13/Ra’d, 22.
    DÜŞMANLIK
    - 13 -
    böyle yaparlar.”18; “(Rasûlüm!) İşte Biz böylece her peygamber için
    günahkârlardan düşman(lar) kılarız. Hidâyet verici ve yardımcı olarak
    Rabbin yeter.” 19
    Allah’ın Emri ve Fıtratın Gereği Barıştır. Açık Düşman Şeytanın
    Yolu Barışa Giden Yola Zıttır: “Ey iman edenler! Hep birden
    barışa girin (barışçı olun). Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o,
    sizin âşikâr düşmanınızdır.”20 Allah’ın bizim için râzı olduğu dinin adı
    olan 21 ve bütün peygamberlerin dini olan22 İslâm, kelime olarak,
    “barış” anlamına gelen “silm”, “selâm” ve “selâmet”le aynı kökü
    paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime olarak anlamlarından biri
    de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk edip Allah’ın dini olan
    İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete kavuşup tümüyle barış
    ve kardeşlik hüküm sürer.
    Açık Bir Düşman; Şeytan: Kur’an’da şeytanın insanlar için açık
    bir düşman olduğu bildirilerek insanların onun peşinden gitmemesi
    emredilir: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve
    temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin, zira şeytan sizin açık
    bir düşmanınızdır. O size ancak ve daima kötülüğü, çirkin işi ve Allah
    hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”23 Şeytan, insanın
    içinde bulunan kötü düşünce ve arzuları körükler ve insanın kötülük
    yapmasını vesveselerle teşvik eder ve günah yollarını kolaylaştırır.
    Şeytanın açık bir düşmanımız olduğu Kur’an’da farklı yerlerde
    vurgulanır. “...Şeytanın adımlarına uymayın (onun peşinden gitmeyin),
    çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”24; “...Ben, ‘şeytan size apaçık
    bir düşmandır’ demedim mi?” 25; “... Sakın şeytanın peşinden gitmeyin.
    Çünkü o, sizin açık düşmanınızdır.” 26; “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini
    konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık
    düşmanıdır.”27; “...Siz, Beni bırakıp da onu (şeytanı) ve onun soyunu
    mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. (Allah’a karşı
    İblis ve onun yolundan gidenleri tercih eden) zâlimler için bu, ne fena
    bir değişmedir!” 28; “Gerçekten şeytanlar, dostlarına, sizinle mücâdele
    18] 6/En’âm, 112-113
    19] 25/Furkan, 31
    20] 2/Bakara, 208
    21] 5/Mâide, 3
    22] 2/Bakara, 130-133
    23] 2/Bakara, 168-169
    24] 6/En’âm, 142
    25] 7/A’râf, 22
    26] 2/Bakara, 208
    27] 17/İsrâ, 53
    28] 18/Kehf, 50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de
    Allah’a ortak koşan müşrikler olursunuz.” 29
    “Ey insanlar! Allah’ın vaadi haktır, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın
    ve aldatıcı (şeytan) da Allah’ın affına güvendirmek sûretiyle sizi kandırmasın.
    Çünkü şeytan, sizin amansız bir düşmanınızdır; siz de onu düşman
    kabul edin. O, kendisine uyan taraftarlarını ancak ateş ehlinden
    olmaya çağırır.” 30; “Ey Âdemoğlu! ‘Şeytana tapmayın, çünkü o sizin
    apaçık bir düşmanınızdır’ demedim mi? (Bunu size peygamberlerim
    vâsıtasıyla açık seçik bildirmedim mi?) Ve demedim mi: ‘Sadece Bana
    ibâdet ve kulluk edin; Çünkü dosdoğru yol budur.’ Şeytan, sizden pek
    çok kimseyi kandırıp saptırdı. Siz, bunu düşünecek, doğruyu anlayacak
    akla sahip değil misiniz?” 31
    Şeytanlar, İman Etmeyenlerin Dostlarıdır: “Ey Âdemoğulları!
    Şeytan, ana babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek
    için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtıp
    bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz
    yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları
    kıldık.” 32
    Allah’ın “Dost Olmayın!” Dediklerini Düşman Kabul Etmek
    Zorundayız. Allah, Düşmanlarımızı Bizden Daha İyi Bilir: “Allah,
    düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir
    yardımcı olarak da Allah kâfidir.”33 Bu âyetin bir öncesinde, Allah’ın
    bizim zararımızı isteyenleri haber vermekte, bize önemli düşmanlarımız
    olan ehl-i kitabı tanıtmaktadır: “Kendilerine Kitab’dan nasib
    verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı
    istiyorlar.” 34
    Kâfirler, Apaçık Düşmanımızdır: “...Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık
    düşmanınızdır.” 35
    Putlar ve Putperestler Mü’minlerin Düşmanıdır: “İbrâhim dedi
    ki: ‘Neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim
    düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur).” 36
    Peygamber ve Onun Yolunu İzleyenler Dışındakileri Dost
    Kabul Edenler, Âhirette Büyük Pişmanlık Duyacaklar: “İşte o gün,
    29] 6/En’âm, 121
    30] 35/Fâtır, 5-6
    31] 36/Yâsin, 60-62 Ve yine bk. 12/Yûsuf, 5; 43/Zuhruf, 62
    32] 7/A’râf, 27
    33] 2/Bakara, 45
    34] 2/Bakara, 44
    35] 4/Nisâ, 101
    36] 26/Şuarâ, 75-77
    DÜŞMANLIK
    - 15 -
    gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o
    pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke
    o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke
    falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o,
    hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra)
    yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 37
    O Gün Dostlar, Düşman Kesilecek: “Allah’a saygı duyup kötülükten
    sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken kötülükte)
    dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” 38
    Mü’minlere En Fazla Düşmanlık Yapanlar Yahûdiler ve Müşriklerdir:
    “İnsanların iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetlisini,
    yahûdiler ile şirk koşanları bulacaksın. Onların, iman edenlere sevgi
    bakımından en yakın olanlarını da ‘biz hıristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın.
    Çünkü onların içinde keşişler ve râhipler vardır ve onlar büyüklük
    taslamazlar.”39 Şeytanın ve yahûdilerin düşmanlığıyla ilgili çeşitli
    ifadeler ve sakındırmalar, hadis-i şeriflerde de bir hayli yer tutar.
    40 Tefsirlerde, bu âyetlerin bahis konusu ettiği hıristiyanların,
    Habeşistan’a göç eden müslümanları iyi karşılayan ve onlara anlayış
    gösteren hıristiyanlar veya Hz. Peygamber (s.a.s.) ile antlaşma
    yapan Necran hıristiyanları olduğu zikredilmiştir. Ancak, genel
    olarak da hıristiyanların, yahûdilere ve müşriklere nisbetle müslümanlara
    karşı daha yakın oldukları bir gerçektir. Gerçi mutaassıp
    hıristiyanların birleşerek tertipledikleri haçlı seferleri tarihin acı
    sayfalarını teşkil etmiştir. Bununla beraber dünyadan el ve eteğini
    çekmiş râhipler ile hıristiyan bilginlerinin ve bunların tesirinde
    kalan hıristiyanların İslâm’a nisbî yakınlıkları bir vâkıadır. Hz.
    Peygamber’in zuhûrunda birçok râhip ve keşiş O’nu sevgi ile karşılamış
    ve O’nun beklenen peygamber olduğunu itiraf etmişlerdir.
    Münâfıklar Bizim Düşmanlarımızdır; Onlardan Sakınmamız
    Gerekir: “Onları (münâfıkları) gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider,
    konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir.
    Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın.
    Allah onları kahretsin! Nasıl olup da döndürülüyorlar?” 41 Münâfıklar,
    düşmanlıklarını gizledikleri, hasımlıklarını sinsice yaptıklarından,
    hasımları en yamanıdır. 42
    Kâfirlerin Büyük Suçlarından Dolayı Aralarına Kin ve
    37] 25/Furkan, 26-29
    38] 43/Zuhruf, 67
    39] 5/Mâide, 82
    40] Meselâ, bk. Nesâî, Sehv 19; İbn Mâce, Menâsik 56; Dârimî, Diyât 2 vb
    41] 63/Münâfıkûn, 4
    42] 2/Bakara, 204
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Düşmanlık Sokulmuştur: Başta hıristiyan ve yahûdiler olmak üzere
    kâfirler, Allah’a verdikleri sözde durmadıkları için, dünyaya karşı
    hırslarından ve Allah hakkında çirkin sözlerinden dolayı, aralarına
    düşmanlık ve kin sokulmuş, yaptıkları günahların cezası, avans
    olarak dünyada verilmeye başlanmıştır. “Biz hıristiyanlarız (nasârâ),
    diyenlerden de kesin söz almıştık, ama onlar da kendilerine zikredilenin
    (verilen öğütlerin veya Kitab’ın) önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple
    kıyâmete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah
    onlara yaptıklarını haber verecektir.” 43
    İlk hıristiyanlar, yahûdilerin amansız takipleri ve işkenceleri
    karşısında darmadağın yaşamışlar, Allah tarafından Hz. İsa’ya vahyedilen
    İncil’i muhâfaza edemeyip kaybetmişlerdi. Milâdî üçüncü
    asrın başlarında Roma imparatoru Kostantin’in hıristiyanlığa meyletmesinden
    sonra rahatlayan hıristiyanlar, mukaddes kitaplarını
    yazmaya teşebbüs etmişler, bunun neticesinde ortaya birbirini
    tutmaz yüzlerce İncil çıkmıştır. Hz. İsa’nın yolundan çıkan, Allah’a
    verdikleri sözde durmayan hıristiyanlar böylece ihtilâfa düşmüş,
    asırlarca birbiriyle didişmişlerdir.
    “Yahûdiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay dediği yüzünden
    eli bağlanası ve lânet olası! Bilâkis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir.
    Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve
    küfrünü arttırır. Aralarına, kıyâmete kadar (sürecek) düşmanlık ve kin
    soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi uyandırmışlarsa)
    Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde fesâda/bozgunculuğa koşarlar;
    Allah da müfsidleri/ bozguncuları sevmez.” 44
    Kâfirlerin, özellikle de yahûdilerin savaş ve fitne ateşi yakmaları
    hiç eksik olmamıştır. Asırlar boyu hem kendi aralarında savaşmışlar,
    hem de birleşerek müslümanlara saldırmışlardır. Ayrıca
    müslümanları birbirine düşürmek için yüzlerce, binlerce planlar
    yapmış, tertip ve düzenler hazırlamışlardır. Bütün bunlara rağmen
    Allah’ın nurunu söndürmeye güçleri yetmemiştir, yetmeyecektir.
    Dinleri aynı olanları bile, ayrı dinlerdenmiş gibi mezheplere
    ve bloklara ayrılmış, birbirlerine karşı kin ve düşmanlık duyguları
    beslemiş, korku ve endişe içinde yaşamış veya savaşmışlardır. “Bir
    zaman sonra siz o kimseler oldunuz ki, artık (verdiğiniz sözün tersine)
    birbirinizi öldürmeye, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarmaya, kötülük
    ve düşmanlıkta onlara karşı birleşmeye başladınız...” 45
    Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/
    43] 5/Mâide, 14
    44] 5/Mâide, 64
    45] 2/Bakara, 85
    DÜŞMANLIK
    - 17 -
    İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler: “De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde
    haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve
    yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın. İsrâiloğullarından
    kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun
    sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmaları, taşkınlık yapmalarıdır.
    Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun
    yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk
    ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden
    hazırladığı şey ne kötüdür. Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve
    onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e
    ve Ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi; fakat
    onların çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır. ” 46
    Şeytan İçki ve Kumarla, İnsanlar Arasında Düşmanlık Sokar:
    “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer
    şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan
    içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı
    zikirden/anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz,
    değil mi?” 47 Allah Teâlâ, sarhoşluk veren içkileri içmeyi
    kesin olarak haram kılmıştır. Yine, câhiliyye devrinde Araplar, on
    adet ok sapı ile bir nevi kumar ve şans oyunu oynarlardı. Bunların
    yedisinde bazı paylar yazılı idi. Üçü de boştu. Emin kabul
    edilen bir kimse, bir torbanın içinden bunları, katılanlar adına teker
    teker çekerdi. Dolu çıkanlar, maldan hisselerini alır, fakirlere
    verirlerdi. Boş çıkanlar ise bu malın parasını öderlerdi. Kumarların
    belki de en ehveni olmasına rağmen İslâm bunu da yasaklamış,
    ortaya mal ve para konarak oynanacak hiçbir şans oyununa izin
    vermemiş, fakirlere yardım edilecekse bunu herkesin, helâl kazancından
    ayırarak vermesini istemiştir. Âyet, içki ve kumar yasağının
    en önemli sosyal, ahlâkî ve şer’î hikmetlerini açıklamıştır.
    İçki, kumar, putçuluk ve falcılığın yasaklanmasındaki temel
    hikmetin, “insanlar arasında düşmanlık ve kine sebep olmak,
    Allah’ı hatırlamak ve anmaktan, namazdan alıkoymak” olduğu
    âyette vurgulanmıştır. Dolayısıyla günümüzdeki hastalık derecesindeki
    aşırılıklarla insanı kendisine tutsak eden müzik ve futbol
    fanatikliği, bağımlılık yapan bazı kötü alışkanlıklar için de bu
    hikmetler geçerli olduğundan, onların da içki ve kumar gibi yasak
    sayılmaları gerektiği değerlendirilebilir. Konumuzla ilgisi bakımından
    da insanları Allah’ı hatırlamaktan, namazdan alıkoyan
    ve düşmanlıklara sebep olan tüm davranışları Kur’an’ın eleştirdiği
    ve insanları birbirine düşman edecek eylemlerin kınanması da
    46] 5/Mâide, 77-81
    47] 5/Mâide, 90-91
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    gösteriyor ki, Kur’an, sulhu/barışı, dostluk ve iyi geçinmeyi emretmekte,
    namaz ve Allah’ı hatırlamayı birer ölçü ve mihenk taşı
    veya turnusol kâğıdı kabul etmektedir. Namazı ve Allah’ın zikrini
    unutturan veya bunlara engel olan, insanlar arasında düşmanlığa
    sebep olan ilke, prensip, hüküm, inanç ve eylemlerin tümü, bu
    âyetin ışığında reddedilmelidir.
    Allah’ın Düşmanları (Kâfirler): “Allah’ın düşmanları ateşe sürülmek
    üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler. Nihayet oraya
    geldikleri zaman, kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların
    aleyhine şâhitlik edecektir.” 48
    “Kâfirler: ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur
    ki gâlip gelirsiniz’ dediler. O inkâr eden kâfirlere şiddetli bir azabı tattıracağız
    ve onlar yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız. İşte böyle,
    Allah’ın düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerinden
    dolayı, ceza olarak orada onlara ebedî kalma yurdu (cehennem)
    vardır.” 49
    Allah’ın Düşmanlarını ve Mü’minlerin Düşmanlarını Dost
    Edinmek: “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
    olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken,
    onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a
    inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar.
    Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız,
    onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de
    açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan
    sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler,
    size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir
    olmanızı istemektedirler.” 50
    Zâlimlerle Dostluk: Kur’an, hiç bir şekilde zâlimlerle dostluğa
    izin vermez. “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.” 51; “...
    Onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin
    dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.” 52; “...Zâlimler
    hâriç (hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” 53
    Müşriklerden ve Taptıklarından Uzak Olmak ve Onları Tanımayıp
    Onlara Düşman Olduğunu Açıklamak: “İbrâhim’de ve onunla
    beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar
    48] 41/Fussılet, 19-20
    49] 41/Fussılet, 26-28
    50] 60/Mümtehine, 1-2
    51] 42/Şûrâ, 8
    52] 45/Câsiye, 19
    53] 2/Bakara, 193
    DÜŞMANLIK
    - 19 -
    kavimlerine demişlerdi ki, ‘biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan
    uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar,
    sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir...” 54
    Müşrikler ve Allah’ın Düşmanları İçin Duâ Edilmez: “(Kâfir
    olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra,
    akraba dahi olsalar (Allah’a)şirk koşan müşrikler için af dilemek, ne peygambere
    yaraşır ne de mü’minlere. (Çünkü Allah müşrikleri bağışlamaz.)
    İbrâhim’in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi.
    Yoksa onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, (af dilemekten
    vazgeçip) ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhim çok yumuşak huylu
    ve pek sabırlı idi.” 55
    Putlar, Mahşerde Kendilerine Tapanlara Düşman Kesilirler:
    “Allah’ı bırakıp da kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek
    şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? Oysa onlar, bunların tapmalarından
    habersizdirler. İnsanlar bir araya toplandıkları zaman (bunlar)
    onlara düşman kesilirler ve onların, kendilerine tapınmalarını inkâr ederler.”
    56Demek ki, putlar, mahşerde kendilerine tapanların düşmanı
    olurlar, kendilerine tapınıldığını da tanımazlar. Tapanları inkâr
    ederler.
    Onursuz Kâfirleri Dost Edinenler, İzzet ve Şerefi Onların Yanında
    mı Arıyor? “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu
    müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında
    izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca
    Allah’a aittir.”57; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şerefin hepsi
    Allah’ındır...”58; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve
    mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 59
    Düşmanlıkta Aşırı Gidilmemesi, Düşman Bir Toplumun Bir
    Gün Dost Olabileceği: “Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında
    yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok
    bağışlayan, çok merhamet edendir.” 60 Bu âyette Allah, düşmanlıkta
    aşırı gidilmemesini, düşman bir toplumun, bir gün dost olabileceğini
    bildirmiştir. Nitekim Peygamber’in ve müslümanların can düşmanı
    olan Mekke ve çevresi müşriklerinin çoğu sonradan İslâm’a
    girmişler, onların çocukları, Allah yolunda cihad eden mü’minler
    olmuşlardır. Böylece âyette belirtilen ilâhî vaad gerçekleşmiştir.
    54] 60/Mümtehine, 4
    55] 9/Tevbe, 113-114
    56] 46/Ahkaf, 5-6
    57] 4/Nisâ, 138-139
    58] 35/Fâtır, 10
    59] 63/Münâfıkûn, 8 ve yine bk. 10/Yûnus, 65.
    60] 60/Mümtehine, 7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    Bizim için de aynı uyarı geçerlidir ve aynı netice mümkündür. O
    yüzden müslümanlar, düşmanlarına karşı ölçülü olmaya, aşırı düşmanlıktan
    sakınmaya, adâlet ve insafa yöneltilir.
    Peygamberimiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurur: “Sevdiğini
    ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğz et; bir
    gün dostun olabilir.” 61
    Allah, Bazen Dinini Düşman Eliyle Güçlendirir; Bir Mü’mini,
    Düşmanının Eliyle Yetiştirir: “Nihayet Fir’avn ailesi onu (Hz. Mûsâ’yı,
    bebekliğinde) yitik olarak aldı. Çünkü o, sonunda kendileri için bir düşman
    ve bir tasa olacaktı. Şüphesiz Fir’avn ile Hâmân ve askerleri yanılıyorlardı.”
    62
    Evdeki Tehlike; Eşlerden ve Çocuklardan Düşman Olanlar da
    Vardır: İnsanın eşi, çocukları ve hatta insanın kendisi/nefsi bile
    kendine zarar verebilir, düşman olabilir. “Ey iman edenler! Eşlerinizden
    ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının.
    Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız,
    bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Doğrusu mallarınız
    ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın
    yanındadır.” 63 Rivâyet edildiğine göre, Mekke’den hicret arzusunda
    bulunan bazı müslümanların eş ve çocukları, kendilerinin
    perişan duruma düşeceklerini öne sürerek, babalarını hicretten
    alıkoymak istediler. Fakat hicretle kazanılan yüksek mertebeleri
    öğrenen müslümanlar, eş ve evlâtlarını cezalandırmak isteyince
    bu âyet inerek, onların affedilmesini ve kusurlarından geçilmesini
    tavsiye etti. Buna rağmen malın, çocukların ve eşin beklenmedik
    yer ve durumlarda kişiyi günaha sokup âhiret hazırlığından alıkoyabileceğine
    bu âyetlerle işaret edilmiştir.
    Kişinin günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman
    sayılır. Kişi için en tehlikeli düşman ise dost gözüken düşmandır.
    Allah’a yaklaştıran her şey mü’minin dostu, Haktan uzaklaştıran
    her şey de onun düşmanıdır. Müslüman, eşi ve çocuklarıyla
    ayrıca iman kardeşliği oluşturmalı ki, onlarla gönülden samimi
    bağlar, candan sevgi oluşsun.
    Düşmanı Yakın Bir Dost Haline Getirmek İçin Güzel Tavır: “İyilikle
    kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman
    (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir
    dost olur.” 64 Bu âyete göre kötülük, en güzel haslet ne ise onunla
    61] Tirmizî, Birr 60
    62] 28/Kasas, 8
    63] 64/Teğâbün, 14-15
    64] 41/Fussılet, 34
    DÜŞMANLIK
    - 21 -
    önlenmelidir. Bu davranış, her kişinin değil; er kişinin yapabileceği
    özelliktir: “Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak
    (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.” 65 Bu âyetlere
    göre müslümanların hareketleri hasene (iyilik), kâfirlerinki ise seyyie
    (kötülük) şeklinde nitelendirilir. Fahreddin Râzî, âyette geçen
    “(hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse”leri, yüksek ahlâkî erdemlere
    sahip kişiler olarak anlar ve bu âyetlerin, insanlara hakkı kabul ettirmeye,
    onları düşmanlıktan vazgeçirmeye yönelik dâvet ve irşad
    faâliyetlerinde sabır, sevgi ve hoşgörü ile davranmanın önemini
    ortaya koyduğunu belirtir. 66
    “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül
    et; çünkü O, her şeyi çok iyi işiten ve her şeyi pek iyi bilendir.” 67
    Din Konusunda Müslümanlarla Savaşan ve Savaşçı Olmayanlara
    Karşı Düşmanlık: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi
    yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz.
    Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din
    konusunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için
    yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte
    zâlimler onlardır.” 68
    Düşmanlara Karşı Hazırlık; Onları Korkutacak İmkânlar Hazırlamak:
    Allah düşmana karşı kuvvet hazırlamamızı emretmektedir.
    Bu kuvvetten maksat, savaşta düşmana üstünlük sağlayacak
    her çeşit vâsıtadır. Çeşitli silâhlar, ekonomik güç ve savaş tekniği
    gibi şeyler, bu hazırlanması emredilen kuvvet kavramına dâhildir.
    “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için
    bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, çünkü onunla Allah’ın düşmanını,
    sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği
    (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne infak eder/harcarsanız
    size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” 69
    Düşmana Karşı da Adâletli ve Ölçülü Davranmak, Haddi
    Aşmamak: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adâletle
    şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi
    adâletten saptırmasın. Âdil davranın; bu, takvâya, Allah korkusuna
    daha çok yakışır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla
    bilmektedir.”70; “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş
    65] 41/Fussılet, 35
    66] Mefâtihu’l-Gayb, 41/Fussılet, 35 âyetinin tefsiri
    67] 8/Enfâl, 61
    68] 60/Mümtehine, 8-9
    69] 8/Enfâl, 60
    70] 5/Mâide, 8
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”71; “...Bir
    topluma karşı beslediğiniz kin, sizi haddi aşmaya, tecâvüze sevk etmesin.
    İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
    günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü
    Allah’ın cezası çetindir.” 72
    Umulur ki Allah, Bizi, Düşmanlarımıza Gâlip Kılacaktır: “...
    Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve onların yerine sizi yeryüzüne
    hâkim kılacak da nasıl hareket edeceğinize bakacaktır.” 73; “...Nihayet
    Biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün
    geldiler.” 74; “Gevşeklik göstermeyin; üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten
    iman etmiş sağlam mü’minler iseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” 75;
    “Andolsun ki, Peygamber kullarımıza söz verdik: ‘Şüphesiz onlar, mutlak
    mansûr ve muzafferdirler. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.” 76;
    “Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki:) üstün/
    gâlip gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.” 77; “...İyi bilin
    ki, kurtuluşa erecek olanlar sadece hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır.”
    78
    “Fitne tümüyle yok olunca ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar
    onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler hâriç (hiç kimseye)
    düşmanlık yoktur.” 79
    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize
    düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti
    sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında
    iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar
    ki doğru yolu bulasınız.” 80
    “...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
    günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun;
    çünkü Allah’ın cezası çetindir.” 81
    “Yanınıza küfürle girip yine küfürle çıktıkları halde size geldiklerinde
    ‘inandık’ derler. Allah gizlediklerini daha iyi bilmektedir. Onlardan
    71] 2/Bakara, 190
    72] 5/Mâide, 2
    73] 7/A’râf, 129
    74] 61/Saff, 14
    75] 3/Âl-i İmrân, 139
    76] 37/Sâffât, 171-173
    77] 5/Mâide, 56
    78] 58/Mücâdele, 22
    79] 2/Bakara, 193
    80] 3/Âl-i İmrân, 103
    81] 5/Mâide, 2
    DÜŞMANLIK
    - 23 -
    birçoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün.
    Yaptıkları ne kadar kötüdür!” 82
    “Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı
    ve Peygamber’e karşı gelmeyi fısıldamayın. İyilik ve takvâyı konuşun.
    Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun.” 83
    Hâtıb’ın Kâfirlere Dostluk Girişimi
    “Ey iman edenler” Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
    dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara
    sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
    dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim
    yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi
    gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da
    bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar
    sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
    uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 84
    Bu âyetlerde mü’minlere hitâben hem Allah’ın, hem de
    kendilerinin düşmanı olan, Allah’tan gelen hakkı inkâr edenleri
    dost edinmemeleri, onlara sevgi beslememeleri; şayet onlar
    mü’minlere gâlip gelseler, yaman düşman kesilip elleriyle, dilleriyle
    mü’minlere zulmedecekleri ve onların inkâr etmelerini isteyecekleri;
    âhirette akrabanın veya çoluk çocuğun bir faydası olmayacağı
    belirtilmektedir. Bu âyetlerin nüzul sebebi şu olaydır:
    Rasûlullah (s.a.s.), Mekke’nin fethine hazırlanıyor, fakat
    Hayber’e gideceği izlenimi veriyor, niyetini gizli tutuyordu. Yalnız
    bazı yakın sahâbelerine maksadını söylemişti ki bunlar arasında
    Hâtıb bin Ebî Beltea da vardı. Hâtıb; Mekke’lilere, Allah’ın elçisinin,
    Mekke’ye saldırmak için hazırlanmakta olduğunu bildiren
    bir mektup yazdı ve bunu Mekke’ye giden bir kadınla gönderdi.
    Hz. Ali, bu olayı şöyle anlatıyor: “Allah’ın Rasûlü, beni, Zübeyr’i
    ve Mikdat’ı gönderdi: “Ravdatu Hâh’a varıncaya kadar yürüyün; orada
    yolcu bir kadına rastlayacaksınız. Onda bir mektup var; onu ondan
    alıp bana getirin” dedi. Yola çıktık. Ravda’ya varınca yolcu kadını
    gördük. “Mektubu çıkar!” dedik. “Bende mektup yok” dedi. “Ya
    mektubu çıkarırsın, ya da (mektubu aramak için) seni soyar, çırılçıplak
    ederiz!” dedik. Kadının, saç örgüsünün arasından çıkardığı
    mektubu Allah Rasûlü’ne getirdik. Bir de ne görelim? Hâtıb bin
    Ebî Beltea’dan Mekke’deki bazı müşriklere yazılmış olan mektup;
    82] 5/Mâide, 61-62
    83] 58/Mücâdele, 9
    84] 60/Mümtehine, 1-2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    Allah Elçisinin yapmakta olduğu bazı şeyleri, Mekke müşriklerine
    haber veriyor. Peygamber (s.a.s.) Hâtıb’a: “Bu nedir Hâtıb?” dedi.
    Hâtıb: “Ey Allah’ın Rasûlü, benim hakkımda acele karar verme.
    Ben Kureyş’e yamanmış bir adamım, Kureyş’ten değilim. Senin
    yanında bulunan muhâcirlerin, Mekke’de akrabası var. Onlar,
    yakınları vâsıtasıyla Mekke’deki âilelerini ve mallarını koruyorlar.
    Benim Kureyş ile bir soy bağım bulunmadığı için ben de bu sûretle
    yakınlarımı koruyacak bir el (dost) edinmek istedim. Bunu küfürden
    veya dinimden dönmekten dolayı yapmadım, (ben samimi bir
    müslümanım)” dedi. Peygamber (s.a.s.) “Hâtıb bize doğru söyledi”
    buyurdu. Hz. Ömer: “Bırak beni yâ Rasûlallah! Şu münâfığın boynunu
    vurayım” dedi. Peygamberimiz: “O Bedir’e katıldı. Belki Allah
    Bedir ehline bakmış da: ‘Dilediğinizi yapın, Ben sizi bağışladım!’ demiştir”
    buyurdu. İşte; “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
    olanları dost edinmeyin...” 85 âyeti bu münâsebetle inmiştir.” 86
    Hâtıb bin Ebî Beltea’nın mektubunu götüren kadın,
    Hâşimoğullarının mevlâsı olup Sâre adında şarkıcı kâfir bir kadındı.
    Mekke’den Medine’ye gelmişti. Peygamberimiz, ona müslüman
    olup hicret mi ettiğini, yoksa başka bir amaçla mı geldiğini
    sormuş, kadın: “Bedir günü efendilerimiz ölüp gittiler, çok ihtiyaç
    içine düştüm, onun için geldim” demişti. Peygamber’in teşvikiyle
    Muttaliboğulları ona yiyecek, içecek ve giyecek verdiler. Hâtıb da
    kadına on dinar ve bir hırka vererek mektubu götürmesini söylemiş,
    kadın da mektubu alıp yola çıkmış, fakat Allah, Rasûlü’nü
    durumdan haberdar etmiş ve Allah Elçisi, Hz. Ali’yi ve arkadaşlarını
    gönderip kadını yakalatmıştır. Son derece güç duruma düşen
    Hâtıb: “Benim Mekke’de âilem ve malım var. Böylece Mekkelilere
    yakın görünüp âilemi ve malımı korumak istedim. Biliyordum
    ki Allah, nasıl olsa gadabını/hışmını onlara indirecektir” demiş ve
    Allah’ın Elçisi, Hâtıb’ı affetmiştir. Âyetlerin nüzûl sebebi bu olmakla
    birlikte, tüm Kur’an âyetleri gibi, konu bütün müslümanlara
    uyarı arz etmektedir. Zaten âyetteki ifade, çoğul sîgası ile hitap
    etmekte, tek kişi değil; çokluk muhâtap alınmaktadır. Dolayısıyla
    Hâtıb’ın şahsında bütün müslümanlar, düşmanlarına karşı uyarılmış,
    onları dost kabul etmemeleri, onlara sırlarını vermemeleri
    emredilmiştir.
    “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel
    bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki, ‘biz sizden ve sizin
    85] 60/Mümtehine, 1
    86] Buhârî, Megâzî 9, Tefsîr Sûre 60; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 161; Ebû Dâvud,
    Cihad 98; Tirmizî, Tefsir 60; Dârimî, Rikak 48; Ahmed bin Hanbel, 1/80
    DÜŞMANLIK
    - 25 -
    Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek
    Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve
    öfke belirmiştir...”87; “(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara
    açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a)şirk koşan müşrikler
    için af dilemek, ne peygambere yaraşır ne de mü’minlere. (Çünkü
    Allah müşrikleri bağışlamaz.).” 88 Bu âyetlerde Allah, müslümanlara,
    Allah uğrunda kâfir kavim ve kabilesinden ayrılan ve onlara karşı
    yüreklerinde sevgi beslemeyen Hz. İbrâhim ile beraberindekileri
    örnek almalarını tavsiye etmektedir.
    Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin
    Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir.
    Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve
    düşmanlığı da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli
    buğz ve kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan
    dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren,
    O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren89 büyük bir suç olduğu
    gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır,90 zâlimlerden olmaktır 91
    ve kâfirler safına geçmek, “onlardan olmak”tır.92 Allah’a düşmanlık
    yapanları, Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın
    düşmanlığını kazanmak ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman
    kabul edip onlardan uzak durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır.
    “Tâğutu reddetmek, onu inkâr etmek” olmadan Allah’a
    iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu reddedip
    Allah’a iman ederse, o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam
    bir kulpa sarılmıştır.” 93 Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr
    edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut ise, Allah’tan
    başka, O’na alternatif olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü,
    sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen
    uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip
    korkulan her şeydir.
    Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle,
    câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu
    bir şekilde onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde,
    tevhidi benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit
    87] 60/Mümtehine, 4
    88] 9/Tevbe, 113
    89] 3/Âl-i İmrân, 28
    90] 60/Mümtehine, 1
    91] 9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9
    92] 5/Mâide, 51
    93] 2/Bakara, 256
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    müşrikten de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara
    dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü vermiş
    olmaktadır. O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır.
    Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden
    yüz çevirmek ve onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir.
    “Onun için sen zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya
    hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” 94
    Sonra, örnek gösterilen İbrâhim’i (a.s.) rehber edinip onun mirasına
    sarılacaktır. “Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti
    ki: ‘Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana taparım.
    Çünkü O beni doğru yola iletecektir. Bu sözü, ardından geleceklere devamlı
    kalacak bir miras olarak bıraktı ki insanlar (dinine) dönsünler.” 95
    Ve, müşriklerle muvahhidler arasındaki kesin ayrılık, uzaklaşma
    ve safları belirleyen yol işaretleri: “De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam, sizin
    tapmakta olduklarınıza... Sizin dininiz size, benim dinim bana!”96; “Onlar
    seni yalanlarlarsa de ki: ‘Benim işim bana, sizin işiniz de size aittir. Siz
    benim yaptığımdan uzaksınız; ben de sizin yaptığınızdan uzağım!” 97
    Ve birkaç hadis-i şerif: “Kim müşriklerle bir arada toplanır ve onlarla
    beraber oturursa, o da onun gibidir.” 98; “Müşriklerle birlikte yaşamayın
    ve onlarla birlikte bir arada bulunmayın. Kim onlarla birlikte yaşar
    veya bir arada bulunursa o durumda o Bizden değildir.” 99; “Ben, müşriklerin
    arasında ikamet eden her müslümandan uzağım!” “Ey Allah’ın
    rasûlü! Neden?” diye sordular. O da şöyle buyurdu: “Çünkü ateşleri
    (müslümanla müşriklerin ateşleri) birbirinden ayırt edilmez.” 100
    Zaten bu uzaklaşma, ayrılık ve safları belirleme olmasa,
    kâfirlere karşı nasıl cihad edilecektir? “Ey Peygamber! Kâfirlere ve
    münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları
    yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” 101 Zihninde ve davranışlarında
    onlardan ayrılamamış, ilişkilerini ve bağlarını koparamamış
    bir kimse, eliyle onların zulümlerini nasıl engelleyecek, onların
    fitnelerini durdurmak için onlarla nasıl savaşacaktır? “Fitne ortadan
    kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” 102
    İslâm’da, düşmanlarımız olan her çeşit kâfirle cihadın amacı,
    94] 53/Necm, 29
    95] 43/Zuhruf, 26-28
    96] 109/Kâfirûn, 1-2, 6
    97] 10/Yûnus, 41
    98] Tirmizî, Siyer 40
    99] Hâkim, Müstedrek 2/141
    100] Ebû Dâvud, Cihad 95; Nesâî, Kasâme 27; Tirmizî, Siyer hds no: 1654
    101] 9/Tevbe, 73
    102] 8/Enfâl, 39
    DÜŞMANLIK
    - 27 -
    yeryüzünde bir tek Allah’a ibâdeti ve O’nun hâkimiyetini sağlamaktır.
    Şeriatını üstün kılmak, kulları kullara kulluktan kurtarıp
    Allah’a kul olma hürriyetine ve mutluluğuna kavuşturmaktır. Beşerin
    sahte ilâhlığından ve zulümlerinden kurtarıp bir tek olan
    Allah’ın ulûhiyetine eriştirmek, O’nun hâkimiyeti altına sokmaktır.
    Cihadın bir başka hedefi de, yeryüzündeki müstaz’afları, ezilen ve
    sömürülenleri kurtarmaktır. “Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz!
    Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip
    gönder, bize katından bir yardımcı yolla’ diyen zavallı erkekler, kadınlar
    ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Buna, böyle bir dâvete uymayıp
    savaşmamaya hakkınız yok!)” 103
    Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın
    gerçekleşmesi için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine
    de Allah için buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi
    Allah rızâsı için dost edinecek, düşman kabul ettiklerini de,
    onlar Allah’a karşı oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman,
    Allah’ın sevdiklerini sevecek, O’nun gazab ettiklerine, buğzettiklerine
    de buğzedecektir. Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit
    kâfire düşmanlık gösterecek, onun velâyetini tanımayacaktır. Bu
    kâfir, en yakını/akrabası bile olsa, onu dost kabul edip sevemeyecektir.
    Rasûlullah (s.a.s.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en
    güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek
    ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 104
    İbn Abbas şöyle der: “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder
    ve Allah için dostluk ve velâyet yetkisini kullanır, Allah için
    düşmanlık beslerse, o kimse bu yaptıkları sâyesinde gerçekten
    Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın dostluğunu, velîliğini kazanmış
    olur). Bir kimse de, bu nitelikleri taşımadığı sürece, ne kadar
    çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın hazzına ve tadına erişemez.
    Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini (münâsebetini) sırf dünya
    ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal ise kişiye asla hiçbir şey
    kazandıramaz.” 105
    Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak
    mecbûriyetinde de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri
    altında da bulunsa, tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir.
    Kâfirleri düşman kabul etmek, bazı görevleri yerine
    103] 4/Nisâ, 75
    104] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
    El-Kebîr
    105] Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    getirmeyi zorunlu kılar. Onları düşman kabul eden kimse, kâfir
    ve münâfıkları taklit edemez, onlara benzeyemez. Onlara benzeyen,
    onları yüceltmiş, onlardan olmuş olur.106 Mü’min, zelîl olduğuna
    inandığı kâfirleri, onlara karşı davranışlarıyla bilfiil aşağılarda
    tutmağa çalışacaktır. Bu sebeple onların ticarî kurumlarını
    boykot edecek, siyasî kadrolarını onaylamayacak, onları yönetici
    olarak kabul etmeyecek, onların câhilî kültür veren kurumlarına
    karşı çıkacaktır. Mü’minin düşmanlığını isbat edebilmesi için,
    onlardan korkmaması gerekir. “...Eğer iman ediyorsanız onlardan
    korkmayın; Benden korkun.”107Onlardan korkuldukça onları fiilen
    zelîl/aşağılık görmek mümkün değildir. Mü’min bilir ki, Allah istemedikçe
    bütün kâfirler bir araya gelse kendisine en küçük bir
    zarar veremezler. O yüzden korkulmaya lâyık zat, tüm güç ve kuvveti
    elinde bulunduran Yüce Allah’tır. Düşman olmak, zarûretin
    dışındaki beraberliğe engeldir. Bir mü’min, onların emrine girip
    onların hizmetinde çalışmayı çok çirkin görüp reddedeceği gibi;
    kendi kurumlarında da onları çalıştırmayacaktır. Diğer kuruluşlarda
    görev alarak yüceltilmelerine kalben rızâ göstermeyecektir.
    Hz. Ömer’in Hîre’li bir gencin iyi yazı bildiğini söyleyip onu
    kâtip olarak istihdam etmesini tavsiye edenlere: “Müslümanlardan
    başkasını kendime dost mu edineyim?” dediği ve bunu şiddetle
    reddettiği rivâyet edilir. 108
    Bir hıristiyanı memur kadrosuna alan vâlilik görevinde bulunan
    sahâbi Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye halife Hz. Ömer çok sert bir
    şekilde: “Canı çıkasıca adam! Yanında çalıştıracak bir mü’min
    bulamadın mı?” diye azarlamıştır. Ebû Mûsâ el-Eş’arî: “Yâ Ömer!
    Onun dini kendisine, işbirliği bizedir. Bundan ne çıkar?” deyince,
    Hz. Ömer şöyle cevap vermiştir: “Hayır, yanılıyorsun! Allah’ın küçülttüklerini
    biz yüceltemeyiz. (Sen de yapma!)” 109
    Aynı şekilde, Hz. Ömer (r.a.), vâli Ebû Hüreyre’ye (r.a.) de bir
    mektup yazıyor ve diyor ki: “...Müslümanların işleriyle ilgili bir
    işte sakın müşrik ve putperest kimselerden yararlanma. Müslümanlara
    ait işlerle bizzat kendin ilgilen. Çünkü sen onlardan birisin.
    Diğer taraftan Allah seni onların yüklerini sırtlamanla görevli
    kılmıştır.”110; “...Allah kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ı sözü
    106] Tirmizî, hadis no: 2696
    107] 3/Âl-i İmrân, 175
    108] İbn Kesir, Tefsir, 1/398
    109] Beyhakî, es-Süneu’l-Kübrâ, Kitâbu Âdâbi’l-Kadı, 10/127; İbn Teymiyye,
    Sırât-ı Müstakîm, s. 50; Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, 3/611
    110] İbn Kayyım, Ahkâmu Ehli’z-Zimme 1/212
    DÜŞMANLIK
    - 29 -
    ise (zaten) yücedir. Çünkü Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.” 111;
    “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır...” 112;
    “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir.” 113
    Düşmanlara en azından buğz etmek imanın gereğidir. “Sizden
    biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse
    diliyle (onun kötü olduğunu söyleyip kötülüğü yasaklayarak) onu
    değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin (o işten nefret
    ederek, kötü görsün). Bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.” 114Hadisin
    başka bir rivâyetinde, kalbiyle buğzetmeyen için “bundan
    sonrasında hardal tanesi kadar iman yoktur” denilir. Düşmana şirin
    gözükmeye çalışmak, bizden hoşnutluğunu önemsemek, onlara
    dost gibi davranmak, onları taklit etmek, hele destek olmak,
    onların yıkılası sömürü düzenlerinin çarklarını döndürmek gibi
    ilişkilerin iman ve küfürle irtibatı değerlendirilmelidir. Kâfirlere
    niye selâm verilmez? Çünkü selâm, hayır duâdır, barış demektir, iyi
    ilişkiler içinde olmanın simgesidir, yani dostluk alâmetidir. Düşmana
    dostluk göstermek câiz olmadığından her çeşit kâfire (zarûri
    durumların dışında) Allah’ın selâmı olan “es-selâmü aleyküm” denilmez.
    İslâm’ı birinci tehlike ilân edenlere, Allah’ın hükmüne ve
    dinine savaş açanlara nasıl davranılması gerektiği, bir din seçme
    kadar önemlidir.
    Her din ve ideolojinin dostluk ve düşmanlık anlayışı kendine
    hastır: Komünizmin, enternasyonalizmin, hümanizmin dostdüşman
    anlayışı kendi bâtıl dinleri, yani ideolojileriyle ilgilidir.
    Kendi yoldaşları onlar için sınır tanımaz dost; kendi ulusu, farklı
    ideolojiye mensupsa düşmandır. Nâzım Hikmet’in deyişiyle “Vatanım
    rûy-ı zemîn, milletim nev-i beşer” anlayışı. (Müslümanın
    vatanı, İslâm’ın hâkim olduğu yer, yani dâru’l-İslâm; milleti, bütün
    Muhammed ümmeti, yani tüm müslümanlar olmalı.) Batı
    dünyasının ve özellikle ABD’nin dostluğu düşmanlığı yok, çıkarları,
    ülke menfaatleri vardır. Ama, bununla beraber, onları bizden
    ve hatta onlardan iyi tanıyan Rabbimiz’in hükmü: “Onların
    milletine/dinine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden asla râzı
    olmayacaklardır.”115 Batıyı örnek almaya çalıştığı halde ne batılı olabilen
    ne doğulu kalabilen ülkelerdeki dostluk-düşmanlık anlayışı
    da kaypak mı kaypaktır. Tarih kitaplarına bile bu renksiz ve kimliksiz
    bakış yansır. “Düşmanlar, ülkeyi işgal etti, düşmanlar şunları
    111] 9/Tevbe, 40
    112] 35/Fâtır, 10
    113] 63/Münâfıkûn, 8 ve yine bk. 4/Nisâ, 138-139; 10/Yûnus, 65.
    114] Müslim, İman 20
    115] 2/Bakara, 120
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    yaptı...” Ama düşmanların kim olduğu net değildir. Kurtarıcılar,
    ülkeyi düşmanlardan kurtardılarsa, düşmanların işgal ettiğinde
    uygulayacakları kanun, ahlâk, eğitim vb. icraat niye onlardan
    daha katı ve baskıcı şekilde uygulanır ve İslâm birinci tehlike ve
    büyük düşman ilân edilir? Bu kimliksiz yaklaşım, hangi ülkelerle
    dost, hangileriyle düşman olunduğu belli olmayacak zigzaglar çizen
    tavırları getirir... Irkçı milliyetçilere göre dostluğun ölçüsünü
    kan belirleyecektir. Düşman da başka ırklardır: “Türk’e Türk’ten
    başka dost yoktur!”, “her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından!”,
    “Tanrı Türkü korusun!”
    Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah
    için dostluk ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz
    Dost’a bizi yaklaştıran; düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır.
    Allah’ı gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun düşmanlarını,
    O’na dost olamayanları sevebilir mi?! “Ey iman edenler!
    Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven,
    mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu
    bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın
    kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar).
    Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”116;
    “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere
    karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...” 117
    Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki
    ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman
    gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı
    kabul ettikleri kâfirlere sempati besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor.
    İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan
    dolayı mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca
    tavırlar, şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa
    tenezzül etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün
    müslümanlarla samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız,
    mutlaka samimi müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi
    koparmayabiliriz, ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan
    olmak, onların dinine girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır,
    fikirdaştır çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.”118 Ve dostluk,
    sevgi kuru bir iddia değil; ispat edilmesi gereken bir iddiadır.
    Allah’a dost olmak, Allah’ı sevmek, davranışla isbatlanmadıkça,
    kuru bir iddiadan, insanı kurtarmayan bir avuntudan ibarettir.
    116] 5/Mâide, 54
    117] 48/Fetih, 29
    118] Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    DÜŞMANLIK
    - 31 -
    Allah’la ve müslümanlarla dost olduğumuzu, dillendirmekten öte
    davranışımızla göstermeliyiz. “Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız
    bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”119
    Düşmanlık da dostluk da; bedeli olan, ispatlanması gereken bir
    bağlılık ya da red; ilişki veya bağları koparmaktır. “Allah size imanı
    sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı
    da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 120; “Hep
    birlikte Allah)’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler
    idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş
    olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da
    sizi O kurtarmıştı.” 121
    Sevgi ve dostluğun gerekleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz:
    Allah için yardım, ikram, saygı, gerek kalple ve gerek dış görünüş
    ve tavırlarla kişinin sevdiğiyle beraber olması. Hayatın zorluklarına
    ve kâfirlerin baskılarına karşı ona destek olup moral vermek,
    onu küfre ve kâfirlere karşı güçlü ve hâkim kılmak, üzüntüsüne
    ve sevincine ortak olmak. Allah’ı sevmek ve Allah’la dost olmak
    demek; Allah’ın dostlarını sevmek, onlara yardımcı olmak, onların
    yanında yer almak, Allah’ın dinine yardım etmek demektir.
    Allah için düşmanlığın da gerekleri vardır: Kalben buğz edip
    Allah için tavır alarak düşmanlığı açık ve net bir şekilde ortaya
    koymak; meselâ Allah düşmanlarına karşı cephe almak, onlarla
    cihad etmek, onlarla (hayatî ve zarûri olan durumların
    dışında) tüm ilişkilerini kesip uzak durmak, kalben muhabbet
    göstermediğini davranışlarına yansıtmak. Onları emîn/güvenilir
    görmemek,122 onlara benzememek, onlara güler yüz göstermemek,
    samimiyet kurmamak, onlara ikramda bulunmamak, onların
    zulümlerine destekçi olmamak, onlara saygı göstermemek,
    onları güzel sıfat ve lâkaplarla isimlendirmemek, onlarla birlikte
    oturmamak. Kâfirlere şirin gözükmek için onlara müdâhane/yağcılık
    yapmamak, kendisine gerici gibi yaftalar vurmasınlar diye
    onlara şirin gözükmeye çalışmamak, onları sırdaş edinmemek
    şarttır. Aksine davranışlar, insanı tevhidden uzaklaştırır.
    “Ey iman edenler! Kendi dışınızdaki sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar
    size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler.
    Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli
    olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.
    119] 3/Âl-i İmrân, 31
    120] 49/Hucurât, 7
    121] 3/Âli- İmrân, 103
    122] 3/Âl-i İmrân, 75
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    Eğer düşünüp anlıyorsanız âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” 123
    Ve iki hadis-i şerif: “Siz mutlaka sizden öncekilerin yollarını karış karış,
    arşın arşın izleyeceksiniz. Öyle ki onlar bir kelerin deliğine girseler, siz
    de onlara uyacaksınız.” Ashâb dedi ki: “Ey Allah’ın rasûlü! Bu (izleyeceklerimiz
    yahûdi ve hıristiyanlar mı?” Peygamberimiz şöyle
    buyurdu: “Ya kimler olacak?” 124; “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan
    kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” 125
    “Ben kalben buğzediyorum” diye bunu sadece kalple yaptığını
    söylemek, isbata muhtaç kuru bir iddiadan ibarettir. Buğzun
    ve düşmanlığın gerekleri ne ise, bir mü’minin onları da yerine
    getirmesi gerekmektedir. “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda (o
    mü’minlerin söz ve davranışlarında) sizin için gerçekten güzel bir örnek
    vardır. Hani onlar kavimlerinden kâfir olanlara: ‘Muhakkak biz sizden ve
    Allah’tan başka ibâdet ettiğiniz şeylerden (putlardan) uzağız. Sizi inkâr
    ettik. Yalnızca Allah’a iman (edip şirki terk) edinceye kadar, bizimle sizin
    aranızda düşmanlık ve kin sürekli baş göstermiştir’ demişlerdi.” 126
    Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları
    ve şeytanın dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur.
    Allah’ın velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka
    şeytanın velîsi/dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan”dır; üçüncü bir grup
    yoktur. “Allah iman edenlerin velîsidir (dostu ve yardımcısıdır). Onları
    küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin
    dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan
    (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar
    orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 127; “İman edenler
    Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey
    mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan
    kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 128
    Ashâb-ı kirâmdan Cerîr bin Abdullah Peygamberimiz’e bey’at
    ederken, kendisinden şu şartla bey’at yapması istenmiştir: “Her
    bir müslümana öğütte bulunmak ve her bir kâfirden uzak durmak.”
    129
    “Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı,
    onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost
    123] 3/Âl-i İmrân, 118
    124] Buhârî, İ’tisâm 14, Enbiyâ 50; Müslim, ilm 6; İbn Mâce, Fiten 17
    125] Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    126] 60/Mümtehine, 4
    127] 2/Bakara, 257
    128] 4/Nisâ, 76
    129] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 6/357-358
    DÜŞMANLIK
    - 33 -
    edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.” 130; “...
    İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!”131 Kâfirleri dost kabul
    etmek, iman ile çelişmektedir. Hem iman, hem de onları dost
    edinme olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar. İman, onları
    dost edinmemeyi gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun
    imanla ilgisi değerlendirilmediğinden, bugün müslümanların
    çoğunluğu açısından dost-düşman karışmış, düşmanlarının oyununa
    gelen müslüman yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ
    Allah’ın düşmanlarının ve kendisinin düşman olması gerekenlerin
    yardımcısı, destekleyicisi, emrindeki memuru, hizmetçisi,
    kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir. “Müslümanım!” diyen nice
    insan, kâfirlerin koyduğu küfür kanunlarına, onların ortaya attığı
    felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine sevgi besleyebilmekte,
    onlara gönül rızâsıyla uyup teslim olabilmekteler.
    Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte, onlar gibi
    giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık kabul edebilmekteler.
    Allah ve Rasûlü’yle savaş demek olan fâiz 132 olmaksızın
    ticarî hayatı düşünememekteler...
    Ve her halleriyle kâfirlere benzeyip onların yanında yer almalarına
    rağmen; hâlâ kendilerini müslüman saymaları düşündürücüdür.
    Bırakın, kâfir olanlara tavır alıp “ey kâfir!” demeyi ve
    Kur’an’ın emrine uyup “De ki: ‘Ey kâfirler! İbâdet edip tapmam sizin
    taptıklarınıza.!”133 diye haykırmayı, Allah’ın düşmanlarından korkmak,
    onlara sevgi ve saygı duymak, onları ve makamlarını büyük
    görmek gibi imanını mahveden “şirk” adlı hastalık alabildiğince
    yaygınlaşmaktadır. Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta
    hayranlık duyanlar, destekleyip alkışlayanlar, onları velî kabul
    ederek seçip işbaşına getiren, yetki verenler, onların izini takip
    eden, itaat eden, onları örnek alanlara ne demeli!? Keler deliğine
    girseler bile onlara imrenip taklit etmeye çalışan, onları model kabul
    edip modalarına uyanlara nasıl bir sıfat bulmalı!?
    “(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.” 134
    diyen Rasûlün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu davranışlarıyla
    Rasûlün yolunu reddetmiş olduklarını görmek zorundayız.
    Bu tesbit, câhil müslümanları dışlayıp tekfir etmek, onları
    kendi hallerine terketmek için değil; muhâtaplarımızı tanımak,
    hastalığı teşhis edip tedavi için bize çok şeyler düştüğünü, göre-
    130] 5/Mâide, 81
    131] 5/Mâide, 51
    132] 2/Bakara, 279
    133] 109/Kâfirûn, 1-2
    134] Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    vimizin ve sorumluluğumuzun çok büyük olduğunu kabullenmek
    için olmalı. Bu değerlendirme, konum tesbiti açısından önemli;
    çevremizde bize ve yakınlarımıza da sirâyet etme ihtimali olan
    bulaşıcı şirk mikroplarının tanınması ve tedbir alınması için...
    Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce
    ve aziz tanımak, bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek;
    bu sebeple onlara karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir.
    “İzzet (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet) yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin
    ve gerçek mü’minlerindir. Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez,
    anlayamazlar.”135 Mü’min, İslâm şahsiyetinin yüceliğine inanmak
    zorunda olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık olduklarına, hayvanlardan
    daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da yükümlüdür.
    “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler, akıllarını
    kullanır mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca daha
    da sapıktırlar.”136; “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...” 137
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve
    katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
    cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
    onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın
    tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın
    tarafında olanlardır.”138 Bu âyet-i kerime, Allah taraftarlarıyla şeytan
    yandaşları arasında tam ve kesin bir ayrılığın olması gerektiğini
    ortaya koymuş oluyor. Mü’minin her türlü câzibeden ve her çeşit
    tarafgirlikten sıyrılarak müslümanların safında yer alması, bir tek
    kulpa sarılması ve bir tek ipe bağlanması gerekir. İslâm’ın olduğu
    yerde ırkçılık, nesebcilik, akraba savunuculuğu, aile asabiyeti ve
    yakınlık dâvâsı yok; vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik, bölgecilik
    vb. bir şey yok. Allah’ın istediği şeylerin dışında hiçbir şeyi tabulaştırmak
    yok. Sadece ve sadece akîde ve onun bayrağı altında
    durmak vardır.
    Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır.
    Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin
    sadece kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya
    koyar. Birinin zararı, topyekün müslümanlara iken, diğerinin sadece
    kendisinedir. Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır:
    Kâfirlerin küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek,
    135] 63/Münâfıkûn, 8
    136] 25/Furkan, 44
    137] 9/Tevbe, 28
    138] 58/Mücâdele, 22
    DÜŞMANLIK
    - 35 -
    onların bâtıl dünya görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani
    dost ve yönetici olarak kabul etmek, onları işbaşına geçirmek,
    onları sevmek, onlara uyup itaat etmek. İşte bütün bunlar, kişinin
    kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini onlara verdiğini göstermektedir.
    Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere gösterirse, bu
    küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere karşı ise, bu da
    imanın gereğidir.
    İnsan, dostunu ve düşmanını tanımak zorundadır. Hz. Âdem
    ve Havvâ’ya, yaratıldıkları ilk zamanlarda Allah düşmanlarını tanıttı,
    onları uyardı. “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır.
    Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin
    acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada
    susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.” 139 İnsanın ilk yanlışı, düşmanını
    dost zannetmesiyle oldu; İnsanın cenneti kaybetmesinin
    sebebi, düşmanına karşı tedbir almayışı, onun hile ve tuzaklarına
    kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar bile düşmanlarını bilir; kendisini
    ve neslini düşmanından korumaya çalışır. Bir tavuk, özellikle
    yavrusunu düşmanından sakınmak için, nasıl fedâkârlık ve kahramanlık
    yapar, gözleyenler bilir.
    Düşmanları teke indirmek, önemli bir metoddur. Rasûlullah’ın
    sünnetidir. Medine’ye hicretinden sonra müslüman olmayan tüm
    insanlarla düşmanca münâsebetlere girmeyip, yahûdilerle antlaşma
    yapması, onları dost yapmaya gayret etmesi ve Mekke’li müşrik
    düşmanlarla mücâdelesi, belirli bir aşamaya geldikten sonra,
    yine tek düşman olarak yahûdilerle hesaplaşması bunun tipik örneğidir.
    Yirminci asırda, yerli ve yabancı düşmanlarına karşı büyük
    zafer kazanmış bir devrim hareketinde de bu tavrı görüyoruz.
    Biz de değişik birçok cephede savaşmaktansa, bataklığın kaynağı
    durumundaki zâlim tâğutlara tavır almalı, gücümüzü gerçek ve
    öncelikli düşmana karşı birleştirmeliyiz. Düşmanları gereksiz yere
    çoğaltmak, onların hıncını artıracak sövme, zulüm, işkence, haddi
    aşma gibi müslümana yakışmayan tavırlar içinde bulunmak, büyük
    yanlışlardandır. Düşmana karşı da olsa bu hak ihlâlleri, düşmanlığı
    Allah için olmaktan çıkarır; nefis için düşmanlığa dönüştürür. Hz.
    Ali’nin öldürmek üzere olduğu bir kâfir, yüzüne tükürdüğünde,
    hiddetlenip öldürmekten vazgeçtiği, ancak hiddeti geçtikten sonra
    öldürmek istediğine dair rivâyet, güzel bir numûnedir.
    Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız
    gereken özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını
    kuşanır” atasözünün ve “bugün yardım alan, yarın emir alır”
    139] 20/Tâhâ, 117-119
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    vecîzesinin gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı zannederken, hırsız
    tarafından yakalanan konumuna düşmemeli, ava giderken kendimiz
    avlanmamak için tedbirler almalıyız.
    “Düşmanınızın silâhıyla silâhlanın” sözü, bazılarınca hadis olarak
    ifade edilmekte ve İslâm dışı çalışmaların, metod ve yöntemlerin
    delili olarak sunulmaktadır. Bu söz, kesinlikle hadis-i şerif değildir;
    Kur’an’a da selim akla da aykırı, yanlış ve gayr-i meşrû bir
    tavsiye ve yönlendirmedir. Düşmanlar, İslâm’ın cevaz vermediği
    araçları silâh olarak kullanırsa müslüman ne yapacaktır? Sözgelimi,
    bazı düşmanlar, dâvâları için kendi karılarını ve kızlarını bile
    fesat ögesi şeklinde silâh olarak kullanabilmektedir. Ayrıca Kur’an,
    düşmanları korkutacak silâhlar hazırlamayı emrediyor. “Onlara
    (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp
    beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı
    ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’’n bildiği (düşman) kimseleri
    korkutursunuz. Allah yolunda ne harcasanız size eksiksiz ödenir, siz
    asla haksızlığa uğratılmazsınız.”140 Düşmanının silâhıyla silâhlanan
    bir mü’minden, kendisinde de aynı ve belki daha gelişmişi olan
    düşman nasıl korksun? İsrâil, kendisinin sahip olduğu cinsten benzer
    silâhlara sahip olduğu halde yönetimi yahûdiyle dost olan ülkelerdeki
    müslüman askerlerden mi, yoksa ölümden korkmayan,
    iman eri ve şehâdet adayı olan taştan başka silâhı olmayan çocuk
    yaşlardaki fedâilerden mi korkmaktadır?
    Hiç düşmanı olmamak da bir kusurdur. Meziyetleri olanın, sosyal
    faâliyetlerde bulunan, kişiliği olan ve izzet sahibi kişilerin mutlaka
    düşmanları da vardır. Düşmanı bulunmayan kimse, ot gibi
    yaşayan kimsedir. Düşmanı olmamak fazilet olsaydı, peygamberlerin
    düşmanı olmazdı. Halbuki onların, diğer insanlardan daha
    azılı ve daha çok düşmanı vardı. “Böylece Biz, her peygambere insan
    ve cin şeytanlarını düşman kıldık.”141; “(Rasûlüm!) İşte Biz böylece her
    peygamber için günahkârlardan düşman(lar) kılarız.”142 İyilik ve erdem,
    düşmanı olmamak değil; düşmanlarına haksızlık etmemek, haddi
    aşmamaktır. Onlara sövme ve çirkin hakaret düşmana bile yapmamak,
    bu kötü tavırları silâh olarak kullanmamaktır.
    Düşmanların bazı faydaları da vardır. Mikropların alyuvarların
    savaşçılığını, canlılığını arttırdığı gibi. Düşmanlar, kişilere görevlerini
    hatırlatır, hızlarını ve derecelerini arttırır. Düşman, kişiye
    boyunun ölçüsünün ne kadar olduğunu gösteren iyi bir ölçüttür.
    140] 8/Enfâl, 60
    141] 6/En’âm, 112
    142] 25/Furkan, 31
    DÜŞMANLIK
    - 37 -
    Düşmanı, insanın kendi hatalarını görmesini sağlar. Cihad gibi,
    gazilik ve şehitlik gibi, yiğitlik ve kahramanlık gibi faziletler, düşman
    sâyesinde elde edilir.
    Düşmanlığın Zıddı; Dostluk
    Hepimizin bildiği gibi, düşmanlığın karşıtı, “dostluk”tur.
    Farsça’da “seven, sevgili, yâr” anlamındaki “dost” kelimesinden
    dilimize geçen dostluk, İslâmî literatürde sadâkat, uhuvvet, meveddet,
    sohbet gibi değişik kelimelerle ifade edilmiş, ayrıca “velî”
    ve “rafîk” kelimeleri başka anlamları yanında, dost mânâsında
    da kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de bu anlamda en çok geçen
    kelime, “velî”dir. İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye dayalı
    bağlılık haline dostluk diyoruz. Kur’ân-ı Kerim’de dostluk, bütün
    mü’minlerin şiarı ve özelliği olarak gösterilir: “Mü’min erkekler
    ve mü’min hanımlar birbirlerinin dostudurlar.143 Dostluk, ancak Allah
    içindir. İslâm dışı bir gâye için dostluk kurulmamalıdır. “Sizin
    dostunuz Allah, O’nun elçisi (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir.” 144
    Dostlukların kurulmasında kan bağı yerine inanç birliğinin esas
    alınması gerekir: “Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip
    tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin.
    Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 145
    Allah’ın iman edenlerin dostu olduğunu bildiren âyetlerin çoğunda
    “velî” kelimesinden sonra “nasîr”, “şefî’”, “vaak”, “hamîd”
    , “mürşid” gibi sıfatlara veya benzer mânâlar ihtivâ eden ifadelere
    yer verilerek dostun sevdiği için bir yardımcı, koruyucu, kurtarıcı,
    yüceltici, iyiliğe yöneltici olması, bu şekilde dostluğun sevgiye
    dayanması ve pratik ahlâkî sonuçlar doğurması gerektiğine işaret
    edilmiştir. Mü’minlerin kardeş olduğu,146 vaktiyle onlar birbirine
    düşman iken Allah’ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş
    olduklarını 147 bildiren âyetler de geniş kapsamlı dostluğun önemini
    anlatmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de yine dostluk anlamında kullanılan “hulle”
    kelimesi, sözlüklerde genellikle “kalbin derinliklerine nüfuz ederek
    kökleşen engin dostluk” şeklinde açıklanmaktadır. Allah’ın
    Hz. İbrâhim’i dost (halîl) edindiğini,148 âhirette zâlimlerin “keşke
    falanı dost edinmeseydim!”149 şeklindeki pişmanlığını anlatan
    143] 9/Tevbe, 71
    144] 5/Mâide, 55
    145] 9/Tevbe, 23
    146] 49/Hucurât, 10
    147] 3/Âl-i İmrân, 103
    148] 4/Nisâ, 125
    149] 25/Furkan, 28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    âyetlere göre hulle kelimesi, ilgili diğer terimlerden daha dar kapsamlı,
    fakat daha içten ve güçlü bir dostluğu ifade etmektedir.
    Hadis-i şerifteki “Kişi, dostunun (halîl) dini üzeredir.” 150 ifadesi,
    dostluğun ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler
    arasında kurulabileceği şeklindeki görüşün özlü bir ifadesidir.
    İnsanların farklı tabiat ve karakterlerde yaratılmış olmasının bu
    uyuşma ve kaynaşmadaki rolünü belirten “Ruhlar bir araya getirilmiş
    gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir, uyuşmayanlar ayrılır.”151
    meâlindeki hadis, dikkat çekicidir. 152
    Kur’an, kâfirleri dost edinmeyi yasaklar: “Mü’minler, mü’minleri
    bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği
    kesilmiş olur, artık Allah’tan hiçbir şey beklemesin. Ancak onlardan
    (kâfirlerden gelebilecek tehlikelerden) sakınma haliniz (takıyye) başkadır.
    Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş, yalnızca
    O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu
    bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.”
    153 Müfessir Beyzavî, bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: Eğer kalplerinizde
    kâfirlere karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız
    da, açığa vursanız da Allah bilir. Zira göklerde ve yerde olan
    her şeyi bilen Allah, elbette sizin gizlinizi de âşikârınızı da bilir.
    Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de
    siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir. Kısaca,
    O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği
    hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, O’nun emrine âsi
    olmak cür’etini göstermeyin.
    Allah düşmanlarını sevmek, mü’mine yakışmaz; zaten kâfirler
    de mü’minleri sevmezler: “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost,
    sırdaş edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri
    kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır;
    sînelerinin gizlediği (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür.
    Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.” 154; “Kâfirler de
    birbirlerinin dostudurlar.”155 Mü’minler, birbirlerine kızıp da kâfirlere
    yönelemezler: “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost
    edinmeyin.”156 Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “İnsan,
    dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin.”
    150] Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    151] Buhârî, Enbiyâ, 3; Müslim, Birr 159
    152] M. Çağrıcı, a.g.e., c. 10, s. 511-512
    153] 3/Âl-i İmrân, 28-29
    154] 3/Âl-i İmrân, 118
    155] 8/Enfâl, 73
    156] 4/Nisâ, 144
    DÜŞMANLIK
    - 39 -
    157“İnsan, sevdiği ile beraberdir.” 158 Mü’minler birbirleriyle dostluk
    yapmazlarsa ne olur?: “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır.
    Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük
    bozgun ve fitne çıkar.” 159
    Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını
    paylaşacağı, seveceği ve sevileceği, görüş birliğinde bulunacağı
    dostlara ihtiyacı vardır. Dostluklar, Allah rızâsı için ve çıkarsız
    olursa sürekli olur. Bir mü’minin genel olarak bütün mü’minlere
    dostluk göstermesi gerekir. Ayrıca, fert olarak her mü’minin en
    çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur. Hz. Muhammed
    (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir arasındaki dostluk gibi...
    İslâmî dostluk kavramı, batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından
    apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp
    sorumluluk, ahde vefâ, kendisi için istediğini kardeşi için de
    istemek gibi derin mânâlara sahiptir. Kur’ân-ı Kerim velâyet kelimesi
    ile dostluğu, kâmil anlamda tek kelimede zikreder. Dostluk,
    velâyetin izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler.
    Bunun anlamı, dostluğun getirdiği bütün maddî ve mânevî
    sorumluluktur, birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.
    Dostluğun ikikadî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun
    itikadî yönlerini, müslümanların tevhid anlayışı belirler. Amel olarak,
    müslümanların birbirini sevmesi ve birliktelik oluşturmaları
    zorunludur. Cemaat, Allah’ın rahmetine, rızâsına, af ve mağfiretine,
    dünya ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri
    karartır, Allah’ın azabını çağrıştırır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
    “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde
    ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama.”160 Müslümanın
    sorumlu olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları.
    Bunlar birbiriyle içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç
    kimse Allah’tan başka bir şeyi gerçek ve mutlak anlamda sevemez
    ve O’ndan başkasını mevlâ ve dost edinemez. Dost olarak
    Allah yeter. Mü’minler birbirlerini Allah rızâsı için severler.
    Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar.
    Kim bir insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden,
    asâletinden veya zenginliğinden dolayı seviyorsa, bu sevgi çıkar
    amaçlıdır. Yapılanlar Allah rızâsı için olmayınca mutlaka bir çıkar
    157] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398
    158] Müslim, Birr 161
    159] 8/Enfâl, 73
    160] bn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin
    Hanbel, 3/225
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    içindir ve bu, insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.s.):
    “Zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri (diğer
    rivâyette, üçte ikisi) gider.” buyurmuştur. O halde mü’minler, en
    güzel ahlâk üzere olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe
    tam mü’min olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır.
    Allah’ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye
    çalışmak imanın zayıflığındandır.
    Allah, sâlih kullarını dost edinir. “Kim, insanların kızması pahasına
    Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların
    nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse,
    artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.”
    161 Demek ki, dostluğun itikadî temeli budur. Bazen insanlar birbirlerine
    karşı haksız ve zâlim olurlar. “Ancak bu şeytan, dostlarını
    korkulu gösteriyor.” 162 Şeytana uyanlar düşmanla dostluk kurar ve
    münâfık olur. Oysa, dostluk için ölmek de vardır: “Nice peygamberler
    var ki, beraberlerinde rabbânîler savaş yaptılar da başlarına gelenlerden
    dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler, boyun eğmediler.” 163
    Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da, isim sorunudur.
    Müslümanın “İslâm”dan başka bir kimliği, “müslüman”dan
    başka bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek
    veya düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Üstünlük, öncelikle
    takvâ ile ile olduğu gibi, Allah Kur’an’da “müslüman”, “mü’min”,
    “Allah’ın kulları” diye ad vermiştir. Bir başka deyişle, müslümanların
    cehâletleri yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe,
    tâbi olunan imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları
    dost-düşman diye ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir
    inanç ve düşünce akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak
    akîde ve inanç birliğinde sözkonusudur.
    Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir
    menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed
    (s.a.s.) ile böyle câzip dünyevî tekliflerle dostluk kurmak
    istemişlerdi de Allah onu korumuştu: “Onlar seni sana vahyettiğimizden
    çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman
    seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki
    onlara biraz meyledecektin.” 164
    Müşriklerin bu metodu, her zaman İslâm dâvetçilerine uygulanmaktadır.
    Onlar, her zaman İslâm dâvetçilerine nüfuz edip
    161] Tirmizî, Zühd 64
    162] 3/Âl-i İmrân, 175
    163] 3/Âl-i İmrân, 146
    164] 17/İsrâ, 73-74
    DÜŞMANLIK
    - 41 -
    yolundan saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan
    birçok mü’mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini
    aldatarak müşriklerin dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhidden
    çok uzaklarda bulunan çağdaş müslümanları, kâfirler tek tek avlayarak
    İslâm ümmetini tümüyle parçalamışlardır. Müslüman, kimle
    dostluk edecektir? “Dostum!” diye hakikaten gösterebileceği
    kim veya kimler olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun Allah
    olduğunu belirtmesi, bu dostluğun çerçevesini kesin olarak belirlemiştir.
    165
    Takıyye; Düşman Kâfirlerden Gelecek
    Tehlikeden Dolayı Farklı Görünme
    “Takıyye” canını, malını, ırzını düşmanın zararından korunmak
    için ondan sakınmak demektir. Takıyye, güçlü olan bir düşmandan;
    din, mal, can, ırz ve nâmus gibi üstün değerleri tehlikeli bir
    durum karşısında korumak için başvurulan bir tedbirdir. Bu gibi
    değerleri tehdit altında olan bir müslüman, bu tür risklerden kurtulmak,
    zarara uğramamak için imanını, kimliğini ve durumunu
    gizleyebilir. Kur’an buna izin vermektedir: “Mü’minler, mü’minleri
    bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, artık Allah’tan
    hiçbir şey beklemesin. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız
    (takıyye yapmanız) başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten)
    sizi sakındırıyor. Dönüş yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz
    de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir.
    Allah her şeye kadirdir.” 166
    İslâm, bütün hayatı kuşatan bir dindir. O yalnızca kalplerdeki
    bir iman, bir ahlâk ya da bir kültür değildir. O hayatı bütün yönleriyle
    düzenlemek, ilâhî bir nizam meydana getirmek, Yüce Allah’a
    teslim olmuş bir toplum oluşturmak istemektedir. İslâm’a teslim
    olmuş müslümanlar, bir bina gibi birbirine kenetlenerek Tevhid
    Kelimesinin gereğini toplu olarak yerine getirmek zorundadırlar.
    Bunun sağlanılabilmesi için müslümanların sürekli çaba göstermeleri
    gerekir. Ancak, İslâm’ın hâkimiyetini istemeyen müşrikler ve
    tâğutlar, müslümanlarla mücâdele edeceklerdir. Müslümanlardan
    bazıları bu mücâdelede düşmanın eline esir düşebilir, eziyet görebilir,
    işkenceye uğrayabilir, bazı hakları tehdit altına girebilir. Bu
    gibi durumlarda o mü’min, kendinin ve bağlı olduğu müslüman
    toplumun aleyhine olabilecek şeyleri söylememeli, sır vermemelidir.
    Böyle bir durumda kendini gizlemenin, hatta imanı açığa vurmamanın
    adı “takıyye”dir.
    165] Sami Şener, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/414-416
    166] 3/Âl-i İmrân, 28-29
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Böyle bir takıyye, takvânın gereklerindendir. Takıyye de, takvâ
    gibi kişinin kendini ve bağlı olduğu müslüman toplumu elem ve
    zarar verecek şeylerden koruyup sakınması demektir. İslâm’ın
    Mekke döneminde, müşriklerin işkencelerine uğrayan bazı
    sahâbelere takıyye izni verildiğini biliyoruz. Bunun en canlı örneği,
    müşrikler tarafından gözünün önünde babası ve annesi fecî
    şekilde öldürülen Ammar bin Yâsir’dir. Yapılan işkencelere dayanamayan
    Ammar (r.a.), müşriklerin istediği sözleri söyler ve ölümden
    kurtulur. Sonra ağlayarak Peygamberimize gelir, Peygamber
    hakkında kötü konuştuğunu ve müşriklerin ilâhlarını övdüğünü
    söyler. Peygamberimiz ona sorar: “Peki o anda kalbinde ne hissettin?”
    O da “kalbinin imanla dopdolu olduğunu” söyleyince, Peygamberimiz,
    aynı durumla karşılaştığı zaman yine öyle yapmasını tavsiye
    etmiştir. 167
    Şu âyet bu durumu desteklemektedir: “Kim imanından sonra
    Allah’a (karşı) küfre sapıp da, -kalbi imanla tatmin olduğu halde, baskı
    altında zorlanan hariç- küfre göğsünü açarsa, işte onların üstünde
    Allah’tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır.” 168
    Bu konuda şu örnek de dikkat çekicidir: Yalancı peygamber Müseylime
    sahâbelerden iki kişiyi esir almıştı. Birine “Muhammed’in
    Allah’ın Rasûlü olduğuna şâhitlik eder misin?” diye sordu. O da
    “evet” dedi. Sonra kendisinin peygamberliğine şâhitlik edip etmediğini
    sordu. O yine “evet” deyince onu serbest bıraktı. Aynı
    soruyu ikinci sahâbeye de sordu. Ancak o, soruya cevap olarak
    “ben dilsizim!” deyince onu öldürttü. Olayı duyan Peygamberimiz,
    şehid olanın imanındaki doğrulukla öldüğünü (azîmeti tercih ettiğini)
    ve mübârek olduğunu; diğerinin ise Allah’ın ruhsatını kullandığını
    ve hata etmediğini söyledi. 169
    Takıyye’ye Âl-i İmrân, 28. âyetiyle de izin verilmektedir. Dikkat
    edilirse görülecektir ki takıyye, bir ruhsattır. Dileyen önemli bir
    tehlike karşısında takıyyeye başvurabilir. Ancak Kur’an’ın diğer
    âyetlerine baktığımız zaman kuvvetli olmayı, düşmanlara karşı
    hazırlıklı olmayı, cihad etmeyi, Allah yolunda canı ve malı harcamayı
    teşvik ettiğini, mü’minlerin önceki müslümanlar gibi deneneceklerini
    söylediğini görmekteyiz. Çeşitli âyetlerde kâfirlerden
    korkarak onlara dost olma yasaklanıyor. Asıl korkulması gereken
    insanlar değil; Allah’tır. Bütün bunlara rağmen zayıf kalan, işkenceye
    uğrayan veya müslümanlar aleyhine bir şey söylemesi istenen
    167] Hayâtü’s-Sahâbe, 1/245; Elmalılı, 5/263
    168] 16/Nahl, 106
    169] nak. Elmalılı, 2/340
    DÜŞMANLIK
    - 43 -
    mü’minler bu ruhsata başvurabilirler.
    Şüphesiz ki Allah uğruna katlanılan her şey, harcanan her
    türlü zaman ve mal, kat kat kaşılık görecektir. Allah (c.c.) kendi
    yolunda, kendi dini için mücâdele edenlere hem destek olacaktır,
    hem de onlara hesapsız ecir verip makamlarını yüceltecektir. Ancak
    hatırlatmak gerekir ki, takıyye ruhsatı hiç bir zaman dünyalık
    bir çıkar veya makam için, ikiyüzlü davranmak, kıvırmak, ciddiyetsiz
    ve ilkesiz olmak demek değildir. Takiyye, müslümanlara karşı
    kullanılan bir aldatma silâhı değil; hasımlardan gelebilecek bir
    tehlikeye karşı sakınma ruhsatıdır. 170
    İbn Abbas (r.a.) der ki: “Takıyye, kişinin kalbi iman ile dopdolu
    olduğu halde, sadece diliyle söz söylemesidir.” Takıyye yapmak
    yoluna, ancak öldürülmek, bir organının kesilmesi ya da ileri derecede
    eziyet ve işkence tehlikeleri halinde başvurulur. Mâhiyeti ise,
    kâfirler arasında yaşamak durumunda olan müslümanın onlarla
    “idâre-i kelâm” etmesidir. Aslolan, kâfirlere karşı uzlaşmaz tavrın
    -kalben dahi olsa- korunmasıdır, bu tavrın sürekliliğidir. Allah’a
    ve peygamberine iman, onlara sevgi beslemek; kâfirleri velî/dost
    edinmemeyi gerektirmektedir. Yine, takıyye sadece kâfirlere ve
    zâlimlere karşı kullanılabilir. Kişinin kendi çıkarından çok; ümmetin
    çıkarı dikkate alınarak uygulanması gerekir. Tehlikeli bir
    durum ortaya çıktığı zaman takıyye yapılıp yapılmayacağı, bu
    durumla karşı karşıya kalan müslümanın imanı çerçevesinde vereceği
    karara bağlıdır. Takıyye, ancak ölüm korkusu gibi kesin ve
    büyük ikrah olması ve niyetinin sağlam olması halinde câiz olur.
    Ancak belirli durumlarda, zarûret hallerinde uygulanabilir.
    Takıyye, düşman olunması gerekenlere dostluk göstermek
    değildir. Düşmanın şerrinden korunmak için fiilî bir dostluğa cevaz
    yoktur. Onların emirlerine uyup peşlerinden gitmek değildir
    takıyye. Ancak mecbur kalındığı zaman sadece dille, sathî, şeklî,
    yapay ve sanal olarak düşmanlığın olmadığı görüntüsü vermektir.
    Seyyid Kutub, takıyye konusunda şunları söyler: Takıyye, sadece
    dilde olur; takıyye, öylesine görünmedir. Yoksa içten ve kalpten,
    istenilen şeye bağlılık ve dostluk gösterisi demek değildir. Takıyye,
    amel ve eylem bakımından da onlara dostluk beslemek ve yetki
    verme demek değildir. Kaldı ki, ruhsat veya izin verilen takıyye,
    mü’min ile kâfir arasında bir sevgi ve meveddetin doğması değildir.
    Herhangi bir şekilde çalışarak veya hizmet vererek mü’minin
    kâfire yardımcı olması da değildir. Bunların hiçbirisinin takıyye
    ile ilgisi yoktur. Böyle bir aldatma ile hâşâ Allah’ı kandırmaya
    170] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 661-663
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    kalkmak câiz değildir. 171
    İbn Kayyım da diyor ki: “Takıyye, kâfirleri sırdaş ve dost edinme
    demek değildir. Ancak Allah müslümanların kâfirleri dost ve
    sırdaş edinmekten uzak kalmalarını isteyince, aynı zamanda bu,
    onlara düşmanlığı ve onlarla ilişkiyi kesmeyi ve onlardan uzaklaşmayı
    gerektirir. Normal şartlarda bu kimselere düşmanlığı da
    açıkça gösterip ilân etmesi icap eder. Ancak bunların şerrinden
    korkulması halinde, takıyye yapmaları kendileri için mubah kılınmıştır.”
    Takıyye öyle bir kapıdır ki, bu kapıdan şeytan gayet kolay içeri
    sızabilir. Hasta kalplilere ve düşük karakterlilere bu işi süslü gösterir.
    Böylece onların Allah’ın düşmanlarına yumuşaklık gösterip
    meyletmelerini sağlar. Bunun içindir ki, Rabbimiz takıyye ifadesinden
    hemen sonra şöyle buyurmaktadır: Âllah, kendisine karşı gelmekten
    sizi uyarıp sakındırıyor. Dönüş yalnızca Allah’adır. De ki: ‘İçinizdekileri
    gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde
    olanları da bilir. Allah herşeye kadirdir.”172 Eğer kalplerinizde kâfirlere
    karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız da Allah bilir.
    Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine
    de siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir.
    Kısaca, O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği
    hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, emrine âsi
    olmak cür’etini göstermeyin. Kur’an, dünyada mü’minleri bu konuda
    uyarıyor ki, bu kapıyı kendileri için bir dayanak ve destek
    yapmasınlar. Olur ki, bu çok büyük ve önemli olan hususu küçük
    ve kolay görürler. İşte böyle yapılmaması için uyarıyor. Zira
    bu olay, Allah’ın düşmanlarının dost edinilmesini, takıyye adıyla
    böyle bir işe girilmesini, şeytan hoş ve kolay gösterebilir. Kur’an;
    “dönüşünüz yalnızca Allah’adır.” diyerek, gâfil olunmamasını istiyor.
    Dönüş Allah’a olunca, düşmanlara karşı gösterilen dostluk yüzünden
    Allah cezalandırır.
    Dost Kabul Etmediklerimizle İlişki
    Çeşitleri; Savaş ve Barış
    İslâm’ın temel hedefi barıştır. Çünkü Yüce Allah insanlığın huzurunu
    istemektedir. Bunun sağlanması, İslâm’ın bütün insanlara
    tanıdığı temel hakların verilmesiyle mümkündür. Zira bu haklar,
    bütün insanlara yaratılışta Allah tarafından verilmektedir. Allah
    Teâlâ, ilâhî temele dayalı tahrif edilmemiş bütün dinlerde (ki
    171] Fî Zılâl, Âl-i İmrân, 28. âyetinin tefsiri
    172] 3/Âl-i İmrân, 28-29
    DÜŞMANLIK
    - 45 -
    bütün ilâhî dinlerin aslı ve temel adı İslâm’dır) bu hakları insanlara
    eşit olarak vermiş, üstünlüğü de iman ve takvâya bağlamıştır.
    173 İslâm dışındaki tüm dinler, haktan uzak olduğu veya tahrif
    edilip hakla bâtıl karıştırıldığı için, günümüzde bu temel hakları
    gereği gibi insana veren sadece İslâm’dır. Başka dinler, ideolojiler
    ve dünya görüşleri, dün olduğu gibi bugün de insanı doğru
    bir şekilde tanımadıkları için insan hakları konusunda da aşırılıklardan,
    istismar ve zulümlerden, oyalama ve kandırmacalardan
    kurtulamamışlardır. İslâm’a göre, bütün insanlığın temeli birdir.174
    Allah’ın bildirdiği esasları kapsamayan Ehl-i Kitab’ın içinde bulunduğu
    muharref dinin, istenilen huzuru ve dostluğu sağlaması da
    mümkün görülemez. Çünkü ilâhîlik vasfını kaybeden inançlar, insanlığın
    fıtratına uymamaktadır.
    Kur’an’ın hedefi sulh ve barıştır. “...Sulh daha hayırlıdır.” 175
    Düşmanlık ve kötülük, aslında ve temel olarak Allah’ın istemediği,
    şeytanın arzu ve isteklerinden ibarettir. Dolayısıyla insanlar
    arasında fesadın, fitnenin, kötülüğün olması, insanların Allah’ın
    emirlerinin dışına çıkmalarından kaynaklanır. “Ey iman edenler!
    Hep birden silm’e/barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık
    düşmanınızdır.” 176 Âyette geçen “silm” kelimesi, hem İslâm, hem
    de barış anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları
    incelediğimizde, savaşların hakkın önüne konulan engellerin
    kaldırılması amacını güttüğünü, saldırılara karşı müdâfaa özelliği
    taşıdığını, savaşa mecbur kalındığı için böyle bir yola başvurulduğunu
    görürüz. Bu savaşların birtakım haklı gerekçeleri vardır.
    Geçerli meşrû sebep olmadan savaşa izin verilmez. Bu sebepler
    şunlardır:
    a- Haksızlığa Uğramak: Konuyla ilgili olarak Yüce Allah şöyle
    buyurur: “Zulme/haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin
    karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye
    elbette kadirdir.”177 Dikkat edilirse, izin verilen savaş değil; savunmadır.
    İslâm’a göre savaş, sadece Allah için (fî sebîlillâh) ve
    Allah’ın kendileriyle savaşılmasına izin verdiği kimselere karşı
    yapılır. İslâm devletinin varlık hikmeti ve ana görevi olarak koruması
    gereken insanların temel hakları beş madde ile değerlendirilir.
    Bunlar; din (özgürce dinini yaşayıp uygulama ve tebliğ hakkı),
    can (yaşama hakkı), akıl, nesil (ırz, şeref ve namusun korunması,
    173] 49/Hucurât, 13
    174] 4/Nisâ, 1
    175] 4/Nisâ, 128
    176] 2/Bakara, 208
    177] 22/Hacc, 39
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    nesilleri her yönüyle sağlıklı yetiştirme hakkı) ve mal emniyetidir.
    Bunları ve bu gibi hakları korumak için savaş, mazlum duruma
    düşene yardım ederek zulme karşı koymak, bir insanlık görevidir.
    Savaş; hak ve hukuku korumak, adâleti tesis etmek, kötülükleri
    önlemek, insanların temel görevlerini rahatça yerine getirebilme
    ve temel haklarını koruyabilmelerini sağlamak için yapılır. Yoksa,
    başkasının hak ve hukukunu elinden almak için savaş yapılmasını
    İslâm doğru görmez.
    b- Fitneyi Önlemek, Tevhîdi/Allah’ın Birliğini Ortaya Koymak:
    “Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalksın; din yalnız Allah’ın olsun. Eğer
    onlar (fitneden ve savaştan) vazgeçerlerse, artık zâlimlerden başkasına
    düşmanlık yoktur.”178 İmtihan gereği insanların başlarına belâlar
    gelebilmektedir. Çünkü kalbinde Allah korkusu olmayan insanın
    yapamayacağı kötülük yoktur. Allah’tan korkmayan insan fitne
    de çıkarır, iftira da edebilir, başka insanların haklarını da çiğneyebilir.
    İşte Yüce Allah, insanların huzurunu temin için gerekirse
    savaş yapılmasını, yerine göre farz veya mubah kılmaktadır. Burada
    fitne kavramı, başta “Allah’a şirk koşmak, başkalarına kulluk,
    fesat/anarşi, öldürme, zulüm, müslümanlar arasında çıkarılan
    tefrika, İslâm’ın dışındaki Allah’ın râzı olmadığı dinlerin ve hayat
    görüşlerinin yayılması” olarak anlaşılır. Fitne, başta münâfıklar
    olmak üzere, müşrikler ve ehl-i kitap olanlar ve hatta bazı müslümanlar
    veya müslüman zannedilenler tarafından çıkarılabilir, ya
    da körüklenebilir. Kur’an, bütün insanları, insanlar arasında fitne/
    huzursuzluk çıkaranları haber vermekle kalmayıp bunun neticesinin
    herkesi etkilediğini belirtir: “Öyle bir fitneden sakının ki, aranızda
    yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize zararı erişir). Bilin ki
    Allah’ın azabı çetindir.” 179
    Hangi Kâfirlerle Savaşmadan İyi Geçinilebilir?
    Allah Teâlâ, dostlarımızı ve düşmanlarımızı sayar. Mü’minleri
    bırakıp kâfirleri dost kabul etmemize izin vermez. Ancak bu
    durum, onlarla her durumda ilişkileri kesmemizi veya savaşmamızı
    gerektirmez. Aksine, tüm insanlara iyilik esastır. Savaş da,
    muhâtaplarımızı yok etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı
    veya kurtulmak istemeyen o zâlimlerden diğer insanları
    kurtarmayı hedeflemek şartıyla meşrû görülür. İslâm, hangi inanç
    ve anlayıştan olursa olsun, birtakım özellikleri taşıyan insanlarla
    müşterek hareket etmeye engel olmaz; aksine teşvik eder. Zira,
    insanlar arasında barışın temini, öncelikle müslümanlarla, daha
    178] 2/Bakara, 193
    179] 8/Enfâl, 25
    DÜŞMANLIK
    - 47 -
    sonra diğer insanlarla karşılıklı ilişki içinde bulunmakla sağlanır.
    Dünyada her insanın müslüman olması beklenilemez; bu,
    Allah’ın sünnetine ve sınavına aykırıdır. “Eğer Rabbin dileseydi,
    yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, mü’min
    olmaları için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse
    iman edemez. O, murdarlık (azabını), akıllarını kullanmayanlara
    verir.”180 Kâfirlerle, iman eden insanlar, devamlı beraber yaşamak
    mecbûriyetinde kalabilir. Hz. Peygamber, Medine vesikasında
    farklı din mensuplarıyla, müşrik ve ehl-i kitap bütün insanlarla savunma
    anlaşması yapmıştır. 181
    Bunun için, kendileriyle bazı ilişkiler kurulabilecek, anlaşma
    yapılabilecek gayr-ı müslimlerde bulunması gereken, temel özellik;
    İslâm’a ve müslümanlara düşman olmamalarıdır. Kendi inanç,
    düşünce ve yaşantıları doğrultusunda hareket edip mü’minlere
    düşman olmayan ve müslümanların düşmanlarına yardım etmeyenlerle
    dünyevî bazı anlaşmalar yapabilir, onlarla bazı ilişkilere
    girebilir, onlarla iyi geçinebiliriz. “Allah sizinle din uğrunda savaşmayan,
    sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı
    yasak etmez. Allah adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din
    uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için
    yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte
    zâlimler onlardır.” 182
    Alım ve satımda, hediyeleşmede kâfirlerle muâmelede bulunmak
    gibi şeyler, onları velî ve dost kabul etme kapsamına girmez.
    Ancak, haram işlerde bunlara yardım ve gayr-ı meşrû konularda
    kâfirlere yararı dokunacak şeylerin alınıp satılması, meselâ, savaşta
    yararlanılacak silâh gibi araç gereçlerin onlara satışı câiz
    değildir. “İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde)
    yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan
    korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”183 Peygamberimiz (s.a.s.) de
    zaman zaman müşriklerle alım satımda bulunmuştur.184 Ancak,
    kâfirlerden alınan şeyler hakkında ve onlarla her türlü ilişkiler
    konusunda çok titiz ve ihtiyatlı davranılmalı, onların İslâm’a ve
    müslümanlara düşmanlıklarından dolayı verebilecek zararlar düşünülmelidir.
    Her türlü kültürel faâliyetler, özellikle İslâmî ilimler
    ve yorumlar, sanat etkinlikleri, eğlence araç ve yöntemleri gibi itikadı,
    toplumun ifsâdı ve salâhını, fıkhı (haram-helâlı) ilgilendiren
    180] 10/Yûnus, 99-100
    181] Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 226-228
    182] 60/Mümtehine, 8-9
    183] 5/Mâide, 2
    184] Buhârî, 4/410, hadis no: 2216; Ahmed bin Hanbel, 5/137, hadis no: 3409
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    konularda kılı kırk yaran bir tavır takınılmalıdır. Unutmayalım ki
    zehir, billûr kâseler içinde ve leziz gıdalar içine gizlenerek sunulur.
    Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler,
    eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen
    araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim,
    düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler,
    misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm,
    sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı,
    sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm
    araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm
    ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu
    olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî
    araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan
    savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum
    bırakılan halk, elbette Allah’a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz
    de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
    Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen
    her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı
    her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak
    olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki,
    gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygamber’in amcası Hz.
    Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün
    (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün
    güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın
    gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi?
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar
    ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın;
    şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”185 Çağdaş müslümanın
    öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de
    çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan
    öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük
    imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
    Gayri müslimlerin ziyâret edilmeleri de, onlara dinin tebliğini
    amaçlıyorsa meşrûdur. Dinî bir maslahat ya da önemli mâzeret
    yoksa ziyaret uygun görülmemiştir. Gayri müslimlere ait küfür şiarları
    ve alâmetleri ile ilgili olarak kendilerini tebrik etmek, onları
    kutlamak, bayramlarını tebrik ittifakla haram kabul edilmiştir.
    Kim bir kulu, bir isyanından, haram fiilinden, bid’atinden ve
    küfründen ötürü tebrik eder veya kutlarsa, bu kimse Allah’ın sınırını
    aşmış, Allah’ın gazabını üzerine çekmiş olur. Müslüman da
    185] 4/Nisâ, 76
    DÜŞMANLIK
    - 49 -
    kabul edilseler, zâlimlerin belli bir makama gelmelerini kutlamak
    da böyledir; hele kutlanılan o makam tâğutî bir makamsa, bu,
    tâğutun kabulü anlamına gelir ki, imanla bağdaşmaz. İslâm’a aykırı
    davranışlarda bulunan fâsık kimselere tâzimde bulunmak, onlara
    “efendim, beyim, paşam!” demek de haramdır. “Münâfık olan
    kimseyi ‘efendim’ (sayın, saygıdeğer, paşam, beyefendi!) diye çağırmayın.
    Şayet o kimse efendi, bey yapılacak olursa, siz bu durumda aziz ve
    celil olan Rabbinizin gazabını çekmiş olursunuz.” 186 İbn Kayyım’ın belirttiği
    gibi, bu tür insanlara; “devlet büyüğü, ulu devlet başkanı
    veya ey yüce falan” diye de lakap verilip bu tür ünvanlar kullanılamaz.
    Sözgelimi ilköğretimde çocuklara küfrü dayatan “andımız”
    denilen ifadeleri bir mü’min söyleyemez, bir mü’min öğretmen
    söyletemez: “Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe
    durmadan yürüyeceğime ant içerim.” Bu sözler elfâz-ı küfürdür.
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük
    ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman
    edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır.
    Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli,
    Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini
    düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak
    davranışlarda bulunmaktır.
    Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
    İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa
    olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidi,187velîsidir.188Bir
    mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/
    dost kabul edemez.
    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve
    kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte
    onlar zâlimlerin kendileridir.” 189; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız,
    kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından
    korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar,
    köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten
    daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah
    fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 190; “Allah’a ve âhiret gününe
    iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da
    186] Ebû Dâvud, Sünen, Edeb, hadis no: 4977; Mişkâtu’l-Mesâbih, 3/1349, hadis
    no: 4780
    187] 49/Hucurâct, 10
    188] 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
    189] 9/Tevbe, 23
    190] 9/Tevbe, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.
    İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.
    Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada
    ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut
    olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki
    hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 191
    Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına
    düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû
    Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta
    oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber
    izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin
    Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayı
    Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri
    olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
    İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın
    dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin
    mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında
    mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy
    bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile, bu akrabalığın Allah
    katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman
    etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır:
    “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş
    olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen
    hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden
    değildir. Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde
    hakkında ilmin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden
    olmamanı tavsiye ederim.” 192
    Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir.
    Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini
    emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez
    ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi
    yasaklamaz. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın.
    Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost
    ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi
    davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”
    193 Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle
    davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular:
    “Biz insana ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası
    191] 58/Mücâdele, 22 Ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
    192] 11/Hûd, 45-46
    193] 4/Nisâ, 36
    DÜŞMANLIK
    - 51 -
    onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte
    bunun için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede
    bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin
    olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa,
    onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin...” 194
    Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil
    hiçbir kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya
    iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi
    Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz.
    Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir. 195
    Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı
    da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür.
    Bir müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk
    içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan
    sayılmaz. Halbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği
    emretmektedir.196 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,197
    akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş,
    yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına
    vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâkayı kesen cennete giremez.” 198 Demek
    ki, sevgi, velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir;
    kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara
    ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
    “Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, sakının onlardan!”
    199
    “Sevdiğini ölçülü sev, bakarsın bir gün düşmanın olabilir. Düşmanına
    ölçülü buğzet, bakarsın bir gün dostun olabilir.” 200
    “Düşmanlarınızın en güçlüsü içinizdedir, içinizdeki nefsinizdir.” 201
    “İnsanın en büyük düşmanı, doğrudan doğruya kendisidir.”
    “Düşmanların en büyüğü, düşmanlığını gizleyendir.”
    “Düşmanlarımla ben baş ederim; Allah’ım sen beni dost bildiklerimin
    şerlerinden koru!”
    194] 31/Lokman, 14-15
    195] Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
    196] 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14-
    197] 4/Nisâ, 1
    198] Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
    199] 64/Teğâbün, 14
    200] Hadis-i Şerif
    201] Hadis-i Şerif
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    “Yenilmesi gereken ilk düşmanlar, öfke ile umutsuzluktur.”
    “Bir kimsenin, düşmanının düşmanı olması, onu dost edinmesine
    kâfi sebep değildir.”
    “Daima kendi yararını göz önünde tutmaya çalışan kimse, pek
    çabuk düşman kazanır.”
    “Su uyur, düşman uyumaz.”
    “Düşmanına acıyan, çoğu defa, kendine acımamış olur.”
    “Düşmanlarımızı bağışlasak bile, onlara güvenmek, inanmak
    zorunda değiliz.”
    “Sadece yaşamak, insanca - müslümanca yaşamak, düşman kazanmak
    için yeter.”
    “Düşmanı olmayanın dostu da yoktur.”
    “Dostu severim ama, düşman da işe yarar. Dost gücümü gösterir,
    düşman da ödevimi.”
    “İyiler asla düşmansız olamazlar.”
    “İki düşman arasında öyle konuş ki, barıştıkları zaman utanmayasın.”
    “Akıllı düşman, akılsız dosttan hayırlıdır.”
    “Dost vefalı olduktan sonra düşman ne yapabilir?”
    “Dost olan ‘vah!’ der, düşman olan ‘oh!’ der.”
    “Düşman düşmana rahmet okumaz.”
    “Düşmana sahip çıkan düşman sayılır.”
    “Düşmanın eline kılıç verilmez.”
    “Bir düşman çoktur; fakat bin dost az.”
    “Dost kazanırsan tut, düşman kazanırsan güt.”
    “Düşmanınızın en büyük başarısı, sizi, hakkınızda söylediklerine
    inandırmasıdır.”
    “Açık kalp ile konuşan düşman, içinden pazarlıklı dosttan çok
    iyidir.”
    “Birini denediysen, bir defa denemek yeter. Düşmanlık gördüğün
    dostu yeniden sınama.”
    “Kişinin yakını düşman olunca uzak sayılır; yabancı da dost
    DÜŞMANLIK
    - 53 -
    olunca onun yakını olur.”
    “Dost, bizi Allah’a yaklaştıran; düşman, bizi Allah’tan uzaklaştıran
    kimsedir.”
    “Dost, bizi iyi yola öğütleyendir.”
    “Dostun attığı gül onulmaz yara açar.”
    “Dostun attığı taş, baş yarmaz.”
    “Dost dostun ayıbını yüzüne söyler.”
    “Dostuna borçlu olma!”
    “Dostu olmayan insan, en yoksul insandır.”
    “Birçok arkadaşımız olabilir, ancak dostlarımız azdır.”
    “Dostunu medh edersen, biraz yerecek yerini koy.”
    “Dostların sıkıntıda iken, onları mutlu oldukları zamankinden
    daha çok ara.”
    “Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı; dost bil gamlı vaktinde
    elinden tutanı.”
    “Dost yüzünden, düşman gözünden belli olur.”
    “Dosta varırız gülle; düşmana atarız gülle!”
    “Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş
    gibi telâkki et.”
    “Düşmanım! Sen benim ifadem ve hızımsın.
    Gündüz geceye muhtaç, sen de bana lâzımsın.”
    “Memleket bitti, yine bitmedi hâlâ sen ben;
    Bize bu hal ile bizden büyük olmaz düşmen.”
    “Aç canavara karşı sevgi, merhametini değil, iştihasını açar.
    Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.”
    “Küçük düşman yoktur, büyümüş de büyük olduğunu gizlemeye
    çalışan, kurnaz düşman vardır.”
    “Denendikten sonra dost edindiklerini bağrına bas; ama her ilk
    tanıştığınla, hemen dost olma.”
    “Düşmanlarımıza teşekkür borçluyuz. Çünkü onları yenmek çabası
    olmasaydı, şimdi bulunduğumuz derecenin yarısını bile
    kazanamazdık.”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    “Allah Teâlâ, iyiliğini murad ettiği kimseye, unuttuğunu hatırlatacak
    ve hatırında olanı yapmaya yardım edecek iyi ve sâlih
    bir dost nasib eder.” 202
    “Fenalıklardan uzak duran ve daima verdiği sözü yerine getiren
    insanlarla dostluk kurmalıyız.” 203
    “Dost edinin, onlar sizin için dünya ve âhiret sermayesidir. Cehennem
    ehlinin “Bizim için samimi bir dost da yoktur.”204 diyeceklerini
    duymadınız mı?” 205
    “Düşmanlarını hoşnut etmek için dostlarını kıranlar, düşmanlarını
    memnun edemediği gibi, dostlarını da yitirirler.”
    “İnsanın, düşmanlarını sevindirecek şekilde yaşamasındansa,
    şerefiyle ölmesi daha hayırlıdır.”
    “İnsanlardan kendini çekmen sana düşman, herkese yakınlık
    göstermen ise sana kötü dostlar kazandırır.”
    “Dostluk sırasında sende olmayan meziyetlerden söz eden
    adam, düşmanlık sırasında sende bulunmayan fenalıkları da
    sana yükleyebilir.”
    “Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan diğer ucuna
    kucaklayabilecek kadar uzundur.”
    “Senin dindarlığını arttıran dost, her karşılaştığında eline bir
    altın bırakan dosttan daha hayırlıdır.”
    “Faziletli olan ve faziletleri bakımından birbirine benzeyen insanlar
    arasındaki dostluk, mükemmel bir dostluktur.”
    “Arz eyle bu pendi kendi özüne;
    Dost addetme her güleni yüzüne.”
    “Hoş gününde her kişi yârân bula;
    Dost odur kim kem gününde yâr ola.”
    “Bazı insanlar iyilik etmek, birbirini sevmek için değil; iyilik
    görmek, sonunda da nefret etmek için dost olurlar.”
    “İnsanlarla dost ol. Çünkü kervan ne kadar kalabalık ve halkı
    çok olursa, yol kesenlerin beli o kadar kırılır.”
    202] Hadis-i Şerif
    203] Hz. Ali r.a.
    204] 26/Şûrâ 101
    205] Hz. Ali r.a.
    DÜŞMANLIK
    - 55 -
    “Hiçbir şey sâdık dost kadar ucuza alınamaz. Yani ne kadar pahalıya
    mal olsa, gene de ucuzdur.”
    “Biri gerçeği duymak istemediği, öteki yalana hazır olduğu zaman,
    dostluk dostluk olamaz.”
    “Dostlar kavun gibidir; neden mi? Bir tane iyisini bulmak için
    yüzlercesini yoklarsınız da ondan.”
    “Kara günlerinde senden çok üzülecek bir dostun olmasaydı, o
    günlere katlanmak güç olurdu.”
    “Dost yüzü görmemek çetin bir iştir, ama bu hasret, onu düşmanla
    birlikte görmekten daha hafiftir.”
    “Yastık diye başını ateşe dayayan, yatak diye yılanların üzerine
    yatan bir adam, güvendiği bir dostundan düşmanlık sezen bir
    adamdan daha rahat uyur.”
    “Dosttan bol şey de yok dünyada
    Dosttan bulunmaz şey de.”
    “Lokman hekim sarabilmez yaramı
    Dost eli değmezse çare mi olur?”
    “Dostlara acılarını paylaştığını göstermek, birlikte yas tutmakla
    değil; onlara elbirliğiyle yardım etmekle olur.”
    “Birbirlerine zıt karakterlere sahip olan insanlar, birbirlerini
    anlamak ve tamamlamak şartıyla iyi dost olabilirler.”
    “Güller, lâleler, karanfiller, bütün çiçekler solar. Çelik ve demir
    kırılır, ama gerçek dostluk ne solar, ne de kırılır.”
    “Gerçek dostlar, iyi günlerinizde, dâvet edince sizi ziyâret ederler;
    kara günlerinizde dâvetsiz gelirler.”
    “Dostlarımızın sefâletine acımak iyi; fakat onların imdâdına
    koşmak daha iyidir.”
    “Dostluk, yolu üzerinde ot bitmesine müsaade etmez.”
    “Dostun kusuruna bakılmaz.”
    “Dostlara itimad etmemek, onlar tarafından aldatılmaktan
    daha ayıptır.”
    “Dostlar öyle bir ailedir ki, insan o ailenini fertlerini yalnız kendi
    seçer.”
    “Dostuna, bir gün düşmanın olabilecekmiş gibi davran.”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    “Dostluk, iki vücutta müşterek bir ruha benzer.”
    “Dostsuz kalan şahsın durumu, sol elden mahrum kalan sağ
    elin durumu gibidir.”
    “Dost, rahatlık veren bir merhemdir.”
    “Dost, kötü günde belli olur. İyi günde ise binlercesi bulunur.”
    “Gerçek dost, onu unutanı unutmayandır.”
    “Ana babayı kader tayin eder, dostlar ise seçilir.”
    “Dostları çoğaltmak, zekâ inceliğindendir.”
    “Dostluk iyi kimseler arasında çabuk temellenir; güçlükle yıkılır.”
    “Dost kazanmak isteyen kimse, dostluğu paylaşmayı bilmelidir.”
    “Ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır.”
    “Dostluğundan fayda görmediğin kimsenin, husûmetinden de
    sana pek bir zarar gelmez.”
    “Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir.”
    “Hiçbir dost, dostluğunu ispat edene kadar dost değildir.”
    “Dostluk, kanatsız sevgidir.”
    “Dost, hem iyi görünen, hem iyi olan insandır.”
    “Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyor
    demektir.”
    “Dertlerini dökecek dostları olmayanlar, kendi yüreklerini kemiren
    yamyamlardır.”
    “Dost, kendisiyle samimi olabildiğim ve yanında yüksek sesle
    düşünebildiğim kişidir.”
    “Kuşun yuvası, örümceğin ağı, insanın dostları vardır.”
    “Dost, sanki insanın bir ikinci kendisidir.”
    “İyi insanlar, kara günde en emin dostturlar.”
    “Dostlarımla beraber olunca yalnız değilim. O dakikadan sonra
    da iki kişi değiliz.”
    “Köle misin? Senden dost olmaz. Zorba mısın? Senin dostların
    olmaz.”
    DÜŞMANLIK
    - 57 -
    “Dostluk, görünceye kadar değil, ölünceye kadar olmalı.”
    “Dostluk o kadar kolay kurulur ki... Ama sürdürmek!”
    “Dostluktan saygıyı kaldıran onun en büyük süsünü kaldırmış
    olur.”
    “Düşüncede uyum, dostluğu doğurur.
    “Kendine dost olan, bilin ki herkese de dosttur.”
    “Eğer hiç dostun yoksa, sen bir dost ol!”
    “Dostun olsun istiyorsan dost ol!”
    “Dostun dostu dosttur; ölümsüz dost’un dostu ise en yakın
    dosttur.”
    “O dostu bulanın kaybettiği hiçbir şey olmadığı gibi; O dost’u
    kaybedenin de bulacağı bir şey yoktur.”
    Ne mutlu Allah’la ve O’nun dostlarıyla dost olanlara ve dostluğunu
    ispatlayanlara! Yazıklar olsun, Allah’ın düşmanı ve şeytanın
    dostlarıyla dost olup Allah’ın ve müslümanların dostluklarını
    kaybedenlere!
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    Dostluk – Düşmanlıkla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Dost ve Dostluk
    Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
    Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107, 120,
    286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196; 9/
    Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
    Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/
    En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
    Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127,
    139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed,
    7.
    Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
    Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide, 55;
    9/Tevbe, 16.
    Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
    Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,
    16, 71, 119.
    Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
    Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
    Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
    Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-150; 4/
    Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/E.n’âm, 68; 9/Tevbe, 23; 13/Ra’d, 37;
    28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
    Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
    Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41, 52; 9/
    Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
    Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/Mümtehine,
    13.
    Hıristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
    Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-
    45; 5/Mâide, 57-59.
    B- Arkadaş ve Arkadaşlık
    Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
    Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe,
    119; 26/Şuarâ, 83.
    Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
    Kardeşlik ve Barış
    a- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
    b- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
    c- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
    d- Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
    e- İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
    f- Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
    g-Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl,
    1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
    h- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.
    Düşman ve Düşmanlık
    DÜŞMANLIK
    - 59 -
    Bütün Peygamberlerin Düşmanları Olmuştur: 25/Furkan, 30-31.
    Düşmana Karşı Kuvvet Hazırlamak: 4/Nisâ, 71; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 46; 21/
    Enbiyâ, 80.
    Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.
    Kâfirlere Yardımcı Olmaktan Sakınmak: 28/Kasas, 86; 60/Mümtehine, 9,
    Kâfirler Birbirinin Yardımcılarıdır: 8/Enfâl, 73; 33/Ahzâb, 26; 45/Câsiye, 19.
    Düşmanlık, En Yakın Akraba Arasında da Geçerlidir: 22/Hacc, 19; 37/Saffat,
    113; 58/Mücadele, 22; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 14.
    Nuh (a.s)’ın Çocukları: 11/Hûd, 40, 42-47.
    İbrahim (a.s)’in Babası: 6/En’âm, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/
    Şuarâ, 69-82; 37/Saffat, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27; 60/Mümtehine, 4.
    Nuh (a.s)’un Karısı: 66/Tahrim, 10.
    Lût (a.s.)’un Karısı: 7/A’râf, 83; 66/Tahrim, 10.
    Firavun’un Karısının Teslimiyeti: 66/Tahrim, 11.
    Dostluk-Düşmanlık Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhârî, Salât, 80; Menâkıbu’l-Ensâr 45; Teheccüd, 33; Zekât 4; Savm 60;
    Enbiyâ 3; Fezâilu’l-Ashâb 5; Meğâzî 9, 83, 84; Rikak 42; Tefsîru Sûre 60: İ’tisâm
    14, Enbiyâ 50; Hîbe hadis no: 2620
    Müslim, Birr 159, 161; ilm 6; Fedâilu’s-Sahâbe, 161
    İbn Mâce, Mukaddime 11, 18; Menâsik 56; Fiten 17
    Ebû Dâvud, İlm 10; Cihad 95; 98
    Tirmizî, Menâkıb 14; Zühd 45, 64; Birr 60; İlm 7; Tefsîr 60; Siyer 40
    Nesâî, Sehv 19; Kasâme 27;
    Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 1/80; 3/225; 5/137; 6/357-358;16/178
    Dârimî, Rikak 48; Diyât 2
    Müstedrek 2/141
    Riyâzu’s-Sâlihîn, 1/398
    Kütüb-i Sitte: 4/47-48; 5/71-74, 157-158; 7/110; 10/137-138
    (Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; 5347; 3/1349, hadis no: 4780
    Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr)
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 9, s.511, c. 10, s. 52
    2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Sami Şener) Şâmil Y. c. 1, s. 414-416
    3. Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 274-295, 370-375
    4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 747-758
    5. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s.
    6. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılâb Y. s.
    7. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 188-191
    8. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 35-38
    9. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sâdi Yüksel, Madve Y. s. 274-277
    10. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 272-275
    11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 136-141
    12. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 63-91
    13. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    14. İlâhî Kanunların Hikmeti -Sünnetullah-, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s.
    175-211
    15. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 193-200
    16. Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 226-228
    17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 130-134
    18. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 141-160
    19. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları; Kitabevi Y.
    20. İslâm’a Göre Dost ve Düşman, Muhammed bin Said el-Kahtani, Kayıhan Y.
    21. Kur’an’da Velî ve Velâyet, Mikdat Öccü, Suffe Y.
    22. Dostluk Üzerine, Fethi Gemuhluoğlu, Boğaziçi Y.
    23. Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı, Dale Carnegie, Timaş/Âlem/
    Sistem/Akış Y.
    24. Dost Diye Diye, Emine Işınsu, Ötüken Neşriyat
    25. Dost’tan Dosta, Ahmed Hulûsi, Kitsan Kitap Kırtasiye
    26. Dosta Doğru, Abdurrahim Karakoç, (Dostluk Şiirleri), Ocak Y.
    27. Dostlar Sofrası, Nâsır-ı Hüsrev, İnsan Y.
    28. Dostunuzu Tanıyın, Barbara Schott, K. Birker, Mozaik Y.
    29. Düşman Acımaz, M. Ertuğrul Düzdağ, İz Y.
    30. Velâ 1-2, Hamd bin Ali bin Atik, Tevhid Y.
    31. Velâ 2, Süleyman bin Abdullah, Tevhid Y.
    32. Velâ 3, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
    33. Velâ ve Velâyet Üzerine, Mutahhari, Kevser Y.
    34. Velâyet-i Fakih, Muntazari, Endişe Y.
    35. Allah’ın Velîleri ile Şeytanın Velîleri Arasındaki Fark, İbn Teymiyye, İhyâ/
    Birleşik Y.
    36. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
    37. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
    38. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
    39. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
    40. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutubu, Arslan Y.
    41. Harp mi Sulh mü, Ali Rıza Temel, Seha Neşriyat
    42. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y.
    43. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y.
    44. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    45. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
    46. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
    47. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
    48. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed Pıtchall, Akabe Y.
    49. Sevgi Medeniyeti, Rehber Y.
    50. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
    51. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
    52. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
    53. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
    54. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet,
    55. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV Y. 0
    56.
    Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
    57.
    Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    58.
    Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
    59.
    İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
    60.
    İslâm Tarihinde Mezhep Çatışmaları ve Taklit, Abdülcelil Candan, Denge Y.
    61.
    Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilâflar, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
    62.
    İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
    63.
    İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
    64.
    İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.
    65.
    Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.

    - 63 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -10-
    VELÎ / DOST
    •
    Velî; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Allah’ın Velî Oluşu
    •
    Dostun Nitelikleri
    •
    Dost Olmak; Allah’a, Rasûlüne ve Mü’minlere
    •
    Kur’an-ı Kerim’de Velî ve Velâyet Kavramı
    •
    Hadis-i Şeriflerde Velâyet/Dostluk
    •
    Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    •
    Velâyetin Siyasî Görüntüleri
    •
    Siyâsî Anlamda Velâyet-Kadın İlişkisi
    •
    Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
    •
    Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
    •
    Tasavvuf Etkisiyle Velî ve Evliyâ Kavramlarında Anlam Kayması
    •
    Velî Kültü
    •
    Velî Kavramıyla İlgili Bazı Tasavvufî Terimler
    “Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka bir velî/dost ve bir yardımcı yoktur.” 206
    Velî; Anlam ve Mâhiyeti
    “Velî” kelimesinin kökü “velâ”; bunun masdarı da ‘velâyet’tir. Velâ ve velâyet, sözlükte, arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yanyana olma ve yaklaşma mânâsına gelir. Bu anlamdan hareketle ‘velâyet’ kavramına; arkadaşlık, yardımda, inançta tam bir yakınlık anlamları verilmektedir.
    Böylece “velâyet”e nusret (yardım) ve işi üzerine alma mânâları da eklenmiştir. Aynı kökten gelen ‘vilâyet’, yardım; ‘velâyet’ ise, bir işi yüklenme, emirlik, riyâset (yönetim ve yetki) mânâsındadır. ‘Velâyet’ aynı zamanda yardım işini üzerine almak, destek olmak, yardım etmek, sevgi/dostluk ve muhabbet göstermek, yakınlık duymak, hükmü altına almak, tasarrufta bulunmak ve yönetmek
    206] 2/Bakara, 107
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    anlamlarına da gelir.
    Velî kelimesi, sözlük anlamlarına uygun olarak, bir kimsenin
    veya bir topluluğun menfaatleri ve elde etmek istedikleri amaçlar
    doğrultusunda her türlü işlerini üzerine alan ve bu konularda tam
    bir tasarruf hakkına sahip olan idareci, hâkim otorite, koruyucu,
    gözetici, mâlik, yardımcı, sırdaş ve dost anlamlarında kullanılan
    bir kavramdır.
    Velâyet kavramı, sözlük anlamına uygun olarak; “bir kimsenin
    veya bir topluluğun bir başkasına kendisini ilgilendiren her
    konuda tasarruf hakkını devretmesi ve bu hakkı devralan şahsın,
    aralarında meydana gelen hukukî bağa dayanarak kimseden izin
    alma ihtiyacı duymaksızın bu hakkı kullanması ve onu kendisine
    tevdî edenler üzerinde, koruma, gözetme, yardım etme, işlerine
    müdâhale ve üzerine aldığı işi onun adına idare etme bakımından
    tam bir yetkiye sahip olması anlamına terim olmuştur.
    Fıkıh ıstılahında velâyet; “istese de istemese de başkası üzerindeki
    tasarruf hakkını yerine getirmek” şeklinde tanımlanmaktadır.
    İslâm hukukunda ‘velâyet’, başkası üzerine ister istemez sözünü
    geçirmeyi, itaat edenle işi üzerine alan arasındaki ilişkiyi konu alır.
    İçerisinde sevgi ve yardım mânâlarını da barındıran velâyet; genel
    olarak, aile içerisinde akrabalık, ümmet içerisinde ise imâmet (önderlik-
    halifelik) sebebiyle gündeme gelmektedir. Aile içerisinde
    öncelikli olarak baba velâyet hakkına sahiptir. Baba yoksa diğer
    yakın akrabalar bu hakkı elde ederler. Ümmet içerisinde (müslümanlar
    arasında) ise velâyet hakkı, müslüman olup diğer müslümanlar
    tarafından biat ile seçilen yetkili kimsenindir.
    Bu nedenle babaya, çocuğun velîsi denir. Aynı şehirde oturanların
    meşrû haklarını koruyan ‘veli’ye, “vâli” denmektedir ki,
    Türkçe’de bu anlamda kullanılmaktadır. Şehrin vâlisi, o kentte oturanların
    tümünün velîsidir (bu vasıfta ve liyakatte olmak zorundadır).
    Hukukî anlamda velî, daha çok, bir çocuğun her türlü hareket
    ve halinden sorumlu olan kimse demektir. Bugün Türkçe’de
    de bu anlamda “çocuğun velîsi” olarak baba veya babanın yerini
    tutan, çocuğun sorumluluğunu üstlenen kişi için kullanılır. Bu
    velâyet haklarıyla ana babaların, kazanmış oldukları tecrübe ile
    evlâtlarının geleceği hakkında karar vermesine yardımcı olmaktadırlar.
    Evlâtlarına fikir bazında yardım etmeleri, evlâdın müsbet
    ve menfî karar vermesi velâyet konusu içinde değerlendirilir. Bunlara
    ilâve olarak, bir de nikâhta velîlik vardır ki, bu durum, ana
    babanın evlâdı hakkındaki tasarrufudur.
    Toplumda, halk arasında “velî” ve bu kelimenin çoğulu olan
    DOSTLUK
    - 65 -
    “evliyâ” kelimesi, ne lügat mânâsı, ne de Kur’an’da kullanıldığı
    anlam ile değil; daha çok bu kelimenin mânâsının tarihî süreç içerisinde
    kaydırılmasıyla oluşan şekliyle kullanılmaktadır. Geleneksel
    anlamda velî ve evliyâ; benliğini Allah’ta yok etmek sûretiyle
    birtakım üstün vasıflar kazanarak hârikulâde şeyler gösterebilen
    büyük insan anlamında kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek,
    Allah adına kâinatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler
    olarak algılanmaktadır.
    Allah’ın Mevlâ ve Vâli Oluşu: “el-Vâlî” aynı zamanda Allah’ın
    güzel isimlerinden biridir. Bütün varlıklar üzerinde hükmü olan ve
    onları çekip çeviren anlamına gelir. Bazı tefsircilere göre ise ‘Vâlî’
    velî demektir, onun taşıdığı mânâları taşır. Vâlî olan Allah, hem
    bütün hükümranlığı (hükmetmeyi) elinde bulundurur, hem de
    kullarına devamlı nimet verir. Kur’an’da bir âyette geçmektedir:
    “…Gerçekten Allah, kendi nefislerinden olanı değiştirip bozmadıkça, bir
    toplulukta olanı değiştirip bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedimi,
    artık onu geri çevirmeye hiç bir (biçimde imkân) yoktur. Onlar için O’ndan
    başka bir Vâlî (yardımcı, dost veya hükmü geniş olan) yoktur.” 207
    Velâ kökünden gelen bir başka kelime de “mevlâ”dır. Mevlâ,
    anlam olarak ‘velâ ve velâyet’ kelimelerine yakındır. Ancak
    mevlâ’nın birçok anlamı vardır. Bunların içerisinde, dost, efendi,
    sahip, âzât edilmiş köle, Rabb, yardımcı, iyilik yapan anlamları
    daha yaygındır.
    Kur’an’da ‘mevlâ’ kelimesinin üç anlamda kullanıldığını görmekteyiz:
    1- Velî, 2- Yardımcı, ni’met veren, koruyup kollayan, işini
    üzerine alan, 3- Uygun, yakışan, münasip.
    Velî ve mevlâ kelimeleri hemen hemen aynı anlamda kullanılmaktadırlar.
    Allah (c.c.) müslümanlar için ne güzel mevlâ’dır
    (Ni’me’l mevlâ ve ni’me’n nasîr)208 “Allah’a sarılın, O sizin Mevlâ’nızdır,
    O ne güzel Mevlâ’dır.”209 Müslümanlar; inkârcıların peşinden gider,
    din işinde onlara itaat ederlerse; onlar da mü’minleri kendi dinlerine
    çevirirler. Hâlbuki müslümanlar için en güzel mevlâ (velî)
    Allah’tır.210 Mü’minler her türlü çalışmayı yaptıktan sonra yalnızca
    Allah’a güvenip tevekkül etmelidirler. Onlar Allah (c.c.) için; “...O
    bizim Mevlâmızdır...” derler. 211
    Kur’an, mevlâ sıfatını olumsuz anlamda da kullanmaktadır.
    207] 13/Ra’d, 11
    208] 8/Enfâl, 39-40
    209] 22/Hacc, 78; 66/Tahrim, 2
    210] 3/Âl-i İmrân, 149-150
    211] 9/Tevbe, 51
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    Zararı faydasından çok olan ve kendisine tapınılan putlara Kur’an,
    “ne kötü mevlâ” sıfatını verir.212 Kıyâmet gününde insanların
    ‘mevlâ’ sandıkları kimselerden hiç bir fayda gelmez.213 Allah (c.c.)
    âhirette de mü’minlerin mevlâ’sıdır, kâfirlerin ise mevlâsı yoktur.214
    Kâfirlerin, kendilerine yakın ve yardımcı olacak bir mevlâları yoktur.
    Allah (c.c.) ise mü’minlerin mevlâsı/dostudur. 215
    Müslümanlar, ölümün Mevlâ’ya bir kesin dönüş olduğuna
    inanırlar.216 ‘Mevlâ’, kendisinden yardım umulandır. Nitekim
    mü’minler duâlarında; “….Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.
    Sen bizim Mevlâ’mızsın (mevlânâ). Kafirler topluluğuna karşı bize yardım
    et”217 derler. Aynı kökten gelen ‘evlâ’ ise velî anlamına geldiği
    gibi; en uygun, en yaraşan, dost olarak en yakın olan demektir.
    “Peygamber mü’minlere öz nefislerinden ‘evlâ’dır (onların mevlâsıdır).”218
    Kıyâme(t) sûresi, kırk dördüncü âyetteki ‘evlâ’yı ise, gereken şey,
    uygun olan şey diye ifade etmek mümkündür. 219
    Allah’ın Velî Oluşu
    Allah’ın Sıfatı Olarak el-Velî: Allah’ın vasfı olarak el-Velî: “Yardım
    eden, kâinatın ve mahlûkların işlerini tekeffül eden, koruyan,
    sahip çıkan, seven, yardım eden” diye tanımlanır. Birine yardımcı
    olmak, onun işini üzerine almak, şüphe yok ki, sevgi ile yakından
    ilgilidir. “Velî”nin “dost, seven” anlamları dikkat çeker; Kur’an’ın
    da bazı kullanışları bu mânâyı desteklemektedir. Meselâ: “Allah,
    mü’minlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.”220 âyetinin
    tefsirinde el-Beydavî: “Onları seven ve işlerini deruhde eden” anlamını
    vermektedir. Birçok âyette Velî ve Nasîr (yardım eden) vasıfları
    yanyana birbirine atfedilmiş olarak zikrolunmuşlardır. Bu, az
    da olsa bu kelimeler arasında bir farklılığı gerektirir.
    Bu vasfın Kur’an’da geçtiği muhtevâlara göz atmak faydalı
    olacaktır. 42/Şûrâ, 28’de Allah’ın kullarını gözettiği ve O’nun nimetleri
    sıralandıktan sonra, ancak O’nun hamde lâyık Velî olduğu
    bildirilir. Allah’tan başka Velî aramanın boşuna olduğu bildirildikten
    sonra, ancak O’nun hamde lâyık Velî olduğu belirtilir, “hâlbuki
    212] 22/Hacc, 13
    213] 44/Duhân, 41
    214] 47/Muhammed, 11
    215] 47/Muhammed, 11
    216] 10/Yûnus, 30; Ayrıca bk. 6/En’âm, 62
    217] 2/Bakara, 286
    218] 33/Ahzab, 6
    219] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 747-748
    220] 2/Bakara, 257
    DOSTLUK
    - 67 -
    velî ancak Allah’tır.”221 denir. Kavminin buzağıya tapmasından sonra,
    Allah’ın rahmet ve bağışlamasını isteyen Hz. Mûsâ, niyazında,
    umduğu rahmeti “Sensin bizim Velîmiz!”222 diye belirtir. Melekler,
    kendilerine tapma iddiasında olanlardan teberrî edip kaçınırken
    Allah’a hitâben: “Seni tenzih ederiz, Sensin bizim Velîmiz.”223 derler.
    Müşriklerin velî edindiği putların aczleri belirtildikten sonra,
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) lisanından: “Benim Velî’m Kitabı indiren
    Allah’tır; O, iyilere sahip çıkar (dost edinir -yetevellâ-)”224 dediği nakledilir.
    Allah’ın kendisine vermiş olduğu nimetlere şükreden Hz.
    Yûsuf: “Dünyada ve âhirette benim Velîm (yardımcım ve işimi deruhde
    eden) Sensin.”225 der. Allah, mü’minlerin,226 muttakîlerin227 velîsidir.
    “Sizin velîniz, ancak Allah’tır, Rasûlüdür ve iman edenlerdir.” 228
    el- Mevlâ: Kelime anlamı olarak velî demek olan bu vasıf,
    Allah hakkında da, genellikle “velî” ile aynı mânâda sayılmıştır.
    Ancak, mânâ yönüyle değilse de, Kur’an’ın kullanışında, bu ikisi
    arasında şöyle bir fark gözetildiğini müşâhede ediyoruz: Velî vasfı,
    karşılıklı olarak hem Allah’ı, hem de kulu nitelemektedir. Birinci
    şık fazla, ikinci şık nâdirdir. Meselâ, 10/Yûnus, 62’de “evliyâullah
    -Allah’ın velîleri-” tâbiri geçmektedir. Taberî’ye göre bu; “Allah’ın,
    yani O’nun dininin yardımcıları olan iman ve takvâ erbâbıdır.”
    Yani, “velî” bazen kullar için de kullanılmıştır. Fakat “Mevlâ”,
    yalnız Allah’ı tavsif etmektedir. “Allah, Mevlânızdır”229 diye vârid
    olduğu halde; kul hakkında “Allah’ın mevlâsı” tâbiri hiç kullanılmamıştır.
    Mevlâ, Rab diye de tefsir olunur. Mevlâ, kendisinden
    yardım umulandır; zira O mâliktir, memlûkün, mâlikinden başka
    sığınacağı kimsesi yoktur.”
    el-Vâli: Allah hakkında, “bütün varlıkların hükümranı ve onların
    üzerinde mutasarrıf olan” anlamına gelir. Öyle anlaşılıyor
    ki, vilâye: İdare, kudret ve icraatı çağrıştırmaktadır; Kendisinde
    bunları toplamayana vâlî vasfı verilemez. Bazı âlimlere göre “vâlî”
    velî demektir; yani “idareye mâlik olandır. Bundan dolayı yetimi
    tekeffül eden kimseye “yetimin velîsi, emîre de vâli denmiştir.
    Hattâbî ise, vâlî vasfında tasarruf ve hâkimiyet kavramından başka
    “devamlı surette in’âm eden” mânâsını da görmektedir. Kur’an’da
    221] 42/Şûrâ, 9
    222] 7/A’râf, 155
    223] 34/Sebe’, 41
    224] 7/A’râf, 196
    225] 12/Yûsuf, 101
    226] 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68
    227] 45/Câsiye, 19
    228] 5/Mâide, 55
    229] 3/Âl-i İmrân, 150
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    yalnız bir âyette zımnî bir sûrette Allah’ı tavsif eder.230 Burada vâlî,
    “işlerine sahip çıkan, azabı onlardan uzaklaştıran” demektir, bazı
    âlimlere göre ise “Mevlâ” anlamını ifade eder. 231
    “Velî” kelimesinin; sözlükte, dost, yardımcı, birinin işini üstlenen,
    yönetici, yakınlık, bir şeyin sahibi anlamlarına geldiğini biliyoruz.
    Allah’ın güzel isimlerinden biri olan “el-Veliyy” isminin
    anlamı, yardım eden, insanların ve evrenin işlerini üzerine alan
    demektir. Kimileri bunu, seven ve yardım eden şeklinde açıklamışlardır.
    ‘Velî’ kelimesi doğrudan doğruya sevgi anlamı taşımasa
    bile sevgi velâyetin gereği sayılır. Birine yardım etmek, onun işini
    üzerine almak sevgi ile yakından ilgilidir.
    “Velî” sözlükte bazen, seven, dost anlamıyla da kullanılır.
    Allah’ın isimlerinden olan Velî, birçok âyette ‘Nasîr/yardımcı’ ismi
    ile beraber geçmektedir. Velî kelimesinde yardım etmek, işini üzerine
    almak ile Nasîr/yardımcı ismi arasındaki bağlantı dikkat çekicidir.
    Allah (c.c.) hem Veli/insanların velâyetlerini üstlenendir, hem
    de onlara her açıdan yardım edendir.232 Velî kelimesi, on üç âyette
    Allah’a ait olarak geçmektedir. Bazı âyetlerde ise “size veya sana
    Allah’tan başka velî yoktur” şeklinde yer almaktadır ki, bu da,
    Allah’ın velî oluşuna işarettir. Birkaç âyette ise Velî isminin mürşid
    (yol gösteren),233 ‘şefí’ (şefaat eden),234 vaak (koruyucu)235 ve
    hamîd (övülen)236 sıfatlarıyla beraber geçtiğini görmekteyiz. Şüphesiz
    “velî” kavramının bunlarla yakın ilişkisi vardır. Bunlar aynı
    zamanda gerçek dostun/velînin de belirgin nitelikleridir.
    Mü’minlerin velîsi ve mevlâ’sı Allah’tır. Allah’ın mü’minlere
    velî oluşunun sonuçları çeşitli şekillerde görünür. O, kullarını gözetir,
    nimet verir. Dolaysıyla O hamd edilmeye lâyık bir velî’dir
    (dosttur).237 Allah’tan başka velî aramak boştur, çünkü gerçek velî
    ancak O’dur.238 O, bağışlayan ve merhamet eden bir yardımcıdır
    (velîdir).239 O, mü’minleri karanlıktan nûra (aydınlığa) çıkarır.240
    Mülkünde, kudretinde ve yüceliğinde ortağı yoktur.241 O yüce Velî,
    230] 13/Ra’d, 11
    231] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 188-191
    232] 2/Bakara, 107, 120
    233] 18/Kehf, 17
    234] 6/En’âm, 51, 71; 32/Secde, 4
    235] 13/Ra’d, 37
    236] 42/Şûrâ, 28
    237] 42/Şûrâ, 28
    238] 42/Şûrâ, 8-9
    239] 7/A’râf, 155
    240] 2/Bakara, 257
    241] 17/İsrâ, 111
    DOSTLUK
    - 69 -
    Kitab’ı indirendir ve O, sâlih kimseleri korur ve gözetir. 242
    Allah’ın velîliği diğer sıfatları gibi mutlaktır ve süreklidir. O, insan
    idrâkinin ötesinde bir velîliğin, dostluğun ve yardımcı olmanın
    kaynağıdır. İnsanlara ait, aldatma vefâsızlık, hıyânet, aldırmazlık,
    acımazlık gibi küçültücü sıfatlardan uzak, iman edip de kendisine
    “velî” olan mü’minlere her türlü nimeti ve rahmeti veren, onlara
    izzet, mülk, muhabbet ve Hakk’ın şâhitleri olma şerefini bağışlayan,
    sürekli affeden, kendisine karşı yapılan hata ve kusurları
    araştırmayan en yüce dosttur velîdir.
    Hz. Mûsâ (a.s.), kavmi arasından seçtiği yetmiş kişiyi bir sarsıntı
    tutunca Rabbine, beyinsizler yüzünden kendilerini helâk etmemesini
    diledi, içinde bulundukları durumun bir imtihan olduğunu
    ve Allah’ın, dilediğini doğra yola iletebileceğini itiraf ettikten
    sonra; “...Bizim mevlâmız ancak Sensin. Bizi bağışla, bize merhamet et.
    Sen bağışlayanların en iyisisin.”243 şeklinde duâda bulundu. Melekler
    de Allah’a ibâdet ederlerken; “Seni tenzih ederiz (noksanlıklardan
    uzak tutarız), Sen bizim Velîmizsin”244 derler. Kur’an, Peygamberimiz
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) diliyle şöyle diyor: “Benim Velî’m Kitabı
    indiren Allah’tır. O, sâlihleri dost edinir, onlara yardım eder.”245 Kendisine
    verdiği nimetlere şükreden Hz. Yusuf (a.s.) şöyle niyaz etmişti:
    “Dünyada ve âhirette benim Velî’m Sen’sin.” 246
    Velî olmak velî olunan üzerinde hak ve yetki sahibi olmayı
    gerektirir. Velâyetin doğasında bu vardır. Yalnız bu velî edinilen
    üzerinde bir baskı ve hükmetme değil; aksine her açıdan onun iyiliği
    için çalışma, onun için gerekli yardımı yapma yetkisidir. Allah,
    mü’minlerin velîsi olarak onlara hidâyet verir, onları karanlıklardan
    nûra (aydınlığa) çıkarır, onlara elçiler gönderir, Kitaplar indirir,
    yardım eder, destekler, korur, gözetir, affeder ve rahmetiyle her
    yönden onları kuşatır.
    Allah Kimlerin Velîsidir? Allah, mü’minlerin velîsidir, yardımcı
    ve dostudur.247 Mü’minler rablerine hakkıyla iman ettikten sonra
    O’nun râzı olacağı sâlih amel işlerler. Bundan dolayı da Allah onlara
    velî olur.248 Allah sâlih kimselerin velîsi/dostudur. “Benim velîm,
    Kitab’ı indiren Allah’tır. O sâlih insanları velî/dost edinir (onları gözetip
    242] 7/A’râf, 196
    243] 7/A’râf, 155
    244] 34/Sebe’, 41
    245] 7/A’râf, 196
    246] 12/Yusuf, 101
    247] 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68
    248] 6 En’âm, 127
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    korur).”249 Allah müttakîlerin de dostudur. Dünya hayatında kendilerini
    Allah’a muhtaç saymayan ve O’nun rabliğine saygı duymayan
    zâlimler birbirlerinin velîsidirler. Bazıları farklı zannetseler de
    aslında kulların hiç biri, Allah’tan müstağnî kalamaz (O’na muhtaç
    olmaksızın yaşayamaz). Zâlimler özellikle zulüm ve günah işlerinde
    karşılıklı dostturlar. Buna karşın Allah, kendisine karşı kulluk ve
    sorumluluk bilinci duyan, O’ndan hakkıyla korkup sakınan takvâ
    sahibi kullarının dostudur velîsidir.250 İnsanlar için Allah eşsiz, benzersiz
    ve sonsuz velîdir. İnsanlar Allah’tan başka mutlak velî/dost
    ve yardımcı bulamazlar.251 “Allah, mü’minlerin düşmanlarını çok iyi bilir.
    Allah onlara velî/dost olarak da yeter, yardımcı olarak da.” 252
    Allah Bazı Kimselere Dost Değildir: Allah (c.c.) mutlak anlamda
    velîdir, dost ve yardımcıdır. Ancak bu velâyet, insanlar açısından
    sınırlı bir velîliktir. Kur’an’ın haber verdiğine göre, kullardan
    bazıları Allah’ın “velîliğini” kaybederler. Onlar kendi yanlış seçimleri
    ve yaptıkları kötü ameller yüzünden bu ilâhî dostluğu elde
    edemezler.
    Allah, dalâlette olanların velîsi değildir. Bazıları Allah’ın gönderdiği
    elçilere ve onların hak dâvetlerine rağmen sapıklıkta direnirler.
    Allah bu kimseleri kendi sapıklıkları ile başbaşa bırakır,
    onların başka bir velîsi de olmaz.253 Allah, kendisine karşı kulluk
    etme noktasında büyüklük taslayan müstekbirlerin velîsi değildir.
    254 Allah, kötülük yapanların, fenalıkta bulunanların dostu ve
    yardımcısı değildir.255 Allah’tan gelen hakkı ve dini inkâr eden
    kâfirler, Allah’ın dostluğunu kaybederler ve lânete uğrarlar.256
    Kendilerine hakkı bâtıldan ayıran bir ilim, hak bir dâvet geldikten
    sonra hevâ ve heveslerine (tutku ve arzularına) uyanlar
    Allah’tan başka dost ve velî bulamazlar.257 Allah, iman nimetinden
    sonra inkâra sapan ve dinde ikiyüzlü davranan münâfıkların
    dostu (velîsi) değildir. Onlar yeryüzünde kendileri için bir yardımcı
    da bulamazlar.258 Allah, inkâr ederek ya da şirk koşarak
    hak dinden yüz çeviren, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen
    ve yeryüzünde haksızlık yapan zâlimlerin velîsi değildir. Zâlimler
    249] 7/A’râf, 196
    250] 45/Câsiye, 19
    251] 9/Tevbe, 116; 6/En’âm, 70; 18/Kehf, 26; 29/Ankebût, 22
    252] 4/Nisâ, 45
    253] 42/Şûrâ, 44; 17/İsrâ, 97
    254] 4/Nisâ, 173; 45/Câsiye, 7-10
    255] 4/Nisâ, 123
    256] 48/Fetih, 22; 33/Ahzâb, 64-65
    257] 2/Bakara, 120; 13/Ra’d, 37
    258] 9/Tevbe, 74; 33/Ahzâb, 17
    DOSTLUK
    - 71 -
    ancak birbirlerinin velîsi/dostudurlar.259 Allah, zâlimlere meyledenlere,
    onları onaylayan, ya da destek olanlara da dostluk göstermez:
    “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde
    size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra, (Allah
    tarafından da) size yardım edilmez.” 260
    Dostun Nitelikleri
    Velâyette/Dostlukta Aranan Özellikler: Kur’an’ın haber verdiği
    velîde/dostta bulunan nitelikleri, Kur’an’dan yola çıkarak belirleyebiliriz.
    Zira dostu tanımadan istenilen hedefe ulaşmak mümkün
    değildir.
    a- Dost, dostunun sıkıntılarını gideren ve gelecek belâları önleyebilendir.
    Böyle bir dost, sadece Yüce Yaratıcı’dır. Zira, bütün
    ümitlerin kesildiği bir anda yardım etme imkânına sahip olan sadece
    O’dur. 261
    b- Dost, Yüce Yaratıcı’yı tanıtan, dünya ve âhiretle ilgili doğru
    bilgiler veren, lehimize ve aleyhimize olanları tanıtarak doğru karar
    vermede yardımcı olan, insanların sıkıntıya düşmesine üzülen,
    yaratılanlara acıyan ve hatalarını affedendir.262 Böyle bir dost, rahmet
    peygamberi ve diğer nebîler olabilir. 263
    c- Allah’a ve Peygamberine gönülden bağlı olup Allah’ın
    rızâsının dışına çıkmayan264 ve her konuda örnek olarak insanların
    hayrını düşünen, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışan,
    sevgisini ve buğzunu Allah için yapan, kötülüğü iyilikle önleyendir.
    Böyle insanlar Allah’ın dostluğunu kazananlardır. Zira onların
    hedefi, Allah’ın rızâsı ve sevgisini kazanmaktır. Bunlar, Kur’an diliyle
    velî olanlar, Allah’ın velî kullarıdır.
    d- İmanda birlik içinde bulunarak Allah’a, Peygamber’e ve
    mü’minlere karşı gelebilecek tehlikeleri önlemede can ve mallarıyla
    yardım içinde olabilenlerdir.265 Kur’an, bu durumda olanları
    mü’min olarak değerlendirir.
    e- Dostun dostluğu dünya menfaati ile sınırlı olmamalıdır.266
    259] 42/Şûrâ, 8; 11/Hûd, 20
    260] 11/Hûd, 113; Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 749-751
    261] Bk. 58/Mücâdele, 22; 2/Bakara, 107, 120, 257; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45;
    6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196
    262] 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,16
    263] 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6
    264] 3/Âli- İmrân, 110; 41/Fussılet, 34; 2/Bakara, 112; 6/En’âm, 4; 3/Âl-i İmrân,
    150; 22/Hacc, 78
    265] 60/Mümtehıne, 1, 8, 9; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 71; 3/Âl-i İmrân, 118
    266] Bk. Ebû Dâvud, Büyû’, 78; krş. 10/Yûnus, 62
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    Dostların, birbirlerini Allah için sevmeleri gerekir. Böyle insanların
    birbirleriyle olan sevgileri geçici bir menfaate dayanmaz. 267
    Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir.
    Allah dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları
    da vardır. Onları şöyle sayabiliriz:
    a- Müslüman olmak,
    b- Allah’a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,
    c- Namaz kılmak,
    d- Zekât vermek,
    e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. 268
    Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan
    dosta yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara
    Allah ve Rasûlünün yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır.
    İslâm’ın tüm insanlara da tanıtılması gerekmektedir. Bir
    müslüman, Allah’a vereceği hesabı ikinci plana alarak, maddî
    çıkarlara öncelik verirse, Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği
    oluşturması mümkün değildir. Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu
    ve kardeşliği sağlayacak insanlarda iman olmadan, sâlih amel ve
    ihsan; amel olmadan da diğerlerinin istenen şekilde olması düşünülemez.
    İnsanlar arasında istenilen dostluğun oluşması için,
    Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin bulunması gerekir. Bu özelliklere
    sahip olanların ellerinden ve dillerinden, yaratılanlara ancak
    fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.
    Dost Olmak; Allah’a, Rasûlüne ve Mü’minlere
    Allah ve Rasûlüne Dost Olmak: Allah ve Rasûlü, iman edenlerin
    dostudur. Haliyle, iman edenler de, Allah’ı ve Paygamberini
    kendilerine her şeyden ve herkesten önce dost edinmiş kimselerdir.
    Dostun dosttan râzı olması, onu sevmesi, sevdiğini incitmemesi
    gerekmektedir. İman eden insan, hakiki değer ve yüceliğin Allah
    ve Paygamberinin dostluğunda olduğunu bilir. Onun çalışması
    bu doğrultuda olur. Allah’ın rızâsı ve dostluğu verilen söze bağlılıkla
    ve Hz. Peygamber’e tâbi olmakla oluşur. Böyle bir müslüman,
    Peygamber’in şu sözüne tâbi olur: “Bana uyanlarla birlikte ben, özümü
    Allah’a teslim ettim.”269 Bunun aksini düşünmek, günahkâr olmak
    demektir. Rasûlüne tâbi olmak, Allah’ın sevmediği şeylerden
    267] Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 65-66
    268] 5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112
    269] 3/Âl-i İmrân, 20
    DOSTLUK
    - 73 -
    uzaklaşıp, râzı olduğu şeylere yaklaşmakla olmaktadır. Nitekim
    Hz. Allah, yahûdilerin kendilerini Allah’ın sevgilisi ve oğulları görmelerinden,
    müşriklerin putları bir vâsıta kabul etmelerinden ve
    hıristiyanların Hz. İsa’yı peygamberlikten ilâhlığa yükseltmelerinden
    hoşlanmaz. Yüce Allah, sevdiği insanların böyle tehlikelerden
    kurtulmaları için son peygamberinin emirlerini dinlemelerini ve
    ona uymalarını ister: “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız
    bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.’ Allah
    son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah’a ve
    Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri
    sevmez.”270 Bu âyet, aynı zamanda dostluğun ve sevginin kuru bir
    iddiâdan ibâret olmadığını, mutlaka bir bedel istediğini gösterir;
    dostsanız, seviyorsanız, dostunuzu râzı etmeye çalışacaksınız.
    Hz. Peygamber’in Allah’ın râzı olmayacağı bir şeyi yapması,
    O’nun dostluğunun dışına çıkması mümkün değildir. İman
    edenlerin de, peygamberlerine tâbi olarak hem Yüce Yaratıcı’nın,
    hem de nebîsinin dostluğunu kazanmaları gerekmektedir.
    Bu da, Peygamber’e tâbi olmakla mümkündür. Bu inanış, Hz.
    Muhammed’in de (s.a.s.) insan olduğunu bilerek, bu çerçeve içinde
    O’na uymadır. Yoksa onu kulluktan soyutlayacak bir kabul
    değildir. Zira o, her şeyiyle bir insandır.271 Diğer insanlardan farkı,
    ona vahiy gelmiş olmasıdır. 272
    Dost, dostunun devamlı iyiliğini isteyendir. Bu açıdan bakıldığında,
    yaratılanlara dostluğu, yardımı ve rahmeti sonsuz ve sınırsız
    olan sadece Allah’tır. İkinci derecede velî/dost, Hz. Peygamber
    ve mü’minlerdir. Allah Teâlâ, dostluğun temsilcisi olarak fıtrat
    dini üzerinde olanları göstermektedir. Velî kavramını imanları istikametinde
    değerlendirenler, Allah’ı ve Peygamberini, ana baba
    ve kendi evlatlarından daha çok sevmektedirler. Bu tip insanlar,
    Kur’an’ın emirleri doğrultusunda, Allah’ı râzı etmeye çalışırlar. 273
    Süreklilik ve geçerlilik açısından hakiki dost; Allah, Peygamber
    ve mü’minlerdir. Tevhid ekseni etrafında dönen velâyet/dostluk,
    hakiki dostluğun odak noktasıdır.
    Müslümanların Birbirleriyle Dostlukları: Allah, Kur’an’da
    mü’minlerin kimlerle gerçek anlamda dost olabileceğini “velî”
    kavramıyla açıklar. Müslümanların birbirleriyle olan ilişki ve dostluklarına
    İslâm çok önem verir. Çünkü karşılıklı iyi ilişkiler, İslâm’ın
    270] 3/Âl-i İmrân, 31-32
    271] 18/Kehf, 110
    272] 2/Bakara, 286; Remzi Kaya, a.g.e., s. 190-191
    273] 58/Mücâdele, 21-22
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    güzel hasletlerini yaşamak için olmakta; üstünlük, Allah’ın emirlerini
    yerine getirmede aranmaktadır. Bu duygu ve düşünce içinde
    olan insanların hedefi, İslâm’ı yaşayıp tebliğ etmek ve insanlar
    arasında barışı, sulh ve salâhı, müslümanlar arasında da kardeşliği
    oluşturmaktan geçmektedir. Kardeşlik duyguları gelişmeden
    Allah’ın istediği dostluk meydana gelmez. Bu yüzden Kur’an,
    mü’minlerin karşılıklı iyi ilişkilerine çok önem vermektedir. Din
    kardeşliği, kan kardeşliğinin önüne geçmektedir. İslâm, bir taraftan
    ana baba ve akrabaların önemini belirtirken,274 diğer taraftan
    küfrü imana tercih eden babayı, kardeşleri velî/dost edinmeyi
    yasaklar.275 Dostluk ve kardeşliğin ancak tevhid inancı çevresinde
    olacağını vurgulamış olur.
    Kur’an, mü’minlerin birbirleriyle dostluklarını emretmektedir.
    “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve
    Allah’tan korkun ki rahmete eresiniz.”276; “Mümin erkekler ve mü’min
    kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği (ma’rûfu) emrederler, kötülükten
    (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne
    itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet edecektir. Allah daima
    Aziz’dir (üstündür), Hakim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).”277;
    “Ey mü’minler! Bir topluluk diğer topluluğu alaya almasın; belki de onlar,
    kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki
    onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın., birbirinizi
    kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir!
    Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir.”278; “Kim Allah’ı, Rasûlünü
    ve iman edenleri velî/dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar
    şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.”279; “Hep birlikte Allah’ın ipine
    (Kur’an’a, İslâm’a) sarılın, parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın;
    hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti
    ve O’nun nimeti sâyesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz bir ateş
    çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi O kurtarmıştı...” 280
    Kardeş, nesep ve din bakımından olmak üzere ikiye ayrılır. Din
    kardeşliğinin hedefi, insanların mutluluğunu temindir. İslâm’ın istediği
    dostluk ve kardeşlik ise, Allah korkusu ve sevgisi etrafında
    odaklaşır. Bu tür kardeşliği İslâm’ın dışında başka bir dinde bulmak
    mümkün olmaz. Diğer taraftan Hucurât sûresinde yer alan
    âyetin ihtivâ ettiği kardeşlik, belirli bir bölgeyle sınırlandırılmaz.
    274] 17/İsrâ, 23-24
    275] 9/Tevbe, 23-24
    276] 49/Hucurât, 10
    277] 9/Tevbe, 71
    278] 49/Hucurât, 11
    279] 5/Mâide, 56
    280] 3/Âl-i İmrân, 103
    DOSTLUK
    - 75 -
    Dünyanın neresinde Allah ve Rasûlüne inanan bir müslüman varsa,
    doğu-batı, kuzey-güney ayrımı gözetilmeden hepsi birbirinin kardeşi
    ve dostudur. Zira bu kardeşlik, bütün müslümanların birleştiği
    Allah’a ve Hz. Peygamber’e verilen bir ahittir. Bu kardeşliğin
    maddî ve mânevî açıdan kuvvetli olabilmesi için, dostluğa mâni
    alay, gıybet, kötü lakap, zan, ayıplama, gurur, kibir ve kardeşini
    küçük görme gibi hallerden uzaklaşılması teşvik edilmektedir. 281
    Hz. Peygamber döneminde kurulan İslâm kardeşliği öyle bir
    noktaya gelmiştir ki, kendi evinde zarûret içinde kıvranan bir müslümanın,
    diğer müslüman kardeşini kendine tercih etmesini sağlamıştır.
    “Kendileri ihtiyaç/zarûret içinde bulunsalar bile onları (misâfir ve
    muhâcirleri) kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden
    korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”282 âyeti, müslümanın her
    konuda din kardeşini kendisine tercih eder duruma getirdiğinin
    delilini teşkil etmektedir. Bu durumdan Yüce Yaratıcı memnun
    olmaktadır.283 Diğer taraftan İslâm’ın oluşturduğu kardeşlik ve
    dostluk, yüz yirmi yıl birbirini öldüren iki düşman kabilenin kalplerini
    yumuşatmış,284 vahşîlik, yerini sevgi, merhamet ve affetmeye
    bırakmıştır.
    Nesep bakımından olan kardeşlik, İslâm kardeşliğiyle pekiştirilirse,
    akrabalar arasındaki dostluk ve sevgi daha da iyi olmaktadır.
    Din kardeşliği olmadan meydana gelen yakınlık, tamamen
    maddî çıkarlar üzerine kurulmaktadır. Böyle kardeşlerin mal mülk
    için birbirlerine ne kadar hasım oldukları bilinmektedir. Kur’an’ın
    haber verdiği Evs ve Hazrec kabilelerinin aynı ırka mensup kabileler
    olduğu bilinir. Bunların aralarına giren düşmanlık yaklaşık 120
    sene devam eder. Neticede İslâm’ı kabul etmeleri sâyesinde ırk ve
    din bakımından kardeş olurlar. Konuyla ilgili insanların dikkatini
    çeken Yüce Allah: “Sen yeryüzünde olan her şeyi toptan harcasan,
    yine de onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını
    bulup kaynaştırdı.”285 buyurarak İslâm’ın nasıl bir rol oynadığını haber
    vermektedir. Buna göre, insanlar arasında dostluğu kurmak,
    yüzünü Hakk’a ve onun peygamberine çevirmekle mümkündür.
    Nerede dünya sevgisi birinci sırayı almışsa, orada maddî çıkarlar,
    kin ve düşmanlık da ilk sırayı almıştır. Kur’an’ın önemle üzerinde
    durduğu İslâm kardeşliğinin ve dünya barışının oluşması, İslâm’ın
    istediği dostluk ve kardeşliğin ilk sırayı almasıyla mümkün görülür.
    281] 49/Hucurât, 11-12
    282] 59/Haşr, 9
    283] Bk. S. Buhârî, Tecrîd-i Sarîh Terc. 10/15-17, hadis no 1327
    284] 3/Âl-i İmrân, 103
    285] 8/Enfâl, 63
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Konuyla ilgili Hz. Peygamber’in insanlara birtakım uyarıları bulunmaktadır.
    Bunlardan ilki Kur’an’ın; doğru ve yanlışı, dost ve
    düşmanı tanımada mihenk taşı olmasıdır. 286
    Kur’ân-ı Kerim’de Velî ve Velâyet
    (Dost ve Dostluk) Kavramı
    “Velî” kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da toplam 232 yerde
    geçmektedir. “Velî” kelimesi, Kur’an’da 24 âyette geçer. Velî’nin
    çoğulu olan “evliyâ” kelimesi ise 62 yerde kullanılır. “Velâyet” kelimesi
    de iki âyette zikredilir. “Velî” kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de şu
    mânâlara gelir: Dost,287 yardımcı ve taraftar,288 hâkim/vâli/yönetici/
    sırdaş anlamında.289 Kur’an, bu son anlamda kullanılan velî ve
    evliyâ kavramlarını kullanırken; bazı âyetlerde yine hâkim/vâli/yönetici/
    sırdaş anlamına gelen “bitâne” ve “meveddet” gibi değişik
    kavramları da kullanır. 290
    Kur’ân-ı Kerim’de “velî” kelimesinin anlamlarını iki maddede
    toplayabiliriz. a) Yandaş, taraftar, dost, b) Başkası adına onun
    işlerini yöneten yetkili. “Velâyet” ve onun türevleri olan “velî”
    ve “mevlâ” kavramlarının Kur’an’da kullanıldığı bütün yerlerde,
    dostluk, sırdaş, yardımcı, taraftar, hâkim, vâli, yönetici, koruyucu,
    sahip ve gözeten, yol gösterici, aydınlatıcı, mürşid, şefaat eden,
    koruyucu ve yücelten gibi sıfatlarla birlikte kullanılarak velâyetin
    mutlaka ilişkili olacağı kavramlara dikkat çekilmiş olduğunu görürüz.
    “Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır.
    Sizin için Allah’tan başka bir velî/dost ve bir yardımcı yoktur.” 291
    “Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar
    da senden asla râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın
    yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına
    uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir velî/dost, ne de bir
    yardımcı vardır.” 292
    “Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün
    karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları
    ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp)
    286] R. Kaya, a.g.e., s. 194-196
    287] 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68; 4/Nisâ, 45, 76, 119, 5/Mâide, 55 vd
    288] 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 122; 4/Nisâ, 139; 5/Mâide, 51; 9/Tevbe, 71 vd
    289] 2/Bakara, 282; 3/Âl-i İmrân, 28; 9/Tevbe, 23; 18/Kehf, 26; 60/Mümtehıne, 1
    vd
    290] 58/Mücâdele, 22; 3/Âl-i İmrân, 118
    291] 2/Bakara, 107
    292] 2/Bakara, 120
    DOSTLUK
    - 77 -
    karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada
    (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 293
    “Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler. Kim
    bunu yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur (artık O’ndan hiçbir şey beklemesin).
    Ancak onlardan (gelebilecek bir zarardan) korunmanız (takıyye)
    başkadır. Allah sizi kendisinin emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor (Sakın
    hükümlerine aykırı davranıp düşmanlarını velî edinerek O’nun gazabına
    uğramayın). Dönüş, yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de,
    açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah
    her şeye gücü yetendir.” 294
    “... Allah, mü’minlerin velîsi/dostudur.” 295
    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
    kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde
    kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan
    da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru
    yolu bulasınız.” 296
    “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş edinmeyin. Onlar sizi
    şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi
    isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sînelerinin gizlediği (içlerinde
    sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık,
    eğer düşünürseniz.” 297
    “Mevlânız (Dost ve sahibiniz) Allah’tır. O, yardımcıların en hayırlısıdır.” 298
    “Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir velî/dost olarak
    Allah yeter, yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 299
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda
    savaşırlar. (Ey mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları,
    ordusu olan kâfirler) ile savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 300
    “Kim Allah’ı bırakır da şeytanı velî/dost edinirse, elbette apaçık bir
    ziyana düşmüş olur.” 301
    “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele!
    293] 2/Bakara, 257
    294] 3/Âl-i İmrân, 28-29
    295] 3/Âl-i İmrân, 68
    296] 3/Âl-i İmrân, 103
    297] 3/Âl-i İmrân, 118
    298] 3/Âl-i Imrân, 150
    299] 4/Nisâ, 45
    300] 4/Nisâ, 76
    301] 4/Nisâ, 119
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    Mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost, taraftar edinenler, onların yanında
    izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet,
    yalnızca Allah’a aittir.” 302
    “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi
    aleyhinize Allah’tan apaçık olan kesin bir delil vermek mi istersiniz?” 303
    “...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
    günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü
    Allah’ın cezası çetindir.” 304
    “Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları velî/taraftar, dost edinmeyin,
    onlar birbirlerinin velîleridir/taraftarıdır. Sizden kim onları veli edinirse
    o da onlardandır…” 305
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği
    ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
    karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad
    ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına
    aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu
    ve ilmi geniştir.” 306
    “Sizin veliniz, ancak Allah, (O’nun) Rasûlü, rukû’ ediciler olarak namaz
    kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir.” 307
    “Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri velî/dost edinirse (bilsin ki)
    üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.” 308
    “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi
    alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri velî olarak tutmayın. Ve eğer
    inanıyorsanız, Allah’tan ittika edin (korkup sakının).” 309
    “Onlardan (Ehl-i Kitaptan) çoğunun, inkâr eden kâfirlerle dostluk ettiklerini
    görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden
    hazırladığı şey ne kötüdür. Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve
    onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve
    Ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi
    ve münâfıkları) dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.
    ” 310
    302] 4/Nisâ, 138-139
    303] 4/Nisâ, 144
    304] 5/Mâide, 2
    305] 5/Maide, 51
    306] 5/Mâide, 54
    307] 5 Mâide, 55
    308] 5/Mâide, 56
    309] 5/Mâide, 57
    310] 5/Mâide, 80-81
    DOSTLUK
    - 79 -
    “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen
    Allah’tan başkasını mı velî/dost edineyim? De ki: ‘Bana müslüman olanların
    ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a şirk/ortak koşanlardan olma!’
    (denildi.)” 311
    “... Gerçekten şeytanlar velîlerine/dostlarına sizinle mücâdele etmeleri
    için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a şirk
    koşan müşrik olursunuz.” 312
    “Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin velîleri/dostları kıldık.” 313
    “Sensin bizim Velîmiz! Bizi bağışla ve bize acı; Sen bağışlayanların en
    iyisisin.” 314
    “Şüphesiz ki benim velîm/koruyucum, Kitabı indiren Allah’tır. Ve O,
    bütün sâlihlere/iyilere de velîlik/koruyucu ve kollayıcılık eder.” 315
    “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost
    olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.”
    316
    “Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse
    babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları
    dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 317
    “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım
    akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret,
    hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan,
    Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah
    emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”
    318
    “Mümin erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği
    (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar,
    zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet
    edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hakim’dir (hüküm ve hikmet
    sahibidir).” 319
    “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına (evliyâullah), korku yoktur,
    onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar, iman edenler ve takvâ
    311] 6/En’âm, 14
    312] 6/Enâm, 121
    313] 7/A’râf, 27
    314] 7/A’râf, 155
    315] 7/A’râf, 196
    316] 8/Enfâl, 73
    317] 9/Tevbe, 23
    318] 9/Tevbe, 24
    319] 9/Tevbe, 71
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    sahibi olanlar (Allah’tan korkup sakınanlar)dır. Müjde, dünya hayatında
    ve âhirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. Işte büyük
    kurtuluş budur.” 320
    “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde size ateş
    dokunur. Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra (Allah tarafından
    da) size yardım edilmez.” 321
    “Dünyada ve âhirette benim Velî’m (yardımcım ve işimi deruhde eden)
    Sen’sin. Beni müslüman olarak öldür ve sâlihler arasına kat.” 322
    “... Onlar için O’ndan başka bir Vâlî (yardımcı, dost veya hükmü geniş
    olan) yoktur.” 323
    “... Eğer sana gelen bu ilimden sonra, onların hevâlarına/arzularına
    uyarsan, işte o zaman Allah tarafından senin ne bir velîn/dostun, ne de
    bir koruyucun vardır!” 324
    “Onlar seni, sana vahyettiğimizden çevirip başka şeyi uydurmayı ve
    Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni
    sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki onlara biraz meyledecektin.” 325
    “... Onların (Göklerde ve yerde olanların), O’ndan başka bir velîsi/yöneticisi
    yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.” 326
    “... Siz Beni bırakıp da şeytanı ve soyunu evliyâ/dostlar mı ediniyorsunuz?
    Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır.” 327
    “Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar?
    Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 328
    “...Allah’a sarılın, bilin ki Allah sizin mevlânızdır (sahibinizdir). O ne
    güzel mevlâ (sahip) ve ne güzel yardımcıdır!” 329
    “İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır.
    Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp
    şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun
    bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana
    gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma
    320] 10/Yûnus, 62-64
    321] 11/Hûd, 113
    322] 12/Yusuf, 101
    323] 13/Ra’d, 11
    324] 13/Ra’d, 37
    325] 17/İsrâ, 73-74
    326] 18/Kehf, 26
    327] 18/Kehf, 50
    328] 18/Kehf, 102
    329] 22/Hacc, 78; 66/Tahrim, 2
    DOSTLUK
    - 81 -
    sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 330
    “Seni tenzih ederiz (noksanlıklardan uzak tutarız), Sen bizim
    Velîmizsin” 331
    “Biz, dünya hayatında da, âhirette de sizin dostlarınızız.” 332
    “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O
    zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki
    yakın bir dost oluverir. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna
    ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.” 333
    “... Zâlimlerin hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur. Yoksa onlar Allah’tan
    başka velîler/dostlar mı edindiler? Hâlbuki velî/dost ancak Allah’tır.” 334
    “Allah’a saygı duyup kötülükten sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak
    üzere, (dünyada iken kötülükte) dost olanlar, o gün birbirlerine düşman
    kesilirler.” 335
    “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.” 336
    “...Onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler
    birbirlerinin dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.” 337
    “Allah, iman edenlerin mevlâsı/yardımcısıdır. Kâfirlere gelince, onların
    mevlâsı (yardımcısı) yoktur.” 338
    “Muhammed Allah’ın Rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da
    kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...” 339
    “Mü’minler ancak kardeştir” 340
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve
    katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
    cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
    onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın
    tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın
    330] 25/Furkan, 26-29
    331] 34/Sebe’, 41
    332] 41/Fussılet, 31
    333] 41/Fussılet, 34-35
    334] 42/Şûrâ, 8-9
    335] 43/Zuhruf, 67
    336] 42/Şûrâ, 8
    337] 45/Câsiye, 19
    338] 47/Muhammed, 11
    339] 48/Fetih, 29
    340] 49/Hucurât, 10
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    tarafında olanlardır.” 341
    “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
    dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara
    sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
    dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda
    savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi
    gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
    Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi
    ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
    uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 342
    “Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana
    getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok bağışlayan, çok merhamet
    edendir.” 343
    Kur’ân-ı Kerim’de Arapların İslâm’dan önceki dönemde birbirinin
    düşmanı oldukları hatırlatılarak Allah’ın onların gönüllerini
    uzlaştırdığı ve böylece İslâm dini sâyesinde dost ve kardeş oldukları
    bildirilmiştir.344 Kur’an’da sosyal barış ve uzlaşma, “Mü’minler
    ancak kardeştir,”345; “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin
    velîleri/dostlarıdır.”346 gibi ifadelerle hükümlere bağlandığı için müslümanlar
    arasında düşmanlığın zuhur etmesine yol açacak tutum
    ve davranışların önlenmesi, kardeşlik ve dostluğun pekişmesi için
    tedbirler getirilmiştir. Nitekim çeşitli maddî ve mânevî hakların
    korunmasına yönelik ahlâkî, hukukî ve siyasî tedbirlerin öngörülmesi
    yanında; toplumda düşmanlık duygularının kabarmasına yol
    açacak kötülükler de yasaklanmıştır.
    İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen “silm”, “selâm”
    ve “selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime
    olarak anlamlarından biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk
    edip Allah’ın dini olan İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete
    kavuşup tümüyle barış ve kardeşlik hüküm sürer.
    “Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”347;
    “Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah
    yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 348
    341] 58/Mücâdele, 22
    342] 60/Mümtehine, 1-2
    343] 60/Mümtehine, 7
    344] 3/Âl-i İmrân, 103
    345] 49/Hucurât, 10
    346] 9/Tevbe, 71
    347] 7/A’râf, 27
    348] 2/Bakara, 45
    DOSTLUK
    - 83 -
    Peygamber ve Onun Yolunu İzleyenler Dışındakileri Dost
    Kabul Edenler, Âhirette Büyük Pişmanlık Duyacaklar: “İşte o gün,
    gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o
    pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke
    o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı
    dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten
    beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra)
    yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 349
    O Gün Dostlar, Düşman Kesilecek: “Allah’a saygı duyup kötülükten
    sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken kötülükte)
    dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” 350
    Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/
    İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler: “De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde
    haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran
    ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın. İsrâiloğullarından
    kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun
    sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmaları, taşkınlık yapmalarıdır.
    Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun
    yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk
    ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden
    hazırladığı şey ne kötüdür. Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve
    onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve
    Ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi; fakat onların
    çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” 351
    Tâğutları Velî/Dost Edinmek: “Allah iman edenlerin velîsi (dostu
    ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)
    a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları
    olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş
    ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî
    kalıcıdırlar.”352 Zulumât, yani karanlıklar, gözlerin eşyayı idrâk ve
    onun varlığını tespite engel olduğu için küfre örnek olarak zikredilmiştir.
    Zira aynı şekilde küfür de kalp gözlerinin imanın hakikatini
    ve kendi akıl ve ruh sağlığını idrâke engel teşkil etmektedir.
    Bu sebeple Allah, kullarına kendisinin mü’minlerin velîsi olduğunu,
    onlara imanın hakikatini, yollarını ve kaynaklarını, delillerini
    gösterdiğini, onları hidâyete erdirdiğini, küfrü gerektiren
    şeyleri giderip kalp gözlerinden karanlık perdelerini kaldırarak
    349] 25/Furkan, 26-29
    350] 43/Zuhruf, 67
    351] 5/Mâide, 77-81
    352] 2/Bakara, 257
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    kendilerini şüpheleri giderecek delillere muvaffak kıldığını haber
    verir. Sonra, vahdâniyetini inkâr eden küfür ehlinden de haber vererek;
    onların velîlerinin, yardımcı ve savunucularının, Allah’ı bırakarak
    tapındıkları putlar ve kendisine şirk koştukları kimselerden
    ibaret tâğutlar olduğunu ve bu tâğutların onları iman nurundan
    çıkararak basîretlerini kör edip iman ışığının hakikatlerini, delil
    ve yollarını görmelerine engel olan küfrün şüphe karanlıklarına
    iteceklerini ifade ederek tâğutların velî edinilmemesini tâlim buyurmaktadır.
    Tâğutlar, itikatlarına uygun olarak insanları sırât-ı müstakîmden
    çıkarır, karanlıklara çekerler. Çünkü onlar aydınlıkta iş yapmak istemezler.
    Her tuttuklarını, aksine ve tersine sürüklerler. Devamlı
    karanlığa, gidilmedik çıkmaz sokaklara giderler. Akıl, mantık ve
    ilmi sevmezler; düşünceyi suç sayarlar, tefekküre giden yolları
    tıkarlar, fikirleri ve irâdeleri ifsâd eder, ahlâkları bozar, ardına
    taktıkları kimseleri, içinden çıkılmaz belâlara sürüklerler. Allah’a
    iman etmeyen kâfirler, tâğutlara küfür bile etseler, yani hiçbir
    kulpa yapışmayıp kendi kendilerine kalmak isteseler bile yeni
    tâğutların tasallutundan kurtulamayacak, her durumda tâğutlara
    takılmaya mecbur olacaklardır. Çünkü insanın toplumsuz, emirsiz,
    yasaksız yaşaması mümkün olmadığından Allah’ın teklifini,
    Allah’ın emirlerini dinlemeyenler, kesinlikle tâğutların emirlerine
    mahkûm olacaklardır. İşte bu sebeple Allah Teâlâ, mü’minlerden,
    kendisini inkâr eden ve imanın hakikatini idrâke engel olan, dost
    edinmek sûretiyle peşinden gidenleri küfrün karanlıklarına çekecek
    olan tâğutu velî edinmemelerini istemektedir. Çünkü tâğutun
    velîlerinin kâfirler olduğunun haber verilmesi, mü’minlerin
    Allah’ın koyduğu hudûdu aşan, kendilerini veya düzenlerini
    Allah’ın nizamına alternatif olarak sunan tâğutları velî/dost kabul
    etmesi, aklın ve mantığın da mümkün görmeyeceği bir çelişkidir.
    Çünkü “Allah, bir insanın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.”353
    Kişi ya Allah’ı ve Allah’ı sevenleri, Allah tarafından sevilenleri dost
    kabul edecek; ya da tâğutları dost kabul ederek Allah’ın dostluğunu,
    yani mü’minliği kaybedecektir.
    Allah’ın Düşmanlarını ve Mü’minlerin Düşmanlarını Dost
    Edinmek: “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
    olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken,
    onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
    dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim
    yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl
    sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da
    353] 3/Ahzâb, 4
    DOSTLUK
    - 85 -
    bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar
    sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
    uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 354
    Zâlimlerle Dostluk: Kur’an, hiç bir şekilde zâlimlerle dostluğa
    izin vermez. “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.”355; “...
    Onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin
    dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.”356; “...Zâlimler
    hâriç (hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” 357
    Onursuz Kâfirleri Dost Edinenler, İzzet ve Şerefi Onların Yanında
    mı Arıyor? “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu
    müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında
    izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca
    Allah’a aittir.”358; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şerefin hepsi
    Allah’ındır...”359; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve
    mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 360
    Mü’minlerin Kâfirleri Velî/Dost Edinmesi: İslâm dini, insana,
    insan olma hak ve hürriyetini en doğru ve âdil şekilde veren ve
    herkese insanca muâmele edilmesini emreden ilâhî bir dindir. Bununla
    beraber bu dinin, müslümanları gayr-ı müslimlerin bâtıl
    inanç ve sultası altına bırakmayacağı da açıktır. Nitekim Kur’an,
    müslümanların, İslâmî nizama halel getirecekleri ve müslümanları
    doğru yoldan saptıracakları endişesiyle sırlarına vâkıf olacak şekilde
    gayr-ı İslâmî unsurlarla samimiyet kurup dost ve ahbap olmalarını
    uygun görmemiştir.
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı
    yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir...” 361 “Ey iman
    edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı ve
    kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost edinirse,
    işte onlar zâlimlerin kendileridir.”362; “Mü’minler mü’minleri bırakıp da
    kâfirleri velî/dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş
    354] 60/Mümtehine, 1-2
    355] 42/Şûrâ, 8
    356] 45/Câsiye, 19
    357] 2/Bakara, 193
    358] 4/Nisâ, 138-139
    359] 35/Fâtır, 10
    360] 63/Münâfıkûn, 8 ve yine bk. 10/Yûnus, 65
    361] 58/Mücâdele, 22
    362] 9/Tevbe, 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    olur (artık O’ndan hiçbir şey beklemesin)...” 363
    Bu ve benzeri âyetler, çok net bir üslûpla, mü’min sayılmak
    için her çeşit müşrik ve kâfiri velî edinmekten kaçınmanın şart
    olduğunu ifade etmektedir. Allah sevgisiyle Allah düşmanlarının
    sevgisini kalbinde birleştirmesi mümkün olmadığından kâfirleri
    velî edinmek mü’mine yakışmaz. Allah’ı seven, O’nun düşmanlarına
    buğzetmek zorundadır. İmanla küfür arasında hiçbir yakınlık
    ve ilişki yoktur. Âyetler, kâfir ve müşriklere karşı muhabbet ve
    samimî dostluk gösterilmesine müsâade etmediği gibi, sorumluluğunu
    onlara bırakıp onları yönetici kabul etmelerine de izin vermez.
    Allah Teâlâ, mü’minleri, Allah’ın âyetlerini inkâr eden veya
    onlarla alay eden kâfirlerle birlikte oturmayı yasaklamakta364 ve
    onların dünyadaki konforlarına ve servetlerine bakıp imrenmekten
    de nehyetmektedir: “Sakın kendilerini denemek için onlardan bir
    kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin
    (âhiretteki) rızkı hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.” 365
    Kâfirleri dost kabul etmemek, onlarla devamlı kavgalı ve
    savaş şartları içinde yaşamak değildir. Mü’minler, kâfirlere karşı
    güzel davranış, adâlet ve ihsan ile hareket etmekten men edilemezler.
    Çünkü kâfirleri velî edinmemek başka; onlara karşı hüsnü
    muâmele, adâlet ve ihsan ile hareket etmek daha başka bir şeydir.
    Haklara riâyet verilen sözde durmak, ciddiyet, merhamet ve imanın
    gereği olan her çeşit güzel huylar müslümanın şiarıdır. Fakat
    mü’minin her şeyden önce din ve imanında samimi olması gerekir.
    Allah’tan başkasına nefsini teslim etmeyecek olan mü’minin,
    kendisini herhangi bir sebepten dolayı kâfirlerin dostluğuna
    kaptırması, imanına ve ciddiyetine aykırıdır. Dünyevî hususlarda
    kâfirlerle zâhiren güzel davranış ve insanî ilişkilerde bulunmak
    haram değildir. Ama onlara meyletme, günahta yardım etme ve
    onlara arka çıkma mânâsında kâfirleri velî/dost edinmek, meselâ
    akrabalık sebebiyle bu tür yakınlık, küfrü icap ettirmese bile haram
    kabul edilmiştir. Çünkü bu anlamda kâfir kimseyi sevmek, bazen
    mü’mini onun yolunu güzel görmeye ve dinine râzı olmaya
    cezbedebilir. Bu da onu İslâm’dan çıkarır.
    “Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler...”366
    hitâbından maksat, onlarla her türlü dünyevî ilişkileri kesip devamlı
    düşmanca davranmak değil; onların hükümranlıklarını ve
    yönetim şekillerini desteklemek, müslümanların sırlarını onlara
    363] 3/Âl-i İmrân, 28
    364] 4/Nisâ, 140
    365] 20/Tâhâ, 131
    366] 3/Âl-i İmrân, 28
    DOSTLUK
    - 87 -
    ifşâ ve müslümanların aleyhine onlarla ittifak edecek şekilde gönül
    dostu olmak ve onların inançlarını benimsemekle olur.
    Mü’minlerle kâfirler arasındaki velâyet ilişkisini durum ve
    şartlara göre mubah, haram ve küfür olmak üzere üç kategoride
    ele almak mümkündür:
    1- Mubah sayılan ilişki: Kalben sevgi ve muhabbet beslemeksizin
    insan olmaları hasebiyle dünyevî hususlarda zâhiren güzel ilişkilerde
    bulunmak ve insan haklarına saygılı davranarak adâletle
    muâmele etmek.
    2- Haram sayılan velâyet: Dinlerinin bâtıl olduğunu kabul etmekle
    birlikte akrabalık veya kişisel muhabbet sebebiyle kâfirlerle
    karşılıklı olarak yardımlaşmak, işbirliği yapmak ve onlara meyletmek
    şeklinde ortaya çıkan velâyet, yani dostluktur. İşte bu durum,
    küfrü gerektirmese de şer’an yasaklanmıştır. Zira bu çerçevede
    birbirleriyle ilişkiyi sürdürmek, bazen mü’minlerin onların yolunu
    benimsemesine ve dinlerine rızâ göstermesine sebep olabilir. Bu
    da neticede kendilerini dinlerinden çıkarabilir.
    3- Küfrü gerektiren velâyet: Kâfirlerin dinlerini ve yaşantılarını
    benimseyip kalben onlara sevgi ve muhabbet göstermek,
    mü’minlerin aleyhine onlara arka çıkmak, mü’minlerin gizli ve
    mahrem sırlarını onlara ifşâ edecek şekilde onları velî/dost edinmektir.
    Bu, onların küfrünü tasvip etmek ve ona râzı olmak anlamına
    gelir. Küfrü tasvip ve küfre rızâ, küfür olduğundan, onlarla
    bu çeşit velâyet/dostluk ilişkisi kurmak küfrü gerektirir. “Ey iman
    edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin...
    Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim
    bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.”367; “Sen, zikrimize iltifat etmeyen
    ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” 368
    İman edenler, bütün dünya görüşlerini ve hayatlarını tanzim
    edecekleri esasları Kur’an’dan almaları gerektiği gibi; sevgi, muhabbet,
    buğz ve nefret ölçülerini de Kur’an’dan almak zorundadırlar.
    Allah’ın dini, tevhid dini olduğuna göre mü’minin muhabbet
    ve dostluğu, yalnız bu dairenin içerisinde cereyan etmelidir.
    Hem Allah’ı, hem de O’nun düşmanlarını sevmek, mantıkî bir çelişkidir.
    369
    Düşmanlıkta Aşırı Gidilmemesi, Düşman Bir Toplumun Bir
    Gün Dost Olabileceği: “Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında
    367] 60/Mümtehine, 1
    368] 53/Necm, 29
    369] Mikdat Öccü, Kur’an’da Velî ve Velâyet, s. 95-96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok
    bağışlayan, çok merhamet edendir.”370 Bu âyette Allah, düşmanlıkta
    aşırı gidilmemesini, düşman bir toplumun, bir gün dost olabileceğini
    bildirmiştir. Nitekim Peygamber’in ve müslümanların can düşmanı
    olan Mekke ve çevresi müşriklerinin çoğu sonradan İslâm’a
    girmişler, onların çocukları, Allah yolunda cihad eden mü’minler
    olmuşlardır. Böylece âyette belirtilen ilâhî vaad gerçekleşmiştir.
    Bizim için de aynı uyarı geçerlidir ve aynı netice mümkündür. O
    yüzden müslümanlar, düşmanlarına karşı ölçülü olmaya, aşırı düşmanlıktan
    sakınmaya, adâlet ve insafa yöneltilir.
    Peygamberimiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurur: “Sevdiğini
    ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğz et; bir
    gün dostun olabilir.” 371
    Kişinin günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman
    sayılır. Kişi için en tehlikeli düşman ise dost gözüken düşmandır.
    Allah’a yaklaştıran her şey mü’minin dostu, Haktan uzaklaştıran
    her şey de onun düşmanıdır. Müslüman, eşi ve çocuklarıyla
    ayrıca iman kardeşliği oluşturmalı ki, onlarla gönülden samimi
    bağ, candan sevgi oluşsun.
    Düşmanı Yakın Bir Dost Haline Getirmek İçin Güzel Tavır: “İyilikle
    kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman
    (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir
    dost olur.”372 Bu âyete göre kötülük, en güzel haslet ne ise onunla
    önlenmelidir. Bu davranış, her kişinin değil; er kişinin yapabileceği
    özelliktir: “Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak
    (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.”373 Bu âyetlere
    göre müslümanların hareketleri hasene (iyilik), kâfirlerinki ise seyyie
    (kötülük) şeklinde nitelendirilir. Fahreddin Râzî, âyette geçen
    “(hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse”leri, yüksek ahlâkî erdemlere
    sahip kişiler olarak anlar ve bu âyetlerin, insanlara hakkı kabul ettirmeye,
    onları düşmanlıktan vazgeçirmeye yönelik dâvet ve irşad
    faâliyetlerinde sabır, sevgi ve hoşgörü ile davranmanın önemini
    ortaya koyduğunu belirtir.374
    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
    Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
    kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde
    370] 60/Mümtehine, 7
    371] Tirmizî, Birr 60
    372] 41/Fussılet, 34
    373] 41/Fussılet, 35
    374] Mefâtihu’l-Gayb, 41/Fussılet, 35 âyetinin tefsiri
    DOSTLUK
    - 89 -
    kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan
    da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru
    yolu bulasınız.” 375
    “...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
    günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü
    Allah’ın cezası çetindir.” 376
    “Ey iman edenler” Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
    dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara
    sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
    dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda
    savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi
    gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
    Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi
    ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
    uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 377
    Bu âyetlerde mü’minlere hitâben hem Allah’ın, hem de
    kendilerinin düşmanı olan, Allah’tan gelen hakkı inkâr edenleri
    dost edinmemeleri, onlara sevgi beslememeleri; şayet onlar
    mü’minlere gâlip gelseler, yaman düşman kesilip elleriyle, dilleriyle
    mü’minlere zulmedecekleri ve onların inkâr etmelerini isteyecekleri;
    âhirette akrabanın veya çoluk çocuğun bir faydası olmayacağı
    belirtilmektedir.
    Hadis-i Şeriflerde Velâyet/Dostluk
    “Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 378
    “Dostunu/sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine
    de ölçülü buğz et; bir gün dostun olabilir.” 379
    “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için
    düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.”
    380
    “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
    etsin!” 381
    375] 3/Âl-i İmrân, 103
    376] 5/Mâide, 2
    377] 60/Mümtehine, 1-2
    378] Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599
    379] Tirmizî, Birr 60
    380] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
    El-Kebîr
    381] Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    “İnsan, dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat
    etsin.” 382
    “Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir,
    uyuşmayanlar ayrılır.” 383
    “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde
    ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama” 384
    “İnsan, sevdiği ile beraberdir.” 385
    “Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı
    ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına
    rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azabından hiçbir
    şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” 386
    “Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müslümandan berîyim/uzağım.”
    Ashâb; “Niçin yâ Rasûlallah?” diye sorunca, şöyle buyurdu:
    “Çünkü o ikisinin ateşi birbirini görmez.” 387
    “Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da
    onun gibidir.” 388
    “Sakın zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs
    etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin,
    birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları,
    Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir.
    Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük
    olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın
    canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve
    kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha,
    birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun.
    Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” 389
    “Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir. Selâmını almak, hasta
    ziyaretine gitmek, cenâzesine katılmak, dâvetine icâbet etmek, aksırınca
    ‘yerhamukelllah’ demek.” 390
    382] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398
    383] Buhârî, Enbiyâ, 3; Müslim, Birr 159
    384] İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin
    Hanbel, 3/225
    385] Müslim, Birr 161
    386] Tirmizî, Zühd 64
    387] Ebû Dâvud, III/45, hadis no: 2645
    388] Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787
    389] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud,
    Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
    390] Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4; Ebû Dâvud, Edeb 98
    DOSTLUK
    - 91 -
    “Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete
    giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.” 391
    “Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette, birbirlerine şefkatte
    mü’minlerin misâli, bir bedenin misali gibidir. Ondan bir uzuv rahatsız
    olursa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve harâretle ona ortak olurlar.”
    “Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim
    celâlim adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin
    bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.” 392
    “Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celâlim adına birbirini sevenler var
    ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler
    bile onlara gıpta ederler.” 393
    “Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir.
    Bir kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.”
    394
    “Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne
    şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği
    sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.” Orada bulunanlar
    sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir
    misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine
    bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir.
    Allah’a yemin ederim ki onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir
    nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken
    onlar üzülmezler.” Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın
    velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 395
    “Kişi (kıyâmet gününde) sevdiğiyle beraberdir.” 396
    “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede
    yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını
    görür. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah da o sebeple
    onu kıyâmet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanın ayıbını
    örterse, Allah da onun ayıbını kıyâmet gününde örter.” 397
    391] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Kütüb-i Sitte Terc. 10/133
    392] Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
    393] Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
    394] Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
    395] 10/Yûnus, 62, Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc.
    10/142
    396] Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 165; Kütüb-i Sitte Terc. 10/44
    397] Ebû Dâvud, Edeb 46, hadis no: 4893; Tirmizî, Hudûd 3, hadis no: 1426;
    Kütüb-i Sitte Terc. 10/147; Benzer bir hadis için bk. Müslim, Zikr 38, hadis
    no: 2699; Kütüb-i Sitte Terc. 10/149
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    “Din nasihatten ibarettir!” Yanında bulunanlar; ‘kim için ey
    Allah’ın Rasûlü?’ diye sormaları üzerine, şöyle buyurdu: “Allah
    için, Peygamber için, müslümanların imanları ve hepsi için! Müslüman,
    müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez; ona yalan söylemez; ona
    zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse
    bunu onda izâle etsin (gidersin).” 398
    Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin
    Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir.
    Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve
    düşmanlığı da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli
    buğz ve kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan
    dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren,
    O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren399 büyük bir suç olduğu
    gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır400, zâlimlerden olmaktır401
    ve kâfirler safına geçmek, “onlardan olmak”tır.402 Allah’a düşmanlık
    yapanları, Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın
    düşmanlığını kazanmak ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri
    düşman kabul edip onlardan uzak durmak, İslâm akîdesinin bir
    parçasıdır. “Tâğutu reddedip (yaptığı olumlu şeyleri) inkâr etmek”
    olmadan Allah’a iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı kurtarmaz.
    “Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, o kesinlikle kopması mümkün
    olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.”403 Tâğuta küfretmeyen,
    yani onu inkâr edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz.
    Tâğut ise, Allah’tan başka, O’na alternatif olarak ortaya konan
    düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında
    ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan,
    ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.
    Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle,
    câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu
    bir şekilde onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde,
    tevhidi benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten
    de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara
    dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır.
    O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve
    O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek
    398] Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1928; Müslim, İman 95
    399] 3/Âl-i İmrân, 28
    400] 60/Mümtehine, 1
    401] 9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9
    402] 5/Mâide, 51
    403] 2/Bakara, 256
    DOSTLUK
    - 93 -
    ve onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen
    zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka
    bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” 404
    Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın
    gerçekleşmesi için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine
    de Allah için buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi
    Allah rızâsı için dost edinecek, düşman kabul ettiklerini de,
    onlar Allah’a karşı oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman,
    Allah’ın sevdiklerini sevecek, O’nun gazab ettiklerine, buğzettiklerine
    de buğzedecektir. Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit
    kâfire düşmanlık gösterecek, onun velâyetini tanımayacaktır. Bu
    kâfir, en yakını/akrabası bile olsa, onu dost kabul edip sevemeyecektir.
    Rasûlullah (s.a.s.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en
    güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek
    ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.”405 İbn Abbas şöyle der:
    “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için dostluk ve
    velâyet yetkisini kullanır, Allah için düşmanlık beslerse, o kimse bu
    yaptıkları sâyesinde gerçekten Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın
    dostluğunu velîliğini kazanmış olur). Bir kimse de, bu nitelikleri
    taşımadığı sürece, ne kadar çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın
    hazzına ve tadına erişemez. Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini
    (münâsebetini) sırf dünya ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal
    ise kişiye asla hiçbir şey kazandıramaz.” 406
    Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak
    mecbûriyetinde de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında
    da bulunsa, tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir.
    Kâfirleri düşman kabul etmek, bazı görevleri yerine getirmeyi zorunlu
    kılar. Onları düşman kabul eden kimse, kâfir ve münâfıkları
    taklit edemez, onlara benzeyemez. Onlara benzeyen, onları yüceltmiş,
    onlardan olmuş olur. 407
    Her din ve ideolojinin dostluk ve düşmanlık anlayışı kendine
    hastır: Komünizmin, enternasyonalizmin, hümanizmin
    dost-düşman anlayışı kendi bâtıl dinleri, yani ideolojileriyle ilgilidir.
    Kendi yoldaşları onlar için sınır tanımaz dost; kendi ulusu,
    farklı ideolojiye mensupsa düşmandır. Nâzım Hikmet’in deyişiyle
    404] 53/Necm, 29
    405] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
    El-Kebîr
    406] Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312
    407] Tirmizî, hadis no: 2696
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    “Vatanım rûy-ı zemîn, milletim nev-i beşer” anlayışı. (Müslümanın
    vatanı, İslâm’ın hâkim olduğu yer, yani dâru’l-İslâm; milleti,
    bütün Muhammed ümmeti, yani tüm müslümanlar olmalı.) Batı
    dünyasının ve özellikle ABD’nin dostluğu düşmanlığı yok, çıkarları,
    ülke menfaatleri vardır. Ama, bununla beraber, onları bizden
    ve hatta onlardan iyi tanıyan Rabbimiz’in hükmü: “Onların
    milletine/dinine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden asla râzı
    olmayacaklardır.”408 Batıyı örnek almaya çalıştığı halde ne batılı olabilen
    ne doğulu kalabilen ülkelerdeki dostluk-düşmanlık anlayışı
    da kaypak mı kaypaktır. Tarih kitaplarına bile bu renksiz ve kimliksiz
    bakış yansır. “Düşmanlar, ülkeyi işgal etti, düşmanlar şunları
    yaptı...” Ama, düşmanların kim olduğu net değildir. Kurtarıcılar,
    ülkeyi düşmanlardan kurtardılarsa, düşmanların işgal ettiğinde
    uygulayacakları kanun, ahlâk, eğitim vb. icraat niye onlardan
    daha katı ve baskıcı şekilde uygulanır ve İslâm birinci tehlike ve
    büyük düşman ilân edilir? Bu kimliksiz yaklaşım, hangi ülkelerle
    dost, hangileriyle düşman olunduğu belli olmayacak zikzaklar çizen
    tavırları getirir... Irkçı milliyetçilere göre dostluğun ölçüsünü
    kan belirleyecektir. Düşman da başka ırklardır: “Türk’e Türk’ten
    başka dost yoktur!”, “her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından!”,
    “Tanrı Türkü korusun!”
    Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah
    için dostluk ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz
    Dost’a bizi yaklaştıran; düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır.
    Allah’ı gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun düşmanlarını,
    O’na dost olamayanları sevebilir mi?! “Ey iman edenler!
    Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven,
    mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu
    bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın
    kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar).
    Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”409;
    “Muhammed Allah’ın Rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da
    kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...”
    410
    Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki
    ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman
    gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı
    kabul ettikleri kâfirlere sempati besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor.
    İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan
    408] 2/Bakara, 120
    409] 5/Mâide, 54
    410] 48/Fetih, 29
    DOSTLUK
    - 95 -
    dolayı mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca
    tavırlar, şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa
    tenezzül etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün
    müslümanlarla samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız,
    mutlaka samimi müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi
    koparmayabiliriz, ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan
    olmak, onların dinine girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır,
    fikirdaştır çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.” 411
    Ve dostluk, sevgi kuru bir iddia değildir. Allah’a dost olmak,
    Allah’ı sevmek, davranışla isbatlanmadıkça, kuru bir iddiadan, insanı
    kurtarmayan bir avuntudan ibarettir. Allah’la ve müslümanlarla
    dost olduğumuzu, dillendirmekten öte davranışımızla göstermeliyiz.
    “Rasûlüm! De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun
    ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”412 Düşmanlık
    da dostluk da; bedeli olan, ispatlanması gereken bir bağlılık ya
    da red; ilişki veya bağları koparmaktır. “Allah size imanı sevdirmiş ve
    onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin
    göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.”413; “Hep birlikte Allah’ın
    ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan
    nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi
    birleştirmişti ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz
    bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.” 414
    Sevgi ve dostluğun gerekleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz:
    Allah için yardım, ikram, saygı, gerek kalple ve gerek dış görünüş
    ve tavırlarla kişinin sevdiğiyle beraber olması. Hayatın zorluklarına
    ve kâfirlerin baskılarına karşı ona destek olup moral vermek,
    onu küfre ve kâfirlere karşı güçlü ve hâkim kılmak, üzüntüsüne
    ve sevincine ortak olmak. Allah’ı sevmek ve Allah’la dost olmak
    demek; Allah’ın dostlarını sevmek, onlara yardımcı olmak, onların
    yanında yer almak, Allah’ın dinine yardım etmek demektir.
    “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
    etsin!” 415
    Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları
    ve şeytanın dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur.
    Allah’ın velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka
    şeytanın velîsi/dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan”dır; üçüncü bir
    411] Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    412] 3/Âl-i İmrân, 31
    413] 49/Hucurât, 7
    414] 3/Âli- İmrân, 103
    415] Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    grup yoktur. “Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları
    küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin
    dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan
    (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar
    orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.”416; “İman edenler
    Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey
    mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan
    kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 417
    “Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı,
    onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost edinmezlerdi.
    Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.”418; “...İçinizden onları
    dost tutanlar, onlardandır!”419 Kâfirleri dost kabul etmek, iman ile
    çelişmektedir. Hem iman, hem de onları dost edinme olayı, ikisi
    beraber bir kalpte toplanamazlar. İman, onları dost edinmemeyi
    gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden,
    bugün müslümanların çoğunluğu açısından
    dost-düşman karışmış, düşmanlarının oyununa gelen müslüman
    yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ Allah’ın düşmanlarının ve
    kendisinin düşman olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi,
    emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir.
    “Müslümanım!” diyen nice insan, kâfirlerin koyduğu küfür
    kanunlarına, onların ortaya attığı felsefî düşünce ve dünya görüşlerine,
    ideolojilerine sevgi besleyebilmekte, onlara gönül rızâsıyla
    uyup teslim olabilmekteler. Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına
    benzetebilmekte, onlar gibi giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik
    ve çağdaşlık kabul edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş
    demek olan fâiz420 olmaksızın ticarî hayatı düşünememekteler...
    Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta hayranlık duyanlar,
    destekleyip alkışlayanlar, onları velî kabul ederek seçip işbaşına
    getiren, yetki verenler, onların izini takip eden, itaat eden, onları
    örnek alanlara ne demeli!? Keler deliğine girseler bile onlara
    imrenip taklit etmeye çalışan, onları model kabul edip modalarına
    uyanlara nasıl bir sıfat bulmalı!?
    “(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.”421
    diyen Rasûl’ün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu
    davranışlarıyla Rasûl’ün yolunu reddetmiş olduklarını görmek
    416] 2/Bakara, 257
    417] 4/Nisâ, 76
    418] 5/Mâide, 81
    419] 5/Mâide, 51
    420] 2/Bakara, 279
    421] Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347
    DOSTLUK
    - 97 -
    zorundayız. Bu tesbit, câhil müslümanları dışlayıp tekfir etmek,
    onları kendi hallerine terketmek için değil; muhâtaplarımızı tanımak,
    hastalığı teşhis edip tedavi için bize çok şeyler düştüğünü,
    görevimizin ve sorumluluğumuzun çok büyük olduğunu kabullenmek
    için olmalı. Bu değerlendirme, konum tesbiti açısından
    önemli; çevremizde bize ve yakınlarımıza da sirâyet etme ihtimali
    olan bulaşıcı şirk mikroplarının tanınması ve tedbir alınması için...
    Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce
    ve aziz tanımak, bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek;
    bu sebeple onlara karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir.
    “İzzet (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet) yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin
    ve gerçek mü’minlerindir. Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez,
    anlayamazlar.”422 Mü’min, İslâm şahsiyetinin yüceliğine inanmak zorunda
    olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık olduklarına, hayvanlardan
    daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da yükümlüdür.
    “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler, akıllarını kullanır
    mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca daha da
    sapıktırlar.”423 “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...” 424
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
    dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı
    yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden
    ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır.
    Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır.
    İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin
    ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.”425
    Bu âyet-i kerime, Allah taraftarlarıyla şeytan yandaşları arasında
    tam ve kesin bir ayrılığın olması gerektiğini ortaya koymuş oluyor.
    Mü’minin her türlü câzibeden ve her çeşit tarafgirlikten sıyrılarak
    müslümanların safında yer alması, bir tek kulpa sarılması ve bir
    tek ipe bağlanması gerekir. İslâm’ın olduğu yerde ırkçılık, nesebcilik,
    akraba savunuculuğu, aile asabiyeti ve yakınlık dâvâsı yok;
    vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik, bölgecilik vb. bir şey yok.
    Allah’ın istediği şeylerin dışında hiçbir şeyi tabulaştırmak yok. Sadece
    ve sadece akîde ve onun bayrağı altında durmak vardır.
    Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır.
    Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin
    sadece kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya
    422] 63/Münâfıkûn, 8
    423] 25/Furkan, 44
    424] 9/Tevbe, 28
    425] 58/Mücâdele, 22
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    koyar. Birinin zararı, topyekün müslümanlara iken, diğerinin sadece
    kendisinedir. Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır:
    Kâfirlerin küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek,
    onların bâtıl dünya görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani
    dost ve yönetici olarak kabul etmek, onları işbaşına geçirmek,
    onları sevmek, onlara uyup itaat etmek. İşte bütün bunlar, kişinin
    kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini onlara verdiğini göstermektedir.
    Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere gösterirse, bu
    küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere karşı ise, bu da
    imanın gereğidir.
    İman, kabul etmeye ve sözleşmeye dayalı bir dostluk simgesidir.
    Bunun neticesi de Yaratıcı’ya teslim olmaktır. Bu teslimiyet,
    ahd, mîsak ve velâ kavramlarıyla ifade edilir. İnsan, dostunu ve
    düşmanını tanımak zorundadır. Hz. Âdem ve Havvâ’ya, yaratıldıkları
    ilk zamanlarda Allah düşmanlarını tanıttı, onları uyardı.
    “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın;
    sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman
    ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan
    bunalmazsın.”426 İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle
    oldu; İnsanın cenneti kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı tedbir
    almayışı, onun hile ve tuzaklarına kanmasıdır. Bırakın insanı,
    hayvanlar bile düşmanlarını bilir; kendisini ve neslini düşmanından
    korumaya çalışır. Bir tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından
    sakınmak için, nasıl fedâkârlık ve kahramanlık yapar, gözleyenler
    bilir.
    Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız
    gereken özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını
    kuşanır” atasözünün ve “bugün yardım alan, yarın emir alır”
    vecîzesinin gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı zannederken, hırsız
    tarafından yakalanan konumuna düşmemeli, ava giderken kendimiz
    avlanmamak için tedbirler almalıyız.
    Velîliği Gerekli Olanlar: Müslümanlar Allah’ı, O’nun elçisini
    ve mü’minleri velî/dost olarak bilmek zorundadırlar. Allah’ı, Peygamberi
    ve mü’minleri velî edinenler “hizbullah/Allah taraftarı”
    ünvânını kazanırlar ve onlar şüphesiz bâtıl taraftarlarına karşı
    üstün gelirler. Velâyet gerçeğini anlamış olan iman sahibi kimse,
    gerçek ve değişmez velî olarak Allah’ı tanır.427 Bu şuura eren bir
    mü’min, Allah’ın dışındaki kimselerle kuracağı dostlukta hareket
    noktası Allah’a ait velîlik ölçüsüdür. Yani o, Allah’a velî olanlarla
    426] 20/Tâhâ, 117-119
    427] 3/Âl-i İmrân, 68
    DOSTLUK
    - 99 -
    velilik bağını kurar, ama Allah’ın düşmanlarına velî gözüyle bakamaz.
    Kur’an, mü’minlerin dostlarını (velîlerini) şöyle açıklıyor: “Sizin
    velîniz, ancak Allah, (O’nun) Rasûlü, rukû’ ediciler olarak namaz
    kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir.”428 Velâyet, her şeyden önce
    bir iman, duygu ve birbirine destek olma beraberliğidir. Bundan
    dolayı bütün müslümanlar karşılıklı velî olmak durumundadırlar.
    Bunun ilk örneğini sahâbe toplumunda görüyoruz. İman edip Allah
    için hicret eden Muhâcirler ile onlara yardım eden Ensar birbirlerinin
    velîsidirler. 429
    “Mümin erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler. İyiliği
    (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar,
    zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet
    edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hakim’dir (hüküm
    ve hikmet sahibidir).”430 Müslümanlar nerede olurlarsa olsunlar,
    İslâm’ı ihlâsla yaşayan takvâ sahibi mü’minlerle veli/dost olmak
    zorundadırlar. Bu tavır imanın gereğidir.
    Velî Edinilmesi Yasak Olanlar: Allah’ı bırakıp, ya da O’nun yanında
    özellikle kendisine kulluk yapma anlamında velîler (putlar)
    bulmak câiz değildir. Böyle yapanlar Allah’a şirk koşmuş olurlar.
    Allah’tan başkalarını velî (dost-yardımcı) tutanların hali örümceğin
    yuvasının durumuna benzer. Örümceğin yuvası hem çok zayıftır
    hem de emniyetli değildir.431 Müslümanlar da insanlardan
    bazılarını veli (dost-yardımcı) edinemezler. Çünkü Rabbimiz müslümanlarla
    diğer insanlar arasında olması gereken velâyetin sınırlarını
    çiziyor, mü’minlere kimden fayda, kimden de zarar geleceğini
    haber veriyor.
    Kur’an, İslâm’a karşı mücâdele eden ve müslümanlara düşmanlık
    besleyen kitap ehlinin velî/dost ve sırdaş edinilmesini yasaklıyor.
    432 “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden
    dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri velî olarak tutmayın.
    Ve eğer inanıyorsanız, Allah’tan ittika edin (korkup sakının).”433; “Ey iman
    edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları velî edinmeyin, onlar birbirlerinin
    velîleridir. Sizden kim onları velî edinirse o da onlardandır…” 434
    428] 5 Mâide, 55
    429] 8/Enfâl, 72
    430] 9/Tevbe, 71
    431] 29/Ankebût, 41
    432] 5/Mâide, 80-82
    433] 5/Mâide, 57
    434] 5/Maide, 51
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    Müslümanlar, kendi din kardeşlerini bırakıp Kur’an’ın kâfir
    dediği kimseleri velî/dost edinemezler.435 Hatta mü’minler, küfrü
    imana tercih eden, İslâm’dan yüz çeviren ana babaları bile
    olsa onları velî edinemezler.436 “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp
    kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’tan apaçık olan kesin bir
    delil vermek ister misiniz?” 437
    Kur’an, şeytanın da velî edinilmesini yasaklıyor. Onu velî edinen
    şüphesiz büyük zarara uğrar.438 Onu velî edinenler Kıyâmet
    gününde ondan başka velî (yardımcı) bulamazlar.439 Şeytan ancak
    iman etmeyenlerin velîsidir.440 Üstelik şeytanlar kendi velîlerine
    (dostlarına) mü’minlerle mücâdele etsinler diye telkinde bulunurlar.
    Mü’minler, şeytanların dostlarına itaat ederlerse müşriklerden
    olurlar. 441
    Hiç bir faydası ve zararı olmayan putları velî haline getiren
    müşrikler büyük bir yanılgı içerisindedirler.442 Putları velî edinenler,
    onların şefaatlerini, yardımlarını ve desteklerini beklerler.443
    Buradan hareketle denilebilir ki, putlardan ilâhî yardım, destek
    ve sevgi, yakınlık ve iyilik beklemek, onları tanrı haline getirmenin
    göstergesidir. Allah’a ‘Velî’ denilmesi, tıpkı O’na ‘Rab’ denilmesi
    gibidir. Çünkü ilâhî yardım, destek, dostluk, yakınlık ancak
    O’ndan gelir, O, bütün insanların işlerinin velîsidir. Bu anlamda
    velâyet hakkı sadece O’nundur.
    Tapınılmak için uydurulan tanrılar, ya da kendini tanrı yerine
    koyan, Allah’ın hükümleri yerine kendi ilkelerini uygulayan
    tâğutlara veli/dost gözüyle bakılamaz. “Allah, mü’minlerin velîsidir
    (dostu ve yardımcısıdır). Onları karanlıklardan nûra çıkarır. Küfredenlerin
    velîleri ise tâğuttur. O da onları nûrdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateşin
    (cehennemin) arkadaşıdırlar, orada devamlı kalıcıdırlar.” 444
    Allah’ın gazap ettiği topluluklarla da velâyet bağı kurulamaz.
    Çünkü onlar yaptıkları büyük hatalarla yoldan çıkmışlardır
    ve Allah’ın gazabını hak etmişlerdir.445 Müslümanların düşmanı
    oldukları gibi, Yüce Allah’ın ve O’nun dininin de düşmanı
    435] 3/Âl-i İmrân, 28; 18/Kehf, 102 vd.
    436] 9/Tevbe, 23
    437] 4/Nisâ, 144
    438] 4/Nisâ, 119
    439] 16/Nahl, 63
    440] 7/A’râf, 27
    441] 6/En’âm, 121
    442] 13/Ra’d, 16
    443] 22/Hacc, 13; 39/Zümer, 3
    444] 2/Bakara, 257
    445] 6/Mümtehıne, 13; 58/Mücâdele, 14-15
    DOSTLUK
    - 101 -
    olan müşrik kimselere velî olunmaz. Allah rızası için yola çıkmış
    mü’minler, haktan ayrılmış bu gibilere velî/dost gözüyle bakamazlar.
    446 Dinde ikiyüzlü davranan münâfıklar da müslümanlara velî
    olamazlar. Mü’minler, çevrelerinde münâfıkların zararlı faaliyetlerini
    gördükleri, onların müslümanları aldatıp çıkar sağladıklarını
    bildikleri halde onları velî/dost edinemezler. Toplumun velâyetini,
    yani yönetim yetkisini bu iki dinli kimselere emanet edemezler. 447
    Farsça’da “seven, sevgili, yâr” anlamındaki “dost” kelimesinden
    dilimize geçen dostluk, İslâmî literatürde sadâkat, uhuvvet,
    meveddet, sohbet gibi değişik kelimelerle ifade edilmiş, ayrıca
    “velî” ve “rafîk” kelimeleri başka anlamları yanında, dost
    mânâsında da kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de bu anlamda en çok
    geçen kelime, “velî”dir. İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye
    dayalı bağlılık haline dostluk diyoruz. Kur’ân-ı Kerim’de dostluk,
    bütün mü’minlerin şiarı ve özelliği olarak gösterilir: “Mü’min erkekler
    ve mü’min hanımlar birbirlerinin dostudurlar.”448 Dostluk, ancak
    Allah içindir. İslâm dışı bir gâye için dostluk kurulmamalıdır. “Sizin
    dostunuz Allah, O’nun elçisi (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir.”449
    Dostlukların kurulmasında kan bağı yerine inanç birliğinin esas
    alınması gerekir: “Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip
    tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin.
    Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 450
    Allah’ın iman edenlerin dostu olduğunu bildiren âyetlerin çoğunda
    “velî” kelimesinden sonra “nasîr”, “şefî’”, “vaak”, “hamîd”
    , “mürşid” gibi sıfatlara veya benzer mânâlar ihtivâ eden ifadelere
    yer verilerek dostun sevdiği için bir yardımcı, koruyucu, kurtarıcı,
    yüceltici, iyiliğe yöneltici olması, bu şekilde dostluğun sevgiye
    dayanması ve pratik ahlâkî sonuçlar doğurması gerektiğine işaret
    edilmiştir. Mü’minlerin kardeş olduğu,451 vaktiyle onlar birbirine
    düşman iken Allah’ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş
    olduklarını452 bildiren âyetler de geniş kapsamlı dostluğun önemini
    anlatmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de yine dostluk anlamında kullanılan “hulle”
    kelimesi, sözlüklerde genellikle “kalbin derinliklerine nüfuz ederek
    kökleşen engin dostluk” şeklinde açıklanmaktadır. Allah’ın
    446] 60/Mümtehıne, 1-2
    447] 4/Nisâ, 88-91
    448] 9/Tevbe, 71
    449] 5/Mâide, 55
    450] 9/Tevbe, 23
    451] 49/Hucurât, 10
    452] 3/Âl-i İmrân, 103
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    Hz. İbrâhim’i dost (halîl) edindiğini,453 âhirette zâlimlerin “keşke
    falanı dost edinmeseydim!”454 şeklindeki pişmanlığını anlatan
    âyetlere göre hulle kelimesi, ilgili diğer terimlerden daha dar kapsamlı,
    fakat daha içten, güçlü bir dostluğu ifade etmektedir.
    Hadis-i şerifteki “Kişi, dostunun (halîl) dini üzeredir.”455 ifadesi,
    dostluğun ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler
    arasında kurulabileceği şeklindeki görüşün özlü bir ifadesidir.
    İnsanların farklı tabiat ve karakterlerde yaratılmış olmasının bu
    uyuşma ve kaynaşmadaki rolünü belirten “Ruhlar bir araya getirilmiş
    gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir, uyuşmayanlar ayrılır.”456
    meâlindeki hadis, dikkat çekicidir. 457
    Kur’an, kâfirleri dost edinmeyi yasaklar: “Mü’minler, mü’minleri
    bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği
    kesilmiş olur, artık Allah’tan hiçbir şey beklemesin. Ancak onlardan
    (kâfirlerden gelebilecek tehlikelerden) sakınma haliniz (takıyye) başkadır.
    Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş, yalnızca
    O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu
    bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.”458
    Müfessir Beyzavî, bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: Eğer kalplerinizde
    kâfirlere karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız
    da, açığa vursanız da Allah bilir. Zira göklerde ve yerde olan
    her şeyi bilen Allah, elbette sizin gizlinizi de âşikârınızı da bilir.
    Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de
    siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir. Kısaca,
    O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği
    hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, O’nun emrine âsi
    olmak cür’etini göstermeyin.
    Allah düşmanlarını sevmek, mü’mine yakışmaz; zaten kâfirler
    de mü’minleri sevmezler: “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş
    edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar.
    Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır;
    sînelerinin gizlediği (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür.
    Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.”459; “Kâfirler de birbirlerinin
    dostudurlar.”460 Mü’minler, birbirlerine kızıp da kâfirlere
    453] 4/Nisâ, 125
    454] 25/Furkan, 28
    455] Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    456] Buhârî, Enbiyâ, 3; Müslim, Birr 159
    457] Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, 9/511-512
    458] 3/Âl-i İmrân, 28-29
    459] 3/Âl-i İmrân, 118
    460] 8/Enfâl, 73
    DOSTLUK
    - 103 -
    yönelemezler: “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost
    edinmeyin.”461 Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “İnsan,
    dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin.”462;
    “İnsan, sevdiği ile beraberdir.”463 Mü’minler birbirleriyle dostluk yapmazlarsa
    ne olur? “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer
    siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük
    bozgun ve fitne çıkar.” 464
    Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını
    paylaşacağı, seveceği ve sevileceği, görüş birliğinde bulunacağı
    dostlara ihtiyacı vardır. Dostluklar, Allah rızâsı için ve çıkarsız
    olursa sürekli olur. Bir mü’minin genel olarak bütün mü’minlere
    dostluk göstermesi gerekir. Ayrıca, fert olarak her mü’minin en
    çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur. Hz. Muhammed
    (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir arasındaki dostluk gibi...
    İslâmî dostluk kavramı, batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından
    apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp
    sorumluluk, ahde vefâ, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek
    gibi derin mânâlara sahiptir. Kur’ân-ı Kerim velâyet kelimesi
    ile dostluğu, kâmil anlamda tek kelimede zikreder. Dostluk
    velâyetin izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler.
    Bunun anlamı, dostluğun getirdiği bütün maddî ve mânevî
    sorumluluktur, birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.
    Dostluğun itikadî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun
    itikadî yönlerini, müslümanların tevhid anlayışı belirler. Amel olarak,
    müslümanların birbirini sevmesi ve birliktelik oluşturmaları
    zorunludur. Cemaat, Allah’ın rahmetine, rızâsına, af ve mağfiretine,
    dünya ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri
    karartır, Allah’ın azabını çağrıştırır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
    “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde
    ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama.”465 Müslümanın
    sorumlu olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları. Bunlar
    birbiriyle içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse
    Allah’tan başka bir şeyi gerçek ve mutlak anlamda sevemez ve
    O’ndan başkasını mevlâ ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter.
    Mü’minler birbirlerini Allah rızâsı için severler.
    Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar.
    461] 4/Nisâ, 144
    462] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398
    463] Müslim, Birr 161
    464] 8/Enfâl, 73
    465] İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin
    Hanbel, 3/225
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    Kim bir insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden,
    asâletinden veya zenginliğinden dolayı seviyorsa, bu sevgi çıkar
    amaçlıdır. Yapılanlar Allah rızâsı için olmayınca mutlaka bir çıkar
    içindir ve bu, insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.s.):
    “Zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri (diğer
    rivâyette, üçte ikisi) gider.” buyurmuştur. O halde mü’minler, en
    güzel ahlâk üzere olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe
    tam mü’min olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır.
    Allah’ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye
    çalışmak imanın zayıflığındandır.
    Allah, sâlih kullarını dost edinir. “Kim, insanların kızması pahasına
    Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların
    nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse,
    artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.”466
    Demek ki, dostluğun itikadî temeli budur. Bazen insanlar birbirlerine
    karşı haksız ve zâlim olurlar.
    “Ancak bu şeytan, dostlarını korkulu gösteriyor.”467 Şeytana uyanlar
    düşmanla dostluk kurar ve münâfık olur. Oysa dostluk için ölmek
    de vardır: “Nice peygamberler var ki, beraberlerinde rabbânîler savaş
    yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler,
    boyun eğmediler.” 468
    Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da, isim sorunudur.
    Müslümanın “İslâm”dan başka bir kimliği, “müslüman”dan
    başka bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek
    veya düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Üstünlük, öncelikle
    takvâ ile ile olduğu gibi, Allah Kur’an’da “müslüman”, “mü’min”,
    “Allah’ın kulları” diye ad vermiştir. Bir başka deyişle, müslümanların
    cehâletleri yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe,
    tâbi olunan imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları
    dost-düşman diye ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir
    inanç ve düşünce akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak
    akîde ve inanç birliğinde sözkonusudur.
    Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir
    menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed
    (s.a.s.) ile böyle câzip dünyevî tekliflerle dostluk kurmak
    istemişlerdi de Allah onu korumuştu: “Onlar seni sana vahyettiğimizden
    çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman
    seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki
    466] Tirmizî, Zühd 64
    467] 3/Âl-i İmrân, 175
    468] 3/Âl-i İmrân, 146
    DOSTLUK
    - 105 -
    onlara biraz meyledecektin.” 469
    Müşriklerin bu metodu, her zaman İslâm dâvetçilerine uygulanmaktadır.
    Onlar, her zaman İslâm dâvetçilerine nüfuz edip
    yolundan saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan
    birçok mü’mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini
    aldatarak müşriklerin dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhidden
    çok uzaklarda bulunan çağdaş müslümanları, kâfirler tek tek avlayarak
    İslâm ümmetini tümüyle parçalamışlardır. Müslüman, kimle
    dostluk edecektir? “Gerçek dostum!” diye hakikaten gösterebileceği
    kim veya kimler olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun
    Allah olduğunu belirtmesi, bu dostluğun çerçevesini kesin olarak
    belirlemiştir. 470
    Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler,
    eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen
    araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim,
    düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler,
    misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm,
    sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı,
    sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm
    araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm
    ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu
    olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî
    araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan
    savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum
    bırakılan halk, elbette Allah’a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz
    de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
    Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen
    her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı
    her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak
    olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki,
    gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Pyegamber’in amcası Hz.
    Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün
    (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün
    güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın
    gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi?
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve
    şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe
    yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”471 Çağdaş müslümanın
    469] 17/İsrâ, 73-74
    470] Sami Şener, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/414-416
    471] 4/Nisâ, 76
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de
    çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan
    öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük
    imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük
    ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman
    edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır.
    Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli,
    Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini
    düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak
    davranışlarda bulunmaktır.
    Velâyetin Siyasî Görüntüleri
    Kur’an velîliği kan ve soy bağına değil, iman bağına bağlar.
    Yakın ve uzak akrabayla kurulacak olan iman ve velâyet bağı,
    onlar arasındaki dostluk ve sevgi atmosferi oluşturacaktır. İslâm,
    mü’minleri hangi renkten, hangi ülkeden ve hangi soydan olurlarsa
    olsunlar velî ilân eder. Onların birbirleri üzerinde velâyet
    hakları vardır. Onlar bu hakkını bir iman borcu olarak almaktadırlar.
    Bilindiği gibi mutlak velâyet yetkisi Allah’a aittir. O’nun
    Rasûlü Muhammed (s.a.s.) de, mü’minlere kendi öz nefislerinden
    daha “evlâ”dır, dostluk ve yardım bakımından daha yakındır.
    Peygamberimiz (s.a.s.), bütün mü’minlerin öncelikli velîsidir.
    O, mü’minler üzerindeki bu velâyet hakkını, peygamberlik görevini
    yerine getirerek, mü’minleri irşâd ederek, onlara doğru yolu
    göstererek kullanır.
    Birbirlerinin velîsi olan mü’minlerin de birbirleri üzerinde
    velâyet hakları bulunmaktadır. Onlar bu hakkı, birbirlerine hakkı
    ve sabrı tavsiye ederek, ma’rûfu emrederek, münkerden alıkoyarak,
    birbirlerine yardım ederek, dostluğu ve sevgiyi birbirlerine
    göstererek, haklarını koruyarak velâyet yani yönetim makamına
    mü’min olanlardan başkasını geçirmeyerek, mü’minler aleyhine
    kâfirlere/inkârcılara ve bozgunculara destek olmayarak kullanırlar.
    472 Bu âyetle, kâfirler ve ehl-i kitapla velâyeti yasaklayan âyet,
    yanyana düşünüldüğü zaman ‘velâyet’ kavramı ‘dostluk, koruma
    ve yardım’ anlamlarından, ‘temsil ve yönetme yetkisi’ anlamlarına
    doğru genişler. Bu anlamda velâyet ‘kamu velâyeti’dir,
    yani toplumun yönetimi için birine yetki vermedir. Mü’minler,
    bu velâyeti-yönetim yetkisini iman edip sâlih amel işleyen kimselere
    verirler. Müslümanlar adına tasarrufta bulunma yetkisi
    472] 9/Tevbe, 71
    DOSTLUK
    - 107 -
    iman eden ve imanın getirdiği ilkelere her alanda uyan, kararları
    ve icraatlarıyla İslâm’a bağlılıklarını isbat etmiş kişilerde olmalıdır.
    473
    Şüphesiz küfredenler, inanmamakta direnenler ve İslâm’a karşı
    her araca başvurarak mücadele edenler de birbirlerinin velileridir.
    474 Onlar, her türlü günah işinde birbirlerine destek olurlar,
    yardım ederler. Dünyada iken Allah’tan başkasını velî edinenler,
    hem dünyada hem de Kıyâmette bir velî ve yardımcı bulamayacaklardır.
    475 İslâmî yönetim sisteminde ‘ulu’l emr’in diğer adı
    ‘veliyyü’l emr’dir. İşin velîsi anlamındaki bu deyim, oldukça anlamlıdır.
    Mü’minlerin din ve dünya işlerinin emânetini yüklenen emir
    sahipleri, onların velâyetini almış, onların velîleri durumuna gelmiş
    kişilerdir. Bu velâyet hakkının da gerçek Velî olan Allah’ın hükümlerinin
    uygulanmasıyla elde edileceği açıktır. İman etmeyen,
    müslümanların gittiği yoldan gitmeyenlere bu işleri yapma velîliği
    (veliyyü’l emr emâneti) verilmez.
    Görüldüğü gibi “velî” kavramı, Allah, peygamber, melek,
    mü’minler hakkında kullanıldığı gibi; şeytan, inkârcılar ve
    münâfıklar hakkında da kullanılmaktadır. Bütün kullanılışlardaki
    ortak nokta; yardım, dostluk, yakınlaşma, işini üslenme, idaresini
    başkasına verme anlamlarıdır. Velâyet, bu anlamda kullanıldığı
    gibi, İslâm kültüründe daha farklı bir mânâya da sahiptir. Velâyet,
    bir yönüyle siyâsî bir kavramdır ve yönetimle ilgilidir. Kelimenin
    sözlük anlamı, aile içinde babanın velî oluşunu, müslümanların din
    ve dünya işlerini emanet ettikleri yetki ve hak sahibini işaret ediyor.
    Mü’minler, bu velâyet hakkını kendilerinden olmayan kimselere veremezler.
    Yukarıda geçtiği gibi inkârcılar, bozguncu müfsitler, haddi
    aşanlar, münâfıklar, şeytanın dostları ve tâğutlar, mü’minlerin
    velîsi değildirler, olamazlar.
    Öyleyse mü’minlerin, kendilerine asla velî olmayacak bu gibi
    kimselere, yönetim yetkilerini, dinlerine müdâhaleyi, bireysel ve
    sosyal hayatlarını bırakmamaları gerekir. Yalnız, şunu da hatırlatmak
    lâzımdır ki, mü’minlerin dışındaki insanların velî/dost edinilmemesi,
    asla kötü muâmele, hak ihlâli ve sürekli kavga hali demek
    değildir. Bilakis dinimiz, bütün insanlara iyi muâmele etmeyi emrediyor.
    Ancak velâyet bağı iman ile oluşan bir bağdır. Mü’minler
    inkârcılar ile bir arada yaşayabilirler, ama işlerini onlara emânet
    etmemeleri, onları sırdaş ve velî edinmemeleri şarttır.
    473] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 77
    474] 9/Tevbe, 73
    475] 4/Nisâ, 173; 18/Kehf, 17; 33/Ahzâb, 65
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    Siyâsî Anlamda Velâyet-Kadın İlişkisi
    İslâmî açıdan kadın, toplumun bir ferdidir. Sorumluluk bazında
    kadın ve erkek arasında bir fark bulunmaz. Mes’ûliyet açısından
    erkek hangi haklara sahipse, kadın da aynı haklara sahiptir.
    Sosyal, eğitim ve öğretim haklarının icrâ edilmesinde hiçbir fark
    yoktur. Kadın ailenin geçimi için meşrû olarak çalışabilmektedir.
    Yalnız bu konuda yetki, birinci derecede erkeğe aittir. Kadın,
    meşrû olmak kaydıyla karar verebilir.
    Yüce Allah, Hz. Âdem babamız ve Havvâ vâlidemizi yaratmış,
    ikisine de aynı sorumluluğu vermiştir.476 Şeytanın kandırmasıyla
    sorumluluğu sadece Hz. Âdem’e yüklememiştir: “Ben sizi o ağaçtan
    men etmedim mi?”477 ifadesiyle bu durum açıklanmıştır. Hz. Âdem
    ve Havvâ’nın; “... Biz kendimize zulmettik...”478 şeklindeki itiraflarıyla,
    kadın ve erkeğin suç konusunda farklı olmadığı anlaşılmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de kadın ve erkek arasında sorumluluk ve görev
    bazında bir ayrım bulunmazken, kamu görevine katılıp katılmama
    hususunda değişik görüşler bulunur. Söz konusu iddiaların
    âyetlerden ziyâde, Hz. Peygamber’in hadisi ve örflere dayandığı
    anlaşılmaktadır. Buna göre, “kadınlardan idareci olur mu?” sorusuna
    verilecek cevap konumuzun aydınlanması açısından önem
    taşır. Kur’an’da, kadının böyle bir görev almasına mâni olan bir
    âyete rastlanmaz. Yüce Allah, idareci olacak kişide ehliyet, adâlet
    ve yapacağı işlerde Allah ve Peygamberini hakem tayin etme şartlarını
    arar.479 Yoksa bu işleri yapacak kişinin erkek veya kadın olmasında
    bir sınırlamaya gitmez. Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerim’de
    Hz. Süleyman’ın muhâtap olduğu Sebe’ melîkesi Belkıs kıssası
    anlatılır. Adı geçen kraliçenin, yaptığı işlerde istişâre etmesi, zulümden
    uzak ve kararlı tutumu açıklanır. Hz. Süleyman’la tanıştıktan
    sonra, “Rabbim ben kendime zulmetmişim. Süleyman’la birlikte
    âlemlerin rabbi olan Allah’a teslim oluyorum...”480 sözleri, onun makam
    ve saltanatının iman etmesine engel olmadığını hatırlatır.
    Kadın hükümdarla ilgili başka bir örnek, Hz. Peygamber’in
    sünnetinde bulunur. Hz. Peygamber, İslâmî tebliğ çerçevesinde,
    İran kralına bir mektup gönderir. Fakat kral mektubu parçalar. Hz.
    Peygamber de buna bedduâ eder. Neticede kral ölür. Yerine kızı
    görevi devralır. Bunun üzerine Hz. Peygamberimiz şöyle buyurur:
    476] Bk. 7/A’Râf, 23
    477] 7/A’râf, 22
    478] 7/A’râf, 23
    479] Bk. 5/Mâide, 58-59
    480] 27/Neml, 22-24
    DOSTLUK
    - 109 -
    “İşlerini bir kadının irâdesine bırakan kavim felâh bulmayacaktır.”481 Dikkat
    edilirse bu kadın, inançsız bir kadındır. Babası hangi inanç
    üzerinde ise kızı da aynıdır. İslâm âlimleri arasında 2/Bakara, 228
    ve 4/Nisâ, 34 âyetleri ve zikredilen hadis-i şerif delil gösterilerek
    kadının idareci olamayacağı belirtilmektedir. 482
    Yukarıda işaret edilen âyetlere ve hadis-i şerife baktığımızda
    kadının idareci olamayacağı ifade edilmez. Kur’ân-ı Kerim
    iyi tetkik edildiğinde, gerekli bilgi, beceri ve şartları taşıyan kadından
    yönetici/idareci olabileceği anlaşılmaktadır. Ayrıca Tevbe
    sûresi 71. âyet ve Hz. Âişe vâlidemizin başkanlığını yaptığı Cemel
    vakası, olayın diğer boyutunu oluşturur. Nakillere mûtedil yaklaşıldığında,
    İslâmî açıdan gerekli kriterleri taşıyan her insandan
    idareci olabileceği anlaşılmaktadır. Yeter ki âdil, ehil ve insanlara
    yaratılıştan verilen haklara saygılı olsun. Söz konusu temel hak ve
    hukuklar verilip, Allah’ın istediği iyilik, adâlet ve velâyet/dostluk
    oluşturuluyorsa, bu işleri yapanın cinsiyeti önemli değildir. Bu işleri
    yapanlar erkek de kadın da olabilir.483 Tarih boyunca birçok idareci
    gelip geçmiştir. İçlerinde dostluğu önemseyenler olduğu gibi,
    zâlim olanlar da olmuştur. Kur’ân-ı Kerim, iman eden insanları
    ateşte yakan idarecilerin durumunu bildirir.484 İnsanlar arasında
    huzurun temini, dostluğun pekişmesiyle mümkündür. İşte İslâm,
    insanlara yaklaşarak, sulhun ve dostluğun kurulmasını istemektedir.
    Yüce Allah, iyi ilişkilerin gerçekleşmesi için müslümanlara
    Allah ve Rasûlünün verdiği hükme râzı olmalarını485 ve insanlara
    şefkatle yaklaşmalarını istemektedir. Yoksa kadının idareci olmasını
    engelleyen bir hüküm bulunmamaktadır. 486
    Müslüman Olmayan Akrabalarla
    Dostluk ve İlişki
    İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa
    olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidir,487 velîsidir.488
    Bir mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını
    velî/dost kabul edemez.
    481] Buhârî, meğâzî 64/82
    482] Bk. Hayreddin Karaman, Kadının Şâhitliği, Örtünmesi ve Kamu Görevi, İ. A.
    Der. C. 5, sayı 4, s. 284-291, Ank, 1991; Said Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri,
    s. 356-361
    483] Geniş bilgi için, H. Karaman ve Sait Şimşek, a.g.e. ve sayfalar
    484] 85/Bürûc, 4
    485] 33/Ahzâb, 36
    486] R. Kaya, a.g.e. s. 49-50
    487] 49/Hucurâct, 10
    488] 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve
    kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte
    onlar zâlimlerin kendileridir.”489; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz,
    eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından
    korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar,
    köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten
    daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah
    fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”490; “Allah’a ve âhiret
    gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları
    da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini
    göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından
    bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
    cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan
    râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/
    Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki hizbullah/Allah taraftarları,
    kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 491
    Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına
    düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû
    Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta
    oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber
    izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin
    Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayısı
    Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri
    olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
    İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın
    dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin
    mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında
    mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy
    bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile bu akrabalığın Allah
    katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman
    etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır:
    “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş
    olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen
    hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir.
    Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında
    ilmin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı
    tavsiye ederim.” 492
    Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir.
    489] 9/Tevbe, 23
    490] 9/Tevbe, 24
    491] 58/Mücâdele, 22 ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
    492] 11/Hûd, 45-46
    DOSTLUK
    - 111 -
    Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini
    emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez
    ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi
    yasaklamaz. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın.
    Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve
    arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın;
    Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”493
    Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle
    davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular: “Biz insana
    ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu
    nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun
    için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede bulunmuşuzdur.
    Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan
    bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat
    etme. Onlarla dünyada iyi geçin...” 494
    Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil
    hiçbir kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya
    iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi
    Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz.
    Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir. 495
    Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı
    da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür.
    Bir müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk
    içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan
    sayılmaz. Hâlbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği
    emretmektedir.496 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,497
    akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş,
    yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına
    vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâkayı kesen cennete giremez.”498 Demek
    ki, sevgi velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir;
    kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara
    ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
    Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
    Velî’nin çoğulu “evliyâ”dır. Halk arasında velî veya evliyâ denilince
    yukarıda anlatılanlar pek akla gelmez. Kafalarda biraz daha
    493] 4/Nisâ, 36
    494] 31/Lokman, 14-15
    495] Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
    496] 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14
    497] 4/Nisâ, 1
    498] Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 112 -
    özel bir insan grubu şekillenir. Bir taraftan evliyâ göklere uçurulur,
    onlara karada ve denizde, yerde ve gökte Allah’a ait nice görevler
    havâle edilir; fakat böyle bir anlayıştaki yanlışlıklar düşünülmez.
    Buna karşın Kur’an’ın şiddetli yasaklamasına rağmen kimileri
    inkârcıları, zâlimleri veya tâğutları veli/dost ve sırdaş edinir. Böylelerine
    toplumun velâyet-yönetim yetkisini seve seve verir. Hatta
    onların müslümanların aleyhine olan düşmanlıklarına ortak olur.
    Bazıları da Kur’an’a göre velâyeti caiz olmayan zorbaların İslâm
    ülkelerinde kurdukları gayri İslâmî düzenlere ses çıkarmazlar, onların
    siyasetlerinden memnun kalırlar. Onların zulüm sistemlerine
    destek olur ve bunun ne anlama geldiğini hiç akıllarına getirmezler.
    Birçokları ömürlerini aslı astarı olmayan velî-evliyâ menkıbeleriyle
    (hikâyeleriyle) tüketirken, müslümanların velâyetini gasbedenlerin
    İslâm âlemini ne hale getirdiklerini, müslümanlara
    nasıl davrandıklarını hiç düşünmezler. Yanlış velî-evliyâ düşüncesi
    sebebiyle niceleri Tevhid dininin dışına çıkarlar da farkında bile
    olmazlar. Bu konuyu Kur’an’ın ve sünnetin çerçevesi dışında değerlendirenler,
    özel bir statü verdikleri evliyâda olağanüstü güçler
    ve yetkiler görürler. Onların peşine takılır, bir dediklerini iki
    etmezler. Ağızlarından, ya da kalemlerinden çıkan sözleri doğru
    mu yanlış mı diye düşünmeden benimserler. Evliyâ dedikleri kimselerde
    mutlaka tabiatüstü bir güç ve kerâmet görmek isterler.
    Göremeyince de kendileri uydururlar. Ya da önceden uydurulmuş
    malzemeyi kendi şeyhleri için kullanırlar.
    Her konuda olduğu gibi bu konuda da şaşmaz ölçü Kur’an’dır.
    Öyleyse velî veya evliyâ kimdir, özellikleri nelerdir? “Haberiniz olsun;
    Allah’ın velîeri (evliyâullah), onlar için korku yoktur, onlar mahzun da
    olacak değillerdir.”499 Onlar Allah’tan hakkıyla korkup çekindikleri
    için, onlara dünyada ve âhirette korku yoktur. Onların ilerisi güzel
    olduğu için geçmişle ilgili hüzünleri (üzüntüleri) kalmamıştır. Hesapları
    sebebiyle korkmayacaklar ve hesaplarının kötü olmaması
    sebebiyle de üzülmeyecekler.
    Bu müjdeye kavuşacak olan “evliyâ” kimdir? Cevabı bu âyeti
    takip eden ikinci âyet veriyor: “Onlar iman edenler ve (Allah’tan) korkup
    sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve âhirette onlarındır. Allah’ın
    sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş budur.”500 Ölçü iman ve
    takva. Kim hakkıyla iman eder, imanını şirk veya riyâ gibi şeylere
    bulaştırmazsa ve arkasından da Kur’an’ın tanımladığı takvâya
    499] 10/Yûnus, 62
    500] 10/Yûnus, 63-64
    DOSTLUK
    - 113 -
    ulaşırsa, işte böyleleri Allah’ın velîleridir.
    Yukarıda ifade edildiği gibi, Kur’an ‘velî’ kelimesini hem olumlu
    hem de olumsuz anlamda kullanmaktadır. Şeytanın velîsi olabildiği
    gibi, putların da velîsi olabilir. İnkârcılar ve zalimler her
    bakımdan birbirlerinin velîsidirler. Buna karşın Allah mü’minlerin
    velîsi/dostu ve yardımcısıdır. O, müslümanların kendi aralarında
    da velâyet ilişkisinin olmasını emretmektedir. Bunun yanında
    Rabbimiz iman edip takvâ sahibi olan kullarını kendine ‘velîlerevliyâu’llah’
    olarak seçiyor. Demek ki mü’münler için sıradan
    bir velî olmak değil; Allah’ın velîlerinden, evliyâullahtan olmak
    önemlidir.
    Mü’min zaten İslâm’a bütün benliği ile iman edendir. Buna
    bağlı olarak bütün mü’minler de takvâ üzere yaşamak zorundadırlar.
    İman takvâyı gerektirir. Takvâsız mü’min olunamayacağına
    göre, Allah’ın râzı olduğu bütün mü’minler evliyâdır, Allah’ın
    velîsidir. Allah da onların mevlâsıdır. Yukarıda mü’minlerin hepsinin
    birbirlerinin velisi olduğu açıklanmıştı. Elbette mü’min deyince,
    akla, Allah’tan hakkıyla korkup çekinen teslim olmuş müslüman
    gelir.
    Peygamberimiz’den gelen bir rivâyet konuyu daha anlaşılır bir
    şekilde açıklıyor. Peygamberimize Allah’ın velîleri kimlerdir diye
    sorulmuş, O da şöyle buyurmuştur: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri
    zaman Allah hatırlanır, zikredilir.”501 Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet
    edilen bir hadiste de, kendileri şehid veya nebî olmadıkları halde
    nebîlerin ve şehidlerin gıpta ettiği, aralarında ticaret ve akrabalık
    olmadığı halde birbirlerini Allah için seven kimselerden bahsedilmektedir.
    502
    Evliyâullah (Allah’ın velî kulları), Allah için severek birbirlerine
    dost, yârân, ahbap olurlar.503 Ya da onlar Allah uğruna, O’nun
    adıyla, O’nun celâli için birbirlerini severler. Bu sevgi ile beraber
    birbirlerine ilgi gösterirler. 504
    Takvâ sahibi mü’minler, Hakk’ın canlı şâhitleridir. Onlar,
    İslâm’ın güzelliklerini pratik hayatlarında gösterirler. Onlar İslâm’ı
    öylesine güzel yaşarlar ki, onlara bakıldığı zaman Rabbimizin ve
    O’nun verdiği nimetlerin hatırlanmaması mümkün değildir. İşte
    Allah’ın velî kulları, müttakî mü’minlerdir. Bu gibi mü’minler özel
    501] Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
    502] Müstedrek, 4/170; naklen Elmalılı, 4/495
    503] Ebû Dâvud, Sünne 2, hadis no: 4596, 4/197
    504] Müslim, Birr 38, Hadis no: 2567, 4/1988; Tirmizî, Zühd 53; Dârimî, Rekaik 44,
    hadis no: 2760, 2/221; Ahmed bin Hanbel, 2/237, 328, 338, 370, 533; 3/87,
    4/128, 386
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 114 -
    bir sınıf değillerdir. Bu velîlik sıfatını onlar iman ettikleri ve uydukları
    Kur’an’dan alırlar. Ne peşlerine gelenlerden, ne de yukarılarda
    olduğu zannedilen ve olağanüstü şahsiyet olarak düşünülen
    kimselerden.
    Bilindiği gibi İslâm’da ruhbanlık ve özel bir sınıf statüsü yoktur.
    Herkes Allah’ın önünde eşittir ve herkes Rabbine kulluk yapmakla
    yükümlüdür. Kimsenin Allah katında bir imtiyazı (ayrıcalığı) yoktur.
    Üstünlük, derece ve sevap kazanma ölçüsü yalnızca takvâdır.
    Kimin takvâlı olduğunu da yalnızca Allah bilir. Allah’ı râzı etmeye
    çalışan kullara Allah’ın pek çok yardım ettiğini, onlara çok hayırlar
    verdiğini, görünen ve görünmeyen nimetlerle desteklediğini,
    mü’min topluluklarla çeşitli yardımları ulaştırdığını Kur’an haber
    vermektedir. Mü’minler zaten kerem sahibi insanlardır; Allah dilerse
    onlara daha fazla kerâmette bulunabilir.
    Kerâmet velî olmanın şartı değildir. Allah dilediği kuluna dilediği
    nimeti değişik şekillerde ulaştırır. Tekrar edelim ki velî olmanın,
    yani ‘evliyâullah’tan olmanın şartı iman ve takvâdır. Velî
    olmak evliyâ sayılmak için başka törenlere, şartlara, uzun boylu
    açıklamalara, tarîkat silsilelerine, başkaları tarafından verilecek
    ünvanlara ihtiyaç yoktur. Kur’an, kimin velî olduğunu açık açık
    anlatmaktadır. 505
    Tasavvuf Etkisiyle Velî ve Evliyâ
    Kavramlarında Anlam Kayması
    Müslümanım diyenlerce tahrif edilen Kur’an kavramlarından
    biri, “velî” kavramıdır. Kur’an ve sünnetteki gerçek mânası
    yönüyle bu kavramın içi boşaltılarak tevhidî konumundan soyutlanıp
    velâyet, ayrıcalıklı bir sınıfa nisbet edilmiştir. Yaşadığımız
    toplumda, “tevhid”e zarar vermeye müsâit vesîle, şefaat ve velî
    anlayışları vardır. Eğer nefsimizi ve çevremizi Kur’an’ın gözlüğüyle
    görmeye çalışırsak, yanlışlıkların önüne geçebiliriz. Tasavvufun
    etkisiyle, geleneksel anlamda velî (veya evliyâ); benliğini Allah’ta
    yok etmek sûretiyle birtakım üstün vasıflar kazanarak, hârikulâde
    şeyler gösterebilen büyük insan anlamında kullanılmaktadır. Hatta
    daha da ileri gidilerek Allah adına kâinatın idaresini düzenlemeye
    yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.
    Hicretin ilk asrında başlayan zühd ve takvâ anlayışı, giderek
    tasavvufî bir şekle bürünmüş ve 9. yüzyıldan sonra ise geniş
    ve renkli bir tefekkür meydana getirmiştir. Velî kavramının,
    Türkler’in İslâm’a girişinden sonra, İslâm öncesi dinlerinden
    505] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 755-757
    DOSTLUK
    - 115 -
    taşıdıkları Şamanizm, Budizm, Zerdüştlük, Mazdeizm, Maniheizm
    ve Hıristiyanlık gibi inançların tesiriyle ıstılahlaştığı görülmektedir.
    Öyle ki, Allah’a yakın olduğu kabul edilen velî diye vasfedilen bu
    kişilerin fevkalâde kuvvet ve kudretlerle mücehhez olduğuna ve
    herhangi bir konuda -sağ veya ölü iken- yardımlarının söz konusu
    olacağına inanılmaktadır. Böyle bir anlayış velînin takdis olmasıyla
    sonuçlanmaktadır. Yukarıdaki anlamıyla müslümanlar arasında
    yaygınlaşan bu velî kavramının menşe’ itibarıyla İslâmiyet’le ilişkisi
    olmadığı söylenir. Aynen hıristiyanlıktaki saint/aziz kültü gibi,
    müslümanlar arasında yaygınlaşan bu velî kelimesinin İslâm’dan
    önceki putperest kültürlerle yakın alâkası olduğu ifade edilir.506
    Eski Türk şamanları incelendiğinde bunların Türk velî tipine
    çok benzediği anlaşılır. Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren,
    felâketleri önleyen, yahut bunları düşmanlarına Musallat
    eden, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan,
    yani bu özelliklere sahip olduklarına inanılan Türk şamanları bu
    hüviyetleriyle âdetâ İslâm sonrası eserlerde velî veya evliyâ olarak
    tanındı. Şamanist Türkler, şamanların hârikulâde insanlar olduklarına,
    ruhlar ve gizli güçler ile ilişki kurup onlara istediklerini yaptırabildiklerine
    inanırlardı. Türklerin velî telakkisinin oluşmasında
    eski atalar kültürünün de önemi vardır. Ata öldükten sonra onun
    ruhunun üstün birtakım güçleri olduğuna inanılır ve ondan şefaat
    beklenir. Bu üstün rûhânî güçlerle donanmış insan tipinin müslümanlıktaki
    velî tipiyle ilgi kurulmasında güçlük çekilmedi. Kur’ân-ı
    Kerim’deki çeşitli mûcizeler gösteren peygamberlerin şahsiyetini
    kendi din adamlığıyla benzeştirdiler. Velî ve evliyâ kültürünün
    oluşmasına sebep olan unsurlar şunlardır: a) Eski Türk inançları, b)
    Budizm ve Şamanizm, c) İslâm öncesi kültür, d) Kitab-ı Mukaddes
    kaynaklı inançlar, d) İslâm’ın (Kur’an ve hadisler) yanlış yorumu.
    10-12. asırlarda İslâmiyet, Orta Asya’da yayılırken tekkelerin
    çoğu eski Budist manastırlarının yerine, yahut yakınlarına yapılıyor,
    zamanla manastırdaki azize ait menkıbeler, yerli halkla
    ilişkiler kurmada kolaylık olması için İslâmî bir hüviyete dönüştürülüyordu.
    Bu usûl, hem Anadolu’da, hem de Rumeli’de tatbik
    edildi. Meselâ, Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’te kurduğu tekke,
    burada yaşayan Hıristiyanların takdis ettiği Saint Charalambus’a
    ait kilise ve kültürü İslâmî bir havaya büründürüldü. Bu örnekler
    çoğaltılabilir. Bu velî veya evliyâların neler yaptıklarını Abdurrahman
    Câmî’ye ait, tasavvuf kitaplarının meşhurlarından olan eseri
    Nefehâtü’l-Üns min Hazerâti’l-Kuds isimli eserden takip edelim:
    506] Bk. E. A. Westermarck, İslâm Medeniyetinde Puta Tapma Devrinden Artakalan
    İtikatlar, Ankara, s. 11, 19-20; Haksöz, sayı: 11 (Şubat 92), s.14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 116 -
    1) Yoğu var etmek, varı yok etmek, 2) Gizli şeyleri açığa çıkarmak,
    açıkta olanları gizlemek, 3) Ölüyü diriltmek, diriyi öldürmek, 4)
    Duâyı gerçekleştirmek, 5) Gıyâben söylenenleri işitmek, 6) Gaybden
    ve gelecekten haber vermek, 7) Su üzerinde yürümek, mekân
    aşmak, 8) Aynı anda muhtelif yerlerde görünmek, 9) Hayvan, bitki
    veya cansız maddelerin tesbih ettiklerini duymak, 10) Havada dolaşmak,
    11) Vahşi hayvanları emrine almak.
    Yukarıda sayılan özelliklere uygun, tarihte ve günümüzde var
    sayılan velîlere örnekler veren külliyât bir hayli yaygındır. Örnek
    olarak; Hacı Ubeydullah Ahrar denilen şahıs Semerkant’ta otururken,
    aynı anda İstanbul’u fetheden Fâtih’in ordusuna yardım eder
    şeklindeki olay, bütün klasik kaynaklarda çok rahat bir şekilde
    anlatılır.507 Bazıları da “insanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin
    sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç
    olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket
    gittiği yerlere yağardı. 508
    Bazıları da Allah ile konuşabiliyor, hatta O’nu da emri altına
    alıyor: “Hak Teâlâ dedi: ‘Yâ Cüneyd, ben seninim, sen benimsin.
    Şimdiye değin sen benim dediğimi tutardım; şimdiden sonra ben
    senin dediğini tutarım.”509 Bir başkası: “Evliyâdan bazıları vardır
    ki, sâdık mürîde vefâtından sonra, hayattayken olduğundan daha
    fazla menfaat eriştirir. İsterse o velî, kabrinde meyyit olsun. Kabrindeyken
    müridini yetiştirir. Müridin kabrinden onun sesini işitir.
    Nitekim Ebu’l-Hasan Hırkani, Beyazıd Bestami’den bu şekilde feyz
    almıştır.510 Bazıları işi daha da ileri götürerek; “Allah beni över,
    ben de onu. O bana kulluk eder, ben de O’na. Bir halde O’nu ikrar
    eder ve eşyadaki çokluk ve değişikliği görünce inkâr ederim.” 511
    Velî (veya şeyh) ile sohbetin usûlü: “Evvelâ mümkün ise gusl
    ile olmazsa taze bir abdestle iki rekât namaz kılmak, anlayamadığı
    bir şey varsa, onu kendi kusuruna haml etmek, hiçbir sûrette
    şeyhin kavl, fiil ve ahvâline kat’iyyen itiraz etmemek, şeyhin
    kelâmını hakdır diye itikad etmek... Sohbet bitince çok oturmayıp
    hemen kalkıp izin istemek ve ellerini dizlerini öpüp geri geri
    gitmek...”512; “Allahu Teâlâ’nın ism-i zâhirleri o kadar çok tecelli
    etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü, hatta nisâ (kadınlar) şeklinde,
    507] İrfan Gündüz, Osmanlılar’da Devlet-Tekke Münâsebetleri, Sehâ Neşriyat, s.
    43-44
    508] Mehmed Zâhid Kotku, Ehl-i Sünnet Akaidi, Sehâ Neşriyat, s. 7
    509] Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, Erkam Y. s. 158
    510] Es-Seyyid Abdülhakim Arvasî, Râbıta-i Şerife, Büyük Doğu Y. s. 19
    511] Muhyiddin-i Arabî, Fusûsu’l-Hikem, M.E.B. Y. s. 48
    512] M. Zâhid Kotku, Tasavvufî Ahlâk, c. 1, s. 90
    DOSTLUK
    - 117 -
    onların organları halinde ayrı ayrı zâhir oldu. Bu tâifeye o kadar
    bağlandım ki, nasıl bildireyim, kendimi tutamıyordum. Onların
    şeklindeki zuhur başka hiçbir şeyde yoktu.” 513
    Örnekleri çoğaltmak mümkün. Allah adına, din adına bu anlatılanların
    İslâm’la bir ilgisi olmadığı halde, bu eserlerin Kur’an
    rehberliğinde yeniden okunması ve yeniden değerlendirilmesi
    gerekir.
    Yukarıda görüldüğü gibi, Kur’an-ı Kerim’e göre, gerçek velî
    Allah’tır, Birçok âyette Allah’ın mü’minlerin velîsi ve yardımcısı olduğunu
    görmekteyiz.514 Yine Kur’an, Allah’tan başka velî edinmeyi
    yasaklar. “Onların Allah’ın dışında kendilerine yardım edecek velîleri
    yoktur.”515; “Yoksa O’nun dışında birtakım velîler mi edindiler? İşte Allah
    velî olan O’dur. Ölü olanları da diriltir. Her şeye güç yetiren O’dur.”516;
    “Haberin olsun, hâlis (katıksız) olan din, yalnızca Allah’ındır. O’ndan başka
    velîler edinenler (şöyle derler): ‘Biz bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar
    diye ibâdet ediyoruz.’ Hiç şüphesiz Allah kendi aralarında ihtilâf
    ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı kâfir olan
    kimseyi hidâyete eriştirmez.” 517
    Kur’an, insan vasfı olarak velî konusunda da mü’minlerin birbirlerinin
    velîleri olduğunu belirtir. “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar,
    birbirlerinin velîleridirler; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar,
    namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler.
    İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır.”518; “İyi bilin
    ki Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar Allah’a
    iman etmiş ve muttakî olmuşlardır.”519 Allah’ın dostları olduğu gibi,
    şeytanın da dostları vardır. “Şeytanları inanmayanların evliyâsı kıldık.”520
    Takvânın özelliklerini de Kur’an, özellikle Bakara, 3-5 ve 177.
    âyetlerde açıklar. Bu âyetlere göre takvâ, iman ve sâlih amellerdir.
    İslâm’ın yaşanması ve hayata geçirilmesidir. Kur’an’ın, Rasûlün hayatıyla
    örnek davranışlar haline, yaşayan Kur’an haline gelmesidir.
    Mü’min ve müslüman olmanın yolu velî olmanın yolu, Kur’an ve
    sünnete uygun yaşamaktan geçer. Kur’an, takvâ sahibi olmamızı
    istiyor. Hatta daha da ileri giderek, gerçek mü’minlerin, takvâ sahiplerine
    önderler olmasını öneriyor. Bu da yaşanan hayata yön
    513] İmam-ı Rabbâni, Mektubat Tercümesi, 1. Mektup, Sönmez Neşriyat, s. 6
    514] 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68; 7/A’râf, 155; 9/Tevbe, 116
    515] 42/Şûrâ, 46
    516] 42/Şûrâ, 9
    517] 39/Zümer, 3
    518] 9/Tevbe, 71
    519] 10/Yûnus, 62-63
    520] 7/A’râf, 27
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 118 -
    verip İslâm’a uygun bir şekilde örneklik yapmakla mümkündür.
    Allah’ın dostlarının kerâmeti, ihsânı ve takvâsı; Kur’an’ı, yaşanan
    bir hayat haline getirmesidir. Bazılarının anladığı gibi, kâinata tasarrufta
    bulunma, duâlara icâbet etme, öldüklerinde geri kalanları
    mezardan idare etme, mezarları üzerinde kubbeler inşâ edilme
    şeklinde değlidir.
    Kur’an, Hz. Peygamberimiz’e şöyle buyurur: “De ki: ‘Ben kendime
    Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar, ne de bir zarar verme gücüne
    sahibim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde ederdim ve
    bana kötülük dokunmazdı. Ben sadece iman edenler için bir uyarıcı ve
    müjdeleyiciyim.”521 Yine Kur’an’da insanların kalplerine tasarrufta
    bulunmak, hakka meyletmeyen kimselerin kalplerine imanı yerleştirmek
    ve buna benzer hususlarda peygamberlere bile yetki verilmediği522
    halde, birtakım insanlara takvâ adına Kur’an dışı ilâhî
    sıfatlar vermek, İslâm’ı bilmemek veya bile bile düşmanlık etmek
    demektir. Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin bile sahip olduğu bütün
    kudret, azamet, üstünlük ve şerefin Allah’a itaat edip tamamıyla
    O’nun hükümlerini uygulamada olduğunu belirtir.
    Hz. Peygamber, Kur’an’dan yüzçevirir, Allah’ın kelâmını değiştirmeye
    kalkar ve kendi sözlerini ona ilâve edecek olursa; onun
    başkası üzerinde hiçbir üstünlüğe sahip olamayacağı açıklanır.
    “Sana gelen ilimden sonra, eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan,
    andolsun ki Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur.”523;
    “De ki: ‘Onu kendi tarafımdan değiştirmek benim için imkânsızdır. Ben,
    sadece bana vahyolunana uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem
    büyük bir günün azâbından korkarım.”524 Kur’an’da açıklanan bu tür
    âyetlerin hepsi, Rasûlullah’ın herhangi bir muhâlefeti, sapması
    veya âyetleri gizlemesinden korkulduğu için indirilmemiştir. Bu
    âyetlerin indirilmesinden maksat, insanlara, peygamberin Allah’a
    olan yakınlığının sebebinin peygamberin -hâşâ- Allah ile bazı ortak
    sıfatlara sahip olması veya akrabalık -hıristiyanlıktaki oğul
    anlayışı gibi- bağı olmadığını göstermektir. Böylece, peygamberin
    özelliğinin, uyarıcı, müjdeleyici olması ve Allah’ın hükümlerine
    kayıtsız şartsız bağlanması olduğu açıklanmaktadır.
    Velî olmak, eşyanın tabiatını tersine döndürmek sûretiyle
    değil; bilakis eşyanın tabiatı gereğince, sünnetullahın açığa çıkması,
    fıtratın gelişmesi ve Allah’ın râzı edilmesiyle mümkün olmaktadır.
    Allah katında yalnızca takvâ ile insanlar birbirlerinden
    521] 7/A’râf, 195
    522] 27/Neml, 80; 35/Fâtır, 22-24
    523] 2/Bakara, 120
    524] 10/Yûnus, 15
    DOSTLUK
    - 119 -
    ileride olabilmektedirler. Bu da, azâbından korunmak ve rızâsını
    kazanmakla mümkündür. Kim Allah’a, O’nun bildirdiği gibi inanır
    ve sâlih amel işlerse, işte kurtulanlar yanız bunlar olacaklardır.
    Peygamberlerin hepsi, Allah’ın velî kullarıdır. Onlar Allah’ı râzı
    etmişler, tevhidi hayatlarında uygulamışlar ve en güzel şâhitler
    olmuşlardır. Mü’minler de Allah’ın velî kullarıdır. Allah, iman
    eden ve sâlih amel işleyen kullarını velî/dost edinmektedir. Velînin
    büyüklüğü buraya kadardır. Müslümanlar da ayrıca, birbirinin
    velîsidirler. Birbirine yardım eden, bağışlayan, malından yediren,
    koruyan, kollayan insanlardır. Muhâcir ve esârın birbirlerini velî
    kabul etmeleri ve uygulamaları ile elimizdeki sağlam bilgiler, bizler
    için örnek teşkil etmektedir.
    İslâm akaidinde, bazı dinî çevrelerde bilinen anlamda kişilere
    kutsallık izâfe edilerek, hatta onları insanlık vasıflarının da üzerine
    çıkarmak gibi hayâlî ve mitolojik tipler icat etmek anlayışına
    yer yoktur. Kur’an’da net bir şekilde açıklanan “evliyâ”nın diğer
    insanlardan farkı; beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkalâdelikler
    göstermesi veya günahları bağışlaması değil; tevhidî bir inanca sahip
    olması, münkerden kaçınması ve ma’rûfu emretmesi, her türlü
    şirke, zulme, haksızlığa karşı tavır sahibi olmasıdır. 525
    Velî/ermiş kabul edilen rûhânîler hakkında birçok menkabeler
    yazılmıştır. Bu kişilerin hayat öyküleri ve onlara mal edilen olağanüstülükler
    dikkat ve ibretle incelenmeye değer. Bu mitolojik
    hikâyeler velî kabul edilenlerle ilgili inanış biçiminin eksenini oluşturmaktadır.
    Bu hikâyelerde insanüstü özellikler o kadar astronomiktir
    ki Allah’ın kitabı ve Rasûl’ün sünnetiyle aydınlanmış aklı
    başında hiçbir mü’min, bunların gerçekliğini kabul edemez. Çünkü
    evliyâlık, ermişlik denen inanış kadar, sünnetullahı (Allah’ın
    evrendeki değişmez kanunlarını) kökünden inkâr eden, Allah’ın
    kâinat üzerindeki sınırsız egemenliğini yok sayan ve O’na açıkça
    kafa tutan başka bir inanış biçimi hemen hemen yoktur. Herhangi
    bir halifenin, kendi şeyhi hakkında rivâyet edilen bu mitolojileri
    hiçbir zaman yalanlamamış olması, tarîkat liderleri hakkında ciddî
    bir ahlâk sorununun varlığını ortaya koymaktadır. Gerçekten de
    hemen hiçbir şeyh, kendisini mezun etmiş olan mürşidinin göklere
    çıkarılmasına şimdiye kadar itiraz etmemiştir.
    Aslında menkabe geleneği, yabancı kaynaklıdır. Özellikle şamanlıktaki
    “kam“ kültünün, budizmdeki “arhanı“ kültünün ve
    hıristiyanlıktaki “azizler“ kültünün etkisi altında peydahlanan
    velîlik/ermişlik inancına bağlı olarak bu gelenek yerleşmiş ve
    525] Arif Çiftçi veli ve Evliya Terimleri Üzerine, Haksöz, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 120 -
    zamanla kurumlaşmıştır.
    Tasavvuftaki Evliyâ Nasıl Bir Kişiliktir? Tasavvuftaki anlayışa
    göre bazı yüce ruhlu insanlar, keskin bir sezgiye, olağanüstü ve
    gizemli güçlere sahiptir. Bu kişilere, her dinin mistik toplulukları
    tarafından verilen bazı sıfatlar vardır. Evliyâ, aziz, saint, surp, ermiş
    gibi. Kalabalıkların çok büyük saygı ve bağlılık gösterdiği bu
    şahısların, çilehâne, manastır, savmia ve stupa gibi özel ve kutsal
    sayılan mekânlarda seyr u sülûk, mücâhede, çile riyâzet ve yoga
    gibi her dine göre çeşitli adlar altında mistik egzersizler yaparak
    günahlarından arındığına ve bir ruh temizliğine kavuştuğuna inanılır.
    Bunlar artık himmet, bereket ve tasarruf sahibidirler. Allah
    adına, kâinat ve tabiat olaylarını yönetirler (!)
    Evliyâ denilen bu insanlar hakkındaki inanışlardan bazıları
    şöyledir: Bunlar günahsız, yüce ve yanılmaz şahsiyetlerdir; kutsal
    birer kişiliğe sahiptirler. Gizliyi ve özellikle gönüllerden geçenleri
    bilirler. Duâları makbuldür; ne dilerlerse Allah o dileği yerine
    getirir. Aynı anda birkaç yerde bulunabilirler. En uzak mesâfeleri
    en kısa bir zamanda katederler. İslâm ordularının (veya bugünkü
    ordunun) ön saflarında düşmana karşı çarpışır ve zafer sağlarlar...
    Bu inanç çerçevesinde şartlandırılmış duygusal insanlar, evliyâ
    diye niteledikleri kişilerin, böylesine olağanüstü güçlerine kendilerini
    inandırmış, onların hayalleri zorlayan mitolojik hikâyelerini
    kaleme almışlardır. Tarih boyunca bu konuda “menâkıbnâme“ adı
    altında yazılan kerâmet hikâyeleri, ciltler dolusu birikim oluşturmuştur.
    (Bunların bazıları, filmlere konu olmuş, “İhlâs“lı müridlerce
    menkabeler senaryolaşmıştır.)
    Her zâtın velîlik derecesi, ona mal edilen menkabelerle ölçülmeye
    başlanmıştır. Mürîd, üstünlük, olağanüstülük, yücelik ve
    kerâmet olarak mürşidi için tasavvur edebileceği her meziyet ve
    olayın, eylemsel biçimde yaşanmış ve gerçekleşmiş olduğundan
    asla kuşkulanmaz. Ondan sonra da bunları, hayâlinin enginliği
    ve dilinin zenginliği oranında anlatmaya ve yaymaya başlar. İşte
    menkabeler böyle oluşmuştur.
    Hayatta olduğu sürece “Efendi Hazretleri“, “Efendi Baba“,
    “Efendi“ unvânı verilen bu zatların her konuştuğunda hikmetler
    aranır, her sözü sayfalar dolusu yorumlara konu olur, attığı her
    adımdan, yaptığı her hareketten, göz atmasından, nazar etmesinden,
    gülümsemesinden, ya da hapşırmasından bile türlü anlamlar
    çıkarılır. Meselâ, bir kaza mı oldu, “Efendi Hazretleri bunu işaret
    buyurmuştu“, yağmur mu yağdı, “Efendi Hazretleri biraz önce
    duâ etmişti“, çevrelerinde sevilmeyen birinin başına bir belâ mı
    DOSTLUK
    - 121 -
    geldi, “Efendi onu çarptı“ vs. Öldükten sonra üzerine saltanatlı
    bir türbe inşâ edilir; mezarının üzerine süslü bir sanduka kurulur;
    adı, hayat tarzı, sözleri ve ona ait hemen her şey kurumlaşır ve
    kutsallaşır.
    Hâlbuki İslâm’da böyle bir evliyâ telâkkisi yoktur ve olamaz.
    Nitekim ilk zâhidler olarak bilinen Hasan el-Basrî, Süfyan es-Sevrî,
    Abdullah bin el-Mübârek, Fudayl bin İyad, Şakıyk-ı Belhî, Ma’rûf
    el-Kerhî, Ebû Süleyman ed-Dârânî, Bişr el-Hafî, Seriyy es-Sakatî,
    Hâris el-Muhâsibî ve Sehl bin Abdullah et-Tüsterî gibi şahsiyetlere,
    yaşadıkları çağda böyle bir kişilik mal edilmemiştir. Velî kavramı,
    müslümanların ilk üç kuşağı tarafından tamamen Kur’an’ın tanımladığı
    şekilde benimsenmiştir.
    Bazılarının tebliğ adına gündeme getirdikleri dinin merkezini
    şekiller ve hayâller cümbüşü süsler. Din onlar için âyindir, tesbihtir,
    sarıktır, takkedir, cübbedir, kavuktur, sakaldır, çarşaftır, türbedir,
    tekkedir, mezar taşlarıdır, kıssa ve menkabelerdir. Bulutlar üstünde
    uçuşan pembe kanatlı evliyâlardır. Halk açısından da din, yine
    şekilcilik ve teferruatın merkezde olduğu bir anlayış ve yaşayıştır.
    Halka göre de İslâm, büyük kubbeli dev câmilerdir, kandildir, mevlittir,
    ilâhîdir, ezgidir, mehter marşıdır, fetih kutlama törenleridir,
    festir, kılıçtır, tuğradır, bid’attır, hurâfedir... İslâm’ın, esas olarak
    Kur’an ve Sünnet’ten ibaret olduğu, dolayısıyla bu iki kaynağın,
    hayata geçirilmesiyle ancak İslâm’dan söz edilebileceği, hemen
    hiç kimsenin ilgisini çekmemektedir. Onun için eğer kutsallaştırılmış
    eşya ve kavramlar hakkında en ufak bir olumsuz düşünceniz
    varsa dindar kabul edilen toplumun ölçülerine göre belki müslüman
    bile sayılmazsınız, en azından sapıksınız.
    Bilindiği gibi, İslâm’ın temeli imandır ve imanın da ağırlık
    merkezi Allah Teâlâ’ya Kur’an’da bize kendini tanıttığı sıfatlarıyla
    inanmaktır. Bu inancın özü ise, kâinatın yaratıcısı, yöneticisi, yönlendiricisi
    ve düzenleyicisi olarak Yüce Allah’ın bir, eşsiz, benzersiz,
    ortaksız vekilsiz, başlangıçsız, sonsuz ve ölümsüz olduğu; ezelden
    ebede her şeyi bildiği, gördüğü, duyduğu ve her şeye egemen olduğudur.
    Tevhîdin en kısa özeti budur ve bununla birlikte Allah
    Teâlâ’nın sonsuz ve sınırsız egemenliği üzerinde hiçbir kimsenin
    ve herhangi bir gücün hiçbir halde asla etkili olamayacağıdır. Dolayısıyla,
    yaratığın sebep olduğu herhangi bir etki, yalnızca Allah
    tarafından yönetilen kâinat düzeninin, birbirine bağlı disiplinleri
    ve kuralları çerçevesinde ancak meydana gelebilir. Gerçek bu iken,
    tarihin akışı içinde ve çeşitli etkenler altında zamanla “ermişlik”
    diye bir inanç peydahlanmış, böylece “evliyâ” diye -sözde- üstün
    güçlere sahip bazı kimselerin, Allah adına kâinat olaylarına yön
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 122 -
    verebileceklerine inanılmaya başlanmıştır. Bütün bu anlayışlar,
    Kur’an ve sahih sünnet çerçevesi içinde sorgulanmalı, inançlardan
    şirk kalıntıları temizlenmeli velî kavramı da, diğer İslâmî kavramlar
    gibi, Kur’an’la sağlaması yapılarak i’tidal içinde yeniden değerlendirilmelidir.
    Müslümanım diyenlerin kendilerini, inanç ve amelleriyle
    elden geçirmesi, sağlam teraziyle tartması gerekmektedir. 526
    Bilindiği gibi, “Velî” Allah’ın isimlerinden biridir. Allah kendisinin
    velî olduğunu söylemektedir; yani koruyucu, kollayıcı, dost,
    yardımcı, yakın, sahip, efendi mânâsında. Veliyyullah olarak kullanıldığında
    ise Allah’ın dinini koruyucu, O’nun dininin yardımcısı,
    O’nun dostu, O’nu sahip ve efendi edinen, yani özetle Allah’ı râzı
    eden kimse demektir. Bu durumdaki kimseyi Allah yakın edinmekte,
    O’nu sevmekte, O’ndan râzı olmaktadır. Kullarının arasında
    Allah’a yakınlığı ile mümtâz bir mevkii bulunmaktadır veliyyullahın.
    Bu seçkinlik, o kişinin Kur’an’ı ahlâk edişinin doğal bir sonucu
    olarak güzel ahlâkı sebebiyle insanlar tarafından sevilmek,
    beğenilmek, imrenilmek halidir. Allah’ın ona yardımı, sünnetullahı,
    eşyanın tabiatını tersine döndürmek sûretiyle değil; bilakis
    eşyanın tabiatı gereğince onun işlerinin kolay olmasının, başarıya
    ulaşmasının gerçekleşmesidir.
    Bir müslümanın, diğer müslümanların velîsi olduğuna gelince,
    mesele hiç de halkın anladığı gibi değildir. Zira, âyetlerde geçen
    “velî” kelimesi, birbirinin yardımcısı, birbirine hak yolunda
    yardım eden, malından yediren, birbirini bağışlayan, bir vücudun
    parçaları arasındaki uyum gibi uyum içinde ve aynı vücudun sağlığını
    korumaya yönelik bir birliktelik kastedilmektedir. Muhâcir
    ve Ensâr’ın Hz. Peygamber’i velî olarak kabullenmeleri, birbirlerinin
    velîsi olduklarıyla ilgili uygulamalar, karşılıklı tavırları, sözleri
    ve Peygamber’in de onları velî/dost edinmesiyle ilgili bilgiler,
    bu velîliğin boyutlarını gösterir. Bu gerçek velîlerin hiç biri gaybı
    bilmediği gibi, hiç birinin gezdiği yerlere bereket yağdırdıklarına,
    kızgınlık duyduklarının ölümünü isteyip öldürdüklerine, onları
    çarptıklarına veya taş yaptıklarına, denizin üzerinde yürüdüklerine,
    kuru ağacı yeşerttiklerine ve benzeri kerâmetlerine rastlamamaktayız.
    O kadar rastlamamaktayız ki, Hz. Hamza, Uhud Harbinde
    kendisini öldürmek için fırsat kollayan ve en çok on-onbeş
    adım ötesinde bulunan eli mızraklı Vahşi’nin varlığından habersizdir.
    Hz. Ömer, iki adım gerisinde, safta namaza durarak kendisini
    öldürmek için hazırlanan ve hançerleyerek bunu gerçekleştiren
    Firuz isimli Ebû Lü’lü künyeli Zerdüştî kölenin niyetinden
    526] Geniş bilgi için bkz. Ferit Aydın, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, s. 285-
    305
    DOSTLUK
    - 123 -
    (kalbinden geçenden) habersizdi. Hz. Ali, kendisini öldürmek için
    aylardır plan kuran ve anlaştığı arkadaşlarıyla kararlarının bir parçası
    olarak kendisini öldürmek için namaz kıldığı câmide bulunan
    ve onu hançerleyerek emelinin gerçekleşmesini sağlayan Abdurrahman
    İbn Mülcem’in yanına kadar sokulan varlığından habersiz
    idi.
    Rasûlullah (s.a.s.)’ın kendilerine İslâm’ı öğretmeleri için gönderilmesini
    istedikleri tebliğcileri tuzak kurarak yolda öldürenlerin
    niyetlerinden habersiz olduğu tarihî bir vâkıa olarak karşımızda
    durmaktadır. Peygamber’in ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve
    Hz. Ömer (r.a.) gibi özellikle ileri gelen sahâbenin, Muhâcirlerin
    ve Ensârın, âyetlerle sâbit bulunduğu üzere yaptıkları amellerden
    ötürü Allah’ın dostluğunu kazandıklarını biliyoruz.
    Velâyetlerinden emin olduğumuz bu insanların hiç birinin uçtuğu,
    su üzerinde yürüdüğü, gaybı bildiği ile ilgili sahih mâlûmâta
    sahip değiliz. Müslümanlık lâfla değil; iman ve yaşayışla isbat
    edilir. Nasıl ki Rasûlullah, amelleriyle, örnek yaşayışıyla527 İslâm’ı
    bize öğretmiştur. Rasûlullah’ın Uhud’da dişi kırılır, bu velîlere bir
    şey olmaz; Rasûlullah gaybı bilmez, bu velîler bilir. Rasûlullah
    ölüleri (meselâ amcası Hz. Hamza’yı, oğlu İbrahim’i) diriltemez,
    bu velîler diriltir. Rasûlullah kılıçla, kalkanla savaşır, bu velîler
    üfürükleriyle savaşır... 528
    “O’nun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler
    ki size yardım etsinler.”529; “Belki kendilerine yardımları dokunur diye
    Allah’ın berisinden ilâhlar/tanrılar edindiler. Ama onların yardıma güçleri
    yetmez. Oysa ki kendileri onlar için hazır askerdirler.”530; “De ki, Allah’ın
    berisinden çağırdıklarınıza bakın bakalım. Gösterin bana, yeryüzünde
    yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı bulunuyor?
    Eğer doğru iseniz, bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir
    Kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Allah’ın yakınından kendisine
    kıyâmete kadar cevap veremeyecek olanı yardıma çağırandan daha
    sapık kim olabilir? Oysa ki bunlar onların çağrısından habersizdirler.”531;
    “Şunu bilin ki, göklerde kim varsa ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır.
    Allah’ın dûnundan/yakınından birtakım ortaklar çağıranlar neyin peşindedirler?
    Bunların peşine takıldığı belli bir kuruntudan başka bir şey değildir.
    Onlarınkisi sadece saçmalamadır.” 532
    527] 33/Ahzâb, 21
    528] Geniş bilgi için bkz. Ercüment Özkan, Tasavvuf ve İslâm, özellikle s. 51-100
    529] 7/A’râf, 197
    530] 36/Yâsin, 74-75
    531] 46/Ahkaf, 4-5
    532] 10/Yûnus, 66
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 124 -
    Bu âyetlerde geçen “dûne” kelimesine, çoğu mealde “başka,
    gayrı” anlamı verilmektedir. Bu mânâ, “dûne” kelimesinin anlamlarından
    biridir. Ama bu kelimenin asıl anlamı, “fevka”nın
    zıddı, yani en üst mertebeden beri, ondan aşağıca demektir. Bir
    şey, öbüründen biraz aşağıda olunca, bunu ifade için “dûne” kelimesi
    kullanılır. Buna göre, âyetlerde geçen “min dûnilâllâh”, yani
    “Allah’ın dûnundan” ifadesi, Allah’ın en yakınından, yani berisinden
    demek olur. Zaten Allah’tan başka velîlere tutananlar, hep onların
    Allah’a çok yakın olduğuna inanmışlardır.
    Tasavvufî anlamda velî olmak için aranan şartların başında
    kerâmet gelmektedir. Hemen bütün tasavvuf kitaplarında velîliğin
    alâmetlerinden sayılan kerâmet, yani velîlerin izhar edebileceği
    birtakım hârikulâde olaylar dolayısıyla velîliğin, peygamberliğe
    benzer bir statü kazandığı dikkat çeker. Mevcut olan bu paralellik,
    daha 9. yüzyılda, peygamberlerin sonuncusu olması sebebiyle Hz.
    Muhammed (s.a.s.) için kullanılan “Hâtemu’l-Enbiyâ” terimine
    benzer bir “Hâtemu’l-Evliyâ” (Velîlerin mührü/sonuncusu) kavramının
    doğmasına sebep olmuştur.
    Burada, bir de velîler arasındaki mertebeler silsilesinden bahsetmek
    gerekir. Velâyet kavramı, 9. yüzyılda kendi içinde bir mertebelenmeye
    tâbi tutulmuştur. Şüphesiz velî telâkkisindeki gelişmelerden
    kaynaklanan bu duruma göre velîler, bir piramid şeklinde
    muhtelif derecelere ayrılmışlardı. Bu piramidde en alt tabakadan
    başlayarak sayıları gittikçe azalmak üzere sırayla Recebiyyûn,
    Müfredûn, Asâib, Nukabâ, Nücebâ, Abdal, Efrâd, Evtâd, İmâmân
    yer alır ve tepede ise, hepsinin başı olan Kutb bulunur. Dolayısıyla
    Kutb, bir devirde yeryüzünde mevcut bütün velîlerin en büyüğü
    olup kâinat, onun otoritesi altında, zikredilen tabakaları oluşturan
    velîler tarafından yönetilir. Velî kavramındaki, Kur’an’daki anlamdan
    sapma ve gelişme, sonraki bazı mistik etkilerin, meselâ
    Yeni Eflâtunculuk’un ve Gnostisizm’in rolüne dikkat çekmek gerekir.
    Aynı etkilere mâruz kalan hıristiyan mistisizmindeki “saint
    (aziz)” telâkkisiyle, tasavvuftaki “velî” telâkkisi arasında benzer
    noktalar hayli fazladır. Meselâ, hıristiyan mistisizminde “saint”,
    “Allah adamı” ve “Allah dostu”dur. Genel mânâda da, bütün dürüst
    hıristiyanlar Allah dostudur. Fakat özel anlamda asıl Allah
    dostu olan, saint/aziz, yani bütün dünyevî zevk ve bağlardan kurtularak
    birtakım riyâzet ve mücâhede usûlleriyle kendini Allah’a
    adayan, Ona ulaşabilen hıristiyandır. Hıristiyan mistisizmindeki bu
    telâkki, tasavvuftaki “velâyet-i âmme” (bütün müslümanların genel
    mânâda velî olduğu) ve “velâyet-i hâssa” (dar mânâsıyla tasavvuftaki
    velî) telâkkisini andırmaktadır. Ayrıca, tasavvufta olduğu
    DOSTLUK
    - 125 -
    gibi “saint” (aziz)in kerâmet (miracle) kavramıyla sıkı ilişkisi de
    dikkat çeker.
    Velî telâkkisindeki bu farklı statünün, ilk zamanlarda İslâm
    ulemâsı muhitlerinde ve onlara bağlı halk çevrelerinde birden
    bire kabul görmeyip tepki ile karşılandığını biliyoruz. Özellikle
    sûfî çevrelerin bütün gayretlerine rağmen, peygamberlik ile velîlik
    arasındaki paralel noktalar şiddetle reddedilmiştir. Aynı şekilde
    mu’tezile mezhebi, birtakım üstün vasıflarla techiz edilmiş böyle
    bir insan telâkkisini, dinin esasına aykırı olduğu düşüncesiyle
    asla benimsememiştir. Fakat zamanla bu tepkilerin mutasavvıflar
    tarafından değerlendirilip hesaba katılması sonucu, uyuşma için
    gösterilen gayretler boşa çıkmadı. İlk tepkilerin giderek şiddetini
    kaybettiği ve hatta sünnîliğin velîlik telâkkisini sadece benimsemekle
    kalmayıp savunduğu bile görüldü. Hiç şüphesiz bu değişmede
    İmam Gazâlî’nin (öl. 1111) unutulmaz çabasının büyük rolü
    olmuştur. Artık günümüzde, halkın büyük çoğunluğu, tasavvufî
    anlamdaki velî telâkkisini kabul etmeyenleri, eksik (sapık) müslüman
    sayar; bazı çevrelerde ise bunlar müslüman bile kabul olunmaz.
    Türklerin İslâmiyet’e girişinden sonra tasavvufun velî telâkkisi,
    Türk mutasavvıflarınca da aynen benimsenerek devam ettirilmiştir.
    Velînin peygambere denk tutulduğu ve onun gibi, söylediği
    her sözün mutlak kabul gördüğü sözkonusu olmuştur. 533
    Velî Kültü
    Velî kültünün kaynağı ve mâhiyeti: A. Yaşar Ocak, Türk Halk
    İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri adlı eserinde
    velî kültü ve kaynağı hakkında şu bilgileri verir: Velî kültünü, kısaca,
    fevkalâde kuvvet ve kudretlerle mücehhez olup Allah’a
    yakın kabul edilen bir şahsiyetin herhangi bir konuda -sağ veya
    ölü iken- yardımının dokunacağına inanılması ve bunu temin için
    belli yollara başvurulmasıdır, şeklinde tarif edebiliriz. Bu anlayış
    velînin takdis olunmasıyla sonuçlanmaktadır. Din sosyolojisi bilginleri,
    pek çok yerde, halk müslümanlığının bu anlayış etrafında
    geliştiği kanaatini ileri sürerler.
    Velî kültünün, dinler tarihi araştırmalarına göre, Budizm, hıristiyanlık
    ve İslâmiyet gibi büyük dinlerin hâkim olduğu sahalarda
    benzerlikler gösterdiği dikkati çekiyor. Fakat böyle bir kültün
    Budizm’de ötekilerden daha eski olduğu muhakkaktır. Uzmanlar,
    533] A. Yaşar Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliyâ Menkabeleri,
    s. 3-4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 126 -
    gerek hıristiyanlık, gerekse müslümanlıktaki aziz, yahut velî kültünün
    kaynağını, bu dinlerin ortaya çıktığı ve yayıldığı sahalarda eskiden
    mevcut birtakım kültlere bağlamaktadırlar. Genellikle hıristiyanlıktaki
    aziz kültünün, eski çağlardaki çeşitli tabiat kültleriyle,
    mitolojik tanrı ya da kahraman kültlerinden geliştiğini meydana
    koyan araştırmalar vardır. Hıristiyanlık için burada bir fikir beyan
    edecek durumda bulunmamakla beraber, müslümanlıktaki velî
    kültünün menşe’ (kaynak) itibarıyla İslâmiyet’le bir ilgisi olmadığı
    rahatça söylenebilir. Zira dikkatle bakılırsa, hıristiyanlıktaki aziz
    kültü gibi, müslümanlıkta da velî kültünün İslâm’dan önceki putperest
    kültlerle yakın alâkası görülecektir. Anadolu da dâhil, İslâm
    âleminin hemen her tarafında, İslâmiyet’in oralara girdiği devirlerden
    beri yaşayagelen muhtelif velî kültlerini tesbit mümkün olmaktadır.
    Çünkü buralarda eskiden mevcut mahallî tabiat yahut
    ata kültleri, tasavvufun velî telâkkisinin ister istemez yardımıyla
    halk çevrelerinde yorumlanıp velî kültü haline inkılâp etmiştir. Bu
    kültlerin çoğu, zamanımıza kadar varlıklarını sürdürme imkânına
    kavuşmuşlardır.
    Muhtelif velî kültleri incelendiği zaman, gözden kaçırılmaması
    gereken bir nokta vardır: Kült konusu velîlerin, ait oldukları
    toplumun sosyal, dinî veya ahlâkî değerlerinin tamamının, yahut
    bir kısmının temsilcisi olduğu, en azından buna inanıldığı görülür.
    O toplum, sözkonusu değer ile takdis ettiği velîyi özdeşleştirmiştir.
    İşte ancak bu özdeşleştirmeye yarayacak vasıfları taşıyan, yahut
    bu vasıflar kendisinde olduğu kabul edilen velî, kült konusu yapılmaktadır.
    Böylece o velî, o toplum için, tâbir câizse artık sade bir insan
    değil; inandığı değerler bütününün ta kendisidir. İşte bu safhadan
    sonra kerâmet unsuru ortaya çıkar. Daha yaşamakta iken o velî,
    bu dünyadakinden bambaşka, fevkalâde olaylarla süslü bir dünya
    ile kuşatılır. Velî öldükten sonra, kendisi hayatta iken sahip olduğuna
    inanılan insanüstü hüviyetinin, güç ve kudretinin devam
    ettiğine inanılır; hatta bu güç ve kudret, bir gizliliğe bürünerek
    daha da artar.
    Bu merhaleden sonra psikolojik âmillerin işin içine girdiğini
    ve kültün oluşmasını tamamladığını söyleyebiliriz. Bu psikolojik
    âmiller şunlardır: Velî, fevkalâde rûhânî kudretlerle mücehhez
    olduğu için, artık toplumda ona karşı korku ile karışık bir saygı
    duygusu hâkim olmaya başlar. Velîye karşı yapılacak herhangi
    bir saygısızlığın, çarpılma, âniden veya feci bir şekilde ölüme
    yakalanma vs. şeklinde cezalandırılacağına inanılır. Buna paralel
    olarak velînin sözkonusu rûhânî kudretinden, birtakım iyiliklerin
    DOSTLUK
    - 127 -
    cezbedilmesi ve kötülüklerin giderilmesi yolunda faydalanma arzusu
    doğar (feyz ve bereket kavramı). Nihayet, dünyada bu tarzda
    menfaati sağlanacak olan velînin öbür dünya da Allah katında
    yardımcı olması için onu memnun etme çabası ortaya çıkar ve
    bunun sonunda bir tatmin duygusu müşâhede edilir. Bütün bu
    sosyal ve psikolojik faktörler kültün teşekkülünü tamamlamış olur.
    Ancak, burada, kültün oluşmasında âdeta bir harç vazifesi gören
    “kerâmet” kavramının önemine bir daha işaret etmek yerinde olacaktır.
    Zira kültün gelişip yayılmasını, yerine göre mahallî olmaktan
    çıkıp genelleşmesini sağlayacak olan da odur. Velînin bulunduğu
    yerin dışındaki insanları külte iştirak ettiren bu kerâmetlerdir.
    Velînin mezar veya türbesinin mevcûdiyeti, bir bakıma kültün
    de yaygınlık derecesini gösteren bir alâmet sayılabilir. Çünkü herhangi
    bir yerde, zamanımızdan çok önce ve hayli itinalı yapılmış
    bir türbe, genellikle içindeki velînin çok itibarlı olduğuna, dolayısıyla
    yöresel değil; bütün bir toplumun katıldığı bir kültün varlığına
    delildir. Velînin mezar veya türbesi, genellikle bulunduğu
    yerin normal mezarlığında yer almaz; dikkati çekecek bir mevkîde,
    yahut yol kavşaklarında, kasaba, köy veya şehirlerin en işlek yerlerine
    yakın yerlerde yapılır. Çünkü buralar, kültün icrâ edildiği,
    yani ziyâretlerin, kendine mahsus merâsim ve kurban işlemlerinin
    yapıldığı yerler olması dolayısıyla halka açık vasıfta bulunması
    gerekir. Mezar veya türbenin bizzat kendisi, mukaddes ve mahrem
    bir yer olarak muâmele görür. Türbeler, çoğu zaman velînin
    eşyalarının da muhâfaza edildiği yerlerdir. Bu eşyalar genellikle
    velînin günlük hayatta kullandığı takke, tesbih, pabuç, cübbe vb.
    nesneler olup kudret ve kudsiyetinin bunlarda da aynen var olduğuna
    inanılır; ziyâretlerde bunlardan da faydalanılır. 534
    Ölen velîlerin (evliyâ kabul edilen şeyhlerin) kabirlerinde yapılan
    bid’at ve hurâfeler, hatta şirk unsurları da ayrı bir problemdir.
    Bunların türbelerine çabut/bez bağlamalar, eğilmeler, kabrin
    etrafını tavaf şeklinde dönmeler, secdeler, kabre karşı namaz
    kılmalar, mum yakma, duâ etme, kabirde yatan ölüden meded
    beklemek, ona adak adayıp kurban kesmeler... Şeyhlerin bir kısmının
    ölmeden tarîkatın devamını oğluna, damadına bırakıp aile
    tekelinde tutması da kendi teorileri açısından bile tuhaftır. Velî/
    evliyâ kabul edilen şeyhlerin kerâmeti diye öyle hikâyeler anlatılır
    ki; Kur’an’da anlatılan birçok peygamber mûcizesinin bile bu
    kerâmetler kadar olmadığı görülür. “Şeyh uçmaz, mürit uçurur“
    deyimiyle halkın arasında ifadesini bulan bu gerçek, ayrı tarikatların
    müritlerinin birbirlerine karşı hava atma sistemleridir. En çok
    534] A. Yaşar Ocak, a.g.e., s. 4-7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 128 -
    ve en büyük kerâmeti gösteren şeyhin müridi olmanın gururunu
    tatmak isteyen müridler, böylece her seferinde şeyhlerini diğer
    şeyhten biraz daha fazla uçurarak bu yarışı karşılıklı devam
    ettirirler. Hayvanları, insanları canlandıranlar, denizlerin üstünde
    yürüyenler, aynı anda birçok yerde gözükenler, neler, neler... Superman
    velîler kalplerden geçeni bilir, uzaktan kumandalı yönlendirmelerde
    bulunur, bir bakışıyla hidâyete erdirir, dilediğini çarpar,
    üfürüğüyle şifâlar saçar, dokunuşlarıyla âlemlere nurlar yağdırır,
    âlemlerin mülkü ellerindedir, her şeye tasarruf ederler. Bu anlayışların
    çoğu, akaidi ilgilendiren konulardır.
    Şirk konusunda büyük tehlikelerden biri, evliyâ kültüdür.
    Allah’a ulaştıracak vâsıtalar halinde birilerine tanrılık vasfı verilir.
    Allah’ın evliyâsı konusundaki Yûnus, 62. âyette Kur’an, ilk iş
    olarak bir evliyâ tanımı vermektedir. Bu tanım, “gözünüzü açın,
    dikkat edin, sakın oyuna gelmeyin, uyanık olun!” anlamındaki
    “Elâ” edatıyla başlar. Bu ifade biçimi de gözden uzak tutulmaması
    gereken mesaj vermekte; yani “dikkatli olmazsanız ayağınız kayar,
    aldatılır, hüsrâna uğrarsınız” denilmiş olmaktadır. “Gözünüzü açın!
    Allah’ın evliyâsı için korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar iman
    eden ve takvâ sahibi olanlardır... “535 Bu âyete ve velî konusundaki
    diğer âyetlere göre, iman ve takvânın dışında bir evliyâ alâmeti
    yoktur. İman ve takvâdan tâviz verildiği, bunların yozlaştırıldığı
    durumda Rahmân’ın evliyâsı yok; şeytanın evliyâsı vardır.
    “Gözünüzü açıp kendinize gelin! Hâlis (arı-duru) din yalnız Allah’ındır.
    Onun yanında birilerini daha velîler edinerek ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları
    dışında bir şey için kulluk-kölelik etmiyoruz’ diyenlere gelince,
    hiç kuşkusuz Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü
    verecektir. Şu bir gerçek ki Allah, yalancı ve nankör kimseyi doğru yola
    iletmez.”536 Bu âyet velî kabul edilenleri “Allah ile insan arasında
    yakınlaştırıcı ve şefaatçı” kabul etmenin tevhid açısından yanlışlığını
    açıklar. Allah insana şah damarından daha yakındır537 ve şefaat
    tümüyle ve sadece Allah’ın elindedir.538 Dolayısıyla Allah ile kul
    arasında herhangi bir mesâfeden ve herhangi bir şefaatçıdan söz
    edilemez ki yaklaştırıcıya veya şefaatçıya ihtiyaç duyulsun. “Yaklaştırma”
    iddiası, temelden çürüktür. Çünkü Allah’ın kulundan
    ayrı ve uzak olduğunu iddia etmek de Kur’an’a aykırıdır. Evliyâ
    kültünün sosyal ve hukuksal dayanağı yapılabilecek oluşumlara
    da imkân verilmemiştir. Din sınıfı, din kıyafeti yoktur. Din adamı
    535] 10/Yûnus, 62-63
    536] 39/Zümer, 3
    537] 50/Kaf, 16
    538] 39/Zümer, 44
    DOSTLUK
    - 129 -
    tâbiri yoktur. Aforoz ve vaftiz yoktur. Allah’a kul olmak için birilerinin
    tesciline, okuyup üflemesine ihtiyaç bırakılmamıştır.
    Halk, tarihin her döneminde ortalama kültür seviyesinin üstüne
    çıkamamış, bazı dönemlerde ise içlerinde okuma ve yazma
    bilen insanların bile azlığı, ekonomik, sosyal ve siyasal sebeplerle
    zihnî olarak çocuksu vasfa daha yakın olmuştur. Halk muhayyilesi,
    özellikle böyle toplumlarda çocuk psikolojisi gibidir. Çocuğun
    masala ve kahramanlara ihtiyacı vardır. Bunu kitaptan, kulaktan,
    televizyondan temin edemiyorsa, kendi hayalinde üretir, diğer
    çocuklarla yardımlaşarak böyle bir dünya oluşturur. Çocuktaki
    masal kahramanlarının yerini, halk arasında destan kahramanı,
    efsâneleştirilmiş kahramanlar, mitler alır; bunlar hayâlî kahramanlar
    olabildiği gibi; daha çok eski devirlerde yaşamış, ama
    hayatı masallaşmış, içine hayâlî unsurlar karışmış yüce kişilikler
    de olabilir. Efsânelerin, destanların, masalların, mitolojik tanrıların,
    evliyâ menkıbelerinin, nice kıssa ve fıkraların kaynağında bu
    çocuksu halk muhayyilesinin zenginliği ve saflığı yatar. Halk, aynen
    çocuk gibi “soyut”u anlamakta zorlanır, onu somutlaştırarak
    benimser. “Büyük insan“ denilince, takvâ gibi daha çok, iç/gönül
    özelliği olan tarafı anlayamaz; onu insanüstü olarak düşünüp büyüklüğünü
    gözle görülür hale getirir. Büyük insan demek, normal
    insandan farklı olarak havada uçan, denizde yürüyen insandır.
    Halkın ve özellikle çocukların bu anlayışı, “Malkoçoğlu“, “superman“
    filmlerine ve yarı tanrı yarı insan mitolojik figürlere (Herkül,
    Zeyna vb.) konu edilir.
    Velî Kavramıyla İlgili Bazı Tasavvufî Terimler
    Velî Kavramının Tasavvufî Yorumla Anlaşılmasına Yardımcı
    Olabilecek Bazı Tasavvufî Kavramlar: Velî kavramının başına
    gelenler nice Kur’ânî kavramın da başına gelmiştir. Tasavvufî anlayışla
    tahrife uğramış diğer kavramlara örnek olması açısından
    velî kavramının arka planını anlamak için, bu kavramla akrabalığı
    olan bazı kavramları birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Aşağıdaki
    kavramların tasavvufî içerikleri velî kavramının tasavvufî
    anlamdaki özel mânâsını daha anlaşılır kılacaktır.
    Tasavvuf, farklı inanç ve yaşayışını ifade edebilmek için kendine
    has terim üretmiş veya bazı Kur’ânî kavramları alarak, onların
    içini değişik biçimde doldurup, kendi anlayışına uygun tarzda
    anlamlandırmıştır. Velî kavramındaki tahrifi daha iyi anlayabilmek
    için, bu kavramla ilişkili bazı tasavvufî kavramları tanımanın
    faydası olacağı açıktır. Aşağıdaki kelime ve terimler, tasavvuf ve
    tasavvuf tarihi uzmanı Süleyman Uludağ’ın Tasavvuf Terimleri
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 130 -
    Sözlüğü’nden alınmıştır.539 Uludağ, bu ansiklopedik sözlüğü, meşhur
    tasavvuf kitaplarına dayanarak hazırlamış, hemen tüm yorumlarla
    ilgili tasavvufun kaynak eserlerine atıflarda bulunmuştur.
    Gerekli gören okuyucu, (kelime açıklamalarının sonunda parantez
    içinde verilen) kitaptaki sayfa numaraları yardımıyla daha geniş
    bilgi alabilir, kaynaklarını öğrenebilir. Kelimelerin tasavvufî anlam
    ve yorumlarının bilinmesi velî kavramını olduğu kadar, tasavvufu
    da yakından tanımaya vesile olacaktır.
    Abdal: Sayıları yedi veya yetmiş olarak gösterilen bir evliyâ
    zümresi. Bkz. Büdelâ.540
    Arâis-i Hak: Hakk’ın gelinleri. (Arûs; gelin, güveyi, düğün) Tasavvufta;
    Başkalarından kıskandığı için Hakk’ın, kimliklerini halka
    açıklamadığı ve gizli tuttuğu velîleri. Hakk’ın harîm-i ilâhideki has
    dostları, özel ilgisine mazhar olan kulları. Gerdek gecesi gelini damaddan
    başkası görmediği gibi bunları da ilâhî haremde Hak’tan
    başkası görmez. Bunlara “arûs-i azrâ” (bâkire gelinler, dilber gelinler)
    ismi de verilir. 541
    Arbede: Savaşmak, kavga etmek. Tasavvufta; Cezbeli sâliklerin
    ve galebe halindeki bazı sûfîlerin Cenâb-ı Hak ile tartışmaları, çekişmeleri
    ve kavga etmeleri. Buna müşâcere ve muhâseme de denir.
    Bir naz ve samimiyet halidir. 542
    Ârif: Bilen, vâkıf, âşinâ, tanıyan, anlayışlı, kavrayışı mükemmel,
    irfan sahibi. Tasavvufta; Allah Teâlâ’nın kendi zâtını, sıfatlarını,
    isimlerini ve fiillerini müşâhede ettirdiği kimse. Keşf ve
    müşhâhede yoluyla yani mânevî ve rûhî tecrübelerle Allah hakkında
    zevkî ve vecdî bilgilere sahip olana “ârif” denir. Ârif, kendisi
    sustuğu halde diliyle Hakk’ın konuştuğu kimsedir. Ârif, kendi varlığında
    fâni, Hak ile bâkîdir.” İbn Arabî, ârifin dış âlemde “şeyler”
    (eşya) yaratma gücüne sahip olduğunu ve bu gücün onun himmeti
    olduğunu söyler.543 Onun yarattığı şeye “mahluk-ı ârif” denir.
    Ârif, sûfîlikte kâmil insandır. 544
    Atılan ok geri dönmez: Bir velî bedduâ ettimi mutlaka hedefini
    bulur. Bedduânın hedefine ulaşmasına engel olmak ve onu geri
    almak velînin elinde değildir. Şeyhe ve velîye karşı işlenen suçun
    539] Marifet y. 3. Baskı
    540] s. 14
    541] s. 50-51
    542] s. 51
    543] bk. Füsûs, 6. Fasl
    544] s. 52-53
    DOSTLUK
    - 131 -
    tevbesi ve affı olmaz. 545
    Azrâ: Dilber, bâkire. Tasavvufta; a- Kimsenin keşfedemediği ve
    sırrına vâkıf olamadığı yüce hakikat, b- Hakk’ın halktan gizli tuttuğu
    ve sakladığı velîsi. 546
    Bed duâ: Birinin aleyhinde yapılan duâ. Velînin yaptığı bedduâ
    mutlaka yerini bulur. 547
    Bekçi: Sahip, hâkim, hâmi, muhâfız. Her beldenin bir sahibi,
    yani mânevî bekçisi ve muhâfızı vardır; Bu da velîdir. 548
    Beşler: Cebrâil’in kalbi üzere bulunan (rûhânî his ve bilgilerini
    ondan alan) beş ermiş. Ruhların hükümdarı olan Cebrâil’in
    nefesinden ve ilminin feyzinden kalpler hayat bulduğu gibi, tarik
    ehlinin hükümdarları olan beşlerin nefes ve ilim feyzinden de gönüller
    hayata kavuşur. 549
    Bî-reng: Renksiz. Tasavvufta; dinlerin birliği (vahdet-i edyân).
    Bütün renklerin aslı renksizlik olduğu gibi, bütün dinlerin aslı da
    bir ve aynıdır. Bu da bütün insanların “elest bezmi”nde kendilerinin
    kul, Allah’ın Rab olmasını kabul etmelerinden ibâret olan
    tek ve bir dindir. Belli bir mertebeye ulaşan mutasavvıf, bütün
    din mensuplarına aynı gözle bakar. Çünkü hepsinin aslı birdir. Bütün
    dinler ve mezheplerde esas olan sözkonusu dinin renkleridir.
    Hallâc’a göre insanlar, kendilerinin tercih ettikleri din üzere değil;
    kendileri için tercih edilen din üzere bulunurlar. İbn Arabî’ye göre
    Allah, kendisinden başkasına ibâdet edilmemesine ferman buyurduğundan,
    esasen Ondan başkasına ibâdet etmek mümkün değildir,
    başka şeylere ibâdet edenler farkında olmadan Ona ibâdet
    ederler. 550
    Büdelâ: Bedel, karşılık, denk, bir şeyin halefi ve değişiği anlamına
    gelen “bedel”in çoğuludur. Tasavvufta; Yediler (yedi evliyâ)
    anlamına gelir. Bunlardan her biri gözden kaybolur, bir anda çok
    uzak mesafelere giderler. Gözden kayboldukları vakit, yerlerine
    her yönden kendilerinin tıpkısı olan canlı bir beden bırakırlar. Hâl,
    hareket ve şekil bakımından aslından ayırt edilmeyen bu bedene
    “bedel” ve “bedil” denir. Bedel bırakma gücüne sahip olan velîlere
    “büdelâ” denir. 551
    545] s. 64
    546] s. 78
    547] s. 90; bk. atılan ok geri dönmez;
    548] s.92
    549] s. 96
    550] s. 102-103
    551] s. 106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 132 -
    Cihad: Savaş. Tasavvufta; sâlikin nefsini zabt u rabt altına
    alması için vermiş olduğu mücâdele, bu maksatla çekilen çile.
    Cihâd-ı asğar: Küçük savaş. Tasavvufta; düşmana karşı cephede
    verilen savaş. Cihâd-ı ekber: Büyük savaş. Tasavvufta; nefse karşı
    verilen savaş. Nefsin kahr ve mahv edilmesi. 552
    Çaput: Türbelere bağlanan kumaş parçaları. 553
    Çarpmak: Bir ermişin veya yatırın gazabına uğramak. Velîlere,
    ermişlere, yatırlara veya kutsal şeylere hakaret edilip bu gibi kişiler
    ve nesneler aşağılanınca ermişlerin ve yatırların mâneviyâtı ve
    rûhâniyeti onları cezalandırır. 554
    Derviş: Fakir, yoksul, dilenci. Tasavvufta; sûfî, mutasavvıf, fakir,
    mürid, müntesip. Derviş kelimesi, dilenmek anlamına gelen
    “derviz”den gelir. Aslında derviş, dilenci demektir. 555
    Destur: İzin, ruhsat, müsâade. Tasavvufta; Bazı tarikatlarda,
    özellikle Mevlevîlikte ve Bektâşîlikte şeyhlerden ve tarikat büyüklerinden
    müsâade almak için kullanılan bir deyim. Cesâret isteyen
    zor bir işe girişilirken evliyânın rûhâniyetinden faydalanmak
    ve onlardan güç almak için “destûr!” denir. Ekseriya; “Destûr yâ
    pir!”, “destûr yâ Ali!” denir.556
    Dörtler: Ricâl-i ilâhiye adı da verilen dört ermiş, evtâd-ı erbaadan
    başka olup onlara imdad ederler. Halleri rûhânî, kalpleri
    semâvî olduğundan yeryüzünde meçhul, ama semâda tanınırlar.
    İbn Arabî bunları Endülüs’te ve Suriye’de gördüğünü söyler.557
    Efendi: Sözü geçen, buyruğu yürüyen, itiraz edilmeksizin kendisine
    uyulan kimse. Tasavvufta; şeyh, pir. Doğu geleneğinde padişah
    efendi, tebaa onun kullarıdır. Hükümdar, emri altındakilere:
    “kullarım”, onlar da sultanlarına “efendimiz (mevlânâ, seyyidenâ)”
    diye hitap ederler. Aslında efendi (seyyid, mevlâ) köle sahibi demektir.
    Buradan kalkan dervişler, şeyhlerine “efendi”, “efendimiz”,
    “efendi hazretleri” gibi ünvanlar verir, kendilerini de onun
    kulları yerine korlar. Şeyh ise müritlerinden; “bendelerim”, “kullarım”
    diye söz eder. Şeyhe şah ve sultan da denir. “Efendi ne isterse
    etmek gerek / Kuluz biz düşer mi sual eylemek” (İzzet Molla). 558
    552] s. 121
    553] s. 127
    554] s. 127
    555] s. 142-143
    556] s. 143
    557] s. 154
    558] s. 163-164
    DOSTLUK
    - 133 -
    Efrâd: Ferdler, eşsiz şahsiyetler. Tasavvufta; kutbun gözetimi
    dışında kalan gayb erenler. Bunların belli bir sayıları yoktur. 2, 3,
    6 ve 10 olabilir. 559
    Eren: Ulaşan, varan. Tasavvufta; vâsıl, ehl-i vüsûl, vuslatı gerçekleştiren
    velî, ermiş, kâmil insan. Horasan erenleri: Anadolu’nun
    fethi sonrasında Horasan’dan gelen ermişler. 560
    Evliyâ: Velîler, dostlar. Tasavvufta; ermişler, erenler. Özel anlamda
    sadece Allah’ın kendilerine kerâmet ve ilham ihsan ettiği
    kâmil mü’minler evliyâdır. Evliyânın çeşitli varlıklar üzerinde etkli
    olan bir mânevî gücü vardır. Duâları Allah katında makbul olur. 561
    Evliyâiye: Allah’ın velîsi ve dostu olma seviyesine yükselenlerden
    mükellefiyetin ve ibâdetlerin düşeceğine inanan mutasavvıflar
    zümresi. 562
    Evtâd: Direkler, sütunlar. Tasavvufta; biri doğuda, diğeri batıda,
    üçüncüsü kuzeyde, dördüncüsü güneyde bulunan dört büyük
    velî. İbn Arabî, Allah bu bölgeleri bu ermiş kulları aracılığı ile korur,
    der. 563
    Fal: Uğur, kÂdem, meymenet; ileride yapılması düşünülen bir
    işin hayırlı ve faydalı sonuçlar verceğine dair bazı ipuçlarının ve
    işaretlerin bulunduğuna inanmak. Şeyhin hâl, hareket ve tavırlarını
    ileride iyi şeylerin olacağının işareti olarak kabul etmek de
    faldır. Fakat mutasavvıflar bu çeşit fallara “işâret”, “beşâret” gibi
    isimler verirler. 564
    Fenâ fillâh: Fenâ; yokluk, hiçlik demektir. Fenâ fi’l-vücûd: Varlıkta
    fâni olmak, her şeyi hem Allah olarak görmek, hem Allah
    olarak bilmek, bu hale zevkle ulaşmak. Bu mertebede bulunanlar;
    “lâ mevcûde illâllah (Allah’tan başka varlık yoktur; her şey
    Allah’tır)” derler. Fenâ fillâh; Allah’ta fâni olmak. Kulun, beşerî vasıflardan
    ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilâhî vasıflarla donanması. 565
    Fenâ fişşeyh: Müridin mürşidde, dervişin, pîrinde fâni olması.
    Mürîdin kendi şahsî irâde ve arzularını yok edip yerine şeyhinin
    irâde ve arzusunu koyması. Şeyhinin hatasını kendi isâbetli fikrine
    tercih edecek derecede ona uyması. Şeyhte fâni olmak, Allah’ta
    559] s. 164
    560] s. 174
    561] s. 180-181
    562] s. 181
    563] s. 181
    564] s. 185
    565] s. 188
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 134 -
    fâni olmanın mukaddimesi ve başlangıcıdır. 566
    Feyz: Taşmak. Tasavvufta; sâlikin çalışması ve çabası sözkonusu
    olmaksızın Allah tarafından onun kalbine herhangi bir
    husûsun verilmesi. Feyz-i isnâdî: Şeyhe ve müridlerine senet ve
    silsile vâsıtasıyla gelen feyz, rûhânîler yoluyla ulaşan feyz, irfan. 567
    Firâset: Sezmek, hissetmek. Tasavvufta; Yakîn, keşfetme ve
    gaybı görme, gaybı bilme. 568
    Gavs: Sığınma, ilticâ etme demektir. Tasavvufta; kendisine sığınıldığı
    zaman kutba “gavs” denir (Kâşânî, Ta’rîfât). Sûfîler darda
    ve sıkışık durumda kaldıkları zaman: “Yetiş yâ Gavs!”, “Meded
    yâ Gavs!”, “İmdâd yâ pîr!” diye feryad eder ve kutbun mânevî
    himâyesine ilticâ ederler. “Gavs-ı a’zam”: En ulu gavs, buna
    “kutb-ı ekber” de denir. Hz. Peygamber’in bâtınından ibârettir.
    Velîliğin en yüce mertebesi budur. Abdülkadir Geylânî’ye özellikle
    Gavs-ı a’zam denir. 569
    Gayb erenler: Göze görünmeyen velîler. Üçler, yediler, kırklar,
    abdallar gibi bazı velîler vardır ki, gâiptirler, göze görünmezler;
    kısa zamanda uzun mesâfeler katederler. 570
    Habîbiye: “Bir kimse, yaratılmışlardan ilgisini keserek Allah’ı
    kendisine sevgili ve dost edinirse, ondan teklifler düşer” diyen
    mutasavvıflar zümresi. 571
    Hâce, hâcegân: Efendi, bey, ağa, hoca. Tasavvufta; şeyh,
    mürşid. Özellikle ilk nakşî şeyhleri seyyid, efendi ve şeyh gibi
    ünvanlar yerine “hâce” ünvanı ile anılır. Bu yüzden Abdulhalik
    Gucdüvânî’ye nisbet edilen bir tarîkate de hâcegân adı verilmiştir.
    (Hâcegân; hocalar demektir.) 572
    Hâcib-i Hak: Hakk’ın kapıcısı. Tasavvufta; Hak ile halk arasında
    aracı olan insan-ı kâmil ve şeyh-i vâsıl. Kâmil insan hâcib olması
    sıfatıyla müridi Hakk’ın huzûruna alır, Hakk’ın nâibi olması sıfatıyla
    da Onun mülkünde tasarrufta bulunur. İbn Sina: “Allah’ın
    huzûru, gelişigüzel herkesin oraya giremeyecekleri kadar ulu bir
    makamdır” demiştir. Bu yüce makama bir usûle göre ve bir şeyh
    566] s. 188-189
    567] s. 192
    568] s. 194
    569] s. 201
    570] s. 202; Bk. Ricâlu’l-gayb.
    571] s. 211
    572] s. 212
    DOSTLUK
    - 135 -
    rehberliğinde girilmesi gerektiğine inanılır. 573
    Hâtemu’l-Evliyâ: Hâtem; mühür, yüzük, son demektir. Tasavvufta;
    sâlikin bütün makamları kat etmesi ve nihayete ermesine
    hâtem denir. “Hâtemu’l-enbiyâ”: Son peygamber. “Hâtemu’levliyâ:
    Son velî veya velîlerin en ulusu, bir rivâyete göre İbn
    Arabî. Hatm-i velâyet görüşünü Hakim Tirmizi ortaya atmış, İbn
    Arabî bunu geliştirmiştir. Hatm-i nübüvvet, zamanla sınırlı olup
    Hz. Peygamber’le sona erdiği halde; hatm-i velâyet zaman üstüdür,
    ezelden ebede kadar sürer, zira nübüvvet Nebî’nin velâyet
    Allah’ın vasfıdır. 574
    Hatm-i Hâce: Nakşî tarikatında toplu olarak icrâ edilen bir zikir
    ve duâ biçimi. Umûmiyetle Pazartesi ve Cuma geceleri okunur.
    Abdest alınır. Kıbleye karşı diz çöküp oturulur, tevbe ve istiğfar
    edilir, tarikat silsilesine dâhil olan bütün şeyhlerin ruhlarına teveccüh
    edilip onlardan yardım ve imdad istenir. 575
    Hayâl: Mâsivâ, Allah’tan mâadâ her şey. Tasavvufta; mutasavvıflar
    Hak hâriç diğer tüm varlıkların gerçek bir varlığı bulunmadığı,
    bunların birer hayal, akis ve gölge varlıklar olduğunu söylerler.
    Özellikle vahdet-i vücud anlayışına bağlı olanlar bu görüştedirler.
    Sevgilinin zihnindeki hayâli de önemlidir. 576
    Hayzu’r-ricâl: Erkeklerin hayzı. Tasavvufta; sâlikin cezbeye
    kapılarak ve vecde gelerek kendinden geçmesi, bu yüzden hayız
    gören kadınlar gibi Allah’ın huzûruna çıkamaması, namaz kılamaması
    hâli. Bazı mutasavvıflar, kerâmetleri ve hârikulâde halleri de
    bir eksiklik olarak değerlendirir ve bu hallere erlerin hayzı derler.
    Henüz irşad ehliyetini kazanamadığı için kendisine uyulmayan ve
    örnek alınmayan sâlikler de hayız halinde sayılır. İrşad ehliyetini
    kazandıkları zaman artık er olurlar. 577
    Hıfz: Koruma. Tasavvufta; Evliyânın günah işlemekten ve hatada
    ısrar etmekten koruma hali. Peygamberimiz’in ismet sıfatına
    karşılık, ermişlerin hıfz sıfatı vardır. Peygamberler ma’sûm velîler
    mahfûzdur. Allah peygamberi günah işlemekten velîyi günahta
    ısrar ve devam etmekten korur. Mahfûz olmak velî olmanın şartıdır.
    578
    Himmet: Ermiş kişilerin maksadı hâsıl eden, iş bitiren ve
    573] s. 213
    574] s. 227
    575] s. 228
    576] s. 229-230
    577] s. 231-232
    578] s. 235-236
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 136 -
    dilediklerini yerine getiren mânevî gücü. Himmet-i ricâl: Erenlerin
    himmeti. Erlerin himmeti dağları yerinden oynatır. Pirler, dervişlerini
    himmetleriyle terbiye ve idâre ederler. 579
    Hulûl: Bir şeyin diğer bir şeye girmesi. Tasavvufta; Allah’ın bazı
    eşyaya veya kişilere girmesi inancı. Bu inançta olan mutasavvıflara
    hulûl ehli adı verilir. 580
    Hulûliye: “Güzel kadınlara ve oğlanlara (tüysüzlere) bakmak
    helâldır, Allah’ın bazı sıfatları bize hulûl eder. Bu hal içinde iken
    öpüşmek ve sarmaş dolaş olmak câizdir” diyen mutasavvıflar
    zümresi. 581
    Hurriyye: Kendilerinden geçmiş bir halde iken cennetten gelen
    hûrîlerle seviştiklerini ve cinsî temas kurduklarını iddia eden
    mutasavvıflar zümresi. 582
    İlhâm: Bildirmek, haber vermek. Tasavvufta; a) Feyz yoluyla
    kalbe gelen özel bir anlam ve bilgi. Düşünmekle kazanılan bir bilgi
    değildir. b) Kalbe konulan iyilik hissi, hayır duygusu. İlhamın
    kaynağı ya Allah veya melektir. Velîler, ilhamı peygamberlere vahiy
    getiren meleğin aldığı kaynaktan alırlar. 583
    İmâmân: İki imam. Tasavvufta; biri kutbun sağında, diğeri
    solunda yer alan iki velî. Sağdaki melekût, soldaki mülk âlemine
    bakar. Soldakinin mertebesi daha yüksek olduğundan, kutbun
    halifesi olur. 584
    İnhinâ: Eğilmek, boyun eğmek. Tasavvufta; müritlerin şeyhlerini
    veya halifesini ya da birbirini eğilerek selâmlamaları. Bu tür
    selâmı secde sayıp reddedenler: “Ne senden bana rükû, ne benden
    sana sana kıyam; selâmün aleyküm, aleyküm selâm” derler. 585
    İnsân-ı Kâmil: Yetkin insan, kâmil insan. Tasavvufta; Allah’ın
    zât, sıfat, isim ve fiilleriyle en mükemmel biçimde kendisinde
    tecellî ettiği insan. Gavs, kutup, hakiki mürşid. İnsân-ı kâmil,
    Allah’ın sûreti, Allah da onun rûhu gibidir. Diğer taraftan insân-ı
    kâmil, âlemin rûhu; âlem de onun sûretidir. İnsân-ı kâmil, Allah’ın
    gözü (aynullah) dür, âlemin nûrudur. 586
    579] s. 243
    580] s. 247
    581] s. 247
    582] s. 249
    583] s. 263
    584] s. 265
    585] s. 268
    586] s. 269-270
    DOSTLUK
    - 137 -
    İrfân: Marifet, keşf, hads, ilham, sezgi, mânevî ve rûhî tecrübe
    ile elde edilen bilgi, tecrübî bilgi. 587
    İhvân: Kardeşler. Tasavvufta; Belli bir tarîkate ve şeyhe bağlı
    olanlar birbirinin kardeşi (ihvân), bunun dışında kalanlar ecnebî,
    ağyâr, digerân (başkaları)dır. Bazı hallerde yabancıların tarîkat
    âyinlerine alınmaları, şeyhin özel sohbetine katılmaları hiçbir
    tarîkatte uygun görülmemiştir. Belli bir tarîkat mensupları, bir
    âile gibidir. Şeyh baba ve peder (ata), şeyhin karısı ana-bacı ve
    vâlidedir. Müridler ise şeyhin evlâdıdır. Bu evlât, yekdiğerinin kardeşi
    (ihvânı, birâderi)dir. 588
    İstiğâse: Sığınmak, ilticâ etmek, meded ve yardım istemek,
    imdad demek. Tasavvufta; darda kalan bir tarîkat ehlinin şeyhini
    yardıma çağırması veya ölü ermişlerin ruhlarından imdat dilemesi.
    Sıkışık durumda kalan bir kimsenin Allah’tan veya peygamberin
    rûhâniyetinden yardım istemesi de istiğâsedir. Son dönem mutasavvıfları,
    şeyhlerden ve yatırlardan daima istiğâsede bulunmuşlardır.
    Kendisinden medet umulan en büyük velî “gavs”tır. 589
    İstimdâd: İmdat istemek, medet ummak, âcil yardım talebinde
    bulunmak. Tasavvufta; tarîkat ehlinin şeyhlerden veya ölü
    velîlerin ruhlarından yardım istemeleri. “Meded yâ şeyh!” “meded
    yâ gavs-ı a’zam!” demeleri. “Zikir murâd eden kimse, iki
    dizi üzerine oturup ağzını kapatır, gözlerini yumar, bütün his ve
    kuvvetlerini faâliyetten menederek şeyhin rûhâniyetine teveccüh
    edip ondan istimdâdda bulunur.” 590
    İstişfâ’: Şefaat istemek, bir işin görülmesi için birinin aracı
    (vâsıta vesîle) olmasını istemek. Tasavvufta; tarîkat ehlinin yatırlardan
    ve ermişlerin ruhlarından Allah katında şefaatçı ve aracı
    olmalarını istemeleri. 591 **
    İşrâf: Bilmek, haberdar olmak, vâkıf olmak, Tasavvufta; bâtınî
    hallere vâkıf olmak, insanların rûhî hallerini ve kalplerinden geçirdiklerini
    bilmek. Firâsetten farkı, firâsetin geçici, işrâfın kalıcı
    olmasıdır. 592
    Keşf: Açığa çıkarma, perdenin açılması. Örtülü olanı açma,
    gizli olanı meydana çıkarma, sezme, tahmin etme. Tasavvufta;
    a) Perdenin ötesindeki gaybî hususlara ve hakiki şeylere, bunları
    587] s. 271
    588] s. 260
    589] s. 276
    590] s. 279
    591] s. 280
    592] s. 283
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 138 -
    yaşayarak ve temâşâ ederek vâkıf olmak. Mükâşefe, beden ve
    his perdesinin kalkması ve ruh âleminin seyr edilmesi. b) İlham.
    Doğrudan ve aracısız Allah’tan alınan bilgi. Bu bilgi ya ilâhî hitabı
    işitmek ve dinlemek veya gayb âlemini görmek sûretiyle elde
    edilir. c) İbn Arabîye göre velîler, bilgileri peygamberlere vahiy
    getiren meleğin aldığı kaynaktan doğrudan alırlar. Bazı keşifler
    kesin bilgi verir. Sûfîlere göre maddî ve duyulur âlemden gelen
    tesir, kir ve pas kalbin gayb âlemini görmesine engel olan bir perde
    (hicâb) oluşturur. Riyâzet ve tasfiye ile bu perde kalkınca gayb,
    ayân-beyân olarak görülür. Bu perdenin açılmasına, yani kalp gözünün
    açılmasına keşf denir. Keşf-i zamâir: Bir velînin başkalarının
    kalbinden ve zihninden geçen şeyleri bilmesi. Keşf-i ahvâl-i kubûr:
    Bir velînin mezarlarda gömülü olan ölülerin o âlemdeki hallerini
    bilmesi. 593
    Kırklar: Ricâlu’l-gayb veya gayb erenlerden 40 velî. 594
    Kıtmîr: Köpek. Ashâb-ı Kehf’in köpeği. Tasavvufta; sûfî olmadığı
    halde, sûfîlerin arasında bulunan kimseye kıtmîr denir. Dervişler
    ve müridler bir köpek sadâkatı ile şeyhlerinin kapısında beklemeyi
    ve ulumayı en büyük şeref bilirler. M. Bahâeddin Nakşbend,
    Abdülkadir Geylânî’nin türbesine şu ibârenin yazılmasını emretti:
    “Pirlerin kapısında köpek ol, / Eğer Hakk’a yakın olmak istersen. /
    Zira arslanlardan daha şereflidir. / Geylânî’nin kapısındaki köpek.”
    595
    Kutb (kutub): Medâr, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst
    taşın dönmesini sağlayan demir. Tasavvufta; a) En büyük velî, b)
    Her zaman, âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi (Kâşânî).
    c) Kutub, âlemin rûhu, âlem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun
    çevresinde ve onun sâyesinde hareket eder. Yani her şeyi o
    idare eder.596 Kutbu’l-aktab: Kutubların kutbu, kutbu’l-ekber: En
    ulu kutub. Kutbu’l-irşâd: Rehber kutub. Tasavvufta; Her üç terim
    de halkı irşad etmek ve hidâyete erdirmek işiyle görevli velî anlamına
    gelir. Bu velî, arştan ferşe kadar tasarrufta bulunur. 597
    Meded: İmdad, yardım, himâye. Meded Allah’tan istenir. Tasavvufta;
    ermişlerin ruhlarından yardım istemeye de meded denir.
    Alevî-Bektâşi zümreler “yetiş yâ Ali” anlamında meded kelimesini
    kullanırlar. 598
    593] s. 310-311
    594] s. 314
    595] s. 315-316
    596] Tehânevî, II/1268; İbn Arabî, Fusus, 39, 73
    597] s. 325-326
    598] s. 353
    DOSTLUK
    - 139 -
    Mürid: İrâde ve talep eden, ehl-i irâde, isteyen, arzu eden.
    Tasavvufta; a) İrâdesi olmayan, irâdesinden soyutlanan, irâdesini
    kullanmayan. b) Kendisine semânın kapısı açılan ve isimle Hakk’a
    erenler arasına katılıp ona eren. c) Tarîkate giren ve şeyhe bağlanan,
    derviş, bende; efendisi olan şeyhin kulu. Cenâze, onu yıkayan
    kişinin önünde nasıl irâdesiz ise, mürid de şeyhinin önünde o
    şekilde irâdesizdir. Bir kör, kendisini yeden kişiyi uçurumun kenarında
    nasıl takip ederse, mürid de her hususta şeyhini öyle takip
    eder. Mürid kendi şahsî irâdesini şeyhinin irâdesinde yok etmiştir
    (Fenâ fi’ş-şeyh); onun için irâdesizdir. d) Şeyhinin emir ve irâdesini
    yerine getiren bir âlettir. e) Kendisi için Hakk’ın irâde ettiğinden
    başka bir şey irâde etmeyen, Hakk’ın irâdesi önünde ve karşısında
    kendi irâdesini hiçe sayan. 599
    Mürşid: Rehber, delil, kılavuz, yol gösteren. Tasavvufta; a)
    Sırât-ı müstakîmi gösteren, dalâletten önce hak yola ileten. b)
    Şeyh velî, er, eren, pîr. 600
    Nâz: Tasavvufta; a) Sevgisinin, dertli ve mahzun âşığına güç
    vermesi. b) Sevgilisinin âşığını kandırması, ona cilve yapması,
    bilmezlikten gelmesi. Nâz ehli: Hakk’a nazı geçen, Hakk’a karşı
    nazlanan velî. Naz ehli, Yüce Mevlâ ile gayet samimi, her türlü
    resmiyetten ve kayıttan uzak sohbet eder ve ona içlerini dökerler.
    Cüneyd Bağdâdî: “Üns ehli münâcât esnasında öyle sözler söyler
    ki halk bu sözleri küfür sayar” der. 601
    Nazar: Bakmak, bakış. Tasavvufta; şeyhlerin ve ermişlerin müridlere
    ve sülûk ehline bakışı ki bu bakış ruhlarına tesir ederek
    onlara yeni bir şekil verir, gönüllerini feyzle doldurur, ruhlarını olgunlaştırır.
    Bu nazarın eğitici ve yetiştirici bir özelliği olduğu için
    “velîler müridlerini kaplumbağanın yavrularını yetiştirmeleri gibi
    nazarla yetiştirirler” denilmiştir. Nazar-ı Hakkânî: Şeyhin nazarı ile
    müridin aşk ve cezbeye tutularak fenâya ermesi. “Sûfîlerin sohbeti
    gibi nazarları da feyz kaynağıdır. Zira onların nazarı, ayn-ı
    nazar-ı Hak’tır.” 602
    Niyâz: Duâ, yalvarma, tevâzu gösterme, selâm, himmet, baş
    kesmek. Tasavvufta niyaz: “Derviş, huzûr-ı mürşide vardıkda mürşidini
    hak bilerek hayır himmet talebi için yüzünü gözünü yerlere
    sürerek niyaz etmek âdâb-ı tarîkattandır.” “İnhinâ ederek şeyhin
    el, diz ve eteğini tutmak ve öpmek”. Niyâz ve niyâz âyini, bazen
    599] s. 388
    600] s. 388-389
    601] s. 401
    602] s. 402
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 140 -
    müridin şeyhine secde etmesi şeklini de almıştır. 603
    Nübüvvet: Peygamberlik. Tasavvufta; İbn Arabî, Son peygamber
    Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirdiği şeriat çerçevesinde
    evliyânın keşf ve ilham yoluyla Allah’tan aldıkları irfâna ve bilgilere
    umûmî ve mutlak nübüvvet adını vermektedir. 604
    Nücebâ: Seçkinler, soylular. Tasavvufta; kırklar. Bunlar halkla
    ilgili hususları düzeltir, onların yüklerini taşır, sadece halkın hukuku
    konusunda faâliyet gösterirler. 605
    Nükabâ: Nakibler, denetçiler, gözetleyenler. Tasavvufta; Bâtın
    ismiyle tahakkuk edip bu ismin mazharı olduklarından halkın içlerine
    bakıp (ruhlarını okuyup) oradaki en gizli hususları açığa
    çıkaran üç yüzler. Sırları örten perdeler onlar için ortadan kalktığından
    bu gibi hususları bilirler. Bursevî bunların sayılarının 12
    olduğunu söyler. 606
    Pîr: Yaşlı kişi, ihtiyar. Tasavvufta; şeyh, mürşid. Pîr-i tarîkat:
    Tarîkatın ilk kurucusu, sâhib-i tarîkat. “Pîr aşkına”, “pîr hakkı için”,
    “pîrim hakkı için” deyimleri, yemin olarak kullanılır. Bir işe teşebbüs
    edildiği zaman: “Yâ Allah yâ pîr” denir. Tekkelerde ve türbelerde
    tarîkat kurucusu şeyhin ismi “yâ Hazret-i Pîr” diye başlar.
    Pîr-i hâcât: İhtiyaçları karşılayan şeyh. 607
    Râbıta: Bağ, ilişki. Tasavvufta; mürîdin, rûhaniyetinden feyz
    alacağına inanarak kâmil şeyhinin sûretini (şeklini) zihninde tasavvur
    etmesidir. Râbıta: Müridin şeyhini severek yâdetmesi ve
    sûretini zihninde canlandırmasıdır. Râbıta, müridin kalben şeyhi
    ile beraber olmasıdır. Müridin ilk hedefi, şeyhinde fâni olmaktır.
    Zira şeyhte fâni olmak, Allah’ta fâni olmanın mukaddimesidir.
    Sâlik, râbıta vâsıtasıyla önce şeyhi ile sonra Allah ile mânevî ve
    bâtınî bir ilişki kurar. 608 ***
    Racül, ricâlü’l gayb: Racül: Adam, merd, kişi. Tasavvufta; İster
    erkek ister kadın olsun Hakk’ın dostluğunu kazanmış faal, hakşinas,
    âdil ve faziletli şahsiyetler. 609
    Rûhânî: Tamamen gayrı maddî ve gayri cismânî varlıklara (melek
    ve cin gibi) rûhânî dendiği gibi, rûh tarafı madde tarafına ağır
    603] s. 411-412
    604] s. 415
    605] s. 416
    606] s. 416
    607] s. 420-422
    608] s. 425
    609] s. 430-431
    DOSTLUK
    - 141 -
    basan varlıklara da rûhânî denilir. Gerek gayri müslimlerin azizlerine,
    gerekse evliyâya rûhânî denilir. 610
    Sâlik: Yolcu. Tasavvufta; a) Allah’a giden yolu tutana seyr halinde
    bulunduğu sürece müridle müntehî (vâsıl, eren) arasındaki
    mutavassıta (ortadakine) sâlik denir. İlmi ve tasavvuru ile değil;
    hâli ile makamlarda seyreden sâlik bu halde iken ayne’l-yakîn türünden
    bilgi sahibi olur. b) Menzil-i maksûda varmak azmi, hedefe
    ulaşmak kararı ile tasavvuf yolunu tutan, bu yolun gerektirdiği
    hususları maddî ihtiyaçlardan önde tutan, tasavvufu meslek edinen
    insanlar. 611
    Sekr: Sarhoşluk, mest olmak, kendini kaybetmek. Tasavvufta;
    a) Zâhirî ve bâtınî kayıtları bir yana bırakıp Hakk’a yönelmek.
    b) Kuvvetli bir vârid (tecellî) ile kendinden geçip rûhî bir haz ve
    zevke erme. c) Sekr vecd ehline hastır. Sekr halindeki sâlik, şer’î
    hükümlere aykırı sözler söyleyebilir, davranışlarda bulunabilir. 612
    Sekizler: Gayb erenlerden olan sekiz evliyâ. Bunlara kahr ricâli,
    kuvvet ricâli de denir. Şiddetli ve hiddetli velîlerdir, himmetleri
    faal ve tesirlidir. Teveccüh ettikleri ruhları etkileri altına alırlar.
    Tasarruf sahibidirler, murad ettikleri nesneler vücuda gelir, teveccühlerinin
    semeresi hâsıl olur. Bunlara hürmet edilir, ama yakınlarında
    olmaktan sakınmak lâzımdır. 613
    Selâm secdesi: Sûfîlere göre, ibâdet secdesinin dışında secde-i
    tahiyyât denen, saygı ve sevgi duyulan bir insana selâm secdesi
    vardır. Sonraki bazı mutasavvıflar selâm secdesini câiz görmüşlerdir.
    Mevlevî şeyhleri ve dervişleri, baş keserek birbirine secde
    ederler. Secdeyi Hz. Mevlânâ teşrî etmiştir (meşrû kılmıştır). Bazı
    tarîkatlarda dervişler şeyhlerinin eteklerini öper, ayak bastıkları
    yere yüz sürer. Hükümdarlara ve din ulularına secde etmek, öteden
    beri şark kavimlerinde âdettir. 614
    Şeyh: Çoğulu; Meşâyih, şüyûh, eşyâh. Yaşlı, ihtiyar, pîr, bey, önder,
    kabile başkanı. Tasavvufta; a) Nefsinden fâni Hak’ta bâki velî,
    Hak dostu. b) Tâliplere rehberlik etmek ve onları irşâd etmek ehliyetine
    ve liyâkatine sahip olan insan-ı kâmil, rehber, delil, mürşid.
    Şeyh, kâmil ve mükemmildir; başkalarını da kemâle erdirir. Şeyh-i
    tarikat: Mürid ve müntesiblerini, bir annenin bebeğini terbiye
    etmesi ve yetiştirmesi gibi terbiye edip yetiştiren şeyh. Tarîkat
    610] s. 440
    611] s. 451
    612] s. 457-458
    613] s. 458
    614] s. 460
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 142 -
    şeyhleri böyledir. Bunlar mürid ve müntesiblerinin mal, beden ve
    ruhları üzerinde mutlak olarak söz sahibidirler. Mürid ne dil, ne
    kalb ile şeyhine itiraz edebilir. Şeyhine “hayır!” diyen bir mürid
    iflâh bulmaz. Şeyhe karşı işlenen günahın tevbesi olmaz. Şeyhin
    önündeki mürid, gassâlin önündeki cenâze gibidir, irâdesi yoktur;
    şeyh ona hangi şekli verirse onu muhâfaza eder, şeyhte fâni olmak
    Allah’ta fâni olmanın mukaddimesidir. Allah’a giden yol, şeyhten
    geçer. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır. Şeyh keşif ve kerâmet sahibidir.
    Allah’ın arz üzerindeki halifesidir. Allah adına hareket eder.
    Şeyh, Hz. Peygamber’in nâibidir, Onun temsilcisidir. 615
    Tarîkat: Yol. Tasavvufta; Hakk’a ermek için tutulan, birtakım
    kuralları ve âyinleri bulunan yol. Gerçek anlamda tarîkatlar hicrî
    6.; milâdî 12. asırda ortaya çıkmaya başladı. Kadiriyye, Rifâiyye,
    Yeseviye, Bektâşiye, Nakşbendiye, Kübreviye, Mevleviye, Halvetiye
    ve Şâzeliye bunların en tanınmışlarıdır. Tarîkatler arasında ortak
    esaslar bulunduğu gibi; birçok farklı yönler de bulunur. 616
    Tasarruf: Faâliyet göstermek, yetki kullanarak iş yapmak. Tasavvufta;
    Kerâmet göstermek, olağanüstü yollardan iş yapmak ve
    tesir etmek, insanlara ve eşyaya hükmetmek ve onları idare etmek,
    Allah’ın eşyayı ve bütün varlıkları velîsine Mûsâhhar kılması.
    Hakikatte tasarrufta bulunan (mutasarrıf) Allah’tır. Fakat velîler
    de himmetleriyle varlıklar üzerinde tasarrufta bulunurlar. Zira Allah
    her şeyi onlara Mûsâhhar kılmıştır. Velîler himmetleri ile tasarrufta
    bulunurlar. Fakat ism-i a’zamla tasarrufta bulunduklarına
    da inanılır. Bazı velîlerin öldükten sonra da tasarrufta bulunduklarına
    inanılır. 617
    Tayy-i mekân: Yerin dürülmesi, mesâfenin kısalması sûretiyle
    gerçekleşen kerâmet, uçmak. Bast-ı zaman: Zaman içinde zaman
    yaratmak.618 (Tayy-ı mekân, yerin, evliyâ için katlanarak küçülmesi
    demektir. Evliyâ, aynı saatlerde birkaç yerde bulunabilir; yani yerin
    katlanmasıyla velî olan zat, aynı saatlerde dünyanın, birbirinden
    son derece uzak birçok yerlerinde bulunabilir. 619
    Tayy-i zaman: Zaman içinde zaman yaratmak.620 (Tayy-ı zaman,
    zamanın durdurulması anlamına gelir.) Velî, bu sûretle, bir
    yandan bulunduğu yerde zamanı durdurarak, ya da zamanın akışını,
    bir diğer yerdeki zamanın akışına göre yavaşlatarak yaşar.
    615] s. 496-497
    616] s. 510-511
    617] s. 512
    618] s. 514
    619] -F. Aydın, s. 287
    620] s. 514
    DOSTLUK
    - 143 -
    Zamanın katlanmasıyla, -ya da durdurulmasıyla- evliyâ, örneğin
    birkaç saniye içinde başka bir ülkeye intikal ederek orada yıllarca
    kaldıktan, hatta ev, bark, çoluk çocuk sahibi olduktan sonra tekrar
    eski yerine döner ve hayatına, kaldığı noktadan devam eder. Öyle
    ki döndüğü zaman, meselâ, gitmeden önce önüne konmuş olan
    yemek hâlâ sıcacık durmaktadır. Onu sofrada bekleyenler sadece
    birkaç saniye içinde ortadan kaybolmuş olmasına hayret ederler
    vb. 621
    Teberrük: Bir şeyi (kutsal) sayıp ondan bir hayır, bir fayda, bir
    uğur, bir bereket ummak. 622
    Tecellî: Âşikâr olmak, açığa çıkmak, görünmek, zuhûr etmek.
    Tasavvufta; gaybden gelen ve kalbe zâhir olan nurlar. Görünmeyenin
    kalpte görünür hale gelmesi. 623
    Tecessüd: Cesedleşme, maddeleşme, bedenleşme. Tasavvufta;
    Rûhun ceset ve madde haline gelmesi, bedenleşmesi. a) Bir velînin
    rûhu başka bir yerde, ayrı bir beden ve madde kalıbı ile zâhir olabilir.
    b) Ölen bir velînin rûhu eskisinin tıpkısı olan bir beden kalıbı
    ile zâhir olabilir. Tecessüd, reenkarnasyon ve tenâsühten ayrı bir
    olaydır. 624
    Teferrüc: Seyretme, temâşâ etme. Tasavvufta; mânen yükselen
    sâlikin rûhî bir mi’râc yapması, ulvî-süflî, maddî-mânevî bütün
    âlemlerde seyahat etmesi, her şeye yukarıdan bakması. 625
    Teveccüh: Yönelme, öz alâka. Tasavvufta; a) Şeyhin Hakk’a,
    müridin mürşide yönelmesi, gönlünü ona bağlaması. b) Nakşîlikte
    muhabbet râbıtasının bir şekli. Mürid, şeyhin rûhâniyetine muhabbet
    yoluyla teveccüh eder, teveccüh esnâsında öyle bir istiğrak
    (trans) haline geçer ki, beşerî ve bedenî varlığından haberdar olmaz.
    Bu durumda şeyhin rûhâniyeti müridin bâtınında faâliyete
    geçip onun beşerî vasıflarını ortadan kaldırır, tedrîcen mürid,
    mürşidinin rûhânî vasıflarıyla sıfatlanır. Şeyhin müridine teveccühü,
    bütün mânevî gücünü ve rûhânî tesirini müridin kalbi üzerine
    yoğunlaştırarak ona feyz akıtması, onu büyük bir mânevî değişime
    uğratmasıdır. 626
    Türbe: Toprak, hâk. Tasavvufta; Bir ermişin ve yatırın kabrinin
    bulunduğu üstü kapalı mekân, ziyâret yeri. Buralara adaklar
    621] -F. Aydın, s. 287
    622] s. 514
    623] s. 514-516
    624] s. 516
    625] s. 519
    626] s. 530-531
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 144 -
    adanır, mumlar yakılır, dilekler dilenir, serili postlarda namaz kılınır,
    duâ edilir, paralar verilir, çapıtlar bağlanır. Ermişin ve yatırın
    sağ insanlara mânen, ama gerçekten yardımcı olacağına inanılır.
    627
    Üçler: Üç büyük velî. Gayb erenlerden üç ulu ermiş. Üçler,
    Hak’tan istimdad eder, halka imdad eder, insanlara şiddet ve kahr
    ile değil; mülâyemet ve merhametle muâmele ederler. Üçler, erkeklerden
    de kadınlardan da olabilir. Üçlerden biri aralıksız ve kesintisiz
    Hak’tan aldığı feyzi halka akıtır. Üçler bir kutub, iki imamdan
    oluşur. Kutb veya gavs-ı a’zam, Alah adına mülk ve melekût
    âlemini idâre eder. Kutbun iki vezîri (yardımcısı) vardır. Bunlara
    imâmân denir. Pek çok yöre, türbe, mahalle, semt ve kasaba; ismini
    üçlerden alır. 628
    Vahdet-i şühûd: Vahdet; Birlik demektir. Vahdet-i şühûd: Tasavvufta;
    sâlikin her şeyi Allah olarak, Allah’ın tecellîleri olarak
    görmesi, O’ndan başkasını görmemesi hali. Bu hal, sekr, galebe ve
    gaybet gibi isimler verilen vecd ve istiğrak halinde kendini gösterir.
    Bu halde iken sâlik, nefsinden fâni olması sebebiyle kendini de
    görmediğinden Hallâc gibi: “Ene’l-Hak” der. Bayezid Bestâmî gibi,
    “Sübhânî mâ a’zame şânî (Bana tesbih olsun, benim şânım ne yücedir!)”
    der. “Cübbemin altındaki, Allah’tan başka bir şey değil”
    der. Yûnus gibi “Ete kemiğe büründü, Yûnus diye göründü” der.
    Fakat bu hal geçtikten sonra Hak ile halkı ayrı ayrı görür, yaratanı
    yaratılandan ayırır. 629
    Vahdet-i vücud: Bir bilme, Allah’tan başka varlık olmadığının
    idrâk ve şuûruna sahip olmak. Şuhûdî tevhidde, yani vahdet-i
    şuhûdda sâlikin her şeyi bir görmesi geçicidir; birlik, bilgide değil;
    görmededir. Vahdet-i vücudda ise, birlik bilgidedir. Yani sâlik
    gerçek varlığın bir tane olduğunu, bunun da Hakk’ın varlığından
    ibâret bulunduğunu, Hak ve O’nun tecellîlerinden başka hiçbir
    şeyin hakiki bir varlığı olmadığını bilir. Ancak, vahdet-i vücud
    ehli, bu bilgiye nazarî olarak değil; yaşayarak ve mânevî tecrübe
    ile ulaşır. Bunun böyle olduğunu başka bir yoldan bilmenin bir
    değeri yoktur. Vahdette kesret – kesrette vahdet: Birlikte çokluk
    – çoklukta birlik. Vahdet ehline göre vahdet gerçek, kesret hayaldir.
    Bir olan varlığın çok görünmesi sadece bir görünüş meselesidir.
    Gerçek sûfî, çoklukta birliği görür. “Lâ maksûde (lâ matlûbe,
    lâ murâde) illâllah” kusûdî, “lâ meşhûde illâllah” şuhûdî, “lâ
    627] s. 538-539
    628] s. 545
    629] s. 553
    DOSTLUK
    - 145 -
    mevcûde illâlllah” vücûdî tevhiddir. 630
    Vahiy: Hakk’ın hitâbı. Sûfîlere gelen ilhâm. İbn Arabî; “Sözlerimiz
    vahy-i kelâm değildir ama vahy-i ilhamdır” der. 631
    Velâdet: Doğum. Tasavvufta; Tâlibin mürşide intisab etmesi
    ve tarîkate girmesi. Buna velâdet-i sâniye (ikinci doğum, mânevî
    doğum) denir. Şeyh ile mürîdi arasında öyle bir kaynaşma (teellüf)
    hâsıl olur ki neticede mürîd şeyhin parçası olur, tıpkı tabiî
    velâdette oğul babanın parçası olduğu gibi. “İnsan iki kere doğmadan
    melekût âlemine yükselemez.” İlk doğumla madde âlemi
    ile irtibat kuran insan, ikinci doğum ile melekût âlemi ile irtibat
    kurar. Mürîdin babası, onun bedeninin, şeyhi ise rûhunun var
    oluş sebebi olduğundan, şeyh baba, mürîd onun oğludur. Mürid,
    babasının bel, şeyhinin yol evlâdıdır. Şeyh, bir anne bebeğini
    nasıl sütü ile beslerse, öylece onu irfânı ve feyzi ile besler. Buna
    redâ (süt emme süresi) denir. Seyr ve sülûkünü tamamlayan ve
    rûhen olgunlaşarak bâliğ ve reşîd olan mürîde şeyh icâzetnâme
    (hilâfetnâme) verir. Buna fitâm (sütten kesme) denir. Bu yüzden
    müridler, şeyhlerine baba (eb, vâlid, peder); şeyhler ise müridlerine
    evlâdları nazarıyla bakarlar. 632
    Vesîle: Vâsıta, aracı, sebep, bahâne. Tasavvufta; a) Allah’a yaklaşmak
    veya bir dileğin kabul edilmesini veya bir musîbetin defedilmesini
    sağlamak için ermişlerin türbelerine gidip onların ruhlarında
    ve yatırlardan meded ummak. Tasavvufî anlamda vesîle ve
    tevessül budur. 633
    Yatır: Ermişlerin gömülü olduğuna ve ziyâretçilerine fayda ya
    da (çarparak) zarar verdiğine itikad edilen mezarlar. 634
    Yediler: Yedi büyük velî, gayb erenlerden yedi ulu ermiş.
    Bunlara ricâl-i ûlâ da derler. Her nefeste mi’râc yapıp Allah’ın
    huzûrundan marifet-ilim tahsil ederler. Yediler, yedi abdal denilen
    Ricâlu’l-gaybden ayrıdır. Pek çok semt, türbe ve mahalle; ismini
    yedilerden alır. 635
    Zıllullah: Tanrı’nın gölgesi. Tasavvufta; vâhidiyet mertebesini
    kendi gerçeği haline getiren insan-ı kâmil. 636
    630] s. 553-554
    631] s. 554
    632] s. 563-564
    633] s. 568
    634] s. 578
    635] s. 579
    636] s. 587
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 146 -
    Ziyâret: Mübârek ve kudsal olduğuna inanılan ermişlere ait
    kabir ve türbelerin ziyâret edilmesi; Buralarda duâ ve ibâdet edilmesi,
    kurban kesilmesi. Ziyâret edilen yere ziyâretgâh (mezar) denir.
    637
    Not: Tüm bu kavramların yukarıdaki anlamları, tasavvuf felsefesine
    göredir. Tasavvuf erbâbının kendi inançları doğrultusunda
    bu kelimelere yükledikleri anlam ve yorumları aksettirmektedir.
    Veli ve evliyâ kavramlarının tasavvuftaki karşılıklarını daha iyi anlayıp
    değerlendirme yapabilmeye yardımcı olacakları düşünüldüğünden
    bu tasavvufî lügatçe hazırlanmıştır.
    * “Mürîdim ister doğuda olsun ister batıda / Hangi yerde olsa
    da yetişirim imdâda.” A. Geylâni’ye ait olan bu şiir için.638; “Darda
    kalmış kişi duâ ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı
    gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka
    bir ilâh mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.”639; “De ki: Allah’ın dışında
    kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye,
    ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.” 640
    “Yoksa onlar Allah’tan başkasını şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar
    hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (şefaatçi edineceksiniz)?
    De ki: Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı
    O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”641 “İzni olmadan O’nun katında
    kimmiş şefaat edecek?...” 642
    Râbıta konusunda geniş bilgi almak isteyenler, Ferit Aydın’ın
    Ekin yayınlarından Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik adlı kitabına
    bakabilir.
    “Ve derler ki: ‘Rabbimiz biz efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de,
    böylece onlar bizi yoldan saptırdılar.” 643
    “Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başka evliyânın/dostların
    peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.” 644
    Velî kavramını özetlersek; İslâm, normal hallerdeki beşerî
    münâsebetleri tanzim ederken, kavramın bütün mânâları itibarıyla
    müslümanın velîsinin, ancak, kendisi gibi müslüman olacağını,
    637] s. 591
    638]] bk. S. Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Risâle-i Nur Külliyatı, Nesil Y. c. 2, s. 2083
    639] 27/Neml, 62
    640] 17/İsrâ, 56
    641] 39/Zümer, 43-44
    642] 2/Bakara, 255
    643] 33/Ahzâb, 67
    644] 7/A’râf, 3
    DOSTLUK
    - 147 -
    gayri İslâmî unsurların müslümanın velîsi olamayacağını ifade etmiştir.
    Buna göre, ne yahûdi ve hıristiyanları ne de münâfık ve
    gayr-ı müslimleri, bir müslüman velî/dost edinemez. Ancak, ihtiyaç
    halinde insanlığın gereği olan güler yüz ve tatlı söz söylemek
    mânâsına gelen müdârâ ve şerlerinden korunmak için gönlündeki
    duygu, düşünce ve inancı saklı tutmak kaydıyla takıyye yapması
    câizdir.
    Müslüman olmayanlarla velâyet/dostluk içinde bulunmayı
    yasaklayan İslâm, şerlerinden emin olunması halinde İslâm’ın ve
    müslümanların maslahatına olan konularda ticaret, ziraat, sanat
    ve müspet bilimler arasında yardımlaşmaya, ittifak ve anlaşma
    yapmaya müsaade etmiştir. Aynı şekilde sadece ehl-i kitap kapsamına
    giren gayr-ı müslimlerin yemeklerinden yiyip zinâ etmemeleri
    ve iffetli olmaları şartıyla bayanlarını nikâhlamaya izin vermiştir.
    Allah, bütün müttakîlerin velîsidir, zâlimler ise ancak kendileri
    gibi zâlim ve inkârcılara velî olabilirler. Şüphesiz ki korkmadan
    günaha dalan ve şirk koşarak Allah’tan uzaklaşan kimseler
    zâlimdirler. 645
    Velî kavramı, tarihsel süreç içinde, özellikle tasavvufun etkisiyle
    Kur’an’daki anlamının dışına kaydırılmış, müttakî mü’minlerin
    vasfı olmaktan çıkarılıp, olağanüstü özellikleri bulunan insanüstü
    şahsiyetlerin sıfatı olarak kullanılmıştır. Velî sıfatını bütün
    mü’minler, Kur’an’daki şekliyle anlayıp hayatlarına geçirmeli,
    kâfirleri velî/yönetici kabul etmemeli, kendileri de birbirlerinin
    velîsi/dostu olmak için görevlerini yerine getirmeli velînin
    kerâmetle ve özel statülerle ilgisi olmadığını kabullenmelidir.
    “Allah Teâlâ, iyiliğini murad ettiği kimseye, unuttuğunu hatırlatacak
    ve hatırında olanı yapmaya yardım edecek iyi ve sâlih
    bir dost nasib eder.” 646
    “Dostuna sevginde ölçülü ol; Belki de bir gün düşman olur.
    Düşmana buğzunda ölçülü davran; Belki de bir gün baş dostun
    olur.” 647
    “Fenalıklardan uzak duran ve daima verdiği sözü yerine getiren
    insanlarla dostluk kurmalıyız.” 648
    “Dost edinin, onlar sizin için dünya ve âhiret sermayesidir.
    645] 45/Câsiye, 19
    646] Hadis-i Şerif
    647] Hadis-i Şerif
    648] Hz. Ali r.a.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 148 -
    Cehennem ehlinin “Bizim için samimi bir dost da yoktur.”649
    diyeceklerini duymadınız mı?” 650
    “Dostun dostu dosttur; ölümsüz Dost’un dostu ise en yakın
    dosttur.”
    “O Dost’u bulanın kaybettiği hiçbir şey olmadığı gibi; O Dost’u
    kaybedenin de bulacağı bir şey yoktur.”
    “Senin dindarlığını arttıran dost, her karşılaştığında eline bir
    altın bırakan dosttan daha hayırlıdır.”
    “Faziletli olan ve faziletleri bakımından birbirine benzeyen insanlar
    arasındaki dostluk, mükemmel bir dostluktur.”
    “Bir kimsenin, düşmanının düşmanı olması, onu dost edinmesine
    kâfi sebep değildir.”
    “Dost vefalı olduktan sonra düşman ne yapabilir?”
    “Dost kazanırsan tut, düşman kazanırsan güt.”
    “Dost, bizi Allah’a yaklaştıran; düşman, bizi Allah’tan uzaklaştıran
    kimsedir.”
    “Dost, bizi iyi yola öğütleyendir.”
    “Dostun attığı gül onulmaz yara açar.”
    “Dostun attığı taş, baş yarmaz.”
    “Dost dostun ayıbını yüzüne söyler.”
    “Dostuna borçlu olma!”
    “Dostu olmayan insan, en yoksul insandır.”
    “Birçok arkadaşımız olabilir, ancak dostlarımız azdır.”
    “Dostunu medh edersen, biraz yerecek yerini koy.”
    “Dostların sıkıntıda iken, onları mutlu oldukları zamankinden
    daha çok ara.”
    “Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı; dost bil gamlı vaktinde
    elinden tutanı.”
    “Dost yüzünden, düşman gözünden belli olur.”
    “Dosta varırız gülle; düşmana atarız gülle!”
    649] 26/Şûrâ 101
    650] Hz. Ali r.a
    DOSTLUK
    - 149 -
    “Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş
    gibi telâkki et.”
    “Denendikten sonra dost edindiklerini bağrına bas; ama her ilk
    tanıştığınla, hemen dost olma.”
    “Düşmanlarını hoşnut etmek için dostlarını kıranlar, düşmanlarını
    memnun edemediği gibi, dostlarını da yitirirler.”
    “İnsanlardan kendini çekmen sana düşman, herkese yakınlık
    göstermen ise sana kötü dostlar kazandırır.”
    “Dostluk sırasında sende olmayan meziyetlerden söz eden
    adam, düşmanlık sırasında sende bulunmayan fenalıkları da
    sana yükleyebilir.”
    “Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan diğer ucuna
    kucaklayabilecek kadar uzundur.”
    “Arz eyle bu pendi kendi özüne;
    Dost addetme her güleni yüzüne.”
    “Hoş gününde her kişi yârân bula;
    Dost odur kim kem gününde yâr ola.”
    “Dosttan bol şey de yok dünyada
    Dosttan bulunmaz şey de.”
    “Lokman hekim sarabilmez yaramı
    Dost eli değmezse çare mi olur?”
    “Bazı insanlar iyilik etmek, birbirini sevmek için değil; iyilik
    görmek, sonunda da nefret etmek için dost olurlar.”
    “İnsanlarla dost ol. Çünkü kervan ne kadar kalabalık ve halkı
    çok olursa, yol kesenlerin beli o kadar kırılır.”
    “Hiçbir şey sâdık dost kadar ucuza alınamaz. Yani ne kadar pahalıya
    mal olsa, gene de ucuzdur.”
    “Biri gerçeği duymak istemediği, öteki yalana hazır olduğu zaman,
    dostluk dostluk olamaz.”
    “Dostlar kavun gibidir; neden mi? Bir tane iyisini bulmak için
    yüzlercesini yoklarsınız da ondan.”
    “Kara günlerinde senden çok üzülecek bir dostun olmasaydı, o
    günlere katlanmak güç olurdu.”
    “Dost yüzü görmemek çetin bir iştir, ama bu hasret, onu
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 150 -
    düşmanla birlikte görmekten daha hafiftir.”
    “Yastık diye başını ateşe dayayan, yatak diye yılanların üzerine
    yatan bir adam, güvendiği bir dostundan düşmanlık sezen bir
    adamdan daha rahat uyur.”
    “Dostlara acılarını paylaştığını göstermek, birlikte yas tutmakla
    değil; onlara elbirliğiyle yardım etmekle olur.”
    “Birbirlerine zıt karakterlere sahip olan insanlar, birbirlerini
    anlamak ve tamamlamak şartıyla iyi dost olabilirler.”
    “Güller, lâleler, karanfiller, bütün çiçekler solar. Çelik ve demir
    kırılır, ama gerçek dostluk ne solar, ne de kırılır.”
    “Gerçek dostlar, iyi günlerinizde, dâvet edince sizi ziyâret ederler;
    kara günlerinizde dâvetsiz gelirler.”
    “Dostlarımızın sefâletine acımak iyi; fakat onların imdâdına
    koşmak daha iyidir.”
    “Dostluk, yolu üzerinde ot bitmesine müsaade etmez.”
    “Dostun kusuruna bakılmaz.”
    “Dostlara itimad etmemek, onlar tarafından aldatılmaktan
    daha ayıptır.”
    “Dostlar öyle bir ailedir ki, insan o ailenin fertlerini yalnız kendi
    seçer.”
    “Dostuna, bir gün düşmanın olabilecekmiş gibi davran.”
    “Dostluk, iki vücutta müşterek bir ruha benzer.”
    “Dostsuz kalan şahsın durumu, sol elden mahrum kalan sağ
    elin durumu gibidir.”
    “Dost, rahatlık veren bir merhemdir.”
    “Dost, kötü günde belli olur. İyi günde ise binlercesi bulunur.”
    “Gerçek dost, onu unutanı unutmayandır.”
    “Ana babayı kader tayin eder, dostlar ise seçilir.”
    “Dostları çoğaltmak, zekâ inceliğindendir.”
    “Dostluk iyi kimseler arasında çabuk temellenir; güçlükle yıkılır.”
    “Dost kazanmak isteyen kimse, dostluğu paylaşmayı bilmelidir.”
    “Ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır.”
    “Dostluğundan fayda görmediğin kimsenin, husûmetinden de
    DOSTLUK
    - 151 -
    sana pek bir zarar gelmez.”
    “Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir.”
    “Hiçbir dost, dostluğunu ispat edene kadar dost değildir.”
    “Dostluk, kanatsız sevgidir.”
    “Dost, hem iyi görünen, hem iyi olan insandır.”
    “Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyor
    demektir.”
    “Dertlerini dökecek dostları olmayanlar, kendi yüreklerini kemiren
    yamyamlardır.”
    “Dost, kendisiyle samimi olabildiğim ve yanında yüksek sesle
    düşünebildiğim kişidir.”
    “Kuşun yuvası, örümceğin ağı, insanın dostları vardır.”
    “Dost, sanki insanın bir ikinci kendisidir.”
    “İyi insanlar, kara günde en emin dostturlar.”
    “Dostlarımla beraber olunca yalnız değilim. O dakikadan sonra
    da iki kişi değiliz.”
    “Köle misin? Senden dost olmaz. Zorba mısın? Senin dostların
    olmaz.”
    “Dostluk, görünceye kadar değil, ölünceye kadar olmalı.”
    “Dostluk o kadar kolay kurulur ki... Ama sürdürmek!”
    “Dostluktan saygıyı kaldıran onun en büyük süsünü kaldırmış
    olur.”
    “Düşüncede uyum, dostluğu doğurur.”
    “Kendine dost olan, bilin ki herkese de dosttur.”
    “Eğer hiç dostun yoksa sen bir dost ol!”
    “Dostun olsun istiyorsan dost ol!”
    “Dünyada ve âhirette benim Velî’m (yardımcım ve işimi deruhde eden)
    Sen’sin. Beni müslüman olarak öldür ve sâlihler arasına kat.”651
    Ne mutlu Allah’la ve O’nun dostlarıyla dost olanlara ve dostluğunu
    ispatlayanlara! Yazıklar olsun, Allah’ın düşmanı ve şeytanın
    dostlarıyla dost olup Allah’ın ve müslümanların dostluklarını
    kaybedenlere!
    651] 12/Yusuf, 101
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 152 -
    Velâyet/Dostluk Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Velî Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (232 âyet): 2/Bakara, 64, 83,
    107, 115, 120, 123, 137, 142, 144, 144, 144, 149, 150, 150, 177, 205, 246, 257,
    257, 282, 286; 3/Âl-i İmrân, 20, 23, 28, 32, 32, 63, 64, 68, 68, 82, 111, 122, 150,
    155, 175; 4/Nisâ, 33, 45, 75, 76, 80, 89, 89, 89, 115, 115, 119, 123, 135, 139, 144,
    173; 5/Mâide, 43, 49, 51, 51, 51, 55, 56, 57, 80, 81, 92, 107; 6/En’âm, 14, 51, 62,
    70, 121, 127, 128, 129; 7/A’râf, 3, 27, 30, 79, 93, 155, 196, 196; 8/Enfâl, 15, 16,
    20, 23, 34, 34, 40, 40, 40, 72, 72, 73, 75; 9/Tevbe, 3, 23, 23, 25, 50, 51, 57, 71,
    74, 74, 76, 92, 116, 129; 10/Yûnus, 30, 62, 72; 11/Hûd, 3, 20, 52, 57, 113; 12/
    Yûsuf, 48, 101; 13/Ra’d, 11, 16, 37; 16/Nahl, 63, 76, 82, 100; 17/İsrâ, 33, 46, 97,
    111; 18/Kehf, 17, 18, 26, 44, 50, 102; 19/Meryem, 5, 5, 45, 70; 20/Tâhâ, 48, 60;
    21/Enbiyâ, 57, 109; 22/Hacc, 4, 13, 78, 78; 24/Nûr, 11, 47, 54; 25/Furkan, 18;
    27/Neml, 10, 28, 49, 80; 28/Kasas, 24, 31; 29/Ankebût, 22, 41; 30/Rûm, 52; 31/
    Lokman, 7; 32/Secde, 4; 33/Ahzâb, 5, 6, 6, 6, 15, 17, 65; 34/Sebe’, 41; 37/Sâffât,
    90, 174; 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 33; 41/Fussılet, 31, 34; 42/Şûrâ, 6, 8, 9, 9, 28,
    31, 44, 46; 44/Duhân, 14, 41, 41; 45/Câsiye, 10, 19, 19; 46/Ahkaf, 29, 32; 47/
    Muhammed, 11, 11, 20, 22, 38; 48/Fetih, 16, 16, 17, 22, 22; 51/Zâriyât, 39, 54;
    53/Necm, 29, 33; 54/Kamer, 6, 45; 57/Hadîd, 15, 24; 58/Mücâdele, 14; 59/Haşr,
    12; 60/Mümtehıne, 1, 6, 9, 9, 13; 62/Cum’a, 6; 64/Teğâbün, 6, 12; 66/Tahrîm, 2,
    4; 70/Meâric, 17; 75/Kıyâme, 32, 34, 34, 35, 35; 80/Abese, 1; 88/Ğâşiye, 23; 92/
    Leyl, 16; 96/Alak, 13.
    B- Dost ve Dostluk
    a- Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
    b- Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107,
    120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196;
    9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
    c- Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/
    En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
    d- Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127,
    139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed,
    7.
    e- Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
    f- Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide,
    55; 9/Tevbe, 16.
    g- Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
    h- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,
    16, 71, 119.
    i- Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
    k- Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
    l- Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
    m- Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-150;
    4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/En’âm, 68; 9/Tevbe, 23; 13/Ra’d, 37;
    28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
    n- Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
    o- Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41, 52;
    9/Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
    p- Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/
    Mümtehine, 13.
    r- Hıristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
    s- Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ,
    DOSTLUK
    - 153 -
    44-45; 5/Mâide, 57-59.
    C- Arkadaş ve Arkadaşlık
    a- Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
    b- Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe,
    119; 26/Şuarâ, 83.
    c- Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
    D- Kardeşlik ve Barış
    a- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
    b- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
    c- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
    d- Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
    e- İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
    f- Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
    g- Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl,
    1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
    h- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.
    Velâyet/Dostluk Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    1. Buhârî, Salât, 80; Menâkıbu’l-Ensâr 45; Teheccüd, 33; Zekât 4; Savm 60;
    Enbiyâ 3; Fezâilu’l-Ashâb 5; Meğâzî 9, 83, 84; Rikak 42; Tefsîru Sûre 60:
    İ’tisâm 14, Enbiyâ 50; Hîbe hadis no: 2620
    2. Müslim, Birr 38, 159, 161; ilm 6; Fedâilu’s-Sahâbe, 161
    3. İbn Mâce, Mukaddime 11, 18; Menâsik 56; Fiten 17
    4. Ebû Dâvud, İlm 10; Cihad 95, 98; Sünne 2
    5. Tirmizî, Menâkıb 14; Zühd 45, 53, 64; Birr 60; İlm 7; Tefsîr 60; Siyer 40
    6. Nesâî, Sehv 19; Kasâme 27;
    7. Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 1/80; 2/237, 328, 338, 370, 533, 53 3/87,
    225; 4/128, 386; 5/137; 6/357-358;16/178
    8. Dârimî, Rikak 44, 48; Diyât 2
    9. Müstedrek 2/141
    10. Riyâzu’s-Sâlihîn, 1/398
    11. Kütüb-i Sitte: 4/47-48; 5/71-74, 157-158; 7/110; 10/137-138
    12. Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; 5347; 3/1349
    13. Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 9, s. 511, c. 10, s. 52
    2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Sami Şener) Şâmil Y. c. 1, s. 414-416
    3. Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 274-295, 370-375
    4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 747-758
    5. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s.
    6. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılâb Y. s.
    7. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 188-191
    8. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 35-38
    9. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sâdi Yüksel, Madve Y. s. 274-277
    10. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 272-275
    11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 136-
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 154 -
    141
    12. Kur’an’da Siyasî Kavramlar vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 63-91
    13. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s.
    14. İlâhî Kanunların Hikmeti -Sünnetullah-, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s.
    175-211
    15. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 193-200
    16. Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 226-228
    17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 524-531
    18. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 130-134
    19. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 747-757
    20. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y.
    s.226-229
    21. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 337-342
    22. İslâm ve Sosyal Değişim, İhsan Eliaçık, Bengisu Y. s. 84-86
    23. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 141-160
    24. Tasavvuf ve İslâm, Ercümend Özkan, Anlam Y.
    25. Tasavvuf ve İslâm, Abdurrahman el-Vekîl, Tevhid Y.
    26. Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, Ferit Aydın, Ekin Y. s. 285-299
    27. Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Abdülaziz Bayındır, Özel Y.
    28. Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm, İbrahim Sarmış
    29. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
    30. Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ahmet Yaşar
    Ocak, Enderun Kit. Y.
    31. Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliyâ Menkabeleri, A. Yaşar
    Ocak, Kültür ve Tur. Bak. Y.
    32. Allah Dostları, İmam Şevkânî, Tevhid Y.
    33. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 136-141
    34. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları; Kitabevi Y.
    35. İslâm’a Göre Dost ve Düşman, Muhammed bin Said el-Kahtani, Kayıhan
    Y.
    36. Kur’an’da Velî ve Velâyet, Mikdat Öccü, Suffe Y.
    37. Dostluk Üzerine, Fethi Gemuhluoğlu, Boğaziçi Y.
    38. Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı, Dale Carnegie, Timaş/Âlem/
    Sistem/Akış Y.
    39. Dost Diye Diye, Emine Işınsu, Ötüken Neşriyat
    40. Dost’tan Dosta, Ahmed Hulûsi, Kitsan Kitap Kırtasiye
    41. Dosta Doğru, Abdurrahim Karakoç, (Dostluk Şiirleri), Ocak Y.
    42. Dostlar Sofrası, Nâsır-ı Hüsrev, İnsan Y.
    43. Dostunuzu Tanıyın, Barbara Schott, K. Birker, Mozaik Y.
    44. İslâm’a Göre Dost ve Düşman, Muhammed Fatih El-Murâbıt, Tevhid Y.
    45. Allah Dostları, İmam Şevkânî, Tevhid Y.
    46. Veli ve Evliya Terimleri Üzerine, Arif Çiftçi, Haksöz, sayı: 11 (Şubat 92)
    47. Velâ 1-2, Hamd bin Ali bin Atik, Tevhid Y.
    48. Velâ 2, Süleyman bin Abdullah, Tevhid Y.
    49. Velâ 3, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
    50. Velâ ve Velâyet Üzerine, Mutahhari, Kevser Y.
    DOSTLUK
    - 155 -
    51. Velâyet-i Fakih, Muntazari, Endişe Y.
    52. Allah’ın Velîleri ile Şeytanın Velîleri Arasındaki Fark, İbn Teymiyye, İhyâ/
    Birleşik Y.
    53. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
    54. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
    55. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
    56. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
    57. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutubu, Arslan Y.
    58. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y.
    59. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    60. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
    61. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
    62. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
    63. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed Pıtchall, Akabe Y.
    64. Sevgi Medeniyeti, Rehber Y.
    65. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
    66. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
    67. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
    68. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
    69. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet,
    70. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV Y.
    71. Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
    72. Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    73. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
    74. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
    75. İslâm Tarihinde Mezhep Çatışmaları ve Taklit, Abdülcelil Candan, Denge Y.
    76. Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilâflar, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
    77. İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
    78. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
    79. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.
    80. Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Salı, 19 Ocak 2021 20:59

    İbadet, Hidayet, Hayır ve Şer

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -9-
    İBADET, HİDAYET
    HAYIR VE ŞER
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    İBÂDET, HİDÂYET
    HAYIR VE ŞER
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -9-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh. El-hamdu lillâh. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Rasûlillâh.
    “İbâdet”, boyun eğmenin, itaat etmenin, saygı göstermenin ve kulluğun en son noktasıdır. İbâdet, insanın Allah’ın râzı olduğu şeyi yapması, yerine getirmekle yükümlü olduğu fiilleri emrolunduğu şekliyle hayata geçirmesi, hiçbir şey gözetmeden Allah’a kulluk etmesi ve bunu, sadece O’na boyun eğip itaat etmek için yapmasıdır.
    İtaat büyük bir makamdır. İbâdet/kulluk yapan “âbid/abd” (kulluk yapan/kul), itaat ve ibâdetle Allah’a bağlandığı için şereflenir. Allah Teâlâ, peygamberi Muhammed (s.a.s.)’i, makamların en şereflisi olan “risâlet” makamında “kul” kelimesi ile isimlendirmiştir (Bkz. Hadid, 9; İsra, 1; Kehf, 1). O yüzden şehâdet kelimesinde bile “rasül” kelimesinden de önce; daha önemli ve daha şerefli olduğu için “abdühû” (O’nun kulu) ifadesi kullanılır. Çünkü peygamberlik, Hz. Muhammmed’in (s.a.s.) diğer insanlara yönelik ilişki ve görevini ifade ederken; “abd/kul” ifadesi, onun Rabbiyle ilişkisini ve bağını anlamlandırır. Allah’la irtibatın, diğer insanlarla ilişkiden daha şerefli olduğu da açıktır. Biz de, şeref ve fazilet istiyorsak, bunun Allah’la bağımızı güçlendirmekten geçtiğini, yani ancak ibâdet ve kulluk görevlerimizde derinleşmekle makamımızı yükseltebileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.
    İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların günlük hayatta yaşanması olduğundan, Allah katında tâat kabul edilen her davranışın bilfiil uygulanmış, yapılmış olması gerekir. Yoksa, yalnız istek halinde kalıp, davranış sahasına çıkmayan duygu ve düşünceler, Allah’a yakınlık anlamına gelen kurbet ve tâat olsalar da, ibâdet değillerdir. Bunun içindir ki, ibâdetlerin başı olan imanın da, sadece kalple tasdiki yeterli olamayacağından, hiç olmazsa dil ile ikrar edilerek açıklanması gerekli görülmüştür. Bunun yanında, niyetsiz, sadece görünürde yapılan işler de ne olursa olsun, ibâdet sayılmazlar. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz olmadığı gibi, niyetsiz aç durmak da oruç değildir. O halde kötü niyetle veya Allah’a itaat ve yakınlık kastından başka bir maksatla yapılan işler, ibâdet olamazlar.
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an,
    yol konusu üzerinde çok durmaktadır. Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
    Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi, hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
    Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş olmasındandır. Yoksa, kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır (2/Bakara, 10). Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür (2/Bakara, 18). Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak bir ticareti/kazancı (35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11) istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” (2/Bakara, 16)
    “Hayr” taşıdığı özellik dolayısıyla istenilen, arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı, yarayışlı olan her şeydir. Hayr, ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister mal, yani dünyalık yönünden olsun; dünya ve âhirete ait meselelerde faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder. Hayır; istenilen, kötü karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir. “Hayr”ın karşıtı “şerr”dir. Hayr, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği için; ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır.
    Hayır sanılan şeyler, ancak Allah rızâsı gözetilerek yapılırsa hayır sayılır. Helâl yoldan kazanılmayan para, kişi için hayır olmadığı gibi; mal ve servet, ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızâsı olmayan yerlere harcanırsa yine hayır değil; şer olur. Gerçek hayır, neticesine göre hüküm alandır. Hoşlanmadığımız şeyleri Allah
    hayırlı kılmış olabilir (2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 19). Hayırlı bir ümmet/toplum olmanın yolu, hayırlara yapışmakla olacaktır; Kur’an bunun şartlarını açıklar (3/Âl-i İmrân, 110). Müslüman, Allah’ın hayır olarak gösterip emrettiğine teslim olmalı, kendisi ve insanlık için hayrı istemeli, hayırda yarışmalı, insanları hayra teşvik etmeli, Allah’ın yasakladığı her çeşit şerden uzaklaşıp başkalarını da uzaklaştırmaya çalışmalıdır.
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye


    - 11 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -9-
    İBÂDET
    •
    İbâdet; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da İbâdet
    •
    İbâdetle ilgili Bazı Âyetler
    •
    İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm Organların Allah’a Yönelmesidir
    •
    İbâdet, Fıtrattır
    •
    İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
    •
    Allah’a İbâdet
    •
    Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir
    •
    Allah’tan Başkasına İbâdet
    •
    Putlara, Heykellere İbâdet
    •
    Tâğuta İbâdet
    •
    Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet
    •
    Şeytana ve Cinlere İbâdet
    “(Ey Allah’ım,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz (duâmızı ancak Sana yaparız).” 1
    İbâdet; Anlam ve Mâhiyeti
    İbâdet kelimesi, “abede” fiilinin masdarı olup “itaat etmek, boyun eğmek, tevâzu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmek” anlamlarına gelir. İbâdet kelimesinin türediği “abd” kökü, şu anlamlara gelir:
    a- Hürün karşıtı olan köle,
    b- Boyun eğmek ve itaat etmek,
    c- Kulluk etmek, ilâh tanımak, tapmak,
    d- Bir şeye bağlanıp, ondan ayrılmamak.
    Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere ibâdet kelimesinin ifade ettiği esas mânâlar; “kişinin yüksek ve üstün birine karşı baş eğmesi, itaat etmesi, kendi hürriyetinden ferâgat ederek onun
    1] 1/Fâtiha, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    karşısında her türlü isyanı terk etmesi, tam bir bağlılıkla ona boyun
    eğmesidir.” İşte bu durum, kulluk ve itaattir. İbâdet, itaat
    etmenin bir çeşididir. Bu itaate müstahak olan da, hiç şüphesiz
    gerçek ma’bud olan Allah’tır. Çok ibâdet edene âbid; kendisine
    ibâdet edilene de ma’bûd denir.
    Kur’ânî bir terim olarak ibâdetin genel anlamdaki tanımı şudur:
    “Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifade eden, yalnız
    O’nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle
    yapılan, her türlü harekete ibâdet denir.”
    Demek ki İslâmî mânâsıyla Allah’a ibâdet: “İnsanın rûhen ve
    bedenen, gizli ve açık bütün mevcûdiyetiyle yalnız Allah’a yapmış
    olduğu şuurlu (bilinçli) bir tâat ve kurbettir.”
    “İbâdet” kavramı, “kurbet” (yakınlık) ve “tâat” (sevap olan
    şeyler) kavramlarının anlamını da içermektedir. Dolayısıyla ibâdet
    eden insan, hem Allah’a yaklaşmış, tanıyıp kulluk etmiş, boyun
    eğmiş ve hem de O’na itaat etmiş olur. Meselâ namaz kılan bir insan,
    Allah’a tâat, ibâdet ve kurbet görevlerini yapmış olur. Namazın
    kabul olması için de “iman”, “ihlâs” ve “niyet” in bulunması
    gerekmektedir. Korku ve ümit içinde hem zâhir, hem bâtında sonsuz
    bir alçak gönüllülük ile sınırsız bir ta’zimi ihtiva eden ibâdet,
    “kibir” ve “riyâ” kabul etmez.
    “İbâdet”, boyun eğmenin, itaat etmenin, saygı göstermenin ve
    kulluğun en son noktasıdır. İbâdet, insanın Allah’ın râzı olduğu
    şeyi yapması, yerine getirmekle yükümlü olduğu fiilleri emrolunduğu
    şekliyle hayata geçirmesi, hiçbir şey gözetmeden Allah’a
    kulluk etmesi ve bunu, sadece O’na boyun eğip itaat etmek için
    yapmasıdır.
    İtaat büyük bir makamdır. İbâdet/kulluk yapan “âbid/abd”
    (kulluk yapan/kul), itaat ve ibâdetle Allah’a bağlandığı için şereflenir.
    Allah Teâlâ, peygamberi Muhammed (s.a.s.)’i, makamların
    en şereflisi olan “risâlet” makamında “kul” kelimesi ile
    isimlendirmiştir.2 O yüzden şehâdet kelimesinde bile “Rasûl”
    kelimesinden de önce; daha önemli ve daha şerefli olduğu için
    “abduhû” (O’nun kulu) ifadesi kullanılır. Çünkü peygamberlik, Hz.
    Muhammmed’in (s.a.s.) diğer insanlara yönelik ilişki ve görevini
    ifade ederken; “abd/kul” ifadesi, onun Rabbiyle ilişkisini ve bağını
    anlamlandırır. Allah’la irtibatın, diğer insanlarla ilişkiden daha
    şerefli olduğu da açıktır. Biz de, şeref ve fazilet istiyorsak, bunun
    Allah’la bağımızı güçlendirmekten geçtiğini, yani ancak ibâdet ve
    2] Bk. 57/Hadid, 9; 17/İsra, 1; 18/Kehf, 1
    İBÂDET
    - 13 -
    kulluk görevlerimizde derinleşmekle makamımızı yükseltebileceğimizi
    aklımızdan çıkarmamalıyız.
    İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların
    günlük hayatta yaşanması olduğundan, Allah katında tâat
    kabul edilen her davranışın bilfiil uygulanmış, yapılmış olması gerekir.
    Yoksa, yalnız istek halinde kalıp, davranış sahasına çıkmayan
    duygu ve düşünceler, Allah’a yakınlık anlamına gelen kurbet ve
    tâat olsalar da, ibâdet değillerdir. Bunun içindir ki, ibâdetlerin başı
    olan imanın da, sadece kalple tasdiki yeterli olamayacağından, hiç
    olmazsa dil ile ikrar edilerek açıklanması gerekli görülmüştür. Bunun
    yanında, niyetsiz, sadece görünürde yapılan işler de ne olursa
    olsun, ibâdet sayılmazlar. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz olmadığı
    gibi, niyetsiz aç durmak da oruç değildir. O halde kötü niyetle
    veya Allah’a itaat ve yakınlık kastından başka bir maksatla yapılan
    işler, ibâdet olamazlar.
    Lisanımızda çokça kullanılan “tapınmak ve tapmak” kelimeleri,
    ibâdet’in değil; yalnızca tâat’in karşılığı olabilir. Hatta tapmak
    ve tapınmak kelimelerinden az çok, ne yaptığını bilmemek gibi
    bir şuursuzluk mânâsı anlaşıldığı için, bu kelimeleri “puta tapmak”
    , “haça tapmak” gibi yerlerde kullanırız. Oysa kulluk etmek, şuur
    bakımından tapmak kelimesinden daha iyi ve anlamlıdır. Şu halde
    ibâdet terimi, bir tâat mertebesini ifade etmektedir ki, en hususi
    anlamı “ibâdet”, en genel anlamı ise “kulluk” mânâsına gelen
    “ubûdiyet”tir. İbâdet, Allah’ın râzı olduğu şeyi yapmak; ubûdiyet
    ise, Allah’ın yaptığına râzı olmaktır, diye de tanımlanmıştır.
    Kur’an’da İbâdet
    İbâdet kavramı, Kur’an’da en çok kullanılan kavramlardan birisidir.
    Bu kavram, Kur’an’da isim, fiil ve masdar şeklinde 256 defa
    geçer. “A b d” kökü ve türevleri ise 275 yerde kullanılır. Genel
    olarak, Allah’a veya Allah’tan başkalarına ibâdeti ifade etmekte
    kullanılmıştır. Sadece Allah’a ibâdet emredilirken, O’na ortak koşmak
    ve başkalarına ibâdet etmek, Kur’an’da şiddetle yasaklanmıştır.
    Kur’an’da ibâdet kelimesi, daha çok nefislerin sadece Allah
    için başka kayıtlardan kurtarılması, yalnız O’nun ibâdetine tahsis
    edilmesine işaret etmektedir. Yani insan, sevgide, korkuda, ümit
    ve tevekkülde, itaat edip boyun eğmede Allah’a hiçbir varlığı ortak
    koşmayacaktır. Çünkü ibâdet, sevginin, bağlılığın ve korkunun
    en güzel ifadesidir. Nitekim dinin bütününü de bu esaslar oluşturur.
    İbâdet terimi, bu açıdan incelendiğinde, kulun, ibâdet ettiği
    ilâh (Allah)’ı kemâl derecesinde sevmesi ve tevâzu göstermesi ve
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    bütün bunların ancak Allah için olması gerekmektedir.
    “Ancak Sana ibâdet ederiz.”3 “Ederim” değil; “ederiz”. Cemaate
    işaret vardır bu ifadede. Aynı Rabbin kulu olan, O’nun kanunlarına
    boyun eğen ve O’na tesbih ve ibâdet eden tüm tabiatla,
    tüm yaratıklarla ortak dili konuşmak, vahdete ermek, beraberce
    ibâdet etmek var bu ifadede. Kendi iç dünyamızla, tüm organlarımızla,
    inanç, düşünce ve eylemlerimizle beraber ibâdet etmek
    var bu ifadede. Tevhid, ancak muvahhid bir toplum içinde gerçek
    anlamını bulur. Tevhidî bir toplumla beraber hareket edilerek olgunlaşılır,
    insan olunur. Tevhid kafilesinden ayrı hareket etmekle,
    güzel olan hiçbir yere varılamaz.
    Fâtiha’nın bundan önceki âyetlerinde Allah’ın sıfatları özetlendi.
    Allah, bu âyete kadar kendini bize tanıttı. “Peki, böyle özelliklere
    sahip Allah’a karşı nasıl davranmamız gerekir?” sorusuna
    bu âyet cevap vermiş oluyor: “Sadece Allah’a ibâdet.” Fâtiha’da
    bundan önceki âyetler, sanki bize bu âyetteki ifadeyi söyletmek
    içindir. Ayrıca, Allah’ı bu âyete kadar anlatılan isim ve vasıflarıyla
    tanıyıp O’nu tek ilâh ve tek rab kabul eden kuluna Allah, senlibenli
    ifade kullandırıyor; Allah’ın vasıflarını tanıyıp O’na ibâdet,
    Allah’la samimiyeti ve sıcak bir bağı oluşturuyor: “Ona kulluk ederiz”
    değil; “Sana...” Bu âyete kadar üçüncü tekil şahıs ifadesi ve
    zamiri kullanılırken, burada ikinci tekil şahıs ifadesi kullanıyoruz.
    Önce ibâdet, sonra istiâne. İlk adım öncelikle kuldan başlamalı.
    Sünetullah, ilk başlangıcı bizden bekliyor. Allah’ın kanunu böyle
    istiyor. Bu konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden
    bolca örnekler sunmak mümkün. (“Allah’a yardım ederseniz, Allah da
    size yardım eder.”4; “Bana bir adım yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.”5,
    “Allah’tan sakınırsanız, sizin için furkan kılar.”6; “Allah’tan korkanlara Allah
    çıkış yolu verir.”7, “Sözünüzde durursanız, Ben de...”8; “Kim iman edip
    sâlih amel işlerse...”9 Önce bizden duâ, sonra Allah’tan icâbet, önce
    kul sebebe yapışacak, sonra Allah verecek.
    Hakkıyla ve ölünceye dek ibâdet için Allah’ın yardımına ihtiyacımız
    olacak. Her an yaşantımızı ibâdet halinde değerlendirmek
    için “...sadece Sen’den yardım isteriz.” 10
    3] 1/Fâtiha, 5
    4] 47/Muhammed, 7
    5] Allah’a nispet edilen bir Hadis rivâyeti
    6] 8/Enfâl, 29
    7] 65/Talâk, 2-3
    8] 2/Bakara, 40
    9] 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11
    10] 1/Fâtiha, 5
    İBÂDET
    - 15 -
    “Sadece Sana ederiz kulluğu, ibâdeti...”11 meâlindeki âyette, kulun,
    ibâdeti sadece Rabb’ine ait kılıp, nefsini ancak Allah’a teslim etmesinin
    gereği vurgulanmaktadır. Allah’tan başkasına gösterilen
    “itaat ve kulluk”, o varlığı sahte bir ma’bud yapar. Bu ma’bud ya
    şeytandır, ya da kendilerini tâğut kılan azgın kişilerdir. Yahut da
    Allah’ın kitabını hiçe sayarak insanları icad ettikleri hayat düsturlarına
    ve yaşayış tarzlarına sevkeden önderlerdir. İslâmî anlamda
    ibâdet ise, Allah’a kayıtsız şartsız itaat etmek demektir. Şeytana
    ibâdet etmeyi yasaklayan Allah, insan ve cin şeytanlarına kayıtsız
    şartsız itaatin onlara kulluk/ibâdet demek olduğunu belirtmiş
    oluyor.
    İnsanların, şeytanın teşviki ile yapageldikleri ibâdetlerinin
    yönü olan putlar ve hayalî/sanal kuvvetler, yani Allah’tan başka
    tapınılan tüm varlıklar, birer sahte ma’buddur. Çünkü Kur’an,
    Allah’tan başka hiçbir hak ma’bud olmadığını en açık bir şekilde
    bildirirken; insanların, Allah’tan başkasına tapmalarını ve onları
    ilâh kabul etmelerini de, şirk ve büyük günah sayıyor.
    İbâdetle ilgili Bazı Âyetler
    “(Ya Rabbi,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz.”
    12
    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 13
    “Allah’a ibâdet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” 14
    “(Ya’kub) oğullarına: ‘Benden sonra neye ibâdet/kulluk edeceksiniz?’
    demişti. ‘Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı
    olan tek İlâh’a kulluk edeceğiz, ibâdet edeceğiz. Biz O’na teslim olanlarız’
    dediler.” 15
    “Sizin şu karşısında durup taptığınız heykeller de nedir? ‘Babalarımızı
    onlara tapar bulduk (da onun için biz de onlara tapıyoruz)’ dediler.” 16
    “De ki: Allah’ı bırakıp size ne zarar, ne de yarar vermeye gücü yetmeyen
    şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, işitendir, bilendir. (O’na ibâdet
    etmeniz gerekmez mi?)” 17
    “Hahamlarını ve râhiplerini Allah’tan ayrı rablar edindiler; Meryem
    11] 1/Fâtiha, 5
    12] 1/Fâtiha, 5
    13] 51/Zâriyât, 56
    14] 4/Nisâ, 36
    15] 2/Bakara, 133
    16] 21/Enbiyâ, 52, 53
    17] 5/Mâide, 76
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri
    emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları
    şeylerden münezzehtir.” 18
    “Tevbe eden, ibâdet eden, hamd eden, seyahat eden, rükû eden, secde
    eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah’ın (yasak) sınırlarını
    koruyan (onları çiğnemeyen) mü’minleri müjdele.” 19
    “İnsanlardan kimi de Allah’a bir yönden (dinin bütününe inanmadan)
    ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse, onunla huzura kavuşur (sevinir)
    ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner (dini kötüleyerek
    ondan vazgeçer).” 20
    “Ey mü’minler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibâdet edin, hayır
    işleyin ki umduğunuza eresiniz.” 21
    “Ey iman eden kullarım, Benim arzım geniştir, bana kulluk/ibâdet
    edin.” 22
    “İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinerek:
    ‘biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ diyenlere (gelince):
    Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü
    verecektir.” 23
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.
    Müjdele kullarımı.”24
    “Hayır, yalnız Allah’a ibâdet/kulluk et ve şükredenlerden ol.” 25
    “Allah’tan başkasına ibâdet/kulluk etmeyin. Ben, sizin büyük bir günün
    azâbına uğramanızdan korkuyorum.” 26
    “Andolsun Biz, her millet içinde: ‘Allah’a ibâdet/kulluk edin, tağut(a
    tapmak)dan kaçının’ diyen bir rasûl/elçi gönderdik.” 27
    “De ki: ‘Ey kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye
    gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.
    Birimiz diğerini Allah’tan başka rab edinmesin.” 28
    18] 9/Tevbe, 31
    19] 9/Tevbe, 112
    20] 22/Hacc, 11
    21] 22/Hacc, 77
    22] 29/Ankebût, 56
    23] 39/Zümer, 3
    24] 39/Zümer, 17
    25] 39/Zümer, 66
    26] 46/Ahkaf, 21
    27] 16/Nahl, 36
    28] 3/Âl-i İmrân, 64
    İBÂDET
    - 17 -
    “Allah, kimlere lânet ve gazab etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar
    ve tâğuta tapanlar yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür.” 29
    “De ki: Ben Allah’tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan men olundum.”
    30
    “Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahmân’a kul olarak gelecektir.” 31
    “Siz, Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi
    tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Aklınızı kullanmıyor
    musunuz siz?” 32
    “Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız cehennem odunusunuz. Siz (odun
    gibi) oraya gireceksiniz.” 33
    “İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek
    var. Onlar, kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka
    taptıklarınızdan uzağız. Sizin (taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir tek
    Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve
    nefret belirmiştir.” 34
    De ki: Ey kâfirler! ‘Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim
    ibâdet ettiğime tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak
    değilim. Siz de benim ibâdet ettiğime tapacak değilsiniz. Sizin dininiz
    size; benim dinim bana!” 35
    “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: ‘Benden başka
    hiçbir ilâh yoktur. Bana kulluk/ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” 36
    “Bir zaman İbrahim şöyle demişti: ‘Rabbim, bu şehri güvenli kıl. Beni
    ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” 37
    “Siz Allah’tan başka birtakım putlara tapıyorsunuz. Yalan uyduruyorsunuz.
    Sizin Allah’tan başka taptıklarınız size rızık veremezler. Siz rızkı
    Allah’ın yanında arayın. O’na kulluk/ibâdet edin ve O’na şükredin. Hepiniz
    O’na döndürüleceksiniz.” 38
    “Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne
    de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer kulluk
    29] 5/Mâide, 60
    30] 6/En'âm, 56
    31] 19/Meryem, 93
    32] 21/Enbiyâ, 66-67
    33] 21/Enbiyâ, 98
    34] 60/Mümtehıne, 4
    35] 109/Kâfirun, 1-6
    36] 21/Enbiyâ, 25
    37] 14/İbrahim, 35
    38] 29/Ankebût, 17
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    ediyorsanız (böyle yapın).” 39
    “De ki: ‘Ben dinimi yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na ibâdet/kulluk ediyorum.”
    40
    “Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk/ibâdet et.” 41
    Âyetlerin ortaya koyduğu ilk gerçek “sadece Allah’a ibâdet
    edip, O’ndan başkasına ibâdet etmemektir.” İslâm, ibâdeti sadece
    Allah’a ait kılmayı emrederken, O’na herhangi bir şeyi ortak koşma
    yasağını da getiriyor. İnsanlığın tanıdığı veya tanıyabileceği
    Allah’ın dışında her çeşit ma’bud edinme çeşidini içine alan kesin
    bir yasak koyuyor.
    “Yalnız Sana kulluk eder; yalnız Senden yardım dileriz.”42
    Hamd, âlemlerin rabbi, Rahmân-Rahîm ve din gününün sahibi
    olan Allah’a mahsustur. Rab, rahman, rahim ve mâlik sıfatlarının
    kâinatla ve içindeki beşerî âlemle olan ilişkilerinin başlangıçta doğurduğu
    borcun karşılığı, hamdetmektir. Hamd sadece Allah’a ait
    olduğu gibi, kulluk/ibâdet de O’na aittir.
    Demek ki Fâtiha sûresi, 1-4. âyetlerdeki sıfatların önünde
    hamd, arkasında ibâdet ve yardım dileme yer almaktadır. Allah
    yaratan, besleyip büyüten, rahmet ve merhamet edip sahip çıkan
    bir varlık olması hasebiyle hamde, ibâdete ve sadece kendisinden
    yardım talep edilmesine layıktır. Hamdedilmek, kulluğun sadece
    O’na tahsis edilmesi ve sadece O’ndan yardım ve destek beklenilmesi
    O’nun hakkıdır.
    Şimdi 5. âyette geçen kavramların analizini yaparak şu sonuçlara
    varmamız mümkündür: “Sadece Sana kulluk ederiz.”
    Fahruddîn Râzî ve Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin Allah’a nasıl
    hamd edileceğini öğrettiğini söylemektedirler. “Sadece Allah’a
    kulluk etmek ve sadece O’ndan yardım dilemek, Allah’a hamd etmektir”
    diyen bu âlimler, âyeti âyetle tefsir etmişlerdir. Onların
    tefsirine katılmamak mümkün değildir.
    Bize göre ‘kulluk’ kavramının içi, ‘hamd’ ile doldurulmaktadır.
    Rab, rahmân, rahîm ve mâlik sıfatlarına sahip olan Allah, hamd
    edilmeye, yani ibâdet edilmeye lâyık bir varlıktır. Yaratma, eğitme,
    rahmet, merhamet ve sahip çıkma sıfatlarıyla insanlar âlemi
    ile ilişki kuran Allah, şirk koşulmadan ibâdet edilmeye layık bir
    39] 41/Fussılet, 37
    40] 39/Zümer, 14
    41] 15/Hicr, 99
    42] 1/Fâtiha, 5
    İBÂDET
    - 19 -
    hüviyete sahiptir.
    “İyyâke: Sadece Sana” ibâresi hasr ifade eder. Başka bir deyişle “ve
    sadece Senden yardım dileriz” ifadesine denk düşmekte ve Allah’tan
    başka varlıkların tapınma bakımından kutsallığını dışlamaktadır.
    Cümlenin başına gelmesinin sebebi, kulluktan önce sahte tanrıları
    dışlamanın zorunlu olduğunu göstermektir.
    Abd (Kul) ve İbâdet
    “Na’budu” kelimesinin kökü “abede”dir. İbâdet, ubûdiyyet,
    âbid ve ma’bûd kelimeleri de ondan türemiştir.
    Emrini tutmak, ibâdet etmek, tapınmak, çok muhterem tutmak,
    perestiş etmek, köle etmek, esir etmek, boyun eğdirmek,
    tâbi kılmak, hükmü altına almak, ıslah etmek, tekâmül ettirmek,
    ilerletmek, işe yarar hale getirmek, mûteber hale getirmek, kendini
    vermek manalarına gelmektedir.
    ‘Abede’ Kavramı
    (‘abede) kavramının Kur’an’da çeşitli mânâları olup bunları
    şöyle sıralayabiliriz:
    1) Bilmek
    “Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.”43
    Hâzin bu âyette geçen “liya’budûni” kelimesine, “liya’rifûnî=Beni bilsinler”
    mânâsını vermektedir. Çünkü Allah, cin ve insanları yaratmasaydı,
    O’nun varlığı bilinmeyecekti. Böylece Hâzin, Allah’a ibâdeti
    bilgiye dayandırmakta veya bilgi ile kulluğu aynîleştirmektedir.
    Ona göre kulluk, bilmek demektir.
    Muhammed Esed de aynı fikri savunmaktadır. Ona göre, bütün
    akıl sahibi varlıkların yaratılmasındaki temel amaç, onların
    Allah’ın varlığını tanımaları ve bundan dolayı kendi var oluşlarını
    bilinçli olarak O’nun irâdesi ve planı ile uyumlu hale getirme isteği
    duymalarıdır.
    İşte bu iki aşamalı tanıma ve isteme kavramlarıdır ki, Kur’an’ın
    “kulluk” olarak tanımladığı şeye derin anlamını verir.
    2) Birlemek, Tevhid
    İbn Abbas’a göre Kur’an’da ibâdet kavramı, birlemek anlamına
    gelmektedir. Tevhid inancı olmadan kulluk yerine getirilemez.
    Nesefî de İbn Abbas’ın görüşünü naklederek, tevhid ile abd
    43] 51/Zâriyât, 56
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    kavramını birleştirmektedir. Hâzin ile Nesefî’nin görüşlerini bir
    araya getirirsek şöyle bir sonuca varabiliriz: Bilgiden kalkan ve
    tevhidde konaklayarak insanı Allah’a yaklaştıran gönül oluşumuna,
    kulluk denmektedir. Demek ki kulluk için birlemek, birlemek
    için de bilmek gerekiyor.
    3) İtaat Etmek
    İbn Abbas “ya’budu” kelimesine “yutî’u” mânâsını vermektedir.
    Kulluk yapabilmek için itaat şarttır. İtaat edilmeyen varlığa
    kulluk edilmiş olmaz.
    Demek ki insanlar ve cinler, Allah’ı bilmek, birlemek ve itaat
    etmek için yaratılmışlardır. Bilgi, insanının uğruna yaratıldığı bir
    değerdir. Var olmanın temelinde sadece Allah’a ibâdet etmek vardır.
    Bilgisiz, tevhidsiz ibâdetin bir şeye yaramayacağı da bir gerçektir.
    4) İbâdet Etmek
    (abede), dini Allah’a has kılarak yapıldığında ibâdet, Allah dışında
    bir varlığa yapıldığında ise ‘şirk’ olduğu için tapınmak anlamına
    gelir. Fâtiha, 5. âyetteki “iyyâke na’budu=yalnız Sana ibâdet
    ederiz” ifadesi, başka âyetlerde şöyle geçmektedir: “Allah size kendisinden
    başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir.”44; “Rabbin, sadece
    Kendisine kulluk etmenizi emretti.” 45
    Fâtiha, 5. âyette başa gelen “iyyâke=sadece Sana” ifadesi, bu iki
    âyette istisnadan sonra gelmektedir. Mana ağırlığı ve tahsisin vurgusu
    bakımından aralarında hiçbir fark yoktur. Yusuf, 40 ve İsrâ,
    23’te Allah emrederken, Fâtiha, 5’te kul kendisi ifade etmektedir.
    Her üç âyetteki ifadenin amacı, şirki dışarıda bırakıp, şirksiz bir
    ibâdetin yapılmasıdır.
    Şirkten uzak bir kulluk veya ibâdet nasıl yapılabilir? Bu sorunun
    cevabını şu âyetlerle verebiliriz: “De ki: ‘Ben, dini Allah’a hâlis
    kılarak O’na ibâdet etmekle emrolundum.”46; “De ki: ‘Ben dinimde ihlâs
    ile ancak Allah’a ibâdet ederim.” 47
    Şirkten uzak bir ibâdet, dini Allah’a tahsis ederek, yani dininde
    ihlâs sahibi olarak yapılan ibâdettir. Bu âyetler, Fâtiha, 5.
    âyetteki “iyyâke=sadece Sana” demenin neyi ifade ettiğini açıklamaktadır.
    “Sadece Sana” demek; dini Allah’a tahsis ederek ve
    44] 12/Yusuf, 40
    45] 17/İsrâ, 23
    46] 39/Zümer, 11
    47] 39/Zümer, 14
    İBÂDET
    - 21 -
    ihlâs sahibi olarak demektir. Bu tarz bir ibâdet, tevhid inancının
    eyleme dönüşmesi, tek İlâh inancının davranışlara yansımasıdır.
    Bütün davranışlarında Allah’ın yanında olduğunu hissetmesi ve
    O’na yönelmesidir. Kulluğu güzelleştiren de bu tarz olan yöneliştir.
    İbâdetteki ihlâs ve dini Allah’a tahsis etme olgunluğu, sadece
    Allah’a yönelme ile doruk noktasına çıkmaktadır. Kulluğun bu güzelliğini
    Allah şöyle ifade etmektedir: “Biz Dâvud’a Süleyman’ı verdik.
    Süleyman ne güzel bir kuldu. Doğrusu o, daima Allah’a yönelirdi.” 48
    Dini Allah’a tahsis ederek ve sadece Allah’a yönelerek yapılan
    ibâdet, şirki dışlayan ve insanı şirkten uzak tutan bir ibâdet
    olmaktadır. Allah, dini Allah’a has kılarak ibâdet etmesini Hz.
    Peygamber’e niçin emretmiştir? İnsanın başka varlıklara ibâdet
    etme ihtimali var mıdır? İnsanlar şeytana, putlara ve kendi nefislerine
    tapınabilirler mi?
    “Ey Âdemoğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir
    düşmanınızdır, demedim mi? Bana kulluk ediniz, doğru yol budur demedim
    mi?” 49
    Bu âyetlerin birincisi, şeytana tapılma ihtimaline karşı insanları
    uyarmaktadır. Bu uyarısını, şeytanın insanların düşmanı olduğu
    gerçeğine dayandırarak yapmaktadır. Doğru yolun sadece Allah’a
    ibâdet etmek olduğu bilincini de vermektedir. Âyetlerin birincisi
    şirki yasaklıyor, ikincisi doğru tapınmanın bilgisini veriyor. Ayrıca
    olumsuzdan olumluya giden bir metodla, tapınmanın eğitimi veriliyor.
    Hem şeytana hem de Allah’a tapınmanın imkânsızlığının
    bilinci kazandırılıyor. Bu bilinç verilmeden, Yalnız Sana ibâdet
    ederiz ifadesinin gündeme gelmesi mümkün değildir.
    “Hevâ ve hevesini tanrı edineni gördün mü?”50 Bu âyete göre insan,
    kendi nefsini/ nevasını tanrı edinebilmektedir. İnsan aklını ve gönlünü
    nefsinin emrine verirse, nefsini tanrı edinmiş olur. Demek ki
    sınırsız arzu ve hevesler, insanın içindeki psikolojik yönelişi tam bir
    denetim altına alabilir. Böyle bir denetim altında, bütün eylemlerimizi
    nefsin emirlerine göre yaparsak, nefsi tanrı edinmiş oluruz.
    Nefsin kullan, beyin, gönül ve davranışlardır. Şirkin kökleri, insanın
    nefsinden beslenmektedir. Terk edilmesi ve farkına varılması
    en zor olan şirk, hevânın tanrı haline gelmesidir.
    Onun içindir ki kul “iyyâke na’budu=yalnız Sana kulluk ederiz”
    derken, nefsini tanrı edinmekten de sıyrılmış olmaktadır. Kendi
    48] 38/Sâd, 30
    49] 36/Yâsin, 60-61
    50] 45/Câsiye, 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    benliğini tanrı edinmekten sıyrılamayan insan bu ifadeyi kullanamaz.
    Şeytan ve kendi nefsinin dışında kalan canlı ve cansız varlıklara,
    yani putlara tapınma ihtimâli de vardır. Bu hususta pek çok
    âyet vardır:
    “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap
    verdiler.” 51
    “İbrahim’in şöyle dediğini hatırla: ‘Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni
    ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” 52
    İnsan tabiattan herhangi bir varlığı tanrı edindiği gibi, kendi
    eliyle yaptığına taptığı da olmuştur. Bazen tabiat olaylarının
    zararından korunmak bazen de faydasını elde etmek için onlara
    tapınma yolunu seçmiştir.
    Allah, tarihte insanların yaşadıkları şirkin çeşitlerini ve tonlarını
    bize anlatarak, şirkin kötülüğüne karşı bilincimizi açmakta
    ve tevhid inancı için gönlümüzde bir yer oluşturmaktadır. Çünkü
    şirkten temizlenmeyen gönle tevhid inancının girip yerleşmesi
    imkânsızdır. Böylece Allah, eğitime eskimeyen bir metod kazandırarak,
    yanlışlardan temizlenmeyen bir beyin ve gönle, doğrulan
    kazandırmanın ve yerleştirmenin imkânsızlığına dikkat çekmiştir.
    Bir demirin pasını silmeden oraya boya sürülürse, o boya tutmayacak
    ve kısa zamanda içindeki pası kusacaktır. İnsanın gönlündeki
    şirk pasını silmeden oraya tevhid inancının boyasını sürmek kalıcı
    olmayacaktır. Zamanla o pas kendini dışa vurup, boyayı yok edecektir.
    İşte bu gerçeğe dikkat ederek hareket etmek, din eğitiminin
    ana metodlarından biri olmalıdır.53
    İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm
    Organların Allah’a Yönelmesidir
    Bazı insanlara göre ibâdet, kuru bir inanç kabul edilirken, bazılarına
    göre de sadece belirli hareketleri yapmaktan ibâret sanılmaktadır.
    Bazıları insanlara iyilik yapmanın ibâdet yerine geçeceğini
    düşünüyor. Bazıları kalp temizliğinin yeterli olduğunu (bunun
    ibâdet yerine geçeceğini) söyleyip kendini kandırıyor. Yine bir kısım
    insanlar, Allah’a ibâdetin gâyesini tam olarak anlayamadıklarından,
    yaptıkları ibâdetlerinde, ya şuursuzca davranırlar, ya da
    ibâdeti dünyevî fayda açısından değerlendirirler. Bütün bunların
    yanında, pek çok insan da, Allah’ın ve O’nun dininin dışında birtakım
    varlıklara, sistemlere ibâdet ederek onlara kul olmuştur.
    51] 26/Şuarâ, 71
    52] 14/İbrahim, 35
    53] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, c. 1, s. 136-138
    İBÂDET
    - 23 -
    İbâdeti, sadece dış görünümündeki şekillerde değerlendiren
    kimseler, ibâdetlerde titiz davranmayı, ilk anda bir nevi dar görüşlülük
    yahut şekilcilik olarak kabul edebilirler. Ancak, daha derin
    ve etraflıca düşünülüp araştırılırsa, pek çok gerçeklerin farkına
    varmak mümkün olur. İbâdet, Allah ile her an ilişki kurmaya bir
    vâsıtadır. İbâdet, ruhun ve bedenin ölçülü ve disiplinli bir hale
    gelişini sağlar. Güzel ahlâkı yansıtan hareketleri içeren, ruhumuzun
    Allah’a yabancılaşmasını önleyerek O’nu bize unutturmayan,
    ibâdettir.
    İnsanın, ruhundaki gizli duygularını dışa vurmak için, zâhirî
    şekilleri kullanma eğilimi vardır. Bu gizli duyguları anlatmak için,
    zâhirî şekillere başvurmadan insan, ruhî duygularını tatmin edemez.
    Duygularını bu şekillerle ifadelendiren insan, hissen ve ruhen
    bir bütünlük kazanır. Bu haliyle de rahat edip huzura kavuşur.
    İslâm dini, bütün ibâdet kurallarını bu fıtrî esas üzerine kurmuştur.
    Bunun için işi, ne sadece içten gelen niyetlere, ne de ruhî
    duygulara terk etmemiş, aksine ibâdetlere ait yönelişlerde, dış ile
    içi (zâhir ile bâtını) tam bir uyum içerisine sokarak huzur ve mutluluk
    temin edilmiştir. Bu cümleden olmak üzere mü’min, namazda
    kıbleye yönelir, hacda belirli bir yerde ihrama girer, bir kıyafete
    bürünür, orucunu tutarken yemez, içmez... Böylece her ibâdetiyle
    bir hareket, her hareketiyle de bir ibâdet icrâ eder. İslâm dini bu
    yöntemiyle nefsin zâhiri ile bâtınını birleştirip, kuvvetler arasını
    denkleştirir. Bunun sonucunda kendi mefkûresine uygun olarak
    insan fıtratına tam bir uyum bahşeder.
    İbâdet, Fıtrattır
    İslâm dini, yeryüzüne getirdiği bütün gerçekçi kurallarla, insan
    fıtratında mevcut olan ibâdet duygusunu, en doğru bir şekilde geliştirerek
    bu ihtiyaca cevap verir. Böylece el ile tutulup gözle görülen
    veya gizli bir kuvvetin varlığını, değişik varlıklarda görerek
    onlara tapanları da yanlış inançlardan ve tapınmalardan kurtarır.
    Bu özelliğinden dolayı Allah’tan başka ilâh kabul etmek suretiyle
    putlara tapan bir toplumda, bu yanlış inancı ve ibâdet şeklini, bir
    daha dirilmeyecek şekilde tarihe gömen tek din İslâm’dır. İnsanları,
    hür irâdeleriyle Allah’a yönelten, onların birbirlerine kul köle
    olmalarını önleyen, onları her türlü yanlış tapınmalardan kurtarıp
    Allah’a götüren hiç şüphesiz bu hayat nizamı olan İslâm’ın kendisidir.
    İslâm’ı benimseyip ona mensup olanların belirgin özellikleri
    vardır. Bunların en önemlilerini şöylece belirtebiliriz: Allah’ın
    varlığına, birliğine, tek ilâh olduğuna inanmak. O’ndan gelen bütün
    hükümlerin gerçek ve doğru olduğunu kabul etmek. Allah’ın
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    bildirdiği İlâhî hükümler doğrultusunda yaşayarak Allah’a ibâdet
    etmek ve O’na kul olmak. Rasûlün ahlâkı ile ahlâklanmak.
    Allah’ı tek rab bilerek O’na kulluk etmek, insanı tevhid inancına
    ve bu inancın gereğine götürür. Bu iman ve şuura sahip olan
    insanlardan oluşan bir toplum, yeryüzündeki her çeşit şirk odaklarını
    dağıtır.
    Din, sadece vicdanlara hapsedilen kuru bir inanç değildir. Aksine
    din, bütün hayatı kapsayan, hayatî olaylar arasındaki bağı
    temin ederek bütün yaşayışı en köklü ve sağlam esaslara bağlayan
    İlâhî bir nizamdır. Bu nizam, Allah’ın birliği esasına dayanır.
    İnsanî ilişkilerin en sağlamı bu inançtan doğar. Yine bu inanç insanlık
    hayatının her alanına ışık tutar.
    Kur’an’a müracaat edilerek incelendiği zaman, ibâdetin, insan
    hayatının tümünü kapsayan bir terim olduğu anlaşılır. Sadece belirli
    hareketleri ve işleri ibâdet kabul edip, insanlar arasındaki ilişkileri
    düzenleyen hükümleri ve bunları uygulamayı ibâdet kabul
    etmemek, Kur’an’daki ibâdet anlayışına ters düşer. İbâdet, bir şekil
    ve formaliteden ibâret de değildir. Aksine, bir din edinme, bir
    sisteme bağlanma ve günlük hayatta yaşanan bir doktrine uyma
    meselesidir. Bu özelliklerinden dolayı Kur’an’da en çok önem verilen
    bir konu olmuştur.
    İslâm, başlangıçtan nihâyete kadar, ibâdeti hayata yaymayı en
    büyük gaye edinmiş bir dindir. İslâm’ın siyasî ve iktisadî nizamında,
    ceza hukukunda, medenî ve aile hukukunda ve bu dinin içine
    almış olduğu diğer konularda, başka bir hedef yoktur. Kur’an’ın
    gaye olarak tayin ettiği bu hedefe, insanlar, ancak Allah’ın hükümlerine
    uygun olarak yaşadıkları zaman ulaşabilirler.
    Günümüz insanları, ibâdetin, Allah’ın koyduğu bütün emirleri
    kapsadığı gibi, kişiyi Allah’a yönelten her hareketi, her işi de
    içine alan bir terim olduğunu bilmelidirler. İnsanoğlu, kalbini
    Allah’a yönelttikçe hayatında yaptığı her hareketin ibâdet haline
    dönüşmesi mümkündür. İslâm dini, Allah’ın varlığını ve birliğini
    beyan etmeye çok büyük önem vermiş, hiçbir yönden şirk
    şâibesi taşımayan bir ibâdet esası ortaya koymuştur. Bunun için
    hiçbir varlığın, tüm varlıkların yaratıcısı gibi olamayacağını ısrarla
    belirtmiştir. Yine İslâm, yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki bağın
    gerçeğini de belirtmeye özen göstermiştir. Her varlık gibi, insanla
    Allah arasında da bir bağın var olduğunu, bunun da “ulûhiyet” ve
    “ubûdiyet” esaslarından ibâret bulunduğunu kesinlikle belirtmiştir.
    İşte bu gerçek, Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Allah’a ibâdet edin.
    İBÂDET
    - 25 -
    Sizin O’ndan başka ilâhınız yok.”54 Bütün peygamberlerin kesinlikle
    belirttiği gerçek: “Allah’ın tek bir ilâh olduğu ve O’na ibâdetle
    kulluk edilmesi”dir.
    Her asırda olduğu gibi günümüzde de her türlü şüphe ve
    bilgisizlikten kurtulmak için, bu gerçeğin aydınlık esaslarına sarılmak
    yeterli olacaktır. Çünkü insan şuurunun istikrarı, düşünce
    ve davranışın doğruluğu, Allah’ın bütün âlemlerin tek Rabb’i;
    tüm yaratıkların da O’nun kulu olduğu gerçeğinin kavranmasına
    bağlıdır. Allah ile olan alâkada, insanların hepsinin eşit olduğu
    da kesinlikle bilinmelidir. Hiç biri O’nun ilâhlığına ortak değildir,
    olamaz. Bundan dolayıdır ki, İslâm’da, kulluğun tabii belirtisi olan
    takvâ ve amel-i sâlih (iyi işler)den başka bir şeyle, Allah’a yaklaşmak,
    hiçbir insan için mümkün değildir.
    Doğruyu kabullenmenin ve doğru olmanın biricik yolu, bütün
    insanların tek ma’bud olan Allah’a yönelmeleri ve O’na kulluk
    etmeleridir. İnsanlığın huzur ve mutluluğu, hâkimiyeti Hûdutsuz,
    saltanatı ebedî olan Allah’a yönelmededir. İşte, insanların Allah’a
    karşı durumu budur. Allah yaratan, insanlar ise diğer varlıklar gibi
    yaratılandır. O rabdir. İnsan ise kuldur. Allah’a kul olmak, insanı
    kullara kulluktan kurtarır. Allah’a kulluktan kaçınanlar kendileri
    gibi kulların kulu olurlar, ya da nefislerinin, arzu ve isteklerinin
    kulu durumuna düşerler. Bazıları “vatandaş” vb. sıfatları süslü
    göstererek “kul” kavramını (Allah’a kulluğu) aşağılamaya çalışıyorlar.
    Bunlar, câhil ve gâfil kâfirlerdir.
    Tarihin çeşitli dönemlerinde olduğu gibi, günümüzde de bir
    kısım insanlar, yaratıklardan herhangi birine bütünüyle bağlanarak
    onun huzurunda öyle tapınmalar yapıyorlar ki, bütün şuurlarını
    o tapınmaya bağlayarak ilerisini göremez oluyorlar. Hak
    ma’budu ve hakiki ibâdeti unutturan, onları şirke düşüren kötülüğün
    kaynağı, Allah’tan başka varlıklara tapmak, onların koyduğu
    kurallara uyarak onlara ma’bud ve ilâh muâmelesi yapmaktır.
    Yeryüzünün her çeşit putları, haksız ve bâtıl ma’budları hep bu
    tür düşünce, davranış ve his sonucu ortaya çıkmıştır. Fakat şu bir
    gerçektir ki, bütün mevcûdiyetini fânilere, Allah’tan başka varlıklara
    ve O’nun dininin dışındaki sistemlere bağlayanlar, tehlikeye
    adaydırlar. Sadece Allah’a ibâdet edilmelidir. Çünkü ibâdet
    O’nun hakkıdır. Allah’a ibâdet edenlerdir ki, O’ndan başkasından
    korkmaz ve ümit etmezler de sadece O’na kul olurlar. Gönüller
    Allah’tan başkasına bağlandığı zaman insanlar korku kaynağı ile
    ümit kaynağını ayrı ayrı görürler. O zaman bir de bakarsınız ki bir
    54] 7/A'râf, 59
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    tarafta dilber sevgi ma’budları, diğer tarafta da kahraman korku
    ma’budları dizilmiştir. İkisi arasında kalan zavallı insan, bu hal
    içinde çırpınır, tapınır ve bunu da bir ibâdet sanır. Yaratıklardan
    hiç biri rab olamaz. Her şeyin mutlak Rabbi Allah’tır. O’na ibâdet
    edilmelidir. Çünkü ibâdet ve ubûdiyet Allah’ın hakkı, insanın da
    vazifesidir.
    Günümüzde birtakım insanların, hevâ ve heveslerini, her türlü
    menfaat ve çıkarlarını kendileri için ilâh edindiklerini görmekteyiz.
    Kur’an, Allah’ın İlâhî dinini bırakarak, değişik arzu, istek ve
    menfaatlerini, davranışlarının tek kaynağı yapan ve böylece bunları
    put mevkiine çıkarıp hevâ ve hevesinin kölesi olan insanları,
    hayret verici bir canlılıkla ortaya koyuyor: “Gördün mü o kimseyi ki,
    hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinmiş...”55 Yani, gerçeği kabul etmemiş,
    düşünememiş, keyfi ne isterse onu ma’bud edinmiş, böylece
    kendi zevkinin sevdasına düşmüş. Çünkü hevâ ve diğer nefsî duygular,
    gözü kör, kulağı sağır ederek kalbi hissiz bırakır. Bu duruma
    düşen kişi, âlim de olsa ilmine rağmen gerçeği duyamaz olur.
    Kur’an’ın, bu canlı tasviri karşısında, artık her insan, neye
    ibâdet ettiğini ve kimin kulu olduğunu kendisi anlayabilir ve anlamalıdır.
    Şunu unutmamalıdır ki, gerçek kulluk, her türlü bâtıl
    din ve ma’budlardan kaçınıp sadece Allah’a yönelmek demektir.
    Çünkü insan, Allah’ı ma’bud tanıyıp O’na kulluk yapmak için yaratılmıştır.
    İşte yaratılış sebebi. Allah’tan başkasına sarf edilen ömürler,
    kaybedilmiş demektir. İbâdet, kulun kendi isteğine bırakıldığı
    için, ihtiyârî (seçme özgürlüğü olan) işlerdendir. Ancak her insan,
    Allah’a ibâdetle yükümlüdür. İrâdesini Allah’a yönelterek hareket
    eden kişi sâlih kullardan olur. 56
    İbâdetin ruhu ve şartı, tevhid ve ihlâstır. Allah’ın birliğine
    iman etmedikçe O’na ibâdet edilemez. Allah’a gerçekten ibâdet
    edenler de O’ndan başka ma’bud tanımazlar. Allah’tan başkasını
    O’na ortak koşarak tapmak ise Allah’ı tanımamaktır. Din, tevhid
    ve ihlâsla Allah’a ibâdet etmekten ibârettir. Gerçekten de insanoğlunun
    maksadı ne ise, ma’bûdu da odur. Allah, kendisinden
    başka ilâh olmayan tek bir İlâh olunca her türlü ibâdetin sadece
    O’na yöneltilmesi tabiî ve mantıkî sonuç olmaktadır. İbâdet konusu
    direkt olarak akîde konusuna bağlıdır. Akîde, bu dinde vicdan
    içinde gizlenmiş, sınırları belli olmayan yüzeysel bir şey değildir.
    Her düşüncede, her eylemde kendisini gösteren bir potansiyeldir.
    Allah, insanlara ibâdet edecekleri belirli yollar çizmiştir. Bu
    55] 45/Câsiye, 23
    56] Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Dingünü İbâdet, Bir Y., s. 126
    İBÂDET
    - 27 -
    yollarda ruhun yeri vardır; kalbin huşûsunda, tevâzu ile Allah’a
    itaatte... Aklın yeri vardır; Allah’ın yarattıkları ve O’nun âyetleri
    hakkında tefekkürde... Bedenin yeri vardır; kıyamda, rükûda, secdede,
    oturuşta, çeşitli yönlerden itaatle hareketlerde... Böylece
    ibâdet, Allah’ın sevdiği ve râzı olduğu insanın bütün hayatını kuşatan
    bir iş olur. “De ki: şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım
    ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” 57
    Câhiliye döneminde de görülmüştür ki, akîde sapınca, zarûrî
    olarak ibâdet de sapıyor. Ancak akîde düzgün olunca ibâdetin
    sahih konumuna oturması mümkün oluyor. Çeşitli sebeplerden
    ötürü akîde ve ibâdet konusunda sapmalar oldu. Haddinden
    fazla ta’zim (büyükleme) belli bir şahsa veya cisme yönelme kalbin
    âfetlerinden bir âfettir. Zamanla ta’zim kutsamaya, sevgi de
    ibâdete dönüşüyor. Yalnızca sevgi ve ta’zim bir sapma değildir. Fakat
    sevgi ve ta’zimde aşırılık, kutsamaya götüren, derken ibâdete
    ileten bir sapma oluyor. İbâdet konusunda câhiliyenin sapmasını
    İbn Abbas (r.a.) açıklarken, Kur’an’da geçen Vedd, Suvâ, Yeğûs,
    Yeûk ve Nesr putları hakkında der ki: “Bunlar, Nuh kavminin sâlih
    adamlarının isimleridir. Bunlar ölüp gidince şeytan onların kavmine
    ‘bunların heykellerini meclislerinize dikin ve o heykellere
    bunların adlarını verin’ diye fikir verdi. Onlar da bunu yaptılar ve
    amaçları bunlara tapınmak olmadığından ibâdet etmediler. Fakat
    bu nesiller ölüp gidince ve bunların o kişilerin hâtıralarını canlı
    tutmak için heykellerinin dikildiği bilgisi silinip yok olunca geriden
    gelen nesiller bunlara tapmaya başladılar.” 58
    Beşeriyet, hâlâ bu sapmanın değirmeninde dönüyor ve bu
    onları şirk türlerinden bir türe sokuyor. Putlara tapmanın şekillerinde
    değişmeler olsa da putperestlik kaybolmamıştır. Bereket
    umarak türbelere el sürmeyi, kesin kabul olur inancıyla türbenin
    yanında duâ etmeyi, türbede yatandan yardım istemeyi, ölü veya
    diri beşerden sıkıntıları için imdat dilemeyi, bez bağlayıp mum
    dikmeyi, türbenin etrafında tavaf eder gibi dönmeyi... ibâdet konusunun
    neresine koyacağız? Kutuplara, abdallara Allah’ın, kendi
    mülkünde tasarruf yetkisi verdiğine, bu nedenle mürid şeyhinden
    şefkat ve merhamet isteyip tazarrûda bulunursa işleri şeyhin müridin
    yararına çevireceğine ve onu tehlikeden koruyacağına, kabirdeki
    sorulara şeyhin müridi yerine cevap vereceği anlayışına ne
    isim verilmeli?
    Arap yarımadasının müşrikleri şöyle diyorlardı: “Biz, bunlara bizi
    57] 6/En'âm, 62
    58] Buhârî
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.”59 Yani, biz bunların
    zatları için değil; fakat onların Allah katındaki itibarları için
    ibâdet ediyoruz diyorlardı. İslâm, beşer ile Rabbi arasındaki bütün
    aracıları kaldırmak ve kul ile Rab arasındaki direkt bağı kurmak
    için geldi.
    “Rabbiniz (şöyle) buyurdu: Bana duâ edin, size icâbet edeyim.”60 “Kullarım
    Beni sana soracak olursa, işte Ben pek yakınım. Bana duâ ettiği
    zaman duâ edenin duâsına cevap veririm.”61 İslâm, dini sadece Allah’a
    ait kılmak için geldi.
    İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
    İbâdet, hayat yolunun bütünüdür. Namaz, oruç gibi ibâdetler,
    insanın azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır.
    Azık bittikçe ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni
    bir enerji ve azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde
    ibâdet anlayışı ve yolu geniş kapsamlıdır; insanların ibâdet diye
    isimlendirmekte birleştikleri birtakım taabbudî sembollerle sınırlı
    değildir. Bu semboller -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan
    ibâdetin sadece bir parçasıdır. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım,
    ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabbu’l âlemîn
    Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.”62 Namaz ve kurban, sembolleri
    temsil ediyor; fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye
    kadar hayatın tümünün, hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan
    Allah’a yöneltilmiş bir ibâdet olmasıdır. Yani ibâdet; her ânı,
    her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.
    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye
    yarattım.”63 Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete
    hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece
    şeklî farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü
    kapsaması durumunda gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm’da vardır.
    Şeklî ibâdetler namaz da olsa, zekât, oruç veya hac da olsa, belirli
    bir süreyi kapsar. Ya da kişi nâfilelerle bu süreyi arttırabilir. Fakat
    hayatın bütün alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak Allah’ın nurdan
    yarattığı melekler ibâdet edebilir.64 Yoksa insanoğlu bütün
    vakitlerini klasik ibâdetlerle geçiremez. İnsanın usanan bir bedeni,
    dağılan bir aklı vardır. Bu yüzden usanmaksızın gece-gündüz
    Allah’ı tesbih edemez. Zaten Allah da onu bununla mükellef kıl-
    59] 39/Zümer, 3
    60] 40/Mü'min, 60
    61] 2/Bakara, 186
    62] 6/En'âm, 162-163
    63] 51/Zâriyât, 56
    64] 21/Enbiyâ, 20; 66/Tahrîm, 6
    İBÂDET
    - 29 -
    mamıştır. Allah, her kişiye ancak gücünün yettiğini yükler. Allah
    onu bu yapıda yaratmıştır; onun gücünün sınırlarını biliyor, güç
    yetiremeyeceği şeyi teklif etmiyor. Bununla beraber, onun bütün
    hayatı Allah için olmalıdır. Zira Allah, onu sadece ibâdet için yaratmıştır.
    Peki, bu, istenilen ibâdetler sadece şekilsel ibâdetlerde
    kalırsa gerçekleşebilir mi? Bu, ancak ibâdetin mânâsının genişleyip
    yeryüzündeki insanın bütün eylemlerinin ona dâhil olmasıyla
    gerçekleşir. Bu da her türlü amelin tevhide bağlanıp, tevhidin de
    bütün gerektirdikleriyle hayat tarzı olduğunda mümkündür.
    Siyaset ibâdettir... Allah’ın şeriatını tatbik olduğunda, yeryüzü
    gerçeklerine göre Rabbânî adâlet tatbik olduğunda, insanları tek
    bir ilâha kulluk ettirdiğinde, tâğutlardan kurtarıp hürriyete kavuşturduğunda
    siyaset ibâdettir.
    İktisadî dinamizm ibâdettir... Para, helâl kazançtan elde ediliyorsa;
    para ve mal biriktirilip, bunlarla hayra dâvet ve şerle savaş
    oluyorsa; kazanılan para temiz işlere harcanıyorsa o meşrû iş,
    iktisadî birikimler ve para ibâdettir.
    Sanat etkinlikleri de ibâdettir... Meşrû olan sanat türleriyle
    Hakka dâvet ve kötülüklerle savaş olduğunda, Rabbânî anlayış
    gereğince yeryüzünü îmar ve Allah isminin yüceltilmesi için insanları
    çalışmaya ve güzele teşvik ettiğinde.
    Kısaca, Rasûlülllah’ın (s.a.s.) ibâdetin insan hayatındaki büyük
    küçük her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi “hatta
    eşinin ağzına koyduğu bir lokma bile” ibâdettir.
    Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber hedefleyen bir iştir.
    İster klasik ibâdet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın
    icra edip yürüttüğü hayatî faâliyetler olsun.
    İbâdetleri ma’bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının
    yanında, gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yemeiçmeyi,
    kızmayı, ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani
    hayatın kendisini ibâdet haline getirmesine neden hayret etmeli?
    İlâhî sınırlar korunduğu zaman hayatın her birimi gerçek kimliğini
    kazanır. Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.
    Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibâdet edebilirler. İslâm dışındaki
    hemen her din de, ibâdeti, tapınmayı kendi mâbedlerine has
    kılar. Günümüzdeki farklı tapınmalar için de bu geçerlidir: İnsanların
    ibâdet ihtiyacını tatmin için arenalar, stadyumlar, müzikholler,
    türbeler, anıtlar, anıtmezarlar inşâ edilmiş, insanlar tapınmak
    için belirli vakitlerde buralarda sevdikleri uğruna kendilerinden
    geçmekte, ayılıp bayılmakta, huşû içinde tapınmaktadırlar. Hatta
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    bu sahte ilâhların önünde kendinden geçen insanlardaki huşû
    ve gönülden bağlılık nice müslümanın namaz gibi en önemli
    ibâdetinde bile yok.
    Müslüman, ibâdet etmek için mutlaka mescid ve câmi aramaz;
    Her yerde ibâdetini yapabilir. Tüm arz mesciddir müslüman için.
    “Benim için yer(yüzü) tertemiz ve mescid kılındı. Namaz vakti gelince, kişi
    bulunduğu yerde namazını kılar.”65 “Mescidlerimiz işgal altında!” demiş
    olsak, bazılarımızın aklına yalnız İsrail işgali altındaki Mescid-i
    Aksâ gelecek. Veya Allah’ın değil; tâğutların emrinde memur olan
    bazı bel’amların güdümündeki mescidler (Aslında nice câmiler,
    devlet dairesi haline gelmekte, hatta kiliseleştirilmekte, nice
    imamlar papazlaştırılmakta veya bel’amlaştırılmakta). Ama bizim
    kastımız, daha geniş; Evet, mescidlerimiz işgal altında ve putlarla
    dolu. Yeryüzü mescidi, putlardan, tâğutlardan ve putçu düzenlerden
    temizlenme çabası olmadıkça müslümanların ibâdetleri
    sıhhatli olmaz ve gerçek ibâdet, gerçek kurtuluş gerçekleşmez.
    “Mescidler Allah’a aittir. Orada Allah ile beraber bir başkasına dâvet, duâ
    etmeyin.” 66
    Bazı insanların sandığı gibi, ibâdet sadece âhiret için değildir.
    Zira bu din, dünya hayatındaki insanın işini ıslah etmek için de inmiştir.
    Akîdesini olsun, şeriatını olsun, ibâdetini olsun, onun dünyadaki
    her şeyini düzene koymak için gelmiştir.67 Bundan dolayı
    bu dinde dünya ile âhiret her konuda birbirine bağlıdır. İnsanlar,
    dünya hayatında çalışan organları, âhirete bağlı kalpleriyle dinin
    gölgesinde yaşarlar. “Şüphesiz namaz, fahşâdan (her çeşit aşırılık ve
    ahlâksızlıktan) ve kötülükten men’ eder.”68 Dünyada kötülüklerden
    menediyor, âhirette ise mükâfat var. Mü’min, Allah rızâsı için namaz
    kılar. Aynı zamanda fahşâdan, fuhuştan ve kötülükten de
    alıkonarak dünya hayatını ıslah etmiş olur. Orucun farz kılındığını
    bildiren âyetin sonunda da “umulur ki korunursunuz” denilir.69
    Dünyada korunup (takvâ sahibi olup), yeryüzünde hayatınızı ıslah
    edersiniz, âhirette ise mükâfata erişirsiniz. Zekâtın emredildiği
    âyetlerde70 geçen temizleme, çoğaltıp arttırma, zenginin fakire
    bağışlaması, zekâtın belirlenen sınıflara dağıtılması dünyada yapılır;
    âhirette ise mükâfat vardır. Hacc sûresi, 27-28. âyetlerde belirtilen
    maslahatlar da böyle. Böylece ibâdet aynı anda hem dünya,
    hem de âhiret için oluyor.
    65] Buhârî, Salât 56; Müslim, K. Mesâcid 4
    66] 72/Cin, 18
    67] Bak.57/Hadîd, 25
    68] 29/Ankebût, 45
    69] 2/Bakara, 183
    70] 9/Tevbe, 60, 103; 70/Meâric, 24-25
    İBÂDET
    - 31 -
    Bir başka yönden Lâ ilâhe illâllah’a bütün gerektirdikleriyle
    yapışan bir müslümanın hayatında âhiretten kopuk sadece dünya
    için bir amel yoktur. Hatta insanların sadece bedenî, hatta hayvanî,
    sadece dünyalık gördükleri cinsel ilişki bile buna dâhildir. Nitekim
    Rasûlüllah (s.a.s.) buyuruyor ki: “Sizden herhangi birinizin cimâ yapmasında
    sevap vardır.” Dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden herkes
    eşine ona duyduğu şehvetten dolayı gider, böyleyken nasıl ona
    sevap olur? Cevaben buyurdu ki: “Ne dersiniz, şâyet harama gitseydi
    günah olmayacak mıydı? İşte, helâle gittiğinden ona sevap vardır.”71 Bu
    sebeple eşler arasındaki sevişmeler bile aynı anda hem dünyevî,
    hem de uhrevî bir iş (yani ibâdet) oluyor. 72
    Allah’a İbâdet
    Allah’a ibâdetin anlamı: Kur’an’da 82 âyette “Allah’a
    ibâdet”ten söz edilmiştir. İnsan, Allah’a ibâdet için yaratılmıştır.73
    Bütün peygamberler, insanları Allah’a ibâdet etmeye dâvet ettikleri
    gibi,74 kendileri de O’na ibâdet etmişlerdir.75 Kur’an’da hem “ey insanlar”
    hitâbıyla,76 hem de “ey mü’minler” hitâbıyla77 Allah’a ibâdet
    etmek emredilmiş ve ibâdetin ihlâsla,78 hiçbir şeyi ortak koşmadan
    yalnız Allah’a yapılması istenmiştir.79 Allah’a ibâdetten bahseden
    âyetlerdeki ibâdet kavramı, genel olarak tevhid, itaat, duâ, Allah’ı
    bilmek, O’na boyun eğmek, iman etmek ve sâlih amel işlemek anlamlarını
    ifade eder.
    Kur’an’da ibâdet kavramı; Allah’ın varlığını ve birliğini ikrar
    etmek, peygamberlerine ve peygamberleri ile gönderdiği İlâhî
    vahye iman etmek, O’na boyun eğerek itaat etmek, İslâm’ın helâl
    ve haram, emir ve yasak bütün hükümlerini tatbik etmek, Allah’ın
    râzı olduğu şeyleri yapmak ve hükmüne râzı olmak, nimetlere
    şükretmek, musibetlere sabretmek, insanların haklarına riâyet
    edip onlara şefkat ve merhamet etmek anlamlarını ifade eder.
    Buna göre Kur’an’da ibâdet kavramı; iman, ahlâk, namaz, oruç,
    hac, zekât, cihad, evlenme, boşanma, helâl-haram, miras, ticaret,
    ahde vefâ, yemin, keffâret, ukubat... kısaca Kur’an’ın başından
    sonuna kadar bütün hükümlerini uygulamayı, emir ve yasaklarına
    71] Sahih-i Müslim
    72] Mehmet Kubat, Kur'an'da Tevhid, Şafak Y., s.132 ve 164
    73] 51/Zâriyât, 56
    74] 2/Bakara, 83; 3/Âl-i İmrân, 64; 5/Mâide, 72...
    75] 13/Ra'd, 36; 21/Enbiyâ, 73; 39/Zümer, 11, 14
    76] 2/Bakara, 21
    77] 22/Hac, 77
    78] 98/Beyyine, 5
    79] 4/Nisâ, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    riâyeti, sınırlarını korumayı içine alır.
    Fıkıh Usûlü kitaplarında Kur’an hükümlerinin itikad, ibâdet,
    ahlâk, muâmelât, ukubat şeklinde kısımlara ayrılması, anlatımı
    kolaylaştırmak içindir. Yoksa, ahlâkî ve amelî hükümler, “ibâdet”
    kavramının mânâlarından tamamen ayrı demek değildir. Çünkü
    Kur’an’ın amelî ve ahlâkî bütün hükümlerini uygulamak, Allah’a
    kulluk etmektir. Bu itibarla Kur’an hükümlerinin hepsi “ibâdet”
    kavramına dâhildir. Uygulama itibarıyla ibâdetleri dört kısma ayırabiliriz:
    İman, ihlâs, niyet, tefekkür, mârifet, sabır, takvâ, havf ve recâ
    gibi kalbî/bâtınî ibâdetler,
    Namaz, oruç, zikir, tesbih, tehlil, tekbir, tahmid, duâ, insanlara
    iyi muâmele, ana-babaya iyilik, sıla-i rahim gibi vücut organlarıyla
    yapılan ibâdetler,
    Zekât, sadaka, fakirlere ve yakınlara her çeşit yardım, Allah
    yolunda infak gibi mal ve servetle yapılan ibâdetler,
    Hacca gitmek, malı ve canı ile Allah yolunda cihad etmek gibi
    hem mal, hem de bedenle yapılan ibâdetler.
    Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da, yasakladığı
    şeylerden kaçınmak da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir. Çünkü
    ibâdetin temel anlamı, Allah’a boyun eğerek itaat etmektir. İtaat
    de iki şekilde olur: Emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmak.
    Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir
    Kelime-i şehâdet, oruç, hac, zekât gibi İslâm’ın rükûnları hep
    namazda mevcut. Namaz, bir tevhid ve şehâdet eylemidir. Namaza
    çağrılırken şehâdetler haykırılır; namazın içinde şehâdet kelimeleri
    vurgulanır. Okunan duâ ve âyetler hep şehâdet kelimesinin
    açılımlarıdır. Namazda yeme içme olmaz; namazda oruçluyuzdur.
    Zekât, namazda mevcuttur: Ömrün, vaktin zekâtı namazla yerine
    getirilir. Hac, Kâbe’yi ziyaretle gerçekleşir; namazda da Kâbe’ye
    yönelinir. Namaz hacdır; namaz miractır. Namaz duâdır; Namaz zikirdir.
    Namaz Kur’an okumak; namaz Allah’la konuşmaktır. Kâinat
    kendi halleriyle namaz kılmaktadır. Meleklerin bazısı devamlı kıyamda,
    bazısı rükû ve secde halinde ibâdet etmekteler. Dağlar,
    namazdaki kıyam halinde dimdik durmaktalar. Bitkiler, ağaçlar
    secde halindeler; ağaçlar, başları ve ağızları sayılan kökleriyle topraktan
    gıda almaktadırlar; Bitkilerin de kökleri, yani başları yerdedir.
    Hayvanlar rükû halinde iki büklüm eğik yaşamaktalar. İnsanın
    namazı ise, bütün yaratıkların ibâdetini kendisinde toplamaktadır.
    İBÂDET
    - 33 -
    Namaz, aynı zamanda tekbir, tesbih, hamd, şükür, zikir, Kur’an
    kırâeti gibi hemen tüm ibâdet çeşitlerini de içermektedir.
    Hayatımızın her safhası namaza benzemeli. Namazdaki ruh ve
    heyecanı namaz dışına taşımalı, her eylemimizi namaz gibi, bizi
    Allah’a yaklaştıran gerçek ibâdete çevirmeliyiz. Bu anlayış, namazın
    da, gerçekten ikame edilen namaz olmasını sağlar. İnsanı kötülük
    ve fahşâdan alıkoymayan namaz, hadis-i şerifteki ifadeyle, yarın
    paçavra gibi suratımıza çarpılabilir. Allah’ın böyle bir namaza
    ihtiyacı olmadığı hadiste belirtilmektedir. Namazın bizim günlük
    hayatımıza yön veren, bize ihtiyacımız olan teçhizatı, mühimmatı
    sağlaması gerektiği “huşû” ve “ikame” ifadeleriyle de vurgulanır.
    İkame etmek, namazı ayağa kaldırmak, dosdoğru kılmak demektir.
    Namazı ikame etmekle, hayatımızdaki kötülükler de kalkacak,
    aynı şekilde tüm eylemlerimiz de namaza benzeyecektir.
    Ashâb da böyle değerlendirdi namazı. Peygamberimiz, vefatına
    yakın şiddetli rahatsızlığında kendisi cemaatin önüne geçip
    imamlık yapamadığı zamanlar, Hz. Ebubekir’i namaz kıldırmak
    için görevlendirdi. Sonra devlet başkanı seçiminde ashâb bu olayı
    dikkate alarak “değil mi ki Peygamberimiz namazda Ebubekir’i
    başımıza geçirdi; namaz gibi olması gereken hayatımızda da o
    başımıza geçmeli” dediler. Onlar dini böyle anlamışlardı. Sadece
    namaz değildi ibâdet olan. Ve namaz prototip ibâdetti. O yüzden
    namazdaki imamlığa “imâmet-i suğrâ” (küçük imamlık); devletin
    başındaki imamlığa (başkanlığa/önderliğe) “imâmet-i kübrâ” (büyük
    imamlık) denilir. Bu olay da göstermektedir ki, hayatımızdaki
    davranışlarımız namazın mesajına benzerken; liderimiz, devlet
    başkanımız da imama benzemeli; imamda aranan şartlar yöneticide
    de aranmalı. İmam, namazda yanıldığında öncelikle imama
    yakın olanlar, değilse cemaatin fertlerince usûlüne uygun nasıl
    uyarılması gerekirse, her konumdaki liderler ve yöneticiler de
    öyle uyarılmalı.
    Allah, en güzel biçimde yarattığı ve yeryüzünde halife yaptığı,
    bütün yaratıklardan üstün kıldığı, göklerde ve yerde ne varsa
    hepsini hizmetine sunduğu ve sayısız nimetler verdiği insanı, kendisine
    ibâdet etmesi için yaratmıştır. İnsanın bu görevini yerine
    getirebilmesi için ona akıl, fikir ve kabiliyet vermiştir. Peygamberler
    ve kitaplar göndermek suretiyle bu görevini nasıl yapacağını
    da bildirmiştir. Allah, insanı ibâdet etmesi için zorlamamakla birlikte,
    ısrarla kendisine ibâdet etmeyi emretmiş, ibâdet edenlere
    mükâfat, etmeyenlere ise ceza vaad etmiştir.
    Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur?
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Bir eylemin Allah’a ibâdet olabilmesi için şu özelliklerin bulunması
    gerekir: İnanç, meşrûiyet, usûl ve niyet.
    Bir fiilin ibâdet olabilmesi için iman başta gelen şarttır. İkinci
    şart ise, o yapılan işin tâat cinsinden olması lâzımdır. Çünkü ibâdet
    kelimesi itaat anlamına gelir. Yani dinin yapılmasını güzel gördüğü
    bir emir veya meşrû gördüğü mubah bir iş olması gerekir.
    Üçüncü şart ise, yapılan işin Allah’ın istediği, Rasûl’ün uyguladığı
    biçimde yapılması gereğidir. Dördüncü şart da niyettir. Allah’ın
    rızâsı için yapılması, bir meşrû işi ibâdet seviyesine çıkarır. Allah’a
    yaklaşmak ve O’na itaat etmek gibi yüksek gayeler, bir eylemi
    ibâdete dönüştürür.
    İmansız ve ihlâssız amel, ibâdet olmaz; böyle bir ibâdet boşa
    gider.80 Haramlar, dinin yasakladığı eylemler, hiçbir zaman Allah’a
    ibâdet olmaz. Yapılan meşrû eylemin usûlü (metodu) da önemlidir.
    Meselâ, namazı Allah’ın istediği tarzda, Peygamberimiz’in kıldığı
    şekilde değil; başka şekilde kılarsak, o, ibâdet olmaktan çıkar.
    İbâdette niyet şarttır. Peygamberimiz (s.a.s.), “Ameller, ancak niyetlere
    göredir.”81 buyurmuştur. Bu nedenle Allah’a kurbet ve itaatten
    başka bir maksatla yapılan fiiller, “ibâdet” olmaz. Meselâ niyetsiz
    aç durmak oruç değil, niyetsiz Kâbe’ye gitmek de hac değildir.
    Allah’tan Başkasına İbâdet
    Kur’an’da 53 âyet-i kerimede “Allah’tan başkasına ibâdet”ten
    söz edilmiştir. Allah Teâlâ, cin ve insanları kendisini tanıyıp ibâdet etmeleri
    için yaratmıştır.82 Fakat imtihanın gereği olarak onları bu konuda
    zorlamamıştır. Bu sebeple cin ve insanlardan, bir tek ilâh
    olarak Allah’ı tanıyıp kabul edenler ve sadece O’na ibâdet edenler
    olduğu gibi; canlı ve cansız varlıkları Allah’a ortak edip onlara
    ibâdet edenler de vardır. Allah, ilk insan Âdem (a.s.)’den itibaren
    insanlara elçiler ve kitaplar göndermek sûretiyle cin ve insanları
    Allah’tan başkalarına ibâdet etmemeleri konusunda uyarmıştır.
    “Andolsun Biz, her ümmet/toplum içinde Allah’a ibâdet edin, tâğut(a
    ibâdet)ten kaçının diye bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah
    hidâyet etti, onlardan kimine de dalâlet hak oldu.” 83
    Allah’tan Başka Tapılan Varlıklar: Allah’tan başkasına tapanlar,
    sadece cinler ve insanlardır. Tapılanlar, yani mâbud, rab ve
    ilâh edinilen varlıklar ise; ibâdet kavramının geçtiği âyetlerde
    80] 5/Mâide, 5
    81] Buhârî, Bed'ül-Vahy 1, Itak 6, Talak, 11, İman, 23; Müslim, İmâre 155
    82] 51/Zâriyât, 56
    83] 16/Nahl, 36
    İBÂDET
    - 35 -
    Allah’tan başkaları,84 Allah’tan başka, insanlara fayda ve zarar vermeye
    gücü yetmeyenler,85 işitmeyen, görmeyen ve insanlara hiçbir şey
    kazandırmayanlar,86 Allah’tan başka tapınılan putlar/evsân,87 heykel şeklindeki
    putlar/asnâm,88 sahte tanrılar/ilâhlar,89 heykeller,90 tâğut,91 şeytan,92
    ataların taptığı şeyler,93 Allah’a ortak koşulanlar,94 cinler,95 insanlar,96
    melekler,97 Allah’tan başka dost tutulanlar,98 Allah’tan başka ilâh diye
    isimlendirilen putlar,99 kâfirlerin taptığı şeyler,100 elle yontulup yapılanlar101
    olarak zikredilmişlerdir.
    Allah’tan Başkasına İbâdetin Anlamı: Allah’tan başkasına
    ibâdet; insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler,
    veliler, sâlih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve rab
    kabul etmek, onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun
    eğmek, duâ edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde
    etmek, eğilip saygı göstermek, Allah yerine mâbud edinilen
    kimselerin emir ve yasaklarına, helâl ve haramlarına, prensip ve
    sistemlerine uymak anlamlarına gelir.
    Allah’tan başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul
    etmemek anlamına gelmez. Kur’an’ın indirildiği zaman Mekke
    müşrikleri Allah’ın varlığını, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul
    ediyorlar, ama bir tek ilâh olduğunu kabul etmiyorlardı. Kendilerini
    Allah’a yaklaştırır ve şefaatçi olur ümidiyle ilâhlara tapıyorlardı.
    Kur’an’da bu husus, şöyle bildirilmektedir: “...Allah’tan başka
    evliyâ (dostlar) edinen kimseler, biz bunlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar
    diye ibâdet ediyoruz (demektedirler).”102 “Hâlbuki insanı Allah’a yaklaştıran
    iman ve sâlih ameldir.”103 “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar da fay-
    84] 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 104...
    85] 5/Mâide, 76; 10/Yûnus, 18
    86] 19/Meryem, 42
    87] 29/Ankebût, 17
    88] 14/İbrâhim, 35; 26/Şuarâ, 70, 71
    89] 43/Zuhruf, 45
    90] 21/Enbiyâ, 53
    91] 5/Mâide, 60; 39/Zümer, 17
    92] 36/Yâsin, 60; 19/Meryem, 44
    93] 11/Hûd, 62, 87, 109; 14/İbrâhim, 10
    94] 10/Yûnus, 28
    95] 34/Sebe', 41
    96] 23/Mü'minûn, 47
    97] 34/Sebe',40; 43/Zuhruf, 19-20
    98] 39/Zümer, 3
    99] 12/Yûsuf, 40
    100] 37/Sâffât, 161
    101] 37/Sâffât, 95
    102] 39/Zümer, 3
    103] 34/Sebe' 37
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    da da vermeyen şeylere ibâdet ediyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim
    şefaatçilerimizdir’ diyorlar...”104 Demek ki Allah’a ibâdet edebilmek
    için Allah’ın varlığını, yeri göğü yarattığını, rızık verdiğini kabul
    etmek yeterli değildir. Allah’ı bir tek ilâh olarak kabul etmek,
    O’ndan başka canlı ve cansız hiçbir varlığa tapmamak ve tâğutu
    reddetmek demektir.
    Putlara, Heykellere İbâdet
    İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen Putları
    ve Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara İbâdet Etmek: Kur’ân-ı
    Kerim’in andığı şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet şeklinde
    ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber,
    genel olarak iki kısımda mütâlaa edilebilirler:
    1- İnsan, hayvan veya bunların karışımı bir şeklin; içinde bir
    sembolü, bir ruhu, bir örnekliği temsil ettiği anlayışıyla ağaç, taş
    ve madenden yapılarak, temsil ettiği varsayılan sembolün kutsanması
    biçimindeki putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı
    verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere
    dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü
    daha moderndir.
    Birinci maddede ele aldığımız putçuluk olayında putlar, tapanların
    nazarında tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri
    için, putperestler bu güç ve kuvvetin, tapındıkları putlarda
    gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun
    ilgili bulunduğu bir efsânesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir
    kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu vs. yi temsil eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik
    İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir
    ki, Arabistan’da putçuluğun tüm çeşitleri olmakla beraber, daha
    çok birinci kısımda anlatmaya çalıştığımız putperestlik yaygındı.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara ibâdet etmenin
    kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri,
    insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini aşılama sadedinde
    delil üstüne delil sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı
    tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.”
    105
    “De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki) ben,
    104] 10/Yûnus, 18
    105] 37/Sâffât, 95-96
    İBÂDET
    - 37 -
    sizin Allah’tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız sizi öldürecek
    olan Allah’a ibâdet ederim. Bana mü’minlerden olmam emredildi.”106
    Âyette geçen “Allah’tan başkasına ibâdet” , putlara duâ etmek ve
    yalvarmak anlamındadır. Nitekim peşinden gelen âyette, “Yüzünü
    Allah’ı birleyici olarak dine çevir ve müşriklerden olma!”107 denildikten
    sonra, “Allah’tan başka sana ne fayda, ne de zarar vermeyecek olan şeylere
    yalvarma/duâ etme. Eğer böyle yaparsan, o zaman sen zâlimlerden
    (müşriklerden) olursun.”108 buyrulmuştur.
    “De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibâdet
    etmekten men olundum.”109 Bu âyetteki “duâ”ya, “ibâdet” anlamı
    verilebilir. Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı göstermek
    anlamını ifade eder. Putlara ibâdet, ister musibet ve sıkıntılı
    anlarda onlara yalvarmak, duâ etmek; ister ilâh diye ta’zim
    göstermek olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir davranış şirk,110 hak yoldan
    sapmak ve hidâyete erenlerden olamamaktır.111 Allah’tan başkasına
    tapanlar Câhil kimselerdir. “Ey Câhiller! Allah’tan başkasına ibâdet
    etmemi mi bana emrediyorsunuz?” 112
    Kur’an’da Allah’tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası
    dokunmayan,113 rızık vermeyen,114 insan eli ile yapılan,115 işitmeyen ve
    görmeyen,116 bir şey yaratamayan,117 insanların ilâh diye isimlendirdikleri
    boş isimler,118 uydurma tanrılar,119 heykeller120 ve putlar121 olarak nitelendirilmişlerdir.
    İbrahim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında
    durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı
    onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrahim), ‘Doğrusu siz
    de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi. (...) İbrahim
    (a.s.), büyük bir put hâriç diğer putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını
    görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak bunu yapan
    106] 10/Yûnus, 104
    107] 10/Yûnus, 105
    108] 10/Yûnus, 104
    109] 6/En'am, 56; 40/Mü'min, 66
    110] 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 18
    111] 6/En'âm, 56
    112] 39/Zümer, 64
    113] 10/Yûnus, 18
    114] 16/Nahl, 73
    115] 37/Sâffât, 95
    116] 19/Meryem, 42
    117] 46/Ahkaf, 4
    118] 53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40
    119] 37/Sâffât, 86
    120] 21/Enbiyâ, 52
    121] 14/İbrâhim, 35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    zâlimlerden biridir’ dedi. (...) (İbrahim’e), ‘Ey İbrahim! Bu işi ilâhlarımıza
    sen mi yaptın?’ dediler. İbrahim, ‘Hayır, işte şu büyükleri yapmış. Onlara
    sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi. (...) (Kavmi), ‘Ey İbrahim! Sen de bilirsin
    ki, bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine İbrahim, ‘Siz Allah’ı bırakıp
    da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz?
    Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı kullanmıyor
    musunuz? (dedi.)”122 “Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir
    şey kazandırmayacak olan şeylere niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 123
    Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları124 heykellerin
    (temâsîl), insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple
    heykelleri ilâh edinip onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan
    medet ummak, ahmaklık ve akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına,
    uydurma ilâhlara, putlara ve heykellere tapanlar, kendilerini
    felâkete sürüklemiş, dünya125 ve âhirette Allah’ın azâbını hak
    etmiş olurlar.126 Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve
    Allah’tan başka ibâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya
    (cehenneme) gireceksiniz”127 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan
    başka dilediğinize ibâdet edin!”128 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir.
    129
    Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine
    ibâdet edenleri inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır.
    “(Müşriklerin taptıkları ilâhlar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara
    düşman/karşı olacaklardır.” 130
    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    diyor şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere
    ibâdet etmeleri; onları Allah katında kendilerine şefaatçi
    ve yardımcı olur, kendilerini azaptan korur inancı ile ilâh edinip
    tapmak, saygı göstermek, duâ edip yalvarmak, sıkıntı anlarında
    onlara sığınmak anlamlarını ifade etmektedir.
    Put, sadece Arapların câhiliye döneminde taptıkları basit ve
    alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu
    gibi, muhtelif câhiliye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan,
    tahtadan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök
    122] 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
    123] 19/Meryem, 42
    124] 14/İbrâhim, 35
    125] 11/Hûd, 109
    126] 21/Enbiyâ, 98
    127] 21/Enbiyâ, 98
    128] 39/Zümer, 15
    129] 37/Sâffât, 22-34
    130] 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
    cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibâret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın evrensel boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük problem olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda olabilecek tüm tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini kapsar. Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir. Bu putları hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. Fakat insanları kendilerine fayda ve zararı olmayan taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi? İnsanlar niçin putlara tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? Bu konuda Kur’an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer, 3; 10/Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.
    Tâğuta İbâdet
    “Andolsun biz, her millet içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’ diye bir elçi gönderdik.”131 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda Allah’ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”132 Şu âyette de, tâğuta ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”133
    Nedir tâğut? “Tâğut” kelimesinin kökü “tuğyan”dır. Tuğyan, isyanda haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde hareket etmek, büyüklenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana, putlara, Allah’tan başka tapılan her varlığa, insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara, hayır yolundan men edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette önderlik edenlere, gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara, insanların Allah’a ibâdet etmelerine ve İslâm’ı yaşamalarına engel olanlara denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun,
    131] 16/Nahl, 36
    132] 39/Zümer, 17
    133] 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    Allah’tan başka tapınma konumunda olan her şey; kanunlarında
    Allah’ın dinine karşı sınırı aşan zâlim yönetici ve Allah’ın indirdiği
    hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm şeriatına uymayan
    bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek ve
    görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup
    ona bağlanan, tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye
    sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.
    Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda
    şu sonuca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan,
    Allah ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey
    tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği
    sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir. Allah ile bağlantısı
    olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşünce,
    sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden almayan
    her idare, Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine
    düşman olan her şey tâğuttur. 134
    Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi,
    o kimseye ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur.
    Mevdûdi, tâğut kelimesini şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı
    azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet
    ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir.
    Tâğut, Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük,
    otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü
    yerine getirir; kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine
    itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe
    boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir ibâdettir. 135
    Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının
    karşısına konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri,
    emir ve yasakları, helâl ve haramları yerine ikame edilen, Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) yerine önder seçilen, Kur’an düşüncesi,
    inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve yönetim
    biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan
    her insanın, her sistemin ortak adı ve sembolüdür.
    Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder,
    kâhin gibi canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına
    gelecek şekilde itaat etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine
    Allah’tan başkalarının hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak
    demektir ki bu, insanı şirke, küfre götürür.
    134] Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
    135] Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, s. 66 ve 84
    İBÂDET
    - 41 -
    Günümüzde, kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan,
    hacca giden bazı kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri,
    tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına
    verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı
    bırakıp birtakım armaları, şiarları, işaretleri, bayrakları, gelenek
    ve görenekleri yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını,
    namuslarını, ahlâklarını fedâ ettikleri, böylece bu değerlere
    kulluk ve ibâdet ettikleri ortadadır. Bu şahısların tâğutun ortaya
    koyduğu nefsanî, şehvanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları
    ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri
    doğrultusunda yontarak şekil verdikleri, kısacası putların
    veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen
    yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tamamen zıt olan
    sistemleri kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de
    inkâr edilemez. Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi?
    Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek
    onların yolundan en küçük çapta ayrılmayanlar, Allah’ın Kitabına
    ve Rasûlünün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların
    işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha iyi putperest olur
    mu? Bunlar apaçık müşrik olduklarını kendileri bile ilân ediyorlar.
    Bu tür insanlar; ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister haccetsin
    ve isterse sabahlara kadar Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne yaparlarsa
    yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz,
    kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz; onlar
    tevbe edip, her türlü puta ve tâğuta kulluk/ibâdetten vazgeçmedikleri
    müddetçe... 136
    Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz.
    Tevhid’in şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek,
    onları tanımamaktır. Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir:
    “Artık kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa
    yapışmış olur.” 137
    Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet
    Allah’a şirk koşmanın bir çeşidi de Allah’ın izin vermediği alanlarda
    insanlara itaattir. Oysa ibâdette esas olan Allah’a itaat, Peygamberine
    itaat ve müslümanlardan olan emir sahiplerine itaattir.138
    Ne var ki, insanoğlu, çoğu zaman kendi cinsinden olan beşerden
    bazı kimselerin birtakım üstün özelliklere sahip olduklarını düşünerek
    onları rab konumuna getirmiş ve böylece onlara ibâdet etmiştir.
    136] Mehmet Kubat, a.g.e. s. 138
    137] 2/Bakara, 256
    138] 4//Nisâ, 59
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Kur’ân-ı Kerim, yahûdi ve hıristiyanların, ulûhiyet ve rubûbiyet
    makamına Allah’tan başkasını koyarak kullukta ona yöneldiklerini,
    oysa itaat ve ibâdetin sadece Allah’a has kılınması gerektiğini
    şöyle dile getiriyor: “(Ehl-i kitap), bilginlerini ve râhiplerini Allah’tan ayrı
    rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de (rab edindiler). Oysa kendilerine
    yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka tanrı
    yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”139 Yahûdi
    ve hıristiyanların, bilginlerini ve râhiplerini rab edinmeleri, onlara
    ibâdet etmeleridir. İbâdetleri ise, onların, Allah’ın haram kıldığı
    şeyleri helâl, helâl kıldığı şeyleri haram kılmalarını kabul edip itaat
    etmeleridir. Yahûdi ve hıristiyanlar, Allah’ın emrine, hakkın hükmüne
    değil; onların irâdelerine tâbi oldular; onlara Allah’a tapar
    gibi taptılar. Hatta Allah’ı bırakıp onlara taptılar. Allah’ın emrine,
    Kitabın sözüne, hakkın gerektirdiğine açıktan açığa muhâlif olan
    hususlarda Allah’a isyan ettiler; onların arzularına ve emirlerine
    itaat ettiler. Allah’ın haram kıldığı şeyleri, onların emriyle helâl
    kıldılar. Allah’ın “yapmayın” dediği şeyleri yaptılar; “yapın” dediğini
    yapmadılar. Bunun hilâfına onların emir ve yasaklarına, hevâ
    ve heveslerine tâbi oldular. 140
    Buna göre âyetteki râhipleri ve bilginleri rab edinip ibâdet etmek,
    Allah’ın helâlini haram, haramını helâl saymaları konusunda
    onlara itaat etmek anlamına gelmektedir. Yoksa onlar, bilginleri
    için oruç tutuyor, namaz kılıyor değillerdi. Demek ki herhangi bir
    insanın, ister bilgin olsun ister yönetici, Allah’ın emir ve yasağına,
    helâl ve haramına ters düşen emir ve hükümlerine gönülden katılmak,
    onu hüküm/kanun koyucu olarak kabul etmek, ona itaat
    ederek Allah’ın hükmüne muhalefet etmek; onu Allah’tan başka
    rab edinmek ve ona ibâdet etmek demektir.141 “Yaratıcıya isyan
    etme konusunda yaratılana itaat edilmez.”142 Hakkı bâtıl, bâtılı hak
    yapmaya çalışanlar, ilim haysiyetinden yoksun birer tâğutturlar.
    Bu şekilde davranışlar, şirk, küfür ve Allah’tan başkalarını rab
    edinmek ve onlara tapmaktır.143 Allah’ın kitabına yetki tanımaksızın
    helâl ve haram sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde görenlerin
    nefislerini ilâve rab ittihaz ettiklerini ve onlara kanun koyma
    yetkisi tanıyanların da onları rabler edindiklerini yukarıdaki âyet
    ve hadislerden öğrenmiş oluyoruz.
    Kur’an’ın on dört asır önce getirdiği en büyük prensiplerden
    139] 9/Tevbe, 31
    140] Elmalılı, IV, 2511; Bu konuyla ilgili olarak Adiy b. Hâtem'le ilgili hadis için
    Bak. Tirmizî, Tefsir 10
    141] Elmalılı Tefsiri, Eser Y., IV, s. 2512
    142] Buhâri, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 39, 46
    143] Elmalılı, IV, s. 2513, 2514
    İBÂDET
    - 43 -
    biri de, hangi makam ve mevkide olursa olsun, insana değil; yalnız
    Allah’a ibâdet edilmesi prensibidir. İslâm, beşeriyeti saâdete erdirmek,
    zulmü ortadan kaldırmak, insana kulluk etmeye sevkeden
    istismarı yok etmek yolunda birleşilmesi gerekli olanı belirterek
    yahûdi ve hıristiyanlara bakın nasıl hitap ediyor: “De ki: Ey Kitap
    ehli, gelin aramızda birleşebileceğimiz bir kelime üzerinde toplanalım:
    Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.
    Bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmeyelim!” 144
    Kur’ân-ı Kerim, kula kulluğu ortadan kaldırmak ve sadece Allah’
    kulluğu tesis etmek üzere gönderilen Kitap olduğu için, insanların
    Allah’ı bırakıp hemcinslerinden olan insanlara ibâdet/kulluk
    etmesini önlemek amacıyla çeşitli deliller serdetmiş, bu konuda
    geniş açıklamalar yapmıştır: “Hiçbir insana yaraşmayacak/yakışmayacak
    bir şey varsa, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve nebîlik vermesinden
    sonra onun insanlara: ‘Allah’ı bırakın da bana kul olun’ demesidir. Tam
    aksine o; ‘Kitabı öğrendiğiniz ve okuduğunuz yönüyle Allah’a kul olun’
    der. O, size: ‘melekleri ve peygamberi ilâh edinin’ diye emretmez. Siz müslüman
    olduktan sonra size hiç imansızlığı emreder mi o?”145 İstisnâsız bütün
    peygamberler: “Ey kavmim, Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka
    ilâhınız yoktur.”146 buyurmuşlardır.
    Tarihe ibret nazarıyla baktığımız zaman çok değişik ve çeşitli
    şirk görüntüleri içerisinde insanların bazı bilge kimseleri veya kimi
    peygamberleri ilâh kabul ettiklerini görüyoruz. Meselâ, bazı kimseler
    tarafından peygamber olduğu iddia edilen ve en azından
    yüce vasıflara sahip bilge bir kimse olduğu herkesçe kabul edilen
    Buda, sağlığında ilâhlık iddia etmemiş, bilâkis insanları Allah’ı tek
    ilâh edinmeye çağırmış olduğu halde, tâbîleri onu ölümünden sonra
    ilâh edinmiş ve ona tapmışlardır.
    Aynı şekilde Hz. İsa (a.s.) sağlığında kendisinin, Allah’ın kulu
    olduğunu ilân etmiş ve insanları da sadece Allah’a kul olmaya çağırmış
    olduğu halde, vefatından hemen sonra, bizzat kendi kavmi
    tarafından ilâh kabul edilerek Allah’a şirk koşulmuştur. İslâm bu tür
    bir sapıklığın önüne geçmek için deliller getirmiş ve bunun şirk olduğunu
    her fırsatta vurgulamıştır. Kur’an, kullara kulluğu ortadan
    kaldırarak yeryüzünde hâkimiyeti sahte ilâh ve rablerin elinden
    çekip alarak sadece Allah’a vermek için delil üstüne delil getiriyor
    ve bu noktanın son derece önemli olduğunu insanlara ısrarla vurguluyor.
    147
    144] 3/Âl-i İmrân, 64
    145] 3/Âl-i İmrân, 79-80
    146] 7/A'râf, 59, 65, 73, 85; 12/Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2; 16/Nahl, 36
    147] M. Kubat, a.g.e. s. 132
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Şeytana İbâdet
    Yüce Allah, insanlara şeytana ibâdet etmemelerini, kendisine
    ibâdet etmelerini emretmektedir: “Ey Âdemoğulları! Ben size, ‘Şeytana
    ibâdet etmeyin. Zira o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana ibâdet
    edin. En doğru yol budur’ diye tavsiye etmemiş miydim?148 Şeytana
    ibâdet, vesvese verdiği, süslü gösterdiği şeylerde ve Allah’a isyan
    olan konularda kendisine itaat ve ittibâ etmektir. Allah, insanlara,
    “şeytanın adımlarına uymayın.”149; “Çünkü şeytan, insana apaçık bir
    düşmandır.”150; “Onu düşman edinin.”151 buyurmuştur.
    Kur’ân-ı Kerim, ister insanlardan olsun, isterse cinlerden,
    tüm şeytanların152 insanları şirke düşürdüğünü bizlere hatırlatır.
    Sebe’ kraliçesi hakkında bilgi edinmeye gönderilen Hüdhüd, Hz.
    Süleyman’a döndüğünde şunları haber verir: “Onun ve kavminin,
    Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, onlara işlerini süslemiş
    de onları doğru yoldan çevirmiş, bu yüzden yola gelemiyorlar.” 153
    Kur’an, şeytanın insanlar üzerinde, onların irâdelerini ortadan
    kaldıracak bir güce sahip olmadığını, ancak insanların şirk koşmaları
    ve böylece onların sapmaları noktasında vesvese verdiğini
    açıkça bildirmiştir. “Görmedin mi biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları
    oynatıp duruyorlar.”154; “Fakat kalpleri katılaştı ve şeytan da onlara
    yaptıklarını süslü gösterdi.”155; “O (şeytan)lar bunlar (insanlar)ı yoldan çıkardıkları
    halde, bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar.” 156
    Şeytan, insanlara fuhşu ve münkeri emreder.157 İnsana vesvese verir.
    158 İnsanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları saçar.159 İnsanlara,
    yaptıkları kötülükleri süslü gösterir.160 Boş şeyler vaad eder.161 Gerçekleri
    unutturur.162 Tuzak kurar.163 İnsanı saptırmak ister.164 Onu doğru yoldan
    148] 36/Yâsin, 60-61
    149] 2/Bakara, 168, 208
    150] 17/İsrâ, 53
    151] 35/Fâtır, 6
    152] 6/En'âm, 112
    153] 27/Neml, 24
    154] 19/Meryem, 83
    155] 6/En'âm, 43
    156] 43/Zuhruf, 37
    157] 2/Bakara, 268; 24/Nûr, 21
    158] 7/A'râf, 20; 20/Tâhâ, 120
    159] 5/Mâide, 91
    160] 6/En'âm, 43; 8/Enfâl, 48
    161] 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
    162] 6/En'âm, 68
    163] 4/Nisâ, 76
    164] 4/Nisâ, 60
    İBÂDET
    - 45 -
    meneder.165 Bu sebeple insanın, şeytanın vesvesesine aldanıp ona
    uymaması gerekir; uyarsa ona ibâdet etmiş olur.
    Kur’an’da içki, kumar, putlar, heykeller, şans okları, talih oyunları,
    şeytanın işi olarak ifade edilmiştir.166 Demek ki, Allah’ın haram
    kıldığı, yasak ettiği şeyleri yapanlar, şeytana itaat etmiş olmaktadırlar.
    Kur’an, bu itaati, şeytana ibâdet olarak ifade etmiştir. İbrahim
    (a.s.), babasına: “Ey babacığım! Şeytana itaat etme; çünkü şeytan,
    Rahmân’a isyan etmişti”167 demiştir. İnsanı, Allah’tan başkasına,
    putlara ve benzeri şeylere ibâdet etmeye ve onları şirke, küfre ve
    isyana teşvik eden, şeytan ve şeytanlaşan insanlardır. Âsî kimseye
    itaat eden, âsîdir. Şeytana ve küfrü, şirki ve kötülükleri emredenlere
    itaat edenler, Allah’a isyan etmiş, şeytana ibâdet etmiş olurlar.
    Şeytana ibâdet konusunu açıklamaya çalışırken, satanizmden,
    yani direkt olarak şeytana tapınma dininden uzunca bahsetmeyi,
    toplumu çok az ilgilendirdiği için gereksiz görüyoruz. Yeni dinler
    edinerek, bunalımlarına güya çözüm arayan, düzenin ve toplumun
    kurbanı bazı marjinal gençlerin, yenilik ve moda olsun, değişiklik
    olsun diye, düzen ve toplum şeytanından; gerçek şeytanın
    kucağına sığınıp ona sahiden tapınmaya yöneldiklerini gözlüyoruz.
    Satanizm denilen bu şeytan severlik ve kötülükçülüğün aslında
    pek de yeni bir din olduğu da söylenemez. Özellikle Suriye
    topraklarında günümüze kadar varlığını devam ettiren Yezidîlik
    de bir satanizmdir.
    Cinlere İbâdet
    Cinler, Allah’ın kendisine ibâdet etmeleri için dumansız saf
    ateşten yarattığı varlıklardır.168 İnsanlar gibi ibâdet ve isyan edebilme
    yeteneğine sahiptirler. Bu sebeple müslüman ve kâfir, sâlih
    ve fâsık olanları vardır. Zaten İblis de cinlerdendir.
    Sebe’ sûresinde cinlere ibâdetten söz edilmiştir: “O gün,
    kâfirlerin hepsini mahşere toplar, sonra meleklere, ‘Bunlar size mi ibâdet
    ediyorlardı?’ der.”169 Bu soruya melekler, “(Ey Rabbimiz!) Seni tenzih
    ederiz. Onlar değil; Sen bizim velîmizsin. Hayır, onlar (bize değil) cinlere
    ibâdet ediyorlardı. Çoğu onlara iman eden kimselerdi.”170 şeklinde
    cevap vermişlerdir. Cinlere ibâdet, onlara sığınmak, korkulardan,
    mal ve canların kaybından onlara ilticâ etmek ve onlardan yardım
    165] 27/Neml, 24; 29/Ankebût, 38
    166] 5/Mâide, 91
    167] 19/Meryem, 44
    168] 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 15
    169] 34/Sebe', 40
    170] 34/Sebe' 41
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    talep etmektir. Âyette geçtiği şekliyle cinlere iman ise, muhafaza
    ve sığınma hususunda onların gücüne inanmaktır.171 “İnsanlardan
    bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı, cinler de onların azgınlıklarını
    artırırlardı.”172 Bu âyet, insanların cinlere ibâdetlerinin, onlara
    sığınmak olduğunu ortaya koymaktadır.
    Yüce Allah, sadece kendisine ibâdet edilmesini emretmiş, kendisinden
    başkalarına ibâdet edilmesini şiddetle menetmiştir. Ancak,
    imtihan gereği olarak, insanları ve cinleri bu konuda zorlamamıştır.
    Bu sebeple cin ve insanlardan, Allah’a ibâdet edenlerin
    yanında, O’nun dışındakilere ibâdet edenler de vardır. Allah’tan
    başkalarına ibâdet; sadece putlara, heykellere, ateşe, aya, güneşe,
    mezara tapmaktan ibâret değildir. Kur’an’ın hilâfına hareket
    eden insanların buyruklarını isteyerek kabul edip bunları uygulamak
    da Allah’tan başkalarına ibâdet etmektir. Allah’tan başkalarına
    ibâdet, şirk ve küfürdür. 173
    “(Ey Rabbim,) Ancak Sana ibâdet eder, ancak Senden yardım isteriz.” 174
    “Ey kâfirler tapmam sizin taptıklarınıza... Sizin dininiz size; benim dinim
    bana!” 175
    “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Hâlâ akıllanmayacak
    mısınız?” 176
    Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na
    secde ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a
    ibâdet ölçüsünde yapanlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan
    kullara ve tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!
    171] Dört Terim, 87
    172] 72/Cin, 6
    173] İsmail Karagöz, Kur'an'da İbâdet Kavramı, Şûle Y., s. 78
    174] 1/Fâtiha, 5
    175] 109/Kâfirûn, 1-2, 6
    176] 21/Enbiyâ, 67
    İbâdetle İlgili Âyet- i Kerimeler
    A- İbâdet Kelimesinin Kökü Olan A-b-d Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 275 Yerde:) 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 21, 23, 83, 90, 133, 133, 138, 172, 178, 178, 186, 207, 221; 3/Âl-i İmrân, 15, 20, 30, 51, 64, 79, 182; 4/Nisâ, 36, 118, 172, 172; 5/Mâide, 60, 72, 76, 117, 118; 6/En’âm, 18, 56, 61, 88, 102; 7/A’râf, 32, 59, 65, 70, 73, 85, 128, 194, 206; 8/Enfâl, 41, 51; 9/Tevbe, 31, 104, 112; 10/Yûnus, 3, 18, 28, 29, 104, 104, 104, 107; 11/Hûd, 2, 26, 50, 61, 62, 84, 87, 109, 109, 109, 123; 12/Yûsuf, 24, 40, 40; 13/Ra’d, 36; 14/İbrâhim, 10, 11, 31; 15/Hıcr, 40, 42, 49, 99; 16/Nahl, 2, 35, 36, 73, 75, 114; 17/İsrâ, 1, 3, 5, 17, 23, 30, 53, 65, 96; 18/Kehf, 1, 16, 65, 65, 102, 110; 19/Meryem, 2, 30, 36, 42, 44, 49, 61, 63, 65, 65, 82, 93; 20/Tâhâ, 14, 77; 21/Enbiyâ, 19, 25, 26, 53, 66, 67, 73, 84, 92, 98, 105, 106; 22/Hacc, 10, 11, 71, 77; 23/Mü’minûn, 23, 32, 47, 109; 24/Nûr, 32, 55; 25/Furkan, 1, 17, 17, 55, 58, 63; 26/Şuarâ, 22, 52, 70, 75, 92; 27/Neml, 15, 19, 43, 45, 59, 91; 28/Kasas, 63, 82; 29/Ankebût, 16, 17, 17, 17, 36, 56, 56, 62; 30/Rûm, 48; 34/Sebe’, 9, 13, 39, 40, 41, 43; 35/Fâtır, 28, 31, 32, 45; 36/Yâsin, 22, 30, 60, 61; 37/Sâffât, 22, 40, 74, 81, 85, 95, 111, 122, 128, 132, 160, 161, 169, 171; 38/Sâd, 17, 30, 41, 44, 45, 83; 39/Zümer, 2, 7, 10, 11, 14, 15, 16, 16, 17, 17, 36, 46, 53, 64, 66; 40/Mü’min, 15, 31, 44, 48, 60, 66, 85; 41/Fussılet, 14, 37, 46; 42/Şûrâ, 19, 23, 25, 27, 27, 52; 43/Zuhruf, 15, 19, 20, 26, 45, 59, 64, 68, 81; 44/Duhân, 18, 23; 46/Ahkaf, 6, 21; 50/Kaf, 8, 11, 29; 51/Zâriyât, 56; 53/Necm, 10, 62; 54/Kamer, 9; 57/Hadîd, 9; 60/Mümtehıne, 4; 66/Tahrîm, 5, 10, 10; 71/Nûh, 3, 27; 72/Cinn, 19; 76/İnsân, 6; 89/Fecr, 29; 96/Alak, 10; 98/Beyine, 5; 106/Kurayş, 3; 109/Kâfirûn, 2, 2, 3, 3, 4, 4, 5, 5.
    İbâdet Etmek: Hicr, 99; Hacc, 77; Furkan, 77; Neml, 91; Ankebut, 17, 36; Ahzab, 35; Yasin, 60-61; Mü’min, 14.
    İbâdet (Kulluk) Yalnız Allah’a Yapılır: Fatiha, 5; Bakara, 21-22, 83; Nisa, 36; En’am, 3, 102, 162; Yunus, 3; Hud, 2, 123, Nahl, 52; İsra, 23, Meryem, 65; Zümer, 2, 66; Fussılet, 37-38.
    İnsanlar ve Cinler, İbâdet İçin Yaratılmıştır: Zariyat, 56-57; Cin, 16-17.
    Allah’a Kulluk Etmenin Misali: Rum, 28.
    Kibirlenerek Allah’a Kulluk/İbâdet Etmekten Çekinmek: Nisa, 172-173; A’raf, 146-147, 207; Nahl, 48; Fussılet, 37-38.
    Herkes Allah’ın Huzuruna Kul Olarak Varacaktır: Meryem, 93.
    Allah’ın İbâdete İhtiyacı Yoktur: Ankebut, 6.
    Peygamberler Allah’a İbâdete Davet Ederler: Al-i İmran, 79-80; Enbiya, 90; Neml, 45; Ahzab, 7-8.
    Cenneti Kazanmak İçin Kulluk: Tevbe, 111.
    İbâdeti İhlasla, Samimiyetle Yapmak: A’raf, 29; Tevbe, 112; Zümer, 2, 11, 14; Mü’min, 14, 65.
    İbâdette İhsan: Bakara, 112.
    Münafıklar İbâdeti Gösteriş İçin Yaparlar: Nisa, 142; Tevbe, 107.
    Gece İbâdeti: Furkan, 64; Müzzemmil, 1-4, 6-7, 20, 41, 46; İnsan, 26.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1.
    Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbn Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 93-107
    2.
    Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 338-354
    3.
    Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Yenda Y. c. 1, s. 99-118
    4.
    Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 69-73
    5.
    Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 42-45
    6.
    Tefhimü’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1 s. 41-42
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    7. Safvetü’t Tefasir, M. Ali Sabuni, Yeni Şafak Y. c. 1 s. 35-39
    8. Fatiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 173-238
    9. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1 s. 17-18
    10. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 3 s. 53-55
    11. Kur’an’da İbâdet Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, İzci Y.
    12. Kur’an’da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
    13. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. s. 118-139
    14. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 129-140
    15. Kur’an’da Tevhid, Beheşti, 45-51; 39-
    16. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 28-47
    17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 487-488
    18. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 223-239
    19. Sorularla Fatiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 146-177
    20. La İlahe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y. s. 91-110
    21. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1, s. 21 (abd)
    22. Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 170-194
    23. Dingünü İbâdet, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y. s. 67-127
    24. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 27-30
    25. Namaz Duaları ve Sureleri, Ali Akpınar, Suffe Y. s. 80-81
    26. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 383-384
    27. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 324-329
    28. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, İdeal Kitaplar Y. s. 115-136
    29. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y. s. 40-46
    30. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 125-178
    31. İslâmi Kavramlar, Mevdudi, s. 9-36
    32. İman, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. s. 34-44
    33. Tevhidin Hakitatı, Yusuf El-Kardavi, Saff Y. s. 39-40
    34. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 46-48
    35. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y. s. 129-158
    36. İslâm, Mevdudi, s. 145
    37. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 223-239
    38. Dini Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 67-87
    39. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Fikir Y. s. 34-40
    40. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 349- 356
    41. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s.
    156-157
    42. Düşünceler, S. Gündüzalp, A. Suad, Zafer Y.
    43. Kur’an’da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 298
    44. Fıkıh Penceresinden Fetvalarla Çağdaş Hayat, Faruk Beşer, Nun Y. s. 512-517
    45. İlmin Işığında İslâmiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y. s. 207-209
    46. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 148-158
    47. Fatiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 50-55
    48. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, RibatY.
    s. 262-268
    49. İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 161-166
    50.
    Dini Hayatın Psiko Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 67-87
    51.
    La İlahe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y. 91-110
    52.
    Yeni İslâm İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. s. 84-85; 510-512
    53.
    Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
    54.
    Psikolojik ve Sıhhi Açıdan İbâdet, Abdullah Aymaz, Çağlayan Y.
    55.
    İbâdetlerde Şekil ve Mana İlişkisi, Ruhi Özcan, Ravza Y.
    56.
    İbâdet, Yaşar İşcan, D. İ. B. Y.
    57.
    İbâdet, Yusuf El Kardavi, Muvahhid Y.
    58.
    İbâdet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y.
    59.
    Kulluk, İmam İbn Teymiyye, İhya Y.
    60.
    Namaz Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y
    61.
    İbâdet, İhsan Atasoy, Nesil Basım Yayın.
    62.
    İbâdet Bilgileri, Ahmet Efe, Seha Neşriyat
    63.
    İbâdet Hayatımız, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
    64.
    İbâdet İlkeleri, Hüseyin Emin Öztürk, T. Diyanet Vakfı Y.
    65.
    İbâdet Prensipleri, Hüseyin Emin Öztürk, Seha Neşriyat
    66.
    İbâdet/Kulluk, Salih Çavuşoğlu, Hanif Y.
    67.
    İbâdetin 99 Faydası, Ergüder Aksoy, Seha Neşriyat
    68.
    İbâdetin Getirdikleri, Safvet Senih, Nil A. Ş.
    69.
    İbâdetler, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
    70.
    İbâdetler Fıkhı, Şeyh Faysal Mevlevi, İstişare Y.
    71.
    İbâdetler ve Mabedler, Mehmet Emre, Erhan Yayın
    72.
    İbâdetlerimiz, M. Saim Yeprem, Nur Y.
    73.
    72. İbâdetlerimiz, E. Özdemir, Erdem Y.
    74.
    73. Allah’tan Vahiy, Kullardan İbâdet, Abdullah Büyük, Suffe Y.
    75.
    İslâm İbâdet Fenomenolojisi, Mehmet Bayraktar, Akçağ Y.
    76.
    75. Niçin İbâdet Ediyoruz? Alaaddin Başar, Zafer Y.

    - 51 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -9-
    HİDÂYET
    Kur’an’ı hayata geçirmek;
    İşte dosdoğru yol, hidâyet.
    Kur’an dışı hayat sürmek;
    Gazâbı hak etmek ve dalâlet.
    •
    Hidâyet; Anlamı ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da Hidâyet
    •
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman Yönü Bulduran Kuvvet
    •
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
    •
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
    •
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
    •
    Hidâyette Kulun Rolü
    •
    Hidâyet Türleri
    •
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
    •
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
    •
    Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
    “Bize hidâyet ver, bizi dosdoğru yola ulaştır.”177
    Hidâyet; Anlamı ve Mâhiyeti
    Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
    177] 1/Fâtiha, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    Sırât-ı Müstakîme, Dosdoğru Yola
    Kur’ân-ı Kerim’de 32 âyette geçen bu tamlama, yol anlamındaki
    sırât’la; doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki müstakîm
    kelimesinin birleşmesinden oluşmaktadır. Kur’an’ın, hedefe götürücü
    ve erdirici yol olarak gördüğü yol, sırât’tır. Sırât, lügatte cadde,
    anayol, işlek ve büyük yol anlamına gelir. “Es-sırât”: “Allah’ın
    yolu” demektir. Müstakîm ise, hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan,
    dümdüz ve dosdoğru demektir. Sırât-ı müstakîm: Dosdoğru
    olan yol anlamındadır. Sırât-ı müstakîm (doğru yol): İki
    nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından Cennet
    noktasına en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek
    yolun adıdır.
    Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip
    tanıtan, onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş)
    yolunu gösterip açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi
    için gerekli olan cihetlere yönelten zattır. Bundan fazla
    olarak, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılar, istediğini
    dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün diğer yaratıkları
    faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
    sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
    bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive
    çıkar çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde
    yapmasını vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder.
    Hidâyetin zıddı dalâlettir. Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak,
    bocalamak ve kaosa yenik düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet,
    doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak sapmaktır. “İhdinâ”
    kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun tabir: “bize hidâyet
    et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre: “İhdinâ”
    kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
    deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu
    Türkçeye de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir.
    Yani hidâyet, tek kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
    Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber
    yardımıyla gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse
    bir değildir. Bu bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık,
    sapmışlık anlamına gelen “dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür.
    Çünkü her şey kendi zıddına nispetle daha gerçek mânâ
    ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da yolunda doğru
    istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin edici kılavuz
    nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
    HİDÂYET
    - 53 -
    Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”178 Yolun doğrusunu
    göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi
    hepinizi hidâyete iletirdi.” 179
    Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı
    olmaktır. Yalnız göstermek, dinin anladığı mânada hidâyeti
    ifade etmez. Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin
    hidâyetinin bir parçasıdır. O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların
    okuduğu Fâtiha sûresi 5. âyetindeki “ihdinâ” kelimesine,
    bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette sebatımızı nasib et” anlamı
    vermişlerdir.
    “İhdinâ” derken hidâyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu
    bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah (c.c.), Rasûlüne: “Sen
    sevdiklerine
    hidâyet veremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet verir”180
    buyurarak hidâyeti Rasûlü’nün bile veremeyeceğini
    bildirir.
    Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol
    gösterirler. “Muhakkak sen Sırat-ı Mustakıym’e yol göstermektesin.”181
    Rabbimiz vahiyle peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin
    ışığında yürüyoruz.
    Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nuruna davet eder,
    yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar da nur
    vermiyor, sadece gözü perdelenenlerin nurunu açıyor. Hidâyet gönül
    işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
    Böylesi hidâyete ermiş gibi görünür ama gönülden inkâr eder.
    Yine kişinin kafatası açılarak içinden iman sökülemez, o bir gönül
    işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur.
    Bizim tebliğimiz bir kişinin hidâyetine sebep olursa bu bizim
    için yeryüzü dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu bize
    biraz ters gibi gelebilir. Ama yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün
    tamamı insanın haksız yere akıtılmış bir damla kanına
    denk olmaz.
    Dinimizin insana verdiği değer bu!..
    Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi
    öldürenin
    bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken182
    öldürülenin
    mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Hâlbuki
    uygar sayılan Avrupalının, Amerikalı’nın gözünde bir varil petrol,
    178] 6/En'âm, 71
    179] 16/Nahl, 9
    180] 28/Kasas, 56
    181] 42/Şûra, 52
    182] [43] Maide 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    Hıristiyan
    olmayan milyarlarca insanlardan daha değerlidir. İşte
    böyleleriyle aynı safta, aynı kulüpte, aynı pakt’ta olmamak için
    “Gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil” diyoruz. 183
    Kur’an’da Hidâyet
    Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla
    beraber, aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en
    çok zikredilen kelimelerdendir. Hidâyet kelimesinin kökü olan
    “Hedy” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 317 yerde geçer. Hidâyetin
    zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü “d-l-l” ve türevleri ise toplam
    191 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet yaratan, istediğini
    hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir. Kur’an’a
    göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
    olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
    1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara
    akıl, zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve
    87/A’lâ, 3 âyetlerinde bu tür hidâyetten bahsedilir.
    2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları,
    buyruğumuz ile insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler
    yaptık.”184 âyetinde olduğu gibi.
    3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik
    hidâyeti, onları bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul
    edenlerin (ihtedev), Allah hidâyetlerini artırır.”185 “Allah, iman edenlere
    hidâyet etti.”186 âyetlerinde olduğu gibi.
    4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun
    ki, bizi buna hidâyet etti.”187 âyetinde olduğu gibi.
    İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet
    ve yolu tanıtmak sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e
    hitaben: “Muhakkak ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”188 “Her
    millet için hidâyet eden (yani, dâvet eden) vardır.”189 gibi âyetlerde
    kasdolunan hidâyet, bu nevidendir. Gerekli istidatları, tevfik ve
    âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür hidâyet çeşitlerine
    ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”190 (Hitap özellikle Hz. Peygamber’edir)
    gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler,
    183] Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
    184] 21/Enbiyâ, 73
    185] 47/Muhammed, 17
    186] 2/Bakara, 213
    187] 7/A'râf, 43
    188] 42/Şûrâ, 52
    189] 13/Ra'd, 7
    190] 28/Kasas, 56
    HİDÂYET
    - 55 -
    fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi,
    yani “hidâyeti kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz
    konusudur. Cennete koymak ve âhirette mükâfat vermekten
    ibâret olan dördüncü kısma giren hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir:
    “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine
    apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğa, Allah nasıl
    hidâyet eder?”191; “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.”192; “Onların
    hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet eder.” 193
    Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip
    varacakları yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an,
    sâlih amelle hidâyet arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar.
    Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.
    194 Başka bir ifadeyle hidâyet, tevbe-iman-sâlih amelin
    doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih amellerle
    olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
    işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
    eriştirir.”195 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin
    varlığı görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir,
    doğru yola eriştirir ve durumlarını düzeltir.”196 Âyette doğru yola
    eriştirilen ve durumları düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade
    edildiği gibi, iman eden ve sâlih amel işleyenlerdir. 197
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman,
    Yönü Bulduran Kuvvet
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü
    bulduran kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol
    problemiyle karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde
    yürümemizi sağlayacak yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an,
    yol konusu üzerinde çok durmaktadır. Kur’an’da geçen sırat, sebil,
    tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında nüanslar olmasına
    rağmen- yol anlamındadır.
    Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın
    kalbi, hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir.
    Kalbin imanla küfürden birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir
    sebep icabeder. Hidâyeti de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani
    191] 3/Al-i İmran, 86
    192] 2/Bakara, 258
    193] 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
    194] 20/Tâhâ, 82
    195] 10/Yûnus, 9
    196] 47/Muhammed, 5
    197] Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    gönüllere imanı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını
    tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından istediğine
    hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları hidâyet
    ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
    hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz.
    Allah’ın saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
    Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın
    bir kulunda dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık
    yolunu tutmuş olmasındandır. Yoksa, kul irâdesini, yeteneklerini
    dalâlete yöneltmedikçe Allah onu cebren dalâlete sevk etmez.
    Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını
    bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve iman asıldır. Dalâlet ve küfür
    sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i isti’mâlinden doğmuştur.
    Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.198 Sağırlıktır,
    dilsizlik ve körlüktür.199 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
    bir ticareti/kazancı200 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
    hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
    olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.”
    201
    Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar
    meclisinde Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda
    doğru yola gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi
    biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz, ama onu Allah, kitabında bildirmiş,
    bu sûretle kat’i olarak mâlum olmuştur. Hatırlayamamak,
    inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda bile, nice mühim
    ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî iman, Allah’ın
    bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda her
    türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince
    her ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
    dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi,
    dünyada gördüğü, işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir
    hikmet dersi göstererek ezelî iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını
    arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat kat hidâyetleridir ki, kul,
    hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti de daima
    artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş,
    sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru
    yolda olanlar bunlardır.” 202
    198] 2/Bakara, 10
    199] 2/Bakara, 18
    200] 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
    201] 2/Bakara, 16
    202] 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-
    248
    HİDÂYET
    - 57 -
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
    Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”203 diye duâ ediliyor.
    Dalâlette bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini
    istemek; hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat
    ve hidâyet mertebesinde yükselmeyi istemek anlamındadır. Bizi
    hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten ayırma demektir. Şu âyette
    buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz, bizi hidâyete ulaştırdıktan
    sonra, kalplerimizi saptırma.”204 Nice âlim ve âbid vardır ki, onun
    kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış, ayağı
    kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
    bir hayat önemlidir ama müslümanca ölmek çok daha
    önemlidir. “Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”205 Biz, her
    an hidâyette kalabilmek, doğru yoldan sapmamak için Allah’ın
    yardımına muhtacız. Zaten sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı)
    ifade etmektedir. Hamdler, sürekli O’na; ibâdetler,
    tâatler ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
    Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim,
    Peygamber ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz
    olarak bunlara sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı
    selim sahibi olmak, vahiyle irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı
    kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar, o yolda kalmak için de
    önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye, en ileriye tâliptir.
    Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine denk olmamalıdır.
    İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli,
    hidâyet yolunda mesafe katetmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde
    yer almaya gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den
    hidâyetimizin artırılmasını da istiyoruz. 206
    Bu âyetten hemen önce “Ancak Senden yardım isteriz.” denilmişti.
    İşte, bu duânın nasıl yapılacağını göstermek için duâya başlanıyor:
    “Hidâyet eyle bizi doğru yola...” Bu talep ve duâ, istiânenin
    öneminin ve genişliğinin tatbik sahasını gösteriyor. Duâ ve isteğe
    ne sûretle başlayacağımızı, Allah’tan ne istememiz gerektiğini, bizim
    için en büyük ve en değerli şeyin ne olması gerektiğini öğretmek
    için böyle duâ etmemiz telkin edilmiş oluyor.
    “İhdinâ” (Bizi hidâyete erdir) ifadesi, ne istediğimizi anlatmaya
    yetebilirdi. Ama bununla yetinilmedi. Nereye hidâyet
    edilmesi, hangi yola Allah’ın bizi iletmesini istediğimiz de
    203] 1/Fâtiha, 6
    204] 3/Al-i İmran, 8
    205] 2/Bakara, 132
    206] Bak. 35/Fâtır, 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    “es-sırâta’l-müstakîm” ifadelerinde açıklanmış oldu: “Dosdoğru yola.
    Öyle yol ki...”
    “Niçin “bana hidâyet et” değil de; “bize hidâyet et” diye çoğul
    edatı kullanıldı?” denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Duâ, daha
    genel olduğu zaman, kabul edilmeye daha yakın olur. “Müslümanlar
    arasında duâsı kabul olunacak mutlaka birisi vardır. Allah,
    birisinin duâsını kabul edince, diğerlerinin duâsını geri çevirmez”
    denilmiştir. Peygamber Efendimiz, “Allah’a, kendisiyle isyan etmediğiniz
    dillerle duâ edin.” buyurdu. Sahâbe: “Yâ Rasûlallah, hangimizin
    öyle dili vardır?” deyince de, O: “Birbirinize duâ edersiniz. Çünkü sen
    onun lisanı ile o da senin lisanınla Allah’a isyan etmemiştir.” buyurmuştur.
    Kul, sanki şöyle der: “Senin Rasûlünün ‘cemaat, birlik rahmet;
    ayrılık ise azabtır.’207 buyuruyor. Sana hamdetmek isteyince de, bütün
    hamdleri dile getirerek “el-hamdü lillâh” dedim. İbâdeti dile getirdiğimde,
    bütün herkesin ibâdetini dile getirerek “iyyâke na’büdü
    (ancak Sana ibâdet ederiz)” dedim. Yardım talebinde bulununca da,
    herkesin yardım talebini söyleyerek “ve iyyâke nesteıyn (ancak Senden
    yardım isteriz)” dedim. Şüphesiz hidâyeti istediğimde, onu herkes
    için isteyerek “ihdinâ (bize hidâyet ver)” dedim.” Ayrıca, çoğul zamiri
    kullanılan bu ifade tarzında, müslümanların cemaat halinde
    olmaları gerektiğine işaret vardır. Onlar toplu halde bir şeye karar
    verirlerse, bu doğru ve Allah katında değeri olan bir hüküm olur.
    Toplu haldeki bu müslümanlara Allah, yeryüzünü vâris kılıp, onları
    da yeryüzünde halifeler kılmıştır. 208
    “İhdinâ” derken, hidâyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu
    bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne: “Sen sevdiklerine
    hidâyet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”209 buyurarak
    hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir. Peygamberler
    ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler. “Muhakkak
    sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin.”210 Rabbimiz vahiyle peygamberlerine
    yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
    Peygamberler ve onların tebligâtı hidâyettir. 211 Peygamberlerde
    örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet
    ve gayret ürünü
    olduğu da Kur’an tarafından beyan ediliyor.
    212
    Peygamberlerce gösterilen hidâyete varışı engelleyen
    207] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/278
    208] 35/Fâtır, 39; 21/Enbiyâ, 105
    209] 28/Kasas, 56
    210] 42/Şûrâ, 52
    211] 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; Âl-i İmrân, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46;
    6/En’âm, 91, 154; 7/A'râf, 154; 10/Yûnus 57, vs.
    212] 29/Ankebût, 69
    HİDÂYET
    - 59 -
    negativitelerin başında zulüm gelir. Kur’an birçok âyetinde “Allah
    zâlimlere hidâyet nasip etmez” diyor.213 Engellerden biri de
    nankörlüktür.214 Fısk (bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete ulaşmayı
    engeller.215 Kur’an; yalancılık ve israfın da hidâyete varmayı engellediğini
    beyan ediyor. 216
    Kur’an, hidâyetle tebliğ (gerçeği duyurup göstermek)
    ilişkisi
    üzerinde ısrarla durmaktadır. Ve Kur’an’ın bu konuda açık beyanı
    şudur: Tebliğ bir cebrî (baskıya dayalı)
    hidâyet yolu değildir. O
    halde hiç kimse: “Şu benim gösterdiğim en doğrusudur ve bu yüzden
    sizi bunu kabule zorlayacağım” diyemez. Bu öylesine açık bir
    gerçektir ki, Son Peygamber’e bile: “Sana düşen sadece tebliğdir.”217;
    “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin.” 218; “Sen insanları, imana girinceye
    dek zorlayacak mısın?”
    219 denilebilmiştir.
    Allah, hidâyetini istediği kişiyi, İslâm’a ve huzura ısıtır, gönlünü
    bu işe çevirir. 220
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
    Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder,
    yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur
    vermiyor, veremiyor; sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına
    vesile oluyor. Hidâyet gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca
    dayayarak iman ettiremezsiniz. Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür,
    ama gönülden inkâr eder. Yine, kişinin kafatası veya kalbi
    açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir gönül işidir.
    Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir kişinin
    hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına
    sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama
    yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız
    yere akıtılmış bir damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana
    verdiği değer bu!... “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya
    karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları
    öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihyâ ederse (hidâyetine
    vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihyâ etmiş gibi olur.”221 Kur’ân-ı
    213] bk. 3/Âl-i İmrân, 86; 5/Mâide, 51; 6/En’âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas,
    50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7; 62/Cumua, 5)
    214] bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
    215] bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkûn, 6
    216] bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
    217] Âl-i İmrân,
    20
    218] 28/Kasas, 56
    219] 10/Yûnus, 99
    220] 6/En’âm, 125; Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 182
    221] 5/Mâide, 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin bütün
    insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken222 öldürülenin
    mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen
    Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan
    olmayan milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle
    aynı safta, aynı zihniyet ve aynı paktta olmamak için “gazaba uğrayanların
    ve sapıkların yoluna değil” diyoruz. 223
    “Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”224 “Ne
    zaman Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri
    için korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”225 Yeryüzündeki
    hayatında insanın önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan
    birisi, Allah’a giden yol, diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız
    yollar. Allah, yarattığı kullarına karşı son derece merhametli olduğu
    için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını göndermiştir. Nitekim
    “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın insanlara
    yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle O’nun
    hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir. Bu
    hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından
    seçtiği elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini
    insan için yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda,
    yalnızca tutkuları peşinde koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın
    doğru yolu bulması için Allah, elçilerini gönderir ve onlarla
    beraber Kitap indirir.
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
    İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi
    için, öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek
    için çabalaması gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır.
    Böyle bir çabanın içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da
    elçilerinin çağrısıyla böyle bir çabanın içine giren insanlara, elçiler
    getirdikleri Kitab’ın âyetlerini okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk
    inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış ve şirkin yarattığı ortamdan
    son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır. Yani, Kur’an’ın
    deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör olmamış,
    bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
    insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin
    her türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller
    ve kuruntular üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi
    222] 5/Mâide, 32
    223] M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
    224] 20/Tâhâ, 50
    225] 2/Bakara, 38
    HİDÂYET
    - 61 -
    sanan insanların iman etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını
    süsler, onlara vaad eder, içlerine kuruntular eker. “Elbette
    Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’ dedi; ‘onları mutlaka
    saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim.’ (İblis)
    Onlara vaad eder, ümit verir.”226 İşte, şeytanın vaadine, verdiği ümitlere
    ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar ‘ölmüş’
    insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler... Elçilerin getirdiklerine
    inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar.
    Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak bir dalâl”
    denir.
    İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece
    vaad eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına,
    arzularına, hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları
    dünyalarını sürdürebilmek için birtakım putlar icat ederler. Bu
    putlar, bazı şekiller olabildiği gibi, özellikle günümüzde çok yaygın
    olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım “bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar,
    sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme, eğitim, medeniyet,
    kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar, Allah’la
    ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
    tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için
    icat ettikleri putlara dönüşür. 227
    Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve
    çıkış yolu arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin
    okuduğu âyetlerle, kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler,
    tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde arınmaya koyularak hüdâya tabi
    olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ” denilir. (İhtidâ etmediği
    halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar da denilen
    bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
    etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların
    başını çok ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur
    idi. Hâlâ Hâriciye’de ve basında dönmelerin ciddi etkinlikleri vardır.)
    İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan getirdiklerine inanmak
    ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı içine girmektir.
    “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ
    etmişlerdir.”228 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ
    etmişlerdir.”229 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip
    uzak bir dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini
    dalâlete sürükleyenlere karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte
    226] 4/Nisâ, 118-120
    227] Bak. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
    228] 2/Bakara, 137
    229] 3/Âl-i İmran, 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    evrilip çevrildiği gün, “keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat
    etseydik! Rabbimiz, doğrusu biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize
    itaat ettik de, onlar yolu saptırdılar.” 230
    Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine
    kulak verir ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye
    çalışırlarsa, Allah da onların hidâyetini artırır, onları
    sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah, İhtidâ edenlerin hidâyetlerini
    artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”231 İhtidâlarında sâbit olup, imanlarından
    dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların sonunda
    kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
    hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir.
    “Kim Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”232 Allah’ın
    hidâyete erdirdiği insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete
    düşebilirler. Dalâlet, doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır;
    İster bilerek, ister bilmeyerek, ister unutarak, ister kasten olsun.
    Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı müstakîmi bilmemek de
    dalâlettir.
    Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet
    vermediğine kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi
    herkesin hidâyet üzere olacağını söylemektedir.233 Kişinin
    bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi, Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi
    ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak
    geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş
    olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi aleyhine sapmış olur.
    Ben üzerinize vekil değilim.”234 “Allah kimi saptırırsa, artık onu hidâyete,
    doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 235
    Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur.
    Fakat Rasûller Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları
    Allah’ın yoluna yönelticidirler. Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde
    oluşa çevirmek yine Allah’ın elindedir. Peygamber ne kadar
    isterse istesin, insanlara hidâyet veremez. Allah’ın izniyle insanlar
    hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde İblis de insanlara
    vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler içinde
    yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama yine, insanı sapıklığa iten
    230] 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bak. 7/A'raf, 38-39
    231] 47/Muhammed, 17
    232] 64/Teğâbün, 11
    233] Örnek olarak bak. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/
    Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ, 52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara,
    142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
    234] 10/Yûnus, 108
    235] 13/Ra'd, 33
    HİDÂYET
    - 63 -
    Allah’tır; yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak
    sapar; yani Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan
    insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır.
    İnsanları doğruya yönelten, yani hidâyete götüren imamlar olarak
    Rasûller göndermesi, temelde yine Allah’ın hidâyet etmesi olduğu
    gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır; yani,
    Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için gerekli
    her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları
    hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine
    bırakır:
    “Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 236
    “Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”237 Buna karşılık;
    “Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine
    hidâyet eder.” 238
    “Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 239
    “Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
    240
    Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup
    gitmek” anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri,
    küfürleri, iftiraları, hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir.
    Böylece onların hiçbir değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine
    hiçbir bakıma yarar getirmeyecek, tam tersine zarar verecektir.
    Dünya hayatında Allah’a koştukları eşler de, aynı şekilde
    kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları şeyler kendilerinden
    kaybolup gitti.” 241
    Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan
    ilk isteği hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir:
    Hidâyeti isteyene “işte Kur’an!”242 denilmektedir. Dosdoğru yol,
    hidâyet Kur’an yoludur.
    Hidâyette Kulun Rolü
    Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış
    236] 21/Enbiyâ, 73
    237] 42/Şûrâ, 52
    238] 28/Kasas, 56
    239] 10/Yûnus, 43
    240] 6/En'âm, 116
    241] 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar
    Y., s. 141-142
    242] 2/Bakara, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    açısıyla kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi
    olmadan, tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler.
    Kuşkusuz Allah’a inanan her mü’min Allah’ın iradesinin
    her türlü iradenin üstünde olduğuna; Allah’ın dilemesinin önünde
    hiçbir engel bulunamayacağına kesin olarak inanır. İnsan da
    diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların, kendilerinden
    kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de, yararlandığı
    şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti
    de veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel
    olur ve onu sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak
    istemeyeni Allah zorla hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade
    ile Yüce Allah, kulları arasında ayırım yaparak kimilerini kayırır ve
    kimilerini cezâlandırmak için başka şeylere yönelir mi?
    Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin
    olarak inanan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında
    bir ayırım yapmadığına; O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır.
    “Kim yararlı iş işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi
    aleyhinedir. Rabbin, kullara karşı zâlim değildir.”243 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır.
    Yoksa Allah, kullara asla zulmetmez.” 244
    Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her bir
    canlıya kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle
    yapıp, yol göstermiştir.”245 Böylece her canlının kendine has yolda
    ilerlemesiyle, kâinatın sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana
    gelince, o diğer canlılardan daha farklı bir konumdadır. Çünkü
    Allah, ona bir değil; iki yol göstermiş ve onu irâde hürriyeti
    içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz ona eğri ve doğru iki yol
    göstermedik mi?” 246
    Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru
    yolu çeşitli sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine
    karşı -ki bu, insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.-
    Allah sürekli elçiler göndererek kendi doğru yolunu, yönünü
    insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise elçilerle gelen bu yol pusulasına
    karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda, ya da yanlış/eğri
    yolda hayatlarını tüketmektedirler. Bu durum, yeryüzü sisteminin
    Allah tarafından alabora edilip ortadan kaldırılacağı ve yerine bu
    dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni bir düzen oturtulacağı
    Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü Allah insanları
    bu konuda serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer
    243] 41/Fussılet, 46
    244] 3/Âl-i İmran, 82
    245] 87/A'lâ, 3
    246] 90/Beled, 10
    HİDÂYET
    - 65 -
    varlıklarla farkı kalmazdı. “Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 247
    Kur’an’ın insanlara verdiği en büyük ders tevhiddir. Tevhid,
    yâni Allah’ın birliği... Ne zâtında, ne sıfatlarında,
    ne mülkünde ne
    icraatında ortağı bulunmaması. Kur’an’ın bu dersini dinleyenler,
    putları bırakmış Allah’a dönmüş,
    teslisi (üç ilâh safsatasını) atıp
    tevhide ermişlerdir.
    Fâtiha’nın ilk âyetinde “Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi” olduğu
    haber verilir. Sema ve arz birer âlem olduğu gibi, dünya ve
    âhiret, gece ve gündüz, canlılar ve cansızlar da ayrı birer âlem...
    Keza, her bir insan, hayvan ve bitki de birer küçük âlem. Bütün bu
    âlemlerin başlangıçlarını, ilk tohumlarını yaratan ve onları rahmet
    ve hikmetiyle, irâde ve kudretiyle safha safha terakki ettirerek
    son
    ve mükemmel şekline erdiren Allah’tır. Bütün bu âlemler
    O’nun
    mülkü olduğu gibi, onlarda cereyan eden her türlü hâdiseyi,
    ister
    hayır, ister şer olsun, yaratan da O’dur.
    Zeminin yüzünde gece ve gündüzü O yarattığı gibi, gözlerde,
    uykuyu ve uyanıklığı ve nihâyet insan kalbinde dalâlet ve hidâyeti
    yaratan da O’dur. Zira, O’ndan başka yaratıcı yoktur.
    Basar, yâni gözün görmesi gibi, basiret de Allah’ın büyük bir
    ihsanı. Birincisi ile insanın maddî gözü açılıyor ve insan dağlarla,
    ovalarla, yıldızlarla münasebet kuruyor. Diğeri ile de insanın kalp
    gözü açılıyor. Maddî olmayan o göz ile maddeden münezzeh olan
    Allah’ın varlığı görülüyor ve O’na iman ediliyor. Ve kalp kâinatı
    çok gerilerde bırakacak bir vüs’ate, bir genişliğe kavuşuyor.
    İşte, gözde görmeyi yaratmak Allah’a mahsus olduğu gibi,
    kalpte imanı ve hidâyeti yaratmak da yine O’na mahsus. O halde
    Allah’ın dilediğine hidâyet vereceğine dair âyetleri okurken,
    öncelikle meselenin tevhid yönünü dikkate alacak, her hayır gibi
    hidâyetin de O’nun elinde olduğuna iman edeceğiz.
    “Doğrusu, lütuf muhakkak Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve
    Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.” 248 Âyetin sonunda Vâsi’ ve Alîm isimlerinin
    zikredilmesi ne kadar
    mânâlıdır. Evet, Allah Vâsi’... Yâni O’nun
    rahmeti, ilmi, inâyeti
    insan idrâkinin kavrayamayacağı kadar geniş
    ve her şeyi kaplamış...
    Ve O, her şeyi hakkıyla bilen mutlak
    Alîm. Öyle ise lütfu, ihsanı,
    keremi ve hidâyeti kime vereceğini O
    bilir. Bu veriş rastgele değil, bir ilim ve hikmet iledir. Bu hakikati
    ders veren bir diğer âyet: “Doğrusu sen sevdiğine hidâyet veremezsin.
    Fakat Allah kimi dilerse ona hidâyet verir. Ve hidâyete erecekleri en iyi O
    bilir.” 249
    247] 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
    248] 3/Âl-i İmrân, 73
    249] 28/Kasas, 56
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    Evet, bizim başka varlıklar hakkındaki bilgimiz çok sınırlı...
    Canlı ve cansız her şey bütün faaliyetlerini Allah’ın ilim ve murakabesi
    altında sürdürüyor.
    Şu uçan kuşu seyredelim. Kim bilir yuvasından nasıl bir his ile
    ayrılmıştı... Şimdi havada süzülürken nasıl bir zevk ve huzur duyuyor?
    Uçuşan diğer kuşları hangi gözle seyrediyor? Yerdeki binaları,
    insanları, arabaları nasıl değerlendiriyor? Acaba karnı ne
    derece tok yahut aç? Akşam yaklaşınca, yuvasına doğru yol alırken
    hangi hislerle dolu olacak? Yuva yaptığı çatıyı gördüğünde
    içinden neler geçecek?
    O günkü mesaisini bitirmiş, diğer kuşlarla
    havada son birkaç tur daha atarken o küçük ve temiz kalbi nasıl
    bir hazla dolacak? Bunlar ve benzeri nice haller o kuşun ruhunu
    sarmış durumda. O, kendi iç âleminin bütün incelikleri ile ancak
    ve ancak Yaratıcısı’nın, Rabbinin nazarı, himayesi, rahmeti ve murakabesi
    altında...
    Bir ceylan, bir kelebek, bir karınca bu kuştan farklı mı? Her
    biri kendi âleminde ayrı bir ömür sürmekte... Bedeni, kâinatla irtibat
    kurarken, ruhu ve hissiyatı, bilemeyeceğimiz bir keyfiyetle,
    Allah’a teveccüh ve tevekkül etmekte...
    Bir de şu taksi şoförünü düşünelim. Kim bilir nereye gidiyor?
    Hangi derdin sahibi? Hangi hedef için yanıp tutuşuyor? İleride
    neler almayı plânlıyor? Yoksa sürdüğü arabanın taksitlerinin çilesini
    mi çekmekte? Beden sıhhati nasıl? Ruh huzuru ne âlemde?
    Düşkünlere karşı
    kalbi katı mı, yumuşak mı? Rabbine teveccühü
    ne derece? Nefsine
    ne ölçüde güveniyor? İnsan durmadan düşündüğüne
    göre, geçmiş günlerde neler düşündü ve şu anda ne düşünüyor?
    İşte meçhûlümüz olan böyle sayısız meseleler onun hususî
    dünyasını meydana getirir. Biz o dünyanın Câhiliyiz, Allah ise
    Mâliki ve Âlimi.
    İşte kullarını böyle her halleri ile bilen Allah, hidâyete erecekleri
    de en iyi Kendisinin bileceğini yukarıdaki
    âyetle haber veriyor.
    Hidâyet ve dalâletle ilgili âyet-i kerimeler bir yönüyle de
    mü’minin ruh terbiyesi ile ilgili... Bilindiği gibi mü’minin ruhu
    havf ve recâ (korku ile ümit) sınırları arasında terakkisini sürdürür.
    Bu sınırları tecavüz ettiğinde zarara düşer yahut mahvolur.
    Havf, Allah’tan korkma, O’nun azabından
    kendini kesin şekilde
    emin bilmeme hâli... Recâ ise, Allah’ın rahmetinden
    daima ümitvar
    olma, günahlarının O’nun affını hiçbir zaman
    aşamayacağını
    düşünerek yeise, ümitsizliğe düşmeme durumu.
    HİDÂYET
    - 67 -
    Kur’ân-ı Kerim, “Allah’ın dilediğini dalâlete götürebileceğini”
    beyan etmekle mü’mine, yaptığı iyi amellerle övünmemesini ve
    onlara güvenmemesini öğüt verir. Diğer taraftan, kötü halleri ve
    günahları için de yeise düşmemesini, “Allah’ın dilediğini hidâyete/
    doğru yola sevk edebileceğini” hatırlatır.
    Konunun bir de kader yönü var. Ona da kısaca temas edelim:
    Bir âyet meali: “Bir de müşrikler (Allah’a eş koşanlar) dediler ki: Allah
    dileseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık.
    Ve O’nsuz hiçbir şeyi haram
    kılmazdık. Kendilerinden öncekiler de böyle
    yapmışlardı. Buna karşı peygamberin vazifesi ancak
    açık bir tebliğ değil
    mi?” 250
    “Her şeyin kader ile takdir edildiği” bir hakikat. Ama bu takdir
    edilenlerden birisi de insana cüz’î irâde verilmesi ve onun emir ve
    yasakları işlemekte serbest bırakılması... Bu da bir takdir...
    Buna
    göre, insan ister ibâdet etsin, ister isyan yolunu tutsun,
    her İki
    halde de kader dairesi içinde... Bu incelik, çoğu zaman
    gözden
    kaçıyor yahut yeterince anlaşılmıyor.
    Cenâb-ı Hak, taşların cansız, bitkilerin yarı canlı olmalarını dilemiş;
    hayvanlar âlemini ise his dünyasına kavuşturmuş. Bunların
    hepsi kader dairesinde... İnsana gelince, onu mahrukatı içinde
    en
    güzel şekilde yaratmış... Ona akıl, kalp, vicdan gibi nice ihsanlarda
    bulunmuş ve onu bir imtihana tâbi tutmuş... Kendisine birtakım
    emirlerde bulunmuş ve önüne bir takım yasaklar koymuş.
    İnsanı
    bu emir ve yasaklara uyup uymamakta serbest bırakmış.
    Dilemiş ki,
    bu hürriyet içinde, gaflete dalmayan ve Rabbini unutmayan kullarına,
    meleklerden daha üstün dereceler versin
    ve onları ebedî
    saâdetlendirsin. Nefis ve şeytana tâbi olarak Rabbini unutanları
    ise azabına uğratsın. İşte bu da bir takdirdir. Bu takdire karışmak
    kula yaraşmaz.
    “Allah dikseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi” sorusunu
    başka sorular da takip eder. Meselâ, “Allah dileseydi bütün cansızları
    yarıcanlı yapabilirdi” yahut “Allah dileseydi bütün ağaçlara
    görme, işitme verebilirdi” veya “Allah dileseydi bütün hayvanları
    akıllı yaratabilirdi” gibi... Elbette, Allah, dileseydi bütün bunları
    yapabilirdi. Ama dilememiş... İnsan nevini, hepsi itaat üzere olan
    meleklerden ayrı bir mahiyette yaratmayı dilemiş ve öyle yaratmış.
    Müşriklerin iddiasının zikredildiği aynı sûrede şu âyet-i kerime
    de
    yer alıyor: “Allah dileseydi elbette hepinizi binek ümmet yapardı.
    Fakat
    O dilediğine dalâlet, dilediğine hidâyet verir ve muhakkak surette hepiniz
    250] 16/Nahl, 35
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    bütün yaptıklarınızdan
    sorumlu tutulacaksınız.”251 Bu âyet-i kerimede
    birçok ders bir arada veriliyor: Allah, insanları melekler gibi bir
    tek ümmet olarak yaratmayı dilememiş. Allah’ın irâdesi mutlak...
    Ve insan bütün yaptıklarından sorumlu...
    İnsan Allah’ın takdir sahasında ileri geri konuşarak haddini tecavüz
    edeceğine, kendi irâdesine bırakılan işleri, istikamet üzere
    yapmaya çalışmalı... Zira, o ancak bunlardan sorumlu...
    “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır. Dilediğini de hidâyete eriştirir. (Ey
    Rasûlüm) Artık onlara üzülerek kendini harab etme. Allah onların yaptıklarını
    şüphesiz
    bilir.”252 Hidâyete erecekleri de dalâlete düşecekleri
    de en iyi Allah bilir... “Hâdî”, Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi. “Hidâyeti
    yaratan, doğru yolu gösteren ve insanı o yolda muvaffak kılan”
    mânâsına geliyor...
    Taşlara göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyet yaratmıyor.
    “Kalpleri Allah ‘ı anmak hususunda katılaşmış olanlara
    yazıklar
    olsun. İşte bunlar apaçık dalâlettedirler
    (sapıklıktadırlar).” 253
    Kulun kendi cüz’î irâdesini hayra yahut şerre yöneltmesi ile
    kalbinde hidâyet yahut dalâlet yaratılıyor. Bu hakikati, hiçbir vesveseye
    fırsat vermeyecek kadar açıkça ders veren bir âyet-i kerime:
    “Muhakkak ki, Allah, bir kavme verdiğini, onlar nefislerindekini
    bozmadıkça, değiştirmez.”254 Bir başka âyet: “Onlar öyle kimselerdir ki,
    hidâyet karşılığında dalâleti
    (sapıklığı) satın almışlardır. Ticaretleri kendilerine
    bir kazanç sağlamadığı gibi, doğru yolu da bulamamışlardır.”255 Bu
    âyet-i kerimeden kulun, dalâlete kendi irâdesiyle müşteri olduğunu
    açıkça anlıyoruz.
    Hidâyet ve dalâletle ilgili âyetlerin her birinde bu hakikati görebiliriz.
    Bunlardan bir kısmını zikredelim:
    “Allah zâlimler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 256
    “Allah kâfirler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 257
    “Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 258
    Bu üç âyet-i kerimeden kalpte dalâlet yaratılmasının üç sebebini
    251] 16/Nahl, 93
    252] 35/Fâtır, 8
    253] 39/Zümer, 22
    254] 13/Ra'd, 11
    255] 2/Bakara, 16
    256] 2/Bakara, 258
    257] 2/Bakara, 264
    258] 9/Tevbe, 24
    HİDÂYET
    - 69 -
    öğreniyoruz. Hepsi de insanın kendi irâdesiyle ilgili: Zulüm, inkâr
    ve fısk.
    Bir diğer âyet-i kerime: “... İnkâr edenler ise, ‘Allah bu misâlle neyi
    murad etti?’ derler. O, bu misâlle birçoğunu saptırır, birçoğunu
    da doğru
    yola getirir. Onunla saptırdığı ancak fâsıklardır ki, onlar Allah ‘a olan ahitlerini
    kabulden sonra bozarlar; Allah’ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi
    ayırırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar.”259 Bu âyet-i kerimelerden
    de, dalâlete düşen fâsıkların üç sıfatını öğrenmiş bulunuyoruz.
    Hidâyete gelince o, Allah’ın büyük bir İhsanı olmakla beraber,
    buna mazhar olmak da bazı şartlara bağlı. Bu şartların birincisi:
    “Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve müttakîlere, Allah’a karşı gelmekten
    sakınanlara doğru yolu gösteren (hidâyet kaynağı) bir kitaptır.”260
    âyet-i kerimesiyle “ittika” yâni “Allah’a karşı gelmekten sakınma”
    olarak beyan ediliyor.
    “De ki, hakikaten Allah dilediğini şaşırtıyor, kendisine gönül verene de
    hidâyet buyuruyor.”261 âyetinde de hidâyet için kulun Hakk’a gönül
    vermesi, cüz’î irâdesini hayra sarfetmesi şart koşuluyor.
    Hidâyet ve dalâlete dair bütün âyetler Allah’ın Rahmân ve
    Rahîm olduğu, Kur’ân-ı Kerim’in muttakîlere hidâyet olmak üzere
    inzal edildiği ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) âlemlere rahmet
    olarak gönderildiği göz önüne alınarak mütalâa edildiğinde,
    meselenin hiç de itiraza veya istismara elverişli olmadığı açıkça
    görülecektir. 262
    Hidâyet Türleri
    İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür.
    Hayatının ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder.
    İkinci safhada beş duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de
    devam eder ve içgüdü yanıldığında duyuların hidâyeti onları düzeltir.
    Üçüncü hidâyet ise, muhakeme, yani akıl hidâyetidir. Akıl,
    içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve onlara hakemlik yapar.
    İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip olmasıdır.
    Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
    eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken
    ilk iki hidâyetin topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik
    259] 2/Bakara, 26-27
    260] 2/Bakara, 2
    261] 13/Ra'd, 27
    262] Alaaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 118-125
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    malzeme her zaman için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir.
    Ayrıca insan; sevgi, kin ve nefret gibi duyulara da sahiptir
    ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz etkilerde bulunabilirler.
    İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet gündeme
    gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan istediği
    hidâyet, işte budur. 263
    Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen
    hidâyeti izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı
    hidâyettir.264 Peygamberlerde örnekleşen hidâyeti elde etmenin
    bir niyet ve gayret ürünü olduğu da Kur’an tarafından beyan ediliyor.
    265
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının
    Hidâyeti İçin Çalışmak
    Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu
    hidâyeti ulaştırmak istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları
    değerlendirmemesi, bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir.
    Komşumuzun evi yanarken, yangını söndürme gücümüz olduğu
    halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan da daha kötüdür, cehenneme
    aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir seyirci kalmak.
    Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
    insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
    ile başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 266
    İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da
    şöyle uyarılır: “İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta
    açıkladıktan sonra onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem
    de bütün lânet edebilenler lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten
    ve Allah’ın indirdiğini açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini
    kabul ederim. Ben, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.”
    267
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar,
    Hidâyete Lâyık Olmak
    Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip
    şaşıranlar olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını
    âyetlerden bulalım: “Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna
    263] Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
    264] 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44,
    46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf, 154; 10/Yûnus, 57...
    265] 29/Ankebût, 69
    266] bak. 33/Ahzâb, 67
    267] 2/Bakara, 159-160
    HİDÂYET
    - 71 -
    eriştirdi. Fakat bir kısmı da şaşırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar,
    saptırıcıları Allah’tan başka veli edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş
    sanmışlardı.”268 Bu âyette dikkati çeken nazik bir nokta var; o
    da, insanların bulundukları yolun doğru ya da eğriliği hakkında
    yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne ölçünün Allah tarafından
    belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani O’nun indirdiklerine
    uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna da, tahmin
    etmekle değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek,
    doğruyu, güzeli arayıp tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz
    bildiriyor: “Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine
    yol gösterdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.”269 Bir
    de bunun karşıtına bakalım: “Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna,
    canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden
    hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”270 “Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir
    ilim üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı,
    kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü?
    Artık onu Allah’tan başka kim yola getirebilir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor
    musunuz?” 271
    Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah, kendi
    rızâsını gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları
    izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”272 “Bunlar, namaz
    kılan, zekât veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol
    gösterici kılavuz ve müjdedir.”273 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri,
    imanlarına karşılık Rableri doğru yola eriştirir.”274 “Güven, iman edip
    imanlarına zulüm katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu
    bulanlardır.”275 Dikkat edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten
    bir güç olarak verilmesine karşılık ilk adım insan tarafından
    atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah, insanı fert ve toplum olarak
    denemekte, sonuçta ona yol göstermekte, ya da şaşkınlık içinde
    bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık içinde; daha
    doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi
    özetleyecek olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
    Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin
    başında zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere
    268] 7/A'râf, 30
    269] 39/Zümer, 18
    270] 53/Necm, 23
    271] 45/Câsiye, 23
    272] 5/Mâide, 16
    273] 27/Neml, 2
    274] 10/Yûnus, 9
    275] 6/En'âm, 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    hidâyet nasip etmez.” diyor.276 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde,
    kendini doğru yolda sanmak;277 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine
    göre yaşamak;278 Allah’ı zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten
    yüzçevirmek;279 dünya hayatından başka bir beklentisi
    olmamak;280 babalarını, atalarını üzerinde bulduğu dini ve din anlayışını
    körü körüne sürdürmek;281 zâlimlerden ve nankörlerden
    olmak;282 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit olduktan
    ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.283 Hidâyetin
    önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 284
    Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi
    engeller.285 Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini
    beyan ediyor.286 Şeytana tâbi olmak,287 Peygamber’in
    yolundan ayrılıp başka yollara uymak,288 Allah’tan korkup çekineceğine
    başka varlıklardan korkup çekinmek,289 bütün bunlar
    hidâyetin engellerindendir.
    Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır:
    Sözü dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,290 Allah’ın
    rızâsını gözetmek,291 Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara
    duyurmak,292 işlediği hata ve günahlardan dönmek, tevbe
    etmek,293 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine uymak,294 iman
    edip imanına zulüm katmamak,295 sâlih amel işlemek, namaz
    kılmak, zekât vermek,296 hidâyete yönelmiş olmak,297 Allah’tan
    276] Bak. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas,
    50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7; 62/Cum'a, 5
    277] 7/A'râf, 30
    278] 45/Câsiye, 23
    279] 59/Haşr, 19
    280] 2/Bakara, 200
    281] 2/Bakara, 170
    282] 3/Âl-i İmran, 86
    283] 3/Âl-i İmran, 86
    284] Bak. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
    285] bak. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
    286] bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
    287] 22/Hacc, 4
    288] 4/Nisâ, 115
    289] 2/Bakara, 150
    290] 39/Zümer, 18
    291] 92/Leyl, 19-20
    292] 36/Yâsin, 21
    293] 20/Tâhâ, 82; 122
    294] 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
    295] 6/En'âm, 82
    296] 27/Neml, 2
    297] 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
    HİDÂYET
    - 73 -
    başkasından korkmamak,298 yalnızca Allah’a teslim olmak,299 düşünmek,
    ibret almak. 300
    Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında
    sâbit kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir
    kul için dünyada, âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir.
    Çünkü iman her hayrın köküdür. İman olan kalpte her
    hayır bulunur. Dünya ve âhiretin mutluluğu da ancak imanla meydana
    gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka saygı gösterir. Hak söze
    boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez. Elinde kuvvet
    de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak ile ölür.
    Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
    Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
    Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında
    azgınları görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların
    Allah’a karşı küfran ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü
    arzusuyla fıtrî imanını terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada
    sermayesini de kaybeder. Hak yolundan sapar. Hayatı, dünya
    yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle dünyaya tapar,
    derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen, dalâlet yolunu
    tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
    azgınların sonu da budur.
    Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
    bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya
    çalışan şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice
    insanlar vardır ki, insanı yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek
    tabiatlı insanlar da vardır. Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve
    rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp beraber olabilmek Allah’ın büyük
    lütfu ve hidâyetidir. 301
    “Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
    “Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
    Hidâyet Konusunda Sünettullah
    (Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
    “Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
    râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”302 Yüce
    Allah’ın Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm)
    298] 2/Bakara, 150
    299] 3/Âl-i İmran, 20
    300] 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
    301] A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
    302] 2/Bakara, 120
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    evrensel, sağlam ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli
    gerçek yol (hidâyet) de odur. Onun ötesinde gerçek doğru yol
    (hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Rasûl’e
    karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü
    yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!”303
    Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi, terk edilmesi
    ve varsa sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine tutunursa
    zarar eder. Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da
    ondan çeker ve o kişi zâlimlerden olur. “...Sana gelen ilimden sonra
    eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne
    bir dost, ne de bir yardımcı olur.” 304; “Sana gelen ilimlerden sonra onların
    keyiflerine uyarsan, o takdirde sen mutlaka zâlimlerden olursun.”305
    Rasûlullah’a “ilim” diye gelen, Allah’ın yolu ve İslâmî emirlerden
    “şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal, yahûdi ve hıristiyanların heveslerine
    uysan, o takdirde zâlimlerden olursun. Hitap Rasûlullah’a,
    maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı olan hevâ
    ve heveslerine tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır.
    Mü’minler bilmeliler ki, sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların
    hevâlarına uymak, insanları bâtıl tehlikelere düşüren ve Hak yolu
    terk ettiren büyük bir zulümdür.
    “Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
    üzülmeyeceklerdir.”306 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani
    kendisiyle kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye
    yönelenlere, âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya
    işlerinden kaçırdıklarına da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle
    yol bulanlar, ne gelecekten korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler.
    Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara hayırları kazanma yollarını
    kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad eder. İstikameti bu
    olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği kolaylaşır.
    Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir.
    “...Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz
    ve sıkıntıya düşmez. Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz
    çevirirse, onun için dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”307 Hidâyetine/
    Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat bir
    yaşantıyla (bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya
    kadın, mü’min olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş
    bir hayatla yaşatırız. Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en
    303] 4/Nisâ, 115
    304] 2/Bakara, 120
    305] 2/Bakara, 145
    306] 2/Bakara, 38
    307] 20/Tâhâ, 123-124
    HİDÂYET
    - 75 -
    güzeli ile veririz.”308 Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle
    beraber mü’minliktir. Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş
    sayılmaz. Onun yaşadığı “tertemiz, güzel hayat” ise, herhangi bir
    sıkıntının olmadığı bir hayattır. Çünkü bu, İbn Kesir’in de tefsirinde
    dediği gibi, hangi yönden olursa olsun, bütün rahatlık şekillerini
    kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin kendisiyle faydalandığı
    temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi
    gibi, “sıkıntı” da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira Allah’ın
    hidâyetine uyan kimse, O’nun rızâsını gözetir. Allah’ın kendisi için
    taksimine de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah’ın kendisine
    bahşettiği din nimeti sâyesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve
    geniş bir yaşantı içindedir. Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden
    sonra, onun, dünyaya ve dünyanın geçici metâına/faydasına
    değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi, eline geçince terk etmeksizin
    ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı olmaması,
    kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması
    demektir.
    Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah
    geçim sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp
    anmaktan yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim
    vardır.”309 Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır.
    Yüz çevirmekten maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak
    ve hidâyeti başkasından ummaktır. Allah’ın hidâyetinden
    yüz çeviren için, dünyada geçim sıkıntısı vardır. Çünkü âyette geçen
    “dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir. Bu da dünyaya ve
    dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras, azalmasından
    korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir şey
    yoktur. Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte
    nimet içinde olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği
    yerde otursa da göğsü dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti,
    kalbini imar etmedikçe saâdeti de rahat bir geçimi de fark edemez.
    Bu, dünyadaki durum.
    Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah,
    Allah’ın âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet
    günü kör olarak haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
    yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.
    Kıyâmet günü, onu kör olarak haşrederiz.”310 Allah’ın hidâyetinden,
    âyetlerinden gözünü yuman, onu unutmuş ve terk etmiş demektir.
    Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten geldiği gibi, yaptığına
    308] 16/Nahl, 97
    309] 20/Tâhâ, 124
    310] 20/Tâhâ, 124
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir. Çünkü
    cezâ, yapılanın cinsinden olur.
    Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
    ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan
    ve ona doğru yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş
    kılar. “Kim Rahmân’ın zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız;
    artık o, onun arkadaşı olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları
    halde bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar.” 311
    “O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
    yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun
    ki, bizi hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi
    kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık.”312 Görülüyor ki, hidâyete,
    doğru yola gitmek için, Allah’ın bize müdâhale etmesi gerekiyor.
    “Hidâyeti, duâ ve niyazla Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet edici O’dur.”313
    İbrahim (a.s.): “Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak sapıklar
    topluluğundan olacaktım.”314 der.
    Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet
    olduğu içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu
    Kur’an, insanları en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”315 Peygamberimiz
    de rehberlik görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini
    ifade etmiştir: “Allah, beni, âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.”
    “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer.
    Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir kısmı suyu kabul eder de çayır
    ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur. Suyu tutar da Allah onunla halkı
    faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar, ekin ekerler. Bu yağmur, başka
    bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır. Ne suyu tutar, ne de
    çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın benimle gönderdiğinden
    faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye karşı başını kaldırmayan
    ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen kimse
    böyledir.” 316
    “Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye
    hidâyet verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden
    daha hayırlıdır.” 317
    311] 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar
    Y., s. 44 vd.
    312] 7/A'râf, 43
    313] 14/İbrahim, 21
    314] 6/En'âm, 77
    315] 17/İsrâ, 9
    316] Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
    317] Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
    Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduada bulunuverseniz!” dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”318 buyurdular.
    Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir. “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”319 “İhdinâ’s-sırata’l müstakim: Bizi dosdoğru yola ilet” 320
    Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse, hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih amel işlemelidir.
    318] Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
    319] 29/Ankebut, 69
    320] 1/Fâtiha, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    Hidâyetle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Hidâyet Kelimesinin Kökü H-d-y ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 317 Yerde)
    B- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Hidâyet, Allah’tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
    Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A’raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe’, 50; Müddessir,
    55-56; İnsan, 29-30; Tekvir, 29.
    Allah, Kafirlere ve Münafıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,
    6
    Allah’ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
    Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En’am, 39; Yunus, 25; Ra’d, 27; İbrahim, 4;
    Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46; Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
    Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En’am, 125; A’raf, 179.
    Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra’d, 31, Nahl, 9;
    Secde, 13.
    Allah’ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
    İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A’la, 3; Leyl, 12-14.
    İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
    Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
    Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
    Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76;
    Neml, 92; Zümer, 41.
    Allah’ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
    Allah’ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir,
    55; İnsan, 29; Tekvir, 27-28.
    Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
    Hidâyet İçin Dua: Fatiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf,
    101.
    C- Dalâlet (Sapıklık)
    Allah Dilediğini Saptırır: En’am, 39; Ra’d, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
    Allah’ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143;
    Maide, 41, Ra’d, 33; Nahl, 37; İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29;
    Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
    Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş
    Gibi Daraltır: En’am, 125.
    Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
    Peygamberin ve Mü’minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
    Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A’raf, 30.
    Allah’ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A’raf, 178, 186.
    Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml,
    92; Sebe’, 50; Zümer, 41.
    i- Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fatiha, 5-7.
    Hidâyetle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    Müslim, İlim 16, Mesacid 256.
    HAYIR VE ŞER
    - 79 -
    Ebu Davud, İlim 10
    Müsned, Ahmed b. Hanbel, I: 88, 227, III: 451, IV: 367, 399, V: 145, 177, 252
    Muvatta, İmam Malik, Kur’an 8.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbn Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 108-113
    2. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 354-358
    3. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y c. 1, s. 118-121
    4. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 74-76
    5. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 45
    6. Tefhimü’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1 s. 42
    7. Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 194-199
    8. Fatiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 239-297
    9. Sorularla Fatiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 183-188
    10. Kur’an’da Hidâyet, Abdullah Cevadi Amuli, İnsan Y.
    11. İslâm Hidâyeti, İbn Teymiye, (terc. Celal Yıldırım), Dedekorkut Y.
    12. Kur’an ve Hayat, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 33-86
    13. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 17 s. 473-477
    14. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 2 s. 420-421
    15. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. s. 139-145
    16. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 91-95
    17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 135-144
    18. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 2 s. 26-29
    19. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 31-35
    20. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 189
    21. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 87-88, 47
    22. Kur’an’da Allah ve İnsan, İzutsu, 135-
    23. Kur’an-ı Kerim’de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 63-64
    24. Kütüb-i Sitte Terc. Ve Şerhi, İbrahhim Canan, Akçağ Y. c. 11 s. 502; c.13
    s. 105
    25. İlahi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y.
    s. 44-53
    26. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 158-163
    27. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
    41-45
    28. Fatiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 56-58
    29. Kur’an Okulu II, Hanif Y. s. 92-94
    30. Sırat-ı Müstakim ve Yolcuları, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y. s. 38-83
    31. İslâm Akaidi, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 273-280
    32. Kur’an’da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 199-201; 321-322
    33. Esma’ül Hüsna Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s.247-250125-127
    34. Âyet ve Hadislerde Esma-i Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 244-246
    35. Esmaü’l-Hüsna Şerhi, M. Necati Bursalı, Erhan Y. s. 312-316
    36. Onun Güzel İsimleri M. Nusret Tura, İnsan Y. s. 130
    37. Esmaü’l-Hüsna Afifüddin Süleyman Tilmsani, İnsan Y. s. 130- 131
    38. Esma-i Hüsna’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 189-190
    39.
    Hidâyet, Şule Yüksel Şenler, Timaş Y.
    40.
    Hidâyet (Akaid, Fıkıh, Ahlâk, Siyer), Ahmed Öztürk, Şahsi Basım
    41.
    Hidâyete Erenler, Heyet, Feyz Y.
    42.
    İslâm Hidâyeti, Şeyhulİslâm İbn Teymiyye, Dede Korkut Y.


    - 83 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -9-
    HAYIR - ŞER
    •
    Hayır; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Şer; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    İnsanın Hayırla ve Şerle Denenmesi
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Hayır ve Şer
    •
    Hadis-i Şeriflerde Hayır ve Şer
    •
    Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır
    •
    Merhametli Allah’a Rağmen Dünyada Şerlerin Bulunması
    •
    Hayrın İki Yönü
    •
    Müslümanın Hayatında Hayır ve Şer
    •
    İslâm Düşüncesinde Hayır-Şer
    •
    Şerrin Ehveni Olur mu?
    •
    Ehven-i Şer Mantığı ve Sistem İçi Kabuller
    “Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her hayrı/iyiliği Allah’ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.” 321
    Hayır; Anlam ve Mâhiyeti
    Türkçe’de “hayır” ve “şer” olarak kullandığımız kelimelerin Arapça asılları “hayr” (noktalı hı ile) ve “şerr”dir. “Hayr” taşıdığı özellik dolayısıyla istenilen, arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı, yarayışlı olan her şeydir. Hayr, ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister mal, yani dünyalık yönünden olsun; dünya ve âhirete ait meselelerde faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder. Hayır; istenilen, kötü karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir. “Hayr”ın karşıtı “şerr”dir. Hayr, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği için; ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır.
    Aynı kökten gelen ‘hayrât’, beğenilen özellikler, davranışlar, sevap amacıyla yapılan iyilikler ve sadaka-i câriye (devam eden
    321] 2/Bakara, 110
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    sadaka) olan şeyler demektir. Yine aynı kökten gelen ‘ihtiyar’, seçmek,
    dilemek, irâdesini kullanmak; ‘muhtar’, özgür iradeyle seçilen,
    beğenilen şey; ‘istihâre’, hayırlı bir işi dilemek; ‘hıyare (çoğulu
    ahyâr)’, hayırlı kimseler, seçilmişler demektir.
    Kur’an’ın geniş kapsamlı kavramlarından biri, hayır kelimesidir.
    Bu kelimenin hem dünya işlerini, hem de âhiretle ilgili değerleri
    anlatan birkaç boyutu bulunmaktadır. Hayır ve onun karşıtı olan
    şer meselesi İslâm tarihinde üzerinde çokça tartışılan konulardan
    biridir. İslâm ıstılahında “ma’rûf”, her türlü hayrı; “münker” de
    her türlü şerri ifade eder.
    Şer; Anlam ve Mâhiyeti
    ‘Şerr’ sözlükte, istenmeyen, arzu edilmeyen, her açıdan kendisinden
    kaçınılan şey demektir. Bunun yanında fesat, bozukluk,
    kötülük, kötü şey, zulüm, cezayı gerektiren iş anlamında da kullanılmaktadır.
    Bazen de sıkıntı, belâ ve musîbet mânâsına gelir.
    ‘Şerr’in çoğulu “şurûr” ve “eşrâr”dır. Şer her türlü hayrın ve iyiliğin
    karşıtıdır.
    Hayır ve şer ölçüleri, ya mutlak olur, ya da izafi (göreceli) olur.
    Meselâ, akıl, adâlet, iyilik duygusu her zaman mutlak olarak hayırdır.
    Zulüm, kötülük, hırsızlık gibi şeyler de mutlaka şerdirler.
    Bazı şeyler bazıları için geçici olarak hayır veya şer olabilir. Meselâ,
    mal sahibi olmak şer olmadığı halde, bazıları için şer olabilir. Birisi
    mal ile kötülük veya zulüm yapıyorsa mal o insan için hayır değildir.
    Şer, istenmeyen, arzu edilmeyen durumları anlattığı gibi, kötü
    olan ve insana zararı dokunan şeyleri de ifade etmektedir. Kur’an,
    akletmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların
    en şerlisi saymaktadır 322. Çünkü onların yaptıkları hayır
    olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde
    hep fesat ve şer olmaktadır.
    Şer, bir yönüyle insanın kendisine isâbet eden kötülüktür, yani
    mutsuzluk veya talihsizlik halidir. İnsan sürekli kendine göre iyi
    şeyleri ister; ancak, kendisine bir şer (kötülük) dokunursa ümitsizliğe
    düşer. Biraz rahata kavuşunca da nimetin kimden geldiğini
    unutur, nankörlük yapar.323 Hayır, Allah rızâsı düşünülmüş ve
    takvâya uygun bütün davranış ve işlerdir. Şer ise, Allah’ın rızâsına
    uymayan bütün işlerdir. Birisi mü’minin halini ortaya koyarken, diğeri
    de günahı ve kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür,
    nifak, zulüm gibi tavırların hepsi de şerdir. Bunun sonucu olarak
    322] 8/Enfâl, 22, 55
    323] 41/Fussilet, 49-50
    HAYIR VE ŞER
    - 85 -
    kim zerre miktarı hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre miktarı
    şer işlerse onun karşılığını görecektir. 324
    Şer, bazen sû’ yani günah işleme duygusunu anlatır. Hayır ve
    şer kavramları iman ve küfür, itaat ve isyan yerine de kullanılır.
    Âmentü’de hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğine, yani her ikisinin
    de Allah (c.c.) tarafından yaratıldığına iman ettiğimizi söyleriz.
    Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Hayır ve şer Allah’tan geldiğine
    göre bizim çabamız ne işe yarar? İnsan, hür irâdeyle yaratılmış
    ve dünyaya gönderilmiştir. Hayrı da şerri de seçme yeteneği
    vardır. Allah (c.c.) onu başıboş bırakmamış, hayrı ve şerri anlatan
    peygamberler de göndermiştir. Bundan sonra dileyen hayır işler,
    dileyen şer işler. Ancak hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Bu bir
    anlamda denemek için Allah’ın insana izin vermesi ve onu hareketlerinde
    serbest bırakmasıdır.
    Allah (c.c.) insanı hayır ve şer konusunda denemektedir.325
    Cimrilik edip de mallarını Allah yolunda harcamayanların bu yaptıkları
    kendileri hakkında bir hayır değil, şerdir.326 Bazı insanlar
    mü’minlerden hoşlanmazlar. Allah onlara bundan daha şer olan
    bir sonucu haber veriyor; Allah’ın lânet ettiği, kızdığı, başka şekillere
    çevirdiği, tâğuta tapanlar yaptığı kimselerin durumu327 daha
    kötüdür. Cehenneme gidecek olanlar, halk arasında en şerli kimselerdir.
    328 Mü’minler, şeytanın şerrinden, yaratıkların, gecenin,
    düğümlere üfleyenlerin, hasetçilerin, vesvese verenlerin şerrinden
    Allah’a sığınırlar. 329
    Çevremizde olup bitenlere ve insanların işledikleri fillere hayır
    ve şer hükmünü verebilmemiz için elimizde sağlam bir ölçü
    olmalıdır. Bu ölçü de ancak Allah tarafından bütün insanlara gönderilen
    son din İslâm’dır. İnsanların aklı ve tarihsel tecrübeleri bu
    konuda kesin bir ölçü olamaz. Ancak hayır ve şer hükümleri akılla
    anlaşılır ve uygulanır. 330
    İnsanın Hayırla ve Şerle Denenmesi
    İnsan, nimetle/hayırla da sınava tâbi olur, külfetle/şerle de.
    Mutlak olanın dışındaki, kaynağı beşerî olan hayır ve şer, insan
    açısından göreceli olduğundan, denendiği şerrin ya da şer
    324] 99/Zilzâl, 7-8
    325] 21/Enbiyâ, 35
    326] 3/Âl-i İmrân, 180
    327] 5/Mâide, 60
    328] 98/Beyyine, 6
    329] 113/Felâk ve 114/Nâs Sûreleri
    330] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 623-624
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    zannetiğinin kendisi için büyük hayırlara dönüşmesi mümkündür.
    Bazı insan, şerle imtihanı kazanır, ama hayırla imtihanda kaybeder
    veya tersi olabilir. Ama özellikle müslümanların mutlaka, korku,
    açlık ve fakirlikle sınanacağını331 biliyoruz. İnsan bazen risk
    taşıyan mal, mülk, evlât ve sağlık gibi hayırlarla veya hayır zannedilenlerle;
    bazen de yokluk, hastalık, şeytan ve düşmanlar gibi
    şerler ve şer zannedilenlerle imtihan edilir. İnsan, hayatın geçici
    güzellikleriyle sınava çekilir332 ki, o kişi için bu geçici nimetler,
    kalıcı hayırlara dönüşebilir. Mal, evlât, bu kabilden bir deneme
    aracıdır.333 Bol rızık ve verilen nimetler birer sınama olduğu gibi,334
    başa gelen üzüntü ve kederler,335 belâ ve musîbetler de birer imtihandır.
    336
    İnsana bazen iyilik halinin bazen sıkıntının isâbet etmesi aslında
    bir denemedir: “Sizi deneme olsun diye, önce kötülük (şer) ve
    iyilik (hayır) ile deneriz. Sonra Bize geri döndürülürsünüz.”337 Şer ile imtihan
    karşısında müslümanın en önemli dayanağı sabır ve duâdır.
    Mü’min, kendine göre şer saydığı belâ, musibet, keder ve mahrumiyet
    anında, kararlı davranarak, bütün bunların bir deneme
    olduğunu düşünerek sabreder. Denemeyi başarmak için Rabbine
    niyaz eder. Yalnızca O’ndan yardım diler, halini yalnızca O’na arzeder.
    Çünkü mü’min duâ ile evrenin dehşet verici sessizliği içerisinde
    yalnız olmadığını anlar, duâ ile Rabbini yanı başında ve
    kalbinde bulur.
    Hayır ve şer konusundaki hükümler, insanın onlardan hoşlanıp
    hoşlanmamasına göre değil, onların insanı götürdüğü sonuca
    göre verilmelidir. Çünkü bu konudaki değerlendirmeler çoğu zaman
    izafi (göreceli) olmakta ve karar vermekte acele edilmektedir.
    Kur’an, bu konuda tipik iki örnek vermektedir: “Hoşunuza gitmediği
    halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen
    bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir.
    Allah bilir de siz bilemezsiniz.” 338 “…(Hanımlarınızla) güzellikle geçinin.
    Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama
    Allah onda çok hayır kılar.” 339
    331] 2/Bakara, 155
    332] 20/Tâhâ, 131
    333] 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15
    334] 39/Zümer, 49
    335] 20/Tâhâ, 40
    336] 9/Tevbe, 126; 22/Hacc, 11
    337] 21/Enbiyâ, 35
    338] 2/Bakara, 216
    339] 4/Nisâ, 19
    HAYIR VE ŞER
    - 87 -
    “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 340 Bu âyet,
    insanın önemli bir psikolojik yönüne işaret etmektedir. Gerçekten
    insan, öfkelendiği, sıkıldığı ya da bir güçlükle karşılaştığında, sabır
    ve güzel duâ iplerine yapışmadıysa, öfkelendiklerine bedduâ eder,
    güçlüklerden kurtulmak için sabır ve metânetle çaba göstereceği
    yerde, acelecilik göstererek hemen kurtulmak ister. Halk deyimiyle
    denize düştüğünde yılana sarılır. Hemen kurtulamayınca da,
    ümitsiz ve kötümser bir hâlet-i rûhiye içinde, “Allah’ım, canımı al
    da, beni bu sıkıntıdan kurtar!” gibi kendisi için bile bedduâ eder.
    Elbette bu davranış, doğru değildir.
    İnsanın bilgisi, hele Allah’ın ilmi ile kıyaslanınca yok sayılacak
    kadar azdır. O, kendi hayrına ve şerrine olan şeyleri de yeterince
    bilemez. Bir de hevâsı/kötü arzuları, geçici dünya rahatı işin içine
    girince hayır ve şer kavramlarını karıştırır. Bir şeyin hayırlı veya
    şerli oluşunun, bir insanın o şeyi sevmesi ya da ondan hoşlanmaması
    ile temelde hiçbir ilgisi yoktur. Asıl önemli olan, o şeyin bizi
    götürdüğü nihâî sonuca nazaran hüküm verilmesi gerekmektedir.
    Yani hayır, Allah’ın hoşlandığı şeydir; bu, bizim hoşlanmadığımız
    şey olabilir. Nefsin hoşlandığı her şeyi yerine getirmek,
    Kur’an tâbiriyle hevâyı ilâhlaştırmak 341 ile Allah’ı râzı etmenin 342
    ayrıldığı noktadır hayır ve şer tanımı.
    İşte bu noktada Vahy devreye girmekte ve Rahmân olan Rabbimiz,
    bize hayır ve şerri göstermekte, sırât-ı müstakîme hidâyet
    etmektedir: “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/farz kılındı. Sizin
    için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin
    için daha şer/kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah
    bilir, siz bilmezsiniz.”343 Savaş, aslında sevilen, nefsin hoşlandığı bir
    şey değildir. Fakat bazen insan savaşmak zorunda kalır. İslâm’ın
    emrettiği cihadda iki güzelden biri vardır: Şehid olup cennete gitmek
    veya gâzi olup zafer kazanmak, ğânîmet alıp zengin olmak.
    Savaş ve cihaddaki sırrı insan tümüyle bilemez; Allah bilir. Bazı
    toplumlar cezaya müstahak olunca, Allah onları çeşitli belâlarla
    cezalandırır. İşte onlardan biri de savaştır. Nitekim Kur’an, “Allah,
    insanları birbiriyle def etmeseydi (savıp hizaya getirmeseydi) yeryüzünde
    nizam bozulurdu”344 buyrulmuştur.
    Vahy, mutlak hayırdır. Vahiyle irtibatı olan ilim ve hikmet de
    hayırdır.“Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek
    340] 17/İsrâ, 11
    341] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23
    342] 5/Mâide, 119
    343] 2/Bakara, 216
    344] 2/Bakara, 251
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.”345
    Bu âyette geçen “hikmet”, Kur’an ilimleri demektir. Derin ve yararlı
    ilme hikmet denir. Allah’ın, kendisine hikmet verdiği kimseler
    öncelikle peygamberler, ilmiyle amel eden âlimlerdir. İlim sahibi
    olmanın en çok değer verilen tarafı, insanlığa faydalı olmak, onlara
    hayrı dokunmaktır. Doğruluk, adâlet, ihlâs, sevgi, saygı, başkalarına
    faydalı olmak, cömertlik gibi yüksek vasıfları Allah rızâsı
    için taşıyan kimseler de hikmet ehlinden sayılır; dolayısıyla hayırlı
    insan kabul edilir. Kur’an’ın emirlerini öğrenip noksansız uygulamak
    için çaba sarfeden, tüm kötülüklerden uzak durma gayreti
    içinde olan kimse hikmet sahibidir ve kendisine büyük hayır verilmiştir.
    Kur’ân-ı Kerim’de Hayır ve Şer
    “Hayr” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 176 yerde, türevleriyle birlikte
    ise toplam 196 yerde geçer. “Şerr” kelimesi ise 31 yerde zikredilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de hayır kavramı, “iyi, güzel, değerli, faydalı
    ve mal mülk gibi arzulanan şeyler” anlamlarında kullanılır. Hayır,
    kavram olarak bazen hem mal, hem de o malı Allah yolunda sarf
    etme iyiliğini veya infak anlayışını ifade etmektedir. Allah’ın insana
    verdiği mal, -her ne kadar bazıları için şer olsa da- bizzat
    hayrın kendisidir. Meselâ, Kur’an, Hz. Süleyman’a (a.s.) verilen atlara
    “hayır” demektedir. Bir başka yerde, ölen birisinin geride bir
    hayır/mal bırakması durumunda onunla ilgili vasiyette bulunması
    gerekir denilmektedir. 346
    Mü’minler, Allah yolunda hayırdan ne infak ederlerse; bu,
    kendileri içindir. Onlar hayır olarak infak ettiklerinin karşılığını
    tastamam alacaklardır.347 Görüldüğü gibi burada hayır, hem sahip
    olunan mal, hem de bu maldan Allah yolunda infak edilen pay,
    sadaka anlamına gelmektedir. Bir başka âyette ise ‘hayr’ yine ikili
    bir anlam ifade ederek hem sahip olunan şey, hem takvâya bağlı
    olarak yapılan amel (iş) yerinde kullanılmaktadır: “Sana neyi infak
    edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Hayır olarak infak edeceğiniz şey, ana-babaya,
    yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak ne
    yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.”348 Hayır, yine maddî anlamlarda
    refah, bolluk, zenginlik gibi anlamlarda kullanılır. 349
    Hayır kavramı Kur’an’da şu anlamlarda da kullanılmaktadır:
    345] 2/Bakara, 269
    346] 2/Bakara, 180
    347] 2/Bakara, 272-273
    348] 2/Bakara, 215
    349] 6/En’âm, 17; 10/Yûnus, 107; 21/Enbiyâ, 35; 70/Meâric, 21
    HAYIR VE ŞER
    - 89 -
    a) Allah’ın sayısız (maddî ve mânevî) nimeti anlamında,350
    b) Bütün hayırların kaynağı olan vahy ve peygamberlik anlamında,
    ki vahye uyan mü’minler birçok nimetlere, güzelliklere,
    sağlam bir inanca ve aralarında kardeşlik duygularına sahip olurlar.
    Bütün bunlar hayrın ta kendisidir, 351
    c) Gerçek iman, ya da iman etme eğilimi, samimiyet ve iyi niyet
    anlamında, 352
    d) İman etmenin güzel sonucu, imanın olumlu etkisi anlamında,
    e) Sâlih amel, hayırlı iş, kulluk ve sonucu güzel olan işler anlamında,
    353
    f) İslâm,354
    g) hikmet355 anlamında “hayır” kavramı kullanılır. Bütün bu
    açıklamalardan sonra, hayır kelimesinin Kur’an’da “ma’rûf (iyilik)”,
    şer kelimesinin de “münker (kötülük)” anlamında kullanıldığını
    söyleyebiliriz.
    Hayır ve karşıtı olan şer, şu âyette birlikte kullanılmıştır: “İnsan,
    hayrı istediği gibi şerri de ister (Hayra duâ eder gibi şerre de duâ
    etmektedir). İnsan pek acelecidir.” 356 Âyette aceleci olan insanın, hayrı
    ister gibi şerri istediği; hayra duâ eder gibi şer için duâ ettiği
    belirtilmektedir. İnsanın hayrı ister gibi şerri istemesi, üç anlama
    gelebilir:
    1) Bundan kasıt, Kur’an’a inanmayan kişilerin: “Allah’ım, eğer
    bu hak ise başımıza taş yağdır” gibi sözlerle Hz. Peygamber’le
    alay edip azap istemelerini kınamaktır. Allah Teâlâ, o insanların
    Kur’an’a inanıp doğru yola gelecekleri yerde bu hayrı bırakıp şerri
    istedikleri anlatılmakta, böyle doğru yoldan ayrıldıkları için türlü
    azaplara, sıkıntılara uğrayan yahûdilerin sonlarına benzer bir
    cezaya çarpılacaklarını îmâ etmektedir. Âyetlerin söz akışına en
    uygun mânâ budur.
    2) İkinci ihtimale göre, insanın şer istemesi, bunaldığı zaman
    kendi aleyhine duâ (bedduâ) edip lânet okumasıdır. Bazı insanlar
    350] 3/Âl-i İmrân, 26
    351] 2/Bakara, 105 ayrıca Bk. 16/Nahl, 30
    352] 8/Enfâl, 70
    353] 2/Bakara, 110; 5/Mâide, 48; 21/Enbiyâ, 90
    354] 3/Âl-i İmrân, 104; 68/Kalem, 12
    355] 2/Bakara, 269
    356] 17/İsrâ, 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    bunalınca “ölsem de kurtulsam!” gibi sözler söyler. Veya çoluk
    çocuğuna bedduâ eder. Hâlbuki o istediği şey, kendi lehine değil;
    aleyhinedir, yani şerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Canınız ve malınız
    aleyhine duâ (bedduâ) etmeyin. Sonra Allah’ın kabul saatine (zamanına)
    rastlarsınız da duânızı kabul eder.” 357 buyurmuştur.
    3) Üçüncü ihtimale göre insan, bazen aleyhine olacak bir şeyi
    hayır sanarak ister, olması için duâ eder, yalvarır, olmayınca üzülür.
    Gerçekten onun olması, kendi aleyhinedir, şerdir; olmaması
    hayırdır. Ama insan, işlerin içyüzünü bilmediği için farkına varmadan
    aleyhine olacak şeyleri ister. Hayrı istediği gibi o şerli şeyi
    de hayır sanarak ister. Âyette bu üç anlam da muhtemeldir. Daha
    doğrusu, âyet, bu mânâların hepsini kapsar; fakat siyak ve sibaka
    göre daha uygun ve temel anlam, birincisidir.358 “Eğer Allah, insanlara,
    onların hayrı çabukça istemeleri gibi şerri de acele verseydi, elbette
    onların ecelleri bitirilmiş olurdu (ve hepsi de helâk olurlardı). Fakat Biz,
    Bize kavuşmayı beklemeyenleri azgınlıkları içinde bocalar bir halde (kendi
    başlarına) bırakırız.” 359
    “Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur
    ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz
    bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilemezsiniz.”360 Bu âyette,
    hoşlarına gitmese de savaşın, mü’minlere farz kılındığı; hoşlarına
    gitmeyen bazı şeylerin yararlarına; hoşlarına giden bazı şeylerin
    de zararlarına olabileceği, işlerin içyüzünü ancak Allah’ın bildiği
    belirtilmektedir. Evet, insan ne kadar bilgili olsa da, onun bilgisi,
    ancak duyuların verilerine bağlıdır. Duyulara çarpan olaylardan
    gelir. Yargısı da görünüşlere göredir. İnsan, olayların iyi veya kötü
    olduğu, bunlardan doğacak yarar veya zararları deney ile bilir.
    Çoğu kez bir olayı denemeye imkân olmaz. Denemeye kalkıldığı
    zaman da iş işten geçmiş olur. İnsan, olayların ancak dışyüzünü
    bilir; hâlbuki Allah, her şeyi yaratan kendisi olduğundan, her şeyin
    dışını da içini de bilir. Bu bilgisi uyarınca insanın yararına olan
    şeyleri emreder, zararına olan şeyleri de yasaklar. O’nun emrettiği
    her şey, zâhiren hoş görünmese de gerçekte hoştur, hayırdır.
    Savaş da görünüşte hoş değildir; çünkü insanın ölümüne sebep
    olabilir. Ama birkaç kişinin ölümüyle bir toplumun hürriyeti,
    şeref ve nâmusu kurtarılır. Ölenler de cennette ebedî diriliğe ve
    mutluluğa erişirler. Peygamberlere arkadaş olmak şerefine ererler.
    Gerçekten, cihad eden İslâm toplumları yükselmişler, cihadı
    357] Müslim, Zühd 74; Ebû Dâvud, Salât
    358] Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 8, s. 29-30
    359] 10/Yûnus, 11
    360] 2/Bakara, 216
    HAYIR VE ŞER
    - 91 -
    bırakınca dünya haritasındaki yerleri küçülmeye başlamış, sonunda
    güzelim ülkeleri yabancılar ve onların güdümündeki yerliler
    tarafından sömürülmüştür. Cihadı bırakmak, yalnız cepheye gitmemek
    değildir. Düşmana karşı kuvvet hazırlamayı ihmal etmek,
    düşman atom bombası yaparken piyade tüfeğiyle yetinmek de
    cihadı bırakmak demektir.
    Âyetten çıkarılacak birinci hüküm, birinci ders cihada katılmak
    ve cihadı sürdürmektir. İkinci ders de, bazı hoşumuza gitmeyen
    şeylerin hakkımızda hayırlı olabileceğidir. Nice üzüldüğümüz şeyler
    vardır ki, sonunda bizim için çok hayırlı olmuş ve nice sevdiğimiz
    şeyler vardır ki, bizim için kötü sonuç doğurmuştur. O halde,
    biz elimizden geldiği, gücümüzün yettiği kadar yararlı işler
    yapıp durumumuzu düzeltmeğe, kötü sonuç doğuracak işlerden
    kaçmaya, tehlikelerden sakınmaya çalışmalıyız. Fakat Allah’tan
    başımıza bir olay geldiği, hoşumuza gitmeyen, bizi üzen bir olayla
    karşılaştığımız zaman da kendimizi üzüntü girdâbına atmak
    yerine sabretmeli, işin sonunu beklemeliyiz. Bir babanın, küçük
    çocuğunu bazı şeylerden men etmesi, çocuğun zoruna gitse de
    onun yararınadır. Doktorun verdiği ilâç acı da olsa hastanın şifasına
    sebep olabilir. Doktor, zulmünden değil; şefkatinden ötürü
    o ilâcı hastasına vermektedir. Her arzu ettiğini vermek, hastayı
    ölüme sürükleyebilir. Şâyet Yüce Allah da sana istediğin bir şeyi
    vermiyorsa, seni yoksul yaşatıyorsa, seni çocuksuz yapmışsa veya
    çok sevdiğin bir şeyi elinden almışsa üzülme, sabret; bu hoşuna
    gitmeyen işlerin içinde senin için kim bilir nice faydalar, hayırlar
    olabilir. Ya bu vesile ile Allah sana ileride çok yararlı şeyler verecek
    yahut seni bu olaylarla deneyip ruhunu olgunlaştıracak, mânevî
    dereceni yükseltecektir.
    Biz Rabbimizin her an, her nefes bin türlü nimetiyle besleniyoruz.
    Bir nefes alış, vücuda oksijen götürür; nefes veriş, vücutta
    biriken zehirli gazı dışarı atar. Bir nefes alış verişte Allah’ın bize
    iki lütfu, iki nimeti var. Bir vakit de O’ndan bir sınavla karşı karşıya
    kalırsak elbette sabretmemiz gerekir. Sabredersek acı olaylar tatlılaşır,
    Allah olayları hikmetle örmüştür. Bazen hayırlı sonuçları görünüşte
    insanın hoşuna gitmeyen olaylara bağlamıştır. Şerri hayır
    yapacak yine O’dur. “Allah tevbe edip güzel iş yapanların kötülüklerini
    iyiliklere çevirir.” 361 Meyveler güneşin karşısında dura dura tatlılaşır.
    Hakkın rızâsına boyun eğenler de rûhen olgunlaşır, iki cihan mutluluğuna
    ererler. 362
    361] 25/Furkan, 70
    362] S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 19, s. 308-309
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    “Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her hayrı/
    iyiliği Allah’ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı
    noksansız görür.” 363
    “Herkesin yüzünü kendisine doğru çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse
    hayırlarda birbirinizle yarışın…” 364
    “...Hayır işlerden neyi yaparsanız Allah onu bilir. (Ey mü’minler!) Âhiret
    için azık toplayın. Bilin ki, azığın en hayırlısı takvâdır (Allah korkusudur).
    Ey akıl sahipleri! Yalnız Benden korkun.” 365
    “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Hayır olarak infak edeceğiniz
    şey, ana babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır.
    Hayır olarak ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.” 366
    “Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki
    hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey
    de sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilemezsiniz.” 367
    “İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman
    etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik bir kadından kesinlikle daha
    hayırlıdır/iyidir. İman edinceye kadar müşrik erkekleri de evlendirmeyin.
    Mü’min bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha hayırlıdır.
    Onlar ateşe çağırır. Allah ise izni ve inâyeti ile cennete ve mağfirete
    çağırır; âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” 368
    “Güzel söylemek ve hoşgörü, peşinden başa kakılan, gönül inciten
    sadakadan daha hayırlıdır.” 369
    “Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır
    ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” 370
    “...Hayır olarak infak ettiklerinizden (harcadıklarınızdan) hepsi, kendiniz
    içindir (ondan Allah değil; siz faydalanırsınız). Yapacağınız infakı/
    harcamayı, ancak Allah’ın rızâsını kazanmak için harcayın. Hayır kasdıyla
    verdiğiniz ne varsa, size tam olarak noksansız verilir. Ve siz asla haksızlığa
    uğramazsınız.” 371
    “De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine
    verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar yüceltir;
    363] 2/Bakara, 110
    364] 2/Bakara, 148
    365] 2/Bakara, 197
    366] 2/Bakara, 215
    367] 2/Bakara, 216
    368] 2/Bakara, 221
    369] 2/Bakara, 263
    370] 2/Bakara, 269
    371] 2/Bakara, 272
    HAYIR VE ŞER
    - 93 -
    dilediğini de zelil kılar alçaltırsın. Her türlü hayır/iyilik Senin elindedir. Gerçekten
    Sen her şeye kadirsin.” 372
    “Sizden, insanları hayra çağıran, ma’rûfu (iyiliği) emredip münkeri (kötülüğü)
    men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
    373
    “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz;
    ma’rûfu (iyiliği) emreder, (münkerden) kötülükten men eder ve Allah’a
    iman edersiniz...” 374
    “Onlar, Allah’a ve âhiret gününe iman ederler; ma’rûfu/iyiliği emreder,
    münkerden/kötülükden men ederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte
    bunlar sâlihlerdendir. Onların, hayır cinsinden yaptıkları şeyler karşılıksız
    bırakılmayacaktır. Allah, takvâ sahiplerini çok iyi bilir.” 375
    “Allah’ın, kereminden kendilerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar
    ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için şerdir. Cimrilik
    ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve
    yerin mirası Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” 376
    “…(Hanımlarınızla) güzellikle geçinin. Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa,
    belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama Allah onda çok hayır kılar.” 377
    “...Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde
    (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse hayrâtta (hayırlı/
    iyi işlerde) birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size,
    üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.”
    378
    “Eğer Allah sana bir zarar verirse, onu kendisinden başka giderecek
    yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da giderecek yoktur), şüphesiz
    O her şeye kadirdir.” 379
    “Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve
    dilsizlerdir (Hakkı işitip kabul etmeyen kâfirlerdir).” 380
    “Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, kâfir olanlardır. Çünkü onlar
    (Allah’a) iman etmezler.” 381
    372] 3/Âl-i İmrân, 26
    373] 3/Âl-i İmrân, 104
    374] 3/Âl-i İmrân, 110
    375] 3/Âl-i İmrân, 114-115
    376] 3/Âl-i İmrân, 180
    377] 4/Nisâ, 19
    378] 5/Mâide, 48
    379] 6/En’âm, 17
    380] 8/Enfâl, 22
    381] 8/Enfâl, 55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    “Eğer Allah, insanlara, onların hayrı çabukça istemeleri gibi şerri de
    acele verseydi, elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu (ve hepsi de helâk
    olurlardı). Fakat Biz, Bize kavuşmayı beklemeyenleri azgınlıkları içinde bocalar
    bir halde (kendi başlarına) bırakırız.” 382
    “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 383
    “Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile kendilerine
    hayırlar/faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır! Onlar işin farkına varmıyorlar.”
    384
    “Sizi deneme olsun diye, önce kötülük (şer) ve iyilik (hayır) ile deneriz.
    Sonra Bize geri döndürülürsünüz.” 385
    “...Onlar (peygamberler) hayır işlerinde koştururlar; umarak ve korkarak
    Bize yalvarırlardı; onlar Bize huşû (derin saygı) duyarlardı.” 386
    “Ey iman edenler! Rukû edin, secdeye varın, Rabbinize ibâdet edin ve
    hayır işleyin: umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 387
    “Doğrusu onlar (İbrâhim, İshak ve Ya’kub a.s.) Bizim yanımızda seçkin
    ve hayırlı/iyi kimselerdendir. İsmâil’i, Elyesa’yı, Zülkifl’i de an. Hepsi de
    hayırlılardandır.” 388
    “İnsan, hayır istemekten usanmaz (Her şeyinin olmasını ister). Fakat
    kendisine bir şer/kötülük dokunursa hemen karamsar olur, (Allah’ın rahmetinden)
    ümidini keser. Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan
    sonra Biz ona bir rahmet tattırırsak, ‘Bu, benim hakkımdır, kıyâmetin kopacağını
    sanmıyorum. Rabbime götürülmüş olsam bile muhakkak O’nun
    yanında benim için daha güzel şeyler vardır’ der. Biz o inkâr edenlere
    yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve mutlaka onlara ağır azaptan tattıracağız.
    İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve kendine yönelir.
    Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.” 389
    “Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür. Kim de
    zerre ağırlığınca şer işlerse, onu(n karşılığını) görür.” 390
    Hadis-i Şeriflerde Hayır ve Şer
    “...Allah’ım! Hayrın tamamı Senin elindedir; şer ise Sana izâfe
    382] 10/Yûnus, 11
    383] 17/İsrâ, 11
    384] 23/Mü’minûn, 55-56
    385] . 21/Enbiyâ, 35
    386] 21/Enbiyâ, 90
    387] 22/Hacc, 77
    388] 38/Sâd, 47-48
    389] 41/Fussilet, 49-51
    390] 99/Zilzâl, 7-8
    HAYIR VE ŞER
    - 95 -
    edilemez.” 391
    “İnsanlardan öylesi var ki, hayrın anahtarı, şerrin kilididir. Öylesi de var
    ki, şerrin anahtarı, hayrın kilididir. Eline Allah tarafından hayır anahtarları
    verilene müjdeler olsun! Eline şer anahtarları verilene de yazıklar olsun!”
    392
    “Rıfktan (yumuşak huylu, şefkatli ve merhametli olmaktan) mahrum
    olan, her hayırdan mahrum olmuştur.” 393
    “Başınızdakiler en hayırlılarınız olduğu, zenginleriniz hoşgörülü davrandığı
    ve işleriniz aranızda görüşülüp danışılarak yürütüldüğü sürece
    sizin için yerin üstü, altından daha hayırlıdır.” 394
    “Allah, bir insanın ellerini hayrın anahtarı yapmışsa, ne mutlu ona!” 395
    “İnsanların en hayırlısı, iyiliği beklenen, kötülük etmesinden korkulmayan
    kimsedir.” 396
    “İnsanların en hayırlısı, toplum içinde yaşarken bir taraftan o toplumun
    hakkını ödeyen, diğer taraftan Rabbine ibâdet eden, savaşa çıktığında
    ise düşmana korku salan kimsedir.” 397
    “Mü’minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine özgüdür.
    Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur.
    Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.” 398
    “Kişinin kendinden sonra bıraktığı şeylerin en hayırlısı üç tanedir: Kendisine
    duâ edecek sâlih evlât, kendisine sevâbı ulaşacak olan sadaka-i
    câriye ve kendisinden sonra onunla amel edilecek ilim.” 399
    “İnsanların en hayırlısı, -savaş zamanında- malı ve canıyla savaşan,
    -barış zamanında- ise Rabbine ibâdet etmekle meşgul olup kendini insanlara
    zarar vermekten alıkoyan kimsedir.” 400
    “Üst el, alt elden (veren el, alan elden) hayırlıdır. Sen üst el olmaya
    bak! Sadakanın en hayırlısı da zenginlikten verilenidir. Kim haramdan
    sakınıp şerefini kurtarmak isterse, Allah onu iffet ve şerefli kılar. Kim de
    391] Müslim, Müsâfirîn 26, 1/534; Tirmizî, Deavât 32, 5/485; Ebû Dâvud, Salât,
    1/201; Nesâî, İftitah 17, 2/130
    392] İbn Mâce, Mukaddime 237, 1/86
    393] Müslim, Birr 75
    394] Tirmizî, Fiten 78
    395] İbn Mâce, Mukaddime 19
    396] Timizî, Fiten 76
    397] Tirmizî, Fiten 15
    398] Müslim, Zühd, 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, V/24
    399] İbn Mâce, Mukaddime 20
    400] Buhârî, Rikak 34; Nesâî, Zekât 74
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    müstağnî davranırsa Allah onu zengin kılar.” 401
    “Andolsun ki, Allah yolunda bir sabah veya bir akşam savaşmak, dünyadan
    da, dünyada olan şeylerden de hayırlıdır.” (Diğer bir rivâyette:)
    ...Üzerine güneşin doğup battığı şeylerden hayırlıdır.” 402
    “Allah yolunda harcanan bir gün, o yolda harcanmayan bin günden
    hayırlıdır.” 403
    “Allah, hiçbir mü’mine, yaptığı tek hayrın bile karşılığını ihmal etmek
    sûretiyle zulümde bulunmaz. Yaptığı her hasenenin karşılığı hem dünyada,
    hem de âhirette kendisine verilir. Kâfir ise, yaptığı hayır sebebiyle
    dünyada öylesine yedirilir ki, âhirete varınca, karşılığı verilecek tek hayrı
    kalmaz.” 404
    “Allah Teâlâ bir kulun hayrını diledimi onu isti’mâl eder!” “Onu nasıl
    isti’mâl eder?” diye soruldu. “Ölümden önce sâlih amel işlemede muvaffak
    kılar” buyurdu. 405
    “Hiç kimse, elinin emeğinden (kendi kazancından) yediğinden daha
    hayırlı bir şey yiyemez. Allah’ın peygamberi Dâvud (a.s.) da kendi elinin
    emeğini yiyip geçinirdi.” 406
    “Sizin hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.” 407
    “Yâ Ebâ Zer! Sabahleyin kalkıp da Allah’ın Kitabından bir âyet öğrenmen,
    yüz rekât (nâfile) namaz kılmandan daha hayırlıdır. Ve yine sabahlayıp
    da ilimden bir bab (bölüm) öğrenmen bin rekât (nâfile) namaz
    kılmandan daha hayırlıdır.” 408
    “Bu ilme, henüz ortadan kalkmadan istekli olun, sarılın! Onun kalkması,
    yeryüzünden ref olunmasıdır. Âlim ile ilim öğrenen (öğrenci) ecirde
    müşterektirler. Diğer insanlarda ise, hayır yoktur.” 409
    “Allah Teâlâ katında, arkadaşların en hayırlısı, arkadaşına en hayırlı
    olanıdır. Komşuların en hayırlısı, komşusuna en hayırlı olanlarıdır.” 410
    “Kıyâmet günü, Allah indinde, derece itibarıyla insanların en şerlisi,
    başkasının dünyası uğruna âhiretini hebâ eden kuldur.” 411
    401] Buhâri, Zekât, 2/112; Müslim, Zekât 94, 2/717, hadis no: 1033
    402] Buhârî, Cihad 4/17; Müslim, İmâre 112, 115, 3/1499, hadis no: 1880
    403] Nesâî, Cihad, 6/40
    404] Müslim, Sıfatu'l-Münâfıkîn 56, hadis no: 2808
    405] Tirmizî, Kader 8, hadis no: 2134
    406] Buhârî
    407] Buhârî, Fazlu’l-Kur’an 6/108
    408] İbn Mâce, Mukaddime 219, 1/79
    409] İbn Mâce, Mukaddime 228, 1/83
    410] Tirmizî, Birr 28; Ahmed bin Hanbel hadis no: 6566
    411] Kütüb-i Sitte Terc. 4/265
    HAYIR VE ŞER
    - 97 -
    “Allah’a andolsun ki, Allah’ın senin vâsıtanla bir adamı hidâyete erdirmesi,
    kızıl tüylü develerden oluşan sürülerden senin için daha hayırlıdır.”
    412
    “Âlimin âbide olan üstünlüğü, benim sizin en aşağınıza olan üstünlüğüm
    gibidir. Şüphesiz ki Allah, melekleri, gökler ve yer ehli, hatta delikteki
    karınca, denizdeki balık bile insanlara hayır/iyilik öğretene salevât
    verirler (duâ ve istiğfârda bulunurlar).” 413
    Hadis-i şeriflere göre, insanların (veya müslümanların) en
    hayırlıları; “dostlarına ve komşularına hayrı dokunan”; 414 “ömrü uzun,
    ameli güzel olan”; 415 “geç öfkelenip çabuk yatışan”;416 “borcunu güzellikle
    ödeyen kimse”dir.417 Ticâret ehlinin en hayırlısı da borcunu güzellikle
    ödeyen, alacağını güzellikle isteyendir.418 En hayırlı yönetici
    ise halkının kendisini sevip hayır duâda bulunduğu kişidir. 419
    “Amellerin en hayırlısı, namaz” 420; “mescidlerin en hayırlısı geniş olanıdır.”
    421; “Oruç tutmak, sadaka vermek ve geceleyin namaz kılmak ‘hayır
    kapıları’dır.” 422; “Hayâ, bütünüyle hayırdır.” 423
    Her Şeyi Yaratan Allah’tır;
    Fakat Şer İnsanlardandır
    Her şeyi yaratan ancak Allah’tır. Fakat hayra rızâsı olduğu halde,
    şerre yoktur. Kaldı ki hayır ve şer dediğimiz, yapılan işin, işlenen
    fiilin Allah’ın emir ve rızâsına uygun olup olmamasıyla ilgili.
    Yani, fiilin kendisiyle değil; sıfatıyla alâkalı. Konuşma, görme, işitme,
    yürüme... hepsi birer fiil; Hayır olsun şer olsun bütün bu fiilleri
    yaratan Allah’tır. İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer
    olur. Zaten Allah’ın birliğine iman eden bir insan, O’nu bütün bu
    işlerin, bu fiillerin tek yaratıcısı olarak bilmiş olmuyor mu?
    İnsan bir işi yapmayı sadece arzu eder ve cüz’î irâdesini o işi
    yapmaya sarfeder. Neticeyi yaratan ise Allah’tır. Hakikat böyle bilinmezse
    ortaya şöyle bir tezat çıkar: Aynı fiil hayır olunca Allah
    412] Buhârî, Ashâbu’n Nebî 9; Müslim, Fedâilu’l-Ashâb 34, hadis no: 1787; Ebû
    Dâvud, İlm 10
    413] Tirmizî, İlm 10/157-158; Ebû Dâvud, İlm
    414] Tirmizî, Birr 28
    415] Tirmizî, Zühd 21, 22
    416] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/19; Tirmizî, Fiten 26
    417] Buhârî, İstikrâz 4, 6; İbn Mâce, Ticâret 62
    418] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/19
    419] Tirmizî, Fiten 77
    420] Muvattâ, Tahâret 36; İbn Mâce, Tahâret 4
    421] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/18; Ebû Dâvud, Edeb 12
    422] Tirmizî, İman 8
    423] Müslim, İman 61; Ebû Dâvud, Edeb 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    tarafından yaratılır, aksi halde... Görme fiilinin yaratıcısı Allah’tır.
    Göz fabrikası O’nun. Işık ham maddesi O’nun. Görülen bütün eşya
    da O’nun. O halde bir insan neye bakarsa baksın görmeyi yaratan
    Allah’tır. Baktığı helâl ise, bu bakış hayır olur, haramsa şer.
    Gerek fenalık ve kötülük anlamında olsun; gerek musîbet,
    belâ, felâket ve sıkıntı anlamlarında olsun insanların şerre dönüştüreceği
    şeyleri de yaratan Allah’tır. Çünkü her mümkini ve her işi
    yaratan Allah’tır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Zâtı ekmel olup
    mutlak kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğu için Allah’ın zat, esmâ
    (isimler), sıfat ve fiillerinde hiçbir şer yoktur. Şer, insanlarda, insanların
    işlerinde ve insanın zannına göre yaratıklardadır. Allah
    insanların şerre dönüştüreceği şeyleri de hikmet ve İlâhî adâletin
    bir gereği olarak yaratmıştır.
    Yüce Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irâde vererek imtihan etmek
    için getirmiştir. Bu sınav âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın
    ve içindeki insanın yaratılış hikmetine aykırı düşerdi. Allah
    bu evrende insanlara, içlerinden peygamberler göndererek doğru
    yolu göstermiştir: “Biz ona (insana) iki yol gösterdik.”424 Üstelik insanın
    ruhuna şerden sakınmanın ve şerri tanımanın bilgilerini koymuş
    ve ilham etmiştir: “Her nefse (insan ruhuna) ve onu düzenleyene,
    sonra da ona kötülüğü (n ne olduğunu) ve bundan sakınmayı ilham edene
    and olsun ki onu (nefsini/ruhunu günah ve şerden) temizleyen felâha
    ermiştir.”425
    Allah, insanlara şer ve kötülük yaptırmasaydı, zorlasa ve şer
    için fırsat vermese, onların hepsini kendisine iman eden, tâat ve
    hayırda/iyilikte bulunan kimseler yapsaydı, daha iyi olmaz mıydı?
    Allah, böyle yapsaydı, insanın sözgelimi arıdan veya başka herhangi
    bir hayvandan farkı kalmazdı. Arı, Allah’ın nefsine (canına)
    koyduğu bir ilham (içgüdü) ile baldan başka bir şey yapamaz.
    Onun ne aklı ne de hür bir irâdesi vardır. Fakat Allah, insana akıl,
    şuur, bilgi edinme ve irâde özellikleri olan bir ruh vererek onu
    hayvanlardan üstün kılmış ve yeryüzüne halife yapmıştır. İyilik ve
    hayrın kıymeti, zorlayarak ortaya çıkarılan değildir; şuur ve serbest
    bir tercih ile yapılmayan hayrın/iyiliğin kıymeti yoktur. “Eğer
    Rabbim dileseydi, yeryüzünde bulunan bütün insanların hepsi iman
    ederlerdi.”426 Allah böyle yapsaydı, insanlar akıllarını kullanarak,
    vicdanlarına tâbi olarak serbest irâdeleriyle hürriyet içinde iman
    ve hayrı seçmeselerdi, imanın küfre karşı ne değeri olurdu? Küfür
    424] 90/Beled, 10
    425] 91/Şems, 7-9
    426] 10/Yûnus, 99
    HAYIR VE ŞER
    - 99 -
    ve şer olmasaydı, irâde ve istekle iman ve hayır uğrunda çekilen
    meşakkatin ne kıymeti kalırdı? Küfrün bilfiil varlığı olmasaydı
    iman ve kelimetullah nasıl bu kadar yüce ve değerli olurdu? Her
    şeyin kıymeti, zıddı ile bilinir. Eğer Nuh kavminin küfrü olmasaydı
    Tûfan mûcizesi meydana gelmezdi. Diğer peygamberlere iman etmeyen
    kavimlerde helâk âyetleri kendini göstermezdi.
    İnsanların şerre dönüştüreceği şeyleri yaratmak şer değildir.
    Fakat şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan, aklını kullanarak
    irâdesini şerre yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da
    bunu yaratır. Her şey, Allah’ın dileyip yaratmasıyla vukua geldiği
    için, kulun irâdesini yöneltip kudretini sarf ederek işlediği işi de
    sırf husûle gelmesi ve imtihanın gerçekleşmesi için yaratır. Ancak,
    Allah’ın şerre yardımı ve rızâsı yoktur.
    Bazen insan, bir şeyi hayırlı bulmayıp şer zanneder. Fakat Allah
    kula terbiye olması, aklını başına alması için musîbet verir; günahlarının
    affolması veya bir kısmından vazgeçilmesi ve o kişinin
    ecirler kazanması için hastalık, musîbet veya bazı sıkıntılar verir.
    Allah, bize şer şeklinde görünen sıkıntı ve musîbetleri hayra vesile
    olması için yaratır. Eşya ve olayların mâhiyet ve kıymetleri, zıtlarıyla
    anlaşılır. Hastalık olmazsa sıhhatin, cehâlet olmazsa ilmin
    kıymeti anlaşılamazdı. Yağmur ve karın yağmasında, rüzgârların
    esmesinde, insanlara zararlı mikrop ve hayvanların yaratılmasında
    görülen cüz’î şerler, bunların hayır ve faydaları yanında yok
    gibidir.
    Yüce Allah’ın âhirette kâfirler ve günahkârlara vereceği cezalar
    da adâlet ve hayırdır. Çünkü cezaları hak edenlere verir. Cezayı
    hak eden ve buna lâyık olan kimselere verilen cezalar, bu kimselere
    nisbetle şerdir. Çünkü kendilerine acı ve sıkıntı verir.
    Eski İran’da mecûsîler ve zındıklar, “âlemdeki bütün hayırları
    yaratan âlemin tanrısı Hürmüz’dür (Ahura Mazda). Kötülüklerin
    kaynağı/yaratıcısı ise Ehrimen’dir (Angra Mainyu)” derlerdi. Bunların
    iddialarına göre, dünyada bu iki kuvvet mutlak hâkimiyeti
    sağlamak için sürekli mücâdele halindedirler.427 Her şeyin yaratıcısının
    Allah olduğu unutulan tahrif edilmiş veya uydurulmuş
    bâtıl dinlerde hayrı yaratan Allah, şerri yaratmaz denilerek, şer
    için başka hâlık kabul edilmiştir. Bazıları da şerri şeytanın yarattığını
    ileri sürmüşlerdir. Bunlar, şerrin yaratılmasını Allah’a yüklemenin
    hata olacağı düşüncesiyle hareket edenlerdir. Bu yüzden
    Kur’an, Allah’tan başka yaratıcı bulunmadığını anlatmak için her
    427] Muhiddin Bağçeci, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    şeyin hâlıkı Yüce Allah’tır428 buyurarak, fiilin kulun eseri olduğu
    bildirilirken, hâlıkının Kendisi olduğunu açıklamıştır. “Ona iki yolu
    (hayrı ve şerri) göstermedik mi?”429 buyrulur. Şerri seçenin, kötülüğü
    yapanın kul olduğu bildiriliyor. O yüzden şerri meydana getirenin
    Allah olduğunu söylemek doğru olmaz. Şerri meydana getirenin
    insan olduğunu, Allah’ın ise tek yaratıcı olmasından dolayı insanı
    ve onun fiillerini yaratan olduğu, birbirine karıştırılmamalıdır. Hayır
    da şer de kulun fiilidir. Ama imkânları ve fiili meydana getiren
    kulu, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olması yönüyle hâlıkı Allah olur.
    Kâinatta olan biten her şey Allah’ın meşîeti (yaratması/dilemesi)
    dâhilindedir. Ama Allah şerri irâde etmez, kâinatta şerrin
    olmasını, insanların şerde bulunmalarını dilemez. İnsanların hoşuna
    gitmeyen bazı şeylerin hayır olabileceği Kur’an’da açıklandığı
    gibi,430 şerrin de kesb, yani insanların kazanmalarının/amellerinin
    sonucunda var edildiği belirtilir ve “insanın, işlediği zerre miktarı hayır
    ve zerre miktarı şerrin karşılığını göreceği”431 ilân edilir. Dolayısıyla
    Allah’ın, insanın şerre dönüştüreceği şeyleri yaratması şer değil;
    tümüyle hayırdır; fakat kulun şerri kazanması, yani kesbi şerdir.
    Eğer, kulun şerri kesbi neticesinde Allah onu yaratmamış olsaydı,
    bu defa, kul irâde sahibi olmuş olmazdı.
    Kâinatta şeytan gibi, mutlak şer olan (insan açısından mutlak
    şer değil; hayrı şerrinden fazla olduğundan) yaratıkları da yaratan
    ve netice itibarıyla onun azmasına fırsat veren de Allah’tır.
    Yani, şeytanın azması, Allah’ın meşîeti dâhilindeydi. İnsan yeryüzüne
    imtihan için gönderilmiş ve kendisine irâde verilmiştir; o
    bu irâdesini kullanarak en alçak bir mevkîye düşebildiği gibi, en
    yükseğe de çıkabilir. Ortada yüz yumurta olsa, sadece yüz yumurta
    olarak değer ifade eder; ama bir tavuğun altına konulsa ve
    yirmisi civciv olup sekseni bozulsa, o zaman yirmi civciv mi daha
    kıymetlidir; yoksa yüz yumurta mı? Civcivlerin yumurta yanındaki
    değerleri bir yana, ileride her civciv tavuk olduğunda belki yüzlerce
    yeni yumurta verecektir. İşte, yeryüzünde insanların belki
    yüzde sekseni şeytana uyar, ama yüzde yirmisi gerçekten insan
    olur ve yüceliklere ulaşır; ama hepsi ot gibi kalsa, o zaman insana
    ne gerek olacaktır? Bu noktada, şeytan gibi mahzâ şer varlıkların
    varlığı tavzîfîdir (görevlendirme icabıdır). Kaldı ki, şeytanı şeytan
    yapan, onun kendisidir. Meleklerle birlikte tâbi tutulduğu bir imtihanda
    bir daha geri dönüşü ve telâfisi mümkün olmayacak bir
    428] 13/Ra'd, 16
    429] 90/Beled, 10
    430] 2/Bakara, 216
    431] 99/Zilzâl, 7-8
    HAYIR VE ŞER
    - 101 -
    kayba uğramıştır. Demek oluyor ki, Allah’ın yaratması yönüyle her
    şey, hayırdır; melekût cihetinde şer yoktur; şer kesb iledir ve mülk
    cihetindedir.432
    Allah için yapılan her amel hayır; bunun dışındaki ameller ise
    şerdir. Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun
    olarak kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Bunlardan
    herhangi birini seçmek ve yapmak, kulun yetkisindedir. Eğer
    kötülüğü yapmak imkânına sahip olmasaydı, elbette yapamazdı.
    Şu halde yaratılan, aslında hayır ve şer değil; bunların yapılmasına
    elverişli imkânlardır. Bu sebeple de bu imkânları yaratan, fiilin
    hâlıkı olur. Çünkü O’ndan başka yaratan, imkân sağlayan yoktur.
    Halk etme Allah’a mahsus olduğundan, kulun fiili için bu tâbir
    kullanılamaz. Çünkü kul, fiilin meydana gelişini sağlayan çeşitli
    sebeplerden yalnız birinin (işi meydana getiren gücün) sahibidir.
    Kula fiilin hâlıkıdır demek, işin oluşmasında rol alan diğer bütün
    âmilleri hesap dışı bırakmak olur. Görme fiilinin yaratıcısı Allah’tır.
    Göz fabrikası O’nun. Işık hammaddesi O’nun. Görülen bütün eşya
    da O’nun. O halde insan, neye bakarsa baksın görmeyi yaratan
    Allah’tır. Baktığı helâl ise bu bakış “hayır” olur, haramsa “şer.”
    Kâinatta, gerçek mânâda “şer” vasfına lâyık olanlar, insanların
    dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader sırrı” karşımıza
    çıkıyor. Dalâlet ve günahlarda insanın fâil ve muhtar olduğunu
    kabul etmek zorundayız. Bir insan olarak düşündüğümüzde,
    vicdânî bir muhâsebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki, bu arada
    kötü eylemlerimizdeki rolümüzü idrâk etmekten kendimizi alıkoyamayız.
    Yani sorumluluğumuzu ve mahcûbiyetimizi içimizde
    yaşarız. Fiillerimizin yaratıcısı Allah Teâlâ olduğuna istinad ederek,
    kötülüklerimizi O’na izâfe etmeye kalksak bile, bunu bir suçluluk
    hissi ile, aşağılık duygusu ve bahane arama anlayışıyla yaparız.
    Kadere inanıyoruz. Ama, takdiri önceden bilemediğimize
    göre ve işlerimizde güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre,
    kaderi bahane ederek sorumluluğumuzu atamayız. Dünyada
    hiçbir insan, kendisine yapılan haksızlık ve zulümler karşısında,
    “ne yapayım, kader böyle imiş!” diye, başına gelene rızâ göstermez;
    elinden geliyorsa, hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader
    inancı kimseyi bağlamamaktadır. Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği
    zaman, nazar-ı itibara almadığımız bu inancı, Allah’a
    karşı kullanmak, böylece mes’ûliyeti atmayı ummak, olsa olsa,
    insan fıtratındaki bencillik ve haksız yere nefsini müdâfaa çabasıdır.
    O yüzden, insanların kâinatta “şer” olarak isimlendirdikleri
    432] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 257-258
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    keyfiyetler, ya aslında şer değildir; veya, onun sorumlusu insandır.
    Bundan dolayı bu şerler ile Cenâb-ı Allah’ın rahmân, alîm, hakîm,
    kadîr, mahlûkatına hiç zulmetmez oluşu bir tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir.
    433
    Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir âyette “şer” Allah’a nispet
    edilmez:
    “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/
    kendindendir…” 434
    “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.
    (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” 435
    “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde,
    kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını
    daha dünya hayatında görürler.” 436
    “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe
    Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.” 437
    “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde,
    kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.” 438
    “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı,
    yeryüzü fesâda uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” 439
    “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 440
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle
    kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın
    azâbı şiddetlidir.” 441
    “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde
    bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından,
    ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler
    ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler
    olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere
    helak edecek değildi.” 442
    433] Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, Akçağ Y., s. 307-311
    434] 4/Nisâ, 79
    435] 42/Şûrâ, 30
    436] 30/Rûm, 41
    437] 8/Enfâl, 53
    438] 30/Rûm, 41
    439] 2/Bakara, 251
    440] 17/İsrâ, 11
    441] 8/Enfâl, 25
    442] 11/Hûd, 116-117. Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebeHAYIR
    VE ŞER
    - 103 -
    Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir: Allah’ın
    isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin
    olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel,
    hatta en güzel biçimde yaratmıştır.443 İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin
    gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın
    beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır.
    Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan
    nefsinin ürünüdür.444 Allah, yaratıcıların en güzelidir.445 Var ettiklerine
    en güzel boyayı vuran da Allah’tır.446 Allah, aynı zamanda
    hüküm verme bakımından da en güzel olandır.447 Rızkın en güzeli
    de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir.448 Sözün
    de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı
    da tüm güzellikleri içerir.449 Bu yüzden insana, indirilen sözün en
    güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın
    sözüdür.450 Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip
    onun en güzeline uymaktır.451 En güzel din, güzellikler sergileyerek
    Allah’a teslim olanların dinidir.452 Allah, fiil, söz ve hükmüyle
    en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ)
    da O’nundur. 453
    Merhametli Allah’a Rağmen
    Dünyada Şerlerin Bulunması
    İnsanlar, bazıları meraklarından, bazıları ateist anlayışları
    için fırsat ve bahane kabul ettiklerinden dolayı, şeytana bir kapı
    açmışlar ve şu soruya cevap aramaya çalışmışlardır: Merhametli
    Tanrı’nın şerleri yaratması veya O’na rağmen kâinattta şerlerin
    bulunmasını nasıl izah ederiz? Hâlbuki, insanların çoğunluk itibarıyla
    bedbaht ve kötü oldukları, şerrin kol gezdiği bir dünyada
    yaşıyoruz. Şer, dünyada olanca dehşetiyle vâki olduğuna göre,
    Allah’ın mutlak kudretini ve sırf hayır olan iyiliğini nasıl telif edebiliriz?
    Bazıları, bu kapıdan şeytana daha fazla dâvetiye çıkararak,
    biyle olduğu konusuyla ilgili bak. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/
    Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48
    443] Bk. 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4
    444] 4/Nisâ, 79
    445] 40/Mü'min, 14; 37/Sâffât, 125
    446] 2/Bakara, 138
    447] 5/Mâide, 50
    448] 65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75
    449] 39/Zümer, 23
    450] 39/Zümer, 55
    451] 39/Zümer, 18
    452] 4/Nisâ, 125
    453] 7/A'râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    şöyle demeye yeltenmişlerdir: “İnsana Tanrı yokmuş gibi geliyor.
    Çünkü, eğer iki zıttan birisi mutlak olursa, diğerinin mevcut olmaması
    gerekir. Bundan dolayı eğer Tanrı var idiyse, şer olmamalıydı.
    Fakat dünyada şer var, öyle ise Tanrı yok mu?” Bu yoldan giderek
    bazı insanlar, şerrin varlığının Tanrı’nın yokluğuna delil olduğunu
    ileri sürmüşler, Tanrı’nın hayır isteyen ve ancak hayırların menbaı
    olması gerektiğine kail olmuşlardır. Günümüzün ateist, materyalist,
    hümanist Batı dünyasında bu anlayış(sızlık), giderek yayılıyor.
    Kur’an, şerri bir vâkıa olarak kabul etmektedir. İster insanların
    isimlendirmelerine göre, ister hakikî mânâsında olsun “şer”, birtakım
    olay ve eşyanın vasfı olarak Kur’an’da geçmektedir. Fakat
    Kur’an’ın tenzih esasına dayanan ulûhiyet telâkkisi, bu gerçekle
    zıt gibidir. Çünkü rahmeti, kudreti, irâdesi ve ilmi sonsuz, zerrece
    zulmetmekten münezzeh olan Allah Teâlâ’nın, kâinattaki şerleri
    dileyip yaratmış olması, izaha muhtaçtır. Bu müşkil şu şekilde çözülür:
    Şerlerin bulunduğu mekân kâinattır. Allah, kâinatı insan için
    yaratmıştır. İnsan da, Kur’an’ın ifadesiyle, ibâdet etsin diye yaratılmıştır.
    454 İbâdet, çok geniş mânâlara gelmektedir. Bazı âyetlerde,
    insanın, imtihan içinde olduğu beyan edilmiştir. “İmtihan” ile
    “ibâdet” içiçedir. İnsana, ibâdet mükellefiyetinden önce, kabiliyetler
    verilmiştir ve böylece, teklifin icaplarını yerine getirmeye
    hazırlanmıştır. İnsanın yetenekleri çift yönlüdür; hem hayra, hem
    şerre imkân verir. İnsan, bu çift özelliğiyle, bir savaş meydanını
    andırır. İnsanlara, Allah, iyilik yapmalarını emretmiş, kötülüklerden
    de onları nehyetmiştir. Ama O, iyilik yapmak için, kötülüğe
    meyilli nefsini ve onun en büyük destekçisi şeytanın vesveselerini
    altetmesi gerekmektedir. Bunun için, melek ilhamları desteğindeki
    kalbinin, aklının ve ruhunun kuvvetlendirilmesi şarttır. Peygamberlerin
    tebliğiyle sınırları belirtilmiş sorumluluklarının îfâsı için
    Allah’tan istimdât penceresi açıktır.
    İnsan, ibâdet dışında, bazı belâlarla denenerek terbiye edilir.
    Böylece çeşitli merhalelerden geçirilip kendisi için mukadder
    kemâle yöneltilir. Bunda insanın en büyük silâhı sabırdır. İnsanın
    terbiyesinde mühim bir yeri olan bu belâlar, şerrin bir çeşididir.
    Cenâb-ı Allah, insanı hayırlarla ve şerlerle terbiye ederek,
    rubûbiyetinin “terbiye” vechesini en güzel bir biçimde göstermektedir.
    Bu, müslümanlar içindir. Her ne kadar buna, insanların
    perspektifinden bakılarak “şer” ismi verilmişse de, bu belâlar
    hakikatte sırf hayırdır. Bu durumda, imtihanın bitişi demek olan
    454] 51/Zâriyât, 56
    HAYIR VE ŞER
    - 105 -
    “ölüm”, mühim iki unsur olarak karşımıza çıkan “nefs” ve “şeytan”,
    şer olmaktan öte, birçok kemâlâtın tezâhürünü temin eden,
    hayırlı vesilelerdir.
    İnsan, imtihanında ve sorumluluklarında hatalar yapmaktadır.
    Ya âfâkî ve enfüsî çeşitli sebeplerle Allah’ı inkâr ederek, yaratılış
    gâyesinden tamamen sapmakta veya inanmakla birlikte, mükellefiyetini
    hakkıyla yerine getirememektedir. Kur’an’ın telâkkisinde
    bunlar da “şer”dir. Gerek dalâleti, gerekse kötü fiilleri yaratan
    bizzat insan olmayıp, Allah Teâlâ ise de, İslâm âlimlerince “kesb”
    ve “irâde-i cüz’iyye” denilen hisse insana aittir. Dolayısıyla insan
    fâildir ve yaptıklarından mes’uldür.
    Şerrin üçüncü ve sonuncu çeşidi, kötülüklerimizin cezası olarak
    karşımıza çıkan ve nefsimize “şer” görünen musîbetlerdir. Allah
    Teâlâ, kâinattaki sünneti çerçevesinde, insanların kötü fiil ve
    fikirlerine, kalbin mühürlenmesi gibi, aynı cinsten cezâlar vermektedir.
    Kur’an’da bu kabil “şer”ler, “şu işiniz sebebi ile”, “bu suçunuzdan
    dolayı” gibi kalıplarla takdim edilmiştir ki, bunların birer
    cezâ olduğu anlaşılsın. Buna göre de, gerek fert, gerek toplum
    olarak başımıza gelen felâketler; zelzeleler, kıtlıklar, salgın hastalıklar,
    seller ve savaşlar, ya şerle imtihanın bir unsuru veya kötülüklerimizin
    cezâlarıdır. Binâenaleyh bunlar aslında şer değillerdir.
    Hâdise ve fiillere “hayır” veya “şer” gibi bir vasıf verebilmek
    için, elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir.
    Bu ölçüye göre, şerrin ilk ve sonuncusu esasında şer değildir. İşaret
    ettiğimiz üzere, imtihan ve özellikle de terbiye vâsıtası olan
    hiçbir şey, selim akıl sahiplerince “şer” olarak tavsif edilemez.
    Adâletin tahakkuku demek olan cezâlandırma da, suçlu açısından
    hoş karşılanmadığı için şer olarak nitelendirilmiş olmakla birlikte,
    aslında “hayır”dır. Bunların Kur’an’da “şer” diye isimlendirilmesinin,
    Kur’an’ın bir üslûp özelliği olarak, Allah’ın “tenezzülât-ı
    ilâhiyye”lerle, bazı kavramları, insanların anladığı veya anlayabilecekleri
    şekillerde beyan etmesinin neticesi olduğunu söyleyebiliriz.
    Fakat bunun yanısıra, (kaynağı beşerî olan ve göreceli hayır ve
    şer anlayışları açısından) insanların yanılmamaları için, şer olduğu
    halde hayır zannedilen, hayır olduğu halde şer zannedilen hallerin
    bulunduğu da hatırlatılmıştır.
    Bu durumda, kâinatta, gerçek mânada “şer” vasfına lâyık
    olanlar, insanların dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader
    sırrı” karşımıza çıkıyor. Dalâlet ve günahlarda insanın fâil ve muhtar
    olduğunu kabul etmek zorundayız. Bir insan olarak düşündüğümüzde,
    vicdânî bir muhâsebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    bu arada kötü eylemlerimizdeki rolümüzü idrâk etmekten kendimizi
    alıkoyamayız. Yani sorumluluğumuzu ve mahcûbiyetimizi
    içimizde yaşarız. Fiillerimizin yaratıcısı Allah Teâlâ olduğuna istinad
    ederek, kötülüklerimizi O’na izâfe etmeye kalksak bile, bu bir
    suçluluk hissi ile, aşağılık duygusu ve bahane arama anlayışıyla
    yaparız.
    Kadere inanıyoruz. Ama takdiri önceden bilemediğimize göre
    ve işlerimizde güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre, kaderi
    bahane ederek sorumluluğumuzu atamayız. Dünyada hiçbir insan,
    kendisine yapılan haksızlık ve zulümler karşısında, “ne yapayım,
    kader böyle imiş!” diye, başına gelene rızâ göstermez; elinden
    geliyorsa, hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader inancı kimseyi
    bağlamamaktadır. Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği zaman,
    nazar-ı itibara almadığımız bu inancı, Allah’a karşı kullanmak,
    böylece mes’ûliyeti atmayı ummak, olsa olsa, insan fıtratındaki
    bencillik ve haksız yere nefsini müdâfaa çabasıdır. O yüzden, insanların
    kâinatta “şer” olarak isimlendirdikleri keyfiyetler, ya aslında
    şer değildir veya onun sorumlusu insandır. Bundan dolayı bu
    şerler ile Cenâb-ı Allah’ın rahmân, alîm, hakîm, kadîr, mahlûkatına
    hiç zulmetmez oluşu bir tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir. 455
    Hayrın İki Yönü
    Hayrın mânâlarına bakarsak onun iki yönü bulunduğunu görürüz:
    Birincisi, kaynağı Allah olan hayır; ikincisi, kaynağı insan
    olan hayır. Bu iki durumda da hayrın anlamı, İslâm’ın bakış açısıyla
    faydalı, değerli olduğuna hükmedilecek bir şeydir.
    Hayır ve şer ya mutlaktır (kesin), ya da izâfîdir (göreceli). Sözgelimi,
    adâlet, iyilik duygusu, akıl, erdem sahibi olmak gibi şeyler
    her durumda herkes için hayır’dır. Zulmetmek, haklara tecavüz,
    yalan, hırsızlık gibi şeyler de herkes için her zaman şerdir. İzâfî
    (göreceli) hayır ve şer nitelemesi, kişilere ve onların durumlarına
    göre değişiklik gösterebilir. İzâfî hayrın başında mal sahibi olmak
    gelir. Mal, servet, dünyalıklar bazılarına hayır olabilir, bazılarına
    da şer. Helâldan kazanılıp helâla harcanmayan bir mal, sahibi
    için hayır değildir. Kendisinden İslâm’ın çizdiği sınırlar içerisinde
    faydalanılmayan mala “hayırlı mal” denilemez. Meselâ, cimrilik
    yüzünden Allah yolunda harcanmayan bir malda, onun sahibi bir
    hayr olduğunu sanmamalıdır.456 Demek ki helâldan kazanılan ve
    Allah rızâsı uğruna harcanabilen bir mal veya kazanç, az da olsa,
    sahibi için hayırdır.
    455] Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, s. 307-311
    456] 3/Âl-i İmrân, 180
    HAYIR VE ŞER
    - 107 -
    Allah (c.c.) mü’minlere gerektiği zaman kendi yolunda,
    kendi dini uğruna cihad etmeyi, savaşmayı emretmektedir.
    Mü’minlerden bazıları böyle bir şeyi kendileri için şer (zorluk, meşakkat,
    ağır bir imtihan, zararlı) sayabilirler. Ancak Cenâb-ı Hak
    buyuruyor ki: “…Olabilir ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır
    ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.”
    457 Kur’an, kadınlara güzel davranılmasını emrettikten sonra şöyle
    ilâve ediyor: “…Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza
    gitmez, ama Allah onda (sizin için) çok hayr yaratır.” 458
    Kur’an’ın ifadesine göre imtihan için yaratılan insan, çeşitli
    olaylarla, sıkıntı ve belâlarla imtihan edilir. Başına felâket gelir,
    zorluğa uğrar, malı elinden gider, yakını ölebilir, zulme uğrayabilir,
    baskı ve işkence görebilir, dinini yaşamak uğruna zorluklarla karşılaşabilir.
    Hepsi de denemek içindir. O yüzden insan çoğu zaman
    kendisi için neyin hayır, neyin şer olduğunu bilemez. Allah (c.c.)
    insanları bir sınav olmak üzere hayır ve şer ile denemektedir.459
    Bazı insanlar kendisi hakkında hayırlı olanı, faydalı olanı durmadan
    ister. Bir şerle karşılaştığı zaman ümitsizliğe kapılır. Bir bolluğa
    ulaştığı zaman da Allah’ın nimet verici olduğunu unutur ve
    inkârcılığa kalkışır. 460
    Mutlak hayır insan tarafından bilinebilir. Daha doğrusu Büyük
    Yaratıcı görevlendirdiği elçiler aracılığıyla bütün insanlara hayrı
    da şerri de açıklamıştır. Bunun dışında olan ve insanların zaman
    zaman karşılaşacakları olayların, elde ettikleri şeylerin ve kendilerinden
    kaynaklanan bazı davranışların hayır olup olmadığını bilmek
    zordur. Ancak iman edip, imanın nuruyla basiret sahibi olan
    müttakî mü’minler, çoğunlukla kendileri hakkında hayır olan şeyleri
    anlarlar. Örneğin, bu gibi mü’minler başlarına gelen bir musibeti
    şer sayıp isyan etmezler. Bilakis onu bir imtihan sebebi sayar,
    sabreder ve o denemenin gereğini yaparlar.
    Müslümanın Hayatında Hayır ve Şer
    Mü’minler, kendileri şerre sebep olmazlar, şerri üretmezler.
    Hayır sayılan işlerin takipçisi olurlar. Kendi irâdeleri dışında bir
    şerle karşılaştıkları zaman sabrederler, ya da şerri hayra çevirmeye
    çalışırlar. Hayrı ve şerri yaratan Allah’tır. İnsan, kendi özgür
    irâdesiyle bunlardan birini isteyerek yapar. Ancak onun tercih ettiği
    hayır ve şer işlerin yaratıcısı Allah’tır. Bir başka deyişle hayır ve
    457] 2/Bakara, 216
    458] 4/Nisâ, 19
    459] 21/Enbiyâ, 35
    460] 41/Fussilet, 49-50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    şer olan işlerin yapılmasına izin veren, bu konuda insana hürriyet
    veren Rabbimizdir. Kimilerine göre Allah (c.c.) hayrı yaratır, şerre
    râzı olmaz. İnsanın hayır ve şer ile denendiğini, onun yaptığı bütün
    hareketlerden dolayı hesaba çekileceğini düşünürsek; insana
    şer işleme irâdesinin verilmesini anlarız. Şüphesiz ki mutlak yaratıcı
    yalnızca Allah’tır.
    Hayır, bir anlamda Allah’tan ittika etme (korkup sakınma) şuuruyla
    işlenen bütün sâlih ameller, yapılan iyilikler, faydalı işlerdir.
    Bunun zıddı olan şer ise, bütün kötülükler, faydasız ve zararlı
    işlerdir. Bu bağlamda denilebilir ki, hayır imanın gereği, şer ise,
    inkârın ve isyânın diğer adıdır. Kur’an şöyle diyor: “Artık kim zerre
    ağırlığınca hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür. Kim de zerre ağırlığınca
    şer işlerse, onu(n karşılığını) görür.” 461
    Allah (c.c.) kullarının şer işlemlerine izin verse bile, şer yapılmasını
    istemez; buna râzı değildir. O yüzden kullarını sürekli hayra ve
    hayır işlemeye dâvet eder. Kullarının yanlışlarını ve hatalarını hatırlatarak
    hayır olanı onlara göstermektedir.462 Kur’an, bazı amelleri,
    davranışları ve pozisyonları daha hayırlı saymaktadır. Meselâ,
    en hayırlı azık, takvâdır.463 Yetime bakmak,464 başa kakılan bir sadakadan
    daha fazîletli olan güzel bir söz,465 Allah yolunda tasaddukta
    bulunmak,466 inkârcıların hilelerine karşı Allah’ın kurduğu
    tuzak, Allah’ın mü’minlere olan yardımı,467 âhiret hayatı,468 rızık
    verici olarak Allah,469 eşler arasındaki sulh/barış 470 ve bunlara benzer
    birçok şey, daha hayırlıdır.
    İslâm ümmeti insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı topluluktur.
    Çünkü onlar Islâma iman eder, ma’rûfu emreder, münkerden
    sakındırırlar.471 Kur’an, “Sizden, insanları hayra çağıran bir topluluk
    bulunsun…” 472 buyurmaktadır. Tefsircilere göre buradaki hayır,
    İslâm’dır; İslâm’ın ilkeleridir, sâlih ameldir, faydalı olan her türlü iş
    ve ahlâktır.
    Kur’an, her türlü hayrın kaynağı olarak vahyi göstermektedir.
    461] 99/Zilzâl, 7-8
    462] 2/Bakara, 54, 103, 184, 281; 4/Nisâ, 25; 7/A’râf, 85 vd.
    463] 2/Bakara, 198
    464] 2/Bakara, 220
    465] 2/Bakara, 236
    466] 2/Bakara, 280
    467] 3/Âl-i İmrân, 150
    468] 6/En’âm, 32
    469] 5/Mâide, 114
    470] 4/Nisâ, 128
    471] 3/Âl-i İmrân, 110
    472] 3/Âl-i İmrân, 104
    HAYIR VE ŞER
    - 109 -
    Hayra ulaşmak, hayırlı ameller işlemek ve bunların sonunda da
    hayırlı bir neticeye ulaşmak isteyen insan, vahyin doğrultusunda
    hareket etmek zorundadır. Toplumların işlerinin hayır olması da iş
    başında hayra gönül vermiş kimselerin olmasına bağlıdır. En şerlilerin
    yönettiği toplumlarda hayır barınamaz. Dünyada da âhirette
    de gerçek kurtuluşun yolu, hayır sayılan amelleri işlemekle mümkün
    olur. Bu anlamda hayır, sâlih amelin ta kendisidir. “Ey iman
    edenler! Rukû edin, secdeye varın, Rabbinize ibâdet edin ve hayır işleyin;
    umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 473
    İnsanlar farklı farklı hedeflere yönelirler. Kendilerince önemli
    buldukları işleri yaparlar. Birçokları da kendi yaptıklarıyla övünür.
    İslâm’a göre ise hayat bir hayır işleme yarışıdır: “Herkesin yüzünü
    kendisine doğru çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda birbirinizle
    yarışın…”474 Mü’minlere düşen Allah’ın gösterdiği hayrı işlemek,
    hayırda yarışmak, hayrât sahibi olmak, hayırlı mal kazanıp hayra
    sarfetmek, hayırlı evlat yetiştirmek, ölmeden önce elinden geldiği
    kadar hayır olan şeyleri tercih etmek ve bütün bu güzel amellerle
    beraber Kur’an’ın övdüğü “ahyâr”dan/hayırlılardan olmaktır.475
    Mü’min, ölüm gelmeden önce hayırlı ameller konusunda acele
    eder. 476
    Kur’ân-ı Kerim ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda hayır kelimesinin,
    başta mâlî fedâkârlıklar olmak üzere her türlü yardım
    severliği ifade eden bir anlamda kullanılması ve müslümanların bu
    tür faâliyetlere teşvik edilmesi, erken dönemlerden itibaren müslümanlar
    arasında güçlü bir dayanışma ruhu geliştirdiği gibi çeşitli
    kişi ve kuruluşlarca başta vakıf kurumu olmak üzere, dâruşşifâ (hastane
    ve sağlık ocağı), dâruleytâm (yetimler yurdu), dârulaceze (düşkünler
    yurdu, huzur evi), dâruşşafaka (şefkat yurdu, öksüz, yetim ve mağdur
    çocuklar yurdu ve okulu), imâret (külliye, yoksullara yardım maksadıyla
    meydana getirilen kuruluş, fakirlere ve öğrencilere yiyecek verilen yer),
    sebil (yol kenarlarında kurulmuş olan Allah rızâsı için su dağıtılan yapı),
    köprü, câmi, mektep, medrese, Kur’an Kursu, İmam-Hatip gibi kamuya
    hizmet veren birçok hayır eserinin meydana getirilmesini sağlamıştır.
    İslâm dünyasının ekonomik, sosyal, költürül ve siyâsî krizlere
    mâruz bulunduğu 20. yüzyılda bu tür faâliyetlerde bir gerileme
    süreci yaşanmışsa da, yine de hayır faâliyetleri kesilmemiştir. Sosyal
    yardımlaşma ve dayanışma vakıfları gibi çağdaş yöntemlerle
    473] 22/Hacc, 77
    474] 2/Bakara, 148
    475] 38/Sâd, 47
    476] Tirmizî, Zühd 3, hadis no: 2306, 4/552; Nesâî, Cenâiz 123; Kütüb-i Sitte,
    15/181; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 259-262
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    faâliyet gösteren kurumlar günümüzde de oluşturulmakta; bunun
    yanında özellikle sivil toplum anlayışının yaygınlaşmasına paralel
    olarak sivil toplum kuruluşu olarak pek çok gayr-ı resmî kişi ve
    kurumlarca, başta eğitim ve öğretim olmak üzere pek çok alanda
    hayır faâliyetlerinde bulunan vakıf ve dernekler kurulmaktadır. 477
    İslâm Düşüncesinde Hayır-Şer
    İslâm düşünürlerine göre şerrin varlığı, aslî değil; ârızîdir. Mutlak
    hayrın aksine mutlak şer mevcut değildir. Şerrin zâtı yoktur.
    Çünkü şer, bir şeyin veya bir kemâlin yokluğudur; yani şer, bir tür
    eksikliktir. Varlıklarda şer olarak bilinen durumlardan her biri, bir
    şeyin yokluğuna sebep olan şerden ibârettir. Eğer var olan bir şey
    herhangi bir varlığın zâtına veya güzellik, îtidâl, yetkinlik gibi niteliğine
    halel getirmiyorsa, herhangi bir şekilde yokluğa sebebiyet
    vermiyorsa böyle bir şeyin varlığı bir zarar doğurmuyor demektir.
    Buna göre şerre sebep olmayan şeyin kendisi de şer değildir.
    İslâm düşüncesinde hayır ve şer problemi, geniş ölçüde iyimser
    bir yaklaşımla ele alınmıştır. Konuya felsefî yöntemle ilk yaklaşan
    âlimlerden biri olan Câhiz, başlangıcından itibaren dünya düzenini
    hayırla şerrin, faydalı ile zararlının imtizâcına (bağdaşmasına)
    bağlar. Câhiz’e göre eğer dünyada yalnız şer bulunsaydı bütün
    varlıklar helâk olurdu. Aksine eğer sırf hayır bulunsaydı, o zaman
    da bir yükümlülük (imtihan, külfet) düzeninden söz edilemezdi.
    Ayrıca şerden kurtulup hayrı gerçekleştirmek için düşünmenin
    kalkmasıyla da hikmet yok olurdu.
    İlâhî hikmet, âlemin en güzel, en mükemmel ve en sağlam
    bir şekilde kurulmasını gerektirmiştir. Âlem hayır olan bir asıldan
    meydana geldiği için, düzeni de hayır olmuştur. Her ne kadar
    dünyada bazı sebeplerin çatışmasından bir şer ve bozulma (fesâd)
    doğar ve meselâ âlem için sırf hayır olarak yaratılan yağmur bazen
    zarar verirse de bu husus, yağmurun genel düzendeki hayır
    işlevini sarsmayan cüz’î ve ârızî bir durumdur. Şu halde yağmurun
    büsbütün yokluğu küllî şer, ara sıra zarara sebebiyet vermesi de
    cüz’î şerdir. Âlem ise cüz’îye göre değil; küllî nizâma göre işler.
    Allah’ın, evrendeki her varlığa genel düzen içindeki yeri bakımından
    lâyık olduğu hayrı eksiksiz vermesi O’nun cömertliğinin,
    merhametinin ve Rablığının bir sonucudur. Bununla birlikte İslâm
    düşünürleri, şerrin yokluğunun da savunulamayacağını, ancak
    şerrin varlık düzeninde amaçlanmış bir durum olmadığını, ayrıca
    dünyada hayrın şerden daha çok olduğunu belirterek ölçülü bir
    477] Mustafa Çağrıcı, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 46
    HAYIR VE ŞER
    - 111 -
    iyimserlik görüşüne sahip olmuşlardır. Meselâ su serinletir, ateş
    ısıtır ve onlardaki bu nitelikler varlık düzeni için tamamen hayırdır.
    Bir insanın suda boğulması veya ateşte yanması birer şer ise
    de, bunlar su ve ateşin yaratılışında birinci derecede amaçlanmış
    hususlar değildir; ayrıca bunlar, genel hayır düzenini ve hayrın
    mutlaklığını sarsacak sıklıkta vuku bulmayıp ara sıra ortaya çıkan
    kötülüklerdir. Bu iyimser anlayış, insanla ilgili durumlara da uygulanarak
    ilâhî irâde ve inâyetin, yeryüzünün halîfesi olan insan
    türünün kıyâmete kadar dünyada yaşayacak ve orayı hükümranlığı
    altına alıp îmar edecek şekilde düzenlediği belirtilir ve buna
    “birinci maksat” denilir. Buna karşılık tek tek kişilerin karşılaştığı
    durumlar, tâlî dereceden amaçlanmış olan ârızî olaylardır. Bu
    olaylara bütün halinde bakıldığında bunların küllî yapıya bir düzen
    olarak yansıdığı görülür. Nitekim canlı tabiattaki başlıca şer
    çeşitlerinden elemler (acılar, ağrılar, üzüntüler) görünüşte şer gibiyse
    de canlıların varlıklarını sürdürmelerine katkıda bulunması
    bakımından hayır sayılmalıdır. Meselâ açlık elemi, canlıya beslenme
    ihtiyacını hissettirmesi bakımından hayırdır.
    İslâm düşünürlerinin evrende hayır düzeninin hâkim olduğu
    şeklindeki iyimser felsefesi, Gazzâlî’ye nisbet edilen ve zamanla
    bir vecîze haline gelen, “Leyse fi’l-imkân ebdau mimmâ kân -Var
    olandan daha mükemmeli mümkün değildir-” şeklinde özetlenmiştir.
    Gazzâlî, hem tertibindeki güzellik, hem de yaratılışındaki
    mükemmellik bakımından bu âlemin “sûret”inden daha mükemmelinin
    bulunmadığı şeklindeki düşüncesini açıklarken aksine bir
    görüşün Allah’ın cömertliği ve kudretiyle bağdaştırılamayacağını
    belirtir. Gazzâlî’nin devam ettirdiği bu iyimser felsefe, daha sonraki
    dönemlerde geniş kabul görmüştür.
    İbn Teymiyye ise, şerri sırf yokluk ve kısmî yokluk şeklinde ikiye
    ayırarak var olan bir şeyin sırf şer olamayacağını ifade eder. Çünkü
    var olan her şeyde mutlaka bir yarar, bir hayır bulunması gerekir.
    Allah hiçbir şeyi hikmetsiz yaratmamıştır; bu hikmet, varlığın hayır
    tarafıdır. Özü itibarıyla yokluk sayılan şer ve kötülükler varlık değeri
    taşımadığından bunları Allah’ın yarattığı söylenemez. Çünkü
    Kur’an’da, “Allah bütün varlıkların yaratıcısıdır” 478 denilmiştir. Sonuç
    olarak küllî olgular yalnızca hayırdır ve kulların yararınadır.
    İslâm düşünürleri ahlâkı da âlemdeki genel hayır düzeni çerçevesinde
    açıklamışlardır. Buna göre kötü fiiller ve bunların kaynağı
    olan kötü huylar, ruhun kendine has bazı yetkinliklerini
    kaybetmesinin sonucudur. Aslında insanın kötü denilen fiilleri de
    478] 13/Ra’d, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 112 -
    temelde onun yetkinliğinin bir parçası olan, dolayısıyla iyi sayılması
    gereken bazı niteliklerinden kaynaklanmaktadır. Meselâ İbn
    Sinâ’nın örneğiyle, nefsin öfke gücü hâkimiyet kurmak sûretiyle
    yetkinlik kazanır; fakat öfke ve hâkimiyet, bazen şerre de yol açabilir.
    Bu durum, yine nefsin bir gücü ve yetkinlik aracı olan aklın
    öfke gücüne baskın gelmesiyle önlenir. Bu şekilde akıl, hem nefiste
    kötü ahlâkın gelişmesini hem de zulüm gibi kötü fiillerin ortaya
    çıkmasını önlemiş olur. Bu sebeple insan, her türlü aşırılıktan
    kurtulmak için kendini sürekli olarak akıl ve düşüncenin denetimi
    altında bulundurmalıdır. 479
    Şerrin Ehveni Olur mu?
    Özellikle Hakkın hâkim olmadığı, şer ve fesâdın devlet ve çevre
    eliyle mecbûrî istikamet olarak gösterildiği yerlerde çoğu zaman
    iki şerden birini kabul etme mecbûriyetinde kalırız. Bu takdirde
    yapılacak iş, şerrin ehvenini, yani daha hafifini kabul etmekten
    geçer. Burada hayırla şerrin karşılaştırması yapılıyor değil. Elbette
    ki hayırla, ehven-i şer karşı karşıya gelince hayır işlenecektir.
    İki şerden birinin tercih edilmesinden başka bir seçenek olmadığı
    durumda ne yapılacağı, nasıl hareket edileceğiyle ilgili olarak,
    ehven-i şerrin tercih edilmesi, zararın en az atlatılması olarak değerlendirilmelidir.
    Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusunda bu gerçek, “iki
    fesâd teâruz ettikde (karşı karşıya geldiğinde) ehaffı (daha hafifi)
    irtikâb olunur” şeklinde kurallaştırılır ve iki ayrı misalle açıklanır:
    “Yangında, yangın yerine yakın evlerin yıkılması, yangının büyümesini
    önleyecekse bu yola tereddütsüz gidilir.” “Batmaya yüz
    tutan geminin bir kısım yükleri denize atılır.”
    Ehven-i şer için, naklî delil olarak, “Fitne, katilden daha büyüktür
    (beterdir).” 480 âyet-i kerîmesi getiriliyor. Yani, fitneye sebep
    olacakları katletmek, fitneye yakalanmaktan daha ehven.
    Mutlak mânada, adam öldürme elbette arzulanmaz. Ama bu
    adamlar fitneye sebep olacaklar ve bu yüzden nice insanların
    maddî ve mânevî hayatları tehlikeye girecekse, bu katl olayı
    ehven kalır. “Hayr-ı kesîr için, şerr-i kalîl kabul edilir.” Yani, çok
    hayır için, (başka bir yol yoksa) az bir şer kabul edilir. Büyük bir
    hayrın gelmesi, az bir kısım şerlere bağlıysa o şerler, istenmeyerek
    de olsa, kabul edilecektir. Kangren olmuş ve kesilmesi gereken
    bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Hâlbuki, zâhiren
    şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir; şerr -i kesîr olur.” Parmağın
    kesilmesi elbette şer. Ama elin kurtulması için bir parmağın
    479] M. Çağrıcı, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 45
    480] 2/Bakara, 191, 217
    HAYIR VE ŞER
    - 113 -
    fedâ edilmesi gerekiyorsa bunu yapmak gerekir; aksi halde şer
    büyür; parmak yerine el kaybedilir.
    “Hayır”, bir tek hakikat olduğu halde, sonsuz denecek kadar
    çok şûbelere ayrıldığı gibi, şer de öyledir. Onun da nice alt birimleri,
    yan kolları vardır. Meselâ, sağ el ile yemek sünnet ve hayır; sol
    elle yemek ise bunun zıddı, yani şer. Aynı şekilde, namaz kılmak
    hayır, bunun terki ise şer. O halde, ehven-i şer yoktur diyerek, sol
    elle yemek yemeyi, namaz kılmamakla eşit tutmak mümkün mü?
    Ticarî hayatta da kâr gibi, zararın da nice dereceleri var. Zarar da
    şerdir, iflâs da. Ama bunları eşit kabul edemeyiz. “Zararın neresinden
    dönülürse kârdır” deriz. Kur’an’da, “mü’minlere en şiddetli
    düşmanlığı yahûdilerin ve müşriklerin yaptığı beyan edilir.481 Hıristiyanlar
    ise, bu iki gruba göre daha ehven sayılır.482 Kendi halinde,
    kimseye karışmayan sıradan bir kâfirle, İslâm’a karşı her imkânıyla
    savaşan İslâm düşmanı bir harbîyi eşit kabul edemeyiz.
    Üç kişi düşününüz: Birisi alkolik olsun, diğeri hem alkol alsın,
    hem de kumarbaz olsun. Üçüncüsü ise, hem alkolik, hem kumarbaz
    ve hem de hırsız olsun. Bunların üçünün de yaptıkları şer ve
    bunların üçü de şerli kimseler. Ama birinci ikinciye, ikinci de üçüncüye
    göre ehven. Hepsi kara, ama tonları farklı.
    Mü’min, mecbur kaldığında, ehven-i şerle amel ettiği gibi;
    onun en büyük düşmanı olan şeytan da tam aksine, “a’zam-ı şer”
    (şerrin en büyüğü) ve “ehven-i hayır” (hayrın en hafifi) ile amel
    eder ve ettirmeye çalışır. Bunlar, onun vazgeçilmez prensipleridir.
    Onun en büyük hedefi insanları şirke bulaştırmaktır. Bir mekruhu
    veya haramı gözde fazla büyüterek Allah’tan ümit kestirmek ya
    da “ölmüş eşek kurttan korkmaz” dedirterek, “bu yanlışı yaptın,
    öyleyse şu şirki ve küfrü de işle, nasıl olsa aynı şey” diye telkinlerde
    bulunarak insana yaklaşır. Böylece haramlarla şirki aynı terazide
    tartan şeytan, insanı müşrik etmekle de yetinmez; zâlim bir
    müşrik yapmaya çalışır. Bununla da kalmaz, onu şirk adına, gece
    gündüz çalışan İslâm düşmanı bir dâvâ adamına dönüştürmeye
    gayret eder. Bu onun son hedefidir. Zira dâvâ sahibi olmayan bir
    müşrik, şeytanın kölesi ise, şirki dâvâ edinen savaşçılar onun can
    yoldaşıdır; Kur’an tâbiriyle “şeytanın askerleri/hizbi.” Bütün bunlar,
    şeytanın, “a’zam-ı şer” ile amel ettiğine örneklerdir.
    Şeytan, bütün oyunlarını boşa çıkararak hakkı, doğruyu, hayrı
    seçen mü’minlerde taktik değiştirir. Onlar hakkında ehven-i hayırla
    amel eder. Mü’minin imanına ilişemeyeceğini anladımı, onun
    481] 5/Mâide, 82
    482] Bk. 5/Mâide, 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 114 -
    ibâdetiyle uğraşır; ibâdetsiz bir mü’min olmasını arzu eder. Bunu
    başaramazsa, farzlarla yetinmesini, sünnetlere, nâfilelere yanaşmamasını
    ister. Bu isteği de gerçekleşmezse, onun sadece şahsî
    ibâdetlerle meşgul olmasını, başkalarına tebliğ etmemesini arzu
    eder. Ve mü’minlere şu yollu telkinlerde bulunur: “Her koyun,
    kendi bacağından asılır!”, “Koyunu koyun, keçiyi keçi ayağından
    asarlar!” Şeytanın, “ehven-i hayır” ve “a’zam-ı şer” ile amel etmesi
    ne kadar desîse/entrika gereği ise; bizim de onun tam tersine,
    “a’zam-ı hayır” ve “ehven-i şer” ile amel etmemiz o kadar hikmetli
    olacaktır.483 Tabii ki, hayrın ve hakkın olduğu veya uygulanabileceği
    yerde, ehven de olsa şerre itibar edilmez.
    Bazı müslümanlar, “şerrin ehveni olmaz!” derler. Bu söz, hiçbir
    günahın küçük görülmemesi mânâsına söyleniyorsa, takvâ kasdıyla
    ifade ediliyorsa, dinin temel esaslarından tâviz verilmemesi gerektiği
    dillendiriliyorsa, doğrudur. Siyasi ve sosyal küfrü savunmak
    amacıyla şerri ehven vasfıyla temize çıkararak bize sunan zihniyete
    karşı biz de haykırıyoruz: “Şerrin ehveni olmaz!” diye. Ama
    baş ağrısını kanserle bir tutma kabilinden, mekruhu haramla veya
    günahı şirk ve küfürle aynı görmek söz konusu ise, bu söze katılmak
    mümkün değildir. Edille-i şer’iyye dediğimiz dinin emir ve
    yasakları konusunda, “yapılması gerekenler” ve “yasaklar” gibi
    iki liste yoktur. Bu tür hikmetlerden dolayı, farzdan, vâcibe, sünnete,
    müstehaba ve mubaha varan bir merdiven vardır. Haramlar
    için de aynı durum söz konusudur: Şirk/küfür, haram, tahrîmen
    mekruh, tenzîhen mekruh gibi dereceler. Örneğin, bir müstahabı
    veya sünneti yerine getireceğim diye bir haramın işlenmesi hiçbir
    şekilde, naklen ve aklen uygun görülmez.
    Bu konuda unutulmaması gereken husus, “hayır” ve “şer” tanımları
    ve hayrın/hakkın tercih edilmesi için bütün yolların tıkalı
    olmasıdır. “Hayrın çok olması”, mutlak hayır olması ve âhiretten
    bağımsız olmayan hayır anlamında ele alınmalıdır. “Şerrin az
    olması” da, şerrin izâfî/göreceli olması, dinin temel yasaklarını
    içermemesi demektir. Yani bu konuda ölçü, dinin tâviz verilemeyecek
    esaslarından olmayan bir şer ile dünyâ ve âhiret hayrının
    kast edilmesidir. Meselâ, “âhiret karşılığında dünya hayatını satın
    almak”484, “Allah’ın âyetlerini az bir karşılık (dünyevî çıkar) ile
    satmak”485, “hakka bâtılı karıştırmak, bile bile hakkı gizlemek”486
    gibi konular hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ehven bir şer kabul
    483] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, c. 2, s. 104-108
    484] 2/Bakara, 86
    485] 2/Bakara, 41
    486] 2/Bakara, 42
    HAYIR VE ŞER
    - 115 -
    edilemez. Dünya menfaati ile âhiret azabı karşılaştırıldığında
    hangisinin ehven olup diğerine tercih edilebileceği, “ehven-i şer
    ve tâviz” tanımları açısından önemlidir. Bu konu, şeytanın tâviz
    için insana yaklaşabileceği bir alan olması hasebiyle, çok dikkatli
    olunmasını gerektiren, hassâsiyet, ehliyet ve samimiyetle değerlendirilmesi
    zorunlu bir husustur.
    Hayır ve şerrin ölçüsü bellidir: Allah’ın râzı olacağı şeyler hayır;
    râzı olmadıkları da şer. Hayrın tümü elinde olan Allah487 sadece
    hayırlı şeyleri emreder ve şerleri yasaklar; O’nun her emrettiği hayırdır;
    yasakladığı her şey de şer. Haramlara hayır denmediği gibi;
    harama sebep olacak, sonucu haram olan şeyler de hayır değildir.
    Mü’minin ölçüsü, nefsi/hevâsı değildir. O, duyu ve duygularının,
    hevâsının değil; Allah’ın kuludur. Hoşlandığı ve hoşlanmadığı her
    konuda Rabbine itaat edecektir müslüman. İmanı oranında duyu
    ve duygularını da selim kılacak, onları da Rabbine teslim edecek,
    o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden râzı ve
    hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. O anda, Allah’ın emirlerindeki
    hayrın hikmetlerine vâkıf olacaktır.
    Hayır sanılan şeyler, ancak Allah rızâsı gözetilerek yapılırsa hayır
    sayılır. Helâl yoldan kazanılmayan para, kişi için hayır olmadığı
    gibi; mal ve servet, ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızâsı olmayan
    yerlere harcanırsa yine hayır değil; şer olur. Gerçek hayır, neticesine
    göre hüküm alandır. Hoşlanmadığımız şeyleri Allah hayırlı
    kılmış olabilir.488 Hayırlı bir ümmet/toplum olmanın yolu, hayırlara
    yapışmakla olacaktır; Kur’an bunun şartlarını açıklar.489 Müslüman,
    Allah’ın hayır olarak gösterip emrettiğine teslim olmalı, kendisi ve
    insanlık için hayrı istemeli, hayırda yarışmalı, insanları hayra teşvik
    etmeli, Allah’ın yasakladığı her çeşit şerden uzaklaşıp başkalarını
    da uzaklaştırmaya çalışmalıdır.
    Hastanın durumuna göre ilaç verilmesi gerektiği bir vâkıadır.
    Aynı doktor, bir hastaya su içmeyi yasaklarken, başka bir hastaya
    bol su içmeyi tavsiye eder. Hatta aynı hastaya, bir zaman yasakladığı
    bir şeyi başka bir zaman tavsiye edebilir. Bu durum, doktorda
    çelişki ile izah edilemez. Aynen böyle. Küfürle bir haramı aynı
    gören ve her ikisini de şer kabul edip aralarında bir ayrım gözetmeyen
    kimseye, dememiz gereken şey; elbette: “İkisi de şerdir,
    ama biri ehvendir, diğeri daha büyük şerdir. Haramla küfür, şer yönüyle
    aynı değildir” demek olacaktır. Tam tersine, böyle birisine:
    487] 3/Âl-i İmrân, 26; Müslim, Müsâfirîn, 20
    488] 2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 19
    489] 3/Âl-i İmrân, 110
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 116 -
    “Tabii, şer şerdir, ehveni filan olmaz; haram da birdir, küfür/şirk de.
    Hangisini yaparsan yap!” diyebilir miyiz?
    Ama, bir diğer şahıs: Dinin bazı konularını tâviz masasına
    yatırıp küfrün bir kutsalını övmek için dinden bir konuyla kıyas
    ediyor ve bir şerri (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen hükümeti
    desteklemeyi, demokrasiyi, oy vermeyi vb. şeyi) hayır olarak sunamadığı
    için şer kabul ediyor, ama ehven kabul ederek insanlara
    sevdirmeye çalışıyor ve böylece çok ciddi bir şerri “ehven” göstererek
    Müslümanlara tavsiye ediyorsa; o zaman “ne yapalım, İslâm
    yasaklıyor, ama bu önemli bir yasak değildir; şerdir, ama ehvendir,
    kabul edelim” mi dememiz gerekir? Elbette, böyle bir durumda:
    “Hayır var olduğu müddetçe; şer şerdir; ehveni filan olmaz; şerden
    Allah râzı olmaz; ehven de olsa, kötüdür” demek en doğrusudur.
    Ehven-i Şer Mantığı ve Sistem İçi Kabuller
    İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Allah
    için yapılan her meşrû amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir.
    Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak
    kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Olaylara ve
    fiillere “hayır” veya “şer” gibi bir vasıf verebilmek için, elimizde
    sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir.
    Ehven-i şer, daha az kötü, daha az fena olan demektir. Hayrın
    ve hakkın olduğu veya imkân nisbetinde uygulanabileceği yerde,
    ehven de olsa şerre itibar edilmez.
    Şer’î ise, şeraite uygun, şeraitle ilgili demektir. İslâmiyet’in temel
    kurallarına ve İslâm dininin emrettiği dünya nizamına uygun
    olan demektir. Şer kelimesiyle bir ilgisi yoktur; şeriat kelimesiyle
    aynı kökü paylaşır.
    Müslümanlar olarak bu oyunların ne zaman farkına varacağız?
    Dişimizi kıran taşın, rengi pirince en çok benzeyen taş olduğunu,
    basit kazanımlar peşinde bâtıl düzenlerin kurtarıcılarını
    desteklerken, aslında şer bataklığının içine çekildiğimizi ne zaman
    kavrayacağız? Ne zaman at gözlüklerimiz çıkartıp hayrı göreceğiz,
    duygularımızın esiri olmayı bırakacağız? Benimsenmesi
    ve giderek hayır zannedilip savunulması yönüyle en zararlı şerrin,
    ehven-i şer olduğunu ne zaman anlayacağız?
    Beyazın siyahı, yakının uzağı, haksızın haklısı, güzelin çirkini…
    Bu tamlamalar ne kadar anlamsız ve saçma geliyor kulağımıza değil
    mi? Hiç beyazın siyahı olur mu? İçerisinde siyah bulunan renk,
    artık beyazlıktan çıkmamış mıdır? Ya haksızın haklısı!
    HAYIR VE ŞER
    - 117 -
    Ama bunlara çok benzeyen ve de çok sık kullandığımız bir deyim
    var dilimizde. “kötünün iyisi” diye. Alıştık, alıştırıldık bu tamlamaya.
    Hiç düşünmedik bir şey hem kötü, hem de iyi nasıl olur
    diye. Bakışlarımızı sadece şer tarafına çevirmemiz istendi; taktığımız
    at gözlükleri başka şeyleri örneğin hayrı görmemize engeldi.
    Bu şer çöplüğünde sıtma da vardı, ölüm de. Ölümü gösterdiklerinde
    bize, sıtmaya razı olduk; sağlıklı bir ömrü aklımızın ucundan
    bile geçirmeden.
    Gözümüz şer tarafına kaymış, burnumuzu bu pisliğin içine
    sokmuştuk ya işte bu şeytanın arayıp da bulamadığı bir fırsattı.
    Artık melek postuna bürünüp bizi kandırabilirdi, aynen Âdem ve
    eşine yaptığı gibi. Hani nasıl da onlara dost görünmüş, sonsuzluk
    ve güç vaad ederek Allah’ın yasakladığı ağaçtan yedirmişti.490 Deseydi
    ki “Ben sizin düşmanınızım, bu ağaçtan yiyin ki Allah sizi
    cezalandırsın”, o ağaçtan yerler miydi hiç? Şeytan, Allah’a giden
    dosdoğru yolun üzerinde oturuyordu491 ve bu yaklaşım da şeytanın
    sağdan yanaşmasıydı,492 şeytanın Allah ile aldatmasıydı. 493
    Popülist câhiliyye kültürünün, hayatımızın her alanında şerde
    hayır aramamızı empoze ettiğine şahit oluyoruz. Cehenneme
    giden yolların üzerindeki iyi niyet taşlarıdır “ehven-i şer” anlayışı.
    İman ve küfür arasındaki çizgiyi, hakla bâtıl, hayırla şer arasındaki
    sınırı silip atan bir anlayıştır bu.
    Ehven-i şer anlayışının meşruiyeti var mıdır?
    Hayrı, yani vahyin tavsiye ettiği hususu tercih etmeyip şerlerden
    birini tercih etmek gibi bir yanlış seçim karşısında olan insan
    bilmeli ki; şer olması hasebiyle hiçbir günah, küçük ve basit görülemez;
    hiçbir şer de şer olması hasebiyle ehven olamaz.
    Şer şerdir. Hayra ulaşmak mümkün olduğu halde, şerler arasında
    tercih yapılamaz. Kur’an, ehven de olsa şerre tâbi olmayı,
    onunla uzlaşmayı hiçbir şekilde câiz görmez.
    “Şerrin az veya hafif (ehven) olması” da, şerrin izâfî/göreceli olması
    da, dinin temel yasaklarını içermemesi anlamında kullanılabilir.
    Dinin tâviz verilemeyecek esaslarından birini pazarlık konusu
    yapmak, küfürle, tâğutlarla uzlaşmak, şerrin hafifi, ehveni midir;
    yoksa en büyüklerinden birisi mi? Kendisinde hayır bulunmayan
    bir şer ile, ya da hayır ve şerrin karıştığı için hakla bâtılın senteze
    490] 7/A’râf, 21
    491] 7/A’râf, 16
    492] 7/A’râf, 17
    493] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 118 -
    girdiği bir tavırla dünyâ ve âhiret hayrı nasıl umulabilir? Meselâ,
    “âhiret karşılığında dünya hayatını satın almak”,494 “Allah’ın
    âyetlerini az bir karşılık (dünyevî çıkar) ile satmak”,495 “hakka
    bâtılı karıştırmak, bile bile hakkı gizlemek”496 gibi konular, bir
    muvahhid mü’min tarafından nasıl ve ne şekilde ehven bir şer kabul
    edilebilir? Dünya menfaati ile âhiret azabı karşılaştırıldığında
    hangisinin ehven olup diğerine tercih edilebileceği, “ehven-i şer”
    tâbirini sık kullananlar açısından cevaplanması gereken önemli
    bir sorudur. Kapitalizmi savunan birileri tarafından komünizme
    göre kapitalizm ehven-i şer olduğu için desteklenmelidir. Nitekim,
    “lâ”sı olmayan ılıman bir dini savunan ve dış ülkelere de açılan
    uzlaşmacı büyük bir grup yıllarca bu mantıkla masonları, İslâm
    düşmanı yöneticileri savunmadı mı? Sosyalizm ve komünizmi savunan
    kimseler de Müslüman olduklarını iddia eden bazılarına,
    sosyalizmi ehven-i şer diye takdim edip kapitalizmi destekletebilirler.
    PKK bile bu konudan yararlanıyor; aynı argümanı kullanarak
    TC ile kendi örgütü arasında hangisinin ehven olduğu hususunu
    sorarak bir tercih yaptırmaktadır. Bu konu, şeytanın tâviz için
    insana yaklaşabileceği bir alandır.
    Şer, Allah’ın rızâsına uymayan bütün işlerdir. Şer, temelde başta
    şirk olmak üzere Allah’a isyânı, her çeşit günahı ve kâfirin amellerini
    nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi sapık inanç
    ve tavırların hepsi şerdir. Kur’an’da şer kavramı, daha çok şirk, küfür
    ve isyan yerine kullanılır. Kur’an’da şer kelimesiyle, bazen sû’
    yani günah işleme duygusu da anlatılır.
    Kur’an, akletmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen
    varlıkların en şerlisi saymaktadır.497 Çünkü onların yaptıkları
    hayır olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde
    hep fesat ve şer olmaktadır. Allah (c.c.) insanı hayır ve şer
    konusunda denemektedir. 498
    Muvahhid mü’min için hayırla şer arasında nasıl bir tercih yapması
    gerektiği gibi bir soru, gereksiz bir soru olması icap ettiği
    halde, maalesef “vahy” demek olan mutlak hayrı tercih etmenin
    göreceli zorluğuna katlanmak istemeyen tavizci kesim kendine
    göre şerler arasında bir tercih yaparak ehven kabul ettiği
    şerri (hayra rağmen) tercih edebilmektedir. Unutmayalım: “vahy”,
    mutlak hayırdır. Vahiyle irtibatı olan ilim ve hikmet de hayırdır.
    494] 2/Bakara, 86
    495] 2/Bakara, 41
    496] 2/Bakara, 42
    497] 8/Enfâl, 22, 55
    498] 21/Enbiyâ, 35
    HAYIR VE ŞER
    - 119 -
    “Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve
    üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” 499
    Şer olan bir sistemin herhangi bir kurumundan şer’î olan bir
    uygulama yapılması beklenebilir mi?
    Cehennemden saraylar, köşkler beklenirse, şer olan bir sistemden
    veya onun bir kurumundan da şer’î bir uygulama beklenebilir.
    Şer, zaten şeriata ters olan, Allah’ın rızâsına uymayan işlerdir. Şerden
    şeraite uygun bir uygulama kesinlikle beklenemez. Şer şerrî
    bir uygulamayı neticelendirir, şer’î uygulamayı değil.
    Şerden ancak şer doğar, mahzâ hayır olan şeriat (şer’î uygulama)
    değil. Şerre sebep olan herhangi bir şey de şerdir. Baştan
    aşağı şer kabul edilecek tâğutî düzenlere oy vermek veya onların
    devamından ve güçlenmesinden yana tavır almak da tümüyle şerdir;
    böyle bir tavrın hayır adına savunulacak hiçbir yönü yoktur.
    Muvahhid mü’minler, kendileri şerre sebep olmazlar, şerri üretmezler,
    şerre destek olmazlar. Bilirler ki, hayra destek ve vesile
    olmak o hayrı işlemek gibidir; şerre destek ve vesile olmak da o
    şerri işlemek gibi insanı günahkâr yapar. “…İyilik ve takvada (Allah’ın
    yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde
    yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”500
    Allah’tan ittika etme (korkup sakınma) şuuruyla işlenen bütün
    sâlih ameller “hayır”dır. Bunun zıddı olan şer ise, bütün günahlar
    ve faydalı zannedilse bile aslında zararlı olan, en azından faydasız
    olan işlerdir. Bu bağlamda denilebilir ki, hayır imanın gereği, şer
    ise, inkârın ve isyânın diğer adıdır.
    Hak, apaçık ortadadır. Bâtıl rengine bürünemez. Bâtıl görünümünde
    hak veya hak görünümündeki bâtıl, olsa olsa “ehven-i
    şer”dir. Ehven-i şerri tercih etmek de şerre râzı olmak demektir.
    Müslüman hakka tâlip olmak zorundadır. Ehven-i şer mantığı ise,
    hayra giden yolu tıkayacağı, şerri sevdireceği ve tâbî kılacağı için,
    esas büyük şerden de daha zararlı olabilir.
    İçinde yaşadığımız cahili toplumların oluşturup yaşattığı cahili
    sistemlerden ilkesel ve zihinsel planda ayrışmak, sistemin ideoloji
    ve ilkelerinden koparak Allah’a doğru hicret etmek ve sistemle
    temel ilkelerimize ve tevhide aykırı düşen hiçbir ilişki içine girmemek
    esas olandır. Bilindiği üzere, ilk inen surelerle başlatılan cahiliye
    ile ayrışma süreci çok büyük titizlikle sürdürülmüş. Mekke’de
    egemen sistemle Rasûlullah’ın (s.a.s.) oluşturduğu yapı arasında
    499] 2/Bakara, 269
    500] 5/Mâide, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 120 -
    tam ve çok yönlü bir kopuş yaşanmıştır. Cahilî toplumu değiştirme
    ve egemen sistemi dönüştürme iddiasıyla köklü bir inkılâbın temelleri
    atılmış, sistemle bütünleşmemek, uzlaşmamak için elden
    gelen gayret gösterilmiştir.
    Mücadelenin sonuç vermesi, başarılı olabilmesi, daha önemlisi
    Rabbimizin razı olacağı bir seyir izlemesi için en gerekli ve en
    önemli mesele saf ve katışıksız bir İslâmi kimlikle ve İslâmi ölçüleri
    referans alarak mücadele sahasında yer alabilmektir. Gerek tağuti
    sistemlerin, kurum, kural ve yönlendirmelerinden, dayatmalarından
    bağımsız, gerek toplumun ve geleneğin cahili etki ve kalıplarından
    uzak olarak, uzlaşmacı, sentezci anlayışları, pratikleri bünyesinde
    bulundurmayan bir netlik ve tavizsizlikle, yalnızca vahyi
    ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) vahyi uygulamasını belirleyici kılmak İslâmî
    bir mücadelede vazgeçilemeyecek esası teşkil eder. Tevhidi ölçü
    ve ilkelerin belirleyici ve yönlendirici tesirinden sıyrılarak, pratikte
    dünyevi anlamda bazı başarılar(!) elde edilse de, o pratikler İslâmî
    olma özelliğini kaybedecek, Allah’ın rızasını da kazandırmayacaktır.
    Sistem içi alanlarda yer edinebilmek için sıklıkla meydana
    gelen İslâmi kimliğe yabancılaşma; kendini gayri İslâmi kavram,
    değer ve ilkelerle tanımlama, vasıflandırma eylem ve söylemleri,
    fıtri ve vahyi olandan, nefsi olumsuzluklara ve dünyevileşmeye
    doğru bir kaçış ve bir sapmadır. Bu tür bir yabancılaşma, tevhidi
    bağın parçalanmasına ve farklı kimliklerin üremesine yol açmakta,
    tevhidin belirleyiciliğinden ve İslâmi kimlikten sıyrılanlarda, kimlik
    çözülmesi meydana gelmektedir.
    Bu mânada ülkemizde en büyük sorun olan tesettür sorununu
    ehven-i şer mantığıyla çözme girişimlerine ne dersiniz?
    Önce, sorunun adını doğru koyalım: Bu ülkede en büyük sorun,
    tesettür sorunu değil; tevhid sorunudur, iman sorunudur.
    İslâm’ın gönüllere, amellere, sosyal ve siyasal hayata hâkim olmaması
    sorunudur. Tesettür de bu temel sorunun bir uzantısıdır. Uzlaşmacı
    büyük kesim, tesettürü başörtüsüne indirgedi, istekleri de
    sadece üniversite öğrencileriyle sınırladı. Elbette tesettür büyük
    bir sorundur, özellikle okullarda okuyan müslüman öğrenciler açısından.
    Bu sorun da, bireysel çapta, uğrunda her çeşit fedakârlığı
    yapabilecek bir imana sahip olmakla, toplumsal alanda da topyekün
    İslâmî değişim ve dönüşümle çözüme kavuşabilir.
    Ehven-i şer mantığı ile önemli hiçbir sorunun çözüldüğü görülmemiştir
    ki tesettür sorunu çözülsün. Çöpleri hasıraltına koymak,
    şimdilik sorun yokmuş havası estirmektir ehven-i şer mantığı.
    Çözümü erteleyip ötelemenin, herhangi bir sorun yokmuş
    HAYIR VE ŞER
    - 121 -
    gibi davranmanın, daha fecisi hakla-bâtılın karıştırılmasının adıdır
    ehven-i şer. Bu uzlaşmacı mantık, belirli oranda da olsa şerri kabul
    edip onayladığı için mutlak hayra giden yolu da tıkar. Yakın
    gelecekte Allah’ın râzı olduğu İslâm’ın tahrif edileceği ve muvahhid
    mü’minlerin tümüyle etkisiz hale getirileceği “ılıman İslâm”
    projesi, ehven-i şer anlayışı üzerinde bina edilmektedir. Tesettür
    konusunu yozlaştıran, daha karmaşık ve çözümsüz hale getiren
    en önemli etken, ehven-i şer mantığıdır. Bu mantık, “Rabbimizin
    kesin emridir, bundan zerre kadar taviz vermeyiz” diyen hayır taraflarına
    engel olan ve “peruk”, “şapka”, Artema usûlü “aç-kapa”
    (okul kapısına kadar kapa, okula girerken ve okulda aç) anlayışlarını
    din adına savundu. Hizmet için başın açılmasına fetvalar üretti.
    Tesettür düşmanları, karşılarında direnen bir ümmet göremedi.
    Bu anlayış, sadece tesettür meselesini çözümsüzlüğe mahkûm etmedi;
    aynı zamanda dini de tahrif eden bir çizgiyi savundu. Dinin
    emirlerini teferruat kabul eden, basit dünyevî çıkarları İlâhî emirlere
    tercih eden bir anlayışı “din” diye takdim etti.
    Soruya cevabı tersinden vermek de mümkün: Evet, tesettür
    sorununu değilse de, başörtüsünü ehven-i şer mantığı tümüyle
    çözdü; bu mantık sayesinde artık başörtüler çözüldü, başörtülüler
    ve bunu savunanlar da çözüldü.
    Öyleyse müslümanın (ferdî, âilevî ve toplumu kapsayan tüm
    alanlarda) şer olan bir sistemden ehven-i şer mantığıyla çözümler
    beklemesi meşrû mudur?
    Hem meşrû değildir, hem de mantıklı değildir. Harama rızâ
    haram, küfre rızâ küfürdür. “İyilikte ve takvada yardımlaşın. Haram
    işlerde, günahlarda ve düşmanlıkta yardımlaşmayın. Allah’tan sakının.
    Allah’ın cezâsı şiddetlidir.”501 “Şerre delâlet eden, sebep ve yardımcı
    olan o şerri yapan gibidir” hükmüne göre, tekrar düşünelim:
    Küfrün hâkimiyetine, tâğûtî kanunların tatbik edilmesine, düzenin
    devam etmesine oyuyla, sözüyle... yardımcı olanların, küfrün
    hâkimiyetindeki veballere ortak olacaklarını. Yoksa farkında olmadan
    veya olarak, İslâm nizamı gelsin diyerek veya demeyerek,
    câhiliyye hükümlerinin uygulanmasını mı istiyor bazı müslümanlar?
    Câhiliyye hükümleri uygulansın, ama müslümanlar veya müslüman
    zannedilenler eliyle mi uygulansın, bu mu isteniyor? “Onlar,
    hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kimmiş Allah’tan daha
    güzel hüküm veren, hüküm koyan? Fakat bunu, gerçekten anlayış sahibi
    olan bir toplum bilir.” 502
    501] 5/Mâide, 2
    502] 5/Mâide, 50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 122 -
    İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve
    hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i Tevhid’de bu ifâde tüm kapsamıyla
    belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun, her
    çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a iman ve O’nun tek ilâh olduğunu
    kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta İslâm’ın dışındaki
    bütün sistem ve görüşler ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen
    “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp,
    kafa, el ve dildeki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri
    evvelâ “lâ-hayır!” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere
    de hakiki İlâh’ın kabulü yerleşsin. “Kim tâğûta küfreder (onu tanımaz,
    reddeder) ve Allah’a iman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan
    en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah, kemâliyle işiten ve bilendir.” 503
    İslâm, kelime-i tevhid’deki lâ=hayır kılıcıyla şerle (şerrin bir
    kısmıyla), tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona taviz vermeyi,
    onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan
    bayrağını çektiği şirk ve şerle uzlaşma ve ehven kabulü nasıl
    mümkün olabilir? Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor: “(Yâ
    Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi
    Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost
    edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak, az da olsa
    sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya ve âhiret
    azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı
    bulamazdın.”504 Ehven-i şerre râzı, yani şerrin bir kısmını kabullenen
    tâvizci bir edâ ile, hak-bâtıl karışığı, dâvet, tebliğ ve hizmet
    yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır: “Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile
    bile hakkı gizlemeyin.” 505
    “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve olumlu anlamda
    isyanı olmayan, Allah’a isyan edenlere ve âsîlerin düzenine
    uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle,
    onların ilâh ve rab anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini
    hoş görmek için bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık(!)
    hâkim kılınmak isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten
    ayrılmayan, Allah’a inanan ve isyankârların ilke ve hükümlerini
    kabul ettiğini ifade eden, altısı içinden altısı dışından bir din,
    her çeşit bâtılı reddeden tevhid dininin yerine geçirilmek isteniyor.
    Kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara,
    tâğuta isyan anlamı ve eylemi vardır tevhid mesajında. Yani,
    Allah’a isyan edenlere isyan! Bütün peygamberler bu anlamda
    503] 2/Bakara, 256
    504] 17/İsrâ, 73-75
    505] 2/Bakara, 42
    HAYIR VE ŞER
    - 123 -
    kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir. “Andolsun ki Biz,
    ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan (Allah’ın hükmüne isyan edip azgınlaşan
    ve insanları Hakk’a isyana zorlayan egemen şahıs ve anlayışlardan) kaçının
    diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.” 506
    Nereden başlamalıyız? Kur’an’ın, Peygamber’in başladığı yerden
    başlamalıyız. Din “lâ” diye başlıyor. Biz de lâ diyerek başlamalıyız.
    İnançta lâ denmesi gerekenler var, ibâdette, hukukta, hükümde,
    itaat anlayışında, ahlâkta lâ denilmesi gereken yerler var:
    Tümüne lâ diyoruz.
    “Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, sapasağlam kulpa yapışmış
    olur.”507 İllâllah’tan önce lâ diyor, imandan önce tâğuta küfrediyor,
    onu inkâr ve reddediyoruz. Her çeşit tâğuta, her gruptaki
    bel’amlara, her kesimden Karun’lara, her görevdeki Hâmânlara
    lâ diye karşı çıkıyoruz. Tüm putlara ve sahte ilahlara hayır diyoruz.
    Şerle, küfürle uzlaşmıyor, şerrin tümüne, ehvenine de karşı
    çıkıyoruz.
    İnsanımız, çok yönlü savaşın kurbanı olarak ehven-i şer anlayışı
    gibi tuzaklarla bilinçsizleştiriliyor, güzel duygulardan arındırılıyor,
    tepkisiz ve dâvâsız hale getiriliyor. Kendisiyle ilgili oynanan
    oyunu anlamasın diye başka oyuncaklarla avutulup uyutuluyor.
    Top kafalı, müzik tutkunu, TV. tiryakisi, şans oyunları denen çeşitli
    kumarların esiri, paramparça “para”lanmak için koşturan bir makine
    haline getiriliyor. Hüsrandır, kaostur, zulümdür bu; esas kriz
    budur. İnsanımızın kimliksizleştirilmesinden, inançsızlaştırılmasından
    ve buna seyirci kalınarak zulme dolaylı da olsa destek verilmesinden
    daha büyük kriz olamaz. Müslüman olduğunu iddia
    eden insan, yaratılış gâyesini unutmuş; kime, niçin ve nasıl itaat
    veya isyan etmesi gerektiğini düşünemeyecek hale gelmişse tabii,
    her şey ters yüz olacak, bireysel günahlar fesâda, fesât fitneye,
    fitne toplumun dünya huzurunu ve âhiret saâdetini kemirmeye
    başlayacaktır.
    Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz.
    Müslüman mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın
    olmasından ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat ve
    isyan konusuyla ilgili şirktir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp
    yanlış işaretlerle mecburi istikamet diye gösterilen cehennem
    yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas gibi açanlar çıkmadıkça
    ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme çabasına yeterli sayıda
    insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt yakacak kimse
    506] 16/Nahl, 36
    507] 2/Bakara, 256
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 124 -
    bile kalmayacaktır.
    Müslümanın asıl söylemi ve eylemi hangi minvalde olmalı,
    Rabbanî yol ve sünnetullah çerçevesinde nasıl bir yol izlenmelidir?
    Büyük şehid, merhum Seyyid Kutub’un dediği gibi; “Bu dine sahip
    çıkanların şu gerçeği iyi bilmeleri gerekir. Bu din nasıl Rabbânî
    bir din ise, onun hareket metodu da tamâmen Rabbânîdir, esas
    tabiatına uygundur. Ve şurası bir gerçektir ki, bu dinin hakikatini,
    amelî metodundan ayırmak imkân hâricidir.” İslâm, öyle büyük
    bir nizamdır ki, onu vaz’ eden Rabbimiz, gâyeyi gösterdiği gibi,
    vâsıtaları da göstermiştir. İnsan için Allah’a kulluk, ibâdet ve O’nun
    rızâsını kazanmak gâye olduğuna göre; bu nasıl olacak, hangi
    vâsıtalarla bu gerçekleşecek Kitab’ın hükümleri ve Rasûl’ün pratik
    uygulamalarıyla açıklanmıştır. Bir kimse İslâm’da zinânın, fâizin,
    içkinin olmadığını, bunların yasaklandığını bildiği (veya bilmesi
    gerektiği) halde, “zinâ yaparak, içki içerek veya fâiz vâsıtasıyla
    İslâm’ı getireceğiz, bunlarla İslâm’a hizmet edeceğiz” demesi ne
    kadar İslâm dışı ve saçma ise, şer olan bir sistemin herhangi bir kurumunun
    şer’î zannettiği bir uygulaması da en az o kadar İslâm’a
    ve mantığa terstir. Bilinmelidir ki şerle hayra gidilmez. Şer’an pis
    kabul edilen bir sıvı ile, meselâ şarapla abdest alınmaz. Haram
    parayla, fâizle hayır yapılmasının câiz olmadığı gibi. Küfre âit bir
    vâsıtayla İslâm’a, şeytana âit bir atla cennete gidilmez. Gâvurun
    atına binen onun kılıcını sallar. Bâtıl, ancak Hak’la zâil olur; Başka
    bir bâtılla değil.
    Tevhidî bilince sahip, vahyin inşa ettiği bir iman ve hayat tasavvuruna
    sahip mü’minlerin, bu tür sistem içi değişimlere meyletmeleri,
    destek vermeleri ise, aydınlıktan karanlığa savrulmaktır, gerçek
    anlamda “irtica”dır, geriye gidiştir. Bilinçli bir mü’min, tevhidi
    bir yönelişle, her şartta Hak’ka bağlanmak, Hak’kı temsil etmek
    ve Hak’kı Batıla hâkim kılmak üzere çalışmak ve hiçbir sebeple
    hak ile batılı karıştıracak konumlara savrulmamak sorumluluğunu
    taşımak zorundadır. Mü’min şahsiyet, “şer” (kötü) ile şerden bir
    şube olan “ehven-i şer” (daha az zararlı kötü) arasındaki tercihe
    kendisini kapatarak, “iyi ve maruf” olanı tercih dışı bırakma konumuna
    düşemez. Her şartta iyiyi arzulamak, ehven yolunda çaba
    göstermek ve bu tercihinden asla taviz vermeden uzun soluklu ilkeli
    bir duruş ve yürüyüşü istikrarlı bir biçimde sürdürmek mü’min
    olmanın en temel gereğidir... Bu sebeple hiçbir mü’min, ikrah olmadıkça,
    Hak ile Batılı karıştıran şirke dayalı düşünce, model, yol
    ve yöntemlere yönelemez, küfrü, şirki benimsediğini söyleyemez,
    küfre, şirke dayalı ideoloji ve ilkelere bağlılık sözü veremez ve
    HAYIR VE ŞER
    - 125 -
    İslâm şeriatını dışlayarak, Allah’ın kullarına, küfür ve şirk hükümleriyle
    hükmetmeyi tercih edemez.
    Toplumu dönüştürme iddiası olan muvahhidlerin, öncelikle
    kendilerinin toplumu taşımak istedikleri değerler, ilkeler, ölçüler
    alanında istikameti koruyan tavizsiz bir yürüyüşü ve tutarlı bir örnekliği/
    şahidliği ısrarlı ve istikrarlı bir biçimde sürdürmeleri gerekir.
    Allah’ın “emrolunduğun gibi dosdoğru ol, istikameti koruyun, aşırı
    gitmeyin” ve “zâlimlere meyletmeyin size ateş dokunur” uyarılarına
    rağmen, kendi ürettikleri kimi maslahatlar, çıkarlar ve marjinallikten
    kurtulmak adına istikameti terk edip toplumun cahili eğilimlerine,
    cahili sistemin partilerine savrulanların toplumu tevhidi
    istikamette dönüştürmeye vesile olmaları da, topluma Allah’ı razı
    edecek bir örneklik oluşturmaları da mümkün değildir.
    Ehven-i şer Kur’an ve sünnette geçiyor
    mu? Geçiyorsa nasıl geçiyor?
    Kur’an’da ve Sünnette “ehven-i şer” tâbiri yoktur. Yani
    “Kur’an ve Sünnet” şiarını öne çıkaran kimselerin “ehven-i şer”
    diye bir ölçüleri söz konusu değildir; onlar kendilerine göre şerlerin
    ehven olanlarını seçmekle değil; şerleri tümüyle yok etmeye
    çalışıp “hayr”a yapışmakla emrolunmuşlardır.
    Tevhidî istikameti bulamayan kitlelerin özgürlük ve adâlet arayışı
    ile şer yerine “ehven-i şer”e yönelmeleri mazur, hatta şer’in en
    şedidinden kaçış anlamında görece bir olumluluk iken, muvahhid
    mü’minlerin “ehven-i şer”e yönelmeleri, ehveni teşkil eden tevhid
    yolunu alternatif olmaktan çıkarma, davetin muhatabı kitlelerin
    sığlığına sürüklenerek sıradanlaşmaları ve inkılabi (devrimci) ruhu
    kaybetmeleri sonucunu doğurmaktadır. Bu sebeple, Müslümanlar
    olarak, yukarıda bahsedilen dönüştürme projelerinin farkına vararak,
    her şart altında, tevhidi İslâmi kimlik ve ilkelerimize sadakati,
    sabiteler alanındaki değişmez değer ve ölçülerimizi savunup
    yaşamlaştırmayı ısrarla sürdürmeliyiz.
    Görece bir özgürleşme ve zenginleşme uğruna, taktik ve konjonktürel
    özgürleşme ihtiyacımızı gidermek için, bizi biz yapan,
    bize şahsiyet, kimlik ve imanımızı kazandıran temel ilke ve değerlerimizi,
    yaratılış gâyemiz olan “sadece Allah’a kulluk” anlamındaki
    stratejik hedefimizi feda edebilir miyiz?”
    Doğru ve sahih bir din anlayışını topluma taşıyabilmek için,
    toplumun vahyin belirleyiciliğine, tevhidî akideye doğru dönüşümüne
    vesile olabilmek için, öncelikle hiçbir şartta ve hiçbir gerekçeyle
    taviz verilmemesi gereken ve değiştirilemez, terk edilemez
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 126 -
    vahye dayalı temel ilke ve değerlerde ısrar eden, vahyin şahidliğini
    âdil ve emin bir kimlikle ortaya koyan davetçi kadrolara ihtiyaç
    vardır. Kendilerini özgün İslâmî kavramlarla tanımlayan, bu
    durumdan bir eziklik ve kompleks duymayan, vahyin getirdiği
    kavram, ilke ve değerleri eylem ve söylemlerine egemen kılmaktan
    ve bunları bıkmadan usanmadan yaşayıp, topluma taşımaktan
    usanmayan ve utanmayan, tam tersine onur duyan şahsiyetli
    Müslümanlara ihtiyaç vardır.
    Müslümanların yozlaşmasında ehven-i şerrin yeri
    nedir?
    Hakkı savunan insan için ise ehven-i şer diyerek şerle uzlaşma,
    en hafif deyimle bir bid’at ve dalâlet, bir sapma, dünyayı âhirete
    tercih etme ve sahip olunması gereken müslümanca şereften
    mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır, idâre-i
    maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde Allah’ın
    dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.
    Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler:
    Hakkı eğip bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip
    uygulamak, emrolunduğu şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan
    dosdoğru hareket etmek, bâtıla karşı net tavır koymak,
    takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak, şerrin ehvenine de rızâ
    göstermeyip tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın
    vahiyle belirlenmiş herhangi bir prensipten vazgeçmesi, Allah’ın
    yasakladığı bir şerri ehven diye savunması, hakkında nass olan bir
    konuda pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir.
    Allah’ın emirlerinin büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisiönemsizi,
    tâviz verilecek olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve
    dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen bir bütündür. Rasûller ve
    onların vârisleri âlimler başta olmak üzere İslâmî hareket mensupları,
    Allah’ın rızâsından başka beklentileri olmayan âhireti dünyaya
    tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin
    tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve kendilerini
    pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir
    müslümana Allah’ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir
    bedel icad edilememiştir, edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık
    istemezler, onların ücretlerini Allah verecektir. 508
    Her tâviz, yeni ve daha büyük tâvizler doğurur. Amellerdeki
    tâvizler, inançlardaki tâvizlere yol açabilir. Tâviz vererek inandığını
    yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bâtıl zihniyetin
    508] 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.
    özelliğidir bu; kendi çıkarlarını sürdürmek için her zaman ve her mekânda hak dâvâyı savunanları tâviz ve uzlaşmayla etkisiz hale getirmeye çalışmak. Bu konuda oltaya taktıkları en önemli yemleri de “ehven-i şer” solucanıdır. “Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”509
    İslâm’la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın, imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir mücâdele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul edenler, neticede Allah’ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm’dan bahsetmeye kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm’ı, Atatürk tipi, onun ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta. Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm’ların elbette Allah’ın dini olan İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.
    Müslümanın İslâm’dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak, İslâm’ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün değildir. Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a iman ve O’nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta, İslâm’ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp, dil ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ = hayır” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın kabulü yerleşsin. “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah kemâliyle işiten ve bilendir.” 510
    Ehven-i şer mantığı, şerle ve şerri dayatanlarla uzlaşma demektir. Uzlaşma; düşüncelerde, değerlerde, ölçülerde, prensiplerde, sosyal ve siyasal tavırlarda çöküş içine girmek, sivil itaatsizliği bile becerememektir. Uzlaşma, kaypaklıktır, ilkesizliktir. Olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamaktır. Uzlaşma, psikolojik
    509] 68/Kalem, 9
    510]] 2/Bakara, 256
    mağlubiyettir. İzzetin Allah katında ve mü’minlerin hakkı olduğunu unutmak, zelil olanları aziz kılmaya çalışmaktır. Düşmanı gözde büyütmek, bükemediği eli öpmektir; o elin az sonra boğazını sıkmaya hazırlandığını unutmaktır. Uzlaşma, hak ölçülerle uyuşmaz ama kapitalizm, pragmatizm ve makyavelîzmle uyuşan ve örtüşen yönleri az sayılmaz; her şeyi pazarlık konusu yapmaktır uzlaşma; faydayı dâvânın önüne geçirebilmektir. Rasyonel/akılcı olmak ve dâvâ eri mücâhide Allah’ın yardım vaadlerini ve dâvânın Allah’la bağlantısını göz ardı etmek, kâfirler hangi yoldan başarılı oluyorsa o yolları denemektir. (Hâlbuki Kur’an’dan açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, mü’minlerle ilgili sünnetullah, kâfirlerle ilgili sünnetullahtan çok farklıdır.) Mutlak doğruyu, vahye ait hakikatleri, babasının malı imiş gibi değerlendirmektir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın deyip yılanların yaşamasına yardımcı olmak, ömürlerini uzatmaktır. Haktan taviz ve uzlaşma, yok olmak İlâhî kaderi olan, her an komada yaşayıp can çekişen bâtılın iskeletine kan pompalamaktır.
    Hakkı ketm etmek (gizlemek) ve hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılı karıştırmak, Din’i kuşa benzetmektir. Hak Din’in etkisizleştirilmesi, atmalar ve katmalar yoluyla olmuştur. Atma, hakkı gizlemek; katma ise hakka bâtılı karıştırmaktır. Hakkı/İslâm’ı bâtılın/kâfirlerin istediği, râzı olduğu şekle koymak veya konulan bu şekle karşı çıkmamaktır. O yüzden dinin temel ilkelerinden tâviz, itikadı ilgilendiren bir vakadır; ihanettir veya en azından ihanete seyirci kalmaktır.
    Ehven-i şerciliği, tâvizi, uzlaşmayı reddetmek, geçici bir protesto hareketi değil; ölüme kadar tevhid kelimesindeki “lâ”yı hayatıyla tefsir edip, eylemleriyle yorumlamaktır. Uzlaşmayı red, hak ve bâtıl her şeye karşı çıkmak, farklı anlayıştaki mü’minlerle ve değişik İslâmî yaklaşımlarla da iyi geçinme yollarını aramayıp onlarla mücadele etmek, ya da isyankâr fakat marazî/hastalıklı bir psikolojik yapı değildir. Hakk’ın mutlak doğruları ile beşerin göreceli doğrularını birbirine karıştırmak, itikadî olanlarla itikadî olmayanı aynı kefede görmek, bir hata ile haramı, bir günah ile şirki karıştırıp hepsine aynı şiddette reaksiyon göstermek değildir. Uzlaşmayı reddetmek deyince, insanca münasebetleri, sosyal ilişkileri kesip uzlet içinde yaşamayı, toplumsal bağları koparmayı kast etmiyoruz; İbrahimî ve Muhammedî tavrı hayata geçirmeyi kast ediyoruz. Onlar küfürle/bâtılla uzlaşsalardı ateşe atılır, memleketlerini terk etmeye mecbur kalır, ölümle burun buruna olurlar mıydı?
    Bugün, nâfileleri, ihmal edilen nice farzların önüne geçirmenin,
    ibâdetlere tevhid ve şirke ait hususlardan daha fazla önem vermenin çok yanlış olduğunu vurgulamalıyız. Evvelâ insanımızın gönlündeki şirk virüslerini yok etmek gerekiyor. Bu mikropları yok sayarak sadece ibâdetleri anlatmak veya bunlarla uğraşmak, çöp kutusuna temiz gıda atmaya benzer…
    Din ‘Lâ ilâhe’ ile başlar. Önce bir red, bir isyan, bir ‘hayır’, bir temizlik mekanizması, cahiliye pisliğine her yönüyle bir direnişte bulunan bir tavır gerekir ki; o temizlenen yere tertemiz bir İlâh anlayışı yerleşmiş olsun. Öteki türlü hakla bâtılın karıştırıldığı bir ortam oluşturulur. Bu da Müslümanlığın doğru anlaşılmasını zorlaştırır.
    Bizim, bugün var olan ve giderek ivme kazanma eğilimindeki ‘Ilımlı İslâm Anlayışı’na net ve sert tepki göstermemiz; İslâmî değişim ve dönüşüm talebi olmayan, uzlaşmacı, ulusalcı, sağcı, muhafazakâr çizginin Kur’an İslâm’ına birinci derecede engel olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Tabii bu vurgu, boşalan yerin tevhidî bir yaklaşımla doldurulmasını gerekli kılıyor. Kolay işler değil bunlar… Bunu halka net bir şekilde sunabilecek imkânlara sahip değiliz. Halkın, Allah’ın anlattığı dini, peygamberin vurguladığı tevhidi anlayacak altyapısının -şu an için- olmadığını zannediyoruz. Sesimiz de çok güçlü çıkmadığından, nebevî öncelik ve nebevî usûlle anlatılan şeyler cahiliye toplumu tarafından kabullenilmeyebilir. Çünkü yıllardır din adına farklı şeyler öğretildi insanımıza.
    “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. O çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 511
    “De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar yüceltir; dilediğini de zelil kılar alçaltırsın. Her türlü hayır/iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kadirsin.” 512
    511] 10/Yûnus, 107
    512] 3/Âl-i İmrân, 26
    Hayır ve Şerle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Kur’ân-ı Kerim’de Geçen “Hayır” Kelimeleri (Türevleriyle toplam 196 yerde): 2/Bakara, 54, 61, 103, 105, 106, 110, 148, 158, 180, 184, 184, 184, 197, 197, 215, 216, 220, 221, 221, 263, 269, 271, 272, 272, 273, 280; 3/Âl-i İmrân, 15, 26, 30, 54, 104, 110, 110, 114, 115, 150, 157, 178, 180, 198; 4/Nisâ, 19, 25, 46, 59, 66, 77, 114, 127, 128, 149, 170, 171; 5/Mâide, 48, 114; 6/En’âm, 17, 32, 57, 158; 7/A’râf, 12, 26, 85, 87, 89, 155, 155, 169, 188; 8/Enfâl, 19, 23, 30, 70, 70; 9/Tevbe, 3, 41, 61, 74, 88, 109; 10/Yûnus, 11, 58, 107, 109; 11/Hûd, 31, 84, 86; 12/Yûsuf, 39, 57, 59, 64, 80, 109; 16/Nahl, 30, 30, 76, 95, 126; 17/İsrâ, 11, 35; 18/Kehf, 36, 40, 44, 44, 46, 46, 81, 95; 19/Meryem, 73, 76, 76; 20/Tâhâ, 13, 73, 131; 21/Enbiyâ, 35, 73, 89, 90; 22/Hacc, 11, 30, 36, 58, 77; 23/Mü’minûn, 29, 56, 61, 72, 72, 109, 118; 24/Nûr, 11, 12, 27, 33, 60; 25/Furkan, 10, 15, 24; 28/Kasas, 24, 26, 60, 68, 68, 80, 84; 29/Ankebût, 16; 30Rûm, 38; 33/Ahzâb, 19, 25, 36; 34/Sebe’, 39; 35/Fâtır, 32; 37/Saffât, 62; 38/Sâd, 32, 47, 48, 76; 41/Fussılet, 40, 49; 42/Şûrâ, 36; 43/Zuhruf, 36, 52, 58; 44/Duhân, 32, 37; 46/Ahkaf, 11; 47/Muhammed, 21; 49/Hucurât, 5, 11, 11; 50/Kaf, 25; 54/Kamer, 43; 55/Rahmân, 70; 56/Vâkıa, 20; 58/Mücâdele, 12; 61/Saff, 11; 62/Cum’a, 9; 11, 11; 64/Teğâbün, 16; 66/Tahrîm, 5; 68/Kalem, 12, 32, 38; 70/Meâric, 21, 41; 72/Müzzemmil, 20, 20; 87/A’lâ, 17; 93/Duhâ, 4; 97/Kadr, 3; 98/Beyyine, 7; 99/Zilzâl, 7; 100/Âdiyât, 8.
    B- Kur’ân-ı Kerim’de Geçen “Şerr” Kelimeleri (Türevleriyle toplam 31 yerde): 2/Bakara, 216; 3/Âl-i İmrân, 180; 5/Mâide, 60, 60; 8/Enfâl, 22, 55; 10/Yûnus, 11; 12/Yûsuf, 77; 17/İsrâ, 11, 83; 19/Meryem, 75; 21/Enbiyâ, 35; 22/Hacc, 72; 24/Nûr, 11; 25/Furkan, 34; 38/Sâd, 55, 62; 41/Fussılet, 49, 51; 70/Meâric, 20; 72/Cinn, 100; 76/İnsan, 7, 11; 77/Mürselât, 32; 98/Beyyine, 6; 99/Zilzâl, 8; 113/Felak, 2, 3, 4, 5; 114/Nâs, 4.
    C- Hayır ve İyilik
    a- Hayır ve Şer İmtihandır: 21/Enbiyâ, 35.
    b- Allah, Bir Kişi Hakkında Hayır Dilerse Onu Geri Çevirecek Yoktur: 10/Yûnus, 114.
    c- Allah’tan Hayır İstemek: 26/Şuarâ, 84.
    d- Hoşa Gitmeyen Bir Şey Hayır Olabilir: 2/Bakara, 216; 31/Lokman, 34.
    e- Hayır Allah’ın Elindedir: 3/Âl-i İmrân, 26.
    f- Hayır İşlerinde Yarışmak: 2/Bakara, 148; 5/Mâide, 48; 23/Mü’minûn, 61.
    g- Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
    D- Şer ve Kötülük
    a- Hoşa Giden Bir Şey Şer Olabilir: 2/Bakara, 216; 31/Lokman, 34.
    b- Kötülük Eden Kendi Aleyhine Eder: 41/Fussılet, 46; 45/Câsiye, 15.
    c- Kötülük Yapmakta Yardımlaşmak Yasaktır: 5/Mâide, 2.
    Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhârî, İstikrâz 4, 6; Rikak 34; Sahih-i Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. 1/235; 5/185; 12/1984
    Müslim, İman 61; Müsâfirîn, 201
    Tirmizî, Zühd 3, 21, 22; İman 8; Fiten 15, 26, 76, 77, 78; Birr 28
    Nesâî, Cenâiz 123; Zekât 74; İftitâh 17
    İbn Mâce, Mukaddime 19, 20; Tahâret 4; Ticâret 62
    Ebû Dâvud, Edeb 6, 12
    Muvattâ, Tahâret 36
    Ahmed bin Hanbel, Müsned III/18, 19
    Kütüb-i Sitte; 2/549; 3/401-402; 4/265; 13/37-38, 282; 14/16, 19, 23; 16/500; 17/168, 471, 551.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1.
    Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 245-248
    2.
    İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 257-261, 622-623
    3.
    Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 112, c. 2, s. 104-108
    4.
    TDV. İslâm Ansiklopedisi, Mustafa Çağrıcı, T.D.V. Y. c. 17, s. 43-49
    5.
    Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Halid Erboğa, Şâmil Y. c. 2, s, 83, 381-382; Muhiddin Bağçeci, 6/27-29
    6.
    Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 8, s. 26-31; c. 19, s. 307-310
    7.
    İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 395-412
    8.
    Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 286-291
    9.
    Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, Akçağ Y.
    10.
    Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hizmet Kitabevi Y.
    11.
    Şer İttifakı ve Sözcüsünü Arayan 1 Milyar Müslüman, Muhammed Han Kayani, İnkılab Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…